Yusuf Sûresi
Eser Hakkında
Kur’ân-ı Hakim’i gönderen Rabbimize hamd, onu açıklayan Peygamber Efendimize ve
ona tâbi olanlara salât-ü selam ederiz.
Kıssalar, üçüncü hicrî asır müfessiri Taberî’ye göre Kur’ân’ın üçte birini,
çağdaş müfessirlerden M. Reşid Rıza’ya göre ise dörtte üçünü oluşturur. Bu tür
tespitlerde kesinlik değil de nispî bir doğruluk bulunabileceğini söylemeye
lüzum yoktur. Fakat kesin olan, kıssaların Kur’ân’da çok geniş bir yer
tuttuğudur. Kıssaların başlıca şu gayelerini düşünürsek bu kadar geniş yer
verilmesinin hikmetini anlayabiliriz. Şöyle ki:
1. Hazreti Muhammed’in (aleyhisselâm) nübüvvetini ispat etmek,
2. Bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) İslam dinini tebliğ ettiklerini
göstermek,
3. Muhatapların dersler çıkarmalarını sağlamak,
4. Hazreti Peygamberin ve müminlerin kalplerini takviye etmek,
5. Nimetleri bildirip hatırlatmak,
6. Şeytanlardan sakındırmak. (Prof. Dr. Suat Yıldırım, “Kur’ân
Kıssaları”, Kur’ân’a Bakışlar, İstanbul, 2011, c. 1, s. 404 vd.).
“Kıssa” geçmişte gerçekleşmiş, fakat unutulmuş olayları, doğru bir biçimde
bildirerek, ders almaları için insanları o zamanda yaşatmayı amaçlar. (Aynı yer,
s. 402).
Kur’ân’da kıssa, farklı siyaklarda, daha başka dersler vermek için farklı
ayrıntılarla görünüşte tekrarlanır: Hazreti Musa, Hazreti İbrahim, Hazreti
Âdem, Hazreti Nuh (aleyhimüsselâm) vb. kıssalar gibi. Fakat azıcık dikkatle
bakılırsa tam tekrar olmayıp siyaka göre farklı ayrıntıların bulunduğu görülür.
Yalnız Hazreti Yusuf kıssası sadece bir defa yer almaktadır. Bu kıssaya mahsus
başka özellikler de bulunup başlıcaları şunlardır:
1. On iki sayfalık uzunca bir bölüm oluşturmaktadır.
2. Kıssanın kahramanı, çocukluğundan hayatının sonuna kadar Hazreti Yusuf’tur
(aleyhisselâm).
3. Hazreti İbrahim’den (aleyhisselâm) başlayarak, özellikle Hazreti Yakup ve
Hazreti Yusuf dönemi üzerinde, nübüvvet ocağı ve onun insanlığı eğitmesi
üzerinde yoğunlaşır.
4. Kur’ân’da bu sûre kadar geniş bir hacme sahip başka bir peygamber kıssası
bulunmamaktadır.
Bu gibi özellikleri ile bariz bir farklılık gösteren Yusuf sûresini Kur’ân-ı
Hakim’in “en güzel kıssa” diye nitelemesinin diğer gerekçeleri ise şunlardır: Bu
kıssa kadar ibret, hikmet, ders, detay ihtiva eden başka bir şahsiyet yoktur.
Yusuf’un, ağabeylerinin kendisini kıskanmalarına ve eziyetlerine sabretmesi,
onlara nezaketle davranması, Hazreti Yakub’un kendi evlatlarına şefkat ve
adaletle muamele etmesi, hatta en sevdiği müstakbel peygamber evladını ölüme
terk eden çocuklarına şefkat edip hakka rücu etmelerini beklemesi, peygamberler,
melekler, salihler, âlimler, rüya çeşitleri ve tabirleri, cahiller, kervancılar,
şehir halkı, devlet bürokrasisi, kral, bakanlar, hizmetçiler, kadınlar
sosyetesi, hapishane hayatı… gibi farklı insan tipleri, Hazreti Yusuf’un tevhid
dinini hikmetle tebliği, feraseti, rüyaları yorumlaması, tarih şuuru, toplum ve
devlet idaresindeki, eğitimdeki mahareti gibi çok önemli konular bulunmaktadır.
Olayların sıralanması, sahneden sahneye geçiş, sunumda ve belagatte zirvede olan
Kur’ân Arapçasındaki edebî üslup özellikleri ile olunca muhatap, kendisini
okuyucu değil, mahir bir sinematografik tekniğinin cazibesine kapılmış bir
seyirciye dönüşmüş bulur. Kıssanın hayatın her yönüne yeni mesajlar sunması
itibariyle, Fethullah Gülen hocamızın da temas ettiği gibi, onu okuyan hemen
herkes onda kendisine ait bir şeyler bulur. Hele Mustafa İsmail gibi Kur’ân’daki
müzikalite özelliğini duyuran bir hafızın kıraatinden işitilirse bu özellik daha
etkileyici olur.
Kitapta diğer semavî kitapların mevcut nüshalarının değişikliğe maruz kalmaları
sebebiyle bazı kıssaları gerçeğe uymayan bir şekilde bildirdiklerine, örnek
verilmeksizin dikkat çekilir. Mesela Hazreti Yusuf kıssasında Mevcut Tevrat ile
farkları bildirmek iyi olurdu (Bunlardan bir kısmı için bkz.: Suat
Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, Yusuf sûresi, 28-29. âyetler).
Yusuf’u evden oyun için götürme ve kervancılara satma konusu (Tekvin, 37:
1-36). Tevrat Hazreti Yusuf’un, Bakan’ın karısının beraber olma ısrarını
reddetme olayını Kur’ân’dan oldukça farklı bir şekilde bildirir (Tekvin, 39:
11-20). Talmut, vezirin mahkemede dava açtığını yazar ki Kur’ân’da bu yer almaz.
Hapishaneye giren iki gencin kıssası, Tekvin’de farklı ve uzunca anlatılır (39:
5-23). Tekvin, Firavun’un o zaman otuz yaşında olan Yusuf’u evlendirmesini, daha
sonra iki oğlunun dünyaya geldiğini anlatır (Tekvin, 41: 45-46, 50-51). Hazreti
Yusuf’un buğday için gelen kardeşlerini casuslukla itham ettiğini bildirir
(Tekvin 42: 9-14). Tekvin 43 ila 48. bölümlerinde uzun uzadıya Hazreti Yakub’un
(aleyhisselâm) hanedanının Mısır’a gelip Firavun ile görüşmelerini anlatır. Bu
farklara dikkat çekilse, Kur’ân’ın Yusuf kıssasını Ehl-i Kitap’tan
naklettiği şeklindeki oryantalist iddiasının asılsız olduğu gösterilmiş olurdu.
Muhtemelen müellifimiz tasrihe gerek olmayan bir gerçek olduğu mülahazası ile
bunu yapmamıştır.
Müellifimiz, Cenab-ı Allah’ın Tevrat’ı İbranice, İncil’i Aramice, Kur’ân’ı
da Arapça indirerek, her kavmin kendi diliyle ve aklının anlayacağı şekilde
konuşmasının ise başka bir rahmet tecellisi olduğunu bildirir (s. 41).
Fakat Kur’ân’ın Arapça olmasını sadece Peygamber Efendimiz’in Arap olmasıyla
alâkalı görmeyip, bunun diğer bir sebebinin, Arapçanın diğer dillerden farklı
özellikler taşıması olduğunu söyler: Arapça harflerde ayrı bir musiki, canlılık
ve ses zenginliği vardır. Bu harflerin bazıları dudak, bazıları boğaz, bazıları
ağız boşluğu, bazıları da dil ve dişler kullanılarak çıkar. Yani Arap
alfabesindeki harfler telaffuz edilirken ağız ve boğazın her tarafıyla beraber
diyafram ve göğüs kası da etkili bir şekilde kullanılır. Böylece Arapçanın,
Kur’ân’ın edebiyat harikası olduğunu göstermeye imkân verecek özellikler
taşımaya, ilahî hikmetle hazırlandığına dikkat çeker.
Hazreti Yusuf’un sekiz yıl kadar süren haksız yere hapsi, hayatındaki en bariz
bir dönemi olduğundan, onun insanlığa vereceği ders üzerinde önemle
durur. “Evet, hemen her dönemde, peygamber yolunun yolcuları için medrese-i
Yusufiye, bir kader hâline gelmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzün hapse düşen
çilekeşleri de kendilerini mesdrese-i Yusufiye talebesi olarak görmeli ve
hapiste geçirdikleri zamanı Hazreti Yusuf gibi değerlendirmelidirler. Nitekim
böyle yapanların sayısı az değildir.” (s. 133).
“Zira insanlığın peygamber soluklarını duymaya ihtiyacı vardır. Bunu da ancak
peygamber yolunun yolcuları yapacaktır. Bunun yolu yöntemi ise insanları ayağına
çağırmak değil, bizzat onların ayağına gitmektir. Eğer insan bunu iradî olarak
yapmazsa Cenab-ı Hak bazen ona cebrî olarak yaptırır. Yani nebevî yolun
yolcuları göçler tertip edip dünyaya hak ve hakikati duyurmak için yayılmazlarsa
Allah bir zalimi başlarına musallat eder ve onları dünyanın dört bir tarafına
saçar. Böylece insanlık yeni bir ses ve solukla tanışır. Bunun elbette
kendine göre zorlukları olacaktır. Fakat şikâyet etmemek gerekir. Şikâyet etmek
şöyle dursun, bunu Allah’tan bir nimet olarak bilip razı olmak icap
eder.” (s.165).
Çalışmada bazen, tefsir kitaplarından nakledilip sıhhat şartlarını taşımayan
nakillere de yer verilmiş olabilir. Bu, müfessirlerin kendilerini kurtarmakta
zorluk çektikleri bir vakıadır. Bu konuda en titiz davrananlardan biri olan İbn
Kesir bile bunlara yer verebilmiştir. Onun tefsirindeki İsrailiyat rivayetlerini
toplayan, küçük bir kitap olacak kadar bir çalışma yayınlanmıştı. Yazarımız,
mesela saatin Hazreti Yusuf tarafından icat edildiğine dair rivayet olduğunu
söyleyip bunları nakletmeye girişmez (s. 94). Onun kuyuya atıldığı sıradaki yaşı
hakkında fikir yürütse de sonunda “En doğrusunu Allah bilir.” der (s. 96).
Sûrenin 53. âyetinde “Doğrusu ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin
merhamet edip korudukları hariç nefis daima kötülüğe sevk eder.” diyenin
muhtemelen Hazreti Yusuf olabileceğini yazmakla beraber sonunu şöyle
bağlar: “Tabii bunların hepsi birer tevcih ve tercih meselesidir. İşin doğrusunu
en iyi Allah bilir.” (s. 190). Bu görüş, müfessirlerin ekserisi gibi
müfessirimizin de kesin tercihidir.
16-18. âyetlerde babalarına yalan söyleyen evlatlar vesilesi ile müfessirimizin
psikolojik tefsir konusundaki teklifi dikkate değer: “Belki yirmi otuz tefsire
baktım. Her birinin kendine has güzel bir yönü ya da yönleri var. Fakat
bahsettiğim yönden eksik olduklarını da inkâr etmemek gerekir. (…) Söz konusu
tefsir ancak psikologların ve psikiyatristlerin de bulunduğu uzman bir heyet
tarafından yapılabilir.” (s. 100-101). “Kur’ân’da ismi geçen kişi ve toplumları,
ırk, millet, kültür, konum ve şahsiyetleri açısından ele alıp değerlendirme
henüz yapılamamıştır. Hâlbuki baştan sona Kur’ân’da çok farklı karakterler
ortaya konmaktadır. Bunların günümüzün verilerinden de destek alarak
ortaya çıkarılması gerekir.”(s. 100).
Muhterem Müellif, Hazreti Yusuf’un, kardeşi Bünyamin’in çuvalına kralın su
kabını koydurtmasının bir aldatma olmayıp, ileriye yönelik bir kısım maslahatlar
için meşru dairede bir çare üretmekten ibaret olduğunu belirttikten sonra şöyle
devam eder: “Konu ile doğrudan alâkalı olmasa da burada özellikle Hanefi
mezhebinde uygulanan hiyel (çareler/çözümler) meselesine temasta fayda mülahaza
ediyoruz. Hanefi mezhebinin imam ve müçtehitleri çözümsüz kalan bazı meselelere
çözüm bulma adına bazı yollara başvurmuşlar ve içinden çıkılamayan problemlere
bilinen metotların dışında farklı fakat meşru yollarla çareler aramışlardır. (…)
Hazreti Yusuf’un bu uygulaması da bu türden hile-i şeriyelerin meşruiyeti için
kullanılan bir örnek olarak kabul edilmiştir. Malum olduğu üzere geçmiş
peygamberlerin şeriatlarındaki uygulamalar, eğer Kur’ân ve Sünnet
tarafından reddedilmemişse, bizim için de geçerlidir.” (s. 248-249).
Müfessirimizin önemle dikkat çektiği hususlardan biri de Hazreti
Yusuf’un Mısır’da gerçekleştirdiği entegrasyon siyasetidir:
“Hazreti Yusuf’un ailesini Mısır’a yerleştirmesinin entegrasyon açısından da
değerlendirilmesi gerekir. O, ahlakı ve takip ettiği siyaset sayesinde orada iyi
bir entegrasyon örneği ortaya koymuştur. Öncelikle kendini her seviyeden insana
sevdirmiştir. İdarecilerin konumlarına, yerli halkın örf ve âdetlerine karşı
saygılı davranmıştır. Halkın faydasını ve idarenin hassasiyetlerini gözetmiştir.
İdarede söz sahibi olduğunda, halka âmirane ve baskıcı yaklaşmamıştır. Onlara
asimile olma endişesi yaşatmamıştır. Kral başta olmak üzere insanlar onun
getirdiği dini kabul etmişse bu, Hazreti Yusuf’un zamana yayarak oluşturduğu
sevgi, hoşgörü ve diyalog atmosferi sayesinde olmuştur.” (s 298).
Bu takdim yazımda, eserdeki dikkate değer izahların çok azına eşantiyon
kabilinden yer verebildim. Asıl istifade, kitabı dikkatle okumakla elde
edilecektir. “Evet, bugün zamanın ihtiyaçlarına göre Kur’ân’ı yeniden anlayacak
himmet ve gayret ehline ne kadar da çok ihtiyaç var. Kur’ân, onun hakkında
konuşurken, sanki geçmişteki kavimlere inen bir kitapmış gibi hep mazi sigasıyla
konuşup düşünen değil, onun günümüze dair ne dediğini anlayabilecek, geniş
zamanlı düşünen cins dimağları bekliyor.” (s. 277-278). Hikmet kaynağı Kur’ân’ı
okuma konusundaki bu serlevha tutum, dikkatli okuyucularımızın şahit
oldukları gibi, müfessirimizin de bu eserinde uygulamaya çalıştığı bir düstur
olmuştur. Hocamıza bütün okuyucularımızla birlikte, gerek bu kitabından gerek
diğer dünya çapındaki hizmetlerinden ötürü teşekkürlerimizi sunar, Cenab-ı
Allah’tan afiyetler dileriz.
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Giriş – Kıssa ve Kur’ân’daki Yeri
Arapça kökenli bir kelime olan kıssa; قَصَّ fiilinden türemiş olup iz sürmek,
bir şeyin ardından gitmek, birini/bir şeyi adım adım takip etmek ve birine bir
haberi bildirmek gibi mânâlara gelir. Buna göre kıssada, anlatılan olayın adım
adım izlenecek kadar önemli ve tamamen gerçek olması ön plana çıkar. Kıssa, bu
ve diğer özellikleri ile başka bir edebî tür olan hikâyeden ayrılır. Fakat
kıssanın Türkçede tam karşılığı olmadığından, onun yerine daha ziyade hikâye
kelimesi kullanılır.
قَصَّ fiili, aynı zamanda “kesmek” anlamı da taşır. Bu mânâya göre kıssanın, bir
olayın kısaltılarak ve kesik kesik anlatılmasına da işaret edilmiş olur. Bu
özellikleriyle kıssalara her devre hitap eden, ilerleyen zamana göre kendini
yenileyen anlatım tarzı olarak da bakılabilir. Kıssalarda geçen yer, şahıs ve
diğer isimler, gerçek mânâlarının yanında, her döneme göre yorumlanabilecek
birer sembol olarak değerlendirilebilir. Buna göre, yaşanmış bir olayı anlatan
Yusuf sûresindeki Yusuf, kuyu, zindan ve gömlek gibi unsurlar, anlatılan gerçek
hayat kesitlerinin her devirde yaşanabileceğini gösteren sembolik mânâları da
ihtiva eder.
Kur’ân-ı Kerim’de kıssaların yanında bir de darb-ı mesel şeklinde anlatımlar
vardır. Darb-ı mesel; misal verme, benzetme yapma, bir misali yerinde beyan ve
tatbik etme, benzetme yaparak bir şeyi göz önünde canlandırma demektir. Darb-ı
mesel, yaşanmış bir hâdise olabileceği gibi sembolik olarak idraklere sunulmuş
bir misal de olabilir. Yâsîn sûresinde bir beldeye iki elçi gönderilmesi,
sonradan onların üçüncü bir elçi ile kuvvetlendirilmesi yaşanmış olayı anlatan
bir darb-ı meseldir.(1) Bakara sûresinde zikredilen, ateş yakan adam(2) ile gök
gürültüsü ve şimşekle beraber yağan yağmura tutulmuş kişinin olayı(3) ise
sembolik anlatım şeklindeki darb-ı mesele iki örnektir. Sadece yaşanmış olayları
ihtiva eden kıssa; bu yönüyle masal, destan, efsane, mitoloji gibi türlerden de
ayrılır.
Temel esprisi, hayatın önemli ve hikmetli karelerini zikredip nesillere değişmez
mesajlar vermek olan Kur’ân kıssalarının kimi uzun kimi kısadır. Tek sûrede
anlatılan ve Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hayatını konu alan kıssa ile farklı
sûrelerde farklı yönleri ile anlatılan Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm)
yaşadıkları veya Ashab-ı Kehf olayı uzun kıssalara; Fil ve Uhdud ashabını ve
bakara olayını anlatan âyetler de kısa kıssalara misal olarak verilebilir.
Kur’ân’daki kıssalar ve özellikle de Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kıssası,
kıssa türünün hemen bütün özelliklerini içinde barındırmaktadır. Zira o,
yaşanmış bir olaydır, hayalî değildir. Onun belli bir hedefi ya da hedefleri
vardır. Kıssada olaylar ardı ardına birbirini takip eder ve her bir olay önemli
mesajlar ihtiva eder. Şahıslar, kıssanın en önemli unsurudur. Olaylar, gerçek
olmanın yanında ilginç ve dolayısıyla da sürükleyicidir. Anlatılmak istenen konu
da dikkat çekici şekilde sunulmuştur.
Kur’ân’ın önemli bir bölümünü oluşturan kıssa; olayın yaşandığı zamanı,
kişileri, kişilerin duygu ve düşüncelerini, toplumların inanç çizgilerini,
hak-hakikat karşısında duruşlarını ve nebilerin ve onların arkasından giden
müminlerin şirk ve küfür ile mücadelelerini göstermesi açısından önemli yol
gösterici özellikler taşır. Her kültürden, her seviyeden, her inançtan insanın
kendisi ve yaşadığı toplum adına dikkat çekici mesajlar bularak okuyabileceği
Kur’ân kıssaları, dünya ve ahiret hayatına ait önemli hususlar ihtiva eder.
Kur’ân Kıssalarının Hedefleri
Kur’ân kıssalarının, hikâye ve masallar ile karıştırılmaması gerektiğini ifade
etmiştik. Çünkü hikâye ve masallar içinde bazen macera içerikli, hedefsiz,
gayesiz anlatımlar bulunabilir. İnsanın başından geçen hâdiseler rastgele
anlatılabilir. Fakat Kur’ân kıssalarında, bilinen anlamıyla, macera anlatılmaz;
yaşanmış hâdiseler, belli gayelere yönelik olarak anlatılır. Anlatılırken de
insanı yormayan akıcı bir üslup kullanılır. Ayrıca onlarda asla söz israfı
yoktur, her şey yerli yerinde söylenmiştir. Bu özellikler bir bütün hâlinde
Yusuf sûresinde çok net görülür.
Kur’ân’ın kıssa anlatmasının pek çok gaye ve hikmetleri vardır. Hatta her bir
kıssanın kendine has hikmetleri söz konusudur. Kıssa bazen Peygamberimizin
risaletini tasdik maksadı güder, bazen uyarılarda bulunur, bazen de Peygamber
Efendimiz ve ashabının, hatta kıyamete kadar gelecek bütün müminlerin maruz
kaldığı/kalacağı sıkıntıları hafifletecek bir teselli verir. Anlatılan kıssa,
belli bir zaman ve mekânda belirli kişiler etrafında yaşanmış olsa da Âlemlerin
Rabbi’nin kelâmı olması hasebiyle verdiği ders evrenseldir ve bütün zamanları
ilgilendirir.
Kur’ân kıssalarının hedeflerine gelince:
Kur’ân kıssaları, öncelikle Allah Resulü’nün peygamberliğini ispat eder. Bu
kıssalardan bazıları, detaylardaki bazı farklarla birlikte, Tevrat ve İncil’de
de mevcuttur. Mesela Hazreti Yusuf’un kıssasına İncil’de kısaca temas edilirken
Tevrat’ta genişçe yer verilir.(4) Ancak çoğu zaman, kıssanın önceki semavi
kitaplarda anlatılan şekli, Kur’ân’da anlatılanın tamamen aynısı değildir. Hatta
bazı kıssalar Kur’ân’dakine tezat teşkil edecek şekilde anlatılır. Bu durum,
bazılarının dillendirdiği, Kur’ân kıssalarının geçmiş kitaplardan alındığı
iddiasını da çürütmektedir. Kaldı ki Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ümmî idi ve bu, o dönemin Yahudi, Hıristiyan ve müşrikleri tarafından
bilinmekteydi. Dolayısıyla Nebiler Serveri’nin ne Hazreti Yusuf kıssasını ne de
diğer Kur’ân kıssalarını önceki kitaplardan okumuş olması mümkün değildir. O
dönem Mekke’nin sözlü kültüründe de Hazreti Yusuf kıssası bilinmiyordu.
Mekkeliler belki bazı peygamberlerden, bazı kavimlerin yaşadıkları bölgelerden,
onların başlarına gelen hâdiselerden genel olarak haberdar olabilirler. Çünkü
onların ticaret yolları üzerinde helak olan kavimlerin yerleri vardı. Ancak
Kur’ân’da anlatıldığı şekliyle teferruatlı bilgiye sahip değillerdi. Nitekim
Kur’ân da yer yer bazı kıssaların Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve
Mekkeliler tarafından önceden bilinmediğini açıkça belirtmektedir.(5)
Evet, genel olarak bakıldığında Kur’ân kıssalarının ilk hedefinin Allah
Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetini tasdik olduğu görülür.
Dolayısıyla Kur’ân kıssalarının bir maksadı da Peygamber’e itiraz edenleri
susturmak, onların inatlarını kırmak, şüphelerini gidermek ve böylece Allah ve
Resulü’ne inanmaları için zemin hazırlamaktır.
Kur’ân kıssalarının ikinci hedefi, başta Efendimiz olmak üzere hem Asr-ı
Saadet’in müminlerini hem de kıyamete kadar gelecek bütün inananları teselli ve
takviye etmek ve onlara dersler ve ibretler sunmaktır.
Kur’ân kıssalarıyla, kıssaların nazil olduğu dönemde cereyan eden olaylar
arasında çok kuvvetli bir alâka vardır. Mesela kıssanın indiği zaman diliminde,
kıssada anlatılan olayların benzerleri yaşanmaktadır. Efendimiz’in başına gelen
hâdiseler, maruz kaldığı musibet ve belalar, kendinden evvel gelmiş
peygamberlerin başlarına gelenlerle çok benzerlikler taşımaktadır. Cenab-ı Hak,
Efendimiz’e, diğer peygamberlerin maruz kaldığı çileleri anlatırken hem genel
olarak yaşanacakları gösteriyor hem yaşananları doğru yorumlamayı öğretiyor hem
müminleri önceden psikolojik bir hazırlığa tabi tutuyor hem de sonuçları
itibarıyla onları teselli ediyordu. Böylece İnsanlığın İftihar Tablosu’na şu
mesaj veriliyordu: “Senden evvelki peygamberler, kendilerine inananlarla beraber
türlü eziyet ve sıkıntılara maruz kaldılar. Öyle ki hem onlar hem de
arkalarındaki topluluklar, tahammülü çok zor bu olaylar karşısında “Allah’ın
yardımı ne zaman?” diyecek duruma geldiler. Yani ey Habib-i Zîşânım! Bunlar
sadece Senin başına gelmiyor. Bu tür sıkıntıların, bu kutsî yola giren herkesin
başına gelmesi mukadderdir. Bu böyle bilinmeli ve başa gelenlere
katlanılmalıdır.” Bu mesajı alan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve
ashab-ı güzin hikmet ve ibret dolu kıssaların atmosferinde, öncelikle büyük bir
teselli buluyor, imanlarını takviye ediyor ve inandıkları yolda tereddüt
etmeden, taviz vermeden sabır ve metanetle yürüyorlardı.
Diğer yandan Allah Resulü, Kur’ân’da anlatılanların benzerlerini kendi hayatında
bizzat yaşadığı için o kıssalardaki detayları çok iyi okuyor, her kıssanın
içerdiği dersleri gereğince değerlendiriyor ve kendisini takip edenlere müstakim
bir yol çiziyordu. Kur’ân’ın farklı yerlerinde ayrı ayrı bakış açılarıyla ve
farklı bir akış içerisinde anlatılan her bir kıssada, kıssanın ana karakterinin
hayatından çeşitli sahneler sergileniyor, Efendimiz de oralarda anlatılanları
kendi yaşadıklarıyla birleştirerek farklı yorumlarda bulunuyordu.
Kur’ân kıssalarının diğer bir hedefi, hidayetin hakikatine işaret etmektir.
Şöyle ki biz, hak ve hakikati ne kadar parlak ve kâmet ü kıymetine uygun
anlatırsak anlatalım, hidayeti yaratan Allah’tır. Bütün peygamberler, (alâ
nebiyyina ve aleyhimüsselâm) hayatlarının gayesi olarak Allah’ı insanlara
tanıtmaya çalışmış, onları saf tevhid inancını kabule ve diğer iman esaslarına
inanmaya çağırmış, yaşadıkları örnek hayatla da insanlara rehberlik
yapmışlardır. Fakat buna rağmen muhataplarının hepsinin kalbine iman ve hidayeti
yerleştirmek onlar için mümkün olmamıştır. Bazı kavimler itibariyle onlardan
çokları hatta bazen o topluluğa gönderilen peygamberlerin çocukları ve eşleri,
kendilerine inanmamışlar ve küfür üzere ölüp gitmişlerdir.
İşte kıssalarda bu hususa dikkat çekilerek Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem) insanların hidayete ermesi konusundaki derin arzu ve aşkın
heyecanları takdir edilmekle beraber zaman zaman da tadil edilmiştir. Zira
Efendimiz, insanların imana girmesi hususunda hem çok istekli hem de
tasavvurları aşan büyük bir heyecan içindeydi. Kur’ân’ın ifadesiyle O, insanlar
inanmayacak diye kendisini yiyip bitirecek bir ruh hâline sahipti.(6) İstiyordu
ki herkes O’nun Hak’tan getirdiği mesaja inansın, O’nun Miraç’ta müşahede ettiği
hakikatleri kalb gözüyle müşahede etsin, ideal insan olma ufkunu yakalasın ve
ahiretini teminat altına alsın. İşte bütün bunlar, O’nun heyecan ve helecanını
doruk noktaya ulaştırıyordu. Böyle bir durumda Kur’ân, Allah Resulü’nün elinden
tutup, “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Dilediğini doğruya
hidâyet eden ancak Allah’tır.”(7) buyurarak O’na rehberlik yapıyordu. Gerçi bir
başka âyet hidayeti Efendimiz’e nispet ediyordu ama bu, “sırat-ı müstakime”
giden yolda insanlara hidayet rehberliği yapma, onları doğru yola çağırma, ikna
etme, aydınlatma ve onlara yol gösterip örnek olma mânâsınaydı.(8) Hidayeti
kalblerde yerleştirip yeşertecek olan ise sadece Hazreti Allah’tı.
Kur’ân kıssaları her dönemde yaşanan olaylarla alâkalı yeni mesajlar sunar. Bu
özellik kıssaların evrensel bir dil ve üsluba sahip olmasından, daha doğru bir
ifadeyle, mesajı zamanüstü ve evrensel olan Allah kelâmı olmasından kaynaklanır.
Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) Allah’ın emrini unutması ve tevbesi, Hazreti
Eyyub’un (aleyhisselâm) çilesi ve şifası, Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm)
hicranı ve sabrı, Hazreti Meryem validemizin kavmiyle imtihanı ve yaşadığı
olağanüstü hâller gibi içinde pek çok hakikatleri barındıran kıssaların
benzerleri her devirde farklı şekillerde yaşanıp hissedilir ve onların
mesajları, yaşanan yeni hâdiselere ışık tutar.
Kur’ân kıssalarının önemli bir hedefi de bütün peygamberlerin insanlığa
getirdikleri mesajın öz itibariyle aynı olduğunu göstermektir. Evet, kıssalara
bakıldığında görülecektir ki peygamberlerin kavimlerine olan hitapları hep
benzer konular etrafında döner. Bunlar da tevhid, nübüvvet, ahiret hayatı,
Allah’a kulluk, ahlaklı bir hayat yaşama gibi en temel mevzulardır.
Kur’ân kıssalarının hedeflerinden biri de bir taraftan kavimlerin özelliklerini
ve helak oluş sebeplerini yahut kurtuluş vesilelerini açıklarken diğer taraftan
peygamberlerin ve müminlerin mazhar oldukları nimetleri nazara vermektir. Bu
nimetlerin en büyüğü, imanlarının gereğini yerine getirip Allah’a kullukta
bulunanlara Allah’ın mutlaka bir zafer, ferahlık ve geniş imkânlar
lütfetmesidir. İşte bu ve benzeri nimetler, anlatılan kıssalar yoluyla kıyamete
kadar gelecek bütün müminlere birer müjde olarak haber verilmiş olmaktadır.
Kıssaların gayelerinden sayılabilecek hususlardan bir diğeri ise geçmişte
inananlara düşmanlık yapanların karakteristik özelliklerini ortaya koymak ve
böylece şeytan ve takipçilerinin inanan insanlara hangi noktalardan musallat
olabileceğini haber vermektir. Bununla müminler, dinlerini yaşarken ve onu
başkalarına tebliğ ederken nasıl hareket etmeleri, ne tür metotlara başvurmaları
gerektiği konusunda ikaz edilirler.
Tasrif Üslubu Açısından Kıssalar
Kur’ân’ın anlatımında tasrif üslubu vardır.(9) Yani meseleler değişik yönlerden
ele alınır ve her defasında farklı bir açıdan farklı bir tarzda anlatılır. Kimi
zaman hakikatler doğrudan anlatılırken kimi zaman temsil, teşbih ve mecazlar
kullanılır. Bazen de kıssa anlatımı tercih edilir. Hazreti Yusuf kıssası bunun
en güzel örneklerinden biridir. O sadece rahatlama, teselli olma maksadıyla
okunup dinlenecek bir kıssa değildir. Kıssalar, kalb ve zihinlerde bir
rahatlamaya vesile olsa da esas maksat, kıssa diliyle bir kısım hakikatleri dile
getirmek, varlığın sırlarına işaretlerde bulunmak, yeni fikirlere kapılar
aralamaktır. Burada esasında anlatılan şey bir kıssa olsa da orada hayatın
farklı yönlerine, farklı ünitelerine mesajlar gönderen bir hayat modelinin film
kareleri gibi peş peşe sahneler hâlinde sunumu söz konusudur. Ve bu sunumun
hiçbir noktası realitelere ve hakikatlere aykırı değildir.
Senaryo ve Romanlar İçin İlham Kaynağı
Burada konumuzla bir açıdan ilgili olduğunu düşündüğüm bir hususta kanaatimi
belirtmek istiyorum: Kıssada olduğu gibi senaryo ve romanlar da hakikat
olmalıdır. Yani biyografilerde olduğu üzere vaka neyse aynen nakledilmeli ve
hakikatin aksine bir kurgu inşa edilmemelidir. Bunun için de ya hakikati
aksettiren istiâre-i temsîliyeler(10) kullanılmalı, bir kısım haşiye ve
şerhlerle vakanın dublesi ortaya konulmalıdır ya da en azından realitelerle,
hayatın gerçekleriyle şöyle ya da böyle irtibatlı kurgular oluşturulmalıdır.
Diğer yandan anlatımlarda mübalağalardan kaçınılmalı, günah olan bâtıl şeyler
tasvir edilmemeli, saf zihinleri bulandırabilecek detaylara girilmemelidir. İşte
bu ölçüler korunduktan sonra, romanlar yazılabileceği gibi onun ötesinde filmler
hatta bilim kurgu filmleri bile çekilebilir.
İşte söz konusu incelik ve hassasiyetlere dikkat edilerek yazılacak senaryolar,
romanlar için Yusuf sûresi rehberlik teşkil eder ve yazarlara der ki:
Yazacağınız şeyleri doğrudan hayatın içinden alın ve işleyin ki bunlar insana
yabancı olmasın. İçinde insanî normların altında ya da üstünde bir şey
bulunmasın. Yani insanı kendi sınırlarının aşağısına çekmeyeceği gibi onu
ulaşılmaz yerlerde de dolaştırmasın ve hep insanî realiteler içinde kalsın.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi Kur’ân’a mukabele eden
dostlar onu takdir dolu hislerle taklit etmeye, onun gibi konuşmaya
çalışmışlardır. Ona kıskançlık ve nefret duygularıyla bakan düşmanlar ise onun
benzerini yazmaya kalkışmışlardır.(11) Tabii ki onun benzerini yazamamışlar, bir
sûresini bile taklit edememişlerdir. Hatta ilk bakışta benzeri yazılabilir gibi
gördükleri Hazreti Yusuf kıssasının dahi takdirkâr hislerle de olsa naziresini
yapamamışlardır. Çünkü Hazreti Yusuf kıssası, yüksek hedefi, yapısındaki
bütünlük ve diğer dil ve üslup özellikleri bakımından insan karihasının mahsulü
olan bütün edebiyat türlerinin üstünde bir seviyededir ve konumu itibariyle
şair, roman yazarı ve senaristlerimize istifade edebilecekleri çok kriterler
fısıldar. Bu yüzden ısrarla diyorum ki; şiir, roman ve senaryo yazanlar
Kur’ân’ın anlatım üslubundan ve onun ilhamlarından güçleri yettiğince istifade
etmelidirler. Evet sanat erbabının bilhassa Yusuf kıssasından çıkaracakları pek
çok ölçü vardır.
Sûrenin Muhtevasına Dair
Yusuf sûresinde sadece Hazreti Yusuf’un başına gelen olaylar anlatılmamaktadır.
Sûrenin tamamı dikkatlice incelendiğinde de görüleceği üzere, satır aralarında
pek çok önemli konuya temas edilmiştir. Sûrede mucizelerden kerametlere, rüya
hakikatinden çok ağır imtihanlara, hapishane hayatından her yerde ve her şartta
tebliğ ve irşat vazifesinin eda edilmesine, masumiyetin geç de olsa ortaya
çıkmasından sadakatle elde edilen yüksek payelere, çekilen çetin ve altından
kalkılması zor çilelerden çilelerin sonunda erişilen refah ve mutluluğa, yönetim
tekniklerinden tarımla alâkalı reformlara, tebliğ yollarının inceliklerinden
yabancı bir beldeye entegrasyon çalışmalarına, ülke ekonomisinin gelişmesiyle
ilgili bazı esaslardan mutluluğun zirvesindeyken bile Allah’a kavuşmayı
arzulamaya kadar pek çok konu zikredilmektedir.
Bu kadar farlı konunun on iki sayfalık kıssa içinde ve akıcı bir şekilde ele
alınması, elbette mu’cizü’l-beyan olan Kur’ân-ı Kerim’e ait bir hususiyettir.
Sûrede en çok göze çarpan icaz yönlerinden biri, ‘icaz-ı hazf’tir.(12) Sûre
boyunca bu sanat o kadar çok kullanılmıştır ki tek başına bir konu olarak ele
alınıp araştırılsa değer. İcazlarla yapılan geçişler o kadar yerinde ve güzeldir
ki sûrenin özellikle bu yönü senarist ve romancılarca mutlaka
değerlendirilmelidir.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) ismi, bu sûrenin dışında Kur’ân’da iki yerde
daha geçer. En’am sûresinde diğer bazı peygamberlerle beraber onun ismi de
zikredilir.(13) Mümin sûresinde ise, sûreye adını veren “Mümin-i Âl-i Firavun”un
(Firavun ailesinden çıkan mümin) konuşmaları içinde, sadece bir parantez içi
mahiyetinde Hazreti Yusuf’a temas edilir ve “Daha önce Yusuf da size açık açık
delillerle gelmiş, siz onun getirdiği gerçek hakkında da şüphe edip
durmuştunuz.”(14) denilir.
Sûrenin Sebeb-i Nüzulü(15)
Kaynaklarda sûrenin nüzul (iniş) sebebine dair üç rivayet vardır:
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), iki büyük destekçisi olan Hatice
validemizi ve Ebu Talib’i kaybetmişti. Diğer yandan Mekkelilerin O’na ve
ashabına eziyet ve tehditleri devam ediyordu. Bundan dolayı o Şanı Yüce Nebi
büyük bir yalnızlık ve hüzün içindeydi. Aslında inananların kaderinde değişen
bir şey yoktu. Geçmişte Yusuf’a kardeşleri zulmetmişti, o gün de Allah Resulü’ne
akrabaları. Aynı soydan gelen, aynı ağacın dalları hükmünde olan ve en fazla
birkaç göbek yukarıda birleşen akrabalar, O’na bu zulümleri reva görüyorlardı.
Üst üste problemlerle karşılaşan o Hüzün Peygamberi’nin mahzun kalbi teselliye
muhtaçtı. Cenab-ı Hak, Yusuf (aleyhisselâm) kıssasını indirerek Efendimiz’i
teselli etti, bir önceki sûrenin sonunda da beyan edildiği gibi O’nun kalbini
perçinledi.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlerden bahsettiğini duyan
Yahudiler, müşriklere gelip “Muhammed’e sorun bakalım, Yakub’un evlatları
Şam’dan Mısır’a nasıl gittiler?” demişlerdi. Onlar da bunu Efendimiz’e sordular.
Bunun üzerine Yusuf sûresi nazil oldu.(16)
Bir rivayete göre de sûre, sahabenin rahatlayıp nefes alma talebi üzerine
inmiştir. Zira o güne kadar inen her âyet, ashab-ı kiramın sırtına bir
mükellefiyet yüklüyor, hassas bir ruha sahip, Allah’tan gelen her bir emri
yaşamada fevkalade titizlik gösteren o altın nesilde âdeta bir şok tesiri
meydana getiriyor, manevî bir gerilim hasıl ediyordu. Daha önce hiç
yaşamadıkları böyle bir hayat karşısında, biraz rahatlayabilecekleri şeyler
arıyor, bunun için zaman zaman Efendimiz’e gelip “Ya Rasulallah, bizi
rahatlatacak bir şeyler anlatsanız!” türünden taleplerde bulunuyorlardı. Bir
defasında yine böyle bir şey istediklerinde Allah Teâlâ, Yusuf sûresini
indirdi.(17)
Ben şahsen bu son rivayet hakkında farklı bir mülahaza taşıyorum. Sahabenin
böyle bir talepte bulunmuş olmalarına çok ihtimal vermek istemiyorum. Zira onlar
dinlerini hassasiyetle yaşıyor, inen âyetleri anlamada ve tatbik etmekte
fevkalade gayret gösteriyorlardı. Her gelen âyeti Mütekellim-i Ezelî’den dinler
gibi dinliyorlardı. Bundan dolayı da sürekli bir metafizik gerilim içindeydiler.
Ben onlardaki bu metafizik gerilimin rahatlamak için Efendimiz’den böyle bir
talepte bulunmalarına izin vermeyeceği kanaatindeyim. Zira söz konusu metafizik
gerilim, onlardaki ağırlık, stres, sıkıntı ve gaileleri alıp götürüyor, onların
ruhlarına sekine ve inşirah veriyordu.
Mülahazam bu olsa da beşerî bir realiteyi de göz ardı etmek istemem. Zira insan,
anlatılan hakikatler, yüklenen mükellefiyetler, tembih edilen imanî ve ahlakî
incelikler karşısında bazen kendini beli kırılıyormuş, boğazı sıkılıyormuş gibi
hissedebilir. Hissedebilir de rahatlayacak bir vesile arar. Kalbi rahatlatan
konuşmalar dinlemek, inşirah verici sözler duymak ister. Bu insanî gerçeği ilk
vaaz vermeye başladığım dönemde tecrübe etmiştim. Küçük yaşta köyümüzün camiinde
vaaz kürsüsünden Semerkandî Hazretleri’nin Tenbîhü’l-gâfilîn adlı eserinde geçen
konuları anlatmaya çalışmıştım. Köylülerden bazıları vaaz sırasında karşımda hep
ağlıyordu. Bir gün cami çıkışında bunlardan biri yanıma geldi ve ağlayarak
“Hocam Allah aşkına, bu kitapta başka bir şey yok mu, ben bittim!” dedi.
Anlatılanlar ihlasın incelikleri, Cennet ve Cehennem ahvali, sırat, mizan,
ahirette görülecek hesap gibi konulardı. Bunlar kendisine çok ağır gelmişti ve
haşyetten ağlıyordu. Ellili yılların insanıydı bu. Algılaması, duyarlılığı çok
yüksekti. Hassasiyetinden bunalmış durumdaydı ve benden birazcık da rahatlatacak
konular anlatmamı istiyordu. Bu açıdan bakınca sahabilerin de böyle bir zorluk
yaşadıkları ve ardından Allah Resulü’nden kalplerine ferahlık verecek bir şeyler
anlatmasını istemiş olmaları düşünülebilir. Fakat yine de meseleyi onların
yüksek ufuklarına bakarak değerlendirince bu beni yukarıda arz etmeye çalıştığım
farklı mülahazaya sevk ediyor.
Sûrenin Ana Yörüngesi
Her sûrenin bir mihveri yani yörüngesi, etrafında dönüp dolaştığı merkezî bir
konu vardır. Sûredeki bütün âyetler işte o ana yörünge etrafında örgülenmiştir.
Kur’ân’a dikkatli bir nazarla bakıldığında bu gerçek uzun kısa bütün sûrelerde
görülür. Yusuf sûresi’nin mihveri, muasır bir âlimin de işaret ettiği üzere,
ilimdir.(18) Buna hikmeti de ekleyip, sûrenin ilim ve hikmet etrafında döndüğünü
söyleyebiliriz. Bu sûreden önceki Hud sûresinin sonunda, yer ve göklerin
sırlarının Allah’a ait olduğu ifade edilerek O’nun her şeyi bildiğine imada
bulunulmuştu. Ardından Yusuf sûresinin başlarında Allah’ın Alîm ve Hakîm
isimlerine dikkat çekildi. Sûre boyunca sekiz yerde Cenab-ı Hakk’ın Alîm ismi
geçerken,(19) bunların üçünde Alîm ismiyle beraber Hakîm ismi de zikredilmiştir.
Bunun dışında sûre boyunca ilim ve hüküm/hikmet kavramları farklı şekillerde de
geçer. İlim ve hikmetin lafzen zikrinin yanında; rüya yorumu, kıtlık zamanında
takip edilecek tarım politikası, tebliğ için fırsatların değerlendirilmesi ve
benzeri, ilim ve hikmet yörüngesinde dönen pek çok hâdise de bu sûrede yer
almaktadır.
Diğer yandan, mevzuların içinde, Efendimiz’e, sahabeye ve kıyamete kadar gelecek
bütün inananlara ilim ve hikmet içerikli evrensel mesajlar sunulmuştur. Mesela,
bir yerde yerleşip yayılmanın, tebliğ için yeni yollar oluşturmanın, hareket
stratejileri geliştirmenin ipuçları verilmiştir. Sabır, insanlardan gelen
eziyetlere katlanma, hata edenleri affetme, yapılan iyiliklerin karşılığında
Allah’tan başka hiç kimseden bir şey beklememe, dünyevî açıdan hayatın
zirvesindeyken dahi ahirete duyulan iştiyak gibi yüce erdemler de ayrıca nazara
verilmiştir.
Sûrenin Bazı Özellikleri
Yusuf sûresiyle alâkalı böyle bir genel girişten sonra, onun kendine mahsus bazı
özelliklerine temas etmek yerinde olur:
Yusuf sûresi neredeyse tamamen Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) kıssasına tahsis
edilmiş olup İsrailoğulları’na gönderilmiş olan o kerim nebinin çileli fakat
örnek hayatını baştan sona bütünlük içerisinde, akıcı ve canlı bir üslupla
anlatır. Diğer peygamberin hayatlarından aktarılan kıssalar ise bilindiği üzere
Kur’ân’ın farklı yerlerinde parça parça ele alınır.
Hazreti Yusuf kıssası bütün cezbedici özellikleriyle nazarlara sunulduktan sonra
Efendimiz’in peygamberliği de bir fezleke ile bu kıssaya bağlı olarak
hatırlatılır.
Yusuf sûresi, bir yandan devlet yönetimi ve toplum hayatıyla ilgili bazı
esaslardan bahsederken diğer yandan da insanın iç dünyasına dair bazı konulardan
söz açar. Mesela bir nebinin hem dünya hem de ahiret işlerine vâkıf olması,
devletin iktisadî yapısını düzene koyması ve o gün için âdeta uluslararası
denebilecek bir yardım kuruluşu tesis edip bir yardım fonu oluşturması gibi
siyasî ve içtimaî konularla, musibetler karşısında isyan etmeden tevekkülle ve
aktif olarak sabretme, problemleri ihsan duygusuyla aşma gibi kalbî, ruhî ve
ahlakî konular iç içe işlenir. Toplumu yaşatan maddî-manevî dinamikler ve
bunların nasıl realize edileceğine dair örnekler sunulur.
Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi kavmi içinde daima rahatsız ve
tedirgin edilmiş, en yakınlarından bazıları tarafından dahi çeşitli eziyet ve
hakaretlere maruz bırakılmıştı. Allah Teâlâ, Yusuf sûresinde baştan sona imtihan
dolu fakat nihayeti mutlu biten bir hayatı destanlaştırarak Efendimiz’e şöyle
bir teselli ve takviye edici mesaj vermiştir: “Hazreti Yakup ve Hazreti Yusuf da
senin gibi birer nebidir. Öz evlatları Hazreti Yakub’a, üvey kardeşleri de
Hazreti Yusuf’a çektirdikleri gibi senin kavmin de sana çektirecektir. Bu hep
böyle olagelmiştir. Fakat sakın mahzun olma, sabret; akıbet senin lehine
olacaktır.”
Tasavvuf geleneği ve işarî tefsir(20) açısından bakıldığında Hazreti Yusuf
kıssasından çok sayıda nükte çıkarılabilir. Zira sûre boyunca pek çok ruhî
tecrübe anlatılmaktadır. Mesela Hazreti Yusuf’un kuyuya atılması ve orada
tamamen Allah ile baş başa kalması bize tasavvuftaki çile, halvet gibi
kavramları hatırlatır. Bunun bir benzerini Efendimiz (sallallahu aleyhi
vesellem), kendisine vahiy gelmeden önce, Hira’da uzun süre yalnız kalıp kendini
tamamıyla Allah’a vermesiyle iradi olarak yaşamıştır. Hazreti Yusuf da
peygamberlik misyonu adına kuyuda bir hazırlık dönemi yaşamıştır denebilir.
Şüphesiz babası Hazreti Yakub’un evinde böyle bir hazırlık yaşamasına imkân
yoktu. Zira orada kardeşleri tarafından baskı ve takip altındaydı. Cenab-ı
Allah, ona kuyuyu “çilehane” yaptı. Daha sonra hapishanede onu seyr u sülûk-i
ruhaniye (kalp ve ruh ufkunda seyahat) tâbi tuttu. Hapishane hayatını çok iyi
değerlendiren Hazreti Yusuf da orayı, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bir
medrese-i Yusufiye hâline getirdi.(21) Dini en güzel şekilde temsil ederek
hapistekileri tevhid gerçeğine uyandırdı ve o zor şartlarda dahi tebliğ ve
irşattan geri durmadı. Geri durmak bir yana o en önemli vazifeyi hakkıyla yerine
getirerek kendinden sonrakilere de çok güzel bir örnek oldu.
Yine Hazreti Yusuf’un köle olarak ucuz bir fiyata satılması, dünyalık adına
hiçbir şeyinin kalmaması ve tamamıyla Allah’a muhtaç olduğunu idrak etmesi,
tasavvuftaki fakr, tecerrüd, fenâ fillâh gibi kavramların pratikleridir. Hazreti
Yusuf, bu tür imtihanlar neticesinde dünyanın dünyaya bakan yönünden tamamen
sıyrılmış ve kendini tamamen Allah’a vermiş, bütün benliğiyle O’na yönelmişti.
İşte kıssayı bu açıdan okuyan insan şu idrak seviyesine ulaşır: İnsanı yaratan,
sahip olduğunu düşündüğü her şeyi ona veren Allah’tır. Fakat insan, kendisine
verilenleri sahiplenir de onların gerçek sahibini unutur. Allah, kuluna olan
merhametinin bir tecellisi olarak ona Kendisini hatırlatmak ve onu bencillik ve
şirke giden yollardan kurtarmak için zaman zaman kulunu musibetlere maruz kılar.
Bununla kulunu bir nebze de olsa dünyaya küstürmek, onun kalbini dünya
sevgisinden arındırıp Kendisine çekmek ister.
1 Yâsîn sûresi, 36/13-30.
2 Bakara sûresi, 2/17.
3 Bakara sûresi, 2/19-20.
4 Bkz.: Tekvin: 37-50; Havarilerin Faaliyetleri, 7: 9-15.
5 Âl-i İmrân sûresi, 3/44; Hud sûresi 11/49; Yusuf sûresi, 12/102.
6 Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ sûresi, 26/3.
7 Kasas sûresi, 28/56.
8 Bkz.: Şura sûresi, 42/52
9 Tasrif: Sözlükte bir şeyi evirip çevirerek farklı şekillere sokmak demektir.
Kur’ân’daki tasriften maksat, bir hakikat ya da bir olayın farklı münasebetlerle
değişik açılardan ele alınarak farklı yerlerde farklı üsluplarla açıklanmasıdır.
Tasrif, tekrara düşmemek ve muhabatı bıktırmamak için bir yenilik metodu olarak
kullanılır. (Kur’ân’da tasrif üslubuyla ilgili olarak bkz.: Fethullah Gülen,
Diriliş Çağrısı, s.62-70 (Kur’ân Bahçesinin Rengârenk Çiçekleri).
10 İstiâre: Bir şeyi ödünç alma mânâsına gelen istiâre, bir kelimenin bilinen,
asıl kullanıldığı gerçek mânâsının dışında farklı bir mânâda kullanılması olarak
tarif edilmiştir. Söze kuvvet, açıklık ve tesir katmak için kullanılan bu
üslupta kelime, asıl mânâsının dışında kullanıldığı için sanki ödünç alınarak
başka bir mânâya nakledilmiştir. “Ok atan bir aslan gördüm.” ifadesindeki aslan,
gerçek aslan değil cesur ve yiğit bir insan mânâsındadır.
İstiâre-i temsiliye (alegori): İstiâre, müfred ve mürekkeb olmak üzere ikiye
ayrılır. İstiarenin mürekkeb olan kısmı “istiâre-i temsiliye” olarak
adlandırılır. Burada sadece bir kelime değil, bir terkip asıl mânâsının dışında
kullanılır. Bu tür istiârede, benzeyen söylenmeyip benzetilenin birden fazla
özelliği zikredilir. Böylece bir şeyin değişik yönleri ve özellikleri, benzetme
konusu yapılmış olur. Tereddüt yaşayan bir kimse hakkında, “Bir adım ileri bir
adım geri atıyor.”; gizli işler yapan kişi için “Saman altından su yürütüyor.”
denmesi, bu çeşit istiâreye örnek olarak verilmiştir.
11 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 396 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Sûret).
12 İcaz-ı hazf: Az sözle çok mânâ ifade etmek demek olan icazın bir çeşididir.
Anlatım esnasında, mânâyı bozmayacak şekilde bazı kelime veya cümlelerin
atlanması demektir. Bu sanat, aklın anlatılan konuyu boşluk yaşamadan
kavrayabileceği yerlerde sözü uzatmamak için kullanılır. Özellikle Yusuf
sûresinde çok kullanılmıştır.
13 Bkz.: En’am sûresi, 6/84; Mü’min sûresi, 40/34.
14 Mü’min sûresi, 40/34
15 Bazı âyet ve sûreler, zahiren bazı olay, soru ve durumlar üzerine, onların
akabinde inmiştir. Sebeb-i nüzul (ya da çoğul sigasıyla esbâb-ı nüzûl) tabiri,
düz bir tercümeyle “iniş sebebi” demektir ve sûrelerin inmesine sebep olan bu
olay, soru ve durumları açıklar. Yalnız buradaki sebep kelimesi, Türkçede
kullandığımız mânâda nedensellik ifade etmez. İniş vakti, iniş münasebeti
mânâsınadır. Yani sûrenin hangi münasebetle, hangi olay üzerine indiğini
anlatır. Bununla beraber, meseleye esbab-ı nüzul yerine iktiran tabiri ile
yaklaşmak daha uygundur. (Esbab-ı nüzul ve iktiran konusunda bkz. Fethullah
Gülen, Fasıldan Fasıla-2, Esbab-ı Nüzul Hakkında Kısa Bir Değerlendirme).
16 ez-Zeccâc, Meâni’l-Kur’ân, 3/396; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 18/67.
17 İbn Hibbân, es-Sahîh, 14/92; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/376.
18 Bkz.: Seyyid Kutub, Fî zılâli’l-Kur’ân, 4/1966.
19 Yusuf sûresi, 12/6, 19, 34, 50, 55, 76, 83, 100.
20 İşarî tefsir: Kur’ân’ın harf, kelime ve cümlelerinin kalbe doğan işaret ve
ilhamlarla yorumlanması, bu yolla âyetlerdeki daha derin ve gizli anlamların
ortaya çıkarılmasına dayanan bir tefsir çeşidi.
21 Bkz.: Bediüzzaman, Şualar, s.182 (On Birinci Şua).
Yusuf sûresi, 12/1
الٓرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
“Elif, Lâm, Râ. Bunlar, hakkı açıklayan, Hak’tan geldiği aşikâr olan kitabın
âyetleridir.”
Açık ve Anlaşılır Bir Kitap
Yusuf sûresi de dahil olmak üzere bazı sûrelerin başında bulunan ve şifreli
mesajlar sunan harflere hurûf-u mukattaa denir. İlk dönemden itibaren
müfessirler bu harfler üzerinde genişçe durmuş, bunların ne anlama geldiğine
dair oldukça dikkat çekici ve farklı yorumlar yapmışlardır. Ancak hepsinin ortak
düşüncesi, bunların sırlı mânâlar sakladığı ve Kur’ân’ın mucizeliğinin bir yönü
olduğudur.
Âyetin sonundaki mübîn kelimesi ibâne masdarından türemiş olup apaçık söyleyen
ve kendisi de apaçık olan mânâlarına gelir. Kitabın apaçık olması ve açık
konuşması onun dil zenginliği, beyan ve üslup güzelliğiyle açıklanabilir. Yani
Kur’ân, öyle zengin bir dil, öyle harika bir beyan, öyle güzel bir üslupla
gelmiş ve ele aldığı mevzuları o kadar güzel açıklamıştır ki onun üstüne başka
bir beyan olamaz. Onun bu yönünü en yüksek seviyede anlayanlar elbette dil,
edebiyat ve ilim erbabıdır. Ancak Kur’ân’ın üslubundaki güzelliğin bir neticesi
olarak diğer insanlar da onun bu özelliğini zevk etmekten mahrum kalmazlar.
Dolayısıyla herkes onu kendi seviyesine göre idrak eder.
Burada Kur’ân’ın neyi ya da neleri açıkladığı sorusu akla gelebilir. O, doğru ve
yanlışı, hak ile batılı, inanç esaslarını, helallerle haramları, peygamberlerin
irşat ve mücadelelerini, geçmiş kavimlerin hâllerini, hukukî ve ahlakî
kuralları, kalbî ve ruhî hayata dair esasları, başlıca ibadet ve muamelât
kaidelerini, şahıs, aile, toplum ve devlete dair ana esasları beyan etmiş, zaman
zaman da uzak veya yakın istikbalde dünyada veya ahirette meydana gelecek büyük
olaylardan bahsetmiştir. Yusuf sûresinde bu konuların hemen hepsine bir kıssa
anlatımı içinde temas edilmiştir.
Yusuf sûresi, 12/2
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.”
Kur’ân’ın Dilinin Arapça Olmasındaki Hikmetler
Yüce Allah’ın ayrı ayrı zamanlarda kitaplar ve sayfalar indirerek insanı muhatap
alıp onunla konuşması, bir tenezzül-ü ilahidir ve O’nun hikmet ve rahmetinin bir
tezahürüdür. Tevrat’ı İbranice, İncil’i Aramice, Kur’ân’ı da Arapça indirerek
her kavmin kendi diliyle ve anlayacağı şekilde konuşması ise başka bir
hikmet/rahmet tecellisidir. Eğer Allah Teâlâ, beşer idrakinin kavrayamayacağı
şekilde konuşacak olsaydı bunu anlamaya kimsenin gücü yetmeyecek, dolayısıyla
kâinatın ve insanın yaratılmasının gayesi gerçekleşmeyecek, hilkatin hikmeti
insanoğluna gizli kalacaktı. Yaratılışın en temel gayesi, zîşuur varlıkların,
şuurlarını kullanmak suretiyle, Allah’ı tanıması ve O’na kullukta bulunmasıdır.
İdraklerimizi aşkın olan Zât-ı Zülcelâl’i esma ve sıfatıyla tanımak ise ancak
O’nun bildirdiği malumatla mümkündür. O’nun kâinata yerleştirdiği marifet
delillerine gözümüzü de ancak O’nun gönderdiği vahiy açar.
Peygamberler, kendi halklarının içinden gelmiş ve وَمَۤا أَرْسَلْنَا مِنْ
رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ “Biz her peygamberi, kendi
milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın.”(22)
âyetinde de buyurulduğu üzere her peygamber, mesajlarını kendi kavminin diliyle
sunmuştur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Arap olduğu, Arapların
içinden çıkıp geldiği için ve ilk muhatapları da Arap olduğu için Kur’ân Arapça
inmiştir. Fakat Efendimiz’in Arap coğrafyasından çıkması ve dolayısıyla O’nun
sunacağı mesaj olan Kur’ân’ın Arapça olması –hâşâ– tesadüf değildir.
Arap harflerinde ayrı bir musiki, canlılık ve ses zenginliği vardır. Bu
harflerin bazıları dudak, bazıları boğaz, bazıları ağız boşluğu, bazıları da dil
ve dişler kullanılarak çıkar. Dolayısıyla Arapça konuşulurken ağız ve boğazın
her tarafıyla beraber diyafram ve göğüs kası da etkili bir şekilde kullanılır.
Bu yönüyle Arapça, mânâların kalıpları olan kelimeleri seslendirmede büyük bir
zenginliğe sahiptir. Âlemlerin Rabbi’nin, açık ve açıklayıcı olan kitabını,
hemen bütün sesleri ifade etme kudretine sahip bir dil ile göndermiş olması çok
önemlidir ve ayrıca bu, O’nun bu dile bir ihsanıdır. ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ
يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “İşte bu, Allah’ın
dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.”(23)
Öte yandan Arapçanın, özellikle de Kur’ân’ın indiği dönemdeki Arapçanın kelime
hazinesi oldukça zengindir. Öyle ki, sadece deveyi ifade etmek için bile onun
farklı özelliklerini vurgulayan yüzden fazla sözcük kullanılmıştır. Aynı zamanda
Arapça, büyük bir iştikak (türeme) zenginliğine sahiptir. Bir kökten çıkan
yirmiden fazla kelime kalıbı, bir fiilden türetilen yirmiden fazla fiil kipi
vardır ve bu, oldukça geniş bir mânâ yelpazesi oluşturur. Bazı dilcilerin
tespitine göre Arapçada yüzlerce isim ve fiil kalıbı mevcuttur. Netice
itibariyle Arapçadaki farklı kalıplar ve kalıpların kendi içindeki harf ve
hareke değişiklikleri, beraberinde çok büyük bir mânâ zenginliğini getirmiştir.
Kalıpların dışında, harf-i cerler (edat), başına geldikleri kelimeye farklı
mânâlar kattığı gibi, sonuna geldikleri fiillere de ayrı ayrı anlamlar
kazandırır.
Ayrıca Arapçada cinsiyetlere ve kişi sayılarına göre isim, sıfat ve fiiller
değişkenlik arz eder. Tekil ve çoğul şahıslarla alâkalı ifade kalıpları her
dilde bulunsa da Arapçada bir de bunların arasında tesniye (ikileme) kalıbı
vardır.
Diğer bir husus, Arapçanın yüksek bir ifade gücüne sahip olmasıdır. Muhatabına
ve yerine göre kelimenin farklı hâller alması, maksadı açıkça ifade edebilmesi,
hakikat, mecaz, teşbih, kinaye gibi çeşitli ifade şekillerine açık olması,
duruma göre sözün zengin bir şekilde süslenmesine imkân vermesi, cümle
içerisinde kelimelerin yer değiştirmesiyle mânânın çok büyük değişikliklere
uğrayabilmesi… gibi belki her biri başka bazı dillerde de olan bu özelliklerin
bir araya gelmesi Arapçayı seçkin bir dil konumuna getirmektedir. Arapçanın
ifade gücünün yüksekliğini şuradan da anlayabiliriz: Kur’ân’ın indiği dönemde
sözlü edebiyatın üstatları olan şairlerin üstünlüğü Arapçanın bu yönünü çok iyi
kullanmalarından ileri geliyordu. Fakat onlar, Kur’ân’ı dinlediklerinde, bu
hususta zirve bir kelâmla karşı karşıya kaldıklarını çok iyi kavradı ve o
etkileyici beyana hayran kaldılar. Çünkü Kur’ân’ın, bütün dil erbabını geride
bırakan bir beyan gücü vardı.(24) Özetle ifade edecek olursak, Kur’ân, Arapçanın
ifade gücünü kullanmış, Arapça da Kur’ân sayesinde daha da güçlenmiş ve diller
arasında zirveye çıkmıştır.
İşte kısaca ifade etmeye çalıştığımız bu ve daha başka özelliklerinden dolayı
Arapça umum diller arasında üstün bir yer ihraz etmiştir. Evrensel bir dinin
kendini ifade edebilmesi için de böyle zengin bir dil zaruridir.
Kur’ân, şiir değildir. Ancak bir yönüyle şiirin incelik ve ahengini taşır. Yusuf
sûresinde bu iki özellik en latif ve zevkli şekilde ortaya konmuştur.
Sûrenin başında Kur’ân’ın Arapça indiği vurgulandıktan sonra Hazreti Yusuf
kıssasına geçilip onun en güzel kıssa ya da anlatımların en güzeli olarak takdim
edilmesi, bize kıssanın ya da en güzel anlatımın Arapçada mümkün olabileceği
konusunda fikir verir. Gerçekten de Yusuf sûresi herkesin severek okuyacağı,
okurken inşirah duyacağı bir açıklık, akıcılık, ahenk ve tesire sahiptir. Dil
üstatlarının da dikkat çektiği üzere âyet, cümle ve kelimelerin arasındaki
münasebetler ve olayların anlatım akışı açısından Yusuf sûre-i celilesi gerçek
bir dil harikasıdır.
Âlimler İçin Arapçanın Önemi
İnsanlara kendi dilleriyle hitap etmenin önemi sadece peygamberlere has
değildir. Temel mesele, insanlara anlayacakları dille hitap edip onları doğru
yola yönlendirmek olduğuna göre elbette her mürşidin kendi halkının dilini
kullanması bir zorunluluktur. İslam tarihi boyunca ilim ve irşat sahasının
büyükleri, içinde doğup büyüdükleri halkın dilini kullanmanın yanında Arapçayı
da bütün derinlik ve incelikleriyle öğrenmeye gayret etmişlerdir. Pek çokları,
günlük konuşmada olmasa da ilim dili olarak Arapçayı kullanmışlardır. Vakıa Ömer
İbn Abdülaziz, İmam Malik, İmam Şafiî gibi büyük çoğunluğu itibariyle Arap
coğrafyasından çıkan dolayısıyla da Arapça anadili olan pek çok müceddit ve
müçtehit vardır. Ancak İmam Rabbanî ve Bediüzzaman gibi anadili Arapça olmadığı
hâlde Arapçayı derinlikleriyle bilenler de çoktur. Bunlardan bazıları bir kısım
eserlerini Arapça yazmıştır.
Bir mürşit için iyi bir Arapça bilgisi zaruridir. Çünkü irşat ve tebliğde
bulunmak, dinin temel kaynakları olan Kur’ân ve Sünnet’i iyi derecede bilmeyi
gerektirir. Bunun yolu ise Arapçaya incelikleriyle vâkıf olmaktan geçer. Örnek
verecek olursak, Arapçada istif’al kalıbındaki sin harfine yüklenen altı anlam
vardır. Nerede hangi anlamın söz konusu olduğunu ancak dille çok iştigal edip
dilin inceliklerine vâkıf olanlar bilebilir.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki; bazıları Kur’ân’ın Arapça inmiş olmasını
o zamanki muhataplara has bir durum olarak görmüşler, bunun sonucu olarak da her
milletin Kur’ân’ı kendi dilinde okuması, ibadetleri kendi dilinde yapması
gerektiğini savunmuşlardır. Ebu Hanife’nin Fatiha’nın namazda Farsça
okunabileceğine dair fetvasını(25) da kendilerine delil olarak almışlardır.
Konuyu doğru anlamak için Ebu Hanife’nin bu fetvasının arka planına bakmak
gerekir. Arka planda yatan sebep muhtemelen şu idi: İslam’ın ilk dönemlerinde
Müslümanlar dünyaya çok hızlı yayılmış, kısa bir zaman içerisinde Horasan
bölgesini fethetmiş ve Çin’e uzanmışlardı. Farsça zengin bir dildi fakat o dili
bilenler Arapçayı güzel telaffuz edemiyorlardı. Farsçanın hâkim olduğu yerlerde
yeni Müslüman olanlar Arapça öğrenmekte, Kur’ân okumakta zorlanıyorlardı. İşte
bu sebeple Ebu Hanife Hazretleri, en azından Arapça ve Kur’ân öğrenilene kadar
namazdan mahrum kalınmaması adına, Farsça konuşanlar için böyle bir fetva vermiş
olabilir, Farsça okuyarak da olsa yeter ki namaz kılsınlar diye düşünmüş
olabilir. Bunun karşısında cumhur-u ulema ise namazda kıraatin kesinlikle Arapça
olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Evet, Kur’ân’ın orijinal dili Arapça
olduğu için kıraatte esas olan Arapçadır. Bu sebeple meseleyi Arapçaya bağlı
olarak ele almak gerekir. Zaten hafıza ve akıl yönünden normal bir insan hiç
Arapça bilmese bile bir iki günde Fatiha’yı ezberleyip namazını kılabilir. Kaldı
ki Ebu Hanife Hazretleri daha sonra bu fetvasından vazgeçmiştir.(26)
Cenab-ı Hakk’ın kelâmının Arapça Kur’ân olarak vücut bulmasını şu misal
üzerinden anlayabiliriz: Allah, kelâmını, –âdeta bir sinyal gibi– ilâhî bir
tecelli dalga boyunda Nebisinin kalbine gönderip –tabiri caizse– orada deşifre
ediyor ve O’nun anlayacağı dile çeviriyor. Gönderen de deşifre eden de Allah
Resulü’nün anlayacağı şekle çeviren de Allah’tır. Allah Resulü’ne ise sadece onu
olduğu gibi telaffuz edip tebliğ etmek kalıyor. Taberânî’nin rivayet ettiği bir
hadiste Efendimiz’in haber verdiği “Cennet ehlinin Arapça konuşacak
olmasını”(27) da bu mânâda düşünmek gerekir. Yoksa insanlar Cennet’te dil
öğrenmeyeceklerdir. Gözlerimizi ahiret hayatına açtığımızda konuşacağımız dil
eğer Arapça ise bunu yine yukarıdaki misal üzerinden anlayabiliriz. Âdeta esinti
gibi gelecek ve dillerimize sirayet edecek, biz de onu telaffuz edeceğiz.
Kur’ân Arapçanın altın çağında nazil olsa da Arapçayı daha bir perçinlemiştir. O
indikten sonra Arapçanın kurallarıyla ilgili olarak hep ona müracaat edilmiş ve
o örnek alınmıştır. Bu açıdan dil erbabı, edebî güzellik ve incelikleri anlamak
için başka yere değil, öncelikle Kur’ân’a müracaat etmelidirler. Kur’ân’da
kullanılan deyimler, verilen misaller Kur’ân’ın kendi bütünlüğü içerisinde ele
alınmalı ve bu bütünlük çerçevesinde anlaşılmalıdır. Bazı tabirler tam olarak
anlaşılamamış, deyimlere uygun mânâlar verilememiş, bunların arka planları
keşfedilememişse bu, Kur’ân’a gerektiği gibi müracaat edilmemesinden
kaynaklanmıştır. Allah kelâmı en iyi şekilde Arapça ile anlaşılacağı gibi Arapça
da en iyi şekilde Kur’ân ile temsil edilir. Kur’ân, Arapçanın en güzel, en açık
şekliyle inerek onun kurallarını koruyup sağlamlaştırmıştır. Kıyamete kadar da
onun bozulmadan devam etmesini sağlayacaktır. Kur’ân olmasaydı Arapçanın o fasih
şekli, aslî hüviyeti korunamazdı.
Âyettekiلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Düşünüp anlayasınız diye…” ifadesinin
anlamlarından biri şudur: Bu kıssayı size sadece bir peygamberin hayat
serencamını göstermek için anlatmıyoruz. Öncelikle onun içinde şahsî, ailevî,
sosyal, ekonomik ve siyasî meselelere dair pek çok fikir ve prensip vardır.
İkinci olarak, hayatınız boyunca karşılaşacağınız türden pek çok iyilik ve
kötülük kıssada yan yana zikredilmektedir. Bazen kirli ve berrak suların yan
yana akması gibi, birbirine zıt hayat yaşayan insanlar bu kıssada bir arada konu
edilirler. Dünyevî mevzularla uhrevî mevzular iç içe girer. Başkaları aleyhine
kötü planlar yapanlarla oturup kalkıp insanların yararını düşünenlerin serüveni
beraber işlenir. Nefsine yenilip bir masuma iftira atanla iffetiyle dimdik
ayakta duran beraber anlatılır. Yedi yıl bolluğa mukabil yedi yıl kıtlıktan
bahsedilir. Şöhret, itibar, makam ve aile saadeti gibi maddî imkânların hemen
arkasından Allah’a kavuşma arzusu nazara verilir. Bu renkli, zengin muhtevalı ve
akıcı anlatımla aslında bir insanın yaşayabileceği zıtlıklarla dolu hayat
kareleri nazarlara sunulmuş olur. Böylece hayatın tek düze olmadığı, iyiyle
kötünün, güzelle çirkinin, kolaylıkla zorluğun iç içe olduğu; ancak en sonunda
ihsan dairesinde yaşayan, takva ve sabırla hareket edenlerin kazanacağı mesajı
verilir.
22 İbrahim sûresi, 14/4.
23 Cuma sûresi, 62/4.
24 Dil ve edebiyat âlimlerinin tespitine göre İslam tarihi boyunca Kur’ân’ın bu
üstünlüklerini açıklayan pek çok eser kaleme alınmıştır. Bu sahanın önemli
örneklerinden bazıları şunlardır: Câhız, Nazmü’l-Kur’ân; Bâkıllânî,
İ’câzü’l-Kur’ân; Abdülkâhir el-Cürcânî, Delâilü’l-i’câz; Bediüzzaman,
İşârâtü’l-i’câz ve “Yirmi Beşinci Söz”.
25 Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 1/282.
26 İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik şerhu Kenzi’d-dekâik, 1/324.
27 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 11/185; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4/97.
Yusuf sûresi, 12/3
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَۤا أَوْحَيْنَۤا إِلَيْكَ هٰذَا
الْقُرْاٰنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ
“Bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel
şekilde beyan ediyoruz. Oysaki Sen daha önce bunları bilmiyordun.”
‘En Güzel Kıssa’
Kur’ân’ın her sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi ilahîdir ve
dolayısıyla güzeldir. Bununla beraber, muhteva ve verdikleri dersler bakımından
farklı farklı hususiyetlere sahiptirler. Mesela Hazreti Yusuf kıssasında ayrı
bir letafet vardır ki daha sûrenin girişinde “ahsenü’l-kasas” yani en güzel
kıssa olarak isimlendirilmiştir. Bu tabiri, daha geniş mânâda Kur’ân’ın beyan
güzelliği ile alâkalı olarak düşünüp ‘en güzel beyan’ şeklinde de anlayabiliriz
ki baştan sona Kur’ân’ın, beyanların en güzeli, onun ifade tarzının da en güzel
ifade tarzı olduğunda şüphe yoktur.
Yusuf sûresi Hazreti Yusuf’un hayatını baştan sona genel hatlarıyla anlatır.
Ancak bu genel ve kapsamlı anlatım içerisinde mesaj dolu pek çok detay da
vardır. Mesela peygamber ocağında bile olsa insandaki haset damarının ortaya
çıkıp düşmanlığa dönüşmesi, bunun neticesinde Hazreti Yusuf’un öz kardeşleri
tarafından ölüme terk edilmesi, köle olarak satılması, gurbet ve ayrılık acısı,
sarayda karşılaştığı imkân ve imtihanlar, iffetine yapılan saldırı ve ismetini
koruması, hapis arkadaşlarıyla diyaloğu gibi onun hayatına dair ana çizgilerin
yanında, yaşadığı onca olumsuzluklara rağmen hiçbir zaman tevekkülünü
yitirmemesi, asla isyan etmemesi, hep ihsan duygusuyla hareket etmesi, gönüllere
girerek insanları kazanmaya çalışması, geleceğe ümitle bakması, küsüp
darılmaması, sonunda bir aziz olarak ülkenin kaderinde söz sahibi olması ve o
bölgeyi ıslah etmesi… gibi detaylar da kıssanın satır aralarında yer alır.
Hazreti Yusuf kıssası, yeri geldiğinde insanı sevindiren yeri geldiğinde de
hüzünlendiren pek çok olayı içinde barındırır. Bazen sevinçten bazen de hüzünden
ağlatan, kimi zaman heyecanlandıran kimi zaman da ulvî hisleri coşturan
yanlarıyla insan duygularını harekete geçiren etkili bir anlatış tarzına
sahiptir. Sahneye konulan hayat kareleri insandaki merak duygusunu tetikleyen
sürükleyici bir özellik arz eder. Ayrıca Hazreti Yusuf’un yaşadığı bazı
olaylarda birbirine zıt ve çatışan gelişmeler de dikkatleri çeker. Dahası bu
kıssa, bir sûrenin içinde tek parça hâlinde anlatılmış olması yönüyle biyografik
bir özelliğe sahiptir. Bu son özelliğiyle Yusuf sûresinin Kur’ân’da ayrı bir
yeri vardır.
Peygamber Efendimiz’in Ümmiliği ve Hazreti Yusuf Kıssası
Kur’ân’ın indiği dönemde Hicaz bölgesinde okuma-yazma oranı çok düşüktü. Bundan
dolayı o bölge Mısır, Hint ve Yunan gibi dış kültürlerden etkilenmemişti. Aynı
zamanda coğrafî olarak da diğer hâkim kültürlerden uzakta bulunuyordu.
Öte yandan Arapça, dil itibariyle saf bir dildi. Etrafında onu bozacak bir
yabancı dil cereyanı oluşmamıştı. İçinde, aynı havzada bulunduğundan dolayı
İbranice, Aramice gibi dillerden gelen bazı kelimeler olsa da bunlar hem çok
azdı hem de zamanla Arapçalaşmıştı. Bu sebeple denebilir ki Efendimiz ve sahabe
gibi Arapçanın kendisi de ümmî idi. Yani diğer dillerden kayda değer şekilde
etkilenmemişti.
Bu, Cenab-ı Allah’ın, Peygamber Efendimize ve O’nun ashabına bir ihsanıdır.
Çünkü o bölge eğer yazılı kültüre geçip çevre medeniyetlerle temas kursaydı
bunun vahyin yorumlanmasına bir kısım olumsuz tesirleri olabilirdi. Yabancı
fikirler ve bakış açıları saf vahiy bilgisine karışıp o berrak kaynağı
bulandırabilirdi. Bu yönüyle Efendimiz ve sahabenin ümmiliği Kur’ân’ın doğru
anlaşılıp doğru yorumlanmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
Diğer yandan Efendimizin ümmiliği Kur’ân hakkındaki bazı yersiz iddiaları
çürütmüştür. Şöyle ki hem o dönem hem de sonraki asırlarda Kur’ân’daki
kıssaların önceki semavi kitaplardan alındığı şeklinde iddialar ortaya
atılmıştır. Bu iddiaların doğru olması için Efendimiz’in okuma yazma bilmesi
gerekirdi. Kur’ân bu hususta şöyle der: “Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce
okuyan-yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar
şüphe edebilirlerdi.”(28)
Ayrıca Efendimiz’in daha önce bilmediği bir kıssayı sıradan beşerî bir konuşma
şeklinde değil, Kur’ân’ın etkileyici ve orijinal üslubuyla sunması da onun ilahî
kaynaklı olduğunu gösterir. Eğer bu kıssa daha önceden bilinip sözlü kültürde
dolaşıyor olsaydı Efendimiz’in onu hadislerde gördüğümüz o kendine has üslubuyla
anlatması beklenirdi. Hâlbuki Yusuf kıssası baştan sona hadislerde anlatılmadığı
gibi, kısım kısım da yer almamaktadır. Bazı hadislerde sadece kıssadaki bazı
hususlara işarette bulunulmaktadır. Netice itibariyle Yusuf kıssası tam hâliyle
sadece Kur’ân’da yer almakta ve Kur’ân üslubuyla anlatılmaktadır.
Diğer yandan, Cenab-ı Hakk’ın Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha
önce bilmediği bir kıssayı anlatması, Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunun
delillerindendir. Çünkü o dönemde herkes bilmektedir ki bir kıssaya ulaşmanın
yolu ya mukaddes kitaplar ya da sözlü kültürdür. Efendimiz’in ümmiliğinden
dolayı mukaddes kitapları okumuş olması mümkün değildir. Sözlü kültürde de kıssa
bu hâliyle yer almamaktadır. Buna rağmen Efendimiz, hiç tereddüt etmeden kıssayı
baştan sona okumuştur. Bu ise ancak Allah’tan gelen vahiyle mümkündür.
Dolayısıyla kıssanın hem kaynağında hem de üslubunda ilahilik açıkça kendini
göstermektedir.
Temkinli Hareket ve Mutlu Son
Yusuf sûresinde Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hayatı anlatılır ve güzel bir
sonla noktalanır. Bu hâliyle bizde mutlu sonla biten bir film etkisi bırakır.
Nitekim bu kıssanın da filmini yaptılar. Orada da görüldüğü gibi, o dönemde
inananlar sadece üç beş insandan ibaret değildi. Gençlerden gizli gizli
inananlar vardı. Fakat ağır basan putperestlik karşısında inançlarını ilan
edemiyorlardı. Bu durum Hazreti Musa’nın çağdaşı Firavun zamanında da söz
konusuydu. O dönemde de imanını gizleyen insanlar vardı. Bunlar zulüm ortamında
inançlarını açıklayamıyorlardı. Bunun istisnası, Firavun’un ailesinden olan,
Kur’ân’da ismi verilmeden konuşmaları nakledilen mümin zat idi. O, Hazreti Musa
ile Firavun arasında tarafını açıklamış, tavrını ortaya koymuş, gürül gürül
konuşuyordu. Fakat halka yaptığı tavsiyelerden de anlaşıldığı üzere, genel
olarak zulmedenleri tahrik etmeyecek, ayrı cepheler oluşturmayacak şekilde
hareket ediyordu. Yusuf aleyhisselâm döneminde öyle bir zulüm yoktu ama o da
hususi durumundan dolayı temkinli hareket ediyordu. Zira Yusuf (aleyhisselâm)
her ne kadar Mısır’a çok hizmet eden bir aziz olsa da aslen Mısırlı olmayıp
taşralıydı. Oraya köle olarak getirilmiş, üstelik hapse atılmıştı. Ona karşı
insanların zihinlerinde ‘öteki’ mülahazasının kalıntıları bulunabilirdi. Bu
duyguları tahrik etmeme adına o ve diğer inananlar hep temkinli hareket
etmişlerdir.
Hassas zeminlerde güzel işler yapanlar için her zaman ve her devirde temkinli
harekete ihtiyaç vardır. Zira insan fıtratında olan ve ne zaman ortaya çıkacağı
belli olmayan kibir, haset ve kavmiyetçilik gibi duygular adaletsiz, kanunsuz
hareketlere kapı açabilir. Haset ve kine yenik düşmüş bazıları, küçümseyici
bakış açısıyla başkalarını köylü görüp ona göre muamele edebilirler. Kafalarında
bir kast sistemi oluşturup, kendileri gibi olmayanları hiçbir sınıfa ait
görmeyip en alta, parya tabakasına yerleştirebilirler. Günümüzde de görüldüğü
üzere ne kadar makul ve masum işler yapılsa da bunları bir türlü hazmedemeyenler
çıkabilir. Yapılan güzel işlerin büyümesi karşısında gayzla köpürüp hiddete,
şiddete ve hileye başvuranlar bulunabilir. Onları rekabet duygusu da tetikliyor
olabilir. Her başarılı iş karşısında, “Neden biz yapmıyoruz da onlar
yapıyorlar?” derler. Bütün bunlar karşısında, yapılan hizmetleri korumak,
güzergâh emniyetini tehlikeye atmamak, yeni yeni düşmanlar edinmemek ve düşman
cephelerin oluşmasına mâni olmak için başvurulacak en güzel ve en makul yol,
Firavun ailesindeki o inanmış insanın üslubunu kullanıp temkin ve teyakkuzla
hareket etmektir. Bu şekilde hareket etmek asla bir korkaklık ve umursamazlık
değil, bilakis yürünen yolun gereğidir.
Tekrar Hazreti Yusuf kıssasına dönecek olursak; hayatın akışı içerisinde olaylar
öyle bir noktaya gelir ki onun gözünde artık dünya ile ukba eşitlenir. İşte tam
bu noktada Hazreti Yusuf’ta (aleyhisselâm) bir ayağı dünyada diğer ayağı
ukbadaymışçasına huzurlu bir insanın rahatlığı görülür. Fakat o, böyle bir anda
ayrı bir temkin ortaya koyar ve ötelerin iştiyakıyla رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَنِي مِنَ
الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا
وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ“Ya Rabbi! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin.
Vahyi, hâdiseleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri
yaratan! Dünya’da da ahirette de mevlam, yardımcım Sen’sin. Sana tam itaat
içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil
eyle!”(29) deyiverir.
En başta Alîm ve Hakîm isimlerinin zikredilmesiyle hangi yörüngede yol alacağına
dair işaretleri verilen Hazreti Yusuf kıssası işte böyle birbirini takip edip
giden mânâ yüklü hâdiseler silsilesinden ibarettir. Evet, bu bir macera değil,
ilim yörüngeli bir kıssadır. Hikmet de ilme tâbidir; ilimsiz hikmet olmaz.
Kıssadaki bütün malzemeyi, bütün faktörleri ilmin rehberliğinde, hikmetin
gölgesinde beraber mütalaa etmek, müşterek düşünmek gerekir. Böyle düşünülmediği
takdirde sûrenin içerdiği muhteva hakkıyla anlaşılamaz.
‘Sen Henüz Bilmiyordun!’
Âyette geçen “gafil” kelimesi, bilmeyen anlamında kullanılmıştır ve Allah
Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), sûrede geçen hâdiselere önceden
muttali olmadığını, o bilgiye ulaşmasının ancak vahiyle mümkün olduğunu anlatır.
Evet, Allah metlüv ya da gayr-i metlüv(30) vahiyle bildirmeyince Allah
Resulü’nün bunları bilmesi söz konusu olamazdı. Ne var ki, Cenab-ı Hak, Rab-kul
münasebeti içinde Efendimiz’e hitap ederken “bilmiyordu” anlamına gafil
kelimesini kullansa da bizim O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında bu
kelimeyi kullanmamız edep açısından uygun değildir. Zira Efendimiz başta olmak
üzere enbiya-ı izamı anarken onların hususiyetlerini mutlaka göz önünde
bulundurmak gerekir. Onlar, Allah’ın insanlar arasından peygamberlik gibi önemli
bir vazife için seçtiği mümtaz simalardır.
Âyetteki gafil kelimesi, halk arasında kullanılırken zihne ilk gelen mânâda bir
gafleti ifade etmez. Bu yüzden buradan olumsuz bir mânâ çıkarılmamalıdır. Burada
gafil, –yukarıda belirttiğimiz gibi– bir şey hakkında habersiz, daha önce onu
hiç işitmemiş olan mânâsında kullanılmıştır. Kur’ân, bununla Kureyş ve
Haşimoğulları’nın kulaklarını çınlatır, onlara der ki: “Peygamber bütün bunlara
daha evvel vâkıf değildi. Muttali olmadığı şeyleri gayb âlemlerini bilen Allah
O’na bildiriyor, O da size naklediyor. O’nun anlattıklarında en ufak bir şüphe
yoktur.”
28 Ankebût sûresi, 29/48.
29 Yusuf sûresi, 12/101.
30 Vahiy, Allahu Teâlâ’nın, bilgi, emir ve yasaklarını kullarının arasından
seçmiş olduğu peygamberlere göndermesidir. Vahiy genel kabule göre iki çeşittir:
Birincisi, metlüv (manasıyla beraber lafzı da Allah’a ait olan) vahiy olup,
Kur’ân’ın tamamı böyledir. Metlüv kelimesi, tilavet edilen, okunan demektir.
Metlüv vahyin lafzı Allah’a ait olduğundan dolayı tilavetinin yani okunmasının
da ibadet olduğunu belirtmek için böyle isimlendirilmiştir. İkincisi, gayr-i
metlüv (lafzı değil yalnızca mânâsı Allah’tan olan) vahiydir. Allah Resulü’nün
sünneti böyle ortaya çıkar. Bu genel kabule göre Kur’ân ve Sünnet, vahyin farklı
tezahürlerinden ibarettir.
Yusuf sûresi, 12/4
إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَۤا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا
وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ
“Bir zaman Yusuf babasına; ‘Babacığım, ben rüyamda on bir yıldızın, Güneş ve
Ay’ın bana secde ettiklerini gördüm.’ demişti.”
On Bir Yıldız, Güneş ve Ay
Hazreti Yusuf kıssası bir rüya ile başlıyor. Sûrenin başında anlatılan bu rüya
ile aslında bir berâat-i istihlâl(31) yapılıyor. Yani rüya, anlatılacak kıssaya
dair ipuçları içeriyor. Hazret-i Yusuf’un hayatında rüyanın önemli bir yer
tutacağına, onun en büyük özelliklerinden birinin rüya ve hâdiselerin yorumu
olacağına ve yaşayacağı güzel sona işarette bulunuluyor. Böylece uzun bir
kıssanın özeti burada oldukça veciz bir şekilde sunuluyor.
Âyette Hazreti Yusuf’un, rüyasında Güneş ve Ay’la birlikte on bir yıldız
gördüğünden bahsediliyor. Burada basit olarak “yıldız” şeklinde tercüme
ettiğimiz كَوْكَب kelimesine Arapçada yüklenen anlamlara bakılınca, aslında
buna, gökte gördüğümüz parıltılı cisim, gökcismi mânâsını vermek daha isabetli
ve kapsayıcı olacaktır. İfade kolaylığı açısından biz “yıldız” diye meal vererek
devam etsek de kelimenin mânâ kapsamını nazar-ı itibara almak önemlidir.
Âyette zikredilen on bir yıldızla alâkalı çeşitli yorumlar
yapılmıştır/yapılmaktadır. Pek çok müfessir, bunların Hazreti Yusuf’un
kardeşlerini temsil ettiği görüşündedir. Güneş ve Ay ise Hazreti Yakup ile
hanımına işaret ettiği düşünülür. Zaten sûrenin sonuna doğru Hazreti Yusuf,
ailesini yanına almasının ardından onlara, bu yaşananların rüyasının tahakkuku
olduğunu söyleyecektir.(32) Ayrıca on bir sayısı Cenab-ı Hakk’ın mükerrem
kulları olan meleklerden on birine işaret ediyor olabilir. Nitekim Hazreti
İbrahim’e gelen meleklerin on bir tane olduğu şeklinde rivayetler vardır.(33)
İşin en doğrusunu Allah bilir.
Âyette Güneş ve Ay, yıldızlardan sonra zikredilmiştir. Aralarda ‘vav’ atıf harfi
kullanılarak aşağıdan yukarıya doğru bir sıralama yapılmıştır. Kur’ân’da takip
edilen sıranın mutlaka bir hikmeti olacağından hareketle, yıldızlardan Güneş ve
Ay’a doğru yapılan sıralanışla, aile fertlerinin uzun bir ayrılık sonrası
Hazreti Yusuf’a kavuşma sırası arasında bir paralellik kurulabilir. Nitekim ona
öncelikle Mısır’da önemli bir misyon eda edecek olan yıldızlar mahiyetindeki
kardeşleri, daha sonra da annesi ile babası kavuşmuştur.
Ayrıca Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), rüyasında yıldız, Güneş ve Ay’ı görmesi
ile Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) önce yıldıza, sonra aya, sonra da güneşe
bakarak tefekkür etmesi arasında da bir irtibat kurulabilir. Hazreti İbrahim,
Hazreti Yusuf’un babasının dedesiydi. Aralarında tarih itibariyle de bir
yakınlık vardı. Bu sebeple Hazreti İbrahim’in yaşadığı hayatın yankıları Hazreti
Yakub’un aile fertleri arasında mutlaka biliniyordur. Onun tevhid mücadelesi,
kavminden gördüğü eziyetler, tefekkür dünyası, irşat ve tebliği, konuşmaları… o
evde mutlaka konuşuluyordur. Bunlar zamanla o ocakta yetişen çocukların
şuuraltına işlemiştir. İşte Hazreti Yusuf’un rüyasında gördükleri böyle bir
şuuraltının tezahürü olarak da görülebilir.
“Onları gördüm” demek olan رَأَيْتُهُمْifadesindeki هُمْ (onlar) zamiri, genel
itibariyle akıl sahibi varlıklar için kullanılır. Kural gereği, cansız
varlıkların çoğulları için genelde müennes tekil zamir ve tekil fiil kullanılsa
da burada bu zamir kullanılmıştır. Ona bağlı olarak سَاجِدِينَ(secde edenler)
kelimesi de çoğul gelmiştir. Yıldız, ay ve güneş, akıl sahibi varlıklardan
olmadığına göre burada هُمْ zamirinin kullanılmasında farklı bir sebep ve mânâ
aramak gerektir. İlk akla gelenler şunlardır: Birincisi, bazı tefsirlerde dikkat
çekildiği gibi, rüyada görülen gök cisimleri hakikatte Hazreti Yakup ve ailesini
temsil ettikleri için canlı gibi ifade edilmiştir. İkincisi, secde, akıllı
varlıkların yaptığı bir fiil olduğundan dolayı, fiil nazara alınarak akıllılara
ait zamir kullanılmıştır. Üçüncüsü de akılsız oldukları hâlde akıllı gibi
hareket ettiklerinden dolayı onlar için akıllılara ait zamir kullanılmış ve
böylece onlara bir nevi paye ve derece bahşedilmiştir.
Hazret-i Yusuf’un rüya görmesi meselesi Kitab-ı Mukaddes’te de zikredilmektedir.
Ancak orada iki rüyadan bahsedilir. Birinde, Kur’ân’dakine uygun olarak on bir
yıldızın, güneş ve ayın kendisine eğildiklerini, ikincisinde ise kardeşleriyle
tarladaki ürünü demet hâlinde topladıklarını, kendi demetinin dik durduğunu,
diğer demetlerin onunkinin etrafında toplanıp eğilerek saygı gösterdiklerini
görür.(34) Bunu nazar-ı itibara alarak bakarsak, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm),
aynı mânâyı destekleyen iki ayrı rüya görmüş fakat Kur’ân bunlardan birini
zikretmiş olabilir. Bu tür durumlarda hakem Kur’ân’dır. O, geçmiş kitaplardaki
doğruları tasdik eder, bir kısım kimseler tarafından aralara sokulmuş yanlışları
da tashih eder. Bu sebeple, Kur’ân’ın zikrettiği hususlarla ilgili diğer
kitaplarda başka bilgiler mevcutsa onları ihtiyatla karşılarız. Bunların Kur’ân
ve Sünnet’in verdiği bilgilere, vazettiği temel prensiplere aykırı
olmayanlarından istifade edilebilirse de Kur’ân ve Sünnet’le çelişen, dinin
prensiplerine ters düşen bilgi ve olayların kabul edilmesi mümkün değildir.
Âyette zikredilen “secde”nin keyfiyetine gelince, bu bir insan karşısında saygı
ile eğilme şeklinde olabilir. İnsan camilerdeki mihrap gibi kabul edilip
mihrapta Allah’a secde edildiği gibi insanın önünde Allah’a secde edilmesi
şeklinde de anlaşılabilir. Tefsirlerde daha farklı tevcihler de vardır ki
bunların hepsi söz konusu olabilir. Fakat bu secdenin, ibadet mânâsına doğrudan
Allah’a yapılan secde gibi olmadığı muhakkaktır. Çünkü Allah’a secde edildiği
gibi kula secde edilmesi hiçbir zaman caiz olmamıştır, olamaz.
Peygamberlerin peygamberlikten önce ve sonra gördükleri rüyaların ayrı bir
hususiyeti vardır. Özellikle peygamberlik öncesi gördükleri rüyaların, onları
peygamberliğe hazırlama adına ifa ettikleri önemli bir fonksiyonları vardır.
Peygamberler, donanımları itibariyle ötelerden, ötelerin de ötesinden gelecek
şeylere açık olsalar, bilgide, vukufta ve derinlikte diğer insanların çok önünde
bulunsalar bile onların da bir hazırlık dönemine ihtiyaçları vardır. Çünkü,
Allame Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, yerde duran bir insanın birdenbire
ötelerin daha ötesiyle irtibata geçip konuşması beşer tabiatının taşıyacağı bir
şey değildir.(35) Allah Teâlâ işte böylesine önemli bir sürece onları rüyalarla
hazırlar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), vahiy öncesi rüyalarla altı
ay boyunca peygamberliğe hazırlanmasına rağmen, ilk âyetler indiğinde büyük bir
heyecan ve endişe duymuştu. Demek ki ötelerle irtibat çok farklı bir boyutta
gerçekleşiyordu. Bu durumu telaş kelimesiyle anlatmak doğru olmaz. Ona belki
“kutsî heyecan” demek daha isabetlidir.
31 Berâat-i istihlâl (بَرَاعَةُ الْاِسْتِهْلَال), bir esere, eserin içeriği
hakkında fikir veren güzel bir üslupla giriş yapmak demektir.
32 Yusuf sûresi, 12/100.
33 el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, 2/392; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân,
9/62.
34 Tekvin, 37: 6, 11.
35 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, 4/867.
Yusuf sûresi, 12/5
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلٰۤى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ
كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ
“‘Yavrucuğum!’ dedi babası, ‘Sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma! Sonra (seni
kıskandıklarından) sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık
düşmanıdır.’”
Anlatılmaması Gereken Rüyalar ve Hazreti Yakub’un Tedbiri
Yakup (aleyhisselâm), oğluna olan şefkatinin gereği olarak ona tedbirli hareket
etmesini ve rüyasını kardeşlerine anlatmamasını tembihliyor. Çünkü rüyayı
dinlediklerinde bunun onların kıskançlıklarını daha da arttıracağını çok iyi
biliyor ve bir kötülük planlamalarından endişe ediyor. Zira Hazreti Yusuf,
fizikî ve ahlakî özellikleri itibariyle oldukça dikkat çeken bir güzelliğe
sahipti. Kardeşleri de babalarının Yusuf’a olan alâkasını görüyor ve bundan
dolayı kıskançlık duyuyorlardı. Yusuf, bunun yanında bir de gördüğü o güzel
rüyayı anlatırsa bu belki bardağı taşıran son damla olur ve ona bir kötülük
düşünebilirlerdi.
Kur’ân’da, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) rüyasını kardeşlerine anlattığına
dair bir bilgi bulunmaz. O, sadece babasına anlatıyor. Fakat muhtemelen
kardeşleri, Yusuf’un (aleyhisselâm) daha önce gördüğü bazı rüyaların aynen
gerçekleştiğine şahit olmuşlardı. Bu rüyayı da duyarlarsa kıskançlıkları daha da
artacaktı. Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) hassasiyeti belki biraz da bundan
kaynaklanıyordu. Bununla beraber Hazreti Yusuf’un, rüyasını kardeşlerine
anlatmış olması da ihtimal dahilindedir.
Söz konusu ihtimalin gerçekleştiğini düşündüğümüzde, içimizden “Keşke rüyasını
anlatmasaydı!” şeklinde bir düşünce geçebilir. Fakat olaya şu taraftan da bakmak
mümkündür: Eğer rüyasını anlatmasaydı, anlatmanın tetiklediği olaylar zinciri
meydana gelmezdi: Kuyuya atılmazdı, pazarda satılmazdı, Mısır’a yerleşmezdi,
hapse girmezdi, sonra Mısır’a aziz olamaz, ailesini ve İsrailoğulları’nı Mısır’a
getiremez ve en nihayet hayatının gayesi olan mesajlarını oraya ulaştıramazdı.
Yani “Anlatmasaydı!” dediğimizde bu, kaderin cilveleri içinde zincirleme
gelişecek uzun vadedeki hayırların olmamasını istemek mânâsına da gelebilir.
Yakup (aleyhisselâm) Hazreti Yusuf’a rüyasını anlatmamasını söylerken endişe
duyduğu şey, diğer çocuklarının rüyada olanların tevilini anlama ihtimalleriydi.
Zira sûrenin bazı yerlerinde de görüldüğü üzere, o dönemde rüya yorumu çok
yaygındı. Rüyayı yorumlayarak Yusuf’un (aleyhisselâm) ilerideki konumunu
görebilirlerdi ve ona duydukları haset duyguları iyice kabarabilirdi. Bu aslında
beşerin her zaman yaşayabileceği bir imtihandır. Sizin aranızda da bu türlü
şeyler olabilir. Birisi güzel bir rüya görür, gelip anlatır. Orada bulunanlardan
bazıları bundan dolayı mutlu olurlarken, vicdanında tam duruluğa erememiş bazı
ham kimseler, “Neden ona göründü de bana görünmedi!” diye düşünüp durumu
hazmedemeyebilirler. Hatta bu, talebe ile hoca arasında bile olabilir. Talebesi
hocasının, mürit de şeyhinin gördüğü rüyayı hazmedemeyebilir. Bunun tersi de
olabilir. Bu sebeple, mazhar olunan sair lütuflarda olduğu gibi, rüyaların
anlatılıp anlatılmaması konusu da bir hassasiyet gerektirir.
Allah Resulü’nün rüya ile alâkalı beyanlarından, rüyanın anlatılıp
anlatılmamasına dair bazı ölçüler çıkarmak mümkündür. Hadis-i şeriflerde, kötü
rüya görenin üç defa eûzü billâhi mineşşeytanirracîm diyerek sol tarafına
tükürür gibi yapması ve sadaka vermesi tavsiye edilir.(36) Ayrıca kötü rüyanın
anlatılmaması, anlatıldığı zaman da iyiye yorumlanması gerektiği hatırlatılır.
Çünkü rüyanın yorumlandığı gibi gerçekleşeceği ihtimali göz önünde bulundurulur.
Güzel rüyalar ise, kibir, kıskançlık gibi olumsuz duygulara sebebiyet
vermeyecekse, anlatılmasında bir mahzur yoktur. Ayrıca güzel rüyaların onları
yorumlayabilecek temiz kalpli, salih insanlara anlatılması tavsiye edilir.(37)
Rüya yorumlarken de şahıs, zaman ve hâllerin göz önünde bulundurulmalıdır.
Üzerinde durmaya çalıştığımız bu âyet-i kerime aynı zamanda, kalb gözü açılmış
insanların gördükleri rüyaları başkalarına anlatmamalarına dair bir işaret
olarak da değerlendirilebilir. Çünkü görülen şeyler birer sırdır. Sır açığa
çıkarılınca kaybolur, bir daha da görünmez. Üstad Bediüzzaman’ın
yaklaşımıyla,(38) gösterilen şeyler birer ilahî ikramdır. Bunlar sağda solda
anlatılırsa kesilir ve bereketi gider. Bunları gören kişi, lütuf ve nimeti görüp
kendi içinden Allah’a şükretmelidir.
Burada, –yukarıda da değinildiği üzere– Hazreti Yakup’taki (aleyhisselâm) hassas
tedbir anlayışına da şahit oluyoruz. Çocuklarındaki kıskançlık damarının onlara
yaptıracaklarına karşı bir tedbir geliştiriyor. İman, tevekkül ve teslimiyetinin
yanında tedbiri de elden bırakmıyor. Sadece kıssanın bu kısmında değil, Hazreti
Yusuf’u kıra, Bünyamin’i Mısır’a kardeşleriyle beraber gönderirken, çocuklarını
Mısır’a uğurlarken onlara hep tedbirli olmalarını sıkı sıkı tembih ediyor. Bu
açıdan denebilir ki, tedbir konusunda onun ayrı bir hassasiyeti vardı. Kur’ân’da
işaret buyurulduğu gibi peygamberler arasında derece farklılıkları vardır.(39)
Nitekim bazı peygamberler hususi bir kısım faziletleriyle diğerlerinin önüne
geçebilir. Bu yönüyle Hazreti Yakub’un peygamberler arasında tedbir konusunda
temayüz etmişlerden biri olduğu söylenebilir.
Kıskançlık ve haset duygusunu tahrik edip besleyen birçok faktör vardır.
Bunlardan biri de aşırı övgüdür. Bir kimseyi gereğinden fazla nazara vermek,
abartarak anlatmak, başkalarıyla kıyaslayıp onlardan üstünlüğünü ifade etmek
etrafındaki insanlarda o kimseye karşı bir kıskançlık ve düşmanlık hissi
uyandırır. Bunu yapan iyi niyetli olsa bile farkına varmadan, övdüğü kişiye
karşı kendi eliyle düşman toplamış olur. Bu sebeple, insanları övme, nazara
verme ve takdir etmede çok dikkatli ve dengeli olmak gerekir. Âyette, ailevî ve
toplumsal terbiye adına bu noktaya da işaret yoluyla bir temas vardır.
İnsanları kıskandırıp düşman hâline getirmeye sebep olan bir diğer faktör ise
insanın kendi ideallerini, gaye-i hayallerini uzak yakın herkese anlatmasıdır.
Bunlarla muhataplarını hasede, kıskançlığa sevk edebilir. Günümüzde bizim de
kendimizi bu açıdan bir daha kontrolden geçirmeye ihtiyacımız var. Acaba
insanlardan gördüğümüz eziyetlerin, başımıza gelen zulümlerin, haset kaynaklı
düşmanlıkların sebeplerinden biri de ideallerimizi ehil olmayanlara anlatmış
olmamız mıdır? Gereksiz yere insanları tahrik mi ettik? Vakıa biz hiçbir
karşılık beklemeden hep dinimize, milletimize ve insanlığa hizmet etmeyi
düşündük. Kimseye bel bağlamadık, kimseden bir çıkar elde etmeyi düşünmedik.
Ancak biz ne kadar iyi niyetli olursak olalım acaba bazılarının içinde düşmanlık
hislerinin boy atıp gelişmesine mi sebep olduk? Şahsen bu sorularla iç sorgulama
yapıp durmaktan kendimi alamıyorum. Evet, belki de bu cürmü işledik. İşledik de
insaftan mahrum bazı kimse ve kesimlerin bize karşı kan donduran komplolar
kurmasına sebebiyet verdik. Cenab-ı Hak bizi affetsin, onlara da –liyakatleri
varsa– iz’an, insaf ve adalet ihsan eylesin.
Şeytanın Hilesi ve İnsanın Aldanması
Hazreti Yakup, peygamber fetanetiyle, kardeşlerinin Hazreti Yusuf’a
kurabilecekleri tuzağı önceden seziyor. Üzerine titrediği oğlunu bu konuda ikaz
ederek “Kardeşlerin sana tuzak kurar.” diyor. Ardından şeytanın düşmanlığını
hatırlatıp إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ“Şeytan, insanın
besbelli düşmanıdır.” ikazında bulunuyor.
Kur’ân’ın başka yerlerinde إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا “Hiç
şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.”(40), يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا
يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا “Şeytan onlara sadece vaatlerde bulunur,
onları birtakım kuruntularla oyalar. Şeytan aslında onlara kuru bir aldatmadan
başka ne vaat eder ki!”(41) şeklinde beyanlar vardır. Burada, apaçık düşman olan
şeytanın hilesi zayıfsa insanın neden sürekli ona yenildiği sorusu akla
gelebilir. Denebilir ki şeytan, insana olan düşmanlığını ortaya koyarken aslında
onun zaaflarını kullanıyor. Şeytanın oyunları zayıf olsa da insanın zaaflarından
dolayı pek çok zaman güçlü çıkıyor. Bu durumu Kur’ân, şeytanın günahları allı
pullu gösterip aldatması olarak ifade ediyor: وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ
أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ “Şeytan
yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel gösterdi de onları yoldan çıkardı,
bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar.”(42) Şeytan yalnızca günahları şirin
gösterir, vesvese verir, belli dürtüleri tetikler. Bunun neticesinde de
iradesinin gücünü bilmeyen, bilse de onu kullanmasını beceremeyen insan günah
işler. Meseleye böyle bakmak ve şeytanı yenilmez, mukavemet edilmez bir varlık
olarak tasavvur etmemek gerekir.
Şeytanın nöronlara nasıl tesir ettiğini, korteksteki bilgi yığınlarını nasıl
harekete geçirdiğini, onları belli bir yöne nasıl sevk ettiğini tam izah
edemeyebiliriz. Fakat bilebildiğimiz bir şey var ki o da şudur: Şeytanın işi
sadece süsleyip tahrik etmekten ve aldatmaktan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’in
değişik yerlerinde, şeytanın günahları allandırıp pullandırarak güzel gösterdiği
beyan edilir. Nefs-i emmarenin, insanın içinde şeytanı dinleyen bir mekanizma
olduğunu düşündüğümüzde, onun yaptığı/yaptırdığı kötülüklerin de dolaylı olarak
şeytana mal edilmesi mümkündür. Demek oluyor ki, kaymalar, sürçmeler, düşmeler
söz konusu olunca –netice itibariyle, yaratılmaları Allah’a ait olsa da– bunlara
sebep olan şeytandır. Fakat bunlar hep sebep olma, ayartma, tahrik etme, aldatma
şeklinde anlaşılmalıdır. Hakiki iktidar ve gücün şeytanda olduğu
zannedilmemelidir. Çünkü az önce de geçtiği üzere şeytanın hilesi gerçekte çok
zayıftır. Şeytan aldatmaya çalışır ama insana, buna mukavemet edebilecek, bunun
karşısında duracak bir irade verilmiştir. Her şeyi yaratan, her şeyin üzerinde
hükümran olan ise yalnız Allah’tır.
Ayrıca Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) Hazreti Yusuf’a yaptığı bu ikazı suizan
veya gıybet olarak görmek hata olur. Bu olsa olsa, “hüsn-ü zan, adem-i itimat”
prensibinin gereği olarak düşünülebilir. Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm),
“Şurada temkinli ol, şu konuda dikkat et, şu şahsa karşı tedbiri elden bırakma,
ona sırtını dönme!” gibi tembihlerde bulunup insanları uyarma konumunda
bulunduğu da unutulmamalıdır.
Yakın Körlüğü ve Yakınlarla İmtihan
Yakın körlüğü, yakınında olanı görememe hastalığıdır. Hazreti Yusuf’un
kardeşlerinde, ona karşı bir yakın körlüğü oluşmuştu. Bunun iki sebebi vardı.
Birincisi, Bünyamin’in dışındaki kardeşlerin Yusuf’tan büyük olmasıydı. Yani
Yusuf ile Bünyamin, bir açıdan abilerinin elinde yetişmişti. İkincisi ise Yusuf
ile Bünyamin’in farklı anneden olmasıydı. Bu iki sebepten dolayı kardeşleri,
aynı evde doğup büyüdükleri hâlde, Hazreti Yusuf’un faziletlerini görüp takdir
edememişlerdi. Tıpkı Mekkelilerin yıllarca Efendimiz’i görememeleri gibi.
İlerdeki âyetlerde de görüleceği üzere, Hazreti Yusuf’un kardeşleri yıllar sonra
ona muhtaç olacak ve ancak o zaman, dûçâr oldukları bu hastalıktan kurtulup onun
değerini anlayacaklardır. Ancak bunun için uzun bir zamanın geçmesi
gerekecektir.
36 Müslim, rü’ya 5; Ebû Dâvûd, edeb 96; İbn Mâce, tabir 4.
37 Buhârî, ta’bir 46; Müslim, rü’ya 4.
38 Bediüzzaman, Mektubat, s. 417 (Yirmi Sekizinci Mektup)
39 Bkz.: Bakara sûresi, 2/253.
40 Nisa sûresi, 4/76.
41 Nisa sûresi, 4/120.
42 Neml sûresi, 27/24.
Yusuf sûresi, 12/6
وَكَذٰلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ
وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَۤا أَتَمَّهَا عَلٰۤى
أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana te’vil-i ehâdîsi (rüya ve olayların
tabirini) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ile İshak’a olan nimetini
tamamına erdirdiği gibi, sana ve Yakup ailesine de nimetini tastamam verecektir.
Çünkü Rabbin her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
Rüya ve Hâdiselerin Yorumu (Te’vîl-i ehâdîs)
Âyette, “te’vîl-i ehâdîs” tabiri geçmektedir. Te’vîl-i ehâdîs denince akla ilk
gelen mânâ, rüyaların yorumudur. Fakat o, sadece bundan ibaret değildir.
Arapçada rüya tabiri mânâsına “ta’bîr-u rü’yâ” ifadesi kullanılmaktadır. Burada
konu sadece rüyaların yorumundan ibaret olmayıp hâdiselere de şamil olduğu için
“ehâdis” (hâdiseler) kelimesi seçilmiştir ki, bu aynı zamanda, her bir hâdisenin
kendi diliyle anlattığı mânâları anlayıp ona göre yorum yapmak, olayların nereye
gittiğini, sonunun nereye varacağını doğru okumak demektir. Diğer bir ifadeyle
o, olaylar arası irtibatları fark edip onların verdiği mesaj ve ihtarları
anlayabilmektir. Daha bugünden yarın meydana gelecek gelişmeleri görebilmek,
geleceğe dair problemleri şimdiden sezip alternatif çözüm yolları ortaya
koyabilmektir. Yapılan her tahmin ortaya çıkmayabilir; önemli olan, hâdiseleri
doğru okuyabilmektir.
Te’vîl-i ehâdîs, aynı zamanda, hâdiselerin arkasındaki kader programını Kur’ân
okur gibi okumaktır. Nitekim kâinattaki her şey, meydana gelen her hâdise bir
âyettir. Biz, Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân’ın âyetlerini tilavet
ettiğimiz gibi, Allah’ın kudret ve irade sıfatlarından gelen kâinat kitabında da
tekvinî âyetleri okuruz. Te’vîl-i ehâdîs, bu iki âyet çeşidini, bu iki kitabı
beraber ve birden okumak demektir. Zaten Kur’ân, kâinat kitabını şerh
etmektedir. Te’vîl-i ehâdîs, bir yönüyle, bu iki kitap arasındaki irtibat
noktalarını keşfedip ortaya koymaktır.
Te’vîl-i ehâdîse muvaffak olabilmek için üç şeye ihtiyaç vardır:
Birincisi, hâdiselerin sevk ve idaresinin sadece Yüce Allah’ın elinde olduğuna,
aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanmak. Evet insan, hâdiseleri doğru görüp
doğru yorumlayabilmek için, kâinatta tesadüfe yer olmadığına çok iyi inanmalı,
rastlantı veya kendi kendine olma anlamındaki tesadüfün lügatlerde bulunmasından
bile rahatsızlık duymalıdır.
İkincisi, hayatını şuurlu yaşamalı, gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeyleri ve
yaşadığı hâdiseleri bilgisayara yüklüyor gibi zihninde kayıt altına almalı,
sonra onlardan bir neticeye ulaşmalıdır. Biz buna ilim ve hikmet peşinde olma
diyebiliriz. Nitekim sûrenin etrafında döndüğü yörüngenin, hikmeti de içine alan
ilim olması da bu gerekliliği destekler.
Te’vîl-i ehâdîs için gerekli olan üçüncü şey de ilhamdır. Rüya ve olayları
yorumlamak biraz da ilhama açık olmaya bağlıdır. Esasında Allah dostları ilk iki
maddeyi de ihmal etmeden meselenin daha çok bu tarafına bakarlar. Yani onlar
varlık ve olayları değerlendirirken ilhama açık dururlar. Mesela İmam Rabbanî
Hazretleri gibi;
“Ben ne geceyim ne de gecenin kulu;
Ben hakikat güneşinin boynu tasmalı kapı kuluyum. Bütün sözlerim o güneşten
gelen haberden ibarettir.”(43) derler.
Meseleyi kendilerine ve sebeplere bağlamazlar, hep ötelere açık durur, mânâya
müteveccih yaşar ve kalbe doğacak ilhamları intizar ederler. Bu açıdan te’vîl-i
ehâdîste kalbin saffet ve duruluğu çok önemlidir. Onun vehbî ilme(44)
dayanmasının sebebi de budur: Vehbî ilim, saf ve duru kalplere gelir.
Vehbî ilme mazhar büyükler hâdiselere bizim ufkumuzu aşkın çok farklı yorumlar
yüklerler. Mesela Üstad Bediüzzaman Hazretleri sobasının patlaması,(45)
yağmurun-karın yağması,(46) deprem(47) gibi olaylardan hep bir mânâ çıkarır. Bu
tür hususlarda biz de tahmin ya da tecrübeye dayalı şeyler söyleyebiliriz. Fakat
o nazarı keskin zatların tevilleri gerçeğe çok daha yakındır. Bu, Allah’ın
onlara vermiş olduğu vehbî ilmin bir neticesidir. Hazreti Yusuf’un rüya ve
olayları yorumlama mazhariyetinde, kesben elde ettiği ilim ve tecrübelerin yeri
olsa da, Allah tarafından kendisine bahşedilen vehbî ilmin rolünü de göz ardı
etmemek gerekir. Yani o, hâdiselerin arka planlarını ve varacağı noktaları
okurken bir taraftan kesbî ilmini, hayat tecrübesini, Mısır’da sarayda elde
ettiği birikimi, diğer taraftan da peygamberlik firaseti şeklinde kalbine doğan
ilhamları kullanmıştır.
Rüya yorumu herkesin yapabileceği ölçüde kolay bir şey değildir. Çünkü rüyalar
sembolik motiflerle doludur. Rüya yorumlayabilmek için tecrübe birikiminden
önce, rüyalarda görülen sembollerin mânâlarını bilmek gerekir. Bunun için de
evvela Kur’ân ve Sünnet’i, onlarda yer alan remizleri, onların kâinata bakış
açısını, hâdiselere getirdiği yorumları öğrenmek icap eder. Bunları bilmeyenin
yaptığı yorumların sıhhatinden emin olunamaz. Diğer bir ifadeyle, rüya
yorumlayabilmek için meşhur rüya yorumcusu İbn Sîrin gibi ibn esrar (fizik
ötesine ait sırları bilen insan) olmak lazımdır. Sır erbabı olan Yusuf
(aleyhisselâm) hem vehbî hem de kesbî olarak elde ettiği ilimle, rüya âlemlerine
ait sembollerin dilini biliyor ve ona göre isabetli yorumlar yapıyordu.
Olayları yorumlama, onlardan hikmetli sonuçlar çıkarma, rüyalarda görülen misalî
levhaları değerlendirme aslında genel olarak bütün peygamberlerde var olan bir
özelliktir. Fakat peygamberlerin sahip olduğu diğer hususiyetlerde olduğu gibi
bu hususta da hepsi aynı derecede değildir. Peygamber Efendimiz’in hususi konumu
mahfuz, diğer peygamberler arasında Hazreti Yusuf bu mânâda öne çıkmaktadır.
Bazen bir kimse, sahip olduğu özel bir fazilette, kendisinden üstün olan
birinden daha ileride olabilir.
Peki neden Hazreti Yusuf bu özelliğiyle diğer peygamberlerin bir adım önündedir?
Bunun pek çok hikmeti olabilir. O toplumda rüya yorumu revaçtaydı. Sadece
Hazreti Yusuf değil, sûre boyunca görüldüğü üzere, kral başta olmak üzere daha
başka şahıslar da hâdiseleri tevil ediyor ve rüya yorumuna önem veriyorlardı. Bu
alanda üstün olan biri olmalıydı ki onlara sözünü dinletebilsin. İşte Hazreti
Yusuf, bu özelliğiyle geldi, güçlü tevilleri ve isabetli yorumlarıyla insanların
nazarını mânâya, öze ve metafiziğe çevirdi. Öyle ki hapishanedeki insanların
onun bu özelliği vesilesiyle maddî âlemin ötesine açılıp Allah’a inanmaya
başladıklarını rahatlıkla düşünebiliriz. Kralın Hazreti Yusuf’u yanına danışman
olarak alması ve ataması da evvela onun yorumlarını beğenmesi sunucunda
gerçekleşmişti. Böylece Hazreti Yusuf gaye-i hayalini gerçekleştirmek için
fırsat ve imkânlar elde etti. Bu sayede bütün bir topluma söz söyleyebilme
konumunu kazandı. Demek ki yorum kabiliyetinin yüksek olduğu o toplumda böyle
güçlü bir yoruma, tevile ihtiyaç vardı. Hazreti Yusuf da o ihtiyacı karşılayacak
donanıma sahipti.
Te’vîl-i ehâdîsin, peygamberlerin vasıflarından olan fetanetle de sıkı bir
irtibatı vardır. Bu özellikleri sayesinde peygamberler hâdiselere daha geniş bir
perspektiften bakar; bir durumun sebebini, gelişme şeklini, muhtemel
neticelerini önceden kestirebilir ve ona göre alternatif yöntemler
geliştirirler. Zira onlar Allah’ın verdiği firasetle nazar eder, O’nun nuruyla
bakar, O’nun gördürmesiyle görürler. Yani te’vîl-i ehâdîsin, peygamberlerin
ortak özelliği olduğu söylenebilir. Buradan hareketle, sûrenin başında Hazreti
Yusuf’a (aleyhisselâm) te’vîl-i ehâdîsin öğretileceği beyan edilmekle, bir
yönüyle onun gelecekte peygamber olacağına da işarette bulunulmuş olmaktadır.
Özellikle onun bu yönüne dikkat çekilmek suretiyle, diğer peygamberlere bu
yönüyle bir rüçhaniyetinin olacağı vurgulanmıştır.
Geçmiş Peygamberlerin Zikri
Âyette sadece Hazreti Yakub’un değil Hazreti İshak ve Hazreti İbrahim’in de
zikredilmesinin hikmetleri vardır. Şöyle ki; bu peygamberler o coğrafyada
bilinmekteydi. Getirdikleri mesajlar, yapmış oldukları tebliğ ve irşat
insanların malumuydu. Bütün halk kabul etsin etmesin, hakkıyla takdir edilsin
edilmesin, peygamber mesajları, bugün İslam’ın değişik coğrafya ve kültürlerde
duyulmasına benzer şekilde yayılmıştı. Allah, Hazreti Yusuf’un sunacağı
mesajların kabulü adına önceden böyle bir zemin hazırlamıştı. Atalarının
peygamber olarak zikredilmesi, o gün gönüllerin Hazreti Yusuf’u (aleyhisselâm)
kabulü adına bir referans olacaktı. O, tebliğini yaparken rahatlıkla şunu
diyebilecekti: “Ben rastgele ortaya çıkmış, macera meraklısı bir insan değilim.
Kendimden bir şey uydurmuyorum. Daha önce peygamber olarak vazifelendirilmiş
babamın ve dedelerimin yolundan yürüyor, onların sunduğu mesajları sunuyor,
onların anlattığı hakikatleri anlatıyorum.” Burada Hazreti İshak’ın zikredilip
Hazreti İsmail’in zikredilmemesinin sebebi, Hazreti Yusuf’un Hazreti İshak’ın
soyundan gelmiş olmasıdır. Efendimiz’in ataları ve Kureyş kabilesinin de
bulunduğu bazı Araplar ise Hazreti İsmail’in neslinden geliyorlardı.
Kur’ân’da anlatılan peygamberlerin bazılarına kitap ya da sahife gönderilmiş,
dolayısıyla onlar, yeni bir dönemin başlangıcı sayılmıştır. Ancak Hazreti
Yusuf’a müstakil bir kitap ya da sahife inmemiştir. O, dedesi Hazreti İbrahim’in
(aleyhimesselâm) şeriatıyla amel etmiştir. Bununla beraber, bir peygamber olması
itibarıyla, Hazreti Yusuf’un hep Allah’ın emriyle hareket ettiği muhakkaktır. O,
gerek vahiy gerekse ilham suretinde bazen açık bazen kapalı gelen emirlerle
hayatını yönlendirmiştir. Böyle olmasaydı onun kadim inançların, putperestliğin
hâkim olduğu eski Mısır’da yerleşip itibar görmesi ve bir inkılap
gerçekleştirmesi söz konusu olamazdı. Diğer bir ifadeyle, emr-i ilahî ile
hareket etmeseydi, ataları Hazreti İbrahim, Hazreti İshak ve babası Hazreti
Yakub’un getirdiği dini yeni bir kültürün içinde o devre göre yorumlayamaz,
dolayısıyla dinini halka kabul ettiremezdi. Evet, yeni bir şeriat getirmemişti
ama atalarının getirdiği tevhid dinini o günkü konjonktürü ve halkın karakterini
hesaba katarak temsil edip anlatmış ve büyük bir uyanış gerçekleştirmişti. Bütün
bunları vahyin gölgesinde hareket ederek yapmıştı. İşte bu gerçeğin ifade
edilmesi adına, onun peygamberliğinin vurgulanmasının yanında, hak dini
kendilerinden tevarüs ettiği peygamber atalarının zikredilmesi önem arz eder.
Sûrenin ilk faslı burada Alîm ve Hakîm isimleriyle noktalanıyor. Bu fasıl ve
faslın bu şekilde bitmesi bize berâat-i istihlal nevinden kıssanın kısa bir
özetini sunuyor. Aynı zamanda sûrenin ilim ve hikmet etrafında döneceğinin
işareti veriliyor.
43 İmam Rabbanî, el-Mektûbât, 1/124 (130. Mektup).
44 Vehbî ilim; insanın iradesi söz konusu olmadan, doğrudan Allah tarafından
insana verilen ilimdir. Bunun zıddı, kesbî ilimdir ve insanın gayretleriyle elde
edilir. Kalbe doğan ve dinin genel prensipleriyle çatışmayan ilhamlar, vehbî
ilim çerçevesindedir. Bu, vehbî ilim sahiplerinin hiç gayret göstermeden ilim
elde ettikleri mânâsına gelmez. Onlar kendilerine düşen gayreti gösterir ve
âdeta gelecek olan ilme zemin hazırlarlar. Allah da onlara onların gayretlerinin
çok üstünde, ummadıkları tarzda, ekstradan ilim verir. Gayrete terettüp eden
kısmın ötesindeki bu ilim, vehbî ilimdir.
45 Bkz.: Bediüzzaman, Şualar, s. 482 (On Dördüncü Şua).
46 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.138 (On Altıncı Lem’a, Hatime, Üçüncü Sual).
47 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 182 (On Dördüncü Söz, On Dördüncü Söz’ün
Zeyli).
Yusuf sûresi, 12/7
لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ اٰيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ
“Gerçekten Yusuf ile kardeşlerinin kıssasında sorup öğrenmek isteyenlere nice
ibretler vardır.”
Sûreye giriş mahiyetindeki ilk fasıldan sonra burada Hazreti Yusuf kıssasına
başlanıyor. Âyette, Hazreti Yusuf ve kardeşlerinin yaşadığı hâdiselerin, içinde
pek çok ibret barındırdığı söylenirken, sonu لِلسَّائِلِينَ ile bağlanıyor. Bu
ifade, ‘isteyenler için’ veya ‘soranlar için’ mânâsına gelir. Birincisini
dikkate aldığımızda âyet şu anlamı taşır: İnsanın aklı ve kalbi neyi istiyor ve
arzu ediyorsa ona göre bu kıssada âyetler, deliller ve alınacak ibretler vardır.
Özelde bu sûre, genelde de bütün Kur’ân ihtiyaç hissiyle, bir şeyler bulacağı
düşüncesiyle, isteyerek, arayarak, sorarak okunmalıdır ki ondan hakkıyla
istifade edilsin. Kur’ân’daki ibret, delil ve sırlar onu ancak böyle okuyanlara
açılır.
İkinci mânâya göre düşündüğümüzde ise bu, sûrenin sebeb-i nüzulüne dair yapılan
rivayetlerden birine de uygun düşer. Daha önce zikrettiğimiz ilgili rivayete
göre, sahabe efendilerimiz, o âna kadar inmiş olan âyetlerdeki ikaz ve
mükellefiyetler karşısında âdeta canları gırtlaklarına gelmiş ve “Biraz farklı,
rahatlatıcı, teselli edici bir şey yok mu?” diye sormuşlardı da bu sûre inmişti.
Fakir, her ne kadar sûrenin sebeb-i nüzulüne dair bu görüşü isabetli bulmasam
da, kaynaklarda bu rivayetin yer almasına ve tefsircilerin bu rivayeti
nakletmesine binaen, âyetteki “sorup talep edenler için” ifadesinin bu rivayetle
açıklanmasına da itiraz etmem.
Bu rivayete göre, Efendimiz’e gelip soru soranlardan kastedilen öncelikle sahabe
efendilerimizdir. Başkaları da sorular sormuşlardır. Mesela Beyhakî’deki bir
rivayete göre Medine’deki Yahudiler Efendimiz’e gelip Yusuf kıssasını nereden
öğrendiğini sormuşlar, Allah Resulü de Allah’ın öğrettiğini söylemiştir.(48)
Allah Resulü, Yusuf sûresini okuyunca bu, Yahudilere o zamana kadar duydukları
ve okudukları kıssadan çok farklı gelmişti. Zira anlatılanlar Eski Ahit’teki
gibi değildi. Kıssaya çok farklı bir eda hâkimdi. Yahudiler bunu fark ettikleri
hâlde yine de inat ettiler ve inanmadılar. Aslında tam da teslim olacakları
noktaya geliyor ama yine de kabul etmemekte ısrar ediyorlardı. Hâlbuki onların
bakış açısıyla düşündüğümüzde, Efendimiz onlara çok hakperestçe, hakikatperestçe
davranıyordu. Yahudiler O’nun peygamberliğini kabul etmemelerine rağmen O,
onların peygamberlerinden bahsediyordu. Yani onlara karşı bir garazı yoktu. O
bir peygamberdi. Fakat onlar bunu anlamak istemiyorlardı. Anlamak istemedikleri
için de Kur’ân’ın verdiği dersi almıyor, onun mesajından istifade edemiyorlardı.
Hâlbuki Kur’ân, az önce de geçtiği üzere, ihtiyaç tezkeresiyle, insaflı olarak,
anlamak ve ibret almak için ona yönelenlere sırlarını açıyordu.
Hazreti Yusuf kıssasına sadece bir kıssa nazarıyla değil örnek bir hayatın
anlatımı olarak bakıldığında, onda hemen herkesin kendisine ait bir şeyler
bulacağı sahnelerin olduğu görülecektir. Her sahnede imana dair, insana dair
ayrı bir hakikat işlenmekte, bütün hâdiseler hep bir maksadın etrafında cereyan
etmektedir. Sûredeki olaylara yukarıdan geniş bir nazarla bakabilsek, olan biten
hâdiselerin hikmetlerini merak edip üzerinde düşünsek kim bilir bize daha ne
dersler verecektir. Merak etmeyince, sormayınca, araştırma aşkı ve öğrenme
şevkiyle konunun üzerine gitmeyince bunlar ortaya çıkmaz. Bu açıdan, kıssaya,
isteyip soranlar için ibret, işaret, delil ve derslerin olduğu vurgusuyla
başlanması dikkat çekicidir.
48 Bkz.: el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, 6/276.
Yusuf sûresi, 12/8
إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ
إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
“Hani onlar (aralarında şöyle konuşmuşlardı): ‘Güçlü kuvvetli şu kadar evladı
dururken babamız, Yusuf ile öz kardeşini bizden daha çok seviyor, onları el
üstünde tutuyor. Babamız büyük bir yanılgı içinde, yaptığı çok yanlış.’”
Hazreti Yusuf’un kardeşleri, ona karşı içlerinde besledikleri hınçlarını,
kıskançlıklarını artık dile dökmeye, kendi aralarında konuşmaya, planlar kurmaya
başladılar. Onu bir şekilde dünyalarından çıkarmak istiyorlardı. Bu konuda
dayandıkları en önemli nokta, kendilerinin güçlü olmasıydı. Usbe kelimesi güçlü,
kuvvetli, kenetlenmiş, bütünlük içinde olan topluluk demektir. Güçlü olmaları
onlara üstün oldukları hissini veriyordu. Aynı kelime Kasas sûresinde de geçer
ve orada Karun’un hazinelerini güçlü bir topluluğun taşıdığı ifade edilir.(49)
Ayrıca Nur sûresinde Âişe validemize iftira atan güruh tanımlanırken, “kendi
içlerinde anlaşmaya varmış bir grup” mânâsında aynı kelime zikredilir.(50) Bütün
kardeşler birlik ve bütünlük içerisinde kenetlendiler ve Hazreti Yusuf’un
karşısına güçlü bir grup olarak çıktılar.
Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin babaları hakkında kullandıkları dalâl kelimesi,
burada dalalet ve yoldan çıkma mânâsına gelmez. Zulüm kelimesinde olduğu gibi bu
kelimenin de mânâ dereceleri vardır. Yolunu kaybetmekten itikadî olarak yoldan
çıkmaya, bir şeyi tam bilememekten biraz yanlış düşünmeye ve yanılmaya kadar
çeşitli anlamlar ihtiva eder. Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) çocukları,
babalarının peygamber olduğunu biliyorlardı. Bunu hesaba katarak düşünecek
olursak, dalâl kelimesinin en hafif mânâsını kasdettiklerini söyleyebiliriz.
Yani onlar, “Babamız yanılgı içinde.” veya “Babamız yanılıyor.” demek
istemişlerdir.
Hazreti Yusuf’un İç-Dış Güzelliği
Kardeşlerinin Hazreti Yusuf’u kıskanmalarının en önemli sebebi, Hazreti Yakub’un
ona karşı ayrı bir teveccühte bulunmasıydı. Bunu da “Babamız onu bizden daha çok
seviyor.” cümlesiyle açıkça ifade ediyorlardı. Ne var ki onlar henüz bu
teveccühün perde arkasını, sebep ve sırlarını anlayacak durumda değillerdi.
Hazreti Yusuf, Türkçemizde kullandığımız ifadeyle, tam bir erkek güzeliydi.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla yeryüzündeki güzelliğin
üçte ikisi ona verilmişti.(51) Fakat onun güzelliği sadece fizikî mânâda bir
güzellik değildi; ahlakî güzelliği, maddî güzelliğini aşkındı. O ahlakıyla da
çok güzeldi, konuşmasında çok müessirdi, muhakemelerinde çok ileriydi. Allah’ın
maddî-manevî güzellik abidesi olarak yarattığı nadide bir şahsiyetti.
Hazreti Yakup ondaki cevheri görmüş, onun ileride peygamberlikle serfiraz
olacağı, dedesi Hazreti İbrahim ve babası Hazreti İshak’tan sonra kendisine
intikal eden peygamberlik silsilesinin bir sonraki halkasının o olacağı
kendisine bildirilmiş olacak ki ona ayrı bir ihtimam gösteriyor, bir mânâda onu
gelecekteki misyonuna hazırlıyordu.
Ama Yusuf’un kardeşlerinin düşüncesi farklıydı…
49 Bkz.: Kasas sûresi, 28/76.
50 Bkz.: Nûr sûresi, 24/11.
51 Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/625.
Yusuf sûresi, 12/9
اُقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ
وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ
“(Kardeşleri şöyle devam ettiler): ‘Yusuf’u ya öldürelim ya da onu belirsiz,
uzak bir yere atalım ki babamızın sevgi ve teveccühü yalnız bize kalsın! Ondan
sonra tevbe eder salih kimseler oluruz.’”
Peygamber Ocağında Haset Hastalığı
Eski Ahit’e göre Hazreti Yakup (aleyhisselâm), Babil’deki dayısına gidip ona
hizmet etmiş, hizmeti karşılığında onun kızlarından birine talip olmuştu.(52)
Muhtemelen çalışma karşılığında bir evlilik talebi o dönemin şeriatında ve
örflerinde geçerli bir uygulamaydı. Nitekim daha sonraları Hazreti Musa da bazı
rivayetlerde Hazreti Şuayb olduğu ifade edilen zatın yanında on sene çalışması
karşılığı onun kızıyla evlenmişti.(53) Dayısı, Hazreti Yakub’u onun istediği
kızıyla değil de bir başka kızıyla evlendirdi. Hazreti Yakub’un o hanımından on
çocuğu oldu. Yakup (aleyhisselâm) daha sonra gidip bir süre daha çalışarak
dayısının esas evlenmek istediği kızıyla evlendi. (İki kız kardeşle aynı anda
evli olabilme bizim şeriatımızda caiz olmasa da o şeriatta geçerliydi.) O
hanımından da Hazreti Yusuf ile Bünyamin doğdu. Bünyamin’in doğumundan sonra
annesi vefat etti ve iki küçük kardeş öksüz kaldılar.(54)
Hazreti Yakup onlara hem babalık hem annelik yapıyordu. Öz anneleri olmadığı
için üzerlerine titriyor, onlara ayrı bir şefkat ve ilgi gösteriyordu. Her ne
kadar peygamber temkini sayesinde şefkat hissini dengeleyip çocukları arasında
adaletli davransa da yine de onlara duyduğu farklı alâka, davranışlarına
yansıyordu. Özellikle Yusuf (aleyhisselâm) üzerindeki hassasiyet ve titizliği,
diğer çocuklarının zihninde bir farklılık algısı oluşturuyordu. Bir de buna
Hazreti Yusuf’un güzelliği, simasındaki parıltı, aynı zamanda tavır ve
davranışlarındaki incelik, kibarlık ve asaleti de eklenince kardeşlerindeki
kıskançlık daha da katmerleniyordu. Buna diğer insanların Hazreti Yusuf’u takdir
ve tebcillerini de ilave ettiğimizde artık durumun onlar açısından hazmedilemez
hâle geldiğini tahmin edebiliriz. İşte buna bir son vermek için plan yapmaya
başladılar. O kadar ki Yusuf’u öldürme fikrini bile ortaya atanlar oldu. Fakat
büyük kardeş olan Yahuda farklı bir şey teklif etti ve Yusuf’u öldürme yerine
bir kuyuya atma fikrini onlara kabul ettirdi.
Görülüyor ki bir peygamber hanesinde, vahyin indiği ortamda da olsa, insanlar
arasında haset ve hazımsızlıklar yaşanabiliyor. Şeytan, Allah’ı bilmesine,
meleklerle beraber O’nun emrine muhatap olmasına rağmen yine de Hazreti Âdem’i
çekememiş ve onun meleklere mihrap olmasını hazmedememişti. Demek ki içinde
öteden beri bir problem vardı. Bu problem, test edilince, mihenge vurulunca
ortaya çıktı. Evet bir peygamber evinde, cennet gibi bir ortamda da olsa insan,
eğer içindeki hazımsızlık buzlarını eritemezse, zamanla bunlar buzdağları olarak
karşısına çıkar ve ciddi imtihan sebebi olur. Hazreti Yakub’un tedbir ve temkini
bile bu imtihanların önüne geçmeye yetmediyse gerisini siz düşünün.
Sözü burada Efendiler Efendisi’ne (sallallâhu aleyhi vesellem) getirmek, O’nun
her konuda olduğu gibi bu konuda da üstünlüğünü nazara vermek istiyorum. Allah
Resulü’nün de çocukları ve torunları vardı. Onları çok seviyor ve şefkatle
bağrına basıyordu. Kimi zaman alıp kucağına oturtuyor, öpüp kokluyor kimi zaman
da omuzlarına alıp gezdiriyordu. Fakat onların her birine eşit davranıyor ve
birini diğerine tercih etmiyordu. Sadece belki Hazreti Fatıma validemize ayrı
bir alâka duyuyordu fakat bunu da diğer çocukları vefat ettikten sonra ortaya
koyacaktı. Ona olan ilgisi de Hazreti Yakub’un Hazreti Yusuf’a olan ilgisine
benzer şekilde, bırakacağı vilâyet mirasının taşınmasıyla alâkalıydı. Zira
Efendimiz’den sonra nübüvvet bitse de o nübüvvetin vilâyet buudu Fatıma
validemizin evlatlarıyla devam edecekti. Vilâyet-i Ahmediyeyi temsilde, Ehl-i
Beyt’ten gelen evliyaullah öncü rolü üstleneceklerdi. Allah Resulü, Allah’ın
gördürmesiyle bunu gördüğü için o mübarek neslin annesi olan kızına ayrı bir
değer veriyordu. Fakat burada da çok hassas hareket ediyor, diğer çocuklarını en
ufak bir hazımsızlığa sevk etmeme noktasında muvaffak oluyordu. Evet, Kur’ân’ın
beyanıyla, peygamberler arasında fazilet farkı olduğuna göre,(55) Yakup
(aleyhisselâm) ile Efendimiz arasında bu konuda böyle bir farkın bulunması gayet
normaldir. Elbette bu tür konularda temkinli olmak ve o konuları peygamberlerin
Cenab-ı Hak’la münasebetleri açısından değerlendirmek gerekir.
Burada Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşlerinin yaş ve mesuliyet durumunu
bir kere daha hatırlamakta fayda var: Yusuf aleyhisselâmın elinden tutulup
kırlara götürülecek, orada kuyuya atılacak kadar küçük yaşta olması, fakat beri
tarafta sûrenin başındaki rüyayı görüp bunu babasına anlatacak ve babasından
tedbirli olma konusunda uyarı alacak kadar da aklî erginliğe sahip bulunması
onun ve kardeşlerinin yaşları konusunda bize bazı ipuçları veriyor. Mesela o gün
o, altı yedi yaşlarındaysa, ağabeylerinden bazılarının dokuz on yaşlarında
olduğunu, bazılarının da büluğa ermiş olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Fakat
onlar büluğa ermiş olsalar da henüz rüşte ermemiş olabilirler. Yani yaptıkları
kötülüğün vebalini düşünecek aklî olgunluğa ulaşamamışlardır. Bundan dolayı,
onların yaptıklarını, yaşını başını almış reşit kimselerin cürümleri gibi
değerlendirme konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.
Suikast Planları
Bir suikastı planlamak hele bunun için birkaç insanın bir araya gelmesi kolay
şey değildir. Çünkü can, mal, itibar kaybı ve mahcup olma riski vardır. Gruptaki
herkes bu riskin altına girmeye kolay kolay cesaret edemez. Bu açıdan on
kardeşin Hazreti Yusuf’a kurdukları komployu planlarken bununla alâkalı uzun
uzun düşündüklerini, konuştuklarını tahmin edebiliriz. Kısa zamanda böyle güçlü
bir mutabakat gerçekleşmez. Kardeşler arasındaki konuşmalara bakıldığında,
olabilecek en kötü plan olan öldürme fikrinin bile konuşulduğu ama içlerinden
daha sağduyulu birinin olaya daha yumuşak yaklaştığı görülür. O, Hazreti
Yusuf’un ölümüne taraftar olmayıp kuyuya atılmasını teklif eder ve plan, onun
teklif ettiği şekilde karara bağlanır.
Tarihe bakıldığında, başta peygamberler olmak üzere bütün önemli vazife
sahiplerinin ve bütün büyük davaların komplolarla karşı karşıya kaldığı görülür.
O dönemde kardeşleri tarafından Hazreti Yusuf için yapılan planlar, çağdaşları
tarafından farklı şekillerde Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa gibi
diğer peygamberler için de yapıldı. Kureyş müşrikleri ve Medine’deki Yahudiler
de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) komplolar tertip etti, suikastlar
düzenlediler. İnsanlık tarihi boyunca iyilerle kötülerin mücadelesi hep bu tür
sahnelere şahit oldu. Günümüzde de pek çok yerde aynı zulümler irtikap ediliyor.
Bugün zalimlerin yaptıklarına bakınca, senaryonun değişmediği, tarihin benzer
şekilde tekerrür ettiği anlaşılıyor. Masumları yerlerinden yurtlarından ediyor,
hürriyetlerinden mahrum bırakıyor, hapislerde ölüme terk ediyorlar. Bununla
kalmıyor, aileleri parçalıyor, toplumun değişik kesimlerini birbirine
kırdırıyorlar. Öyle bir vahşet sergiliyorlar ki kendi hayatları, kendi
menfaatleri için kimseye hakk-ı hayat tanımıyorlar.
Hazreti Yakub’un Hazreti Yusuf’a İlgisinin Mahiyeti
Burada Hazreti Yakub’un Hazreti Yusuf’a olan ilgisinin mahiyetinden kısaca
bahsetmekte fayda var.
İmam Rabbanî Hazretleri bu ilgiyi Hazreti Yusuf’un maddî güzelliğinin ötesindeki
manevî, uhrevî güzelliğine bağlar.(56) Yani o büyük imama göre baba oğul
arasındaki bu alâka, ahiret yörüngeli bir muhabbet ve aşka dayanır. Üstad
Bediüzzaman Hazretleri, İmam Rabbanî Hazretlerinin bu yaklaşımını biraz
tekellüflü bularak meseleye şefkat açısından yaklaşmayı tercih eder. Ona göre
Hazreti Yakub’un, Hazreti Yusuf’a karşı duyduğu his, şefkat hissiydi. Fakat bu,
bir babanın oğluna duyduğu sıradan bir şefkat hissi olmayıp, onun ötesinde,
Hazreti Yusuf’un ileride eda edeceği misyonla da alâkalı çok özel ve üstün bir
şefkatti.(57)
Evet, Hazreti Yakub’un Yusuf’a karşı, baba oğul münasebetinden kaynaklanan
cibillî bir şefkati vardı. Yusuf (aleyhisselâm) bu cibillî şefkati daha da
arttıracak bir sevimliliğe ve olgunluğa sahipti. Öte yandan Hazreti Yakup,
Hazreti Yusuf’un gelecekte büyük bir misyon eda etmesini bekliyordu. Altıncı
âyettekiيَجْتَبِيكَ رَبُّكَ “Rabbin seni seçecek…” ifadesinden de bunu
anlıyoruz. Nitekim “seçti” mânâsına gelen اِجْتَبَى kelimesi, Kur’ân’da
genellikle peygamberler için kullanılmıştır.(58) Yani Hazreti Yakup kendisine
vahyen bildirilmesiyle yahut peygamberlik firasetiyle Hazreti Yusuf’un
kendisinden sonraki nübüvvet halkası, yani Hazreti İbrahim’in dinini temsil
edecek bir sonraki devrin peygamberi olarak Allah tarafından seçileceğini
biliyordu. Belki o zamanlar Sudan’ı da içine alan bütün bir Mısır coğrafyasının
onunla aydınlanacağını düşünüyordu. Düşünüyor ve onun üzerine titriyordu.
Neticede bu beklentisinde de yüzde yüz isabet etmişti.
Şeytanın Oyunu
Âyette geçen “Ondan sonra tevbe eder salih kimseler oluruz.” ifadesi, şeytanın,
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kıskanç kardeşlerine fısıldadığı bir vesvesedir.
Şeytan, yaptıkları kötü planı onlara güzel gösteriyor ve kötü emellerini
gerçekleştirdikten sonraki durumları hakkında onların içini rahatlatıyordu.
“Nasıl olsa tevbe edersiniz ve iyi insanlar olarak yaşamaya devam edersiniz.”
diyordu. Bu, şeytanın insanı en çok kandırdığı noktalardan birisidir. O, bir
taraftan günahı süsleyip insanı ona doğru tahrik ederken diğer taraftan da günah
sonrası için söz konusu olabilecek vicdan azabını kendince izale etme çabasına
girer. Bu konuda sağdan yaklaşabileceği en kuvvetli argümanlardan biri “Nasıl
olsa tevbe ederim.” kuruntusudur. Böylesi kuruntuların kurbanı olanlar, hayattan
her türlü kâmı almak ister, keyfince yaşamaya çalışır, günah işlemekte mahzur
görmezler. Ölüm ötesine ait düşüncelerin kalblerinde oluşturduğu burkuntuyu
bastırabilmek için de kendilerince böyle bir çare bulurlar. Günah işleyip sonra
tevbe edeceklerini düşünürler. Kendilerini gaflete öyle salmışlardır ki adım
adım günaha doğru giderken âdeta Allah’la pazarlık yapar gibi düşünmenin O’na
karşı ne kadar büyük bir saygısızlık olduğunun farkına varmazlar. Günah planları
yaparken tevbeye imkân bulamadan ölebileceklerini hesaba katmazlar. İşte burası,
insanın en çok düşme ihtimali olan derin çukurlardan biridir.
52 Tekvin, 29: 1-22.
53 Bkz.: Kasas sûresi, 28/27-29.
54 Bkz.: Tekvin, 29: 15-35, 30: 1-43.
55 Bakara sûresi, 2/253.
56 İmam Rabbânî, el-Mektûbât, 2/383 (100. Mektup).
57 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s. 29. (Sekizinci Mektup).
58 Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/179; Nahl sûresi, 16/121; Şura sûresi, 42/13.
Yusuf sûresi, 12/10
قَالَ قَۤائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ
الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ
“İçlerinden biri: ‘Yusuf’u öldürmeyin, bir kuyunun dibine bırakın. Nasıl olsa
bir yolcu kafilesi onu bulup götürür. İlla bir şey yapacaksanız böyle yapın.’
dedi.”
Eğer bu konuşan Yahuda ise, en büyük kardeş olarak, öldürme fikrine
katılmadığını ve onlara daha farklı bir teklifte bulunduğunu görüyoruz. O, belki
de yaşının verdiği olgunlukla, kardeşlerine göre daha akıllı hareket ediyor,
güzel konuşuyor, üslubunu iyi ayarlıyor ve kardeşlerini yönlendiriyor. Eğer
onların planlarına bütün bütün karşı çıksaydı belki kardeşleri onu da öldürmeyi
düşünürlerdi. Fakat o, öyle bir şey söylüyor ki hem onlarla aynı planın bir
üyesi olarak hareket ediyor hem de Hazreti Yusuf’u ölümden kurtaracak teklifi
onlara kabul ettiriyor. Onlar da ona saygı duyuyor olmalılar ki onun sözünü
dinleyip Hazreti Yusuf’u öldürmekten vazgeçiyorlar.
“İçlerinden biri dedi ki:” mânâsındaki قَالَ قَآئِلٌ مِنْهُمْ ifadesinde geçen
قَآئِلٌ kelimesinde, dört elif miktarı uzatılan medd-i muttasıl var. Bundan,
Yahuda’nın, kardeşlerini ikna için çok dil döktüğüne dair bir işaret
çıkarılabilir. Sûrede tek bir âyette kısaca ifade edilen bu ikna süreci aslında
uzun bir zaman almış olabilir. Yahuda belki kardeşlerini ikna etmek için uzun
uzun konuşmuş olabilir. Aynı Yahuda ileride, Bünyamin Mısır’da alıkonulunca,
sağduyulu benzer bir duruş daha sergileyecek ve “Siz gidin, babamıza durumu izah
edin, ben gelemem. Ona verdiğimiz sözü yerine getiremedik. Yusuf meselesinde de
bunda da ahdimize sadık kalmadık. Babam izin verinceye ya da Allah’tan bir hüküm
gelinceye kadar ben buradan ayrılmayacağım.” diyecektir. Bu insaflı yaklaşımıyla
aynı zamanda Allah’a olan itimadını da ortaya koyacaktır.
Yahudilik isminin kaynağı konusunda dil ve tarih merkezli değişik tahliller
yapılmıştır. Bu tahlillerden biri de bu ismin Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm)
oğullarından biri olan Yahuda’dan ve onun sayıca en kalabalık olan kabilesinden
kaynaklandığı yönündedir. Biz burada o tahlillere girmeyi gerekli görmüyoruz.
Ancak kader planında meseleye baktığımızda onun isminin Hazreti Yusuf hakkında
yaptığı iyiliklerin bir mükâfatı olarak Allah tarafından Yahudiliğe isim olarak
takdir edildiğini düşünebiliriz. Buradan hareketle şu neticeyi de çıkarabiliriz:
Ebu Talib’in Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı iyiliğin
karşılığını ahirette bir şekilde görmesi gibi Yahuda da peygamber namzedi olan
kardeşine yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyada bu şekilde görmüştür. Demek
ki, insanda bir fazilet varsa, Allah onu zayi etmiyor ve bir şekilde onun
karşılığını veriyor.
Yusuf sûresi, 12/11-12
قَالُوا يَۤا أَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّا عَلٰى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ
لَنَاصِحُونَ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ
لَحَافِظُونَ
“‘Babacığım!’ dediler, ‘sen ne diye bize güvenmiyor, Yusuf’u emanet etmiyorsun?
Oysa biz onun için hayırhahız, onun iyiliğini düşünüyoruz. Yarın onu bizimle
gönder, gezsin oynasın, biz ona göz kulak oluruz.’”
Kardeşlerin Asıl Niyeti
Kardeşleri Yusuf’u kuyuya atmaya karar verdikten sonra onu alıp götürmek için
gelip babalarından izin istediler. Şüphesiz izin almak için ortaya koydukları
gerekçeyle esas niyetleri farklıydı. Nitekim bu onların kelimelerine de
yansımıştı. Şöyle ki; لاَ تَأْمَنَّا kelimesindeki birinci nûn harfini okurken,
harekesinin aslında ötre olduğunu göstermek için dudaklar biraz ileri çıkarılmak
suretiyle işmam(59) yapılır. Kelimenin okunuşunda farklı görüşler olmakla
beraber, burada işmamın tercih edilmesi, kardeşlerin psikolojilerini resmetmesi
açısından daha isabetli görünüyor. Yani gizli bir plan çeviriyorlardı.
İçlerindeki art niyet, konuşmalarına yansıyordu. Konuşmaya öncelikle itham edici
bir şekilde başlıyor ve “Neden bize güvenmiyorsun?” diyorlardı. Bu şekilde bir
ön almak ve planlarını perdelemek istiyorlardı. O esnada telaştan dil ve
dudakları birbirine karışıyor; ağızlarını eğip büküyor, kem küm ediyorlardı.
Güven ifade eden kelimeyi bile güvensizlik içinde kekeleyerek söylüyorlardı.
İşte onların bu hâli kelime işmamlı okunmak suretiyle resmediliyor gibidir.
Evet, kendilerini vererek dikkatle dinleyenler onun okuyuşunda bu inceliği fark
edeceklerdir.
Burası, Kur’ân’daki iç musikiye güzel bir örnektir. İç musiki, Kur’ân’ın en
önemli yanlarından biridir. Farklı kıraatlerin, okuma usulünün, uzatmaların,
kısaltmaların, idgamların… her birinin kendi yerinde bir mânâsı ve bir müzikal
yönü vardır. Bunlar okuyuş güzelliği ve ahengini sağlamanın yanında Kur’ân’ın
muhteva ve musikisini de aksettiren unsurlardır. Tabii her okuyan bu musikiyi
seslendiremeyebilir. Ancak bu inceliklere dikkat ederek okunduğunda Kur’ân’dan
apayrı bir zevk alınır. Mısırlı Kârî Mustafa İsmail bu konuda en başarılı
örneklerden biridir. O, buradaki bu kem küm etmeyi bir sonraki âyette gelen
يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ kelimeleriyle beraber çok güzel seslendirir.
Kardeşlerin psikolojisini ele veren diğer bir durum ise peş peşe gelen iki
âyetteki iki farklı ifadedir: Önceki âyette وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ “Biz onun
iyiliğini düşünüyoruz.” derken, sonraki âyetteوَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Biz
ona göz kulak oluruz.” diyorlar. Yakup (aleyhisselâm) onların bu ön alıcı,
yapmacık fakat ısrarlı ifadelerinden, dil dökmelerinden onların bir oyun
planladıklarını peygamberlik fetanetiyle mutlaka sezmiştir. Bununla beraber “Siz
bir oyun çeviriyorsunuz” diyerek bunu onların yüzüne vurmuyor. Bu duruşuyla bir
taraftan Hazreti Yusuf’a karşı temkinli hâlini muhafaza ediyor, bir taraftan da
diğer evlatlarını itham etmemiş, suçlamamış oluyor.
أَرْسَلَ kelimesi, göndermek, salıvermek gibi mânâlara gelir. Âyette geçen
أَرْسِلْهُ مَعَنَا ifadesine, “Onu bizimle gönder.” şeklinde mânâ
verebileceğimiz gibi, “Onu biraz salıver, bizimle beraber gezsin oynasın.”
şeklinde de tercüme edebiliriz. Bu ikinci mânâ bize şunları çağrıştırır:
Kardeşleri salıverme talebinde bulunduklarına göre demek ki Hazreti Yakup,
Yusuf’u (aleyhisselâm) sürekli gözetimi altında bulunduruyordu. Bu elbette ki
sık boğaz etme şeklinde bir kontrol veya baskı değildi. Zira bir peygamber kendi
çocuklarına bu şekilde davranmaz. Fakat ortada bir hassasiyet, titizlik olduğu
da muhakkaktır. Bunun sebebi, yukarıda ifade edildiği gibi Hazreti Yusuf’a olan
babalık şefkatinin yanı sıra, ona peygamberlik mirasını bırakacağı kişi
nazarıyla bakmasıdır. Ayrıca gökçek yüzlü ve sevimli olduğundan dolayı ona nazar
değmesinden korkmuş da olabilir. Malumdur ki nazar, kıskançlıkla bakanlardan
gelebileceği gibi takdir nazarıyla bakanlardan da gelebilir. Dahası, Hazreti
Yusuf’un kaçırılmasından endişe etmiş de olabilir. Sebep ne olursa olsun Hazreti
Yakup, oğlu Yusuf’u gözünden bile sakınıyor, devamlı gözetimi altında tutuyordu.
O yüzden oğulları, babalarına “Onu biraz rahat bırak, serbest kalsın, açılsın,
serpilsin.” demiş de olabilirler.
59 İşmam, Kur’ân okurken durulduğunda, durulan harfin aslî harekesinin ötre
olduğunu göstermek için dudakları biraz ileri çıkarmaktır. Farklı kıraatlere
göre işmamın çeşitleri vardır. Kur’ân’dan pek çok örnek verilir. Fakat işmam
dendiğinde, en meşhur örnek olarak bu âyette üzerinde durulan لاَ تَأْمَنَّا
kelimesi akla gelir.
Yusuf sûresi, 12/13
قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِۤي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ
الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ
“Babaları: ‘Onu götürmeniz beni tasalandırır. Korkarım ki bir gaflet anınızda
onu kurt yer.’ dedi.”
Hazreti Yakub’un Endişesi
Temkinin temsilcisi Yakup (aleyhisselâm), çocuklarının ısrarları karşısında
onları kırmak istemiyor. Fakat beri taraftan Yusuf’la ilgili endişesini dile
getirmeyi de ihmal etmiyor. Onu kurdun yemesinden korktuğunu söylüyor. Kurttan
bahsettiğine göre ya kurtla alâkalı bir tecrübeye sahipti ya da çocuklarının
böyle bir yalanla karşısına çıkacaklarını tahmin etmişti. Yine kurt endişesi
dile getirildiğine göre demek ki o zaman yaşadıkları yerin yakınlarında kurtlar
vardı. Yani bir çocuğu kurdun yemesinin ihtimalden uzak görülmeyeceği bir
muhitte yaşıyorlardı. Belki de kurt saldırısı o dönemin kırsalında en yaygın
tehlikelerden birisiydi. O yüzden riskli bir durum için argüman olarak kurdu
kullanıyorlardı.
Her dönemin kendine göre bir ‘kurdu’ vardır. O zaman kurdun yaptığını başka
zaman kurtlaşmış karakterler yapabilir; canınıza kıyabilir, hürriyetinizi,
işinizi, kariyerinizi elinizden alabilir, aileleri parçalayabilir, türlü türlü
mahrumiyetler yaşatabilirler. Her dönemde, hazımsız, insafsız ve amansız bu
türlü canavarlaşmış karakterler olagelmiştir. Allah, böylelerinin şerrinden
muhafaza buyursun.
Yakup aleyhisselâm bir baba olarak evlatlarıyla konuşurken, ileride meydana
gelecek bir şeyi haber veriyor ve “Belki onu kurt yer.” diyor. Hazreti Yakup
bunu elbette onlara koz vermek için değil, onları ikaz etme maksadıyla söylüyor.
‘Aklı aşkın akıl’ ya da ‘peygamber mantığı’ şeklinde ifade ettiğimiz “fetanet”
sıfatına sahip olan peygamberler kimseye –hâşâ– safiyane koz vermezler. Bunu ona
muhakkak ki Allah söyletmiştir. Biz böyle durumlar için ‘intak-ı bilhak’
tabirini kullanırız. Yani “Allah ona hakkı, gerçekleşecek şeyleri konuşturmuş.”
deriz. Fakat evlatları bunu bir ipucu ve koz olarak kullandılar. Kardeşlerini
kuyuya attıktan sonra akşam eve gelip “Yusuf’u kurt yedi.” dediler.
Daha önce de temas ettiğimiz üzere bu türlü durumlarda Yüce Allah’ın makro
plandaki muradını anlamaya çalışmak gerekir. Mesela burada Hazreti Yakup
(aleyhisselâm), “Belki onu kurt yer!” demeseydi, –esbap açısından– belki
ardından gelecek zincirleme olaylar serisi gerçekleşmeyecek ve Hazreti Yusuf,
Mısır’daki konumunu ihraz etmeyecekti. Evet, başlangıçta iç yakan bu hâdisenin
neticesi o kadar güzel oldu ki bütün Mısır ve çevresi bu vesileyle ışığa uyandı,
refaha kavuştu.
Yusuf sûresi, 12/15
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُۤوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ
وَأَوْحَيْنَۤا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا
يَشْعُرُونَ
“Kardeşleri onu babalarından alıp götürdükleri ve hep birlikte kuyunun dibine
atmaya azmettikleri zaman Biz de Yusuf’a şöyle vahyettik: ‘Zamanı gelecek,
onların hiç hatırlarına gelmediği ve seni hiç tanımadıkları bir
sırada, kendilerine yaptıkları bu işi hatırlatacaksın.’”
İmtihanlar Silsilesinin Başı: Kuyuya Atılmak
Kuyuya atılmakla Yusuf (aleyhisselâm) için peş peşe imtihanların yaşanacağı uzun
ve çileli bir süreç başlamış oldu. Öyle ki âdeta imtihanların biri bitecek
diğeri başlayacaktır. Mısır’da ailesini yanına alıncaya kadar da bu imtihanlar
bitmek bilmeyecektir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki bu imtihanların her
birinin akabinde inşiraha vesile olan güzel olaylar vardır. Hâdiselerin varıp
çıkmaza girdiği anlarda Allah, o yüce nebiye hep bir çıkış kapısı lütfetmiştir.
Dolayısıyla bu süreç, imtihanlar ve çıkış yolları şeklinde ilerlemiştir.
Gayâbe, bir şeyin görülmeyen, bilinmeyen dip kısmı demektir. Cübb kelimesi ise
sarnıç, geniş ve derin kuyu mânâlarına gelir. Dolayısıyla gayâbetü’l-cüb,
kuyunun derin, karanlık, bilinmeyen kısmı anlamındadır. ‘Cübb’ kelimesi burada
iç musiki açısından, suya düşme sesini de verir. Türkçede de “Cup diye suya
düştü.” denir. Bu kuyu, bizim bildiğimiz kuyular gibi olsaydı, Yusuf
aleyhisselâm suda boğulurdu. Demek ki sarnıç gibi bir şeydi; bir tarafta sarnıç
diğer tarafta da su vardı. Bazı kuyular gibi ağız kısmı çıkmaya müsait değildi.
Özellikle bir çocuk düştüğünde böyle bir kuyudan çıkamazdı. Bu kuyular, çölde
yağmur sularıyla doluyordu. Çölün tozu tortusu suyun dibine çöküyor, duru ve
içilebilir su yukarıda kalıyordu. Fakat suyun kenarlarında kuru kısımlar da
bulunuyor, buralar bir nevi adacık gibi oluyordu. Bu yüzden onun içine giren
yaşı büyük insanlar sularını alıp çıkabiliyorlardı. Nitekim hadis-i şerifte de
buyurulduğu üzere, bir kadın çölde kuyuya iniyor, su çıkarıyor ve köpeğe
içiriyordu.(60)
Ayrıca orası Ashab-ı Kehf’in mağarası gibi güneşi görebilen bir yerdi. Yusuf
aleyhisselâm güneşin doğuş, yükseliş ve batışını takip edebiliyor, dolayısıyla
vakitleri belirleyebiliyordu. Bundan dolayıdır ki saatin icadı Yusuf’a
(aleyhisselâm) nispet edilmiştir. Ancak bunlar Kur’ân’da ifade edilmediği ve
sağlam rivayetlere de dayanmadığı için bu konuda kesin bir hüküm verilemez.
Kuyuda Gelen Vahiy
Vahiy, birine bir şey anlatmak, ima ve işarette bulunmak, elçi göndermek, gizli
konuşmak gibi mânâlara gelir. İlham da benzer mânâlar ifade eder. Vahyetme
olayı, işaret etme, gizli konuşma mânâsında Kur’ân’da pek çok yerde geçmektedir.
Mesela Hazreti Musa’nın annesine,(61) havarilere,(62) arıya,(63) semaya(64) ve
yere(65) vahyedildiği beyan edilmektedir. Nefse ilham gönderildiği de yine
Kur’ân’ın beyanları arasında yer alır.(66) Vahyin dinî literatürdeki mânâsı ise
Allah’ın, peygamberlerine, vasıtalı-vasıtasız kendi katından bazı bilgiler
göndermesidir. O aynı zamanda, Allah’ın mahiyetini bilemediğimiz bazı yollarla
nebilerin kalplerine attığı bir kısım sözlerdir. Bu mânâdaki vahiy sadece
peygamberlere gelir. Zaten biz de vahiy denince bunu anlarız. Peygamberlerin
dışındaki kişiler veya varlıklar hakkında kullanılan vahiy ise ilham etme, yol
gösterme, kalbine bazı hakikatleri duyurma gibi mânâlara gelir. Velinin kalbine
doğan şey de vahiy değil ilhamdır.
Yusuf (aleyhisselâm) kuyuya atıldığı zaman henüz çocuk olduğuna göre orada
kendisine gönderilen vahyin bildiğimiz mânâda bir vahiy olmaması gerekir. Çünkü
peygamberlik, büluğa erip belli bir olgunluğa eriştikten sonra gelir. Öyleyse
buradaki vahiyden kastedilen şey, kalbe doğan ilhamdır. Üstad Bediüzzaman’ın
dediği gibi belki o, ilhamın bir çeşidi olan ihtardır.(67)
Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) henüz peygamberlik gelmeden nail olduğu bu tür
ilhamlar sayesinde, yürüdüğü yolda hiç şaşkınlık yaşamamış, tereddüde düşmemiş,
korku nedir bilmemiştir. Sanki o yollardan defalarca geçmiş ve o yolun kırmızı
çizgilerini biliyor gibi hareket etmiştir. Davranışlarına, kullandığı dile
baktığımızda, çok iyi işleyen, sağlam bir fetanet sezilmektedir. Bunu sadece
sekineyle açıklayamayız. Evet sekinede bir itminana erme, maruz kalınan şeye
mukavemet gösterme, korku ve endişelerin silinip gitmesi gibi mânâlar vardır.
Fakat burada sekineden de öte bir durum görülmektedir. Bir şeyin onun ruhuna
doğması söz konusudur. Nasıl peygamber olmadığı hâlde Hazreti Musa’nın annesine
vahyedilmiş, bazı ilhamlar gönderilmişse Hazreti Yusuf’a da o daha peygamber
değilken ilham gelmiştir. Fakat Hazreti Yusuf peygamber namzedi olduğu için,
vahyedilen şeyler ona Hazreti Musa’nın annesine gelenlerden daha açık gelmiş
olabilir. Âyetlerden anlaşıldığı üzere, Allah onun vicdanına bazı şeyleri
duyurmuştur. Dolayısıyla o da kuyuya atılırken, kuyudan çıkarılıp satılırken hiç
telaş etmemiş, tereddüt bile geçirmemiştir.
Hazreti Yusuf’un Yaşı
Tefsirlerde Hazreti Yusuf’un kuyuya atıldığı dönemde on iki ya da on yedi
yaşında olduğuna dair görüşler vardır.(68) On yedi yaşındaki bir gencin kuyuya
atılması çok makul görünmüyor. Hazreti Yusuf’un o esnada bir çocuk olduğunu
bilsek de yaşını tam olarak tespit etmek oldukça zordur. Sadece bazı tahminlerde
bulunabiliriz. Mesela kuyuya atıldığında hiç konuşmuyor, itiraz etmiyor. Buradan
hareketle, kendini savunamayacak ya da yapılan kötülüklerin farkına varamayacak
yaşta olduğu düşünülebilir. Fakat aynı zamanda rüya görüp babasına anlatacak,
ondan tedbirli olmayı öğrenebilecek bir çağda olduğu anlaşılıyor. Ayrıca,
ileride de geleceği üzere, kendisini kuyudan çıkaranlar ona ‘gulam’ diyorlar.
Mısır azizi de onun için نَتَّخِذَهُ وَلَدًا “Onu evlat ediniriz!” diyor. Demek
ki o daha çocuk yaştaydı ve ergenliğe ulaşmış değildi. Sonra kuyudan çıkarılıp
köle olarak satılıyor, satın alındığı evde yıllarca kalıyor ve ardından kendisi
için بَلَغَ أَشُدَّهُ “Gücüne kuvvetine erişti / rüştüne erdi.” buyuruluyor.
Azizin hanımının Hazreti Yusuf’a teklifte bulunması, Yusuf’un yaşıyla doğrudan
alâkalıdır. Demek ki azizin evinde büluğa ermiş, rüştüne ulaşmış ve ancak o
zaman kadının hedefi hâline gelmişti. Yirmili yaşlarda hapse girdiği, hapiste
yaklaşık on yıl kaldığı, hapisten çıkıp birkaç yıl içinde işe vaziyet ettiği
düşünülürse hazinelerin anahtarlarını eline aldığında yaşının otuz-otuz beş
civarı olduğu söylenebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Kuyudayken
Normal şartlar altında ve sebepler planında düşünüldüğünde Hazreti Yusuf’un
kuyuda fazla kalmadığı söylenebilir. Çünkü açlığa ve diğer olumsuz şartlara çöl
ikliminde uzun süre dayanmak zordur. Bu, insanın takatini aşar. Uzun süre orada
kalsaydı açlıktan ya da başka sebeplerden bayılması gerekirdi. Oysa kuyudan
çıkarıldığında öyle bir hâlde değildi. Diğer yandan şayet Hazreti Yusuf kuyuda
uzun zaman kalmışsa bu, Hazreti Meryem’in mihrap denilen mekânda harikulade
şekilde kalmasına benzetilebilir. Ancak Meryem validemizin bu tecrübesi âyette
beyan edilmişken Hazreti Yusuf’un böyle fevkalade tecrübe yaşadığına dair bir
beyan yoktur. Ne var ki biz onun hakkında da böyle bir ikramı ilahiyi çok
rahatlıkla düşünebiliriz. Bunun dışında Hazreti Yusuf’un kuyu suyundan içerek
hayatta kalmış olması da muhtemeldir.
Kuyunun içine bir kova salınınca, Hazreti Yusuf kovaya tutunup yukarı çıkıyor.
Demek ki bunu yapmayı düşünebilecek yaştaydı. Ayrıca ilham şeklinde bir vahiy
geldiğine göre nerede nasıl hareket edeceği de ona öğretilmiştir.
Büyükler Hazreti Yusuf’un kuyuya atılma hâdisesinden yola çıkarak, “Kuyuya
atılmadan, zindana düşmeden hedefe varılamaz.” derler. Evet, Yusuf
(aleyhisselâm) çocuk yaştan itibaren pek çok ağır imtihanlarla karşılaştı ama
bunların hepsini aştı. Belki fizikî yönden çok ezildi, preslendi ama ruhen
olgunlaşıp kıvama erdi. Yolda çekilen bütün çileler, ileride eda edilecek görev
için bir hazırlıktı. Bu, Allah’ın bir hikmeti ve âdeti olup neticesi büyük olan
bütün güzel işlerde cereyan eder. Cenab-ı Hak, büyük bir insana büyük işler
yaptırmak için onu hâdiselerin çarkından geçirir, meşakkatlerle presler ve
kıvama getirir. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem), belanın en
büyüklerinin peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer insanlara geldiği
yönündeki beyanlarını da böyle değerlendirmek gerekir.(69) Nitekim bildiğimiz
bütün peygamberler ve hayatlarını peygamber vârisi olarak geçirenler tarihte
benzer imtihanlara maruz kalmışlardır.
60 Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/510.
61 Tâhâ sûresi, 20/38; Kasas sûresi, 28/7.
62 Maide sûresi, 5/111.
63 Nahl sûresi, 16/68.
64 Fussilet sûresi, 41/12.
65 Zilzal sûresi, 99/5.
66 Şems sûresi, 91/8.
67 Bkz.: Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 178 (Yirmi Yedinci Mektup’tan,
Karadağ’ın Bir Meyvesi).
68 Bkz.: es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, 6/244; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl,
2/414.
69 Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.
Yusuf sûresi, 12/16-18
وَجَۤاؤُٓ أَبَاهُمْ عِشَۤاءً يَبْكُونَ قَالُوا يَۤا أَبَانَۤا إِنَّا ذَهَبْنَا
نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَۤا
أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ وَجَۤاؤُ عَلٰى قَمِيصِهِ
بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ
وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
“Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına gelip dediler ki: ‘Sevgili babamız,
biz yarış yapmaya giderken Yusuf’u eşyalarımızın yanında bırakmıştık. Bir de
döndük ki onu kurt yemiş! Ne var ki biz doğru da söylesek sen bize
inanmayacaksın!’ Onlar Yusuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi.
Babaları Yakup: ‘Hayır!’ dedi, ‘Nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş.
Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu
anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse
olamaz!’”
Yalan Psikolojisi ve Yalanın Psikolojik Tefsiri
Âyette, hile yapıp yalan söyleyerek karşısındakini inandırmaya çalışan birinin
psikolojisi seziliyor. Çünkü ne kadar doğru söyleseler de babalarının
inanmayacağını ifade ederek kendilerini güvenilir göstermeye çalışıyor. Bu,
yukarıda temas edilen cinsten bir ön alma hamlesidir. Bunun mutlaka psikolojide
bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Hz. Yusuf’un kardeşleri daha önce ağızlarını
eğip bükerek bir koz vermişlerdi, burada ikinci kozu veriyorlar. Konuşmalardaki
imalardan yalan söyledikleri belli oluyor.
Yakup (aleyhisselâm), onların yalan söylediğini şüphesiz anlıyor fakat bunu
onların yüzüne çarpmıyor. Çünkü onları bütün bütün kendinden uzaklaştırmak
istemiyor. Yusuf (aleyhisselâm) hapiste, “Ben Allah’a inanmayan, ahireti de
tanımayan kafir bir kavmin içinden geldim… Atalarım İbrahim’in, İshak’ın,
Yakub’un dinine tâbi oldum.”(70) demek suretiyle içinden geldiği toplumun
durumunu resmedecektir. Resmedilen tablodan, o günkü toplumun, inkârcı ve puta
tapan bir toplum olduğu anlaşılmaktadır. İnançsızlığın yaygın olduğu bir
toplumda, Hazreti Yakup (aleyhisselâm) bir peygamber olarak, çocuklarının
yalanlarını yüzlerine vurarak perdeyi yırtmadı, onları kendisinden uzaklaştırıp
sahipsizliğe terk etmedi. Çünkü onların yanlışta ısrar etmelerinden ve daha
başka yanlışlara düşmelerinden korkuyordu.
Psikolojik açıdan bu âyetler üzerinde daha derin tahlil ve incelemeler
yapılabilir. Kur’ân’ın psikolojik tefsirinin yapılmamış, psiko-sosyal açıdan
yorumlanmamış olması ciddi bir eksikliktir. Kur’ân’da ismi geçen kişi ve
toplumları, ırk, millet, kültür, konum ve şahsiyetleri açısından ele alıp
değerlendirme henüz yapılamamıştır. Hâlbuki baştan sona Kur’ân’da çok farklı
karakterler ortaya konmaktadır. Bunların günümüzün verilerinden de destek alarak
ortaya çıkarılması gerekir. Belki yirmi otuz tefsire baktım. Her birinin kendine
has güzel bir yönü ya da yönleri var. Fakat bahsettiğim yönden eksik olduklarını
da inkâr etmemek gerekir. Bugün böyle bir çalışmaya çok ihtiyaç var. Böyle bir
tefsir yapılacağı zaman meseleye iki yönden bakmak gerekir: Birincisi, genel
olarak insan gerçeği, insanın ruh hâli, bu konuda elde edilmiş bilgiler ve
yapılan tespitler. İkincisi, Kur’ân’da geçen kişi ve toplumların psikolojileri.
Evet bu tür çalışmalar yapılırken insan gerçeğinin değişmediği unutulmamalıdır.
Tarih boyunca ne insan değişmiştir ne de şeytan. Allah Resulü (sallallâhu aleyhi
ve sellem) “Âdem hata etti, evlatları da hata etti.”(71) buyurur. Yani ilk
insanın taşıdığı duygularla günümüz insanının duyguları potansiyel olarak
aynıdır. Sadece kişiden kişiye bu duyguların baskınlık ya da zayıflık oranı
değişebilir. Dolayısıyla Kur’ân’a insan gerçeği açısından bakıp oradaki şahıs ve
toplumların karakterlerini tahlil ederek günümüz için önemli mesajlar çıkarmak
ve zamanımızdaki pek çok probleme çözüm yolları bulmak mümkündür.
Söz konusu tefsir ancak psikologların ve psikiyatristlerin de bulunduğu uzman
bir heyet tarafından yapılabilir. Mesela Zeliha’nın –Kur’ân’da bu isim geçmez–
insafa ve belki de imana gelmesine vesile olan şey, Hazreti Yusuf’un
(aleyhisselâm) sûre boyunca sergilenen ince kişiliği ve sağlam karakteridir. Bu
karakteri ortaya koyan açık beyanların yanında, dikkatle bakıldığında
görülebilecek ipuçları da vardır. Bunlar incelendiğinde onun nasıl bir yüksek
şahsiyete sahip olduğu daha baştan itibaren âyetler eşliğinde ortaya konabilir.
Fakat bunu yapabilmek için derin bir psikoloji bilgi ve tecrübesine ihtiyaç
vardır.
Yine mesela münafıklarla alâkalı âyetleri tefsir ederken onların iç dünyalarını
ortaya koymak çok önemlidir. Nasıl davranırlar, nasıl konuşurlar, yaşadıklarıyla
karşılaşacakları akıbet arasındaki irtibat nedir gibi sorulara cevap aranmalı,
onların iç dış yapıları detaylarıyla çizilmelidir. Bunlar yapılırken bütün
ihtimaller nazara alınmalı ve bakış açısı olabildiğince geniş tutulmalıdır.
Çünkü Kur’ân, Allah’ın kelâmıdır ve O’nun sonsuz ilminden gelir. Bu yüzden
Kur’ân’ın kelime ve cümlelerinde pek çok mânâ tabakaları bulunur.
Şimdi tekrar Hazreti Yusuf’a dönebiliriz: Kardeşleri tarafından Yusuf gadre
uğruyor. Ardından ömrünün önemli bir bölümünü ailesinden, vatanından uzakta
geçiriyor. Daha çocuk yaştan itibaren ağır imtihanlara maruz kalmanın elbette
Allah’ın hikmetine bakan önemli yönleri vardır. Efendimiz’de de (sallallâhu
aleyhi ve sellem) görüldüğü üzere, Allah, bazı büyük zatların küçük yaşlardan
itibaren etraflarındaki dayanakları almak suretiyle onları yalnızlaştırmış ve
–bir yönüyle– cebrî olarak Kendine celbetmiş, Kendine yönlendirmiştir. Bilindiği
gibi Efendimiz daha doğmadan babası, altı yaşındayken annesi, sekiz yaşındayken
de dedesi vefat etmiştir. Bununla Cenab-ı Allah, O’nu erken yaşlarından itibaren
Kendi teveccühüne mazhar kılmak istemiştir. Efendimizin böyle bir cebrî
yönlendirmeye ihtiyacı var mıydı, bunu biz bilemeyiz. Fakat bir beşer olarak,
özellikle de erken yaşlarında O da dayanmak için annesine babasına ihtiyaç
duymuş olabilir. Nitekim rivayetlerde annesinin mezarına gidip uzun uzun
ağladığından bahsedilir.(72)
Hazreti Yusuf’ta da benzer bir durum vardır. O, küçük yaşından itibaren
ailesinden ayrılmak, köle olarak satılmak, iftiraya uğramak ve hapse düşmek
suretiyle yalnızlaşmıştır. Bu uzun dönemde o, cebrî olarak Allah’a ve Allah’ın
muradına yönlendirilmiştir. Yalnızlığın yanında Hazreti Yusuf’ta (aleyhisselâm)
bir de gurbet durumu söz konusudur. Gurbette insan çaresizliği iliklerine kadar
yaşar. Çünkü o zamana kadar mevcut olan pek çok şey bütün bütün elden kayıp
gider. İşte böyle durumlarda insan, Allah’a daha bir içten yönelir, daha bir
yürekten dua eder. Üstad Bediüzzaman’ın enfes anlatımıyla, sebepler tamamen
sukut edince nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur eder. Bu şartlardaki bir
garip, Hazreti Yunus gibi Allah’a tam teveccüh eder ve لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ
سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbi, Sen’den başka ilâh,
hâkim ve koruyucu yoktur. Seni tesbih ederim, Sen noksan sıfatlardan
münezzehsin. (Şu an içinde bulunduğum durumda bana tabiatın ve sebeplerin
herhangi bir tesiri ve yardımı olamaz. Bu denizin dalgalarına kimse hükmedemez.
Balığa kimse sözünü geçiremez. Şu karanlıktan kimse beni kurtaramaz. Bütün bu
esbaba hükmedecek yalnız Sensin.) Ben nefsime ve kendi kendime zulmettim.”(73)
der.(74)
Burada Hazreti Yakub’un yaşadığı o zor imtihanın başka bir yönüne de temas
etmekte fayda vardır. Hazreti Yakub’un peygamberlik mirasını emanet edeceği
oğlunu kaybetmesinin zahiri sebepleri, onun Yusuf’a olan özel ilgisi ve diğer
çocuklarında oluşan haset ve kıskançlık durumudur. Fakat işin iç yüzüne
baktığımızda diğer bir sebep Hazreti Yakub’un Yusuf’un annesi olacak kadına
talip olması, onun için tekrar dayısının yanına gitmesi, yıllar sonra onu eş
olarak alması olabilir. Burada hemen ifade etmek gerekir ki, Hazreti Yakub’un,
Yusuf’un annesine olan alâkası sırf cismani bir alâka değildir. Çünkü ondaki
cevheri, yani Hazreti Yusuf’u ve onun eda edeceği vazifeyi görmüş, bu yüzden ona
talip olmuştur. Bu talep, Allah’ın kalpte yarattığı kutsî bir alâka veya bir
hiss-i kable’l-vukû neticesinde gerçekleşmiş olabilir. Bu, olacakları önceden
görmenin ifadesidir. Nitekim Allah, kullarından dilediğine, olacak hâdiseleri
önceden gösterir. Fakat kutsi bir sebeple de olsa, peşine düşüp elde ettiği
nimetin ardından, o nimetin neticesiyle imtihan olmuştur. Bu mesele oldukça
naziktir. Meseleyi peygamber ufku açısından değerlendirmek ve o seçilmiş, kutsî
zatlara hata izafesinden kaçınmak gerekir. Allah, herkesin derecesine göre
imtihan verir. Peygamberlerin nasibine de kendi ufuklarıyla izah edilebilecek
imtihanlar düşmüştür.
Hazreti Yusuf’un Gömleği
Burada izah edilmesi gereken bir husus da Hazreti Yusuf’un gömleğidir.
Tefsirlerde bunun Hazreti İbrahim’in ateşe atılırken üzerinde bulunan gömlek
olduğu rivayet edilir.(75) Ancak Hazreti İbrahim’den gelen gömlek, Yusuf’un
evden ayrılırken giydiği gömlek değildir. Çünkü o gömlek kardeşleri tarafından
kana bulanarak geri getirilmişti. İsrailiyat kaynaklı olması muhtemel
menkıbelerde rivayet edildiğine göre söz konusu gömlek, Hazreti Yusuf’un
beraberinde götürdüğü ve hep yanında muhafaza ettiği gömlektir.(76) Bu rivayetin
doğru olma ihtimalini düşündüğümüzde şöyle bir yorum getirmek mümkündür: Demek
ki onda, tıpkı Hazreti Musa’dan geriye kalan tabut içindeki emanetlerde olduğu
gibi bir kutsiyet ve keramet vardı. Daha sonra aynı gömleği Hazreti Yusuf,
babası Hazreti Yakub’a gönderecek ve onu ak düşen gözlerine sürmesini
isteyecektir. Gömlek Mısır’dan çıkınca Yakup (aleyhisselâm) onun kokusunu
alacak, gelince de gözlerine sürecek ve gözleri açılıverecektir. Esasında
Hazreti Yakub’un beklediği gömlek değil, o gömleğin sahibidir, hatta gömlek
sahibinin göreceği misyondur. Ancak gömlek, sahibine işaret ettiğinden onu da
büyük bir müjde olarak görmüş ve gelecek adına sevinmiştir.
Sûrede bahsi geçen gömleklerin her birinin kendine ait mânâ ve hikmeti vardır.
Genel olarak gömlek, bir idealin bir beklentinin remzi olmuştur. Bugün de
yıllardır beklenen hasreti çekilen, arzu edilen şeyler vardır. Bir gömlek
değildir beklenen, inançları, değerleri ile ters yüz olmuş bir milletin belki
insanlığın makus kaderinin değişmesi, insanlığın yeniden huzura kavuşmasıdır bu.
Bu beklentiyi seslendirirken bir zamanlar şöyle demiştim: “Sesler, nağmeler
farklı farklı olsa da vicdanlarda duyulup sezilen hep aynı mânâ. Ve seherlerde
esen yeller Eyyub’a hayat ırmağından bir ses, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden
İbrahimî bir koku duyurmakta.”(77)
Hazreti Yakup, çocuklarının yalanını onların yüzüne vurmasa da bunu onlara
hissettirmeyi ihmal etmemiştir. Rivayet edildiği üzere, Yakup (aleyhisselâm),
kana bulanmış gömleğin parçalanmamış olduğunu görünce “O nasıl insaflı bir
kurtmuş ki Yusuf’u yediği hâlde gömleği yırtmamış.” demiştir.(78) Bu sözüyle
aslında o, acı bir gerçeği, tamamen suçlama üslubuna girmeden, bir ima ve
işaretle göstermiş oluyordu. Bazıları bu gömleğin Hazreti İbrahim’in ateşe
atılırken giydiği gömlek olduğunu zannederek “Ateşin yakmadığı gömleği kurt
nasıl parçalasın?” demişlerse de esas konu bu değildir. Burada esas alınması
gereken mesaj, yalan söyleyen insanların mutlaka bir yerde açık verecek
olmalarıdır. Yalana başvuranlar gerek telaşlarından gerek sadece menfaatlerini
düşündüklerinden dolayı her şeyi hesap edemezler. Mutlaka bir yerde kendilerini
ele verecek bir boşluk bırakırlar. Tıpkı bugün masumlara zulmeden siyasilerin
yaptıkları gibi. Fesada girerek yalan söylüyorlar, yalanlarında açık veriyor, o
açıkları kapatmak için ayrı bir yalan daha söylüyorlar. Böylece falso-yalan
fasit dairesinde çırpınıp duruyorlar. Fakat bir gün ehl-i insaf, yalanları
mutlaka anlar ve her şey ortaya çıkar.
Hazreti Yakup, çocuklarının yaptıkları karşısında içi yansa da suçlayıcı bir
tavır takınıp onlara sırtını dönmüyor. Derdini içine atıyor ve Allah’tan sabr-ı
cemil talebinde bulunuyor. Bu talebini ileride bir kez de Bünyamin’in Mısır’dan
dönmemesi sebebiyle ifade edecektir. Sabr-ı cemil, bir tabir olarak ‘güzel
sabır’ demektir. Bu sözün esas mânâsını ise şu âyet açıklar: إِنَّمَۤا أَشْكُو
بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللهِ “Tasamı, dağınıklığımı Allah’a şikâyet ediyorum.”
Demek oluyor ki Yakup (aleyhisselâm), üzerine titrediği iki güzide oğlunun
ayrılığı karşısında Allah’a sığınmış, etrafı suçlama yoluna gitmemiş, şikâyetini
Allah’a arz etmiş ve çareyi sadece O’ndan beklemiştir. Esasında en acı ve
amansız hâdiseler karşısında dahi –sebeplere müracaatla beraber– takınılacak
mümince tavır budur: Allah’ın rahmetine sığınmak, hâlini O’na arz ederek dişini
sıkıp sabretmek, Allah’ı ve kaderi insanlara şikâyet ediyormuş gibi hâllere
girmemek, kadere karşı yüzünü dahi ekşitmemek, çareyi Allah’tan istemek ve
insanlardan rahmet dilenmemektir. Âişe validemiz, yaşadığı o ağır iftira
hâdisesinde, iş dayanılmaz hâle gelince bu âyeti okumuş ve gözlerinde yaş
kalmayıncaya kadar ağlamıştı.(79) Hazreti Ömer Efendimizin de bu âyeti namazda
okurken hıçkırarak ağladığı rivayet edilir.(80)
70 Yusuf sûresi, 12/37-38.
71 Tirmizî, tefsîru sûre (7) 3; İbn Hibbân, es-Sahîh, 14/41; Ebû Ya’lâ,
el-Müsned, 11/263-264, 12/8-9..
72 Müslim, cenâiz, 108; Ebû Dâvûd, cenâiz 81; Nesâî, cenâiz 101; İbn Mâce,
cenâiz 48.
73 Enbiyâ sûresi, 21/87.
74 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 4-5 (Birinci Lem’a).
75 Bkz.: İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr, 7/2196; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, 2/448.
76 Bkz.: İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr, 7/2196.
77 Fethullah Gülen, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 110. (Günümüzün
Karasevdalıları).
78 et-Taberî, Câmiu’l-beyan, 15/581; es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, 5/203.
79 Buhârî, şehadât 15, megazî 36; Müslim, tevbe 56.
80 Bkz.: Buhârî, ezân 70, Abdurrezzak, el-Musannef, 2/114; el-Beyhakî,
Şuabü’l-îmân, 2/364.
Yusuf sûresi, 12/19-20
وَجَۤاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلٰى دَلْوَهُ قَالَ يَا
بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ
الزَّاهِدِينَ
“(Gelelim Yusuf’a) Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi.
Saka vardı, kovasını sarkıttı. ‘Müjde! Bir çocuk buldum!’ dedi.
Kafiledekiler, ticaret malı olarak satmak niyetiyle onu gizlediler. Ama Allah
Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu! Nihayet Mısır’a varınca, onu
çok ucuza, birkaç dirheme sattılar. Zaten onlar bu konuda oldukça müstağni
davranmışlardı.”
Köle Pazarında Bir Çocuk Güzeli
Çöl ortamında kuyuya atılan bir çocuğun oradan sağ çıkması mümkün değildir.
Fakat Yusuf (aleyhisselâm), Allah’ın izni ve yardımıyla bir kervan sayesinde
oradan çıktı. Onu kuyudan çıkarıp satanlar, tüccar kafilesiydi. Bu yüzden
Hazreti Yusuf’u bulur bulmaz ilk akıllarına gelen şey, onu bir ticaret malı
olarak satmak oldu. “Çok güzel bir çocuk, onu evlat edinelim.” demek akıllarına
gelmedi. Tüccar oldukları için hemen kaç para edeceğini düşündüler, sonra da
götürüp köle pazarında az bir paraya sattılar. Neyi kaçırdıklarının farkında
değillerdi.
Kuyuya atıldıktan sonra oradan çıkarılması Hazreti Yusuf için sürpriz bir nimet
oldu. Çünkü zahirî sebeplerin tükendiği yerde hiç beklenmedik şekilde Allah’ın
yardımına mazhar oldu ve kervancıların eliyle ölümden kurtuldu. Devamında
kuyudan çıkaranların bir iyilik yapıp onu evine teslim etmelerini
bekleyebilirdi. Ancak azıcık ümidin yeşerdiği o anda başka bir imtihanla yüz
yüze geldi: Pazarda köle olarak satılacaktı. Hem de ucuz bir fiyata!
Zühd, rağbet göstermeme, arzu etmeme, değer vermeme, terk etme, müstağni
davranma anlamlarına gelir. Dünyaya değer vermeyip onun fani yönünden yüz
çeviren, dünya sevgisini kalbine koymayan, ahiret arzusuyla kendini ibadete
verenlere zahit denir. Bu tarife göre, وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ
âyetini “Onlar bu konuda (Yusuf hakkında) zahitçe hareket ettiler, ona değer
vermediler, müstağni davrandılar, onun kıymetini bilemediler.” şeklinde
anlayabiliriz.
Diğer yandan burada biraz kınama ve istihza üslubu vardır. Buna göre ifade
edilmek istenen mânâ şudur: Ne zahit insanlardı ki (!) Hazreti Yusuf gibi güzel
bir insana bile rağbet etmediler. Hâlbuki o, rağbet edilmesi, kıymetinin
bilinmesi gereken değerler üstü değere sahip biriydi. Fakat zahit davranacağız
derken büyük bir fırsatı kaçırdılar.
Hazreti Yusuf’u köle olarak satanların onun kardeşleri olduğu yönünde rivayetler
de vardır.(81) Bu rivayetlere göre, kervancılar onu kuyudan çıkardıktan sonra
kardeşleri sahiplendi ve hemen orada kervancılara sattılar. Nitekim Eski Ahit’te
olay az farkla bu şekilde yer almaktadır.(82) Tefsirlerde her iki görüşü de
destekleyen yorumlar vardır. Âyetin ifadesi mutlak olduğu için iki mânâ da
muhtemeldir.
Hazreti Yusuf’u satanların onun kardeşleri olduğunu düşündüğümüzde şu
mülahazalar söz konusu olabilir: Evvela onun gelecekte önemli bir konuma
yükseleceğini ve büyük bir misyon eda edeceğini bilemediler. İkinci olarak, onu
üç beş kuruşa satarak o dönemin anlayışına göre onun değerini oldukça
düşürdüler. Üçüncü olarak da hür bir insanı köleleştirmek suretiyle onu
değersizleştirdiler ve ondan haram kazanç elde ettiler. Bu son yaklaşıma göre
بِثَمَنٍ بَخْسٍ ifadesi, ‘haram para’ anlamına gelmektedir. Üst üste işledikleri
bu günahlarla aslında yapmak istedikleri şey, Yusuf’un (aleyhisselâm) bir an
evvel o civardan gitmesiydi. O telaş ve aceleyle elleri ayakları birbirine
dolaşıyordu. Bu psikolojideyken onun gerçek değerini düşünemezlerdi. Görüldüğü
gibi âyette resmedilen ruh hâleti, Yusuf’u satanların onun kardeşleri olduğu
görüşüne daha uygun düşmektedir. Bu yaklaşıma göre, köle alışverişinin normal
olduğu bir dönemde tüccarların onu götürüp telaşla birkaç kuruşa satmaları çok
muvafık görünmüyor. Onların telaş etmelerine gerek yoktu ve dolayısıyla rahat
bir şekilde istedikleri fiyata satabilirlerdi. Hızlı bir şekilde elden çıkarma
psikolojisi kardeşleri böyle katmerli suçları işlemeye sevk etmişti. Ardından
suçlarını itiraf edecekleri güne kadar uzun bir dönem suçluluk psikolojisi
içinde yaşadılar.
Yusuf’u tüccarların sattığı yönündeki görüşü esas aldığımızda şu mülahaza da
muhtemeldir: Issız bir kuyudan garip bir şekilde güzel bir çocuğun çıkması
normal bir şey değildir. Bu hayret edilecek bir durumdur. Kuyudan su çıkaran
tüccarın يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌ “Müjde! Bir çocuk buldum.” cümlesi hem anlam
yönüyle hem de musikisiyle bu hayreti ifade etmektedir. Hayretlerinden şu
düşüncelere kapılmış olabilirler: “Belli ki bu çocuk bir maceraya kurban gitmiş.
Onun mutlaka bir sahibi olmalıdır. En iyisi, sahibi gelmeden onu alıp gidelim ve
üç beş kuruşa da olsa satıp bir an evvel elimizden çıkaralım. Eğer gerçek
değerine satmaya çalışırsak vakit kaybederiz. Bu esnada çocuğun sahipleri gelir,
onu elimizden alırlar. Böylece kazanacağımız üç beş kuruştan da mahrum kalırız.
Satıp işimize bakalım!”
81 Bkz.: es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, 5/204; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl,
2/415.
82 Tekvin, 37: 26-28.
Yusuf sûresi, 12/21
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسٰۤى
أَنْ يَنْفَعَنَۤا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي
الْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ وَاللهُ غَالِبٌ عَلٰۤى
أَمْرِهِ وَلٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına: ‘Ona iyi bak!’ dedi, ‘Belki bize
faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz!’ Böylece Yusuf’a o ülkede yerleşme
imkânı ve hâkimiyet verdik ki te’vîl-i ehâdîsi (rüya ve olayların yorumunu) ona
gösterelim. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir,
fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”
Yusuf (aleyhisselâm) Sarayda
Mısır kralının veziri, Hazreti Yusuf’u satın alarak saraya getiriyor. Eşine,
“Ona iyi bak! Belki faydalanır ya da evlat ediniriz.” diyor. “Evlat ediniriz.”
ifadesinden Hazreti Yusuf’un evlat edinilecek kadar küçük yaşta olduğunu anlamak
mümkündür. “Ona iyi bak!” demek olan أَكْرِمِي مَثْوَاهُ ifadesine “Oturup
kalkacağı ve ikamet edeceği bir yer hazırla, ona ikramda bulun.” şeklinde geniş
bir mânâ yüklenebilir ki bunu Türkçede “Onu aziz tut!” sözü ile karşılamak daha
uygundur.
Âyette مَكَّنَّا لِيُوسُفَ “Yusuf’a mükne verdik.” buyuruluyor. Mükne, mekân
tutma, ayağını yere sağlam basma, büyük imkân, yetki ve hâkimiyet elde etme,
dilediklerini gerçekleştirme, ortamı kendine göre şekillendirme mânâlarına
gelir. İleride elli altıncı âyette de geleceği üzere Hazreti Yusuf, bu “mükne”
sayesinde, يَتَبَوَّءُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَاۤءُ şeklinde ifade edildiği üzere,
orada dilediği yere yerleşebileceği geniş imkânlar buldu, hâkimiyet elde etti ve
duygu ve düşüncelerini gerçekleştirme fırsatlarını yakaladı. Öyle ki Mısır’da
artık dilediği yerde dilediği şekilde hareket eder hâle gelmişti. Tabii bu
seviyeye gelmek için ilim şarttır. Sûrenin yörüngesinin ilim olduğunu hesaba
katarsak mükne sahibi olmak, geniş imkânlar elde ederek devleti ve halkı sevk ve
idare etmek için en önemli unsurun ilim olduğunu söyleyebiliriz.
Hazreti Yusuf küçük yaştan itibaren Allah’ın sıyanet ve inayetine mazhar
olmuştu. Daha başta kuyuya atılırken Allah onu “Zamanı gelecek, onlara bu
yaptıklarını hatırlatacaksın!”(83) diyerek teyit etmiştir. Ayrıca kuyuya
atıldığı sırada yedi sekiz yaşlarında olduğunu kabul ettiğimiz durumda, o zamana
kadar Yusuf’un şuuraltı müktesebatının babasının evinde oluşmuş olduğunu
düşünebiliriz. Yani babasından gördüğü o güzel hayat ve fevkalade hâller onun
duygularını ve bilincini yeterince beslemişti. O, evinden böyle bir donanımla
ayrılmıştı. Ardından Mısır gibi hâkim bir kültürün olduğu şehre geldi. Orada da
Allah’ın özel koruması altındaydı. Bu sebeple saflığını hep korudu. Bu arada
dünya adına göreceği şeyleri orada gördü, tanıdı. Diğer bir tabirle dünyayı
orada öğrendi, büyüklerle muhatap oldu. Onların ne düşündüklerini, bakış
açılarını, hayat standartlarını, halka muamelelerini yakından müşahede etti.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için
söylediği ifadeler çerçevesinde, bunlar ileride eda edeceği misyon için ona
önceden verilmiş birer avanstı. İşte bunların hepsini “mükne” kelimesiyle ifade
edebiliriz.
Her şey Allah’ın irade ve kudretiyle meydana gelir. Ancak meydana gelen şeylerde
yine Allah’ın yarattığı sebepleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Hazreti
Yusuf, bu mükneye sebepler planında melikin onu keşfetmesi sayesinde ulaşmıştır.
Melikin firaseti, Hazreti Yusuf’un önünün açılması ve geniş imkânlara kavuşması
için önemli bir sebeptir. Firasetli insanların keşfinden bahsedilirken, Hazreti
Şuayb’ın (aleyhisselâm) kızının Hazreti Musa’yı yanına alıp çalıştırmasını
babasına teklif etmesi, Hazreti Ebu Bekir’in Hazreti Ömer’i kendisinden sonra
halife olarak tavsiye etmesinin yanında Mısır kralının Hazreti Yusuf’u keşfedip
vezir olarak yanına alması da zikredilir. Elbette daha başka firaset ehli
insanlar da vardır. Bunlar belki örnek kabilinden ilk akla gelenlerdir.
83 Yusuf sûresi, 12/15.
Yusuf sûresi, 12/22
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذٰلِكَ نَجْزِي
الْمُحْسِنِينَ
“O rüştüne erdiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte ihsan ehline biz böyle
karşılık veririz.”
“Rüştüne erdi” ifadesi, Hazreti Yusuf’un o esnadaki yaşıyla alâkalı ipuçları
verse de kaç yaşında olduğuna dair kesin bir sonuca varmak zordur. Fakat bu
ifadeden onun kırk yaşında olduğunu çıkaramayız. Kuyuya atıldığı zamanki
yaklaşık yaşı ile köle olarak satın alınıp saraya getirilmesini ve orada
geçirdiği süreyi beraber düşündüğümüzde, onun henüz kırk yaşına ulaşmadığı
anlaşılır. Aynı tabir Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Musa hakkında وَلَمَّا بَلَغَ
أَشُدَّهُ وَاسْتَوٰى “rüştüne erip olgunlaştığında” şeklinde kullanılır ve bir
kelime ilave edilir. Buradaki وَاسْتَوٰى kelimesi, “Yükselip kemale erdi,
olgunluğu tamamiyete ulaştı, gücü kuvveti kıvamına geldi.” demektir. Bu
kelimeden, Hazreti Musa’nın otuzlu ya da kırklı yaşlarda olduğu düşünülebilirse
de Yusuf aleyhisselâm için aynı şeyi söylemek zordur. Dolayısıyla onun gökçek
yüzlü, yakışıklı, görkemli ve alımlı olduğu, güzelliğiyle başları döndürdüğü bu
dönemde yirmili yaşlarda olduğunu düşünebiliriz.
O yaşlarda Allah ona ilmin yanında bir de hüküm verdi. Hüküm, yargılama, karar
verme, hâkim olma, hâkimiyet elde etme, hikmetle düşünüp hareket etme gibi
mânâlara gelir. Bu çerçevede düşündüğümüzde, Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm)
hüküm verilmesini, ona karar verme, hâkimiyet kurma, olaylar arası irtibatlar
kurarak hüküm bildirme, hikmetle iş yapma özelliklerinin ihsan edilmesi şeklinde
anlayabiliriz. Nitekim sûre boyunca bütün bu özelliklerin farklı şekillerde onun
hayatına yansıdığını müşahede ederiz.
İhsan Ehli Bir Kul
‘İyilik yapan’ ‘iyi davranan’ gibi mânâlarının yanında ‘Allah’ı görüyor gibi
yaşayan, Allah’ı görmese bile O’nun tarafından görülüyor olduğunu bilerek
hareket eden’ mânâsını da ifade eden muhsin kelimesi, bu sûrede Hazreti Yusuf
için beş defa kullanılmaktadır. Birincisinde, Yusuf (aleyhisselâm) henüz genç
iken, Allah onun ihsan ehlinden olduğuna işaret ederek “İşte Biz ehl-i ihsanı
böyle mükâfatlandırırız.” buyurur.(84) İkincisinde, hapishanede iki mahkûm,
Hazreti Yusuf’taki kalbî, ruhî güzelliği ve kemalâtı görüp ondan rüyalarının
yorumunu ister ve “Seni ihsan ehlinden görüyoruz.” itirafında bulunur.(85)
Üçüncüsünde, yaşadığı imtihanları ilahî inayetle ve iradesinin hakkını vererek
geçen Yusuf’u (aleyhisselâm) Allah takdir eder ve ona teminatını hatırlatma
sadedinde “İhsan şuuruna erenlerin ecrini zâyi etmeyiz.” buyurur.(86)
Dördüncüsünde, yıllarca kıskançlık duygularıyla hareket eden kardeşleri, bir gün
Mısır’da onun huzuruna gelir, kendi özür ve mahcubiyetlerini ifade, aynı zamanda
onun faziletini itiraf mânâsına, “Doğrusu, biz seni ihsanla bütünleşmiş
kimselerden görüyoruz.” derler.(87) Beşincisinde ise Hazreti Yusuf
(aleyhisselâm), onca imtihanı geçmiş, sabır ve takvasıyla kendini ispat etmiş,
güven ve itminana ermiş biri olarak, Allah’ın kendisine lütfettiği nimetleri
hatırlar/hatırlatır ve “Doğrusu kim Allah’tan korkar, takva dairesinde yaşar ve
her çeşidiyle sabrı temsil edebilirse Allah da böylesine ihsana ermişlerin
ecrini zayi etmez.” diyerek tahdis-i nimette bulunur.(88)
Muhsinlerden olduğu beş defa tekrarlanıp teyit edilen bir insanın bırakın bir
kadına meyletmesi, küçük bir günaha bile meyletmesi düşünülemez. Bu sebeple, beş
defa tekrar edilerek vurgulanan bu özelliğini Hazreti Yusuf’un kadın
karşısındaki iffetine, masumiyetine ayrı bir delil olarak almak gerekir. Bir
sonraki âyeti de bu bakış açısıyla beraber okumak icap eder.
84 Yusuf sûresi, 12/22.
85 Yusuf sûresi, 12/36.
86 Yusuf sûresi, 12/56.
87 Yusuf sûresi, 12/78.
88 Yusuf sûresi, 12/90,
Yusuf sûresi, 12/23
وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الْأَبْوَابَ
وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ
إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yusuf’tan kâm almak istedi ve kapıları sıkı
sıkıya kapatarak ‘Haydi yaklaş bana!’ dedi. O: ‘Allah’a sığınırım! (Nasıl böyle
bir şey teklif edersin.) Doğrusu O, benim efendim, bana çok iyilik yaptı. (Hal
böyleyken ona nasıl ihanet ederim.) Gerçek şu ki zalimler asla iflah olmazlar.’
diye karşılık verdi.”
Günaha Çağrı Karşısında Yiğitçe Duruş
Hazreti Yusuf, kendi elinde yetiştirdiği bir çocuğa kendisini teklif edecek
kadar rahat, cüretkâr ve nefsinin esiri bir kadınla karşı karşıya kalıyor. Bu
tekliften önce geçen süreyi düşündüğümüzde, kadının uzun bir zaman aslında
Hazreti Yusuf’ta gözü olduğunu, fakat teklif için uygun yaşı ve zamanı
beklediğini tahmin edebiliriz. Bu durum, o günün toplumunda böyle şeylere
cesaret edecek kadar bir rahatlığın ve bohem hayatının yaşandığını gösteren
delillerden biridir. Kapıların çoğul kullanılmasından sarayın çok kapılı olduğu
anlaşılıyor. Bu durum riski de beraberinde getiriyordu. Çünkü her an birilerinin
içeri girmesi ihtimali vardı. Kadın, yakalanma riskinin yüksek olduğu öyle bir
yerde bütün ihtimalleri hesaba katarak kendini sağlama almak istemiş ve bütün
kapıları kapatmıştı.
Hazreti Yusuf’un “Doğrusu, efendimin çok iyiliğini gördüm.” mânâsına elen
إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ cümlesindeki rab kelimesi ile kimi kastettiği
üzerinde farklı fikirler ortaya atılmıştır. Bir görüşe göre Hazreti Yusuf, bu
kelimeyle Allah Teâlâ’yı kastetmiştir. Bu durumda cümlenin mânâsı şöyle olur: “O
benim Rabbim, benim konumumu, mevkiimi, imkânlarımı, konaklayacağım yeri çok
güzel hazırladı.” Böyle demekle o, kadına da bir ikazda bulunmuş ve “Böyleyken
ben nasıl O’na karşı gelirim, nasıl böyle bir günahı işlerim!” demek istemiştir.
Şahsen bu görüşün daha isabetli olduğunu düşünüyorum.
Diğer bir görüşe göre ise o, “maazallah” deyip Allah’a sığındıktan sonra bu
ifadeyi kullanmış ve bununla evin sahibi olan Mısır azizini kastetmiştir. Buna
göre cümlenin mânâsı şöyle olur: “Ev sahibi olan aziz, benim efendimdir. O, bana
baktı, güzel ikramda bulundu.” Mânâyı bu şekilde düşündüğümüzde burada aynı
zamanda harika bir üslup inceliğiyle karşı karşıya kalırız. Şöyle ki; Hazreti
Yusuf bir taraftan ev sahibine olan sadakatini, vefasını ve saygısını ifade
ederken diğer taraftan kadına, eşine sadakatli olması gerektiğini hatırlatmış ve
demek istemiştir ki: “Ben ev sahibime ihanet edemem, böyle bir densizlik
yapamam. Sen de ona ihanet etme, çünkü o senin kocan!” Bu, oldukça yerinde ve
güzel bir üsluptur. Yoksa burada Yusuf (aleyhisselâm) haram olan bir şeyi
Allah’tan dolayı değil de ev sahibinden dolayı terk ettiğini kastetmemiştir.
Diğer bir ifadeyle Allah korkusu yerine ev sahibine olan sadakatini ve ondan
gördüğü izzet ve ikramı vurgulamış değildir. Orada bir açıdan kadının anlayacağı
dilden konuşmuştur. Kadın, yaptığı teklifin yasak ve çirkin olduğunun
farkındadır ama o anda kadının gözünü şehvet bürüdüğünden yasağı, çirkini
düşünecek durumda değildir. Böyle birine Hazreti Yusuf düşünebileceği bir kapı
açmış, kocasına sadık olması ve ihanet etmemesi gerektiğini hatırlatmış ve
böylece sözleriyle onun vicdanına dokunmak istemiştir. Bu bir peygamber firaseti
ve maharetidir. Kullanacağı üslubu çok iyi seçmiştir. Hatta şöyle de denebilir:
Hazreti Yusuf bu ifadeyle aslında Allah Teâlâ’yı kastetmiştir ama cümleyi,
kadının kendi kocasını ona hatırlatacak şekilde kurmuştur.
Diğer bir ifadeyle burada olay, isim vermeden zamirler üzerinden anlatılmıştır.
Böylece hem hassas, riskli, yanlış anlamaya müsait bir konu, özlü olarak ve tam
ifade edilmiş hem de zihin ve hayallerde yanlış anlamaya, olumsuz bir resmin
oluşmasına meydan verilmemiştir. İşte bu, kitabın giriş kısmında da dikkat
çekildiği üzere Arapçanın ayırıcı bir özelliğidir.
Yusuf sûresi, 12/24
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ
كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا
الْمُخْلَص۪ينَ
“Doğrusu, kadın ona sahip olmayı kafasına koymuş ve onu elde etmeye yönelmişti.
Eğer (vicdanında) Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. (Fakat
etmedi). İşte böylece Biz ondan fenalık ve çirkinliği uzaklaştırdık. Çünkü o,
Bizim tam ihlasa ulaştırdığımız kullarımızdandı.”
Hazreti Yusuf’un Masumiyeti
Gerek meallerde gerekse tefsirlerde bu âyet incelenirken iki ayrı açıdan hataya
düşülmektedir:
Birincisi: Bazı kaynaklar, Hazreti Yusuf gibi her hâliyle salih, muhlas bir
peygamberi normal, beşerî his ve arzularının cenderesi içinde ezilen sıradan bir
insan gibi görüyor, böyle bir yaklaşımla âyete mânâ veriyor ve “Kadın ona
meyletti, o da kadına meyletti; ama o, Rabbinin burhanını gördü.” diyorlar.
Hâlbuki Hazreti Yusuf’un gerek o güne kadarki örnek yaşantısı gerekse de bu
âyetin devamındaki ifadeler onun hakkında böyle düşünmeye manidir. Zira o, sıdk
ve salâh ile örülü bir hayat yaşamıştır. Allah’ın inayet ve muhafazasıyla,
fuhşiyat ve benzeri kötülükler ondan fevkalade bir şekilde uzaklaştırılmıştır.
Ayrıca o, muhlas yani Allah’ın özel lütfuyla ihlasa erdirdiği bir zattır. Bu,
muhlis olanlar yani iradelerini ihlası kazanma yolunda kullananlar için aynı
kolaylıkta olmayabilir. Biz de böyle bir korunmayı talep edebiliriz ama bunu
başarmak kolay değildir.
İkincisi: Meseleye beşerî realitelere ters bir düşünce ile yaklaşanlar ise,
“Hazreti Yusuf’un şehevî istek ve arzusu yoktu.” diyorlar.
Her iki düşünce tarzında da bir kısım eksikliklerin olduğu açıktır. Peygamberler
de beşerdir ama masumiyet ve masuniyet (korunmuşluk) itibarıyla beşer
üstüdürler. Şehevî arzuları vardır ama Cenab-ı Hakk’ın koruması sayesinde bu
arzuları onların yüksek azim ve iradelerine tâbidir. Burada anlatılmak istenen,
Hazreti Yusuf’un masumiyetidir. Öyleyse mealde belirttiğimiz gibi, şehevî
arzularına rağmen, Yusuf (aleyhisselâm) Hakk’ın korumasına sığınıp o müthiş
iradesini kullanarak kadına asla meyletmedi.
Kur’ân-ı Kerim orada olup bitenleri resmederken, “Kadın onu elde etmeye
kalkıştı.” mânâsında وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ tabirini kullanmaktadır. Bu ifadeyle
anlatılmak istenen şey, basit bir yöneliş, istek ve niyet değildir. Bilakis
kadının bu konudaki azim ve kararlılığı ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu,
normal bir insanın altından kalkamayacağı kadar zor bir imtihandır. Fakat Yusuf
aleyhisselâm her zaman bir “burhan” üzerinde olmuştur. Onda iman, mârifet,
Allah’la içten münasebet ve bütün benliğine hâkim bir Allah korkusu ve Allah
saygısı vardır. Bu sayede o, iradeli olmanın en güzel örneğini sergilemiştir;
sergilemiş de bulunduğu yer bütün menfezleriyle beden ve cismaniyete açık
olmasına rağmen o, “maazallah” (Allah’a sığınırım) diyerek bu atmosferi
paramparça edip ululara has bir buutta kendi çerçevesini ortaya koymuştur. Evet,
insanı fenalığın uçurumuna sürükleyecek böylesine iç ve dış şartların aleyhte
ittifak ettiği bir anda, onu şart-ı âdi plânında Allah’ın korumasına ulaştırıp
ekstra mazhariyetlerle serfiraz kılan şey, başka değil onun ismet, iffet,
sadakat düşüncesinin beslediği kâmil insan olma iradesidir. Zaten Hazreti Yusuf,
Allah’a itaat içerisinde yaşayan ve insanları Allah’a davet etme misyonuyla
vazifelendirilen bir iman, bir aksiyon ve misyon insanıydı. Aslında mevsimi
gelince Zeliha da bu iffet abidesinin iffetine: وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ
نَفْسِه فَاسْتَعْصَمَ“Ben onun nefsinden kâm almak istedim ama o sımsıkı iffet
ve ismetine kilitli kaldı.” diyerek şehadet edecektir.
Meseleyi هَمَّ fiilinin tahlili üzerinden tekrar ele alacak olursak şu
yaklaşımlar da ortaya konabilir:
Zeliha ile Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) tamamen iki ayrı dünyanın insanıdırlar.
Biri, sevdasından gözü dönmüş, iradesi felce uğramış, kendi hislerini yaşayan
bir kadın; diğeri ise gözü ötelere açılmış, ihsan şuuruna ermiş ve ihlâsın özü
hâline gelmiş bir nebi namzedidir. Dolayısıyla her ikisi de kendi duygu ve
düşünceleri istikametinde yol almaktadır. هَمَّ fiili ikisi için kullanılsa da
bu kelime, her ikisinin gaye ve hedefine göre farklı anlamlara gelir. Evet هَمَّ
kelimesine, onların himmetlerinin, düşünce yapılarının, bilgi birikimi ve
kültürlerinin farklılığına göre mânâ verilmelidir. Zaten aradaki fark, biraz
sonra meydana gelecek tablodan da anlaşılacaktır. Yusuf (aleyhisselâm) ismet ve
iffete doğru, Zeliha ise bütün himmetiyle şehvet ve günaha doğru koşmakta ve
âdeta bu iki zıtlıkta yarışmaktadırlar. Yusuf (aleyhisselâm) kaçmakta, diğeri
kovalamaktadır. Eğer Yusuf’un (aleyhisselâm) kadına karşı zerre kadar iradî bir
meyli olsaydı zaten böyle bir kovalamacaya gerek kalmazdı. Demek ki Hazreti
Yusuf’un azmi, niyeti ve hedefi tamamen başkaydı ve o yüce hedefe doğru
koşmaktaydı. Zaten ikisi arasında cereyan eden mücadeleyi izlerken de bu durum
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Bu itibarla, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) “hemm”i, düşüncesi kendi sevdası;
Zeliha’nınki de kendi sevdası istikametindeydi. Cenab-ı Hak’la halvete ermiş bir
insanın ve daima Allah’ın (celle celâluhu) gözetiminde yaşayan bir nebinin
“hemm”ini, gözü şehvetten başka bir şey görmeyen bir kadının hemmiyle aynı
teraziye koyup tartmak hata olur. Bazı tefsircilerin eserlerinde bu türlü hatalı
yorumlara rastlamak mümkündür. Onlar yaptıkları bu hatadan dolayı kim bilir ne
feyizlerden mahrum kalmışlardır. Muhtemelen onları bu türlü yorumlara sevk eden
şey, İsrailiyat kaynaklı asılsız rivayetlerdir. Kanaatimce, Kur’ân ve Sünnet-i
Seniye’den referanslı olmayan bu ve benzeri konulardaki yorumlar bir daha gözden
geçirilmelidir. Yeniden yapılacak bu düzeltme –öyle zannediyorum ki– o samimi,
fakat İsrailiyat kurbanı büyüklerimizi de memnun edecektir.
Öte yandan kadının yaptığı şey, gözünün önünde büyüyen, emrinde olan dünya
güzeli bir delikanlıya gönlünü kaptırmaktı. Özel bir tuzak kurmaya ihtiyaç
kalmadan, elinin altındaki geniş imkânlarla onu elde etmeyi planlamıştı. İşte
Hazreti Yusuf’un karşılaştığı bu zor durumu, bu zor durumda gösterdiği o iffetli
duruşu bu açıdan da değerlendirmemiz gerekir. Efendimiz’in buyurduğu üzere
Allah’ın mahşerde gölgesine alacağı kişilerden biri de güzel ve mansıp sahibi
bir kadının teklifi karşısında “Allah’a sığınırım!” deyip iffetini koruyan
babayiğittir.(89) Aynı mekânda böyle bir şeyle imtihan olmak iradeleri aşkın çok
zor bir şeydir. Bu öyle zor, öyle irade isteyen bir imtihandır ki nice abid,
zahit, dev kâmetler, benzeri bir şeyle karşılaşmaktan korkmuş ve Hazreti
Yusuf’un çizgisini takip ederek sabah akşam bu tehlikeden Allah’a
sığınmışlardır.
O abid ve zahitlerden biri olan Bediüzzaman Hazretleri de hayatı boyunca
iffetiyle yaşamış biridir. Van valisinin evinde kalırken, onun yemek ve çay
işlerinde hizmet eden iki kızını birbirinden ayıramamıştı. Çünkü orada kaldığı
altı ay boyunca tanıyacak kadar onlara bakmamıştı. O böyle yaşadığı hâlde sabah
akşam “Allahümme ecirnâ min şerri’n-nisâ!” (Allahım, kadınlarla imtihan olmaktan
bizi koru!) diye dua ediyordu.
Evet bu mesele, sabah akşam Allah’a sığınılması gereken bir durumdur. Bugün bu
imtihanla gençleri erken yaşlarda dejenere ediyorlar. Medyanın gücünü de
kullanarak onları bohemce hayata teşvik ediyorlar. Değişik isimler ve kutlamalar
altında erkek kadın beraberliklerini masum hâle getiriyor ve çok büyük
tahribatlara sebebiyet veriyorlar. Allah ayaklarımızı kaydırmasın, nesillerimizi
korusun. Böyle bataklıklara düşmemek için işin başı harama bakmamak ve onun
semtine sokulmamaktır. Hatta insanın ilham menfezlerinin açık olması biraz da bu
konuda kirlenmemeye bağlıdır. Harama nazar, tıpkı soba borularındaki kurum gibi,
ilham menfezlerini kapatır.
وَهَمَّ بِهَا لَوْلَۤا أَنْ رَأٰى بُرْهَانَ رَبِّهِ O da ona meyledecekti ama
Allah gözünü açmış, kalbine ulaşacak şeyi ulaştırmıştı. Bu yüzden ufacık bir
meyil bile göstermedi. Aslında Yusuf (aleyhisselâm), bir erkek olarak kadına
karşı ilgisiz, duyarsız, umursamaz değildir. Öyle olsaydı bu bir zaaf olurdu.
Dolayısıyla kadın karşısındaki iffetli duruşu da iffetten değil zaaftan
kaynaklanmış olurdu. Elbette onun da tabiatı itibariyle karşı cinse yönelik
beşerî duyguları vardı. Ama o, küçüklüğünden beri içinde yaşadığı ihsan şuuru
ile Rabbinden bir burhan görmüş ve duygularını kontrol etmesini bilmişti. Bu
burhan sayesinde kadına hiç mi hiç meyletmedi. Meyletmedi ve tersi istikamette
kapıya doğru koştu.
Bazı rivayetlerde Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) gördüğü burhanla alâkalı
farklı bir bilgi nakledilir. Buna göre o, burhan olarak babası Yakub’u
(aleyhisselâm) görmüştü. Babası, elini dudağına götürmüş ve “Yusuf!”
demişti.(90) Böyle bir şey ihtimal dahilindedir. O esnada gözünde babasını
canlandırmış da olabilir. Fakat baştan beri sağlam bir fıtrata ve iffete sahip
olduğundan dolayı, doğrudan doğruya Allah’ın gösterdiği burhanla, yani kalbine
attığı duyguyla, vicdanında yaktığı bir ışıkla hareket etmiş olması ve günaha
karşı mukavemet göstermesi daha kuvvetli bir ihtimaldir. Evet burhan, vicdanda
çakan bir ışıktır. Vicdanda öyle bir burhan yoksa insan her zaman günaha düşme
riskiyle karşı karşıyadır. Bir insan çok namaz kılabilir, çok Kur’ân okuyabilir,
Müslüman görünebilir, fakat o burhan olmadan her zaman devrilmeye meyyaldir.
Âyetteki ifadesiyle عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ“göçmek üzere olan bir uçurum
kenarında” duruyor demektir.
Âyetteki muhlas tabiri Kur’ân’da iki peygamber için kullanılır. Biri burada
Yusuf aleyhisselâm diğeri de Meryem sûresinde Musa aleyhisselâm ile alâkalı
olarak geçer.(91) Muhlas, ilahî bir vergi olarak ihlasa erdirilmiş, Allah’ın
lütfu olarak o zirveyi tutmuş, Allah’ın has kulu demektir. Muhlis ise ihlas
peşinde koşan, o zirveye ulaşma yolunda olan kimse mânâsına gelir. Muhlas,
farklı kıraatlerde muhlis şeklinde okunsa da muhlas olarak okunması tercihe daha
şayandır.
Elbette muhlas olma mazhariyeti sadece bu iki peygambere ait değildir. O, bütün
peygamberlerin ortak vasfıdır. Hele Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her
konuda olduğu gibi bu konuda da zirveyi tutar. Bu açıdan Allah Teâlâ, örnek
kabilinden iki peygamberi nazara vermiş, bütün peygamberlerin de bu büyük sıfata
sahip olduklarını bildirmek istemiştir. Nitekim عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ“muhlas
kullarımız” ifadesinde iki kelime de çoğul kipte gelmektedir. Demek ki iki
peygamberin ismi zikredilse de aslında bütün peygamberler muhlastırlar.
Peygamberlerin dışında kendi derecesine göre muhlas olanlar da vardır.
Dolayısıyla bu zirvenin sadece peygamberlere ait olduğunu düşünüp ona karşı
müstağni ve ilgisiz kalmak doğru değildir. Bize düşen, o zirveye talip olmak,
kabiliyetlerimiz bizi nereye kadar götürürse götürsün daima o zirveye ulaşma
ceht ve gayreti içinde bulunmaktır. Bunun için اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ
عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُلْهَمِينَ “Allahım bizi muhlis,
muhlas ve ilhama mazhar kullarından eyle!” diye dua etmekte hiçbir mahzur
yoktur. Zira herkesin kabiliyetine göre bir muhlis, bir muhlas ve bir mülhem
derecesi vardır. İhlasa erdirilmiş olma herkeste aynı derecede tecelli
etmeyebilir. Ancak herkes böyle bir zirveye talip olmakla, kabiliyetinin son
sınırlarını yakalamaya azmetmiş olur. Erdirecek olan Allah’tır. O Settar ismiyle
değişik sürçmeleri siler, affeder, o hataları yapmamışız gibi bize muamele eder,
Gaffar ismiyle yarlıgar. Afuvv ism-i şerifiyle günahların üzerine çizgi çeker.
Biz kullara düşen, söz verdikten ve ayağını yere sağlam bastıktan sonra bir daha
kaymamaya çalışmaktır. Evet, gerçek mânâda sadece peygamberler muhlastırlar.
İhlasa talip olan diğer müminler ise muhlistirler. Bununla beraber diğer
müminlerin de kendi kabiliyetlerine göre zılliyet planında muhlas olmaları
mümkündür.
89 Buhârî, ezân 36, zekât 16, rikak 24, hudûd 19; Müslim, zekât 91.
90 Bkz.: Saîd İbn Mansûr, es-Sünen, 5/390..
91 Bkz.: Meryem sûresi, 19/51.
Yusuf sûresi, 12/25
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا
لَدَى الْبَابِ قَالَتْ مَا جَزَۤاءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُۤوءًا إِلَّا أَنْ
يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Derken, ikisi de kapıya doğru koştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkadan
yırttı. (Tam bu sırada) kapıda kadının kocasını karşılarında buldular! Kadın
hemen ‘Senin ailene fenalık yapmak isteyen kimsenin cezası zindana atılmaktan
veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?’ dedi.”
Kadının İftirası
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ “İkisi de kapıya koştular.” ifadesinde kimin önde kimin
arkada koştuğu sorusu akla gelebilir. Öncelikle teklifi yapan, kadındır. Bu
teklifi kabul etmeyen ise Hazreti Yusuf’tur. Tekliften sonra bir koşuşma varsa
orada Hazreti Yusuf’un önde olması gerekir. Çünkü teklif edilen şeyden kaçan
odur. Dolayısıyla arkadan kovalayan da kadındır. Bu sebeple, ifadeyi “Yusuf
önde, kadın arkada kapıya doğru koştular.” şeklinde anlamak gerekir.
Kadın, Hazreti Yusuf’un gömleğini arkadan asılıp yırtar. Bu vaziyette kapı
açıldığında birden kadının kocasıyla karşı karşıya kalırlar. Kadın, kocası daha
bir şey demeden, ona konuşma fırsatı tanımayıp kendini savunmaya geçer. Âyet-i
kerimede hem seçilen kelimeler hem de kelimelerin musikisi tabloyu çok güzel
resmediyor. Biraz dikkatli bakıldığında beklenmedik bir netice karşısında
şaşıran, kem küm eden, ne diyeceğini bilemeyen bir kadın psikolojisi görülüyor.
Kadın kendini savunmak için Hazreti Yusuf’a iftira atıyor. Onu karalamak
suretiyle kendini temize çıkarmak istiyor.
Böyle pespaye iftiralara maruz kalan sadece Yusuf (aleyhisselâm) değildir. Diğer
bazı peygamber ve büyükler de bu türlü iftiralara uğramışlardır. Mesela Hazreti
Davud ve Hazreti Süleyman da benzer iftiralara maruz kalmışlardır. Maalesef Eski
Ahit’ten alınarak bu asılsız iddialar bazı filmlere de konu yapıldı. Herhangi
bir insan için bile düşünülemeyecek ve ancak rezil insanların yapacağı bu gibi
şeyler, Allah’ın en temiz kulları olan peygamberlere yakıştırıldı.
Bu konuda en bilinen örnek Meryem validemize atılan iftiradır. Mucizevî bir
şekilde Hazreti İsa’yı dünyaya getirmesi karşısında o iffet abidesi annemizi
karalamaya çalışmış ve buna dair iftiralar üretmişlerdir. Öyle ki, Kur’ân’ın
ifadesiyle, لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا “Sen çok kötü bir şey yaptın!”
demişlerdir. Âyetteki ‘feriyyen’ kelimesi ‘firye’ kökünden gelir. İftira
kelimesi de aynı köktendir. Firye, hiç olmayacak bir şey, yolunda, usulünde
olmayan, iftira gibi mânâlar taşır. Bu kelimeyle onlar zinayı kastediyorlar ve
Meryem validemize üstü kapalı iftira atıyorlardı.
Ayrıca Peygamber Efendimiz’in tertemiz eşi olan Hazreti Âişe validemiz de
münafıkların benzer iftirasına maruz kalmıştı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak
kıyamete kadar okuyacağımız âyetler indirmiş ve onun temiz ve iffetli bir kadın
olduğunu ilan etmiştir.
Peygamberler ve onlardan sonra gelen büyükler böyle iftiralara maruz kalmışlarsa
peygamber çizgisinde yürüyen hak erlerinin de aynı şeylere maruz kalmaları her
zaman mümkündür. Allah korusun; “para çaldı” derler, “mal mülk edindi” derler,
“ona buna baktı” derler, “makamını suistimal etti” derler. Bu yüzden Arapların
ifadesiyle “perde arkasındaki genç kız” gibi iffet ve ismet dairesinde yaşamak
gerekir. Nitekim peygamberler başta olmak üzere bütün büyükler, bu konuda
olabildiğine hassas davranmış ve iffetlerine toz konduracak en ufak bir tavra
girmemişlerdir. Son dönemin büyük simalarından Bediüzzaman Hazretleri de bu
konuda çok hassastı. Bazıları onun itibarını sarsmak için ellerinden geleni
yapıyor, başarılı olamayınca da yanına kadın ya da içki sokma gibi farklı
yollara başvuruyorlardı. Bunların farkında olan Üstad da kapısını hem kendisi
içeriden kilitliyor hem de talebelerine dışarıdan kilitletiyor ve bu tür
komplolara karşı elinden gelen tedbiri alıyordu.
Bugün tebliğ ve irşat vazifesiyle meşgul olanlar da çok dikkatli olmalılar.
Özellikle dini temsil konumunda olanlar bu konuda daha hassas davranmalılar. Bir
öğrenci yanlış bir şey yaparsa netice ona göre küçük dairede kalır. Aynı yanlışı
bir kurum idarecisi yaparsa ona göre yankı bulur. Bir de –Allah korusun–
parmakla gösterilen biri bu yanlışı yaparsa neticesi geniş bir alana sirayet
eder ve etrafta çözülmeler ve dağılmalar olur. O yüzden bir yandan çok dikkatli
yaşamalı, diğer yandan da daima dua etmeli ve her zaman اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا
مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا وَعَنْ أَيْمَانِنَا وَعَنْ شَمَائِلِنَا
وَمِنْ فَوْقِنَا وَنَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا “Allahım,
bizi önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan, üstümüzden ve altımızdan
gelebilecek bütün tehlikelerden ve azabına uğramaktan koru!” demeli. اَللَّهُمَّ
أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا
وَعَذَابِ الْآخِرَةِ “Allahım, her işte akıbetimizi güzel eyle ve bizi dünyada
rezil olmaktan, ahirette de azaba uğramaktan koru!” diyerek Allah’a sığınmalı.
Elden gelen bütün hassasiyet gösterilerek, her türlü tedbiri almaya çalışılsa da
beşer olma itibariyle sürçüp günah işlemek her zaman ihtimal dahilindedir. İnsan
bazen öyle hatalar işler ki Allah onu te’dib eder. Bu yüzden çokça “Ya Settâr,
Ya Gaffar” diyerek zikirde bulunmalı, sık sık اِغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا كُلَّهَا
وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا وَلَا تُخْزِنَا فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
“Rabbimiz, bütün günahlarımızı affet, bütün ayıplarımızı ört, bizi dünyada ve
ahirette rezil rüsvay kılma.” demeli.
Burada, “Neden bu kadar hassas olmalıyız?” diye bir soru akla gelebilir. Hassas
olmalıyız, çünkü iletişimin çok hızlandığı, dünyanın bir köy hâline geldiği
günümüzde haysiyetimiz artık şahsilikten çıkmış, İslam ile bütünleşmiştir. Bir
günah işlediğimizde o, şahsımızla alâkalı kalmaz İslam’a ve bütün Müslümanlara
mal edilir. Böylece söz konusu günahın günahlık derecesi de artar. Öyle ki şahsî
dairede işlenen küçük bir günah, büyük dairede büyük bir cinayet hâline
gelebilir. Dolayısıyla duaya çok ihtiyaç var. Müminler birbirlerine çok dua
etmeli ve ettikleri duaya uygun düşen bir hayat yaşamalılar.
Allah bizi Hazreti Yusuf, Hazreti Davud, Hazreti Meryem ve Hazreti Âişe gibi
temkinli yaşamaya muvaffak kılsın. Onların maruz kaldığı iftiralara maruz
kalmaktan da muhafaza etsin.
Âmin.
Yusuf sûresi, 12/26-27
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَۤا إِنْ كَانَ
قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ
قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ
“Yusuf ise: ‘Asıl o, benden kâm almak, benimle arzusunu yerine getirmek istedi.’
dedi. Hanımın akrabalarından biri de şöyle hüküm verdi: ‘Eğer gömleği önden
yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, delikanlı ise yalancının tekidir. Yok,
eğer gömleği arkadan yırtılmışsa o yalan söylemiştir, delikanlı doğru
söylemektedir.’”
Medrese-i Yusufiye
رَاوَدَ fiili, ‘arzusunu gerçekleştirmeyi istemek’ demektir. Türkçede buna ‘kâm
almak’ diyoruz. Kelimenin kipi, işin karşılıklı olduğunu gösteriyor olsa da
Seyyidina Hazreti Yusuf katiyen o işin içinde değildir. Yani kadın ondan kâm
almak istese de Hazreti Yusuf ona asla meyletmemiştir. Bunu zaten daha önceki ve
sonraki âyetler de ortaya koyuyor. Fakat mesele iki kişi arasında cereyan
ettiğinden dolayı durum Arapçada bu kiple ifade edilir. Bu yüzden meali “Benimle
arzusunu yerine getirmek istedi.” şeklinde verildi. Yani Hazreti Yusuf, “Evet o
bana sataştı, belki ben de kendisine sataşılan kişi olarak o işin içinde
bulundum fakat ben kaçan oldum, o da arkadan kovalayan oldu.” demiş oluyor.
Buradaki hakem, kadının akrabası olduğuna ve şahit olarak dinlendiğine göre
saraydan biri olmalıdır. Aynı zamanda, sözü dinlenen, itibarlı biridir ki böyle
önemli bir olayda şahit olarak o dinleniyor. Yorumuna bakılacak olursa, insaflı
biri olduğu anlaşılıyor. O dönemde te’vîl-i ehâdîs yani, yorum, olayların
arkasını araştırma, olayların oluş şeklinden mânâlar çıkarma yaygın olduğundan
şahit, meseleye işaretler yoluyla yorum getiriyor, ehl-i vukufluk, yani
bilirkişilik yapıyor: “Eğer gömlek önden yırtılmışsa kadın, arkadan yırtılmışsa
Hazreti Yusuf haklıdır.” diyor.
Şahidin, kadının ailesinden olması sebebiyle onun tarafını tutması beklenirken
onu suçlu bulması, Hazreti Yusuf’un masum olduğuna dair kuvvetli bir delildir.
Buna, iffetle yaşanan hayata Allah’ın özel bir lütuf ve teveccühü de
diyebiliriz. Böylece Allah onu hem mükâfatlandırmış hem de ileride göreceği
misyona hazırlamıştır. Bu açıdan, iffetin kendisi kadar onun başkaları nazarında
ispat edilmesi de çok önemlidir. Eğer o şaibe, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm)
üzerinde kalsaydı, yeniden halkın içine döndüğünde davası adına tesirli olamaz,
yakaladığı konuma ulaşamaz, dolayısıyla misyonunu eda edemezdi.
Yusuf (aleyhisselâm), hapse bir suçlu olarak girmedi. O günkü idareciler,
masumiyetini bildikleri hâlde, maslahat gereği onun hapse girmesini uygun
buldular. Onlar Hazreti Yusuf’u hapse atsalar da halk olup biteni biliyordu.
Özellikle o günkü saray eşrafı arasında kadının suçlu, Hazreti Yusuf’un masum
olduğu biliniyordu. Dolayısıyla kimse Hazreti Yusuf’u itham etmedi. Kimse “Zaten
hapsi hak etmişti, müstahak olduğunu buldu.” demedi. Hapse masum olarak girdi ve
masumiyetini tescil ettirerek oradan çıktı. Öte yandan o, hapiste boş durmadı,
misyonunu mevcut şartlarda devam ettirdi. Orayı bir medrese hâline getirdi ve
bir tebliğ ve eğitim mekânı olarak değerlendirdi.
İslam’ın ilk çilekeşlerinden İmam Rabbanî’ye, ondan da Bediüzzaman’a kadar
hayatının önemli bir kısmını hapiste geçirenler orada hep Hazreti Yusuf gibi
hareket etmiş ve orayı bir medrese-i Yusufiye (Hazreti Yusuf’un okulu) olarak
görmüşlerdir. Elli yaşından sonra vefatına kadar hayatının yaklaşık otuz yılını
hapiste ve gözetim altında geçiren Bediüzzaman Hazretleri’nin kullandığı
medrese-i Yusufiye tabiri, daha sonra onun takipçileri tarafından da kullanılmış
ve hapiste geçirilen süreyi değerlendirme adına önemli bir motivasyon kaynağı
olmuştur. Evet, hemen her dönemde, peygamber yolunun yolcuları için medrese-i
Yusufiye, bir kader hâline gelmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzün hapse düşen
çilekeşleri de kendilerini mesdrese-i Yusufiye talebesi olarak görmeli ve
hapiste geçirdikleri zamanı Hazreti Yusuf gibi değerlendirmelidirler. Nitekim
böyle yapanların sayısı az değildir.
Yusuf sûresi, 12/28-29
فَلَمَّا رَأٰى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ
كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ
إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ
“Kocası, Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce: ‘Öyle anlaşılıyor ki
bu, sizin (kadınların) bir hileniz! Gerçekten sizin hile ve komplolarınız çok
yamandır! Yusuf! Sakın bunu kimseye söyleme! (Kadına dönerek) Sen de günahından
ötürü af dile. Zira yanlış yapan, günah işleyen sensin.’”
İffetin Tescili
إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ “Siz kadınların fendi/hilesi pek müthiştir.” Burada
iki noktayı mülahazaya alabiliriz: Birincisi, bu âyette kadının hilesi söz
konusudur. Ancak erkek de kadına hile yapabilir, onu baştan çıkarabilir.
İkincisi, hileyi yapan tek bir kadın olduğu hâlde onun şahsında bütün kadın
cinsine izafeten “Sizin hileniz pek müthiştir.” denilmiştir. Sûre boyunca beş
defa hile kelimesinin kadınlara izafeten kullanıldığını görüyoruz. Bu da
gösteriyor ki onların hilesi, ayartması erkeğin hilesinden daha büyük ve daha
kuvvetlidir. Nitekim pratik hayatta da bu böyledir.
Burada bir kadının kendi arzularına ulaşmak için erkek hakkında olmadık planlar
çevirmesi, hilelere başvurması, komplolar düzenlemesi söz konusudur ve bu öyle
dehşetli bir hâldir ki şeytanın hilesini bile geçer. Nitekim Kur’ân, şeytanın
hilesi için إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا “Şüphesiz, şeytanın hilesi
zayıftır.” buyururken, burada kadınların hilesinin büyük olduğunu ifade
etmektedir. Çünkü şeytanınki bir tesvil ve tezyinden, bir süsleme ve güzel
göstermeden ibarettir. Kadın ise erkeğin üzerine üzerine gider, arzusuna ulaşmak
için fırsat kollar, fırsat yakaladığında da onu kaçırmaz, kıssada olduğu gibi
onun üzerine atılır. Allah böyle bir akıbetten müminleri muhafaza buyursun.
Genelde kadının erkek için bir imtihan unsuru olduğu üzerinde durulsa da aslında
kadın da erkek de birbiri için bir imtihan sebebidir. Diğer yandan, imtihana
kadının sebep olduğu yerde bile erkeğin zaafı söz konusudur. Bu açıdan, biz
duada sabah akşam “Allahım bizi kadınların imtihanından koru!” diye dua ederken
kadını aşağılamış ve onu bir şer kaynağı gibi göstermiş olmayız. Zaten bu bizim
inanç değerlerimizle bağdaşmaz da. Bu ifadeyle kadının erkek için imtihan olma
gerçeğiyle beraber erkeğin kadın karşısındaki zaafı vurgulanmış olur. Bu dua ile
şu ifade ediliyor “Bir kadının teklifiyle karşı karşıya kalırsan, bir kadınla
imtihan olursan Yusuf ol, kaç! Varsın gömleğini arkadan yırtsın, ama sen kaç.
Sakın gömleğin önden yırtılmasın! Yani sen ona meyletme! Kazanacağın yerde
kaybetme!”
Erkek zaafını ortaya koymasa, zaafına yenilmese ona kimse musallat olamaz. Fakat
bu zaaf öyle zayıf bir şey, kadın da o zaafı yenecek öyle güçlü bir muhatap ki
pek çok insan bu imtihanı kaybetmektedir. Kanaatimce, Cennet’te Hazreti Âdem’e
zelle yaşatan şey de böyle bir imtihandı. Yani orada mesele elma, armut, darı,
buğday değildi. Mesele, insan cinsinin zaafını ortaya koyan güçlü bir imtihan
unsuruydu. İftar vaktinden evvel yemek gibi, zamanı gelmeden ve izin verilmeden
önce bir el uzatma, imtihanı kaybettirmişti.
Söz konusu zaafa karşı koyup bir kadın karşısında iffetini korumak, hele hele
makam ve güzellik sahibi bir kadının teklifi karşısında nefsi dizginlemek o
kadar zordur ki bu zorluğu aşıp Yusuf’ça davrananı, bir hadiste ifade edildiği
gibi, Allah adil bir idareci ile aynı seviyeye çıkarır.(92) Evet nefsine isyan
edip iradesinin hakkını veren böyle bir kahraman bir anda, büyük işler yapmış
olan sultanlarla aynı dereceye erişir. Nitekim, sahabeden bir genç böyle bir
imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Bir kadının teklifi karşısında, Hazreti
Yusuf’un (aleyhisselâm) burhan görmesine benzer şekilde âyet diline dolanmış,
âyeti okurken olduğu yerde düşüp ruhunun ufkuna yürümüştü. Hazreti Ömer,
mezarının başına varıp “Rabbinden korkana iki cennet vardır.” mealindeki âyeti
okuyunca mezardan şu cevap gelmişti: “Ben onun iki katını buldum.”(93)
Zamanımızda kadınla imtihan meselesi daha bir hassasiyet kazanmış durumdadır.
Zira her vesileyle kadın kullanılmaya, bir meta gibi pazarlanmaya, onunla
insanlar avlanmaya çalışılıyor. Kadınla hiç alâkası olmayan ürünlerin
reklamlarında bile kadın kullanılıyor. Böyle bir dünyada elbette daha dikkatli
ve temkinli olmak gerekiyor. Sedd-i zerâi(94) açısından insan, ihtiyaç ve
vazifelerinin haricinde, günahların bulunduğu ortamlara girmemeye özen
göstermelidir. Özellikle günümüzde internet ortamı gerçek hayatın çok ötesinde
günahlara açık bulunuyor. Halvet, nikah düşen bir kadınla aynı ortamda baş başa
kalmak ve günaha açık hâle gelmek demektir. Tam mânâda olmasa bile internet
ortamı da bir nevi halvettir. Orada insan kendisiyle ve günahlarla baş başa
kalır. Eğer Allah’la irtibatı zayıfsa, iradesi sağlam değilse, günahlara karşı
dayanıksızsa orada her türlü günahı görme, duyma ve işleme imkânı bulabilir.
İnterneti kullanarak pratik hayatta bir kısım fiilî günahlara sürüklenebilir.
İzleyen yoktur, takip eden yoktur, kontrol eden yoktur.
Aslında bir müminin halvet hâlinde yaşaması gereken keyfiyet, Allah’la
beraberliktir. Bu keyfiyeti yaşayabilen kişi, hadis-i şeriflerde mahşerde,
hararetin, baskının, korkunun, heyecanın, hesabın, sorgunun ağır olduğu o yerde,
Allah’ın gölgesinde gölgelenecek insanlardan biri olarak sena edilmiştir.(95)
Evet, insan yalnız hâllerinde Allah’a teveccüh eder; kalbi ürperir, gözü
yaşarırsa o, dehşetli manzaraların yaşanacağı mahşerde Allah’ın gölgesinde
gölgelenecektir. Şimdi önümüzde böyle bir hedef varken, internet ortamında bu
hedef ne kadar korunabilir? İnsan orada iradesine ne kadar sahip çıkabilir?
Mümin bütün bunları düşünerek hareket etmek zorundadır. Allah Resulü, “Tek yolcu
şeytandır.” buyuruyor. Yani tek başına yolculuğa çıkanın şeytana kanma ve günah
işleme riski çok yüksektir. Ardından “İki yolcu da şeytandır.” diyor. Yani iki
kişinin aldanması, yanlış iş yapması da her zaman mümkündür. Sonra da “Üç kişi
cemaattir.” buyuruyor.(96) Yani üç kişinin kötü bir işte anlaşması, günah
işlemesi genellikle zordur. Orada cemaat ruhu vardır. Allah’ın inayeti, rahmeti
onlarla beraberdir.
İfadelerden internet karşıtı olduğumuz gibi bir netice katiyen çıkarılmamalıdır.
Doğru ve yerinde kullanılırsa internet büyük bir nimettir. Çok hızlı bir şekilde
faydalı bilgilere ulaşma, İslamî ilimleri elde etme, hızlı iletişim sağlama,
ânında dünyadan haberdar olma açısından bir melek gibi vazife görür. Zamanı
kısaltır, mekânı yaklaştırır ve insana az zamanda çok iş yaptırır. Ancak sisi,
dumanı, kiri de çoktur. Öyleyse onu dikkatli kullanmak gerekir.
يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هٰذَا “Yusuf! Sakın bunu kimseye söyleme!” Yusuf
(aleyhisselâm) bütün dikkat ve temkiniyle iffetini korumasına ve masumiyeti
ortaya çıkmasına rağmen o günkü idareciler işin içinden çıkmak için ondan
feragat göstermesini istediler ve ona, “Bu meseleyi görmezlikten gel, üzerinde
durma!” dediler. Çünkü söz konusu kadın sıradan bir kadın değil, sarayda bir
bakanın hanımıydı. Mesele hem kadın için hem de kocası için büyük bir ar ve ayıp
sebebi olacaktı. Nasıl olmasın ki onu bir evlatlık gibi almış, terbiyesiyle
ilgilenmiş, ona kol kanat germiş, kendi elleriyle büyütüp belli bir yaşa
getirmişlerdi. Sonra da evin hanımı ona göz koymuştu. Her ne kadar o toplumda
bohemce hayat kanıksansamış olsa da söz konusu kişi azizin hanımı olduğundan
bunun o toplumda bile normal karşılanması mümkün değildi. Bu konuda bir krizin
çıkmaması için Hazreti Yusuf’un meseleyi kapatması isteniyordu.
Burada bir açıdan güçlülerin hukuku işleyip Hazreti Yusuf’a karşı bir gadir, bir
haksızlık yapılmışsa da diğer taraftan bakanın ve meseleye hakemlik yapan
kişinin insafı görülüyor. Zira problemi güç kullanarak, kara propaganda yaparak,
farklı yorumlarda bulunarak tamamen Hazreti Yusuf’un üzerine yıkabilir, onu
suçlu gösterebilirlerdi. İdare ve güç ellerinde olmasına rağmen bunu yapmadılar,
konumlarını suistimal etmediler ve Hazreti Yusuf’un masum, kadının da suçlu
olduğunu itiraf ettiler. Fakat problemin çözümü adına ve kendilerince bir
maslahat gereği Hazreti Yusuf’u hapse koymayı tercih ettiler. Vakıa o da
kadınların hilelerinden kurtulmak için hapse girmeyi istemiş ve bunun için dua
etmişti. Neticede duası kabul oldu ve hapse girdi.
وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ “Sen de istiğfar et!” İlk etapta bu sözü söyleyenin,
olaya hakemlik yapan kişi olduğu düşünülse de kadının kocasının olma ihtimali de
söz konusudur. Ayrıca bu ifadenin “Allah’tan af dile!” mânâsının yanı sıra
“Kocandan affını iste!” şeklinde anlaşılması da mümkündür. Sözün sahibi kim
olursa olsun, bu ifadeden o toplumda şöyle böyle bir inancın olduğunu anlamak
mümkündür. Sözün sahibinin saray eşrafından biri olduğunu düşünürsek, o günkü
idareci kesimin inançlarına dair de ipuçları çıkarabiliriz. Nitekim Mısır’ın
idaresinde bulunan ailenin oraya dışarıdan, Şam ya da Hicaz taraflarından
geldiğine dair rivayetler vardır. Bunun neticesinde toplumda metafizik düşünceye
kapılar aralanmış olabilir. Âyetlerde geçen konuşmalar da söz konusu rivayetleri
doğrular mahiyettedir.
92 Buhârî, ezân 36, zekât 16, rikak 24, hudûd 19; Müslim, zekât 91.
93 el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 1/468; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, 45/450.
94 Sedd-i zerâi, sakıncalı sonuçlara götürmesi kesin veya kuvvetle muhtemel
olduğunda mubah fiillerin yasaklanması anlamında fıkıh usulü terimidir.
Tehlikeye karşı önceden tedbir almayı ifade eder.
95 Buhârî, ezân 36, zekât 16, rikak 24, hudûd 19; Müslim, zekât 91.
96 Ebû Dâvûd, cihâd 87; Tirmizî, cihâd 4.
Yusuf sûresi, 12/30
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ
نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
“Şehirde birtakım kadınlar: ‘Duydunuz mu?’ dediler, ‘Vezirin hanımı uşağına
gönlünü kaptırmış, ondan kâm almak istemiş! Sevda ateşi bağrını yakmış. Kadın
besbelli kendini kaybetmiş!’”
Olay, Kadınlar Arasında Yayılıyor
Şehirdeki kadınlar meseleyi duyduğuna göre onlara bunu haber veren biri yahut
birileri vardı. Hazreti Yusuf’un bu konuda konuşmayacağı kesindir. Çünkü onda
peygamber firaseti vardır; böyle bir günahın aileyi nasıl yıkacağını ve toplumda
nasıl bir olumsuz tesir uyandıracağını bilir. Şahidin söylemesi de zordur. Çünkü
ifadelerine bakılırsa onun da bu konuda hassas olduğu anlaşılmaktadır. Günahın
duyulmasını ve yayılmasını istemez. Kadının kocasının söylemesi de düşünülemez.
Çünkü bu iş onun namusuyla alâkalıdır. Öyleyse bunu söyleyen, kadının kendisi
olabilir mi? Bu, ihtimal dahilindedir. Muhtemelen o, birine söyledi ve mesele
oradan yayıldı. Mahrem konuların insanlar arasında yayılması hızlı olur. Hele
sır mahiyetindeki şeyler birinin ağzına düştü mü artık onu saklamak mümkün
değildir. Bir gün Hazreti Ömer Efendimiz birine bir şey söyler ve “Bunu kimseye
söyleme” der. O da birine söylediğini daha sonra bildirir. Hazreti Ömer şöyle
der: “O zaman git, o haberi Irak’ta dinle!” Evet, sırlar bir kişiye bile
söylense sır olmaktan çıkar. Bu sebeple, gizli tutulması gereken meseleleri
insan en yakınlarına bile söylememeli, hatta duruma göre eşiyle dahi
paylaşmamalıdır.
قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا ifadesi bir deyim olarak; gönlünü kaptırmış, kara sevdaya
tutulmuş, delicesine sevmiş, sevda ateşi bağrını yakmış gibi mânâlara gelir.
Geçmişte edebiyata mâl olmuş Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi aşk
hikâyelerinde resmedilen aşk, tamamen şehvete dayalı ve hayvanî his kaynaklı bir
kâm alma duygusu değildir. Dolayısıyla daha masum, daha saf bir aşktır. Fakat
kadının burada Hazreti Yusuf’a karşı beslediği duyguda, bedenî arzu ve istekler
ağır basmaktadır. Arzularının esiri olan kadın, Hazreti Yusuf’tan kâm alma
çabası içerisindedir. O dönemde cismanî ve bedenî arzulara dayalı günahların
yaygın olduğunu hesaba katarsak, kadının duygularının arka planını büyük ölçüde
tahmin edebiliriz. Muhtemelen bu tarz bir hayat, mevcut kraldan önce başlamıştı
ve kral metafiziğe açık biri olmasına rağmen o gün de devam ediyordu. Belki de
gizli gizli devam ettiriliyordu. Öyle ki büyük günahlar bile toplumda normal
karşılanıyordu. Mesela kadının şiddetli arzuları vardı. Bu arzularını
gerçekleştirmek için Hazreti Yusuf’a sarkıntılık etmiş ve kocası tarafından
suçüstü yakalanmıştı. Eşini bu şekilde yakalamış biri olarak kocasının
hezeyanlara girmesi, Hazreti Yusuf’u saraydan kovup kadını şiddetli bir şekilde
cezalandırması düşünülebilirdi. Buna rağmen kocası bunları yapmayıp, meseleyi
büyütmeden hâlletmenin yolunu arıyordu. Muhtemelen o toplumda bu tür şeyler
yaygındı ve bu durum, onlarda günahlara karşı bir kanıksama, bir tolere etme
duygusu oluşturmuştu. Bu yüzden de meseleye “Ne yapalım bu toplumda bunlar
oluyor, bir şekilde durumu idare etmemiz gerekiyor.” şeklinde yaklaşmayı tercih
ediyorlardı.
Diğer yandan azizin hanımının bu hâlini duyan kadınların kendi aralarında
dedikodu ederek meseleyi yaymaları, Hazreti Yusuf’un güzelliği karşısında
ellerini kesecek kadar kendilerinden geçmeleri de o toplumda, şehevî ve hayvanî
duygular etrafında işlenen günahların yaygın olduğuna dair ipuçları veriyor.
Demek ki o kadınlar, uygun ortam olduğunda o güzellik karşısında birbirleriyle
kanlı bıçaklı olacak kadar şehvete açık duruyorlardı. Bu netice Hazreti Yusuf’un
kadınlar tarafından bir sıkıntıya maruz kalacağı endişesiyle hapsi tercih
etmesinden de çıkarılabilir.
Yusuf sûresi, 12/31
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ
مُتَّكَاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ
عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُۤ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ
حَاشَ لِلهِ مَا هٰذَا بَشَرًا إِنْ هٰذَۤا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ
“Kadınların dedikodularını işitince, konağına davet etmek üzere onlara haber
gönderdi. Onlar için mükellef bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikram edilen
meyveleri soysunlar diye her misafir için bir de bıçak koydurmuştu. Onlar
meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yusuf’a: ‘Çık
şimdi onların karşısına!’ dedi. Kadınlar onu görünce güzelliği karşısında hayran
kalıp kendilerinden geçtiler. Farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve ‘Aman
Allahım! Bu bir insan olamaz! Bu ancak bir melek olabilir!’ dediler.”
Hazreti Yusuf’un Güzelliği ve Mısır Kadınlarının Tepkisi
مُتَّكَاً kelimesi dayanacak yer anlamındadır. Burada koltuk, kanepe gibi
üzerine oturulan şeyler kastedilmektedir. Kelimede, o zamanın kültüründe, yerden
biraz yukarıda kurulan sofra başında oturma gibi bir âdetin varlığına dair
ipuçları vardır. Demek ki o günün insanları, özellikle saray sakinleri
misafirlerini yerdeki sofrada değil, yukarıda yaslanıp rahatça yemeklerini
yiyecekleri koltuk ve kanepe gibi yerlerde ağırlıyorlardı. Aynı kökten gelen
‘mütteki’ kelimesi de Kur’ân’da bu çerçevede kullanılmıştır. عَلَى الْأَرَائِكِ
مُتَّكِئُونَ “Kanepelerde geriye yaslanıp otururlar.”(97) âyeti buna bir
misaldir.
Kadınlar rahatça oturacakları yere kurulmuş ve arkalarına yaslanıp yiyip içmeye
başlamışlardı. Karşılarına birden Yusuf (aleyhisselâm) çıkınca, ona hayran
kaldılar. Öyle ki ellerindeki bıçaklarla meyveleri de ellerini de kestiler.
Demek ki Hazreti Yusuf’ta (aleyhisselâm) öyle büyüleyici bir güzellik vardı.
Görenler kendilerinden geçiyordu.
Kadınların Yusuf’u (aleyhisselâm) görür görmez büyülenmeleri ve ellerini kesecek
kadar kendilerinden geçmeleri, Hazreti Yusuf’un saray çevresinden dışarı çok
çıkmadığını, hep belli bir alanda bulunduğunu ve dolayısıyla insanlar tarafından
fazla bilinmediğini gösteriyor. Aksi takdirde, tanınıp bilinen bir insan
karşısında bu kadar şaşırılmazdı.
Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm) fevkalade bir güzellik verilmesinin elbette bazı
hikmetleri vardır. Belki misyonu icabı gittiği Mısır’da bir ilgi uyandıracaktı.
Belki o günün insanını en çok etkileyen şeylerden biri dış güzellikti. Genelde
insan yabancı birini görünce başta biraz yadırgar. Fakat Hazreti Yusuf’u
görenler güzelliğinden dolayı onu yadırgamayacak, hatta onu hemen seveceklerdi.
Böylece, anlatacağı şeyleri kabule onun güzelliği önemli bir zemin
hazırlayacaktı. Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, elbette meseleyi sadece
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) dış güzelliğine bağlamamak gerekir. Evet, o ilk
etapta güzelliğiyle arz-ı endam etmişti fakat o oranda da iffetliydi, başka bir
ifadeyle iç güzelliğine sahipti. Tam güçlü ve alımlı olduğu bir dönemde, günah
karşısında dik durup Allah’a sığınması ve günaha düşme korkusuyla hapsi tercih
etmesi onun iffetine ne kadar düşkün olduğunu gösteriyordu. İnsanların nazarında
güzelliğiyle elde ettiği krediyi iffetiyle pekiştirmiş ve gönüllerde taht
kurmuştu. Bu açıdan, Allah vergisi olarak sahip olunan şeyler önemlidir fakat
onları esas değerine ulaştıran şey, insanın iradesiyle işleyeceği güzel
amellerdir. Verilen o nimetleri yerli yerince kullanmaktır. Allah korusun, insan
bazen Cenab-ı Hakk’ın verdiği güzellik, boy, endam gibi şeyleri dünyalık şeyler
için kullanır, böylece şeytanın ağına takılıp kendini çok ucuza pazarlayabilir.
Kadınların Hazreti Yusuf’un güzelliği karşısında حَاشَ لِلهِ “Aman Allahım!” ve
مَلَكٌ كَرِيمٌ “Bu bir melek!” gibi ifadeler kullanmaları o günün insanında
–daha önce de dikkat çektiğimiz gibi– şöyle böyle bir metafizik inancın ve
medenî anlayışın olduğunu gösteriyor. Bazı tarihçi ve tefsircilerin dediğine
göre, putperestliğin hâkim olduğu o dönemde kendilerini gizleyen müminler vardı.
Hatta o günkü Mısır melikinin konuşmalarına bakılırsa idaredeki bazı insanların
belli bir inanca sahip oldukları kanaatine varılabilir. Mesela melik, rüyaya
ehemmiyet veriyor ve onun yorumunu merak ediyor. Ayrıca kendisine melik
sıfatıyla hitap ediliyor, firavun denilmiyor. Tarihçiler Mısır’ın kaderine her
dönemde farklı aile ve hanedanların hükmettiğini belirtirler. Daha önce de
geçtiği üzere, bir kısım rivayetlere göre o günkü yönetici kadro Hicaz
bölgesinden gelmişti ve elli yıldır idareye hâkim idiler. Yönetimin farklı
aileler arasında el değiştirdiği o dönemde böyle bir şeyin olması makul
görünmektedir. Rivayetlere göre o günkü kralın isminin Arapçadan gelen “Reyyan”
olması da bunu gösteriyor. Reyyan, suya kanmış demektir ve aynı zamanda cennet
kapılarından birinin de adıdır. Bazı tarihçilere göre ise o zaman Mısır’da
yaşayan Amalikalılar, inanmış insanlardı.(98)
Ferdî ve toplumsal hayatta daha güzel olana karşı bir özenme, iç arzu ve hasret
olur. Bu duygu normal zamanlarda ortaya konmayabilir. Fakat sıra dışı bir
gelişme esnasında insanın tepki ve reflekslerine yansır. Bu açıdan, kadınların
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) güzelliği karşısında bir anda “melekün kerîm”
(yüce bir melek) demeleri o günün insanında farklı bir güzellik hasret ve
arayışının ifadesi olabilir. Çünkü Mısır’da Kıptiler yaşıyordu. Onlar Sudanlılar
gibi genelde esmer, kıvırcık saçlı idiler. Daha sonra bazı kavimlerin gelip
kaynaşmasıyla genel görünüşleri değişmiş olabilir ama önceden öyle idiler. İşte
bu durum onlarda Hazreti Yusuf’un cazip ve görkemli görüntüsüne karşı içten bir
arzu uyandırmıştır.
Efendimiz’in Güzelliği ve Hazreti Yusuf
Hadis olarak rivayet edilen bazı sözlerde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ile Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) güzelliği kıyaslanır. Kaynaklarda
görülemediği için bu tür sözler hadis olarak kabul edilmese de onların mânâsı
üzerinden bir değerlendirme yapılabilir: Efendimiz’in dış güzelliği elbette
Hazreti Yusuf’tan geri değildi. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), başka bir
peygamberle beraber anıldığında her zaman tevazuunu ortaya koyar ve o peygamberi
nazara verecek beyanlarda bulunurdu. Bahsi geçen sözlerde Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), Hazreti Yusuf’u güzellikte öne çıkarıyor, fakat Allah’ın
kendisine lütfettiği o iç ve dış güzelliği, o eda ve endamı da tahdis-i nimet
babından zikretmeden geçmiyor.
Âişe validemiz, Efendimiz’in güzelliğine hayrandı. Kadınların Hazreti Yusuf’un
fevkalade güzelliği karşısındaki hayretinin zikredildiği yerde o, Efendimiz’in
güzelliğine olan hayranlığını şu sözleriyle dile getirir:
لَوَاحِي زَلِيخَا لَوْ رَأَيْنَ جَبِينَهُ … لَآثَرْنَ بِالْقَطْعِ الْقُلُوبَ
عَلَى الْأَيْدِي
“Yusuf’un güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlar,
Eğer benim Efendimin güzelliğini görselerdi bıçakları ellerine değil kalplerine
saplarlardı.”(99)
Molla Câmi de bu hayranlık senfonisine benzer seslerle şöyle eşlik eder:
“Mısır kadınları Hazreti Yusuf’un cemalini gördüklerinde kendilerinden geçmiş ve
o dehşet içinde kendi ellerini kesmişlerdi.
(Ey gözümün nuru Efendim!)
Eğer onlar Senin cemalini görselerdi, ellerindeki hançerleri kalblerine
saplarlardı. Senin güzelliğinin bahsedildiği yerlerde; Yusuf’un güzelliğinden
söz etmek efsaneden ibaret kalır.”
Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eda, endam ve güzelliği tamdı,
ölçülüydü. Ancak iş bununla bitmiyordu. Bunların ötesinde O’nun benzersiz bir iç
güzelliği vardı. Rivayet edildiği üzere “İnsanların hem simaca hem de ahlakça en
güzeliydi.”(100) Bu iki güzellik kendisinde birleştiğinden dolayı olağanüstü bir
çekicilik, bir kutsî cazibe oluşturuyordu. Öyle ki bu kutsî cazibeyi fark eden
Hatice validemiz ilk fırsatta O’na evlilik teklifinde bulundu. O zamanlar
Mekke’nin hemen hemen en zengin kadınıydı ama Efendimiz’deki o iç ve dış
güzelliğine bütün servetini feda etmeye hazırdı ve etti de.
97 Yasin sûresi, 36/56. Ayrıca bkz.: Kehf sûresi, 18/31; Sâd sûresi, 18/51.
98 Bu bilgiler Buhârî ve Müslim’in kriterlerine göre çok sağlam rivayetlere
dayanmamakla beraber önemli kaynaklarda yer almakta olup Mücahit, İbn Cerir,
Said İbn Cübeyr gibi selefin büyüklerinden nakledilmektedir. Bkz.: Mukatil İbn
Süleyman, Tefsîr, 2/339; Beydavî, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, 3/159;
İbnü’l-Mülakkin, et-Tavdîh li şerhi’l-Câmii’s-sahîh, 3/368; İbnü’l-Esîr,
el-Kâmil fi’t-târîh, 1/126.
99 Hüseyn b. Muhammed Bekrî, Târîhu’l-hamîs fî ahvâl-i enfesi’n-nefîs, 1/358.
100 Buhârî, cihad 24; Müslim, fezâil 48.
Yusuf sûresi, 12/32
قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ
نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَۤا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ
وَلَيَكُونَنْ مِنَ الصَّاغِرِينَ
“Vezirin hanımı: ‘İşte sizin, beni ayıpladığınız genç bu! Yemin ederim ki ben
ondan kâm almak istedim ama o şiddetle bundan kaçındı. Eğer o istediğim şeyi
yapmamakta diretirse yemin ederim ki zindana atılacak, o şekilde zelil ve
perişan olacaktır!’”
Zeliha’nın İtirafı
Yeri geldikçe vurgulandığı üzere; Hazreti Yusuf, edası ve endamıyla –tabiri
caizse– tam bir erkek güzeliydi. Evvela, etkileyici bir dış görünüşe sahipti.
Fakat her peygamberde ve belli ölçüde her inanmış insanda olduğu gibi onun bir
de iç güzelliği vardı. Dolayısıyla dış görünüşü, iç güzelliğinin
tamamlayıcısıydı. Bir başka tabirle, onun bedenî ve cismanî yapısı, iç derinlik
ve muhtevasının fevkalade uyumlu bir zarfı ve kalıbı gibiydi.
Zeliha’ya gelince o, bütün nefsanî istek ve arzularına yenik düşen insanlarda
olduğu gibi, nazarını faniden bakiye çevirip işin ahirete bakan yönünü
anlayamadı. Sinesini cayır cayır kor gibi yakan o muhabbetini tamamen
cismaniyete bağladı, Hazreti Yusuf’un manevî güzelliğini göremedi. Ondaki bu
şehevî duygu, Hazreti Yusuf’un iç ve dış güzelliği karşısında olması gereken
yerde duramayıp isyan sahasına girdi. Böylece insanoğlunun baştan bu yana devam
edegelen sürçmesi bir kere daha ayan beyan ortaya çıktı ve insanoğlu bir kere
daha aldandı.
Âyette azizin karısı önce diğer kadınlara karşı serzenişte bulunuyor, sonra
kendisini kınıyor. Ardından da zaafını müdafaaya kalkıyor. Cismaniyetin
kulu-kölesi olan ve aynı zamanda şahit konumundaki aristokrat arkadaşlarına,
“İşte hakkında beni kınayıp durduğunuz genç bu!” diyerek onun güzelliği
karşısında yenildiğini itiraf ediyor. İlk itirafını وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ
نَفْسِهِ “Ben ondan kâm almak istedim.” şeklinde dile getiriyor. İkinci
itirafını ise, فَاسْتَعْصَمَ “Ama o, şiddetle bundan kaçındı.” sözleriyle ifade
ediyor. Böylece bütün baştan çıkarma çabalarına rağmen Hazreti Yusuf’un iffetli
ve sağlam durduğunu vurgulamış oluyor.
Kadının bu itiraflarından, her şeye rağmen içinde bir nebze insaf barındırdığı
anlaşılmaktadır. Nitekim onun daha sonraları iman edip daima Allah’ı zikreden
bir kadın haline geldiği de söylenir.(101) Eğer bu haber doğruysa, hidayetinin
ondaki bu kadarcık insafa karşılık bir mükâfat olduğu da düşünülebilir. Fakat
burada insaflı bir tavır sergilemesine rağmen yine de isteğinden asla
vazgeçmiyor. “Eğer istediğimi yapmazsa kesinlikle hapse girecek ve rezil
olacak.” diyor. Demek cismanî arzuları o kadar baskındı ki etrafın ayıplamasına,
yadırgamasına aldırmadan istediğini yaptırmaya çalışıyordu. Daha da kötüsü, bu
pes duygularını ulu orta rahatlıkla ifade edebiliyordu. Demek ki böyle şeyler o
dönemde ve o coğrafyada normal görülüyordu.
İmtihan çeşitlerinden biri olan bu meselenin günümüz nesillerine iyi bir çerçeve
belirlenerek anlatılması çok önemlidir. Yani “Bu yolun sonu çıkmaz sokaktır.
Kendinizi bir kaptırırsanız geriye dönüşü çok zordur veya imkânsız gibidir. En
iyisi baştan sağlam durmak ve o yola hiç girmemektir!” deyip onların baştan
tedbirli olmaları sağlanmalıdır. Günah yoluna girmeden önce günahtan kaçmak daha
kolaydır. Fakat o yola bir girdi mi, artık insanın nereye savrulacağı, nerede
duracağı ve ne olacağı hiç belli olmaz. Bu yüzden, fıkıhtaki sedd-i zerâi
prensibi çerçevesinde günaha giden yolların daha baştan kapatılması son derece
önemlidir.
101 İsmail Hakkı, Rûhu’l-beyân, 4/280.
Yusuf sûresi, 12/33
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِۤي إِلَيْهِ وَإِلَّا
تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ
“Yusuf, ‘Ya Rabbi!’ dedi, ‘Bu kadınların beni çağırdıkları şeyi yapmaktansa
zindanı tercih ederim. Eğer sen onların komplosunu benden uzaklaştırmazsan
onlara meyleder ve cahilce davranırım.’”
Güvenli Bir Sığınak Olarak Zindan
Kıssanın bu bölümünde Hazreti Yusuf’un, iffeti için neleri göze aldığını
görüyoruz. Bu âyet-i kerimeyi ne zaman okusam gözlerim dolar ve “Keşke
gençliğimde bir zaruret veya ihtiyaca binaen çıktığım çarşıda pazarda dolaşırken
daha hassas olabilseydim!” diye düşünürüm. Diğer yandan da Rabbimin bu konudaki
inayet ve yardımlarını da düşünür ve O’na karşı hamd ü sena hisleriyle dolarım.
Evet, bizim için önemli olan, Rabbimizin koyduğu kıstaslar ve düsturlardır. O
(celle celâluhu) eğer “Bana gelen yol böyle iffetli olmanızdan, iffetiniz için
hapsi dahi göze almanızdan geçer.” diyorsa bu bizim için çok önemlidir.
Günaha düşmektense zindanı tercih etmek ne büyük bir kahramanlıktır! Hazreti
Yusuf, dışarıda olsa ne tür imtihanlar yaşayacağını tahmin ediyor, bu yüzden de
hapse girmeyi günahlara karşı en emin bir sığınak olarak görüyordu. Aslında her
türlü günah karşısında Hazreti Yusuf gibi düşünmek gerekir. Bir mümin, “Keşke
zindana atılsaydım da bu günahı işlemeseydim. Allahım bir daha böyle bir günah
çukuruna düşmektense hemen oracıkta canımı al.” diyebilmelidir. Daha önce de
zikrettiğimiz üzere böyle bir teklif karşısında bir sahabinin kalbi durup
ölmüştü. Hakiki müminin duruşu budur. Bu şuurlu duruş, Müslümanlığı şeklen
yaşayanların değil, İslam’a yürekten inananların kârıdır. Bir göz kaymasını, bir
dudak büküşünü, bir mimiğini bile kendine yakıştıramayıp, keşke zindanda
olsaydım da bu cahilliği yapmasaydım, diyenlerin kârıdır. Günümüzde bunlar ne
kadar da zor şeyler! Allah Teâlâ bütün müminlere, özellikle de dine hizmet
yolunda bulunan herkese bu duyguyu ihsan etsin. Âmin.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) hapse girmeyi tercih etmesi, yadırganacak bir
şey değildir. Zira bohemliğin yaygın olduğu bir dönemde iffetlerine düşkün
insanlar, iffet ve izzetlerinin yara almasından, kirlenmesinden korkar ve böyle
bir zillet yaşamamak için hapse girmeyi bile göze alırlar. Harama bakmamak için
“Allahım gözlerimi alsan!” diye dua bile edebilirler. Bu türlü durumlarda
onların söylediklerine değil, söyleyiş niyetlerine bakmak gerekir. Zira onların
tek derdi, gözlerinin harama kaymamasıdır. Aslında günah karşısında eğilmeden
dimdik durmak çok zordur. Hele günahı rahatlıkla işleme imkânı varken Allah ile
irtibatı bir adım öne çıkarıp o günaha teslim olmamak zorlardan zordur. O anda
ismet ve iffetini düşünmek, “Böyle bir günaha girip Allah’a isyan etmektense
hapse girmeyi tercih ederim.” diyebilmek büyük bir yiğitliktir. Bu yüzden inanan
insan, bir yandan gözlerin içine günahın hayalinin bile girmesine müsaade etmeme
gayreti içinde olmalı, diğer yandan da her an düşüp kaymaktan Allah’a
sığınmalıdır.
Hazreti Yusuf’un hapse girmesine kader açısından bakıldığında ise şu mülahaza
akla gelebilir: Hapse girmek zahiren bir imtihan belki bir ceza gibidir. Ancak
bu, kader planında bir misyonu eda etme adına önemli bir adım olabilir. Yüksek
bir yere tırmanmak için insanın biraz patika yollardan yürümesi ve meşakkat
çekmesi icap eder. Hazreti Yusuf günahlardan korunmak için hapsi istemişti.
Fakat orası sadece onu günahlardan korumakla kalmadı, aynı zamanda onun geleceğe
hazırlandığı bir medrese oldu. Aynı şeyler bugünün peygamber mirasçıları için de
söz konusudur. Allah o mirasçıları aramayanlara, arayış içinde olmayanlara
duyurmak ve onları o mirasçıların temsil ettiği değerlere celbetmek için cebrî
hapisler ve sürgünler yaşatabilir. Bu durumda yapılması gereken şey, Hazreti
Yusuf gibi bulunulan konumun ve yerin hakkını vermeye gayret etmektir.
Peygamberler dünyalık herhangi bir şeye gönüllerini kaptırmayacakları gibi,
günaha az dahi olsa meyil göstermezler. Zira onlar, Allah tarafından günahın her
türlüsünden korunmuşlardır. Meseleyi böyle kabul ettikten sonra Hazreti Yusuf’un
(aleyhisselâm),أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ “Onlara meyleder
ve cahilce davranırım.” sözünü nasıl anlamalıyız? Çünkü burada o açıkça “Bir
cahillik yapar da günaha meylederim.” diyor. Aslında o bu ifadesiyle tevazuunu,
kulluğunu, aczini ortaya koyuyor, iç muhasebesini yapıyor ve demek istiyor ki:
“Allahım Sen korumazsan, burhanını göstermezsen bir beşer olarak günaha
meyledebilirim. Beni kendi hâlime bırakma, muhafaza eyle!” Her insanın içindeki
bir duyguyu, bir temayülü dile getirerek ondan Allah’a sığınıyor.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) bu ifadelerinden karşı cinse meyil duygusunun
kendisinde normal insanlardan daha fazla olduğu neticesini çıkarmak da
mümkündür. Fakat kendisindeki bu kuvvetli duyguya rağmen Hazreti Yusuf da günaha
en ufak bir meyil göstermedi. Çünkü o bir peygamberdi, bir misyon insanıydı.
Vazifesini eda etmenin derdindeydi. Fakat bir insanda ne gibi zaafların olduğunu
da bilmekteydi. Bir beşer olarak, içindeki o güçlü duygunun tesirinde kalarak
misyonuna ters bir davranış sergilemekten endişe ediyordu. Böylece bizim gibi
sıradan insanların nelere meyledebileceğine ve nelerden Allah’a sığınması
gerektiğine dair bir örnek ortaya koyuyordu.
Hazreti Yusuf sarayda büyümüştü. Orada kanının kaynadığı bir dönemde,
delikanlılık ve gençlik çağında kadının oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştı. O
yaşta, nefsin en çok isteyeceği haramlara karşı direnmek bir babayiğitliktir.
Yusuf (aleyhisselâm) işte o babayiğitliği göstermiş ve hep bir iffet abidesi
olarak kalmıştı. Şimdi ise muhtemelen kadınların kendisine sarkıntılık
yapmalarından korkuyordu. Belki bir tanesi değil, daha başkaları da onun peşine
düşebilirdi. Birinden kurtulsa diğeri, ondan kurtulsa bir başkası önüne
çıkabilirdi. Zaten âyette kadınları ifade eden kelime ve zamirlerin çoğul olarak
gelmesinden de bu anlaşılıyor. Hatta kadınlardan bahsedilen yerde, cem-i gâib
kalıbında hem kadınlar hem de erkekler için kullanılan يَدْعُونَ “davet
ediyorlar” ifadesinin gelmesi, o günün kadınları gibi erkeklerinin de bu tür
günahlara açık olduklarına dair bir işaret olabilir. Dolayısıyla Yusuf
(aleyhisselâm), “Kadınlar benimle alâkalı değişik arzulara kapılır, erkekler de
bunu gayet normal görürler. Böylece aileler yıkılıp perişan olur. Bütün bu
muhtemel akıbetlerden kurtulmanın yolu, benim hapiste kalmamdır.” demek
istiyordu. Hazreti Yusuf hapsi daha emniyetli gördü, idareciler de bu durumu
maslahata uygun buldular ve sonunda onu hapse attılar. Bu durumda onu yaka-paça
içeri almalarına gerek yoktu. Zira o, zindana aziz bir misafir gibi girecek,
girdiği gibi de oradan aziz olarak çıkacaktı.
Hem bu son âyette hem de sûrenin genelinde Hazreti Yusuf’un adı açıkça
zikredilirken kadının adı söylenmiyor. Çünkü Hazreti Yusuf masumdur, onun adının
zikredilmesinde bir sakınca yoktur. Günah işlemiş olan kadının adının
söylenmemesi ise bize iki yönden ders veriyor: Birincisi, günaha karşı tavır
konulurken günahın ifşa edilmemesi gerekir. İfşa edilirse, toplumda o günaha
karşı bir özenti, kanıksama ve cesaret oluşur. Diğer yandan pek çok insanın
zihni ve hayali günahla kirletilmiş olur. İkincisi, günah işleyen insanın ifşa
edilmemesi gerekir. Çünkü bu şekilde ifşa edilen kişi ve onun yakınları toplum
içinde mahcup edilmiş olur. Ayrıca ifşa edilen kişi, yaptığı günahının
bilinmesinden dolayı tevbe etmeye gerek duymayıp o günaha devam etmeyi
düşünebilir.
Görüldüğü üzere, kıssada anlatılanlar sadece dizi hâlinde olayların
resmedilmesinden ibaret değildir. Kıssanın her satırı, her kelimesi
–anlattıklarıyla da anlatmadıklarıyla da– bize nice sırlı dersler ve ibretler
sunmaktadır. Dini anlatma ve temsil etme konumunda bulunanlar bu ders ve
ibretlerden kesinlikle bigâne kalmamalıdırlar.
Yusuf sûresi, 12/34
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ
الْعَلِيمُ
“Rabbi hemen onun duasını kabul buyurdu ve onu kadınların komplosundan korudu.
Çünkü O, dua edenlerin dualarını işitir, her şeyi hakkıyla bilir.”
İftiralar Karşısında Hazreti Yusuf’un Duruşu
Âyetin başındaki “fe” harfi –ki, buna fâ-i takibiye denir– Hazreti Yusuf’un
duasına Cenab-ı Allah’ın hemen cevap verdiğini gösteriyor. Yusuf (aleyhisselâm),
kadınların hilelerinden kurtulmayı ve bunun için gerekirse hapishaneye girmeyi
öyle yürekten ve samimi istemişti ki bu duası hemen kabule mazhar oldu. Allah
onu önce kadınların hile ve ayak oyunlarından kurtardı, ardından günah ve
dedikodulardan uzak bir yer olan hapishaneye yerleştirdi. Âyetin sonu ‘Alîm’
ismiyle bitiyor. Demek ki bunlar rastgele olaylar değildi. Allah her şeyi
biliyordu. Her şey O’nun ilmi ve gözetimi dahilinde gerçekleşiyordu. O (celle
celâluhu), Hazreti Yusuf’un iradesinin hakkını vererek günahlara karşı nasıl
mücadele ettiğini, günaha düşme ihtimalinin bulunduğu ortamlardan nasıl
uzaklaştığını biliyordu. Duasını kabul edip onu hapishanede korumaya alarak onun
hâlini, iç isteklerini ve gizli arzularını bildiğini gösteriyordu.
Yusuf sûresi, 12/35
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى
حِينٍ
“Ardından, olayın iç yüzüne dair kanıtları görmelerine rağmen Yusuf’u bir
süreliğine hapse atmayı uygun gördüler.”
Hapis Kararı
Zeliha’nın sarayda belli bir tesiri vardı. Ona bağlı hareket eden bazı
yetkililer hem Zeliha’nın Hazreti Yusuf’un masumiyetini itiraf etmesi hem
gömleğin arkadan yırtılmış olup buna dair şahit bulunması hem de ellerini kesen
kadınların hâl diliyle itirafları gibi delil ve durumlara rağmen Hazreti Yusuf’u
hapse atmayı tercih ettiler. Bunu yapanların ilk etapta vezir ve adamları olduğu
düşünülse de, âyetteki gâib zamir dikkate alınacak olursa, bunların kadının
tesirinde kalan bir kısım saray yetkilileri olduğunu söylemek daha uygun
olacaktır. Çünkü âyetlerdeki ifadelere göre vezir, genel olarak insaflı bir
duruş sergiliyor. Yusuf’u (aleyhisselâm) haksız yere hapse mahkûm edecek biri
gibi görünmüyor. Muhtemelen, kadının gözünün içine bakarak hareket eden bazı
saray yetkilileri bu işi tertipleyip ona da makul gösterdiler ve onu kabule
mecbur bıraktılar.
Konuyla ilgili şu mülahazalar akla gelebilir:
O gün kadınlar arasında konuşulan bu mesele Mısır’da çok yayılmıştı. Bu yüzden,
Hazreti Yusuf masum olsa da toplumdaki dedikoduyu kesip atmak için, diğerlerinin
rahatı adına onun suçlu gösterilip hapse atılması gerekiyordu. Her dönemde hâkim
güçlerin hukuk anlayışları bu şekilde cereyan etmiştir.
Hazreti Yusuf’un hapse girerken kısa bir cümlenin dışında kendini müdafaaya
girişmediği görülmektedir. Çünkü haklıydı, suçsuzdu. Masum olmanın rahatlığını
yaşıyordu. Vakıa haksızlıklar karşısında insanın haklılığına dair delilleri
ortaya koyup kendini savunması, onun en tabii hakkıdır. Fakat burada söz konusu
olan, bir peygamberdir. Belli ki onun gözettiği dengeler ve hassasiyetler vardı.
Mesela suçsuz olduğunu söylediği an karşı tarafın ırz, namus ve iffetinin
tartışılır hâle geleceğini düşünmüş olabilir. Hâlbuki bir peygamber Cennet’e
giden yolda kendi iffet ve namusunu koruduğu gibi muhatap olduğu insanların
itibar ve şerefini de düşünme mecburiyetindedir. Yani kendini zinadan uzak
tuttuğu ölçüde dilini de muhafaza etmelidir. Nitekim etmiştir de. Derken o,
beş-on sene ömrünü hapishanede geçiredursun, Mısır’da bu şayia çoktan unutulmuş
ve hususiyle de yeni nesiller böyle bir şeyin dedikodusu içinde büyümemişlerdir.
Bu itibarla da Yusuf (aleyhisselâm) hapishaneden çıktığında bir dönemde
dedikodusu yapılan bu konular artık toplumda konuşulmamaktadır. Diğer bir
ifadeyle Hazreti Yusuf, hedef ve muhatap kitlenin iffetini koruma adına, beş-on
yıllık hapis hayatına razı olmuştur. On yıl sonra da olsa Hazreti Yusuf’a
(aleyhisselâm) o iftirayı atan kadın bile اَلْاٰنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ “Gerçek
şimdi açığa çıktı.” diyerek kendi suçunu itiraf edip onun masumiyetini ilan
etmiştir. Herkesçe malum olduğu üzere, bir insanın kendini savunup temize
çıkarması ile bir başkasının onu savunması arasında dağlar kadar fark vardır.
İşte burada, halk üzerinde tesiri olan asıl suçlunun Hazreti Yusuf’u savunması
söz konusudur.
Hazreti Yusuf, deliller tamamen lehine olmasına rağmen haksız yere hapse girdi.
Girdi ve orada çilesini doldurdu, vahye mazhar oldu, sonra da mahkûm olarak
girdiği zindandan, düşüncelerin ve gönüllerin fatihi olarak çıktı. Sonra da
bütün bir Mısır halkının sevgilisi hâline geldi. Evet, gerçek Sevgiliye dilbeste
olunca, üç dört tane kadının sevgisini kazanma yerine bütün Mısır halkının
sevgilisi hâline gelmişti.
Peygamberler yolunda bir yüce mefkureye bağlı olanlar, Hazreti Yusuf’un yaşadığı
imtihanlara hazır olmalıdırlar. Zira onlar, Allah’ın muradı istikametinde
hareket ederken masum da olsalar çeşitli imtihanlardan geçirilirler. İftiraya
maruz kalabilir, hapse girebilir, uzun yıllar halk nazarında itibar iadesini ve
masumiyetlerinin ilanını beklemek zorunda kalabilirler. O imtihanın her
merhalesinde kendilerine düşeni yapar, konumlarının hakkını verir ve yola devam
ederlerse yoluna gönül verilen, baş konulan Zat (celle celâluhu), onları yalnız
bırakmayacak ve bir gün gelecek, gönüllerin sultanlığına taşıyacaktır. Tıpkı
Hazreti Yusuf’u taşıdığı gibi!
Aslında Yusuf (aleyhisselâm), hürriyetini yitirdiği noktada gönüllere hâkim olma
sürecine de girmiş bulunuyordu. Nefis ve enaniyeti adına yokluğa itilirken,
kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir dirilişe yürüyordu. Kendisinden
beklenen insanî yükselişi gerçekleştirmenin yanında ölü bir topluma da yeni bir
diriliş üfleyecekti. Hazreti Musa’ya, Hazreti Davud’a, Hazreti Süleyman’a,
Hazreti Mesih’e ve nihayet İnsanlığın İftihar Tablosu’na uzanan yollara Firavun
ehramlarının tepesinden bir ışık tutacaktı. Mevsimi gelince bunların hepsi
gerçekleşti ve Yusuf (aleyhisselâm) arkadan gelenler için bir yâd-ı cemil oldu.
Yusuf sûresi, 12/36
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَۤا إِنِّي أَرَانِۤي أَعْصِرُ
خَمْرًا وَقَالَ الْاٰخَرُ إِنِّي أَرَانِۤي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا
تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ
الْمُحْسِنِينَ
“Hapishaneye onunla beraber iki genç de girmişti. Onlardan biri: ‘Ben rüyamda,
kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.’ Öbürü de: ‘Ben de başımın
üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu
rüyamızın tabirini bize bildir, doğrusu biz seni ilim ve ihsan ehli olarak
görüyoruz.’ dediler.”
Hazreti Yusuf’la Beraber Zindanda İki Genç
Yusuf sûresinde iyi-kötü, kolay-zor, ümit veren ve ümitleri kıran olayların
ikili ve iç içe ifade edilmesi, dikkat çeken bir anlatım özelliğidir. Bir
tarafta iffet ve sadakat abidesi Hazreti Yusuf vardır, diğer tarafta nefsine
yenik düşen Zeliha. Yine bu âyette Hazreti Yusuf’la aynı zamanlı olarak iki
gencin daha hapse girdiğini görüyoruz. Bu iki gençten biri gerçekten gördüğü
rüyayı anlatarak doğruyu temsil ediyor. Diğeri ise –bir rivayete göre– bir rüya
uydurarak yalancılar sınıfına dahil oluyor. Neticede birincisi iyi bir konuma
geliyor, ikincisi idam ediliyor.(102) Bir yanda putperest insanlar, diğer yanda
etrafındakilere tevhid dersi veren Hazreti Yusuf. Bir tarafta ayrılıklar,
hüzünler yaşanırken diğer tarafta Mısır’da beraberce yaşanacak mutlu bir hayatın
zemini hazırlanıyor.
Sûrede beş yerde Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) muhsinlerden olduğu
belirtiliyor.(103) Bunlardan birincisi ve üçüncüsü Allah tarafından beyan
buyuruluyor. İkincisi gördükleri rüyanın tabirini isteyen iki genç mahkûm
tarafından, dördüncüsü de kardeşleri tarafından itiraf ediliyor. Beşincisi ise
kendisi tarafından vicdanen itminana ermenin bir ifadesi olarak seslendiriliyor.
Hapisteki iki gencin Hazreti Yusuf’a “Seni ihsan ehlinden görüyoruz.” demeleri,
onlardaki iman emaresinin bir ifadesidir. Hatta onların bu sözleri, yalan
söyleyerek rüya uyduran –şayet öyleyse– mahpusta bile bir iman emaresi olduğunu
gösterir. Çünkü rüyaya açık olmak, rüyanın yorumunu merak etmek ve yapılan
yorumlara itimat etmek, bir kimsede metafizik düşüncenin var olduğuna dair fikir
veren önemli emarelerdir.
102 el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 9/190; İbn Kayyim, Zâdü’l-mesîr,
2/223.
103 Yusuf sûresi, 12/22, 36, 56, 78, 90.
Yusuf sûresi, 12/37-40
قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ
قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي إِنِّي تَرَكْتُ
مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ
لَنَا أَنْ نُشْرِكَ بِاللهِ مِنْ شَيْءٍ ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللهِ عَلَيْنَا
وَعَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ يَاصَاحِبَيِ
السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلَّا أَسْمَۤاءً سَمَّيْتُمُوهَۤا أَنْتُمْ
وَآبَاؤُكُمْ مَۤا أَنْزَلَ اللهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا
لِلهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُۤوا إِلَّا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ
وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Yusuf: ‘Yiyeceğiniz yemek henüz gelmeden, her ikinizin rüyasını da size tabir
edeceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. (Ama, önce biraz beni
dinleyin:) Ben Allah’a iman etmeyen, ahireti de inkâr eden bir halkın dinini bir
tarafa bırakıp atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine tâbi oldum. Allah’a
herhangi bir şeyi ortak koşmak bizim ne haddimize! Bu, Allah’ın hem bize hem de
başka insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nimete
şükretmezler. Ey hapishane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için farklı farklı
birçok ilaha mı; yoksa tek mutlak hâkim olan Allah’a ibadet etmek mi iyidir?
Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın ilah olarak
isimlendirdikleri uydurmalardan ibarettir. Allah onlara kulluk etmeye
dair hiçbir delil de indirmemiştir. Oysaki mutlak hüküm ve hâkimiyet yalnız
Allah’ındır. O, başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmemizi emir
buyurmuştur. İşte kadimden beri devam edegelen dosdoğru din budur! Fakat
insanların çoğu bunu bilmez.’”
Hapishane, Medrese Oluyor
Bu âyetlerde irşat konusunda önemli bir husus nazara veriliyor. Şöyle ki;
herhangi bir insanın sorusuna cevap verilirken ya da bir konu anlatılırken sözü
hep sohbet-i canana getirmek, konuyu daima Allah’a bağlamak irşat ehlinin dikkat
etmesi gereken ehemmiyetli bir düsturdur. Yukarıda serlevha yapılan âyette hapis
arkadaşları Yusuf’a (aleyhisselâm) rüya yorumu soruyorlar. O ise hep iman
hakikatlerini anlatabilme imkânlarını arayan bir vazife insanı olarak bu fırsatı
değerlendiriyor. Rüya yorumu konusunda ehil biri olarak onlara cevap vermeden
önce onlara tevhidi ve nübüvveti anlatıyor. Bunları anlatmadan cevaba geçmiyor.
Bu, tebliğ ve irşat erleri için önemli bir konudur.
Yaratılış gayemizin bir yönü Allah’ı tanımaksa, ikinci yönü O’nu başkasına
tanıtmaktır. Bu açıdan size bir şey sorulduğunda veya siz bir şeyi görüşmek
istediğinizde ilk konuşacağınız şeyler sizin öncelik verdiğiniz konular
olmalıdır. Bazen sorulan soruyla sizin anlatmak istediğiniz esas mesele arasında
doğrudan bir alâka olmayabilir. Bazen anlatmak istediğiniz konuya hemen
başlayamayabilirsiniz. Fakat âyetlerde görüldüğü gibi, bir yolunu ve
münasebetini bulup esas konulara geçebilmenin yolları aranmalıdır. Hazreti
Yusuf’a (aleyhisselâm) rüya tabiri soruyorlar, o ise tevhidden bahsediyor. Onlar
sordukları sorunun cevabını alma arzu ve iştiyakı içindeler. Can kulağıyla
dinlemek üzere Hazreti Yusuf’a yönelmiş bekliyorlar ve biliyorlar ki yemek vakti
gelmeden cevaplarını alacaklar. O ise orada hemen marifet döktürmüyor, kendini
anlatmıyor, dikkatleri kendi üzerine çekmiyor. Kendisine olan teveccühü, esas
teveccüh edilmesi gereken Zât’a çeviriyor, zihinleri O’na yönlendiriyor.
Onlardaki dinleme arzusunu tam yerinde değerlendirerek onlara tevhid dersi
veriyor. Diğer bir tabirle, onlar orada bakır almak üzere beklerken Hazreti
Yusuf onlara altın değerinde şeyler sunuyor.
İşte bu metodu kendi meselelerimizde çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Mesela
çok büyük bir araştırma merkezi açma meselesi görüşülüyor. Elbette öncelikle
bütün planlar yapılmalı. Yerin genişliği, binaların şekli, odalar,
laboratuvarlar, kütüphaneler, misafir odaları, trafiğe uygunluğu, havaalanına
uzaklığı, seçeceğiniz araştırmacıların vasıfları, onlara sağlanacak her türlü
imkân gibi bütün konular konuşulmalı. Fakat bunlardan önce orada Allah
denilmeli, peygamber, kitap, dava denilmeli, yüreklerde bir sancı meydana
getirilmeli. Sonra da “Bizim bir meselemiz vardı.” deyip sözü araştırma
merkezine getirmeli. Evet, inanan insan en önemli işlerinde dahi böyle bir Canan
peşinde olursa işleri gayet huzurlu ve bereketli olur. Aksine o Canan’dan kopuk
iş yapmaya kalkarsa sadece dünya için çırpınmış olur. Belki biraz başarı elde
eder ama o işin bereketini göremez.
Bununla beraber bu nebevî yolda olanlar için en hayatî konuları anlatırken bile
unutulmaması gereken bir husus daha vardır: Kendi meselemizi başta zikredip öne
çıkardığımızda bazen bu, birileri tarafından sevimsiz karşılanabilir. Eğer bir
antipati oluşma durumu varsa, çok önemli konu bile olsa, o konuyu ikinci sırada
bir konu gibi sunmak, karşı tarafta bir hüsn-ü kabule vesile olur. Zahiren o
mesele ikinci, üçüncü plandaymış gibi olsa da netice itibariyle muhataplarda
kulak aşinalığı sağlanmış olur. Yani o muhataplar öncelikli olarak kabul
ettikleri meselelerin yanında o konuyu da duymuş ve biraz da olsa kabullenmiş
olurlar. Daha sonraki konuşmalarda zihnen biraz daha hazır olarak dinler ve
zamanla tam bir kabule ulaşabilirler.
Ayrı bir husus da şudur: Bütün peygamberlerde olduğu gibi Hazreti Yusuf’ta da
insanların kendisine gelmelerini bekleme yerine onlara gitme hususiyeti vardır.
O bir taraftan aranan bir insan olmanın yanında diğer taraftan da kendisine
muhatap arayan biridir. Bunu onun uyguladığı stratejilerden anlayabiliriz.
Memleket için bir ümit olduğu, herkesin onun stratejilerine bel bağladığı bir
dönemde o, her fırsatı insanlara ulaşma, onlara Allah’ı anlatma yolunda
değerlendirdi. Yetkisini, kredisini, tutarlı ve başarılı politikalarını hep o
istikamette kullandı. Esasen bu, Allah’ı ve O’nun dinini anlatma yolunda olan
herkesin benimsemesi gereken bir usuldür. İnsanlara ulaşma yolları arama,
onlarla bir araya gelme planları yapma, gelmelerini beklemeden onların
ayaklarına gitme ve bir şekilde düşüncesini ifade etme, tebliğ ve i’lâ-yı
kelimetullah yolunda olan herkesin derdi olmalıdır. Zira insanlığın peygamber
soluklarını duymaya ihtiyacı vardır. Bunu da ancak peygamber yolunun yolcuları
yapacaktır. Bunun yolu yöntemi ise insanları ayağına çağırmak değil, bizzat
onların ayağına gitmektir. Eğer insan bunu iradî olarak yapmazsa Cenab-ı Hak
bazen ona cebrî olarak yaptırır. Yani nebevî yolun yolcuları göçler tertip edip
dünyaya hak ve hakikati duyurmak için yayılmazlarsa Allah bir zalimi başlarına
musallat eder ve onları dünyanın dört bir tarafına saçar. Böylece insanlık yeni
bir ses ve solukla tanışır. Bunun elbette kendine göre zorlukları olacaktır.
Fakat şikâyet etmemek gerekir. Şikâyet etmek şöyle dursun, bunu Allah’tan bir
nimet olarak bilip razı olmak icap eder.
Hazreti Yusuf, peygamber olan atalarından bahsederken Hazreti İshak’ı zikreder
fakat Hazreti İsmail’den bahsetmez. Bunun sebebi neseptir. Bilindiği gibi
Hazreti İsmail, Hacer validemizden, Hazreti İshak ise Sâre validemizden dünyaya
gelmiştir. Burada Hazreti İshak’ın torunu olan Hazreti Yusuf anlatıldığı için
Hazreti İsmail zikredilmemiştir. Kur’ân’da Hazreti İbrahim’in, oğlu İsmail ile
beraber zikredildiği yerler de vardır ve Hazreti İsmail, babası nazarında ayrı
bir yere sahiptir. Çünkü evvela o, Hazreti İbrahim’in ilk çocuğudur. İkincisi,
kurban olmakla emredildiğinde tam bir teslimiyet ortaya koymuştur. Üçüncü olarak
da varlığın çekirdeği ve meyvesi olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
onun neslindendir. Bu gibi sebeplerden olsa gerek, Hazreti İbrahim’in, ona ayrı
bir bakışı vardır. Onunla Hicaz’a yerleşmiş ve orada beraber Kâbe’yi inşa
etmişlerdir.
Kur’ân’da peygamberler anlatılırken, onların kavimlerinin zayıf yanları da
gözler önüne serilir. Peygamberler kavimlerinin karakterine göre tebliğ
metotları geliştirirler. Bu durum bazı peygamberlerde daha belirgindir. Mesela
Hazreti Nuh, Hazreti Hud ve Hazreti Salih’in mücadele şekli birbirine oldukça
benzer. Net bir vasıflandırma zor olsa da Hazreti İbrahim, Hazreti İshak ve
Hazreti Yakub’un metotları da birbirine benzer şekildedir. Hazreti Yusuf,
içinden çıkıp geldiği toplumu anlatırken orada inkârcı, puta tapan bir milleti
terk edip ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine yöneldiğini söylüyor. Demek
ki putlara tapma sadece Mısır’da değil o coğrafyanın genelinde yaygın bir şeydi.
Dolayısıyla onun tebliğ metodu da atalarının metoduna paralel şekilde
gerçekleşecekti.
Üzerinde durduğumuz âyetlerin sonuncusunda سَمَّيْتُمُوهَۤا أَنْتُمْ
وَاٰبَۤاؤُكُمْ “sizin ve atalarınızın ilah olarak isimlendirdikleri” ifadesi
A’raf ve Necm sûrelerinde de geçmekte olup şu mânâya gelir: Allah’tan başka
taptığınız şeyler, sıradan varlıklar oldukları hâlde kendilerine ilah ismi
verdiğiniz, daha önce yaşamış bazı insanların isimlerini taktığınız putlardan
ibarettir. Açık, inandırıcı bir delil, hüccet ve burhan olmadan Lat, Menat,
Uzzâ, Nâile gibi putlara tapıyorsunuz.
Aynı âyette geçen اَلدِّينُ الْقَيِّمُ tabiri, öteden beri devam edegelen
dosdoğru din demektir. Yusuf (aleyhisselâm) anlattığı dine “ed-dînü’l-kayyim”
demek suretiyle hem insanlığın başlangıcından beri var olan dine dikkat çekiyor
hem de yakın ataları Hazreti İbrahim, Hazreti İshak ve babası Hazreti Yakub’un
dinine nazarları çeviriyor. Böylece bu yolda yeni bir şey uydurmadığını, geçmiş
peygamberlerin yolunu takip ettiğini onlara ifade etmiş oluyor.
Yusuf sûresi, 12/41
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّاۤ أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا وَأَمَّا
الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِهِ قُضِيَ الْأَمْرُ الَّذِي
فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ
“Ey hapis arkadaşlarım, (gelelim rüyalarınızın tabirine:) Sizden biriniz,
efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da onun başından
gagalayarak yiyecek. İşte tabirini öğrenmek istediğiniz rüyanızın yorumu ve
kesin sonucu böyledir.”
Rüya Yorumu
Rüyaların anlatılıp yorumlanması ile o yorumların gerçekleşmesi arasında sıkı
bir irtibat vardır. Rüya nasıl yorumlanırsa o şekilde ortaya çıkabilir. Hatta
anlatılan rüya yalan bile olsa, onunla alâkalı yapılan yorum aynen
gerçekleşebilir. Bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kötü
rüyaların anlatılmamasını,(104)güzel rüyaların ise anlatılmasında mahzur
olmadığını ancak kalbi temiz, ibadetleri sağlam, haset etmeyen salih kimselere
anlatılmasını tavsiye buyurmuştur.(105) Çünkü salih kimsenin o rüyayı hakkıyla
yorumlama ihtimali vardır. Anlaşılan o ki, bu mesele fizikle metafizik
arasındaki sırlı ilişkilerden biridir. Bir rivayete göre Hazreti Yusuf’la
beraber hapse giren iki kişi birer rüya uydurup Hazreti Yusuf’a anlattı. Hazreti
Yusuf, anlatılan rüyaların yalan olduğunu bilse bile anlatıldığı şekliyle onları
yorumladı ve her ikisine “Artık hükmünüz verilmiş, sonuç kesinleşmiştir, bundan
geriye dönüş yoktur.” dedi.(106) Netice, aynen yorumladığı şekilde gerçekleşti.
Bahsedilen rivayetin tenkidi bir yana, burada görmediği rüyayı görmüş gibi
anlatma, yani rüya uydurma üzerinde ulemanın önemle durduğunu hatırlatmakta
fayda vardır. Bazı alimler, görmediği rüyayı yalandan görmüş gibi anlatmayı
küfre denk bir fiil gibi yorumlamışlardır.(107) Çünkü birincisi, yalan rüya
anlatan kişi, metafizik âleme dair bir şeyler gördüğünü, dolayısıyla da Allah’ın
bazı şeyleri ona gösterdiğini iddia etmiş olur. İkincisi, böyle biri görmediği
bir rüya uydurmak suretiyle Yüce Allah’ı yalanına şahit tutmuş olacaktır.
Üçüncüsü, gördüğünü iddia ettiği rüyalarla insan kendini nazara vermek,
başkaları nezdinde konumunu yükseltmek isteyebilir. İşte bütün bu açılardan rüya
uydurmak çok çirkin bir günahtır. Aslında insan yalan söylemekle kafir olmaz. Bu
yönüyle ulemanın yukarıdaki görüşüne iştirak etmesek de yalanın küfre götüren en
önemli sebeplerden biri olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca küfrün kendisi de en
büyük yalandır. İnsanın küçük yalanlarla zaman içerisinde en büyük yalana doğru
kayıp gitmesi ihtimal dahilindedir. Kaldı ki, bir hadis-i şerifte, “İftiraların
en büyüklerinden biri, kişinin görmediği bir rüyayı gördüğünü
söylemesidir.”(108) buyurulmuştur.
Anlatılan rüyaları Hazreti Yusuf yorumluyor ve yaptığı yorumlar daha sonra aynen
çıkıyordu. Bu ve diğer icraatlarına dayanarak bazı ulema, Hazreti Yusuf’un
baştan sona her şeyi vahye bağlı olarak yaptığını söylemişlerdir. Bu vahyin
nasıl bir keyfiyette geldiği açık değilse de Hazreti Yusuf’un erken dönemden
itibaren Cenab-ı Hakk’ın hususi gözetiminde hareket ettiğinde şüphe yoktur.
Çünkü baştan beri, çözümü kolay olmayan pek çok problemi rahatlıkla
çözebilmesinin başka türlü izahı zordur. Rüya tevillerinden kardeşleriyle
görüşmesine, Bünyamin’i yanına almasından tarım ve maliye alanında yaptığı
icraatlara kadar büyük-küçük pek çok konudaki hareket tarzından bu neticeyi
çıkarmak mümkündür.
104 Müslim, rü’ya 5; Ebû Dâvûd, edeb 96; İbn Mâce, tabir 4.
105 Buhârî, tabir 46; Müslim rü’ya 4..
106 el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/377; et-Taberî, Câmiu’l-beyan, 16/95, 96..
107 Bkz.: İbn Battal, Şerhu Sahih-i Buhârî, 9/554, 555.
108 Buhârî, ta’bîr 45; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 2/96.
Yusuf sûresi, 12/42
وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ
فَأَنْسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ
“Yusuf (aleyhisselâm) (rüya yorumundan hareketle) onlardan kurtulacağına
inandığı arkadaşına: ‘Efendine benden bahset.’ dedi. Fakat şeytan, efendisine
söylemeyi ona unutturdu. Böylece Yusuf birkaç yıl daha hapishanede kaldı.”
Mukarrabînin İçtihadı ve Allah’ın İkazı
Peygamberler, ismet sıfatıyla serfiraz, yani masum olduklarından, onlara genel
olarak bilinen mânâda bir günah isnat etmekten kaçınmak gerekir. Bununla beraber
bazı istek ve icraatları kendi ulvi seviyelerine uygun düşmediğinden onlar,
zaman zaman Allah’ın ikaz ve ihtarına muhatap olmuşlardır. Mesela mezkûr âyette
bahsedilen durumda, zahiren başvurulacak sebepler tükenmiş gözüküyordu. Bazı
vesileler bulunsa bile Hazreti Yusuf’un, yüksek konumu icabı, artık her şeyiyle
Allah’a bağlanıp bütün çözüm ve neticeleri O’ndan istemesi beklenirdi. Daha
doğrusu Cenab-ı Allah’ın muradı bu istikamette idi. Fakat o, melikin yanına
gidecek kişiden aracılık talebinde bulundu. Bu durum, onun o mualla mevkiine
uygun düşmemişti. Çünkü tamamıyla Allah’a dayanıp işlerini O’na havale etme
(tefviz ve sika) makamındayken hafif de olsa bir sebebe meyletmişti. Mukarrabîn
arasında saf tutan bir başyüce olarak, onun bu içtihadı –kendi seviyesi dikkate
alınınca– isabetli değildi. Bir hadiste de ifade buyurulduğu gibi,(109) Hazreti
Yusuf bundan dolayı maksadına hemen ulaşamadı ve birkaç yıl daha hapiste kaldı.
Benzer durumlar Hazreti İbrahim ile Hazreti Zekeriya’nın çocuk talep etmesinde,
Hazreti Süleyman’ın mülk talebinde bulunmasında da söz konusudur. Evet bu tür
istekler bizim gibi sıradan insanlar için normal görülse de Allah’ın
seçkinlerden daha seçkin kulları olan peygamberler için uygun olmayabilir. Bu
yüzden onlara her zaman Allah nezdindeki müstesna konumları açısından
bakılmalıdır.
“Unutturma” fiilinin bu âyette şeytana isnat edilmesi, Zât-ı ulûhiyetin tenzih
edilmesi açısından önemlidir. Evet unutan insan olsa da unutturan, şeytandır.
Fakat yaratma her zaman Allah’a aittir. Esasında hayrı da şerri de yaratan
Allah’tır. Ne var ki, Allah (celle celâluhu) şerden, kötülükten razı değildir.
Onların işlenmesini istemez, bilakis onları yasaklar. Unutturma da genelde şerre
sebebiyet verdiğinden dolayı şer olarak görülür ve Allah’a isnat edilemez. Vakıa
Kur’ân’da unutturmanın Allah’a isnat edildiği yer de vardır.(110) Ancak orada
insanların Allah’ı unutmasına karşılık Allah’ın da insanlara kendilerini
unutturması şeklinde bir mukabelede bulunma söz konusudur. Yoksa Kur’ân’ın bize
öğrettiği genel ahlakî ölçüler içinde düşündüğümüzde, çirkin ve menfi görünen
şeylerin Allah’a isnadı katiyen doğru değildir.
109 İbn Hibbân, es-Sahîh, 14/86.
110 Bkz.: Haşir sûresi, 59/19.
Yusuf sûresi, 12/43
وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ
عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَۤا أَيُّهَا الْمَلَأُ
أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
“(Günün birinde) hükümdar dedi ki: ‘Ben rüyamda yedi semiz inek gördüm, bunları
yedi cılız inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey
efendiler: Siz rüya tabir ediyorsanız, şu rüyamın tabirini de bana bildirin!’”
Melikin Rüyası
Melik, firavunların bulunmadığı ve firavun unvanının kullanılmadığı bir dönemde
devleti idare eden kişiyi ifade etmek için kullanılan Arapça bir kelimedir.
Kelimenin Arapça olması, idaredeki ailenin Şam ya da Hicaz bölgesinden geldiği
yönündeki tahmini güçlendiriyor. Firavun kelimesi ise aslen Mısırlılara ait olup
çok eskiden beri siyasî liderler için kullanılmıştır.
Hazreti Yusuf kıssasında, tarihî bilgilerin yanında, dikkat edilmesi gereken
kaderî bir plan da vardır. Allah Teâlâ, hâdiseleri öyle güzel ayarlamış,
şahısları öyle bir araya getirmiştir ki ihtimal hesaplarına göre bütün bu
şartların bir araya getirilmesi beşer kudretini aşar. Sanki bütün olaylar,
Yusuf’u (aleyhisselâm) zirvelere taşımak için sıraya dizilmiştir. Bunlar, ıssız
bir kuyuya atılması, kafilenin zamanında kuyuya uğraması, köle olarak saray
erkanından insaflı birine satılması, dönemin kralının iyi biri olması ve rüya
görüp yorumunu merak etmesi, bu arada Hazreti Yusuf’un rüya tabiriyle tanınması,
hapishane hayatı, oradaki arkadaşlarının saray bağlantısı gibi o kadar çok
birbirine bağlı ve esrarengiz hâdiselerdir ki bütün bunların tarihî seyir içinde
insan eliyle ayarlanması mümkün değildir.
O dönemde Mısır’da rüyalara ayrı bir ehemmiyet verildiği anlaşılıyor. Rüyaları
yorumlayan özel insanlar, kahinler mevcuttu. Rüya yorumcularının halk ve kral
nezdinde önemli yerleri vardı. Dolayısıyla tam anlamıyla vahye bağlılık söz
konusu olmasa da bu insanlar kısmen metafizik düşünceye açık yaşıyorlardı. O
yüzden toplumda bir taraftan vahyin esintileri hissedilirken diğer yandan
putperestliğin ve bedenî arzuların öne çıktığı bir hayatın yaşandığı görülüyor.
Ayrıca o dönemde Mısır’da bir çeşit ruhçuluk da hâkimdi. Ölülerini mumyalayarak
gömmeleri, bu ruhçuluk anlayışının bir tezahürüydü. Bu anlayışa göre beden ruhla
beraber dünyadaki hâline benzer şekilde, fakat farklı bir boyutta yaşamaya devam
edecekti. Bu yüzden bedenin çürümeden bütün hâlinde kalması ve ruha eşlik etmesi
için mumyalama yapıyorlardı. Mısır’daki bu ruhçuluk anlayışının bazı
filozoflarca Mısır’dan alınıp Yunan felsefesinin içine sokulduğu da ifade
edilir.
O dönem Mısır’da ruhçuluk farklı yönlere kaymış ve dindeki çizgisinden çıkmış
olabilir. Fakat insanların vahyin esintileri sayesinde, ruh ve bedenin ölümden
sonra başka bir âlemde hayata devam ettiğine inandıklarını görüyoruz. Bu inanç
onların metafizikten bütün bütün kopmadıklarını gösteriyor. Metafiziğe nispeten
açık olmalarından dolayı rüyaya da önem veriyorlardı. İhtimal bazıları o
rüyaları sermaye olarak değerlendiriyordu. Yani idare ve siyasette rüya
meselesini kendi istedikleri istikamette kullanıyor ve görülen rüyaları
yorumlamak için farklı metotlara başvuruyorlardı. Özellikle kahinlerin rüya
yorumu konusunda maharetleri vardı. Ancak vahiyden beslenmedikleri için bazı
rüyaların içinden çıkamıyor, acziyetlerini ifade ediyorlardı. Kralın rüyasını
yorumlamada da çaresiz kalmış ve Kur’ân’ın ifadesiyle “Bunlar çok karışık
rüyalar!” demişlerdi.
Rüyaların pek çoğu açık ve anlaşılır olmadığından tabire ihtiyaç duyar. Melik
de rüyasının tabirini istiyor. İsteğini ifade ederken
kullandığı تَعْبُرُونَ kelimesi, ‘ubûr’ masdarından gelir. Ubûr “karşıdan
karşıya geçmek” demektir. Yolun bir kenarından diğerine geçmeyi ifade etmek için
bu kelime kullanılır. Rüya yorumu için başka kelimeler yerine تَعْبُرُونَ
denilmesi dikkat çekicidir. Bu kelimenin kök mânâsı, fizikten metafiziğe,
metafizikten fiziğe, zahirden bâtına, bâtından zahire, objeden süjeye, süjeden
objeye geçişler yaparak bir olayı yorumlamak demektir. Yani o, görünen ile
görünmeyen âlemler arasında gidip gelerek, burada görülenlerin orada ne mânâya
geldiğini, orada görülenlerin burada ne ile temsil edildiğini açıklamaktır. Bir
diğer ifadesiyle rüya tabiri, uyurken metafizik âlemde görülen şeyleri, onların
fizikî dünyayla irtibatını kurarak, metafizik-fizik bütünlüğü içerisinde
yorumlamak demektir.
Yusuf sûresi, 12/44
قَالُۤوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الْأَحْلَامِ بِعَالِمِينَ
“Onlar da ‘Bu gördükleriniz karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu
bilemeyiz.’ dediler.”
Kahinlerin Acizliği
Ortada büyük bir olay vardı. Kral rüya görmüştü ve rüyasının yorumunu büyük bir
merakla bekliyordu. Rüyayı yorumlayacak olanlar, o dönemin anlı şanlı
kahinleriydi. Kralın rüyasını yorumlamak için bütün maharetlerini ortaya
koydular ve bir süre düşündüler. Fakat sonunda acziyetlerini itiraf edip, bunu
başaramayacaklarını söylediler. Çünkü rüyanın çeşitleri vardı ve bu rüya onlara
göre oldukça karışıktı.
Âlimler, rüyaları sınıflandırırmış ve özelliklerine göre genelde üçe
ayırmışlardır. Birincisi, temiz ve duru kalpli, ruhaniliğe açık, nefsaniliğe
kapalı salih insanların görmüş olduğu sadık rüyalardır. Bunlar gayet açık ve
güzeldir. Bazıları yoruma ihtiyaç duysa bile güzel mesajlar içerir. Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyden evvel altı ay boyunca rüya görmüştü. Âişe
validemizin ifadesiyle bu rüyalar, şafak aydınlığı gibi açıktı ve gündüz
vaktinde aynen gerçekleşiyordu.(111) Yani Efendimiz, tabire ihtiyaç duymayacak
şekilde açık, net rüyalar görüyordu. Aslında Arapçada rüya denince öncelikle bu
tür sadık ve salih rüyalar akla gelir.
İkincisi, daha önce yaşanan bazı tesirli hâdiselerin hayalde bıraktığı izlerin
ortaya çıkmasıyla görülen rüyalardır. Üçüncüsü ise insan benliğindeki mizaç
bozukluklarının nefis ve şeytanın da dürtmesiyle uykuda hortlaması şeklinde
görülen rüyalardır. Bu iki çeşit rüyaya hulûm denir. Hulûm’un çoğulu ‘ahlâm’dır.
Başına bir de ‘karışık şeyler’ mânâsına gelen ‘edğâs’ kelimesi eklenerek
‘edğâs-u ahlâm’ şeklinde tabir edilir. Bu tabir, karışık ve mânâsı anlaşılmayan
rüyalar demektir. Bunlar, Freud’un da dikkat çektiği üzere, şuuraltına yerleşen
şeylerin açığa çıkmasıyla ya da nefsanî dürtülerin tesiriyle görülen düşlerdir.
Bir mânâsı yoktur, mânâsı varsa bile önemli değildir ve tabire değmez.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), vahyin kesileceğini fakat ahir zamanda
mübeşşiratın (müjdeleyici rüyaların) revaç bulacağını haber vermiştir.(112) Ahir
zaman alametlerinin ortaya çıktığı günümüzde sadık rüya görenler çoktur. Sadece
bana anlatılan sözlü ya da yazılı pek çok rüya vardır. Bunların pek çoğunda
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif eder, rüya sahibini ve inananları
açıktan müjdelerle sevindirir, teyit eder ve onlara inşirah verir. Buna bağlı
olarak rüya insanı olmaya gerek yoktur. Fakat bütün bu rüyaların ifade ettiği
bir kısım gerçekler de vardır. Bunları görmezlikten gelmek de doğru değildir.
Özellikle kalp ve ruh hayatıyla yörüngesini bulmuş insanların gördüğü rüyalar
önemlidir. Fakat sadık rüya görenler bunlarla sınırlı değildir. Bazı kaşifler de
keşiflerini rüya ile gerçekleştirmişlerdir. Hatta Makedonyalı meşhur Kral
İskender’in babası Topal Filip, evinden uzaktayken rüyasında Makedonya’dan çıkan
bir alevin Anadolu’ya doğru sarktığını, bütün o bölgeyi yakıp yıktığını,
İskenderiye’ye kadar gittiğini görür. Eve geldiğinde ise İskender’in dünyaya
geldiğini öğrenir. Onun fitne sebebi olacağını düşünerek öldürmek ister ama eşi
buna mâni olur. Daha sonra ise gördüğü rüya aynen tahakkuk eder. Bunun gibi,
Müslüman olmadıkları hâlde olacak şeyleri rüyalarında gören çok insan vardır.
Uykuya dalarken güzel rüyalar görmeyi arzu etmekte bir mahzur yoktur. Ancak,
karışık, mânâsız, kötü rüyalardan Allah’a sığınmak gerekir. Bu sebeple rüyada
dahi hayalimizin kirlenmemesi için dua etmeli, hep güzel şeyler görmeyi
dilemeliyiz. Hemen her gece, أَللَّهُمَّ رُؤْيَا صًادِقَةً صَالِحَةً مِنَ
الْمُبَشِّرَاتِ غَيْرَ أَضْغَاثِ أَحْلَامٍ “Allahım Sen’den müjde dolu sadık ve
salih rüyalar görmeyi, karışık, mânâsız, boş rüyalardan beni uzak tutmanı
istiyorum.” duygu ve dilekleriyle uykuya dalmalı. Zira her insanın fıtri olarak
teselli ve takviyeye ihtiyacı vardır. O yüzden güzel şeyleri görmek istemek,
insan olmanın gereğidir ve yadırganmamalıdır. Yadırgamak şöyle dursun, hadis-i
şerifin ifadesiyle, insanın damarlarında akıp giden şeytandan(113) Allah’a
sığınmalı, onun uykuda bile tasavvur ve hayalleri rüya yoluyla bozmaması için
yalvarmalıdır.
Görülen güzel rüyaları, gurura, kendini beğenmeye sevk etmemesi şartıyla salih
insanlara anlatıp yorumlatmakta bir mahzur yoktur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) hem gördüğü bazı rüyaları anlatıyor hem de zaman zaman “Rüya gören
var mı?” diye soruyordu. Anlatılan rüyaları tevil ettiği de oluyordu. Hatta bir
defasında anlatılan bir rüyayı Efendimiz’in huzurunda Hazreti Ebu Bekir
yorumlamıştı da Efendimiz bir noktayı düzeltmekle beraber onun yorumunu tasdik
etmişti.(114)
Rüya yorumu kolay bir şey değildir. En başta o, metafiziğe inanmayı gerektirir.
Bir insan rüyaya önem veriyor, onun yorumunu merak ediyor veya onu
yorumlayabiliyorsa, bu ondaki metafiziğe olan inancın bir göstergesidir. Zira
rüya yorumu yapan insanın fizikî dünya ile metafizik arasında sürekli geçişler
yapması gerekecektir. Bu bir mânâda hikmet araştırmasıdır. Görünenlerin ötesinde
bir mânâyı, bir sırrı bulmaya çalışmaktır. Rüya yorumu yapabilmek için ayrıca
marifet, firaset ve tecrübe de gerekir. Çünkü rüya âlemi sembollerle doludur. O
sembollerin bu dünyada neye karşılık geldiğini, neyi temsil ettiğini bilmek icap
eder. Önceden görülen benzer rüyaların ifade ettiği mânâların toplamından da
bazı yorumlar çıkarmak mümkündür. Rüya tabiri alanında bunlar da bir tecrübe
havuzu oluşturur.
111 Buhârî, bed’ü’l-vahy 3 (3); Müslim, îmân 252.
112 Buhârî, tâbir 4; Tirmizî, rüya 1.
113 Buhârî, i’tikâf 11, 12, bed’ü’l-halk 11, edeb 121, ahkâm 21; Müslim, selâm
23, 24.
114 Buhârî, ta’bîr 47; Ebû Dâvûd, eymân 13.
Yusuf sûresi, 12/45-46
وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا أُنَبِّئُكُمْ
بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ
بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ
وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّۤي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
“O iki arkadaştan kurtulanı, aradan geçen bunca zamandan sonra, işte ancak o
sırada, Yusuf’u hatırlayıp dedi ki ‘Rüyanın tabirini size ben bildireceğim. Hele
siz beni hapishaneye bir gönderiverin!’ Hapishaneye gidince: ‘Yusuf! Sözü doğru
ve isabetli olan aziz dostum! Şu müşkil rüyanın tabirini bize bildir lütfen:
Yedi semiz ineği yiyen yedi cılız inek ve yedi yeşil başak ile yedi kuru başağın
anlamı ne olabilir? Ümit ederim ki isabetli yorumunu öğrenip ilgili insanlara
aktarırım, böylece onlar da doğruyu öğrenir ve senin kıymetini bilirler.’”
Melikin Rüyası Hazreti Yusuf’a Soruluyor
Kur’ân’da konular bazen detaylı bazen özet hâlinde sunulur. Özet hâlinde
anlatımlar, belagat ilminde ‘icaz’ kavramıyla ifade edilir. İcaz, bir mânâyı ya
da bir konuyu az sözle özlü şekilde ifade etmek demektir. Bu durumda bazen bir
kelime, pek çok mânâyı içinde barındırır. İcaz, ikiye ayrılır: İcaz-ı kısar ve
icaz-ı hazf. İcaz-ı kısar, birkaç kelimeyle pek çok anlamı ifade etmek demektir.
Bunun Kur’ân’da örneği çoktur. İcaz-ı kısarı örneklerle açıklamayı ilgili
eserlere havale ederek ‘icaz-ı hazf’i biraz açalım. İcaz-ı hazf, bir konu
anlatılırken sözün bazı kısımlarının zikredilmeyip atlanmasıdır. Atlanan yerler
bir harf olabildiği gibi bazen bir kelime, bir cümle yahut cümleler de olabilir.
Fakat bu atlamayla mânâ değişmez ve bozulmaz. Çünkü zikredilen yerlerde,
atlanılan kısımlara dair zihnin kolaylıkla intikal edebileceği işaret ve
deliller vardır.
Kur’ân’da bu tür icazın pek çok örneğini göstermek mümkündür. Biz sadece, burada
üzerinde durduğumuz iki âyete bakalım: 45. âyetten 46. âyete geçerken icaz-ı
hazf yapılmıştır. Yani iki âyet arasında söylenebilecek birkaç cümlenin zikrine
gerek duyulmamıştır. Mesela “Beni hapishaneye gönderin.” denildikten sonra şu
cümleler zikredilebilirdi: “Gidip Yusuf’a rüyanın tabirini sorayım dedi. Bunun
üzerine onu hapishaneye gönderdiler. Yusuf’u buldu ve ona dedi ki…” Görüldüğü
üzere bu cümleler atlandığı hâlde mânâda herhangi bir boşluk yoktur. Okuyucu, bu
icazlı ifadeler yardımıyla kıssanın anlatılmayan kısımlarını kendi zihninde
kolaylıkla canlandırabilir. Zira ihtiyaç duyulan az sayıdaki kelime ve
cümlelerle konu gayet anlaşılır bir surette ifade edilmiştir.
Yusuf sûresi, 12/47-49
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي
سُنْبُلِهِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ
سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا
تُحْصِنُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ
وَفِيهِ يَعْصِرُونَ
“Yusuf: ‘Peş peşe yedi yıl ekin ekin. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar
dışında, başağında bırakıp depolayın. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl
gelecek. O zaman tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önceden o
yıllar için biriktirdiklerinizi tüketin. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek
ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol meyve sıkıp,
hayvanları sağacak.’”
Hazreti Yusuf, Kralın Rüyasını Yorumluyor
Yusuf (aleyhisselâm), burada tarım alanında son dönemde keşfedilen bir tekniği
ortaya koymaktadır. Yıllar önce ilmî bir dergide okumuştum. Bir araştırmaya göre
Hazreti Yusuf’un tavsiyesi deney olarak tatbik edilmiş ve buğdayın başak hâlinde
depolandığında bozulmadan senelerce bekleyebildiği tespit edilmiştir. Bu işlemde
buğday hem nişasta değerini koruyor hem de haşerata karşı daha iyi muhafaza
ediliyor. Bu teknik, özellikle kıtlık ve savaş durumlarında önemli bir tedbir
olarak düşünülebilir. Özellikle çöl ortamında haşeratın hububata dadanması,
korunmasız olan buğdayın kısa sürede yok olmasına sebep olur. Başak hâlinde
saklamada ise bu risk asgariye iner. Başak hâlindeki ürünleri yiyen hayvancıklar
da bulunabilir, ancak ürün büyük oranda muhafaza edilir.
Bu mesele ziraat ve gıda sektöründe üzerinde durulması gereken bir husustur ve
bilimsel araştırmalarda ele alınmalıdır. Çeşitli tip silolarda buğday saklamanın
tarihi eski olsa da modern silolara geçiş süreci yaklaşık yüz elli-iki yüz
yıllık bir geçmişten ibarettir. Bu durum göz önüne alındığında, bundan yaklaşık
dört bin yıl önce bu meselenin bir peygamber tarafından gündeme getirilmiş
olması, olayın vahyin tezahüründen başka bir şey olmadığını göstermektedir.
Kaldı ki bugün buğday dane hâlinde çeşitli silolarda saklansa da henüz onun
başak hâlinde saklanmasına –bazı küçük denemelerin dışında– geçilebilmiş
değildir. Yani işin ne kadar isabetli olduğu tespit edilmiş olsa da bu henüz
pratiğe dökülüp yaygınlaştırılamamıştır. Bu arada belirtmemiz gerekir ki âyette
‘ekersiniz’, ‘hasat ettiğiniz’ gibi ifadelerden her ne kadar ilk olarak buğday
anlaşılsa da bizzat buğday zikredilmediğinden, üzerinde durduğumuz saklama
yöntemi sadece buğdaya has olmayıp bütün hububatı içine alır.
Hububatın başak hâlinde saklanması dışında peygamberlerin öncülük ettiği saat ve
geminin yapılması, demirin eritilip ondan eşya imal edilmesi gibi daha pek çok
keşif ve icat vardır. Normal insan aklıyla bulunamayacak ya da bulunması uzun
zaman alacak bu tür yenilikler, peygamberler sayesinde herhangi bir tecrübeye
dayanmadan hemen ortaya konabilmiş ve bunlar çağları etkileyecek yeni çığırlar
açmıştır. Sadece taneli bitkilerin saklanması ve kültüre alınmasını
düşündüğümüzde, konunun peygamberlerle irtibatı tahmin edilebilir. Çünkü
binlerce yıl önce verimli Nil bölgesinde ve Mezopotamya topraklarında uygulanan
bu tecrübe ile Kur’ân’da adı geçen peygamberlerin bu coğrafyalarda gelmiş olması
meselenin vahyin ışığında geliştiğine dair önemli ipuçları sunar. Çünkü böyle
bir tekniğin, hiçbir tecrübeye dayanmadan birden ortaya konulması imkânsız
denecek kadar zordur. Zira bu, uzun araştırmalara ve çok büyük tecrübelere
ihtiyaç duyar. Hâlbuki Yusuf (aleyhisselâm), uzun araştırma ve tecrübelere
ihtiyaç duymadan bunun yapılabileceğini söylemiş ve bizzat uygulamıştır. Hazreti
Yusuf’un bu tatbikinden yola çıkarak denebilir ki peygamberler hiçbir tecrübenin
olmadığı zaman ve zeminlerde birden bir fikir ortaya atarak veya bir şey icad
ederek uzun asırlar insanlığı etkileyecek çığırlar açmışlardır. Bu da ancak,
onların her şeyi yaratan ve bilen bir Zât’a bağlı olmalarıyla açıklanabilir.
Burada Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin konuyla alâkalı yaklaşımını hatırlamakta
fayda vardır. O, özetle şöyle der: Kur’ân, peygamberlerin hayatından çeşitli
sahneler sunar ve onların mucizelerini nazara verir. Böylece bizi onların
yaptığı işlerin ve gösterdiği mucizelerin benzerini yapabilme konusunda teşvik
eder. Allah Teâlâ, peygamberlerin elinde mucizeler yaratarak, o sahada
ulaşılabilecek en son sınırı gösterir ve insanların eline o sınıra ulaşmak için
bir program sunar. Dolayısıyla sanat ve teknolojinin üzerine bina edildiği esas
prensipler, geçmiş zamanlarda peygamber eliyle tesis edilmiştir. Geçmiş ise
geleceğin aynasıdır. Öyleyse ey insan, kalk, seni o mucizelerin bazılarına
ulaştıracak vesileleri elde etmek için durmadan çalış ve uğraş! Görmez misin ki
saati ve gemiyi en evvel beşere hediye eden o el, mucizevî bir eldir!(115)
115 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 269-270. (Yirminci Söz, İkinci Makam,
Mukaddime).
Yusuf sûresi, 12/50
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ فَلَمَّا جَۤاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ
إِلٰى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ
أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ
“Bunu duyan Hükümdar: ‘Onu derhal bana getirin!’ dedi. Hükümdarın elçisi gelince
Yusuf ona: ‘Sen önce dönüp efendine sor; o ellerini kesen kadınların meselesi
neydi? Doğrusu Rabbim, o kadınların komplosunu pek iyi bilir.’ dedi.”
Melik, Hazreti Yusuf’u Saraya Davet Ediyor
Kral, bir elçi gönderip Hazreti Yusuf’u yanına getirmesini istiyor. Haksız yere
yıllarca hapiste kalmış biri olarak hemen çıkıp kralın yanına gitmesi
beklenirdi. Fakat o, öyle yapmıyor. Önce iade-i itibar talebi denebilecek bir
teklifte bulunuyor. Halk ve idare nazarında aklanmasını talep ediyor ve bunu
bizzat kralın yapmasını istiyor.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Yusuf’un yerinde
olsaydım, böyle bir haber gelince hemen çıkardım.”(116) Aslında Efendimiz de
çıkmazdı. Yusuf’tan (aleyhisselâm) daha az temkinli hareket etmezdi. Fakat
burada Hazreti Yusuf’un kıymetini vurgulama adına kullanmış olduğu bu ifadeler
çok önemlidir. Hazreti Musa ve Hazreti Yunus için de Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) benzer ifadeleri vardır. Mesela Hazreti Musa hakkında, “Beni
Musa İbn İmran’ın önünde tutmayın. Mahşerde ilk kalkan ben olacağım. Kalktığım
zaman arşın sütunları altında onu göreceğim. Tur dağındaki bayılma hâlinden
sonra hiç bayılmadı mı yoksa bayılıp benden evvel mi kalktı bilmiyorum.”(117)
buyurmuştur. Bu mütevazi duruş, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) genel
tavrıdır. Bu tavır aslında o günkü muhataplar arasında bulunan Yahudilerin
gönüllerini yumuşatmada önemli rol oynamıştır.
Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) “Kadınların meselesi neydi?” diyor fakat Zeliha’nın
adını vermiyor. Çünkü aradan yıllar geçmiş, mesele unutulmuş, günümüzün
tabiriyle artık bu konu gündemden düşmüştür. Onu yıllar sonra tekrar gündeme
getirerek kadını mahcup etmek istemiyor. Sûre boyunca görüldüğü gibi burada da
Hazreti Yusuf’un ayrı bir civanmertliği ve inceliği karşımıza çıkıyor.
116 Buhârî , ehâdîs 11, 19, tefsîr (12) 5; Müslim, îmân 238, fezâil 152.
117 Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhîd 31; Müslim, fezâil 157.
Yusuf sûresi, 12/51
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِهِ قُلْنَ حَاشَ لِلهِ
مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُۤوءٍ قَالَتِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ الْاٰنَ حَصْحَصَ
الْحَقُّ أَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ
“Hükümdar o kadınları toplayıp: ‘Ne idi sizin Yusuf’la meseleniz? Siz Yusuf’u
elde etmeye çalıştığınızda durum ne idi, Yusuf nasıl davrandı?’ diye
sordu. Onlar da: ‘Hâşâ! Allah için söylemek gerekirse, onun bir kötülüğünü
bilmiyoruz.’ dediler. O sırada vezirin eşi: ‘İşte şimdi gerçek ortaya çıktı.
Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sadık ve dürüst insanlardandır.’ diye
itiraf etti.”
Zindan Dönemi Sona Eriyor
Kadınlar daha önce Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) güzelliğine vurulmuşlar, onun
bir melek olduğunu söylemişlerdi. Burada ise onun masumiyetini vurgulu bir
şekilde ilan ediyorlar. Demek ki baştan beri onun masumiyetini kabullenmiş ve
kralın huzurunda bunu açıktan söyleme gereğini duymuşlardı. Ardından bir itiraf
da Zeliha’dan geldi. İlerleyen yaşıyla beraber kalbinde ağır basan insaf duygusu
sayesinde hem kendi suçunu hem de Yusuf’un (aleyhisselâm) masumiyetini açıkça
ilan etti. Bunlar Hazreti Yusuf’un masumiyeti için halkın nazarında kuvvetli
birer delil teşkil ediyordu.
Evet, yıllar sonra da olsa doğru ile yanlış ortaya çıkar, haklar, itibarlar iade
edilir, nihayet mazlumların yüzü güler. Kur’ân’da çok defa temas edildiği üzere
bir dönemin ezilenleri, mazlumları, mağdurları başka bir dönemin itibarlı,
hakperest, salih vârisleri olurlar. Bundan dolayıdır ki imtihanlar yaşanıp zor
durumlara maruz kalındığında, ciğerlerimizi delen en acımasız olaylar
yaşandığında dahi elden geldiğince iyilikler yapılmalı ve netice Allah’a
bırakılmalı, O’nun muradı takip edilmelidir. Zira O, her şeyi görüyor, biliyor,
o büyük kader çarkını, her şeyi aşkın kudretiyle ve hayret veren hikmetiyle an
be an çevirmeye devam ediyor.
Yusuf sûresi, 12/52-53
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ أَنِّي لَمْ أَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَأَنَّ اللهَ لَا يَهْدِي
كَيْدَ الْخَۤائِنِينَ وَمَۤا أُبَرِّئُ نَفْسِۤي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ
بِالسُّوۤءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Yusuf dedi ki: ‘Bunu istemedeki maksadım, vezire gıyabında ihanet etmediğimi ve
Allah’ın hainlerin hilesini asla hedefe ulaştırmayacağını bilmesidir. Yoksa ben
nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle fenalığı emreder, kötülüğe
sevk eder. Rabbimin merhamet edip korudukları müstesna. Doğrusu Rabbim gafurdur,
rahimdir (affı ve merhameti boldur).’”
Bu iki âyette geçen sözlerin kimin tarafından söylendiği ile alâkalı farklı
görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin bir kısmı bu sözleri Zeliha’nın
söylediğini belirtirler ki, bu mümkündür. Çünkü konuşmanın seyri buna müsaittir.
Bu görüşe göre düşünülürse Zeliha artık belli bir yaşa gelmişti. Bu süre
zarfında Hazreti Yusuf hep hapiste kalmış ve iffetiyle yaşamaya devam etmişti.
Zeliha, onun bu iffetli duruşundan etkilenip Allah’a iman etmiş olabilir. Ayrıca
o sıralarda belki ailece vezirlik makamında değillerdi. Bu sebeple dünyadan
ümidini kesip geçmişinden pişman olarak tamamen Allah’a yönelmiş olması da
muhtemeldir. Yıllar önce kendisine söylenen “İstiğfar et!” sözünü hatırlayarak
istiğfar etmiş, Allah’ın rahmet ve mağfiretine kendini salmış, nefsin mahiyetini
kavramış, aşk-ı mecaziyi bırakıp aşk-ı hakikiye yönelmiş olabilir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, aşk-ı mecazînin aşk-ı hakikiye inkılap etmesi
için, âşık olunan şeyin faniliğini görüp baki bir sevgili aramak, dünyanın
geçici yönünden yüz çevirip onun Allah’a ve ahirete bakan yönüne dönmek
gerektiğini söyler.(118) Zeliha da daha önce yaptığı şeylerin çirkinliğini,
dünyanın faniliğini, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) yöneldiği kapının
güzelliğini görüp yüzünü tamamen Bakî olan Allah’a dönerek içinde böyle bir
inkılap yaşamış olabilir; olabilir, zira aşk öyle bir manevî iksirdir ki insanı
elinden tutar da bir lahzada âlây-ı illiyyîne çıkarır, meleklerle yarışır hâle
getirir.
İhtimal dairesinde bunlar düşünülse de başka bir açıdan, nefsinin zebunu olmuş
böyle bir kadının beş on yıl içerisinde imana gelip nefs-i emmareyi kavrayacak,
kendi nefsinden şikayetçi olacak, Rabbini tanıyıp O’nun rahmet ve merhametine
sığınacak kadar bir şuura sahip olması ihtimali –Allah’ın ekstra lütufları
hariç– sebepler dairesinde zor olabilir. Çünkü o dönemde idare ve toplumda her
ne kadar belli oranda iman boyası görülse de saray ve çevresi puta tapanlarla
doluydu. Kahinlerin ve tapınağın saray ve halk üzerinde ciddi ağırlığı vardı.
Böyle bir atmosferde inanıp imanda derinleşmek çok zordur. Bu açıdan ikinci
görüş olan, bu sözleri Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) söylemiş olması ihtimali
daha kuvvetli görünüyor. Nitekim âyetteki ince muhasebe ve derin saygı da
Zeliha’dan ziyade Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm) yakışmaktadır. Bu ve benzeri
sebeplerden olsa gerek, Bediüzzaman Hazretleri bu görüşü tercih etmiş, “İhlas
Risalesi”nde âyeti bu şekilde değerlendirip mânâyı buna göre vermiştir.(119)
Tabiî bunların hepsi birer tevcih ve tercih meselesidir. İşin doğrusunu en iyi
Allah bilir.
İnsan tabiatındaki en büyük ve en kuvvetli meyillerden biri şehvettir. İnsan
çoğu zaman bu meyle yenik düşer. Kişi kendini dinin emirleri ile terbiye
etmemişse ve nefsi ona daima kötülüğü emrediyorsa –ki potansiyel nefis hep
kötülüğü emreder–, böyle biri, şehvetinin esiri olur. Şehvet duygusu, pek çok
insanın saplandığı bir bataklıktır. Kimisi bu bataklığın kenarında kimisi
ortasında kimisi de derinlerindedir. Allah Resulü’nün buyurduğu gibi herkesin
zinadan bir payı vardır.(120) Herkes nasibinin hamalıdır. Kimisi bakarak, kimisi
dokunarak, kimisi fiilen işleyerek zinadan payını yüklenir. Zinaya götüren pek
çok yol karşısında insan, iradesini bir şart-ı âdi olarak kullanarak şehvete
karşı mücadele eder/etmelidir. Fakat Allah’ın rahmeti ve muhafazası olmadan
kimse ondan korunamaz. Ancak Allah, rahmetiyle kulunu sarıp sarmalayınca da
nefsanî meyiller hükümsüz kalır ve şehvetin vakum alanına girmiş olsa bile kişi,
tıpkı Hazreti Yusuf gibi kurtulur. Bu sebeple, günaha karşı iradenin hakkını
vermenin yanında, hep Allah’a sığınmalı ve hep “Tut elimden; tut ki edemem
Sen’siz!” demeliyiz.
Hazreti Yusuf, nefsini tezkiye etme ve kendini temize çıkarma telaşına düşmüyor.
Kendine yakışır bir tevazu ve mahviyet ile Allah karşısındaki kulluk tavrını
ortaya koyuyor. İddiasızlık ve Allah’a karşı mahcubiyet edasıyla içini
seslendiriyor. Yani “Ben bir iffetsizlik yapmadım. Yapmadım ama kendimi de
yunmuş yıkanmış, günahlardan arınmış görmüyorum.” diyor. O, nefsin mahiyetini ve
mertebelerini çok iyi biliyor, kendini nefs-i emmare (şiddetle kötülüğü emreden
nefis) mertebesinde görüyor ama inanmış insanlar onu daima nefs-i mutmainne
(Allah ile itminana ermiş, oturaklaşmış nefis) merhalesinde görmelidir.
Peygamberler hakkındaki saygı ve hakikat çizgisi bunu gerektirir. Zira onlar,
Allah’ı bilen, tanıyan, O’nun emirlerine harfiyen itaat eden, Allah’ın özel
koruması altına aldığı şahsiyetlerdir. Onlara nefsin emirlerine meyleden bir
insan olarak bakmak, saygısızlığın ötesinde itikadi açıdan da tehlikeli bir
durumdur. Bununla beraber, bir peygamber olarak Hazreti Yusuf bile nefsinden
şikâyet ediyorsa biz sıradan insanların ne kadar dikkatli olmamız gerektiği
açıktır.
Kur’ân’ın pek çok yerinde görüldüğü üzere peygamberler, muhasebe ve sorgulama
yaparken, kendilerini Cenab-ı Hak karşısında farklı bir yerde
konumlandırmışlardır. Zira onlar Allah ile derin bir münasebet içindedirler. O
münasebeti normal insanlar olarak tahayyül ve tasavvur etmek mümkün değildir.
Allah ile o sıkı münasebetlerinden dolayı, hayallerinin ucuna dahi Allah’ın rıza
ve muhabbetinin dışında küçük bir şey ilişse büyük bir cinayet işlemiş gibi
derhal Cenab-ı Hakk’a teveccühte bulunurlar. Hâlbuki onlar ismet sıfatına
sahiptiler ve hep Allah’ın koruması altında yaşamışlardır. Bu yüzden her gün
dualarımızda onların şefaatini ümit ederek dileklerimizi Allah’a arz ederiz.
Sadece peygamberler değil, melekler ve insanlar arasında onlar gibi yaşayanlar
da hayatlarını böyle bir hassasiyet içinde geçirirler. Bu sebeple, peygamberler
başta olmak üzere büyüklerin kendileri hakkındaki muhasebe ve sorgulama ifade
eden sözlerini, onların ufukları açısından değerlendirmek gerekir.
118 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s. 7-9. (Birinci Mektup, Dördüncü Sual.
119 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 199 (Yirmi Birinci Lem’a).
120 Buhârî, isti’zan 12, kader 9; Müslim, kader 5.
Yusuf sûresi, 12/54
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي فَلَمَّا كَلَّمَهُ
قَالَ إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ أَمِينٌ
“Kral: ‘Onu bana getirin, yakınıma alıp has adamım yapayım!’ dedi. Sonra onunla
konuşunca: ‘Sen artık nezdimizde sağlam konum sahibi, emin birisin!’ dedi!”
Kralın Yanında Bir Peygamber
Kral, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) yorumunu dinledikten sonra, henüz onu
görmediği hâlde yanına almak ve has adamı yapmak istedi. Daha sonra onunla yüz
yüze konuştu. Onun kendinden emin ve temkinli hâlini görünce ne denli yüksek bir
karaktere sahip olduğunu anladı. Demek ki kral insan kalitesinden anlayan,
kadirşinas, firasetli biriydi. Hazreti Yusuf’a özel danışmanlık makamı verdi.
Bir kimseyi tecrübe edip tanımadan özel danışman olarak tayin etmek normal
şartlarda çok makul değildir. Bu, ayrı bir firaset ister. Nitekim kral, Hazreti
Yusuf’u (aleyhisselâm) tanıdıkça teklifinin ne kadar yerinde olduğunu, kararında
ne derece isabet ettiğini görecektir.
Kralın “Onu yakınıma alıp has adamım yapayım!” diye meal verdiğimiz
أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي ifadesinden, Hazreti Yusuf’u tamamen kendine tahsis
ettiğini, ondan sadece kendisiyle istişare etmesini, kendisine fikir vermesini,
başkalarıyla görüşmemesini istediğini çıkarmak mümkündür. Çünkü firasetiyle
keşfettiği bu kaliteli insanın, saraydaki vezirlerin ya da ülkede ağırlığı olan
tapınak yetkililerinin tesirinde kalmasını ya da onların kontrolünde olmasını
istememiştir.
Kralın, dışarıdan gelmiş biri olan Hazreti Yusuf’a devletin zirvesinde önemli
bir makam vermesi, bize onun karakteri ve idare anlayışı hakkında önemli
ipuçları sunar. Demek ki kral öyle biriydi ki ırkçılık yapmıyordu, idareyi
oligarşik bir yapıya çevirmek istemiyordu. Yüksek mevkiye gelecek kişiler sadece
benim ailemden, sülalemden olsun demiyordu. Etrafında sürekli kendisini dinleyip
ona itaat edecek birileri olsun arzusu taşımıyordu. Onun aradığı, güvenilir ve
kabiliyetli insanlardı. Aile dışından hatta şehir dışından birinde o güven ve
kabiliyeti görünce onu yanına almakta ve ona geniş yetkiler, teminatlar vermekte
tereddüt etmiyordu. Ona çok rahatlıkla, “Sen artık buraya aitsin, burada devamlı
kalacaksın, yetki ve salahiyetin olacak, sana mâni olunmayacak.” diyebiliyordu.
Zira o bu güvenceyi vermeliydi ki, ondan tam verim alabilsin. Görevden alınma ve
müdahale edilme endişesi taşıyan biri kendinden beklenen performansı ortaya
koyamaz. Bu yüzden onu sürekli ve tam bir yetkiyle özel danışman yapmıştı.
Âyetteki مَكِينٌ أَمِينٌ sıfatlarından bu neticeleri çıkarmak mümkündür.
Yirmi birinci âyette geçen مَكَّنَّا “imkân verdik, yerleştirdik” ifadesi de
‘mükne’ kelimesiyle ifade edilen bu özel yetki ve imkânları ifade ediyordu.
Orada Allah tarafından müjdesi verilen bu olay, şimdi kralın eliyle fiilî olarak
gerçekleşiyordu. Sebepler dairesinde bu mesele kralın eliyle gerçekleşse de
hakiki fail sadece Allah olduğundan, araya giren bir âyetten sonra aynı ifade
bir kez daha zikredilecektir.
Yusuf sûresi, 12/55
قَالَ اجْعَلْنِي عَلٰى خَزَۤائِنِ الْأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ
“Yusuf şöyle dedi: ‘Beni ülkenin hazine işlerinin başına tayin et. Çünkü ben
mali kaynakları iyi koruyan, sevk ve idareyi de iyi bilen biriyim.’”
Görev Talebi
Âyette, “Beni tayin et, görevli kıl!” mânâsına ca’l kökünden اِجْعَلْنِي ifadesi
kullanılmıştır. Bu ifade, Kur’ân’ın kelimelerdeki seçiciliğini göstermek adına
güzel bir örnektir. Zira ca’l, bir işin sahibi tarafından geçici görevlendirmeyi
ifade eder. Yani “Hüküm ve yetki senin elinde! Dolayısıyla beni daimî olarak
değil de geçici olarak görevlendir!” demektir.
Kral, Hazreti Yusuf’a güvence verip onu önemli bir mevkiye getirmek istediğini
belirtince o, –ne kadar sürdüğünü bilemediğimiz bir konuşma faslından sonra– bu
teklifi kabul etti. Hatta görevin adını bile söyleyerek hazinenin idaresine
talip oldu. Bu vazife, yaklaşık olarak bugünkü ekonomi bakanlığına tekabül
etmekteydi.
Bu şekilde yer tayin ederek görev istemek dinimizce hoş karşılanmasa da Hazreti
Yusuf’un bir peygamber olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu talebin vahye
dayalı olduğu ve onun şeriatında bunun geçerli olduğu düşünülebilir. Yani bu
durumda Hazreti Yusuf, o vazifeye yönelik talebini doğrudan vahyin
yönlendirmesiyle yapmıştır. Allah onu vahiyle o işe yönlendirmiş, içinde o
vazifeye karşı bir arzu uyandırmış, sonra ona arzusunu gerçekleştirme imkânını
bahşetmiştir. Nitekim bir sonraki âyette de bu ihtimale kapı aralanmaktadır.
Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, geçmiş gelecek her şeyi bilen Allah onun
ileride yapacağı vazifeyi bildiği için ona uygun bir kabiliyet ve donanım
vermiştir. O da iradesinin hakkını verip kabiliyet ve donanımını en güzel
şekilde sonuna kadar kullanmıştır.
İkinci bir ihtimal de Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) vazifeye ehil başka insan
bulunmadığından dolayı gördüğü zarurete binaen içtihat etmiş olmasıdır. Usul
kaidelerine göre, akılla ulaşılamayacak meselelerde içtihat söz konusu olmasa da
böyle teferruata ait meseleler her zaman içtihada açıktır. İçtihada en ehil, en
layık kimseler ise peygamberlerdir. Onlar yaptıkları içtihatlarda en güzeli
yakalamaya çalışmış ve kararlarında hep isabet etmişlerdir. Eğer isabet
edememişlerse Allah onların kararlarını tashih buyurmuştur. Zaten onlar her adım
ve kararlarında Cenab-ı Hakk’ın hükmünü, tadilini, tashihini gözetmişlerdir.
Nitekim Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaman zaman kendi reyiyle
içtihatlarda bulunmuştur. Bazen Cenab-ı Hak, O’nun içtihadını takdir etmekle
beraber tadil de etmiş ve ona daha iyi bir çözüm yolu göstermiştir.
İçtihatta en önemli esas ise ehliyet ve liyakattir. Yani içtihat edecek kişi, o
işe layık olmalıdır. Ehliyet ve liyakatin önemli bir yönü içtihatta bulunulacak
sahanın iyi bilinmesidir. Hazreti Yusuf, eğer vahye dayanmadan kendi reyiyle
içtihatta bulunarak vazifeye talip olmuşsa, Peygamber olmanın yanında, onun bu
işten anladığı, bu sahayı bildiği neticesi çıkarabilir. Nitekim o, tarım ve
ziraata dair belli bir müktesebata sahipti. Çünkü ataları Hazreti İbrahim ve
Hazreti İshak hayvancılıkla uğraşmıştı. Hazreti Yakup da hayvancılık ve ziraatla
uğraşıyordu. Hazreti Yusuf’un mutlaka babasından edindiği bazı tecrübeler
vardır. Bundan dolayı da kendinden emin bir şekilde vazife talebinde
bulunmuştur.
Şayet insan bir konuda kabiliyet ve tecrübelerine güveniyor ve etrafında
kendisinden daha bilgili ve tecrübeli birini göremiyorsa, o konuda sorumluluk
sahibi olmayı talep edebilir. Bunda bir mahzur yoktur. Nitekim Hazreti Ömer
Efendimizin de hilafet işine daha layık birini görse onu getirip kendisinin
vazifeden çekileceğine dair düşünceleri olmuştur.(121) Bu –hâşâ– bir kibir,
gurur ve insanları küçümseme değildir. İster basiret ve firaset isterse de
tecrübe yoluyla olsun insan kendinde bir yetkinlik görüp vazifeye talip
olabilir. Eğer bir işi üstlenebilecek hiç kimse yokken kendisinde yetkinlik
gören kimse o işi üstlenmezse Allah katında mesul olur. Çünkü bu durumda
toplumun maslahatı ile ilgili bir iş ortada kalmış olacaktır. Ancak başka ehil
insanların da bulunduğu yerlerde vazifeye talip olunmamalıdır. Talip olmak bir
yana, vazifeyi onların daha iyi götürebileceklerine inanmalı ve kendisi birkaç
adım geride durmalıdır.
Biz bu yaklaşımı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tembih ve
uygulamalarından öğreniyoruz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde
“Allah’a yemin ederim ki biz hırsla görev isteyen kimseye görev vermeyiz.”(122)
buyurur. Ebu Bekir Efendimiz de bir sözünde “İdarecilik işi ‘Bu benimdir.’
diyenin değil, ‘Bu benim işim değildir.’ diyenindir.” der. Yani idarecilik, onu
isteyene değil, ondan kaçana verilir. Neden? Çünkü vazifeler birer mesuliyet
sebebidir. Onda hak ihlali çok olur. Adaleti sağlamak zordur. İşin hakkını
vermek ciddi gayret ister. İslam tarihinde Efendimiz’in de (sallallâhu aleyhi ve
sellem) işaret buyurduğu üzere idareciliği hakkıyla eda eden ilk dört halifedir.
Allah Resulü, onların yoluna tâbi olunmasını, hatta onlara sımsıkı sarılmak
gerektiğini beyan etmiştir.(123) Daha sonra gelen dönemlerde onların kalitesine
yakın üç beş insan ancak gösterebilirsiniz. Dolayısıyla idarecilik, insanın
iradî olarak talep edeceği bir şey değildir. Hele bir kısım siyasilerin yaptığı
gibi, elde etmek için uğrunda mukaddesât da dahil olmak üzere her şeyin feda
edildiği bir şey hiç değildir. Nitekim Hazreti Ebu Zer’e hitaben Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiş olduğu şu söz ne kadar manidardır: “Ben
kendim için istediğimi senin için de isterim. Sakın iki kişi üzerine de olsa
kimseye amir olma.”(124)
İdarecilik Hazreti Ali mülahazasıyla, teklifi esnasında yağız ata binip
kendisinden kaçılacak bir şeydir. Bizim benimsediğimiz en mühim esaslardan biri,
liyakatli insanların olduğu yerde idari makamlara karşı müstağni davranmaktır.
Diğer bir tabirle Hasanî olmaktır. Bilindiği üzere Hazreti Hasan (radıyallahu
anh) altı ay kadar hilafette kaldıktan sonra, kargaşaya meydan vermemek,
toplumun bölünmesine mâni olmak ve sulhu sağlamak için idareyi bırakmıştır.
Fakat az önce de belirtildiği gibi, liyakatli kimsenin olmadığı bir yerde “Ben
varım!” deyip vazifeyi üstlenmek icap edebilir. Böyle bir durumda da üstlenilen
vazifeyi hakkıyla eda etme gayreti içinde olunmalıdır. Allah elbette böyle
birinin yardımcısı olur ve onu kendi hâline bırakmaz. İşte Hazreti Yusuf’un
vazife talebini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Onun talebinde benlik hesabına
bir şey yoktur, makam arzusu yoktur, dünya sevgisi asla söz konusu değildir.
Tamamen benlik hesabına, kendi egosunu, makam tutkusunu tatmin etmek için vazife
başına geçen kimsenin, Allah yardımcısı olmayacağı gibi, halk da böyle bir
idareciyi gerçek mânâda sevmez. Allah Resulü bu konuda bir sahabiye hitaben
şöyle buyurmuştur: “Yöneticilik talebinde bulunma. Eğe yöneticilik istersen ve
bu da sana verilirse, o görevde yalnız bırakılırsın (Allah’ın yardımından mahrum
kalırsın). Eğer istemediğin hâlde o görev sana verilirse, Allah sana yardım
eder.”(125)
Bir insan liyakatliyse ve ihtiyaç da varsa yetkililerin onu vazifelendirmesi
gerekir. Böyle biri halkın seçimi ve tercihiyle de iş başına geçebilir. Bu ikisi
dışında insanın kendisini liyakatli görerek vazife talep etmesi ona yakışmaz.
Hatta bu bir nevi günah olur. Çünkü az önce de zikredildiği üzere böyle bir
şeyden Allah Resulü inananları menetmiştir. Eğer insan liyakatsiz olduğu hâlde
vazife istiyorsa o da bir nevi ihanet olur. Çünkü hakkı olmadığı hâlde bir
makamı işgal etmiş, yani onu gasp etmiş olacaktır. Liyakatli birinin olmadığı ya
da liyakatsizlerin iş başına geçtiği bir yerde ehil birinin vazifeye sahip
çıkması ise isabet olur. Hazreti Yusuf’un yaptığı şey, işte böylesine isabetli
bir taleptir.
Bu konuda önemli bir husus da şudur: Liyakati olduğu hâlde herhangi bir yerde
idari vazifesi olmayan insanlar, kenarda kaldıkları müddetçe fikirleri,
tecrübeleri ve ilimleriyle idarecilere yardımcı olurlar. İdareye talip olmadan
müstağni bir şekilde kenarda durup, gerektiğinde idarecilere yardımcı olmaya
çalışmak, insanın ve fikirlerinin değerini yükseltir. Yoksa parlak zannedilen
fikirlerle, süslü laflar ederek bir makama talip olunursa onlar sadece hırsın
solukları olur. İşte Hazreti Yusuf’un durumunu burada iyi anlamak ve ayırt etmek
gerekir. O, gereken seviye ve ufukta insanın olmadığı bir yerde işe sahip çıkmış
ve talebini izhar etmiştir.
Bir önceki âyetle bu âyet arasında icaz-ı hazf vardır. Yani kral, Hazreti
Yusuf’a olan güvenini ifade ettikten sonra aralarında bir kısım konuşmalar
geçmiştir. Bu konuşmanın bazı cümleleri zikredilmemiştir. Muhtemel cümleleri şu
şekilde takdir edebiliriz: “Kral ile konuştular. Kral bu işi kimin
yapabileceğini; siloları kimin oluşturacağını, buğdayları başağında saklama
işinin nasıl olacağını sordu. Bunun üzerine Yusuf şöyle dedi…” Görüldüğü üzere,
bu cümleler zikredilmediği hâlde sözün akışında herhangi bir boşluk
oluşmamıştır. Zira yerinde yapılan icaz (kısaltma, özlü anlatım), sözde boşluk
oluşturmaz. Hatta bazen icaz fesahatin ta kendisi olur. Burada da böyle bir icaz
vardır. Evet, Hazreti Yusuf bu takdirî cümlelerden sonra talebini belirtmiştir.
Aksi hâlde huzura çıkar çıkmaz, selam verip “Beni hazinelere bakan yapın.” demiş
olurdu ki bu, karşı tarafta tepki oluştururdu. Hiçbir peygamber, hikmet ve
firasete aykırı böyle bir davranış sergilemez.
Az önce de ifade ettiğimiz üzere Hazreti Yusuf’un vazife talebi, –hâşâ– içindeki
makam arzusunu tatmin etme isteğinden kaynaklanmıyordu. O, alacağı vazifeyi
vesile edinerek esas idealini gerçekleştirecekti. Onun tek ideali, insanların
Allah’ı tanıması, ahirete inanması ve buna göre hayatlarını tanzim etmeleriydi.
İnsanların en muhtaç olduğu konuda, en zor zamanda o, bir kurtarıcı olma
fırsatını yakalamıştı. Bu kabul ve krediyi en iyi şekilde değerlendirecekti.
Küçük bir iyilik ve sempatik bir hareketle güzelliğe meyledebilecek, arafta
kalmış ruhları kendine cezbedecekti. Yakaladığı her fırsatta tevhid düşüncesini
işliyordu. Güzelliği, ahlakı ve sempatikliği yanında bir de iş ahlakı eklenince,
söylediği sözler tesir ediyor, tuttuğu yol insanları imrendiriyordu. Bu açıdan
da Hazreti Yusuf, her dönemin hak yolcularının, hakikat temsilcilerinin örnek
alacağı ideal bir şahsiyettir.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), idarecilik talep ettiğinden dolayı, bunun bir
neticesi olarak hemen vazifeye getirilmeyip birkaç sene beklediği de rivayet
edilir.(126) Eğer idarecilik talebinin peygamber makamına uygun düşmediğini ima
eden bu rivayet doğruysa, öncelikle bu talep, Hazreti Yusuf için bizim
anladığımız mânâda bir kusur değildir. Zira o, istenilmesi gereken yerde vazife
talep etmiştir. Fakat dışarıdan gelmiş, saray çevresinde tanınmayan bir insan
olması hasebiyle belki başta tecrübe edilmesi, bunun için de birkaç yıl geçmesi
gerekecektir. Aksine o, zamanında talebini dile getirmeseydi, böyle bir deneme
süreci başlamayacak, dolayısıyla zamanında işe vaziyet edemeyecekti. Öyle olunca
da bolluk ve kıtlık zamanlarında yapılması gerekenler gecikmiş, aksamış
olacaktı. Bu yönüyle onun talebi tam zamanında ve yerindedir. Diğer yandan onun
da belki orada yeni bilgiler edinmeye ve sahayı tanımaya ihtiyacı vardı. Bu
sebeple o, mezkûr birkaç seneyi, fizibilite çalışmaları yaparak, halkın nabzını
tutup onlara yol göstermek adına farklı yöntemler geliştirerek geçirmiş
olabilir.
Fırsatların Tevhid Yolunda Değerlendirilmesi
Hazreti Yusuf’un vazife yapmak için başka bir alan yerine ekonomiyi seçmesi ve
hazinelerin başına geçmeyi teklif etmesi son derece dikkat çeken bir husustur.
Demek ki halkın ve devletin bu alandaki ihtiyacı daha fazlaydı. Kendi idealleri
ve davası açısından halka ve devlete tesir edebileceği en iyi saha da burasıydı.
Zira bir medeniyet merkezi olarak Mısır’da ekonomi çok önemliydi. Toplum tarım
toplumu olduğundan ekonomi büyük oranda tarıma dayanıyordu. Dolayısıyla bu
sahada yapılacak bir ıslah ve tedbir doğrudan halkın ve devlet işlerinin ıslah
ve tanzimi mânâsına geliyordu. Ayrıca oluşacak kıtlık ortamında sadece Mısır’dan
değil, komşu ülkelerden de erzak temin edebilmek için oraya yönelen bir insan
seli oluşacaktı. Hazreti Yusuf da (aleyhisselâm) bunu bir fırsat olarak
değerlendirip insanlarla görüşecek, muhtaç şekilde ayağına kadar gelmiş bu
yoğunluktaki kitlelere hakikati anlatacaktı. Daha sonra babasını ve ailesini de
oraya çekecek, onların mevcudiyet ve nüfuzunu kullanarak orada daha rahat ve
kuvvetli hareket edecekti. Bu, dışarıdan gelen birinin yabancılıktan kurtulmak
için bulunduğu yere bir nevi kendi boyasını çalması, orayı kendileştirmesi
şeklinde de okunabilir. Nitekim öyle de oldu.
Yusuf (aleyhisselâm), aldığı tedbirlerle bir taraftan ekonomiyi kontrol ederken
diğer taraftan yaptığı yatırım ve yardımlarla halkın gönlüne girdi. Kralın şöyle
ya da böyle inançlı biri olmasını da değerlendirerek, kendi inanç ve
düşüncelerini rahatlıkla anlatabildi. Halkın pek çoğunun putları bırakıp Allah’a
inanmasına vesile oldu. Kral, başına talih kuşu konmuş gibi Hazreti Yusuf’a
sahip çıktı, ona makam ve salahiyet verdi. O da hazineyi korumada, tarım ve
ekonomiyi yönetmede maharetli biri olarak, aldığı vazifeyi hakkıyla eda etti.
Sonunda belki sadece Mısır’ı değil çevresini de içine alacak şekilde o bölgeyi
maddî manevî mamur kıldı.
Bulduğu fırsatı ve elde ettiği krediyi inancı istikametinde kullanma adına
Hazreti Yusuf’un takip ettiği bu yol, günümüzün mefkure muhacirleri açısından da
çok önemlidir. Bozulup dejenere olan ve çizgisinden çıkan toplumlar tarih
boyunca istikametlerini hep peygamberler sayesinde bulmuşlardır. Hâtemü’l-enbiya
olan Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra ise peygamberlik bittiği
için bu misyon müçtehit ve mücedditlerle eda edilmiştir. Onlar sayesinde
insanlar, Kur’ân’ı yeni nazil oluyor gibi hissetmiş, çağlara göre onun temel
esprisini yeniden duymuş ve ona yönelmişlerdir. Son dönem itibariyle dinden,
haktan, adaletten, ahlaktan uzaklaşan insanlığın bir kere daha kendini bulmaya,
inanç esaslarıyla dirilmeye, ahlakî düsturlarla yükselmeye ihtiyacı vardır. Bu
elbette kendi kendine olmayacak, o konudaki çok önemli rolleri, inanç ve ideal
sahibi dertli insanlar üstleneceklerdir. Onlar şeklîlikten, nazarîlikten,
folklorik temsilden uzak, dinin yaşanıp yaşatılmasını kendisine gaye edinmiş,
temsil ve tebliğ aşkıyla oturup kalkan, kalbi ve aklı aydın, iddiasız insanlar
olacaktır.
Sade Hayat, Yumuşak Tavır ve Entegrasyon
Âyette Yusuf (aleyhisselâm) için kullanılan ‘hafîz’ ve ‘alîm’ sıfatlarının ikisi
de mübalağa kipinde gelmiştir. Bununla o, “Ben çok koruyucu biriyim; çalmam,
çırpmam, hortumlamam, paranın ve malın zerresini dahi zayi etmem, hak etmeyen
kişilere vermek suretiyle devlet malını zayi etmem, hukuka uygun hareket ederim.
Hem bu işi çok iyi bilirim, bu konuda ilmim ve yeterli birikimim var.” demek
istiyordu. Bir açıdan sûrenin ana yörüngesi ilim olduğundan, Hazreti Yusuf’un
(aleyhisselâm) kendini ‘çok iyi bilen biri’ olarak tarif etmesi ayrı bir önem
kazanıyor. Evet, her saha gibi tarım ve ziraat da ilim ve tecrübesiz olmaz.
Yusuf (aleyhisselâm), dediği gibi ürünleri silolara doldurup en uygun şekilde
sakladı. Zamanı gelince de ekilmesi gerekeni ekti, dağıtılması gerekeni dağıttı.
Fakat o, milletin refahı için çözümler arayıp planlar yaparken şahsî hayatında
hep müstağni ve mütevazi oldu. Hazineleri idare ederken bütün peygamberler gibi
sade bir hayat yaşadı. Zira bütün peygamberlerin bir tek derdi vardı, o da Yüce
Allah’ın bilinip tanınmasıydı. Bu istikamette vazifelerini eda ederken lükse,
refaha, konfora giremezlerdi. Mesela Davud (aleyhisselâm), peygamber olmasının
yanında aynı zamanda hükümdardı ama sabaha kadar tazarru ve niyazla Allah’ı
zikrederdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde hazine, zekât
gelirleri ve ganimetlerle dolardı ama O, hasır üzerinde yatmayı tercih ederdi.
Nitekim îlâ hâdisesinde Hazreti Ömer’i ağlatan şey, Efendimiz’in hasır üzerinde
yatmasıydı.(127) Demek ki peygamberlerin ahlakı buydu. Yusuf (aleyhisselâm) da
bu ahlakı temsil ediyordu.
Peygamberlerin, hitap ettikleri halkın karakterine, yapısına, ihtiyacına göre
gönderilmiş oldukları Kur’ân’da ifade edilen bir hakikattir.(128) Bunu
Kur’ân’daki peygamber kıssalarından anlıyoruz. Her peygamberin ana davası
tevhid, nübüvvet, ahiret inancı, adalet ve kulluk gibi temel konular olmakla
beraber, hepsinin o günkü inanç ve topluma dair problemlere eğilerek onları
çözmeye çalıştığı görülür.
Gerek bu âyetten gerekse de sûrenin bütününden Hazreti Yusuf’un, bulunduğu
topluma entegre olup insanlarla bütünleştiği ve onlara çeşitli çareler
gösterdiği görülüyor. Onun bu tavır ve yaklaşımlarından günümüze ışık
tutabilecek birtakım neticeler çıkarmak mümkündür. Şöyle ki; Mısır’da o dönemde
Kıptiler vardı. Bunlar farklı bir milletti. Kıptilerin kendi içlerinden
çıkmamış, dışarıdan gelmiş birini kabul etmeleri zordu. Hele kast sisteminin
ağır bir şekilde uygulandığı böyle bir yerde yükselip belli bir makama gelmek
neredeyse imkânsızdı. Hazreti Yusuf, Kıptiler tarafından kabul görmek için
etkili bir yöntem izlemek, bu gayeye matuf yumuşak bir tavır ortaya koymak
durumundaydı. Burada, kralın baştan itibaren onu korumaya almış olması sayesinde
yüksek bir makama geldiği düşünülebilir. Fakat kralın onu korumaya alması sadece
onun rüya yorumlamadaki maharetinden kaynaklanmıyordu. Onun o mülayim ve yapıcı
karakteri de belirleyici bir unsurdu.
Hazreti Yusuf’un o yumuşak, sempatik fakat hakîmane tavırları, bugün dünyanın
değişik yerlerine giderken empati yapabilme, gidilen yerdeki insanları ve
onların ihtiyaçlarını doğru okuma, onların hissiyatlarını nazar-ı itibara alma,
hareket planlarını ona göre şekillendirme konusunda bize önemli bir rehberdir.
Evet, ülkelerine gidilen insanlara karşı sempatik ve yumuşak olmalı, onların
kültürlerine ters gördükleri şeyleri yapmamalı, mümkün mertebe onlarla
zıtlaşmaya girmemeliyiz. “Biz şuna inanırız, bunu yaparız” diyerek kendi
bildiklerimizi başkalarına dayatmamalıyız. Yaşadığımız hayat tarzını başkalarına
dayatma asla bizim üslubumuz değildir. Böyle bir dayatma sertlik ve huşunet
oluşturur. Bu yüzden meseleyi temsilin uzun zamana bağlı enginliğine bırakmalı,
işi temsil çağlayanlarına salmalıyız.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, hapishaneleri Hazreti Yusuf ile irtibatlandırarak
oralara medrese-i Yusufiye demişti.(129) Ayrıca onun, eserlerinde zaman zaman
Hazreti Yusuf’un hayatından alıntılar yaptığını görüyoruz. Yaşadığı o sıkıntılar
içerisinde hep Yusuf (aleyhisselâm) gibi mülayemeti, yumuşaklığı esas almış,
yapıcı davranmış, müspet hareket etmişti. Bağırıp çağırmamış, küsüp darılmamış,
problem çıkarmamıştı. Daima kavl-i leyyin, hâl-i leyyin, hiss-i leyyin ve tavr-ı
leyyin (yumuşak söz, hâl, his ve tavır) ile hareket etmişti. Bu duruş,
mesleğimiz açısından çok önem taşımaktadır. Biz de en olumsuz şartlarda, en
sıkıntılı zamanlarda bile mülayemetimizi korumalı, yumuşaklıkla işlerimizi
götürmeliyiz. Sertliğe, kabalığa meydan vermemeli, muhataplarımızda herhangi bir
rahatsızlık oluşturmadan latif bir şekilde ruhlara girmesini bilmeliyiz.
Evet, yumuşak tavır ve usulünce takdim çok önemlidir. Siz, size ait güzellikleri
sevimli ve imrendirici bir formatta sunarsanız o güzellikler kabul görecektir.
Güzelliğiniz, oturuş kalkışınız, konuşma tarzınız, üslubunuz, bakışınız, âleme
kucak açışınız.. bunlar mutlaka bir gün gönüllerde yer bulacaktır. Çünkü
insanlar zaman içinde bu davranışlarınızın kaynağını merak edecek, araştıracak;
o zaman temsil edilen temel değerlerin farkına varacak, belki bir adım ötesinde
o değerlere onlar da sahip çıkacaklardır. İşte bu, Yusufîliktir, Yusuf
aleyhisselâm’ın güzelliğine denk bir güzelliktir.
Kader Denk Noktası
Hazreti Yusuf’un yaşadıkları ile o günkü Mısır yönetimine kader denk noktası
açısından bakıldığında fevkalade bir planın işlediği görülür. Zira Hazreti
Yusuf’un kuyuya atıldığı, satıldığı, saraya alındığı, hapse girip orada
tanındığı dönem, firavunlar dönemi değildir. Öncesi ve sonrasında firavunlar
olsa da o dönemde dışarıdan gelen bir aile ülkeye hükmediyordu. Bu aile şöyle
böyle bir inanç sahibi idi. İşte bu dönemde Hazreti Yusuf ufkuyla, ahlakıyla,
kabiliyetleriyle tanındı ve orada uygun bir zemin bulabildi. Firavunlar dönemine
denk gelseydi aynı zemini bulamayabilirdi. Sonra o, bu zemini dine ve insanlığa
hizmet adına çok iyi değerlendirdi. Firavun döneminden kalma kast sistemine
rağmen yumuşakça onların ruhlarına nüfuz edebildi. Onlar için âdeta bir oksijen
oldu. İnsanlar onunla oksijen alıp, karbondioksit mahiyetindeki eski dönemlerden
kalma ne kadar bozuk düşünce varsa attılar. Bütün bunların tesadüfi olması
düşünülemez. Allah her şeyi hazırlamıştır, zamanı gelince takdir ettiği şeyleri
yaratır. Biz kullara da o takdire boyun eğmek ve elimizden gelen iyilikleri
yapmaya çalışmak düşer.
121 İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/391; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ, 3/343.
122 Buhârî, ahkâm 8; Müslim, imâre 14, 15.
123 Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.
124 Müslim, imâre 17; Ebû Dâvûd, vesâyâ 4.
125 Buhârî, eymân 1, ahkâm 5, 6; Müslim, imâret 13, 16, 17.
126 el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 9/213; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl,
2/498.
127 Buhârî, tefsîru sûre (66) 2; Müslim, talâk 31.
128 Bkz.: İbrahim sûresi, 14/4.
129 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s. 315 (Yirmi Altıncı Lem’a).
Yusuf sûresi, 12/56
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ يَتَبَوَّأُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَۤاءُ
نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَۤاءُ وَلَا نُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
“Böylece Biz Yusuf’a Mısır’da ‘mükne’ verdik: Yetki, imkân ve hâkimiyet verip
onu orada yerleştirdik. Öyle ki dilediği yerde konaklayabilir, orayı dilediği
şekilde yönetirdi. Biz lütfumuzu dilediğimiz kimselere verir ve Hakk’ı
görüyor gibi kulluk yapan, istikametten ve ihsan şuurundan ayrılmayanların ecir
ve sevaplarını asla zayi etmeyiz.”
Dünya Nimetleri Karşısında İhsan Şuuru
Âyetteki مَكَّنَّا kelimesine “Mükne verdik.” şeklinde meal vermeyi tercih
ettik. Yirmi birinci âyetin açıklamasında da belirttiğimiz gibi mükne, mekân
tutma, ayağını yere sağlam basma, büyük imkân, yetki ve hâkimiyet elde etme,
dilediğini yapabilme, kendine göre ortam oluşturma gibi mânâlara gelir. Söz
konusu âyette aziz tarafından saraya getirildiğinde Hazreti Yusuf’a
(aleyhisselâm) verilen mükneden bahsedilmişti. Burada ise melikin huzurunda
verilen bir mükne söz konusudur. Birincisi, belki küçük bir yetki ve imkândı ama
ikincisinin hem mukaddimesi hem de habercisiydi. İkinci mükne ise melikin
yetkilendirmesiyle gerçekleşmiş olup daha büyük çaplıydı. Bu, gittikçe büyüdü ve
nihayet bütün Mısır ve çevresini tesiri altına aldı.
Aynı ifade إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ
سَبَبًا “Biz ona dünyada geniş imkânlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her
konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik”(130) âyetinde Hazreti Zülkarneyn için de
kullanılmıştır. Orada da yine aynı mânâlar düşünülebilir. Nitekim Allah, Hazreti
Zülkarneyn’e çok büyük imkân ve hâkimiyet vermiş, maddî manevî terakkinin
yollarını onunla açmıştır. Öyle ki o, doğuda ve batıda insanları hükmü altına
almanın yanında, demiri ve bakırı kullanmak suretiyle maddeye hâkimiyetini
ortaya koymuştur.
مَكَّنَّا kelimesinde önemli bir tevhid vurgusu vardır. Şöyle ki; Hazreti
Yusuf’un (aleyhisselâm) Mısır’da yerleşip makam elde etmesinde her ne kadar
kralın rolü olmuşsa da esasen bunu yapan ve yaratan, Allah’tır. Bundan dolayıdır
ki sebeplerin göz önünde zincirleme akıp gittiği yerlerde bile esas fail olarak
Allah’ın unutulmaması, gerçek yapan ve yaratanın O olduğunun hatırlatılması
gerekir. Böyle bir hatırlatmaya insanların her zaman ve zeminde ihtiyacı vardır.
Çünkü gücün, makamın, iktidarın, kralın ve krallığın konuşulduğu yerde zihin,
sebeplere daha fazla yönelir ve onlara olduklarının ötesinde bir makam ve rol
vermeye başlar. Zihin ve gönüldeki bu kaymanın önüne geçmenin en tesirli yolu,
orada sonsuz kudret ve irade sahibi Allah’ın hatırlanmasıdır. Kur’ân’ın en temel
konusu ve biricik maksadı tevhid olduğundan, zihinlerin ve gönüllerin
kayabileceği bu noktada tam yerinde bir ihtar yapılmıştır.
Daha önce de geçtiği gibi Yusuf (aleyhisselâm), sûrede beş defa muhsinlerden
biri olarak nazara veriliyor. Muhsin, Allah’ı görüyor gibi ya da en azından
Allah tarafından görülüyor olduğu düşüncesiyle hareket eden ve hep iyiliklerde
bulunan insan demektir. Bu kelimenin çoğul gelmesinden bütün peygamberlerin
muhsin olduğu anlaşılır. Peygamberlerin dışında da kendi derecelerine göre ihsan
makamına ulaşan insanlar vardır. Allah’ın kendilerine nimet verdiği sıddîkler,
şehitler ve diğer salih kulların hepsi bu makama ulaşan kimselerdir. İhsan,
Allah’ı tanıma mânâsına gelen marifeti elde ettikten sonra ulaşılan bir
mertebedir. Yani ihsanın temelinde marifet vardır. Marifet ise ilme dayanır.
Dolayısıyla ilim olmadan marifet, marifet olmadan da ihsan olmaz. Yusuf
sûresinin yörüngesinin ilim olduğunu dikkate aldığımızda, ihsanın hatırlatıldığı
her yerde ilme dayalı bir ihsandan bahsedildiğini düşünmemiz gerekir. Evet,
ihsan şuuruyla hareket eden biri, Allah’a iman edip O’nunla alâkalı yeterli
bilgiye sahip olduğu, dolayısıyla da O’nu tanıdığı için öyle hareket ediyordur.
Bu açıdan, ilme ve marifete bağlı olmayan hareket ve davranışlar ihsan
sayılmayacağı gibi bu davranışlar samimi ve daimi de olamaz.
Burada bir noktayı izah etmekte fayda var: Bilgi, sadece kitap okunarak elde
edilmez. Bilgi sahibi olmada kitap okumanın yeri şüphesiz çok büyüktür fakat tek
yol o değildir. Ayrıca burada zikrettiğimiz bilgi ve ilimden maksat, Allah’ı
bilmek ve tanımaktır. Yani ilim; Allah’ın varlığını, birliğini, yaratıcılığını,
rızık verici olduğunu, her şeye gücünün yettiğini, yarattığı her şeyi Kendisinin
devam ettirdiğini, her şeyi bilip görerek idare ettiğini bilmek demektir. Bu
bilgiyi insan, anne babasından ya da daha başkalarından görmek ve dinlemek
suretiyle elde edebilir. Hatta, Allah vergisi (vehbî) olarak da elde edilebilir.
Marifet ise bu bilginin insanın kalbinde âdeta petek petek bal hâline gelmesi,
içselleşmesi ve onun hayatına yön verecek bir tesire ulaşmasıdır. Hiç okumadığı,
hatta okuma yazma dahi bilmediği hâlde marifet sahibi olan insanlar hiç de az
değildir. Bunlar, Allah hakkındaki sathî bilgilerini tefekkür ve ibadetle
marifet hâline getirmiş kimselerdir. Şayet marifette derinleşebilirlerse ihsan,
aşk, şevk ve iştiyaka ulaşmaları mümkündür. Tabii, bu mertebe ve makamların
hepsi her insanın kendi derecesine göre gerçekleşir.
130 Kehf sûresi, 18/84.
Yusuf sûresi, 12/57
وَلَأَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
“Ahiret mükâfatı ise iman edip takva yörüngesinde hayat sürdürenler için elbette
daha hayırlıdır.”
‘Ahiret Yurdu Daha Hayırlıdır’
Bir önceki âyette dünya nimet ve imkânlarından bahsedildikten sonra bu âyette
ahiretteki güzellikler nazara verilerek, dikkatler o ebet yurduna çekiliyor.
Sonsuz bir hayata karşı aşk ve şevk uyandırılıyor. Yusuf (aleyhisselâm), köle
olarak geldiği Mısır’da yerleşmiş ve geniş yetkiler elde etmişti. İhsan şuuru
ile dopdolu yaşamış, insanlar arasında iyiliği yayıp onlara elindeki imkânlardan
bol bol ihsan etmişti. Allah da onun bu ihsan şuuruna, iyilik yolunda gösterdiği
bu halis gayrete ekstra bir kısım ihsanlarla karşılık vermiş ve ona büyük
imkânlar bahşetmişti. İşte dünyanın her yönüyle yüzüne güldüğü bir zamanda bu
âyetle ahiret nazara veriliyor ve âdeta deniliyor ki: “Sana verilen bu geniş
imkân, konfor ve yetkilere takılıp kalma! İman edip takva peşinde koşanlar,
Cenab-ı Hakk’ın himayesine sığınanlar, her türlü tehlikeden ve kötü akıbetten
korunmayı O’nunla beraber olmada görenler için ahiret yurdu daha hayırlıdır.
Elde ettiğin imkânlar çok güzel. Senin ihsanın da çok güzel. Fakat bu
güzellerden daha güzel bir şey var; o da ahirete ait güzelliklerdir.”
İnsanın dünyevî güzelliklere eriştiği böyle bir zirvede, ikaz, irşat ve müjde
dolu bu hatırlatma ne kadar yerinde ve ne kadar güzeldir! Zaten Hazreti Yusuf
karakter itibariyle dünyaya meyletmeyen; meyletmediği gibi dünyalıklar yönüyle
zirveyi tuttuğu bir anda bile ahireti arzulayan bir şahsiyettir. Hazreti Üstad
onun bu hâlini bir sadakat nişanesi olarak zikreder.(131) Evet aile fertleriyle
buluştuğu ve geniş yetkilerle donatıldığı böyle bir konumda ölümü arzu etmek,
ahireti istemek ihlas ve sadakatin önemli bir göstergesidir. Bununla o, sadece
bir talepte bulunmuş olmuyor, aynı zamanda ebedi hayattaki nimetlerin çok buutlu
olduğunu ve ebediliğini de vurgulamış oluyor. Yani burada ne kadar iyi bir hayat
yaşarsanız yaşayın, neticede hepsi fanidir, fizikî âlemin darlığı içerisinde
yaşanır. Fakat ahiret nimetleri ebedidir, çok buutludur, usandırmaz, başka şeye
ihtiyaç bırakmaz. Bir yudum su içersiniz, bir daha susamazsınız. Bir elmayı
yersiniz ama ondan sadece diliniz zevk almaz, bütün zerreleriniz onu tadar, zevk
duyar. Bu zevkleri tasavvur etmek, hayalde canlandırmak mümkün değildir. Zaten
Allah Resulü öyle buyurmuyor mu? قَالَ اللهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ
الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلاَ خَطَرَ عَلَى
قَلْبِ بَشَرٍ “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Salih kullarım için hiçbir gözün
görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, insan hayaline gelmeyecek nimetler
hazırladım.”(132) Evet, tasavvur etmek zor ama pek çok âyet ve hadisin
beyanlarına dayanarak, şu dünya hayatına kıyas ederek, hayalleri aşkın o hayata
inanmak ve onu arzulamak da inancımızın gereğidir.
Hazreti Yusuf’a yapılan bu hatırlatmada, İsrailoğulları’na da bir mesaj vardır.
Çünkü onlar genel itibariyle maddeci bir toplum olduklarından dünya hayatını
esas kabul etmişler, ahirete bile maddeci bir nazarla bakmışlardır. Yani dinin
itikada dair temel meselelerini bile metafizikten kopuk bir şekilde
yorumlamışlardır. Bu yüzden ölümden sonra diriliş meselesi onların nazarında çok
açık ve belirgin değildir. Ahiretin varlığına ya inanmazlar ya da onu şu fizikî
dünyanın içinde gerçekleşecek bir hayat olarak yorumlarlar. Bu sebeple Hazreti
Yusuf’un şahsında böyle bir yönlendirme yapılarak ahiretin nazara verilmesi,
Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) nesli açısından da çok önemlidir.
131 Bediüzzaman, Mektubat, s. 321 (Yirmi Üçüncü Mektup, Yedinci Sual).
132 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312,
cennet 2-5.
Yusuf sûresi, 12/58
وَجَۤاءَ إِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ
مُنْكِرُونَ
“Yusuf’un kardeşleri Mısır’a gelip onun huzuruna çıktılar. O kardeşlerini
tanıdı, ama onlar onu tanıyamadılar.”
Hazreti Yusuf’un Kardeşleri Mısır’da
Daha önce farklı âyetlerde gördüğümüz icaz-ı hazf burada da vardır. Önceki
âyetle bu âyet arasında bazı cümleler zikredilmemiş, arada boşluk bırakmayacak
şekilde bir geçiş yapılmıştır. Bu cümleler şu şekilde düşünülebilir: “Yusuf
(aleyhisselâm) vazifesine devam ediyordu. Mısır’da onun idare ve tedbiriyle
ambarlar tahıl ile doldu. Derken o bereket yılları gitti, kıtlık yılları geldi.
Çevredeki köy, şehir ve ülkeler kıtlık yaşamaya başladı. Bu arada Mısır’ın
ambarlarının dolu olduğunu ve vezirin karşılıklı ya da karşılıksız buğday
dağıttığını duyup Mısır’a gelmeye başladılar. Herkes gibi Hazreti Yusuf’un
kardeşleri de Mısır’a geldiler…” Görüldüğü gibi, uzun bir cümle dizisi
zikredilmemiş olmasına rağmen ifade ve mânâda bundan kaynaklanan bir boşluk
oluşmamıştır.
Hazreti Yusuf’un kardeşleri yardım istemek üzere gelip onun huzuruna girdiler.
Aradan uzun yıllar geçmişti. Hazreti Yusuf’un evinden ayrıldığı zamanlarda yedi
sekiz yaşlarında olduğunu düşünürsek, kardeşlerinden bazıları o zaman ya
ergenlik döneminde ya da daha büyük yaştaydı. Dolayısıyla onları ileride
tanıyacak kadar hafızasında bir fotoğraf kalmıştır. Bu fotoğraf sayesinde onları
hemen tanıyıvermiştir. Onlar ise Hazreti Yusuf’u yetişkin hâlde gördüklerinden
dolayı onu tanıyamamışlardır. Ayrıca onunla karşılaşacaklarını beklemedikleri
için ona dikkatli bakmamış olabilirler. Belki de Hazreti Yusuf’un heybeti,
onların dikkatle bakmalarına mani olmuştur. Bir de Hazreti Yusuf, o çevrenin
yöresel kıyafetlerini giymiş olabilir. Bıyığı ve sakalı da varsa, şeklen çok
değişmiş olduğundan onu tanımaları mümkün olmamıştır.
Münkir, tanımayan demektir. Kardeşleri Hazreti Yusuf’u tanımamışlardı. Kelimenin
ism-i fâil kalıbında kullanılmasından, tanımamanın onlarda hep var olan bir
özellik olduğu anlaşılabilir. Buna göre mânâyı şöyle verebiliriz: Kardeşleri
Hazreti Yusuf’u tanıyamamışlardı. Zaten onu küçüklüğünde de tanıyıp takdir
edememişler, onun kıymetini bilememişlerdi. Fakat o, onları tanıdı. Zaten burada
önemli olan da onun kardeşlerini tanımasıydı. Nasıl olsa kardeşleri bir müddet
sonra onu tanıyacaklardı.
Yusuf sûresi, 12/59-60
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُونِي بِأَخٍ لَكُمْ مِنْ أَبِيكُمْ
أَلَا تَرَوْنَ أَنِّي أُوفِي الْكَيْلَ وَأَنَا خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ فَإِنْ
لَمْ تَأْتُونِي بِهِ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْدِي وَلَا تَقْرَبُونِ
“Zahire yüklerini hazırlatınca Yusuf onlara dedi ki: ‘Bir dahaki sefere baba bir
kardeşinizi de getirin. Gördüğünüz gibi ben size tam ölçek veriyorum ve ben
dışardan gelen misafirleri ağırlamaya ziyadesiyle özen göstermekteyim. Eğer onu
getirmezseniz o zaman ne bir hisse bekleyin ne de buralara uğrayın!’”
Yıllar Sonra İlk Buluşma
Hazreti Yusuf ve kardeşleri aradan uzun bir zaman geçtikten sonra ilk defa bir
araya gelmişlerdi. Kardeşleri dışarıdan yardım almaya gelmiş muhtaç kimseler
olarak, herkese yardım etmek isteyen şefkatli ve cömert bir idareci olan Hazreti
Yusuf’un karşısında duruyorlardı. Böyle bir konumda onun yapacağı şey elbette
onları güzelce yedirip içirerek ikramda bulunmaktı. Ayrıca onların yükünü tam
olarak koydu, hiçbir şeylerini eksik bırakmadı. Bu davranışıyla o bir taraftan
inancının gereğini ortaya koyarak iyi bir temsil sergiliyor, diğer taraftan da
kardeşlerinin güvenini kazanarak Bünyamin’i getirmeleri için zemin hazırlıyordu.
Nitekim kardeşleri gördükleri ikram ve izzet karşısında tekrar yardım istemeye
gelecek cesareti toplamışlardı.
Güven telkin etme adına bu da yetmemiş; Hazreti Yusuf bir adım daha atarak,
onların aldıkları zahireye karşılık getirmiş oldukları bedellerini yüklerin
içine geri koydurmuştu. Hepsi onun cömertlik, dürüstlük ve hakperestliğine şahit
olmuştu. Görüldüğü üzere bunlar oldukça ince siyaset takip etmeyi gerektiren
meselelerdir. Elbette bunlar ilimsiz, hikmetsiz olmaz. Bu açıdan sûrenin her
tarafında, ana konu olan ilim ve hikmeti gerektiren ifade ve icraatlar
görülüyor.
Hazreti Yusuf’un Bünyamin’i sorarken söylediği بِأَخٍ لَكُمْ مِنْ أَبِيكُمْ
ifadesi iki mânâya gelir. Birincisi, “Babanızdan diğer kardeşinizi isteyin ve
onu da yanınızda getirin.” İkincisi “Baba bir kardeşinizi de getirin.” Bu ikinci
mânâya göre düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz: Yusuf (aleyhisselâm)
muhtemelen daha önceden kardeşleriyle görüşmüş ve kaç kardeş olduklarını
öğrenmişti. Fakat Bünyamin, gelenler arasında yoktu. Bir dahaki sefere onu
getirmelerini istedi. Bu isteğini dile getirirken onun üvey kardeş olduğunu ima
eden bir cümle kullandı. Bu aslında Hazreti Yusuf’u tanımaları konusunda
kardeşleri için önemli bir ipucuydu. Fakat kardeşleri bu ayrıntıyı fark
edemediler. Fark etselerdi, belki de “Bizim üvey kardeşimiz olduğunu nereden
biliyor?” diyerek şüpheleneceklerdi ve gerçekler ortaya çıkacaktı. Ne var ki,
kardeşlerinin o esnada Hazreti Yusuf’un sözlerine dikkat kesilip oradaki
inceliği anlayacak durumları yoktu. Çünkü ciddi fakr u zaruret içindeydiler. Tek
dertleri, biriktirmiş oldukları üç beş kuruş karşılığında alabilecekleri yardımı
alıp bir an evvel eve dönmekti. Belki de Mısır gibi bir yerde, yüksek mevkide
bir yetkilinin kendi üvey kardeşlerini bileceğine ihtimal vermemişlerdi. Bu, bir
konuya yoğunlaşıp etrafta olup biteni görememe, konuşulanları anlamama
psikolojisi açısından üzerinde durulmaya değer bir meseledir.
Âyetin sonundaki فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْدِي وَلَا تَقْرَبُونِifadesinin “Ne bir
hisse bekleyin ne de buralara uğrayın!” şeklinde sert bir konuşma şeklinde
anlaşılması, Hazreti Yusuf’un yumuşaklığı, cömertliği ve ince siyasetine çok
uygun düşmez. Evet, Bünyamin’i getirmeleri için siyaseten onlara böyle bir tavır
sergilemiş olabilir. Ancak bu kadar yardım sever, bu kadar anlayışlı ve bu kadar
ince siyaset takip eden bir zatın birden bire böyle sert bir üslup kullanması
pek makul görünmüyor. Ayrıca buraya kadarki ifadeler gayet yumuşak ve incedir.
Birden sert bir üsluba geçilmesi, siyak açısından da uygun görünmüyor. Bu açıdan
söz konusu ifadeleri, “Kardeşinizi getirmezseniz onun payı size verilmez ama
babanızın ve sizin payınızı veririm. Bu arada kardeşinize de cemile türünden bir
şeyler gönderebilirim.” şeklinde anlamak daha uygundur.
Bu âyetle alâkalı iki soru akla gelebilir. Birincisi, acaba Hazreti Yusuf,
Bünyamin’in hayatta olup olmadığını öğrenmek için böyle bir talepte bulunmuş
olamaz mı? İkinci olarak da neden ailesinin tamamını değil de sadece Bünyamin’i
istedi?
Birinci sorunun cevabı olarak şunlar söylenebilir: Kardeşlerine sorup
Bünyamin’in yaşayıp yaşamadığını öğrenebilirdi. Belki de öyle bir kardeşlerinin
olduğunu öğrendiği için onu getirmelerini istemişti. Ancak yine de tam emin
olmak istiyordu. Çünkü Bünyamin onun öz kardeşiydi ve kendi yaşadığı olayları
onun da yaşamış olmasından endişe ediyordu. Diğer kardeşleri ona da bir kötülük
düşünmüş olabilirlerdi. Başına bir şey gelip gelmediğini merak ediyordu.
İkinci soruya gelince, öncelikle vahyin emriyle böyle davranmış olabilir. Eğer
vahyin emriyle değil de kendi fetanetiyle hareket etmişse şu hususları göz
önünde bulundurmuş olabilir: Hazreti Yusuf, bulunduğu toplumu ve idarenin
hassasiyetlerini bilen biriydi. Kendisi Mısır’a sonradan gelmiş ve kısa zamanda
idareye vaziyet etmiş biri olarak, ailesinin kalabalık şekilde oraya gelmesini
uygun görmemiştir. Çünkü bu, orada dikkat çekecek, şüphe uyandıracak, gereksiz
işkillenmelere sebebiyet verecektir. Çünkü orada belli bir kast sistemi vardı.
Taşradan, varoşlardan gelenlere ikinci, üçüncü sınıf muamelesi yapıyorlardı.
Dolayısıyla zemin hazırlamak için zamana ihtiyaç vardı. Bu, psikososyal açıdan
üzerinde durulması gereken çok önemli bir meseledir.
Yusuf sûresi, 12/61-64
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ أَبَاهُ وَإِنَّا لَفَاعِلُونَ وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ
اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَۤا إِذَا
انْقَلَبُۤوا إِلٰۤى أَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ فَلَمَّا رَجَعُۤوا
إِلٰۤى أَبِيهِمْ قَالُوا يَۤا أَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَأَرْسِلْ
مَعَنَۤا أَخَانَا نَكْتَلْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ
عَلَيْهِ إِلَّا كَمَۤا أَمِنْتُكُمْ عَلٰۤى أَخِيهِ مِنْ قَبْلُ فَاللهُ خَيْرٌ
حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
“Onlar: ‘Bizimle göndermesi için onu babasından isteyeceğiz. (Endişeniz olmasın)
Biz bu işin üstesinden geliriz.’ dediler. Yusuf, zahire tartan görevlilerine de
dedi ki: ‘Onların, zahire karşılığında verdikleri bedellerini de yüklerinin
içine koyun! Böylece belki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varıp yine
gelirler.’ Babalarının yanına dönünce: ‘Sevgili babamız, dediler, bize erzak
verilmedi! Gelecek sefer, öbür kardeşimizi de bizimle beraber gönder ki onu
vesile ederek tahsisatımızı alabilelim. Ayrıca onu gözümüz gibi koruyacağımıza
kesin söz veriyoruz!’ Yakup dedi ki: ‘Daha önce onun kardeşini size emanet
ettiğim gibi bunu da size inanıp emanet edeyim, öyle mi! (Ben size değil yalnız
Allah’a güvenirim). Çünkü Allah, en hayırlı koruyandır ve O, merhametlilerin en
merhametlisidir.’”
Kardeşleri, Bünyamin’i Babasından İstiyorlar
Daha önce Hazreti Yusuf’un kardeşleri, onu koruyacaklarını söylerken güç ve
kuvvetlerine güveniyor, onunla övünüyor, kendilerini bu özellikleriyle
anlatıyorlardı. Aradan yıllar geçmiş ve belli bir yaşa gelmişlerdi ama bu
mizaçları değişmemişti. Bünyamin’i almak için de yine aynı taktiklere
başvuruyorlardı. Vurgulu ifadelerle ve ısrarla “Biz hepimiz bir grubuz, onu
mutlaka koruruz.” diyorlardı. Nitekim babalarını nasıl etkileyeceklerini
biliyorlardı. Bu yüzden Mısır’da yaşananları sanki kendilerine hiçbir şey
verilmemiş gibi anlattılar. Hâlbuki alacaklarını almışlardı. Sadece Bünyamin’in
payını alamamışlardı ya da bir dahaki sefere onu getirmezlerse onun payını
alamayacakları kendilerine söylenmişti. İşin bu tarafını söylemeden konuşmaya bu
şekilde olumsuz haberle başlamak suretiyle babaları üzerinde psikolojik baskı
kurmak ve Bünyamin’i göndermesi için onu ikna etmek istiyorlardı.
Yakup (aleyhisselâm) çocuklarına “Daha önce Yusuf’u size emanet etmiştim,
koruyamadınız. Şimdi Bünyamin’i de alıp götürmek istiyorsunuz, size nasıl
güvenebilirim?” şeklinde karşılık verdi. Arkasından, “Allah en iyi koruyandır!”
diyerek Allah’ın himaye ve yardımına sığındı. Çektiği acılara rağmen
çocuklarının bu yeni taleplerini keskin bir tavırla reddetmiyor, onlarla
iletişimini devam ettireceği açık bir kapı bırakıyordu. Aslında onlara
güvenemiyordu. Fakat o, bir peygamberdi. Meydana gelen olaylardaki esrarengiz
yönleri görüyor, bazı şeyleri seziyor, bunların boş, mânâsız olmayacağını
biliyordu. Ayrıca çocukları ve torunlarıyla beraber oldukça geniş bir aileye
sahipti. Onların rızkını da düşünerek çocuklarına tamamen kapıyı kapatmıyordu.
Bünyamin’e izin verecek gibiydi ama teyide de ihtiyaç duyuyordu. Ne var ki
güvenmek için yeterli gerekçe bulunmuyordu. Zira bir defa Yusuf’a (aleyhisselâm)
yaptıkları hile ile emniyet ve güven kaybına uğramışlardı. İkinci olarak da bu
günahlarından pişman olup döndüklerine dair bir emare görünmüyordu. Dolayısıyla
güven vaadetmiyorlardı.
Evet, insan bir kere emniyet duygusunu kırınca, muhataplarında güven hissini yok
edince, ondan sonra elli türlü argüman oluştursa da insanları inandıramaz. Bu
sebeple işin en başında çok sağlam durmalı, insanlar nazarındaki itibar, güven
ve krediye toz kondurmamalı, inandırıcılığı korumalıdır. Özellikle toplumda
güven ve emniyet adına bir yer edinmesi gerekenler bir tek kelimeyle dahi itibar
sarsıntısı yaşarlarsa daha sonra ortaya dünya kadar cevher de dökseler insanları
inandıramazlar. Çünkü artık rastgele konuşulup yalana girildiği, yanlış
teşhislerde bulunulduğu ve böylelikle yanlış kararlara imza atıldığı düşünülür
hâle gelmiştir.
Diğer yandan Yakup (aleyhisselâm), alacağı tedbirlere, yapacağı ikazlara ve
çocuklarının verdiği teminata rağmen Allah’a olan itimadını فَاللهُ خَيْرٌ
حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Allah, en hayırlı koruyandır ve O,
merhametlilerin en merhametlisidir.” diyerek vurguluyor. Bununla çocuklarına
“Onu siz değil Allah koruyacaktır.” mesajını veriyor. Biz de sebepler planında
yapılacakları yaptıktan sonra Allah’a sığınır ve bu duayla O’na olan itimadımızı
ilan ederiz. Evet, ne kadar dikkat edersek edelim, canlarımızı mallarımızı ne
kadar korumaya alırsak alalım, ne kadar bir işe vekil olursak olalım,
teminatlarımız ne kadar kuvvetli olursa olsun, gerekenleri yaptıktan sonra bütün
bunları bir kenara koyup فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
demeli, her zaman O’na sığınmalı ve her zaman tevhid hakikatini soluklamalıyız.
Cenab-ı Hak, hakikatleri olduğu gibi anlamaya muvaffak kılsın. Onları hayata
geçirme, realize etme imkânları bahşetsin. Ardından da bütün güzel işleri
tamamen Kendisinden bildirsin, kendimizden bilmekten bizi muhafaza buyursun!
İnsan okur, bilir, öğrenir, bir şeyler başarır ama önemli olan hak ve
hakikatleri olduğu gibi içte duymaktır. Onları yudumlama, mahiyete yerleştirme
ve sonra da hep onları mırıldanmaktır. Nice çok bilenler, çok iş yapanlar ve
fakat yaptıklarını kendinden bilenler geldi geçti. Hepsinin yaptıkları ortada.
Meseleyi Allah’a bağlamayınca her şey güdükleşiyor, bereketi gidiyor ve nihayet
bir yerde bitiveriyor. Allah böylesi bir hüsrandan bizleri muhafaza eylesin.
Âmin.
Yusuf sûresi, 12/65
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ إِلَيْهِمْ قَالُوا
يَۤا أَبَانَا مَا نَبْغِي هٰذِهِ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا وَنَمِيرُ
أَهْلَنَا وَنَحْفَظُ أَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَعِيرٍ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَسِيرٌ
“Yüklerini açınca zahire bedellerinin, yükleri içine geri konulduğunu gördüler
ve: ‘Sevgili babamız!’ dediler. ‘Daha ne istiyoruz, işte verdiğimiz
zahire bedellerimiz de bize geri verilmiş! Bununla yine ailemize erzak
getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu
sefer aldığımız, az bir ölçektir (ihtiyacımıza yetmez).’”
İade Edilen Ücretle Verilen Mesaj
Hazreti Yusuf, kardeşlerini gönderirken onlardan bir dahaki gelişlerinde
Bünyamin’i de getirmelerini istemişti. Fakat sadece bu istekle kalmamış, onların
tekrar gelmelerini sağlayacak, Bünyamin’i getirmeleri için onlara ve babasına
güven duygusu verecek uygulamalarda da bulunmuştu. Bunlardan biri, erzak
bedellerini yükün içine koymasıydı. Yardım almaya gelenlerden karşılık olarak
bir bedel alınıyordu. İmkânı olanlardan altın, gümüş ya da para, kimilerinden
koyun keçi, kimilerinden de daha başka şeyler kabul ediliyordu. Kardeşlerinin
nasıl bir bedel karşılığında erzak almaya geldikleri âyette açıkça beyan
edilmiyor. Fakat yüklerin içine sığacak ebatta bir şey olduğu anlaşılıyor. Bu
bedel ne idiyse, Hazreti Yusuf onu kardeşlerine gizlice iade etmişti. Bu bir
kayırma değildir. Bir peygamber haksızlık yapmaz, haksızlık sayılabilecek
muamelelerde bulunmaz. Öyleyse o bedeli kendi imkânlarından karşıladığını
düşünebiliriz. Böyle bir muameleyle o, hırs sahibi olmadığını, parada pulda gözü
bulunmadığını, hakkı olan bedeli bile almadığını göstermek istemiştir.
Yüklerin içinden erzak bedeli çıkınca, Hazreti Yakup (aleyhisselâm), bunun sırlı
bir mesaj olduğunu sezmişti. Ancak neler olup bittiğini bilmesi için açık bir
delile ihtiyacı vardı. Bu yüzden çocuklarının talebini kesin bir şekilde
reddetmedi, açık bir kapı bıraktı ve öncelikle sağlam bir söz vermelerini
istedi.
Yusuf sûresi, 12/66
قَالَ لَنْ أُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ
لَتَأْتُنَّنِي بِهِ إِلَّا أَنْ يُحَاطَ بِكُمْ فَلَمَّا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ
قَالَ اللهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ
“Yakup (aleyhisselâm) şöyle cevap verdi: ‘Onu bana geri getireceğinize dair
Allah adına sağlam bir söz vermeden onu asla sizinle göndermem! Ancak etrafınız
kuşatılıp büsbütün çaresiz kalırsanız, o başka!’ Onlar kendisine kesin söz
verince de dedi ki: ‘Bu söylediklerimize Allah şahittir.’”
Alınan Söz ve Allah’a Tevekkül
Hazreti Yakup (aleyhisselâm) Bünyamin’i gönderme şartı olarak onlardan söz
vermelerini istiyor. Belli ki onlara güvenmek ve güvendiğini göstermek
istiyordu. Fakat bir de kadere dair istisna ortaya koyuyor ve diyor ki:
“Birileri tarafından tamamen kuşatılıp da artık yapacağınız bir şey kalmazsa,
sebepler bütünüyle bitip de Bünyamin’i koruyamayacak duruma düşerseniz ona bir
şey diyemem.” Diğer bir tabirle; “Sizin kudret ve iradenizi aşan bir durum
meydana gelirse, güç yetiremeyeceğiniz ilahi bir takdir söz konusu olursa artık
yapacak bir şeyiniz kalmaz. Fakat böyle bir şey olmadıkça Bünyamin’i bana
mutlaka geri getirmelisiniz.” Çocukları, bu konuda üzerlerine düşeni
yapacaklarına dair söz verince Yakup da (aleyhisselâm) son noktayı koyuyor ve
“Dediklerimize Allah vekildir!” diyor.
Yusuf sûresi, 12/67
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ أَبْوَابٍ
مُتَفَرِّقَةٍ وَمَۤا أُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍ إِنِ الْحُكْمُ
إِلَّا لِلهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
“Ve ‘Evlatlarım!’ diye ilave etti: ‘Şehre tek bir kapıdan değil de farklı
kapılardan girin. Gerçi ben ne desem de Allah’tan gelecek takdirin önüne
geçemem; çünkü hüküm, yalnız Allah’ındır. Onun içindir ki ben ancak O’na
dayanır, O’na güvenirim. Tevekkül edecekler de başkasına değil; sadece ve sadece
O’na güvenip dayansınlar.’”
Hazreti Yakub’un Stratejisi
Eskiden şehirler surlarla çevrili olduğundan, giriş çıkışlar için belli yerlerde
kapılar bulunuyordu. Muhtemelen Mısır’da da böyle bir durum söz konusuydu. Tek
bir kapıdan on tane görkemli, gösterişli insandan oluşan bir grubun girmesi
dikkat çekebilirdi. Bu sebeple, temkin peygamberi olan Hazreti Yakup
(aleyhisselâm), oğullarına şehre farklı kapılardan girmeleri tavsiyesinde
bulundu.
Bu tavsiyenin hikmetlerinden bazılarını şu şekilde ifade edebiliriz:
Birincisi, bazı tefsirlerde de belirtildiği gibi Hazreti Yakub’un oğulları hem
şekil ve suretleri hem de kılık kıyafetleri bakımından görkemli ve gösterişli
olduklarından, daha önceki gelişlerinde melikin ve Mısır halkının dikkatini
çekmişlerdi. Ayrıca Sami ırkına mensup kişiler olarak farklı renkte idiler.
Mısır’ın yerlileri ise genellikle esmer renkli, kıvırcık saçlı Kıptilerdi.
Dolayısıyla ikinci defa geldiklerinde onları görenler, nazar edip
kıskanabilirlerdi. Ayrıca “On, on bir kardeş geliyor, o kadar malı alıp
götürüyorlar, bu onlara fazla değil mi, nereye götürüyorlar bunları?” şeklinde
dedikodular yayılabilirdi.
İkincisi, kısa aralıklarla birkaç defa topluca Mısır’a girmeleri ve Hazreti
Yusuf ile yakından görüşmeleri, “Neden onlara farklı muamele ediyor?” gibi
dedikodulara sebebiyet verebilirdi. Bu da Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm)
makamını sarsar, itibarını zedeler ve kendisine olan umumi güveni tehlikeye
sokabilirdi.
Üçüncüsü, Hazreti Yakup (aleyhisselâm), Bünyamin’e de Yusuf’a yaptıklarını
yapabilecekleri endişesi ile onları birer ikişer dağıtmak, böylece tekrar yanlış
bir işte ittifak etmelerine fırsat vermek istememiş olabilir.
Dördüncüsü, İsrailoğulları ileride Mısır’a girdiklerinde orayı mânen ihya edecek
ve orada bir kısım yenilikler meydana getireceklerdi. Böyle bir hedefe yürümenin
en güzel yolu da daha baştan makul hareket etmek, insanları endişeye sevk
etmemek ve karşı cephe oluşturmamaktı. Bu sebeple toplu görünmemeleri, güç
gösterisi olarak algılanabilecek pozisyonlara düşmemeleri gerekirdi. Sahip
oldukları değerlerin kıymetini bilip onları yaşamakla beraber, her zaman
insanlığın salah, emniyet ve barışını düşünenlerin zaten başka türlü
davranmaları da mümkün değildi. Esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem), Mekke’ye farklı yerlerden girmeyi tercih etmesinde de bu türden bir
hikmet olduğu anlaşılmaktadır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke halkında
korku, panik ve endişe oluşturmak istememiş, böylece onların sert bir şekilde
karşılık vermelerinin önüne geçmişti.
Beşincisi, Mısır’a farklı kapılardan girmelerindeki esprinin gereği olarak,
elbette ayrı ayrı yerlere yerleşeceklerdi. Bu, onların orada eda edecekleri
misyonla alâkalı bir işaret de barındırır. Zira zamanla evlatları çoğalacak,
teçhizat ve malları artacak ve her biri ayrı birer kabile olarak büyüyüp
yayılacaktı. Öyle ki ileride İsrailoğulları adıyla Mısır’da büyük bir nüfus ve
nüfuz oluşturacaklardı. Her bir kabile bir özelliğin, bir misyonun temsilcisi
olacaktı. Ordudaki alaylar, taburlar gibi organize olacaklar ve bir bütünün
tamamlayıcı unsurları olarak önemli görevler üstleneceklerdi. Tabii, bu durum
aynı zamanda onların tam bir birlik oluşturamadıklarını, tek bir yapı olarak
hareket edemediklerini de gösterir. Hazreti Musa’nın asâsını taşa vurmasıyla on
iki su kaynağının fışkırması ve her bir kabileye bir kaynağın tahsis edilmesi de
bu tespiti kuvvetlendirici bir işarettir. Bundan dolayı, ayrı ayrı durup ortak
bir hedefe doğru hareket etmelerini sağlamak daha makuldü. Nitekim öyle de oldu.
Çoğalıp yayılarak kendi inançlarını halka benimsetmeyi başardılar. Onların
sayesinde Mısır diyarı, tevhid dinine teslim oldu.
Altıncısı, bu kadar kalabalık bir kardeşler grubunun aynı kapıdan girmeleri, bir
tür kast sistemi içinde yaşayan Mısır halkını korkutabilir ve bu durum bazı
kesimleri ileriye yönelik tedbir almaya sevk edebilirdi. Çünkü bir yerde nüfusu
fazla olan toplulukların nüfuzları da kuvvetli olur. Bulundukları ülkede zamanla
ağırlıklarını hissettirmeye başlar ve yönetim tarafından potansiyel tehlike
olarak algılanırlar. Buna bağlı olarak da onlar üzerinde değişik planlar
yapılır. Bu sosyo-politik durum bilhassa Mısır için geçerliydi. Çünkü Mısır
yönetiminde, kendi kast sistemini koruma refleksi hâkimdi. Dışarıdan gelecek
fazla nüfus bu sistemi bozabilirdi. Nitekim daha sonra bu hassasiyet kendisini
devlet politikası şeklinde göstermeye başlamış ve zaman zaman Mısır’ın
yerlilerinden olmayanlara karşı bir sindirme hareketine dönüşmüştür.
İsrailoğulları’nın Mısır’da gördükleri zulmün altında, Mısırlıların Allah’a
inanmalarının yanında devlet yönetimindeki bu idarî korku ve bu korkuya dayalı
sindirme ve imha politikası yatıyordu. Kur’ân’daki ifadelere bakıldığında bu
durum rahatlıkla görülebilir. Firavunun Hazreti Musa’ya verdiği tepkiye dikkat
edilirse, idaresini ve memleketini kaybetme korkusuna kapıldığı görülür. Çünkü
firavun, ceberut bir idare kurmuş, kendini de kendine ait kuruntu dünyasında
ilahlık tahtına oturtmuştu.
İsrailoğulları, Hazreti Yusuf döneminden itibaren Hazreti Musa devrine kadar on
iki kabile şeklinde devam etmiş ve Hazreti Musa zamanında güçlü bir topluluk
hâline gelmişlerdi. Kur’ân’da torunlar mânâsına gelen esbât kelimesiyle bu
yapıya işaret vardır. Yani asırlar boyunca oğullar, torunlar, boylar, oymaklar
hâlinde büyüdükçe büyümüşlerdi. Bu yönleriyle firavun yönetimi tarafından tehdit
olarak görülüyorlardı. Bu yüzden firavun, idaresini ve tebaasını kaybetme
korkusuyla İsrailoğulları’nı öldürme, esir etme yoluyla bitirmek istiyordu. İşte
bu türlü zulümlerin yaşanmaması için idarecilerdeki bu hassas duygunun, bazen
paranoya derecesine çıkan bu korku damarının göz önünde bulundurulması gerekir.
Bu açıdan Hazreti Yakub’un söz konusu tavsiyesi bütün zamanlar için fevkalade
önemlidir.
Tabii bütün bu davranışlar temelde birer temkin ve tedbirin ifadesiydi. Her
zaman temkinli hareket etmek icap ediyordu. İnsanları kıskandırmamak, hasede
sevk etmemek, rekabet damarlarını tahrik etmemek için büyük değil, küçük ve sığ
görünmek gerekiyordu. Sebepler dünyasında tedbir almak bir vazifeydi ama bu,
alınan tedbirlerin, tedbir ve stratejileri aşan bela ve musibetleri önleyeceği
anlamına gelmezdi. Bu sebeple âyetin devamında bütün sebep ve neticeleri yaratan
Allah’a itimat vurgulanıp O’nun hükmüne rıza hatırlatılıyor.
Farklı kapılardan girip ayrı ayrı yerlerde mekân tutmak ve farklı işlerle meşgul
olmak, aslında muhatapları rahatsız etmeme, onların haset ve düşmanlık
duygularını tahrik etmeme adına tercih edilecek bir metottur. Hatta birlik ve
beraberliğin düşmanca bakanları tahrik edeceği ve böylece bünyeye zarar vereceği
durumlarda, bu mesele daha ileriye götürülüp zahiren birbirine muhalif ve
parçalanmışlık görüntüsü bile verilebilir. Ancak bu son durum, beraberinde bazı
riskler de getirir. Bir defa, herkesin aklı bunu kavrayamaz, kalbi kaldıramaz.
Taktik olarak başvurulan bir şey gerçek zannedilir. İkinci olarak da araya
girecek, bünyeye sızacak, tarafları birbirine vurduracak art niyetli kimseler
çok olur. Bunların farkına varılamaz. Bu sebeple, zahirî bölünmüşlük ve
muhalefet bir zaman sonra gerçek ayrılığa ve düşmanlığa dönüşebilir. Eğer bu tür
riskler olmasaydı denebilirdi ki ortak gaye, beslenme kaynakları ve temel
prensipler aynı olmak şartıyla ayrı ayrı durmak, fırka fırka hareket etmek ve
birbirine muhalifmiş gibi görünmek daha isabetlidir. Ne var ki toplum böyle bir
taktiği hazmedecek seviyede değildir. O yüzden, muhalif bir tavır sergilememek
gerektiği gibi muhalifmiş gibi de görünmemeli. Bunun yerine, olabildiğince çok
farklı sahalarda ve ayrı ayrı ünitelerde çalışmalı. Fakat her zaman ortak
prensiplere göre hareket etmeli ve kardeşlik ruhu hep muhafaza edilmelidir.
Prensip ve gaye birliği, kardeşlik ruhu muhafaza edilmezse ayrı ayrı kapılardan
girmenin, farklı yerlerde bulunmanın bir mânâsı kalmaz. Zaten bu şekilde hareket
edildiğinde esas maksat da hasıl olmaz.
Bu açıdan tebliğ ve irşat yolunda koşan insanlar, vazifelerini ayrı ayrı
sahalarda fakat farklı metotlarla yapsalar da birbirleri hakkında suizan ve
gıybete girmemeli, birbirlerinin aleyhinde olmamalı, hizmetlerini engellememeli
ve hele asla birbirlerine düşmanca davranmamalıdırlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle
herkes kendi mesleğinin, yolunun muhabbetiyle yaşamalıdır.(133) Böyle olursa
toplumu bölmek için fırsat kollayanlara gedik açılmamış ve birlik bütünlük
içerisinde hedefe daha rahat yürünmüş olur.
133 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s. 189 (Yirminci Lem’a).
Yusuf sûresi, 12/68
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ أَمَرَهُمْ أَبُوهُمْ مَا كَانَ يُغْنِي عَنْهُمْ
مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا حَاجَةً فِي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضَاهَا وَإِنَّهُ
لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Babalarının emrettiği şekilde şehre girdiler. Ama bu tedbir, Allah’ın katından
başlarına gelebilecek hiçbir şeyi savacak değildi. Sadece Yakup
(aleyhisselâm) bununla çocukları hakkındaki tedbir, endişe ve şefkatini
ortaya koymak suretiyle içinde duyduğu bir ihtiyacı gidermiş oldu. Çünkü o,
bizim öğrettiğimiz hususi bir ilme sahipti. Fakat insanların çoğu bu gerçeği
bilmezler.”
Kardeşler Tekrar Mısır’da
Hazreti Yakup (aleyhisselâm), bir peygamber olarak örnek duruş ortaya koydu ve
yapılması gerekeni yaptı: Sebeplere riayet ederek çocuklarına tembihte bulundu.
Onlardan tedbirli olmalarını istedi. Ardından da bütün tedbirlerine rağmen
Allah’tan gelecek herhangi bir takdiri engelleyemeyeceğini ifade etti. Bu âyette
Allah Teâlâ, Hazreti Yakub’u tasdik ediyor.
Bir taraftan sebepler dünyasında yaşamanın gereği tedbirli olmak, diğer taraftan
neticeyi Allah’a bırakıp O’na itimat etmek, O’nun meşietine (iradesine) razı
olmak çok önemli bir mümin vasfıdır. Sebepleri en güzel şekilde yerine getirmek,
o konuda kusur etmemek bir kulluk vazifesidir. Onları görmezlikten gelmek
Cebrilik, onlara tesir gücü vermek, onlarda yaratıcılık özelliği vehmetmek de
Mutezililik olur. Bu iki yanlış yola girmemenin çaresi, sebeplere riayeti
kulluğumuzun bir buudu olarak görüp her şeyi yerli yerince eda ettikten sonra
neticeyi Allah’tan bilmek ve beklemektir. Bunu böyle kabullenmek inancımızın
gereğidir.
Yusuf sûresi, 12/69
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى إِلَيْهِ أَخَاهُ قَالَ إِنِّي أَنَۤا
أَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
“Onlar Yusuf’un huzuruna girince, öz kardeşini yanına alıp bağrına bastı ve
‘Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yapageldiklerine üzülme!’ dedi.”
Hazreti Yusuf, Bünyamin ile Baş Başa
Bu âyet-i kerimeyle alâkalı olarak, menkıbe şeklinde anlatılan bir olay vardır:
Hazreti Yusuf, huzurundaki kardeşlerinin ikişerli şekilde karşı karşıya
oturmalarını ister. Denileni yaptıklarında Bünyamin tek kalır. Hazreti Yusuf onu
yanına alır, onunla yemek yer. Baş başa kaldıklarında Bünyamin’in, kaybolan
kardeşini hatırlayıp ağladığını görünce “Kaybettiğin kardeşinin yerine beni
kardeş olarak kabul edebilirsin.” der. Bünyamin, Hazreti Yusuf gibi güzel bir
kardeş bulunamayacağını, fakat yine de öz kardeşinin olmasını tercih ettiğini
söyleyince Hazreti Yusuf, “Ben senin kardeşinim” deyiverir.(134)
Hazreti Yusuf’un, kardeşi Bünyamin’i yemekte yanına alması, sonra onu kendi
evinde misafir etmesi, âyette آوَى kelimesiyle ifade ediliyor. Bu kelime,
sözlükte “yanına aldı, bağrına bastı, barındırdı, gözetti, koruması altına aldı”
mânâlarına gelir. Aynı kelime Enfal sûre-i celîlesinde Medine’nin yerlileri olan
ensarın, Mekke’den hicret eden muhacirleri bağırlarına basıp onlara kendi
canları gibi sahip çıkmaları anlatılırken de kullanılır.(135)
Yusuf (aleyhisselâm), öz kardeşi Bünyamin’i yanına alıp kendini tanıttıktan
sonra, onu önceden hazırlamak ve teselli etmek için “Onların sana
yaptıklarından/yapacaklarından dolayı üzülme!” diyor. “Hem geçmişte
yaptıklarından hem de ileride yapacaklarından dolayı üzülme.” demek istiyor.
Âyetin son kelimesinin muzari gelmesi bu iki mânâya da imkân verir. Burada
ayrıca Hazret Yusuf’un adamlarının Bünyamin’in yüküne kralın tasını koyması
meselesine de bir işaret vardır. Yani burada başına bazı şeyler gelecek, sakın
üzülme diye tembih edilmiş oluyor.
Hazreti Yusuf’un kardeşleri, geçmişte ona yaptıkları kötü muameleleri Bünyamin’e
de yapmışlardı. Çünkü anneleri farklıydı ve babaları tarafından daha fazla
sevilip gözetildiği için onu sevmiyorlardı. Hazreti Yusuf’u kuyuya attıktan
sonra ona da ikinci sınıf insan muamelesi yapmışlar, kendi evinde bir parya gibi
davranmışlardı. Bu açıdan Bünyamin, Hazreti Yusuf’un kaderine benzer bir hayat
yaşıyordu. Zannediyorum onların Bünyamin hakkındaki bu görüşleri daha sonraki
devirlere kadar sirayet etmiştir. İsrailoğulları’nın tarihinde Bünyamin’in
kabilesi diğer kabilelerin hedefi hâline gelmiş, aralarında yaptıkları
savaşlarda büyük kayıplar vermiş, hatta bitme noktasına gelmiştir. Bir zaman
Bünyamin’in bizzat nefsine yapılan dışlayıcı muamele daha sonra onun nesline
yapılmıştır.
134 Bkz.: es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, 5/233; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl,
2/438.
135 Enfal sûresi, 8/74.
Yusuf sûresi, 12/70
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ
أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ
“Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine
koydurdu. Kervan hareket edince de görevlilerden biri: ‘Ey kafile, durun! Siz
hırsızlık yapmışsınız!’ diye seslendi.”
Bünyamin’i Mısır’da Tutma Çabası
Kervanın yükü hazırlanırken, Hazreti Yusuf yükün içine bir su kabı koydu. Bunu
bizzat kendisi mi yaptı yoksa adamlarına mı yaptırdı? Âyetin ifadesi iki
ihtimale de açık duruyor. Böyle durumlarda ihtimalleri değerlendirmekte fayda
var. Âyette geçen ‘sikâye’ kelimesi, su kabı mânâsına gelir. ‘îr’ kelimesi ise
kafile demektir. Aynı zamanda “erzak taşıyan kervan” mânâsı da
vardır. Farsçada buna kârbân denir. Kârbân, Türkçeye “kervan” şeklinde geçmiş ve
günümüze kadar gelmiştir.
Allah Teâlâ, Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm) hikmet dolu çözüm yolları
göstermiştir. Sûre boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Burada da
onlardan birini görüyoruz. Kralın su kabını Bünyamin’in yüküne gizlice koyuyor
ya da koyduruyor, sonra da görevlilere onu oradan çıkartıp bu
vesileyle Bünyamin’i yanında alıkoyuyor. Bunu yaparken kardeşlerine hırsızlığın
cezasını sorduruyor, onlar Hazreti Yakub’un şeriatına göre cevap veriyorlar,
Hazreti Yusuf da söyleneni uyguluyor. Böylece Hazreti Yusuf, Hazreti Yakub’un
(aleyhisselâm) şeriatını Mısır’da uygulama fırsatı bulmuş oluyor.
Bu olayın diğer bir yönü de şudur: Hazreti Yusuf, kralın kabını yüklerin içinde
buldurmak suretiyle, kardeşlerinin mahcubiyet duymalarını sağlayıp daha önce
yaptıkları kötülüklerden tevbe etmeleri için zemin hazırlamak istemiş olabilir.
Aksi hâlde onlar pişmanlık nedir bilmeyecek, kendilerini hep haklı ve üstün
görecek ve Hazreti Yusuf ile Hazreti Yakub’a yaptıkları zulüm için bir türlü
tevbeye yanaşmayacaklardı. Aslında hırsızlık, görünüşte büyük ve ağır bir
ithamdı ama arkasından gelecek bu önemli neticeler onu hafifletecekti.
İşte bütün bunlar Allah’ın Hazreti Yusuf’a öğrettiği ilmin birer tezahürüdür.
Hazreti Yusuf, Allah’ın kendisini ilim ve hikmetiyle desteklediğini her fırsatta
dile getirmektedir. Nitekim bu faslın sonunda bir kere daha Allah’ı anacak
ve وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ diyecektir. Yani her bilenin, her idare ve
siyaset ehlinin üzerinde, onların bilmediklerini bilen, her şeyi ilmiyle
kuşatan, seçtiği kullarına ilminden lütfeden Biri vardır ki o, Allah’tır.
Âyette halka gereken şeyleri duyurmakla vazifeli kişi (münadi) “Siz hırsızlık
yapmışsınız!” veya “Siz hırsızsınız!” diyerek mahcup edici ve ağır bir isnatta
bulunmaktadır. Bu hitap, ilk etapta su kabıyla alâkalı görünmektedir. Ancak
münadiye bu sözü söyletenin Hazreti Yusuf olduğu ve hakikatte su
kabının çalınmadığı düşünülürse, bu hitabın su kabıyla alâkalı olmaması gerekir.
Aksi hâlde Hazreti Yusuf’a yalan isnadı söz konusu olur ki bu mümkün değildir.
Öyleyse burada “Siz hırsızsınız!” sözünün başka bir işareti ve iması olmalıdır.
İşte bu noktada, onların Hazreti Yusuf’u küçükken babalarından çalmış oldukları,
bu sebeple kendilerine böyle hitap edildiği şeklindeki bir yorum makul
görünmektedir.
Yusuf sûresi, 12/71-72
قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ
الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَۤاءَ بِهِ حِمْلُ بَعِيرٍ وَأَنَا بِهِ زَعِيمٌ
“Yusuf’un kardeşleri onlara dönerek ‘Ne kaybettiniz, neyi arıyorsunuz!?’
dediler. Görevlilerden biri: ‘Kralın su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve
yükü ödül var. Buna bizzat ben kefilim.’ dedi.”
Kralın Kaybolan Su Kabı
Bir önceki âyette ‘sikâye’ kelimesi geçmişti ve su kabı mânâsına geliyordu.
Yüklerin içine konulan şey sikâye idi. Fakat burada “Kralın su kabını arıyoruz.”
denirken ‘suvâ’ kelimesi kullanılıyor, sikâye denilmiyor. Suvâ, maşrapa gibi su
içmede kullanılan bir kaptır. Buna ölçek de denebilir. Kelimeyi zihinde daha iyi
canlandırmak için Anadolu köylerinde teneke kutu, kova veya daha küçük bir şeyin
ölçü ya da ölçek olarak kullanılmasını düşünebiliriz. Sikâye ile suvânın
birbirinden farklı olduğu anlaşılıyor. Sikâye, genel olarak su kaplarını ifade
eden, suvâ ise daha özel kaplar için kullanılan bir isim olabilir. Hırsızlık
ithamında bulunacak ve bir topluluğu mahcup edecek şekilde konuşulduğuna göre bu
su kabının sıradan, ucuz bir şey olmadığı, değerli bir eşya olduğu
düşünülebilir.
Burada Hazreti Yusuf’un kendi malı olmadığı hâlde neden kralın su kabını
kervanın yükleri arasına koydurduğu sorusu da akla gelebilir. Muhtemelen kral
onu Hazreti Yusuf’a hediye etmiştir ya da Hazreti Yusuf, bu işi kraldan izin
alarak yapmıştır. Başka bir ihtimal de görevlilerin kral ile Hazreti Yusuf’u
kastetmiş olmalarıdır. Su kabı gerçekten krala ait olsaydı, olay hakkında hüküm
verirken muhatap tarafın kral olması gerekirdi. Bu durumda Hazreti Yusuf,
yetkisini kaybeder ve bu planlarla istediği hedefe ulaşamazdı.
Diğer yandan, burada kabın krala isnat edilerek ‘kralın su kabı’ denmesi, mecazî
bir ifade de olabilir. Yani kral tarafından takdir edilmiş, ülke genelinde kabul
edilen bir ölçek olarak düşünülebilir. Herkesin evinde taştan, demirden,
seramikten bir ölçek bulunsa bile bunlar genel olarak krala isnat edilerek
anılır. Çünkü onun ölçüsünü belirleyip halka mâl eden kraldır. Mesela
Amerika’nın kendine ait ölçekleri vardır. Bunlar “devlet ölçeği” olarak
isimlendirilebilir.
Bununla beraber su kabının krala ait olduğunu söylemekle işin başında
kardeşlerin kalbinde bir ürperti uyandırılmak da istenmiş olabilir. Böylece
acziyetlerini kabul edip daha sonra kendilerinden istenen şeyleri yapmaları ve
geçmişteki günahlarına tevbe etmeleri için psikolojik bir zemin hazırlanmış
olabilir.
Hazreti Yusuf’un kardeşleri, neyin çalındığını değil neyin kaybolduğunu
soruyorlar. Öyle anlaşılıyor ki kendilerine hırsız olarak hitap edilmesi, onlara
çok ağır gelmişti. “Bir şey kaybolmuş olabilir ama biz çalmadık. Neyi
arıyorsunuz onu söyleyin?” demek istiyorlardı. Hırsızlık yapmadıklarından emin
oldukları için, kendilerine doğru gelen görevlilere, kendilerine olan güveni
ifade etmek için tam bir şekilde dönerek konuşuyorlar. Eğer hırsızlık yapmış
olsalardı gözleri ve bedenleriyle suçlu pozisyonuna düşer, kaçamak hareketlerde
bulunur ve kendilerinden bu kadar emin olamazlardı.
Burada da görüldüğü gibi, olaylar hakîmane ifadeler, sırlı kelimeler eşliğinde
bir kanaviçe gibi ilmek ilmek örülüyor. Hâdiseler bir sırlar yumağı şeklinde
yuvarlanarak ilerliyor. Bu sırlar ve hikmetler, düz bir mantıkla ve basit
olaylarmış gibi bakıldığında anlaşılmaz. Bunlar ancak, akıl-mantık
beraberliğinde, derinlik arayışı içerisinde nazar edildiğinde anlaşılır. Nitekim
olayların yaşandığı o zamanlarda da pek çok şey, meydana geldiği anda
anlaşılamamış, ancak süreç içerisinde bu hâdiselerin iç yüzlerinin bir bir
ortaya çıkmasına bağlı olarak anlaşılır hâle gelmiştir.
Yusuf sûresi, 12/73
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْأَرْضِ وَمَا
كُنَّا سَارِقِينَ
“‘Allah’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için
gelmedik, siz de bunu çok iyi biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!’ dediler.”
Biz Fesat Çıkarmaya Gelmedik
Hazreti Yusuf’un kardeşleri, kendilerine yapılan isnat ve ithama karşılık,
kendilerinden gayet emin, oraya bozgunculuk için gelmediklerine dair yemin
ediyorlar. Yemin ederken ‘tallahi’ diyorlar. İleride geleceği üzere hem Hazreti
Yakub’u kınama hem de Hazreti Yusuf’u takdir sadedinde konuşurken orada da
‘tallahi’ diye yemin edeceklerdir. Demek ki onların dillerinde de böyle bir
yemin vardı. Bilindiği üzere Kur’ân’da daha başka yerlerde de bu yemin
kullanılmaktadır.(136) ‘Vallahi’ ve ‘billahi’ yeminlerinden farklı olarak, bu
yeminde biraz şaşırma ve hayret etme söz konusudur. Zaten onların yaşadıkları
psikolojik durum da tam bir şaşkınlık ve hayreti gerektiriyordu. Çünkü grup
olarak herkesin önünde hırsızlıkla itham edilmişler ve mahcup olmuşlardı. Buna
karşılık “Nasıl olur! Biz böyle bir şey asla yapmadık, bizi nasıl böyle çirkin
bir fiille itham edersiniz!” mânâsına bu yemini kullanmışlardı. Böyle bir
şaşkınlık ve hayret söz konusu olmasaydı, bunun yerine “vallahi, billahi”
kelimelerini kullanırlardı.
Hırsızlık suçlamasına karşılık doğrudan hırsızlığı ret yerine daha genel bir
ifade kullanarak yeryüzüne fesat için gelmediklerini dile getiriyorlar. Fesat
bozulma, dağılma, çürüme, düzensizlik, ahlaksızlık gibi mânâlara gelmektedir.
Hırsızlık fesadın bir çeşidi olmanın ötesinde pek çok fesat çeşidinin de
sebebidir. Çünkü o, mal emniyetini ortadan kaldırır, özel mülkiyet hakkına darbe
vurur, insanları birbirine düşman hâline getirir ve can güvenliğini tehdit eder.
136 Bkz.: Nahl sûresi, 16/56, 63; Enbiya sûresi, 21/57; Şuarâ sûresi, 26/97;
Saffat sûresi, 37/56.
Yusuf sûresi, 12/74-76
قَالُوا فَمَا جَزَۤاؤُهُ إِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ قَالُوا جَزَۤاؤُهُ مَنْ
وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَۤاؤُهُ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ فَبَدَأَ
بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَۤاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَۤاءِ
أَخِيهِ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ
الْمَلِكِ إِلَّا أَنْ يَشَۤاءَ اللهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَۤاءُ وَفَوْقَ
كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ
“Görevliler: ‘Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?’ dediler. Yusuf’un
kardeşleri, ‘Cezası, şudur: Kap kimin yükünde çıkarsa ceza olarak o alıkonulur.’
İşte biz haksızlık yapanları böyle cezalandırırız! Yusuf, öz kardeşinin yükünden
önce, öbürlerinin yüklerini aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden
çıkardı. İşte Biz Yusuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plan kurmayı
öğrettik. Yoksa, kralın yasalarına göre kardeşini alması mümkün değildi; fakat
Allah ne dilerse o olur. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere
yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde ondan daha iyi bilen biri vardır.”
Bünyamin Mısır’da Kalıyor
Görevlilerin, hırsızlığın cezasıyla alâkalı melikin kanunları dururken bunu
Hazreti Yusuf’un kardeşlerine sormaları, ortada bir planın döndüğünü açıkça
gösteriyor. Yoksa bu o görevlilerin düşünebileceği bir şey değildir. Bunu onlara
mutlaka Hazreti Yusuf söyletmiştir. Hazreti Yusuf’un bundan maksadı ise hem
Bünyamin’i yanında alıkoymak hem de Hazreti Yakub’un uyguladığı şeriatın Mısır’a
girmesi için bir başlangıç yapmaktır. Hazreti Yakub’un şeriatına göre, hırsızlık
yapan kimse, malını çaldığı kişinin yanında bir müddet hizmetçi ya da köle
olarak alıkonulmaktaydı. Bu sürenin bir yıl olduğunu söyleyenler vardır. Böyle
bir ceza, o günün şartlarında başka yerlerdeki ve Mısır’daki cezalara nispeten
daha hafif olabilir. Bu yüzden bunun Mısır’da benimsenmesi zor olmayacaktır.
Yusuf (aleyhisselâm) muhtemelen bunu da hesap etmiştir.
Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre Yusuf (aleyhisselâm) aramayı bizzat kendisi
yapıyor. Fakat yukarıda da ifade edildiği gibi bunu bir adamına ya da adamlarına
da yaptırmış olabilir. Her kim yapıyorsa, planın anlaşılmaması için aramaya önce
diğer kardeşlerinin yüklerinden başlıyor, sonra Bünyamin’in yükünü arıyor ve su
kabını onun yükünden çıkarıyor. “Su kabını çıkardı.” derken kullanılan هَا
zamiri müennes olduğuna göre bu su kabının melikin su kabı (suvâ) değil, Hazreti
Yusuf’un koyduğu su kabı (sikâye) olduğu anlaşılır. Dolayısıyla münadiler başta
“Kralın su kabını arıyoruz.” deseler de yüklerde bulunan şey kralın değil
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) su kabıdır. Buna göre münadiler, kral derken
muhtemelen Hazreti Yusuf’u kastediyorlardı. Çünkü o gün kendisi kral adına
hareket ediyor ve Mısır’ın azizi olarak biliniyordu. Nitekim kardeşleri Hazreti
Yusuf’a iki yerde “Ey Aziz!” diye hitap ediyorlar.(137) Dolayısıyla olayın
muhatabı ve hükmü verecek olan burada kral değil Hazreti Yusuf’tu. Hükmü de
kardeşlerinin sözleriyle verecekti. Bu arada davaya konu olan kişi Bünyamin’di.
O ise suçu ne üzerine alıyor ne de inkâr ediyordu. Sessiz bir şekilde olanları
izliyordu.
Olan bitenlerin seyrine dikkatlice bakıldığında ortada herhangi bir haksızlık ve
zulüm görünmüyordu. Ancak olayların baştan sona sırlı bir şekilde geliştiği de
bir gerçekti. Fakat bu sırlar tamamen anlaşılmaz değildir. Zahirde gerçeğe ters
gibi görünen bazı şeyler, kinaye, istiare ve tevriye gibi söz sanatlarıyla
hikmete uygun şekilde yorumlandığında karşılıklı konuşmalar ciddi bir mantıkî
zemine oturmaktadır. Bir yandan derin düşünmeyi gerektiren ince tedbirler
alınmış ve hikmetli sözler söylenmiş, diğer yandan da yalana girilmemiş, yalan
mânâsına gelecek sözlerden kesinlikle kaçınılmıştır.
Su kabının yüklere saklanıp sonra oradan çıkarılması, âyette bir plan ve tedbir
olarak nazara veriliyor. Ardından da “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir
bilen vardır.” deniliyor. Büyük bir gerçeği ifade eden bu cümlenin, bir su
kabının yüklere konulup çıkarılması gibi küçük bir hâdisenin arkasından gelmesi
ne ifade ediyor? İlk bakışta bu iki şey arasındaki irtibat tam anlaşılmayabilir.
Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin de temas ettiği gibi,(138) Allah’ın ilim ve
icraatlarının büyük küçük her şeyi içine aldığını göstermek için bazen küçük
şeylerle büyük prensipler ve hakikatler yan yana zikredilir. Bununla aslında
Kur’ân’ın dört ana konusundan biri olan tevhid vurgulanmış olur. Kur’ân’a baştan
sona bakıldığında bütün âyetlerin tevhid etrafında döndüğü rahatlıkla görülür.
İster tevhid-i ulûhiyet isterse tevhid-i rubûbiyet olsun, her çeşidiyle tevhid
nazara verilir. Burada su kabının saklanıp bulunması vesilesiyle Allah’ın
birliği, her şeyin, her olayın O’nun ilmi dahilinde olduğu hatırlatılıyor.
Böylece çok küçük bir olay üzerinden en büyük hakikate kapı açılıyor.
Ayrıca dikkat çekici bir nokta da şudur: Bünyamin’in Mısır’da alıkonulması,
ardından kardeşlerin tekrar gelmeleri, en son Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm)
ailesiyle beraber gelip Mısır’a yerleşmesi ve orada tevhid dinini yaymaları gibi
çok büyük olaylar, bu küçük olayın arkasından meydana gelmiştir. Zahirde öyle
küçük ve sıradan bir hâdiseden böyle büyük neticeler elde edilmez gibi görünür.
Ancak bütün bilenlerin üstünde her şeyi, her yeri, bütün zamanları bilen Allah,
bazen böyle büyük neticeleri küçük şeylere bağlar. Böylece en cüzi şeyleri de en
büyük icraatları da bildiğini, ilminin mutlak olup sınırlandırılamayacağını
ifade eder. Ayrıca O (celle celâluhu), küçük sebeplerden büyük neticeler yaratır
ki; bu neticelerin meydana gelmesinde görev alanlar, kendilerini olduklarından
büyük görüp gurura kapılmasınlar.
Tarihî hâdiselere baktığımızda büyük hâdiselerin küçük gayretlere bağlı olarak
geliştiğine dair pek çok örnek görebiliriz. Yüce Allah mini mini gayretleri
almış, belli bir zaman sonra çok büyük bir faaliyete dönüştürmüştür. Mesela üç
beş insan arasındaki tebliğ, eğitim ve hayır faaliyetleri, zamanla ülkelerin
ilgisini çeken, toplumlar tarafından kabul gören bir harekete dönüşebilir. Daha
ileride bir dünya meselesi hâline de gelebilir. Varılan neticeyle başlangıçtaki
küçük hareketler arasında doğrudan bir irtibat kurmak ve doğru orantı aramak
mümkün değildir. Fakat Allah çıkılan noktayı da gelinen safhayı da daha ileride
ulaşılacak ufukları da siz daha yola çıkmadan bilendir. Her şeyi bilen Allah,
ileride gerçekleşmesini murad ettiği büyük aydınlanmalar için önceden kalplere
küçük ışıklar mahiyetinde ilhamlar verir ve adım adım geleceğe yürümeyi nasip
eder.
Âyette كِدْنَا “Plan kurmayı öğrettik.” ifadesiyle Hazreti Yusuf’a bir plan
öğretildiği, bir yol gösterildiği, bir çare sunulduğu belirtiliyor. كِدْنَا
kelimesi ‘keyd’ kökünden gelir. Keyd, aslında “oyun, hile” demektir. Ancak bu
hile, Türkçedeki “hile” mânâsında değildir. O, Allah’ın ilminin bir tecellisi
olarak Hazreti Yusuf’a öğretilen bir plandır. Hazreti Yusuf, adım adım bu planı
uyguluyor. Bu uygulama Hazreti Yusuf’a vahiy yoluyla da bildirilmiş olabilir,
ilham yoluyla da. Bununla beraber كِدْنَا ifadesinden, planın vahiyle geldiği
ihtimali daha güçlü görünmektedir. Demek ki Allah, arkasından gelecek büyük ve
hayırlı neticeler için Hazreti Yusuf’a küçük bir plan uygulatıyor. Fakat burada
sebepler planında Hazreti Yusuf’un fetanet ve firasetini de unutmamak gerekir.
Allah’ın peygamberlere verdiği o akılları aşan firaset ve mantığı, Hazreti
Yusuf’un icraatlarında da görüyoruz. O, kendine ait fetanet ve firasetiyle
Allah’tan gelen vahyi alıp uyguluyor ve böylece en küçüğünden en büyüğüne kadar
olaylar hikmet dolu bir örgü ve ahenkle ilerliyor.
Dikkat çekici diğer bir husus da Hazreti Yusuf’un icraatta bulunurken konumunu
ve durumunu kimseye belli etmeden hareket etmesidir. En başta kendisinin kim
olduğunu açıklasaydı belki de olaylar bu şekilde gerçekleşmeyecekti. Burada,
yapılan işlerde usulüne göre hareket etmekle beraber, konum ve durumunu belli
edip olayların seyrini olumsuz etkilememe gibi bir incelik görülüyor. Bir yandan
şeffaf hareket tarzı, diğer yandan bazı şeylerin zamansız olarak ortaya
dökülmemesi şeklinde hassas bir denge gözetiliyor.
Hazreti Yusuf ana-baba bir kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymasının, ileride
beraber eda edecekleri misyonla yakından alâkası vardır. Çünkü Yusuf
(aleyhisselâm) peygamber olacaktı, Bünyamin de onun misyonuna yardım edecekti.
Peki, Hazreti Yusuf, Bünyamin’i yanına almak için neden böyle bir yola
başvurmuştu?
Bu konuda şu mülahazalar akla gelebilir: Bir defa o dönemde böyle taktikler
kullanılıyordu ve bunda o zamanki hükümlere göre mahzur görülmüyordu. Bu bir
aldatma, yalan söyleme, iğfal etme değil, ileriye yönelik bir kısım maslahatlar
için meşru dairede bir çare üretmekten ibaretti. Bu çareyi üretirken ciddi bir
zarar da söz konusu olmuyordu. Zarar söz konusu olsaydı şeriat buna izin
vermezdi. Bir kısım küçük sıkıntılar yaşansa da bu, gelecekteki büyük hayırlarla
telafi ediliyordu.
Diğer yandan, açıktan dinin kurallarına aykırı olmayan bir işten maksat neyse,
hüküm ona göre verilir. Hazreti Yusuf’un Bünyamin’i yanında alıkoymaktan maksadı
onu köleleştirmek, bir daha babasıyla asla görüştürmemek değildi. O bir
peygamberdi ve ileriye yönelik bir kısım genel fayda ve maslahatları
hedefliyordu. Önce Bünyamin’i alıkoyacak, onu bulunduğu ortamdan kurtaracak,
ardından bütün aileyi yanına çekecek ve bu yolla bütün ülkenin aydınlanmasını
sağlayacaktı. Bunu yaparken kimseyi endişeye sevk etmeyecek, insanlarda
huzursuzluk meydana getirmeyecekti. İşte böyle büyük maslahatlar için başvurulan
taktik edalı çareler, o maslahata göre hüküm alıyor ve mahzurlu görülmüyordu.
Konu ile doğrudan alâkalı olmasa da burada özellikle Hanefi mezhebinde uygulanan
hiyel (çareler/çözümler) meselesine temasta fayda mülahaza ediyoruz.
Hanefi mezhebinin imam ve müçtehitleri, çözümsüz kalan bazı meselelere çözüm
bulma adına bazı yollara başvurmuşlar ve içinden çıkılamayan problemlere bilinen
metotların dışında farklı fakat meşru yollarla çareler aramışlardır. Meselenin
suistimale açık bazı yönleri olsa da bu, çözümü gereken ama normal yollardan bir
türlü çözülemeyen meselelerde dinin genel prensiplerine aykırı olmayacak şekilde
bir çözüm arayışıdır. Bu çarelere genel olarak hîle-i şer’iyye denir. Buradaki
hîle kelimesinin Türkçedeki karşılığı çare, çözüm ve çıkış yoludur. Yoksa
aldatma, yanıltma mânâsındaki hile değildir. Mesela dört karış büyüklüğünde
boynuzu olan bir koçu kurban olarak adayan kişinin bu hayvanı bulamadığında ne
yapacağı sorusu İmam Ebu Yusuf’a geldiğinde o, boynuzun çocuk karışıyla
ölçülebileceğini söylemiştir. Burada ne bir aldatma ne de bir yanıltma vardır.
Çünkü adak adayan kişi, karış kelimesini kullanmıştır ama kimin karışı olduğunu
söylememiştir. Kelimenin herhangi bir kayıt koymadan mutlak olarak kullanılması,
onun herhangi bir insan karışı olabileceği mânâsına gelir. Dolayısıyla bu bir
çocuk karışı da olabilir. Böylece zor durumda kalan ve çare bulamayan bir
Müslümana, dinî bir kuralı uygulamada kolaylık sağlanmış olur.
Bu muamele, başka değil sadece meşru neticeye meşru yollarla ulaşmanın farklı
bir yoludur. İçinde aldatma ve yalanın olmadığı ama aynı zamanda maksadın yerine
gelmesine yardımcı olan bir çözümdür. Hazreti Yusuf’un bu uygulaması da bu
türden hile-i şeriyelerin meşruiyeti için kullanılan bir örnek olarak kabul
edilmiştir. Malum olduğu üzere geçmiş peygamberlerin şeriatlarındaki
uygulamalar, eğer Kur’ân ve Sünnet tarafından reddedilmemişse, bizim için de
geçerlidir.
137 Yusuf sûresi, 12/78, 88.
138 Bediüzzaman, Şualar, s. 235 (On Birinci Şua, Onuncu Mesele).
Yusuf sûresi, 12/77
قَالُۤوا إِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ أَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُ فَأَسَرَّهَا يُوسُفُ
فِي نَفْسِهِ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ أَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا وَاللهُ
أَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ
“Onlar: ‘Eğer çalmışsa zaten daha önce onun kardeşi de çalmıştı.’ dediler. Yusuf
bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi
ki: ‘Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların hakikatini
Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!’”
Kardeşlerdeki Suçlama Psikolojisi
Su kabı Bünyamin’in yükünden çıkınca, kardeşleri o esnada suçluluk
psikolojisinden kurtulma refleksiyle hemen Bünyamin’i ve onun öz kardeşi Yusuf’u
suçluyorlar. Bu, onların geçmişten beri getirdikleri hasedin neticesidir. Zira
onların kardeşlik ilişkilerinde aynı anneden olma meselesi çok etkiliydi.
Bünyamin’i suçlamalarının bir diğer sebebi, o anda ortaya çıkan manzaradır.
Hazreti Yusuf’u suçlamalarının özel bir sebebi ise, –bazı kaynaklara göre– onun
geçmişte yaşamış olduğu şu hâdisedir:
Rivayete göre küçükken Hazreti Yusuf’u çok seven ve çocuğu olmayan bir halası
vardır. Bu sebeple annesi öldükten sonra Yusuf’un bir müddet kendi evinde
kalması için Hazreti Yakup’tan izin almaya çalışır. Fakat Hazreti Yakup, Yusuf’a
bir zarar gelebileceği endişesiyle buna pek taraftar olmaz. Nihayet bir gün
Hazreti Yakub’un gönlünü eden halası Yusuf’u alıp evine götürür. İzin aldığı
süre bitince de geri getirir. Aradan çok geçmeden de babası Hazreti İshak’tan
kalan kuşağın çalındığı iddiasıyla Hazreti Yakub’un yanına gelir. Kuşağı Hazreti
Yusuf’un aldığını iddia eder. Aramada kuşağı Yusuf’un beline sarılmış vaziyette
bulurlar. Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin de söylediği gibi, o zamanki kanunlara
göre çalıntı mal kimin üzerinde çıkmışsa o, hak iddiasında bulunan kişinin
hizmetçisi oluyordu. Bu olay neticesinde Hazreti Yusuf, bir müddet halasının
evinde kalır. Fakat bu, tamamen halasının planladığı bir şeydir.
Kardeşlerin “Zaten daha önce kardeşi de çalmıştı.” ifadeleri, muhtemelen yıllar
önceki bu olaya bir göndermedir. Bu söz, onların içindeki haset duygusunun hâlâ
canlı olduğunu gösteriyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen içlerindeki o güçlü
duygu azalmamıştır. Bugün de çağrışımlara dayalı yapılan bir kısım suçlamalara
rastlıyoruz. Hiç alâkası olmayan iki şey arasında, sırf zahiri benzerlikten, bir
kısım çağrışımlardan dolayı irtibat ve iltisak kuruyor ve olmadık zulümler
işliyorlar. Aynı memleketten olma, aynı soy ismi taşıma, aynı aileye mensup olma
gibi hukukta ve ahlakta asla yeri olmayan irtibatlar kuruyorlar. Masum insanları
suçluyor, o da yetmezmiş gibi, suçun şahsiliği prensibine aldırmaksızın sağda
solda suçlu arıyorlar. Aslında özelde bu sûre, genelde de bütünüyle Kur’ân-ı
Hakîm, günümüzdeki hâdiseler nazara alınarak okunsa, insanlık tarihinde değişen
çok bir şeyin olmadığı rahatlıkla görülecektir. Evet Hazreti Yusuf, Bünyamin ve
kardeşleri arasında geçenler aynıyla olmasa bile misliyle bugün de yaşanmaya
devam etmektedir.
Yusuf (aleyhisselâm) onların bu haset dolu suçlamalarına karşılık içinden “Asıl
kötü durumda olan sizlersiniz!” diye geçiriyor fakat bu düşüncesini dışa
vurmuyor. Çünkü açıktan söylemesi, hatta mimikleriyle de olsa bu duygusunu belli
etmesi uygun olmazdı. Kendine yakışanı yapıyor ve kardeşlerinde bir tepki ve
cepheleşme oluşturmuyor. Kelâm-ı nefsî dediğimiz bu tür iç konuşmalardan dolayı
insan sorumlu olmaz, hesaba çekilmez. İçinden geçirip duygusunu dışa
yansıtmaması, o anda hırsızlıkla itham edildiği hâlde bir tepki vermemesi
Hazreti Yusuf’taki (aleyhisselâm) hazm-ı nefsi ve olgunluğu gösteriyor. Yani
olumsuz bir davranışa karşı içindeki duygularını ortaya koyarak daha ciddi
olumsuzluklara sebebiyet vermiyor. Duygusunu davranışına yansıtıp onlara soğuk
ve suçlayıcı davransaydı, kardeşleri suçluluk psikolojisiyle uzaklaşıp
giderlerdi. Hatta dalalet ve küfre düşme riskleri bile söz konusu olabilirdi.
Çünkü o günkü ortam buna müsaitti. Hâlbuki tevbe kapısı her zaman açıktır. Bir
peygamber, insanları tevbe kapısından uzaklaştırmaz. Bilakis onları her fırsatta
o kapıya yönlendirmeye çalışır.
Aynı tedbirli ve olgun duruşu Hazreti Yakup’ta da görüyoruz. O da çocuklarının
yıllar önce yaptıkları kötü plandan çektiği ve yıllarca Yusuf’una hasret
yaşadığı hâlde çocuklarına cephe almadı, sürekli onları suçlayıp durmadı, onları
tamamen yalnız bırakmadı ve onlarla ilgisini belli bir seviyede devam ettirdi.
İki peygamber de bunu konum ve karakterlerinin gereği olarak yapıyordu fakat bir
taraftan da onların bir gün pişman olup tevbe edeceklerini, sonrasında yararlı
işler yapacaklarını ümit ediyorlardı. Çünkü ne de olsa peygamber hanesinde
yetişmişlerdi ve diğer insanlara göre daha avantajlı bir konumda bulunuyorlardı.
Dolayısıyla gelecekte görecekleri misyon hatırına onlara katlanmak, olumsuz
tavırlarını hazm-ı nefs ile karşılamak gerekiyordu.
Hazm-ı nefs etmek, yani olumsuz söz ve davranışları olgunlukla karşılamak,
sevilmeyen tavırlara aynısıyla karşılık vermemek oldukça zor bir iştir. Bu,
insanda ciddi bir karakterin oturmuş olmasına bağlıdır. Bu zorluğundan dolayıdır
ki Allah nazarında böyle bir duruşun çok büyük kıymeti vardır. Allah olgun
davrananların, kötülükleri iyilikle savmaya çalışanların bu yönlerine kıymet
üstü kıymet bahşeder. Ötede bu kıymetleri büyük mükâfatlarla ödüllendirir.
Öyleyse insanların olumsuz davranışlarına maruz kalınca, işin hem dünyevî hem de
uhrevî yönünü hesap ederek olgunlukla karşılık vermek gerekir. Böylece hem
muhataplar uzaklaştırılmamış, soğutulmamış hem de Allah’ın sevdiği, razı olduğu
bir özellik ortaya konarak ahirete yatırım yapılmış olur. Hazreti Yakup,
evlatlarının, Hazreti Yusuf da kardeşlerinin ahiretini düşünerek, onlar adına bu
yatırımı yapıyorlardı.
Hazreti Yusuf’un kardeşleriyle alâkalı şu hususu da göz önünde bulundurmak
gerekir: Daha önce de izah ettiğimiz üzere, Yusuf’u (aleyhisselâm) öldürme ya da
kuyuya atma planları yaptıklarında muhtemelen hepsi aynı fikirde değildi. Bazı
rivayetlerde en büyükleri olduğu ifade edilen kardeşin, öldürme planına itiraz
edip kuyuya atma fikrini verdiğini Kur’ân’dan öğreniyoruz.(139) Onun dışında da
insaflı olan vardı mutlaka. Fakat onlar da cerbeze yapan, kafaları karıştıran,
akılları çelen birkaç çığırtkanın tesirinde kalarak seslerini çıkaramamış,
fikirlerini açıklayamamış olabilirler. Onlar öyle çığırtkanlardı ki babalarını
bile açıktan suçlayabiliyorlardı. Dolayısıyla, Kur’ân’ın da verdiği bir kısım
ipuçlarına binaen, kardeşlerin hepsini aynı kefeye koymamak gerekir. Ama aynı
zamanda şu gerçeği de görmek icap eder: Demek ki hakkın, hakikatin, doğrunun
farkında olanlar, onları tasdik edenler, yapılan kara propagandanın tesirinde
kalarak sessiz kalabiliyorlar. Haklı oldukları hâlde ezilen, dışlanan, haksız
yere suçlanan insanların yanında duramıyorlar. Canlarının, konumlarının, aile
fertlerinin tehlikeye maruz kalmasından korkarak mazluma destek olma cesareti
gösteremiyorlar. Ne var ki, haksızlık karşısında sessiz durmanın da kendine göre
bir vebali vardır. Allah Resulü’nün beyanlarına göre, kötülüklere karşı el ve
dil ile mücadele etmek gerekir. Bunlara gücü yetmeyen, en azından kalbiyle buğz
etmelidir. Bu da imanın en zayıf derecesidir.(140) İmkânı olduğu hâlde eliyle
diliyle kötülüklere karşı koymayanlar mesul olurlar.
139 Bkz.: Yusuf sûresi, 12/10.
140 Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239.
Yusuf sûresi, 12/78-79
قَالُوا يَۤا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ
أَحَدَنَا مَكَانَهُ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ قَالَ مَعَاذَ اللهِ
أَنْ نَأْخُذَ إِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُۤ إِنَّا إِذًا
لَظَالِمُونَ
“Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler: ‘Ey Aziz! Onun
pîr-i fani bir babası var (Bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine
bizden istediğini alıkoy! Gerçekten seni anlayış gösteren, iyi bir insan olarak
görüyoruz!’ Yusuf: ‘Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız.
Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırız. Çünkü biz öyle yaparsak gerçekten zalim
kimseler oluruz!’”
Kurallar Uygulanıyor
Tefsirlerde temas edilmese de Hazreti Yusuf’un önce babasını ve diğer aile
fertlerini değil de kardeşi Bünyamin’i yanına almak istemesinin stratejik
sebepleri üzerinde durulması gerekir. Yani onun bu muamelesinin cibillî yakınlık
ve sevgiden öte bir gayesi olmalıdır. Zannediyorum Hazreti Yusuf, Bünyamin’in de
kendisi gibi güzel oluşundan, imrendiriciliğinden, hâl ve tavırlarındaki
olgunluktan yararlanarak onu Mısır halkına kabul ettirecek, ardından yavaş yavaş
diğer aile fertlerini getirecekti. Bunun için kendisi dışında bir organizasyona
ihtiyaç duyuyordu. Evet, ileride ailesini tamamen Mısır’a alacaktı; ancak
öncelikle sevimli ve yumuşak bir adım atması gerekiyordu. Bunun için de Bünyamin
biçilmiş bir kaftan gibiydi.
Birinci âyet, ilk defa Hazreti Yusuf’un konumunu belirleyen bir ifadeyi taşıyor.
Kardeşleri ona “Ey Aziz!” diye hitap ediyorlar. Bu, yetki, hâkimiyet, imkân
sahibi gibi mânâları içinde barındıran bir tabirdir. Hazreti Yusuf, o dönemde
kralın yanında ondan aldığı yetkilerle vezir gibi hareket eden, ekonomiyi veya
maliyeyi üstlenmiş biriydi. Kardeşleri ileride bu tabiri bir kez daha kullanacak
ve böylece iki defa onun konumunu vurgulamış olacaklar.(141) Vurguladıkları
diğer bir husus da Hazreti Yusuf’un muhsin olmasıdır. İyilik gördükleri makamın
sahibini bu şekilde niteliyorlar. Onun makamıyla beraber faziletini de itiraf
etmiş oluyorlar.
141 Bkz.: Yusuf sûresi, 12/88.
Yusuf sûresi, 12/80
فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّا قَالَ كَبِيرُهُمْ أَلَمْ
تَعْلَمُۤوا أَنَّ أَبَاكُمْ قَدْ أَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ وَمِنْ
قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ فِي يُوسُفَ فَلَنْ أَبْرَحَ الْأَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ
لِۤي أَبِۤي أَوْ يَحْكُمَ اللهُ لِي وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ
“Yusuf’un onu (Bünyamin’i) vermesinden ümitlerini kestileri vakit, kendi
aralarında görüşmek için kenara çekildiler. Ağabeyleri dedi ki: ‘Allah’ı şahit
tutarak babanızın sizden kesin söz aldığını ve daha önce Yusuf hakkında ifratkar
bir davranışta bulunduğunuzu nasıl olur da bilmezlikten gelebilirsiniz? Ne yüzle
döneceksiniz? Ben buradan bir adım bile atmam, ayrılmam; ancak babam bana izin
verirse yahut hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah hükmünü bildirirse, o
başka!’”
Bünyamin’i Alamadan Geri Dönüyorlar
Kardeşleri, Bünyamin’i Hazreti Yusuf’tan alamadılar. Bünyamin Hazreti Yusuf’un
yanında kalıp Mısır’a yerleşmenin ikinci adımını oluşturacaktı. Allah’ın
yönlendirmesi ve peygamber fetanetiyle ortaya çıkan bu manzara, babaları Hazreti
Yakup için ikinci bir hüzün sebebi olacaktı. Bütün tembihlerine rağmen, çok
sevdiği ikinci oğlundan da ayrılık günleri başlayacaktı. Olayın sıkıntısını
yaşayan kardeşler, hüzün ve telaş içerisinde bir kenara çekilip fısıldaşmaya
başladılar. En büyükleri olan Yahuda, insaflı biriydi. Yıllar önce Hazreti
Yusuf’un kuyuya atılmasını teklif ederek onun öldürülmesini engellemişti. O
zamandan içinde kalan bir ukde vardı. Çünkü Yusuf’un ölümüne mâni olsa da kuyuya
atılmasında rol oynamıştı. Yıllar boyu vicdanında bunun rahatsızlığını yaşayıp
durmuştu. İşte bu psikoloji içinde kardeşleriyle konuştu. Hazreti Yusuf’a
yaptıklarını hatırlattı ve onları düşünmeye sevk etti.
Yahuda’nın konuşmalarından anlaşıldığına göre, yapılanlar hakkında babasına bir
vahiy ya da ilham geleceğine itimadı tamdı. Hatta o, bu vahyin ya da ilhamın
kendisine geleceği ümidini de taşımış olabilir. Öyle bir beklenti içinde
bulunmuş olabilir. Çünkü أَوْ يَحْكُمَ اللهُ لِي “Allah bana / benim hakkımda
bir hüküm verinceye kadar…” ifadesi, böyle bir beklentiyi anlamaya açık duruyor.
Hazreti Yakub’un Yusuf dışındaki çocuklarının da peygamber olduğunu söyleyenler,
bu âyeti delil olarak kabul ediyor olabilirler.
Yusuf sûresi, 12/81-82
اِرْجِعُۤوا إِلٰۤى أَبِيكُمْ فَقُولُوا يَۤا أَبَانَۤا إِنَّ ابْنَكَ سَرَقَ وَمَا
شَهِدْنَۤا إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظِينَ وَاسْأَلِ
الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا وَالْعِيرَ الَّتِۤي أَقْبَلْنَا فِيهَا
وَإِنَّا لَصَادِقُونَ
“Siz şimdi gidip babanıza deyin ki: ‘Ey babamız, inan ki oğlun hırsızlık etmiş!
(Kaybolan su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük) Biz ancak
bildiğimize şahitlik ediyoruz. (Söz verdiğimiz zaman, bu durumun ortaya
çıkacağını nereden bilebilirdik?) Bilgimiz dışında kalan olaylara karşı biz onu
koruyamazdık ki! İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahalisine ve yine içinde
geldiğimiz kafilede bulunanlara sor! Bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz ki
söylediğimiz, doğrunun ta kendisidir.’”
Kardeşlerde Olgunlaşma Emaresi
Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin buradaki sözleri, artık onların büyümüş ve
olgunlaşmış olduklarını gösteriyor. Doğrudan tam bir suçlamada bulunmayıp,
‘bildiğimize göre’, ‘gözümüzün önünde cereyan ettiği üzere’ gibi kayıtlarla
durumu ifade ediyorlar. Bu tedbirli konuşmalarını bir de “Biz gaybı bilmeyiz,
kaybolan şeyden haberimiz yok, o konuda malumatımız bulunmuyor.” sözleriyle
destekliyorlar. Zira bu sefer gerçekten de doğru söylüyor, doğru olduğuna
inandıklarını dile getiriyorlar. Ardından da babalarının halka ve kervandakilere
sormasını istiyorlar. Yani meseleden kendilerinin mesul olmadığını ifade ederken
şahit getirmeyi de ihmal etmiyorlar. Bu teklifleriyle aslında iyiliğe doğru
kararlı bir adım attıklarını gösteriyorlar.
Yusuf sûresi, 12/83
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ عَسَى اللهُ
أَنْ يَأْتِيَنِي بِهِمْ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Ama babaları Yakup bir kere daha: ‘Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz
sizi olumsuz bir işe sürükleyip ayağınızı kaydırmıştır. Ne yapayım? Bu hâle
karşı içinde şikayet olmayan güzel ve aktif bir sabırla sabretmekten başka
yapacak şey yok! Ümidim var ki Allah bütün kaybettiklerimi bana lütfedecektir.
Çünkü O Alîm’dir, Hakîm’dir (benim de onların da hâllerini bilir, yaptığı hiçbir
şeyi hikmetsiz yapmaz, beni tâbi tuttuğu her bir imtihanda bir hikmet vardır.)’”
Hazreti Yakub’un Hâdiseler Karşısındaki Metaneti ve Sabr-ı Cemil
Hazreti Yakup, daha önce Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kaybolmasında olduğu
gibi Bünyamin’in Mısır’da alıkonulması olayında da aynı kelimeleri kullanarak
karşılık veriyor. Çocuklarına inanmıyor. Onlara, nefislerinin kendilerini
aldattığını, ayarttığını (tesvil) söylüyor. Sonra da bir “sabr-ı cemîl” çekiyor.
Birinci oğlundan sonra ikinci güzide oğlunu da kaybetmenin ızdırabını içine
atıyor. Şeytanın aldatması, çocuklarının da aldanmaları karşısında Allah’a
dayanıp sabrediyor. Dikkat edilirse her iki olayda da verdiği tepkinin aynı
olduğu görülecektir. Fakat burada daha bir ümit dolu eda ile karşılık veriyor. O
yüzden âyetin sonu daha farklı bitiyor: “Ümit ediyorum ki Allah onları bana geri
getirir.”
O, bunu sadece inancından dolayı ifade etmiyor. İnancının yanında olayların oluş
şeklini yorumluyor. Yüksek fetanetiyle hâdiselerin seyrindeki hikmetleri
kavrıyor. Ayrıca, ilk olayda Yusuf’un kurt tarafından yendiği söylenmiş ve
mesele bir bilinmezliğe mahkûm edilmişti. Bu ikinci olayda ise en azından
Bünyamin’in nerede olduğu ve yaşadığı biliniyordu. Dolayısıyla çözümü daha
kolaydı. Evet o, Allah’ın ezelî ilmindeki esrarengiz programın işlediğini
seziyor. “Yusuf’u öyle götürmüşlerdi, bunu da böyle götürdüler.” diye düşünüyor.
Sonra Yusuf’un, kendi şeriatına göre amel etmesinden hem onun maksadını anlıyor
hem de hayatta olduğunu ve adım adım bir neticeye doğru gitmek istediğini
seziyor. Ve âyetin sonu, Allah’ın sonsuz ilim ve hikmetini ifade eden Alîm ve
Hakîm isimleriyle bitiyor. Sûrenin ana yörüngesinin ilim ve hikmet olduğunu
hatırda tutarak buradan şu mesajı çıkarabiliriz:
Hâdiselerin akışına bakıldığında hiçbir şeyin tesadüfe bağlı olmadığı, her şeyin
sonsuz ilim sahibi Allah’ın gözetimi altında gerçekleştiği anlaşılır. Öyleyse
ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur. Çünkü her şeyi bilen, gören ve her işinde
hikmet olan Zât’ın bir muradı vardır. Sebepleri yerine getirdikten sonra
sabredip O’nun muradının gerçekleşmesini beklemek gerekir. Rabbimiz, karanlık
hâdiselerin sonundaki gelişmelere dair bize de bu sabır ve firaseti lütfetsin!
Bediüzzaman Hazretleri’nin değişik vesilelerle yaptığı gibi, başa gelen
olayları, onların öncesine ve sonrasına zihnen gidip gelerek birbirine bağlamak
ve yorumlamak gerekir. Böylece olayların içindeki hayırları, güzellikleri fark
etmek mümkün hâle gelir. İnsan bununla kendini canlı tutmuş ve önüne çıkacak
zorlukları aşmak için bir güç elde etmiş olur. Fakat geçmişe ve geleceğe gidilip
olayların bir bütün hâlinde analiz edilmesine rağmen ufukta bir ışık
görünmüyorsa o durumda “sabr-ı cemil” deyip sabretmek gerekir. Zaten sabr-ı
cemil, böyle bir zamanda gösterilen sabırdır. Yoksa ışığın göründüğü, güzellik
emarelerinin belirdiği zamanlarda gösterilene, “sabr-ı cemil” denmez. Evet
sabr-ı cemil, ortalığın kapkaranlık olduğu, ümit verecek bir kıvılcımın dahi
bulunmadığı bir dönemde Allah’ın takdirine razı olup ah u vah etmeden, bağırıp
çağırmadan, vurunup dövünmeden dişini sıkıp beklemektir. Bir ışık görünüp
emareler ortaya çıkmaya başladığında, bu şundan dolayı olmuş, bu bundan dolayı
olmuş, şu benim hatalarımın cezasıymış, onun hikmeti de buymuş gibi
değerlendirmeler yapılacak hâle geldiğinde gösterilen sabır da bir sabırdır ama
sabr-ı cemil kadar güçlü ve kıymetli değildir. Allah Resulü’nün “Esas sabır,
şokun ilk yaşandığı anda gösterilen sabırdır.”(142) hadisini bu mânâda anlamak
gerekir. İşte Hazreti Yakub’un iki defa tekrar ettiği sabr-ı cemil de
Efendimiz’in bu hadiste tarif buyurduğu sabırdır.
142 Buhârî, cenâiz 32, ahkâm 11; Müslim, cenâiz 15.
Yusuf sûresi, 12/84
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَۤا أَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ
مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ
“Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek (ufuklara seslendi): ‘Âh Yusuf’um!
Nerdesin?’ Yusuf diye diye üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yaptıklarından
dolayı oğullarına duyduğu kızgınlığını belli etmiyor, yutkunup duruyordu.”
Hazreti Yakub’un Dinmeyen Izdırabı
Bünyamin’in Mısır’da alıkonulduğu ve büyük kardeşin de yolda kaldığı haberi
geldikten sonra Hazreti Yakub’un hüznü daha da katlandı. Çünkü bu olay ondaki
Yusuf’a olan hasreti derinleştirmişti. Bu yüzden Bünyamin diye değil Yusuf diye
inliyordu.
يَۤا أَسَفٰى tabiri “Âh Yusufum! Neredesin!” anlamını ifade eder. Esefâ
kelimesinin sonundaki elif ‘nüdbe elifi’dir. Nüdbe, teessürü, hüznü ve maruz
kalınan şeyin şiddetini ifade etmek için yapılan nidâdır. Kelimenin sonundaki
elif ise bu mânâyı seslendirmek için gelir. Bu tür nida ifadeleri, edebî
eserlerin yanında Zeynelabidin Hazretleri ve Abdülkadir Geylanî Hazretleri gibi
büyük zatların içli yakarışlarında de yer alır. Onlar, derin muhasebe
duygularıyla kıvranırken hâllerini Allah’a bu tür ifadelerle arz etmişlerdir.
Âyetten anlaşıldığı üzere Yakup (aleyhisselâm), Yusuf diye yıllarca inledi durdu
ve sonunda gamdan, kederden gözlerine ak düştü. Yoksa sadece Bünyamin’den
ayrılığından dolayı görmez hâle gelmiş değildir. وَابْيَضَّتْkelimesinin mazi
sigasında gelmesi, böyle düşünmeye imkân veriyor. Göze ak düşmesi, bildiğimiz
katarakt hastalığı olabilir. Bu hastalıkta yaşlılığın yanında kederin, hüznün ve
bunlardan kaynaklanan ağlamanın da etkili olduğu düşünülebilir. Nitekim tâbiîn
âlimlerinden de ileri yaşlarda çok ağlamaktan dolayı gözleri görmez olanlar
vardır.
Âyette Hazreti Yakub’un hüznünün yanında bir de كَظِيمٌ ifadesiyle onun öfkesini
yuttuğu nazara veriliyor. كَظْمٌ “gizlemek, hapsetmek, tutmak” demektir. كَظِيمٌ
ise “hüznünü gizleyen, öfkesini yutan, kederini içinde hapseden” demek olur.
Kipi dikkate alındığında kelime, insanın çok fazla gamı, kederi olduğu hâlde
bunları kuvvetli şekilde bastırması mânâsına gelir. Yakup (aleyhisselâm),
çocuklarının yaptıklarından dolayı hiddetlenmemiş, şiddete başvurmamış, gamını,
kederini hep içine atmış, içi hafakanlarla dolup taşmasına rağmen bu hâlini
dışına yansıtmamış ve yıllarca yutkunup durmuştu. Öyle ki ona كَظْم’ın (öfkeyi
yutmanın) kendisi olmuştu da diyebiliriz. Nasıl olmasın ki Hazreti Yusuf gibi
bir evladını kaybetmiş ve onlarca sene ondan haber alamamıştı. Vefat ettiğini
bilse ona göre davranırdı. Fakat onun yaşadığına dair emareler görüyor, ancak
nerede, nasıl olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden de bir gün çıkıp geleceği ümidiyle
yaşıyordu. İleride eda edeceği vazifeden dolayı gönlünü ona bağlamıştı. O,
sıradan bir baba evlat ilişkisinin ötesinde bir irtibatı hak ediyordu. Çünkü
başta görmüş olduğu rüya boşuna değildi. İçinde tahakkuk etmeyi bekleyen bir
mesaj vardı. Hazreti Yakup, Hazreti Yusuf’u İsrailoğulları’nın bayrağını
dalgalandırmaya en layık oğlu olarak görüyordu.
Temsil edilen kutsal misyonun insanın kendi nesli tarafından devam ettirilmesi
isteği öyle güçlü bir duygudur ki bu, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya’yı
Allah’tan bir evlat istemeye sevk etmiştir. Belki daha nice büyükler, Yüce
Allah’tan kutsî davalarını miras bırakacakları evlatlar istemişlerdir.
Yusuf sûresi, 12/85
قَالُوا تَاللهِ تَفْتَأُ تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا أَوْ تَكُونَ
مِنَ الْهَالِكِينَ
“Onlar şöyle dediler: ‘(Ömrün geçti gitti), hâlâ Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun.
Vallahi ‘Yusuf!’ diye diye neredeyse kederden eriyecek veya kendini helak
edeceksin!’”
Bu cümleleri Hazreti Yakub’a söyleyenlerin onun oğulları olduğunu düşünenler
vardır. Oğullarının sonradan peygamber olma ihtimalini, yaşlarının da bir hayli
ilerlemiş olduğunu göz önünde bulundurursak babalarıyla böyle saygı sınırlarını
aşar mahiyette konuşma ihtimalleri zayıf görünüyor. Dolayısıyla bu sözü
etraftakilerin söylediğini düşünmek daha isabetli olur.
Yusuf sûresi, 12/86
قَالَ إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللهِ وَأَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا
لَا تَعْلَمُونَ
“Hazreti Yakup, ‘Dağınıklığımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum.
Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.’
dedi.”
‘Hâlimi Allah’a Arz Ediyorum!’
Etrafındakilerin ithamlarına maruz kalan Hazreti Yakup (aleyhisselâm), hâlinin
anlaşılamaması karşısında her hâlini gören bilen Allah’a yöneldi ve
“Dağınıklığımı, hüznümü Allah’a şikâyet ediyorum.” dedi. Bediüzzaman
Hazretlerinin ifadesiyle Hazreti Yakub’un bu tavrı, Allah’ı kullarına şikâyet
değil kendi hâlini Allah’a şikayettir.(143) Bu dua aynı zamanda sabr-ı cemilin
de bir yönünü teşkil etmektedir.
Âyetteki بَثَّ kelimesinin, şiddetli hüzün dışında, yaymak, sermek, dağıtmak
mânâsı da vardır. İnsana nispet edilip masdar hâlinde kullanılınca ise kalbî ve
ruhî dağınıklık mânâsına gelir. Yakup (aleyhisselâm), bu kelimeyi kendisi için
kullanmışsa da bizim Allah’ın o seçkin kuluna ‘dağınık’ dememiz doğru olmaz.
Çünkü bu, onun Rabbiyle arasındaki münasebetle alâkalıdır. Peygamberler ve diğer
büyükler, Allah karşısında derin bir muhasebeye girerler. Bütün hâllerini
Allah’a arz eder ve içli içli O’na yalvarırlar. Bu esnada kullandıkları
ifadelerle âdeta kendilerini yerden yere vurabilirler. Allah ile olan
irtibatlarına bağlı olarak kendileri hakkında ağır ifadeler kullanabilirler.
Fakat biz o muhasebe, sorgulama ve arz-ı hâl ifadelerini alır aynen onlar için
kullanırsak hem onlara hem de onların Allah’la münasebetlerine karşı saygısızlık
etmiş oluruz.
Mesela Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Tâif dönüşü yaptığı o içten
tazarruda kendini Allah’a nasıl arz ediyor! Nasıl “Allahım, güçsüzlüğümü,
zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.”
diyor.(144) Şimdi oradaki ifadeleri alıp Allah Resulü hakkında kullanarak,
–hâşâ– ona dağınık, zayıf, dayanıksız demek insanı baş aşağı götürür. Çünkü bu
ifadeler tamamen onun Allah’la arasındaki münasebetle alâkalıdır. O, başka değil
bu ifadelerle Allah’a yalvarmış, içini dökmüş, bu ifadelerle soluklanmış,
rahatlamış, bu ifadelerle teselli olmuş ve inşirah bulmuştur. Öyleyse Allah’ın
seçkin kulları olan peygamberlerin Allah’a arz-ı hâlde bulunurken kullandıkları
ifadeler hakkında çok dikkatli ve dengeli düşünüp konuşmamız gerekir. Onlar
hakkında söyleyeceğimiz her sözü endazeden geçirmemiz icap eder. Üstad
Hazretlerinin de dikkat çektiği üzere, bir sözü kim, kime, niçin ve hangi
makamda söylemiş, bunları nazar-ı itibara alarak düşünmemiz gerekir.(145) Sadece
büyükler için değil sıradan insanlar hakkında da bu saygı ve hüsnüzan
korunmalıdır. Yani bir kul, Allah’a karşı hâlini arz ederken kendini hırpalayan,
yerden yere vuran sözler kullanabilir. Peygamberlerin kendileri için
söyledikleri sözleri alıp kendisi hakkında kullanabilir. Hatta kendisini bir
merkep seviyesinde görmeyebilir, şahsına kelp nazarıyla bakabilir. Fakat başkası
o insan hakkında bu kelimelerle konuşsa hem ayıp hem de gıybet etmiş olur.
Peygamberler ve diğer büyükler, hâllerini Allah’a şikâyet ettikleri zaman bunu,
gayretullaha dokunsun da birilerinin başına felaket gelsin diye de yapmazlar.
Onlar kendilerini sorgular, kendileriyle yüzleşir ve nefis muhasebesi yaparlar.
Eğer neticede bu dua ve yalvarışlar gider gayretullaha dokunursa, arş-ı izzet
gayrete gelir de insanların başına belalar yağmaya başlarsa o ayrı bir
meseledir. Fakat bir peygamber, şahsına yapılan eza ve cefadan dolayı ümmetinin
helakini istemez. Aksine o, rahmeti gazabını geçmiş olan Allah’ın rahmetiyle
tecelli etmesini ister. İnsanlar için hidayet, adalet ve istikamet talep eder.
Fakat insanlar sözden, hâlden anlamıyor, taşkınlıklarına devam ediyor, bir türlü
ıslah olmaya yanaşmıyorlarsa işte o safhada peygamber meseleyi Allah’a bırakır.
İnsanların şerrinden, olayların dehşetinden O’na sığınır.
Bizim gibi sıradan insanlar, büyükler gibi dayanıklı ve sabırlı değiliz. Bize
iki tokat vursalar tahammül edemeyebiliriz. Ancak o büyük kâmetler, çarmıha
gerildiklerinde bile “Sana geliyorum Rabbim!” diyerek ölümün yüzüne gülerek
giderler. Nesimî gibi;
“Başıma koy erre neccar,
Sen’den dönmezem!” derler.
Bu yüzden onların yaptıkları duaya, biz onlardan daha muhtacız. Onların
dualarını aynen alıp biz de içimizi öyle seslendirebiliriz. Yakup (aleyhisselâm)
gibi “Allahım, dağınıklığımı ve tasamı Sana şikayet ediyorum!” diyebiliriz.
Efendimiz gibi “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir
görülmemi Sana şikâyet ediyorum!” diye iç dökebiliriz.
Hazreti Yakup, oğlu Yusuf’un arkasından senelerce hazin hazin ağladı. Belki bir
peygamberin bu kadar hüzünlenip ağlamasını yadırgayanlar olabilir. Fakat
bilinmelidir ki bu onun için asla bir kusur ve eksiklik değildir. Nitekim
Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim’in vefatında
hüzünlenmiş, ağlamış ve ardından “Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Ancak şu dil,
Allah’ın hoşnut olmayacağı bir şeyi söylemez.” buyurmuştu. Hazreti Yakup da ne
kadar kederlenip ağlasa da hâlini Allah’a şikâyet etmiş, kendini sorgulamış ve
hep O’nun takdirine razı olmuştur. Âyette de görüldüğü gibi yaptığı şey en fazla
‘yâ esefâ’ demekten ibarettir. “Âh Yusuf!” demiş inlemiş, bundan daha öte bir
söz sarf etmemiştir. Aslında daha evvel de arz ettiğimiz gibi Hazreti Yakub’un
hüznü, daha ziyade misyonu hesabına bir hüzündür.
Ne geçmiş peygamberlerin ne de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
getirdiği hükümlerde musibetler ve ölümler karşısında göğsüne dizine vurarak
dövünmek, saçını başını yolmak, bağırıp çağırmak ve ağıt yakmak yoktur. Bugün
hâlâ bu tür cahiliye âdetlerinin devam ettiği yerler vardır. Ölen birinin
ardından oturup, “Kaşı şöyleydi, gözleri böyleydi, henüz yirmi yaşındaydı, daha
dün bir çocuktu, kucağımıza alıp severdik, sen değil ben ölmeliydim!” şeklinde
Allah’a karşı şikayet kokan ağıtlar yakar, ellerini göğüslerine, kafalarına
vurur ve bir mümine yakışmayacak hâller sergilerler. Hâlbuki bir mümin, ölüm ve
diğer musibetler karşısında Allah’a tevekkül eder, dişini sıkıp sabreder ve asla
hafifmeşrep davranmaz, şikayet kokan sözler sarf etmez. İmanıyla, vakarıyla
dimdik durarak etrafına güven verir, sabır telkin eder.
Bir insanın, evladını kaybettiği hâlde sağlam bir duruş sergilemesi, yutkunup
durması, derdini Allah’a açması, ölen evladının acısından dolayı diğer
evlatlarını kırmaması, onları kaybetmemeye çalışması gibi hâl ve davranışlar,
onun için öyle büyük faziletlerdir ki hadiste de ifade buyurulduğu üzere insana
yüz şehit ecri kazandırır.(146) Yakup (aleyhisselâm), peygamber olmanın yanında
işte böyle bir derinlik de taşıyordu. Bir evladı kaybetmekten çok daha fazla acı
ve ızdırap veren musibetler sarmalı içinde bulunduğumuz şu zaman diliminde,
Cenab-ı Hak, bize de aynı ruh hâletini lütfeylesin!
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Hazreti Yakub’un hüznü sadece evlat hasretine
matuf değildi. Onun esas derdi, Hazreti İbrahim’den tevarüs ettiği emaneti
bırakacak birini kaybetmiş olmasıydı. Emaneti taşıma ve emin ellere teslim
etmenin derdini taşıyordu. Aynı şeyler bizim için de geçerlidir. Din bir
emanettir. O, en başta Allah Resulü’ne, sonra Raşit Halifelere, ardından
asırlara ışık tutmuş diğer zatlara, son devirde de çağın sözcüsü Bediüzzaman’a
ait bir emanettir. Bu aziz emanete gelebilecek en küçük bir zararın, sinelerde
çok derin bir yara gibi hissedilmesi lazım. Günümüzde böyle bir hassasiyetin
kalplerde yeterince hissedildiği söylenemez. Merhum Mehmet Akif bu duygulara
şöyle tercüman olur:
“Hey sıkılmaz, ağlamazsın bari gülmekten utan.
…………..
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme;
Davranın, zira gülünç olduk bütün bir âleme.”
Evet ağlamayanlar utansın, gülenler de gitsinler ağızlarına bir fermuar
vursunlar!..
Âyetin sonunda Hazreti Yakup (aleyhisselâm), “Allah’ın bildirmesiyle sizin
bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” diyor. Demek ki kendisine gelen, gösterilen bir
şeyler vardı. Ona Hazreti Musa’ya gelen vahiy gibi bir vahyin gelip gelmediğini
bilmiyoruz. Fakat vahy-i gayr-i metlüv dediğimiz ilham, yönlendirme şeklinde
bazı esintiler, bilgiler gelmiş, Allah onu farklı şekilde yönlendirmiş olabilir.
Bundan dolayıdır ki bazı şeyleri seziyordu. Çünkü baştan beri olaylar esrarengiz
şekilde gelişiyordu: Yusuf gidip dönmüyor, bir kurdun onu yediği söyleniyor ama
kanlı gömlek hiç parçalanmamış olarak geliyor, daha sonra Bünyamin esrarengiz
bir şekilde gidip Mısır’da kalıyor, ayrıca Yusuf’un dikkat çeken sırlı
davranışlarından bahsediliyordu. Hazreti Yakup bütün bu olup bitenlerden
şüpheleniyor ve bir şeyler bekliyordu. Bu beklentisini عَسَى اللهُ أَن
يَأْتِيَنِى بِهِمْ جَمِيعًا “Ümidim var ki Allah kaybettiklerimin hepsini tekrar
bana lütfedecektir.” ifadeleriyle seslendiriyordu. Zira o, sıradan bir insan
değil, bir peygamberdi ve peygamber firasetiyle hareket ediyordu.
Yüksek firaset sahiplerinin, engin sezgilerinin yanında, hâdiseleri kavrayıcı,
kuşatıcı değerlendirmeleri vardır. Hazreti Yakup da te’vîl-i ehâdîste bulunup
olan biten şeyleri yorumlayıp değerlendiriyordu. Demek ki yorumlama özelliği
onun genlerinde vardı, ondan Yusuf’a (aleyhisselâm) geçmiş ve onda inkişaf
etmişti. Evet o, hâdiselerin çehresinde kim bilir nice sırlar okuyor, ne mânâlar
seziyordu. Fakat her şeyin bir vaktinin olduğunu da biliyor, bir “yâ Sabûr!”
çekiyor ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabrediyordu. Zamanın çıldırtıcılığı
tabiri bize şunu anlatır: Allah’ın vaadi vardır. Kur’ân-ı Kerim’de değişik
âyetlerde de ifade buyurulduğu gibi, şunu yaparsanız şu olur, bunu yaparsanız bu
olur deniliyor. Fakat bunun için bir takvim verilmiyor, zaman tayin edilmiyor.
Bu yüzden yapılması gerekenleri yapıp intizara geçiyorsunuz. Size düşeni eda
edip gerisini Allah’a havale ediyor ve beklemeye koyuluyorsunuz. “Meded yâ Râb!”
diyor ve intizar-ı subh-u dîdâr(147) ediyorsunuz!
143 Bediüzzaman, Lem’alar, s.162 (On Yedinci Lem’a).
144 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye
2/266-269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/136. Hâdisenin bazı kısımları için
bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihâd 111.
145 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 467 (Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Üçüncü
Nur).
146 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/73; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 5/74.
147 Gülyüzlü sultanın, pırıl pırıl ışık saçan edasıyla çıkıp geleceği zamanı
beklemek.
Yusuf sûresi, 12/87
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَيْئَسُوا مِنْ
رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ
الْكَافِرُونَ
“Evlatlarım, haydi gidin, var gücünüzle Yusuf ve kardeşini araştırın. Allah’ın
rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Zira kâfirler güruhu dışında hiç kimse
Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez!”
Hazreti Yakub’un Firaset ve Ümidi
Firaset kaynaklı sezgileriyle beklemeyi sürdüren ve bildiği bir kısım şeyler
olduğunu söyleyen Yakup (aleyhisselâm), sadece ızdırabı içine gömerek yutkunup
durmuyor, aynı zamanda çözüm adına yeni stratejiler üretiyordu. Çocuklarını
suçlamıyor, suçluluk psikolojisi içine itmiyor, onları yapacakları işe
yönlendiriyordu. Başta yumuşak bir üslupla “Siz benim bildiklerimi bilmezsiniz,
o yüzden en iyisi siz gidin, dikkatli bir şekilde etrafa kulak kesilin,
gözlerinizi açın ve Yusuf ile Bünyamin’i araştırın, tahassüs edin.” diyor. Âdeta
bir casus gibi karinelerden iz sürerek bilgi toplamalarını ve iki oğlu hakkında
katî kanaat sahibi olmalarını istiyordu. Bilinmeyen bir şeyin tetkik edilmesine
tecessüs denir. Fakat burada tahassüs kelimesi kullanılıyor. Tahassüs de bir
aramadır. Fakat o sıradan bir arama değil, fevkalade gayretle âdeta bir dedektif
edasıyla araştırma yapmaktır. Aynı zamanda onun içinde hisler de vardır.
Dolayısıyla Yakup (aleyhisselâm), “Ararken, kardeşlik hislerinizi de işin içine
katarak, o hissi derinlemesine kullanarak arayın. Hiç bilmediğiniz birini arar
gibi değil, yakından bilip tanıdığınız o kardeşlerinizi arayın.” demek
istiyordu.
Sonra da Allah’ın ravhından ümidinizi kesmeyin diye tembihliyor. Ravh, insana
inşirah ve huzur veren esintiye denir. Bu kelimeyi biz revh u reyhan şeklinde de
kullanırız. Bir de rîh vardır ki, ravh ile aynı kökten gelse de daha ziyade kötü
ve olumsuz sonuçları olan rüzgâr için kullanılır. Mesela Kur’ân’da رِيح صَرْصَر
“azgın rüzgar/kasırga” ifadesi birkaç yerde geçer.(148) Bu yüzden Allah’ın
rahmeti mânâsına rîhullah değil de ravhullah ifadesi kullanılır.
Bu âyet-i kerimeyi biz de pek çok zaman sohbet ve vaazlarımıza konu ediniriz.
Hep “Cenab-ı Hakk’ın ravh u reyhanından, size olan teveccühünden, iltifatından,
vekaletinden ümidinizi sakın kesmeyin.” deriz. Zira Allah’tan ümit kesmek küfür
sayılır. Evet, insan kendini detaylı bir muhasebeye tabi tuttuğunda ümidi
kırılabilir. Gözünün kulağının, dilinin dudağının, elinin ayağının işlediği
günahları tek tek ele alsa, baktığı, işittiği, düşündüğü, tuttuğu, yöneldiği
haramları hesap etse kendisi hakkında ümidi kalmayabilir. Fakat her şeye rağmen
Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek gerekir. Çünkü O’nun af ve merhameti, her
şeyi aşkındır, bütün günahları içinde eritecek kadar engindir.
Ümit, işlenen günahlardan sıyrılmaya da vesile olur. O, iyi şeyleri araştırma,
güzel işler yapma, doğru yolda azim ve kararlılıkla yürüme konusunda önemli bir
güç kaynağı ve büyük bir dinamiktir. Öyleyse insanlara hitap etme konumunda
olanlar daima ümit soluklamalı, ümit yazmalı, ümit konuşmalı, hep ümitten
bahsetmeli, çevresine ümit aşılamalı, onların geleceğe ümitle bakmalarını
sağlamalıdırlar. Çünkü insanın maddî manevî duyguları ümitle dirilir. İnsanlar
ümitle ayağa kalkıp harekete geçer, ümitle canlanır, ümitle hak ve hakikati
anlatmaya çalışırlar. Etraflarına duygu ve düşüncelerini ümitle yayarlar.
Bununla insanların ışığa uyanmasına, hakkı bulmasına vesile olurlar. Nitekim
Allah Resulü, ümit verici bir beyanında, bir insanın hak ve hakikate uyanmasına,
doğruyu bulmasına vesile olmanın dünyadaki her şeyden daha değerli olduğunu
söyler.(149)
Ümit, içten yapılan bir dua; ümit edilen şey de kalpteki bir niyet gibidir.
Allah bu dua ve niyeti alıp kabul eder ve onu bereketlendirir. O yüzden duada
olduğu gibi ümidi de umumileştirmek gerekir. Ümitler artıp yayıldıkça dua gibi
kabule karîn hâle gelir. Hele bir de bunlar yazıyla, sesle, görüntüyle kayda
geçerse daimi bir dua olur. Öyleyse hep ümitle oturup kalkmalı ve bir an olsun
Allah’ın rahmetinden, affından, yardımından ümit kesmemeli. Allah’tan ümit
kesenler, Allah’a inanmayanlardır. Bu söz, şu mânâya gelir: Ümitsizlik bir kâfir
sıfatıdır. Mümin, ümitsiz olmaz. Çünkü o, kudreti ve rahmeti sonsuz Yüce Allah’a
inanır, dayanır ve tevekkül eder. Âyette iki defa kullanılan ‘ravhullah’ ifadesi
bize işte bu mânâları çağrıştırır.
Görüldüğü gibi kıssa, alınacak ibretlerle, derslerle dolu. Sadece insanın
dinleyip rahatlayacağı mutlu sonla biten bir hayat hikâyesinden ibaret değil.
Onda hayatın her alanına hitap eden bir zenginlik var. Aslında Kur’ân’ın her
âyet ve sûresi böyledir. Öyleyse bir mümin, Kur’ân’ın her âyetini kendisine
inmiş gibi okumalı, bunlardan ibret ve ders almaya, istifade etmeye ve bunlarla
istikamet kazanmaya çalışmalıdır. Her âyetin içinde kendini görmeye, onu bütün
derinlikleriyle kavramaya gayret etmelidir. Hatta müşrik, kafir ve münafıklardan
bahsedilen yerlerde bile kendine bir ders, bir tembih aramalıdır. Bu da ancak
Kur’ân’ın her bir âyetini doğrudan kendine inmiş gibi ve ona gönlünü açık
tutarak okumakla mümkündür.
Bugüne kadar derin ve dikkatli bir nazarla Kur’ân’a bakan, bir dalgıç gibi onun
derinliklerine dalan nice müfessirler gelip geçmiş ve nice kıymetli eserler ve
görüşler ortaya koymuşlardır. Bu zatların son örneklerinden biri olan
Bediüzzaman Hazretlerinin Kur’ân’dan nasıl istifade ettiği, ondan neler
çıkardığı, ne düsturlar elde ettiği meydandadır. Fakat bütün bu kıymetli
eserlerle ve devasa çalışmalarla Kur’ân hazinesi yine de tamamen ortaya konmuş
değildir. Geçmiş asırda o günün ilham ve verileriyle ondan elde edilenler
edildi. Fakat bulunduğumuz asırda ona yeniden yönelenler olacak ve daha ne
tefsirler yazılacaktır. Kendine inmiş gibi okumaya muvaffak olabilenler kim
bilir ondan daha ne cevherler çıkacaklardır.
Her çağın kendine ait bir dili ve anlayışı vardır. Kur’ân-ı Azîmüşşan ise bütün
çağlara konuşan bir kitaptır. Üstadın yaklaşımıyla Kur’ân’ın her bir asra bakan
yüzü vardır.(150) Geçmişteki her bir asrın insanı kendi dili ve anlayışıyla onu
anlamaya çalışmıştır. Günümüzün insanı da ona kendi diliyle yaklaşacak ve onu
kendi zamanına göre anlamaya çalışacaktır. “Selef, anlaşılacak şeyleri anlamış,
bize bir şey bırakmamış.” diye düşünmek ancak ufuksuzluk, uyuşukluk, düşünce
tembelliği, gayretsizlik, gelişmeye ve yenilenmeye kapalı olmanın ifadesi
olabilir. Onlardan Allah razı olsun, onlar Kur’ân’dan anlaşılacak mânâları o
günün şartlarına göre anlamış, bugünü aydınlatan yorumlar dahi yapmışlardır.
Ancak bugün “Bu yüce kitaptan daha neler anlayabiliriz?” diye düşünmek elzemdir.
Evet, bugün zamanın ihtiyaçlarına göre Kur’ân’ı yeniden anlayacak himmet ve
gayret ehline ne kadar da çok ihtiyaç var. Kur’ân, onun hakkında konuşurken,
sanki geçmişteki kavimlere inen bir kitapmış gibi hep mazi sigasıyla konuşup
düşünen değil, onun günümüze dair ne dediğini anlayabilecek, geniş zamanlı
düşünen cins dimağları bekliyor.
148 Hâkka sûresi, 69/6; Fussilet sûresi, 41/16; Kamer sûresi, 54/19.
149 Buhârî, cuma 29; cihad 102, 143; fezâilu’s-sahabe 9; meğâzî 38; libâs 38;
et’ime 1; Müslim, fezâilü’l-Kur’ân 32, 34.
150 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 821 (Konferans).
Yusuf sûresi, 12/88
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَۤا أَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهْلَنَا
الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ فَأَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ
عَلَيْنَۤا إِنَّ اللهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّقِينَ
“Onlar Mısır’a varıp Yusuf’un huzuruna girerek ‘Aziz vezir!’ dediler, ‘Kıtlıktan
dolayı biz ve ailemiz darlığa düştük. Bu sefer değeri düşük çok az bir
sermayeyle geldik. Bize tahsisatımızı tam ölçek verseniz; üstüne biraz da
sadakanız olsun! Şüphesiz ki Allah tasadduk edenlerin karşılığını fazlasıyla
verir.’”
Hazreti Yusuf’un Kardeşleri Üçüncü Kez Mısır’da
Babalarının talimatı üzerine Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşleri gelip
onun huzuruna çıktılar. O kadar perişan durumdaydılar ki itizarda bulunacak,
özür beyan edecek hâle gelmişlerdi. “Ey Aziz!” diye hitap ederek konuşmaya
başladılar. Aziz, kelime anlamı itibariyle “yegâne galip, yüce, üstün” demektir.
Hazreti Yusuf’u tanımadıkları hâlde böyle diyorlardı. Demek ki onun herkese
kucak açması, fevkalade yardımsever olması onlarda böyle bir hitap ihtiyacı
doğurdu. Ayrıca o dönemde, melik neredeyse unutulmuş, artık Hazreti Yusuf
konuşulur olmuştu. Çünkü icranın başında bizzat o vardı. Planları o yapıyor, o
uyguluyor, denetimi de kendisi yapıyor ve yaptırıyordu. Âdeta tek güç hâline
gelmişti. Fakat bütün gücünü, konumunu şahsı için değil, tevhid inancının
duyulması, hak ve adalet düşüncesinin gerçekleşmesi ve refahın yayılması yolunda
kullanıyordu. Bu yüzden de bir aziz olarak biliniyor ve kendisine aziz diye
hitap ediliyordu.
Kardeşleri, aziz olan Hazreti Yusuf’a kayda değer olmayan bir sermayeyle
geldiklerini söylediler. İfadelerinde kullandıkları müzcât kelimesi, “kaldırılıp
atılacak, değersiz şey” demektir. Böyle bir şeyle gelmişlerdi ancak Hazreti
Yusuf’tan bekledikleri civanmertlikti, keremdi. Gönlünden geldiği şekliyle bol
bol vermesini, üstüne bir de tasaddukta bulunmasını istediler. Sonra da Allah’a
olan iman ve itimatlarını ortaya koyarak “Allah, tasaddukta bulunan, bol bol
verenleri mükâfatlandırır.” dediler. Nitekim sadaka, sadakatin ifadesidir.
Hazreti Yusuf’un bir sıfatı da sadakatte çok ileri anlamında “sıddîk”tir.
O anda yaşanan manzara aslında bir insanın dünyadaki amelleriyle ebedi cennet
arasındaki bağlantıyı hatırlatan bir prova gibiydi. İnsanın, cennet gibi ebedi
bir saadet yurdunu kazanmak isterken ortaya koyduğu sermaye de aslında bir
‘bidâatün müzcât’tan, yani kayda değmeyen, pazarda piyasada geçerli olmayan,
hele ebedi cennete hiçbir şekilde karşılık olamayacak bir şeyden ibarettir.
Biz kendimizi tamamen Allah’a vererek O’nun yolunda ölesiye bir performans
ortaya koysak da yapmaya çalıştıklarımız hep bir ‘bidâatün müzcât’ olarak
kalacaktır. Fakat buna rağmen bizi ahirette azizlerden aziz bir Kerem Sultanı
karşılayacaktır. Ona sunacağımız sermaye minicik bir şey olacaktır ama bu
sermayenin karşılığında O (celle celâluhu) bize ebedi cennet nimetlerini lütuf
buyuracaktır. Daha da fazlasını istediğimizde rü’yetini ihsan edecek ve bize
Kendini gösterecektir. Daha yok mu dediğimizde ise “Ben sizden razı oldum.”
deyip rızasını bahşedecektir. Evet O, kulunun o değersiz sermayesine göre değil,
Kendi izzet ve keremine yakışır şekilde muamelede bulunacaktır.
Yusuf sûresi, 12/89-90
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذْ أَنْتُمْ
جَاهِلُونَ قَالُۤوا أَئِنَّكَ لَأَنْتَ يُوسُفُ قَالَ أَنَا يُوسُفُ وَهَذَۤا
أَخِي قَدْ مَنَّ اللهُ عَلَيْنَۤا إِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ اللهَ
لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ
“Artık zamanı geldiğini düşünerek Yusuf: ‘Siz, Yusuf ile kardeşine yaptığınız
cahilce muameleyi hatırlıyorsunuz değil mi?’ dedi. ‘Aa! Sen, yoksa sen Yusuf
musun?’ dediler. O da: ‘Evet ben Yusuf’um, bu da kardeşim! Bunca şey yaşadıktan
sonra Allah bizi lütfuna mazhar etti. Şu kesindir ki, kim takva dairesine girer
ve başına gelenlere sabrederse, Allah da böylesi iyilik yapan ihsan ehlinin
mükâfatını asla zayi etmez.’”
Adım Adım Tanışmaya Doğru
Hazreti Yusuf, kendilerine ve ailelerine zarar dokunduğunu söyleyerek kendi
perişanlıklarını arz eden kardeşlerine artık gerçekleri açıklama zamanı
geldiğini düşünüyordu. Zira çok aciz ve muhtaç durumdalardı. Özür ve tevbeye
hazır hâle gelmişlerdi. O da onlara kendini tanıtmaya başlayacaktı. Fakat bu
arada onlara mazeret olarak bir açık kapı bırakarak “Cahillik yapabileceğiniz
bir yaşta, çocukluk hâlinizde, Yusuf’a ve onun kardeşine bilmeden neler
yaptınız?” dedi. Onları utandırmak istemiyor ve “Bilmeden yaptınız.” diyordu.
Yani daha çocuktunuz, ehil değildiniz, doğruyu yanlışı birbirinden
ayıramıyordunuz. Hazreti Yusuf’tu bu! Konuşunca öyle konuşurdu. Ayıplarını
yüzlerine vurmazdı. Kardeşleri o âna kadar Hazreti Yusuf’u tanımamış, o kadar
gelip gitmelerine rağmen Mısır’ın yerlileri olan Kıptilerden onu ayırt
edememişlerdi. Aslında onu bazı ipuçlarından yola çıkarak tanıyabilirlerdi. En
azından şüphelenmeleri gerekirdi. Belki yöresel kıyafetler içerisinde olduğundan
onu tanımamış olabilirler. Fakat bundan ziyade meselenin psikolojik yönü ağır
basıyordu. Zira onların dertleri başlarından aşkındı. Tek meseleleri vardı; o da
erzak alıp memlekete dönmekti. Sadece buna yoğunlaşmışlardı. Başka şeyleri detay
sayıyor ve onlara dikkat etmiyorlardı. Bu sebeple azizin Hazreti Yusuf
olabileceğini hiç tahmin edememişler, bundan şüphe bile duymamışlardı. Günümüze
gelene kadar Kur’an-ı Hakîm’in derli toplu pikolojik bir tefsiri yapılabilmiş
olsaydı, bu ve benzeri söz ve davranışların psikolojik temellerini daha iyi
görme imkanımız olacaktı. İnşaallah, bu zamana kadar yapılamayan çalışmalar
bundan sonra yapılır ve biz de istifade ederiz. Zira bu, Kelâmullah olan
Kur’an’ın hakkı, Kur’an talebelerinin de vazifesidir.
Hâdiseler, geçmişten günümüze birbirine benzer şekilde cereyan ettiğinden,
onlarda her asra olduğu gibi günümüze de ilham olacak şeyler vardır. Bu yüzden
onlara alıcı bir gözle ve ibret nazarıyla bakılmalı, onlar vesilesiyle gelecek
olan ilhamlara açık durulmalıdır. Bu açıdan bakılırsa Hazreti Yusuf ile
kardeşlerinin yaşadığı her bir olayda günümüzle örtüşen bazı yönler bulunabilir.
Onları görebilirsek işte o zaman Kur’ân’dan gerektiği ölçüde istifade etmiş
oluruz. O olaylara bizimle alâkası olmayan, geçmişte olup bitmiş hâdiseler
nazarıyla bakarsak, onlardan ne ders alabiliriz ne ibret ne de ilham. Bu açıdan
Kur’ân’a vicdanla yönelip onun ne anlattığını anlamaya çalışmamız gerekir ki
içten gelerek “Kur’ân, tam bana/bize göre!” diyebilelim. Bunu diyemiyorsak, ona
çok uzaktan bakıyor ve onu geçmişte inmiş, o dönemin insanlarının problemlerini
çözmüş yabancı bir kitap gibi değerlendiriyoruz demektir. Doğrusu bu,
değerlendirme kelimesi ile ifade edilemeyecek kadar yanlış bir bakış açısıdır.
Âlemlerin Rabbi Allah’ın evrensel bir mesaj olarak gönderdiği Kur’an-ı
Azîmüşşan, bundan fersah fersah uzak bulunmaktadır.
Yusuf sûresini okurken, herkesin kendisini Yusuf gibi görmesi, “Ben bir
Yusuf’um!” demesi lazım. Arada sadece peygamberlik farkı vardır. “Ben peygamber
değilim ama bir insan olarak onun taşıdığı duyguları taşıyorum, onun
çektiklerini hissediyorum. Ben bir Yakub’um, onun acılarına ortak oluyorum,
yıllarca çektiği evlat hasretini paylaşıyorum. Ben bir Bünyamin’im, Yahuda’yım,
Rubin’im, ben şuyum, ben buyum diyerek Kur’ân’da anlatılan o şahıslarla içte bir
buluşma olmazsa onların yaşadıkları hissedilmez, onlara hep uzaktan bakılır, o
kıssalar Shakespeare’in anlaşılması zor bazı hikâyelerine döner ve okuyana bir
şey kazandırmaz. Hâlbuki Kur’ân kıssaları ve o kıssalardaki şahıslar insanlığın
serüvenini anlatır. Hayatla uyum içindedir. Hakikattir, hayal değildir. Bundan
dolayıdır ki Kur’ân’ı anlamak için toplumun içinde bulunmak, insanlarla iç içe
yaşamak, zorluklarla yaka paça olmak ve böylece meydana gelen olayları doğru
okumak gerekir. Fakat Üstad Hazretlerinin de üzerinde durduğu “sathî nazar”
meselesi, asrın insanını Kur’ân’ı anlamaktan uzaklaştırmış ve ona çok şey
kaybettirmiştir.(151) Kur’ân’dan uzaklaştıkça hayatın her tarafında bulunma gibi
bir misyon bırakılmış, bu kısır döngü nihayet Kur’ân’a yabancılığı beraberinde
getirmiştir.
Hazreti Yusuf’un, kendisi için muhsin sıfatını kullanması, kendi makamına uygun
bir vasıflandırmadır. Çünkü o, nefsini günahlardan uzak tutup tezkiye etmiş
nefs-i mutmainne sahibi bir zat olarak, kendisi hakkında böyle diyebilir. Bu bir
tahdis-i nimettir. Yani Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri ilan edip
anlatmaktır. Kur’ân’da diğer peygamberlerin de bazen Allah’ın kendilerine olan
lütuflarını zikredip tahdis-i nimette bulunduklarına şahit olunur.
151 Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-i’câz, s. 90, 91, 113; Sözler, s. 148, 496.
Yusuf sûresi, 12/91
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ
“Kardeşleri de şöyle dediler: ‘Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün
kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!’”
Yıllar Sonra Gelen İtiraf
Hazreti Yusuf’un kardeşleri bir kez daha “tallâhi” diye yemin ediyor ve
hayretlerini ifade ederek “Allah seni tercih edip bize üstün kıldı.” diyorlar.
Artık Allah’a inançları tamdı. Bundan dolayıdır ki hem kardeşlerinin seçilmiş
olduğunu hem de kendi hatalarını itiraf ediyorlardı. Hâlbuki eskiden güçlü
kuvvetli bir grup olmakla övünüyor, Yusuf ve kardeşini hor görüyorlardı. Şimdi o
hâllerinden eser kalmamıştı ve artık itiraf makamında bulunuyorlardı.
Konuşmalarında اٰثَرَكَ “Seni seçti/bize üstün kıldı.” ifadesini kullanıyorlar.
Kelimenin masdarı olan ‘îsar’da bir seçme, tercih etme ve üstün kılma mânâsı
vardır. Haşir sûresinde ensarın fazileti anlatılırken de bu kelime kullanılır ve
“Onlar, muhacir kardeşlerini kendilerine tercih ederler.”(152) buyurulur. Allah
Resulü de vahyin gelişi esnasında oluşan ağırlık kendisinden gidince yaptığı
duada bu kelimeyi kullanır, “Allahım bizi tercih et, başkalarını değil.”(153)
buyurur ve Allah’tan vazife ve misyon için seçilmiş olmayı ister. O aslında
zaten seçilmiş bir zattır, hatta seçilmişlerin en faziletlisidir. Onun
arkasındaki sahabe nesli de seçkin bir cemaattir. Fakat onun tevazuunun neticesi
olarak yapmış olduğu bu duayı, daha ziyade herkes kendi adına değerlendirmeli ve
şöyle demelidir: “Ya Rabbi, Senin yolunda yapılacak hizmetler için bizi tercih
et, başkalarını getirip bizim başımıza koyma, onları bize hâkim kılma. Senin
adının dünyanın dört bir yanına duyurulması vazifesini bize lütfet ve bu
vazifeyi hakkıyla eda etmeye muvaffak kıl. Hakkını eda edemeyişimizin neticesi
olarak bizden bu vazifeyi alma, bizi kendi kısmetsizliğimize mahkûm etme ve
düşmanlık yapanlar karşısında bizi zillete düşürme.” Âmin.
Allah, Hazreti Yusuf’u seçmişti fakat kardeşleri onu kıskanmışlardı.
Kıskançlığın nelere mâl olduğu Yusuf sûresi boyunca görülüyor. O zaman Hazreti
Yusuf’u seçen Allah, kendi döneminde Efendimizi (sallallahu aleyhi vesellem)
seçti. Mekke’de ona düşmanlık yapan müşrikler, Medine’de ise O’nu kıskanan,
O’nun konumunu bir türlü kabul etmeyen münafıklar ve Yahudiler vardı. Bunlar
Efendimiz’e çok sert tepki gösterdiler. Çünkü onlar gelecek peygamberi kendi
kavimlerinden bekliyorlardı. Onun başka bir kavimden gelmesi, onları şiddetli
bir kıskançlığa sürükledi. Onlardaki kıskançlık damarını bilen Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara çok yumuşak yaklaşmasına, oturup onlarla
anlaşma yapmasına rağmen kıskançlıktan kurtulamadılar. Buna rağmen yine de
içlerinde inananlar olmuştu. Fakat biz onlardan sadece belli birkaç şahsı
biliyoruz. Abdullah İbn Selâm (radıyallahu anh) bunlardan biridir. Kur’ân onu
وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِىٓ إِسْرَآئيلَ “İsrailoğulları’ndan bir şahit de
şahitlik etti.”(154) ifadesiyle yâd eder.
Elbette, Yahudiler içinde Allah Resulü’ne inanan sadece Abdullah İbn Selâm
değildi. Daha başka inananlar da vardı. Çünkü Tevrat’ta zikredilen özelliklerine
bakarak Efendimiz’in peygamber olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bunun yanında
Mekke ve Hicaz, Müslümanları olduğu kadar onları da alâkadar ediyordu. Buradan
bir peygamber çıkacağını bildikleri için gelip oralara yerleşmişlerdi. Seçilen
son peygamberin seçkin ümmeti olmayı arzu ediyorlardı. Öte yandan bazı
meseleleri getirip Efendimiz’e soruyor, yaşadıkları bazı problemlerde
Efendimiz’in hükmüne müracaat ediyorlardı. Bu durum, onların içinden daha çok
sayıda insanın inanmış olma ihtimalini yükseltiyor.
Ne var ki bunlar muhtemelen, günümüzde tevhide inandığı hâlde inancını gizleyen
bazı Ehl-i Kitap gibi, ortamın baskısından dolayı inançlarını rahatça ifade
edememişlerdi. Abdullah İbn Selâm’ın Müslüman olduktan sonra bir kısım rehberlik
ve şahitliklerinin dışında, vefatına kadar ciddi bir misyon üstlenmediği
görülüyor. Bunun sebebi de aynı şekilde etrafın baskısı olabilir. Ademe mahkûm
edilme endişesi yaşamış olabilir. Bilemiyoruz belki de Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), o çevreyi tahrik etmemek üzere onu geriye çekmiş olabilir.
Kendisi ihtiyaten gölgeli bir görüntü vermiş de olabilir. Netice itibariyle,
Yusuf (aleyhisselâm) döneminde olduğu gibi Efendimiz döneminde de O’na çok
şiddetli bir kıskançlık ve düşmanlık vardı. Bu ağır atmosferin ve sert
tepkilerin altında kalıp ezilmemek için bazı Müslümanlar, Müslümanlıklarını
gizlemek zorunda kalmışlardır.
152 Haşir sûresi, 59/9.
153 Tirmizî, tefsir 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 1/34.
154 Ahkâf sûresi, 46/10.
Yusuf sûresi, 12/92
قَالَ لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ
الرَّاحِمِينَ
“Yusuf şöyle cevap verdi: ‘Bugün sizin için hiçbir kınama yok! Allah sizi
affeder. Zira O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.’”
‘Size Bugün Kınama Yok!’
Kerim oğlu kerim Yusuf (aleyhisselâm), karşısında şaşırmış, mahcup olmuş
vaziyette duran kardeşlerine kerimane cevap veriyor: “Bugün size hiçbir şekilde
kınama yok!” diyor. Kur’ân’ın beyan gücünü nazara alarak değerlendirdiğimizde,
sadece “Kınama yok!” demiyor, bir şeyin bütün türlerini nefyeden ‘lâ’ edatını
kullanarak kınamanın her türlüsünü reddediyor, geçersiz kılıyor. Yani “Bugün
hatalarınız yüzünüze vurulmayacağı gibi kınamanın en küçüğüne bile maruz
kalmayacaksınız.” diyor. Bununla da kalmıyor, daha o andan itibaren sözlerini
seçerek konuşuyor. يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ “Allah sizi affeder.” diyerek Allah’ın
onları affedeceğini, kendinden emin bir tarzda ifade ediyor. “Mağfiret
buyuracaktır.” şeklinde sadece geleceğe dair bir temennide bulunmuyor. Belki o
anda böyle bir ifade bile onları incitirdi. O yüzden hâli de geleceği de içine
alan geniş zamanlı bir ifade kipi kullanıyor. Ayrıca “Hakkımı helal ettim.” bile
demiyor. Çünkü bu da onları, bir hakkı ihlal ettikleri düşüncesine sokar ve
rahatsız ederdi. Hazreti Yusuf o kadarlık bir rahatsızlığı bile onlara
yaşatmıyor. Ardından Allah’ın merhametini hatırlatarak onların içinde ayrı bir
inşiraha vesile oluyor.
Demek ki Yusuf (aleyhisselâm), kardeşlerinde bir pişmanlık eseri arıyordu ki o
anda aradığını bulmuştu. Pişmanlıklarını görünce bunu bir fırsat olarak
değerlendiriyor ve onları Allah’ın af ve merhametine emanet ediyor. Bir diğer
açıdan, kardeşlerinin “Allah seni bize tercih etti, üstün kıldı.” itiraflarına,
Hazreti Yusuf çok civanmertçe karşılık veriyor ve “Bugün size hiçbir kınama
yok!” diyor. Öyle bir pişmanlık ve itirafa böyle bir mukabelede bulunuyor.
Peygamberler (alâ nebbiyyina ve aleyhimüsselâm) Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış
zatlardır. Hazreti Yusuf’taki bu engin müsamaha elbette Allah’ın bütün varlığa
gösterdiği sonsuz merhamet ve affının bir yansımasıydı. Allah, pişmanlık yaşayıp
günahlarını itiraf eden kulunun yönelişini karşılıksız bırakmadığı gibi, Hazreti
Yusuf da pişmanlık yaşayan kardeşlerini affetmiş ve onlara yeni bir başlangıcın
yolunu göstermişti. Tıpkı peygamber atalarında olduğu gibi Hazreti Yusuf’ta da
görünen bu civanmertlik, keramet ve mürüvveti Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) şu şekilde yâd etmiştir: اَلْكَرِيمُ ابْنُ الْكَرِيمِ ابْنِ الْكَرِيمِ
ابْنِ الْكَرِيمِ يُوسُفُ بنُ يَعْقُوبَ بنِ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ
عَلَيْهِمُ السَّلَامُ “Kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu kerim; Yusuf İbn Yakup
İbn İshak İbn İbrahim’dir (aleyhimüsselâm).”(155)
Hazreti Yusuf, kardeşlerini affettiğine göre demek ki onların işledikleri günah,
affedilmeyecek bir şey değildi. Bu açıdan müminlerin de onlara karşı içlerinde
olumsuz duygular beslememesi gerekir. Hem bu günahı işlediklerinde belki pek
çoğu daha çocuk yaştaydı. Belki büluğa erenler de vardı ancak henüz bu işin ne
büyük bir zulüm ve günah olduğunu idrak edecek durumda değillerdi. Bu tür
mülahazalarla onların yaptıklarını zihinlerde tolere etmek gerekir. Aksi
takdirde Hazreti Yakup gibi mübarek bir peygamberin evine ve aile efradına karşı
akıllarda olumsuz bir düşünce oluşur. Bu da o peygambere karşı gösterilmesi
gereken saygının ihlal edilmesine sebep olur. Bununla beraber meseleyi insana
ait bir problem olarak görmekte fayda var. Evet, dünya problemi insanla tanıdı.
İnsan, realiteler çerçevesinde ele alınıp terbiye edilmedikçe de bu problem
çözülmez.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Mekke’ye girdiğinde kendisine karşı
yirmi yıl mücadele etmiş, onunla savaşmış olan Mekkelilere, Yusuf (aleyhisselâm)
gibi hitap etmişti. “Gidin, hepiniz hürsünüz.” buyurmuştu. Hazreti Yusuf’un
(aleyhisselâm) muhatapları olan kardeşleri, müminlerdi; Allah’a ve ahirete
inanıyorlardı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhatapları ise henüz
Müslüman değillerdi. Bu açıdan Efendimiz’in yaptığı civanmertlik daha büyük
görülebilir ve bu cihan sulhü adına önemli bir mesaj ifade eder.
Her devirde olduğu gibi günümüzde de benzer durumlar yaşanıyor. Şimdi de haksız
hukuksuz şekilde işlerinden, eşlerinden, evlatlarından, yerlerinden
yurtlarından, mallarından makamlarından mahrum bırakılmış, çeşitli zulümlere
maruz kalmış insanlar var. Öyle zannediyorum ki bunlar, o zulmedenlerle veya
zulme ortak olanlarla karşılaştıkları zaman Efendimiz’den ve Hazreti Yusuf’tan
farklı davranmayacaklardır. Elbette meselenin hukukullaha bakan veya toplumun
genelini ya da bir kısmını ilgilendiren yönleriyle ilgili konuşmak doğru
olmayabilir. Zira orada Allah ve kul hakkı vardır. Hiç kimse de bir başkasının
hakları konusunda karar veremez.
Fakat şahsi haklar için affedici olmak, her zaman için tavsiye edilen ahlakî bir
tutumdur. Gönülleri inşa etmeye azmetmiş gönül erleri, kendi şahsi haklarıyla
alâkalı civanmertçe davranacak ve hep edep çerçevesinde mukabelede
bulunacaklardır. İsteyen, kendi şahsi hakları için de mahkemeye başvurabilir,
hukuka taalluk eden meselelerde hukuk çerçevesinde hakkını arayabilir. Fakat hem
bu haklarında hem de kanunların sahasına girmeyen mevzularda affedici olmaları,
onların düşünce çizgilerine daha çok yakışır. Öyle zannediyorum ki iç içe
gailelerin yaşandığı şu dönemde, onlar daha fazla ayrılığa ve kutuplaşmalara
sebebiyet verenlerden olmayacaklardır. Kendilerine rağmen de olsa meseleleri
hazmedeceklerdir. Hatta o zulmedenler, Hazreti Yusuf’un kardeşleri gibi, “Allah
sizi bize üstün kıldı, biz hata ettik.” demeyebilir ya da diyemeyebilirler.
Diyemeyenlere karşı nazar-ı müsamaha ile bakılmalı, diyebilenlerle karşılaşınca,
onlara kulak vermeli ve neticede hepsine birden “Bugün size kınama yoktur. Allah
affeder.” diyebilmelidir.
Bilindiği gibi yakın geçmişte de kaç defa masumlara saldırdılar, hukuku hiçe
saydılar, diş gösterdiler. Sonra da bazıları özür dilediler, özür mektupları
gönderdiler, “Hakkınızı helal edin.” dediler. Onlar “Hakkınızı helal edin.”
desinler, siz de “Helal ettik.” deyin. Siz de kurtulun onlar, da kurtulsunlar.
Böylesi daha iyi değil mi! Bir de “Hakkınızı helal edin.” demeyenler var.
Acınacak bir durumda, veballeriyle Allah’ın huzuruna gidecekler. Fakat orada
bile affedici olmalı. “Veren el, alan elden üstündür.”(156) hadisince, veren el
olmalı, alan el olmamalı. Hep veren olmalı, alma peşinde koşmamalı. Enerjiyi
almaya sarf etmemeli. Siz almadan gidin. Elinize ne geçerse verin. Şahsî
onurunuz, gururunuz, malî imkânlarınız, fonksiyonunuz ve misyonunuz adına hep
verici olma yollarını kullanın. Onlar kendi karakterlerine, siz de kendi
karakterinize göre davranmış olursunuz. Beklentiye girerseniz, kırılmalar, gönül
koymalar olur. İsteyeceğinizi Allah’tan isteyin. Allah’tan isteyenler hiç mahrum
kalmamışlardır. Yusufîlik, aynı zamanda sofîlik demektir. Yusufîlik de sofîlik
de engin dervişlik ruhunu ifade eder.
Vakıa, gerçekler ortaya çıkmaya başladığında ve kaybedilen hakları hukukî
yollarla geri alma imkânı doğduğunda, elbette herkesin hukuk çerçevesinde kendi
hakkını alması, araması tabiî bir haktır. Bu konuda usulünce mücadele
verilebilir. Fakat böyle bir mücadelede bile intikam ve nefret hisleriyle
hareket etmemek gerekir. Aksi takdirde hak ararken haksızlığa düşülebilir,
adaleti ikame edelim derken ayrı bir adaletsizlik yaşanabilir. Bu açıdan, hak ve
adalet arayışında hukukun kurallarına göre hareket etmenin yanında kalbi selim,
saf ve duru tutmak da çok önemlidir. Hukukun sahasına girmeyen incinme,
dargınlık, küskünlük gibi konularda ise affedici olmak daha isabetlidir. Kaldı
ki Kur’ân, alınabilecek hakların söz konusu olduğu yerlerde bile affedip
sabretmeyi, takva dairesinde hareket etmeyi bir ideal olarak önümüze koyar.(157)
Evet, bir gün sizin kardeşleriniz de cürümlerini itiraf ederek gelirlerse,
Hazreti Yusuf’un kardeşlerine, Efendimiz’in de Mekkelilere dediği gibi “Size
kınama yoktur, Allah sizi affeder.” demek sizin ahlakınızın gereği olacaktır.
Vâkıa çok çektik; çektiklerimiz karşısında ölüm daha hafif gelir. Şahsen, şu son
yaşananlar karşısında elli defa ölümü tercih ederdim. Fakat her şeye rağmen
bunları yapanlar bir gün mahcubiyetle, başları önlerinde, iki büklüm,
hicaplarından kıvrım kıvrım kıvranarak geldiklerinde, bize düşen şey,
karakterimizin gereği olarak “Bugün size kınama yoktur.” demek ve affetmektir.
Öte yandan, yaşadıklarımızdan ders çıkararak, bundan sonra adem-i itimat
prensibini hatırda tutmayı da ihmal etmemeliyiz. Yani daha müteyakkız olmalı,
aynı delikten tekrar sokulmamak için dikkat etmeli, üstümüzde taşıdığımız
emaneti koruma hassasiyetiyle yaşamalı ve bir daha aldanmamaya çalışmalıyız. Bu
kadar hassasiyet bazılarına biraz mübalağalı gelebilir. Fakat şunu unutmamalı ki
bir defa aldatan bir daha aldatabilir. Bir defa yalan söyleyen, zulmeden, gasp
eden bunları tekrar yapabilir. Bu tür insanlara sırt dönülmez ve dönülmemeli.
Tekrar ifade etmek gerekirse, bu denilenler, başkalarına ya da umum halka ait
hakların görmezlikten gelinmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Haklar konusunda
kimse bir başkası adına karar veremez. Burada ifade edilen hususlar, herkesin
kendi şahsî haklarıyla alâkalıdır. Bu konuda inanan ve inancını başkalarına
taşımaya çalışan insanların takınacağı tavır Efendimiz’in tavrından farklı
olamaz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahsına ait bir hak söz konusu
olduğunda affediyordu. Başkalarının veya umumun hakkı –ki umumun hakkı aynı
zamanda Allah hakkı demektir– söz konusu olduğunda ise mücadele ediyor, o hak
yerini buluncaya kadar uğraşıyordu.
Sûrenin bu kısmında da görüldüğü gibi Yusuf (aleyhisselâm) kıssası, inişli
çıkışlı ve kıvrımlı bir hayatı gözler önüne seriyor. Her iniş çıkışında, her
kıvrımında bizlere ibret ve hikmet dolu sahneler sunuyor.
155 Buhârî, enbiyâ 18-19; menâkıb 13; Tirmizî, tefsir (12) 1.
156 Buhârî, zekât 18, vesâyâ 9; Müslim, zekât 94-97
157 Nahl sûresi, 16/126; Bakara sûresi, 2/194; Maide sûresi, 5/45.
Yusuf sûresi, 12/93
اِذْهَبُوا بِقَمِيصِي هٰذَا فَأَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ أَبِي يَأْتِ بَصِيرًا
وَأْتُونِي بِأَهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ
“Şu gömleğimi alın, babamın yanına varıp yüzüne sürüverin, o zaman gözü
açılacaktır! Sonra da bütün aile efradınızı toplayıp yanıma gelin!”
Hazreti Yusuf Gömleğini Babasına Gönderiyor
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) babasına gönderdiği gömlek ile ilgili olarak,
onun Hazreti İbrahim’den kalma gömlek olduğu, Hazreti Yusuf’un Mısır’a giderken
onu yanında bir muska gibi taşıdığı yönünde bazı rivayetler vardır.(158) Menkıbe
şeklinde nakledilen bu rivayetler muhtemelen Eski Ahit’ten ya da Talmut’tan
alınmıştır. Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’da bu konuda bir bilgi bulunmadığından ve
meselenin tahkiki de mümkün olmadığından dolayı böyle durumlarda hâdiseye
ihtiyatla yaklaşmak; herhangi bir iddiada bulunmamak ve mülahaza dairesini açık
tutmak en iyisidir. Nitekim müfessirlerimiz de bu ve benzeri konulara genellikle
ihtiyatla yaklaşmışlar ve “Rivayet edilmiştir ki…” ifadesini kullanmayı âdet
hâline getirmişlerdir.
Bir gömleğin kapanmış göze sürülmesiyle gözün açılması nasıl mümkün olur? Bu bir
mucizedir, olağanüstü bir olaydır. Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle olmuştur.
Sebeplerle izahı çok mümkün değildir. Böyle bir şey sıradan insanlarda yaşansa
buna Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle ‘ikrâm-ı ilahî’, Allah dostlarının
elinde meydana gelirse ona ‘keramet’ denir.(159) Peygamberlerin eliyle olunca da
‘mucize’ olarak adlandırılır. Mucize ve keramet gibi olağanüstü olayları
anlamada bize yardımcı olacak pek çok hâdise meydana gelir/gelmektedir. Mesela
dua edildiğinde baş veya diş ağrısı geçebiliyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) değişik ağrı ve sızılara karşı hep dua tavsiyesinde bulunmuş ve çoğu
zaman bu ağrılar şifa bulmuştur. Mesela elinizi ağrıyan yere koyuyorsunuz ve
اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ مُذْهِبَ الْبَأْسِ اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ
شَافِيَ إِلَّا أَنْتَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا “Ey insanların Rabbi, ey
sıkıntıları gideren Allahım, bana şifa lütfet, zira Sen şifa verensin, Senden
başka şifa veren yoktur. Hem öyle şifa ver ki geride hiçbir rahatsızlık
kalmasın”(160) şeklinde dua ediyorsunuz ve ağrınız sızınız geçebiliyor.
Burada Üstadın verdiği ölçüyü unutmamak lazım. Onun yaklaşımıyla hastalığın
kendisi duanın önemli bir sebebidir. Hastalığının kalkması için dua eden kimse,
duasıyla adeta duanın kendisini kaldırmak istemektedir. Oysaki dua ile dua
kaldırılmaz. Bazen de Cenab-ı Hak sürekli dua etmemizi istediği için hemen şifa
vermeyebilir.(161) Dua ile alâkalı bu mülahazalara sahip olsak da bunları duadan
önce değil duadan sonra düşünmek gerekir. Çünkü duadan önce bunları düşünmek,
tam bir konsantre içerisinde dua etmeye mani olur. Hâlbuki dua esnasında
konsantrasyon çok önemlidir. Bu sebeple, Efendimiz’in buyurduğu gibi hasta kimse
el ağrıyan yere konmalı ve tam bir konsantrasyon içinde, yürekten, beynin
nöronlarının harekete geçtiğini duyarcasına dua etmelidir.(162) Böyle olduğu
takdirde Allah’ın izniyle en onulmaz hastalıklar bile şifa bulur. Bazen olur ki
ibadetlere, yapılan hizmetlere mâni durumlar olur, tam konsantre ile dua edilir,
Allah hemen onları bertaraf eder. Tıbben ya da fiziken izahı mümkün olmasa da
bunlar birer vakadır ve bugüne kadar kim bilir kaç defa yaşanmıştır. Neden
olmasın ki! Nitekim insanın bedeniyle ruhu arasında sıkı bir irtibat vardır.
Ruha ait bir sıkıntı bedene vurabildiği gibi bedendeki arızalar da ruha tesir
eder. Bugün sıkıntı, stres ve anguazların insanın fizikî yapısı üzerinde meydana
getirdiği arıza ve hastalıklar inkâr edilemez. Öyleyse meseleyi ruh beden
beraberliği içinde değerlendirmek gerekir.
Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) şifa bulmasını da belki ruh beden etkileşimi
içerisinde değerlendirmek mümkündür. Fakat burada olağanüstü bir olaydan
bahsediliyor. Bir gömlek vesilesiyle, daha önce kapanmış bir göz açılıyor. Bunun
tıbbî açıdan sebeplerle izahı çok zor görünüyor. Beden ve ruhun irtibatı
açısından da mesele yoruma açık duruyor. Fahreddin Razî’nin, gömleğin gelmesiyle
Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) inşirah duyması ve bu inşirah sayesinde
gözlerinin açılması şeklinde yaptığı izahlar(163) da zorlamalı bir yorum gibi
görünüyor. O yüzden, mucize deyip meselenin oluş şeklini Allah’a havale etmek
gerekir. Fakat işin keyfiyetini Allah’a havale etmek, giyilmiş gömlek ile
görmeyen gözün açılması arasındaki irtibatı araştırmaya, bu konuda yeni bir
şeyler ortaya çıkarmaya çalışmaya mâni değildir. Burada dikkat çeken husus,
mucizenin oluş keyfiyetini ısrarla maddî bir kısım şeylerle izah etmeye
kalkmamak, zorlama yorumlara girmemektir. Bu, Allah’ın kudret tecellisiyle
meydana gelmiş bir mucizedir. Hazreti Yusuf, Allah’tan gelen bir vahiyle gömleği
babasına göndermiş, Hazreti Yakub’un gözleri de onu sürer sürmez, ameliyat
yapılmış gibi mucizevî bir şekilde açılmıştır.
Mısır’a Davet
Bütün gerçekler ortaya çıktıktan sonra Yusuf (aleyhisselâm), Mısır’dan Kenan’a,
ailesinin yanına gitmiyor; aksine ailesini Mısır’a getiriyor. Psiko-sosyal
açıdan bunun sebep ve hikmetleri üzerinde durmak gerekir. Şu mülahazalar akla
gelebilir: Daha önce de üzerinde durduğumuz üzere, Mısır’ın idare ve toplum
yapısı içinde bir kast sistemi vardı. Dışarıdan gelen insanları kabul edip
kendilerinden biri olarak görmeleri kolay değildi. Hazreti Yusuf’un ise orada
bir kredisi, itibarı vardı. Bu krediye rağmen, Kenan’a gidip gelmesi idarî
yapıda ve toplumda şüphe uyandırabilirdi. İdarî refleksle hareket edip, nerelere
ve neden gittiğini, kimlerle görüştüğünü sorgulayabilirlerdi. Hem oradan
çıktığında bir daha oraya dönebilir, gelip eski konumuna sahip olabilir miydi?
Bu tür durumlardan dolayı Hazreti Yusuf hep onların gözünün önünde olmayı tercih
etmişti.
Diğer yandan onların, görkemli, göz alıcı, aynı zamanda ilim irfan sahibi bir
aile olarak Mısır’a yerleşmeleri, Mısırlıların Hazreti Yusuf hakkındaki
kanaatlerini pekiştirmeye vesile olmuştur. Yani onun soyu, nesebi bilinmeyen
meçhul biri olmadığını, asil bir soydan geldiğini bu vesileyle görmüşlerdir.
Hazreti Yusuf’un Kenan’a gidip gelmek yerine tamamen oraya yerleşmesi, onun
misyonu açısından da uygun olmazdı. Zira ülkenin merkezinde olmak, tanınma,
nüfuz elde etme ve insanlara ulaşma açısından her zaman daha avantajlıdır. O, bu
avantajları kullanarak vazifesini eda etmiş ve ideallerini gerçekleştirmiştir.
Başka bir zaviyeden baktığımızda meselenin zamana bağlı götürülmesi gerektiğini
de düşünebiliriz. Yani Hazreti Yusuf’un yaptığı işlerin bir süreç içerisinde
olması gerekiyordu. O bir senarist değildi. Oturup senaryo yazar gibi olacak
olayları yazıp sonra da ona göre rolünü oynamıyordu. Belli bir ideal etrafında
fakat biraz da olayların gelişmesine göre hareket ediyor, halkın hazım gücünü
hesaba katıyor, gereken yerlerde müdahale ediyor, fakat bütün bunları vahiyle ve
vahyin gölgesinde sürdürüyordu. Bu arada kim bilir kaç tane problemi çözüyordu.
Hazreti Yusuf’un ailesini Mısır’a yerleştirmesinin entegrasyon açısından da
değerlendirilmesi gerekir. O, ahlakı ve takip ettiği siyaset sayesinde orada iyi
bir entegrasyon örneği ortaya koymuştur. Öncelikle kendini her seviyeden insana
sevdirmiştir. İdarecilerin konumlarına, yerli halkın örf ve âdetlerine karşı
saygılı davranmıştır. Halkın faydasını ve idarenin hassasiyetlerini gözetmiştir.
İdarede söz sahibi olduğunda, halka âmirane ve baskıcı yaklaşmamıştır. Onlara
asimile olma endişesi yaşatmamıştır. Kral başta olmak üzere insanlar onun
getirdiği dini kabul etmişse bu, Hazreti Yusuf’un zamana yayarak oluşturduğu
sevgi, hoşgörü ve diyalog atmosferi sayesinde olmuştur.
Şimdi bu açılardan Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızın durumuna baktığımızda
onlara karşı çok büyük yanlışlıkların yapıldığını görürüz. Asırlardan beri
yaşamış oldukları topraklarda o güzel insanların üzerine son zamanlarda hep kaba
kuvvetle gidildi. Topla, tüfekle, baskıyla, sindirmeyle meselelerin
halledileceği zannedildi. Onlara bir ideoloji dayatılmaya çalışıldı. Akıllıca
bir diplomasi takip edilmedi. İnsani değerler ayaklar altına alındı. Cinayetler
işlendi, katliamlar yapıldı ve maalesef bunlara karşı durması gereken
kesimlerden ciddi bir ses yükselmedi. Konuşulması gereken pek çok mesele
konuşulmadı, hepsinin üstü kapatıldı. Böyle kaba kuvvetin ve dayatmanın olduğu
yerde elbette pozitif bir gelişme beklemek mümkün değildir. Elbet bir gün, makul
düşünen insanlar bunları konuşacaktır. Hem de gürül gürül konuşacaklardır.
Zamanı gelecek, orada yapılan haksızlıklar, yapanların yüzlerine çarpılacaktır.
158 Bkz.: es-Semerkandî, Bahru’l-ulûm, 2/209; es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân,
5/254.
159 Bediüzzaman, Mektubat, s. 417 (Yirmi Sekizinci Mektup).
160 Buhârî, tıb 38. Ebû Dâvûd, tıb 9; Tirmizî, cenâiz 4.
161 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 264 (Yirmi Beşinci Lem’a, On Yedinci Deva).
162 Müslim, selam 67; Ebû Dâvûd tıb 19; Tirmizî, birr ve sıla 29, daavât 126.
163 Bkz.: er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, 18/165.
Yusuf sûresi, 12/94
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لَأَجِدُ رِيحَ يُوسُفَ
لَوْلَۤا أَنْ تُفَنِّدُونِ
“Kafile daha Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, babaları etrafındakilere: ‘Şayet
‘Bunadı!’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!’ dedi.”
Hazreti Yakub’a Ulaşan Koku
Hazreti Yakub’un, Hazreti Yusuf’un kokusunu alması nasıl bir keyfiyetti? Bu
maddî şeylerle izah edilebilir mi? Yoksa tamamen bir mucize midir?
Bunu telepatiyle açıklayanlar olsa da mesele telepatiden öte bir şeydir. O, bir
hiss-i kable’l-vukû da (önsezi) değildir. Bu tamamen Cenab-ı Hakk’ın duyurması
ile gerçekleşen bir mucizedir. Allah’ın Hazreti Yakub’un vicdanında yarattığı
bir hâldir. Polenler, hava zerrecikleri, elektrik dalgaları gibi maddî
sebeplerle izahı mümkün olmayan bir hâdisedir. Maddî âlemde belki bu hâdiseye
yakın örnekler verilebilir. İnsanlık koku nakline dair çalışmalar da yapabilir.
Fakat burada asıl olan şey, bunun Allah’ın kudretiyle gerçekleşen ve peygamberin
üzerinde görünür hâle gelen bir mucize olmasıdır. Allah o kokuyu Mısır’dan almış
Kenan’a ulaştırmış ve o seçkin kulunun ruhuna, vicdanına duyurmuştur.
Diğer bir ihtimal, Hazreti Yakub’un bir anda hem Kenan’da hem de Mısır’da
bulunmasıdır. Bazı Allah dostlarının aynı anda birkaç yerde bulunması, görülmesi
gibi bir hâl zuhur etmiş olabilir. Zamanı ve mekânı dürüp katlayan Allah, o
sevgili kulunu hem orada hem de burada bulundurmuş olabilir. Bu durum da yine
objektif olmasa bile buna benzer yaşanan pek çok vaka vardır. Mesela bazı Allah
dostları hapiste bulundukları aynı anda Kabe’yi tavaf ederken görülmüşlerdir.
Üstad Hazretleri, hapisteyken Cuma namazında camide görülmüştür.(164) Hapishane
görevlileri çok şaşırmış ve “Kim bıraktı onu?” diye birbirlerine sormuşlardır.
Bu bir temessüldür. Buradaki kişi, aynı anda başka yerde de bulunabilir.
Allah’ın has kullarına ayrı bir lütfudur bu.
Diğer yandan meseleye sebepler açısından baktığımızda şu da söylenebilir:
Mısır’da uzun dönem putperestlik hâkim olduğundan belki orada o kokunun
kanatlanıp Kenan’a ulaşmasını sağlayacak bir manevî zemin yoktur. Fakat beri
tarafta Kenan’da o kokuyu alabilecek biri vardır, bir peygamber mevcuttur. O,
değil Mısır’dan, gökler ötesinden haber almaktadır. Verici ve ulaştırıcı Allah,
alıcı da Yakup (aleyhisselâm) gibi kuvvetli bir alıcı olunca, alınacak şey
nerede olursa olsun Allah’ın izni ve kudretiyle alınır. Nitekim Allah Resulü de
(sallallâhu aleyhi ve sellem) alacağı şeyleri ya doğrudan Cenab-ı Hak’tan ya da
melek vasıtasıyla semaların ötesinden, Arş’tan, Kürsî’den, Sidretü’l-Müntehâ’dan
alıyordu. Bu alıp vermeler, tamamen vericinin vermesine, alıcının da açık
olmasına ait bir durumdur.
Pek çok defa yaşandığı üzere, bazı arkadaşlarımız manevî ortamlarda Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) gelişine şahit olmuşlardır. Gerçek hayatta
yaşadıkları hâllerdir bunlar. Efendimiz’in gelişinden önce etrafı bir gül kokusu
sarar. Demek ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) temessül buyurmadan önce
O’nun bir remzi, bir özelliği olarak ortalığa gül kokusu yayılıyor. İşte bu da
bir alıcı-verici meselesidir. İkisi arasında uygunluk, sağlam irtibat sağlanınca
gelip gitmeler, görmeler, duymalar, konuşmalar olur.
İleride koku nakli yapılabilecek midir? İnsanoğlu bunu başarabilir mi? Bunu
tabii ki zaman gösterecektir. Üstad’ın mucizelerle alâkalı genel olarak dediği
gibi belki insanlık o mucizeye yaklaşacak, onu tamamen elde edemese de –çünkü o,
peygambere has bir keyfiyettir– ona çok yakın bir buluş yapabilecektir.(165)
Maddenin naklinde olduğu gibi koku nakli üzerinde de çalışmalar yapılabilir.
Kur’ân’da Hazreti Yakub’a dair başka bir mucize bilmiyoruz. Elinde çok mucize
zuhur etmemiş olabilir. Bu yüzden hitap ettiği halk arasında mucizeler belki tam
olarak anlaşılamıyordu. Özellikle uzaktan bir gömleğin kokusunu almak, o zaman
için hemen anlaşılacak bir mucize değildi. O yüzden etraftaki insanların
meseleyi yanlış algılayacaklarını düşünerek önceden bir ön alma düşüncesiyle
diyor ki “Şayet ‘Bunadı!’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!”
Âyetteki تُفَنِّدُونِ kelimesinin kökü olan فَنْد, bir zaaf ve yetersizlik
demektir. Burada bunama, aklın zaafa uğraması, alzheimer olma gibi mânâlara
gelir. Buna göre, Hazreti Yakup, “Aklımı, zihnimi, muhakememi kaybettiğim,
bunadığım vehmine kapılmazsanız, bana böyle bir ithamda bulunmazsanız…” demiş
oluyor. Yani “Bana böyle yakıştırmalarda bulunmazsanız, size önemli bir şey
söyleyeceğim: Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” demek istiyor.
164 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 211 (Eskişehir Hayatı).
165 Bediüzzaman, Sözler, s. 270 (Yirminci Söz, İkinci Makam).
Yusuf sûresi, 12/95-96
قَالُوا تَاللهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ فَلَمَّا أَنْ جَۤاءَ
الْبَشِيرُ أَلْقَاهُ عَلٰى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا قَالَ أَلَمْ أَقُلْ
لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
“Bunun üzerine çevresindekiler şöyle dediler: ‘Vallahi, sen hâlâ eski yanılgında
devam ediyorsun!’ Müjdeci gelip de gömleği Yakub’un yüzüne sürünce gözleri
tekrar görmeye başladı ve: ‘Ben Allah katından sizin bilmediklerinizi bilirim
dememiş miydim?’ dedi.”
Hazreti Yakub’un Gözleri Açılıyor
Hazreti Yakub’a hitaben söylenen baştaki sözleri onun çocukları değil,
çevresindeki diğer insanlar; o eve rahatlıkla girip çıkanlar, orada hizmet
edenler, evin diğer fertleri söylemiş olabilirler. Çünkü çocukları henüz
Mısır’dan gelmemişlerdi. Gelmiş olsalar bile, Hazreti Yusuf’u gördüklerinden
beri hem affedilmeleri hem de gördükleri iyilikler sebebiyle mahcubiyet
yaşıyorlardı. Dolayısıyla gelip babalarına çıkışır gibi böyle sözler söyleyemez,
bu tür imalarda bulunamazlardı.
Hazreti Yakub’un Hazreti Yusuf’un kokusunu yüzlerce kilometre uzaktan alması bir
mucizeydi. Ağlamaktan ve yaşlılıktan katarakt olmuş gözlerinin o gömlek
vesilesiyle açılması ise ikinci bir mucize oldu. Gözleri açılır açılmaz o,
zihinleri tevhide yönlendirerek, daha önceden bazı şeyleri bildiğini fakat bu
bilgisinin Allah’tan geldiğini hatırlattı. “Ben biliyorum, ben anlıyorum, ben
kavrıyorum.” demedi. Hiç kimseyi suçlamadı, ayıplamadı, kınamadı. Hiç kimsenin
onurunu kırmadı. Allah’ı hatırlatarak konuyu noktaladı. Bu, bir peygamber
terbiyesidir. Peygamberler en kritik, en sevinçli, en heyecanlı, en hüzünlü ya
da en korkulu anlarda dahi muvazenesini bozmaz, etrafı kırıp dökmezler.
Muhataplarının akıbetini nazara alırlar. Bu yüzden hep dengeli düşünür ve
dengeli davranırlar. Evet peygamberler kamil manada denge insanıdırlar.
Âyetten, bazen “Ben size dememiş miydim!” şeklinde konuşmanın mahzurlu
olmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Eğer bir yerde gerçek bir üstünlük, bir
haklılık varsa orada muhataba bu kadarcık bir hatırlatma yapılabilir. Bu
kendisine hitap edilen kişiye de faydalı olacak, onun hak ve hakikati daha net
görmesini sağlayacaktır.
Yusuf sûresi, 12/97-98
قَالُوا يَۤا أَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَۤا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ
قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Evlatları ise şöyle dediler: ‘Ey bizim şefkatli babamız! Bizim günahlarımız
için Allah’tan mağfiret dile. Zira biz yanlış içindeydik.’ O şöyle cevap verdi:
‘Sizin için ileride Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz Gafûr da O’dur,
Rahîm de!’”
Büyük Pişmanlık Vakti ve Af Talebi
Hazreti Yusuf’un kardeşleri, “Günah işledik.” diyerek ikinci itiraflarında
bulunuyorlar. Daha önce geçen 90. âyet-i kerimede Hazreti Yusuf’un kendisine,
burada ise babalarına pişmanlıklarını itiraf ediyorlar.
Âyetteki خَاطِئِينَ kelimesi, günah işleyenler demektir. Kelimenin kökü olan
خَطِئَ, yalın hâliyle ‘günah işlemek’ anlamındadır. İf’âl kalıbına girdiğinde
ise ‘hata etmek’ mânâsına gelir. “Hata” kelimesi Arapçada, zulüm kelimesi gibi
farklı anlamlar içeren bir sözcüktür. En küçük yanılmalara hata dendiği gibi en
büyük günahlara da hata denebilir. “Ümmetimden hata kaldırılmıştır.”166 buyuran
Allah Resulü burada, kastî olmayan, en hafif, en küçük hata ve yanlışı kastetmiş
ve bunun insana vebal olarak yazılmayacağını bildirmek istemiştir. Yusuf
sûresinin yirmi dokuzuncu âyetinde şahitlik yapan şahıs, Zeliha’ya hitaben “Sen
günah işleyenlerden oldun!” derken aynı kelimeyi kullanır.(167) Burada büyük bir
günah söz konusudur. Kur’ân’da bu kelime cehenneme giren inkârcı için de
kullanılır.(168) İnkar ise günahların en büyüğüdür. Bütün bu örneklerde de
görüldüğü üzere kelime, bünyesinde birbirine yakın fakat aynı zamanda farklı
manalar barındırmaktadır.
Oğullarının af talebine babaları hemen “Ben affettim, Allah da sizi affetsin.”
şeklinde karşılık vermiyor. O gün her şey vahyin emirleri istikametinde cereyan
ettiğinden meseleyi Allah’ın emir ve takdirine havale ediyor. O’ndan gelecek bir
vahiy ya da ilham bekliyor. Zamanı O’nun belirlemesini istiyor. Yoksa cibillî
yakınlıktan dolayı çocuklarını ya da anasını babasını düşünüp hemen istiğfara
sarılsaydı, Allah’tan itap görebilirdi. Nitekim geçmiş peygamberlerden bu konuda
Cenab-ı Allah tarafından ikaz edilenler vardı. Mesela Hazreti İbrahim
(aleyhisselâm), babası için istiğfar etmekten menedilmişti. Hazreti Nuh, tufan
hâdisesinde oğlu için çırpındığından dolayı itap görmüştü. Bunları bilen Hazreti
Yakub’un Allah’tan bir vahiy ya da ilham gelmeden çocuklarını affetmesi mümkün
değildir. Nitekim bir rivayete göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Amine vâlidemizin kabrini ziyaret etmeden önce Cenab-ı Allah’tan izin istemiş,
Allah Teâlâ, “Ziyaret et fakat istiğfar etme!”(169) buyurmuştu.
İstiğfar, Allah’tan günah ve kusurların bağışlanmasını talep etmek demektir.
Bazı tefsirlerde ifade edildiğine göre Yakup (aleyhisselâm) çocukları adına
istiğfar etmek için cuma ya da cumartesi gününü bekliyordu.(170) Belki duanın
kabulü için mübarek bir zaman dilimini beklemiştir. Bunlar muhtemel olmakla
beraber şu hususlar da düşünülebilir: Yakup (aleyhisselâm), çocuklarını kendi
etrafında toplamak ve dine hizmette istihdam etmek maksadıyla onlar için hemen
istiğfar edebilirdi. Fakat bunu yapmadı. Belki Yusuf (aleyhisselâm) ile buluşup
onu gözüyle gördükten sonra içinde bir inşirah hasıl olacak, Allah’a şükran
duygularıyla dolup taşacaktı. Ardından Yusuf ile Bünyamin’in hissiyatlarını da
dinleyecekti. Ve işte tam bu esnada, yakalayıp yaşadığı bu yüksek ufku
değerlendirerek çocukları için istiğfar edecekti. Yani istiğfar için kendine
zaman tanıyıp kalbinin istediği kıvama gelmesini bekleyecekti. Bu arada
babalarının istiğfarını bekleyen çocuklar o süreyi endişeyle geçireceklerdi. Bu
da onlara ibadet sevabı kazandıracaktı. Zira insan, yaptığı hatalar karşısında
endişe ve korku duyduğu sürece ibadet ediyor gibi sevap kazanır. İşte bütün
bunlar bir peygamber firasetidir. O firaset, meseleye çok değişik açılardan
yaklaşarak istiğfarı ileri bir zamana ertelemiştir. Bunları yapan insan bir
peygamber olduğundan, yapılanları basite almamak, kendi düşüncelerimizin
darlığına hapsederek yorumlamamak ve peygamberin icraatlarında daha derin
hikmetler aramak gerekir.
Bir peygamber, hareket ve tavırlarını vahye göre planlar. Peygamberin Allah
nezdindeki büyüklüğü buradadır. Evet, bir peygamber her adımı Hakk’ın muradını
gözeterek atar. İnsanları toplayayım, organize edeyim, onlarla bir devrim
yapayım diye düşünmez, herkese cennet biletleri dağıtır gibi hareket etmez.
Temkinli hareket eder. Allah’ın emirlerini harfiyen yerine getirir. Hep aklıma
gelir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir taraftan cahiliye toplumunun
kökleşmiş yapısı içinde inkılaplar meydana getirirken diğer taraftan da abdestin
en ince kurallarına kadar dikkat ediyordu. Abdest alan birinin ayağının
arkasında biraz kuru yer kaldığını görünce onu ciddi şekilde uyarıyordu.(171)
İşte en büyük işler ile en ince meseleleri dengeli bir şekilde beraber götürmek
peygamberliğin önemli özelliklerinden biridir. Ayrıca, Cenab-ı Allah büyük
işlerdeki muvaffakiyeti bu kabil ince hususlardaki dikkat ve hassasiyetimize
bağlamışsa biz kullarına ona karşı çok saygılı olmak düşer.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarında buna dair
yüzlerce örnek vardır. Bu dünyada büyüklerden büyük değişimler, dönüşümler
meydana getiren ve Allah’a karşı mükellefiyetlerinde çok hassas olan biri olarak
O, ahirete ait meselelerde de bir o kadar temkinli hareket etmiştir. Mesela
“Mahşerde eşini tanır mısın ey Allah’ın Resulü?” diye soran Âişe validemize
hemen “Tanırım.” dememiş, üç yerde hatırlayamayacağını ifade etmiştir.(172)
Çünkü O, vahye, Allah’ın muradına bağlı olarak düşüncesini ortaya koyuyor, öyle
hareket ediyor ve ona göre disiplinler oluşturuyordu. O hep “Her şey Allah’tan!”
diyerek yaşıyordu. Yani her şey Allah’tan başlıyor, Allah’tan geliyordu. Allah
Resulü de hep Allah’tan gelen emirlerle hareket ediyor, kendinden konuşmuyor,
kendinden hareket etmiyordu. Allah Resulü’nün hayatında bu konuda o kadar çok
örnek vardır ki insafla bunlara bakan birinin “Muhammedün Resulullah” dememesi
mümkün değildir.
166 İbn Mâce, talak 16.
167 Ayrıca bkz.: İsrâ sûresi, 17/31.
168 Hâkka sûresi, 69/37.
169 Müslim, cenâiz, 108; Ebû Dâvûd, cenâiz 81; Nesâî, cenâiz 101; İbn Mâce,
cenâiz 48.
170 Bkz.: et-Taberî, Câmiu’l-beyan, 13/65;. es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 5/257
171 Buhârî, ilm 3, 30, vudû 6, 8; Müslim, tahâret 25-28, 30.
172 Ebû Dâvûd, sünnet 25; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/101.
Yusuf sûresi, 12/99
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى إِلَيْهِ أَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا
مِصْرَ إِنْ شَۤاءَ اللهُ اٰمِنِينَ
“Yakup ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, ebeveynini
kucakladı ve: ‘Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde buyurun!’ dedi.”
Büyük Buluşma: Hazreti Yakup, Yusuf’una Kavuşuyor
Daha önceki âyetlerde olduğu gibi burada da bazı icaz-ı hazfler var. Yani
konunun akışı bozulmayacak şekilde bazı cümleler atlanmıştır. Mesela aralarda şu
cümleler takdir edilebilir: “Gözleri açıldı, sonra kalktı, kervanı hazırladılar,
Kenan’dan Mısır’a doğru yola çıktılar. Daha sonra Mısır’a girip Hazreti Yusuf’un
ikamet ettiği yere yöneldiler. Hazreti Yusuf onları yardımcılarıyla birlikte
karşıladı. Ardından Hazreti Yusuf’un mekânına girdiler…” Görüldüğü gibi pek çok
cümle atlandığı hâlde arada herhangi bir boşluk oluşmamıştır. Çünkü akıl,
zikredilmeyen bu kısımları tahmin edip doldurabilir.
Âyette geçen اٰوٰى kelimesi daha evvel de geçtiği üzere “yanına aldı, bağrına
bastı, barındırdı, gözetti, koruması altına aldı” demektir. Yusuf (aleyhisselâm)
ailesini aziz birer misafir olarak karşıladı. Dışarıdan gelen bir misafire
yapılması gereken ne varsa hepsini ve daha fazlasını onlar için yaptı. Sonra da
onları kendi korumasına aldı. Tabii, gelenler onun ebeveyniydi. Gerçi rivayete
göre annesi vefat etmişti. Bu gelen, üvey annesiydi. Fakat neticede Kur’ân onu
da ebeveyn tabirinin içine dahil ediyor. Bir ebeveyne yapılması gereken daha ne
varsa, Yusuf (aleyhisselâm) onu mutlaka yapmıştır. Babasının eline mi sarıldı,
babası da onu bağrına mı bastı! Bu ve benzeri şeyleri Kur’ân zikretmediği için
bütün muhtemel muamelelerin اٰوٰى kelimesinin içinde olduğu mülahaza edilebilir.
Hazreti Yakub’un Mısır’a girişi ile alâkalı İsrailiyat kaynaklı bir kısım
tasvirler bulunsa da Kur’ân ve Sünnet’te bu konuda açık bir bilgi olmadığından
sükût etmek evlâdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle durumlarda,
“Tekzip de etmeyin tasdik de!”(173) buyurmuştur. Bu yüzden söz konusu
rivayetlerden sonra “Allahu a’lem” (En doğrusunu Allah bilir) demek icap eder.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda çok hassastır. Kur’ân ve Sünnet’te
olmayan konulara girdiğinde hep “Doğrusunu Allah bilir.” mânâsına gelen
ifadelerle sözünü tamamlar.
173 Ebû Dâvûd, ilim 12; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 4/136.
Yusuf sûresi, 12/100
وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَۤا أَبَتِ
هٰذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا وَقَدْ
أَحْسَنَ بِۤي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَۤاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ
مِنْ بَعْدِ أَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِۤي إِنَّ رَبِّي
لَطِيفٌ لِمَا يَشَۤاءُ إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Ebeveynini tahtına çıkardı. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler. Yusuf:
‘Babacığım! dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı
gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı, şeytan
benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi taşradan getirip bana
kavuşturdu. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında Latif’tir (çok lütufkârdır,
dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O
Alîm’dir, Hakîm’dir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir).’”
Geçmişin Zikri ve Tahdis-i Nimet
Hemen her sûre gibi bu sûre de böyle teselli edici bir mahiyette bitiyor. Çünkü
insanlar arasında yaralı olan, beklentiye giren ve ümit arayanlar her zaman var
olagelmiştir. Durumumuzu en iyi bilen Allah, sûre sonunda böyle ümit verici bir
hatimeyle gönüllerimize bir ferahlık bahşediyor.
Arş kelimesi burada kral, bakan, müsteşar, genel müdür gibi makam sahiplerinin
oturduğu yer mânâsına gelir. Ona köşk mânâsı vermek burada uygun düşmez. Köşk,
insanın içinde barındığı bir yerdir. Arş, taht ya da makam koltuğu olarak da
düşünülebilir. Ancak Yusuf (aleyhisselâm) babasını ve annesini beraber
oturttuğuna göre onunki biraz geniş bir koltuktu. Romalılarda olduğu gibi, bir
iki basamakla çıkılan bir taht da olabilir. Arşın, Cenab-ı Hakk’a nispet
edildiğinde daha başka mânâları da vardır. Ancak burada o mânâlara temas etmeye
gerek yoktur.
Yusuf (aleyhisselâm), babasını ve annesini yüksekçe bir yerde kendi tahtına
oturtuyor. Onlar da ona saygılarını ifade etmek için biraz eğiliyorlar. O
dönemde, kral adına selamları bu şekilde kabul etme âdeti yaygın olabilir. Bu,
hafif bel kırıp boyun bükme şeklinde bir saygı eğilmesiydi. Bu tazim, âyette
secde olarak ifade buyuruluyor. Fakat bu bildiğimiz namaz secdesi değildir. Rükû
şeklinde bir eğilme de olabilir. Çünkü Yakup (aleyhisselâm) ve hanımı yukarıda,
Yusuf (aleyhisselâm) ise aşağıda duruyor. Âyetin akışı ve orada ifade edilen bu
pozisyon da zaten namaz secdesi gibi bir harekete müsait değildir. Demek ki bir
büyüğe ya da bir makama saygı ifade etmek için eğilme âdeti o günkü Mısır’da da
vardı. Bu âdet çeşitli kültür ve toplumlarda bugün bile görülmektedir. İnsanlar
büyüklere saygı ve selamlarını bu şekilde ifade ederler. Sema yaparken
Mevlevilerin eğilerek selam vermeleri bunun bir örneğidir. Osmanlıların belli
bir döneminden sonra bu türlü saygı eğilmeleri ihdas edilmiştir. Bazı hassas
hükümdarlar kendilerine yapılan bu tür saygı gösterisine müsaade etmemişlerse de
bu artık genel kabul gören bir âdet hâline gelmiştir.
Ailece Hazreti Yusuf’un karşısında saygıyla eğilmeleri onun diğer kardeşlere
karşı faziletini ortaya koyması açısından da önemlidir. Çünkü artık hepsi orada
yaşayacaklardı. Birlik ve bütünlük içerisinde hareket ederek misyonlarını yerine
getirmeleri gerekiyordu. Bunun için aralarında haset, kıskançlık gibi şeyler
olmamalıydı. Bunu sağlayacak olan da Hazreti Yusuf’un üstünlük, fazilet ve
rehberliğinin bütün aile efradı tarafından kabul edilmesiydi. Huzurunda eğilerek
saygı gösterme tavrı, bu kabullenmeyi temsil ediyordu. Buna bir nevi biat etme
de denebilir. Bu kabulleniş sayesindedir ki mümin-i âl-i fir’avn (asırlar sonra
gelen Hazreti Musa dönemindeki firavunun yakını, o inanmış kahraman),
konuşmalarında Hazreti Yusuf’u da yâd edecektir. Demek ki o, Mısır’da tâ Hazreti
Musa (aleyhisselâm) zamanına kadar uzanan bir ses ve soluk olmuştu.
İkinci bir görüş olarak, söz konusu secdeyi Allah’a yapılmış bir secde olarak da
düşünebiliriz. Fakat niyabeten (vekaleten) Hazreti Yusuf’a yapılmıştır. Hazreti
Yakup (aleyhisselâm), Hazreti Yusuf’a kavuşma, insanların bedeviyetten çıkıp
medeniyete doğru yürümeleri gibi nimetlerin şükrünü eda etmek için, tahta
oturmuş olsa bile çocuklarıyla beraber secdeye kapanmış olabilir. Kavuştukları
nimetlerin asıl sahibi Allah’tır. Bu yüzden secdeyi O’na yapmışlardır. Ancak bu
nimetlerin vesilesi Yusuf (aleyhisselâm) olduğu için bir nevi ona saygı
gösterisi olarak huzurunda eğilmişlerdir. O da bu secdeyi Allah adına kabul
etmiştir. Melekler de Hazreti Âdem’in önünde, onu mihrap gibi görüp Allah’a
secde etmişlerdi. Fakat bu, Kur’ân’da Hazreti Âdem’e secde şeklinde ifade
buyurulmuştur.(174) Âdem de (aleyhisselâm) bu secdeyi yine niyabeten, yani Allah
adına kabul etmiştir. Bu kabul hakkını ona veren ise Allah’tır.
Yusuf (aleyhisselâm), makamı ve itibarına hiç bakmaksızın babasını ve annesini
alıp tahtına oturtuyor. Onlara karşı çok mütevazi davranıyor. Böylece kendi
büyüklüğünü göstermiş oluyor. Bu oldukça önemli bir anlayıştır. Belli makamlara
gelip devlet kademelerinde vazife alan bazı insanların, köyden gelen anne
babalarını küçümsemeleri bugün de yaşanan bir vakıadır. Gıybet olmaması için
ismini vermeyeceğim biri, memleketinden kendi yaşadığı şehre kadar gelen
annesini evinde ağırlamamış, kaldığı yerde ziyaret etmemiş, kadıncağız inkisar
içinde geri dönmüştü. Daha sonra o kişinin hayatında çektiği sıkıntıları ben
şahsen annesine yaptığı o vefasızlığa bağladım. İnsan paşa da olsa cumhurbaşkanı
da olsa her zaman annesine, babasına karşı mütevazi olmalıdır. Biz ne yapsak da
onların hakkını ödeyemeyiz. Yanlarında kalıp hizmet etsek, onları sırtımızda
taşısak, yemeklerini yedirsek, üstlerini giydirsek bile onların hakları ödenmez.
Meseleye böyle bakmalı. Devletin başındaki ikinci şahıs olarak Hazreti Yusuf’un
(aleyhisselâm) babası ve annesi karşısında gösterdiği bu tevazu, herkese ve
özellikle de mansıp ve makamı olanlara önemli bir örnektir.
Âyette geçen bedv (bâdiye de denir), çöl mânâsına geldiği gibi taşra, kırsal
kesim, şehrin dışı anlamında da kullanılır. Burada çöl değil, kırsal kesim,
hayvancılığın yapıldığı bölge, şehrin merkezine nispeten kenar mahalleler
şeklinde anlamak daha doğrudur. Çünkü Hazreti Yakup ve İsrailoğulları bedevî
değillerdi, çölde yaşamıyorlardı.
Yusuf (aleyhisselâm), babası ile konuşurken geçmişini özet şeklinde yâd edip,
yaşadığı gurbeti, yalnızlığı, daha sonra eriştiği imkânları hep Allah’ın lütfuna
bağlıyor ve “Rabbim dilediği kimse için Latif’tir.” diyor. Evet Allah,
Latif’tir, icraatlarını ince ince yapar. Yani olayları, aklın hemen anlayıp
idrak edemeyeceği, anlayıp idrak etse de bütünüyle kavrayamayacağı çok sırlı,
fakat nihayetinde pek çok hikmetin ortaya çıkmasıyla insanı hayrete sevk edecek
şekilde cereyan ettirir. İşlerin sonunda insan geriye döner ve yaşadığı
hâdiselere bakarak “Meğer takip edilen bu güzergâh ne verimliymiş, meğer ne
hikmetli işler dönüyormuş, olan bitenlerin hepsi ne kadar mânâlıymış da ben
farkına varamamışım!” der. Demek ki bazen insanın maruz kaldığı musibetleri,
belaları, felaketleri hatırlayıp, yaşanan bu hâdiseler neticesinde husûle gelen
ilahî lütfu ve hikmeti yâd etmek bir tahdis-i nimet oluyor.
Aslında bütün kâinatta Allah’ın lütufları birer rahmet tecellisi olarak sırlı
bir şekilde cereyan eder durur. Fakat Allah, lütfunu mahlukatın derece ve
seviyesine göre verir. İnsana insan ölçüsünde, hayvana hayvan, cansıza da cansız
seviyesinde lütufta bulunur. İnsana gelen lütuflar, insan olma ayrıcalığıyla
gelir. Öyleyse insan, o rahmet ve lütuftan insanca nasibini almalıdır. Bazı
lütuflar açıktan da gelebilir. Fakat lütfun pek çoğu öyle gizli gelir ki insan
kendine yapılan ihsanların sebebini, nereden rahmete mazhar bulunduğunu bilemez.
Bu tür lütufların yolu belli değildir. Sebepler zincirine bağlı olarak gelmez.
Umulmadık yerden insanın önüne çıkıverir.
Âyetin sonu ‘Alîm’ ve ‘Hakîm’ isimleriyle bitiyor. Zira bütün sırlı olaylar,
ince işler Allah’ın ilmine ve hikmetine göre cereyan ediyor. Ne var ki bütün
bunlar hikmetten de uzak değildir. Kuyuya atılma, pazarda satılma, saraya
alınma, hapse konulma gibi olaylar bir hikmet çerçevesinde ve ilim planında
gerçekleşiyor. Öyleyse, yaşanan süreçte olayların dış yüzünden ziyade iç yüzüne,
arka planlarına, perde arkası hikmetlere bakmak gerekiyor. Sonradan ortaya
çıkacak hikmetleri bekleyerek, hâli, içinde bulunulan zamanı çok iyi
değerlendirmek ve sabretmek icap ediyor. Kim bilir Allah ne ince lütuflarda ne
hikmetli icraatlarda bulunuyordur. Öyleyse acele yorumlarda bulunmamalı, hemen
şikayete sarılmayıp sabretmeli. Böylece, yarın perde arkasındaki hikmetli
lütuflar ortaya çıktığında geçmişteki acelecilikten, olayların arka yüzü
bilinmediğinden yapılan yakınma ve şikayetlerden dolayı mahcup olunmasın.
174 Bkz.: Bakara sûresi, 2/34.
Yusuf sûresi, 12/101
رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ
الْأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا
وَالْاٰخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
“Ya Rabbi! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Hâdise ve rüyaları yorumlama
ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünya’da da ahirette de mevlam,
yardımcım Sen’sin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni
hayırlı ve salih insanlar arasına dahil eyle!”
Dünyevî Mutluluğun Zirvesinde Ötelere İştiyak
Hazreti Yusuf (aleyhisselâm), adım adım büyük bir neticeye doğru yürüyordu. Bu,
büyük buluşma sonrasındaki konuşmalarından anlaşılıyor. Bütün bir hayat
hikâyesini birkaç cümlede özetliyor. Yaşadığı hayattan ve kavuştuğu nimetlerden
dolayı Allah’a hamd ü senalar ediyor, tahdis-i nimette bulunuyor ve finali
Allah’a kavuşma arzusunu dile getirerek tamamlıyor.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm), yıllarca ayrı kaldığı ailesine kavuştuğu,
dünyanın kendisine gülmeye başladığı, geçmişteki acı olayların tatlıya
bağlandığı, hayatının en rahat dönemi olarak görebileceğimiz bir hengâmda ölümü
hatırlaması, aslında onun gözünün hep ukbada olduğunu, dünyaya zerre kadar
meyletmediğini göstermesi açısından bizler için son derece manidardır.
Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla Hazreti Yusuf’un ölüm talebi Hazreti
Mahbub’a, Sevgililer Sevgilisine bir iştiyaktan kaynaklanıyordu.(175) Bu
iştiyaktı ki bütün dünyevî mazhariyetlerin zirvesine çıktığı zamanda bile ona
ahireti arzulatıyordu. Dünya onun başını döndürmüyor, bakışını bulandırmıyordu.
Peygamberane bir tavırla Allah aşkını, ahiret iştiyakını ortaya koyuyordu.
Vazifesini eda etmiş olmanın inşirahı içindeydi. Artık dünyada kalmanın gereği
yoktu. Sevgiliye doğru yaptığı yolculuk bundan böyle ötede devam edecekti. Belki
de o, dünyada misyonunu tamamladığını düşünüyordu ki rahatlıkla ve Allah’a
kavuşma iştiyakıyla ölümü isteyebiliyordu.
Bazı tefsirciler, Hazreti Yusuf’un ölüm talebinin onun şeriatına göre caiz
olduğunu söylerler. Fakat bu bizim şeriatımızda caiz değildir. Allah Resulü,
“Hiç kimse ölümü istemesin. Bu konuda Cenab-ı Allah’tan bir şey isterken şöyle
dua etsin: Allahım, yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat. Ölmek
benim için hayırlı olduğu zaman da beni vefat ettir ve canımı al.”(176)
buyurmuştur. Evet, insan hâdiselerin karşısında inim inim inlese, bu veya başka
bir saikle vuslat arzusu insanın içini doldursa, insan ötelere iştiyakla yanıp
kavrulsa, Allah’a ve dostlara kavuşma arzusuyla dopdolu bulunsa dahi ölümü
isteyemez, “Allahım canımı al!” diyemez. Zira o, Allah’ın belirlediği vuslat
vaktini beklemek durumundadır. Böyle bir beklemeye biz, vuslat iştiyakına karşı
sabır ya da likâullaha (Allah’a kavuşma arzusuna) karşı sabır diyoruz.
Hayatın ağır imtihanları karşısında ölümü istemek bazı kimselerin içinden
geçebilir, onlar böyle bir durumda ölümü arzulayabilirler. Fakat esas yiğitlik,
dünyanın insanın yüzüne güldüğü anda ölmeyi isteyebilmektir. Hazreti Yusuf,
dünyevî mutluluğun zirvesindeyken, bin bir zevk ve debdebe içinde hayatını
geçirme fırsatı yakalamışken, Mısır’ın ötesinde daha geniş coğrafyalara ulaşıp
hükmetme ihtimali varken ölümü isteyerek aslında büyük bir sadakat örneği
sergiliyordu. Çünkü esas maksadının dünyevî makamlar, imkânlar, saadetler
olmadığını, biricik gaye-i hayalinin Allah’a kavuşmak olduğunu ortaya koyuyordu.
Evet o bir sadık ve sıddîkti. Hapishane arkadaşı da ona sıddîk demişti. Zaten
sadakat olmadan ihlas yakalanamaz. Sıddîk olmayan, muhlis de muhlas da olamaz.
Dünyada yapılması gerekenleri elinden geldiğince yaptıktan sonra hayatı Allah’a
kavuşma iştiyakıyla bitirmek, inanmış bir insanın en büyük hedefi olmalıdır.
Hayatı en güzel şekilde değerlendirip tam refaha, huzura erişeceği anda Allah’a
kavuşma arzusuyla dopdolu bulunmak, dünyevî bütün mutlulukların zirvesindeyken
“Ya Rabbi, al emanetini ve bana şeb-i arûs yaşat!” diyebilmek… her müminin temel
düşüncesi bu olmalı. Neden? Çünkü bu dünya, insanı manevî ve metafizik
ihtiyaçları yönünden tatmin edecek bir yer değildir. O, burada tam bir mutluluk
elde edemez, her yönüyle saadeti yakalayamaz. Bu yüzden, sürekli tatmin olacağı
başka bir yer arar. Arar ama orayı hayal ederken kendi düşünceleri, duyguları ve
tecrübeleri çerçevesinde hayal eder. İşte bu noktada Allah Teâlâ, kudsî hadiste
insanın ahirette kendisini bekleyen neticeleri tam hayal edemeyeceğini belirtir.
Bunu beyan ederken bir taraftan insanın sınırlılığını hatırlatır diğer taraftan
da ötelere ait sınırsızlığı ima eder.(177) Evet, düşüncelerimizi aşkın o âlemde
sürekli bir yükselme, ilerleme ve derinleşme olacaktır. Buutlar içinde yeni
buutlar açılacak ve bunlarla insan sürekli yenilenecektir. Bu yüzden orada
usanma olmayacaktır. Dolayısıyla bu dünyada seyahatini tamamlayan insanın
Hazreti Yusuf gibi öteleri arzu etmesi ne kadar yerinde ne kadar tabiî ve ne
kadar güzeldir.!
Nitekim insan-ı kâmil olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ötelere
yolculuğu bu açıdan değerlendirilip şöyle denebilir: “Dünya, kemalât-ı
Muhammediye’nin inkişafı için yeterli değildi, dardı, kısaydı. Bu yüzden ötelere
göç etti. O’nun inkişafı orada devam ediyor.” Efendimiz’in ötelerdeki seyahatini
ve yükselişini devam ettiren şey, O’nun o fevkalade donanımı ve iradesinin
hakkını vererek aşkın bir hayat yaşamasıdır. Fakat bunun yanında o parlak
yükselişin vesilelerinden biri de ezan duasındaki ifadelerdir. Müslümanlar, her
gün ezan duasıyla milyonlarca defa O’nun faziletlerinin, derecelerinin
artmasını, makam-ı mahmuda ulaşmasını talep etmektedirler. Yüce Allah bu
talepleri birer küllî dua olarak alır kabul eder ve Efendimiz’i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) murad buyurduğu ufuklara ulaştırır.
O büyük ruhların dünyadan ayrılıp ötelere kanatlanma isteklerinin arkasında,
vazifelerini devralacak insanların yetişmiş olduğu düşüncesi de olabilir.
Bildiğiniz gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinin
bu âlemdeki son günlerinde, emri üzere Hazreti Ebu Bekir’in namaz kıldırmak için
mihraba geçtiğini, sahabenin onun arkasında saf tuttuğunu görünce sevinmiş ve
tebessüm buyurmuştu.(178) Çünkü O’nun en büyük derdi, bıraktığı davanın devam
ettirilmesi idi. Bunun için ümmetin beraberlik ve kardeşlik duyguları içinde
meseleye sahip çıkması büyük önem arz ediyordu. İşte o namazda bu ruh ve ahengin
bir örneğini görmüş ve şükür duyguları içerisinde sevinç göz yaşları dökmüştü.
Burada Yiyip Bitirmemek İçin
Meselenin dine hizmet eden insanlara bakan bir yönü de şudur: Yapılan
hizmetlerin neticelerinin görünmeye başlaması insanda farklı duygulara sebebiyet
verebilir. En başta insanda kibir, gurur, iç beğeni gibi duyguları
tetikleyebilir. Dahası insan alkış, takdir, beğeni beklentisine girebilir. Hatta
bir kısım yatırımlar yapma, rahat bir hayat yaşama, hayatın tadını çıkarma gibi
düşüncelere kapılabilir. Hâlbuki bütün bunlar, yapılan hizmetlerin neticelerini
burada yeme, öteye bir şey bırakmama gibi tehlikeleri içinde barındırır.
“Yaptığınız güzel işlerin neticelerini burada yiyip bitirdiniz.”(179) mealindeki
âyetin tehdidine maruz kalma ihtimali vardır.
Peygamberleri bu tür mülahazalardan tenzih ederiz. Onlar böyle dünyevî
duygulardan arınmış şahsiyetlerdir. Onlar vazifelerinin bittiğini
düşündüklerinde dünyada beklemeyi fuzulî görür ve öteleri arzularlar. Onların
bütün derdi ve davası, Yüceler Yücesi Allah’ın bilinip tanınması ve ebedi
mutluluğun kazanılmasıdır. Bu konudaki hassasiyetleri bize de nasıl düşünmemiz
gerektiğini öğretiyor. Bu yüzden, Allah’a ve ahirete inanan bir insan,
başlattığı güzel işleri kendisinin tamamlamak ve o işlerin neticesini bizzat
görmek gerekliymiş gibi bir şartlanmışlık duygusuna kapılmamalıdır. “Zaferimi,
başarılarımı, halkın beni takdir ettiğini göreyim.” diye yaşamaktan Allah’a
sığınmalıdır. Allah böyle bir yaşama arzusundan muhafaza buyursun. Evet,
peygamber ahlakını takip edenler, yapmaları gerekenleri yapıp işlerinin sona
erdiğini düşündükleri anda öteleri arzulamalı ve saygı dolu hislerle Allah’ın
takdirini beklemelidirler.
Bu, sadece dünyadan ahirete intikal düşüncesiyle sınırlı bir husus da değildir.
Şu hassasiyet de aynı ufkun bir uzantısıdır: İnsan bu dünyada yaşarken de bir
mekânda, bir şirkette hatta bir ülkede yapılan faaliyetlerin neticesini görmeden
başka bir şirkete geçip ya da farklı bir ülkeye gidip orada hiç başlanmamış ya
da yarım kalmış işlerin altına girebilmelidir. Kaderin onun hakkında
tebessümleri varsa zaten onu alır, bu sefer farklı yerlerde değişik hizmetlerde
istihdam eder. Bir yerde iş kemale erince faaliyetler ahengini bulunca, o kişi
kader-i ilahi tarafından başka bir işe sevk edilir. İnanan insan iradesinin
hakkını verip elinden geleni yaptıktan sonra kaderin sevkine talip olmalı, onu
gözetmeli. Yoksa yapıp ettiklerinin neticelerini görme beklentisi onun için
birer plaket gibi olur. Burada alınacak plaketlerin ise ötedeki plaketlerden
mahrum olmaya sebebiyet vermesinden korkulur. Evet, insan Allah yolunda yaptığı
faaliyetlerin neticesini görmeme, yaptıklarının semeresini bu dünyada tüketmeme
konusunda hassas olmalı, bu konuda en ufak bir beklentiye girmemelidir. Tâ ki
ihlasını korusun, gururdan kibirden uzak dursun, Allah ile bir iç pazarlığa
girmemiş olsun.
Yusuf (aleyhisselâm) arka arkaya gelen kederlerden sonra üst üste sevinç
tabloları yaşamıştı. En sonuncusu, şeb-i arus (düğün gecesi) gibiydi. Zira
babası ile beraber bütün aile fertleri bir araya gelmiş, İslam mesajını
Mısır’dan bütün o çevreye duyurmanın yolu açılmıştı. Böylece hepsi hem dünyevî
hem de uhrevî çok ciddi saadetlere ermişlerdi. Hayatı boyunca vahyin gölgesinde
peygamber firasetiyle hareket etmişti. Yaşadığı onca ızdıraba rağmen küsmemiş,
darılmamış, vazgeçmemiş, bilakis her vesileyi hedefine doğru ilerleme yolunda
kullanmış ve sonunda maksuda ulaşmıştı. Bütün bunların günümüz hâdiseleri
açısından iyi analiz edilmesi, yol ve güzergah emniyeti gibi gerekli
dinamiklerin çıkarılması gerekir.
Burada farklı bir konuya temas etmekte yarar görüyorum: Hazreti Yusuf’un Zeliha
ile evlendiğine dâir farklı görüşler bulunsa da bu konuda kesin bir şey söylemek
zordur. Çünkü Kur’ân ve sünnette bu konuda bir şey zikredilmemiştir. Öyleyse
meseleye ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Elbette herkes Hazreti Yusuf’un düşüncesi,
istikameti, her alandaki başarısı ve mükemmelliğiyle büyülenir ve ona koşar.
Zeliha’nın da ona olan meyli arttıkça artmış ve daha sonra da Leyla gibi
peşinden koşmuş olabilir. Fakat bir peygamberin, kendisini bir dönemde günaha
çağırmış bir kadınla sonradan evlenmesi, ismet sıfatı açısından çok muvafık
görünmüyor. Zira böyle bir durum, peygamber hakkında suizanna sebebiyet verir.
Cenab-ı Allah, peygamberlerini böyle suizanna sebep olabilecek hâllerden
muhafaza etmiştir. Bununla beraber eğer Hazreti Yusuf, Zeliha ile evlenmişse,
bunu onu memnun etmek ve ahiret adına kazanmak için yapmıştır. Böyle bir durum
ise ancak bir peygamber ufkuyla izah edilebilir.
175 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 32 (Yedinci Söz).
176 Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikir 10.
177 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312,
cennet 2-5.
178 Buharî, ezan 47, 94, el-amelü fi’s-salât 6, megâzî 83; Müslim, salât 98,
100.
179 Ahkaf sûresi, 46/20.
Yusuf sûresi, 12/102
ذٰلِكَ مِنْ أَنْبَۤاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ
أَجْمَعُۤوا أَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ
“İşte bu, ey Resulüm, sana vahiy yoluyla bildirdiğimiz gaybî haberlerdendir.
Yoksa onlar, tuzak kurmak üzere birlikte karar verdiklerinde elbette sen onların
yanında bulunmuyordun.”
Kıssalar Kur’ân’ın Allah Kelâmı Olduğuna Şahittir
Hazreti Yusuf’un kıssası burada bitiyor. Ardından kıssalarla alâkalı önemli bir
noktaya dikkat çekiliyor. O da şudur: Hiçbir peygamber, Allah bildirmedikçe
gaybı bilemez. Onlar, geçmişte olanları ve gelecekte olacakları ancak vahiy
yoluyla bilebilirler. Kaynaklarda önceki kitaplardan Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) böyle bir bilginin ulaştığına dair malumat bulunmuyor. Gerçi
bu kıssa değişik şekillerde Eski Ahit’te de bulunuyordu. Fakat Efendimiz, Eski
Ahit’i okumamıştı. Netice itibariyle diğer geçmiş peygamberlerle alâkalı
haberlerde olduğu gibi Yusuf (aleyhisselâm) ile alâkalı malumatlar da
Efendimiz’e tamamıyla Allah’tan gelmiştir. Nitekim İslam dininde bilginin en
önemli kaynaklarından biri vahiydir.
Benzer bir hatırlatma Meryem validemizin anlatıldığı âyetlerden sonra da
yapılır.(180) Meryem validemizin bakımını ve himayesini kimin üstleneceği ile
alâkalı kura çekilmişti. Kura neticesinde bu vazife Hazreti Zekeriya’ya
verilmişti. Âyette, kura çekme olayı cereyan ederken Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) orada hazır bulunmadığına dikkat çekilmektedir. Hem orada hem
şu an üzerinde durduğumuz âyette verilen ana mesaj, Kur’ân’ı Efendimiz’in
kendisinin yazmadığı, ona bizzat Allah tarafından indirilmiş bir vahiy olduğu
gerçeğidir.
180 Âl-i İmran sûresi, 3/44.
Yusuf sûresi, 12/103-105
وَمَۤا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ وَمَا تَسْأَلُهُمْ
عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ وَكَأَيِّنْ مِنْ
اٰيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا
مُعْرِضُونَ
“Şunu unutma ki: Sen, ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmezler.
Hâlbuki sen bu tebliğ karşılığında onlardan herhangi bir ücret de
istemiyorsun. Kur’ân, bütün âlemler için ancak bir öğüttür, evrensel bir
mesajdır. Göklerde ve yerde Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini gösteren
nice deliller vardır ki, onlar sürekli şahit oldukları/uğrayıp durdukları hâlde
yüz çevirip geçer giderler. (Bu âyetler üzerinde düşünmezler ve onlardan ibret
almazlar.)”
Takdir Edalı Bir Tembih
Kıssanın sonunda, “Sen hırs göstersen de insanların çoğu inanmazlar.” şeklinde
bir ifadenin gelmesinde bazı hikmetler düşünülebilir.
Peygamber ocağında büyümüş evlatların bile bazen fenalıklara sapabilmeleri
gösteriyor ki beşerin tabiatında çeşitli sapmalar mevcuttur. Bu sapmalar bazen
bir günaha balıklama dalma şeklinde bazen orta ölçekte bazen de yüzeysel
olabilir. Âyette insan tabiatının bu yönüne dikkat çekiliyor.
Şe’n-i rububiyetin gereği olarak, peygamberler (aleyhimüsselâm) üzerlerine
düşeni yapar, neticeyi Allah’a bırakırlar.
Peygamberler kendi davalarına kilitlenirler. Aslında sorumluluklarına
kilitlenirler demek daha uygundur. Çünkü dava kelimesi; ideali, mefkureyi,
gaye-i hayali çağrıştırır. Esasında peygamberler şahsî bir gaye-i hayali takip
etmezler. Onlar Allah’ın onlara yüklediği sorumlulukları hakkıyla yerine
getirirler. Hakiki mahiyetiyle Peygamberliği temsil ederler. Dolayısıyla o
seçkin zatlara mefkure, gaye-i hayal, dava veya ideal insanı denmez. Çünkü
peygamberlik vazifesinin mahiyetine göre bunlar çok küçük kalır. Fakat bazen bir
sıfat eklemesi de yaparak mesela “Engin bir gaye-i hayali vardı.” denebilir.
Bunda da bir mahzur yoktur.
Evet peygamberler, Cenab-ı Hakk’ın hususi bir donanımla yarattığı seçkin
(mustafeyne’l-ahyâr) kullarıdır. Bu sebeple onlar planlarını kendileri
belirlemez, kendi düşüncelerine göre bir sevdanın arkasına düşmezler. Onlar
bedenen bizimle yaşayan, aynı toprağa ayak basan fakat aynı zamanda fizik
ötesiyle irtibata geçen, tabiatın ötesinden mesaj alan, bizim ulaşamadığımız
yerlerden haber getirip bize bizim dilimizle sunan seçilmiş zatlardır. Onların
tek derdi vardır, o da insanların dinden nasibini alması, aradaki engellerin
bertaraf edilerek kalblerin kendi ufuklarına göre Allah’la buluşmasıdır. Onlar
bunun için yaşar, bunun için çırpınırlar. Fakat bu çırpınmalarına rağmen iman
nurunun kalblere yerleştirilmesi gibi büyük bir neticeyi Allah’a bırakırlar.
Kendilerini helak edercesine insanların hidayeti için çırpınmalarına rağmen bir
o kadar da Allah’ın iradesine saygılı davranır ve hidayetin Allah’a ait
olduğunu, ona karışamayacaklarını ifade ederler.
İnsanlığın hidayetini isteme konusunda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) apayrı bir yeri vardır. Zira o, miraca yükselmiş, ulvi âlemleri görmüş,
Firdevsleri müşahede etmiş, Allah’ın huzuruyla müşerref olmuş, sonra da ümmeti
için dönüp geri gelmiştir. O’nun ümmetine duyduğu alâkayı ve hırsı anlamamız
gerekir. Hırs tabiri, genelde olumsuz mânâda kullanılır ama burada Kur’ân’ın
kullandığı gibi olumlu mânâda kullanılabilir. Onun hırsı, Allah rızası
istikametinde ve Allah’ın tanınması içindi. Bu yolda gösterilecek hırs makbul
bir hırstır. Evet Efendimiz’de ümmetine ve insanlığa karşı hırs derecesinde bir
ilgi vardı. Buna mukaddes hırs da denebilir. Tattığını başkalarına da tattırma,
onları da kendi ufkuna ulaştırma hırsı. Kur’ân iki ayrı âyette O’nun bu hırsını
ifade ederken, “Neredeyse kendini helak edeceksin!”(181) buyurur. Fakat bununla
beraber o, Allah’ın takdirine de son derece bağlı ve saygılıydı. Vazifesini,
takatinin son sınırına kadar yerine getiriyor ancak gerisini Allah’ın hidayetine
havale ediyordu. Şu an sadedinde olduğumuz âyette ise Allah ona vakayı
gösteriyor, realiteyi nazara veriyor ve “Ne kadar hırslı olsan da çoğu inanmaz.”
buyuruyor. Bu, vazifeden vazgeçirme değil, vazifeyi eda ederken realiteleri göz
önünde bulundurma tembihidir.
Kur’ân’a kulak kesilip ondan bu tembihi almış olan günümüzün irşat erlerine
düşen vazife, altının, gümüşün, zebercedin, yakutun ve benzeri dünyevî şeylerin
peşine düşüp ömür tüketmek değildir. Onlar âlî şeylerin peşine düşmeli, yüksek
hedefler için ağ açmalı, pusuya yatmalı ve hep yüksekleri avlamaya
çalışmalıdırlar. Gerekirse amelelik yapmalı, taş kırmalı, tarlalarda,
fabrikalarda çalışmalı fakat her fırsatta dert ve davalarını muhtaç gönüllere
ulaştırmanın gayreti ile yaşamalılar. Bu yolda çeşitli alternatifler üretmeli,
farklı projeler geliştirmeli, ölesiye bir gayret ortaya koymalı fakat işin
neticesini daima Allah’a bırakmalılar. Zira kalblere hükmeden O’dur. Hidayeti
yaratacak olan da O’dur. İşin bu kısmında kulların bir tesiri söz konusu
değildir.
Kur’ân, bütün âlemler için bir ders, hatırlatma ve ikazdır. Kur’ân’ın mesajını
insanlara ulaştırmak kıymetler üstü bir vazifedir. Böyle büyük bir hizmetten
dolayı hususi bir ücret istenilmez. Bu hizmetin ücretini ancak onu bize emanet
eden, bir vazife olarak yükleyen Zât verebilir. Kur’ân’ın değişik yerlerinde sık
sık görüldüğü gibi burada da peygamberlerin hususi karakterlerinden birine
dikkat çekiliyor: Peygamberler yaptıkları hizmetler karşılığında insanlardan
dünyalık bir şey istememişlerdir. Peygamber vârisleri de istememelidirler. Bütün
tebliğ ve irşat erlerinin, bunu bir sabite olarak hayatlarının merkezine koyup
gönülden benimsemeleri gerekir.
Son âyette geçen يَمُرُّونَkelimesinin masdarı ‘mürûr’dur. Mürûr uğrayıp geçmek
demektir. Durup bakma, düşünme ve teemmülde bulunmayı değil, sadece bir uğrayıp
geçmeyi ifade eder. O gün insanların çoğu, Allah ve Resulü’ne inanmadıkları
gibi, kendilerini Allah’a inanmaya sevk edecek olan kâinattaki delillere de
umursamazlık içinde bakıyorlardı. Varlık üzerinde derinlemesine tefekkür
etmiyor, tefekkür edip de onunla hakikate ulaşmayı düşünmüyorlardı. Bakışları
sığ, zahirî ve çarpıktı. En mânâlı, en hikmetli, en etkileyici şeyler dahi onlar
için bir mânâ ifade etmiyordu. Tarih boyunca bu böyle olageldiği gibi bugün de
durum çok farklı değildir. Günümüzde nice insan, Allah’tan gelen kitaba
inanmıyor, Allah’ın yarattığı kâinat sergisi bin bir güzelliğiyle gözleri önünde
arz-ı endam ederken ona mânâsız mânâsız bakıyor ve olan bitene doğru bir anlam
veremiyor. Neticede Allah’a ve ahirete dair bir fikre de sahip olamıyorlar.
Esasen insanın bu hâli bir boşluktur ve insan, kendindeki bu zaafa karşı ikaz
ediliyor. Umursamama, kâle almama, düşünmeme, bakıp geçme şeklinde beliren bu
boşluğa yakın körlüğü de denebilir. Bazı insanlar hem peygambere hem de kâinata
karşı yakın körlüğü yaşarlar. İçlerinden çıkan peygambere karşı kayıtsız
kalırlar. “Elimizin altındaydı”, “yanımızdaydı”, “aynı dairedeydik”, “aynı
halkadaydık”, “dününü, bugününü biliriz” diye düşünür ve o seçkin insanların
farklı, müstesna konumunu takdir etmezler. En tehlikeli körlük de budur. Bu
körlük sebebiyledir ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanların
gözünün önünde yetişmiş ve o yüce ahlakıyla tanınmış olmasına rağmen, müşrikler
O’nu bir peygamber olarak kabul etmeye yanaşmamışlar ve yıllarca O’na karşı
amansız bir düşmanlığa girişmişlerdir.
181 Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ sûresi, 26/3.
Yusuf sûresi, 12/106-108
وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ أَفَأَمِنُۤوا
أَنْ تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِنْ عَذَابِ اللهِ أَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ
بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ قُلْ هٰذِهِ سَبِيلِۤي أَدْعُو إِلَى اللهِ
عَلٰى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللهِ وَمَۤا أَنَا مِنَ
الْمُشْرِكِينَ
“Doğrusu onların ekserisi Allah’a inanmazlar, onlar ancak şirk koşarlar. Acaba
onlar, farkında olmadıkları bir sırada, Allah katından kendilerini çepeçevre
kuşatan bir azabın gelmesinden yahut ansızın kıyametin kopmasından güvende
olduklarını mı düşünüyorlar? ‘(Ey Resulüm! Sen her şeye rağmen) de ki: ‘İşte
benim yolum! Ben insanları Allah’ın yoluna, körü körüne değil basiret üzere
davet ediyorum. Bana tâbi olanlar da öyle! Allah’a şirk koşmak mı! Hâşâ! O’nu
her türlü eksiklikten tenzih eder ve asla müşriklerden olmam.’”
Tebliğde Basiret Üzere Hareket Etme
Yukarıda da geçtiği üzere yakın körlüğü gibi bir takım sebeplerin neticesi
olarak insanların çoğu inanmazlar. Onlar şirk koşarlar, hatta şirkte sabit
kademdirler. Bu âyet-i kerimeyi, bazı meallerde olduğu gibi, “Şirk koşmaksızın
Allah’a iman etmezler.” şeklinde tercüme etmek çok isabetli görünmüyor. Çünkü
şirk ile Allah’a iman bir arada bulunmaz. Şirk şirktir, müşrik de müşriktir.
Şirkin mümine isnadı hakiki değil mecazidir. O da riya, süm’a, kendini anlatma
gibi şeylerle olur. Mesela Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sizin
hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurmuş, “Küçük şirk nedir?”
diye soranlara ise “Riyadır.” cevabını vermiştir. Bu âyette anlatılan kişiler
ise doğrudan müşriklerdir. Yani “Müşriklerin çoğu şirk üzere devam ediyor ve
Allah’a inanmıyorlar.” diye meal vermek daha doğru olacaktır.
Allah Teâlâ, tebliğ vazifesini eda etmekte olan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem), âdeta şöyle diyor: “Sevgili Habibim, insanlara de ki: ‘Ben, sizi
basiret üzere, sizin basiretlerinize, iç âlemlerinize, akıllarınıza,
mantıklarınıza çağrıda bulunarak Allah’a davet ediyorum. Yani ben ve
etrafımdakiler basiret üzereyiz. Benim hakka davetim, irşat ve tebliğim, iyilik
ve güzellikleri teşvik ve telkin adına ortaya koyduğum metotlar insan aklına,
insan mantığına, insanın anlayış ve idrakine zıt değildir. Sizi yoluma davet
ederken de basiret ve makuliyet çizgisinde davet ediyorum. Size zorla bir şey
yaptırmıyorum. Sizden makul olmayan, gücünüzün üstünde bir şey yapmanızı
istemiyorum. Sizinle diyalektiğe girmiyorum. Demagoji yapmıyorum. Meseleleri
size tartışarak değil en güzel şekilde anlatarak, izah ederek sunuyorum. Akl-ı
selîm, kalb-i selim ve hiss-i selîmin hayır demeyeceği bir üslupla arz ediyorum.
Beni ve etrafımdaki basiret ehli insanları görüyorsunuz. Ben, sadece basiret
üzere çağırdığım bu aydınlık yola tâbi olmanızı arzu ediyorum. Ben asla müşrik
değilim ve hiçbir zaman müşriklerden olmadım. Zaten şirk ile iman ve basiret bir
arada olamaz. Sizi şirkten sıyrılmaya, tek ilah olan Allah’a inanmaya davet
ediyorum.’”
Demek ki, insanlara hitap edilirken onların idrak seviyeleri, anlama
kabiliyetleri, neş’et ettikleri kültür ortamları, tarz-ı telakkileri hep göz
önünde bulundurulmalıdır. Diğer bir ifadeyle, muhatap olunan toplumun genel
karakterini doğru okuma ve anlatılacak hususları onların hususi durumlarına ve
kültür seviyelerine uygun olarak irşat ve tebliğde bulunma çok önemlidir. Evet,
bir insana irşat adına bir şey okumadan evvel o insanı okuma ve ona göre bir yol
haritası belirleme, peygamberler yolunda ve o yolun her dönemki yolcularının
mesleklerinde çok ehemmiyetlidir.
Âyetin devamında, “Ben ve bana tâbi olanlar…” deniliyor. Bu ifadenin bir mânâsı
şudur: “Ben nasıl basiret üzere davet ediyorsam, bana tâbi olanlar da basiret
üzere davet ederler.” Bu tevcihten hareketle denilebilir ki kıyamete kadar
gelecek ne kadar dava-yı nübüvvet vârisi, hak ve hakikate tercüman olacak insan
varsa bunların hepsinin, davetlerini basiret üzere yapmaları gerekir.
Günümüzde çeşitli baskılar neticesinde dünyanın dört bir yanına açılan
insanlar, hakikaten çok farklı kültür ortamlarında yetişen insanlarla
karşılaşıyorlar. Hatta geçmişte uzun dönem aynı kaderin, aynı hakikatin
paylaşıldığı toplumlarla yeniden münasebete geçildiğinde bile bazı
farklılıkların olduğu görülmektedir. Bir topluma başka bir toplumdan bir
düşünce ve anlayış girdiğinde ister istemez belli ölçüde bir tepki
olacaktır. Ancak fasl-ı müşterekler (ortak noktalar) ortaya konup, ortak akla
hitap edilerek mutabakat sağlandığı ölçüde bu tepki asgari seviyeye
indirilebilir. Bu, yakın coğrafyalardan uzak coğrafyalara farklı şekillerde ve
seviyelerde devam ettirilebilir. Size çok yakın, yakınlardan daha yakın
toplumlarda mesele bu türlü ihtimallere açıksa, kanaatimce, uzak coğrafya ve
kültürlerde çok daha farklı tepkilerle karşılaşmanız kuvvetle muhtemeldir.
Bu açıdan evrensel insanî değerler sâikiyle hareket edip, gidilen farklı
toplumlarda müşterek nokta ve sahalarda mutabakat arayışı içinde olmak
gerekir. Mesela açılan okul, üniversite, kültür lokali gibi müesseselerin
sevk ve idaresini zamanla oradan selahiyetli insanların uhdesine bırakmak iyi
olur. Zaten hangi topluma hizmet götürülürse götürülsün temel hedef, o işi o
toplumun sahiplenmesi ve götürmesi olmalıdır. Böylece yapılan işlerde
dünyevî olarak telakki edilebilecek herhangi bir hırs ve iddia olmadığı
ortaya konulmuş ve yanlış anlama ve algıların önüne de geçilmiş olur. Bu
hareket tarzı, tepkiye sebebiyet vermemenin önemli bir vesilesidir. Ayrıca
gidilen yerlerdeki insanların, genel anlayış ve düşünce tarzları, hissiyatları
hesaba katılmalı, onlarla ortak evrensel müştereklerde birlikte hareket
edilmelidir. Ama bunlar yapılırken asla bir üstünlük, bir farklılık emaresine
izin verilmemelidir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kıssasını okurken onun
davranışlarında, bahsi geçen bütün bu hususları net bir şekilde müşahede etmiş
olduk.
Evet, bugün gönüllüler hareketine mensup insanlar, Afrika’nın derinliklerinden
Uzak Doğu’nun en uç sınırındaki ülkelere, Güney Amerika’dan Kanada’ya kadar
dilleri, dinleri, kültürleri farklı değişik toplumlarla beraber yaşamak
durumundalar. O hâlde bu tablo karşısında dikkat edilmesi gereken husus,
meselelerimizi sunuşta üslup hatasına düşmemektir. Muhatap olunan toplum iyi
okunmalı; tek tip yaklaşımdan kaçınmalı, farklı coğrafya ve kültür
ortamlarında bulunan insanların hissiyatları hesaba katılmalı ve ona göre
hareket edilmelidir. Muhatap olunan bu insanlar neye “evet”, neye “hayır”
derler; nelere karşı sinelerini açar, nelerden rahatsız olurlar.. işte bütün
bunları hesaba katarak meseleleri sunma, basiretle hareket etmenin ifadesidir.
Bugün insanımız –binlerce hamd ü senalar olsun ki– çok farklı coğrafyalarda
gönüllere inşirah salacak ölçüde hüsnükabul gördü. Fakat bu güzel tablo
karşısında rahatsızlık duyup kötülük yapabilecek bir kısım huysuz ruhların
ortaya çıkması her zaman mümkündür. Ortaya çıkabilecek bir muhalif rüzgâr
karşısında bu güzel faaliyetleri nasıl koruyabiliriz? Vücut bulmuş bu harmanın
savrulmasına nasıl engel olabiliriz? Bazen siz, sabahtan akşama kadar gayret
eder, çalışır ve neticesinde bir ekin veya saman yığını oluşturursunuz. Fakat
esen bir muhalif rüzgâr sizin ortaya koyduğunuz bütün ürünü alıp bir tarafa
savuruverir. Veya maruz kaldığınız bir dolu, bütün başaklarınızı döküverir.
Cenab-ı Hak, muhafaza etsin. Böyle bir akıbete maruz kalmamak için her şeyi
geniş bir yelpazede ele almalı, kendi hissiyatınızın yanında başkalarının
hissiyatını da doğru okuyabilmelisiniz. Yani yaptığınız işler insanlar ve
topluluklar tarafından nasıl algılanır? Kabul mü edilir, tepkiye mi sebebiyet
verir? Muhtemel tepkiler ne şekilde tezahür eder? Sadece haset ve kıskançlık
hâlinde mi kalır yoksa fiilî bir engelleme hareketine mi dönüşür? Bu hisler
oluşmadan, oluşup da harekete dönüşmeden önce bunların önünü almak için ne
yapabiliriz? Çeşitli kesimlerden insanlarla nasıl diyaloğa geçebilir, onlarla ne
türlü müşterek işler yapabiliriz. Sertlikleri yumuşatmak için daha neler
yapabiliriz? İşte bu düşünce ve arayışların hepsini “basiret üzere” kategorisi
içinde mütalaa edebilirsiniz.
Hâsılı; çağın gerektirdiği akla mantığa uygun düşünüp uygun davranmak, hep meşru
zeminde yürümek, alternatifli hareket etmek, yapılacak işler için önceden zemin
hazırlamak, temkinli hareket edip kimseyi rahatsız etmemek, kimseyi
ötekileştirmemek, hizmet için gidilen yerlerdeki insanların işe sahip
çıkmalarını sağlamak için yeni usuller keşfetmek gibi pek çok mevzu, “basiret
üzere” tabirinin kapsamında düşünülebilir.
Yusuf sûresi, 12/109
وَمَۤا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِۤي إِلَيْهِمْ مِنْ أَهْلِ
الْقُرٰۤى أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ
الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا
أَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de başka değil, ancak şehir/belde
ahalisi arasından vahye mazhar ettiğimiz erkeklerdi. Bu inkarcılar yeryüzünde
hiç dolaşmıyorlar mı? Dolaşıp da kendilerinden önce yaşayanların akıbetlerinin
nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Ahiret diyarı elbette takva dairesinde yaşayanlar
için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
Peygamberliğin Hususiyeti
Peygamberlerin erkeklerden seçilmesi, Allah’ın hikmetlerinden biridir. Çünkü
peygamberlik, kuvvet, kudret ve devamlılık ister. Kadın ise kendine has hâlleri
itibariyle her zaman kudretli olamayacağı gibi devamlılığa da müsait değildir.
Nübüvvet, her zaman önde ve örnek olmayı gerektirir. Kadın ise yaratılışı
itibariyle her zaman bu konumda bulunamaz. Mesela namazda imamlık yapamaz. Bu ve
benzeri hikmetlere binaen Allah Teâlâ bütün peygamberleri erkeklerden seçmiştir.
Bu durum kadını küçümsemek ya da onu arka plana atmak mânâsına gelmez. Erkeğin
toplum içindeki yeri önemli olduğu gibi kadının sosyal bünyedeki yeri de
şüphesiz çok önemlidir. Fakat o, fıtratına uygun hareket eder ve yaratılışına
uygun işlerde çalışırsa gerçek değerini bulur. Bu, erkek için de böyledir. Erkek
ile kadını birbiriyle yarıştırmak ya da birini diğerinin yerine koymak, onları
değersizleştirmek, dahası onların fıtratını bozmaya çalışmak demektir. Hasılı;
yaratılan her şey ve herkes kendi konumuna uygun hareket ederse yaratılış
maksadına uygun bir hayat sürmüş olur.
Âyetteki ehl-i kurâ’dan maksat şehir gibi yerleşim yerlerinde yaşayan halktır.
Peygamberler, peygamberliklerini hep bu şehirler gibi merkezî yerlerde ilan
etmiş ve oralarda vazifelerini yapmışlardır. Bundan hareketle çöl hayatı yaşayan
bedevilerden peygamber gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Efendimiz çölün
herhangi bir yerinde değil, din ve ticaretin merkezi olan Mekke’de gelmiştir.
Sonra beraberindeki yetişmiş insanlarla Medine’ye intikal etmiş ve orasını da
medenileştirmiştir. Sonra o Medine, bütün medeniyetlerin merkezi ve beşiği
hâline gelmiştir.
Bedevî hayat bir yönüyle, peygamberlik misyonunu üstlenmeye daha müsait gibi
görünebilir. Çünkü bedevî insan ümmidir. Onun zihni durudur. Kendisini yoldan
saptıracak fikirlerle karşılaşmamıştır. Böyle biri, kendisine gelen vahyi saf
hâliyle insanlara intikal ettirme avantajına sahiptir. Onu geçmişte elde ettiği
malumatlarla bozmaz, değişime uğratmaz. Fakat bedevilik, peygamberliğin genel
muhtevası ve hedefleri açısından yetersiz kalır. Çünkü nihayet peygamberlik
bütün insanlığa gelmiştir. Peygamberler özellikle de medeni insanlara hitap
ederler. Diğer insanları da o medeniler vesilesiyle medeniyet seviyesine
çıkarmayı hedeflerler. Zaten insanların çoğunluğunu teşkil eden şehir insanları
bir meseleye evet dedikleri zaman köylerde, kırsalda, çölde yaşayan insanlar da
genel itibariyle onlara tâbi olurlar.
Ayrıca bedevilikte genel olarak sertlik, kabalık ve anlayışsızlık gibi menfi
özellikler ziyadesiyle belirgindir. Çölde yetişmiş bir bedevî, şehir ortamında
belli medeni kurallara göre yaşayan medenilerin hâlinden anlamayabilir. Onu
doğru okuyamayabilir. Dolayısıyla ona nasıl muamele edeceğini bilemez. Farklı
konularda gerekli eğitim ve öğretimlere sahip olmadığı için de nesillerin
akıllarına, gönüllerine hitap edemez. Hâlbuki sevk ve idare işi, muhatabı
anlamayı, empati yapabilmeyi, doğru görüp doğru okumayı ve bütüncül bakmayı
gerektirir. Bedeviyet seviyesindeki biri bunu yapamayacağından, medenileri idare
edemeyecektir.
Sevk ve idarede olduğu gibi tebliğ ve irşatta da asıl mesele, muhatapları doğru
okumak, onların hissiyatlarını anlamak, değer verdikleri şeyleri göz önünde
bulundurmak ve onlarla empati kurabilmektir. Akabinde fevkalade bir yumuşaklık
ve saygı içinde işi devam ettirmek gerekir. Baskı, sindirme, yıldırma, korkutma,
tepelerine binme ile insanlara tebliğ ve irşat yapılamaz, yapılmamalı da! Zaten
hiç kimse bir şeye baskı altında inanmaz, inanmak da istemez. Belki inanmış gibi
görünür. Baskıyla, korkutmayla, değişik azarlama ve ithamlarla insanlara tebliğ
yaptıklarını zannedenler, yarın muhataplarının kendilerine nasıl düşman
kesildiklerini görecek ve acı acı inleyeceklerdir. Evet insan hür yaratılmıştır.
O, inanıp inanmamakta da hürdür. Ona yapılacak muamele cenneti kazandıracak bile
olsa bu onun hürriyetini elinden alarak yapılamaz.
Peygamberlerin medeniyet merkezi olan şehirlerde ve büyük kentlerde neşet
etmeleri, onların kent kültürünü alıp toplumun çoğunluğunu oluşturan kısmını
tanımaları ve buna göre tavır ve davranışlarını ayarlayıp mesajlarını sunmaları
açısından çok önemlidir. Zira toplumu bütüncül bir nazarla ele alıp okumak, onu
aydınlatma yolunda yapılacak stratejiler için şarttır. Bu açıdan Hazreti
Yusuf’un konumu önem arz ediyor. Öncelikle o, saray çevresinde bulunarak yönetim
kadrosunu ve kast sistemine göre toplumun üst tabakasını tanımıştı. Daha sonra
hapse girerek orada kast sisteminin en alt tabakasıyla tanıştı. Böylece o
toplumun iki ucunu da tanımış oldu. Daha sonra önemli bir mevkiye geldiğinde de
toplumun her tabakasıyla ilgilenme imkânını buldu. Cenab-ı Hakk’ın sevki ve
peygamberlik firasetiyle o, böyle bütüncül bir bakış yakalamış, olayları o
bakışla yorumlayabilmiş ve halkına daha geniş perspektifler sunabilmişti.
Hazreti Yusuf’un bu geniş ve aynı zamanda yumuşak yaklaşımları, asırlar sonra
gelecek olan Hazreti Musa’ya da zemin hazırlamıştır. Hazreti Yusuf zamanındaki
toplum, katı bir yapıya sahip olup putperestliğe teslim olmuş vaziyetteydi.
Reenkarnasyona inanılıyordu. Buna rağmen Hazreti Yusuf iç dış güzelliği, tedbiri
ve yumuşak yaklaşımlarıyla insanların tevhid inancına ulaşmalarına ve tek
Allah’a inanmalarına vesile olmuştu. Fakat inançsızların varlığı kısmen de olsa
devam etmiş ve bu durum Hazreti Musa zamanına kadar sürmüştü. Bunu da bize Mümin
sûresinde firavunun yakını olup imanını gizleyen mümin zatın sözleri
anlatmaktadır.(182)
Hazreti Yusuf (aleyhisselâm), yaptığı hizmetlerle asırlar sonra gelecek olan
Hazreti Musa’ya silinmez izler bırakmış, sağlam bir güzergâh hazırlamış, Hazreti
Musa da o güzergahta rahat yürüme imkânı elde etmişti. Öyle olmasaydı, Hazreti
Musa zamanındaki sihirbazlar, hakikati görünce hayatları pahasına bir anda
Hazreti Musa’ya inanmayabilirlerdi. Tâ Hazreti Yusuf döneminden ataları
vasıtasıyla akıp gelen ve kulaklarına çalınan bir inanç vardı. Asırların
geçmesiyle bu inanç belki küllenmişti ama hakikat karşısında birden parlayıverdi
ve sihirbazlar kalblerinde yanan iman nurunun tesiriyle hep beraber secdeye
kapandılar. Hatta denebilir ki Hazreti Yusuf’un açtığı o emniyetli güzergâh,
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dönemine kadar uzanmıştı. Nitekim
sahabe, Mısır’a kılıçların değil Kur’ân’ın gölgesinde girmişti. İnsanlar orada
Kur’ân’a ve imana maddî gözlerini değil basiretlerini açtı ve büyük bir hüsn-ü
kabul gösterdiler.
Son olarak âyet, ilk muhataplarını kendi yaptıkları işlerden misal vererek
düşünmeye sevk ediyor. O dönemdeki insanlar ticaret için kışın Yemen’e, yazın da
Şam’a gidip geliyorlardı. Yol güzergahında Âd ve Semûd gibi geçmiş kavimlerin
yaşadığı yerlere uğruyorlardı. Âyet onlara geçip gittikleri bu yerlerden
tefekkür ederek geçmelerini, geçmişte bu yerlerde yaşamış kavimlerin izlerinden
hakikat namına ders ve ibret almalarını tavsiye ediyor.
182 Mü’min sûresi, 40/34.
Yusuf sûresi, 12/110
حَتّٰى إِذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَۤاءَهُمْ
نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَۤاءُ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ
الْمُجْرِمِينَ
“(İnkarcılar kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de
böyle fırsat verilmişti.) Hatta peygamberler öyle bir raddeye varırlar ki,
toplumlarının iman etmeyecekleri ve onlar tarafından bütün bütün yalanlandıkları
zannına kapılırlar. Derken onlara yardımımız yetişir de dilediğimizi kurtarırız.
Mücrim toplumlara takdir ettiğimiz azabın da hiçbir surette önüne geçilemez.”
Ümit ve Selim Akıl
Bazı tefsirlerde bu âyete –hâşâ– “Peygamberler Allah’ın yardımının gelmesinden
ümitlerini kestiler, Allah tarafından yalnız bırakıldıklarını zannettiler.”
şeklinde yanlış bir mânâ verilir. Asr-ı Saadet’te de bu şekilde yanlış mânâ
verenler olmuş fakat Âişe validemiz onların bu yanlış anlayışlarından Allah’a
sığınmış ve önemli bir hatayı düzeltmiştir. Mütevatir kıraatlerden birini esas
alarak onun bu âyete verdiği mânâ şöyledir: “Sıkıntılar uzayıp da yardım
gecikince, peygamberler kavimlerinden kendilerini yalancılıkla itham edenlerin
iman etmeyecekleri zannına kapılmışlar, inanmış olanların da kendilerini
yalanlayacaklarını sanmışlardır. İşte o zaman Allah’ın yardımı
yetişmiştir.”(183)
Âyetlere meal verip onları tefsir ederken peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hususi
durumlarını, Allah katındaki kıymetlerini nazara almak gerekir. Ümitsizlik,
bezginlik gibi sıradan insanlar için geçerli olan şeyler onlar hakkında
düşünülemez. Çünkü onların Allah Teâlâ ile özel bir irtibatları vardır. Kendi
başlarına hareket etmezler. Hep vahyin kontrolünde yaşarlar. Bu yüzden onlar
hakkında seçilecek kelimelere çok dikkat etmek gerekir. Evet, peygamberlere
kesinlikle ümitsizlik isnat edilemez. Zira onlar doğrudan Allah’a dayanıp
güvenir ve vazifelerinin sadece tebliğden ibaret olduğuna inanırlar. Kalplere
nüfuz edip orada hidayeti yerleştirmek gibi bir vazifelerinin olmadığını çok iyi
bilirler. Bu inanç ve şuurla, durmadan duraksamadan yollarına devam ederler.
Günümüzde belki her devirde olduğundan daha fazla ümitsizlik rüzgarları esiyor.
Gelip çarpan hâdiselerle her defasında bir kere daha ümitler sarsılıyor. Ama hep
hatırda tutulmalıdır ki “Ye’s mâni-i her kemaldir.”(184) Üstad Bediüzzaman
Hazretlerinin bu veciz ifadesi bize ümitsizliğin, ilerleyip yükselmenin önündeki
engellerin başında geldiğini söyler. Yine hatırlanacağı üzere bu konudaki en
güzel söz ve tavsiyelerden biri merhum Mehmet Akif’e aittir:
“Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”
Peygamber efendilerimize bahşedilen sürpriz gelişmeler bizim için de her zaman
söz konusudur. Olayların yönü beklenmedik şekilde inananların lehine
değişebilir. Yeter ki onlar hak bildikleri yoldan sapmasın, Allah yolunda ihlas
ve uhuvvet duyguları içinde yürümeye devam etsinler. Bu açıdan üfür, inkâr ve
şirk ehlinin çeşitli hesaplar, kurgular peşinde koşup durmasının da bir önemi
yoktur. Cenabı Hakk’ın öyle sürprizleri, öyle ekstra lütufları vardır ki
inananlar kendilerine düşen vazifeyi yapma azim ve gayreti içinde oldukça, bu
lütuflar hiç umulmadık yerlerden çıkar, gelir ve onları bulur.
Bu yüzden dualarımızda, hadis-i şerifteki ifadelerle hiçbir gözün görmediği,
hiçbir kulağın duymadığı, insanın hayaline dahi gelmeyen ihsanlarla,(185)
sürpriz bir şekilde Rabbimizin bize yardım etmesini, çıkış yolları göstermesini,
içimize inşirahlar salmasını, cennette olduğu gibi aklımıza hayalimize gelmeyen
nimetlerle bizi sevindirmesini isteyelim. Biz bu şekilde O’ndan istemeye,
dilenmeye devam edersek bir de bakmışız ki rüzgarların yönü, olayların çehresi
değişmiş, küfür, şirk ve nifak ehli birbirleriyle yaka paça olmaya başlamış,
çarpışma ve vuruşmaların ağında yok olup gitmişler. Nitekim âyetin sonunda,
“Bizim ceza vermemiz, ezmemiz, ezip geçmemiz, mücrim kavimlerden geriye
çevrilmez.” buyurularak bu hakikate dikkat çekiliyor. Öyleyse biz, bir taraftan
Cenab-ı Hakk’ın, mücrimleri cezalandırdıktan sonra yeni bir dönem açacağı,
farklı bir atmosferde ve yeni bir nefesle hakikatin temsiline fırsatlar vereceği
konusundaki ümitlerimizi hep canlı tutmaya bakalım, diğer taraftan da irademizin
hakkını verip elimizden geleni yapmaya çalışalım.
183 Buhârî, ehâdîsü’l-enbiyâ 19, tefsîr (12) 6; et-Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn,
4/19.
184 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.54 (İlk Hayatı).
185 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312,
cennet 2-5.
Yusuf sûresi, 12/111
لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبَابِ مَا كَانَ حَدِيثًا
يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ
وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“Peygamberlerin kıssalarında elbette akl-ı selim sahipleri için alınacak dersler
vardır. İyi bilin ki bu Kur’ân, uydurulmuş bir söz değildir. Bilakis o, daha
önceki kitapları tasdik, eşya ve hâdiseleri tafsil eder. İman edenler için
hidâyet, rehber ve rahmettir.”
‘Ülü’l-elbâb’ ifadesi genellikle akıl sahipleri şeklinde tercüme edilir.
‘Elbâb’ın tekili olan ‘lüb’, aslında sadece aklı değil, kalb ve vicdanı da ifade
eder. Buna, kalble izdivaç hâlindeki selim akıl da denebilir. Selim akıl, varlık
ve hâdiseler üzerinde tefekkür eden, tefekküründe derinleşip yeni terkipler
yapan, sebep netice ilişkilerini çok iyi gören, zahirî okumaların yanında
varlığın hikmet boyutlarını da anlamaya çalışan akıldır. O, aynı zamanda
yanlışlıklara şartlanmamış, nefsaniliğe kapalı, hissîlikten uzak akıl demektir.
İşte böyle bir akla sahip olanlar için kıssalardan alınacak nice ibretler
mevcuttur.
Âyette aslında küçük bir kınama da vardır. Şöyle ki; hiç kimse akılsız, kalpsiz,
vicdansız olduğunu kabul etmez. Fakat bu önemli fakülteleri gereken şekliyle
kullanmamak, akılla kavranabilecek şeyleri kavramamak, kalb ve vicdanla
hissedilecek şeyleri hissetmemek suretiyle insan âdeta akılsız, kalpsiz ve
vicdansız gibi davranır. Âyet-i kerime, muhataplarına seslenerek, “Eğer
gerçekten akıl, kalp ve vicdan taşıyorsanız, bu kıssadan gereken ibretleri
alırsınız. Eğer ibret almıyorsanız kendinizi akıllı zannetmeyin!” demek istiyor.
Sûrenin son sayfasının, Yusuf kıssasının tamamıyla münasebeti vardır. Bu sayfa,
sûrenin bir nevi fezlekesidir. Bu açıdan bütün sûreye bu sayfadaki âyetler
eşliğinde bakmak, son derece önemlidir.
Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler
Abdürrezzak, Ebû Bekir Abdürrezzak b. Hemmam (v. 211
h.); el-Musannef, I-XI, [Tahkik: Habiburrahman el-Âzamî], el-Mektebü’l-İslâmî,
Beyrut, 1403 h.
Ahmed İbn Hanbel, Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed eş-Şeybanî (164-241
h.); el-Müsned, I-VI, Müessesetü Kurtuba, Mısır, tsz.
Bediüzzaman, Said Nursî; Lem’alar, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
Mektubat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
Sözler, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
Şualar, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
el-Beğavî, Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin İbn Mes’ud, (v.
516/1122); Meâlimü’t-tenzîl, I-IIX, [Tahkîk: Hâlid Abdurrahman el-Ak],
Dâru’l-mârife, 1407/1987.
el-Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed İbnu’l-Hüseyin (384-458
h.); ; Şuabü’l-îmân, I-IX, [Tahkîk: Muhammed es-Saîd Besyûnî
ez-Zağlûl], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1410/1990.
el-Buhârî, Ebû Abdillah, Muhammed İbn İsmail (v. 256
h.); Sahîhu’l-Buhârî, I-VIII, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, 1979.
ed-Dârimî, Abdullah b. Abdirrahmân (181-255 h.); es-Sünen, I-II,
Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1407/1987.
Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî (202-275 h.); es-Sünen, I-V, Çağrı
Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1413/1992.
Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah el-İsbehânî (v. 430 h.); Hilyetü’l-evliyâ ve
tabakâtü’l-asfiyâ, I-X, Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1405 h.
Ebû Ya’lâ, Ahmed b. Ali b. Müsennâ el-Mevsılî et-Temîmî (v. 307
h.); el-Müsned, I-XIII, [Tahkik: Hüseyin Selim Esed], Dâru’l-Me’mun li’t-türâs,
Dimaşk, 1404/1984.
Gülen, M. Fethullah; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, Nil Yayınları, İstanbul,
2011.
el-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah en-Neysâbûrî (v. 405
h.); el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, I-IV, [Tahkik: Mustafa Abdülkadir
Atâ], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1990.
İbn Asâkir, Ebu’l-Kasım Sikatüddîn Ali b. Hasan b. Hibetillah (v.
571/1176); Târîhu Dimaşk, I-LXX, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1417/1996.
İbn Battal, Ebu’l-Hasen Ali İbn Halef İbn Abdi’l-Melik (v. 449), Şerhu
Sahihi’l-Buhârî, I-X, Mektebetü’-rüşd, Riyat, 2003.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b. Muhammed b. İdris (v. 327 h.),
Tefsîru’l-Kur’ân, I-X, [Tahkik: Esad Mu hammed] Mektebetü’l-asriyye, Sayda,
tsz.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed (v. 235 h.); el-Musannef
fi’l-ehâdîs ve’l-âsâr, I-VII, [Tahkik: Kemal Yusuf el-Hût], Mektebetü’r-Rüşd,
Riyad, 1409 h.
İbn Hişâm, Abdülmelik İbn Hişam İbn Eyyûb el-Himyerî (v. 213/ 828);
es-Sîratü’n-Nebeviyye, I-IV, Dâru’l-Kalem, Beyrut, tsz.
İbn Kays, Abdullah b. Muhammed b. Ubeyd b. Süfyân (208-281
h.); Kıra’d-dayf, I-V, Advâü’s-selef, Riyad, 1997.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed b. Ebî Bekir Eyyûb ez-Züreî
(691-751 h.); Zâdü’l-mesîr, I-IX, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1404.
İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesîr ed-Dimaşkî (v. 774 h.); el-Bidâye
ve’n-nihâye, I-XIV, Mektebetü’l-meârif, Beyrut, tsz.
İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (207-275 h.); es-Sünen, I-II, Çağrı Yay.,
2. baskı, İstanbul, 1413/1992.
İbn Nüceym, Zeynüddin Zeyn b. İbrahim b. Muhammed el-Mısrî el-Hanefî (v.
970/1563); el-Bahru’r-râik şerhu Kenzi’d-dekâik, I-VIII, Dâru’l-ma’rife, Beyrut,
tsz.
İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d ez-Zührî (v. 230
h.), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Dâru sâdır, Beyrut, tsz.
İmam Rabbânî, Ahmed İbn Abdilahad İbn Zeynilâbidîn Serhendî (v.
1034/1624); el-Mektûbât, I-II, Fazilet Neşriyat, İstanbul, tsz.
İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1725); Ruhu’l-Beyan fî tefsiri’l-Kur’ân, I-X, Dâru
ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, tsz.
el-Kurtubî, Muhammed b. Ahmed b. Ebû Bekir b. Ferah (v. 670 h.); el-Câmi’ li
ahkâmi’l-Kur’ân, I-XX, Dâru’ş-şa’b, Kahire, 1372 h.
Müslim, Ebu’l-Hüseyn el-Haccâc en-Neysâbûrî (206-261 h.); Sahîhu
Müslim, I-V, [Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbakî], Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî,
Beyrut, tsz.
en-Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (215-303 h.); es-Sünen, I-VIII, Çağrı
Yay., 2. baskı, İstanbul, 1413-1992.
er-Râzî, Ebû Abdillah Fahreddin Muhammed b. Ömer b. Hüseyin (v.
606/1210); Mefâtîhu’l-gayb, I-XXXII, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1421/2000.
es-Sa’lebî, Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrahim en-Neysâbûrî (v. 427/1035),
el-Keşf ve’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân; I-X, [Tahkîk: Muhammed İbn Âşûr], Dâru
ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1422/ 2002.
Saîd b. Mansûr, Ebû Osman Said b. Mansur b. Şu’be el-Horasani (v. 227/842
h.); Kitâbü’s-Sünen, [Tahkik: Habîbürrahman el-Âzâmî], ed-Dâru’s-Selefiyye,
Hindistan, 1982.
Seyyid Kutub, (v. 1386/1966); Fî Zılâli’l-Kur’ân, I-VI, Dâru’ş-Şurûk, Beyrut.
1406/1986. Seyyid kutub,
et-Taberânî, Ebu’l-Kasım Süleyman b. Ahmed (260-360
h.); el-Mu’cemü’l-kebîr, I-XXV, [Tahkik: Hamdi b. Abdülmecîd
es-Selefî], Mektebetü’z-Zehra, Musul, 1404/1983.
et-Taberî, Muhammed İbn Cerir İbn Yezid İbn Halid (224-310 h.); Câmiu’l-beyân fî
tefsîri’l-Kur’ân, I-XXX, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1405 h.
et-Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsa b. Sevre (209-279
h.); el-Câmiu’s-Sahih, I-V, Çağrı Yay., 2. baskı, İstanbul (1413-1992).
Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi (1361/1942); Hak Dini Kur’an Dili (Tahkikli
Baskı), Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul, 2021.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder