Cemre Beklentisi ( Kirik Testi 10) - MFG
Mekkeliler İçinde Efendimiz'in Gözü Kulağı: Hz.Abbas
Cesaret ve Mertliğin Sembolü: Hz.HamzaGururla Gelen Hazin Âkıbet: Ebû Leheb
İmanın Doldurulamaz Yeri ve Ebû TalibTaklid Âfeti ve Biz
Günah – Tevbe ve Yeniden Dirilişİnsanı İçten İçe Eritecek Derin Tevbeler
Günahlardan Korunma ve Allah SevgisiDünyevileşme – Başkalaşma ve Kendimiz Olma
Bir Kere BaşkalaşanEn Derin Çukurlardan En Yüksek Zirvelere
Islah Süreci ve SabırSalih Amel ve Riya Virüsü
İmanın Gereğini Yapmak Boynumuzun BorcuBeşerî Boşluk ve Zaaflarımız
Münafıkça Tavırlar: Riya ve Süm'aBir Zerre Kir Temizi Kirletebilir
Cahiliye Atmosferi Mazeret Teşkil Eder mi?Tabakat Kitaplarının Açtığı Ufuk
Hâl-i PürmelâlimizEmanette Emin Emanetçiler
Mazeretler Arkasına Sığınmayan Altın NesilKabir Kapısı Kapanmıyor
Yaşlılık ve Dine HizmetCivan Pire, Pir Civana Muhtaç
Yüz Gençliğe Bedel İhtiyarlıklarLağviyat Karşısında Mü’mince Duruş
Bir Kelimeyle BatmaHilm u Silm Kahramanları
Omuzlarımızda Yılların İhmaliVe Rahman'ın Has Kulları
Hiç Kimseyi İhmal Etmeyen Peygamber Ufkuİslâm Coğrafyası ve Gurbet
İlk Gariplerİslâm'ın İzzeti ve Hazreti Ömer
Kimseyi İhmal Etmeye Hakkımız YokturGurbetin İksiri Kurbet
Vesileperestlik Afeti ve Hakk'ın HoşnutluğuGünümüz Şartları ve Hoşgörü Süreci
Konuma Saygı ve Vaad EttikleriKalb İbresi ve Rıza-ı İlâhî
Dindeki Kolaylık Prensibi ve Büyüklerin Hayatı"Benim sevdam nerede, sizin mülâhazalarınız nerede?"
Ufuk İnsanları Takip ve Bize KazandırdıklarıDava-yı Nübüvvetin Vârisleri
Sineye Saplanmış Hançer: SigaraZehirli Hançerin Tarihçesi
Zararlarının Bilinmediği Dönemler ve Sigaranın KerahetiHükmün Menatı ve Sigaranın Haram Oluşu
Kul Hakkına Tecavüz ve İsrafYasaklar Çare mi? Değilse Çare Ne?
Zihinlerde Çözülecek Problem ve İradenin HakkıRuhu Felç Eden Ölümcül Bir Âfet: Şöhret Düşkünlüğü
Bulaşıcı Bir Hastalık ve Koruyucu HekimlikNefislerini Yerden Yere Vuran Devasa Kâmetler
Şöhret Bağımlıları – Alkış DilencileriFakirlik mi, Zenginlik mi?
İradî Fakirlik"Bundan Sonra Yaptıkları Osman’a (radiyallahü anh) Zarar Vermez"
Kazanma Kuşağında Kaybedenler de VarBana Seni Gerek Seni
"Allahım! Arkadaşlarımıza Bol Bol İhsan Eyle!"Yamalı Yorgan
Servet Düşmanlığı Yerine İnsanların Gönüllerini KazanmakVera' Ehli ve Sorumluluk Şuuru
Takva ve Vera'Töhmet Yerleri ve Vera' Ehli
Dini Temsil Edenlerdeki Zaaf Dine DokunurBeyaz Sarık ve Hassasiyet
İnşirah Sağanağı Karşısında Şükür ÇağlayanıStres ve Anguaz Değil Mukaddes Izdırap
İştiyakla Beklenen Vahiy SağanağıNimet-Şükür Salih Dairesi
Kendine Hitap Ediyor Gibi Okuİlâhî Tecellîler – Tenha Koylar ve Geceler
Sen Av Değil Avcı Olmaya BakAv Tenha Koylarda Olur
Gecelerin Aydınlık KaranlığıMekân, Zaman ve Hâl
Bir Tek Dakikan VarÜslûp ve Hikmet
"Rabbinin Yoluna Hikmetle Davet Et!"Yüreğimin Ağzıma Geldiği Ân
Üslûpta Hikmet ve Şefkatli HekimYumuşak Söz ve Açılan Kalb Kapıları
Umuma Konuşma ve Hataları Yüze VurmamaYâd-ı Cemil Bir Hicret Nesli
Allahım! Onları Hususî İnayet ve Sıyanet Seralarına Al!Onların Sevabını Ancak Allah’ın Mizanı Tartar
Alâka, Vefa ve Dua Derecesine Göre Herkesin HakkıdırYâd-ı Cemîl Oldular
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi ve Ulûhiyet HakikatiEsmâ-i Hüsnâ'nın Bütününe Birden Nazar
Kimseye Bildirilmeyen Esmâ-i SübhaniyeHakiki Hakaik-i Eşya ve Esmâ-i Hüsnâ
"Zinhâr Zât-ı Bârî'yi Tefekküre Kalkışmayın!"Bizi Bu Belde Halkına Sevdir Allahım!
Sevginin Aksettiği Mücellâ AynaSevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir
Allahım! Hakkımızda "Vüdd" Vaz' etMârifet, Muhabbet ve Medyuniyet
İcmalî Bilgiden Hakka’l-Yakîn UfkunaHer Sabah Bir Kere Daha Vira Bismillah
Mevcutla İktifa ve Şeytanın ÇelmesiMedyundur O Ma’sum’a Bütün Bir Beşeriyet
Sebeplere Riayet – Tevekkül ve IzdırapEmre İtaatteki İncelik ve Esbaba Riayet
Kuluçka Sabrı ve Vakt-i MerhunKasvetli Bulutlar Her Tarafı Kapladığında
Sanat ve AlkışÜç-Beş Alkışa Feda Edilenler
Şâh-ı Geylanîlik Teklif Edilse DahiGüven Telkin Etme ve Şeffafiyet
Vehimleri İzale ve Ortak PlatformlarCennet Köşklerini Düşünmek dahi…
Gelecek Nesiller ve Tarihe Not Düşmekİdarecilikte Ciddiyet ve Şefkat
İşkolik mi, İşinin Abide Şahsiyeti mi?İkna Metodu ve Dert Ortaklığı
Anne-Babadan Daha Öte Bir ŞefkatFarklı Kültür Ortamları ve Temel Disiplinler
Karşılaştığımız Problemler ve Usûlüddin PrensipleriSuçlamadan Önce Tetkik Et!
“Hocam! Bugün Sen Yine Bana Vaaz Ettin!”Yeni İnkişaflar ve İndî Mülâhazalar
Amel ve CedelAmel ve İbadet
Cedel: Bâtılı Hak Gösterme GayretiGünaha Günah İlave Etmemek İçin
Yapılması Gereken Bunca İş Varkenİrşat Yolu ve Önündeki Engeller
Özel Donanımlı Müstesna KametlerYol ve Yön Değiştirmeyen İrade Kahramanları
Allah’ım Bizlere, Bizi Aşan İstidatlar Ver!Musibet, Dua ve Kurbet
Izdırapsızlık ya da İnsanlığın Bitişi“Tulumban Al Yetiş İmdada, Yangın Var!”
Günahların Neticesi Lanetlik SıkıntılarMusibetlere Sabır ve Kurbet
Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Reca DengesiAkıbetinden Korkmayanın Akıbetinden Korkulur
Küçük Görülen Bir Nohut TanesiTopluluk İçinde Bulunma ve Sıyanet
Vazife ve İstidraçTesellibahş Bir Beyan Zemzemesi: Yusuf Sûresi
Kur'ân'ın Emirleri Karşısında Sahabe Efendilerimizin TavrıKeyif ve Zevkle İçilen Bir Çayın Hesabı
En Güzel Kıssa ve Hüsn-ü ÂkıbetHelal Rızık İçin Çekilen Sıkıntılar ve Affedilen Günahlar
Derd-i Maişet ve Allah'la İrtibatHelal Rızık ve Aile Fertleri
Günümüz Şartlarında İzdivaç ve Ailenin ÖnemiCehalet ya da Yıkılan Yuvalar
Günaha Göre Ceza ve Günaha Göre TevbeGünahlarını Alenîleştirenlerin Ötede Karşılaşacağı Muamele
Çeşit Çeşit Vesâyetİftiraka Sebebiyet Verenler Cennet Yüzü Göremezler
Peygamberlere Has Özellikler ve Gönüllerin FethiFarklı Topluluklar ve İçtimaî Kaynaşma
"Mirat-ı Muhammed'den Allah Görünür Daim"Şefkat Burcunda Fetanet Ufku
Emanet ve İnandırıcılıkAdanmış Ruhlar ve Beklentisizlik
Vehimleri İzale"Allah'a Karşı Bende Ne Vefasızlık Gördünüz ki?"
Tanıdıkça Önyargılar EriyecekKıskançlık ve Hazımsızlık Bu Yolun Cilvesi
Şirke Girmeme KararlılığıOlumlu Ön Kabuller ve Şuuraltı Beslenme Dönemi
Kibir, Zulüm, İnhirafŞartlanmışlık ve Ataların Dini
Şartlanmışlığın Bir Başka Türü: Çağı OkuyamamaŞuuraltı Müktesebatı ve Olumlu Ön Kabuller
Nikbin, Bedbin ve HakikatbinHâdiseleri Doğru Görüp Doğru Okuma Gibi Bir Derdiniz Varsa
Hakiki Mü'min Sarsılsa da DevrilmezRealiteleri Görme Bir Vazife ve Sorumluluktur
Kazanma Kuşağında Hüsran Yaşamamak İçin
Hak ve hakikatten istifade edilmesi veya mahrum kalınması noktasında Peygamber Efendimiz'in amcaları Hz.Abbas, Hz.Hamza, Ebû Leheb ve Ebû Talib'in tavır ve davranışları günümüz insanı için neler ifade etmektedir, izah eder misiniz?
Siyerdeki bir kısım rivayetlere bakılacak olursa, Hz.Abbas'ın
İslâmiyet'e girişinin Bedir Savaşı sonrası ve hatta Mekke fethinden az
önce, Medine-i Münevvere'ye hicreti esnasında gerçekleştiği gibi bir
sonuca ulaşılmaktadır.
Ancak, hayatına bir bütün olarak bakıldığında, onun çok erken dönemde
Efendimiz'le (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıkı bir irtibatının olduğu
ve İslâm'ın intişarı, Allah Resûlü'nün müşriklerin saldırıları
karşısında korunması gibi hususlarda Peygamber Efendimiz'e tavsiyelerde
bulunduğu görülmektedir.
Mesela Akabe biatları esnasında Efendimiz'in yanında bulunan Hz.Abbas,
Ensar'ın Efendimiz'e biat etmeleri durumunda karşı karşıya
kalabilecekleri tehlikelere dikkat çekmiş ve onlardan canları pahasına
Efendimiz'i koruyacaklarına dair teminat almıştır.
Mekkeliler İçinde Efendimiz'in Gözü Kulağı: Hz.Abbas
Nitekim yine rivayetlerde geçtiği üzere, Bedir savaşında müşrikler
mağlubiyete uğratıldıktan sonra, Mekkelilere ait olan kervanı takip
meselesi ortaya çıkmıştı.
Bu konuda fikrini beyan eden Hz.Abbas, Peygamber Efendimiz'e hitaben:
'Allah sana ihde'l-hüsneyeyni müyesser kıldı.
Yani seni savaşta muzaffer kıldı.
Ancak ikincisi hakkında va'd-i sübhânî yoktur!' diyerek Efendimiz'den
kervanı takip etmemesini istemişti.
Eğer bu rivayet doğruysa, Hz.Abbas'ın Allah'ın kelamına inandığı ve
Efendimiz'in yanında yer aldığı anlaşılmaktadır.
Hz.Abbas'ın hayatıyla alâkalı bu gibi parça parça hâdiseleri yan yana
getirdiğimizde onun çok daha erken bir dönemde Müslüman olduğu
anlaşılmaktadır.
Hatta daha da ileri giderek şu değerlendirmede bulunabiliriz: Hz.Abbas,
Efendimiz Medine'ye hicret ettikten sonra Mekkelilerin içinde kalmış,
onlardan biri gibi görünmüş ve Mekke'nin fethine kadar durumları
hakkında Efendimiz'i bilgilendirmiştir.
Evet, o, bir yönüyle Mekkelilerin içinde Efendimiz'in gözü, kulağı olmuş
ve Mekke'deki gelişmeleri Efendimiz'e haber vermiştir.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki, Hz.Abbas'ta (radıyallâhu anh) cibilli bir
terbiye vardı ve o, bu terbiyesinin mükâfatını görmüştü.
Çünkü insanın bazen küçük bir meziyeti olur ve o küçük meziyet daha
sonra onun hakkında çok büyük bir lütfa vesile olur.
Esasında benzer bir durumu Ebû Süfyan'da da görebiliriz.
Zira Ebû Süfyan; Ebû Cehil veya kayınpederi olan Utbe b.Rebia gibi
kaskatı ve mütemerrid bir insan değildi.
Fakat nüfusu ancak on-on beş bini bulan, panayır dönemlerinde ise
otuz-kırk bine ulaşan Mekke şehrinin meclisi konumundaki Dâru'n-Nedve'de
yer alan kimselerden biriydi.
Burası Mekke'yle ilgili işlerin yürütüldüğü karar meclisiydi.
Ebû Süfyan Dâru'n-Nedve'de bulunduğundan biraz da oradakilerin dümen
suyunda hareket ediyor ve onların oyununa geliyordu.
Bununla birlikte denilebilir ki, onun içinde bir efendilik, bir
centilmenlik vardı, cibilli bir kötülük mülâhazası yoktu.
Zaten ondaki bu güzel hasletlerin zamanla Müslümanlık haline inkılâp
ettiğini görüyoruz.
Cesaret ve Mertliğin Sembolü: Hz.Hamza
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in diğer bir amcası olan Hz.Hamza mert, cesur ve
yürekli bir kişiydi.
Bir av dönüşünde kendisine Ebû Cehil'in Efendimiz'e hakaret ederek kötü
muame-lede bulunduğu haber verildiğinde, istikametini değiştirip
doğrudan Dâru'n-Nedve'nin yolunu tutmuştur.
Meclise ulaşan Hz.Hamza sırtındaki yay ve okuyla Ebû Cehil'e vurmaya
başlamıştır.
Bunun üzerine Ebû Cehil'in kabilesinden bazı kimseler Hz.Hamza'ya karşı
çıkmak istediklerinde Ebû Cehil, Hz.Hamza'nın saf değiştirerek karşı
tarafa geçebileceği korkusuyla onlara engel olmuş ve suçu üzerine
almıştır.
Burada durup bir cümleyle, önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi
çekmek istiyorum.
İçlerinden bir kişiyi kaybetmemek veya birini kazanmak isteyen
Müslümanlar da en azından Ebû Cehil kadar akıllı hareket et-meli,
'onurum-gururum' demeyip gerektiğinde enaniyetlerini ayaklar altına
almasını bil-melidirler.
Bu kısa hatırlatmadan sonra asıl konumuza dönecek olursak böyle bir
hâdise, mert ve cesur bir kişiliğe sahip olan ve cibilli bağları
kuvvetli bulunan Hz.Hamza'yı âdeta tetiklemiş ve onun Efendimiz'in
yanında yerini almasına vesile olmuştur.
Gururla Gelen Hazin Âkıbet: Ebû Leheb
Aslında Ebû Leheb de çok kötü bir insan değildi.
Genel yapısı itibarıyla, şefkat ve mülayemet sahibi bir insandı.
Ancak gururlu ve kibirli bir kişi olduğundan pohpohlanınca kendisine pek
çok kötü şey yaptırılabiliyordu.
Mesela ona: 'Sen Abduluzzasın, Beni Ümeyye kabilesiyle akrabalığın var.
Haşimilerle Beni Ümeyyenin iltika noktasını teşkil ediyorsun.
Geniş bir oymağın başında bulunuyorsun.
Sen şöyle adamsın, böyle adamsın…' diyor ve bu tür sözlerle onu hep
oyuna getiriyorlardı.
Onun bu tür pohpohlamalara kanıp Mekke'de pek çok kötülük yaptığını
biliyoruz.
Fakat sizin de bildiğiniz gibi Ebû Leheb Bedir'e iştirak etmemişti.
Korktuğundan dolayı mı savaştan geri durmuştu? Zannetmiyorum.
Kanaatimce onu Bedir'e gitmekten alıkoyan husus, yeğenine karşı bizzat
savaşmak istememesiydi.
Bedir savaşını takip eden günlerde ise, ölüm hakikatiyle karşı karşıya
kalmıştı.
Ümmü'l-Fadl Vali-demizin bir kemik parçasıyla kafasına vurduğu ve aldığı
bu darbe neticesinde ölüp gittiği ri-vayet edilir.
Ölümü, hakikaten başına aldığı bir darbe sonucunda beyin kanaması
geçirmesinin bir neticesi miydi, yoksa Bedir'de kayınpederinin ve iki
kayınbiraderinin ölmesi, müşriklerin büyük bir bozguna uğraması, onun da
bu durum karşısında panikleyip derin bir korkuya kapılması ve işin
içinden çıkamayıp bir çözüm yolu bulamaması neticesinde ciddi bir anguaz
yaşaması mıydı, bilemiyoruz.
Ancak neticede o, âlemleri aydınlatan bir ışık kaynağının yanı başında
bulunduğu hâlde, böyle acı bir sonla hayatını noktalamıştır.
Onun bu hazin âkıbetinden şu neticeyi çıkarabiliriz: Demek ki, kayıp
gitme ile kaymayıp yerinde kalma arasında çok ince bir perde vardır.
Bu sebeple, kayıp gidene 'Niçin kayıp gitti?', yerinde kalana ise 'Nasıl
yerinde kaldı?' diye hayretle bakılmalıdır.
Çünkü yerinde sabit kadem kalma âciz insanoğlunun elinde olmadığı gibi,
kayıp gitme de onun elinde değildir.
Görüldüğü üzere insan, yanlış bir bakış açısı ve mülâhazalardaki az bir
inhirafla dengeyi koruyamayabiliyor; koruyamıyor ve hafizanallah gümbür
gümbür devrilip gidiyor.
Bu noktada A'râf Sûresi'ndeki bir âyet-i kerimede kendisinden
bahsedildiği rivayet edilen Bel'am b.Baura adlı şahsın feci âkıbetini
hatırlayabiliriz.
Söz konusu âyet-i kerimede meâlen Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
'Onlara, kendisine âyetlerimizi verip duyurduğumuz densizin kıssasını da
anlat; anlat ki o, sahip olduğu bilgisine rağmen, sıyrılıp (tekvînî veya
tenzîlî) âyetleri (idrak çerçevesinin) dışına çıktı.
Derken şeytan onu kendine uydurup kendine benzetti; o da onun arkasına
takıldı ve azgınlardan biri oldu.' Rivayetlere göre bu kişi, kurb-i
ilâhiye giden yollar hakkında malumat sahibiydi ve ism-i azamı
biliyordu.
Fakat işte bu konumdaki bir insan bir yerde devrilip gitmiştir.
Bundan dolayı Sahib-i Şeriat: 'Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidayet
verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet
bağışla.
Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!' (Âl-i İmrân Sûresi, 3/9)
duasını dilinden hiç düşürmemiştir.
Zira âkıbet endişesi taşımayanların âkıbetinden endişe edilir.
Evet, 'Ben de kayabilirim!' endişesini taşımayan bir kimse
–hafizanallah– her an kayıp gidecek tehlikeli bir zeminde bulunuyor
demektir.
Çünkü görüldüğü üzere Ebû Leheb'in düştüğü yerde Hz.Hamza, Hz.Abbas
sürpriz bir kurtuluşla sıçrayıp felaha ermişlerdir.
Baktığımızda aynı aile fertlerinden birisi Efendimiz'in yanında yer
alırken diğeri onun karşısında saf tutmuştur.
O zaman anlıyoruz ki, küfürle iman arasında çok ince, kıl gibi bir
mesafe vardır.
İnsan âdeta burada ipin üzerinde geziyor gibidir.
Bundan dolayı insan, meyelan-ı şerrin kökünü kesip meyelan-ı hayra
kuvvet vermek için sürekli dua etmeli, Allah'a sığınıp istiğfarı
dilinden hiç düşürmemelidir.
Cenâb-ı Hak hepimizi düşmekten, kayıp gitmekten muhafaza buyursun!
İmanın Doldurulamaz Yeri ve Ebû Talib
Soruda zikredilen Peygamber Efendimiz'in amcalarından biri de Ebû
Talib'ti.
O, babası Hazreti Abdulmuttalib gibi, Peygamber Efendimiz'i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) sürekli sıyanet etmeye çalıştı.
Esasında Efendimiz hakkında Abdulmuttalib Hazretleri'nin düşünceleriyle
Ebû Talib'in düşünceleri birbirinden farklı değildi.
Her ikisi de Efendimiz'i harika bir fıtrat olarak görüyor, hem
viladetinden evvel, hem de sonra O'nun hakkında hep güzel düşüncelere
sahip bulunuyorlardı.
Ancak Abdulmuttalib'in durumuyla Ebû Talib'in durumu birbirinden
farklıdır.
Çünkü Abdulmuttalib, Efendimiz'in anne-babası gibi fetret ehli sayılır,
dolayısıyla onun için fetret döneminin avantajları söz konusudur.
Fakat Ebû Talib, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini gördüğü hâlde
değişik saiklerle 'Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ne diyorsa bize de onu demek düşer.' diyemedi.
Ebû Talib, Hz.Ali'nin babasıydı.
Çok zor bir dönemde Efendimiz'e destek olmuş, O'na yardım etmişti.
Ancak hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, bunların hiçbiri imanın
yerini doldurmaz.
'La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah' öyle bir ağırlıktadır ki, bir
hadisin ifadesiyle, dünya kadar günahlar terazinin bir kefesine konup
kelime-i tevhid de diğer kefeye konduğunda, o ağır basar.
Çünkü onun yerini dolduracak ağırlıkta başka bir şey yoktur.
İşte Ebû Talib o ağırlığı kaybetmişti.
Özellikle de o ağırlığın münhasıran tek başına kıymet ifade ettiği bir
zaman diliminde onu kaybetmişti.
Çünkü Üstad'ın da Mektubat'ta ifade ettiği gibi, Efendimiz'i gördükten,
Peygamberliğine şahit olduktan sonra, O'na iman etmedikçe rah-ı necat
muhaldir.
Ebû Talib için terbiyem gereği 'gurur' kelimesini kullanmak istemiyorum.
Ancak Kureyş'in ileri gelenleri ona gelerek kabile ve atalara bağlılık
duygusunu tahrik ettiler, 'Sen Abdulmuttalib'in yolundan mı döneceksin?'
türünden laflar ettiler ve bir yönüyle onun Efendimiz'e ittiba etmesine
mâni oldular.
Ancak sizin de bildiğiniz üzere kişinin iman etmesine engel hususlardan
biri de, körü körüne âbâ u ecdada ittiba etme meselesidir.
Bundan dolayı netice itibarıyla diyoruz ki, Allah Resûlü'ne bu kadar
yardımcı olan ve O'na sahip çıkan bir insanın hidayete eremeyişi bizim
için ne kadar hicranlı bir hâdise olsa da, bu noktada dilimizi tutup
sükutu tercih etmemiz gerekir.
Belki burada asıl üzerinde durulması gereken husus, körü körüne âbâ u
ecdada ittiba tehlikesinin bizim için de söz konusu olup olmadığı
meselesidir.
Zira hâl-i pürmelalimize bakılacak olursa çoğumuz itibarıyla, erkân-ı
imaniyeyi ele alıp tek tek tahlilden geçirdikten ve hepsini sağlam bir
zemine oturtup yerli yerine koyduktan sonra o iman âbidesini yeniden
inşa etmiş ve ona göre bir tahkikî iman ufkuna ulaşmış değiliz.
Tabir caizse atalarımızın bize kazandırdığı iğreti bir imanla yaşıyoruz.
Bazı Ehl-i Sünnet imamları taklide dayanan böyle bir imanı kabul
etmemişlerdir.
Çünkü onlara göre imanın tahkikî olabilmesi, kişinin, iman ettiği
esasların her taşını kendi eliyle yerli yerine koymasıyla
gerçekleşecektir.
Evet, imanın her bir cüzünü düşünerek, tahlilden geçirdikten ve onların
üzerine şuur mührü vurduktan sonra işte böyle bir iman şart-ı âdi
planında senin iradenin ürünü demektir.
Ancak şu anki hâliyle pek çoğumuzun imanının mimarı babalarımızdır;
babalarımızın imanının mimarı da dedelerimizdir...
ve hakeza taklit öteden beri bu şekilde devam edegelmiştir.
Fakat şunu da hemen ifade edeyim ki, iman çok kıymetli olduğundan,
taklit bile olsa onu reddetmek imana karşı saygısızlık olur.
Taklid Âfeti ve Biz
Hz.Üstad bu mevzuda, insanları tahkik kapısına çağırıyor, bizlere tahkik
kapısını aralamak istiyor.
Risale-i Nur'da sadece bir Âyetü'l-kübra'yı bile düşünecek olursak,
Üstad'ın orada okuyucuyu kâinatın her bir parçasıyla yüzleştirdiğini,
her nesneyi dillendirdiğini ve bizi her nesne karşısında düşünceye sevk
ettiğini görürüz.
Onu okuyan kişi âdeta iman adına kendi düşüncelerini yeniden inşa ediyor
gibidir.
Zaten taklidî iman çağımızdaki şiddetli inkâr ve dalâlet fırtınaları
karşısında dayanamamış ve maalesef gümbür gümbür yıkılıp gitmiştir.
Hatta asırlarca İslâm'ın mânevî hayatının soluklandığı müesseselerde
bulunan insanlar dahi böyle bir taklidî imanla dalâlet fırtınaları
karşısında ayakta duramamış ve çeşit çeşit şüphe ve tereddütlerle
dinlerini, imanlarını kaybetme noktasına sürüklenmişlerdir.
Hâlbuki onlar iman binalarının her parçasını çok iyi bilse ve ona göre
sağlam bir zemine oturtmuş olsalardı netice böyle olmayacaktı.
İşte görüldüğü üzere Ebû Talip için söz konusu olan taklit âfeti bizim
için de uhrevî hayatımızı tehdit eden büyük bir belâ ve musibettir.
Ayrıca unutulmaması gerekir ki, taklitten sıyrılıp tahkikin sağlam
zemininde iman binamızı inşa edebilirsek, bu hâl, bizim tavır ve
davranışlarımıza da aksedecektir.
Zira inanmış bir insanın bakışında, konuşmasında hep ciddiyet
nümâyandır.
Bu mânâda, Hz.Üstad'ın çevresinde de inanmış insanların bulunduğunu
söyleyebiliriz.
Hâlbuki bizler taklidin kocaman kahramanlarıyız.
Çünkü biz kendimizle yüzleşerek, inandıklarımızı analitik mülâhazayla
ele alıp tahlil ederek; tahlil edip yeni terkip ve sentezlere ulaşarak o
imanımızı sahiplenmiş değiliz.
Taklitten kurtulamamış böyle bir fert, çok güçlü bir dalâlet fırtınası
karşısında devrilip gitme tehlikesiyle karşı karşıya demektir.
Böyle bir netice bazen itikat sahasında, bazen amelde, bazen hizmet
felsefesinde, bazen de benliğin öne çıkması gibi hususlarda kendini
gösterir/göstermektedir.
Hâlbuki iman yönüyle oturaklaşmış, dalgaları dinmiş bir insanın her
tavrından inanç dökülür.
O her hâliyle gayet tabiî ve fıtrîdir.
Hatırlatılacak şeyler hatırlatıldığında onun yüreğinin ağzına geldiğini
görürsünüz.
Daha bir farklıdır onun geceleri.
Seccadesi çok iyi tanır onu.
Yoksa tahkikî imandan kaynaklanmayan hâl ve hareketler sun'îdir;
centilmenlik ve incelikler aldatıcıdır.
Onlarda devam ve temâdî söz konusu değildir.
Bir gün birisine karşı incelerden ince görünürsün ama tabiatında o
inceliğe ulaşamadıysan moralinin o ölçüde yerinde olmadığı bir başka gün
gerçek tabiatını ortaya koyarsın.
'Kimseye bir fiske dahi vurmam!' dediğin bir yerde öyle bir tekme
atarsın ki çevrende bulunan insanların senin hakkındaki kanaati altüst
olur.
Böylece o güne kadar yapmacık tavırlarınla oluşturmaya ve mayalamaya
çalıştığın her şey gümbür gümbür yıkılır gider.
Çünkü bunlar senin tabiatına mal olmamıştır.
Rabbim böyle bir âkıbetten bizleri muhafaza buyursun ve hepimizi şekil
insanı olmaktan ziyade iç derinliğine sahip, tahkikî imanla mücehhez,
hakikî mü'minlerden eylesin.
Âmin.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Günahından
tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.
Allah bir kulunu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.” beyan-ı
şerifini nasıl anlamalıyız?
“– “Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç
işlememiş gibidir.”.
(İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150) hadis-i
şerifinde geçen “” lafzı, sürçüp, düşüp kapaklandıktan sonra hemen
kalkıp tevbe, inabe veya evbe ile doğrulan; yanlışının farkına vararak
Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden, sonra da yalvarıp yakarmalarıyla tevbe
kurnalarında arınmaya çalışan kişinin hâlini ifade eder.
Hadis-i şerif, isim cümlesiyle beyan buyrulmuştur.
İsim cümlesi ise devam ve sebat ifade eder.
Demek ki bu nurlu beyanda, aynı zamanda tevbe ve istiğfardaki
devamlılığa dikkat çekilmektedir.
Yani kişi ne zaman tökezleyip günah çukuruna düşse, her defasında, hiç
vakit fevt etmeden, hemen tevbe, inabe ve evbe kurnalarına koşmalıdır.
Hadis-i şerifte günah mânâsına gelen “zenb” kelimesiyle, kuyruk manasına
gelen “zeneb” aynı kökten gelmektedir.
Bu durumdan hareketle diyebiliriz ki günah, insan fıtratına ters,
tabiatına aykırı olan ona takılmış kuyruk gibidir.
Evet günah, insanı kuyruklu bir varlık hâline getirir.
Kuyruk, kuyruklu olarak yaratılmış mahlûkata uygun düşse de insana
yakışmaz.
Bundan dolayı insanoğlu, her günah işleyişinde kendine bir kuyruk
taktığının farkına varıp tevbe ile hemen o kuyruğu kesmesini bilmelidir.
Yoksa o kuyruğa başka kuyruklar ilave olunur ve insan onu söküp
atamayacak hâle düşer.
Böyle bir kişi hakkında ise hadis-i şerifte beyan buyurulan: “Kul bir
günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur.
Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine
parlar.
Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele
geçirir.” (Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin) hakikati zuhur eder.
Bir âyet-i kerimede ise bu durum “– Allah onların
kalblerini mühürlemiştir.” (Bakara Sûresi, 2/7) ifadeleriyle
anlatılır.
Bundan dolayı diyebiliriz ki, encamı itibarıyla her bir günah içinde
küfre giden bir yol bulunduğundan, Peygamber Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) “” sözüyle daha başta dikkatleri tevbeye çekmiş ve
böylece bizi bu tür bir âkıbete düşmekten korumak istemiştir.
İnsanı İçten İçe Eritecek Derin Tevbeler
Hadis-i şerifte tevbe eden kişinin, o günahı hiç işlememiş gibi bir
lütfa mazhar kılınacağı ifade ediliyor.
Fakat dikkat edildiğinde görüleceği üzere hadiste tevbe eden için “Günah
işlememiştir.” denmemekte, “Günah işlememiş
gibi olur.” denmektedir.
Yani burada mehâbet ve mehâfet kapısı aralık bırakılmıştır.
Dolayısıyla bu üslûptan; “keşke insan o günahı hiç işlemeseydi, o leke
ve yarayı hiç almasaydı” şeklinde bir sonuç da çıkarabiliriz.
Evet, her ne kadar tevbe ve istiğfar kahramanı, o yara-bereyi tevbe
iksiriyle silip süpürse de o yaradan bir iz kalmayacağına dair elde bir
teminat bulunmamaktadır.
Elbette ki Allah (celle celâluhu) dejenere olan mânevî, ruhî ve kalbî
yapımızı fevkalâdeden bir rejenerasyonla birdenbire yenileyebilir.
Ancak bunun her zaman böyle olacağına dair mutlak bir teminat söz konusu
değildir.
Ayrıca bazen insan ciddi bir inhimakla bir günahın içine düşüp kendisini
balıklamasına o işin içine atabilir.
Mesela şehevanî duygularının esiri olabilir veya hırs ve hasedine yenik
düşerek korkunç bir cinayete sebebiyet verebilir.
Günahın çok büyük olduğu böyle bir durumda yapılan tevbe ve istiğfarın
da, o günahın büyüklüğüne paralel kişiyi içten içe eritecek ölçüde
derin, engin ve kucaklayıcı olması gerekir.
Eğer yapılan tevbe o derinlik ve enginlikte değilse o zaman denilebilir
ki, böyle bir tevbenin bütünüyle o günahı silip, süpürüp götürmesi
mümkün değildir.
İşte hadiste geçen “– O günahı işlememiş gibi..” hakikatine
bir de bu açıdan bakılabilir.
Günahlardan Korunma ve Allah Sevgisi
Hadîsin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah
bir kulunu severse artık ona günahı zarar vermez.” buyuruyor.
Bu peygamber beyanından anlıyoruz ki, Allah’ın bir kulunu sevmesi, o
kulun günahlardan korunması adına çok önemlidir.
Çünkü Allah (celle celâluhu) sevdiği kulun kalbine günahın çirkinliğini
bütün dehşetiyle duyurur ve onun içinde günaha karşı tiksinti duygusu
hâsıl eder.
O kul bir şekilde günaha düşmüş ise, bu durumda da Cenâb-ı Hak, onun
kalbine nedamet korları salar ve ona tevbeye giden yolları gösterir.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sevk, ilham, inayet ve riayetiyle öyle ekstradan
hâller olur ki, siz tam içine düşecekken günahın eşiğinden geriye
çekilip alınırsınız.
Veya bir günaha girersiniz ama yirmi sene o günahı her gün işlemiş gibi
ızdırapla içten içe inlersiniz.
Âdeta bütün nöronlarınızda o günahı duyar ve her aklınıza gelişinde, onu
sanki yeni işlemiş gibi beyniniz karıncalanmaya başlar.
Ardından da, “Allahım! Senden afv u mağfiret istiyorum!”, “Allahım!
Günahlarımdan vazgeçip Sana teveccüh ediyorum!” gibi istiğfarlarla
Allah’a yalvarıp yakarmaya durursunuz.
Cenâb-ı Hak da bunların her birini Kendisine bir dönüş olarak sizin
sevap hanenize yazar.
Bu noktada şu hususu hatırlatmak istiyorum: Allah (celle celâluhu) bir
kere yapılan tevbe ve istiğfarla belki o günahı affetmiş olabilir.
Ancak kulun buna razı olmayıp bir kere değil bin kere Allah’a dönme cehd
ve gayreti içinde bulunması ilahî hoşnutluğu yakalama adına daha güzel
bir yaklaşım tarzıdır.
Allah’ın sevdiği bir kul olma mazhariyeti bu denli ehemmiyetli
olduğundan İmam Şazilî Hazretleri gibi zatların, virdlerinde, şöyle bir
talepte bulunduklarını görüyoruz: “Allah’ım günahım
varsa sevdiğin kulların günahı gibi olsun; sevmediğin insanların sevabı
gibi olmasın.” Zira Allah’ın sevmediği bazı insanların da güzel
amelleri olabilir.
Yani bu tür insanların kendileri olmasa da sıfatları mü’min olabilir.
Ancak iman; hayr u hasenata ulaşmak için sırlı bir anahtar olduğundan,
onu elde edemeyenlerin ahirette yaptıkları güzel işlerden istifade
etmeleri mümkün değildir.
Bundan dolayı önemli olan Allah’ın bir kulunu sevmesidir.
Çünkü zaten Cenâb-ı Hak bir insanı seviyorsa o şahsı işlediği günahların
kiriyle başbaşa bırakmayacak, onu tevbe, inabe ve evbe yoluna sevk edip
bütün benliğiyle günahlardan arınma duygusunu kendisine ilham edecektir.
Hani nasıl ki, evladına düşkün bir anne önlüğü kirli olan çocuğunu
sokağa salmak suretiyle onu başkalarına karşı rezil etmez.
Öyle ki çocuk elli defa önlüğünü kirletse, yine de her defasında onu
temizler; elini, yüzünü, gözünü siler, pırıl pırıl hâle getirir ve
çocuğunu sokağa öyle salar.
İşte Allah’ın insanlara olan alakası, merhamet ve sevgisi anne-babayla
mukayese bile edilemeyeceğinden, Cenâb-ı Hak sevdiği kullarına günaha
giden yolları kapatır.
Konumuna göre belki bazılarına hiç günah işletmez.
Günaha düşmüş bulunan sevdiği kulunu da o hâliyle bırakmaz.
Binbir ızdırap duyacak şekilde o günahı kulunun kalbine duyurur; duyurur
da sevdiği o kulunu tevbeyle yeniden dirilişe erdirir, her bir
tevbesiyle ona bir kere daha bir “ba’sü
ba’de’l-mevt” yaşatır.
Böylece o insan hayatını bir kere yaşamaz.
O kişi, Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve rahmetiyle, âdeta tevbeleri adedince
çok buudlu ve derinlikli bir hayat yaşar.
Hadis-i şerifin sonunda Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) “
– Şüphesiz
Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.”
(Bakara Sûresi, 2/222) âyetini okuyor.
Bu âyet-i kerimede maddî-mânevî kirlerden arınmanın Allah’ın sevgisine
mazhar olabilmek için önemli bir vesile olduğu ifade buyurulmaktadır.
“Çokça ve derince tevbe edenler” şeklinde dilimize aktarabileceğimiz
“tevvâbîn” lafzı, kullanıldığı kip itibarıyla mübalağa ifade etmektedir.
Yani onlar, tevbe mevzuunda çok ciddi bir azim ve cehd ortaya koyar,
yaptıkları işi bütün benliklerinde duyar, onu kalb heyecanları ve
gözyaşlarıyla soluklar ve bunu bir kez değil, her hataya düştüklerinde,
işledikleri günahları her hatırlayışlarında yerine getirir; getirir ve
tevbe kurnalarına koşarak tertemiz hâle gelirler, demektir.
Günahların çirkin yüzünü gösterip insanları tevbeye özendirirken muhatapları ümitsizliğe sevk etmemek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Bu konuda çocuklarla mükellefleri birbirinden ayrı değerlendirmememiz
gerektiği kanaatindeyim.
Şöyle ki çocuklarda daha çok imrendirici olmalı, meseleleri recâ
duygusuna bağlı götürmeli ve tebşir yörüngeli hareket edilmelidir.
Günah ve azapla korkutmak yerine, onlara, yapacakları güzel amellerin
ahiretteki tezahür ve güzel sonuçları dile getirilmelidir.
Bu istikamette öncelikle Allah ve Peygamber sevgisi aşılanmalı, onun
akabinde bu sevginin kendilerine ahirette kazandıracağı mükâfatlar
anlatılmalıdır.
Hâsılı çocuklar için sevgi, tergib, teşvik ve tebşir esas alınıp ona
göre hareket edilmelidir.
Mükellef olan insanlarda ise dengeyi elden bırakmamak gerekir.
İnzarla tebşiri, terhible tergibi, mehabetle muhabbeti atbaşı
götürmelidir.
Bir taraftan insanların ümitsizliğe düşmesine meydan verilmemeli, fakat
diğer yandan da onların günahları hafife almalarına fırsat
tanınmamalıdır.
Özellikle haram-helal mevzuunda laubaliliğin yaşandığı, ciddi mânâda
günahlardan sakınılmadığı, sadık bir mü’min olarak yaşamanın zorlaştığı
dönemlerde, günahlar bütün çirkinlik ve çirkefliğiyle ortaya konmalı;
ortaya konup onların bir kısım latifeleri öldürdüğü üzerinde
hassasiyetle durulmalıdır.
Zira bu latifelerimiz içinde öyleleri vardır ki ahirette Cenâb-ı Hakk’ı
çok engince ve azametine yakışır bir şekilde duyup hissetmemizi
sağlayacaktır.
Bu sebeple “kısa ve fâni bir ömürde, geçici ve basit bir kısım zevk ve
lezzet için, ebedî hayat hesabına yaratılmış bu çok kıymetli donanımları
günahlarla öldürmek akıl kârı mıdır?” deyip muhatapların bu hususta
derinlemesine düşünmesini temin etmemiz gerekir.
Çünkü farklı zamanlarda birçok kez dikkat çekmeye çalıştığımız üzere,
her ne kadar temel bir kısım latifelerin tevbe, inabe ve evbe yoluyla
ihyası mümkün olsa da, önemli bazı latifelerin günahlarla öldürüldüğünde
bir daha diriltilmeyebileceği de göz ardı edilemeyecek bir husustur.
Hele belli konumda belli mazhariyetlere ermiş insanlar, bile bile, bu
tür hata ve günahlar içine giriyorlarsa bu mevzu daha endişe verici bir
durum arz ediyor demektir.
Bundan dolayı Allah’ın af ve mağfiretini, cebimizde el âleme
dağıttığımız bir çikolata şeklinde görmemeliyiz.
Aksine onları, hayr u hasenatın, ibadet ü taatin yerine getirilmesi gibi
belli karşılıklar neticesinde muhataplarımıza sunmalıyız.
Yoksa –hâşâ– cömertliğimizi Hazreti Cevad’ın cûd ve sehavatinin önüne,
merhamet ve sevgimizi Hazreti Rahman’ın rahmet ve muhabbetinin önüne
geçiriyor gibi bir tavır içerisine girmek Allah’a (celle celâluhu) karşı
saygısızca bir tavır demektir.
Bu noktada insanlarda haram-helal hassasiyetinin oluşturulması çok
önemlidir.
Öyle ki bir insan vakıf malının halısına ayağını basarken bile, buna
hakkı olup olmadığını, Allah’ın bu konuda kendisini muâheze edip
etmeyeceğinin hesabını yapmalıdır.
Bunun için de, hata ve günahlar ve bunların kaybettirdikleri çok ciddi
anlatılmalı; eğer bu mevzuda gerekli hassasiyet gösterilmezse Cenâb-ı
Hak’tan gelen hususi vâridât ve mevâhibin inkıtaya uğrayacağı da ayrıca
dile getirilmelidir.
Hâsılı tevbe mevzuunda dengeyi yakalama adına bir taraftan Allah’ın sonsuz merhametine güven esas alınıp recâ duygusu güçlendirilmeli, diğer yandan da günahların çirkin yüzü gösterilip, işlenen günahlar neticesinde bir kısım latifelerin ölebileceği ve telafisi mümkün olmayacak bazı mahrumiyetlerin yaşanabileceği hatırlatılmalıdır; hatırlatılmalıdır zira hepimizin bu istikamette telkin, tebliğ ve irşadlara hemen her zaman ihtiyacı bulunmaktadır.
İbn Haldun, bir kere dünyevileştikten sonra yeniden İslâmî esaslara
dönmenin çok zor olacağı şeklinde bir tespitte bulunur.
Bu tespiti nasıl
değerlendiriyorsunuz, bilhassa günümüze bakan yönüyle izah eder misiniz?
İbn Haldun'un yaşadığı dönem, İslâm dünyası adına karışık, buhranlı bir
dönemdir.
Bu sebeple kanaatimce o, önemli bir ilim adamı olmasına
mukabil, kendi zamanının çocuğu olarak o dönemdeki ahvâlden hareketle
birtakım neticelere varmaya çalışmış, ulaşmış olduğu bu neticelerin bir
kısmında isabet kaydederken, bir kısmında ise hata etmiştir.
Meseleye bu
açıdan bakıldığında, mezkûr tespitte doğruluk payı bulunmakla beraber,
onun tashih edilmesi gereken yanları bulunan nisbî bir hakikat olduğunu
söyleyebiliriz.
Şimdi isterseniz icmalî olarak dile getirdiğimiz bu
hususu bir nebze açmaya çalışalım.
Bir Kere Başkalaşan
Değişme ve başkalaşma, üzerinde ciddi mânâda durulması gereken çok
önemli bir meseledir.
Çünkü daha önce de değişik vesilelerle ifade
edildiği üzere bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir.
Evet, bir
kere başkalaşan artık başkalaşma yoluna girmiş demektir.
Sonra o şahıs,
hiç farkına varmaksızın bir kere daha, bir kere daha başkalaşır ve
neticede her yönüyle bambaşka biri oluverir.
Bu önemli konuyu teyit eden
hadis-i şerifler de vardır.
Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: 'Kul
bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur.
Eğer tevbe
edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar.
Ama tekrar günaha dönerse,
o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.' (Tirmizî, Tefsir,
Mutaffifin) Buradan anlıyoruz ki, insan kalbî hayatı itibarıyla bir kere
kirlenmeye açıldığında, o açılmanın nerede duracağını ve kaç derecelik
bir açı meydana getireceğini kestirmek oldukça zordur.
İnsan farkına
varmaksızın bir de bakar ki, merkezdeki 0,1 derecelik bir açı, muhit
hattında yüz seksen derecelik bir açı hâline gelivermiş.
Esasında Üstad Hazretleri de, 'her bir günah içinde
küfre giden bir yol vardır' diyerek bu hakikate işaret etmektedir.
Çünkü günah fıtrat ve tabiatı deforme eden bir illet olduğundan o,
fıtrat ve tabiattan uzaklaşma yani bir yönüyle bir başkalaşma demektir.
Hz.Pir, aynı hakikati bir başka yerde şöyle seslendirir: 'Hazer
et, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir
lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma.' Bunun mânâsı şudur: Sen,
dünyaları içine alan ama yine de doymayan çok ulvî, Cenab-ı Hakk'a ve
ebediyete müştak ve ancak cemal-i ba kemal ile mutmain olabilecek letaif
ve duygularını öyle gelip geçici arzu ve heveslerle kirletme.
Yoksa
hocalarımızın ifadesiyle el, el ile; ayak, ayak ile elveda ettiği yani
can hulkuma geldiği zaman, 'Ne diye bunlara bakmışım, ne diye bunları
dinlemişim, ne diye bunlara doğru yürümüşüm, ne diye bunlara el
uzatmışım, keşke bunları hiç yapmasaydım!' diyerek pişman olursun.
Bu sebeple inanmış bir gönlün, başkalaşma yoluna sülûk etmeksizin,
değişme ve başkalaşmanın bir keresine bile müsaade etmeme kararlılığı
içinde olması ve temel disiplinler itibarıyla hep sabitkadem olarak
yerinde sapasağlam durabilmesi çok önemlidir.
Çünkü değişme veya
başkalaşma temkinsizce buzda yürüme gibidir.
İnsan orada her an kayıp
düşebilir.
O hâlde hiç bir meseleyi küçük görmeksizin giyim-kuşamdan
şekil ve şemaile kadar her hususta kendimiz olarak kalabilme yollarını
bulmalı ve o yolda kararlı bir tavır sergilemeliyiz.
Yoksa sırf değişim
fantezisinin zebunu olarak giydiğimiz bir elbiseyi modası geçti diye
kaldırıp bir köşeye atarsak, başka bir zaman, onun da modası geçer ve
onu da kaldırıp atma lüzumu duyarız.
Zamanla bu hâl şekil ve şemailimize
sirayet eder.
Artık kendinden kaçan, özünden uzaklaşan bir fert olarak
saçımızdan-başımızdan hafif hafif kırpmaya başlarız fakat dönüşüm ve
başkalaşma orada da durmaz; bundan sonra sıra kirpiğimize mi gelir,
kaşımıza mı gelir bilinmez ve neticede makası öyle bir yere yanaştırırız
ki, o bizi kökümüzden koparır.
En Derin Çukurlardan En Yüksek Zirvelere
İşte İbn Haldun merhum üst üste mağlubiyetlerin yaşandığı o buhranlı
dönemde böyle bir hususa dikkat çekmek istemiş olabilir.
Ancak İbn
Haldun, sorunuzdaki bu ifadesiyle, dejenere olmuş toplumların yeniden
ihyası mevzuunda ümitsizliğin ağır bastığı bir yaklaşımı
seslendiriyorsa, kanaatimce böyle bir yaklaşımda zühul var demektir.
Çünkü var olduğu günden beri beşeriyetin belki elli defa mumu bitmiş,
elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah'ın izniyle yeniden bir
meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur.
Evet,
beşeriyet elli defa Lut Gölü'nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin
peşini Everest Tepesi'nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan
insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.
Mesela Mehmed Akif, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği dönemi tasvir ederken:
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı bu gün Şarkı yıkan tefrika derdi.
ifadelerini kullanmıştır.
Ancak bütün bu karanlık ve kasvetli ortama
rağmen Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kayserleri, kisraları yere
sermiş ve bir hamlede içinde bulunduğu o durumdan insanlığı
kurtarmıştır.
İnsanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir
ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur.
Bundan dolayı mü'min bir kuyuya
düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe
düşmez/düşmemelidir.
Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi
bir Zât'a dayanmaktadır.
Mesela ilâhî bir inayet neticesinde, oradan
geçen bir kervan düşmüş olduğun o kuyuya kovasını salıp senin oradan
çıkıp kurtulmana vesile olabilir.
Böyle bir imkân olmasa bile, inanmış
bir insan olarak sen ye'se kapılmamalı, tırnaklarınla o duvarlara
tırmanıp oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın.
Nitekim beşer Allah'ın
inayetiyle elli, belki yüz defa düştüğü o kuyudan çıkmış; çıkmış ve o
çukurları zirve hâline getirmiştir.
Yine merhum Âkif'in ifadesiyle;
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me'yus olan ruhunu, vicdanını bağlar.
Âkif'in bu ifadelerine karşılık Hazreti Pir de, 'Ye's mâni-i her
kemaldir.' demiştir.
Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı
içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye'si gömmek olmalıdır.
Çünkü ye's ve
reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye'si gömmekle recayı
olması gereken yere çıkarabilirsiniz.
Islah Süreci ve Sabır
Şimdi bütün bunları nazar-ı itibara aldığımızda ifade etmemiz gerekir
ki, eğer bizde ciddi bir başkalaşma ve değişme olmuşsa kimse bunun
düzeltilemeyeceğini söyleyemez.
Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki, iki üç
asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek de
çok zordur.
Biz asırlardan beri rehnedar olmuş bir kaleyi tamir etmeye
çalışıyoruz.
Öyle ki iman esasları bile sarsılmış, anne-baba hukuku
ayaklar altına alınmıştır.
Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna
kadar her şey zir u zeber edilmiştir.
Toplum bünyesi bütün bunların
hepsini birden kaldırıp ikame etmeye tahammül edemez.
Kaldı ki, belli
bir kültürün çocuğu olan insanlar bile başka bir kültür ortamıyla
karşılaştıklarında entegrasyon sorunu yaşıyorlar.
Mesela batılılar,
aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, bir dönem işçi olarak
ülkelerine gelen insanların kendi toplumlarına hâlâ entegre
olamamalarından şikâyet ediyorlar.
Üstelik göç eden bu insanlar dinî ve
kültürel sahada ciddi bir donanıma da sahip değillerdi.
Teşrî sürecinde ortaya çıkan tablo da bize bu hakikati anlatmaktadır.
Mesela Kur'ân-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu'na yirmi üç senelik
bir süre zarfında indirilmiştir.
Hâlbuki Cenâb-ı Hak dileseydi onu
birdenbire semadan bir kitap olarak indirebilirdi.
Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de insanları çağırarak onlara kendisine
indirilmiş Kitab'ı okur ve hâlinizi buna göre tanzim edin, diyebilirdi.
Ancak bildiğiniz üzere Kur'ân-ı Kerim yirmi üç senenin, ay, hafta ve
günlerine serpiştirilerek indirilmiştir.
Arada vahyin kesildiği zaman
dilimleri de olmuştu.
İhtimal o inkıta zamanları da gelen vahyi
sindirmeye matuf ayrı bir imhal-i ilâhî idi.
İşte 23 yıllık bu süre
zarfında gelen bütün emirler muhataplar tarafından sindirile sindirile
kabul edilip benimsenmişti.
Bu sebeple diyoruz ki, eğer iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce,
anlayış, felsefe, dünya görüşü ve belki şekil ve şemailimiz açısından
ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi
çok zordur.
Esasında teşriî emirlerin çehresinde okuduğumuz bu hakikati
tekvînî emirlerin simasında da görüp okuyabiliriz.
Mesela tırtıldan
kelebeğin çıkması gibi, belli metamorfozlar yaşayarak varlık sahnesinde
yerini alan hayvanatta dahi o süreç bir hamlede olmuyor.
Bundan dolayı
siz değişim teklifinde bulunduğunuz muhatabınızın sırtına üç-dört
mutasyonu birden yüklerseniz, o insanı öldürmüş olursunuz.
O zaman
yapılması gereken düzeltmek istediğiniz hususları rehabilite ede ede
sevdirmek, sevdirip benimsetmektir.
Sahabe toplumu bu şekilde meydana
gelmiştir.
Vahiyle aydınlanmadan evvel o toplum içinde ümmî ve bedevî
insanlar vardı.
Onlardan bazıları başlangıç itibarıyla kapıdan içeri
girip 'Abdulmuttalib'in torunu Muhammed burada mı?' diye hitap
edebiliyorlardı.
Fakat bir gün geldi, aynı insanlar Allah'ın indirdiği
vahyi sindirmiş birer mü'min olarak akılları talim, nefisleri tezkiye,
kalbleri tasfiye eden medeniyet muallimleri hâline geldiler.
O hâlde
bize de bu yolda kararlı, azimli ve sabırlı olmak düşer.
Günümüz insanını değişim ve başkalaşma gibi fantezilere sürükleyen saikler nelerdir?
Bu tür fantezilere yelken açan kimseler kendi değerlerimizin yetmezliği
düşüncesiyle hareket ediyor olabilirler.
Hâlbuki bu, büyük bir tarihî
yanılgıdır.
Çünkü sahip olduğumuz değerlerin semavî ve ilâhî olduğuna
inanan bir insanın, onlardaki enginlik ve zenginliği de peşinen kabul
etmesi gerekir.
Diğer yandan bizim değerlerimizin zamanın gereklerine
uygun olarak o kadar çok açılım noktası vardır ki, darlık ve
yetmezlikten söz edilemez.
Günün ihtiyaçlarına cevap vermede kapalı gibi
duran bir kısım meseleler ise Kitap ve Sünnet'in sınırlı nasslarından
sınırsız meselelere uzanmanın farklı bir unvanı sayılan içtihad
sayesinde her zaman çözüm ve vüzuha kavuşturulacak durumdadır.
Yeter ki
dinamik ve aşkın hususiyete sahip bulunan o semavî kaynağa tam bir iman
ve itimadla müracaat gerçekleştirilebilsin.
Evet, bu mevzuda sabit
değerlerimiz olarak ifade edebileceğimiz muhkemâta ait meselelerde
kat'iyen bir eksiklik söz konusu değildir.
Bu konuda fantezi ve lükslere
girme, değerlerimizin kıymet-i harbiyelerini bilmeme, onların enginlik
ve ifade ettikleri mânâları takdir edememeden başka bir şey değildir.
Değişim fantezisinin bir diğer sebebi olarak orjinallik peşinde koşma
gösterilebilir.
Çünkü bazı insanların, çocukluklarından itibaren
duyageldikleri meseleler hakkında ülfet ve ünsiyete yenik düşmeleri,
onların içinde farklı bir şey söyleme, farklı bir şey söylemek suretiyle
kendilerini ifade etme arzu ve hevesini tetiklemiş olabilir.
Zannediyorum tenasüh gibi haşir akidemizle telifi imkânsız mevzuların
bizim dünyamızda dillendirilmeleri işte bu tür bir fantastik düşünceden
kaynaklanmıştır.
Yoksa haşr ü neşrin ne olduğunu bilen, bu konuda
i'mal-i fikirde bulunan inanmış bir insanın böyle bir düşünce inhirafı
yaşaması mümkün değildir.
Günümüzün bilhassa şiir sahasındaki edebî metinleri için de benzer
mülâhazaları ifade edebiliriz.
Yani iğlak ve iphamda keramet arama,
karşı tarafı düşündürme lüksüne girmek için farklı kelimeler kullanma
enaniyet kaynaklı böyle bir farklılık ortaya koyma mülâhazasının
neticesidir.
Öyle anlaşılıyor ki, bu şahıslar, düzlüğü, ayakların yerde
olmasını kendileri için yeterli görmüyorlar; görmüyor da imkânları olsa
uçma teşebbüsünde bulunuyor veya öyle görünmeye çalışıyorlar.
Hâlbuki
tabiîliğin kendine mahsus öyle bir okşayıcılığı, sıcaklık ve
kucaklayıcılığı vardır ki, hiçbir lüks ve fantezi arayışında mezkûr
dinamiklerin tesir gücünü bulmak mümkün değildir.
Salih amel işlemeye çalışırken kişinin gönlünden gayr-ı ihtiyarî 'başkaları da görsün, duysun' gibi duyguların geçmesi, o amellerden hâsıl olan sevabı tamamen zâyi eder mi? Bu gibi durumlarda insan gizli şirke düşmüş sayılır mı?
Sorunuza esas teşkil eden hususun, ciddi mânâda hassasiyet isteyen bir
mevzu olduğu muhakkak.
Çünkü ince bir niyet çizgisi, bir başka ifadeyle
niyetin tam olarak ayarlanıp ayarlanamaması amelin mahiyetini
değiştirebilir; değiştirebilir ve güzeli çirkine, 'tayyib'i 'habis'e
dönüştürebilir.
Fakat hassasiyet ve incelik isteyen bu konuda, doğru ve
dengeli bir bakış açısına sahip olabilmek için öncelikle mükellefiyet
mevzuuyla alâkalı önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi çekmek
istiyorum.
İmanın Gereğini Yapmak Boynumuzun Borcu
İnanan bir insan, inancının gereği ne ise, onu yerine getirmekle
mükellef ve sorumludur.
Evet, bir mü'min, nelere ve nasıl inanıyor,
hangi güzelliklere gönül bağlamış ve ne şekilde düşünüyorsa, onları
tavır ve davranışlarıyla dışa aksettirmesi icap eder.
Mesela, Cenâb-ı
Hak'la düzgün, kavi bir irtibatı, Resûl-i Ekrem Efendimiz'le sağlam bir
münasebeti bulunan ve bu durumu tabiatının bir yanı, bir derinliği
hâline getirmiş bir fert, kalbiyle benimsediği o inanç esaslarını, diğer
uzuvlarıyla da ortaya koyacak ve hayatının her ânında, o imanın
gereklerini yerine getirecektir/getirmesi gerekir.
Bu istikamette o,
ibadetlerini tastamam ifa edecek, namazlarını hakkını vererek kılmaya
çalışacaktır.
Elbette ki bütün bunları, 'falan görsün, filan duysun'
gibi mülâhazalara bağlı olarak değil, sırf Allah'ın (celle celâluhu)
emrini yerine getirip O'nun rızasına kavuşabilmek için yapacaktır.
Bir başka ifadeyle, bir mü'minin, elden geldiğince imana, İslâm'a,
Kur'ân'a ait güzellikleri sergilemesi ve dinine-diyanetine ait o
güzellikleri nerede olursa olsun başkalarından saklamaması icap eder.
Bu
konuda istisna olabilecek nadir yerler vardır.
Mesela, bulunduğu konum
itibarıyla, Allah'a mensubiyeti, Efendimiz'e bağlılığı, inandığı
değerlere olan sadakati hazmedilemeyecek bir ferdin iç dünyasına ait o
güzellikleri sergilemesi umumun hukukunun zarar görmesi gibi bir durumu
netice verecekse, o fert, mevcut durumu nazar-ı itibara alarak diğer
insanlar gibi hareket etmeyebilir.
Bu mevzuda yüreği eriyip gitse,
vicdanen ezilip iki büklüm olsa da mânevî hak ve hazlarından
fedakârlıkta bulunarak konumu neyi gerektiriyorsa ona göre davranabilir.
Fakat bir kez daha ifade edelim ki bu, umumî değil istisnaî bir
durumdur.
Bu gibi istisnaî hâller dışında, bizim, ister Hıristiyan, Yahudi
âleminde, ister din şeklinde organizasyonun yaşandığı başka bir muhitte,
isterse dinî inancın olmadığı dünyanın herhangi bir yerinde, inancımızı
ve o inancın gerektirdiği kulluğu açıktan açığa yapmamız asıldır ve
bunda da bir mahzur söz konusu değildir.
Çünkü biz Cenâb-ı Hakk'a karşı
kulluk borcumuzu yerine getiriyoruz.
Bu borcu eda ederken başkaları o
ameli görebilir.
Fakat unutulmamalı ki, o insanlar orada olsa da, olmasa
da, biz bu vazifeyi yerine getirecektik.
Hâsılı, bir mü'minin, imanının gereklerini her zaman ve mekânda temsil
edip sergilemesinde hiçbir mahzur yoktur.
Aksine bu onun boynunun
borcudur.
İşin bir yanını bu husus teşkil eder.
Beşerî Boşluk ve Zaaflarımız
Diğer taraftan salih amel yolunda bulunurken, ihlâsa münafi tehlikeler
karşısında, yüreğimiz her zaman tir tir, duygu ve düşüncelerimizi temiz
tutmanın, kalb safveti ve gönül duruluğunu muhafaza etmenin gayreti
içinde olmamız gerekir.
Bu istikamette günde belki yüz defa; 'Allahım!
Duygularımıza, hayal ve tasavvurlarımıza falanın filanın takdir etmesi
gibi bir mülâhaza girmesin.
Ne olur, bahtına düştük! Bizi bir lahza
olsun ihlâstan ayırma!' diye dua edip Cenâb-ı Hakk'a sığınmalıyız.
Çünkü
insanız.
Değişik zaaf ve boşluklarımız var.
İçimizdeki bu boşluklar,
delik ve kanallar şeytanın cirit attığı alanlardır.
Şeytan bu menfez ve
boşluklardan kalbimizin safvetini, niyetimizin duruluğunu bulandıracak
sevimsiz şeyler akıtabilir; akıtıp kalb ve ruhumuzda yaralar açabilir.
Hemen ifade edeyim ki, bir insan, şeytanın bu tuzak ve vesveselerine
karşı uyanık ve dikkatli davranır, azimli ve kararlı bir tavır ortaya
koyar ve Allah'ın izniyle şeytanın bu hücum ve tasallutlarına mağlup
olmazsa hem vazifesini yapmış, hem de defter-i hasenâtına, niyetinin
hulûs ve enginliğine göre büyük ecirler yazdırmış olur.
Evet, hayal ve
tasavvur dünyasına gelip toslayan ve onu sarsmak isteyen bu tür
fırtınalar karşısında insan, dimdik durabiliyorsa, o duruşun mutlaka
sevabını alır.
Belki bire on, belki bire yüz, belki de bire yedi yüz ama
kat'iyen o mevzudaki cehdinin mükâfatını elde eder.
Münafıkça Tavırlar: Riya ve Süm'a
Beşerî boşluk ve zaaflarımızdan kaynaklanan ve insanın kalb ve ruh
hayatını felce uğratacak olan riya, süm'a gibi bu hastalıklar farklı
şekillerde kendini gösterir.
Kimi zaman doğrudan doğruya sırf başkaları
görsün, başkaları duysun diye yapılan ameller vardır.
Bu durum apaçık
bir nifak sıfatıdır.
Kimi zaman ise yapılan amelin keyfiyetini derin
gösterme ve böylece yapılan o amellerde insanların takdir hislerini de
nazar-ı itibara alma gibi bir durum söz konusu olabilir.
Münafıkların âdeta ayaklarını sürüye sürüye, gevşek gevşek, esneye
esneye namaza gidiş hâlleriyle alâkalı Kur'ân-ı Kerim'de resmedilen şu
tablo birinci duruma misal olarak verilebilir.
Âyet-i kerimede şöyle
buyurulmaktadır:
'Münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar, Allah da
onların hilelerine ve oyunlarına karşılık verir.
Onlar namaza kalkarken
üşene üşene ve sırf insanlara gösteriş yapmak için kalkarlar.
Yoksa
aslında Allah'ı pek az anar, pek az hatırlarlar.' (Nisa sûresi,
4/142) Devr-i risaletpenahide Müslümanların hakim olduğu dönemde
münafıklar, ya ganimetten istifade etmek, pay almak için veya
kendilerince önemli gördükleri daha başka menfaat ve çıkar
mülâhazalarından dolayı namaz kılıyor gibi görünme gayreti içinde
bulunuyorlardı.
Bundan dolayı mescide isteksizce geliyor, namazı kerhen
kılıp, apar topar mescidden kaçmanın yoluna bakıyorlardı.
Görüldüğü
üzere münafıkların bu tavır ve davranışlarında esasında namaz kılma gibi
bir dertleri yok; sadece öyle görünme, kendilerini öyle gösterme gibi
bir gayret söz konusu.
Namaz için söylenen bu hususu diğer ibadetler
için de düşünebiliriz.
Mesela Cenâb-ı Hakk'ı zikir gibi bir derdi
olmayan, saatlerce bir yerde oturarak 'laklak' edip lakırdıya dalan
biri, insanların bulunduğu bir yerde, sırf onlara gösterme ve duyurma
maksadıyla eline tesbihi alıp birdenbire zikretmeye duruyorsa onun bu
hâli de yukarıda resmedilen çerçeveye dahildir.
Bir Zerre Kir Temizi Kirletebilir
Bazen de ortaya konulan amel, sırf başkalarına gösterme-duyurma gibi bir
maksada matuf olmamakla beraber, şahıs o ameli yerine getirirken, amelin
keyfiyetini derin gösterme gibi bir inhirafa kendini kaptırabilir.
Mesela şahıs, yalnız olduğu bir yerde namaz kılarken tadîl-i erkâna
riayet etmeden onu geçiştirivermektedir.
Öyle ki, bir kere dahi 'Yüceler
Yücesi Rabbimi tenzih ü takdis ederim!' deyip demediği
anlaşılmayacak şekilde rükûa gitmesi ile kalkması bir olmakta; rükûdan
kalktıktan sonra da tam doğrulmadan hemen secdeye gitmektedir.
Secdedeki
hâli de rükûdan farklı değildir.
Hâlbuki fukahadan bazıları en az üç
defa, her harfin hakkını vererek, tastamam bir şekilde 'Tenzih
ü takdis ederim Yüceler Yücesi Rabbimi!' diyecek kadar secdede
durmayı secdenin eksik olmaması için gerekli görmüşlerdir.
Şimdi yalnız
bulunduğu zaman, bu şekilde –bağışlayın– 'süb..süb..' diyerek rükûu ve
secdesini geçiştiren bir insan, başkalarının yanında özene bezene namaz
kılıyor gibi bir tavır içine giriyorsa, hadisin beyanıyla o şahıs,
'gizli şirk' kokan bir davranışta bulunuyor demektir.
Evet, o tür
davranışlara şirk bulaşır.
Çünkü orada Allah ve rıza-yı ilâhî mülâhazası
gözetilmemiş, aksine başkalarının hoşnutluğu nazar-ı itibara alınmıştır.
Hâlbuki dışa akseden derinlik kalbde varsa bir kıymet kazanır.
Yoksa
kendini beğendirmeye yönelik derin görünme çok tehlikeli bir durumdur ve
hafizanallah kişi mü'min de olsa onun defterine bu bir şirk ameli olarak
kaydedilir.
Hâlbuki Müslümanlık temelde insanları şirkten kurtarmak için gelmiş
ilâhî kanunlar mecmuası bir nizamın unvanıdır.
Burada bir kez daha ifade
edelim ki, Allah (celle celâluhu), Allah olduğu için mâbud, mahbûb,
maksûd ve matluptur.
Yoksa ibadet edildiği için Allah değildir.
Dolayısıyla bütün mülâhazaların Zat'ına bağlanarak kulluk edilmesi ve bu
kulluk vazifesinde hiçbir şeyin O Zât-ı Ecell ü A'lâ'ya ortak
koşulmaması O'nun hakkı, biz kapıkullarının da vazifesidir.
Bu vazifeyi
yerine getirirken başka mülâhazaları işin içine katmak o işi kirletmek
demektir.
Konuyu hulâsa edecek olursak sorunuzun cevabını insanların farklı
seviyelerdeki durumlarında bulmak mümkündür.
Yapılan, yapılmaya
çalışılan ibadet ve hizmetlerde sadece ve sadece Cenâb-ı Allah'ın
rızasını ve hoşnutluğunu mülâhazaya alma, her hâlükârda kulluk borcunu
tastamam yerine getirme gayreti içinde olma ve hatta 'Acaba ihlâsa zıt
bir kısım düşüncelerle kulluğumu bulandırıyor muyum?' düşüncesiyle tir
tir titreme hâli var ki, bu, mü'min olarak hepimizin ulaşmak istediği
bir ufuk olmalıdır.
Bir de, Allah'ın rızasını bırakıp başkalarına şirin
görünme, 'maşallah, barekallah' dedirtip iltifat ve alkış beklentisi
içinde olma gibi bir hâlet-i ruhiye vardır ki, bu da hiç şüphesiz
mü'mine yakışmayan, şirki işmam eden çirkin bir hâldir.
Allah için yapılan her şey Kur'ân-ı Hakîm'in ifadesiyle söyleyecek
olursak 'tayyip' olmalıdır.
Tayyip olanın içine 'habîs' olanın zerresini
bile karıştırmamak iktiza eder.
Çünkü o bir zerre kir, temiz olanın da
kirlenmesine belki de tefessüh ederek çürüyüp gitmesine sebebiyet
verecektir.
Bu ise nefis ve şeytanı sevindirmekten başka bir şey
değildir.
Mü'minin gayesi ise onları değil Allah'ı hoşnut etmek
olmalıdır.
Kur'ân-ı Kerim'de inananlara, amellerini, Allah'a, Resulü'ne ve
mü'minlere arz edecek gibi yapmaları emrediliyor.
Yapılan amellerde
mü'minlerin nazar-ı itibara alınma mevzuunu nasıl anlamalıyız?
Bu konuyla alâkalı Tevbe sûre-i celîlesinde iki âyet-i kerime
geçmektedir.
Bunlar peş peşe iki sayfada yer alırlar.
Bunlardan
birincisi,
'Yapacağınız her şeyi Allah da, Resûlü de görüp değerlendirecek, daha
sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah'ın huzuruna
götürüleceksiniz.' (Tevbe
sûresi, 9/94) şeklindedir.
Sizin bahsettiğiniz âyet ise hemen peşindeki
sayfada gelir:
De ki: 'Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü
de, mü'minler de görecekler.
Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah'ın
huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin
önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.' (Tevbe sûresi, 9/105)
Görüldüğü üzere ikinci âyette mü'minler kaydı da yer almıştır.
Bu âyet-i kerimelerdeki hitap, hem imkânları olduğu halde Allah
Resûlü'yle birlikte cihada iştirak etmeyen, etmemekle birlikte değişik
bahane ve mazeretlerin arkasına sığınan münafıklara; hem de cihada
katılmak isteyip de değişik sebeplerle katılamayan, ancak bu durumdan
pişmanlık duyup tevbe eden mü'minlere yöneliktir.
Dolayısıyla burada
birinciler için bir tehdit, ikinciler içinse bundan sonra yapacakları
salih ameller açısından bir teşvik vardır.
Tabii âyet-i kerimelerin
evvelemirde onlara yönelik olması o âyetlerde bizim hissemiz olmadığı
mânâsına gelmez.
Netice itibarıyla her iki âyet-i kerimenin de inananları ihsan ve itkan
ufkuna çağırdığı açıktır.
Bildiğiniz üzere ihsan, Allah'ı görüyormuş
gibi O'na kulluk yapmaktır.
Biz O'nu görmesek bile O bizi görmektedir.
İtkan da yapılan ameli salih bir şekilde yani kusursuz ve arızasız
olarak yerine getirmeye denir.
Aslında itkan vicdandaki ihsan şuurunun
lâzımî bir neticesi gibidir.
Bu kat'iyen başkaları görsün de beğensinler
mânâsına gelmez.
Aksine 'Siz amellerinizi, Allah, Resûlü ve mü'minlerin
teftişine arz ediyor gibi halisane ve sapasağlam yapın; yapın da Allah,
Resûlü ve mü'minler ister bu dünyada isterse ahirette o amelleri
gördükleri zaman takdir etsinler.' mânâsı vardır.
Yani Allah ve Resûlü
sizin amellerinizden hoşnut olduğu gibi, mü'minler de o amelleri görme
imkânına kavuştuklarında 'Maşallah, bin barekallah; namazı, orucu,
zekatı, tevazu ve mahviyeti, hudû ve huşûuyla ne derin bir kulluk
gerçekleştirmiş!' ifadeleriyle takdirlerini dile getirebilsinler.
Evet, orada sen yoksun, amelin var.
Öyleyse koy arızasız, kusursuz salih
amellerini ortaya.
Kendin de bir kenara çekiliver.
Allah ve Resûlü
beğendiği gibi inanan kullar da beğensinler o amelleri ve 'İşte Cenâb-ı
Hakk'a karşı böyle kulluk yapılır.' desinler.
Yoksa insanlara
beğendirmek kastı ve maksadıyla bakırı altın gibi göstermeye kalkışma.
Elbette ki rıza-ı ilâhî istikametinde yapacağın işleri altın, gümüş
kıvamında yapmaya çalış.
Zira ötede altına, gümüşe değer veriliyor ama
zinhâr bakırı altın gibi göstermeye çalışma.
Çünkü sen bir bakır ortaya
koyup da üzerine Reşat mührü bile bassan o yine bakır, yine bakırdır.
Evet, değil Reşat mührü, o bakırın üstüne Fatih, Selahaddin, Abdülhamid
mührü de vursan o yine bakır, yine bakır, yine bakırdır!.
Soru: Atf-ı cürümde bulunarak suçu üzerinden atma nefs-i emmârenin bir
hususiyeti olduğundan, Müslümanlığı hakkıyla yaşayamayışımızı “Ne
yapalım ki hak ve hakikatle geç tanıştık, kötü bir atmosferde neşet
ettik.” türünden mazeretlere emanet edebiliyoruz.
Böyle bir yaklaşımda
haklılık payı var mıdır, izah eder misiniz?
Cevap: Bu
tür mülâhazalarda bir açıdan bir haklılık payının olduğu söylenebilir.
Hususiyle şuuraltı müktesebatının oluştuğu zaman diliminde yetişme
şartları çok önemlidir.
Bu dönemle alâkalı kesin bir yaş sınırı
belirlemek mümkün olmasa da genelde “sıfır-beş” veya “sıfır-yedi” yaş
aralığı olarak ifade edilmektedir.
Ancak onun izafî olarak on beş yaşına
kadar devam ettiği de söylenebilir.
İşte insan bu dönemde, gördüğü,
duyduğu, hissettiği her şeyden; etrafında cereyan eden hâdiselerin hemen
hepsinden ciddi mânâda tesir altında kalır, belli bir anlayışa sahip
olur ve o istikamette bir şahsiyet kazanır.
Dolayısıyla dinî hayatın
gerçek derinliğiyle yaşanmadığı; çirkin ve yanlış davranışların
yadırganıp olumsuz davranışlara karşı içten içe bir tiksinti, en azından
bir istinkaf, bir geri durup kaçınma duygusunun bulunmadığı; imrenilecek
amellere karşı da ciddi bir imrendirmenin yapılmayıp salih amellere
karşı iştihaların kabartılmadığı ve bütün bunları hayatlarına hayat
kılıp hüsn-ü misal teşkil edecek âbide şahsiyetlerin olmadığı bir
ortamda neşet eden kimseler bir yönüyle bu mazeretlerinde haklı
sayılabilirler.
Tabakat Kitaplarının Açtığı Ufuk
Fakat
asla unutulmamalı ki, hakiki bir mü'min, Kur'ân ve Sünnet'in beyan
buyurduğu ve selef-i salihînin hâlisane temsilleriyle ortaya koydukları
ideal hayat tarzını araştırır, bulur, öğrenir; öğrenir ve içinde
bulunduğu ortamla, yaşamış olduğu hayat tarzıyla mukayesesini yapıp
kendi durumunu sorgular.
Yani mü'min, yemede, içmede, yatmada, kalkmada,
Müslümanların derdiyle derdmend olmada; hâsılı hayatın her anı ve her
safhasında Kur'ân ve Sünnet yolunu araştırmak, selef-i salihîn çizgisini
yakalamakla kendini mükellef bilmelidir.
Bu gayeye hizmet etmesi yönüyle
selef-i salihînin hayatlarının anlatıldığı tabakat kitapları çok
önemlidir.
O büyük zatların hakiki Müslümanlığı nasıl ve hangi çerçevede
yaşadıklarını öğrenip anlamaya, anlayıp benliğimize mal etmeye
çalışmalıyız.
Bu istikamette atalarımız ve seleflerimiz olan Osmanlı'nın
da bizim için çok önemli bir kaynak olduğu unutulmamalıdır.
Bu noktada durup istidradî bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Ben ecdadımızın hayat tarzının, gerçek derinliğiyle; kalbî, ruhî,
insanî, içtimaî buudlarıyla yazılıp kayıt altına alındığı kanaatinde
değilim.
Yazılanlar daha ziyade harp-sulh vakalarıyla ilgilidir.
Bundan
dolayı onların o nezih hayatlarıyla alâkalı ciddi bir malumata sahip
olduğumuzu söyleyemeyiz.
Ecdadımızın ahlâkî, içtimaî, insanî yönleriyle
alâkalı bildiklerimiz ise daha çok menkıbelerden ibaret.
Hatta sahabe,
tabiin ve tebe-i tabiin efendilerimizin hayatlarının da aynı duruma
maruz kaldığını söyleyebiliriz.
O altın dönemlerde ne âbidevî
şahsiyetler, ne büyük insanlar yaşamıştır ancak yazıp kayıt altına alma
işine çok ehemmiyet verilmediğinden onların bu göz kamaştırıcı hâli
gerçek çerçevesiyle sonraki nesillere intikal ettirilememiştir.
Şu an
sahip olduğumuz kıymetli eserlerse daha sonraki çağlarda selefe saygı
duyan insanların ulaşıp elde edebildikleri bilgilerin kayıt altına
alınıp kitaplar hâline getirilmesiyle oluşmuştur.
Hâl-i Pürmelâlimiz
İstidradî
olarak içine girdiğimiz bu önemli hususa işarette bulunduktan sonra asıl
konumuza dönelim.
Eğer biz, dinî hayatımızda, İslâm'ı arızasız temsil
etmiş insanlara bakmazsak, hâlimizden memnun olur, kendimizi yeterli
bulur ve dûn himmetliğin altında kalır eziliriz.
Mesela bir Hasan
Şazilî, Abdülkadir Geylanî veya Hasan Basrî Hazretleri'nin
Kulubu'd-daria'da yer alan tazarru ve münacatlarına baktığımızda o büyük
kametlerin kılı kırk yararcasına, tertemiz, pırıl pırıl bir hayat
yaşamalarına rağmen nefislerinden ciddi mânâda şekvada bulunup Allah'a
sığındıklarını görürüz.
Hâlbuki bu zatlar ulûhiyet hakikatine uyandığı
andan itibaren ondan başka bir şey görmemiş, çarşı-pazarın eracifine
bulaşmamış devâsâ kametlerdir.
Onların yanında kendi hâl-i pürmelâlimizi
nazar-ı itibara aldığımız zaman, zannediyorum Cenâb-ı Hak'tan bir şey
isteme liyakatimiz olmadığı kanaatine varır; varır da el kaldırıp O'ndan
bir şey istemeye utanırız.
Evet, değişik asırlara serpiştirilmiş bu
müstesna insanların yanında bize ancak Müslümanlığı taklit eden,
üzerinde ötelerin izini taşımayan sûrî Müslümanlar nazarıyla
bakılabilir.
Hatta denilebilir ki, şu anki hâlimiz itibarıyla
Müslümanlığa o kadar yabancılaşmışız ki, bütün buudları ve gerçek
derinlikleriyle onu hayata hayat kılmamız teklif edilse, onu gönülden
arzulayanların bir kısmı dahi “Keşke bu mükellefiyetler olmasaydı!” gibi
bir anlayışı seslendirip onun gereklerini yerine getirmekten geri
durabilir.
Belki bugün bütün bir yeryüzünde, dinî hayat ve dinî değerler
adına ciddi bir yabancılaşma yaşandığından, Müslümanlıktan ne kadar
uzaklaştığımızın farkında değiliz.
Fakat bir kez daha ifade edeyim ki,
bugün biz, hakiki Müslümanlığın ufkumuzda tüllenmesini ne kadar
arzuluyor olsak da, gerçek temsil ve derinliğiyle onu kabul etmede bir
hayli zorlanacağımız kanaatindeyim.
Çünkü şu anki konum ve duruşumuz
itibarıyla, Hak rızasına kilitlenip O'nun marziyyatını kazanmayı
hayatının gayesi bilen insanlar olduğumuzu söyleyemeyiz.
Emanette Emin Emanetçiler
Bu
sözlerimle ümidinizi kırmak ve sizi ye'se atmak istemiyorum.
Müslümanlar
böyle olunca toptan çer çöp gibi Cehenneme mi sürüklenirler? Hayır,
Allah'ın rahmeti çok geniştir.
Hadis-i şeriflerde beyan buyurulduğu
üzere
Bu ayrı bir meseledir.
Ancak günümüzde bu emanete sahip çıkmak isteyen insanlar, emanette emin bir emanetçi olup olmadıklarının muhasebesini yapmalıdırlar.
Bu din onlara emanet edildiğine göre onlar da yeryüzünün eminleri, yani ümena ve süleha olmalıdırlar.
Öyle ki, din ve diyanet adına, gerekirse kendilerine veya evlâd ü ıyâline gelecek zararı göze alabilmeli ancak dine dokunacak bir tehlike karşısında tir tir titremelidirler.
Bunun için bizler dini anlama ve onu hayata hayat kılma hususunda sürekli çıtayı yükseltme ve anlayışımızı hep daha üstün bir noktaya ulaştırma peşinde olmalıyız.
Hatta bir gün Cüneyd-i Bağdadî, Beyazid-i Bistamî gibi bazı Allah dostlarının nail oldukları seviyede Allah'a muhatap olma ufkuna ersek yine de çıtayı yükseltmeye çalışmalı ve “Allah'ım daha ötesi yok mu bunun?” demeliyiz.
Eğer bunun ötesi “
– Allah'ın rızası en büyük olandır.” (Tevbe Sûresi, 9/72) hakikatinin
tecelli ve zuhuru ise, o zaman bize de onun talibi olmak düşer.
Çünkü
emanette emin bir emanetçi olmanın gereği budur.
Mazeretler Arkasına Sığınmayan Altın Nesil
Sorunuza esas teşkil eden husus bir de, bizim için her meselede rehber ve ölçü konumunda bulunan sahabe-i kiram efendilerimizin yaşadıkları hayat açısından değerlendirilebilir.
Malum olduğu üzere onlar, her türlü kötülük ve çirkinliğin hükümferma
olduğu, insanların gırtlaklarına kadar fısk u fücura gömüldüğü bir
dönemde neşet etmişlerdi.
Şu an huzurunuzda o dönemin levsiyatını dile
getirerek zihinleri bulandırmak istemiyorum.
Ancak o altın neslin, nasıl
kapkaranlık bir atmosferden sıyrılıp apaydınlık bir ufka ulaştıklarını
anlama adına, müsaadenizle bir-iki hususu hatırlatayım.
O karanlık
devirde ahlâksızlık, cemiyeti öyle sarmıştı ki bazı evlerin kapılarına
bayraklar asılıyor, oralarda bohemce bir hayat yaşanıyor ve bu durum
normal karşılanıyordu.
Toplum bünyesinde nesebi karışmış, babasının kim
olduğu bilinmeyen bir hayli insan vardı.
İffet öylesine ayaklar altına
alınmıştı ki, bazı insanlar üryan bir şekilde Kâbe'yi tavaf
edebiliyorlardı.
İçki ve kumar hiç de ayıp sayılan şeyler değildi.
Yalan, aldatma ve hile; marifet ve akıllılık sayılıyordu.
Sözün özü,
bütün insanî değerler ters yüz edilmiş, faziletler ayıp; ayıp ve
kusurlar ise birer fazilet gibi itibar görmeye başlamıştı.
İşte böyle
bir toplum içinde neşet eden o insanlar, Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü
vesselâm) insanlığa sunduğu güzellikleri gördüklerinde hemen o ışık
kaynağının etrafında kümelenmiş ve bütün o çirkinlikleri, levsiyatı,
pislikleri ellerinin tersiyle iterek akılları talim, nefisleri tezkiye,
kalbleri tasfiye eden birer medeniyet muallimi hâline gelmişlerdir.
Demek ki onlar, “Ne yapalım, içinde yaşadığımız toplumun hâli buydu!”
diyerek mazeret üretme gibi bir yanlışlığın içine girmemiş; girmemiş ve
iradelerinin hakkını vererek cahiliye bataklıklarını birer Asr-ı Saadet
gülistanına çevirmesini bilmişlerdir.
O zaman bizim de, “Ne yapalım,
hayata uyandığımızda kendimizi bir levsiyat bataklığı içinde bulduk.
Lâahlâkîlik çarşı-pazar, ev-sokak her tarafta kol geziyordu.
Anne-babamız da ümmiydi.
Bizi dinimizden soğutmuşlardı.
İslamî terbiye
alamadığımızdan biz de din ve diyanet adına birer terbiyezede olarak
yetiştik.” deyip başkalarına atf-ı cürümde bulunma, eksik ve
kusurlarımızı başkalarına fatura etme ve bu suretle işin içinden
sıyrılmaya çalışma gibi bir yanlışlığın içinde olmamamız gerekir.
Kabir Kapısı Kapanmıyor
Hz. Pir,
Sözler'de bu hakikati ne güzel ifade eder.
Hatırlayacağınız üzere
Ondördüncü Söz'ün hâtimesinde o, şöyle der:
“Ey nefsim! Deme, 'Zaman değişmiş, asır başkalaşmış.
Herkes dünyaya
dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.' Çünkü ölüm
değişmiyor.
Firak, bekaya kalb olup başkalaşmıyor.
Acz-i beşerî, fakr-ı
insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor.
Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at
peydâ ediyor.
Hem deme, 'Ben de herkes gibiyim.' Çünkü herkes sana kabir kapısına
kadar arkadaşlık eder.
Herkesle musibette beraber olmak demek olan
teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.”
Evet, “zaman değişmiş, asır başkalaşmış” gibi bahaneler insanın kendi
kendini aldatmasından başka bir şey değildir.
Hem böyle bir aldanış
–Allah korusun– ebedî bir hüsrana sebebiyet verebilir.
Kur'ân-ı Kerim
ahirette kâfirlerin ahvalini beyan buyurduğu değişik yerlerde kalbleri
titretecek, yürekleri hoplatacak bir tablo hâlinde bu hususa dikkatleri
çeker ve ikazda bulunur.
Mesela, Fâtır Sûresindeki bir âyet-i kerimede
şöyle buyurulur: “
– O kâfirler orada yardım isteğiyle çığlık koparır ve 'Ey Ulu Rabbimiz! Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder; gönder de, daha önce yaptıklarımızdan başka, salih ameller yapalım!.' derler.” (Fatır, 35/37) Onların bu yakarışlarına şöyle karşılık verilir:
– Biz, size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşünüp ders
alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size
uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.
Şu hâlde tadın azabı! Zalimlerin
asla yardımcısı olmaz.” (Fâtır, 35/37) Bu âyet-i kerimeden de
anlaşılacağı üzere insan şuuruyla dünyada bir saat bile yaşasa Cenâb-ı
Hak ona: “Ben sana bir saat vermedim mi? O bir saatte Beni düşünüp
bulman gerekmez miydi?” diyebilir.
Buna göre Allah'ın bize bahşettiği
zaman, imkân ve ortam zannediyorum tezekkür ve tedebbür etmemiz adına
yeterlidir.
Allah ötede bunun hesabını sorduğunda herhangi bir dayanağı
olmayan boş mazeretlerin bize hiçbir faydası olmayacaktır.
O hâlde
hepimizin mesnetsiz, dayanaksız, bu tür boş mazeretlerden sıyrılıp
hayatımızı ona göre şekillendirmemiz, ona göre tanzim etmemiz gerekir.
Soru: Günümüz insanı, kırk-elli yaşlarına geldiğinde yaşlılık, emeklilik
ve işe yaramazlık duygusuna kapılabiliyor.
Kulluk ve dine hizmet
açısından yaş faktörünü değerlendirir misiniz?
Cevap: İslâm'da
aslolan insanın çalışabildiği müddetçe işinde, mesleğinde çalışmaya
devam etmesidir.
Hele Allah yolunda yapılan hizmetlere gelince, bu
mevzuda hiç mi hiç bir emeklilikten, işi-gücü bırakıp bir kenara-köşeye
çekilmekten bahsedilemez.
Çünkü din yolunda hizmet bir yönüyle ubudiyet
gibidir ve bundan dolayı insan, ruhunu teslim edeceği âna kadar Allah'a
kullukla mükellef olduğu gibi Allah yolunda hizmet etmekle de
mükelleftir.
Mesela nasıl ki insan ayakta gücü yetiyorsa ayakta,
oturarak gücü yetiyorsa oturarak, hatta ancak sırt üstü bir şekilde
yerine getirebiliyorsa sırt üstü bir şekilde, fakat her hâlükârda namaz
vazifesini yerine getirmekle mükelleftir.
Aynen öyle de insanın gücü
neye yetiyor, takati neye elveriyorsa o ölçüde dinini anlatmak, din için
çalışıp çabalayan bir hizmetin arkasında durmak ve ona destek vermekle
de mükelleftir ve böyle bir mükellefiyet insandan hiçbir zaman düşmez.
Bu
noktada konumuzla münasebeti dolayısıyla, Yaşar Tunagür Hoca'dan bizzat
dinlediğim bir hatırasını size nakledeyim.
Kendisinden ders okudukları
Hüsrev Hoca, sırt üstü yatarak dahi olsa elinde kitabı tutabildiği
sürece talebelerine ders vermeye devam eder.
Fakat son zamanlarında
artık o durumda dahi kitabı elinde tutamaz olur ve elindeki kitap zaman
zaman 'cub' diye yere düşer.
Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun
mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden
kitabı almak isterler.
İşte o esnada Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp:
'Allah'ım beni mazur gör, bırakmak istemiyordum ama bunlar kitabı
elimden aldı.' der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.
Bu zaviyeden meseleye bakılacak olursa, insanın belli bir yaşa geldikten
sonra, Allah yolunda yerine getirmekle mesul olduğu vazifeyi bırakıp bir
kenara çekilmesinin geçerli bir mazeret olmadığı/olmayacağı
anlaşılacaktır.
Evet, imkân el verdiği sürece Cenâb-ı Hakk'ın rızası
istikametinde koşturup durmak hem vazifemiz hem de dine karşı
borcumuzdur.
Bir kez daha ifade edelim ki, nasıl ölüm gelip kapımızı
çalacağı âna kadar namaz, zekât, oruç gibi ibadetler, mükellefiyetler
bizden düşmemektedir; aynı şekilde din-i mübîn-i İslâm'ı i'lâ ve
dünyanın dört bir yanında ruh-u revan-ı Muahmmedî'nin (aleyhissalâtü
vesselâm) şehbal açmasını sağlama istikametinde cehd ü gayret içinde
bulunmak da takati ölçüsünde hepimizin üzerinde bulunan bir
sorumluluktur ve bu sorumluluk son nefesimizi vereceğimiz âna kadar
devam eder.
Civan Pire, Pir Civana Muhtaç
Ne
var ki, bir zamanlar din-diyanet adına bir toplantıdan diğerine koşan,
bir yerde gönülleri şahlandırma diğer yerde ise heyecanlara yeniden
heyecan katma istikametinde gayret sarf eden, elinde bir meşale sürekli
başkalarının mumunu tutuşturma ve böylece cihanı aydınlatma derdinde
olan bazı kimseler, yaşlarının ilerlemesiyle kendilerinde bir yorgunluk
hissedebilir; hissedip genç ve zinde oldukları dönem ölçüsünde bir
aktivite, bir performans ortaya koyamayabilirler.
Onların bu hâlini
görüp artık bundan sonra kendileri gibi koşamayacaklarını düşünen bazı
gençlerse onları dışlayabilir veya o şahıslar kendilerini dışlanmış,
kulvar dışına atılmış hissedebilirler.
Bu durumda yapılması gereken, bir
zamanlar küheylanlar gibi koşturup duran o insanlara, onların yaş ve
seviyelerine göre bir vazife teklifinde bulunmaktır.
Gerekirse onlardan
bir meclis teşkil edilip, müktesebat ve tecrübelerinden istifade edilir.
Böylece gençler de onların tecrübelerinden faydalanır ve gençliğin
heyecan ve dinamizmini realize etme imkânı bulurlar.
Yani bir taraftan
koşturması gerekli olan gençler koşturup dururken, beri taraftan fikir
üretebilecek tecrübe ve birikim sahibi belli bir yaşa ulaşmış kişiler,
onların arkasında durur, takdir edip alkışlar ve onlar için birer aşk u
şevk kaynağı hâline gelirler.
Böylece hiç kimse vazifeden geri kalmamış
ve atalete mahkûm bir duruma düşürülmemiş olur.
Bildiğiniz gibi Ümmü Haram Validemiz ilerlemiş yaşına rağmen o günün
imkânlarıyla Kıbrıs'a kadar gelmiş ve orada vefat etmiştir.
Ebû Eyyüb
el-Ensarî Hazretleri de yaşına başına aldırmadan deve sırtında
İstanbul'a kadar gelmiş ve nihayetinde surların dibinde vefat etmiştir.
Onların ön saflarda koştuklarını gören gençler ise, onların bu hâlinden
daha bir hız almış ve âdeta bir maraton sergilemişlerdir.
Meseleye bu açıdan bakıldığında vazife ve koşturmanın hiçbir zaman
bitmediği görülür.
Ancak vazife sürdürülürken, kimin ne yapacağı ve ne
ölçüde yapacağı çok iyi belirlenmelidir.
Evet, vazife taksimi
yapılırken, bir taraftan dinin ruhundaki yüsr (kolaylık) prensibi esas
alınıp herkese takati ölçüsünde bir vazife tahmil edilmeli; diğer
taraftan kimsenin onuru kırılmamalı, kuvve-i mâneviyesini sarsacak tavır
ve davranışlar içerisine girilmemelidir.
Az önce ifade edildiği üzere o
büyükler, senatör meclisleri gibi sürekli takdir edilip gözlerinin içine
bakılan ve her zaman engin fikir, tecrübe, müktesebat ve mütalâalarına
müracaat edilen bir sertac-ı ibtihaç gibi görülmelidir.
İhtiyarların
koşmaya güç yetiremedikleri yerlerde ise gençler öne atılmalı, onların
dualarını alıp 'Burada koşma ameliyesi bize düşüyor…' demelidirler.
Böylece bir taraftan yaşlıların fikrî aktivite ve heyecanlarından
istifade edilmiş diğer yandan da gençlerin dinamizmi değerlendirilmiş
olur.
Evet, gençlerin tecrübesizliğine bakarak onları kenarda tutma,
hafife alma, vazifeden azletme, ellerini işin altına sokmalarına engel
olmak suretiyle inkişaf edip gelişmelerine set çekme doğru olmadığı gibi
yaşlandı diyerek birilerini emekli etme ve hak yolunda yapacakları
hizmetten onları dışlamaya kalkışma da doğru değildir.
Herkes
yapabildiği kadar hizmet etmeli ve sonuna kadar bu işe el uzatmaya
çalışmalıdır.
Zaten hizmet eden insanlar kendi aralarında
yaşlarına-başlarına göre bir vazife taksimi yapar ve daha sonra bu
taksime göre herkes kendine düşen sorumlulukları yerine getirirse ortaya
rantabl bir hizmet konulmuş olur.
Hâsılı bir Müslüman vefat ederken işinin başında vefat etmelidir.
Ders
takrir eden ders takrir ederken, eli kalem tutan yazarken, kitap tashih
eden tashih işiyle meşgulken, gezip dolaşma sorumluluğu olan yolculuk
esnasında, hicret eden kahramanlar ise hicret ettikleri yerlerde vefat
etmelidir.
Yani herkes hakka hizmet adına nerede koşturuyor, hangi
kulvarda bulunuyorsa orada vefat etmeli ve böylece ölümünü değerler üstü
değere ulaştırmalıdır.
Yüz Gençliğe Bedel İhtiyarlıklar
Allah'a
ve ahirete inanan bir insanın ihtiyarlığa bakışıyla inanmayan bir
insanın bakışı birbirinden çok farklıdır.
Bediüzzaman Hazretleri,
namazın ehemmiyetini anlattığı ve onun sa'ye nasıl büyük bir şevk ve
amelde nasıl büyük bir kuvve-i manevîye olduğunu ifade ettiği bir yerde,
bağ-bahçe işleriyle meşgul olan bir Müslümanın yaşlandıkça, 'Daha
ziyade ibadetle beraber sa'y-i helâle çalışacağım.
Tâ, kabrime daha
ziyade ışık göndereceğim, âhiretime daha ziyade zahîre tedarik
edeceğim.' düşüncesiyle o yaşta dahi bağına-bahçesine ihtimam
göstererek çalışıp çabalamaktan geri durmayacağına dikkat çeker.
Evet, o
mü'min, defter-i hasenatının açık kalması için ahir ömründe, daha bir
azim ve kararlılıkla, daha bir ciddiyet ve ihtimamla dertleri,
sıkıntıları göğüsler ve son nefesine kadar çevresinde bulunanlara hep
faydalı olmaya çalışır.
Diğer taraftan yaşlı ve hasta insanlar ölümü daha fazla düşünür, bunun
neticesinde öteler için daha dikkatli ve daha temkinli bir hayat
yaşarlar.
Gençler bir yaşlının hissettiği ölçüde ölümü duyup
hissedemezler.
Mesela 60-70 yaşlarına gelmiş bir mü'min yaşadığı her
günün son günü olabileceği düşüncesiyle o günü çok iyi değerlendirmeye
çalışır.
Tek bir namazın tesbihatını dahi aksatmama gayreti içinde
bulunur ve ihsan şuuru içinde sürekli 'Allah'ım, hayatımda pek çok hata
ve kusurlarım olmuştur.
Ancak kirpiklerimin ucunda ölümü hissediyor,
kaşlarımdaki beyazlıklarda ölümün şafağını görüyor gibi oluyorum.
İşte
ben şu an ömrümün sonuna doğru yol alırken, şimdiye kadar yaptığım hata
ve kusurların bütününden sıyrılıp yürekten Sana teveccüh etmek
istiyorum.' der ve ahir ömrünü daha bir semereli hâle getirmeye çalışır.
Evet, ölümün habercisi diyebileceğimiz ve şakaklardan başlayıp çeneye
doğru yayılan, daha sonra bıyıkları sarıp en nihayetinde kaşlara
sıçrayan o beyazlıklar ahirete inanmayan insanlara bir şey ifade
etmeseler de bunların inanan insanlara ifade ettiği ne derin ve engin
mânâlar vardır.
Mesela inanan bir gönül kimi zaman '
– Ölüm
haktır.' der,
ölümün apaçık bir gerçek olduğunu ikrar eder.
Kimi zaman da '
– Her nefis, her lâhza ölümü tatmaktadır.'
(Ankebût sûresi, 29/57) hakikatini hatırlar ve şu muvakkat misafirhanede
gidici olduğu şuuruyla hareket eder.
Mü'min bütün bu hakikat fermanları
karşısında devekuşu gibi başını kuma sokup kendini aldatmak yerine
öteler için hazırlık yapar ve bu istikamette daha çelik çavak bir kulluk
ve hizmet ortaya koymaya çalışır.
İşte Hazreti Pir, yaşlılığın bu çok
hoş ve çok kazançlı yanlarını bildiğinden İhtiyarlar Risalesi'nde: 'O
halde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz'
ifadesini kullanır.…
Ve İnsan Bile Bile Aldandı
Fakat
apaçık ölüm gerçeği karşısında körler gibi davranan, o hakikatlerin
dilinden hiçbir şey anlamayan insanlarsa, adım adım ölüm kendilerine
geldikçe ayaklarının bağı kesilir ve âdeta bir giyotine götürülüyor veya
idam sehpasına sürükleniyor gibi olurlar.
Bundan dolayı çok defa yaşlı
dahi olsalar güya ölümü duyup hissetmemek için kendilerini sarhoşluğa
salar, eğlence ve sefahate dalar ve böylece bohemce bir hayat yaşamak
suretiyle içlerindeki ölüm endişesini bastırmaya çalışırlar.
Ancak
bilmezler ki, bu durum insanın kendi kendini kandırmasından başka bir
şey değildir ve tamamen bir aldatmacadır.
Evet, ahirete inanmayanlar
yaşlılığı, başlarına gelip çatmış bir bela gibi görür ve sürekli kadere
taş atarlar.
Hâlbuki yaşlılık ve ecel bizim elimizde değildir ve onlara
mâni olunmaz.
Şu beyitler bu hakikati ne de güzel ifade eder:
'Ey dünya meşgaleleriyle başı dönmüş, onlarla oyalanıp duran zavallı insan! Upuzun bir ömür kuruntusuyla hep aldanıp durdun.
Öyle bir gaflet içinde sürüp gitti ki hayatın.
Bak gelip kapına
dayandı vakt-i ecelin.
İşte böyle çıkıp geliverir ölüm ansızın.
Kabir ise amel sandığın.
O halde dişini sık, sabret dünya endişe ve dağdağasına.
Zira ölüp gitmez
insan eceli gelmeden.' (Tercümede az bir tasarrufla).
Evet, upuzun bir ömür ümit ve kuruntusuyla insan aldanır.
Tul-i emelin
kaynağı tevehhüm-ü ebediyettir.
Tevehhüm-ü ebediyet ise, insanın,
kendini ebedî ve lâyemût olduğunu zannedecek ölçüde dünyaya, dünya zevk
ve lezzetlerine dalıp gitmesi demektir.
Yani kişi zanneder ki, saçları
hep simsiyah, bedeni zinde ve görkemli, kendisi de sapasağlam kalacak;
kalacak da Allah'ın nimetleri hep böyle yağmur gibi sağanak sağanak
başından aşağı yağıp duracak.
Hâlbuki gerçek öyle değildir.
Ne var ki
zavallı insan bir aldanışa kurban gitmiştir.
İşte
mü'min yukarıdaki beyitlerde ifade edilen hakikatlere, bile bile
gözlerini kapamaz; kapamaz ve bundan dolayı ecel yaklaştıkça onun yakîni
daha bir artar, daha bir güçlenir.
En azından hisleri, ihsasları ve
ihtisaslarıyla daha ciddi bir yakîn ufkuna ulaşma gayretinde bulunur.
Bu
istikamette acz ve zaafını, fakr ve ihtiyacını seslendirerek Cenâb-ı
Hakk'ın nazar-ı merhametini celbeder; tefekkür ve şefkat ile Allah'a
yaklaşma yolları arar.
Evet, yürüdüğü yolda yavaş yavaş ötelere doğru
kayıp gittiğini ve bir yönüyle vuslatın koridoruna gelip dayandığını
fark eden mü'min, kapı ha açıldı ha açılacak, ha yüz yüze geldim ha
geleceğim mülâhazası içinde bulunur; bulunur ve bu şuurla daha temkinli,
daha tedbirli, daha dikkatli bir hayat yaşamaya çalışır.
Bu yönüyle
başkaları için bir nikmet ve musibet olan yaşlılık, mümin için
derinlemesine ve namütenahî bir nimet olur.
Yaşlılığın bu ölçüde rahmet vesilesi olduğunu duyan genç arkadaşlar:
'Allah'ım beni bir an evvel yaşlandır!' diye dua etmesinler.
Zira
gençliği değerlendirmenin ayrı bir kadri, orta yaşı değerlendirmenin
farklı bir kıymeti, yaşlılığı değerlendirmenin ise apayrı bir değeri
vardır.
Bu sebeple herkes durduğu yer itibarıyla, gafletten uzak bir
şekilde bulunduğu yerin hakkını vermeye çalışmalı ve Kur'an'ın ifadeleri
çerçevesinde Allah'ın izn u inayetiyle her mevsim semeredâr olmaya
gayret etmelidir.
Soru: Kur'ân-ı Kerim'de değişik yerlerde “lağv” ifadesine dikkat
çekilerek mü'minlerin ondan yüz çevirmeleri, uzak durmaları isteniyor.
Lağv ne demektir, hangi söz ve fiiller lağviyata girer?
Cevap:
Lağv kelimesi; insana dünyevî-uhrevî, maddî-mânevî herhangi bir faydası
dokunmayan, gereksiz, boş, malayani, fuzulî söz ve fiillere denir.
Ayrıca o, herhangi bir bilgi ve tefekküre dayanmaksızın, sırf dine ve
dindarlara karşı hakaret ve istihzada bulunma maksadıyla ortaya konan
incitici, çirkin söz ve davranışlar mânâsına da gelmektedir.
Şimdi
isterseniz âyet-i kerimelerden misaller vermek suretiyle bu mevzuu bir
nebze açmaya çalışalım.
Bir Kelimeyle Batma
Mü'minûn sûre-i celilesinde, hakiki ve kamil mü'minlerin vasıfları anlatılırken,
– (O mü'minler), her türlü boş, faydasız ve mânâsız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.' buyurulmaktadır.Evet, mü'min maddî-mânevî herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur.
Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslîmât)'la bir sofranın başında oturma ve Allah'ın (celle celâluhu) rızasına erip cemali ba kemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün.
Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakere ve musâhabelerde bulunarak veya hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır.
Çünkü doğrudan hizmet etmenin yanı başında, hizmeti kolaylaştıracak ameliyelerde bulunma da bir hizmettir.
Böylece mü'min, bu türlü hayırlı işlerle vaktini geçirmek suretiyle boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalb ve ruhunda yaralar açacak bir duruma sebebiyet vermemiş olur.
Zira insan laubalice konuşmalar, boş lakırdılar, düşünülüp
taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla hiç farkına varmaksızın
kalb ve ruhunda yaralar açıp latîfelerini öldürebilir.
Bu noktada, çok
tekerrür etse de önemine binaen ve mevzuumuzla alâkalı kısmına dikkat
çekerek Hazreti Pir'in bu konudaki o veciz ifadesini bir kez daha
hatırlatmak istiyorum.
O diyor ki: 'Hazer
et, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir
kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma.
Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.' Demek ki,
yerinde, fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helakine, kayıp
gitmesine sebebiyet verebilir.
O halde bize düşen 'Leylî
sözü söyle yoksa hâmûş! – Sevgiliden söz et, aksi halde sus!'
ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya
sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır.
Zaten
İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Efendimiz de
kendisine atfedilen mübarek bir sözde mü'minin sözünün hikmet, sükûtunun
da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunmuyor mu? O hâlde
ağzımızı açıp bir şey konuştuğumuzda ya din-diyanet adına, ülke ve
ülkümüz hesabına bir fayda sağlayacak, bir mânâ ifade edecek şeyler
konuşmalı veya bu faydaları temin edecek meseleleri tefekküre dalarak
sükûtumuzu bir tefekkür zemini hâline getirmeliyiz.
Zaten insanın
konuşmadan önce konuşacaklarını düşünmeye ihtiyacı vardır.
Evet,
yutmadan önce çiğnemek ne ise konuşmadan evvel düşünmek de odur.
İnsan,
ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutmaya kalkışırsa vücudunda değişik
komplikasyonlara sebebiyet verebilir ve hatta bu sebeple hayatını
kaybedebilir.
Aynen öyle de düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan bir
söz, yerine göre insana öyle bir zarar verir ki, insan o tek bir sözle
latîfelerini soldurup öldürebilir.
Hilm u Silm Kahramanları
Buraya
kadar ifade etmeye çalıştığımız hususlar lağvın ilk mânâsıyla ilgiliydi.
Lağvın ikinci mânâsıyla alâkalı ise Kasas Sûresi'ndeki şu âyet-i
kerimeyi zikredebiliriz.
Âyette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: '
Biz, sizin için de ancak iyilik ve selamet dileriz.
Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.' (Kasas Sûresi, 28/55).
Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, mü'minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, 'Bizim işimiz bize, sizinki de size.' der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya korlar.
Sonra da; 'Biz cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!' diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan bu ilâhî emriyle inanan insanları muhtemel
tehlikelerden korumuş olmaktadır.
Şöyle ki, Müslümanlar karşı tarafın
sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak
olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri
karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine
kayabilirler.
Tahrik söz konusu olunca da onların seviyesine düşme gibi
bir irtifa kaybı yaşayabilirler.
Hâlbuki değişik vesilelerle ifade
edildiği üzere, edep ve hürmetten mahrum nadanlar ne derlerse desinler,
biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz
bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımız, taviz
veremeyeceğiz ortaya konulmalıdır.
Bundan dolayı hilm u silmin temsilcisi bir mü'minin, bu tür naseza,
nabeca sözlerle karşılaştığında, onlara cevap vermek yerine o kem
sözleri sahibiyle baş başa bırakıp orayı hemen terk etmesi daha
muvafıktır.
Çünkü bile bile gerçeği inkâr edip seviyesiz bir üslûpla
mugalâtalara giren bir kişiye olumlu herhangi bir şey anlatabilmeniz
mümkün değildir.
Orada durmak hak ve hakikate fayda getirmekten ziyade
zarar verir.
Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere çirkin ve incitici
bir üslûpla hissiyatınıza hitap eder ve siz hiç istemeseniz de, o tür
bir seviyesizliğin içine çekilmiş olursunuz.
Hâlbuki mekân değişikliği
yapmak, o gergin ve sıkıntılı ruh haletinden sıyrılma adına önemli bir
faktördür.
Siz o tür bir durumla karşı karşıya kaldığınızda onları
Allah'a havale edip yüz çevirir ve o mekândan ayrılırsanız iradenizin
hakkını vermiş ve hissiyatınızı baskı altına almış olursunuz.
Başka bir
âyet-i kerimede bu husus nazara verilip inanan gönüller şöyle ikaz
edilir:
Omuzlarımızda Yılların İhmali
Böyle
bir ortamda bulunmayı sürdürme ancak şu şartla kabul edilebilir: İnanan
bir fert olarak eğer biz, kendi renk ve kendi desenimizi işleyebilme
imkânı bulabilecek veya bize o fırsat verilecekse ancak o takdirde böyle
bir mekânda kalmaya katlanabiliriz.
Hatta farklı bir açıdan şunu da
söyleyebiliriz: Şayet biz kendi iç dünyamıza ait güzellikleri sergileyip
bir sevgi ortamı oluşturma fırsatı yakalayabileceksek gerektiğinde
insanların eğlenmek ve vakit geçirmek için bir araya geldiği
platformları dahi değerlendirir, insanî derinlik ve mânevî
güzelliklerimizi o mekânlarda da seslendirmeye çalışırız.
Burada önemli
olan niyetin sağlam ve sıhhatli olmasıdır.
Evet, niyetimizin safvet ve
duruluğunu muhafaza şartıyla farklı kültür, farklı anlayış ve farklı
dünya görüşüne sahip insanlarla bir araya gelir, onlarla aynı mekânı
paylaşır ve iç dünyamızın güzelliklerini, ruhumuzun ilhamlarını
muhataplarımıza duyurmaya çalışırız.
Çünkü bir dönem böyle bir tavır sergilenemediğinden farklı kesimlere
ulaşılamamış ve bunun neticesinde bütün bir toplum olarak dağınık,
perişan ve derbeder bir duruma düşmüşüzdür.
Resûl-i Ekrem Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem): '
Fakat hâlihazırda el uzatılmamış ve bundan dolayı imanın, Kur'ân'ın güzelliklerinden mahrum kalmış insanları gördükçe kelam-ı nefsiyle bir iç sorgulamadan kendimi alamadığımı da itiraf etmeliyim.
Evet, içten içe, 'neden?' deyip inliyorum:
Neden bu önemli vazife, olması gereken ölçüde, kamet-i kıymetine göre yerine getirilemedi?
Neden böyle mühim bir mevzuda âhesterevlik edildi?
Neden, neden, neden?…'
Nedenler uzayıp gidiyor ve inanın bütün bu 'nedenler' birer zıpkın gibi gelip gelip kalbime saplanıyor.
Bütün bunları huzurunuzda dile getirirken esasında benim asıl maksadım
şu derdimi ifade etmekti: Gelin, geçmişimizi sorgulamak yerine bu
korkunç vebalin bir kere daha işlenmemesi ve arkadan gelen nesillerin
mahvedilmemesi için biz kendimize düşen sorumluluğu yerine getirelim.
İslâm'ın ruhunu ikame adına, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye'den
ayrılmaksızın, gerektiğinde yarı belimize kadar bataklığa girme
pahasına, uzatabildiğimiz herkese ellerimizi uzatıp kurtarma cehd ve
gayreti içinde olalım.
Evet, bir taraftan Mevlâna ifadesiyle ayağımızın
birini sağlam zemine basıp merkezden kopmayalım, diğer yandan da
gönüllere diriliş nefhetmek ve kurtarılmayı bekleyen nesillerin imdadına
yetişmek için koşabildiğimiz her yere koşup olabildiğimiz her yerde
olmaya çalışalım.
Ve Rahman'ın Has Kulları
Elbette
ki bu yolda koşarken hiç beklemediğimiz, ummadığımız, hesap etmediğimiz
şekilde sert, haşin, cahilce muamele ve tavırlarla karşılaşabiliriz.
İşte o zaman Furkan sûre-i celilesinde tavsif edilen Rahman'ın has
kullarının sıfatlarını hatırlayacak ve o cahillerin lağviyatına
ehemmiyet vermeksizin, aldırış etmeksizin yolumuza devam edeceğiz.
Evet,
Furkan Sûresi'nde vakar, ciddiyet, mahviyet ve tevazu içinde, yani
oturuşları, kalkışları, bakışları, gezişleri kısaca bütün tavır ve
davranışlarıyla mü'minliğe yakışır bir tavır ortaya koyan Rahman'ın
kulları şöyle anlatılır:
'
Cahiller kendilerine sataşınca da 'selâm' der geçerler.' (Furkan Sûresi, 25/63) Âdeta gökteki meleklerin yeryüzünde insan şeklinde temessül etmiş bir örneği olan o Rahman'ın has kulları, yürüyüşlerine, ahval ve gidişatına bakıldığında dikkatleri çekecek kadar yumuşak, kibar, nazik ve beyefendi oldukları görülür.
Dışa akseden bu tavırlar, onların tabiî hâlleridir.
Çünkü onlar, iç dünyalarının balans ayarını zaten bu anlayışa göre kurup, bu anlayışa göre ayarlamışlardır.
Evet, iç ve dış dünyaları itibarıyla tam bir bütünlük arzeden o ibadürrahman, Allah'ı bilmeyen veya bildikleriyle amel etmeyen o cahillerle karşılaşıp muhatap olduklarında emniyet, güven ve esenlik insanı olduklarını, kendilerinden onlara bir zarar dokunmayacağını ifade eder ve muhatapları tahrik edebilecek her türlü tavır ve davranıştan uzak dururlar.
Aslında bütün bunlar günümüz insanı için son derece önemli
hakikatlerdir.
Evet, günümüz Müslümanları olarak bizler, bu düsturları
rehber edinerek birer Mevlâna, Yunus Emre ve Hazreti Pir-i Mugan gibi
hareket edip karakterimizin gereğini sergilemeliyiz.
Bu istikamette
kimseyle bir kavga ve hesabımız olmadığını, gizli ajandalarımızın
bulunmadığını, herkese bağrımızı açık tuttuğumuzu ihtiyaç tekerrür eden
her durumda bıkıp usanmaksızın ifade etmeli ve böylece İslâm'ın bir
esenlik dini olduğunu göstermeliyiz.
Soru: Bir hadis-i şerifte, İslâm'ın garip olarak başladığı ve bir gün
yine garipliğe avdet edeceği ifade edilerek garipler müjdeleniyor.
Diğer
taraftan Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
risaletinin ilk zamanlarında iki Ömer'den biriyle dinin teyit buyrulması
için dua ediyor.
Bu açılardan, bir beldede, iman ve Kur'ân hizmeti adına
ilk adımlar atılmaya çalışılırken, muhatap seçiminde, öncelikli olarak o
beldenin garipleri sayılabilecek kimseler mi, yoksa toplumun önderleri
sayılan şahıslar mı esas alınmalıdır?
Cevap: Değişik
münasebetlerle üzerinde durulmaya çalışıldığı gibi 'gurbet' kavramının
bizim mülâhazalarımız içinde çok önemli ve oturmuş bir yeri vardır.
O
mülâhazalar çerçevesinde konuyu hatırlayacak olursak şunları
söyleyebiliriz: Herhangi bir yararı olmayan yahut ne bir yararı ne de
bir zararı söz konusu olan gurbetler olduğu gibi, faydalı ve Hak
nezdinde makbul gurbetler de vardır.
Sorunuzdaki hadis-i şerifte beyan
buyrulan gurbetin ise ikinci kategoride değerlendirilmesi gerektiği
açıktır.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, gurbet fertler için mevzubahis
olabileceği gibi, aileler, toplumlar hatta bir millet ve ümmet için de
söz konusudur.
Mesela inandıklarını ifade ve tatbik etme imkânlarından
mahrum bulunan ve yaşadıkları ortam içerisinde yabancılık çeken fertler
garip olduğu gibi, değişik kanallardan gelen baskılarla preslenen ve
günümüzün moda tabiriyle 'mahalle baskısına' maruz bırakılan aileler de
gariptirler.
Nitekim bir kısım İslâmî eserlerde; namaz kılınmayan
muhitte bulunan bir mescidin, fâsık bir kimsenin kalbinde ve okunmayan
bir evdeki Kur'ân'ın, zalim bir erkeğin nikâhı altındaki sâliha kadının,
serkeş ve arsız bir kadınla aynı evi paylaşan sâlih erkeğin ve hâlinden
anlamayanların içinde âlim kimsenin gurbeti olmak üzere fert ve toplum
hayatında yaşanan çeşit çeşit gurbetlerden bahsedilir.
Bunlar içerisinde
hiç şüphesiz en büyük gurbet, hâlden anlamayanların arasında bulunan
mânâ erlerinin gurbetidir ve bu mânâdaki gurbetin en büyüğü de,
Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) gurbetidir, sonra
da derecesine göre nübüvvet yolunu temsil etmeye çalışan temsilcilerin
gurbeti gelir.
İslâm Coğrafyası ve Gurbet
Gurbet
denilince, günümüzde bütün bir İslâm dünyasının yaşamış olduğu gurbet
içre gurbetleri hatırlamamak mümkün değildir.
Zira 1,5 milyara varan
nüfusuyla tarihin hiçbir döneminde ulaşamadığı bir kemmiyete kavuşmuş
bulunsa da, ne yazık ki bu mübarek coğrafya, şimdilerde, tarihin hiçbir
devrinde yaşamadığı ölçüde hüzünlü bir gurbeti iliklerine kadar
hissetmektedir.
Evet, dünyanın değişik yerlerinde bulunan az sayıdaki
dertli sine ve onların Allah rızası istikametindeki bir kısım mini
gayretleri istisna edilecek olursa –ki o mini gayretler içinde de
istenen seviyede, ihlâs, samimiyet ve kardeşliğin korunabildiği iddia
edilemez– İslâm coğrafyasında Müslümanlar hesabına ne halk ne de
idareciler seviyesinde, sağlam bir plan ve projeye dayanan, ileriye
matuf, kayda değer, ciddi bir çalışmanın var olduğu söylenemez.
Bu
açıdan denilebilir ki, bizim dünyamız bir mânâda hesapsız ve mefkûresiz
insanlar dünyasıdır.
Evet, başka ülke ve milletlerin karşısında âciz,
bir silleyle sarsılabilecek, bir kıvılcımla efradı birbirine düşürülüp
birbirinin kurdu hâline getirilebilecek içler acısı manzarasıyla bu
coğrafya, katmerli gurbetler altında sürüm sürüm bir hâldedir.
Yüce
Rabbimizden niyaz ederiz, bu ümmete, ulvî gaye ve yüksek mefkûre sahibi,
canını dişine takıp dünyanın dört bir bucağında diriliş soluklayan,
kardeşleriyle el ele yürürken çevresine hep emn ü eman hisleri neşreden
ve bu yolda attığı her adımını şer'-i şerifin kat'î nasslarıyla test
eden müstakîm mü'minler bahşeylesin; bahşeylesin de asırlar boyu yaşanan
bu hazin gurbeti onlar vesilesiyle hitama erdirip İslâm âleminin yüzünü
bir kez daha güldürsün.
İlk Garipler
Asıl konumuza dönecek olursak, sorunuzda da ifade edildiği üzere Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz;
' İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün
başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır.
Herkesin
bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren
gariplere müjdeler olsun.!' (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13)buyuruyor.
Hadis-i şerifteki, 'İslâm garip olarak başladı.' mübarek
beyanını, bu dinin; edasından, üslubundan, yolundan, mesajından,
hâlinden anlaşılamayan bir cahiliye atmosferinde neş'et ettiği ve onu
temsil edenlerin bu tür gurbetlerle imtihan olduğu şeklinde
anlayabiliriz.
Çünkü bilindiği üzere Mekke müşrikleri uzunca bir zaman
İslâm'a karşı direnmiş, onun bir avuç müntesibine boykottan komploya,
ondan her türlü eza ve işkenceye kadar yapmadıkları despotluk ve zulüm
bırakmamışlardı.
Bir diğer taraftan İslâm, ilk neş'et ettiğinde
gariplerle temsil edilmiştir.
Evet, o ilk temsilcilerinin içinde
toplumun ileri gelenlerinden hemen hemen hiç kimse yok gibidir.
Hatırlayacaksınız, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Dihyetü'l-Kelbî (radıyallâhu anh) ile Roma imparatoru Hirakl'e mektup
gönderdiğinde, Hirakl Ebû Süfyan'ı çağırtmış ve ona bazı sorular
sormuştu.
O sorulardan birinde de, Peygamber Efendimiz'i kastederek
'O'na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi garipler mi?'
diye sormuş; Ebû Süfyan da, 'garipler' diye cevap vermişti.
İşte bu
garipler, kendi toplumları içinde çok garip karşılanmış ve ciğersûz
denecek ölçüde çok garip muamelelere maruz bırakılmışlardır.
Fakat o
mü'minler bunların hiçbirine takılmamış, her türlü 'akabe'yi aşarak,
Allah'la münasebetlerini kusursuz denebilecek ölçüde devam ettirmiş ve
din-i mübîn-i İslâm'ın intişarında tarihin daha sonraki hiçbir döneminde
görülemeyecek ölçüde Allah'ın yüce adının bir bayrak gibi gönül
burçlarında dalgalanmasına vesile olmuşlardır.
İslâm'ın İzzeti ve Hazreti Ömer
Sorunuzun diğer vechesini teşkil eden hadis-i şerif ise,
'– Allah'ım, şu iki adamdan –Ebû Cehil ve Ömer b.Hattâb'tan– sana en
sevimli olanı ile İslâm'ı güçlendir.' şeklindedir.
Bu mübarek sözlerinin
devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), 'O iki kişiden
Allah'a sevimli olanı Ömer'di.' (Tirmizî, Menâkıb, 18; Müsned, 2/25)
buyurmuştur.
Bu beyan-ı nebevî her şeyden önce O Nebi-yi Zîşan'ın sinesindeki tebliğ
aşk ve iştiyakını göstermektedir.
Nebiler Serveri'nin, uykularını
kaçıracak ölçüdeki o emsalsiz tebliğ sancısını değişik misalleriyle
defaatle arz etmeye çalıştığımdan burada sadece, Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî
kelamında, O'nun hakkında, 'Neredeyse –Kur'ân'a
inanmıyorlar diye– Kendini helâk edeceksin!' şeklindeki takdir
edalı ta'dîlini hatırlatıp geçmek istiyorum.
İşte ihtimal Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o toplum içinde
Hazreti Ömer ve Ebû Cehil gibi kimseleri gözüne kestirmişti.
Onların
İslâm için çok faydalı olabileceklerini, onlar vesilesiyle nice insanın
kurtuluşa erebileceğini düşünüyordu.
Elbette ki hidayetleri için dua
ettiği kimseler bu iki zattan ibaret değildi.
Belki pek çok kimsenin
hidayeti için tek tek isimlerini zikrederek Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp
yakarıyordu.
Mesela, onlardan biri Seyyidina Hazreti Hâlid (radıyallâhu
anh) idi.
Müslüman olmak için huzur-u risaletpenâhîlerine geldiğinde
Kâinatın İftihar Tablosu ona, 'Hamdolsun
Allah'a ki, seni hidayete erdirdi.
Ben zaten senin gibi akıllı bir
insanın İslâm'a yöneleceğini umuyordum.' demişti.
Demek ki,
Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm),
Hazreti Halid ve onun gibi din-i mübîn-i İslâm'a hizmet edebilecek,
toplum içinde parmakla gösterilip gözünün içine bakılan şahısların
iltihakını bekliyor ve onlar için dua ediyordu.
Bizim gibi sıradan
insanların bile, bazı zatlar hakkında, 'Allahım, onun kalbini imanla
doldur, hem öyle doldur ki, tepeden tırnağa âdeta her tarafında iman
nümayan olsun.' diyerek dua ettiğimizi düşünecek olursanız, o En Büyük
Mübelliğ'in bu konuda nasıl yana yakıla yalvardığı zannediyorum daha iyi
anlaşılacaktır.
Çünkü çevresine müessir olabilecek bu tip insanların kazanılması hak ve
hakikatin intişarı adına çok önem arz eder.
Bunlardan bazen bir düzine,
bazen birkaç, hatta bazen bir insanın 'evet' demesiyle bile arkadan fevç
fevç dehaletler olabilir.
Allah Resûlü'nün Yahudiler hakkında böyle bir
ümit taşıdığını biliyoruz.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların
kanaat önderi diyebileceğimiz önde gelenlerinden birkaç kişinin Müslüman
olmasıyla o dinin müntesipleri üzerinde olumlu pek çok değişimin
gerçekleşebileceğini düşünüyordu.
Ne var ki, Abdullah ibn Selâm, Vehb
ibn Münebbih gibi birkaç kişi istisna edilecek olursa, o toplumun önde
gelenleri, geleceğini bildikleri ve hatta ne zaman geleceğini dahi
bildikleri dine ve onun resûlüne sıcak bakmadı; bakmadı ve böylece hem
kendileri hayatlarının en büyük kaybını yaşadı ve hem de onları takip
eden, onların peşinden giden nice insana hayatlarının en büyük haybet ve
hüsranını yaşattılar.
Eğer o dönem Huyeyy b.Ahtab, Ka'b b.Eşref gibi
şahıslar Efendiler Efendisi'ne karşı küstahlıkta bulunup O'na saygısızca
dil uzatacaklarına O'nu anlamaya çalışsalar, büyüklüğünü kabul
edebilseler ve İslâm'a azıcık sıcak bakabilselerdi herhâlde onların
peşinden giden nice insan da hak ve hakikati kabullenmiş olurdu.
İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında, karakteri ve toplum
içindeki konumu itibarıyla Hazreti Ömer'in (radıyallâhu anh), Peygamber
Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) gözünden kaçması düşünülemez.
Dolayısıyla da Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem),
onun hakkında Cenâb-ı Allah'a dua etmesi –yukarıda zikredilen
mülâhazalar ışığında bakıldığında– gayet yerinde olur.
Evet, Resûl-i
Ekrem Efendimiz'in, Hazreti Ömer'i (radıyallâhu anh) kastederek,
'Allahım onunla bu dini aziz kıl.' diye yalvarması O'nun hem tebliğ
sancısı, hem de fetanet ufku açısından gayet muvafık düşmektedir.
Zaten Hazreti Ömer'in (radıyallâhu anh) bereket dolu hayatlarına
baktığımızda bu hususu açık ve net bir şekilde görebiliriz.
Çünkü onun
Müslüman olmasıyla, o dönemde çeşitli eziyetlere maruz kalan
Müslümanların Allah ve Resûlü'ne olan inançları daha bir kuvvetlenmiş,
Kâdir-i Mutlak olan Rabb-i Kerimlerinin havl ve kuvvetine itimatları
daha bir artmıştır.
Evet, Abdullah ibn Mes'ud hazretlerinin de ifade
buyurdukları gibi Hazreti Ömer'in İslâm'a dehaletiyle Müslümanlar
ruhlarındaki izzeti bir kere daha derinlemesine duymuştur.
Allah
Resûlü'nün bu âlemdeki terakkisini tamamlayıp kendi ruh ufkunun
enginliklerine yürümesinden sonra da, Hazreti Ömer, Allah Resûlü'nün
ikinci halifesi olmuş, İslâm'ın intişarında çok önemli hizmetlerde
bulunmuş, pek çok beldeler fethetmiş ve dünya muvazenesini tehdit eden
iki devleti hizaya getirerek Müslümanların bu muvazenede hak ettikleri
konumu ihraz etmelerine vesile olmuştur.
Evet, ne taraftan bakarsanız
bakınız, o zat, tarihin emsalini kaydetmekten âciz kaldığı müstesna bir
kâmet, müstesna bir şahsiyettir.
Kimseyi İhmal Etmeye Hakkımız Yoktur
Buraya
kadar anlatılanlardan şu sonuca varabiliriz.
Allah Resûlü'nün
(aleyhissalâtü vesselâm) hayat-ı seniyyelerine bir bütün olarak
bakıldığında O Rehber-i Ekmel'in bütün ömrü boyunca hem toplumun ileri
gelenleriyle meşgul olup ilgilendiği, hem de kendini ifade edemeyen,
ezilen, parya muamelesi gören gariplere kucak açıp onlarla alâkadar
olduğu görülür.
Evet, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi
ekmelüttehâyâ) bütün hayatı boyunca âdeta bu iki ucu bir araya getirmek
için kendini helak edercesine çabalayıp durmuştur.
Tabiî o engin
sinesini bu iki ucun arasında kalan toplum kesimlerine de hep açık
tutmuştur.
Meselenin bize bakan yönüne gelince: Geçmiş dönemlerde olduğu gibi
günümüzde de açık ya da kapalı, şöyle veya böyle dünyanın hemen her
yerinde bir kast sisteminin yaşandığı bir vakıadır.
Ayrıca insanların
donanımları nazar-ı itibara alındığında toplumlar içinde her iki kesimin
de her zaman mevcut olacağı muhakkaktır.
O hâlde gönüllüler hareketinin
temsilcilerine düşen de, toplumun hiçbir kesimini ihmal etmeksizin
herkesi kucaklamak olmalıdır.
Evet, vicdan olabildiğince geniş
tutulmalı, herkesin konumuna saygı duyulup diyalog zeminleri
oluşturulmalı, toplumun bütününe kucak açılmalı, hatta
gelmeyen/gelemeyenlerin dahi ayağına gidilmelidir.
Bulunulan coğrafyanın
şartları göz önünde tutularak bir taraftan, toplumda önemli yerler ihraz
eden akademisyen, parlamenter vb.gibi söz söyledikleri zaman referans
olabilecek kimselerle diyalog köprüleri kurulmalı; diğer taraftan da
yaşadıkları içtimaî hayat içerisinde değişik mazlûmiyet, mahkûmiyet ve
mağduriyetlerin zebunu olmuş gariplere el uzatıp onlara destek
olunmalıdır.
Çünkü mesleğimiz herkese açık bir peygamber şehrahıdır.
Bundan dolayı bir taraftan içtimaî yapıda önemli konumları ihraz etmiş
insanlara hak ettikleri bir seviyede muamelede bulunulmalı, saygıda
kusur edilmemeli, düşünce dünyamızın daha başka gönüllere ulaştırılması
adına onların referanslarından istifade edilmeli; diğer yandan da
içtimaî statüde daha alt tabakalarda kalmış olan insanlara imkân
hazırlanıp onların içine düştükleri kompleksten çıkmalarına ve
kendilerini ifade etmelerine yardımcı olunmalıdır.
Böylece o garipler,
ezilmiş ve düşmüşlüğü tatmış olmanın verdiği anilmerkez bir hızla
şahlanacak ve Allah'ın izni ve inayetiyle üzerlerine düşen vazifeyi
hakkıyla yerine getireceklerdir.
Gurbetin İksiri Kurbet
Sözün
başında koskocaman bir coğrafyanın hüzün dolu manzarasına işarette
bulunmuştuk.
Fakat şu husus da asla unutulmamalı ki, İslâm dünyası Asr-ı
Saadet'ten bu yana pek çok gurbet yaşamış, ancak o gurbetlerin hepsi
Allah'a kurbet sayesinde zamanla aşılmıştır.
Zaten gurbetin Allah'a
kurbet ve düzgün temsilden başka bir iksiri yoktur.
Bir kısım pansuman
tedbirlerle ne bir mahallenin ne bir müessesenin ne de bir grubun
baskısından yani gurbet yaşamaktan kurtulmak kat'iyen mümkün değildir.
Pansuman müdahaleleri çare olarak görmek parya muamelesi altında ezik
olarak yaşamaya devam etmek mânâsına gelir.
Evet, bütün gurbetler evvela
Allah'ın izin ve inayetiyle, sonra da kimliğinden fedakârlıkta
bulunmayan, başkalaşmaya karşı direnen, dimdik duran, her defasında bir
kere daha bir İslâm mütefekkirinin ifadesiyle, 'Yeniden bir kez daha
İslâm'a diyebilen iyi temsilcilerin göz dolduran temsilleriyle
aşılmıştır.
Asrımızın Müslümanları olarak biz de dileriz ve Rahmeti Sonsuz'dan niyaz
ederiz ki, İslâm Dünyası; Moğol ve Haçlı işgalleri, Asya'da yaşanan
hercümerçler gibi hazin ve büyük gurbetlerden sıyrılıp kurtulduğu gibi,
son asırlarda içine düştüğü ve günümüzde en ağır şekilde yaşadığı
hercümerçlerden de bir an önce kurtulur.
Ne var ki, bunun da ancak Allah
Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselâm) on dört asır evvel müjdelemiş olduğu
o kendini ıslaha adamış kurbet eri garipler sayesinde gerçekleşeceği
asla unutulmamalıdır.
Soru: Mü'minlerin kalb ve zihin dünyalarını tehdit eden beş büyük afet
sayılırken; 'menkıbelerle yetinerek geçmişle avunma, selefi tenkit etme,
ülfet ve ünsiyete yenik düşme, istişaresiz hareket etme' gibi hususlar
ifade edildikten sonra beşinci büyük felaket olarak vesileleri gaye
edinme mevzuu üzerinde duruluyor.
Vesileleri gaye edinme, bilhassa
günümüz şartları içinde hizmet etmeye çalışan fertler için nasıl bir
tehlikedir? İzah eder misiniz?
Cevap: Gaye
ile âdeta hemhudut en büyük bir vesile dahi olsa, vesile ve gayenin
tamamen farklı şeyler olduğu muhakkaktır.
Bu farklılığı anlayabilmek,
vesile ve gayeyi kendi konumuna göre sağlıklı bir şekilde
değerlendirebilmek için abdestle namaz arasındaki münasebete
bakabiliriz.
Malum olduğu üzere, namaz kılmak niyetiyle aldığımız
abdest, namaz için sadece bir vesiledir.
Fakat farza vesile olduğundan o
da bir yönüyle farzdır ve çok önemlidir.
Hatta abdest almadan önce
yapmamız gereken ıtrahat, temizlenme ve istibra gibi bazı hazırlıklar da
abdestin tamamiyeti açısından bir vesiledir.
Ne var ki, vesile de olsa
bütün bunlar, önemli bir ibadeti yerine getirmeye hazırlık nevinden
olduğundan her biri insan için ayrı bir sevap kaynağıdır.
Yani, abdest
alma niyetiyle lavaboya yöneldiği andan itibaren bir mü'minin attığı
adımlar, çektiği sıkıntılar, temizlenme adına gösterdiği cehd ve
sonrasında istibra hesabına yaptığı amellerin hepsi, Allah'ın izn u
inayetiyle, ona ibadet ü taat sevabı kazandırır.
Fakat bu saydıklarımızın hepsi birer vesile olduğundan bir insan sadece
bu vesilelere takılıp kalsa hedef ve maksatla elde edilecek mükâfata
hiçbir zaman ulaşamaz.
Mesela bir insan, ibadet kastı olsa da fakat
namaz niyetiyle abdest almamışsa, o insan sadece mücerred abdest
ibadetinin sevabını kazanmış olur.
Fakat zannediyorum o insan bu
abdestiyle, namaz kılma niyetiyle almış olduğu abdest sevabının onda
birini dahi elde edemez.
Çünkü bir vesile hangi maksat ve hedefe hizmet
ediyorsa o hedef ve maksada göre bir kıymet kazanır, gayenin büyüklüğü
vesileyi de büyültür ve neticede abdest misalinde olduğu gibi farzı
edaya vesile olan bir amel, kendisi farz olmasa da, insana farz sevabı
kazandırır.
Günümüz Şartları ve Hoşgörü Süreci
Aslında
günümüzde yapılan bütün hizmetleri, hak ve hakikat yolunda ortaya konan
bütün cehd ve gayretleri vesile ve gaye farklılığı açısından böyle bir
değerlendirmeye tâbi tutabiliriz.
Mesela günümüzde muhabere ve muvasala
imkânları son derece ilerlemiş, küre-i arz büzülmüş, küçülmüş, mesafeler
daralmış, milletlerarası temaslar sıklaşmış ve dünyamız âdeta küçük bir
köy, bir kasaba hâline gelmiştir.
İşte eğer biz, ruhumuzun ilhamlarını,
inançlarımızın güzelliklerini müstaid başka gönüllere de duyurup ifade
etmek istiyorsak o zaman, çağımızın bu şartlarını nazar-ı itibara
almamız gerekir.
Bu ise, yapacağımız faaliyetlerin hoşgörü çerçevesinde
ve farklılıklara tahammül anlayışı içerisinde yerine getirilmesini
lüzumlu kılmaktadır.
Gerçi şimdilerde, zımnında bazı olumsuz mânâları
tedai ettirdiği düşüncesiyle hoşgörü kelimesini kullanmama yönünde bir
temayül söz konusu.
Çünkü hoşgörü denildiğinde, sanki birilerinin hoş
olmayan tavır ve davranışları var ve muhatabın o tavır ve davranışları
da hoş görülmeye çalışılıyor gibi anlaşılabilmektedir.
Ayrıca,
'Başkaları ne halde olursa olsun ben onları hoş görüyorum.' gibi bir
mülâhazada az bir bencillik, bir iddia ve egoizmanın bulunduğu da
söylenebilir.
O sebeple bu mefhum yerine 'Hangi düşünceden olursa olsun
karşılıklı konuşarak anlaşabilme.' mânâsını ifade eden diyalog kelimesi
tercih edilir oldu.
Konuma Saygı ve Vaad Ettikleri
Ancak
diyebiliriz ki 'konuma saygı' diyalogdan da öte daha derin bir mânâ
ifade etmektedir.
Evet, 'konuma saygı' ifadesiyle yukarıda dile
getirilen muhtemel risk ve endişeler izale edilebilir.
Çünkü 'konuma
saygı' dediğimizde, bir kişinin hangi dinden, hangi anlayıştan olursa
olsun evvela onun bir insan olduğu ve insan olduğu için de saygıya layık
bulunduğu anlayışı vardır.
Evet, bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak her
bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler
koymuştur.
Bu yönüyle her bir insan potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk'ın
onun adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır.
Allah Teâlâ
Kur'ân-ı Mübîn'de; '
Başka bir âyet-i kerimede ise '
– İnsanı ahsen-i
takvîme mazhar olarak yarattık.' (Tin Sûresi, 95/4) deniliyor.
Dikkat edildiğinde görüleceği üzere âyet-i kerimelerde şerefli ve
ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine
yemin edilen varlık 'mü'min' değil, 'insan'dır.
Demek ki her bir insan
potansiyel olarak bu şeref ve değeri haiz bir varlıktır.
Bu âyet-i kerimelerden hareketle biz, konuma saygı dediğimizde evvela
insanlığa ve insanî değerlere saygıyı anlıyoruz.
Ayrıca bilinmesi
gerekir ki, konuma saygı, aynı zamanda inanca saygıyı da ihtiva eder.
Çünkü bir kimsenin doğru olarak kabul ettiği, doğru olduğuna inandığı
bir değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız.
O halde diyebiliriz ki,
eğer siz bir insanın inanıp benimsediği değerlere saygılı olmuyor,
saygılı davranmıyorsanız, o insana da, o insanın insanlığına da saygı
duymuyorsunuz demektir.
Bütün bunların sonucunda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Siz muhatabınızı tahkir ettiğinizde, kendinize karşı ondaki tahkir duygusunu tetiklemiş; muhatabınızın konumuna saygılı davrandığınızda ise onda kendinize karşı saygı hissini harekete geçirmiş olursunuz.
Bu durum, Kur'ân-ı Kerim'de şu ifadelerle dile getirilir: '
– Onların Allah'tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah'a hakarette bulunmasınlar.' (En'am Sûresi, 6/108)
Görüldüğü üzere ilâhî kelam, sarih bir şekilde, açık bir emirle
insanların Allah'tan başkasına ilâh deyip el açtıkları, yalvarıp
yakardıkları ve yüz yere sürdükleri ikon ve putlara dahi sebbetmememizi
emir buyuruyor.
'Sebbetme' dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen
mânâsı itibarıyla 'galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma'
şeklinde anlaşılmaktadır.
Fakat bu kelime, yakışıksız, uygunsuz,
münasebetsiz laflar etme, saygısızlıkta bulunma mânâlarını da ifade
etmektedir.
Bundan dolayı bizim, bir mü'min ahlâkı olarak, ister semavî
bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında
bir araya gelmiş insanlara karşı yakışıksız ve münasebetsiz söz etmemiz,
bu ölçüde olsun onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez.
Konuma Saygı
İsterseniz burada, insanın konum ve değerini anlama adına, Hz.Âdem'in
meleklere kıblenüma olma mevzuunu da hatırlayabilirsiniz.
Bu ilâhî
takdirden de anlıyoruz ki, insan Allah'ın mükemmel, mümtaz ve abide bir
varlığıdır.
İşte bütün bu mülâhazalara istinaden insana saygı duygusunu içimizde
sürekli geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalıyız.
Zira konuma saygı
meselesini tabiatımıza mal edememişsek, oruç tutmak istediği hâlde
alışık olmadığı için Ramazan'ın ilk günlerinde orucunu tamamlayamayan,
iftara varamadan orucunu bozan kimsenin durumuna düşer ve hata yapıp
durmaktan kurtulamayız.
Evet, konuma saygı mevzuunu tabiatımızın bir
yanı hâline getirmeli ve onu tabiî bir ihtiyaç hâlinde duyup
hissetmeliyiz ki, yer yer canımızı sıkan hâdiseler zuhur ettiğinde falso
yapmayalım, beklenmedik tepkiler vermeyelim, muhatabımızı rencide edecek
tavır ve davranışlar içine düşmeyelim ve neticede her türlü şart altında
sinemizin herkese açık olduğunu gösterebilelim.
Dinimizin emri bu istikamette olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız
satanist veya zerdüşt bile olsa kanaatimce, onların şeytana tapma,
zulmete hakiki bir güç isnat etme gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı
düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru
değildir ve bu bir üslûp hatasıdır.
Hz.Pir, Hıristiyanların ruhanî
reisleriyle muvakkaten medar-ı münakaşa meselelerden bahsetmememiz
gerektiğini söylüyor.
Mesela siz onlarla olan muhavere ve sohbetinize
teslis inancını ele alarak başlayacak olursanız, daha sözün başında
muhatabınızı kendinizden uzaklaştırmış, onunla birçok hakikati,
güzelliği paylaşma imkânı varken dinlenilme ve söz söyleme hakkından
mahrum kalmış ve hatta münakaşa ve kavgaya kapı aralamış olursunuz.
Hâlbuki muhavere ve diyalog adına gerçekleştirilen bir programı tartışma
zeminine çeker ve Müslümanlığı müdafaa etme adına onların inandığı
değerlere saldırıda bulunursanız, farkına varmadan Müslümanlığa ihanet
etmiş yani onların da İslâmiyet'e ve Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) dil uzatmalarına, Kur'ân'a saldırmalarına zemin
hazırlamış olursunuz.
Bunun yerine siz, onların hayat felsefesi ve dünya
görüşlerine saygı duyar, saygılı davranırsanız, bu sefer onlar da, size
karşı saygı ve hürmet sınırları içinde hareket etme yolunu tercih eder.
Bir kez daha ifade edelim ki, insanlara, inanıp benimsediğiniz doğrular
adına bir şey ifade etmek istiyorsanız, bu ameliyeyi, sırtınızın
muhatabınıza dönük olduğu zaman ve şartlarda değil, muhatabınızla yüz
yüze ve yakın olduğunuz zaman ve şartlarda gerçekleştirebilirsiniz.
Bundan dolayı üslubunuzu muhatabınızın sırt çevirmesine fırsat
vermeyecek şekilde ayarlamalı ve anlatacaklarınızı o üslûpta
anlatmalısınız.
Kalb İbresi ve Rıza-ı İlâhî
Gaye-vesile
farklılığını izah sadedinde anlattığımız bu hususlarla vurgulamak
istediğimiz temel düşünce şudur: İsmine ister hoşgörü, ister diyalog,
isterse konuma saygı diyelim bunların hepsi birer vesiledir; asıl gaye
ise Allah'ın rıza ve hoşnutluğudur.
Biraz daha açacak olursak bizim bu
vesilelerle ulaşmak istediğimiz gaye, birkaç asırdan beri yanlış
anlaşılmış ve yanlış tanıtılmış olan ve hâlâ onu anlatma adına bir kısım
yanlışlıkların yapıldığı bir ortamda İslâm'ın doğru anlaşılmasını
sağlamaktır.
Yani bu dinin silm u selâmet esaslarına dayandığı ve onun
insanlık çapında emniyet, güven ve barışı tesis edecek dinamiklere sahip
bulunduğu gerçeğini gönüllere duyurabilmektir.
Dolayısıyla bu dinde hiç
kimsenin kafasına estiği gibi ilan-ı harp yapamayacağını, anarşi ve
terörün hiçbir zaman bir mücadele vasıtası olarak görülemeyeceğini,
canlı bombalar kullanılarak masum insanların öldürülemeyeceğini, hâsılı
hakikî Müslümanlığın terör ve anarşiden fersah fersah uzak bulunduğunu
ifade edebilmektir.
Eğer biz değişik platform ve vasıtaları
değerlendirmek suretiyle, İslâm'ın bu gerçek yüzünü, hakiki mahiyetini
insanlara anlatabilirsek, bu durum dinimiz ve insanlığın barışı adına az
bir kazanç olmayacaktır.
Yoksa açılan müesseseler, kurslar, kültür
lokalleri; yapılan seminer, toplantı ve konferansların hepsi birer
vesileden ibarettir.
Eğer biz yapılan bu faaliyetlerle büyük işler
evirip çevirdiğimiz zannına kapılır; insanların takdir, teveccüh ve
alkışlarını esas alır; kendimizi ifade ve nefsanî arzularımızı tatmin
gibi bir kısım emeller peşinde koşarsak, kazanma kuşağında kaybetmiş ve
bu arada asıl gayemizi de unutmuşuz demektir.
Bu ise az gitmiş uz
gitmiş, dere tepe düz gitmiş fakat bir çuvaldız boyu yol alamamış ve
bütün bunların neticesinde yol yorgunluğundan başka herhangi bir
kâr elde edememiş insanın hâline benzer.
Hâlbuki bütün bu gayret ve
çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, merhamet
çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik
ve barış köprüleri kurulmaya çalışılmalı; hâsılı doğru bildiğimiz değer
ve güzellikler, niyet safveti ve gönül duruluğu içinde, insanlığa
sunulmalıdır; sunulmalı ve bütün bu ameller yapılırken de kalb
ibresi hep Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu göstermelidir.
Soru: Dinimizde zorlaştırmayıp kolaylaştırma ve nefret ettirmeyip
müjdeleme genel bir kaide olduğu halde, İmam Gazzâlî ve Muhasibî gibi
büyük zatların kalbleri titreten o yakıcı ifadeleri ve temsil ettikleri
hayatın adeta yaşanmaz gibi görünmesi kimi zaman ümitlerimizi
sarsmaktadır.
Bu iki hususu nasıl telif edebiliriz?
Cevap: İmam
Gazzâlî, toplumumuz tarafından çok erken dönemde tanınmış simalardan
birisidir.
Her ne kadar toplum olarak biz, onun İhyâu
Ulûmi'd-Dîn, Mişkâtü'l-Envâr ve Makâsıd gibi kitaplarını baştan
sona okumamış olsak da, değişik eserlere nüfûz etmiş pek çok mülâhaza ve
mütalâalarıyla karşılaşmış ve farkına varsak da varmasak da, onlardan
istifade etmiş ve beslenmişizdir.
Muhasibî ise, toplumumuzda son
zamanlarda tanınmaya başlamıştır.
Rabbim onun gibi bir zatın tanınmasına
vesile olanları rızasıyla serfiraz kılsın.
Bildiğiniz gibi 'er-Riâye
lihukukillah' isimli eseri de dilimize tercüme edilip
yayınlanmıştır.
Bu eserde de görüleceği üzere Muhasibî, ihlâs-riyâ gibi
mevzularda hassas mı hassas, muhâsebe ve murâkabelerinde derin mi derin,
emir ve yasakları yerine getirmede sübjektif mükellefiyet olarak hep
azimet tercihinde bulunan devasa bir kâmettir.
Mesela o, fiil ya da
tavır değil, muvakkaten aklından geçen sevimsiz şeyler hakkında bile
büyük günah işlemiş gibi ızdırapla kıvranır, 'Benim aklım temiz olsaydı
o kirin orada ne işi vardı!' anlayışıyla kendini levmeder ve sürekli
derin bir hassasiyetle nefsini sorgulayıp hesaba çeker.
İşte
Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî ve Haris el-Muhasibî gibi zatların işi bu
ölçüde sıkı tutup hayatlarını hep yüksek zirvelerde sürdürmeleri,
bilhassa günümüzde, nazarlarını dinin kolaylık yönüne tevcih etmiş
insanlar nezdinde yaşanması çok zor bir hayat çizgisi olarak telakki
edilmektedir.
Fakat hemen ifade etmeliyim ki, bu zatlar, hiçbir zaman yaşadıkları bu
hayatın herkes tarafından uygulanması ve ölçü olarak alınması gerektiği
gibi bir iddiada bulunmamışlardır.
Aksine dinin ruhunda bulunan o
derinliği kendilerini bağlayıcı bir ölçü olarak kabul etmiş ve
tercihlerini o istikamette kullanmışlardır.
'Benim sevdam nerede, sizin mülâhazalarınız nerede?'
İmam
Gazzâlî ve Muhasibî'nin ortaya koydukları bu yüksek seviye sadece onlara
mahsus da değildir.
İslâm tarihi boyunca nice devasa insan, onların
çizgisinde bir hayat yaşamışlardır.
Mesela tâbiînin büyüklerinden
Hasan-ı Basri veya hep hayranlıkla yâd ettiğimiz büyük kadın
Râbiatü'l-Adeviyye gibi şahıslar da aynı düşünceleri paylaşır ve o
derinlikteki bir hayatı tercih ederler.
O büyük kadının büyüklüğüne
bakın ki, tâbiîn-i izamdan olan ve bizim hadiste kudve, imam saydığımız
iki zat, bir gün kendisini ziyaret ettiklerinde kulübeciğindeki o baş
döndüren zâhidâne hayatı ve basit yaşantısını görünce, dayanamaz ve
hayatını birazcık değiştirmesi tavsiyesinde bulunurlar.
Bunun üzerine
Râbiatü'l-Adeviyye, muhataplarını şöyle bir süzdükten sonra: 'Allah
Allah, Ben gıyabınızda sizi tanıyor ve belli bir seviyenin insanları
olarak biliyordum.
Fakat bu ne hâl! Benim sevdam nerede sizin
mülâhazalarınız nerede! Sizin gibi belli bir konumu ihraz etmiş
kişilerden nasıl böyle bir teklif sâdır olur.
Milletin gözünün içine
baktığı insanların sevdaları bu mu olmalıydı!' mânâsına gelecek
ikazlarda bulunur.
Sahabe döneminde de, sahabe efendilerimizin kendilerine has o farklılık
ve derinlikleri içinde, böyle bir hayat çizgisinin pek çok kahramanca
misalini görürüz.
Mesela Osman b.Maz'un, Abdullah b.Amr b.Âs ve Ammar
b.Yasir gibi kimseler, ömür boyu oruç tutma ve sürekli namaz kılma
şeklinde bir kulluk anlayışına girmiş, bunu hayata geçirme teşebbüsünde
bulunmuş; fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
değişik hikmetlere binaen onları bundan men etmiştir.
Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz: Baştan beri misal kabilinden
isimlerini zikrettiğimiz bu şahıslar, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın
(aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) umum için bağlayıcı olmayan
kulluktaki o aşkın ve farklı yanını keşfetmiş ve hayatlarını o
farklılığa göre programlamayı kendilerine hedef bilmişlerdir.
Bu yönüyle
onlar, umum için objektif değildir.
Evet, derinliğin sevdalısı bu
insanlar vuslat mülâhazasına dahi girmeksizin sürekli gözyaşı dökerek
yanıp yakılmayı, Allah uğrunda ızdırap çekmeyi hayatının gayesi bilmiş
ve ona göre bir hayat ortaya koymaya çalışmışlardır.
İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ise muktedâ-yı küll
ve rehber-i ekmel olduğundan, umumun söz konusu olduğu durumlarda umumun
durumunu nazar-ı itibara almış ve herkesin kaldırabileceği bir kulluk
anlayışının temsilcisi olmuştur.
Mesela, insanları arkasına alarak namaz
kıldırdığı durumlarda namazı çok uzun tutmamış ve imamlık yapan
kimselere de bu mevzuda ciddi ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur.
Fakat
diğer taraftan İbn Mes'ud'un (radıyallâhu anh) anlattıklarına
baktığımızda, Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gece kendi evinde namaza
durduğunda bir rekâtta Bakara, Âl-i İmran, Nisa ve Maide sûre-i
celilelerini okumuştur.
Bazen yerine göre savm-i visal yapmış; hiç
yemeden iki, üç gün oruç tutmuş ve böylece kendi farklılığını ortaya
koymuştur.
İşte Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhissalâtü vesselâm) o derin
yanını yakalamış ve hayatlarını ona göre programlamış; tabir-i diğerle
dindeki azimetlere ve mükellefiyetin en ağırına göre yaşamayı şiar
edinmiş kişilere, günümüzdeki bir kısım insanlar, dini zorlaştırdıkları
isnadında bulunmaktadırlar.
Fakat fakir, hiçbir zaman, ne İmam Gazzâlî,
ne Muhasibî ne de isimlerini sayamayacağımız daha nice selef-i kiram
hazeratının yaşadıkları o dinî hayatı altından kalkılamaz, takat
getirilemez bir din gibi görmedim.
Elbette ki onların zirvelerde
sürdürdükleri bu hayatı, umum için objektif bir yol ve yöntem olduğu
iddiasında bulunmuyoruz/bulunamayız.
Fakat objektif mükellefiyet
sahasında görmesek bile, enginliğe açılmış ve hep yüksek uçan bu
büyükleri tanıyıp bilmenin, bir gaye-i hayal olarak onları takip etmenin
hadsiz faydaları vardır ve bizim kalb ve ruh hayatımızı istikamet
çizgisi üzerinde sürdürmemiz adına çok önem arz eder.
Ufuk İnsanları Takip ve Bize Kazandırdıkları
Evvela
o büyükleri her yönleriyle anlayıp idrak edemesek, kavrayıp
yakalayamasak bile, yakalayabildiğimiz hususiyetleri itibarıyla bu
durum, bizim için bir hedef ve ufuk teşkil eder, irfan ve mârifet
kaynağı olur.
Evet, onların dini yaşamadaki o baş döndüren hassasiyet ve
derinliklerine, o aşkınlıklarına muttali olduğumuzda hayranlık duyar ve
imreniriz.
Böylece, bizim içimizde de mükemmeli yakalama adına bir niyet
belirir, arzu ve iştiyak hissi hâsıl olur.
Onların yaşadığı gibi
yaşayabilmeyi, yani bütün yabancı mülâhazaları kafamızdan silip atarak
Allah'a kilitlenebilmeyi, kendi uzaklığımızı aşarak O'na ulaşabilmeyi,
ulaşıp mutlak kurbeti yakalayabilmeyi hedefler, bu yüce gayeye ulaşma
peşinde oluruz; olur ve o gayeye ulaşamasak da ulaşma niyet ve
gayretinin mükâfatını alırız.
Çünkü mü'minin niyeti amelinden
hayırlıdır.
Elbette ki, bir Yahya b.Saidü'l-Kattan, Şûbe b.Haccac gibi cismanî ve bedenî zevkleri terk edip kılı kırk yararcasına bir hayat yaşamak, üveyikler gibi sürekli yükseklerde uçacak bir azim, irade ve kararlılık ortaya koymak bir hayli zordur.
Öyle ki, Yahya b.Saidü'l-Kattan hazretleri için, 'Hayatında tebessüm
dışında güldüğüne hiç şahit olmadık.' deniliyor.
Yakınında bulunan bir
zat da onun için, 'Ben onu çocukluğundan beri tanıyorum, değil günah,
hatasına dahi şahit olmadım.' ifadelerini kullanıyor.
Kalb ve ruh
ufkunun kahramanı bu zat, aynı zamanda hadis ilminde de zirve bir insan
olarak kabul edilir.
Şûbe b.Haccac'ın ise mekruh vakitler dışında hep namazla meşgul
olduğuna dikkat çekilir.
O da hadiste zirve insanlardan birisidir.
Hadis
diye rivayet edilen bir sözü ağzına alıp hafif bir dolaştırdığında çok
rahatlıkla bu 'Peygamber kokmuyor!' diyecek kadar o işin mütehassısı bir
insandır.
İşte bu ilim derinliği, bu ilim ufkuyla beraber aynı zamanda
onlar, ibadet delisi ve Allah meftunu kimselerdir.
Çok rahatlıkla
diyebiliriz ki, beşeriyet onlar seviyesinde insan görmemiştir.
Evet,
kestirmeden ifade edecek olursak, onlar İslâm'ın bir mucizesidir.
Şimdi bu büyük zatların yaşadıkları hayata, ulaştıkları seviyeye bakıp
'Böyle bir hayat yaşanamaz, yaşanması mümkün değildir!' diyerek onları
tamamen mütalâadan dûr edersek yanlış yapmış ve böyle bir irfan
menbaından kendimizi mahrum bırakmış oluruz.
Zira bu büyük zatlar
yaşadıkları hayat ve ortaya koydukları dinî düşünce ve telakkiyle bizim
önümüzde bir ufuk açmakta, hedef belirlemekte ve gaye-i hayalimizin
şeklini değiştirerek bizi meâliye müştak hâle getirmektedirler.
Biraz
önce de ifade edildiği üzere o hedef ve gayeye ulaşamasak bile
nazarlarımızı onlara tevcih etmemiz neticesinde, hep yüksekleri kollar,
himmetimizi âli tutar ve böylece sürekli bir inkişaf ve terakki yolunda
bulunmuş oluruz.
Dava-yı Nübüvvetin Vârisleri
Bu
arada şunu da belirtmemiz gerekir ki, dinî hassasiyet ve derinlikleriyle
zirveleri tuttukları hâlde düşünce ve mülâhazalarını herkese göre
kalibre ederek sunabilen mânâ âleminin pek çok kahramanı da vardır ki,
biz onlara 'dava-yı nübüvvetin vârisleri' diyoruz.
Onlar bir taraftan
yüce hakikatleri, ulvî meseleleri zirvelerde kavrar, her zaman
şahikalara açık durur ve ona göre bir hayat yaşarlar.
Diğer taraftan
yukarılardan çok derince aldıkları o meseleleri bizim seviyemize inerek,
bizim üslûbumuzla anlatma maharetini gösterirler.
Başka bir ifadeyle
dava-yı nübüvvetin vârisleri, avamın seviyesini nazar-ı itibara alarak
hareket ederler.
Bu aynı zamanda ilâhî ahlâktır.
Çünkü ilâhî beyan,
beşerin idrak seviyesini itibara alarak onlara seslenmiştir.
Eğer Allah
(celle celâluhu) kendi azametine uygun, vahidî veya celalî bir
teveccühle bizimle konuşsaydı, gökler ötesinden gelen o beyan-ı ilâhîden
hiçbir şey anlamaz ve Hz.Musa gibi hepimiz bayılır yere düşerdik.
Fakat
Cenâb-ı Hak idrak seviyemizi gözetmiş ve ona göre bize hitapta
bulunmuştur.
Aynen bunun gibi, dava-yı nübüvvetin vârisleri de, farklı
yorumlara çekilmeksizin, herhangi bir tevil ve tefsire uğratılmaksızın
meseleler din-i mübîn-i İslâm'a göre nasıl anlaşılması gerekiyor ve
insanların seviye ve konumu neyi iktiza ediyorsa, hak ve hakikatleri ona
göre ifade etmeye çalışmışlardır.
Esasında sorunuzda ismi geçen Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî Hazretleri de
umumu ilgilendiren pek çok meseleyi bu üslûp ve tarzda ele alıp
insanlara sunmuştur. İhyâu Ulumi'd-Dîn adlı
eserine bakıldığında, bilhassa ibadet ü taat ve itikada müteallik
meselelerin usûlü'd-din ulemasının ele alıp anlattığı tarzda ele alınıp
takdim edildiği görülecektir.
Tabiî bu gibi zatların, belli bir seviye
ve konumu ihraz etmiş kişilere yönelik, bir mânâda onlara has beyanları
da söz konusudur.
Aslında siyer-i nebevîye bakıldığında, Peygamber Efendimiz'in de
(sallallâhu aleyhi ve sellem), umum ashabına seslenirken ifade etmediği
bir kısım hakikatleri bazı sırdaşlarıyla paylaştığını görebiliriz.
Çünkü
O Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm),
öyle bir hususiyeti vardı ki, O'nun o bitâneliğine (sırdaşlığına) Cibril
(aleyhisselâm) bile koşuyordu.
Çünkü O, '
İlk haric-i vücut nokta-i nazarından fizik âlemi itibarıyla var edilen O'ydu.
Ezelî olmasa da ezele en yakın duran da O'ydu.
İşte İki Cihan Serveri'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu yönü itibarıyla Hz. Huzeyfe ve Ebû Hüreyre (radıyallâhu anhüma) gibi 'bitâne'leri vardı.
En çok hadis rivayet eden sahabi unvanıyla serfiraz Hazreti Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh), Allah Resûlü'nden (sallallâhu aleyhi ve sellem), duyduğu hadislerin yarısını rivayet ettiğini ifade etmiş ve şöyle demiştir: 'Eğer Efendimiz'den duyduğum hadislerin diğer yarısını da size söyleseydim, şu boynum uçurulurdu.' Demek ki, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususî mahiyette ona söylediği, ciddi derinlikleri olan hususlar vardı ve bunlar herkesi alâkadar eden şeyler de değildi.
Belki özel olarak Hazreti Ebû Bekir, Selman-ı Farisî veya İbn Mes'ud gibi kimselere fısıldadığı mevzulardı.
Bu sahabi efendilerimiz de o hakikatleri anlayabilecek muhatap bulduklarında, onlara zahirî ahkâmın yanı sıra daha başka hakikatleri de dile getirdiler.
Demek ki ifade edilecek hususlar muhatabın konum ve seviyesine göre farklılık arz edebilmektedir.
Bütün bunların sonucunda şunları söyleyebiliriz: Biz de has dairede
konuştuğumuzda muhataplarımızın seviyesine göre, o büyük insanların
hassasiyet ve derinliklerinden kareler arz edebilir, hayranlık uyandıran
o hayatları imrendirici bir üslûpla takdim edip mütalâaya sunabiliriz.
Fakat umuma konuşurken belki ibret olması açısından bir iki kareyle
onlardan bahisler açsak da, genel üslûbumuz itibarıyla anlatacağımız
hususların herkes için geçerli olabilecek objektif meseleler olmasına
dikkat etmemiz gerekir.
Evet, dini yaşanmaz hâle getirmemek, getirip bu durumun mağlubu olmamak
şartıyla kendi hakkımızda ince eleyip sık dokuyabilir, olabildiğimiz
ölçüde hassas bir çizgide hayatımızı sürdürebiliriz.
Fakat umum söz
konusu olduğunda daireyi geniş tutmalı ve çevremize hep hüsnüzan
nazarıyla bakmasını bilmeliyiz.
Mesela halis bir mü'min kendisi hakkında, fiil veya tavır değil, rıza-ı
ilâhîye muvafık olmadığını düşündüğü bir kısım tahayyül ve tasavvurlar
için dahi günah işlemiş gibi ızdırap duyabilir; duyup nefsini yerden
yere vurabilir; içinde bulunduğu imkânları rantabl değerlendiremeyişinin
hesabını yaparak ahirette bunların yüzüne çarpılabileceği endişesini
taşıyabilir.
Aynı şekilde çevresinde bunca güzel insan bulunduğu hâlde
onların güzelliklerinden hız almak suretiyle niye çıtayı daha yüksek
tutmadığını, niçin daha yüksek uçmadığını sorgulayabilir.
İşte kendisine
bakarken bu mülâhazaları taşımakla birlikte başkalarına gelince en küçük
bir râh-ı selâmet ihtimali taşıyan şahıs için, Rabbimizin ona karşı
rahmet ve mağfiretiyle muamelede bulunacağı ve çok küçük amellerle onu
Cennet'e koyabileceğini düşünmelidir.
Her ne kadar bu iki mesele
birbiriyle çelişkili gibi gözükse de bilinmesi gerekir ki, dava-yı
nübüvvetin vârislerinin takip etmesi gereken peygamberâne bakış açısı
işte budur.
Soru: Küçük görülen bazı günahların toplumda daha fazla yaygınlaşıp
önü alınamaz hâle gelmesi gibi sigara da, hükmünde tereddütler
görüldüğü için, içki ve uyuşturucu türünden zararlı alışkanlıklara
nispeten toplumumuzda çok daha yaygın.
Selef ulemasının sigara
hakkında haram fetvası vermemesinin sebepleri neler olabilir? Şu
anki ilmî neticeler ışığında sigara meselesinin tahlilini lütfeder
misiniz?
Cevap: Her
şeyden önce sigara gibi kesinlikle küçük görülemeyecek, zararlı,
çirkin, –bunu ıstılahtaki kubh karşılığı kullanıyorum– insanın
rengini sarartan hatta zamanla karartan bir alışkanlığın hiçbir
insana, hele hele prensip ve irade insanı olması gereken bir mü’mine
asla yakışmadığını/yakışmayacağını ifade etmeliyim. Çünkü mü’min
hayatını denge ve ölçü içerisinde sürdüren insan demektir.
Bu
sebeple o, bağımlılık ve tiryakilik oluşturabilecek her türlü
alışkanlık ve itiyattan mutlaka uzak durur; durur ve hürriyetini
asla bu tür zincirlerle kayıt altına almaz.
Çünkü alışkanlıkların
ağına düşen bir insan, içinde bulunduğu şartlar azıcık değiştiğinde
–ki bu her zaman mukadderdir– hayatın çok hafif yüklerini bile
kaldıramaz hâle gelir ve âdeta mahvolmuş, eli kolu bağlanmış, hiçbir
şey yapamaz duruma düşmüş gibi bir halet-i ruhiye içine girer.
Hâlbuki inanmış bir insan, lüzumsuz yere kendisini bir kısım
alışkanlıkların içine salmaz, geniş dünyasını daraltmaz ve kendi
kendine tuzak kurmaz.
Aksine o her zaman ve her türlü şart altında,
insan olmanın gereğini, Allah’a olan kulluk borcunu ifa edecek
şekilde hayatını tanzim eder.
Zehirli Hançerin Tarihçesi
Bizim
tarihimiz itibarıyla sigaranın Osmanlı toplumu içine ne zaman
girdiğini tam olarak bilemiyorum.
Fakat 4.
Murad cennetmekan bu
konuda zecrî bir kısım tedbirlere başvurduğu ve sigara içen
insanları cezalandırdığına göre demek ki daha on yedinci asırda
sigara yaygınca kullanılmaktaydı.
Zannediyorum o devirdeki Batılı
devletler sigaranın zararlarını anlayıp fark ettiklerinde onun
doğuda yaygınlaşması için bir kısım gayret ve faaliyetlerin içine
girdiler.
İhtimal cennetmekan Sultan 4.
Murad’ın, meselenin bu
ölçüde üzerine gitme sebebi de, onun gibi bir dâhinin batı
dünyasının bu gizli emellerini sezmiş olmasıydı.
İşin arkasındaki
sâik her ne olursa olsun, denilebilir ki, dünya tarihinde tütün
mamullerinin yasaklanması istikametinde kanun koyan ilk devlet adamı
Sultan 4.
Murad’dır.
Ayrıca onun gibi İslâmî ölçülere milimi
milimine riayet etme kararlılığında olan bir Allah dostunun, böyle
bir yasak uygulamasında, devrindeki fakihlerden en azından
bazılarının konuyla alâkalı fetvalarını arkasına almış olduğu
kanaatindeyim.
Zararlarının Bilinmediği Dönemler ve Sigaranın Keraheti
Meseleye böyle bir giriş yaptıktan sonra tekrar sorunuza dönebiliriz.
Sigaranın hükmü ile alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i
şeriflerde sarîh bir nassın bulunmaması tabiidir.
Zira Allah
Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) yaşamış olduğu dönemde insanlar
tütün ve tütün ürünlerini kullanmıyorlardı.
Dolayısıyla konuyla
ilgili sarih hükmün Kur’ân ve Sünnet dışındaki delillerde aranması,
özellikle de müteahhirûn dediğimiz son dönem fıkıhçılarının
içtihatlarına bakılması gerekmektedir.
İşte bahsedilen bu içtihatlara baktığımızda, sigaranın tahrimen
mekruh olduğunu söyleyenler olduğu gibi, mubah olduğu istikametinde
görüş serdedenlerin de bulunduğunu görüyoruz.
Kanaatimce, sigaranın
mubah olduğuna dair fikir ortaya koyan âlimler, o günkü şartlar
altında, onun değişik pek çok zararı hakkında malumat sahibi
değillerdi.
İhtimal onu çay ya da kahve gibi mahzuru olmayan meşru
bir şey zannediyorlardı.
Kur’ân ve Sünnet’te konuyla alâkalı sarih
bir şekilde yasaklayıcı bir âyet ya da hadis olmadığını da ifade
ederek, “Eşyada aslolan ibahadır.” prensibinden hareket etmiş ve
neticede kendi dönemleri itibarıyla, sigaranın ne kadar zararlı bir
alışkanlık olduğunu bilmedikleri/bilemedikleri için bu istikamette
bir kanaat izhar etmişlerdir.
Hâlbuki bugün sigaranın binlerce zehir
ihtiva ettiği, insan sağlığı üzerinde çok büyük tahribatlara
sebebiyet verdiği bütün açıklığıyla anlaşılmıştır.
Bundan dolayı çok
rahatlıkla diyebiliriz ki, şayet geçmişte sigaraya mubah diyen o
âlimler, sigaranın bugün bilinen o dehşet verici zararlarına muttali
olsalardı aynı hükmü vermezlerdi.
Fakihlerden diğer bazıları da sigaraya haram diyebilmek için yeteri
kadar delil olmadığını düşünmüş, dolayısıyla haramlığının şüpheli
olduğunu söyleyerek mekruh olduğu kanaatine varmışlardır.
Yine
bunlar sigaranın kokusundaki keraheti, hadis-i şerifte zikredilen
soğan, sarımsak ve pırasanın kokusundaki kerahete kıyas ederek onun
da mekruh kabul edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Malum olduğu
üzere Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde,
“Her kim soğan, sarımsak ve pırasa yerse –onların kokusu gidinceye
kadar– mescidimize yaklaşmasın.
Zira melekler de insanların rahatsız
olduğu şeylerden rahatsız olurlar.” (Buhârî,
Et’ime, 49; Müslim, Mesâcid, 73) buyurmuştur.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz fıtratıyla, biraz
da umum temiz fıtratlar adına bu nahoş kokulu şeyleri yiyenlerin
–koku gidene kadar– mescide gelmemelerini emretmiştir.
Zira bu
kokular çevredeki insanları bazen öyle rahatsız eder ki insanın
içini bile bulandırabilir.
Sigaradan kaynaklanan koku da böyledir,
belki daha da kötüdür.
Belki siz de yaşamışsınızdır: Muhatap olup
yüz yüze konuştuğunuz kimse böyle bir durumdaysa, kimi zaman
dayanamaz hâle gelir ve yüzünüzü başka tarafa çevirmek
mecburiyetinde kalırsınız.
Hâlbuki hiç kimsenin bir başkasına bu
şekilde rahatsızlık vermeye, insanlara, melek-misal mü’minlere ve
meleklere eziyet etmeye hakkı yoktur.
Eğer meleklerin bulunduğunuz
ortamları şereflendirmesini istiyor, onların size enîs ve celîs
olmalarını arzu ediyorsanız, o zaman bulunduğunuz atmosferi temiz ve
nezih tutmanız gerekir.
Her an camiye gidebilecek ölçüde temiz ve
nezih olmalı maddî-mânevî yapınız.
Aksi durum bir ihmal, saygısızlık
ve hatta açık bir hak ihlalidir.
Her haksızlığın bir zulüm olduğu ve
zulmün her çeşidinin de dinimiz tarafından yasaklandığı da hiçbir
zaman unutulmamalıdır.
Bu hususta görüş ortaya koyan İslâm âlimlerinden bazıları da sigara
kullanmanın tahrimen mekruh olduğunu söylemiş; fakat –usûl-i fıkha
âşina olanların bileceği üzere– bununla haram olduğunu
kastetmişlerdir.
Bu durum, onların usûlde gözettikleri bir
prensipten kaynaklanmaktadır.
Şöyle ki, onlar kıyasa göre haram
olan, fakat Kur’ân-ı Mübîn’de ve Sünnet-i Sahîha’da açıkça haram
olduğu belirtilmeyen hususlarda “haram” yerine “tahrimen mekruh”
ifadesini kullanmanın daha münasip olacağını düşünmüşlerdir.
Netice
itibarıyla denilebilir ki, onlar bu ifadeleriyle sigaranın haram
olduğuna hükmetmiş olmaktadırlar.
Ayrıca “Hükmü mekruh olan bir fiil
ısrarla işlenmeye devam edilirse haram hükmünü alır.” kaidesinden
hareketle sigara kullanmanın kat’iyen tecviz edilemeyeceğini
söyleyen âlimler de vardır.
Bu kaide, daha önce de değişik
vesilelerle ifade edilen, “Israrla devam edilen küçük günahlar büyük
günah sayılır.” prensibini hatırlatmaktadır.
Hükmün Menatı ve Sigaranın Haram Oluşu
Aslında
Kur’ân ve Sünnet’te olmayan bir mesele ile alâkalı bir hüküm ortaya
koyabilmek için en önemli husus, o meselenin, fıkıh usûlündeki
tabiriyle menatını tespit edebilmektir.
Menat kısaca o hükmün
dayanağı demektir.
Tafsilatı usûl kitaplarında yer aldığı üzere,
“tahrîcü’l-menat, tenkîhu’l-menat ve tahkîku’l-menat” şeklinde
kısımlara ayrılır.
Bunlardan birincisi hükmün dayandığı illeti
ortaya çıkarma, ikincisi o hükme illet olamayacak unsurları ayıklama
yoluyla asıl illeti tespit etme, üçüncüsü de hükmün illetinin başka
hükümlerde de bulunup bulunmadığının ortaya konulması
içtihadı/gayretidir.
İşte sorunuzda bahsettiğiniz selef uleması sigara hususundaki menatı
tam tespit edemediklerinden dolayı onun hakkında açıkça haram
diyememişlerdir.
Kanaatimce onları bu mülâhazalarında mâzur kabul
etmek gerekir.
Çünkü sigaranın zararları ancak son yıllarda kesin ve
net bir şekilde ortaya konulabilmiştir.
Zannediyorum, Hidaye sahibi
Merğinanî, Fethu’l-Kadîr müellifi İbn Hümam, Aliyyü’l-Kârî ve
Ebussuud Efendi gibi çok güçlü fakihler sigaranın bugün tespit
edilebilen öldürücü zararlarına muttali olabilselerdi mutlaka onun
haram olduğunu söylerlerdi.
Önceki asırlardaki fıkıh âlimlerinin sigarayla alâkalı mülâhazalarını genel olarak böylece zikrettikten sonra şimdi konuya günümüz penceresinden bakabiliriz.
Özellikle son yıllarda tıp alanındaki gelişmeler sigaranın nikotin,
karbon monoksit, arsenik, siyanür, amonyak, katran gibi binlerce
zehir ihtiva ettiğini bütün vuzuhuyla ortaya koymuştur.
Bütün bu
zehirler insanda bağımlılık yapmakta, karaciğer, gırtlak, mide,
prostat, rahim, böbrek gibi kanserlere yol açmakta, kalb
hastalıklarına sebebiyet vermekte, kangrene sebep olmakta, şeker
rahatsızlığını tetiklemekte, üreme organlarında telafisi imkânsız
arızalar meydana getirmektedir.
Yine bu zehirlerin, hücrelerin
kandaki oksijeni kullanmasına mâni olarak bütün organların
çalışmasına menfi şekilde tesir ettiği ispatlanmıştır.
İstatistiklere bakıldığında milyonlarca insanın bu yüzden öldüğü
açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla sigara, tabiplerin ifadesiyle, “tedrîcî
intihar”dır.
Ondaki zehirleri alan kimse bir anda ölmese
de, günden güne ölüme yaklaşmakta ve buna kendisi sebebiyet verdiği
için de âdeta intihar etmiş olmaktadır.
Hatırlarsanız Sızıntı’daki
bir resim değerlendirmesinde buna yer verilmiş ve peşi peşine sigara
içen bir adamın bulunduğu o resmin altına, “Ölüme
yürüyorsun hep ölüm diye / Anlamadım âhesterevlik etmen de niye?” şeklinde
iki mısra ilave edilmişti.
Evet, alıp bağrına bir hançerin ucunu
saplayıp sonra yavaş yavaş onu içe doğru itmekle, sigara içmek
suretiyle, yavaş yavaş onu tüttüre tüttüre kendini mahvetmek
arasında bir fark yoktur.
İnsanın kendi canına kıyması kat’iyen
haram olduğu gibi, sağlığına şöyle ya da böyle zarar vermesi de
haramdır.
Çünkü bedeni ona temlik edilmemiş, bir emanet olarak
koruması şartıyla verilmiştir.
Aksi emanete hıyanettir. Canı
korumak, dini, nesli, aklı ve malı korumak gibi olmazsa olmaz bir
yükümlülüktür. Bu açıdan sigara insan sağlığına zarar vermesi
yönüyle haramdır.
Sigaranın insan sağlığına diğer bir zararı da hadis-i şerifin
ifadesiyle “müfettir” olmasıdır.
Ebû Davud’un Süneni, Ahmed ibn
Hanbel’in Müsnedi ve daha başka kaynaklarda yer alan ve Ümm-ü
Seleme’nin (radıyallâhu anha) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, “
Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir.
Bu açıdan bakıldığında sigaranın akıl sağlığını da tehdit ettiği görülmüş olur.
Vücuda fütur veren sigara vb.otların zamanla sarhoş edici ve insanın aklını başından alan alkollü içeceklere götürdüğü gerçeği de unutulmamalıdır.
Sigaranın haramlığına hükmeden fakihlerden bazıları da işte bu hadis-i şerifi esas almışlardır.
Nitekim Ebû Davud’un Sünen’i üzerine yapılan bir şerhte şârih, konu üzerinde uzun uzadıya durmuş ve neticede sigara gibi “müfettir” olan nesnelerin, Allah Resûlü (aleyhi efdalüssalâvat ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz’in nehyettiği çerçeveye dâhil bulunduğu, dolayısıyla da haram olduğu kanaatine varmıştır.
Bu şerhten farklı olarak Osmanlı döneminde –zannediyorum– Suriye’de Osmanlıca olarak kaleme alınmış ve çeşitli delillerle sigaranın haram olduğunu ifade eden bir esere rastlamıştım.
Küçük, parmak kalınlığında bir risalecikti.
Sonra onu Latin harflerine çevirmesi için bir arkadaşımıza vermiştim.
Fakat nasıl olduysa o eser kayboldu ve bulunamadı.
Değişik kütüphanelerde araştırılsa belki de bulunup insanımızın istifadesine yeniden sunulabilir.
Kul Hakkına Tecavüz ve İsraf
Sigaranın
sadece kullananın kendisine değil aynı zamanda başkalarına ve
çevreye de çok zararı vardır.
Anne karnındaki bebeklerden sigara
içilen kapalı mekânlarda “pasif içici” konumunda bulunan kimselere
kadar, sigara içmeyen insanların sağlıkları da, doğrudan ya da
dolaylı ama büyük ölçüde ondan etkilenmektedir.
Bu açıdan
denilebilir ki, sigara kullananlar hem çevreye hem de başkalarına da
zarar verdiklerinden dolayı nehyedilmiş bir cürümü irtikap etmiş
olmaktadırlar.
Sigaranın haram olması noktasında ayrıca zikredilebilecek önemli bir
husus da onun büyük bir israf sebebi olmasıdır.
Aslında buna
Kur’ân’ın ifadesiyle “tebzîr” de denilebilir ki, israfın son haddi
demektir.
Yine Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle “Mübezzirler
şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ sûresi, 17/27) İslâm, bir
nehirden abdest alırken bile ihtiyaç olanından fazla su
kullanılmasını israf dolayısıyla haram sayıp müsrifliğe bütün bütün
kapıları kapatan bir dindir.
Evet, yemede-içmede, giyinmede,
konuşmada, hangi meselede olursa olsun bir mü’min israftan
kaçınacak, sözlerini sayarak konuşup gereksiz yere tek bir kelime
dahi kullanmamaya dikkat edecek, sofradan midesini tıka basa
doldurmadan kalkacak ve ancak ihtiyacı ölçüsünde istirahata, uykuya
vakit ayıracaktır.
Durum böyle olunca sigara için yapılan
harcamaların apaçık bir israf olduğu tebeyyün eder.
Hatta çokları
çoluk çocuklarının rızkından kesip ona para vermektedirler ki, bu
durum, israfın yanında bir de kul hakkına tecavüz demektir.
Özetle ifade edecek olursak sigara hem kullananın hem de aynı ortamı
paylaşanların hem akıl hem de beden sağlığında geriye dönüşü
imkansız büyük tahribatlar yapmakta, çirkin kokusuyla hem insanlara
hem de ruhanîlere eziyet vermekte, insanların hukukunun ihlal
edilmesine yol açmakta ve büyük ölçüde çevre kirliliğine sebebiyet
vermektedir.
Evet, bunların her biri tek başına sigara kullanmanın
haram oluşuna ayrı bir menat teşkil ederler.
Müsaadenizle ben burada konuyla alâkalı bir başka hususa temas etmek
istiyorum.
Bizim dünyamızda sigaranın yaygınlaşmasında batılıların
sistematik bir kısım menfi gayretlerinin tesirleri söz konusu olduğu
gibi bir kısım şark ulema ve meşayihinin de büyük vebali vardır.
Onlardan bazıları hususiyle belli bir dönemde mubah sayıp içmek
şöyle dursun, sevaptır diye tervîç etmişlerdir.
Tekke ve zâviyelerde
bile sigara içtiklerine şahit olmuşumdur.
Medreselerde, talebeye
ders takrir ederken dahi içenler vardı.
Kim bilir belki de o
dönemdeki bazı ulema bu genel manzaradan çekindikleri için sigaranın
hükmüyle alâkalı düşüncelerini net olarak ifade edememişlerdir.
Ben kendi yakınlarımdan da bu illete müptela olanlara şahit oldum.
Rahmetlik dedem çok güzel bir insandı, gecede belki yüz rekât namaz
kılardı ama sigarayı da ağzından bırakmazdı.
İki tane amcamın aktif
olarak sigara kullandıklarını biliyorum.
Babamla öbür amcam
içmeseler de han odalarında sigara içenlerin yanında otururlardı.
Dayım da yine çok sigara kullanan bir insandı ve ne acıdır ki bu
kıymetli insanların hepsi kansere yakalandı ve o yüzden ölüp
gittiler.
Bilmem ki, bu mevzuda yapabileceğim şeyler var mıydı,
üzerime düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirebildim mi? Aksi
halde ötede bunun hesabı nasıl verilir, bilemiyorum?
Yasaklar Çare mi? Değilse Çare Ne?
Tabiî
bu konuda asıl üzerinde durulması gereken husus, sigara illetine
müptela olanların bu durumdan kurtarılması adına hangi yol ve
çarelere başvurulması gerektiğidir.
Başta söze girerken 4.
Murad ve
onun bu hususta getirdiği yasaklardan bahsetmiştim.
Tarih her ne
kadar göz ardı etmiş olsa da 4.
Murad cennetmekan, Osmanlı
sultanları içinde çok önemli bir yere sahip, gaileli bir dönemin
müstesna ve başarılı bir şahsiyetidir.
Ne var ki, bu hususta
getirdiği yasakların gözle görülür bir neticesi olduğu kanaatinde
değilim.
Günümüzdeki yasakların da müspet bazı semereler verdiği
gözükse de ben yasaklarla uzun vadede, kalıcı bir başarı elde
edilebileceğine ihtimal vermiyorum.
Çünkü bir konuda dayatma olduğu
zaman insanlar onu hürriyet meselesi ve demokratik bir hak olarak
algılamaya başlıyor ve yasaklanan o mevzuun daha çok üzerine gidip
onu daha fazla sahipleniyorlar.
Ondan sonra da yasakların etrafından
dolanıp alternatif yollar araştırarak bir şekilde onu ihlal etme
gayret ve teşebbüsünde bulunuyorlar.
Benim bu mülâhazalarımdan sigara yasağıyla alâkalı hiçbir tedbir
alınmasın ve hiçbir müeyyide konulmasın mânâsı çıkarılmamalıdır.
Elbette ki sigara ve benzeri zararlı maddeler herkese satılmamalı,
imrendirilmesinin önü alınmalı, fiyatı yüksek tutulmalı ve değişik
tedbirlerle başkalarına zarar verilmesinin önüne geçilmelidir.
Fakat
her meselede olduğu gibi bu konuda da esaslı ve kesin çözüm insandan
geçer.
Zihinlerde Çözülecek Problem ve İradenin Hakkı
Evet,
kalıcı ve köklü bir netice ümit ediliyorsa meselenin insanda,
insanların kalb ve zihin dünyalarında çözüme kavuşturulması şarttır.
Bunun için de; evvela, aile ve okul el ele vermeli, çocukların
değişik sâiklerle böyle bir alışkanlığın ağına düşmemesi için
gerekli bütün tedbirler alınmalıdır.
Çocuk sokakta da başıboş
bırakılmamalı, kötü niyetli insanların kucağına düşmesine fırsat
verilmemelidir.
Nitekim istatistiklere bakıldığında çocuklar daha
okul çağlarında sigaraya başlamakta ve bir daha da
bırakmamakta/bırakamamaktadırlar.
Hatta şimdilerde uyuşturucu ve
alkollü içecekler için de aynı durumun söz konusu olduğu
söylenebilir.
Saniyen, insanlara sigaranın çirkin ve zararlı bir alışkanlık
olduğu, sözü tesirli kimseler tarafından mutlaka anlatılmalı, bu
hususta telkinlerde bulunulmalıdır.
Mevcut bütün iletişim araçları
bu hususta seferber edilmelidir.
Sigara içenlerin bir haramı irtikâp
ettiği, bunun da Allah katında bir hesabının olacağı mutlaka ifade
edilmelidir.
İnsanlara ve çevreye zarar vermeye, melekleri rahatsız
etmeye kimsenin hakkı olmadığı ısrarla belirtilmelidir.
Ayrıca
onkolog, ürolog ve dâhiliyeciler, daha doğrusu problemle irtibatlı
her bir sahanın uzmanı sigaranın ölümcül zararlarını herkesin idrak
seviyesine göre resimler, grafikler, animasyonlar ve slaytlarla
mutlaka anlatmalıdırlar.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken önemli
bir başka husus da, müstakil gayret ve faaliyetler yerine,
ilahiyatçı, psikolog, tıp doktoru ve sosyologların bir araya gelip
ortak bir kısım çalışmalar yapmalarıdır.
Böylece tesir sahası daha
geniş, daha kalıcı ve daha faydalı neticeler elde edilebilecektir.
Son bir husus olarak şunu ifade etmek istiyorum.
Maalesef toplumda
bir acı, bir sızı olduğunda çıkarıp bir sigara yakmak, o mel’un
zehirle güya teselli arayışı içine girmek bir âdet haline gelmiştir.
Hatta bazı inanmış insanlar, onun zararlı, çirkin ve mutlaka
kurtulunması gereken bir alışkanlık olduğuna itikat ettikleri halde,
yine de onu bir teselli unsuru olarak görmekte ve bunun neticesinde
bir türlü onun pençesinden yakalarını kurtaramamaktadırlar.
Hâlbuki
bu, faydasız ve boş bir tesellidir.
Mü’mine düşen her türlü dert,
bela, musibet karşısında Allah’a sığınmaktır.
Evet, inanan insan
teselliye ihtiyaç duyduğu zaman mümkünse oruca niyetlenmeli, kendini
namaza vermeli, ellerini açıp Cenâb-ı Hakk’a gönülden yakarışlarla
teveccüh etmeli ve “Allahım,
bana sabr-ı cemil ver!” demelidir.
Kalbin derinliklerinden
kopup gelen bir,
– Ben sıkıntı ve
hüznümü sadece Allah’a arzediyorum” (Yûsuf Sûresi, 12/86)
iniltisi zannediyorum hem o illetten kurtulmaya bir vesile teşkil
edecek, hem fereç ve mahreç kapılarını aralayacak, hem de gerçek bir
teselli olacaktır.
Evet, tekrar ediyorum, insanlar sigaraya müracaat
edecekleri yerde,
–Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.” çekmeyi,
– Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi 2/156) diyerek Kudreti ve Merhameti Sonsuz Rabbilerine iltica etmeyi deneseler ne olur! Hem günaha girmemiş, hem kendilerine ve başkalarına zarar vermemiş, hem Allah nezdinde sevap elde etmiş ve hem de kaybetme kuşağında kazanmış olurlar.
Soru: Dört bir yana açılan mefkûre muhacirlerinden bahsedildiği
hemen her yerde genellikle ihbarî bir tarzda onların şöhretten, nâm
u nişandan uzak durdukları/duracakları ifade ediliyor.
Hâli hazırda
böyle bir tehlike var gibi gözükmüyor.
Bunu ileriye mâtuf bir tedbir
ve ikaz olarak mı anlamak gerekir?
Cevap: Büyüğüyle-küçüğüyle,
şöhret arzusunun, nâm u nişan düşüncesinin kalbî ve ruhî hayatımız
için öldürücü bir mülahaza, katil bir virüs olduğu muhakkak.
Öyle ki
bu arzu ve tutku insanın Allah’la olan münasebetine engel olduğu
hatta o münasebetin kesilip kopmasına sebebiyet verdiği gibi, kişiyi
Allah’ın teyidinden de mahrum bırakır.
O halde bu ölçüde tehlikeli
bir virüsün gelip içimize sızmasına; sızıp bizi esir almasına fırsat
verilmeden, daha baştan hıfzıssıhha düşüncesiyle ona karşı tedbir
alınıp tahşidatta bulunulmalıdır.
Bulaşıcı Bir Hastalık ve Koruyucu Hekimlik
Eğer
içimizde böyle bir temayül ortaya çıkmış veya bir arkadaşımızda
böyle bir eğilim baş göstermişse, bu duygunun başkalarına da sirayet
etmemesi, onların hislerinin de depreşmesine sebebiyet vermemesi
için, vakit fevt etmeden hemen karantinalar oluşturulup yayılmasını
önlemek gerekir.
Çünkü manevî hastalıklar maddî hastalıklardan daha
tehlikelidir, daha hızlı bulaşır ve tedavisi de daha zordur.
Bir
kere makam, mansıp, şöhret gibi bir virüse yakalanan bir
insanı geriye döndürmek oldukça zordur.
Bu sebeple her zaman bu tür
duygulara karşı teyakkuz içinde, hazır ve tetikte olunmalıdır.
Yapabiliyorsak kendi marifet gücümüzü bir bağışıklık ve mukavemet
sistemi gibi kullanarak bu virüslere karşı sürekli antişöhret,
antinâm ve antişan korları üreterek onları henüz menşeinde
etkisiz hale getirip kökünü kurutmamız gerekir.
Nefislerini Yerden Yere Vuran Devasa Kâmetler
İmam-ı
Rabbanî ve Bediüzzaman gibi büyük zatların hayatına baktığımızda,
onların çok parlak, imrendirici, hayranlık uyandıran hizmetler
sergiledikleri zamanlarda bile, birden bire kendilerini çok ağır bir
şekilde, âdeta yerden yere vururcasına sorguladıklarını görürüz.
Mesela insaf sahibi her bir ferdin, Türkiye gibi bir ülkede, çok
ağır şartlar altında, yeniden din âbidesini ikame ettiğine inandığı
ve bu inancın sözlerle, mektuplarla kendisine ifade edildiği;
zatına, eserlerine karşı büyük bir teveccühün yöneltildiği bir
zamanda Hazreti Pir; “Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim”
diye gururlanma.
“Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.”
(Buhari, Cihad 182) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen
kendini o racül-ü fâcir bilmelisin.” demiştir.
Halbuki o dönemde
Hazreti Üstad’ın neşrettiği nur sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış,
anilmerkez kaynaklı bu güzellik dalgalanması dünyanın dört bir
yanında intişar etmiş; kısa bir müddet içerisinde Medine-i
Münevvere’de, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde hüsn-ü kabul
görmüştür.
Uzun süre Bağdat’ta bulunan Ahmet Ramazan Ağabey,
Bağdat’tan değişik yerlere bin kadar mektup gönderilmesine vesile
olduğunu söylemişti.
Muhabere ve muvasala imkânlarının oldukça
sınırlı olduğu böyle bir dönemde Üstad Hazretleri’nin etrafındaki
beş-on insanla ümit vaadeden her yere mutlaka el uzatmaya çalıştığı
ve o cüz’i imkanlarla âdeta dünya ile oynadığı görülür.
Ve onun bu
gayretleri ciddi mânâda bir hüsn-ü kabul ve teveccüh de görmüştür.
Fakat o, bütün bunlar karşısında kendini mazhar bile değil, sadece
güzelliklerin kendisine uğrayıp geçtiği bir memer olarak
görmektedir.
Böylece o, meydana gelen güzelliklerle kendisinin aslî
olarak hiçbir irtibatının, hiçbir nispetinin olmadığını dile
getirmiş ve muhtemel beğenilme, takdir edilme, tanınıp bilinme gibi
duygulara karşı hariçte setler oluşturmuş, onlar henüz iç dünyasına
adımını atmadan tahdişatta bulunmuş, tedbirini almış ve o virüslerin
gelip içine sızmasına meydan vermemiştir.
Meseleyi bir espri içinde
ele alacak olursak, sanki Üstad Hazretleri’nin bu durumu virüslerin
bile canına tak dedirtmiş ve onları, “Biz bu adamı tahrik ettikçe
onun mukavemet sistemini daha bir güçlendirip daha bir
kuvvetlendiriyoruz.
Biz ona bazı şeyler kabul ettirmek istedikçe, o,
kendini, değil düz bir insan, racül-ü fâcir yerine koyuyor; mazhar
bir yana memer olarak görüyor.
İyisi mi biz onunla hiç uğraşmayalım
daha iyi!” demek zorunda bırakmıştır.
Esasen aynı durumu, bütün büyüklerin ahval ve etvarında görebiliriz.
Mesela, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rububiyet gibi derin meseleler
hakkında çok rahat konuşan, bu ulvî hakikatlerin gönüllerde duyulup
hissedilmesi adına peygamberane bir azim ve ceht ortaya koyan ve
netice itibarıyla bizim derinliğini takdirden aciz kaldığımız İmam-ı
Rabbanî, mürşidi Muhammed Bakîbillah Hazretleri’ne yazdığı bir
arîzasında kendisinden sâdır olan bütün hayırlı işlerde nefsini
itham ettiğini, herkesi kendinden üstün kendisini ise insanların en
şerlisi olarak gördüğünü ve amel defterinin hayırlı ef’al açısından
bomboş olduğunu ifade eder.
Demek ki bu büyük insanlar gurura,
kibre, içten içe kendini beğenmeye giden yolları ta baştan kapatmış,
bariyeler koymuş ve bu istikamette nefislerini yerden yere
vurmuşlardır.
Tabiî bunun neticesinde, kendilerine gösterilen
hürmet, iltifat ve takdirlerden hoşlanmak bir yana, arzulamadıkları,
beklenti içinde olmadıkları böyle bir muameleye maruz kalınca
tepeden tırnağa terleyecek ölçüde ciddi mânâda rahatsızlık duyacak
hale gelmişlerdir.
Şöhret Bağımlıları – Alkış Dilencileri
İşte
biz de, iç âlemimizde şöhretperestlik hesabına harekete geçen en
ufak bir kıpırdanma karşısında hemen teyakkuza geçmeli, kendimizi
yerden yere vurmalı, sürekli nefsimizle yaka-paça olmalı ve böylece
o öldüren virüslere karşı kalbimizin kapılarını bütünüyle kapalı
tutmalıyız.
Çünkü başta da ifade edildiği gibi, insan bir kere şöhret,
nâm u nişan, hubb u câh deryasına açılınca, onun geriye
dönmesi bir hayli zordur.
Meseleyi Cevdet ismindeki şair bir
arkadaşımın aklımda kalan bir mısraıyla ifade edeyim: “İsyan
deryasına yelken açmışam/Kenara çıkmaya koymuyor beni.” Evet,
bir kere o gaflet deryasına açılır, şov türünden hadiselerin
arkasına takılır, iltifattan zevk almaya, takdir u tebcillerden
lezzet duymaya başlarsanız, zamanla yapacağınız her işte takdir
beklentisine girer, iltifat intizarında bulunur, alkış dilencisi
haline gelirsiniz.
Şöhret tiryakisi olmuş böyle birini harekete
geçirebilmek, bir iş yapmasını sağlamak için ise mutlaka her
seferinde ona bir şeyler vermek gerekecektir.
Tabiî zamanla, yapılan
iltifatlar, takdir u tebciller ona kafi gelmeyecek, onlarla tatmin
olmayacaktır.
Uyuşturucu mübtelası bir zavallının, uyuşturucuya olan
bağımlılığının gittikçe artması ve aldığı o zehirin dozunu her
seferinde sürekli biraz daha artırması gibi, şöhret düşkünü bir
nefis de hep daha fazlasını, daha fazlasını talep edecektir.
Mesela
ona; “sen şöyle kıymetli bir insansın, azizsin, rehbersin, pir-i
mugânsın, canımsın, cananımsın, sultanımsın, efendimsin, şem’-i
tâbânım, ziya-i himmetimsin” türünden sözler söyleseniz bile, onun o
doyma bilmez iltifat tiryakiliği, şöhret bağımlılığı bunları dahi
yeterli görmeyecektir.
Bu hale gelmiş bir insan, artık korkunç bir
derde mübtela olmuş hasta bir ruhtur.
Onu tedavi etmek de bir hayli
zordur.
Çünkü şöhret tutkusu başını döndürmüş, bakışını
bulandırmış, aklını başından almıştır.
Bu sebeple, böyle bir şahsın
kurtuluşu, tabir caizse gaybî bir inayet eline kalmıştır.
İşte bütün
bunlardan dolayı diyoruz ki, bu büyük âfetin önünü daha baştan
kesmeli, ölümcül virüslere karşı kendi düşünce dünyamızı daha baştan
karantinaya almalıyız.
Mesela, yaptığınız bir konuşma, yazdığınız bir yazı, ortaya
koyduğunuz bir eser çok ciddi takdir görüp teveccüh ve beğeniye
mazhar olabilir.
İşte bu durum karşısında size düşen, koruyucu
hekimlik anlayışıyla hemen kendinizle yüzleşip bir kenara çekilmeniz
ve bütün o güzelliklerin arkasındaki hakiki maliki, o Zat-ı Ecell-i
A’la’yı görüp göstermenizdir.
Yoksa o takdir ve teveccüh, o alkış ve
şöhret seylapları önünde kütük gibi sürüklenip gitme ihtimali
vardır.
Bir arkadaşımızın hal ve hareketlerinde, şöhret gibi bulaşıcı bir hastalığın emarelerini gördüğümüzde ona karşı muamele tarzımız nasıl olmalıdır?
Öncelikle
temel bir düsturumuz olan “nefsimizin savcısı, başkasının avukatı
olma” disiplinini hatırdan çıkarmamamız gerekir.
Yani içimizde en
ufak bir görünüp bilinme arzu ve temayülü karşısında hemen harekete
geçmeli, tevsi-i tahkikatta bulunmalı ve gereğini yapmalıyız.
Ancak
başkalarının tavır ve davranışlarını tecessüs etme, süzüp
değerlendirme gibi bir vazifemizin olmadığını da unutmamalıyız.
Evet, başkaları hakkında suç dosyaları oluşturmak bize ait bir iş
değildir.
Biz, yanımızda yerden yere vurulan, hakkında su-i zan
edilen ve hatta yüz tane suçuna rastladığımız kimselerle
karşılaştığımızda dahi bunların hepsini unutmuş olarak onlarla
münasebetimizi sürdürürüz/sürdürmemiz gerekir.
Ancak her ne kadar
genel üslubumuz itibarıyla, başkaları hakkında tecessüste bulunma ve
bir savcı gibi davranma vazifemiz olmasa da, eğer bir arkadaşımızın
şöyle-böyle vücudunda bir sivilce çıkmış veya çiçek ya da kızamık
gibi bir rahatsızlığa maruz kalmışsa, yani rahatsızlığı her halinden
görünüyorsa, böyle bir insanın tedaviye ihtiyacı olduğunu da göz
ardı edemeyiz.
Bu durum karşısında eğer söylediklerimizin müessir
olabileceği ve o kardeşimizin maruz kaldığı hastalıktan sıyrılmasına
bir vesile teşkil edeceğini düşünüyorsak uygun bir üslupla ona
yardımcı olmaya çalışırız.
Şayet bizim ikazda bulunmamıza, bu
durumla ilgilenmemize tepkisi olacaksa, o zaman da başkasını devreye
sokar ve iyileşmesi adına ne söylenmesi gerekiyorsa onları bir
başkası vasıtasıyla ifade etme gayretinde bulunuruz.
Çünkü bazen
bize karşı bir hazımsızlık hissi varsa, diyeceğimiz çok güzel şeyler
bile reaksiyona sebebiyet verebilir ve karşı tarafta temerrüt
duygusunu tetikler.
Dolayısıyla böyle nazik bir konuda bir insanı
fasit bir daire içine veya yanlış bir kulvara itmeme adına ille de
ben söyleyeceğim dememeli, Üstad Hazretleri’nin İhlas Risalesi’nde
ifade buyurduğu gibi, başkasına söyletmek hoşumuza gitmelidir.
Eğer
önemli olan husus, hastalık sahibinin maruz kaldığı problemden
sıyrılıp kurtulmasıysa, o zaman kime karşı tepki olmayacaksa o
konuşturulmalıdır.
Bu konuda dikkat edilecek önemli diğer bir husus da, samimi
olduğumuz yakın arkadaşlarımızdan bir-iki insanla eğri-büğrü,
yamuk-yumuk halimizi onların tembihiyle görme adına karşılıklı bir
akitte bulunmamızdır.
Yani bu kişilerle aramızda öyle bir kardeşlik
tesis edeceğiz ki, Kur’an ve Sünnet zaviyesinden gördükleri
eksiklerimizi, eğri büğrü yanlarımızı rahatlıkla bize söyleyip
ikazda bulunabilecekler.
Mesela namaz, bir mü’minin hayatındaki en
ehemmiyetli, en ciddi bir iştir.
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan buyuruyor
ki:
Yani namaz insanın kalb, vicdan ve hisleriyle onunla bütünleşmesini gerektirir.
Bu yönüyle namazın gaflete tahammülü yoktur.
İşte benim mukavelede bulunduğum, sözleştiğim arkadaşım, namazımı bu derinlikleriyle ikame etmediğimi gördüğünde beni uyarmalı ve “Allah aşkına senin konumunda bulunan bir insanın namazı böyle mi olmalı! Millet sizin gibi insanların namazına bakıp ona göre hareket ediyor.
Eğer insanlar sizin bu namazınıza bakıp “namaz böyle de kılınırmış” der ve namazlarını verip veriştirirlerse, ötede hâlimiz nice olur!” demelidir.
Bu arada şunu du ifade edeyim ki, bir mukavele yapmış, birbirimize
söz vermiş olsak da, yine de ikaz ve tembihte bulunurken denge çok
iyi korunmalı, hissiyat tahrik edilip tepkiye sebebiyet verecek
davranışlara girilmemelidir.
Çünkü insan tabiatında, yanlışlarının
söylenmesine karşı bir tepki hissi vardır.
Bu sebeple yapılacak
tembihler yumuşak söz, yumuşak üslup ve yumuşak bir edâ ile
yapılmalıdır.
Hâsılı, nâm, nişan, şöhret, unvan, paye, makam, mansıp vs.
bunların
hepsi öldürücü birer tehlikeli virüstür.
AIDS’den daha tehlikeli
olan bu hastalıklar, günümüzde salgın hastalık gibi yayılmıştır.
AIDS sadece insanın cismaniyetine karşı bir tehlike oluşturmasına
mukabil bunlar insanın ruhî ve kalbî hayatına karşı birer tehdit
unsurudur.
Eğer vefa ve şefkat hissimiz varsa ne pahasına olursa
olsun bu tür virüslere maruz kalmış insanların elinden tutup onları
kurtarma gayreti mü’min olmamızın bir gereğidir.
Soru: Fakirlik ve zenginliği nimet ya da nikmet olmaları açısından nasıl değerlendirmek gerekir?
Kanaatimce
fakirlik ve zenginlikten birini mutlak mânâda nimet ya da onun zıddı
olan nikmet şeklinde değerlendirmek doğru değildir.
Zira tarih boyunca
fakirlerden pek çok salih kimse olduğu gibi yine zenginlerden de kendini
Allah’a adamış, 'Allah adamı' diyebileceğimiz pek çok insan var
olmuştur.
Bu sebeple diyebiliriz ki, yerine göre fakirlik yerine göre de
zenginlik hayırlıdır; her iki durum da yerine göre hem nimet hem de
nikmet olabilir.
İradî Fakirlik
Resûl-i
Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) fakir bir hayat yaşamıştı.
Fakat O’nun yaşadığı, ızdırarî bir fakirlikten ziyade iradî bir
fakirlikti.
Evet, O, hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih
etmişti.
İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu.
Fakat
çok iyi biliyoruz ki, mübarek hanelerine servetin aktığı zaman bile O
Mukteda-yı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve
selâmuh), hayat-ı seniyyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti.
Mesela,
Hazreti Hatice (radiyallahü anhâ) bütün servetini Efendimiz’e teslim
etmişti.
Fakat O, bütün bunları Allah yolunda sarf etmişti.
Nitekim bir
defasında Hazreti Ömer’e, 'istemez misin ey Ömer, dünya onların, ahiret
de bizim olsun' buyurmuştu.
Peygamberlerden sonra insanların en
faziletlisi olan Hazreti Ebû Bekir’in (radiyallahü anh) Sunh’taki evi de
tam bir fakirhaneydi.
Zaten kendisi uzun süre mahallenin koyunlarının
sütlerini sağarak geçimini sağlamıştı.
Hazreti Ömer’in (radiyallahü anh)
durumu da farklı değildi.
Bütün Müslümanların halifesi olduğu zaman bile
mâil-i inhidam/yıkılacak gibi duran bir evde oturuyordu.
Diğer taraftan fakirlik mutlaka hayırlıdır diyecek olursanız enbiya-yı
izamdan çok geniş imkânlara sahip Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ
nebiyyina ve aleyhimesselam); sahabe-i kiram efendilerimizden Hazreti
Osman ve Hazreti Abdurrahman ibn Afv (radiyallahü anhüm ecmaîn) ve
evliyaullahtan Şah-ı Geylânî (kuddise sirruh) gibi zatları
değerlendirmeye almamış olursunuz.
Yine tarih boyunca pek çok hayr u
hasenatta bulunmuş, camiler, külliyeler, bedestenler yaptırmış Osmanlı
padişahlarını ve mesela cömert ve fedakâr hanımlardan, Mekke-i
Mükerreme’den Arafat’a kadar su yolları inşa eden Harun Reşid’in eşi
Zübeyde Hatun’u görmemiş olursunuz.
Daha bunlar gibi fani şeyleri
bakîleştiren, birleri bin yapan, Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği
imkânları kullarının istifadesi için kullanan sayılamayacak kadar insan
vardır.
Dolayısıyla bu kadar insan ve onların yaptığı bu kadar güzel
işler görmezden gelinirse mesele sağlıklı bir şekilde
değerlendirilemiyor demektir.
Ne var ki, bütün bunlara rağmen, bazı
inananlar arasında bile –maalesef– fakirliğin zenginlikten hayırlı
olduğu, malın-mülkün insanı sırat-ı müstakimden çıkarma ihtimalinin çok
güçlü bulunduğu şeklinde yaygın diyebileceğimiz bir kanaatin oluştuğu da
bir vakıadır.
Hâlbuki dine bir bütün olarak bakıldığında, onun emir ve
yasakları küllî bir nazarla tahlile tabi tutulduğunda, serveti kaldırıp
atma, mutlak mânâda fakirliğe sahip çıkma düşüncesinin doğru olmadığı
anlaşılacaktır.
'Bundan Sonra Yaptıkları Osman’a (radiyallahü anh) Zarar Vermez'
Şimdi
isterseniz söylediğimiz bu mücerred hususları müşahhas bazı misallerle
izah etmeye çalışalım.
Yukarıda da ifade edildiği gibi Hulefa-i Raşidîn
efendilerimizden olan Hazreti Osman (radiyallahü anh) çok geniş
imkânlara sahip bir insandı.
Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat
ve cömertliğin de kahramanıydı.
Öyle ki, i’lâ-yı kelimetullah yolunda
maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç
yüz, beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu.
O
günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak
olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir
değere mukabil geldiğini görürsünüz.
Zannediyorum günümüzde semahat
sahibi birisi Hazreti Osman’ın (radiyallahü anh) Allah yolunda infak
ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle
yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz.
İhtimal o zat da, reca
duygusuyla 'ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet’e
korlar' diye düşünmeye başlar.
Bu mülahaza karşısında o zata 'hakkın
yok' da diyemezsiniz, çünkü Allah’ın rahmeti çok geniştir.
Umulur ki,
Hazreti Osman’ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek
alan böyle bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla
beraber Cennet’iyle serfiraz kılar.
İşte Allah Resûlü’nün üçüncü
halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve
bundan dolayı Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ), 'bundan
sonra yaptıkları artık Osman’a zarar vermez' şeklindeki o çok büyük
müjdesine nâil olmuştu.
Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda
kullanmış olması onu âlâ-yı illiyyîne yükseltivermişti.
Demek ki servet,
Allah yolunda kullanılınca insanı alıp Cennet’e ulaştıran nurdan bir
helezona dönüşmektedir.
Kazanma Kuşağında Kaybedenler de Var
Diğer
taraftan, Kur’an-ı Kerim’in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir
örnek var: Kârun.
Cenab-ı Hakk, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam)
kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli
bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu
serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti.
Hakk’ın kendisine
yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak
insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini
unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu
servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh-fahûr yaşamaya ve ifsada
başlamıştı.
Tabiî Cenab-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu
bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti.
Böylece Kârun, ülü’l-azm bir
peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret
vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları
arasında yerini almıştı.
Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde vukû bulduğu söylenen şu kıssa da,
konuyla alakalı ibret verici bir misal olarak zikredilebilir.
Anlatılanlara göre Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye
çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı.
Bir defasında
Hazreti Musa’ya, 'Ya Musa, Cenab-ı Hakk’a benim halimi bir arz
ediversen' dedi.
Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı.
Bunun üzerine
Cenab-ı Allah, 'O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır'
buyurdu.
Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının
neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi.
Önce bir koyun
aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet
sahibi oldu.
Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve
neticede yoldan çıkarttı.
Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı.
Bir
müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselam) yoldan geçerken bir kalabalığa
rastladı.
'Burada ne oluyor' diye sorunca, şöyle cevap verdiler: 'Bir
adama kısas uygulanıyor.
Adam fakirdi, sonra malı-mülkü oldu.
O mal-mülk
onu azdırdı.
İçkiye başladı, sonra birini öldürdü.
Şu an cezasını
çekiyor.'
Şimdi bu iki misalden hareketle meselenin, mücerret olarak değil de,
getirdikleri ve götürdükleriyle, alçaltması ya da yükseltmesine göre
yani âkıbet açısından değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar.
Evet,
bazen olur ki, insan servet ü sâman ile Hazreti Osman ve Abdurrahman ibn
Avf gibi âlâ-yı illiyyîne çıkar, bazen de olur ki –hafizanallah– Kârun
ve yukarıda anlatılan meçhul şahıs gibi esfel-i sâfilîne yuvarlanır.
Bana Seni Gerek Seni
Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bize talim buyurduğu,
'Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!' (Bakara,
2/201) duası umumi bir yakarıştır.
Bu şekilde hem dünyanın hem de
ahiretin güzelliklerini isteyenler Allah’ın lütf u keremiyle niyet ve
gayretlerinin semeresini hem dünyada hem de ahirette göreceklerdir.
Dolayısıyla insan sadece dünyasını değil, aynı zamanda ahiretini, hatta
dünyanın fani ve geçiciliği, ahiretin ise ebedî ve sonsuzluğunu nazar-ı
itibara alarak, dünyanın çok çok ötesinde ahiretini düşünmelidir.
Evet,
o, her iki âlemin de güzelliklerini istemeli, dünyasını imar ederken
ahiretini berbat etmemelidir.
Nitekim Kur’an-ı Kerîm, sadece dünya
peşinde koşanların,
'Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!' şeklinde talepte bulunduklarını zikreder ve
'Böyle diyenin ahiretten nasibi yoktur.' (Bakara,
2/200) diyerek, sadece dünya hayatı için talepte bulunanların elemli
âkıbetine dikkatleri çeker.
Böyleleri Cenab-ı Allah’ın vermiş olduğu nimetleri,
'Bütün zevklerinizi dünya hayatında kullanıp tükettiniz, onlarla safa
sürdünüz' (Ahkaf,
46/20) fehvasınca yemiş bitirmiş olurlar.
Bu durum ulvî gayeler için
yaratılmış bir insan için başka değil sadece bir sukûttur.
Kendi
seviyesinin altına düşmektir.
Çünkü sadece dünyasını düşünüp, hayatını
yeme ve içmeye bağlamak insan dışındaki mahlûkatın yapacağı şeydir.
Bir kere daha ifade edecek olursak, insan Allah’ın (celle celâlühü)
kendisi hakkında takdir ettiğine razı olmalı, Allah’tan hakkında hep
hayırlısını dilemeli, her zaman, 'Allahım, hakkımda hayırlı olanı ihsan
eyle.
Eğer Sen’in bana ihsan edeceğin daha başka nimetler benim baştan
çıkmama sebebiyet verecekse ben onları istemiyorum.
Kût-u lâ yemûtla,
ölmeyecek kadar bir rızıkla yaşamaya razıyım.
Ben Senden sadece Seni
istiyorum.
Bana Seni gerek Seni' demelidir.
'Allahım! Arkadaşlarımıza Bol Bol İhsan Eyle!'
Bundan
dolayı insan başta Allah Resûlü olmak üzere infak kahramanı diye
vasıflandırabileceğimiz insanların hayatına bakarak kendini çokça test
etmelidir.
Mesela servet geldiği gibi, o insanın kalbinde-gönlünde
hiçbir iz bırakmadan Allah yoluna gidiyor mu, ona bakmalıdır.
Az iken
verebiliyorsa, yani bir ceketi, bir paltosu varken çıkarıp onları
verebiliyorsa, böyle birisi arabası olduğunda Allah’ın izniyle onu da
verebilir.
Yine böyle birisi, 'bana her gün bir milyon dolar gelse,
gelse de ben o dolarlarla dünyanın değişik yerlerinde şu kadar eğitim
yuvası açsam; oralarda vazife yapan eğitim gönüllülerinin alamadıkları
burslarını yetiştirsem, hatta o bahadırların yaptıkları bu
civanmertlikler karşısında beş bursunu birden peşin versem' diye
düşünür.
İşte insan böyle düşünebiliyor ve kendine uyguladığı testlerden
Hakk’ın inayetiyle geçtiğine inanıyorsa onun için servet –inşaallah–
tehlikeli olmaz.
Bu ölçüde bir niyet enginliği ve kalb safveti içinde
bulunanların kasalarına keşke hep servet akıp dursa.
Fakir, büyük
çoğunluğu itibariyle arkadaşlarımızın işte bu seviyede üstün karakterli,
civanmert ve semahat ehli insanlar olduklarını düşünüyor; onlar için
Cenab-ı Hakk’a çokça dua ediyor ve 'Allahım, o arkadaşlarımıza bol bol
ihsan eyle.
Zira onlar Senin lütuflarını dünyanın dört bir yanına
i’la-yı kelimetullah için saçıyorlar' diyorum.
Fakat insan Erzurumluların ifadesiyle gırgıtsa, hep cimrice davranıyor,
kendi rahatını milletinin ve mü’minlerin rahatının önünde tutuyor,
insanların hakkını nazar-ı itibara almıyor, din-i mübin-i İslam’ı
düşünmüyor ve bir türlü iç dünyasında bu olumsuz duyguları aşamıyorsa
böyle bir insan Allah’tan mal-mülk, servet u sâmân istememelidir.
Yürekli davranmalı, kendinden emin olmadığını kabul etmeli ve 'Allahım
bana vereceğin ihsanlar, onların getirdiği rahat beni Senden
uzaklaştıracaksa istemem onları.
Bu zamana kadar benimle Senin arana
girenleri de al' diyebilmelidir.
Çünkü kulluk bu ölçüde bir samimiyet ve
sadakat ister.
Yamalı Yorgan
Burada
konuyla alâkalı yönleriyle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden ve onun acz
u fakr yaklaşımından da bahsetmek icab eder.
Üstad Hazretleri, ilim ve
dinin izzetini muhafaza etme, iman hizmetine halel getirmeme
düşüncesiyle hep istiğna ruhuyla hareket etmiş ve çok fakirane bir hayat
yaşamayı tercih etmiştir.
Bildiğiniz gibi Eşref Edip merhum onun bu
halini Tarihçe-i Hayat’ta, 'kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir
lokma ekmekle teğaddî eder.
Elbisesi pek basit ve fakiranedir.
Temizliğe
fevkalâde itina eder.
Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok.
Kendi için
yaşamaz, cem’iyet için yaşar' ifadeleriyle anlatır.
Zaten Hazreti Üstad,
kendisi de, 'tatmaya izin var, doymaya yok' diyerek dünyaya bakışını
özetlemiş gibidir.
Lâhikalara bakıldığında bu bakışın onun hayatındaki
yansımalarını görmek mümkündür.
Onun cemiyet ve insanlık için fedakârlık ufkunu anlama adına fikir
verecek bir hatırayı Vehbi Vakkasoğlu beyden dinlemiştim.
Kendisi Necip
Fazıl merhumu ziyarete gittiğinde ona Zübeyr abiden işittiği bir
hatırayı naklediyor.
Büyük Doğu dergisinin sıkıntılar yaşadığı, bir
yayınlanıp bir yayınlanmadığı dönemlerden birinde yine parasızlıktan
dolayı dergi basılamayacak gibi oluyor.
Bu mevkûte o zaman için çok
önemli bir misyon ifade ettiğinden Üstad Hazretleri ona İslam’ın sesi ve
soluğu olarak bakıyor.
Fakir de gençlik yılları itibarıyla hatırlarım,
Büyük Doğu o zaman için ufuk açıcı, yüreklendirici, inananların
hallerine tercüman olan, onların sıkıntılarını dile getiren önemli bir
yayındı.
İşte Büyük Doğu’nun parasızlıktan dolayı basılamayacak olması Üstad
Hazretlerine çok dokunuyor ve Zübeyir ağabeyi çağırıp ona,
'Zübeyir, Doğu çıkmayacakmış, mutlaka bir şey yapmamız lazım' diyor.
Zübeyir abi de, 'Üstadım, neyimiz var ki bir şey yapalım' diye cevap
veriyor.
Bunun üzerine Üstad Hazretleri 'Benim, kışın üzerime aldığım
eski, yamalı bir yorganım vardı.
Belki birisi bir değer atfeder de onu
satın alır.
Siz de elinize geçeni Doğu’ya gönderirsiniz' diyor.
İşte
Hazreti Üstad o yorganı sattırıp bedelini dergiye gönderiyor.
Vehbi
Vakkasoğlu Beyefendi, 'bunu Üstad Necip Fazıl’a anlattığımda yüzünü
pencereye çevirdi ve hıçkıra hıçkıra ağladı' demişti.
Üstad’ın fakirane hayatı işte budur.
Fakat onun, acz, fakr, şevk, şükür,
şefkat ve tefekkür olarak kendi mesleğinin altı önemli erkanından biri
olarak olarak saydığı 'fakr' anlayışı, bildiğimiz fakirlikten biraz daha
farklıdır.
Ona göre fakr, ister fakir olsun, ister servet sahibi,
kişinin kendisini hiçbir şeye malik görmemesi, her nimeti Allah’tan
bilmesi mânâsına gelir.
Bu tıpkı, insanın kendini âciz bilip Hakk’ın
sonsuz kudretine sırtını dayaması gibidir.
İşte bu mânâdaki fakr şalını
kuşanabilenler dünyalara da malik olsalar, o mülkün zerresine
kalblerinde yer vermez, ellerinden kaybolup gidene üzülmez, ellerine
geçene de sevinmezler.
Böylelerinin derdi-davası kendi millet ve
devletlerinin zenginliğidir.
Şahsî hayatları adına İbrahim Edhem gibi
yaşar, kırk yamalı hırka ve bir lokma ekmeğe razı olur fakat
milletlerinin ikbali için de işe dört elle sarılırlar.
İstidradî olarak
ifade edeyim ki, tarih boyu, Cenab-ı Hakk’ın gınası karşısında
kendilerini fakir; kuvvet ve kudreti karşısında da âciz gören başka
kimseler de olmuştur.
Fakat denilebilir ki, meseleyi bir sistem haline
getirip sunan ve onu bir yolun erkânı olarak etrafındakilere sunan
Bediüzzaman Hazretleri’dir.
Servet Düşmanlığı Yerine İnsanların Gönüllerini Kazanmak
Mevzûu
hülasa edecek olursak, bazı kimselerin helal ve haram çizgilerine dikkat
etmeden servet peşinde koşmaları kimi inanan insanlarda dahi servet ve
servet sahibi insanlara karşı olumsuz bir bakış açısı meydana getirmiş
olabilir.
Ne var ki, haramdan kazanan ya da kazancından Allah yolunda
infakta bulunmayan bir kısım insanlara bakıp servet düşmanlığı yapmak
başta da ifade edildiği gibi doğru değildir.
Servet düşmanlığı insanlığa
sosyal ihtilallerin arkasında duran Marks, Engels ve benzeri düşüncede
olan şahısların armağanıdır (!) ve onun beşeriyet için ne denli büyük
bir tehlike arz ettiği ve ne azim tahribatlara sebebiyet verdiği
insanlık tarihine az-çok aşina olanlar için malumdur.
Bunun yerine, yani zenginlere adavet besleyip zenginlik düşmanlığı
yapılacağına varlıklı kimselerin Allah’a dost insanlar haline
getirilmesine ve onların imkânlarını rıza-yı ilahi istikametinde,
topyekûn insanlığa faydalı olacak şekilde kullanmalarına çalışmak iktiza
eder.
Bunun için bütün meşru vesileler mutlaka değerlendirilmelidir.
Zira bu, o insanın ahireti adına da çok önemli bir vazife ve
sorumluluktur.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, insanlar bu mevzûda belki
başta biraz zorlanabilirler.
Önceleri azıcık bir şey verirken bile
canını veriyormuş gibi hissedebilirler.
Fakat kırk yıllık müşahedelerime
dayanarak diyebilirim ki, gönlünde din, millet, insan sevgisi
tutuşturulan insanlar zamanla verme işinin tiryakisi haline
gelmişlerdir.
Öyle ki, kadınlardan da erkeklerden de ağlayarak gelip her
şeyini milletimizi yüceltme istikametinde hak rızası için ortaya döken
insanlara şahit olmuşumdur.
O halde bir mü’min olarak bize düşen, servet veya servet sahibi
düşmanlığı değil insanları insanlık yolunda, Allah rızası istikametinde
vermeye alıştırmak olmalıdır.
Bu açıdan servet ve imkân sahibi
insanların gönüllerini kazanmaya, onları dinin, imanın, insanlığın dostu
haline getirmeye; getirip bu ulvî değerler için çalışıp çabalamaya ve bu
suretle hem mevcut imkânların doğru yerde harcanmasına hem de imkân
sahiplerinin ahirette kurtulmasına vesile olmak çok önemlidir; önemlidir
zira bu yol Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât)
yoludur.
Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i
şeriflerinde, adalet, cömertlik, vera', sabır, tevbe ve hayânın güzel
hasletler olduğunu ancak sırasıyla, yöneticide adalet, zenginde
cömertlik, âlimde vera', fakirde sabır, gençte tevbe ve kadında hayânın
bulunmasının çok daha güzel olduğunu ifade buyuruyor.
Zaten zatında
güzel olan vera'nın âlimlerde çok daha güzel olmasını nasıl anlamalıyız?
Cevap: Hadis-i
şerifte güzel oldukları ifade edilen bu altı hasletin, bazı insanlarda
daha güzel olması mevzuunu, usul-u fıkıhta temel bir kaide olan; 'bi
hasebil-mağrem el-mağnem' düsturuna bağlayabiliriz.
Yani bir meselenin
ceremesi, riski, meşakkat ve sıkıntısı ne kadarsa, ganimeti de o
ölçüdedir.
Buna göre bir insan, aşması gereken imtihanlar, karşı koyup
direneceği günah ve meâsî, dişini sıkıp sabredeceği bela ve musibetler
ve ibadet ü taatindeki hassasiyet ve derinliği nispetinde amûdî (dikey)
olarak kalb ve ruh ufkuna yükselebilir.
Mesela savaşta ölen bir insanın
şehitlik pâyesini kazanması, 'Allah yolunda
öldürülenlere ‘ölüler' demeyin.
Bilakis, onlar diridirler, fakat siz
bunun farkında değilsiniz.' (Bakara, 2/154) ilâhî hitap ve
müjdesine mazhar olması ve ötede o kişinin doğrudan doğruya Cennet'e
girme lütfuyla serfiraz kılınması, onun çok riskli bir ma'rekede yani
harp meydanı ve cenk sahasında kendini tehlikeye atmasındandır.
İşte hadis-i şerifte ifade edilen bazı güzel hasletlerin, bazı
kimselerde daha bir güzellik kazanması hususunu da (Kenzu'l-ummâl,
15/896) bu zaviyeden değerlendirebiliriz.
Mesela, genellikle gençlik
döneminde hâkim olan sağlık ve sıhhat, güç ve kuvvet, enerji ve dinamizm
insan için birer gaflet kaynağı olabilir.
Bu açıdan o dönemde insanın
hata ve kusurlarının farkına vararak Allah'a dönmesi, O'na tevbe ve
istiğfarda bulunması çok ciddi önem arz eder.
Hayâ ve iffetin,
kadınlarda ayrı bir güzelliğe ulaşması mevzuu da aynı zaviyeden
değerlendirilebilir.
Çünkü hususiyle kadınlar, tavır ve davranışları
itibarıyla başkaları için birer imtihan ve fitne vesilesi olabilirler.
Bundan dolayı onların bu mevzuda daha hassas, daha titiz, daha afif
olmaları ve iffet haziresinde kendilerini tahsin ü tahassüne almalarının
apayrı bir ehemmiyeti vardır.
Hatta denilebilir ki, bu ölçüde iffetine
dikkat eden bir kadın bir nefhada, bir hamlede evc-i kemâlât-ı
insaniyeye çıkabilir.
Takva ve Vera'
Bu
umumî değerlendirmeden sonra şimdi isterseniz sorunuzda bilhassa dikkat
çektiğiniz âlimin vera' sahibi olma mevzuuna geçelim.
Haram ve yasaklara
karşı titiz ve tetikte olma, memnû şeylere girme endişesiyle bütün
şüpheli şeylerden kaçınıp uzak durma şeklinde izah edilen vera',
takvanın ötesinde bir zirve olarak görülmüş yüce ve yüksek bir sıfat-ı
âliyedir.
Bu mânâda ona âzamî takva da denilebilir.
Bugüne kadar
hakkında yapılan farklı tarifler çerçevesinde ele alacağımız takva ise;
haramlardan kat'i olarak içtinap etme, farzları arızasız-kusursuz yerine
getirme, vacipleri kemal-i hassasiyetle ifa etme, şüpheli şeylerden
tevakkide bulunma ve şüpheli olduğu mülâhazasıyla bazı mübahlara karşı
bile tavır belirleme demektir.
Hatta Şârânî'nin Mizan'ı esas alınacak
olursa insanın kendisini azimetlerle amel etme mevzuunda mükellef
görmesi de takvanın bir yönünü teşkil eder.
Ancak bilinmesi gerekir ki,
bir insan âzamî takvayı yaşama adına azimetlerle amel etmeyi kendine bir
yol olarak tercih etmiş bulunsa da, bu yolu herkese teklif etmesi doğru
değildir.
Hz.Pir'in takva ile alâkalı ortaya koyduğu çerçeveye bakınca, onun,
telyin edici bir üslûpla, meseleyi daha yaşanılır ve herkesi kapsayacak
bir şekilde ele aldığı görülür.
Mesela bir yerde o, 'Bu zamanda tahribat
ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük
esastır.
Farzları yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.' diyerek bize
takva adına bir çerçeve sunar. Hz.Pir'in ilhama, vâridâta veya bir
hutura binaen ortaya koyduğu bu takva tarifini, şartların ve
konjonktürün hakiki mânâda takvayı yaşamaya müsait olmadığı ve bir kısım
kırılma, arıza ve zaruretlerden dolayı âzamî takvanın yaşanamadığı
dönemlerde, hiç olmazsa, haramlardan içtinap edip farzları arızasız
kusursuz yerine getirmek suretiyle muhataplarını takva serasına ve onun
vaad ettiği güzelliklerden istifadeye çağrısı şeklinde anlayabiliriz.
Fakat bu noktada şu hususun gözden kaçırılmaması gerekir: Hz.Pir bir
taraftan bazı yerlerde, meseleyi özellikle mübtediler için yaşanır kılma
adına bu şekilde arz etmiş olsa da, diğer taraftan başka yerlerde âzamî
takvaya işarette bulunmuş ve ona talip olunması gerektiğini söylemiştir.
Yani iman ve Kur'an dairesi içine henüz adımını atmış mübtedileri
kaçırmamak ve meseleleri takdimde üslûp hatasına düşmemek için daha
objektif bir çerçeve sunulmuş; fakat diğer yandan insanların önüne kalb
ve ruhun derece-i hayatına yükselip âzamî takvaya ulaşması adına bir
ufuk ve hedef konulmuştur.
Takvanın diğer bir yönünü ise tekvînî emirlere riayet teşkil eder.
Günümüzde bizim ilim ve teknoloji gibi bazı sahalarda geri kalmamız,
değişik zulüm ve baskılar altında ezilmemiz ve bunun neticesinde de
kendi din ve diyanetimizden şüphe eder hâle düşmemizin altında yatan en
önemli sebeplerden biri de âyât-ı tekviniyeyi doğru okuyup doğru
yorumlayamayışımızdır.
Demek ki kâinat kitabını doğru okuyup doğru
yorumlama da takvanın önemli diğer bir buudunu oluşturmaktadır.
Töhmet Yerleri ve Vera' Ehli
Vera'
ise, bütün bunların daha da ötesini ifade eden bir mefhumdur.
Vera', bir
yönüyle şüpheli şeylerden tevakki etmek, diğer yandan da Peygamber
Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) '
– Töhmet yerlerinden sakının!' (Suyuti,
Camiü'l-kebir, 1/817) hadis-i şerifi mucebince bazı meşru tavır ve
davranışları bile bir kısım yanlış yorumlamalara sebebiyet verebilir
mülâhazasıyla terk etmektir.
Buna göre vera' sahibi bir mümin,
laubalilik ve gayr-i ciddiliklerin nümayan olduğu bir yerde bulunmaktan
tevakki etmelidir.
Mesela bir kına gecesi, bir düğün merasimi dahi olsa,
eğer orada Allah'ı ve peygamberi unutturacak laubalilikler ufku
kirletiyorsa, vera' sahibi bir insan o mekânda kendi konumuna halel
getirmemeli, durum ve kredisini kırdırmamalı, itibarını zedelememeli ve
asla gayr-i ciddiliklere, laubaliliklere girmemelidir.
Evet, haramlardan
sakınma, kemal-i hassasiyetle farzları yerine getirme, vacipleri ifa ve
sünnetleri kılı kırk yararcasına eda etme hassasiyetinin yanında, yanlış
yorumlara sebebiyet verecek yerlerde dolaşmama, yanlış yorumlanabilecek
tavır ve davranışlar içine girmeme de vera sahibi olma adına önem arz
eder.
Bu durumu bir misalle biraz daha açmaya çalışalım.
Diyelim ki siz bir
tarafında bir meyhane veya haramların irtikap edildiği başka bir mekânın
bulunduğu bir caddeden geçiyorsunuz.
Eğer siz, halkın teveccüh ettiği,
rehber olarak gördüğü, önlerinde numune-i imtisal kabul ettiği birisi
iseniz, lehviyat mekânlarının bulunduğu böyle bir caddeden geçerken,
'Acaba oraya mı girdi, orada o atmosferi paylaştığı dost ve arkadaşları
mı var?' türünden değişik mülâhazalara sebebiyet verecek ve sizde itibar
ve kredi kırılmasına yol açacak her türlü tavır ve davranıştan uzak
durmanız gerekir.
Evet, eğer siz milletin gözünün içine baktığı bir
insan konumunda iseniz, size itimat eden o insanları şüpheye düşürmemek,
teşettüt-ü ârâya sevk etmemek ve güvenilirliğinize toz kondurmamak için
mecbur kalmadıkça o tür lehviyat ve levsiyatın işlendiği yerlerin
yakınından bile geçmemelisiniz.
Dini Temsil Edenlerdeki Zaaf Dine Dokunur
Konunun
tavzihi adına başka bir misal daha vereyim.
Hayat-ı içtimaiyede bulunan
bir insan bir mecburiyete, bir maslahata binaen afife bir hemşiremizle
bir meseleyi konuşma, istişare etme durumunda kalabilir.
Ancak siz
hakkınızda, başkalarına 'Acaba ne konuşuyordu?' dedirtmemek için, bir
iffet abidesi olarak vera' mülâhazasıyla hareket etmeli; hareket edip
itibarınızı korumalı ve taife-i nisadan birisiyle bir yerde
bulunacaksanız yanınıza mutlaka bir üçüncü şahsı almalısınız.
Mesela, o
şefkat kahramanlarından biri re'fet ve şefkat hisleriyle yanınıza gelip
samimi bir şekilde size minnet duygularını aktarıyor olabilir.
Ancak
hususiyle günümüzde görüntü ve konuşmaları fotoğraf ve kameralarla
tespit etmek çok kolay hâle geldiğinden, bazıları bu meseleyi alıp
değerlendirir ve çok farklı şekilde yorumlayabilirler.
Dolayısıyla bütün
bunlar bir yönüyle başkalarını şüpheye sevk edebileceğinden vera'ya
muhalif tavır ve hâllerdir.
İşte ulema bu türlü meselelere karşı çok
dikkatli olmalıdır.
Bu ise, takvanın da ötesinde şöyle-böyle farklı
yorumlanmaya ihtimali olan bütün tavır ve davranışlardan uzak durmayı
gerektirir.
Evet, sizin on farklı yorumlanma ihtimaline açık bir
davranışınız bulunsa, siz öyle bir davranış sergilemiş olmalısınız ki, o
on ihtimalden bir tanesi dahi itibarınıza dokunmamalıdır.
Çünkü dini
temsil eden insanların itibarına dokunan tavır ve davranışlar neticede
dine de dokunur ve başkalarını, 'Eğer bu dini temsil edenler böyleyse,
demek ki bu dinde hayır yok!' şeklinde insanları haybet ve hüsrana
sürükleyecek düşüncelere sevk eder.
İşte bu mülâhazalardan dolayı
diyoruz ki, günümüz şartları içinde yaşayan bir mü'min olarak her
hâlimizde, her söz ve hareketimizde kılı kırk yararcasına fevkalade
hassas olunması gerekir.
Hz.Pir, Van'da valinin evinde altı ay kaldığı hâlde, valinin üç kızını
birbirinden tefrik edip ayıramadığını ifade etmiştir.
Benzer vakaları
sizler de yaşamış veya duymuş olabilirsiniz.
Bu sebeple vera' yolcusu
bir mü'min bilir ki, temsil adına bir konum söz konusuysa, ben ne yapıp
edip o konumun hakkını vermek zorundayım.
Siz nefsiniz adına kendinizi
Cehennem'e sürükleyecek tavır ve davranışlar içine düşebilirsiniz.
Bu,
bir mânâda şahsî bir kayıp ve helake sürükleniştir.
Ancak siz, size
karşı teveccüh ve itimadı bulunan, duygu ve düşünce itibarıyla size
bağlı olan insanları Cehenneme sürükleyecek yanlışlıklara giremezsiniz.
Eğer girerseniz, bu sizin sırtınıza öyle bir vebal yükler ki, siz o
vebalin altından kalkamazsınız.
Bundan dolayı siz, ölesiye bir gayret
gösterecek, ne yapıp edip kendinizi ve nefsinizi gemleyecek ve netice
itibarıyla diyeceksiniz ki: 'Müslümanların fikrî safveti, o kürsü veya
minberin namusu adına ben burada belki çatlayacağım ama yine de gözümü
kapatacak, harama nazar etmeyeceğim.' İşte İslâm'ı temsil konumunda
bulunan ulemanın vera' anlayışı bu seviyede olmalıdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), daha
kendisine peygamberlik gelmeden önce Hz.Hatice Validemizle
(radıyallâhu anha) görüşmesinde buram buram ter dökmüştü.
Hâşâ, yüz bin
defa hâşâ, o hâl, bir kompleksin, eziklik duyan bir insanın ruh hâli
değildi.
Aksine o, daha altı, yedi yaşlarındayken üzerini değiştireceği
zaman amcası Ebu Talib'e, 'Amca üzerimi değiştireceğim, lütfen sırtını
dön.' diyecek ölçüdeki bir hayâ abidesinin iffetli haliydi.
İşte Efendiler Efendisi'nin (aleyhissalâtü vesselâm) bu tavrı ulema için
de bir misal olmalı ve onlar kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle
İslâm'ı hep vera' zirvelerinde yaşamaya çalışmalıdır.
Bunun için de
onların dudaklarında hep;
Allah'ım! Bizleri âlim, ârif, halîm, çok çok tevbede bulunup dergahına teveccüh eden, âh u enînlerle kapının tokmağına sürekli dokunan, mütevazi, huzurunda hep el pençe haşyet içinde duran, Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanan, vakur, ciddi, mehabetli, muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş), hep takva hatta onun da ötesinde vera' duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen'in bütün icraat-ı sübhaniyenden razı ve Sen'in rızana ermiş, Sen'i her şeyden daha çok seven ve nezdinde müstesna sevgine mazhar olmuş ve daima kalbi niyazla atan, dudakları münacatlarla kıpırdayan salih kullarından eyle!' gibi dua ve yakarışları olmalıdır.
Beyaz Sarık ve Hassasiyet
Rabbim
ulema olmasak da bizi de burada istenilen yüksek vasıflarla serfiraz
kılsın.
Keşke sadece ulema değil herkes, âzamî takvayı esas alsa, hatta
takvanın âzamîsini de aşarak vera' dairesi içinde yaşasa ve bir
mecburiyet, bir farz vazifeyi ifa söz konusu değilse şüpheli hiçbir
şeyin içine hiçbir zaman girmese; girmese ve dilleriyle dudaklarıyla,
gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle, ayaklarıyla hep o takva dairesi
içinde dolaşıp dursa ve gereksiz, mâlâyanî şeylerden uzak durmak
suretiyle hep vera' ufkunu takip etse.
Böyle davranmak kim bilir onları
hangi kıymetlere ulaştıracak ve onları nasıl kıymetler üstü kıymete haiz
hâle getirecektir.
Günümüzde inanan insanlar olarak bizler, gönüllere hak ve hakikati
duyurma, yeni bir diriliş faslı açma, ruhlarda ba'sü ba'de'l-mevt
duygusunu inkişaf ettirme ve geçmişteki ihmallerin bugünümüzü kararttığı
gibi bir kere daha bizden sonraki nesillerin geleceğini karartmama,
atmosferini kirletmeme adına hayatın her noktasında, toplumun farklı
kesimlerinde bulunma zarureti duyuyor, böyle bir zarureti bir vazife
olarak görüyor ve ona farzlar üstü bir farz gözüyle bakıyoruz.
Kanaat-i
vicdaniyemiz ile hareket ederek, elbiselerimize sıçrayan kirlere
belva-yı âmm deyip gezilmeyecek çarşılarda dahi geziyor ve değişik
yerlerde bulunma lüzum ve zaruretini duyuyoruz.
Bu yolda bulunurken
bazen paçalarımıza çamur sıçrıyor, hatta ondan da öte levsiyat
bulaşıyor.
İşte insanlar kanaat-i vicdaniyeleri ile vacip, farz veya 'farzlar üstü
farz' bir vazifeyi eda ederken gayr-i ihtiyarî, iradeye iktiran etmeden
bu türlü belva-yı âmm nevinden bazı şeylerin içine düşmüş olabilirler.
Bu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur.
Ancak böyle bir maksat
olmadan, canının istediği şekilde, keyfîliğe bağlı bir halde kalkıp
şurada burada gezme, internet sitelerinde gezinme, hava almak için gidip
değişik yerlerde dolaşma ve benzeri tavır ve davranışlar içine girme..
evet, bunların hiçbirini Kitap ve Sünnet'e göre tecviz etmemiz mümkün
değildir.
'İmam sarığı beyazdır.' diye halk arasında meşhur bir söz vardır.
Yani o
beyaz sarıkta bir sinek tersi bile bulunsa başkalarının dikkatini çeker
ve belki de şöyle derler: 'Üzerinde necaset bulunduğu hâlde bir de
önümüze geçmiş bize imamlık yapıyor.' Bundan dolayı temsil konumunda
bulunan ulemanın hep ahseni kollaması ve vera' zirvelerinde hep ahsenin
peşinde olması gerekir.
Soru: Resûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için göz aydınlığı ve gönül süruruna vesile olan İnşirah Sûresi’nin ve bilhassa bu sûre-i celilede beyan buyrulan “şerh-i sadr” meselesinin günümüz mü’minleri için ifade ettiği mânâlar nelerdir?
Cevap: Esbab-ı
nüzul açısından bakıldığında, İnşirah Sûresi’nin, Duhâ Sûresi’nin
akabinde nazil olduğu anlaşılmaktadır.
Duhâ Sûresi’nin son ayetinde ise
Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hitaben: “
Bu âyet-i kerimede, bir taraftan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyle serfiraz kılınma gibi geçmişte nail oldukları nimetlerin beyanı, diğer taraftan da inşirah-ı sadr (gönlün açılıp genişlemesi; darlık ve sıkıntıdan genişlik ve feraha kavuşması; huzur, sükûn, itminan ve inbisata ermesi) gibi daha sonra nail olacağı nimetlere önemli bir referans bulunmaktadır.
Bildiğiniz üzere, Duhâ Sûresi’nin nüzulünden önce vahiy bir süre inkıtaa
uğramıştı.
Aslında bu ilâhî icraatta, Cenâb-ı Hakk’ın, İki Cihan
Serveri’ne (aleyhissalâtü vesselâm) ifade ve ifaze etmek murad buyurduğu
hususlar vardı.
Öncelikle, kıblenin tahvilinde olduğu gibi, Allah
Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), ıztırar ve ihtiyaç içindeki
ruh haletiyle başını göklere dikip beklemesi, bekleyip Allah’ın
teveccühüne nail olması ve neticede Rehber-i Ekmel Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) kazandığı o liyakat üstü liyakatin herkese
duyurulup gösterilmesi hususu vardır.
Allah Teâlâ, vahyin kesildiği ve
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtü vesselâm) dîk-ı sadra
maruz kaldığı böyle bir dönemde Duhâ Sûresi’ni inzal buyurmak suretiyle,
Habib-i Kibriya’sı üzerinde pek çok nimeti olduğunu hatırlatmış ve daha
sonra indirdiği İnşirah Sûresi’yle de bu nimetlerin en önemlilerden
birisi olan inşirah-ı sadr müjdesini vermiştir.
Stres ve Anguaz Değil Mukaddes Izdırap
İnşirah-ı
sadr mevzuu, sadece bu sûrede değil, Kur’ân-ı Kerim’de daha başka
yerlerde de geçmektedir.
Mesela En’âm Sûre-i Celilesi’nde şöyle
buyrulur: “
İradesini kötüye kullananlardan da kimin dalâletini murad ederse, o insanın gönlünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar, sıkar ve kalaklar içinde çırpınır hâle getirir.” (En’âm Sûresi, 6/125) Aynı husus başka bir yerde ise şu şekilde ifade edilmektedir:
– Allah’ın kalbini İslâm’a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzere değil midir?” (Zümer Sûresi, 39/22) Demek ki, Allah’ın bir insanın sadrına inşirah verip kalbini açması onun için çok önemli bir nimettir.
İşte Cenâb-ı Hak, İnşirah Sûresi’nde,
– Biz, Senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) buyurmak suretiyle, Kur’ân mübelliği olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) sadrına inşirah verdiğini ve böyle bir inşirahla O’nun hakkında ne denli büyük bir hayır murad buyurduğunu haber vermiş olmaktadır.
Fakat inşirah-ı sadr meselesinin doğru anlaşılması için öncelikle,
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku,
kendi seviyesi itibarıyla muvakkaten yaşamış olduğu dîk-ı sadr yani
gönlün sıkışması meselesinin doğru anlaşılıp doğru değerlendirilmesi
gerekir.
Hemen ifade etmeliyim ki, dîk-i sadr mevzuunu, –hâşâ–,
Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) stres veya anguaz
türünden bir halet-i ruhiyeye maruz kaldığı şeklinde düşünüp
değerlendirmek kesinlikle doğru değildir.
Evet, değil İnsanlığın İftihar
Tablosu’nun (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ben sıradan bir mü’minin
bile stres, anguaz gibi ruh hâlleri yaşayacağına inanmıyorum;
inanmıyorum çünkü stres ve anguaz gibi şeyler Allah’a, haşr ü neşre,
kadere, her şeyin Allah tarafından takdir edilen bir plana göre cereyan
ettiğine inanmayan rehbersiz insanların maruz kaldıkları/kalacakları iç
sıkıntı ve tedirginlik ruh hâlleridir.
Efendiler Efendisi’nin
(aleyhissalâtü vesselâm) yaşadığı ise, hak duygusunun o muzdarip gönülde
hasıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı
koyma cehdi ve gayretinden başka bir şey değildir.
İştiyakla Beklenen Vahiy Sağanağı
Vahyin
inkıtaa uğradığı böyle bir dönemde Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem) kendi muhasebe ufku açısından, içine, “Acaba
vahyin kesilmesini netice verecek bir şey mi yaptım?” veya benzeri
bir mülâhaza gelmiş olabilir.
Diğer taraftan müstesna bir yaratılışa
sahip bulunan Peygamber Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh)
insanlığı kurtarma adına vahiy sağanağına, o semavî sermaye ve donanıma
öyle ihtiyaç duyuyordu ki, onsuz yollarda yürünemeyeceğini, onsuz
insanlara tam mânâsıyla bir şeyler anlatılamayacağını ve onsuz
insanların gözünün hakikate açılamayacağını çok iyi biliyordu.
Evet,
fetanet-i uzma sahibi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü
vesselâm) kendi büyüklüğü nispetinde bu hususun şuurundaydı.
Bu açıdan
da, senelerce üzerlerine yağmur yağmayan insanların istiska duasında
gözlerini semaya dikip yağmur bekledikleri gibi, O da Cenâb-ı Hak’tan
sürekli mahz-ı rahmet olan vahiy sağanağını bekliyordu.
Hem öyle bir
iştiyakla bekliyordu ki, bir gün Cebrail Aleyhisselâm’a şöyle demişti: “Ey
Cibrîl! Bizi (şimdiki mutad) ziyaretinden daha çok ziyaret etmene engel
olan nedir?” (Buhari, Tefsir, Meryem/2) Bunun üzerine şu âyet-i
kerime nazil olmuştu: “
Sûrenin devamında “
– Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) buyruluyor ki, âyette geçen “vizr” ifadesini mânevî bir yük ve sorumluğunun ağırlığı şeklinde anlayabiliriz.Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), insanlara yol gösterip rehberlikte bulunması vazifesiyle tavzif edilmişken, en önemli sermayesi olan vahyin, kendisine tattırılan bu semavî nimetin kesilmesi hakikaten dîk-ı sadra vesile olabilecek bir husustu.
Öyle ki bir taraftan insanlığı kurtarma ve onlara yol gösterme mesuliyeti ve bu mesuliyetin sırtı çatır çatır çatlatan ağır sorumluluk yükü vardı.
Diğer taraftan kendisi için bir kuvve-i mâneviye, sırtını dayayabileceği sağlam bir dayanak; başkalarını kurtarma yolunda, bir fener, bir ışık kaynağı, bir projektör konumunda bulunan vahy-i semavinin kesilmesi endişesi bulunuyordu.
İşte bütün bunların sinesini daralttığı bir zamanda, Allah (celle celaluhu), bu âyet-i kerimelerdeki temsilî ifadeyle, o ağır yükleri kaldırdığını beyan buyurmuştur.
Nimet-Şükür Salih Dairesi
Bir sonraki âyet-i kerimede ise: “
– Nam-ı celilini, yâd-ı cemil yapacak şekilde yükselttik ha yükselttik.” (İnşirâh Sûresi, 94/4) ifadeleriyle nimetler silsilesindeki ayrı bir nimet zikredilmiş, ayrı bir tebşirde bulunulmuştur.Allah (celle celaluhu), Peygamber Efendimiz’i her hamlesiyle farklı bir lütuf ve ihsana mazhar kılmıştır.
İki Cihan Serveri (aleyhi ekmelüttehâyâ), her bir nimet karşısında şükürle gerilip gürlemiş, hamd ü sena duygularıyla dolup dolup boşalmıştır.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da O’nun üzerine sağanak sağanak rahmetini indirmiş, her defasında farklı bir rıza ufkuna erdirmiş ve ilâhî hoşnutlukla ayrı bir inşiraha ulaştırmıştır.
Evet, öyle bir salih daire oluşmuştur ki Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içine inşirah saçmış, O Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman da bu inşirahı O’na ulaşma istikametinde değerlendirmiştir.
Böylece sûrenin sonunda ifade edildiği gibi, “usür”de “yüsr”ü yaşamış, zorlukları kolaylıkla aşmış; “yüsür”de de “usür”leri aşma adına metafizik gerilimle dolmuş, ferağdan iştigale, iştigalden ferağa yönelmiş; bütün bunların mukabilinde Cenâb-ı Hak da, O Ferid-i Kevn ü Zaman’ın içine inşirah çağlayanları akıtmıştır.
Bu inşirah hâli, Peygamber Efendimiz’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni bir azim, yeni bir cehd, yeni bir gayret ve yeni bir heyecan uyarmış; bunun karşılığında O da, bu heyecanın hakkını vermiş ve hayatında hiçbir boşluğa yer vermeden, bütün bir ömür boyu tasavvurlar üstü bir gayret, bir performans, bir kulluk ortaya koymuştur.
Benzer bir mukabeleyi, İnşirah Sûresi’nden önceki iki sûre olan Duhâ ve
Leyl sûrelerindeki ilgili ayetlerde de görebiliriz.
Şöyle ki, Cenâb-ı
Hak, Leyl Sûresi’nin son ayetinde: “
Bu âyeti, Duhâ Sûresi’nde geçen, “
– Doğrusu Rabbin, sana vereceklerini öyle bir
verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duhâ
Sûresi, 93/5) âyet-i kerimesiyle beraber düşündüğümüzde, karşılıklı
mukabeleyi görebiliriz.
Evet, Allah (celle celâluhu) razı olursa insanın
içinde de rıza duygusu şahlanır.
Diğer yandan, bir insan esbab-ı adiye
planında iradesiyle rıza-yı ilâhî peşinde olur, Cenâb-ı Hak’tan gelen
her şeyi gönül hoşnutluğuyla karşılarsa, Allah da (celle celaluhu) o
insandan razı olur.
Kendine Hitap Ediyor Gibi Oku
Meselenin
bize bakan yönüne gelince: Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) kendi ufku seviyesinden yaşadığı muvakkat bir sıkıntı ve
müdayakadan sonra inşirah-ı sadra nail olmuştu.
Bizler de maruz
kaldığımız değişik sıkıntı, hafakan, kırgınlık hatta köpürme ve
taşkınlıklarımızda –ki bütün bu zaaf ve boşluklar bizim için söz
konusudur, mezkur hâllerin İnsanlığın İftihar Tablosu hakkında
kesinlikle düşünülemeyeceğini biraz önce ifade etmiştik- bir uzaklaşma
ve kopukluk yaşayabiliriz.
Mânevî hayatımızda bir inkıta olabilir, iç
âlemimiz ışıksız, karanlık bir atmosfere bürünebilir.
İşte böyle bir
zamanda, Allah’ın lütf u inayetiyle eğer hâlâ çizgimizi koruyabiliyor ve
dönüp tekrar Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunabiliyorsak, zılliyet
planında biz de inşirah-ı sadra mazhar olabiliriz.
Allah (celle
celâluhu) bizim sadrımıza da inşirah verir, kalbimizi açar, gönlümüzü
coşturur ve bizi yeniden şahlandırır.
Hani, vasıta sahiplerinin
kullandıkları benzini bitirip tükettikten sonra bir istasyona yanaşıp
depolarını yeniden benzinle doldurdukları gibi, Cenâb-ı Hak da
enerjileri bitip tükenen hakikat yolcularının vasıtalarını semavî bir
enerji ile yeniden doldurur.
Dolayısıyla rahatlıkla diyebiliriz ki,
asliyet planında Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) için söz
konusu olan inşirah-ı sadr meselesi, zılliyet planında ümmet-i Muhammed
için de her zaman söz konusudur.
Zira O Aleyhissalâtü Vesselâm, hangi
sofraya oturmuş, Allah’ın hangi nimetlerinden istifade etmişse, gözü o
sofrada olan peyrevlerini de o nimetlerden mahrum bırakmamış, onlar için
de kapıyı ardına kadar açık bırakmıştır.
Evet, hepimizin Cenâb-ı Hak’tan böyle bir istek ve dilekte bulunmaya
hakkı vardır.
İsterseniz bu isteğinizi, “Allah’ım ‘Elem neşrahleke’
sûresinin sırrıyla beni serfiraz kıl!” şeklinde ifade edebilirsiniz.
Eğer ısrarla bu şekilde duaya devam ederseniz, öyle inanıyorum ki, Allah
da (celle celaluhu) hakikatleri kavrama, değerlendirme, analiz ve sentez
yapma, tahlil ve terkipte bulunma mevzuunda size fevkalade istidatlar
bahşeder.
Ancak bu tür bir mazhariyete nail olmak için ilmî bir altyapının olması
da çok ciddi bir önem arz eder.
Zira, Allah (celle celâluhu) insanların
bilgi ufku ve o ufuk istikametinde talep edilenlere göre lütufta
bulunur, nimet bahşeder.
Mesela bir çoban kendi iş ve meşguliyeti
çerçevesinde böyle bir talepte bulunursa, onun bu türden isteklerine
karşı Cenâb-ı Hak da ona, koyunlarını nerede güdeceği, otlak yerleri ve
temiz suları nerede bulabileceği, sürüsünü yırtıcı hayvanlara
kaptırmamak için alması gereken tedbirlerin neler olduğunu ve benzeri
hususları ilham eder.
Buna karşılık bir ilim erbabı da, mârifetullah ve
muhabbetullah istikametinde dua ve talepte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak da, o
şahsın elde ettiği ilim ve müktesabatı, onun için bir meşale, fener ve
projektör yapar ve ona hakikate giden yolları açar, gönlünü irfanla
doldurup dilinden hikmet pınarları akıtır.
Bundan dolayı, her bir mü’min
İnşirah Sûresi’ni kendisine hitap ediyor gibi okumalı; okuyup ondaki
esrarı duyup hissetmeye çalışmalıdır.
Yoksa günümüzde yaşayan bir
mü’min, ezelden gelip ebede giden Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı, geçmişte
bir dönem indirilmiş ve sırf o dönemin insanlarını muhatap alan bir
kitap nazarıyla ele alır; O’nu mütalâa ve müzakere ederken sadece
geçmişteki âlimlerin dediklerini mütalâaya koyulursa, Kur’ân’ın hep
başkalarıyla alâkasını görür ve farkına varmadan kendisini onun o
ışıktan atmosferinden dışlamış olur.
O hâlde bize düşen Fatiha
Sûresi’nden Nas Sûresi’ne kadar baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’i
asliyet planında olmasa da zılliyet planında kendimize hitap ediyor gibi
okuyup mütalâa etmektir.
Soru: Hakikate uyanmış ruhların sürekli tecellî avına çıktıkları ve
bilhassa gecelerde tecellî avladıkları ifade ediliyor.
Tecellî avı ne
demektir.
Tecellî nasıl avlanır?
Tecellî
bilindiği ve yerinde de ifade edilmeye çalışıldığı üzere, sağlam bir
kulluk münasebeti içinde bulunan hak yolcusunun Allah'ın hususi
lütuflarına nail olup iç âlemiyle aydınlığa ermesi; Hak'tan gelen
mârifet nurları sayesinde kalbinde ilâhî sırların açılıp belirmesi;
ortaya çıkıp vicdanla bilinir, gönül gözüyle görülür hâle gelmesi; sıfât
ve esmâ-i ilâhiyenin kendi hususiyetleriyle kalbte inkişaf etmesi gibi
mânâlara gelir.
Her hak yolcusunun istidat ve seviyesine göre bu sırları
duyabileceği düşünüldüğünde soruda dile getirilen bu hususun herkes için
taşıdığı ehemmiyet kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Sen Av Değil Avcı Olmaya Bak
Avlamak
elde olmayan bir şeyi yakalamaya çalışmak demektir.
Bu mülâhazayla olsa
gerek, 'mevcûdu bağlama ve mefkûdu avlama' denmiştir.
Mefkûd elde
olmayan ya da kaybedilmiş olan mânâsına gelir.
İşte hakikate uyanmış ya
da uyanma yolunda olan ruhlar, Cenâb-ı Hak'tan gelen tecellîleri, esrâr,
vâridât ve füyûzâtı, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânîyi avlayabilmek
için sürekli tetikte olur, teyakkuz hâlinde bulunurlar.
Hak ve
hakikatten bîhaber, gaflete mağlup olmuş kimseler ise ne esip duran
tecellî rüzgârlarını hisseder ne de gönül kâselerine bir vârid ya da bir
feyiz koymanın heyecanını yaşarlar.
Avlama tabirini daha başka hususlar için de kullanmak pekâlâ mümkündür.
Mesela, ahlâk-ı hasene, dinin ruhuna vâkıf olma, Allah'ın ve kullarının
haklarına riayet, bildikleriyle amel etme, ihlâs ve ihsan şuuruna erme
gibi ilâhî ihsanların avlanmasından da bahsedilebilir ki, bunlar
çoğumuzun, kıymetini tam olarak idrak edemediğimiz değerler üstü
değerleri hâiz üstün vasıflardır.
Ne var ki, riya, süm'a ve yapmacık bir
kısım davranışlar gibi öldürücü virüslerin avı olmuş, dolayısıyla da
balansı bozulmuş bir kalble ne bunlardan ne de az önce zikredilen
güzelliklerden herhangi birini avlamak kat'iyen mümkün değildir.
Dolayısıyla av peşinde olanların evvela şeytan ve nefs-i emmâre gibi
düşmanlara av olmaktan kurtulmaları, bunun için de kalblerini sürekli
pak ve temiz tutmaları iktiza eder.
Av Tenha Koylarda Olur
Konunun
ayrı bir yanı da şudur: Avlama daha ziyade insanların çok bulunmadığı,
ayakaltı olmayan, ıssız, tenha yerlerde olur.
İnsanların sık sık
uğradığı yerlere ise avlar kolay kolay gelmezler.
Bu açıdan insan, kalbî
ve ruhî hayatın enginliklerine açılmak; açılıp o enginliklere akıp gelen
tecellîleri avlamak istediği zaman tenha koyları kollamalıdır.
Elbette
bu, başkalarının bulunduğu mekânlarda tecellî avlanamaz demek değildir.
Hatta denilebilir ki, cemaat hâlinde yapılan ibadetlerin insana
kazandırdığı öyle vâridât ve mevhibeler vardır ki, insanın tek başına
onları elde edebilmesi mümkün değildir.
Mesela, bazen öyle olur ki,
cemaat içindeki bir ferdin heyecan ve canlılığı bütün bir cemaate
heyecan ve canlılık kazandırır.
Evet, hüşyar bir gönlün içten içe
kaynayan o coşkun hâli, topluluktaki durgun hissiyat ve heyecanı
tetikleyip harekete geçirir.
Kalbinin sesiyle namaz kıldıran bir imamın
veya kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlayıp namaza durmuş cemaatten
herhangi bir ferdin kendini hıçkırıklara salmasıyla beraber birdenbire
her şey değişip umumî atmosfer büsbütün lâhûtî bir hüviyet kazanabilir.
Dikkat ederseniz hac esnasında, bahsedilen bu hususun pek çok misaline
şahit olabilirsiniz.
Mesela, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi
ekmelüttehâyâ) huzurunda, Muvâcehe karşısında yaşananlar söylediğimiz bu
hususa çarpıcı bir misal teşkil eder.
Çünkü insan orada kendini Rabbine
daha yakın hisseder.
Orada yumuşayan kalbler bütün bütün rikkat kazanır,
gözyaşları da çağlayanlar hâline gelir.
Kim bilir daha ne hislere ne
heyecanlara şahit olur o Muvâcehe! İşte kalblerin yumuşadığı ve
tecellîlere açık hâle geldiği böyle bir mekânın ve o mekânda yaşanan
apayrı zaman dilimlerinin mutlaka değerlendirilmesi ve akıp duran o
tecellîlerin avlanması gerekir.
Ne var ki insanların, topluluk içinde
gerçekleştirdikleri amellerde riya, süm'a gibi hastalıklar kendini
hissettirebilir; hissettirip ilâhî feyiz ve tecellîlerin yakalanmasına
mâni teşkil edebilir.
Evet, sizin açığa çıkan hislerinize, yükselen
sesinize hatta bazen gözyaşlarınıza bile bu öldürücü virüsler sirayet
edebilir.
Nitekim İmam Gazzâlî hazretleri, 'Ağlayan da kaybetti,
ağlamayan da!' demek suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çeker.
Evet,
ağlamayan kaybeder.
Çünkü, Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve
sellem) yaşarmayan gözden Allah'a sığınmıştır.
Öte yandan, gözyaşlarıyla
kendini ifade etme gibi riyakarca bir mülâhazaya giren de ayrı bir
hüsran ve kayıp yaşıyor demektir.
Binaenaleyh Hak'tan akıp gelecek feyiz ve tecellîleri yakalama heyecanı
taşıyan samimi bir gönül mümkün olduğunca tenha koyları kollar,
kimselerin bulunmadığı âsûde mekânlarda Rabbiyle baş başa kalmaya
çalışır.
Evet, o, hiç kimsenin görüp duyamayacağı ıssız bir mekânda,
kemerbeste-i ubûdiyet içerisinde el-pençe divan durur, başını secdeye
kor; kor ve bazen ikinci secdeyi unutacak kadar o secdede durur.
O ân
'Kulun Rabbine en yakın olduğu' ânı yaşadığı şuuruyla belki yüz defa '
Âkıbeti ve ebedî hayatı adına endişe ettiği hususları Rabbinin kelâmıyla orada bir kez daha dile getirir.
Belki yüz defa
– Ey Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma!' (Al-i İmrân sûresi, 3/8) diyerek
dua dua yalvarır.
'Rabbim, nefsime çok zulmettim.
Nâsezâ, nâbecâ işlere
girdim; ne olur bağışla beni!' gibi mülâhazalarla içini döker.
Kul, bu
şekilde teveccüh ettiğinde Rabbi de ona teveccühte bulunur ve onun
yönelişini kat'iyen karşılıksız bırakmaz.
İşte denilebilir ki, bu hâl
bir yönüyle tecellî avlama hâli; secdeler de pusuya yatıp tecellî
avlamaya en müsait zaman dilimleridir.
Gecelerin Aydınlık Karanlığı
Tecellî
avına çıkanlar için en müsait zaman dilimlerinden biri de hiç şüphesiz
gecelerdir.
Gecelerde tefekkür ağlarıyla metafizik gerilime geçen kalb,
ruh, latîfe-i Rabbaniye ile her zaman beklenilenin ötesinde tecellîler
yakalanabilir.
Evet, Allah'a vuslat, gecelerde olur.
En aydınlık işler
karanlığın sinesinde gerçekleşir.
Mesafeler gecelerde kat'edilir.
Miraca
yükselme gecelerde mümkündür.
Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ihya etmediği bir tek gece dahi yok gibidir.
O Nebiler Serveri
bazı geceler kalktığında, Âl-i İmrân sûre-i celîlesinin son kısmında
bulunan tefekkürle ilgili âyetleri okur, hatta bazen birkaç defa okur,
dolan mübarek gözlerini semaya çevirip hıçkırıklara boğulurdu.
Sonra
uzun mu uzun kıyam, rükû ve secdeleriyle gece namazını ikame ederdi.
Efendiler Efendisi'ne tâbi olan sahabe-i kiram, tabiîn-i izam
efendilerimizden niceleri de, geceleri hep uyanık geçirmiş; zamanın o
altın dilimlerini namaz, dua ve tefekkürle azamî ölçüde değerlendirmeye
çalışmışlardır.
Evet, tabakât kitaplarına baktığınızda, Allah
dostlarının hemen hemen bütününün, gecelerini kıyamla ihya ettiklerine
şahit olursunuz.
O nurlu zaman diliminin bu ehemmiyetinden dolayıdır ki,
hakkında pek çok güzel söz söylenmiştir.
Fakat Erzurumlu İbrahim Hakkı
hazretlerinin şu beyitleri onların en güzellerinden biri olsa gerek: 'Ey
dîde nedir uyku gel uyan gecelerde/Kevkeblerin et seyrini seyrân
gecelerde/Bak, hey'et-i âlemde bu hikmetleri seyret/Bul Sâniini ol O'na
hayran gecelerde/Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil/Ko gafleti,
Dildârdan utan gecelerde/Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre/Şefkatle
nidâ eyleye Rahmân gecelerde/Cümle geceyi uyuma Kayyûm'u seversen/Tâ hay
olasın Hayy ile ey cân gecelerde/Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma
kim/Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde/Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle
sivâdan/Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde/Az ye az uyu hayrete var
fânî ol ondan/Bul cân-ı bekâ, ol O'na mihmân gecelerde/Allah için ol
halka mukârin gece gündüz/Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde.'
Evet, ehlullah gecelerin sessizliğini çok iyi değerlendirmişler,
ağlarını kurmuş ve hep tecellî avlamışlardır.
Bu mânâda insanın ağı;
teveccüh, nazar ve konsantrasyon da diyebileceğimiz im'ân-ı nazardır.
Böyle bir im'ân-ı nazarla yoğunlaşabilen tecellî avcısının sinesine her
zaman tasavvurları aşkın duygular akar, dilinden de daha önce kimsenin
söylemediği kelimeler dökülür.
Evet, insan tam teveccühe muvaffak olduğu
böyle anlarda bazen öyle heyecan tufanları yaşar ki, âdeta Cenâb-ı
Hakk'ın sonsuz kuvvetini yanına almış da, Allah'ın izniyle yerkürenin
yörüngesini bile bir manivelayla değiştirebilecekmiş gibi olur.
Mekân, Zaman ve Hâl
Kalbin
rikkat kesbettiği, gözün ve gönlün dolup âdeta taşacak hâle geldiği bu
'hâl'lerin bir fırsat olarak görülüp rantabl değerlendirilmesi hak ve
hakikat yolcuları için çok büyük önem arz eder.
Nasıl insanın, Kâbe'de,
Arafat'ta, Müzdelife'de, Muvâcehe'de bulunması ya da Kadir Gecesi, cuma
günü birlerin bin olduğu eşref saatlerini idrak etmesi Cenâb-ı Hak'tan
gelecek olan vâridâtı yakalamak adına çok büyük bir ehemiyyet arz
ediyorsa, aynen öyle de kalbin yumuşadığı, istiğrak, kalak, heyman gibi
hâllerin yaşandığı anlar da Hak'tan gelecek tecellîleri avlama ve
dergâh-ı ilâhîden talepte bulunma hesabına büyük bir önem taşır.
Bundan
dolayı insan bu tür bir hâl yaşadığında, bütün bütün kendini unutmalı ve
'Allahım! Yeryüzünün her yerinde yüce dinini bir kez daha i'lâ buyur.
Bizim ve bütün kullarının kalblerini iman, islâm ve ihsana aç!' diyerek
dua etmelidir.
Bu bir mânâda, 'Milletimin imanını selamette görürsem
Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.' ufku, bir mânâda da her
mü'minin vazifesi sayılmalıdır.
O ufuktur ki, orada insan kendi
ızdırabını unutmuş, sadece başkalarının ızdırabını duyar hâle gelmiştir.
Bir Tek Dakikan Var
Sözgelimi
Cenâb-ı Hak bana, 'Sana bir tek dakika veriyorum; bu tek dakikada ne
istersen onu kabul edeceğim!' buyursa ben evi, köyü, sandıklar dolusu
altını hatta İstanbul'un, Belgrad'ın fethini değil, sadece yeryüzünde
Nâm-ı Celîl-i Sübhânînin bir kez daha bayraklaşmasını, Rûh-u Revân-ı
Muhammedî'nin her tarafta şehbal açmasını isterim.
'Allahım! Bütün
kalbler Sana ve Resûlüne karşı muhabbetle dolsun.
Her yerde Senin nâmın
duyulsun ve biz bu işin hizmetçileri olalım.' derim.
Evet, Rabbimden
yine Rabbimi isterim.
Çünkü her şeyin kaynağı ve her şeyi verecek sadece
O'dur.
Bundan dolayı istenilecek bir şey varsa o da, sadece O'nun
rızası, O'nun hoşnutluğudur.
Öyle zannediyorum ki, benimle bu recada
müttefik olan arkadaşlarım da başka değil sadece bunu isterler.
Evet, bugün insanlık Allah'a ve Resûlullah'a, Rabbimiz'in Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) eliyle insanlığa ulaştırdığı nurlu ve
mübarek mesaja muhtaçtır.
Dolayısıyla kalblerin, zikretmeye çalıştığım
istikamette feth u inşirahı adına yapılacak gayretler, küçük bile
görünseler, Allah nezdinde çok büyük önemi hâizdirler.
Böyle düşünmek,
bu hususta gayret etmek ve dua dua yalvarmak da peygamberâne bir
tavırdır.
Peygamberlik zinciri, o zincirin en kutlu halkası olan Hazreti
Muhammed Mustafa (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ile tamamlanmış ve
i'lâ-yı kelimetullah, Nebiler Serveri'nden ümmetine en büyük miras
olarak kalmıştır.
Bu mirasın hakiki vârisleri ise, Hazreti Zekeriya (alâ
nebiyyina ve aleyhisselâm) gibi, 'Allahım, dilersen başıma erre koy,
fakat insanların kalbine Sana imanı duyur!' diyebilecek ölçüde
himmetleri âli olan ve yüksekten uçabilen insanlardır.
Madem söz dönüp dolaşıp i'lâ-yı kelimetullah mevzuuna geldi.
İsterseniz
biz de sözlerimizi o istikametteki bir duayla tamamlayalım:
Allahım!
Kelimetullahı ve kelimetülhakkı dünyanın her yerinde bir kez daha i'lâ
buyur.
Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini
imana, İslam'a, Kur'ân'a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede
istihdam buyur.
Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve
hüsnükabul vaz'et.
Bizi muhlis, muhlas, müttaki, vera' sahibi, zâhid,
kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, Seni
seven ve nezdinde sevilen, huşû sahibi, mütevazi, Kur'ân ahlâkıyla
ahlâklanmış kullarından eyle.
Efendimiz Hazreti Muhammed'e, âline ve
bütün ashabına da salât ü selâm eyle! Âmîn! Sonsuz defa âmîn!
Soru: Usulsüzlük cenderesinde, teâruz ve tesâkutlar ağında insanımızın
âdeta kıvrandığı bir dönemde hakikatlerin heder olup gitmemesi için
güzel bir üslûba ve hususiyle de üslûpta hikmete ihtiyaç olduğu
görülüyor.
Bu açıdan Kur'ânî bir hakikat olan hikmeti nasıl anlamalı ve
hayatımıza nasıl tatbik etmeliyiz?
Cevap: Hekim/hakîm,
hâkim ve hüküm gibi kelimelerle aynı kökten gelen ve mânâ-muhteva
açısından bunların hepsiyle bir yönüyle alâkası bulunan hikmetin,
bildiğiniz üzere bugüne kadar pek çok tarifi yapılmıştır.
Bazıları onu,
eşyanın ledünniyatına, içyüzüne, mavera-i tabiata vukuf; metafizik,
metapsişik hâdiselere ıttıla; zihnin ötesine geçerek farklı derinliklere
açılma olarak görmüşlerdir.
Bazıları, yapılacak bir işin, vicdanın dört
temel rüknü olan his, şuur, irade ve latîfe-i rabbaniye tarafından
yadırganmayacak ölçüde ortaya konulmasına hikmet demişlerdir.
Bazıları
da, kendi değerlerinden taviz vermeden, muhatabın hissiyatını nazar-ı
itibara alıp bir mânâda onun hissiyatını okşayacak bir üslûpla inandığı
değerleri başkalarına duyurma ve hayırhahlıkta bulunma şeklinde ele
almışlardır.
Zannediyorum soruda asıl üzerinde durulmasını istenen husus
da hikmetin işte bu veçhesi.
'Rabbinin Yoluna Hikmetle Davet Et!'
Kur'ân-ı Kerim'de '
– İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve mev'ize-i hasene ile davet et!' (Nahl Sûresi, 16/25) ifadeleriyle beyan buyrulan hakikat, hikmetin bu yönüne bakıyor gibidir.Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyle; doğru yola davet, hak ve hakikate çağırma gibi çok önemli ve kutsî bir vazifenin en başta hikmetle ve hikmet çerçevesi içinde hareket etmek suretiyle ifa edilmesini emir buyurmaktadır.
İsterseniz misallerle konuyu bir nebze açmaya çalışalım: Diyelim ki siz,
bir insana hak ve hakikati anlatacaksınız.
Evvela bu çok ehemmiyetli iş
için uygun bir zeminin oluşturulması, ortamın hazır hâle getirilmesi
gerekir.
Mesela yüreğinizdeki sevginin, samimiyet ve içtenliğin ifadesi
olarak öncelikle o kişiyi bir yerde yemek yemeye, çay içmeye davet
edebilirsiniz.
Davete icabet edildiğinde ilk buluşma anında içten
tebessümlerle elini sıkıp dostluk ve sıcaklığınızı ortaya koyabilir;
görüşme esnasında da muhatabınızı kendi konumunda kabul edip
düşüncelerine hep saygılı davranarak kendi mülâyemetinizi
sergileyebilirsiniz.
İşte yaptığınız bu iyi niyetli davranışların her
biriyle muhatabınıza doğru bir adım atmış olacak, onun size bir adım
atmasını sağlayacak ve neticede bütün bu hususlar, ifade etmek
istediğiniz çok önemli hakikatler mevzuunda sözlerinizi dinlenilir hâle
getirecektir.
Evet, siz gönülden tebessüm eder, muhatabınıza hep güzel
muamelede bulunursanız, onun da size karşı güzel muamelede bulunmasının,
güzel söz söylemesinin ve sizin güzel sözlerinizi hüsnükabulle
karşılamasının önünü açmış olursunuz.
Davranışlarda olduğu gibi, aynı zamanda kullanılacak üslûpta da hikmeti
yakalama çok önemlidir.
'Doğru', bizatihi çok kıymetli olduğundan
elbette bizim her söylediğimiz mutlak ve muhakkak surette doğru
olmalıdır.
Fakat doğruyu sunarken şartları, zamanı, ahvâli, insanların
hissiyatını hesaba katmamız gerekir.
Doğruyu söylüyorum diye, insanların
başına âdeta balyozla vuruyor veya tokmakla iniyor gibi bir üslûpla
meseleleri takdim ederseniz, değer verdiğiniz hakikatlere bizzat
kendiniz, kendi elinizle saygısızlıkta bulunmuş, dolayısıyla
muhataplarınızı da saygısızlığa itmiş olursunuz.
Bu durum, üslûpta
hikmeti muhafaza edememenin hazin bir neticesidir.
Yüreğimin Ağzıma Geldiği Ân
Daha
önce değişik vesilelerle arz ettiğim bir hatıramı yeri gelmişken
müsaadenizle bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Hapiste iken bazı solcu
arkadaşlarla aynı koğuşta kalıyorduk.
Ben bir gün bir münasebetini bulup
onlara bir hususu hatırlatmak istedim.
Ancak bunu yaparken Karl Marks
aleyhinde bir söz söyledim.
Onların içinde fakire karşı saygı duyan bir
mimar arkadaş da vardı.
Hatta bu zat, diyalog ve hoşgörü süreci
başlayınca bir gazetede takdir ifade eden değerlendirmelerde bulunmuştu.
İşte bu ölçüde münasebetimizin bulunduğu o şahıs bile, ben Marks'a iğne
ucuyla ilişince hemen doğruldu ve: 'Hoca! Başlayayım mı?' dedi.
İşte o
an, yüreğim ağzıma geldi.
Ağzıma geldi çünkü başlayınca –Rabbim muhafaza
buyursun– Allah'tan, Peygamber'den, Kur'ân'dan başlayacaktı.
Benim o
esnada söylediğim hususu zaman denilen o büyük müfessir yirmi sene sonra
gürül gürül ifade etmiş ve o tespitin yanlış olmadığı ortaya çıkmıştı.
Evet, söylediğim yanlış değildi; fakat şurası muhakkak ki, muhatabın
hissiyatını, anlayışını hesaba katmadan, doğruyu onun başına vuruyor
gibi söylemek de hikmete uygun değildi ve yanlış bir üslûptu.
Zira
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan: '
Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde kişinin anne ve babasına sövmesinin büyük günahlardan olduğunu ifade etmiş, orada bulunanlar bu durumu yadırgayıp: 'Kişi hiç anne ve babasına söver mi?' diyerek istifsârda bulununca da, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm); 'Evet, kişi tutar bir başkasının babasına söver, (nâseza, nâbeca sözler söyler), o da onun babasına söver; tutar annesine söver, o da onun annesine söver.' (Buhari, Edeb 4) buyurmuştu.
Şimdi Kur'ân ve Sünnet'in emri bu istikamette iken, benim o tavrım elbette doğru değildi.
Bu sebeple ben o hatamı hiç unutmadım/unutamıyorum.
Evet, o insanların gönlünü kırmanın âlemi yoktu.
İlle de bir şey söylenip anlatılacaksa, mevzu onların rahatsızlık duymayacakları bir üslûpla ifade edilebilirdi.
İşte akıl ve mantığı i'mal etmeden, meseleleri sadece his çerçevesinde ele alıp hikmetle telif edilemeyecek bir üslûp hatasına bağlı götürme çok yanlış davranışlardır ki, şimdiye kadar bize çok şey kaybettirmiştir.
Zannediyorum bu konuda içinizde benim kadar geçmişini sorgulayan, günde elli defa nefsine dönüp onu bu konuda itap eden bir başkası yoktur.
Sergüzeşt-i hayatıma bakıyor ve tâ ilk kürsüye çıktığım andan itibaren cami kürsülerinde yapıp ettiklerimi, kırıp döktüklerimi gözden geçiriyor ve aklıma gelen her yanlış karşısında, 'Keşke şunu söylemeseydim, keşke şunu şu zamanda ifade etmeseydim.' deyip iç çekiyor, bazen iki ayağıma zincir vurulduğunu hisseder gibi oluyor ve neticede 'Yuh sana! Akılsız adam!' diyorum.
Üslûpta Hikmet ve Şefkatli Hekim
Bununla
ilgili müsaadenizle bir hatıramı daha nakledeyim.
Edirne'deyken hutbe
verdiğim bir camiye birkaç hâkim ve savcı da geliyordu.
Hatta onlardan
birisi hemşehrim olduğu için ayrı bir alâka da duyuyordu.
Ben minbere
çıktığımda üslûbumu muhafaza anlayışıyla falana filana laf atmama
gayreti içinde oldum/olmaya çalıştım.
Fakat siz belli bir zamanı kritiğe
tâbi tutuyorsanız, insanlar meseleyi, o zaman içinde aktif olan
aktörlere mal edebiliyorlar.
İşte camiye gelen hâkimlerden biri, birkaç
hutbeyi dinledikten sonra, beni böyle bir mevzudan dolayı adliyeye
çağırdı.
Ben adliyeye vardığımda o hâkim bana şunları söyledi: 'Bazı
imamlar ellerine aldıkları yazılı metinleri dahi hutbede okumakta
zorlanıyor, hatta bazen yanlış okuyorlar.
Cenâb-ı Hak, sana bir ihsan-ı
ilâhî olarak irticalî konuşabilme kabiliyeti vermiş.
Ben birkaç
hutbenizi dinleyip konuşmalarınızı bir araya getirince gördüm ki siz
falan filan hakkında konuşuyorsunuz.
Hutbenizi dinlemeye bunca aydın
geliyor, ne gereği var bunları söylemenizin?'
Ben şimdi bütün bunları zihnimde canlandırdığımda kendi kendime, 'O
insan camiye geliyorsa, dini, dinin güzelliklerini ona ısındırma;
hikmetle ruhuna nüfuz edip mev'ize-i haseneyle gönlüne girme imkânı
varken, dâl bi'l-işare, dâl bi'l-delâle veya dâl bi'l-iktiza ile de
olsa, alâka duyduğu insanları tenkit ettiğinizi düşünmesine yol açacak,
fırsat verecek şeyler söylemenin ne gereği vardı?' diyorum.
Çünkü böyle
bir durumda siz lal u güher sözler de döktürseniz, artık muhatabınız
buna kulak asmaz.
Oysaki kendi değerlerinizi sevdirmenizin yolu, biraz
da sineleri okşamaya bağlıdır.
Firavuna giden Hz.Musa'ya Allah (celle
celâluhu): '
Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.' (Tâhâ Suresi, 20/44) buyurmuyor mu?
Evet, ifade ettiğiniz mevzuların doğru olması başka meseledir, o doğruyu
sunuş üslûbunuz başka.
Mesela muhatap olduğunuz insanlardan kimi,
–hafizanallah– balıklama küfre girmiş, kimisi dalâlet içinde yaşıyor,
kimisi de günahlar gayyasına dalmış olabilir.
Siz bu tür insanlara bir
şeyler anlatma fırsatı bulduğunuzda, hata ve günahlarını yüzlerine
vurmamalı ve hazık bir hekim edasıyla meselelere yaklaşmalısınız.
Bir
düşünün yoğun bakıma kaldırılmış bir hastaya nasıl bir muamelede
bulunur, nasıl bir hassasiyet ve şefkatle onu tedavi etmeye
çalışırsınız? İşte insaf ve merhamet sahibi bir mürşit de değişik
illetlerle inim inim inleyen bir insanla karşılaştığında hastalıklarını
muhatabının yüzüne çarpmak, başına vurmak yerine ıslah ve tedavi adına
ne yapılması gerekiyor, elinden ne geliyorsa onu yapmaya çalışmalıdır.
Yumuşak Söz ve Açılan Kalb Kapıları
Bir
rahatsızlığım dolayısıyla rehabilitasyon yaptırmak üzere yanıma gelen
çok nazik ve beyefendi bir doktor vardı.
Bana belki elli hareket
yaptırmış ama centilmenlik ve efendice üslûbundan hiç mi hiç taviz
vermemiş, hiçbir fedakârlıkta bulunmamıştı.
Mesela ayağımı hareket
ettirmem gerektiğinde, 'Lütfen kaldırın efendim!', bırakmam gerektiğinde
'Lütfen bırakın efendim!' veya sağa dönmemi istediğinde 'Lütfen efendim
sağa dönün!', sola dönmemi istediğinde 'Lütfen efendim sola dönün!' gibi
her seferinde, her bir harekette bana son derece saygı ve efendice bir
üslûpla hitap etmişti.
Aslında bu tür durumda olan bir hasta için
yapılması gereken muamele tarzı da bence böyle olmalıdır.
Çünkü o tedavi
sürecinde insanın canı sıkılabilir ve belki doktorun yanlış bir
muamelesi o insanda yeni problemlerin oluşmasına sebebiyet verebilir.
Bundan dolayı hastanın güvenini sarsmama, tababete karşı onda bir tavır
oluşmasına meydan vermeme ve tedavi olacağına dair ümidini güçlendirme
onun iyileşmesi adına çok önemlidir.
İşte, insanın fizikî hayatıyla
alâkalı hususlarda böyle olduğu gibi, psikolojik ve mânevî hayatıyla
alâkalı hususlarda da durum böyledir.
Şefkatli bir hekim titizliğiyle,
elinize düşen bir insanı incitmeden, kırmadan onu nasıl eritip
yumuşatacaksanız ona göre bir usûl belirleyip ona göre hareket
etmelisiniz.
Bu mevzuda takip edilecek usûl adına misal olması açısından Hazreti
Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hayatından
bir kesit sunayım.
Uzun zaman münafıklık yapmış birisi, pişman olup
doğruyu görüyor ve o pişmanlıkla Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) huzuruna geliyor.
O güne kadarki sergüzeşt-i hayatını
anlattıktan sonra, kendisi gibi düşünen, arafta, berzahta kalmış daha
başka insanların olduğunu, onları da Huzur-u Risaletpenâhî'ye
getirebileceğini ifade ediyor.
Ancak Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü
vesselâm) münafıklara karşı hep perdeyi yırtmayacak şekilde muamelede
bulunduğundan o zatın bu teklifini kabul buyurmuyor.
İşte bu, çok önemli
bir stratejidir.
Çünkü her gün içlerinden birisinin Efendimiz'in yanında
yer aldığını gören münafıklar yeni bir cephe oluşturacaktı.
Daha sonra
kendi yanlışlıklarını müdafaa adına değişik arayışlar içine girecek,
ağızlarından bir sürü şey döktürecek, bir yönüyle bâtıla felsefe uydurup
bâtıl düşüncelerinde daha da kemikleşeceklerdi.
Fakat Rehber-i Küll
Mükteda-yı Ekmel Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) yüksek fetanet ve
firasetiyle buna fırsat vermeden meseleyi çözüme kavuşturmuştu.
Böylece
o münafıklar yavaş yavaş, hissettirmeden inananların yanında yerlerini
alacak ve nihayet Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdaluttahiyyât
ve ekmelütteslîmât) ruhunun ufkuna yürüdüğü bir dönemde hepsi eriyip
gidecek, onlardan tek bir münafık dahi kalmayacaktı.
Hususiyle günümüzde olduğu gibi enaniyetin çok ileri gittiği bir dönemde
üslûp adına daha hassas olmalıyız.
Tevhid hakikati bizim hayatımızın
gayesidir.
Onun yolunda bin canımız olsa kurban ederiz.
Fakat, tevhid
hakikatini ifade ederken bile zamanı ve şahısları iyi seçmeli,
muhatabımızın hissiyatını ve muhtemel tepkilerini nazar-ı itibara
almalıyız.
Sözlerimizle kimseyi karşımıza almamalı, mahcup etmemeli ve
asla ulu orta konuşmamalıyız.
Çünkü meselenin ulu orta konuşmaya
kat'iyen ve katıbeten tahammülü yoktur.
İşte bu çerçevede hareket etmeye
hikmet, o üslûba da hakîm üslûbu denir.
Bunun dışında kalan söz ve
davranışlar ise kaba söz, kaba tavır ve kaba davranışlar demektir.
Umuma Konuşma ve Hataları Yüze Vurmama
İnsanlığın
İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) genel tavrı itibarıyla hiç
kimseyi ve hiçbir kavmi karşısına alarak hatalarını yüzlerine
vurmamıştır.
Vakıa sadakat ve vefa timsali, kayma ihtimali olmayan bazı
sahabî efendilerimizin hatalarını yüzlerine söylediği olmuştur.
Mesela
Hz.Ali Efendimiz'i namaza kaldırdığında, o (radıyallâhu anh): 'Allah
dileseydi kalkardım.' demiştir.
İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) onun bu sözüne karşılık elini dizine vurarak dönüp: '
Hz.Ali bu hadis-i şerifi bizzat kendisi nakletmiştir.
Hadiste insanoğlunun diyalektiğe girmesi tenkit edilse de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) biliyor ki, Ali'yi karşıma alıp ona birkaç yeniçeri tokadı çaksam da, o, bu işin adanmışlarından olduğundan yine de bırakıp gitmez.
Fakat Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı hususi bazı şahıslarla sınırlı olup onun umumî ahval ve üslûbunu yansıtmaz.
Mesela Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm)
birisini zekât âmili olarak bir bölgeye göndermişti.
O şahıs da gittiği
yerde halkın vermesi gereken vergileri toplayıp getirmişti.
Ancak
âmiller o dönemde âdeta bir vali ve hâkim gibi çok salahiyetli kimseler
olduğundan kimi yerlerde halk vergilerinin yanında bu vazifelilere bazı
hediyeler de veriyorlardı.
İşte bu zat halktan topladığı değişik
vergileri maliyeye teslim ederken: 'Bunlar size aittir, bu da bana
hediye edildi.' diyerek, kendisine verilen hediyeleri ayırmıştı.
Bunun
üzerine minbere çıkan Allah Resûlü (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh),
Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra, o şahsı doğrudan muhatap alıp
mahcup duruma düşürmeden, herkese hitap ediyor gibi genel bir üslûpla: 'Ben
sizden birini Allah'ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim.
Sonra
o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.' der.
Eğer
bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da,
hediyesi ayağına gelseydi ya?' (Buhari, Hiyel 15) buyurur.
Bu
konuşmadan sonra bir taraftan o zat yaptığı hatayı anlayarak alacağı
dersi almış, diğer taraftan umum cemaat da bu hâdiseden gerekli dersi
çıkarmış olmaktadır.
Huneyn vakasından sonra yaşananlar da bu duruma bir misal olarak
verilebilir.
Bildiğiniz üzere Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) henüz müslüman olmuş ancak müellefe-i kulûb olarak gördüğü bazı
Mekkelilere ganimetten pay vermesi ensar-ı kiramdan bazı gençleri
rahatsız etmişti.
Onlardan bazıları şöyle demişti: 'Daha onların kanı
kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.'
Durumdan haberdar olan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Ensar'ın
tamamını toplayarak, bu sözü söyleyenlerin yüzlerine vurmadan umuma bir
konuşma yapmıştı.
Evvela Cenâb-ı Hakk'ın kendisini onlara bir nimet
olarak gönderdiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştu: 'Ben
geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi
hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde
kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?
Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle
sizin kalblerinizi telif etmedi mi?' Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) onlara her seslenişinde, Ensar da, 'Evet, minnet ve
şükran Allah ve Resûlü'nedir.' diyordu.
O Rehber-i Küll Mükteda-yı Ekmel
Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ) her zamanki gibi yine taşı gediğine
koymuş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı: 'Ey Ensar
topluluğu! Herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize
Resûlullah'la dönmeye razı değil misiniz?' Bunun üzerine Ensar-ı
Kiram Efendilerimiz gözyaşları içinde: 'Razı olduk!' deyip teslimiyet ve
memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.
(Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr 1-2) Bu
hâdiselerde görüldüğü üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem), kimsenin kusurunu yüzüne vurmadan, yumuşak tavrıyla bir hekim
gibi hareket etmiş ve yağdan kıl çeker gibi bu problemleri çözmüştür.
Bunların hepsi bir kazanma meselesidir.
Siz de şayet kazanmaya
kilitlenmişseniz, insanları neyin kaçırıp, neyin celbedeceğini çok iyi
hesap etmeli ve her zaman '– Müjdeleyin, nefret
ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!' (Ebu Davud, Edep 20)
nurefşan beyanı istikametinde hareket ederek, şefkat ve mülâyemetle
gönülleri kazanmaya çalışmalısınız.
Soru: Hizmet mülâhazasıyla dünyanın değişik yerlerine giden muhacirler hatırınıza geldiğinde, gözlerinizde tüllendiğinde neler hissediyorsunuz?
Cevap: Öncelikle
şunu ifade etmeliyim: Ben kıstas değilim; bu mevzuda benim hissiyatımın
da çok önemli olmadığı kanaatindeyim.
Ancak siz sorduğunuz için ben de
duyup hissedebildiğim, hissettiklerimi ifade edebildiğim kadar
mülâhazalarımı sizlere ifade etmeye çalışayım.
Esasında bu çok önemli hususun mutlaka dile getirilip anlatılması
gerektiğine inanıyorum.
Zira bu bir vefa borcudur.
Bu sebeple keşke daha
derin hisseden insanların mülâhazalarını alma imkânı bulabilseydik.
Evet, keşke dış görünüşleri ve duruşları itibarıyla sathî görünen fakat
aslında gönül enginliğine sahip, derin düşünen ve “esrâr-ı derun”u
keşfeden insanların hislerine muttali olabilseydik.
O zaman hicret
mevzuundaki aşk u heyecanımızı kamçılama, şevk u iştiyakımızı daha bir
artırma imkânı bulabilirdik.
Hani bir menkıbede anlatılır: Camide namaz
kılmakta olan bir şahsın içinden, “Acaba şu camide ehlullahtan kimse var
mıdır?” diye geçer.
Selâm verdikten sonra yanındaki ona dönüp der ki:
“Sadece bu safta on tane var.” İşte bu menkıbede olduğu gibi, sathî
görünen ama derinlerden derin o derûnî insanların hissiyatlarını
alabilsek herhâlde hicret istikametindeki heyecanlarımızı tetiklemiş ve
şevk u iştiyakımızın debisini daha bir artırmış olurduk.
Fakat kim bilir
belki bizim söylediklerimiz de işte bu seviyedeki kalb ve kalem erbabını
harekete geçirir, geçirir ve onlar da “vira bismillah” deyip bu
husustaki engin hislerini umumun istifadesine sunarlar.
Allahım! Onları Hususî İnayet ve Sıyanet Seralarına Al!
Ben
evvela, hasret hislerine takılmadan, sinelerindeki vatan sevgisini
hizmet aşk u şevkiyle bastırarak sırf Allah rızası için dünyanın dört
bir yanına açılan o karasevdalıları hatırımdan hiç çıkarmadığımı ifade
etmeliyim.
Ellerimi hemen her kaldırdığımda dualarımda onları zikretmeye
çalışıyor, umumî mânâda, “mütevellîn - mütevelliyât, muallimîn -
muallimât, râidîn - râidât, tâlibîn - tâlibât” diyerek Cenâb-ı Hak’tan
onları hususî inayet ve sıyanet seralarına almasını niyaz ediyorum.
Her
münacatımda, o kelimelerin her biri tam olarak neye taalluk ediyorsa, o
mânâ ve muhtevayı kalbimden vizeli olarak ifade etmeye çalışıyorum.
Zira
bu ölçüde önemli ve ciddi bir meseleye sahip çıkan ve bu hususta
herkesin gösteremeyeceği ölçüde fedakârlık sergileyen arkadaşlarımın
hâllerini Cenâb-ı Allah’a arz ederken mutlaka ne söylediğimin farkında
olmam ve asla gaflet hâli içinde bulunmamam gerektiğini düşünüyorum.
Mesela, “mütevellî” derken, hizmeti tevellî eden, hem himmetleriyle
takviye edip hem de o iş için koşuşturan, sünûh eden her fırsatı
değerlendirmeye çalışan ve daha fazla insana ulaşabilmek için fikir
sancısı çeken fedakârlar gözümün önünde tülleniyor.
Aynı şekilde girecek
sine ve gönül arayan fedakâr öğretmen arkadaşlarımızı hatırladığımda
“muallimîn”, onlar gibi gurbet diyarlarında koşturup duran bacılarımız
söz konusu olduğunda da “muallimât” diyorum.
Sonra da talebelere
rehberlik yapanlar, talebe olanlar… Hâsılı bu gönüllüler hareketine
katkısı olan herkesi dualarımda zikretmeye çalışıyorum.
Onların Sevabını Ancak Allah’ın Mizanı Tartar
Mesela,
arkadaşlarınız kalkmış Afrika’ya kadar gitmişler.
Şuuraltı müktesebatın
getirdiği bazı önyargıları ihtimal verilemeyecek kadar kısa bir zaman
içinde aşmış ve oradaki talebeleri kendi kardeşleri olarak bağırlarına
basmışlar.
Zannediyorum bu, hem Allah hem de insanlar nezdinde çok büyük
önem arz eder.
Çoğunu şahsen tanımadığım, eskiden tanıdığım birkaç
tanesi varsa onları da ancak koordinatlarla hatırlayabildiğim o
arkadaşları, değişik vesilelerle, nur akıttıkları o olukların önünde
görünce gözüm ve gönlüm takdir hisleriyle doluyor ve bir yâd-ı cemil
olarak dualarımda hep yâd etmeye çalışıyorum.
Öyle ki, Cenâb-ı Hakk’ın
bu hicret kahramanlarının gayretlerine lütfettiği semereleri değişik
vesilelerle dinleyip seyretme imkânı bulduğumda, şu günlerde kir akıtan
oluklardan duyduğum inkisar kayboluyor ve ben yeniden bir inşiraha
kavuşuyorum.
Evet, ülkemizde cereyan eden olumsuzlukların içimde meydana
getirdiği negatif atmosfer, onların o pozitif ve güzel hizmetleriyle
kaybolmaya yüz tutuyor.
“O olumsuzluklar var ama Elhamdülillah, bunlar
da var.” diyorum.
Bütün bunları birden mülâhazaya alınca öyle inanıyorum ki, onların say ü
gayretlerinden hâsıl olan sevabı dünyada tartacak bir kantar yoktur; onu
ancak ahirette Allah’ın mizanı tartar.
Sadece Afrika’ya değil, dünyanın
değişik yerlerine giden diğer arkadaşlarınıza da siz bu nazarla
bakabilirsiniz.
Cenâb-ı Hak bizleri ve o arkadaşlarımızı ihlâs ve
samimiyetten ayırmasın.
Hakkımızdaki hüsnüzanlara layık eylesin.
Bunun gibi nasıl ferden ferda bende, başkalarında o arkadaşlarımızdan
gelen güzel haberler ciddi bir heyecana vesile oluyor, içimizi
ferahlatıyor, serinletiyorsa umumun ihtiyacını da nazar-ı itibara alarak
o güzellikleri geniş kitlelere ulaştırmakta büyük fayda olduğu
kanaatindeyim.
Toplumumuzun bu tür bir motivasyon ve rehabilitasyona aç
ve muhtaç olduğu âşikârdır.
Hep kötülük düşünen, kötülük planlayan,
kötülükle oturup kalkan insanların sebebiyet verdiği kasvetli havadan ve
anguazlardan, sıkıntılı ruh hâllerinden sıyrılabilmek için
heyecanlarımızı tetikleyecek, ümitlerimize fer verecek haberleri duymaya
ya da görmeye hepimizin ihtiyacı var.
Yoksa bir taraftan kirli plan ve
kirli teşebbüslerin meydana getirdiği kasvetli ve negatif atmosfer
karşısında karamsarlığa kapılıp ümitsizliğe düşme; diğer taraftan
kendimizi rahat ve rehavete salma, ülfet ve ünsiyetle heyecanlarımızı
yitirme ve birer heyecan yorgunu hâline gelme hepimiz için mukadder
sayılır.
Hafizanallah, bir kere hayatın geçici ve câzibedar
güzellikleri, rahat ve refah içinde yaşama arzusu bizi çekip
–Erzurumluların tabiriyle– “gırgap” ederse çoğumuz kendimizi düşünür
hâle gelir, nasıl daha rahat yaşarım endişesine kapılır ve kabrin
ötesinde bize faydası olmayan daha başka dünyevîliklere yelken açarız.
Hayır, muvakkat hayat böyle beyhude tüketilmemeli, onunla müebbed/ebedî
hayatın planı, projesi yapılmalı, blokajı atılmalıdır.
Allah ömür ve
imkân verdikçe de o temelin üzerine bir şeyler inşa etmenin yolları
aranmalıdır.
Alâka, Vefa ve Dua Derecesine Göre Herkesin Hakkıdır
Ayrıca
insana insan olduğundan dolayı alâka duymak, elden geldiğince onun hüzün
ve sevinçlerini paylaşmak ve belki de en önemlisi onun akıbetini,
ahiretini düşünmek bir insanlık borcudur.
Çünkü insan Hakk’ın fevkalâde
donanımla yaratıp yücelere namzet kıldığı üstün bir varlıktır.
Zaman
zaman değişik sürçmeler yaşasa da, toprağını bulmuş tohum gibi, uygun
bir atmosferle karşılaştığında tekrar niçin yaratıldığı ve neye namzet
olduğunu hatırlayacak ve o istikamette yürümeye çalışacaktır.
Dolayısıyla ilgi ve teveccüh onun tabiî hakkı sayılmalıdır.
Hangimiz
böyle bir alâkaya muhtaç olmadığımızı söyleyebilir ki!
İnananlara gelince, Kur’ân’ın ifadesiyle onlar birbirinin velîsi yani
dostudurlar.
Dolayısıyla biri diğeri olmadan, ona yaslanmadan uzun süre
ayakta kalamaz.
Yine Kur’ân-ı Kerim, bize dualarımızda diğer mü’minleri
hatırlama edebini de talim buyurur.
Bu edepledir ki biz sâir
dualarımızda da “cemî’” sigasını tercih etmeye ve inananları hatta
yerine göre diğer insanları da dualarımıza dâhil etmeye çalışırız.
Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanlarında
da mü’minler yekvücut bir ceset olarak tavsif edilmiştir.
Onlar
kurşundan yapılmış, malzemeleri birbirini takviye eden bir bina
gibidirler.
Bir vücudun herhangi bir azasındaki arızayı vücuttaki diğer
azaların hissetmesi gibi, inananlardan birini üzen bir mesele de
diğerlerini dilgir eder/etmelidir.
Nitekim Allah Resûlü de (aleyhi
ekmelüttehâyâ), “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan
değildir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 4/352) buyurmak suretiyle bu hususa
dikkatlerimizi çekmiştir.
Evet, mü’minlerin dertleriyle ilgilenme,
insana hakiki insanlığı kazandıran çok üstün bir vasıftır.
Bu sebeple gerek yurt dışında gerekse yurt içinde ülkemizin ve dinimizin
geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren
insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve
nihayet dualarımızda sık sık onları zikretmek bizim için öncelikli ve
çok önemli bir vefa borcudur.
Bu borca karşı durgun davranmak
vefasızlığın; hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her
ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan ihlâs, samimiyet,
sıhhat, afiyet ve muvaffakiyet dilemek de vefanın gereğidir.
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin hayatına baktığımızda da, o dönem
itibarıyla değişik beldelerde bulunan Nur talebeleri için çok dua
ettiğine şahit oluruz.
Lâhikalardaki ifadelerinde de görüldüğü üzere
sadece onlara değil, çoluk çocuklarına, akrabalarına ve beldelerine de
dua etmek suretiyle onlara iman ve Kur’ân hizmetlerinde destek olmuştur.
Ayrıca dualarının bereketine inandığını ifade ederek, hem kendisi hem de
diğer Nur talebeleri için onlardan dua talep etmiştir.
“Sizin
dualarınızın bereketiyle, inayet-i ilâhiye her günümü bir ay kadar
mesûdâne bir ömre çevirdi.” demiştir.
Yâd-ı Cemîl Oldular
Dünyanın
dört bir tarafına hicret mülâhazasıyla açılan o arkadaşlarımız tarihin
ender olarak şahit olduğu bir enginlikte milletimiz adına inkişaf ve
açılımlara vesile olmuşlardır.
Çünkü onlar yeryüzünde âdeta ayak
basmadık bir belde, gitmedik bir yer bırakmamışlardır.
Bu açılımlarıyla
onlar, tabiatı, karakteri ve donanımı itibarıyla büyük olmaya açık ancak
belli bir dönemde çepeçevre kuşatıldığından dolayı bir darlığın mahkûmu
hâline gelmiş milletimizin önünde yeni ufuklar açmışlardır.
Evet, bizim
coğrafyamızın insanı, içine kapandıktan yıllar hatta asırlar sonra bir
kez daha gözünü açmış ve çalıştığında Allah’ın izniyle dünyanın
neresinde olursa olsun muvaffak olabileceğine inanır olmuştur.
Elbette
bu gayret ve çalışmalara bu başarıları lütfeden Cenâb-ı Hak’tır.
Allah
(celle celâluhu), küçük insanlara büyük hizmetler gördürmek suretiyle
Kendi büyüklüğünü ortaya koymaktadır.
Şayet konumları bu olan
arkadaşlarımız, niyet duruluğu ve kalb safvetini hep bu şekilde muhafaza
eder, her zaman Allah’ın (azze ve celle) büyüklüğü karşısında kendi
küçüklüklerinin farkında olurlarsa, öyle inanıyoruz ki, Cenâb-ı Hak da
büyüklüğünü göstermeye devam edecek, bizim insanımıza bir kez daha
yeryüzünde muvazene unsuru olma lütfunu bahşedecektir.
Evet, bir kere daha ifade etmek isterim ki, ben o muhacir
arkadaşlarımızın fedakârlıklarının ve ifa etmeye çalıştıkları hizmetin
büyüklüğünü derince hissedebildiğimi söyleyemem.
Bunun için de o
meseleyi engince hissedenler mutlaka değişik platformlarda hislerini
seslendirmelidirler kanaatindeyim.
Ortaya konan gayretleri âdeta
kendileri yapmış gibi, o muhacirlerin fazilet ve meziyetleriyle iftihar
ederek, aynı zamanda imrendirici bir üslûpla anlatmalıdırlar.
Herkes
dili ne kadar dönüyor, eli ne kadar kalem tutuyorsa mutlaka en samimi
hisleriyle o muhacir arkadaşlarımızı yâd etmeli ve arkalarından dua
etmek suretiyle onlara destek olmaya çalışmalıdırlar.
Bu bizim borcumuz,
onların da hakkıdır; hakkıdır zira çağın hâdisesini gerçekleştiren ve bu
uğurda nice fedakârlıklara göğüs geren o kahramanlar şimdiden birer
yâd-ı cemil hâline gelmişlerdir.
İsterseniz mevzuu, ışığa gönül vermiş
bu yiğitler için bir vefa borcu sayılabilecek şiir şeklindeki bir
manzumede yer alan şu mısralarla tamamlayalım:
Dâvâmızın kara sevdâlıları,
Varınca bu dünyanın ötesine;
Bir “yâd-ı cemîl” olacak adları,
Girecekler millî rûh bestesine...
Her biri bin gönülde yaşayacak,
Sîmâlarında ebediyet rengi;
Hâtıraları asla solmayacak,
Öte taraftaki güllerin dengi...
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi ve Ulûhiyet Hakikati
Soru: Peygamberlerin gönderilişinin en önemli hikmetlerinden birinin
Zât, sıfât ve esmâsı itibarıyla 'min haysü hüve hüve' bir ulûhiyet
anlayışının ortaya konması ve bu hakikatin ruhlara duyurulması olduğu
ifade ediliyor.
Bu mücmel hususu açabilir misiniz?
Cevap: Enbiya-i
izâmın (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) bi'seti ile alâkalı, geçmişten
bugüne Kur'ân ve Sünnet kaynaklı değişik hikmetler, mülâhaza ve
mütalâalar ulema tarafından dile getirilmiş, o mülâhaza ve mütalâalar
kitaplara girmiş ve kayıt altına alınmıştır.
Bu mülâhazalara
bakıldığında, 'insanların mazeretlerini ellerinden alma' mevzuunun daha
ziyade öne çıktığı ve serdedilen mütalâaların daha ziyade bu husus
üzerinde temerküz ettiği görülür.
İmam Maturîdî Hazretleri'nin, insanın yaratıcısını bulması adına tekvinî
emirlerin yeterli olacağı istikametindeki görüşü bir yönüyle mevzumuzla
alâkalıdır.
Ancak esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyesiyle Zât-ı
Ulûhiyet'i tanıma apayrı bir husustur.
Evet, azıcık im'ân-ı nazar edip,
tekvînî emirler üzerinde yoğunlaşan insan rahatlıkla tevhid hakikatine
ulaşabilir.
Mesela Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem),
bi'setinden kısa zaman önce vefat eden, dolayısıyla O'nu görme şerefine
eremeyen ancak hunefânın sertâc-ı ibtihacı olan Zeyd b.Amr, bir
Yaratıcı'nın varlığına inanıyordu.
Ancak 'O'nun adı ve sanı nedir, O'na
nasıl ibadet edilir?' bunları bilemiyordu.
Görüldüğü üzere insanlar
tekvînî emirleri tetkik ve tefekkür neticesinde belli bir seviyeye
ulaşabilir.
Fakat gerek tekvînî emirler gerekse akıl ve mantık insanı
ancak bir yere kadar götürebilir.
Bundan öte yürüme ancak vahye
müstenittir.
Dolayısıyla esmâ-i ilâhiye, sıfât-ı sübhaniye, şuûnat-ı
rabbâniye, itibârât-ı mukaddese ve Zât-ı Baht'ıyla Zât-ı Ulûhiyet'i
tanıma mevzuu ancak ve ancak gaybdan gelecek haberlere ve enbiya-i
izâmın aydınlatıcı mesajına bağlıdır.
Esmâ-i Hüsnâ'nın Bütününe Birden Nazar
Şimdi
isterseniz bu mücerred hususu, esmâ-i hüsnâ mevzuuyla irtibatlı olarak
bir nebze açmaya çalışalım.
Daha önce de değişik vesilelerle ifade
edildiği üzere Cenâb-ı Hakk'ın güzellerden güzel isimleri diye ifade
edebileceğimiz esmâ-i hüsnâ, ulûhiyet hakikatini 'mahiyet-i
nefsü'l-emriyesi'ne uygun bilme adına sırlı birer anahtar gibidir.
Hâlbuki insanın kendi aklıyla, sadece tekvînî emirleri okumak suretiyle
o esmâ-i sübhaniyeyi tanıyıp bilmesi mümkün değildir.
Evet, Cenâb-ı Hak,
vahiyle bize esmâ-i hüsnâyı bildirip tanıtmasaydı, bizler sırf ef'âl
âlemine bakarak o isimlerin hakikatine kat'iyen ulaşamazdık.
Ayrıca
ulûhiyet hakikatinin doğru okunup doğru anlaşılması adına esmâ-i
hüsnânın bütününün birden nazara alınması; alınıp esmâ-i hüsnânın
iktiza ettikleri ahkâmın tenâsübünün muhafaza edilmesi çok önemlidir.
Hatırlarsanız Üstad Hazretleri de, Yirmibeşinci Söz'de Kur'ân'ın i'caz
yönlerini anlatırken bu mevzu üzerinde durmuş ve; 'Kur'ân, bütün esmâ-i
hüsnânın iktiza ettikleri ahkâmları cem'etmiş, o ahkâmın tenâsübünü
muhafaza etmiş.
Hem rubûbiyet ve ulûhiyetin şuûnâtını kemâl-i muvazene
ile cem'etmiştir.
İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem', bir hâsiyettir.
Kat'iyen beşerin eserinde mevcud değil ve eâzım-ı insâniyenin netâic-i
efkârında bulunmuyor.' diyerek bu hususa dikkatleri çekmiştir.
O hâlde esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, künhü nâkabili idrak,
mevcud u meçhul o Zât hakkında bir şey söylenebilecekse, ancak bütün
esmâ-i ilâhiyeyi bir noktaya teksif ederek, hepsinin aydınlığında,
bütününün ifade ve ifaza ettiği mânâ ve mazmun çerçevesinde bir şey
söylenebilir.
Hani nasıl ki, esmâ-i ilâhiye hakkında eser telif
edenlerin çokları, müstakillen zikredildiklerinde Zât-ı Ulûhiyet'in
münezzeh, mukaddes ve mübecceliyetine münasip düşmeyen ve edebe münâfi
görünen esmâ ile zikredilmesini uygun görmemişlerdir.
Mesela;
'Kullarından dilediğini değişik hikmetlere binaen sıkıntı ve
meşakkatlerle derdest eden, bir yönüyle demir bir pençe içine alan, onun
içinden gönül ferahlığını alıveren' gibi mânâlara gelen 'el-Kâbız'
ismini müstakillen değil de, 'Kâbız u Bâsıt' diyerek peşi peşine beraber
zikredilmesini tavsiye etmişlerdir.
Aksi takdirde Zât-ı Ulûhiyet
hakkında nâkıs bir ifadede bulunulmuş, O'na karşı saygısızlık irtikap
edilmiş olur, demişlerdir. Aynen öyle de ulûhiyet hakikatinin doğru
okunup doğru yorumlanmasında inhirafa düşmemek için bütün isimlere
mahrutî/bütüncül bir nazarla birden bakılması gerekir.
Kimseye Bildirilmeyen Esmâ-i Sübhaniye
Kaldı
ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıkıntı ve
problemlerle karşılaşıldığında, keder ve tasaya maruz kalındığında
okunmasını tavsiye ettiği bir duada esmâ-i ilâhiyenin bütününün bize
bildirilmediğini haber vermiştir.
Hatırlayacağınız üzere o duada Resûl-i
Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
'Allahım, ben Senin kulunum, kullarından bir
erkekle bir kadının oğluyum, perçemim Senin (kudret) elindedir.
Hakkımdaki kararın yürürlükte ve yine hakkımdaki takdirin âdilânedir.
Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin, mahlûkatından
birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye
bildirmediğin) her ismin hürmetine, Kur'ân'ı kalbimin baharı, gözümün
nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.
Güç ve kuvvet
ancak Allah'ın (elinde)dir.' (Muvatta, Cenaiz/17)
Görüldüğü üzere Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdaluttahiyyât ve
ekmelütteslîmât) bu duasıyla bize, insanlar arasında sadece bazılarına
bildirilen isimler olduğu gibi, gayb ilminde Cenâb-ı Hakk'ın kendine
tahsis edip nezd-i ulûhiyetinde isti'sâr buyurduğu, hiç kimseye
bildirmediği isimlerin de olduğunu haber vermiştir.
Hâlbuki bize
bildirilmeyen o isimler de Zât-ı Ulûhiyeti ifade etmektedir.
Buradan şu
hususa intikal etmek istiyorum: Genelde halk arasında, esmâ-i hüsnâyla
alâkalı, Ebû Hureyre Hazretleri'nin rivayet ettiği doksan dokuz esmâ-i
Hüsnâ bilinir.
Fakat İslâm âlimlerinin çoğu, ilâhî isimlerin bu
rivayette zikredilenlere münhasır olmadığı kanaatindedir.
Aksine onlara
göre, hem Kitab-ı Mübîn, hem de Sünnet-i Sahiha'da sarahaten ve zımnen
zikredilen daha bir hayli esmâ-i ilâhiyenin mevcudiyeti söz konusudur.
Buna bağlı olarak mesela Muhyiddin ibn Arabî Hazretleri iki yüz isim
zikrederken, Cevşenü'l-Kebir'de de, mücerret/müfred ve mürekkep olarak
bini aşkın isim zikredilmektedir.
Şimdi sarahaten ve zımnen, müfred ve
mürekkep olarak zikredilen bu binbir esmâ-i ilâhiye bilinse dahi bu
bilgi, Zât-ı Ulûhiyeti tam ifade etmez; insana Zât-ı Baht'ı tam olarak
doğru görme rasatını temin etmez; etmez çünkü biraz önce de ifade
edildiği gibi hususi bazı şahıslara bildirilen isimler olduğu gibi, hiç
kimseye bildirilmeyen esmâ-i ilâhiye de vardır.
Hakiki Hakaik-i Eşya ve Esmâ-i Hüsnâ
Bir
düşünün şu fizikî âlemler kaç milyon sene önce var edilmiştir.
Bazı
natüralistler trilyon, belki katrilyon sene diyeceklerdir.
Şimdi
kentrilyon hatta bin kentrilyon sene olsa dahi şu fizikî âlemler yine
hâdis, yine hâdis, yine hâdistir.
Hazreti Allah (celle celâluhu) ise
ezelîdir.
Ezel ve Ebed Sultanı Hazreti Vacibü'l-vücud, Zât-ı sübhanisini
Kendinde, ef'âl ve icraat-ı sübhaniyesinde hep temâşâ ediyordu.
Hem Allah (celle celâluhu) her şeyi maddeden, atomdan, partikülden
yaratmamıştır.
Bir hadis-i şerifte toprak, su, hava, ateş
mürekkeplerinden evvel arş-ı rahmetin bir 'amâ' üzerinde olduğu beyan
buyuruluyor.
(Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'ân 12) İşte keyfiyeti bizce meçhul,
arş-ı rahmet 'amâ' üzerinde olduğu zamanda da Allah (celle celâluhu)
kendisi için Kendisini, azamet-i sübhaniyesini, kudret-i mutlakasını,
meşîet-i nâmütenâhîsini, ilm-i muhitini temâşâ ettiği aynalar vardı.
Peki nedendi onlar? Partikülden miydi, iyondan mıydı, eterden miydi,
eter altı şeylerden miydi, bilemiyoruz.
Madem hakiki hakaik-i eşya
esmâ-i ilâhiyeden ibarettir ve hakaik-i eşya bu fizikî âlemlerden ibaret
değildir.
Dolayısıyla o aynalar her ne ise, onların bütününün
hakikatleri de esmâ-i ilâhiyeden ibarettir.
Aynı hususu ahiret âlemi
için de düşünebiliriz. Mesela orada ölüm yok.
Hâlbuki görüyorsunuz
atomlar dünyasında varlıklar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar.
Var olmakla
beraber yıpranma da beraberinde geliyor.
Öte tarafta ise yıpranma,
aşınma olmuyor.
Demek ki orada kullanılan şey her ne ise –isterseniz siz
ona, madde altı, altının altı veya madde üstü, üstünün üstü deyin, ne
derseniz deyin– ahiret için kullanılan o eşya tamamen farklı.
İşte Allah
(celle celâluhu), nezd-i ulûhiyetinde Kendine tahsis buyurduğu ve
isti'sâr kelimesiyle ifade edilen esmâ-i sübhaniyesiyle o âlemlerdeki
eşyanın hakikati sayılabilecek şeyleri yapmıştır/yapmaktadır.
Şimdi sizin hem şu fizikî âlemler, hem öncesi, hem sonrasıyla o bin bir
esmâ-i ilâhiye veya milyon-milyon… esmâ-i sübhaniyeyi bilmeniz ve
mahrutî/bütüncül bir nazarla onlara birden bakabilmeniz gerekir ki,
ancak o zaman, söyleyebilecekseniz Zât-ı Baht mevzuunda bir şey
söyleyebilesiniz.
Yoksa, rica ederim, aksi bir iddia küstahlık, haddini
aşmışlıktan başka bir şey değildir.
Bütün bunlardan dolayı diyoruz ki, bu hakikatlerin insan aklıyla
kavranması mümkün değildir.
O sebeple, eğer enbiya-i izâm o aydınlatıcı
mesajlarıyla gelmese, bize bu mevzuda ışık tutmasaydı hiç kimse aklı ile
bunları bilemez ve bu mevzuda iki adım ileriye gidemezdi.
Siz elli defa
tekvînî emirleri hallaç etseniz, elli defa enfüsî tetkiklerde bulunsanız
yine de bu hakikatlerin öşr-ü mişarına (yüzde birine) ulaşamazdınız;
ulaşamaz ve Allah'a ait esmâ ve sıfat-ı sübhaniye ile ilgili türlü türlü
kuruntulara girer ve farkına varmaksızın kendinizi çeşit çeşit dalâlet
ve sapıklıkların içinde bulurdunuz.
Bu noktada bir hususa daha dikkatinizi çekeyim.
Geçmişten bugüne İslâm
uleması, o başdöndüren cehd ve gayretleriyle, enbiya-i izâmın esmâ ve
sıfat mevzuunda beyan buyurdukları hususları biraz daha açmış, meselenin
vuzuhu adına şerhler yapmış, o hususları bizim daha iyi anlayacağımız
hâle getirmiş ve netice itibarıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış
telakkilere düşmeden bizi sıyanet etmişlerdir.
Rabbim sa'ylerini meşkur
eylesin.
Fakat bildiğiniz üzere, bütün bunlara rağmen, mesela sıfatlar
Zât'ın aynı mı gayrı mı diye münazara ve münakaşalar söz konusu
olmuştur.
Malum olduğu üzere bu münazaralarda, ilim, hayat, sem', basar,
irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sıfatların Zât'ın aynı olarak kabul
edildiğinde, bu sıfatların da tek tek kadim olmuş olacağı, dolayısıyla
taaddüd-ü kudemâ lazım geleceği, bunun ise Allah'ın tek olduğu
hakikatine aykırı olacağı ifade edilmiştir.
Buna karşılık sıfatlar
Zât'ın gayrı olarak görüldüğünde ise, sıfat-ı sübhaniyenin Allah'ın
dışında mülâhazaya alınmış olacağı, bunun ise Allah'ı hâdis bir şeyle
ittisaf mânâsına geleceği, dolayısıyla bu durumun da kabul edilemeyeceği
söylenmiştir.
İşte bu mülâhazalarla ortaya konan vartalara düşmemek için
Ebû'l-Hasen el-Eş'arî Hazretleri, 'Sıfatlar Zât'ın ne aynı, ne de
gayrıdır.' diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir.
Bu izahın kaçamak
bir yanı olduğu söylenebilir, ancak böyle bir ifadenin ulûhiyet
hakikatine duyulan bir saygının neticesi olduğu muhakkaktır.
Görüldüğü
gibi, bu meseleler beşer idrakini aşan mevzular olduğundan, vahyin bize
bildirdiğinin ötesinde kesin ve net bir şey söylememiz mümkün değildir;
söyleme cüretinde bulunanlar ise bir sürü çarpık anlayış ve tenakuzun
içine düşmüştür/düşmektedir.
'Zinhâr Zât-ı Bârî'yi Tefekküre Kalkışmayın!'
Bu
noktada Efendiler Efendisi'nin (aleyhissalâtü vesselâm) şu ikaz ve
tavsiyesi bizim için çok önemlidir.
O buyuruyor ki, 'Tefekküre
denk ibadet yoktur; öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk'ın nimet ve kudret
eserlerini tefekkür edin! Ama zinhar Zât-ı Bârî'yi tefekküre
kalkışmayın; zira O, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.' (el-Beyhakî,
Şuabü'l-îmân 1/136)
Evet, Cenâb-ı Hakk'ın asarını tefekkürde
derinleştikçe derinleşelim ama Zât-ı Bârî'yi tefekküre kalkışmayalım.
Çünkü Zât'ı tefekkürde değişik mülâhazalara girme söz konusu olabilir.
Halâ-melâ, ezel-ebed mülâhazaları kafamızı karıştırabilir.
Görüyoruz ki,
Zât'ı mülâhazaya alan insanlar –elfü elfü neuzü billah– türlü türlü
sapıklıklara sürüklenmiş, mesela bazıları, kozmik enerji, yoğunlaşmış
enerji deme gibi haltlara girmişlerdir.
Günümüzde din şeklindeki bazı
organizasyonlarda bu türlü beyanlara şahit olabilirsiniz.
Mesela
meditasyon gibi faaliyetlerle varılmak istenen hedef, güya kuyruk
sokumundaki kozmik enerjiyi geliştirmek suretiyle, kâinatta hükmeden
kozmik enerjiyle bütünleşmeyi sağlama gibi hezeyanlardır.
Hatta
Müslümanların içinde neş'et eden insanlarda bile bu türlü hezeyanları
telaffuz edenler olmuştur.
İsim tasrih ederek hem meseleyi daraltıp, hem
de gıybete girmeyelim.
Zira bir mü'min olarak gıybetin o kadarından bile
kaçınmamız gerekir.
Burada asıl üzerinde durulması gereken husus,
insanın kendi güç, imkan ve sınırlarını bilmesidir.
İşte yukarıda
zikrettiğimiz hadis-i şerifle Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
bizleri Zât hakkında düşünmekten nehyetmek suretiyle düşünebileceğimiz
sahanın sınırlarını belirlemiş ve sırat-ı müstakîmden sapmamamız adına
önümüze bariyerler koymuştur.
Demek ki, beşerî imkan ve iktidarlarımızın
sınırına gelince haddimizi aşmayacak, o noktada 'La havle velâ kuvvete
illâ billah' diyerek Cenâb-ı Hakk'a sığınıp O'nun asarını tefekküre
dalacağız.
Recaizade Ekrem'in dediği gibi, kâinat muhteşem bir kitaptır,
hangi harfi yoklasan altından hep Allah'a iman çıkar.
Bu açıdan okuyup
değerlendirmemiz mümkün olan, yorum ve analize açık bulunan sahalarda
dolaşacak; terkip, tahlil, sentez ve analizlerimizi aşan mevzulara ise
asla girmeyeceğiz/girmememiz gerekir.
Soru: Dua Mecmuası'nda da yer aldığı üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman,
'Allahım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize
sevdir.' diyerek dua ediyor.
Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet
sevdalıları için Efendimiz'in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler
ifade eder?
Cevap: Malum
olduğu üzere dua ile alâkalı yapılan taksimatlardan biri de onun fiilî
ve kavlî olarak ikiye ayrılmasıdır.
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin
verdiği örnekle anlatacak olursak,
bir çiftçinin toprağı işlemesi fiilî
bir duadır ki, bununla hazine-i rahmetin kapısı olan toprağı saban ile
çalmış olur.
Cenâb-ı Hakk'ın hususî bir atiyyesi olmadıkça,
toprağa
tohum atmadan o tarladan bir ürün almanın mümkün olmadığı açıktır.
Dolayısıyla esbap adına ne gerekiyorsa mutlaka ortaya konulmalıdır.
Fiilî duaya riayet etmek sebepler dünyası içinde yaşayan biz insanoğlu
için kaçınılmazdır.
Dolayısıyla fiilî dua esbabı nazar-ı itibare almak
ve o sebeplerin gerektirdiği şekilde davranmakla olur.
Ayrıca Cenâb-ı
Allah sebepleri izzet ve azametine perde yapmıştır.
Bizim de o perdeye
saygılı olmamız iktiza eder.
Onları görmezlikten gelmek bu açıdan
Allah'a karşı bir saygısızlıktır.
Diğer bir açıdan da, esbaba riayet
etmeme bizi, insan iradesini reddeden Cebrîlik düşüncesi içine sürükler
ki, bu da akîde ve inanç açısından çok tehlikelidir.
Evet, irade ve şuur
sahibi insanoğluna düşen, sebepleri görmek ve onlarla uyum içinde
yaşamaya çalışmaktır.
Bir bütün olarak ekosisteme bakıldığında apaçık
bir nizam ve intizam görülmektedir.
Demek ki, her varlık Allah'ın meşîet
ve iradesiyle o sisteme uymaktadır.
Bununla beraber ekosistemin irade ve
şuur sahibi müstesna bir parçası olan insanoğlu,
zaman zaman bilgisizce
davranıp Hakk'ın muradına muhalif işlerin içine girebilmekte ve böylece
o mükemmel sisteme zarar verebilmektedir.
Tabiî, kendisi de o sistemin
bir parçası olduğundan dolayı zarar eninde-sonunda dönüp insan hayatını
negatif şekilde etkiler hâle gelmektedir.
Kavlî duaya gelince o da, toprağı işledikten sonra, ürün alabilme
dileğiyle elleri açıp Cenâb-ı Hakk'a yalvarmak gibidir.
Bu mânâda dua
sebepler üstü, Hazreti Müsebbibü'l-Esbâb'a teveccühün unvanıdır.
Zira, O
Kudreti Sonsuz, sebeplere bağlı olarak verebileceği gibi, dilerse
hârikulâdeden hususî bir atiyye olarak sebeplere bağlı olmadan da
lütufta bulunabilir.
Ne var ki, ne Peygamberimiz ne de diğer enbiya-i
izam (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) plan ve projelerini bu kabîl
hârikulâdeliklere bina etmemişlerdir.
Sevginin Aksettiği Mücellâ Ayna
Sizin
sorduğunuz soruda da Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm'ın böyle kavlî bir
duası yer almaktadır.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu
aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada;
'Allahım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır.
Veba gibi
hastalıklarından bizi koru.
Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin
salihlerini de bize sevdir.
Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.' şeklinde
dua ediyordu.
Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini
kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli
sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş,
münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış, hem
de kavlî dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için
Cenâb-ı Hakk'a el açıp yalvarmıştır.
Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir
zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî atiyyeleriyle sevindirmiş,
göklerde ve yerde O'nun için sevgi vaz'etmiştir.
Hatta bir mânâda sevgi,
varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından
yansımıştır.
Evet, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevîden dökülen bu
duanın dergâh-ı ilâhîde kabul edildiğine şahit olursunuz.
Meselâ,
Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicret buyurduklarında
Medine halkı, O Habîb-i Kibriya'yı çok sevmiştir.
İçten içe bütün bütün
dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş
bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine'de Resûlullah'a gösterilen
sevginin büyüklüğü ortadadır.
Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak
üzere Medine halkı Efendimiz'in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman
sonra O'nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır.
Aslında
O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul
görmüştür.
Aynı şekilde Efendimiz de Medine'yi çok sevmiştir.
Konuya,
ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak
olursa, Altın Çağ'dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık
ortadadır.
Evet, siz de kalblerinize, kalblerinizde İnsanlığın İftihar
Tablosu'nun o müstesna yerine baktığınızda, O'nun, tarihte başka hiç
kimseye nasip olmayan nasıl emsalsiz bir sevgi çağlayanına mazhar
olduğunu anlarsınız.
İçinizdeki O'nu her şeye tercih etme mülâhazası,
sizdeki O'na karşı alâkanın en büyük emaresidir.
Siz böyle olursanız, O
da öbür âlemde, ruhunun ufkunda size karşı ciddi bir sevgi ve alâka
duyar.
Zaten O'nun gönlünde size karşı sevgi yoksa, sizde de O'na karşı
sevgi olmaz/olamaz.
Zira sevginin bir mânâda kaynağı O'dur.
Allah'tan
gelen sevgi O mücellâ aynaya akseder ve sonra ümmetine tevzi edilir,
dağıtılır.
Dolayısıyla sevginiz ölçüsünde O'nun nezdinde seviliyor
olduğunuz mülâhaza, ümit ve recâsını taşıyabilirsiniz.
Kâinatın İftihar Tablosu şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul
gördüğü gibi,
O'nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri
yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir.
Meselâ irşad niyetiyle
Yemen'e giden Hazreti Ali'nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir
zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır.
Onlar Hazreti Ali'yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir.
Zaten
Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil,
aynı zamanda mânâ âleminin de bir sultanıdır.
Böyle zülcenaheyn olması
yönüyle de o, Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve
etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir.
Ona duyulan sevginin
neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş'arî ve Abdullah ibn Cerîr el-Becelî
gibi (radıyallâhu anhüm ecmaîn) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak
İslâm'a bağlanmışlardır.
Sevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir
Diyalog
adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri gittiğiniz yerlerdeki
insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen
sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikardır.
İslâm tarihine
bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri
yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz.
Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük
Asya dediğimiz Anadolu, Afrika'nın bazı yerleri hep böyledir.
Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da
Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm'ın
güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir.
Yine bunu da Efendimiz'in
(aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek
gerekir.
Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar
gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve
hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.
Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde
dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş
maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik
insanlarla muhatap olmaktadırlar.
Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı
gibi önce fiilî duayı yerine getirmek gerekecektir.
Bu da o yörelerdeki
farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak
hazırlıklı gitmek suretiyle olur.
Nelere, ne kadar değer atfettiklerini
bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o
beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır.
Gerçi umumi
mânâda insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı
ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her
yere adım atabilirsiniz.
Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı
istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş
sergilemek mecburiyetindesiniz.
Zâhirî esbap açısından yapılması gerekli olan da budur.
Bununla beraber,
bizim doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını
sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk'a el açıp
yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî olanıdır.
Biz de Resûl-i Ekrem
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar
ve 'Allahım, o belde halkının salihlerini bize,
bizi de onlara sevdir.' deriz.
Allahım! Hakkımızda 'Vüdd' Vaz' et
Bununla beraber her gün belki defalarca,
'Allahım! Nâm-ı Celîlin'i dünyanın her yerinde bir kez daha i'lâ buyur.
Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana,
İslâm'a, Kur'ân'a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam
buyur.
Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul
vaz' et!' diye
dua ederiz.
Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da salih
kullarına vermiş olduğu bir müjdedir: 'İman edip
salih ameller işleyenler için Rahman, sevgi ve hüsnükabul vaz' eder.'
(Meryem, 19/96).
Yani onları başkalarına da sevdirir ve kabul ettirir;
hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde onları sevimli kılar. Bu
sevgi ve hüsnükabul Cenâb-ı Hakk'ın Vedûd isminin bir tecellisi
olmaktadır.
Hatırlanacağı üzere bir hadis-i şerifte de, 'Allah
bir kulunu sevince Cebrail'e, ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev!'
ferman buyurur.
Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever ve
diğer meleklere, ‘Allah, falan kulunu sevmiştir, siz de seviniz!' diye
nida eder.
Göklerdekiler sevince yeryüzünde o kul için bir vüdd/sevgi
vaz'edilmiş olur.' (Buhârî, bedü'l-halk 6; edeb 41) Hakkında
hüsnükabul vaz' edilen, bir şahıs olabileceği gibi, şahıslar ya da bir
heyet, bir topluluk da olabilir.
Tabiî bu, ayette de ifade edildiği
üzere salih amel işlemeye, salaha kilitlenmeye ve Allah'ın rızasından
başka bir şey gözetmemeye bağlıdır.
Bu ufkun kahramanları için Hakk'ın
vaadi tahakkuk eder ve haklarında sevgi vaz' edilir.
Bir kere de vaz'
edildi mi, Allah'ın izniyle onlara açılmadık hiçbir kapı kalmaz.
–Yeter
ki, ahde vefada bir kusur gösterilmesin– Bu perspektiften hizmet-i
imaniye ve Kur'âniye'deki arkadaşlarınızın baştan bu yana dünyanın
değişik yerlerine gittiklerinde karşılaştıkları hüsnükabul ve sevgi de
bu hakikatin apaçık bir delili sayılır.
Soru: İman esasları vasıtasıyla mazhar olduğumuz lütuf ve güzellikler
karşısında medyuniyet duyguları içinde olmamız gerektiğini aklen kabul
ediyoruz.
Fakat bu medyuniyeti bütün derinliğiyle gönlümüzde duyduğumuzu
ve bu konuda gerekenleri yaptığımızı söyleyemeyiz.
İmanla gelen lütuf ve
güzellikler karşısında medyuniyet hisleriyle dopdolu olma ve elden
geldiğince buna mukabelede bulunma adına neler yapılabilir?
Cevap: İnsan,
doğruyu doğruluğuyla, güzeli güzelliğiyle, faziletmeâb bir zatı da
faziletleriyle tanıyıp bildiği ölçüde sever.
Evet, sevgi bilmeye
bağlıdır.
Muhabbet, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; gelişir ve
mârifetin artması ölçüsünde muhabbet de derinleşir, kök salar ve zamanla
önü alınamaz bir aşk u iştiyaka dönüşür.
Medyuniyet hissi de, mârifete
bağlı böyle bir muhabbet ve hayranlığın tabiî neticesidir.
Fazilet ve
güzellikleri tanıyıp bildikçe onlara karşı aşk u iştiyak duygularıyla
yanıp tutuşan insan, onlardan istifade ve istifaze yollarına başvuracak
ve neticede istifade ve istifaze ettiği ölçüde de minnettarlık
hisleriyle dolup taşacaktır.
İcmalî Bilgiden Hakka’l-Yakîn Ufkuna
Meselâ,
Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e karşı medyuniyet hisleriyle dopdolu
hâle gelebilmek için de ilk önce O’nun hakkında icmalî de olsa bir
bilgiye sahip olmamız gerekir.
Bu icmalî bilgiyle Efendiler Efendisi’ne
(aleyhi ekmelüttehâyâ) inanan bir insan, elbette ki o ilk bilgiyle
yetinmemeli ve Fazilet Güneşi O Zât’ı kendine has hususiyet ve
derinlikleriyle tanıyıp öğrenmeye çalışmalıdır.
Tabir-i diğerle, icmalî
bilgisini detaylandırıp tafsile çevirmeli, bir mânâda ilme’l-yakîn
mertebesine adım atmalıdır.
Daha sonra bunu da yetersiz bularak
ayne’l-yakîn mertebesine sıçramalıdır.
Hatta kalbî ve ruhî hayat ufkuna
yönelip o yörüngede hayatını sürdürmek suretiyle gözünü hakka’l-yakîn
ufkuna dikmeli ve meseleleri bir müntehî olarak doğrudan doğruya kendi
içinde ihsas ve ihtisaslarıyla duyup hissetmeye çalışmalıdır.
Yoksa bu
konuda yeterli malumata sahip olmayan, o malumatı tafsil edip
derinleştirmeyen, bu mevzuda ciddi bir rehabilitasyondan geçmeyen ve
meselelere hep üstünkörü bakan birinin Kâinatın İftihar Tablosu’nu
(sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçek derinliğiyle sevmesi, sevip O’na
karşı medyuniyet hisleriyle dopdolu hâle gelmesi mümkün değildir.
Sakın yanlış anlaşılmasın, bu durum “o insan kurtulamaz” demek değildir.
İmanın bir rüknü olan,sözünü söyleyen ve diliyle söylediği bu sözü
kalben tasdik eden bir insan Allah’ın izniyle elbette ki kurtulur.
Buna
kimsenin bir itirazı olamaz.
Fakat kurtulma başka bir mesele, o Zât’a
karşı medyuniyet hisleri içinde mukabelede bulunma, o işin hakkını
vermeye çalışma tamamen başka bir meseledir.
Bu mevzuda yapılması
gereken, böyle büyük bir hak karşısında iradenin hakkını vermek, vazife
şuuruyla hareket etmek ve eşi menendi olmayan o müstesna Zât’a, kendi
kâmet-i kıymetine göre teveccühte bulunmaktır.
Her Sabah Bir Kere Daha Vira Bismillah
Aslında
aynı durumu Allah’a iman mevzuu hakkında da düşünebiliriz.
Evet, nazarî
planda O’na inandığını söyleyen ve kalben, aksine ihtimal vermeyecek
şekilde O’na iman eden herkes kurtulur.
Fakat böyle bir imanla kurtulmak
başka, Zât-ı Ulûhiyeti –tabir caizse– mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle
bilmek tamamen başka bir meseledir.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin
“Allah’ı bilmek O’nun Zât’ını bilmekten farklıdır.” yaklaşımı da, bu
hususa işaret ediyor gibidir.
Nasıl ki, fetret döneminde yaşayan
hunefâdan bir insan, kendi aklıyla bir Yaratıcı’nın var olduğu bilgisine
ulaşabilir.
Çünkü bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz
olmadığına göre, ahenk içinde işleyen bu koskoca kâinat nasıl sahipsiz,
maliksiz ve nazımsız olabilir, der, kâinatta hâkim olan nizamdan yola
çıkarak bu nizamın nâzımsız olamayacağını düşünür ve neticede nazarî
planda, kendi aklıyla bir Yaratıcı’nın varlığı ve birliğine
hükmeder/hükmedebilir.
Ancak bu bilme, mahrutî bir nazarla bütün esmâ-i
kudsiye-yi ilâhiyenin ortaya koyduğu hakikat çerçevesinde Cenâb-ı
Hakk’ın Zât’ını bilme demek değildir.
Kaldı ki, böyle engin bir bilgiye
nazarî planda sahip olunsa bile, o bilginin mârifete dönüşmesi, başka
bir ifadeyle nazarî bilginin vicdanla hissedilir, duyulur, bilinir hâle
gelmesi apayrı bir husustur.
Bu semere ancak amel neticesinde elde
edilebilecek bir ufuktur.
Evet, insan ancak amel neticesinde, vicdanında
duya duya Cenâb-ı Hakk’ı (celle celâluhu) bilebilir.
Üstad Hazretleri
bir mânâda böyle bir bilme için, “hads” tabirini kullanmıştır ki, hads,
bir yönüyle esbabı olmadan derinlemesine bir ihsas ve ihtisas
neticesinde insan vicdanında bir mârifet peteği oluşturur.
Aynı zamanda
o, iz’an mertebesinde aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir imanı netice
verir.
Cenâb-ı Hak bütün bu hususları ekstra bir lütufla bazı kimselere
ihsan edebilir.
Ancak âdet-i ilâhî öyle cereyan etmediğinden bu durumu
bir istisna kabul etmek ve istisnaların kaideyi bozmayacağı esasından
hareketle de onu ayrı bir kategoride değerlendirmek icap eder.
Bu açıdan
biz bir kez daha ifade edelim ki, iman hakikatleri nazarî bilgiyle değil
ancak amelle, bilinenleri hayata hayat kılmakla, tabiatın bir derinliği
hâline getirip benliğe mâl etmek suretiyle gerçek mânâda ortaya
çıkacaktır.
Bu sebeple, iman için başta icmalî bir bilgi yeterli olsa da, mü’min
hiçbir zaman bununla yetinmemelidir.
O, her sabah, doğan güneşle
birlikte bir kere daha “vira bismillâh” deyip yeniden âyât-ı Kur’âniye
ve ehâdis-i nebeviyeye dalmalı, âyât-ı tekviniyeyi hallaç etmeli ve bu
istikamette yeni araştırma, yeni tahkik ve yeni tetkiklerle bir binayı
restore ediyor gibi imanını bir kere daha gözden geçirmelidir.
Dünkü,
evvelki günkü bilgiler bunun için yeterli değildir.
Çünkü siz bugün bir
baştan bir başa kâinat kitabını hallaç etseniz ve bu ameliye neticesinde
hâsıl olan cilt cilt ansiklopediler ölçüsündeki bilgileri kafanıza
yerleştirseniz dahi, yarın o Zât-ı Ecell ü A’lâ’yı hüşyâr bir gönülle
terütaze yeniden duyup hissedebilme adına yine o bilgilere muhtaç
olduğunuzu göreceksiniz.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ı her gün bir kere daha
terütaze duyma adına Hz.Üstad’ın, Âyetü’l-Kübra’da takip ettiği yol
gibi sürekli bir “hel min mezîd/daha yok mu” kahramanı olarak imanda
yeni bir donanım, yeni bir diriliş ve belki de yeni bir inşaya gitmeli
ve demelisiniz ki; “Şu an duyup hissettiklerime bakınca, sanki ben dün
inanmamış gibiyim.
İnanılması gerekli olan seviyede bir iman ancak bugün
bana nasip oldu.” Fakat bir sonraki gün, bir kere daha imana dair bir
kısım hususları elekten geçirip, analiz ettikten sonra, bu sefer de;
“Dün de ben haybetteymişim, asıl bu gün Cenâb-ı Hak bana daha farklı
olarak Zât’ını duyurdu.” demelisiniz.
Hatta doğrudan doğruya enbiya-i
izâmın (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) meclisine girseniz ve o ulvî
heyetin insibağı neticesinde başınızı kaldırdığınızda Cenâb-ı Hakk’ın
arşını temâşâ ufkuna erseniz, yine de dûnhimmet olmamalı, o noktada dahi
çıtayı birkaç metre yükseltip “Yok mu daha ötesi?” demelisiniz.
Mevcutla İktifa ve Şeytanın Çelmesi
Maksadımı
ifade adına müsaadenizle bir misal daha arz edeyim.
Bildiğiniz üzere,
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancına göre dünya Cenâb-ı Hakk’ı görmek için
müsait bir temâşâgah, bir mirsat olmadığından, Allah (celle celâluhu)
burada görülemez.
Gördüm diyenlerin gördükleri esasında mir’at-ı
ruhlarına göre bir tecellîdir.
Bununla birlikte muhalfarz bir insan bu
mazhariyete erse, yine de himmet o kadar âlî olmalı ki, “Dahası yok mu
bunun?” demelidir.
Dahası ne olabilir? Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın cemali bâ
kemâlini müşâhede mazhariyetine eren bir insan; “Acaba esmâ-i ilâhiye ve
sıfat-ı sübhaniyeyle ifade edilen O Zât’ın cemali bâ kemâlini, ihata ve
idrak ölçüsünde, mahiyetü nefsi’l-emriyesine uygun görebilmek mümkün
mü?” demelidir.
Gerçi bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerim:
“O’nu gözler ihata edemez; O ise basar ve basiretiyle bütün gözleri
ihata eder.” (En’âm
sûresi, 6/103) buyurmak suretiyle bu mevzuda bizim önümüze bir bariyer
koymuş ve ötesine geçemeyeceğimizi bildirmiştir.
Çünkü insan muhattır ve
muhat, muhat olduğu aynı anda muhit olamaz.
Muhit olan, kuşatan O’dur.
Kuşatan kuşattığı hâlde kuşatılamaz.
Fakat fakir, himmeti âli tutmanın
ehemmiyetini anlatabilme adına, muhalfarz deyip böyle bir misalle konuya
dikkatlerinizi çekmek istedim.
Mevzuumuz itibarıyla asıl üzerinde durulması gereken husus ise, insanın
bildiğiyle iktifa etmemesidir.
Çünkü mevcutla iktifa etme
dûnhimmetliktir.
İlk mektepte duyduğu bilgilerle yetinen, bu mevzuda
derinleşme azmi olmayan, derinliklerde yer alan zenginliklerin peşine
düşmeyen bir insan, himmetine zincir ve pranga vurmuş demektir.
O, hep
olduğu yerde kalakalır.
Olduğu yerde kalan insan da kurumaya, dökülmeye
ve karbonlaşmaya müstahaktır.
Böyle bir insan –hafizanallah– er geç
devrilip gidebilir.
Bugün olmazsa yarın, can hulkuma gelip, el el ile,
ayak ayak ile elveda, el-firak ettiği zaman –Rabbim muhafaza buyursun–
şeytanın bir çelmesiyle yıkılıp gidebilir.
Böyle ebedî bir helaketten kurtulmanın yolu ise, yukarıda da ifadeye
çalıştığımız gibi, sürekli bilgisini derinleştirme peşinde olmak, onu
tabiatına mâl olmuş bir muhassala hâline getirip irfan ve mârifete
ulaşmaktan geçer.
Çünkü bildiklerini benliğine mâl etmiş bir insana,
şeytan, elli türlü oyunuyla gelse, felsefecilerin yaptıkları gibi
diyalektiklerle onun kafasını karıştırmaya çalışsa, yine de o insan,
irfan ve mârifet ufku sayesinde, fesat adına çırpınıp duran o şeytana
bıyık altından güler ve –kusura bakmazsanız avam lisanıyla ifade
edeceğim– “Sen onu benim külahıma anlat!” der, yoluna devam eder.
Evet,
böyle bir konumu ihraz etmiş bir insana ârız olan vesvese ve şüpheler,
Allah’ın izni ve inayetiyle ya alttan vurur geçer, ya üstten vurur geçer
ama asla onun mahzen-i imanına girip oraya dokunamaz.
Medyundur O Ma’sum’a Bütün Bir Beşeriyet
İşte
her gün hilkat âlemindeki binlerce ilâhî tecellîyi okuyup mârifet
peteğini örgüleyen ve sürekli müşâhede ettiği o tecellîler karşısında
Allah sevgisiyle yanıp tutuşan bir insan icabında uykusunu terk eder,
rahatı-rehaveti elinin tersiyle iter ve O’nun rızasına ermek için her
türlü sıkıntı ve meşakkate göğüs gerer.
Evet, böyle birisi için, Hakk’ın
hoşnutluğunu kazanabilme yolunda katlandığı her türlü meşakkat, dert ve
cefa, artık onun için bir zevk ve sefadır.
Dolayısıyla böyle bir insan,
engin kerem ve sonsuz merhametiyle, bin bir esmâ ve sıfâtıyla O Zât-ı
Ecell ü A’lâ’yı kendisine tanıttırdığından dolayı Rehber-i Ekmel ve
Mükteda-yı Küll Efendimiz’e (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) karşı da
derin bir sevgi ve medyuniyet duyguları içinde bulunur.
Çünkü O olmasaydı, hiçbir zaman kâinat kitabını doğru okuyamaz ve Zât-ı
Ulûhiyet’i bilemezdik.
Esmâ-i ilâhiyeyi, sıfât-ı sübhaniyeyi akılla
nasıl bilebilirdik ki! Zât-ı Baht mevzuunda akıl bize ne söyleyebilirdi
ki! Bu konularda aklın söyleyeceği her söz bir yönüyle siliktir ve hatta
denebilir ki, nesepsiz sözlerdir.
O tür sözlerden Hz.Mesih, Hz.Ali
veya Eimme-i İsnâ Aşere’nin –hâşâ– ulûhiyeti gibi dalâletler; hulul ve
ittihadı gibi sapıklıklar çıkmıştır ki bütün bunlar aklın
inhiraflarıdır.
Hâlbuki fetanet-i azam sahibi Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), vahiy ile müeyyed bulunduğundan
bizim elimize aklın rehberliğinde ulaşmamız mümkün olmayan sırlı
anahtarlar vermiş; vermiş ve kaos ve zulmet içinde bulunan eşya ve
hâdiselerin dili çözülmüş; varlık, okunaklı, muhtevalı, muhteşem bir
kitaba dönüşmüş; zulüm, anarşi ve karanlıklar içinde bocalayıp duran
insanlık da kurtuluşa ermiş ve insanî değerler açısından yeniden
dirilmiştir.
Merhum Âkif ne güzel ifade eder bu hakikati;
“Medyun O’na cemiyeti, medyun O’na ferdi!
Medyundur O Ma’sum’a bütün bir beşeriyet,
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!”
Evet, işte bu ölçüde kendimizi, varlığın ille-i gâiyesi, en anlamlı
nüktesi olan o Zât’a karşı medyun hissederiz.
O olmasaydı kâinat da
olmamalıydı, biz de olmamalıydık.
Çünkü her şey O’nunla bir mânâ
kazanmıştır.
O’nun eliyle Cenâb-ı Hak vâridât ve mevâhibini başımızdan
aşağı boşaltmaktadır.
Yoksa, topraktan çıkıp gelme ve yine gidip
toprağın bağrına gömülerek orada yokluğa itilmeden ibaret olan bir hayat
tasavvurundansa, böyle bir düşünce ile hayat yaşamaktansa bence insan
hiç olmasaydı daha iyi olurdu.
Bu açıdan hepimizin tutku seviyesinde, O’na karşı gösterdiği/göstermesi
gereken sevgi ve alâka tabiîdir.
Ancak esas o mârifet canlı bir kültür
hâline gelip vicdanda kendisini hissettirir, ağır basar, yönlendirir,
farklı duyar hâle getirir ve varlığa daha engince bakmanızı temin
ederse, işte o zaman bu sevgi ve alâka sağlam esaslara dayalı hakiki bir
muhabbet unvanını kazanır.
Öyle ki, aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’i
andığınız her yerde ayak tırnağınızın ucundan başınızdaki saçınızın
ucuna kadar bütün vücudunuzda bir ihtizaz yaşar, bir heyecan ve helecan
duyar, burnunuzun kemiklerinin sızladığını fark edersiniz.
Zaten
sızlamıyorsa o Habib-i Kibriya karşısında burnun kemikleri, bence o
kemiklerin var olma anlam ve gayesi de yok olmuş demektir.
Sorunuzla alâkalı son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Dinin bize
ulaşmasını sağlayan ve onu pratik hayatta bize mal eden Hulefa-i Râşidin
Hazretlerine karşı da zıllî planda sevgi, alâka ve medyuniyet hisleri
içinde olmamız gerekir.
Çünkü denilebilir ki, bir Hazreti Ebû Bekir
Efendimiz olmasaydı bu dinin yarısından mahrum kalır, gerçek mânâ ve
muhtevasıyla o dini yaşayamazdık.
Bir Ömer Efendimiz olmasaydı, dinin şu
kadarı eksik kalır; Hazreti Osman olmasaydı dinde değişik gedikler olur;
Hazreti Ali olmasaydı, bu dini doğruluğuyla ve enginliğiyle bilemezdik.
Tabiî daha sonra derecelerine göre, Aşere-i Mübeşşere, sahabe-i kiram ve
onlardan sonra gelen müctehidin-i kirâm ve müceddidin-i fihâm
efendilerimizin de bu mevzudaki baş döndüren cehd ve gayretleri
dolayısıyla derin bir hürmet ve minnettarlıkla anılması gerekir.
Evet,
zillin zılli planında da onlara karşı sevgi ve alâka duyup minnet ve
medyuniyet duyguları içinde yâd etme mezkûr zevâtın hakkı, bizim de
vazifemizdir.
Soru: Mü’minlerin ahvaliyle alâkalı meseleler karşısında kendini helak edercesine ızdırap yaşamanın ve bu istikamette sebeplere riayette çok hassas davranmanın tevekkül esasına mani olacağı durumlar var mıdır? Bu mevzuda dengenin korunması adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Öncelikle,
sadece soruda dikkat çekilen hususla alâkalı değil, umumi mânâda,
sebeplere riayet ile tevekkülün birbirini nakzetmediği ve birbiriyle
çelişmediğini ifade etmemiz gerekir.
Evet, sebeplere riayetle tevekkül,
bir vahidin iki yüzünden, birbirini tamamlayan iki unsurdan ibarettir.
Çünkü tevekkül, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde esbaba riayet edip
sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarruf ve hükmünü beklemek
demektir.
Yani biz, bir işe teşebbüs ederken, bir taraftan sebepleri,
mukaddimeleri, emr-i ilâhî olarak kemâl-i dikkatle yerine getirecek,
diğer taraftan sebeplere tesir-i hakiki vermeden, her şeyin Cenâb-ı
Hakk’ın meşîet ve iradesine bağlı olduğu şuuru içerisinde, O’nun lütuf
ve inayetine sığınıp neticeyi sadece ve sadece O’ndan bekleyeceğiz.
Emre İtaatteki İncelik ve Esbaba Riayet
Evet,
biz bu dünyada esbap dairesi içinde halk edilmişiz.
Havaya, suya,
yemeye, içmeye, yatmaya, dinlenmeye; buluta, atmosfere, dünyaya,
dünyanın güneşin etrafında dönüşüne, güneşle arasındaki ölçülü mesafeye,
mevsimlerin teşekkülüne vs.
ihtiyacımız vardır.
İşte biz etrafımızı
çepeçevre kuşatan bütün bu sebepleri görmezlikten gelemeyiz.
Bunları
görmezlikten gelmek, tekvînî emirleri, başka bir ifadeyle Cenâb-ı
Hakk’ın kâinatta koymuş olduğu kanun ve kuralları görmezlikten gelmek
demektir.
Ayrıca madem Cenâb-ı Hak, ilâhî kudret ve iradenin, zahiren,
basit ve hasis şeylere taalluku görünmesin diye, sebepleri izzet ve
azametine birer perde kılmış, onlarla bizi çepeçevre kuşatmıştır ve
O’nun izni olmaksızın onlardan sıyrılmamız mümkün değildir; o hâlde,
Allah’ın vaz’etmiş olduğu bu sebepleri görmezlikten gelme, Allah’ın
emirlerine itaatsizlik ve O’na karşı saygısızlık mânâsına gelir.
Bu açıdan esbaba riayet hususunda gösterilen hassasiyet çok önemlidir.
Hatta denilebilir ki, sebeplere riayet mevzuunda emre itaatteki inceliği
kavrayıp ona göre hareket eden bir insan, onları Cenâb-ı Hakk’ın
rızasına erme adına bir helezonun basamakları veya Allah’a amudî olarak
yükselebileceği bir rampa hâline getirebilir.
Fakat onları her şey görme
ve her şeyi getirip sebeplere bağlama bir yönüyle Müsebbibü’l-Esbâb’ı
görmemeye müncer olacağından böyle bir durum da –hâşâ ve kella– esbabın
Allah’a eş ve ortak koşulması demektir.
Bu umumî değerlendirmelerden sonra, şimdi isterseniz, bilhassa mü’minlerin ahvaliyle alâkalı meselelerde esbaba riayetle tevekkül arasındaki denge nasıl muhafaza edilebilir? Bu konu üzerinde bir nebze duralım.
Kuluçka Sabrı ve Vakt-i Merhun
Mü’minlerin
dünyevî-uhrevî selameti, dinin i’lâsı gibi mevzularda da insan, ne
Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflete düşecek ölçüde kendini esbaba bağlamalı;
ne de sebepleri görmezlikten gelmek suretiyle belli bir vakit, belli bir
takvime merhun meselelerde aceleci ve sabırsız davranmalıdır.
Mesela,
bir toplumun kendi değerleriyle yeniden dirilişi gibi uzun soluklu bir
işe niyet edilmiş ve o istikamette bir yatırımda bulunulmuşsa, o zaman,
o yatırımın gerektirdiği tertibe, takvime saygılı olunması gerekir.
Çünkü öyle meseleler vardır ki, yerine göre bir asra muhtaçtır, bir asra
merhundur, bir asra ipotek edilmiştir.
İşte böyle bir mesele karşısında
–Sünnetullah nokta-i nazarından– o ipoteğin kendi tabiî seyri dışında
çözülemeyeceğinin asla hatırdan çıkarılmaması gerekir.
Evet, böyle bir
yatırım için, “Niye hemen olmuyor, niçin toplum kendi değerleriyle hemen
dirilmiyor?” deyip acele edilmemesi, yatırım yapıldıktan sonra da
zamanın çıldırtıcılığına karşı sabredilmesi çok önemlidir.
Düşünün ki,
bir tavuk kuluçkaya yattığında, civcivlerin çıkma zamanını beklemeden,
bir-iki gün öncesinden dahi olsa eğer o kuluçkalardan civciv elde etmeye
kalkışırsanız, hepsini –Erzurumluların tabiriyle– cılk edersiniz.
Cılk
etmemek, sabırsızlık gösterip neticede hazin bir hüsran yaşamamak için o
vakt-i merhuna saygılı olmanız gerekir ki, işte bu, esbaba riayet
hassasiyeti demektir.
Sebepler bütünüyle yerine getirildikten sonra ise
artık Allah’a tevekkül edilmelidir.
Çünkü onlar müessir-i hakiki
olmadığından, Cenâb-ı Hak dilemedikçe, sırf sebeplere riayetle neticenin
elde edilmesi mümkün değildir.
Evet, netice Cenâb-ı Hakk’ın irade ve
meşîetine bağlıdır; dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.
O hâlde, kulluk ve mükellefiyet açısından asıl önemli olan, mebdede
esbaba tevessülde kusur etmemek, ihmalde bulunmamaktır.
Bir taraftan
gayret ve cehd isteyen konularda geri durmamak, ahesterevlik etmemek,
fakat diğer taraftan zamana vâbeste olan mevzuları çok iyi bir
değerlendirmeye tâbi tutup, kolaycılık ve sabırsızlığa düşmemek gerekir.
Hayata ait hiçbir sahada boşluk bırakmaksızın, her alanda mutlaka bir
fikir cehdi ortaya koymalı; tek başımıza aklımızın yetmediği, sık sık
fiyasko ve falso yaşadığımız meselelerde ise, müşterek akla ve kolektif
şuura müracaat etmeli ve bu şekilde yanlışlıkları düzeltip eksik ve
kusurlarımızı telafi yoluna gitmeliyiz.
Kırılmalar karşısında ise asla
sarsılmamalı ve “Bir hikmeti vardır!” deyip Allah’a güvenmeli, O’na
sığınmalıyız.
İşte Allah’a tevekkülle sebeplere riayet arasındaki
muvazenede bütün bunların hepsini birden nazar-ı itibara alıp ona göre
bir hareket tarzı belirlenmelidir.
Tabiî bu arada ihmal edilmemesi gereken önemli bir husus da, dua ve
yakarışlarla sürekli Rabb-i Kerimimizin inayet ve rahmetini talep
etmektir.
Öyle ki bana, “Belli bir seviyede sorumluluk yüklenen şu
insanlar her gün iki saat dua ediyorlar.” deseniz, ben “Niye dört saat
değil ki?” derim.
Ayrıca duada temadi ve süreklilik çok önemlidir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);
Evet, ısrarla ve ızdırarla duasına devam eden bir kimse, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellî ettiğini, ekstra lütuf ve ihsanlara mazhar kılındığını ve teveccühüne teveccühle mukabelede bulunulduğunu vicdanında duyup hissedebilir.
Kasvetli Bulutlar Her Tarafı Kapladığında
Havanın
karardığı, her tarafı kapkaranlık bulutların sardığı dönemlerde hassas
ve duyarlı ruhlar, hassasiyet ve duyarlılıkları ölçüsünde, ızdırapla
inim inim inler, mesul bulunduğu insanlar için ciddi mânâda endişe
duyabilirler.
Nitekim Şefkat Peygamberi Efendimiz de (sallallâhu aleyhi
ve sellem) Bedir savaşı öncesinde ümmeti için endişelenmiş ve dua dua
Allah’a yalvarmıştır.
Allah (celle celâluhu) cihada izin veren:
Allah onlara yardım etmeye elbette kadîrdir.” (Hac sûresi, 22/39) âyet-i kerimesini inzal buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) Bedir’e sevk etmişti.
Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyetin sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e yardım etmeye kadîr olduğu vurgulandığı hâlde Allah Resûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu.
Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ridasını tekrar omzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, o esnada ellerini açmış şöyle yalvarıyordu:
“Allahım! Bana vaat ettiğin (zaferi) yerine getir! Allahım! Bana vaat ettiğin zaferi lütfeyle! Allahım, eğer şu bir avuç ehl-i İslâm’ın yok olmasına fırsat verirsen artık yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!” (Müslim, Cihad 58) Bunun üzerine Hz.Ebû Bekir Efendimiz,
“Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah’ın Resûlü! Allah (celle celâluhu) sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” (Müslim, Cihad 58) demişti.Rehber-i Ekmel Mükteda-yı Küll Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet eden mü’minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir.
Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı ve
“Ey Yüce Rabb’imiz, yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız!” (Mümtehine sûresi, 60/4) gibi dualarla Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.
Yoksa herhangi bir endişe duymaksızın, sırf optimistçe bir yaklaşımla,
bin bir hücum ve tehlikenin söz konusu olduğu durumlarda dahi hiçbir şey
yokmuş gibi hayatımızı yaşar, umursamaz ve vurdumduymaz bir tavır
içerisinde bulunur, çilesiz ve dertsiz hâlimizi tevekkül anlayışı gibi
telakki edip sunmaya çalışırsak ciddi bir yanılmışlığın içindeyiz
demektir.
Meselâ, şu anki mevcut sıkıntı ve tehlikeler karşısında
alternatif çözüm yolları bulmak adına şakakları zonklatırcasına
ızdırapla inim inim inlemeksizin, sadece; “Biz dünyanın dört bir yanında
okullar, kültür merkezleri, lisan kursları açtık.
Devlet-i Âliye
döneminde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı.
Allah bütün bunları zayi
mi edecek? Elbette Allah bu sis ve dumanı izale edecektir.” diyerek
mücerred bir boş vermişlik havasına girme ve bir emniyet insanı gibi
davranma kat’iyen doğru değildir.
Yukarıdaki teslim ve tevekkül
anlayışımızla, bu tavır arasında fark vardır.
Birisi ızdırap ve
tevekkülün sevabını kazandırırken, diğeri optimistçe bir yaklaşımın
cezasını sırtımıza yükler.
Bunlardan biri Allah’la irtibat ve iltisakın
ifadesi, vicdanın sesi ve soluğu olmasının yanında diğeri şeytanî bir
dürtüdür.
Çünkü ızdırap bir yönüyle duaya sevk edici çok önemli bir
faktördür.
Bundan dolayı diyebilirim ki, beş saat dua edeceğinize yarım
saat ızdırap çekin; öyle ki, fikir çilesiyle kafanız zonklasın;
ızdırapla kasıklarınızı tutun; ümmet-i Muhammed adına deli gibi
koridorlarda dolaşın; dolaşın da “Allahım ne olur, bahtına düştüm! Beni
elli defa öldür ama ümmet-i Muhammedi dirilt!” diyerek ızdırapla ölüp
ölüp dirilin.
Bu noktada durup, sübjektif bir hususiyeti bulunsa da, bir hâlimi size
arz edeyim.
Çok defa beni sıkan hâdiselerde, yorgan ve döşeğim benim
sırdaşım oluyor.
O üzücü hâdiseleri size de açamıyor, kalkıp
koridorlarda geziyor, bazen de masaj aletine oturuyor ve orada evrada
dalarak o ruh hâletinden uzaklaşmaya çalışıyorum.
Dün de beni hüzne gark
edecek üzücü hâdiselerden dolayı çok sıkılmıştım.
Sonra odama geldim ve
“bari evradımı okuyayım” dedim.
İşte o esnada Kulubu’d-daria’yı
açtığımda, daha önce işaret koyduğum yerin Muhammed b.Üsame
Hazretleri’nin evradının bulunduğu yer olduğunu gördüm.
Bu evradda
Kur’ân-ı Kerim’deki tevekkülle ilgili bütün âyetler bir araya
getirilmiş.
Bunları okuduğumda sadrıma nasıl bir şifa verdiğini,
kalbimin nasıl bir inşirahla dolduğunu şu an size ifade edemem.
İşte
insan hâdiselerin tazyiki altında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince,
teveccüh edip tevekkül, teslim, tefvîz yolunda bulununca öyle sonsuz bir
güç ve kuvvete dayanmış, öyle nâmütenâhî bir inayet ve kudrete sığınmış
olur ki, artık en sarsıcı hâdiseler karşısında dahi –Allah’ın izniyle–
sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilir.
Hâsılı, bizim gibi zayıf insanlar hâdiselerin perde arkasını
okuyamadığından bazen sebeplere takılıp kalabilir.
İşte o zaman hemen
işin arka planına dönmeli ve o meselede kusurumuz olup olmadığını
sorgulamalıyız.
Ardından:
“Allah bana yeter.
O’ndan başka ilâh yoktur.
Ben yalnız O’na dayanırım.
Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe sûresi,
9/129) demeli, o hasbiye kalesine girmeli, sığınmalı ve hâlimizi Allah’a
arz edip o badire ve gailelerden sıyrılmaya çalışmalıyız.
Soru: Günümüz sanat dünyasında; “Egosu olmayan sanatçı olamaz.” veya
“Alkış sanatçının gıdasıdır.” gibi kanaatler dolayısıyla bir sanatçının
alkış ve takdir beklentisi tabiî kabul ediliyor.
Böyle bir atmosferde,
mesleğini tevazu, mahviyet gibi ulvî değerlere muhalif olmayacak şekilde
sürdürmek isteyen bir sanatçının dikkat etmesi gereken hususlar
nelerdir? İzah eder misiniz?
Cevap: Mihverinde
benlik ve enaniyetin bulunduğu bu tür mülâhazalar sadece sanat
camiasında değil, hayatın hemen her sahasında insanları tesir altına
alabilecek olumsuz duygulardır.
Fakat işin tabiatı icabı bir sanatkâr,
icra ettiği sanatı halkın nazar ve teveccühüne sunma durumunda
kaldığından, denebilir ki, bu tür beşerî zaaf ve boşluklarla sanatkârın
imtihanı daha fazla ve daha çetin olur.
O hâlde sanatını yüce ve yüksek
değerler ufkunda icra etmek isteyen bir sanatçı bu mevzuda daha dikkatli
ve daha temkinli olmalı ve iradesinin hakkını verip daha sağlam bir
duruş ortaya koymaya çalışmalıdır.
Meselâ bir ressam beğenilip takdir edilecek bir eser ortaya koyduğunda,
günümüzde çokça ifade edilen “Mârifet iltifata tâbidir.” anlayışından
hareketle yaptığı resimlerinden dolayı iltifat ve alkış beklentisine
girebilir.
Fakat meseleye “İltifat mârifete tâbidir.” anlayışıyla da
bakabilir.
Yani o, elin-âlemin alkışını, iltifat ve takdirini beklemeden
ulvî bir mefkûre uğruna yapması gereken ne ise onu yapar.
İltifat
mevzuunu ise, “Allah’ın fazlî bir lütfu olarak belki arkadan gelir.”,
mülâhazasıyla ele alır.
Evet, Cenâb-ı Hak yapılan işlere ekstradan
sürpriz bir mükâfat, takdir, alkış bahşedebilir.
Fakat mü’min, yapacağı
işi planlarken başta böyle bir beklentiye girmez/girmemelidir.
Çünkü
böyle bir durum ameli iptal edip ruhunu öldürür.
Bu açıdan meselâ bir
sanatkâr, insanları rahatlatıp dinlendirir, streslerini atmalarına
vesile olurken, bu arada dine ait değerleri ihya edip canlandırmak, o
değerleri gelecek nesillere tertemiz hâliyle emanet etmek; gönülleri
ulvî düşüncelere yönlendirip mealiye müştak hâle getirmek gibi yüce bir
gayenin peşindeyse, bütün bu mülâhazalarını sırf Allah rızasına bağlı
götürmelidir ki, ortaya koyduğu o cehd ve gayretler, yaptığı o ameller
zayi olmasın, alkış ve iltifat beklentilerinin öldürücü atmosferinde
heba olup gitmesin.
Aynı zamanda ihlâslı hareket ettiğinden dolayı,
Allah’ın izni ve inayetiyle yaptığı o iş, hakikaten gönüllerde mâkes
bulsun.
Ancak meseleyi planlarken temelde insanların alkış ve teveccühünü esas
alırsanız, yapılan o işte ihlâs ve samimiyetten bahsedilemez.
Neticede
insanlar alkışlasa bile Allah’ın (celle celâluhu) teyit ve desteğinden
mahrum kalırsınız.
Diğer yandan, beklediğiniz takdir ve alkışı
bulamayınca inkisar-ı hayale uğrarsınız ki bu da meslek hayatınızda
değişik kırılmalara sebebiyet verir.
Bu açıdan insan icra ettiği
mesleğini küçük menfaatlere bağlamak yerine, onlarla sonsuzluğu peyleme
gibi büyük bir hedefin talibi olmalıdır.
Üç-Beş Alkışa Feda Edilenler
Bir ressam veya bir musikişinas için dile getirilen bu ifadeleri, aynen
bir vaiz veya bir müezzin için de düşünebilirsiniz.
Meselâ bir müezzin
kalbinin sesini diline aktararak ezan okuyabilirse, gönüllerde daha
ciddi, daha samimi bir heyecan uyarabilir.
Bunun için o, ezan okumadan
önce ellerini kaldırıp mertçe şöyle dua edebilmelidir: “Allah’ım, beni
burada bir gırtlak ağası şeklinde kendi hesabıma bağırtma! Bana gönlümün
sesini duyurma imkânını bahşeyle! Eğer buna muvaffak olamayacaksam daha
baştan sesimi kesiver!” Çünkü bir insanın gönlünden kopup gelen şey
neyse dilinden de dökülen o olmalıdır.
Bir insan, ezanda, diliyle,
“Allah büyüktür.
O’nun eşi-menendi yoktur.
Mâbud-u Mutlak, Maksud-u
bi’l-istihkak sadece ve sadece O’dur.
Hazreti Muhammed Mustafa
(sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Eşsiz Nebisi’dir.” mazmununu
terennüm ederken, diğer taraftan içten içe kendini gösterme ve ispat
etme gayreti içinde bulunuyorsa, esasında o insan, “Allah büyüktür.”
derken dahi kendini terennüm ediyor; dolayısıyla tevhit yolunda
bulunduğunu zannederken şirk gayyasına doğru yol alıyor, demektir.
Oysaki Allah’ın büyük, kendisinin bir hiç olduğuna yürekten inanan bir
insan, bu mazmunu sesiyle-sözüyle ifade ettiği gibi, aynı zamanda
kalbiyle de o heyecanı soluklamalıdır.
Ezanla ilgili ifade edilen bu
mülâhazalar, bir kamet veya bir aşr-ı şerif okumada veya imamlık yapan
bir kimsenin kıldırdığı namaz için de söz konusudur.
O hâlde tıpkı bir musikişinasın söylediği şarkıyı notalara bağlı
seslendirmesi gibi, siz de Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna bağlı kalarak o
kelimeler neye delalet ediyorsa, işte o mazmuna bağlı olarak sanatınızı
icra etmeli ve baştan sona bu ritmi korumaya çalışmalısınız.
Korunan bu
ritim, Allah nezdinde makbul olan ritimdir.
Yoksa mânâ ve mazmunu göz
ardı edip işi kendi mülâhazalarınıza bağlı götürürseniz, onu öbür
tarafta yüzünüze çarpıverirler.
Evet, öte tarafta size “Sen zaten
‘desinler, alkışlasınlar, iltifatta bulunsunlar’ diye onu icra etmiştin,
isteyip durduğun o şeyler sana verildi, burada alacağın bir şey
kalmadı!” denir. Bu açıdan, bir kez daha ifade edelim ki, ses, eda ve
icra güzelliği bu kadar ucuza peylenmemelidir.
Şayet bunlarla Cennet’i
peyleme söz konusuysa, hatta daha da ötesinde bunlarla Allah’ın rızası
peylenecekse, o hâlde yapacağınız işi niye dünyada alacağınız üç-beş
alkışa feda edesiniz ki! Düşünün, bir hadîs-i kudside Cenâb-ı Hak,
“Ben, sâlih kullarıma öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş,
ne kulak işitmiş, ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş.” (Buhari,
Bed’ü’l-halk 8) buyuruyor.
Evet, dünyanın binlerce sene mesudane hayatı
bir saatine bile mukabil gelmeyen Cennet hayatı ve o Cennet hayatının da
binlerce senesi bir dakikasına mukabil gelemeyen rü’yet-i Cemal ile
müşerref olma mazhariyeti, şart-ı âdi planında, insanın bu dünyada
Cenâb-ı Hak’la münasebetine bağlıdır.
Ve yine bir hadis-i şerifte Cennet
ehli için Cenâb-ı Hak:
“Sizden razı olacak ve artık size ebediyen hiç gazaplanmayacağım.”(Buhari,
Rikak 51) buyurmaktadır ki, nimetlerin en büyüğü bu mazhariyet, dünyada
neye tekabül eder? İnsana akseden yanıyla ötede nasıl tebellür eder?
Bunu şu an kestirebilmemiz mümkün değildir.
İhtimal, Allah (celle
celâluhu), “Ben sizden razıyım.” dediği zaman insan orada bir kere daha
değişecek, bir kere daha yeni bir vücud kazanıp yeni bir varlığa
erecektir.
İşte bu güzelliklerin söz konusu olduğu yerde, insanın bütün bunları
bırakıp pesbayağı şeylere kendini bağlaması; bağlayıp o türlü
beklentilere girmesi –Allah aşkına– akıllıca bir davranış sayılabilir
mi? O hâlde insana düşen, yaptığı bütün işleri Cenâb-ı Hakk’ın rızası
istikametinde gerçekleştirmeye çalışmasıdır.
Çünkü ancak rıza
istikametinde yapılan ameller, faaliyetler, hareketler sonsuzluk
gamzeden bir semereye dönüşür; dönüşür ve yedi, yetmiş, yedi yüz veren..
başaklar hâline geliverir.
Hem, dünyada alkış alıp almayacağınız, aldığınız alkışların devam edip
etmeyeceği şüpheli değil mi? Bugün alkışlayanlar, yarın ideolojilerine,
keyif ve beklentilerine aykırı bir şey söylediğinizde sizi alıp yerden
yere vurabilirler.
Böylece siz ümitsizliğe kapılır, inkisar üstüne
inkisar yaşar, kabiliyetlerinizi inkişaf ettirip geliştirmek bir yana,
onları köreltecek bir yola sürüklenirsiniz.
Şâh-ı Geylanîlik Teklif Edilse Dahi
Bütün
bunlardan dolayı, bırakın halktan iltifat ve alkış beklemeyi,
istemediğiniz hâlde size gösterilen iltifat ve teveccühler karşısında
dahi: “Allah’ım ben bu işi bu insanlar alkışlasınlar diye yapmamıştım.
Ama onlar ‘maşallah’, ‘barekallah’ deyip takdir ediyorlar.
Ben bu kadar
alkışla bu ameli devam ettirebilir miyim yoksa gurur ve fahre düşüp
kaybedenlerden mi olurum, bilemiyorum.
Bundan dolayı Allah’ım,
aczimi-zaafımı itiraf ediyor, Senden altından kalkamayacağım, boynumu
kıracak şeyleri bana yüklememeni niyaz ediyorum.” deyip kalb safvetiniz
için alkış ve takdirlerden rahatsızlık duyup samimiyet peşinde
olmalısınız.
Hatta bir yönüyle o alkışları istidraç saymalı ve “Bu
ölçüde lütufların başımdan aşağı yağdırılması acaba benim yavaş yavaş
helake sürüklenmemin takdir buyrulduğu mânâsına mı geliyor? Eğer öyleyse
Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyorum, ne olur bahtına düştüm,
şımartıp küstahlaştıracak hiçbir alkış ve takdiri, iltifat ve teveccühü
bana nasip eyleme!” mülâhazasıyla hareket etmelisiniz.
Çünkü eğer insan
halkın teveccühüne aldanır, muvaffakiyetleri kendi güç, kuvvet, iktidar,
bilgi ve kabiliyetine bağlarsa o vakit, kazanma kuşağında kayıpların en
acısını yaşıyor demektir.
Hatta şunu ifade edeyim: Peygamberlik müessesesi, Hatemü’l-Enbiya
aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’le sona erdiğinden, O’ndan sonra bir
peygamberin gelmesi mümkün değildir.
Ancak gavs ve kutup gibi makamlar
her zaman için söz konusu olabilir.
İşte size gavslık-kutupluk
bahşedilse, Şah-ı Geylanîlik teklif edilse dahi, “Ey Rabbim! Vallahi ben
onu istemiyorum; dilediğine ver o makamı.
Bunun yerine ben Senin kapının
eşiğinde değersizliğine inanmış, sadık, küçük bir kul olarak yaşamayı
tercih ederim.” diyebilmelisiniz. Evet, maddi-mânevî hiçbir makama
dilbeste olunmamalıdır.
Zira dilbeste olunması gereken bir makam varsa o
da Allah rızası ve o rızayı kazanma istikametinde insanları iyilik ve
güzelliğe yönlendirme gayretidir.
Yani onların güzel düşünüp güzel
görmelerini sağlayarak hayatlarından lezzet almalarını temin etme ve
böylece ebedî şekavetlerinin önünü kesme cehdidir.
Fakat bu son
söylediğim husus bile bir vesile kabul edilmeli ve her şey yalnız ve
yalnız rıza-yı ilâhî hedefine bağlanmalıdır.
Bu konuda ihlâsı yakalama adına sohbet-i cânan meclisleri çok önemlidir.
Bir şiirde; “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u
cihan/Sözümüz cümle heman kıssa-i Cânân olsa!” (Taşlıcalı Yahya) denildiği
gibi, biz de bir araya geldiğimizde, kubbedeki taşlar gibi, düşmemek
için baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı ve âdeta bir pusula,
bir kıblenüma gibi birbirimize hep rıza ufkunu hedef göstermeliyiz.
Böyle bir gaye için İhlâs Risalesi’ni ve Lahikalardaki ihlâsla alâkalı
mevzuları müzakere etme bana çok önemli geliyor.
Yerine göre formatla
oynayarak meseleye farklılık kazandırmalı ve onları yeniden bir kere
daha, bir kere daha okumalıyız.
Hazreti Üstad kendisi, İhlâs risalesini
115 defa okuduğundan bahsediyor.
Demek ki her defasında, okuduklarından
ayrı bir derinliğe açılıyor, farklı şeyler duyup hissediyor.
Elbette ki
konuyla alâkalı tarih boyunca büyük şahsiyetlerin telif ettiği daha pek
çok kıymetli eser var.
Meselâ İmam Gazzâli’nin değişik eserlerinde ve
Hâris el-Muhasibi Hazretleri’nin er-Riaye’sindeki ihlâs mevzuları
insanın gözünü açacak, yüreğini hoplatacak bir tondadır.
Ancak
günümüzde, o zatların ortaya koyduğu insan-ı kâmil resmine bakınca
bazılarımız ümitsizliğe kapılabilir, onların hassaslardan hassas
ölçüleri karşısında ye’se düşebiliriz.
Elbette ki o devasa şahsiyetler
bizim başımızın tacıdır.
Hepimiz başımızı onların ayaklarının altına
kaldırım taşı gibi koymaya âmâde bulunuyoruz.
Ancak çağın şartlarına
göre sunulmuş olan Hazreti Pir’in reçetelerinin günümüz insanı için daha
objektif, daha münasip olduğu söylenebilir.
Hâsılı hangi vesileyle
olursa olsun, netice itibarıyla bizi Allah’a yönlendirecek, her birimizi
iltifat ve alkışın kulu-kölesi olmaktan kurtarıp birer rıza talibi
haline getirecek eserler okumalı ve böylece yaptığımız işlerdeki
bereketin Allah rızasına bağlı olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıyız.
Soru: “Gelecek
nesillerin tenkidine medar olacak hususlardan kaçınmak şartıyla
muhataplara güven telkin etme”nin ehemmiyeti üzerinde duruluyor.
“Muhataplara güven telkin etmek” ne demektir ve bu vazife yerine
getirilirken gelecek nesiller nezdinde tenkit ve ithamlara maruz
kalmamak için hangi hususlara dikkat edilmelidir?
Cevap: Daha
önce değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, mü’min, Allah’a,
Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun haber
verdiklerine gönülden inanıp kabul ve tasdik eden insan demektir.
Fakat
aynı zamanda o –kelimenin iştikakından da anlaşılacağı üzere–,
açık-kapalı her hâliyle çevresindekilere güven vaad eden, yeryüzünde emn
ü emanın temsilcisi olarak yalan ve aldatmadan fersah fersah uzak
bulunan, özü sözü bir, tam bir emniyet ve güven insanı demektir.
Bu
sebeple biz “güven telkin etme” derken, “idare-i maslahatçılık yapma,
oportünist davranma, ‘güvenilir insan intibaı’ bırakmak suretiyle
çevresindekileri idare etmeye çalışma” gibi bir anlayışı kesinlikle
kastetmiyor, kabul etmiyoruz; kabul etmiyoruz çünkü böyle bir anlayışın,
Müslümanlıkla, dinimizin temel prensipleriyle telif edilmesi mümkün
değildir.
Dolayısıyla imanımızın gereği olarak bizim, her türlü hâl ve
hareketimizde, tavır ve davranışımızda dosdoğru olmamız, doğrulukla
oturup doğrulukla kalkmamız ve her zaman, herkesin başvuracağı bir güven
kaynağı hâline gelmemiz gerekir ki, işte bizim ‘güven telkin etmek’ten
kastımız da budur.
Vehimleri İzale ve Ortak Platformlar
Fakat
günümüzde güven duygusu yerle bir edilmiş olduğundan kafalar çok karışık
ve hemen her yerde âdeta bir paranoya yaşanmakta, bir paranoya hüküm
sürmektedir.
Dolayısıyla insanlar birbirine karşı ciddi bir önyargı
içinde ve kimse birbirine güvenmiyor.
Bu şartlar altında siz,
inancınızın gereği olarak hep doğruluk peşinde olsanız ve yalandan
tiksinti duyup hayatınızı hep doğruluk çizgisinde sürdürseniz dahi, yine
de yeryüzünün değişik coğrafyalarında, bir kısım insanlar günümüzün bu
kasvetli atmosferinin tesiri altında kalıp, yakından tanıyıncaya kadar
size karşı belli bir korku, endişe ve önyargı içinde olacaklardır.
İşte
bu sebeple bir yolunu bulup mutlaka hem hâl dili, hem de beyan
kabiliyetinizle doğruluğa kilitli, emniyet vaad eden bu iç dünyanızı,
tabiî hâlinizi ifade etmeniz, ortaya koymanız ve böylece başkalarına bir
güven insanı olduğunuzu anlatmanız gerekir.
Aksi takdirde ister evliya,
isterse asfiya olun, eğer muhatabınızda size karşı bir güven duygusu
hâsıl olmazsa hiç kimseye olumlu bir şey anlatamaz, ruhunuzun
ilhamlarını aktaramaz ve gönüllere kendi değerlerinizi kâmet-i
kıymetince duyuramazsınız.
Bunun için yapılması gerekenlerden biri, farklı kültür ve anlayıştaki
insanlarla bir arada olunabilecek zemin ve platformlar tesis etmektir.
Meselâ, muhataplarınızı kendi mekânlarında ziyaret edip çaylarını içer,
onları çay içmeye davet eder; yemeklerini yer, yemek yedirir ve böylece
ortak zeminleri değerlendirip size karşı zihinlerde oluşabilecek
muhtemel yanlış anlama ve yanlış telakkileri gidermeye çalışırsınız.
Evet, farklı kültür ve anlayıştaki insanlarla aranızda bir hat tesis
etmeniz, bir köprü kurmanız çok önemlidir.
Çünkü sözlerinizle her zaman
ifade edemeseniz dahi, ortak zemin ve müşterek platformlarda, çok defa
tavır ve davranışlarınızla, lisan-ı hâlinizle bir güven insanı
olduğunuzu ortaya koyabilme imkânı bulursunuz.
Ayrıca asayiş ve güvenlik açısından gerekli tedbirleri almak şartıyla,
olabildiğince şeffaf olmalı, şeffafiyet içinde hareket etmeli ve mahrem
telakki edilen hususlarda dahi –tabir caizse– muhataplarınızı mahremirâz
edinmelisiniz.
Böylece herkese çok güvendiğinizi, kimseye karşı bir
endişe taşımadığınızı ortaya koymuş ve bu suretle insanların güvenini
kazanmış, onlardaki endişeleri gidermiş olursunuz.
Kanaat-i âcizanemce
çeşit çeşit paranoyaların yaşandığı günümüzde böyle bir anlayışa ciddi
ihtiyaç var.
Evet, basın-yayından mektebe, ailelerin birbirine gelip
gitmelerinden müesseseler arası köprüler kurmaya kadar her alanda böyle
bir itimat duygusunun teminine zaruret derecesinde ihtiyaç
bulunmaktadır.
Cennet Köşklerini Düşünmek dahi…
Çünkü
daha önce de değişik vesilelerle âcizane arz etmeye çalıştığım gibi, bir
kısım kimseler dünyanın değişik yerlerinde belli yollarla iktidara
yürümüş, iktidar olmuş ve halklar üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.
Onlar
bu uğurda, meşru-gayrimeşru ellerindeki her türlü imkânı kullanmış,
belli yerlere gizlice nüfûz etmiş ve gelip o ülkenin imkânları üzerine
konmuşlardır.
İşte bu tür insanlar çevrelerine bakarken hep kendi iç
dünyaları adesesinden bakar, değişik hareket ve oluşumları, faaliyet ve
kıpırdanmaları kendi yaptıklarına kıyas edip öyle değerlendirir ve
neticede kendi levsiyatlarını başkalarında da tahayyül edip insanlarla
muamelelerini bu anlayışa göre belirlerler.
Hani bir hırsız bir dükkânın kepenklerinin önünden geçerken, onlara
bakar ve o esnada “o kepengin kolay bir şekilde nasıl açılacağı,
kilidinin nasıl çözüleceği, hangi yollarla içeriye girilip daha sonra
içerideki o malların nasıl hızlı bir şekilde boşaltılacağı” gibi şeyleri
düşünür.
Yani oradan geçerken daha başta göz hırsızlığıyla, yapacağı
hırsızlığın zeminini hazırlar, onun kurgusuyla meşgul olur.
Fakat o
dükkânın sahibi de dükkânının önünden geçerken gözleri kendi kepenginin
üzerinde, muhtemel bir hırsızlığa karşı oradaki kilidin yeterince
güvenli olup olmadığını düşünür.
Bu durumu gören ve o şahsın dükkân
sahibi olduğunu bilmeyen hırsızlar ise, onu kendilerine kıyas edip “bu
da bizden” derler.
İşte bu misalde olduğu gibi, birileri kırk haramiler gibi milletin
mukadderatı üzerine oturmuş, belli yerlere sızmış, nüfûz etmiş ve
oraları ele geçirerek kendi aralarında paylaşmışlarsa, gayet masum
düşüncelerle ve insanî faziletlerin i’lası istikametinde koşturup duran
insanları da aynı şekilde değerlendirir, onlara da aynı gözle bakarlar.
Hâlbuki o adanmış ruhlar son derece masum düşüncelerle hareket
etmektedirler.
Öyle ki, makam-mansıp-iktidar gibi dünyevî arzu ve
hevesleri rüyalarında dahi görmemişlerdir.
İnsanın, olmayacak şeyleri,
istemediği durumları rüyasında görmesi mümkündür.
Fakat onlar, o türlü
arzu ve heveslerden öylesine uzak bulunmaktadırlar ki, bazı rüyalar
şuuraltı müktesebatının dışa yansıması olsa da, onların şuuraltında
böylesi mülâhazalar bulunmadığından, o türlü düşünceler onların
rüyalarında dahi kendilerine yer bulamamaktadır.
Ama bir kısım insanlar
hep o rüya ve hülyalarla oturup kalktığından masum insanları da kendi
bakış açılarına göre değerlendirir, kendi bakış açılarına göre
yorumlarlar.
İşte bazılarının bu yanlış kanaatlerini izale etme adına o
insanlarla görüşmeli, onlara sizi müşâhede etme ve iç dünyanıza muttali
olma imkânını sunmalı ve böylece endişe edip durdukları o hususların
sizlerde bulunmadığını görmelerini sağlamalısınız.
Evet, dünyalarına el
uzatacağınız hissi karşısında böyle bir talebinizin olmadığını, dünyevî
imkân ve iktidarlarını onlarla paylaşma gibi bir sevdanızın
bulunmadığını diliniz döndüğünce ifade edip lisan-ı hâlinizle ortaya
koymalısınız.
Nice kereler ifade edilen bu husus, usûlüne uygun bir şekilde ihtiyaç
duyulan her yerde tekrar ber tekrar ifade edilmeli ve denmelidir ki; biz
kat’iyen ve katıbeten dünyevî makam ve mansıpların talibi değiliz.
Ne o
insanların dünyalarına talibiz ne de servet peşinde koşmaya.
Eğer
Cenâb-ı Hak bize meşru dairede kazanma imkânı verirse izzetimizle
kazanır ve iffetli bir şekilde hayatımızı sürdürmeye çalışırız.
El-âleme
el açarak, tekeffüf ve tese’ülde bulunarak bir hayat yaşamayı elbette ki
düşünmeyiz, düşünmek bir yana, bu durumu ölümden beter biliriz.
Bu
sebeple meşru dairedeki kazanç peşinde alın teri döker ve
kazandıklarımızı da Allah’ın izniyle O’nun yolunda, milletimizi i’la
istikametinde kullanma gayreti içinde oluruz.
Ancak bunun ötesinde,
belli makam ve mansıpları ihraz etmek suretiyle mal-mülk edinme, servet
u sâmân sahibi olma gibi arzu ve hevesler rüyalarımıza dahi girmeyen
mülâhazalardır.
Bırakın fâni ve geçici dünyalık şeyleri düşünmeyi, biz
Cennet’teki köşkleri, yalıları düşünmeyi dahi zamanımız adına israf
sayarız.
Elbette ki, Cennet’i ister, Cehennem’den Allah’a sığınırız
fakat hülyalarımızı o türlü beklentilerle –bağışlarsanız o kelimeyle
ifade edeceğim– asla kirletmeyi düşünmeyiz.
Şimdi bizim ahiret adına
mülâhazalarımız buysa, herhalde dünyaya ait meselelerle hülya ve
rüyalarımızı kirletmeyeceğimiz evleviyetle, çok daha iyi anlaşılır.
Ancak bizim bu samimi düşüncelerimizin –biraz önce ifade edildiği gibi–
bir kere dile getirilmesi yeterli değildir.
Yani, “Bizim düşüncelerimiz
halis, dünyevî bir beklentimiz, talebimiz söz konusu değil ve bunu da
daha önce ifade ettik.” denilmemeli; denilmemeli ve bizi takip eden
insanlar kesintisiz bir şekilde, hâl ve tavırlarımızda hep bu mânâ ve
muhtevayı okudukları gibi, söz ve beyanlarımızda da bu mânâ ve mazmûna
tercüman olacak ifadeleri duymalıdırlar.
Bu durum, insanlık yolunda koşturup duran, ölesiye bir gayret içinde
hizmet eden insanların yol güvenliği ve güzergâh emniyeti adına bana çok
önemli geliyor.
Çünkü yürünen yoldan endişe ediliyor, hatta kimilerinde
o endişe paranoya seviyesinde bulunuyorsa, o insanlar ciddi engeller
kor, her köşe başına bir gulyabani diker, çok masum işlere dahi çelme
takar ve adanmış ruhları yüz üstü yere getirmeye çalışırlar.
Bunun için
bir taraftan bütün bir hayat boyu emniyet vaad eden, emin ve güvenilir
bir insan olmalı; ancak bununla yetinilmemeli, başkalarına da bu durum
anlatılmalı, yersiz endişe ve vehimler izale edilmelidir.
Gelecek Nesiller ve Tarihe Not Düşmek
Sorunun
ikinci kısmında, gelecek nesillerin tenkidine medar olacak hususlardan
kaçınmak için neler yapılması gerektiği ifade ediliyor.
Sizler, Allah’ın
izniyle, kalbinizde, dininizden kaynaklanan insan sevgisi, merhamet
düşüncesi; dilinizde “hoşgörü, diyalog, konuma saygı”, bir yola çıkmış
yürüyorsunuz.
Sinelerinizin herkese açık olduğunu, gönlünüzde herkesin
oturabileceği bir koltuk bulunduğunu ve hiç kimsenin ayakta kalma
endişesi taşımaması gerektiğini ifade ediyorsunuz.
İşte yapılan bu iyi
niyetli faaliyetlerin gelecekte dile dolanmaması, değişik itham ve
iftiralara malzeme yapılmaması için, yapılan işler ve samimi niyetler
kayıt altına alınıp tarihe not düşülebilir, dosyalanıp arşivlenebilir.
Yapılan bu kayıtlarda, bütün bu faaliyetlerin arkasındaki niyetinizin,
hiç kimseyi idare etmek veya kullanmak olmadığını, hiçbir şekilde
takiyye yapmadığınızı, dinî duygu ve düşüncenizden taviz verme gibi bir
anlayış içinde de kesinlikle bulunmadığınızı; insanların kafalarındaki
endişe ve paranoyaları izale etmek için ve onların insanlıklarına
duyduğunuz saygıdan dolayı ortak mekân ve müşterek platformlarda onlarla
diyalog kurmaya çalıştığınızı ifade edersiniz.
Böylece gelecek
nesillerin ilk elden ve ilk kaynaktan hâdiseleri doğru okuyup doğru
değerlendirmelerine imkân hazırlamış olursunuz.
Evet, günümüzde ve daha
sonraki günlerde bazıları bu meseleleri serrişte edeceklerdir.
Öyleyse
bu tür insanların her zaman bulunabileceğini hesaba katmalı ve onlar
tarafından suçlanmamanız ve nâhak yere suizanlara maruz kalmamanız için
mutlaka bugünden ortaya bir şeyler koymalısınız.
Biraz önce ifade
edildiği gibi, dünyevî makam ve imkânları elinde bulunduran insanları
hiss-i rekabet ve kıskançlığa itmemek, ellerindeki imkânları
kaybedecekleri korkusu karşısında, sizin o noktalarda gözünüz olmadığını
anlatmak için bunları yaptığınızı ve bunu zaruret derecesinde bir
ihtiyaç gördüğünüzü ifade edip kaydeder, kaydedip dosyaladığınız bu
malzemeyi de gelecek nesillerin akıl ve vicdanlarına havale edersiniz.
Ayrıca hüsnüzan beslediğiniz insaf ve vicdan sahibi insanların yanına
gider, onlara halis niyet ve samimi düşüncelerinizi doğrudan doğruya
aktarır ve o insanlar kanalıyla gelecek nesillere sesinizi
duyurabilirsiniz.
Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: “Biz
sırf Allah rızası için ve samimi niyetlerle bu işleri yaptığımıza
inanıyoruz.
Böyle olduğu hâlde gelecek nesillerin hakkımızda suizan
beslemesinden mesul olur muyuz?”
Objektif mükellefiyet itibarıyla, sırf zanna hüküm bina edip suitevil ve
suitefsire giren insanların işledikleri günahtan dolayı sizin bir vebal
ve sorumluluğunuz söz konusu olmayabilir.
Ancak sübjektif mükellefiyet
açısından meselenin bir de merhamet ve şefkat yanı vardır.
Şayet biz
bütün mü’minlere karşı derin bir şefkat ve alâka duyuyor ve onların
ağız, göz, kulak, dil ve dudaklarından olumsuz bir şeyin sadır olmasına
sebebiyet vermemeyi düşünüyorsak, bu mevzuda başkalarına günah işletmeme
de –sübjektif mükellefiyet açısından– bizim için çok önemlidir.
Eğer
zihinlerde vehim, şüphe ve tereddütler varsa onları izale etmek mü’mine
merhamet ve şefkatin gereğidir.
Bu açıdan başkalarının suizanna
düşmelerine ve hasede girmelerine meydan vermemek, kıskançlık ve gıpta
damarlarını tahrik etmemek için çok dikkatli ve hassas olunmalıdır.
Çünkü insan kimi zaman kendisi farkında olmasa da, başkalarının gıpta
damarını tahrik edip nefsanî ve şeytanî duygularını tetikleyebilir.
Meselâ gönüllüler hareketi içinde bulunan fedakâr bir arkadaşınızı güzel
hizmetlerinden dolayı öyle takdir eder, öylesine alkışlarsınız ki, siz
hiç farkına varmasanız da, bu alkış ve takdirlerle aynı kıbleye
yöneldiğiniz, aynı secdeye baş koyduğunuz mü’min bir kardeşinizin gıpta
damarını tahrik etmiş olabilirsiniz.
Bundan dolayı herkesin hissiyatını
hesaba katma, mevcudiyetinizi hazmedemeyen insanların haset, gıpta,
rekabet ve tenafüs duygularını tetiklememe çok önemlidir.
Bunun için de
bizim bütün mü’minlere karşı zillet ölçüsünde derin bir tevazu ve
mahviyet anlayışı içinde olmamız, aidiyet mülâhazasından veya aidiyet
mülâhazası gibi anlaşılabilecek söz ve beyanlardan, tavır ve
davranışlardan alabildiğince uzak durmamız gerekir.
Evet, hiçbir mü’mine
olumsuz bir söz söylettirmeme ve onları yanlış yorumlara sevk etmeme
bizim mü’min kardeşlerimize olan re’fet, şefkat ve düşkünlüğümüzün bir
gereğidir.
O hâlde Allah rızası istikametinde yapılan en masum işlerde
dahi bu husus asla göz ardı edilmemelidir.
Soru: Yumuşak
ve esnek bir idareci olunursa, insanların âmirleriyle iyi geçindikleri
ancak disiplinli çalışmadan taviz verdikleri; sert olunduğunda ise daha
ciddi çalıştıkları ancak bu sefer de başta bulunan insana karşı sevgi
beslemedikleri, uyumsuz ve kırgın bir ruh hâline girdikleri
görülmektedir.
İdeal bir idarecinin bu konudaki tavrı nasıl olmalıdır?
Cevap: İdarecilik,
mebdede anne ve babada başlayan, daha sonra ailede yaşa-başa göre devam
eden, sonra da hayatın hemen her kademesinde karşı karşıya kaldığımız
bir vazife ve sorumluluktur.
Buna göre, mektepte müdür, sınıfta
öğretmen, kışlada komutan, fabrikada işveren idareci olduğu gibi; tek
bir şahısla alâkalı mesuliyeti bulunan kişi de idareci demektir.
Fakat
zannedildiği gibi idarecilik, hele âdil bir idarecilik kolay bir iş
değildir; zorlardan zordur ve zor olduğu için de hakiki mânâda
idarecilikte başarılı olan insan sayısı bir hayli azdır.
İşkolik mi, İşinin Abide Şahsiyeti mi?
İdeal
bir idarecilik için ciddi bir iş ahlakına sahip olmak ve disiplinli
hareket etmek elbette ki çok önemlidir.
Fakat istenen seviyede kâmil bir
idarecilik için sadece bu vasıflar yeterli değildir.
Meselâ idareci
konumunda bulunan öyle insanlar vardır ki, kendini yaptığı işe
adamıştır, çok ciddi bir disiplin içinde vazifesini yerine
getirmektedir; öyle ki, yirmi saat mesai yaptığı hâlde, evine gidip
orada dahi işiyle alâkalı bir kısım projeler üzerinde çalışmaktadır.
Ne
var ki bu insanlar zamanla çevresi tarafından işkolik olarak algılanmış,
bu hâllerinden rahatsızlık duyulmuş ve yürüdükleri yolda yalnız
kalmışlardır.
Hâlbuki ulvî bir mefkûre uğruna koşturup duran birinin,
yaptığı işe tutkun ve düşkün olması, hatta o işin tiryakisi hâline
gelmesi olumsuz bir vasıf olarak ele alınıp küçümsenecek bir husus
değildir.
Evet, üzerine aldığı vazifeyi en başarılı bir şekilde yerine
getirmek için gece-gündüz çalışıp duran, âdeta yaptığı o işte fâni olan,
oturup kalkıp sorumluluk sahasında bir arıza çıkmaması ve falso
yaşanmaması için gayret sarf eden insanlar “işkolik” olarak değil, belki
mesleğinin adamı, işinin abide şahsiyeti olarak görülmelidir.
Hele rahat ve rehavetin söz konusu olduğu günümüzde, keşke herkes, çok
ciddi bir iş ahlakına sahip olarak, anne-babasının, çoluk-çocuğunun,
daha doğrusu üzerinde hakkı bulunan hiç kimsenin hukukunu zayi
etmeksizin, yaptığı işi tam bir titizlik ve kemal-i ciddiyetle yerine
getirebilse.
Böyle bir durum –biraz önce de ifade edildiği gibi–
“işkoliklik” olarak vasıflandırılamaz, aksine o, büyük insanlara mahsus
yüce bir ahlak ve takdir edilmesi gereken güzel bir sıfattır.
Bu güzel
ahlaka sahip olan insanlar işlerine o kadar bağlıdırlar ki,
abdestlerinin, istibralarının içine dahi onu sokarlar.
Hatta ihtiyaç
mahallinde o türlü mülâhazalar hoş görülmese de, fakat onlar orada bile
boş durmama adına işleriyle ilgili plan ve projeleri düşünürler.
Eğer
bir insan mesul olduğu işle –hele de o iş yüce ve yüksek bir mefkûreye
aitse– dertlenip onunla bütünleşmişse, artık o insan oturur kalkar hep o
işle alâkalı problemlerin çözümüyle meşgul olur.
İşte siz böyle bir
insana “kolik” kısmını bir tarafa atıp iş ahlakı ile serfiraz, işiyle
bütünleşmiş iş kahramanları nazarıyla bakabilir ve onun bu hâlini “Ne
güzel bir haslet, ne mübeccel bir tavır!” sözleriyle yâd edebilirsiniz.
İkna Metodu ve Dert Ortaklığı
Fakat
hakiki bir lider tek başına yol yürüyen insan demek değildir.
O,
beraberinde bulunan insanlarla –tabiî onların güç ve takatine, kabiliyet
ve donanımına göre– mesafe kat eden, arkasında bulunanları yüce ve
yüksek bir hedefe yönlendirip sevk eden, bir gaye istikametinde onları
da alıp peşinden sürükleyen insan demektir.
Bu da, idarecinin,
maiyetinde bulunanların aklına hitap etmesi, gönlüne girmesi, derdini
anlatması ve neticede yaptıkları işe, işin ehemmiyetine onları ikna edip
inandırmasıyla gerçekleşir.
Evet, gerçek lider gönlündeki ızdırabı
maiyetindekilerin ruhuna duyurur, dimağına aşılar ve dert edindiği
esasları âlemin derdi hâline getirir.
Meselâ o: “Allah bize bu kadar
imkân ve lütuflarda bulunmuş.
Bize böyle güzel bir iş ortamı bahşetmiş.
O zaman bize düşen de santimini zayi etmeksizin, rantabl bir şekilde bu
imkân ve lütufların değerlendirilmesidir.
Eğer biz bunları
değerlendirmez ve heba edersek, bütün bunların hesabını Rabbimiz bize
tek tek sormaz mı? Böyle bir vebalin altından nasıl kalkar, bunun
hesabını nasıl veririz?” diyerek, yaptıkları iş hususunda muhataplarını
şuurlandırmalı, ikna edip inandırmalıdır.
Hem, verilmek istenen mesaj
öyle bir kere söylemekle de gönüllerde mâkes bulmayabilir.
Bu sebeple
rehabilitasyon yapıyor gibi, uygun bir üslupla mesele tekrar ber tekrar
ifade edilmelidir.
Ayrıca idareci konumunda bulunan kişi, bu meseleleri
bizzat kendisinin dile getirmesiyle tepkiye sebebiyet verecekse, o zaman
yapılması gereken, insanların tepki vermeyeceği birisini bulup bu önemli
mevzuları ona söylettirmektir.
Gerekirse bu konuda bir veya birkaç
seminer düzenlenir, konferanslar tertip edilir ve bu meselenin
ehemmiyeti anlatılmaya çalışılır.
Yoksa bir idareci, sürekli olarak
kendisi boyunduruğun bir tarafından tutuyor fakat berikiler hep geriye
kaykılıyorsa işlerin düzgün bir şekilde yürümesi adına o,
maiyetindekilerin yüklerini de omuzlarına alma ve onları da çekip
götürme mecburiyetinde kalacaktır ki, bu da belli bir müddet sonra
işlerin artık götürülemeyecek hâle gelmesi demektir.
Bundan dolayı
lider, arkasındakileri de koşmaya ikna etmeli, onlara bir maratonda
koşucu olma duygu ve düşüncesini aşılamalı ve böylece müşterek çalışma
ve gayretlerle uzun soluklu bir şekilde işlerin devamını temin
etmelidir.
Bir idarecinin bunu gerçekleştirebilmesi için de, beraber çalıştığı
insanların görüş ve düşüncelerini asla hafife almaması, küçük görmemesi
ve onların yaptıklarını/yapabildiklerini hoşgörüyle kabullenip takdir
etmesi, sa’y u gayretlerini kamçılaması gerekir.
Meselâ, istediği
keyfiyette bir iş ortaya konmasa da; “Arkadaşlar! Bu mevzuda ortaya
koyduğunuz ceht ve gayret dolayısıyla size çok teşekkür ederim.
Vâkıa
yapılması gereken işler şunlardı ama sizin yaptığınızı da takdir etmemek
mümkün değil.” demek suretiyle, eksiklikler karşısında dahi yapıcı ve
müspet bir tavır ortaya koymasını bilmelidir.
Böylece insanları kendisi
hakkında saygısızlığa ve tepkiye itmemiş ve onlar nezdinde kendi
kredisini heba etmemiş olur.
Çünkü bir idareci beraberinde bulunanları
suçlayıp durduğunda, onlardaki suçlama duygusunu tetiklemiş, kendinden
uzaklaştırmış ve hatta onları kendinden kopacak bir yola sevk etmiş
olur.
Anne-Babadan Daha Öte Bir Şefkat
Hakiki
bir idareci, birbirinin rağmına gelişebilecek, birbirine zıt gibi
görünen vasıfları, aynı anda, tam bir denge içinde kendinde bulunduran
muvazene kahramanıdır.
Bu açıdan o, fevkalade şuur, fevkalade ciddiyet
ve fevkalade disiplinin yanı başında, alabildiğine bir sevgi ve şefkatle
çevresindekilere muamele eder.
Yani bir taraftan konumunun gerektirdiği
vakar ve ciddiyeti muhafaza eder, o vakar ve ciddiyete halel getirecek
ölçüde maiyetindekilerle senli benli olmaz, laubaliliklere girmez.
Fakat
diğer taraftan tam bir şefkat meleği gibi her türlü dert ve
sıkıntılarında onların yanında olur ve üzerlerine tir tir titrer.
Meselâ, onlardan bir tanesinin işe gelirken yüzünün ekşi olduğunu fark
ettiğinde, bir anne ve babadan daha ziyade bir şefkatle hemen yanına
varır; eşi, çocukları ya da başka birisiyle bir problemi olup olmadığını
veya bir borcu, bir sıkıntısı bulunup bulunmadığını anlayıp öğrenmeye
çalışır.
Öyle ki, o şahsın kendi anne-babasının bile üzerine gitmeyeceği
ölçüde bir ihtimamla işin üzerine gider, yüreğini ortaya kor ve
alternatif çözüm yolları araştırır.
Ve bu tavrı bir kere değil, her
türlü dert ve sıkıntıda ortaya konulması gereken bir vazife bilir.
Misalleri çoğaltabilirsiniz.
Meselâ siz bir muallimseniz, talebelerinize
karşı belli bir mesafe ayarlaması yapar, vakar ve ciddiyetinize halel
getirebilecek oyun ve eğlencelerde onlarla beraber olmazsınız.
Çünkü bir
oyun münasebetiyle öğrencilerle aynı laubaliliği paylaşan, bir mânâda
onlar gibi çocuklaşan bir muallimin ciddiyetini muhafaza etmesi;
muhafaza edip başka bir zaman sözünü onlara dinletmesi çok zordur.
Fakat
dert ve sıkıntıları karşısında da bir sıyanet meleği gibi hemen
yanlarında beliriverir ve onlara kol kanat gerersiniz.
Yüzünü ekşiten
bir talebe gördüğünüzde kâkül-ü gülberlerini okşar ve sıkıntısını size
açacak samimiyet ve sıcaklık ortaya korsunuz.
Öyle ki, anne-babasına
bile açamayacağı dert ve sıkıntılarını çok rahatlıkla size açar, sizi
sırdaş ve dert ortağı edinirler.
İşte hangi birimin başında bulunursa
bulunsun, bir idareci bu iki meseleyi at başı götürebiliyorsa
idarecilikte o ölçüde başarılı demektir.
Yoksa mesele sadece sizin
ciddiyet ve sertliğinize bağlı kalırsa, sizin ciddiyetiniz
muhataplarınızca huşunet şeklinde algılanır, yaptıklarınız değişik
yorumlara uğrar, “işkoliklik” gibi olumsuz mazmunlara bağlanır ve
neticede siz kredi kaybına uğrayarak sözü dinlenmez bir idareci konumuna
düşersiniz.
Öyle ki ölesiye koşturduğunuz durumlarda bile yaptıklarınız
menfi vasıflarla yaftalanıp menfi nazarlara maruz kalır.
Ayrıca, insan bu dengeyi koruyamayıp yanlış yaptığı durumlarda da
yanlışında ısrarcı olmamalı ve hemen o yanlışı telafi yoluna gitmelidir.
Diyelim ki siz, yaptığı bir hatadan dolayı bir öğrencinizi haşladınız,
mücerred bir ikazla uyarmanız mümkün iken, sert bir üslupla kalbini
kırdınız.
İşte böyle bir durum karşısında, ilk fırsatta, onu hemen bir
kenara çekip çok rahatlıkla cüzdanınızın ağzını açmalı, ikramda bulunmak
veya harçlık vermek suretiyle gönlünü almaya çalışmalı ve “Hakkını helal
et bana.
Eğer hakkını helal etmezsen bırakmam, bırakamam seni!”
diyebilmelisiniz.
Böylece, yapılan yanlış hemen telafi edilirse, o
kırılmış kalb de yeniden sarıp sarmalanır ve sizinle olan irtibatını
yenilemiş olur.
Evet, bizim mesleğimizin çok önemli bir esası şefkattir.
Disiplinin yanında şefkat, iş ahlakının yanında şefkat, nizamî yaşamanın
yanında şefkat..
şefkat, şefkat, şefkat…
Bakmaz mısınız İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatına! O Şefkat
Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) söyleyeceklerini hep umuma
söylemiş, kimseyi doğrudan doğruya itap etmemiştir.
Yanında bir insan
horlanıp hakir görüldüğünde ise hemen onu müdafaaya koyulmuştur.
Meselâ,
bir gün yeni Müslüman olan bir zat, Peygamber Efendimiz’e gelerek O’ndan
yardım istemişti.
Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o adama
istediklerini vermişti.
Fakat o, bununla yetinmeyerek hoşnutsuzluğunu
izhar etmişti.
Bunun üzerine sahabî efendilerimizden bazıları bu
saygısızlığı cezalandırmak üzere harekete geçmiş, o şahsın üzerine
yürümüşlerdi.
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen O Yüce Nebi,
onlara mâni olmuş ve başka şeyler de vererek o adamı memnun etmişti.
Sonra da ashaba dönüp onlara şöyle bir misal vermişti: “Birisi devesini
kaçırır ve insanlar o deveyi yakalamak için koşarlar.
Fakat esirmiş deve
iyice küstahlaşır ve var gücüyle kaçar.
Devenin sahibi elinde bir tutam
otla gelir ve: ‘Benimle devem arasına girmeyin!’ der.
Sonra da yavaşça
devenin yanına yaklaşır, zimamını boynuna takar ve çekip götürür.”
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu misali verdikten
sonra ashabına dönmüş ve: “Eğer o adamı bana
bırakmasaydınız siz de onu iyice uzaklaştırmış ve ateşe atmış olurdunuz.
Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın!” buyurmuştur.
(Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/124-125)
Bu açıdan diyebiliriz ki, “disiplinli olacağız, disiplinli olup
insanları hizaya getireceğiz” deyip huşunet ve hırçınlık gösterirsek
onları kendimizden kaçırmış ve uzaklaştırmış oluruz.
Bunun yerine,
ciddiyeti elden bırakmadan, içten bir muhabbet ve engin bir şefkatle
insanları kucaklamalı ve onlara kol kanat germeliyiz.
Öyle ki, gözümüzün
içine bakmalı ve anne-babalarından beklediklerini bizden bekler hâle
gelmelidirler.
Hâsılı, bizim terbiye anlayışımızda mutlaka disiplin bulunmalı, muhakkak
ciddiyet korunmalı fakat diğer taraftan fevkalade şefkatli ve
kucaklayıcı olunmalıdır.
Bu ikisi at başı götürüldüğü ölçüde ideal bir
idarecilik ortaya konuyor demektir.
Zira teveccüh teveccühü netice
verir.
Bu, ilâhî bir ahlaktır.
Cenâb-ı Hak:“Anın
beni ki anayım sizi!” (Bakara Sûresi, 2/152) buyuruyor.
Bu açıdan
biz de elimizin altındakileri kucaklar, bağrımıza basar, şefkat ve
re’fetle onları sarıp sarmalarsak, onlar da istenen ölçüde bir sadakat
sergiler ve elden geldiğince vazifelerini tastamam bir şekilde yerine
getirmeye çalışırlar.
Soru: İnsanın dini yorumlaması ve genel mülâhazalarının oluşmasında, içinde yaşadığı siyasî, içtimaî ve iktisadî şartların tesiri söz konusu olabilmektedir? Farklı kültür ortamları içinde bulunan fertler, mezkûr şartların tesiri altında kalarak yanlış anlayış ve yanlış yorumlara düşmemek için hangi hususlara dikkat etmelidir?
Cevap: Dinin
temel kaynakları Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân ve Sünnet-i Sahiha’dır.
Bu iki
temel kaynakta imana dair esaslar, ibadet ü taatin esasına taalluk eden
hususlar ve muhkemâta raci meseleler vardır.
İşte bu esas ve disiplinler
üzerinde, nassın belirlediği çerçevenin dışında, herhangi bir yoruma
gitmek, bir tevile kalkışmak mümkün değildir, söz konusu olamaz.
Ancak hizmet-i imaniye ve Kur’âniye adına veya insanlarla münasebet ve
içtimaî mevzular hesabına füruata ait bir kısım meseleler vardır ki
tabiatında tefsir ve tevile açık bu meselelerde şartlar ve konjonktür
söz konusu olduğunda belli farklılıklar ortaya çıkabilir.
Yanlış
anlaşılmasın, söylenen bu husus, tarihselcilerin anladığı mânâda hükmün
menatını şartlar, konjonktür, maslahat… gibi hususlara bağlamak demek
değildir.
Çünkü hükmün menatında aslolan emr-i ilâhîdir.
Aksini
düşünmek, Allah korusun, insanı alıp hiç farkına varmaksızın değişik
inhiraf vadilerine sürükler.
Ancak temel disiplinlere bağlı kalmak
şartıyla tâlî derecede edille-i şer’iye olarak kabul edilen maslahat-ı
mürsele, istihsan, istishab… gibi delillerle tevil ve yoruma açık bir
kısım füruata ait meselelerde farklı içtihat ve istinbatlarda bulunmak
her zaman mümkündür ve bu durum, topyekün insanlığa hitap eden en son ve
evrensel din olan İslâm’ın bir hususiyetidir.
Karşılaştığımız Problemler ve Usûlüddin Prensipleri
Ne
var ki, bir insanın, bir problemle karşılaştığında, Kitab’ı, Sünnet’i,
icmaı, kıyası bilmeden ve bu mevzuda kütüb-i fıkhiyede, fukahanın ne
deyip ne demediğini öğrenmeden kendi başına hareket etmesi, söz
söylemesi elbette ki doğru değildir.
Doğru olmadığı gibi, bâlâpervâzâne
böyle bir tavır o şahsın din ve diyaneti adına ciddi bir tehlike arz
eder.
Bu sebeple, çözüm aranan bir mevzuda söz söyleyebilmek için
öncelikle usûl ve füruuyla temel kaynakların çok iyi bilinmesi gerekir.
Sonra da, sahabe, tâbiîn ve müctehidîn-i izâm efendilerimizin veya İmam
Gazzâlî, İzz b.Abdisselâm, Şâtibî ve Üstad Bediüzzaman gibi büyük
şahsiyetlerin o mevzuda bir şey söyleyip söylemediğinin araştırılması ve
şayet söylemişlerse onların görüş ve düşüncelerine müracaat edilmesi
gerekir.
Bu açıdan rahatlıkla denilebilir ki, istenen vasıflarla ittisaf
etmeden, sayılan bu hususlara muttali olmadan, onlarla alâkalı herhangi
bir tetkik ve tahkikte bulunmadan, “Burada şöyle de hareket etsek olur.”
demeye hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz.
Evet, dine ait meseleler
öyle ulu orta üzerinde söz söylenecek konular değildir.
Dediklerinizin
mutlaka Kitab’a, Sünnet’e, ümmühata ve muhkem disiplinlere uygun düşmesi
gerekir.
İşte bu muvafakat gerçekleştikten sonra farklı zaman, farklı mekân ve
farklı bir durum karşısında içtihada açık füruata ait bazı meselelerde
yeni bir şey söylemek mümkündür.
Meselâ Hz.Pir’in, takva adına ortaya
koyduğu çerçeve, kendi dönemine kadar yapılan takva tariflerinden bir
zaviyeden farklılık arz eder.
Bildiğiniz üzere o, yaşadığı dönem
itibarıyla feraizi yapıp kebairi terk eden bir kimsenin takva dairesi
içine gireceğini söylemiştir.
Bunu da o gün için şartların çok ağır
olmasına bağlamıştır.
İsterseniz siz bu sözü şu şekilde açabilirsiniz:
Ev, çarşı-pazar, sokak, her yerin kirlendiği, her tarafta levsiyatın
akıp durduğu bir dönemde siz insanlara, haramları terk etmekle kalmayıp,
haram olabilir endişesiyle şüpheli şeyleri ve hatta şüpheli olabilir
diye bazı mubahları bile terk etmelerini söylerseniz, sizin bu sözünüz
onlar için “halvet hayatı mecburi istikamet” mânâsına gelir.
Çünkü her
tarafta zift gibi levsiyatın aktığı günümüzde insanın elini-dilini,
gözünü-kulağını günahlardan koruması için İbn Beşiş gibi bir mağaraya
çekilmesi, çekilip tek başına bir hayat yaşaması ve ömrünü orada
geçirmesi gerekir.
Hâlbuki bu durumda hak ve hakikat anlatılamaz,
hayatın içine girilemez, din ve diyanet adına insanlara hizmet
götürülemez.
Onun için Üstad Hazretleri, farzları yapıp, kebairi terk
eden kimsenin takva dairesi içine girmiş olacağını söylüyor.
Günümüz insanını ümitsizlikten kurtarıp onu takvaya teşvik eden bu
sözler samimi olarak dile getirilmiştir ve kesinlikle ulu orta söylenmiş
şeyler değildir.
Evet, derinlemesine bir araştırma yapıldığında bu ve
benzeri sözlerin hükmünün dayandırıldığı bir menatın bulunduğunu ve
kıyasa gidilip meselenin bir esasa dayandırıldığını görmek mümkündür.
Fakat bizim gibi ümmî insanların, sağlam bir bilgiye dayanmaksızın,
herhangi bir usûl ve metod takip etmeksizin, karşılaştığımız bir mesele
karşısında hemen ulu orta konuşmaya başlaması, meseleyi hüdaîlikten
çıkarıp hevaîliğe sokar.
Böyle bir tavır, dini, kendi keyfimizce, heva u
hevesimize göre şekillendirmek demektir.
Tabiî, insan, böyle bir
yanlışlıkla hiçbir zaman Allah’a ulaşamaz, O’nun karşısında doğru bir
kulluk tavrı ortaya koyamaz.
Suçlamadan Önce Tetkik Et!
Şu
kadar var ki, böyle bir yanlışı tashih edeyim derken uygun bir yol ve
üslûp belirlenemezse, o yanlıştan daha büyük bir yanlışlığın içine
düşülebileceği de unutulmamalıdır.
Meselâ, mü’minler arasında çok önemli
olan vahdet-i ruhiye, vifak ve ittifak gibi temel dinamiklere zarar
verecek günahlar irtikâp edilebilir.
Bu sebeple, farklı bir coğrafyada
karşılaştığımız farklı bir anlayış ve uygulama karşısında hemen o
anlayış ve uygulamanın sahibini suçlayıp tercimde bulunmamamız gerekir.
Öncelikle o uygulamanın herhangi bir menata dayandırılıp
dayandırılmadığının, bir esas üzerine bina edilip edilmediğinin sorulup
öğrenilmesi, araştırılıp tetkik edilmesi iktiza eder.
Bu tetkik ve tahkiklerden sonra, eğer o anlayışın, dinin ruhuna-özüne
dokunduğu, dinin temel kaideleriyle telif edilemeyeceği gibi bir kanaat
ortaya çıkarsa, insanlar oturur, hislerini işin içine karıştırmadan
meseleyi mâkul bir şekilde usûlüddin mizanlarıyla yeniden ele alıp
çözmeye çalışırlar.
Bunun dışında mualece adına ortaya konacak
muameleler değişik komplikasyonlara sebebiyet verir ve insanı, “kaş
yapayım derken göz çıkarma” durumuna düşürür.
Ayrıca bir şahsın irade
zaafından kaynaklanan hata ve günahlar kesinlikle orada bulunan bütün
insanlara teşmil edilmemeli ve asla toptancı bir yaklaşım
sergilenmemelidir.
Daha önce de değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi,
heva u hevese açık bilmem hangi cadde ve sokaklarda bir arkadaşınızı
geziyor gördüğünüzde, bence hemen başınızı çevirin, görmezlikten gelin
ve geçip gidin oradan.
Çünkü ferdin işlediği bir günah, umumun hukukuna
zarar verecek bir keyfiyette değilse, o ferdi, yaptığı hizmetlerden
uzaklaştıracak tavır ve davranışlar içine girmek kesinlikle doğru
değildir ve bu durum insana ağır bir vebal yükler.
Biz Allah’a karşı
teslimiyet ve sadakat göstermekle emrolunduğumuz gibi, kardeşlerimize
karşı da vefa ve sadakat göstermekle mükellefiz.
Eğer, ayak ucuyla
yanlış yere adım atan bir insanı hemen kaldırır atarsanız, çevrenizde
kaldırıp atılmadık hiçbir insan kalmaz.
Ayrıca bu konuda ölçü
bilinmediği takdirde aynı yolda koşturup duran insanlar bile birbirinin
casusu gibi hareket edip bir fert, diğeri hakkında, “Bakalım hele, o da
yanlış adım atıyor mu, o da ayağını ters basıyor mu?” demeye başlar.
Bu
açıdan, yürünülen bu yolun gereklerinden birinin de hatalara karşı
gözlerimizi yummak olduğu asla hatırdan çıkarılmamalıdır.
Hazreti Pîr-i
Mugân’ın, İhlâs ve Uhuvvet risalelerinde ve Lâhikalar’da ısrarla bu
mesele üzerinde durması da bize bu hakikati ifade etmektedir.
“Hocam! Bugün Sen Yine Bana Vaaz Ettin!”
Eğer
irtikâp edilen hata, yapılan hizmetlerin özüne dokunacak, ruhuna zarar
verecek bir keyfiyetteyse, o zaman mesele mâkul bir şekilde masaya
yatırılmalı ve hata sahibi ikaz edilerek o işten vazgeçirilmeye
çalışılmalıdır.
Bu vazife yerine getirilirken de, Müktedâ-i Küll,
Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) usûlü
çerçevesinde yerine getirmeye azami dikkat edilmelidir.
Bildiğiniz üzere
O, umuma söylüyor, hususi fertler de yaptıkları hataları, umuma söylenen
o sözlerden süzüp çıkarıyor ve ona göre hareket ediyordu.
Günümüzde de,
diyelim ki, yanlış yerde gezen birisi uyarılacaksa, umuma hitap
edilerek, o şahsın da söylenenlerden ders alması sağlanmalıdır.
Mesela
“Ne oluyor bazı kimselere ki, burada nezih bir ormanın içinde gezmek,
tenezzühe çıkmak, temiz hava soluklamak mümkünken, atmosferin çok kirli
olduğu yerlerde geziyor ve o mekânlarda hava almaya çalışıyorlar!”
denebilir.
Rahmetli Hacı Kemal: “Hocam, bugün sen yine bana vaaz ettin.
Yine beni yerden yere vurdun!” derdi.
Hâlbuki vaaz esnasında ben onu
aklımdan geçirdiğimi, söyleyeceklerimi onu düşünüp söylediğimi
hatırlamıyorum.
Fakat öyle anlaşılıyor ki, o, benim konuşmalarımdan
kendine göre bir sürü şey çekip çıkarıyor ve kendi ufku itibarıyla
alacaklarını alıyordu.
Bu açıdan, bence kardeşler arasında karşılıklı
birbirini suçlama olmamalıdır.
Söylediğimiz gibi, eğer bir problem
varsa, hissîliğe kapılmadan, akıl, mantık ve ikna metoduyla, yapılan
yanlışlıklar giderilmeye çalışılmalıdır.
Hâris el-Muhasibî
Hazretleri’nin ifadeleriyle problemler, Kur’ân aklîliği ve Kur’ân
mantıkîliği içinde ele alınıp çözüme kavuşturulmalıdır.
Yeni İnkişaflar ve İndî Mülâhazalar
Evet,
bugün dünyanın dört bir tarafına gidilmiş ve insanımız yeni inkişaflara,
yeni açılımlara vesile olmuştur.
Tabiî bu da farklı toplum ve
coğrafyalarda yeni yeni meselelerle karşılaşmak mânâsına gelmektedir.
İşte bu noktada mefkûre muhacirlerinin kendi temel disiplin, temel
düşünce ve temel kaidelerine muhalif bir hareket içine girmemesi;
neye,
nasıl inanıyorsa usûlünce bunları açıkça ortaya koymaktan çekinmemesi
gerekir.
Çünkü muhatapları endişeye sevk etmeyelim diye, meselâ namaz
gibi bir ibadetimizi gizli kapaklı eda etmeye çalışırsak, niyetimizin
aksi istikametinde bir tepkiyle karşılaşır, yanlış anlaşılır ve
algılanır; neticede endişe duymayacakları bir hususta dahi gereksiz yere
insanları endişeye sevk etmiş oluruz.
İşin doğrusu, ülkemizdeki bazı
mütemerritlerin yaptığı ölçüde, dünyanın değişik coğrafyalarında namaz
kılındığından dolayı insanımızın kapı dışarı edileceğini zannetmiyorum.
İşte bu açıdan farklı kültür ortamı içinde bulunduğumuzu düşünerek, “Bu
ortamın şartları bunu gerektirir.” deyip hâl ve hareketlerimizi indî
mülâhazalarla belirlemememiz gerekir.
Bunun yerine, hem din-i mübîni,
hem o coğrafyanın şartlarını çok iyi bilen, yıllarını orada geçirmiş,
tecrübeli insanlar bulunabilir ve meseleler onlarla istişare edilebilir.
İstişareden hatalı bir tercih ortaya çıksa bile, böyle bir hata affa
mazhar olur.
Evet, karşı karşıya olduğumuz problemleri kırk, elli
senedir o yolda bulunan, o işin içinde olan tecrübeli insanlara götürür
ve onlarla görüşerek fikirlerini alırsak, neticede hata edilse bile, bu
bir içtihat hatası olduğundan, öyle inanıyoruz ki, Allah (celle
celâluhu) o hatayı mağfiret buyurur.
Söylediğimiz bu hususu misallendirecek olursak, diyelim ki yurt dışında
bulunan bir insanımız, bulunduğu yerde hem Müslümanlık, hem de Türkiye
hakkında önyargılar ve yanlış anlayışlar olduğunu görmekte ve bu duruma
çok üzülmektedir.
Bu insan kendine ait değerleri, güzellikleri tanıtıp
duyurabilmek için değişik vasıtaları değerlendirmek isteyebilir.
Meselâ
bir doğum gününü vesile bilip, civanmertlik sergilemek suretiyle
muhataplarının gönlüne girmeyi düşünebilir.
Fakat, işte bu güzel düşünce
ve niyeti hayata geçirirken bile kendimize ait değerlere muhalif bir
tavır içine asla girmememiz, bizi biz yapan o değerlere hep saygılı
kalmamız gerekir ki, yapılan o amel neticede, –Allah korusun–
kendimizden bir şeyler alıp götürmesin; alıp götürmesin ve muhatabımızın
gönlünde de müspet ve kalıcı bir intiba bıraksın.
Evet, insanların gönüllerini fethetmek, ruhlarından içeriye akmak,
sinelerine güzellikler adına bir şeyler fısıldayabilmek, eğer böyle bir
vesileye vâbeste ise, ilâhî ahlak gereği biz bunu yaparız.
Zira Cenâb-ı
Hak; “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir
arşın yaklaşırım.
O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç
yaklaşırım.
O Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buhârî,
Tevhîd 50) buyuruyor.
O hâlde bize düşen de ilâhî ahlakla muttasıf
olarak, temel disiplinler çerçevesinde, her türlü iyilik ve ihsanda en
önde olmak, her vesileyi değerlendirmek, hızlı hareket etmek ve asla
ahesterevliğe düşmemektir.
Soru:
Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne isnat edilen; “Cenâb-ı Hak, hayır murad
ettiği kulları için amel kapısını açar, cedel kapısını kapatır.”
muhtevasındaki sözü nasıl anlamalıyız?
Cevap: Hazreti
Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin önemli
çıraklarından, mânâ âleminin kahramanlarından ve Asya’nın nurefşan
âbidelerinden birisi olan Mâruf-i Kerhî Hazretleri, kendi devrini
aydınlatmış önemli bir şahsiyettir.
Aynı zamanda o, tasarrufu devam eden
büyük velilerden biri olarak sayılmıştır.
İşte kalb ve ruh ufkunun bu
büyük kahramanı,
Amel ve İbadet
Burada
zikredilen ameli, kulluk şuuru içinde, Allah’ın (celle celâluhu)
rızasını hedefleyerek yerine getirilen her türlü iş, vazife ve
mükellefiyet olarak anlayabiliriz.
Her ne kadar usûl-i fıkıh ıstılahında
ibadetler; farz, vacip, sünnet gibi sınıflara ayrılmış ise de, Allah’ın
emri olmaları itibarıyla bunların hepsi çok önemlidir.
Evet, ibadetleri
kendi içinde ele alıp düşündüğünüzde, nispetler perspektifinde,
ibadetlerin bir kısmına “küçük” diyebilirsiniz.
Fakat bilinmesi gerekir
ki, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle ibadetlerin hepsi büyüktür, “küçük”
diye vasıflandırabileceğimiz hiçbir ibadet yoktur ve hepsi Allah katında
çok değerlidir.
Hatta Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdet-i seniyyelerine ittiba
ederek, âdeti ibadete çevirme niyetiyle yapılan ameller bile çok
büyüktür ve kesinlikle hafife alınamaz.
Meselâ yemek yeme, su içme,
istirahat etme gibi âdiyattan olan bazı amellerde Habib-i Kibriya
Efendimiz’e ittiba mecburiyeti olmasa ve bunu terk eden insan sukût
etmese bile, elfaz-ı küfür ve efâl-i küfürle alâkalı bazı kitaplara
baktığımızda, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) bu gibi
amellerdeki mübarek âdetlerini hafife almanın insanı iman dairesinden
çıkartacak bir durum olduğu görülür.
Küfre düşen bir insanın o ana kadar
yaptığı bütün hasenatın boşa gideceği göz önünde bulundurulduğunda,
insanın bu mevzuda ne kadar hassas ve ne kadar dikkatli olması gerektiği
zannediyorum daha iyi anlaşılır.
Bu açıdan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun âdet-i seniyyelerini yapmaya
mecbur olmasanız da, bir mü’min olarak kat’iyen onu hafife alamazsınız,
almamanız gerekir.
Meselâ Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) istirahat buyururlarken, mübeccel ve mukaddes ellerini
başlarının altına kor, mübarek bacaklarını kıvırır ve sağ taraflarına
yatarlardı.
Bir insan bu şekilde yatmasa, meselâ, bacaklarını açsa, sırt
üstü yatsa, o insan elbette ki dinden çıkmaz.
Fakat bu insan,
–hafizanallah– Efendiler Efendisi’nin (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh)
bu yatış şeklini hafife alacak ifadeler kullanırsa, onun sukût etme
ihtimali vardır.
Görüldüğü gibi bu oldukça nazik bir meseledir.
İbadet çerçevesinde arz etmeye çalıştığımız bu izahlardan da
anlaşılacağı üzere en büyüğünden büyüğüne, büyük olanından küçük gibi
görünenine kadar bütün ibadetleri yerine getirmek çok önemlidir.
Kanaatimce Mâruf-i Kerhî Hazretleri’nin ifadesindeki “amel” kelimesine
de işte bu perspektiften bakmak gerekir.
Yani denilebilir ki, onun
cümlesindeki amelden maksat, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine bağlılık içinde
ve O’nun rızasını tahsil etme istikametinde gerçekleştirilen her türlü
ameldir.
Bu noktada, ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: İman
her şeyin esası ve temeli olduğundan elbette ki, ibadete giden yol da
imandan geçer.
Fakat bilinmelidir ki, imanın insanda rüsuh bulması,
kökleşmesi, tabiatının bir derinliği ve buudu hâline gelmesi de ibadet ü
taatle olur.
Evet, insan, ibadet yapa yapa, hayır işleye işleye imanı,
tabiatının bir derinliği hâline getirir ve o imanı derinlemesine içinde
duyar.
Bu açıdan da iman bir esas olmakla beraber, ona göre esas
sayılmayan ibadet ü taat onu takviye edip güçlendirir.
Meseleye felsefî
bir mülâhazayla bakılacak olursa, bunlardan birine nazarî, diğerine de
amelî iman denilebilir.
Zât-ı Ulûhiyetin –tabiri caizse– “mahiyet-i
nefsü’l-emriye”siyle bilinmesi de amelî imana bağlıdır.
İşte bir kul
için, ibadet ü taat bu denli önemli olduğundan, “Cenâb-ı Hak bir insan
hakkında hayır murad ettiğinde, onun için amel kapısını açar, ibadet ü
taate giden yolları gösterir.” denilmiştir.
Cedel: Bâtılı Hak Gösterme Gayreti
Cümledeki
ikinci unsur olan cedel mevzuuna gelince o; dilbazlık yapmak suretiyle,
kelime oyunlarıyla bâtılı hak gösterme gayreti, hakikatleri ters yüz
etme cehdi demektir.
Cedeli illa da başka bir kelimeyle ifade etmek
istiyorsanız, onun mânâsını karşılayabilecek en uygun kelime
diyalektiktir.
Cedel ve diyalektiğin kaynağı ise, insanın kendini
başkalarından üstün görmesi ve sürekli bir faikiyet mülâhazası içinde
olmasıdır.
Öyle ki ona “Gözün üzerinde kaşın var!” bile diyemezsiniz.
Çünkü o, mutlak surette, –hâşâ ve kellâ– kendini eksik ve kusurlardan
münezzeh ve müberra görmektedir.
Bu açıdan hiçbir zaman üzerine toz
kondurtmaz ve asla hakkında olumsuz bir söz söyletmez.
Ayrıca o,
“Burnundan kıl aldırtmaz!” denecek ölçüde bir gurur âbidesidir.
Hâsılı
denilebilir ki, cedel ve diyalektik; kibir, fahir, enaniyet ve gurur
gibi zaaflardan kaynaklanır.
Mefhum karışıklığına düşülmemesi için şunu da ifade edeyim ki, cedel ve
mücadele kelimeleri aynı kökten gelseler de, umumiyet itibarıyla ifade
ettikleri mânâ farklıdır.
Cedeli, Arapça’daki “mirâ” kelimesiyle ifade
edilen ve hakikatin ortaya çıkıp tebellür etmesi için değil de, yanlış
da olsa kendi anlayışını, fikir sûretindeki heva u hevesini ne yapıp
edip karşı tarafa kabul ettirme cehd ve gayreti şeklinde anlayabiliriz.
Mücadeleyi ise, müspet-menfî bir netice için çalışıp didinme, cehd ve
gayret gösterme, münakaşa ve münazarada bulunma… gibi daha umumi mânâda
kullanırız.
Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de;
Evet, hakkı ikame, adaleti tesis adına ortaya konan cehd ve gayretler; alkışlanacak, takdirle yâd edilecek ve nezd-i ulûhiyette kıymeti haiz bulunan mücadele şekilleridir.
Cedel ise, akıl ve mantık oyunlarıyla başkalarını aldatma; aldatıp tongaya düşürme mânâsında mücadelenin güz şeklidir.
Günümüzde televizyonlarda sıkça gördüğümüz tartışma programlarında
ortaya konulan üslûp, cedel ve diyalektik için canlı bir misaldir.
Meselâ, bir programda itikatla alâkalı bir mevzu konuşuluyor.
Bir âlim
çıkıp orada, Kur’ân ve Sünnet ışığında imanın dindeki yeri ve önemini,
inançsızlığın insan için ne büyük bir kayıp olduğunu dile getiriyor.
Fakat bakıyorsunuz, söylenen bu hakikatten rahatsız olan ve onu kabul
etmek istemeyen karşısındaki insan, diyalektiğe başvuruyor ve: “Ne demek
istiyorsun? Sadece sen mi Cennet’e gireceksin”, “Allah inananların Rabbi
olduğu gibi, inanmayanların da Rabbi değil mi?” ve –hâşâ– Allah’ı
sorgular gibi, “Allah günahkârları da Cennet’e koysa neyi noksan olur
ki?” gibi laflar ediyor.
Hâlbuki o âlim zatın, karşı tarafı
inançsızlıkla itham etme gibi bir kastı söz konusu değil.
O sadece temel
disiplinler çerçevesinde imana dair bir hakikati dile getirmektedir.
Fakat iman adına nasslarla belirlenen çerçeveyi kabul etmek istemeyen
muhatabı ise, laf kalabalığı, kelime oyunları ve asılsız ithamlarla,
iman adına ortaya konan o çerçeveyi kırmayı düşünmekte, böylece o
tartışmadan galip çıkmayı hedeflemektedir ki, işte bu tavır cedel ve
diyalektik demektir.
Günaha Günah İlave Etmemek İçin
Hemen
şunu ifade edeyim ki, ben böyle bir durumla karşılaştığımda, muhatabı
günaha, günah ötesi bir günaha sevk etmemek için: “Allah’a (celle
celâluhu) kimin gerçekten iman ettiğini kendisi bilir, biz bilemeyiz.
Ben her gün iki yüz rekât namaz kılsam, gecelerimi hep evrâd u ezkârla
geçirsem bile, bu amelleri yapmayan bir başkası Allah’a benden daha
sağlam iman etmiş olabilir.” demişimdir.
Kanaatimce bu husus çok
önemlidir.
Zira işlenen bir günaha yeni bir günah eklenmemesi için,
karşımızdakine yeni bir günah fırsatı vermememiz, yeni bir günah kapısı
aralamamamız gerekir.
Diyalektiğe giren insanlarla alâkalı önemli bir husus da, Efendiler
Efendisi’nin, cedele tutuşan insanların ilham esintilerinden mahrum
kalıp onlardan vahyin bereketinin kesileceği şeklindeki ikazıdır.
Bu
uyarı çerçevesinde diyebiliriz ki, diyalektiğe müptela olanların
konuştukları hep heva ve heves ürünüdür.
Bir ömür boyu konuşup
durdukları şeyler hiçbir zaman gönüllerde müspet ve kalıcı bir tesir
meydana getirmez.
Bundandır ki, günümüzde, kitaplar devirmiş,
müktesebatı çok engin ve çok iyi konuşup duran insanlar görürüz.
Fakat
ne yazık ki bu kişiler, milletimizin maddî-mânevî terakkisi adına
herhangi ciddi bir proje ortaya koyamamış, insanımıza uzun soluklu ve
kalıcı bir hizmet sunamamıştır.
Demek ki bunlar vahyin bereketinden cüda
düşmüş ve ilhamdan mahrum kalmışlardır.
Yapılması Gereken Bunca İş Varken
Meselenin
inanan insanlara bakan yönüne gelince: Diyalektik ve cedel bombasının
patladığı, yani onun bir sistem, bir metot olarak benimsendiği yerlerde,
insanlar o bombanın alfa, beta tesirlerine maruz kalmışlardır.
İnanan
insanlar içinde ise, o bombanın üçüncü derecede gama tesirine maruz
kalmış ve ondan şöyle böyle etkilenmiş olanlar vardır.
Bu sebeple onlar
da, kendi seviyelerine göre, vahyin bereketinden yoksun, ilhamdan mahrum
kalmışlardır.
Diğerleri mahrum der mahrumken, berikiler de mahrumiyet
içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Bundan dolayı bakıyorsunuz, bir aksiyon insanı, bir adanmış gönül dahi
çağımızın bu umumî havasından müteessir olup hadisin ifadesiyle zükkama
tutulabiliyor.
Meselâ adanmış bir ruh, bütün zamanını, kendi plan ve
projesine vakfetmesi, müspet harekete sarf etmesi gerekirken, “Biz bu
yolun adanmış bir ferdiyiz.” anlayışıyla başka şeylere başını kaldırıp
bakmaması iktiza ederken, cedel ve diyalektik adına ortaya atılanlara
kulak kabartıp zihnî ve fikrî dağınıklığa düşebiliyor.
Evet, umumi
ortamın tesiri, televizyon, internet ve gazetelerin etkisiyle adanmış
bir ruh da kendini bu havaya kaptırabiliyor.
Oysaki Hazreti Pîr’in
ifadesiyle bizim iki değil, dört elimiz bile olsa iman ve insanlık
yolunda yapılması gerekenler açısından yine de yetmez.
Bugün insanımız,
fedakârlık, civanmertlik ve adanmışlık duygusuyla hareket ederek
dünyanın dört bir yanına açılmıştır.
Şimdi önümüzde böylesine geniş
alanlı bir açılım ve yapılması gereken bunca hizmet varken, santimini
bile zayi etmeksizin, tasavvur ve düşüncelerimizi, aksiyon ve cehdimizi
ilim ve sevgi yolundaki bu adanmışlık çizgisine sarf etmemiz gerekmez
mi? Tahayyüllerimiz, tasavvurlarımız, düşüncelerimiz hep o istikamette
olmalı değil mi? O kadar ki, –afedersiniz– ıtrahattan sonra istibra
yaparken atılan beş-on adımlık bir zaman dilimi içinde dahi, “Acaba bu
meseleyi daha hızlı bir şekilde nasıl yapabiliriz, bu açılımlara yeni
açılımlar nasıl ilave edebiliriz?” diye düşünmemiz gerekmez mi? Evet,
dünyada gidilmedik, ulaşılmadık bir yer kalırsa Allah indinde mesul
oluruz diyerek, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi ve O’nun sevgi ve merhamet
anlayışını dünyanın her yerine götürmenin hesabı yapılmalıdır.
Yoksa,
kendi kuruntularımızla yaşama, kahvehanede, sağda-solda konuşup durarak
ömür tüketme, laf-ı güzafla hayatı bitirme İnsanlığın İftihar Tablosu ve
O’nun vaad ettiklerine inanan bir insanın işi olamaz.
Evet, O’nun namını
cihana duyurma gibi ulvî, mukaddes ve şerefli bir iş içinde olduğumuzun
şuurunda isek, o yolda olduğumuza inanıyorsak, o zaman bizim üzerimize
düşen ne yapıp edip mutlaka O’nun nâm-ı celîlini dünyaya duyurmanın bir
yolunu bulmak olmalıdır.
Eğer siz, bu duygu ve bu düşünceyle meşbu iseniz, Allah’ın izniyle bütün vaktinizi ona göre programlar, hep o istikamette koşturup durur ve böylece hayatınızda cedel ve diyalektiğe düşecek bir boşluk bırakmamış olursunuz.
Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Hazımsız insanlar tarafından dile getirilen tenkit, itham ve iftiralara maruz kalabiliyoruz? Böyle bir durum karşısında ortaya konan mücadele de cedel kategorisi içine girer mi?
Eğer sizin meşru müdafaa adına tavzihte bulunmanız, tashih etmeniz hatta
tekzipte bulunmanızı gerektiren durumlar olursa, mâkul bir tarzda bu
yollara müracaat edebilirsiniz.
Hatta gerekirse, bir kere daha o türlü
bir iftira cüretkârlığına girilmemesi için tazminat davası açarak hukuk
yoluyla müfterinin ağzına bir fermuar vurmayı düşünebilirsiniz.
Elbette
ki bu durum, sizin hukukî ve demokratik bir hakkınızdır.
Buna kimse bir
şey diyemez.
Fakat neticede böyle bir müspet netice alma düşünce ve
gayesi olmadıkça, falanın şöyle demesi, filanın böyle demesi, kendi
mefkûresine kilitlenmiş insanları kanaatimce hiç alâkadar etmemelidir.
Evet, adanmış bir gönül, insanımızı i’lâ istikametinde vazifesi neyse
ona bakar/bakması gerekir.
Yine Hazreti Pîr’in ifadeleri içinde,
karşımızda müthiş bir yangın var.
Alevleri göklere yükseliyor.
İçinde
evladımız tutuşmuş yanıyor.
O yangını söndürmeye koşarken yolda biri
bizi kösteklemek istemiş de ayağımız ona çarpmış.
Ne ehemmiyeti var? O
müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? İşte
bu ruha kilitlenmiş insanlar, ömürlerini hep bu anlayış istikametinde
dolu dolu geçirirler.
Evet, onlar hep amelle, aksiyonla dolu dolu
yaşarlar; Cenâb-ı Hak da onların sa’y u gayretlerine dolu dolu mükâfat
ihsan eder, karşılığını kat be kat verir ve Hakk’ın inayetine sunulmuş o
davetiyelerle, bir baştan bir başa bütün bir yeryüzünü çemenzâre
çevirir.
Soru:
İrşat ve tebliğ yolunda, inayet-i ilâhiye vesilesiyle, pek çok
muvaffakiyete mazhar olan bir fert, o yolu bırakıp dünyevî meşgaleler
peşine düştüğünde umumiyetle büyük fiyaskolarla karşı karşıya kalıyor.
Bu tespit ışığında; insanın irşat ve tebliğ yolunda bulunurken, ekstra
istidat ve kabiliyete mazhar kılındığı; ancak başka sahalarda
kullanılması hâlinde de o tür mevhibelerin elinden alındığı söylenebilir
mi? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Donanım
ve kabiliyeti, bulunduğu konumun imkân ve müsaadesi ölçüsünde her mü’min
irşat ve tebliğ vazifesiyle mükelleftir.
Evet, inanan bir insan, inanıp
iman ettiği Allah ve O’nun Resûlü’nü insanlara anlatmak, gönüllere
duyurup sevdirmek, hâl diliyle dinini temsil etmek ve her hâlükarda, her
şartta dinin yaşanır olduğunu göstermekle vazifelidir.
Vâkıa, bazı
coğrafya ve mahallerde açık bir şekilde irşat ve tebliğ vazifesi
yapılamayabilir, durum ve şartlar o işe imkân ve fırsat vermeyebilir.
Öyle ki inanan bir insanın orada kendi mevcudiyetini muhafazası dahi çok
güç olabilir.
Fakat o coğrafya veya mahalde bulunmak umumun hukukunu
ilgilendiren bir mecburiyet olarak görülüyorsa, kimi insanlar fedakârlık
yapıp oralarda duygu ve düşüncelerini kendi içlerinde yaşamayı
düşünebilirler.
Evet, köşe başlarını tutmuş gulyabanileri göz önünde
bulundurarak, kendi milleti ve insanlığın geleceği hesabına sükûtîliği
tercih edenler olabilir.
Kim bilir, onların bu sessiz hâli,
samimiyetlerinin derecesine göre, en talâkatli hutbelerden bile daha
fasih bir beyan çağlayanına dönüşebilir.
İşte bu gibi hususi durumları
istisna edecek olursak, irşat ve tebliğ vazifesi camideki imam, vaiz ve
müezzin için bir vecibe olduğu gibi, teker teker her bir mü’min fert
üzerine de terettüp eden bir mükellefiyettir.
Özel Donanımlı Müstesna Kametler
Bununla
birlikte Cenâb-ı Hakk’ın yüce mesajını insanlığa duyurmak için, hususi
olarak seçip tavzif buyurduğu, öyle bir misyona memur kıldığı seçkin
kulları da vardır.
Bunların başında enbiyâ-i izâm efendilerimiz (alâ
nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vetteslîmât), daha sonra da asfiya-i kirâm
hazeratı gelir.
Bunlar tekvînî ve teşriî emirleri çok derince duyan,
engin bir ufukla değerlendirme kabiliyeti bulunan, her şeye mahrutî ve
bütüncül bir nazarla bakabilen hususi donanımlı insanlardır.
Öyle ki
bizim sebep ve sonuca bakarak arayıp bulabileceğimiz münasebetleri onlar
halk ifadesiyle “şipşak” tespit ediverirler.
Bu, onlara bahşedilmiş
hususi bir lütuf, hususi bir ufuktur.
Meselâ, Efendiler Efendisi’nin
(aleyhissalâtü vesselâm) hayat-ı seniyyelerine atf-ı nazar edip, O’nun
eşsiz fetanetiyle çözüme kavuşturduğu problemlere baktığımızda,
söylediğimiz bu hususu açık ve net bir şekilde görebiliriz.
Değişik
vesilelerle arz ettiğim gibi, karamsar bir feylesof olan Schopenhauer
bile Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında,
“İnsanlığın üst üste problemler yaşadığı böyle bir dönemde insanlık,
yağdan kıl çeker gibi problemleri çözen Hazreti Muhammed’e ne kadar
muhtaçtır.” demektedir.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi
ekmelüttehâyâ) ilâhî mesajın aydınlatıcı tayfları altında, fetanet-i
uzmasıyla, dehaların değişik alternatiflere başvurmak suretiyle çözüm
bulmaya çalıştıkları; bulamayıp çaresizlik ve acziyet içerisinde düşünüp
durdukları problemleri, –onlar düşünedursunlar– hemen çözüvermiştir.
Öyle ki, O Şanı Yüce Nebi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna
getirilip de çözümsüz kalmış tek bir mesele gösterilemez.
Evet, O;
ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî, uhrevî, iman, amel ve muamelatla
alâkalı bütün problemleri hususi donanım ve eşsiz fetanetiyle bir
hamlede çözüme kavuşturmuştur.
Asıl konumuz olmadığından, mevzuyla
alâkalı müşahhas misal ve delilleri ilgili yerlere havale edip geçmek
istiyorum.
İşte Nebiler Serveri başta olmak üzere, bütün enbiyâ-i izâmın asliyet
planındaki vazifeleri hep irşat ve tebliğ olmuştur.
Bunun dışında kalan
her şey bir yönüyle onlar için tâlî bir meseledir.
Bu müstesna kametler,
bütün bir insanlığa rehber, beşeriyete imam olmaları hasebiyle dünya ile
iştigal gibi görünen bir kısım iş ve vazifeler de yapmışlardır.
Meselâ
Hazreti Davud ve Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi
peygamberlerin ve belki onlardan sonra gelen evlatlarının hükümdarlık
gibi bir konumları da olmuştur.
Fakat onların bu tür vazifeleri, aslî
vazifeleri olan peygamberliklerinin yanında hep tâlî derecede kalmıştır.
Onlar hem masum hem de masundurlar.
Dolayısıyla hükümdarlık gibi insanın
başını döndürüp bakışını bulandıracak bir konumda dahi Allah, onları
inayetiyle teyit ve sıyanet buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, onlara yaptıkları
işlerde hata işletmemiş ve peygamberlik misyonuna halel getirecek bir
duruma asla düşürmemiştir.
Hâsılı, ilk peygamberden Hatemü’l-Enbiyâ
Efendimiz’e kadar gelen bu hakiki mürşidlerin, başka bir ifadeyle bu
irşat âbidelerinin asliyet planındaki vazifeleri hep Cenâb-ı Hakk’ın
mesajını insanlığa duyurmak olmuştur.
Zahiren irşat ve tebliğ
vazifesinin dışında gibi görünen bazı hâlleri ise, biraz önce ifade
ettiğimiz gibi, muhataplarına göstermeleri gerekli olan rehberliğin
hakkını vermeye matuftur.
Öyle ki, onların izdivaç ve ailevî
münasebetlerinin arka planında bile mesajlarını insanlığa duyurma
maksadı vardır.
Yol ve Yön Değiştirmeyen İrade Kahramanları
Cenâb-ı
Hak, zılliyet planında enbiyâ-i izâmın dışında bir kısım büyük kimseleri
de –hem de başları döndürüp bakışları bulandıracak hükümdarlık, devlet
başkanlığı gibi bir konumda olmalarına rağmen- irşat ve tebliğ
vazifesinde istihdam etmiştir.
Meselâ Emevî halifelerinden Ömer b.
Abdülaziz hazretleri, Abbasi halifelerinden Hazreti Mehdi ve Harun Reşid
ve özellikle Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine kadar olan Osmanlı
Hükümdarları söylediğimiz bu hususa misal olarak verilebilecek
şahıslardır.
Bunların her biri kutup seviyesinde insanlar olmakla
beraber, kendilerinin veli, kutup olduklarını iddia etmek şöyle dursun,
basit ve sıradan bir insan olduklarına kendilerini inandırmış ve bu
anlayışlarıyla veli ve kutup olmalarına apayrı bir derinlik kazandırmış
büyük kâmetlerdir.
Siz, bir insanın içinizi okumasından, bakışınızdan
hareketle kalbinizin derinliklerini keşfetmesinden ve daha başka
hususiyetlerinden o zatın evliyaullahtan biri olduğunu hissedip
anlayabilirsiniz.
O zat da bu durumun farkında olabilir.
Fakat gavsiyet
ve kutbiyeti bilmeyen, kendilerini hiçbir zaman öyle bir konumda
görmeyen yukarıda isimlerini saydığımız insanlar ise, şu anki Türkiye
gibi otuz devletin başında bir devlet başkanı olmalarına rağmen,
mahviyet, tevazu ve hacalet içinde kendilerini sıfırlamasını bilmiş
insanlardır.
Meselâ Sultan Ahmed Camii yapılırken, Efendiler
Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) kadem-i pâkini sorguç
gibi tacına takan Sultan Ahmed cennetmekan aleyhir-rahmetü ve’l-gufran
hazretleri de, “Allah’ım Ahmed kulunun günahlarını mağfiret buyur” dua
ve niyazları içinde, eteklerine taş doldurup işçi ve ırgatlarla beraber
taş taşımaktaydı.
Görüldüğü üzere padişahlık bu insanların başını
döndürüp bakışlarını bulandırmamış ve hangi konumda olurlarsa olsunlar
mahviyet, tevazu ve kulluk şuuru içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Şimdi eğer, enbiyâ-i izâm ve onların yolunu takip eden bu büyük zatlar,
irşat ve tebliğ vazifesini hayatlarının gayesi bilmiş, duygu ve
düşüncelerini hep o iş etrafında örgülemiş, gözlerinin içine başka
hayallerin girmesine asla müsaade etmemiş, hep doğru düşünmüş, doğru
karar vermiş ve doğru hareket etmişlerse, o zaman, zılliyet planında
onların takipçileri olan günümüz mürşitlerinin de, mefkûrelerine hep
sâdık kalmaları, yüzlerine gülen dünyanın cazibedar güzellikleri
karşısında asla yol ve yön değiştirmemeleri gerekir.
Aksi takdirde dine
hizmet şerefiyle serfiraz kılınan bir fert, asıl vazifesini unutup
dünyanın cazibedar güzellikleri peşinden koşarsa, maksadının aksiyle
tokat yer ve hayatını fiyaskolar fasit dairesi içinde sürdürür durur.
Meselâ günümüzde, vira bismillah deyip ilim ve irfan hayatımız adına
okul, üniversite, hazırlık kursu ve kültür lokalleri açan, dünyanın dört
bir yanına hicret ederek bu işin rehberliğini yapan insanlar, Allah’ın
rızası ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccühünü
kazanmayı bir tarafa bırakıp, kendilerince başka dünyevî işlerin peşinde
olurlarsa, peşinden koştukları o işlerde başarısız olur, künde künde
üstüne devrilebilirler.
Evet, bidayette çok yüksek ideallere talip ve
dilbeste olan bu insanlar, bunu bırakır, çok küçük şeylere tenezzül
eder, dünyevî bir kısım projelere girerlerse, ahiret projelerindeki
vazife ve işlerini karıştırırlar.
Böyle olunca da, Cenâb-ı Hak,
peygamberlik mesleği olan irşat ve tebliğ vazifesini, bu büyük mânevî
nimeti onların elinden alacağı gibi, dünyevî işlerinde de onları
muvaffak kılmaz.
Hatta bir kısım başarılar söz konusu olursa, bunu bir
mekr-i ilâhî bilmeli ve bu ağır günahın cezasının öteye havale edildiği
düşünülmelidir.
Allah’ım Bizlere, Bizi Aşan İstidatlar Ver!
Elbette
ki inanan insanlar içinde de ticaretle uğraşan, çalışıp çabalayan, para
kazanan, maddî imkân ve servetlere sahip bulunan insanlar olacaktır.
Fakat kader-i ilâhî tarafından bir insan bir yere sevk olunmuş ve sevk
olunduğu o konum bir nefer misali kendine ait hiçbir şeyi düşünmeksizin
sırf millet hesabına çalışıp çabalamayı gerektiren bir makamsa, insanın
bu mazhariyetin farkında olup ona göre hareket etmesi gerekir.
Evet,
kâhir bir kudret tarafından bir vazife taksimi yapılmış ve buna göre
herkese bir yer düşmüştür.
Bazıları ticaretle uğraşıp sanayi ile iştigal
ederken, bazıları da bir yerde memur olup öğretmenlik, rehberlik veya
idarecilik yapmaktadır.
İşte öyle vazifeler, öyle konumlar vardır ki, o
vazife tam bir adanmışlık içinde, irşat, tebliğ ve temsil dışında başka
hiçbir şey düşünmemeyi gerektirir.
Dolayısıyla herkes bulunduğu yerin
hakkını vermeye, bulunduğu o konumda rantabl olmaya çalışmalıdır.
Meselâ, idareci, rehber, öğretmen konumunda bulunan bir insanın omuzları
üzerinde, okumada farklı yöntemler geliştirme, farklı terkip ve
tahlillere ulaşma, konuları daha renkli ve daha farklı formatlarla sunma
ve böylece kalb ve zihinleri aydınlatma gibi önemli bir vazife
bulunuyorken, bütün bunları bırakıp dünyevî bir kısım emeller peşinde
koşması; koşup kalb ve zihin dağınıklığına düşmesi ne ölçüde doğrudur;
sizlerin iz’an, insaf ve vicdanlarınıza havale ediyorum.
Bu açıdan,
Allah bazılarını bu istikamete sevk etmişse, o tâli’liler, artık hedefe
kilitli bir hâlde, başka hiçbir arayışa girmeden, sağa-sola bakmadan,
herhangi bir inhiraf yaşamadan yollarına devam etmesini bilmelidirler.
Eğer onlar bu mevzuda hedef ve gayelerinden sapmaz, safvet ve samimiyet
içinde sa’y u gayretlerini devam ettirirlerse, Cenâb-ı Hak da onlara
ekstra lütuflarda bulunur ve onlara çok önemli hizmetler, o hizmetlerde
çok önemli muvaffakiyetler nasip eder.
Zira unutulmamalıdır ki, Allah’ın
bidayette lütfettiği kabiliyet ve istidatlar, ne kaderi ne de Cenâb-ı
Hakk’ın atâsını bağlayıcıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın kaderinin yanında kazası,
yani onun infaz edilmesi ve aynı zamanda o infazı önleyecek bir de atâsı
vardır.
Buna ekstradan veya fevkaladeden lütuf diyebilirsiniz.
Meselâ
sizin hakkınızda bir camide müezzinlik veya vaizlik yapacağınıza dair
bir takdir vardır.
Siz bu imkân ve fırsatı değerlendirir, söylediğiniz
her şeyi kalbinizin sesi olarak söyler, duygularınızı, kalbinize bir
mızrap vuruyor gibi seslendirir, dilinizden dökülen her kelimenin
gönlünüzün sesi olmasına dikkat edersiniz.
Allah’ı duyurma, O’nun
gönüllerde iz bırakması ve heyecan uyarması mevzuunda ölesiye bir gayret
sarf edersiniz.
Kendinizi anlatmaz, kendiniz adına milletin
takdirlerinden bir şey kotarmaya uğraşmazsınız.
Kürsüye çıkmadan evvel;
“Allah’ım ne olur, bahtına düştüm.
Senin rızana muhalif bir şey
söyleyeceksem beni burada konuşturma.
Dilim dolaşsın, mahcup bir şekilde
ineyim aşağı ama Senin rızana muhalif bir söz ağzımdan çıkmasın!”
diyecek kadar samimi ve yiğitçe davranırsınız.
İşte siz
söyleyeceklerinizi hep bu şekilde ihlâs ve samimiyet içinde söylerseniz,
Cenâb-ı Hak da ekstra istidatlar bahşedip mevcut kabiliyetinizin çok
üstünde size muvaffakiyetler ihsan eder.
İsterseniz Alvar İmamı’nın şu
ifadelerine bir de bu açıdan bakabilirsiniz:
Sen Mevlâ’yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?
Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?
Zaten biz dualarımızda, “Allah’ım Bizlere, bizi aşan istidatlar ve o
istidatlarda inkişaflar ver!” demiyor muyuz? Evet, bizim şu an sahip
olduğumuz istidat ve kabiliyetlerimiz Allah’ın nâmütenâhî kudret ve
takdirini bağlamaz.
Siz öyle bir adım atar, öyle samimane bir gayret
ortaya koyarsınız ki, siz hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak atâsından
ekstra lütuflarda bulunur.
Şimdiye kadar hiç düşünemediğiniz, kalbinize
gelmeyen şeyleri ilham eder, aklınıza getirir.
Evet, ufkunuzu öyle bir
açar ki Cenâb-ı Hak, uzaktan yakından alâkanız olmadığı ve aklınızın
ermeyeceği plan ve projeleri sizin vesilenizle hayata taşır ve bu durum
karşısında sizler de şaşırır kalırsınız.
Bu açıdan, kabiliyetleriniz ne seviyede olursa olsun, siz hakka dilbeste
olunca, Allah da (celle celâluhu) sizi yarı yolda bırakmaz ve sizi yüz
üstü terk etmez.
O zaman gelin, kabiliyet ve istidatlarımızı Allah’ın
rızasını kazanma ve nâm-ı celîl-i sübhanisini insanlığa duyurma
istikametinde santimini zayi etmeksizin kullanalım; kullanalım ki,
Cenâb-ı Hak da istidat ve kabiliyetlerimizi olduğunun üstünde inkişaf
ettirip azları çok, birleri bin etsin.
Âmin!
Soru: Musibet, sıkıntı ve endişe anları kulun kendi uzaklığını aşması ve Cenâb-ı Allah’a yaklaşması adına bir rampa vazifesi görür mü? Tazarru vakitleri diyebileceğimiz musibet zamanlarında Allah’a teveccüh etmeme, O’ndan daha çok uzaklaşmayı netice verir mi?
Cevap: Kimi
insan vardır, kendi bedeninin, beşerî yapısının, çoluk çocuğunun, ailevî
hayatının veya akraba çevresinin başına gelen bela ve musibetlerden
dolayı endişe ve sıkıntı duyar.
Kimi insan da vardır, çevresiyle
alâkadarlığının genişliği ölçüsünde derece derece kendi köy, nahiye,
kasaba ve ülkesinde meydana gelen hâdiselerden dolayı müteessir olur.
Ama kimi insan da vardır ki, nazarları her an bütün dünyaya
müteveccihtir, herkesle alâkadardır ve yeryüzünde olup biten hâdiseleri,
ateş nereye düşerse düşsün kendi üzerine düşmüş gibi içten içe
vicdanında duyar, hisseder ve yaşar.
Elbette bu seviyedeki bir endişe ve
ızdırap, takdir ve tebcil edilecek mukaddes bir ızdırap ve endişedir.
Ancak insan, ifrata girmemeli, kendine zarar verecek, azap edecek bir
duruma düşmemelidir.
Ayrıca, çekilen o sıkıntı ve ızdırap, asla iradeyi
felç edecek, insanı ümitsizliğe sevk edecek, onu çaresizlik psikolojine
sürükleyecek bir noktaya gelmemelidir.
Bildiğiniz üzere âlemlere rahmet
olarak gönderilen, kalbi bütün insanlık için tir tir titreyen Nebiler
Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzudaki tebcil ve takdir
edilecek hassasiyeti, vahy-i ilâhî tarafından tadil buyrulmuştur.
Meselâ
Kehf sûre-i celilesindeki bir âyet-i kerimede;
“Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.” (Kehf sûresi, 18/6) buyurulmak suretiyle, iltifat ve takdir edalı böyle bir tadilin yapıldığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun zatında ümmete ikazda bulunulduğu söylenebilir.
Izdırapsızlık ya da İnsanlığın Bitişi
Bu
açıdan O’nun ümmetinden olan her fert, peygamberâne bir azim, kararlılık
ve kucaklayıcılık içinde başta kendi çevresi ve yakınları, ülke ve
milleti olmak üzere topyekün Müslümanları, hatta himmeti daha da âliyse,
bütün insanlığı kucaklamalı ve onların ızdırap ve sıkıntılarını kendi
vicdanında duyup hissetmeye çalışmalıdır.
Zira günümüz dünyasında, bir
baştan bir başa bütün yeryüzünde adaletsizlik, hukuksuzluk ve eşitsizlik
–halk ifadesiyle– gırla gitmektedir.
Açlık ve sefaletten ölüp giden,
çeşit çeşit zulüm ve baskıya maruz kalan insanların hâl-i pürmelâli
yürekleri parçalamaktadır.
İşte bu hazin manzara karşısında olup
bitenleri sinema seyrediyor gibi seyretmeme, onlar karşısında heyecan ve
ızdırap duyma, insan olmanın gereğidir.
Aksi ise, insanlığın bitişi,
onun kaybedilmesi demektir.
Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem):
“Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (Taberani, Mu’cemu’l-evsât, 7/270.) buyuruyor ki, konumuz açısından derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.
Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş
her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir.
Fakat inanan
bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup
hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna
kapılmamalıdır.
Bilakis Hz.Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh etmeli, içini
dökmeli, duaya sarılmalı, O’na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde
iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her
ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır.
Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi
bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar
içinde kıvranıp durmaktadır.
Bu dert ve sıkıntılar bazen fasıl fasıl yer
değiştirse, kâh oraya kâh buraya geçse de, umumi mânâda bilmem kaç
asırdan beri devam etmektedir.
Bu durum karşısında biz kimi zaman
ellerimizi açıp,
“Allahım! Ülkemiz, ülkümüz,
geleceğimiz, milletimiz, ikbalimiz lehinde çalışan insanları payidar
eyle, onları muzaffer kıl, fevz ü necatla serfiraz eyle!” diye dua
ettik.
Kimi zaman da, “Allahım! Ülkemiz,
geleceğimiz, maddî-mânevî değerlerimiz aleyhinde çalışan ve milletimizi
bölmek ve parçalamak için uğraşanları Sana havale ediyoruz, onların
haklarından gel!” diyerek Rabbimize sığındık.
Evet, bütün bunlar
karşısında “Keşke olmasaydı!” deyip ızdırapla iki büklüm olduk.
“Keşke,
kendi insanımıza karşı bu ölçüde bir temerrüt, bir inat gösterilmeseydi.
Keşke bu ölçüde bir bağnazlık ve taassup yaşanmasaydı.
Keşke, düşmanlığa
kilitli bazı insanlar, Anadolu insanına ve bu ülkenin evladına insafla
ve önyargısız bir şekilde, bir kerecik olsun bakabilselerdi.
Evet,
keşke, bir kerecik olsun, milletimiz ve insanlık adına yapılan bu güzel
hizmetleri sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutabilselerdi.
Ve keşke,
asırlarca hak ve adaletin temsilcisi olmuş insanımız, bugün de, şanlı
geçmişinde olduğu gibi, yeryüzünde, devletler muvazenesinde söz sahibi
olabilseydi.
Bütün mazlum ve mağdurlara kol kanat gerebilecek bir konumu
bulunsaydı.
Sözüne itibar edilir, gözünün içine bakılır bir merci
olsaydı.
Neden benim ülkem de, devletler muvazenesinde, bir Amerika, Çin
veya Hindistan’ın yerinde olmasın? Neden dünya ekonomisini belirleyen,
siyaset ve idarede söz sahibi olan, gözünün içine bakılan bir ülke
konumunda bulunmasın? Bütün bunların mutlaka olması lazımdır.
Çünkü
görüyoruz ki, bu civanmert millet, devletler muvazenesindeki gerçek
konumunu ihraz edeceği âna kadar, dünyanın daha çok çekeceği var.”
İşte, bu güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti vicdanında duyması, ellerini açıp ızdırar hâliyle:
“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve
bekâsını kudret elinde tutan Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip
inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya
kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî/Sünen,
6/147) demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz
etmesidir.
Bunu yapabildiği takdirde insan, bela ve musibetler
karşısında, sarsıntı yaşamaz, ye’se düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz
ve hep Cenâb-ı Hakk’a iltica ederek, inayeti hep O’ndan bekleyerek
işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.
“Tulumban Al Yetiş İmdada, Yangın Var!”
Tebcil
ve takdir edilmeye değer bu tür sıkıntılar için biz “mukaddes azap”,
“kutsal sıkıntı” ifadelerini kullanıyoruz.
Farklı zamanlarda arz ettiğim
gibi elimden gelse, bütün insanların içine, onların ciğerlerini “cız”
diye cazırdatıp yakacak böyle bir ızdırap saçardım.
Çünkü o, en müessir
bir duadır.
Duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en
önemli bir faktördür.
Evet, ızdırap ve ızdırar kadar dualara hız
kazandıran başka bir şey yoktur.
O hâlde inanan sineler, insanlığın bu
hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli
ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu halimize!” deyip ızdırapla
inlemelidirler.
İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını
öperken onlar da “Ne olur Allahım, bahtına düştük!” diyerek Allah’a
içlerini dökmelidirler.
İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için
bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder.
Biz de bir
itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız.
Zira Sûzî’nin sûzîşî nağmelerle ifade ettiği gibi;
“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.
Dedim: Zahirde mi âşık?
Dedi: İhfada yangın var.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin,
Bakın deryada yangın var!”
Evet, ülkede yangın var.
Dünyada yangın var.
Hayatî müesseselerde yangın
var.
Gelin Allah aşkına böyle büyük bir yangın karşısında herkes bir
itfaiye memuru gibi hareket etsin; hareket etsin de bu korkunç yangını
el birliğiyle söndürebilelim.
Bu arada hemen şunu da ifade edeyim ki, başkalarının derdiyle sürekli şakaklarımız zonklasa, gece-gündüz o mukaddes dertle inim inim inlesek de, diğer insanları dertsiz, gamsız, ızdırapsız gibi görmek kesinlikle doğru değildir, böyle bir bakış açısı onlar hakkında suizan olur, bizim sırtımıza da ağır bir vebal yükler.
Günahların Neticesi Lanetlik Sıkıntılar
Bu
ulvî ve mukaddes sıkıntı ve ızdıraplar dışında insanın yaşadığı bazı
sıkıntılar da vardır ki, onlar, daha çok ferdin işlediği hata ve
günahların neticesidir.
Bu durum bir maneviyat büyüğü tarafından
“İnsanın içindeki sıkıntılar, günahlara terettüp eden cezalardır.” (Zehebi,
Tarihu’l-İslâm, 26/376) ifadesiyle dile getirilmiştir.
İnsanın içindeki
bu sıkıntı ve kuruntular, insanı hizmete sevk etmesi bir yana onu
hizmetten alıkoyar.
Öyle ki bu hâlet-i ruhiyeye kendini kaptıran bir
fert, kuruntularla oturur kalkar, hep kuruntularını konuşur.
“Şu şöyle
olmalıydı, bu böyle olmalıydı…” gibi sözlerle sürekli insanları
eleştirir durur ama iş ve aksiyon adına da herhangi bir cehd ortaya
koymaz/koyamaz.
Bazılarımızın aklına gelebilir ki, “Biz –hafizanallah–
fuhuş işlemiyor, hırsızlık, haramilik vs.
yapmıyoruz.
Dolayısıyla
içimizi gam ve sıkıntı ile dolduracak bir günah işlemediğimiz
kanaatindeyiz?” Ancak unutulmaması gerekir ki, günah sadece yukarıda
sayılanlar değildir.
Ümmetin derdi ile dertlenmemek, emr-i bi’l-mâruf
nehy-i ani’l-münker yapmamak da günahtır.
Çünkü Kur’ân-ı Kerim irşat ve
tebliğ üzerinde hassasiyetle durmakta, bu vazife yerine getirilmediği
takdirde, toplumların topyekün bela ve musibetlere maruz kalabileceğini
ifade etmektedir.
Diğer taraftan, el, ayak, göz, kulak, dil, dudak gibi
organların kontrol altına alınmaması, bu konuda sürekli dikkatsiz ve
laubali bir şekilde davranılması ve böylece ısrarla işlenen küçük
günahların da büyük bir günah olarak karşımıza çıkabileceği
unutulmamalıdır.
İşte yığıla yığıla büyüyen bu günahlar “humûm” hâline gelir ve insanın
içinde çeşit çeşit sıkıntılar hâsıl eder.
Diğerlerinin “kutsal
sıkıntılar” olmasına mukabil, denilebilir ki bunlar da insana hiçbir
faydası olmayan “lanetlik sıkıntılar”dır.
Eğer insan bu tür sıkıntılar
karşısında, bir köşeye çekilip nefis muhasebesine girmiyor, aklını
başına almıyor, elini, ayağını, gözünü, kulağını kontrol etmiyor veya
yapması gerekli olan şeyleri yapmaya koşmuyorsa, iç sıkıntısı hâlinde
tezahür eden hümûm da katlanarak devam eder.
Bu açıdan yaşanılan dert ve sıkıntının ne olduğu iyi tefrik edilmelidir.
Ümit edelim ki, bizlerin sıkıntı ve ızdırapları o kutsal tasa ve
kederden olsun.
Bizim dert ve sıkıntımız, bizi harekete geçirecek,
tetikleyecek, şahlandıracak ve çevremizdeki ateş ve yangını söndürmeye
sevk edecek bir dinamo vazifesi görsün.
Zaten insan Allah yolunda hizmet
eder, önüne çıkan musibet ve sıkıntılar karşısında dişini sıkar sabreder
ve her şeye rağmen Allah yolunda koşturmaya, çalışıp çabalamaya devam
ederse, Cenâb-ı Hak da onun içindeki “hümûm”u, iç sıkıntıları izale
eder, gönlüne inşirah verir ve onu itminana erdirir.
Fakat bunun için, sadece bela ve musibet zamanlarında değil, rahat ve
geniş zamanlarda da Cenâb-ı Hak’la irtibatın kavî tutulması gerekir.
Zira Allah (celle celâluhu) buyuruyor ki;
“Siz Beni yâd edin ki, Ben de sizi yâd edeyim.” (Bakara
sûresi, 2/152) Tefsirciler bu ayet-i kerimeyi izah ederken şöyle bir
tevcihte bulunurlar: “Sizler normal, rahat ve geniş
zamanlarında el açıp Bana içinizi dökün ki, sıkıştığınız ve sıkıntıya
düştüğünüz zaman da Ben ekstra ve sürpriz lütuflarla size inayette
bulunayım.” Demek ki bu vaad-i ilâhiye göre insan, rahat, ferih ve
fahur olduğu dönemlerde ellerini açıp, Allah’a yalvarıp yakarmalıdır ki,
Allah da (celle celâluhu), o insan sıkıntıya düştüğünde onun elinden
tutsun, sürpriz lütuf ve inayetlerle onu sıyanet buyursun.
Evet, çok
rahat olduğunuz, herhangi bir ihtiyacınızın olmadığını zannettiğiniz ve
bir sıkıntıdan sıyrılma mülâhazanızın bulunmadığı bir dönemde O’nu
düşünmeniz, O’nu hatırlamanız ve el açıp O’na tazarru ve niyazda
bulunmanız –tabiri caizse– hora geçen, makbul olan dua ve tazarrudur.
Izdırar hâline gelince, o durumda insan, havlin de, kuvvetin de sadece
ve sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğunun şuuru içerisinde ve vicdanının
bütün rükünleriyle bu hakikati duyup hissederek O’na el açıp dua
etmelidir.
Izdırar hâlinde yapılan işte bu dualar hiçbir zaman geri
çevrilmemiştir.
Bildiğiniz üzere Hz.Eyyub ve Hz.Yunus da
(aleyhimesselâm) bütün bütün çaresiz kaldıkları bir esnada el açıp
Allah’a dua dua yalvarmış, Cenâb-ı Hak da ekstra lütuf ve ihsanlarla,
onları, içine düştükleri o sıkıntılardan kurtarmıştır.
Daha niceleri
için Cenâb-ı Hakk’ın bu türden inayet ve yardımları olmuştur.
Belki de,
Salât-ı Münciye ve Salât-ı Tefriciye gibi dualar, böyle zor durumda
kalan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın birer ilhamıdır.
O günden bugüne biz de
sıkıştığımız, başımız ağrıdığı zamanlarda hemen oturur ve belli bir
âdette o duaları okumaya dururuz.
Musibetlere Sabır ve Kurbet
Bela
ve musibetlerin kurbete vesile olması için dikkat edilmesi gereken ayrı
bir husus da başa gelen hâdiselere sabredilip kaderin tenkit
edilmemesidir.
Meselâ, insan “Ne yaptım ki bütün bunlar hep benim başıma
geliyor?”, “Niye benim dualarım hiç kabul olmuyor?”, “Cenâb-ı Hak niçin
bana nazar etmiyor?” gibi dalâlet ve küfür mülâhazasına kapı aralayacak
sözler sarf ettiğinde; sarf edip kadere taş attığında, başa gelen
musibetler, kurbete vesile olması bir yana, insanı şirazeden çıkarır ve
onu Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırır.
Hâlbuki hakiki mü’min, en çetin ve
sıkışık anlarında dahi, Hz.Yakup aleyhisselâm gibi: “Allah’ım
tasamı, kederimi, dağınıklığımı, derbederliğimi, perişaniyetimi, bütün
bütün kolsuz kanatsız kalışımı, Sana arz ediyorum.” diyerek Cenâb-ı
Hakk’a teveccüh etmelidir.
İşte o zaman;
Naçar kaldığın yerde,
Nagah olur ol perde,
Derman olur her derde,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Evet, inanmış bir insan, sıkıntı ve musibetler karşısında:
“Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş”
deyip, engin bir sineyle başına gelen bela ve musibetleri ufaltıp
küçültmesini ve böylece “of, of”ları, “oh, oh”lara çevirmesini
bilmelidir.
Musibetlerin çehresinde rahmetin nümayan olduğunu görmeli,
onlar karşısında “Oh ne güzel” demeli ve böylece irade ve aklın hakkını
vermelidir.
Fakat iradesi çelimsiz, hep rahat yaşamaya alışmış ve bu mevzuda sağlam
bir muhakemeye sahip olmayan kişiler, elinden bir şey alınınca hemen
küsüveren çocuklar gibi, maruz kaldıkları bela ve musibetler karşısında,
hemencecik, her şeyin bittiği ve artık yapacak hiçbir şeyin kalmadığını
düşünebilir; düşünebilir ve –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ın bile, aleyhte dönen o
çarkı, tersine çeviremeyeceği gibi bir sapıklığın içine düşebilir.
Hâlbuki insan daha baştan dayandığı kapının hangi kapı olduğunun
farkında ve şuurunda olmalı, o şuur içerisinde o kapıya dayanıp o
kapının sövelerine tutunmalıdır.
Hikmet gereği, kapı, her istenildiğinde
yüzüne açılmadığında, biraz beklemesini bilmeli, sadakat testine tâbi
tutulduğunun farkında olmalı ve rüşdünü ispat etmeye çalışmalıdır.
İşte
bunu başarabilirse, hakiki mânâda inanmış hiçbir ferdin, o kapıdan asla
geri çevrilmediğini, eli boş olarak geri döndürülmediğini görüp
anlayacaktır.
Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde bu hususa işaret edilmiştir.
Meselâ
bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur:
“Eğer o ülkelerin ahalisi iman edip takva dairesi içinde olsalardı,
elbette Biz, üzerlerine gökten ve yerden nice bereket ve bolluk
kapılarını açardık.” (A’râf
sûresi, 7/96) Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın, nimetlerini, başımızdan aşağıya
sağanak sağanak yağdırması, O’na teveccüh etmemize bağlıdır.
Mâide sûresinde ise bu hakikate şöyle dikkat çekilir:
“Eğer Ehl-i kitap iman etse ve fesatçılıktan ve diğer fenalıklardan
sakınsalardı, elbette Biz onların kötü-lüklerini örter ve onları naîm
cennetlerine yerleştirirdik.” (Maide
sûresi, 5/65)
En’âm sûresinde ise nimet verildiğinde küstahlaşan, verilmediği zaman
ise hemen feryadı basıp –hâşâ– Cenâb-ı Hak’tan şikayete başlayan
bozulmuş tabiat ve karakterler hakkında şöyle buyrulur:
“Senden önce de birtakım ümmetlere resûller gönderdik.
(Dinlemediler.
Bu
sebeple biz de bela ve musibetler karşısında) tazarru edip içlerini
döksünler, yalvarıp yakarsınlar diye onları çetin bir yoksulluk,
hastalık ve sıkıntılarla cezalandırdık.” (En’âm
sûresi, 6/42)
Yine başka bir yerde bu bozuk tabiatlar şu ifadelerle anlatılır:
“Eğer Biz onlara merhamet edip, uğradıkları belayı giderseydik, onlar
yine de azgınlıklarında devam edip giderlerdi.” (Mü’minûn
sûresi, 23/75) Yani musibete maruz kaldıklarında çığlığı basan bu
insanlardan eğer Biz o sıkıntıyı giderecek olsaydık, onlar yine gidip
balıklamasına levsiyata aborde olacaklardı.
Evet, bunlar öyle utanmaz,
öyle hayâsız kimselerdi ki, Cenâb-ı Hak onlara merhamet edip
üzerlerinden kasvetli bulutları kaldırıverse, hemen gidip yine
balıklamasına aynı levsiyatın içine dalacaklardı.
Rabbim hepimizi böyle
bir çarpık anlayış ve sapıklıktan muhafaza buyursun.
İşte bütün bu hususları nazar-ı itibara aldığımızda, sonuç olarak diyebiliriz ki, eğer insan, ister lütuf ve nimetler, isterse bela ve musibetler karşısında dinin muhkem emirlerinden yola çıkarak iyi bir balans ayarı yapar, Hak karşısında sağlam ve doğru bir duruş sergileyebilirse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ne nimetler karşısında küstahlığa girer ne de nimetlerin inkıtaı hâlinde kadere taş atma gibi bir günah ve sapıklığın içine düşer.
Soru:
Konumumuzun hakkını veremediğimiz ve Cenâb-ı Hakk’a karşı iyi bir kul
olamadığımız düşüncesiyle inkisar yaşadığımız anlarda 'Allah indinde
değerinizi bilmek istiyorsanız O’nun sizi ne türlü işlerde istihdam
ettiğine bakınız.' değerlendirmesi önümüze bir ümit kapısı aralıyor.
İçinde bulunduğumuz salih daire, istihdam olunduğumuz vazife ve
hizmetler açısından bu mülâhazayı değerlendirir misiniz?
Cevap: Öncelikle
ifade etmem gerekir ki, soruda dile getirilen ruh hâletini ancak,
kendisiyle yüzleşmesini bilen, bu mevzuda iradenin hakkını verebilen
hesap insanları duyar, hisseder ve yaşar.
Evet, bu hâl, akıbet endişesi
taşıyan, defterini sık sık gözden geçiren, hatta zihin ve hayalinden
geçen yakışıksız şeyler için bile kendini hesaba çeken ve o uygunsuz
tahayyül ve tasavvurlar için dahi 'Bin defa, yüz bin defa
estağfirullah…' diyerek af ve mağfiret talebinde bulunan hesap
insanlarının işidir.
Zira onlar 'Hayalimin kapılarını açık bırakmam
neticesinde bu tür uygunsuz ve münasebetsiz şeyler içeri sızdı.'
düşüncesiyle bu mevzuda tam olarak iradelerinin hakkını veremediklerini
düşünür, kendilerini sorgular ve içten içe ızdırap duyarlar.
Oysaki
insan, objektif mükellefiyet açısından, bu tür tahayyül ve
tasavvurlardan mesul ve sorumlu değildir.
Fakat Allah’a sadık ve samimi
bir kul olmak isteyen fertler, diğer aza ve latîfelerinin yanında,
hayallerini de temiz tutmak, kirlenmesine meydan vermemek ve Allah’a
kulluk yolunda o latîfeye de hizmet ettirmek, onu da kullanmak için
hassasiyet gösterir, titiz davranırlar.
Çünkü onlar, imanın ne demek
olduğunun ve onun vaad ettiği kıymet ve güzelliklerin ne mânâ ifade
ettiğinin farkındadırlar.
Aynı şekilde –hafizanallah– bir kayma
yaşadıklarında, imandan mahrum kaldıklarında, akıbet itibarıyla gidip
varacakları yerin Cehennem olacağını ve oranın tarifi imkânsız ne
dehşetengiz bir azap, bir hüsran yurdu olduğunu çok iyi bilirler.
Bundan
dolayı, onların dudaklarında bazen bir tebessüm beliriverse de, çoğu
zaman, kendileriyle yüzleştiklerinde o tebessümün yerini bin bir endişe
hâli, o endişeden kaynaklanan bir işmizaz, bir yüz ekşiliği alır.
Akıbetinden Korkmayanın Akıbetinden Korkulur
Ancak
'muhasebe', 'murakabe' gibi bir derdi olmayan, kendisiyle yüzleşmeyen ve
hiçbir şey yokmuş gibi gafilâne bir hayat sürdüren insanların, kendi
akıbetleri hususunda herhangi bir korku, endişe ve hesapları olmaz.
Onlar, kendilerini Cennet’te zannediyor gibi, Cennet’i garanti etmiş
gibi bir hayat yaşarlar.
Biz, bu anlayıştaki bir insanın teminatçısı ve
vekili değiliz.
Dolayısıyla o insanın kurtulup kurtulamayacağı mevzuunda
bir şey söyleyemeyiz.
Ancak Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu temel
disiplinlere baktığımızda bu anlayıştaki bir insanın iyi bir yolda
olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çünkü akıbetinden endişe etmeyenin
akıbetinden endişe edilir; akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur.
Dünyada iken, 'Allah huzurunda hesabımı nasıl veririm?' korkusu
yaşamayan bir insan, –hafizanallah– ötede o korkuyu iliklerine kadar
hisseder.
İsterseniz bu noktada;
'Ben kuluma iki emniyeti de, iki korkuyu da birden vermem.' (Beyhakî,
Şüabü’l-iman,1/482) şeklinde rivayet edilen hadis-i kutsîyi
hatırlayabilirsiniz.
Evet, bu kutsî beyana göre, burada uluorta ve
dalgın yaşayanlar ahirette o dalgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.
Fakat burada korkuyla tir tir titreyenler orada korkudan emin
olacaklardır.
Onlara, 'Sen korku hislerini öbür tarafta yaşamıştın.
Burada korku yok sana!' denilecektir.
Bu ifadelerden anlaşılması gereken, insanın dünyada bütün bütün recâ
hissini yitirmesi; yitirip Allah’ın rahmetinden ümidini kesecek ölçüde
bir korku hâli yaşaması değildir.
Biz burada sadece, günümüzde âdeta
görmezlikten gelinen ve unutulmaya terk edilen havf u haşyet duygusunun
insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğini ve onun ahiret hayatı adına
havf-recâ dengesini muhafazanın ne denli önemli olduğunu hatırlatmak
istedik.
Çünkü havf ve recâ dengesi, geçmişten bugüne ahlakçılar, akideciler ve
terbiyeciler tarafından da ele alınıp işlenen çok önemli bir meseledir.
Meselâ Hazreti Gazzâli bu konuyla alâkalı mülâhazalarını ifade ederken
şöyle bir bakış açısı ortaya koyar: İnsan bilhassa gençlik döneminde,
ölümün keşif kollarını henüz bedeninde duyup hissetmediği zamanlarda,
havf ağırlıklı, korku yörüngeli bir hayat yaşamalıdır; yaşamalı ve
'hesap', 'mizan' denildiğinde âdeta yüreği ağzına gelmelidir.
Ancak
ibadet ü taat adına artık yapabileceği pek bir şey kalmadığı ve ahir
ömründe hızla ölüme yaklaştığını hissettiği esnada, recâ ağır basmalı ve
o noktada İmam-ı Şafiî Hazretleri gibi:
'Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven
yaptım.
Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına
koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.'
(İmam eş-Şâfiî, Dîvânu’l-İmam eş-Şâfiî s.100) demelidir.
Küçük Görülen Bir Nohut Tanesi
Kendisiyle
yüzleşmesini bilen Allah dostları, hep böyle bir havf yörüngesinde
hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Meselâ, Esved b.Yezid en-Nehaî Hazretleri
can hulkuma geldiği esnada tir tir titreyip ağlayınca kendisine bu
korkunun sebebi sorulur.
Bunun üzerine o büyük zat; 'Nasıl korkmayayım
ben! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenab-ı Hakk
yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk
eder.' diye cevap vermiştir.
Vefat ettikten sonra kendisini rüyada
görüp, durumunu sorduklarında ise o, 'Vallahi peygamberlikle aramızda
dört parmak gibi bir mesafe kalmıştı.' diye cevap vermiştir.
Bu zat,
dini hakikatleri kendi dönemlerinde ihya eden Ebû Hanife mektebinin ilk
müessislerinden Nehaî ailesinin bir mensubudur.
Yüzlerce sahabiyle
görüşmüş bir insandır. Parmak ucu kadar yanlışa adım atmamış bir irade
kahramanıdır.
Denilebilir ki, bu büyük veli, Peygamber Efendimiz’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde olsaydı peygamber
olurdu.
Fakat gördüğünüz gibi işte bütün bunlara rağmen o, ötelere göçüp
giderken endişeyle kıvrım kıvrımdır.
Demek ki, çok hassas ve duyarlı olan bu insanlar, inhirafın arpa boyu
kadar olanını bile büyük bir tehlike olarak görmüş, onun kendilerini
batıracağından endişe etmişlerdir.
Zaten Üstad Hazretleri de: 'Hazer et,
dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir
lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma' demiyor mu? Zira bazen
ayağınızın altındaki küçük bir nohut tanesi, sizi tepetaklak
getirebilir; getirebilir ve siz, olmayacak bir yerde yüzüstü yere
kapaklanabilirsiniz.
İşte bunun gibi, hakkınız olup olmadığını
düşünmeden ağzınıza koyduğunuz bir lokma, haram olup olmadığına dikkat
etmeden konuştuğunuz bir kelime; bir bakış, bir kulak kabartma, bir adım
atma, bir el uzatma gibi küçük hamleleriniz, küçüklüklerine rağmen size
çok pahalıya mal olabilir.
Bu açıdan insan, günaha girme endişesiyle tir
tir titremeli ve ona göre bir hayat tarzı tutturmaya çalışmalıdır.
Tabiî, bir taraftan böyle bir korku içinde hayatını sürdürürken, diğer
taraftan da mâni-i her kemal olan yeis bataklığına asla düşmemelidir.
Topluluk İçinde Bulunma ve Sıyanet
Bir
topluluk, bir hareket içinde bulunma mevzuuna gelince, ben bunu
metaftaki insanların hâline benzetiyorum.
Siz orada bazen kendi
ayaklarınızla, bazen de başkalarının ayaklarıyla yürürsünüz.
Hele o
bayram günlerinde ifada tavafını yaparken öyle bir izdiham yaşanır ki,
çok defa ayaklarınız yerden kesilir ve siz artık bir topluluğun sırtında
yol alır, öyle mesafe katedersiniz.
Öbür taraftan, siz de bir başkasını
sırtlanır, onu alır götürürsünüz.
Aynen bunun gibi, bir cemaat, bir
topluluk içinde bulunan insan da, bazen iradesinin hakkını veremediği,
heva u hevesine yenik düştüğü bir anda, çevresindeki insanların
sayesinde o durumdan sıyrılır ve kurtulur.
Meselâ onların o güzel hâl ve
tavırları karşısında nefsini sorgulamaya başlar, 'Böyle temiz ve nezih
arkadaşların yanında bu halt da yapılır mı?' der, kendinden utanır,
böylece gözüne, kulağına dikkat eder ve kendine çekidüzen verir.
Meselâ
dilini vazifesi olmayan bir işte kullanacak olsa, yanındaki bir
arkadaşının yüzüne bakar, onun edep ve nezaketinden utanır ve böylece o
çirkin sözü konuşmaktan vazgeçer.
Kelimenin yarısını söylemişken diğer
yarısını söylemeden içine atar ve yutar.
İşte insan, beraber olduğu
güzel arkadaşları sayesinde, zaaflarını, heva u hevesini kontrol altında
tutar ve böylece devrilmekten, yıkılıp gitmekten kendini korumuş olur.
Bundan dolayı, değişik vesilelerle çevremde bulunan insanlara hep 'Bir
yerden bir yere giderken yanınıza mutlaka bir iki arkadaş alın.' diye
ifade etmişimdir.
Çünkü insan günah seylâpları içinde tek başına
kalırsa, gözünü-kulağını, elini-ayağını dinin istediği seviyede kontrol
altında tutamayabilir. Ayrıca, hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın
şöyle bir avantajı da vardır: İyilik ve güzellik adına koşturup duran
insanların hâli, bizim iyilik duygularımızı da tetikler, bizi etkiler,
imrendirir ve teşvik eder.
Zaten hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın, insanı helak olup
gitmekten muhafaza edeceğini ve onun için büyük bir avantaj olacağını
açık bir şekilde ifade eden nasslar da mevcuttur.
Meselâ bir hadis-i
şeriflerinde Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu
aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
'Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturup kalkan hiç kimse tâli’siz
olmaz.' (Müslim,
Zikr 25.) Evet, görüldüğü üzere hadis-i şerif, cemaatle birlikte olanın
şaki muamelesi görmeyeceğini müjdelemektedir.
Dolayısıyla hayırlı bir
topluluk içinde bulunmanın, Allah yolunda güzel bir işte istihdam
olunmanın, insanın ümitsizlik girdabına kapılmaması adına önemli bir
vazife göreceği söylenebilir.
Bu sebeple, Hikem-i Ataiye’de geçen:
'Allah indindeki yerinizi öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizi ne ile
istihdam ettiğine bakın' sözü, bir hata ve günahın altında kalıp ezilen,
yeis neticesinde iradesi felç olan bir kimse için, ümitleri coşturacak
bir söz olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu konuda tam ve sağlıklı bir
değerlendirme yapabilmek için şu temel disiplini her zaman göz önünde
bulundurmamız gerekir: 'Cenâb-ı Hakk’ın nezdindeki yerinizi bilmek
istiyorsanız, Allah’ın nezdinizdeki yerine bakın.' Evet, sizin
nazarınızda Zat-ı Ulûhiyet’e karşı ciddi bir alâka varsa, derin bir
duyguyla o hakikate bağlıysanız, ötede öyle bir muamele göreceksiniz
demektir.
Fakat bir insanın Zat-ı Ulûhiyet’e karşı hiçbir alâkası yoksa,
aşk u iştiyaktan bîhaberse, gafilâne bir hayat yaşıyorsa, onun da gökler
ötesi âlemdeki durumu aynı şekildedir.
Evet, insanın, bu dünyadaki kalbî
ve ruhî hayatı, ötedeki hâlinin resmi ve gökler ötesi durumunun
fotoğrafıdır.
Vazife ve İstidraç
Bu
açıdan Ataullah İskenderânî Hazretleri’nin bu sözü, bir taraftan, bir
hakikatin ifadesi olarak ele alınmalıdır.
Fakat diğer taraftan, mutlak
ölçü olarak kabul edilmemeli, bu mevzudaki başka nassların ışığı altında
bu söz değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Evet, istihdam olunduğu vazife
ve hizmet, insanın ümitvar olması adına bir vesiledir.
Mesela kanalları
temizlemek için kullanılan bir çapa düşündüğümüzde, bu, onun kıymet-i
harbiyesinin ne ölçüde olduğunu gösterir.
Ama yine alet olarak
kullanılan başka bir çapa daha vardır ki, onunla gül bahçesi tımar
edilir.
İşte, böyle güzel işlerde istihdam edilme mevzuu, Cenâb-ı
Hakk’ın size olan teveccühünün bir tezahürü olabilir.
Böyle bir durumun,
ümitlere esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesinde bir mahzur
olmasa gerek.
Fakat yine de bu yaklaşım sorgulanabilir.
Çünkü meselenin bir de
istidraç yanı vardır.
Zira bildiğiniz üzere menkıbelerde, Bel’am b.
Baura ve Bersisa gibi vilayet mertebesini ihraz etmiş çok büyük
kimselerin dahi –hafizanallah– benlik ve enaniyetten tam tecerrüt
edemediklerinden dolayı baş aşağı yuvarlanıp gittiklerinden bahsedilir.
Fakat diğer yandan, menkıbelerde, yaramaz işlerle meşgul olan bir
sarhoşun, yaptığı bir iyilik neticesinde, meselâ verdiği bir sadaka
sonucunda, tastamam bir dönüş yaşadığı, öyle ki Ramazan-ı şerifte
bütünüyle ibadet ü taate yumulduğu ve böyle bir hâldeyken Allah’a
yürüdüğü ifade edilir.
Bu açıdan bir insan, 'İyi bir yerde istihdam ediliyorum.' diye ille de,
mutlak mânâda kendisine bir fazilet çıkarmamalıdır.
Bu noktada yapılması
gereken, bu durumu Allah’ın bir nimeti olarak bilmek ve ona göre hareket
etmek olmalıdır.
Zira bidayette insana verilen bu nimetin ilelebet sürüp
gideceği garanti değildir.
Bundan dolayı, bu büyük nimetin devamı için
insan sürekli dua dua Allah’a yalvarmalıdır.
Ayrıca insan bu hâlin,
kendisini baştan çıkarmaya matuf bir istidraç vesilesi olmaması için
sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı; kendisini O’ndan uzaklaştıracak
hâdiseler karşısında tir tir titremeli ve böyle bir temkin ve teyakkuz
anlayışı içinde hayatını sürdürmelidir.
Evet, şu an, her birimiz, çok
önemli ve çok parlak hizmetlerde istihdam ediliyor olabiliriz.
Ancak
hiçbirimiz müzekka olmadığından yani tezkiye-yi nefse muvaffak
olamadığından, kendimizi,
'Allah bu dini fâcir bir kimse ile de güçlendirir.' (Buhari,
Cihad 182) hadis-i şerifiyle anlatılan o racül-i fâcir gibi bilmeliyiz.
Başkası hakkında böyle bir kanaate varmak elbette ki doğru değildir.
Ancak her fert kendisi hakkında böyle düşünmeli ve son nefesini teslim
edeceği âna kadar bütün iyilik ve güzelliklerin, lütuf ve ihsanların
gerçek sahibinin Cenâb-ı Hak olduğu hakikatini hiçbir zaman aklından
çıkarmamalıdır.
Soru:
Sahabe-i kiram efendilerimizin, bir taraftan en yakın akrabalarının
düşmanca tavırlarına maruz kaldığı, diğer taraftan Kur'ân'ın emir ve
yasaklarına harfiyen uyma niyet ve azminde olduklarından mesuliyet şuuru
altında âdeta preslendikleri bir dönemde Yûsuf Sûresi'nin indirildiği
söyleniyor.
Bu açıdan, bir teselli kaynağı olarak Yûsuf Sûresi
hakkındaki mütalaalarınızı lütfeder misiniz?
Cevap: Kanaatimce
sorunuza mebde ve mukaddime olarak seçtiğiniz hususlar çok önemlidir;
önemlidir zira en başta, İki Cihan Güneşi, Nebiler Serveri Peygamber
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, sahabe-i kiram
efendilerimiz, Mekke döneminde en yakınları tarafından çok ağır ve çok
ciddi tazyik ve zulümlere maruz kalmışlardı.
Meselâ Efendiler Efendisi
(aleyhissalâtü vesselâm), bir taraftan mülhid ve kâfirlerin müteaddiyane
ve mütecavizane saldırılarıyla karşı karşıya bulunuyordu.
Diğer taraftan
da henüz Müslüman olmuş ancak incelik ve enginliğiyle onu tam mânâsıyla
benliğine mâl edememiş, içine sindirememiş kimi insanlardan sâdır olan
anlayışsız tavırlara, kaba ve nezaketsiz diyebileceğimiz davranışlara
maruz kalıyordu.
Zaten Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm),
Mekke'de gördüğü zulüm ve tazyikleri ifade sadedinde bir gün Hz.Âişe
Validemiz'e hitaben: 'Kavminden çok çektim Yâ
Âişe!' buyuracaktı.
Ne var ki, bütün bunlara rağmen, preslenme
tabiri, varlığın ille-i gayesi, kâinatın medar-ı iftiharı O Kamet-i Bâlâ
hakkında kullanılır mı, kullanılırsa yakışık düşer mi bilemeyeceğim.
Eğer bu ifade, yakışıksız bir tabirse, onu, O zat hakkında kullanmaktan
Allah'a sığınırız.
Zira O (aleyhissalâtü vesselâm), hiçbir zaman
devrilmedi; devrilmedi ve her zaman dimdik bir duruş sergiledi.
Evet, O,
Allah'ın emirlerini tastamam yerine getirdi, onları temsilde kat'iyen
kusur göstermedi.
Bu açıdan rahatlıkla diyebiliriz ki, preslenmeler
sadece O'nun ayağının altından geldi ve geçti.
Kur'ân'ın Emirleri Karşısında Sahabe Efendilerimizin Tavrı
Diğer
taraftan, sorunuzda da ifade ettiğiniz gibi, sahabe-i kiram
efendilerimiz, kendilerini diğer toplumlardan ayıran bir hususiyet
olarak, her zaman, Kur'ân ve Sünnet'in ortaya koyduğu emirleri 'Acaba en
âlâ şekilde nasıl yerine getirebiliriz?' diye çok ciddi tehalük
gösterirlerdi.
Meselâ;
'Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun, Allah'a karşı
olabildiğince takva dairesinde bulunun!' âyet-i
kerimesi nazil olduğunda sahabe efendilerimizin âdeta iflahları
kesilmişti.
Öyle ki, gece-gündüz sürekli ibadet etmekten dolayı, elleri,
dizleri ve alınları nasır tutmuştu.
Bir müddet sonra, bir mânâda
tahammülfersa gibi gördükleri bu hâli Cenâb-ı Risaletpenah Efendimiz'e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) arz etme lüzumu duydular.
Ben onların bu
meseleyi ifade sadedinde kullandıkları o ince ve saygı dolu üslubu
burada size ifade edemem.
Fakat öyle anlaşılıyor ki, onlar bu durumu
kendilerine yakışır, öyle yumuşak ve uygun kelimelerle arz ettiler ki,
bunun üzerine Cenâb-ı Hak, rüşdlerini ispat eden o insanlara:
'Allah'tan gücünüz yettiği nispette korkun' kolaylık ve tahfif ifade eden, ümit ve müjde edalı âyetini inzal buyurdu.
Bakara Sûre-i Celîlesindeki:
'İster bir şeyi açığa vurun isterse içinizde tutun! Allah onunla sizi
hesaba çekecektir.' âyet-i
kerimesi indiğinde de benzer bir durum yaşanmıştı.
Cenâb-ı Hak bu âyet-i
kerimede, azim ve cehdleri söz konusu olmasa, tavır ve davranışlarına
aksetmese dahi, hayalleri kirleten, tasavvurları bulandıran, taakkule
bir çelme takan yani fiil hâline gelmese de bir yönüyle fiile dönüşmesi
istikametinde tetikleyici bir fonksiyonu bulunan münasebetsiz tahayyül
ve tasavvurlardan hesaba çekileceklerini ifade buyuruyordu.
Her şeyi çok
iyi okuyan, çok iyi anlayan ve çok iyi değerlendirmeye tâbi tutan
sahabe-i kiram efendilerimiz bu âyet nazil olunca öyle ızdırap
duymuşlardı ki, yaşadıkları bu hâli gökten düşmekten daha ağır bir durum
olarak ifade etmişlerdi.
Bundan dolayı bir kez daha, yine bir alın
nasırlaşması, yine dizlerin nasır bağlaması ve yine maratonu kazanma
adına meseleyi çok yüksek tutma, çıtayı yüksek bir noktaya koyarak
değerlendirme söz konusu olmuştu.
Evet, onlar Allah'a öyle bir
teveccühte bulunmuşlardı ki, bu teveccühleriyle bir kez daha rüşdlerini
ispat etmişlerdi.
Onlar bu imtihanı kazanınca Cenâb-ı Hak da Bakara
sûresinin son iki âyet-i kerimesini inzal buyurarak meseleyi tadil
buyurmuştu.
Keyif ve Zevkle İçilen Bir Çayın Hesabı
Vâkıa
bir insan, usülü'd-din ve kelam metodolojisine göre, içinden geçirdiği
şeylerden dolayı sorumlu olmaz.
Yani objektif mükellefiyet açısından,
bir insan ağzıyla söylemez, gözüyle iradî olarak günahın içine girmez,
el, ayak, dil ve dudak gibi organlarıyla halt karıştırmazsa, akıldan
geçenler günah olarak yazılmaz.
Bizim gibi avam halk için geçerli olan
budur.
Havassa göre ise sübjektif mükellefiyet açısından, hayalin
kirlenmesi bile tevbe ve istiğfarı gerektiren bir hâldir.
Meselâ çay
içiyorsunuz.
Şeker ve limonunu kattığınız çayı yudumlamak çok hoşunuza
gitti ve çok zevk aldınız.
Hemen o esnada, 'Eğer Rabbim'in bunda muradı
yoksa...' deyip kendinizi sorgulamıyor; hayalinize çarpan ve sübjektif
içtihadınıza göre yakışıksız bulduğunuz o hâle karşı istiğfarda
bulunmuyorsanız, konumunuzun hakkını veremiyorsunuz demektir.
Ve yine
diyelim ki, insanlar geldi ve size dediler ki: 'Elhamdülillah, dünyanın
dört bir yanında öyle bir fütuhat ve açılım var ki, bunda herkesin bir
gayret ve cehdi olsa da, bu açılımın temelinde sizin tavsiyeleriniz
var.' Eğer siz böyle bir meselenin ruh ve gönül dünyanızda yapacağı azim
tahribata karşı bir kenara çekilip elli defa 'Estağfirullah ya Rabbi!
Estağfirullah ya Rabbi!' demiyorsanız O'na karşı vefasızlık yapıyorsunuz
demektir.
Büyük zatlar, durdukları basamağa göre Allah'la (celle celâluhu) hep
böyle bir münasebet arayışı içinde olmuşlardır.
Evet, onlar hayallerine
çarpıp geçen şahaplar karşısında bile tir tir titremiş ve Cenâb-ı Hakk'a
karşı tevbe ve istiğfarda bulunmuşlardır.
Bir kez daha ifade edelim ki,
bütün bunlar sübjektif mükellefiyet çerçevesinde ele alınacak
mevzulardır.
İşte sahabe efendilerimiz, âyetler karşısında bu ölçüde bir hassasiyet
göstermişlerdir.
Onlar, meselenin ağırlığından dolayı hiçbir zaman ilâhî
emirleri istikrahla karşılamamış, yılgınlık göstermemiş ve bıkkınlığa
girmemişlerdir.
İşin ağırlığı canlarını gırtlaklarına getirdiği noktada
da hâllerini Efendiler Efendisi'ne arz etmişlerdir.
Biz, misal olması
bakımından birkaç âyetle iktifa etmiş olsak da, aslında birçok âyet
karşısında sahabe-i kiram efendilerimizin durumları bundan farklı
değildi.
Onlar, Kur'ân'ın her bir âyet-i kerimesini kendilerine inmiş
gibi değerlendiriyorlardı.
Önlerindeki Mükteda-yı Küll, Rehber-i
Ekmel'in enginlik ve derinliği içinde meselelere yaklaşıyor ve O Eşsiz
Rehber nasıl hareket edip nasıl davranıyorsa onlar da öyle olmaya
çalışıyorlardı.
Çünkü bir insanı delicesine seven biri, urbasıyla, kılık
ve kıyafetiyle dahi sevdiği o insana benzeme gayreti içinde olur.
Hatta
elinden gelse, mümkünse estetik ameliyat yaptırarak şeklen dahi ona
benzemeye çalışır.
İşte sahabe-i kiram efendilerimiz de, ibadet ü taat
tavrıyla Habib-i Kibriya Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
benzemek için ölesiye bir gayret sarf ediyorlardı.
Ama bazen bu durum
onlara çok ağır geliyordu.
İşte böyle bir durum neticesinde bir gün
onlar Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek
kendilerine az soluk aldıracak bir kıssa talebinde bulunmuşlardı.
Onların bu istekleri murad-ı ilâhiye muvafık düştüğünden Cenâb-ı Hak da
sûre-i Yûsuf'u indirmişti.
En Güzel Kıssa ve Hüsn-ü Âkıbet
Yûsuf
sûresi; Seyyidina Hazreti Yusuf ve onun muhterem, mükerrem ve mübeccel
pederleri Hz.Yakup (alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalâtü vesselâm)
etrafında döner.
Hz.Yusuf'un çektiği çeşit çeşit sıkıntılardan ve
neticede Hakk'ın inayetiyle onlardan kurtuluşu ve maddî-mânevî mazhar
kılındığı lütuf ve ihsanlardan bahseder.
Hz.Yusuf'un kardeşlerinin,
çocukluk döneminde ona karşı yaptıkları bazı kusurlar anlatılır.
Gerçi o
kusurlar bizimkilerin yanında deryada katre kalır.
Çocukluğumda Hz.
Yûsuf'un kardeşleriyle ilgili, 'Bir peygamber evladı bunları nasıl
yapabilir?' gibi bazı mülâhazalarım olmuştu.
Ancak o günden bu güne
belki elli defa 'Estağfirullah ya Rabbi' demişimdir.
Çünkü peygamber
evladı olmaları itibarıyla, onların da peygamber olma ihtimalleri
vardır.
Evet, Hz.Yusuf (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm), kardeşleri
tarafından kuyuya atılmış ve sıkıntılara maruz kalmış olsa da, kuyu onun
için nâzırın evine ulaşan bir koridora dönüşecektir.
Zira bir kervan
tarafından kuyudan çıkarılıp köle olarak satıldığında, iç derinlik ve
güzelliğinin zarfı konumunda bulunan dış güzelliği dolayısıyla herkes
ona talip olmuş ve âdeta başına üşüşmüşlerdi.
Ancak Mısır'ın nâzırı onu
satın almıştı.
Hz.Yusuf, burada da yine farklı bir imtihana tâbi
tutulmuş ve neticede zindana düşmüştü.
Ancak bütün bu sıkıntıların
sonucunda o, sarayda herkesin imreneceği bir konuma gelmişti.
Ancak
bundan öte Cenâb-ı Hak onu, peygamberlik dünya görüşünün, tabiri caizse
peygamberlik felsefesinin Kıptiler, ehramlar dünyasına girmesine vesile
kılmıştı.
İşte dikkatli bir nazarla takip edildiğinde, Kur'ân-ı Kerim'in ifadeleri
içinde, bu sûrede, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse, hemen bir
başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği
görülecektir.
Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor
gibi olduğunda, Kur'ân'ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir
ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz.
Bu sûre-i celîlede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve
hikmetin temsilcisi Hz.Yusuf'un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır'a girip
orada intişar edişini..
hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hz.
Yakub'un, rampadan Allah'a yükseliyor gibi peygamberan-ı zîşan arasında
önemli bir makama yükselişini..
Hz.Yusuf'un kardeşlerinin
Doğrusu bizler suçlu idik!' ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını..
ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz.
Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır.
Kur'ân ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü'minlerinin kalblerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır.
Dolayısıyla bir hikâye tarzında anlatılsa da, bu sûreye asla mücerred bir hikâye gözüyle bakılmamalıdır.
O, birçok insanın sergüzeştini anlatan, bir aile etrafında örgülenen, insanlara ders veren, ilim yörüngeli, hikmet tezahürlü bir sûre-i celîle-i kerime-i mübecceledir.
Meselenin daha iyi anlaşılması adına sofilerin meclislerinde yaşanan bir
hâli size anlatayım.
Cenâb-ı Hak, bir dönem, mehabet ve mehafetle
tüllenen bir kısım ehlullahın meclisinde –pek bir şey anlamadığım ve
istifade edemediğim hâlde– bulunma imkânını bahşetti.
Zannediyorum siz,
o imkânı elde etseydiniz, benim gibi olmaz, onların bu ahvalinden pek
çok istifade ederdiniz.
Evet, onlar tam bir mehafet ve mehabet
insanıydı.
Çok ciddi durur, çok ciddi konuşur ve çok ciddi bir hayat
yaşarlardı.
Öyle ki insanın kalbini ağzına getirecek, yüreğini
hoplatacak şekilde sözler sarf ederlerdi.
Dolayısıyla çevrelerinde bir
daralma ve sıkışma olur ve insanlar boğulacak hâle gelirlerdi.
İşte bu
noktada gayet latîf bir espri ve mizah ile âdeta çevresindekilere biraz
oksijen aldırır, akciğerlerine biraz oksijen püskürtür ve böylece
onların rahat bir nefes almalarını temin eder ve onları
dinlendirirlerdi.
Diyelim ki çok ağır bir meseleden bahsediyorlar.
Çevresindeki insanlarda o daralma ve sıkışmayı gördüklerinde hemen güzel
bir menkıbe anlatır ve bir tebessümle beraber onlara bir soluk
aldırırlardı.
Belki sizler de anlatmaya çalıştığım bu tür hâdiselere
değişik vesilelerle şahit olmuşsunuzdur.
İşte tam olarak bu hâle benzetemesek de, bir bakış açısı olarak, hikmet
edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celîlenin, bir yönüyle, Allah'tan
gelmiş emirlere im'ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor
gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram
efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz.
Zira bu
sûre-i celîlede, bazen bir burkuntu yaşansa da, ardından inşirah gelmiş,
ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş
ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur.
Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî'nin
şehbal açması, Hz.Yusuf'un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması
öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini
unutturmuştur.
Hazreti Pîr-i Mugan, Şem-i Taban'ın ifadeleri içinde;
elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır.
O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı
mübeccele-i mükerreme haline gelmiştir.
Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Yusuf sûresi, bir taraftan upuzun bir
sergüzeşti içinde, ilim ve hikmet yörüngesi etrafında pek çok ders ve
ibreti ihtiva etmektedir.
Diğer taraftan da bin bir çeşit bela ve
musibetler içinde bulunan günümüz mü'minleri için bir ümit ve inşirah
kaynağı olarak gönüllerimize su serpmektedir.
I- Buhârî, Bed'ü'l-halk 7.
II- Âl-i İmrân sûresi, 3/102.
III- Teğâbün sûresi, 64/16.
IV- Bakara sûresi, 2/284.
V- Yûsuf sûresi, 12/91.
Soru:
Bir hadis-i şerifte, bazı günahlara; namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerin
bile kefaret olamayacağı ama helal maişet talebiyle alâkalı sıkıntıların
onları silip süpüreceği ifade ediliyor.
Bu hadis-i şerifi nasıl
anlamalıyız?
Cevap: Evet, bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe-i kiram efendilerimize;
'Öyle günahlar vardır ki, onlara namaz, oruç, hac ve umre dahi kefaret olamaz.' buyurduğu; Ashab-ı Kiram'ın 'Ey Allah'ın Resûlü! O günahlara kefaret olacak nedir?' diye sormaları üzerine de Resûl-i Zîşân Efendimiz'in (aleyhissalâtu vesselâm);
'Maişet talebi için çekilen sıkıntı ve kederler.' diye cevap verdiği
rivayet edilmektedir.
(et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat 1/38)
Hadis-i şerifin izahına geçmeden önce, evvela, Kur'ân ve Sünnet'in doğru
okunup doğru yorumlanmasında ulema-i muhakkikînin, hassasiyetle üzerinde
durduğu temel bir düsturu hatırlatmak istiyorum.
Değişik vesilelerle
ifade edildiği üzere, ister bir âyet-i kerime, isterse bir hadis-i şerif
olsun, onları doğru bir şekilde anlayıp yorumlayabilmek için küllî bir
nazar ve bütüncül bir bakış açısına sahip olmak ve o nazar ve bakış
açısıyla âyet veya hadisi anlamaya çalışmak gerekir.
İşte bu düsturdan
hareketle, diğer nassları da göz önünde bulundurarak umumi mânâda Kur'ân
ve Sünnet'e baktığımızda, rızık talebi peşinde çekilen sıkıntının;
namaz, oruç ve haccın yerini tutamadığı görülecektir.
Umre nafile bir
ibadet olması dolayısıyla onun için belki mülâhaza dairesini açık
tutabiliriz.
Ancak bildiğiniz üzere namaz, dinin direği, nurudur;
sefine-i dini, namaz yürütür ve namaz cümle ibadetin piridir.
Oruca
gelince, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun için:
'Oruç, (riya ve süma ile veya diğer aza ve cevarihe oruç tutturmamak
suretiyle) zayi edilmediği, yırtılıp delinmediği sürece insan için
koruyucu bir zırh ve kalkandır.' (Ali el-Müttakî, Kenzü'l-ummâl 8/443)
buyurmuşlardır.
Hac ise insanın bütün günahlarından arınıp temizlendiği
bir arınma kurnası gibidir.
Hususiyle Arafat, insanın bütün günahlarının
döküldüğü ulvî ve mukaddes bir mekândır.
Dolayısıyla, denilebilir ki,
bir açıdan hacca muadil hiçbir şey olamaz.
O halde namaz, oruç ve hac
gibi ibadetlerin dindeki o muallâ yerlerini hiçbir zaman hatırdan
çıkarmadan, bu ve benzeri hadis-i şeriflerin mânâ ve maksadını anlamaya
çalışmak gerekir.
Derd-i Maişet ve Allah'la İrtibat
İşte
bu açıdan meseleye bakıldığında, evvela bilinmesi gerekir ki, hadis-i
şerifte geçen, 'humum' kelimesinin ifade ettiği mânâ, sadece geçim derdi
neticesinde insanın yaşadığı üzüntü ve sıkıntı olarak anlaşılmamalıdır.
O, daha geniş ve şümullü bir çerçevede ele alınmalıdır.
Evet, insanın
geçim yolunda, harama düşmemek için kılı kırk yararcasına bir hassasiyet
içinde hayatını sürdürme düşüncesi ve bu istikamette içten içe duyduğu
dert ve ızdırap da hadis-i şerifteki 'humum' ifadesinin muhtevasına
dâhildir.
Tarih boyu Allah dostu pek çok büyük zat böyle bir endişeyle
tir tir titremiş ve bu sebeple rızık endişesinin; kulluklarına, Allah'la
irtibatlarına bir mani teşkil etmemesi için Cenâb-ı Hakk'a dua ve
tazarruda bulunmuşlardır.
Meselâ Hasan Şazilî, Abdülkadir Geylanî ve
İstanbul'un âbide şahsiyetlerinden biri olan Ebu'l-Vefa Hazretleri,
kendilerini rızık hemminden halas eylemesi için Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp
yakarmışlardır.
Çünkü rızık endişesi, bir yönüyle, 'bugünüm, yarınım'
dedirtmek suretiyle insanın Allah'a karşı olan/olması gereken
tevekkülünü sarsabilir; sarsıp onun Rabbisiyle olan münasebetine zarar
verecek bir noktaya gelebilir.
Böylece insan, daha bugünden, yarının,
ertesi günün korkusunu yaşamaya başlar, hatta aklı-zihni yarınları
bırakıp öbür günler endişesiyle dolup taşar.
Bu korku ve endişeler
secdede bile onu rahat bırakmaz.
Öyle ki insan, Allah'a en yakın olduğu
secde anında dahi, bir taraftan Allah'a dua ederken, diğer yandan da
maişet derdi kafasını meşgul eder.
Hani, konuyla alâkalı Ebu Hanife
Hazretleri'nin bir menkıbesi anlatılır: O dönemde Hazret-i İmam-ı Hümam
yaptığı içtihatlarla öyle meşhur olmuştur ki, kimin ne problemi varsa
çözüm adına hemen ona müracaat etmektedir.
Bir gün, eşyasını kaybeden
bir şahıs, ona gelerek yitiğini nasıl bulacağını sorar.
Hz.İmam onu
dinledikten sonra, 'Git, abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra gel!'
buyurur.
O zat abdest alıp namaza durduktan sonra, kaybettiği şey her ne
ise, orada hemen aklına geliverir.
İşte bu menkıbede olduğu gibi, kafanızdan silinip gitmiş bazı şeyler
vardır ki, kendinizi ibadet ü taata verdiğiniz esnada şeytan uzaktan
lümme-i şeytaniyenize oklar atar ve sizi onunla meşgul eder.
Normal
zamanlarda aklınıza gelmeyecek şeyler namazda geliverir.
Aynı husus
rızık düşüncesi için de geçerlidir.
O da sizinle namazınızın arasına
girerek, kalblerin Allah'la buluşmasına mani olabilir.
Hâlbuki
Râbiatü'l-Adeviyye felsefesiyle meseleye baktığımızda, bugün yiyecek bir
şeyi olan kimsenin yarın ne yiyeceğini düşünmesi Allah'a karşı
tevekkülsüzlük demektir.
Bu açıdan o büyük zatlar Allah'tan (celle
celâluhu) içlerindeki böyle bir arzu ve duyguyu izale edip, bunun yerine
kalblerinde sadece
'Bütün mahlûkların rızkını veren Rezzak-ı âlem, kuvvet ve metanet sahibi
Hazreti Allah'tır.' (Zâriyât sûresi, 51/58) hakikatinin yer almasını
istemişlerdir.
Evet, o büyük kametler, rızıklarını verenin Rezzâk-ı
Kerîm olduğu gerçeğini her zaman içlerinde duymayı, o duyguyla dolmayı
ve böylece kalb ve zihinlerinin sadece ve sadece O'nunla meşgul ve meşbu
olmasını dilemişlerdir.
Eğer insan, böyle bir tecrit mülâhazasıyla,
rızık talebinin, Allah'la irtibatın yerini almaması, O'nunla münasebeti
zedeleyecek, çatlatacak bir unsura dönüşmemesi için Cenâb-ı Hakk'a
yalvarıp yakarıyor ve bu hedef istikametinde içten içe dert ve ızdırap
duyuyorsa işte bu, bir yönüyle orucun da, namazın da, haccın da önüne
geçebilir.
Tabiî helal rızık talebi peşinde bulunuyorken, insanın yaşadığı her
sıkıntı, meşakkat ve hüzün bu çerçevede olmayabilir.
Çünkü her ibadetin
bir dış rükün ve şartları; bir de hudû ve huşû gibi iç zenginlik ve iç
derinliğine ait hususiyetleri vardır.
Zahire göre hükmetme
mecburiyetinde olan bizler, zahirî şart ve rükünleri yerine getirilen
bütün ibadetlerin sahih olduğuna itimat eder; onların iç derinlik ve
keyfiyetiyle alâkalı herhangi bir değerlendirmede bulunmayız.
Meselâ
namaz kılan bir insanı gördüğümüzde, zahiren kıldığı namaza göre hüküm
veririz.
Yoksa bu şahıs, 'namazını içten, samimi bir kulluk edasıyla
kıldı mı; kıyamdayken tam bir kemerbeste-i ubudiyet içinde hakikaten
kimin karşısında olduğunu hissetti mi, rükûda Allah karşısında bir asa
gibi iki büklüm olduğunu duydu mu, secdesinde Allah'a en yakın olduğu
hâlin bu hâl olduğu şuuruyla hareket etti mi?' ve benzeri hususların
değerlendirilmesi bizi alâkadar etmez.
Zira biz,
kaidesi gereğince insanların zahire yansıyan davranışlarına bakar,
ötesine karışmayız/karışamayız.
Helal Rızık ve Aile Fertleri
Saniyen,
günümüzde olduğu gibi helal rızkın kazanılmasının çok zorlaştığı, her
şeyin haramın kir ve levsiyatına bulaşıp öyle bir kanalın içinden çıkıp
geldiği dönemler olabilir.
Hâlbuki haram-helal mevzuu dinimizde o kadar
önemlidir ki, fukaha-i kiram Müslümanlığın helal ve haramdan ibaret
olduğunu söylemişlerdir.
Bir insan namazını kılıp orucunu tutsa da, eğer
helalinden rızkını kazanma hususuna dikkat etmiyorsa ona kâmil bir
Müslüman denemez.
Evet, kâmil bir Müslüman, rızkının nereden ve nasıl
geldiğine çok dikkat etmeli, onun içine bir arpa ağırlığı ölçüsünde dahi
haramın girmesine asla meydan vermemelidir.
İşte bir insan, helal kazanç
noktasında şartların ağır olduğu böyle bir zamanda, bu mevzu üzerine
yoğunlaşır, dikkat kesilir, edip eylediği her şeyin helalinden olmasına
azamî derecede hassasiyet gösterirse, Cenâb-ı Hak da, bir yönüyle onun
bu dert, gayret ve ızdırabını namaz, oruç ve hac gibi kabul buyurur.
Salisen, bizim İslamî geleneklerimiz ve aile yapımız açısından bir
insan, kendisinin olduğu gibi, uhdesine aldığı kimselerin rızıklarının
helal olmasına da azamî derecede dikkat etme mecburiyetindedir.
Onun
için kütüb-i fıkhiyede, helal yoldan ailenin maişetini temin edip
edememe durumuna göre, ferdin izdivacının hükmü ele alınmıştır.
Buna
göre bazı Hanefi fukahasınca harama girecek bir insanın evlenmesinin
farz olduğu; ciddi harama girme ihtimali bulunmayan fakat kendini
kontrol edememe durumunda olan bir kimsenin ise izdivacının vacip olduğu
ifade edilmiştir.
Buna karşılık harama girme endişesi bulunmayan ve
kendini de kontrol etmesi kavi görünen bir kimse için izdivacın sünnet
olduğu dile getirilmiştir.
Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem):
'Evlenin, çoğalın, zira ben, kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar
ederim.' (Abdürrezzak, el-Musannef 6/173) buyurmuştur.
Günümüz Şartlarında İzdivaç ve Ailenin Önemi
Fıkıh
kitaplarında evliliğin hükmünün açıklandığı yerlerde ele alınan bir
husus daha vardır:
Eğer bir insan eşine, çoluk çocuğuna şüpheli veya
haram şey yedirecekse onun evlenmesinin mekruh olacağı hükmüne varılmış
ve böyle birinin evlenmemesinin daha uygun olacağı ifade edilmiştir.
Helal kazancın önemine işaret etmesi bakımından bu husus ehemmiyet arz
etse ve şüpheli şeyler yedirme ihtimali bulunan bir kimsenin evlenmesi
bir vebal olsa da, günümüz şartlarını nazar-ı itibara alınca bir kısım
fukahanın bu mülâhazasına iştirak edilemeyeceği kanaatindeyim.
Evet,
keşke bütün ömrümüz boyunca şüpheli tek bir nohut tanesi dahi
gırtlağımızdan aşağı gitmese, midemize inmese; keşke yeme, içme ve
hayatın diğer sahalarında hiç mi hiç haramlara girmesek! Fakat beri
tarafta, günümüzde bekâr kalmanın kendine göre öyle bir kısım riskleri
vardır ki, bu durum asla göz ardı edilemez/edilmemelidir.
Bu noktada,
her iki durumda da söz konusu olan riskleri tartıp değerlendirmek ve
hangisi daha fazla, insanı batırıcı, alıp götürücü, bitirici ve insan
için tehlikeliyse ona göre iyi bir tercihte bulunmak gerekir.
Evet, fukaha-i kiramdan bazılarınca eşine, çocuklarına haram yedirecek
bir insanın evlenmeyerek mücerred kalması evla görülmüştür.
Zannediyorum
ulema-i kiramdan uzzab da bu mülâhazaya bağlı olarak hayatlarını
münferit geçirmişlerdir.
Ancak bunlar az yemiş, az içmiş, hayrete
varmış, kendilerinden fâni olmuş, Allah'ı bulmuş ve O'nun izn u
inayetiyle, günahlara hiç girmeden hayatlarını hep bu çizgide
sürdürmüşlerdir.
Ancak sokakların levsiyat akıttığı, ahlaksızlığın gemi
azıya aldığı, insanın gözüne-kulağına, diline-dudağına hâkim
olabilmesinin çok zor olduğu günümüz şartlarında, çoluk çocuğuna şüpheli
şeyler yedirme ihtimali var diye, bir insanın evlenmemesinin daha uygun
olacağını söyleyemeyiz.
Zira böyle bir durum, -hafizanallah- insanları
daha büyük bir vartaya atmak, onları cismaniyet ve nefisleriyle baş başa
bırakıp daha büyük bir felakete sürüklemek demektir.
Evet, ben böyle bir
dönemde, biraz önce dikkat çektiğimiz, bazı fukahanın ifade ettiği
disipline bağlı olarak mücerred kalmayı tehlikeli buluyorum.
Hatta Ömer
b.Abdülaziz Hazretleri'nin yaptığı uygulamayı göz önünde bulundurarak,
meseleyi daha da ileri götürüp diyorum ki, gençlerimiz, bedenî ve
cismanî hayata uyandıkları dönemde, harama adım atmalarına fırsat
vermeden hemen ellerinden tutulmalı ve kendilerine, evlilik hususunda
yapılabilecek her türlü yardım yapılmalıdır.
Bildiğiniz gibi kaynaklarda
Ömer b.Abdülaziz Hazretleri'nin gençleri evlendirme mevzuunda şöyle bir
uygulamasından bahsedilir: Devlet yetkilileri halife Ömer b.Abdülaziz
Hazretleri'ne gelip bütçede fazlalık olduğunu, devlet kasasında çok
fazla para bulunduğunu haber verirler.
O, önce, ne kadar fakir fukara
varsa, onlara o paranın dağıtılması emrini verir.
Bütün fakir fukaraya
para dağıtılır, öyle ki zekât verilebilecek ölçüde fakir kimse kalmaz;
ancak yine de hazine dolup taşmaktadır.
Bunun akabinde, Ömer b.
Abdülaziz Hazretleri, mevcut imkânların, on beş yaşına giren gençlerin
evlendirilmelerine yardımcı olunması için kullanılmasını emreder.
Bu mevzuyla alâkalı verilebilecek bir başka misal de, Muhammed Bahauddin
Nakşibend Hazretleri'yle alâkalı anlatılan şu vakıadır: O, bir gece
mübarek hanesine döndüğünde, mübarek hanımı, 'Efendi, bizim kız bu gece
rüştünü idrak etti.' der.
Hazret, gece hiç uyumadan kalkar, ders verdiği
veya müritlik münasebetiyle kendisine bağlı bulunan talebelerin
medreselerini dolaşır.
Gece yarısı herkes uyurken, medresede Alaeddin
Attar Hazretlerinin odasının ışığının yandığını görür.
İçeriye
girdiğinde de onu güzel bir hâl içinde bulur.
Ona, 'Oğlum, benim kızım
bu gece rüştünü idrak etti.
Onu seninle evlendirmek istiyorum.' der.
O
da bu teklifi emir bilip memnuniyetle kabul eder.
Belki öyle bir
sultanın kerime-i muallası için binlerce insan, kendisinin tercih
edilmesini isterdi.
Ancak bu mazhariyet, daha sonra silsile-i zehebin
önemli halkalarından birini teşkil edecek olan Alaeddin Attar
Hazretlerine nasip olur ve hakikaten o altın halkadan daha nice halkalar
meydana gelir.
Görüldüğü üzere, bu menkıbeye göre, Muhammed Bahauddin
Nakşibend Hazretleri, mübarek kızının, kendini duyduğu, kendini bir
beşer ve bir kadın olarak hissettiği andan itibaren, gözünün içine başka
hayal girmesin diye hemen onu evlendirme teşebbüsünde bulunmuştur.
Cehalet ya da Yıkılan Yuvalar
Bana
kalsa, elimden gelse ben de bu mevzuda mevcut imkânları seferber eder,
gençlere yardımcı olmaya çalışırdım.
Tabiî bunu yaparken, günümüzün genç
nesillerinin izdivaç, aile, çoluk çocuk gibi mevzularda gerekli bilgi ve
donanıma sahip olması için de elimden gelen gayreti sarf ederdim.
Çünkü
hakikaten günümüzde gençlere bu mevzuda ciddi bir eğitim verilmiyor,
onlar bu konuda gerekli bilgi ve donanıma sahip olarak
yetiştirilmiyorlar.
Bundan dolayı aklıma geliyor ki, üniversite, hatta
liselerin bünyesinde aile ve evlilikle alâkalı, muhatapların seviye ve
konumuna göre seminerler verilebilse.
Hatta devletin uygun göreceği
şekilde, bu mevzu belli bir disipline bağlansa, şahıs, gerekli bilgi,
donanım ve ehliyete sahip olduğunu ispat edip bir tür evlilik
sertifikası aldıktan sonra o şahsın evliliğine müsaade edilse.
Meselâ bu
seminerlerde evliliğin insanın omuzları üzerine yüklediği vazife ve
sorumluluklar, eşler arasında iyi bir münasebet ve geçim için dikkat
edilmesi gereken hususlar, çocuk yetiştirme ve terbiye usulleri,
evlilikte karşılaşılan bazı sıkıntı ve meşakkatlere katlanmanın Allah
indindeki kıymet ve yeri, boşanmanın her iki taraf ve çocuklar için
nasıl bir âfet, nasıl bir bela olduğu… gibi hususlar ilim ve yaşanmış
tecrübelerin ışığı altında evlenecek gençlere anlatılıp öğretilebilir.
Çünkü bildiğiniz gibi, bilhassa Batı toplumlarında boşanma oranları çok
ciddi boyutlara ulaşmış durumda ve aile müessesesi tabir caizse gümbür
gümbür büyük bir çöküş yaşamaktadır.
Esasında bu mevzuda bizim durumumuz
da pek iç açıcı değildir.
Çünkü bizim toplumumuzda da boşanma oranları
ciddi bir artış göstermekte ve tam bir çöküş gerçekleşmese de bizde de
aile müessesesi çok ciddi bir sarsıntı yaşamaktadır.
Ümit ederim toplum
olarak bir an önce bu tehlikenin farkına varır ve ne yapılması
gerekiyorsa onları yapmaya koyuluruz.
Soru:
Kur'ân-ı Kerim'de, geçmiş kavimlerin; yaptıkları zulüm ve irtikâp
ettikleri günahlara göre, farklı azap ve musibetlerle
cezalandırıldıklarını görüyoruz.
Ayrıca çeşit çeşit günaha karşı
tevbenin de farklı farklı olması gerektiği ifade ediliyor.
Bu tespitler
ışığında günümüzde başımıza gelen bela ve musibetleri doğru
okuyabilmemiz ve ona muvafık bir tevbede bulunabilmemiz için hangi
hususlara dikkat edilmelidir?
Cevap: Sorunuzda dile getirdiğiniz hususa, bir misal teşkil etmesi açısından, Ankebût sûre-i celîlesindeki şu âyet-i kerimeyi zikredebiliriz:
'Onlardan her birini günahıyla kıskıvrak yakalayıp derdest ettik.Kiminin üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik, kimini korkunç bir gürültü bastırıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk.
Allah onlara zulmetmedi, onlar asıl kendi kendilerine zulmettiler.' (Ankebût sûresi, 29/40)
Görüldüğü üzere âyet-i kerimede o kavimlerden veya o kavimlerde bulunan fertlerden her birinin kendi suçu sebebiyle bir cezaya çarptırıldığı ifade edilmektedir.
Mezkûr âyette, hangi kavmin hangi azapla cezalandırıldığı açık bir
şekilde bildirilmemektedir.
Ancak daha başka âyet-i kerimelerden, burada
zikredilen azap türlerinin hangi kavimlerin başına geldiğine dair bir
kısım bilgilere sahip bulunuyoruz.
Mesela Âd ve Semud kavminin bir sayha
ile helak edildiğini, yerin dibine batırılanın Karun olduğunu,
Firavun'un ise suya gark edildiğini biliyoruz.
Şimdi sorunuza dönecek olursak, öncelikle ifade etmem gerekir ki,
zikredilen bu kavimlerin, günah ve isyanlarıyla, başlarına gelen
musibetler arasında bir münasebet aramanın, bizi çok alâkadar edip
etmeyeceğini bilemiyorum.
Bununla birlikte, böyle bir alâka kurmanın,
değişik maslahat ve faydaları olabileceğini düşünüyorsak, dikkat
edildiğinde, işlenen suçlarla, bu suçlara terettüp eden cezalar arasında
bir münasebet olduğunu görebilir, bir münasebet kurabiliriz.
Mesela, Âd
ve Semud kavimleri, semaviliği görmemiş/görememişlerdi.
Peygambere gelen
vahyi inkâr etmişler, bir peygamberin şahsında kendilerine ulaştırılan
semanın sesini duymamışlardı.
Bunun neticesinde de beklemedikleri
korkunç bir semavi sayha ile yerle bir edilmişlerdi.
Bir kez daha ifade
edeyim ki, Kur'ân-ı Kerim, sarahaten böyle bir münasebeti ifade etmese
de, aklî istidlaller neticesinde biz böyle bir alâka kurabiliriz.
İkinci bir misal olarak, Kur'ân-ı Kerim'de, yaklaşık iki sayfada,
açıktan açığa Karun'un isyanı ve ona verilen ceza anlatılır.
Bu âyet-i
kerimelerde, o tâli'sizin, hazineleri ile ortaya çıkarak halka karşı
çalım satması, caka yapması ve onun bu çalım ve cakalarına bazılarının
imrenerek ona verilenlerin kendilerine de verilmesini temenni etmeleri
dile getirilir.
İşte yerin üstünde âdeta hindiler gibi kabara kabara
dolaşan Karun'a verilen cezanın da, suçuna uygun olarak yerin dibine
batırılma şeklinde tecellî ettiğini görüyoruz.
Hz.Pîr'in ifade ettiği
gibi tevazu, insanı yukarılara çıkarırken, tekebbür ve büyüklenme ise
onu yerin dibine batırmaktadır.
Âyetin sonunda ise fezleke olarak şöyle buyrulur:
'Onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.'
Zulmetme;
haddini bilmeme, hak, hukuk, sınır tanımama, küstahlıkta bulunma ve
hakka karşı meydan okuma demektir.
İşte Ankebût sûre-i celîlesinde,
mezkûr âyetten önce peygamberlerine karşı küstahlık yapan, haddini aşan,
taşkınlıkta bulunan kavimler anlatılmış,
başlarına gelen belalar
zikredilmiştir.
Âyet-i kerimenin sonunda ise, Cenâb-ı Hakk'ın –hâşâ–
onlara zulmetmediği, onların ancak müstehak oldukları cezaya
çarptırıldıkları ve aslında onların yaptıkları zülum ve işledikleri azim
günahlarla, kendi kendilerine zulmedip bunu kendi kendilerine reva
gördükleri ifade edilmektedir.
Günahlarını Alenîleştirenlerin Ötede Karşılaşacağı Muamele
Sorunuzun ikinci kısmına gelince; Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde:
'Bütün insanlar hata işleyebilirler.
Ancak hata işleyenlerin en
hayırlısı, tevbe ile yeniden Allah'a dönenlerdir.' (Tirmizî,
Kıyamet 49) buyurmuşlardır.
Evet, insan hata ve günah işleyebilir.
Ancak
işlenen günahı setretmek ve kimseye faş etmemek esastır.
Çünkü Hazreti
Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Buhari'de geçen
bir hadis-i şerifte:
'Günahı alenî işleyenlerin dışında ümmetimin hepsi affa mazhar
olacaktır.' buyurmuşlar;
daha sonra da kişinin geceleyin işlediği ve Allah'ın da affettiği bir
günahı sabah olunca başkalarına anlatmasını alenî günah işlemenin bir
çeşidi olarak saymışlardır.
(Buhârî, Edeb 60) Böylece o kişi, Allah'ın
örttüğü bir hatayı kendisi açmış, günahını halkın içinde anlatıp
insanları o günaha şahit tutmakla, bir manada kendi elini kolunu
bağlamıştır.
Bunun neticesinde ise, o davranış, ahirette kendi aleyhine
değerlendirilecek bir husus olarak karşısına çıkacaktır.
Bu sebeple diyoruz ki, evet, herkes düşebilir.
Ancak düştükten sonra
yeniden Allah'a teveccüh edip O'na dönmek yerine, kalkıp günahını
başkalarına anlatmak, günah kabahatine daha büyük bir kabahat eklemek
demektir.
Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Settaru'l-Uyûb'tur.
Sadece O'na sığınmak
ve:
'Ey Settar u Gaffâr olan Allah'ım! Günahlarımızı bütünüyle yarlıga! Ayıplarımızı da bütünüyle setreyle!' diyerek Setttar ve Gaffar ism-i mübarekleriyle O'na iltica edip el açmak ve O'na yalvarıp yakarmak gerekir.
Çeşit Çeşit Vesâyet
Soruda
dile getirilen, günahın çeşidine göre tevbe edilmesi mevzuu da,
hakikaten üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur.
Çünkü
tevbe mücerred bir pişmanlık duygusu olmadığı gibi, sadece dille ifade
edilen bir af talebi demek de değildir.
Elbette ki, gönülden nedamet ve
el açıp istiğfarda bulunmak tevbe adına çok önemlidir.
Ancak, sahih bir
tevbe için, aynı zamanda, ne tür bir günah işlenmişse, onun bir daha
tekerrür etmemesi adına, fevt ve ihmal edilen şeylerin telafi edilmesi,
o günahın yaptığı tahribatın giderilmeye çalışılması ve yeniden o günahı
netice verebilecek hususlara karşı sağlam ve kararlı bir duruş ortaya
konulması gerekir.
Meselâ, bu coğrafyanın insanı, bir dönem, kendini
gaflete salıp uyanık davranmadığından ötürü, yabancı duygu ve düşünceler
tarafından ele geçirilmiş ve kuşatma altına alınmışsa, böyle bir gaflet
günahının tevbesi, bir perşembe akşamında, merasim şeklinde dile
getirilen istiğfar cümleleriyle gerçekleştirilemez.
Bir bakın Allah
aşkına, bugün milletimiz ve İslâm dünyasının üzerinde kaç çeşit vesayet
var! Ekonomik vesayet, kültürel vesayet, üstü örtülü siyasî vesayet ve
daha nice vesayet.
Eğer bu çeşit çeşit vesayetler, bizim, şahsî çıkar ve
menfaat peşinde koşmamız, egoistçe tavır ve davranışlar içine girmemiz,
enaniyet ve benlik duygusuyla iftiraklara sebebiyet vermemiz… gibi azim
günahların bir neticesi ise, o zaman yapmamız gereken vahdet-i ruhiyeyi
temin için benlik ve enaniyetimizi ayaklar altına almak, şahsî
menfaatlerimizi düşünmeyi bir kenara bırakıp milletimizi ve onun ikbal
ve geleceğini düşünmek olmalıdır.
Evet, inanan insanlar olarak bu
şekilde çeşit çeşit vesayet altında bulunmak öyle bir cinayet ve öyle
bir günahtır ki, işlenen bu günahın vebalinden kurtulmak için 'onurum,
gururum' demeden, enaniyetimizi ayaklar altına almamız; alıp vifak ve
ittifak adına ölesiye bir gayret sergilememiz gerekir.
İşte bu duygu ve
düşünceyle, muzdarip ve içten bir edayla, dilimizle de, 'Allahım, ne
olur, bahtına düştük.
Bizi affeyle ve bizi kendimize getir.
İhmal
ettiğimiz sahalardaki boşlukları doldurmak için bize güç, kuvvet, irade
ver; fırsat ve imkân lütfeyle!..' diye yalvarıp yakarmalıyız.
İftiraka Sebebiyet Verenler Cennet Yüzü Göremezler
Bilemezsiniz,
bir Endülüs'ü düşündüğümde yüreğim nasıl burkulur, gönlüm nasıl hicranla
dolar.
Evet, bana hep hicran gelir; oradaki mü'minler, birbiriyle
didişip uğraşırken, Ferdinand'ın gelip hepsinin tepesine binmesi ve o
coğrafyada bir gül devrinin hazin bir şekilde son buluşu.
Neticede sekiz
asır sizin elinizde belli bir kıvama ulaşan ve aynı zamanda Batı
Rönesans'ının iyi ve güzel unsurlarına kaynaklık eden bir coğrafya
gözünüzün içine bakıla bakıla gasp edilmiştir.
O koskocaman Devlet-i Âliye'nin, son hâli de esasen bundan farklı
değildir.
Evet, ne acıdır ki, yeryüzü muvazenesinde çok önemli bir
konumu bulunan koskocaman bir Devlet-i Âliye iftiraklar neticesinde
yıkılıp gitmiştir.
Mehmet Âkif'in ifadeleri içinde o büyük devletten
geriye, 'harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız
ümmetler, emek mahrumu günler ve fikri ferda bilmez akşamlar' kalmıştır.
Ancak biz,
'Onlar bir ümmetti, geldi geçti.
Onlara kendi kazandıkları, size de
kendi kazandığınız. (Bakara
sûresi, 2/134) ferman-ı sübhanisini nazar-ı dikkate alıp kendi hâl-i
pürmelâlimize bakmamız gerekir.
Evet, onlar, kazandıklarıyla Allah'ın
huzuruna gittiler.
Biz de bugün bir ümmet, bir milletiz.
Bizim de
tekâsüllerimiz, ihmallerimiz, birbirimizle yaka paça olmamız, anlaşma ve
uzlaşmaya bir türlü yanaşmamamız ve ayrılıklara düşmemiz söz konusu.
İşte bütün bunlar başımıza öyle gaileler açmaktadır ki, koskocaman bir
millet iftiraklar sonucunda zayıf düşürülmüş, sonra da başkaları gelmiş,
tokmakla tepesine inmiş ve onu sürüm sürüm
süründürmüştür/süründürmektedir.
Bütün bu günahlar umumun hukukuna tecavüz olduğu için şahsî günahların
kat be kat önüne geçer.
Hukuk sistemi açısından amme hakkı aynı zamanda
Allah hakkıdır.
Bu açıdan milletin hukukuna tecavüz aynı zamanda Allah
hakkını da ihtiva eder.
Bu sebeple rahatlıkla denilebilir ki,
iftiraklarla bir milleti paramparça hâle getirenler, namaz kılsa, oruç
tutsa, zekat verse ve hacca gitse de, umum millet hakkını helal
etmedikçe, onların Cennet'e girmeleri mümkün değildir.
Bu sebeple, hizip mülâhazasıyla vahdet-i ruhiyeyi yaralayan ve
birbiriyle boğuşarak mübarek bir milleti paramparça hâle getirenler, bu
ağır ve azim günahın vebalinden kurtulmak istiyorlarsa, işledikleri
cinayetin büyüklüğünü görmeli, iftirakın ihanet ölçüsünde bu topluma
zarar verdiğinin farkına varmalı ve artık klik ve hizip anlayışını bir
kenara bırakarak vifak ve ittifaka giden yolları açmalıdırlar; hiç
olmazsa sulh olup ihtilafa düşmeme noktasından bir azim ve cehd ortaya
koymalıdırlar.
Aksi takdirde biraz önce ifade edildiği gibi, umum millet
fertleri hakkını helal etmedikçe, onlar, Cennet'in kokusunu dahi
duyamazlar.
İşte bu anlayış ve bakış açısıyla, hepimizin, 'Keşke,
tırnağımın ucundan başımdaki saçın ucuna kadar ölümü bütün acılığıyla
duysaydım ama âlem-i İslâm âbidesinin ayakta olduğunu, Ümmet-i
Muhammed'in vifak ve ittifak içinde tek bir yürek hâline geldiğini
görseydim.' diyerek dua etmeli ve bütün cehd ve gayretlerimizle bu
işe kilitlenmeliyiz ki, bu durum, umum günahlara keffaret olsun ve
başımızdaki gaile ve musibetler de Rahmet-i İlâhî tarafından bertaraf
edilsin.
Evet, Cenâb-ı Hakk'a karşı:
'Allah'ım bin
kere benim canımı al ama ülkemde nizam olsun.
Ne olur ya Rabbi, bahtına
düştük, canımızı al fakat ruhumuzun abidesini dikmeye bizi muvaffak kıl.
Ne yapalım, âciziz, zayıfız, elimizden bir şey gelmiyor.
Feleğin
çarkları karşısında hep yenik düşüyoruz.
O çarklar bizim arzu ve
isteklerimize göre dönmüyor.
Zira zimam başkasının elinde, dümende
oturan başkası.
Vallahi, billahi, tallahi, çırpınıp duruyoruz ama
dediğimiz şeyler hep havada kalıyor.'
sözleriyle içimizde iç yakan
bir hicran ve hasret olmalı ve sinemiz zıpkın yemiş gibi heyecanla
inlemelidir ki, bizim bu hâlimiz umum günahlara kefaret olsun ve yeniden
bir kez daha milletimizin ikbali gülsün.
Soru:
Hicretin başlangıcında, Medine'deki Müslümanların sayısının, bin beş yüz
civarında olduğu; sekiz sene sonra Mekke'nin fethine ise, on binin
üzerindeki bir orduyla gidildiği bildiriliyor.
Bu kadar kısa bir zaman
dilimi içerisinde, binlerce insanın İslam'la şereflenmesinde, Peygamber
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rauf ve rahim sıfatlarına
sahip oluşunun rolü nedir, izah eder misiniz?
Cevap: Resûl-i
Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Medine'yi teşrif
buyurduklarında ensar ve muhacirînin mecmuu bin beş yüze yakındı.
O
sırada Medine'de, dört bin civarında Yahudi ve dört bin beş yüz kadar da
değişik kabilelere mensup müşrik ve putperest insan vardı.
Bu rakamlar
hakkında kati bir şey söylemek zor olsa da, kadimden bu yana konuyla
alakalı yazılmış el-İstiâb, el-İsabe, Üsdü'l-gâbe gibi kitaplarda
rakamlar bu şekilde ifade ediliyor.
Verdiğimiz bu rakamların tespitinde,
özellikle Muhammed Hamidullah Bey'in -makamı cennet olsun- katkısı
büyüktür.
Öncelikle bu meselede, bin beş yüz insanın nasıl olup da, sekiz bin beş
yüz insan üzerinde, baskı ve zorlamayla değil, onların kendi irade ve
tercihleriyle bir hâkimiyet tesis edebildiğini görmek gerekir.
Bildiğiniz üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Medine'deki Yahudi ve müşriklerle bir mukavele yapmış ve bu
mukavele gereğince onları idare etmiştir.
Günümüzde de, çokça üzerinde
durulan ve dillere destan olan bu Medine mukavelesiyle Efendiler
Efendisi (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Buas vakalarında birbirini yiyen o
toplumu kaynaştırıp uzlaştırmış, aralarında ciddi husumet ve düşmanlık
olan kabileleri bir araya getirip mezcetmiş ve böylece o toplumdaki
fertler arasında çok ciddi bir kardeşlik tesis etmiştir.
Farklı Topluluklar ve İçtimaî Kaynaşma
Aslında
hicret esnasında Medine'deki topluluklar birbirinden çok farklı kültür
ve anlayışa sahip bulunuyordu.
Müşriklerin kendilerine göre bir
dünyaları vardı.
Yahudiler ise tamamen başka bir dünyanın insanlarıydı.
Muhacirînin de ensardan farklı bir yaşam tarzı vardı.
Muhacirîn-i kiram,
umumiyet itibarıyla tüccar insanlardı.
Bazıları yaz günlerini Yemen'de,
kış günlerini ise Şam'da geçirirlerdi.
Ensar ise daha çok çiftçilikle
meşguldü.
Görüldüğü gibi toplumun değişik kesimleri arasında ciddi
farklılıklar söz konusuydu.
Bu kadar farklılıkların olduğu bir toplumda,
bu farklılıkların vuruşma ve çatışmaya dönüşmemesi, içtimaî birlik ve
huzurun tesis edilmesi, fitne ve kargaşaya sebebiyet vereceklerin
problem olmaması, problem olabileceklerin de yumuşatılıp zarar
veremeyecek hale getirilmesinde Allah Resulü'nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) raufiyet ve rahimiyetinin hiç şüphesiz tesiri büyüktü.
Çünkü O,
hiçbir beşerin ulaşamayacağı ölçüde engin ve derin bir şefkate sahipti.
Evet, O, herkesin üzerine tir tir titriyordu.
Öyle bir vicdan
enginliğine sahipti ki, amansız din düşmanı bir kısım mütemerrit
kimseler bile O'na baktığında diyecek bir şey bulamıyorlardı.
Zira İki
Cihan Serveri (aleyhissalâtü vesselâm) İslam'a karşı hazımsız olan
kimseleri dahi ihmal etmiyor, kötülük yaptıklarında, kötülüklerine
misliyle mukabelede bulunmuyor, bir ihtiyaçları olduğunda yanlarında
oluyor ve hatta Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle yaptıkları kötülükleri
iyilikle savıyordu.
Evet, O Şefkat ve Rahmet Peygamberi, sahip bulunduğu engin şefkatin
gereği olarak herkese bağrını açmıştı.
Mesela, Buhari'de geçen bir
hadiste anlatıldığı üzere bir gün hasta olan bir Yahudi çocuğunu
ziyarete gitmişti.
Çocuk vefat etmek üzereyken Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) gelip çocuğun başına oturmuş ve ona iman
telkininde bulunmuştu.
Herhalde çocuk rüşte ermişti ki, Resul-i Ekrem
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ondan Müslüman olmasını
istiyordu.
Allah Resulü'nün bu teklifi üzerine çocuk babasının yüzüne
bakmıştı.
Bunun üzerine babası da çocuğuna: 'Ebu'l-Kasım'ın dediğine uy'
(Buhari, Cenaiz 80) diye tavsiyede bulunmuştu.
Başka bir zaman aklından zoru olan bir kadın Allah Resulü'ne (sallallâhu
aleyhi ve sellem) gelerek bir işini gördürmek istemişti.
Ben, sahabe-i
kiram efendilerimiz arasında bu kadından başka, aklından zoru olan
birini tanımıyorum.
İşte bu kadın, o sokak senin, bu sokak benim, İki
Cihan Serveri'ni dolaştırmış ve sonunda da her ne işi varsa, onu
yaptırmıştır.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)
ashabından birisine, 'git şu işi yap' diyebilirdi veya yanına birisini
alarak ona o işi yaptırabilirdi.
Fakat gönüllere girme ve başkalarına
güven ve emniyet telkin etme adına, O bizzat kendisi gitmişti.
'Mirat-ı Muhammed'den Allah Görünür Daim'
Burada
daha nice baş döndüren, hayranlık uyandıran, göz kamaştıran misaller
verilebilir.
Ancak koca bir mücellet isteyen bu hususu ben ilgili
yerlere havale edip asıl konumuza dönmek istiyorum.
Hazreti Ruh-u
Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) insanlar arasında
bu derece bir emniyet ve güven tesis buyurması ve aynı zamanda o
emniyetin devam ve temadisini temin etmesinde, elbette ki bu eşsiz
şefkat ve re'fetinin tesiri büyüktü.
Fakat bu mesele, sadece bu iki
sıfatla izah edilemez.
Zira O, ahlak-ı âlîye ve hamîdenin bütününe, hem
de en yüce ve en yüksek seviyede sahip bulunuyordu.
Evet, O, huluk-u
ilahi ile mütehallikti; bütün ahlak-ı hasenenin cami bir mirat-ı
mücellasıydı.
Onun için halk dilinde olan ve şiirimize de giren bir
sözde: 'Mirat-ı Muhammed'den Allah görünür daim' demişlerdir.
Yani
Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'a (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bakıldığında, O;
'Allah var' dedirtecek kadar ciddi bir simaya, çok temiz bir karaktere
ve çok inandırıcı bir ruha sahipti.
Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
gösterilen teveccühü sadece O'nun raufiyet ve rahimiyetine bağlamak
eksik bir değerlendirme olur.
Bu iki sıfat-ı âlîye, insanların İslam'a
yönelmelerinde önemli bir faktör olmakla beraber, O'nun, peygamberlere
mahsus sıfatlar olan sıdk, emanet, tebliğ, ismet ve fetanet sıfatlarına
sahip olmasının da bu kadar kısa bir zaman içerisinde, bu kadar çok
insanın ruhuna girme, gönülleri fethetme ve problem olabilecek şahısları
zapt u rapt altına almada çok önemli bir tesiri vardır.
Şefkat Burcunda Fetanet Ufku
Özellikle
fetanet sıfatı bu mevzuda önem arz eder.
Allah Resûlü (aleyhi
salavâtullahi ve selâmuh) fetanet-i uzma sahibiydi.
Bu sebeple, yaptığı
bütün işlerde isabet buyuruyordu.
Hareket ve faaliyetlerinde, 'keşke
böyle yapmasaydım' veya 'öyle değil de böyle bir strateji belirleseydim'
dediği hiçbir iş yoktu.
Aynı şekilde belli işlerde tavzif ettiği
insanlar için, 'keşke onu değil de falan kişiyi tavzif etseydim'
demesini gerektirecek hiçbir icraatı olmamıştı.
Bu hususlarda vahiy
yoluyla, mutlaka, Cenab-ı Hakk'ın Peygamber Efendimiz'i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) aydınlatıp tenvir etmesi söz konusuydu.
Fakat
bilinmesi gerekir ki, pek çok iş de O'nun fetanet-i uzmasından nebean
ediyordu.
Bu yüksek düşünce kabiliyeti, dehanın çok çok üstündeydi.
Deha
sahibi, üstün bir insandır.
Onun, birkaç insanın düşünce ufkunu birden
ihtiva edebilen bir düşünce kabiliyeti vardır.
Ancak fetanet bundan
tamamen farklıdır.
Fetanet-i uzma ise, Cenab-ı Hakk'ın, üstlendiği
misyona göre özel bir donanımla seçkin kulunu serfiraz kılmasıdır ki,
bunun insanlar üzerindeki tesiri dehanın tesiriyle kıyas dahi edilemez.
İşte hicretin başlangıcından itibaren Medine'deki o muazzam inkişafta
böyle bir fetanetin ciddi tesiri vardır.
Mesela Medine'deki dört bin beş
yüz civarındaki müşriğin, Müslümanlar arasında nasıl eriyip gittiği
anlaşılacak gibi değildir.
Bu kadar kısa bir zaman içerisinde böyle bir
neticeyi aklımın almadığını itiraf etmeliyim.
Evet, putlara bağlı olan o
insanlar nasıl oluyor da birer birer yön ve yörünge değiştiriyor;
değiştirip Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
altın halkasına dahil oluyor, o halkanın bir unsuru haline geliyorlardı.
Keza münafıklar da o dönemde büyük bir problemdi.
Müslümanlardan biri
gibi görünerek sürekli onları içten vurmaya çalışıyorlardı.
Hz.Pir,
münafıkların bu zararını anlatma sadedinde: 'Kurt, gövdenin içine girdi.
Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.' buyuruyor.
O
münafıklardan birisi bir gün Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) gelerek Müslüman olduğunu ve diğerlerini de getirebileceğini
söylemişti.
Ancak eşsiz fetanet sahibi Fahr-i Kainat Efendimiz buna
müsaade etmemiş ve onları kendi hallerine bırakmıştı.
İşte bizim
aklımızın ermediği bu ve benzeri muameleler neticesinde, münafıklar da
zamanla eriyip gitmişlerdir.
Öyle ki, bildiğimiz kadarıyla, halifeler
döneminde Medine-i Münevvere'de hiçbir münafık kalmamıştı.
Emanet ve İnandırıcılık
İşte
siz bu başarıyı, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi
ekmelü't-tehâyâ) raufiyet ve rahimiyetinin yanında, O'nun eşsiz fetanet
ve idare kabiliyetine, Allah'ı hatırlatacak bir görünüşe sahip
bulunmasına, emin ve güvenilir bir insan olmasına, zaferler zaferleri
takip ettiği ve değişik yerlerden ganimetler akıp durduğu bir dönemde
dahi daracık bir odada tevazu ve mahviyetle hayatını sürdürmesine ve
burada zikredemediğimiz daha nice âlî vasıflarına verebilirsiniz.
Bildiğiniz üzere, Hz.Aişe Validemiz'in rivayet ettiği bir hadis-i
şerife göre, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve
ekmelü't-teslîmât), hücre-i saadetlerinde geceleyin ibadet için
kalktıklarında 'Ya Aişe, müsaade eder misin, Rabbime ibadet edeyim'
diyerek Aişe Validemizden müsaade istiyordu.
Demek ki, Peygamber
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatakta yanında bulunmayı
eşinin hakkı gördüğünden, ehlinin hakkını yerine getirme mevzuunda kılı
kırk yararcasına bir hassasiyet gösterip ondan izin istemektedir.
Hz.
Aişe Validemiz, bu dar hücrede, Peygamber Efendimiz (aleyhi
salavâtullahi ve selâmuh) secdeye varınca, eliyle kendisinin ayaklarını
itip oraya secde ettiğini; secdesini bitirince de kendisinin tekrar
ayaklarını uzatıp uyumaya devam ettiğini anlatıyor ki, zannediyorum
Efendiler Efendisi'nin yaşadığı hayatı anlatma adına bu tablo bize
yeterli derecede bir fikir vermektedir.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hayat-ı seniyyelerini geçirdiği ve
ruhunun ufkuna yürüdüğü yer işte bu daracık odaydı.
Diğer ezvac-ı
tahiratın odaları da bundan farklı değildi.
İşte bu, öyle inandırıcı bir
faktördür ki, bu emniyet ve güven kredisini başka hiçbir şeyle elde
edebilmeniz mümkün değildir.
Siz on sene evvel bir hasır üstünde,
üzerinize bir battaniye alıp yatıyorsunuz; sonra fethedilen yerlerden
gelen ganimetin beşte biri size geliyor, ancak siz ondan kendinize bir
şey ayırmayıp onu da başkalarına dağıtıyor ve aynı sadelik içinde
hayatınızı devam ettiriyorsunuz.
Evet, bütün bunlara şahit olan birinin,
böyle bir zat hakkında güvensizliğe düşmesi mümkün değildir.
Daha önce
de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, Kâinatın Efendisi ruhunun
ufkuna yürüdüğü esnada, ailesinin maişetini temin için, kalkanını bir
Yahudi'ye rehin verip ondan borç almış bulunuyordu.
Hâlbuki O, değil
ifade etmek, 'eşlerimin şöyle bir ihtiyacı var' imasında bulunsaydı,
sahabe-i kiram efendilerimiz canlarını peyler yine de onu tedarik
ederlerdi.
Ancak O (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), ciddi bir istiğna
duygusuna, başkalarına el açmama düsturuna sahipti.
'Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah'a aittir.' (Şuara Suresi, 26/127) âyeti mucebince Allah'tan başkasından bir şey beklemiyordu.
Şimdi bir sene, iki sene, üç sene...
on sene bir insanın nabzı
tutulduğunda, o, hep aynı istikametini koruyor, hep olduğu gibi
görünüyor, olduğu gibi yaşıyor ve olduğu gibi kalıyorsa, hiç şüpheniz
olmasın o insan, gönüllerde hüsn-ü kabul görecektir.
Zannediyorum, benim
gibi ruhta kaba saba olan bir insan bile o dönemde olsaydı, 'Vallahi bu
inanılacak bir insan' derdi.
Bu sebeple, netice itibarıyla diyebiliriz
ki, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenab-ı Hakk'ın kendi
isimlerinden ayırıp O'na verdiği rauf ve rahim sıfatlarının yanı sıra,
emniyet, fetanet gibi sıfât-ı nebeviyeye de en yüksek derecelere
sahipti.
Allah (celle celaluhu), sahip olduğu bütün bu sıfatlarıyla O'nu
insanlara göndermiş ve insanlar da bu emniyet abidesine gönülden
inanmışlardı.
Adanmış Ruhlar ve Beklentisizlik
Günümüzde
de, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri başkalarına
anlatma yolunda gayret gösteren irşat gönüllüleri için, zılliyet
planında aynı evsafa sahip olmak çok önemlidir.
Mahlûkata ve insanlara
acıma, varlığa karşı şefkat duyma, mesleğimizin esaslarından biridir.
Tabii, şefkatin de dereceleri vardır.
Hususi bir derdi olan insana karşı
şefkat duyup ona bağrını açmak veya bir aileye karşı şefkat duymak
önemli olduğu gibi, bunlardan daha öte topyekûn milletine karşı acıyıp
şefkat etme mevzuu daha engince bir şefkat anlayışıdır.
Hz.Pir diyor
ki: 'Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde
yanmaya razıyım.
Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur.'
İşte bu engin bir şefkatin ifadesidir.
Aynı zamanda onda, şefkatin
beraberinde getirdiği bir isar duygusu da vardır.
Evet, o, kendi hayat
ve huzurunu önemli görmüyor, din-i mübin-i İslam'ın ihyasına ehemmiyet
veriyordu.
Onun sahip olduğu bu engin şefkati şu sözlerinde de
görebiliriz: 'Şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye
bile vaktim yoktur.
Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman
kalesinin istikbali selâmette olsa!' Dolayısıyla onu bu haliyle gören
çevresindeki insanlar da, ona yürekten inanıyorlardı.
Bu sebeple, irşad ekseninde yürüyen adanmış ruhlar gittikleri yerlerde,
ilk günkü safvet, duruluk, beklentisizlik ve hizmet mülahazalarını devam
ettirir ve her şeyi Allah rızası için yaparlarsa oradaki insanlar bir
sene, iki sene, üç sene onları gözlemleyecek ve nihayet onların hep aynı
çizgide olduklarını gördüklerinde, onlardan endişe etmek bir yana,
onların müdafii olacaklardır.
Kafalarını karıştırmak isteyen insanlara
da; 'Biz on senedir bu insanların nabızlarını dinliyoruz.
Sizin
dediklerinizin hiçbirisi doğru değil.' diyeceklerdir.
Her şeyden şüphe
duyulduğu, paranoyanın hükümferma olduğu ülkelerde dahi, muhatapları
onları deneyip test edecek, neticede uzun süre aynı karakteri temsil
ettiklerini gördüklerinde gönüllerini onlara açacaklardır.
Evet, yapılanlar karşısında beklentisiz olmak, bir yönüyle hayatını o
insanların hayatına vakfetmek, inandırıcılık adına çok önemlidir.
Eğer
şu anda dünyanın değişik yerlerinde, farklı milletler içinde, gönüllüler
hareketi tutunabiliyorsa; Cenab-ı Hak, onlara bu ölçüde bir açılım
lütfetmişse, demek ki, o insanlar gittikleri yerlere adanmışlık ruhuyla
gitmenin ve beklentisiz iş yapmanın hakkını veriyor, güven vaad ediyor
ve iyi bir emniyet tavrı sergiliyorlar.
Muhatapları da, onlara inanıyor,
güveniyor, gönüllerini açıyor ve onları hüsn-ü kabulle karşılıyorlar.
Evet, giden insanların ihlas ve samimiyetine binaen Cenab-ı Hak da,
muhatapların kalblerine sevgi vazediyor.
O halde adanmış ruhlar, şimdiye
kadar olduğu gibi, bundan sonra da, yapılan hizmetler karşılığında, asla
maddi-manevi herhangi bir beklentiye girmemeli; girmemeli ve hep ilk
günkü safvet ve samimiyetlerini muhafaza gayreti içinde olmalıdırlar.
Ne
kadar şeffaf hareket edilirse edilsin, koyu bir önyargı ve şartlanmışlık
içinde bulunan kimselerin, gönüllüler hareketi hakkında 'gizli
ajandaları var' türünden vehimleri izale olmuyor.
Bu mevzudaki
mütalaalarınızı ve bu konuda adanmış ruhlara düşen sorumlulukları
anlatır mısınız?
Cevap: Umumi
mânâda bakıldığında, derecesine göre, hemen bütün yeryüzünde çok ciddi
seviyede, kronik çapta bir paranoya yaşandığı ve hemen her şeyden şüphe
ve endişe duyulduğu görülmektedir.
Hatta bazı yerlerde yaşanan
paranoyanın, cinnet seviyesine ulaştığı söylenebilir.
Hz.Pir'in
yaklaşımıyla imkânât, vukuat yerine konuyor, daha sonra da bu imkânât
üzerinden insanlar hakkında hükümler kesilip biçiliyor.
Hatırlayacağınız
üzere, Üstad Hazretleri, mahkemede karşısına çıkarılan asılsız isnat ve
ithamlara mukabil bu hususa dikkat çekiyor; mahkeme hâkimi ve savcısının
da bir cinayet işlemelerinin ihtimal dâhilinde olduğunu ve eğer
ihtimallere göre insanlar derdest edilip istintaka tabi tutulacaklarsa,
onların da mahkemeye çıkarılmaları gerektiğini ifade ediyor.
Evet, ihtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair
bir kısım kurgular oluşturmak ve böylece halihazırdaki durumları
itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet
ifadesi olabilir.
Fakat neylersin ki, dünyada işte böyle bir cinnet
yaşanıyor.
Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi
anlatabilmeniz bir hayli zordur.
Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi
kabul etmek gerekir.
Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık
göstermeden hüsn-ü niyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli
ajandalarınızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve
davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız.
Evet,
bizim ajandalarımızda ne gizli hesaplarımız ne de ileriye matuf herhangi
bir planımız yoktur, olamaz.
Şuna buna müdahale etme, bir şeyleri
değiştirme gibi heva u heves peşinde koşma bizim duygu ve düşünce
dünyamızdan fersah fersah uzaktır.
Ben öyle zannediyorum ki, değil
hayatını bu işe vakfetmiş, onun göbeğinde bulunan insanların rüyalarına;
kenarından köşesinden gönüllüler hareketiyle münasebet tesis etmiş
bulunan insanların rüyalarına dahi, böyle bir arzu misafir olmamıştır.
Bu sebeple adanmış ruhlara, kendilerine isnat edilen şeyleri
söylediğinizde, 'Allah Allah! Siz neden bahsediyorsunuz ki!?' deyip,
şaşkınlıkla saf saf yüzünüze bakacaklardır.
Evet, onların hayal ve
rüyalarında dahi, paranoya kaynaklı bu tür kurgular söz konusu değildir.
'Allah'a Karşı Bende Ne Vefasızlık Gördünüz ki?'
Hakkın
rızasını en büyük hedef bilenler daha başta dünyanın en pahalı şeyine
talip olmuşlardır ve bu sebeple onlar bu gaye-i hayali peyleme
istikametinde bütün ömürlerini tüketseler yine de bunu az görürler.
Bu
gaye-i hayale ulaşabilmek için de i'lâ-yı kelimetullah yolunda koşturup
durmayı ve nam-ı celîl-i ilâhînin dünyanın dört bir yanında şehbal
açmasını sağlama istikametinde çalışıp çabalamayı en büyük bir vesile
bilirler.
Bilhassa günümüzde dinin doğru şekilde anlaşılmasını sağlama,
yanlış ve çarpık yorumların önüne geçme, onları tashih etme bu mevzuda
ayrı bir önem arz etmektedir.
Evet, din adına hayırlı bir iş yaptığını
zannedip şiddete başvuran, kan döken insanların tavır ve davranışlarının
yanlış olduğunu anlatma, silm u selamet kökünden gelen İslam'ın gerçek
hüviyetini ortaya koyma Allah rızasını tahsil etmenin en elverişli, en
kestirme yollarından biridir.
İşte günümüzde inanan gönüller olarak
bizler, Rabbimizin rızasına ulaşmak için karınca kararınca böyle bir
güzergâhı kullanma niyet ve gayretinde bulunuyoruz.
Bu sebeple, doğru
olan, doğruluk emriyle gelen ve doğruluğu telkin eden İslamiyet'in doğru
anlaşılması istikametinde gayret sarf ediyor; onun evrenselliğini, bütün
insanlığı kucaklayıcılığını gönüllere duyurmaya çalışıyoruz.
Bu arada,
değişik anlayış, dünya görüşü ve hayat felsefesine sahip insanlar
arasında bir uzlaşma ortamı oluşturma ve böylece farklı kültür ve
anlayıştaki insanlarla da paylaşabileceğimiz müşterek hususların
bulunduğunu ortaya koyma gayretindeyiz.
Şimdi siz ifade etmeye çalıştığımız bu yüce hakikatlere teşneyseniz,
hayatınızı buna vakfetmişseniz, bunu bir adanmışlık şeklinde yerine
getiriyorsanız, 'şuna talipler, buna talipler' diye ileri sürülenler
karşısında şaşırır kalır ve onlara talip olmayı tenezzül sayarsınız.
Hatta kanaatimce günümüzde, adanmış ruhların samimi gayretlerle ortaya
koyduğu bu kıymetli hizmet, (doğrudan doğruya iman hizmeti olması ve
gönülleri hedeflemesi itibarıyla) İstanbul'un fethinin dahi on katı
üstünde bir vazifedir.
Bu sebeple, bana deseler ki: 'Sen, bu arkadaşlar
içinde, bugünkü hizmet anlayışından, duygu ve düşüncelerinden
sıyrılırsan, Kanuni Sultan Süleyman'ın bile gidip geriye döndüğü
Viyana'nın anahtarlarını sana vereceğiz.' Ben onlara karşı: 'Allah
aşkına siz, bende Rabbime karşı ne vefasızlık gördünüz ki, beni böyle
bir tenezzüle çağırıyorsunuz' derim.
Evet, biz Allah'ın rızasına talip
olmuşuz.
Bu sebeple biz, bizim için önemli birer sermaye olan aklımızı,
fikrimizi, düşüncelerimizi, hissiyatımızı, muhakememizi, mantığımızı
Allah'ın bir kere vermiş olduğu hayatı değerlendirme mevzuunda
kullanmaya çalışıyoruz.
İşte bu düşünceler kanaat-i acizanemce, herkesin
vird-i zebanı olmalıdır.
Evet, her fırsatta, her yerde kapalı bir
yanımızın olmadığını vurgulamalı, anlatmalı, tavır ve davranışlarımızla
bunu ortaya koymalı, hareket ve faaliyetlerimizi de şeffafiyet içinde
gerçekleştirmeli ve muhataplarımıza şeffafiyet içinde sunmalıyız.
Tanıdıkça Önyargılar Eriyecek
Unutulmaması
gerekir ki, insan bilmediğinin düşmanıdır.
Hz.Pir kâfirlerin Allah'a
karşı düşmanlığını, münkirlerin İki Cihan Serveri'ne karşı olan
adavetini onları tanımamaya bağlıyor.
Hakeza İslam düşmanlığını,
İslam'ın temel esprisini, temel dinamik ve disiplinlerini bilmemeyle
irtibatlandırıyor.
Bu açıdan adanmış ruhlar, bu konuda âdeta seferber
olmalı, yapılan hizmetleri kendi kaynakları ve temel dinamikleriyle
muhataplarına anlatmaya çalışmalıdır.
Bu noktada Türkiye'deki eğitim
müesseselerinin gezdirilip gösterilmesinin önemli bir vesile olduğu
kanaatindeyim.
Hatta götürülen misafirlere denilebilir ki; 'Siz burada
serbestsiniz; istediğiniz gibi hareket edebilirsiniz.
İsterseniz gidin
bizzat kendiniz talebelerin hissiyatlarının içine girin.
İmkân ve
kabiliyetlerinizi kullanıp onların ruhlarının derinliklerine matkap
salın, düşüncelerini deşifre etmeye çalışın.
Eğer gizli düşünceleri,
-soruda ifade edildiği gibi- gizli ajandaları, ajandalarında gizli bir
kısım hesapları varsa onları ortaya çıkarın.' İnanın, bu mevzuda zerre
kadar bir endişe ve tereddüt duymuyorum.
Zira şimdiye kadar bu okullar
binlerce kez teftiş edilmesine rağmen, kanun ve mevzuat açısından
sorgulanmaya esas teşkil edebilecek herhangi bir şeyle karşılaşılmadı.
Hem sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada; Hıristiyanlık, Yahudilik,
Budizm, Brahmanizm, Şintoizm, Konfüçyüzm gibi farklı kültürlerin hâkim
olduğu yerlerde de bu şekilde teftiş ve denetimler gerçekleştirildi ama
o eğitim kurumlarına gidip de olumsuz kanaatle geriye dönen olmadı.
Hâlbuki bu ülkelerden bazıları kuşku ve paranoya sistemi üzerine
kurulmuş ülkelerdi.
Dolayısıyla farklı anlayış ve kültürlere sahip bu
ülkelerde on-on beş seneden beri nabız tutuluyor, kalbin ritimleri
kontrol altında bulunduruluyor.
Eğitim faaliyetleri bu ülkelerde de
gerçekleştirildi.
Farklı müesseseler aracılığıyla bu ülkelerin
insanlarıyla da diyaloga geçildi.
İşte her şeyden kuşku duyulan bu
ülkelerde dahi, şimdiye kadar insanlar, eğitim ve diyalog faaliyetleri
hakkında olumsuz herhangi bir kanaate varmadılar.
Bu noktada durup bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Bir dönem
bakanlık da yapmış kıymetli bir zat İngiltere'deki bir toplantı sonrası
bana telefon açtı ve görüp duydukları karşısındaki hayranlığını dile
getirdi.
Daha sonra da, 'Hocam, galiba bu güzellikleri en son duyacak,
anlayacak ve değerlendirecek ülke Türkiye olacak' gibi bir
değerlendirmede bulundu.
Benim bu telefon görüşmesinden çıkardığım
netice; niyet ne kadar halis olursa olsun, yapılanlar ne kadar
şeffafiyet içinde yapılırsa yapılsın, meselelerin doğru anlaşılması
adına bu durum yeterli olmamaktadır.
Evet, sadece şeffafiyet yetmiyor;
vehimleri izale edebilmek için aynı zamanda, insanların elinden tutup
müesseseleri gezdirmek, yapılan hizmetleri birebir gösterip anlatmak
gerekiyor.
Siz onları müesseselerinize davet edip yapılan iş ve
hizmetleri gösterdikçe, insanlar gizli kapaklı bir şey olmadığını
görecek, anlayacak ve neticede şartlanmışlıklarından, önyargılarından
kurtulacaklardır.
Bu noktada önemli olan, gece gündüz demeden, sesin
önünde bir aksiyon anlayışıyla peygamberâne bir azim ve peygamberâne bir
cehd ve gayret ortaya koyabilmektir.
Bundan dolayı diyorum ki, on sekiz
saat mesai yapan bir arkadaş yanıma gelse ve bana bunun yeterli olup
olmadığını sorsa ben ona, 'neden yirmi saat koşmuyorsun ki!' derim.
Zira
sen inancında, samimiyetinde, vefanda, sadakatinde ve kıvamında önyargı
taşıyanların önünde olmalısın ki, senin sahip olduğun bu evsaf-ı
İslamiyeye ilahî teveccüh olsun ve Allah seni muvaffak kılsın.
Çünkü
Allah insanlara sıfatlarına göre tasarruf ve muamelede bulunur.
Bu açıdan adanmış ruhlar yapılan bu güzel ve hayırlı hizmetleri aslî
hüviyetiyle başkalarına tanıtma ve gönüllere duyurma adına, dakika ve
saniyelerini dahi boş geçirmeyecek ölçüde gayretli olmalıdırlar.
Bu
istikamette, müşterek akıl çok iyi değerlendirilmeli, yeni yeni projeler
üretilmeli ve bunlar insanlığa sunulmalıdır.
Evet, insanlar ne kadar
şartlanmışlık içinde bulunursa bulunsun, Allah onları kerim olarak
yarattığından, mahiyetlerinde o kerameti gösteren nüveler mutlaka
vardır.
Dolayısıyla bir gün gelecek ve Allah'ın izn u inayetiyle onlar
da yapılan bu güzel işleri takdir edeceklerdir.
Kıskançlık ve Hazımsızlık Bu Yolun Cilvesi
Bu
mevzuda önemli diğer bir husus da, bazılarının kıskançlık ve
hazımsızlığını normal görmektir.
Çünkü Cenab-ı Hak değişik şekillerde bu
ülke insanına pek çok lütuf ve ihsanda bulundu.
Düşünün ki, tarihimizde
en güçlü olduğumuz dönem, hususiyle üç asırlık dönem içerisindeki
Osmanlı dönemidir.
Bu zaman dilimi içinde, Devlet-i Âliye, yeryüzü
muvazenesinde tam bir hâkim unsur olmuştur.
Hâlbuki şu an, ülkemizin
ekonomik imkân ve şartları ortadadır.
Fakat Rabbimize hamdolsun ki, o
dönemde dahi ulaşılamayan coğrafyalara gidilmiş, Allah'ın izniyle,
dünyanın belki yüz farklı yerinde eğitim faaliyetlerinde bulunulmuştur.
Böyle bir netice, yüz küsur yerde fahri lobilerin oluşturulması,
buralarda Türkiye'nin güzel bir şekilde tanıtılıp anlatılması demektir.
Medyaya da yansıdığı üzere bu eğitim müesseselerinden mezun olanlar, bir
Türk dostu olarak, üniversite tahsillerini ve daha sonraki kariyerlerini
Türkiye'de yapmayı tercih ediyorlar/etmektedirler.
Bütün bunlara
Allah'ın hususi teveccühü nazarıyla bakmalı, bir kısım hazımsızlıkların
olabileceğini tabiî ve normal kabul etmeli ve bu husus asla hatırdan
çıkarılmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, şeytan Hz.Âdem'i kıskandığından dolayı mahvolup
gitmiştir.
Tabiatına hâkim olan düşmanlıktan ve tabiatı tamamen
kıskançlık ve hasede kilitlendiğinden dolayı o, gördüğü güzellikleri
artık duyamaz ve değerlendiremez hale gelmiştir.
Şeytanın bu hâli, tıpkı
kin ve düşmanlığa kilitlenip yumruk yumruğa birbirine girmiş veya
bıçaklarını çekip birbirinin üzerlerine yürümüş insanların o kavga
ortamındaki hâlet-i ruhiyelerine benzer.
Siz kendini kaybetmiş bu
insanların yanına varıp 'Yahu siz Allah'ın kullarısınız.
Birbirinizin
kardeşisiniz.
Kardeş kardeşe böyle yapar mı?' diye ikazda bulunsanız,
dönüp bir bıçak da size saplayabilirler.
Dolayısıyla o esnada o
insanlara laf anlatabilmeniz mümkün değildir.
İşte her şeye karşı çıkan bazı kesimlerin ruh hali bundan farklı
değildir.
Bu sebeple olumsuz ve negatif bir hissiyatla böylesine
gerilmiş ve vücudunun kimyası bozulmuş insanların sizi hazmedemeyeceğini
kabul etmelisiniz.
Bu açıdan da, şeffafiyet ve telattuf sırrıyla hareket
etmenin yanında, elden geldiğince abartılardan sakınmalı, şov ve şov
sayılabilecek görüntülerden kaçınmalı, kitleleri harekete geçirme gibi
bir üslup ve tavırdan uzak durulmalıdır.
Zaten temelde cüz'i iradeye
bakan yönüyle yapılanlar küçücük şeylerdir.
Fakat biz o küçücük şeyleri
dahi başkalarına mâl etmenin yollarını aramalıyız.
Mesela Cenab-ı
Hakk'ın sizi muvaffak kıldığı bir hizmet karşısında 'bu, demokrasinin
bir nimet ve sonucudur' diyerek yapılan o işi, zemin ve şartlara
vermelisiniz.
Başka bir muvaffakiyet karşısında da: 'Cenab-ı Hakk,
herkesin gösterdiği faaliyetlere semere ihsan ediyor.
Eğer böyle bir
hoşgörü ortamı olmasaydı ve umumî atmosfer bu şekilde muhafaza
edilmeseydi biz bu faaliyetlerde bulunamazdık.' demelisiniz.
Evet, elden
geldiğince başkalarını tahrik etmeyecek bir üslup kullanılmalıdır.
Onlar
yapılan hayırlı işlerin arkasında kimler olduğunu bilseler bile bizim
başkalarının damarına dokunacak tavırlardan uzak durmamız ve hissiyatı
tahrik etmememiz çok önemlidir.
Meseleyi müşahhas bir misalle arz etmeye çalışayım.
Diyelim ki evinizin
üst katında sarhoş bir komşunuz var.
Siz onun her gece apartmana sarhoş
bir şekilde geldiğini biliyorsunuz.
Fakat bir zararı dokunmuyorsa, onun
bu hali pek dikkatinizi çekmez ve bu durumu önemsemezsiniz.
Fakat o,
sarhoş haliyle merdivenlerden çıkarken nara atarak çıkıyor, 'var mı bana
yan bakan' diye bağırıp çağırıyor, apartmanı ayağa kaldırıyor ve
insanları rahatsız ediyorsa, sizin ona karşı tepkiniz daha farklı
olacaktır.
Bu açıdan bildirme, tanıtma başka; tahrik ve şirazeden
çıkarma tamamen başka bir meseledir.
Bundan dolayı bizim meseleyi hiçbir
zaman hazmedilemez bir üslup içerisinde sunmamamız gerekir.
Şirke Girmeme Kararlılığı
Aslında
akidemiz açısından da biz, yapılan bunca hayırlı işlerin bir iki şahsa
verilmesini veya bir gruba mal edilmesini şirk olarak görüyoruz.
Evet,
bütün bunlar Allah'ın bir inayetidir.
Bu hakikatin böyle bilinip, böyle
kabul edilmesi gerekir.
Allah (celle celaluhu) insanlar arasındaki vifak
ve ittifaka inayet edip bu güzellikleri lütfediyor.
Zira vifak ve
ittifak Allah'ın tevfikinin, geriye çevrilmeyen en önemli bir
vesilesidir.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, bu güzellikleri herkese
anlatacağız ve herkes de bu güzellikleri kabul edip takdir edecek gibi
bir hayale kapılmamalıyız.
Elbette ki hep o yolda olmalı, en
mütemerritlerin dahi insan olmaları hasebiyle insanî duygularının bir
gün harekete geçebileceğini ümit etmeliyiz.
Fakat karşı tarafın bir şey
anlamaması durumunda da asla ye'se düşmemeliyiz.
Bildiğiniz üzere bir
peygamber eşi olmasına rağmen Hz.Nuh'un hanımı, o ülü'l-azm
peygamberden istifade edememiştir.
Kur'an-ı Kerim'de Hazreti Nuh'un (alâ
nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) beyanlarına, mücadele sistemi adına
ortaya koyduğu ikna edici üsluba bakılacak olursa, hakikaten bir
peygamber fetanetiyle karşı karşıya bulunduğunuzu anlarsınız.
Başka bir
misal olarak Hz.Lut'un (aleyhisselam) hanımı da, Hz.İbrahim'in
terbiyesinde yetişmiş bir peygamber olan Yüce Nebi'nin tebliğ ve
temsilinden hiçbir şey anlamamıştır.
Hakeza o baş döndüren şefkat ve
mülayemetine rağmen evvah ve evvab Hz.İbrahim'den (aleyhisselam),
babası istifade edememiş ve hüsrana uğrayanlardan olmuştur.
İnsanlığın
İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), insanların imanını
kurtarmaktan, onlara ebedi saadeti kazandırmaktan başka ne yapmıştı ki
O'na bu kadar düşmanlıkta bulunmuşlardı.
Dolayısıyla yapılan taarruzlar
karşısında yer yer dönüp bu yaşananlara bakacak, teselli olacak, ders
alacak ve diyeceksiniz ki, imanlarının kurtarılmasından rahatsızlık
duyan bir mantığa karşı söylenebilecek hiçbir şey yoktur.
Mantıksızlığın
bile, bir yönüyle bir sınırı olur ve siz o sınır içinde bir şey
dediğiniz zaman hüsn-ü kabul görebilir.
Fakat mantıksızlık
sınırsızlaştığı zaman sizin diyebileceğiniz hiçbir şey kalmaz.
Böyle
birisi kuralsız düşünür, kuralsız konuşur ve kuralsız davranır.
Bu
açıdan bilmelisiniz ki, günümüzde belli bir beyin yapısına sahip olan
insanlara, siz hiçbir zaman bir şey anlatamayacaksınız.
Zira onlar dün
dediklerini yarın, yarın dediklerini de öbür gün yalanlayabilirler.
Hülasa, bizim bütün gayretimiz, başta da ifade ettiğimiz gibi, Allah'ın
rızasını kazanmak ve bu yolda güneşlerden daha parlak, daha aydınlık
İslam'ın dırahşan çehresini aslî hüviyetiyle göstermek; gösterip atılan
leke ve çamurları silerek onu imrenilen bir tablo halinde insanlara
sunmaktan ibarettir.
Bundan başka bir mülahaza ve düşüncemiz yoktur.
İşte biz, bu düşüncelerle dopdolu olduğumuzdan, bundan öteye veya beriye
bir çağrıyı kendi hesabımıza tenezzül sayıyor ve o çağrılara karşı da
'hiç boşuna yorulma, kapılar sürmeli' diyoruz.
Soru: Şartlanmışlık ve ön kabul mutlak mânâda kötü müdür; yoksa bu tür duygu ve düşüncelerin, olumlu ve faydalı neticeler verebileceği zemin ve şartlar var mıdır?
Cevap: Şartlanmışlık,
bir insanın bir mesele karşısında daha baştan “olmazsa olmaz”
kabullerle, peşin hükümlerle bir tavır belirlemesi, kararlı bir ruh hâli
içinde bulunmasıdır.
Bu ruh hâlinin zararlı olduğu, hem de yerine göre
insanın dünyasını da, ahiretini de mahvedecek ölçüde zararlı olduğu
muhakkaktır.
Meselâ, dört bir tarafta Allah’ın varlığı ve birliği
mevzuunda binlerce delil ve burhan varken ve bunlar tevhid hakikatini
gürül gürül ifade ederken bir insanın, daha önceden kendisine yapılan
telkinlerin tesiri altında kalarak körü körüne inkârda ısrar etmesi
böyle bir şartlanmışlık ve ön yargının neticesidir.
Bu açıdan
denilebilir ki, şartlanmışlık; kibir, zulüm, bakış zaviyesini
ayarlayamama ve ataları körü körüne taklit gibi, insanın, iman dairesine
girmesine engel olan, onu dalalet¸ sapıklık ve küfre sürükleyen temel
saiklerden biridir.
Kibir, Zulüm, İnhiraf
Evet,
imana engel olan temel saiklerden biri kibirdir.
Cenâb-ı Hak;
“Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır.
Kim benimle bu
mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e
atarım.” (Ebu Davud, Libas 29) buyurmaktadır.
Demek ki, kendini büyük
görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya
kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip
Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz
de (sallallâhu aleyhi ve sellem);
“Kalbinde hardal tohumu ağırlığınca yani zerre miktar kibir bulunan
insan Cennet’e giremez.” buyurmuştur.
Eğer bir insan Cennet’e
giremeyecekse, demek ki, o insan, dünyada imana girememiş, iman
vizesiyle ahiret yolculuğuna çıkamamıştır.
Çünkü mü’minin günahkâr da
olsa, netice itibarıyla Cennet’e gireceği nasslarda açık ve net bir
şekilde beyan buyrulmuştur.
Ayrıca hadis-i şerifte “zerre miskal”
ifadesiyle meselenin en küçüğünden sakındırılmak suretiyle, bu meselede
daha büyüğüne karşı ciddi bir teyakkuz içinde bulunulması gerektiği
ifade edilmektedir.
Yani hadis-i şerif bize, “kibrin bu kadarının bile
ahiretteki cezası buysa, varın ötesini siz düşünün” ikazında
bulunmaktadır.
İmana mâni olan diğer temel bir faktör zulümdür.
Zulüm; haksızlık yapma,
haddini bilmeme, Allah’a karşı iddiada bulunma, mahlûkatın hukukuna
tecavüz etme ve küstahlık yapma demektir.
Zulmün çeşitleri olarak
sayabileceğimiz bu fiillerden her biri insanın iman dairesine girmesine
(bir şekilde girmişse, o dairede sürekli kalmasına) engel olan bir
mâniadır.
Bakış zaviyesini ayarlayamama ve neye nasıl bakacağını bilememe de küfür
içinde bocalamaya sebebiyet veren önemli hususlardan bir diğeridir.
Meselâ, bir insan eşyaya, maddeye, tekvînî emirlere baktığı gibi
metafiziğe bakmaya kalkışırsa ciddi bir hata etmiş, dolayısıyla mânâ ve
metafiziğe dair hiçbir hakikati duyamaz, göremez ve anlayamaz hâle
düşmüş demektir.
Zira dünyada bile değişik şeyleri tartan farklı
kantarlar vardır.
Meselâ demir, kömür gibi madenleri tarttığınız bir
kantarla tutup altın ve gümüşü tartmazsınız.
Evet, madde âleminde dahi
her tartı aleti her şeyi tartamaz.
Nerede kaldı ki, maddî ve fizikî
ölçülerle mânâ ve metafizik ölçülüp tartılabilsin!
Değişik zamanlarda Gagarin’in Allah hakkında söylediği bir sözü size arz
etmiştim.
Bu şahıs, küre-i arz etrafında gerçekten bir tur attı mı
atmadı mı bilemiyorum; ancak, medyaya intikal ettiği şekliyle o, küre-i
arz etrafında tur attıktan sonra, “Allah’a rastlamadım!” gibi küstahça
bir ifadede bulunmuştu.
Üstad Necip Fazıl –makamı Cennet olsun– kendine
mahsus sesiyle konferanslarında bu hususu dile getirir ve şöyle derdi:
“A be ahmak! Zât-ı Ulûhiyetin fezada bir balon hâlinde olduğunu sana kim
söyledi?” İşte Gagarin’in bu hazin hâli, bir bakış inhirafıdır.
Dolayısıyla böyle miyop bir bakışla, metafiziğe, metapsişiğe, Zât-ı
Ulûhiyet’e, esrar-ı esmaya bakan insan hiçbir şey göremez.
Şartlanmışlık ve Ataların Dini
Küfre
sebebiyet veren bütün bu hususların yanında önemli bir diğer saik de
esas konumuz olan şartlanmışlık ve önyargı meselesidir.
Kur’ân-ı Kerim,
kâfirlerin bu zararlı şartlanmışlıklarını şu ifadelerle anlatır:
“Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine ve Resûle gelin’ denildiğinde
‘Atalarımızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!’ derler.” (Maide
Sûresi, 5/104) Onlar, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
çağrısına kulak vermeyip, atalarının ve babalarının dediklerine, onların
ideolojilerine körü körüne tâbi olduklarından küfür içinde bocalamaktan
kurtulamamışlardır.
İşte böyle bir şartlanmışlık, münkir ve mülhidlerin
–bağışlayın– tepetaklak Cehennem’e yuvarlanmasına sebebiyet vermiştir.
Evet, Latçılar, Menatçılar, Uzzacılar önyargıyla, körü körüne atalarının
izini takip ettiklerinden Kâinatın Efendisi’ni (aleyhissalâtü vesselâm)
kabule yanaşmamışlardır.
Tıpkı atalarının inandığı gibi, putların
kendilerini Allah’a yaklaştıracağına inanmış ve böyle bir şartlanmışlık
neticesinde imandan ve onun vaat ettiklerinden mahrum kalmışlardır.
Şartlanmışlığın Bir Başka Türü: Çağı Okuyamama
Şartlanmışlığın
zararlı olan bir diğer türü de, dinin ümmühatına ve temel esaslarına zıt
olmadığı hâlde, ortaya çıkan bir kısım yenilikleri kabul etmede diretmek
ve daha önceden benimsenenleri bırakmama konusunda ısrar etmektir.
Basitçe bir misalle arz edecek olursak, günümüzde biçerdöverler harman
işini ortadan kaldırmışken, hâlâ toprağın üzerine sapları sermeniz,
bunların üzerinde dövenleri dolaştırmanız, onu ezmeniz, sonra onları
tığlar hâlinde yığmanız, ardından da yabalarla onları savurmaya
çalışmanız ve harman kaldırmada tek doğru yol olarak bunu görmeniz çok
zararlı bir önyargı ve şartlanmışlıktır.
Bu açıdan bizler, değerlerimize
ve temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla kendi zamanımızı çok iyi
okumak zorundayız.
Hatta geçmişten tevarüs ettiğimiz ilimleri, zamanın
yorumunu da arkamıza alarak yeniden değerlendirmeli, kritik etmeli ve
yoruma tâbi tutmalıyız.
Aksine, usûlüddine ters düşmese de, her türlü
yenilik ve değişime karşı çıkmak, böyle bir önyargı ve şartlanmışlık
içinde olmak ve üstelik muhafazakârlık adına bunu yapmak apaçık bir
ziyan ve hüsrandır.
Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile içtihat ve istinbata açık, zamanı
geldiği zaman konjonktüre bağlı olarak farklı tevillere gidilebilecek
yerler vardır.
Meselâ, tefsirde önemli ve devasa şahsiyetlerden biri
olan İbn Cerir Hazretleri, kendisinden önce gelen Mücahid b.Cebr
Hazretleri gibi çok büyük ve önemli şahsiyetlerden farklı olarak temel
disiplinlerle ters düşmeyen yeni ve farklı şeyler söylemiştir.
Ondan
yaklaşık üç asır sonra gelen Fahruddin Râzî Hazretleri ise, tefsir adına
daha farklı şeyler ortaya koymuştur.
Kendi çağının insanı olan Allame
Hamdi Yazır’a baktığınızda ise, çok daha farklı şeylerle
karşılaşırsınız.
Onun sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi ilimlerle
irtibatlı meselelerde söylediği öyle şeyler vardır ki, daha önce hiç
kimse dile getirmemiştir.
Şimdi Kur’ân-ı Kerim gibi sabit bir Kitab’ın
bile tevil, tefsir ve yoruma açık yanları varsa, diğer ilimlerle alâkalı
bazı mevzularda, temel disiplinlere ters düşmeyen yeni fikir ve
yaklaşımları “yeniliktir” deyip elimizin tersiyle bir kenara itmek
zararlı bir şartlanmışlık ve tutuculuktan başka bir şey değildir.
Bu
durum belki şu anki hâl-i pürmelâlimizin de en önemli sebeplerinden
biridir.
Evet, bugün şayet vesâyet altında yaşayan bir toplum hâline
düşmüşsek, bu hazin tabloda böyle bir tutuculuğun tesirini inkâr etmek
mümkün değildir.
İlim ve düşünce sahasındaki bu donukluk ve durağanlık
hicri beşinci asırdan itibaren başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra
da doruk noktaya ulaşmıştır.
Bu tarihten sonra ise, insanlık adına çok
ciddi şeyler ortaya koyamadığımızı ve eski-yeni kavgaları içinde zayıf
hesaplara takılıp gittiğimizi söyleyebiliriz.
Üzerinde durulması gerekli
olan önemli bir husus olmakla birlikte, asıl mevzumuz olmadığından sizin
ilim ve irfanınıza havale edip geçiyorum.
Şuuraltı Müktesebatı ve Olumlu Ön Kabuller
İşte
şartlanmışlığın bu zararlı yanlarının yanında denilebilir ki, onun
faydalı olduğu yerler de vardır.
Meselâ çocuklarımızı, şuuraltı
müktesebatlarının oluştuğu dönemde, onların seviye ve konumlarını göz
önünde bulundurarak, iman ve İslâm’ın esaslarına dair, ilmihalin bize
verdiği bilgiler ölçüsünde şartlandırma faydalı bir yol ve metottur.
Her
ne kadar şuuraltının beslenme dönemi için 0-5 ve 0-7 gibi yaş
aralıklarından bahsedilse de bu, mutlak değil, izafîdir.
İnsan dimağının
aktif olduğu, etrafını çok iyi okuduğu ve çevresinden kotardığı şeyleri
sürekli dimağına yerleştirdiği dönem −yedi yaşından sonra azalma
gösterse de− on, belki on beş yaşına kadar devam edebilir.
Bu dönemde,
çocukların muhakeme kabiliyetleri büyükler gibi olmadığından meselelerin
neden ve niçinleri üzerinde çok fazla durmadan açık ve net bir üslûpla
sunacağımızı sunmak, vereceğimizi vermek önem arz eder.
Evet, herhangi
bir şüphe ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde, kesin ve net bir
üslûpla, “Allah birdir”, “Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) O’nun Resûlü’dür”, “Cenâb-ı Hakk’ın mesajı O’nun eliyle bize
gelmiştir”, “Kader vardır” gibi muhkem bir üslûpla çocuğa temel dinî
bilgilerin öğretilmesi gerekir.
Malum olduğu üzere, çocuğun anne sütüyle beslendiği dönem, mama aldığı
dönem, sizin gibi kaşığını kullanıp yemeğini yediği dönem vardır; ama
aynı zamanda sert yiyecekleri bile dişleriyle koparıp beslendiği dönem
de vardır.
Şuurlu anne-babalar bu dönemleri çok iyi hesap ederek yaşına
başına göre onun beslenmesinde farklılıklara giderler.
İşte bunun gibi,
çocuğun yaşına ve başına göre, bilginin keyfiyet ve derinliği ve o
bilgiyi veriş tarzı değişebilir.
İleri yaşlarda daha komplike bilgiler
verilir; mevzuların neden ve niçini üzerinde durulur, daha derinlemesine
izahlar yapılır.
Siz bir dönemde, meseleyi çok fazla mâkuliyet ve
mantıkiyete dayandırmadan sadece Allah’ın var olduğu hakikatini ifade
ederek sunarsınız.
Bu dönem itibarıyla çocuklar kendi kafalarında bu
mücerret hakikatlere cisimler, cevherler, mekânlar takdir edebilirler.
Belki rüyalarında bile görebilirler.
Anlattığınız Cennet ve Cehennem
için onlar hayallerinde kendilerine göre farklı kurgulara gidebilirler.
Fakat sonraki dönemlerde bu anlatılanların akıl ve mantıkla teyit edilip
mevcut ilimlerle desteklenerek, aklî ve mantıkî herhangi bir boşluk
bırakmadan farklı bir formatta yeniden anlatılması gerekir.
Belki bu
durum da, bir yönüyle bir tür şartlanmışlıktır.
Fakat bu şartlanmışlık,
ferdin, düşünüp, araştırıp, değerlendirdikten sonra, aklının,
araştırmalarının ve vicdanî ihtisaslarının “evet” dediği ve bütün
bunların teyidini arkasına alarak kabullendiği bir şartlanmışlık
olacaktır.
Fakat biraz önce ifade edildiği gibi, bilhassa şuuraltı
müktesebatının oluştuğu dönemde, şartlandırma diyebileceğimiz usûlde hak
ve hakikatin anlatılması çok yararlı, hatta bir yönüyle bir zarurettir.
Zira rahatlıkla denilebilir ki, günümüzde İslâm coğrafyasında
insanımızın yaşadığı bir kısım boşluklar, bir dönem onların şuuraltı
beslenme döneminde boş bırakılmasından kaynaklanmaktadır.
Evet, bir
dönem, ciddi donanımlı anne-baba yoktur veya onlar kendi işleriyle
meşgul olup çocuklarını boş bırakmışlardır.
Ev bomboştur, sokak
bomboştur, okul bomboştur, cami de ruhsuz ve mânâsızdır.
Bu
müesseselerin hiçbirinde akıl, mantık, his ve heyecana hitap eden ciddi
bir şey yoktur.
Dolayısıyla bu nesillere boşluğun çocukları nazarıyla
bakabilirsiniz.
İsterseniz siz bu nesli, ibnü’l-halâ ve ibnü’l-melâ diye
de isimlendirebilirsiniz.
Zira onlar, ellerinden tutulup sahip
çıkılmadıklarından ötürü, kendilerinde herhangi bir doluluğun
görülmediği, boşlukta neşet etmiş tâli’siz bir nesildir.
Hâlbuki şuuraltı müktesebatı, insanın hayatı boyunca karşılaştığı
sıkıntı ve problemler karşısında bir can simidi gibidir.
Zira insan
hayatın değişik dönemlerinde akıl, mantık ve ilmî müktesebatıyla
üstesinden gelemeyeceği meselelerle karşılaşabilir.
İşte bu durumda,
insanın bir dönem güvendiği ve kendisi için birer kanaat önderi
konumunda bulunan annesi, babası veya hocasının daha önceden ona
verdiği, kazandırdığı duygu ve düşünceler onun imdadına yetişir.
Evet,
belli bir dönem insan, evde anne-babasından, mahallesindeki cami ve
mektepten sağlam ve sıhhatli bilgiler almışsa ve onları bir dosya
hâlinde korteksine yerleştirmişse, zannediyorum üstesinden gelemeyeceği
meseleler karşısına çıktığında bu şartlanmışlığının ona çok faydası
olacak ve neticede o problemlerin, o vesvese ve tereddütlerin üstesinden
gelecektir.
Öyle ki bir dönem gerçekleştirilen o beslenme ve donanım,
bir boşluğu geçme veya bir dereyi atlama adına birer köprü vazifesi
görecektir.
Zaten şartlandığınız müktesebatınızla siz o ilk sarsıntıyı
atlattığınızda, daha sonra akıl ve mantığınızla o meseleyi çözer,
üstesinden gelirsiniz.
Meselâ, uzmanlara müracaat eder, değişik ilim
dallarından faydalanır ve meselenin aslını öğrenir, zihninizdeki
problemi hall ü fasl edersiniz.
Kim bilir belki de hemen pek çoğumuz,
hayatımızda karşılaştığımız bir kısım boşluk ve çukurları ilk önce aklî
ve mantıkî bir zemine oturtamamış, evvela anne-babamızdan aldıklarımızla
o durumu atlatmış, daha sonra da o meseleyi mantık ve muhakeme zemininde
çözüme kavuşturmuşuzdur.
O hâlde biz, bize emanet edilen çocukların
ilerleyen zamanlarda insî ve cinnî şeytanların vesvese ve tuzaklarına
düşmemeleri için şuuraltı beslenme dönemini çok iyi değerlendirmeli;
değerlendirip bu safhada herhangi bir boşluğa fırsat vermemeliyiz.
Soru: Hâdiseler karşısında mutlak nikbinlik veya mutlak bedbinlik ne ölçüde doğrudur? Bu hususta mü'mince tavır nasıl olmalıdır?
Cevap: Nikbinlik,
hâdiselere iyi tarafından bakma, bazen güzel görünmeyen şeyleri dahi
güzel görecek kadar iyimser olma demektir.
Bu ruh hâleti bütünüyle
kaldırılıp atılacak bir şey değildir.
Çünkü Hz.Pir'in ifadeleri içinde
meseleye yaklaşılacak olursa, güzel gören güzel
düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır. Bedbinlik ise, her
şeyi olumsuz yanıyla ele alıp değerlendirme, hâdiseleri bütünüyle
karamsar görme ve böylece ümitsizliğe düşme ruh hâlidir.
Hâdiseleri Doğru Görüp Doğru Okuma Gibi Bir Derdiniz Varsa
Bu
mevzuda, beşerî bir realite olarak, tabiatımızın her iki ruh hâline de
açık olduğunu öncelikle kabul etmemiz gerekir.
Evet, bazen hâdiseler,
içimize inşirah verecek ölçüde lehimize zuhur edince; olaylar, kafamızda
kurguladığımız geleceğimize, beklentilerimize, arzu ve hülyalarımıza
uygun olarak cereyan edince hemen bir nikbinliğe gireriz.
Her şeyi güzel
görür, güzel değerlendirir ve “maşallah, barekallah, tebarakellah”
sözleriyle bu hoşnutluğumuzu dile getiririz.
Bazen de bir mefkûre
hâlinde canlandırdığımız, temelini attığımız, belki blokajını ortaya
koyduğumuz, hatta karkasını yaptığımız bir kısım hayallerimizin
sarsıntıya mâruz kaldığını gördüğümüzde, bu sefer de hâdiseleri karamsar
bir bakış açısıyla değerlendirir ve neticede meselenin dehşetine ve
ümit-şiken oluşuna göre bir bedbinliğe gireriz.
Biraz önce ifade edildiği gibi beşerî bir realite olarak her iki ruh
hâlini de bir mânâda normal ve tabiî kabul etmek gerekir.
Zira duyarlı
bir insan olarak eğer bizim meydana gelen hâdiseleri görme, sezme, doğru
okuyup doğru değerlendirme gibi bir derdimiz varsa, bunun sonucunda
bazen nikbinlik esintileriyle serinlememiz, bazen de bedbinlik
rüzgârlarına mâruz kalmamız tabiîdir. Bu durum münafıklar için söylenen
“zıp orada zıp burada” şeklinde bir yörüngesizlik hâli demek de
değildir, belki hâdiseleri doğru görüp doğru değerlendirmenin bir
sonucudur.
Bu noktada önemli olan ve üzerinde hassasiyetle durulması
gereken husus, her iki durum karşısında da irademizin hakkını vermek;
hakkını verip bu tür duygular karşısında ifrata girmemektir.
Meselâ Hazreti Pir'in, Eşref Edip Beyle son mülakatını bu perspektiften
değerlendirebilirsiniz.
Hatırlayacağınız üzere bu mülakatta Eşref Edip
Bey, sorduğu bazı sorulara Üstad Hazretleri'nin şu şekilde cevap
verdiğini nakleder:
“Bana
ızdırap veren, İslâm'ın mâruz kaldığı tehlikelerdir.
Eskiden tehlikeler
hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı.
Şimdi tehlike içeriden
geliyor.
Kurt, gövdenin içine girdi.
Şimdi, mukavemet güçleşti.
Korkarım
ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.
İşte benim ızdırabım, yegâne
ızdırabım budur.
Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri
düşünmeye bile vaktim yoktur.
Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz
kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!'
Aldığı bu cevap üzerine Eşref Edip Bey, “Yüz
binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve teselli vermiyor
mu?” sorusunu sorar.
Bunun üzerine Hazreti Pir, büsbütün ümitsiz
olmadığını ifade eder.
Ancak hemen akabinde, Dünya'nın, büyük bir mânevî
buhran geçirdiği ve bu buhranın bir veba, bir tâun felaketi gibi,
gittikçe yeryüzüne dağıldığı tespitinde bulunur; bulunur ve bu
istikametteki endişelerini dile getirir.
Görüldüğü gibi en büyük
sarsıntılar karşısında dahi dimdik ayakta duran, her zaman çevresine
ümit kaynağı olan ve bir ömür boyu sürekli etrafına ümit nefheden Üstad
Hazretleri, mevcut durum karşısında ümitsiz olmadığını ifade etmekle
beraber, realitelere gözünü yummaz, acı gerçeklere dikkat çeker ve
onlara neşter vurur.
İşte, bu tavır, bu yaklaşım bir gelgit meselesi
değil; realiteleri doğru görüp doğru okumanın bir neticesidir.
Hakiki Mü'min Sarsılsa da Devrilmez
Günümüzde
de, hassasiyeti ölçüsünde insan, benzer duyguları hissedip yaşayabilir.
Meselâ, milletin istikbaliyle alâkalı hemen her işin âdeta bıçak
sırtında gittiği, birilerinin, insanımızın yıllar boyu çalışıp, didinip
inşa ettiği güzellikleri gelip bir hamlede yıkmaya kalkıştığı; kalkışıp
belli aralıklarla, bir kez daha isbat-ı vücut teşebbüsünde bulunduğu bir
ortamda insanın endişeyle iki büklüm olmaması düşünülemez.
Dolayısıyla
hâdiseleri bu şekilde okuyup onların böyle bir sonuca doğru kayıp
gittiğini gören bir insan, belli ölçüde bedbinlik esintilerinin tesiri
altında kalabilir.
Bununla beraber mutlaka bilinmesi gerekir ki, mü'min
eğilip sarsılsa da asla devrilmez.
Zira Sadık u Masduk Efendimiz
(aleyhissalâtü vesselâm) sahih bir hadis-i şeriflerinde mü'mini ekine
benzetmiş ve onun, şiddetli rüzgârlar karşısında eğilse de, ardından
kalkıp doğrulacağını ifade buyurmuştur. (Buhâri, Merdâ 1)
Demek ki, her mü'min, hâdisenin dehşetine, ürperticiliğine ve onun arka
planına ıttılaına göre belli ölçüde bir bedbinlik ve karamsarlığa mâruz
kalabilir.
Ama bir de bakarsınız ki, aynı insan beri tarafta Allah'ın
izn ü inayetiyle farklı bir atmosfer içine girmiş ve “elhamdülillah”,
“eş-şükrü lillâh”, “el-minnetü lillâh” diyerek bu defa da bir nikbinlik
meltemiyle inşiraha kavuşmuştur.
Bu açıdan her iki ruh hâlini de bütün
bütün görmezlikten gelmek, yok saymak, kabul etmemek yanlış olacağı
gibi, bu iki hususta ölçülü davranamamak, dengeyi sağlayamamak, ifrata
girmek de zararlı ve yanlıştır.
Biraz önce ifade edildiği üzere, Hazreti Pir'in bu tür hâdiseler
karşısında sergilediği tavır, ortaya koyduğu duruş dikkat çekicidir.
Çünkü karamsarlığa dair duygu ve düşünceler hayal dünyasına gelip
tosladığında, onun hemen, bu türlü duygu ve düşüncelerden sıyrılmasını
bilecek kadar güçlü bir iradeye sahip olduğunu görürsünüz.
Merhum
Serdengeçti'nin tespitleri içinde, büyük devrilişlerin, yıkılışların,
çöküşlerin olduğu bir dönemde sarsılmadan, dimdik ayakta duran birisi
vardır ki, o da Hz.Pir'dir.
Ne var ki, o, mevcut duruma, tabloya
baktığında onun arka planını da nazar-ı itibara alır ve mütedahil
daireler gibi sağdan soldan yaklaşan bütün tehlikeleri görür.
Dost
olarak bilinen insanların içinde bile Müslümanlara hıyanet edecek, çelme
takacak ve iftiraklarıyla onların sinesine bir zıpkın gibi saplanacak
kimselerin olduğunun farkındadır.
Hatta doğrudan doğruya hedefi
mü'minler olan, her davranışı kasde iktiran eden, dine düşmanlık yolunda
planlı, projeli hareket eden insanları görünce, kendini realiteyi
görmeme gibi bir aldanmışlığa kaptırmadan ama ümitsizliğe de kapılmadan
aklıyla, mantığıyla ve iradesinin hakkını vererek bu tehlikeleri
bertaraf etmeye çalışır.
Meselâ bir yerde çektiği onca sıkıntıdan sonra elhamdülillah dediğini
ifade eder.
Hâlbuki onun başına gelen musibetler şayet bizim başımıza
gelseydi, zannediyorum biz onların altında ezilir kalır, preslenir ve
âdeta pestil olurduk.
Fakat o, hiçbir zaman böyle bir duruma düşmüyor ve
aynı zamanda hiçbir zaman çektiği sıkıntılardan şikâyette bulunmuyor.
Mâruz kaldığı onca sıkıntıdan sonra, bakıyorsunuz, hemen bir nikbinlik
ve sevinç izhar ediyor.
Elbette ki, ehl-i dünyanın kendisine yaptığı
onca zulüm ve kötülük karşısında hiçbir zaman inandığı mefkûreden geri
adım atmıyor, hep bildiği yolda yürümeye devam ediyor.
Ancak onların bu
zulüm ve baskıları karşısında kaderi tenkit etme gibi bir vartaya da
asla düşmüyor; aksine kendini sorgulayıp nefsini hesaba çekiyor.
Meselâ
bir yerde onların zulmünü, iman hizmetini mânevî terakkiyatına alet
etmeye bağlıyor.
Hâlbuki mânen terakki etme, bir yönüyle, belki de pek
çoğumuzun ulaşmak istediği bir meseledir.
Çok az insan vardır ki;
“Allah'ım benim hakkımda bir Şah-ı Geylanilik takdir etmişsen, bahtına
düştüm, ne olur, onu benden al ve bana, velilik, kutupluk, gavslık gibi
mânevî pâyeler de gelse, bunları elimin tersiyle itecek kadar güçlü bir
irade ihsan eyle! Çünkü bu gibi mânevî makamları talep etme, Seni
talebin içine başka bir şey karıştırır.
Oysaki ben saf, dupduru, berrak
ve natürel olarak sadece Seni talep etmek istiyorum” der.
Evet, her
zaman düz bir kul olduğunun şuurunda bulunmak ve Allah'a intisabını düz
kullukta daha iyi duyup daha iyi hissetmek çok az insana müyesser olan
bir anlayıştır.
İşte, Hazreti Pir, bu anlayışın insanıdır.
Fakat mânen
terakki etme, gözün açılmasıyla mârifet ufkunda bir üveyk gibi
kanatlanıp tayeran etme her zaman insanın aklından, hayalinden
geçebilir.
İşte Üstad Hazretleri, sadece hayaline ilişen bu tür duygu ve
düşünceleri bile, Zat-ı Ulûhiyet'e karşı umumi ve mutlak mânâda
teveccühe mâni gördüğünden onları birer günah ve vebal saymış ve bu
açıdan da başına gelen bela ve musibetleri bu hususa bağlamıştır.
Tabiî,
bu şekilde davranmakla, aynı zamanda en kötü tablolardan bile çok güzel
neticeler çıkarmasını bilmiştir.
Realiteleri Görme Bir Vazife ve Sorumluluktur
Biz
de kendi kamet-i kıymetimize göre, çevremizde cereyan eden hâdiseleri
kimi zaman iyi görür, iyi değerlendirir, iyi düşünür ve hayatımızdan
lezzet alırız.
Kimi zaman da biraz karamsarlığa düşer ve bedbin oluruz.
Çünkü biraz önce ifade edildiği üzere, tabiatımız her ikisine de
açıktır, onları resmedebilecek nüveler beşerî yapımızda vardır ve bizim
onlardan kaçmamız da mümkün değildir.
Ancak iradelerimizle onları
kontrol altına alıp seslerini çıkarmalarına meydan vermeyebiliriz.
Nasıl
ki, nefs-i emmare, nefis terbiyesi sayesinde nefs-i levvame, nefs-i
mutmainne, nefs-i radiye ve nefs-i mardıye hâline gelebiliyor.
Aynen
bunun gibi insan, kararlı bir cehd ve gayret sayesinde, kendisinde
karamsarlık hâsıl edecek tablolar karşısında, daha iyi görüp, daha iyi
düşünerek bedbinlikten nikbinliğe yürüyebilir.
Her dönemde olduğu gibi günümüzde de yaşadığımız birtakım problemler
vardır.
Biz kendi çağımızın çocukları olduğumuz için kendi dönemimizdeki
problemleri yaşıyoruz.
Bu problemleri yaşarken olup biten hâdiseler
karşısında herkes aynı duyarlılığı taşımayabilir.
Ancak öyle hassas
ruhlar vardır ki, dinini kaybedip giden biri karşısında: “Ya Rabbi,
keşke benim canımı alsaydın da bu insan kayıp gitmeseydi.” der.
Çünkü
can alıcı hasmı bile olsa, küfür ve ebedî Cehennem'le, o hasımdan
intikam alma düşüncesi, insanın kerametine yakışan bir davranış
değildir.
Ve yine öyle hassas insanlar vardır ki, âlem-i İslâm'ın
hâlihazırdaki perişaniyeti, dağınıklığı, ezilmişliği ve zalimlerin
vesayeti altında yaşaması karşısında âdeta sinesine zıpkın saplanmış
gibi ızdırap duyar.
Öyle ki her sabah gözlerini o dert ve ızdırapla
açar; akşam yatağa girdiğinde yarım saat o acı hülyalarla kıvranır ve
istirahatini bile zehir zemberek hâle getirir; getirir de Merhum Âkif'in
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar,
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.
mısralarıyla inleyip durur.
Fakat sonra bir kısım esintilere bakar.
Meselâ Anadolu insanının
dünyanın dört bir tarafında harıl harıl çalıştığını görür, onların bu
samimi gayretleri karşısında: “Çok kötü şeyler var ama elhamdülillah
dünyanın şu kadar ülkesinde sesimiz, soluğumuz duyuluyor ve bayrağımız
dalgalanıyor.
Kültürümüzün bir tercümanı olan dilimiz konuşuluyor.
Tarihten tevârüs ettiğimiz bize ait değerler, o dil vasıtasıyla
başkalarına duyuruluyor.” der, teselli bulur.
Evet, bir dönem, başkaları
Devlet-i Âliye içinde açtıkları bin beş yüze yakın okulla kendi
kültürlerini bize dayatmış ve bizi kendilerine benzetmişlerdi.
Biz ise
şimdi herkese bağrımızı açmış, evrensel insanî değerlerle, bütün
insanlığı kucaklamaya çalışıyoruz.
İşte bu duygu ve düşüncelerle hemen o
karanlık âlemden, o kâbuslardan sıyrılır, ümit ve inşirah esintileri
duymaya başlarız.
Elbette ki biz, hiçbir zaman realiteleri göz ardı
edemeyiz, realiteleri göz ardı edercesine mutlak bir optimist olamayız.
Fakat realiteleri görmenin yanında eşya ve hâdiseleri, kudreti sonsuz
Rabbimize iman ve itimatla değerlendirir, o nazarla ele alırız.
Zira hakiki bir mü'minin gerçeklere gözünü yumarak kendini mâlihulyâlara
salması, kuruntularla avunması ve böylece yaklaşan tehlike ve kurulan
tuzaklar karşısında tedbirsiz ve savunmasız bir duruma düşmesi
düşünülemez.
Aynı zamanda, metafizik gerilimin devam ve temadisi adına
da mevcut o karanlık tablonun görülmesi gerekir.
Allah aşkına, bugün,
dinini ve milletini seven bir insanın, şimdiye kadar kim bilir kaç defa
taarruz plan ve stratejileri ortaya çıkmış, yapıp ettikleri yapıp
edeceklerinin yanıltmayan referansı konumunda bulunan, düşmanlığa
kilitli bir anlayış karşısında, bu durumu derin bir endişe ve
hassasiyetle karşılaması, böyle bir tablo karşısında uyanık ve dikkatli
olması gerekmez mi? Tabiî, bütün bu endişe ve korkular, hassasiyet ve
titizlikle meselenin üzerine titremeler, vicdanın Allah'la irtibatına,
gönlün İslâm ve Müslümanlarla alâkasına bağlıdır ve onunla mebsuten
mütenasiptir.
İşte, nikbinliğe de bedbinliğe de böyle bir perspektiften bakmak
gerekir.
O zaman insan, bir taraftan realiteleri görüp âdeta yüreği
ağzına gelecek ölçüde endişe içinde endişe yaşayacak; fakat diğer
taraftan, yapılacak işlerin çokluğunu görünce Hakk'a dayanıp, sa'ye
sarılıp, hikmete râm olup, sarsılmadan, ümitsizliğe düşmeden, aşk u
şevkle yapılacak işlere koyulacaktır.
Bundan dolayı diyoruz ki, hakiki
mü'min mutlak mânâda ne nikbin, ne de bedbindir; o, hakikatbindir.
Evet,
o, görülmesi gerekeni görür ve Allah'ın izn u inayetiyle mevcut durum
karşısında yapılması gereken her ne ise, iradesinin hakkını verip onu
yapmaya çalışır.
BURUK BAYRAM
Yine bir bayram daha sensiz Anne
Aramızda aşılmaz mesafeler
Sende boyun büktün yine bensiz Anne
Aramızda yığın yığın engeller
Herkes bayram yapar güler eğlenir
Benimse içimden ağlamak gelir
Şu gurbet ellerde ömür tükenir
Beklide kavuşmak mahşerde Anne
Sesini duyunca bayram akşamı
Bin katına çıktı gönlümün gamı
Ben neyleyim sensiz geçen bayramı
Her gün ağlıyorum bu yerde Anne
Yüreğim yanar sensiz boynum bükülür
Gözlerimden kanlı yaşlar dökülür
Bayram günü hasret nasıl çekilir
Ayrılık yazılmış kaderde Anne
Evlat hasretiyle yanmış ki için
Soruyorsun oğlu ayrılık niçin
Dedim ya beklenen bir bahar için
Ne zaman diyorsan ilerde Anne
Gül toplamak için atıldım yola
Her taraf gül olmadan veremem mola
Kızma ne olur dönmedim diye hala
Bütün ümidimiz Güllerde Anne
Gül kokmalı dünya güle dönmeli
Cennet asa bahar artık gelmeli
Üç asır ağlayan yüzler gülmeli
İşte düştüm böyle bir derde Anne
Davamın çilesini ben çekiyorum
Dikenli dünyada gül ekiyorum
Solmasınlar diye yaş döküyorum
Bir damla su yok göllerde Anne
Ben kendimi insanlığa adadım
Onun için durmadan atarım adım
Bayram günü sana selam yolladım
Koklarsan bulursun yellerde Anne
Cennet ayağının altında senin
Ayrılık var imiş bahtında senin
Gül yüzün her zaman aklımda benim
Öpmek istiyorum nerede Anne
Hiçbir şey doldurmuyor senin yerini
Bir bilsen nasılda özledim seni
Yavrum diye Hakk'a aç ellerini
Dua eyle bana seherlerde Anne
Mahsun Dönmezer - Dertli Şiirler
Medine'nin Gülü
Andım yine Sen'i her şey yâdımdan silindi,
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi;
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi.
Andım yine Sen'i her şey yâdımdan silindi.
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam,
Rûhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam;
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam.
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek?
Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek;
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek.
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek?
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından;
Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından.
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.
Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül;
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.
Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül!
Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım,
Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım;
Sensiz geçen bu acı rüyâdan kurtulayım.
Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım.
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta,
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta;
Göster çehreni ki, güneş gurûba kaymakta.
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta.
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun.
Ne olur, hiç olmazsa gurûbum tulû olsun.!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder