Dinin müstakim yorumu adına ölçüler.
Asrı saadette yaşanan hayatın kelimesi
kelimesine, milimi milimine günümüze aktarılması ve hiç değiştirilmeksizin aynen
uygulanmaya çalışılması çatışmaya sebep olacağı gibi dinin ruhuna da ters
düşebilir.
Yapılması gereken sünnetin temel felsefesinin iyi kavranması ve dinin
açık bıraktığı uçlardan hareketle içinde yaşadığımız zaman ve şartlara uygun
olarak günümüz problemlerine çözümler bulunmasıdır.
Siyere bu gözle bakılacak
olursa Allah Resulünün savaş ve barış stratejisinden, irşat ve tebliğ usulünden,
idare ve yönetim anlayışından veya fetva ve kazaya dair uygulamalarından günümüz
için çok önemli ilke ve prensipler çıkarılabilir.
Elimizde alem şumul değerlerin
bulunduğuna şüphe yoktur.
Fakat önemli olan bunları mevcut konjonktüre uygun
yorumlayabilmektir.
Bugün yaşamak istediğimiz hayat farklı bir çizgide de olsa
geçmişte yaşanmış olabilir.
Ama o günkü çizgiyle bugünkü çizgiyi çok iyi
belirlemez ve bunlar arasındaki farkları göz ardı ederseniz arzu ettiğiniz
şeyleri gerçekleştiremezsiniz.
format farklılığına ihtiyaç olduğunu, önümüzde
duran bir kısım hazır çözümlerin yeniden ele alınması gerektiğini unutmamalıyız.
Bununla birlikte bize miras kalan değerleri ve temel disiplinleri mevcut
şartlara ve konjonktüre göre yorumlamanın kolay bir iş olmadığını, bu konuda çok
büyük hatalar yapıldığını da unutmamak gerekir.
Özellikle şahsi inisiyatiflerle
problemlerin halledilmeye çalışıldığı ve subjektif mülahazaların öne çıktığı
yerlerde yanılmalar çok olur.
Muhtemel yanılmaları en aza indirmenin yolu ise bu
işin bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesidir.
Zira tedavülü efkar
fikir alışverişi sayesinde hakikatler ortaya çıkar.
Hayatın gittikçe kompleks
hale geldiği günümüz dünyasında her şeyi bilmek mümkün değildir.
Bazen
nazarlarımız sınırlı kalabilir.
Hadiselere geniş bir perspektifle
bakamayabiliriz.
Meşgul olduğumuz alanın bütün detayları hakkında yeterli
bilgimiz bulunmayabilir.
Dahası bazen kendimize, nefsimize, arzularımıza
takılabiliriz.
Olaylara Kur'an mantikiliği içinde yaklaşamayabiliriz.
Ele
aldığımız her meseleyi Kur'an ve sünnetin yanıtmaz kıstaslarına göre
değerlendiremeyebiliriz.
Bize makul gelen maslahat gördüğümüz şeyler maslahat-ı
merdude din tarafından reddedilen maslahatlar bir kısım kimselerce maslahat
kabul edilse de İslam'ın maslahat görmediği hususlar olabilir.
Bu sebeple de
dinin ruhuna aykırı hükümler verebiliriz.
İşte bütün bu mahsurlardan kurtulmanın
yolu kolektif şuuru devreye sokmaktan geçer.
İnsan tek başına halledeceğini
düşündüğü meselelerde bile mutlaka başkalarıyla görüşerek karar vermelidir.
Şayet karar ve görüşlerinizi meşveret filtresinden geçirir, şahsi
mülahazalarınızı başkalarının bakış açılarıyla kalibre ederseniz işte o zaman
doğru ses ve soluğu bulabilirsiniz.
Nitekim nebi-i Ekrem efendimiz aleyhissalatu
vesselam istişare yapan kimsenin haybet ve hüsran yaşamayacağını ifade
buyurmuştur.
Öte yandan dine ait meseleleri ele alırken sahabenin ve selef-i
salihinin durduğu yerde durmayı bilmek gerekir.
Yoruma açık alanlarda kendi
mütealalarımızı arz etsek bunları zamana uygun yorumlamasak da dinin muhkem
hükümlerini çiğnememeye dikkat etmeliyiz.
Güncel problemlere çözüm bulma adına
ortaya koyacağımız zihni ve fikri aktiviteler bizi başta sahabe-i kiram olmak
üzere selef alimlerine karşı saygısızlığa sevk etmemeli.
Zira bir kere ipin
ucunu kaçırdığınız zaman işin nerede duracağı belli olmaz.
Bugün sahabeyi
sorgulamakla işe başlarsınız.
Allah muhafaza yarın insanlığın iftihar tablosuna
sallallahu aleyhi ve sellem bir postacı nazarıyla bakma küstahlığında
bulunursunuz.
Hatta iş burada da kalmayarak Kur'an'a da uzanabilir.
Nitekim
günümüzde Kur'an'a tarihsel bir metin nazarıyla bakan, onu yalnızca 14 asır
evvel yaşamış insanların itirakine hitap eden bir kitap olarak gören ve bu
sebeple de pek çok muhkem hükmü değiştirmeye çalışanların sayısı az değildir.
Alışkanlıklar, lüks ve fanteziler, farklı görünme çabasıyla kendini ifade etme
mülahazaları insanları Kur'an'ın ruhuna aykırı bir kısım marjinal görüşlere sevk
edebilir.
Keza modern dünyanın dayattığı hayat tarzını değiştirilemez görme,
aslında uzaklaşan bir kısım uygulamaları yeniden yörüngesine oturtmanın mümkün
olmadığını düşünme veya terk edilmiş bir kısım değerleri yeniden topluma
benimsetmenin artık imkansız olduğu kanaatini taşıma da kayma ve savrulmaların
diğer gerekçeleri olarak görülebilir.
Böyle bir düşüncenin altında hem Allah'ın
inayet ve riayetine gerektiği gibi inanmama hem de sahip olunan değerlere ve
inanılan hakikatlere yeterince güvenmeme gibi sebepler vardır.
Oysa ki bu konuda
Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem örnekliği bize yeter.
Zira o her
türlü zulüm ve vahşetin kol gezdiği cahiliye toplumundan akıl ve kalpleri
terbiye edecek bir ümmet yetiştirmiş.
cahil ve görgüsüz insanları medeniyet
muallimliğine yükseltmişti.
Eğer problemlerin sadece kendi ceht ve çabamızla
çözüleceğini zannediyor, yeni bir basu badel mevte giden yolu kendi güç ve
iktidarımızla sınırlı görüyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir.
Bize
düşen vazifemizi yapıp şen-i rububiyetin gereğine karışmamaktır.
Biz kendi
sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra hakikatin gücüne dayanmalı, Allah'ın
ekstradan inayetlerine inanmalıyız.
Kainattaki baş döndürücü tasarruf ve
icraatlarıyla kuvvet ve kudretini ortaya koyan Cenabı Hak, bizim minik
gayretlerimize de bereket lütfedecek, yetersiz kaldığımız yerlerde elimizden
tutacaktır.
Bu açıdan kendi acziyet ve zafiyetimize bakarak hakikatlerle
oynamamalı, modern hayata ayak uyduracağız diye sahip olduğumuz değerlerden
uzaklaşmamalıyız.
Kur'an'ın gücüne inanmalı, ona itimat etmeli ve yüz yüze
geldiğimiz problemlere çözüm bulma zannıyla onun hükümlerini tahrif etmemeliyiz.
Şunu unutmamak gerekir ki iyilik ve sevabın da hata ve günahın da küçüğü yoktur.
Hadisin ifadesiyle bir insanın yüzüne tebessüm etme veya insanlara eziyet
verecek bir şeyi yoldan kaldırıp kenara koyma gibi bizim küçük gördüğümüz şeyler
kurtuluşumuza vesile olabilir.
Aynı zamanda önemsemediğimiz nice küçük hatalar
da bizi baş aşağı getirebilir.
Bir şeyin küçük mü büyük mü olduğunu biraz da
neticesiyle ölçmek gerekir.
Bazen merkezdeki küçük bir açı muhit hattında
kocaman bir mesafe açabilir.
Okçular tepesinin terk edilmesi hadisesinde
yaşandığı gibi yanlış bir karar nicelerinin canına mal olabilir.
3 beş
maceraperestin yapmış olduğu bir hata millet adına altından kalkılmaz
problemlere sebebiyet verebilir.
Bu örneklerde olduğu gibi dini anlama ve
yorumlama konumunda olan insanların yapacakları yanlışlar da telafisi çok zor
sapmalara yol açabilir.
Bu tür konularda özellikle topluma rehberlik yapan, öncü
konumunda bulunan insanların yaklaşımları, tavır ve davranışları çok önemlidir.
Onlar doğru yoldan yürürlerse arkadan gelenler de aynı şekilde o doğru çizgiyi
takip eder.
Önden gidenler bir kısım yanlışlar yaparsa bu yanlışlar onlarla
sınırlı kalmaz, umumileşir ve büyür.
Maalesef günümüzdeki problemlerin altında
yatan önemli sebeplerden biri de önde gözüken bazı insanların durdukları yerin
hakkını verememeleri ve durdukları yere uygun düşünememeleridir.
Onların
yaşadıkları düşünce kaymaları tabana indiği zaman büyük yıkımlara sebebiyet
verebilmektedir.
Bu itibarla özellikle önde bulunan kimselerin müstakim
düşünmeleri ve davranmaları çok önemlidir.
Örtülü yalanlar.
Soru: Bir
sohbetinizde mübalaa, mazeret döktürme ve tariz gibi örtülü yalanlardan
bahsetmiş.
Müminlerin bunlardan da kaçınmaları gerektiğini belirtmiştiniz.
Konuyu biraz daha açabilir misiniz?
Cevap: Melekler ağzımızdan çıkan her sözü
amel defterimize kaydeder.
Belki onlar bu amellerin neye tekabül ettiğini
bilmezler.
Allah'ın izni olmadığı sürece kalbimizden geçen niyetlere, azimlere,
kararlara, hesaplara ve planlara vakıf olamazlar.
Bunların ne kadarının Allah'ın
rızası hedefli, ne kadarının kendini nazara vermeye matuf olduğuna dair
malumatları da olmayabilir.
Fakat Allah bunların hepsine muttalidir.
İç dış
bütünlüğü yoksa tavır ve davranışlar, niyet ve düşünceleri yansıtmıyorsa Allah
bunların hesabını sorar.
Onun nezdinde zımni ile sarih yalan arasında yalan
olmaları açısından bir fark yoktur.
İnsan Allah derken bile zımni yalan söylüyor
olabilir.
Mesela Kur'an tilaveti veya vaazu nasihat dinleyen bir insanın içinden
gelmediği halde Allah diye bağırması bir tavır yalanıdır.
Bunu fark ettiği an
hemen geri dönmeyi bilmeli.
Tavrını yeniden gözden geçirmeli ve istiğfara
yönelmelidir.
Mümin Kur'an okuma, kamet getirme, namaz kıldırma gibi işlediği
bütün amellerin içinin sesi olmasına dikkat etmelidir.
Allah için yaptığı
işlerde kendisini mülahazaya almamalı, neticeleri kendine bağlamamalı, kendini
ifade etmeye çalışmamalıdır.
Aksi takdirde zımni bir yalanın içinde bulunuyor
demektir.
Keza gerçekte ince, kibar ve centilmen olmayan birinin böyle görünmeye
çalışması yani centilmenlik taslaması veya içinden gelmediği halde gözyaşı
dökmesi de ayrı birer samimiyetsizlik örneğidir ki bunların hepsinin üstü örtülü
birer yalan olduğuna şüphe yoktur.
Bilindiği üzere bu konuda zirveyi tutanlar
münafıklardır.
Zira onlar söz ve davranışlarıyla içlerindeki mülahazaların
zıttını izhar ederler.
İç dış farklılaşması yaşayan herkese münafık denilmesi
doğru olmasa da şüphesiz bunlar nifaktan bir parça taşır.
Bu sebepledir ki İmam
Gazzali ağlayan da kaybeder ağlamayan da der.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve
sellem'in tıpkı şeytandan ve cehennemden Allah'a sığındığı gibi ağlamayan gözden
de Allah'a sığınmıştır.
Dolayısıyla ağlamayan göz kaybetme yolunda demektir.
Öte
yandan ağlayan bir insanın gözyaşları iç heyecanlarının, ihsas ve ihtisaslarının
değil riya ve sümanın ifadesi ise o insan da kaybedebilir.
Normal şartlarda
cehennemin alevlerini söndürecek güçte bir iksir olan gözyaşları insanların
görüş ve takdirine bağlandığı andan itibaren bütün tesirini kaybeder.
Bırakın
cehennemin alevlerini, oradaki bir kıvılcımı bile söndüremez.
Sadece
gözyaşlarımı esasında insanın Allah için yapmış olduğu bütün ameller uhrevi
hayatını ihya ve imar etme veya Cenabı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanma adına böyle
bir iksirdir.
Yeter ki ihlas ve samimiyetle eda edilsin ve her tür riadan uzak
tutulsun.
Bu açıdan insanın ağzından çıkan her bir söz veya uzuvlardan sadır
olan her amel karşısında sürekli kendini test etmesi ve acaba ben bu söz ve
tavırlarımla içimi seslendirebiliyor muyum? acaba niyetlerimin adamı mıyım?"
demesi gerekir.
Eğer bu konuda kendini samimi bulmuyorsa bir adım geri çekilmeyi
ve asıl durması gerekli olan yere dönmeyi bilmelidir.
Diyelim ki siz ister vaazu
nasihat, ister hutbe, isterse daha başka vesilelerle kitlelerin önüne geçiyor ve
bir kısım hakikatlere tercüman olmaya çalışıyorsunuz.
Ağzınızdan çıkan sözlerin
onda biri içinizin sesi değilse, kalbinizden çıkan sözlerin ihtisasını
vücudunuzda duymuyorsanız, tavır ve davranışlarınızla zımni bir yalan
içindesiniz demektir.
Şayet Allah derken kendinizi öne çıkarıyorsanız yine zımni
bir şekilde yalan söylüyorsunuzdur.
Melake-i kiram bunları bilmese ve yazmasa
bile Allah bilir.
Çünkü o bize şah damarımızdan daha yakındır.
Eğer bu tür zımni
yalanlardan sıyrılmak istiyorsanız iç dış bütünlüğüne ulaşmalı ve meseleyi tabii
akışına bırakmalısınız.
Bunların da berisinde insan bakışlarıyla kendini derin
göstermek isteyebilir.
Hal ve hareketleriyle ledünyat ve maneviyata açık bir
kalp ve ruh insanı olduğunu ihsas ettirmeye çalışabilir.
Ses tonuyla,
vurgularıyla kendini ifade edebilir.
Ne var ki bütün bunlar gönlünün ve ruhunun
sesi olmadığı sürece Allah'a karşı uydurulmuş örtülü birer yalandan ibarettir.
Allah'a inanmış bir insana düşen ihlas ve samimiyetten ayrılmamaktır.
Yapılan
yanlışlardan biri de işlenen hatalara mazeret uydurmaktır.
Hepimiz farklı
zamanlarda bir kısım yanlışlar yapabiliriz.
Zira Allah Resulü sallallahu aleyhi
ve sellem'in tabiriyle insanoğlu çok hata işleyebilecek bir fıtratta
yaratılmıştır.
Hata işleme potansiyel olarak insanın genlerinde vardır.
Aksi
takdirde Adem hata etti, evlatları da hata etti.
Adem unuttu, evlatları da
unuttu hadisini izah edemezsiniz.
İnsan eğer elinde olmadan hataya düşüyorsa
bunlar günah olarak yazılmayabilir.
Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
unutan, uyuyan ve mecbur bırakılan kimselerden kalemin kaldırıldığını ifade
etmiştir.
Fakat rabben inne ey Rabbimiz unutur ya da hata edersek bizi muaze
etme ayet-i kerimesi müminleri yapmış oldukları hatalar karşısında dahi
istiğfara çağırmakla bu konuda temkinli olunması gerektiğini hatırlatır.
Kasıtlı
olmayan sürçme ve düşmelerimiz karşısında bile istiğfar etmemiz isteniyorsa
irade, şuur ve kararlılık içerisinde işlediğimiz günahlardan haydi haydi tövbe
ve istiğfarla arınmaya çalışmamız gerekir.
İnsan bazen sözleriyle, bazen tavır
ve davranışlarıyla hata yapabilir.
Birileri hatasını hatırlattığında insanın
yapması gereken hatasını telafi etmek tövbe ve istiğfarla Allah'a yönelmektir.
Eğer böyle yapmayıp kendisini aklayıp paklama adına hemen mazeretler uyduruyor
ve laf oyunlarına sığınıyorsa bu da zımni yalan kategorisi içine girer.
Maalesef
çokları bu konuda da aldanıyor.
Evet, İnsanın yüzüne karşı hatasının söylenmesi,
ikaz edilmesi ona dokunur, ağır gelir.
Hatta bazen olur ki kişi böyle bir uyarı
ve hatırlatma karşısında tokat yemiş gibi sarsılabilir.
Fakat denilen şey doğru
ise yapılması gereken nefsin hoşnutsuzluğuna bakmadan muhataba teşekkür etmek ve
hatayı tashih etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri bu tavrın önemini işaret etme
adına, "Benim boynumda ve koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya
gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lazım gelir." der.
Hazreti
Pirin ifadesiyle yalan bir küfür sıfatıdır.
Dolayısıyla müminin ağzına yakışmaz.
Allah'a inanan bir insan nasıl ki sarhoş edici meşrubatı veya haram kılınan
gıdaları ağzına alamıyorsa küçüğüyle büyüğüyle gizlisiyle açığıyla yalanın da
hiçbir çeşidini ağzına almamalıdır.
Elbette yalan söyleyen bir kimse sırf bu
günahı sebebiyle küfür damgası yemez.
Fakat böyle bir kişi küfre doğru bir adım
atıyor ve ona ait sıfatlardan birini üzerinde taşıyor demektir.
İster kavli,
ister fiili, ister hali, isterse hissi olsun insanın olduğunun dışında bir tavır
sergilemesi yalan ve aldatmadır ve küfre doğru atılmış bir adımdır.
Allah
muhafaza küfür ve günah deryasına bir kere yelken açan kimse bir daha geriye
dönemeyebilir.
Bu açıdan insan bu tür tehlikeli sularda gezinmemeli, asla meşru
dairenin dışına çıkmamalıdır.
Peygamberlerin sadakati onların nübüvvetine en
büyük bir delildir.
Tıpkı bunun gibi hizmet-i imani ve Kur'aniye yolunda
olanların sadakatleri de onların davaları adına en büyük kredidir.
İnsan
söylediği şeyleri yaşamalı ki sözleri muhataplarına tesir etsin.
Kur'an
eyyelleine amen tefalden ey iman edenler.
Niçin yapmadığınız şeyleri
söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemek Allah nezdinde en çirkin kabul
edilen şeylerdendir beyanıyla sözleriyle fiilleri birbirini tekzip eden
insanları azarlar.
Esasen günümüzde vaiz ve nasihlerin sözlerinin tesir
etmemesinin arkasında yatan önemli faktörlerden biri de budur.
Müminler hal ve
hareketleriyle, oturuş ve kalkışlarıyla, jest ve mimikleriyle içlerinin sesini
soluklamalı ve her zaman doğrunun temsilcisi olmalıdır.
Doğruluk insanlar
nazarında önemli bir kredi olduğu gibi Allah katında da çok önemli bir
referanstır.
Doğruluğun temsilcilerinin mazhar olacağı lütuflar ve nimetler ise
bizim itraklerimizi aşacak kadar büyüktür.
Kendisinden Allah'a sığınılan dört bela.
Soru: Resuli Ekrem Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem Allahümme inni eüike
min ilmin la yenu ve min kalbin la yahşu ve min nefsin la teşbe ve min davetin
yüste lehe.
Allah'ım fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doyma bilmeyen
nefisten, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım şeklindeki duasında yer alan
maddeleri izah eder misiniz?
Cevap: Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in
bu duası belirli bir vakte bağlı olmadan her zaman okunabilecek dualardandır.
Kullanılan ifadeler üzerinde düşünülecek olursa hepsinin derin manalar ihtiva
ettiği görülür.
Peygamber efendimiz cevami kelim olan pek çok beyanında olduğu
gibi burada da oldukça veciz ifadelerin içine engin manalar sıkıştırmıştır.
Aslında onun mübarek ağzından çıkan her söze bu gözle bakılabilir.
Ne var ki
manen rivayet edilen hadislerin bazılarında bu incelikler kaybolmuş olabilir.
Gerçi sahabe hadisleri Allah Resulünün ağzından çıktığı lafızlarla rivayet
etmeye ciddi önem vermiş ve efendimizin söylemediği bir sözü ona nispet etmekten
büyük endişe duymuştur.
Farklı senetlerle gelen pek çok hadisin aynı veya benzer
lafızlarla rivayet edilmesi de sahabenin bu hassasiyetini gösterir.
Her şeye
rağmen manen rivayet edilen hadislerde bazı lafız farklılıklarının olabileceği
göz ardı edilmemelidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem yukarıdaki
hadiste dört şeyden Allah'a sığınmaktadır.
Tıpkı başka hadislerinde şeytandan,
cehennem azabından, nefsin şerrinden, altından kalkılamaz musibetlerden Allah'a
sığındığı gibi.
Demek ki hadiste zikredilen hususların her biri mümin açısından
Allah'a sığınmayı gerektirecek kadar büyük birer afettir.
Bir fayda vermeyen
ilim.
Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin
geldiğini görürüz.
Bir insan enfüsi ve afaki tefekkürle, varlık üzerinde
yapacağı araştırmalarla bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vazu nasihat
dinleyerek vesair bir kısım nazari bilgiler elde edebilir.
Fakat asıl önemli
olan bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır.
Şayet
elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak bu tohumların bir ağaç
haline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır.
İşte gerçek hikmet de buradan
doğar.
Aynı şekilde bir insanın zat-ı uluhiyeti bilmesi de nazarı ile amelinin
birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine
bağlıdır.
Bu sözlerimden nazari bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm
zannedilmesin.
Zira o olmasa neyi nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvela
ilim sahibi olunması gerekir.
Sonrasında da bu ilmi ister şahsi ister aile
hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hale
getireceğimiz ve insanlığın istifadesine sunacağımız üzerinde durulmalıdır.
Buradaki ilmi sadece dini ilimlerden ibaret görmek meseleyi daraltmak demektir.
Müspet ilimlerle meşgul olanlar yani tekvini emirleri anlama istikametinde bir
gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimlerin kendileri ve insanlık adına
nasıl faydalı hale getirileceği üzerinde durmalıdırlar.
Zira mücerret
nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır.
Ayrıca
hadiste zikredilen fayda hem dünyevi hem de uhrevi menfaatleri içine alır.
Bu
itibarladır ki elde ettiğimiz bilgilerin peşinde koşarken diğer yandan da
ahiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız.
Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın
istifadesine sunar.
Onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız
ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi ahirette size döner.
Netice
itibariyla ilimde asıl olan pratiğe dökülerek onun faydalanılır hale
getirilmesidir.
Allah Resulü böyle olmayan ilimden Allah'a sığınmıştır.
2.
ürpermeyen kalp.
Onun sallallahu aleyhi ve sellem Allah'a sığındığı ikinci şey
huşu olmayan kalptir.
Huşu insanın Allah karşısında iki büklüm olması, Allah'ı
andığı zaman kalbinin ürpermesi ve tepeden tırnağa onda bir ihtisaz hasıl olması
demektir.
Esasında inşallah ibadil.
Ancak alimler Allah'tan hakkıyla
haşyet duyarlar ayetinin de açıkça bildirdiği üzere ilim Allah'a karşı haşyeti
gerektirir.
Fakat buradaki ilim salt nazari bir ilim olmadığı gibi alim de
sadece nazari bilgiye sahip kişi değildir.
Bilgisinin gereğine göre bir hayat
yaşamayan, bildikleriyle amel etmeyen kimsenin bir yönüyle cahilden farkı
yoktur.
Önemli olan elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi yani bir
vicdan kültürü ve irfan peteği haline getirilmesidir.
Kul sayede rabbini daha
derinden duyacak ve daha çok sevecektir.
Çünkü insan ancak çok iyi bilip
tanıdığını sevginin gerçek manasıyla sevebilir.
Bazı kimselerin Allah'a karşı
muhabbetleri, aşk-ı iştiyakları yoksa Allah'ı yeterince bilmediklerinden,
tanımadıklarındandır.
Marifetullah ve muhabbetullah'la doymuş bir kalbin Allah'a
karşı haşet duymaması mümkün değildir.
Böyle bir insan sürekli temkin ve
teyakkus içinde bulunur.
Nam-ı celili-i sübhaniyi Allah'ın yüce ismini duyduğu
zaman haşetten tüyleri diken diken olur.
Bu da likaullah'a, Allah'a kavuşma
iştiyak duygusunu tetikler.
Yani kişi sürekli Allah'a kavuşacağı günü bekler.
Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde
olmadığının şuurunda olduğu için terhis edileceği ana kadar sabırla, rızayla
beklemeye devam eder.
Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp
kavrulurken diğer taraftan şikayet etmez.
gam izhar eylemez.
Ömrünü böyle bir
ikilem içinde geçirir.
İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmet diğer yönüyle de
huşuyla alakalı meselelerdir.
Zira haşyete kalbin onarımı, imar ve ihyası
gözüyle bakabiliriz.
Dahası o latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafinin ve ahffanın
canlı olması demektir.
Bütün bunlar da mebdede elde edilen nazari ilimle onun
çok iyi değerlendirilmesi ile varılabilecek ufuklardır.
3.
Doymayan nefis.
Allah
Resulü sallallahu aleyhi ve sellem üçüncü olarak doyma bilmeyen nefisten Allah'a
sığınıyor.
Nefis yeme içmeye, gezip eğlenmeye düşkün yaratılmıştır.
Obur
insanlar gibi doyma bilmeyen bir iştahla yiyen, sürekli her mim mezit daha yok
mu diyen ve ne verirseniz verin yine de aç gözlülüğünü sürdüren bir nefis
kendisinden Allah'a sığını bir beladır.
İnsan nefsin heva ve heveslerini tatmin
etmek için yaratılmamıştır.
Onun asli vazifesi ibadettir, kulluktur.
Kainatta
yiyip içen, yan gelip kulağı üzerine yatan o kadar çok mahluk vardır ki bu
alanda insan gibi donanımı en yüksek seviyedeki bir varlığa lüzum yoktur.
Allah'ın ahsen-i takvime mazhar ettiği insanın bu mükemmel yaratılışla
beraberinde getirdiği bir kısım sorumlulukları olmalıdır.
Kur'an bu
sorumlulukları yerine getirmeyen insanların hayvandan da aşağı bir derekeye
düşeceklerini haber verir.
Çünkü kıymetli bir şeyin bozulması alelade bir şeyin
bozulması gibi değildir.
Ne kadar lütufla serfiraz iseniz bunların kadrini
bilmediğiniz takdirde mazhar olduğunuz lütuflar ölçüsünde ceremeye maruz
bırakılırsınız.
Harem odasına alınmışsanız oranın erkanına riayet etmediğiniz
takdirde sizi lobide de bırakmaz.
Kapı dışarı ederler.
Aynen öyle de insan
tefessüh ettiği vakit düz bir zeminde kalamaz.
derin bir çukura düşer.
4.
icabet
edilmeyen dua.
Efendimiz sallallah aleyhi ve sellem bu hadiste son olarak icabet
edilmeyen duadan da Allah'a sığınıyor.
Allah celle celalüu bir ayette ve
kullarım sana beni soracak olursa bilsinler ki ben pek yakınım.
Bana dua edenin
duasına icabet ederim beyanıyla dualara cevap vereceğini haber verirken başka
bir ayette ise kullarını duaya çağırıyor.
Veciblekum bana dua edin ki
size icabet edeyim.
Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var.
Allah'ın
kullarının duasına icabet etmesi demek istenilenleri her zaman aynıyla vermesi
demek değildir.
Çünkü bazen kulun istemiş olduğu şeyler maslahatına aykırı
olabilir.
Dolayısıyla Allah istediğinin daha güzelini vermek suretiyle kulunun
duasına icabet eder.
Bu bir hastanın doktora bana şu ilacı ver demesi gibidir.
Doktor hastanın istediği ilacı yararlı görmüyorsa onu değil başkasını verir.
Öte
yandan Tirmizi'de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
Innallahillah.
Allah celle celalüu gafletle ve şuursuzca yapılan ne dediğinin farkında olmayan
kalbin duasını kabul etmez.
Bu sebeple mümine düşen vazife dualarına samimiyet
ve ciddiyetle devam etmesidir.
Öyle ki o Allah'la arasındaki bütün engelleri
berteraf ederek kalbiyle doğrudan ona yönelmelidir.
Ağzından çıkan her bir sözü
taalluk ettiği mana itibariyle mülahazaya almalıdır.
Her kelimeyi kalbinin
ritmine tesir edecek şekilde söylemelidir.
Dolayısıyla efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem aslında gafletle ve şuursuzca dua etmekten Allah'a sığınmıştır
diyebiliriz.
Biz biliyoruz ki o hiç böyle dua etmemiştir.
Fakat diğer hususlarda
olduğu gibi burada da rehberliğinin muktezası olarak bunları özellikle
vurgulamıştır.
Bizim gibi yolda kalmışlara, düşmüşlere, sürçmüşlere yol
göstermektedir.
Bize düşen de hiç bıkmadan, usanmadan, durmadan adab-uhanına
riayet ederek dua dua Allah'a yalvarmaktır.
Uzlaşı kültürü.
Soru: Milliyetçilik
ve ırkçılık duygularının mezhep ve meşrep taassubunun her geçen gün daha da
şiddetlendiği günümüz dünyasında uzlaşma ve birlikte yaşama kültürünün
geliştirilmesi adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Çokları küreselleşme ve
çoğulculukla birlikte ihtilaf ve çatışmaların temel kaynağı olan farklılıkların
ve kırmızı çizgilerin bertaraf edileceğini, insanların geçmiş dönemlere nispetle
daha fazla kucaklaşacağını, farklı zeminlerde bir araya geleceğini zannediyordu.
farklı din mensuplarının bazen bir camide, bazen bir kilisede, bazen de bir
havrada bir araya geleceklerini veya farklı meşrep ve mezhep mensuplarının bazen
bir kadiri, bazen bir Nakşi, bazen de bir Alevi tekkesinde buluşacaklarını
bekliyorlardı.
Ne var ki küreselleşme ile birlikte tabiatlarda bulunan kimlik
dürtüleri daha çok uyarıldı ve bu da ötekine karşı farklı farklı tepkilerin
ortaya çıkmasına sebep oldu.
Vücudun kendisine enjekte edilen yabancı bir
maddeye tepki verişi gibi insanlar duygu ve düşünceleri, hayat görüşleri
itibarıyla kendilerinden farklı olana karşı tepki geliştirdiler.
Çünkü insanlık
küreselleşen dünyanın sorunlarıyla yüzleşmeye ve bunların üstesinden gelmeye
hazır değildi.
Halbuki kanaat önderleri, fikir insanları, entelektüeller,
filozoflar değişen dünya şartlarına ayak uydurabilme adına insanların
zihinlerini hazır hale getirmeli.
Birlikte yaşama kültürüne ve barışa vurgu
yapmalıydı.
İnsanlığı farklı kimliklerin, etnik ve dini farklılıkların, mezhep
telakkilerinin sebep olabileceği ayrışma ve çatışmalara karşı uyarmalı, onlar da
herkesi kendi konumunda kabul etme anlayışını geliştirmeliydiler.
Maalesef bu
yapılmadı.
Adeta amatörce, "Hele bir engin denizlere yelken açalım.
Önümüze
çıkan dev dalgalara nasıl karşı koyacağımızı daha sonra düşünürüz." denildi.
Bu
sebeple önümüzdeki yıllarda insanlığı ne tür tehlikelerin beklediğini kestirmek
zor görünüyor.
İnsanlık adına yararlı işler yapmaya kendini adamış ruhların
mutlaka bu konulara kafa yorması ve bunlarla ilgili çözüm önerileri geliştirmesi
gerekir.
Mesela Hz.Bediüzzaman'ın tabiiyeti sebebi-i mesuliyet ve hatar olan
metbiyete tercih etme şeklinde dile getirdiği husus ihtilafların önüne geçme
adına önemli bir ölçüdür.
Bunun anlamı önde bulunmak çok tehlikeli olduğu için
idare işini başkalarına bırakma demektir.
Bu ciddi bir fedakarlık ve
kahramanlıktır.
Böyle bir tavır farklı mezhep, meşrep ve mezaklar arasında
ortaya çıkabilecek potansiyel ayrılıkların önüne geçme adına bir reçete
olabilir.
Fakat bunun etnik problemlere çare olması zordur.
Diplomasi, mevcut
ihtilafların giderilmesi ve ortaya çıkan problemlerin çözümü adına hemen güç ve
şiddete sarılmak yerine akıl ve mantık çerçevesinde diplomasiyi sonuna kadar
kullanmak dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olmasını sağlar.
Fakat ne yazık ki
hakkın emrine verilmeyen güç ve kuvvet yanlış yerde kullanılıyor.
Ortaya çıkan
sıkıntıları bastırma adına hemen kaba kuvvete başvuruluyor ve insanların üzerine
yürünüyor.
Fakat bu çok tehlikeli sonuçlar doğuruyor.
Muhakkak sorunlar
bastırılsa da orada kin ve nefret ödemi oluşuyor.
Bu ödem de gelecek nesillere
miras kalıyor.
Gencecik nesiller babalarına ve dedelerine yapılan haksızlığı
konuşarak büyüyor ve intikam duygularıyla oturup kalkıyorlar.
Dolayısıyla da
uygulanan şiddet faydadan çok zarar getiriyor.
Bu itibarladır ki devletler gerek
ülke içinde gerekse uluslararası ilişkilerde sorunları çözmek için hemen kaba
kuvvete sarılmamalıdır.
Kaba kuvvetin olduğu yerde en temel insani değerler
ihlal edilir.
Nice zulüm ve haksızlıklar yapılır.
İnsanların tepesine balyoz
gibi inilerek, kafalar ezilerek, kelle alınarak bastırılan problemler daha
sonraki dönemlerde daha da büyüyerek nüks eder.
Çünkü içlerde ukte kalır,
ödemler oluşur.
Onur ve gururlar yaralanır.
Kin ve nefretler arkadan gelen
nesillere intikal eder.
Bu da çözüldüğü zannedilen problemlerin fasit daireler
şeklinde devam edip gitmesine sebep olur.
Geçici olarak çözüldüğü zannedilse de
problemler daha da büyümüş olarak gelecek nesillere intikal eder ve altından
kalkılamaz hale gelir.
Akıl ve mantık kullanılarak insani duygular gözetilerek
getirilen çözümler ise kalıcı kalır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in
fetan-i uzmasının en önemli tezahürlerinden biri budur.
O adımlarını hiçbir fal
suya sebep olmayacak şekilde atmıştır.
Hayat-ı seniyeleri boyunca ortaya koyduğu
tavır ve davranışlarıyla bizlere akıllı davranmanın, diplomasiye sarılmanın,
şefkat ve merhametle muamele etmenin gönülleri nasıl fethedeceğini göstermiştir.
Günümüzde dünyanın dört bir yanına açılan amatör ruhların yaşadığı tecrübeler de
samimiyetin, beklentisizliğin, insanlığın ve şefkatin mevcut problemlerle baş
etmede ve gönülleri kazanmada ne kadar etkili olduğunu gösterdi.
Çünkü onların
bu tavırları mevcut veya muhtemel olumsuz tepkileri kırdı, yatıştırdı.
Yeterince
tanınmayan, kültürü hakkında bilgi sahibi olunmayan, profesyonelce hareket
edilemeyen zeminlerde dahi nice gönüller kazanıldı.
Nice dostluk köprüleri
kuruldu.
Sevgi köprüleri, küreselleşmenin tüm hızıyla sürdüğü günümüz dünyasında
birlikte yaşama kültürü geliştirmek istiyorsak bir taraftan problemlerin çözümü
adına diplomasiyi öne çıkarmalı.
Diğer taraftan farklı anlayışlara, kültürlere,
değerlere saygılı olmayı öğrenmeliyiz.
Sıkça dile getirdiğimiz bir ifadeyle
herkese sinemizde oturacağı bir sandalye tahsis edebilmeliyiz ki hiç kimse
ayakta kalma endişesine kapılmasın.
Böyle bir tavır, müsamaha ve şefkat, endişe
duyulan pek çok korkunç silahın kullanılmasının önüne geçecek.
çarpışan dev
dalgaların önünde dalga kıran vazifesi görerek onları tesirsiz hale
getirecektir.
İşte en yakın çevreden başlayarak bütün dünyada tesis ettiğimiz bu
sevgi köprüleri, sulh adacıkları, muhtemel çatışmaları önleme adına etkili birer
hamle ve hareket olacaktır.
Maalesef bugüne kadar her zaman birileri kendinden
olmayanları öteki olarak gördü.
onlar hakkında önyargılarıyla hüküm verdi ve
onları pek çok olumsuzluğun adresi gibi gösterdi.
Eğer farklı dil, din, ırk ve
kültür ortamlarında yetişen insanların ön yargılardan, yanlış algı ve
kanaatlerden kurtarılmasını istiyorsak onların farklı ortamlarda bir araya
gelmelerini ve böylece birbirlerini daha yakından ve doğru bir şekilde
tanımalarını sağlamalıyız.
Evet, Pek çok yanlış kanaati zihinlerden kaldırmanın
yolu beraber oturup kalkmak, beraber yiyip içmek suretiyle insanlar arasında
perdeleri, duvarları ortadan kaldırabilmekten geçer.
İnsanlar fıtri olarak kendi
milletinden, mezhebinden, meşrebinden olana karşı farklı bir yakınlık duyabilir.
belirli bir anlayışa, hayat felsefesine, düşünce tarzına samimi bir şekilde
bağlı olabilir.
Fakat bu başkalarına düşmanlık yapmayı gerektirmez.
Mesela ben
bir Müslüman olarak kendi yolumu, yöntemimi delice severim.
Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem'e bin canım olsa kurban ederim.
Keşke başkaları da bu hakikat
membaını tanısa, bu tatlı su kaynağına kovalarını salsa, bu kevserden kana kana
içse ve susuzluğunu onunla giderse diyebilirim.
Fakat benim bu sevgim, arzu ve
isteğim ne Hristiyanlara, ne Yahudilere, ne de başka din mensuplarına düşmanlık
yapmamı gerektirmez.
bilakis bana düşen herkese karşı insanca davranmaktır.
Daha
önce farklı münasebetlerle bir düşüncemi dile getirmiş ve şöyle demiştim.
Keşke
müşterek bahçesi olan cami, kilise ve havraları inşa edebilsek veya aynı avlu
içerisinde cami ile cem evleri yapabilsek.
mabetlerinden çıkan insanlar aynı
bahçede bir araya gelebilse, beraber çay içse, yemek yese ve böylece
birbirlerini daha yakından tanıma imkanı bulsa.
Öyle bir atmosfer oluşsa ki
herkes kendi düşüncesini rahatlıkla dile getirip birbirine tebessüm edebilse,
birbirleriyle kucaklaşıp ön yargılardan büsbütün sıyrılabilse.
Böylesi insan
tavırlara bütün dünya insanının şiddetle ihtiyacı var.
Maalesef uzun yıllar önce
yaptığımız bu teklif ve girişimler havada kaldı.
Demek ki insanlık henüz böyle
bir seyahate muktedir değilmiş.
Fakat böyle bir ufku yakalama adına her fırsatı
değerlendirmeliyiz.
En azından biz kapımızı, soframızı, gönlümüzü her meşrepten,
her anlayıştan insana açık tutmalıyız.
Kendimize de onların sofralarında yer
aramalıyız.
Onları aramıza aldığımız gibi biz de onların zeminlerinde,
ortamlarında bulunmalıyız.
İlahi ahlak da bunu gerektirir.
Zira Allah, "Kulum
bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım.
O bana bir arşın
yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım.
O bana yürüyerek gelirse ben ona
koşarak giderim." buyuruyor.
Civanlik bekliyorsak önce biz civanlikte
bulunmalıyız.
Teveccüh bekliyorsak önce biz teveccüh göstermeliyiz.
Alemin
bizden beklediği bizim alemden beklediğimizdir.
Günümüzde buna empati diyorlar.
Empati, insanın kendini başka birinin yerine koyarak olaylara onun gözüyle de
bakabilmesi farklı bir ifadeyle muhatap olduğu insanların beklentilerini, duygu
ve düşüncelerini, heyecanlarını ve saygı duyduğu değerleri göz önünde
bulundurabilmesidir.
Zannediyorum lokal olarak bu meseleyi hallettikten sonra
daireyi genişleterek dünya çapında da benzer güzelliklerin ortaya çıkmasına
vesile olabiliriz.
Belki de bu dünyayı sürüklendiği kötü sondan kurtarma adına
önemli bir adım olur.
Bize düşen de iyiliklerin temsilcisi olmak ve muhtemel
fitneleri göğüsleyebilmektir.
Selçuklu devletiin son zamanlarında hercümer
mercin hakim olduğu her şeyin künde künde üstüne devrildiği kritik bir dönemde
yaşamış olan Hz.Mevlana öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuş ki onun etkisi
günümüze kadar gelmiş hatta batıya bile ciddi tesir etmiştir.
O bir ayağı İslam
dininde sabit diğeri ise 72 millet üzerinde gezen bir pergelu söylüyor.
Bu
gerçekten derin bir mülahazadır.
Günümüzde ihtiyacımız olan şey de bu ruh ve
manadır.
İsterseniz buna Mesihiyet ruhu diyebilir ve bunu ahir zamanda Hz.
Mesih'in nüzulüyle, inişiyle de irtibatlandırabilirsiniz.
Önemli olan önce dar
sahada da olsa böyle bir kucaklaşma başlatıp yavaş yavaş çevreye yayabilmektir.
Sistemli kitap okuma.
50'li 60'lı yıllarda bizim düşünce dünyamızı yansıtan ruh
ve mana köklerimize yabancı olmayan mecmuaların kitapların sayısı hayli azdı.
İnsan gününün 5-6 saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri
okuyabilirdi.
Fakat günümüzde ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir
hayatına katkıda bulunmak için olsun o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları
takip etmek okumak gerçekten çok zor.
Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni
dağıtacak meşkaleler de oldukça fazla.
Bu açıdan okunacak kitaplar konusunda
olabildiğince seçici olmakta fayda var.
Bizler iman ve İslam'la ilgili
meseleleri ele alan ruh ve mana köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik
vermeliyiz.
En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam
ettirmeliyiz.
Kendi değerleriniz ve düşünce dünyanız itibariyle ayaklarınızı
sağlam bir zemine bastıktan sonra başka eserleri okumanızda bir mahsur
olmayabilir.
Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız
dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.
Okuma
seferberliği, dini ve milli değerlerimiz veya iktisadi ve kültürel hayatımız
itibariyle kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin
yolu bilgili ve kültürlü olmamızdan geçer.
Bediüzzaman bir yerde mahiyet ve
istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken başka bir yerde
insanlığın ahir zamanda ilim ve fenne sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan
alacağını ifade ediyor.
Bu açıdan kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi
bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var.
Kitap okuma sadece
herhangi bir ilim dalında ihtisas yapması olan kişilerin yapması gereken bir
aktivite değildir.
Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuma
alışkanlığı edinmesi gerekir.
Biz öncelikle hava, su, besin gibi ruhumuzun
ihtiyaç duyduğu temel kitapları okumalıyız.
Mesela ibadetlerimizi doğru
yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmi hal bilgilerini çok iyi
öğrenmeliyiz.
Ayrıca ahlaka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli.
Kur'an
hakkındaki malumatımızı artırmalı.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nur
efşan etrafa ışık saçan beyanlarına müttali olmalıyız.
Hangi işle meşgul olursak
olalım, yaptığımız işlerin İslam'ın muhkematına uygunluğunu test edebilecek
ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.
Bütün bunların yanında tebliğ ve irşat
kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına
nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla
muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa inandıkları değerler hakkında çok daha
doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar.
Ayrıca içinde yaşadıkları zamanın
rüzgarını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap
verebilmelidirler.
İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliği ile mümkün
olabilir.
Her şey dar bir dairede başlar.
Merkezde çok küçük bir açı şeklinde
kendini hissettirir.
Fakat muhit hattında çok büyük bir mesafeye dönüşür.
Siz 50
kişiyle bir işe başlarsınız.
Bir süre sonra bakarsınız ki o 50 kişi 1000 kişiye
ulaşmış.
Öte yandan bir ailede anne baba kitap okumuyorsa hususi bir inayet
olmadığı takdirde çocukların okuması da beklenilemez.
Adeta genetik bir kod gibi
anne babanın tavır ve davranışları çoğu zaman çocuklara da akseder.
Maalesef
günümüzde anne babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da okumuyor.
Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekir.
Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye
etmeli, sevdirmeliyiz.
Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran ruh ve mana
köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını sağlamalıyız.
Yabancılaşma ve
başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.
Dijital dünyanın
handikapları.
Dijital dünya insanlara okumaya alternatif bir dünya sunarken
klasik anlamda kitap okuma alışkanlığını negatif şekilde etkilemeye başladı.
Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiği üzerinde kafa yormamız ve
insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor.
Her ne kadar bilgisayar, telefon ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha
kolay ulaşıyor olsa da kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zordur.
Dolayısıyla kitap okuma alışkanlığı kazandırma günümüz dijital dünyasında da
önemini koruyor.
İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını
çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili
mülahazalarını kaydetmesi okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına
çok önemlidir.
Zira okumaktan maksat anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir.
Bu da ancak belirli bir emek ve cet ortaya koymaya bağlıdır.
Burada bir hususu
daha hatırlatmak istiyorum.
Günümüzde internet ve televizyon gibi kitle iletişim
vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, öğreniyoruz.
Fakat insanlar bir süre sonra
hiç farkına varmadan bunların bağımlısı haline geliyorlar.
derken aktüaliteye ve
eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar.
Kendimize bazı sınırlar
koymalı, yaşanması muhtemel ferdi ve içtimai dejenerasyonların önüne geçmeliyiz.
Bu tür ortamlar su istimale çok açıktır.
Nitekim kitle iletişim araçlarının genç
dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da
bunu gösteriyor.
Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi ailelerin de
vazifesi olan şeyler vardır.
Aileler çocuklarını yakından takip ederek onların
internette nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir.
İnternet kullanımını belirli kurallar çerçevesinde sınırlandırabilirler.
Müzakereli okuma.
Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu
meseleleri karşılıklı müzakere etmektir.
Diyelim ki haşir mevzunu okumak
istiyorsunuz.
Hz.Bediüzzaman'ın, Fahrdün Errazi'nin, İmam Gazzali'nin ve İbn
Sina'nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve
konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz.
Mesela Ene ve Zerre risalesini
okuyacaksınız.
Bunu Muhammed İkbal'in benliğin sırlarını anlattığı Rumuzi Bi
Hodi kitabı ile karşılaştırarak yapabilirsiniz.
mukayeseli okumalar sayesinde
hem fikirlerin birbirine üstünlüğünü görür hem de konuyu daha derinlemesine
kavrayabilirsiniz.
Efendimiz de sallallahu aleyhi ve sellem meleklerin ilim
talebelerini kuşatacağını ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i
şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor.
Müfaale babından gelen müzakere kelimesi
birden fazla insanın başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmesi
anlamına gelir.
Müzakere adet kabilinden kitap okuma şekli olmadığı gibi birinin
okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir.
Bilakis 10 insanın kafa kafaya
vererek bir konu etrafında imali-i fikir etmesi ve tesadum-i efkardan fikirlerin
çarpışmasından barika-i hakikatin hakikat parıltısının tecelli etmesidir.
Burada
tek bir usul takip edilmek zorunluluğu yoktur.
Zira bu zamanla insanlarda ülfet
ve bıkkınlık hasıl edebilir.
Dolayısıyla yapılan müzakereden o menhül azbül
mevruttan, dupu tatlı su kaynağından gerektiği ölçüde istifade edilemez.
Önemli
olan herkesin yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve
okumayı çok saygın ve istifade edilebilir bir aktivite haline getirebilmektir.
Bu da yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye
bağlıdır.
Yüksek donanımlı insanlar yetiştirme.
Biz Hzreet Pirin bir dönem
çevresindeki talebelerine hitaben söylediği risaleler size yeter." ifadesini
maalesef yanlış anladık.
O din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, milli duygu
ve düşüncenin künde künde üstüne devrildiği bir dönemde dinin temel esaslarına
ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir.
Fakat biz onun bu ifadesini mutlaklaştırdık.
Dini ilimlere gereken ehemmiyeti
göstermedik.
Halbuki bir insanın Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp,
kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini
yapması tabidir.
Bunun gibi bir ilahiyatçının da başlı başına müstakil bir alan
olan İslami ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması
beklenir.
Hatta bir ilahiyatçının kendi alanıyla ilgili ilimlerin yanı sıra
pozitif bilimlere ait meseleleri de icmali olarak bilmesi, en azından bu alanda
da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir.
Öyle ki o bir kimyacı ve
fizikçiyle çok rahat bu alana ait bir meseleyi konuşabilmelidir.
Çünkü hem
İslam'ı pozitif bilimlerden tecriit edemezsiniz hem de bu alanlarda bilgi sahibi
olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız.
Cenabı
Hakk'ın kelam sıfatından gelen teşri emirler, Allah'ın indirdiği dini hükümler,
tekvini emirleri, Allah'ın kainatta koymuş olduğu fiziki kanunları şerh ve
tavzih eder.
Bunlar o kadar içedir ki birini diğerinden ayırdığınız takdirde her
ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız.
Bu açıdan dini ilimlerde ihtisas yapan
insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması
gerekir.
Aynı şekilde müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında
o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları beklenir.
Dini ilimler sahasında
tahsil gören insanlar çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler
getirmezlerse bu sadece onların acizlik ve mağlubiyeti olarak görülmez.
Bilakis
böyle bir yenilgi İslam'a mal edilir.
İmam-ı Gazzali'den Fahrütdin Errazi'ye, Iz
ibn Abdisselam'dan İbn Hacer Elaskalaniye, Hz.Bediüzzaman'dan Sait Ramazan
Elbuti'ye, ondan Tantavi Cevheri'ye kadar pek çok alimin yaşadığı dönemde
İslam'ın doğru anlaşılması adına ortaya koyduğu yorum ve fikirleri de bu yolda
atılmış adımlar olarak görmek gerekir.
Onlar kaleme aldıkları çok kıymetli
eserlerle dini konulardaki şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden
problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir.
Günümüz dünyasında İslam'ın
doğru anlaşılıp yaşanmasını arzuluyorsak en az onlar kadar malumat ve donanıma
sahip olmak zorundayız.
Bunun yolu da mevcut eğitim sistemi içerisinde hem
tecrübi hem de şeri ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun oluşması için
gerekli ortamları hazırlamaktır.
Biz mezar-ı müteharrik canlı cenazeler haline
gelmiş insanları Cenabı Hakk'ın bahşettiği imkanları çok iyi değerlendirmek
suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak bunun yüksek
donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli.
Bu istikamette her fırsatı
değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.
Adanmışlık mefkuresinin
önündeki engeller.
Soru:Hizmetin temel dinamiği olan adanmışlık mefkuresi
açısından tehlike arz eden hususlar ve bunlardan korunma yolları nelerdir?
Cevap: Cenabı Hakk'ın şimdiye kadar fedakar ruhlara ihsan ettiği başarı ve
muvaffakiyetleri tahdis-i nimet, nimetleri şükürle yad etme hisleriyle
karşılamak ve bunun şükrünü eda etmeye çalışmak gerekir.
Çünkü bugüne kadar
dünyanın dört bir yanına açılan hizmet gönüllülerinin ortaya koyduğu güzellikler
bizim güç ve iradelerimizi aşmıştır.
Bunların ortaya çıkması için sebepler
planında tebliğ heyecanı, fedakarlık duygusu, yetişmiş öğretmen, civan mert iş
adamı, yeterli kaynak, makul plan ve proje, gidilen yerlerde hüsnü kabulle
karşılanma gibi pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekir.
Bu ise ihtimal
hesaplarına göre gerçekleşmesi çok zor bir durumdur.
Yapılan hizmetleri belirli
şahıslara, kadrolara, ekiplere mal etmekten kaçınmalı, Allah'ın yardım ve
inayetine bağlamalıyız.
Böyle bir tavır hakikatin ifadesidir.
Ortaya çıkan
başarıları birilerinin dehasına, tedbirine, yeteneğine vermek, hadisin
ifadesiyle onların boynunu kırmak demektir.
Herkes böyle bir yükü
kaldıramayabilir.
İnsan kolaylıkla Allah'ın inayet ve rahmetini unutarak
neticeleri gerçekten kendinden bilmek hüstahlığına düşebilir.
Özellikle gafletin
çok ilerlediği, enaniyetin azgın bir firavun gibi hüküm sürdüğü böyle bir
dönemde kimseyi putlaştırmamalı, mitleştirmemeliyiz.
Bu ifadelerimizden
insanların bin bir emek ve cehdle ortaya koydukları güzel işlerin görmezden
gelinmesi gerektiği gibi bir sonuçla çıkarılmamalıdır.
Bilakis yerine göre
onları alkışlamasını, takdir ve teşvik etmesini, ödüllendirilmesini ve hepsinden
önemlisi dualarımızla onlara destek olmasını bilmeliyiz.
Dualarımızda sürekli
Allah'ım kardeşlerimizi hizmette sabit kadem eyle, istikametten ayırma.
Her tür
inhiraf, sapma düşüncesinden muhafaza eyle.
İman ve marifetle serfiraz kıl.
Onların aşku iştiyaklarını artır şeklinde Allah'a yalvarıp yakarmamız
kardeşlerimize göstereceğimiz vefa ve sadakatin bir gereğidir.
En büyük keramet
istikamet.
Allah'a binlerce şükür olsun ki maddi kılıcın kınına girdiği bir
dönemde irşat ve tebliğ faaliyeti adına göz doldurucu hizmetler yapıldı.
Fedakar
gönüller Allah'la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönülleri
yeniden onunla buluşturma adına ciddi sıkıntılara katlandı.
Aylarca maaş
alamayanlar oldu.
Amele gibi hizmet müesseselerinin inşaatlarında çalıştılar.
Emsallerine nispeten oldukça düşük ücretler aldılar.
yıllarca memleketine
gidemeyenler oldu.
Samimi bir şekilde ortaya konulan bütün cehd ve gayretleri
görmezden gelemeyiz.
Bununla beraber Allah'ın sağanak sağanak üzerimize yağan
lütuflarına karşı nankörlük yapamayız.
O bize böyle bir adanmışlık ruhu ve
fedakarlık hissi vermeseydi, muhataplarımızın gönüllerine bize karşı bir sevgi
koymasaydı, o güzel işler yapılamazdı.
Şükür ona, minnet ona.
Ne var ki asıl
önemli olan hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhunu ölünceye kadar devam
ettirebilmektir.
İşin başında ortaya konulan fedakarlık ve diğergamlığı sonuna
kadar götürebilmektir.
Diğer bir tabirle istikameti koruyabilmektir ve bu
sanıldığı kadar kolay değildir.
Beşer olmamız hasebiyle farklı farklı imtihanlar
bizi beklemektedir.
Hepimiz etten kemikten yaratılmış insanlarız.
Nefis
taşıyoruz.
Dünyaya karşı meylimiz, istek ve arzularımız var.
İnsanı bekleyen
imtihanlar bir ayet-i kerimede şöyle ifade edilir.
Nefsani arzulara, özellikle
kadınlara, çoluk çocuğa, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma
atlara, sağal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı.
Oysa ki bunlar dünya hayatının geçici metaalarıdır.
Asıl varılacak güzel yer
Allah'ın katındadır.
İnsan gayri meşru daireye girmese bile fıtreten meyl ettiği
bazı çekici dünya malından istifade etmek isteyebilir.
Evladu iyal sevgisi onu
hizmetlerinden alıkoyabilir.
Para kazanma, zengin olma düşüncesi zihninde yer
edebilir.
rahat yaşama, dünya nimetlerinden keyfince istifade etme arzusuna
kapılabilir.
Sahillerde veya ormanlarda tatil yapmak, eğlenmek ve hoşça vakit
geçirmek isteyebilir.
Ne var ki bütün bunlar zamanla insanı gayrimeşru zeminlere
çekebileceği veya en azından onun ayağına vurulan bir pranga boynuna takılan bir
tasmaya dönüşebileceği için onu yürüdüğü yoldan alıkoyabilir.
Zincirlerini
kıramayan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında duruşunu koruyamayan
birinin fedakarlık ve adanmışlık duygularını muhafaza etmesi çok zordur.
Evet.Niceleri vardır ki işin başlangıcında ortaya koydukları fedakarlığı sonuna kadar
götüremedikleri için kaybetmişlerdir.
Mesela baş koydukları yolda uzun süre
yürümüş, nice zorluklara göğüs germiş fakat bir yerde nefsani arzularına takılıp
kalmışlardır.
Kimileri hicret adına farklı diyarlara açılsa ve oralarda çok
güzel hizmetler yapsa da bir süre sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştır.
Zamanla kıvamlarını kaybetmeye ve değişmeye başlamışlardır.
Kimilerini makam,
kimilerini imkanlar değiştirmiştir.
Kimileri çıkar mülahazalarına takılmıştır.
Kimileri şöhrete.
Neticede bu insanlar korumaları gereken vefa ve sadakati
koruyamamış, adanmışlık ruhunu dip diri tutamamışlardır.
Bu tür zigzak
yapanların sayısı gerçi olabildiğince azdır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve
sellem'in döneminde dahi nice kayma yaşayan insan olmuştur.
Fakat yine de temkin
ve teyakkuz içerisinde yaşamak adına bunlar ibret alınması gereken olaylardır.
Manevi hayatı felce uğratan virüsler.
Hazreti Pir hizmet erlerini bekleyen
muhtemel tehlikeleri hücuma-ı Sidte altı saldırı sözüyle ifade etmiş ve bu
başlık altında insana musallat olabilecek altı virüs üzerinde durmuştur.
O kendi
dönemi itibariyle en tehlikeli gördüğü virüslere dikkat çekmiştir.
Ancak
potansiyel olarak kötülüklere açık yaratılan insanı bekleyen tehlikeler bunlarla
sınırlı değildir.
Onu olumsuzluklara sevk edebilecek, manevi hayatını felce
uğratabilecek daha pek çok virüsten bahsedilebilir.
Bu açıdan taşıdıkları
emanetin önem ve ağırlığının farkında olan adanmışlara düşen vazife, onları
yürüdükleri yoldan saptırabilecek bütün olumsuzluklar karşısında dişlerini sıkıp
sabretmektir.
Emanete sahip çıkma buna bağlıdır.
Hazreti Pir bu sebeple
dualarında, "Allah'ım emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl."
diyor.
Biz öyle inanıyoruz ki ciddi bir fedakarlık ruhuyla dünyanın dört bir
yanına açılan adanmışları ruhaniler bile alkışlayacaktır.
Gelecek nesiller bir
yad-ı cemil olarak onlardan bahsedeceklerdir.
Bununla beraber dökülüp yollarda
kalanlar da olacaktır.
Kabe'yi ziyarete azmeden bir insanın hedefine ulaşmasına
çok az bir mesafe kalmışken yön değiştirmesi veya gerisin geriye gibi bu yoldan
dönenler de olacaktır.
Bazısını çoluk çocuk sevdası, bazısını rahat düşkünlüğü,
bazısını korku, bazısını da haset ve rekabet hissi yoldan çıkaracaktır.
Yüce bir
mefkureyi gerçekleştirmeye azmetmiş niceleri çok küçük şeylere takıldıklarından
ötürü son anda gemiyi kaçıracaklardır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem
bir hadislerinde şöyle buyurur.
Ademed ve minh y kafiran ve yahya kafiran ve
yeme.
Haberiniz olsun.
İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar halinde yaratılmıştır.
Kimisi vardır mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar, kafir olarak ölür.
Kimisi
de vardır kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar, mümin olarak ölür.
Demek ki
hiç kimse akıbetinden emin olmamalıdır.
Ulema da bir insanın akıbetinden emin
olmasını küfürle irtibatlandırmıştır.
Yeisiz, ümitsizlik de mutlak emniyet hissi
de insanı küfre götürebilir.
Bir mümin ne Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeli
ne de endişe ve korkuyu elden bırakmalıdır.
Allah dostlarının hayatlarına
bakılacak olursa onların ömürlerini haf ve reca dengesi içerisinde geçirdikleri
görülür.
İstikamet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorsak Bediüzzaman
Hazretlerinin şu ikazlarına kulak vermeliyiz.
Mühim ve büyük umuru hayriyenin,
hayırlı işlerin çok muzur manileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle,
hizmetkarlarıyla çok uğraşır.
Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine
dayanmak gerekir.
Bir şey yapmayanla şeytan niye uğraşsın ki? O zaten emir
almadan da şeytanın çizdiği plan ve projeye göre hareket etmektedir.
Fakat siz
kendi ruhunuzun heykelini dikme, insanlığa faydalı olma istikametinde bir şeyler
yapıyorsanız insi ve cinni şeytanlar sizin peşinizi bırakmayacaktır.
Sizi
yürüdüğünüz yoldan alıkoymak için ellerinden geleni yapacaklardır.
Enbühül
gafilinde yer alan bir rivayette sıhhatli bir tarikle gelmese de Allah Resulü
sallallahu aleyhi ve sellem'in şeytana dünyada en çok kimden nefret ettiğini
sorduğunda şeytanın sen diye cevap verdiği aktarılır.
Niçin? Çünkü o bütün
insanlığın ruh abidesini ikame edecek bir zattır.
Bu sebeple o cinni ve insi
şeytanların en büyük hedefi olmuştur.
Efendimiz Mekke gibi çok önemli bir
şehirde neşet etmesine ve güçlü bir aileye mensup olmasına rağmen onu Medine'ye
göç etmek zorunda bırakmışlardır.
Peygamberler tarihine baktığımızda Hz.
İbrahim, Hz.Musa, Hz.Lut gibi daha başka peygamberlerin de aynı akibete maruz
kaldıklarını görürüz.
Onları genellikle neşet ettikleri yerde yaşatmamışlardır.
Peygamberlerin sadık takipçileri olan büyük zatların başlarına gelen de tarih
boyunca farklı olmamıştır.
Bize en yakın olanlardan Hz.piiri kendi ifadeleriyle
memleket memleket sürgüne göndermişlerdir.
Bütün bunları göz önüne aldığımızda
fedakarlık ve adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmış olan
insanların nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduklarını anlayabiliriz.
Onlar ihlasın zirvesine çıkmış olsalar dahi şeytan bulundukları yerlerde onlara
çelme takabilir.
Türlü türlü oyunlarıyla karşılarına çıkar da bir an olsun
onları rahat bırakmaz.
Elindeki tüm argümanları kullanarak onların ayaklarını
kaydırmaya çalışır.
Unutmamak gerekir ki bir şeyin menfaat ve kazancı ne kadar
büyükse risk ve ceremesi de o kadar büyüktür.
Allah muhafaza ihlas kulesinin
başından düşen kimse derin bir çukura yuvarlanabilir.
Allah'ı efendimizi,
dinini, diyanetini bilen bir insan ruhunun abidesini ikame edeceğine, beşeri ve
cismani arzularının arkasından koşmaya başlarsa kazanma kuşağında kaybedebilir.
Sonuç olarak adanmışlar şeytan ve nefsin oyunlarına karşı bütün kapıları kararlı
bir şekilde sürgüleli.
Hizmetin ismet, iffet ve itibarına leke sürdürmemelidir.
Cenabı Hakk'ın güzel bir zemin hazırladığı ve dünyanın kirlenmiş çevresini
temizleme adına önemli hizmetler görme imkanını bahşettiği insanlar yanlış bir
yola saptıklarında sadece kendileri dalalete düşmekle kalmaz.
Aynı yolda yürüyen
bütün insanların hukukuna da tecavüz etmiş sayılırlar.
binlerce belki
milyonlarca insanın çaba ve gayretleriyle meydana gelen güzellikleri kirletmiş
olurlar.
Böyle büyük bir yıkıma sebep olmak istemiyorsak kubbedeki taşlar gibi
başa vermeli, birbirimize destek olmalı.
Herhangi bir süçme ve düşmeye maruz
kalmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam etmeliyiz.
Sadakat.
Sadakat
peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da
büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır.
En büyük halife olan Hz.Ebubekir'e sahip
olduğu sadakatten ötürü sıddık-ı ekber denilmiştir.
Sadakat açmayacağı bir kapı
yoktur.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i ala-i illiyini-i kemalata en
yüksek makama çıkaran sadakat olduğu gibi müsylemetül kezzabı esfeli-i
safiliğine, aşağıların en aşağısına iten de kiziptir, yalandır.
Bu ikisi
arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.
Allah'a karşı sadakat.
Hiç şüphesiz
bir mümin öncelikle Allah'a karşı sadık olmaya çalışmalıdır.
Allah'a karşı
sadakat onun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması,
inhirafın yoldan sapmanın her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hiyanet
mülahazasına dahi girilmemesi demektir.
Biraz daha açacak olursak Allah'a karşı
sadık olma İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir.
Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa ikisi de cana safa.
Lütfun da hoş,
kahr hoş.
Allah'a karşı sadakat içerisinde olan bir mümin sadece ondan gelen
lütuf ve nimetler karşısında değil, her türlü cefa durumunda da rıza ve
hoşnutluktan ayrılmaz.
Hamd ve şükrünü devam ettirir.
Zira o bilir ki Allah'a
mabudu mutlak ve maksudu bil istihkak olduğu için kulluk yapılır.
Nimetlere gark
olmak hatta cennete girmek için değil.
Bir insanın onun hoşnutluğu dışında
hiçbir şeye bağlamadan zat-ı ecellü alaya karşı kulluk vazifesini yerine
getirmesi sadakatinin gereğidir.
Çünkü onun rıza ve hoşnutluğu bırakalım dünyevi
lezzetleri cennet nimetlerinin de rüyetullah'ın da Allah'ın müminler tarafından
görülmesi üzerinde bir mazhariyettir.
Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş
bir mümin bir kere gözünün ayara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur.
O
hayal dünyasına gelip çarpan benim de güzel bir dünyam olsun.
Önünden ırmakların
aktığı bahçeli evlerde yaşayayım.
Villalarda rahat bir hayat süreyim şeklindeki
mülahazalardan fevkalade rahatsız olur.
Bunları sadakatle telif edemez ve
hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah'a yönelir.
Tövbe, evbe ve
inabe ile arınmaya çalışır.
Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi dönüp
yeniden sadakat ufkunu ihras etmek de mukadderdir.
Allah çok gafur ve rahimdir.
Yeter ki biz himmetimizi ali tutabilelim.
Sadakatten ayrılmama azmiyle
yaşayalım.
Allah Resulüne karşı sadakat.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu
aleyhi ve sellem'e karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz.Ebubekir gibi hiçbir tavır
ve davranışını sorgulamadan onun peşinden gidebilmeye, onun sadık bendesi
olabilmeye bağlıdır.
Miraç olayından sonra müşrikler Hz.Ebubekir'e gelerek,
"Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksya gittiğinden bahsediyor." dediklerinde o
sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, "Ben her gün onun gökler ötesi alemlerde
mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum.
O da ne? oluyor ki şeklinde cevap verir.
İşte sadakat budur.
Hz.Ebubekir haşa saf bir insan değildi.
Halifeliği
döneminde üstesinden geldiği devasa problemlere bakılacak olursa onun nasıl
üstün bir dehaya sahip olduğu görülür.
Fakat o aklını, kalbini ve hislerini
nerede kullanacağını çok iyi biliyordu.
Efendimize öyle inanmıştı ki canını
istese tereddüt etmeden verirdi.
Dava arkadaşlarına karşı sadakat.
Allah'a ve
efendimize sadakatin yanı sıra dine, gönül verilen yüce mefkureye, beraber
yürünen dostlara, kendi milletine karşı olmak üzere farklı sadakat çeşitlerinden
bahsedilebilir.
Bunların her biri farklı sorumluluklar ister.
Mesela dava
arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü onlara yüksek pay, mansıp ve makamlar
vermek değildir.
İnsan sevdiği insanlara gaflık, kutupluk gibi haddi aşan ve
mübalaa içeren payer vereceğine her zaman onların yanında ve onlara destek
olmayı bilmelidir.
Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu
kaldırabiliyor.
üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da
aslında sen bunları yapacak insan değildin.
Demek ki Allah'ın ağır bir
imtihanına maruz kaldın diyerek onun için Allah'tan af dileyebiliyorsa işte bu
insan sadık bir dosttur.
Tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı
yüzüne kapatan ve sürgüleyen kimsenin vefasından da sadakatinden de
bahsedilemez.
Bilaki sadakate yakışan tavır, arkadaşının en zor halinde bile
kapıyı arkasına kadar açık tutmak.
O geldiğinde de niye geç kaldın? Ne zamandır
seni bekliyorum." diyerek ona sarılmasını, onu bağrına basmasını bilmek ve
böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.
Sadakat ve vefanın gereği odur ki
insan öbür tarafta da kardeşim dediği insanı yalnız bırakmasın ve Allah müsaade
ederse onun elinden tutabilsin.
Burada şunu vurgulamak gerekir ki birbirleri
hakkında negatif düşüncelere sahip olan, ön yargılarla hareket eden insanların
birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur.
Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir
kusurundan ötürü ademe, yokluğa mahkum etmemeliyiz.
Hiçbir kardeşimizin bataklık
içine düşmesine meydan vermemeli.
Bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına
göz yummamalıyız.
Aynı mefkureyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan
adammışlar affedici olmalı, birbirlerine bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdır.
Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır.
İnsanın şahsi günahlarından ötürü
arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakattir.
Aynı zamanda arkadaşını gördüğü
hata ve yanlışlardan usulünce ikaz ederek vazgeçirmeye çalışması da yine
sadakatin gereğidir.
İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda onun elinden
tutarak buna mani olması veya kendisine ne vaad edilirse edilsin onun aleyhinde
davranmaması da ayrı bir sadakat örneğidir.
Hatta daha önce de ifade edildiği
üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir.
İnsanın gücü yettiği ve
kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi
kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadakatin göstergesidir.
Meşhur
bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler misal aleminde şeyhlerinin şaki
kaydedildiğini görürler.
Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder.
Şeyh,
herkes gitti.
Sen niye duruyorsun? dediğinde müridin cevabı şu olur.
Madem sizin
sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemize ulaştık.
Bence asıl mesele
bundan sonra sizden ayrılmamaktır.
İşte sadakat budur.
Bizim mesleğimiz de
sadakat mesleğidir.
Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize
fevkalade sadık olmalıyız.
Hepimiz Allah'ın kullarıyız.
Ayaklarımız yerde
sıradan insanlarız.
En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan
olabilmektir.
Bu sebeple kimse hakkında mübalalı ifadeler kullanmamalı.
Kimseye
yüce payer vermemeli.
Bununla beraber birbirimize karşı vefa ve sadakatte de
kusur göstermemeliyiz.
Milletine karşı sadakat.
Kişinin milletine karşı
sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hakim bir unsur haline
gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına durdurak bilmeden
bir kühe heylan gibi koşması, bunun karşılığında da hiçbir beklentiye
girmemesidir.
milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan ona hizmet
yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı,
sahip olduğu imkanları şahsi hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez.
Yoksa
popülist bir tavırla konum ve makamlarını şahsi kredileri adına
değerlendirenler, milli mefkureden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını
düşünenler millete hizmet ettiklerini iddia etseler de millete karşı büyük bir
ihanet içerisindedirler.
Bunların yapmış oldukları iş ve ameller de ihlas ve
samimiyet bulunmadığı için başarılı olmaları da çok zordur.
Dışarıdan çalım
yürüyor gibi görünseler de bunların işlerinin neticesi çoğu zaman falso ve
fiaskoyla neticelenir.
Zira asıl önemli olan yapılan işin kutsiyeti, niyetin
yüceliği ve Allah'ın bu işe bakışıdır.
Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı
sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla durak bilmeden
koşturabilmektir.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniyeye gönül vermiş sadıklar ücret ve
mükafat peşinde koşmazlar.
Onlar Allah için başlar, Allah için işlerler.
Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez.
itibarlarını zedelemezler.
Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye
içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.
Gizli imtihanlar.
Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir.
Bunların bazısı aşikar, bazısı da
nispeten gizlidir.
Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeğini kabul
etsek de insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de
imtihan olur.
mesela güzel bir iş yapar.
Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir
siz bir duman çökü verir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder.
Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır.
Zihninde beliren ben
yaptım, ben ettim, ben başardım düşüncesi her şeyi bitiriverir.
Zira yapılan
şeyleri kendine mal etme, kendi eseri olarak görme gizli şirk barındıran bir
yaklaşımdır.
Sürekli ben demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı
dalalet ve küfrün içine çekiverir.
Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın
hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi en büyük başarıya imza atmış.
İnsanlığı
yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa sıradanlık duygusundan
sıyrılmamalı ve şöyle demelidir.
Hayret ediyorum.
Allah nasıl oluyor da bizim
gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor? Eğer yapılan güzel işlere
ille de makul bir mahmil izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilahiye
açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz.
Allah kendi büyüklüğünü göstermek için
bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor.
Böyle büyük işlere bizim güç
ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğuna göre bütün bunlar onun büyüklüğüne
delalet eder.
Kainat kitabına şöyle bir göz gezdirdiğimizde orada da aynı şeyi
görürüz.
Allah Teala kocaman fiziki alemleri çok küçük parçacıklardan
yaratmıştır.
Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun atomlardan, atomları da
teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur.
Belki Cenab-ı Hak onları da
Kuark, İyon ve Ether gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve
hakikatlerini tam tespit edemediğimiz daha küçük parçacıklardan yaratmıştır.
Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratılması hadisesine bir çeşit
adetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.
Öte yandan Allah bir karıncaya
Firavun'un sarayını harap ettirir.
Bir sineye Nemrut'u yere serdirir.
Bir
mikropla Deccalin hakkından gelir.
Bütün bunlar onun namütenahi sonsuz kudretine
delalet eder.
Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak en büyük
başarılar bile bizi ucup ve gurura sevk edemez.
Bize sıradanlık duygusunu
unutturamaz.
Hz.Ali'nin ifadesiyle insanlar içerisinde sıradan bir insan
olmayı en büyük fazilet bilir.
Hiçbir şekilde faikiyet üstünlük mülahazasına
girmeyiz.
Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün
güzellikleri kendinden bilmesi var mı benim gibisi demesi, bu tarz düşüncelerin
kaynağı hep şeytandır.
Tevazu ve mahfiyet.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu
aleyhi ve sellem cihanda öyle bir inkılap yapmıştır ki Akif'in ifadesiyle bir
nefhada Kayserleri, Kisraları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır.
Buna rağmen o hayatı boyunca tevazu ve mahfiyetten hiç ayrılmamıştır.
Mesela bir
seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, "Korkma, rahat
ol.
Ben kral değilim.
Ben kurutulmuş et yiyen kureyşli bir kadının oğluyum."
demiştir.
Cenabı Hak lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resulünün büyüklüğünü aleme
gösterdikçe o da Allah'a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor.
İnsanlara
karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu.
Peygamberliğini inkar
edemezdi.
Haşa ben peygamber değilim diyemezdi.
Çünkü bu ona yüklenmiş taşınması
çok ağır bir vazife olup dinin en temel rükünlerinden biriydi.
O bunun dışında
kalan meselelerde ise peygamber olduğu halde hiçbir şekilde büyüklük izhar
etmiyordu.
ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda dışarıdan gelen bir kişi onu
görmek istediğinde ashabın arasında hangisinin peygamber olduğunu ilk bakışta
fark edemiyordu.
Çünkü ne kılık kıyafeti, ne oturduğu koltuk, ne de hal ve
hareketleri çevresindekilerden farklıydı.
İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü
de budur.
Sıklıkla vurguladığımız üzere büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur.
Küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür.
Ortada gerçek bir başarı yokken
enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır.
Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük
bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mal edeceksiniz
ki? Fakat Allah'ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa işte
burada tevazu ve mahfiyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır.
Harikulade
işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir
bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır.
Dolayısıyla Allah'tan gelen
nimetlerin aynı zamanda ondan gelen bir imtihan olduğu unutulmamalıdır.
Bu
imtihanı kazanmanın yollarından biri ortaya çıkan güzel işleri kendimizden
bilmeyip her hadisede Allah'ı hatırlamaktır.
Şurası iyi bilinmelidir ki kalplere
hükmeden, kalpleri evirip çeviren Allah'tır.
Bir dönemde insanlar hizmet adına
şahlanmış ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişse bu Allah'ın lütfu ve
inayeti sayesinde gerçekleşmiştir.
Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz
evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz gibi mülahazalara girersek Allah lütfettiği
nimetlerini elimizden alır.
Fert planında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdi
enaniyet olur.
Bir topluluk olarak bu tür mülahazalara sahipsek bu cemaat
enaniyeti olur.
Hatta buna hadisin ifadesiyle şirk hafi, gizli şirk de
diyebiliriz.
Her şey ondan.
Celle celalühu.
Bu sebeple cihanın dört bir yanına
açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz
diyerek aidiyeti ön plana çıkarmak bizim için büyük bir yıkım olur.
Ferdi
enaniyetten kurtulma adına eneyi, beni yırtıp nahnüyü, bizi göstermeye
çalışmalıyız.
Bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya
kalacağımız için nahnüyü de ayaklarımız altına almalı ve hüveyi onu
göstermeliyiz.
İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman ona muhtacız.
O ise hiçbir
zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir zat-ı ecellü aladır.
Üst üste fetihlerin
yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin sizden staişle bahsettiği bir
dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur.
Bu zorluğun
üstesinden gelebilme adına sürekli ellerimizi açıp Allah'ım bizi kendimize hiç
ender hiç göster demeliyiz.
Yapılan hizmetlerin ahirette kişi adına önemli bir
kazanım haline gelmesinin yolu da buradan geçer.
Aksi takdirde insanın
enaniyetle işlediği amellerin ahirette ona bir faydası dokunmayacaktır.
Çokça
zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi insan Allah'ın huzuruna
çıktığında salih amellerine güvenecek.
Fakat Allah için yapmadığından bunların
kendisine hiçbir faydası dokunmayacaktır.
Hatta nefis hesabına yapılan Allah
yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma ve arzu nasihat etme veya infakta
bulunma gibi güzel işler bile Allah muhafaza kişinin helakine sebep olacaktır.
Amellerine övgü, takdir ve alkış için işleyen insanlar kendilerini çok ucuza
satmış olacaklardır.
Çünkü yaptıklarının karşılığını bu dünyada önceden almış
olacaklarından ahirete bir şey kalmayacaktır.
Allah bizleri elde edeceği büyük
mükafatı çok küçük şeyler için kaybetmekten, hayatını çok ciddi bir darlığın
mahkumu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden
de ahirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun.
Allah ne kadar varidat ve
mevhibeleri lütfeder.
İnsanın davranışlarını ne kadar verimli, bereketli hale
getirirse insanın da o ölçüde Allah'a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması
gerekir.
O nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan
durmalı, rüku ve secde ile şükrünü eda etmelidir.
layık olmadığı mülahazasıyla
mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile
mukabelede bulunmalıdır.
Albar imamı gibi sürekli değildir bu bana layık bu
bende bana bu lütf ile ihsan nedendir demelidir.
Hakikat aşığı ilim adamları
yetiştirme.
Zannediyorum Müslümanlar tarihte hiç bu kadar ufuksuz, mefkuresiz,
darmadağınık ve bencil olmamışlardır.
Her yerde başı boş bırakılmış yığınlar,
her biri farklı bir akım ve ideolojiye abordo olmuş.
Mehmet Akif 1 şiirinde,
"Sahsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan bu vatan
batmayacaktır." der.
Şimdiye kadar memleketimize hakkıyla sahip çıkamadık.
Çünkü
mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı.
Hala da yok.
Başkalarının
da bu istikametteki cehd ve gayretlerini gereksiz bir macera, bir şov gibi
görüyorlar.
Milletin himmetine dayalı açılımları kendi mantıklarının bile kabul
etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar
uyduruyorlar.
Mevcut tabloyu düşününce hüsran yaşamamak, hafakanlara girmemek
mümkün değil.
Yaşanan korkunç yıkımı mülahazaya aldığımda kalbimin ritmi
bozuluyor.
Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde olabilecek
her yöntemi denemişlerdir.
Bir yandan tabiatı didik didik edip ilim ve fende baş
döndürücü bir inkişaf ortaya koyarken diğer yandan da Afrika'dan uzakdğuya kadar
herkesi halayıkları köleleri haline getirmişlerdir.
Asimile edebileceklerini
asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş, sömürebileceklerini sömürmüş, kapulu
olarak kullanabileceklerini de kullanmışlardır.
Biz ise bunlar olup biterken
bunca fezai rezillikler ve fecai belaları görmezden gelmişiz.
Samit bir
infialin, sessiz bir reaksiyonun olduğunu söylemek bile zor.
Öyle bir
umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece
tepkisiz kalmışız.
Ateş düştüğü yeri yakar şeklindeki bencilce ifade sanki hayat
tarzımız haline gelmiş.
Bütün bunlar dar düşünceli insanlara ait nesepsiz
düşüncelerdir.
Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden
gelmiyor.
Onlarla beslenmiyor.
Onlara dayanmıyor.
Oysa ateş nereye düşerse
düşsün onun acısıyla yanan kişi gerçek mümindir.
Özellikle de bu ateş onun inanç
atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa buna sessiz ve tepkisiz kalması
düşünülemez.
Zira Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde
şöyle buyurur.
Men lem yehtemme bi emril müslimine feleyse minhum.
Müslümanların
derdiyle dertlenmeyen onlardan değildir.
Kaht-ı Rical.
Eskiler adam kıtlığını
kaht-ı rical tabiriyle ifade ederlerdi.
Günümüzde de ufuklu, kendini yüce bir
mefkuriye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli azdır.
Çünkü bu tür insanları
yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil.
Öncelikle buna zemin
hazırlamak gerekir.
Mesela Selçuklular döneminde Nizamül Mülk'ün Nizamiye
medreselerini açmasının asıl sebebi kaliteli insan yetiştirmekti.
Gerçekten de
bu medreselerden çok kaliteli insanlar mezun oldu.
Oldukça bereketli bir dönem
yaşandı.
sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvini ve teşri emirleri
okumaya yönelen insanlar oldu.
Fakat bir süre sonra bu verimli süreç sekteye
uğradı.
Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler,
diğer yandan içeride yaşanan her cümertçiler yüzünden Müslümanlar bir daha
bellerini doğrultamadı.
Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları
yetiştirecek ilmi ve fikri bir ortam bulunmamaktadır.
Bununla beraber günümüzde
farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz.
Fakat ilim adamlarının kendi alanları ile ilgili araştırma yapmaları, eserler
ortaya koymaları ayrı bir meseledir.
Kainatı doğru okuma, insan, kainat ve Allah
münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması
gerekenleri yapma ayrı bir meseledir.
Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı
bir ufuk gerektirir.
Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir.
İslam'ın ilk asırlarında bu insanların sayısı binlerce olsa da sonraki asırlarda
bu sayı gitgide azalmıştır.
Bize düşen vazife insanlarda ciddi bir merak ve
heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkure aşılayabilmek, başarıları
ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu
insanların yetişmesini sağlamaktır.
ilmi ve fikri çalışmalarını ibadet neşvesi
içinde sürdüren bunların kendisini Allah rızasına efendimizin mahiyetine ve
uhrevi nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir
cennet haline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.
Yeni bir bakış
açısıyla varlığı yeniden okumak.
Mesele sadece maddi ve dünyevi cihetiyle ele
alınır.
İlim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa yapılan çalışmalar
bir yerde takılır kalır.
İnsan tekvini emirleri didik didik ederek tabiat
yasalarını çok iyi okur.
Fakat natüralizm ve pozivitizm sınırlarını aşamaz.
Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır.
Önemli olan ilim aşkını
aşkınlığa ulaştırabilmek, teşrii ve tekvini emirleri birlikte
değerlendirebilmektir.
Çünkü Allah'a ulaşma buna bağlıdır.
Düşünce atlasınızı
böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz ötede Cenabı Hakk'ın çok farklı lütuf ve
ihsanlarına mazhar olursunuz.
Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere
batılılar eşya ve hadiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli
mesafeler kat etmişlerdir.
Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün
değildir.
Fakat Allah'ın zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden
ötürü sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır.
Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak
yaratılan sebepleri haşa ve kella Allah'ın arşına oturtmuşlardır.
Oysa ki
sebepler fail görünebilir ama hakikatte fail olamazlar.
Hakiki fail başkadır.
O
yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren, kudret-i namütenahiye,
irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi zat-ı ecellü aladır.
İnançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim, natüralizm, pozitivizm ve
materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır.
Müslümanlar da bilimsellik
adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz kabul etmek zorunda
kalacaklardır.
kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve
terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir.
Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır.
Dolayısıyla bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.
5.
Asırdan sonra ilim ve fikir hayatında başlayan ciddi gerilemeye paralel olarak
Müslümanlar adeta uyur gezer olmuşlardır.
Yalnızca son asrımızda kısmi bir
uyanıştan söz edilebilir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Filibeli
Ahmet Hilmi, Hz.Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış,
varlığı farklı yorumlama yöntemleri göstermişlerdir.
Bunlardan da yola çıkarak
günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, müsebbibül esbabın
sebepleri yaratan Allah'ın uygun bir şekilde tanınıp bilinmesine, insanın asıl
vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan, varlık ve Allah arasındaki
ilişkinin doğru kurulmasına ciddi ihtiyaç vardır.
Marifet iltifata tabidir.
Bu
da uygun ilmi ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine,
başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır.
Aslında en büyük mükafat ilmin
marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah'ın rızasına vesile olmasıdır.
Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir.
Fakat
bunun yanında maddi primler de ihmal edilmemelidir.
Zira yaygın anlayışla ifade
edecek olursak marifet iltifata tabidir.
Siz iltifat ederseniz onlar da
marifetlerini gösterirler.
Bununla beraber öteden beri benim bu söze tepkim
vardır.
Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tabi olmasıdır.
Yani yapılan
çalışmaların Allah rızası dışında hiçbir maddi beklentiye bağlanmamasıdır.
Fakat
herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir.
Böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir.
Bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir.
Bu sebeple böylesi insanlar avansla,
takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir.
Çoklarının
teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır.
Tabir yerinde ise
istidadı olan insanlara bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, şarj edilerek
insanların harekete geçmeleri sağlanmalıdır.
Tekvini emirlerin doğru okunması,
doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden
miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni
ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması
adına verilecek maddi manevi destek çok önemlidir.
ideolojilere, sekülerizme,
egoizme ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz.
Önemli olan bir taraftan
insanlara yüce bir mefkure verebilmek, diğer yandan da her tür desteği
sağlayabilmektir.
Siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen
sorumlulukları yerine getirirseniz seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar
ortaya çıkar.
Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve
yerimizde saymaya devam ederiz.
Diyalogta ısrar farklı düşünce ve dünya
görüşlerine sahip insanların bir araya gelmelerini günümüzde daha çok diyalog
kelimesiyle ifade etsek de ülfete düşmeme adına farklı kavramlar da
geliştirilebilir.
Burada asıl önemli olan iyi niyetimizi, duygu ve
düşüncelerimizdeki samimiyeti ortaya koymaktır.
Mesela diyalogla eş anlamlı
olarak bazen hoşgörü kavramını kullandığımız da olmuştur.
Fakat bazıları bunu
zamanında mahsurlu buldu.
Hoşgörü kelimesinin muhatabın hoşgörülmeyecek bir
kısım tavır ve davranışları, kanaat ve inançları olduğuna imada bulunduğunu ve
sizin de bunlara katlandığınız anlamını çağrıştırdığını söylediler.
Sanki karşı
tarafın dikenleri var.
Fakat siz bunları hoş görerek dikene gül muamelesi
yapıyorsunuz.
Bu da zimni olarak diğerini suçlama veya tahkir anlamına
gelebilir.
Hiç önemli değil.
Kelimelere takılmamalıyız.
Biz söylemlerimizi bir
kere daha gözden geçirir, daha masum ve yumuşak tabirler bulmaya çalışırız.
Mesela hoşgörü yerine konuma saygı ifadesini kullanabiliriz.
Çünkü bu ifadenin
temelinde hangi dünya görüşüne ve hayat felsefesine sahip olursa olsun herkesin
saygıyı hak edeceği düşüncesi yatmaktadır.
Farklı bir ifadeyle bunun anlamı
muhatap olduğumuz kişilerin insanlığına saygı duyma demektir.
Çünkü her insan
potansiyel olarak bir değerler mecmuasıdır.
Birileri kendisindeki bu potansiyeli
inkişaf ettirememiş olabilir.
Fakat insanın bir sanat-ı ilahiye olduğu
unutulmamalı, böyle bir abideye ve donanıma saygı duyulmalıdır.
İnsana saygı bir
yönüyle onu yaratana saygıdır.
Bunların yanı sıra dostluk köprüleri kurma,
asgari müştereklerde uzlaşma gibi farklı ifadeler de kullanılabilir.
Yeter ki
temel ilkeler korunabilsin.
Mesele esas blokajının dışına taşırılmasın ve
orijinalite yapma lüksüne girilmesin.
Güzergah emniyetini sağlama.
Usulüddin
ulemasının yaptığı gibi kullandığımız kavram ve ifadeleri nüanslarını gözeterek
titizlikle seçmeliyiz ki yapılan işle ilgili yersiz bir kısım vehim ve
endişelere meydan vermiş olmayalım.
Gerek kullandığımız terminoloji gerekse
ortaya koyduğumuz iş ve faaliyetlerle farklı din ve diyanetlere, anlayış ve
fikirlere sahip olan kesimleri rahatsız etmemeliyiz.
Yapılan işin mahiyet ve
çerçevesini doğru belirlemeli ve bunu başkalarına da izah etmeliyiz.
İşin en
başında doğru argümanları ve malzemeyi tespit etmeli.
Sonrasında da bunları her
yerde vurgulamalıyız.
Has dairede kendi aramızda konuşurken de büyük salonlarda
kalabalıklara hitap ederken de aynı şeyleri aynı netlikle ifade etmeliyiz.
Meseleye safiyane yaklaşan insanların zihnini bulandıracak veya art niyetli
insanların su istimal edeceği söylemlerden uzak durmalıyız.
Niyetlerimizdeki ve
maksatlarımızdaki duruluğu üslubumuza da yansıtmalı, ortak bir söylem
oluşturmalı ve oturup kalktığımız her yerde bunları tekrar etmeliyiz.
Her şeye
rağmen öküz altında buzağı arayan insanlar olacaktır.
Önemli olan bizim
kendimize düşeni yapmamız, meseleleri fevkalade bir hassasiyetle ele almamızdır.
Gerisi Allah'a kalmıştır.
Biz neticeye karışamayız.
İman ve Kur'an hizmetine
ömrünü adayan Bediüzzaman Hazretlerini ve o gün için sayıları az olan
çevresindeki adanmışları mahalle bekçilerine takip ettiriyorlardı.
Bekçilerin
yetmediğini görünce polis teşkilatını hatta istihbarat elemanlarını devreye
soktular.
Dünyaya açılan bir hareketin kimler tarafından nasıl takibe
alınacağını varın siz hesap edin.
Siz ne kadar sulh ve sükunun peşinde olursanız
olun bazıları kendi ölçülerine ve düşünce dünyalarına göre kalıplar oluşturuyor
ve sizi de onların içine yerleştiriyorlar.
Vehimleriyle ve paranoyalarıyla
hareket eden insanların varlığını hesaba katmaz.
Hareket ve söylemlerinizi buna
göre ayarlamazsanız bu kesimler size hayat hakkı tanımaz.
Birileri hem nanına
hem mıhına vurabilir.
Onların varlığından endişe duymadığı için kimse onlara bir
şey de demeyebilir.
Kötü niyetliler ise en çok kimden endişe duyuyorlarsa ona
ilişirler.
İşte güzergah emniyetini sağlama adına bütün bunları göz önünde
bulundurmak zorundasınız.
Siz doğru yolda yürüyebilirsiniz.
Allah'ın rızası
dışında başka hiçbir şeyi düşünmeyebilirsiniz.
İslam'ın drahşan, aydınlık
çehresine atılan zifleri silmeye yönelik hareket etmeye ant içmiş olabilirsiniz.
Milletiniz ve insanlık adına çok güzel düşüncelere sahip olabilirsiniz.
İnsanlık
birbiriyle yaka paça olmasın, birlikte huzur içinde yaşayabilsin diye büyük
fedakarlıklara katlanıyor da olabilirsiniz.
Fakat tek başına bunlar yeterli
değildir.
Bunun yanında başkalarının duygu ve düşüncelerini de gözetmeniz
gerekir.
Kendinizi onlara doğru bir şekilde ifade etme, onlardaki muhtemel
endişe ve korkuları izale etme gibi bir vazifeniz olduğunu da unutmamalısınız.
Ne olduğunuzu, nasıl bir yolda yürüdüğünüzü, hangi hedeflere koştuğunuzu
insanlara anlatmak zorundasınız.
Aynı şekilde birilerinin farklı siklerle Allah
yolunda koşturan fedakar ruhlar hakkında ortaya attığı iddia ve iftiralara
yerinde ve ikna edici cevaplar verilmesi de çok önemlidir.
İnsanlık adına insani
değerleri yaşatmak için çalıştığımızı ve bunu da inanç sistemimizin bir emri
olarak gördüğümüzü herkese duyurmalıyız.
Vurgulamız gereken şey şu: İnsanlar
arasında bir sevgi atmosferi oluşturmazsak Allah katında mesul olacağımızı
düşünüyoruz.
Allah'ın bütün dünyayı ebedi huzura yürümek için bir güzergah
olarak yarattığına inanıyoruz.
Ebedi huzura ulaşabilmek de ancak buradaki
sorumluluklarımızı yerine getirmeye bağlıdır.
Tek dert ve niyetimiz de budur.
Diyalog köprüleri kurma.
Günümüzün en büyük problemlerinden biri çatışma ve
kamplaşmalardır.
İnsanlar farklı farklı hiziplere, gruplara, ideolojilere
bölünmüş ve paramparça olmuş durumdalar.
Herkes kendine göre bir yol tutmuş
gidiyor.
Hiç şüphesiz böyle bir ortamda kimsenin damarına basmadan, kimseyi
rahatsız etmeden meseleleri belirli bir yörüngede götürebilmek hiç de kolay
olmayacaktır.
Fakat bize düşen vazife, dinen kullanılmasında mahsur görmediğimiz
her tür vesileyi değerlendirerek insanlar arasında yeniden diyalog köprüleri
kurabilmek, sulh ortamları tesis edebilmektir.
Bunun sağlanması adına demokratik
değerlerin içselleştirilmesi çok önemlidir.
Biz kendi renk ve desenimizi de
ilave ederek demokrasinin arkasında durup onun imkanlarını değerlendirmeliyiz.
Gerçi bundan da rahatsızlık duyan bir şirzime-i kalile küçük bir grup olacaktır.
Fakat daha önce de ifade edildiği üzere herkesi memnun etmek mümkün değildir.
Biz maşeri vicdan tarafından kabul görmüş böyle bir sisteme karşı alakasız
kalamayız.
Öte yandan kendimizi doğru ifade edebilmenin, toplumun farklı
kesimleriyle diyaloğa geçebilmenin ve onlarla insanlığın ortak problemlerini
müzakere edebilmenin yolu kendimizi iyi yetiştirmekten geçer.
Muhataplarımızı
iyi tanır, onların düşünce dünyalarına hitap edebilir ve onlara saygıda kusur
etmezsek insanlık adına atılan bu faydalı adımlar meyve verecektir.
Nitekim
bugüne kadar bunun örneklerine defalarca şahit olduk.
Bu konuda dikkat etmemiz
gereken diğer bir husus da diyaloğa geçtiğiniz insanlar bozgunculuğa yönelip
yapılan manevi anlaşmayı bozduklarında hemen sizin de ani yola başvurmamanızdır.
Sabretmesini bilmelisiniz.
Kur'an-ı Kerim ve ceza verecek olursanız size yapılan
muamelenin misliyle cezalandırın.
Ama sabrederseniz bilin ki bu sabredenler için
en hayırlısıdır." ayetiyle sabrın faziletini vurgular.
Bize düşen de hayır ve
fazilet yolunu seçmek ve mukabele-i bilmisle aynıyla karşılık vermeye
başvurmamaktır.
Bir gün gelir şubat fırtınası olur.
Başka bir gün haziran
fırtınası, diğer bir gün de Temmuz fırtınası.
İtham edildiğimiz mevzulara cevap
vermeli.
Tashih, düzeltme ve tavzihlalarda bulunmalı.
Ancak bunda da tepkisel
davranmamalıyız.
Diyalogta devamlılık değişik vesileler oluşturarak toplumun
farklı kesimleriyle diyaloğunuzu devam ettirmelisiniz.
Bazen onları davet
etmeli, bazen de siz onların ayaklarına gitmelisiniz.
Bu konuda ne kadar argüman
varsa hepsini kullanmalı, muhtemel bütün yolları değerlendirmelisiniz.
Muhatap
olduğunuz insanların kültürlerini, düşünce dünyalarını en iyi kim biliyorsa onu
öne çıkarmalısınız.
Bununla beraber hakkın hatırı alidir.
Hiçbir hatıra feda
edilmez.
Önemli olan oturup belirli konuları bu insanlarla müzakere edebilmeniz,
aynı yerde durduğunuzu, nabzınızın hep aynı şekilde attığını onlara
gösterebilmenizdir.
Onlardan uzak durduğunuzda kendinizi onlara ifade
edemediğiniz gibi daha önceden sizinle ilgili bildikleri güzel şeyler varsa
bunlar da unutulur gider.
Bu sebeple diyalogta ısrarcı olmalı.
Ne yapıp edip
toplumun farklı kesimleriyle münasebetlerinizi devam ettirmelisiniz.
Normal
şartlarda hırs ve inat istenmeyen birer sıfat olsa da bu gibi hayır doğuracak
işlerde makbuldür.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayat-ı seniyelerine
bakılacak olursa bu konuda nasıl olağanüstü bir ceht ve gayret ortaya koyduğu
görülür.
Onun Ebu Cehil'e defalarca belki 50 defa gittiğini söylesek mübalaa
etmiş olmayız.
Bu sebeple imkanlar el verdiği ölçüde toplumun bütün kesimleriyle
diyaloğa devam etmelisiniz.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye yolunda koşturan
adanmışların her biri kendini bu konuda sorumlu görmelidir.
Bize düşen vazife
tepkiye sebep olmayacak şekilde usul ve üslubu çok iyi belirleyerek doğruları
ısrarla anlatmaktır.
Kabul edip etmeme kararı ise onlarındır.
Farklı düşünceler,
farklı yaklaşımlar diyaloğa mani olmamalıdır.
konuma saygıyı ihmal etmeden ve
farklılık mülahazasına kapılmadan çok rahatlıkla bu farklılıklar ifade
edilebilmelidir.
Kimse kendini başkalarından üstün görmemeli, muhataplarında
böyle bir intiba bırakmamalıdır.
Mümkün mertebe iddiasız olunmalıdır.
Meseler
daha profesyonelce ele alınmalı, üstlenilen mesajın ağırlığı nispetinde ortaya
konulan temsilde de ciddi olunmalı, adeta peygamberane bir tavırla yürünmelidir.
İyi bir siyer felsefesiyle diyalog mevzusu yeniden ele alınmalı.
Bu konuyla
meşgul olan insanlar çok iyi yetiştirilmeli, insani değerlere bağlı kalınmalı ve
yanlış yapılmamalıdır.
Böyle ciddi bir işin avamca mülahazalara bağlanması
meselenin hassasiyetini gözetmemek anlamına gelir.
Değerlerinizden şüpheniz mi
var? İnanan insanlar diyalogtan korkmamalı, kayıp yaşamaktan endişe etmemeli.
Diyalogta bir yönüyle değerlerin yarışı vardır.
Değerlerinizden şüphe
ediyorsanız zaten Allah'a sağlam iman etmemişsiniz demektir.
Falanlarla beraber
olursak onlardan negatif etkileniriz.
dinimize zarar gelir diyorsanız temsil
ettiğiniz dine güven probleminiz var demektir.
Değerlerinizin değerler pazarında
öne geçeceğine inanıyorsanız başkalarıyla birlikte olmaktan, diyaloğa geçmekten
korkmanız için bir sebep yoktur.
Başkalarıyla el sıkıştığınız ve
kucaklaştığınızda bir taraftan size ait güzelliklerin başkalarına sirayet
edeceğini, diğer yandan da başkalarına ait güzelliklerden sizin istifade
edeceğinizi düşünüyorsanız diyalogtan endişe etmenize gerek yoktur.
Siz
sinelerinizi başkalarına birer otağ gibi açarsanız sinelerin de bir bir size
açıldığını görürsünüz.
Bunun kayıp olduğu söylenebilir mi? Açın gönüllerinizi
aleme açabildiğiniz kadar.
Çünkü sizin gönlünüze giren aynı zamanda oradaki
güzelliklerle tanışacaktır.
Bunları kabul etmese bile en azından bunlara saygı
duyacaktır.
Saygı duymasa bile size zarar vermekten çekinecektir.
Bu gibi şeyler
de gelecek nesiller adına önemli bir kazanım olacak.
Hiddet ve şiddeti kıracak.
çatışma ve kavgaları sona erdirecek, aradaki uçurumları kapatacaktır.
Bunların
her birinin çok önemli birer kazanım olduğuna şüphe yoktur.
İnsanların ele
tutuşabilmeleri, bir yolda beraber yürüyebilmeleri, bir maratonu birlikte
koşabilmeleri, insanlığın ortak problemleriyle baş edebilmeleri adına çok
önemlidir.
Siz insanların gönlüne sevgi ve saygı tohumları ekebilir, birlikte
yaşama düşüncesini mayalayabilirseniz Allah'ı ve Resulullah'ı memnun etmiş
olursunuz.
Bazen diyaloğa geçeceğimiz insanların yaşantıları, inançları, duygu
ve düşünceleri bize ters gelebilir.
Hatta bunlar inandığımız değerlere dil
uzatan, söz ve fiilleriyle bize zarar veren kişiler de olabilir.
Bu gibi
belvay-i kaçınılması mümkün olmayan durum diyebileceğimiz durumlar karşısında
bizi kurtaracak olan şeyler niyetlerimiz ve maksatlarımızdır.
Şayet onlarla
kuracağımız münasebetler sayesinde insanlık adına bir kısım zararların önüne
geçebilecek veya bir kısım faydalar temin edebileceksek diyalogtan geri
durmamalıyız.
Çünkü insanlar bizimle oturup kalkmaya başladıklarında bazı
şeyleri daha iyi anlayabilir, tavır ve davranışlarımızdan hareketle inandığımız
değerler hakkında fikir sahibi olabilirler.
Bunları kabul etmeseler bile en
azından bizi doğru tanımış olurlar.
Ön yargılarından kurtulur ve düşmanlıktan
vazgeçerler.
Böylece gelecekte muhtemel çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş
olur.
İşte bizim bütün derdimiz, davamız bu olmalıdır.
Diğer taraftan günümüzde
bir yönüyle fetret yaşandığını unutmamalısınız.
Maalesef Müslümanlık ne doğru
bir şekilde anlatılabilmiş ne de mükemmel bir şekilde temsil edilebilmiş.
Böyle
bir ortamda başkalarının bizim bulunduğumuz ortamlara gelip bizi
dinleyeceklerini düşünmek gerçekçi olmaz.
Bu sebeple insanları dine bakışlarına
veya bize yaklaşımlarına göre farklı kategorilere ayırmadan ve etiketlemeden
herkesin ayağına gitmeli, herkesle bir münasebet geliştirmeye çalışmalıyız.
İnsan olmaları hasebiyle herkese karşı saygılı olmalıyız.
Hatta ortada bir kusur
varsa onu kendimizde görmeliyiz.
Niçin bugüne kadar onlara kendimizi anlatma
adına gerekli çabayı göstermediğimizin, bunun için gerekli donanımı
kazanmadığımızın veya dinimizi doğru temsil etmediğimizin muhasebesini
yapmalıyız? Hasılı kelam, darlık ve sığlığın mahkumu olan insanların sözlerine
takılmadan, zorlukları aldırmadan dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edip
her yanı kendi toprağınız gibi görün ve her yana durmadan tohumlar atın.
Toprak
çok vefalıdır.
Bakarsınız attığınız tohumlar bir gün yeşerir, sürgün verir ve
meyveye durur.
Bu meyveleri hasat etmek size nasip olur veya olmaz.
Bu çok da
önemli değildir.
Daha sonra bunları kim hasat ederse etsin siz niyetinizin,
hicretinizin ve amelinizin mükafatını alırsınız.
Eğer önceden aklımızı başımıza
alıp 56 milyon insanı dünyanın dört bir yanına gönderebilseydik, onlara
gittikleri yerlerde rehberlik yapıp yol gösterebilse, iş imkanları
bulabilseydik, bugün dünyanın çehresi çok daha farklı olurdu.
Unutmamak gerekir
ki sizin ortaya koyduğunuz güzellikler tam anlaşıldığı ve tanındığı an dünyanın
çehresi değişecektir.
Bidat.
Soru: Bidatın mahiyeti ve çerçevesi nedir?
Cevap:
Bidat sahibi-i şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni
hükümler icat etme, dine ilavelerde bulunma veya şeri delillere muhalif şekilde
tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir.
Mesela Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem, "Benim namazıma bakın.
Siz de namazlarınızı aynen
benim kıldığım gibi kılın." buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri
detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir.
Artık bundan sonra namaza yapılacak
her ilave, her değişiklik bidattir.
Aynı şekilde Kur'an ve sünnetin nasıl oruç
tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah etmesine rağmen bu konuda bir kısım
değişikliklere gidilmesi, mesela orucun vakitleriyle oynanması veya başka bir
din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutulması bidate
örnek olarak gösterilebilir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir
hadislerinde şöyle buyurur.
Sözlerin en hayırlısı Allah'ın kitabı Kur'an'dır.
Tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellem'in yoludur, sünnetidir.
İşlerin en şerlisi sünnete muhalif olarak
sonradan ortaya çıkarılanlardır.
Her bidat de dalalettir.
Görüldüğü üzere bidat
çıkaran bir insan dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.
Sahabenin
bidat karşısındaki temkinli tutumu.
Sahabe-i kiram efendilerimiz bidatlere karşı
olabildiğince hassas davranmışlardır.
Mesela bir seferinde Abdullah ibn Ömer
radıyallahu anhü namaz kılmak için mescide girdiğinde müezzinin kametten sonra
insanları namaza çağırmak için gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca
namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere haydin bu bidatçının
yanından uzaklaşalım demiştir.
Esasında böyle bir şeyi mahsurlu görmek, hele
onun dalalet olduğunu söylemek hiç kolay değildir.
Fakat onlar dinden olmayan
bir şeyin dine karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır.
Çünkü
onlar sahibi-i şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını,
kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah'ın rızasına
ulaşabileceğine, bunların dışında başka bir şeye ihtiyaç olmadığına
inanıyorlardı.
Bir de onlar dinin ilk halkasını teşkil ediyorlardı.
İlk halkanın
bu konuda azami derecede hassas durması gerekiyordu ki sonraki asırlara din
orijinaliyile intikal edebilsin.
Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı
yol Kur'an'la veya fiili, kavli ve takriri sünnetle sabit olan hükümlerin dışına
çıkmamak.
Elden geldiğince onların içine sünnette varit olmayan ameller
sokmamaktır.
Bir yerde oturup bin ihlas şu kadar Fatiha okuyabilirsiniz.
İstediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah'ı tespih ve takdiste
bulunabilirsiniz.
Kur'an okuma, dua etme, Allah'ı zikretme gibi ameller ibadetü
taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız.
Fakat kafanıza göre
namazın secdesi, rükuu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız.
Onlar için
sünnette bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sureler tayin eder ve daima
bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bidat çıkarmış olursunuz.
İbadetler ve bidat.
İbadet-ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı davranmaya
kati surette dikkat edilmelidir.
Bidat sadece dine yeni bir şeyler dahil etme
değildir.
Var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bidat
sayılır.
Mesela alimler Allahu ekber ile başlayıp la ilahe illallah ile biten
ezan lafızlarının onun rüknü olduğunu söylemişlerdir.
Çünkü ezan iki farklı
sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında kendilerine ezanın talim edilmesi ve
Allah Resulünün de sallallahu aleyhi ve sellem bunu tahsin ve tasdik etmesiyle
teşri kılınmıştır.
Artık bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz.
Bu demektir
ki ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan ezan olmaktan çıkar.
Arapça
ezan lafızları yerine tercümeleri kullanılamaz.
Tanrı uludur.
Tanrı uludur.
Bilirim bildiririm.
Tanrıdan başka yoktur tapacak." diyerek ezan okunamaz.
Aksi
takdirde bidat çıkarılmış, dini bir hüküm değiştirilmiş olur.
Bir insan bu
lafızları 50 defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz.
Bildiğim
kadarıyla efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminden günümüze kadar bir
dönem ülkemizde olanın dışında dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkanına
dokunulmamıştır.
Bir dönemde namazların bile Kur'an-ı Kerim'in tercümesiyle
kılınması teklif edilmiş fakat ulemanın buna karşı çıkmasıyla uygulama rafa
kaldırılmış hayata geçirilememiştir.
geçirilseydi çok daha büyük bir bidat
işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu.
Bazıları bu konuda Ebu
Hanife'nin fetvasına sarılır.
Ne var ki onun fetvası yeni Müslüman olduğundan
ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha'nın Farsça
veya başka bir dil ile okunabilmesine münhasırdır.
Kaldı ki diğer fukaha-i izam
Ebu Hanife'nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir.
Hatta onun bu yöndeki fetvası
Hanefi mezhebi içinde bile amele esas olmamıştır.
Sadece Fatiha suresi için
verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek namazdaki kıraatin başka dillerde
yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.
Bediüzzaman Hazretleri
ehli keşiften rivayeten Ramazan'da ehl sünnet vel cemaat için bir fereç, bir
fütuhat olacağı haber verildiği halde zuhur etmedi.
Böyle ehli vilayet ve keşif
neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar şeklinde bir soruya şöyle cevap verir.
Maalesef camilere Ramazan-ı Şerif'te bidatler girdiğinden duaların kabulüne secç
çekip fereç gelmedi.
Hazreti Pir bidatin ne olduğunu açıklamıyor.
Çünkü o gün
itibariyle bunu söylemek suçtu.
Burada onun bidatle kastettiği camilere Türkçe
ezan ve kametin girmesidir.
Bundan dolayı ilahi teveccüh kesintiye uğramıştır.
Bediüzzaman'ın bu tespiti sahibi-i şeriatin ortaya koyduğu disiplinlerin
korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Cenabı Hak bir ayet-i kerimede
şöyle buyurur.
Hiç şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik.
Onu koruyacak olan da
biziz.
Kur'an'ın ve dolayısıyla İslam'ın korunmuşluğunun insanlara bakan en
önemli yönü bidatlerden uzak durulmasıdır.
Çünkü her bir bidatle birlikte dinin
özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş.
bozulmuş olur.
Aslında önceki semavi dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bidatlerle
başlamıştır.
Kelimelerle oynanmış, lafızlar asli manalarından uzaklaştırılarak
onlara farklı anlamlar verilmiş.
tahrifleri tahrifler, tahyirleri tahyirler
takip etmiş ve derken aslından çok uzak yeni bir din ortaya çıkmıştır.
Çünkü
ilahi kelamın kelime ve lafızlarıyla veya manalarıyla oynanmaya başlandığı anda
onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.
Tarih boyunca Kur'an
içinde hep aynı oyunlar planlanmış fakat her defasında Allah'ın izni ve
inayetiyle ulema tarafından bu oyunlar bozulmuştur.
Çünkü yukarıdaki ayette de
ifade edildiği üzere bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Allah nazil olduğu günden
itibaren ilahi kelamını her tür tarihte muhafaza buyurmuştur.
Onun tek bir
harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.
Temel disiplinlere uygunluk.
Burada
dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur.
Dinin hüvviyet-i asliyesini, temel
yapısını bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa öz
ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bidat demek de o
kadar yanlıştır.
Mesela dua çok önemli ibadetlerden biridir.
Zira Allah Resulü
sallallahu aleyhi ve sellem onun ibadetin özü olduğunu beyan buyurmuştur.
Dua
Cenabı Hak'a sebepler üstü teveccühün bir unvanı olması itibarıyla halis bir
ibadettir.
Fakat onun hangi dilde ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağı ile
ilgili kesin hükümler yoktur.
İnsan istediği dilde, istediği şekilde, istediği
zaman istediği kadar dua edebilir.
Bunların hiçbir bidat olarak görülmez.
Önemli
olan insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel
disiplinlere aykırı söz söylememesidir.
Edilen duaların illaki ayetlerden
alınması veya mesurattan olması da şart değildir.
Fakat bir insanın Kur'an
ayetlerinde bize talim buyurulan veya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in yaptığı dualarla Allah'a yalvarması, dualarını onlarla bezemesi
elbette daha güzeldir.
Çünkü efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kamil bir kul
olması itibarıyla istek ve taleplerini Allah'a nasıl bir üslupla, nasıl bir
tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir.
İnsanlar eskiden resmi bir
makama dilekçe yazmak istediklerinde arzu halcilere giderlerdi.
Onlar işin usul
ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini
bilirlerdi.
İşte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in dualarına da böyle
bakılabilir.
Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir.
Böyle bir
şey hem teklif-i mala yutak, insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek hem de
ibadetin alanını daraltmaktır.
Kimsenin buna hakkı yoktur.
İnsanlar nasıl dua
etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler.
Bu konuda sınırlama getiremeyiz.
Hangi dilde ve hangi şekilde maksat ve meram rahat ifade edilebiliyorsa onunla
Allah'a dua edilebilir.
Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki ne
efendimiz, ne sahabe, ne selef-i salihin, ne de fukaha-i kiram tarafından
yapılmıştır.
Fakat bu gerekçeyle bunlar bidat görülemez.
Mesela Fatiha, İhlas
veya Muavizeteyn gibi surelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyeden
gelen rivayetler vardır.
Bir insan buna binaen bir kere oturup 100 defa İhlas
suresi okuyabilir veya selefen birçok zatın yaptığı gibi bir kısım Kur'an
ayetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir.
asrı saadette veya
sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bidat denemez.
Çünkü
bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir.
Bir şeyin bidat olup
olmadığını tespit etmedeki temel kriter onun dinin özüne dahil edilip edilmediği
ve temel disiplinlere uygun olup olmadığıdır.
Allah kulunu severse.
Soru: Cenabı
Hakk'ın kullarını sevmesinin tezahürleri nelerdir?
Cevap: Kelime darlığından
ötürü çoğu zaman bir kısım yüce mefhum ve manaları kendi lafızlarımızın içine
sıkıştırarak ifade etmek zorunda kalıyoruz.
Mesela soruda ifade edildiği gibi
Allah'ın kullarını sevmesinden, onlara muhabbet duymasından bahsediyoruz.
Fakat
bunların zahiri anlamlarının ötesinde çok daha derin manalarının olduğunu
akıldan çıkarmamak gerekir.
Sevmenin, muhabbet duymanın insanlarda bir kısım
tezahürleri vardır.
Bu tezahürler geneli itibariyla olumlu ve güzel olsa da
diğer bir açıdan zaaf da sayılabilir.
Yani sevmenin arızalı, kusurlu yönleri de
vardır.
Mesela sevdiğiniz bir insana aşırı düşkünlüğünüz olur.
Elinizde olmadan
ona tutulur ve onun arkasından sürüklenirsiniz.
Dolayısıyla da istemediğiniz
şeyleri yapmak, hayatınızdan bir kısım tavizler vermek zorunda kalırsınız.
Aynı
şekilde insanların sevdiği şahıslara karşı sevgilerini gösterme yolları vardır.
Bunu bazen bir tebessümle, bazen sözle ifade ederler.
Bazen sevdikleri insanlar
için şiirler, bazen de mektuplar yazarlar.
Bu sevgi bazen hediyeler yoluyla,
bazen de sözle açığa vurulur.
Ne var ki bizim sevgiden anladıklarımız veya
sevginin bize yaptırdığı bu gibi şeylerin hepsi müteal olan Cenabı Hak hakkında
düşünülemez.
İnsanlara nispet ettiğimiz gazaplanma, sevme, kıskanma, intikam
alma gibi fiiller Allah'a nispet edildiklerinde farklı manalar taşır.
Bunları
insanlara izafe ettiğimiz hakiki anlamlarıyla Allah katında kullanmak doğru
değildir.
Dolayısıyla bu fiillerin Allah'a nispet edildiği ayet ve hadislerde
mecazi anlamda kastedilmiştir.
Biz sevgi ve muhabbetin, cezbe incizapların bizim
üzerimizde meydana getirdiği tesirden veya bunların sonucunda ortaya çıkan bir
kısım fiillerden hareketle Allah'ın kendine mahsus mukaddes sevgisini ve
muhabbetini anlamaya çalışırız.
Mesela biz sevdiğimiz bir insana karşı iyilik
yollarını araştırırız.
Onu üzecek, ona zarar verecek davranışlardan uzak
dururuz.
Allah için de aynı şey söz konusudur.
İşte bu gibi lazimi manalardan
hareketle zat-ı uluhiyete yakışır mülahazalara ulaşmalıyız.
Vedud isminin
tezahürleri.
Yukarıda ifade edildiği üzere beşeri duygu ve fiillere ait lafızlar
Cenabı Hak'a nispet edildiğinde bunların lazımları kastedilir.
Dolayısıyla
Allah'ın kullarına sevgi duyduğu ifade edildiğinde sevgi ve muhabbete tereddüp
eden neticeler anlaşılır.
Cenabı Hakk'ın insanlara karşı sevgisini ifade ettiği
ayetlerden biri şudur.
Innellezine amen ve amiliacahde Rahman iman edip salih
ameller yapanlar için bir vüt, sevgi vaaz edecek.
Onları hem kendi hem de
mahluklar nezdinde sevimli kılacaktır.
Bilindiği üzere esma-i hüsnadan biri de
veduttur.
Allah bu ismi şerifin bir tezahürü olarak mahlukata karşı muhabbetin
de ötesinde bir alaka duyar.
Sufice bir yaklaşımla bu sevgi ve alakayı Allah
Teala'nın kullarına onları memnun ve mesrur edecek şekilde muamelede bulunması
ve onları rızasına uygun tavır ve davranışlara muvaffak kılması şeklinde de
anlayabiliriz.
Bu ayet-i kerimede iman ve salih amel sahipleri için vaaz
edilecek sevgi seyecal fiiliyle ifade ediliyor.
Bilindiği üzere Arapçada sevfe
edatı uzak geleceğe, sin harfi ise yakın geleceğe delalet eder.
Ayette sin
kullanılmasından iman ve amel sahiplerinin daha bu dünyada sevgiye mazhar
olacakları anlaşılıyor.
Yani Allah onların mükafatını fazlasıyla ahirette
vereceği gibi daha dünyada iken de onlardan razı olacak ve kullarına da onları
sevdirecektir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadis-i
şerifleri bu ayetin bir açıklaması gibidir.
Allah bir kulu sevdi mi Hzreti
Cebrail'e Allah falanı seviyor.
Onu sen de sev diye seslenir.
Onu Cebrail de
sever.
Sonra Cebrail Aleyhisselam sema ehline, "Allah falanı seviyor.
Onu siz de
sevin diye nida eder." derken bütün sema ehli de onu sevmeye başlar.
Sonra onun
için yeryüzünde insanlar arasında hüsnü kabul vaaz edilir.
Hadiste ilk olarak
Cebrail Aleyhisselam zikrediliyor.
Çünkü o Allah'tan vahiy alabilecek ve içine
hiçbir şey karıştırmadan peygamberlere iletebilecek keyfiyette yaratılmış hususi
donanımlı bir varlıktır.
Burada meleklerden bir zümrenin temsilcisi olarak Hz.
Cebrail'in ismi zikrediliyor ve örnek olarak o nazara veriliyor da olabilir.
Peki meleklerin insanı sevmesi nasıl olur ve bu insan için ne ifade eder? Mesela
onlar insan için dua ederler.
Gönlünüzü kaptırdığınız, arkasında koştuğunuz,
gaye-i hayal haline getirdiğiniz konularda size rehberlik yapar.
İşlerinizi
kolaylaştırırlar.
Ayağınızın kayacağı zeminlerde elinizden tutarlar.
Allah
meleklerini de izzet ve azametine, büyüklüğüne perde yapmıştır.
Bir kısım nimet
ve ihsanlarını onlar vasıtasıyla göndermektedir.
Kalplere konulan sevgi.
Hadis-i
şerifte daha sonra gökte ve yerde de o insan için sevgi vaaz edileceği ifade
edilmektedir.
Demek ki Allah'ın kullarını sevmesinin önemli tesahürlerinden
bazıları kalplere onun hakkında sevgi koyması, insanların ona karşı alaka
duymaları, onun söylediklerine kulak vermeleri, onu dinlemeye hazır hale
gelmeleri ve onun için hizmet zeminleri hazırlamalarıdır.
Eğer gittiğiniz
yerlerde size karşı bir sevgi atmosferi oluşuyor.
Muhatap olduğunuz insanlar
size alaka duyuyorlarsa bunu Cenabı Hakk'ın vaaz ettiği sevgiye bağlamak
gerekir.
Bu takdirde şirkten de sakınmış olursunuz.
Size gösterilen teveccühü
bütün görmezden gelmek nankörlük olur.
Bunu kendinizden bilme ise kibirdir.
Yapılması gereken bunu Allah'a vermek.
Şayet Allah kalplere böyle bir sevgi ve
teveccüh koymasaydı ben o kalpleri açmazdım diye bilmektir.
İnsan bu konuda ne
nankörlüğe düşmeli ne de böbürlenmeye girmeli.
Güzellikleri görüp takdir
ettikten sonra hepsini Allah'a vermesini bilmelidir.
Çünkü bunların hepsi Cenabı
Hakk'ın sevdiği kullarına karşı teveccühünün değişik dalga boyundaki
tecellilerinden ibarettir.
Allah'ın kullarını günahlara ve haramlara karşı
koruması da sevgisinin tezahürlerindendir.
İsmet sıfatı sadece peygamberlere
mahsustur.
Dolayısıyla haramlara karşı mutlak bir koruma da sadece onlar için
söz konusudur.
Bunların vazife ve misyonları bunu gerektirir.
Fakat Allah habibi
ve mahbubu haline gelmiş kullarını da günahlardan siyanet buyurabilir,
koruyabilir.
Tam düşecekleri anda siyanet-i ilahiye imdatlarına yetişebilir.
Tam
çukura yuvarlanacaklarken arkadan onları tutarak düşmelerine mani olabilir.
Çünkü o sevdiklerini zayi etmez.
sevdiği kullarının sürtse veya düşseler dahi
günahta devamlı kalmalarına fırsat vermez.
Hatta Allah bazı kullarının
istikbalde iradelerini hayır istikametinde kullanıp ortaya güzel hizmetler
koyacağını bildiğinden erken yaşlarından itibaren onlara ekstra lütuflarda
bulunabilir.
Onları yontup şekillendirebilir.
Günahlardan siyanet buyurabilir.
Bunların hepsi onun sevdiği kulları üzerindeki ayrı birer lütuf tecellisidir.
İşte bu Allah'ın lütfudur.
Onu dilediğine verir.
Allah vasi ve alimdir.
İhsanı
boldur.
Her şeyi hakkıyla bilir.
Ben kulumu sevince.
Şu hadis-i şerifte de
Allah'ın kullarına olan sevgisinin ayrı bir tezahürüne işaret edilir.
Kulum bana
kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz.
Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder.
Öyle ki nihayet
ben onu severim.
Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü,
tutan eli olurum.
Demek ki Allah bir kulunu sevince onun kulağını mana alemine
açıyor ve her şeyi en doğru ve mükemmel şekilde olmasını sağlıyor.
Böyle bir
kişinin semiyat dediğimiz vahiy bilgisine ve tekvini teşrii emirlere karşı
gözleri açılır.
O görülecekleri daha iyi görmeye başlar.
İnsanın başını döndüren
bir meşh teşhir yeri olan kainat kitabına baktıkça içine marifet hüzmeleri akar.
Rabbimiz aynı zamanda böyle bir kulunun elini ve ayağını da doğruluk
istikametinde kullandırır.
Ona yanlış adım attırmaz.
Bu hadisi de biraz önce
üzerinde durulan siyanet-i ilahiye ir edebilirsiniz.
Hadis-i şerife göre müminin
böyle bir mertebeye nail olmasının yolu önce farzları tast tamam yerine
getirmesi arkasından da nafilelerle Allah'a yaklaşmaya devam etmesinden geçer.
Evet, Muhabbet-i kamileye götüren faktörlerden bir tanesi de kurbu nevafil
diyebileceğimiz ufka ulaştıran nafile ibadetlerdir.
Allah'ın kullarına olan
sevgisinin diğer bir tezahürü de onların Cenabı Hak'a karşı içlerinde duydukları
aşk-ü şevktir.
Cenabı Hakk'ın teveccühüne karşı insanın içinde de bir teveccüh
hasıl olur.
Mesela bir insan samimi olarak Allah'tan sadakat, vefa, muhabbet ve
teveccüh isteyebilir.
Ellerini açıp sürekli, "Allah'ım, seni öyle sevmek
istiyorum ki senden başka gözümden her şey silinip gitsin.
Seni andığım zaman
burnumun kemikleri sızlasın, heyecanla coşayım.
beni benden alıp götürecek ve
sende yeniden var edecek bir sevgi ve teveccüh istiyorum diyebilir.
Onun bu
istekleri tezahür etmese bile Allah'tan bunları isteyen bir insan bu ufkahıdır.
Allah bazı fıtratların bu taleplerini kabul ederken bazı fıtratlara da imtihan
yaşamamaları için ikramını hissettirmeden verebilir.
Bütün bunlar rahimi-i vedud
olan o zat-ı zülcelalin aciz kullarına lütuf tecellileridir ve o dilediğini
fazilet ve lütfuna mazhar kılar.
Dine ve insanlığa hizmette dikkat edilmesi
gereken bazı prensipler.
İçtimai problemlere çözüm getirmek kolay değildir.
Doğru yaklaşım tarzı belirlenemediği takdirde bazen bir yanlışı düzeltmeye
çalışırken düzeltilemeyecek daha büyük yanlışlara sebep olur.
Çok daha büyük
problemlerle başa çıkmak zorunda kalırsınız.
Halı üzerine dökülen bir şeyin
lekesini çıkarmanın dahi bir usulü vardır.
Onu nasıl temizleyeceğinizi
bilmezseniz temizleme adına yapacağınız işlemlerle lekeyi daha da
yaygınlaştırır, daha da derinleştirirsiniz.
Toplum içindeki problemlerin
çözümlenmesi de bunun gibidir.
Başvurulan yanlış tedavi usulleri altından
kalkılamaz komplikasyonlara sebep olabilir.
Aynı şekilde deformasyona uğrayan
bir toplumu yeniden hüvviyet-i asliyesine özüne döndürmenin temel değerleri
rayna oturtmanın ve toplumun tekrar ahenkli yürüyüşünü temin etmenin de kendine
göre bir yöntemi vardır.
İhlas ve samimiyet pek çok hatayı affettiren çok önemli
değerlerdir.
Aynı şekilde azim ve kararlılık da başarıya giden yolda önde gelen
dinamiklerdendir.
Ne var ki bunun yanında yapılacak işlerle ilgili alınacak
kararlar fenni ve şeri disiplinlerle test edilmiyor, mantık süzgecinden
geçirilmiyor, basiret ve firasetle tetkike tabi tutulmuyorsa insan çok hataya
düşer.
Doğru ve güzel işler yapma adına yola çıkan niceleri bu hususlara
yeterince riayet etmedikleri için sürçmüş, tökezlemiş ve tepe taklak gitmiştir.
Hatta bazen bunun farkına dahi varmamışlardır.
Bu yanlışlar insanın şahsi ve
ailevi hayatında mesela aile siyasetinde veya çocuk yetiştirme tarzında
olabileceği gibi içtimai, siyasi ve iktisadi hayatta yani daha geniş bir dairede
de olabilir.
Söz gelimi, sosyal değişim, dönüşüm ve oluşumlar belli kural ve
kaidelere göre şekillenmezse altından kalkılmaz komplikasyonlara sebebiyet
verebilir.
Mesela halis bir niyetle toplumun gelişme ve ilerlemesi adına onu
iptadan başlangıç seviyesinden intihaya sonra sıçratma mülahazasıyla geniş
tabanlı bir reform hareketi başlatmak istersiniz.
Ne var ki burada göz önünde
bulundurulması gereken çok hayati esaslar vardır.
Acaba toplumun bünyesi
böylesine radikal bir değişime müsait midir? Toplum fertleri kendilerine teklif
edilen veya dayatılan değişimleri sindirebilecek ve hazmedebilecek durumda
mıdır? Konjonktür buna müsaade eder mi? Zaman ve şartlar yapılmak istenilen
işlere uygun mudur? Sizin gücünüz bu iş için yeterli midir? Yapmak istediğiniz
değişimlere evrensel insani değerler açısından baktınız mı? Bütün bunları göz
önünde bulundurmadan yola çıkarsanız falso ve fiyaskolar yaşamanız kuvvetle
muhtemeldir.
Hatta insanlığa hizmet etme mülahazasıyla yola çıkarsınız da
neticede onun başına yeni gailer açarsınız.
Burada ne samimiyetiniz ne de dini
kimliğiniz tek başına işe yarar.
Bütün bu hususları hesaba katmadan burnunuzun
doğrultusuna giderseniz kaş yapayım derken göz çıkarır, büyük yıkımlara sebep
olursunuz.
Antipati oluşturmadan değerlerimizi duyurma.
Bizler Cenabı Hakk'ın
peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği hakikatleri muhtaç zinelere
duyurma adına yola çıkmış olabiliriz.
Fakat doğru usul ve üslubu
yakalayamadığımız takdirde niyetimizin güzelliği mefkuremizi gerçekleştirme
adına yeterli olmayabilir.
Önce muhataplarımızın işittikleri hakikatleri kabul
etmeye müsait olup olmadıklarına bakmamız, anlatılanları nasıl algılayacaklarını
mutlaka hesaba katmamız gerekir.
Aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarırız
ve istemeden de olsa insanlarda inandığımız değerlere karşı antipati oluşmasına
sebep olabiliriz.
Sadece muhatapların durumu değil, problemlere neşler vurma
niyetindeki bizim tavrımız da önemlidir.
Durduğumuz yer itibarıyla
hedeflediğimiz projeleri gerçekleştirebilecek ilim, irade, tecrübe ve iktidara
sahip olmamız şarttır.
yeterli donanım ve imkana sahip olmadan, iyi bir planlama
yapmadan ve sebeplere riayet etmeden acelecilikle yola çıkılırsa maksadın
aksiyle tokat yenilebilir.
Bediüzzaman Hazretleri hırsın kayıp ve hüsran sebebi
olduğunu ifade eder.
Bu sadece dünyevi kazançlar için geçerli değildir.
Manevi
ve uhrevi işlerde de yerine göre hırs, hasaret, zarar sebebi olabilir.
Mesela
sizler irşat ve tebliğ, talim ve terbiye, sevgi ve hoşgörü adına güzel
düşüncelere sahip olabilir ve bu düşüncelerinizi gerçekleştirme adına dünyaya
açılabilirsiniz.
Sadece samimiyetinize, ihlas ve heyecanınıza güvenerek
hedeflerinize koşmaya kalkarsanız yerin çekim gücüne takılırsınız.
Bunun yerine
acele etmeden, tedbir ve temkini elden bırakmadan, sebepleri ihmal etmeden
adımlarınızı atmalısınız.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
El minallahi vel
acelet mşytan.
Teenni, temkin ile hareket etmek Rahmandan, acele ise şeytandır.
Halk arasında da acele şeytandır sözü meşhur olmuştur.
Evet, Ciddi hesap ve
fizibilite isteyen işlerde acele etmek insana çok hata yaptırır.
İşte böyle bir
hataya düşmemek için yapacağınız işlerde temkini elden bırakmamalı, aceleciliğe
düşmekten sakınmalısınız.
Bir mesaj sunacaksanız insanları bu mesaja ısındıra
ısındıra sunmalısınız.
İnsanlık sizin sunacağınız mesajı natürel haliyle kabul
etmeye müsait değilse onu rafine edecek ve onların hazmedebileceği şekle
sokacaksınız.
Onların idrak seviyelerini göz önünde bulundurarak mesajlarınızı
ileteceksiniz.
Mesajlarımızı nasıl doğru iletebiliriz? Ortaya koyduğunuz plan ve
projelerin başarıya ulaşmasını istiyorsanız pek çok faktörü aynı anda göz önünde
bulundurmak ve birlikte değerlendirmek zorundasınız.
İlk olarak kendi
seviyenizi, bilginizi, gücünüzü, aşku şevkinizi, vefa ve sadakatinizi gözden
geçirecek.
İkinci olarak muhataplarınızın durumunu anlamaya çalışacak.
Üçüncü
olarak içinde yaşadığınız atmosferi zamanın şartlarını ve konjonktürü göz önünde
bulunduracak ve son olarak da düşmanlığa kinitlenmiş kesimlerin hamle ve
saldırılarını hesaba katacaksınız.
Dolayısıyla şu gibi soruları sormadan yola
çıkmamalısınız.
Acaba bizim tarafımızdan sergilenecek bir açılım ve görüntü
umumun kabulüne mazhar olur mu? Ortaya çıkacak gelişme ve inkişafın kamuoyundaki
yansıması nasıl olur? İçinde yaşadığımız toplum veya dünya ifkarı yapacağımız
işlere ne ölçüde müsait? Hedef ve ideallerimizle güç ve iktidarımız arasına bir
uyum var mı? Elde edeceğimiz muhtemel başarı ve muvaffakiyetler ölçüsünde Cenabı
Hak'a hamd, sena ve şükür ile mukabelede bulunabilecek miyiz? Son cümledeki
maksadı tamamlama adına şu soruyu mutlaka sormalıyız.
Acaba ciddi bir oluşuma
vesile olacak kahramanların elde ettikleri başarılar karşısında ucup ve fahre
kapılmayacak ölçüde kıvamları tam mıdır? Zira ne tür bir değişim ve dönüşüme
vesile olunursa olunsun insanlar neticede parmakla gösterilme hissine
kapılmamalı ve en küçük bir deformasyona maruz kalınmamalıdır.
Ortaya çıkan
güzellikler karşısında kendimizi putlaştıracak bir narsist haline gelecek ve
böylece Allah'ı ve Resulullah'ı kaybedecek, dinimiz adına durduğumuz zemini
yitireceksek hiçbir şeyin anlamı kalmaz.
Bu sebeple geleceği yeniden inşa ve
imar edecek şahısların ehlullah olma yolunda bulunmaları gerekir.
Evet, ihlas ve
samimiyet, vefa ve sadakat gibi kendimizle yüzleşerek kendimizi tanımamız,
gerçek kıvamımızı elde etmemiz, toplum ve dünya hakkında detaylı bilgiye sahip
olmamız, önümüze çıkabilecek potansiyel düşmanlardan haberdar olmamız da
projelerimizin başarıya ulaşması adına çok önemlidir.
Bunların hepsini birden
düşünme mecburiyetindeyiz.
Bazen Cenabı Hak çok ekstradan lütuflarda
bulunabilir.
Bütün eksik ve kusurlarınıza rağmen sizi alır ve birinci basamaktan
10 basamağa sıçratır.
Şartları ve zemini yapacağınız işlere göre müsait hale
getirir.
Gönülleri size yönlendirir.
Minnacık gayretlerinize karşılık çok büyük
muvaffakiyetler ihsan eder.
Evet, Bütün bunlar Allah'ın merhametinin eseri, onun
bir lütfu olarak gerçekleşebilir.
Ama biz plan ve projelerimizi böyle ekstradan
teveccühlere bina edemeyiz.
Çünkü sebepler dairesi içinde yaşıyoruz.
Onlara
riayet etmekle mükellefiz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kendi
koruma vaadi olmasına rağmen rehberliğinin bir gereği olarak Uhud'a giderken
miferini takıyor, üst üste iki zırh birden giyiyordu.
Hiçbir hümanist düşünce
bizim düşünce dünyamızda insana ve insani değerlere verdiğimiz yüksek seviyeyi
yakalayamaz.
Hiçbir feminist düşünce kadın hakları konusunda bizim düşünce
sistemimiz kadar hassas olamaz ve kadını mualla mevkine oturtamaz.
Biz günümüzde
evrensel insani değerler olarak kabul edilen her ne varsa bunların çok daha
ötesinin hayallerini kurarız.
Kimliğine bakmaksızın bütün insanları sever,
insana insanlığından dolayı saygı gösteririz.
Hiç kimseye zulmetmeme, kılık
yararcasına adil ve hakperest olma bizim kültürel değerlerimizin en temel
dinamiklerindendir.
Biz insanlığın da bu değerlere uyanmasını arzu ederiz.
Elbette herkes bizim gibi düşünmeyecek, bize benzemeyecektir.
Bu hayatın
realitesidir.
Kimseyi bize benzemeye zorlayamayız.
Fakat en azından kendimizi
doğru anlatabilir, doğru tanıtabilir, dünya çapında bir barış ve sevgi
atmosferinin oluşmasına katkı sunabiliriz.
Önemli olan bunun her tür dayatmadan,
şovlikten, hamasetten uzak durularak rahatsızlığa ve tepkiye sebebiyet
vermeyecek şekilde doğru yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir.
Bu da
olabildiğince makul ve rasyonel olmayı, temkin ve teyakkuz içerisinde yol almayı
gerektirir.
Bunları sağlama adına müşterek akla müracaat etmek çok önemlidir.
Çünkü bunlar tek kişinin altından kalkacağı işler değildir.
İnsanlar başa
vermeli ve kimseyi küstürmeden, kırmadan, hazımsızlık ve çekememezliğe sevk
etmeden nasıl hareket edeceklerinin hesabını yapmalıdırlar.
Herkes zihnini
çatlatırcasına bu mevzuya kafa yormalı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer
haline gelmesi adına uygun yol ve vesileler araştırmalıdır.
Sevgi şölenlerini
dünyanın dört bir yanına yaymalı, insanlığı kucaklamalı, bu dünyanın kavga
edilecek bir yer olmadığını herkese göstermelidir.
Sahip oldukları duygu ve
düşünceleri çok iyi sistemleştirmeli.
Bunlar etrafında stratejiler oluşturmalı.
Sürekli yeni yollar bulmalı.
His, heyecan ve ümitlerinin yanında katiyen akıl,
mantık ve muhaenin payını ihmal etmemeli ve bütün açılımları buna göre
gerçekleştirmelidir.
Son olarak bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum.
Yaptığınız işlerin selim akla, realitelere, konjonktüre ve hepsinden önemlisi
dinin temel kıstaslarına uygun olduğunu düşünüyorsanız orada sabit kadem
olmasını bilmelisiniz.
Temel disiplinlerimize ve dinin muhkematına bağlı olarak
yolumuzu, yönümüzü ve yörüngemizi belirlemişsek bundan sonra geri adım atmamalı,
zigzak çizmemeliyiz.
Değişmeden, başkalaşmadan üstlendiğimiz sorumlulukları
ileriye taşıyabilmeliyiz.
Yaşadığımız her başarısızlık, felaket, imtihan
karşısında bu tutmadı.
Hadi başka bir şey deneyelim dememeliyiz.
Bunların
belirli hikmetlere binaen Allah tarafından geldiğini unutmamalıyız.
Biz
vazifemizi yapar, neticeyi Allah'a bırakırız.
Temel disiplinlere göre planlanan
işlerde tutmadı, olmadı diyerek her seferinde farklı yollara süluk edersek,
yönelirsek maksuda ulaşamaz, menzile varamayız.
Formatlarla oynama, detaya ait
meselelerde zamanın ruhuna uygun değişiklikler yapma bunların haricinde
tutulmalıdır.
Aynı şekilde yaşanan sıkıntılar eğer bizim hatalarımıza tereddüp
etmişse hatada ısrar etmez.
yanlışımızı düzeltmesini biliriz.
Yapılan makul
teklifler karşısında temerrüde girmeyiz.
Yani bir taraftan hakta sabit kadem
kararlı olmasını diğer yandan da hatalarımızdan geri dönmeyi biliriz.
Çünkü
doğru yolda ısrar etmek kadar hatasında ısrarcı olmamak da bu yolun
erkanındandır.
Kulluk adına ölçüler.
İnsan kulluk hayatında ne yeiyse
ümitsizliğe kapılmalı ne de kendine aşırı güvenmelidir.
O işlediği
günahların her daim farkında olmalı ve Allah'ın mücrimlere de güzel işler
yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır.
Bunu yapabilen biri Cenabı Hakk'ın ihsan
ve teveccühlerini kendinden bilmez.
nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der:
"Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller
bitmezdi.
Demek ki Allah'ın hususi bir teveccühü söz konusu.
Kendine bu gözle
bakan biri hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura
kapılmaz.
Allah'ın çok küçük şeylere büyük işler
gördürmesi onun büyüklüğüne işarettir.
O sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve
perişan hale gelmiş sıradan insanlara bile fevkalade büyük işler gördürebilir.
Onların elleriyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir.
Say ve gayretini
semeradar hale getirebilir.
İnsan kendi eliyle ortaya çıkan
olağanüstü mazhariyetleri görünce inhiraf etmemeli.
Nefsi adına iddialara
girmemelidir.
Kazanma kuşağında yaşanan kayıplar.
Elde edilen başarılar karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay
değildir.
Niceleri burada imtihanı kaybeder.
Mesela etrafına 10 tane insan toplayan
biri kendini veli görmeye başlar.
Hele bir de etrafındakilerin kendini
pohpohlaması söz konusuysa iş burada da kalmaz.
Birilerinin hüsnü zanlarına binaen
kendisine verdikleri makamları gerçek zannederek gözünü kutupluğa gavsiyete diker.
Belki de böyle bir zavallı
kendini kutbiyet ve gavsiyeti cem etmiş olarak görür.
Hatta burada da kalmayarak mehdiyet,
mesihiyet iddialarına girer.
Yerde yürümeye hakkı olmadığı halde kendini
göklerde uçuyor görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar.
Evet, Bazen Allah'ın en büyük ihsanı ikramını hissettirmemesidir.
Tekrar başa dönecek olursak işlediği hata ve günahların farkında olan ve
bunları hiç aklından çıkarmadan bir insan büyük iddialarda bulunmaz.
Değil
gavziyet ve kutbiyet gibi yüksek makamlara sahip çıkmak sıradan insan
olmayı bile kendine çok görür.
Çorak arazilerin gülüstanlığa gül
bahçelerine döndüğünü gördüğünde benden bir şey olmaz.
Ama her nasılsa Allah
yoklukta varlık cilvesi gösteriyor der.
Bununla beraber bazı melamilerin
geçmişte düştükleri hatalardan da ders çıkarmak gerekir.
Onlar hala pervazane
iddialardan kaçınmak ve haddini bilmek için insanın günah işlemesinin gerekli
olduğunu düşünerek büyük bir hataya düşmüşlerdir.
Bu da farklı bir inhiraftır.
Mümine
yakışan tavır bir taraftan kirlenmeme adına kılık yararcasına bir hayat
yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlini görebilmesidir.
Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler mesela bir yanlışa kulak kapması, bir günaha adım atması,
yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeterli artar.
Kişi işlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile günahını
hiç unutmamalı ve sürekli mülahazalarında pişmanlığını canlı tutmalıdır.
Bunu yapabilen biri Cenabı Hakk'ın kendisine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.
İsmet mülahazası yani
kendini günahsız ve hatasız görme düşüncesi insan için çok tehlikelidir.
En önemli vasıflardan biri ismet olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir
tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemiştir.
Bu açıdan insan kendini hatasız görme
mülahazasına karşı ilan-ı harp etmelidir.
Bir taraftan iradesinin hakkını vererek
ismet yolunda ölesiye bir cehd ve gayret sergilemeli.
Diğer yandan hiçbir zaman
pürü pak olduğunu iddia etmemelidir.
Evet.İnsanın haddini bilmesi çok
önemlidir.
Bediüzzaman hazretleri şöyle bir söz nakleder.
Tu limen haddehu vehu.
Ne mutlu o adama ki kendini bilip haddinden tecavüz etmez.
Hepimiz etten kemikten yaratılan insanlarız.
Nefis taşıyoruz.
Sürekli
bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var.
Çok temiz bir toplum içinde neşet
ettiğimiz söylenemez.
Gezip dolaştığımız sokaklar belva-i sayılabilecek
kirlerle doluydu.
Hatta bazılarımız itibarıyla belki gırtlağımıza kadar kire
battık.
Bu halimizle bizden bir güzellik hasıl olması mümkün değildi.
Ne var ki
Allah'ın öyle engin bir rahmeti var ki bizim gibi mücrimlere bile çok güzel
işler yaptırdı.
Nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah'tan geldiğinin şuurunda olan biri
haddini aşmayacak ve boynunu aşkın iddialara girmeyecektir.
Meselere böyle halis bir tevhit ufkundan baktığımız sürece Allah ihsan ve
lütuflarını devam ettirecektir.
Evet işin bu yanı böyledir.
Ama öte
yandan insan işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine
de müsaade etmemelidir.
Gırtlağına kadar levsiyat pislik içine
batmış biri dahi Cenabı Hakk'ın rahmetinden ümit kesmemelidir.
Bilindiği üzere Allah Resulü aleyhissalatu vesselam günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini
duyunca hemen duruma müdahale etmiş ve o kişinin Allah ve resulünü sevdiğini
söylemiştir.
Dolayısıyla insan geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne
bakmadan Allah ve Resulullah'ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret
etmelidir.
Ey Allah'ım, biliyorum ki beni irapta
mahalim yok ama sen o mahalli verirsin diyerek büyüklüğü ve yüceliği uluhiyet
ve rububiyet dairesinin biricik sultanı Allah'a verebilmeli.
O daireye davet
eden Hz.Muhammed Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem bağlılık ve sevgisini
devam ettirmelidir.
Mümkünse Allah'a ve resulüne karşı sevgisini münacat ve naatlarla
seslendirmelidir.
İşlediği cürümler buna mani olmamalıdır.
Şeytan ve nefis bu cürümleri gerekçe göstererek insana, kendini Allah'a çok
uzaklaşmış gösterebilir.
Fakat o duygularıyla ve düşünceleriyle hep
Allah'a yakın olmaya gayret etmelidir.
Narsist ruhlar
tarih boyunca hak dostlarına bakıldığında onların muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere
vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür.
Asıl büyüklük buradadır.
Benlik iddiasında bulunan insanlarda bir değer
aramak boşunadır.
Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve
farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar.
Onlar söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz,
orijinal ve farklı görünebilmek için sürekli marjinal fikirlerin arkasından koşarlar.
Dikkatleri üzerlerine
çekebilme ve başkalarında hayranlık uyandırabilme adına sıra dışı müteallalar ortaya koymaya çalışırlar.
Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler.
Hatta kendilerini
pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde yalan ifadeler
kullanmaktan da kaçınmazlar.
Kendilerine, kendi düşüncelerine,
edalarına, endamlarına meftun, vurgun bu tür narsist ruhlar başkalarını da
onların yaptıkları şeyleri de beğenmezler.
Bunların bir şeyle tatmin olmaları da
zordur.
Sürekli zigzak çizer, oradan oraya savrulur da ömürleri boyunca bir
baltaya sap olamazlar.
Oysa ki insanoğlunun varlığı bir damla suyla
başlamıştır.
Allah onu yokluktan varlığa çıkarmıştır.
Çoğumuz dönüp sergüzleşte
hayatımıza, hayat serüvenimize baktığımızda ve yaptığımız hataları düşündüğümüzde aslında yüzümüze
bakılacak halimizin olmadığını görürüz.
Allah bizi kul yaratmıştır.
Bu sebeple
insanın asıl büyüklüğü de Allah'a kulluğundadır.
Ona düşen vazife Allah'ın kendisini
insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi ona kullukta
aramasıdır.
İnsan Allah'ın cebri lütfi olarak
kendisine ihsan ettiği maddi manevi bütün mevhiebelere şükürlerle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf
ettirmeye çalışmalıdır.
Tevazu kahramanları.
Allah mütevazi insanları ellerinden tutar ve layık oldukları yere yükseltir.
Tohum toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz.
bereketlenmez,
yetişmez.
Allah yüzü yerde olanları ekstradan lütuflarıyla öyle kamet-i
balalar yerine getirir ki onları insanlığa rehber kılar.
İşte Şah-ı Geylani, Muhammed Bahauddin Nakşibent, Hasan Eşazili, Abdülkadir
Elgeylani, Haz Piri Mugan.
Aradan asırlar geçmesine rağmen bu
zatları hayırla yad ediyor, onların bıraktıkları asar-ı bergüzi seçkin
eserler ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Bunların her birinin unutulmayan simalar
haline gelmeleri mahfiyet, acalet ve tevazu kahramanları olmalarındandır.
Onlar bütün himmetlerini kendilerini değil Allah'ı ispat etmeye verdikleri
için Allah da onlara bir vücudu camidan daimi baki mevcudiyet vermiş, onlar
adına gönüllere sevgi yerleştirmiştir.
Onlar tevhit hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit
etmiş, sabit kadem kılmış, her birini bizim ufkumuzu aydınlatan ve bize yol
gösteren birer rehber haline getirmiştir.
Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hala
onların evratlarını okuyor, onların bıraktıkları eserler vasıtasıyla
günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz.
Bundan daha güzel tespit olur mu?
En tehlikeli şey insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır.
Mesela bazen yaptığımız
salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz.
Yaptığınız işleri eşi menendi yok mülahazasıyla yaparsanız bunlar dünyada
ruhi ve kalbi hayatınızı felç eder.
Ahirete de hiçbir şey bırakmamış
olursunuz.
Söz onun etrafında ceriyan ediyor ve yapılan hizmetler onun adına yapılıyorsa
orada sizin kendinizi silmeniz gerekir.
En zor şey de budur.
İnsan pek çok şeyi
üzerine bir çarpı çekerek yok sayabilir.
Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de
kolay değildir.
Ademoğlunun en büyük problemi yine kendisidir.
Hatta bunlar hakkında nazari
olarak teorik konuşma da kolaydır.
Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında
olup bitenlerdir.
Hemen her gün bir kere daha düşünce ve
mülahazalarımızı ölçüp tartmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu, nasıl
bir halde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur.
Bundan
daha tehlikelisi de çok defa içine düştüğümüz inhirafın inhiraf olduğunu
dahi fark etmememizdir.
Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı
ilahiye müstahak hale geldiğimiz halde kendimizi emniyette görmemizdir.
Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve planların arkasından koştuğumuzu
bilemiyoruz.
Mesela dünya ile ilgili meselelerde tamahkar, açgözlü olabiliyor.
Kazanma
hırsıyla oturup kalkabiliyoruz.
Bazen de yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor.
Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile
durduğumuz yer itibarıyla Allah'a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe
yoktur.
İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah'la
münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.
Berat gecesi
Soru: Berat
gecesinin önem ve fazileti nedir? Bu gece nasıl değerlendirilmelidir?
Cevap: Berat gecesi mübarek aylardan şaban ayının 14'ü 15'ine bağlayan
gecedir.
Bazı müfessirler Duhan suresinde geçen
inna enzelnu fi leyletin mübarekin
inirin.
Gerçekten biz Kur'an'ı mübarek bir
gecede indirdik.
Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız." ayet-i kerimesinde zikredilen gecenin beraat
gecesi olduğunu söylerler.
Gerçi diğer bir kısım müfessirler inna
enzelnu fi leyletil kadr biz Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik ayetinden yola
çıkarak burada geçen gecenin de Kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir.
Duhan suresinde geçen gecenin beraat gecesi olduğunu söyleyen alimlere göre
Kur'an'ın tamamı beraat gecesinde dünya semasına inmiş.
Kadir gecesinde ise
peyderpey inmeye başlamıştır.
Fakat bu konuda Kur'an ve sünnette kesin
bir nas bulunmadığı için meselenin mahiyetini ve detaylarını Allah'ın
ilmine havale ederiz.
Sıhhati söz götürse de bu gecenin
fazilet ve sevabı ile ilgili hadisler vardır.
Bir hadiste beraat gecesinin
fazileti şöyle ifade edilir.
Allah Teala Şaban'ın 15. gecesi geldiğinde rahmet ve
mağfiretiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelp kabilesi koyunlarının kıllarının
sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.
Bu konuda meşhur olan diğer bir hadis de
şöyledir.
Şaban'ın ortasında gece ibadet ediniz.
Gündüzünde de oruç tutunuz.
Allah o gece
güneşin batmasıyla dünya semasına rahmet ve mağfiretiyle tecelli eder ve fecir
duana kadar yok mu benden af dileyen? Yok mu benden af isteyen affedeyim? Yok
mu rızık isteyen rızık vereyim.
Yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim
der.
Kelp kabilesi koyumlarının çokluğuyla meşhurdur.
Dünya semasının ne demek olduğunu da Cenabı Hakk'ın buraya nüzül buyurmasının
mahiyet ve keyfiyetini de bilemiyoruz.
Bunu galaksilerde, Samanolunda, Herkül
burcunda veya uzayın daha başka derinliklerinde aramaya çalışmak, fiziki
dünyanın darlıkları içinde bocalamak demektir.
Çünkü varlık bilinen üç veya
dört buğutlu mekanla sınırlı değildir.
Belki de bu bizim bilebileceğimiz bir
mekandan ziyade mele-i ala'nın sakinlerinin müttali olabileceği bir
ufuktur veya Cenabı Hakk'ın farklı bir buutta tecellisinden ibarettir.
İnsanlar da kendi çeba ve gayretlerine göre bundan istifade ederler.
Bunlar
bizim idrak sınırlarımızı aşan meselelerdendir.
Bu gecede 100 rekat namaz kılmanın
faziletinden bahseden rivayetler olsa da hadis uleması bunları sahih bulmaz.
Fakat bir insanın bu geceyi değerlendirme adına kalkıp 100 rekat
namaz kılmasının bir mahsuru yoktur.
bilakis o bunun sevabını alır.
Yeter ki
bunun dindeki yerini bilsin ve bunu dinin muhkem bir emri gibi başkalarına
dayatmasın.
Özellikle kaza namazı bulunanlar veya
geçmişte kıldıkları namazların eksik ve kusurlu olduğunu düşünenler bu tür
geceleri bir fırsat olarak görüp kaza namazı kılarak değerlendirebilirler.
Eğer bir kişi diğer mübarek geceleri de aynı şekilde değerlendirir, her birinde
beşer günlük kaza namazı kılar ve bunu da adet haline getirirse ömrü boyunca
birkaç yıllık namazının kazasını yapmış, dolayısıyla bu zamana kadarki eksik ve
gediyi gidermiş olur.
Şunu unutmamak gerekir ki bu gecelerde kılınan namazlar
normal zamana nispetle kişiye daha fazla sevap kazandırır.
Çünkü bazen ibadetler içinde yapıldığı
zaman ve mekana göre ayrı bir kıymet kazanır.
Mesela sadaka veren bir insanın
elde ettiği sevap vardır.
Fakat bu sadaka cuma günü veya Ramazan ayında
yahut bu tür mübarek gecelerde verilirse elde edilen sevap katlanır.
Zarfın kıymet ve değeri mazrufu da derinleştirir ve daha kıymetli hale
getirir.
Aynı şekilde Arafat'ta, Kabe'de, Mescid-i Nebevi'de veya
Mescid-i Aks'da yapılan ibadetler sahibine başka mekanlarda yapılanlardan
daha fazla sevap kazandırır.
Bu mekanlara ait değer içinde yapılan
amellere de akseder.
Yapılan ibadetler zarfın kıymetinden ötürü kabul referansı
alır.
Yukarıdaki hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere Cenabı Hakk'ın bu tür
mübarek gecelerde insanlara farklı bir bakışı, farklı bir muamelesi vardır.
Teşbihte hata olmasın sultanlar tahta çıktıklarında çevresindekilere ulufe
dağıtırlar.
Bunu yaparken de liyakate bakmazlar.
padişahın tahta çıkma törenine iştirak eden herkese mutlaka bir şeyler
verirler.
İyi kötü herkes padişahın dağıttığı ulufeden istifade eder.
Bunun gibi
mübarek gün ve geceler de Cenabı Hakk'ın rahmetine açık öyle ufuklardır ki Allah
bu gecelerde liyakate bakmadan kendisine yönlenen herkesi rahmet ve mağfiretine
mazhar kılabilir.
Mübarek gün ve geceler hakkında kullanılan isimlerin de onlara yüklenen
mana ile yakından alakası vardır.
Bu geceleri hakkıyla değerlendiren bir
insan isimlerin delalet ettiği müsemmaya nail olabilir.
Mesela Allah'a sağlam bir
şekilde teveccüh eden ve ibadet-i taatle ona yaklaşmaya çalışan biri Miraç
gecesinde manevi bir miraca mazhar olabilir.
Beraat gecesinde günahlarından
temizlenip Allah tarafından beraatını alabilir.
Kadir gecesinde kadri
kıymetini yükseltebilir.
Cenabı Hak bu gecelere ayrı bir hususiyet bahşettiğine göre bize düşen
vazife de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktır.
Başka gecelerden farklı olarak bu gecelerde daha fazla ibadet-i taate yönelmek ve bu mübarek zaman dilimlerini
en verimli şekilde değerlendirmek suretiyle ahiretimizi mamur etmeye çalışmalıyız.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu gecelerde çok fazla namaz kılmalı,
ibadet etmeli, Cenabı Hakk'ı tazimü tebcilde bulunmalı, Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem'e bol salat selam getirmeliyiz.
Gönülden Allah'a teveccüh ederek,
yüreğimizin sesini dillendirerek dua dua yalvarmalıyız.
Özellikle Ümme-i
Muhammed'e çok dua etmeliyiz.
Kısacası bu mübarek gecelerdeki fırsatı
kaçırmama adına geceyi ibadetle, Kur'an'la, duayla, zikirle ihya etmeye
çalışmalıyız.
Gerekirse gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak,
heyecanları diriltecek programlar yapmalıyız.
Fakat umumi programların
yanında mutlaka tek başımıza Allah'a teveccüh etmeli, içimizi dökmeliyiz.
Öte
yandan bela ve musibetlerin defü ref olması ve gaye-i hayal haline
getirdiğimiz meselelerin gerçekleşmesi adına hacet namazı kılmalı, hacet duası
yapmalıyız.
Hacet namazını kıldıktan efendimizden gelen hacet duasını
okuduktan sonra ellerimizi açıp bizim için en önemli şeyler nelerse onları
rabbimizden istemeliyiz.
Bazıları Allah'tan hayırlı bir evlilik,
hayırlı bir evlat, huzurlu bir yuva, işlerinde muvaffakiyet, mal mülk gibi
şeyler isteyebilir.
Bunları istemenin dince hiçbir mahsuru yoktur.
Sadece
kendini düşünen ve dünyevi düzeninin ahenk içinde gitmesini arzu eden
insanları da kınamaz ve bunlara kaybetmiş insanlar olarak bakamayız.
Bir de himmeti ali yüce ruhlar vardır.
Onların bu tür şahsi ve dünyevi
istekleri yoktur.
Bütün talepleri bütün Müslümanlar ve topyekün insanlıkla
alakalıdır.
Bu ufkun genişliği, himmetin yüceliği,
vicdanın enginliği ile ilgili bir meseledir.
Bu tür enginliklere açılmak
mümkünken insan darlığın kurbanı olmamalıdır.
Yüce himmet sahibi insanlar bu gecelerde
ellerini kaldırıp Allah'ım ne olur bizim kalplerimizi tevhit eyle.
Bizleri duygu
ve düşünce birliğine ulaştır.
Derbederliğimizi izale ederek bize
yeniden ayağa kalkma imkanları lütfeyle.
Ümmeti Muhammed'i içine düştüğü sefalet
ve perişanlıktan halas eyle.
Ruh-u revan-i Muhammediyi dünyanın dört bir
yanında şehbal açtır ve bizleri de bu mukaddes vazifede istihdam eyle.
Yeni bir diriliş için bizim canlarımız bir maya olacaksa şu seccadeden
kalkmadan canımızı al derler.
Allah hepimize böyle bir ufka ulaşmayı nasip
eylesin ve bizleri himmeti ali olanlardan kılsın.
Son bir husus olarak şunu da belirtmek gerekir ki bu tür gecelerin feyiz ve bereketinden istifade edebilmek için
bazı gereklilikler vardır.
İnsanın Allah'ın bu gecelerde ekstra bir
teveccühü ve umumi bir rahmet tecellisi olduğuna liyakate bakmaksızın bu
gecelerde kendisine teveccüh eden herkesi rahmet ve mağfiretiyle
kuşatacağına inanması, heyecanla şahlanması ve affedileceği beklentisiyle
Allah'a yalvarıp yakarması gerekir.
Fetret devrinde mi yaşıyoruz?
Hiç kimsenin nasıl öldüğünü bilemeyiz.
Hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi
bazıları mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar fakat kafir olarak ölür.
Bazıları da kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar fakat mümin olarak ölür.
En küçük iyilikleri bile zayi etmeyen ve rahmeti gazabından önde olan Allah Teala
başka bir dine mensup olarak doğan ve kendi dinine bağlı yaşayan bazı kimselerin de yapmış oldukları bir kısım
iyiliklerden ötürü son demlerde gözlerini İslam'a açabilir ve onlara
Müslüman olarak ölmeyi ve öylece ahirete yürümeyi nasip edebilir.
Öte yandan
hayatını mümin olarak geçiren bazı kimseler de imanlarındaki zafiyet ve bir
kısım hata ve günahları sebebiyle Allah muhafaza son demlerinde imanlarını
kaybedebilirler.
Dolayısıyla biz hiç kimsenin nasıl öldüğünü de öldükten
sonra nasıl bir muamele ile karşılaşacağını da kesin olarak bilemeyiz.
Bilemediğimiz için de bir
şahıs hakkındaki nihai hükmü Allah'a bırakırız.
Fetret dönemi insanları.
Bu
gibi konuları ele alırken İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi alimlerin fetret
dönemi ile ilgili yorumlarını akıldan çıkarmamak gerekir.
Malum olduğu üzere
onlar insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in insanlığa
gönderilişinden sonra da fetret dönemi olabileceği kendilerine hüvviyet-i
asliyesiyle orijinal hakiki haliyle İslam mesajı ulaşmamış insanların da
Allah katında fetret dönemi insanlarının tabi tutulduğu muameleye tabi
tutulabileceğinin üzerinde dururlar.
Maalesef İslam günümüzde akla, mantığa,
vicdana ve duygulara hitap eden bir din gibi sunulmuyor.
İyi bir temsil ortaya konulamadığı gibi
temsilde devamlılık da sağlanamıyor.
Tabiri caizse meyhane ile cami arasında
gelgitler yaşayan kalabalıklar söz konusu.
Hidayete eren insanlar varsa bu
tamamen Cenabı Hakk'ın bir lütfu.
Yoksa hakikati arayan, Müslümanlığı
araştıran insanlar bizi gördüklerinde yürüdükleri yoldan gerisin geriye dönebilir.
İşte bütün bunlar da zihin
karışıklığına sebep oluyor.
Günümüzde bazı kimselere fetret zamanı
insanı nazarıyla bakılsa yeridir.
Bu gerçek ölen kişilerin akıbeti
hakkında kesin hüküm vermekten bizi men eder.
Fakat her fırsatta küfrünü ortaya
koyan, onu kendince ilmi kaidelere dayandıran ve onun bayraktarlığını yapan
insanları bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir.
Bununla beraber dinde
zahire göre amel etmenin bir esas olduğu unutulmamalıdır.
Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağımız
için zahire nazaran görünene bakarak insanların Müslüman olup olmadıklarına
hükmederiz.
Ölenlere de buna göre muamele yaparız.
Bir insan Müslüman
olarak yaşamışsa ve son anına kadar da onunla ilgili bu bilgimizi değiştirecek
bir durumu olmamışsa, öldükten sonra onu İslami hükümlere göre teçhiz-üf eder ve
Müslüman mezarlığına defnederiz.
Bir insan Allah'ı inkar ederek öbür
aleme yürümüşse muamelemiz de buna göre olur.
Evlat yakın veya dostlarının küfür
üzere öldüğünü bildikleri bir kişi hakkında inanmadığı rahmet ve mağfireti dilemeleri doğru olmaz.
Gayrimüslimler
hakkında af talebi.
Bir insanın kafir olarak öldüğünü bildiği bir kişi için Allah'tan aff ve
mağfiret dilemesi arzu ve hissiyatını Cenabı Hakk'ın bu konudaki muradının
önüne geçirmesi demektir.
imansız olarak ölen, ahirete imansız olarak intikal
eden biri hakkında şefaat etme, Allah'tan aff ve mağfiret dileme veya
hüsnü şehadette bulunma caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem ömrü boyunca kendisine destek çıkmış ve hiçbir kötülüğü dokunmamış
amcası Ebu Talip için bunu yapardı.
Kur'an-ı Kerim şu ayetiyle müşrik olarak
ölen kimseler hakkında aff ve mağfiret dilemeyi kesin bir üslupla yasaklamıştır.
leh enneh kafir olarak ölüp cehennemlik oldukları
kendilerine belli olduktan sonra yakını bile olsa müşriklerin affedilmelerini
istemek ne peygamberin ne de müminlerin yapacağı şeydir.
Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'in Hz.İbrahim Aleyhisselam hakkında vermiş olduğu bilgiler de meselenin iyi
anlaşılması adına oldukça önemlidir.
Kur'an Hz.İbrahim'in babası için ettiği
şu duaya yer verir.
VF li innehu minin.
Babamı da bağışla.
O yolunu kaybetmiş, dalalete sapmıştı.
Şu ayette ise Hz.İbrahim'in daha sağlığındayken babası için istiğfarda bulunma sözü verdiği
beyan buyurulur.
Selamün aleyke sefir leke rabbi innehu
biyeyim babasına şöyle dedi: "Sana selam olsun.
Senin için rabbimden bağışlanma dileyeceğim.
Çünkü o bana karşı pek
lütufkardır.
Tevbe suresinde yer alan şu ayet-i kerime Hz.İbrahim'in müşrik olarak ölen
babası hakkında yaptığı istiğfarın önceden verilmiş bir söze dayandığını,
bununla birlikte babasının durumu kendisine zahir olduktan sonra
istiğfadan vazgeçtiğini anlatır.
İbrahim'in babası için af dilemesi ise
sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu.
Fakat onun Allah düşmanı
olduğu kendisine belli olunca onunla ilgisini kesti.
Gerçekten İbrahim çok
yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.
Ölçü merhamet-i ilahiyedir.
Bu tür konularda bir taraftan dinin muhkem hükümlerine bağlı kalmaya, diğer yandan doğru bir üslup kullanmak
suretiyle insanları rencide etmemeye ve kırmamaya çok dikkat edilmesi gerekir.
Anne babası veya yakın akrabaları İslam'la şereflenmemiş insanların
yanında konuşurken hassas olmak zorundayız.
Hatta onlar Allah'ı
tanıyarak, ona iman ederek ahirete intikal etmişlerse onun engin
rahmetinden öyle ümit ediyoruz ki o bunu da zayi etmeyecektir gibi kayıtlı ve
temkinli ifadelerle hem gerçeği ifade edebilir hem arzu ve isteklerimizi izhar
edebilir hem de insanların gönlünü alabiliriz.
Sonuç olarak bu gibi durumlarda
Allah'tan istenmeyecek şeyleri isteyerek birilerine cennette yer hazırlayarak ona
karşı saygısızlık etmemeye dikkat etmeliyiz.
Akıbetini bilemediğimiz bu gibi
durumlarda Allah'ım falanı cennetine koy, Firdevsinle sevindir gibi şeyler
söyleyecek olursak muradımızı murad-ı ilahinin yerine koymuş oluruz.
En güzeli
bu gibi konularda dinin ortaya koyduğu hükümlerin ötesine geçmemek, meseleyi
Allah'a havale etmektir.
Şunu unutmamalıyız ki Allah bizden çok daha
şefkatli, daha merhametlidir.
Hazreti Pir'in de belirttiği gibi merhamet-i
ilahiyeden daha fazla merhamet merhametsizliktir.
Himmeti dağıtmama.
Bazen hayal, merak vehimlerimizle var olan musibetleri ikileştiriyor, daha
da büyütüyor ve altından kalkılamaz hale getiriyoruz.
Böylece henüz maruz kalmadığımız bela ve
musibetlerin de endişesini yükleniyoruz.
İşin içine endişelerimiz, merak ve
korkularımız girdikçe musibet daha bir derinleşiyor, katmerleşiyor.
Zannediyorum bu pek çoğumuzun en büyük problemlerinden biridir.
Oysa ki Bediüzzaman Hazretlerinin Hastalar risalesinde dediği gibi bütün
enerji ve gücümüzü, irade ve azmemizi halihazırdaki problemlerle baş etmeye
sarf etsek nice hadisenin üstesinden gelebiliriz.
Fakat himmetimizi dağıtıyoruz.
Yarın ne olacak, öbür gün ne olacak diyerek
enerjimizi endişelerle tüketiyoruz.
Geçmişi düşünmekten, gelecekle
uğraşmaktan bir türlü bugüne odaklanamıyor ve halihazırda yapılması gereken işleri ihmal ediyoruz.
Halbuki geçmiş ve gelecekle ilgili düşüncelerimiz mücerret bir hayalden ibarettir.
Biri geçmiş gitmiş diğeri
henüz gelmemiştir.
Hayalle hakikati birbirine karıştırıyor.
Sabır ve
enerjimizin üçte ik'sini hayal peşinde tüketiyor ve bu yüzden de boş yere
ızdırap ve sıkıntımızı arttırıyoruz.
Hazreti Piri Mugan yukarıdaki izahları
insanın maruz kaldığı hastalık ve musibetlerle baş edebilmesinin yollarını
anlattığı yerde zikretmektedir.
Hastaları geçmiş ve geleceğin elemini
sırtına yüklenmemeleri, boş yere sabır gücünü tüketmemeleri konusunda uyarır.
Allah'ın insana verdiği sabır ve dayanma gücünün içinde bulunduğu hastalık ve sıkıntıların üstesinden gelmeye
yeteceğini ifade eder.
Aynı durum içtimai problemler için de geçerlidir.
İnsan şahsıyla ilgili meselelerde olduğu gibi içtimai problemlerde de himmetini
maruz kaldığı olaylara yoğunlaştırmalıdır.
Geçmişten ders ve ibret almak önemli olsa da sürekli bunları hotlatarak yeni
yeni problemlere sebebiyet verilmemelidir.
Gelecek için mutlaka planlarımız olmalı.
Ancak geleceğin muhtemel problemleri tüm gücümüzü, kuvvetimizi tüketip bizi
halihazıra sabredemeyecek hale getirmemelidir.
Mesela haçlı saldırıları iki asra yakın
bir süre İslam dünyasının altını üstüne getirmiş ve bu coğrafyada çok derin
krizlere sebep olmuştur.
Filistin ve Mısır gibi İslam dünyasının en önde gelen bölgeleri kuşatılmış,
tahrip edilmiş ve bu yüzden de büyük acılar yaşanmıştır.
Biz oturur kalkar bunları konuşur ve bunları bize reva gören insanların torunlarını suçlarsak hem boş yere
enerjimizi tüketmiş ve içimizdeki öfkeyi uyandırmış hem de onlarla aramızdaki
diyalog köprülerini yıkmış oluruz.
Geçmişteki olumsuz hadiseleri dirilmemek
üzere toprağa gömmeyi ve üzerine de kocaman kayalar koymayı bilmek gerekir.
Bu geçmişte yaşanan olaylardan ders çıkarmayalım anlamına gelmez.
Bir daha
aynı sıkıntıları yaşamama, aynı delikten sokulmama adına elbette bunlardan ibret
alınmasını bilmeliyiz.
Ne var ki bunu yaparken yeni düşmanlar icat etmemeye,
yürüdüğümüz güzergah emniyetini ihmal etmemeye de dikkat etmeliyiz.
Önemli
olan geçmişe ağıt yakmak veya muhtemel acılardan endişe etmek değil, bugün
yapılması gereken işleri yapabilmektir.
Esasen gelecek de buna göre şekillenecektir.
Mevcut problemlerin üstesinden nasıl gelebilir? yürüyüşümüzü nasıl hızlandırabilir ve üst üste yaşanan
vesayetlerden nasıl kurtulabiliriz? İşte asıl üzerinde durulması gerekli olan konular bunlar olmalıdır.
Müslümanlar olarak tarihi bir vebalden sıyrılmak ve içtimai günahlardan
kurtulmak istiyorsak himmetimizi dağıtmadan ve güzergah emniyetini tehlikeye atmadan yol almak zorundayız.
Sürekli humurdan yürür.
Konuşurken düşünür.
Düşünürken konuşursanız
istemeyerek de olsa her köşe başında karşınıza çıkacak bir gul yabani ihdas etmiş olursunuz.
Yürüdüğünüz yolun emniyetini kendi elinizle ihlal etmiş ve şartları
ağırlaştırmış olursunuz.
Bu sebeple sürekli bela ve musibetlere maruz
kalınan günleri konuşmaktan kaçınmak gerekir.
Üstelik bu daha önce de işaret
edildiği üzere sizin akli ve mantiki dengenizi bozacak, yok yere sizde stres
ve gerilim oluşturacaktır.
Bugüne ait yapmanız gereken işlerinizi
etkileyecektir.
Yaşadığınız her olumsuzluğu hatırladıkça moraliniz bozulacak, motivasyonunuz
düşecek ve vazifelerinizi tam eda edemeyeceksiniz.
Bu sebeple sürekli bu
tür olumsuzlukları deşmekten hizmet adına bir yararı olmayan hatta yararından da öte zararı olan bu tür
meseleleri konuşmaktan uzak durulmalıdır.
Bunlarla meşgul olacağınıza geçmişte
yaşadığınız olumsuzlukları bir daha yaşamama adına gerekli tedbirleri almalı, buna göre stratejiler
oluşturmalısınız.
Onlara karşı kapıları kilitlemeli, panjurları kapamalı, ayar düşüncenin
içlerinize nüfus etmesine meydan vermemelisiniz.
Art niyetli insanların deme damara nüfus
etmemeleri, kanınızı emmemeleri, damarlarınızı koparmamaları için
yapılması gereken olan her şeyi yapmalısınız.
Öyle bir temsil ortaya koymalısınız ki
haliniz size zulmedenlerde dahi pişmanlık hissini titiklesin.
Gelip
sizden özür dilesinler.
Yoksa külhan beyi gibi konuşmanın, insanları tahrik
etmenin, rencide etmenin, onlarla dikleşmenin kimseye bir faydası dokunmaz.
Bilakis dikleşme karşı
dikleşmelere sebep olur.
Bence dikleşeceğinize dik durunuz.
Hakikatlere karşı saygılı
olunuz.
Onların da sizin saygınızdan nasiplerinin olacağını unutmayınız.
Çünkü her insan potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır.
Kur'an-ı Kerim kul ehlel kitabi il
kelimetin beynen ve beynek
illallah ve bihiillah.
De ki: "Ey ehli kitap, gelin müşterek şu değerimizde bir araya gelelim.
Allah'tan
başkasına ibadet etmeyelim.
Ona hiçbir şeyi şerik koşmayalım.
Allah'ı bırakıp
da kullarını rab edinmeyelim buyurmak suretiyle hasımları bile yumuşatan bir
üslup ortaya koyuyor.
Onların ruhlarına nüfuz ediyor.
Kendi incelik ve
zerafetini onların kalbine boşaltıyor.
Böylece onlarda da bir yumuşamanın
meydana gelmesini sağlıyor.
Toparlayacak olursak geçmiş ve gelecekteki olumsuz
hadiseleri düşünmeden, sabır gücünü dağıtmadan halihazırdaki işlerimizi
yapmaya çalışmalıyız.
Geçmiş çok sisli dumanlıydı.
Ortalık
kurt ulumalarından, çakal seslerinden, köpek havlamalarından geçilmiyordu.
Bunlardan çok bizar kalmıştık.
Gelecekte de bu böyle devam edecek.
mülahazalarıyla moral ve motivasyonunuzu
bozup kuvve-i maneviyenizi kıracağınıza bütün himmet ve iradenizi mevcut hale
teksif etmeli.
Günün işlerini çözüme kavuşturmalı.
Geçmişte fevd edilenleri
telafi etmeli ve gelecekle ilgili plan ve projeler yapmalısınız.
Üç talihsiz
Soru: Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i
şeriflerinde anne baba hakkını gözetmeyen, ismi şerifi anıldığında
kendisine salavat getirmeyen ve Ramazan'ı hakkıyla değerlendirmeyenlerin
hüsranda olduklarını belirtmektedir.
Bu üç hususun özellikle zikredilmesinin
hikmeti neler olabilir?
Cevap: Soruda bahsedilen hadis-i şerif
farklı şekillerde rivayet edilmiştir.
Bazı rivayetlerde bu sözleri Cebrail
Aleyhisselam'ın söylediği ve Peygamber efendimizin de tasdik ettiği nakledilir.
Söz konusu rivayetlere göre bir seferinde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hutbe vermek üzere minbere
çıkarken farklı basamaklarda üç defa amin der.
Bu durum Allah Resulünün her
hareket ve sözünü dikkatle takip edip anlamaya çalışan sahabenin gözünden kaçmaz ve hikmetini sorarlar.
O da şöyle
buyurur.
O esnada Cebrail Aleyhisselam geldi ve anne babasının ihtiyarlık
vakitlerine yetişmiş ama anne baba hakkını gözetmemiş.
Onlara iyi bakarak
Allah'ın merhamet ve mağfiretini yakalama fırsatını değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun.
Burnu yere
sürtülsün dedi.
Ben de amin dedim.
Cebrail, "Ya Resulallah, bir yerde adın
anıldığı halde sana selatü selam getirmeyene de yazıklar olsun." dedi.
Ben de amin dedim.
Ve son basamakta Cebrail yine Ramazan'ı itirak etmiş
halde Allah'ın mağfiretini kazanamamış, affü mağfireti bulamamış kimseye de
yazıklar olsun dedi.
Ben de amin dedim.
Hadisin diğer bir rivayetinde ise bu
sözler doğrudan Allah Resulüne nispet edilir.
Yanında ismim anıldığı halde
bana salavat getirmeyen kimseye yazıklar olsun.
Ramazan ayına girdiği halde mağfirete
mazhar olmadan Ramazan'dan çıkan kimseye de yazıklar olsun.
Anne ve babası
yanında ihtiyarlamasına rağmen onları razı etmediğinden dolayı cennete
giremeyen kimseye de yazıklar olsun burnu sürtülsün.
Hadis-i şeriflerde
geçen rağime enfuhu ifadesi Arapçada bir deyimdir.
Bu tür deyimleri başka bir
dile tercüme etmek ve o dildeki tam karşılığını bulmak kolay değildir.
Ragime fiiliyle aynı kökten gelen ragam sözcüğü toz toprak anlamına gelir.
Ragime enfuhu burnu toprağa sürtülsün şeklinde bir anlam taşır.
Türkçemizde de
benzer şekilde kullandığımız bu deyim zelil ve perişan olmak demektir.
İnsan bunlara karşı alakasız kalıyor, kendisini kıymetler üstü kıymete
ulaştıracak, böylesine kıymetli vesileleri değerlendirmiyorsa esasında kendi burnunu kendisi yere
sürtüyor demektir.
Önüne serilen fırsatları kaçıran böyle birinin
ahirette burnu yere sürtülür.
Nebi-i Ekrem efendimiz yukarıdaki ifadeleriyle
müminleri ikaz ediyor ve onlardan akıllarını başlarına almalarını istiyor.
Efendimizin bu ifadeleri ümmetine karşı şefkatinin onların uhrevi saadeti elde
etmeleri istikametinde gösterdiği gayretin bir tezahürüdür.
Arapçada bir kaderil keddi tükesebali
diye bir söz vardır.
Yani çekilen sıkıntı ve meşakkat ölçüsünde yüce
makamlar elde edilir.
Herhangi bir meselede ne kadar sıkıntıya maruz kalır,
ne kadar zorlanır, ne kadar terler, ne kadar karın ağrısı çeker, ne kadar
şakkaklarınızı zonglatırsanız muvaffakiyete o kadar yakın olursunuz.
uhrevi amellerde de o kadar çok sevap kazanırsınız.
Bu haddi zatında kolay
işleri yaparken bile mutlaka kendinizi zorlayın, ekstra meşakkatlerin altına
girin demek değildir.
Bilakis sizi zorlayacak olan üstesinden
gelinmesi kolay olmayan işlerin size çok sevap kazandırabileceğini maddi ve manevi muvaffakiyetlere,
zirvelere ulaşmanın farklı mahrumiyetlere katlanmayı gerektirdiğini anlatır.
Anne baba hakkına riayet.
İnsanın anne babasının rızasını kazanması, kılık
yararcasına onların haklarına riayet etmesi hiç de kolay değildir.
Anne baba da evlatlarına karşı cebri ve fıtri, zorunlu ve yaratılıştan gelen bir
şefkat ve merhamet hissi vardır.
Allah onları adeta çocuklarına şefkat duymaya
mecbur etmiştir.
Bir insan bütünüyle dejenere olmamış ve
vicdanı tefessüh etmemişse, bozulmamışsa evladına karşı merhametli olur.
Evladını
dünyaya getirdiği andan itibaren onun üzerine titrer.
Onun sağlık ve selameti
adına her tür zorluğa göğüs gerer.
Bütün meşakkatlere katlanır.
Ne var ki
evlatlar anne babalarına karşı aynı duygulara sahip değildir.
Bu yüzden
Kur'an-ı Kerim ısrarla anne babaya itaat etme ve onların haklarını gözetme
üzerinde durur.
Halbuki Kur'an'da evlada karşı merhametli olmayı emreden herhangi
bir ayet yoktur.
Çünkü evlada karşı merhamet zaten insan tabiatında mündemiç
olan bir duygudur.
Kur'an insan fıtratının bir gereği olarak ortaya
konulan bu davranışları fıtrata havale ederken tabiatın tezahürü olarak ortaya
çıkmayan meselelerde tahşidatta bulunur.
Nitekim çocuklarını ihmal eden veya
onlara kötü muamelede bulunan anne babaların sayısına nispetle anne
babasının bakımını aksatan, onlara kötü muamelede bulunan çocuk sayısı çok daha
fazladır.
Bu sebeple Kur'an farklı ayet-i kerimelerde Allah'a kulluktan
hemen sonra anne babaya iyi davranmayı emretmiştir.
Mesela Nisa suresinde şöyle
buyurulur.
Yalnız Allah'a ibadet edin.
Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Anne babaya da
güzel muamele edin.
İsra suresinde de anne baba hakkına şöyle vurgu yapılır.
Rabbin şöyle buyurdu Allah'tan başkasına ibadet etmeyin ana babalarınıza da güzel
muamele edin.
Şayet onların ikisinden biri ya da her ikisi birden yaşlılık zamanlarında senin
yanında bulunurlarsa sakın onlara hizmetten yüksme.
Öf bile deme.
Onları
azarlama.
Onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.
Görüldüğü üzere Cenabı Hak
her iki ayet-i kerimede de kendisine kulluk yapılmasını emrettikten sonra
anne babaya ihsanda bulunmayı yani iyilik yapmayı ve civan davranmayı
emretmiştir.
İkinci ayet-i kerimede anne babaya karşı
örf demek gibi küçük bir olumsuz fiil dahi yasaklanmak suretiyle konunun
hassasiyeti ortaya konulmuştur.
Zira bir fiilin en azı dahi yasaklanmışsa
ötesi çok daha büyük bir günahtır.
Anne babasına karşı öf bile dememesi gereken
bir insanın onlara karşı sesini yükseltmesi, üzerlerine yürümesi, onlara
el kaldırması onu ciddi bir veballe karşı karşıya bırakacaktır.
ayet-i kerime bir taraftan anne babaya karşı iyilik yapmayı emrederken diğer
yandan onlara karşı küçük büyük her türlü kötü muameleyi yasaklamıştır.
Anne baba hakkına dair daha birçok ayet ve hadis vardır.
Bütün bunlara bakıldığında iki şey göze çarpar.
Birincisi onların hakkını ödemenin zorluğu.
İkincisi de bu zor vazifeyi
yerine getirmenin Allah katında ne kadar önemli ve değerli olduğudur.
Eğer bir
kişi Allah'ın bu konudaki emrine riayet ederek anne babasının üzerine titrer ve
onlara ihtimam gösterirse kazancı da o nispette büyük olacaktır.
Ayetin Allah'a
ubudiyetin hemen peşi sıra anne babaya ihsanı emretmesi de bunu gösterir.
İşte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de yanında ihtiyar anne babası bulunmasına rağmen onları razı
etmediğinden dolayı cennete giremeyen kimseye yazıklar olsun buyurmak
suretiyle bu hakikate işaret etmiştir.
Yani bir taraftan anne babanın rızasını
kazanmayı cennete girmenin önemli bir vesilesi olarak zikretmiş, diğer yandan
da böyle bir fırsatı kaçıran bir insanın ahirette nasıl zelil ve perişan bir hale
düşeceğine dikkat çekmiştir.
Allah Resulüne selatü selam.
Hadiste zikredilen diğer bir mesele selatü selamdır.
Peygamber efendimiz
yanında ismim anıldığı halde bana salavat getirmeyen kimseye de yazıklar
olsun buyurmak suretiyle bunun önemini ifade etmiştir.
Her bir selatü selamla
birlikte efendimizin şefaat makamı da genişlemekte ve daha çok kişiyi şumulüne
içine almaktadır.
Yine hadislerden öğrendiğimize göre onun şefaati büyük günah işleyenlere bile
ulaşacaktır.
İşte biz efendimize ettiğimiz dualarla bir taraftan onun
şefaatini celbetmiş, diğer yandan da onun makam-ı mahmudu ihraz buyurması,
şefaat-i kübra sahibi olması ve şefaat ufkunun genişlemesi için talepte
bulunmuş oluyoruz.
Malum olduğu üzere bir şeye vesile olan da onu yapan gibi sevap kazanır.
Selatü
selamlar vesilesiyle onun şefaat alanı genişlediği ve daha çok insan bundan
istifade ettiği için aslında salavat getiren kişi bir yönüyle hem kendisi hem
de başkaları için bir zemin oluşturmuş.
kendisinin de içine gireceği bir atmosfer hazırlamış ve affedilme adına
önemli bir yatırım yapmış olur.
Bu sayede o ahirette günahlarıyla huzura
çıktığında Peygamber Efendimiz Allah'ın verdiği şefaat selahiyetiyle onun
elinden tutacak ve sahil-i selamete çıkaracaktır.
Öte yandan insanlığın iftihar tablosuna
sallallahu aleyhi ve sellem selatü selam getirmenin bizzat Allah'ın emri olduğu unutulmamalıdır.
Innallahe ve melaiketeh yusall alen nebi.
Ya eyyüellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslime.
Muhakkak ki Allah ve melekleri o şanı yüce peygambere hep selat, rahmet ve
sena ederler.
Ey iman edenler! Siz de ona selat edin ve tam bir içtenlikle
selam verin.
Dolayısıyla efendimize salatü selam getiren bir insan aynı zamanda Allah'ın
emrine uymuş ve ona teveccüh etmiş olur.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki
insanlığın iftihar tablosuna selatü selam getirmek müminler açısından vefanın bir gereğidir, bir borçtur.
Çünkü biz varlığı onun sayesinde doğru okuyabildik.
Rabbimizi onun sayesinde doğru tanıyabildik ve ona nasıl kulluk yapacağımızı da yine onun rehberliğinde
öğrendik.
Bu sebeple meseleye sadece dille efendimizin adını zikretme
şeklinde bakmamak gerekir.
Ona selatü selam getirme o kadar önemlidir ki biz
namaz gibi farz bir ibadetin içinde bile bunu yapıyoruz.
Meseleye bütün bu
açılardan bakıldığında bunu ihmal eden bir kişinin neyi ihmal ettiği, ne gibi
kazanımlardan mahrum kaldığı çok daha iyi anlaşılacaktır.
Biri bin yapma mevsimi Ramazan.
Peygamber efendimizin hadiste zikrettiği
son grup Ramazan ayını hakkıyla değerlendirmeyenlerdir.
Ramazan ayına girdiği halde günahlarını
bağışlatmadan Ramazan'dan çıkan kimsenin de burnu sürtülsün.
Ramazan ayının her bir günü belki her bir dakikası çok büyük kıymet ifade
eder.
Onun saatlerini, dakikalarını, saniyelerini hakkıyla değerlendirebilen
bir insan Allah'ın rahmet ve mağfiretine nail olur.
Bu yönüyle Ramazan ayına 11
ayın sultanı denilmiştir.
Biz de zamanın altın dilimi diyoruz.
Ramazan-ı şerif
Cenabı Hakk'ın ümmeti Muhammed'e büyük bir lütfudur.
Allah'ın bu aydaki lütuflarını tahta çıkan padişahların
karşılıksız dağıttıkları ulufelere benzetebiliriz.
Nasıl ki padişahlar ulufe dağıtırken
kadrü kıymete bakmaksızın herkese bir şeyler verirler, Cenabı Hakk'ın bu
aydaki rahmet ve mağfiret tecellileri de herkesi kuşatır.
Ramazan ayının kendine
mahsus bir derinliği vardır.
Fakat onun bu derinliğinin anlaşılması biraz da
insanın kendi derinliğine bağlıdır.
İnsanın derinliği ona da derinlik katar.
Biz hiç kimsenin ibadet-i taatini hafife alamayız.
Bir insan ihlaslı ve samimi ise riya ve
süma için başkaları görsün, duysun diye ibadet yapmıyorsa kıldığı namazların,
tuttuğu oruçların, kalktığı sahurların, eda ettiği teravihlerin, okuduğu
hatimlerin, verdiği zekat ve sadakaların sevabını kat alır.
Bunun yanında Ramazan'ı şuurlu bir şekilde idrak eden, gafletten uzak ve
bilerek yaşayan bir insanın ondan istifadesi ise çok daha farklı olacaktır.
O meseleyi daha da ileri götürmüştür.
Ulufe-i ilahiyenin herkese açık olduğu
böyle bir ganimet mevsimini neden dolu dolu değerlendirmeyelim?
Maalesef günümüzün Müslümanları bu gibi konularda oldukça talihsizdir.
Talihsiz bir dönemin talihsiz Müslümanlarıyız.
Beslenme kaynaklarından mahrum
yetişiyoruz.
Aile, sokak, mektep, mabet verilmesi gereken değerleri vermiyor.
Bu
kurumlar çocukların terbiye edilmesi, bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi noktasında gerekli
şeyleri yapacak kabiliyette değildir.
Aile çok cahil, sokak çok insafsızdır.
Cami formalitelerin icra edildiği ve ciddi bir donukluğun yaşandığı mekan
haline gelmiştir.
beslenme kaynaklarının hepsinde kısırlaşma olduğu, memeler süt vermeyi
kestiği için Müslümanlığı dolu dolu yaşayamıyor.
Onu gerektiği ölçüde duyamıyoruz.
Metafiziğe açılamıyor.
Kalp ve ruhun hayat derecelerine yükselemiyoruz.
Böyle
bir açlıkla Ramazan'ı duymamız da zor görünüyor.
O halde ne yapmalıyız? şekil ve formatlarla oynayarak, gerekirse kendi aramızda bir mukavele
imzalayarak nispeten Ramazan'ı daha derin şekilde değerlendirmenin yollarını
arayabiliriz.
Gelin bu Ramazan'da şu kadar Kur'an okuyalım.
Onu aramızda müzakere edelim.
Teravihi hatimle kılalım.
Teravih aralarında gürül gürül salatü selamlar
getirelim.
Veya cevşen ve evrad-ı kutsiye gibi duaları okuyalım.
Hacet
namazı kılalım.
ve ümmeti Muhammed'e dualar edelim diyebiliriz.
Böylece
farklı argümanları değerlendirmek suretiyle evde, sokakta, camide,
mektepte yeterince beslenemeyen insanları kısmen de olsa rehabilite edebilir, onların dini daha canlı
yaşamalarını sağlayabiliriz.
Ramazan'da biri bin yapma biraz da bizim
ceht ve gayretlerimize bağlıdır.
Ramazan'a Kur'an ayı denmesi itibariyle
bu ayda bir kere daha Kur'an'a yönelmeliyiz.
Özellikle İslam dünyasının
hiç olmadığı kadar Kur'an'dan koptuğu ve ona karşı yabancılaştığı bir dönemde
yeniden ona yönelmeliyiz.
Maalesef çokları Kur'an'ı okuyor ama
anlamıyor.
Onun özüne nüfuz edemiyor.
Arka planını göremiyor.
Maksatlarına
vakıf olamıyor.
Biz ona ne kadar teveccüh edersek o da o nispette
kapılarını bize açacak.
Bir güneş gibi kalp ve ruhlarımızı aydınlatacaktır.
Allah'ın murad-ı sübhanisini ve nübüvvet hakikatinin özünü içinde taşıyan bu
mübarek kitaba karşı alakasız kalmamalıyız.
Biz ona ne kadar önem verir, alaka
duyarsak ondan istifademiz de o nispette fazla olacaktır.
Biz yeniden Kur'an'la
buluşur ve onu bayraklaştırırsak Allah da bizi bayraklaştıracak, sürüm
sürüm olmaktan kurtaracaktır.
Kısacası ne yapıp edip Ramazan ayını çok
verimli ve kazançlı bir şekilde değerlendirmenin yollarını aramalıyız.
Bir kimse böyle bir ganimet ayının kıymetini bilemiyor, bu ayın fazilet ve
bereketinden hissedar olamıyor ve günahlarından sıyrılamıyorsa onun kaybı
büyük demektir.
Daha doğrusu her saat ve dakikası altın kıymetinde olan böyle bir
zaman dilimini değerlendiremeyen Allah'ın adeta yağmadır alan alsın
dediği ulufe-i sübhaniyelerine karşı alakasız kalan, bu aydaki ilahi
ihsanlara karşı vurdum duymaz davranan bir insan kendi kendisinin burnunu yere
sürtüyor demektir.
Altınların, zebercetlerin dağıtıldığı bir yerde bakırcılar çarşısına giderek
bakır toplayan bir insana başka ne denir ki? Onu gören en şefkatli, en insaflı ve
vicdanı en geniş kişi dahi yazıklar olsun sana demekten kendini
alamayacaktır.
İman ve ızdırap.
Youtube
Dertsizlik ve ızdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş büyük bir
afet, musibet yoktur.
Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki iman etmeyen, sırat-ı
müstakimden sapan haşin ve hırçın insanların perişan hallerini kendi
derdimiz gibi içimizde duyabilelim.
Yanlış anlaşılmasın.
Bunun manası gidin
ve suni olarak kendinizi ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir.
Bilakis ben iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı bütün
insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum.
Kastettiğim dünyevi acı, kayıp ve
mahrumiyetlerden hasıl olan ızdırap değil, kalbin gölgesinde ve ruh
enginliğinde bir hayat yaşamaktan hasıl olan ızdıraptır.
Izdıraplı bir insan olayım diyerek
ızdırap sahibi olunmaz.
Bu kendi başına hedef haline getirilecek ve talep
edilecek bir mesele değildir.
Bilakis inanmaya bağlıdır.
İmanın tabi
neticesidir.
Öteki alemin ifade ettiği mananın önemini kavramakla alakalıdır.
Allah'la irtibatı güçlü olan, imanda yakine ulaşan bir insan bütün mahlukata
karşı öyle bir şefkat besler ki suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile onun kalbi tir tir titrer.
Ayağının
altında ezilip ölen bir böcek karşısında tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı
hisseder.
Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişaf etmiş bir müminin
insanların cehenneme yuvarlanması karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.
İman
zaafı yaşayan Allah'a pamuk ipliği ile bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık
yaşayanların bunu anlaması çok zordur.
Böyleleri kurtulamazlar mı? Elbette
kurtulabilirler.
Allah bizim gibi taklidi imanın pençesinden kurtulamamış
dertsiz ve ızdırapsız nicelerini cennete koyabilir.
Bu başka bir meseledir.
Biz
insan-ı kamil olmaktan, imanda tahkike ulaşmaktan ve bunun ızdırabını duymaktan
bahsediyoruz.
İşte bu yönüyle ızdırap Allah'a yürekten inanmışlığın tezahürüdür.
halisane bir
duruşun ifadesidir.
Bazen olur ki ızdırap belli bir seviyenin insanları
için aynı lezzet, lezzetin kendisi haline gelir.
Kişi çektiği ızdıraptan
ruhi ve manevi bir haz alır.
Fakat bir müminin hayatını böyle bir lezzete de
bağlamaması gerekir.
Bediüzzaman Hazretleri iman-ı billah, marifetullah,
muhabbetullah ve zevk-i ruhani şeklinde bir sıralamadan bahsediyor.
Zahiren bakıldığında zevk-i ruhainin bir hedef olarak gösterildiği zannedilebilir.
Oysa ki insan belirli bir seviyeden sonra havas-ı zahire ve batinesinde ruhi
bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke
bağlamamalıdır.
İman, ubudiyet, marifet ve muhabbetin
Allah'ın hakkı bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları
hiçbir şekilde maddi ve manevi bir karşılığa bağlamamalıdır.
Zira bu Allah'a karşı hak iddiasında bulunma manasına gelebilir.
Dolayısıyla
hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.
Sahabeyi durup dinlenmeden Allah yolunda
koşturan onların bu dert ve ızdıraplarıydı.
İlah-i kelimetullah mülahazalarıydı.
Ebu Eyyup El-Ensari Hazretleri ızdırapsızlığın ve çilizliğin bir nevi
ölüm olduğunu bildiği için ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul önlerine
gelmişti.
Onun gibi yaşlı ve hasta niceleri de kendilerini bineklerinin
üzerine bağlatmış ve öğle sefere çıkmışlardı.
Çünkü onlar rablerinin
adını aleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve
sellem'den bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi.
Ondan tevarüs ettikleri anlayış ve
felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı.
Böyle bir yolda
katlanacakları meşakkatin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde
geri döneceğine inanmışlardı.
çok iyi inanmış, işin hakikatini anlamış, Kur'an'ı ve sünneti
derinliğiyle kavramış, Allah'a aşk-ı iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve
ötelere açık yaşamışlardı.
Biz de Kur'an okuyoruz, kitaplar mütalaa
ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz.
Muhtemelen sahabe kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, Allah'ı
bilmek için bu kadar malumata ne lüzum var derlerdi.
Çok sağlam inanmışlardı.
Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi.
Dünyanın hiçbir döneminde ümmilikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez.
Cahiliyeden
çıkmış insanlar insanlığın iftihar tablosunun arkasında yerlerini aldıktan
sonra kendilerini bulmuş, duymuş ve doğru okumuşlardı.
Marifet ve muhabbet adına amudi dikey bir yükseliş yaşamış, öbür alemleri net
görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için
ellerinden geleni yapmışlardı.
Günümüzde onların yaşadıkları hayatın
öşrünü, onda birini bile yaşayamadığımız için ne onların duyduğu ızdırabı ne de
zevk-i ruhaniyi takdir edebiliyoruz.
Bizde gevezelik ve ukalalık çok fazla.
İş konuşmaya geldiğinde eşimizi, dengizi göstermek çok zor.
Demagoji ile ikna
edemeyeceğimiz insan yok.
Fakat çoğu defa kendimizi anlatıyoruz.
Sahabe bizim
bu halimizi görseydi Allah bu insanlar ne konuşuyorlar böyle? Bu meseleleri bu
kadar uzatmanın ne lüzumu var? Allah bez baki heves der ve halimize şaşırırlardı.
İllaki onlarla kendimizi mukayese edeceksek şöyle diyebiliriz.
Bir tarafta tabanın talihsiz insanları, diğer yanda
tabanın mümtaz simaları.
Allah'ın rahmetinden ümidim çok fazla olduğu için
kendimin bile cennete gireceği ümidiyle yaşıyorum.
Kendi hakkımda böyle bir ümit
beslediğime göre başkaları hakkında halli böyle düşünüyor ve yapılan
amellerin keyfiyetine göre açılan cennetin sekiz kapısı var.
Birinden
giremezsek belki öbür kapısından gireriz diyorum.
Fakat bu halimizle bizi oraya
koyarlar mı koymazlar mı emin değilim.
Kimse hakkında tanu teşnide bulunmaya
hakkımız yok.
Herkes kendi haline bakmalıdır.
Hayatımda kaç defa ümmeti
Muhammed'in derdi için gece başımı seccadeye koyup bir saat ağladım.
İnsanları imanla buluşturma adına nasıl bir cehdü gayret içindeyim.
Herkes
kendine bu tür sorular sorup insanlığını bunlarla tartabilir.
Mübalağa
yapmıyorum.
Zira bir kişinin imanının kemali mahlukata şefkati ölçüsündedir.
Bir insanın başkalarını Allah'la buluşturma, onlara efendimizi tanıtma
konusundaki azmi, kararlılığı, cehdi, heyecanı ve ızdırabı ne kadar derinse
insanlığı da o kadar derin demektir.
Elbab-ı basiret size baktığı zaman bu
zaviyeden bir değer atfeder.
Siz kendinizi nasıl gösterirseniz gösterin,
ne tür başarılara imza atarsanız atın, kaç tane okul açarsanız açın, asıl
kamet-i kıymetinizi belirleyecek faktör imanınızdır.
Allah'la münasebetinizdir
ve bunlara bağlı olarak ortaya koyduğunuz mahlukata duyduğunuz şefkatiniz, ızdırabınız, derdiniz ve
heyecanlarınızdır.
Kur'an Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmeti için duyduğu ızdırabı
bu söze inanmıyorlar diye arkalarından bakıp neredeyse kendini helak edeceksin
sözleriyle ifade ediyor.
Aynı şekilde efendimiz aleyhissalatu vesselam da
emrolunduğun gibi dost doğru ol ayetine işaretle Hud suresi saçımı ağırttı
buyuruyor.
Asrı saadetteki ciddi açılımın arkasında başta Allah Resulünün sonrasında da adım
adım onu takip eden sahabe-i kiramın derdi, ızdırabı, Müslümanlığı dost doğru
yaşamaları vardı.
Kısacası bir insanın Allah'la irtibatı,
imanı, marifeti, insanlığa yüce hakikatleri duyurma istikametindeki
heyecanı, çektiği dert ve duyduğu ızdırabı ne kadarsa çevresinde meydana
getireceği etki ve vesile olacağı açılım da o kadar olacaktır.
En nihayetinde
mesele iman-ı kamile, ihlas-ı etemme, yakin-i tamme, marifet ve muhabbetteki
derinliğe, aşk-u iştiyaktaki samimiyete dayanır.
Siz bu alanlarda
derinleşirseniz meydana getireceğiniz dalgalanmalar da o ölçüde büyük olur ve
dünyanın dört bir yanına ulaşır.
Günümüzün en önemli meselesi
günümüzde sosyal, siyasi ve iktisadi hayatta yaşanan çalkantıların
büyüklüğüne rağmen bence insanlığın asıl problemi iman problemidir.
İslam dünyasının yanı sıra Hristiyan ve Yahudi dünyasında da ciddi bir iman
krizi yaşanmaktadır.
Maksadım kimseyi hafife almak, kimsenin
imanını sorgulamak değil, bilakis içinde yaşadığımız şartların gözden geçirilmesidir.
Hepimiz çevremize bakalım.
Acaba Allah'ı görüyor gibi ibadet eden veya onun
tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden kaç insan vardır? Mesela
İslam dünyasındaki 1,5 milyar Müslümanın 100 milyonunun hayatını ihsan ve
mürakabe şuuruyla yaşadığını iddia edebilir miyiz? Haksız yere aldığı bir
arpanın bile hesabını verme derdiyle yaşayan kaç hassas insan vardır?
Her mesini Cenabı Hakk'ın murad-ı sübhanisine bağlayan, hayatını onun emri
dairesine götürmeye azmetmiş, onun hoşnutluğunu kazanmadan başka bir hedefi
olmayan Müslüman sayısı kaçtır? İşte günümüz insanlığın asıl problemi
budur.
Esasen pek çok problemimizin temelinde de bu inanç zaafımız vardır.
İnsanlık
yaratıcısını bulamadığı, hedefini doğru tayin edemediği ve vahiye kulak
veremediği için komünizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm gibi farklı farklı
sistemlerin izimlerin arkasından koşuyor.
yaşadığı krizlerden kurtulmak,
dertlerine çözüm bulmak adına ızdırapla bunlara başvuruyor.
Fakat teşebbüsleri
çoğu zaman falso ile neticeleniyor.
İşte komünizmin akıbeti revaşta olduğu
dönemde kitlelere en mükemmel sistem olarak sunulmuş olsa da hakimiyeti uzun
sürmemiştir.
Çünkü insan tabiatına zıttır.
İnsanlar kapitalizmin,
feodalizmin, daha farklı baskı rejimlerinin insafsızlığından ve sömürüsünden bıktıkları için bir de bunu
deneyelim demişlerdir.
Fakat orada da huzur olmadığını yaşayarak anlamışlardır.
Halbuki işin başında insanlık adına atılan adımların istikbal vadedip
etmediği, insanların buna ne kadar rıza ve sabır gösterecekleri çok iyi hesap
edilmelidir.
Ayrıca teklif edilen sistemlerin uzun ömürlü olacağına ve insanlar tarafından
hüsnü kabulle karşılanacağına kanaat getirmeden yola çıkmamalı, maceraya
girilmemelidir.
Komünizmin revaşta olduğu yıllarda İslam dünyasında da İslam sosyalizmi kitapları
yazıldı.
İlim ve itirakine güvendiğim insanlar bile bu konuda kalem
oynattılar.
Bazıları Müslümanlığın kapitalizmden ziyade komünizme yakın
olduğundan bahsetti.
Oysa ki arada bir kısım ortak paydaların bulunmasından
yola çıkarak semavi bir dini iktisadi bir sistemle kıyaslamak fevkalade
yanlıştır.
Her şeyden önce İslam inanma, Allah'la irtibat, peygamberi ve ilahi
vahiyi kabul etme, tevhit, ubudiyet ve haşir gibi esasların üzerine oturur.
Siz
meseleyi sadece ekonomik açıdan ele alırsanız hata edersiniz.
Böyle bir
kıyaslama yapılacaksa bile bir kısım şart ve kayıtlar düşülerek yapılması gerekir.
Bunun yanında kimileri de hiç sorgulama yapmadan kendini Batı hayranlığına kaptırdı.
Kimileri tarihsellik
iddiasıyla Kur'an'ın muhkem hükümlerini ihmal etti.
Kimileri de Kur'an'ı modern
bilimlere koltuk değneği yapmaya kalktı.
Kendi kaynaklarımızı özümseme.
Günümüzdeki problemler Müslümanların kendi kaynaklarına, değerlerine ve
miraslarına karşı yaşadıkları güven kaybının bir neticesidir.
Bu yüzden yeni
alternatifler aramaya başlamış, lüks ve fantezilere girmişlerdir.
Yarın da benzeri sıkıntılarla karşılaşabiliriz.
Bunun adı bugün komünizm, kapitalizm
veya liberalizm olur.
Yarın bunların yerini daha başka izin ve ideolojiler
alır.
Kitleler bir de bu sistemi deneyelim diyerek yerleşik düzenlerini
bozup yerine yenilerini getirebilirler.
Esasen bütün bu karmaşıklık ve
karışıklıkların üstesinden gelmenin yolu tahkiki imandan geçer.
Kur'an ve sünnete
çok iyi inanıp güvenmeliyiz.
İlahi vahiye dayanmayan beşeri sistemleri ise kuşkuyla karşılamalı,
vahiy kıstasına dayandırmadan kabul etmemeliyiz.
Kendi kaynaklarımızı iyi özümsediyseniz
yeni fikirler karşısında sarsıntı yaşamazsınız.
Bunları Kur'an ve sünnet
filtresinden geçirdikten sonra alacağınızı alır, bırakacağınızı bırakırsınız.
İlahi vahyi kendinize rehber edinirseniz doğu ve batıda çok büyük görülen
insanların bile eserlerini kritik ederek okur.
Bazen onların ne büyük hatalar
yaptıklarını görür ve hayret edersiniz.
Kendinize has ölçü ve kriterleriniz
varsa farklı fikirler sizin yolunuzu değiştiremez.
Çünkü onları ölçüp tartabilirsiniz.
Kendi blokajınızı oluşturduktan sonra onun üzerine her ne yapacaksanız yaparsınız.
Fakat temel referanslarına
karşı şüphe duyan, onlarla irtibatı zayıf olan ve bu konudaki bilgisi
yetersiz kimseler farklı arayışlara girebilir ve sapmalar yaşayabilirler.
Özellikle aydın ve entelektüellerin kendi kültür değerlerimize gönülden
bağlanmaları ve bunlara sahip çıkmaları çok önemlidir.
Çünkü kitleler elit sınıfın arkasından
koşar, farklı vesileler değerlendirilerek onların kendi kaynaklarımıza vakıf olmaları ve
Allah'la güçlü bir münasebet tesis etmeleri sağlanabilirse onlar aracılığıyla kitlelerin lüks ve
fantezilere kaymalarının önüne geçilmiş olur.
Aksi takdirde onlar her yeni
lezzetlidir fehvasınca ortaya atılan yeni bir kısım fikirlerin sistemlerin
cazibesine kapılabilirler.
En akıllı insanlar bile bu konuda aldanabilir.
Bu sebeple mutlaka toplumun
aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.
Belki bulunduğumuz yerlerde mevcut
imkanlarımız buna el vermeyebilir.
Sesimiz cılız çıkabilir.
Fakat bize
düşen vazife acizliğimize ve zaafımıza bakmadan toplumu aydınlatma konusunda
elimizden gelen gayreti ortaya koyabilmektir.
bilemeyiz.
Allah bizim cılız sesimize tesir lütfeder de böylece
başkalarını düşünmeye sevk edebiliriz.
Bazen de bizimle aynı kulvlarda yürüyen
başka insanlarla ele omuz omuza verir ve böylece daha güçlü bir ses haline
gelmeye, daha inandırıcı projeler gerçekleştirmeye çalışırız.
Birlikte
teşkil ve tertip edeceğimiz farklı aktivitelerle insanlığın önüne yeni
düşünce ufukları açabiliriz.
mükerrem olarak yaratılan ve sürekli kemali
arayan insanoğlunu insan-ı kamil olmaya yönlendirebilir.
Ondaki potansiyel bir
kısım nüvelerin inkişaf etmesine vesile olabiliriz.
Bunları yaparken de
başkalarını endişeye sevk etmeme adına niyet ve düşüncelerimizdeki samimiyet ve
duruluğu her fırsatta ifade etmekten geri durmayız.
Her defasında Cenabı Hakk'ın rızasına
kilitlendiğimizi, say ve amellerimizle onu elde etmeye çalıştığımızı belirtiriz.
Onun berisinde yer alan her
şeyi elimizin tersiyle ittiğimizi, rıza-ı ilahi yanında dünya sultanlığının
dahi gözümüze çok küçük göründüğünü, bu yüzden de bu tür şeylerden sarfı nazar
ettiğimizi ifade ederiz.
Hizmet-i imaniye davası.
Biz Allah'ın hoşnutluğunu elde etmeyi, onun yüce adını bayraklaştırmaya, muhtaç
sinelere duyurmaya bağlamışız.
Gönlümüzün ilhamlarını mayalayarak,
çoğaltarak bütün insanlığın gönlüne boşaltma peşinde koşuyoruz.
Bunun yanı sıra bütün ülkelerin silahlanma yarışına
girdiği ve türlü türlü vahşetlerin sergilendiği bir dönemde insanlığın
diyaloğa, sevgiye, paylaşmaya ve uzlaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor.
Dünyamızın sulh ve selametini bunda görüyoruz.
Bu yüzden de insanlığa
insanca yaşama yollarını göstermeyi Allah'a imanın bir gereği sayıyor ve
kendimize vazife biliyoruz.
Dünyayı bir cennet koridoru haline
getirmenin yolunun paylaşmadan ve uzlaşmadan geçtiğine inanıyoruz.
Bu yüzden bu duygu ve düşüncelerimizi herkese ulaştırmak istiyoruz.
İnsanlık buna ne ölçüde sahip çıkar, bu fikirleri ne ölçüde inkişaf ettirir, ne
ölçüde uygulamaya sokar bilemiyoruz.
Bu onlara kalmış bir meseledir.
Bizi
alakadar etmez.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki biz başkalarıyla
aramızda diyaloğu köprüleri kurmak suretiyle onlardan da alacağımız değerler olduğuna inanıyor ve kendimizi
bundan mahrum bırakmak istemiyoruz.
Ne cimrelik yaparak sahip olduğumuz
değerlerden ve muktesebattan, kazanımlardan başkalarının mahrum kalmasına ne de başka kültür ve
medeniyetlerin sahip olduğu güzelliklerden mahrum kalmaya gönlümüz razı olur.
Evet, evvel ahir duygu ve
düşüncemiz budur.
Fakat bazı paranoyak ruhlar bunlara hiçbir zaman
inanmayabilirler.
Ne yaparsak yapalım ikna olmayacak insanlar var.
Cennete bir merdiven
koysak ve onlar da kendi gözleriyle cenneti görseler yine de acaba öbür
tarafta görmediğimiz bir çukur var da bunlar bizi oraya mı atmak istiyor? diyerek yaptığımız işi kuşkuyla
karşılayacak ve ucunda cennet bile olsa koyduğumuz merdivenden çıkmak istemeyeceklerdir.
Bu tür mütemerrit inatçı insanlar hiçbir devirde eksik olmamıştır.
Bundan sonra
da olmayacaktır.
Ne düşmanların düşmanlığını ne de hasetçilerin hasedini önlemeye gücümüz
yeter.
Yapılabiliyorsa onların tesir alanları daraltılmaya çalışmalı.
Fakat
onlara bakarak asla vazifeden dur olmamalıdır.
Gıpta damarını tahrik
etmeme.
Soru:Kendilerini durak bilmeden başkalarına
hak ve hakikati anlatmaya adamış gönüller vazifelerini yaparken hiç kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek
için nelere dikkat etmelidir?
Cevap: Biz herkese gönlümüzü atsak,
sürekli sevgi ve hoşgörüden bahsetsek de içe daireler halinde düşmanlığa kilitli
bir kısım hasım cephelerin bulunduğunu göz ardı etmemeliyiz.
Siz yönetime talip olmadınız.
Hükmetme
arzusuna kapılmadınız.
Dünya hükümranlığında gözünüz olmadı.
Allah oldurmasın.
Gel gör ki bütün dertleri
dünya olan insanlar sizi anlamayacaktır.
Hatta sevgiyle insanların kalplerini
yumuşatma, birlikte yaşama kültürü geliştirme, farklı toplum kesimleri
arasında sulh ve barışı tesis etme gibi en masumane faaliyetlerinize bile tepki
gösteren ve onların önünü almak için arkanızdan iş çeviren insanlar
olacaktır.
Kin ve düşmanlığa kilitlenmiş bu türden insanların hedefi haline gelmeme adına
çok dikkatli olmak zorundasınız.
Onların dikkatini üzerinize celb edecek iddialı
söylem ve fiillerden uzak durarak çok fazla gürültü patırtı çıkarmayarak
hareketi sesin önünde götürerek her defasında niyet ve hedeflerinizdeki
duruluk ve samimiyeti dile getirerek kısmen de olsa onlardan gelecek zararların önüne geçebilirsiniz.
Bunların yanında bir de sizinle aynı kıbleyeye yönelen, başınız sizinle secdeye koyan, aynı safta omuz omuza
duran bazı müminlerin de hazımsızlığı ve çekememezliği söz konusu olacaktır.
Sizi kendilerine rakip görecek, ortaya koyduğunuz hizmetler karşısında neden
biz değil de onlar diyecek ve yürüdüğünüz yoldan sizi alıkoymaya çalışacaklardır.
Allah yolunda koşturan adammışların yürüdükleri yolu emniyet altına alma adına bu tür haset duygularının da
farkında olmaları ve bunlara karşı tedbirlerini almaları gerekir.
Bu hususta yapılması gerekenlerin en
önemlilerinden biri şudur.
Hz.Pirin ortaya koyduğu ölçüler içinde tabiiyeti
idare edilen konumunda olmayı sebebi mesuliyet ve haar olan, insanın üzerine
ağır sorumluluklar koyan metbuiyete, idareciliğe tercih edip bu tür olumsuz
duyguların önüne geçme adına iki adım geriye çekilebilmek.
Halk yolunda sayu
gayret gösteren herkesi alkışlama ve takdir etme de bu konuda dikkat edilmesi
gereken hususlardan bir diğeridir.
Evet, Herkesin yaptığı güzel işleri
hayırlı hizmetleri saygıyla karşılamalı.
Bunların hiçbirini hafife almamalıyız.
Hatta Allah ebeden sizden razı olsun.
Bugüne kadar yaptığınız işlerle bir
çığır açtınız.
Arkadan gelenlerin yürüyebileceği güzergahlar oluşturdunuz.
ve bize de bu yolda koşma imkanı verdiniz diyerek kendi yaptığımız hizmetlerde bile onların bir payı
bulunduğunu görmeli ve vurgulamalıyız.
Bırakalım haset, çekememezlik ve
hazımsızlık gibi insanlar arasındaki ilişkileri yıkıcı ve tahrip edici bir kısım negatif duyguları haddi zatında
sakıncasız gibi görünen tenafüsten, hayırda rekabet ve gıptadan bile uzak durmaya çalışmalı.
Müminler arasında bu
tür duyguların dahi uyanmasına meydan vermemeliyiz.
Çünkü gıpta haset ile hem huduttur,
sınırdır.
İnsan hiç farkına varmadan birinden öbürüne geçebilir.
Onda var,
bende de olsun düşüncesi bir anda bende yok, onda da olmasın veya bende olsun
ama onda olmasın şekline dönüşebilir.
Böyle bir haset duygusuna müptela olan
insanın Allah muhafaza kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, yaptığı
hayır ve hasenatın hepsi kül olup savrulabilir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi hasedin de iyilikleri yiyip bitireceğini söyler.
Bu sebeple farklı meşrepten
birisi bana gelip hocam Allah sizden razı olsun.
Açtığınız okullarda,
yaptığınız faaliyetlerle, kurduğunuz hoşgörü ve diyalog platformlarıyla çok
güzel hizmetler yapıyorsunuz." dediğinde her seferinde cevabım şu olmuştur:
"Estağfirullah! Siz Allah'ın inayet ve keremiyile ülkedeki genel havayı
yumuşattınız.
Olumlu bir atmosfer oluşturdunuz.
Sizin sayenizde karlar,
dolular rahmet yağmurlarına dönüştü.
Biz de oluşan bu olumlu atmosferi
değerlendirmeye çalıştık.
Devlet erkanından birileri yapılan
hizmetleri takdir ettiğinde mukabelem bundan farklı olmamıştır.
Her defasında
onlara teşekkür etmeyi, duayla mukabelede bulunmayı ve onların ortaya
koydukları güzellikleri nazara vermeyi kendi kendime vazife bildim.
Bunların mümkün olmadığı durumlarda da meseleyi Anadolu halkına mal etmeye çalıştım.
Topyekün bir milletin sahip çıktığı hizmetleri belirli şahıslara mal etmenin mahsurlarını anlattım.
Bütün bunlar
hakikatin ifadesi olmakla birlikte hortlaması mümkün olan bir kısım negatif duyguları bastırma, insanların gıpta
damarlarını tahrik etmeme adına da ayrıca önemlidir.
Mümin insaflı olur.
Mümin insaflı ve kadirşinas insandır.
Yapılan en küçük
iyilikleri dahi unutmaz, görmezden gelmez.
Ehli dalalet ve ehli küfrün
yaptığı gibi koca bir milletin desteğiyle hasıl olan güzel işleri sahnede gözüken bir şahsa veya gruba mal
etmez.
Mal edip başkalarının hak ve hukukunu gaspetmez.
Özellikle enaniyet ve egoizmin kabardığı ve köpürdüğü bir dönemde ortaya konulan
bu tür hakestçe tavırlar oluşması muhtemel hazımsızlıkların önüne geçecek
ve olumsuz duyguları tadil edecektir.
Farklı meşrep ve mezhepten insanları
takdir etmeyi sadece onlarla karşılaşmaya ve onlar tarafından takdir
edilmeye de bağlamamalıyız.
Diyelim ki bir yerde bir konferans vereceğiz.
sempozyum tertip edeceğiz.
Mutlaka sözü başkalarının ortaya koyduğu güzelliklere de getirmeli.
Yapılan
hayırlı faaliyetleri alkışlamalıyız.
Hatta meseleyi sadece takdirde de
bırakmamalı, elimizden geliyorsa onlara destek olmalı, yardım etmeliyiz.
Hükümdarların liyakate bakmadan herkese ulufe dağıtması gibi olumlu hareket eden
hiçbir kimse, hiçbir grup bizim maddi manevi desteğimizden mahrum kalmamalıdır.
Biz bu civan mertliği ortaya koyabilirsek hasede giden yolların önüne bariyerler koymuş olacağız.
Bütün vesile ve imkanları değerlendirerek dini-i mübini İslam'a hizmet etmek, kendi kültür değerlerini
bütün muhtaç sinelere duyurmaya çalışmak, insanlığı sulh ve selamete çağırmak bir müminin gaye-i hayali
olmalıdır.
Fakat o kendini bu hedefe götürecek güzergahın emniyetini sağlamaz.
Önüne çıkabilecek gulabanileri
hesaba katmaz.
yaptığı hizmetleri onları tahrik etmeme ve üzerine saldırtmama
esasına bağlı götürmezse farkına varmadan kendi inandığı davasına ihanet
etmiş olacaktır.
Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin gösterdiği şu ölçüye riayet etmek çok
önemlidir.
Ey ehli hakikat ve tarikat, hakka hizmet
büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza gibidir.
O defineyi omzunda
taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir,
memnun olurlar.
Kıskanmak şöyle dursun.
Gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin
kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini
ve yardımlarını müftehirane alkışlamak lazım gelirken nedendir ki rekabetkarane
o hakiki kardeşlere ve fedakar yardımcılara bakılıyor ve o hal ile
ihlas kaçıyor.
Ne acıdır ki bazı kimseler burada ifade edilen inceliği ve ölçüyü
koruyamadıklarından sevap kazanma kuşağında günah kazanıyorlar.
Birlik ve beraberlik içerisinde arıza ve problemlere sebebiyet vermeyecek şekilde
kardeşleriyle birlikte koşacaklarına, koşup sevabı birlikte paylaşacaklarına,
sevabın hepsi bana gelsin, onlara gitmesin mülahazasına girerek yaptıkları
hizmetleri kirletiyorlar.
Maalesef bu konuda çok defa istikamet
çizgisi korunamıyor.
Başkalarının elde ettikleri başarı ve muvaffakiyetler
karşısında kıskançlık ve haset duyguları işin içine giriyor.
Halbuki bütün bunlar
Allah'ın fazlu ihsanıdır ve o fazlını lütfunu dilediğine verir.
Sui misal emsal olmaz.
Başkalarının yukarıda bahsettiğimiz
incelikleri kavrayamaması, bu konuda durması gerekli olan yerde duramaması
bizim de aynı şekilde davranmamıza gerekçe oluşturmaz.
Sui-i misal emsal olmaz.
Nasıl olsa bu
mesele değerden düştü diyerek biz de başkalarına karşı saygısızlığa giremeyiz.
Kimse bu konuda üzerine
düşeni yapmasa bile biz bu ölçüleri korumak zorundayız.
Allah herkesi kendi
davranışlarından hesaba çekecektir.
Burada ifade ettiklerimiz insaf ve
vicdan sahibi kimseler hakkında geçerlidir.
Küfür, dalalet, ilhat ve
tahribe kilitlenmiş kimselere gelince siz ne yaparsanız yapın onları tatmin
edemez.
Onların şerlerinden emin olamazsınız.
Kabil' bir şey anlatmak, Firavun'a söz
dinletmek mümkün değildir.
Bunu da bir realite olarak kabul etmek gerekir.
Yolun çetin olanını seçmişsiniz.
Çünkü siz tamir ve islah peşinde koşuyorsunuz.
Tahrip kolaydır.
Bir şeyleri kısa zamanda yıkıp devirebilirsiniz.
Fakat yıkılan şeyleri
tamir etmek, tekrar hüvviyet-i asliyesine kavuşturmak uzun zaman ve büyük gayretler gerektirir.
Ayrıca siz
Allah rızasını kazanma, onun adını her yerde bir bayrak gibi dalgalandırma,
insanları sevgide bir araya getirme, kavgasız bir dünya inşa etme gibi meşru
hedeflerin yanında kullanacağınız vasıtaların tamamının da meşru olmasına
dikkat etmek zorundasınız.
Hiçbir zaman benim için önemli olan hedefime
ulaşmaktır.
Ben oraya yürürken düşen düşsün, kapaklanan kapaklansın, kırılan
kırılsın diyemez, makyavelis mülahazalarla hareket edemezsiniz.
Bir Müslüman katiyen böyle çarpık bir düşünceye sahip olamaz.
Hedef ne kadar
mukaddes ve yüce olursa olsun makyavelist bir düşünceyle hareket ediyor ve gayrimeşru vasıtalara tevessül
ediyorsanız bununla hedefinizin yüceliğini de yıkıp geçmiş olursunuz.
Bir müminin kullanacağı bütün yol ve vasıtalara din evet demeli.
Kur'an ve
sünnet onay vermeli.
Selim akıl, hüşyar vicdan ve müstakim his de bunu doğru ve
güzel bulmalıdır.
Müteyyiç fıtratlar ve dengeli hareket.
Bazı insanlar mütehiyyic, heyecanlı, coşkulu olurlar.
Hazreti üstat da
kendini mütehiyy fıtratlar arasında görür ve bu tür fıtratların rahatının
say ve cidde, çalışma ve mücadelede olduğunu ifade eder.
Mütehyyiç fıtratlar
olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve hadiseler karşısında
derin heyecan duyarlar.
Bunların tavır ve davranışları, hareket ve tepkileri
çok defa başkalarına benzemez.
Mesela toplumun maruz kaldığı sıkıntı, bela,
meşakkat ve musibetleri ruhlarında derinden derine duyar ve adeta bunlar
karşısında hafakanlar geçirirler.
Başkalarına nazaran hassasiyet ve
duyarlılıkları çok yüksektir.
Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak
anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir.
Zira bu insan tabiatı ile
ilgili bir meseledir.
Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru
olmayabilir.
Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir.
Bazılarının ise his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir.
Hatta öyleleri
vardır ki cihan yansa onların umurlarında olmaz.
İslam dünyasının
cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz.
Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde
gamsız olan bu gibilere mukabil öncekiler havadan dahi nem kaparlar.
Kurak ağustos sıcağında dışarı çıksalar geriye ıslak dönerler.
Bütün bunlar
fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.
Temkin ve teenni ile hareket.
Mütehyyiç ruhlar iyi mürşitlerin elinde terbiye gördükleri takdirde insanlık
adına çok faydalı hizmetlerde bulunabilirler.
Çünkü onlarda sönmeyen, dinmeyen bir
heyecan vardır.
Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya lokomotife ihtiyaç
yoktur.
Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları zaten onları hayalini kurup
mefkure haline getirdikleri hedeflere sevk edecektir.
Gamsız ve dertsiz
insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur.
Bunun için
ekstra gayret gerekir.
Hazreti Pir, hayatını miskin şekilde geçiren bu
tipler için ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyeti bırakan iki ayaklı
mezar-ı müteharrik bedbahtılar.
Gelen neslin kapısında durmayınız.
Mezar
sizi bekliyor.
Çekiliniz.
Ta ki hakikat-i islamiyeyi hakkıyla kainat
üzerinde temevvütüsaz edecek olan nesli cedid gelsin.
Der Hz.Pir sürekli cedit, yeni ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur.
Kur'an'ı
semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak.
Ona Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak.
Tamamıyla Allah'a mütevekcih ve adanmışlık ruhuyla
inandığı meselelere sahip çıkan bir nesli-i cedid.
10 tane lokomotif
bağlasanız bile yerinden kıpırtatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdum duymaz
insanlara karşı da yukarıdaki şekilde fikir beyan etmiştir.
Bu itibarladır ki
insanın mütehiyy fıtratlı ve hüşyar olması çok önemlidir.
Fakat bunun da
kendine göre riskleri vardır.
Şayet bu tür insanlar duygularını akıl ve
mantıklarıyla kontrol edemez ve şeri disiplinlerle bir çerçeveye
oturtamazlarsa çok hata yaparlar.
Aceleci davranıp oyun bozarlar.
Hislerine yenik düşüp meşru
çerçevenin dışına çıkarlar.
Dolayısıyla asıl önemli olan İmam Gazzali, İmam
Rabbani ve Hz.Bediüzzaman gibi hem his ve heyecan hem de temkin ve teyakkuz
insanı olabilmektir.
Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi
sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız.
Diğer yandan
her şeyin bir vakti merhunu takdir edilmiş bir zamanı olduğunun farkında olacak zamanın hükmüne boyun eğecek
soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi bileceksiniz.
Bir insan yoluna
baş koyduğu mefkuresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa
olsun şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gailer
açabilir.
Dert ve ızdırap basiret ve ferasetle birlikte bulunmazsa bu durum insana
büyük hatalar işletebilir.
Mütehiyy fıtratlar atacakları adımlarının önünü
arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri
yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, antidemokratik çıkışlar
yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler.
Tarihte bunun yığınla misali vardır.
Evet, Tembelliğin ve uyuşukluğun,
durağanlığın ve humudetin ne insana ne de topluma faydası vardır.
İnsanların ne
yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılmaları gerekir.
Samimiyet,
heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir.
Ne var ki doğru adımlar
atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz.
Bunların yanı sıra insan
mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli.
Yeri geldiğinde hoşa gitmeyen
bazı hadiseleri hazmetmesini bilmeli.
Sinesini geniş tutmalı.
planlı ve
programlı hareket etmeli.
Vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.
Kısacası mümin denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir.
Yoksa İslam'ın ve insanlığın kaderi ile alakalı büyük meselelerde yapılacak
yanlışlıklar hukukullah'a öyle bir tecavüz olur ki ahirette onun vebalini
tartacak kantar yoktur.
Vicdanı engin sabır kahramanları
insanla meşgul oluyor.
Ahlak ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini
istiyor.
Hak ve adalet peşinde koşuyor.
Emri bil maruf nehyi anil münkeri
kendinize vazife biliyorsanız bütün bunların kolay olmadığını ve bunların
toplumda kabul görmesinin belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak
zorundasınız.
vahiyle desteklenen ve fetan-i uzman sahibi olan Allah Resulü
sallallahu aleyhi ve sellem'in cahiliye insanının elinden tutup onları evci
kemalat-ı insaniye, insanlığın en yüksek noktasına ulaştırması bile 23 senesini
almıştır.
O bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvini emirlere
uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir.
Eğer o her şeyi harikuladeler kuşağında
götürseydi biz kimi örnek alacaktık? O bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki
insanlığa ulaşacağını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve
bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.
Bir parmak işaretiyle ayı ikiye yaran,
parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle 300 insanın karnını
doyuran o nebiler serveri Allah'tan isteseydi bu surin kasidesinde dediği
gibi Allah onun hatırına dağları altın yapardı.
Fakat efendimizin vazifesi bu
değildi.
O Cenabı Hakk'ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil
derinliği ile birlikte götürüyordu.
23 sene boyunca içinde hiç falsosu
olmayan bir hayat yaşamıştı.
Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah'ın
izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti.
Vahşi ve bedevi bir toplumdan
medeniyet muallimleri çıkarmıştı.
Bizler de günümüz dünyasında varlığını
devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz.
Gerçekten çözümü
çok zor ve kompleks problemlerimiz var.
Bu problemlerin çözümünün aceleci
fıtratlara tahammülü yok.
Bu gibilerin problemlerini halletmek için ortaya
koyacakları her girişim yeni yeni problemler ortaya çıkarır.
İnsanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste
fasolar yaşatır.
Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların
fevkalade geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olması
gerekiyor.
Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik
etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasın.
Mevcut imkan ve
fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle planlı bir şekilde problemlerin
üstesinden gelsinler.
Kur'an'a teveccüh ve ondan istifade yolları.
Soru: Hz.
Kur'an'la nasıl doğru bir ilişki kurulabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?
Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey Kur'an'a ilk muhatap olan
sahabe neslinin onunla nasıl bir münasebet kurmuş olduğuna bakmaktır.
Onlar Kur'an tilavetine çok önem veriyordu.
Bunun yanı sıra onun içerik
ve anlamını anlamaya çalışıyor.
Anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, uyguluyor.
ilahi vahiyi
vasıtasıyla murad-i ilahiyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya
koyuyorlardı.
Aynı zamanda Kur'an'ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve
kültür kaynağı haline getirmek için fevkalade bir performans sergiliyorlardı.
Sahabe efendilerimiz Kur'an'a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenabı Hakk'ın
muradına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.
Murad-ı ilahinin keşfi.
Bir müminin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murad-i ilahiyi araştırmak,
keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır.
Bunu elde etmenin yolu ise Kur'an'dan
geçer.
Allah nasıl bir fert ve toplum istediğini vahiy yoluyla bildirmiş ve o
Kur'an cemaatinin özelliklerini yüce kitabında beyan etmiştir.
Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırmada, içtimai ve iktisadi
hayatında Allah'ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi Kur'an'ı doğru
anlamasıyla mümkün olacaktır.
Dolayısıyla mümine düşen vazife
Kur'an'da yer alan ayat-ı beyyinatıyla Allah'ın bize vermek istediği mesaja
dikkat kesilmesi ve bu konuda iman-ı fikirde bulunmasıdır.
Sahabe Kur'an'ı
doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk haline
gelmişti.
Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik Kur'an'la münasebetlerini de
etkiledi.
Kur'an-ı mucizül beyan, kendisine karşı şeklen saygı gösterilen,
lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere
okunan ve kendisiyle tefe bulunulan bir kitap haline geldi.
Bunların hiçbiri
aslında yanlış değildi.
Kur'an gerçekten de saygı duyulacak en mukaddes kitaptır.
Onu tilavet eden kimse Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in beyanıyla
her harf için 10 sevap kazanır.
Bir Müslüman Kur'an'ın bereketine, feyzine
inanır.
Onun nazarında Kur'an'ın ifadesiyle dağlar yerinden oynayacaksa
Kur'an'la oynar.
Hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur'an'la savrulur.
Yer
paramparça olacaksa Kur'an'la olur.
Bu onun Kur'an'a karşı duyduğu saygının
tezahürüdür.
Kur'an'ın lafzına duyulan saygı onu derinlemesini anlamanın önüne geçiyorsa
ortada bir problem var demektir.
Bir Müslüman Kur'an'ı tilavet etmenin ona
karşı fevkalade bir saygı göstermenin yanında onu anlamaya ve yaşamaya
çalışmayı asla ihmal etmemelidir.
Kur'an'ın gönderilmesindeki ilahi maksat
onun anlama cehdiyle tekrar berrar okunması ve didik didik edilmesidir.
Evet, Kur'an bize Allah'tan gelmiş bir mesajdır.
Bu ilahi mesaj doğru
anlaşılabildiği takdirde mümin hem rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı
ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kainat kitabını doğru okur.
Çünkü Kur'an
kainat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavli-i şarihi, bürhan-ı vaazıhıdır.
Aynı zamanda o kainatta olan hakikatleri bize anlatan belii bir lisandır.
Bu sebeple bize düşen vazife onun beyanını esas almak ve kainatı bu
perspektiften okumaya çalışmaktır.
Kur'an-ı Kerim'i kadife kaplar içine
koyabilir, yatak odalarımızın en müstesna köşelerini asabilir ve bunda da
keramet ve bereket umabiliriz.
Bu yadırganacak bir durum değildir.
Çünkü bu Kur'an'a saygının bir ifadesidir.
Fakat iş burada kalmamalıdır.
Kur'an'a duyduğumuz
saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz.
Bu eksik bir hürmettir.
Önemli olan onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade
edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir.
Hatta Kur'an'a duyulan şekli saygının
bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla
irtibat kurmaya bağlıdır.
Yoksa bu şekli saygı Kur'an'ın mana ve muhtevasından
kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez.
hiçbir şey ifade etmez demiyorum.
Çok
fazla bir şey ifade etmez.
Esasında bir dönemde insanlar Kur'an'ı
anlayarak okudular.
Onun arka planına vakıf oldular ve onun rehberliğinde
yollarını çizdiler.
Kur'an'a gerçekten değer vermenin ve saygı duymanın yolu da
budur.
Fakat insanlar avamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvini
emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur'an'dan da kopmaya başladılar.
Kur'an'a saygı sadece bir kültür olarak ve şekli yanıyla kaldı.
Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın bizden ne istediğini
bilmiyorlar.
Kur'an'dan yola çıkarak ilahi maksatları anlamaya çalışmıyor,
Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar.
Halbuki Kur'an bunun için
nazil olmuştur.
Her birimiz özellikle ihtisas alanlarımızın bize açtığı
ufuktan da istifade ederek Kur'an'ı yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.
Gönülden Kur'an'a yönelme.
Evet, Kur'an bizlere Allah'tan gelen
nurlu bir mesajdır.
O halde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte
bulunmak gerekir.
Kur'an herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır.
Fakat
unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder.
Siz
Kur'an'a ne kadar değer atfeder, ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz istifadeniz de o
ölçüde olur.
Kur'an her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler.
İçinizde
yeni bir şeyler akıtır.
Bir kısım kelimeleri telaffuz etmek sevap kazandırır ama buna hakkıyla Kur'an
okuma denemez.
Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu unutmamalı.
Her şeyi onda
bulacağınız inancıyla ona yaklaşmalı ve onu tam bir konsantrasyon içinde
okumalısınız.
Böyle yaparsanız Kur'an da hazinelerini size açar ve önemli
hakikatler sunar.
Böyle gönülden bir yönelme olmazsa insan Allah muhafaza
Kur'an okurken bile imtihan olabilir.
Kelam-ı nefsi ile indi mülahazalarıyla
çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile
varmaz.
Cenabı Hakk'ın ilmi ezelisinden gelen ilahi kelamında kusur ve eksiklik
olamaz.
İnsana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa bu onun zihni darlığı ve
teveccüh eksikliği ile alakalıdır.
Güne bakan çiçekleri gibi siz Kur'an'a
yöneldikçe onun fuzatından, feyizlerinden, şüalarından, ışıklarından
ve renklerinden istifade edersiniz.
Ona sırtınızı dönecek olursanız Kur'an size
kendini kapatır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.
Sıklıkla ifade edildiği gibi Kur'an'ı
Arapçayı iyi bilenler değil Allah'a yakın olanlar anlar.
Nitekim bugüne
kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama ön yargıları ve bakış zaviyelerindeki
çarpıklık yüzünden ondan istifade edememişlerdir.
Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat
kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır.
Fakat nice ümmi kimseler nazarında onun
damlası bile deryaya dönüşmüştür.
Mesela oryantalistler birçok Müslümandan
daha fazla Kur'an okurlar.
Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları Kur'an'ı
haşa ve kella bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır.
Çünkü Kur'an tabiri-i caizse kıskançtır.
Kendisine cömertçe açılmayanlara
cevherlerini cömertçe dökmez.
Kur'an vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh
edilip ihtiram gösterilmesini bekler.
Ancak bunu yapabilen insanlar onun
damlasında deryayı görebilirler.
Kur'an'ın evrenselliği,
selef-i salihin Kur'an-ı Kerim'i çok güzel bir şekilde sağmış, ferdi, ailevi,
içtimai, dünyevi ve uhrevi hayat adına ondan alınabilecek her şeyi almıştır.
Bir insan bugüne kadar Kur'an'dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde
de ihlaslı olsa inşallah Cenabı Hakk'ın rızasını kazanır ve cennete girer.
Fakat
bu Kur'an'dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez.
Bilakis pek çok ayet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre
sevk eder.
Allah'ın ayetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun
enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha
onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.
Hayatın akışı içerisinde hemen her gün
yeni hadiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz.
Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe
ettiği olayların penceresinden Kur'an'a bakan insan aradığı cevapları onda
rahatlıkla bulabilir.
Çünkü Kur'an ilmi ezeliden geldiği için
kıyamete kadar cereyan edecek cüzi külli bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını
göstermiştir.
Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman
bunları görebilirsiniz.
Bu sebeple öncekiler ondan ne sağmış olursa
olsunlar sizin hisseniz hala orada durur.
Şayet kemal ihtimamla ona
yönelirseniz siz de kendi hissenizi ondan alabilirsiniz.
Fakat kibirlenir ve müstani bir tavır içinde olursanız o da size panjurlarını
kapatır.
Bir insan Allah kelamını saygıyla okursa
her harfi için 10 sevap kazanır.
Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve
tedebbürle derinlemesine düşünerek durduğunda belki de kazanacağı sevap
10.000'e çıkar.
Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken şekli ve lafzi
bir okumayla iktifa etmek du himmetliktir.
Kur'an aradan çıkarma mülahazasıyla
okunmamalıdır.
İnsan her okuduğu kelimeyi duymaya çalışmalıdır.
Arapça
bilmiyorsa açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak ayetlerin manalarını
anlamaya çalışmalıdır.
Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği
manaları icmalen de olsa anlasa onları daha farklı bir halavetle, zevkle
okuyacaktır.
Kur'an-ı Kerim'e karşı derin bir tazim ve saygı duyar.
Tam bir
teveccühle ona yönelir.
Gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz Cenabı Hakk'ın
size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.
Kur'an nesli.
Allah ve
varlıkla münasebetlerimizde doğru yerde durmak istiyorsak hakiki Kur'an nesli
olmaya bakmalıyız.
Hakiki Kur'an neslinin özelliği Allah karşısında
Allah'ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenabı
Hakk'ın muradını ikame etmesidir.
Farklı bir tabirle Kur'an hakikatlerini
temsil ve tebliğ etmesidir.
Onlar Kur'an'ı hayatlarına hayat kılan
insanlardır.
Nereden bakılırsa bakılsın her yanlarından Kur'an hakikatlerinin
süzüldüğü görülür.
Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet
hassasiyetlerinde Kur'an izleri vardır.
Sizi Allah kelamına götürürler.
Onları gördüğünüz
zaman Allah'ı hatırlarsınız.
Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk-ü sefayı, dünya
hakimiyetini değil Allah'ı hatırlatan kimselerdir.
Kur'an'ı anlama ve yaşama
konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık.
Kur'an'a karşı yabancılaştık.
Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi.
Bu
açıdan yeniden bir kere daha bu ilahi beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı.
Bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz.
Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel
bir fırsattır.
Ramazan'da Kur'an'ı sadece lafza bağlı hatimle mukabeleyle
yetinmemeli, mümkünse açıklamalı bir mealiyile birlikte mütalaa etmeliyiz.
Böylece Müslümanların kendilerine gönderilen yüce kitabın mana ve
muhtevasını anlamasını sağlamalıyız.
Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar
edilecek olursa avam halkta bile ciddi bir Kur'an kültürü oluşabilir ve böylece
insanlar onu vicdanlarında daha derince duyarlar.
Kısacası bilmeyenlere Kur'an
okumasını öğreterek, bilenlere ayetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha
ileri seviyedekilerle Kur'an hakkında daha derince mütalaa ve müzakerelerde
bulunarak insanlarda yeniden ona karşı aşk-u şevk uyandırmaya çalışmalıyız.
Hatta Kur'an'ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli.
Bir şekilde
camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını
aramalıyız.
Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfillerine
taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur'an nurundan istifade etmesine gayret
etmeliyiz.
Kur'an'a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek,
onu şekil ve formalitelere indirgemekten kurtarmak için ciddi bir seferberlik
başlatmalıyız.
Yeni bir okuma usulü.
Youtube
Birkaç yüzyıldan beri toplum olarak ilim
ve fikir hayatında çok geri kaldık.
Bu yüzden sürekli geçmişteki başarıları
anlatma ve onlarla teselli olma ihtiyacı hissediyoruz.
Bugünün dünyasında kendisiyle gurur
duyacağımız ve kendimizi ifade edeceğimiz güzellikler olmadığı için sık
sık geçmişin hülyalı dünyasına müracaat ediyor, seleflerimizin bilim ve kültür
dünyasına yaptığı katkıları anlatıyoruz.
Anlatmalıyız da bunları görmezden gelmek
doğru olmaz.
Fakat Yahya Kemal'in enfes tabiriyle kökü mazide olan bir ati
olduğumuzu unutmamalıyız.
Geçmişte bunlar olduğuna göre gelecekte
neden olmasın mülahazasıyla hareket etmeliyiz.
Geçmişin parlak günleriyle
kendimizi avutmamalı, bugünü çok iyi değerlendirmek suretiyle geleceğin
insanı olmaya çalışmalıyız.
İnkar eden kendi kökünü, çekirdeğini ve
ağacını inkar etmiş olur.
Önemli olan bugünü çok iyi anlamak suretiyle
geçmişin semeresini, meyvelerini, geleceğin nüvesi, çekirdeği haline
getirebilmektir.
Yani dünü, bugünü ve yarını beraber duyma ve birlikte
değerlendirmek gerekir.
Sürekli geçmişin mefahiriyle iftihar ettiğimiz,
geçmişteki güzel şeyleri övdüğümüz halde bugünü değerlendiremez ve adım adım
geleceğimizi inşa edemezsek kendi elimizle etrafımızda duvarlar örmüş ve
kendimizi bu duvarların içine hapsetmiş oluruz.
Sonrasında da bugünün Müslümanlarının
çokça yaptığı gibi hamaset destanları düzer dururuz da gelecek adına
söyleyecek bir çift sözümüz olmaz.
Günümüzde çözüm bekleyen çok sayıda
problemler var.
Zihinlerde din ve diyanet adına sürekli şüphe ve tereddüt
oluşturuluyor.
Bunlarda dini altyapısı ve donanımı yeterli olmayan, kendi
kaynaklarından yeterli ölçüde beslenemeyen genç nesillerin zihinlerini bulandırıyor.
Ortaya atılan sorulara ve
şüphelere cevap verme konumunda bulunan insanların bile zihinleri çok karışık.
Güzel çalışmalar varsa da yeterli değil.
Oluşan yaralar, yapılan tahribat
gerçekten çok büyük.
Çok sayıda insan inandığı değerler noktasında ciddi
sarsıntı yaşıyor.
Toplumun idrak seviyesi çok düşük olduğu için tahrip de
çok kolay oluyor.
Bediüzzaman Hazretleri yaşanan problemleri çok önceden sezen ve
bunlara uygun reçeteler sunan çok büyük bir dimağdı.
Ne var ki biz onun geride
bıraktığı asar-ı bergüzüidesini, seçkin eserlerini hakkıyla değerlendiremedik.
Bir hikmete binaen söyledi.
Aklınız almasa da ruh, kalp ve vicdanınız
hissesini alır sözünü yanlış anladık.
Bu söz nice zaman beynimize kement vurdu ve
biz de onun mahkumu olarak yaşadık.
Dolayısıyla menhül azbil mevruttan,
tatlı su kaynağından hakkıyla istifade edemedik.
Onun derinliklerine açılamadık.
Ondan yola çıkarak içinde
yaşadığımız çağın hastalıklarına uygun tedaviler geliştiremedik.
Duygu ve düşüncede yeni bir inkılaba ihtiyaç var.
Yeni bir düşünce tarzı,
yeni bir üslup, yeni bir okuma şekli geliştirmeli.
Bugüne kadar bildiğimizi
zannettiğimiz meseleleri yeniden ele almalıyız.
Haşiye ve şerhçilikten
kurtularak, kopyala ve yapıştırlarla zaman kaybetmeyerek günümüze göre yeni
teviller, yorumlar, açılımlar ortaya konulması gerekiyor.
Bize yeni bir can ve ruh getirecek olan şey işte budur.
Bugüne kadar çokça
duyduğumuz ve bildiğimizi zannettiğimiz meselelerin bile maalesef arka planına
vakıf değiliz.
Söz gelimi Hz.Pirin birinci sözde besmelenin hakikatine dair
ifade ettiği sözlerini çoğumuz biliriz.
Hatta orada yer alan bazı cümleleri
ezberlemişizdir.
Fakat orada anlatılmak istenilen hakikatleri ne kadar anladığımız,
detaylarına ne kadar inebildiğimiz, arka planıyla ne kadar değerlendirebildiğimiz
şüphe götürür.
Nice altın kıymetindeki hakikatler maalesef ülfet ve ünsiyetin kurbanı
oluyor.
Bunu sadece Bediüzzaman'ın eserleri için söylemiyorum.
İmam Gazzali, İmam
Maturudi, Iz ibn Abdisselam, İmam Rabbani gibi daha başka büyüklerin
eserleri içinde aynı şeyleri ifade edebiliriz.
Bütün bunların üzerini örten gaflet
perdesinin yırtılmasına ve eldeki mirasın bir kere daha keşfedilmesine ihtiyaç var.
Selef-i salihinin safiyane
içtihatlarının bir kere daha gözden geçirilmesi, bunların günümüz dünyasının
anlayışı içinde yeniden insanlığa sunulması gerekiyor.
Hatta bunlardan daha önce Kur'an-ı
mucizül beyanın sanki yeni nazil oluyor gibi, sünnet-i sahiha sanki efendimizden
aleyhissalatu vesselam yeni işitiliyor gibi bir kere daha değerlendirmeye alınması ve devrin şartlarına ve
ihtiyaçlarına göre onlardan yepyeni hakikatlerin çıkarılması gerekiyor.
Sahip olduğumuz değerlerin eskimediğini, eskimiş zannedilen şeylere bugünün
insanının ne kadar muhtaç olduğunu, günümüze uygun farklı ve yeni bir üslupla bir kere daha ortaya koymak
istiyorsak ciddi bir cehd ve gayret sarf etmemiz gerekiyor.
Bu meseleleri sadece halk seviyesinde
ele almakla iktifa etmemeli, akademik seviyede çalışmalar da ortaya
koyabilmeliyiz.
Bunun için akademiler ve buralarda araştırma yapacak çalışma grupları
oluşturulmalıdır.
Bunların farklı alanlarda derinleşmeleri sağlanmalıdır.
Bu kadrolar öncelikle
selef-i salihinden bize intikal eden mirası gözden geçirmeli.
Arkasından da
günümüzde insanlığın ulaştığı geniş ufukla meseleleri değerlendirmelidir.
Bilindiği üzre devri risaletten günümüze kadar Kur'an'ı anlama adına farklı
hacimlerde binlerce tefsir yazılmıştır.
Müfessirlerin hiçbiri nasıl olsa benden
önce Kur'an üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var
dememiştir.
İslam'ın ilk asırlardan başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberi, Razi,
Kurtubi, Ebu Hayyan gibi Kur'an'a ciddi vukufu olan, dini çok iyi bilen alimler
bütüncül bir bakış açısıyla oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmışlardır.
Buna rağmen onlardan sonra gelenler bunlarla yetinmemiş ve kendi dönemlerine
göre yeni çalışmalar yapmış, farklı teviller ve yorumlar ortaya koymuşlardır.
Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ortaya
koymak şart ve elzemdir.
Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz.
Eserlerle adet kabilinde meşgul oluyoruz.
aradan çıkarmaya yönelik
okumalar yapıyoruz.
Bunlarla bir yere varılamaz.
Düşünce hayatımızda bir
yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız.
Duygu ve düşüncede dirilebilirsek bu bizim insani ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı
etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir.
Allah huzurunda el pençe divan durmanın,
bel kırmanın, secde etmenin ne manaya geldiğini anlayacağız.
Böyle bir
yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz ölümsüz
eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatiyi kendiniz
değersizleştirmiş olursunuz.
Şurada burada okullar, kültür lokalleri,
diyalog merkezleri açıyor, eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyoruz.
Cenabı Hak da samimiyetlerinden dolayı bu işlere omuz verenleri muvaffak kılıyor.
Bunları takdirle karşılamak
lazım.
Ne var ki meselenin bundan ibaret olmadığının da bilincinde olmalıyız.
Günümüzde Kur'an ve sünnetin ne dediğinin anlaşılmasına ve anlatılmasına
ihtiyaç var.
İslam'ın insanlığa sunduğu mesajın bugünün şartlarına göre bir kere daha
yorumlanıp açıklanması günümüz dünyasının bakış açısına göre geleneğin,
mirasın yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor.
Bunun kolay olmadığını baştan kabul etmeliyiz.
Bu
köklü bir gayrete bağlıdır.
Bütün bu konularda çağın ihtiyaçlarına uygun
özgün eserlerin telif edilmesi çok önemlidir.
Fakat yazma birikim ister.
Bu
da çok ciddi okumalara, müzakerelere, araştırmalara bağlıdır.
Mesele sadece
mevcut kaynaklardan alınan bilgilerin fişlenip işlenmesi meselesi değildir.
Farklı kaynaklardan alınan bilgileri yeni terkiplerle sunmakla yetinme, işin
kolayına kaçmadır.
önemli olan yeni sentez ve analizlere dayanan ufuk açan
ve mevcut problemlere çözümler sunabilen kaliteli eserler verebilmektir.
Bu da
cins dimalar ister.
Risale-i Nurlar hem muhteva hem de takip edilen usul
açısından bu konuda bizim için önemli bir rehberdir.
Sonuç olarak farklı grup ve heyetler halinde ilmi meseleleri müzakere ederek
karşılaştırmalar yaparak tefekkür, tedebbür ve tezekkür kabiliyetlerimizi
geliştirmeli.
İlmi ve fikri alanda derinleşebilmeliyiz.
Bundan sonra ehl sünnet vel cemaat
çizgisinde yeni tefsirler, fıkıh kitapları ve diğer ilim dallarında yeni
eserler ortaya konabilir.
Daha başka alanlara dair çalışmalar yapılabilir.
Çok zengin bir geleneğe sahibiz.
Tarihimizde devasa kametler yetişmiş ve
onlar tarafından ölümsüz eserler kaleme alınmış.
Öncelikle bu birikimden
yararlanmalı, ayağımızı sağlam bir zemine basmalı ve akabinde geleceğe
yürümeliyiz.
İlmi ve fikri açılımların Kur'an ve sünnetin ruhuna uygun olmasını
istiyorsak öncelikle bastığımız zeminin sağlam olmasına dikkat etmeliyiz.
Nefsin
oyunları ve kalp selameti.
İnsandaki bozulma da düzelme de kalpte
başlar.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Şu iyi biliniz ki cesette
bir et parçası vardır.
O sıhhati bozulunca beden de sıhhatli olur.
O
bozulunca beden de bozulur.
İşte o kalptir" hadisleriyle kalbin önemine
dikkat çeker.
Nasıl ki maddi kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni
etkiliyorsa, manevi kalp de bunun gibidir.
O temiz ve sıhhatli olursa
manevi ve ruhi hayatımız sağlam, Allah'la münasebetimiz de güçlü olur.
Aynı şekilde kalpte başlayan bir bozulma ve deformasyon manevi ve ahlaki
hayatımızı da olumsuz etkiler.
Kalp kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka
bir organ yoktur.
Kalbin adı da buradan gelir.
Zira Arapçada kalp kelimesinin
kökü olan kalebe fiili bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, tersüz
etmek gibi anlamlara gelir.
Kalbin iyiliklere de kötülüklere de yönelmesi
çok kolaydır.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in
en çok yaptığı dualardan biri şudur: "Yaelubbit
kalbi alâ dinik.
Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalbimi dinin üzere
sabit kıl." Keza Kur'an-ı Kerim'de de bize şu dua öğretilir.
Rabben hedey ve
rahme.
Ey kerim rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve
katından bize bir rahmet bağışla.
Bu denli dönme ve başkalaşma
potansiyeline sahip olan kalbin din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem
olmasını, ibadet-ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.
Farsçada dil kelimesinin bir manası da kalptir ve bu anlamıyla edebiyatımızda
sıklıkla kullanılmıştır.
Mesela dil beytü hüdadır.
Pak ile Sivadan beytinde dil ile kalp kastedilir.
Esasen insanın konuşmasını akseden
sözler kalpte gizli olan manaların yansımalarıdır.
Dilin vazifesi kalbe tercüman olmaktır.
Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir
sahibi olabilirsiniz.
Üslubun nezaati kalbin temizliğini gösterdiği gibi kabalık ve hşuneti de
kalbin fesadına delalet eder.
Dahası kalpte başlayan bozulmanın zihne de etki
edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür.
Kalpleri kararan veya ölen insanlar düşünce planında da iflas eder, mantık
ve muhakeme felci yaşarlar.
Cenab-ı Hakk'ın bizimle olan münasebeti de
kalbin onunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır.
Bu sebeple bir kısım
felaketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize
biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa, kontrol etmemiz gereken ilk
şey Allah'la münasebetimiz olmalıdır.
Acaba ortaya çıkan güzellikleri
nefsimize mi mal ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlas ve samimiyetimizi
koruyamadık mı? Acaba rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte
kusur mu ettik acaba? Bir beyt-ü hüda olan kalbimizi dünyevi alakalar mı
kapladı? Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde lütuflarda
bulundu.
Bunların devam etmesini istiyorsak Allah'la kalbi alakamızı
güçlü tutmalıyız.
Siz kendinizden emin misiniz? Şu bir gerçektir ki Allah kendi dost
dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir.
Bilindiği üzere Allah Resulü sallallahu
aleyhi ve sellem Mekke'li müşriklerin kendisine çektirdikleri eza ve cefa
karşısında ağlayan kızı Hz.Fatıma'ya şöyle mukabelede bulunmuştur.
Ağlama.
Allah senin babanı zayi etmeyecektir.
Çünkü o kendinden kendi vefa ve
sadakatinden emindi.
Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu.
Öylesiye yaptığı
peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir beklentiye girmemişti.
İşte önemli olan
da budur.
Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe
etmenize gerek yoktur.
Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi
beklentilerinizi, indi kişisel hesaplarınızı, bedeni duygularınızı karıştırıyorsanız
yaptığınız hizmetleri kendinize anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak haline
getiriyorsanız makam, mansıp, paye, alkış, takdir, görünme gibi
mülahazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur.
Şunu unutmamalısınız ki peygamber
yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur.
Suyun içine
karışan bir damla pislik tüm suyu kirletir.
Adanmışlar değil kendi ülkelerini
dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevi mülahazalara girmemeli.
Kalplerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler.
En büyük dinamiklere adanmışlık ve
beklentisizlik olan insanlar bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeylere
feda etmemelidirler.
İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım
atmamalıdırlar.
Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı,
yaptıkları güzel işleri menfaat çarkına bağlamamalıdırlar.
İnsanlığa hizmet etme
yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösterenler nebilerdir.
Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi
önümüzdedir.
Bunun dışındaki yollara yolsuzluk denir.
O ana caddenin dışına çıkan insan hiç farkına varmadan 50 türlü yolsuzluğun
içine girebilir.
Sonunda yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile bir gün
öyle bir ağlatır ki bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de
toprak olsaydım dedirtir.
Keşke şu dünya denilen şeyi dünyaya bakan cihetiyle
unutabilseydik.
Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler.
Milletin canına okudular.
Dünyalık şeyler gelip geçicidir.
Kalıcı
olan ise imandır, salih ameldir.
Ayetin ifadesiyle ahirette insana fayda
sağlayacak tek şey kalbi selimdir.
İnsan işlediği salih amellerin bu
dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli.
Gördüğü takdirde de samimiyet ve
ihlasının zedelenmesinden endişe etmelidir.
O bütün hesaplarını Allah'a
bağlı götürmeli.
Ayet Allah kuluna yetmez mi buyuruyor.
Evet, Allah bize
yeter.
Niçin gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu dünyaya ait imkanları
değerlendirmeme demek değildir.
Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek
edelim, hepsinde mülahazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde
olmalıyız.
Allah'ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah'a sığınmalıyız.
Şunu
unutmamak gerekir ki bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa bu
Allah'ın razı olmadığı şeylere bize verdiğinizden olur.
Yaşatma davası.
Bizim davamız yaşatma uğruna yaşamayı
terk etme davasıdır.
Allah bir topluma yeniden neşfi nema gücü verecek, yeni
bir diriliş nasip edecekse varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın.
Başkaları için tas tamam var olabilmek büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır.
Belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri
katiyen düşünülemez.
Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar yaptıkları işi dünyevi bir geri
dönüşe bağlamamalıdırlar.
Onlar iğne gibi olmalı.
Kendileri üryan
kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar.
Başka bir deyişle mum misali yanma
pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür
alemin zenginliklerine nail olmak bu alemde cismani ve nefsani şeylerin
elinin tersiyle itilmesine bağlıdır.
Bu alemde kullandığınız nimetler, zevkler,
lezzetler bir yönüyle öbür alemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi
demektir.
Kur'an-ı Kerim'in şu ayeti buna işaret eder.
Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz.
Onlarla safa
sürdünüz.
Allah bazılarının rızkını genişletebilir.
Onlara farklı imkanlar
bahşedebilir.
Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli.
Dünyada
bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yeyip bitirmemelidir.
Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstani
kanaatkar bir hayat yaşamışlardır.
İlle de örnek arıyorsanız Allah Resulü
sallallahu aleyhi ve sellem'in hayat-ı seniyelerine bakın.
O ne peygamberlikten
önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağına kadar
geldiği dönemde çizgisini değiştirmiştir.
Onun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.
İşte bu istina kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi güven atmosferi
oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır.
Peygamber yolunu takip etmeyenlerin,
sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir.
Bu gibiler dünya ve ahirette
mutlaka tedip göreceklerdir.
Evet, bizim mesleğimiz sahabe
mesleğidir.
Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır.
Başkaları bizi
ilgilendirmez.
Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah'a kendisi
verecektir.
Biz kendimize bakmalıyız.
Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini
insanların önüne serdiği avcının üç beş tane ile kuşları ağa düşürmesi gibi
dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde Allah davasına
omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabit kadem olması gerekir.
Onlar
imkanlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa dünyanın kendilerine
gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.
Dilerim bu ruh ve mana arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir.
Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz.
Mala mülke esir olmazlar.
Kendilerini
dünya metana ipotek etmezler.
teliine sebep olabilecek şekilde davranmazlar.
Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleriyle
arkadan gelenlere bir yaı cemil bırakırlar.
İnsanlığa hizmete kendini
adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu peygamber
yolundan ayrılmamalarıdır.
Yoksa Harun olarak yola çıkıp Karunlaşan
kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile
anılırlar.
Bir kalpte iki muhabbet olmaz.
Kaymaların çok yaşandığı bir yerde hiç kaymayacak kimseler bile yere dikkatli
basmadıkları takdirde kaymaya maruz kalabilirler.
Dolayısıyla herkesin dünya peşinde
koştuğu, zevkü sefa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkanları kendi
çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak
zorundayız.
Herkesin kaydığı, harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada
dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif
tesirinde kalabilirsiniz.
Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal bularak onlar
gibi olmayı mahsursuz görebilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket
olur.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki ahirette herkes kendi amel, davranış ve
düşünceleriyle baş başa kalacak.
Buna göre muamele görecektir.
Hemen her gün
türlü hile ve hutalarla karşınıza çıkacak olmayacak şeyleri size güzel
gösterecek.
Bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak
hiç de kolay değildir.
Her defasında onun manevralarından
sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir.
Bu yüzden çok
büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir.
Çünkü o
şeytanın sürekli insana müdahale etme, tesir etme ve vesvese vermekte
kullandığı bir mekanizmadır.
İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına
insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.
Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak gerekir.
Bütün
amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinden tarttıktan ve çok ciddi
bir kalibrasyondan geçirdikten sonra Allah'a sunmalıyız.
İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı
kirletmesine müsaade etmemeliyiz.
Allah'ın rızasına uymayan her ne olursa
olsun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz
indirmeliyiz.
Kur'an'ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı,
sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız.
Yoksa bir kere nefs-i embarenin karanlık
patikalarına girecek olursak o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız
kesilir.
Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir
edemeyebiliriz.
En iyisi en başından bu konuda kararlı durmaktır.
Biz bu konuda
ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de
işin içine bir kısım bize ait şeyler karışırsa Rabbimizin bunları bizim ac ve
zaafımıza binaen aff ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz.
Ne var ki lakt ve laobbali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini
yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnü zanda bulunmak kolay değildir.
Dünyevilik ve uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur.
Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz.
Bir kalpte iki muhabbet olmaz.
Bu konuda insan kendini aldatabilir.
Dinime hizmet
ediyorum.
Milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne
çıkarabilir.
Kendi kabrisleri kendi beklentileri işin içine girebilir.
Her
beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir.
Er geç onu yer
bitirir.
Müslümanın sonunu düşmanlarının gücü değil işte bu beklentileri
hazırlar.
Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar.
Allah'ın
hür yarattığı insan kendi eliyle kendini esir haline getirmiş olur.
Dolayısıyla
Allah muhafaza kazanma kuşağında kaybedebilir.
Bu itibarladır ki hayatın farklı
birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekir.
Onların
kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline
gelmelerine, kalp ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan
verilmemelidir.
Tevehhüm-ü ebediyetin, tuli emellerin,
hücumat-ı sdede zikredilen, zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade
edilmemelidir.
En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip tatlı su
kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.
Dava adamı ve sıkıntılar.
Soru: Dava adamı kimdir? Dava adamı olma ile sıkıntılara maruz kalma neden
özleştirilmektedir?
Cevap: Dava çok genel bir kavramdır.
Dava adamı terkibindeki dava, daha ziyade ulaşılmak istenen gaye, ideal ve
ülkü gibi anlamlara gelir.
Dava dünyevi olabileceği gibi uhrevi de
olabilir.
Bazıları kendisini dünyanın imarına adar ve sürekli o ideal peşinde
koşturur durur.
Kimileri belgesellerde müşahede ettiğimiz üzere bütün ömrünü
hayvanların hatta tek bir hayvanın hayatını araştırmaya ve buradan hareketle yeni ilmi keşifler ortaya
koymaya vakfeder.
Kimileri ömrü boyunca sosyal, siyasi ve iktisadi hayatı kendi
ideoloji ve felsefesine göre şekillendirmek, kendi anlayışına göre bir sistem kurmak için çırpınır durur.
Bunların hepsi bir nevi davadır.
Dava adamına gelince o gaye-i hayali her
neyse bunu gerçekleştirme yolunda mücadele eden, fedakarlık yapan ve
gerektiğinde bir kısım mahrumiyetlere katlanan insandır.
Bazıları vardır ki,
"Zaman imanı kurtarma zamanıdır." diyerek gönüllerde iman meşalesini
yakmaya çalışır.
Onların davası Allah'ın rızasını kazanma davasıdır.
Onların tek
derdi cennettir, rüyettir, rızadır, rıdvandır.
Bu nimetlere ulaşmanın en
büyük vesilesi olarak da ilah-i kelimetullah'ı Allah'ın adını yüceltme,
bayraklaştırma görürler.
Bütün muhtaç gönülleri Allah'la buluşturmaya, Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem'in nam-ı celilini, yüce adını dünyanın her tarafına ulaştırmaya
çalışırlar.
Bu yolda her türlü zorluğu göğüsler, her çeşit fedakarlığa katlanırlar.
Görüldüğü üzere hedefi bütünüyle dünya merkezli olan davaların yanında ahiret
yörüngeli olanlar da vardır.
Şunu unutmamak gerekir ki bir davanın
kıymetini belirleyen ulaşılmak istenilen gaye-i hayaldir.
İkame etmek için çaba
sarf edilen manadır.
İnsan neyin bayraktarlığını yapıyor,
neye teksifi-i himmet ediyorsa ona göre kıymet kazanır.
Biz kendi dünyamızda özel olarak davadan ve dava adamından bahsettiğimizde iman
davasını ve ona kendini adamış adammışları anlarız.
Bu manada en büyük
dava adamları bu tabiri onlar hakkında kullanmak doğruysa peygamberlerdir.
Onlardan sonra raşit halifeler Ömer ibn Abdülaziz, İmam Gazzali, Fahruddin
Errazi, Iz ibn Abdüsselam, İmam Rabbani, Hz.Mevlana, Hz.Bediüzzaman gibi
peygamber yolunun kutlu temsilcileri gelir.
Onların tek derdi, tek davası dinin
ihyası olmuştur.
Nüübüvvet davasına varis olabilmek, onu temsil edebilmek
çok mukaddes fakat o ölçüde de zor ve meşakkatlidir.
Öteden beri bu yolda yürüyenler enbiya-i izamın maruz kaldığı belalarla
karşılaşmış, zorluklarla mücadele etmişlerdir.
Dolayısıyla onların
hayatları genellikle sıkıntı ve zorluk içinde geçmiştir.
İrade olarak dünyaya küsme.
Allah davasına omuz verenler bazen kendi iradeleriyle dünyaya küsme vaziyeti
sergileyebilirler.
Fakat çoğu zaman Allah celle celalüu
maruz bıraktığı bir kısım sıkıntılarla onları dünyaya küstürür.
Nitekim Hazreti
Pirde hizmet-i Kur'ani bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli ta
ihlasla ciddiyetle hizmet-i Kur'aniyede bulunsun der.
Bazen hastalıklar, bazen ailevi veya
içtimai hayatta karşılaşılan sıkıntılar, bazen arzi ve semavi belalar, bazen de
ehli dünyanın musallat olması insanın huzurunu kaçırır, yüzünü ahirete
çevirir.
Özellikle haset veya düşmanlıklarının esiri haline gelmiş kimseler bu tür
insanları asla rahat bırakmaz.
Ellerindeki imkan ve fırsatları, güç ve kuvveti
onları ezme ve yok etme adına kullanırlar.
Şeytanın dürtüsüyle hareket eden bu tür
zalimlerin baskı ve zulümleri Allah davasını omuzlayan adammışları
üzerlerine aldıkları vazifeye daha ehil bir hale getirir.
Bu tür bela ve
felaketler bir taraftan onlar için keffaret üzünüp günahlara kefaret olur.
Onların hata ve kusurlarını temizler.
Diğer yandan da birer şefkat tokatıyla
onları intibaha getirir de yaptıkları bir kısım yanlışlardan geri döndürür.
Şefkat tokatları.
Peki şefkat tokadını celbeden yanlışlar
nelerdir? Dikkatsizce yaşama, hayatı rantable değerlendirememe, konumunun
hakkını verememe, ele geçirilen imkan ve fırsatları gaye-i hayali istikametinde
kullanamama, elde edilen başarıları nefisten bilme, dini mübini İslam adına
yapılan hizmetlerin gücünü kırabilecek hatalar, irtikap etme, işleme, vefa ve
sadakati koruyamama, ihlas ve samimiyetten uzaklaşma gibi pek çok şey
bu meyanda sayılabilir.
Hepimiz geri dönüp hayat sergüzeştimize baktığımızda kaçırdığımız
nice fırsatlar olduğunu görürüz.
Elimizdeki imkanları ne ölçüde dini-i
mübini İslam'ı sevdirme istikametinde kullandığımız sorgulanabilir.
İşte bu tür ihmal ve kusurlarımız şefkat tokatları şeklinde bize dönebilir.
Hazreti Bediüzzaman'ın tabiriyle bunlara şefkat tokatı dememizin sebebi zahiri
yüzleri çirkin olan bu tür sıkıntıların altında büyük hayırlar gizlenmiş olmasıdır.
Bu tür hata ve kusurlarımızdan ötürü Cenabı Hakk'ın bizi zalimlerin eliyle
tokatlaması, farklı bir tabirle kaderin adalet etmesi zalimleri mazur kılmaz.
Zulmeden insanlar ahirette yaptıkları zulme göre muamele görecek ve yaptıkları
her bir haksızlık ve zulmün cezasını çekeceklerdir.
Allah davasına gönül vermiş adammışlar
kendilerini başkalarıyla kıyas edemezler.
Onların yürüdükleri yol peygamber
yoludur.
Bu sebeple yolun gereklerine riayet etmek zorundadırlar.
Temsil ettikleri hakikatlere zarar gelmemesi için peygamberane bir ismet ve
sadakat üzeri yaşamalıdırlar.
Sözlerinin gönüllere nüfuz etmesi için
muhataplarına güven vad etmelidirler.
Kılık yararcasına istikamet içinde
olmalıdırlar.
Bu gibi konularda dikkatsiz yaşarlarsa Allah'ın kendilerine ihsan etmiş olduğu
mevhibelere ihanet etmiş olurlar.
Yaptıkları yanlışlar çok küçük olsa bile
Allah onların zalimlerin eliyle tazip eder, cezalandırır.
Ta ki arınsınlar, temizlensinler, temsil
ettikleri konuma eh hale gelsinler veya piru pak huzuru sübhaniye yürüsünler.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
Belanın en şiddetlisi peygamberlere,
sonra hakkın makbulü velilere ve derecesine göre diğer müminlere gelir.
İnsanın konumuna göre gelen belalar bazen çok çetin ve zor olur.
İnsanı ezer
geçer, insan kendisini adeta bir tankın paletleri altında eziliyor gibi
hisseder.
Önemli olan bu tür durumlarda akıl ve şuurun işletilerek maruz kalın
sıkıntıların doğru yorumlanmasıdır.
İnsanın temsil ettiği konum ve işlediği
hatalarla uğradığı sıkıntılar arasında bir koordinasyon tesis edip Bediüzzaman
gibi bunlar tam bana göre geldi diyebilmesidir.
Bunu yapabilen sabretmesini bilmeli.
Rızadan ayrılmaz.
Allah'ın hoşnut olmayacağı düşüncelere, tavırlara
girmez.
Bilakis yaşadığı zorlukları ahireti adına kazançlı hale getirir.
Aslında hüşyar, uyanık ve hassas ruhları hüzün ve ızdırap içinde bırakan hususlar
sadece herkes bilinen belalar ve felaketler değildir.
Günümüz insanlığın genel durumu
Müslümanların perişan hali.
Bu hüşyar ruhların burukluk yaşamaları ve
ızdırapla inlemeleri adına yeterlidir.
Mesela bugün pek çok yerde Müslümanlar
en temel demokratik haklarından bile mahrum bırakılıyor.
Onların dinlerini tast tamam yaşamalarına müsaade
edilmiyor.
Vicdanlar, inançlar, hissiyatlar,
düşünceler üzerinde kurulmuş çeşit çeşit baskılar var.
Dünyanın değişik
yerlerinde bir sürü insan değişik farklılıkları bahane ederek birbirini
öldürüyor.
İhtilaf ve çatışmalar bir türlü bitmiyor.
Bunların her biri
İslam'ın kaderiyle kalben irtibatlı olan insanlardan birer parça alıp götürüyor.
Bir Müslüman için Müslümanların bugünkü perişan halinden daha büyük bir bela
olabilir mi? İnandığınız değerlerin ayaklar altında ezilmesinden daha büyük bir felaket
yaşanabilir mi? Daha nasıl bir bela bekliyoruz? Yaşanan hadiselere arzu ve
beklentileriniz açısından baktığınız zaman başınızdan aşağıya sağanak sağanak
belaların yağdığını hissediyorsunuz.
İslam'ın kaderiyle alakadar olan
insanların bu olumsuz tablo karşısında hüzünlenmemesi, ızdırapla iki büklüm olmaması mümkün
değildir.
Yuva.
Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?
Cevap:
Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin farklı yerlerinde aile huzurunu ve
yuvanın cennet köşelerinden bir köşe haline gelmesini imana bağlar ve
özellikle ahirete iman üzerinde durur.
Gerçekten hayatının hesabını verme
mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine
inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha
az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü kolaylaşır.
Cenneti uhrevi
nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül
etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de
dünyevi kusurlarından arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları
cennet köşesi haline gelecektir.
Ne hastalıklar, ne yaşlılık, ne
kırgınlık ve tartışma gibi olumsuz durumlar Allah'a ve ahiret gününe sağlam
inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştirebilecek, onlar arasındaki vefa,
sadakat ve samimiyeti bozabilecektir.
Yuva fertlerden meydana gelir.
Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması her şeyden önce
fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır.
Bunun için de yuva bir okul vazifesi
görmeli.
İnsanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli.
Mabet onlara ruh
üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı.
Okul yüksek ufuklar ve gaye-i
hayaller göstermelidir.
Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği,
mabedin kupkuru hale geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir
yerde nesiller boşlukta kalacaktır.
Maalesef günümüz nesilleri böyle bir
donanıma sahip değildir.
Bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum
yetişmektedir.
Bunun için evlilikle, eş seçimiyle sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı
türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor.
Bu
yüzden de içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.
Evlilik sertifikaları,
eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkamına, karı koca
münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor.
Bilenler de uygulamada
problem yaşıyor.
Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik konusunun da yeniden
ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.
Öteden beri evlenecek
adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor.
Hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri
gerektiğini düşünüyorum.
Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta
adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkamı öğretilmeli.
Her iki cinsin karakter
özellikleri anlatılmalı.
Evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli.
Bunların
nasıl aşılabileceği ve bu yolda karşılaşacak meşakkatlere karşı sabır ve
tahammül yolları gösterilmelidir.
Evliliğe adım atacak kişiler nasıl bir
sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda
önceden bilgilendirilmeli ve evliliğe hazırlanmalıdırlar.
Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki
evlilikle ilgili teknik ve nazari bilgilere sahip olmak da ailedeki
huzursuzlukları ve geçimsizlikleri izale etmede tek başına yeterli olmayacaktır.
Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah'a ve haşru neşre imanla desteklenmesi ve
belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir.
Dolayısıyla sağlam bünyeli
ailelerin tesisi toplum fertlerinin manevi beslenmesine ve ruhi tatminine
bağlıdır.
Bu beraberinde ciddi bir sorumluluk şuuru getirecektir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onca vazifesinin arasında ashabının
evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi asla ihmal etmemiştir.
Allah'tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil
etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin,
cahiliyedeki yanlış adet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra
evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir.
Çünkü o hayatı bütünüyle düzenlemek için
gönderilmişti.
Herhangi bir alandaki kusur başka yerlerde de bir kısım
eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için dinin temel prensiplerine
ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal
etmiyordu.
Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususlar tembihliyor.
Kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor.
Kimine mehrinde yardımcı oluyor.
Kimini de bizzat
kendisi evlendiriyordu.
Bizim de bu konuda Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'i örnek
alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı
olmamız gerekir.
Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde
bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkanlar hazırlanmalı, uygun
zeminler oluşturmalıyız.
Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle
evlenmeden önce onları evliliğe hazır hale getirmeliyiz.
Farklı vesile ve yollar bularak onlara
evlilik ahkamı, eşlerin birbirlerine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk
yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.
Her şeyden önemlisi onlara anlattığımız
bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz.
Allah'ı tanıma, her amelin
ahirette eksiksiz bir şekilde karşımıza çıkacağına inanma, anlatacağımız nazari
mevzuların blokajı gibidir.
Temelleri sağlam atmazsanız çürük
zeminin üzerine bina edeceğiniz yapılar zayıf kalacaktır.
Dolayısıyla önce sağlam bir blokaj
çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından konuyla ilgili bilgilendirmeliyiz.
Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor.
Zira günümüz nesilleri büyük bir
inanç zaafı, inanç boşluğu içindedir.
Buna bir de bilgisizlik, ahlaki zaaflar
ve taklitçilik gibi problemler eklendiğinde yuvalar çatırdıyor,
yıkılıyor.
Asimilasyon ve ailevi çözülme.
Batı dünyasında aile kurumu bozulmuştur.
Bu sebeple evlilik ve boşanma öteden
beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri haline gelmiştir.
İstatistiklere göre boşanma oranları çok yüksektir.
Hatta evliliği bir hayat
tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan bulunmaktadır.
Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve
huzurlu bir ortam sağladığı tartışılır.
Öte yandan hiç evlenmeyen, eşiyle ciddi
geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini
koruyabilmeleri hiç de kolay değildir.
Nitekim yaşanan ahlaki erozyon herkesçe
bilinmektedir.
Batılı tasvir edip safi zihinleri idlal etmeye, yanlışı anlatarak temiz
zihinleri bulandırmaya gerek yok.
Fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye
bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, bozulduğunu, ne tür
melanetlerin, kötülüklerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.
Maalesef mevcut tablo İslam dünyasında da hiç iç açıcı değil.
Batıya karşı
müthiş bir özenti var.
Temel dinamiklerimizi kaybediyoruz.
Farkına
varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz.
Başkalarının bilim ve teknolojilerini
değil hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlaklarını taklit ediyoruz.
Batıda
kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor.
Bu yüzden
sahip olduğumuz değerler ve aile kurumumuz ciddi tehdit altında
bulunmaktadır.
Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu
yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulursa yine de az kalır.
Esasında
bizim geleneğimizde aile kurumu sağlam ve güçlü temellere dayanıyordu.
Hatta
bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız
elimizden alındıktan sonra dahi hala yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti
gören bazı batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar.
Keşke bir de onun yıkılmadan önceki halini görselerdi.
Bu perişan halimiz
karşısında insan yıkanların kolları, kanatları kırılsın demekten kendini
alamıyor.
Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık.
Aileler malul,
hasta bir vaziyette düşe kalka yoluna devam ediyor.
Evlerimiz rengi atmış,
matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş haldedir.
Toplumun molekülü konumunda yuva yıkılınca diğer hayati müesseselerin
ayakta kalması çok zor hale gelir.
Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay
kolay salaha kavuşamaz.
Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği
bir toplum derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz.
Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız.
Yuvanın terbiye
edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz.
Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.
Ne yapıp
edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir cennet köşesi
haline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi,
okşayıcı ve rahatlatıcı hüvviyetine büründürmeye çalışmak gerekir.
Bu özelliklere sahip ailelerde de eşler
birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, birtım sıkıntılar yaşayabilir.
Fakat aynı kaderi
paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri, hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet
ve şiddetlerini kontrol ederler.
Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir
sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler.
Geçmişteki insanlar aile
konusunda derin malumatları, pedagojik eğitimleri olmasa da ruhlarına sinmiş
ahlaklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi.
Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç vardır.
Hususu ile geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha
arttı.
Öte yandan maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal
medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları yerine göre
şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi çalışıyor.
Şeytanın eli gibi evlerimizin
içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor.
Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse bu ölçüde dejenerasyon ve tahribat
yapamaz, genç nesillere zarar veremezdi.
Dolayısıyla cennet köşesini andıran
huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı
ortamlar oluşturamazsak yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır.
Yuvalar şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk
edilmemelidir.
Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında
olduğumuz zannedilmemelidir.
Zira iyi niyetli ve ahlaklı insanların
elinde o cennetten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin
başkalarına duyurulmasına aracılık edecektir.
Küreselleşen dünyanın
insanlığın önüne serdiği imkanlar doğru yolda kullanılabildiği takdirde faydalı
bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir
tarafına ulaştırılabilir.
Birilerinin elinde şeytanın eline
dönüşen ve tahripkar, yıkıcı bir unsur haline gelen bir şey başkalarının eline
geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler.
Önemli
olan onun hangi niyet ve maksatla hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır.
Evet, Teknolojik imkanlar beşerin hayır ve selahını arzulayan insanların eline
geçtiği takdirde insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur
haline gelecektir.
Nimet ve külfet dengesi.
Youtube
Bazıları İslam davasını nispeten rahat
ve kolaylık zamanlarında üstlenir.
Daha başkaları ise şartların olabildiğince
ağır ve zor olduğu dönemlerde sırtlanır.
Önemli olan insanın içinde bulunduğu
hale razı olması ve halin gereklerine göre üzerine düşen vazifeyi tam tekmil
eda etmesidir.
Mesela bazıları rahat yaşadığı sürece dine hizmet eder.
Allah
rızası istikametinde bir hayat yaşar ve dolayısıyla cenneti kazandıracak ameller
işler.
Gel gör ki aynı kişi ağır imtihanlara maruz kalacak olsa kazanma kuşağında
kaybedebilir.
Büyüklüğe, büyüklere, onların hallerine
özenmek güzeldir.
İnsanlığın iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam'ın
ifadesiyle en hayırlı zaman dilimi asrı saadettir.
İnsanların gördüğü ve
göreceği en hayırlı nesil de sahabe neslidir.
Buna rağmen keşke ben de Allah
Resulü zamanında yaşasaydım bile dememek gerekir.
Çünkü o dönemde yaşamanın
getirileri kadar götürüleri de vardır.
Nimeti kadar külfeti de söz konusudur.
Zira imtihan çok ağırdı.
O dönemde yaşamak öyle riskli ve tehlikeliydi ki
insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında saf tutabileceği gibi
Allah muhafaza onun karşısında da yer alabilirdi.
Zira bir insanın cahiliye döneminin
tortularından kurtularak içinde yetiştiği kültür ortamını terk ederek
iman etmesi hiç de kolay değildi.
Her devirde peygamber yolun temsilcilerine
tavır alanlar gibi o gün de efendimize tavır alarak ebedi hüsrana uğrama
ihtimali dahilindeydi.
O dönemde iman ettikten sonra sabit
kadem kalabilmek de kolay değildi.
Düşman kavi, güçlü, mücadele çetindi.
Hepimiz yetiştiğimiz kültür ortamlarının çocuklarıyız.
Bizler yetiştiğimiz dönem itibariyle
zorlanmadan Allah'ı, efendimizi ve İslam'ı kabul ettik.
İslami gelenek ve
görenekler ruhumuza sindiğinden dini kabul etmede bir zorluk yaşamadık.
Bu
sebeple halimize ne kadar şükretsek azdır.
Mehmet Akif hislerine yenik düşüp
gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum.
Ya Rab, beni evvel getireydin
ne olurdu dese de meseleye tek yönlü bakmamak gerekir.
Kazanç kadar kaybetme
dehlizlerinin de hesaba katılması lazımdır.
Besabil magrem el magnem.
Risk ölçüsünde
kazanç, nimet ölçüsünde külfet kaidesince asrı saadette yaşamanın
nimetleri kadar risklerinin de olduğu unutulmamalıdır.
O dönemin sıkıntılarına katlanabilir
miydik? katlanamaz mıydık? Bunu hiçbirimiz bilemeyiz.
Bu yüzden halimize razı olmalı ve sahip
olduğumuz imkanları en iyi şekilde değerlendirmeye bakmalıyız.
İçinde yaşadığımız genel hava, sosyal yapının,
şartların ve sistemin Müslümanlığı yaşama ve başkalarına anlatmanın ne kadarına müsaade ettiğini ölçmeli,
tartmalı ve bu çerçevede hareket etmeye çalışmalıyız.
Ne sahabenin, ne tabiinin, ne de tebe-i
tabiinin, ne de sonraki dönemlerde yaşamış büyük zatların çektikleri
çileleri hafife alalım.
Onların pek çoğu hayatlarını at sırtında cephelerde
geçirmiş ve sürekli düşmanla yaka paça olmuştur.
Bir yerden başka bir yere hicret etmiş,
cephelerde can vermişlerdir.
Başkalarının dirilmesine vesile olmak
için canlarını feda etmişlerdir.
Tabii bu arada bir kısmı da dökülüp
yollarda kalmıştır.
Bizim gibi rahata alışmış ve ciddi sıkıntı görmemiş bir
neslin bu tür ağır imtihanlar karşısında sebat etmesi, tahammül fersah,
dayanılmaz zorluklara katlanması kolay olmayacaktır.
Bu itibarla Allah'a
hamdolsun ki bizi bu dönemde yarattı.
Kaldıramayacağımız yükleri sırtımıza
yüklemedi demeli ve halimize şükretmeliyiz.
Gül devrinde yaşamayı istemek yerine gül
devrinin insanlarının kıvamını yakalama gaye-i hayaliyle yaşamalıyız.
Önemli
olan halihazırda bir emanet olarak yüklendiğimiz vazifeye ihanet etmemek ve
onun hakkını verebilmektir.
Cenabı Hak bazı fertlere veya toplumlara
büyük olma yolunu gösterir.
Onlara ekstra nimetler bahşeder.
Onlar Allah'ın
kendileri için takdir buyurduğu bu nimetlerin kadrini bilirlerse Allah nimetini daha da artırır.
Aksi takdirde
sıradan insanların durduğu yerde de duramaz ve daha aşağılara inerler.
Aslında bir açıdan her insan böyle bir büyüklüğe namzet olarak yaratılmıştır.
Çünkü o ahsen-i takvime en güzel yaratılışa mazharır.
Eşref-i
mahlukattır.
Yaratılanların en şereflisidir.
Adeta bütün bir varlığın hülasası
gibidir.
Meleklerin kendisine secde ettiği varlıktır.
Allah'ın bu ölçüde
kıymet verdiği insan sahip olduğu donanım ve potansiyelin hakkını vermezse
esfel-i safiline, aşağıların en aşağısına sükut eder.
İnsanın önünde üç
alternatif vardır.
Ya iyi işler yapacak, ya kötü fiiller irtikap edecek, ya da
boş ve hareketsiz duracaktır.
Son iki durum onun sükutuna sebeptir.
Yükselmenin ise tek yolu vardır.
İyi işler yapma.
Kur'an bunu iman etme ve
amel-i salih işleme şeklinde formüle eder.
Her insanın hayatında bu nimet külfet
dengesi görebiliriz.
Fakat bu bazılarında daha belirgin olabilir.
Bir
kimse ne kadar külfete katlanmışsa hakkında o kadar ganimet takdir edilir.
Bu kaide fıkıhta pek çok ahkama kaynaklık etmiştir.
Mesela savaşta ölümü
gözü alarak düşmanla göğüs göğse çarpışan muharibe verilen mükafatla geri
hizmetlerde çalışana verilen aynı tutulmaz.
Aynı kuralı Allah'la münasebetlerimiz
açısından da düşünebiliriz.
Herkesin kendi kamet-i kıymetine ve kulluktaki
derinliğine göre Allah'a yakınlığı söz konusudur.
Bir insan kulluk yolunda
katlandığı sıkıntılar ölçüsünde Allah'a yaklaşır.
Allah'a yaklaştıkça mazhar
olacağı nimetler artar ve tabii ki bu ölçüde insanın sorumluluğu da fazlalaşır.
Kapının önünde duranla
koridorda tutulan, salona alınanla harem odasına alınan kimse aynı olmaz.
Kapının
önünde duran, durduğu yerin adabına riayet etmediği takdirde en fazla
bulunduğu yerden sokağa atılır.
Harem odasına kabul edilen ise şayet konumunun
hakkını vermez, mazhar olduğu iltifatlara karşı kadirşinas davranmazsa, iltifatların değerini
bilmezse Everes tepesinden Lut gölünün dibine düşer.
Meseleye şöyle bir farklı
misalle yaklaşabiliriz.
Allah bazı kimselere irşat ve tebliğ vazifesiyle
serfiraz kılar veya onları kitleleri yönlendiren önder ve liderler yapar.
Bu
durumda onlara düşen vazife sahip oldukları itibar ve krediyi, imkan ve
fırsatları çok iyi değerlendirerek insanları doğru yola sevk etmektir.
Fakat onlar bunu yapmayıp arkalarından yürüyen kalabalıkları yanıltır ve saptırırlarsa konumlarının hakkını
vermedikleri ve hatta bunu istismar ettikleri için üstlenecekleri günah yükü
de çok ağır olur.
Bir kişi bir konumu ihraz etmişse onun hakkını vermekle
mükelleftir.
Onun gözünün içine bakan, sözünü dinleyen ve ondan beklentisi olan
insanları yanıltmamalıdır.
Yanılmamak ve kimseyi yanıltmamak için
meşveretten de asla ayrılmamalıdır.
Hisleriyle hareket etmemelidir.
Kendisi
ailesinin, çoluk çocuğunun değil Allah'ın hesaplarını takip etmelidir.
Sürekli Allah'ı ve ruhu seyyidül enam'ı hoşnut edecek adımlar atmalı, icraatlar
yapmalıdır.
Kur'an ve sünneti kendine rehber edinmeli ve onlara kilitlenmelidir ki arkasına aldığı
insanları hayal kırıklığına uğratmasın, onların kuvve-i maneviyelerini bozmasın
ve onlara inkisar yaşatmasın.
Önemli konumları ihraz eden insanların
konumlarının hakkını vermeleri durumunda elde edecekleri mükafat büyük olacağı
gibi konum hainliği yapanların maruz kalacakları ceza da o nispette ağır
olur.
Bu sebepledir ki nebi-i ekrem efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
bir hadislerinde şöyle buyururlar.
Kıyamet günü insanlar arasında Allah'ın
en sevdiği ve ona en yakın olan kişi adil sultan, Allah nazarında en menfur
ve ondan en uzak olan kişi ise zalim sultandır.
Evet, üzerine aldığı ağır sorumluluğun
gereklerini bir hakkın eda eden, her hak sahibinin hakkına ulaşmasını sağlayan
adaletli yöneticilerin Allah katında mükafatı tasavvurlarımıza aşkındır.
Aynı
zamanda emanet olarak üstlendiği vazifeye ihanet eden, sorumluluğunu
aldığı insanlara adil davranmayan, Allah'ın kendisine verdiği imkanları
gerektiği gibi kullanmayan zalim yöneticilerin veballeri de çok ağır
olacaktır.
Elde edilecek mükafatlar ölçüsünde karşılaşabilecek sıkıntılar da büyük
olur.
O büyük ganimeti elde edebilmek için ceremesine katlanmak gerekir.
Talip
olunan kazanç ne kadar çoksa riski de o kadar büyük olur.
Cenab-ı Hak gözünüzü
belli ölçüde hakikate açmış, salih insanlarla birlikte hareket etme imkanı
bahşetmişse size düşen konumunuzun hakkını vermektir.
İçinde bulunduğunuz
şartları sürekli göz önünde bulundurarak bu durumda ne yapsam acaba nasıl bir yol
takip etsem demelisiniz.
Eğer ne yapacağınıza kendi aklınız
yetmiyorsa ortak akla başvurarak işin doğrusunu bulmaya çalışmalısınız.
Bazen siz konumunuzun hakkını verme adına hangi sebeplere müracaat
edeceğinizi araştırırken Cenabı Hak fevkaladeen lütuflarda bulunur ve
sevki-i sübhanisi ile size hayırlı bir yola sevk ediverir.
Esasen günümüzde
nail olduğumuz bunca nimeti başka türlü değerlendirmek hata olur.
Öte yandan
konumun hakkını vermek süreklilik ister.
İhlas kulesinin zirvesine çıkmak çok zor
olsa da sürekli orada kalabilmek daha da zordur.
İhlas kulesine tırmanmak için
bir birimlik bir gayrete ihtiyaç varsa orada kalabilmek için 10 birimliğine
ihtiyaç vardır.
Allah muhafaza buyursun oradan düşen bir insan Bediüzzaman'ın
yaklaşımıyla daha derin bir çukura iner.
Çıktığı kule ne kadar yüksekse düştüğü
çukur da o nispette derin olur.
Bu sebeple istikametin korunabilmesi için
sürekli tahkim ve tefşire, müjdelemeye ihtiyaç vardır.
Bir taraftan kimsenin
kuvve-i maneviyesini kırmamaya özen göstermeli.
Diğer yandan herkesin
kendisini sorgulamasını sağlamalıyız.
Allah'la münasebetimizi sağlam tutabilme
ve konumumuzun hakkını verebilme adına sürekli birbirimize hayırlık yapmalıyız.
Manevi beslenmeyi, okumayı, düşünmeyi, müzakereyi, derinleşmeyi ihmal
etmemeliyiz ki kıvamımızı koruyabilelim.
Bunların yanı sıra Allah bazen bize
farklı imkanlar bahşeder.
Mesela güçlü medya kuruluşlarına, en çok satan
gazetelere, en çok izlenen televizyonlara, en güzel eğitim müesseselerine sahip olursunuz.
Bu
durumda bunların da kendine göre bir şükür isteyeceğini, bu nimetlerin de hakkının verilmesi gerektiğini
unutmamanız gerekir.
Ortak hakla müracaat ederek elinizdeki imkanları en
rantable şekilde nasıl değerlendireceğiniz noktasında beyninizi zonklatmanız icap eder.
Bir taraftan
vermek istediğiniz mesajı doğru belirlemeli ve bunu da doğru bir üslupla sunmalı.
Diğer yandan da önünüzü kesmek
isteyen bir kısım muhalif ve düşmanlara fırsat vermemelisiniz.
Aksi takdirde
Allah bunların hesabını sorar.
Temkin ve teyakkus.
Soru: Ehli dünya Adem'e mahkum etmek
istediği bazı kimseleri dünyevi zaafları ve beşeri arzularıyla vuruyor.
Böyle bir tehlike karşısında Kur'an davasına gönül vermiş adammışlara düşen
sorumluluklar nelerdir?
Cevap: Emanete sahip çıkılması ve
vahdet-i ruhiyenin korunması açısından çok dikkat ve incelik gerektiren ve çok
farklı boyutları olan böyle hassas bir konuyu bütün detaylarıyla izah etmek
gerçekten zor.
Teorik olarak söylenen meseleleri hayata geçirmek bir o kadar daha zor.
Ben
aklıma gelen ve önemli gördüğüm bazı noktaları arz etmeye çalışayım.
Öncelikle soruda zikredilen realitenin farkında olmamız gerekir.
Düşmanlığa
kilitlenmiş bir kısım çevreler öteden beri ehli imanı rahat bırakmadıkları
gibi bundan sonra da bırakmayacaklardır.
Onlar müminleri sürekli kontrol edecek,
mercek altına alacak, adım adım takip edecek ve kesinlikle boş bırakmayacaklardır.
fırsatını bulduklarında onları etkisiz hale getirme ve bitirme adına ellerinden
geleni yapacaklardır.
Dolayısıyla Kur'an ve iman davasına
gönül vermiş insanların mercek altında tutulduklarının ve yakın takipte
olduklarının bilinciyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Bugüne kadar nicelerinin açıklarını
tespit ettikleri, tespit edemediklerini tuzağa düşürdükleri ve bir şekilde
itibarsızlaştırdıkları gibi bundan sonra da benzer oyunları oynamaya devam edeceklerdir.
Hile ve hudalarıyla bazen size bir Haziran fırtınası yaşatırlar.
Bazen de
bir şubat soğuğu.
Siz iftira ve karalamaların iç yüzünü ortaya çıkarıp
gerçeği aydınlatana kadar da amaçladıkları tahribatı yapmış olurlar.
Hakkınızda öyle bir algı oluştururlar.
Size karşı insanları öyle doldururlar ki
herkesin gayziyle oturup kalktığı bir atmosferde en masum işleriniz dahi
kirletilir, kirli gösterilir de bu çirkinliğe kurban gider.
Bazen bir Müslümanın hatasını ön plana çıkarıp büyüterek bütün Müslümanları ve
ardından da Müslümanlığı karalar, bazen de böyle bir gerekçeyle bir hareketi
bitirmeye kalkışırlar.
Dünya var olduğu günden bu yana iman
küfür mücadelesi devam etmiştir.
İyi, dürüst, imanlı ve ahlaklı insanların
yanında zalimler, münafıklar, fesatçılar hiç eksik olmamıştır.
Bundan sonra da bu tablo değişmeyecektir.
Bazen açık bazen gizli olarak birileri
menhus amellerini gerçekleştirme ve inananları yürüdükleri yoldan alıkoyma
adına ellerinden geleni yapacaktır.
Bize düşen vazife fitne ve fesada kilitlenmiş
bu gibi insanların varlığını hiçbir zaman göz ardı etmemek, hal ve hareketlerimizle hiçbir şekilde onlara
koz vermemektir.
Hatta belki inanan gönüller bir araya gelmeli, kafa kafaya
vermeli.
Bu konuda nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durmalı.
Bununla ilgili stratejiler geliştirmeli
ve birbirlerini uyarmalıdır.
Töhmet altında kalacağınız yerlerden
sakının.
Küfür ve dalalete, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanlara
malzeme vermemek ve onların işini kolaylaştırmamak için çok hassas
yaşamalı, asla temkin ve teyakkuzdan ayrılmamalıyız.
İfffet ve ismete bağlı yaşamak zaten vazifemiz, kulluk borcumuzdur.
Değil
haramlara dalmak ve günah işlemek zihinlerde soru işareti bırakabilecek davranışlardan bile uzak durmalıyız.
Nitekim hadis olarak da rivayet edilen bir sözde töhmet yerlerinden sakının
denilmiştir.
Bu söz her ne kadar hadis kriterlerine takılsa da çok önemli bir
prensip ortaya koyar.
Siz çok iffetli olabilirsiniz.
Fakat çirkin yerlerde
gezinirseniz birileri bunu tespit ederek aleyhinize değerlendirebilir.
Yaptığınız bazı şeylerde dini açıdan bir mahsur görmemeniz yeterli değildir.
Bunların yarın öbür gün karşınıza ne şekilde çıkacağını da hesap etmek
zorundasınız.
Önemsemediğiniz nice hareketlerinizle sizi vurabilirler.
Sadece sizi değil mensup olduğunuz hareketi de karalayabilirler.
Kendini Kur'an ve iman hizmetine adamış insanlar kendilerininki kadar birlikte
oldukları arkadaşlarının da şeref ve haysiyetlerini korumak zorundadırlar.
Bizim yüzümüzden onlara laf gelirse mesul oluruz.
Sırtımızda taşıdığımız
emanet adına ve talibi olduğumuz iman davası hatırına çok dikkatli yaşamak,
her adımımızı düşünerek atmak zorundayız.
Bugüne kadar nice yalan
doğruluk urbası giydirilerek piyasaya sürülmüş ve bununla nice temiz sular
bulandırılmıştır.
Nice samimi mümin olmadık iftiralarla karalanmıştır.
Bu tür kirli
operasyonların sebep olduğu tahribat sadece işin faili gibi gösterilen
kişilerle de sınırlı kalmamıştır.
Bu hadiseler dine karşı tavır alınmasına
yol açmıştır.
Bazı müminlerin şuursuzca yaptığı hatalar veya bilerek işlediği
günahlar dine vurmak isteyen çevreler tarafından büyük bir fırsat olarak
görülmüş ve değerlendirilmiştir.
Hiç kimsenin yaptığı bir kısım yanlışlar
yüzünden dine, diyanete söz söyletmeye, umum müslümanları karalatmaya hakkı
yoktur.
Yanlışlar her ne kadar şahsi gibi görünse de bir yönüyle umumun
hukukuna tecavüz demektir.
Hasseten dini temsil konumunda bulunan
kimseler başından sonuna kadar bütün hayatlarını peygamberane bir azimle,
ciddiyetle, titizlikle, ismet ve iffetle yaşamaya çalışmalıdır.
Bunun da ötesinde
onlar ehli dünyanın muhtemel saldırılarına hesaba katmalı.
Sui
istimal edilecek noktaları göz önünde bulundurmalı ve fevkalade bir basiret ve
ferasetle hareket etmelidirler.
Şüphe, töhmet ve suçlamalara sebep olma,
sui tevil ve tefsire uğrama, istismar edilme endişesi söz konusuysa dine göre
mahsurlu olmayan bir kısım mübah fiillerden bile uzak durmalıdırlar.
Bir müminin din ve diyanete laf gelmesin, içinde bulunduğu heyete zararı
dokunmasın diye ortaya koyduğu bu tür gayretler ibadet hanesine ve defter-i
hasenatına sebep olarak yazılır.
Çünkü onun bu hassasiyeti Müslümanlık adınadır
ve bu hassasiyetin altında Allah'ın rızası vardır.
Müslümanları mahcup etmeme, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nurani
mesajına toz kondurmama, İslam'ın dirahşan aydınlık çehresini karartmama
adına ne kadar hassas olsak yine de azdır.
Kendimizi hesaba çekme
Hesabını veremeyeceğimiz hiçbir davranışımızın
olmaması gerekir.
Hesaba çekilmeden evvel kendimizi burada hesaba çekmeli,
hayatımızı ciddi bir muhasebe duygusuyla yaşamalıyız.
Ta ki açığımızı yakalamak
için fırsat kollayan kötü niyetli insanlara koz vermeyelim.
Omuzlarımızda
taşıdığımız emanete hiyet etmeyelim.
Bediüzzaman Hazretleri sık sık kazandığı
paranın, giydiği elbiselerin, yediği yemeklerin hesabını vermiştir.
Bunun
altında böyle bir hassasiyet vardır.
Bazıları onun bu tür açıklamalarını
talebelerine güven telkin etmek olarak anlayabilir.
Bu bir yönüyle doğrudur.
Fakat meseleyi sadece bununla sınırlı görmemek gerekir.
Bunun yanında o daha
sonra hakkında ortaya atılabilecek bir kısım yalan ve iftiraların önceden önü
almıştır.
Yaşadığı hayatın milimi milimin hesabını vermek ve topluma karşı
şeffaf davranmak suretiyle gelebilecek her tür töhmet ve eleştiriye mani olmuş.
Yaşadığı nezih ifetli hayatı herkese bütün açıklığıyla göstermiştir.
Evet, Hazreti Pir bir taraftan olabildiğince sade ve basit bir hayat yaşamış, diğer
yandan yaşadığı bu basit hayatın defalarca hesabını vermiştir.
Bazıları bu kadarını fazla bulabilir ve böyle bir hassasiyetin insana hayatı
zindan edeceğini düşünebilir.
Fakat unutmamak gerekir ki cehennem
nefsin arzu ettiği, cennet ise nefse ağır ve zor gelen şeylerle çevrilmiştir.
İnsan nefsin önüne çıkan bu engelleri aşa aşa cennete ulaşacaktır.
Hele bir de
dini temsil etme konumunda bulunuyor ve önde görünüyorsanız çok daha fazla
zorluğa talip olduğunuzu unutmayacaksınız.
Çünkü sizin en büyük krediniz
güvenilirliğinizdir.
O krediyi kaybettiğiniz zaman artık sizi
kimse dinlemeyecektir.
Nihayetinde çoklarının kolunu kanadını
kırmış, yapılan nice güzel işi baltalamış olursunuz.
Kısacası katlanacaksınız.
Çektiğiniz her bir zorluğun sevap defterine kaydolacağını, öbür tarafta
mizanın bir kefesine konulacağını unutmayacaksınız.
Bilemiyoruz.
Burada
Allah için katlandığınız zorluklar, ötede karşınıza ne gibi sürprizler, ne
türden ilahi teveccühler şeklinde çıkacak?
Dünyada selameti sağlayan iki
söz.
Bediüzzaman Hazretleri Uhuvet risalesinde Hafız Şirazi'nin şu sözünü
nakleder.
İki cihanın rahat ve selametini iki şey
tefsir eder, kazandırır.
Dostlarına karşı mürüvvetane muaşeret ve
düşmanlarına sülhkarane muamele.
Buradaki dost tabirini geniş anlamıyla
düşünmek gerekir.
Kardeş, muhip, taraftar, sempatizan konumunda olan
insanlar da bir yönüyle bu kategoriye girer.
Hatta bazıları vardır ki iyi
günde yanınızda durur fakat kötü günler gelip çattığında zaaflarına yenik
düşerek size sırtını dönebilir.
bunları da sindirmesini, hazmetmesini ve
hoşgörüyle karşılamasını bilmeli ve Hafız-ı Şirazi'nin dediği gibi
mürüvvetten ayrılmamalısınız.
Bunun yanında kişi kendisine düşmanca
tavır alanları da idare etmesini, onlarla barış içinde yaşamasını bilmeli.
Hz.Ayşe'nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurur.
Allah bana farzları yapmayı emrettiği
gibi insanları idare etmeyi de emretti.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem burada insanları idare etmenin namaz kılma, oruç tutma, zekat verme,
hacca gitme seviyesinde bir emir olduğunu ifade buyuruyor.
Bunu emri bil
maruf nehyi anil münker kategorisi için de değerlendirmemiz mümkündür.
Aslında bunun adı siyasettir.
Arapça bir kelime olan siyaset her ne
kadar günümüzde olumsuz bir anlam yüklenmiş olsa da idare etme sanatı
demektir.
Çok farklı yönleri bulunan idare sanatı ciddi bir birikim ister.
İçinde yaşadığı çağı iyi okuyamayan ve çevresindeki insanların bakışını doğru
değerlendiremeyen birinin şartlara göre doğru tavır belirleyebilmesi
ve düşmanlığa kilitlenmiş insanları idare edebilmesi mümkün değildir.
Siyaseti idare sanatını bilen kimse mesela teferruata ait meseleleri kavga
vesilesi yapmaz.
Herkesi kendi karakteri, kabiliyeti ve yetiştiği
kültür ortamı itibariyle çok iyi tanır ve buna göre davranır.
Üzerine doğru
gelen çılgın bir sel bile olsa bir mecra bulur ya da açar ve onu
zararlaştırabilir.
Zararsız hale getirmenin de üstünde onu bir barajda toplayarak arkasından da
toprakla buluşturarak faydalı hale getirebilir.
Siyaset yani idare sanatı sadece
devletle ilgili bir mesele değildir.
Eğitimde, ailede, insani münasebetlerde,
toplumsal meselelerde de siyaset söz konusudur.
Hiç şüphesiz daire
genişledikçe insanları idare etmek de zorlaşacaktır.
Problemleri akıl ve diplomasi ile çözme,
düşmanlara karşı doğru bir ilmi siyaset takip etme asıldır.
Fakat yeterli
donanıma sahip olmayan ve bulundukları makamın hakkını veremeyen idareciler
hemen kaba kuvvet ve şiddete başvurur ve siyaset ilminin gereğini yerine getirmezler.
Konumlarını hak ederek kazanmamış, kademe kademe ilerlememiş, birden
sıçrayıp bir noktaya yükselmiş, yükseltilmiş insanlar bulundukları yerin hakkını eda edemezler.
Onlar her ne
kadar yüksek makamları temsil etseler de duygu ve düşünce açısından bulundukları
yerin çok gerisinde kalırlar.
Karşılaştıkları zorluklar veya düşmanların hile ve hutaları karşısında
çabuk tahrik olur.
Hislerine yenik düşer.
Ne zaman, nasıl hareket ettikleri
gerektiğini kestiremezler.
Bu sebeple temsil ettikleri konuma tereddüp eden
vazifeleri hakkıyla eda edemezler.
Ancak zamanla rüştünü ispat eden, yavaş yavaş
olgunlaşarak yükselen ve aldığı vazifeleri başarıyla yerine getiren
insanlar konumlarının hakkını verebilir.
İstihdam edildikleri her işi Allah'ın
izniyle falso yapmadan başaracak potansiyelleri vardır.
Eğri
büğrü yollarla hakka varılmaz.
Hafız-ı Şirazi'nin sözü bugünün Müslümanları için daha bir önem kazanmıştır.
İhtilaf ve çatışmaların hiç eksik olmadığı, şiddet ve radikalizmin
İslam'ın drahşan çehresini kirlettiği günümüz dünyasında Mevlana, Yunus Emre ve Bediüzzaman gibi
davranmaya, döve elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz mukabelede
bulunmaya ihtiyaç var.
Müslümanlar her tür kabalığa ve saldırıya göğüs
germesini, zorluk ve sıkıntılara katlanmasını bilmelidirler.
Her ne kadar son asırlarda Müslümanların
ülkeleri işgal edilmiş, toprakları elinden alınmış, idare sistemlerine
dokunulmuş ve kaynakları sömürülmüş olsa da bu onları tepkisel ve radikal
davranmaya sevk etmemelidir.
Bunlar temsil ettikleri değerlerin hatırına
İslami düşünceyi olması gereken noktaya yönlendirerek tüm dünyada barış
köprüleri kurmaya, sulh adacıkları inşa etmeye çalışmalıdırlar.
Bu konuda
günümüzde öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki, kimileri devletten bağımsız kafasına
göre istiklal mücadelesi başlatıyor.
Kimileri canlı bombalarla çoluk çocuk,
yaşlı kadın demeden masum insanları öldürmenin adına cihat diyor.
Hakta
mutabakat sağlayamadığından herkes kendine göre bir hak arayışına giriyor
ve kendine göre bir mücadele şekli ortaya koyuyor.
İstiklal ve hürriyet peşinde koşsa bile
asla maksadına ulaşamıyor.
Bilakis ortaya kargaşa ve anarşi çıkıyor.
Hatta
kin ve nefretler körüklenerek İslam düşmanlığına sebep olunuyor.
Hak olmayan
bu tür eğri büyürü yollarla hakka varılamaz.
Hazreti Pirin ifadesiyle her
hakkın her vesilesi hak olmayınca hak olan bir maksuda batıl yollarla
ulaşılmaya çalışılınca ortaya konulan bütün mücadeleler akamete maruz kalıyor,
sonuca ulaşamıyor.
Halbuki hakka ulaştıran yolların da hak olması gerekir.
Eğer biz hakkı hedeflemiş,
gözümüzü ilah-i kelimetullah'a dikmiş ve tüm insanlığın bir sevgi atmosferi
içinde bir araya gelmesini gaye-i hayal haline getirmişsek, makyavelist
düşüncelerle bu hedefimize varamayacağımızı bilmeliyiz.
Bu konuda kendi kafamıza göre yol ve
metotlar uyduramayız.
Öncelikle Kur'an ve sünnetin önümüze koyduğu ilke ve
prensiplere sonrasında da günümüz insanlığının büyük mücadeleler
neticesinde elde ettiği evrensel insani değerlere uygun hareket etmek
zorundayız.
ortak paydalarda anlaşma.
İnsanlığın üzerinde ittifak ettiği
evrensel faslı müştereklerin ortaya çıkarılması ve bunlar etrafında bir
araya gelinmesi her zaman olduğu gibi günümüzde de takip edilmesi gereken
önemli bir siyaset tarzıdır.
Kur'an'ın ehli kitaba hitaben söylediği gibi
farklı duygu ve düşüncelere sahip olan insanlarla ortak noktalar çok iyi tespit
edilerek gelin şunlarda anlaşalım denilebilmelidir.
Bu dünya çapında bir sulh ve selahın
sağlanması adına takip edilmesi gereken çok önemli bir idare anlayışıdır.
Kur'an
şöyle buyurur.
Resulüm de ki: "Ey ehli kitap, buyurun gelin.
Sizinle aramızda
müşterek şu noktada buluşalım.
Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim.
Ona hiçbir
şeyi eş tutmayalım.
Allah'ı bırakıp da insanları rainmeyelim.
Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse işte o zaman şahit olun ki biz Müslümanlarız.
Bu ahde teslim
olanlarız deyiniz.
Bediüzzaman Hazretleri ayet-i kerimede
geçen ehli kitap ifadesine ehli mektep şeklinde mana veriyor.
Söz konusu ayette
Hristiyan ve Yahudilere kendilerine indirilen kitabı okuyup anlamalarına
gönderme yapılarak aslında bir yönüyle iltifat ediliyor.
Diğer bir yönden bu
ifade aynı zamanda onlara ciddi bir ikazdır.
Adem sizin elinizde kitabınız
var ve onu okuyorsunuz.
O halde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle
değil okumuş elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.
Arkasından Cenabı Hak her iki tarafın da üzerinde uzlaştığı ortak bir söz
etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor.
Nedir bu ortak kelime?
Sadece Allah'a kulluk yapmak.
Ayet hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif
yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor.
Çünkü detaya inildikçe
ihtilaflar ortaya çıkacaktır.
Tüm bu hatta temel esaslarda mutabakat sağlama imkanı
varken detayda ihtilaf etmek doğru değildir.
Farklı din ve kültürlere sahip
insanların anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabidir.
Fakat
tartışma ve çatışma doğuracak meseleler söz konusu edilmeden müşterek noktalarda
anlaşılabilir.
Yani karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan kendi
doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.
Selim vicdan ve akıllar
Kur'an'ın yukarıdaki gibi çağrılarına itiraz etmezler.
Bu yüzden önemli bir
misyonun temsilcisi olan insanların hep bu espri içinde hareket etmesi çok önemlidir.
Vahdet-i ruhiyenin gönül birliğinin sağlanması buna bağlıdır.
Senelerden
beri rahnedar olduğumuz zarar görmüş bir kaleyi birden tamir edemezsiniz.
Tahrip
kolaydır fakat bir şeyi aslana uygun şekilde restore etmek çok zordur.
Günümüzde kalpler, vicdanlar, akıllar çok zedelendi.
Tahrip çok büyük oldu.
İnsanların birbirine karşı güvenleri kalmadı.
İnsanların yeniden çok
rahatlıkla güven içinde yaşayabilecekleri bir atmosfer oluşturma ciddi bir gayrete bağlıdır.
Eğer dünyaya
sunacağınız bir mesajınızın olduğuna inanıyorsanız önce en yakın dairede
sonra yavaş yavaş dışarıya doğru açılarak insanlarla faslı müştereklerde
anlaşarak işe başlamalısınız.
Hiçbir yerde probleme sebebiyet vermemeli.
Dünyevi mücadelelerin içine
girmemeli, çatışma ve ihtilafa neden olacak meselelerden uzak durmalısınız.
Çünkü dünyanın kardeşçe yaşamaya, paylaşmaya, huzur ve barışa ihtiyacı
var.
İmtihan ve Hakta Sebat.
Her halimiz ve tavrımızla iman, ihsan, ihlas, yakin
ve rıza kahramanı olmaya çalışmalıyız.
Bütün bir hayatımızı bu unsurlarla bir
dantela gibi işlemeliyiz.
Asıl derdimiz, hedefimiz, işimiz bu olmalı.
Her bir
davranışımızın Cenabı Hakk'ın marziyat-ı sübhaniyesine muvafık olması için çok
yalvarmalıyız.
Onun rızasına uygun düşmeyen hiçbir şeye
razı olmamalıyız.
Farz-ı muhal şayet o bizim insanları cennete götürmemizden,
Firdevs'in kapısını açmamızdan razı değil.
Bunu bile arzu etmemeliyiz.
Gerçi
bunlar bizim boyumuza aşkın konulardır.
Fakat bir hakikati dile getirme adına
farzı muhal şeklinde kayıt düşerek söylenince zannediyorum mahsuru
olmayacaktır.
Evet, En önemli husus yapıp ettiğimiz
şeylerden Allah'ın razı ve hoşnut olması.
bizim de sürekli onun rızasının
peşinde koşmamızdır.
Ancak her zaman bu talebimizde başarılı olamayabiliriz.
İnsan olmamız ve nefis taşımamız itibariyle yer yer hatalar yapabiliriz.
Bununla birlikte falsolarımız bizi böyle yüksek bir duygu ve düşünceyi sürekli
bir dizeb etmekten, tekrarlamaktan alıkoymamalıdır.
Düşsek, sürtsek bile hemen ayağa
kalkmalı ve yine Allah'ım iman, ihsan, ihlas, rıza, aşkı iştiyak demeye devam
etmeliyiz.
Hayatımızı bu yüce gaye etrafında örgüleli, Allah rızasını elde
etmeyi biricik maksadımız haline getirmeliyiz.
Yatıp kalkıp sürekli Allah'ım seni
görüyor gibi kulluk yapmaya, senin tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşamaya, muradın istikametinde adım
atmaya muvaffak eyle ve beni bu mülahazalardan bir an dur eyleme, uzaklaştırma diye yalvarmalıyız.
Nebi-i Ekrem Efendimiz Aleyhi Ekmelü Taha'ya bir hadis-i şeriflerinde her
Ademoğlunun hata işleyeceğini, hata işleyenlerin en hayırlısının da tövbe
edenler yani hatasından dönmesini bilenler olduğunu ifade buyuruyor.
Herkesin tabiatında onu hataya sevk edecek bir kısım genler vardır.
Ne var
ki düşüp kalkmalar, üst üste yapılan falso ve fiyaskolar kemal ciddiyetle
doğrunun arkasında olmaktan bizi alıkoymamalıdır.
Zira kul olmanın gereği budur.
İnsan bir
an için nefsine uyabilir, hata edebilir fakat asla orada kalmamalı.
hemen tövbe
ve istiğfarla rabbine yönelmelidir.
İnsan olma potansiyelinin inkişafı yani
hakiki insanlığa yükselme, oradan da insan-ı kamil zirvelerine çıkabilme
şart-ı adi planında irademize, ceht ve gayretimize, teyakkuz ve temkinimize
emanet edilmiştir.
İnsanlık olarak çok kritik bir zaman diliminden geçmekteyiz.
Kötülüğe ve
fenalığa götüren kapılar ardına kadar açılmış durumdadır.
Şeytan boş durmuyor.
Ayağımızı kaydırmak ve bizi rabbimizden uzaklaştırmak için çırpınıyor.
Hakka
çağıran sesler ise çok cılız çıkıyor.
Çokları batılın bayraktarlığını yapıyor.
Hem de sureti haktan görünerek.
Kafalar karışık, himmetler sarsık.
Kavga ve
çatışmalar hiç bitmiyor.
Dünya sevgisi kalpleri esir almış.
Bunca keşmekşlik
içinde kalbi selim, hissi-i selim ve aklı-ı selim ile hareket edebilmek ve
rıza yolundan ayrılmamak zorlardan zor.
Saldırılara nasıl karşılık vermeliyiz?
İlah-i kelimatullah'ı dert edinen adanmışların imtihanı çok büyüktür.
Ne düşmanların imansız ve amansız saldırıları ne de dostların vefasızlık
ve hazımsızlıkları biter.
Türlü türlü zorluk ve sıkıntılarla imtihan olurlar.
Şeytan da bunları asla boş bırakmaz.
Bütün bunlar karşısında doğru yerde
durabilmeleri, istikametlerini koruyabilmeleri çok önemlidir.
Şeytan böylelerini boş
bırakmaz.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle mühim ve büyük umuru
haliyenin çok muzur manileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok
uğraşır.
Mesela şeytan yapılan hakaretleri ve saldırıları öndlerine koyarak haydi siz de benzer şeyler
söyleyin.
Onların yaptıklarının aynısını yapın.
Bunca haksızlık karşısında sükut
mu edeceksiniz? diyerek onları kışkırtır.
Nefislerine uyup şeytanın bu
dürtüleriyle hareket etmeye başlarsa kazanma kuşağında kaybederler.
Gerçekten bugüne kadar birileri aynısıyla nakletmeye bile terbiyemizin müsaade etmeyeceği şeyler söylediler.
Demedik şey, atmadık iftira, söylemedik yalan bırakmadılar.
Türkçe sözlüklerde
bile bulmakta zorluk çekeceğimiz hakaret ve küfürleri ettiler.
Lanetler okudular.
Densizliğin her türlüsünü yaptılar.
Sözde kalmayıp türlü türlü zulümler,
gadirler itikap ettiler.
Gönüllüler hareketini günah keçisi ilan ettiler ve
ne kadar suç ve günah varsa ona yüklemeye kalktılar.
Karalama adına hiç
olmayacak isnatlarda bulundular.
Yakın zamanda işlenmiş ne kadar suç varsa
hedef tahtası haline getirdikleri bir hareketin sırtına yüklemek suretiyle
işin içinden sığrılmaya çalıştılar.
Onların deyip ettikleri şeyler
Amnofis'in Hz.Musa'ya dediklerini çoktan geçmiştir.
Kanaatimce ne Lenin, ne
Stalin ne de başka diktatörler bu ölçüde ağız bozmuş, insanlara bu ölçüde hakaret
ve küfürler etmişlerdi.
Ne diyelim? Herkes karakterinin gereğini
sergiler.
Birileri hınçlarının gereğini yerine getirebilir.
İntikam hisleriyle
hareket edebilir.
Zulüm ve gadirler işleyebilir.
Ama başkalarının gırtlağına kadar günaha
gömülmesi sizin de günah işlemenizi mübah kılmaz.
Başkalarının size ağzı alınmayacak
şeyler söylemesi sizin ağzınızı bozmanızı gerektirmez.
Kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın biz kendimiz
olarak düşünmeli, kendimiz olarak yazmalı, kendi karakterimizi muhafaza etmeliyiz.
Kimsenin terbiyemizi ve
üslubumuzu bozmasına müsaade etmemeliyiz.
Namus ve haysiyetimizi
korur gibi terbiye ve üslubumuzu da korumalıyız.
Başkaları bu konuda hassas
olmayabilir.
Bu bizi hiç alakadar etmez.
Zira Kur'an'ın ifadesiyle hiç kimse bir
başkasının yükünü yüklenmez.
Herkes kendi vebaliyle ahirete gider.
Yine
Kur'an'ın ifadesiyle bize düşen kendimize bakmaktır.
Biz doğru yolda oldukça yolunu şaşırmışlar bize zarar
veremez.
İncinme incitenden.
Her şeye rağmen bize centilmence ve
civan mertçe davranmak düşüyor.
Yapılan kötülük ve fenalıklar karşısında
hislerimize hakim olmak, marzi-i ilahiye uygun düşmeyecek söz ve tavırlardan uzak
durmak zorundayız.
Aleyhimizde söylenen sözleri Cenabı Hakk'ın bizim ruh ve kalp
dünyamıza yerleştirdiği manevi enzimlerle eritmek suretiyle Ademe'e
mahkum etmeliyiz.
Maruz kaldığımız bütün bu olumsuzluklar bize çizgimizi terk ettirmemeli.
İman,
ihsan ve ihlas mülahazalarıyla telif edilemeyecek her tür davranışa karşı
mesafeli durmalıyız.
Biz durmamız gereken yerde durduğumuz, konumumuzun
hakkını verdiğimiz sürece pespaye insanların her gün maşeri vicdan pazarlarına sürmeye çalıştıkları
metaları rağbet görmeyecektir.
Zira bunların bir kıymet-i harbiyesi de
yoktur.
Alvar imamı şöyle der:
"Aşık der incitenden,
incinme incitenden.
Kemalde noksan imiş incinen incitenden.
Varsın başkaları inciten olsun.
Biz incitmemeye hatta elimizden geliyorsa
incinmemeye bakmalıyız.
Çünkü bizim dünya adına bir talebimiz yok.
Dünya
adına beklentisi olan geldikleri makamları beğenmeyerek sürekli gözünü yukarılara diken insanlar gözünü
diktikleri makamları elde etme adına her melaneti işleyebilirler.
Hatta
yürüdükleri yolda kendileri için engel gördükleri insanlara yapmadık kötülük
bırakmayabilirler.
Lakin Allah'ın rızasından başka bir şey düşünmeyen, ilah-i kelimetullah'a gözünü
diken, nam-ı Celil-i Muhammediyi dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedefleyen adammışlar, asla onlar gibi
olamazlar.
Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi yıllardan beri aleyhimde
yazı yazan insanlara şahsi haklarımı helal ettim ve yanımdakilerini de buna
şahit tuttum.
Bize yapmadık kötülük bırakmayan zalimleri ahirette hakkına
girdikleri insanların günahlarını yüklenmiş.
Ağır veballer altında iki bütnüm olmuş.
İlim ilim iner vaziyette
görsem ona da yüreğim dayanmaz ve kendi şahsımla alakalı hakları helal ederim.
Fakat Allah'a ait başkalarına ait haklar varsa onları affetmek bizi aşar.
Bir
hakkı ancak hak sahibi affedebilir.
Evet, Bizim yegane gaye-i hayalimiz
gönüller sultanının sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır.
Allah
Resulü sallallahu aleyhi ve sellem gönüller sultanı olarak yaratılmıştır.
Onu bütün gönüllerin sultanlığına taşımak bizim asli vazifemizdir.
Bunun dışında bir hedef peşindeysek bir gün biz de bir yerlerde küçük bir
idareci, vekil, iktidar sahibi olalım gibi basit mülahazalar içindeysek hiç
farkına varmadan Allah'tan uzaklaşmış oluruz.
Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez.
Fakat şuna katiyen
inanmalıyız ki Allah kendi yolunda yürüyenleri asla yüzüstü bırakmaz.
Elbette bu kutsi yolun yolcuları da fırtınalara, tsunamilere maruz
kalabilirler.
Zira belalar ve felaketler bu yola revanların değişmez kaderi
olmuştur.
Eğer hususiyetlerini bilerek bu yola girmişseniz bunlara katlanacaksınız.
Bazen Firavun ve Nemrutlardan çekeceksiniz.
Bazen din düşmanlarından,
bazen münafıklardan, bazen de sizinle aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye baş
koyan ya da öyle görünenlerden.
Çekme sizin kaderiniz, çektirme de
onların huyları olacak.
Allah'a ahdü peymanımız var.
Yolumuzdan dönmeyeceğiz.
Bir gün döneceksek Allah bizi daha fazla yaşatmasın.
Bütün bunları bilerek bu
yolda iseniz neyle karşılaşırsanız karşılaşın dişinizi sıkıp
sabredeceksiniz.
Çünkü sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.
Yalancılar ve
yamacılar.
Bediüzzaman Hazretleri güzel görenin güzel düşüneceğini, güzel düşünenin ise
hayatından lezzet alacağını ifade eder.
En olumsuz zaman ve şartlarda bile
insanın bu bakış açısını koruyabilmesi en negatif hadiselerin bile güzel
yanlarını görebilmesi çok önemlidir.
Çünkü zahiri yüzleri itibariyle çirkin
ve kötü görünen nice hadise vardır ki onların altında güzellikler sakladır.
Bu
itibarla zamandan, olaylardan, sıkıntı ve meşakkatlerden şikayet etmemelidir.
Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şuesinin kalmadığı, her şeyin renk
attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı dönemlerde dahi elden
geldiğince hadiselerin güzel ve olumlu yönlerini görmeye çalışmak gerekir.
Biz
hayır veya şer gördüğümüz hususlarda yanılabiliriz.
Hayır zannettiğimiz şeyler şer, şer
zannettiklerimiz de hayır olabilir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim bu hususu net
olarak şöyle ifade eder.
Ve asekrahu
şey ve hrun lek ve enbu şey ve h şerr
lek vallahu yem ve entemû.
Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı, sevip arzu ettiğiniz bir
şey de sizin için şerli olur.
Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İnsanlık
hemen her dönemde bir kısım imtihanlara maruz kalmıştır.
Özellikle peygamber
yolunu yol edinenler neredeyse hiç rahat yüzü görmemişlerdir.
Bazen kafirler, bazen de küfür sıfatları taşıyan müminler onlara hayatı dar
etmişlerdir.
Maalesef tarihte ve günümüzde mümin görünen niceleri muhalif
ve düşman belledikleri kesimleri sindirmek, ezmek ve yok etmek için akla
hayale gelmedik zulümler işliyorlar.
Menfur hedeflerine ulaşabilmek için her
vesileyi meşru görüyor, her yola başvuruyorlar.
Başlıca silahları ise yalan, iftira ve
karalama.
Bu halleriyle mümin olduklarını iddia etseler de küfre ait
vasıflar taşıdıklarına şüphe yok.
Hazreti Pir'in dediği gibi her kafirin
her sıfatı kafir olmadığı gibi her müminin her sıfatı da mümin değildir.
Mesela yalan bir küfür sıfatıdır.
Bir mümin yalan söylüyor, yazıyorsa küfre
ait bir sıfat taşıyor demektir.
İnsan bir kere yalan söyleyince küfre ve
nifaka doğru bir adım atmış ve imandan da bir adım uzaklaşmış olur.
Yalan
söyleyen kişi namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de küfre ait bir hususiyeti
üzerinde taşımaktan kurtulamaz.
Hele bir de bu yalanını medya vasıtasıyla çok geniş kitlelere
ulaştırıyor ve silinmeyecek şekilde arşivlere kaydediyorsa katmerli bir günah işliyor demektir.
Maalesef
günümüzün bazı siyasileri bile bile yalan söylüyor.
Bu yalanlarını durmadan
tekrar ediyor.
medyada onların bu yalanlarını yine yalan olduğunu bile
bile geniş kitlelere duyuruyor ve gelecek nesillere intikal ettiriyor.
Hatta bazen şerh ve haşiyelerle bu yalanı daha da köpürtüyor, büyütüyor.
Dolayısıyla bunlar birkaç kişiye söylenmiş basit bir yalan olarak kalmıyor.
Belki milyonlara ulaşıyor.
Yani milyonlarca kafa karıştırılıyor.
Milyonlarca zihin ifsat ediliyor.
Bu yalancıların bir de yamacıları var.
Yalancılar ne zaman inanılması zor bir yalan ortaya atacak ve kitlelerde
tereddüt hasıl edecek olsalar hemen yamacılar devreye giriyor.
Onların yalanlarına payandalar buluyor.
İnanılması zor yalanları tevil ve yorumlarıyla kitlelere makul göstermeye
çalışıyorlar.
Sürçü lisan oldu.
Maksadını tam izah
edemedi.
Esasında onun asıl demek istediği şu idi." diyerek yalancıları
toplum nezdinde aklamaya, temize çıkarmaya çalışıyorlar.
Bu durum
yalancıları daha da cesaretlendiriyor ve bu defa daha büyük yalanlar söylüyorlar.
Yalancılarla yamacıların bu yardımlaşması sayesinde nice masumlar mücrim gösteriliyor.
Onların
itibarlarıyla oynanıyor ve ne zulümler ne zulümler irtikap ediliyor.
Kitlelerin cehaleti ve muhaetsizliği de yalancılara ayrı bir cesaret veriyor.
Onlar bu yalanlarıyla halkın efkarını ifsat ediyor, toplumu paramparça hale
getiriyorlar.
Sıklıkla ifade ettiğimiz gibi herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Demek ki düşünce kuluçkalarının altında yatan yumurtalarda haset ve
çekememezlikler, kin ve düşmanlıklar gizliymiş.
Meğer gizledikleri sinsice
düşüncelerinin gereklerini yapacak bahaneler peşindelermiş.
Bir harekete karşı kıskançlıkla kıvranıp
duruyor ve içlerindeki eracifi dökmenin yollarını arıyorlarmış.
Bu sebepledir ki ellerine imkan ve fırsat geçer geçmez masumiyetlerinden
kendilerinin de şüphe duymadıkları on binlerce insanı yalan ve iftiralarla
mücrim gibi göstermeye kalktılar.
Akla hayale gelmedik hakaret ve küfürler
ettiler.
Aslında bir endam aynasının karşısına geçip baksalar söyleyip
ettikleri şeylerin numara ve drobunun kime uyduğunu çok iyi göreceklerdi.
Bütün bunlar karşısında bize düşen vazife peygamberane ve velayetkerane bir
azimle sarsılmadan ve paniklemeden yolumuza devam etmek, yaşanan
sıkıntıların ardındaki saklı güzellikleri görmeye çalışmaktır.
Zira bunlar bizi güzel düşüncelere,
güzel düşünceler de hayattan lezzet almaya sevk edecektir.
Yapılan hakaretleri aldırmadan, kimseye
küsmeden, gönül yıkmadan ve gönül koymadan işimize bakmalıyız.
Mevla
görelim neyler, neylerse güzel eyler.
Her hırıltı ve humurtuya laf
yetiştirmeye kalkarsanız vaktinizi ve enerjinizi boşa tüketmiş olursunuz.
Üstelik işlerinde profesyonelleşen yalancı ve yamacılarla da başa
çıkamazsınız.
Onlar her gün karşınıza yeni yeni
düzmece sözlerle çıkarlar.
Ne yalanları biter ne de bunlara getirdikleri
tevilleri.
Zihnimizi bu tür olumsuzluklarla yoracağımıza
şimdiye kadar yapağimiz güzel işlere devam etmeliyiz.
İnsanla meşguliyet adına alternatif
yollar bulmalıyız.
Himmetimizi ali tutmalı.
Birlerimizi bin yapmanın yoluna
bakmalıyız.
Bu yapılan işlerle ne olacak ki demeden en ufak bir kıpırdanışı küçük görmeden
elimizdeki imkan ve fırsatları çok verimli değerlendirmeye çalışmalıyız.
Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz.
Biz
yaptığımız hizmetleri kendi küçüklüğümüze bağlamamalıyız.
Her şey
Allah'ın elindedir.
O murat buyurduktan sonra damlalardan deryalar meydana
getirir.
Önemli olan maruz kalın ağır imtihanları rıza ve sabırla
karşılayabilmek ve ahirete alacaklı gidebilmektir.
Bazen şeytan biz bugüne kadar hiçbir
ödül beklemeden adanmışlık ruhuyla sürekli koşturduk.
Malımızdan ve
canımızdan fedakarlıkta bulunduk.
karşılığı bu mu olmalıydı şeklinde
aklımıza farklı düşünceler getirerek bizi şikayete sevk edebilir.
Allah
karşısında kulluk şuuruyla bağdaşmayan bu tür düşüncelere girmemenin yolu bizim
için birer rehber ve rehnüma kılavuz olan peygamberlerin hayatına bakmak, onlara
iktida etmek, onların peşinden gitmektir.
Şunu unutmamalıyız ki
Allah'ın en çok sevdiği kullarının en ağır imtihanlara uğraması kadimden bu
yana devam edeelen bir adet-i ilahiyedir.
Yani Allah'ın değişmeyen bir
kanunudur.
Kur'an'da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa onların
imtihanların en ağırına maruz kaldıkları ve bütün bu imtihanları sabır ve rızayla
göğüsledikleri görülür.
Allah bizleri de onların yoluna tabi olan baba
yiğitlerden eylesin.
Rabbaniler.
Youtube
Soru:Kur'an'da geçen rabbani kelimesi
ne anlama gelir? Rabbaniler kimlerdir? Rabbanilerin vasıfları nelerdir?
Cevap: Sözlükte Rabbe kulluk eden din adamı manasına gelen rabbani kelimesi
tefsirlerde arif-i billah, hikmet ve ilimle donatılmış hakeri olarak tarif
edilmiştir.
biraz daha açarak rabbani ifadesini Allah'ın rızasını hedefleyen, metafizik
mülahazalara ve maneviyata açık yaşayan, hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak kalp
ve ruhun derece-i hayatında seyrü seyahatte bulunan hak eri şeklinde de
tarif edebiliriz.
Tasavvufta yer alan seyir ilallah, seyir
fillah, seyir maallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade
eder.
Farklı bir yaklaşımla Rabbani inandığı dava uğruna kendi arzu ve
isteklerinden vazgeçmiş, her şeyi Cenabı Hakk'ın hesap ve planlarına bağlamış,
emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatını bu istikamette sürdürmeye
azmücehd etmiş mümine denir.
Evet, Rabbani bu manada Rabbe bağlılığı
şahsında yaşayan olgun bir mümin olmasının yanı sıra o ufka ulaşma
yolunda başkalarına da rehberlik eden kamil mürşittir.
O Cenabı Hakk'ın rububiyet dairesini nazar-ı itibarı alarak insan olarak
yaratılan potansiyel insanları hakiki insan haline getirmeye gayret eden bir
rehberdir.
Bu sebeple ehlullah'a hakiki terbiyecilere, mürşitlere rabbani
denmiştir.
İmam Rabbani'ye Rabbani denmesinin sebebi de budur.
Rabbaniler
öyle bir eğitim kadrosudur ki kainatta cari kanunlara uygun hareket eder,
insanlara yaşamasını öğretir.
Bu meşeriyi temaşa etmelerini, bu kitabı
okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlar.
Rabbani kelimesi Kur'an-ı Kerim'in üç ayetinde geçer.
Maide 44 ve 63. ayetlerde ehli kitabın rabanilerinden bahsedilir.
Ali İmran suresindeki diğer ayet ise
bütün peygamberlerin muhataplarını rabbani olmaya çağırdığını ifade eder.
Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka Allah'la beraber bana da kul
olun demesi düşünülemez.
Bilakis o, okuyup başkalarına da okuttuğunuz,
öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbani olun." der.
Herkes kendi kabiliyetinin
müsaade ettiği ölçüde rabbani olabilir.
Kendi arş-ı kemalatına yükselebilir.
Fakat bunun için bir kısım manevi sistemlerini harekete geçirmesi, his ve
heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, hakkın rıza ve hoşnutluğunu
kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsi hesaplarından vazgeçerek bütün
hayatını Allah'ın hesaplarına göre planlaması gerekir.
Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedi bir düşmanı bulunan
insanın rabbani olabilmesi kolay değildir.
Ciddi bir mücadele ve mücahede
gerektirir.
Böyle bir yola giren kimse Allah'la münasebetlerini çok güçlü
tutmak zorundadır.
Kendi mülahazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı
anda onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir.
Diyelim ki nafile
bir namaz kılıyor.
Eğer içine Allah mülahazası dışında başka bir mülahaza
karışıyorsa namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra
yeniden namaza başlamalıdır.
Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz.
Fakat rabbani olmak isteyen
bir insan kendini Allah'a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlası yakalamaya,
gönlünü Allah'a vermeye mecburdur.
Kur'an-ı Kerim'de geçen rabbani
kelimesine benzeyen bir başka sözcük de ribbidir.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla
beraber birçok ribbi mücadele verdi, savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına
gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar.
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Tefsirlere bakıldığında ağırlıklı olarak ribbi kelimesine kökeninden hareketle
iki farklı mananın verildiği görülür.
Birincisi büyük topluluklar.
İkincisi
ise kendini Rabbe adamış kimseler.
İkinci manada ribbi kelimesi rabbani
kelimesine benzer.
Bazı müfessirler ikisinin arasında şöyle bir farktan
bahsederler.
Rabbi kendini Allah yoluna adamış herkese denirken rabbani aynı
zamanda mürşitlik vasfına da sahip kimselere denir.
Demek Rıbbi ila-i kelimetullah davasına
kendini aday Allah'ın adının dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç
duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan
ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu
erleri denir.
ayette ilah-i kelimetullah davasına
adanmış kimselerin yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan
ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık göstermeyecekleri,
düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor.
Çünkü onlar yürüdükleri yolun
zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahd etmişlerdir.
Bunlar hayatları boyunca hep bu sözlerine bağlı yaşarlar.
Temsil
ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar.
Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler.
Asla
ne zaman bu işten sıyrılacağız düşüncesine kapılmazlar.
Yaşadıkları sıkıntılar karşısında
onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür.
innem eşku ve huzni ilallah.
Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah'a arz ediyorum.
Evet, Allah'a inanan bir insan sadece onun karşısında secde ve rükuya gider.
sadece onun huzurunda yüzünü yerlere sürer.
Bu payeyi elde etmiş bir müminin
başkalarına kul köle olması, başkaları karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi,
vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez.
O Bediüzzaman Hazretleri
gibi ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam." der.
Hiçbir şey karşılığında
bağımsızlığını feda etmez.
Allah'tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım
dilenmez.
Rıbbilerin anlatıldığı ayet-i kerimenin sonunda Cenabı Hakk'ın
sabredenlerle beraber olduğu ifade buyuruluyor.
Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki o
asla sizi zayi etmez.
Burada efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kendisine
yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan muhterem kızını teselli etmek
için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz.
Ağlama ciğer parem.
Allah senin babanı
zahiye etmeyecektir.
Bir sonraki ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor.
Ve
illabiren
ve israfen fi emrine ve akdirin.
Evet, Bu durumda düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı,
kan revan içinde kaldıkları zaman onların dudaklarından dökülen yalnızca
şu kelimeler oldu.
Ey Rabbi kerimiz, günahlarımızı ve içine düştüğümüz
aşırılıklarımızı affeyle.
Bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve fıtratlarındaki
inanma istidadını kendi iradeleriyle küreltmiş.
neticesinde gözleri görmez,
kulakları duymaz ve kalpleri işlemez hale gelmiş küfrü küfran içindekilere
karşı bize yardımcı ol." Bu iki ayet-i kerimede kendini Allah'a adanmış insan
potresi çiziliyor.
Böylece onların ne düşündüklerini, ne dediklerini,
kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenabı Hak'a nasıl teveccüh ettiklerini,
zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz.
Ortaya konan bu portreten hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi
ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasında farkı görebilir.
Allah yolunun adanmışları
olup olmadığımızı anlayabiliriz.
Rabbanilik ile adanmışlık bir vahidin
iki yüzü gibidir.
Bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır.
Rabbanilik
içte derinleşmeyi Allah'la kalbi irtibatı ifade ederken rabbilik daha
ziyade dışı açılımı Allah'ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir.
Rabbani olmadan tam manasıyla
adanmış da olamazsınız.
adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti elde edememişseniz bu seferde rabanilik
yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz.
Bunların birindeki kusur diğerini de
etkiler.
Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki
etmiş olabilirsiniz.
Ama rızaya tam kilitlenememişseniz ilah-i kelimetullah davasında da
eksikleriniz olur.
Hasılı kelam mümine düşen vazife, bir
taraftan kalbi ve ruhi hayata tam kilitlenmesi, havas-ı zahire ve batinesi
ile iç ve dış duygularıyla hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini
adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi bu konuda hep adanmışlık
ruhuyla hareket etmesidir.
Zira Cenabı Hakk'ın rızasını elde etme ve Rabbimizin
cemal-i ba kemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin bütünüyle
yerine getirilmesine bağlıdır.
Fitneler karşısında müslümanca duruş.
Cenab-ı Hak hiçbir dönemde insanlığı başı boş bırakmamış.
nebileriyle ve
onların sadık temsilcileri, hak dostlarıyla beşerin yolunu aydınlatmıştır.
Bu onun insanlığa büyük bir merhameti, fazlı ve inayetidir.
Fatır suresinde yer alan hiçbir millet yoktur ki aralarında onlara gerçekleri
anlatan, onları iyiliklere sevk edip düşünmesi muhtemel yanlışlara karşı
uyaran birileri bulunmuş olmasın.
ayet-i kerimesi de bunu ifade eder.
Her peygamber gönderildiği toplumun problem ve dertlerine uygun reçetelerle gelmiştir.
Allah Resulü sallallahu
aleyhi ve sellem peygamberlerin sonuncusu olduğu için ondan sonra
değişen zaman ve şartlara göre dinin yoruma açıklayan yanlarının yorumlanması
mücedditler ve müçtehitler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bununla birlikte niceleri aradan belli
bir süre geçtikten sonra peygamberlerinin izini takip etmemiş,
mesajını unutmuş, kalbi ve ruhi hayattan uzaklaşmışlardır.
Çünkü kalp ve ruhun yörüngesinde bir hayat yaşayabilme ve istikameti
koruyabilme ancak ilahi nefhala mümkündür.
semavi vahiye sırt çeviren, peygamber
soluklarına kulak asmayan toplumların bir kısım batıl ve sapkın yollara
girmeleri kaçınılmazdır.
Geçmiş kavimlerin hayat sergüzeştun
misalleriyle doludur.
Peygamberleri hayattayken onun arkasından giden
kavimleri aradan belli bir süre geçtikten sonra hemen kendilerince bir
kısım totemler bulmuş ve putperestliğe sapmışlardır.
Bu totemler bazen taştan,
tahtadan yapılan heykeller olmuş.
Bazen de büyütülen ve kutsallaştırılan şahıslar.
Vahyin aydınlatıcı
atmosferinden uzaklaşan günümüz insanının da yer yer farklı varlıkları
totem ve tahut haline getirdiğine şüphe yoktur.
Mesela biri kalkıyor, "Falana dokunmak
ibadettir." diyor.
Bir başkası ona taptığını söylüyor.
Bir başkası onu
ezeli ve ebedi lider olarak isimlendiriyor.
Oysa ki bütün bunlar itikadi olarak
insanı helake sürükleyecek çok tehlikeli sözlerdir.
Bırakalım sıradan şahısları.
Peygambere dokunmak ibadettir bile diyemezsiniz.
Zira ibadetleri belirleyen
Allah'tır ve o böyle bir ibadet vaaz etmemiştir.
Aynı şekilde peygamberler dahil hiçbir
şahıs için ezeli ve ebedi vasıfları kullanılamaz.
Zira bu sıfatlar Allah'a mahsustur.
Keza
Allah'tan başka kimseye tapınmaz.
Başkasıyla ilgili bu ifadeyi kullanmak
mecazen bile olsa doğru değildir.
Tapılmaya kulluğa layık tek varlık
vardır.
O da Allah'tır.
İbadet, ubudiyet ve ubudet yalnız Allah'a yapılır.
Nitekim biz her gün namazlarımızda biz ancak sana ibadet eder ve yardımı ancak
senden dileriz demek suretiyle günde 40 defa bunu ilan ediyoruz.
Esasen değişik
kulluklardan sıyrılmanın yegane yolu da Allah'a hakiki kul olmaktan geçer.
Allah'a kul olmayanlar farklı varlıklara kul olma zilletinden kurtulamazlar.
Allah'a kulluk yolundan sapanlar yamuk yumuk yollara sapmış olurlar ve asla
hedeflerine varamazlar.
Günümüzde bazıları din adına günaha giriyor, din
adına cinayet işliyor.
Din adına zulm ediyor.
Din adına türlü türlü cürümler
işliyor.
Daha doğrusu yaptıkları kötülükleri dini kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Uğursuz emellerine ulaşmada dini bir basamak görüp istismar ediyorlar.
Kendi
vesayetlerine girmeyen ve kendilerine mutlak biat etmeyen insanları hiç
olmayacak şeylerle ittiham ediyor.
Hatta onları tadril ve tekfir ediyor.
Sonra da
onlara yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı mübah ilan ediyorlar.
Arkasından ne şenaatler, ne şenaatler işliyorlar.
Çok rahatlıkla onların
gıybetini yapıyor.
Hiç utanmadan onlara iftira atıyor.
Bile bile onları
itibarsızlaştırıyor ve bütün bunlarda da dinen bir mahsur görmüyorlar.
Bu tür tavır ve davranışlar peygamber yolundan sapmanın neticesidir.
Din adamlarının sessizliği.
Asıl tuhaf olan şu ki din adına bütün bu
cinayetler işlenirken bir tane teolog da kalkıp bunlara itiraz etmiyor.
Teolog
kelimesini son zamanda türüyen dinin ruhundan uzak bir kısım ilahiyatçılar,
hocalar, vaizler için bilinçli olarak ve özellikle kullanıyorum.
Onlar gerçekten
ilahiyatçı alim olsalardı ilimlerinin gereğini yerine getirir ve böyle
sapkınlıklara itiraz ederlerdi.
Maalesef şimdiye kadar biri çıkıp da bu kadarı da
fazla demedi.
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki dindarlar hatta din alimleri yalana
yalan diyemiyor.
Hırsızlığın haram olduğunu söyleyemiyor.
Yolsuzluğa karşı
sesini yükseltemiyor.
Zulümlere ve haksızlıklara itiraz edemiyorlar.
Haddini bilmezin biri kalkıp Kur'an'la dalga geçiyor da ne ilahiyat ne de
Diyanet camiasından çıt çıkıyor.
Bir başkası, "Peygamber gurura düştü.
Biz
aynı hataya düşmeyeceğiz." diyor.
Kimse itiraz etmiyor.
İtiraz etmek şöyle
dursun.
Tevil ve yorumlarıyla bu tür küstahlıkları mazur göstermeye kalkan,
yalanlara kılıf bulan, hırsızlık ve yolsuzlukları makul ve meşru göstermeye
çalışanlar çıkıyor.
Camileri, minber ve mihrapları işlenen
yığınla haramı ve mesaviyi meşrulaştırmak için kullanıyorlar.
Ona göre hutbe hazırlıyor, ona göre vaaz
ediyorlar.
Bilmiyorlar mı ki bütün bu haramları irtikap eden zalim ve zorbaların vebali
kıyamet günü onların sırtlarına da yüklenecek.
Zulmedilen, ezilen,
haklarına girilen ne kadar mağdur ve mazlum varsa hepsi kıyamet günü zalimlerle birlikte onlardan da hak
talep edecek.
Hatta belki taraflı fetvalarıyla, gizli
açık destekleriyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları, kötülüğe karşı
cesaretlendirdikleri zalimler bile onlardan hesap soracak.
Asıl yiğitlik
İslami düşüncenin bir endazesizliğe mahkum edildiği ve her
şeyin bütün bütün şirazeden çıktığı böyle bir dönemde en azından hizmet-i
imaniye ve Kur'aniye davasına gönül vermiş adammışlar.
kalplerine,
gönüllerine, dillerine, söz ve davranışlarına hakim olmalılardır.
Duygu ve düşüncelerini sık sık gözden geçirmeli, Allah'ın razı olmayacağı söz
ve fiillerden uzak durmalıdırlar.
El alemin günah işlemesi onların günah
işlemesini mübah kılmaz.
Zira herkesin günahı kendini alakadar eder.
Ahirette
herkes hesabını kendisi verecek.
Kur'an ifadesiyle kimse kimsenin günahına
yüklenmeyecektir.
Daha önce de ifade edildiği gibi Allah
insanlığı hiç başı boş bırakmamıştır.
Gönderdiği nebileri ve kitapları ile
insanlığın yolunu aydınlatmıştır.
Enbiya-i izam hakikatleri muhataplarına
ulaştırmış, tebliğde bulunmuş, kalplere inşirah salmış, müminleri doğru yola
yönlendirmiştir.
Doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini, akı
karayı birbirinden ayırmıştır.
Bize düşen vazife de ilahi vahiye kulak
vermek, Allah karşısında durulması gerekli olan yerde durmaya çalışmak, ne
pahasını olursa olsun kendi çizgimizi terk etmemek, istikametten
ayrılmamaktır.
toplumun çoğunluğunun iyi olduğu, iyilik
düşündüğü, Müslümanlığın, dinin, diyanetin, hikmetin, adaletin hakim
olduğu zamanlarda insanın eline, ayağına, gözüne, kulağına, diline
dudağına hakim olması kolaydır.
İnsanların birbirine güven vadettiği,
herkesin sadakat ve vefa solukladığı, kimsenin kimseyi incitmediği,
yardımların bile sadaka taşları vasıtasıyla yapıldığı bir toplumda zannediyorum şeytan bile fiskü fücura
cesaret edemez.
Asıl önemli olan şartların zorlaştığı,
sabırların tükendiği zamanlarda istikameti koruyabilmektir.
Fitnelerin fokur fokur kaynadığı, bela
ve gailerin seylaplar halinde her şeyi önüne katıp götürdüğü dönemlerde bile
emniyet ve güveni temsil edebilmektir.
Evet, Asıl yiğitlik edilen gıybetler, atılan
iftiralar, reva görülen kötülükler karşısında aynıyla mukabeleye
yeltenmemek, intikam hisleriyle hareket etmemek, tahriklere aldırmamak ve mümin
karakterinden taviz vermemektir.
Ne var ki bunu başarabilmek hiç de kolay
değildir.
Beşer fıtratını ve sosyal realiteleri göz ardı etmemek gerekir.
Bu
sebepledir ki çokları çetin imtihanların yaşandığı fitne dönemlerinde gerekli
olan yerde duramaz ve kaybederler.
Fakat kaybedenlerin yanında kazananlar da
olur.
İşte onlar tüm zorluklara rağmen dimdik durmasını bilen, sarsılmayan ve
çizgi değiştirmeyen baba yiğitlerdir.
Fitne ve fesadın ortalığı kapladığı,
sadece zalimlerin hayhuyunun duyulduğu sisli dumanlı bir atmosferde
böylelerinin kadri kıymeti bilinemeyebilir.
Fakat fırtınalar dindiğinde, azıcık da
olsa bahar meltemleri esmeye başladığında veya karanlık geceden sonra
yavaş yavaş fecir sökün etmeye yüz tuttuğunda her şey daha net görülecektir.
İşte o zaman niceleri
pişmanlıkla kıvranacak, özür dileyeceklerdir.
Sövüp saymanın, kin ve düşmanlığın
insanlığa kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Dünyanın sevgiye, sulha, güvene
ihtiyacı vardır.
Adanmışlara düşen en büyük sorumluluk da bu değerlerin
temsilcisi olabilmektir.
Onlar bunu başarabildiği takdirde ileride Allah'ın izni ve inayetiyle
gözlerinin içine bakılan, parmakla gösterilen, örnek alınan insanlar haline
geleceklerdir.
Zamanın ruhuna uygun hareket etme.
Bugüne kadar seleflerimiz
Allah'ın adını dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için yaşadıkları dönemin
şartlarına göre ciddi bir mücadele ortaya koymuş, ellerinden geleni
yapmışlardır.
Bu iş bazen sufi ve erenlerin eliyle gerçekleştirilmiş.
Bazen tüccarlar vasıtasıyla bazen de fetihler yoluyla aşılmaz denilen surları
aşmış, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmış ve gittikleri yerlerde sul, huzur ve
adaletin temsilcisi olmuşlardır.
Ne var ki içinde yaşadığımız dünya artık
onların yaşadığı dünya değildir.
Her şey sadece sosyal, siyasi ve iktisadi
şartlar değil, kültürler, felsefeler, anlayışlar başkalaştı.
Dolayısıyla ila-i
kelimetullah adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemlerin de çağın
gereklerine uygun olması gerekiyor.
Aksi takdirde muvaffak olunması çok zordur.
Hatta maksadın aksi bir netice bile ortaya çıkabilir.
Bediüzzaman Hazretleri maddi kılıcın
kınına girdiğini, medenilere galebe ikna ile olacağını ifade ederek günümüzde
takip edilmesi gereken doğru yola işaret ediyor.
Bugün Selçuklu, Osmanlı, Ukbe
bin Nafi, Tarık bin Ziyad da olsa herkesin takip etmesi gereken hareket
tarzı budur.
Bunlar kendi dönemlerinin şartları dolayısıyla problemleri çözme
adına yer yer kılıca başvurmak, güç kullanmak zorunda kalmış olabilirler.
Fakat günümüzde sahip olduğumuz değerleri muhtaç sinelere duyurabilme
başka yolların bulunmasını gerektiriyor.
Doğru yöntemleri tam bulabildik mi
bilemiyorum.
Ancak şimdilik bulduklarımızla amel ediyoruz.
Dünyanın halihazırdaki durumuna bakınca
durmamız gereken yer, almamız gereken tavır çok net görünüyor.
Her tür şiddet
ve radikalizmden uzak duruyor.
Eğitimle, diyalogla, sevgiyle çözülmez zannedilen
kronik problemlerin çözüleceğini düşünüyoruz.
Bunun dinin ruhuna en uygun
hareket tarzı olduğuna inanıyoruz.
Fakat en iyisini biz yapıyoruz diye bir
iddiada bulunmuyoruz.
Tamamen Allah'ın lütfu olarak varlık kazanan güzel işler
asla aidiyet mülahazasına bağlanmamalı, bağlanıp heder edilmemeli.
En doğru, en
isabetli, en makul ve dinin ruhuna en uygun yol bizim yolumuzdur gibi enaniyet
ve kibir kokan sözlerden uzak durulmalıdır.
Fikir ve aksiyon adına ortaya konulan
şeyler, İmam-ı Azam, İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi büyük zatların
mülahazalarıyla birebir örtülse bile mümine düşen vazife mahfiyet ve
tevazudur.
Evet, Eğer mevcut içtihat ve yorumlarımızdan daha güzelini bulacak
olursak hemen mevcut fikirlerimizden dönmesini bilmeliyiz.
Tarih felsefecilerinin de üzerinde durduğu Müslümanlar zorla girdikleri
yerlerden bir şekilde dışarı atılmışlardır.
Ama gönülleri fethederek,
sevgi iksirini kullanarak girdikleri yerlerde kalıcı olmuşlardır.
Mesela Endülüs'e bu gözle bakabilirsiniz.
Müslümanlar asırlarca orada kalmış, göz kamaştırıcı bir
medeniyet kurmuş ve batı üzerinde ciddi tesir bırakmışlardır.
Buna rağmen bir
süre sonra çok acı bir şekilde oradan çıkarılmışlardır.
Aradan asırlar geçmiş olsa da ne zaman
orada meydana gelen hadiseleri düşünsem gözlerim dolar.
Kendime göre bir kısım
hikmetler ve maslahatlar bularak hafakanlarımı bastırmaya çalışsam da
şimdiye kadar İslam'ın bu yitik coğrafyası karşısında duyduğum hasret ve elemi hafifletmenin bir yolunu
bulamadım.
Demek ki bu tür yerlerde yaşayan insanlar sizi kabul etse bile içlerinde
bir yara kalıyor ve bu yara size karşı zamanla bir tepkiye dönüşüyor.
Şartlara
göre bu tepki şiddetini artırıyor.
Bir gün geliyor ve onlar sizi bulunduğunuz
yerden sürüp çıkarıyorlar.
Hatta geride bıraktınız asar-ı bergücideleri de
seçkin eserleri de yakıp yıkıyor, mal ve servetlerinizi yağmalıyor, milyonlarca
insanı katlediyorlar.
Bu üzerinde önemle durulması gereken bir meseledir.
Temsilin gücü.
Öncekiler eksiğiyle gediğiyle
kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlardır.
Bizim için önemli olan bizim ne
yaptığımızdır.
Bir müminin asıl hedefi Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Değil
dünya sultanlığı, ahiret nimetleri bile onun için maksudu bizzat olmamalıdır.
Allah'ın rızasını kazanmanın en büyük vesilesi ise daha önce defalarca
vurguladığım gibi onun nam-ı celili sübhanisini dünyanın dört bir yanına
götürmektir.
Bu gaye ölçüsünde bir vesiledir.
Kimse
onu görmezden gelemez.
Ne acı ki birkaç asırdan beri Müslümanların böyle bir
derdi olmamıştır.
Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli.
Bazı kimseler bunu dert
edinmeli.
Ciddi bir aksiyon ortaya koymalı ve bu yolda karşılaşacakları
sıkıntı ve zorluklara da katlanmalıdır.
Bugün itibariyle Cenabı Hakk'ın önlerini
açtığı imkanlar nelerse bunları çok iyi değerlendirmeli.
onların üzerine yoğunlaşmalı ve
hizmetlerini o noktadan yürütmelidirler.
Gelecekte karşılarına daha farklı
sünuhat ve tüat çıkacak olursa o zaman da onları değerlendirmeliler.
Bizim gibi günah ve levsiyat asrında yaşayan insanlar için bundan daha büyük
bir kefaret vesilesi ve kurtuluş yolu olamaz.
Biz tüm kalbimizle İslam'ın en kamil ve eksiksiz din olduğuna, Cenabı Hakk'ın bu
din sayesinde insanlığa sunduğu nimetlerini tamamladığına ve günümüz
insanlığının ona sunduğu mesaja muhtaç olduğuna inanıyoruz.
Yine şuna imanımız
tam ki insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem cennete
giden yolları gösteren, bundan dolayı insanlığın mutlaka izlemesi gereken,
aldatmayan bir rehberdir.
Bu bakımdan onun bütün yönleriyle dünyaya
tanıtılması gerekmektedir.
Biz de bu hayati vazifeyi ifa etmek
üzere yollara düşmüş yolcularız.
Bazı mütemerrit ve müteasslar bundan
rahatsız olacaktır.
Düşmanlığa kilitlenmiş kimseler sizi yolunuzdan
döndürmeye çalışacaklardır.
Fakat meseleyi sadece bu tür zalim ve
mütecavizlere bağlayıp ufku kapkaranlık görmüyoruz.
Nitekim şimdiye kadar
tanıştığımız ve birlikte olduğumuz insanlar hep takdirlerini ve güzel temennilerini dile getirdiler.
Çok az
istisna dışında şikayet edene, rahatsızlık gösterene rastlamadım.
Dolayısıyla sadece negatif durumlara bakıp ümidimizi kırmamalı, karamsarlığa
düşmemeliyiz.
İnsanlığa sunacak bir mesajı olduğunu düşünen adammışlar, sözleriyle
muhataplarına bir şey anlatmadan önce tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir
temsil ortaya koymaya bakmalıdırlar.
Zira söz bir kısım tabiatlarda
rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.
Sağa sola çekilebilir.
Ondan sizin
aklınıza bile gelmeyen manalar çıkarılabilir.
Temsil ise güven verir ve onun
inandırıcılığı çok daha yüksektir.
Eğer biz Allah'ın insanlığın hayır ve
maslahatı için ortaya koymuş olduğu ilahi sistemi arızasız ve kusursuz
şekilde yaşayabilirsek insanların etkilenmemesi, büyülenmemesi
mümkün değildir.
Onca hırpalanmamıza rağmen hala aile düzenimiz, insani
ilişkilerimiz, civan mertliğimiz insanları etkiliyorsa çok laf söylemeye
lüzum yok zannediyorum.
Gelin şöyle olun, böyle yapın demek yerine
başkalarını çağırdığımız değerleri cezbedici ve imrendirici bir güzellikle
temsil edelim.
Bunu başkası görsün diye değil, kendimiz için Allah'la olan
münasebetimiz adına kulluğumuzun gereği olarak yapalım ve ne yapacaklarına dair
kararları başkalarına bırakalım.
Doğru üslubu yakalama.
Evet, temsil çok
önemlidir ama sözün ehemmiyeti göz ardı edilmemelidir.
Temsilin yanında söze de ihtiyaç duyulan
zamanlar olacaktır.
Mesela temsilde kapalı kalan noktaların şerh edilmesine
lüzum duyulabilir.
O zaman da üsluba çok dikkat edilmelidir.
Nerede, ne zaman, ne
denileceğini çok iyi tayin edilmelidir.
Öncelikle muhatabımızla aramızdaki ortak
noktalar öne çıkarılmalı, daha çok onlar üzerinde durulmalıdır.
Zira her şeyden
önce aradaki uçurumun kapatılmasına ihtiyaç vardır.
Sizin anlattıklarınızla
kendi düşünce sistemleri arasında bir kısım koordinatlar yakalarlarsa söylenenleri daha kolay kabul ederler.
Bunun için de muhatabın tabi olduğu din, içinde yetiştiği kültür ortamı, bilgi
seviyesi ve hissiyatı göz önünde bulundurulmalı ve reaksiyona sebebiyet
vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir.
Muhatap olduğumuz insanlar dine karşı
mesafeli ise evrensel insani değerler üzerinde durabilir.
Birçok meselemizi
onlar üzerinde anlatabiliriz.
Hastalar risalesi, ihtiyarlar risalesi,
iktisat risalesi gibi kaynaklardan hemen herkesin şöyle böyle dikkatini çekecek
mevzular seçebiliriz.
Namaz, oruç, zekat, hac ve kurban gibi ibadetleri
anlatmamız gerekiyorsa bunların hikmetlerini ve maslahatlarını öne çıkarır, şahsi ve içtimai hayatımıza
bakan yönlerini ele alabiliriz.
Farklı din mensuplarıyla yapacağımız
görüşmelerde onların da fikir birliğine vardığı inanç esasları üzerinde
durabiliriz.
Bütün dinlerde şöyle böyle bir yaratıcı fikri mevcut olsa da hiçbir
dinde zat-ı uluhiyet, İslam'daki gibi isim ve sıfatlarıyla detaylı bir şekilde
ortaya konulmamıştır.
Farklı at ve unvanlarla Allah'tan bahsetseler de onların uluhiyet ve
rububiyet hakikatleri hakkındaki düşünceleri İslam'ın ortaya koyduğu ölçüde ve mükemmelliyette değildir.
Muhataplarımızın seviyesine göre anlayabilecekleri bir şekilde onlara bu
konularda bilgi verilebilir.
Her din mensubu kendi peygamberinin en
üstün olduğuna inandığı için insanlığın iftihar tablosundan bahsetmemiz
reaksiyona neden olabilir.
Onlar bu konuda itirazda bulunabilirler.
Dolayısıyla onlarla bir araya geldiğimizde mutlak manada nübüvvet hakikati üzerinde durma ve peygamberlere
ait vasıfları anlatma daha faydalı olacaktır.
Aynı şekilde Hristiyanlık ve
Yahudilikte net çizgileriyle ortaya konmuş ve İslam'da olduğu ölçüde
çerçevesi belirlenmiş bir haşru neşir akidesi yoktur.
Siz Kur'an demeden,
Allah Resulünden bahsetmeden ayet ve hadislerde anlatılan hususları net bir
şekilde ortaya koyduğunuzda zannediyorum gönül rahatlığıyla kabul edeceklerdir.
Anlatılan hususların tesirli olması için muhataplarla ciddi arkadaşlık ve dostluk
bağlarının kurulması da çok önemlidir.
Karşılıklı ziyaretlerde bulunarak,
hediyeleşerek, yardımlaşma ruhuyla hareket ederek hiçbir şekilde feda
edilmeyecek ve vazgeçilmeyecek yakın arkadaşlıklar tesis etmeliyiz.
Bu konuda
olabildiğince civan ve centilmen davranmalıyız.
Ön yargıların silinip
gitmesi ve insanların birbirini dinleyecek hale gelmeleri adına kurulacak dostlukların çok büyük önemi
vardır.
Bunu yapabildiğimiz takdirde sunacağımız mesajlar onlar nazarında
daha değerli hale gelecektir.
Unutmamalıyız ki efendimizin sunduğu
mesajın içinde yaşadığı toplum tarafından hüsnü kabul görmesinin en
önemli sebeplerinden biri nübüvvetinden önceki dönemde emniyet ve sadakat
timsali olarak bilinmesi ve herkesçe sevilmesidir.
Makuliyet ve sebeplere riayet.
İnsanın kendisini ilah-i kelimetullah davasına
adam ve bütün işleri ihlas ve samimiyetle yapması muvaffakiyet adına
çok önemlidir.
İhlasla ve güzel niyetlerle yapılan ameller az da olsa
Allah nezdinde makbul olur ve değerler üstü değerlere ulaşır.
Fakat atılan
adımların semere vermesi ve kalıcı olması için niyet ve ihlasın yanında bilgi, tecrübe ve mantık da gereklidir.
Mesela şiddet kullanmak insani ve İslami değildir.
Aynı zamanda dini tebliğde de
şiddete başvurmanın hiçbir mantığı yoktur.
Bugün birileri tarafından yapılan ve maalesef İslam'a nispet
edilen terör saldırıları, canlı bombalar bütünüyle dinin ruhuna aykırıdır ve
hiçbir mantıkla açıklanamaz.
Zira terör ve şiddetle hiçbir yere varılamaz.
Bir
yere ulaşılsa bile orada kalıcı olunamaz.
Çünkü bu tür eylemler geride
kin, nefret, gayz ve öfke bırakır.
Gün gelir bu öfke ona sebep olanları da
boğar.
Yapılan işlerin insanlar nazarında kabul görmesi ve kalıcı olması
isteniyorsa hem güzel niyet ve düşüncelerle yola çıkılmalı hem murad-ı
ilahiye uygun hareket edilmeli, hem de akıl ve mantık sonuna kadar kullanılmalıdır.
Bir başka önemli nokta da şudur.
Ortaya koyduğunuz güzel işlerin benimsenmesi
veya en azından bu işlere ilişilmemesi için meselelerinizi bir dünya meselesi
haline getirmelisiniz.
Öyle ki dünya üzerinde hegamonya kurmak isteyen, çatışmadan beslenen veya kin ve
nefretlerin kurbanı olmuş bir kısım zalim ve mütecavizler size engel olmak
istediğinde sizi başkaları savunmalı.
Hayır, bunlara ilişmeyiniz.
Bunlar
insanlık adına çok güzel işler peşinde koşuyorlar." demelidir.
Siz bir taraftan insanlığın sulh ve selameti adına durak bilmeden
koşturmalı.
Diğer yandan da ortaya koyduğunuz güzelliklerin heba edilmemesi
adına bütün sebeplere riayet etmelisiniz.
Bizim Cenabı Hakk'ın inayetine, hifzu
himayesine itimadımız tam olsa da projelerimizi bu gibi ekstra lütuflar
üzerine bina edemeyiz.
Her zaman söylediğimiz gibi dinimiz bize
sebeplere uymada adeta bir esbapperest gibi davranmayı, Allah'a tevekkülümüzde
de adeta bir cebri gibi düşünmeyi öğretir.
Her şey rabbimizin
yaratmasıyla, onun inayetiyle, lütfu keremiyle meydana gelir.
Ama kuldan
Allah'ın ekstra gelecek lütfuna değil, yapacağı plana uygun hareket etmesi
istenir.
ekstra lütuflar üzerine hüküm bina edilecek olsaydı bunu en başta
efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yapardı.
Ama o hiçbir işini böyle
yapmadı ve harikuladeler kuşağında planlamadı.
Cenabı Hak dileseydi Mekke'nin azılı
düşmanlarının tepesine göklerden bir meteor gönderirir ve işlerini bitirirdi.
Ne var ki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir beşerdi ve beşere imam
olmuştu.
Sebepler dünyasında yaşıyordu.
Rehberliği de buna göre olmalıydı.
Allah
her zaman müminlere ekstra lütuflarda bulunsa da onlara düşen vazife içinde
yaşadıkları şartlara göre yapılması gerekli olan işlerde boşluk bırakmamaları, kusur etmemeleri ve
almaları lazım gelen her tür tedbiri almalarıdır.
Evet, İnsanlığın faydası adına
gerçekleştirilen projelerin korunması, bin bir emekle ortaya koyulan birikimlerin heder olmaması, yarın
birileri tarafından zayi edilmemesi, insanlığa sunulan hizmetlerin kalıcı
olması adına bugünden ne kadar tedbir alınsa değer.
Cizvitlerin, Urartuların
yaptığı gibi iç içe surlar örülmelidir ki kötü niyetlilerin elleri oraya
ulaşmasın.
Allah'ın inayet ve keremiyle başlamış ve devam etmekte olan bir
açılıma halelmesin.
Dünyanın dört bir tarafında cihan pesendane hizmet veren
güzel insanların emekleri zayi olmasın.
Bu güzel açılımın hiç durmadan yoluna
devam etmesi için bir araya gelmeli.
Beyin fırtınası yapmalı.
Akl eren
insanlara danışmalı.
En makul ve realist yollar ve yöntemler nelerse onları
bulmaya çalışmalıyız.
Bu konuda herkesin fikrinden istifade etmesini bilmeliyiz.
Ufkumuzu aydınlatacak, yürüdüğümüz yolda bize önemli doneler verecek ve
hareketimizi hızlandıracak alternatif düşüncelere, farklı yol ve yöntemlere
açık olmalıyız.
Sabır ve teenni.
Konuyla ilgili olarak
üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur.
Eğitimle, diyalogla,
kültürel faaliyetlerle veya insani yardımlarla hizmet götürdüğünüz toplumların ve milletlerin ortaya
koyduğunuz projeleri benimsemesi, kabul etmesi ve sahip çıkması zamana bağlıdır.
Her şeyden önce muhataplarınıza güven vad etmelisiniz.
Bunun için de içinde
yaşadığınız toplumun bir parçası haline gelmeniz, bünyenin içine girip onunla
bütünleşmeniz gerekir.
İçinde yaşadığınız toplumda bünyenin içine girmiş yabancı bir cisim gibi kalır.
Ona
entegre olamazsanız bir gün oradan sökülüp atılırsınız.
Onlar sizi
benimsemeli ve kendilerinden biri olarak kabul etmelilerdir ki size tepki
göstermesin ve mesajınızın doğruluğundan şüphe duymasınlar.
Evet, Bir topluma
entegre olma, onun bir parçası haline gelme, içinde eğreti durmama zamana
vabestedir.
Acele edilmemesi konjonktürün müsaade ettiği ölçüde hareket edilmesi gerekir.
Bazen ani ve dikey yükselmeler tepki toplayabilir.
Özellikle kendi
geleneklerine, dinlerine bağlı toplumlar yabancı gördükleri kimselerin ortaya
koydukları projeleri hazmedemez ve reaksiyon gösterirler.
Mesela bir ülkede
sizin birdenbire onlarca okul açmanız oradaki güçlü lobileri rahatsız edebilir.
Sizin hiçbir şekilde idareyle,
siyasetle işiniz olmasa da onlar bunu bilmedikleri ve henüz sizi tanımadıkları
için endişe duyabilirler.
Kendi hesabınıza bazı şeyler yapacağınızı zannedebilirler.
Onların da öteden beri yaptıkları bir kısım hesapları vardır.
Hesaplarının
karışmasını istemezler.
Bu bakımdan sadece kendi projelerinize ve
ideallerinize odaklanmamalı.
Her hamlenizde ve açılımınızda içinde
bulunduğunuz toplumun çıkarlarını, sizden beklentilerini ve dünya adına
yapmak istediklerini de hesaba katmak zorundasınız.
Ortaya koyacağınız
faaliyetlerin bunlarla uyum içinde olmasına dikkat etmelisiniz.
Yani faslı
müşterekleri çok iyi bilerek buradan hareket etmelisiniz.
Yürüdükleri yolda
bir engel teşkil etmediğinizi dünya üzerindeki genel politikalarına zıt
yanlarınız olmadığını görmeliler.
Yoksa kendi ülkenizde bile size rahat
verilmediği gibi yabancı ülkelerde de rahat verilmez.
Hasılı düşünce ve aksiyon içeriğiyle
çıktığımız bir yolda ideallerimizin peşinden koşarken yukarıda zikrettiğimiz
hususların da çok iyi hesap edilmesi gerekir.
Böyle hassas dengeler üzerinde
kurulu bir dünyada her şeyi düşünebilmek, doğruyu bulabilmek ve
başarılı olabilmek gerçekten çok zordur.
Allah yanıltmasın ve istikametten
ayırmasın.
Çağın Yezitleri.
Keşke herkes sahip olduğu mazhariyetlere
Alvarlı Efe Hazretleri gibi bakabilse ve şöyle dese:
"Değil bu bana layık, bu
bende.
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?
Keşke Hz.Bediüzzaman'ın verdiği şu
ölçüleri bir an olsun aklından çıkarmasa.
Sen ey riyakar nefsim, dine hizmet ettim
diye gururlanma.
Muhakkak ki Allah bu dini facir, günahkar adamla da teyit ve
takviye eder sırrınca.
Müzekka, temiz, pak olmadığın için belki sen kendini o
racülü facir, facir, günahkar adam bilmelisin.
Hizmetini, ubudiyetini,
geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farizay-i hilkat ve netice-i sanat bil,
ucup ve riyadan kurtul.
Kaç insan vardır ki şahsi hayatı
itibariyle kendini sorgulasın ve acaba ben bir fasık mıyım? Acaba kalbimde
nifak taşıyor muyum? desin.
Kendi durum ve konumunu sorgulamayan, sürekli
nefsini muhasebe ve mürakbeye tabi tutmayan bir insan, yaptığı hata ve
işlediği günahları küçük görür, önemsemez.
Kendini arınmaya muhtaç,
kusurlu biri olarak düşünmez.
Kalp ve ruh dünyasını, tasavvur
sistemini, tahayyül mekanizmasını, akli melekelerini kirlettiğini düşünmeyen
biri niçin arınma kurnası arasın ki kendini melekler gibi kusursuz ve piru
pak gören tepeden tırnağa kire bulaşsa da bunun farkına varmaz.
Bu yüzden tövbe
edip Allah'a dönmez.
İnabe ve evbenin rüyasını bile görmez.
Bu insan hem tevbe
inabeden mahrum kalır hem de ortaya çıkan problemler karşısında suizan ve
atfu-ı cürümlerden de kurtulamaz.
Çünkü o çevresinde olup biten olumsuzlukların
sebeplerini hep dışarıda arar.
Dönüp kendine bakmaz, kendini sorgulamaz.
Kendi hata ve kusurlarını göremez.
Bu sebeple hep dışarıda suçlu arar durur.
Başkalarını eleştirmeyi ve suçlamayı alışkanlık haline getirmiş bu tiplere 50
numara gözlük de taksanız bunlar yine de kendi kirlini görmezler.
Zira onlar bu
konuda kördürler.
Nazarları hep başkalarının üzerinde
olan, sürekli ötekinin eksik ve gedikleriyle uğraşanlar aslında acınacak
durumdadır.
Zift kuyusuna düşmüş, üstü başı kirpas içinde ve belki de akıbeti
cehennemdeki zift kazanları olan zavallılara acınmaz mı? İnsanlığını
kaybetmemiş her kişiye düşen şey bu gibi insanlara acımaktır.
Batsın, bitsin,
yerin dibine geçsin mülahazaları mümince bir tavır değildir.
Bize Allah islah
etsin, gözlerini açıp zift içinde bulunduklarını kendilerine göstersin.
Arınma yollarına hidayet eylesin demek düşer.
Yoksa birileri sürekli çevrelerini
suçlarken, onlara olmadık hakaretler ederken, sövüp sayarken mukabele-i
bilmisil kaide-i zalimanesine başvurur.
Yani aynısıyla karşılık verir ve karşı
saldırıya geçerse memleket savaş meydanına döner.
Yezitleşen zalimler maalesef günümüzde bütünüyle kin ve haset duygularına yenik düşmüş bir kesim
olup biten her olumsuzluğu başkalarına fatura ediyor, meydana gelen bütün
suçları günah keçisi ilan ettiği bir camiaya yüklüyor.
Sürekli onların
gıybetini yapmak suretiyle yamyamlar gibi insan eti yiyor.
Akla hayale
gelmeyecek yalan ve iftiralarla onları karalıyor.
Yalan, iftira, gıybet,
karalama, intikam onların huyu adeti haline gelmiş.
İnsanlık tarihinde bu tür haksızlıklar ve zulümler hep ola gelelmiş.
Fakat bazı
devirlerde zirve yapmıştır.
Mesela Yezit dönemi bunlardan biridir.
Yezit ve
çevresindeki Yezitleşen insanlar Kerbela'da aralarında çoluk çocuk kadın
da bulunan 70 kadar insanı hunharca katletmişlerdir.
Savaşma gücü ve niyeti olmayan bir avuç
insanın üzerine büyük bir orduyla yürümek ve onları toptan kılıçtan
geçirmek akıl alır gibi bir vahşet değildir.
Üstelik bunlar sıradan insanlar da
değildir.
Başlarında efendimizin torunu Seyyidina Haz Hüseyin onun yanında
içlerinde kadın ve çocukların da olduğu akraba ve yakınları bulunmaktadır.
Fakat gözü dönmüş bu vahşiler karşılarında kimin olduğuna bakmadan onları katletmiştir.
Hatta Hz.Hüseyin
efendimizin mübarek başını kesmiş, cesedini atlara çiğnetmişlerdir.
Daha sonraki dönemlerde de zaman zaman Yezit ruhu hortlamış ve peygamber
davasına sahip çıkan adanmışlara karşı benzer zulüm ve vahşetler irtikap
edilmiştir.
Çağın Yezitleri de aynı şeyleri yapıyorlar.
İsterseniz kendi ülkeniz de dahil dünyanın değişik coğrafyalarında şöyle
bir hayali gezintiye çıkın.
Çağın Yezitleri ve onların yapmış oldukları
benzer zulümler bir bir gözde canlanacaktır.
İnsanların vahşetle nasıl birbirlerini
yediklerini göreceksiniz.
Gücü ele geçiren zalimlerin kendilerine
biat etmeyen masumları nasıl hınçla ezdiklerini esefle müşahede edeceksiniz.
Çağın Yezitleri de tarihteki Yezit gibi devletin tüm güç ve şiddet
mekanizmalarını kullanarak savunmasız masumların üzerine yürüyor ve kendi
saltanatları için tehdit gördükleri insanların kökünü kazıma adına ne
vahşetler, ne vahşetler yapıyorlar.
Yezitleşen bu zalimlerin yanı sıra
onların işledikleri bu vahşetleri görmeyen veya görmezden gelen körleri de
unutmamak gerekir.
Bunca yalanı, hıyaneti, zulmü, neme lazımcılığı,
zulme karşı dilsiz şeytanlığı, ondan da öte zulmü desteklemeyi sıradan şeylermiş
gibi gören insan müsfetteleri nasıl unutulur?
Karşı koyma gücü ve savaşma niyeti
olmayan masumların üzerine gitmek ancak insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus
bir özelliktir.
Evet, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki
dünya kadar yalan ve iftira, şenaat ve denaet, iğrençlik ve alçaklık, vahşet ve
zulüm olağan şeyler gibi görülüyor.
Hatta Makyavalist zalimler bütün bunları
menhus uğursuz hedeflerine ulaşma adına lüzumlu görüyor belki de cihat gibi
algılıyorlar.
İntikam duygularıyla yatıyor kalkıyorlar.
Belki rüya ve hülyalarında
bile düşman ilan ettikleri insanları bitirme senaryolarıyla meşgul oluyorlar.
Uyandıklarında da bu senaryoların figüranlığını yapıyorlar.
Kendileri gibi
düşünmeyen insanları yokluğa mahkum etmek için her gün 50 türlü entrika ve
komplo sahneye sürüyorlar.
Dolayısıyla da yapıp ettikleriyle sürekli etrafa
levsiyat saçıyorlar.
Daha da vahimi bunca kötülüğü İslam adına yapıyor,
İslam'ın dirahşan çehresini kirletiyorlar.
Var olduğu günden bugüne İslam'ın adı
herhalde bu ölçüde kirletilmemiştir.
Akıllı Mehmet
Bir taraftan İslam'ın
yasakladığı pek çok günahı hiç çekinmeden işleyecek, diğer taraftan
İslam'ı ikame iddiasında bulunacaksınız.
Olacak şey değil.
Bu nadanların
İslam'dan da içinde yaşadıkları dünyadan da haberleri yok.
ne Kur'an ve sünnetin
ruhuna vakıflar ne de içtimai coğrafyaların şartlarına.
Buna rağmen
kocaman kocaman lafları da ağızlarından düşürmüyorlar.
Öyle iddialarda bulunuyorlar ki bunları
ne Hz.Ebubekir dinlendirmiştir ne de Haz.
Ömer boylarını aşkın sözler ediyor.
Sonra da o sözler altında kalıyor, presleniyorlar.
İnsan cehaletin ve
aymazlığın bu kadarına da pes diyor.
Neticede olan milletimize oluyor,
Müslümanları oluyor.
Problemler sarmalı her geçen gün daha da büyüyor ve işin
içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Akıllı Mehmet'in hikayesi onların bu
durumunu çok güzel resmeder.
Akıllı Mehmet diye biri varmış.
Büyük bir
uçurumdan aşağı inmek için plan yapılırken ortaya bir fikir atmış.
Uzun
patikalarda dolaşmadan onları kestirme bir yolla hızlıca aşağı indirebileceğini
söylemiş.
Buna göre birisi kayalara yapışacak, bir diğeri ona, öbürü ona.
Derken aşağı kadar bir sütun oluşturacaklar ve kalanlar da onlara tutuna tutuna ineceklermiş.
Fakat en yukarıdakinin elleri yükü taşımaz hale gelince hepsi birden aşağı
yuvarlanmışlar.
40 kişiden 39'u ölmüş, birinin de kolu
kanadı kırılmış.
Çevreden olayı görenler akıllı Mehmet'in yanına koşmuş, ne
olduğunu sormuşlar.
Verdiği cevap şuymuş: "Sormayın.
Az daha bir sakatlık
çıkaracaktık.
Bugünkü serkarların yaptıklarının inanın bundan pek farkı yok.
Asırlarca İslam'a
bayraktarlık yapmış, insanlığa mühim şeyler sunmuş, devletler muazenesinde
önemli bir denge unsuru olmuş, mübarek bir ülkeyi enkaz yığınına çevirdiler.
Fakat meydana getirdikleri tahribatı hatırlattığınızda hala akıllı Mehmet
gibi cevap veriyor ve bir problemin olmadığını söyleyip duruyorlar.
Tarih
olup biten bütün hadiseleri ironik şekilde yazacak.
Okuyanlar bir taraftan
ağlarken bir taraftan da gülmekten kendilerini alamayacak.
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlar.
Yukarıda Yezid'in al beyte
reva gördüğü mezalimden bahsetmiştik.
Fakat Hz.Hüseyn'i çağıran ve ona sahip
çıkacağını vadedenleri de unutmamak gerekir.
Onlara şu soruları yöneltelim.
Madem onları davet ettiniz, niçin onlara sahip çıkmadınız? Kılıçtan
geçirilirlerken niçin imdatlarına koşmadınız? Neden onları yalnızlığa terk ettiniz? Yezit
zulümde zirveleşmiş, Allah'ın cezası bir insandı.Fakat sizin yaptığınıza da
yezitlik denmez mi? Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ciğer paresine
kıyılırken bunu uzaktan nasıl seyredebildiniz? Gerekeni yapmadığınız halde onun
şehadeti üzerine utanmadan nasıl ağıtlar yakabildiniz?
Maalesef bu noktada da günümüzde değişen bir şey yok.
Birileri bir zulüm, bir
haksızlık irtikap ediyor.
Diğerleri de bu haksızlık karşısında dilsiz şeytan
kesilerek bu zulme ortak oluyor.
Haydi zalimler kendi karakterlerinin gereğini
yapıyor.
Fakat yapılan bunca zulmü gördüğü, bildiği halde ses çıkarmayan ve
hatta farklı yollarla buna destek olanlara ne demeli? Ben onların durumuna
bizzat zulmü yapanlardan daha çok şaşırıyorum.
Bunca mezalimi tiyatro
seyreder gibi seyreden bu zavallılara acıyorum.
Yezitlerin, hacca, şimirlerin,
ibn mülcemlerin, lülerin yaptıkları zulümler aklımıza geldiğinde Allah
topunuzu yerin dibine batırsın.
hediyesimiz geliyor.
Fakat ne Kur'an ve sünnette ne de ehl sünnet akidesinde
Yezide veya başka bir zalime lanet okumanın sevap olduğuna dair bir hüküm
vardır.
Ehli sünnet ulemasından bazıları Yezide lanet etmiş ve lanet etmenin caiz
olduğunu söylemiştir.
Buna karşılık pek çok ulema caiz olsa da bunun teşvik
edilecek bir yanının olmadığını, her konuda olduğu gibi bu hususta da
temkinli ve itidalli, ölçülü davranmanın, aşırıya kaçmamanın, dilini
tutmanın gerçek mümin duruşu olduğunu ifade etmişlerdir.
Onların müstahak oldukları, hak
ettikleri şey her neyse Allah onu takdir buyuracak ve hak ettikleri cezayı
verecektir.
Hissi-i mürüvvetle hareket eden engin insani duygulara sahip bir
mümine düşen vazife.
Allah'ım bizi de şirazeden çıkmış bu zalimleri de senin
yoluna hidayet buyur onları islah et.
Eğer islaha kabiliyetlerini
kaybetmişlerse onları sana havale ediyoruz.
Şayet salah yolunu seçmezler.
Fitne ve
fesatlarına devam ederlerse tez zamanda haklarından gel.
Ellerini, kollarını
bağla.
Ayaklarına prangalar vur.
Akıllarını işlemez, dillerini konuşamaz,
kalemlerini yazamaz hale getir de kötülük yapamaz olsunlar.
Masum
insanların aleyhine başvurdukları ne kadar yol, yöntem, kullandıkları malzeme
varsa hepsini ellerinden çekip al.
Menfur emellerine ulaşmalarına fırsat
verme ve cümle masum, mazlum ve mağdurların çektiği zulümleri bertaraf
et.
Ah fianlarını dindir.
Bu aciz ve çaresiz kullarını nusretinle, hifz-i
inayetinle teyit buyur Allah'ım demektir.
Bu insanlığımızın gereğini
ortaya koymakla beraber aynı zamanda mağdur ve mazlumlara vefanın gereğidir.
Şiddete karşı mücadele.
Youtube
Soru: Günümüz insanlığının en büyük problemlerinden
biri olan şiddetin önünü almada adanmış gönüllere ne gibi sorumluluklar
düşmektedir?
Cevap: İman ve Kur'an davasına gönül
vermiş kimselerin önemli hedeflerinden biri dünyada mevcut bulunan veya ortaya
çıkması muhtemel olan her türlü şiddetin önünü almaktır.
Zira onların öncelikli
vazifeleri insanlığın maddi ve manevi dertlerine derman olmaktır.
Şiddetin de
insanlığa zarar veren önemli problemlerden biri olduğuna şüphe yoktur.
Bu sebeple onlar güçleri yettiği
ve akılları erdiği nispette bu konuda projeler üretmeli, stratejiler
geliştirmelidirler.
Evet, Adanmış gönüller bugüne kadar partal bir eşya gibi kenara atılmış olan
kendi inanç sistemlerinin, düşünce dünyalarının ve din anlayışlarının
evrensel açıdan kıymeti haiz olduğunu ve insanlık adına büyük hayırlar vad
ettiğini herkese göstermek mecburiyetindedirler.
Bizler elimizdeki değerlerin günümüzde
yaşanan pek çok kronik problemin çözümü adına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz.
İnsanlığı bu değerlerden mahrum etmemeli, onları herkesin istifadesine
sunmayı en büyük vazifemiz addletmeliyiz.
Ancak bunu da usul ve üslup hatasına
düşmeden yapmalı, zorlama ve dayatmanın her çeşidinden uzak durmalıyız.
Meseleri öncelikle mütemadi, sürekli hale getirdiğimiz tavır ve
davranışlarımızla anlatmalıyız.
Maalesef bugüne kadar bazı kesimlerin İslam'a
karşı ön yargıya hatta düşmanca tutumlara sahip olmaları ve içimizdeki
bazı nadanların da kötü temsilleriyle İslam'ın aydınlık çehresine zift
çalmaları insanlığın bu tatlı su kaynağından istifade etmesine engel
oldu.
Hatta İslamiyet pek çok münasebetle şiddet ve radikalizmin
adresi gibi gösterildi.
O kaba saba insanların dini gibi algılandı.
Dolayısıyla da çokları onun özündeki değerleri tanıma fırsatı bulamadı.
İslam'ın şiddet ve radikalizmi besleyen bir din olmadığını, bilakis insanlığın
başına bela olan bu iki musibet için en büyük panzehir olduğunu herkese
göstermek ve anlatmak Allah'a sağlam inanmış müminlere düşen çok önemli bir
misyondur.
Şunu da unutmamak gerekir ki şayet siz insanlığın ehemmiyet verdiği
problemlerle ilgilenmezseniz onlar da sizin problemlerinize karşı duyarsız kalırlar.
Eğer siz bugün bir dünya
meselesi haline gelen ve tüm insanlığı tehdit eden şiddet, terör, radikalizm,
açlık, fakirlik gibi kronik sorunlar karşısında yapılması gerekenleri
yapmazsanız başka konularda ortaya koyacağınız en yararlı projelerinizde
bile arzu ettiğiniz desteği bulamazsınız.
Sizin evrensel meselelere sahip
çıkmadığınızı gören insanlar en ihtiyaç duyduğunuz noktada size arka çıkmazlar.
Dolayısıyla büyük çoğunluğu itibariyle insanlığın sizden istediği ve beklediği
şeylere sahip çıkmanız, yapabileceğiniz her ne varsa yapmanız büyük önem taşır.
Diyalog ve hoşgörü.
Daha somutlaştıracak olursak şiddeti
önlemenin en başta gelen yollarından biri diyalog ve hoşgörü kültürünü
yaygınlaştırmaktır.
Çünkü bu sayede insanlar aynı masanın
etrafında bir araya gelecek, birbirlerini daha yakından tanıyacak,
paylaşma ve uzlaşmayı öğrenecek, kavga etmeden bir arada yaşama tecrübesi
edineceklerdir.
İnsanlar ilk başta maksadınızı anlamadan
önce belki direnç gösterebilir, çekincelerini dile getirebilirler.
Ancak meselenin makuliyeti ve gerekliliği tam anlamıyla ortaya konulabildiği takdirde zamanla herkes o
örfaneye katılacaktır.
hizmet gönüllülerinin 90'lı yıllardan
itibaren sürekli vurguladığı ve imkanları dahilinde yapmaya çalıştığı
hoşgörü ve diyalog açılımı her ne kadar ilk zamanlar bazıları tarafından tepki
ve itirazla karşılansa da sonrasında bunu toplumun farklı kesimleri, farklı
millet ve devletler de telaffuz etmeye başladı.
Bir sonraki safha bunu daha sistemli
şekilde uygulamaya geçirmenin ve yaygınlaştırmanın yollarını bulmaktır.
Cenabı Hak her bir insanı ayrı bir alem olarak yaratmıştır.
Her milletin kendine has değerleri ve
kültürü vardır.
İnsanları ortak bir çizgide buluşturup aynı değerler
etrafında bir araya getirmek çok zordur.
Bu kalplere hitap edebilmeye ve
inandırıcı olmaya bağlıdır.
Bu da kolay bir iş değildir.
Bununla birlikte bir
yere kadar yeryüzünde barışa hakim kılabilir.
Herkesi kendi konumunda kabul
edebilir, kavga vesilelerini ortadan kaldırabilir ve huzur içinde bir arada
yaşayabiliriz.
En azından bize düşen bu yolda gayret göstermek, sulh ve barışın
temsilcisi olmaktır.
Başkalarından saygı görmenin yolu herkese karşı saygılı
olmaktan geçer.
Siz başka din, kültür ve medeniyetlere saygıda kusur etmediğiniz
takdirde onlar da sizin inanç sisteminize saygı duyar.
Başkalarına gösterdiğiniz saygı bir gün
adeta bir bumerang gibi size geri döner.
Dolayısıyla karşı tarafa güzel şeyler
atmaya bakmalısınız ki attığınız şeyler geri döndüğünde başınızı yarmasın,
dişinizi kırmasın.
Alternatif yollar geliştirme.
Bugün yapılması gereken vazife konuma saygı, hoşgörü, diyalog, barış diyerek
icmali bir planla yola koyulmaktır.
Zira her aksiyon öncesinde bir düşünceyi, bir
plan ve proje yapmayı gerektirir.
Fakat bu icmali bir düşüncedir.
Çünkü siz işin
başında neyle karşılaşacağınızı tam bilemezsiniz.
Harekete ve aksiyona geçtikten sonra zamanın, şartların ve
konjonktürün karşınıza çıkardığı şeylere göre daha tavsili, detaylı planlar
yaparsınız.
Bunlara açılım içindeki talihi planlar da diyebilirsiniz.
Bugün ortaya koyduğumuz diyalog faaliyetlerinin ileride karşımıza neler
çıkaracağını şimdiden tam olarak kestiremeyiz.
yolda yürürken düşünmeye devam eder.
Karşımıza çıkan yeni durumlara göre plan ve projelerimizi revize eder, buna göre
aksiyonumuzu tekrar gözden geçiririz.
Bu devri daim döngü yol boyunca devam eder,
gider.
Yeni ve sürpriz problemlerle karşılaşırsak oturur, yeniden planlama
yapar ve alternatif çözüm yolları geliştiririz.
Yeni fıkhi hükümler ortaya koymak için
yapılacak içtihat faaliyeti konusunda farklı görüşler olsa da hizmet adına
yapılacak işlerin tespitinde istinbat ve içtihat kapısının açık olduğuna kimsenin
şüphesi yoktur.
Karşılaşılan problemleri çözme adına zaman ve şartlara göre her
zaman yeni içtihatlar yapılabilir.
Yeni çözüm yolları geliştirilebilir.
Böylelikle siz düşünce ve aksiyon planında ortaya koyacağınız bütün bu
ceht ve gayretlerle insanlar arasında sevgi ve barışı hakim kılmaya, şiddet
sarmalığını durdurmaya ve engellemeye çalışırsınız.
Temsilin gücü.
Şunu da bilmelisiniz ki sinelerde yatan kin ve nefreti bir kısım
yollarla yok etmezseniz şiddet, terör ve radikalizmle mücadele edemezsiniz.
Kin
ve hınçla oturup kalkan insanlara içinde yaşadığımız yerkürenin güzellikle
paylaşılabileceğini, herkesin huzur içinde yaşayabileceğini anlatamazsınız.
Bunlar birbirini besleyen ve destekleyen şeylerdir.
Kin ve nefret şiddeti
doğurduğu gibi şiddet de yeni kin ve nefretlere yol açar.
Bu kısır döngüyü
kırmak istiyorsanız insanlara sevmeyi, affetmeyi, saygı duymayı öğretmelisiniz.
Bunun en başta gelen yolu da temsildir.
Bu itibarla Kur'an'ın emrine uyarak
herkesle tanışmalı, herkesle el sıkışmalı.
Soframızı ve gönlümüzü
herkese açık tutmalıyız.
İnsanlarla birkaç defa yüz yüze gelmeden, beraber
yemek yemeden, muhabbet etmeden ne kendinizi onlara anlatabilirsiniz ne de
onları tanıyabilirsiniz.
Onlarla uzun süre birlikte zaman geçirmeden aranızda
dostluk köprüleri kurmadan, asırlardan beri meydana gelen uçurumları kapatamaz,
tepeleri dümdüz edemez, kandan irinden deryaları geçemezsiniz.
Dolayısıyla da
gönlünüzün heyecanlarını, ruhunuzun ilhamlarını onlara duyuramazsınız.
Evet, Şiddetin en büyük
sebeplerinden biri insanların birbirini yeterince tanımamaları, birbirine
yabancı olmalarıdır.
Görüştükçe, konuştukça kiine, nefrete, şiddete gerek
olmadığını herkes daha iyi anlayacaktır.
Öteden beri farklı ad ve unvanlarla
etiketledikleri ve korktukları insanların hiç de zihinlerde tasarladıkları gibi olmadığını
göreceklerdir.
Fakat tekrar etmek gerekir ki bu birdenbire olacak bir şey değildir.
Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız yol ve yöntemlerle başlanan böyle bir işin
oturması en azından bir iki nesil ister.
Usul adına bazı prensipler
şiddet ve
hiddeti yok etme, insanlar arasında evrensel barışı temin etme bizim için
önemli birer hedef olsa da bu konuda her türlü iddiadan uzak durmak gerekir.
Şunu unutmamalıyız ki her şey Allah'ın elindedir.
O neyi dilerse o olur.
Allah'ın olmasını dilemediği şey de olmaz.
O dilemedikten sonra siz az
gider, uz gider, dere tepe düz gider fakat bir arpa boyu kadar bile yol
alamazsınız.
Bu insan iradesini kabul etmeme ve sebepleri görmezden gelme
demek değildir.
Bilakis biz gücümüz ve imkanlarımız dahilinde doğru bildiğimiz
yolda iradelerimizi ortaya koyar, çalışır, gayret ederiz.
Fakat neticeyi
yaratmanın Allah'a ait olduğunu da akıldan çıkarmayız.
Evet, Kalplere
sevgiyi koyacak olan da insanları birbirleriyle yakınlaştıracak ve kucaklaştıracak olan da Allah'tır.
Her
şeyi maddede, güç ve kuvvette arayanların bunu anlaması mümkün değildir.
Meselenin diğer yanı da şudur.
Bizim insanlığın iyiliği ve huzuru adına çok güzel temennilerimiz, tasavvur ve
planlarımız olabilir.
Güzel gördüğümüz şeylerin gerçekleşmesini yürekten arzu
edebiliriz.
Fakat ideallerimizle realitelerin kesiştiği noktayı doğru tespit edemezsek
havanda su döveriz.
Hatta attığımız adımlar aksül amelle neticelenebilir.
Bu sebeple bir probleme müdahale etmeden evvel onu düzeltebilecek güçte olup
olmadığımıza bakmamız gerekir.
En azından attığımız adımların maksadımıza
hizmet edip etmeyeceğini çok iyi hesap etmeliyiz.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki
bazı problemleri çıkaranlarla onlardan şikayet edenler aynı kişiler.
Dahası
onlar şikayet eder gibi gözükerek arka planda akla hayale gelmedik entrikalar
çeviriyorlar.
Kendi hesaplarına ve stratejilerine bağlı olarak olmadık
problemler çıkarıyorlar.
Mesela sahnede şiddeti, radikalizmi, terörü
eleştiriyor.
Fakat sahne arkasında bunlara destek veriyorlar.
Bu konuda
plan ve stratejiler üretecekseniz bütün bunların da farkında olmanız gerekir.
Son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki şiddet, radikalizm ve terör bir kere
ortaya çıktıktan sonra bunlarla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak
gerçekten çok zordur.
Çünkü insanlar birbirleriyle yaka paçı olmaya başladıktan, kin ve nefretler
hortladıktan sonra akıl ve muhakeme bir adım geri çekilir.
Kimse kimseyi
dinlemez hale gelir.
Bu sebeple asıl üzerinde durulması
gereken nokta bu gibi problemlerin ortaya çıkmasını baştan engellemek
olmalıdır.
veya probleme sebebiyet verme ihtimali olan durumlar önceden kestirilerek
problem ortaya çıkmadan önlem alınmalıdır.
Akıllı insanların yapması gereken iş
hadiselerin gidişatını çok iyi okuyarak muhtemel problemlere önceden reçeteler
hazırlayabilmektir.
Günah, bela ve dua.
Millet olarak da bütün bir insanlık
olarak da çok kritik bir dönemden geçmekteyiz.
Bir taraftan kader dek noktalarının,
dönüm noktalarının çok iyi değerlendirilmesine ve çok isabetli kararların alınmasına,
diğer yandan da Allah'a çok dua edilmesine ihtiyaç var.
Genel problemler sadece kendisiyle meşgul olan ve kendi dertlerine takılan
insanları çok alakadar etmeyebilir.
Onlar şöyle böyle kendi
yaşayabilecekleri kadar bir zeminde bulabilirler.
Fakat içinde bütün insanlığı yaşatan müstaripler, geniş
dairede meydana gelen her bir problemi doğrudan kendileriyle alakalı gördüklerinden kocaman bir coğrafya bile
onlara yeterli gelmeyebilir.
Kur'an'da başımıza gelen bela ve
felaketlerin sebebinin kendi yaptığımız hata ve işlediğimiz günahlar olabileceği
ifade edilir.
Dolayısıyla ister şahıs ve aile isterse ülke ve insanlık planında
maruz kalınan musibetler karşısında kendimizi sorgulamalı, tövbe ve istiğfar
ile Allah'a yönelmeliyiz.
Zira dar veya geniş dairede maruz
kalınan sıkıntılar bizim bir kısım hata ve kusurlarımızdan kaynaklanıyorsa
farkında olarak veya olmayarak Allah veya kul hakkına girmişiz demektir.
Bu
sebeple evvela nefsimizi sorgulamalı, tespit ettiğimiz yanlışlarımızı düzeltme
ve telafi yollarını araştırmalı.
Sonra da Allah'tan
af ve mağfiret talebinde
bulunmalıyız.
Nitekim Kur'an'da yer alan peygamber dualarının bize talim ettiği hakikat de
budur.
Hz.Musa Aleyhisselam hata ile birinin ölümüne sebebiyet verdiği için
rabi inni zalemtü nefsifirli.
Ya Rabbi ben nefsime zulmettim.
Kendime
yazık ettim.
Bağışla beni sözleriyle Cenabı Hak'a içini döküyor, kendisi için
takdir ve tayin buyurulan çerçevenin dışına çıktığını ifade ediyor ve Allah'tan bağışlanma diliyordu.
Aynı şekilde Hz.Yunus Aleyhisselam, "La ilahe illa ente sübhanek inni
küzzalimin.
Senden başka ilah yoktur.
Seni her türlü
noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben zalimlerden oldum." diyerek enbiya-i
izama küçük bir zelleyi bile büyük görüyor ve bunu zalimlerden oldum."
ifadeleriyle vurguluyordu.
Keza Hazreti Adem Aleyhisselam, "Rabene
enfusen ve inemfirlene ve terhamen
minirin." Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik.
Kendimize yazık ettik.
Eğer merhamet edip bizi bağışlamazsan kaybedenlerden
oluruz." sözleriyle yerine getirmekle vazifeli olduğu hakları ifa edemediğini,
kendisi için çizilen çizginin dışına çıktığını ifade ediyor.
Hz.Ebubekir
Allah Resulünden kendine has bir dua talebinde bulunduğunda efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ona talim
buyurduğu şu duanın da aynı çizgide olduğunu görüyoruz.
Allahümme inni zalemtü nefsi zulmen ve yfir illfirli
mağfiretenik verhamni inneke entel gafur rahim.
Allah'ım ben kendime çok mu çok zulmettim? Günahları senden başka
affedecek kimse yoktur.
Nezdi-ı uluhiyetinden hususi bir iltifat
ile beni bağışla ve bana merhamet buyur.
Günahları bağışlayacak olan sen,
merhamet edecek de ancak sensin.
Ne Allah'ın insanlığa rehber olarak
gönderdiği kutlu nebilerden ne de Hzreti Ebubekir gibi nübüvvet kapısının sadık
bendelerinden iradi ve kasti olarak bir günahın ortaya çıkması düşünülebilir.
Fakat onlar hallerini Cenabı Hak'a arz etmek suretiyle bizden kusur, senden
affetmek gibi bir tavır ortaya koymuşlardır.
Kur'an-ı Kerim'de ısrarla üzerinde
durulduğu üzere Allah kullarına zerre miktarı zulmetmez, haksızlıkta bulunmaz.
Onun kulları hakkında takdir buyurduğu her şey adildir.
Eğer ortada bir zulüm varsa bu kullara aittir.
Ya doğrudan onların eliyle
gerçekleşmiştir ya da bir kısım yanlışları buna sebep olmuştur.
Evet, İnsanın Allah huzurunda ellerini açarak yaptığı haksızlık ve zulümleri itiraf
etmesi mağfiret ve merhamet edilme adına çok önemli bir vesiledir.
Bu itibarladır
ki özellikle bela ve gailerin başımızdan aşağı sağanak sağanak yağdığı demlerde
müminlerin Cenabı Hak'a yönelmeleri ve yalvarmaları daha bir önem arz eder.
Bu
sıkıntıları kendimizden bilmez ve sürekli dışarıda başka mücrim ve zalimler aramaya yönelirsek belalar daha
da devam eder.
Fakat bunlardan kendimizi mesul bilir ve kusurları üzerimize
alırsak Allah bize merhamet eder ve önümüze maruz kaldığımız sıkıntılardan
kurtulma yolları açar.
Şunu unutmamalıyız ki bizler peygamber
değiliz.
Allah peygamberleri masum yaratmış ve onların günah işlemesine
meydan vermemiştir.
Günaha giden yolları kesmiş ve adeta
burası çıkmaz sokak demiştir.
Bu yüzden seçkin ve kutsi olarak dünyaya gelen
nebilerin hayatlarında kasti bir inhiraf söz konusu olmamıştır.
Nadir olarak içtihat hatası türünden yaptıkları hatalara karşı da onları
hemen uyarmış, hatalarının kalıcı olmasına müsaade etmemiştir.
Onların insanlığın önünde tam ve kusursuz rehber olabilmeleri buna bağlıdır.
Bizim ise böyle bir ismet sıfatımız yoktur.
Dolayısıyla hata ve günahlardan
korunmuş değiliz.
Allah'ın has kulları olan evliya ve asfiya derecesine ulaşsak
dahi yine de hata yapabiliriz.
Nitekim Belam ibn Baura ve Bersisa gibi
hakikat-ı uluhiyet ve hakikat-i rububiyete vakıf nice insan devrilmiş ve
cehenneme yuvarlanıp gitmiştir.
Ne sahip oldukları bilgi ve marifet ne de daha
önce işledikleri salih ameller onlara fayda vermiştir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem bir hadislerinde şöyle buyurur.
Kübni adem ve
her Ademoğlu hata yapar.
Hata edenlerin en hayırlıları ise tövbe edip hatasından
dönmesini bilenlerdir.
Demek ki bütün insanlar hataya açık
şekilde bu dünyaya gönderilmiştir.
İnsanın özünde hata işleme dürtüsü
vardır.
Bu şerri ehvel hale getirecek bir şey varsa o da günaha takılıp
kalmadan ve onda ısrar etmeden hemen doğrulup tövbe ve istiğfara
yönelmektir.
Tabiat olarak hata ve günaha açık yaratıldığımıza göre meydana gelen problemler ve sıkıntılar karşısında
kendimizi tekrar tekrar gözden geçirmesini ve hatalarımızı kendi eksikliklerimize bağlayarak Cenabı Hak'a
teveccüh etmesini bilmeliyiz.
Şunu da ifade etmek gerekir ki insanın
hatalarının farkında olması onu Allah'a karşı alacaklı gibi vehmetmekten
alıkoyacaktır.
Kusurlarını bilen ve gören insan Allah karşısında tevazu ve mahfiyetle iki
büklüm olacak.
Izdırap ve pişmanlıkla kıvranacak ve Allah'tan günahlarının
affını isteyecektir.
Henüz nail olduğu nimetlerin şükrünü dahi eda edemediğini ve Allah'ın emir ve
yasakları karşısında gerekli hassasiyeti gösteremediğini düşünen bir mümin
Allah'tan bir şey istemekten dahi haya edecektir.
Bir zatın münacatında dediği gibi
Allah'a yürekten inanmış bir müminin Allah'ım herkes yığın yığın sevapla sana
geliyor.
Ben de belimi iki büklümeden günahlarımla sana geldim." diyerek
Allah'a sığınması ve ondan af ve mağfiret talep etmesi çok önemlidir.
Zira böyle biri Allah karşısında haddini bilir.
Sürekli temkinle yaşar.
Secdede
yüzünü yerlere sürerek bağışlanma talep eder.
Allah'a karşı iddialı tavırlara
girmez.
Küstahlıktan uzak durur.
Bir an olsun kulluk şuurundan ayrılmaz.
Allah'ın başımızdaki bela ve musibetleri defüref etmesi, ortadan kaldırması,
uzaklaştırması adına böyle bir tavır nezdi-i uluhiyette çok hora geçecek bir
durumdur.
Bilindiği üzere Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem insanları muzdarip eden
kıtlık ve kuraklık gibi musibetler karşısında yağmur duasına çıkılmasını ve
orada Allah'ın rahmetine vesile olacak şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir.
Bu cümleden olarak yağmur duasında ellerle beraber elbiseler ters çevrilir.
Çocuklar ve yaşlılar dua yerine götürülür.
Hatta imkan varsa hayvanlar
bile oraya sevk edilir.
Cenab-ı Hak her şeye kullarının her haline nikah bandır.
Fakat yine de nasıl bir derbederliğe ve perişanlığa maruz kalındığı hal diliyle
ona arz edilir.
Cenab-ı Hak günahlarımız yüzünden bizi imtihanlara maruz
bırakıyorsa bize düşen tövbe kurnalarına koşarak temizlenmeye ve arınmaya
çalışmak dua dua Allah'a yalvarmaktır.
Dua ederken ağzımızdan dökülen her
kelime kalbimizin sesi olmalıdır.
Önceden ezberlediğimiz talakatli
sözlerle edebiyat yaparak, şatafatlı kelimelerle suniliğe düşerek değil,
bilakis saf, duru ve heyecan dolu gönlümüzle rabbimize teveccüh etmeli,
ihlas ve samimiyetimizi ortaya koyabilmeliyiz.
Şahsi suç ve günahlarımız umumi
sıkıntılara sebep olabilir.
Herkesin bu noktada kendisini gözden geçirmesi
gerekir.
Bazı insanlar vardır ki toplum için adeta birer ümit abidesidir.
Millet
ümidini onlara bağlamış, onların hizmetleriyle güzel şeyler olacağına,
yeni doğumların gerçekleşeceğine inanmıştır.
Onların gerekli temsili ortaya
koyamamaları, konumlarının hakkını verememeleri, yanlış yapmaları, hatalı
yollara girmeleri toplumda ciddi sarsıntı meydana getirir.
Adeta gemilere yol ve yön gösteren fenerler sönmüş olur.
Bu yüzden o gemilerin gidip nereye abordo olacağı
belli olmaz.
Bu açıdan belli noktaları tutmuş insanlardaki kıvam kaybı,
topyekün, merhamet-i ilahiyenin kesilmesine bile sebep olabilir.
Hiçbirimiz peygamber değiliz.
Hepimiz hata edebiliriz.
Yaptığımız hatalar da
birer musibet halinde geri dönebilir.
Bundan hiçbir tereddüdünüz olmasın.
Hazreti Pir, İhlas kulesinin başından düşen kişinin düz bir zemine değil derin
bir çukura düşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ediyor.
Çünkü kişi ne
kadar iltifat ve nimete masarsa düştüğü zaman kötü bir zemine düşme riski de o
kadar fazladır.
Harem odasına alınmış biri orada küçük bir küstahlık yaptığında koridora veya salona
çıkarılmakla bırakılmaz.
kapının önüne atılır.
Bu itibarla hatalar konuma göre daha
farklı bir boyuta ulaşır.
Hataların büyük veya küçük olması şahıslara göre değişebilir.
Bunu ifade etme adına şöyle
demişlerdir.
Hasanetül ebrar seyyiatül mukarrabin
yani ortalama salih insanların sevapları Allah'a yakınlaşmış has kullar
mukarrebin için günah bile olabilir.
Bazen de belalar ve musibetler bütün bir
milletin başına fasıkların ve zalimlerin işlemiş olduğu melanetlerden ötürü
gelir.
Eğer bir toplumda hırsızlık ve yolsuzluk başına almış gidiyor, fuhşun
önüne geçilemiyor.
Yalan sıradan bir durum sayılıyor.
Nifak ve iki yüzlülük
prim yapıyor.
Zulüm ve haksızlıklar işleniyor.
Yaşanan bunca dejenerasyona
başkaları da sessiz kalıyor ve bunları umursamıyorsa bütün bir toplum maddi
manevi afetlere maruz kalabilir.
Hz.Musa'nın Cenabı Hak'a soru üslubuyla
şuya karışı da buna işaret eder.
Aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin Allah'ım?
Şu ayet-i kerime de bu manayı destekler.
Öyle bir fitneden sakının ki o hususi olarak içinizden yalnız zulmedenlerin
başına gelmez.
hepinize dokunur.
Biliniz ki Allah'ın cezası şiddetlidir.
Hazreti Bediüzzaman bu ayeti Erzincan ve İzmir'de meydana gelen büyük zelzeleler
münasebetiyle yazdığı zelzele bahsine serlevha yapmıştır.
Toplum musibetler vesilesiyle zalimlerden ve fasıklardan arınmış olur.
yaşanan olumsuzluklar karşısında tavır göstermelerine rağmen durumu değiştirmeyi başaramayan masumlar da
vefat etmeleri halinde şehit olarak öbür tarafa yürürler.
Yaşanan haksızlık ve
günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise
günahkar zümre ile helak olur giderler.
Fakat imanlarına, niyetlerine ve
amellerine göre ahiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur.
Çünkü
Cenab-ı Hak ne seviyede olursa olsun iman ve amel-i salihi zay etmez, mutlaka
mükafatlandırır.
Yukarıdaki ayet-i kerimede ifade
edildiği üzere Allah şedidül ikab cezası şiddetli olduğu gibi erhamur rahimindir.
Bu sebeple cezalandırmada acele etmez.
Belki bin bir türlü imhalden, süre
vermeden sonra bunu yapar.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i
şeriflerinde şöyle buyurur.
Innallahe yumliimi
lemfl zalime mehil üstüne mehil verir.
Fakat
bir de yakaladı mı artık onu iflah etmez.
Bunun akabinde de şu ayeti
hatırlatır.
Veime
şedid halkı zalim olan beldeleri cezaya çaptırdığı zaman rabbinin derdest etmesi
işte böyle olur.
Şüphesiz ki onun azabı pek acı, pek çetindir.
Süre vermenin içinde farklı tenbih ve uyarılar da vardır.
Allah zalimlerin
akıllarını başlarına almaları için farklı farklı tekvini emirlerle eşya ve
hadiselerin diliyle onları ikaz eder.
Bazen yağmuru kesip kuraklık yaşatarak
onlara zımnen kendinize gelin der.
Bazen ekonomik bir krizle onları sarsar.
bazen
arzi ve semavi musibetler gönderip onları gaflet uykusundan uyandırır.
Bazen din adına hayatı yaşanmaz hale getirerek ülkenize, milletinize,
dininize, değerlerinize sahip çıkın der.
İnananlar eşya ve hadiselerin dilinden
anlamaz, zulüm ve günahlarına son vermez ve akıllarını başlarına almazlarsa Allah
muhafaza başlarına sağanak sağanak musibet, afet ve bela yağdırır.
Zalimler
hem bu dünyada hem de öbür tarafta müstahak oldukları cezayı çekerler.
Onların arasında bulunan iyiler ise bu dünyada cezalarını çekmiş olacakları
için ahirete bir şey kalmaz.
Allah'ın hikmetinden sual olunmaz.
Bilemiyoruz.
Belki de geçmiş kavimlerde olduğu gibi sağlam iman etmiş olanlara özel bir
kurtuluş ihsan eder ve onları daha sonra önemli vazifelerde istihdam eder.
Onlar
dini mübini İslam adına istikbal vad ediyorlarsa Allah bir yeri helak ederken
onlara necat verebilir.
Ölen ölürken, ezilen ezilirken bazıları da ayakta
kalır.
Allah geriye bıraktıklarını başka sahalarda, başka işlerde istihdam eder.
Hizmetin başka ekollerle kıyaslanması.
Soru: Hizmet hareketi başka hareket ve
felsefi ekollerle karşılaştırılıyor ve hizmet hareketi ile bu ekoller arasında
bazı benzerlikler ortaya konuluyor.
Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?
Cevap:
Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep kendi felsefesiyle ele alındığında onu
bazı ekollere benzediği tespit edilebilir.
Onlardan ilham aldığı, istifade ettiği
veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir.
Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu
subjektiftir.
Değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik
arz eder.
Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz.
Araplar şiirin manası
şairin içindedir derler.
Bunun gibi hizmet hareketine bakan insanlar da
kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara
ulaşacak.
Onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım
bağlar kuracaklardır.
Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma.
hizmetin başlıca
faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir.
Farklılıkları
saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve
paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve
kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler hizmetin önem verdiği hususlardır.
Bunları inceleyen bir araştırmacı kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup
diyalog yapan bazı organizasyonlarla hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.
Diyalog anlayışımız.
Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri,
ona yön veren temel dinamikler tam olarak anlaşılmadan o hareketin mahiyeti
ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sı sathi
kalacak.
Dolayısıyla yapılan bu değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır.
Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak önce şunların çok iyi bilinmesi gerekir.
Biz diyalog derken ne anlıyoruz? Diyalogla neyi hedefliyoruz? Bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri
kullanmayı tercih ediyoruz? Diyalog konusunu biraz daha açalım.
Biz
insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız
bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz.
Her şeyden önce yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenabı Hakk'ın rızasının
bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onun rızasını elde etmeye çalışıyoruz.
Bizim
dini kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkuremiz, ciddi bir
muktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda
taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var.
İnsanlığın bunlarla tanışmasını
arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz.
Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik
düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini ve en önemlisi
rabbimizin ve insanlığın iftihar tablosunun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz.
Pek çok
kişinin yakından tanıdığı takdirde bunları hüsnü kabulle karşılayacağına
ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.
Şunu da çok iyi
biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin
yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmesi çok
zordur.
Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin
ve düşmanlık hisleri hakimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyorlarsa ötekinden gelen hiçbir
şeyi kabul etmeyeceklerdir.
Bu önyargıların aşılması, asırlık
düşmanlık hislerinin son bulması yakından tanımaya bağlıdır.
İnsanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibariyle yakından
tanımalarına fırsat vermelisiniz.
Siz hiçbir şey anlatamasanız bile mana
köklerinizden tevarus ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik
arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir.
Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde
tanıtma, yanlış aktarımların önüne geçme imkanı elde etmiş olacaksınız.
Kim bilir
belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol
açacaktır.
Böylece insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat
felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır.
Belki mütefekkir ve
entelektüeller şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış açılarını
yeniden ele alacak, onları rüşlama lüzumu duyacaklardır.
İşte biz diyalogla bütün bu mülahazaları
göz önünde bulunduruyoruz.
Bize düşen vazife insanların birbirlerini doğru
tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir
hürriyetinin önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.
İman ve hidayete gelince o konudaki
genel yaklaşımımız imanın dindeki tarifine bağlıdır.
Din akıl sahiplerini
hür iradeleri ile hayra sevk eden ilahi sistemler mecmuasıdır.
Dinde zorlama yoktur ayeti çok önemli bir prensip ortaya koyar.
Dinde baskı ve
zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.
Baskı ve zorlamanın yanında demagoji ve
diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dini hakikatlerin
anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez.
Esasında özü itibariyle hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur.
Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve bunlar zorla kabul
ettirilmek istenir.
Sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz
yoksa bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe
duymazsınız.
İnsanları özgür iradeleriyle başa bırakmalısınız.
Hatta bu konuda o kadar
objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara
bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak
istiyorsun.
Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşınd mı? Önceki yerinden ne
zarar gördün? Veya burada ne gibi faikiyet buldun ki böyle bir karar
alıyorsun?" gibi sorular sorarak onları yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli.
Bu değerler manzumesini sağlam
bir fikri temelle kabul etmesini sağlamalısınız.
Bu tavrınızla insanların bir anlık
hissiyatla radikal bir karar alıp daha sonra bu kararında sabit olmama
ihtimalinin ölüne geçmiş olursunuz.
Böylelikle gerçekten inanan meseleye
gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz.
Zira bütün kalbiyle, fikriyle size gelmeyen insanlar daha
sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır.
Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da
düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle hür iradeleriyle ve özgürce
yapacakları tercihlerle ilgilidir.
İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya
çalıştığımız şey de bir taraftan şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi
olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hakim olmasına katkıda bulunmak,
diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımalarının
ve istifade etmelerinin önündeki engelleri berterf etmektir.
Biz diyalog
vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel
insani değerleri tanıştırmak hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden
istifade etmek istiyoruz.
Bu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in
bize gösterdiği bir hedeftir.
O sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde "Benim adım güneşin doğup
battığı her yere ulaşacaktır." buyuruyor.
Burada hem gaybi bir meseleyi haber verme söz konusu hem de bir hedef
gösterme.
Bunu şöyle anlayabiliriz.
Benim ümmetime düşen vazife Muhammedi
ruhu ve Kur'ani manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak.
tüm mahrum ve muhtaç
gönüllere duyurmaktır.
Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca
nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz.
Kabul edip
etmemek ise muhataplara kalmıştır.
Şimdi sizin bu gaye ile bu şekilde
yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar yukarıda ifade etmeye
çalıştığımız hususları tam olarak göremeyebilirler.
Duygu ve düşünceleriniz itibariyle sizi
tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ced ve gayretleri başka din ve farklı
ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları bir çeşit misyonerlik faaliyeti olarak
isimlendirebilirler.
Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir.
Bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara sizi mahkum edebilir.
Kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla farklı
fikir adamlarının diyalogla ilgili bugüne kadarki tespitleri arasında bazı iltisak birleşme noktaları bularak
analizlerini bunlar üzerinden yürütebilirler.
İnsan sevgimiz aynı
durum adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk
felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir.
Bazı
araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşeri tecrübeler ve felsefi
akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler.
Söz gelimi sizin insana bakışınızı batıda gelişen hümanizm kavramıyla açıklayabilirler.
Bu eksik bir
yaklaşımdır.
Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık bizim insanla
ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır.
Mesela biz insanı
Allah'ın matbah-ı nazarı, nazarını tevcih ettiği şey olarak görürüz.
Ona
zübde-i alem, kainatın özü hülasası deriz.
Cenabı Hakk'ın fiziki dünyayı
insanın emrine amade kıldığına inanırız.
Allah insanı yeryüzünün halifesi kılarak
ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur.
Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah'ın değer verdiği bir varlığa kıymet verme düşüncesi yatar.
Öte yandan
biz Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat
ve merhametle yaklaşırız.
Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm
düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.
Görüldüğü üzere
yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın kuşatıcı ve külli bir
nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece
yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik olmaması veya hatasız olması beklenemez.
Hele bir de meseleye ön
yargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa ortaya konulan tespit ve analizler gerçeklikten kopuk olacaktır.
Öte yandan şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi
baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir.
okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve dahil oldukları
akımlardan ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir.
Dolayısıyla onlar yorumlarını da
değerlendirmelerini de buna göre yapacaklardır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmi olmasının onun
hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, ona bilmemeyi, istinat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya
ederim.
hikmetiyle ilgili bir mülahaza üzerinde ısrarla duruyor.
Onun zihninin
başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da dine ait
yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine
bir şey karışmadığını belirtiyoruz.
Dini mübini İslam'ın saffetinin,
temizliğinin, duruluğunun, ilahi ve semavi yönünün muhafaza edilmesi adına
Allah farklı şeylerin onun sallallahu aleyhi ve sellem mübarek zihnine
girmesine müsaade etmemişti.
O çevresinden Arap dilini yani daha
sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş.
Fakat semavi olan vahiye arzi
tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.
Bize gelince farklı filozofların ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve
izmlerin tesirinde kalabiliyoruz.
Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve
tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz.
Devasa kametler bile bu tür şeylerin
tesirinden kurtulamamışlardır.
Esasen bu beşeri ve tarihi bir
realitedir.
Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilenegmiştir.
Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematı ile test edebilmek ise
herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir.
Bu yüzden zaman doğruyla yanlış, hak ile batıl birbirine
karışabilir.
Kavramlar yerinde kullanılmayabilir.
Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler
tam olarak gerçeği yansıtmayabilir.
Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün
bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.
İçten ve dıştan yapılan çalışmalar.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların
atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler
her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır.
Buna rağmen içeriden yapılan
değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir.
maalesef
kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz.
Kendi
içimizde bir İmam Gazzali, bir İmam-ı Rabbani de yetişse ona hala dünün çocuğu
gözüyle bakıyoruz.
Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten
dolayı onları hep küçük ve basit görüyoruz.
Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak bir yer bulamıyor,
farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle el üstünde tutuyoruz.
Gerçi
içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler.
Tıpkı
denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi veya kendini zulmetsiz
ziya içinde karanlık olmadan sürekli ışık içinde bulan insanın ziyanın
çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi.
Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar onun farklılığını
duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vadettiği şeyleri yeterince anlamayabilirler.
Buna
karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini,
dinamiklerini merak edip araştırırlar.
Bu da onların avantajıdır.
Buraya kadar yapılan izahlardan hizmet
hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair
olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana çıkarılmamalıdır.
Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya
koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar
ve engeller bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık.
Yoksa bu hareketle farklı
şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir,
farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.
Bizler bu tür çalışmalardan istifade
etmeye çalışırız.
Çünkü aklın, mantığın, muhakenin bir hikmet-i vücudu vardır.
Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir.
Fakat bir kısım
benzerliklerden yola çıkarak hemen hizmeti bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı, bağlantılı olarak
tanımlamak doğru değildir.
Meseleye edebiyatta bakılan tevarüt iki şairin
birbirinden haberdar olmadan aynı beyit veya mısrayı söylemesi kavramıyla yaklaşabiliriz.
Öyle zamanlar olmuştur ki iki şair aynı mısrayı söylemişlerdir.
Fakat onların
birbirlerinden ve bundan haberleri bile yoktur.
Aynen öyle de aynı sevdayı
taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan
insanlar, topluluklar farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer
yaklaşımlar, düşünceler ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler.
Nitekim bazı Grek filozoflarının
düşüncelerine bakılacak olursa onların peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle
örtüşen önemli yaklaşımlarının bulunduğu görülecektir.
Bunu onların saf
kalpleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları
içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz.
Sağlam duruş ve düşen maskeler.
Youtube
Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir
ferahlığa gebedir.
Ne var ki Hamıl gebelik müddetine tahammül etmeniz gerekir.
Nur topu gibi bir evlada sahip
olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları
göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz.
Bu elbette kolay değildir ama sonrasında
öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemişsinizdir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla yaşanan sıkıntılar geçtikten sonra acıları gider, lezzetleri kalır.
Ferdi, ailevi ve içtimai hayatta çekilen sıkıntılar da böyledir.
sözünde de ifade edildiği gibi çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce
makamlar, güzellikler elde edilir.
Kur'an-ı Kerim inne yusra, her zorlukla
birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.
Ayetiyle bu hakikati ifade eder.
Hatta
musibetler ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse onlardan sonra gelen kolaylık, ferahlık ve rahatlamalar da o
ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur.
Size öyle bir inşirah yaşatır ki
çocuğunu dünyaya getiren anne misali çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir.
Allah'tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla
kendinizden geçersiniz.
Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri sırf
kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve
işkencelere maruz kaldılar.
Mesela Hz.Mesih'in dava ve misyonunu devam ettiren
insanlar için çarmıhlar kuruldu.
İçi ateş dolu hendekler kazıldı.
hem de sırf
kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimle aynı inancı, aynı
düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları
için.
Fakat onlar kendilerine reva görülen bu tür kötülük karşısında
dişlerini sıkıp sabrettiler.
Yürüdükleri yoldan dönmediler.
Üstlendikleri misyonu
hakkıyla yerine getirdiler.
Ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla bakir
topraklara saçabildikleri kadar tohum saçtılar.
Yaşatma felsefesini esas almış
bu adammışlar kendilerini düşünmediler.
Her türlü zorluğu ve sıkıntıyı
göğüslediler.
Bunun neticesinde arkalarındakilere çok büyük güzellikler emanet ederek bu
fani alemden göçtüler.
Her dönemin firavunları, Nemrutları,
Dakyanusları olacaktır.
Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehli
nifak inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak.
onları musibetler sarmalı içine
çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır.
Biz başımıza gelen belalara ve
musibetlere aldırmadan gönül verdiğimiz hakikatleri ihlas ve samimiyetle tüm
insanlığa duyurmak için gayret etmeyi sürdürürsek Allah bizi buna muvaffak
kılacaktır.
Zira o kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır.
Bununla beraber attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine girmemeliyiz.
Biz tohum atalım.
Attığımız tohumların tımarını yapalım.
Ama onları kim hasat
ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın.
Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta
yürüdüğümüz yolun Kur'an'ın ruhuna, efendimizin sünnetine uygun olup
olmamasıdır.
Yaptığımız işler Allah'ın rızasına uygunsa Hz.Seyyidil enam bunlardan hoşnutsa zalim, fasık ve münafıklar tarafından
göreceğimiz baskılara aldırmamalıyız.
Olduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi
sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız.
Dahası
bütün hayatlarını dünyevi çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete,
eziyete ve zulme uğramayı, Allah'ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli.
Onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz.
Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde
insan dininin gücü nispetinde belalara maruz kalır buyuruyor.
Hadisin başında
belaların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda
giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağı ifade ediliyor.
Devamında ise insanın dininin
gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı belirtiliyor.
Evet, Kötülük yapmayı tabiat haline
getiren bir kısım zalimler ve zorbalar yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır.
Bazen itibarınızla oynayacak, bazen sizi ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve
işkencelerle korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır.
Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler küçük bir tazyik karşısında
cephe değiştirecektir.
Bir kısım geçici dünyalıklara peyğlenen, makam ve payelere aldanan kimseler
olacaktır.
Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik
dönemlerde sizi yalnız bırakacaktır.
Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz.
Ne var ki bütün bunlar
size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkanı verecek.
Vefalıyla vefasız, müminle münafık
birbirinden ayrılacak.
İnsanların gerçek değerini anlamış olacaksınız.
Allah'ın insanları iç dünyalarıyla, gerçek mahiyetleriyle size göstermesi
size büyük bir lütuftur.
Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek
karakterleriyle tanıyamazsınız.
Oysa ki iman ve Kur'an davası ancak fedakar,
samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür.
Zayıf karakterlere büyük
davalar emanet edilemez.
Yunus'un ifadesiyle, "Bu yol uzaktır.
Menzili çoktur, geçidi yoktur.
Derin sular var." İşte Cenab-ı Hak bu tür zor dönemlerde
girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat
edemeyecek insanları kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla,
resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir.
İbn Selülleri
deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder.
Siz de normal zamanlarda kucak
dolusu paralar dökseniz tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış, dolayısıyla da
çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyüp yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.
Gerçi biz herkes hakkında hüsnü izan etmekle yükümlüyüz.
Bize yönelen herkese
bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak,
bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak.
bizim temel karakterimizdir.
Dolayısıyla gelecekte bu insanlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan
onları da mahrum etmeyiz.
Zira mümin civan mert, centilmen ve al
cenap insandır.
Aldansa da kimseyi aldatmaz.
Kin intikam ve rövanş
duygularıyla hareket etmez.
Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı
tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de
asla elden bırakmaz.
Onların yürünen uzun yolda güzergah emniyetini ihlal
etmelerine, yol güvenliğini bozmalarına bir daha fırsat vermez.
Zira inanmış bir
insan bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz.
Aynı kişiler tarafından tekrar
aldatılmama adına alması gereken bütün önlemleri alır.
Suret-i Hak'tan görünen
münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.
Hülasa, herkes karakterinin gereğini sergiler.
Kin ve nefretlerine yenik
düşmüş, haset ve ivirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle
hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar
planlayacaklardır.
Onların bu saldırıları karşısında bize düşen bünyan-ı mersus, sağlam ve
birbirine kenetlenmiş bir vücut gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vif ve ittifak içerisinde hareket etmektir.
Öyle ki 50 tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da
başarılı olamamalıdır.
Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntılar ve meşakkatler karşısında asla
sarsılmamalı, paniklememeliyiz.
Şurası iyi bilinmelidir ki dünyanın
bütün şeytanları toplansa dahi Allah'ın izni olmadan hiçbiri bize zarar veremez.
Bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz.
O halde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye
ve korkmaya gerek yoktur.
Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi canlı
tutmalı.
Hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız.
Bunun yanı sıra
Allah'ın önümüze açtığı imkan ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız.
Gerekirse çarşıda, pazarda
demircilik yapmalı, ayakkabı boyamalı, örgü örmeli ve tüm kalbimizle
doğruluğuna inandığımız iman ve Kur'an davasını devam ettirmeliyiz.
Yürüdüğümüz
yol yanlış ise zaten şimdiye kadar yaptıklarımızın hesabını Allah'a
veremeyiz.
Ama yol doğru da biz inihraf içindeysek Allah'ın bir lütfu olarak
sevk edildiğimiz bu yoldan sağa sola savruluyor veya gerisin geriye
dönüyorsak bu takdirde bunun da hesabını veremez.
Üstelik Allah korusun dönekler
olarak tarihe geçeriz.
Manen canlı kalmanın yolu.
Soru: Hizmetin ilk günlerindeki safetin
korunabilmesi, metafizik gerilimin devam ettirilebilmesi ve yeni dava adamlarının
yetişmesi için gerekli olan şeyler nelerdir?
Cevap: Öncelikle soruda da
işaret edilen bir hakikatin altını çizmek istiyorum.
Gerçekten hizmetin ilk yıllarında
insanlar çok samimi ve fedakar idiler.
Onların Allah rızasından başka hiçbir
beklentileri yoktu.
Hizmet gönüllüleri arasında müthiş bir vif ve ittifak
vardı.
Daha çok okuyor, daha çok düşünüyor, daha çok müzakere ediyorlardı.
okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye karşı çok ilgililerdi.
Bu itibarla günümüze
nispeten ilim irfan açısından daha derindiler.
Mesela Risale-i Nurları
aşkla iştiyakla okur, onlardaki hakikatleri anlamaya çalışırlardı.
Risalelerde ele alınan mevzulara öyle vakıf idiler ki nerede hangi konu nasıl
ele alınıyor çok iyi bilir.
Gerektiğinde kıyaslamalar yapar.
şerh ve haşiyeler
düşerlerdi.
Ben eskiden kitap okunmadan, dua
edilmeden kalkılan bir meclis hatırlamıyorum.
Bazen Kur'an ayetlerini mütalaa ediyor.
Bazen efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şeriflerini anlamaya
çalışıyor.
Bazen Risale-i Nurlardaki iman hakikatlerine yoğunlaşıyorduk.
İlmi ve dini meseleleri öğrenme, anlama ve başkalarına da anlatma noktasında
ciddi bir ceht ve gayret söz konusuydu.
İnsanlar okuyup öğrendikleriyle önce
kendi boşluklarını doldurmaya, sonrasında da onları muhtaç sinelere ulaştırmaya çalışıyorlardı.
Bütün bunlar da onları
manevi ve itikadi açıdan besliyor, canlı ve diri
tutuyordu.
İnsanlarda ayrı bir heyecan vardı.
Yapılan hizmetlerde de bütün bunların
bereketini görüyorduk.
Maalesef daha sonraki yıllarda bu okuma heyecanını kaybettik.
Dolayısıyla da
beslenme kaynaklarımızdan uzak düştük.
Okumayan öğrenmeyen insanların kıvamını
koruyabilmesi, hizmet aşk ve şevkini devam ettirebilmesi çok zordur.
Bazıları
hala ilim aşkını okuma heyecanını korusa da bunların sayısı artmadı.
Halbuki
dairenin genişlemesiyle bunların sayılarının da artması gerekirdi.
Fakat
maalesef böyle olmadı.
keyfiyet kemmiyet ölçüsünde gelişmedi.
Bunun önemli bir
sebebi zamanla insanlarda ülfet ve ünsiyetin hasıl olmasıdır.
Hizmetin ilk
yıllarında insanlar okudukları eserlerden müthiş bir lezzet alıyorlardı.
Her şey onlara yeni, taze, orijinal geliyordu.
İnsanları zamanla oluşacak
ülfet ve ünsiyetten kurtarmak için yeni bir okuma şekli geliştirmeye, meseleleri
daha derin, engin ve geniş bir perspektifle ele almaya ihtiyaç vardı.
Fakat ne yazık ki ilmi ve dini hakikatleri insanlara sunanlar bunu
yapamadı.
ele aldıkları mevzulara yeni açılımlar getiremedi.
Kıdemle birlikte
ülfet de ortaya çıktı.
Halkın teveccühünü aldandılar.
Nasıl olsa halk
anlatılan her şeyi dinliyordu.
Bu sebeple onlar da aynı şeyleri tekrar
etmeye devam ettiler.
Neticede zamanla en orijinal hakikatler bile insanların
gözünde cazibesini kaybetmeye başladı.
Oluşan bu alışkanlık ve sıradanlaşma
duygusunu yok etmenin, kaybedilen aşk ve heyecanı yeniden elde etmenin yolu daire
içinde bir kere daha okuma seferberliği başlatmak, insanımızı yeniden ilme,
irfana, araştırmaya, öğrenmeye yönlendirmektir.
Bunun için de
yeni okuma tarzları
geliştirmeli, yeni formatlar bulmalıyız.
farklı eserleri ve fikirleri birlikte
müzakere etmeli.
Bunlar arasında mukayeseler yapmalı.
Yeni sonuçlara
ulaşmaya, yeni ufuklar yakalamaya çalışmalıyız.
İnsanların ilgi ve merakını yeniden
imani hakikatlere, onları anlatan eserlere çekmeli, onlardaki orijinal
fikirlerin farkına varılmasını sağlamalıyız.
Ne yapıp etmeli? Okuma mevzuunda
insanları bir kere daha harekete geçirmeli, onların heyecanlarını tetiklemeliyiz.
Bunu başaramazsak ülfetten sıyrılamaz, metafizik gerilimimizi muhafaza
edemeyiz.
Sabıkini evvelin ister peygamberlerin isterse onların
yolundan giden büyüklerin rahle-i tedrisine oturan ilk insanlar her zaman
çok farklı olmuşlardır.
Onlar rahle-i tedrisine oturdukları ders aldıkları
zatı kametü kıymetiyle tanıyıp o insibı yaşadıklarından dolayı farklı bir ufkun
insanı olmuşlardır.
Hz.Bediüzzaman'ın çevresinde halelenmiş insanlara bu gözle bakabilirsiniz.
Risaleleri çok iyi okumuş, üstadı çok iyi anlamışlardı.
Sordukları sorularla
ondan hakkıyla istifade etmesini bilmişlerdir.
Risaleleri çok cazip, çok orijinal
bulmuşlar.
Gönüllerini bu feyz membaına bütün fakülteleriyle açmışlar.
kabiliyetleri ölçüsünde ondan alabildiklerini almışlardır.
Belki de
talebelerinin Bediüzzaman'a tam bir teveccühle yönelmeleri ve hasrı himmet
etmeleri onun da ilhamlarının önünü açmış ve ona yepyeni şeyler
söyletmiştir.
Evet, herkesin böyle bir kıvam sergilemesi çok zordur.
Bunun için çok
iyi bir ameliyat-ı fikriye geçirmek yani meseleleri yeniden ele almak, okumak,
düşünmek, tahlil ve analiz etmek gerekir.
Bunun nasıl bir usulle yapılacağı üzerinde ayrıca kafa
yorulabilir ve bu konuda farklı yol ve yöntemler bulunabilir.
Nasıl bir yöntem takip edilirse edilsin
hedeflenen şey ele alınan mevzuları nüanslarıyla kavrayabilmek, ima ve
göndermeleri anlayabilmek ve onların derinliklerine dalabilmektir.
Bunu
yapabildiğimiz takdirde en iyi bildiğimiz konuları bile tüm yönleriyle anlamadığımızı görecek ve keşfettiğimiz
yeni manalar karşısında ayrı bir zevk ve heyecan duyacağız.
Netice itibariyle
ülfetin boğucu, ezici ve öldürücü atmosferinden kurtulacak, okuduğumuz
eserlere farklı bir bakış açısıyla bakabilecek ve onları yeniden terutze
duyabileceğiz.
Her bir mevzu o alanda yazılmış başvuru eserleri ile birlikte müzakere ve
mütalaa etmek gerekir.
Bu yolda yeni usuller geliştirmeli ve ısrarla bunların
üzerinde durmalıyız.
Ben günümüzde ciddi anlamda kitap okunduğu kanaatinde değilim.
Dolayısıyla temel meseleler
bilinmediği gibi pek çok insanda bunları bilme ve öğrenmeye karşı bir istek,
açlık ve merak da yok.
Bir mümin nasıl olur da Allah'ın kendisine indirmiş
olduğu kitabı merak etmez, dinine ait meseleleri öğrenmeye çalışmaz.
Bu durum beni fevkalade rahatsız ediyor.
İman ve Kur'an'a dair yazılmış eserlerin
üzerinde düşünmeden düz bir şekilde okunup geçilmesi de rahatsız ediyor.
Bunları anlamaya çalışmıyor.
Üstelik
anlamasak da anlamış gibi davranıyoruz.
Maalesef yüzeysel bilgiler, sığ
anlayışlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor.
İnsanları tatmin etmiyor ve
onlarda yeni bir aşk şevk uyandırmıyor.
Formalitelere hapsolmama,
okuma aşk ve heyecanını kaybetmenin yanında zamanla içine düştüğümüz diğer
bir problem de formalitelerle meşguliyetin bizi asıl hedefimizden alıkoymasıdır.
İşin başlangıcında makamlar, payeler, rütbeler yoktu.
Ne tayin heyetleri
vardı, ne müfettişler, ne de müdürlükler.
Herkes eşit kabul ediliyor.
Aynı kategoride mütalaa ediliyordu.
İnsanlarda birbirine karşı derin bir
hürmet ve muhabbet hakimdi.
Bir araya gelince bizim için hayat kaynağı olan
meseleler müzakere ediliyordu.
İnsanlar ellerine geçen kitapları didik didik
ediyor.
Okudukları her meseleyi derinlemesine bilmek, öğrenmek istiyor.
anlamadıkları bir şey olursa onu da bir bilene soruyorlardı.
Herkes kendi meselelerimizi başkalarına
arızasız, kusursuz ifade edebilecek bir donanıma sahip olmaya çalışıyordu.
Bütün
himmetler mükemmel insan yetiştirmeye sarf ediliyordu.
İlah-i kelimetullah
davası dışında kalan her şey teferruat sayılıyor ve önemsiz görülüyordu.
Zamanla insanlar bazı makamları tuttular.
Kimisi bir kurumun temsilcisi
oldu.
Kimisi bir yerin sorumluluğunu üstlendi.
Kimisine daha başka vazifeler
verildi.
Kimisi bir kademede vazifelendirildi.
Zamanla farklı farklı heyetler meydana
geldi.
Birimler oluştu.
Toplantıları toplantılar takip etti.
Belki bütün
bunlar büyümenin ve kurumsallaşmanın kaçınılmaz neticeleriydi.
Fakat asıl
problem insanların bu makam ve payelere takılıp kalmaları.
Bunların talihi
şeyler olduğunu unutmaları ve asıl hedeflerinden sapmalarıydı.
Dahası yer yer suni gündemler icat etmeleri ve bunlarla hem kendilerinin
hem de başkalarının vaktini heba etmeleriydi.
Bir başka problem de önemli
vazifeler yaptıkları vehmiyle okumayı evrad-u eskarı ihmal etmeleriydi.
Esasında idarecilik, müdürlük, genel müdürlük gibi vazifeler sadece iman ve
Kur'an hizmetlerinin ahenk ve istikrar içerisinde yürümesi adına başvurulan bir
vesileydi.
Bunların hiçbiri gaye olmamalıydı ve bunlara haddinden fazla önem
atfedilmemeliydi.
Bir insan hangi makam ve konumu tutarsa tutsun kendisini bir mektubu bir yere
götürmek, bir selamı bir kimseye ulaştırmak için tutulan bir ulak bir
amele gibi görmeliydi.
O insana düşen vazife sistemin düzenli işlemesi adına
kendisine biçilen rolü oynayabilmek, konumunun hakkını verebilmekti.
Tekraren söyleyeyim.
Adanmışlar açısından bu makamların hiçbiri üzerinde
durulacak, gönül bağlanacak şeyler değildir.
Olmamalıdır.
Zira emaneten
üstlendiğimiz bütün bu makamlar muhtaç gönüllere Allah ve resulünü duyurma
adına çıktığımız yolda birer vesileden, vasıtadan başka bir şey değildir.
Temsil
ettiğimiz makamları asıl hedefine getirirsek vesileleri gaye yerine koymuş
oluruz.
Bu makamları kendimizi ifade etme, bilinme, görünme adına birer fırsata
çevirirsek üzerimize aldığımız emanetleri istismar etmiş oluruz.
Hele hele sahip olduğumuz makam ve payeleri
şahsi çıkar elde etme adına kullanır ve kendi hesaplarımızın arkasına düşersek
bunun adı düpedüz ihanet olur.
Daye-i hayal haline getirdiğimiz şeyler hasıl
olduktan, ifasına ömrümüzü harcadığımız vazifeler yapıldıktan, canı cananı
uğruna feda etmeyi göze alıp yollarına düştüğümüz maksudumuza vasıl olduktan,
hakkın rızası ufkumuzda tünlendikten sonra biz bilinsek ne olur, bilinmesek
ne olur? Varsın adımız, namımız bilinmesin.
Hatta ucup ve riya
marazından azade kalmamız için bilinmemek daha selametlidir.
Yaşanan
dağınıklığın sebepleri bizi beslenme kaynaklarımızdan uzaklaştıran etkenlerden biri de içtimai
hayatın içine girmemiz, farklı meşguliyetlere açılmamız, değişik plan
ve projelerin arkasından koşmamız oldu.
Birer gereklilik zannederek girdiğimiz
bu işler zamanla bizi çepe çevre sardı.
Konuşmalarımızın temel konusu haline
geldi.
Hayal dünyamıza kadar sirayet etti.
Zamanla bir araya gelişlerimizde
hizmeti konuştuğumuzu zannederken asıl konuşmamız ve üzerinde yoğunlaşmamız
gereken ana meselelerimizi unuttuk ve hizmet mevzundan uzaklaştık.
Bu da okuma
anlama şevkimizi bunlara muhtaç olduğumuz hissini aldı götürdü.
Hatta
bazılarımız da bunları okusam ne olur, okumasam ne olur, anlasam ne olur,
anlamasam ne olur şeklinde tuhaf bir istina duygusu belirdi.
Bilmedikleri
halde kendilerini biliyor zannettiler.
Şekiller, kalıplar, formaliteler gelip
mana, muhteva ve özün yerini aldı.
İnsanlar kalbi ve ruhi hayatımızın temel
gıdası olan imani hakikatlerden uzak kaldıkça farklı arıza ve problemler de
baş göstermeye başladı.
Farklı sahalardaki açılımların hizmet adına
önemli kazanımları olduysa da bunlar aynı zamanda işi farklı bir zemine
çekti.
Açılımlarla birlikte bir kısım insanlar kendini salmaya başladı.
Dünyanın farklı ülkelerinde İslami centerlar, diyalog merkezleri, kültür
lokalleri, eğitim müesseseleri açma, oralarda idareci veya öğretmen olarak
çalışma, toplumun farklı kesimleriyle sosyal münasebetler kurma, ricali-i
devletle görüşme, hoşgörü ve diyalog adına farklı kesimlerden insanlarla el
sıkışma ve kucaklaşma gibi şeyler bizi kendi dünyamızdan, kendi düşünce
ortamımızdan uzaklaştır.
aldı bizi başka dünyalara götürdü.
Ne
yazık ki çoğumuz günümüzde hala böyle bir dağınıklık ve kaybolmuşluk içinde
yaşıyoruz.
Evet, Arkasında koştuğumuz gaye-i hayalimizin gerçekleşmesi adına
bir kısım organizasyonlar kuracak sistemler geliştireceğiz.
Fakat bunlar
bizim için talihi meselelerdir.
Bizim toplanmalarımız, bir araya gelmelerimiz
en temelde okumaya, okutmaya, öğrenmeye, öğretmeye, kendimizi ve başkalarını
geliştirmeye, dua ve evrad-u ezkar yapmaya matuf olmalıdır.
Ondan da gaye
rıza-ı ilahi ve ilah-i kelimetullah'tır.
Sonuç olarak kaybettiğimiz kıvamı
yeniden yakalamak, insanların aşku şevkini tekrar canlandırmak, derlenip
toparlanmak istiyorsak yapacağımız şey şunlardır.
Saff-ı evveli teşkil edenler gibi bir
kere daha ilim, araştırma ve hakikat aşkına açılmak, beslenme kaynaklarımızla
tekrar sıkı bir irtibata geçmek, herkes de bunlara karşı iştiyak hasıl etmeye
çalışmak.
Bunun için yeni formatlar bulmalı.
farklı okuma usulleri geliştirmeli ve ne yapıp edip insanların
merakını bizim için menhelül azm mevrud tatlı su kaynağı sayılan eserlere
çekmeliyiz.
Kendini ilah-i kelimetullah davasına adamış yeni gönül erlerinin
yetişmesi yani bu devranın devamı ancak bununla mümkündür.
Geçmiş, hal ve
gelecek.
Soru:Dün, bugün ve yarını mahruti bir bakış açısıyla
değerlendirmeye tabi tutmanın önemi üzerinde duruluyor.
Bu hakikati gerek
fert gerekse toplum açısından hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz?
Cevap: Geçmiş,
hal ve istikbal sadece şu an yaşayan insanlar için üç farklı zaman dilimi
olsa da zamanüstü yaşayabilenler için bunlar bir vahidin üç ayrı yüzünden
ibarettir.
Her şeyi cismani zevkleri hesabına değerlendirenler,
"Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme.
Bir gelecek günü boşuna yad etme.
Geçmiş gelecek masal hep eğlenmene bak.
ömrünü berbat etme mülahazalarıyla
sadece şimdiki zamanda serat yaşamayı tercih ederler.
Fakat kalp ve ruh
ufkunda seyahat eden insanlar bu üç zaman dilimini birlikte mütalaaya alır
ve bunlardan hiçbirini diğerine feda etmezler.
Zira bunlardan birinin ihmal
edilmesi diğerleri için de çok ciddi bir eksiklik meydana getirecektir.
Mesela geçmişinden kopuk yaşayan ve hali değerlendiremeyen insanların yeni bir
gelecek kurmaları mümkün değildir.
Nitekim Ziya Gölk Alpin harabisin
harabati değilsin.
Gözün mazidedir.
değilsin sözlerine karşılık bir yönüyle
geçmişle alakasını devam ettiren Yahya Kemal, "Ne harabi ne harabatım, kökü
mazide olan atım." demiştir.
Geçmişin hızıyla geleceğe yürümek.
Geçmiş
geleceğe dair tasavvur ve kurguları olan insanların ümitli olmalarını
gerektirecek pek çok heyecan verici güzel örneklerle doludur.
Kur'an-ı Kerim
ve Sünnet-i Sahiha'da anlatılan peygamber kıssaları bu hakikatin en çarpıcı misalleridir.
Bu örneklerin en baş döndürücü olanı ise Hazreti Sultanül Enbiya Sallallahu
Aleyhi ve Sellem'in hayatıdır.
Bilindiği üzere o insanlığı kopkoyu karanlıklar
içinde bulunduğu katmerli bir vahşetin, zorbalığın ve cehaletin yaşandığı bir
dönemde gelmişti.
Yani cahiliye dönemi insanları neyiz, nereden geldik, nereye
gidiyoruz sorularının cevabını bilmiyordu ve bilmediğinin farkında da değillerdi.
Ayrıca her yerde bir tiranlık ve zorbalık hakimdi.
Kuvvetli olan zayıfları eziyor ve millete kendi
düşüncelerini dayatıyordu.
Toplum duygu ve düşünce bakımından kirlenmişti.
Merhum Akif bu karanlık tabloyu şu ifadelerle resmeder.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri
yerdi.
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı yıkan
tefrika derdi.
Fakat insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hamlede
Kayserleri ve Kisraları yere sermiş ve insanlığı bu karanlık ve kasvetli
atmosferden kurtarmıştı.
Günümüzdeki telekomünikasyon imkanlarının olmadığı,
gazete, radyo, televizyon ve internetin bulunmadığı, her şeyin insanların ses ve
soluğuna emanet edildiği bir dönemde Resul-i Ekrem Efendimiz Allah'ın izni ve
inayetiyle çeyrek asır gibi çok kısa bir zamanda müthiş bir inkılap gerçekleştirmişti.
Bu öyle baş döndürücü bir hadiseydi ki daha sonra Seyyid Kutup Resul-i Ekrem'in
ve ona tabi olan sahabe ikram'ın yaptığı işlerin ancak Kur'an'ın bir mucizesi
olarak izah edilebileceğini ifade etmişti.
Geçmiş böyle bir dinamizm
kaynağı olarak görülüp ondan doğru şekilde istifade edilirse insan şu
neticeye ulaşır.
Geçmişte böyle bir diriliş faslı yaşandı ise bu tür bir
diriliş günümüzde bir kere daha niçin yaşanmasın ki?
Saadet asrından sonraki dönemlerde
yaşanan hadiseler de bizim için bir ümit ve güç kaynağıdır.
Mesela Müslümanlar
güçlenip devletler muazenesindeki yerlerini aldıkça çeşitli husumet
cepheleri oluşmuş.
Bir dönem Moğollar gelmiş, başka bir dönemde ise haçlılar
hücuma geçmişlerdir.
Birisi giderken öbürü gelip musallat olmuş.
Fakat Allah'ın izni ve inayetiyle
bunlar her gelişlerinde yıkılmayan ve parçalanmayan İslam surlarına çarpıp
geri dönmüşlerdir.
Bazen Alparslan Hazretlerine, bazen Kılıç Arslan'a,
bazen de Selahaddin'e çarpıp dağılmışlardır.
Allah'ın rahmeti ve gıfranı onların
hepsinin üzerine olsun.
Ölüm çukurları İslam ümmeti için
Allah'ın izniyle yeni bir ferah feza iklime dönüşmüş ve üzerinde dolaşacağımız bağ ve bahçeler haline
gelmiştir.
O halde biz şu anda pek çok hususumet cephesinin tasallutu altında
bulunuyor olsak da neden bir kez daha bütün bunları aşarak yeni bir diriliş
gerçekleştiremeyelim? Neden insanlığın yüzü bir kere daha gülmesin? Neden milletimiz hak ve
adaleti gerçekleştirme istikametinde devletler muvazenesindeki yerini bir kez
daha almasın? Tarihe bu nazarla bakıldığında Cenabı Hak söğüdün bağrında metamorfozla bir
tırtıldan bir kelebek yarattığı görülecektir.
Birkaç yüz çadırdan ibaret olan bir boy
aradan daha 150 sene geçmeden dünyanın kaderine hakim olmuştur.
Öyle ki
batılılar kendi aralarında devlet-i aliyeye Osmanlı İmparatorluğu demeye
başlamışlardır.
Bu bir kabullenmenin göstergesidir.
Zira Devlet-i Aliye daha önce Haçlı seferleriyle dolu düzgün üzerine gelen
bir dünyayı durdurmuş ve onları Avrupa kıtasına sıkıştırmıştır.
Tarihte meydana gelen bütün bu hadiselerin arka planlarıyla birlikte doğru okunması ve onlardan ibret
alınması gerekir.
Hz.Muaviye'nin diğer sahabiler arasında öne çıkan önemli
özelliklerinden birinin onun tarihi tetkikleri olduğu ifade edilir.
O yanındaki yardımcılarına sürekli tarihten dersler yaptırır ve kendisine
göre onlardan ibret tabloları çıkarırmış.
Hz.Muaviye için söylediğimiz bu ifadeler
garipsenmemelidir.
Zira Hz.Ali'nin hakkını muhafaza etmenin ve hakkın ona ait olduğunu
teslim etmenin yanı başında Hz.Muaviye'nin de İslam toplumuna yaptığı
küçümsenmeyecek ölçüde pek çok faydalı icraatı vardır.
Mesela onun döneminde
Allah'ın izni ve inayetiyle Roma İmparatorluğu dize getirilmiştir.
Gerçi hadiseler aniyet çizgisinde
cereyan etmese bile şurası muhakkak ki misliyet ölçüsünde tarihi devri daimler
vardır.
Biz geçmişi doğru okuyup bu devri daimlerden ibret alarak günümüze
değerlendirebilirsek engellere takılmadan yürümemiz gerekli olan noktalara doğru yürüyebiliriz.
Yalnız geçmişi bir hazine gibi görüp değerlendirmeye çalışırken şu hususa
dikkat etmek gerekir.
Aynı toplumun farklı kesimleri olarak geçmişte
birbirimizi incitmiş, rencide etmiş, birbirimizin içini kanatmış olabiliriz.
Bunların romanlarda ve filmlerde olduğu gibi günümüzde bir kere daha acı acı
resmedilmesi ve böylece olmuş bitmiş hadiselerin günümüzde hortlatılarak
kavga vesilesi yapılması kanaatimce doğru değildir.
Elbette ki tarihte
yaşanmış bu hadiseler birer vakadır.
İnkar edilemez ama onları bugün
birbirimize karşı kullanmamız ve kavga vesilesi yapmamız doğru değildir.
Bu
tarihin sadece beyaz sayfalarına bakalım anlamına gelmiyor.
Aksine tarihi
hadiseler acı tatlı bütün yönleriyle incelenmeli ve böylece aynı hatalara
düşmeme gayreti içinde olunmalıdır.
Yani biz geçmişimizdeki sıkıntılı dönemleri
de tahlil etmeli.
Badireleri nasıl açtığımızı iyi bilmeli.
Fakat bunu yaparken tarihte yaşanan kin ve
nefretleri hortlatmamalı.
Şefkat stratejileriyle o ibret tablosunu
günümüz ve geleceğimiz için bir projektör gibi kullanmaya çalışmalıyız.
Gelecek tasavvuru olmayanın istikbali de olmaz.
İstikbale gelince ahirete inanan
gönüller için yarından başlayıp öbür alemdeki ebediyetlere kadar uzanan bir
gelecek vardır.
Çakır keyif bir hayat yaşamayı gaye edinenler ise ne geçmişi
ne de geleceği düşünürler.
Onlar geçmişi kurcalamak suretiyle bir hakikate
ulaşacaklarına inanmadıkları gibi geleceği düşünmek suretiyle de
keyiflerini kaçırmak istemezler.
Hakka admış ruhlar için ise geçmiş kadar
gelecek de önemlidir.
Onların gelecek adına ümitleri, beklentileri,
mefkureleri, tasavvur ve gaye-i hayalleri vardır.
Fakat bazılarının iddia ettiği gibi bu
beklentilerin makam, mansıp sevdasıyla dünya nimetlerinden istifade etmekle bir
alakası yoktur.
bilakis onların gaye-i hayalleri, her yerde hak ve adaleti
tesis etme, barış ve huzurun temsilcisi olma, bütün dünyaya bir kere daha
kardeşlik duygusunu duyurma, küreselleşen dünyada birlikte yaşama
kültürünü geliştirme ve böylece her yerde sımsıcak bir huzur atmosferi
oluşturabilmektir.
Nurlarda da ifade edildiği gibi eğer
insanın böyle bir gaye-i hayali olmazsa zihinler enelere döner ve etrafta gezer.
Enaniyetinin altında kalıp ezilmiş fertler ise her şeyi bencilliklerine,
şahsi çıkarlarına ve halihazırdaki zevkü sefalarına bağlı götürürler.
Oysa ki insan ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır.
O hem dündür, hem bugün
hem de yarın.
Dolayısıyla onun mutlaka yarınlar adına ümit ve idealleri olmalıdır.
Aksi
takdirde o hafizen Allah kendi bencilliğine takılır kalır, takılır
kalır da ya bir egoist veya bir egosantrist ya da takdirlerle başı
dönen, bakışı bulanan, kendini kaybeden bir narsist olur.
Yarınlar adına gaye-i
hayalleri olan bir insana gelince, o bir diriliş kahramanı ve abide bir
şahsiyettir.
O ruhunun ilhamlarını sürekli başkalarına üflemeye çalışır.
Gelecek adına yapacağı işlerin plan ve projelerini bugünden hazırlar ve
imkanlar el verdiği ölçüde de onları realize etme peşinde koşar.
Zamanın altın dilimi hal.
İnanan bir gönül içinde bulunduğu anı
zamanın altın dilimi olarak görür.
Cenabı Hakk'ın kendisine ihsan etmiş olduğu imkanları vakit feft etmeksizin o
altın zaman dilimi içinde değerlendirmeye çalışır.
Aslında hepimiz
Cenabı Hakk'ın sevk ve insiyakıyla yönlendirmesiyle belli bir noktada bulunuyoruz.
Bize
düşen vazife bulunduğumuz konumu en verimli şekilde değerlendirmektir.
Öyle
ki bizi götürseler ve ot dahi bitirmeyen bir dağın başına atsalar da orada bile
elimize bir çekiç çivi almalı ve kayadan toprak çıkarmaya çalışmalıyız.
Arkasından da aşağıdakilere yukarıya üç tane tohum gönderebilir misiniz diye
seslenmeli ve kayaların üzerini dahi yeşillendirme peşinde koşmalıyız.
Yani
mümini götürüp bir kayanın başına koyduklarında bile o Hz.Musa'nın
asasını vurup kayadan su çıkardığı gibi kayadan su çıkarmasını, toprak elde
etmesini ve neticede kayanın üzerinde bile tohum ekmesini bilmelidir.
Evet, İnsanın gayreti içinde bulunduğu imkanları değerlendirme açısından dun
himmet olmamalıdır.
Herkesin bulunduğu konum itibariyle mutlaka yapabileceği bir kısım güzel
işler vardır.
Allah'ın ihsan ettiği her şey içinde bulunduğumuz anı
değerlendirmek suretiyle İslam'ın ufkumuzda şehbal açması istikametinde
kullanılmalı ve bu konuda herkes elinden geleni yapmalıdır.
Hatta insan bu konuda
sık sık kendini sorgulamalı ve şöyle demelidir.
Acaba ben Allah'ın bana
bahşettiği imkanlar açısından yapmam gereken işleri şu an tam olarak
yapabiliyor muyum?
Yoksa bu halimle miskinlik hastalığına yakalanmış mı
sayılırım?
hasılı geleceğin fikir işçileri ellerinde bulunan imkanlarla
neleri realize edebileceklerini iyi hesap etmeli ve bunları gaye-i
hayallerini gerçekleştirme istikametinde verimli olarak kullanmalıdırlar.
Onlar
en olumsuz şartlarda bile olmaz gibi görülen işlerin altına girerek hali
değerlendirebilmeli ve Allah'ın izni ve inayetiyle insanlığın yeni yeni baharlar yaşamasına
vesile olabilmelidirler.
Işık karanlığı boğarken Kırık Testi 19.
Muhammed Fethullah Gülen.
Takdim yerine
İslam dünyası özellikle son 34 asırdır
hem iktisadi, içtimai ve siyasi alanda hem de ahlaki ve dini alanda ciddi
krizler yaşamaktadır.
İçine düştüğü veya düşürüldüğü bu derin krizden çıkmaya,
yolunu ve yönünü bulmaya çalışıyor.
Yüzleşmek ve çözmek zorunda olduğu
yığınla problem var.
tekrar belini doğrultarak eski ihtişamlı günlerine
geri dönmek istese de bunu nasıl yapacağını bilmiyor.
Karşı karşıya
kaldığı problemlerin nasıl çözüleceğine dair ciddi bir kafa karışıklığı söz konusu.
Değişen dünya şartlarına ayak
uydurmak, çağın birikimine vakıf olmak, çağıyla hesaplaşmak zorunda olsa da
henüz bunun nasıl yapılacağına dair sağlam bir yol haritasına sahip değil.
Daha da acısı Müslümanlığın dertleriyle dertlenen, bütün bu problemlere kafa
yoran, onlar için reçeteler sunan yeterli entelektüel kadrosu yok.
Sadece
İslam dünyası değil, topyekün insanlık alemi bugün içe krizler yaşamaktadır.
İnsanlığın bugününü ve yarınını tehdit eden yığınla problemler var.
Her ne
kadar modern dönemde insanlık, ilim, fen ve teknoloji alanında önemli mesafeler
kat etse, insanlığa daha rahat ve müreffeh bir hayat sunsa da ferdi,
ailevi ve toplumsal hayatta baş etmek zorunda olduğu oldukça derin krizler
bulunmaktadır.
Gençlik genel olarak anlam ve amaçtan yoksun bir hayat yaşıyor.
Niceleri stres
ve depresyona yenik düşmüş durumda.
Ahlaki yozlaşma ve ailevi çözülme
insanlığın ortak problemi haline geldi.
Zararlı alışkanlıklar her geçen gün
insanlığı hususuyile de gençliği esir alıyor.
Çoğulculuğun hakim olduğu bir
çağda toplumsal uyum ve ahengi sağlamak her zamankinden daha zor.
Bu yüzden en
küçük daireden en büyük daireye kadar derin çatışmalar yaşanıyor.
Dolayısıyla
insanlığın her zamankinden daha çok iç içe yaşadığı derin problemlerine çözüm
üretecek, elinden tutup kendisine doğru yolu gösterecek gerçek rehberlere
ihtiyacı var.
İşte elinizde tuttuğunuz kitabın müellifi muhterem Fethullah
Gülen Hoca Efendi uzun yıllardır ortaya koyduğu yazılı ve sözlü eserleriyle hem
Müslümanlara yeni bir dirilişin yollarını gösteriyor hem de insanlığın
karşı karşıya olduğu problemlere gerçekçi çözümler sunuyor.
Onun 80
civarındaki kitabını bir yana bırakacak olursak sadece bu eseri dikkatle okuyan
biri bile hem bütün insanlığın dertleriyle inleyen yüce bir gönülle hem
de bu dertlere deva olabilecek oldukça mukni ve makul fikirler üreten cins bir
dimağı ile karşı karşıya olduğunu görecek, hissedecektir.
Kitaptaki makaleler Hoca efendinin
farklı zamanlarda yaptığı sohbetlerden oluşsa da bütün makaleler aynı amaca
yöneliktir.
Onun amacı ne edebi ve hamasi yazılarla okuyucuyu etkilemektir,
ne felsefi teoriler geliştirmektir, ne ütopyalar yazmaktır, ne de realitelerden
kopuk akademik eserler vücuda getirmektir.
Bilakis müellif ömrünün ilk yıllarından
itibaren kendisi için, kendi zevkleri için yaşamayı adeta kendisine haram
kılmış ve çağın sorunlarıyla baş etmekten yorulan ve bulanan insanlığa
hep nefes aldırmaya çalışmıştır.
Denizin derinliklerine dalıp inci ve
mercan çıkaran bir dalgıç misali Kur'an ve sünnetin derinliklerine dalmış ve
oradan çıkardığı hakikatlerle insanlığın bugünkü problemlerine
çözümler sunmuştur.
Elinizde tuttuğunuz Kırık Testi serisinin 19. kitabı olan Işık Karanlığı
Boğarken bunun örnekleriyle doludur.
Kitapta yer alan ve her biri ayrı bir
yaraya çeşitli tedaviler öneren 42 makalenin hepsini burada tek tanıtarak
okuyucu daha fazla meşgul etmek istemiyor ve onu oldukça zengin, renkli
ve derin bir içeriğe sahip olan eserle başa bırakıyoruz.
Kitabın müellifine de Cenabı Hak'tan sağlık, sıhhat ve afiyet içerisinde uzun
ömürler diliyor ve en zor dönemlerde eşsiz fikirleriyle yolumuzu aydınlattığı
için kendisine gönül dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz.
Süreyya
Yayınları.
Kırık testiyi serisinin 19 kitabı olan
Işık karanlığı boğarken Süreyya kitaptan
çıktı
Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi'nin
farklı zamanlarda yaptığı sohbetlerden
oluşan Bu kitap bir yandan Müslümanlara
yeni bir dirilişin yollarını gösteriyor
Diğer yandan da insanlığın karşı karşıya
olduğu problemlere gerçekçi çözümler
sunuyor
kitapta birbirinden farklı konularda 40
makale yer alıyor dinin müstakim yorumu
adına ölçüler kendisinden Allah'a
sığınılacak dört Bela uzlaşı kültürü
manen canlı kalmanın yolu örtülü
yalanlar diyalogda ısrar yuva zamanın
ruhuna uygun hareket etme şiddete karşı
mücadele gibi Beşeri ve toplumsal alanda
birbirinden farklı ve önemli konulara
Işık tutuluyor
Süreyya kitaptan çıkan Işık karanlığı
boğarken geniş konu yelpazesi ile zihnen
ve kalben yenilenmenin yolunu açıyor
manen beslenme kaynağı arayışındaysanız
Eğer bu Kitabın sayfalarını çevirin
kendinizi yepyeni bir Tefekkür
yolculuğunda hissedeceksiniz
Işık karanlığı boğarken Süreyya kitapta
Süreyya kitap Süreyya kitap.com'da
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder