18 Ocak 2026 Pazar

Işık Karanlığı Boğarken

Kırık Testi serisinin 19. kitabı olan Işık Karanlığı Boğarken

Dinin müstakim yorumu adına ölçüler.
Asrı saadette yaşanan hayatın kelimesi kelimesine, milimi milimine günümüze aktarılması ve hiç değiştirilmeksizin aynen uygulanmaya çalışılması çatışmaya sebep olacağı gibi dinin ruhuna da ters düşebilir.
Yapılması gereken sünnetin temel felsefesinin iyi kavranması ve dinin açık bıraktığı uçlardan hareketle içinde yaşadığımız zaman ve şartlara uygun olarak günümüz problemlerine çözümler bulunmasıdır.
Siyere bu gözle bakılacak olursa Allah Resulünün savaş ve barış stratejisinden, irşat ve tebliğ usulünden, idare ve yönetim anlayışından veya fetva ve kazaya dair uygulamalarından günümüz için çok önemli ilke ve prensipler çıkarılabilir.
Elimizde alem şumul değerlerin bulunduğuna şüphe yoktur.
Fakat önemli olan bunları mevcut konjonktüre uygun yorumlayabilmektir.
Bugün yaşamak istediğimiz hayat farklı bir çizgide de olsa geçmişte yaşanmış olabilir.
Ama o günkü çizgiyle bugünkü çizgiyi çok iyi belirlemez ve bunlar arasındaki farkları göz ardı ederseniz arzu ettiğiniz şeyleri gerçekleştiremezsiniz.
format farklılığına ihtiyaç olduğunu, önümüzde duran bir kısım hazır çözümlerin yeniden ele alınması gerektiğini unutmamalıyız.
Bununla birlikte bize miras kalan değerleri ve temel disiplinleri mevcut şartlara ve konjonktüre göre yorumlamanın kolay bir iş olmadığını, bu konuda çok büyük hatalar yapıldığını da unutmamak gerekir.
Özellikle şahsi inisiyatiflerle problemlerin halledilmeye çalışıldığı ve subjektif mülahazaların öne çıktığı yerlerde yanılmalar çok olur.
Muhtemel yanılmaları en aza indirmenin yolu ise bu işin bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesidir.
Zira tedavülü efkar fikir alışverişi sayesinde hakikatler ortaya çıkar.
Hayatın gittikçe kompleks hale geldiği günümüz dünyasında her şeyi bilmek mümkün değildir.
Bazen nazarlarımız sınırlı kalabilir.
Hadiselere geniş bir perspektifle bakamayabiliriz.
Meşgul olduğumuz alanın bütün detayları hakkında yeterli bilgimiz bulunmayabilir.
Dahası bazen kendimize, nefsimize, arzularımıza takılabiliriz.
Olaylara Kur'an mantikiliği içinde yaklaşamayabiliriz.
Ele aldığımız her meseleyi Kur'an ve sünnetin yanıtmaz kıstaslarına göre değerlendiremeyebiliriz.
Bize makul gelen maslahat gördüğümüz şeyler maslahat-ı merdude din tarafından reddedilen maslahatlar bir kısım kimselerce maslahat kabul edilse de İslam'ın maslahat görmediği hususlar olabilir.
Bu sebeple de dinin ruhuna aykırı hükümler verebiliriz.
İşte bütün bu mahsurlardan kurtulmanın yolu kolektif şuuru devreye sokmaktan geçer.
İnsan tek başına halledeceğini düşündüğü meselelerde bile mutlaka başkalarıyla görüşerek karar vermelidir.
Şayet karar ve görüşlerinizi meşveret filtresinden geçirir, şahsi mülahazalarınızı başkalarının bakış açılarıyla kalibre ederseniz işte o zaman doğru ses ve soluğu bulabilirsiniz.
Nitekim nebi-i Ekrem efendimiz aleyhissalatu vesselam istişare yapan kimsenin haybet ve hüsran yaşamayacağını ifade buyurmuştur.
Öte yandan dine ait meseleleri ele alırken sahabenin ve selef-i salihinin durduğu yerde durmayı bilmek gerekir.
Yoruma açık alanlarda kendi mütealalarımızı arz etsek bunları zamana uygun yorumlamasak da dinin muhkem hükümlerini çiğnememeye dikkat etmeliyiz.
Güncel problemlere çözüm bulma adına ortaya koyacağımız zihni ve fikri aktiviteler bizi başta sahabe-i kiram olmak üzere selef alimlerine karşı saygısızlığa sevk etmemeli.
Zira bir kere ipin ucunu kaçırdığınız zaman işin nerede duracağı belli olmaz.
Bugün sahabeyi sorgulamakla işe başlarsınız.
Allah muhafaza yarın insanlığın iftihar tablosuna sallallahu aleyhi ve sellem bir postacı nazarıyla bakma küstahlığında bulunursunuz.
Hatta iş burada da kalmayarak Kur'an'a da uzanabilir.
Nitekim günümüzde Kur'an'a tarihsel bir metin nazarıyla bakan, onu yalnızca 14 asır evvel yaşamış insanların itirakine hitap eden bir kitap olarak gören ve bu sebeple de pek çok muhkem hükmü değiştirmeye çalışanların sayısı az değildir.
Alışkanlıklar, lüks ve fanteziler, farklı görünme çabasıyla kendini ifade etme mülahazaları insanları Kur'an'ın ruhuna aykırı bir kısım marjinal görüşlere sevk edebilir.
Keza modern dünyanın dayattığı hayat tarzını değiştirilemez görme, aslında uzaklaşan bir kısım uygulamaları yeniden yörüngesine oturtmanın mümkün olmadığını düşünme veya terk edilmiş bir kısım değerleri yeniden topluma benimsetmenin artık imkansız olduğu kanaatini taşıma da kayma ve savrulmaların diğer gerekçeleri olarak görülebilir.
Böyle bir düşüncenin altında hem Allah'ın inayet ve riayetine gerektiği gibi inanmama hem de sahip olunan değerlere ve inanılan hakikatlere yeterince güvenmeme gibi sebepler vardır.
Oysa ki bu konuda Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem örnekliği bize yeter.
Zira o her türlü zulüm ve vahşetin kol gezdiği cahiliye toplumundan akıl ve kalpleri terbiye edecek bir ümmet yetiştirmiş.
cahil ve görgüsüz insanları medeniyet muallimliğine yükseltmişti.
Eğer problemlerin sadece kendi ceht ve çabamızla çözüleceğini zannediyor, yeni bir basu badel mevte giden yolu kendi güç ve iktidarımızla sınırlı görüyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir.
Bize düşen vazifemizi yapıp şen-i rububiyetin gereğine karışmamaktır.
Biz kendi sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra hakikatin gücüne dayanmalı, Allah'ın ekstradan inayetlerine inanmalıyız.
Kainattaki baş döndürücü tasarruf ve icraatlarıyla kuvvet ve kudretini ortaya koyan Cenabı Hak, bizim minik gayretlerimize de bereket lütfedecek, yetersiz kaldığımız yerlerde elimizden tutacaktır.
Bu açıdan kendi acziyet ve zafiyetimize bakarak hakikatlerle oynamamalı, modern hayata ayak uyduracağız diye sahip olduğumuz değerlerden uzaklaşmamalıyız.
Kur'an'ın gücüne inanmalı, ona itimat etmeli ve yüz yüze geldiğimiz problemlere çözüm bulma zannıyla onun hükümlerini tahrif etmemeliyiz.
Şunu unutmamak gerekir ki iyilik ve sevabın da hata ve günahın da küçüğü yoktur.
Hadisin ifadesiyle bir insanın yüzüne tebessüm etme veya insanlara eziyet verecek bir şeyi yoldan kaldırıp kenara koyma gibi bizim küçük gördüğümüz şeyler kurtuluşumuza vesile olabilir.
Aynı zamanda önemsemediğimiz nice küçük hatalar da bizi baş aşağı getirebilir.
Bir şeyin küçük mü büyük mü olduğunu biraz da neticesiyle ölçmek gerekir.
Bazen merkezdeki küçük bir açı muhit hattında kocaman bir mesafe açabilir.
Okçular tepesinin terk edilmesi hadisesinde yaşandığı gibi yanlış bir karar nicelerinin canına mal olabilir.
3 beş maceraperestin yapmış olduğu bir hata millet adına altından kalkılmaz problemlere sebebiyet verebilir.
Bu örneklerde olduğu gibi dini anlama ve yorumlama konumunda olan insanların yapacakları yanlışlar da telafisi çok zor sapmalara yol açabilir.
Bu tür konularda özellikle topluma rehberlik yapan, öncü konumunda bulunan insanların yaklaşımları, tavır ve davranışları çok önemlidir.
Onlar doğru yoldan yürürlerse arkadan gelenler de aynı şekilde o doğru çizgiyi takip eder.
Önden gidenler bir kısım yanlışlar yaparsa bu yanlışlar onlarla sınırlı kalmaz, umumileşir ve büyür.
Maalesef günümüzdeki problemlerin altında yatan önemli sebeplerden biri de önde gözüken bazı insanların durdukları yerin hakkını verememeleri ve durdukları yere uygun düşünememeleridir.
Onların yaşadıkları düşünce kaymaları tabana indiği zaman büyük yıkımlara sebebiyet verebilmektedir.
Bu itibarla özellikle önde bulunan kimselerin müstakim düşünmeleri ve davranmaları çok önemlidir.
Örtülü yalanlar.
Soru: Bir sohbetinizde mübalaa, mazeret döktürme ve tariz gibi örtülü yalanlardan bahsetmiş.
Müminlerin bunlardan da kaçınmaları gerektiğini belirtmiştiniz.
Konuyu biraz daha açabilir misiniz?
Cevap:
Melekler ağzımızdan çıkan her sözü amel defterimize kaydeder.
Belki onlar bu amellerin neye tekabül ettiğini bilmezler.
Allah'ın izni olmadığı sürece kalbimizden geçen niyetlere, azimlere, kararlara, hesaplara ve planlara vakıf olamazlar.
Bunların ne kadarının Allah'ın rızası hedefli, ne kadarının kendini nazara vermeye matuf olduğuna dair malumatları da olmayabilir.
Fakat Allah bunların hepsine muttalidir.
İç dış bütünlüğü yoksa tavır ve davranışlar, niyet ve düşünceleri yansıtmıyorsa Allah bunların hesabını sorar.
Onun nezdinde zımni ile sarih yalan arasında yalan olmaları açısından bir fark yoktur.
İnsan Allah derken bile zımni yalan söylüyor olabilir.
Mesela Kur'an tilaveti veya vaazu nasihat dinleyen bir insanın içinden gelmediği halde Allah diye bağırması bir tavır yalanıdır.
Bunu fark ettiği an hemen geri dönmeyi bilmeli.
Tavrını yeniden gözden geçirmeli ve istiğfara yönelmelidir.
Mümin Kur'an okuma, kamet getirme, namaz kıldırma gibi işlediği bütün amellerin içinin sesi olmasına dikkat etmelidir.
Allah için yaptığı işlerde kendisini mülahazaya almamalı, neticeleri kendine bağlamamalı, kendini ifade etmeye çalışmamalıdır.
Aksi takdirde zımni bir yalanın içinde bulunuyor demektir.
Keza gerçekte ince, kibar ve centilmen olmayan birinin böyle görünmeye çalışması yani centilmenlik taslaması veya içinden gelmediği halde gözyaşı dökmesi de ayrı birer samimiyetsizlik örneğidir ki bunların hepsinin üstü örtülü birer yalan olduğuna şüphe yoktur.
Bilindiği üzere bu konuda zirveyi tutanlar münafıklardır.
Zira onlar söz ve davranışlarıyla içlerindeki mülahazaların zıttını izhar ederler.
İç dış farklılaşması yaşayan herkese münafık denilmesi doğru olmasa da şüphesiz bunlar nifaktan bir parça taşır.
Bu sebepledir ki İmam Gazzali ağlayan da kaybeder ağlamayan da der.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in tıpkı şeytandan ve cehennemden Allah'a sığındığı gibi ağlamayan gözden de Allah'a sığınmıştır.
Dolayısıyla ağlamayan göz kaybetme yolunda demektir.
Öte yandan ağlayan bir insanın gözyaşları iç heyecanlarının, ihsas ve ihtisaslarının değil riya ve sümanın ifadesi ise o insan da kaybedebilir.
Normal şartlarda cehennemin alevlerini söndürecek güçte bir iksir olan gözyaşları insanların görüş ve takdirine bağlandığı andan itibaren bütün tesirini kaybeder.
Bırakın cehennemin alevlerini, oradaki bir kıvılcımı bile söndüremez.
Sadece gözyaşlarımı esasında insanın Allah için yapmış olduğu bütün ameller uhrevi hayatını ihya ve imar etme veya Cenabı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanma adına böyle bir iksirdir.
Yeter ki ihlas ve samimiyetle eda edilsin ve her tür riadan uzak tutulsun.
Bu açıdan insanın ağzından çıkan her bir söz veya uzuvlardan sadır olan her amel karşısında sürekli kendini test etmesi ve acaba ben bu söz ve tavırlarımla içimi seslendirebiliyor muyum? acaba niyetlerimin adamı mıyım?" demesi gerekir.
Eğer bu konuda kendini samimi bulmuyorsa bir adım geri çekilmeyi ve asıl durması gerekli olan yere dönmeyi bilmelidir.
Diyelim ki siz ister vaazu nasihat, ister hutbe, isterse daha başka vesilelerle kitlelerin önüne geçiyor ve bir kısım hakikatlere tercüman olmaya çalışıyorsunuz.
Ağzınızdan çıkan sözlerin onda biri içinizin sesi değilse, kalbinizden çıkan sözlerin ihtisasını vücudunuzda duymuyorsanız, tavır ve davranışlarınızla zımni bir yalan içindesiniz demektir.
Şayet Allah derken kendinizi öne çıkarıyorsanız yine zımni bir şekilde yalan söylüyorsunuzdur.
Melake-i kiram bunları bilmese ve yazmasa bile Allah bilir.
Çünkü o bize şah damarımızdan daha yakındır.
Eğer bu tür zımni yalanlardan sıyrılmak istiyorsanız iç dış bütünlüğüne ulaşmalı ve meseleyi tabii akışına bırakmalısınız.
Bunların da berisinde insan bakışlarıyla kendini derin göstermek isteyebilir.
Hal ve hareketleriyle ledünyat ve maneviyata açık bir kalp ve ruh insanı olduğunu ihsas ettirmeye çalışabilir.
Ses tonuyla, vurgularıyla kendini ifade edebilir.
Ne var ki bütün bunlar gönlünün ve ruhunun sesi olmadığı sürece Allah'a karşı uydurulmuş örtülü birer yalandan ibarettir.
Allah'a inanmış bir insana düşen ihlas ve samimiyetten ayrılmamaktır.
Yapılan yanlışlardan biri de işlenen hatalara mazeret uydurmaktır.
Hepimiz farklı zamanlarda bir kısım yanlışlar yapabiliriz.
Zira Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in tabiriyle insanoğlu çok hata işleyebilecek bir fıtratta yaratılmıştır.
Hata işleme potansiyel olarak insanın genlerinde vardır.
Aksi takdirde Adem hata etti, evlatları da hata etti.
Adem unuttu, evlatları da unuttu hadisini izah edemezsiniz.
İnsan eğer elinde olmadan hataya düşüyorsa bunlar günah olarak yazılmayabilir.
Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem unutan, uyuyan ve mecbur bırakılan kimselerden kalemin kaldırıldığını ifade etmiştir.
Fakat rabben inne ey Rabbimiz unutur ya da hata edersek bizi muaze etme ayet-i kerimesi müminleri yapmış oldukları hatalar karşısında dahi istiğfara çağırmakla bu konuda temkinli olunması gerektiğini hatırlatır.
Kasıtlı olmayan sürçme ve düşmelerimiz karşısında bile istiğfar etmemiz isteniyorsa irade, şuur ve kararlılık içerisinde işlediğimiz günahlardan haydi haydi tövbe ve istiğfarla arınmaya çalışmamız gerekir.
İnsan bazen sözleriyle, bazen tavır ve davranışlarıyla hata yapabilir.
Birileri hatasını hatırlattığında insanın yapması gereken hatasını telafi etmek tövbe ve istiğfarla Allah'a yönelmektir.
Eğer böyle yapmayıp kendisini aklayıp paklama adına hemen mazeretler uyduruyor ve laf oyunlarına sığınıyorsa bu da zımni yalan kategorisi içine girer.
Maalesef çokları bu konuda da aldanıyor.
Evet, İnsanın yüzüne karşı hatasının söylenmesi, ikaz edilmesi ona dokunur, ağır gelir.
Hatta bazen olur ki kişi böyle bir uyarı ve hatırlatma karşısında tokat yemiş gibi sarsılabilir.
Fakat denilen şey doğru ise yapılması gereken nefsin hoşnutsuzluğuna bakmadan muhataba teşekkür etmek ve hatayı tashih etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri bu tavrın önemini işaret etme adına, "Benim boynumda ve koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lazım gelir." der.
Hazreti Pirin ifadesiyle yalan bir küfür sıfatıdır.
Dolayısıyla müminin ağzına yakışmaz.
Allah'a inanan bir insan nasıl ki sarhoş edici meşrubatı veya haram kılınan gıdaları ağzına alamıyorsa küçüğüyle büyüğüyle gizlisiyle açığıyla yalanın da hiçbir çeşidini ağzına almamalıdır.
Elbette yalan söyleyen bir kimse sırf bu günahı sebebiyle küfür damgası yemez.
Fakat böyle bir kişi küfre doğru bir adım atıyor ve ona ait sıfatlardan birini üzerinde taşıyor demektir.
İster kavli, ister fiili, ister hali, isterse hissi olsun insanın olduğunun dışında bir tavır sergilemesi yalan ve aldatmadır ve küfre doğru atılmış bir adımdır.
Allah muhafaza küfür ve günah deryasına bir kere yelken açan kimse bir daha geriye dönemeyebilir.
Bu açıdan insan bu tür tehlikeli sularda gezinmemeli, asla meşru dairenin dışına çıkmamalıdır.
Peygamberlerin sadakati onların nübüvvetine en büyük bir delildir.
Tıpkı bunun gibi hizmet-i imani ve Kur'aniye yolunda olanların sadakatleri de onların davaları adına en büyük kredidir.
İnsan söylediği şeyleri yaşamalı ki sözleri muhataplarına tesir etsin.
Kur'an eyyelleine amen tefalden ey iman edenler.
Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemek Allah nezdinde en çirkin kabul edilen şeylerdendir beyanıyla sözleriyle fiilleri birbirini tekzip eden insanları azarlar.
Esasen günümüzde vaiz ve nasihlerin sözlerinin tesir etmemesinin arkasında yatan önemli faktörlerden biri de budur.
Müminler hal ve hareketleriyle, oturuş ve kalkışlarıyla, jest ve mimikleriyle içlerinin sesini soluklamalı ve her zaman doğrunun temsilcisi olmalıdır.
Doğruluk insanlar nazarında önemli bir kredi olduğu gibi Allah katında da çok önemli bir referanstır.
Doğruluğun temsilcilerinin mazhar olacağı lütuflar ve nimetler ise bizim itraklerimizi aşacak kadar büyüktür.
Kendisinden Allah'a sığınılan dört bela.
Soru: Resuli Ekrem Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem Allahümme inni eüike min ilmin la yenu ve min kalbin la yahşu ve min nefsin la teşbe ve min davetin yüste lehe.
Allah'ım fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım şeklindeki duasında yer alan maddeleri izah eder misiniz?
Cevap:
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in bu duası belirli bir vakte bağlı olmadan her zaman okunabilecek dualardandır.
Kullanılan ifadeler üzerinde düşünülecek olursa hepsinin derin manalar ihtiva ettiği görülür.
Peygamber efendimiz cevami kelim olan pek çok beyanında olduğu gibi burada da oldukça veciz ifadelerin içine engin manalar sıkıştırmıştır.
Aslında onun mübarek ağzından çıkan her söze bu gözle bakılabilir.
Ne var ki manen rivayet edilen hadislerin bazılarında bu incelikler kaybolmuş olabilir.
Gerçi sahabe hadisleri Allah Resulünün ağzından çıktığı lafızlarla rivayet etmeye ciddi önem vermiş ve efendimizin söylemediği bir sözü ona nispet etmekten büyük endişe duymuştur.
Farklı senetlerle gelen pek çok hadisin aynı veya benzer lafızlarla rivayet edilmesi de sahabenin bu hassasiyetini gösterir.
Her şeye rağmen manen rivayet edilen hadislerde bazı lafız farklılıklarının olabileceği göz ardı edilmemelidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem yukarıdaki hadiste dört şeyden Allah'a sığınmaktadır.
Tıpkı başka hadislerinde şeytandan, cehennem azabından, nefsin şerrinden, altından kalkılamaz musibetlerden Allah'a sığındığı gibi.
Demek ki hadiste zikredilen hususların her biri mümin açısından Allah'a sığınmayı gerektirecek kadar büyük birer afettir.
Bir fayda vermeyen ilim.
Hadiste zikredilen hususlara baktığımızda ilk olarak faydasız ilmin geldiğini görürüz.
Bir insan enfüsi ve afaki tefekkürle, varlık üzerinde yapacağı araştırmalarla bir hocanın rahle-i tedrisinde diz çökerek, vazu nasihat dinleyerek vesair bir kısım nazari bilgiler elde edebilir.
Fakat asıl önemli olan bu bilgilerin amele dökülmesi ve semere vermesinin sağlanmasıdır.
Şayet elde edilen bilgileri bir tohum olarak düşünecek olursak bu tohumların bir ağaç haline gelmesi ve meyve vermesi amele bağlıdır.
İşte gerçek hikmet de buradan doğar.
Aynı şekilde bir insanın zat-ı uluhiyeti bilmesi de nazarı ile amelinin birleşik noktasını yakalamasına ve her ikisini de aynı anda değerlendirmesine bağlıdır.
Bu sözlerimden nazari bilginin önemsiz olduğunu düşündüğüm zannedilmesin.
Zira o olmasa neyi nasıl amele dökeceksiniz? Bu açıdan evvela ilim sahibi olunması gerekir.
Sonrasında da bu ilmi ister şahsi ister aile hayatımız isterse toplum hayatı açısından nasıl amele dökeceğimiz, faydalı hale getireceğimiz ve insanlığın istifadesine sunacağımız üzerinde durulmalıdır.
Buradaki ilmi sadece dini ilimlerden ibaret görmek meseleyi daraltmak demektir.
Müspet ilimlerle meşgul olanlar yani tekvini emirleri anlama istikametinde bir gayret ortaya koyanlar da elde ettikleri ilimlerin kendileri ve insanlık adına nasıl faydalı hale getirileceği üzerinde durmalıdırlar.
Zira mücerret nazariyelerden ibaret kalan bilgilerin kimseye bir faydası olmayacaktır.
Ayrıca hadiste zikredilen fayda hem dünyevi hem de uhrevi menfaatleri içine alır.
Bu itibarladır ki elde ettiğimiz bilgilerin peşinde koşarken diğer yandan da ahiretimizi ihya etmeye çalışmalıyız.
Zaten sahip olduğunuz ilminizi insanlığın istifadesine sunar.
Onunla ruhunuzun abidesini ikame etme peşinde koşarsanız ortaya koyduğunuz bu ceht ve gayretlerin semeresi ahirette size döner.
Netice itibariyla ilimde asıl olan pratiğe dökülerek onun faydalanılır hale getirilmesidir.
Allah Resulü böyle olmayan ilimden Allah'a sığınmıştır.
2.
ürpermeyen kalp.
Onun sallallahu aleyhi ve sellem Allah'a sığındığı ikinci şey huşu olmayan kalptir.
Huşu insanın Allah karşısında iki büklüm olması, Allah'ı andığı zaman kalbinin ürpermesi ve tepeden tırnağa onda bir ihtisaz hasıl olması demektir.
Esasında inşallah ibadil.
Ancak alimler Allah'tan hakkıyla haşyet duyarlar ayetinin de açıkça bildirdiği üzere ilim Allah'a karşı haşyeti gerektirir.
Fakat buradaki ilim salt nazari bir ilim olmadığı gibi alim de sadece nazari bilgiye sahip kişi değildir.
Bilgisinin gereğine göre bir hayat yaşamayan, bildikleriyle amel etmeyen kimsenin bir yönüyle cahilden farkı yoktur.
Önemli olan elde edilen teorik bilgilerin marifete çevrilmesi yani bir vicdan kültürü ve irfan peteği haline getirilmesidir.
Kul sayede rabbini daha derinden duyacak ve daha çok sevecektir.
Çünkü insan ancak çok iyi bilip tanıdığını sevginin gerçek manasıyla sevebilir.
Bazı kimselerin Allah'a karşı muhabbetleri, aşk-ı iştiyakları yoksa Allah'ı yeterince bilmediklerinden, tanımadıklarındandır.
Marifetullah ve muhabbetullah'la doymuş bir kalbin Allah'a karşı haşet duymaması mümkün değildir.
Böyle bir insan sürekli temkin ve teyakkus içinde bulunur.
Nam-ı celili-i sübhaniyi Allah'ın yüce ismini duyduğu zaman haşetten tüyleri diken diken olur.
Bu da likaullah'a, Allah'a kavuşma iştiyak duygusunu tetikler.
Yani kişi sürekli Allah'a kavuşacağı günü bekler.
Fakat bir asker olarak dünyaya gönderildiğinin ve terhisin de kendi elinde olmadığının şuurunda olduğu için terhis edileceği ana kadar sabırla, rızayla beklemeye devam eder.
Bir taraftan iştiyakla ocaklar gibi cayır cayır yanıp kavrulurken diğer taraftan şikayet etmez.
gam izhar eylemez.
Ömrünü böyle bir ikilem içinde geçirir.
İşte bütün bunlar bir yönüyle hikmet diğer yönüyle de huşuyla alakalı meselelerdir.
Zira haşyete kalbin onarımı, imar ve ihyası gözüyle bakabiliriz.
Dahası o latife-i rabbaniyenin, sırrın, hafinin ve ahffanın canlı olması demektir.
Bütün bunlar da mebdede elde edilen nazari ilimle onun çok iyi değerlendirilmesi ile varılabilecek ufuklardır.
3.
Doymayan nefis.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem üçüncü olarak doyma bilmeyen nefisten Allah'a sığınıyor.
Nefis yeme içmeye, gezip eğlenmeye düşkün yaratılmıştır.
Obur insanlar gibi doyma bilmeyen bir iştahla yiyen, sürekli her mim mezit daha yok mu diyen ve ne verirseniz verin yine de aç gözlülüğünü sürdüren bir nefis kendisinden Allah'a sığını bir beladır.
İnsan nefsin heva ve heveslerini tatmin etmek için yaratılmamıştır.
Onun asli vazifesi ibadettir, kulluktur.
Kainatta yiyip içen, yan gelip kulağı üzerine yatan o kadar çok mahluk vardır ki bu alanda insan gibi donanımı en yüksek seviyedeki bir varlığa lüzum yoktur.
Allah'ın ahsen-i takvime mazhar ettiği insanın bu mükemmel yaratılışla beraberinde getirdiği bir kısım sorumlulukları olmalıdır.
Kur'an bu sorumlulukları yerine getirmeyen insanların hayvandan da aşağı bir derekeye düşeceklerini haber verir.
Çünkü kıymetli bir şeyin bozulması alelade bir şeyin bozulması gibi değildir.
Ne kadar lütufla serfiraz iseniz bunların kadrini bilmediğiniz takdirde mazhar olduğunuz lütuflar ölçüsünde ceremeye maruz bırakılırsınız.
Harem odasına alınmışsanız oranın erkanına riayet etmediğiniz takdirde sizi lobide de bırakmaz.
Kapı dışarı ederler.
Aynen öyle de insan tefessüh ettiği vakit düz bir zeminde kalamaz.
derin bir çukura düşer.
4.
icabet edilmeyen dua.
Efendimiz sallallah aleyhi ve sellem bu hadiste son olarak icabet edilmeyen duadan da Allah'a sığınıyor.
Allah celle celalüu bir ayette ve kullarım sana beni soracak olursa bilsinler ki ben pek yakınım.
Bana dua edenin duasına icabet ederim beyanıyla dualara cevap vereceğini haber verirken başka bir ayette ise kullarını duaya çağırıyor.
Veciblekum bana dua edin ki size icabet edeyim.
Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var.
Allah'ın kullarının duasına icabet etmesi demek istenilenleri her zaman aynıyla vermesi demek değildir.
Çünkü bazen kulun istemiş olduğu şeyler maslahatına aykırı olabilir.
Dolayısıyla Allah istediğinin daha güzelini vermek suretiyle kulunun duasına icabet eder.
Bu bir hastanın doktora bana şu ilacı ver demesi gibidir.
Doktor hastanın istediği ilacı yararlı görmüyorsa onu değil başkasını verir.
Öte yandan Tirmizi'de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
Innallahillah.
Allah celle celalüu gafletle ve şuursuzca yapılan ne dediğinin farkında olmayan kalbin duasını kabul etmez.
Bu sebeple mümine düşen vazife dualarına samimiyet ve ciddiyetle devam etmesidir.
Öyle ki o Allah'la arasındaki bütün engelleri berteraf ederek kalbiyle doğrudan ona yönelmelidir.
Ağzından çıkan her bir sözü taalluk ettiği mana itibariyle mülahazaya almalıdır.
Her kelimeyi kalbinin ritmine tesir edecek şekilde söylemelidir.
Dolayısıyla efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem aslında gafletle ve şuursuzca dua etmekten Allah'a sığınmıştır diyebiliriz.
Biz biliyoruz ki o hiç böyle dua etmemiştir.
Fakat diğer hususlarda olduğu gibi burada da rehberliğinin muktezası olarak bunları özellikle vurgulamıştır.
Bizim gibi yolda kalmışlara, düşmüşlere, sürçmüşlere yol göstermektedir.
Bize düşen de hiç bıkmadan, usanmadan, durmadan adab-uhanına riayet ederek dua dua Allah'a yalvarmaktır.
Uzlaşı kültürü.
Soru: Milliyetçilik ve ırkçılık duygularının mezhep ve meşrep taassubunun her geçen gün daha da şiddetlendiği günümüz dünyasında uzlaşma ve birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap:
Çokları küreselleşme ve çoğulculukla birlikte ihtilaf ve çatışmaların temel kaynağı olan farklılıkların ve kırmızı çizgilerin bertaraf edileceğini, insanların geçmiş dönemlere nispetle daha fazla kucaklaşacağını, farklı zeminlerde bir araya geleceğini zannediyordu.
farklı din mensuplarının bazen bir camide, bazen bir kilisede, bazen de bir havrada bir araya geleceklerini veya farklı meşrep ve mezhep mensuplarının bazen bir kadiri, bazen bir Nakşi, bazen de bir Alevi tekkesinde buluşacaklarını bekliyorlardı.
Ne var ki küreselleşme ile birlikte tabiatlarda bulunan kimlik dürtüleri daha çok uyarıldı ve bu da ötekine karşı farklı farklı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Vücudun kendisine enjekte edilen yabancı bir maddeye tepki verişi gibi insanlar duygu ve düşünceleri, hayat görüşleri itibarıyla kendilerinden farklı olana karşı tepki geliştirdiler.
Çünkü insanlık küreselleşen dünyanın sorunlarıyla yüzleşmeye ve bunların üstesinden gelmeye hazır değildi.
Halbuki kanaat önderleri, fikir insanları, entelektüeller, filozoflar değişen dünya şartlarına ayak uydurabilme adına insanların zihinlerini hazır hale getirmeli.
Birlikte yaşama kültürüne ve barışa vurgu yapmalıydı.
İnsanlığı farklı kimliklerin, etnik ve dini farklılıkların, mezhep telakkilerinin sebep olabileceği ayrışma ve çatışmalara karşı uyarmalı, onlar da herkesi kendi konumunda kabul etme anlayışını geliştirmeliydiler.
Maalesef bu yapılmadı.
Adeta amatörce, "Hele bir engin denizlere yelken açalım.
Önümüze çıkan dev dalgalara nasıl karşı koyacağımızı daha sonra düşünürüz." denildi.
Bu sebeple önümüzdeki yıllarda insanlığı ne tür tehlikelerin beklediğini kestirmek zor görünüyor.
İnsanlık adına yararlı işler yapmaya kendini adamış ruhların mutlaka bu konulara kafa yorması ve bunlarla ilgili çözüm önerileri geliştirmesi gerekir.
Mesela Hz.Bediüzzaman'ın tabiiyeti sebebi-i mesuliyet ve hatar olan metbiyete tercih etme şeklinde dile getirdiği husus ihtilafların önüne geçme adına önemli bir ölçüdür.
Bunun anlamı önde bulunmak çok tehlikeli olduğu için idare işini başkalarına bırakma demektir.
Bu ciddi bir fedakarlık ve kahramanlıktır.
Böyle bir tavır farklı mezhep, meşrep ve mezaklar arasında ortaya çıkabilecek potansiyel ayrılıkların önüne geçme adına bir reçete olabilir.
Fakat bunun etnik problemlere çare olması zordur.
Diplomasi, mevcut ihtilafların giderilmesi ve ortaya çıkan problemlerin çözümü adına hemen güç ve şiddete sarılmak yerine akıl ve mantık çerçevesinde diplomasiyi sonuna kadar kullanmak dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olmasını sağlar.
Fakat ne yazık ki hakkın emrine verilmeyen güç ve kuvvet yanlış yerde kullanılıyor.
Ortaya çıkan sıkıntıları bastırma adına hemen kaba kuvvete başvuruluyor ve insanların üzerine yürünüyor.
Fakat bu çok tehlikeli sonuçlar doğuruyor.
Muhakkak sorunlar bastırılsa da orada kin ve nefret ödemi oluşuyor.
Bu ödem de gelecek nesillere miras kalıyor.
Gencecik nesiller babalarına ve dedelerine yapılan haksızlığı konuşarak büyüyor ve intikam duygularıyla oturup kalkıyorlar.
Dolayısıyla da uygulanan şiddet faydadan çok zarar getiriyor.
Bu itibarladır ki devletler gerek ülke içinde gerekse uluslararası ilişkilerde sorunları çözmek için hemen kaba kuvvete sarılmamalıdır.
Kaba kuvvetin olduğu yerde en temel insani değerler ihlal edilir.
Nice zulüm ve haksızlıklar yapılır.
İnsanların tepesine balyoz gibi inilerek, kafalar ezilerek, kelle alınarak bastırılan problemler daha sonraki dönemlerde daha da büyüyerek nüks eder.
Çünkü içlerde ukte kalır, ödemler oluşur.
Onur ve gururlar yaralanır.
Kin ve nefretler arkadan gelen nesillere intikal eder.
Bu da çözüldüğü zannedilen problemlerin fasit daireler şeklinde devam edip gitmesine sebep olur.
Geçici olarak çözüldüğü zannedilse de problemler daha da büyümüş olarak gelecek nesillere intikal eder ve altından kalkılamaz hale gelir.
Akıl ve mantık kullanılarak insani duygular gözetilerek getirilen çözümler ise kalıcı kalır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in fetan-i uzmasının en önemli tezahürlerinden biri budur.
O adımlarını hiçbir fal suya sebep olmayacak şekilde atmıştır.
Hayat-ı seniyeleri boyunca ortaya koyduğu tavır ve davranışlarıyla bizlere akıllı davranmanın, diplomasiye sarılmanın, şefkat ve merhametle muamele etmenin gönülleri nasıl fethedeceğini göstermiştir.
Günümüzde dünyanın dört bir yanına açılan amatör ruhların yaşadığı tecrübeler de samimiyetin, beklentisizliğin, insanlığın ve şefkatin mevcut problemlerle baş etmede ve gönülleri kazanmada ne kadar etkili olduğunu gösterdi.
Çünkü onların bu tavırları mevcut veya muhtemel olumsuz tepkileri kırdı, yatıştırdı.
Yeterince tanınmayan, kültürü hakkında bilgi sahibi olunmayan, profesyonelce hareket edilemeyen zeminlerde dahi nice gönüller kazanıldı.
Nice dostluk köprüleri kuruldu.
Sevgi köprüleri, küreselleşmenin tüm hızıyla sürdüğü günümüz dünyasında birlikte yaşama kültürü geliştirmek istiyorsak bir taraftan problemlerin çözümü adına diplomasiyi öne çıkarmalı.
Diğer taraftan farklı anlayışlara, kültürlere, değerlere saygılı olmayı öğrenmeliyiz.
Sıkça dile getirdiğimiz bir ifadeyle herkese sinemizde oturacağı bir sandalye tahsis edebilmeliyiz ki hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmasın.
Böyle bir tavır, müsamaha ve şefkat, endişe duyulan pek çok korkunç silahın kullanılmasının önüne geçecek.
çarpışan dev dalgaların önünde dalga kıran vazifesi görerek onları tesirsiz hale getirecektir.
İşte en yakın çevreden başlayarak bütün dünyada tesis ettiğimiz bu sevgi köprüleri, sulh adacıkları, muhtemel çatışmaları önleme adına etkili birer hamle ve hareket olacaktır.
Maalesef bugüne kadar her zaman birileri kendinden olmayanları öteki olarak gördü.
onlar hakkında önyargılarıyla hüküm verdi ve onları pek çok olumsuzluğun adresi gibi gösterdi.
Eğer farklı dil, din, ırk ve kültür ortamlarında yetişen insanların ön yargılardan, yanlış algı ve kanaatlerden kurtarılmasını istiyorsak onların farklı ortamlarda bir araya gelmelerini ve böylece birbirlerini daha yakından ve doğru bir şekilde tanımalarını sağlamalıyız.
Evet, Pek çok yanlış kanaati zihinlerden kaldırmanın yolu beraber oturup kalkmak, beraber yiyip içmek suretiyle insanlar arasında perdeleri, duvarları ortadan kaldırabilmekten geçer.
İnsanlar fıtri olarak kendi milletinden, mezhebinden, meşrebinden olana karşı farklı bir yakınlık duyabilir.
belirli bir anlayışa, hayat felsefesine, düşünce tarzına samimi bir şekilde bağlı olabilir.
Fakat bu başkalarına düşmanlık yapmayı gerektirmez.
Mesela ben bir Müslüman olarak kendi yolumu, yöntemimi delice severim.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e bin canım olsa kurban ederim.
Keşke başkaları da bu hakikat membaını tanısa, bu tatlı su kaynağına kovalarını salsa, bu kevserden kana kana içse ve susuzluğunu onunla giderse diyebilirim.
Fakat benim bu sevgim, arzu ve isteğim ne Hristiyanlara, ne Yahudilere, ne de başka din mensuplarına düşmanlık yapmamı gerektirmez.
bilakis bana düşen herkese karşı insanca davranmaktır.
Daha önce farklı münasebetlerle bir düşüncemi dile getirmiş ve şöyle demiştim.
Keşke müşterek bahçesi olan cami, kilise ve havraları inşa edebilsek veya aynı avlu içerisinde cami ile cem evleri yapabilsek.
mabetlerinden çıkan insanlar aynı bahçede bir araya gelebilse, beraber çay içse, yemek yese ve böylece birbirlerini daha yakından tanıma imkanı bulsa.
Öyle bir atmosfer oluşsa ki herkes kendi düşüncesini rahatlıkla dile getirip birbirine tebessüm edebilse, birbirleriyle kucaklaşıp ön yargılardan büsbütün sıyrılabilse.
Böylesi insan tavırlara bütün dünya insanının şiddetle ihtiyacı var.
Maalesef uzun yıllar önce yaptığımız bu teklif ve girişimler havada kaldı.
Demek ki insanlık henüz böyle bir seyahate muktedir değilmiş.
Fakat böyle bir ufku yakalama adına her fırsatı değerlendirmeliyiz.
En azından biz kapımızı, soframızı, gönlümüzü her meşrepten, her anlayıştan insana açık tutmalıyız.
Kendimize de onların sofralarında yer aramalıyız.
Onları aramıza aldığımız gibi biz de onların zeminlerinde, ortamlarında bulunmalıyız.
İlahi ahlak da bunu gerektirir.
Zira Allah, "Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım.
O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım.
O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." buyuruyor.
Civanlik bekliyorsak önce biz civanlikte bulunmalıyız.
Teveccüh bekliyorsak önce biz teveccüh göstermeliyiz.
Alemin bizden beklediği bizim alemden beklediğimizdir.
Günümüzde buna empati diyorlar.
Empati, insanın kendini başka birinin yerine koyarak olaylara onun gözüyle de bakabilmesi farklı bir ifadeyle muhatap olduğu insanların beklentilerini, duygu ve düşüncelerini, heyecanlarını ve saygı duyduğu değerleri göz önünde bulundurabilmesidir.
Zannediyorum lokal olarak bu meseleyi hallettikten sonra daireyi genişleterek dünya çapında da benzer güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olabiliriz.
Belki de bu dünyayı sürüklendiği kötü sondan kurtarma adına önemli bir adım olur.
Bize düşen de iyiliklerin temsilcisi olmak ve muhtemel fitneleri göğüsleyebilmektir.
Selçuklu devletiin son zamanlarında hercümer mercin hakim olduğu her şeyin künde künde üstüne devrildiği kritik bir dönemde yaşamış olan Hz.Mevlana öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuş ki onun etkisi günümüze kadar gelmiş hatta batıya bile ciddi tesir etmiştir.
O bir ayağı İslam dininde sabit diğeri ise 72 millet üzerinde gezen bir pergelu söylüyor.
Bu gerçekten derin bir mülahazadır.
Günümüzde ihtiyacımız olan şey de bu ruh ve manadır.
İsterseniz buna Mesihiyet ruhu diyebilir ve bunu ahir zamanda Hz. Mesih'in nüzulüyle, inişiyle de irtibatlandırabilirsiniz.
Önemli olan önce dar sahada da olsa böyle bir kucaklaşma başlatıp yavaş yavaş çevreye yayabilmektir.
Sistemli kitap okuma.
50'li 60'lı yıllarda bizim düşünce dünyamızı yansıtan ruh ve mana köklerimize yabancı olmayan mecmuaların kitapların sayısı hayli azdı.
İnsan gününün 5-6 saatini okumaya ayırsa piyasaya çıkan hemen her eseri okuyabilirdi.
Fakat günümüzde ister ticaret yapmak isterse ilim ve fikir hayatına katkıda bulunmak için olsun o kadar çok eser neşrediliyor ki bunları takip etmek okumak gerçekten çok zor.
Buna karşılık insanı meşgul edecek, zihni dağıtacak meşkaleler de oldukça fazla.
Bu açıdan okunacak kitaplar konusunda olabildiğince seçici olmakta fayda var.
Bizler iman ve İslam'la ilgili meseleleri ele alan ruh ve mana köklerimizle irtibatlı olan eserlere öncelik vermeliyiz.
En lüzumlu eserlerden başlayarak okuma faaliyetlerimizi devam ettirmeliyiz.
Kendi değerleriniz ve düşünce dünyanız itibariyle ayaklarınızı sağlam bir zemine bastıktan sonra başka eserleri okumanızda bir mahsur olmayabilir.
Aksi takdirde değişik düşünce akımları karşısında başınız dönebilir, bakışınız bulanabilir, şaşırabilir ve devrilebilirsiniz.
Okuma seferberliği, dini ve milli değerlerimiz veya iktisadi ve kültürel hayatımız itibariyle kendimiz olmanın, bütün alanlarda kendi ruh abidemizi ikame etmenin yolu bilgili ve kültürlü olmamızdan geçer.
Bediüzzaman bir yerde mahiyet ve istidat itibarıyla her şeyin ilme bağlı olduğunu belirtirken başka bir yerde insanlığın ahir zamanda ilim ve fenne sarılacağını ve bütün kuvvetini oradan alacağını ifade ediyor.
Bu açıdan kafilenin gerisinde kalmamak için çok ciddi bir okuma seferberliğinin başlatılmasına ihtiyaç var.
Kitap okuma sadece herhangi bir ilim dalında ihtisas yapması olan kişilerin yapması gereken bir aktivite değildir.
Bilakis herkesin seviyesine göre mutlaka kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir.
Biz öncelikle hava, su, besin gibi ruhumuzun ihtiyaç duyduğu temel kitapları okumalıyız.
Mesela ibadetlerimizi doğru yapabilme, dinimizi doğru yaşayabilme adına ilmi hal bilgilerini çok iyi öğrenmeliyiz.
Ayrıca ahlaka ve muamelata dair meseleleri iyi bilmeli.
Kur'an hakkındaki malumatımızı artırmalı.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nur efşan etrafa ışık saçan beyanlarına müttali olmalıyız.
Hangi işle meşgul olursak olalım, yaptığımız işlerin İslam'ın muhkematına uygunluğunu test edebilecek ölçüde dinimizi bilmek zorundayız.
Bütün bunların yanında tebliğ ve irşat kahramanları inandıkları hak ve hakikatleri doğru bir şekilde başkalarına nakletmek, dünya görüşlerini ve hayat felsefelerini ikna edici bir üslupla muhataplarına şerh etmek istiyorlarsa inandıkları değerler hakkında çok daha doyurucu bilgiye sahip olmak zorundadırlar.
Ayrıca içinde yaşadıkları zamanın rüzgarını arkalarına almasını bilmeli ve çağın ihtiyaçlarına cevap verebilmelidirler.
İşte bu da ancak ciddi bir okuma seferberliği ile mümkün olabilir.
Her şey dar bir dairede başlar.
Merkezde çok küçük bir açı şeklinde kendini hissettirir.
Fakat muhit hattında çok büyük bir mesafeye dönüşür.
Siz 50 kişiyle bir işe başlarsınız.
Bir süre sonra bakarsınız ki o 50 kişi 1000 kişiye ulaşmış.
Öte yandan bir ailede anne baba kitap okumuyorsa hususi bir inayet olmadığı takdirde çocukların okuması da beklenilemez.
Adeta genetik bir kod gibi anne babanın tavır ve davranışları çoğu zaman çocuklara da akseder.
Maalesef günümüzde anne babalar okumaya ehemmiyet vermedikleri için çocuklar da okumuyor.
Mutlaka bu boşluğun doldurulması, bu arızanın tamir ve telafi edilmesi gerekir.
Sadece ailede değil, bulunduğumuz her yerde insanlara kitap okumayı tavsiye etmeli, sevdirmeliyiz.
Özellikle kendi düşünce dünyamızdan dem vuran ruh ve mana köklerimizle irtibatlı eserlerin okunmasını sağlamalıyız.
Yabancılaşma ve başkalaşmanın önüne geçmenin en önemli yolu budur.
Dijital dünyanın handikapları.
Dijital dünya insanlara okumaya alternatif bir dünya sunarken klasik anlamda kitap okuma alışkanlığını negatif şekilde etkilemeye başladı.
Toplum olarak bu badirenin nasıl aşılması gerektiği üzerinde kafa yormamız ve insanları yeniden okumaya, düşünmeye, müzakere etmeye yönlendirmemiz gerekiyor.
Her ne kadar bilgisayar, telefon ve internet sayesinde insanlar bilgiye daha kolay ulaşıyor olsa da kolay ulaşılan bilgilerin zihinde yer etmesi daha zordur.
Dolayısıyla kitap okuma alışkanlığı kazandırma günümüz dijital dünyasında da önemini koruyor.
İnsanın eline kitabını alıp önemli gördüğü yerlerin altını çizmesi, gerektiğinde kenarına notlar alması, tasvip etmediği fikirlerle ilgili mülahazalarını kaydetmesi okunanların daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi adına çok önemlidir.
Zira okumaktan maksat anlamak ve zihin açısından zenginleşmektir.
Bu da ancak belirli bir emek ve cet ortaya koymaya bağlıdır.
Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum.
Günümüzde internet ve televizyon gibi kitle iletişim vasıtaları sayesinde çok şey görüyor, öğreniyoruz.
Fakat insanlar bir süre sonra hiç farkına varmadan bunların bağımlısı haline geliyorlar.
derken aktüaliteye ve eğlenceye dalıyor, kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar.
Kendimize bazı sınırlar koymalı, yaşanması muhtemel ferdi ve içtimai dejenerasyonların önüne geçmeliyiz.
Bu tür ortamlar su istimale çok açıktır.
Nitekim kitle iletişim araçlarının genç dimağlarda, ailelerde ve toplumsal hayatta meydana getirdiği yara ve tahribat da bunu gösteriyor.
Bu konuda devlete düşen sorumluluklar olduğu gibi ailelerin de vazifesi olan şeyler vardır.
Aileler çocuklarını yakından takip ederek onların internette nerelerde gezindiğini, hangi sayfalara girdiğini kontrol edebilir.
İnternet kullanımını belirli kurallar çerçevesinde sınırlandırabilirler.
Müzakereli okuma.
Okunan kitaplardan daha fazla istifade etmenin önemli bir yolu meseleleri karşılıklı müzakere etmektir.
Diyelim ki haşir mevzunu okumak istiyorsunuz.
Hz.Bediüzzaman'ın, Fahrdün Errazi'nin, İmam Gazzali'nin ve İbn Sina'nın konu etrafında yazmış olduğu eserleri birlikte müzakere edebilir ve konuyu çok boyutlu ele alabilirsiniz.
Mesela Ene ve Zerre risalesini okuyacaksınız.
Bunu Muhammed İkbal'in benliğin sırlarını anlattığı Rumuzi Bi Hodi kitabı ile karşılaştırarak yapabilirsiniz.
mukayeseli okumalar sayesinde hem fikirlerin birbirine üstünlüğünü görür hem de konuyu daha derinlemesine kavrayabilirsiniz.
Efendimiz de sallallahu aleyhi ve sellem meleklerin ilim talebelerini kuşatacağını ve onların üzerine sekine ineceğini anlattığı hadis-i şerifte meseleyi müzakereye bağlıyor.
Müfaale babından gelen müzakere kelimesi birden fazla insanın başa vererek bir meseleyi etraflıca değerlendirmesi anlamına gelir.
Müzakere adet kabilinden kitap okuma şekli olmadığı gibi birinin okuyup diğerlerinin uyuklaması da değildir.
Bilakis 10 insanın kafa kafaya vererek bir konu etrafında imali-i fikir etmesi ve tesadum-i efkardan fikirlerin çarpışmasından barika-i hakikatin hakikat parıltısının tecelli etmesidir.
Burada tek bir usul takip edilmek zorunluluğu yoktur.
Zira bu zamanla insanlarda ülfet ve bıkkınlık hasıl edebilir.
Dolayısıyla yapılan müzakereden o menhül azbül mevruttan, dupu tatlı su kaynağından gerektiği ölçüde istifade edilemez.
Önemli olan herkesin yeni ve orijinal şeyler öğrenmenin hazzını tatmasını sağlamak ve okumayı çok saygın ve istifade edilebilir bir aktivite haline getirebilmektir.
Bu da yapılan derslerin formatıyla sık sık oynamaya, yeni metotlar geliştirmeye bağlıdır.
Yüksek donanımlı insanlar yetiştirme.
Biz Hzreet Pirin bir dönem çevresindeki talebelerine hitaben söylediği risaleler size yeter." ifadesini maalesef yanlış anladık.
O din ve diyanetin ciddi tahrip edildiği, milli duygu ve düşüncenin künde künde üstüne devrildiği bir dönemde dinin temel esaslarına ve o gün için en lüzumlu olan meseleye dikkat çekme adına bunu söylemiştir.
Fakat biz onun bu ifadesini mutlaklaştırdık.
Dini ilimlere gereken ehemmiyeti göstermedik.
Halbuki bir insanın Risale-i Nur eserlerini okumanın yanı sıra tıp, kimya, fizik, biyoloji, antropoloji, sosyoloji, jeoloji gibi ilimlerin tahsilini yapması tabidir.
Bunun gibi bir ilahiyatçının da başlı başına müstakil bir alan olan İslami ilimlere ait temel eserleri okuması ve bu alanlarda uzmanlaşması beklenir.
Hatta bir ilahiyatçının kendi alanıyla ilgili ilimlerin yanı sıra pozitif bilimlere ait meseleleri de icmali olarak bilmesi, en azından bu alanda da ansiklopedik bir bilgiye sahip olması gerekir.
Öyle ki o bir kimyacı ve fizikçiyle çok rahat bu alana ait bir meseleyi konuşabilmelidir.
Çünkü hem İslam'ı pozitif bilimlerden tecriit edemezsiniz hem de bu alanlarda bilgi sahibi olmadıkça derdinizi bu sahalarla iştigal eden insanlara anlatamazsınız.
Cenabı Hakk'ın kelam sıfatından gelen teşri emirler, Allah'ın indirdiği dini hükümler, tekvini emirleri, Allah'ın kainatta koymuş olduğu fiziki kanunları şerh ve tavzih eder.
Bunlar o kadar içedir ki birini diğerinden ayırdığınız takdirde her ikisinin dilini de doğru anlayamazsınız.
Bu açıdan dini ilimlerde ihtisas yapan insanların en azından icmali olarak müspet ilimler hakkında bilgi sahibi olması gerekir.
Aynı şekilde müspet ilimlerde uzmanlaşan kimselerin de dinleri hakkında o ölçüde hatta daha fazla bilgi sahibi olmaları beklenir.
Dini ilimler sahasında tahsil gören insanlar çağımızın kucağımıza attığı problemlere makul çözümler getirmezlerse bu sadece onların acizlik ve mağlubiyeti olarak görülmez.
Bilakis böyle bir yenilgi İslam'a mal edilir.
İmam-ı Gazzali'den Fahrütdin Errazi'ye, Iz ibn Abdisselam'dan İbn Hacer Elaskalaniye, Hz.Bediüzzaman'dan Sait Ramazan Elbuti'ye, ondan Tantavi Cevheri'ye kadar pek çok alimin yaşadığı dönemde İslam'ın doğru anlaşılması adına ortaya koyduğu yorum ve fikirleri de bu yolda atılmış adımlar olarak görmek gerekir.
Onlar kaleme aldıkları çok kıymetli eserlerle dini konulardaki şüphelere cevaplar vermiş, zihinleri meşgul eden problemlere tatmin edici izahlar getirmişlerdir.
Günümüz dünyasında İslam'ın doğru anlaşılıp yaşanmasını arzuluyorsak en az onlar kadar malumat ve donanıma sahip olmak zorundayız.
Bunun yolu da mevcut eğitim sistemi içerisinde hem tecrübi hem de şeri ilimlerde mahir insanlar yetiştirmek, bunun oluşması için gerekli ortamları hazırlamaktır.
Biz mezar-ı müteharrik canlı cenazeler haline gelmiş insanları Cenabı Hakk'ın bahşettiği imkanları çok iyi değerlendirmek suretiyle uyandırmak ve yeni bir dirilişe vesile olmak istiyorsak bunun yüksek donanımlı insanlara bağlı olduğunu çok iyi bilmeli.
Bu istikamette her fırsatı değerlendirmeli ve konumumuzun hakkını vermeliyiz.
Adanmışlık mefkuresinin önündeki engeller.
Soru:
Hizmetin temel dinamiği olan adanmışlık mefkuresi açısından tehlike arz eden hususlar ve bunlardan korunma yolları nelerdir?
Cevap:
Cenabı Hakk'ın şimdiye kadar fedakar ruhlara ihsan ettiği başarı ve muvaffakiyetleri tahdis-i nimet, nimetleri şükürle yad etme hisleriyle karşılamak ve bunun şükrünü eda etmeye çalışmak gerekir.
Çünkü bugüne kadar dünyanın dört bir yanına açılan hizmet gönüllülerinin ortaya koyduğu güzellikler bizim güç ve iradelerimizi aşmıştır.
Bunların ortaya çıkması için sebepler planında tebliğ heyecanı, fedakarlık duygusu, yetişmiş öğretmen, civan mert iş adamı, yeterli kaynak, makul plan ve proje, gidilen yerlerde hüsnü kabulle karşılanma gibi pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekir.
Bu ise ihtimal hesaplarına göre gerçekleşmesi çok zor bir durumdur.
Yapılan hizmetleri belirli şahıslara, kadrolara, ekiplere mal etmekten kaçınmalı, Allah'ın yardım ve inayetine bağlamalıyız.
Böyle bir tavır hakikatin ifadesidir.
Ortaya çıkan başarıları birilerinin dehasına, tedbirine, yeteneğine vermek, hadisin ifadesiyle onların boynunu kırmak demektir.
Herkes böyle bir yükü kaldıramayabilir.
İnsan kolaylıkla Allah'ın inayet ve rahmetini unutarak neticeleri gerçekten kendinden bilmek hüstahlığına düşebilir.
Özellikle gafletin çok ilerlediği, enaniyetin azgın bir firavun gibi hüküm sürdüğü böyle bir dönemde kimseyi putlaştırmamalı, mitleştirmemeliyiz.
Bu ifadelerimizden insanların bin bir emek ve cehdle ortaya koydukları güzel işlerin görmezden gelinmesi gerektiği gibi bir sonuçla çıkarılmamalıdır.
Bilakis yerine göre onları alkışlamasını, takdir ve teşvik etmesini, ödüllendirilmesini ve hepsinden önemlisi dualarımızla onlara destek olmasını bilmeliyiz.
Dualarımızda sürekli Allah'ım kardeşlerimizi hizmette sabit kadem eyle, istikametten ayırma.
Her tür inhiraf, sapma düşüncesinden muhafaza eyle.
İman ve marifetle serfiraz kıl.
Onların aşku iştiyaklarını artır şeklinde Allah'a yalvarıp yakarmamız kardeşlerimize göstereceğimiz vefa ve sadakatin bir gereğidir.
En büyük keramet istikamet.
Allah'a binlerce şükür olsun ki maddi kılıcın kınına girdiği bir dönemde irşat ve tebliğ faaliyeti adına göz doldurucu hizmetler yapıldı.
Fedakar gönüller Allah'la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönülleri yeniden onunla buluşturma adına ciddi sıkıntılara katlandı.
Aylarca maaş alamayanlar oldu.
Amele gibi hizmet müesseselerinin inşaatlarında çalıştılar.
Emsallerine nispeten oldukça düşük ücretler aldılar.
yıllarca memleketine gidemeyenler oldu.
Samimi bir şekilde ortaya konulan bütün cehd ve gayretleri görmezden gelemeyiz.
Bununla beraber Allah'ın sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflarına karşı nankörlük yapamayız.
O bize böyle bir adanmışlık ruhu ve fedakarlık hissi vermeseydi, muhataplarımızın gönüllerine bize karşı bir sevgi koymasaydı, o güzel işler yapılamazdı.
Şükür ona, minnet ona.
Ne var ki asıl önemli olan hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhunu ölünceye kadar devam ettirebilmektir.
İşin başında ortaya konulan fedakarlık ve diğergamlığı sonuna kadar götürebilmektir.
Diğer bir tabirle istikameti koruyabilmektir ve bu sanıldığı kadar kolay değildir.
Beşer olmamız hasebiyle farklı farklı imtihanlar bizi beklemektedir.
Hepimiz etten kemikten yaratılmış insanlarız.
Nefis taşıyoruz.
Dünyaya karşı meylimiz, istek ve arzularımız var.
İnsanı bekleyen imtihanlar bir ayet-i kerimede şöyle ifade edilir.
Nefsani arzulara, özellikle kadınlara, çoluk çocuğa, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı.
Oysa ki bunlar dünya hayatının geçici metaalarıdır.
Asıl varılacak güzel yer Allah'ın katındadır.
İnsan gayri meşru daireye girmese bile fıtreten meyl ettiği bazı çekici dünya malından istifade etmek isteyebilir.
Evladu iyal sevgisi onu hizmetlerinden alıkoyabilir.
Para kazanma, zengin olma düşüncesi zihninde yer edebilir.
rahat yaşama, dünya nimetlerinden keyfince istifade etme arzusuna kapılabilir.
Sahillerde veya ormanlarda tatil yapmak, eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek isteyebilir.
Ne var ki bütün bunlar zamanla insanı gayrimeşru zeminlere çekebileceği veya en azından onun ayağına vurulan bir pranga boynuna takılan bir tasmaya dönüşebileceği için onu yürüdüğü yoldan alıkoyabilir.
Zincirlerini kıramayan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında duruşunu koruyamayan birinin fedakarlık ve adanmışlık duygularını muhafaza etmesi çok zordur.
Evet.Niceleri vardır ki işin başlangıcında ortaya koydukları fedakarlığı sonuna kadar götüremedikleri için kaybetmişlerdir.
Mesela baş koydukları yolda uzun süre yürümüş, nice zorluklara göğüs germiş fakat bir yerde nefsani arzularına takılıp kalmışlardır.
Kimileri hicret adına farklı diyarlara açılsa ve oralarda çok güzel hizmetler yapsa da bir süre sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştır.
Zamanla kıvamlarını kaybetmeye ve değişmeye başlamışlardır.
Kimilerini makam, kimilerini imkanlar değiştirmiştir.
Kimileri çıkar mülahazalarına takılmıştır.
Kimileri şöhrete.
Neticede bu insanlar korumaları gereken vefa ve sadakati koruyamamış, adanmışlık ruhunu dip diri tutamamışlardır.
Bu tür zigzak yapanların sayısı gerçi olabildiğince azdır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in döneminde dahi nice kayma yaşayan insan olmuştur.
Fakat yine de temkin ve teyakkuz içerisinde yaşamak adına bunlar ibret alınması gereken olaylardır.
Manevi hayatı felce uğratan virüsler.
Hazreti Pir hizmet erlerini bekleyen muhtemel tehlikeleri hücuma-ı Sidte altı saldırı sözüyle ifade etmiş ve bu başlık altında insana musallat olabilecek altı virüs üzerinde durmuştur.
O kendi dönemi itibariyle en tehlikeli gördüğü virüslere dikkat çekmiştir.
Ancak potansiyel olarak kötülüklere açık yaratılan insanı bekleyen tehlikeler bunlarla sınırlı değildir.
Onu olumsuzluklara sevk edebilecek, manevi hayatını felce uğratabilecek daha pek çok virüsten bahsedilebilir.
Bu açıdan taşıdıkları emanetin önem ve ağırlığının farkında olan adanmışlara düşen vazife, onları yürüdükleri yoldan saptırabilecek bütün olumsuzluklar karşısında dişlerini sıkıp sabretmektir.
Emanete sahip çıkma buna bağlıdır.
Hazreti Pir bu sebeple dualarında, "Allah'ım emanetini alacağın güne kadar bizi emanette emin kıl." diyor.
Biz öyle inanıyoruz ki ciddi bir fedakarlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan adanmışları ruhaniler bile alkışlayacaktır.
Gelecek nesiller bir yad-ı cemil olarak onlardan bahsedeceklerdir.
Bununla beraber dökülüp yollarda kalanlar da olacaktır.
Kabe'yi ziyarete azmeden bir insanın hedefine ulaşmasına çok az bir mesafe kalmışken yön değiştirmesi veya gerisin geriye gibi bu yoldan dönenler de olacaktır.
Bazısını çoluk çocuk sevdası, bazısını rahat düşkünlüğü, bazısını korku, bazısını da haset ve rekabet hissi yoldan çıkaracaktır.
Yüce bir mefkureyi gerçekleştirmeye azmetmiş niceleri çok küçük şeylere takıldıklarından ötürü son anda gemiyi kaçıracaklardır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyurur.
Ademed ve minh y kafiran ve yahya kafiran ve yeme.
Haberiniz olsun.
İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar halinde yaratılmıştır.
Kimisi vardır mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar, kafir olarak ölür.
Kimisi de vardır kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar, mümin olarak ölür.
Demek ki hiç kimse akıbetinden emin olmamalıdır.
Ulema da bir insanın akıbetinden emin olmasını küfürle irtibatlandırmıştır.
Yeisiz, ümitsizlik de mutlak emniyet hissi de insanı küfre götürebilir.
Bir mümin ne Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeli ne de endişe ve korkuyu elden bırakmalıdır.
Allah dostlarının hayatlarına bakılacak olursa onların ömürlerini haf ve reca dengesi içerisinde geçirdikleri görülür.
İstikamet içerisinde bir hayat yaşamak istiyorsak Bediüzzaman Hazretlerinin şu ikazlarına kulak vermeliyiz.
Mühim ve büyük umuru hayriyenin, hayırlı işlerin çok muzur manileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle, hizmetkarlarıyla çok uğraşır.
Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlas kuvvetine dayanmak gerekir.
Bir şey yapmayanla şeytan niye uğraşsın ki? O zaten emir almadan da şeytanın çizdiği plan ve projeye göre hareket etmektedir.
Fakat siz kendi ruhunuzun heykelini dikme, insanlığa faydalı olma istikametinde bir şeyler yapıyorsanız insi ve cinni şeytanlar sizin peşinizi bırakmayacaktır.
Sizi yürüdüğünüz yoldan alıkoymak için ellerinden geleni yapacaklardır.
Enbühül gafilinde yer alan bir rivayette sıhhatli bir tarikle gelmese de Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in şeytana dünyada en çok kimden nefret ettiğini sorduğunda şeytanın sen diye cevap verdiği aktarılır.
Niçin? Çünkü o bütün insanlığın ruh abidesini ikame edecek bir zattır.
Bu sebeple o cinni ve insi şeytanların en büyük hedefi olmuştur.
Efendimiz Mekke gibi çok önemli bir şehirde neşet etmesine ve güçlü bir aileye mensup olmasına rağmen onu Medine'ye göç etmek zorunda bırakmışlardır.
Peygamberler tarihine baktığımızda Hz. İbrahim, Hz.Musa, Hz.Lut gibi daha başka peygamberlerin de aynı akibete maruz kaldıklarını görürüz.
Onları genellikle neşet ettikleri yerde yaşatmamışlardır.
Peygamberlerin sadık takipçileri olan büyük zatların başlarına gelen de tarih boyunca farklı olmamıştır.
Bize en yakın olanlardan Hz.piiri kendi ifadeleriyle memleket memleket sürgüne göndermişlerdir.
Bütün bunları göz önüne aldığımızda fedakarlık ve adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmış olan insanların nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduklarını anlayabiliriz.
Onlar ihlasın zirvesine çıkmış olsalar dahi şeytan bulundukları yerlerde onlara çelme takabilir.
Türlü türlü oyunlarıyla karşılarına çıkar da bir an olsun onları rahat bırakmaz.
Elindeki tüm argümanları kullanarak onların ayaklarını kaydırmaya çalışır.
Unutmamak gerekir ki bir şeyin menfaat ve kazancı ne kadar büyükse risk ve ceremesi de o kadar büyüktür.
Allah muhafaza ihlas kulesinin başından düşen kimse derin bir çukura yuvarlanabilir.
Allah'ı efendimizi, dinini, diyanetini bilen bir insan ruhunun abidesini ikame edeceğine, beşeri ve cismani arzularının arkasından koşmaya başlarsa kazanma kuşağında kaybedebilir.
Sonuç olarak adanmışlar şeytan ve nefsin oyunlarına karşı bütün kapıları kararlı bir şekilde sürgüleli.
Hizmetin ismet, iffet ve itibarına leke sürdürmemelidir.
Cenabı Hakk'ın güzel bir zemin hazırladığı ve dünyanın kirlenmiş çevresini temizleme adına önemli hizmetler görme imkanını bahşettiği insanlar yanlış bir yola saptıklarında sadece kendileri dalalete düşmekle kalmaz.
Aynı yolda yürüyen bütün insanların hukukuna da tecavüz etmiş sayılırlar.
binlerce belki milyonlarca insanın çaba ve gayretleriyle meydana gelen güzellikleri kirletmiş olurlar.
Böyle büyük bir yıkıma sebep olmak istemiyorsak kubbedeki taşlar gibi başa vermeli, birbirimize destek olmalı.
Herhangi bir süçme ve düşmeye maruz kalmadan doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam etmeliyiz.
Sadakat.
Sadakat peygamberliğin en birinci vasfı, peygamberlerden sonra gelen insanların da büyüklüklerinin önemli bir şiarıdır.
En büyük halife olan Hz.Ebubekir'e sahip olduğu sadakatten ötürü sıddık-ı ekber denilmiştir.
Sadakat açmayacağı bir kapı yoktur.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i ala-i illiyini-i kemalata en yüksek makama çıkaran sadakat olduğu gibi müsylemetül kezzabı esfeli-i safiliğine, aşağıların en aşağısına iten de kiziptir, yalandır.
Bu ikisi arasında sera ile süreyya kadar fark vardır.
Allah'a karşı sadakat.
Hiç şüphesiz bir mümin öncelikle Allah'a karşı sadık olmaya çalışmalıdır.
Allah'a karşı sadakat onun üzerimizdeki emanetlerini gözetme konusunda çok vefalı olunması, inhirafın yoldan sapmanın her türlüsünden uzak durulması ve en küçük bir hiyanet mülahazasına dahi girilmemesi demektir.
Biraz daha açacak olursak Allah'a karşı sadık olma İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi her zaman şöyle diyebilmedir.
Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa ikisi de cana safa.
Lütfun da hoş, kahr hoş.
Allah'a karşı sadakat içerisinde olan bir mümin sadece ondan gelen lütuf ve nimetler karşısında değil, her türlü cefa durumunda da rıza ve hoşnutluktan ayrılmaz.
Hamd ve şükrünü devam ettirir.
Zira o bilir ki Allah'a mabudu mutlak ve maksudu bil istihkak olduğu için kulluk yapılır.
Nimetlere gark olmak hatta cennete girmek için değil.
Bir insanın onun hoşnutluğu dışında hiçbir şeye bağlamadan zat-ı ecellü alaya karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi sadakatinin gereğidir.
Çünkü onun rıza ve hoşnutluğu bırakalım dünyevi lezzetleri cennet nimetlerinin de rüyetullah'ın da Allah'ın müminler tarafından görülmesi üzerinde bir mazhariyettir.
Hak kapısının sadık bir bendesi olabilmiş bir mümin bir kere gözünün ayara kayması karşısında ızdırapla iki büklüm olur.
O hayal dünyasına gelip çarpan benim de güzel bir dünyam olsun.
Önünden ırmakların aktığı bahçeli evlerde yaşayayım.
Villalarda rahat bir hayat süreyim şeklindeki mülahazalardan fevkalade rahatsız olur.
Bunları sadakatle telif edemez ve hayalini kirletmiş olmanın sancısıyla yeniden Allah'a yönelir.
Tövbe, evbe ve inabe ile arınmaya çalışır.
Zira düşmek insan için mukadder olduğu gibi dönüp yeniden sadakat ufkunu ihras etmek de mukadderdir.
Allah çok gafur ve rahimdir.
Yeter ki biz himmetimizi ali tutabilelim.
Sadakatten ayrılmama azmiyle yaşayalım.
Allah Resulüne karşı sadakat.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı sadık olabilme ise tıpkı Hz.Ebubekir gibi hiçbir tavır ve davranışını sorgulamadan onun peşinden gidebilmeye, onun sadık bendesi olabilmeye bağlıdır.
Miraç olayından sonra müşrikler Hz.Ebubekir'e gelerek, "Senin arkadaşın dün gece Mescid-i Aksya gittiğinden bahsediyor." dediklerinde o sorgulamadan ve hiç tereddüt etmeden, "Ben her gün onun gökler ötesi alemlerde mesaj alıp bize sunduğuna inanıyorum.
O da ne? oluyor ki şeklinde cevap verir.
İşte sadakat budur.
Hz.Ebubekir haşa saf bir insan değildi.
Halifeliği döneminde üstesinden geldiği devasa problemlere bakılacak olursa onun nasıl üstün bir dehaya sahip olduğu görülür.
Fakat o aklını, kalbini ve hislerini nerede kullanacağını çok iyi biliyordu.
Efendimize öyle inanmıştı ki canını istese tereddüt etmeden verirdi.
Dava arkadaşlarına karşı sadakat.
Allah'a ve efendimize sadakatin yanı sıra dine, gönül verilen yüce mefkureye, beraber yürünen dostlara, kendi milletine karşı olmak üzere farklı sadakat çeşitlerinden bahsedilebilir.
Bunların her biri farklı sorumluluklar ister.
Mesela dava arkadaşlarına karşı sadakatin ölçüsü onlara yüksek pay, mansıp ve makamlar vermek değildir.
İnsan sevdiği insanlara gaflık, kutupluk gibi haddi aşan ve mübalaa içeren payer vereceğine her zaman onların yanında ve onlara destek olmayı bilmelidir.
Kardeşinin düşmesi ve devrilmesi karşısında elinden tutup onu kaldırabiliyor.
üzerine bulaşmış lekeleri temizleyebiliyor ve sonrasında da aslında sen bunları yapacak insan değildin.
Demek ki Allah'ın ağır bir imtihanına maruz kaldın diyerek onun için Allah'tan af dileyebiliyorsa işte bu insan sadık bir dosttur.
Tek bir kusurundan ötürü kardeşini kenara iten, kapıyı yüzüne kapatan ve sürgüleyen kimsenin vefasından da sadakatinden de bahsedilemez.
Bilaki sadakate yakışan tavır, arkadaşının en zor halinde bile kapıyı arkasına kadar açık tutmak.
O geldiğinde de niye geç kaldın? Ne zamandır seni bekliyorum." diyerek ona sarılmasını, onu bağrına basmasını bilmek ve böylece kardeşliğin hakkını verebilmektir.
Sadakat ve vefanın gereği odur ki insan öbür tarafta da kardeşim dediği insanı yalnız bırakmasın ve Allah müsaade ederse onun elinden tutabilsin.
Burada şunu vurgulamak gerekir ki birbirleri hakkında negatif düşüncelere sahip olan, ön yargılarla hareket eden insanların birbirinin elinden tutabilmesi çok zordur.
Bu sebeple hiç kimseyi herhangi bir kusurundan ötürü ademe, yokluğa mahkum etmemeliyiz.
Hiçbir kardeşimizin bataklık içine düşmesine meydan vermemeli.
Bir şekilde düşenlerin de orada çırpınmasına göz yummamalıyız.
Aynı mefkureyi paylaşan ve aynı yolun yolcuları olan adammışlar affedici olmalı, birbirlerine bağrını açmalı ve vefalı davranmalıdır.
Görüldüğü üzere sadakatin çok yönü vardır.
İnsanın şahsi günahlarından ötürü arkadaşıyla münasebetini bozmaması sadakattir.
Aynı zamanda arkadaşını gördüğü hata ve yanlışlardan usulünce ikaz ederek vazgeçirmeye çalışması da yine sadakatin gereğidir.
İstikametten sapacağı ve inhiraf edeceği anda onun elinden tutarak buna mani olması veya kendisine ne vaad edilirse edilsin onun aleyhinde davranmaması da ayrı bir sadakat örneğidir.
Hatta daha önce de ifade edildiği üzere sadakat sadece bu dünyayla da sınırlı değildir.
İnsanın gücü yettiği ve kendisine fırsat verildiği takdirde mahşerde, mizanda, sıratta dahi kardeşlerinin yanında olmayı düşünmesi de yine sadakatin göstergesidir.
Meşhur bir menkıbeye göre bir şeyhe bağlı müritler misal aleminde şeyhlerinin şaki kaydedildiğini görürler.
Bunun üzerine biri dışında hepsi onu terk eder.
Şeyh, herkes gitti.
Sen niye duruyorsun? dediğinde müridin cevabı şu olur.
Madem sizin sayenizde bizim gözlerimiz açıldı, şu anki seviyemize ulaştık.
Bence asıl mesele bundan sonra sizden ayrılmamaktır.
İşte sadakat budur.
Bizim mesleğimiz de sadakat mesleğidir.
Birbirimize yüce payeler, mansıplar, makamlar vereceğimize fevkalade sadık olmalıyız.
Hepimiz Allah'ın kullarıyız.
Ayaklarımız yerde sıradan insanlarız.
En büyük gaye-i hayalimiz de insanlar arasında bir insan olabilmektir.
Bu sebeple kimse hakkında mübalalı ifadeler kullanmamalı.
Kimseye yüce payer vermemeli.
Bununla beraber birbirimize karşı vefa ve sadakatte de kusur göstermemeliyiz.
Milletine karşı sadakat.
Kişinin milletine karşı sadakatinin ölçüsü ise onun devletler muvazenesinde hakim bir unsur haline gelebilmesi, gözünün içine bakılır bir devlet olabilmesi adına durdurak bilmeden bir kühe heylan gibi koşması, bunun karşılığında da hiçbir beklentiye girmemesidir.
milletine, devletine, toplumuna sadık olan bir insan ona hizmet yolunda büyük fedakarlıkları göğüslese bile kendine bundan bir hisse ayırmayı, sahip olduğu imkanları şahsi hesabına değerlendirmeyi asla düşünmez.
Yoksa popülist bir tavırla konum ve makamlarını şahsi kredileri adına değerlendirenler, milli mefkureden ziyade kendi hiziplerinin çıkarlarını düşünenler millete hizmet ettiklerini iddia etseler de millete karşı büyük bir ihanet içerisindedirler.
Bunların yapmış oldukları iş ve ameller de ihlas ve samimiyet bulunmadığı için başarılı olmaları da çok zordur.
Dışarıdan çalım yürüyor gibi görünseler de bunların işlerinin neticesi çoğu zaman falso ve fiaskoyla neticelenir.
Zira asıl önemli olan yapılan işin kutsiyeti, niyetin yüceliği ve Allah'ın bu işe bakışıdır.
Aynı şekilde gönül verilen davaya karşı sadakatin ölçüsü de adanmışlık ve beklentisizlik duygusuyla durak bilmeden koşturabilmektir.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniyeye gönül vermiş sadıklar ücret ve mükafat peşinde koşmazlar.
Onlar Allah için başlar, Allah için işlerler.
Yaptıkları hizmetler karşısında kimseye el açmaz, kimseden bir şey beklemez.
itibarlarını zedelemezler.
Esasen insanların gönül verdikleri hizmet-i imaniye içerisindeki yer ve konumları da sadakatleri ölçüsündedir.
Gizli imtihanlar.
Dünya hayatının imtihanları çeşit çeşittir.
Bunların bazısı aşikar, bazısı da nispeten gizlidir.
Taşıyamayacağı yükün insana yüklenmeyeceği gerçeğini kabul etsek de insan bazen ilk bakışta bilemediği ve farkına varamadığı şeylerle de imtihan olur.
mesela güzel bir iş yapar.
Fakat hayal ve tasavvur dünyasına bir siz bir duman çökü verir de ortaya koyduğu başarı onu gurura sevk eder.
Dolayısıyla yaptığı işin ne bereketi ne de sevabı kalır.
Zihninde beliren ben yaptım, ben ettim, ben başardım düşüncesi her şeyi bitiriverir.
Zira yapılan şeyleri kendine mal etme, kendi eseri olarak görme gizli şirk barındıran bir yaklaşımdır.
Sürekli ben demek öyle bir girdaptır ki hiç farkına varmadan insanı dalalet ve küfrün içine çekiverir.
Bu sebepledir ki nefis ve şeytanın hilelerinden uzak kalmak isteyen kişi en büyük başarıya imza atmış.
İnsanlığı yıldızlar arasında seyahat ettirmiş dahi olsa sıradanlık duygusundan sıyrılmamalı ve şöyle demelidir.
Hayret ediyorum.
Allah nasıl oluyor da bizim gibi sıradan insanlara böyle büyük işler gördürüyor? Eğer yapılan güzel işlere ille de makul bir mahmil izah bulmak istiyorsanız meseleye hikmet-i ilahiye açısından bakarak şöyle diyebilirsiniz.
Allah kendi büyüklüğünü göstermek için bizim gibi küçük insanlara büyük işler yaptırıyor.
Böyle büyük işlere bizim güç ve iktidarımızın yetmeyeceği açık olduğuna göre bütün bunlar onun büyüklüğüne delalet eder.
Kainat kitabına şöyle bir göz gezdirdiğimizde orada da aynı şeyi görürüz.
Allah Teala kocaman fiziki alemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır.
Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur.
Belki Cenab-ı Hak onları da Kuark, İyon ve Ether gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz daha küçük parçacıklardan yaratmıştır.
Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratılması hadisesine bir çeşit adetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.
Öte yandan Allah bir karıncaya Firavun'un sarayını harap ettirir.
Bir sineye Nemrut'u yere serdirir.
Bir mikropla Deccalin hakkından gelir.
Bütün bunlar onun namütenahi sonsuz kudretine delalet eder.
Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak en büyük başarılar bile bizi ucup ve gurura sevk edemez.
Bize sıradanlık duygusunu unutturamaz.
Hz.Ali'nin ifadesiyle insanlar içerisinde sıradan bir insan olmayı en büyük fazilet bilir.
Hiçbir şekilde faikiyet üstünlük mülahazasına girmeyiz.
Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi var mı benim gibisi demesi, bu tarz düşüncelerin kaynağı hep şeytandır.
Tevazu ve mahfiyet.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem cihanda öyle bir inkılap yapmıştır ki Akif'in ifadesiyle bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır.
Buna rağmen o hayatı boyunca tevazu ve mahfiyetten hiç ayrılmamıştır.
Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, "Korkma, rahat ol.
Ben kral değilim.
Ben kurutulmuş et yiyen kureyşli bir kadının oğluyum." demiştir.
Cenabı Hak lütuf ve ihsanlarıyla Allah Resulünün büyüklüğünü aleme gösterdikçe o da Allah'a karşı daha çok şükür ve hamde yöneliyor.
İnsanlara karşı da tevazu kanatlarını yerlere kadar seriyordu.
Peygamberliğini inkar edemezdi.
Haşa ben peygamber değilim diyemezdi.
Çünkü bu ona yüklenmiş taşınması çok ağır bir vazife olup dinin en temel rükünlerinden biriydi.
O bunun dışında kalan meselelerde ise peygamber olduğu halde hiçbir şekilde büyüklük izhar etmiyordu.
ashabıyla birlikte olduğu zamanlarda dışarıdan gelen bir kişi onu görmek istediğinde ashabın arasında hangisinin peygamber olduğunu ilk bakışta fark edemiyordu.
Çünkü ne kılık kıyafeti, ne oturduğu koltuk, ne de hal ve hareketleri çevresindekilerden farklıydı.
İşte gerçek anlamda büyüklüğün ölçüsü de budur.
Sıklıkla vurguladığımız üzere büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazudur.
Küçüklerde küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür.
Ortada gerçek bir başarı yokken enaniyeti kontrol etmek nispeten kolaydır.
Eğer yaptığınız hizmetler henüz küçük bir ışık tayfından, mini bir sızıntıdan ibaretse neyi nefsinize mal edeceksiniz ki? Fakat Allah'ın lütufları sağanak sağanak üzerinize boşalmaya başlamışsa işte burada tevazu ve mahfiyeti koruyabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır.
Harikulade işlerin yapıldığı, herkesin size teveccüh ettiği zamanlarda gurur ve kibir bataklığına düşme tehlikesi de artacaktır.
Dolayısıyla Allah'tan gelen nimetlerin aynı zamanda ondan gelen bir imtihan olduğu unutulmamalıdır.
Bu imtihanı kazanmanın yollarından biri ortaya çıkan güzel işleri kendimizden bilmeyip her hadisede Allah'ı hatırlamaktır.
Şurası iyi bilinmelidir ki kalplere hükmeden, kalpleri evirip çeviren Allah'tır.
Bir dönemde insanlar hizmet adına şahlanmış ve dünyanın dört bir yanına hicret etmişse bu Allah'ın lütfu ve inayeti sayesinde gerçekleşmiştir.
Biz sevk ediyoruz, biz yönlendiriyoruz, biz evirip çeviriyoruz, biz başarıyoruz gibi mülahazalara girersek Allah lütfettiği nimetlerini elimizden alır.
Fert planında bu tür düşünceler taşıyorsak bu ferdi enaniyet olur.
Bir topluluk olarak bu tür mülahazalara sahipsek bu cemaat enaniyeti olur.
Hatta buna hadisin ifadesiyle şirk hafi, gizli şirk de diyebiliriz.
Her şey ondan.
Celle celalühu.
Bu sebeple cihanın dört bir yanına açılan, şu kadar okul açan, bu kadar faaliyet yapan bir cemaatin fertleriyiz diyerek aidiyeti ön plana çıkarmak bizim için büyük bir yıkım olur.
Ferdi enaniyetten kurtulma adına eneyi, beni yırtıp nahnüyü, bizi göstermeye çalışmalıyız.
Bu sefer de cemaat enaniyetine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız için nahnüyü de ayaklarımız altına almalı ve hüveyi onu göstermeliyiz.
İyi bilmeliyiz ki hepimiz her zaman ona muhtacız.
O ise hiçbir zaman hiç kimseye muhtaç olmayan bir zat-ı ecellü aladır.
Üst üste fetihlerin yaşandığı, medyanın meseleyi abarttığı, herkesin sizden staişle bahsettiği bir dönemde duygu ve düşüncelerin kontrol edilmesi çok zordur.
Bu zorluğun üstesinden gelebilme adına sürekli ellerimizi açıp Allah'ım bizi kendimize hiç ender hiç göster demeliyiz.
Yapılan hizmetlerin ahirette kişi adına önemli bir kazanım haline gelmesinin yolu da buradan geçer.
Aksi takdirde insanın enaniyetle işlediği amellerin ahirette ona bir faydası dokunmayacaktır.
Çokça zikredilen bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi insan Allah'ın huzuruna çıktığında salih amellerine güvenecek.
Fakat Allah için yapmadığından bunların kendisine hiçbir faydası dokunmayacaktır.
Hatta nefis hesabına yapılan Allah yolunda mücahede etme, ilimle meşgul olma ve arzu nasihat etme veya infakta bulunma gibi güzel işler bile Allah muhafaza kişinin helakine sebep olacaktır.
Amellerine övgü, takdir ve alkış için işleyen insanlar kendilerini çok ucuza satmış olacaklardır.
Çünkü yaptıklarının karşılığını bu dünyada önceden almış olacaklarından ahirete bir şey kalmayacaktır.
Allah bizleri elde edeceği büyük mükafatı çok küçük şeyler için kaybetmekten, hayatını çok ciddi bir darlığın mahkumu olarak geçirmekten, peşin lezzetlerin arkasında koşmaktan ve bu yüzden de ahirette hüsran yaşamaktan muhafaza buyursun.
Allah ne kadar varidat ve mevhibeleri lütfeder.
İnsanın davranışlarını ne kadar verimli, bereketli hale getirirse insanın da o ölçüde Allah'a teveccüh etmesi ve kendini sıfırlaması gerekir.
O nail olduğu nimetlerin ağırlığıyla Allah huzurunda el pençe divan durmalı, rüku ve secde ile şükrünü eda etmelidir.
layık olmadığı mülahazasıyla mazhar olduğu lütufları hayret ve şaşkınlıkla karşılamalı ve bunlara şükür ile mukabelede bulunmalıdır.
Albar imamı gibi sürekli değildir bu bana layık bu bende bana bu lütf ile ihsan nedendir demelidir.
Hakikat aşığı ilim adamları yetiştirme.
Zannediyorum Müslümanlar tarihte hiç bu kadar ufuksuz, mefkuresiz, darmadağınık ve bencil olmamışlardır.
Her yerde başı boş bırakılmış yığınlar, her biri farklı bir akım ve ideolojiye abordo olmuş.
Mehmet Akif 1 şiirinde, "Sahsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır." der.
Şimdiye kadar memleketimize hakkıyla sahip çıkamadık.
Çünkü mihmandarların böyle bir dertleri, düşünceleri olmadı.
Hala da yok.
Başkalarının da bu istikametteki cehd ve gayretlerini gereksiz bir macera, bir şov gibi görüyorlar.
Milletin himmetine dayalı açılımları kendi mantıklarının bile kabul etmeyeceği gerekçelere bağlıyor, onlar hakkında hiç olmayacak isnat ve iftiralar uyduruyorlar.
Mevcut tabloyu düşününce hüsran yaşamamak, hafakanlara girmemek mümkün değil.
Yaşanan korkunç yıkımı mülahazaya aldığımda kalbimin ritmi bozuluyor.
Başkaları dünyayı değiştirme ve dönüştürme istikametinde olabilecek her yöntemi denemişlerdir.
Bir yandan tabiatı didik didik edip ilim ve fende baş döndürücü bir inkişaf ortaya koyarken diğer yandan da Afrika'dan uzakdğuya kadar herkesi halayıkları köleleri haline getirmişlerdir.
Asimile edebileceklerini asimile etmiş, ezebileceklerini ezmiş, sömürebileceklerini sömürmüş, kapulu olarak kullanabileceklerini de kullanmışlardır.
Biz ise bunlar olup biterken bunca fezai rezillikler ve fecai belaları görmezden gelmişiz.
Samit bir infialin, sessiz bir reaksiyonun olduğunu söylemek bile zor.
Öyle bir umursamazlık ve aldırmazlığa dalmışız ki yangın kendi evimize girmediği sürece tepkisiz kalmışız.
Ateş düştüğü yeri yakar şeklindeki bencilce ifade sanki hayat tarzımız haline gelmiş.
Bütün bunlar dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir.
Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor.
Onlarla beslenmiyor.
Onlara dayanmıyor.
Oysa ateş nereye düşerse düşsün onun acısıyla yanan kişi gerçek mümindir.
Özellikle de bu ateş onun inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa buna sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez.
Zira Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyurur.
Men lem yehtemme bi emril müslimine feleyse minhum.
Müslümanların derdiyle dertlenmeyen onlardan değildir.
Kaht-ı Rical.
Eskiler adam kıtlığını kaht-ı rical tabiriyle ifade ederlerdi.
Günümüzde de ufuklu, kendini yüce bir mefkuriye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli azdır.
Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil.
Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekir.
Mesela Selçuklular döneminde Nizamül Mülk'ün Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi kaliteli insan yetiştirmekti.
Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar mezun oldu.
Oldukça bereketli bir dönem yaşandı.
sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvini ve teşri emirleri okumaya yönelen insanlar oldu.
Fakat bir süre sonra bu verimli süreç sekteye uğradı.
Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan içeride yaşanan her cümertçiler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadı.
Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmi ve fikri bir ortam bulunmamaktadır.
Bununla beraber günümüzde farklı ilim sahalarında ortaya konulan çalışma ve araştırmaları küçümsemiyoruz.
Fakat ilim adamlarının kendi alanları ile ilgili araştırma yapmaları, eserler ortaya koymaları ayrı bir meseledir.
Kainatı doğru okuma, insan, kainat ve Allah münasebetini doğru kurma ve içinde yaşadığı dönemin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapma ayrı bir meseledir.
Bu gibi şeyler ayrı bir donanım, farklı bir ufuk gerektirir.
Bu tür insanların yetişmesi, yetiştirilmesi kolay değildir.
İslam'ın ilk asırlarında bu insanların sayısı binlerce olsa da sonraki asırlarda bu sayı gitgide azalmıştır.
Bize düşen vazife insanlarda ciddi bir merak ve heyecan oluşturmak, onlara yüce bir mefkure aşılayabilmek, başarıları ödüllendirmek ve gerekli zemini hazırlamak suretiyle donanımlı ve ufuklu insanların yetişmesini sağlamaktır.
ilmi ve fikri çalışmalarını ibadet neşvesi içinde sürdüren bunların kendisini Allah rızasına efendimizin mahiyetine ve uhrevi nimetlere ulaştıracağına inanan ve bu hedefe ulaşma adına dünyayı bir cennet haline getirmeye azmetmiş insanlar yetiştirmeliyiz.
Yeni bir bakış açısıyla varlığı yeniden okumak.
Mesele sadece maddi ve dünyevi cihetiyle ele alınır.
İlim ve araştırma aşkı yüce bir gayeye bağlanamazsa yapılan çalışmalar bir yerde takılır kalır.
İnsan tekvini emirleri didik didik ederek tabiat yasalarını çok iyi okur.
Fakat natüralizm ve pozivitizm sınırlarını aşamaz.
Aşamayınca da hakikati arama çabası eksik kalır.
Önemli olan ilim aşkını aşkınlığa ulaştırabilmek, teşrii ve tekvini emirleri birlikte değerlendirebilmektir.
Çünkü Allah'a ulaşma buna bağlıdır.
Düşünce atlasınızı böyle bir enginliğe taşıyabilirseniz ötede Cenabı Hakk'ın çok farklı lütuf ve ihsanlarına mazhar olursunuz.
Farklı zamanlarda çok defa ifade edildiği üzere batılılar eşya ve hadiseleri hallaç etmek suretiyle bilim ve teknolojide önemli mesafeler kat etmişlerdir.
Ortaya koydukları çalışmaları takdir etmemek mümkün değildir.
Fakat Allah'ın zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla bilemediklerinden ötürü sebeplere takılıp kalmış ve bir türlü natüralizm sınırını aşamamışlardır.
Bazıları da izzet ve azamete perde olması gibi pek çok hikmetlere mebni olarak yaratılan sebepleri haşa ve kella Allah'ın arşına oturtmuşlardır.
Oysa ki sebepler fail görünebilir ama hakikatte fail olamazlar.
Hakiki fail başkadır.
O yaratan, var eden, var ettiğinin varlığını devam ettiren, kudret-i namütenahiye, irade-i namütenahiye ve meşiet-i namütenahiye sahibi zat-ı ecellü aladır.
İnançlı insanların eli değmediği müddetçe bilim, natüralizm, pozitivizm ve materyalizmin demir pençesinden kurtulamayacaktır.
Müslümanlar da bilimsellik adına kendilerine dayatılan ilim mantığını çaresiz kabul etmek zorunda kalacaklardır.
kabul etmenin de ötesinde kendi ilim yuvalarında talim ve terbiyelerinden sorumlu oldukları öğrencilere de bunu öğreteceklerdir.
Laboratuvarları ve araştırma merkezleri bu mantığa göre çalışacaktır.
Dolayısıyla bir türlü taklitten kurtulamayacak, kendileri olamayacaklardır.
5.
Asırdan sonra ilim ve fikir hayatında başlayan ciddi gerilemeye paralel olarak Müslümanlar adeta uyur gezer olmuşlardır.
Yalnızca son asrımızda kısmi bir uyanıştan söz edilebilir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Filibeli Ahmet Hilmi, Hz.Bediüzzaman gibi kimseler önümüze yeni düşünme ufukları açmış, varlığı farklı yorumlama yöntemleri göstermişlerdir.
Bunlardan da yola çıkarak günümüzde sebeplerin mahiyetinin yeniden ortaya konulmasına, müsebbibül esbabın sebepleri yaratan Allah'ın uygun bir şekilde tanınıp bilinmesine, insanın asıl vazifesinin doğru bir şekilde tarifine, insan, varlık ve Allah arasındaki ilişkinin doğru kurulmasına ciddi ihtiyaç vardır.
Marifet iltifata tabidir.
Bu da uygun ilmi ortamın oluşturulmasına, insanların ilme yönlendirilmesine, başarıların ödüllendirilmesine bağlıdır.
Aslında en büyük mükafat ilmin marifete, marifetin muhabbete, onun da Allah'ın rızasına vesile olmasıdır.
Dolayısıyla insanlara öncelikle bu tür yüce hedefler gösterilmelidir.
Fakat bunun yanında maddi primler de ihmal edilmemelidir.
Zira yaygın anlayışla ifade edecek olursak marifet iltifata tabidir.
Siz iltifat ederseniz onlar da marifetlerini gösterirler.
Bununla beraber öteden beri benim bu söze tepkim vardır.
Çünkü asıl önemli olan iltifatın marifete tabi olmasıdır.
Yani yapılan çalışmaların Allah rızası dışında hiçbir maddi beklentiye bağlanmamasıdır.
Fakat herkes böyle bir erdeme sahip olmayabilir.
Böyle bir hedefe kilitlenemeyebilir.
Bu ölçüde rıza yolcusu olamayabilir.
Bu sebeple böylesi insanlar avansla, takdirle, ödülle çalışmaya, araştırmaya, üretmeye teşvik edilmelidir.
Çoklarının teyit ve desteğe ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır.
Tabir yerinde ise istidadı olan insanlara bir dinamo bağlanarak enerji verilmeli, şarj edilerek insanların harekete geçmeleri sağlanmalıdır.
Tekvini emirlerin doğru okunması, doğru düşüncelerin ve doğru tespitlerin ortaya konulabilmesi, önceki nesillerden miras alınan ilmin daha ileriye götürülmesi, ilim ve araştırma adına yeni ufuklar açılması, arkadan gelenlere daha derin düşünme ortamının hazırlanması adına verilecek maddi manevi destek çok önemlidir.
ideolojilere, sekülerizme, egoizme ipotek edilmiş düşüncelerle bir yere varılamaz.
Önemli olan bir taraftan insanlara yüce bir mefkure verebilmek, diğer yandan da her tür desteği sağlayabilmektir.
Siz bu konuda uygun ortamlar hazırlar ve üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirirseniz seviyeli, kaliteli ve donanımlı insanlar ortaya çıkar.
Aksi takdirde hakikat aşığı ilim adamları yetiştiremez ve yerimizde saymaya devam ederiz.
Diyalogta ısrar farklı düşünce ve dünya görüşlerine sahip insanların bir araya gelmelerini günümüzde daha çok diyalog kelimesiyle ifade etsek de ülfete düşmeme adına farklı kavramlar da geliştirilebilir.
Burada asıl önemli olan iyi niyetimizi, duygu ve düşüncelerimizdeki samimiyeti ortaya koymaktır.
Mesela diyalogla eş anlamlı olarak bazen hoşgörü kavramını kullandığımız da olmuştur.
Fakat bazıları bunu zamanında mahsurlu buldu.
Hoşgörü kelimesinin muhatabın hoşgörülmeyecek bir kısım tavır ve davranışları, kanaat ve inançları olduğuna imada bulunduğunu ve sizin de bunlara katlandığınız anlamını çağrıştırdığını söylediler.
Sanki karşı tarafın dikenleri var.
Fakat siz bunları hoş görerek dikene gül muamelesi yapıyorsunuz.
Bu da zimni olarak diğerini suçlama veya tahkir anlamına gelebilir.
Hiç önemli değil.
Kelimelere takılmamalıyız.
Biz söylemlerimizi bir kere daha gözden geçirir, daha masum ve yumuşak tabirler bulmaya çalışırız.
Mesela hoşgörü yerine konuma saygı ifadesini kullanabiliriz.
Çünkü bu ifadenin temelinde hangi dünya görüşüne ve hayat felsefesine sahip olursa olsun herkesin saygıyı hak edeceği düşüncesi yatmaktadır.
Farklı bir ifadeyle bunun anlamı muhatap olduğumuz kişilerin insanlığına saygı duyma demektir.
Çünkü her insan potansiyel olarak bir değerler mecmuasıdır.
Birileri kendisindeki bu potansiyeli inkişaf ettirememiş olabilir.
Fakat insanın bir sanat-ı ilahiye olduğu unutulmamalı, böyle bir abideye ve donanıma saygı duyulmalıdır.
İnsana saygı bir yönüyle onu yaratana saygıdır.
Bunların yanı sıra dostluk köprüleri kurma, asgari müştereklerde uzlaşma gibi farklı ifadeler de kullanılabilir.
Yeter ki temel ilkeler korunabilsin.
Mesele esas blokajının dışına taşırılmasın ve orijinalite yapma lüksüne girilmesin.
Güzergah emniyetini sağlama.
Usulüddin ulemasının yaptığı gibi kullandığımız kavram ve ifadeleri nüanslarını gözeterek titizlikle seçmeliyiz ki yapılan işle ilgili yersiz bir kısım vehim ve endişelere meydan vermiş olmayalım.
Gerek kullandığımız terminoloji gerekse ortaya koyduğumuz iş ve faaliyetlerle farklı din ve diyanetlere, anlayış ve fikirlere sahip olan kesimleri rahatsız etmemeliyiz.
Yapılan işin mahiyet ve çerçevesini doğru belirlemeli ve bunu başkalarına da izah etmeliyiz.
İşin en başında doğru argümanları ve malzemeyi tespit etmeli.
Sonrasında da bunları her yerde vurgulamalıyız.
Has dairede kendi aramızda konuşurken de büyük salonlarda kalabalıklara hitap ederken de aynı şeyleri aynı netlikle ifade etmeliyiz.
Meseleye safiyane yaklaşan insanların zihnini bulandıracak veya art niyetli insanların su istimal edeceği söylemlerden uzak durmalıyız.
Niyetlerimizdeki ve maksatlarımızdaki duruluğu üslubumuza da yansıtmalı, ortak bir söylem oluşturmalı ve oturup kalktığımız her yerde bunları tekrar etmeliyiz.
Her şeye rağmen öküz altında buzağı arayan insanlar olacaktır.
Önemli olan bizim kendimize düşeni yapmamız, meseleleri fevkalade bir hassasiyetle ele almamızdır.
Gerisi Allah'a kalmıştır.
Biz neticeye karışamayız.
İman ve Kur'an hizmetine ömrünü adayan Bediüzzaman Hazretlerini ve o gün için sayıları az olan çevresindeki adanmışları mahalle bekçilerine takip ettiriyorlardı.
Bekçilerin yetmediğini görünce polis teşkilatını hatta istihbarat elemanlarını devreye soktular.
Dünyaya açılan bir hareketin kimler tarafından nasıl takibe alınacağını varın siz hesap edin.
Siz ne kadar sulh ve sükunun peşinde olursanız olun bazıları kendi ölçülerine ve düşünce dünyalarına göre kalıplar oluşturuyor ve sizi de onların içine yerleştiriyorlar.
Vehimleriyle ve paranoyalarıyla hareket eden insanların varlığını hesaba katmaz.
Hareket ve söylemlerinizi buna göre ayarlamazsanız bu kesimler size hayat hakkı tanımaz.
Birileri hem nanına hem mıhına vurabilir.
Onların varlığından endişe duymadığı için kimse onlara bir şey de demeyebilir.
Kötü niyetliler ise en çok kimden endişe duyuyorlarsa ona ilişirler.
İşte güzergah emniyetini sağlama adına bütün bunları göz önünde bulundurmak zorundasınız.
Siz doğru yolda yürüyebilirsiniz.
Allah'ın rızası dışında başka hiçbir şeyi düşünmeyebilirsiniz.
İslam'ın drahşan, aydınlık çehresine atılan zifleri silmeye yönelik hareket etmeye ant içmiş olabilirsiniz.
Milletiniz ve insanlık adına çok güzel düşüncelere sahip olabilirsiniz.
İnsanlık birbiriyle yaka paça olmasın, birlikte huzur içinde yaşayabilsin diye büyük fedakarlıklara katlanıyor da olabilirsiniz.
Fakat tek başına bunlar yeterli değildir.
Bunun yanında başkalarının duygu ve düşüncelerini de gözetmeniz gerekir.
Kendinizi onlara doğru bir şekilde ifade etme, onlardaki muhtemel endişe ve korkuları izale etme gibi bir vazifeniz olduğunu da unutmamalısınız.
Ne olduğunuzu, nasıl bir yolda yürüdüğünüzü, hangi hedeflere koştuğunuzu insanlara anlatmak zorundasınız.
Aynı şekilde birilerinin farklı siklerle Allah yolunda koşturan fedakar ruhlar hakkında ortaya attığı iddia ve iftiralara yerinde ve ikna edici cevaplar verilmesi de çok önemlidir.
İnsanlık adına insani değerleri yaşatmak için çalıştığımızı ve bunu da inanç sistemimizin bir emri olarak gördüğümüzü herkese duyurmalıyız.
Vurgulamız gereken şey şu: İnsanlar arasında bir sevgi atmosferi oluşturmazsak Allah katında mesul olacağımızı düşünüyoruz.
Allah'ın bütün dünyayı ebedi huzura yürümek için bir güzergah olarak yarattığına inanıyoruz.
Ebedi huzura ulaşabilmek de ancak buradaki sorumluluklarımızı yerine getirmeye bağlıdır.
Tek dert ve niyetimiz de budur.
Diyalog köprüleri kurma.
Günümüzün en büyük problemlerinden biri çatışma ve kamplaşmalardır.
İnsanlar farklı farklı hiziplere, gruplara, ideolojilere bölünmüş ve paramparça olmuş durumdalar.
Herkes kendine göre bir yol tutmuş gidiyor.
Hiç şüphesiz böyle bir ortamda kimsenin damarına basmadan, kimseyi rahatsız etmeden meseleleri belirli bir yörüngede götürebilmek hiç de kolay olmayacaktır.
Fakat bize düşen vazife, dinen kullanılmasında mahsur görmediğimiz her tür vesileyi değerlendirerek insanlar arasında yeniden diyalog köprüleri kurabilmek, sulh ortamları tesis edebilmektir.
Bunun sağlanması adına demokratik değerlerin içselleştirilmesi çok önemlidir.
Biz kendi renk ve desenimizi de ilave ederek demokrasinin arkasında durup onun imkanlarını değerlendirmeliyiz.
Gerçi bundan da rahatsızlık duyan bir şirzime-i kalile küçük bir grup olacaktır.
Fakat daha önce de ifade edildiği üzere herkesi memnun etmek mümkün değildir.
Biz maşeri vicdan tarafından kabul görmüş böyle bir sisteme karşı alakasız kalamayız.
Öte yandan kendimizi doğru ifade edebilmenin, toplumun farklı kesimleriyle diyaloğa geçebilmenin ve onlarla insanlığın ortak problemlerini müzakere edebilmenin yolu kendimizi iyi yetiştirmekten geçer.
Muhataplarımızı iyi tanır, onların düşünce dünyalarına hitap edebilir ve onlara saygıda kusur etmezsek insanlık adına atılan bu faydalı adımlar meyve verecektir.
Nitekim bugüne kadar bunun örneklerine defalarca şahit olduk.
Bu konuda dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da diyaloğa geçtiğiniz insanlar bozgunculuğa yönelip yapılan manevi anlaşmayı bozduklarında hemen sizin de ani yola başvurmamanızdır.
Sabretmesini bilmelisiniz.
Kur'an-ı Kerim ve ceza verecek olursanız size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.
Ama sabrederseniz bilin ki bu sabredenler için en hayırlısıdır." ayetiyle sabrın faziletini vurgular.
Bize düşen de hayır ve fazilet yolunu seçmek ve mukabele-i bilmisle aynıyla karşılık vermeye başvurmamaktır.
Bir gün gelir şubat fırtınası olur.
Başka bir gün haziran fırtınası, diğer bir gün de Temmuz fırtınası.
İtham edildiğimiz mevzulara cevap vermeli.
Tashih, düzeltme ve tavzihlalarda bulunmalı.
Ancak bunda da tepkisel davranmamalıyız.
Diyalogta devamlılık değişik vesileler oluşturarak toplumun farklı kesimleriyle diyaloğunuzu devam ettirmelisiniz.
Bazen onları davet etmeli, bazen de siz onların ayaklarına gitmelisiniz.
Bu konuda ne kadar argüman varsa hepsini kullanmalı, muhtemel bütün yolları değerlendirmelisiniz.
Muhatap olduğunuz insanların kültürlerini, düşünce dünyalarını en iyi kim biliyorsa onu öne çıkarmalısınız.
Bununla beraber hakkın hatırı alidir.
Hiçbir hatıra feda edilmez.
Önemli olan oturup belirli konuları bu insanlarla müzakere edebilmeniz, aynı yerde durduğunuzu, nabzınızın hep aynı şekilde attığını onlara gösterebilmenizdir.
Onlardan uzak durduğunuzda kendinizi onlara ifade edemediğiniz gibi daha önceden sizinle ilgili bildikleri güzel şeyler varsa bunlar da unutulur gider.
Bu sebeple diyalogta ısrarcı olmalı.
Ne yapıp edip toplumun farklı kesimleriyle münasebetlerinizi devam ettirmelisiniz.
Normal şartlarda hırs ve inat istenmeyen birer sıfat olsa da bu gibi hayır doğuracak işlerde makbuldür.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayat-ı seniyelerine bakılacak olursa bu konuda nasıl olağanüstü bir ceht ve gayret ortaya koyduğu görülür.
Onun Ebu Cehil'e defalarca belki 50 defa gittiğini söylesek mübalaa etmiş olmayız.
Bu sebeple imkanlar el verdiği ölçüde toplumun bütün kesimleriyle diyaloğa devam etmelisiniz.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye yolunda koşturan adanmışların her biri kendini bu konuda sorumlu görmelidir.
Bize düşen vazife tepkiye sebep olmayacak şekilde usul ve üslubu çok iyi belirleyerek doğruları ısrarla anlatmaktır.
Kabul edip etmeme kararı ise onlarındır.
Farklı düşünceler, farklı yaklaşımlar diyaloğa mani olmamalıdır.
konuma saygıyı ihmal etmeden ve farklılık mülahazasına kapılmadan çok rahatlıkla bu farklılıklar ifade edilebilmelidir.
Kimse kendini başkalarından üstün görmemeli, muhataplarında böyle bir intiba bırakmamalıdır.
Mümkün mertebe iddiasız olunmalıdır.
Meseler daha profesyonelce ele alınmalı, üstlenilen mesajın ağırlığı nispetinde ortaya konulan temsilde de ciddi olunmalı, adeta peygamberane bir tavırla yürünmelidir.
İyi bir siyer felsefesiyle diyalog mevzusu yeniden ele alınmalı.
Bu konuyla meşgul olan insanlar çok iyi yetiştirilmeli, insani değerlere bağlı kalınmalı ve yanlış yapılmamalıdır.
Böyle ciddi bir işin avamca mülahazalara bağlanması meselenin hassasiyetini gözetmemek anlamına gelir.
Değerlerinizden şüpheniz mi var? İnanan insanlar diyalogtan korkmamalı, kayıp yaşamaktan endişe etmemeli.
Diyalogta bir yönüyle değerlerin yarışı vardır.
Değerlerinizden şüphe ediyorsanız zaten Allah'a sağlam iman etmemişsiniz demektir.
Falanlarla beraber olursak onlardan negatif etkileniriz.
dinimize zarar gelir diyorsanız temsil ettiğiniz dine güven probleminiz var demektir.
Değerlerinizin değerler pazarında öne geçeceğine inanıyorsanız başkalarıyla birlikte olmaktan, diyaloğa geçmekten korkmanız için bir sebep yoktur.
Başkalarıyla el sıkıştığınız ve kucaklaştığınızda bir taraftan size ait güzelliklerin başkalarına sirayet edeceğini, diğer yandan da başkalarına ait güzelliklerden sizin istifade edeceğinizi düşünüyorsanız diyalogtan endişe etmenize gerek yoktur.
Siz sinelerinizi başkalarına birer otağ gibi açarsanız sinelerin de bir bir size açıldığını görürsünüz.
Bunun kayıp olduğu söylenebilir mi? Açın gönüllerinizi aleme açabildiğiniz kadar.
Çünkü sizin gönlünüze giren aynı zamanda oradaki güzelliklerle tanışacaktır.
Bunları kabul etmese bile en azından bunlara saygı duyacaktır.
Saygı duymasa bile size zarar vermekten çekinecektir.
Bu gibi şeyler de gelecek nesiller adına önemli bir kazanım olacak.
Hiddet ve şiddeti kıracak.
çatışma ve kavgaları sona erdirecek, aradaki uçurumları kapatacaktır.
Bunların her birinin çok önemli birer kazanım olduğuna şüphe yoktur.
İnsanların ele tutuşabilmeleri, bir yolda beraber yürüyebilmeleri, bir maratonu birlikte koşabilmeleri, insanlığın ortak problemleriyle baş edebilmeleri adına çok önemlidir.
Siz insanların gönlüne sevgi ve saygı tohumları ekebilir, birlikte yaşama düşüncesini mayalayabilirseniz Allah'ı ve Resulullah'ı memnun etmiş olursunuz.
Bazen diyaloğa geçeceğimiz insanların yaşantıları, inançları, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir.
Hatta bunlar inandığımız değerlere dil uzatan, söz ve fiilleriyle bize zarar veren kişiler de olabilir.
Bu gibi belvay-i kaçınılması mümkün olmayan durum diyebileceğimiz durumlar karşısında bizi kurtaracak olan şeyler niyetlerimiz ve maksatlarımızdır.
Şayet onlarla kuracağımız münasebetler sayesinde insanlık adına bir kısım zararların önüne geçebilecek veya bir kısım faydalar temin edebileceksek diyalogtan geri durmamalıyız.
Çünkü insanlar bizimle oturup kalkmaya başladıklarında bazı şeyleri daha iyi anlayabilir, tavır ve davranışlarımızdan hareketle inandığımız değerler hakkında fikir sahibi olabilirler.
Bunları kabul etmeseler bile en azından bizi doğru tanımış olurlar.
Ön yargılarından kurtulur ve düşmanlıktan vazgeçerler.
Böylece gelecekte muhtemel çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur.
İşte bizim bütün derdimiz, davamız bu olmalıdır.
Diğer taraftan günümüzde bir yönüyle fetret yaşandığını unutmamalısınız.
Maalesef Müslümanlık ne doğru bir şekilde anlatılabilmiş ne de mükemmel bir şekilde temsil edilebilmiş.
Böyle bir ortamda başkalarının bizim bulunduğumuz ortamlara gelip bizi dinleyeceklerini düşünmek gerçekçi olmaz.
Bu sebeple insanları dine bakışlarına veya bize yaklaşımlarına göre farklı kategorilere ayırmadan ve etiketlemeden herkesin ayağına gitmeli, herkesle bir münasebet geliştirmeye çalışmalıyız.
İnsan olmaları hasebiyle herkese karşı saygılı olmalıyız.
Hatta ortada bir kusur varsa onu kendimizde görmeliyiz.
Niçin bugüne kadar onlara kendimizi anlatma adına gerekli çabayı göstermediğimizin, bunun için gerekli donanımı kazanmadığımızın veya dinimizi doğru temsil etmediğimizin muhasebesini yapmalıyız? Hasılı kelam, darlık ve sığlığın mahkumu olan insanların sözlerine takılmadan, zorlukları aldırmadan dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edip her yanı kendi toprağınız gibi görün ve her yana durmadan tohumlar atın.
Toprak çok vefalıdır.
Bakarsınız attığınız tohumlar bir gün yeşerir, sürgün verir ve meyveye durur.
Bu meyveleri hasat etmek size nasip olur veya olmaz.
Bu çok da önemli değildir.
Daha sonra bunları kim hasat ederse etsin siz niyetinizin, hicretinizin ve amelinizin mükafatını alırsınız.
Eğer önceden aklımızı başımıza alıp 56 milyon insanı dünyanın dört bir yanına gönderebilseydik, onlara gittikleri yerlerde rehberlik yapıp yol gösterebilse, iş imkanları bulabilseydik, bugün dünyanın çehresi çok daha farklı olurdu.
Unutmamak gerekir ki sizin ortaya koyduğunuz güzellikler tam anlaşıldığı ve tanındığı an dünyanın çehresi değişecektir.
Bidat.
Soru: Bidatın mahiyeti ve çerçevesi nedir?
Cevap:
Bidat sahibi-i şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, dine ilavelerde bulunma veya şeri delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir.
Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Benim namazıma bakın.
Siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın." buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir.
Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik bidattir.
Aynı şekilde Kur'an ve sünnetin nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah etmesine rağmen bu konuda bir kısım değişikliklere gidilmesi, mesela orucun vakitleriyle oynanması veya başka bir din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutulması bidate örnek olarak gösterilebilir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyurur.
Sözlerin en hayırlısı Allah'ın kitabı Kur'an'dır.
Tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur, sünnetidir.
İşlerin en şerlisi sünnete muhalif olarak sonradan ortaya çıkarılanlardır.
Her bidat de dalalettir.
Görüldüğü üzere bidat çıkaran bir insan dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.
Sahabenin bidat karşısındaki temkinli tutumu.
Sahabe-i kiram efendilerimiz bidatlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır.
Mesela bir seferinde Abdullah ibn Ömer radıyallahu anhü namaz kılmak için mescide girdiğinde müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırmak için gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere haydin bu bidatçının yanından uzaklaşalım demiştir.
Esasında böyle bir şeyi mahsurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç kolay değildir.
Fakat onlar dinden olmayan bir şeyin dine karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır.
Çünkü onlar sahibi-i şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah'ın rızasına ulaşabileceğine, bunların dışında başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı.
Bir de onlar dinin ilk halkasını teşkil ediyorlardı.
İlk halkanın bu konuda azami derecede hassas durması gerekiyordu ki sonraki asırlara din orijinaliyile intikal edebilsin.
Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol Kur'an'la veya fiili, kavli ve takriri sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak.
Elden geldiğince onların içine sünnette varit olmayan ameller sokmamaktır.
Bir yerde oturup bin ihlas şu kadar Fatiha okuyabilirsiniz.
İstediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah'ı tespih ve takdiste bulunabilirsiniz.
Kur'an okuma, dua etme, Allah'ı zikretme gibi ameller ibadetü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız.
Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükuu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız.
Onlar için sünnette bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sureler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bidat çıkarmış olursunuz.
İbadetler ve bidat.
İbadet-ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı davranmaya kati surette dikkat edilmelidir.
Bidat sadece dine yeni bir şeyler dahil etme değildir.
Var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bidat sayılır.
Mesela alimler Allahu ekber ile başlayıp la ilahe illallah ile biten ezan lafızlarının onun rüknü olduğunu söylemişlerdir.
Çünkü ezan iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında kendilerine ezanın talim edilmesi ve Allah Resulünün de sallallahu aleyhi ve sellem bunu tahsin ve tasdik etmesiyle teşri kılınmıştır.
Artık bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz.
Bu demektir ki ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan ezan olmaktan çıkar.
Arapça ezan lafızları yerine tercümeleri kullanılamaz.
Tanrı uludur.
Tanrı uludur.
Bilirim bildiririm.
Tanrıdan başka yoktur tapacak." diyerek ezan okunamaz.
Aksi takdirde bidat çıkarılmış, dini bir hüküm değiştirilmiş olur.
Bir insan bu lafızları 50 defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz.
Bildiğim kadarıyla efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminden günümüze kadar bir dönem ülkemizde olanın dışında dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkanına dokunulmamıştır.
Bir dönemde namazların bile Kur'an-ı Kerim'in tercümesiyle kılınması teklif edilmiş fakat ulemanın buna karşı çıkmasıyla uygulama rafa kaldırılmış hayata geçirilememiştir.
geçirilseydi çok daha büyük bir bidat işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu.
Bazıları bu konuda Ebu Hanife'nin fetvasına sarılır.
Ne var ki onun fetvası yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha'nın Farsça veya başka bir dil ile okunabilmesine münhasırdır.
Kaldı ki diğer fukaha-i izam Ebu Hanife'nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir.
Hatta onun bu yöndeki fetvası Hanefi mezhebi içinde bile amele esas olmamıştır.
Sadece Fatiha suresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.
Bediüzzaman Hazretleri ehli keşiften rivayeten Ramazan'da ehl sünnet vel cemaat için bir fereç, bir fütuhat olacağı haber verildiği halde zuhur etmedi.
Böyle ehli vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar şeklinde bir soruya şöyle cevap verir.
Maalesef camilere Ramazan-ı Şerif'te bidatler girdiğinden duaların kabulüne secç çekip fereç gelmedi.
Hazreti Pir bidatin ne olduğunu açıklamıyor.
Çünkü o gün itibariyle bunu söylemek suçtu.
Burada onun bidatle kastettiği camilere Türkçe ezan ve kametin girmesidir.
Bundan dolayı ilahi teveccüh kesintiye uğramıştır.
Bediüzzaman'ın bu tespiti sahibi-i şeriatin ortaya koyduğu disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Cenabı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurur.
Hiç şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik.
Onu koruyacak olan da biziz.
Kur'an'ın ve dolayısıyla İslam'ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli yönü bidatlerden uzak durulmasıdır.
Çünkü her bir bidatle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş.
bozulmuş olur.
Aslında önceki semavi dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bidatlerle başlamıştır.
Kelimelerle oynanmış, lafızlar asli manalarından uzaklaştırılarak onlara farklı anlamlar verilmiş.
tahrifleri tahrifler, tahyirleri tahyirler takip etmiş ve derken aslından çok uzak yeni bir din ortaya çıkmıştır.
Çünkü ilahi kelamın kelime ve lafızlarıyla veya manalarıyla oynanmaya başlandığı anda onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.
Tarih boyunca Kur'an içinde hep aynı oyunlar planlanmış fakat her defasında Allah'ın izni ve inayetiyle ulema tarafından bu oyunlar bozulmuştur.
Çünkü yukarıdaki ayette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Allah nazil olduğu günden itibaren ilahi kelamını her tür tarihte muhafaza buyurmuştur.
Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.
Temel disiplinlere uygunluk.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur.
Dinin hüvviyet-i asliyesini, temel yapısını bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bidat demek de o kadar yanlıştır.
Mesela dua çok önemli ibadetlerden biridir.
Zira Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onun ibadetin özü olduğunu beyan buyurmuştur.
Dua Cenabı Hak'a sebepler üstü teveccühün bir unvanı olması itibarıyla halis bir ibadettir.
Fakat onun hangi dilde ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağı ile ilgili kesin hükümler yoktur.
İnsan istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman istediği kadar dua edebilir.
Bunların hiçbir bidat olarak görülmez.
Önemli olan insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı söz söylememesidir.
Edilen duaların illaki ayetlerden alınması veya mesurattan olması da şart değildir.
Fakat bir insanın Kur'an ayetlerinde bize talim buyurulan veya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığı dualarla Allah'a yalvarması, dualarını onlarla bezemesi elbette daha güzeldir.
Çünkü efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kamil bir kul olması itibarıyla istek ve taleplerini Allah'a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir.
İnsanlar eskiden resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzu halcilere giderlerdi.
Onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirlerdi.
İşte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in dualarına da böyle bakılabilir.
Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir.
Böyle bir şey hem teklif-i mala yutak, insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek hem de ibadetin alanını daraltmaktır.
Kimsenin buna hakkı yoktur.
İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler.
Bu konuda sınırlama getiremeyiz.
Hangi dilde ve hangi şekilde maksat ve meram rahat ifade edilebiliyorsa onunla Allah'a dua edilebilir.
Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki ne efendimiz, ne sahabe, ne selef-i salihin, ne de fukaha-i kiram tarafından yapılmıştır.
Fakat bu gerekçeyle bunlar bidat görülemez.
Mesela Fatiha, İhlas veya Muavizeteyn gibi surelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyeden gelen rivayetler vardır.
Bir insan buna binaen bir kere oturup 100 defa İhlas suresi okuyabilir veya selefen birçok zatın yaptığı gibi bir kısım Kur'an ayetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir.
asrı saadette veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bidat denemez.
Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir.
Bir şeyin bidat olup olmadığını tespit etmedeki temel kriter onun dinin özüne dahil edilip edilmediği ve temel disiplinlere uygun olup olmadığıdır.
Allah kulunu severse.
Soru: Cenabı Hakk'ın kullarını sevmesinin tezahürleri nelerdir?
Cevap:
Kelime darlığından ötürü çoğu zaman bir kısım yüce mefhum ve manaları kendi lafızlarımızın içine sıkıştırarak ifade etmek zorunda kalıyoruz.
Mesela soruda ifade edildiği gibi Allah'ın kullarını sevmesinden, onlara muhabbet duymasından bahsediyoruz.
Fakat bunların zahiri anlamlarının ötesinde çok daha derin manalarının olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.
Sevmenin, muhabbet duymanın insanlarda bir kısım tezahürleri vardır.
Bu tezahürler geneli itibariyla olumlu ve güzel olsa da diğer bir açıdan zaaf da sayılabilir.
Yani sevmenin arızalı, kusurlu yönleri de vardır.
Mesela sevdiğiniz bir insana aşırı düşkünlüğünüz olur.
Elinizde olmadan ona tutulur ve onun arkasından sürüklenirsiniz.
Dolayısıyla da istemediğiniz şeyleri yapmak, hayatınızdan bir kısım tavizler vermek zorunda kalırsınız.
Aynı şekilde insanların sevdiği şahıslara karşı sevgilerini gösterme yolları vardır.
Bunu bazen bir tebessümle, bazen sözle ifade ederler.
Bazen sevdikleri insanlar için şiirler, bazen de mektuplar yazarlar.
Bu sevgi bazen hediyeler yoluyla, bazen de sözle açığa vurulur.
Ne var ki bizim sevgiden anladıklarımız veya sevginin bize yaptırdığı bu gibi şeylerin hepsi müteal olan Cenabı Hak hakkında düşünülemez.
İnsanlara nispet ettiğimiz gazaplanma, sevme, kıskanma, intikam alma gibi fiiller Allah'a nispet edildiklerinde farklı manalar taşır.
Bunları insanlara izafe ettiğimiz hakiki anlamlarıyla Allah katında kullanmak doğru değildir.
Dolayısıyla bu fiillerin Allah'a nispet edildiği ayet ve hadislerde mecazi anlamda kastedilmiştir.
Biz sevgi ve muhabbetin, cezbe incizapların bizim üzerimizde meydana getirdiği tesirden veya bunların sonucunda ortaya çıkan bir kısım fiillerden hareketle Allah'ın kendine mahsus mukaddes sevgisini ve muhabbetini anlamaya çalışırız.
Mesela biz sevdiğimiz bir insana karşı iyilik yollarını araştırırız.
Onu üzecek, ona zarar verecek davranışlardan uzak dururuz.
Allah için de aynı şey söz konusudur.
İşte bu gibi lazimi manalardan hareketle zat-ı uluhiyete yakışır mülahazalara ulaşmalıyız.
Vedud isminin tezahürleri.
Yukarıda ifade edildiği üzere beşeri duygu ve fiillere ait lafızlar Cenabı Hak'a nispet edildiğinde bunların lazımları kastedilir.
Dolayısıyla Allah'ın kullarına sevgi duyduğu ifade edildiğinde sevgi ve muhabbete tereddüp eden neticeler anlaşılır.
Cenabı Hakk'ın insanlara karşı sevgisini ifade ettiği ayetlerden biri şudur.
Innellezine amen ve amiliacahde Rahman iman edip salih ameller yapanlar için bir vüt, sevgi vaaz edecek.
Onları hem kendi hem de mahluklar nezdinde sevimli kılacaktır.
Bilindiği üzere esma-i hüsnadan biri de veduttur.
Allah bu ismi şerifin bir tezahürü olarak mahlukata karşı muhabbetin de ötesinde bir alaka duyar.
Sufice bir yaklaşımla bu sevgi ve alakayı Allah Teala'nın kullarına onları memnun ve mesrur edecek şekilde muamelede bulunması ve onları rızasına uygun tavır ve davranışlara muvaffak kılması şeklinde de anlayabiliriz.
Bu ayet-i kerimede iman ve salih amel sahipleri için vaaz edilecek sevgi seyecal fiiliyle ifade ediliyor.
Bilindiği üzere Arapçada sevfe edatı uzak geleceğe, sin harfi ise yakın geleceğe delalet eder.
Ayette sin kullanılmasından iman ve amel sahiplerinin daha bu dünyada sevgiye mazhar olacakları anlaşılıyor.
Yani Allah onların mükafatını fazlasıyla ahirette vereceği gibi daha dünyada iken de onlardan razı olacak ve kullarına da onları sevdirecektir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadis-i şerifleri bu ayetin bir açıklaması gibidir.
Allah bir kulu sevdi mi Hzreti Cebrail'e Allah falanı seviyor.
Onu sen de sev diye seslenir.
Onu Cebrail de sever.
Sonra Cebrail Aleyhisselam sema ehline, "Allah falanı seviyor.
Onu siz de sevin diye nida eder." derken bütün sema ehli de onu sevmeye başlar.
Sonra onun için yeryüzünde insanlar arasında hüsnü kabul vaaz edilir.
Hadiste ilk olarak Cebrail Aleyhisselam zikrediliyor.
Çünkü o Allah'tan vahiy alabilecek ve içine hiçbir şey karıştırmadan peygamberlere iletebilecek keyfiyette yaratılmış hususi donanımlı bir varlıktır.
Burada meleklerden bir zümrenin temsilcisi olarak Hz. Cebrail'in ismi zikrediliyor ve örnek olarak o nazara veriliyor da olabilir.
Peki meleklerin insanı sevmesi nasıl olur ve bu insan için ne ifade eder? Mesela onlar insan için dua ederler.
Gönlünüzü kaptırdığınız, arkasında koştuğunuz, gaye-i hayal haline getirdiğiniz konularda size rehberlik yapar.
İşlerinizi kolaylaştırırlar.
Ayağınızın kayacağı zeminlerde elinizden tutarlar.
Allah meleklerini de izzet ve azametine, büyüklüğüne perde yapmıştır.
Bir kısım nimet ve ihsanlarını onlar vasıtasıyla göndermektedir.
Kalplere konulan sevgi.
Hadis-i şerifte daha sonra gökte ve yerde de o insan için sevgi vaaz edileceği ifade edilmektedir.
Demek ki Allah'ın kullarını sevmesinin önemli tesahürlerinden bazıları kalplere onun hakkında sevgi koyması, insanların ona karşı alaka duymaları, onun söylediklerine kulak vermeleri, onu dinlemeye hazır hale gelmeleri ve onun için hizmet zeminleri hazırlamalarıdır.
Eğer gittiğiniz yerlerde size karşı bir sevgi atmosferi oluşuyor.
Muhatap olduğunuz insanlar size alaka duyuyorlarsa bunu Cenabı Hakk'ın vaaz ettiği sevgiye bağlamak gerekir.
Bu takdirde şirkten de sakınmış olursunuz.
Size gösterilen teveccühü bütün görmezden gelmek nankörlük olur.
Bunu kendinizden bilme ise kibirdir.
Yapılması gereken bunu Allah'a vermek.
Şayet Allah kalplere böyle bir sevgi ve teveccüh koymasaydı ben o kalpleri açmazdım diye bilmektir.
İnsan bu konuda ne nankörlüğe düşmeli ne de böbürlenmeye girmeli.
Güzellikleri görüp takdir ettikten sonra hepsini Allah'a vermesini bilmelidir.
Çünkü bunların hepsi Cenabı Hakk'ın sevdiği kullarına karşı teveccühünün değişik dalga boyundaki tecellilerinden ibarettir.
Allah'ın kullarını günahlara ve haramlara karşı koruması da sevgisinin tezahürlerindendir.
İsmet sıfatı sadece peygamberlere mahsustur.
Dolayısıyla haramlara karşı mutlak bir koruma da sadece onlar için söz konusudur.
Bunların vazife ve misyonları bunu gerektirir.
Fakat Allah habibi ve mahbubu haline gelmiş kullarını da günahlardan siyanet buyurabilir, koruyabilir.
Tam düşecekleri anda siyanet-i ilahiye imdatlarına yetişebilir.
Tam çukura yuvarlanacaklarken arkadan onları tutarak düşmelerine mani olabilir.
Çünkü o sevdiklerini zayi etmez.
sevdiği kullarının sürtse veya düşseler dahi günahta devamlı kalmalarına fırsat vermez.
Hatta Allah bazı kullarının istikbalde iradelerini hayır istikametinde kullanıp ortaya güzel hizmetler koyacağını bildiğinden erken yaşlarından itibaren onlara ekstra lütuflarda bulunabilir.
Onları yontup şekillendirebilir.
Günahlardan siyanet buyurabilir.
Bunların hepsi onun sevdiği kulları üzerindeki ayrı birer lütuf tecellisidir.
İşte bu Allah'ın lütfudur.
Onu dilediğine verir.
Allah vasi ve alimdir.
İhsanı boldur.
Her şeyi hakkıyla bilir.
Ben kulumu sevince.
Şu hadis-i şerifte de Allah'ın kullarına olan sevgisinin ayrı bir tezahürüne işaret edilir.
Kulum bana kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz.
Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder.
Öyle ki nihayet ben onu severim.
Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli olurum.
Demek ki Allah bir kulunu sevince onun kulağını mana alemine açıyor ve her şeyi en doğru ve mükemmel şekilde olmasını sağlıyor.
Böyle bir kişinin semiyat dediğimiz vahiy bilgisine ve tekvini teşrii emirlere karşı gözleri açılır.
O görülecekleri daha iyi görmeye başlar.
İnsanın başını döndüren bir meşh teşhir yeri olan kainat kitabına baktıkça içine marifet hüzmeleri akar.
Rabbimiz aynı zamanda böyle bir kulunun elini ve ayağını da doğruluk istikametinde kullandırır.
Ona yanlış adım attırmaz.
Bu hadisi de biraz önce üzerinde durulan siyanet-i ilahiye ir edebilirsiniz.
Hadis-i şerife göre müminin böyle bir mertebeye nail olmasının yolu önce farzları tast tamam yerine getirmesi arkasından da nafilelerle Allah'a yaklaşmaya devam etmesinden geçer.
Evet, Muhabbet-i kamileye götüren faktörlerden bir tanesi de kurbu nevafil diyebileceğimiz ufka ulaştıran nafile ibadetlerdir.
Allah'ın kullarına olan sevgisinin diğer bir tezahürü de onların Cenabı Hak'a karşı içlerinde duydukları aşk-ü şevktir.
Cenabı Hakk'ın teveccühüne karşı insanın içinde de bir teveccüh hasıl olur.
Mesela bir insan samimi olarak Allah'tan sadakat, vefa, muhabbet ve teveccüh isteyebilir.
Ellerini açıp sürekli, "Allah'ım, seni öyle sevmek istiyorum ki senden başka gözümden her şey silinip gitsin.
Seni andığım zaman burnumun kemikleri sızlasın, heyecanla coşayım.
beni benden alıp götürecek ve sende yeniden var edecek bir sevgi ve teveccüh istiyorum diyebilir.
Onun bu istekleri tezahür etmese bile Allah'tan bunları isteyen bir insan bu ufkahıdır.
Allah bazı fıtratların bu taleplerini kabul ederken bazı fıtratlara da imtihan yaşamamaları için ikramını hissettirmeden verebilir.
Bütün bunlar rahimi-i vedud olan o zat-ı zülcelalin aciz kullarına lütuf tecellileridir ve o dilediğini fazilet ve lütfuna mazhar kılar.
Dine ve insanlığa hizmette dikkat edilmesi gereken bazı prensipler.
İçtimai problemlere çözüm getirmek kolay değildir.
Doğru yaklaşım tarzı belirlenemediği takdirde bazen bir yanlışı düzeltmeye çalışırken düzeltilemeyecek daha büyük yanlışlara sebep olur.
Çok daha büyük problemlerle başa çıkmak zorunda kalırsınız.
Halı üzerine dökülen bir şeyin lekesini çıkarmanın dahi bir usulü vardır.
Onu nasıl temizleyeceğinizi bilmezseniz temizleme adına yapacağınız işlemlerle lekeyi daha da yaygınlaştırır, daha da derinleştirirsiniz.
Toplum içindeki problemlerin çözümlenmesi de bunun gibidir.
Başvurulan yanlış tedavi usulleri altından kalkılamaz komplikasyonlara sebep olabilir.
Aynı şekilde deformasyona uğrayan bir toplumu yeniden hüvviyet-i asliyesine özüne döndürmenin temel değerleri rayna oturtmanın ve toplumun tekrar ahenkli yürüyüşünü temin etmenin de kendine göre bir yöntemi vardır.
İhlas ve samimiyet pek çok hatayı affettiren çok önemli değerlerdir.
Aynı şekilde azim ve kararlılık da başarıya giden yolda önde gelen dinamiklerdendir.
Ne var ki bunun yanında yapılacak işlerle ilgili alınacak kararlar fenni ve şeri disiplinlerle test edilmiyor, mantık süzgecinden geçirilmiyor, basiret ve firasetle tetkike tabi tutulmuyorsa insan çok hataya düşer.
Doğru ve güzel işler yapma adına yola çıkan niceleri bu hususlara yeterince riayet etmedikleri için sürçmüş, tökezlemiş ve tepe taklak gitmiştir.
Hatta bazen bunun farkına dahi varmamışlardır.
Bu yanlışlar insanın şahsi ve ailevi hayatında mesela aile siyasetinde veya çocuk yetiştirme tarzında olabileceği gibi içtimai, siyasi ve iktisadi hayatta yani daha geniş bir dairede de olabilir.
Söz gelimi, sosyal değişim, dönüşüm ve oluşumlar belli kural ve kaidelere göre şekillenmezse altından kalkılmaz komplikasyonlara sebebiyet verebilir.
Mesela halis bir niyetle toplumun gelişme ve ilerlemesi adına onu iptadan başlangıç seviyesinden intihaya sonra sıçratma mülahazasıyla geniş tabanlı bir reform hareketi başlatmak istersiniz.
Ne var ki burada göz önünde bulundurulması gereken çok hayati esaslar vardır.
Acaba toplumun bünyesi böylesine radikal bir değişime müsait midir? Toplum fertleri kendilerine teklif edilen veya dayatılan değişimleri sindirebilecek ve hazmedebilecek durumda mıdır? Konjonktür buna müsaade eder mi? Zaman ve şartlar yapılmak istenilen işlere uygun mudur? Sizin gücünüz bu iş için yeterli midir? Yapmak istediğiniz değişimlere evrensel insani değerler açısından baktınız mı? Bütün bunları göz önünde bulundurmadan yola çıkarsanız falso ve fiyaskolar yaşamanız kuvvetle muhtemeldir.
Hatta insanlığa hizmet etme mülahazasıyla yola çıkarsınız da neticede onun başına yeni gailer açarsınız.
Burada ne samimiyetiniz ne de dini kimliğiniz tek başına işe yarar.
Bütün bu hususları hesaba katmadan burnunuzun doğrultusuna giderseniz kaş yapayım derken göz çıkarır, büyük yıkımlara sebep olursunuz.
Antipati oluşturmadan değerlerimizi duyurma.
Bizler Cenabı Hakk'ın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirdiği hakikatleri muhtaç zinelere duyurma adına yola çıkmış olabiliriz.
Fakat doğru usul ve üslubu yakalayamadığımız takdirde niyetimizin güzelliği mefkuremizi gerçekleştirme adına yeterli olmayabilir.
Önce muhataplarımızın işittikleri hakikatleri kabul etmeye müsait olup olmadıklarına bakmamız, anlatılanları nasıl algılayacaklarını mutlaka hesaba katmamız gerekir.
Aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarırız ve istemeden de olsa insanlarda inandığımız değerlere karşı antipati oluşmasına sebep olabiliriz.
Sadece muhatapların durumu değil, problemlere neşler vurma niyetindeki bizim tavrımız da önemlidir.
Durduğumuz yer itibarıyla hedeflediğimiz projeleri gerçekleştirebilecek ilim, irade, tecrübe ve iktidara sahip olmamız şarttır.
yeterli donanım ve imkana sahip olmadan, iyi bir planlama yapmadan ve sebeplere riayet etmeden acelecilikle yola çıkılırsa maksadın aksiyle tokat yenilebilir.
Bediüzzaman Hazretleri hırsın kayıp ve hüsran sebebi olduğunu ifade eder.
Bu sadece dünyevi kazançlar için geçerli değildir.
Manevi ve uhrevi işlerde de yerine göre hırs, hasaret, zarar sebebi olabilir.
Mesela sizler irşat ve tebliğ, talim ve terbiye, sevgi ve hoşgörü adına güzel düşüncelere sahip olabilir ve bu düşüncelerinizi gerçekleştirme adına dünyaya açılabilirsiniz.
Sadece samimiyetinize, ihlas ve heyecanınıza güvenerek hedeflerinize koşmaya kalkarsanız yerin çekim gücüne takılırsınız.
Bunun yerine acele etmeden, tedbir ve temkini elden bırakmadan, sebepleri ihmal etmeden adımlarınızı atmalısınız.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
El minallahi vel acelet mşytan.
Teenni, temkin ile hareket etmek Rahmandan, acele ise şeytandır.
Halk arasında da acele şeytandır sözü meşhur olmuştur.
Evet, Ciddi hesap ve fizibilite isteyen işlerde acele etmek insana çok hata yaptırır.
İşte böyle bir hataya düşmemek için yapacağınız işlerde temkini elden bırakmamalı, aceleciliğe düşmekten sakınmalısınız.
Bir mesaj sunacaksanız insanları bu mesaja ısındıra ısındıra sunmalısınız.
İnsanlık sizin sunacağınız mesajı natürel haliyle kabul etmeye müsait değilse onu rafine edecek ve onların hazmedebileceği şekle sokacaksınız.
Onların idrak seviyelerini göz önünde bulundurarak mesajlarınızı ileteceksiniz.
Mesajlarımızı nasıl doğru iletebiliriz? Ortaya koyduğunuz plan ve projelerin başarıya ulaşmasını istiyorsanız pek çok faktörü aynı anda göz önünde bulundurmak ve birlikte değerlendirmek zorundasınız.
İlk olarak kendi seviyenizi, bilginizi, gücünüzü, aşku şevkinizi, vefa ve sadakatinizi gözden geçirecek.
İkinci olarak muhataplarınızın durumunu anlamaya çalışacak.
Üçüncü olarak içinde yaşadığınız atmosferi zamanın şartlarını ve konjonktürü göz önünde bulunduracak ve son olarak da düşmanlığa kinitlenmiş kesimlerin hamle ve saldırılarını hesaba katacaksınız.
Dolayısıyla şu gibi soruları sormadan yola çıkmamalısınız.
Acaba bizim tarafımızdan sergilenecek bir açılım ve görüntü umumun kabulüne mazhar olur mu? Ortaya çıkacak gelişme ve inkişafın kamuoyundaki yansıması nasıl olur? İçinde yaşadığımız toplum veya dünya ifkarı yapacağımız işlere ne ölçüde müsait? Hedef ve ideallerimizle güç ve iktidarımız arasına bir uyum var mı? Elde edeceğimiz muhtemel başarı ve muvaffakiyetler ölçüsünde Cenabı Hak'a hamd, sena ve şükür ile mukabelede bulunabilecek miyiz? Son cümledeki maksadı tamamlama adına şu soruyu mutlaka sormalıyız.
Acaba ciddi bir oluşuma vesile olacak kahramanların elde ettikleri başarılar karşısında ucup ve fahre kapılmayacak ölçüde kıvamları tam mıdır? Zira ne tür bir değişim ve dönüşüme vesile olunursa olunsun insanlar neticede parmakla gösterilme hissine kapılmamalı ve en küçük bir deformasyona maruz kalınmamalıdır.
Ortaya çıkan güzellikler karşısında kendimizi putlaştıracak bir narsist haline gelecek ve böylece Allah'ı ve Resulullah'ı kaybedecek, dinimiz adına durduğumuz zemini yitireceksek hiçbir şeyin anlamı kalmaz.
Bu sebeple geleceği yeniden inşa ve imar edecek şahısların ehlullah olma yolunda bulunmaları gerekir.
Evet, ihlas ve samimiyet, vefa ve sadakat gibi kendimizle yüzleşerek kendimizi tanımamız, gerçek kıvamımızı elde etmemiz, toplum ve dünya hakkında detaylı bilgiye sahip olmamız, önümüze çıkabilecek potansiyel düşmanlardan haberdar olmamız da projelerimizin başarıya ulaşması adına çok önemlidir.
Bunların hepsini birden düşünme mecburiyetindeyiz.
Bazen Cenabı Hak çok ekstradan lütuflarda bulunabilir.
Bütün eksik ve kusurlarınıza rağmen sizi alır ve birinci basamaktan 10 basamağa sıçratır.
Şartları ve zemini yapacağınız işlere göre müsait hale getirir.
Gönülleri size yönlendirir.
Minnacık gayretlerinize karşılık çok büyük muvaffakiyetler ihsan eder.
Evet, Bütün bunlar Allah'ın merhametinin eseri, onun bir lütfu olarak gerçekleşebilir.
Ama biz plan ve projelerimizi böyle ekstradan teveccühlere bina edemeyiz.
Çünkü sebepler dairesi içinde yaşıyoruz.
Onlara riayet etmekle mükellefiz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kendi koruma vaadi olmasına rağmen rehberliğinin bir gereği olarak Uhud'a giderken miferini takıyor, üst üste iki zırh birden giyiyordu.
Hiçbir hümanist düşünce bizim düşünce dünyamızda insana ve insani değerlere verdiğimiz yüksek seviyeyi yakalayamaz.
Hiçbir feminist düşünce kadın hakları konusunda bizim düşünce sistemimiz kadar hassas olamaz ve kadını mualla mevkine oturtamaz.
Biz günümüzde evrensel insani değerler olarak kabul edilen her ne varsa bunların çok daha ötesinin hayallerini kurarız.
Kimliğine bakmaksızın bütün insanları sever, insana insanlığından dolayı saygı gösteririz.
Hiç kimseye zulmetmeme, kılık yararcasına adil ve hakperest olma bizim kültürel değerlerimizin en temel dinamiklerindendir.
Biz insanlığın da bu değerlere uyanmasını arzu ederiz.
Elbette herkes bizim gibi düşünmeyecek, bize benzemeyecektir.
Bu hayatın realitesidir.
Kimseyi bize benzemeye zorlayamayız.
Fakat en azından kendimizi doğru anlatabilir, doğru tanıtabilir, dünya çapında bir barış ve sevgi atmosferinin oluşmasına katkı sunabiliriz.
Önemli olan bunun her tür dayatmadan, şovlikten, hamasetten uzak durularak rahatsızlığa ve tepkiye sebebiyet vermeyecek şekilde doğru yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmesidir.
Bu da olabildiğince makul ve rasyonel olmayı, temkin ve teyakkuz içerisinde yol almayı gerektirir.
Bunları sağlama adına müşterek akla müracaat etmek çok önemlidir.
Çünkü bunlar tek kişinin altından kalkacağı işler değildir.
İnsanlar başa vermeli ve kimseyi küstürmeden, kırmadan, hazımsızlık ve çekememezliğe sevk etmeden nasıl hareket edeceklerinin hesabını yapmalıdırlar.
Herkes zihnini çatlatırcasına bu mevzuya kafa yormalı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer haline gelmesi adına uygun yol ve vesileler araştırmalıdır.
Sevgi şölenlerini dünyanın dört bir yanına yaymalı, insanlığı kucaklamalı, bu dünyanın kavga edilecek bir yer olmadığını herkese göstermelidir.
Sahip oldukları duygu ve düşünceleri çok iyi sistemleştirmeli.
Bunlar etrafında stratejiler oluşturmalı.
Sürekli yeni yollar bulmalı.
His, heyecan ve ümitlerinin yanında katiyen akıl, mantık ve muhaenin payını ihmal etmemeli ve bütün açılımları buna göre gerçekleştirmelidir.
Son olarak bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum.
Yaptığınız işlerin selim akla, realitelere, konjonktüre ve hepsinden önemlisi dinin temel kıstaslarına uygun olduğunu düşünüyorsanız orada sabit kadem olmasını bilmelisiniz.
Temel disiplinlerimize ve dinin muhkematına bağlı olarak yolumuzu, yönümüzü ve yörüngemizi belirlemişsek bundan sonra geri adım atmamalı, zigzak çizmemeliyiz.
Değişmeden, başkalaşmadan üstlendiğimiz sorumlulukları ileriye taşıyabilmeliyiz.
Yaşadığımız her başarısızlık, felaket, imtihan karşısında bu tutmadı.
Hadi başka bir şey deneyelim dememeliyiz.
Bunların belirli hikmetlere binaen Allah tarafından geldiğini unutmamalıyız.
Biz vazifemizi yapar, neticeyi Allah'a bırakırız.
Temel disiplinlere göre planlanan işlerde tutmadı, olmadı diyerek her seferinde farklı yollara süluk edersek, yönelirsek maksuda ulaşamaz, menzile varamayız.
Formatlarla oynama, detaya ait meselelerde zamanın ruhuna uygun değişiklikler yapma bunların haricinde tutulmalıdır.
Aynı şekilde yaşanan sıkıntılar eğer bizim hatalarımıza tereddüp etmişse hatada ısrar etmez.
yanlışımızı düzeltmesini biliriz.
Yapılan makul teklifler karşısında temerrüde girmeyiz.
Yani bir taraftan hakta sabit kadem kararlı olmasını diğer yandan da hatalarımızdan geri dönmeyi biliriz.
Çünkü doğru yolda ısrar etmek kadar hatasında ısrarcı olmamak da bu yolun erkanındandır.
Kulluk adına ölçüler.
İnsan kulluk hayatında ne yeiyse ümitsizliğe kapılmalı ne de kendine aşırı güvenmelidir.
O işlediği günahların her daim farkında olmalı ve Allah'ın mücrimlere de güzel işler yaptırabileceğini hiç aklından çıkarmamalıdır.
Bunu yapabilen biri Cenabı Hakk'ın ihsan ve teveccühlerini kendinden bilmez.
nail olduğu güzellikler karşısında şöyle der: "Normal şartlarda bu kirli zeminde, bu çorak arazide bu çiçekler, bu güller bitmezdi.
Demek ki Allah'ın hususi bir teveccühü söz konusu.
Kendine bu gözle bakan biri hem mazhar olduğu nimetlere şükürde kusur etmez hem de gurura kapılmaz.
Allah'ın çok küçük şeylere büyük işler gördürmesi onun büyüklüğüne işarettir.
O sürçmüş, düşmüş, kırılmış, dökülmüş ve perişan hale gelmiş sıradan insanlara bile fevkalade büyük işler gördürebilir.
Onların elleriyle bir beldeyi, bir ülkeyi ihya edebilir.
Say ve gayretini semeradar hale getirebilir.
İnsan kendi eliyle ortaya çıkan olağanüstü mazhariyetleri görünce inhiraf etmemeli.
Nefsi adına iddialara girmemelidir.
Kazanma kuşağında yaşanan kayıplar.
Elde edilen başarılar karşısında istikameti koruyabilmek hiç de kolay değildir.
Niceleri burada imtihanı kaybeder.
Mesela etrafına 10 tane insan toplayan biri kendini veli görmeye başlar.
Hele bir de etrafındakilerin kendini pohpohlaması söz konusuysa iş burada da kalmaz.
Birilerinin hüsnü zanlarına binaen kendisine verdikleri makamları gerçek zannederek gözünü kutupluğa gavsiyete diker.
Belki de böyle bir zavallı kendini kutbiyet ve gavsiyeti cem etmiş olarak görür.
Hatta burada da kalmayarak mehdiyet, mesihiyet iddialarına girer.
Yerde yürümeye hakkı olmadığı halde kendini göklerde uçuyor görür ve derken kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşar.
Evet, Bazen Allah'ın en büyük ihsanı ikramını hissettirmemesidir.
Tekrar başa dönecek olursak işlediği hata ve günahların farkında olan ve bunları hiç aklından çıkarmadan bir insan büyük iddialarda bulunmaz.
Değil gavziyet ve kutbiyet gibi yüksek makamlara sahip çıkmak sıradan insan olmayı bile kendine çok görür.
Çorak arazilerin gülüstanlığa gül bahçelerine döndüğünü gördüğünde benden bir şey olmaz.
Ama her nasılsa Allah yoklukta varlık cilvesi gösteriyor der.
Bununla beraber bazı melamilerin geçmişte düştükleri hatalardan da ders çıkarmak gerekir.
Onlar hala pervazane iddialardan kaçınmak ve haddini bilmek için insanın günah işlemesinin gerekli olduğunu düşünerek büyük bir hataya düşmüşlerdir.
Bu da farklı bir inhiraftır.
Mümine yakışan tavır bir taraftan kirlenmeme adına kılık yararcasına bir hayat yaşaması, diğer yandan da mevcut kirlini görebilmesidir.
Esasında insanın farkına varmadan işlediği cürümler mesela bir yanlışa kulak kapması, bir günaha adım atması, yalan bir söz söylemesi böyle bir muhasebe adına yeterli artar.
Kişi işlediği tek bir hatanın akabinde bin defa tövbe etmiş olsa bile günahını hiç unutmamalı ve sürekli mülahazalarında pişmanlığını canlı tutmalıdır.
Bunu yapabilen biri Cenabı Hakk'ın kendisine lütfettiği başarıları kendinden bilmez.
İsmet mülahazası yani kendini günahsız ve hatasız görme düşüncesi insan için çok tehlikelidir.
En önemli vasıflardan biri ismet olan enbiya-i izam dahi Allah karşısında tir tir titremiş ve hiçbir zaman gevşekliğe düşmemiştir.
Bu açıdan insan kendini hatasız görme mülahazasına karşı ilan-ı harp etmelidir.
Bir taraftan iradesinin hakkını vererek ismet yolunda ölesiye bir cehd ve gayret sergilemeli.
Diğer yandan hiçbir zaman pürü pak olduğunu iddia etmemelidir.
Evet.İnsanın haddini bilmesi çok önemlidir.
Bediüzzaman hazretleri şöyle bir söz nakleder.
Tu limen haddehu vehu.
Ne mutlu o adama ki kendini bilip haddinden tecavüz etmez.
Hepimiz etten kemikten yaratılan insanlarız.
Nefis taşıyoruz.
Sürekli bizi yoldan çıkarmaya çalışan bir şeytan var.
Çok temiz bir toplum içinde neşet ettiğimiz söylenemez.
Gezip dolaştığımız sokaklar belva-i sayılabilecek kirlerle doluydu.
Hatta bazılarımız itibarıyla belki gırtlağımıza kadar kire battık.
Bu halimizle bizden bir güzellik hasıl olması mümkün değildi.
Ne var ki Allah'ın öyle engin bir rahmeti var ki bizim gibi mücrimlere bile çok güzel işler yaptırdı.
Nail olduğu lütuf ve nimetlerin Allah'tan geldiğinin şuurunda olan biri haddini aşmayacak ve boynunu aşkın iddialara girmeyecektir.
Meselere böyle halis bir tevhit ufkundan baktığımız sürece Allah ihsan ve lütuflarını devam ettirecektir.
Evet işin bu yanı böyledir.
Ama öte yandan insan işlediği günahların kendisini yeis bataklığına sürüklemesine de müsaade etmemelidir.
Gırtlağına kadar levsiyat pislik içine batmış biri dahi Cenabı Hakk'ın rahmetinden ümit kesmemelidir.
Bilindiği üzere Allah Resulü aleyhissalatu vesselam günah işleyen biri hakkında uygunsuz laflar edildiğini duyunca hemen duruma müdahale etmiş ve o kişinin Allah ve resulünü sevdiğini söylemiştir.
Dolayısıyla insan geçmişte işlemiş olduğu hata ve günahların büyüklüğüne bakmadan Allah ve Resulullah'ı sevmeye ve onların yolunda olmaya gayret etmelidir.
Ey Allah'ım, biliyorum ki beni irapta mahalim yok ama sen o mahalli verirsin diyerek büyüklüğü ve yüceliği uluhiyet ve rububiyet dairesinin biricik sultanı Allah'a verebilmeli.
O daireye davet eden Hz.Muhammed Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem bağlılık ve sevgisini devam ettirmelidir.
Mümkünse Allah'a ve resulüne karşı sevgisini münacat ve naatlarla seslendirmelidir.
İşlediği cürümler buna mani olmamalıdır.
Şeytan ve nefis bu cürümleri gerekçe göstererek insana, kendini Allah'a çok uzaklaşmış gösterebilir.
Fakat o duygularıyla ve düşünceleriyle hep Allah'a yakın olmaya gayret etmelidir.
Narsist ruhlar tarih boyunca hak dostlarına bakıldığında onların muhasebe endeksli olarak kendilerini yerden yere vurdukları ve kendilerine bir kıymet-i harbiye vermedikleri görülür.
Asıl büyüklük buradadır.
Benlik iddiasında bulunan insanlarda bir değer aramak boşunadır.
Enaniyet sahibi ve bencil insanlar sürekli kendilerini ifade etme ve farklılık ortaya koyma lüzumu duydukları için bir türlü fantezilerden sıyrılamazlar.
Onlar söylediği, herkesin inandığı fikirleri konuşmaktan hoşlanmaz, orijinal ve farklı görünebilmek için sürekli marjinal fikirlerin arkasından koşarlar.
Dikkatleri üzerlerine çekebilme ve başkalarında hayranlık uyandırabilme adına sıra dışı müteallalar ortaya koymaya çalışırlar.
Arzu ettikleri beğeni ve takdiri toplayamadıklarında çıtayı daha da yükseltirler.
Hatta kendilerini pazarlama noktasında doğruların yetersiz kaldığı yerde yalan ifadeler kullanmaktan da kaçınmazlar.
Kendilerine, kendi düşüncelerine, edalarına, endamlarına meftun, vurgun bu tür narsist ruhlar başkalarını da onların yaptıkları şeyleri de beğenmezler.
Bunların bir şeyle tatmin olmaları da zordur.
Sürekli zigzak çizer, oradan oraya savrulur da ömürleri boyunca bir baltaya sap olamazlar.
Oysa ki insanoğlunun varlığı bir damla suyla başlamıştır.
Allah onu yokluktan varlığa çıkarmıştır.
Çoğumuz dönüp sergüzleşte hayatımıza, hayat serüvenimize baktığımızda ve yaptığımız hataları düşündüğümüzde aslında yüzümüze bakılacak halimizin olmadığını görürüz.
Allah bizi kul yaratmıştır.
Bu sebeple insanın asıl büyüklüğü de Allah'a kulluğundadır.
Ona düşen vazife Allah'ın kendisini insan yaratmasıyla iktifa etmesi ve en büyük izzet ve şerefi ona kullukta aramasıdır.
İnsan Allah'ın cebri lütfi olarak kendisine ihsan ettiği maddi manevi bütün mevhiebelere şükürlerle mukabelede bulunmalı ve bunları ubudiyetle inkişaf ettirmeye çalışmalıdır.
Tevazu kahramanları.
Allah mütevazi insanları ellerinden tutar ve layık oldukları yere yükseltir.
Tohum toprağın bağrına düşmeyince mazhar-ı feyz olamaz.
bereketlenmez, yetişmez.
Allah yüzü yerde olanları ekstradan lütuflarıyla öyle kamet-i balalar yerine getirir ki onları insanlığa rehber kılar.
İşte Şah-ı Geylani, Muhammed Bahauddin Nakşibent, Hasan Eşazili, Abdülkadir Elgeylani, Haz Piri Mugan.
Aradan asırlar geçmesine rağmen bu zatları hayırla yad ediyor, onların bıraktıkları asar-ı bergüzi seçkin eserler ile yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
Bunların her birinin unutulmayan simalar haline gelmeleri mahfiyet, acalet ve tevazu kahramanları olmalarındandır.
Onlar bütün himmetlerini kendilerini değil Allah'ı ispat etmeye verdikleri için Allah da onlara bir vücudu camidan daimi baki mevcudiyet vermiş, onlar adına gönüllere sevgi yerleştirmiştir.
Onlar tevhit hakikatini ispata koştukları için Allah da onları tespit etmiş, sabit kadem kılmış, her birini bizim ufkumuzu aydınlatan ve bize yol gösteren birer rehber haline getirmiştir.
Aradan asırlar geçmesine rağmen biz hala onların evratlarını okuyor, onların bıraktıkları eserler vasıtasıyla günümüzün problemlerine çare bulmaya çalışıyoruz.
Bundan daha güzel tespit olur mu? En tehlikeli şey insanın hesabının sorulmayacağını zannettiği şeyleri yapmasıdır.
Mesela bazen yaptığımız salih amelleri kendimize bağlı yapar ve farkında olmadan onları kirletiriz.
Yaptığınız işleri eşi menendi yok mülahazasıyla yaparsanız bunlar dünyada ruhi ve kalbi hayatınızı felç eder.
Ahirete de hiçbir şey bırakmamış olursunuz.
Söz onun etrafında ceriyan ediyor ve yapılan hizmetler onun adına yapılıyorsa orada sizin kendinizi silmeniz gerekir.
En zor şey de budur.
İnsan pek çok şeyi üzerine bir çarpı çekerek yok sayabilir.
Fakat kendi üzerine çarpı çekmesi hiç de kolay değildir.
Ademoğlunun en büyük problemi yine kendisidir.
Hatta bunlar hakkında nazari olarak teorik konuşma da kolaydır.
Asıl mesele insanın his ve düşünce dünyasında olup bitenlerdir.
Hemen her gün bir kere daha düşünce ve mülahazalarımızı ölçüp tartmalı ve ne olduğumuzu, nerede durduğumuzu, nasıl bir halde bulunduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Yoksa inhiraflar kaçınılmaz olur.
Bundan daha tehlikelisi de çok defa içine düştüğümüz inhirafın inhiraf olduğunu dahi fark etmememizdir.
Çok ciddi kaymalar yaşadığımız, gazab-ı ilahiye müstahak hale geldiğimiz halde kendimizi emniyette görmemizdir.
Çoğu zaman aklımızı ve hislerimizi kontrol edemiyor, ne tür kurgu ve planların arkasından koştuğumuzu bilemiyoruz.
Mesela dünya ile ilgili meselelerde tamahkar, açgözlü olabiliyor.
Kazanma hırsıyla oturup kalkabiliyoruz.
Bazen de yaşama tutkusu bütün benliğimizi sarabiliyor.
Bu tür duygu ve düşüncelerin büyük günah cetvelinde bir yeri olmasa bile durduğumuz yer itibarıyla Allah'a karşı düpedüz saygısızlık olduğunda şüphe yoktur.
İşte bütün bu tehlikelerden uzak durma adına sürekli Allah'la münasebetlerimizi gözden geçirmeli ve doğru kulluk tavrını ortaya koyabilmeliyiz.
Berat gecesi
Soru: Berat gecesinin önem ve fazileti nedir? Bu gece nasıl değerlendirilmelidir?
Cevap:
Berat gecesi mübarek aylardan şaban ayının 14'ü 15'ine bağlayan gecedir.
Bazı müfessirler Duhan suresinde geçen inna enzelnu fi leyletin mübarekin inirin.
Gerçekten biz Kur'an'ı mübarek bir gecede indirdik.
Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız." ayet-i kerimesinde zikredilen gecenin beraat gecesi olduğunu söylerler.
Gerçi diğer bir kısım müfessirler inna enzelnu fi leyletil kadr biz Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik ayetinden yola çıkarak burada geçen gecenin de Kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir.
Duhan suresinde geçen gecenin beraat gecesi olduğunu söyleyen alimlere göre Kur'an'ın tamamı beraat gecesinde dünya semasına inmiş.
Kadir gecesinde ise peyderpey inmeye başlamıştır.
Fakat bu konuda Kur'an ve sünnette kesin bir nas bulunmadığı için meselenin mahiyetini ve detaylarını Allah'ın ilmine havale ederiz.
Sıhhati söz götürse de bu gecenin fazilet ve sevabı ile ilgili hadisler vardır.
Bir hadiste beraat gecesinin fazileti şöyle ifade edilir.
Allah Teala Şaban'ın 15. gecesi geldiğinde rahmet ve mağfiretiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelp kabilesi koyunlarının kıllarının sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.
Bu konuda meşhur olan diğer bir hadis de şöyledir.
Şaban'ın ortasında gece ibadet ediniz.
Gündüzünde de oruç tutunuz.
Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına rahmet ve mağfiretiyle tecelli eder ve fecir duana kadar yok mu benden af dileyen? Yok mu benden af isteyen affedeyim? Yok mu rızık isteyen rızık vereyim.
Yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim der.
Kelp kabilesi koyumlarının çokluğuyla meşhurdur.
Dünya semasının ne demek olduğunu da Cenabı Hakk'ın buraya nüzül buyurmasının mahiyet ve keyfiyetini de bilemiyoruz.
Bunu galaksilerde, Samanolunda, Herkül burcunda veya uzayın daha başka derinliklerinde aramaya çalışmak, fiziki dünyanın darlıkları içinde bocalamak demektir.
Çünkü varlık bilinen üç veya dört buğutlu mekanla sınırlı değildir.
Belki de bu bizim bilebileceğimiz bir mekandan ziyade mele-i ala'nın sakinlerinin müttali olabileceği bir ufuktur veya Cenabı Hakk'ın farklı bir buutta tecellisinden ibarettir.
İnsanlar da kendi çeba ve gayretlerine göre bundan istifade ederler.
Bunlar bizim idrak sınırlarımızı aşan meselelerdendir.
Bu gecede 100 rekat namaz kılmanın faziletinden bahseden rivayetler olsa da hadis uleması bunları sahih bulmaz.
Fakat bir insanın bu geceyi değerlendirme adına kalkıp 100 rekat namaz kılmasının bir mahsuru yoktur.
bilakis o bunun sevabını alır.
Yeter ki bunun dindeki yerini bilsin ve bunu dinin muhkem bir emri gibi başkalarına dayatmasın.
Özellikle kaza namazı bulunanlar veya geçmişte kıldıkları namazların eksik ve kusurlu olduğunu düşünenler bu tür geceleri bir fırsat olarak görüp kaza namazı kılarak değerlendirebilirler.
Eğer bir kişi diğer mübarek geceleri de aynı şekilde değerlendirir, her birinde beşer günlük kaza namazı kılar ve bunu da adet haline getirirse ömrü boyunca birkaç yıllık namazının kazasını yapmış, dolayısıyla bu zamana kadarki eksik ve gediyi gidermiş olur.
Şunu unutmamak gerekir ki bu gecelerde kılınan namazlar normal zamana nispetle kişiye daha fazla sevap kazandırır.
Çünkü bazen ibadetler içinde yapıldığı zaman ve mekana göre ayrı bir kıymet kazanır.
Mesela sadaka veren bir insanın elde ettiği sevap vardır.
Fakat bu sadaka cuma günü veya Ramazan ayında yahut bu tür mübarek gecelerde verilirse elde edilen sevap katlanır.
Zarfın kıymet ve değeri mazrufu da derinleştirir ve daha kıymetli hale getirir.
Aynı şekilde Arafat'ta, Kabe'de, Mescid-i Nebevi'de veya Mescid-i Aks'da yapılan ibadetler sahibine başka mekanlarda yapılanlardan daha fazla sevap kazandırır.
Bu mekanlara ait değer içinde yapılan amellere de akseder.
Yapılan ibadetler zarfın kıymetinden ötürü kabul referansı alır.
Yukarıdaki hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere Cenabı Hakk'ın bu tür mübarek gecelerde insanlara farklı bir bakışı, farklı bir muamelesi vardır.
Teşbihte hata olmasın sultanlar tahta çıktıklarında çevresindekilere ulufe dağıtırlar.
Bunu yaparken de liyakate bakmazlar.
padişahın tahta çıkma törenine iştirak eden herkese mutlaka bir şeyler verirler.
İyi kötü herkes padişahın dağıttığı ulufeden istifade eder.
Bunun gibi mübarek gün ve geceler de Cenabı Hakk'ın rahmetine açık öyle ufuklardır ki Allah bu gecelerde liyakate bakmadan kendisine yönlenen herkesi rahmet ve mağfiretine mazhar kılabilir.
Mübarek gün ve geceler hakkında kullanılan isimlerin de onlara yüklenen mana ile yakından alakası vardır.
Bu geceleri hakkıyla değerlendiren bir insan isimlerin delalet ettiği müsemmaya nail olabilir.
Mesela Allah'a sağlam bir şekilde teveccüh eden ve ibadet-i taatle ona yaklaşmaya çalışan biri Miraç gecesinde manevi bir miraca mazhar olabilir.
Beraat gecesinde günahlarından temizlenip Allah tarafından beraatını alabilir.
Kadir gecesinde kadri kıymetini yükseltebilir.
Cenabı Hak bu gecelere ayrı bir hususiyet bahşettiğine göre bize düşen vazife de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktır.
Başka gecelerden farklı olarak bu gecelerde daha fazla ibadet-i taate yönelmek ve bu mübarek zaman dilimlerini en verimli şekilde değerlendirmek suretiyle ahiretimizi mamur etmeye çalışmalıyız.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu gecelerde çok fazla namaz kılmalı, ibadet etmeli, Cenabı Hakk'ı tazimü tebcilde bulunmalı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e bol salat selam getirmeliyiz.
Gönülden Allah'a teveccüh ederek, yüreğimizin sesini dillendirerek dua dua yalvarmalıyız.
Özellikle Ümme-i Muhammed'e çok dua etmeliyiz.
Kısacası bu mübarek gecelerdeki fırsatı kaçırmama adına geceyi ibadetle, Kur'an'la, duayla, zikirle ihya etmeye çalışmalıyız.
Gerekirse gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak, heyecanları diriltecek programlar yapmalıyız.
Fakat umumi programların yanında mutlaka tek başımıza Allah'a teveccüh etmeli, içimizi dökmeliyiz.
Öte yandan bela ve musibetlerin defü ref olması ve gaye-i hayal haline getirdiğimiz meselelerin gerçekleşmesi adına hacet namazı kılmalı, hacet duası yapmalıyız.
Hacet namazını kıldıktan efendimizden gelen hacet duasını okuduktan sonra ellerimizi açıp bizim için en önemli şeyler nelerse onları rabbimizden istemeliyiz.
Bazıları Allah'tan hayırlı bir evlilik, hayırlı bir evlat, huzurlu bir yuva, işlerinde muvaffakiyet, mal mülk gibi şeyler isteyebilir.
Bunları istemenin dince hiçbir mahsuru yoktur.
Sadece kendini düşünen ve dünyevi düzeninin ahenk içinde gitmesini arzu eden insanları da kınamaz ve bunlara kaybetmiş insanlar olarak bakamayız.
Bir de himmeti ali yüce ruhlar vardır.
Onların bu tür şahsi ve dünyevi istekleri yoktur.
Bütün talepleri bütün Müslümanlar ve topyekün insanlıkla alakalıdır.
Bu ufkun genişliği, himmetin yüceliği, vicdanın enginliği ile ilgili bir meseledir.
Bu tür enginliklere açılmak mümkünken insan darlığın kurbanı olmamalıdır.
Yüce himmet sahibi insanlar bu gecelerde ellerini kaldırıp Allah'ım ne olur bizim kalplerimizi tevhit eyle.
Bizleri duygu ve düşünce birliğine ulaştır.
Derbederliğimizi izale ederek bize yeniden ayağa kalkma imkanları lütfeyle.
Ümmeti Muhammed'i içine düştüğü sefalet ve perişanlıktan halas eyle.
Ruh-u revan-i Muhammediyi dünyanın dört bir yanında şehbal açtır ve bizleri de bu mukaddes vazifede istihdam eyle.
Yeni bir diriliş için bizim canlarımız bir maya olacaksa şu seccadeden kalkmadan canımızı al derler.
Allah hepimize böyle bir ufka ulaşmayı nasip eylesin ve bizleri himmeti ali olanlardan kılsın.
Son bir husus olarak şunu da belirtmek gerekir ki bu tür gecelerin feyiz ve bereketinden istifade edebilmek için bazı gereklilikler vardır.
İnsanın Allah'ın bu gecelerde ekstra bir teveccühü ve umumi bir rahmet tecellisi olduğuna liyakate bakmaksızın bu gecelerde kendisine teveccüh eden herkesi rahmet ve mağfiretiyle kuşatacağına inanması, heyecanla şahlanması ve affedileceği beklentisiyle Allah'a yalvarıp yakarması gerekir.
Fetret devrinde mi yaşıyoruz? Hiç kimsenin nasıl öldüğünü bilemeyiz.
Hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi bazıları mümin olarak doğar, mümin olarak yaşar fakat kafir olarak ölür.
Bazıları da kafir olarak doğar, kafir olarak yaşar fakat mümin olarak ölür.
En küçük iyilikleri bile zayi etmeyen ve rahmeti gazabından önde olan Allah Teala başka bir dine mensup olarak doğan ve kendi dinine bağlı yaşayan bazı kimselerin de yapmış oldukları bir kısım iyiliklerden ötürü son demlerde gözlerini İslam'a açabilir ve onlara Müslüman olarak ölmeyi ve öylece ahirete yürümeyi nasip edebilir.
Öte yandan hayatını mümin olarak geçiren bazı kimseler de imanlarındaki zafiyet ve bir kısım hata ve günahları sebebiyle Allah muhafaza son demlerinde imanlarını kaybedebilirler.
Dolayısıyla biz hiç kimsenin nasıl öldüğünü de öldükten sonra nasıl bir muamele ile karşılaşacağını da kesin olarak bilemeyiz.
Bilemediğimiz için de bir şahıs hakkındaki nihai hükmü Allah'a bırakırız.
Fetret dönemi insanları.
Bu gibi konuları ele alırken İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi alimlerin fetret dönemi ile ilgili yorumlarını akıldan çıkarmamak gerekir.
Malum olduğu üzere onlar insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in insanlığa gönderilişinden sonra da fetret dönemi olabileceği kendilerine hüvviyet-i asliyesiyle orijinal hakiki haliyle İslam mesajı ulaşmamış insanların da Allah katında fetret dönemi insanlarının tabi tutulduğu muameleye tabi tutulabileceğinin üzerinde dururlar.
Maalesef İslam günümüzde akla, mantığa, vicdana ve duygulara hitap eden bir din gibi sunulmuyor.
İyi bir temsil ortaya konulamadığı gibi temsilde devamlılık da sağlanamıyor.
Tabiri caizse meyhane ile cami arasında gelgitler yaşayan kalabalıklar söz konusu.
Hidayete eren insanlar varsa bu tamamen Cenabı Hakk'ın bir lütfu.
Yoksa hakikati arayan, Müslümanlığı araştıran insanlar bizi gördüklerinde yürüdükleri yoldan gerisin geriye dönebilir.
İşte bütün bunlar da zihin karışıklığına sebep oluyor.
Günümüzde bazı kimselere fetret zamanı insanı nazarıyla bakılsa yeridir.
Bu gerçek ölen kişilerin akıbeti hakkında kesin hüküm vermekten bizi men eder.
Fakat her fırsatta küfrünü ortaya koyan, onu kendince ilmi kaidelere dayandıran ve onun bayraktarlığını yapan insanları bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir.
Bununla beraber dinde zahire göre amel etmenin bir esas olduğu unutulmamalıdır.
Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağımız için zahire nazaran görünene bakarak insanların Müslüman olup olmadıklarına hükmederiz.
Ölenlere de buna göre muamele yaparız.
Bir insan Müslüman olarak yaşamışsa ve son anına kadar da onunla ilgili bu bilgimizi değiştirecek bir durumu olmamışsa, öldükten sonra onu İslami hükümlere göre teçhiz-üf eder ve Müslüman mezarlığına defnederiz.
Bir insan Allah'ı inkar ederek öbür aleme yürümüşse muamelemiz de buna göre olur.
Evlat yakın veya dostlarının küfür üzere öldüğünü bildikleri bir kişi hakkında inanmadığı rahmet ve mağfireti dilemeleri doğru olmaz.
Gayrimüslimler hakkında af talebi.
Bir insanın kafir olarak öldüğünü bildiği bir kişi için Allah'tan aff ve mağfiret dilemesi arzu ve hissiyatını Cenabı Hakk'ın bu konudaki muradının önüne geçirmesi demektir.
imansız olarak ölen, ahirete imansız olarak intikal eden biri hakkında şefaat etme, Allah'tan aff ve mağfiret dileme veya hüsnü şehadette bulunma caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ömrü boyunca kendisine destek çıkmış ve hiçbir kötülüğü dokunmamış amcası Ebu Talip için bunu yapardı.
Kur'an-ı Kerim şu ayetiyle müşrik olarak ölen kimseler hakkında aff ve mağfiret dilemeyi kesin bir üslupla yasaklamıştır.
leh enneh kafir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra yakını bile olsa müşriklerin affedilmelerini istemek ne peygamberin ne de müminlerin yapacağı şeydir.
Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'in Hz.İbrahim Aleyhisselam hakkında vermiş olduğu bilgiler de meselenin iyi anlaşılması adına oldukça önemlidir.
Kur'an Hz.İbrahim'in babası için ettiği şu duaya yer verir.
VF li innehu minin.
Babamı da bağışla.
O yolunu kaybetmiş, dalalete sapmıştı.
Şu ayette ise Hz.İbrahim'in daha sağlığındayken babası için istiğfarda bulunma sözü verdiği beyan buyurulur.
Selamün aleyke sefir leke rabbi innehu biyeyim babasına şöyle dedi: "Sana selam olsun.
Senin için rabbimden bağışlanma dileyeceğim.
Çünkü o bana karşı pek lütufkardır.
Tevbe suresinde yer alan şu ayet-i kerime Hz.İbrahim'in müşrik olarak ölen babası hakkında yaptığı istiğfarın önceden verilmiş bir söze dayandığını, bununla birlikte babasının durumu kendisine zahir olduktan sonra istiğfadan vazgeçtiğini anlatır.
İbrahim'in babası için af dilemesi ise sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu.
Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca onunla ilgisini kesti.
Gerçekten İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.
Ölçü merhamet-i ilahiyedir.
Bu tür konularda bir taraftan dinin muhkem hükümlerine bağlı kalmaya, diğer yandan doğru bir üslup kullanmak suretiyle insanları rencide etmemeye ve kırmamaya çok dikkat edilmesi gerekir.
Anne babası veya yakın akrabaları İslam'la şereflenmemiş insanların yanında konuşurken hassas olmak zorundayız.
Hatta onlar Allah'ı tanıyarak, ona iman ederek ahirete intikal etmişlerse onun engin rahmetinden öyle ümit ediyoruz ki o bunu da zayi etmeyecektir gibi kayıtlı ve temkinli ifadelerle hem gerçeği ifade edebilir hem arzu ve isteklerimizi izhar edebilir hem de insanların gönlünü alabiliriz.
Sonuç olarak bu gibi durumlarda Allah'tan istenmeyecek şeyleri isteyerek birilerine cennette yer hazırlayarak ona karşı saygısızlık etmemeye dikkat etmeliyiz.
Akıbetini bilemediğimiz bu gibi durumlarda Allah'ım falanı cennetine koy, Firdevsinle sevindir gibi şeyler söyleyecek olursak muradımızı murad-ı ilahinin yerine koymuş oluruz.
En güzeli bu gibi konularda dinin ortaya koyduğu hükümlerin ötesine geçmemek, meseleyi Allah'a havale etmektir.
Şunu unutmamalıyız ki Allah bizden çok daha şefkatli, daha merhametlidir.
Hazreti Pir'in de belirttiği gibi merhamet-i ilahiyeden daha fazla merhamet merhametsizliktir.
Himmeti dağıtmama.
Bazen hayal, merak vehimlerimizle var olan musibetleri ikileştiriyor, daha da büyütüyor ve altından kalkılamaz hale getiriyoruz.
Böylece henüz maruz kalmadığımız bela ve musibetlerin de endişesini yükleniyoruz.
İşin içine endişelerimiz, merak ve korkularımız girdikçe musibet daha bir derinleşiyor, katmerleşiyor.
Zannediyorum bu pek çoğumuzun en büyük problemlerinden biridir.
Oysa ki Bediüzzaman Hazretlerinin Hastalar risalesinde dediği gibi bütün enerji ve gücümüzü, irade ve azmemizi halihazırdaki problemlerle baş etmeye sarf etsek nice hadisenin üstesinden gelebiliriz.
Fakat himmetimizi dağıtıyoruz.
Yarın ne olacak, öbür gün ne olacak diyerek enerjimizi endişelerle tüketiyoruz.
Geçmişi düşünmekten, gelecekle uğraşmaktan bir türlü bugüne odaklanamıyor ve halihazırda yapılması gereken işleri ihmal ediyoruz.
Halbuki geçmiş ve gelecekle ilgili düşüncelerimiz mücerret bir hayalden ibarettir.
Biri geçmiş gitmiş diğeri henüz gelmemiştir.
Hayalle hakikati birbirine karıştırıyor.
Sabır ve enerjimizin üçte ik'sini hayal peşinde tüketiyor ve bu yüzden de boş yere ızdırap ve sıkıntımızı arttırıyoruz.
Hazreti Piri Mugan yukarıdaki izahları insanın maruz kaldığı hastalık ve musibetlerle baş edebilmesinin yollarını anlattığı yerde zikretmektedir.
Hastaları geçmiş ve geleceğin elemini sırtına yüklenmemeleri, boş yere sabır gücünü tüketmemeleri konusunda uyarır.
Allah'ın insana verdiği sabır ve dayanma gücünün içinde bulunduğu hastalık ve sıkıntıların üstesinden gelmeye yeteceğini ifade eder.
Aynı durum içtimai problemler için de geçerlidir.
İnsan şahsıyla ilgili meselelerde olduğu gibi içtimai problemlerde de himmetini maruz kaldığı olaylara yoğunlaştırmalıdır.
Geçmişten ders ve ibret almak önemli olsa da sürekli bunları hotlatarak yeni yeni problemlere sebebiyet verilmemelidir.
Gelecek için mutlaka planlarımız olmalı.
Ancak geleceğin muhtemel problemleri tüm gücümüzü, kuvvetimizi tüketip bizi halihazıra sabredemeyecek hale getirmemelidir.
Mesela haçlı saldırıları iki asra yakın bir süre İslam dünyasının altını üstüne getirmiş ve bu coğrafyada çok derin krizlere sebep olmuştur.
Filistin ve Mısır gibi İslam dünyasının en önde gelen bölgeleri kuşatılmış, tahrip edilmiş ve bu yüzden de büyük acılar yaşanmıştır.
Biz oturur kalkar bunları konuşur ve bunları bize reva gören insanların torunlarını suçlarsak hem boş yere enerjimizi tüketmiş ve içimizdeki öfkeyi uyandırmış hem de onlarla aramızdaki diyalog köprülerini yıkmış oluruz.
Geçmişteki olumsuz hadiseleri dirilmemek üzere toprağa gömmeyi ve üzerine de kocaman kayalar koymayı bilmek gerekir.
Bu geçmişte yaşanan olaylardan ders çıkarmayalım anlamına gelmez.
Bir daha aynı sıkıntıları yaşamama, aynı delikten sokulmama adına elbette bunlardan ibret alınmasını bilmeliyiz.
Ne var ki bunu yaparken yeni düşmanlar icat etmemeye, yürüdüğümüz güzergah emniyetini ihmal etmemeye de dikkat etmeliyiz.
Önemli olan geçmişe ağıt yakmak veya muhtemel acılardan endişe etmek değil, bugün yapılması gereken işleri yapabilmektir.
Esasen gelecek de buna göre şekillenecektir.
Mevcut problemlerin üstesinden nasıl gelebilir? yürüyüşümüzü nasıl hızlandırabilir ve üst üste yaşanan vesayetlerden nasıl kurtulabiliriz? İşte asıl üzerinde durulması gerekli olan konular bunlar olmalıdır.
Müslümanlar olarak tarihi bir vebalden sıyrılmak ve içtimai günahlardan kurtulmak istiyorsak himmetimizi dağıtmadan ve güzergah emniyetini tehlikeye atmadan yol almak zorundayız.
Sürekli humurdan yürür.
Konuşurken düşünür.
Düşünürken konuşursanız istemeyerek de olsa her köşe başında karşınıza çıkacak bir gul yabani ihdas etmiş olursunuz.
Yürüdüğünüz yolun emniyetini kendi elinizle ihlal etmiş ve şartları ağırlaştırmış olursunuz.
Bu sebeple sürekli bela ve musibetlere maruz kalınan günleri konuşmaktan kaçınmak gerekir.
Üstelik bu daha önce de işaret edildiği üzere sizin akli ve mantiki dengenizi bozacak, yok yere sizde stres ve gerilim oluşturacaktır.
Bugüne ait yapmanız gereken işlerinizi etkileyecektir.
Yaşadığınız her olumsuzluğu hatırladıkça moraliniz bozulacak, motivasyonunuz düşecek ve vazifelerinizi tam eda edemeyeceksiniz.
Bu sebeple sürekli bu tür olumsuzlukları deşmekten hizmet adına bir yararı olmayan hatta yararından da öte zararı olan bu tür meseleleri konuşmaktan uzak durulmalıdır.
Bunlarla meşgul olacağınıza geçmişte yaşadığınız olumsuzlukları bir daha yaşamama adına gerekli tedbirleri almalı, buna göre stratejiler oluşturmalısınız.
Onlara karşı kapıları kilitlemeli, panjurları kapamalı, ayar düşüncenin içlerinize nüfus etmesine meydan vermemelisiniz.
Art niyetli insanların deme damara nüfus etmemeleri, kanınızı emmemeleri, damarlarınızı koparmamaları için yapılması gereken olan her şeyi yapmalısınız.
Öyle bir temsil ortaya koymalısınız ki haliniz size zulmedenlerde dahi pişmanlık hissini titiklesin.
Gelip sizden özür dilesinler.
Yoksa külhan beyi gibi konuşmanın, insanları tahrik etmenin, rencide etmenin, onlarla dikleşmenin kimseye bir faydası dokunmaz.
Bilakis dikleşme karşı dikleşmelere sebep olur.
Bence dikleşeceğinize dik durunuz.
Hakikatlere karşı saygılı olunuz.
Onların da sizin saygınızdan nasiplerinin olacağını unutmayınız.
Çünkü her insan potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır.
Kur'an-ı Kerim kul ehlel kitabi il kelimetin beynen ve beynek illallah ve bihiillah.
De ki: "Ey ehli kitap, gelin müşterek şu değerimizde bir araya gelelim.
Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim.
Ona hiçbir şeyi şerik koşmayalım.
Allah'ı bırakıp da kullarını rab edinmeyelim buyurmak suretiyle hasımları bile yumuşatan bir üslup ortaya koyuyor.
Onların ruhlarına nüfuz ediyor.
Kendi incelik ve zerafetini onların kalbine boşaltıyor.
Böylece onlarda da bir yumuşamanın meydana gelmesini sağlıyor.
Toparlayacak olursak geçmiş ve gelecekteki olumsuz hadiseleri düşünmeden, sabır gücünü dağıtmadan halihazırdaki işlerimizi yapmaya çalışmalıyız.
Geçmiş çok sisli dumanlıydı.
Ortalık kurt ulumalarından, çakal seslerinden, köpek havlamalarından geçilmiyordu.
Bunlardan çok bizar kalmıştık.
Gelecekte de bu böyle devam edecek.
mülahazalarıyla moral ve motivasyonunuzu bozup kuvve-i maneviyenizi kıracağınıza bütün himmet ve iradenizi mevcut hale teksif etmeli.
Günün işlerini çözüme kavuşturmalı.
Geçmişte fevd edilenleri telafi etmeli ve gelecekle ilgili plan ve projeler yapmalısınız.
Üç talihsiz
Soru:
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde anne baba hakkını gözetmeyen, ismi şerifi anıldığında kendisine salavat getirmeyen ve Ramazan'ı hakkıyla değerlendirmeyenlerin hüsranda olduklarını belirtmektedir.
Bu üç hususun özellikle zikredilmesinin hikmeti neler olabilir?
Cevap:
Soruda bahsedilen hadis-i şerif farklı şekillerde rivayet edilmiştir.
Bazı rivayetlerde bu sözleri Cebrail Aleyhisselam'ın söylediği ve Peygamber efendimizin de tasdik ettiği nakledilir.
Söz konusu rivayetlere göre bir seferinde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hutbe vermek üzere minbere çıkarken farklı basamaklarda üç defa amin der.
Bu durum Allah Resulünün her hareket ve sözünü dikkatle takip edip anlamaya çalışan sahabenin gözünden kaçmaz ve hikmetini sorarlar.
O da şöyle buyurur.
O esnada Cebrail Aleyhisselam geldi ve anne babasının ihtiyarlık vakitlerine yetişmiş ama anne baba hakkını gözetmemiş.
Onlara iyi bakarak Allah'ın merhamet ve mağfiretini yakalama fırsatını değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun.
Burnu yere sürtülsün dedi.
Ben de amin dedim.
Cebrail, "Ya Resulallah, bir yerde adın anıldığı halde sana selatü selam getirmeyene de yazıklar olsun." dedi.
Ben de amin dedim.
Ve son basamakta Cebrail yine Ramazan'ı itirak etmiş halde Allah'ın mağfiretini kazanamamış, affü mağfireti bulamamış kimseye de yazıklar olsun dedi.
Ben de amin dedim.
Hadisin diğer bir rivayetinde ise bu sözler doğrudan Allah Resulüne nispet edilir.
Yanında ismim anıldığı halde bana salavat getirmeyen kimseye yazıklar olsun.
Ramazan ayına girdiği halde mağfirete mazhar olmadan Ramazan'dan çıkan kimseye de yazıklar olsun.
Anne ve babası yanında ihtiyarlamasına rağmen onları razı etmediğinden dolayı cennete giremeyen kimseye de yazıklar olsun burnu sürtülsün.
Hadis-i şeriflerde geçen rağime enfuhu ifadesi Arapçada bir deyimdir.
Bu tür deyimleri başka bir dile tercüme etmek ve o dildeki tam karşılığını bulmak kolay değildir.
Ragime fiiliyle aynı kökten gelen ragam sözcüğü toz toprak anlamına gelir.
Ragime enfuhu burnu toprağa sürtülsün şeklinde bir anlam taşır.
Türkçemizde de benzer şekilde kullandığımız bu deyim zelil ve perişan olmak demektir.
İnsan bunlara karşı alakasız kalıyor, kendisini kıymetler üstü kıymete ulaştıracak, böylesine kıymetli vesileleri değerlendirmiyorsa esasında kendi burnunu kendisi yere sürtüyor demektir.
Önüne serilen fırsatları kaçıran böyle birinin ahirette burnu yere sürtülür.
Nebi-i Ekrem efendimiz yukarıdaki ifadeleriyle müminleri ikaz ediyor ve onlardan akıllarını başlarına almalarını istiyor.
Efendimizin bu ifadeleri ümmetine karşı şefkatinin onların uhrevi saadeti elde etmeleri istikametinde gösterdiği gayretin bir tezahürüdür.
Arapçada bir kaderil keddi tükesebali diye bir söz vardır.
Yani çekilen sıkıntı ve meşakkat ölçüsünde yüce makamlar elde edilir.
Herhangi bir meselede ne kadar sıkıntıya maruz kalır, ne kadar zorlanır, ne kadar terler, ne kadar karın ağrısı çeker, ne kadar şakkaklarınızı zonglatırsanız muvaffakiyete o kadar yakın olursunuz.
uhrevi amellerde de o kadar çok sevap kazanırsınız.
Bu haddi zatında kolay işleri yaparken bile mutlaka kendinizi zorlayın, ekstra meşakkatlerin altına girin demek değildir.
Bilakis sizi zorlayacak olan üstesinden gelinmesi kolay olmayan işlerin size çok sevap kazandırabileceğini maddi ve manevi muvaffakiyetlere, zirvelere ulaşmanın farklı mahrumiyetlere katlanmayı gerektirdiğini anlatır.
Anne baba hakkına riayet.
İnsanın anne babasının rızasını kazanması, kılık yararcasına onların haklarına riayet etmesi hiç de kolay değildir.
Anne baba da evlatlarına karşı cebri ve fıtri, zorunlu ve yaratılıştan gelen bir şefkat ve merhamet hissi vardır.
Allah onları adeta çocuklarına şefkat duymaya mecbur etmiştir.
Bir insan bütünüyle dejenere olmamış ve vicdanı tefessüh etmemişse, bozulmamışsa evladına karşı merhametli olur.
Evladını dünyaya getirdiği andan itibaren onun üzerine titrer.
Onun sağlık ve selameti adına her tür zorluğa göğüs gerer.
Bütün meşakkatlere katlanır.
Ne var ki evlatlar anne babalarına karşı aynı duygulara sahip değildir.
Bu yüzden Kur'an-ı Kerim ısrarla anne babaya itaat etme ve onların haklarını gözetme üzerinde durur.
Halbuki Kur'an'da evlada karşı merhametli olmayı emreden herhangi bir ayet yoktur.
Çünkü evlada karşı merhamet zaten insan tabiatında mündemiç olan bir duygudur.
Kur'an insan fıtratının bir gereği olarak ortaya konulan bu davranışları fıtrata havale ederken tabiatın tezahürü olarak ortaya çıkmayan meselelerde tahşidatta bulunur.
Nitekim çocuklarını ihmal eden veya onlara kötü muamelede bulunan anne babaların sayısına nispetle anne babasının bakımını aksatan, onlara kötü muamelede bulunan çocuk sayısı çok daha fazladır.
Bu sebeple Kur'an farklı ayet-i kerimelerde Allah'a kulluktan hemen sonra anne babaya iyi davranmayı emretmiştir.
Mesela Nisa suresinde şöyle buyurulur.
Yalnız Allah'a ibadet edin.
Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Anne babaya da güzel muamele edin.
İsra suresinde de anne baba hakkına şöyle vurgu yapılır.
Rabbin şöyle buyurdu Allah'tan başkasına ibadet etmeyin ana babalarınıza da güzel muamele edin.
Şayet onların ikisinden biri ya da her ikisi birden yaşlılık zamanlarında senin yanında bulunurlarsa sakın onlara hizmetten yüksme.
Öf bile deme.
Onları azarlama.
Onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.
Görüldüğü üzere Cenabı Hak her iki ayet-i kerimede de kendisine kulluk yapılmasını emrettikten sonra anne babaya ihsanda bulunmayı yani iyilik yapmayı ve civan davranmayı emretmiştir.
İkinci ayet-i kerimede anne babaya karşı örf demek gibi küçük bir olumsuz fiil dahi yasaklanmak suretiyle konunun hassasiyeti ortaya konulmuştur.
Zira bir fiilin en azı dahi yasaklanmışsa ötesi çok daha büyük bir günahtır.
Anne babasına karşı öf bile dememesi gereken bir insanın onlara karşı sesini yükseltmesi, üzerlerine yürümesi, onlara el kaldırması onu ciddi bir veballe karşı karşıya bırakacaktır.
ayet-i kerime bir taraftan anne babaya karşı iyilik yapmayı emrederken diğer yandan onlara karşı küçük büyük her türlü kötü muameleyi yasaklamıştır.
Anne baba hakkına dair daha birçok ayet ve hadis vardır.
Bütün bunlara bakıldığında iki şey göze çarpar.
Birincisi onların hakkını ödemenin zorluğu.
İkincisi de bu zor vazifeyi yerine getirmenin Allah katında ne kadar önemli ve değerli olduğudur.
Eğer bir kişi Allah'ın bu konudaki emrine riayet ederek anne babasının üzerine titrer ve onlara ihtimam gösterirse kazancı da o nispette büyük olacaktır.
Ayetin Allah'a ubudiyetin hemen peşi sıra anne babaya ihsanı emretmesi de bunu gösterir.
İşte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de yanında ihtiyar anne babası bulunmasına rağmen onları razı etmediğinden dolayı cennete giremeyen kimseye yazıklar olsun buyurmak suretiyle bu hakikate işaret etmiştir.
Yani bir taraftan anne babanın rızasını kazanmayı cennete girmenin önemli bir vesilesi olarak zikretmiş, diğer yandan da böyle bir fırsatı kaçıran bir insanın ahirette nasıl zelil ve perişan bir hale düşeceğine dikkat çekmiştir.
Allah Resulüne selatü selam.
Hadiste zikredilen diğer bir mesele selatü selamdır.
Peygamber efendimiz yanında ismim anıldığı halde bana salavat getirmeyen kimseye de yazıklar olsun buyurmak suretiyle bunun önemini ifade etmiştir.
Her bir selatü selamla birlikte efendimizin şefaat makamı da genişlemekte ve daha çok kişiyi şumulüne içine almaktadır.
Yine hadislerden öğrendiğimize göre onun şefaati büyük günah işleyenlere bile ulaşacaktır.
İşte biz efendimize ettiğimiz dualarla bir taraftan onun şefaatini celbetmiş, diğer yandan da onun makam-ı mahmudu ihraz buyurması, şefaat-i kübra sahibi olması ve şefaat ufkunun genişlemesi için talepte bulunmuş oluyoruz.
Malum olduğu üzere bir şeye vesile olan da onu yapan gibi sevap kazanır.
Selatü selamlar vesilesiyle onun şefaat alanı genişlediği ve daha çok insan bundan istifade ettiği için aslında salavat getiren kişi bir yönüyle hem kendisi hem de başkaları için bir zemin oluşturmuş.
kendisinin de içine gireceği bir atmosfer hazırlamış ve affedilme adına önemli bir yatırım yapmış olur.
Bu sayede o ahirette günahlarıyla huzura çıktığında Peygamber Efendimiz Allah'ın verdiği şefaat selahiyetiyle onun elinden tutacak ve sahil-i selamete çıkaracaktır.
Öte yandan insanlığın iftihar tablosuna sallallahu aleyhi ve sellem selatü selam getirmenin bizzat Allah'ın emri olduğu unutulmamalıdır.
Innallahe ve melaiketeh yusall alen nebi.
Ya eyyüellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslime.
Muhakkak ki Allah ve melekleri o şanı yüce peygambere hep selat, rahmet ve sena ederler.
Ey iman edenler! Siz de ona selat edin ve tam bir içtenlikle selam verin.
Dolayısıyla efendimize salatü selam getiren bir insan aynı zamanda Allah'ın emrine uymuş ve ona teveccüh etmiş olur.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki insanlığın iftihar tablosuna selatü selam getirmek müminler açısından vefanın bir gereğidir, bir borçtur.
Çünkü biz varlığı onun sayesinde doğru okuyabildik.
Rabbimizi onun sayesinde doğru tanıyabildik ve ona nasıl kulluk yapacağımızı da yine onun rehberliğinde öğrendik.
Bu sebeple meseleye sadece dille efendimizin adını zikretme şeklinde bakmamak gerekir.
Ona selatü selam getirme o kadar önemlidir ki biz namaz gibi farz bir ibadetin içinde bile bunu yapıyoruz.
Meseleye bütün bu açılardan bakıldığında bunu ihmal eden bir kişinin neyi ihmal ettiği, ne gibi kazanımlardan mahrum kaldığı çok daha iyi anlaşılacaktır.
Biri bin yapma mevsimi Ramazan.
Peygamber efendimizin hadiste zikrettiği son grup Ramazan ayını hakkıyla değerlendirmeyenlerdir.
Ramazan ayına girdiği halde günahlarını bağışlatmadan Ramazan'dan çıkan kimsenin de burnu sürtülsün.
Ramazan ayının her bir günü belki her bir dakikası çok büyük kıymet ifade eder.
Onun saatlerini, dakikalarını, saniyelerini hakkıyla değerlendirebilen bir insan Allah'ın rahmet ve mağfiretine nail olur.
Bu yönüyle Ramazan ayına 11 ayın sultanı denilmiştir.
Biz de zamanın altın dilimi diyoruz.
Ramazan-ı şerif Cenabı Hakk'ın ümmeti Muhammed'e büyük bir lütfudur.
Allah'ın bu aydaki lütuflarını tahta çıkan padişahların karşılıksız dağıttıkları ulufelere benzetebiliriz.
Nasıl ki padişahlar ulufe dağıtırken kadrü kıymete bakmaksızın herkese bir şeyler verirler, Cenabı Hakk'ın bu aydaki rahmet ve mağfiret tecellileri de herkesi kuşatır.
Ramazan ayının kendine mahsus bir derinliği vardır.
Fakat onun bu derinliğinin anlaşılması biraz da insanın kendi derinliğine bağlıdır.
İnsanın derinliği ona da derinlik katar.
Biz hiç kimsenin ibadet-i taatini hafife alamayız.
Bir insan ihlaslı ve samimi ise riya ve süma için başkaları görsün, duysun diye ibadet yapmıyorsa kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, kalktığı sahurların, eda ettiği teravihlerin, okuduğu hatimlerin, verdiği zekat ve sadakaların sevabını kat alır.
Bunun yanında Ramazan'ı şuurlu bir şekilde idrak eden, gafletten uzak ve bilerek yaşayan bir insanın ondan istifadesi ise çok daha farklı olacaktır.
O meseleyi daha da ileri götürmüştür.
Ulufe-i ilahiyenin herkese açık olduğu böyle bir ganimet mevsimini neden dolu dolu değerlendirmeyelim? Maalesef günümüzün Müslümanları bu gibi konularda oldukça talihsizdir.
Talihsiz bir dönemin talihsiz Müslümanlarıyız.
Beslenme kaynaklarından mahrum yetişiyoruz.
Aile, sokak, mektep, mabet verilmesi gereken değerleri vermiyor.
Bu kurumlar çocukların terbiye edilmesi, bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi noktasında gerekli şeyleri yapacak kabiliyette değildir.
Aile çok cahil, sokak çok insafsızdır.
Cami formalitelerin icra edildiği ve ciddi bir donukluğun yaşandığı mekan haline gelmiştir.
beslenme kaynaklarının hepsinde kısırlaşma olduğu, memeler süt vermeyi kestiği için Müslümanlığı dolu dolu yaşayamıyor.
Onu gerektiği ölçüde duyamıyoruz.
Metafiziğe açılamıyor.
Kalp ve ruhun hayat derecelerine yükselemiyoruz.
Böyle bir açlıkla Ramazan'ı duymamız da zor görünüyor.
O halde ne yapmalıyız? şekil ve formatlarla oynayarak, gerekirse kendi aramızda bir mukavele imzalayarak nispeten Ramazan'ı daha derin şekilde değerlendirmenin yollarını arayabiliriz.
Gelin bu Ramazan'da şu kadar Kur'an okuyalım.
Onu aramızda müzakere edelim.
Teravihi hatimle kılalım.
Teravih aralarında gürül gürül salatü selamlar getirelim.
Veya cevşen ve evrad-ı kutsiye gibi duaları okuyalım.
Hacet namazı kılalım.
ve ümmeti Muhammed'e dualar edelim diyebiliriz.
Böylece farklı argümanları değerlendirmek suretiyle evde, sokakta, camide, mektepte yeterince beslenemeyen insanları kısmen de olsa rehabilite edebilir, onların dini daha canlı yaşamalarını sağlayabiliriz.
Ramazan'da biri bin yapma biraz da bizim ceht ve gayretlerimize bağlıdır.
Ramazan'a Kur'an ayı denmesi itibariyle bu ayda bir kere daha Kur'an'a yönelmeliyiz.
Özellikle İslam dünyasının hiç olmadığı kadar Kur'an'dan koptuğu ve ona karşı yabancılaştığı bir dönemde yeniden ona yönelmeliyiz.
Maalesef çokları Kur'an'ı okuyor ama anlamıyor.
Onun özüne nüfuz edemiyor.
Arka planını göremiyor.
Maksatlarına vakıf olamıyor.
Biz ona ne kadar teveccüh edersek o da o nispette kapılarını bize açacak.
Bir güneş gibi kalp ve ruhlarımızı aydınlatacaktır.
Allah'ın murad-ı sübhanisini ve nübüvvet hakikatinin özünü içinde taşıyan bu mübarek kitaba karşı alakasız kalmamalıyız.
Biz ona ne kadar önem verir, alaka duyarsak ondan istifademiz de o nispette fazla olacaktır.
Biz yeniden Kur'an'la buluşur ve onu bayraklaştırırsak Allah da bizi bayraklaştıracak, sürüm sürüm olmaktan kurtaracaktır.
Kısacası ne yapıp edip Ramazan ayını çok verimli ve kazançlı bir şekilde değerlendirmenin yollarını aramalıyız.
Bir kimse böyle bir ganimet ayının kıymetini bilemiyor, bu ayın fazilet ve bereketinden hissedar olamıyor ve günahlarından sıyrılamıyorsa onun kaybı büyük demektir.
Daha doğrusu her saat ve dakikası altın kıymetinde olan böyle bir zaman dilimini değerlendiremeyen Allah'ın adeta yağmadır alan alsın dediği ulufe-i sübhaniyelerine karşı alakasız kalan, bu aydaki ilahi ihsanlara karşı vurdum duymaz davranan bir insan kendi kendisinin burnunu yere sürtüyor demektir.
Altınların, zebercetlerin dağıtıldığı bir yerde bakırcılar çarşısına giderek bakır toplayan bir insana başka ne denir ki? Onu gören en şefkatli, en insaflı ve vicdanı en geniş kişi dahi yazıklar olsun sana demekten kendini alamayacaktır.
İman ve ızdırap. Youtube
Dertsizlik ve ızdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş büyük bir afet, musibet yoktur.
Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki iman etmeyen, sırat-ı müstakimden sapan haşin ve hırçın insanların perişan hallerini kendi derdimiz gibi içimizde duyabilelim.
Yanlış anlaşılmasın.
Bunun manası gidin ve suni olarak kendinizi ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir.
Bilakis ben iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı bütün insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum.
Kastettiğim dünyevi acı, kayıp ve mahrumiyetlerden hasıl olan ızdırap değil, kalbin gölgesinde ve ruh enginliğinde bir hayat yaşamaktan hasıl olan ızdıraptır.
Izdıraplı bir insan olayım diyerek ızdırap sahibi olunmaz.
Bu kendi başına hedef haline getirilecek ve talep edilecek bir mesele değildir.
Bilakis inanmaya bağlıdır.
İmanın tabi neticesidir.
Öteki alemin ifade ettiği mananın önemini kavramakla alakalıdır.
Allah'la irtibatı güçlü olan, imanda yakine ulaşan bir insan bütün mahlukata karşı öyle bir şefkat besler ki suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile onun kalbi tir tir titrer.
Ayağının altında ezilip ölen bir böcek karşısında tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı hisseder.
Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişaf etmiş bir müminin insanların cehenneme yuvarlanması karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.
İman zaafı yaşayan Allah'a pamuk ipliği ile bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık yaşayanların bunu anlaması çok zordur.
Böyleleri kurtulamazlar mı? Elbette kurtulabilirler.
Allah bizim gibi taklidi imanın pençesinden kurtulamamış dertsiz ve ızdırapsız nicelerini cennete koyabilir.
Bu başka bir meseledir.
Biz insan-ı kamil olmaktan, imanda tahkike ulaşmaktan ve bunun ızdırabını duymaktan bahsediyoruz.
İşte bu yönüyle ızdırap Allah'a yürekten inanmışlığın tezahürüdür.
halisane bir duruşun ifadesidir.
Bazen olur ki ızdırap belli bir seviyenin insanları için aynı lezzet, lezzetin kendisi haline gelir.
Kişi çektiği ızdıraptan ruhi ve manevi bir haz alır.
Fakat bir müminin hayatını böyle bir lezzete de bağlamaması gerekir.
Bediüzzaman Hazretleri iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani şeklinde bir sıralamadan bahsediyor.
Zahiren bakıldığında zevk-i ruhainin bir hedef olarak gösterildiği zannedilebilir.
Oysa ki insan belirli bir seviyeden sonra havas-ı zahire ve batinesinde ruhi bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke bağlamamalıdır.
İman, ubudiyet, marifet ve muhabbetin Allah'ın hakkı bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları hiçbir şekilde maddi ve manevi bir karşılığa bağlamamalıdır.
Zira bu Allah'a karşı hak iddiasında bulunma manasına gelebilir.
Dolayısıyla hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.
Sahabeyi durup dinlenmeden Allah yolunda koşturan onların bu dert ve ızdıraplarıydı.
İlah-i kelimetullah mülahazalarıydı.
Ebu Eyyup El-Ensari Hazretleri ızdırapsızlığın ve çilizliğin bir nevi ölüm olduğunu bildiği için ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul önlerine gelmişti.
Onun gibi yaşlı ve hasta niceleri de kendilerini bineklerinin üzerine bağlatmış ve öğle sefere çıkmışlardı.
Çünkü onlar rablerinin adını aleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'den bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi.
Ondan tevarüs ettikleri anlayış ve felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı.
Böyle bir yolda katlanacakları meşakkatin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde geri döneceğine inanmışlardı.
çok iyi inanmış, işin hakikatini anlamış, Kur'an'ı ve sünneti derinliğiyle kavramış, Allah'a aşk-ı iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve ötelere açık yaşamışlardı.
Biz de Kur'an okuyoruz, kitaplar mütalaa ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz.
Muhtemelen sahabe kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, Allah'ı bilmek için bu kadar malumata ne lüzum var derlerdi.
Çok sağlam inanmışlardı.
Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi.
Dünyanın hiçbir döneminde ümmilikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez.
Cahiliyeden çıkmış insanlar insanlığın iftihar tablosunun arkasında yerlerini aldıktan sonra kendilerini bulmuş, duymuş ve doğru okumuşlardı.
Marifet ve muhabbet adına amudi dikey bir yükseliş yaşamış, öbür alemleri net görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı.
Günümüzde onların yaşadıkları hayatın öşrünü, onda birini bile yaşayamadığımız için ne onların duyduğu ızdırabı ne de zevk-i ruhaniyi takdir edebiliyoruz.
Bizde gevezelik ve ukalalık çok fazla.
İş konuşmaya geldiğinde eşimizi, dengizi göstermek çok zor.
Demagoji ile ikna edemeyeceğimiz insan yok.
Fakat çoğu defa kendimizi anlatıyoruz.
Sahabe bizim bu halimizi görseydi Allah bu insanlar ne konuşuyorlar böyle? Bu meseleleri bu kadar uzatmanın ne lüzumu var? Allah bez baki heves der ve halimize şaşırırlardı.
İllaki onlarla kendimizi mukayese edeceksek şöyle diyebiliriz.
Bir tarafta tabanın talihsiz insanları, diğer yanda tabanın mümtaz simaları.
Allah'ın rahmetinden ümidim çok fazla olduğu için kendimin bile cennete gireceği ümidiyle yaşıyorum.
Kendi hakkımda böyle bir ümit beslediğime göre başkaları hakkında halli böyle düşünüyor ve yapılan amellerin keyfiyetine göre açılan cennetin sekiz kapısı var.
Birinden giremezsek belki öbür kapısından gireriz diyorum.
Fakat bu halimizle bizi oraya koyarlar mı koymazlar mı emin değilim.
Kimse hakkında tanu teşnide bulunmaya hakkımız yok.
Herkes kendi haline bakmalıdır.
Hayatımda kaç defa ümmeti Muhammed'in derdi için gece başımı seccadeye koyup bir saat ağladım.
İnsanları imanla buluşturma adına nasıl bir cehdü gayret içindeyim.
Herkes kendine bu tür sorular sorup insanlığını bunlarla tartabilir.
Mübalağa yapmıyorum.
Zira bir kişinin imanının kemali mahlukata şefkati ölçüsündedir.
Bir insanın başkalarını Allah'la buluşturma, onlara efendimizi tanıtma konusundaki azmi, kararlılığı, cehdi, heyecanı ve ızdırabı ne kadar derinse insanlığı da o kadar derin demektir.
Elbab-ı basiret size baktığı zaman bu zaviyeden bir değer atfeder.
Siz kendinizi nasıl gösterirseniz gösterin, ne tür başarılara imza atarsanız atın, kaç tane okul açarsanız açın, asıl kamet-i kıymetinizi belirleyecek faktör imanınızdır.
Allah'la münasebetinizdir ve bunlara bağlı olarak ortaya koyduğunuz mahlukata duyduğunuz şefkatiniz, ızdırabınız, derdiniz ve heyecanlarınızdır.
Kur'an Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmeti için duyduğu ızdırabı bu söze inanmıyorlar diye arkalarından bakıp neredeyse kendini helak edeceksin sözleriyle ifade ediyor.
Aynı şekilde efendimiz aleyhissalatu vesselam da emrolunduğun gibi dost doğru ol ayetine işaretle Hud suresi saçımı ağırttı buyuruyor.
Asrı saadetteki ciddi açılımın arkasında başta Allah Resulünün sonrasında da adım adım onu takip eden sahabe-i kiramın derdi, ızdırabı, Müslümanlığı dost doğru yaşamaları vardı.
Kısacası bir insanın Allah'la irtibatı, imanı, marifeti, insanlığa yüce hakikatleri duyurma istikametindeki heyecanı, çektiği dert ve duyduğu ızdırabı ne kadarsa çevresinde meydana getireceği etki ve vesile olacağı açılım da o kadar olacaktır.
En nihayetinde mesele iman-ı kamile, ihlas-ı etemme, yakin-i tamme, marifet ve muhabbetteki derinliğe, aşk-u iştiyaktaki samimiyete dayanır.
Siz bu alanlarda derinleşirseniz meydana getireceğiniz dalgalanmalar da o ölçüde büyük olur ve dünyanın dört bir yanına ulaşır.
Günümüzün en önemli meselesi günümüzde sosyal, siyasi ve iktisadi hayatta yaşanan çalkantıların büyüklüğüne rağmen bence insanlığın asıl problemi iman problemidir.
İslam dünyasının yanı sıra Hristiyan ve Yahudi dünyasında da ciddi bir iman krizi yaşanmaktadır.
Maksadım kimseyi hafife almak, kimsenin imanını sorgulamak değil, bilakis içinde yaşadığımız şartların gözden geçirilmesidir.
Hepimiz çevremize bakalım.
Acaba Allah'ı görüyor gibi ibadet eden veya onun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden kaç insan vardır? Mesela İslam dünyasındaki 1,5 milyar Müslümanın 100 milyonunun hayatını ihsan ve mürakabe şuuruyla yaşadığını iddia edebilir miyiz? Haksız yere aldığı bir arpanın bile hesabını verme derdiyle yaşayan kaç hassas insan vardır? Her mesini Cenabı Hakk'ın murad-ı sübhanisine bağlayan, hayatını onun emri dairesine götürmeye azmetmiş, onun hoşnutluğunu kazanmadan başka bir hedefi olmayan Müslüman sayısı kaçtır? İşte günümüz insanlığın asıl problemi budur.
Esasen pek çok problemimizin temelinde de bu inanç zaafımız vardır.
İnsanlık yaratıcısını bulamadığı, hedefini doğru tayin edemediği ve vahiye kulak veremediği için komünizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm gibi farklı farklı sistemlerin izimlerin arkasından koşuyor.
yaşadığı krizlerden kurtulmak, dertlerine çözüm bulmak adına ızdırapla bunlara başvuruyor.
Fakat teşebbüsleri çoğu zaman falso ile neticeleniyor.
İşte komünizmin akıbeti revaşta olduğu dönemde kitlelere en mükemmel sistem olarak sunulmuş olsa da hakimiyeti uzun sürmemiştir.
Çünkü insan tabiatına zıttır.
İnsanlar kapitalizmin, feodalizmin, daha farklı baskı rejimlerinin insafsızlığından ve sömürüsünden bıktıkları için bir de bunu deneyelim demişlerdir.
Fakat orada da huzur olmadığını yaşayarak anlamışlardır.
Halbuki işin başında insanlık adına atılan adımların istikbal vadedip etmediği, insanların buna ne kadar rıza ve sabır gösterecekleri çok iyi hesap edilmelidir.
Ayrıca teklif edilen sistemlerin uzun ömürlü olacağına ve insanlar tarafından hüsnü kabulle karşılanacağına kanaat getirmeden yola çıkmamalı, maceraya girilmemelidir.
Komünizmin revaşta olduğu yıllarda İslam dünyasında da İslam sosyalizmi kitapları yazıldı.
İlim ve itirakine güvendiğim insanlar bile bu konuda kalem oynattılar.
Bazıları Müslümanlığın kapitalizmden ziyade komünizme yakın olduğundan bahsetti.
Oysa ki arada bir kısım ortak paydaların bulunmasından yola çıkarak semavi bir dini iktisadi bir sistemle kıyaslamak fevkalade yanlıştır.
Her şeyden önce İslam inanma, Allah'la irtibat, peygamberi ve ilahi vahiyi kabul etme, tevhit, ubudiyet ve haşir gibi esasların üzerine oturur.
Siz meseleyi sadece ekonomik açıdan ele alırsanız hata edersiniz.
Böyle bir kıyaslama yapılacaksa bile bir kısım şart ve kayıtlar düşülerek yapılması gerekir.
Bunun yanında kimileri de hiç sorgulama yapmadan kendini Batı hayranlığına kaptırdı.
Kimileri tarihsellik iddiasıyla Kur'an'ın muhkem hükümlerini ihmal etti.
Kimileri de Kur'an'ı modern bilimlere koltuk değneği yapmaya kalktı.
Kendi kaynaklarımızı özümseme.
Günümüzdeki problemler Müslümanların kendi kaynaklarına, değerlerine ve miraslarına karşı yaşadıkları güven kaybının bir neticesidir.
Bu yüzden yeni alternatifler aramaya başlamış, lüks ve fantezilere girmişlerdir.
Yarın da benzeri sıkıntılarla karşılaşabiliriz.
Bunun adı bugün komünizm, kapitalizm veya liberalizm olur.
Yarın bunların yerini daha başka izin ve ideolojiler alır.
Kitleler bir de bu sistemi deneyelim diyerek yerleşik düzenlerini bozup yerine yenilerini getirebilirler.
Esasen bütün bu karmaşıklık ve karışıklıkların üstesinden gelmenin yolu tahkiki imandan geçer.
Kur'an ve sünnete çok iyi inanıp güvenmeliyiz.
İlahi vahiye dayanmayan beşeri sistemleri ise kuşkuyla karşılamalı, vahiy kıstasına dayandırmadan kabul etmemeliyiz.
Kendi kaynaklarımızı iyi özümsediyseniz yeni fikirler karşısında sarsıntı yaşamazsınız.
Bunları Kur'an ve sünnet filtresinden geçirdikten sonra alacağınızı alır, bırakacağınızı bırakırsınız.
İlahi vahyi kendinize rehber edinirseniz doğu ve batıda çok büyük görülen insanların bile eserlerini kritik ederek okur.
Bazen onların ne büyük hatalar yaptıklarını görür ve hayret edersiniz.
Kendinize has ölçü ve kriterleriniz varsa farklı fikirler sizin yolunuzu değiştiremez.
Çünkü onları ölçüp tartabilirsiniz.
Kendi blokajınızı oluşturduktan sonra onun üzerine her ne yapacaksanız yaparsınız.
Fakat temel referanslarına karşı şüphe duyan, onlarla irtibatı zayıf olan ve bu konudaki bilgisi yetersiz kimseler farklı arayışlara girebilir ve sapmalar yaşayabilirler.
Özellikle aydın ve entelektüellerin kendi kültür değerlerimize gönülden bağlanmaları ve bunlara sahip çıkmaları çok önemlidir.
Çünkü kitleler elit sınıfın arkasından koşar, farklı vesileler değerlendirilerek onların kendi kaynaklarımıza vakıf olmaları ve Allah'la güçlü bir münasebet tesis etmeleri sağlanabilirse onlar aracılığıyla kitlelerin lüks ve fantezilere kaymalarının önüne geçilmiş olur.
Aksi takdirde onlar her yeni lezzetlidir fehvasınca ortaya atılan yeni bir kısım fikirlerin sistemlerin cazibesine kapılabilirler.
En akıllı insanlar bile bu konuda aldanabilir.
Bu sebeple mutlaka toplumun aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.
Belki bulunduğumuz yerlerde mevcut imkanlarımız buna el vermeyebilir.
Sesimiz cılız çıkabilir.
Fakat bize düşen vazife acizliğimize ve zaafımıza bakmadan toplumu aydınlatma konusunda elimizden gelen gayreti ortaya koyabilmektir.
bilemeyiz.
Allah bizim cılız sesimize tesir lütfeder de böylece başkalarını düşünmeye sevk edebiliriz.
Bazen de bizimle aynı kulvlarda yürüyen başka insanlarla ele omuz omuza verir ve böylece daha güçlü bir ses haline gelmeye, daha inandırıcı projeler gerçekleştirmeye çalışırız.
Birlikte teşkil ve tertip edeceğimiz farklı aktivitelerle insanlığın önüne yeni düşünce ufukları açabiliriz.
mükerrem olarak yaratılan ve sürekli kemali arayan insanoğlunu insan-ı kamil olmaya yönlendirebilir.
Ondaki potansiyel bir kısım nüvelerin inkişaf etmesine vesile olabiliriz.
Bunları yaparken de başkalarını endişeye sevk etmeme adına niyet ve düşüncelerimizdeki samimiyet ve duruluğu her fırsatta ifade etmekten geri durmayız.
Her defasında Cenabı Hakk'ın rızasına kilitlendiğimizi, say ve amellerimizle onu elde etmeye çalıştığımızı belirtiriz.
Onun berisinde yer alan her şeyi elimizin tersiyle ittiğimizi, rıza-ı ilahi yanında dünya sultanlığının dahi gözümüze çok küçük göründüğünü, bu yüzden de bu tür şeylerden sarfı nazar ettiğimizi ifade ederiz.
Hizmet-i imaniye davası.
Biz Allah'ın hoşnutluğunu elde etmeyi, onun yüce adını bayraklaştırmaya, muhtaç sinelere duyurmaya bağlamışız.
Gönlümüzün ilhamlarını mayalayarak, çoğaltarak bütün insanlığın gönlüne boşaltma peşinde koşuyoruz.
Bunun yanı sıra bütün ülkelerin silahlanma yarışına girdiği ve türlü türlü vahşetlerin sergilendiği bir dönemde insanlığın diyaloğa, sevgiye, paylaşmaya ve uzlaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor.
Dünyamızın sulh ve selametini bunda görüyoruz.
Bu yüzden de insanlığa insanca yaşama yollarını göstermeyi Allah'a imanın bir gereği sayıyor ve kendimize vazife biliyoruz.
Dünyayı bir cennet koridoru haline getirmenin yolunun paylaşmadan ve uzlaşmadan geçtiğine inanıyoruz.
Bu yüzden bu duygu ve düşüncelerimizi herkese ulaştırmak istiyoruz.
İnsanlık buna ne ölçüde sahip çıkar, bu fikirleri ne ölçüde inkişaf ettirir, ne ölçüde uygulamaya sokar bilemiyoruz.
Bu onlara kalmış bir meseledir.
Bizi alakadar etmez.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki biz başkalarıyla aramızda diyaloğu köprüleri kurmak suretiyle onlardan da alacağımız değerler olduğuna inanıyor ve kendimizi bundan mahrum bırakmak istemiyoruz.
Ne cimrelik yaparak sahip olduğumuz değerlerden ve muktesebattan, kazanımlardan başkalarının mahrum kalmasına ne de başka kültür ve medeniyetlerin sahip olduğu güzelliklerden mahrum kalmaya gönlümüz razı olur.
Evet, evvel ahir duygu ve düşüncemiz budur.
Fakat bazı paranoyak ruhlar bunlara hiçbir zaman inanmayabilirler.
Ne yaparsak yapalım ikna olmayacak insanlar var.
Cennete bir merdiven koysak ve onlar da kendi gözleriyle cenneti görseler yine de acaba öbür tarafta görmediğimiz bir çukur var da bunlar bizi oraya mı atmak istiyor? diyerek yaptığımız işi kuşkuyla karşılayacak ve ucunda cennet bile olsa koyduğumuz merdivenden çıkmak istemeyeceklerdir.
Bu tür mütemerrit inatçı insanlar hiçbir devirde eksik olmamıştır.
Bundan sonra da olmayacaktır.
Ne düşmanların düşmanlığını ne de hasetçilerin hasedini önlemeye gücümüz yeter.
Yapılabiliyorsa onların tesir alanları daraltılmaya çalışmalı.
Fakat onlara bakarak asla vazifeden dur olmamalıdır.
Gıpta damarını tahrik etmeme.
Soru:
Kendilerini durak bilmeden başkalarına hak ve hakikati anlatmaya adamış gönüller vazifelerini yaparken hiç kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek için nelere dikkat etmelidir?
Cevap:
Biz herkese gönlümüzü atsak, sürekli sevgi ve hoşgörüden bahsetsek de içe daireler halinde düşmanlığa kilitli bir kısım hasım cephelerin bulunduğunu göz ardı etmemeliyiz.
Siz yönetime talip olmadınız.
Hükmetme arzusuna kapılmadınız.
Dünya hükümranlığında gözünüz olmadı.
Allah oldurmasın.
Gel gör ki bütün dertleri dünya olan insanlar sizi anlamayacaktır.
Hatta sevgiyle insanların kalplerini yumuşatma, birlikte yaşama kültürü geliştirme, farklı toplum kesimleri arasında sulh ve barışı tesis etme gibi en masumane faaliyetlerinize bile tepki gösteren ve onların önünü almak için arkanızdan iş çeviren insanlar olacaktır.
Kin ve düşmanlığa kilitlenmiş bu türden insanların hedefi haline gelmeme adına çok dikkatli olmak zorundasınız.
Onların dikkatini üzerinize celb edecek iddialı söylem ve fiillerden uzak durarak çok fazla gürültü patırtı çıkarmayarak hareketi sesin önünde götürerek her defasında niyet ve hedeflerinizdeki duruluk ve samimiyeti dile getirerek kısmen de olsa onlardan gelecek zararların önüne geçebilirsiniz.
Bunların yanında bir de sizinle aynı kıbleyeye yönelen, başınız sizinle secdeye koyan, aynı safta omuz omuza duran bazı müminlerin de hazımsızlığı ve çekememezliği söz konusu olacaktır.
Sizi kendilerine rakip görecek, ortaya koyduğunuz hizmetler karşısında neden biz değil de onlar diyecek ve yürüdüğünüz yoldan sizi alıkoymaya çalışacaklardır.
Allah yolunda koşturan adammışların yürüdükleri yolu emniyet altına alma adına bu tür haset duygularının da farkında olmaları ve bunlara karşı tedbirlerini almaları gerekir.
Bu hususta yapılması gerekenlerin en önemlilerinden biri şudur.
Hz.Pirin ortaya koyduğu ölçüler içinde tabiiyeti idare edilen konumunda olmayı sebebi mesuliyet ve haar olan, insanın üzerine ağır sorumluluklar koyan metbuiyete, idareciliğe tercih edip bu tür olumsuz duyguların önüne geçme adına iki adım geriye çekilebilmek.
Halk yolunda sayu gayret gösteren herkesi alkışlama ve takdir etme de bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeridir.
Evet, Herkesin yaptığı güzel işleri hayırlı hizmetleri saygıyla karşılamalı.
Bunların hiçbirini hafife almamalıyız.
Hatta Allah ebeden sizden razı olsun.
Bugüne kadar yaptığınız işlerle bir çığır açtınız.
Arkadan gelenlerin yürüyebileceği güzergahlar oluşturdunuz.
ve bize de bu yolda koşma imkanı verdiniz diyerek kendi yaptığımız hizmetlerde bile onların bir payı bulunduğunu görmeli ve vurgulamalıyız.
Bırakalım haset, çekememezlik ve hazımsızlık gibi insanlar arasındaki ilişkileri yıkıcı ve tahrip edici bir kısım negatif duyguları haddi zatında sakıncasız gibi görünen tenafüsten, hayırda rekabet ve gıptadan bile uzak durmaya çalışmalı.
Müminler arasında bu tür duyguların dahi uyanmasına meydan vermemeliyiz.
Çünkü gıpta haset ile hem huduttur, sınırdır.
İnsan hiç farkına varmadan birinden öbürüne geçebilir.
Onda var, bende de olsun düşüncesi bir anda bende yok, onda da olmasın veya bende olsun ama onda olmasın şekline dönüşebilir.
Böyle bir haset duygusuna müptela olan insanın Allah muhafaza kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, yaptığı hayır ve hasenatın hepsi kül olup savrulabilir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi hasedin de iyilikleri yiyip bitireceğini söyler.
Bu sebeple farklı meşrepten birisi bana gelip hocam Allah sizden razı olsun.
Açtığınız okullarda, yaptığınız faaliyetlerle, kurduğunuz hoşgörü ve diyalog platformlarıyla çok güzel hizmetler yapıyorsunuz." dediğinde her seferinde cevabım şu olmuştur: "Estağfirullah! Siz Allah'ın inayet ve keremiyile ülkedeki genel havayı yumuşattınız.
Olumlu bir atmosfer oluşturdunuz.
Sizin sayenizde karlar, dolular rahmet yağmurlarına dönüştü.
Biz de oluşan bu olumlu atmosferi değerlendirmeye çalıştık.
Devlet erkanından birileri yapılan hizmetleri takdir ettiğinde mukabelem bundan farklı olmamıştır.
Her defasında onlara teşekkür etmeyi, duayla mukabelede bulunmayı ve onların ortaya koydukları güzellikleri nazara vermeyi kendi kendime vazife bildim.
Bunların mümkün olmadığı durumlarda da meseleyi Anadolu halkına mal etmeye çalıştım.
Topyekün bir milletin sahip çıktığı hizmetleri belirli şahıslara mal etmenin mahsurlarını anlattım.
Bütün bunlar hakikatin ifadesi olmakla birlikte hortlaması mümkün olan bir kısım negatif duyguları bastırma, insanların gıpta damarlarını tahrik etmeme adına da ayrıca önemlidir.
Mümin insaflı olur.
Mümin insaflı ve kadirşinas insandır.
Yapılan en küçük iyilikleri dahi unutmaz, görmezden gelmez.
Ehli dalalet ve ehli küfrün yaptığı gibi koca bir milletin desteğiyle hasıl olan güzel işleri sahnede gözüken bir şahsa veya gruba mal etmez.
Mal edip başkalarının hak ve hukukunu gaspetmez.
Özellikle enaniyet ve egoizmin kabardığı ve köpürdüğü bir dönemde ortaya konulan bu tür hakestçe tavırlar oluşması muhtemel hazımsızlıkların önüne geçecek ve olumsuz duyguları tadil edecektir.
Farklı meşrep ve mezhepten insanları takdir etmeyi sadece onlarla karşılaşmaya ve onlar tarafından takdir edilmeye de bağlamamalıyız.
Diyelim ki bir yerde bir konferans vereceğiz.
sempozyum tertip edeceğiz.
Mutlaka sözü başkalarının ortaya koyduğu güzelliklere de getirmeli.
Yapılan hayırlı faaliyetleri alkışlamalıyız.
Hatta meseleyi sadece takdirde de bırakmamalı, elimizden geliyorsa onlara destek olmalı, yardım etmeliyiz.
Hükümdarların liyakate bakmadan herkese ulufe dağıtması gibi olumlu hareket eden hiçbir kimse, hiçbir grup bizim maddi manevi desteğimizden mahrum kalmamalıdır.
Biz bu civan mertliği ortaya koyabilirsek hasede giden yolların önüne bariyerler koymuş olacağız.
Bütün vesile ve imkanları değerlendirerek dini-i mübini İslam'a hizmet etmek, kendi kültür değerlerini bütün muhtaç sinelere duyurmaya çalışmak, insanlığı sulh ve selamete çağırmak bir müminin gaye-i hayali olmalıdır.
Fakat o kendini bu hedefe götürecek güzergahın emniyetini sağlamaz.
Önüne çıkabilecek gulabanileri hesaba katmaz.
yaptığı hizmetleri onları tahrik etmeme ve üzerine saldırtmama esasına bağlı götürmezse farkına varmadan kendi inandığı davasına ihanet etmiş olacaktır.
Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin gösterdiği şu ölçüye riayet etmek çok önemlidir.
Ey ehli hakikat ve tarikat, hakka hizmet büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza gibidir.
O defineyi omzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar.
Kıskanmak şöyle dursun.
Gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirane alkışlamak lazım gelirken nedendir ki rekabetkarane o hakiki kardeşlere ve fedakar yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlas kaçıyor.
Ne acıdır ki bazı kimseler burada ifade edilen inceliği ve ölçüyü koruyamadıklarından sevap kazanma kuşağında günah kazanıyorlar.
Birlik ve beraberlik içerisinde arıza ve problemlere sebebiyet vermeyecek şekilde kardeşleriyle birlikte koşacaklarına, koşup sevabı birlikte paylaşacaklarına, sevabın hepsi bana gelsin, onlara gitmesin mülahazasına girerek yaptıkları hizmetleri kirletiyorlar.
Maalesef bu konuda çok defa istikamet çizgisi korunamıyor.
Başkalarının elde ettikleri başarı ve muvaffakiyetler karşısında kıskançlık ve haset duyguları işin içine giriyor.
Halbuki bütün bunlar Allah'ın fazlu ihsanıdır ve o fazlını lütfunu dilediğine verir.
Sui misal emsal olmaz.
Başkalarının yukarıda bahsettiğimiz incelikleri kavrayamaması, bu konuda durması gerekli olan yerde duramaması bizim de aynı şekilde davranmamıza gerekçe oluşturmaz.
Sui-i misal emsal olmaz.
Nasıl olsa bu mesele değerden düştü diyerek biz de başkalarına karşı saygısızlığa giremeyiz.
Kimse bu konuda üzerine düşeni yapmasa bile biz bu ölçüleri korumak zorundayız.
Allah herkesi kendi davranışlarından hesaba çekecektir.
Burada ifade ettiklerimiz insaf ve vicdan sahibi kimseler hakkında geçerlidir.
Küfür, dalalet, ilhat ve tahribe kilitlenmiş kimselere gelince siz ne yaparsanız yapın onları tatmin edemez.
Onların şerlerinden emin olamazsınız.
Kabil' bir şey anlatmak, Firavun'a söz dinletmek mümkün değildir.
Bunu da bir realite olarak kabul etmek gerekir.
Yolun çetin olanını seçmişsiniz.
Çünkü siz tamir ve islah peşinde koşuyorsunuz.
Tahrip kolaydır.
Bir şeyleri kısa zamanda yıkıp devirebilirsiniz.
Fakat yıkılan şeyleri tamir etmek, tekrar hüvviyet-i asliyesine kavuşturmak uzun zaman ve büyük gayretler gerektirir.
Ayrıca siz Allah rızasını kazanma, onun adını her yerde bir bayrak gibi dalgalandırma, insanları sevgide bir araya getirme, kavgasız bir dünya inşa etme gibi meşru hedeflerin yanında kullanacağınız vasıtaların tamamının da meşru olmasına dikkat etmek zorundasınız.
Hiçbir zaman benim için önemli olan hedefime ulaşmaktır.
Ben oraya yürürken düşen düşsün, kapaklanan kapaklansın, kırılan kırılsın diyemez, makyavelis mülahazalarla hareket edemezsiniz.
Bir Müslüman katiyen böyle çarpık bir düşünceye sahip olamaz.
Hedef ne kadar mukaddes ve yüce olursa olsun makyavelist bir düşünceyle hareket ediyor ve gayrimeşru vasıtalara tevessül ediyorsanız bununla hedefinizin yüceliğini de yıkıp geçmiş olursunuz.
Bir müminin kullanacağı bütün yol ve vasıtalara din evet demeli.
Kur'an ve sünnet onay vermeli.
Selim akıl, hüşyar vicdan ve müstakim his de bunu doğru ve güzel bulmalıdır.
Müteyyiç fıtratlar ve dengeli hareket.
Bazı insanlar mütehiyyic, heyecanlı, coşkulu olurlar.
Hazreti üstat da kendini mütehiyy fıtratlar arasında görür ve bu tür fıtratların rahatının say ve cidde, çalışma ve mücadelede olduğunu ifade eder.
Mütehyyiç fıtratlar olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve hadiseler karşısında derin heyecan duyarlar.
Bunların tavır ve davranışları, hareket ve tepkileri çok defa başkalarına benzemez.
Mesela toplumun maruz kaldığı sıkıntı, bela, meşakkat ve musibetleri ruhlarında derinden derine duyar ve adeta bunlar karşısında hafakanlar geçirirler.
Başkalarına nazaran hassasiyet ve duyarlılıkları çok yüksektir.
Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir.
Zira bu insan tabiatı ile ilgili bir meseledir.
Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru olmayabilir.
Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir.
Bazılarının ise his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir.
Hatta öyleleri vardır ki cihan yansa onların umurlarında olmaz.
İslam dünyasının cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz.
Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde gamsız olan bu gibilere mukabil öncekiler havadan dahi nem kaparlar.
Kurak ağustos sıcağında dışarı çıksalar geriye ıslak dönerler.
Bütün bunlar fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.
Temkin ve teenni ile hareket.
Mütehyyiç ruhlar iyi mürşitlerin elinde terbiye gördükleri takdirde insanlık adına çok faydalı hizmetlerde bulunabilirler.
Çünkü onlarda sönmeyen, dinmeyen bir heyecan vardır.
Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya lokomotife ihtiyaç yoktur.
Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları zaten onları hayalini kurup mefkure haline getirdikleri hedeflere sevk edecektir.
Gamsız ve dertsiz insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur.
Bunun için ekstra gayret gerekir.
Hazreti Pir, hayatını miskin şekilde geçiren bu tipler için ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtılar.
Gelen neslin kapısında durmayınız.
Mezar sizi bekliyor.
Çekiliniz.
Ta ki hakikat-i islamiyeyi hakkıyla kainat üzerinde temevvütüsaz edecek olan nesli cedid gelsin.
Der Hz.Pir sürekli cedit, yeni ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur.
Kur'an'ı semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak.
Ona Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak.
Tamamıyla Allah'a mütevekcih ve adanmışlık ruhuyla inandığı meselelere sahip çıkan bir nesli-i cedid.
10 tane lokomotif bağlasanız bile yerinden kıpırtatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdum duymaz insanlara karşı da yukarıdaki şekilde fikir beyan etmiştir.
Bu itibarladır ki insanın mütehiyy fıtratlı ve hüşyar olması çok önemlidir.
Fakat bunun da kendine göre riskleri vardır.
Şayet bu tür insanlar duygularını akıl ve mantıklarıyla kontrol edemez ve şeri disiplinlerle bir çerçeveye oturtamazlarsa çok hata yaparlar.
Aceleci davranıp oyun bozarlar.
Hislerine yenik düşüp meşru çerçevenin dışına çıkarlar.
Dolayısıyla asıl önemli olan İmam Gazzali, İmam Rabbani ve Hz.Bediüzzaman gibi hem his ve heyecan hem de temkin ve teyakkuz insanı olabilmektir.
Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız.
Diğer yandan her şeyin bir vakti merhunu takdir edilmiş bir zamanı olduğunun farkında olacak zamanın hükmüne boyun eğecek soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi bileceksiniz.
Bir insan yoluna baş koyduğu mefkuresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa olsun şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gailer açabilir.
Dert ve ızdırap basiret ve ferasetle birlikte bulunmazsa bu durum insana büyük hatalar işletebilir.
Mütehiyy fıtratlar atacakları adımlarının önünü arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, antidemokratik çıkışlar yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler.
Tarihte bunun yığınla misali vardır.
Evet, Tembelliğin ve uyuşukluğun, durağanlığın ve humudetin ne insana ne de topluma faydası vardır.
İnsanların ne yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılmaları gerekir.
Samimiyet, heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir.
Ne var ki doğru adımlar atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz.
Bunların yanı sıra insan mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli.
Yeri geldiğinde hoşa gitmeyen bazı hadiseleri hazmetmesini bilmeli.
Sinesini geniş tutmalı.
planlı ve programlı hareket etmeli.
Vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.
Kısacası mümin denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir.
Yoksa İslam'ın ve insanlığın kaderi ile alakalı büyük meselelerde yapılacak yanlışlıklar hukukullah'a öyle bir tecavüz olur ki ahirette onun vebalini tartacak kantar yoktur.
Vicdanı engin sabır kahramanları insanla meşgul oluyor.
Ahlak ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini istiyor.
Hak ve adalet peşinde koşuyor.
Emri bil maruf nehyi anil münkeri kendinize vazife biliyorsanız bütün bunların kolay olmadığını ve bunların toplumda kabul görmesinin belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak zorundasınız.
vahiyle desteklenen ve fetan-i uzman sahibi olan Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in cahiliye insanının elinden tutup onları evci kemalat-ı insaniye, insanlığın en yüksek noktasına ulaştırması bile 23 senesini almıştır.
O bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvini emirlere uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir.
Eğer o her şeyi harikuladeler kuşağında götürseydi biz kimi örnek alacaktık? O bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki insanlığa ulaşacağını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.
Bir parmak işaretiyle ayı ikiye yaran, parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle 300 insanın karnını doyuran o nebiler serveri Allah'tan isteseydi bu surin kasidesinde dediği gibi Allah onun hatırına dağları altın yapardı.
Fakat efendimizin vazifesi bu değildi.
O Cenabı Hakk'ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil derinliği ile birlikte götürüyordu.
23 sene boyunca içinde hiç falsosu olmayan bir hayat yaşamıştı.
Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah'ın izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti.
Vahşi ve bedevi bir toplumdan medeniyet muallimleri çıkarmıştı.
Bizler de günümüz dünyasında varlığını devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz.
Gerçekten çözümü çok zor ve kompleks problemlerimiz var.
Bu problemlerin çözümünün aceleci fıtratlara tahammülü yok.
Bu gibilerin problemlerini halletmek için ortaya koyacakları her girişim yeni yeni problemler ortaya çıkarır.
İnsanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste fasolar yaşatır.
Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların fevkalade geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olması gerekiyor.
Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasın.
Mevcut imkan ve fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle planlı bir şekilde problemlerin üstesinden gelsinler.
Kur'an'a teveccüh ve ondan istifade yolları.
Soru: Hz. Kur'an'la nasıl doğru bir ilişki kurulabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?
Cevap:
Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey Kur'an'a ilk muhatap olan sahabe neslinin onunla nasıl bir münasebet kurmuş olduğuna bakmaktır.
Onlar Kur'an tilavetine çok önem veriyordu.
Bunun yanı sıra onun içerik ve anlamını anlamaya çalışıyor.
Anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, uyguluyor.
ilahi vahiyi vasıtasıyla murad-i ilahiyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyorlardı.
Aynı zamanda Kur'an'ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı haline getirmek için fevkalade bir performans sergiliyorlardı.
Sahabe efendilerimiz Kur'an'a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenabı Hakk'ın muradına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.
Murad-ı ilahinin keşfi.
Bir müminin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murad-i ilahiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır.
Bunu elde etmenin yolu ise Kur'an'dan geçer.
Allah nasıl bir fert ve toplum istediğini vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur'an cemaatinin özelliklerini yüce kitabında beyan etmiştir.
Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırmada, içtimai ve iktisadi hayatında Allah'ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi Kur'an'ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır.
Dolayısıyla mümine düşen vazife Kur'an'da yer alan ayat-ı beyyinatıyla Allah'ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda iman-ı fikirde bulunmasıdır.
Sahabe Kur'an'ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk haline gelmişti.
Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik Kur'an'la münasebetlerini de etkiledi.
Kur'an-ı mucizül beyan, kendisine karşı şeklen saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefe bulunulan bir kitap haline geldi.
Bunların hiçbiri aslında yanlış değildi.
Kur'an gerçekten de saygı duyulacak en mukaddes kitaptır.
Onu tilavet eden kimse Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in beyanıyla her harf için 10 sevap kazanır.
Bir Müslüman Kur'an'ın bereketine, feyzine inanır.
Onun nazarında Kur'an'ın ifadesiyle dağlar yerinden oynayacaksa Kur'an'la oynar.
Hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur'an'la savrulur.
Yer paramparça olacaksa Kur'an'la olur.
Bu onun Kur'an'a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.
Kur'an'ın lafzına duyulan saygı onu derinlemesini anlamanın önüne geçiyorsa ortada bir problem var demektir.
Bir Müslüman Kur'an'ı tilavet etmenin ona karşı fevkalade bir saygı göstermenin yanında onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir.
Kur'an'ın gönderilmesindeki ilahi maksat onun anlama cehdiyle tekrar berrar okunması ve didik didik edilmesidir.
Evet, Kur'an bize Allah'tan gelmiş bir mesajdır.
Bu ilahi mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mümin hem rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kainat kitabını doğru okur.
Çünkü Kur'an kainat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavli-i şarihi, bürhan-ı vaazıhıdır.
Aynı zamanda o kainatta olan hakikatleri bize anlatan belii bir lisandır.
Bu sebeple bize düşen vazife onun beyanını esas almak ve kainatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.
Kur'an-ı Kerim'i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en müstesna köşelerini asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz.
Bu yadırganacak bir durum değildir.
Çünkü bu Kur'an'a saygının bir ifadesidir.
Fakat iş burada kalmamalıdır.
Kur'an'a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz.
Bu eksik bir hürmettir.
Önemli olan onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir.
Hatta Kur'an'a duyulan şekli saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır.
Yoksa bu şekli saygı Kur'an'ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez.
hiçbir şey ifade etmez demiyorum.
Çok fazla bir şey ifade etmez.
Esasında bir dönemde insanlar Kur'an'ı anlayarak okudular.
Onun arka planına vakıf oldular ve onun rehberliğinde yollarını çizdiler.
Kur'an'a gerçekten değer vermenin ve saygı duymanın yolu da budur.
Fakat insanlar avamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvini emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur'an'dan da kopmaya başladılar.
Kur'an'a saygı sadece bir kültür olarak ve şekli yanıyla kaldı.
Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın bizden ne istediğini bilmiyorlar.
Kur'an'dan yola çıkarak ilahi maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar.
Halbuki Kur'an bunun için nazil olmuştur.
Her birimiz özellikle ihtisas alanlarımızın bize açtığı ufuktan da istifade ederek Kur'an'ı yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.
Gönülden Kur'an'a yönelme.
Evet, Kur'an bizlere Allah'tan gelen nurlu bir mesajdır.
O halde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak gerekir.
Kur'an herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır.
Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder.
Siz Kur'an'a ne kadar değer atfeder, ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz istifadeniz de o ölçüde olur.
Kur'an her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler.
İçinizde yeni bir şeyler akıtır.
Bir kısım kelimeleri telaffuz etmek sevap kazandırır ama buna hakkıyla Kur'an okuma denemez.
Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu unutmamalı.
Her şeyi onda bulacağınız inancıyla ona yaklaşmalı ve onu tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız.
Böyle yaparsanız Kur'an da hazinelerini size açar ve önemli hakikatler sunar.
Böyle gönülden bir yönelme olmazsa insan Allah muhafaza Kur'an okurken bile imtihan olabilir.
Kelam-ı nefsi ile indi mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz.
Cenabı Hakk'ın ilmi ezelisinden gelen ilahi kelamında kusur ve eksiklik olamaz.
İnsana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa bu onun zihni darlığı ve teveccüh eksikliği ile alakalıdır.
Güne bakan çiçekleri gibi siz Kur'an'a yöneldikçe onun fuzatından, feyizlerinden, şüalarından, ışıklarından ve renklerinden istifade edersiniz.
Ona sırtınızı dönecek olursanız Kur'an size kendini kapatır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.
Sıklıkla ifade edildiği gibi Kur'an'ı Arapçayı iyi bilenler değil Allah'a yakın olanlar anlar.
Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama ön yargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden ondan istifade edememişlerdir.
Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır.
Fakat nice ümmi kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür.
Mesela oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur'an okurlar.
Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları Kur'an'ı haşa ve kella bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır.
Çünkü Kur'an tabiri-i caizse kıskançtır.
Kendisine cömertçe açılmayanlara cevherlerini cömertçe dökmez.
Kur'an vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh edilip ihtiram gösterilmesini bekler.
Ancak bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.
Kur'an'ın evrenselliği, selef-i salihin Kur'an-ı Kerim'i çok güzel bir şekilde sağmış, ferdi, ailevi, içtimai, dünyevi ve uhrevi hayat adına ondan alınabilecek her şeyi almıştır.
Bir insan bugüne kadar Kur'an'dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa inşallah Cenabı Hakk'ın rızasını kazanır ve cennete girer.
Fakat bu Kur'an'dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez.
Bilakis pek çok ayet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder.
Allah'ın ayetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.
Hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni hadiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz.
Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur'an'a bakan insan aradığı cevapları onda rahatlıkla bulabilir.
Çünkü Kur'an ilmi ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüzi külli bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir.
Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman bunları görebilirsiniz.
Bu sebeple öncekiler ondan ne sağmış olursa olsunlar sizin hisseniz hala orada durur.
Şayet kemal ihtimamla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi ondan alabilirsiniz.
Fakat kibirlenir ve müstani bir tavır içinde olursanız o da size panjurlarını kapatır.
Bir insan Allah kelamını saygıyla okursa her harfi için 10 sevap kazanır.
Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle derinlemesine düşünerek durduğunda belki de kazanacağı sevap 10.000'e çıkar.
Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken şekli ve lafzi bir okumayla iktifa etmek du himmetliktir.
Kur'an aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır.
İnsan her okuduğu kelimeyi duymaya çalışmalıdır.
Arapça bilmiyorsa açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak ayetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır.
Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmalen de olsa anlasa onları daha farklı bir halavetle, zevkle okuyacaktır.
Kur'an-ı Kerim'e karşı derin bir tazim ve saygı duyar.
Tam bir teveccühle ona yönelir.
Gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz Cenabı Hakk'ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.
Kur'an nesli.
Allah ve varlıkla münasebetlerimizde doğru yerde durmak istiyorsak hakiki Kur'an nesli olmaya bakmalıyız.
Hakiki Kur'an neslinin özelliği Allah karşısında Allah'ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenabı Hakk'ın muradını ikame etmesidir.
Farklı bir tabirle Kur'an hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir.
Onlar Kur'an'ı hayatlarına hayat kılan insanlardır.
Nereden bakılırsa bakılsın her yanlarından Kur'an hakikatlerinin süzüldüğü görülür.
Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde Kur'an izleri vardır.
Sizi Allah kelamına götürürler.
Onları gördüğünüz zaman Allah'ı hatırlarsınız.
Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk-ü sefayı, dünya hakimiyetini değil Allah'ı hatırlatan kimselerdir.
Kur'an'ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık.
Kur'an'a karşı yabancılaştık.
Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi.
Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilahi beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı.
Bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz.
Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır.
Ramazan'da Kur'an'ı sadece lafza bağlı hatimle mukabeleyle yetinmemeli, mümkünse açıklamalı bir mealiyile birlikte mütalaa etmeliyiz.
Böylece Müslümanların kendilerine gönderilen yüce kitabın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız.
Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa avam halkta bile ciddi bir Kur'an kültürü oluşabilir ve böylece insanlar onu vicdanlarında daha derince duyarlar.
Kısacası bilmeyenlere Kur'an okumasını öğreterek, bilenlere ayetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur'an hakkında daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı aşk-u şevk uyandırmaya çalışmalıyız.
Hatta Kur'an'ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli.
Bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız.
Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfillerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur'an nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz.
Kur'an'a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere indirgemekten kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.
Yeni bir okuma usulü. Youtube
Birkaç yüzyıldan beri toplum olarak ilim ve fikir hayatında çok geri kaldık.
Bu yüzden sürekli geçmişteki başarıları anlatma ve onlarla teselli olma ihtiyacı hissediyoruz.
Bugünün dünyasında kendisiyle gurur duyacağımız ve kendimizi ifade edeceğimiz güzellikler olmadığı için sık sık geçmişin hülyalı dünyasına müracaat ediyor, seleflerimizin bilim ve kültür dünyasına yaptığı katkıları anlatıyoruz.
Anlatmalıyız da bunları görmezden gelmek doğru olmaz.
Fakat Yahya Kemal'in enfes tabiriyle kökü mazide olan bir ati olduğumuzu unutmamalıyız.
Geçmişte bunlar olduğuna göre gelecekte neden olmasın mülahazasıyla hareket etmeliyiz.
Geçmişin parlak günleriyle kendimizi avutmamalı, bugünü çok iyi değerlendirmek suretiyle geleceğin insanı olmaya çalışmalıyız.
İnkar eden kendi kökünü, çekirdeğini ve ağacını inkar etmiş olur.
Önemli olan bugünü çok iyi anlamak suretiyle geçmişin semeresini, meyvelerini, geleceğin nüvesi, çekirdeği haline getirebilmektir.
Yani dünü, bugünü ve yarını beraber duyma ve birlikte değerlendirmek gerekir.
Sürekli geçmişin mefahiriyle iftihar ettiğimiz, geçmişteki güzel şeyleri övdüğümüz halde bugünü değerlendiremez ve adım adım geleceğimizi inşa edemezsek kendi elimizle etrafımızda duvarlar örmüş ve kendimizi bu duvarların içine hapsetmiş oluruz.
Sonrasında da bugünün Müslümanlarının çokça yaptığı gibi hamaset destanları düzer dururuz da gelecek adına söyleyecek bir çift sözümüz olmaz.
Günümüzde çözüm bekleyen çok sayıda problemler var.
Zihinlerde din ve diyanet adına sürekli şüphe ve tereddüt oluşturuluyor.
Bunlarda dini altyapısı ve donanımı yeterli olmayan, kendi kaynaklarından yeterli ölçüde beslenemeyen genç nesillerin zihinlerini bulandırıyor.
Ortaya atılan sorulara ve şüphelere cevap verme konumunda bulunan insanların bile zihinleri çok karışık.
Güzel çalışmalar varsa da yeterli değil.
Oluşan yaralar, yapılan tahribat gerçekten çok büyük.
Çok sayıda insan inandığı değerler noktasında ciddi sarsıntı yaşıyor.
Toplumun idrak seviyesi çok düşük olduğu için tahrip de çok kolay oluyor.
Bediüzzaman Hazretleri yaşanan problemleri çok önceden sezen ve bunlara uygun reçeteler sunan çok büyük bir dimağdı.
Ne var ki biz onun geride bıraktığı asar-ı bergüzüidesini, seçkin eserlerini hakkıyla değerlendiremedik.
Bir hikmete binaen söyledi.
Aklınız almasa da ruh, kalp ve vicdanınız hissesini alır sözünü yanlış anladık.
Bu söz nice zaman beynimize kement vurdu ve biz de onun mahkumu olarak yaşadık.
Dolayısıyla menhül azbil mevruttan, tatlı su kaynağından hakkıyla istifade edemedik.
Onun derinliklerine açılamadık.
Ondan yola çıkarak içinde yaşadığımız çağın hastalıklarına uygun tedaviler geliştiremedik.
Duygu ve düşüncede yeni bir inkılaba ihtiyaç var.
Yeni bir düşünce tarzı, yeni bir üslup, yeni bir okuma şekli geliştirmeli.
Bugüne kadar bildiğimizi zannettiğimiz meseleleri yeniden ele almalıyız.
Haşiye ve şerhçilikten kurtularak, kopyala ve yapıştırlarla zaman kaybetmeyerek günümüze göre yeni teviller, yorumlar, açılımlar ortaya konulması gerekiyor.
Bize yeni bir can ve ruh getirecek olan şey işte budur.
Bugüne kadar çokça duyduğumuz ve bildiğimizi zannettiğimiz meselelerin bile maalesef arka planına vakıf değiliz.
Söz gelimi Hz.Pirin birinci sözde besmelenin hakikatine dair ifade ettiği sözlerini çoğumuz biliriz.
Hatta orada yer alan bazı cümleleri ezberlemişizdir.
Fakat orada anlatılmak istenilen hakikatleri ne kadar anladığımız, detaylarına ne kadar inebildiğimiz, arka planıyla ne kadar değerlendirebildiğimiz şüphe götürür.
Nice altın kıymetindeki hakikatler maalesef ülfet ve ünsiyetin kurbanı oluyor.
Bunu sadece Bediüzzaman'ın eserleri için söylemiyorum.
İmam Gazzali, İmam Maturudi, Iz ibn Abdisselam, İmam Rabbani gibi daha başka büyüklerin eserleri içinde aynı şeyleri ifade edebiliriz.
Bütün bunların üzerini örten gaflet perdesinin yırtılmasına ve eldeki mirasın bir kere daha keşfedilmesine ihtiyaç var.
Selef-i salihinin safiyane içtihatlarının bir kere daha gözden geçirilmesi, bunların günümüz dünyasının anlayışı içinde yeniden insanlığa sunulması gerekiyor.
Hatta bunlardan daha önce Kur'an-ı mucizül beyanın sanki yeni nazil oluyor gibi, sünnet-i sahiha sanki efendimizden aleyhissalatu vesselam yeni işitiliyor gibi bir kere daha değerlendirmeye alınması ve devrin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre onlardan yepyeni hakikatlerin çıkarılması gerekiyor.
Sahip olduğumuz değerlerin eskimediğini, eskimiş zannedilen şeylere bugünün insanının ne kadar muhtaç olduğunu, günümüze uygun farklı ve yeni bir üslupla bir kere daha ortaya koymak istiyorsak ciddi bir cehd ve gayret sarf etmemiz gerekiyor.
Bu meseleleri sadece halk seviyesinde ele almakla iktifa etmemeli, akademik seviyede çalışmalar da ortaya koyabilmeliyiz.
Bunun için akademiler ve buralarda araştırma yapacak çalışma grupları oluşturulmalıdır.
Bunların farklı alanlarda derinleşmeleri sağlanmalıdır.
Bu kadrolar öncelikle selef-i salihinden bize intikal eden mirası gözden geçirmeli.
Arkasından da günümüzde insanlığın ulaştığı geniş ufukla meseleleri değerlendirmelidir.
Bilindiği üzre devri risaletten günümüze kadar Kur'an'ı anlama adına farklı hacimlerde binlerce tefsir yazılmıştır.
Müfessirlerin hiçbiri nasıl olsa benden önce Kur'an üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var dememiştir.
İslam'ın ilk asırlardan başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberi, Razi, Kurtubi, Ebu Hayyan gibi Kur'an'a ciddi vukufu olan, dini çok iyi bilen alimler bütüncül bir bakış açısıyla oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmışlardır.
Buna rağmen onlardan sonra gelenler bunlarla yetinmemiş ve kendi dönemlerine göre yeni çalışmalar yapmış, farklı teviller ve yorumlar ortaya koymuşlardır.
Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ortaya koymak şart ve elzemdir.
Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz.
Eserlerle adet kabilinde meşgul oluyoruz.
aradan çıkarmaya yönelik okumalar yapıyoruz.
Bunlarla bir yere varılamaz.
Düşünce hayatımızda bir yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız.
Duygu ve düşüncede dirilebilirsek bu bizim insani ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir.
Allah huzurunda el pençe divan durmanın, bel kırmanın, secde etmenin ne manaya geldiğini anlayacağız.
Böyle bir yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz ölümsüz eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatiyi kendiniz değersizleştirmiş olursunuz.
Şurada burada okullar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açıyor, eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyoruz.
Cenabı Hak da samimiyetlerinden dolayı bu işlere omuz verenleri muvaffak kılıyor.
Bunları takdirle karşılamak lazım.
Ne var ki meselenin bundan ibaret olmadığının da bilincinde olmalıyız.
Günümüzde Kur'an ve sünnetin ne dediğinin anlaşılmasına ve anlatılmasına ihtiyaç var.
İslam'ın insanlığa sunduğu mesajın bugünün şartlarına göre bir kere daha yorumlanıp açıklanması günümüz dünyasının bakış açısına göre geleneğin, mirasın yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor.
Bunun kolay olmadığını baştan kabul etmeliyiz.
Bu köklü bir gayrete bağlıdır.
Bütün bu konularda çağın ihtiyaçlarına uygun özgün eserlerin telif edilmesi çok önemlidir.
Fakat yazma birikim ister.
Bu da çok ciddi okumalara, müzakerelere, araştırmalara bağlıdır.
Mesele sadece mevcut kaynaklardan alınan bilgilerin fişlenip işlenmesi meselesi değildir.
Farklı kaynaklardan alınan bilgileri yeni terkiplerle sunmakla yetinme, işin kolayına kaçmadır.
önemli olan yeni sentez ve analizlere dayanan ufuk açan ve mevcut problemlere çözümler sunabilen kaliteli eserler verebilmektir.
Bu da cins dimalar ister.
Risale-i Nurlar hem muhteva hem de takip edilen usul açısından bu konuda bizim için önemli bir rehberdir.
Sonuç olarak farklı grup ve heyetler halinde ilmi meseleleri müzakere ederek karşılaştırmalar yaparak tefekkür, tedebbür ve tezekkür kabiliyetlerimizi geliştirmeli.
İlmi ve fikri alanda derinleşebilmeliyiz.
Bundan sonra ehl sünnet vel cemaat çizgisinde yeni tefsirler, fıkıh kitapları ve diğer ilim dallarında yeni eserler ortaya konabilir.
Daha başka alanlara dair çalışmalar yapılabilir.
Çok zengin bir geleneğe sahibiz.
Tarihimizde devasa kametler yetişmiş ve onlar tarafından ölümsüz eserler kaleme alınmış.
Öncelikle bu birikimden yararlanmalı, ayağımızı sağlam bir zemine basmalı ve akabinde geleceğe yürümeliyiz.
İlmi ve fikri açılımların Kur'an ve sünnetin ruhuna uygun olmasını istiyorsak öncelikle bastığımız zeminin sağlam olmasına dikkat etmeliyiz.
Nefsin oyunları ve kalp selameti.
İnsandaki bozulma da düzelme de kalpte başlar.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Şu iyi biliniz ki cesette bir et parçası vardır.
O sıhhati bozulunca beden de sıhhatli olur.
O bozulunca beden de bozulur.
İşte o kalptir" hadisleriyle kalbin önemine dikkat çeker.
Nasıl ki maddi kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni etkiliyorsa, manevi kalp de bunun gibidir.
O temiz ve sıhhatli olursa manevi ve ruhi hayatımız sağlam, Allah'la münasebetimiz de güçlü olur.
Aynı şekilde kalpte başlayan bir bozulma ve deformasyon manevi ve ahlaki hayatımızı da olumsuz etkiler.
Kalp kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka bir organ yoktur.
Kalbin adı da buradan gelir.
Zira Arapçada kalp kelimesinin kökü olan kalebe fiili bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, tersüz etmek gibi anlamlara gelir.
Kalbin iyiliklere de kötülüklere de yönelmesi çok kolaydır.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in en çok yaptığı dualardan biri şudur: "Yaelubbit kalbi alâ dinik.
Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl." Keza Kur'an-ı Kerim'de de bize şu dua öğretilir.
Rabben hedey ve rahme.
Ey kerim rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.
Bu denli dönme ve başkalaşma potansiyeline sahip olan kalbin din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem olmasını, ibadet-ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.
Farsçada dil kelimesinin bir manası da kalptir ve bu anlamıyla edebiyatımızda sıklıkla kullanılmıştır.
Mesela dil beytü hüdadır.
Pak ile Sivadan beytinde dil ile kalp kastedilir.
Esasen insanın konuşmasını akseden sözler kalpte gizli olan manaların yansımalarıdır.
Dilin vazifesi kalbe tercüman olmaktır.
Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz.
Üslubun nezaati kalbin temizliğini gösterdiği gibi kabalık ve hşuneti de kalbin fesadına delalet eder.
Dahası kalpte başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür.
Kalpleri kararan veya ölen insanlar düşünce planında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.
Cenab-ı Hakk'ın bizimle olan münasebeti de kalbin onunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır.
Bu sebeple bir kısım felaketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa, kontrol etmemiz gereken ilk şey Allah'la münasebetimiz olmalıdır.
Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mal ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlas ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik acaba? Bir beyt-ü hüda olan kalbimizi dünyevi alakalar mı kapladı? Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde lütuflarda bulundu.
Bunların devam etmesini istiyorsak Allah'la kalbi alakamızı güçlü tutmalıyız.
Siz kendinizden emin misiniz? Şu bir gerçektir ki Allah kendi dost dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir.
Bilindiği üzere Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'li müşriklerin kendisine çektirdikleri eza ve cefa karşısında ağlayan kızı Hz.Fatıma'ya şöyle mukabelede bulunmuştur.
Ağlama.
Allah senin babanı zayi etmeyecektir.
Çünkü o kendinden kendi vefa ve sadakatinden emindi.
Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu.
Öylesiye yaptığı peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir beklentiye girmemişti.
İşte önemli olan da budur.
Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe etmenize gerek yoktur.
Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi beklentilerinizi, indi kişisel hesaplarınızı, bedeni duygularınızı karıştırıyorsanız yaptığınız hizmetleri kendinize anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak haline getiriyorsanız makam, mansıp, paye, alkış, takdir, görünme gibi mülahazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur.
Şunu unutmamalısınız ki peygamber yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur.
Suyun içine karışan bir damla pislik tüm suyu kirletir.
Adanmışlar değil kendi ülkelerini dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevi mülahazalara girmemeli.
Kalplerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler.
En büyük dinamiklere adanmışlık ve beklentisizlik olan insanlar bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeylere feda etmemelidirler.
İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım atmamalıdırlar.
Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı, yaptıkları güzel işleri menfaat çarkına bağlamamalıdırlar.
İnsanlığa hizmet etme yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösterenler nebilerdir.
Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi önümüzdedir.
Bunun dışındaki yollara yolsuzluk denir.
O ana caddenin dışına çıkan insan hiç farkına varmadan 50 türlü yolsuzluğun içine girebilir.
Sonunda yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile bir gün öyle bir ağlatır ki bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım dedirtir.
Keşke şu dünya denilen şeyi dünyaya bakan cihetiyle unutabilseydik.
Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler.
Milletin canına okudular.
Dünyalık şeyler gelip geçicidir.
Kalıcı olan ise imandır, salih ameldir.
Ayetin ifadesiyle ahirette insana fayda sağlayacak tek şey kalbi selimdir.
İnsan işlediği salih amellerin bu dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli.
Gördüğü takdirde de samimiyet ve ihlasının zedelenmesinden endişe etmelidir.
O bütün hesaplarını Allah'a bağlı götürmeli.
Ayet Allah kuluna yetmez mi buyuruyor.
Evet, Allah bize yeter.
Niçin gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu dünyaya ait imkanları değerlendirmeme demek değildir.
Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek edelim, hepsinde mülahazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde olmalıyız.
Allah'ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah'a sığınmalıyız.
Şunu unutmamak gerekir ki bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa bu Allah'ın razı olmadığı şeylere bize verdiğinizden olur.
Yaşatma davası.
Bizim davamız yaşatma uğruna yaşamayı terk etme davasıdır.
Allah bir topluma yeniden neşfi nema gücü verecek, yeni bir diriliş nasip edecekse varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın.
Başkaları için tas tamam var olabilmek büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır.
Belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri katiyen düşünülemez.
Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar yaptıkları işi dünyevi bir geri dönüşe bağlamamalıdırlar.
Onlar iğne gibi olmalı.
Kendileri üryan kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar.
Başka bir deyişle mum misali yanma pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür alemin zenginliklerine nail olmak bu alemde cismani ve nefsani şeylerin elinin tersiyle itilmesine bağlıdır.
Bu alemde kullandığınız nimetler, zevkler, lezzetler bir yönüyle öbür alemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi demektir.
Kur'an-ı Kerim'in şu ayeti buna işaret eder.
Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz.
Onlarla safa sürdünüz.
Allah bazılarının rızkını genişletebilir.
Onlara farklı imkanlar bahşedebilir.
Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli.
Dünyada bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yeyip bitirmemelidir.
Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstani kanaatkar bir hayat yaşamışlardır.
İlle de örnek arıyorsanız Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in hayat-ı seniyelerine bakın.
O ne peygamberlikten önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağına kadar geldiği dönemde çizgisini değiştirmiştir.
Onun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.
İşte bu istina kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi güven atmosferi oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır.
Peygamber yolunu takip etmeyenlerin, sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir.
Bu gibiler dünya ve ahirette mutlaka tedip göreceklerdir.
Evet, bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir.
Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır.
Başkaları bizi ilgilendirmez.
Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah'a kendisi verecektir.
Biz kendimize bakmalıyız.
Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği avcının üç beş tane ile kuşları ağa düşürmesi gibi dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde Allah davasına omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabit kadem olması gerekir.
Onlar imkanlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa dünyanın kendilerine gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.
Dilerim bu ruh ve mana arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir.
Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz.
Mala mülke esir olmazlar.
Kendilerini dünya metana ipotek etmezler.
teliine sebep olabilecek şekilde davranmazlar.
Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleriyle arkadan gelenlere bir yaı cemil bırakırlar.
İnsanlığa hizmete kendini adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu peygamber yolundan ayrılmamalarıdır.
Yoksa Harun olarak yola çıkıp Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile anılırlar.
Bir kalpte iki muhabbet olmaz.
Kaymaların çok yaşandığı bir yerde hiç kaymayacak kimseler bile yere dikkatli basmadıkları takdirde kaymaya maruz kalabilirler.
Dolayısıyla herkesin dünya peşinde koştuğu, zevkü sefa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkanları kendi çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak zorundayız.
Herkesin kaydığı, harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesirinde kalabilirsiniz.
Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal bularak onlar gibi olmayı mahsursuz görebilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket olur.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki ahirette herkes kendi amel, davranış ve düşünceleriyle baş başa kalacak.
Buna göre muamele görecektir.
Hemen her gün türlü hile ve hutalarla karşınıza çıkacak olmayacak şeyleri size güzel gösterecek.
Bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak hiç de kolay değildir.
Her defasında onun manevralarından sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir.
Bu yüzden çok büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir.
Çünkü o şeytanın sürekli insana müdahale etme, tesir etme ve vesvese vermekte kullandığı bir mekanizmadır.
İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.
Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak gerekir.
Bütün amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinden tarttıktan ve çok ciddi bir kalibrasyondan geçirdikten sonra Allah'a sunmalıyız.
İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı kirletmesine müsaade etmemeliyiz.
Allah'ın rızasına uymayan her ne olursa olsun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmeliyiz.
Kur'an'ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı, sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız.
Yoksa bir kere nefs-i embarenin karanlık patikalarına girecek olursak o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız kesilir.
Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir edemeyebiliriz.
En iyisi en başından bu konuda kararlı durmaktır.
Biz bu konuda ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de işin içine bir kısım bize ait şeyler karışırsa Rabbimizin bunları bizim ac ve zaafımıza binaen aff ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz.
Ne var ki lakt ve laobbali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnü zanda bulunmak kolay değildir.
Dünyevilik ve uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur.
Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz.
Bir kalpte iki muhabbet olmaz.
Bu konuda insan kendini aldatabilir.
Dinime hizmet ediyorum.
Milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne çıkarabilir.
Kendi kabrisleri kendi beklentileri işin içine girebilir.
Her beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir.
Er geç onu yer bitirir.
Müslümanın sonunu düşmanlarının gücü değil işte bu beklentileri hazırlar.
Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar.
Allah'ın hür yarattığı insan kendi eliyle kendini esir haline getirmiş olur.
Dolayısıyla Allah muhafaza kazanma kuşağında kaybedebilir.
Bu itibarladır ki hayatın farklı birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekir.
Onların kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline gelmelerine, kalp ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan verilmemelidir.
Tevehhüm-ü ebediyetin, tuli emellerin, hücumat-ı sdede zikredilen, zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade edilmemelidir.
En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip tatlı su kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.
Dava adamı ve sıkıntılar.
Soru: Dava adamı kimdir? Dava adamı olma ile sıkıntılara maruz kalma neden özleştirilmektedir?
Cevap:
Dava çok genel bir kavramdır.
Dava adamı terkibindeki dava, daha ziyade ulaşılmak istenen gaye, ideal ve ülkü gibi anlamlara gelir.
Dava dünyevi olabileceği gibi uhrevi de olabilir.
Bazıları kendisini dünyanın imarına adar ve sürekli o ideal peşinde koşturur durur.
Kimileri belgesellerde müşahede ettiğimiz üzere bütün ömrünü hayvanların hatta tek bir hayvanın hayatını araştırmaya ve buradan hareketle yeni ilmi keşifler ortaya koymaya vakfeder.
Kimileri ömrü boyunca sosyal, siyasi ve iktisadi hayatı kendi ideoloji ve felsefesine göre şekillendirmek, kendi anlayışına göre bir sistem kurmak için çırpınır durur.
Bunların hepsi bir nevi davadır.
Dava adamına gelince o gaye-i hayali her neyse bunu gerçekleştirme yolunda mücadele eden, fedakarlık yapan ve gerektiğinde bir kısım mahrumiyetlere katlanan insandır.
Bazıları vardır ki, "Zaman imanı kurtarma zamanıdır." diyerek gönüllerde iman meşalesini yakmaya çalışır.
Onların davası Allah'ın rızasını kazanma davasıdır.
Onların tek derdi cennettir, rüyettir, rızadır, rıdvandır.
Bu nimetlere ulaşmanın en büyük vesilesi olarak da ilah-i kelimetullah'ı Allah'ın adını yüceltme, bayraklaştırma görürler.
Bütün muhtaç gönülleri Allah'la buluşturmaya, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nam-ı celilini, yüce adını dünyanın her tarafına ulaştırmaya çalışırlar.
Bu yolda her türlü zorluğu göğüsler, her çeşit fedakarlığa katlanırlar.
Görüldüğü üzere hedefi bütünüyle dünya merkezli olan davaların yanında ahiret yörüngeli olanlar da vardır.
Şunu unutmamak gerekir ki bir davanın kıymetini belirleyen ulaşılmak istenilen gaye-i hayaldir.
İkame etmek için çaba sarf edilen manadır.
İnsan neyin bayraktarlığını yapıyor, neye teksifi-i himmet ediyorsa ona göre kıymet kazanır.
Biz kendi dünyamızda özel olarak davadan ve dava adamından bahsettiğimizde iman davasını ve ona kendini adamış adammışları anlarız.
Bu manada en büyük dava adamları bu tabiri onlar hakkında kullanmak doğruysa peygamberlerdir.
Onlardan sonra raşit halifeler Ömer ibn Abdülaziz, İmam Gazzali, Fahruddin Errazi, Iz ibn Abdüsselam, İmam Rabbani, Hz.Mevlana, Hz.Bediüzzaman gibi peygamber yolunun kutlu temsilcileri gelir.
Onların tek derdi, tek davası dinin ihyası olmuştur.
Nüübüvvet davasına varis olabilmek, onu temsil edebilmek çok mukaddes fakat o ölçüde de zor ve meşakkatlidir.
Öteden beri bu yolda yürüyenler enbiya-i izamın maruz kaldığı belalarla karşılaşmış, zorluklarla mücadele etmişlerdir.
Dolayısıyla onların hayatları genellikle sıkıntı ve zorluk içinde geçmiştir.
İrade olarak dünyaya küsme.
Allah davasına omuz verenler bazen kendi iradeleriyle dünyaya küsme vaziyeti sergileyebilirler.
Fakat çoğu zaman Allah celle celalüu maruz bıraktığı bir kısım sıkıntılarla onları dünyaya küstürür.
Nitekim Hazreti Pirde hizmet-i Kur'ani bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli ta ihlasla ciddiyetle hizmet-i Kur'aniyede bulunsun der.
Bazen hastalıklar, bazen ailevi veya içtimai hayatta karşılaşılan sıkıntılar, bazen arzi ve semavi belalar, bazen de ehli dünyanın musallat olması insanın huzurunu kaçırır, yüzünü ahirete çevirir.
Özellikle haset veya düşmanlıklarının esiri haline gelmiş kimseler bu tür insanları asla rahat bırakmaz.
Ellerindeki imkan ve fırsatları, güç ve kuvveti onları ezme ve yok etme adına kullanırlar.
Şeytanın dürtüsüyle hareket eden bu tür zalimlerin baskı ve zulümleri Allah davasını omuzlayan adammışları üzerlerine aldıkları vazifeye daha ehil bir hale getirir.
Bu tür bela ve felaketler bir taraftan onlar için keffaret üzünüp günahlara kefaret olur.
Onların hata ve kusurlarını temizler.
Diğer yandan da birer şefkat tokatıyla onları intibaha getirir de yaptıkları bir kısım yanlışlardan geri döndürür.
Şefkat tokatları.
Peki şefkat tokadını celbeden yanlışlar nelerdir? Dikkatsizce yaşama, hayatı rantable değerlendirememe, konumunun hakkını verememe, ele geçirilen imkan ve fırsatları gaye-i hayali istikametinde kullanamama, elde edilen başarıları nefisten bilme, dini mübini İslam adına yapılan hizmetlerin gücünü kırabilecek hatalar, irtikap etme, işleme, vefa ve sadakati koruyamama, ihlas ve samimiyetten uzaklaşma gibi pek çok şey bu meyanda sayılabilir.
Hepimiz geri dönüp hayat sergüzeştimize baktığımızda kaçırdığımız nice fırsatlar olduğunu görürüz.
Elimizdeki imkanları ne ölçüde dini-i mübini İslam'ı sevdirme istikametinde kullandığımız sorgulanabilir.
İşte bu tür ihmal ve kusurlarımız şefkat tokatları şeklinde bize dönebilir.
Hazreti Bediüzzaman'ın tabiriyle bunlara şefkat tokatı dememizin sebebi zahiri yüzleri çirkin olan bu tür sıkıntıların altında büyük hayırlar gizlenmiş olmasıdır.
Bu tür hata ve kusurlarımızdan ötürü Cenabı Hakk'ın bizi zalimlerin eliyle tokatlaması, farklı bir tabirle kaderin adalet etmesi zalimleri mazur kılmaz.
Zulmeden insanlar ahirette yaptıkları zulme göre muamele görecek ve yaptıkları her bir haksızlık ve zulmün cezasını çekeceklerdir.
Allah davasına gönül vermiş adammışlar kendilerini başkalarıyla kıyas edemezler.
Onların yürüdükleri yol peygamber yoludur.
Bu sebeple yolun gereklerine riayet etmek zorundadırlar.
Temsil ettikleri hakikatlere zarar gelmemesi için peygamberane bir ismet ve sadakat üzeri yaşamalıdırlar.
Sözlerinin gönüllere nüfuz etmesi için muhataplarına güven vad etmelidirler.
Kılık yararcasına istikamet içinde olmalıdırlar.
Bu gibi konularda dikkatsiz yaşarlarsa Allah'ın kendilerine ihsan etmiş olduğu mevhibelere ihanet etmiş olurlar.
Yaptıkları yanlışlar çok küçük olsa bile Allah onların zalimlerin eliyle tazip eder, cezalandırır.
Ta ki arınsınlar, temizlensinler, temsil ettikleri konuma eh hale gelsinler veya piru pak huzuru sübhaniye yürüsünler.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
Belanın en şiddetlisi peygamberlere, sonra hakkın makbulü velilere ve derecesine göre diğer müminlere gelir.
İnsanın konumuna göre gelen belalar bazen çok çetin ve zor olur.
İnsanı ezer geçer, insan kendisini adeta bir tankın paletleri altında eziliyor gibi hisseder.
Önemli olan bu tür durumlarda akıl ve şuurun işletilerek maruz kalın sıkıntıların doğru yorumlanmasıdır.
İnsanın temsil ettiği konum ve işlediği hatalarla uğradığı sıkıntılar arasında bir koordinasyon tesis edip Bediüzzaman gibi bunlar tam bana göre geldi diyebilmesidir.
Bunu yapabilen sabretmesini bilmeli.
Rızadan ayrılmaz.
Allah'ın hoşnut olmayacağı düşüncelere, tavırlara girmez.
Bilakis yaşadığı zorlukları ahireti adına kazançlı hale getirir.
Aslında hüşyar, uyanık ve hassas ruhları hüzün ve ızdırap içinde bırakan hususlar sadece herkes bilinen belalar ve felaketler değildir.
Günümüz insanlığın genel durumu Müslümanların perişan hali.
Bu hüşyar ruhların burukluk yaşamaları ve ızdırapla inlemeleri adına yeterlidir.
Mesela bugün pek çok yerde Müslümanlar en temel demokratik haklarından bile mahrum bırakılıyor.
Onların dinlerini tast tamam yaşamalarına müsaade edilmiyor.
Vicdanlar, inançlar, hissiyatlar, düşünceler üzerinde kurulmuş çeşit çeşit baskılar var.
Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü insan değişik farklılıkları bahane ederek birbirini öldürüyor.
İhtilaf ve çatışmalar bir türlü bitmiyor.
Bunların her biri İslam'ın kaderiyle kalben irtibatlı olan insanlardan birer parça alıp götürüyor.
Bir Müslüman için Müslümanların bugünkü perişan halinden daha büyük bir bela olabilir mi? İnandığınız değerlerin ayaklar altında ezilmesinden daha büyük bir felaket yaşanabilir mi? Daha nasıl bir bela bekliyoruz? Yaşanan hadiselere arzu ve beklentileriniz açısından baktığınız zaman başınızdan aşağıya sağanak sağanak belaların yağdığını hissediyorsunuz.
İslam'ın kaderiyle alakadar olan insanların bu olumsuz tablo karşısında hüzünlenmemesi, ızdırapla iki büklüm olmaması mümkün değildir.
Yuva.
Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?
Cevap: Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin farklı yerlerinde aile huzurunu ve yuvanın cennet köşelerinden bir köşe haline gelmesini imana bağlar ve özellikle ahirete iman üzerinde durur.
Gerçekten hayatının hesabını verme mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü kolaylaşır.
Cenneti uhrevi nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de dünyevi kusurlarından arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları cennet köşesi haline gelecektir.
Ne hastalıklar, ne yaşlılık, ne kırgınlık ve tartışma gibi olumsuz durumlar Allah'a ve ahiret gününe sağlam inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştirebilecek, onlar arasındaki vefa, sadakat ve samimiyeti bozabilecektir.
Yuva fertlerden meydana gelir.
Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması her şeyden önce fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır.
Bunun için de yuva bir okul vazifesi görmeli.
İnsanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli.
Mabet onlara ruh üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı.
Okul yüksek ufuklar ve gaye-i hayaller göstermelidir.
Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği, mabedin kupkuru hale geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir yerde nesiller boşlukta kalacaktır.
Maalesef günümüz nesilleri böyle bir donanıma sahip değildir.
Bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum yetişmektedir.
Bunun için evlilikle, eş seçimiyle sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor.
Bu yüzden de içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.
Evlilik sertifikaları, eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkamına, karı koca münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor.
Bilenler de uygulamada problem yaşıyor.
Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik konusunun da yeniden ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.
Öteden beri evlenecek adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor.
Hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkamı öğretilmeli.
Her iki cinsin karakter özellikleri anlatılmalı.
Evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli.
Bunların nasıl aşılabileceği ve bu yolda karşılaşacak meşakkatlere karşı sabır ve tahammül yolları gösterilmelidir.
Evliliğe adım atacak kişiler nasıl bir sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda önceden bilgilendirilmeli ve evliliğe hazırlanmalıdırlar.
Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki evlilikle ilgili teknik ve nazari bilgilere sahip olmak da ailedeki huzursuzlukları ve geçimsizlikleri izale etmede tek başına yeterli olmayacaktır.
Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah'a ve haşru neşre imanla desteklenmesi ve belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir.
Dolayısıyla sağlam bünyeli ailelerin tesisi toplum fertlerinin manevi beslenmesine ve ruhi tatminine bağlıdır.
Bu beraberinde ciddi bir sorumluluk şuuru getirecektir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onca vazifesinin arasında ashabının evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi asla ihmal etmemiştir.
Allah'tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin, cahiliyedeki yanlış adet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir.
Çünkü o hayatı bütünüyle düzenlemek için gönderilmişti.
Herhangi bir alandaki kusur başka yerlerde de bir kısım eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için dinin temel prensiplerine ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal etmiyordu.
Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususlar tembihliyor.
Kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor.
Kimine mehrinde yardımcı oluyor.
Kimini de bizzat kendisi evlendiriyordu.
Bizim de bu konuda Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'i örnek alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı olmamız gerekir.
Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkanlar hazırlanmalı, uygun zeminler oluşturmalıyız.
Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle evlenmeden önce onları evliliğe hazır hale getirmeliyiz.
Farklı vesile ve yollar bularak onlara evlilik ahkamı, eşlerin birbirlerine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.
Her şeyden önemlisi onlara anlattığımız bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz.
Allah'ı tanıma, her amelin ahirette eksiksiz bir şekilde karşımıza çıkacağına inanma, anlatacağımız nazari mevzuların blokajı gibidir.
Temelleri sağlam atmazsanız çürük zeminin üzerine bina edeceğiniz yapılar zayıf kalacaktır.
Dolayısıyla önce sağlam bir blokaj çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından konuyla ilgili bilgilendirmeliyiz.
Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor.
Zira günümüz nesilleri büyük bir inanç zaafı, inanç boşluğu içindedir.
Buna bir de bilgisizlik, ahlaki zaaflar ve taklitçilik gibi problemler eklendiğinde yuvalar çatırdıyor, yıkılıyor.
Asimilasyon ve ailevi çözülme.
Batı dünyasında aile kurumu bozulmuştur.
Bu sebeple evlilik ve boşanma öteden beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri haline gelmiştir.
İstatistiklere göre boşanma oranları çok yüksektir.
Hatta evliliği bir hayat tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan bulunmaktadır.
Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve huzurlu bir ortam sağladığı tartışılır.
Öte yandan hiç evlenmeyen, eşiyle ciddi geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini koruyabilmeleri hiç de kolay değildir.
Nitekim yaşanan ahlaki erozyon herkesçe bilinmektedir.
Batılı tasvir edip safi zihinleri idlal etmeye, yanlışı anlatarak temiz zihinleri bulandırmaya gerek yok.
Fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, bozulduğunu, ne tür melanetlerin, kötülüklerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.
Maalesef mevcut tablo İslam dünyasında da hiç iç açıcı değil.
Batıya karşı müthiş bir özenti var.
Temel dinamiklerimizi kaybediyoruz.
Farkına varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz.
Başkalarının bilim ve teknolojilerini değil hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlaklarını taklit ediyoruz.
Batıda kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor.
Bu yüzden sahip olduğumuz değerler ve aile kurumumuz ciddi tehdit altında bulunmaktadır.
Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulursa yine de az kalır.
Esasında bizim geleneğimizde aile kurumu sağlam ve güçlü temellere dayanıyordu.
Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hala yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar.
Keşke bir de onun yıkılmadan önceki halini görselerdi.
Bu perişan halimiz karşısında insan yıkanların kolları, kanatları kırılsın demekten kendini alamıyor.
Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık.
Aileler malul, hasta bir vaziyette düşe kalka yoluna devam ediyor.
Evlerimiz rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş haldedir.
Toplumun molekülü konumunda yuva yıkılınca diğer hayati müesseselerin ayakta kalması çok zor hale gelir.
Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz.
Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz.
Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız.
Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz.
Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.
Ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir cennet köşesi haline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüvviyetine büründürmeye çalışmak gerekir.
Bu özelliklere sahip ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, birtım sıkıntılar yaşayabilir.
Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri, hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler.
Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler.
Geçmişteki insanlar aile konusunda derin malumatları, pedagojik eğitimleri olmasa da ruhlarına sinmiş ahlaklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi.
Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç vardır.
Hususu ile geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha arttı.
Öte yandan maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları yerine göre şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi çalışıyor.
Şeytanın eli gibi evlerimizin içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor.
Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse bu ölçüde dejenerasyon ve tahribat yapamaz, genç nesillere zarar veremezdi.
Dolayısıyla cennet köşesini andıran huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı ortamlar oluşturamazsak yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır.
Yuvalar şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk edilmemelidir.
Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında olduğumuz zannedilmemelidir.
Zira iyi niyetli ve ahlaklı insanların elinde o cennetten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin başkalarına duyurulmasına aracılık edecektir.
Küreselleşen dünyanın insanlığın önüne serdiği imkanlar doğru yolda kullanılabildiği takdirde faydalı bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir tarafına ulaştırılabilir.
Birilerinin elinde şeytanın eline dönüşen ve tahripkar, yıkıcı bir unsur haline gelen bir şey başkalarının eline geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler.
Önemli olan onun hangi niyet ve maksatla hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır.
Evet, Teknolojik imkanlar beşerin hayır ve selahını arzulayan insanların eline geçtiği takdirde insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur haline gelecektir.
Nimet ve külfet dengesi. Youtube
Bazıları İslam davasını nispeten rahat ve kolaylık zamanlarında üstlenir.
Daha başkaları ise şartların olabildiğince ağır ve zor olduğu dönemlerde sırtlanır.
Önemli olan insanın içinde bulunduğu hale razı olması ve halin gereklerine göre üzerine düşen vazifeyi tam tekmil eda etmesidir.
Mesela bazıları rahat yaşadığı sürece dine hizmet eder.
Allah rızası istikametinde bir hayat yaşar ve dolayısıyla cenneti kazandıracak ameller işler.
Gel gör ki aynı kişi ağır imtihanlara maruz kalacak olsa kazanma kuşağında kaybedebilir.
Büyüklüğe, büyüklere, onların hallerine özenmek güzeldir.
İnsanlığın iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam'ın ifadesiyle en hayırlı zaman dilimi asrı saadettir.
İnsanların gördüğü ve göreceği en hayırlı nesil de sahabe neslidir.
Buna rağmen keşke ben de Allah Resulü zamanında yaşasaydım bile dememek gerekir.
Çünkü o dönemde yaşamanın getirileri kadar götürüleri de vardır.
Nimeti kadar külfeti de söz konusudur.
Zira imtihan çok ağırdı.
O dönemde yaşamak öyle riskli ve tehlikeliydi ki insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında saf tutabileceği gibi Allah muhafaza onun karşısında da yer alabilirdi.
Zira bir insanın cahiliye döneminin tortularından kurtularak içinde yetiştiği kültür ortamını terk ederek iman etmesi hiç de kolay değildi.
Her devirde peygamber yolun temsilcilerine tavır alanlar gibi o gün de efendimize tavır alarak ebedi hüsrana uğrama ihtimali dahilindeydi.
O dönemde iman ettikten sonra sabit kadem kalabilmek de kolay değildi.
Düşman kavi, güçlü, mücadele çetindi.
Hepimiz yetiştiğimiz kültür ortamlarının çocuklarıyız.
Bizler yetiştiğimiz dönem itibariyle zorlanmadan Allah'ı, efendimizi ve İslam'ı kabul ettik.
İslami gelenek ve görenekler ruhumuza sindiğinden dini kabul etmede bir zorluk yaşamadık.
Bu sebeple halimize ne kadar şükretsek azdır.
Mehmet Akif hislerine yenik düşüp gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum.
Ya Rab, beni evvel getireydin ne olurdu dese de meseleye tek yönlü bakmamak gerekir.
Kazanç kadar kaybetme dehlizlerinin de hesaba katılması lazımdır.
Besabil magrem el magnem.
Risk ölçüsünde kazanç, nimet ölçüsünde külfet kaidesince asrı saadette yaşamanın nimetleri kadar risklerinin de olduğu unutulmamalıdır.
O dönemin sıkıntılarına katlanabilir miydik? katlanamaz mıydık? Bunu hiçbirimiz bilemeyiz.
Bu yüzden halimize razı olmalı ve sahip olduğumuz imkanları en iyi şekilde değerlendirmeye bakmalıyız.
İçinde yaşadığımız genel hava, sosyal yapının, şartların ve sistemin Müslümanlığı yaşama ve başkalarına anlatmanın ne kadarına müsaade ettiğini ölçmeli, tartmalı ve bu çerçevede hareket etmeye çalışmalıyız.
Ne sahabenin, ne tabiinin, ne de tebe-i tabiinin, ne de sonraki dönemlerde yaşamış büyük zatların çektikleri çileleri hafife alalım.
Onların pek çoğu hayatlarını at sırtında cephelerde geçirmiş ve sürekli düşmanla yaka paça olmuştur.
Bir yerden başka bir yere hicret etmiş, cephelerde can vermişlerdir.
Başkalarının dirilmesine vesile olmak için canlarını feda etmişlerdir.
Tabii bu arada bir kısmı da dökülüp yollarda kalmıştır.
Bizim gibi rahata alışmış ve ciddi sıkıntı görmemiş bir neslin bu tür ağır imtihanlar karşısında sebat etmesi, tahammül fersah, dayanılmaz zorluklara katlanması kolay olmayacaktır.
Bu itibarla Allah'a hamdolsun ki bizi bu dönemde yarattı.
Kaldıramayacağımız yükleri sırtımıza yüklemedi demeli ve halimize şükretmeliyiz.
Gül devrinde yaşamayı istemek yerine gül devrinin insanlarının kıvamını yakalama gaye-i hayaliyle yaşamalıyız.
Önemli olan halihazırda bir emanet olarak yüklendiğimiz vazifeye ihanet etmemek ve onun hakkını verebilmektir.
Cenabı Hak bazı fertlere veya toplumlara büyük olma yolunu gösterir.
Onlara ekstra nimetler bahşeder.
Onlar Allah'ın kendileri için takdir buyurduğu bu nimetlerin kadrini bilirlerse Allah nimetini daha da artırır.
Aksi takdirde sıradan insanların durduğu yerde de duramaz ve daha aşağılara inerler.
Aslında bir açıdan her insan böyle bir büyüklüğe namzet olarak yaratılmıştır.
Çünkü o ahsen-i takvime en güzel yaratılışa mazharır.
Eşref-i mahlukattır.
Yaratılanların en şereflisidir.
Adeta bütün bir varlığın hülasası gibidir.
Meleklerin kendisine secde ettiği varlıktır.
Allah'ın bu ölçüde kıymet verdiği insan sahip olduğu donanım ve potansiyelin hakkını vermezse esfel-i safiline, aşağıların en aşağısına sükut eder.
İnsanın önünde üç alternatif vardır.
Ya iyi işler yapacak, ya kötü fiiller irtikap edecek, ya da boş ve hareketsiz duracaktır.
Son iki durum onun sükutuna sebeptir.
Yükselmenin ise tek yolu vardır.
İyi işler yapma.
Kur'an bunu iman etme ve amel-i salih işleme şeklinde formüle eder.
Her insanın hayatında bu nimet külfet dengesi görebiliriz.
Fakat bu bazılarında daha belirgin olabilir.
Bir kimse ne kadar külfete katlanmışsa hakkında o kadar ganimet takdir edilir.
Bu kaide fıkıhta pek çok ahkama kaynaklık etmiştir.
Mesela savaşta ölümü gözü alarak düşmanla göğüs göğse çarpışan muharibe verilen mükafatla geri hizmetlerde çalışana verilen aynı tutulmaz.
Aynı kuralı Allah'la münasebetlerimiz açısından da düşünebiliriz.
Herkesin kendi kamet-i kıymetine ve kulluktaki derinliğine göre Allah'a yakınlığı söz konusudur.
Bir insan kulluk yolunda katlandığı sıkıntılar ölçüsünde Allah'a yaklaşır.
Allah'a yaklaştıkça mazhar olacağı nimetler artar ve tabii ki bu ölçüde insanın sorumluluğu da fazlalaşır.
Kapının önünde duranla koridorda tutulan, salona alınanla harem odasına alınan kimse aynı olmaz.
Kapının önünde duran, durduğu yerin adabına riayet etmediği takdirde en fazla bulunduğu yerden sokağa atılır.
Harem odasına kabul edilen ise şayet konumunun hakkını vermez, mazhar olduğu iltifatlara karşı kadirşinas davranmazsa, iltifatların değerini bilmezse Everes tepesinden Lut gölünün dibine düşer.
Meseleye şöyle bir farklı misalle yaklaşabiliriz.
Allah bazı kimselere irşat ve tebliğ vazifesiyle serfiraz kılar veya onları kitleleri yönlendiren önder ve liderler yapar.
Bu durumda onlara düşen vazife sahip oldukları itibar ve krediyi, imkan ve fırsatları çok iyi değerlendirerek insanları doğru yola sevk etmektir.
Fakat onlar bunu yapmayıp arkalarından yürüyen kalabalıkları yanıltır ve saptırırlarsa konumlarının hakkını vermedikleri ve hatta bunu istismar ettikleri için üstlenecekleri günah yükü de çok ağır olur.
Bir kişi bir konumu ihraz etmişse onun hakkını vermekle mükelleftir.
Onun gözünün içine bakan, sözünü dinleyen ve ondan beklentisi olan insanları yanıltmamalıdır.
Yanılmamak ve kimseyi yanıltmamak için meşveretten de asla ayrılmamalıdır.
Hisleriyle hareket etmemelidir.
Kendisi ailesinin, çoluk çocuğunun değil Allah'ın hesaplarını takip etmelidir.
Sürekli Allah'ı ve ruhu seyyidül enam'ı hoşnut edecek adımlar atmalı, icraatlar yapmalıdır.
Kur'an ve sünneti kendine rehber edinmeli ve onlara kilitlenmelidir ki arkasına aldığı insanları hayal kırıklığına uğratmasın, onların kuvve-i maneviyelerini bozmasın ve onlara inkisar yaşatmasın.
Önemli konumları ihraz eden insanların konumlarının hakkını vermeleri durumunda elde edecekleri mükafat büyük olacağı gibi konum hainliği yapanların maruz kalacakları ceza da o nispette ağır olur.
Bu sebepledir ki nebi-i ekrem efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyururlar.
Kıyamet günü insanlar arasında Allah'ın en sevdiği ve ona en yakın olan kişi adil sultan, Allah nazarında en menfur ve ondan en uzak olan kişi ise zalim sultandır.
Evet, üzerine aldığı ağır sorumluluğun gereklerini bir hakkın eda eden, her hak sahibinin hakkına ulaşmasını sağlayan adaletli yöneticilerin Allah katında mükafatı tasavvurlarımıza aşkındır.
Aynı zamanda emanet olarak üstlendiği vazifeye ihanet eden, sorumluluğunu aldığı insanlara adil davranmayan, Allah'ın kendisine verdiği imkanları gerektiği gibi kullanmayan zalim yöneticilerin veballeri de çok ağır olacaktır.
Elde edilecek mükafatlar ölçüsünde karşılaşabilecek sıkıntılar da büyük olur.
O büyük ganimeti elde edebilmek için ceremesine katlanmak gerekir.
Talip olunan kazanç ne kadar çoksa riski de o kadar büyük olur.
Cenab-ı Hak gözünüzü belli ölçüde hakikate açmış, salih insanlarla birlikte hareket etme imkanı bahşetmişse size düşen konumunuzun hakkını vermektir.
İçinde bulunduğunuz şartları sürekli göz önünde bulundurarak bu durumda ne yapsam acaba nasıl bir yol takip etsem demelisiniz.
Eğer ne yapacağınıza kendi aklınız yetmiyorsa ortak akla başvurarak işin doğrusunu bulmaya çalışmalısınız.
Bazen siz konumunuzun hakkını verme adına hangi sebeplere müracaat edeceğinizi araştırırken Cenabı Hak fevkaladeen lütuflarda bulunur ve sevki-i sübhanisi ile size hayırlı bir yola sevk ediverir.
Esasen günümüzde nail olduğumuz bunca nimeti başka türlü değerlendirmek hata olur.
Öte yandan konumun hakkını vermek süreklilik ister.
İhlas kulesinin zirvesine çıkmak çok zor olsa da sürekli orada kalabilmek daha da zordur.
İhlas kulesine tırmanmak için bir birimlik bir gayrete ihtiyaç varsa orada kalabilmek için 10 birimliğine ihtiyaç vardır.
Allah muhafaza buyursun oradan düşen bir insan Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla daha derin bir çukura iner.
Çıktığı kule ne kadar yüksekse düştüğü çukur da o nispette derin olur.
Bu sebeple istikametin korunabilmesi için sürekli tahkim ve tefşire, müjdelemeye ihtiyaç vardır.
Bir taraftan kimsenin kuvve-i maneviyesini kırmamaya özen göstermeli.
Diğer yandan herkesin kendisini sorgulamasını sağlamalıyız.
Allah'la münasebetimizi sağlam tutabilme ve konumumuzun hakkını verebilme adına sürekli birbirimize hayırlık yapmalıyız.
Manevi beslenmeyi, okumayı, düşünmeyi, müzakereyi, derinleşmeyi ihmal etmemeliyiz ki kıvamımızı koruyabilelim.
Bunların yanı sıra Allah bazen bize farklı imkanlar bahşeder.
Mesela güçlü medya kuruluşlarına, en çok satan gazetelere, en çok izlenen televizyonlara, en güzel eğitim müesseselerine sahip olursunuz.
Bu durumda bunların da kendine göre bir şükür isteyeceğini, bu nimetlerin de hakkının verilmesi gerektiğini unutmamanız gerekir.
Ortak hakla müracaat ederek elinizdeki imkanları en rantable şekilde nasıl değerlendireceğiniz noktasında beyninizi zonklatmanız icap eder.
Bir taraftan vermek istediğiniz mesajı doğru belirlemeli ve bunu da doğru bir üslupla sunmalı.
Diğer yandan da önünüzü kesmek isteyen bir kısım muhalif ve düşmanlara fırsat vermemelisiniz.
Aksi takdirde Allah bunların hesabını sorar.
Temkin ve teyakkus.
Soru: Ehli dünya Adem'e mahkum etmek istediği bazı kimseleri dünyevi zaafları ve beşeri arzularıyla vuruyor.
Böyle bir tehlike karşısında Kur'an davasına gönül vermiş adammışlara düşen sorumluluklar nelerdir?
Cevap:
Emanete sahip çıkılması ve vahdet-i ruhiyenin korunması açısından çok dikkat ve incelik gerektiren ve çok farklı boyutları olan böyle hassas bir konuyu bütün detaylarıyla izah etmek gerçekten zor.
Teorik olarak söylenen meseleleri hayata geçirmek bir o kadar daha zor.
Ben aklıma gelen ve önemli gördüğüm bazı noktaları arz etmeye çalışayım.
Öncelikle soruda zikredilen realitenin farkında olmamız gerekir.
Düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler öteden beri ehli imanı rahat bırakmadıkları gibi bundan sonra da bırakmayacaklardır.
Onlar müminleri sürekli kontrol edecek, mercek altına alacak, adım adım takip edecek ve kesinlikle boş bırakmayacaklardır.
fırsatını bulduklarında onları etkisiz hale getirme ve bitirme adına ellerinden geleni yapacaklardır.
Dolayısıyla Kur'an ve iman davasına gönül vermiş insanların mercek altında tutulduklarının ve yakın takipte olduklarının bilinciyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Bugüne kadar nicelerinin açıklarını tespit ettikleri, tespit edemediklerini tuzağa düşürdükleri ve bir şekilde itibarsızlaştırdıkları gibi bundan sonra da benzer oyunları oynamaya devam edeceklerdir.
Hile ve hudalarıyla bazen size bir Haziran fırtınası yaşatırlar.
Bazen de bir şubat soğuğu.
Siz iftira ve karalamaların iç yüzünü ortaya çıkarıp gerçeği aydınlatana kadar da amaçladıkları tahribatı yapmış olurlar.
Hakkınızda öyle bir algı oluştururlar.
Size karşı insanları öyle doldururlar ki herkesin gayziyle oturup kalktığı bir atmosferde en masum işleriniz dahi kirletilir, kirli gösterilir de bu çirkinliğe kurban gider.
Bazen bir Müslümanın hatasını ön plana çıkarıp büyüterek bütün Müslümanları ve ardından da Müslümanlığı karalar, bazen de böyle bir gerekçeyle bir hareketi bitirmeye kalkışırlar.
Dünya var olduğu günden bu yana iman küfür mücadelesi devam etmiştir.
İyi, dürüst, imanlı ve ahlaklı insanların yanında zalimler, münafıklar, fesatçılar hiç eksik olmamıştır.
Bundan sonra da bu tablo değişmeyecektir.
Bazen açık bazen gizli olarak birileri menhus amellerini gerçekleştirme ve inananları yürüdükleri yoldan alıkoyma adına ellerinden geleni yapacaktır.
Bize düşen vazife fitne ve fesada kilitlenmiş bu gibi insanların varlığını hiçbir zaman göz ardı etmemek, hal ve hareketlerimizle hiçbir şekilde onlara koz vermemektir.
Hatta belki inanan gönüller bir araya gelmeli, kafa kafaya vermeli.
Bu konuda nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durmalı.
Bununla ilgili stratejiler geliştirmeli ve birbirlerini uyarmalıdır.
Töhmet altında kalacağınız yerlerden sakının.
Küfür ve dalalete, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanlara malzeme vermemek ve onların işini kolaylaştırmamak için çok hassas yaşamalı, asla temkin ve teyakkuzdan ayrılmamalıyız.
İfffet ve ismete bağlı yaşamak zaten vazifemiz, kulluk borcumuzdur.
Değil haramlara dalmak ve günah işlemek zihinlerde soru işareti bırakabilecek davranışlardan bile uzak durmalıyız.
Nitekim hadis olarak da rivayet edilen bir sözde töhmet yerlerinden sakının denilmiştir.
Bu söz her ne kadar hadis kriterlerine takılsa da çok önemli bir prensip ortaya koyar.
Siz çok iffetli olabilirsiniz.
Fakat çirkin yerlerde gezinirseniz birileri bunu tespit ederek aleyhinize değerlendirebilir.
Yaptığınız bazı şeylerde dini açıdan bir mahsur görmemeniz yeterli değildir.
Bunların yarın öbür gün karşınıza ne şekilde çıkacağını da hesap etmek zorundasınız.
Önemsemediğiniz nice hareketlerinizle sizi vurabilirler.
Sadece sizi değil mensup olduğunuz hareketi de karalayabilirler.
Kendini Kur'an ve iman hizmetine adamış insanlar kendilerininki kadar birlikte oldukları arkadaşlarının da şeref ve haysiyetlerini korumak zorundadırlar.
Bizim yüzümüzden onlara laf gelirse mesul oluruz.
Sırtımızda taşıdığımız emanet adına ve talibi olduğumuz iman davası hatırına çok dikkatli yaşamak, her adımımızı düşünerek atmak zorundayız.
Bugüne kadar nice yalan doğruluk urbası giydirilerek piyasaya sürülmüş ve bununla nice temiz sular bulandırılmıştır.
Nice samimi mümin olmadık iftiralarla karalanmıştır.
Bu tür kirli operasyonların sebep olduğu tahribat sadece işin faili gibi gösterilen kişilerle de sınırlı kalmamıştır.
Bu hadiseler dine karşı tavır alınmasına yol açmıştır.
Bazı müminlerin şuursuzca yaptığı hatalar veya bilerek işlediği günahlar dine vurmak isteyen çevreler tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüş ve değerlendirilmiştir.
Hiç kimsenin yaptığı bir kısım yanlışlar yüzünden dine, diyanete söz söyletmeye, umum müslümanları karalatmaya hakkı yoktur.
Yanlışlar her ne kadar şahsi gibi görünse de bir yönüyle umumun hukukuna tecavüz demektir.
Hasseten dini temsil konumunda bulunan kimseler başından sonuna kadar bütün hayatlarını peygamberane bir azimle, ciddiyetle, titizlikle, ismet ve iffetle yaşamaya çalışmalıdır.
Bunun da ötesinde onlar ehli dünyanın muhtemel saldırılarına hesaba katmalı.
Sui istimal edilecek noktaları göz önünde bulundurmalı ve fevkalade bir basiret ve ferasetle hareket etmelidirler.
Şüphe, töhmet ve suçlamalara sebep olma, sui tevil ve tefsire uğrama, istismar edilme endişesi söz konusuysa dine göre mahsurlu olmayan bir kısım mübah fiillerden bile uzak durmalıdırlar.
Bir müminin din ve diyanete laf gelmesin, içinde bulunduğu heyete zararı dokunmasın diye ortaya koyduğu bu tür gayretler ibadet hanesine ve defter-i hasenatına sebep olarak yazılır.
Çünkü onun bu hassasiyeti Müslümanlık adınadır ve bu hassasiyetin altında Allah'ın rızası vardır.
Müslümanları mahcup etmeme, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nurani mesajına toz kondurmama, İslam'ın dirahşan aydınlık çehresini karartmama adına ne kadar hassas olsak yine de azdır.
Kendimizi hesaba çekme
Hesabını veremeyeceğimiz hiçbir davranışımızın olmaması gerekir.
Hesaba çekilmeden evvel kendimizi burada hesaba çekmeli, hayatımızı ciddi bir muhasebe duygusuyla yaşamalıyız.
Ta ki açığımızı yakalamak için fırsat kollayan kötü niyetli insanlara koz vermeyelim.
Omuzlarımızda taşıdığımız emanete hiyet etmeyelim.
Bediüzzaman Hazretleri sık sık kazandığı paranın, giydiği elbiselerin, yediği yemeklerin hesabını vermiştir.
Bunun altında böyle bir hassasiyet vardır.
Bazıları onun bu tür açıklamalarını talebelerine güven telkin etmek olarak anlayabilir.
Bu bir yönüyle doğrudur.
Fakat meseleyi sadece bununla sınırlı görmemek gerekir.
Bunun yanında o daha sonra hakkında ortaya atılabilecek bir kısım yalan ve iftiraların önceden önü almıştır.
Yaşadığı hayatın milimi milimin hesabını vermek ve topluma karşı şeffaf davranmak suretiyle gelebilecek her tür töhmet ve eleştiriye mani olmuş.
Yaşadığı nezih ifetli hayatı herkese bütün açıklığıyla göstermiştir.
Evet, Hazreti Pir bir taraftan olabildiğince sade ve basit bir hayat yaşamış, diğer yandan yaşadığı bu basit hayatın defalarca hesabını vermiştir.
Bazıları bu kadarını fazla bulabilir ve böyle bir hassasiyetin insana hayatı zindan edeceğini düşünebilir.
Fakat unutmamak gerekir ki cehennem nefsin arzu ettiği, cennet ise nefse ağır ve zor gelen şeylerle çevrilmiştir.
İnsan nefsin önüne çıkan bu engelleri aşa aşa cennete ulaşacaktır.
Hele bir de dini temsil etme konumunda bulunuyor ve önde görünüyorsanız çok daha fazla zorluğa talip olduğunuzu unutmayacaksınız.
Çünkü sizin en büyük krediniz güvenilirliğinizdir.
O krediyi kaybettiğiniz zaman artık sizi kimse dinlemeyecektir.
Nihayetinde çoklarının kolunu kanadını kırmış, yapılan nice güzel işi baltalamış olursunuz.
Kısacası katlanacaksınız.
Çektiğiniz her bir zorluğun sevap defterine kaydolacağını, öbür tarafta mizanın bir kefesine konulacağını unutmayacaksınız.
Bilemiyoruz.
Burada Allah için katlandığınız zorluklar, ötede karşınıza ne gibi sürprizler, ne türden ilahi teveccühler şeklinde çıkacak?
Dünyada selameti sağlayan iki söz.
Bediüzzaman Hazretleri Uhuvet risalesinde Hafız Şirazi'nin şu sözünü nakleder.
İki cihanın rahat ve selametini iki şey tefsir eder, kazandırır.
Dostlarına karşı mürüvvetane muaşeret ve düşmanlarına sülhkarane muamele.
Buradaki dost tabirini geniş anlamıyla düşünmek gerekir.
Kardeş, muhip, taraftar, sempatizan konumunda olan insanlar da bir yönüyle bu kategoriye girer.
Hatta bazıları vardır ki iyi günde yanınızda durur fakat kötü günler gelip çattığında zaaflarına yenik düşerek size sırtını dönebilir.
bunları da sindirmesini, hazmetmesini ve hoşgörüyle karşılamasını bilmeli ve Hafız-ı Şirazi'nin dediği gibi mürüvvetten ayrılmamalısınız.
Bunun yanında kişi kendisine düşmanca tavır alanları da idare etmesini, onlarla barış içinde yaşamasını bilmeli.
Hz.Ayşe'nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur.
Allah bana farzları yapmayı emrettiği gibi insanları idare etmeyi de emretti.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada insanları idare etmenin namaz kılma, oruç tutma, zekat verme, hacca gitme seviyesinde bir emir olduğunu ifade buyuruyor.
Bunu emri bil maruf nehyi anil münker kategorisi için de değerlendirmemiz mümkündür.
Aslında bunun adı siyasettir.
Arapça bir kelime olan siyaset her ne kadar günümüzde olumsuz bir anlam yüklenmiş olsa da idare etme sanatı demektir.
Çok farklı yönleri bulunan idare sanatı ciddi bir birikim ister.
İçinde yaşadığı çağı iyi okuyamayan ve çevresindeki insanların bakışını doğru değerlendiremeyen birinin şartlara göre doğru tavır belirleyebilmesi ve düşmanlığa kilitlenmiş insanları idare edebilmesi mümkün değildir.
Siyaseti idare sanatını bilen kimse mesela teferruata ait meseleleri kavga vesilesi yapmaz.
Herkesi kendi karakteri, kabiliyeti ve yetiştiği kültür ortamı itibariyle çok iyi tanır ve buna göre davranır.
Üzerine doğru gelen çılgın bir sel bile olsa bir mecra bulur ya da açar ve onu zararlaştırabilir.
Zararsız hale getirmenin de üstünde onu bir barajda toplayarak arkasından da toprakla buluşturarak faydalı hale getirebilir.
Siyaset yani idare sanatı sadece devletle ilgili bir mesele değildir.
Eğitimde, ailede, insani münasebetlerde, toplumsal meselelerde de siyaset söz konusudur.
Hiç şüphesiz daire genişledikçe insanları idare etmek de zorlaşacaktır.
Problemleri akıl ve diplomasi ile çözme, düşmanlara karşı doğru bir ilmi siyaset takip etme asıldır.
Fakat yeterli donanıma sahip olmayan ve bulundukları makamın hakkını veremeyen idareciler hemen kaba kuvvet ve şiddete başvurur ve siyaset ilminin gereğini yerine getirmezler.
Konumlarını hak ederek kazanmamış, kademe kademe ilerlememiş, birden sıçrayıp bir noktaya yükselmiş, yükseltilmiş insanlar bulundukları yerin hakkını eda edemezler.
Onlar her ne kadar yüksek makamları temsil etseler de duygu ve düşünce açısından bulundukları yerin çok gerisinde kalırlar.
Karşılaştıkları zorluklar veya düşmanların hile ve hutaları karşısında çabuk tahrik olur.
Hislerine yenik düşer.
Ne zaman, nasıl hareket ettikleri gerektiğini kestiremezler.
Bu sebeple temsil ettikleri konuma tereddüp eden vazifeleri hakkıyla eda edemezler.
Ancak zamanla rüştünü ispat eden, yavaş yavaş olgunlaşarak yükselen ve aldığı vazifeleri başarıyla yerine getiren insanlar konumlarının hakkını verebilir.
İstihdam edildikleri her işi Allah'ın izniyle falso yapmadan başaracak potansiyelleri vardır.
Eğri büğrü yollarla hakka varılmaz.
Hafız-ı Şirazi'nin sözü bugünün Müslümanları için daha bir önem kazanmıştır.
İhtilaf ve çatışmaların hiç eksik olmadığı, şiddet ve radikalizmin İslam'ın drahşan çehresini kirlettiği günümüz dünyasında Mevlana, Yunus Emre ve Bediüzzaman gibi davranmaya, döve elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz mukabelede bulunmaya ihtiyaç var.
Müslümanlar her tür kabalığa ve saldırıya göğüs germesini, zorluk ve sıkıntılara katlanmasını bilmelidirler.
Her ne kadar son asırlarda Müslümanların ülkeleri işgal edilmiş, toprakları elinden alınmış, idare sistemlerine dokunulmuş ve kaynakları sömürülmüş olsa da bu onları tepkisel ve radikal davranmaya sevk etmemelidir.
Bunlar temsil ettikleri değerlerin hatırına İslami düşünceyi olması gereken noktaya yönlendirerek tüm dünyada barış köprüleri kurmaya, sulh adacıkları inşa etmeye çalışmalıdırlar.
Bu konuda günümüzde öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki, kimileri devletten bağımsız kafasına göre istiklal mücadelesi başlatıyor.
Kimileri canlı bombalarla çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden masum insanları öldürmenin adına cihat diyor.
Hakta mutabakat sağlayamadığından herkes kendine göre bir hak arayışına giriyor ve kendine göre bir mücadele şekli ortaya koyuyor.
İstiklal ve hürriyet peşinde koşsa bile asla maksadına ulaşamıyor.
Bilakis ortaya kargaşa ve anarşi çıkıyor.
Hatta kin ve nefretler körüklenerek İslam düşmanlığına sebep olunuyor.
Hak olmayan bu tür eğri büyürü yollarla hakka varılamaz.
Hazreti Pirin ifadesiyle her hakkın her vesilesi hak olmayınca hak olan bir maksuda batıl yollarla ulaşılmaya çalışılınca ortaya konulan bütün mücadeleler akamete maruz kalıyor, sonuca ulaşamıyor.
Halbuki hakka ulaştıran yolların da hak olması gerekir.
Eğer biz hakkı hedeflemiş, gözümüzü ilah-i kelimetullah'a dikmiş ve tüm insanlığın bir sevgi atmosferi içinde bir araya gelmesini gaye-i hayal haline getirmişsek, makyavelist düşüncelerle bu hedefimize varamayacağımızı bilmeliyiz.
Bu konuda kendi kafamıza göre yol ve metotlar uyduramayız.
Öncelikle Kur'an ve sünnetin önümüze koyduğu ilke ve prensiplere sonrasında da günümüz insanlığının büyük mücadeleler neticesinde elde ettiği evrensel insani değerlere uygun hareket etmek zorundayız.
ortak paydalarda anlaşma.
İnsanlığın üzerinde ittifak ettiği evrensel faslı müştereklerin ortaya çıkarılması ve bunlar etrafında bir araya gelinmesi her zaman olduğu gibi günümüzde de takip edilmesi gereken önemli bir siyaset tarzıdır.
Kur'an'ın ehli kitaba hitaben söylediği gibi farklı duygu ve düşüncelere sahip olan insanlarla ortak noktalar çok iyi tespit edilerek gelin şunlarda anlaşalım denilebilmelidir.
Bu dünya çapında bir sulh ve selahın sağlanması adına takip edilmesi gereken çok önemli bir idare anlayışıdır.
Kur'an şöyle buyurur.
Resulüm de ki: "Ey ehli kitap, buyurun gelin.
Sizinle aramızda müşterek şu noktada buluşalım.
Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim.
Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım.
Allah'ı bırakıp da insanları rainmeyelim.
Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse işte o zaman şahit olun ki biz Müslümanlarız.
Bu ahde teslim olanlarız deyiniz.
Bediüzzaman Hazretleri ayet-i kerimede geçen ehli kitap ifadesine ehli mektep şeklinde mana veriyor.
Söz konusu ayette Hristiyan ve Yahudilere kendilerine indirilen kitabı okuyup anlamalarına gönderme yapılarak aslında bir yönüyle iltifat ediliyor.
Diğer bir yönden bu ifade aynı zamanda onlara ciddi bir ikazdır.
Adem sizin elinizde kitabınız var ve onu okuyorsunuz.
O halde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle değil okumuş elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.
Arkasından Cenabı Hak her iki tarafın da üzerinde uzlaştığı ortak bir söz etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor.
Nedir bu ortak kelime? Sadece Allah'a kulluk yapmak.
Ayet hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor.
Çünkü detaya inildikçe ihtilaflar ortaya çıkacaktır.
Tüm bu hatta temel esaslarda mutabakat sağlama imkanı varken detayda ihtilaf etmek doğru değildir.
Farklı din ve kültürlere sahip insanların anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabidir.
Fakat tartışma ve çatışma doğuracak meseleler söz konusu edilmeden müşterek noktalarda anlaşılabilir.
Yani karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan kendi doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.
Selim vicdan ve akıllar Kur'an'ın yukarıdaki gibi çağrılarına itiraz etmezler.
Bu yüzden önemli bir misyonun temsilcisi olan insanların hep bu espri içinde hareket etmesi çok önemlidir.
Vahdet-i ruhiyenin gönül birliğinin sağlanması buna bağlıdır.
Senelerden beri rahnedar olduğumuz zarar görmüş bir kaleyi birden tamir edemezsiniz.
Tahrip kolaydır fakat bir şeyi aslana uygun şekilde restore etmek çok zordur.
Günümüzde kalpler, vicdanlar, akıllar çok zedelendi.
Tahrip çok büyük oldu.
İnsanların birbirine karşı güvenleri kalmadı.
İnsanların yeniden çok rahatlıkla güven içinde yaşayabilecekleri bir atmosfer oluşturma ciddi bir gayrete bağlıdır.
Eğer dünyaya sunacağınız bir mesajınızın olduğuna inanıyorsanız önce en yakın dairede sonra yavaş yavaş dışarıya doğru açılarak insanlarla faslı müştereklerde anlaşarak işe başlamalısınız.
Hiçbir yerde probleme sebebiyet vermemeli.
Dünyevi mücadelelerin içine girmemeli, çatışma ve ihtilafa neden olacak meselelerden uzak durmalısınız.
Çünkü dünyanın kardeşçe yaşamaya, paylaşmaya, huzur ve barışa ihtiyacı var.
İmtihan ve Hakta Sebat.
Her halimiz ve tavrımızla iman, ihsan, ihlas, yakin ve rıza kahramanı olmaya çalışmalıyız.
Bütün bir hayatımızı bu unsurlarla bir dantela gibi işlemeliyiz.
Asıl derdimiz, hedefimiz, işimiz bu olmalı.
Her bir davranışımızın Cenabı Hakk'ın marziyat-ı sübhaniyesine muvafık olması için çok yalvarmalıyız.
Onun rızasına uygun düşmeyen hiçbir şeye razı olmamalıyız.
Farz-ı muhal şayet o bizim insanları cennete götürmemizden, Firdevs'in kapısını açmamızdan razı değil.
Bunu bile arzu etmemeliyiz.
Gerçi bunlar bizim boyumuza aşkın konulardır.
Fakat bir hakikati dile getirme adına farzı muhal şeklinde kayıt düşerek söylenince zannediyorum mahsuru olmayacaktır.
Evet, En önemli husus yapıp ettiğimiz şeylerden Allah'ın razı ve hoşnut olması.
bizim de sürekli onun rızasının peşinde koşmamızdır.
Ancak her zaman bu talebimizde başarılı olamayabiliriz.
İnsan olmamız ve nefis taşımamız itibariyle yer yer hatalar yapabiliriz.
Bununla birlikte falsolarımız bizi böyle yüksek bir duygu ve düşünceyi sürekli bir dizeb etmekten, tekrarlamaktan alıkoymamalıdır.
Düşsek, sürtsek bile hemen ayağa kalkmalı ve yine Allah'ım iman, ihsan, ihlas, rıza, aşkı iştiyak demeye devam etmeliyiz.
Hayatımızı bu yüce gaye etrafında örgüleli, Allah rızasını elde etmeyi biricik maksadımız haline getirmeliyiz.
Yatıp kalkıp sürekli Allah'ım seni görüyor gibi kulluk yapmaya, senin tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşamaya, muradın istikametinde adım atmaya muvaffak eyle ve beni bu mülahazalardan bir an dur eyleme, uzaklaştırma diye yalvarmalıyız.
Nebi-i Ekrem Efendimiz Aleyhi Ekmelü Taha'ya bir hadis-i şeriflerinde her Ademoğlunun hata işleyeceğini, hata işleyenlerin en hayırlısının da tövbe edenler yani hatasından dönmesini bilenler olduğunu ifade buyuruyor.
Herkesin tabiatında onu hataya sevk edecek bir kısım genler vardır.
Ne var ki düşüp kalkmalar, üst üste yapılan falso ve fiyaskolar kemal ciddiyetle doğrunun arkasında olmaktan bizi alıkoymamalıdır.
Zira kul olmanın gereği budur.
İnsan bir an için nefsine uyabilir, hata edebilir fakat asla orada kalmamalı.
hemen tövbe ve istiğfarla rabbine yönelmelidir.
İnsan olma potansiyelinin inkişafı yani hakiki insanlığa yükselme, oradan da insan-ı kamil zirvelerine çıkabilme şart-ı adi planında irademize, ceht ve gayretimize, teyakkuz ve temkinimize emanet edilmiştir.
İnsanlık olarak çok kritik bir zaman diliminden geçmekteyiz.
Kötülüğe ve fenalığa götüren kapılar ardına kadar açılmış durumdadır.
Şeytan boş durmuyor.
Ayağımızı kaydırmak ve bizi rabbimizden uzaklaştırmak için çırpınıyor.
Hakka çağıran sesler ise çok cılız çıkıyor.
Çokları batılın bayraktarlığını yapıyor.
Hem de sureti haktan görünerek.
Kafalar karışık, himmetler sarsık.
Kavga ve çatışmalar hiç bitmiyor.
Dünya sevgisi kalpleri esir almış.
Bunca keşmekşlik içinde kalbi selim, hissi-i selim ve aklı-ı selim ile hareket edebilmek ve rıza yolundan ayrılmamak zorlardan zor.
Saldırılara nasıl karşılık vermeliyiz?
İlah-i kelimatullah'ı dert edinen adanmışların imtihanı çok büyüktür.
Ne düşmanların imansız ve amansız saldırıları ne de dostların vefasızlık ve hazımsızlıkları biter.
Türlü türlü zorluk ve sıkıntılarla imtihan olurlar.
Şeytan da bunları asla boş bırakmaz.
Bütün bunlar karşısında doğru yerde durabilmeleri, istikametlerini koruyabilmeleri çok önemlidir.
Şeytan böylelerini boş bırakmaz.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle mühim ve büyük umuru haliyenin çok muzur manileri olur.
Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır.
Mesela şeytan yapılan hakaretleri ve saldırıları öndlerine koyarak haydi siz de benzer şeyler söyleyin.
Onların yaptıklarının aynısını yapın.
Bunca haksızlık karşısında sükut mu edeceksiniz? diyerek onları kışkırtır.
Nefislerine uyup şeytanın bu dürtüleriyle hareket etmeye başlarsa kazanma kuşağında kaybederler.
Gerçekten bugüne kadar birileri aynısıyla nakletmeye bile terbiyemizin müsaade etmeyeceği şeyler söylediler.
Demedik şey, atmadık iftira, söylemedik yalan bırakmadılar.
Türkçe sözlüklerde bile bulmakta zorluk çekeceğimiz hakaret ve küfürleri ettiler.
Lanetler okudular.
Densizliğin her türlüsünü yaptılar.
Sözde kalmayıp türlü türlü zulümler, gadirler itikap ettiler.
Gönüllüler hareketini günah keçisi ilan ettiler ve ne kadar suç ve günah varsa ona yüklemeye kalktılar.
Karalama adına hiç olmayacak isnatlarda bulundular.
Yakın zamanda işlenmiş ne kadar suç varsa hedef tahtası haline getirdikleri bir hareketin sırtına yüklemek suretiyle işin içinden sığrılmaya çalıştılar.
Onların deyip ettikleri şeyler Amnofis'in Hz.Musa'ya dediklerini çoktan geçmiştir.
Kanaatimce ne Lenin, ne Stalin ne de başka diktatörler bu ölçüde ağız bozmuş, insanlara bu ölçüde hakaret ve küfürler etmişlerdi.
Ne diyelim? Herkes karakterinin gereğini sergiler.
Birileri hınçlarının gereğini yerine getirebilir.
İntikam hisleriyle hareket edebilir.
Zulüm ve gadirler işleyebilir.
Ama başkalarının gırtlağına kadar günaha gömülmesi sizin de günah işlemenizi mübah kılmaz.
Başkalarının size ağzı alınmayacak şeyler söylemesi sizin ağzınızı bozmanızı gerektirmez.
Kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın biz kendimiz olarak düşünmeli, kendimiz olarak yazmalı, kendi karakterimizi muhafaza etmeliyiz.
Kimsenin terbiyemizi ve üslubumuzu bozmasına müsaade etmemeliyiz.
Namus ve haysiyetimizi korur gibi terbiye ve üslubumuzu da korumalıyız.
Başkaları bu konuda hassas olmayabilir.
Bu bizi hiç alakadar etmez.
Zira Kur'an'ın ifadesiyle hiç kimse bir başkasının yükünü yüklenmez.
Herkes kendi vebaliyle ahirete gider.
Yine Kur'an'ın ifadesiyle bize düşen kendimize bakmaktır.
Biz doğru yolda oldukça yolunu şaşırmışlar bize zarar veremez.
İncinme incitenden.
Her şeye rağmen bize centilmence ve civan mertçe davranmak düşüyor.
Yapılan kötülük ve fenalıklar karşısında hislerimize hakim olmak, marzi-i ilahiye uygun düşmeyecek söz ve tavırlardan uzak durmak zorundayız.
Aleyhimizde söylenen sözleri Cenabı Hakk'ın bizim ruh ve kalp dünyamıza yerleştirdiği manevi enzimlerle eritmek suretiyle Ademe'e mahkum etmeliyiz.
Maruz kaldığımız bütün bu olumsuzluklar bize çizgimizi terk ettirmemeli.
İman, ihsan ve ihlas mülahazalarıyla telif edilemeyecek her tür davranışa karşı mesafeli durmalıyız.
Biz durmamız gereken yerde durduğumuz, konumumuzun hakkını verdiğimiz sürece pespaye insanların her gün maşeri vicdan pazarlarına sürmeye çalıştıkları metaları rağbet görmeyecektir.
Zira bunların bir kıymet-i harbiyesi de yoktur.
Alvar imamı şöyle der:
"Aşık der incitenden, incinme incitenden.
Kemalde noksan imiş incinen incitenden.
Varsın başkaları inciten olsun.
Biz incitmemeye hatta elimizden geliyorsa incinmemeye bakmalıyız.
Çünkü bizim dünya adına bir talebimiz yok.
Dünya adına beklentisi olan geldikleri makamları beğenmeyerek sürekli gözünü yukarılara diken insanlar gözünü diktikleri makamları elde etme adına her melaneti işleyebilirler.
Hatta yürüdükleri yolda kendileri için engel gördükleri insanlara yapmadık kötülük bırakmayabilirler.
Lakin Allah'ın rızasından başka bir şey düşünmeyen, ilah-i kelimetullah'a gözünü diken, nam-ı Celil-i Muhammediyi dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedefleyen adammışlar, asla onlar gibi olamazlar.
Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi yıllardan beri aleyhimde yazı yazan insanlara şahsi haklarımı helal ettim ve yanımdakilerini de buna şahit tuttum.
Bize yapmadık kötülük bırakmayan zalimleri ahirette hakkına girdikleri insanların günahlarını yüklenmiş.
Ağır veballer altında iki bütnüm olmuş.
İlim ilim iner vaziyette görsem ona da yüreğim dayanmaz ve kendi şahsımla alakalı hakları helal ederim.
Fakat Allah'a ait başkalarına ait haklar varsa onları affetmek bizi aşar.
Bir hakkı ancak hak sahibi affedebilir.
Evet, Bizim yegane gaye-i hayalimiz gönüller sultanının sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem gönüller sultanı olarak yaratılmıştır.
Onu bütün gönüllerin sultanlığına taşımak bizim asli vazifemizdir.
Bunun dışında bir hedef peşindeysek bir gün biz de bir yerlerde küçük bir idareci, vekil, iktidar sahibi olalım gibi basit mülahazalar içindeysek hiç farkına varmadan Allah'tan uzaklaşmış oluruz.
Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez.
Fakat şuna katiyen inanmalıyız ki Allah kendi yolunda yürüyenleri asla yüzüstü bırakmaz.
Elbette bu kutsi yolun yolcuları da fırtınalara, tsunamilere maruz kalabilirler.
Zira belalar ve felaketler bu yola revanların değişmez kaderi olmuştur.
Eğer hususiyetlerini bilerek bu yola girmişseniz bunlara katlanacaksınız.
Bazen Firavun ve Nemrutlardan çekeceksiniz.
Bazen din düşmanlarından, bazen münafıklardan, bazen de sizinle aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye baş koyan ya da öyle görünenlerden.
Çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyları olacak.
Allah'a ahdü peymanımız var.
Yolumuzdan dönmeyeceğiz.
Bir gün döneceksek Allah bizi daha fazla yaşatmasın.
Bütün bunları bilerek bu yolda iseniz neyle karşılaşırsanız karşılaşın dişinizi sıkıp sabredeceksiniz.
Çünkü sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.
Yalancılar ve yamacılar.
Bediüzzaman Hazretleri güzel görenin güzel düşüneceğini, güzel düşünenin ise hayatından lezzet alacağını ifade eder.
En olumsuz zaman ve şartlarda bile insanın bu bakış açısını koruyabilmesi en negatif hadiselerin bile güzel yanlarını görebilmesi çok önemlidir.
Çünkü zahiri yüzleri itibariyle çirkin ve kötü görünen nice hadise vardır ki onların altında güzellikler sakladır.
Bu itibarla zamandan, olaylardan, sıkıntı ve meşakkatlerden şikayet etmemelidir.
Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şuesinin kalmadığı, her şeyin renk attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı dönemlerde dahi elden geldiğince hadiselerin güzel ve olumlu yönlerini görmeye çalışmak gerekir.
Biz hayır veya şer gördüğümüz hususlarda yanılabiliriz.
Hayır zannettiğimiz şeyler şer, şer zannettiklerimiz de hayır olabilir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim bu hususu net olarak şöyle ifade eder.
Ve asekrahu şey ve hrun lek ve enbu şey ve h şerr lek vallahu yem ve entemû.
Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur.
Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İnsanlık hemen her dönemde bir kısım imtihanlara maruz kalmıştır.
Özellikle peygamber yolunu yol edinenler neredeyse hiç rahat yüzü görmemişlerdir.
Bazen kafirler, bazen de küfür sıfatları taşıyan müminler onlara hayatı dar etmişlerdir.
Maalesef tarihte ve günümüzde mümin görünen niceleri muhalif ve düşman belledikleri kesimleri sindirmek, ezmek ve yok etmek için akla hayale gelmedik zulümler işliyorlar.
Menfur hedeflerine ulaşabilmek için her vesileyi meşru görüyor, her yola başvuruyorlar.
Başlıca silahları ise yalan, iftira ve karalama.
Bu halleriyle mümin olduklarını iddia etseler de küfre ait vasıflar taşıdıklarına şüphe yok.
Hazreti Pir'in dediği gibi her kafirin her sıfatı kafir olmadığı gibi her müminin her sıfatı da mümin değildir.
Mesela yalan bir küfür sıfatıdır.
Bir mümin yalan söylüyor, yazıyorsa küfre ait bir sıfat taşıyor demektir.
İnsan bir kere yalan söyleyince küfre ve nifaka doğru bir adım atmış ve imandan da bir adım uzaklaşmış olur.
Yalan söyleyen kişi namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de küfre ait bir hususiyeti üzerinde taşımaktan kurtulamaz.
Hele bir de bu yalanını medya vasıtasıyla çok geniş kitlelere ulaştırıyor ve silinmeyecek şekilde arşivlere kaydediyorsa katmerli bir günah işliyor demektir.
Maalesef günümüzün bazı siyasileri bile bile yalan söylüyor.
Bu yalanlarını durmadan tekrar ediyor.
medyada onların bu yalanlarını yine yalan olduğunu bile bile geniş kitlelere duyuruyor ve gelecek nesillere intikal ettiriyor.
Hatta bazen şerh ve haşiyelerle bu yalanı daha da köpürtüyor, büyütüyor.
Dolayısıyla bunlar birkaç kişiye söylenmiş basit bir yalan olarak kalmıyor.
Belki milyonlara ulaşıyor.
Yani milyonlarca kafa karıştırılıyor.
Milyonlarca zihin ifsat ediliyor.
Bu yalancıların bir de yamacıları var.
Yalancılar ne zaman inanılması zor bir yalan ortaya atacak ve kitlelerde tereddüt hasıl edecek olsalar hemen yamacılar devreye giriyor.
Onların yalanlarına payandalar buluyor.
İnanılması zor yalanları tevil ve yorumlarıyla kitlelere makul göstermeye çalışıyorlar.
Sürçü lisan oldu.
Maksadını tam izah edemedi.
Esasında onun asıl demek istediği şu idi." diyerek yalancıları toplum nezdinde aklamaya, temize çıkarmaya çalışıyorlar.
Bu durum yalancıları daha da cesaretlendiriyor ve bu defa daha büyük yalanlar söylüyorlar.
Yalancılarla yamacıların bu yardımlaşması sayesinde nice masumlar mücrim gösteriliyor.
Onların itibarlarıyla oynanıyor ve ne zulümler ne zulümler irtikap ediliyor.
Kitlelerin cehaleti ve muhaetsizliği de yalancılara ayrı bir cesaret veriyor.
Onlar bu yalanlarıyla halkın efkarını ifsat ediyor, toplumu paramparça hale getiriyorlar.
Sıklıkla ifade ettiğimiz gibi herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Demek ki düşünce kuluçkalarının altında yatan yumurtalarda haset ve çekememezlikler, kin ve düşmanlıklar gizliymiş.
Meğer gizledikleri sinsice düşüncelerinin gereklerini yapacak bahaneler peşindelermiş.
Bir harekete karşı kıskançlıkla kıvranıp duruyor ve içlerindeki eracifi dökmenin yollarını arıyorlarmış.
Bu sebepledir ki ellerine imkan ve fırsat geçer geçmez masumiyetlerinden kendilerinin de şüphe duymadıkları on binlerce insanı yalan ve iftiralarla mücrim gibi göstermeye kalktılar.
Akla hayale gelmedik hakaret ve küfürler ettiler.
Aslında bir endam aynasının karşısına geçip baksalar söyleyip ettikleri şeylerin numara ve drobunun kime uyduğunu çok iyi göreceklerdi.
Bütün bunlar karşısında bize düşen vazife peygamberane ve velayetkerane bir azimle sarsılmadan ve paniklemeden yolumuza devam etmek, yaşanan sıkıntıların ardındaki saklı güzellikleri görmeye çalışmaktır.
Zira bunlar bizi güzel düşüncelere, güzel düşünceler de hayattan lezzet almaya sevk edecektir.
Yapılan hakaretleri aldırmadan, kimseye küsmeden, gönül yıkmadan ve gönül koymadan işimize bakmalıyız.
Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.
Her hırıltı ve humurtuya laf yetiştirmeye kalkarsanız vaktinizi ve enerjinizi boşa tüketmiş olursunuz.
Üstelik işlerinde profesyonelleşen yalancı ve yamacılarla da başa çıkamazsınız.
Onlar her gün karşınıza yeni yeni düzmece sözlerle çıkarlar.
Ne yalanları biter ne de bunlara getirdikleri tevilleri.
Zihnimizi bu tür olumsuzluklarla yoracağımıza şimdiye kadar yapağimiz güzel işlere devam etmeliyiz.
İnsanla meşguliyet adına alternatif yollar bulmalıyız.
Himmetimizi ali tutmalı.
Birlerimizi bin yapmanın yoluna bakmalıyız.
Bu yapılan işlerle ne olacak ki demeden en ufak bir kıpırdanışı küçük görmeden elimizdeki imkan ve fırsatları çok verimli değerlendirmeye çalışmalıyız.
Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz.
Biz yaptığımız hizmetleri kendi küçüklüğümüze bağlamamalıyız.
Her şey Allah'ın elindedir.
O murat buyurduktan sonra damlalardan deryalar meydana getirir.
Önemli olan maruz kalın ağır imtihanları rıza ve sabırla karşılayabilmek ve ahirete alacaklı gidebilmektir.
Bazen şeytan biz bugüne kadar hiçbir ödül beklemeden adanmışlık ruhuyla sürekli koşturduk.
Malımızdan ve canımızdan fedakarlıkta bulunduk.
karşılığı bu mu olmalıydı şeklinde aklımıza farklı düşünceler getirerek bizi şikayete sevk edebilir.
Allah karşısında kulluk şuuruyla bağdaşmayan bu tür düşüncelere girmemenin yolu bizim için birer rehber ve rehnüma kılavuz olan peygamberlerin hayatına bakmak, onlara iktida etmek, onların peşinden gitmektir.
Şunu unutmamalıyız ki Allah'ın en çok sevdiği kullarının en ağır imtihanlara uğraması kadimden bu yana devam edeelen bir adet-i ilahiyedir.
Yani Allah'ın değişmeyen bir kanunudur.
Kur'an'da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa onların imtihanların en ağırına maruz kaldıkları ve bütün bu imtihanları sabır ve rızayla göğüsledikleri görülür.
Allah bizleri de onların yoluna tabi olan baba yiğitlerden eylesin.
Rabbaniler. Youtube
Soru:
Kur'an'da geçen rabbani kelimesi ne anlama gelir? Rabbaniler kimlerdir? Rabbanilerin vasıfları nelerdir?
Cevap:
Sözlükte Rabbe kulluk eden din adamı manasına gelen rabbani kelimesi tefsirlerde arif-i billah, hikmet ve ilimle donatılmış hakeri olarak tarif edilmiştir.
biraz daha açarak rabbani ifadesini Allah'ın rızasını hedefleyen, metafizik mülahazalara ve maneviyata açık yaşayan, hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak kalp ve ruhun derece-i hayatında seyrü seyahatte bulunan hak eri şeklinde de tarif edebiliriz.
Tasavvufta yer alan seyir ilallah, seyir fillah, seyir maallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade eder.
Farklı bir yaklaşımla Rabbani inandığı dava uğruna kendi arzu ve isteklerinden vazgeçmiş, her şeyi Cenabı Hakk'ın hesap ve planlarına bağlamış, emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatını bu istikamette sürdürmeye azmücehd etmiş mümine denir.
Evet, Rabbani bu manada Rabbe bağlılığı şahsında yaşayan olgun bir mümin olmasının yanı sıra o ufka ulaşma yolunda başkalarına da rehberlik eden kamil mürşittir.
O Cenabı Hakk'ın rububiyet dairesini nazar-ı itibarı alarak insan olarak yaratılan potansiyel insanları hakiki insan haline getirmeye gayret eden bir rehberdir.
Bu sebeple ehlullah'a hakiki terbiyecilere, mürşitlere rabbani denmiştir.
İmam Rabbani'ye Rabbani denmesinin sebebi de budur.
Rabbaniler öyle bir eğitim kadrosudur ki kainatta cari kanunlara uygun hareket eder, insanlara yaşamasını öğretir.
Bu meşeriyi temaşa etmelerini, bu kitabı okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlar.
Rabbani kelimesi Kur'an-ı Kerim'in üç ayetinde geçer.
Maide 44 ve 63. ayetlerde ehli kitabın rabanilerinden bahsedilir.
Ali İmran suresindeki diğer ayet ise bütün peygamberlerin muhataplarını rabbani olmaya çağırdığını ifade eder.
Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka Allah'la beraber bana da kul olun demesi düşünülemez.
Bilakis o, okuyup başkalarına da okuttuğunuz, öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbani olun." der.
Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ölçüde rabbani olabilir.
Kendi arş-ı kemalatına yükselebilir.
Fakat bunun için bir kısım manevi sistemlerini harekete geçirmesi, his ve heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, hakkın rıza ve hoşnutluğunu kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsi hesaplarından vazgeçerek bütün hayatını Allah'ın hesaplarına göre planlaması gerekir.
Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedi bir düşmanı bulunan insanın rabbani olabilmesi kolay değildir.
Ciddi bir mücadele ve mücahede gerektirir.
Böyle bir yola giren kimse Allah'la münasebetlerini çok güçlü tutmak zorundadır.
Kendi mülahazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı anda onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir.
Diyelim ki nafile bir namaz kılıyor.
Eğer içine Allah mülahazası dışında başka bir mülahaza karışıyorsa namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra yeniden namaza başlamalıdır.
Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz.
Fakat rabbani olmak isteyen bir insan kendini Allah'a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlası yakalamaya, gönlünü Allah'a vermeye mecburdur.
Kur'an-ı Kerim'de geçen rabbani kelimesine benzeyen bir başka sözcük de ribbidir.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok ribbi mücadele verdi, savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar.
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Tefsirlere bakıldığında ağırlıklı olarak ribbi kelimesine kökeninden hareketle iki farklı mananın verildiği görülür.
Birincisi büyük topluluklar.
İkincisi ise kendini Rabbe adamış kimseler.
İkinci manada ribbi kelimesi rabbani kelimesine benzer.
Bazı müfessirler ikisinin arasında şöyle bir farktan bahsederler.
Rabbi kendini Allah yoluna adamış herkese denirken rabbani aynı zamanda mürşitlik vasfına da sahip kimselere denir.
Demek Rıbbi ila-i kelimetullah davasına kendini aday Allah'ın adının dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu erleri denir.
ayette ilah-i kelimetullah davasına adanmış kimselerin yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık göstermeyecekleri, düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor.
Çünkü onlar yürüdükleri yolun zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahd etmişlerdir.
Bunlar hayatları boyunca hep bu sözlerine bağlı yaşarlar.
Temsil ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar.
Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler.
Asla ne zaman bu işten sıyrılacağız düşüncesine kapılmazlar.
Yaşadıkları sıkıntılar karşısında onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür.
innem eşku ve huzni ilallah.
Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah'a arz ediyorum.
Evet, Allah'a inanan bir insan sadece onun karşısında secde ve rükuya gider.
sadece onun huzurunda yüzünü yerlere sürer.
Bu payeyi elde etmiş bir müminin başkalarına kul köle olması, başkaları karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi, vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez.
O Bediüzzaman Hazretleri gibi ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam." der.
Hiçbir şey karşılığında bağımsızlığını feda etmez.
Allah'tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım dilenmez.
Rıbbilerin anlatıldığı ayet-i kerimenin sonunda Cenabı Hakk'ın sabredenlerle beraber olduğu ifade buyuruluyor.
Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki o asla sizi zayi etmez.
Burada efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kendisine yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan muhterem kızını teselli etmek için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz.
Ağlama ciğer parem.
Allah senin babanı zahiye etmeyecektir.
Bir sonraki ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor.
Ve illabiren ve israfen fi emrine ve akdirin.
Evet, Bu durumda düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı, kan revan içinde kaldıkları zaman onların dudaklarından dökülen yalnızca şu kelimeler oldu.
Ey Rabbi kerimiz, günahlarımızı ve içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle.
Bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve fıtratlarındaki inanma istidadını kendi iradeleriyle küreltmiş.
neticesinde gözleri görmez, kulakları duymaz ve kalpleri işlemez hale gelmiş küfrü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol." Bu iki ayet-i kerimede kendini Allah'a adanmış insan potresi çiziliyor.
Böylece onların ne düşündüklerini, ne dediklerini, kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenabı Hak'a nasıl teveccüh ettiklerini, zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz.
Ortaya konan bu portreten hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasında farkı görebilir.
Allah yolunun adanmışları olup olmadığımızı anlayabiliriz.
Rabbanilik ile adanmışlık bir vahidin iki yüzü gibidir.
Bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır.
Rabbanilik içte derinleşmeyi Allah'la kalbi irtibatı ifade ederken rabbilik daha ziyade dışı açılımı Allah'ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir.
Rabbani olmadan tam manasıyla adanmış da olamazsınız.
adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti elde edememişseniz bu seferde rabanilik yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz.
Bunların birindeki kusur diğerini de etkiler.
Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki etmiş olabilirsiniz.
Ama rızaya tam kilitlenememişseniz ilah-i kelimetullah davasında da eksikleriniz olur.
Hasılı kelam mümine düşen vazife, bir taraftan kalbi ve ruhi hayata tam kilitlenmesi, havas-ı zahire ve batinesi ile iç ve dış duygularıyla hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi bu konuda hep adanmışlık ruhuyla hareket etmesidir.
Zira Cenabı Hakk'ın rızasını elde etme ve Rabbimizin cemal-i ba kemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin bütünüyle yerine getirilmesine bağlıdır.
Fitneler karşısında müslümanca duruş.
Cenab-ı Hak hiçbir dönemde insanlığı başı boş bırakmamış.
nebileriyle ve onların sadık temsilcileri, hak dostlarıyla beşerin yolunu aydınlatmıştır.
Bu onun insanlığa büyük bir merhameti, fazlı ve inayetidir.
Fatır suresinde yer alan hiçbir millet yoktur ki aralarında onlara gerçekleri anlatan, onları iyiliklere sevk edip düşünmesi muhtemel yanlışlara karşı uyaran birileri bulunmuş olmasın.
ayet-i kerimesi de bunu ifade eder.
Her peygamber gönderildiği toplumun problem ve dertlerine uygun reçetelerle gelmiştir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem peygamberlerin sonuncusu olduğu için ondan sonra değişen zaman ve şartlara göre dinin yoruma açıklayan yanlarının yorumlanması mücedditler ve müçtehitler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bununla birlikte niceleri aradan belli bir süre geçtikten sonra peygamberlerinin izini takip etmemiş, mesajını unutmuş, kalbi ve ruhi hayattan uzaklaşmışlardır.
Çünkü kalp ve ruhun yörüngesinde bir hayat yaşayabilme ve istikameti koruyabilme ancak ilahi nefhala mümkündür.
semavi vahiye sırt çeviren, peygamber soluklarına kulak asmayan toplumların bir kısım batıl ve sapkın yollara girmeleri kaçınılmazdır.
Geçmiş kavimlerin hayat sergüzeştun misalleriyle doludur.
Peygamberleri hayattayken onun arkasından giden kavimleri aradan belli bir süre geçtikten sonra hemen kendilerince bir kısım totemler bulmuş ve putperestliğe sapmışlardır.
Bu totemler bazen taştan, tahtadan yapılan heykeller olmuş.
Bazen de büyütülen ve kutsallaştırılan şahıslar.
Vahyin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaşan günümüz insanının da yer yer farklı varlıkları totem ve tahut haline getirdiğine şüphe yoktur.
Mesela biri kalkıyor, "Falana dokunmak ibadettir." diyor.
Bir başkası ona taptığını söylüyor.
Bir başkası onu ezeli ve ebedi lider olarak isimlendiriyor.
Oysa ki bütün bunlar itikadi olarak insanı helake sürükleyecek çok tehlikeli sözlerdir.
Bırakalım sıradan şahısları.
Peygambere dokunmak ibadettir bile diyemezsiniz.
Zira ibadetleri belirleyen Allah'tır ve o böyle bir ibadet vaaz etmemiştir.
Aynı şekilde peygamberler dahil hiçbir şahıs için ezeli ve ebedi vasıfları kullanılamaz.
Zira bu sıfatlar Allah'a mahsustur.
Keza Allah'tan başka kimseye tapınmaz.
Başkasıyla ilgili bu ifadeyi kullanmak mecazen bile olsa doğru değildir.
Tapılmaya kulluğa layık tek varlık vardır.
O da Allah'tır.
İbadet, ubudiyet ve ubudet yalnız Allah'a yapılır.
Nitekim biz her gün namazlarımızda biz ancak sana ibadet eder ve yardımı ancak senden dileriz demek suretiyle günde 40 defa bunu ilan ediyoruz.
Esasen değişik kulluklardan sıyrılmanın yegane yolu da Allah'a hakiki kul olmaktan geçer.
Allah'a kul olmayanlar farklı varlıklara kul olma zilletinden kurtulamazlar.
Allah'a kulluk yolundan sapanlar yamuk yumuk yollara sapmış olurlar ve asla hedeflerine varamazlar.
Günümüzde bazıları din adına günaha giriyor, din adına cinayet işliyor.
Din adına zulm ediyor.
Din adına türlü türlü cürümler işliyor.
Daha doğrusu yaptıkları kötülükleri dini kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Uğursuz emellerine ulaşmada dini bir basamak görüp istismar ediyorlar.
Kendi vesayetlerine girmeyen ve kendilerine mutlak biat etmeyen insanları hiç olmayacak şeylerle ittiham ediyor.
Hatta onları tadril ve tekfir ediyor.
Sonra da onlara yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı mübah ilan ediyorlar.
Arkasından ne şenaatler, ne şenaatler işliyorlar.
Çok rahatlıkla onların gıybetini yapıyor.
Hiç utanmadan onlara iftira atıyor.
Bile bile onları itibarsızlaştırıyor ve bütün bunlarda da dinen bir mahsur görmüyorlar.
Bu tür tavır ve davranışlar peygamber yolundan sapmanın neticesidir.
Din adamlarının sessizliği.
Asıl tuhaf olan şu ki din adına bütün bu cinayetler işlenirken bir tane teolog da kalkıp bunlara itiraz etmiyor.
Teolog kelimesini son zamanda türüyen dinin ruhundan uzak bir kısım ilahiyatçılar, hocalar, vaizler için bilinçli olarak ve özellikle kullanıyorum.
Onlar gerçekten ilahiyatçı alim olsalardı ilimlerinin gereğini yerine getirir ve böyle sapkınlıklara itiraz ederlerdi.
Maalesef şimdiye kadar biri çıkıp da bu kadarı da fazla demedi.
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki dindarlar hatta din alimleri yalana yalan diyemiyor.
Hırsızlığın haram olduğunu söyleyemiyor.
Yolsuzluğa karşı sesini yükseltemiyor.
Zulümlere ve haksızlıklara itiraz edemiyorlar.
Haddini bilmezin biri kalkıp Kur'an'la dalga geçiyor da ne ilahiyat ne de Diyanet camiasından çıt çıkıyor.
Bir başkası, "Peygamber gurura düştü.
Biz aynı hataya düşmeyeceğiz." diyor.
Kimse itiraz etmiyor.
İtiraz etmek şöyle dursun.
Tevil ve yorumlarıyla bu tür küstahlıkları mazur göstermeye kalkan, yalanlara kılıf bulan, hırsızlık ve yolsuzlukları makul ve meşru göstermeye çalışanlar çıkıyor.
Camileri, minber ve mihrapları işlenen yığınla haramı ve mesaviyi meşrulaştırmak için kullanıyorlar.
Ona göre hutbe hazırlıyor, ona göre vaaz ediyorlar.
Bilmiyorlar mı ki bütün bu haramları irtikap eden zalim ve zorbaların vebali kıyamet günü onların sırtlarına da yüklenecek.
Zulmedilen, ezilen, haklarına girilen ne kadar mağdur ve mazlum varsa hepsi kıyamet günü zalimlerle birlikte onlardan da hak talep edecek.
Hatta belki taraflı fetvalarıyla, gizli açık destekleriyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları, kötülüğe karşı cesaretlendirdikleri zalimler bile onlardan hesap soracak.
Asıl yiğitlik
İslami düşüncenin bir endazesizliğe mahkum edildiği ve her şeyin bütün bütün şirazeden çıktığı böyle bir dönemde en azından hizmet-i imaniye ve Kur'aniye davasına gönül vermiş adammışlar.
kalplerine, gönüllerine, dillerine, söz ve davranışlarına hakim olmalılardır.
Duygu ve düşüncelerini sık sık gözden geçirmeli, Allah'ın razı olmayacağı söz ve fiillerden uzak durmalıdırlar.
El alemin günah işlemesi onların günah işlemesini mübah kılmaz.
Zira herkesin günahı kendini alakadar eder.
Ahirette herkes hesabını kendisi verecek.
Kur'an ifadesiyle kimse kimsenin günahına yüklenmeyecektir.
Daha önce de ifade edildiği gibi Allah insanlığı hiç başı boş bırakmamıştır.
Gönderdiği nebileri ve kitapları ile insanlığın yolunu aydınlatmıştır.
Enbiya-i izam hakikatleri muhataplarına ulaştırmış, tebliğde bulunmuş, kalplere inşirah salmış, müminleri doğru yola yönlendirmiştir.
Doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini, akı karayı birbirinden ayırmıştır.
Bize düşen vazife de ilahi vahiye kulak vermek, Allah karşısında durulması gerekli olan yerde durmaya çalışmak, ne pahasını olursa olsun kendi çizgimizi terk etmemek, istikametten ayrılmamaktır.
toplumun çoğunluğunun iyi olduğu, iyilik düşündüğü, Müslümanlığın, dinin, diyanetin, hikmetin, adaletin hakim olduğu zamanlarda insanın eline, ayağına, gözüne, kulağına, diline dudağına hakim olması kolaydır.
İnsanların birbirine güven vadettiği, herkesin sadakat ve vefa solukladığı, kimsenin kimseyi incitmediği, yardımların bile sadaka taşları vasıtasıyla yapıldığı bir toplumda zannediyorum şeytan bile fiskü fücura cesaret edemez.
Asıl önemli olan şartların zorlaştığı, sabırların tükendiği zamanlarda istikameti koruyabilmektir.
Fitnelerin fokur fokur kaynadığı, bela ve gailerin seylaplar halinde her şeyi önüne katıp götürdüğü dönemlerde bile emniyet ve güveni temsil edebilmektir.
Evet, Asıl yiğitlik edilen gıybetler, atılan iftiralar, reva görülen kötülükler karşısında aynıyla mukabeleye yeltenmemek, intikam hisleriyle hareket etmemek, tahriklere aldırmamak ve mümin karakterinden taviz vermemektir.
Ne var ki bunu başarabilmek hiç de kolay değildir.
Beşer fıtratını ve sosyal realiteleri göz ardı etmemek gerekir.
Bu sebepledir ki çokları çetin imtihanların yaşandığı fitne dönemlerinde gerekli olan yerde duramaz ve kaybederler.
Fakat kaybedenlerin yanında kazananlar da olur.
İşte onlar tüm zorluklara rağmen dimdik durmasını bilen, sarsılmayan ve çizgi değiştirmeyen baba yiğitlerdir.
Fitne ve fesadın ortalığı kapladığı, sadece zalimlerin hayhuyunun duyulduğu sisli dumanlı bir atmosferde böylelerinin kadri kıymeti bilinemeyebilir.
Fakat fırtınalar dindiğinde, azıcık da olsa bahar meltemleri esmeye başladığında veya karanlık geceden sonra yavaş yavaş fecir sökün etmeye yüz tuttuğunda her şey daha net görülecektir.
İşte o zaman niceleri pişmanlıkla kıvranacak, özür dileyeceklerdir.
Sövüp saymanın, kin ve düşmanlığın insanlığa kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Dünyanın sevgiye, sulha, güvene ihtiyacı vardır.
Adanmışlara düşen en büyük sorumluluk da bu değerlerin temsilcisi olabilmektir.
Onlar bunu başarabildiği takdirde ileride Allah'ın izni ve inayetiyle gözlerinin içine bakılan, parmakla gösterilen, örnek alınan insanlar haline geleceklerdir.
Zamanın ruhuna uygun hareket etme.
Bugüne kadar seleflerimiz Allah'ın adını dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için yaşadıkları dönemin şartlarına göre ciddi bir mücadele ortaya koymuş, ellerinden geleni yapmışlardır.
Bu iş bazen sufi ve erenlerin eliyle gerçekleştirilmiş.
Bazen tüccarlar vasıtasıyla bazen de fetihler yoluyla aşılmaz denilen surları aşmış, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmış ve gittikleri yerlerde sul, huzur ve adaletin temsilcisi olmuşlardır.
Ne var ki içinde yaşadığımız dünya artık onların yaşadığı dünya değildir.
Her şey sadece sosyal, siyasi ve iktisadi şartlar değil, kültürler, felsefeler, anlayışlar başkalaştı.
Dolayısıyla ila-i kelimetullah adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemlerin de çağın gereklerine uygun olması gerekiyor.
Aksi takdirde muvaffak olunması çok zordur.
Hatta maksadın aksi bir netice bile ortaya çıkabilir.
Bediüzzaman Hazretleri maddi kılıcın kınına girdiğini, medenilere galebe ikna ile olacağını ifade ederek günümüzde takip edilmesi gereken doğru yola işaret ediyor.
Bugün Selçuklu, Osmanlı, Ukbe bin Nafi, Tarık bin Ziyad da olsa herkesin takip etmesi gereken hareket tarzı budur.
Bunlar kendi dönemlerinin şartları dolayısıyla problemleri çözme adına yer yer kılıca başvurmak, güç kullanmak zorunda kalmış olabilirler.
Fakat günümüzde sahip olduğumuz değerleri muhtaç sinelere duyurabilme başka yolların bulunmasını gerektiriyor.
Doğru yöntemleri tam bulabildik mi bilemiyorum.
Ancak şimdilik bulduklarımızla amel ediyoruz.
Dünyanın halihazırdaki durumuna bakınca durmamız gereken yer, almamız gereken tavır çok net görünüyor.
Her tür şiddet ve radikalizmden uzak duruyor.
Eğitimle, diyalogla, sevgiyle çözülmez zannedilen kronik problemlerin çözüleceğini düşünüyoruz.
Bunun dinin ruhuna en uygun hareket tarzı olduğuna inanıyoruz.
Fakat en iyisini biz yapıyoruz diye bir iddiada bulunmuyoruz.
Tamamen Allah'ın lütfu olarak varlık kazanan güzel işler asla aidiyet mülahazasına bağlanmamalı, bağlanıp heder edilmemeli.
En doğru, en isabetli, en makul ve dinin ruhuna en uygun yol bizim yolumuzdur gibi enaniyet ve kibir kokan sözlerden uzak durulmalıdır.
Fikir ve aksiyon adına ortaya konulan şeyler, İmam-ı Azam, İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi büyük zatların mülahazalarıyla birebir örtülse bile mümine düşen vazife mahfiyet ve tevazudur.
Evet, Eğer mevcut içtihat ve yorumlarımızdan daha güzelini bulacak olursak hemen mevcut fikirlerimizden dönmesini bilmeliyiz.
Tarih felsefecilerinin de üzerinde durduğu Müslümanlar zorla girdikleri yerlerden bir şekilde dışarı atılmışlardır.
Ama gönülleri fethederek, sevgi iksirini kullanarak girdikleri yerlerde kalıcı olmuşlardır.
Mesela Endülüs'e bu gözle bakabilirsiniz.
Müslümanlar asırlarca orada kalmış, göz kamaştırıcı bir medeniyet kurmuş ve batı üzerinde ciddi tesir bırakmışlardır.
Buna rağmen bir süre sonra çok acı bir şekilde oradan çıkarılmışlardır.
Aradan asırlar geçmiş olsa da ne zaman orada meydana gelen hadiseleri düşünsem gözlerim dolar.
Kendime göre bir kısım hikmetler ve maslahatlar bularak hafakanlarımı bastırmaya çalışsam da şimdiye kadar İslam'ın bu yitik coğrafyası karşısında duyduğum hasret ve elemi hafifletmenin bir yolunu bulamadım.
Demek ki bu tür yerlerde yaşayan insanlar sizi kabul etse bile içlerinde bir yara kalıyor ve bu yara size karşı zamanla bir tepkiye dönüşüyor.
Şartlara göre bu tepki şiddetini artırıyor.
Bir gün geliyor ve onlar sizi bulunduğunuz yerden sürüp çıkarıyorlar.
Hatta geride bıraktınız asar-ı bergücideleri de seçkin eserleri de yakıp yıkıyor, mal ve servetlerinizi yağmalıyor, milyonlarca insanı katlediyorlar.
Bu üzerinde önemle durulması gereken bir meseledir.
Temsilin gücü.
Öncekiler eksiğiyle gediğiyle kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlardır.
Bizim için önemli olan bizim ne yaptığımızdır.
Bir müminin asıl hedefi Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Değil dünya sultanlığı, ahiret nimetleri bile onun için maksudu bizzat olmamalıdır.
Allah'ın rızasını kazanmanın en büyük vesilesi ise daha önce defalarca vurguladığım gibi onun nam-ı celili sübhanisini dünyanın dört bir yanına götürmektir.
Bu gaye ölçüsünde bir vesiledir.
Kimse onu görmezden gelemez.
Ne acı ki birkaç asırdan beri Müslümanların böyle bir derdi olmamıştır.
Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli.
Bazı kimseler bunu dert edinmeli.
Ciddi bir aksiyon ortaya koymalı ve bu yolda karşılaşacakları sıkıntı ve zorluklara da katlanmalıdır.
Bugün itibariyle Cenabı Hakk'ın önlerini açtığı imkanlar nelerse bunları çok iyi değerlendirmeli.
onların üzerine yoğunlaşmalı ve hizmetlerini o noktadan yürütmelidirler.
Gelecekte karşılarına daha farklı sünuhat ve tüat çıkacak olursa o zaman da onları değerlendirmeliler.
Bizim gibi günah ve levsiyat asrında yaşayan insanlar için bundan daha büyük bir kefaret vesilesi ve kurtuluş yolu olamaz.
Biz tüm kalbimizle İslam'ın en kamil ve eksiksiz din olduğuna, Cenabı Hakk'ın bu din sayesinde insanlığa sunduğu nimetlerini tamamladığına ve günümüz insanlığının ona sunduğu mesaja muhtaç olduğuna inanıyoruz.
Yine şuna imanımız tam ki insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem cennete giden yolları gösteren, bundan dolayı insanlığın mutlaka izlemesi gereken, aldatmayan bir rehberdir.
Bu bakımdan onun bütün yönleriyle dünyaya tanıtılması gerekmektedir.
Biz de bu hayati vazifeyi ifa etmek üzere yollara düşmüş yolcularız.
Bazı mütemerrit ve müteasslar bundan rahatsız olacaktır.
Düşmanlığa kilitlenmiş kimseler sizi yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır.
Fakat meseleyi sadece bu tür zalim ve mütecavizlere bağlayıp ufku kapkaranlık görmüyoruz.
Nitekim şimdiye kadar tanıştığımız ve birlikte olduğumuz insanlar hep takdirlerini ve güzel temennilerini dile getirdiler.
Çok az istisna dışında şikayet edene, rahatsızlık gösterene rastlamadım.
Dolayısıyla sadece negatif durumlara bakıp ümidimizi kırmamalı, karamsarlığa düşmemeliyiz.
İnsanlığa sunacak bir mesajı olduğunu düşünen adammışlar, sözleriyle muhataplarına bir şey anlatmadan önce tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymaya bakmalıdırlar.
Zira söz bir kısım tabiatlarda rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.
Sağa sola çekilebilir.
Ondan sizin aklınıza bile gelmeyen manalar çıkarılabilir.
Temsil ise güven verir ve onun inandırıcılığı çok daha yüksektir.
Eğer biz Allah'ın insanlığın hayır ve maslahatı için ortaya koymuş olduğu ilahi sistemi arızasız ve kusursuz şekilde yaşayabilirsek insanların etkilenmemesi, büyülenmemesi mümkün değildir.
Onca hırpalanmamıza rağmen hala aile düzenimiz, insani ilişkilerimiz, civan mertliğimiz insanları etkiliyorsa çok laf söylemeye lüzum yok zannediyorum.
Gelin şöyle olun, böyle yapın demek yerine başkalarını çağırdığımız değerleri cezbedici ve imrendirici bir güzellikle temsil edelim.
Bunu başkası görsün diye değil, kendimiz için Allah'la olan münasebetimiz adına kulluğumuzun gereği olarak yapalım ve ne yapacaklarına dair kararları başkalarına bırakalım.
Doğru üslubu yakalama.
Evet, temsil çok önemlidir ama sözün ehemmiyeti göz ardı edilmemelidir.
Temsilin yanında söze de ihtiyaç duyulan zamanlar olacaktır.
Mesela temsilde kapalı kalan noktaların şerh edilmesine lüzum duyulabilir.
O zaman da üsluba çok dikkat edilmelidir.
Nerede, ne zaman, ne denileceğini çok iyi tayin edilmelidir.
Öncelikle muhatabımızla aramızdaki ortak noktalar öne çıkarılmalı, daha çok onlar üzerinde durulmalıdır.
Zira her şeyden önce aradaki uçurumun kapatılmasına ihtiyaç vardır.
Sizin anlattıklarınızla kendi düşünce sistemleri arasında bir kısım koordinatlar yakalarlarsa söylenenleri daha kolay kabul ederler.
Bunun için de muhatabın tabi olduğu din, içinde yetiştiği kültür ortamı, bilgi seviyesi ve hissiyatı göz önünde bulundurulmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir.
Muhatap olduğumuz insanlar dine karşı mesafeli ise evrensel insani değerler üzerinde durabilir.
Birçok meselemizi onlar üzerinde anlatabiliriz.
Hastalar risalesi, ihtiyarlar risalesi, iktisat risalesi gibi kaynaklardan hemen herkesin şöyle böyle dikkatini çekecek mevzular seçebiliriz.
Namaz, oruç, zekat, hac ve kurban gibi ibadetleri anlatmamız gerekiyorsa bunların hikmetlerini ve maslahatlarını öne çıkarır, şahsi ve içtimai hayatımıza bakan yönlerini ele alabiliriz.
Farklı din mensuplarıyla yapacağımız görüşmelerde onların da fikir birliğine vardığı inanç esasları üzerinde durabiliriz.
Bütün dinlerde şöyle böyle bir yaratıcı fikri mevcut olsa da hiçbir dinde zat-ı uluhiyet, İslam'daki gibi isim ve sıfatlarıyla detaylı bir şekilde ortaya konulmamıştır.
Farklı at ve unvanlarla Allah'tan bahsetseler de onların uluhiyet ve rububiyet hakikatleri hakkındaki düşünceleri İslam'ın ortaya koyduğu ölçüde ve mükemmelliyette değildir.
Muhataplarımızın seviyesine göre anlayabilecekleri bir şekilde onlara bu konularda bilgi verilebilir.
Her din mensubu kendi peygamberinin en üstün olduğuna inandığı için insanlığın iftihar tablosundan bahsetmemiz reaksiyona neden olabilir.
Onlar bu konuda itirazda bulunabilirler.
Dolayısıyla onlarla bir araya geldiğimizde mutlak manada nübüvvet hakikati üzerinde durma ve peygamberlere ait vasıfları anlatma daha faydalı olacaktır.
Aynı şekilde Hristiyanlık ve Yahudilikte net çizgileriyle ortaya konmuş ve İslam'da olduğu ölçüde çerçevesi belirlenmiş bir haşru neşir akidesi yoktur.
Siz Kur'an demeden, Allah Resulünden bahsetmeden ayet ve hadislerde anlatılan hususları net bir şekilde ortaya koyduğunuzda zannediyorum gönül rahatlığıyla kabul edeceklerdir.
Anlatılan hususların tesirli olması için muhataplarla ciddi arkadaşlık ve dostluk bağlarının kurulması da çok önemlidir.
Karşılıklı ziyaretlerde bulunarak, hediyeleşerek, yardımlaşma ruhuyla hareket ederek hiçbir şekilde feda edilmeyecek ve vazgeçilmeyecek yakın arkadaşlıklar tesis etmeliyiz.
Bu konuda olabildiğince civan ve centilmen davranmalıyız.
Ön yargıların silinip gitmesi ve insanların birbirini dinleyecek hale gelmeleri adına kurulacak dostlukların çok büyük önemi vardır.
Bunu yapabildiğimiz takdirde sunacağımız mesajlar onlar nazarında daha değerli hale gelecektir.
Unutmamalıyız ki efendimizin sunduğu mesajın içinde yaşadığı toplum tarafından hüsnü kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri nübüvvetinden önceki dönemde emniyet ve sadakat timsali olarak bilinmesi ve herkesçe sevilmesidir.
Makuliyet ve sebeplere riayet.
İnsanın kendisini ilah-i kelimetullah davasına adam ve bütün işleri ihlas ve samimiyetle yapması muvaffakiyet adına çok önemlidir.
İhlasla ve güzel niyetlerle yapılan ameller az da olsa Allah nezdinde makbul olur ve değerler üstü değerlere ulaşır.
Fakat atılan adımların semere vermesi ve kalıcı olması için niyet ve ihlasın yanında bilgi, tecrübe ve mantık da gereklidir.
Mesela şiddet kullanmak insani ve İslami değildir.
Aynı zamanda dini tebliğde de şiddete başvurmanın hiçbir mantığı yoktur.
Bugün birileri tarafından yapılan ve maalesef İslam'a nispet edilen terör saldırıları, canlı bombalar bütünüyle dinin ruhuna aykırıdır ve hiçbir mantıkla açıklanamaz.
Zira terör ve şiddetle hiçbir yere varılamaz.
Bir yere ulaşılsa bile orada kalıcı olunamaz.
Çünkü bu tür eylemler geride kin, nefret, gayz ve öfke bırakır.
Gün gelir bu öfke ona sebep olanları da boğar.
Yapılan işlerin insanlar nazarında kabul görmesi ve kalıcı olması isteniyorsa hem güzel niyet ve düşüncelerle yola çıkılmalı hem murad-ı ilahiye uygun hareket edilmeli, hem de akıl ve mantık sonuna kadar kullanılmalıdır.
Bir başka önemli nokta da şudur.
Ortaya koyduğunuz güzel işlerin benimsenmesi veya en azından bu işlere ilişilmemesi için meselelerinizi bir dünya meselesi haline getirmelisiniz.
Öyle ki dünya üzerinde hegamonya kurmak isteyen, çatışmadan beslenen veya kin ve nefretlerin kurbanı olmuş bir kısım zalim ve mütecavizler size engel olmak istediğinde sizi başkaları savunmalı.
Hayır, bunlara ilişmeyiniz.
Bunlar insanlık adına çok güzel işler peşinde koşuyorlar." demelidir.
Siz bir taraftan insanlığın sulh ve selameti adına durak bilmeden koşturmalı.
Diğer yandan da ortaya koyduğunuz güzelliklerin heba edilmemesi adına bütün sebeplere riayet etmelisiniz.
Bizim Cenabı Hakk'ın inayetine, hifzu himayesine itimadımız tam olsa da projelerimizi bu gibi ekstra lütuflar üzerine bina edemeyiz.
Her zaman söylediğimiz gibi dinimiz bize sebeplere uymada adeta bir esbapperest gibi davranmayı, Allah'a tevekkülümüzde de adeta bir cebri gibi düşünmeyi öğretir.
Her şey rabbimizin yaratmasıyla, onun inayetiyle, lütfu keremiyle meydana gelir.
Ama kuldan Allah'ın ekstra gelecek lütfuna değil, yapacağı plana uygun hareket etmesi istenir.
ekstra lütuflar üzerine hüküm bina edilecek olsaydı bunu en başta efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yapardı.
Ama o hiçbir işini böyle yapmadı ve harikuladeler kuşağında planlamadı.
Cenabı Hak dileseydi Mekke'nin azılı düşmanlarının tepesine göklerden bir meteor gönderirir ve işlerini bitirirdi.
Ne var ki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir beşerdi ve beşere imam olmuştu.
Sebepler dünyasında yaşıyordu.
Rehberliği de buna göre olmalıydı.
Allah her zaman müminlere ekstra lütuflarda bulunsa da onlara düşen vazife içinde yaşadıkları şartlara göre yapılması gerekli olan işlerde boşluk bırakmamaları, kusur etmemeleri ve almaları lazım gelen her tür tedbiri almalarıdır.
Evet, İnsanlığın faydası adına gerçekleştirilen projelerin korunması, bin bir emekle ortaya koyulan birikimlerin heder olmaması, yarın birileri tarafından zayi edilmemesi, insanlığa sunulan hizmetlerin kalıcı olması adına bugünden ne kadar tedbir alınsa değer.
Cizvitlerin, Urartuların yaptığı gibi iç içe surlar örülmelidir ki kötü niyetlilerin elleri oraya ulaşmasın.
Allah'ın inayet ve keremiyle başlamış ve devam etmekte olan bir açılıma halelmesin.
Dünyanın dört bir tarafında cihan pesendane hizmet veren güzel insanların emekleri zayi olmasın.
Bu güzel açılımın hiç durmadan yoluna devam etmesi için bir araya gelmeli.
Beyin fırtınası yapmalı.
Akl eren insanlara danışmalı.
En makul ve realist yollar ve yöntemler nelerse onları bulmaya çalışmalıyız.
Bu konuda herkesin fikrinden istifade etmesini bilmeliyiz.
Ufkumuzu aydınlatacak, yürüdüğümüz yolda bize önemli doneler verecek ve hareketimizi hızlandıracak alternatif düşüncelere, farklı yol ve yöntemlere açık olmalıyız.
Sabır ve teenni.
Konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur.
Eğitimle, diyalogla, kültürel faaliyetlerle veya insani yardımlarla hizmet götürdüğünüz toplumların ve milletlerin ortaya koyduğunuz projeleri benimsemesi, kabul etmesi ve sahip çıkması zamana bağlıdır.
Her şeyden önce muhataplarınıza güven vad etmelisiniz.
Bunun için de içinde yaşadığınız toplumun bir parçası haline gelmeniz, bünyenin içine girip onunla bütünleşmeniz gerekir.
İçinde yaşadığınız toplumda bünyenin içine girmiş yabancı bir cisim gibi kalır.
Ona entegre olamazsanız bir gün oradan sökülüp atılırsınız.
Onlar sizi benimsemeli ve kendilerinden biri olarak kabul etmelilerdir ki size tepki göstermesin ve mesajınızın doğruluğundan şüphe duymasınlar.
Evet, Bir topluma entegre olma, onun bir parçası haline gelme, içinde eğreti durmama zamana vabestedir.
Acele edilmemesi konjonktürün müsaade ettiği ölçüde hareket edilmesi gerekir.
Bazen ani ve dikey yükselmeler tepki toplayabilir.
Özellikle kendi geleneklerine, dinlerine bağlı toplumlar yabancı gördükleri kimselerin ortaya koydukları projeleri hazmedemez ve reaksiyon gösterirler.
Mesela bir ülkede sizin birdenbire onlarca okul açmanız oradaki güçlü lobileri rahatsız edebilir.
Sizin hiçbir şekilde idareyle, siyasetle işiniz olmasa da onlar bunu bilmedikleri ve henüz sizi tanımadıkları için endişe duyabilirler.
Kendi hesabınıza bazı şeyler yapacağınızı zannedebilirler.
Onların da öteden beri yaptıkları bir kısım hesapları vardır.
Hesaplarının karışmasını istemezler.
Bu bakımdan sadece kendi projelerinize ve ideallerinize odaklanmamalı.
Her hamlenizde ve açılımınızda içinde bulunduğunuz toplumun çıkarlarını, sizden beklentilerini ve dünya adına yapmak istediklerini de hesaba katmak zorundasınız.
Ortaya koyacağınız faaliyetlerin bunlarla uyum içinde olmasına dikkat etmelisiniz.
Yani faslı müşterekleri çok iyi bilerek buradan hareket etmelisiniz.
Yürüdükleri yolda bir engel teşkil etmediğinizi dünya üzerindeki genel politikalarına zıt yanlarınız olmadığını görmeliler.
Yoksa kendi ülkenizde bile size rahat verilmediği gibi yabancı ülkelerde de rahat verilmez.
Hasılı düşünce ve aksiyon içeriğiyle çıktığımız bir yolda ideallerimizin peşinden koşarken yukarıda zikrettiğimiz hususların da çok iyi hesap edilmesi gerekir.
Böyle hassas dengeler üzerinde kurulu bir dünyada her şeyi düşünebilmek, doğruyu bulabilmek ve başarılı olabilmek gerçekten çok zordur.
Allah yanıltmasın ve istikametten ayırmasın.
Çağın Yezitleri.
Keşke herkes sahip olduğu mazhariyetlere Alvarlı Efe Hazretleri gibi bakabilse ve şöyle dese:
"Değil bu bana layık, bu bende.
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?
Keşke Hz.Bediüzzaman'ın verdiği şu ölçüleri bir an olsun aklından çıkarmasa.
Sen ey riyakar nefsim, dine hizmet ettim diye gururlanma.
Muhakkak ki Allah bu dini facir, günahkar adamla da teyit ve takviye eder sırrınca.
Müzekka, temiz, pak olmadığın için belki sen kendini o racülü facir, facir, günahkar adam bilmelisin.
Hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farizay-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucup ve riyadan kurtul.
Kaç insan vardır ki şahsi hayatı itibariyle kendini sorgulasın ve acaba ben bir fasık mıyım? Acaba kalbimde nifak taşıyor muyum? desin.
Kendi durum ve konumunu sorgulamayan, sürekli nefsini muhasebe ve mürakbeye tabi tutmayan bir insan, yaptığı hata ve işlediği günahları küçük görür, önemsemez.
Kendini arınmaya muhtaç, kusurlu biri olarak düşünmez.
Kalp ve ruh dünyasını, tasavvur sistemini, tahayyül mekanizmasını, akli melekelerini kirlettiğini düşünmeyen biri niçin arınma kurnası arasın ki kendini melekler gibi kusursuz ve piru pak gören tepeden tırnağa kire bulaşsa da bunun farkına varmaz.
Bu yüzden tövbe edip Allah'a dönmez.
İnabe ve evbenin rüyasını bile görmez.
Bu insan hem tevbe inabeden mahrum kalır hem de ortaya çıkan problemler karşısında suizan ve atfu-ı cürümlerden de kurtulamaz.
Çünkü o çevresinde olup biten olumsuzlukların sebeplerini hep dışarıda arar.
Dönüp kendine bakmaz, kendini sorgulamaz.
Kendi hata ve kusurlarını göremez.
Bu sebeple hep dışarıda suçlu arar durur.
Başkalarını eleştirmeyi ve suçlamayı alışkanlık haline getirmiş bu tiplere 50 numara gözlük de taksanız bunlar yine de kendi kirlini görmezler.
Zira onlar bu konuda kördürler.
Nazarları hep başkalarının üzerinde olan, sürekli ötekinin eksik ve gedikleriyle uğraşanlar aslında acınacak durumdadır.
Zift kuyusuna düşmüş, üstü başı kirpas içinde ve belki de akıbeti cehennemdeki zift kazanları olan zavallılara acınmaz mı? İnsanlığını kaybetmemiş her kişiye düşen şey bu gibi insanlara acımaktır.
Batsın, bitsin, yerin dibine geçsin mülahazaları mümince bir tavır değildir.
Bize Allah islah etsin, gözlerini açıp zift içinde bulunduklarını kendilerine göstersin.
Arınma yollarına hidayet eylesin demek düşer.
Yoksa birileri sürekli çevrelerini suçlarken, onlara olmadık hakaretler ederken, sövüp sayarken mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine başvurur.
Yani aynısıyla karşılık verir ve karşı saldırıya geçerse memleket savaş meydanına döner.
Yezitleşen zalimler maalesef günümüzde bütünüyle kin ve haset duygularına yenik düşmüş bir kesim olup biten her olumsuzluğu başkalarına fatura ediyor, meydana gelen bütün suçları günah keçisi ilan ettiği bir camiaya yüklüyor.
Sürekli onların gıybetini yapmak suretiyle yamyamlar gibi insan eti yiyor.
Akla hayale gelmeyecek yalan ve iftiralarla onları karalıyor.
Yalan, iftira, gıybet, karalama, intikam onların huyu adeti haline gelmiş.
İnsanlık tarihinde bu tür haksızlıklar ve zulümler hep ola gelelmiş.
Fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır.
Mesela Yezit dönemi bunlardan biridir.
Yezit ve çevresindeki Yezitleşen insanlar Kerbela'da aralarında çoluk çocuk kadın da bulunan 70 kadar insanı hunharca katletmişlerdir.
Savaşma gücü ve niyeti olmayan bir avuç insanın üzerine büyük bir orduyla yürümek ve onları toptan kılıçtan geçirmek akıl alır gibi bir vahşet değildir.
Üstelik bunlar sıradan insanlar da değildir.
Başlarında efendimizin torunu Seyyidina Haz Hüseyin onun yanında içlerinde kadın ve çocukların da olduğu akraba ve yakınları bulunmaktadır.
Fakat gözü dönmüş bu vahşiler karşılarında kimin olduğuna bakmadan onları katletmiştir.
Hatta Hz.Hüseyin efendimizin mübarek başını kesmiş, cesedini atlara çiğnetmişlerdir.
Daha sonraki dönemlerde de zaman zaman Yezit ruhu hortlamış ve peygamber davasına sahip çıkan adanmışlara karşı benzer zulüm ve vahşetler irtikap edilmiştir.
Çağın Yezitleri de aynı şeyleri yapıyorlar.
İsterseniz kendi ülkeniz de dahil dünyanın değişik coğrafyalarında şöyle bir hayali gezintiye çıkın.
Çağın Yezitleri ve onların yapmış oldukları benzer zulümler bir bir gözde canlanacaktır.
İnsanların vahşetle nasıl birbirlerini yediklerini göreceksiniz.
Gücü ele geçiren zalimlerin kendilerine biat etmeyen masumları nasıl hınçla ezdiklerini esefle müşahede edeceksiniz.
Çağın Yezitleri de tarihteki Yezit gibi devletin tüm güç ve şiddet mekanizmalarını kullanarak savunmasız masumların üzerine yürüyor ve kendi saltanatları için tehdit gördükleri insanların kökünü kazıma adına ne vahşetler, ne vahşetler yapıyorlar.
Yezitleşen bu zalimlerin yanı sıra onların işledikleri bu vahşetleri görmeyen veya görmezden gelen körleri de unutmamak gerekir.
Bunca yalanı, hıyaneti, zulmü, neme lazımcılığı, zulme karşı dilsiz şeytanlığı, ondan da öte zulmü desteklemeyi sıradan şeylermiş gibi gören insan müsfetteleri nasıl unutulur?
Karşı koyma gücü ve savaşma niyeti olmayan masumların üzerine gitmek ancak insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir özelliktir.
Evet, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki dünya kadar yalan ve iftira, şenaat ve denaet, iğrençlik ve alçaklık, vahşet ve zulüm olağan şeyler gibi görülüyor.
Hatta Makyavalist zalimler bütün bunları menhus uğursuz hedeflerine ulaşma adına lüzumlu görüyor belki de cihat gibi algılıyorlar.
İntikam duygularıyla yatıyor kalkıyorlar.
Belki rüya ve hülyalarında bile düşman ilan ettikleri insanları bitirme senaryolarıyla meşgul oluyorlar.
Uyandıklarında da bu senaryoların figüranlığını yapıyorlar.
Kendileri gibi düşünmeyen insanları yokluğa mahkum etmek için her gün 50 türlü entrika ve komplo sahneye sürüyorlar.
Dolayısıyla da yapıp ettikleriyle sürekli etrafa levsiyat saçıyorlar.
Daha da vahimi bunca kötülüğü İslam adına yapıyor, İslam'ın dirahşan çehresini kirletiyorlar.
Var olduğu günden bugüne İslam'ın adı herhalde bu ölçüde kirletilmemiştir.
Akıllı Mehmet
Bir taraftan İslam'ın yasakladığı pek çok günahı hiç çekinmeden işleyecek, diğer taraftan İslam'ı ikame iddiasında bulunacaksınız.
Olacak şey değil.
Bu nadanların İslam'dan da içinde yaşadıkları dünyadan da haberleri yok.
ne Kur'an ve sünnetin ruhuna vakıflar ne de içtimai coğrafyaların şartlarına.
Buna rağmen kocaman kocaman lafları da ağızlarından düşürmüyorlar.
Öyle iddialarda bulunuyorlar ki bunları ne Hz.Ebubekir dinlendirmiştir ne de Haz.
Ömer boylarını aşkın sözler ediyor.
Sonra da o sözler altında kalıyor, presleniyorlar.
İnsan cehaletin ve aymazlığın bu kadarına da pes diyor.
Neticede olan milletimize oluyor, Müslümanları oluyor.
Problemler sarmalı her geçen gün daha da büyüyor ve işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Akıllı Mehmet'in hikayesi onların bu durumunu çok güzel resmeder.
Akıllı Mehmet diye biri varmış.
Büyük bir uçurumdan aşağı inmek için plan yapılırken ortaya bir fikir atmış.
Uzun patikalarda dolaşmadan onları kestirme bir yolla hızlıca aşağı indirebileceğini söylemiş.
Buna göre birisi kayalara yapışacak, bir diğeri ona, öbürü ona.
Derken aşağı kadar bir sütun oluşturacaklar ve kalanlar da onlara tutuna tutuna ineceklermiş.
Fakat en yukarıdakinin elleri yükü taşımaz hale gelince hepsi birden aşağı yuvarlanmışlar.
40 kişiden 39'u ölmüş, birinin de kolu kanadı kırılmış.
Çevreden olayı görenler akıllı Mehmet'in yanına koşmuş, ne olduğunu sormuşlar.
Verdiği cevap şuymuş: "Sormayın.
Az daha bir sakatlık çıkaracaktık.
Bugünkü serkarların yaptıklarının inanın bundan pek farkı yok.
Asırlarca İslam'a bayraktarlık yapmış, insanlığa mühim şeyler sunmuş, devletler muazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş, mübarek bir ülkeyi enkaz yığınına çevirdiler.
Fakat meydana getirdikleri tahribatı hatırlattığınızda hala akıllı Mehmet gibi cevap veriyor ve bir problemin olmadığını söyleyip duruyorlar.
Tarih olup biten bütün hadiseleri ironik şekilde yazacak.
Okuyanlar bir taraftan ağlarken bir taraftan da gülmekten kendilerini alamayacak.
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanlar.
Yukarıda Yezid'in al beyte reva gördüğü mezalimden bahsetmiştik.
Fakat Hz.Hüseyn'i çağıran ve ona sahip çıkacağını vadedenleri de unutmamak gerekir.
Onlara şu soruları yöneltelim.
Madem onları davet ettiniz, niçin onlara sahip çıkmadınız? Kılıçtan geçirilirlerken niçin imdatlarına koşmadınız? Neden onları yalnızlığa terk ettiniz? Yezit zulümde zirveleşmiş, Allah'ın cezası bir insandı.Fakat sizin yaptığınıza da yezitlik denmez mi? Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ciğer paresine kıyılırken bunu uzaktan nasıl seyredebildiniz? Gerekeni yapmadığınız halde onun şehadeti üzerine utanmadan nasıl ağıtlar yakabildiniz?
Maalesef bu noktada da günümüzde değişen bir şey yok.
Birileri bir zulüm, bir haksızlık irtikap ediyor.
Diğerleri de bu haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilerek bu zulme ortak oluyor.
Haydi zalimler kendi karakterlerinin gereğini yapıyor.
Fakat yapılan bunca zulmü gördüğü, bildiği halde ses çıkarmayan ve hatta farklı yollarla buna destek olanlara ne demeli? Ben onların durumuna bizzat zulmü yapanlardan daha çok şaşırıyorum.
Bunca mezalimi tiyatro seyreder gibi seyreden bu zavallılara acıyorum.
Yezitlerin, hacca, şimirlerin, ibn mülcemlerin, lülerin yaptıkları zulümler aklımıza geldiğinde Allah topunuzu yerin dibine batırsın.
hediyesimiz geliyor.
Fakat ne Kur'an ve sünnette ne de ehl sünnet akidesinde Yezide veya başka bir zalime lanet okumanın sevap olduğuna dair bir hüküm vardır.
Ehli sünnet ulemasından bazıları Yezide lanet etmiş ve lanet etmenin caiz olduğunu söylemiştir.
Buna karşılık pek çok ulema caiz olsa da bunun teşvik edilecek bir yanının olmadığını, her konuda olduğu gibi bu hususta da temkinli ve itidalli, ölçülü davranmanın, aşırıya kaçmamanın, dilini tutmanın gerçek mümin duruşu olduğunu ifade etmişlerdir.
Onların müstahak oldukları, hak ettikleri şey her neyse Allah onu takdir buyuracak ve hak ettikleri cezayı verecektir.
Hissi-i mürüvvetle hareket eden engin insani duygulara sahip bir mümine düşen vazife.
Allah'ım bizi de şirazeden çıkmış bu zalimleri de senin yoluna hidayet buyur onları islah et.
Eğer islaha kabiliyetlerini kaybetmişlerse onları sana havale ediyoruz.
Şayet salah yolunu seçmezler.
Fitne ve fesatlarına devam ederlerse tez zamanda haklarından gel.
Ellerini, kollarını bağla.
Ayaklarına prangalar vur.
Akıllarını işlemez, dillerini konuşamaz, kalemlerini yazamaz hale getir de kötülük yapamaz olsunlar.
Masum insanların aleyhine başvurdukları ne kadar yol, yöntem, kullandıkları malzeme varsa hepsini ellerinden çekip al.
Menfur emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve cümle masum, mazlum ve mağdurların çektiği zulümleri bertaraf et.
Ah fianlarını dindir.
Bu aciz ve çaresiz kullarını nusretinle, hifz-i inayetinle teyit buyur Allah'ım demektir.
Bu insanlığımızın gereğini ortaya koymakla beraber aynı zamanda mağdur ve mazlumlara vefanın gereğidir.
Şiddete karşı mücadele. Youtube
Soru: Günümüz insanlığının en büyük problemlerinden biri olan şiddetin önünü almada adanmış gönüllere ne gibi sorumluluklar düşmektedir?
Cevap:
İman ve Kur'an davasına gönül vermiş kimselerin önemli hedeflerinden biri dünyada mevcut bulunan veya ortaya çıkması muhtemel olan her türlü şiddetin önünü almaktır.
Zira onların öncelikli vazifeleri insanlığın maddi ve manevi dertlerine derman olmaktır.
Şiddetin de insanlığa zarar veren önemli problemlerden biri olduğuna şüphe yoktur.
Bu sebeple onlar güçleri yettiği ve akılları erdiği nispette bu konuda projeler üretmeli, stratejiler geliştirmelidirler.
Evet, Adanmış gönüller bugüne kadar partal bir eşya gibi kenara atılmış olan kendi inanç sistemlerinin, düşünce dünyalarının ve din anlayışlarının evrensel açıdan kıymeti haiz olduğunu ve insanlık adına büyük hayırlar vad ettiğini herkese göstermek mecburiyetindedirler.
Bizler elimizdeki değerlerin günümüzde yaşanan pek çok kronik problemin çözümü adına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz.
İnsanlığı bu değerlerden mahrum etmemeli, onları herkesin istifadesine sunmayı en büyük vazifemiz addletmeliyiz.
Ancak bunu da usul ve üslup hatasına düşmeden yapmalı, zorlama ve dayatmanın her çeşidinden uzak durmalıyız.
Meseleri öncelikle mütemadi, sürekli hale getirdiğimiz tavır ve davranışlarımızla anlatmalıyız.
Maalesef bugüne kadar bazı kesimlerin İslam'a karşı ön yargıya hatta düşmanca tutumlara sahip olmaları ve içimizdeki bazı nadanların da kötü temsilleriyle İslam'ın aydınlık çehresine zift çalmaları insanlığın bu tatlı su kaynağından istifade etmesine engel oldu.
Hatta İslamiyet pek çok münasebetle şiddet ve radikalizmin adresi gibi gösterildi.
O kaba saba insanların dini gibi algılandı.
Dolayısıyla da çokları onun özündeki değerleri tanıma fırsatı bulamadı.
İslam'ın şiddet ve radikalizmi besleyen bir din olmadığını, bilakis insanlığın başına bela olan bu iki musibet için en büyük panzehir olduğunu herkese göstermek ve anlatmak Allah'a sağlam inanmış müminlere düşen çok önemli bir misyondur.
Şunu da unutmamak gerekir ki şayet siz insanlığın ehemmiyet verdiği problemlerle ilgilenmezseniz onlar da sizin problemlerinize karşı duyarsız kalırlar.
Eğer siz bugün bir dünya meselesi haline gelen ve tüm insanlığı tehdit eden şiddet, terör, radikalizm, açlık, fakirlik gibi kronik sorunlar karşısında yapılması gerekenleri yapmazsanız başka konularda ortaya koyacağınız en yararlı projelerinizde bile arzu ettiğiniz desteği bulamazsınız.
Sizin evrensel meselelere sahip çıkmadığınızı gören insanlar en ihtiyaç duyduğunuz noktada size arka çıkmazlar.
Dolayısıyla büyük çoğunluğu itibariyle insanlığın sizden istediği ve beklediği şeylere sahip çıkmanız, yapabileceğiniz her ne varsa yapmanız büyük önem taşır.
Diyalog ve hoşgörü.
Daha somutlaştıracak olursak şiddeti önlemenin en başta gelen yollarından biri diyalog ve hoşgörü kültürünü yaygınlaştırmaktır.
Çünkü bu sayede insanlar aynı masanın etrafında bir araya gelecek, birbirlerini daha yakından tanıyacak, paylaşma ve uzlaşmayı öğrenecek, kavga etmeden bir arada yaşama tecrübesi edineceklerdir.
İnsanlar ilk başta maksadınızı anlamadan önce belki direnç gösterebilir, çekincelerini dile getirebilirler.
Ancak meselenin makuliyeti ve gerekliliği tam anlamıyla ortaya konulabildiği takdirde zamanla herkes o örfaneye katılacaktır.
hizmet gönüllülerinin 90'lı yıllardan itibaren sürekli vurguladığı ve imkanları dahilinde yapmaya çalıştığı hoşgörü ve diyalog açılımı her ne kadar ilk zamanlar bazıları tarafından tepki ve itirazla karşılansa da sonrasında bunu toplumun farklı kesimleri, farklı millet ve devletler de telaffuz etmeye başladı.
Bir sonraki safha bunu daha sistemli şekilde uygulamaya geçirmenin ve yaygınlaştırmanın yollarını bulmaktır.
Cenabı Hak her bir insanı ayrı bir alem olarak yaratmıştır.
Her milletin kendine has değerleri ve kültürü vardır.
İnsanları ortak bir çizgide buluşturup aynı değerler etrafında bir araya getirmek çok zordur.
Bu kalplere hitap edebilmeye ve inandırıcı olmaya bağlıdır.
Bu da kolay bir iş değildir.
Bununla birlikte bir yere kadar yeryüzünde barışa hakim kılabilir.
Herkesi kendi konumunda kabul edebilir, kavga vesilelerini ortadan kaldırabilir ve huzur içinde bir arada yaşayabiliriz.
En azından bize düşen bu yolda gayret göstermek, sulh ve barışın temsilcisi olmaktır.
Başkalarından saygı görmenin yolu herkese karşı saygılı olmaktan geçer.
Siz başka din, kültür ve medeniyetlere saygıda kusur etmediğiniz takdirde onlar da sizin inanç sisteminize saygı duyar.
Başkalarına gösterdiğiniz saygı bir gün adeta bir bumerang gibi size geri döner.
Dolayısıyla karşı tarafa güzel şeyler atmaya bakmalısınız ki attığınız şeyler geri döndüğünde başınızı yarmasın, dişinizi kırmasın.
Alternatif yollar geliştirme.
Bugün yapılması gereken vazife konuma saygı, hoşgörü, diyalog, barış diyerek icmali bir planla yola koyulmaktır.
Zira her aksiyon öncesinde bir düşünceyi, bir plan ve proje yapmayı gerektirir.
Fakat bu icmali bir düşüncedir.
Çünkü siz işin başında neyle karşılaşacağınızı tam bilemezsiniz.
Harekete ve aksiyona geçtikten sonra zamanın, şartların ve konjonktürün karşınıza çıkardığı şeylere göre daha tavsili, detaylı planlar yaparsınız.
Bunlara açılım içindeki talihi planlar da diyebilirsiniz.
Bugün ortaya koyduğumuz diyalog faaliyetlerinin ileride karşımıza neler çıkaracağını şimdiden tam olarak kestiremeyiz.
yolda yürürken düşünmeye devam eder.
Karşımıza çıkan yeni durumlara göre plan ve projelerimizi revize eder, buna göre aksiyonumuzu tekrar gözden geçiririz.
Bu devri daim döngü yol boyunca devam eder, gider.
Yeni ve sürpriz problemlerle karşılaşırsak oturur, yeniden planlama yapar ve alternatif çözüm yolları geliştiririz.
Yeni fıkhi hükümler ortaya koymak için yapılacak içtihat faaliyeti konusunda farklı görüşler olsa da hizmet adına yapılacak işlerin tespitinde istinbat ve içtihat kapısının açık olduğuna kimsenin şüphesi yoktur.
Karşılaşılan problemleri çözme adına zaman ve şartlara göre her zaman yeni içtihatlar yapılabilir.
Yeni çözüm yolları geliştirilebilir.
Böylelikle siz düşünce ve aksiyon planında ortaya koyacağınız bütün bu ceht ve gayretlerle insanlar arasında sevgi ve barışı hakim kılmaya, şiddet sarmalığını durdurmaya ve engellemeye çalışırsınız.
Temsilin gücü.
Şunu da bilmelisiniz ki sinelerde yatan kin ve nefreti bir kısım yollarla yok etmezseniz şiddet, terör ve radikalizmle mücadele edemezsiniz.
Kin ve hınçla oturup kalkan insanlara içinde yaşadığımız yerkürenin güzellikle paylaşılabileceğini, herkesin huzur içinde yaşayabileceğini anlatamazsınız.
Bunlar birbirini besleyen ve destekleyen şeylerdir.
Kin ve nefret şiddeti doğurduğu gibi şiddet de yeni kin ve nefretlere yol açar.
Bu kısır döngüyü kırmak istiyorsanız insanlara sevmeyi, affetmeyi, saygı duymayı öğretmelisiniz.
Bunun en başta gelen yolu da temsildir.
Bu itibarla Kur'an'ın emrine uyarak herkesle tanışmalı, herkesle el sıkışmalı.
Soframızı ve gönlümüzü herkese açık tutmalıyız.
İnsanlarla birkaç defa yüz yüze gelmeden, beraber yemek yemeden, muhabbet etmeden ne kendinizi onlara anlatabilirsiniz ne de onları tanıyabilirsiniz.
Onlarla uzun süre birlikte zaman geçirmeden aranızda dostluk köprüleri kurmadan, asırlardan beri meydana gelen uçurumları kapatamaz, tepeleri dümdüz edemez, kandan irinden deryaları geçemezsiniz.
Dolayısıyla da gönlünüzün heyecanlarını, ruhunuzun ilhamlarını onlara duyuramazsınız.
Evet, Şiddetin en büyük sebeplerinden biri insanların birbirini yeterince tanımamaları, birbirine yabancı olmalarıdır.
Görüştükçe, konuştukça kiine, nefrete, şiddete gerek olmadığını herkes daha iyi anlayacaktır.
Öteden beri farklı ad ve unvanlarla etiketledikleri ve korktukları insanların hiç de zihinlerde tasarladıkları gibi olmadığını göreceklerdir.
Fakat tekrar etmek gerekir ki bu birdenbire olacak bir şey değildir.
Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız yol ve yöntemlerle başlanan böyle bir işin oturması en azından bir iki nesil ister.
Usul adına bazı prensipler
şiddet ve hiddeti yok etme, insanlar arasında evrensel barışı temin etme bizim için önemli birer hedef olsa da bu konuda her türlü iddiadan uzak durmak gerekir.
Şunu unutmamalıyız ki her şey Allah'ın elindedir.
O neyi dilerse o olur.
Allah'ın olmasını dilemediği şey de olmaz.
O dilemedikten sonra siz az gider, uz gider, dere tepe düz gider fakat bir arpa boyu kadar bile yol alamazsınız.
Bu insan iradesini kabul etmeme ve sebepleri görmezden gelme demek değildir.
Bilakis biz gücümüz ve imkanlarımız dahilinde doğru bildiğimiz yolda iradelerimizi ortaya koyar, çalışır, gayret ederiz.
Fakat neticeyi yaratmanın Allah'a ait olduğunu da akıldan çıkarmayız.
Evet, Kalplere sevgiyi koyacak olan da insanları birbirleriyle yakınlaştıracak ve kucaklaştıracak olan da Allah'tır.
Her şeyi maddede, güç ve kuvvette arayanların bunu anlaması mümkün değildir.
Meselenin diğer yanı da şudur.
Bizim insanlığın iyiliği ve huzuru adına çok güzel temennilerimiz, tasavvur ve planlarımız olabilir.
Güzel gördüğümüz şeylerin gerçekleşmesini yürekten arzu edebiliriz.
Fakat ideallerimizle realitelerin kesiştiği noktayı doğru tespit edemezsek havanda su döveriz.
Hatta attığımız adımlar aksül amelle neticelenebilir.
Bu sebeple bir probleme müdahale etmeden evvel onu düzeltebilecek güçte olup olmadığımıza bakmamız gerekir.
En azından attığımız adımların maksadımıza hizmet edip etmeyeceğini çok iyi hesap etmeliyiz.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bazı problemleri çıkaranlarla onlardan şikayet edenler aynı kişiler.
Dahası onlar şikayet eder gibi gözükerek arka planda akla hayale gelmedik entrikalar çeviriyorlar.
Kendi hesaplarına ve stratejilerine bağlı olarak olmadık problemler çıkarıyorlar.
Mesela sahnede şiddeti, radikalizmi, terörü eleştiriyor.
Fakat sahne arkasında bunlara destek veriyorlar.
Bu konuda plan ve stratejiler üretecekseniz bütün bunların da farkında olmanız gerekir.
Son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki şiddet, radikalizm ve terör bir kere ortaya çıktıktan sonra bunlarla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak gerçekten çok zordur.
Çünkü insanlar birbirleriyle yaka paçı olmaya başladıktan, kin ve nefretler hortladıktan sonra akıl ve muhakeme bir adım geri çekilir.
Kimse kimseyi dinlemez hale gelir.
Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken nokta bu gibi problemlerin ortaya çıkmasını baştan engellemek olmalıdır.
veya probleme sebebiyet verme ihtimali olan durumlar önceden kestirilerek problem ortaya çıkmadan önlem alınmalıdır.
Akıllı insanların yapması gereken iş hadiselerin gidişatını çok iyi okuyarak muhtemel problemlere önceden reçeteler hazırlayabilmektir.
Günah, bela ve dua.
Millet olarak da bütün bir insanlık olarak da çok kritik bir dönemden geçmekteyiz.
Bir taraftan kader dek noktalarının, dönüm noktalarının çok iyi değerlendirilmesine ve çok isabetli kararların alınmasına, diğer yandan da Allah'a çok dua edilmesine ihtiyaç var.
Genel problemler sadece kendisiyle meşgul olan ve kendi dertlerine takılan insanları çok alakadar etmeyebilir.
Onlar şöyle böyle kendi yaşayabilecekleri kadar bir zeminde bulabilirler.
Fakat içinde bütün insanlığı yaşatan müstaripler, geniş dairede meydana gelen her bir problemi doğrudan kendileriyle alakalı gördüklerinden kocaman bir coğrafya bile onlara yeterli gelmeyebilir.
Kur'an'da başımıza gelen bela ve felaketlerin sebebinin kendi yaptığımız hata ve işlediğimiz günahlar olabileceği ifade edilir.
Dolayısıyla ister şahıs ve aile isterse ülke ve insanlık planında maruz kalınan musibetler karşısında kendimizi sorgulamalı, tövbe ve istiğfar ile Allah'a yönelmeliyiz.
Zira dar veya geniş dairede maruz kalınan sıkıntılar bizim bir kısım hata ve kusurlarımızdan kaynaklanıyorsa farkında olarak veya olmayarak Allah veya kul hakkına girmişiz demektir.
Bu sebeple evvela nefsimizi sorgulamalı, tespit ettiğimiz yanlışlarımızı düzeltme ve telafi yollarını araştırmalı.
Sonra da Allah'tan af ve mağfiret talebinde bulunmalıyız.
Nitekim Kur'an'da yer alan peygamber dualarının bize talim ettiği hakikat de budur.
Hz.Musa Aleyhisselam hata ile birinin ölümüne sebebiyet verdiği için rabi inni zalemtü nefsifirli.
Ya Rabbi ben nefsime zulmettim.
Kendime yazık ettim.
Bağışla beni sözleriyle Cenabı Hak'a içini döküyor, kendisi için takdir ve tayin buyurulan çerçevenin dışına çıktığını ifade ediyor ve Allah'tan bağışlanma diliyordu.
Aynı şekilde Hz.Yunus Aleyhisselam, "La ilahe illa ente sübhanek inni küzzalimin.
Senden başka ilah yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben zalimlerden oldum." diyerek enbiya-i izama küçük bir zelleyi bile büyük görüyor ve bunu zalimlerden oldum." ifadeleriyle vurguluyordu.
Keza Hazreti Adem Aleyhisselam, "Rabene enfusen ve inemfirlene ve terhamen minirin." Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik.
Kendimize yazık ettik.
Eğer merhamet edip bizi bağışlamazsan kaybedenlerden oluruz." sözleriyle yerine getirmekle vazifeli olduğu hakları ifa edemediğini, kendisi için çizilen çizginin dışına çıktığını ifade ediyor.
Hz.Ebubekir Allah Resulünden kendine has bir dua talebinde bulunduğunda efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ona talim buyurduğu şu duanın da aynı çizgide olduğunu görüyoruz.
Allahümme inni zalemtü nefsi zulmen ve yfir illfirli mağfiretenik verhamni inneke entel gafur rahim.
Allah'ım ben kendime çok mu çok zulmettim? Günahları senden başka affedecek kimse yoktur.
Nezdi-ı uluhiyetinden hususi bir iltifat ile beni bağışla ve bana merhamet buyur.
Günahları bağışlayacak olan sen, merhamet edecek de ancak sensin.
Ne Allah'ın insanlığa rehber olarak gönderdiği kutlu nebilerden ne de Hzreti Ebubekir gibi nübüvvet kapısının sadık bendelerinden iradi ve kasti olarak bir günahın ortaya çıkması düşünülebilir.
Fakat onlar hallerini Cenabı Hak'a arz etmek suretiyle bizden kusur, senden affetmek gibi bir tavır ortaya koymuşlardır.
Kur'an-ı Kerim'de ısrarla üzerinde durulduğu üzere Allah kullarına zerre miktarı zulmetmez, haksızlıkta bulunmaz.
Onun kulları hakkında takdir buyurduğu her şey adildir.
Eğer ortada bir zulüm varsa bu kullara aittir.
Ya doğrudan onların eliyle gerçekleşmiştir ya da bir kısım yanlışları buna sebep olmuştur.
Evet, İnsanın Allah huzurunda ellerini açarak yaptığı haksızlık ve zulümleri itiraf etmesi mağfiret ve merhamet edilme adına çok önemli bir vesiledir.
Bu itibarladır ki özellikle bela ve gailerin başımızdan aşağı sağanak sağanak yağdığı demlerde müminlerin Cenabı Hak'a yönelmeleri ve yalvarmaları daha bir önem arz eder.
Bu sıkıntıları kendimizden bilmez ve sürekli dışarıda başka mücrim ve zalimler aramaya yönelirsek belalar daha da devam eder.
Fakat bunlardan kendimizi mesul bilir ve kusurları üzerimize alırsak Allah bize merhamet eder ve önümüze maruz kaldığımız sıkıntılardan kurtulma yolları açar.
Şunu unutmamalıyız ki bizler peygamber değiliz.
Allah peygamberleri masum yaratmış ve onların günah işlemesine meydan vermemiştir.
Günaha giden yolları kesmiş ve adeta burası çıkmaz sokak demiştir.
Bu yüzden seçkin ve kutsi olarak dünyaya gelen nebilerin hayatlarında kasti bir inhiraf söz konusu olmamıştır.
Nadir olarak içtihat hatası türünden yaptıkları hatalara karşı da onları hemen uyarmış, hatalarının kalıcı olmasına müsaade etmemiştir.
Onların insanlığın önünde tam ve kusursuz rehber olabilmeleri buna bağlıdır.
Bizim ise böyle bir ismet sıfatımız yoktur.
Dolayısıyla hata ve günahlardan korunmuş değiliz.
Allah'ın has kulları olan evliya ve asfiya derecesine ulaşsak dahi yine de hata yapabiliriz.
Nitekim Belam ibn Baura ve Bersisa gibi hakikat-ı uluhiyet ve hakikat-i rububiyete vakıf nice insan devrilmiş ve cehenneme yuvarlanıp gitmiştir.
Ne sahip oldukları bilgi ve marifet ne de daha önce işledikleri salih ameller onlara fayda vermiştir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyurur.
Kübni adem ve her Ademoğlu hata yapar.
Hata edenlerin en hayırlıları ise tövbe edip hatasından dönmesini bilenlerdir.
Demek ki bütün insanlar hataya açık şekilde bu dünyaya gönderilmiştir.
İnsanın özünde hata işleme dürtüsü vardır.
Bu şerri ehvel hale getirecek bir şey varsa o da günaha takılıp kalmadan ve onda ısrar etmeden hemen doğrulup tövbe ve istiğfara yönelmektir.
Tabiat olarak hata ve günaha açık yaratıldığımıza göre meydana gelen problemler ve sıkıntılar karşısında kendimizi tekrar tekrar gözden geçirmesini ve hatalarımızı kendi eksikliklerimize bağlayarak Cenabı Hak'a teveccüh etmesini bilmeliyiz.
Şunu da ifade etmek gerekir ki insanın hatalarının farkında olması onu Allah'a karşı alacaklı gibi vehmetmekten alıkoyacaktır.
Kusurlarını bilen ve gören insan Allah karşısında tevazu ve mahfiyetle iki büklüm olacak.
Izdırap ve pişmanlıkla kıvranacak ve Allah'tan günahlarının affını isteyecektir.
Henüz nail olduğu nimetlerin şükrünü dahi eda edemediğini ve Allah'ın emir ve yasakları karşısında gerekli hassasiyeti gösteremediğini düşünen bir mümin Allah'tan bir şey istemekten dahi haya edecektir.
Bir zatın münacatında dediği gibi Allah'a yürekten inanmış bir müminin Allah'ım herkes yığın yığın sevapla sana geliyor.
Ben de belimi iki büklümeden günahlarımla sana geldim." diyerek Allah'a sığınması ve ondan af ve mağfiret talep etmesi çok önemlidir.
Zira böyle biri Allah karşısında haddini bilir.
Sürekli temkinle yaşar.
Secdede yüzünü yerlere sürerek bağışlanma talep eder.
Allah'a karşı iddialı tavırlara girmez.
Küstahlıktan uzak durur.
Bir an olsun kulluk şuurundan ayrılmaz.
Allah'ın başımızdaki bela ve musibetleri defüref etmesi, ortadan kaldırması, uzaklaştırması adına böyle bir tavır nezdi-i uluhiyette çok hora geçecek bir durumdur.
Bilindiği üzere Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem insanları muzdarip eden kıtlık ve kuraklık gibi musibetler karşısında yağmur duasına çıkılmasını ve orada Allah'ın rahmetine vesile olacak şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir.
Bu cümleden olarak yağmur duasında ellerle beraber elbiseler ters çevrilir.
Çocuklar ve yaşlılar dua yerine götürülür.
Hatta imkan varsa hayvanlar bile oraya sevk edilir.
Cenab-ı Hak her şeye kullarının her haline nikah bandır.
Fakat yine de nasıl bir derbederliğe ve perişanlığa maruz kalındığı hal diliyle ona arz edilir.
Cenab-ı Hak günahlarımız yüzünden bizi imtihanlara maruz bırakıyorsa bize düşen tövbe kurnalarına koşarak temizlenmeye ve arınmaya çalışmak dua dua Allah'a yalvarmaktır.
Dua ederken ağzımızdan dökülen her kelime kalbimizin sesi olmalıdır.
Önceden ezberlediğimiz talakatli sözlerle edebiyat yaparak, şatafatlı kelimelerle suniliğe düşerek değil, bilakis saf, duru ve heyecan dolu gönlümüzle rabbimize teveccüh etmeli, ihlas ve samimiyetimizi ortaya koyabilmeliyiz.
Şahsi suç ve günahlarımız umumi sıkıntılara sebep olabilir.
Herkesin bu noktada kendisini gözden geçirmesi gerekir.
Bazı insanlar vardır ki toplum için adeta birer ümit abidesidir.
Millet ümidini onlara bağlamış, onların hizmetleriyle güzel şeyler olacağına, yeni doğumların gerçekleşeceğine inanmıştır.
Onların gerekli temsili ortaya koyamamaları, konumlarının hakkını verememeleri, yanlış yapmaları, hatalı yollara girmeleri toplumda ciddi sarsıntı meydana getirir.
Adeta gemilere yol ve yön gösteren fenerler sönmüş olur.
Bu yüzden o gemilerin gidip nereye abordo olacağı belli olmaz.
Bu açıdan belli noktaları tutmuş insanlardaki kıvam kaybı, topyekün, merhamet-i ilahiyenin kesilmesine bile sebep olabilir.
Hiçbirimiz peygamber değiliz.
Hepimiz hata edebiliriz.
Yaptığımız hatalar da birer musibet halinde geri dönebilir.
Bundan hiçbir tereddüdünüz olmasın.
Hazreti Pir, İhlas kulesinin başından düşen kişinin düz bir zemine değil derin bir çukura düşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ediyor.
Çünkü kişi ne kadar iltifat ve nimete masarsa düştüğü zaman kötü bir zemine düşme riski de o kadar fazladır.
Harem odasına alınmış biri orada küçük bir küstahlık yaptığında koridora veya salona çıkarılmakla bırakılmaz.
kapının önüne atılır.
Bu itibarla hatalar konuma göre daha farklı bir boyuta ulaşır.
Hataların büyük veya küçük olması şahıslara göre değişebilir.
Bunu ifade etme adına şöyle demişlerdir.
Hasanetül ebrar seyyiatül mukarrabin yani ortalama salih insanların sevapları Allah'a yakınlaşmış has kullar mukarrebin için günah bile olabilir.
Bazen de belalar ve musibetler bütün bir milletin başına fasıkların ve zalimlerin işlemiş olduğu melanetlerden ötürü gelir.
Eğer bir toplumda hırsızlık ve yolsuzluk başına almış gidiyor, fuhşun önüne geçilemiyor.
Yalan sıradan bir durum sayılıyor.
Nifak ve iki yüzlülük prim yapıyor.
Zulüm ve haksızlıklar işleniyor.
Yaşanan bunca dejenerasyona başkaları da sessiz kalıyor ve bunları umursamıyorsa bütün bir toplum maddi manevi afetlere maruz kalabilir.
Hz.Musa'nın Cenabı Hak'a soru üslubuyla şuya karışı da buna işaret eder.
Aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin Allah'ım? Şu ayet-i kerime de bu manayı destekler.
Öyle bir fitneden sakının ki o hususi olarak içinizden yalnız zulmedenlerin başına gelmez.
hepinize dokunur.
Biliniz ki Allah'ın cezası şiddetlidir.
Hazreti Bediüzzaman bu ayeti Erzincan ve İzmir'de meydana gelen büyük zelzeleler münasebetiyle yazdığı zelzele bahsine serlevha yapmıştır.
Toplum musibetler vesilesiyle zalimlerden ve fasıklardan arınmış olur.
yaşanan olumsuzluklar karşısında tavır göstermelerine rağmen durumu değiştirmeyi başaramayan masumlar da vefat etmeleri halinde şehit olarak öbür tarafa yürürler.
Yaşanan haksızlık ve günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise günahkar zümre ile helak olur giderler.
Fakat imanlarına, niyetlerine ve amellerine göre ahiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur.
Çünkü Cenab-ı Hak ne seviyede olursa olsun iman ve amel-i salihi zay etmez, mutlaka mükafatlandırır.
Yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah şedidül ikab cezası şiddetli olduğu gibi erhamur rahimindir.
Bu sebeple cezalandırmada acele etmez.
Belki bin bir türlü imhalden, süre vermeden sonra bunu yapar.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur.
Innallahe yumliimi lemfl zalime mehil üstüne mehil verir.
Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflah etmez.
Bunun akabinde de şu ayeti hatırlatır.
Veime şedid halkı zalim olan beldeleri cezaya çaptırdığı zaman rabbinin derdest etmesi işte böyle olur.
Şüphesiz ki onun azabı pek acı, pek çetindir.
Süre vermenin içinde farklı tenbih ve uyarılar da vardır.
Allah zalimlerin akıllarını başlarına almaları için farklı farklı tekvini emirlerle eşya ve hadiselerin diliyle onları ikaz eder.
Bazen yağmuru kesip kuraklık yaşatarak onlara zımnen kendinize gelin der.
Bazen ekonomik bir krizle onları sarsar.
bazen arzi ve semavi musibetler gönderip onları gaflet uykusundan uyandırır.
Bazen din adına hayatı yaşanmaz hale getirerek ülkenize, milletinize, dininize, değerlerinize sahip çıkın der.
İnananlar eşya ve hadiselerin dilinden anlamaz, zulüm ve günahlarına son vermez ve akıllarını başlarına almazlarsa Allah muhafaza başlarına sağanak sağanak musibet, afet ve bela yağdırır.
Zalimler hem bu dünyada hem de öbür tarafta müstahak oldukları cezayı çekerler.
Onların arasında bulunan iyiler ise bu dünyada cezalarını çekmiş olacakları için ahirete bir şey kalmaz.
Allah'ın hikmetinden sual olunmaz.
Bilemiyoruz.
Belki de geçmiş kavimlerde olduğu gibi sağlam iman etmiş olanlara özel bir kurtuluş ihsan eder ve onları daha sonra önemli vazifelerde istihdam eder.
Onlar dini mübini İslam adına istikbal vad ediyorlarsa Allah bir yeri helak ederken onlara necat verebilir.
Ölen ölürken, ezilen ezilirken bazıları da ayakta kalır.
Allah geriye bıraktıklarını başka sahalarda, başka işlerde istihdam eder.
Hizmetin başka ekollerle kıyaslanması.
Soru: Hizmet hareketi başka hareket ve felsefi ekollerle karşılaştırılıyor ve hizmet hareketi ile bu ekoller arasında bazı benzerlikler ortaya konuluyor.
Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?
Cevap: Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep kendi felsefesiyle ele alındığında onu bazı ekollere benzediği tespit edilebilir.
Onlardan ilham aldığı, istifade ettiği veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir.
Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu subjektiftir.
Değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik arz eder.
Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz.
Araplar şiirin manası şairin içindedir derler.
Bunun gibi hizmet hareketine bakan insanlar da kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara ulaşacak.
Onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım bağlar kuracaklardır.
Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma.
hizmetin başlıca faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir.
Farklılıkları saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler hizmetin önem verdiği hususlardır.
Bunları inceleyen bir araştırmacı kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup diyalog yapan bazı organizasyonlarla hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.
Diyalog anlayışımız.
Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri, ona yön veren temel dinamikler tam olarak anlaşılmadan o hareketin mahiyeti ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sı sathi kalacak.
Dolayısıyla yapılan bu değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır.
Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak önce şunların çok iyi bilinmesi gerekir.
Biz diyalog derken ne anlıyoruz? Diyalogla neyi hedefliyoruz? Bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri kullanmayı tercih ediyoruz? Diyalog konusunu biraz daha açalım.
Biz insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz.
Her şeyden önce yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenabı Hakk'ın rızasının bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onun rızasını elde etmeye çalışıyoruz.
Bizim dini kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkuremiz, ciddi bir muktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var.
İnsanlığın bunlarla tanışmasını arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz.
Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini ve en önemlisi rabbimizin ve insanlığın iftihar tablosunun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz.
Pek çok kişinin yakından tanıdığı takdirde bunları hüsnü kabulle karşılayacağına ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.
Şunu da çok iyi biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmesi çok zordur.
Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin ve düşmanlık hisleri hakimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyorlarsa ötekinden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir.
Bu önyargıların aşılması, asırlık düşmanlık hislerinin son bulması yakından tanımaya bağlıdır.
İnsanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibariyle yakından tanımalarına fırsat vermelisiniz.
Siz hiçbir şey anlatamasanız bile mana köklerinizden tevarus ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir.
Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde tanıtma, yanlış aktarımların önüne geçme imkanı elde etmiş olacaksınız.
Kim bilir belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol açacaktır.
Böylece insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır.
Belki mütefekkir ve entelektüeller şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış açılarını yeniden ele alacak, onları rüşlama lüzumu duyacaklardır.
İşte biz diyalogla bütün bu mülahazaları göz önünde bulunduruyoruz.
Bize düşen vazife insanların birbirlerini doğru tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir hürriyetinin önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıdır.
İman ve hidayete gelince o konudaki genel yaklaşımımız imanın dindeki tarifine bağlıdır.
Din akıl sahiplerini hür iradeleri ile hayra sevk eden ilahi sistemler mecmuasıdır.
Dinde zorlama yoktur ayeti çok önemli bir prensip ortaya koyar.
Dinde baskı ve zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.
Baskı ve zorlamanın yanında demagoji ve diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dini hakikatlerin anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez.
Esasında özü itibariyle hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur.
Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve bunlar zorla kabul ettirilmek istenir.
Sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz yoksa bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe duymazsınız.
İnsanları özgür iradeleriyle başa bırakmalısınız.
Hatta bu konuda o kadar objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak istiyorsun.
Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşınd mı? Önceki yerinden ne zarar gördün? Veya burada ne gibi faikiyet buldun ki böyle bir karar alıyorsun?" gibi sorular sorarak onları yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli.
Bu değerler manzumesini sağlam bir fikri temelle kabul etmesini sağlamalısınız.
Bu tavrınızla insanların bir anlık hissiyatla radikal bir karar alıp daha sonra bu kararında sabit olmama ihtimalinin ölüne geçmiş olursunuz.
Böylelikle gerçekten inanan meseleye gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz.
Zira bütün kalbiyle, fikriyle size gelmeyen insanlar daha sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır.
Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle hür iradeleriyle ve özgürce yapacakları tercihlerle ilgilidir.
İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya çalıştığımız şey de bir taraftan şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hakim olmasına katkıda bulunmak, diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımalarının ve istifade etmelerinin önündeki engelleri berterf etmektir.
Biz diyalog vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel insani değerleri tanıştırmak hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden istifade etmek istiyoruz.
Bu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bize gösterdiği bir hedeftir.
O sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde "Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır." buyuruyor.
Burada hem gaybi bir meseleyi haber verme söz konusu hem de bir hedef gösterme.
Bunu şöyle anlayabiliriz.
Benim ümmetime düşen vazife Muhammedi ruhu ve Kur'ani manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak.
tüm mahrum ve muhtaç gönüllere duyurmaktır.
Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz.
Kabul edip etmemek ise muhataplara kalmıştır.
Şimdi sizin bu gaye ile bu şekilde yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hususları tam olarak göremeyebilirler.
Duygu ve düşünceleriniz itibariyle sizi tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ced ve gayretleri başka din ve farklı ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları bir çeşit misyonerlik faaliyeti olarak isimlendirebilirler.
Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir.
Bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara sizi mahkum edebilir.
Kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla farklı fikir adamlarının diyalogla ilgili bugüne kadarki tespitleri arasında bazı iltisak birleşme noktaları bularak analizlerini bunlar üzerinden yürütebilirler.
İnsan sevgimiz aynı durum adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir.
Bazı araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşeri tecrübeler ve felsefi akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler.
Söz gelimi sizin insana bakışınızı batıda gelişen hümanizm kavramıyla açıklayabilirler.
Bu eksik bir yaklaşımdır.
Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık bizim insanla ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır.
Mesela biz insanı Allah'ın matbah-ı nazarı, nazarını tevcih ettiği şey olarak görürüz.
Ona zübde-i alem, kainatın özü hülasası deriz.
Cenabı Hakk'ın fiziki dünyayı insanın emrine amade kıldığına inanırız.
Allah insanı yeryüzünün halifesi kılarak ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur.
Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah'ın değer verdiği bir varlığa kıymet verme düşüncesi yatar.
Öte yandan biz Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırız.
Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.
Görüldüğü üzere yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın kuşatıcı ve külli bir nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik olmaması veya hatasız olması beklenemez.
Hele bir de meseleye ön yargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa ortaya konulan tespit ve analizler gerçeklikten kopuk olacaktır.
Öte yandan şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir.
okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve dahil oldukları akımlardan ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir.
Dolayısıyla onlar yorumlarını da değerlendirmelerini de buna göre yapacaklardır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmi olmasının onun hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, ona bilmemeyi, istinat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya ederim.
hikmetiyle ilgili bir mülahaza üzerinde ısrarla duruyor.
Onun zihninin başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da dine ait yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine bir şey karışmadığını belirtiyoruz.
Dini mübini İslam'ın saffetinin, temizliğinin, duruluğunun, ilahi ve semavi yönünün muhafaza edilmesi adına Allah farklı şeylerin onun sallallahu aleyhi ve sellem mübarek zihnine girmesine müsaade etmemişti.
O çevresinden Arap dilini yani daha sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş.
Fakat semavi olan vahiye arzi tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.
Bize gelince farklı filozofların ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve izmlerin tesirinde kalabiliyoruz.
Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz.
Devasa kametler bile bu tür şeylerin tesirinden kurtulamamışlardır.
Esasen bu beşeri ve tarihi bir realitedir.
Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilenegmiştir.
Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematı ile test edebilmek ise herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir.
Bu yüzden zaman doğruyla yanlış, hak ile batıl birbirine karışabilir.
Kavramlar yerinde kullanılmayabilir.
Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler tam olarak gerçeği yansıtmayabilir.
Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.
İçten ve dıştan yapılan çalışmalar.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır.
Buna rağmen içeriden yapılan değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir.
maalesef kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz.
Kendi içimizde bir İmam Gazzali, bir İmam-ı Rabbani de yetişse ona hala dünün çocuğu gözüyle bakıyoruz.
Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten dolayı onları hep küçük ve basit görüyoruz.
Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak bir yer bulamıyor, farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle el üstünde tutuyoruz.
Gerçi içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler.
Tıpkı denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi veya kendini zulmetsiz ziya içinde karanlık olmadan sürekli ışık içinde bulan insanın ziyanın çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi.
Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar onun farklılığını duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vadettiği şeyleri yeterince anlamayabilirler.
Buna karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini, dinamiklerini merak edip araştırırlar.
Bu da onların avantajıdır.
Buraya kadar yapılan izahlardan hizmet hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana çıkarılmamalıdır.
Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar ve engeller bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık.
Yoksa bu hareketle farklı şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir, farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.
Bizler bu tür çalışmalardan istifade etmeye çalışırız.
Çünkü aklın, mantığın, muhakenin bir hikmet-i vücudu vardır.
Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir.
Fakat bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hemen hizmeti bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı, bağlantılı olarak tanımlamak doğru değildir.
Meseleye edebiyatta bakılan tevarüt iki şairin birbirinden haberdar olmadan aynı beyit veya mısrayı söylemesi kavramıyla yaklaşabiliriz.
Öyle zamanlar olmuştur ki iki şair aynı mısrayı söylemişlerdir.
Fakat onların birbirlerinden ve bundan haberleri bile yoktur.
Aynen öyle de aynı sevdayı taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan insanlar, topluluklar farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer yaklaşımlar, düşünceler ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler.
Nitekim bazı Grek filozoflarının düşüncelerine bakılacak olursa onların peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle örtüşen önemli yaklaşımlarının bulunduğu görülecektir.
Bunu onların saf kalpleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz.
Sağlam duruş ve düşen maskeler. Youtube
Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir ferahlığa gebedir.
Ne var ki Hamıl gebelik müddetine tahammül etmeniz gerekir.
Nur topu gibi bir evlada sahip olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz.
Bu elbette kolay değildir ama sonrasında öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemişsinizdir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla yaşanan sıkıntılar geçtikten sonra acıları gider, lezzetleri kalır.
Ferdi, ailevi ve içtimai hayatta çekilen sıkıntılar da böyledir.
sözünde de ifade edildiği gibi çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce makamlar, güzellikler elde edilir.
Kur'an-ı Kerim inne yusra, her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.
Ayetiyle bu hakikati ifade eder.
Hatta musibetler ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse onlardan sonra gelen kolaylık, ferahlık ve rahatlamalar da o ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur.
Size öyle bir inşirah yaşatır ki çocuğunu dünyaya getiren anne misali çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir.
Allah'tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla kendinizden geçersiniz.
Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri sırf kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve işkencelere maruz kaldılar.
Mesela Hz.Mesih'in dava ve misyonunu devam ettiren insanlar için çarmıhlar kuruldu.
İçi ateş dolu hendekler kazıldı.
hem de sırf kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimle aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları için.
Fakat onlar kendilerine reva görülen bu tür kötülük karşısında dişlerini sıkıp sabrettiler.
Yürüdükleri yoldan dönmediler.
Üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirdiler.
Ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla bakir topraklara saçabildikleri kadar tohum saçtılar.
Yaşatma felsefesini esas almış bu adammışlar kendilerini düşünmediler.
Her türlü zorluğu ve sıkıntıyı göğüslediler.
Bunun neticesinde arkalarındakilere çok büyük güzellikler emanet ederek bu fani alemden göçtüler.
Her dönemin firavunları, Nemrutları, Dakyanusları olacaktır.
Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehli nifak inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak.
onları musibetler sarmalı içine çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır.
Biz başımıza gelen belalara ve musibetlere aldırmadan gönül verdiğimiz hakikatleri ihlas ve samimiyetle tüm insanlığa duyurmak için gayret etmeyi sürdürürsek Allah bizi buna muvaffak kılacaktır.
Zira o kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır.
Bununla beraber attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine girmemeliyiz.
Biz tohum atalım.
Attığımız tohumların tımarını yapalım.
Ama onları kim hasat ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın.
Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta yürüdüğümüz yolun Kur'an'ın ruhuna, efendimizin sünnetine uygun olup olmamasıdır.
Yaptığımız işler Allah'ın rızasına uygunsa Hz.Seyyidil enam bunlardan hoşnutsa zalim, fasık ve münafıklar tarafından göreceğimiz baskılara aldırmamalıyız.
Olduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız.
Dahası bütün hayatlarını dünyevi çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete, eziyete ve zulme uğramayı, Allah'ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli.
Onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz.
Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde insan dininin gücü nispetinde belalara maruz kalır buyuruyor.
Hadisin başında belaların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağı ifade ediliyor.
Devamında ise insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı belirtiliyor.
Evet, Kötülük yapmayı tabiat haline getiren bir kısım zalimler ve zorbalar yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır.
Bazen itibarınızla oynayacak, bazen sizi ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve işkencelerle korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır.
Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler küçük bir tazyik karşısında cephe değiştirecektir.
Bir kısım geçici dünyalıklara peyğlenen, makam ve payelere aldanan kimseler olacaktır.
Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik dönemlerde sizi yalnız bırakacaktır.
Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz.
Ne var ki bütün bunlar size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkanı verecek.
Vefalıyla vefasız, müminle münafık birbirinden ayrılacak.
İnsanların gerçek değerini anlamış olacaksınız.
Allah'ın insanları iç dünyalarıyla, gerçek mahiyetleriyle size göstermesi size büyük bir lütuftur.
Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek karakterleriyle tanıyamazsınız.
Oysa ki iman ve Kur'an davası ancak fedakar, samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür.
Zayıf karakterlere büyük davalar emanet edilemez.
Yunus'un ifadesiyle, "Bu yol uzaktır.
Menzili çoktur, geçidi yoktur.
Derin sular var." İşte Cenab-ı Hak bu tür zor dönemlerde girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat edemeyecek insanları kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla, resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir.
İbn Selülleri deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder.
Siz de normal zamanlarda kucak dolusu paralar dökseniz tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış, dolayısıyla da çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyüp yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.
Gerçi biz herkes hakkında hüsnü izan etmekle yükümlüyüz.
Bize yönelen herkese bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak, bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak.
bizim temel karakterimizdir.
Dolayısıyla gelecekte bu insanlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan onları da mahrum etmeyiz.
Zira mümin civan mert, centilmen ve al cenap insandır.
Aldansa da kimseyi aldatmaz.
Kin intikam ve rövanş duygularıyla hareket etmez.
Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmaz.
Onların yürünen uzun yolda güzergah emniyetini ihlal etmelerine, yol güvenliğini bozmalarına bir daha fırsat vermez.
Zira inanmış bir insan bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz.
Aynı kişiler tarafından tekrar aldatılmama adına alması gereken bütün önlemleri alır.
Suret-i Hak'tan görünen münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.
Hülasa, herkes karakterinin gereğini sergiler.
Kin ve nefretlerine yenik düşmüş, haset ve ivirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar planlayacaklardır.
Onların bu saldırıları karşısında bize düşen bünyan-ı mersus, sağlam ve birbirine kenetlenmiş bir vücut gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vif ve ittifak içerisinde hareket etmektir.
Öyle ki 50 tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da başarılı olamamalıdır.
Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntılar ve meşakkatler karşısında asla sarsılmamalı, paniklememeliyiz.
Şurası iyi bilinmelidir ki dünyanın bütün şeytanları toplansa dahi Allah'ın izni olmadan hiçbiri bize zarar veremez.
Bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz.
O halde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye ve korkmaya gerek yoktur.
Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi canlı tutmalı.
Hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız.
Bunun yanı sıra Allah'ın önümüze açtığı imkan ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız.
Gerekirse çarşıda, pazarda demircilik yapmalı, ayakkabı boyamalı, örgü örmeli ve tüm kalbimizle doğruluğuna inandığımız iman ve Kur'an davasını devam ettirmeliyiz.
Yürüdüğümüz yol yanlış ise zaten şimdiye kadar yaptıklarımızın hesabını Allah'a veremeyiz.
Ama yol doğru da biz inihraf içindeysek Allah'ın bir lütfu olarak sevk edildiğimiz bu yoldan sağa sola savruluyor veya gerisin geriye dönüyorsak bu takdirde bunun da hesabını veremez.
Üstelik Allah korusun dönekler olarak tarihe geçeriz.
Manen canlı kalmanın yolu.
Soru: Hizmetin ilk günlerindeki safetin korunabilmesi, metafizik gerilimin devam ettirilebilmesi ve yeni dava adamlarının yetişmesi için gerekli olan şeyler nelerdir?
Cevap:
Öncelikle soruda da işaret edilen bir hakikatin altını çizmek istiyorum.
Gerçekten hizmetin ilk yıllarında insanlar çok samimi ve fedakar idiler.
Onların Allah rızasından başka hiçbir beklentileri yoktu.
Hizmet gönüllüleri arasında müthiş bir vif ve ittifak vardı.
Daha çok okuyor, daha çok düşünüyor, daha çok müzakere ediyorlardı.
okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye karşı çok ilgililerdi.
Bu itibarla günümüze nispeten ilim irfan açısından daha derindiler.
Mesela Risale-i Nurları aşkla iştiyakla okur, onlardaki hakikatleri anlamaya çalışırlardı.
Risalelerde ele alınan mevzulara öyle vakıf idiler ki nerede hangi konu nasıl ele alınıyor çok iyi bilir.
Gerektiğinde kıyaslamalar yapar.
şerh ve haşiyeler düşerlerdi.
Ben eskiden kitap okunmadan, dua edilmeden kalkılan bir meclis hatırlamıyorum.
Bazen Kur'an ayetlerini mütalaa ediyor.
Bazen efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şeriflerini anlamaya çalışıyor.
Bazen Risale-i Nurlardaki iman hakikatlerine yoğunlaşıyorduk.
İlmi ve dini meseleleri öğrenme, anlama ve başkalarına da anlatma noktasında ciddi bir ceht ve gayret söz konusuydu.
İnsanlar okuyup öğrendikleriyle önce kendi boşluklarını doldurmaya, sonrasında da onları muhtaç sinelere ulaştırmaya çalışıyorlardı.
Bütün bunlar da onları manevi ve itikadi açıdan besliyor, canlı ve diri tutuyordu.
İnsanlarda ayrı bir heyecan vardı.
Yapılan hizmetlerde de bütün bunların bereketini görüyorduk.
Maalesef daha sonraki yıllarda bu okuma heyecanını kaybettik.
Dolayısıyla da beslenme kaynaklarımızdan uzak düştük.
Okumayan öğrenmeyen insanların kıvamını koruyabilmesi, hizmet aşk ve şevkini devam ettirebilmesi çok zordur.
Bazıları hala ilim aşkını okuma heyecanını korusa da bunların sayısı artmadı.
Halbuki dairenin genişlemesiyle bunların sayılarının da artması gerekirdi.
Fakat maalesef böyle olmadı.
keyfiyet kemmiyet ölçüsünde gelişmedi.
Bunun önemli bir sebebi zamanla insanlarda ülfet ve ünsiyetin hasıl olmasıdır.
Hizmetin ilk yıllarında insanlar okudukları eserlerden müthiş bir lezzet alıyorlardı.
Her şey onlara yeni, taze, orijinal geliyordu.
İnsanları zamanla oluşacak ülfet ve ünsiyetten kurtarmak için yeni bir okuma şekli geliştirmeye, meseleleri daha derin, engin ve geniş bir perspektifle ele almaya ihtiyaç vardı.
Fakat ne yazık ki ilmi ve dini hakikatleri insanlara sunanlar bunu yapamadı.
ele aldıkları mevzulara yeni açılımlar getiremedi.
Kıdemle birlikte ülfet de ortaya çıktı.
Halkın teveccühünü aldandılar.
Nasıl olsa halk anlatılan her şeyi dinliyordu.
Bu sebeple onlar da aynı şeyleri tekrar etmeye devam ettiler.
Neticede zamanla en orijinal hakikatler bile insanların gözünde cazibesini kaybetmeye başladı.
Oluşan bu alışkanlık ve sıradanlaşma duygusunu yok etmenin, kaybedilen aşk ve heyecanı yeniden elde etmenin yolu daire içinde bir kere daha okuma seferberliği başlatmak, insanımızı yeniden ilme, irfana, araştırmaya, öğrenmeye yönlendirmektir.
Bunun için de yeni okuma tarzları geliştirmeli, yeni formatlar bulmalıyız.
farklı eserleri ve fikirleri birlikte müzakere etmeli.
Bunlar arasında mukayeseler yapmalı.
Yeni sonuçlara ulaşmaya, yeni ufuklar yakalamaya çalışmalıyız.
İnsanların ilgi ve merakını yeniden imani hakikatlere, onları anlatan eserlere çekmeli, onlardaki orijinal fikirlerin farkına varılmasını sağlamalıyız.
Ne yapıp etmeli? Okuma mevzuunda insanları bir kere daha harekete geçirmeli, onların heyecanlarını tetiklemeliyiz.
Bunu başaramazsak ülfetten sıyrılamaz, metafizik gerilimimizi muhafaza edemeyiz.
Sabıkini evvelin ister peygamberlerin isterse onların yolundan giden büyüklerin rahle-i tedrisine oturan ilk insanlar her zaman çok farklı olmuşlardır.
Onlar rahle-i tedrisine oturdukları ders aldıkları zatı kametü kıymetiyle tanıyıp o insibı yaşadıklarından dolayı farklı bir ufkun insanı olmuşlardır.
Hz.Bediüzzaman'ın çevresinde halelenmiş insanlara bu gözle bakabilirsiniz.
Risaleleri çok iyi okumuş, üstadı çok iyi anlamışlardı.
Sordukları sorularla ondan hakkıyla istifade etmesini bilmişlerdir.
Risaleleri çok cazip, çok orijinal bulmuşlar.
Gönüllerini bu feyz membaına bütün fakülteleriyle açmışlar.
kabiliyetleri ölçüsünde ondan alabildiklerini almışlardır.
Belki de talebelerinin Bediüzzaman'a tam bir teveccühle yönelmeleri ve hasrı himmet etmeleri onun da ilhamlarının önünü açmış ve ona yepyeni şeyler söyletmiştir.
Evet, herkesin böyle bir kıvam sergilemesi çok zordur.
Bunun için çok iyi bir ameliyat-ı fikriye geçirmek yani meseleleri yeniden ele almak, okumak, düşünmek, tahlil ve analiz etmek gerekir.
Bunun nasıl bir usulle yapılacağı üzerinde ayrıca kafa yorulabilir ve bu konuda farklı yol ve yöntemler bulunabilir.
Nasıl bir yöntem takip edilirse edilsin hedeflenen şey ele alınan mevzuları nüanslarıyla kavrayabilmek, ima ve göndermeleri anlayabilmek ve onların derinliklerine dalabilmektir.
Bunu yapabildiğimiz takdirde en iyi bildiğimiz konuları bile tüm yönleriyle anlamadığımızı görecek ve keşfettiğimiz yeni manalar karşısında ayrı bir zevk ve heyecan duyacağız.
Netice itibariyle ülfetin boğucu, ezici ve öldürücü atmosferinden kurtulacak, okuduğumuz eserlere farklı bir bakış açısıyla bakabilecek ve onları yeniden terutze duyabileceğiz.
Her bir mevzu o alanda yazılmış başvuru eserleri ile birlikte müzakere ve mütalaa etmek gerekir.
Bu yolda yeni usuller geliştirmeli ve ısrarla bunların üzerinde durmalıyız.
Ben günümüzde ciddi anlamda kitap okunduğu kanaatinde değilim.
Dolayısıyla temel meseleler bilinmediği gibi pek çok insanda bunları bilme ve öğrenmeye karşı bir istek, açlık ve merak da yok.
Bir mümin nasıl olur da Allah'ın kendisine indirmiş olduğu kitabı merak etmez, dinine ait meseleleri öğrenmeye çalışmaz.
Bu durum beni fevkalade rahatsız ediyor.
İman ve Kur'an'a dair yazılmış eserlerin üzerinde düşünmeden düz bir şekilde okunup geçilmesi de rahatsız ediyor.
Bunları anlamaya çalışmıyor.
Üstelik anlamasak da anlamış gibi davranıyoruz.
Maalesef yüzeysel bilgiler, sığ anlayışlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor.
İnsanları tatmin etmiyor ve onlarda yeni bir aşk şevk uyandırmıyor.
Formalitelere hapsolmama, okuma aşk ve heyecanını kaybetmenin yanında zamanla içine düştüğümüz diğer bir problem de formalitelerle meşguliyetin bizi asıl hedefimizden alıkoymasıdır.
İşin başlangıcında makamlar, payeler, rütbeler yoktu.
Ne tayin heyetleri vardı, ne müfettişler, ne de müdürlükler.
Herkes eşit kabul ediliyor.
Aynı kategoride mütalaa ediliyordu.
İnsanlarda birbirine karşı derin bir hürmet ve muhabbet hakimdi.
Bir araya gelince bizim için hayat kaynağı olan meseleler müzakere ediliyordu.
İnsanlar ellerine geçen kitapları didik didik ediyor.
Okudukları her meseleyi derinlemesine bilmek, öğrenmek istiyor.
anlamadıkları bir şey olursa onu da bir bilene soruyorlardı.
Herkes kendi meselelerimizi başkalarına arızasız, kusursuz ifade edebilecek bir donanıma sahip olmaya çalışıyordu.
Bütün himmetler mükemmel insan yetiştirmeye sarf ediliyordu.
İlah-i kelimetullah davası dışında kalan her şey teferruat sayılıyor ve önemsiz görülüyordu.
Zamanla insanlar bazı makamları tuttular.
Kimisi bir kurumun temsilcisi oldu.
Kimisi bir yerin sorumluluğunu üstlendi.
Kimisine daha başka vazifeler verildi.
Kimisi bir kademede vazifelendirildi.
Zamanla farklı farklı heyetler meydana geldi.
Birimler oluştu.
Toplantıları toplantılar takip etti.
Belki bütün bunlar büyümenin ve kurumsallaşmanın kaçınılmaz neticeleriydi.
Fakat asıl problem insanların bu makam ve payelere takılıp kalmaları.
Bunların talihi şeyler olduğunu unutmaları ve asıl hedeflerinden sapmalarıydı.
Dahası yer yer suni gündemler icat etmeleri ve bunlarla hem kendilerinin hem de başkalarının vaktini heba etmeleriydi.
Bir başka problem de önemli vazifeler yaptıkları vehmiyle okumayı evrad-u eskarı ihmal etmeleriydi.
Esasında idarecilik, müdürlük, genel müdürlük gibi vazifeler sadece iman ve Kur'an hizmetlerinin ahenk ve istikrar içerisinde yürümesi adına başvurulan bir vesileydi.
Bunların hiçbiri gaye olmamalıydı ve bunlara haddinden fazla önem atfedilmemeliydi.
Bir insan hangi makam ve konumu tutarsa tutsun kendisini bir mektubu bir yere götürmek, bir selamı bir kimseye ulaştırmak için tutulan bir ulak bir amele gibi görmeliydi.
O insana düşen vazife sistemin düzenli işlemesi adına kendisine biçilen rolü oynayabilmek, konumunun hakkını verebilmekti.
Tekraren söyleyeyim.
Adanmışlar açısından bu makamların hiçbiri üzerinde durulacak, gönül bağlanacak şeyler değildir.
Olmamalıdır.
Zira emaneten üstlendiğimiz bütün bu makamlar muhtaç gönüllere Allah ve resulünü duyurma adına çıktığımız yolda birer vesileden, vasıtadan başka bir şey değildir.
Temsil ettiğimiz makamları asıl hedefine getirirsek vesileleri gaye yerine koymuş oluruz.
Bu makamları kendimizi ifade etme, bilinme, görünme adına birer fırsata çevirirsek üzerimize aldığımız emanetleri istismar etmiş oluruz.
Hele hele sahip olduğumuz makam ve payeleri şahsi çıkar elde etme adına kullanır ve kendi hesaplarımızın arkasına düşersek bunun adı düpedüz ihanet olur.
Daye-i hayal haline getirdiğimiz şeyler hasıl olduktan, ifasına ömrümüzü harcadığımız vazifeler yapıldıktan, canı cananı uğruna feda etmeyi göze alıp yollarına düştüğümüz maksudumuza vasıl olduktan, hakkın rızası ufkumuzda tünlendikten sonra biz bilinsek ne olur, bilinmesek ne olur? Varsın adımız, namımız bilinmesin.
Hatta ucup ve riya marazından azade kalmamız için bilinmemek daha selametlidir.
Yaşanan dağınıklığın sebepleri bizi beslenme kaynaklarımızdan uzaklaştıran etkenlerden biri de içtimai hayatın içine girmemiz, farklı meşguliyetlere açılmamız, değişik plan ve projelerin arkasından koşmamız oldu.
Birer gereklilik zannederek girdiğimiz bu işler zamanla bizi çepe çevre sardı.
Konuşmalarımızın temel konusu haline geldi.
Hayal dünyamıza kadar sirayet etti.
Zamanla bir araya gelişlerimizde hizmeti konuştuğumuzu zannederken asıl konuşmamız ve üzerinde yoğunlaşmamız gereken ana meselelerimizi unuttuk ve hizmet mevzundan uzaklaştık.
Bu da okuma anlama şevkimizi bunlara muhtaç olduğumuz hissini aldı götürdü.
Hatta bazılarımız da bunları okusam ne olur, okumasam ne olur, anlasam ne olur, anlamasam ne olur şeklinde tuhaf bir istina duygusu belirdi.
Bilmedikleri halde kendilerini biliyor zannettiler.
Şekiller, kalıplar, formaliteler gelip mana, muhteva ve özün yerini aldı.
İnsanlar kalbi ve ruhi hayatımızın temel gıdası olan imani hakikatlerden uzak kaldıkça farklı arıza ve problemler de baş göstermeye başladı.
Farklı sahalardaki açılımların hizmet adına önemli kazanımları olduysa da bunlar aynı zamanda işi farklı bir zemine çekti.
Açılımlarla birlikte bir kısım insanlar kendini salmaya başladı.
Dünyanın farklı ülkelerinde İslami centerlar, diyalog merkezleri, kültür lokalleri, eğitim müesseseleri açma, oralarda idareci veya öğretmen olarak çalışma, toplumun farklı kesimleriyle sosyal münasebetler kurma, ricali-i devletle görüşme, hoşgörü ve diyalog adına farklı kesimlerden insanlarla el sıkışma ve kucaklaşma gibi şeyler bizi kendi dünyamızdan, kendi düşünce ortamımızdan uzaklaştır.
aldı bizi başka dünyalara götürdü.
Ne yazık ki çoğumuz günümüzde hala böyle bir dağınıklık ve kaybolmuşluk içinde yaşıyoruz.
Evet, Arkasında koştuğumuz gaye-i hayalimizin gerçekleşmesi adına bir kısım organizasyonlar kuracak sistemler geliştireceğiz.
Fakat bunlar bizim için talihi meselelerdir.
Bizim toplanmalarımız, bir araya gelmelerimiz en temelde okumaya, okutmaya, öğrenmeye, öğretmeye, kendimizi ve başkalarını geliştirmeye, dua ve evrad-u ezkar yapmaya matuf olmalıdır.
Ondan da gaye rıza-ı ilahi ve ilah-i kelimetullah'tır.
Sonuç olarak kaybettiğimiz kıvamı yeniden yakalamak, insanların aşku şevkini tekrar canlandırmak, derlenip toparlanmak istiyorsak yapacağımız şey şunlardır.
Saff-ı evveli teşkil edenler gibi bir kere daha ilim, araştırma ve hakikat aşkına açılmak, beslenme kaynaklarımızla tekrar sıkı bir irtibata geçmek, herkes de bunlara karşı iştiyak hasıl etmeye çalışmak.
Bunun için yeni formatlar bulmalı.
farklı okuma usulleri geliştirmeli ve ne yapıp edip insanların merakını bizim için menhelül azm mevrud tatlı su kaynağı sayılan eserlere çekmeliyiz.
Kendini ilah-i kelimetullah davasına adamış yeni gönül erlerinin yetişmesi yani bu devranın devamı ancak bununla mümkündür.
Geçmiş, hal ve gelecek.
Soru:
Dün, bugün ve yarını mahruti bir bakış açısıyla değerlendirmeye tabi tutmanın önemi üzerinde duruluyor.
Bu hakikati gerek fert gerekse toplum açısından hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz?
Cevap:
Geçmiş, hal ve istikbal sadece şu an yaşayan insanlar için üç farklı zaman dilimi olsa da zamanüstü yaşayabilenler için bunlar bir vahidin üç ayrı yüzünden ibarettir.
Her şeyi cismani zevkleri hesabına değerlendirenler, "Bir geçmiş gün için beyhude feryat etme.
Bir gelecek günü boşuna yad etme.
Geçmiş gelecek masal hep eğlenmene bak.
ömrünü berbat etme mülahazalarıyla sadece şimdiki zamanda serat yaşamayı tercih ederler.
Fakat kalp ve ruh ufkunda seyahat eden insanlar bu üç zaman dilimini birlikte mütalaaya alır ve bunlardan hiçbirini diğerine feda etmezler.
Zira bunlardan birinin ihmal edilmesi diğerleri için de çok ciddi bir eksiklik meydana getirecektir.
Mesela geçmişinden kopuk yaşayan ve hali değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir.
Nitekim Ziya Gölk Alpin harabisin harabati değilsin.
Gözün mazidedir.
değilsin sözlerine karşılık bir yönüyle geçmişle alakasını devam ettiren Yahya Kemal, "Ne harabi ne harabatım, kökü mazide olan atım." demiştir.
Geçmişin hızıyla geleceğe yürümek.
Geçmiş geleceğe dair tasavvur ve kurguları olan insanların ümitli olmalarını gerektirecek pek çok heyecan verici güzel örneklerle doludur.
Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha'da anlatılan peygamber kıssaları bu hakikatin en çarpıcı misalleridir.
Bu örneklerin en baş döndürücü olanı ise Hazreti Sultanül Enbiya Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatıdır.
Bilindiği üzere o insanlığı kopkoyu karanlıklar içinde bulunduğu katmerli bir vahşetin, zorbalığın ve cehaletin yaşandığı bir dönemde gelmişti.
Yani cahiliye dönemi insanları neyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularının cevabını bilmiyordu ve bilmediğinin farkında da değillerdi.
Ayrıca her yerde bir tiranlık ve zorbalık hakimdi.
Kuvvetli olan zayıfları eziyor ve millete kendi düşüncelerini dayatıyordu.
Toplum duygu ve düşünce bakımından kirlenmişti.
Merhum Akif bu karanlık tabloyu şu ifadelerle resmeder.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.

Fakat insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hamlede Kayserleri ve Kisraları yere sermiş ve insanlığı bu karanlık ve kasvetli atmosferden kurtarmıştı.
Günümüzdeki telekomünikasyon imkanlarının olmadığı, gazete, radyo, televizyon ve internetin bulunmadığı, her şeyin insanların ses ve soluğuna emanet edildiği bir dönemde Resul-i Ekrem Efendimiz Allah'ın izni ve inayetiyle çeyrek asır gibi çok kısa bir zamanda müthiş bir inkılap gerçekleştirmişti.
Bu öyle baş döndürücü bir hadiseydi ki daha sonra Seyyid Kutup Resul-i Ekrem'in ve ona tabi olan sahabe ikram'ın yaptığı işlerin ancak Kur'an'ın bir mucizesi olarak izah edilebileceğini ifade etmişti.
Geçmiş böyle bir dinamizm kaynağı olarak görülüp ondan doğru şekilde istifade edilirse insan şu neticeye ulaşır.
Geçmişte böyle bir diriliş faslı yaşandı ise bu tür bir diriliş günümüzde bir kere daha niçin yaşanmasın ki?
Saadet asrından sonraki dönemlerde yaşanan hadiseler de bizim için bir ümit ve güç kaynağıdır.
Mesela Müslümanlar güçlenip devletler muazenesindeki yerlerini aldıkça çeşitli husumet cepheleri oluşmuş.
Bir dönem Moğollar gelmiş, başka bir dönemde ise haçlılar hücuma geçmişlerdir.
Birisi giderken öbürü gelip musallat olmuş.
Fakat Allah'ın izni ve inayetiyle bunlar her gelişlerinde yıkılmayan ve parçalanmayan İslam surlarına çarpıp geri dönmüşlerdir.
Bazen Alparslan Hazretlerine, bazen Kılıç Arslan'a, bazen de Selahaddin'e çarpıp dağılmışlardır.
Allah'ın rahmeti ve gıfranı onların hepsinin üzerine olsun.
Ölüm çukurları İslam ümmeti için Allah'ın izniyle yeni bir ferah feza iklime dönüşmüş ve üzerinde dolaşacağımız bağ ve bahçeler haline gelmiştir.
O halde biz şu anda pek çok hususumet cephesinin tasallutu altında bulunuyor olsak da neden bir kez daha bütün bunları aşarak yeni bir diriliş gerçekleştiremeyelim? Neden insanlığın yüzü bir kere daha gülmesin? Neden milletimiz hak ve adaleti gerçekleştirme istikametinde devletler muvazenesindeki yerini bir kez daha almasın? Tarihe bu nazarla bakıldığında Cenabı Hak söğüdün bağrında metamorfozla bir tırtıldan bir kelebek yarattığı görülecektir.
Birkaç yüz çadırdan ibaret olan bir boy aradan daha 150 sene geçmeden dünyanın kaderine hakim olmuştur.
Öyle ki batılılar kendi aralarında devlet-i aliyeye Osmanlı İmparatorluğu demeye başlamışlardır.
Bu bir kabullenmenin göstergesidir.
Zira Devlet-i Aliye daha önce Haçlı seferleriyle dolu düzgün üzerine gelen bir dünyayı durdurmuş ve onları Avrupa kıtasına sıkıştırmıştır.
Tarihte meydana gelen bütün bu hadiselerin arka planlarıyla birlikte doğru okunması ve onlardan ibret alınması gerekir.
Hz.Muaviye'nin diğer sahabiler arasında öne çıkan önemli özelliklerinden birinin onun tarihi tetkikleri olduğu ifade edilir.
O yanındaki yardımcılarına sürekli tarihten dersler yaptırır ve kendisine göre onlardan ibret tabloları çıkarırmış.
Hz.Muaviye için söylediğimiz bu ifadeler garipsenmemelidir.
Zira Hz.Ali'nin hakkını muhafaza etmenin ve hakkın ona ait olduğunu teslim etmenin yanı başında Hz.Muaviye'nin de İslam toplumuna yaptığı küçümsenmeyecek ölçüde pek çok faydalı icraatı vardır.
Mesela onun döneminde Allah'ın izni ve inayetiyle Roma İmparatorluğu dize getirilmiştir.
Gerçi hadiseler aniyet çizgisinde cereyan etmese bile şurası muhakkak ki misliyet ölçüsünde tarihi devri daimler vardır.
Biz geçmişi doğru okuyup bu devri daimlerden ibret alarak günümüze değerlendirebilirsek engellere takılmadan yürümemiz gerekli olan noktalara doğru yürüyebiliriz.
Yalnız geçmişi bir hazine gibi görüp değerlendirmeye çalışırken şu hususa dikkat etmek gerekir.
Aynı toplumun farklı kesimleri olarak geçmişte birbirimizi incitmiş, rencide etmiş, birbirimizin içini kanatmış olabiliriz.
Bunların romanlarda ve filmlerde olduğu gibi günümüzde bir kere daha acı acı resmedilmesi ve böylece olmuş bitmiş hadiselerin günümüzde hortlatılarak kavga vesilesi yapılması kanaatimce doğru değildir.
Elbette ki tarihte yaşanmış bu hadiseler birer vakadır.
İnkar edilemez ama onları bugün birbirimize karşı kullanmamız ve kavga vesilesi yapmamız doğru değildir.
Bu tarihin sadece beyaz sayfalarına bakalım anlamına gelmiyor.
Aksine tarihi hadiseler acı tatlı bütün yönleriyle incelenmeli ve böylece aynı hatalara düşmeme gayreti içinde olunmalıdır.
Yani biz geçmişimizdeki sıkıntılı dönemleri de tahlil etmeli.
Badireleri nasıl açtığımızı iyi bilmeli.
Fakat bunu yaparken tarihte yaşanan kin ve nefretleri hortlatmamalı.
Şefkat stratejileriyle o ibret tablosunu günümüz ve geleceğimiz için bir projektör gibi kullanmaya çalışmalıyız.
Gelecek tasavvuru olmayanın istikbali de olmaz.
İstikbale gelince ahirete inanan gönüller için yarından başlayıp öbür alemdeki ebediyetlere kadar uzanan bir gelecek vardır.
Çakır keyif bir hayat yaşamayı gaye edinenler ise ne geçmişi ne de geleceği düşünürler.
Onlar geçmişi kurcalamak suretiyle bir hakikate ulaşacaklarına inanmadıkları gibi geleceği düşünmek suretiyle de keyiflerini kaçırmak istemezler.
Hakka admış ruhlar için ise geçmiş kadar gelecek de önemlidir.
Onların gelecek adına ümitleri, beklentileri, mefkureleri, tasavvur ve gaye-i hayalleri vardır.
Fakat bazılarının iddia ettiği gibi bu beklentilerin makam, mansıp sevdasıyla dünya nimetlerinden istifade etmekle bir alakası yoktur.
bilakis onların gaye-i hayalleri, her yerde hak ve adaleti tesis etme, barış ve huzurun temsilcisi olma, bütün dünyaya bir kere daha kardeşlik duygusunu duyurma, küreselleşen dünyada birlikte yaşama kültürünü geliştirme ve böylece her yerde sımsıcak bir huzur atmosferi oluşturabilmektir.
Nurlarda da ifade edildiği gibi eğer insanın böyle bir gaye-i hayali olmazsa zihinler enelere döner ve etrafta gezer.
Enaniyetinin altında kalıp ezilmiş fertler ise her şeyi bencilliklerine, şahsi çıkarlarına ve halihazırdaki zevkü sefalarına bağlı götürürler.
Oysa ki insan ahsen-i takvime mazhar yaratılmıştır.
O hem dündür, hem bugün hem de yarın.
Dolayısıyla onun mutlaka yarınlar adına ümit ve idealleri olmalıdır.
Aksi takdirde o hafizen Allah kendi bencilliğine takılır kalır, takılır kalır da ya bir egoist veya bir egosantrist ya da takdirlerle başı dönen, bakışı bulanan, kendini kaybeden bir narsist olur.
Yarınlar adına gaye-i hayalleri olan bir insana gelince, o bir diriliş kahramanı ve abide bir şahsiyettir.
O ruhunun ilhamlarını sürekli başkalarına üflemeye çalışır.
Gelecek adına yapacağı işlerin plan ve projelerini bugünden hazırlar ve imkanlar el verdiği ölçüde de onları realize etme peşinde koşar.
Zamanın altın dilimi hal.
İnanan bir gönül içinde bulunduğu anı zamanın altın dilimi olarak görür.
Cenabı Hakk'ın kendisine ihsan etmiş olduğu imkanları vakit feft etmeksizin o altın zaman dilimi içinde değerlendirmeye çalışır.
Aslında hepimiz Cenabı Hakk'ın sevk ve insiyakıyla yönlendirmesiyle belli bir noktada bulunuyoruz.
Bize düşen vazife bulunduğumuz konumu en verimli şekilde değerlendirmektir.
Öyle ki bizi götürseler ve ot dahi bitirmeyen bir dağın başına atsalar da orada bile elimize bir çekiç çivi almalı ve kayadan toprak çıkarmaya çalışmalıyız.
Arkasından da aşağıdakilere yukarıya üç tane tohum gönderebilir misiniz diye seslenmeli ve kayaların üzerini dahi yeşillendirme peşinde koşmalıyız.
Yani mümini götürüp bir kayanın başına koyduklarında bile o Hz.Musa'nın asasını vurup kayadan su çıkardığı gibi kayadan su çıkarmasını, toprak elde etmesini ve neticede kayanın üzerinde bile tohum ekmesini bilmelidir.
Evet, İnsanın gayreti içinde bulunduğu imkanları değerlendirme açısından dun himmet olmamalıdır.
Herkesin bulunduğu konum itibariyle mutlaka yapabileceği bir kısım güzel işler vardır.
Allah'ın ihsan ettiği her şey içinde bulunduğumuz anı değerlendirmek suretiyle İslam'ın ufkumuzda şehbal açması istikametinde kullanılmalı ve bu konuda herkes elinden geleni yapmalıdır.
Hatta insan bu konuda sık sık kendini sorgulamalı ve şöyle demelidir.
Acaba ben Allah'ın bana bahşettiği imkanlar açısından yapmam gereken işleri şu an tam olarak yapabiliyor muyum?
Yoksa bu halimle miskinlik hastalığına yakalanmış mı sayılırım?
hasılı geleceğin fikir işçileri ellerinde bulunan imkanlarla neleri realize edebileceklerini iyi hesap etmeli ve bunları gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde verimli olarak kullanmalıdırlar.
Onlar en olumsuz şartlarda bile olmaz gibi görülen işlerin altına girerek hali değerlendirebilmeli ve Allah'ın izni ve inayetiyle insanlığın yeni yeni baharlar yaşamasına vesile olabilmelidirler.

Işık karanlığı boğarken Kırık Testi 19.
Muhammed Fethullah Gülen.
Takdim yerine
İslam dünyası özellikle son 34 asırdır hem iktisadi, içtimai ve siyasi alanda hem de ahlaki ve dini alanda ciddi krizler yaşamaktadır.
İçine düştüğü veya düşürüldüğü bu derin krizden çıkmaya, yolunu ve yönünü bulmaya çalışıyor.
Yüzleşmek ve çözmek zorunda olduğu yığınla problem var.
tekrar belini doğrultarak eski ihtişamlı günlerine geri dönmek istese de bunu nasıl yapacağını bilmiyor.
Karşı karşıya kaldığı problemlerin nasıl çözüleceğine dair ciddi bir kafa karışıklığı söz konusu.
Değişen dünya şartlarına ayak uydurmak, çağın birikimine vakıf olmak, çağıyla hesaplaşmak zorunda olsa da henüz bunun nasıl yapılacağına dair sağlam bir yol haritasına sahip değil.
Daha da acısı Müslümanlığın dertleriyle dertlenen, bütün bu problemlere kafa yoran, onlar için reçeteler sunan yeterli entelektüel kadrosu yok.
Sadece İslam dünyası değil, topyekün insanlık alemi bugün içe krizler yaşamaktadır.
İnsanlığın bugününü ve yarınını tehdit eden yığınla problemler var.
Her ne kadar modern dönemde insanlık, ilim, fen ve teknoloji alanında önemli mesafeler kat etse, insanlığa daha rahat ve müreffeh bir hayat sunsa da ferdi, ailevi ve toplumsal hayatta baş etmek zorunda olduğu oldukça derin krizler bulunmaktadır.
Gençlik genel olarak anlam ve amaçtan yoksun bir hayat yaşıyor.
Niceleri stres ve depresyona yenik düşmüş durumda.
Ahlaki yozlaşma ve ailevi çözülme insanlığın ortak problemi haline geldi.
Zararlı alışkanlıklar her geçen gün insanlığı hususuyile de gençliği esir alıyor.
Çoğulculuğun hakim olduğu bir çağda toplumsal uyum ve ahengi sağlamak her zamankinden daha zor.
Bu yüzden en küçük daireden en büyük daireye kadar derin çatışmalar yaşanıyor.
Dolayısıyla insanlığın her zamankinden daha çok iç içe yaşadığı derin problemlerine çözüm üretecek, elinden tutup kendisine doğru yolu gösterecek gerçek rehberlere ihtiyacı var.
İşte elinizde tuttuğunuz kitabın müellifi muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi uzun yıllardır ortaya koyduğu yazılı ve sözlü eserleriyle hem Müslümanlara yeni bir dirilişin yollarını gösteriyor hem de insanlığın karşı karşıya olduğu problemlere gerçekçi çözümler sunuyor.
Onun 80 civarındaki kitabını bir yana bırakacak olursak sadece bu eseri dikkatle okuyan biri bile hem bütün insanlığın dertleriyle inleyen yüce bir gönülle hem de bu dertlere deva olabilecek oldukça mukni ve makul fikirler üreten cins bir dimağı ile karşı karşıya olduğunu görecek, hissedecektir.
Kitaptaki makaleler Hoca efendinin farklı zamanlarda yaptığı sohbetlerden oluşsa da bütün makaleler aynı amaca yöneliktir.
Onun amacı ne edebi ve hamasi yazılarla okuyucuyu etkilemektir, ne felsefi teoriler geliştirmektir, ne ütopyalar yazmaktır, ne de realitelerden kopuk akademik eserler vücuda getirmektir.
Bilakis müellif ömrünün ilk yıllarından itibaren kendisi için, kendi zevkleri için yaşamayı adeta kendisine haram kılmış ve çağın sorunlarıyla baş etmekten yorulan ve bulanan insanlığa hep nefes aldırmaya çalışmıştır.
Denizin derinliklerine dalıp inci ve mercan çıkaran bir dalgıç misali Kur'an ve sünnetin derinliklerine dalmış ve oradan çıkardığı hakikatlerle insanlığın bugünkü problemlerine çözümler sunmuştur.
Elinizde tuttuğunuz Kırık Testi serisinin 19. kitabı olan Işık Karanlığı Boğarken bunun örnekleriyle doludur.
Kitapta yer alan ve her biri ayrı bir yaraya çeşitli tedaviler öneren 42 makalenin hepsini burada tek tanıtarak okuyucu daha fazla meşgul etmek istemiyor ve onu oldukça zengin, renkli ve derin bir içeriğe sahip olan eserle başa bırakıyoruz.
Kitabın müellifine de Cenabı Hak'tan sağlık, sıhhat ve afiyet içerisinde uzun ömürler diliyor ve en zor dönemlerde eşsiz fikirleriyle yolumuzu aydınlattığı için kendisine gönül dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz.
Süreyya Yayınları.
Kırık testiyi serisinin 19 kitabı olan Işık karanlığı boğarken Süreyya kitaptan çıktı Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi'nin farklı zamanlarda yaptığı sohbetlerden oluşan Bu kitap bir yandan Müslümanlara yeni bir dirilişin yollarını gösteriyor Diğer yandan da insanlığın karşı karşıya olduğu problemlere gerçekçi çözümler sunuyor kitapta birbirinden farklı konularda 40 makale yer alıyor dinin müstakim yorumu adına ölçüler kendisinden Allah'a sığınılacak dört Bela uzlaşı kültürü manen canlı kalmanın yolu örtülü yalanlar diyalogda ısrar yuva zamanın ruhuna uygun hareket etme şiddete karşı mücadele gibi Beşeri ve toplumsal alanda birbirinden farklı ve önemli konulara Işık tutuluyor Süreyya kitaptan çıkan Işık karanlığı boğarken geniş konu yelpazesi ile zihnen ve kalben yenilenmenin yolunu açıyor manen beslenme kaynağı arayışındaysanız Eğer bu Kitabın sayfalarını çevirin kendinizi yepyeni bir Tefekkür yolculuğunda hissedeceksiniz Işık karanlığı boğarken Süreyya kitapta Süreyya kitap Süreyya kitap.com'da

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...