Buhranlar Anaforunda İnsan
Ak ve Kara
Yıllar var ki cehâlet, görgüsüzlük ve uyuşukluğun çevremizde meydana getirdiği
karanlık atmosferi aşarak, şanlı mazimizi aydınlatan ışık kaynaklarından
istifâde edemez ve aydınlanamaz olduk. Bizler yakın geçmişimiz itibariyle,
atâlet ve rûh sefaleti adına, alabildiğine bir bolluk, ilim ve düşünce adına da
yokluktan başka bir şey görmedik. Bu uğursuz hâl, ülkemizi, en yıkıcı sadmelerle
defalarca ırgaladı, defalarca öldürücü paletleri altına alıp çiğnedi ve bütün
hayat kaynaklarını kurutarak insanımızı sefîl, ülkemizi de çöller, bozkırlar
haline getirdi. Bundan daha acısı da bu bedbaht ülkenin evlatları, varlıklarını
kemiren, rûh dünyalarını alabora eden çeşit çeşit hastalıklara karşı, hâlâ
tedâvî lüzumunu hissetmemiş olmaları, can damarlarını koparan ve kanlarını
kurutan türlü türlü illetlerden habersiz bulunmalarıdır.
Ah zavallı vatan! Yıllar yılı kaygısız evlâtlarının, şuursuz ve düşüncesiz
davranışlarından meydana gelen bu kadar musîbetle, inim inim inledikten,
düşmanca tavırlarla bu kadar hırpalandıktan ve canhırâş feryatlarla bu kadar
sızlandıktan sonra, bugünkü nesillerden de aynı umursamazlığı mı görecektin!
Vaktiyle canlı-kanlı, dinç ve kendine sâhip zinde nesiller yetiştiren dünyamız;
bugün bir bakıma, baştan başa yosunlu viraneler ve mikroplu hastahaneler hâline
gelmiştir. Bir zamanların, o kolu bükülmeyen, bastığı yerleri titreten;
hasımlarının korkulu rüyâları; sağlam, kuvvetli ve dinamik insanlarının yerinde,
bugün, Merakeş’den Mısır’a, oradan da Balkanlar’a kadar, rûhları meflûç,
vicdanları dermansız, fikirleri sığ, irâdeleri yetersiz bir sürü sıska yığınlar
veya canlı cenazeler vardır.
Geçmişi cennet bu ülkede, bir uçtan bir uca en verimli ovalar, en göz
kamaştırıcı obalar bozulmuş ve sevimsizleşmiş, en münbit vâdiler bir çoraklığa,
en mahsûldar tarlalar bir dikenliğe, bağ ve bahçeler de birer sazlığa dönmüştür.
Evet, asırlarca bizi ayakta tutan rûh ve manâ, durmadan baltalanmış, millet
özünden uzaklaştırılmış, dünyamız serseriler tarafından işgâl edilerek, bu
ülkenin insanına kan kusturulmuştur. Nihayet, ümit ışıkları gibi marifet nurları
da bu bedbaht iklimde sönüp gitmiştir. Ve ne acıdır ki olup biten bunca şey
karşısında, okuyup düşünen “aydınlarımız!” bu ürpertici felâketleri, bu acıklı
manzaraları görmemek, işitmemek için fermuarlarını başlarına çekerek göz ve
kulaklarını tıkamış, hayâllerinde canlandırdıkları sırça saraylarda
yaşamışlardır. Verâset kanunuyla, evlâtların atalarına uyması gibi, arkadan
gelen herkes de hemen öndekileri takip etmiş; böylece aynı lâkaytlık, aynı
atâlet ve aynı umursamazlık sürüp gitmiştir. “Milliyet düşüncesi fıska
bürünürken”, vatan inkirâzdan inkirâza yuvarlanırken bu ülkenin hamiyetli ve
mütefekkir evlâtları, vicdânî mes’uliyet-lerden ve tarîh karşısında
mahkûmiyetten nasıl kurtulacaklarını kat’iyyen düşünmemişlerdir.
Ah zavallı ülkem; acaba seni canıyla, îmanıyla seven evlâtların o gün
neredeydi..?
Dün, bizim çoban ve kapı kullarımız olan, bir kısım sergerdan ve derbeder
milletler, bugün ilimleri, terakkîleri ve muntazam idareleriyle bize caka
satmaya başlamış, hatta fırsat buldukça haysiyetimizle oynar hâle gelmişlerdir…
Bunlardan olsun ibret alınmalı değil miydi..? Düne kadar çevremizde halâyık gibi
dolaşıp duran, cahil milletler, tarihsiz kavimler, ayaklar altında pây-ı mâl
ırklar nasıl olmuş da inkirâzdan kurtulmuş ve bugünlere ulaşmışlardır..!
Bunların hesabı, bugünün vicdanlı mütefekkir ve vatanperverlerine düşmez mi?
Bugün olsun, bunlar üzerinde durulmaz ve milletin dertlerine derman aranmazsa;
müzminleşen hastalıklarımızla, vatan çökmeye, millet ağacı da devrilmeye yüz
tuttuğu zaman, gösterilecek telaşlar, koparılacak feryatlar, ama hiç mi hiç
fayda vermeyecektir.
Birkaç asırdan beri gelip dünyamıza toslayan bütün felâketler, bu dünyanın,
kendi ruhunu kaybetmesiyle başlamıştır. Etrafını saran bu kâbustan kurtuluşu da
dönüp kendi rûhunu bulmasına bağlıdır. Ne var ki onun yetişip kendini bulması
için de çok ciddî bir terbiyeye ihtiyacı vardır. Ona bu terbiyeyi götürecek ve
onu, yıllardan beri içinde dönüp durduğu girdaptan kurtaracak zinde dimağlar,
inançla gerilmiş rûhlar; bu vazifeyi ivazsız, garazsız, âhenk içinde ve
sarsılmaz bir kanaatle sürdürdükleri takdirde, en büyük mânia ve engeller
aşılacak, dağlar dümdüz, ovalar da pürüzsüz olacak ve insanımız mutlaka
kurtulacaktır.
Çok yakın zamanlara kadar, etrafımızın binbir ızdırap ve helecanla inlemesine
karşılık, bugün altın kuşağın rûhu sayılan ülkemizin, kendisini, canıyla,
imanıyla seven evlâtlarının hizmetlerine şahit oluyor ve “arş-ı emânımız” da
durup bize yeniden dirilişimizin müjdelerini yağdıran kutlu nefeslerle
kendimizden geçiyoruz. Ve artık inanıyoruz ki düne kadar binbir felâket ve
sefâletin kol gezdiği bu ülke, inançlı, azimli, hasbî muhabbetle coşan ve
müsamaha ile etrafına boşalan yiğitler sayesinde yükselecek; ve onun çölleri ve
bozkırları bir kere daha İrem bağlarına dönecektir.
Son zamanlarda, yurdumuzun her köşesinde kendisini hissettiren samîmi gayretler,
dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağının meydana gelmeye başladığını
göstermektedir. Mukaddes emanetin talihli hizmetçileri, kendilerine düşen
vazîfede kusur etmez, tarîhî rollerini güzelce oynayabilirlerse, milletimiz,
yurdumuz, sıçrayıp dünyanın başına geçecek ve bu kudsîler ordusu da gelecek
nesillerce bir “yâd-ı cemîl” olarak kalıp gidecektir.
Şimdiden, yüce milletimizin talihine tebessüm eden bu rengârenk günleri
düşünüyor ve saadetle coşuyoruz.
Sızıntı, Aralık 1983, Cilt 5, Sayı 59
Aydınlık Kapıya Doğru
Bu millet, birkaç asırdan beri kendi bünyesinde akıl almaz zıtlaşmalara,
anlaşılmaz kutuplaşmalara düşerek, içten içe kendi kendini çürütmüş ve âdeta
düşmanlarının emellerine hizmet eder hâle gelmiştir. Günaltayca ifadesiyle
-Celâl Nuri ve Haşim Nahid de böyle düşünür-:[1] Bir kesim, kendisinin sağmalı
saydığı Anadolu’yu hep horlamış; bir kere olsun gidip orada dolaşmayı, kendi
insanı ile görüşüp konuşmayı hiç mi hiç düşünmemiş; onların dünyalarına yükselip
onlarla hemhâl olmayı, ruhlarını keşfedip anlamayı asla hatırına getirmemiştir.
Ara sıra bir kahveci Ali, aşçı Hasan, berber Süleyman’la görüşenler olmuş ise de
bu da onların diliyle alay, safvetleriyle istihzâ ve anlayışlarıyla eğlenmek
için olmuştur. Bu kesimin insanı, Frenk ruhunu tetkikten, batı yakası
zevkleriyle sermest olmaktan, Fransız ve İngiliz edebiyatının inceliklerini
araştırmaktan, kendi dünyasını düşünmeye, onun insanıyla içli-dışlı olmaya ve
onun dertlerini dinlemeye kat’iyen vakit bulamamıştır! Şimdiye kadar ruhuna
içirilen terbiye anlayışı; sevimli ve şık matmazellerin, muhterem Saint’lerin,
insanlık hayranı misyonerlerin onun demine-damarına işlercesine ruhuna
aşıladıkları prensiplerden ibarettir ve bunlar, onda öyle bir düşünce yapısı
meydana getirmiştir ki, bugün kalkıp kendisine “mü’min!” diye sesleniverseniz,
bunu yüzüne savrulmuş en büyük hakaret sayacak ve sizi huzurundan kovacaktır.
Madalyonun diğer yüzündeki manzara da bundan farklı değildir. Vaktiyle en duru
ilhamlarla beslenen, en âşıkane heyecanlarla coşup kanatlanan Cüneyd-i Bağdâdî,
Bâyezid-i Bistamî, Ahmed Bedevî, Celâleddîn-i Rûmî, İsmail Ankarevî, Şeyh Gâlip
gibi millette içtimaî ruhu uyandıran, kitleleri irşâd edip insanlığa yükselten,
maddî-mânevî tıkanıklıkları açan ve ruhları kamçılayıp ulvî âlemlere sevk eden
hassas ruhların, feyizli dimağların, lahûtî ve ateşîn kalblerin yerini -büyük
bir kısmı itibarıyla- yine Günaltay üslûbuyla her nevî yeniliğe muârız, terakkî
ve tekâmül istikametinde atılan her adıma muhalif, sinesi öbür âlemin
heyecanlarından mahrûm, düşünceleri hakikatsiz ve her türlü ilmî araştırmayı
günah sayan sığ bir güruh almıştır. Öncekiler, milletlerinden, millî ruhtan
uzaklaşmayı yenilik ve inkılâp saymakla; sonrakiler de şeklî bir maziye ve onun
kuru ve ruhsuz yanlarına saplanıp kalmakla milletlerine ihanet etmişlerdir.
Birinciler, Frenkleşmediği için kendi milletlerini dahi hor görecek kadar
yabancılaşmış; berikiler ise sırf eski devirlerde bulunmadığı için bir kısım
teknik gelişmeleri, yeni icat ve keşifleri, devriyle hesaplaşabilecek güçte
fikir akımlarını bid’at saymış, lânetlemişlerdir…
Oysaki, her millet, kendi ruh ve kabiliyetine uygun, kendi düşünce ve inancı
çizgisinde müessese ve teşkilât ister. Rica ederim; milletlerin idarî ve içtimaî
teşkilâtları, maarif ve düşünce akımları, asrın ihtiyaçlarının ve milletin ruhî
temayüllerinin neticesi değil midir?
Fıtrat kanunlarına muhalif bir surette millete, onun düşünce ve inanç tarzı ile
telif edilmeyen, ruh köküne zıt ve asrının ihtiyaçlarını karşılayamayacak
sistemleri, içtimaî kanunları tatbike kalkışmak tehlikeli bir teşebbüstür. Böyle
bir hareketin, milleti temelinden sarsacağında, zaafa uğratıp hasımlarının
oyuncağı hâline getireceğinde şüphe yoktur.
Bu itibarla, milleti kurtarma ve yüceltme gibi yüksek duygularla yola çıkanlar,
her şeyden önce fıtrat kanunlarıyla zıtlaşmaya düşmekten tir tir
titremelidirler. Tabiat kanunları, Yaratıcı’nın nurlu ve hikmet dolu bir kitabı
olarak, her zaman başvurulması iktiza eden bir ibret dershanesidir. Kendini
idrak etmiş, ruhuyla bütünleşmiş gönüller, bu dershanede hilkatin göz
kamaştırıcı güzellik ve inceliklerini, taklit edilmeye şayeste kanunlarını
ibretle mütalâa ve tetkikten zevk alırlar…
Hoca bu mütalâasında Celâl Nuri ile aynı çizgide şunları söyler: “Dünden bugüne,
muhtelif milletlerin ıslahat tarzları ve inkılâpları araştırıldığında görülür
ki; bir milletin içtimaî ve siyasî durumunu tanzim, terbiye ve yükselmesini
deruhte ve rehberliğini yüklenenler; hareketlerini fıtrat kanunlarına uydurma
hususunda ne kadar titizlik göstermiş; milletlerin ruhuna ne kadar vâkıf
olabilmiş ve çağın getirdiği ihtiyaçlara ne kadar nüfûz edebilmişlerse,
çalışmalarında o derece semereli olmuş ve milletlerine de o nispette ölümsüzlük
vaad edebilmişlerdir.” Bunun aksine, bir millet ve bir ülkenin kaderine,
görgüsüz ve bilgisiz kimseler hükmediyor ve fıtrat kanunları ihmale uğruyorsa,
orada da öldürücü “fasit daireler” ve buhranlar birbirini takip edip durmuştur.
Tıpkı karada yaşayan canlıların suda boğulmaları, hayatlarını deryalarda
sürdürenlerin de sudan çıkarılınca ölmeleri gibi, milletler de millî
düşünceleri, ruhî temayülleri hesaba katılmadan zamanın ihtiyaçlarına uygun
olmayan düzenleme ve teşkilâtlanmaya zorlandığında, sudan çıkarılan balık gibi
yavaş yavaş felç olur ve ölür giderler.
Her milletin düşünce tarzı, zihniyet ve temayülleri başka başkadır. Bir
çakırkeyif İskoçla bir Fransız, bir Anglosaksonla bir Germen aynı düşünceyi
paylaşsalar bile çok farklı yapıya sahiptirler. Tek akideye bağlı bu
milletlerde, birinin saadetini temin eden sistem ve teşkilât, ayniyle diğerine
tatbik edildiğinde, ihtimal ki böyle bir durum onun inkıraz ve mahvına sebep
olacaktır.
Gelişmiş ülkelerin fen ve tekniğine muhtaç olduğumuza da şüphe yoktur; olamaz
da… Nasıl olur ki, dünya baş döndürücü bir süratle terakki ve tekâmül yolunda
dakika fevt etmeden koşuyor. Bizim de bu cereyan ve bu coşkun sele aynı tempo
içinde katılmamız ve asrını yaşayan bir millet hâline gelmemiz zarurîdir. Bu
hususta küçük bir tereddüt, az bir gecikme bizim -maâzallah- telâfisi imkânsız
bâdireler içine yuvarlanıp bütün bütün tarihten silinip gitmemizi netice
verebilir.
Ne var ki, bu umumî ve tabiî akışa uyup giderken de atılacak her adımın kat’î,
tereddütsüz, bilerek atılması ve millî düşüncenin korunup kollanması şarttır.
Evet, yolun aydınlık ve belli olması, bütün bir tarih boyunca da millî ruhla
işletile işletile şehrâh hâline gelmiş bulunması, sonra cemiyeti ayakta tutacak
müesseselerin kucaklanıp korunması, nihayet o yolda yürüyeceklerin de azimli,
şuurlu olmaları lâzımdır ki, mesafe alınabilsin ve kitleler şaşkınlığa sevk
edilmesin.
Asırlardan beri bu ülkenin yorulmuş, bıkmış ve ciddî bir bezginlikle kenara
çekilmiş yığınlarına, onları “şevk ü tarâb”a[2] getirecek yönde bir şeyler
fısıldayarak, yorguna güç verilmeli, bıkmışa diriltici ruh üflenmeli ve “neme
lâzım”cılara insan olma yolları gösterilmelidir.
Bu vazife şimdiye kadar hakikate gönül vermiş ilim adamları ve hasbî ediplerce
sürdürülmüştü. Âlim ilmiyle, edip de sihirli beyanıyla, insanlık ruhuna daveti
esas alarak, bu ahlâk ve fazilet hizmetini yürütüyordu. Bundan sonra da aynı
çizgide hareket edilerek aynı neticelere ulaşmak mümkündür. Elverir ki; inanç,
fazilet, ilim ve kalem esasları ihmal edilmesin. Bunlardan birinin ihmali
topyekün milletin sarsılması ve izmihlâli demektir. Her satırı ruha ölüm
yağdıran ve her mısraı bir ruh sefaletini ifade eden:
Tahammül mülkünü yıktın, Hülâgu Han mısın kâfir?
Aman dünyayı yaktın, âteş-i sûzân mısın kâfir
Nedir bu gizli gizli âhlar, çâk-i girîbânlar
Acep bir şûha sen de âşık-ı nâlân mısın kâfir?
Sana kimi cânım, kimisi cânânım deyû söyler.
Nesin sen doğru söyle cân mısın cânân mısın kâfir?
(Bu kısmı almaya edebimiz müsaade etmedi)
Niçin sık sık bakarsın böyle mir’ât-ı mücellâya
Meğer sen dahî kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir?
Nedim’in gazeli misüllü ahlâkı tahrip yolunda söylenmiş hezeyanlar, şanlı
imparatorluğun ölüm melodileri olduğu gibi… Birçoğu itibarıyla bütün bütün
şirazeden çıkmış; sevgiyi şehvette hallaç eden, aşkı cismâniyette boğan, nefse
bohemliğe giden yolları gösteren, kalbe kezzap içirip ruhun kolunu kanadını
kıran ve makalemize almayı okurlarımıza karşı hürmetsizlik sayacağımız,
günümüzün edep bilmez edebiyatı, insanımıza insanlığını unutturmuş, onu gaflet
ve sefaletlere iterek iradesini felç etmiştir.
Geleceğin imar edilmesi vazifesini üzerine alan şanlı mimarlar, cemiyetin her
kesiminde millî şuuru mayalayıcı istikamette bir seferberlik ilân ederek,
yığınları, cismanîlik girdabından kurtarıp, onlara kendilerini yenileme, ruhta
varlığa erme ve kendi medeniyetlerini kurma yolunda hayat nefhetmelidirler.
Milletimiz, bugün az çok, kendisini zulmetlerden aydınlığa çıkaracak yolları
keşfetmiş durumdadır. Bundan sonra da bulduğu bu yolda, sarsılmaz bir azim,
sağlam bir birlik şuuru ile hareket edildiği takdirde, -geçmişe de akseden
seciyemizin delâletiyle- dünya milletleri arasında gıpta edilecek bir noktaya
ulaşabileceğimizden şüpheye düşülmemelidir.
[1] Zühûlle “Günaltayca” kelimesi önceki baskılarda konmamış, özür dileriz.
(Yayınevi)
[2] Şevk ü tarâb: Neş’e, sevinç, coşkunluk.
Bayram
“Gün doğa ülkemize
Bayram o bayram olur.”
Bayram bir neş’e ve sürur günüdür. Bilhassa manâsını bilenler için. İnsanlar
sevinçli ve huzurlu görünürler bayramlarda. Yaratıcı’nın affına mazhar
oldukları, cürm ü hatalardan kurtuldukları, geçmişi ve geleceği bir kere daha iç
içe yaşadıkları için…
Her bayram, milletin gönlünde bir huzur, vatanın simasında bir sürur olarak
belirir ve bir sürü hâtıraları tedâî ettirmekle de kemâle erer. Bayramların
tedâî ettirdiği bu hâtıralardan gönüllere akıp gelen mutluluklar, bazen o
günlerdeki zevk ve şenlikleri gölgede bırakacak kadar renkli, derin ve muhteşem
olur.
Bizler her bayramda, geçmişi ve geleceği hayâllerimizde yan yana getirerek,
muhteşem atalarımızın elleriyle, gökçek yüzlü torunlarımızın başlarını aynı anda
öper, mâzî ve müstakbelin bütün mutluluklarını vicdanlarımızda duyarak, sonsuz
zevklere ereriz. Karamsar ve bedbin gönüller bundan bir şey anlamasalar bile,
geçmiş dâsitanî bütün renk ve cümbüşüyle, gelecek bin şevk ü tarabıyla, her
bayram, başlarımızın üzerinde bir gökkuşağı haline gelir ve bize en parlak
şehrâyinler ve donanma geceleri yaşatır.
Evet, hangi saadet vardır ki geçmişimize ait tabloların bütününü, geleceğe ait
en çarpıcı manzaralarla yan yana müşahede etmekten doğan gönüllerimizin
mutluluklarla dolmasına denk gelebilsin!..
Duygu, düşünce ve kalbi itibariyle hazır zaman gibi, geçmiş ve gelecekle de
alâkadar olan, onlardaki haz ve zevkleri vicdanında duyabilen insan ruhu,
bayramı böyle kanatlanmış ve zamanın üstüne çıkmış olarak, çok farklı buudlarda
idrak eder. Bu manâda idrak edilen bir bayram, günübirlikçilerin mesaj ve
beyanlarıyla anlatmak istedikleri bayramlardan çok farklıdır. Onların, geçmişten
ve gelecekten koparılmış alabildiğine ölgün ve solgun bayramları, çocuklara
şeker dağıtmak için tayin edilmiş birer gün olsalar bile, kat’iyyen bayram
sayılamazlar.
Her bayram; bana, geleceğin rengârenk şehrayinleriyle gelir, en tatlı ve en
çarpıcı tarihî levhaları kalbime aksettirir öyle gider. Ben, o gelip giden
bayramlarda, maddî-mânevî irfana ermiş, duyguları itibariyle incelmiş,ruhuyla
bütünleşmiş ve birbiriyle sarmaş dolaş, geleceğin mutlu nesillerini hayalen
seyreder mest olurum. Gözümün önünde kafası fen ve teknikle, kalbi Yüce
Yaratıcı’ya imân, O’na muhabbet ve varlığa sevgiyle dolu, itmi’nâna ermiş
insanlar belirir. Onların, gönlüme boşalttıkları ruhanî zevklerini, vicdanımda
hisseder ve emsalsiz dakikalar yaşarım. O iklimde yaşlıları çok muhterem ve
insanlığa yükselmiş, gençleri iffetli ve nefsini frenlemiş, çocukları
(günebakanlar) gibi rengârenk ve yukarıdan gelen ışıklarla yüzleri hep aydın,
kadınları bu sihirli cümbüşün hazırlayıcısı olarak tahayyül eder, iliklerime
kadar hazlara gömülürüm.
Ve yine o iklimde, idare en hassas ve usta ellerin işlediği gergefler gibi
ölçülü, nizam ve asayiş, kaneviçeden çıkmış bir nakış mevzuniyeti içinde belirir
gözümün önünde… Teb’a ve “Başyüceler” topluluğu yan yana ve âhenk içindedir
geleceğe ait bu senaryoda. Adalet coşkun ve şehbal açmıştır her tarafta, zulüm
sarsık, yılgın ve mecalsizdir. Ne zalimin hayhuyu duyulur o alemde ne de
mazlumun iniltisi…
Mektepler kâinatın sırlarını çözmeye çalışan birer laboratuar gibi sıra sıra
geçer hayâlimden bayramlarda. Ve çıraklarını gökler ötesi esrâra ulaştıran yüce
kamet muallimler görürüm o mekteplerde. Yüzlerinde aydınlık, içlerinde samimiyet
ve düşüncelerinde istikamet, yüce muallimler…
Bayramlarda, davul sesi duyar gibi olurum serhat boylarında!.. Ve gürül gürül
fatih orduların tarrakaları gelir kulaklarıma. Dünya muvazenesi için tehlikeleri
göğüsleyen ve devletler arası dengeyi temin uğrunda, yaşama haz ve zevklerini
feda etmiş fatih orduların tarrakaları…
Her bayram böyle rengârenk ve gülbanklarla doğar ruhuma. Her bayram ilhamları ve
hatırlattıklarıyla mest eder gönlümü. Yunmuş, yıkanmış ve bütün bütün yenilenmiş
hissederim kendimi. Hissederim de keşke: “Hep bayram olsaydı” derim!..
Bazılarına göre bunlar birer hayâl, bazılarına göre de binlerce misâli geçmiş
yüce bir ideâl ve emareleri çoktan ufkumuzda belirmiş ölümsüz hakikate kısa bir
meâl…
Sızıntı, Ağustos 1982, Cilt 4, Sayı 43
Buhran ve gerilim
Dünyâ, bir baştan bir başa kasvetli bulutlarla sarıldı. Göz gözü görmeyecek
kadar karanlık her taraf… her gün yeni bir buhran beliriyor ufkumuzda… her gün
tâze bir mesaj alıyoruz kıyâmetten… Ümit ve düşüncelerimizin üstüne gelip gelip
yıkılan korkulu rüyâlar ve kâbuslar, dünyamızı gulyâbâniler ülkesi hâline
getirdi.
Ondokuzuncu asrın son çeyreğinde başlayıp günümüze kadar süregelen buhranlar
zinciri, bilhassa en son halkasıyla, her şeyi, hattâ bütün mukaddes değerleri
yutmaya hazırlanan korkunç bir girdap hâlini aldı. İyiyi kötüyle, müfsidi
ıslahçıyla beraber yutacak korkunç bir girdap!.. Girdap, her şeyden evvel
kendine dâyelik yapan suyu yutup onunla beslendiği gibi, bir asırdan beri devam
edegelen buhran da evvelâ onu bağrında besleyen maddeciliği yutacaktır.
Evet, dünden bugüne bütün buhranlar, materyalizmin kucağında ve onun fideliğinde
boy atıp gelişti. Ne gariptir ki; yıllar yılı bunu, bağırlarında ‘bir gül-ü
rânâ’ gibi besleyip duranlar, bugüne kadar onu hep, sebeplerden tecrit ederek
ele aldılar.Keşke, bütün bir tarih boyu ona meşcerelik hazırlayanlar, neticede
böyle bir ‘epidemi’yle karşı karşıya kalacaklarını önceden hissedebilselerdi!..
Heyhât! Gidip körü körüne içine gömüldükleri maddiyunluk gayyâsında, ilelebet
kalmaya kararlı gibi bu sefil ruhlar, hâlâ irâdesiz, hâlâ hissiz ve hâlâ
ümitsizce bir bekleyiş içindeler!
Evet, dün manâ ve ruhu ‘metafizik’ diyerek, sarıp sarmalayıp bir kenara iten bu
banal görüşlü materyalistler, bugün de aynı bön tavır ve davranışlarıyla,
birbirinin yılanı hâline getirdikleri milletlerin boğuşmaları karşısında,
mukavemetsiz, panik içinde ve bitkindirler. Ne güvenip bel bağladıkları
tâğutları, ne de huzur ve saâdetin tek vesîlesi saydıkları madde, onlara
aradıklarını verememekte ve gönüllerini doyuramamaktadır. Bütün bunlardan sonra,
inadına yine de ‘madde’ye yahşi çekilecekse, gayri onların hesabına bize:
‘Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî;
Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır’
Deyip beklemek gerekecektir. Ama, acaba milletlerin, ortada kol gezen bu kadar
vebâ, bu kadar tâun karşısında, dayanma ve direnme gücünü kaybetmeden,
varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün olacak mıdır? Buna ‘evet’ demek oldukça
zordur. Toplum, her gün bin başlı bir devle boğuşacak, her gün bin zararlı onun
kaidelerini kemirip duracak; sokaklar haramiler tarafından tutulacak, yuva
lâahlâkîlikle delik deşik edilecek, sonra da bu hâle getirilmiş bir yığından
mukavemet beklenecek; olacak şey değildir bu!..
Ne var ki, yıllar yılı gururu kırılan, ırzı çiğnenen mağdur milletlerin,
silkinip kendilerine gelmeleri, dirilip tarîhî yerlerini almaları ve
ruhlarındaki indifalarla gürleyip bütün iblis ocaklarını söndürmeleri de ihtimâl
dâhilindedir. Ve bize göre, mağdur milletlerin ve toplumların er geç yapacağı da
budur. ‘Zira beşer, esîr olmak istemediği gibi ecîr olmak da istememektedir.’
Hele istismar edilmeyi, asla!.. Evet, bugün ‘Devletler ve milletler muharebesi,
tabakât-ı beşer muhârebesine terk-i mevki ediyor’sa, bunun altında sadece ve
sadece, yüce varlık olan insanoğlunun, istismara karşı gerilimi vardır.
Asırlardan beri sağa sola çekilerek aldatılmak istenilen milletler, artık
yabancı her düşünceye karşı fermuarını kapatarak, özünü koruma ve kendi
benliğiyle kalma yolunda ciddî gerilim içindedir. Eşyanın tabiatına, ruh ve
irâdenin kâidelerine dayanan ve ilhâmını da gönülde mihraklaşan, ötelere ait
ışığın altında insan vicdanından alan, böyle bir gerilimi engellemeye kimsenin
gücü yetmeyecektir.
Hele süper güçlerin birbirlerini gammazlayıp, karşılıklı birbirinin sırrını
fâşetdikten ve yıllar yılı hep üzerine çullanıp durdukları ‘orta kuşak’
ülkelerinin ve bilhassa bu kuşağın pırlantası sayılan Türkiye’nin gözü
açıldıktan sonra asla!..
Senelerden beri; düşüncede, tasavvurda, ahlâkta çeşit çeşit içtimâî erozyonlara
maruz bırakılmış bu ülke, diğer memleketlere nispetle daha çok gadre uğramış
olması; mâzîsi ve millî harsıyla, daha çok örselenmiş bulunması itibariyle,
‘metafizik’ gerilimin merkez üssü gibidir. Daha sonra, Türkistan, Özbekistan ve
yakın kuşak ülkelerinden Mısır gelir. Bir asrı aşkın bir zamandan beri çeşitli
zulüm, mağduriyet ve haksızlıklar altında sürekli inleyen bu kuşak, öylesine
bilenmiştir ki; çok yakın bir gelecekte o, polatlaşan ruhuyla, kendine bu
mezelletleri revâ görenlerin karşılarına dikilecek ve mutlaka onlarla
hesaplaşacaktır. Elverir ki bu kuşağı elinde tutan milletler, husûsiyle onların
talihli idarecileri iyi bir durum değerlendirmesi yaparak, vukûu muhakkak bir
infilak ve indifanın enkâz ve külleri altında kalmasınlar…
Meydana gelmesi kat’î görünen böyle bir indifa geçen asrın getirdiği bütün
bunalımların rağmına, iyi şeylerle neticeleneceği kanaatindeyiz. Denebilir ki
beşer, yirminci asra, mide ve bağırsaklarının zebûnu olarak girmesine karşılık,
önümüzdeki asra, kalbiyle, rûhuyla ve insanlığıyla girebilme hazırlığı
içindedir.
Bu ise uzun bir fetretten sonra, bu mazlumlar ülkesinin yeniden dirilişi ve
‘Rönesans’ı demektir. Kim bilir, belki o zaman, batmak üzere olan dünyanın diğer
kesiminin elinden tutup kaldırma fırsatı doğar. Böyle bir fırsatın elde edilmesi
çok mühimdir. Zira; bunca zaman, bu kuşağın insanına göz açtırmayan milletlere,
yeniden bir civanmertlik dersi vermek, hem geleceğin dünyasına ayrı bir bakış
zâviyesi kazandırma hem de felsefî tarihin yeniden ele alınması bakımından
oldukça önemlidir.
Keşke o gün, dost vefalı, düşman da insaflı olabilse!..
Sızıntı, Şubat 1982, Cilt 4, Sayı 37
Buhranlarımız
Şu muhteşem kâinat kitabındaki âhenk, eşyânın birbirine destek olması ve
birbiriyle baş başa, omuz omuza vererek bir bütün teşkîl etmesiyle devam
etmekte; her türlü yıkılım ve tahrîb ise birbirine zıt akımların çarpışmasından
meydana gelmektedir. Cereyanlar arasındaki müsâdemenin şiddeti nispetinde de
tahrip fazla olmaktadır.
İnsan cemiyetleri de öyledir; duygu, düşünce, tasavvur birliği ile bir araya
gelmiş ve aynı terbiye ile ruhta kemâle ermiş bir toplum, fevkalâde bir nizam
içinde ve istikbâl va’dedicidir. Farklı düşünce ve mütâlâalarla gelişmiş ve iyi
bir terbiye görmemiş yığınlar ise, içinde ihtirasların, kinlerin, nefretlerin
kol gezdiği bir kargaşa ve huzursuzluk topluluğudur ve bu topluluğun hayır adına
va’dettiği hiçbir şey de yoktur. Böyle bir ‘telâtüm-ü emvâc’ içinde ferdin
kararını bulup oturaklaşması, milletinde sükûnet ve istikrara kavuşması ise
zorlardan zor, belki de imkânsızdır. Ve hele, toplumun ana müesseseleri,
çalkantının ‘merkez-üssü’ durumunda ise… Evet, işte o zaman cemiyyet, bütün
bütün nizamsız ve dolayısıyla da binbir fezaat ve ürpertinin oynaşıp-kaynaştığı
bir kaos haline gelmiştir. Oysaki kâinattaki ilâhî nizam ve âhenk gibi, insan
cemiyetlerinin de düzenli olması, hem tabiattaki ‘âlemşümûl’ armoniye uyulması
bakımından, hem de fıtrat kanunlarıyla çatışılmaması açısından lüzumlu ve
zarûridir. Kâinat kitabındaki umûmî âhenge uymayan her hareket bir fiyasko, bu
yanlış hareketin kurbanı olan toplum da bir talihsizler yığınıdır.
Bu itibarla, ard arda neticesiz tazyiklerin, misilleme adıyla karşılıklı
tecavüzlerin ‘fâsit dâire’ler teşkîl ettiği bir cemiyette, anlaşmazlıkların,
kararsızlıkların ve hele, kalb ve rûh yetersizliklerinin meydana getireceği
kargaşa; öyle korkunç bir kasırga hâlinde etrafı saracaktır ki, onun dehşetinden
kimse, ne olup bitenleri ne de onların gerçek sebeplerini düşünme ve araştırma
fırsatını bulamayacaktır. Ve tabîi bu arada, peşi-peşine cereyan eden
müsademelerden, millet ağacı tekrar ber-tekrar sarsılacak; yer yer yuvalar
yıkılıp gidecek; fertler de şaşkına döneceklerdir. Bâri, bu korkunç yıkılım
karşısında, inanç ve düşünce plânında toplumun imdadına koşanlar, nizam
anlayışına, yenilenme inancına, iknâ kabiliyetine, ihlâs ve samimiyete sahip
olsalardı! Heyhât, ne gezer!.. Aslında, bunların hemen hiçbiri, ne berrak bir
dünya görüşü ne bir ilk plân ve sistem, ne de bir mukadderat endîşesiyle bu işin
içine girmiş değillerdi. Belki, büyük bir kısmı itibariyle, tehlikeyi, bu ilk
sezen ve irkilenler dahi, fevkalâde hissî, fevkalâde kindar ve nefsânîlikleri
uğruna her türlü tegallübe, tasalluta, tahakküme ‘evet’ diyebilecek kadar ham
ruhlu kimselerdi…
Ne acıdır ki hiçbir düşünce ve anlayışla izahı kâbil olmayan bu kavgada, daha
doğrusu bu curcunada; en çok gadre uğrayan ve devamlı sarsıntıya maruz kalan da
masûm halk yığınları oluyordu. Yüzlerce yıllık harsı ve tarihî değerleriyle
kaynaşmış, bütünleşmiş bu saf-yığınlar, nereden gelip nereye gittiklerini, kimin
hesabına hareket ettiklerini bir türlü kestiremeden, dalâletten dalâlete
sürükleniyor ve fevkalâde bir şaşkınlık içinde yüzüp gidiyorlardı. Ve hele,
kendisinden ışık ve işaret beklediği münevverinin, mâzî ve mefahirini inkâr
edişi, nesepsizliğe pey çekişi onu, bütün bütün yolsuzlaştırıyor,
soysuzlaştırıyor ve uğursuzlaştırıyordu. Nihayet, binbir kötü niyetle
toprağımızın bağrına serpilen yümünsüz tohumlar, boy atıp gelişince, cemiyyet de
her kesimiyle müsademeye hazır ‘düşman-kamplar’ hâline geldi.
Bir tarafta, her türlü ‘ibâhîliği’ hoşgören ve bir çırpıda bütün mukaddeslerini
silip geçen, bütün millî değerlerini tezyif eden uğursuz ve serâzât bir güruh ki
bunların eline düşen ferd, hiçbir kayıt altına girmeyen bir serseri; yuva,
‘Hollywood’ artistlerinin barındığı bir payvon; toplum da binbir maskaralığın
kol gezdiği bir karnaval vaziyeti arz ediyordu. Böylece de zaten asırlardan beri
içtimâî erozyonlarla aşındırılmış millî rûh bu uğursuz ellerde, tamamen felce
uğratılarak yatağa düşürülmüş oldu. Keşke, bu menfî hareketler karşısında, kendi
rûhuna sahip çıkmak isteyenlerin davranışları, yürekten, yiğitçe, merhametli ve
müspet olsaydı!.. Heyhât!.. Bunlar da; bir kısmı itibariyle beklenen dengeyi
kuramadılar ve topluma emniyet telkin edemediler.. aksine, bunlar da aşırılığa,
kısmen aşırılıkla mukabele ederek, pek çok güzel, doğru ve yararlı şeylere
kıydılar. Bu kör döğüşünde, nice defa hak, hem de yine hak uğruna katledildi.
Kaç defa, yanlışlar doğru, doğrular da yanlış gösterilerek kitleler aldatıldı ve
yığınlar birbirine düşürüldü. Yer yer hasım kamplar arasında patlak veren
kavgalar, her iki zümreyi de eritip tükettikten başka, millî bünyede de
kapanması güç rahneler açtı.
Evet, bu umûmî curcunada, her an yüzünü ekşitip dişlerini gıcırdatan ve
karşısındakinin gırtlağına sarılmak için bahaneler arayan gözü dönmüş
‘mülhit-ruh’ zaten bu güne kadar zararlı ve tahribkâr olmuştu. Buna karşılık,
müdafaasını mâkûl bir sisteme bağlayamamış ve kine ‘kin’le; öfkeye ‘öfke’yle
mukabele eden saf-derûn toy ruhlar da muvazeneyi koruyamamış, yanlış hareketlere
girerek hasımlarının eline koz vermişlerdi. Ve işte böyle, bir tarafta bütün
millî değerlerini red, mâzî ve mefâhirini inkâr eden ve yabancılaşa yabancılaşa
tamamen mâhiyet değiştirmiş; hürmetsiz, sevgisiz, tarihsiz, inançsız ve
iştahlarının esirî sefîl varlıklar; beri tarafta da bu hilkat garîbelerine
karşı, bir ölçüde öfkeyle, tecavüzle, mukabele eden, mücadele rûh ve düşüncesini
henüz kavrayamamış heyecanlı delikanlılar… Millet, yıllar yılı, bu zıt
akımlardan meydana gelen dalgalarla pençeleşti; girdapları göğüsledi, tekrar
tekrar hırpalandı ve defalarca ümitsizliğe terk edildi…
Şimdi, bütün milletçe, bu zararlı akımları ‘nötr’ edecek; hakikate saygılı,
Hakk’ın hatırını her şeyden üstün tutan, akıl, iz’an ve insaf sahibi; dimağı
aydın, gönlü nurlu, rûhu çok yukarılarda pervâz eden ve atalarımızdan tevârüs
ettiğimiz bütün millî değerlerimize, örf ve âdetlerimize, sanat ve kültürümüze,
ahlâk ve terbiyemize saygılı ve hürmetkâr bir hasbîler kadrosu beklenmektedir.
Bu kadro, asırlardan beri bizi ayakta tutan milletin rûh kökünü ve tarihî
değerlerini devirici olmayacak; bilâkis onlara, gelişen dünya şartları
karşısında canlılık kazandıracak ve onları millî bünyenin birer parçası sayarak
sahip çıkacaktır. Millet benliğinin, böyle kahrolup gitmekle yüz-yüze bulunduğu
bir dönemde, onun kurtarılma vazifesini üzerine alan, ‘mukaddes çile’nin sahibi
bu kutsiler ordusu, yıllardan beri, içten içe toplumu kemiren dâhilî kokuşma ve
sürtüşmeleri bertaraf ederek, yığınlar arasında bir ‘sulh çizgisi’ te’miniyle,
bugüne kadar her kullanışında cemiyetimizi dâğidar eden, her iki zümrenin köhne
metotlarını, zararlı taassuplarını, inhisarcı düşüncelerini ortadan kaldırıp, en
olgun insanlara yaraşır şekilde, her hayrı alkışlayacak, her kötülüğü de
tesirsiz hâle getirecektir.
Cemiyetin baş ağrılarının had safhaya vardığı; gerçek düşmanlık ve
düşmanlarımızın apaçık ortaya çıktığı; bağlı bulunduğumuz dünya ile aramızdaki
diyalogun her gün biraz daha kuvvet kazandığı bu günlerde, milletçe fevkalâde
ümitli ve dirileceğimiz inancını taşımaktayız.
Sızıntı, Nisan 1983, Cilt 5, Sayı 51
Cehalet çıkmazı
Yeni bir vazife dönemini daha idrak ederken, yüreklerimizde Zeliha’nın aşk u
hicrânı, Yakub’un âh u efgânı, gözümüzü açacak, gönüllerimizi şâd edecek
müjdeler bekliyoruz.
Ölü ve karanlık yılların, önüne katıp sürüklediği yığın yığın felâket molozu
altında, çırpınıp duran insanımızın, yürekler acısı hâli karşısında azap
çekmemek mümkün mü?
Gidiniz! Şu bizimle aynı çizgide olan ülkeleri birer birer geziniz! Eminim,
yüreklerinize sızı inmeden geri dönemeyeceksiniz! En büyük merkezlerden en küçük
şehirlere, en kalabalık kasabalardan en ücrâ köylere kadar hiçbir belde, hiçbir
meskûn saha yoktur ki cehâletin hükümrân olduğuna, içtimaî sıkıntıların birer
girdâb haline geldiğine şahit olunmasın. Vaktinde tedavî yollarına
başvurulmayan, nice müzminleşmiş hastalıklar müşâhede edeceksiniz ki bugün
artık, onulmaz birer kangren hâlini almıştır.
Ne var ki bu hastalıklar arasında, en çok millî bünyemizi hırpalayan ve
mevcudiyetimizi kemirip duran şifâ bilmez dert, cehâlettir. Bir şey bilmeme,
bildiği şeyleri değerlendirmeme, Hak’dan ve hak düşüncesinden mahrum bulunma
manâsında cehâlet, hemen her devir için felâket olmuştur. Her millet gibi, bizim
de perişaniyetimizi hazırlayan bu uğursuz menbâ kurutulmadan, kitleler aydınlığa
kavuşturulup, nesiller millî düşünce ve tarih şuuruna irşâd edilmeden ve bu
milletin “ruh köküne” uymayan bütün menfî akımların önü alınmadan cemiyetimizi
çepeçevre saran buhranlardan sıyrılmamız ve bir fâsit daire haline gelen
hastalıklardan halâs olmamız kabil değildir.
Cehâlet sebebiyle değil miydi ki; dünyanın en verimli ovalarını, en bereketli
obalarını ve yakuttan ırmaklarımızı değerlendiremeyerek, cennetlerden bir köşe,
güzel vatanımızı vîranelere çevirdik. Her tarafı “bağ-ı irem” ülkemizin
sînesindeki çeşit çeşit hazinelerden habersiz yaşayarak, toprağımızı
değerlendiremedik ve madenlerimizi işletemedik. Bundan daha kötüsü de kendi
kendimize bir iş yapamayacağımız kanaatine gömülerek ümit ve irâdemizi yitirdik.
Ve milletimizi, içten içe kemirip duran cehâlet, en karanlık haliyle bugüne
kadar süregeldi.
Milletçe tam kurtulma ümîdinin belirdiği, fen ve teknik düşüncenin gelişmeye
başladığı bu yeni devrede, insanımız değişik bir cehâlet girdabına kapıldı.
Muasırlarımızın ilim ve teknolojisi karşısında, bir kısım dönen başlar, bulanan
bakışlar, memleketi kurtarma düşüncesiyle, gönülleri inanç, dimağları ilim ve
hikmetle, yurdun dört bir bucağını da sanat ve ticaretle mâmur edip
yükselteceklerine; millî düşünceyi çiğnemek, millî seciyeyi aşındırmak ve bütün
bütün fazilet ve ahlâktan sıyrılmak suretiyle “çağdaş uygarlık düzeyine”
çıkacaklarını zannederek, millî ruha en amansız darbeler indirdiler. Bir bakıma
bu ikinci cehâlet, ülkemiz ve insanımız için daha tahribkâr, daha tehlikeli
oldu. Zira, birincisinin, ilim karşısında sönüp gitmesine mukâbil; bu ikincisi
ilim ve medeniyet adına her yere girebiliyor, her mahfilde “hüsn-ü kabul”
görüyor ve her yerde alkışlanabiliyordu. İlki, memleketi baştan başa bir vîrane
haline getirerek, sadece baykuşları sevindirmişti. İkincisi ise milletin top
yekûn faziletlerini, ruh necâbetini, fedâkârlık hissini silip süpürdü ve
kitleleri şaşkına çevirdi.
Geleceği hazırlamayı tekeffül etmiş mürşit ve terbiyeciler, bu her iki cehalete
karşı da savaş îlan ederek, hatta bu yolda meşrû her vesileyi kullanarak,
ülkemizi ve insanımızı aydınlığa çıkarma gayretinden bir an geri
durmamalıdırlar. Bunun için de yuvadan okula, kahveden kışlaya, bütün vatan
sathı mektep haline getirilerek, umum yurtta bir kültür seferberliği ilânına
zarûret hâsıl olmuştur. Cehâlete, fikirsizliğe, taklitçiliğe, millî kültür ve
mefâhirden habersizliğe karşı umumî bir seferberlik îlan edilmeli ve peşin
hükümlerle verilmiş kararlar kritiğe tâbî tutularak, ilimlere yeni bir bakış
kazandırılmalıdır.
Hiç şüphe yok ki böyle bir durumda, bu mübarek vazifenin öncüleri de ancak,
muallimler olacaktır. İnsanı, ruh-beden bütünlüğü içinde ele alan; onun kâinat
içindeki yer ve münasebetini görüp gözeten; yaratılışın gâyesi istikametinde
gönülleri şahlandıran, gayb ve şehâdeti bir vâhidin iki yüzü gibi görmeye
ulaşmış talihli muallimler..!
Evet, insanın cismâniyetini inkâr eden ruhbanlık düşüncesi ve batı stili mistik
anlayış, insanoğlu için ne kadar zararlı olmuşsa, onu sadece cismâniyet ve
bedeniyle ele alan felsefî sistemler de o kadar, hatta daha fazla zararlı
olmuşlardır. İnsanoğlunun müstesnâ bir yaratık olduğunu, kâinat içinde mühim bir
yer işgal ettiğini ve yaratılışı itibariyle bir kısım yüksek vazifelere,
dolayısıyla da değişik makam ve derecelere namzet bulunduğunu sezmemek, idrak
etmemek mümkün mü..?
İlimlerin her çeşidinden faydalanmaya istidâdı olan; eşyâ ve hâdiselere müdâhele
kabiliyetiyle şereflendirilen; güzelliğin her çeşidini idrâk edip benimseme
melekeleriyle donatılmış bulunan; lezzetlerin türlü türlüsünü seçip ayırmasını
bilen; ruhu sonsuzluk sevdâsıyla sarhoş, gönlü “ebed ebed!” diye inleyen bir
varlık, nasıl vazifesiz ve geleceksiz olabilir ki..? Onu, vazifesiz ve
mes’uliyetsiz, dolayısıyla da upuzun mutlu bir gelecekten mahrum görmek, bu en
şerefli varlığı diğer canlılar seviyesine indirerek, onun maddî-manevî istidat
ve duygularını inkâr etmek ve ona yolların en buhranlısını gösterip dünyalarını
karartmak demektir. Bilmem ki insanoğluna bundan daha büyük zulüm ve haksızlık
tasavvur edilebilir mi..?
Bize göre gerçek muallim ve mürşit, işte böyle her şey olma istidât ve
melekeleriyle, dünyaya gönderilen insana, doğruyu öğreten, doğru düşündüren,
onun gönlünü coşturup ruhunu kanatlandıran, yolunu kesen bütün karanlıkları ve
kara delikleri bertaraf edip onu aydın menfezlere ulaştıran talihli insandır.
Vakti gelince, bu kutlu hakikat erinin elinde, taş-toprak, som-altın haline
gelecek; değersiz gibi görünen şeyler kıymet kazanacak; en kararmış ruhlar şafak
aydınlığına ulaşacak; boynu tasmalı nefsin azat kabul etmez kulları ruhlarıyla
bütünleşerek birer sultan kesilecektir.
Kendini irşad ve tebliğe adamış, çıraklarını adım adım takip eden; hayatın her
dönemecinde onları, insanlığa yükseltme heyecanıyla dolup boşalan; ilimler
adesesiyle onlara mutlak hakikatı gösterebilen; yer yer yıldırımlar gibi
gerilen, sonra ruhunda yumuşatıp uslulaştırdığı ışık huzmeleriyle talebelerinin
gönüllerini aydınlatan muallim ne mübarektir..!
Sızıntı, Kasım 1983, Cilt 5, Sayı 58
Çile
Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur.
Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne
erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden
bahsedilemez.
Çile, hakikat erinin, her köşe başında sarmaş-dolaş olacağı acı; fakat vefalı
yoldaşıdır. Upuzun yollar onunla yeknesaklıktan kurtulur. Hayat, onunla
aydınlığa kavuşur ve kişi ancak onunla yaşamanın zevk ve şuuruna erer. Çilesiz
hayat monoton, o olmadan yürünen yollar renksiz ve bıktırıcı ve bu yolların
garip yolcuları da yaşamadan bezmiş talihsizlerdir.
Ruh, çile ile kemâle erer. Gönül, çile ile inkişâf eder. Çile görmemiş ruhlar
ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.
Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz
elde edilenler ise mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de
üzüntüsüz olur. Evet, ancak, binbir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki muhafazası
uğrunda canlar feda edilir…
Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş
ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir
kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve
gelişmişse, zâyi olmaya namzet ve talihsizdir.
Dünden bugüne insanoğlu, yer yer çilekeşlerin müşfik ve diriltici kucaklarında,
zaman zaman da tiranların zulüm ve istibdadı altında kendini buldu ve idrâk
etti. Ne var ki o, var olmanın zevkine erdiği en mutlu anlarını, başkaları için
yaşayan büyük muzdariplerin vesâyâsı altında duydu ve tattı. Kenan ilinden
kalkıp, bir meş’ale gibi Bâbil’e uzanan; bir güneş gibi Suriye’nin bağrında tulû
eden; arkasına takıp sürüklediği kimseler için, gözünü kırpmadan cehennemî
alevler içine giren ve ‘nâr-ı Nemrut’u göğüsleyerek ateşte cennet cilveleri
gösteren büyük muzdariplerin… Ruhu çekilmiş ve kadavralaşmış bir millete hayat
üfleyebilmek için, yıllarca Mısır ve Sinâ arasında mekik dokuyan ve her
defasında TÛR’da dolup Mısır’da boşalan; nihayet maddenin bağrına indirdiği
darbelerle, suya ve toprağa ayrı bir yol, ayrı bir erkân öğreten büyük
muzdariplerin…
Dünyadan başka gözleri bir şey görmeyen ve bütün bütün maddeleşmiş bir toplumu
özüne erdirmek ve onlara rûh iklimine açılan yolları göstermek, daha doğrusu
öbür âlem düşüncesini yeniden gönüllerde mayalamak için, çevresinde kol gezen
tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların
bayağısı hükümler kesilip biçilirken, ‘Hançer ile yüreğimi yar! Senden
dönmesem…’ diyerek hakikatı haykıran büyük muzdariplerin… Ve nihayet gelmiş ve
gelecek bütün mihnetkeşlerin ızdırabını, her lâhza ruhunda yaşayan, her ân yığın
yığın musibetleri göğüsleyen, her ân gerilen ve her ân kan-ter içinde, yeniden
dolup-boşalan büyük muzdariplerin…
Evet, hep böyle ızdırap gören, ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip
giden, bu yüce kâmetlerin arkasında yürüyenler, hiçbir zaman aldanmadılar ve
hiçbir zaman hayâl kırıklığına uğramadılar.
Âh, o aldatmayan rehberler! O özleri sâf, kalpleri aydın, başları yüce şâhikalar
gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde binbir ızdırabın boy gezdiği yüce rehberler!
Ufkumuzun karardığı, kaddimizin büküldüğü ve binbir müşkülün altında ezildiğimiz
şu günlerde, onlara ne kadar hasret ve ne kadar iştiyak içindeyiz!..
Her ideâl dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzunda bayraklaştı ve
yükseldi. Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı
yerle bir oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmâl etmiş, şehevî hislerinin esîri
gayyâ yolcusu ızdırapsızların elinde…
Devr-i saâdet sonrasını kana-irine boğan, bu çilesiz ruhlardı. Daha sonraki
devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında
da, yine hep bu ızdırapsızlar vardı. Bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda
aç-susuz kalmayan; yurdunu, yuvasını terk etmeyen; belli bir dönemin zarurî
sarsıntılarına, sıkıntılarına mâruz kalmayan ızdırapsızlar… Zaten hayatını,
madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren böyle ham ruhlardan, hangi fedakârlık
beklenebilir ki? Fedakârlık her şeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı
koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına, kendi saâdet ve hazlarını unutmakla
kemâle erer. Yoksa, her fedakârlık iddiâsı bir aldatmaca ve toplumun yüzüne
savrulmuş bir yalandır…
Âh, şu çile bilmeyen, ızdıraptan hoşlanmayan nefsim! Rahata, rehâvete müptelâ ve
meftûn nefsim! Öbür âleme ait lezzet ve nimetleri burada yaşayıp, burada
bitirmek isteyen nefsim! Kâmil insan olmayı kimseye vermeyen ve kemâl yolunu bir
türlü bilmeyen nefsim! ‘Gün buralara, bulut dağlara!’ düşüncesiyle sefilleşen ve
var olmadaki zevkli sancıyı idrâk edemeyen nefsim! Bilmem ki sana, çilenin
yükselticiliğini ve tenperverliğin öldürücü bir zehir olduğunu anlatabilecek
miyim..?
Sızıntı, Ocak 1982, Cilt 3, Sayı 36
Diriltici ruh
Bu ülkenin insanını, ayakta tutup yaşatacak manâ ve hakikatler nelerdir? Düne
kadar, onu idare eden ve dinamizmini koruyan manâ, onun düşünce dünyasından ve
iç yapısından geliyordu. Hatta onun, değer hükmü atfedilecek biricik yönü
sayılan, aksiyoncu olması dahi, zamanın itibariliği gibi, ona has bu iç
buudlaşmadan kaynaklanıyordu. Her sahada en mükemmel ve en olgun insanların
yetiştirilmesini tekeffül eden bu manâ, yüzlerce misâliyle, âdeta bir gergef
gibi tarihimizin ruhuna nakşedilmiştir.
Salahaddîn’in, ‘Arslan Yürekli Rişar’ a karşı civanmertliği, kibir ve
gösterişten kendini göremez hâle gelmiş bu mağrur hükümdarı, hayretten hayrete
sevk etmiş ve fevkalâde utandırmıştı. Alparslan’ın, ‘Romen Diyojen’i hüngür
hüngür ağlatan mürüvvet ve âlicenâplığı; Antalya Kal’asında, barbar haçlılara
karşı göğüs göğüse erkekçe döğüşdükten sonra, elde ettiği esirlerin bütününü
hürriyete kavuşturan Kılıçarslan’ın asâlet ve insanlığı hep bu yüce ruhun
zaferleriydi…
Fatih’in, Bizans surları önündeki -o devre göre- en muazzam ve modern ordusunun
gücüne güç katan, ona çağının kilit ve anahtarlarını kazandıran o en önemli
kuvveti de yine, Akşemseddinlerle temsil edilen bu ruh ve iman kuvvetiydi.
Fatih, azgın maddî gücün temsilcisi değildi. O, askerî dirâyet, dehâ ve
iktidarıyla bu yüce ruh ve inancı temsil ediyordu. Öyle olmasaydı, onun
İstanbul’a girişi de Sezar’ın Roma’ya girişi gibi olmayacak mıydı..? Halbuki o,
Bizans’ın bu eski pay-i tahtına, Mekke’yi fetheden kutsi ruhun affediciliği,
müsâmahası, mağlûplara sonsuz haklar bahşetme ve civanmertliği gibi yüksek
hasletleri temsil ederek giriyordu.
Ya o, bir hamlede, Mısır’ı fethedip İslâm âleminin tek temsilcisi ve yeryüzünün
biricik Halifesi olma ünvanını kazanan Yavuz’un; bu büyük zafer dönüşünde, onu
tanımayanlarca, halkın nümâyişleri içinde ve zafer takları altından geçeçeği
beklenirken, Üsküdar’a kadar gelip geceyi orada geçirmesini ve henüz İstanbul
halkı uykudan uyanmadığı bir saatte, sessizce ‘pay-i taht’a girmesini, bu ruh ve
manâya vermedikten sonra başka neyle izah edebiliriz?
Göklerin selâm durduğu, ruhânîlerin alkış tuttuğu ve her türlü gösterişten uzak
böyle bir zafer dönüşü, ne mübecceldir! Kendini aşmış ve gönlünde binbir zafer
cümbüşünü bir anda yaşayan böyle babayiğitler için, fânîler tarafından
alkışlanmanın; gülbanklarla karşılanmanın, mehterin ‘kös vurup’, selâm
durmasının ne ehemmiyeti var!..
Bizi ayakta tutan bu ruh, damarlarımızda, kanımıza karışıp kaynaştığı, beyin
guddelerimize taht kurup oturduğu dönemlerde, bir taraftan gönül dünyamızda
derinleştikçe derinleşiyor, diğer taraftan da dünyanın kaderiyle alâkalı,
devletler muvazenesinde, bize ait yerimizi sımsıkı korumaya çalışıyorduk. Âh,
nasıl oldu da,bir zerresini dahi fedâ etmeyi düşünemeyeceğimiz o yüce ruh, böyle
çürüdü ve delik deşik oldu!.. Herhâlde bu fâciayı, bir solukta, birkaç ülkeyi
birden fethedip sonra da kendi insanının alkışlarından kaçarak, gururunu Üsküdar
topraklarına gömen hasbî ruhlarda aramamak gerektir. Fâcia olan yumurta kadar
zaferini bayraklaştırarak, dünyayı velveleye veren ve ‘pay-i taht’a’ bir
‘Amnofis’ gibi giren, kendini ululuğa kaptırmış gururun kapı kullarında,
özü-sözü, karakteri belirsiz ölü ruhlarda aramak gerektir. Birinciler, diriltici
soluklarıyla, milletin hayat kâsesini ellerinde taşımalarına karşılık;
ikinciler, toplumun beyninin içine yerleşmiş birer ‘tümör’ gibi onu her
kesimiyle bütün bütün felce uğratmışlardır.
Evet, ilim adamlarıyla, vüzerâsıyla, ricâl-i devlet ve tebâsıyla bütün bir
milletin hayat ve bekâsının teminatı olan millî değerleri yıkıp geçen, bu
devşirme ruhtur ki; insanlık ve mürüvvet yerine sunîliği; yiğitlik yerine
nâmertliği; rûhî düşünce yerine kaba kuvveti, kerâmet yerine hokkabazlığı; inanç
yerine ilhâd ve ‘reybîliği’ koyarak, toplumu can evinden vurmuştur. Ve artık,
tamamen kendini boşlukta hisseden yığınlar, fevkalâde bedbîn, fevkalâde ümitsiz
ve dermansızdırlar. Böyle bir toplumda; ruh, kolsuz kanatsız, vicdan ledünnî
zevklerden mahrum; gönül bir kısım hasis menfaatler uğruna binbir uğursuz
heyecanın kaynağı hâline gelmiştir. Nihayet böylesine gerilerden geri bir hayat
dekoru içinde, tembellik, plânsızlık ve cehâletin kolları arasında yetişip
gelişen; aşksız, heyecansız yığınlar, ses sanatkârlarının; ama tamamen
ilâhiliğini kaybetmiş nefes ve soluklarıyla, kutsilerden kutsi kelimelerin
ticaretinin yapılmasını, kanaat ve düşünceleri adına çok büyük şeyler
zannederek, hep alkışlayıp uykuya devam etmişlerdir.
Âh, o istismârcı yaramaz hokkabazlar! Vah, o aldatılan mazlumlardan daha mazlum
yığınlar!..
Bütün bunlar oldu ve olacaktı da. Zira toplum, kendini yenileme kertesine gelmiş
olmasına rağmen, ışıktan yoksun ve yol gösterici fikir adamından mahrum
bulunuyordu. Garb, kendisini yenilerken, onun o günkü felsefî düşüncesini temsil
eden ‘Descartes’, hür olmayan düşünceye düşünce nazarıyla bakmamasına karşılık;
bizde tefekkür, çoktan sarılıp sarmalanıp bir kenara konmuştu. O devirde batılı
düşünür, eşyâ ve hâdiselere nüfûzda, kâinat kitabına olan aşkından,Yaratıcı’ya
giden yolları araştırırken; bizde inkılâb diye binbir şenaâtin kol gezdiği ‘Lâle
Devri’, daha doğrusu milletçe çakırkeyf olma devri yaşanıyordu. Dünyanın bir
kesiminin, ‘âyât-ı tekvîniyye’yi düşünce menşûrundan geçirerek kâinatları
fethetmeye koyulmasına karşılık; beri tarafta bir girdap hâlini almış ve bütün
değerlerimize meydan okuyan bir nefsânilik ve ruh sefâleti…
Ve işte böyle, hasımlarının, gulyabânîler gibi uyanıp, üzerine saldırması ve
dostlarının ‘Binbir Gece Masalları’ nevinden zevk ü safâ, hatta gaflet içinde
bulunmasından, zavallı insanımız her gün biraz daha kendinden uzaklaşıyor ve o
güne kadar varlığının en büyük teminatı olan millî değerleri, birer birer tarihe
gömüyor ve ortadan kaldırıyordu. Zira artık, büyük başarıların, cihan
hakimiyetine ulaşmaların, insan ruhuna estirdiği gurur ve kendini beğenmişliği,
Anadolu yakasında gömüp ‘pay-i taht’a öyle giren ve en büyük zaferini müteâkip,
geceyi bir dehlizde geçirerek nefsini hırpalayan, halkın alkışları karşısında
buram buram ter döken yiğitler yoktu görünürlerde… Onların yerini, bir kısım
günübirlikçiler; sefil arzularının esiri toy ruhlar; başkaları için var olma
zevkinden mahrum dermansız gönüller almıştı…
O gün bugün kendini arayıp duran nesiller, tekrar tekrar iğfâl edilip, tekrar
tekrar saptırıldılar. Görmedikleri ezâ, çekmedikleri cefâ kalmadı. Eğer bir
inâyet eli imdada yetişip de fikir ve ruh cephesinde, iman ve ahlâk cephesinde
ona diriliş yolunu göstermeseydi, o bugün, bütün bütün zâyi olup gitmişti. Hem
de bir daha dirilmemek üzere…
Şimdi bütün iş, ona, kendini idrak ettirip, ruhuyla bütünleşmesini sağlamak ve
onu maddeye esâretten kurtarıp gönlünü yüksek ideâllerle donatmaktır. Âh, keşke
bu yüce vazifeyi arızasız yerine getirebilseydik!..
Sızıntı, Mart 1983, Cilt 5, Sayı 50
Fazilet ve Mutluluk
İnsanımıza mutluluk vaadedenler evvelâ onu fazîletlerle donatmalıdırlar.
Fazîlete susamış gönüllerin mutlu olmasına imkân yoktur. Dünden bugüne selim
akıllarca, bu hep böyle kabul edilmiş ve saadetle fazîlete ikiz nazarıyla
bakılmıştır. Zîrâ fazîlet, her şeyden evvel, en yüce ahlâkla serfîraz bulunarak
bütün varlığa muhabbet dolu nazarlar atfetmenin adıdır. Fazîletli bir insanın
bütün varlık ve eşyâ ile bir çeşit münâsebeti vardır. Böyle birinin nazarında
hâdiselerin akışı, bir bahar havası içinde ruha inşirah verici meltemler gibi
eser geçer ve onun gönlünü sevinçlerle doldurarak şâd kılar. O, her zaman akıp
giden eşyâ ve zaman selinde, yeni yeni levhalar müşâhede ederek dâima hayran ve
dâima mutludur. Ne güneşlerin doğup batması, ne de gece ve gündüzün birbirini
takip edip durması, onun zevklerini acılaştıramaz ve gönlüne hüzün veremez.
Hüzün vermek şöyle dursun, o her an tazelenen ve birbirinden farklı bulunan
manzaraların müşâhedesiyle, hep huzur ve mutluluk dolu dakikalar yaşar.
Fazîletli olmak, bütün bütün beşerî arzuları reddetmek ve eşyaya sırtını dönerek
bir çeşit zâhitlik yapmakta değildir. İnsanı, içinde yaşadığı dünyadan koparan
böyle bir fazîlet anlayışı, karamsarlık getirir ve bedbinlik kaynağıdır. Bu ise
İbsen’in ifadesiyle: ‘Saadetin helâki’ demektir. Aynı zamanda, bu türlü aşırı ve
yersiz endişeler, ferdin yalnız nefsini düşünüp onunla içli dışlı olduğuna ve
civanmertlik hissinden mahrum bulunduğuna delâlet eder ki; bu kabil bir düşünce
de ahlâkî hayatın yanlış anlaşıldığını ve başkaları için yaşama meziyetinin
eksik bulunduğunu gösterir.
Fazîletin, cismânî ve ruhânî bütün saadetleri tekeffül ettiğini iddia etmek de
doğru değildir. Fazîletli bir insan hasta, fakir, perişaniyet içinde
bulunabilir. İnsanlardan zulüm, hakâret, ihânet görebilir. Başından işkenceler,
mahkûmiyetler, sürgünler geçebilir. Hz. Mesih, gadre uğradığı, Sokrates mahkûm
edildiği, Epiktetos zulüm gördüğü halde mes’ud idiler… Bu itibarla biz,
mutluluğu, daha ziyade kalbî ve insanın inançlarıyla gönlünde kurduğu
cennetlerin esintisinden ibaret görmekteyiz. Evet ‘iman, manevî bir cennet
çekirdeğini taşımakta, küfür de manevî bir cehennem zakkumunu saklamaktadır…’
Fazîlet; insanın, kendi sınırlılığın kâinatın sonsuzluğu içindeki
ehemmiyetsizliğini, küçüklüğünü idrâk etmesi ve şahsına olduğundan fazla değer
vermemesidir. Yoksa, onun, cismânî musîbetlerle sürekli olarak hırpalanması;
izzet-i nefis ve gururunun devamlı yaralanıp durması ve bir türlü tatmin
edilmeyen câhilâne hırslarla huzursuzluklara dûçâr olması gibi, alçaltıcı
sefâletlerle bütün bütün saadetlerini kaybetmesi, kaviyyen muhtemeldir.
Fazîletli insan, sâlim düşünen insandır. O, ‘çaresi bulunan şeylerde acze,
çaresi olmayan şeylerde de âh u vâha düşmez…’ Aksine o, kaçınılması imkân
dahilinde olan şeyler için, elinden gelen her şeyi yapar ve kaçınma yollarını
araştırır. İrâde ve imkânlarını aşan hâdiseler karşısında da teslim olma yolunu
seçer. Ve insanların pek çoğunun dûçâr oldukları, bencillik, pest düşünceler,
servet-sâmân kaygısı, çeşitli mansıp ve pâyelere gönül koymak gibi şeylerle
mutluluğunu ihlâl etmez…
Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız
musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, hiçbir zaman saadet ve
lezzetleri acılaşmaz. O, şuur ve duyguları itibariyle, dâima pâk ve nezih
sevinçlerden; sevginin, aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve
hazlarından her zaman hissedâr olabilir.
Evet, o, haksızlık yapmayacağı; hâin olmayacağı; intikam, kin, nefret,
kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kalacağı içindir ki; ekseriya, çevresinde
hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin estiğini hissedecek ve dâima mutlu
olacaktır. O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı duyduğu
sevgi ve alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar duyacak
ve daha cennete girmeden cennet zevklerini yaşayacaktır. Bu hazlar: Başkalarının
sevinçlerini paylaşma hazzı.. onların lezzetlerini ruhunda yaşama hazzı..
onların acı ve ızdıraplarını göğüsleyip onlara, mutluluğa giden yollara açma
hazzı.. gibi şeylerdir.
Fazîletli olmak, hazır zaman gibi, geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek,
mâzinin ve istikbâlin en mümtaz insanlarıyla rûhen beraber bulunup, onların
tasvip ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak,
atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demektir.
İşte, böyle bütün insanlık ve kâinatla alâkadar ve iç içe yaşamak sûretiyle
kalb, daha bu dünyada iken ebedî mutluluğa erer ve haricî hâdiselerin onun
saadetini ihlâl edemeyeceği buudlara ulaşır.
Fazîletin, gerçek saadetle olan bu derin alâkasını bizlere, insanlığın en
şerefli şahsiyetleri talim etmiştir. Gönülleri itmi’nâna kavuşturan ve akıllara
emniyet telkîn eden saadet de budur. Zîra bu saadet, olgun, mütevazi,
müsâmahalı, ayıplara göz kapayan, kinsiz, nefretsiz olma gibi, faziletin en
sağlam kaideleri üzerinde yükselmektedir.
Tek kelime ile bu saadet, kalbî ve ruhî bir saadettir. Ve yerini hiçbir şeyin
alamayacağı kadar da köklü ve insanın özüyle alâkalıdır. Maddeye dayalı bütün
mutlulukların bu saadete ilâve edecekleri hiçbir şey olamayacağı gibi, onu
unutturmaya da güçleri yetmeyecektir.
Ruhunu inançla yükseltip, gönlünü fazîletlerle donatanlara ne mutlu!..
Sızıntı, Haziran 1982, Cilt 4, Sayı 41
Fikir Çilesi
Bugün hemen herkes, geleceğin mamûreleri için formüller arayıp durmaktadır. Biz,
mızrabımızı bir kere daha ızdıraplı gönüller hesabına vuracak ve “fikir çilesi!”
deyip inleyeceğiz… Izdırapsız gönüllerde, zonklamayan şakaklarda, rahata alışmış
ruhlarda yapılacak tembihin tesiri ne olursa olsun, bizler insanımızın gerçek
manâda mutluluğa ermesini, fikir çilesiyle pişmiş şerha şerha sînelerin aydınlık
düşüncelerine teslim olmada görmekteyiz.
Bütün varlığı, sabah-akşam ruhunda hallaç edip iplik iplik savuran, sonra da onu
çeşitli kaneviçelerden geçirerek rengârenk gergefler hâline getirip teşhir eden
bu muzdarip, fakat duru gönüller, durmadan arılar gibi dört bir yana seferler
tertip edecek, rastladıkları çiçeklerin yapraklarına tahtlar kuracak ve onlara
bal olma düşüncesini fısıldayacaklardır. Yerinde emekleyecek, yerinde kanatlanıp
pervaz edecek; yüreğinde hep sancı, şakaklarında zonklama; uyuyamadığı haftalar,
dinlenemediği aylar ve istirahat etme fırsatını bulamadığı yıllar, peşi peşine
uçup gidecek de o bunların farkına bile varamayacaktır. Mevlânâ anlayışıyla hep
bir pergel gibi kalacak: Bir yanıyla halkın içinde, diğer yanıyla da Hakk’la
beraber… Her lahza, O’nun, önümüze serdiği eserleriyle coşacak, tekrar tekrar
gerilip huzuruna varacak… Sonra da tadıp doyduğu o akıl almaz ruhanî
zevkleriyle, halkın içine dönerek derin bir vazife şuuruyla kanatlanacaktır.
Günde birkaç defa düşünce mekiğini, yerle-gök arasında gezdiren ve her seferinde
gönül atlasına yeni renk ve yeni buutlar kazandıran bu kutsiler ordusu sayesinde
bizler, dimağlarımızda mihrap bağlamış küflü düşüncelerden sıyrılmaya muvaffak
olur ve yosun tutmuş gönüllerimizi arındırarak insanlığımızı hatırlarız. Pencere
ve kapıları sonsuza karşı dâima açık ve dâima onunla harman olan, kuşları
dinleyip ağaçlarla inleyen; yıldızları okuyup denizlerle dertleşen; esen yelden,
yağan yağmurdan, uçan kuştan, düşen yapraktan aldıkları ayrı ayrı mesajlarla
gönüllerinde Hakk’la konuşan; “yol bu!” deyip süvarisini bulmuş bir küheylan
gibi çatlayıncaya kadar koşan bu Hakk katının kutluları, halk içinde gam yükünü
çeken birer hamal, onların ızdıraplarını sînelerinde yaşayan birer müşfik hekim;
elemde lezzete, ızdırapta mutluluğa ermiş birer teslimiyet eridirler.
Başlangıcı ve sonu düşünülmeyecek kadar geniş şu mekân boşluğunda, şimşeklerin
ışığı, yıldırımların gürültüsü, güneşin rengârenk cilveleri, havanın tatlılık ve
güzelliği, aydınlık kollarıyla hep onların düşüncelerini sarar, bahar
çiçekleriyle, yaz olgunlaşmış meyveleriyle onlara birer fikir sofrası olur.
Duyup sezdiklerinde, tadıp bildiklerinde, güzeller güzelinden çizgiler görür ve
O’ndan fısıltılarla ürperirler. Onların irfanlaşan fikir ufkunda, nizam kendine
has diliyle bambaşka şeyler mırıldanır; ışık renklerle sarmaş dolaş olur, ruh bu
bezme pervane kesilir. Zaman gelir, yıldızlar ayakları altında toz ve ayaklar
altındaki tozlar da nebüloz olur.
Ebedleşen gönüllerinde, kurup yaşattıkları cennetlerden ötürü, ne aşk ve
şevkleri söner ne de çektiklerinden dolayı geriye dönerler. Her sabah yeni bir
ümit, yeni bir şevkle ufkumuzda güneşle beraber doğar ve bize ötelerden bir
şeyler fısıldarlar.
Bugün topyekün dünya, hayatı güzellikleriyle kavramış ve bir mercan sabrı ve
sessizliği içinde, ruhunda mayaladığı gerçeği her bucağı aşılama ateşiyle yanıp
tutuşan bu kutlular kervanının yolunu gözlemektedir.
Bunlar makam ve mansıp, nam ve şeref sevdasına kapılmayacak; hep doğruluğun,
emanetin, vazife şuuru, akıllılık ve iffetin timsali olarak kalacaklardır.
Kusurlarını bilip nedametle kıvranacak, başkalarına karşı da Yaratıcı’nın
tanıdığı müsamaha hakkını son sınırına kadar kullanacaklardır.
Servet yerine davâ ve düşünce şerefinin, menfaat yerine gerçeğin, lüzumsuz
gösteriş yerine alçak gönüllülüğünün; şiddet, hiddet, öfke yerine yumuşaklık ve
anlayışın koruyucusu olacak; istidat ve kabiliyetlerinin bütününü, evvelâ kendi
dünyalarının, sonra da umum insanlığın gerçek hayata ermesi ve yükselmesi
uğrunda seferber edeceklerdir. Yalan ve aldatmaya ruhlarında yer vermeyecek,
bencillik ve gururdan, yılandan çiyandan kaçar gibi kaçacaklardır.
Önceden belirlenmiş yüksek ideâlleri ve mâkul mefkûreleri istikametinde şerefle
ilerlerken, karşılarına çıkan engelleri, çelikleşmelerine vesile sayacak,
darılmalara ve kırılmalara düşmeyeceklerdir.
Ve bir gün gelecek onların, nefis ve bencillikleri adına yokluğa erdikleri aynı
noktada, yarınki nesillerin baharı alkışlayan coşkun nârâları duyulacaktır.
Sızıntı, Ağustos 1984, Cilt 6, Sayı 67
Garipler
“Bir garipsin şu dünyada
Gülme gülme ağla gönül!” (Yunus)
Bir avuç gönül eri, bir düzine meçhûl kutsilerdir garipler. Ah edip inleyen,
sînesini yakıp sızlayan, gönül verdiği yüce hakikatlardan ötürü dövülüp kovulan;
her gün yığın yığın gailelerle burun buruna gelen; her dem ayrı bir ölümle
tehdit edilen, her an horlanıp hakîr görülen; işte garip budur.
Garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen
değildir. O, yaşadığı dünya içinde bulunduğu toplum itibariyle hâlinden,
yolundan anlaşılmayan; yüksek ideâlleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları
uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı ve fevkalâde himmet ve azmiyle, kendi
toplumunun kanunlarıyla sık sık zıtlaşıp çakışan, çevresi tarafından yadırganıp
irdenen ve her davranışıyla garipsenen insandır.
Yardımlarına koştuğu yığınlar onu, kâh azarlayıp kapı kapı kovar, kâh derdest
edip zindanlara tıkar, kâh memleket memleket sürgünlere yollar, kâh onun için
darağaçları hazırlar ‘aman vermen öldürün!’ der çığlıklar atarlar. O ise yığın
yığın tehlikelerin kol gezdiği bu atmosferde, her an ayrı bir ölümle pençeleşir,
her lâhza ayrı bir mağdurun imdadına koşar; zaman olur, bir Heraklit gibi
tehlikelerin üzerine yürür, an gelir, bir itfaiye eri gibi çevreyi saran
ateşleri göğüsler ve zaman olur şefkatli bir ana gibi hep inler. Etraf cefadan,
garip de vefadan asla usanmaz..!
Garip, içinde yaşadığı cemiyetle içli dışlı olamadığı, onunla sürekli diyalog
kuramadığı için, maddî açıdan çok defa, kendini yalnız ve gurbette hisseder. Ne
var ki baştan başa ruhunu saran diğergâmlık hissi ve başkaları adına var olma
düşüncesi, ona gurbet ve yalnızlığı unutturacak kadar derin ve çok buudludur.
Bir ân yalnızlık hissedip inlese bile, ruhunda kurduğu mefkûrevî dünyalarla, çok
zaman mutlu ve bahtiyardır.
Garipler; baharda, başını topraktan erken çıkaran çemenlere benzerler. Toprağın
ortaya çıktığı her yerde, bu şafak çiçekleri, karla buzla burun buruna gelir ve
yer yer soğuğu, donu aşarak geçip, bir ulu kavga başlatırlar tipiye, borana
karşı. Evet, alaca karda beyaz tülbentleriyle, güneşe gamze çakıp cilveler atan
kar çiçekleri ne ise gökler ötesi âlemlere göre, bin çığlık aydınlığa koşan
garipler de odur. Kara, cemre düşmeden; henüz buzlar erimeden ortaya çıkarlar.
Güç bela varlıklarını sürdürür, karşılarına çıkan tehlikelerle pençeleşir, yara
alır, hırpalanır ve çok defa dünya zevki nâmına bir şey tadıp duymadan ‘harab
olup, turâb olup’ giderler. Giderler ama gidişleri de merdâne olur. Toprağın
bağrına sinip, bir kaç sümbülü netice vermeden gitmezler. Onlar ‘bir ölür yirmi
dirilirler!..’
Garipler, ölü toplumlara hayat sunmak, onlara kaybettikleri değerleri yeniden
iâde etmek için, bir düzine mukaddeslerden mukaddes düşüncelerle, her Allah’ın
günü toplumun kapısına dikilir, kapının tokmağına birkaç defa asılır, sonra
ruhunun ilhâmlarını haykırır ve geriye dönerler. Bu uğurda, tartaklanır, azar
işitir, defalarca kovulurlar; ama kat’iyyen yılmaz, usanmaz ve hele aslâ
darılmazlar. Onlar gözleri her ân ötelerde ve bir diriliş müjdesi
beklemektedirler güneşin her doğup batışıyla. Her yeni günle, taptaze bir şevk
kazanır ve soluk soluğa köşeyi bucağı tutar, yığınlara Hızır çeşmesine giden
yolu gösterirler.
Onları anlayıp hemhâl olanlar ebedî varlığa ererler. Onlardan uzak kalanlar
‘ebed-müddet’ ölüp giderler. Onlar Cibril’le hem-bezm[1] olmuş, Hızır’la elli
defa buluşmuşlardır. Bu itibarla, uğradıkları yerler yemyeşil ve ayaklarına
ilişen toprak hayat iksiri gibidir.
Küfürler, ilhâdlar, dalâletler onların eritici solukları karşısında buz gibi
erir gider; çorak yerler onların nefesleriyle İrem bağlarına döner.
Onlar, daima ızdıraplıdırlar. Bağrında yetiştikleri toplumun değişip duran duygu
ve düşünceleri, bozulup giden töreleri karşısında, her ân inkîsardan inkîsara
düşer ve iki büklüm olurlar. Ne var ki aynı zamanda imanlı, ümitli ve fevkalâde
gerilim içindedirler. Zaman zaman yalnız, kimsesiz kaldıkları ve toplumdan
hakaret gördükleri olur. Ancak, dâima neşeli ve huzur içindedirler.
‘Âşina bir çehre yok ve sanki etraf bomboş,
Yollar eğri büğrü ve yokuşlardan da yokuş,
Çile, ızdırap, çığlık, inilti işte yol!
Her şeye rağmen bu yol ne tatlı ve gariplik ne hoş!’
Garibin kırık kalbinde ve bulanık bakışlarında bin hüzün ve bin keder
nümayândır.[2] İniltileriyle o, Adem Nebi’yi (as) âh u efganıyla da Davut
Peygamber’i (as) hatırlatır. Yad ellere düştüğü, azar görüp dost ikliminden
uzaklaştığı için: ‘Cüdâ düştüm güzellerden derem vâ-hasretâ şimdi!’ der sızlanır
ve iştiyakla vuslat gününü, yâr ile hemdem olacağı ânı bekler. Bekler de
buhurdanlar gibi tütüp duran gönlüne, rahmet ilinden esip esip gelen yellerle,
her an ayrı bir visâle, ayrı bir şevke erer. Bir de ruhunun ilhâmlarını
sînelerine boşaltabilecek âşina gönüller bulursa, büsbütün coşar ve bir
çağlayana döner garip. Ve artık aşk ile girdiği bu yolda, serveti yağma olup
gitse, ocağı sönse de gam izhâr eylemez garip. Hele milletinin ruhuna saldığı
kıvılcımların, bir baştan bir başa bütün ülkeyi sardığını gördükçe, başı
cennetlere ermiş gibi ‘dost dost!’ deyip sonsuzluğa pervâz eder garip!..
Bin müjde gariplere! Bin muştu, fitnenin, fesadın ortalığı kasıp kavurduğu bir
dönemde, ümit ve itmi’nân soluyanlara, umumun huzur ve mutluluğu için şahsî haz
ve zevklerini unutanlara!
Bir de kendi ülkesinde, kendi insanına, kendi harsına karşı her gün biraz daha
yabancılaşan garipler, daha doğrusu gariban vardır ki, hüzün ve ızdıraplarıyla
öncekilere çok benzerler. Ama bunlar, derbeder, perişan, ümitsiz ve
inançsızdırlar. Hele, kalbî ve ruhî hayatları itibariyle tamamen fersiz ve
dermansız kimselerdir. Bunların gündüzleri gecelerinden daha karanlık, geceleri
zalâm zalâm üstüne[3] kabri andırır. Binbir paradoksun ruhları aşındırdığı,
kökten ve benlikten mahrum bu sefiller, âdeta insan-altı bir sınıfı temsil
etmektedirler. Hatta akıllarının, ruhlarına yağdırdığı endişe ve elemlerle,
hayattan lezzet alma noktasında, daha aşağı bir seviyeye itilmişlerdir. İçleri
kapkaranlık; düşünceleri sisli, bakışları bulanık ve dimağlarında yığın yığın
çözüm bekleyen bilmecelerle daha çok cehennemdekileri hatırlatmaktadırlar.
Onların yaşadıkları bu hayata hayat demek çok zordur. Ama nazarlarında ölüm bir
hiçlik olduğu için, bütün bütün tereddüt ve kuşkudan ibaret olan bu hayatı
tercihten başka da çareleri yoktur.
Onlar için hayat bir azap; insan olmak ayrı bir musibet; ölüm bir girdap, bir
karadelik; varlık bir kaos; acı duymamanın tek yolu sarhoşluk.
Bin nefrin bu türlü düşünceye ve böyle sefillere! Yazıklar olsun bu türlü
gariplere!
[1] Hem-bezm: Aynı sohbet meclisinde olmak
[2] Nümâyân: Görünen, aşikâr olan, parlayan
[3] Zalâm zalâm üstüne: Karanlık karanlık üstüne
Sızıntı, Ekim 1982, Cilt 4, Sayı 45
Geleceğin fikir işçileri
Geleceğin fikir işçileri, yarının kurucuları ve âtîdeki nesillerin rehberleri
olacaklardır. Dünya, onların harman edeceği düşüncelerle yeniden kurulacak;
gelecek, onların sundukları mesajlarla aydınlığa kavuşacaktır. Onlar; kat’iyyen,
zahmet ve sıkıntı bilmeyen mirasyediler gibi davranmayacak ve elde edecekleri
her şeyi, bin inilti ve terden bir lücce içinde elde edecekleri için de har
vurup harman savurmayacaklardır. Aksine, birler, onların elinde binlere
ulaşacak; yokluk, onların aydın gönüllerinde varlığa dölyatağı olacaktır.
Onlar, mevcudu evirip çevirme, hazırı değerlendirme gibi, beleşçiliğe de
düşmeyeceklerdir. Yerinde onların her biri bir Mûsa (as) gibi, elindeki asâsını
en sert kayalara çalıp su çıkarmasını, en azgın ummanlara vurup,arkasındakilere
değişik yol ve erkân öğretmesini bileceklerdir.
Onlar, beklenmesi gerektiği yerde beklemesini; kükreyip etrafı velveleye
vermeleri icap ettiği yerde de kükremesini çok iyi bileceklerdir. Yerinde,
cansiperâne ve yıldırımlar gibi inecekler dünyaların bağrına; yerinde de tipiye,
borana tutulmadan fevkalâde sakınıp, meltemlerin eseceği mevsimi
bekleyeceklerdir. Serî ve atılgandırlar, ama hiç mi hiç karambola hareketleri
yoktur. Düşünceleri aydın, kararları isabetli, davranışları da ölçülüdür.
Onlar her çeşit düşünce ve sistemle münasebete geçmede beis görmezler. Ne var ki
gönülleri, kıblenümâ gibi hep, kendi mihraplarını gösterir. Evet, sonunda, kendi
iklimlerine varıp dayanmayan, en parlak fikir akımlarıyla dahi meşgul olmayı,
bir bakıma abes sayarlar. Tıpkı, arazilerine su vermeyen ve gidip onların
göllerine boşalmayan ırmaklarla uğraşmadıkları gibi…
Onlar, kuvveti hakta bilir ve hep hakkın ihyâsına çalışırlar. Ancak, kuvvetin de
bir yeri olduğunu ve bir hikmet-i vücudu bulunduğunu kat’iyyen hatırdan çıkarmaz
ve kuvvetler muvazenesinde, hasımlarının gücüne denk iktidara sahip değillerse,
teknik olmayı da ihmâl etmezler. Zeki, idrâkli fakat sığ görünümlüdürler!..
Kendi çizgilerinde olan herkesle fevkalâde içli dışlı ve gönülden; düşmanlarına
karşı da bir hayli insanca ve onları idare edecek kadar da basiretlidirler.
Gönül ve mantığın el ele olduğu onların atmosferinde, ne dostlar ihmâle uğrar ne
de düşmanlar tama’a kapılabilirler.
Öfkelendikleri zaman zûlmetmeyecek kadar yumuşak, yumuşak oldukları zaman da
adâletten ayrılmayacak kadar irâdelidirler. Onların bu kutlu iklimlerinde, ne
zâlimlerin ‘hay hu’yu ne de mazlumların iniltisi duyulmaz.
Azimli ve kararlıdırlar. Bayrama erecekleri güne kadar, ne dünyaya karşı
oruçlarını bozar, ne de cennetlere girme arzusuna kapılırlar. Bir buhurdan gibi
devamlı tüter durur ve çevrelerine mâverâ’dan gelmiş güzel kokular saçarlar.
Onlar, içinde yaşadıkları toplumla, gökler ötesi yüce hakikatlar arasında spiral
bir kordon gibidirler. Uğursuz ellerde ellibin defa, sağa sola bükülüp
hırpalansalar dahi, kat’iyyen kopmazlar. Defalarca cehennemlere dalıp ateşleri
göğüsledikleri, defalarca örsten çekiçten geçtikleri için, ne ateşlere atılmadan
çekinir ne de ‘zulmün güllesi, bombası’ karşısında paniğe kapılıp ricat ederler.
Onların nazarlarında, gerçek hürriyet, hakka esârettedir. Bu itibarla, Hakk
uğrunda, nefislerine çektirecekleri her şeyi, bir ibâdet neşvesi içinde yapar ve
bundan da sonsuz bir zevk duyarlar. Hele, beşerî istek ve arzularını da bütün
bütün aşmış ve gönülde varlığa ermişlerse…
Onlar, hüsn-ü zannın verdiği makamlara bel bağlamayacak kadar, nefisleri ile
hesaplaşma içinde ve kendilerini müdriktirler. Ne başardıkları işlerin azâmeti
ne de çevrenin onlarda görüp saygı duyduğu yüce mertebeler, aslâ onları
şımartmaz. O kutsi vazifeyi üzerlerine aldıkları ilk günde, nasıl bir tevazû ve
mahviyet içinde idiyseler, her bucakta dalgalanan birer bayrak haline geldikleri
gün de aynı asalet ve soyluluğu gösterirler.
Onlar, elde ettikleri muvaffakiyetlerin karşılığını, kendi milletlerinden
bekleme gibi bir dilencilik ve garâbete de düşmezler. İhtiyaç içinde dahi
olsalar, en sevmedikleri şey, böyle bir dilenciliktir. Halka verdikleri
şeylerin, kat katını onlardan geriye alma dilenciliği…
Emâreleri çoktan ufkumuzda belirmiş bu kutsiler kadrosunu, bir kere daha imdâda
çağırırken, Rahmet-i Sonsuz’un bizi hayâl kırıklığına uğratmamasını dileriz.
Sızıntı, Ocak 1983, Cilt 4, Sayı 48
Gevşeyen Gerilim
Zafer zafer üstüne harman ettiğimiz günlerde, bütün bir hasım dünyaya karşı,
“inanç-azim” demiş yürümüş, “hasbîlik- yiğitlik” demiş şahlanmış bir ulu millet
iken, bizi yükselten bu yüce vasıfları yitirip, iç çöküntülere mâruz kaldığımız
günden itibaren, hep düşmanlarımızı güçlü, çalımlı görmüş ve kendi irâdemize
kement vurmuşuzdur.
Malazgirt’ten İstanbul’un fethine, Çaldıran’dan Mohaç’a kadar, tarihin sînesine
serip boy boy teşhir ettiğimiz bilumum zaferlerimiz, hemen bütünüyle inanç ve
azmin kolları arasında gerçekleşmişti. Buna karşılık, her türlü sarsıntı ve
hezimetlerimiz de bir kısım zaaflarımızın bağrında gelişip durmuştu. İç
çöküntülerimiz artıp, zaaflarımızın bir girdap hâlini almasıyla, irâdemiz bütün
bütün felç, ruhumuz da esir oldu. O günden bugüne de bütün tarihî falsolarımıza
birer bahane bulma, düşmanlarımızı güçlü kuvvetli gösterme; milletin ümit ve
azmini kırma psikozu içine girdik.
Artık, hep âlemin bize ettiklerinden bahisler açarak teselli oluyor, onların
imkân ve tekniklerini destanlaştırarak baş aşağı durumumuza izahlar getirmeye
çalışıyor; yer yer düşmanlarımızın çok ilerlemiş olmalarından söz ederek
atalarımıza sövüp sayıyor ve zaman zaman da hasımlarımızın hunharlığından dem
vurup hayıflanıyor yani, kendimize bakacağımız yerde, başkalarının hesabı içinde
boğulup gitme gibi, garip ve anlaşılmaz bir ruh hâletinin zebûnu oluyorduk.
Böyle olmak ve böyle düşünmekle, âlemin bize ettiklerinin kat katını kendimize
ettik ve sînelerde istikbâl ümidi namına bir şey bırakmadık.
Şayet, bundan böyle de her mağlubiyet ve hezimetimizi düşmanın sayı üstünlüğü,
mekanize edilmiş birlikleri, tekniği-teknolojisi ve ihanet dolu stratejileriyle
izaha kalkışacaksak, kat’iyyen toparlanıp kendimize gelmemiz ve yıkılışımızın
gerçek sebeplerini tespitimiz mümkün olmayacaktır.
Ah, ne olurdu! Bir kere de kendimize bakıp iç dünyamızı kontrol edebilseydik!..
Rica ederim, söyleyin! Emin misiniz size düşen her şeyi yaptığınızdan; hareket
ve faaliyetlerinizi hep doğru yolda sürdürdüğünüzden; irâde gücü ve iç
mukavemetinizden; bayraklaştırdığınız dava ve düşünceyi tam temsil ettiğinizden?
Yaptığınız her işin yerinde olduğunu; düşüncelerinizin, kin, nefret, garaz gibi
kötü huylarla zedelenmediğini; plân ve projelerinizin hata kabul etmez bir
buudda tanzim edildiğini iddia edebilir misiniz?.. Aman Allah’ım! Bu ne büyük
bir çılgınlık, ne affedilmez bir kabahat olur!..
Aslında hep başkalarının eksik ve gedikleriyle meşgul olanlar, kendi hata ve
kusurlarını görmeyecek kadar kör, gönüllerini coşturup ruhlarına istikamet
veremeyecek kadar da irâdesiz ve mefluç kimselerdir. Böyleleri her söz ve
davranışlarıyla, durmadan başkalarını gayyâlara yuvarlarken, firavunlaşmış
egolarına göklerde bile taht bulamazlar. Nefsânîliğine ‘pes” demiş ve kendi
içinde mağlup bu derbeder ruhlar, düşünce ve irâdelerini delik-deşik eden bu
türlü zaaflardan kurtulacakları âna kadar da doğruyu göremeyecek, doğru karar
veremeyecek ve hele kat’iyyen bellerini doğrultamayacaklardır.
Her düşüş ve hezimet, insanın iç düzeninin, rûhî âhenginin bozulmasıyla başlar
ve dönüp kendini bulacağı, duygularıyla dirileceği güne kadar da devam eder.
Kendi iç dünyalarında yıkılmış fertlerin, evvelâ ailede, sonra da cemiyetin her
kesiminde, peşi peşine sökün edip gelen bilumum bozulup dağılmalarda, etrafı
cürümlerle karalayıp kendilerini mesûl görmemeleri ise, içtimaî problemleri
bütün bütün içinden çıkılmaz hâle getirmiştir.
Bırakınız Allah aşkına, başkalarını suçlamayı! Biraz da kendinize bakınız!..
Yolunuz doğru, duygularınız hüşyâr, metafizik geriliminiz tam, yüreğiniz hizmet
aşkıyla çarpıyorsa, size kimse zarar veremez ve veremeyecektir! Ne zarar, ne de
kâr kimsenin elinde değildir; o, gökler ötesi âlemlerde programlanır, sonra da
kararlarının önüne geçilmez bir ulu-el tarafından tatbike konur. Özünde duruluğa
ermiş, azmi, inancı tam, hakkı tutup kaldırmada kararlı ve gözlerinde buğu buğu
muhabbet kudsîler, o yüce takdirden, şimdiye kadar hep ruhu kanatlandıran
mesajlar almışlardır.
Nice az topluluklar vardır ki hüküm ve kuvvet sahibinin izniyle kitle ve
yığınlara galebe çalmışlardır. Ve nice gönülleri rabbânîler vardır ki ruhlarını
cihada adamış; Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü, gevşeklik göstermemiş,
yılmamış; hele zaafa hiç düşmemiş ve hasımlarına boyun eğmemişlerdir. İşte
bunlardır, istikbâllerine meleklerin koştuğu ak yüzlüler! Ve işte bunlardır,
arkadakilere bir yâd-ı cemîl olarak kalıp gidenler!
Sızıntı, Eylül 1983, Cilt 5, Sayı 56
Gök Kubbe
Bu güzel ülke; münbit vahaları, cennet gibi ovaları, latif iklimi, bereketli
toprağı ve sînesinde sakladığı çeşit çeşit hazineleriyle, çalışkan bir toplumu,
saadetlerin zirvesine ulaştırabilecekken, bu kadar zenginlikler içinde kahrolup
giden insanımızın, talih zedeler gibi, sefaletin dişleri arasında kıvranıp
durması ne ürpertici bir tablodur!
Bu güzel ülke; münbit vahaları, cennet gibi ovaları, latif iklimi, bereketli
toprağı ve sînesinde sakladığı çeşit çeşit hazineleriyle, çalışkan bir toplumu,
saadetlerin zirvesine ulaştırabilecekken, bu kadar zenginlikler içinde kahrolup
giden insanımızın, talih zedeler gibi, sefaletin dişleri arasında kıvranıp
durması ne ürpertici bir tablodur!
Rahmet-i Sonsuz’un bu kadar bol nimetlerinden istifade edemeyen, daha doğrusu
istifade zahmetine katlanamayan ölü gönüller, inkırazın kuduz dişleri arasında
parçalanmaya mahkûmdurlar. Bir vakitler dinç ve zinde ellerde, her bucağı
cennetten bir köşe nice bereketli yörelerimiz vardı ki; bilgisiz, görgüsüz,
kabiliyetsiz ve bir kısım harîs ellerde, zamanla çoraklaşmaya yüz tuttu. Bağlar
bozulup tarlalar kurudu; saraylar harap olup yollar bozuldu; çaylar bataklığa
dönüp köprüler çöktü ve ülke baştan başa bir çöl hâline geldi… Esasen, Hakk’ın
sırlı birer mesajı sayılan “fıtrat kanunları” da hep, canlı-kanlı, münevver ruh
ve dimağların yollarını ışıklandırıp, aydınlık iklimlere doğru onlara yol
göstermelerine karşılık; yaşadığı devreye göre akort olamamış, beceriksiz,
bedbin ve mefluç gönüllerin de inkırazını süratlendirmiştir. Muhit ve zamanın
getirdiği ihtiyaç ve zaruretlere karşı lakayt kalan veya inat gösterenler,
zamanın insafsız paletleri altında ezilip giderler de feryatlarına kulak veren
bile olmaz.
Beşer tarihi, bu hususu aydınlatan binler; yüzbinler misâlleriyle ne ibretli bir
temâşâgâhtır; ama ibret alan kim…?
Milletler ailelerden, aileler de fertlerden meydana gelir. Aile izotopları; fert
partikülleri ile, millet de aile molekülleri ile şekillenir iyi veya kötü bir
vaziyet arz eder. Fertler ne kadar seciyeli, zinde, terbiye görmüş, olgunlaşma
yoluna girmiş ve belli bir gaye, belli bir hedef istikametinde faaliyet
gösteriyorlarsa, cemiyyet de o nispette sağlam ve o ölçüde pâyidar olarak,
sürçmeden, şaşkınlığa düşmeden, emin ve süratli bir tempo ile sıçrayıp asrının
üstüne çıkabilir. Aksine, fertleri ayrı ayrı ideâllere gönül kaptırmış, ayrı
ayrı yollara düşmüş bir millet ve o milletin endam aynası sayılan hükümet, daima
sendeleyecek, istikrarsızlığa düşecek, güpegündüz yolunu şaşıracak, sonra da
çeşit çeşit paradokslarla bütün bütün aşınıp gidecektir.
Nasıl ki bir insanın vücutça sağlam ve sıhhatli olduğuna dair verilecek rapor,
onun bünyesini meydana getiren dokular, uzuvlar ve ona ait bütün duyguların her
türlü kusur ve ârızalardan berî olmasına bağlıdır. Zira, bedendeki herhangi bir
ârıza, hücre faaliyetlerindeki herhangi bir tıkanıklık, umum bünyede sarsıntılar
meydana getirerek, sıhhatli uzuvlara bile âhenk içinde vazife gördürmeyecektir.
Öyle de; bir milletin zübdesi ve endam aynası sayılan hükümeti, bir şahsa
benzetecek olursak, cemiyetin küçük üniteleri onun âzâları, fertler de hücreleri
mesabesinde olacaktır. Buna göre, bir millet ve bir devletin sağlamlığı, evvelâ
onu meydana getiren fert parçacıklarının, aile izotoplarının, canlı, ceyyid ve
aktif olmalarında, sonra da bunların bütünleştirici bir ideâl etrafında
birleşmelerinde aranmalıdır.
Evet, bir cemiyetin sürekli canlılığı, istikbâl ve ümit vadetmesi, o cemiyeti
teşkil eden inançlı, azimli, kararlı, hasbî; milletin ızdırabıyla başı daima
yüce dağlar gibi dumanlı ve gözlerinde buğu buğu milletini zirvelerde görme
hayâlini taşıyan asîl ruhların mevcudiyetine bağlıdır.
Fertlerde asâlet ve fazilet düşüncesinin uyarılması, egonun baskısından
kurtarılarak, cemiyete yararlı birer uzuv hâline getirilmeleri de onların
yetiştirilmesini en kutsi vazife bilen, o uğurda cehennemin alevlerini
göğüslemeye kararlı olan, dünyanın ziynet ve debdebesine gönül kaptırmayan,
bilumûm siyasî cereyanlardan uzak kalmasını bilen; her lâhza hamiyetle gerilip
gayretle boşalan; kafası yaşadığı devri idrakla aydınlanmış, gönlü gökler ötesi
âlemlerle diyalog içinde ve kendini milletine adamış gerçek mürşit ve
terbiyecilerin feyizli iklimlerinde kâbil olacaktır.
Bu kudsîler sayesindedir ki en büyük şehirlerden en küçük köylere kadar, nurdan
birer sütun halinde uzayıp gidecek olan aydınlatma ve insanlığa yükseltme
hamlesi; yıllardan beri “cerâd-ı münteşire” gibi etrafımızı ihata eden karanlık
gönüllerin savrulup gitmesine; geceye destan kesen yarasaların susturulmasına;
yeniden bayırlarımızı, kar çiçeği gibi millî ruh ve millî düşüncenin sarmasına
ve asırlardan beri yurdun dört bir bucağına saçılmış çeşitli doz ve tesirdeki
zehirler bertaraf edilerek, her türlü yabancılaşmaya son verilmesine vesîle
olması bakımından, tarih çapında bir hamle olacaktır. Bunun yanında, diğer
sahalardaki gayretler, ne kadar ehemmiyet arz ederse etsin hep ikinci üçüncü
plânda kalacaktır.
Hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır ki; bir millet, arz edildiği ölçüde,
kendini kurtaracak müessese ve ellerden mahrum kaldığı sürece, onun maddî
refahı, iktisat ve ticareti, ziraat ve sanayii ve daha değişik istikametteki
bütün hamleleri, batmaya yüz tutmuş bir vapurun direklerine boya çalmadan daha
ileri bir manâ ifâde etmeyecektir.
Evet, ziraat modernleştirilmeli; ticaret meşrû çizgide çağın icaplarına göre
ıslah edilmeli; büyük sanayiye giden yollardaki tıkanıklıklar açılmalı, ama
bütün bunlardan evvel ve mutlaka, o millet fertleri, dekolte düşüncelerden
kurtarılmalı; onun arş-ı ismetine uzanan şeytanî el ve kulaklar koparılmalı;
asırlardan beri “garbın kanlı kâbusu” altında ruhunu saran hafakan ve
cinnetlerden halâs edilmeli ve kendi “gök kubbe”si altında, kendi ibrişim ve
kendi kaneviçeleriyle, kendi dünyasına ait motifler ortaya koymasına imkân ve
zemin hazırlanmalıdır. Aksine, ruhunu mefistoya satmış gönüllerin, Elene’nin
kapısında, Elene’ye hasret gidecekleri mukadderdir.
Sızıntı, Şubat 1984, Cilt 6, Sayı 61
Hak Düşüncesi
İnsan hayatının en yüksek gâyesi, ferdin yükselip rûhuyla bütünleşmesi, ‘fizik
ötesi’ aydınlıklara ulaşarak, Yaratıcı’nın esrârına vâkıf olması ve rûhânî
zevklere ermesidir. Bu ulvî hedefe doğru kanatlanan ruh, hep mutlu; bu
istikamette gösterilen her gayret içlere aydınlık verici ve mübeccel; bu hayatı
ele alan insan fazîletli ve öyle insanların ülkesi de fazîlet beldesidir.
İnsanı, hayvanlardan bir hayvan telâkkî eden düşünce, ona en büyük kötülüğü
yapmıştır. Bu düşünce, evvelâ fertte yücelme arzusunu yıkmış; onu alıp, fazîlete
götürecek yolların bütününü tıkamış ve insan cemaatlerini, haşerât sürüleri
hâline getirerek, onları, kendilerine eğilme, kendilerini kontrol etme idrak ve
irâdesinden mahrum bırakmıştır. Bu telâkkiye göre, kuvvetlinin zayıfı yok
etmesi; mücadele imkânı bulamayanların kahrolup gitmesi gayet tabiî ve
zarurîdir. ‘Natürel seleksiyon’dan alınan bu anlayışın, insan cemaatlerine
tatbîk edilmesi, hakka hürmet hissini yıkmış; kuvveti azgınlaşdırmış ve hürriyet
fikrini sınırsızlaştırarak, insanı diğer canlılar seviyesine düşürmüştür. Bu
yanlış telâkkiye göre hak, bütün müesseseleriyle kuvvete bağlanmış; kimin
bedeni, pençesi, yumruğu kuvvetli, kimin, kalemi, cerbezesi yerinde; kim, ileri
gelenlerle münasebet içinde ve varlıklı ise, o haklı görülmüş, alkışlanmış; kim
de zayıf, iktidarsız, parasız ve müdâhene bilmiyorsa, hep horlanmış ve küçük
görülmüştür. Ve tabiî, bu arada, rûhun kuvveti, hakkın kuvveti, inancın kuvveti
hâfızalardan silinerek, nesillere unutturulmağa çalışılmıştır. Bu durum ise hak
ve ehl-i hakkı, mütegallib zâlimler karşısında zayıf düşürmüş, dolayısıyla da
zillete uğratmıştır. Hele bunun ardından, insan nefsini şaha kaldıran, şahsî haz
ve menfaatlere düşkünlük gibi, alçaltıcı düşüncelerin ruhları çepeçevre sarması,
bu iklim insanını bütün bütün zâlimlerin oyuncağı hâline getirmiştir. Artık
toplumca, aç kurda karşı sevgi gösterilmekte; o da dönüp bu canlı cenâzelerden
dişinin kirasını istemektedir.
Geçen asırlarda, zâlimlerin konaklarının etrafında, mutluluk araştırma uğruna,
zillet gören, horlanan, buna karşılık, zulmü alkışlayan, zâlime methiye
çekenlerden halkalar teşekkül ediyor; kuvvete tapanlardan kuyruklar oluşuyordu.
Daha sonra ise bunların yerine, o güne kadar zulme uğradığını iddia eden ayrı
bir gürûh; hem de kin ve nefret hissiyle ortaya çıkacak ve ‘lânet ile anılan
cebâbirenin en küstahına rahmet okutturacaktır.’ Bu dönemde de yine kuvvet
hâkim, hak ve haklı onun elinde esir… Değişen şey, sadece müstebit bir azınlığın
yıkılması ve istibdadın tevzi’ edilmesinden ibarettir…
Eskiden zulüm ve gadir bir veya birkaç şahısdan gelmesine karşılık, şimdi
yığınlar zâlimdir. Geçmişin gaddâr fertlerinin yerinde, her tarafa yayılmış
şebekeler vardır. Artık cemiyet içinde, yaşayan onlar, gülüp eğlenen onlar ve
her tarafta neşeli görünen onların uğursuz ve sarhoş çehreleri… Bu toy-düğün
içinde mazlumun iniltisini ne duyan ne de ses veren var!..
Bu hususlar, ne ilk hâlleri, ne de acıklı ve ızdıraplı neticeleriyle bizim
dünyamızın görüp bildiği şeyler değildi. Bunlar, hemen bütünüyle ilk defa, hak
mefhumunun bilinmediği, hürriyet anlayışının su-i istimâl edildiği, batı toplumu
içinde belirdi. Sonra da ‘sanâyi inkılâbı’ ve gelişen teknolojinin vesâyâsı
altında, dünyanın her tarafına yayıldı. Henüz gelişmemiş ülkelerin, ilme ve
tekniğe duydukları aşırı sevgi ve alâka sayesinde, hemen her yerde hüsn-ü kabûl
ve misafirperverlik gördü. Böylece, ilim ve teknolojiye gösterilen iştiyak,
gidip, berbat bir ‘açık kapı’ siyasetine incirar etti. Artık, parola sorulmadan,
millî bünyeye uyup uymadığına bakılmadan, her şey içeriye alınıyor, her şeye
evet deniyordu; tabii, daha çok da içtimaî bünyeye zararlı olan şeylere… Böyle
bir devreden sonradır ki; bu ülkenin insanı, Bavyera çılgınlığı ve Anglosakson
ahlâkıyla, aldatan aldatana, ezen ezene… Kuvvet, tek söz kesen; hürriyet
dillerde pelesenk ve her mefsedetin dayanağı!..
Bu yeni felsefeye göre, tüccar, malını istediği fiyata satmada; ihtikârcı,
mevsim kollayıp mal stok etmede; bir kısım kimseler, atalarının fâtihler olarak
gittikleri ülkelere, bilmem hangi maksat ve gaye için gitmede; her gün biraz
daha azgınlaşan ve şirâzeden çıkan neşriyat, hem de irfan adına, ‘lâ-ahlâkiliği’
en ücra yerlere kadar götürmede; göze, kulağa hitap eden ‘yayın organları’yla,
düşünce istikameti, din, dil tezyif edilmede; mektep çağındaki gençler, her
türlü yüksek duygu ve millî değerleri ezip geçerek ‘kargaşa’ya pey çekmede; dînî
his ve düşünceyi istismar edenler, her mırıldanışlarına karşılık, halktan bir
şeyler beklemede ve bir şeyler cerretmede hürdürler ve böyle davranmakta da hem
haklı, hem de akıllıdırlar! Âh, bütün melânetlere geçit veren hürriyet, sen ne
zâlimsin!..
Evet, bugün insanlığın büyük bir kısmını kıskacı içine alan bu düşünceye göre,
çok hasta celbetme yolunu keşfetmiş bir tabip; haklı-haksız her davayı omuzlayan
bir avukat; ilim ahlâkı ve mesuliyet duygusundan mahrum ve çizdiği projelerle
sadece kazanmayı düşünen bir mühendis ve mimar; hançeresini, halkın saf
duygularını istismarda kullanan ağıtçı sanatkâr; sattığı gıda maddelerini akla
hayâle gelmedik şekilde bozan ve fakat, müşteri temin etmesini de bilen satıcı;
sahte ilaçlarla, halkın sağlığıyla oynayan eczacı; yağı patatesle, sütü su ile
karıştıran mandıracı akıllı ve becerikli; buna mukâbil, kendi hakkı kadar
başkalarının hak ve hürriyetlerine de saygılı olan, fazîlet için yaşayan yüksek
ruhlar aptal ve muhâkemesiz!..
Temelinde, her şeyin maddeye dayandırıldığı böyle bir dünyada, hakiki insan ve
insanî cemaatler yerine, bir hayvan topluluğu, bir cismaniyet ve beden
insanlığının ikâme edilmesi, insanî değerler ve hak mefhumunun unutulması tabiî
ve kaçınılmaz olur. Oysaki insanlığın mutlu geleceği, hakka gereken değerin
verilmesine; onun, bâtılın savletinden kurtarılmasına; hürriyet anlayışının
sınırlandırılmasına; düşünenlerin, çalışanların, başkaları için yaşayanların ve
hayatlarının meyvelerini milletlerine armağan edip bir garip gibi bu dünyadan
göçüp gidenlerin hürriyetlerine arka çıkıp, onları ‘ilelebet’ yaşatmakla mümkün
görülmektedir.
Evet, artık bizler, bedenî hazlarının esîri ve alçaltıcı duygularla her gün
biraz daha sefîlleşen çehreleri görmek istemiyoruz. Bizler, hakka esir olmakla,
vicdanında huzura ermiş ve zâlimlerin karanlık ve şâibeli işlerinden uzak
kalabilmiş, nâsiyesiyle semâvî güzellikleri aksettiren, temiz sîmâları görmek
istiyoruz. İnanç ve ümîdin, hizmet ve sevincin, sevgi ve insanlığın rengârenk
birer çizgi hâlinde billûrlaştığı bu çehreleri, mesut ülkenin koruyucu melekleri
sayıyor ve alkışlıyoruz.
Sonsuzluğa doğru aka aka durulmuş, talihine şükran hisleriyle tebessüm eden ve
deryada mâhînin, sahrada âhûnun diliyle bütün güzelliklerin kaynağı, Yaratıcı’yı
araştırıp soran, ebed bezmiyle kendinden geçmiş bu hakikat erleri ne
mübecceldirler!..
Sızıntı, Mayıs 1983, Cilt 5, Sayı 52
İdealsiz Nesiller
Nesilller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle
canlılıklarını korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve
birer iskelet haline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar,
canlı kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve faydalı olabilirler. İnsan
ise; ancak yüksek ideâlleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını
sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir
maddenin paslanıp çürümesi ne ise hedefsiz, gâyesiz, dolayısıyla da hareketsiz
kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.
Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve ma’nevî değerlere sımsıkı
bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur. Kendine has bu
diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmağa başladığı andan itibaren de
içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki; millî
vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrap gibi her zaman etrafında
toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına
ve “ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir.
Milletin ümit kâsesini elinde taşıyanlar, her şeyden evvel, nesillerin
gönüllerini bu yüksek mefkûre ve ideâllerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine
giden yollara irşad etmelidirler. Dertsiz, davasız, gayesiz ve ideâlsiz
nesillerin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev, bir tûfan
haline gelerek, etrafındaki her şeyi yakıp yok etmesi tabiî ve kaçınılmaz olur.
Bizler, şu son bir-iki asır içinde, bu türlü ölüm deliklerinin, hem de en
korkunçlarına, defalarca maruz kalmış bahtsız bir milletiz. Dostun vefa
bilmediği, düşmanın hıyanet ve cefadan usanmadığı hasret ve inkisar dolu bu
dönemde, millet ağacı defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar tekrar
baltalandı; yığınlar her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle karşı
karşıya kaldı. Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına, her mâruz kalışımızda bir
inayet eli imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu cehennem çukurlarından birine
gömülmüş ve tarih sayfalarından ebediyyen silinip gitmiş olacaktık…
Gelecek günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir ederek,
saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok; millete, kendini yenileme
yolları gösterilmeli ve istikbâli omuzunda bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî
hedeflere, yüksek ideâllere irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.
Bu yüce vazife, mektepten mâbede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle
benimsenmeli ve imkân elverdiği nispette de kafa ve kalp izdivacına muvaffak
olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir. Zîra, mürşit ve muallim evvelâ
kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sînesinde tutuşturduğu ilham
kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun insandır.
Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen İlâhî tayflarla, dimağını
aydınlatamamış ham ruhların, kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları
hiçbir şey olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibariyle etrafını saran şüphelere
“pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey
yoktur. Olsa olsa böyleleri; kuvvetin temsil edildiği müesselerde, geçmişe ait
destan ve türkülerle teselli olur; dînî hayat adına folklor ve merasimlere
sığınır ve insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait
menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyyen, ilhamları
coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.
Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimâî
sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere
has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa müptela olmuş bir cemiyette, fâtih-ruh
yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve
bütünüyle marşlara gömülüp gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dînî düşünce ve
dînî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu sefil bir gürûhun inhisarında,
folklor haline getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festivâl
halini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalp ve ruhun derece-i hayatına giden
bütün yollarda söz ve devran; görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri
meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı hârikaları hikâye etmekle
teselli olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.
Evet, mâzi en üstün hislerle yâd’a getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık
türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek başı yüce
âlemlere ermiş kutsiler, sînelerimize taht kurup oturmalı; ama her şey bundan
ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyyen mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli
olunmamalıdır.
Yiğitlik, önce serhatlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner. Hakeri
olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp, sonsuzla münasebete geçenlerin elde
edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dînî mükellefiyetleri en tabiî bir
ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın neticesi olarak kabul etmekle
tahakkuk eder.
Evet, hayâllerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo, yeniden
bizleri, bir ulu millet olma yolunda harekete geçiriyor, sâye şevkimizi
kamçılıyorsa, mukaddestir. Yoksa, günümüzle hesaplaşırken, mâziyi imdada çağırma
gibi bir garâbet arz edecektir ki bu da ancak bir aldanma olur.
Bizler, mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve canlı
besteleriyle seslendirip, insanlığa yepyeni bir nağme duyurma mecburiyetindeyiz.
Bu nağme bütün hususiyetleriyle ideâlizme susamış, boşluktaki nesilleri geçmişin
atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız zamanın aydın ikliminde bir araya
getirecek, bir millî ruh nağmesi olmalıdır.
Sızıntı, Ağustos 1983, Cilt 5, Sayı 55
İlim
Günümüzde ilmî gelişmeler görülmedik bir hız ve seviyeye ulaştı ve çağımız âdeta
bir sürprizler çağı haline geldi. Diyebiliriz ki; şu son çeyrek asırda , ilmin
insanoğluna armağan ettiği yeni buluş ve keşifler, önceki devrelere ait bütün
buluş ve keşiflerden daha fazla olmuştur. Gün geçmiyor ki mikro âlemden makro
âleme kadar çok geniş bir sahada, bir sürü yeni yeni şeyler ortaya konmasın ve
varlığa ait bir yığın meçhûl ve karanlık noktalar aydınlığa kavuşturulmasın.
Atomlar âleminden nebülozlara, canlılar âleminden insan uzviyatına (organizma),
teknoloji ve elektronikten lazere kadar sayısız keşif ve tespitlerin hemen her
gün, gazete ve mecmualar vasıtasıyla dünyanın dört bir bucağına yayıldığını
duyuyor, ya seviniyor ya da korku ve paniğe kapılıyoruz.
Bu hız ve tempo ile gelişen ilim ve teknolojinin, çok yakın bir gelecekte,
topyekün kanaat,düşünce ve ilim anlayışına tesir edebilecek, yeni keşifler
ortaya koyacağı da gözden ırak tutulmamalıdır. Dönüp yakın geçmişimize
baktığımız zaman, dünden bugüne, çok şeyin değişmiş olduğunu görürüz. Daha dün,
herkesçe değişmezliği kabûl edilen Galilello’nun mekân telâkkisi, Newton’un
câzibe-i umumiyesi (genel çekim) yerlerini ‘rölativizm’e terk ederek bugün
tarihî birer faraziye (teori) hâline geldiler. Maddenin, her şeyin esası olma
görüşü, bir hayli zamandan beri, herkesin kuşkuyla baktığı bir mevzu olmuştu.
Bugün ise artık madde kadar, madde ötesi şeylerin de kendilerine has çizgide,
araştırıcının perspektifine girdiğini görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki yakın bir
gelecekte, madde kadar anti-madde, atom kadar anti-atom, ilim mahfillerinin
müşterek araştırma mevzuu hâline gelecek ve fiziğin ele alındığı her yerde,
mutlaka, metafizikten de bahsedilecektir.
İlim, duyu organlarımızla kavranan nesnelerle meşgul olur. Bunun dışında kalan
gerçekleri de tecrübelere dayanılarak elde edilen neticelerin ışığı altında izah
etmeye çalışır. Duyularla (hasse) tespit edilememiş, doğruluğu ispatlanamamış
bilgilere ise ilmî metodolojiyle, gerçek olduğu belirleneceği âna kadar
bünyesinde yer vermez. Meselâ: Gözle gördüğümüz şeylerin keyfiyetleri bir
tarafa, onların sabit birer hakikat olduğunda kimse tereddüt etmez. Keza;
kulaklarımızla duyduğumuz, dokunarak hissettiğimiz ve diğer duyu organlarımızın
sahasına giren eşya için de, aynı şeyleri düşünebiliriz… Duyu organlarımızla
varlığını sezemediğimiz ‘manyetik’ ve ‘elektronik’ alanların mevcûdiyetini ise
pusula ve benzeri aletlerle tespite çalışırız. İlim, bugün, sahip bulunduğu alet
ve vasıtalarla, ancak bu kadarını tespit edebilmekte, ‘elektrik’, ‘manyetik’ ve
‘kütle-çekim’ sahalarının dışına çıkamamaktadır. Bu alanların mevcudiyet ve
keyfiyetini ispatlayacak alet ve vasıtalar keşfedildikçe, bunlar da ilmin
araştırma mevzûu içine girecektir.
Bu itibarla günümüzde, ilmin her şeyi ihâta ettiğini ve gidip nihaî hedefine
ulaştığını iddia etmek, hem büyük bir yanlışlık, hem de fennin ortaya koyduğu
şeyleri görmezlikten gelmenin ifâdesidir. Aslında bugün, ilmin ortaya koyduğu
keşif ve buluşlara bakıldığında, bildiklerimizin, bilmediklerimizin yanında
‘hiç’ denecek kadar az olduğu görülecektir. Bunun aksini iddia etmek, hem
realitelere aykırı, hem de mevcutla yetinme gibi, bir himmet zaafı ve bir
irticaî harekettir. Her devirde, ilmin ulaştığı noktaları, varılabilecek en son
hedef telâkkî edenler, böyle düşünmekle ilmî araştırmaların yolunu tıkamış ve
kültür hayatının sîmasını karartmışlardır.
Onun için bizler, bugüne kadar öğrenip bildiklerimizin, yeni baştan kritiğe tâbi
tutulmasını, eski bilgilerimizin, yeni keşiflerin ışığı altında tekrar ele
alınmasını; hem yanlışlarımızın düzeltilmesi; hem de mevcut tıkanıklıkların
açılması bakımından zarûrî görmekteyiz.
Evet, yeniden semâ ve yeryüzünün umumî durumları; birbirleriyle olan
münasebetleri; gece ve gündüzün düzenli şekilde, artarda gelmesi; canlı-cansız
varlıkların kendi dünyaları içindeki hususiyetleri; insan ve hayvan
organizmasının hareket, fonksiyon, hedef ve gâyeleri; nihayet toprak-su,
bunların terkipleri ve canlılarla olan münasebetleri mutlaka ele alınmalı ve
modern metotlarla tahlile tâbi tutulmalıdır. Ancak bu suretle, ilmî araştırma
usûlüne (ilmî metodoloji) göre ispatlanamamış nazariyeler, yanlış tespitlerle
ortaya konmuş kaideler, yeni baştan gözden geçirilecek ve yanlışlar düzeltilmeye
çalışılacaktır.
Bir ilim adamı için usûlüne göre araştırma yapmak, ilmin haysiyetine saygılı
olmanın ifâdesidir. İlim yapıyorum diyerek, ispatlanamamış faraziyelerle, ilim
yuvalarını meşgul edenler, hem yığınları aldatmış, hem de ilmin haysiyetiyle
oynamış olurlar.
En basit şekliyle ilmî bir araştırmada usûl şudur: Evvelâ mevzu belirlenerek,
öğrenilmek istenen şey açık-seçik olarak ortaya konur; sonra o mevzuda, daha
önce yapılmış araştırmaların neticeleri gözden geçirilir; daha sonra, toplanıp
değerlendirilen bu bilgilerden elde edilen sonuçlar tespit edilir; yapılan bu
tecrübelerle ortaya konan neticelerin, doğru olup olmadığını tam tayin etmek
için, bir düzine yeni denemelere girişilir; bu denemelerle, ortaya konan
nazariyenin doğrulanmadığı görülürse, yeniden başa dönülerek, daha başka
araştırmalar yapılır; bilgiler toplanır ve eski-yeni bilgiler bir araya
getirilerek, bu bilgilerin ışığı altında nazariyeye yeni şekil verilir. Böylece,
tecrübelerle gerçek olduğu ortaya konan şeyler kaydedilir; sonra da sabit bir
prensip hâline getirilmek istenen bu gerçeğin, umumileştirilip
umumileştirilemeyeceği araştırılır; umumileştirilebilecekse, onunla benzeri
hâdiseler arasındaki münasebetler değerlendirilerek bütünlük teminine gidilir.
Modern metodolojinin de benimsediği bu araştırma usûlü, ilmî tespitler için
‘objektif’, bir usûldür. Binaenaleyh, böyle bir usûlle araştırmaya gidilmeden,
bir şeyin doğru ve sabit olduğunu iddia etmek ve ona ters gelen şeyleri de ret
ve inkâr, kat’iyyen ilmî değildir. Zan ve tahminlere bina edilerek ortaya
sürülen düşünceler, sadece birer nazariye ve bu nazariyelere dayanılarak elde
edilen umumî kaideler de birer aldatmacadır. Bu türlü zan ve tahminlerle ilmî
gerçeklere gidilemeyeceği gibi, bunlara dayanılarak, müşahede veya sıhhatli
haberlerle teyit edilmiş, ya da usûlüne göre ispatlanmış hakikatler de inkâr
edilemez.
Sızıntı, Temmuz 1984, Cilt 6, Sayı 66
İmtihan
Bir imtihanlar zinciridir hayat baştanbaşa. Tâ çocukluktan başlar insanoğlu için
imtihanlar. Ve ruh bedenden ayrılacağı âna kadar da devam eder durur. Anlayıp
sezebilenler için bu küçük küçük imtihanlar, birer eleme ve finale kalan
ruhların tesbit edilmesiyle alâkalıdır; insanoğlunun vicdanında ve ruhanîlerin
gözünde tespit edilmesiyle…
Çeşit çeşittir imtihanlar ve bütün bir hayat boyu, değişik boy ve derinlikte
devam eder dururlar: Mektebe alınma imtihanı, sınıf geçme imtihanı, mektep
bitirme imtihanı; evlâdın babadan, babanın evlâttan bulma imtihanı ve daha bir
sürü imtihan… Hele bunlar arasında insanî düşünce ve yüksek ideallerinden ötürü
“saf dışı” edilme ve vatandaşlık haklarından mahrum bırakılma imtihanı oldukça
ağır ve gurur kırıcıdır.
Bir de düşmanın amansızlığı ve insafsızlığı yanında, vefasız dostların eliyle
çekilen imtihanlar vardır ki; doğrusu dayanılması en güç olan imtihan da işte
budur. Zira, düşmanın hasımca vaziyeti, insanlık ve mürüvvetle telif edilmese
bile, düşmanlık mantığına uygundur. Hatta düşünce yapısı, dünyaya bakış
keyfiyeti ve değer hükümlerindeki farklılıklar çoğaldıkça da bu husumetin
artması -aynı mantıkla- tabiî görülebilir. Ne var ki, aynı kader çizgisinde
kavga verenlerin, aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların kıskançlık ve rekabet
hissiyle, gammazlamalara düşmeleri, kat’iyen akıl ve mantıkla telif edilemez.
Hele insanlık ve mürüvvetle asla..!
Evet, böyle vefa umulan bir yerden ihanet ve cefa görmek, hem acı hem de oldukça
düşündürücüdür. Ama neylersin ki; aldatmanın akıllılık, inhisar-ı fikir[1] ve
saplantıların sadakat, bağnazlığın muhafazakârlık sayıldığı bir dünyada, bu
kabîl iptilâ ve imtihanlar eksik olmayacağından, bilip dayanmadan başka da
çaremiz yoktur. Evet, fert olarak, aile olarak ve toplum olarak;
Gelse celâlinden cefa
Yahud cemâlinden vefa
İkisi de câna safâ
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
deyip dayanma mecburiyetindeyiz.
Dünden bugüne, yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bürünmüş
hasımlarından, devamlı ihanet darbeleri yiyen ve sürekli olarak hırpalanan bu
millet, bütün tarih boyunca imtihanların en acı ve en ağırlarını gördü. En
korkunç hıyanetlere maruz kaldı. Gün geldi ki dört bir yandan bütün dünya onun
üzerine at sürdü ve onu ablukaya aldı. Hatta bu dönemde, onun bütün bütün
tarihten silineceği zehabına kapılanlar da oldu. Ama o, bu ölüm kalım
imtihanlarını da atlatarak bir kere daha bütün bir hasım dünyanın plânlarını
altüst etti. Belki o, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar
tekrar ırgalanacak, karşısına ateşten tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak;
ancak, bütün bunlar onun, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı
olacaktır. Zira o bunlarla dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek,
bunlarla düştükten sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını
öğrenecektir…
İnsan imtihanlarla saflaşır ve özüne erer. Hayat, imtihanlar sayesinde
yeknesaklıktan kurtulur ve renklilik kazanır. Ruh imtihan gördüğü nispette
olgunlaşır ve büyük işleri göğüsleyebilecek hâle gelir. Geçirilen imtihanın
ağırlığı ve soruların terleticiliği nispetinde, fert, insanlık mektebinde sınıf
geçmeye ve yükselmeye hak kazanır.
İmtihanın olmadığı bir yerde ferdin saflaşıp özüne ermesinden, toplumun gerilip
çelikleşmesinden bahsedilemez. İmtihanla sıkışan ve büzülen ruhlardır ki yay
gibi gerilir, ok gibi fırlar ve bir solukta hedefe ulaşırlar. Evet, sabah akşam
onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler, yer yer yuvalarını sarsıp geçen
açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve
ziyanlar, beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp
ezilmeler, onları en sert çelikler hâline getirecek ve istikbale
hazırlayacaktır.
İmtihan görmemiş ölü gönüllerin ve ham ruhların, nefisleri adına insanlığa
yükselmeleri bahis mevzuu olmayacağı gibi, içinde yaşadıkları topluma da en
küçük bir menfaatleri dokunmayacaktır.
Elmas gibi ruhların, kömür tıynetli kimselerden ayrılması imtihana bağlıdır.
İmtihanın olmadığı bir yerde, altını taştan, topraktan; elması da kömürden
tefrik etmeye imkân yoktur. Ve yine imtihanın olmadığı bir yerde, en uğursuz
ruhlar en yüce kametlerle iç içedir. İmtihanla, melekler gibi sâfi ruhlar, habis
ruhlardan ayrılır ve kendileri için mukadder zirvelere ulaşırlar.
Bunun böyle olduğunu bilen hakikate âşina bir gönül için her imtihan, insanı
gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve imtihanda görülen her sıkıntı da ona
güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere
atılmak, Yaratıcı’nın dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara
gerilmek de O’na yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.
Evet, gönlünü en yüce ideallerle donatmış birisi için, her yeni imtihan onun
azmine indirilmiş bir kamçı, iradesini şahlandıran bir efsun ve gönül kadranını
aydınlatan bir ışıktır. O gördüğü her imtihanla kristaller gibi berraklaşır; yay
gibi gerilime geçer ve adım adım, gönlünde kurduğu Cennet’lere doğru yükselir.
Kahrı-lütfu bir bilmeyen mürde gönüller[2] varsın bundan bir şey anlamasınlar.
Geçen hakikatin mealine gönül vermiş idealistler, bu uğurda çekilen
ızdıraplardan daha zevkli bir şey tanımayacaklardır. Ocaklar gibi yansalar dahi,
âh u efgân edip ağyâra dert yanmayacaklardır. Ne dostların vefasızlığı ne de
düşmanın insafsızlığı onları millet ve vatan yolunda hizmetten
alıkoyamayacaktır. Ve işte, ahd ü peymânları[3] da şöyle olacaktır:
Felek esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin,
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten.
Ruhun şâd olsun N. Kemâl!
[1] İnhisar-ı fikir: Kendi anlayışından başka anlayış tanımamak.
[2] Mürde: Ölü
[3] Ahd ü peymân: Yemin etme, söz verme
Sızıntı, Temmuz 1982, Cilt 4, Sayı 42
İrade
Herhangi bir şey yapıp yapmama hususunda, karar verme gücü veya ‘eğilim’ diye
tarif edeceğimiz ‘İrade muhtariyeti’ insan olmanın şiârı ve ahlâkın biricik
esasıdır. O olmadan ne fazîletten ne de insanlıktan bahsetmeye imkân yoktur.
Bir insanda irâde şuuru, onun kendi kendini idrak etmesi demektir. Bunun aksi
ise ferdin deformasyonu ve bozulmasıdır ki böyle bir bozulmaya maruz kalan fert,
hareketlerinde kararsız, düşüncelerinde de şaşkınlık içindedir. Onun bu
kararsızlık ve şaşkınlıktan kurtarılması; dönüp yeniden kendini bulması ve
irâdesiyle bütünleşmesi sayesinde mümkün olacaktır. Yoksa onun ne ruhunda
istikrar, ne hareketlerinde denge, ne de ‘kendi olma’ yolunda bir gayrette
bulunması kat’iyyen tasavvur edilemez.
İradeli hareket, bir ilk plân ve karara muhtaçtır. Bu da zihnin hayat ve
faaliyetlerine bağlıdır. Bu itibarla, tanıyabildiğimiz varlıklar arasında,
irâdeli hareket yalnız ve yalnız insanoğluna has bir keyfiyettir. Yüce
Yaratıcı’nın insanı şereflendirme ve kendi irâdesine bir davetçi, bir ilk sebep
kılma maksadıyla onun derûnuna yerleştirdiği irâde, öyle bir şifre-çözen ve
meş’aledir ki; bu meş’ale nerede yanarsa bütün kevn-ü mekânları idare eden
Zat’ın nuru ve irâdesi de orada tecellî eder. Cüzî irâdesini Yaratıcı’nın sonsuz
irâdesiyle bütünleştiren insan, sınırlı irâdesiyle sınırsızlığa ulaşır;
iktidarsızken güçlü, âcizken kuvvetli, katre iken derya, zerre iken güneş ve bir
hiçken bütün bir varlık kesilir!..
Evet, sınırlı dahi olsa insan irâdesi, Hakk’ın nâmütenahî irâdesinden,
yeryüzünün bu en güzîde varlığına aksetmiş ilâhî bir armağandır. Bu armağanı
şifreli bir anahtar kabul edip kullanabilenler, en muğlak mes’eleleri çözmeye,
en karanlık noktaları aydınlatmaya, en muhkem görünen kapıları açmaya ve
hazinelerin en kıymetlisini elde etmeye muktedir olabilirler.
İrade, sadece bir düşünce olmadığı gibi, bir hamle de değildir. O; ruh gücünün,
gönül zindeliğinin, bedenî faâliyetlerin en birinci kaynağı ve dayanağı olduğu
gibi, imkânlarının sınırlılığı içinde insana, sonsuzlaşma yollarını açan biricik
sebeptir. Bu sebebi elde etmenin şuurunda olanlar, bir hamlede, dünyalar dolusu
problemleri çözmeye muktedir olabilecekleri gibi, cehennem kapılarını kapayıp
yıldız yıldız cennetlere uzanan yolları da keşfedebilirler.
Her dava ve düşünce evvelâ, irâdenin plân ve projeleriyle varlığa erer. Onun
itici gücü ve çekici kuvvetiyle en sarp ve derin engebeleri aşarak zirvelere
ulaşır. Sonra da yine onun yukarı âlemlere bağlı esrarlı oyunlarıyla, devamlılık
kazanır ve yerinde kalır. Ay’la aramızdaki mesafe, şahlanan irâdenin
kanatlarıyla aşıldı. Ağrı’nın zirvesi onunla didik didik edildi. Okyanuslar,
küllî irâdenin tecellisine vesile, insanoğlunun elindeki bu meşaleyle
aydınlandı. Önümüzdeki günlerde, fezanın büyük bir kısmı da yine bu ışıkla
nurlanıp okunan bir kitap haline gelecektir.
İnsanoğlunun, kalbî hayatını koruyup kollaması, çevresini saran binbir musibete
karşı mukavemeti ve şehevanî arzularını aşarak insanlığını idrak etmesi de yine
irâdenin dil ve duasına bağlıdır. Azim ve irâdesiyle, Rahmet-i Sonsuz’la
münasebete geçen insan, O’nun kuvvetine dayanmış, himayesine girmiş ve
nefsâniliğin gayyâlarına yuvarlanmaktan kurtulmuş olur. Evet, her var oluş ve
yükseliş irâdenin kanatlarına bağlı olduğu gibi, her yıkılış ve tükeniş de o
kanatların kırılmasıyla yakından alâkalıdır.
Birer kartal gibi zirveleri kollayan Bel’am ve Bersisa’nın irâde isteyen küçük
bir husus ve bir anlık gafletle baş aşağı olmalarına karşılık; Mısır azîzinin
sarayında, dört bir yanı şehvetle sarıldığı bir zamanda, nefsin olanca
saldırılarını Hakk’ın bir bürhanıyla tersyüz eden Azizoğlu Aziz, şahlanan
ruhuyla fâni güzellik ve görkemine bir başka renk katıyor ve başı gökler ötesi
âlemlere ulaşıyordu!..
Hayatın her dönemecinde, insanoğlunun zaaflarını kollayan bir sürü ifritten
mes’ele ve gulyabâniler karşısında, ancak; irâde gücüyle kanatlanıp kâinatları
elinde tutan, Sonsuz Kudret’le rezonans olmuş babayiğitler mukavemet
edebilirler. Her yeni hâdiseyle biraz daha bilenen, her musibetle sertleşip
gerilime geçen ve gelip etrafını alan düşmanlıklar üzerine bir tufan gibi
yürüyen babayiğitler…
Her gürültüde paniğe kapılan, sarsıntının en küçüğüyle yıkılıp giden, dişini
sıkıp dayanması gerektiği yerde dağınıklığa düşen, duygu ve düşünceleriyle
oturaklaşamamış acemî ruhlar, muvakkaten göz kamaştırıcı ışıklar neşredip,
yürekleri hoplatsalar bile, ebedî aydınlatıcı olamaz ve kitleleri şaşkınlık
berzahından kurtaramazlar. Kurtarmak şöyle dursun, böylelerinin çıkardığı her
gürültü, hasım dünyaların tahrik olmasına ve hizmet cephesi için şartların
ağırlaştırılmasına sebebiyet verecektir. Asırlık kin ve nefretlerle bilenmiş,
hasım bir dünya tarafından sezilmeden, hiç olmazsa belli bir süre için, aşma
mecburiyetinde olduğumuz zaman tünelini, emniyetle geçebilmemiz için:
‘Dışıyla mukassî, içiyle muallâ olmak;
Fevvâre değil, girdap gibi muammâ olmak…’
gerektir. Bunun içindir ki yıllarca, asırlarca beklemesini bilen, dört bir
bucaktan gelip etrafını saran fırtınalara ‘pes’ demeyen ve sonsuzluk yolunda bir
Hakk-dostuna rehberlik yapan kedi gibi3 başı dönmeden, bakışı bulanmadan ‘yâ
ebed!’ deyip coşan ulu irâdeli, sarsılmaz yürekli, diri ruhlar olma
mecburiyetindeyiz.
Rica ederim bana, bir yumurta başında ortalığı velveleye veren farfaracılardan
bahis açmayınız!.. Bugün ruh-u perişanım, denizlerin derinliklerinde, ızdırap
yudumlayıp gözyaşı soluyan ve bir kanlı çile içinde inleyip duran, mercandan bir
nağme beklemektedir. Köpek balıklarına inat sahildeki insanları coşturacak bir
nağme!.. Sadece ruhların sezebileceği, alabildiğine sessiz ve gösterişten uzak
bir nağme!.. Durak ve beklemeleri yerinde, gönüllere sindire sindire, bu mübarek
yolun karasevdalılarının iniltilerini aksettiren bir nağme!..
Sızıntı, Ekim 1983, Cilt 5, Sayı 57
Işık Süvarileri
Yıllar var ki milletimiz, bütün müesseseleriyle bir varoluş mücâdelesi içinde
çırpınıp durmaktadır. Değişik çizgi ve değişik buudlarda cereyan eden bu
mücâdelede, insanımıza gerçek diriliş vâ’deden çaplı hamleler olduğu gibi, onu
özünden uzaklaştıran, miyoplaştıran ve başını döndürerek yoldan saptıran
gayretler de eksik olmamıştır.
Hemen her zaman bir yanda, ızdıraplı sînelerde, sonsuzdan gelen aydınlık ve
esintilerle ortaya çıkan ve milleti ‘ba’sü ba’del-mevt’ e götüren hakîki
mücâdele; diğer yandan da his, heves ve ihtirasların bağrında gelişen
reaksiyoner, sunî ve yapmacık mücâdele devam edip durmuştur. Yıllar yılı
kültürsüz ve görgüsüz bırakılan yığınlar, bu mücâdelenin hakîkisinin yanında
yerini aldığı gibi, çok defa, sahtesine aldandığı da olmuş ve yıldız böceğini
yıldız; sineği kartal, saksağanı da tavus zannederek, tereddüt ve yanılmalara
düşmüştür. Ama; bu yanılmalar kat’iyyen uzun sürmemiştir. O, yeniden
toparlanarak kendine gelmiş ve yoluna devam etmiştir.
Evet, Sâmirî’den Müseyleme’ye, ondan da nifak şebekesinin reislerine kadar,
peygamberâne tavırlarla ortaya çıkan bilumum yalan ve bâtılın temsilcileri;
muvakkaten, cehâlet ve muhakemesizliğe vize ettirdikleri beraatlarla, bugüne
kadar cemiyetin çeşitli kesimlerinde varlık gösterip yığınları iğfâl etmişler
ise de ışığın tufan-tufan yayıldığı ve karanlığın hırıltıya düştüğü günümüzde,
mihrabını bulmuş aydın gönüller için, öyle inanıyoruz ki artık bunlardan hiçbiri
bahis mevzuu olmayacaktır. Zîra bugünün insanı, artık kat’iyyen dünün insanı
değildir. O, yıldızların kolları arasında sergilenen, Yaratıcı Kudret’in donanma
gecesiyle, çocukların havaya saldıkları fişeklerden meydana gelen sunî ışık
oyunlarını, birbirinden tefrîk edecek kadar kendinde ve idrâkiyle iç içedir.
Şimdiye kadar insanlık tarihindeki her gerçek diriliş, ölümsüzlüğe ermişlerin ak
ikliminde bir tomurcuk gibi belirmiş, sonra da gelişip gitmişti. Nefis ve
benlikleri îtibâriyle başları yokluğa ulaşmış bu dev-âsâ kâmetlerdir ki ne
kabirden korkarak geriye durmuş ne de hayat endişesiyle sarsılmışlardır. Korku
ve endişe şöyle dursun, dostlara visâl kapısı saydıkları kabri ve ölümü gülerek
karşılamış, hatta o yoldaki vesîleleri âdeta alkışlamışlardır.
Onların düşünce dünyalarında, ne varlığa bağlanıp onunla övünme ne de
kaybettikleri şeyler karşısında mahzûn olma vardır. Gönülleri ebed melodilerine
göre akort olmuş bu olgun ve doygun ruhlar, bütün gökler yıkılsa ve onlar
altında kalsalar, ihtimâl ki başkalarına müthiş görünen bu manzara, onlarda
sadece hayret ve hayranlık uyaracaktır!
Onlar iç yapıları itibâriyle insanlığın başı üstünde semâ gibidirler;
bulutlanınca yağmurla imdâda koşar, açılınca da güneşten huzmelerle… Meyvedâr
ağaç gibidirler; kâh çiçekleriyle yüzümüze gamze çakar gönüllerimizi
hoplatırlar, kâh meyveleriyle çevrelerine tebessüm yağdırırlar… Bunlardır ki.
Ötelerden gelen sırlarla coşar,
Ellerde meş’ale ha bire koşar,
Derin vâdiler, sarp yokuşlar aşar,
Işık olur meltem olur eserler…
Kendini aşamamış, ruhunda ölümsüzlüğe erememiş derbeder gönüller ise yer yer
ölüm ve zevâle takılıp kalırlar; vakit vakit bedenî hazlarında boğulurlar ve
zaman zaman da nefsânîlikleriyle târumâr olup giderler. Perspektiflerinde ikbâl
hırsı, sînelerinde şöhret arzusu, ruhlarında şehvet hissi ve bencilliğin
kurutucu fırtınalarıyla her an hazâna maruz bu tâlihsizler, hep inançsız, hep
ümitsiz ve hep karamsar oldukları için, ne peşi peşine sökün edip gelen baharlar
ne de yukarılardan akıp gelen nurlar, onların gönüllerinde en ufak bir ümit
kıvılcımı meydana getiremez. Ego’nun öldürücü atmosferinde felce uğramış bu
bahtsızlar, feleğin çarkları onların hevâ ve heveslerine göre hareket etsin
isterler: Güneş arzularına göre doğsun; rüzgâr onların isteklerine göre essin;
yağmurlar gönüllerine göre yağsın… Tek kelimeyle, Hakk’ın binlerce hikmeti
sussun, onların hevesleri konuşsun dilerler..! Olmayacak şeylere gönül kaptırmış
bu serseri ve çocuk ruhlar, hiçbir zaman umduklarını bulamaz, dolayısıyla da
bedbînlikten kurtulamazlar. Onlar için;
‘Emeller âdeta kuyu içinde
Hiç erilmezlerin köyü içinde
Varılmaz sâhilin ‘koy’u içinde,
Hicran ve yeis, yürekler pek hissiz,
Düşler kâbuslu, çevre merhametsiz…’
Yer-gök farklılığı içinde birbirine zıd bu iki düşüncenin de insanımızın
hayatına maya olduğu ve onu kendi rengine göre şekillendirdiği zamanlar
olmuştur. Ancak, azim ve inançla gerilmiş ışık süvarilerinin rehberliğinde,
toplum, gönlü îtibâriyle, yüksek ideâllere dil beste; rûhu îtibâriyle, mızrabını
yemiş tel gibi inim inim; gözleri her zaman güneşin doğduğu iklimde ve
dudaklarında ‘seniyye-i vedâ’ türküsü kanatlanıp gitmiştir. Berikilerin
arkasında ise fertler ümitsiz, kitle derbeder ve millet de bu titrek ellerde
yıkılıp gitmekle yüz yüze, talihsizler yığını olup kalmıştır.
Şimdiye kadar, milletçe yaşadığımız bu iniş ve çıkışları göz önünde
bulundurarak, son bir kere daha, omuzumuza alıp bayraklaştırmayı düşündüğümüz
diriltici hakikatı belirleyemez ve ona yürekten hizmet edeceklerin imdâdına
koşmazsak, yeniden bir düzine fâsit daireler içinde boğulup gitmemiz kaçınılmaz
olacaktır.
Sızıntı, Haziran 1984, Cilt 6, Sayı 65
Kayan Yıldızlar
Ümitle şahlanıp şevkle gerildiğimiz şu günlerde, semamızda kayan her yıldızın,
beynimize saplanmış bir zıpkın gibi yüreğimizi hoplatmasına karşılık; daha
şevkli, daha canlı olmamız gerektiğini düşünüyor ve ahd u peymanlarımızı bir
kere daha gözden geçirme lüzumunu duyuyoruz: Hakk yolunda olmayı hayatımızın
gâyesi bilecek; mala menala meyletmeyecektik! Ellerimiz zonklayan
şakaklarımızda, milletin yolunu aydınlatacak ve kendini yiyip bitiren bir mum
gibi eriyip gidecektik! Ayaklarımızın ucuna kadar gelen dünya ve onun ziynet ve
debdebesini itecek; halkımızın îman, ümit ve gelecekteki mutluluğu adına şahsî
haz ve saadetlerimizi, ne burada ne de ötelerde aramayacaktık! Gök, bütün
yıldızlarıyla kaldırım taşları gibi ayaklarımızın altına serpilip, o âlemin
kutsi sakînleri de istikbâl ve perdedarlığımıza koşsaydı, biz yine soluk soluğa
insanımızın imdadına koşacak ve onu yükseltme yolunda Kaf dağından ağır yükleri
omuzlayarak ona hizmet yolunu seçecektik… Bayırlarımızı, kar çiçeklerinin
sardığı gün gelince de vazifemizin bitmiş olduğu şuuruyla, dostların bulunduğu
âleme yönelecek ve iştiyakla onlara kavuşmayı dileyecektik..!
Kaoslar göğüslene göğüslene bu günlere gelinmiş ve düşünce atlasımızın gökkuşağı
gibi şu rengârenk keyfiyeti kazanması; millet uğrunda verilen hizmetlerin; öze
bağlılık içinde, yeni anlayış ve yeni tefsirlerle, hâlihazırdaki duruma gelip
ulaşması için, yıllarca hatta asırlarca beklenilmişti. Bu sisli dumanlı dönemde,
yamaçlarımızda açan her çiçek için ayrı bir şehrâyin tertip ediyor, ufkumuzda
beliren her yalancı kıvılcım ve şerâreyi ışık kaynağı diye alkışlıyorduk… Ve
yine o günlerde, çevremizi saran isi-pası üzerimize inmiş “sekine” sayarak
aldandığımız, ölüm çığlıklarını velâdet velvelesi zannederek kendimizden
geçtiğimiz, karanlığa destan keserek ışığı lanetlediğimiz; sahteliği ve
sahtekârları göklere çıkarıp, kahramanlığı ve kahramanları yerin dibine
batırdığımız çok olmuştu.
Biz, birkaç nesil bahar nedir bilmediğimiz için, şurada burada kış uykusundan
henüz uyanmış bir-iki canlının çığlığında, yaz rüyaları görüyor, kar’a cemre
düşüp buzların delinmesinde bahar türküleriyle kendimizden geçiyorduk… Derken,
çevremiz yeniden, hazanla savrulan yapraklarla sarıldı. Yıldızlar, kayan kayana;
yüreklerimizi korku ve ürperti sardı. Umûmî olmasa bile, bahara ermeden böyle
bir hazan erken sayılmaz mıydı? Işıkla henüz kucaklaştık kucaklaşmadık, peşi
peşine yıldızların kayması neye alâmetti? Müseylemelerin, Esvedlerin karanlık
ikliminde, ışık süvarilerinin işi neydi? Nedendi bu yolunu yitirmişlik? Nedendi
bu şaşkınlık ve geriye dönüş..?
Şöhret, bakışlarımızı bulandırdı. Şehvet bir sis gibi kalplerimizi sardı. Gurur
ruhlarımızı felç edip, benlik boynumuza kement oldu. Hasbîlik ve başkaları için
yaşama düşüncesi gönüllerimizden silinip gitti; onun yerini menfaatperestlik
aldı. Hepimiz benliğin (toz pembe) ikliminde tıpkı birer “süpernova” gibi
şiştikçe şiştik; sonra da kendi enkaz ve küllerimiz altında ezilip gittik.
Kendini benlik anaforuna kaptıran bizler, zamanla ruh dünyamıza o kadar
yabancılaştık ki; hayatımız bütün bütün bir hezeyan oldu. Artık, pek çoğumuz
itibariyle, aydın göremez, sâlim düşünemez, menfaat hislerinden sıyrılamaz ve
diğergâmlıkla şahlanamaz olmuştuk. Azgınlaşan arzularımız, Hakk’ın isteklerinin
önüne geçmiş ve yer yer rûh, nefsânîlik karşısında dize gelmeye başlamıştı. Ve
tabiî, etrafımızı saran bu kadar sis ve duman içinde, aydınlık yolun
yolcularından uzaklaştıkça uzaklaşmış ve nefsânîliğimizle yapayalnız kalmıştık.
Daha acısı da, rûhumuz akrebin kıskacında olduğu hâlde, bizler çakırkeyf, bedenî
hazlara temannâ durur olmuştuk. Gözlerimiz bağlı, kara deliklerin boy gezdiği
iklimde dolaşıp duruyorduk ama; bunun farkında değildik.
Şimdi yeniden, bir hamlede sıçrayıp özümüzü bulamaz, dava düşüncemizle
bütünleşemez ve kaçırdığımız kafileye yetişemezsek, zamanın acımasız dişleri
arasında ezilip gitmemiz mukadderdir. Aslında biz, kendimize gelsek de gelmesek
de; doğruyu, güzeli, hasbîlik ve fazîleti temsil eden kutlular, çevrenin
amansızlığına, hasımların insafsızlığına, fırtınaların şiddetine rağmen
yollarına devam etmektedirler ve edeceklerdir de. Azmin, inancın kollarında ve
Hakk’ın inayetiyle, milleti yüceltme yolunda sürdürülen bu hizmet, karanlık
ruhların ve karanlık düşüncelerin savulup gideceği âna kadar durmayacaktır.
Sızıntı, Eylül 1984, Cilt 6, Sayı 68
Kendini yenileme
Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası
geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye
mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür;
yenileme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, hebâ olup dağılmaya terk
edilmiş olur.
Bahar mevsiminde yeryüzü, her şeyin kendini yenilediği ne muhteşem meşherdir![1]
Otlar, ağaçlar ve tırnak kadar bir parçasında milyonlarca canlıya dâyelik yapan
toprak… Çık da bir kere gez; baharın, o formalarını takıp bin çığlık yenilenen
ve gelişen canlıları arasında! Bak, nasıl ölü gibi camid şeyler, resmîgeçide
hazırlanan ordular misillü, rengârenk nişanları ve değişik değişik silahlarıyla,
bir baştan bir başa yeryüzünü şenlendirip Cennet’lere çeviriyorlar. Ve dünya
çapında, umumî yenilenmenin bir değil, binlerce, milyonlarca misalini birden
veriyorlar.
Şu kıpırdanan canlıya bak; nasıl soluk soluğa ve diriliş yolunda!.. Yerini
sümbüle terk eden şu çürümüş tohuma bak; nasıl bir yenilenme sancısı içinde… Ya
şu, tüy tüy etrafa saçılan tohumcuklar.. ve böceklerin ayaklarına tutunarak,
kendilerine göre döl yataklarına taşınan tozcuklar… Evet, her şey yenileniyor;
yenilenmeyenler de, bir daha dirilmemek üzere “harap olup türâb olup”
gidiyorlar.
Her şey gibi insanoğlu da kendini yenileme mecburiyetindedir. Devletler,
milletler duygu ve düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kendilerini yenileyip
gençleştikleri nisbette, dünya çapında mesuliyetler altına girip, cihanı
fethetmeye hazırlanabilirler; ilme aydınlık, tekniğe iman kazandırmak ve
insanoğluna diriliş adına mesajlar sunmak suretiyle bir fethe… Aksine, kendini
yenileyemeyen kavim ve topluluklar ise, esaret içinde ezilip gitmekten
kendilerini kurtaramazlar.
Kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de
karıştırılmamalıdır. Bunlardan biri, her şeyiyle delik deşik olmuş yığınların
yüzüne boya çalıp yarıkları kapama ameliyesi ise; diğeri, Hızır çeşmesinden
getirilen “âb-ı hayat” la, topluma ölümsüzlük kazandırma aksiyonundan ibarettir.
Gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki safvet korunarak, verâset yoluyla
geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin hâlihazırdaki düşünce ve irfan
buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine
ulaşmaktır. Yoksa, yenilik ve eskiliği, sırta geçirilen bir cepken ve ferâcede,
bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmışlık ve öyle göstermeye
kalkışmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlıktır.
Kendini yenilemek, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh
plânında bir diriliştir; mukaddeslerine, tarihine sımsıkı bağlılık içinde bir
diriliş… Zaten, başka türlüsüne diriliş denmez ya!..
İlimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp
istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, elimizdeki menşûru[2] sık
sık kalbimize çevirip, yeni baştan kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yoklamak,
gönlümüzdeki irfan peteğine her gün başka başka şeyler ilave etmek ve her lâhza
birkaç defa, bütün kâinatları ruh prizmasından geçirerek dimağlara “efor”
yaptırtmak.. işte, gerçek yenilenme budur.
Bu yolda, kendini yenilemeye muvaffak olmuş bir fert, toplumun, pörsümez, solmaz
bir rüknü ve bu türlü fertlerden meydana gelmiş toplum da, dünya muvazenesinin
mühim bir unsuru olma durumuna yükselmiştir. Ne var ki, bütün milleti içine
alacak şekilde böyle bir yenilenme de, önceden kendini yenileyebilmiş bir
kadronun mevcudiyetine vâbestedir; gönlü iman ve ümitle par par yanan, dimağı
her lâhza yığın yığın sentezlerle ayrı iklimlere doğru kanat çırpıp yükselen,
gözünde “aydın günler”in tasavvuru kendini yenilemiş mukaddeslerden mukaddes bir
kadronun varlığına bağlıdır. Tabiî, bu kudsîler topluluğunun, düşünce ve
kanaatlerini, sonsuza kadar birer meş’ale gibi taşıyacak ve yaşatacak
“hayru’l-halef” [3] nesillerin bulunması da ayrıca ehemmiyet arz eden bir
husustur.
Ömer bin Abdülaziz’in yenilenme adına teklif ettiği düşünceleri, toplumun her
kesimine mâl edemeyen Emevîler, kuvvetli rakipleri ve şiddetli fikir akımları
karşısında kendilerini ölümden kurtaramadılar. Zillet içinde ve mülevvesin
bağrında eriyip gittiler. Aynı şeyleri, ruhta ve gönülde yenilenme yerine,
çeşitli yenilikler ve ruhu aşındıran paradokslara açık kapı siyaseti tatbik eden
Abbasîler, Endülüs Emevîleri, hatta on yedinci asır sonrası, Osmanlı Türkleri
için de düşünebiliriz. Aynı kader çizgisinde eriyip giden bu çok muhteşem ve
şanlı devletler, hasımlarından yedikleri darbelerle sendeledikleri bir zamanda,
kendilerini ruh plânında yenileyeceklerine, gidip Grek düşüncesini ve Latin
felsefesini imdada çağırdılar. Bu ise, onların ölümlerini hızlandırmadan başka
bir işe yaramadı. Hele, Osmanlı münevverinin, yenilenme adına kendini maskaraya
çevirecek bir kısım yenilikler yapmaya kalkması, Türk toplumunu bütün bütün
kendine has çizgiden kaydırarak bir ucube hâline getirdi.
Evet, ne “Nizâm-ı Cedît”[4] düşüncesi, ne “yeniçeri kıyım” hâdisesi, ne de
Gülhane’deki toy karbonarilerin “Hatt-ı Hümayûn” ları Osmanlı toplumuna kendini
yenileme yolunu açamadı. Böyle bir yolu açmak şöyle dursun; aksine, bu
hareketler, Türk toplumunun başına inmiş balyozlar gibi onu cankeş edip komaya
soktu. Bu arada bir kısım müsbet kıpırdanış ve gayretlerin bulunduğunu da inkâr
etmemek gerekir. Ancak bu gayretlerin, hemen hepsi, mevziî ve tedâfüî[5]
mahiyette olduğundan beklenen “yenilenme”yi getiremedi. Hatta, Türk toplumunun
açık seyreden rahatsızlıklarının, bu hareketlerle sinsileşerek, daha tehlikeli
bir hâl aldığı da söylenebilir. Evet, toplumun çeşit çeşit rahatsızlıklarına
karşı yerinde olmayan bu türlü müdahaleler, tıpkı ihtilaçlar içinde kıvranan bir
hastaya, müsekkin verip sesini kesmek veya fıtık üzerine yerleştirilen kasık
bağı nevinden şeylerdi ki, hastayı muvakkaten teskin etmekten başka bir şeye
yaramadı.
Aslında, yolunu yitirmiş ve ne yanda bulunduğu belli olmayan bu ölü ve sersem
ruhların, şimdiye kadar yenilenme adına vaad ettikleri hemen her şey, bir
aldatmaca ve yığınları saptırmadan ibaret kalmıştır.
Ah, o tekrar tekrar aldatılan yığınlar; bilmem ki, gerçek mânâda onlara,
kendilerini yenilemeyi öğretebilecek miyiz!..
[1] Meşher: Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi
[2] Menşûr: Adese, mercek.
[3] Hayru’l-halef: Hayırlı vâris. Hayırlı evlâd.
[4] Nizâm-ı Cedît: Yeni nizâm. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında
yeni nizâmla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
[5] Tedâfüî: Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.
Sızıntı, Aralık 1982, Cilt 4, Sayı 47
Maarifin va’dettikleri
Ülke saadetinin sağlam ve ümit verici olması, bugünkü nesillerin ciddiyetle ele
alınmasına ve geleceğe göre kalb-kafa bütünlüğü içinde yetiştirilmesine
bağlıdır. Günümüzün talihsiz gençleri, aile ihmâlkârlığının bağrında hayata
gözlerini açtı ve kendini insafsız bir çevrenin, merhametsiz hâdiselerin,
öldürücü fikir akımlarının ve felç edici neşriyatın kucağında buldu. Yarınları
omuzlarında bayraklaştıracak olan bugünün dinamik güçleri, hâlihazırdaki durumun
boğucu tesirinden kurtarılarak onlara kendi irâdeleri ile var olma ve yaşama
yolunu göstermek, zamanımızın idareci ve zimamdârlarına düşen rabbânî bir
vazifedir.
Yarınları kendilerine emanet edeceğimiz bu gençler, eğer irâdeleriyle var olma
yolunda ciddî bir terbiye almaz veya alamazlarsa, diğer canlılar gibi, hatta
daha aşağı bir seviyede, şehvet, hiddet, hırs misüllü alçaltıcı hislerin ve
yetiştiği çevreden aldığı fena huyların baskısı altında kalır giderler ve bir
daha da bu mahkûmiyetten kurtulamazlar. Şehvet, öfke, hırs ve verâset
kanunlarının insan üzerindeki tesiri o kadar ciddî ve ağırlıklıdır ki;
pedagojinin en yeni esaslarına göre, çok iyi terbiye görmüş gençlerde bile az
çok kendisini hissettirmekte ve onları yanlış yollara zorlamaktadır.
İşte terbiye, pek çok maksat ve gâyeler için insan mahiyetine yerleştirilmiş
bulunan bu türlü hislerin, azgınlaştırıcı tesirini kırıp onları iyiye, güzele
doğru yönlendirerek zararlı gibi görünen bu duygulardan insanî kemâlâta giden
yolları keşfetmek ve fertte fazilet duygusunu, irâde metanetini, düşünce
kabiliyetini, hürriyet aşkını geliştirmek içindir. Hakk’a esaret manâsındaki
hürriyet aşkını!..
Şâyet, heves ve ihtirasların amansız pençesi altında hırpalanan nesillere, kendi
ruhumuzu, iç dünyamızı aksettirici böyle bir terbiye verilmez, ahlâk ve fazilete
giden yollarda onlara ışık tutulmazsa, milletimiz bugün de yarın da kargaşadan
kurtulamayacaktır. Apaçık ortadadır ki kendi nesillerine soylu bir kültür ve
irâdî terbiye veren milletler, geleceklerini teminat altına almış ve bütün
mukaddeslerini emanet edecekleri en sağlam bekçileri keşfetmişler demektir.
Çocuklarını ahlâk ve düşünce noktasında ihmâl eden cemiyetlere gelince; bunlar,
yüksek değer ve mefhumlarıyla beraber, bütün bir milleti anarşi seylaplarıyla
baş başa bırakmış sayılırlar.
Her milletin, hayatiyet ve bekâsıyla bu kadar ciddî münasebeti olan tâlim ve
terbiye mevzuu, hemen her ülkenin en başta gelen meselelerindendir. Bilhassa
milletlerin buhranlı anları sayılan geçiş dönemlerinde, bu husus daha da
ehemmiyet arz eder. Bu türlü dönemlerde ülke şartlarını kavrayamama, icraâtında,
hissi mantığın üstünde tutma, plânlarını içinde yaşadığı krizli dönemin baskısı
altında hazırlama ve kitlelerin hayhuyuyla şaşkınlığa düşüp yol ve yön
değiştirme, millî bünyeyi, bir daha belini doğrultamayacak şekilde ırgalayacak
ve yerle bir edecektir. Değil bunlar gibi ciddî meseleler; bu mevzuda en küçük
bir hata, en ehemmiyetsiz gibi görünen bir dikkatsizlik, az bir ihmâl dahi,
milleti altüst etmeye yetip artacaktır… Aslında bugüne kadar cemiyet fertlerinin
hazan vurmuş yapraklar gibi savrulup gitmesi de hep iyi bir terbiye alamamış
olmasından ve kültürsüzlükten kaynaklanmıştır. Yine de bu hassas nokta, daha az
ehemmiyeti olan meselelerin yanında unutulup gidecekse ‘ya sabûr!’ deyip bir
hayli zaman daha Heraklit’imizi beklememiz icap edecektir.
Kanaatimce, bugün en ciddî, en derin, en büyük meselelerden daha büyük, daha
hassas bir mesele varsa, o da geleceğin nesillerini kendi ruh kökümüze bağlı
olarak yetiştirmek ve onları her türlü yabancılaşmadan kurtarmak meselesidir!
Buna göre, bugün talim ve terbiye adına gösterilecek her gayret, yarının emniyet
ve saâdetini; her ihmâl ve lâkaytlık da geleceğin sefâlet ve perişaniyetini
netice verecektir.
Şu anda olsun, günümüzün mesûlleri, kitlelerin yıllar yılı perişaniyet ve
derbederliğine sebebiyet veren hususları yeniden gözden geçirerek, ona göre bir
bakış ve geleceğe aydınlık getirecek objektif bir anlayışla çocuklarımızın
yetiştirilmesini ele almazlarsa, bu ülke ve bu millete çok yazık olacaktır.
Şimdi olsun, dünü bugünle, bugünü de yarınla iç içe ve müşterek mütalâa
edebilecek, çağını idrak etmiş nesiller yetiştiremezsek -maâzallah- zamanın
insafsız dişleri arasında çiğnenip gitmemiz mukadderdir. Evet, bulunduğu muhitin
şartlarına göre duygu ve aletlerle teçhiz edilemediğinden ötürü inkiraza uğrayıp
giden canlılar gibi, yaşadığı devri idrak edememiş milletler de yerlerini, var
olmaya daha müsait başkalarına bırakır, mahvolur giderler. Tarihte yok olup
gitmiş milletlerle nesli tükenmiş bir kısım canlı fosiller, Yaratıcı Kudret’in
aynı kanunlarını göstermesi bakımından ne müthiş bir tablodur!
Mısır medeniyeti, Roma imparatorluğu, Endülüs kültürü, Osmanlı cihangirliği ve
daha niceleri.. hep aynı gaddar dişler arasında çiğnenip gitmişlerdir. ‘İşte
onlar, işte perişan yurtları!!’ sönük bir renk, ölgün bir iz ve etnoğrafik bir
kısım enkâz… Genç nesilleri belli bir gaye ve belli bir ideâl istikametinde ele
almayan milletler için aynı korkunç girdap bütün ürperticiliğiyle ağzını açmış
beklemektedir. Buna karşılık, çocuklarımızın ruhunda mayalayacağımız irâde gücü,
terkipçi düşünce ve Hakk sevgisi, onları her türlü uyuşukluktan, yılgınlıktan,
beklenmedik şeyler karşısında paniğe kapılmaktan kurtaracak ve çalışmaya
şevklerini kamçılayarak, onlarda hamiyyet ve gayret düşüncesi uyaracaktır.
Günümüzün idareci ve zimamdârları, ilmî ve içtimâî hayatımızı yaşadığımız devir
itibariyle nazar-ı itibare alma ve dünden bugüne, bugünden de geleceğe geçiş
yollarını tespit edip, yarınki nesillerin nasıl yetiştirileceği hususunu en
parlak çizgileriyle belirleme, tâmim ve takip etme mecburiyetindedirler. Böyle
bir düşünce ile şahlanmış ateşîn dimağların, aşk ve heyecanla coşan gönüllerin,
bu meselenin üzerine yürüyecekleri güne kadar vatan ve milletin geleceğinden
emin olmak ve ülkenin yükseleceğini beklemek oldukça zordur.
Sızıntı, Mart 1984, Cilt 6, Sayı 62
Mukaddes azap
İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi
yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate
mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan
güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp
kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese
ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik
seferle temin edilebilmektedir.
Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki
derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir
sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği,
özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da
bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur..
ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…
Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden
sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara
çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle
gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın,
kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota
ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı
nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir.
Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep
bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir
nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar
bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle,
“egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır.
Cemaat, çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe
pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.
Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir
tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini
koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!
Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten
kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden
deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda,
Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr
u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına
gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe
kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler
meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla
coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da
aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir
azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip
duruyorsa!..
Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar;
milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar
terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden
biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim
bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve
bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî,
koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana
getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor
gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve
aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı
hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski,
kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde
ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…
İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun,
yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını;
her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi
hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum
bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım
çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve
yön değiştirme ihtimalleri vardır.
Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil
olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar
doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı
ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır!
Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin.
İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp
ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi
için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli
fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!
Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!
Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız;
İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”
İşte yüreklere derman, diriltici nefes!
[1] Nehâr: Gündüz.
[2] Berdâr edilmek: İdam edilmek.
[3] Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.
[4] Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm
5/315.
Sızıntı, Haziran 1983, Cilt 5, Sayı 53
Mutluluk
Mutluluk, herkesin özlediği bir sevgili ve uğrunda her fedakârlığa katlanılan
yüce bir gâyedir. İnsanlar arasında mes’ûd olmak istemeyen tek fert yok gibidir.
Ama saadet nedir? İşte zorlardan zor bir mes’ele!..
Yunanlı’ya göre o, aşk ve sevda; Sezar’a göre nâm ve şöhret; Firavun’a göre
iktidar ve mevki; Kârun’a göre de yığın yığın servet ve hazinelere sahip
bulunmaktır. Oysaki, bunlardan hiçbiri, ne gerçek saadet ne de onun
vesilelerinden biridir. Hakikî mutluluğu bu yollarla arayanlar, hep aldanmış ve
hüsrâna uğramışlardır.
Gerçek saadet, insan zihninin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması, insan
kalbinin itmînan ve istirahata ermesinden ibarettir. Onu, deniz kenarlarında,
dağ başlarında, tenhâ koruluk ve koylarda arayanlar, hep yanılmışlardır. Vâkıa,
bu türlü yollardan başkasıyla, rûhunu dinlendirmesini bilmeyen avâm için, bunlar
da birer vesile sayılabilirler. Ama, gerçek huzur ve saadet için, ne zaman ne de
zemine ihtiyaç yoktur. O her yerde insanla beraber ve onun iç aydınlığına, onun
hür irâdesine tevdi edilmiş mukaddes bir sevgilidir. Her insan, istediği zaman,
kanatlanan rûhuyla, kalbinin sonsuz iklimlerine doğru açılıp, temâşâsına
doyamayacağı âlemlere ulaşarak, özlenen mutluluğu elde edebilir. Hele, kalb
hazinesi tertemiz fikirlerle donatılmış ve lebrîz edilmişse… Boyce’nin dediği
gibi: “Ruhunun derinliklerinde, böyle bir mihrabı olan insan ne bahtiyardır!..”
Evet, mes’ûd olabilmek için, önce rûhun iyice techîz edilmesi, gönlün pâk ve
temiz fikirlerle donatılması, sonra geçmişin kanatlandırıcı hatıralarıyla,
geleceğin isabetli ve ma’kûl ümitlerinin yan yana mütalâa edilmesi lâzımdır ki,
bu sayede, fenalıklara karşı konulabilsin.. şehevî hisleri frenleyip yükseltici
duyguları da takviye ederek, yaşanan hayatın her lâhzasını fazîletli kılmak
mümkün olabilsin. Zaten ahlâkî hayatın yegâne düsturu da fazilettir. Aradığımız
saadet ise, aslâ faziletten ayrı düşünülmeyen ve bir bakıma onun neticesi ve
mükâfatıdır.
Rûhu kanatlandırıp pervâz ettirecek ve kalbi dâima canlı tutacak tek şey,
Yaratıcı’nın hoşnutluğu düşüncesidir. Fazîlet düşüncesi olmadan mutluluktan
bahis açmak abestir ve manâsızdır.
Bezmimize saadet mührünü basan müstesnâ varlık, şu hasletleriyle hem fazîletli
hem de mutlu idi: O, o kadar azimli ve kararlıydı ki Yüce Yaratıcı’nın
tasvibinden geçmeyen hiçbir şeye, bütün hayatı boyunca bir kere olsun hüsn-ü
kabul göstermemişti. O kadar dürüst idi ki, en ehemmiyetsiz şeylerde dahi,
kimseye haksızlık etmemişti. O kadar yüce âlemlere tutkun ve o denli ulvî
tecellîlere doymuş idi ki; hiçbir zaman lezzeti fazîlete tercih etmemişti. Öyle
üstün bir idrâk ve kavrayışa sahip idi ki; bir kere olsun, iyiyi kötüden tefrik
hususunda tereddüde düşmemişti. İnsanların fikirlerine karşı hep hürmetkâr
kalmıştı; ama onlardan nasihat almaya hiç ihtiyaç hissetmemişti. En anlaşılmaz
meseleleri gayet rahatlıkla halleder, bir solukta, gaflet ve dalâlette olanları
fazîlet ve şerefe yükseltirdi. İfâdelerinde akıl ve hikmet omuz omuzaydı; makûl
ve doğru bildiklerinde fevkalâde sebat gösterirdi. O kadar müttakî idi ki; tavır
ve davranışlarındaki berraklık, muamelesindeki yumuşaklık ve duruluk, melekleri
gıbtaya sevk edecek kadar zarifdi. Böbürlenmeler, fahirlenmeler bir kerecik
olsun, onun yakıcı ve eritici ikliminde görünme imkânını bulamamışlardı.
Şahsıyla alâkalı bütün ayıplamalara karşı mukabele etmeksizin tahammül eder ve
insanları suçlamaktan fevkalâde uzak bulunurdu. Korkaklık semtine sokulamamış,
vesvese ve tereddütlerle hiç mi hiç tanışmamıştı. Kavim ve kabilesi karşısında
nasıl yılgınlık göstermemişse, topyekün dünya ile hesaplaştığı zaman da aynı
şekilde polat gibi olmasını bilmişti. Odası, yatağı, elbisesi ve yiyeceği şeyler
gâyet sâde ve fakirceydi. Ve O, içinde yaşadığı toplumun herhangi bir ferdi
görünümünde idi. Dostluğunda menendi olmayacak kadar sebatkâr ve muhkem,
vefasında herkesi minnet altında bırakacak kadar civanmert idi…
O, bunlarla serfiraz ve fazîletliydi. Fazîletli olduğu kadar da gönlü huzur
içinde ve mutluydu.
O’nun vicdanı kadar saf ve duru bir vicdana sahip olmak için, fazîletin
rükünleri sayılan bu şeylerde, O’nu örnek almak ve rûhumuzun rengini aksettiren
bu düşüncelerin, kirlenip bozulmasına meydan vermemek lâzımdır.
Evet, bu türlü yüce hasletlerin hepsine sahip çıkmak, bizi fazîletli kılacak,
dolayısıyla da bizlere gerçek mutluluğun kapılarını açacaktır. Aksine, bu vâdîde
gösterilecek herhangi bir kusur ise, fazîlet dünyamızda meydana gelmiş bir
yırtık, dolayısıyla da saadetimizi bulandıran bir keyfiyet olacaktır. Nasıl ki
suyu, saf ve temiz tutmanın tek çâresi, onun içine bir şey atmamak ve
bulandırıcı şeylerden uzak bulundurmaktır. Öyle de rûhun huzur ve mutluluğu, bir
an olsun onu, fazîletten mahrum bırakmamaya bağlıdır.
Sızıntı, Mayıs 1982, Cilt 4, Sayı 40
Nesillerin maariften bekledikleri
Tâlim ve terbiyeden ne anlamalıyız? Nesiller, nasıl ve ne suretle terbiye
edilmelidir? Onlara, neleri, nasıl ve niçin okutmalıyız? Ve bu kutsi vazîfeyi
kimler görecektir?
Terbiye ile alâkalı mevzûları ele alırken, kendi kendimize soracağımız bu
suâllere, inandırıcı cevaplar bulma mecburiyetindeyiz.
Hedef ve gâyesi belirlenememiş bir talim ve terbiye sistemi, nesilleri şaşkına
çevireceği gibi, nelerin nasıl öğretileceği ve terbiyede takip edilecek usûl ve
metodun neler olacağı bilinmeden, gençlerin kafa ve ruhlarına yerleştirilen
şeyler de onları sadece birer bilgi hamalı yapacaktır.
Milletlerin içtimaî yapılarıyla, terbiye usûl ve esasları arasında açık bir
alâka, yakın bir bağ mevcuttur. Millet fertlerine nasıl bir terbiye verilirse,
toplum da yavaş yavaş giderek o şekli almaya başlar. Zira, bugün yetiştirilen
nesiller, yarının yetiştiricileri olarak vazife başına geçecek ve üstatlarından
aldıkları aynı şeyleri, çıraklarının gönüllerine boşaltacaklardır. Milletlerin,
cismanî varlıklarını devam ettirmelerinde, evlenme ve üreme ne ise onların
ahlâkî ve içtimaî hayatları için terbiye de aynı şeydir. Evlenme mevzuunu sağlam
esaslara bağlayamamış milletler, kendilerini inkirazdan kurtaramayacakları gibi,
cemiyetin rûhî ve ahlâkî durumuna gereğince ehemmiyet veremeyen milletler de
kat’iyyen uzun süre varlıklarını sürdüremeyeceklerdir.
Bir milleti meydana getiren fertlerden her biri, az çok diğerine tesir eder veya
ondan bir şeyler alarak onun tesirinde kalır. Bunun gibi an’ane ve gelenekler,
uzak-yakın çevrenin tesiri de yetişmede önemli birer yer işgâl ederler. Bir âile
reisi kendi âile fertleri arasında, milleti idare edenler de cemiyetin çeşitli
kesimleri ve fertleri arasında kuvvetli tesir ve nüfûza sahiptirler. Buna göre,
bir milletin kabiliyeti ölçüsünde yükselmenin en son noktasına ulaşması ve
fonksiyonunu tamı tamına edâ etmesi, o milleti meydana getiren fertlerin
düşünce, tasavvur, kültürüyle ve zimamdârlarının da plân, basîret ve
hasbîlikleriyle yakından alâkalıdır. İdare edenlerin eğilip fertleri görüp
gözetmeleri, fertlerin de birer içtimaî varlık hâline gelme yolundaki
gayretleri, bir taraftan “herkes çoban ve herkes güttüğünden mes’ûldür”
prensibinin, diğer taraftan da “yaşama yerine yaşatma zevkine” göre akort
olmanın ifâdesidir.
Nesillerin yetiştirilmesiyle meşgûl olanlar, bu vazifeyi hangi nam altında
yerine getirirse getirsinler, üzerlerine aldıkları mesûliyetin büyüklük ve
ehemmiyetini bir an bile hatırdan çıkarmamalıdırlar.
Bizler, çocuklarımızın geleceğini teminat altına alma uğrunda, her yolu dener,
her ihtimâli değerlendirir, onların hiçbir şeye muhtaç olmamaları için her
sıkıntıyı göğüsler, her zorluğa katlanır, onlara “cennet-âsâ” bir dünya
hazırlamaya çalışırız. Acaba onları, gerçek sermaye olan ahlâk ve fazilete
yükseltemediğimiz; idrak ve kültürle istikrara ulaştıramadığımız zaman, bütün
himmet ve gayretlerimiz boşa gitmeyecek midir?..
Evet, bir milletin en büyük sermayesi, talim ve terbiyenin bağrında gelişen
kültür, irâde sağlamlığı, ahlâk ve fazilet sermayesidir. Bu sermayeyi elde eden
milletler, cihanları fethedebilecek bir silahı yakalamış ve dünya hazinelerini
açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar. Aksine, bu terbiye ve bu
anlayışa yükselememiş yığınlar, ilerde verecekleri hayat mücadelesinin daha ilk
raundunda nakavt olup eleneceklerdir.
Eğer nesillerin dimağları yaşadıkları devrin fenleriyle, gönülleri de ötelerden
gelen esintilerle donatılarak, rûhlarında birer fener hâline getireceğimiz tarih
menşuruyla, onları geleceğe baktırabilirsek, inanın; bu uğurda sarfettiğimiz
şeylerin en küçük parçası dahi heder olmayacaktır! Heder olmak şöyle dursun, kat
kat fazlasını dahi alacağımız söylenebilir. Hatta diyebilirim ki; nesillerin
yetiştirilmesi uğrunda harcanan her kuruş, o sağlam gönüllerde, o terbiye görmüş
rûhlarda âdeta bir gelir kaynağı hâline gelecek ve milletçe, bitip tükenme
bilmeyen bir hazine elde etmiş olacağız.
İyi bir terbiye görmüş ve yetiştirilmiş nesiller, hayat mücadelesinde,
karşılarına çıkan her engeli göğüsleyebilecek, maddî-manevî her çeşit zorluğu
yenebilecek ve hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyeceklerdir. Böyle bir idrakten
mahrum tâlihsizler ise babalarından intikâl eden maddî serveti, har vurup harman
savurdukları gibi, mânen de hep boşlukta, sallantıda ve karamsar bir hayat
geçirecek, sonra da sefâletin kuduz dişleri arasında kahrolup gideceklerdir.
Bugün yolların ayrımında; kendi evlâtlarını ya insanlığa yükseltme veya insan
azmanı olmaya terk etme mevkiinde bulunan zimamdarlar, nasıl Kaf dağından ağır
bir sorumluluk yüklendiklerini düşünerek, yıllar yılı ihmâllerin meydana
getirdiği ciddî çürümelere karşı; daha sağlam, daha tutarlı tedâvi yolları bulma
mecburiyetindedirler. Yoksa bugüne kadar, çeşitli erozyonlarla, ellibin defa
varlığının en kıymetli cevherlerini meçhûl denizlere kaptırmış bahtsız nesiller,
bütün bütün “kuvve-i inbâtiye” lerini kaybederek, tamamen verimsizleşecek ve bir
daha da kendi özleriyle varlığa eremeyecek, geçmişteki ihtişamlarına
ulaşamayacaklardır.
Sızıntı, Nisan 1984, Cilt 6, Sayı 63
Ölümsüz Ruhlar
Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi
gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma aslâ söz konusu
değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması
onları kat’iyyen eskitemez. Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp
duran onların hayat kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayât içtiği aynı kâsedir. Bu
iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her
yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan
diriltici bir tazyik mevsimidir. Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar
yine canlı ve tetikte, çevreleri de onların diriltici soluklarıyla cennet
cilveleri gösterecektir.
Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam, inhilâl ve
inkisâr[1] bahis mevzuu değildir. Onlar emrolundukları için iş yaparlar. İçinde
yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler. Bu itibarla da ne iş ve
düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar ne de toplumu saran tehlikeler
karşısında paniğe kapılırlar. Hele hayâl kırıklığına aslâ düşmezler.
Avlarını beklemede örümcek gibi sabırlı ve mehâretli, arslan gibi metin ve
kararlıdırlar. Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak
semtlerine uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar. Onların atmosferine giren
Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer. Onların bakışlarında
aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat nümâyandır[2].
Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada îmâna ve ümide
kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.
Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin
çokluğu onları aslâ şaşırtamaz. Nuh (as) Tûfânına uğrasalar, ihtimal ki ayakları
ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın[3] ahkâfını[4] görseler, azim ve irâdelerinden
hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrut’un ateşi ne
Firavun’un gururu ne de Sezar’ın zulüm ve istibdâdı onları korkutamaz ve
sindiremez.
Onların düşüncelerinde: ‘Sabah olsun ortaya çıkalım.’ yahut: ‘Karlar, buzlar
çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım’ yoktur. Onlar ‘Kökleri sâbit, dalları
göklerde, latif ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.’
Karda, kışta, baharda, yazda…
Güvenip bel bağladıkları Kudret-i Sonsuz sâyesinde ne başkalarına temennâ çeker
ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli
hiziplerin hâkimiyet ve saâdet vaatleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol
ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve
en bâlâkametlerin dahi iki büklüm olacağı, dehşetli bir günü yâd’a getirdikçe,
hayat ve ona ait her şeyi istihkâr[5] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır
ve eşyâ putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri
şeylerdendir. Rahat ve rehâvete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri
için de bir talihsizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma
karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki metodolojilerine uyan ve düşünce
çizgilerine giren herkesle ve her şeyle, bir çeşit münasebetten de geri
kalmazlar.
Onlar; dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve aslâ mevzilerini
terk etmemişlerdir. Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü
onların zihnini bulandırmamıştır. Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün
yıldızlar silinip gitmiş, ama onlar yine yol ve yön değiştirmemişlerdir. Azimli,
irâdeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.
Onlar, içinde yaşadıkları milletin, hayat kâsesini taşıyan rûhanîler ordusu,
millet ise onların âzât kabul etmez bendeleridir.
Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp
geriye duranlara; iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik
karşısında azim ve irâdesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini
kimseye vermedikleri halde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara,
evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Dünü ayrı bir mâcerâ, bugünü ayrı bir
mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hâmile bulunduğu belirsiz bu talihsizlere…
Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar,
kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu
olunca ön saftadırlar, tehlike baş gösterince de gerilerden daha gerilere
çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zâhid[6], imkân elverdiğinde
Kârun[7], pöhpöhlenince cevvâl, unutulunca da miskindirler. Hâsılı ‘öyle bednâm,
öyle bedhâl, öyle kem talihtirler ki’ milletin yüz karası dense sezâdır.
Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak
îmânî haz ve zevklerini yitirmiş, bu talihsizlere bir şey anlatmak kâbil olur
mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedâisiyle[8] içine
girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz. Keşke şu perişan
satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…
[1] İnhidam: Yıkılmak. İnhilâl: Çözülmek. İnkisar: Kırılmak, gücenmek.
[2] Nûmâyan: Görünen, parlayan.
[3] Âd: Hz. Hûd Peygambere (as) isyan ettiklerinden İlâhî gazaba uğrayan ve
helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.
[4] Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları. Yemen sahillerinden ‘Şemr’ denilen
kumluk bir vâdidir. Âd kavminin yurdları burada idi.
[5] İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.
[6] Zâhid: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve
makamlarından feragât eden kimse. Sofî, Müttâkî.
[7] Kârun: Hz. Musa (as) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak haddini
aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere batmış
olan dünya zengini, Rabbinin lütûf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve
enaniyetinden dolayı bu fenâ sıfatı ile meşhur olmuştur.
[8] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
Sızıntı, Mart 1982, Cilt 4, Sayı 38
Ruhun Zaferi
İnsan, bu dünyada ruh ve beden gibi birbirinden farklı iki kuvveti temsil
etmektedir. Zaman zaman bu iki kuvvetin birleşip bir bütün teşkîl ettikleri
müşahede edilse bile, ekseriyet itibariyle, zıtlaştıkları ve birinin zaferi
diğerinin hezimetini netice verdiği görülmektedir. Bedenî isteklerin şaha
kalktığı ve azgınlaştığı bir bünyede ruh; çelimsiz, dermansız ve cismanî
arzuların âzat kabul etmez kölesi olmasına karşılık, nefsin iştihalarına baş
kaldırıldığı, kalbin akla, ruhun bedene hâkim kılındığı bir bünyede ruh, binbir
labirenti bir solukta aşar ve ölümsüzlüğe ulaşır.
Ruh plânında çökmüş bir ülkenin her bucağı, yüzlerce zafer takı ve dragon
timsâlleriyle süslense dahi, mezardan farkı yoktur. Evet, ruhun zafer solukları
üzerine kurulmamış bir dünya, kaba kuvvetin elinde bir oyuncak; onun faziletli
ikliminde geliştirilmemiş bir kültür, insanlığın yolunu kesmiş bir cadı ve böyle
bir ülkede yaşayan yığınlar da buhrandan buhrana sürüklenen gözü bağlı
talihsizlerdir. Ne var ki şahsî haz ve zevklerinden başka bir şey düşünmeyen ve
bir türlü varlığını başkalarının mutluluğuyla birleştiremeyen ham ruhlara,
hiçbir zaman bunu anlatmak da mümkün olmayacaktır.
Ah! Ne olurdu, bir kere bunlar da nefis ve benlikleri cihetiyle yokluğa erip,
ruhta ebedîleşmenin sırrını kavrayabilselerdi!..
Sînesini en yüksek mefkûre ve insanlık sevgisiyle donatanlardır ki, kalbin
enerji balansını düzeltmiş, duygularını en ulvî hedeflere doğru kamçılamış ve
kendi içlerinde ölümsüzlüğe ermişlerdir. Bir hamlede hayvanî yaşayıştan kurtulup
bedenî hazlarını aşan bu talihliler, ruhlarını coşturmuş, kalplerini
kanatlandırmış ve nefislerinin rağmına insanî yanlarıyla zaferlere
ulaştırmışlardır.
Güçlü ve muzaffer insan, kendini yenen insandır. Nefis ve kötü tutkuların
esaretinden kurtulamamış sefil ruhlar, cihanlar fethetseler dahi mağlûp
sayılırlar. Böylelerinin, bir baştan bir başa dünyayı işgal etmelerine fetih
denemeyeceği gibi, istilâ ettikleri yerlerde de uzun zaman pâyidar olmalarına
imkân yoktur.
Kendini cihanın tek hâkimi görme çılgınlığıyla, feylesof Molmey’in şahsında,
ilim ve fazîleti tokatlayan Napolyon, bilmem ki ruhtaki bu hezimet ve yenilmenin
Yena’daki mağlubiyetten daha acı ve daha alçaltıcı olduğunu anlayabilmiş
miydi?.. Merzifonlu, ordusunun Viyana’daki bozgunundan evvel, kendi içinde
yenilmişti. Kumandanın ruhundaki hezimetle başlayıp yaygınlaşan, tarihimizdeki
bu ilk bozgun, onun kellesini alıp götürmeden başka, cihanın en muazzam fâtih
ordusuna, firar etme gibi, o güne kadar bilmediği bir şeyi de öğretmiş oluyordu.
Arslan yürekli Yıldırım Han, Çubuk’ta değil, hasmını hakîr ve kendini yeryüzünün
biricik hükümdarı saydığı gün yenilmişti… Ve daha kimler…
Buna karşılık Tarık, Herkül sütunlarını geçip bir avuç fedaisiyle, 90.000
kişilik İspanya ordusuna galebe çaldığı zaman değil, Toleytola’da kralın servet
ve hazineleri karşısında:
‘Tarık dikkat et! Dün bir köleydin, bugün muzaffer bir kumandan, yarın toprak
altında olacaksın!’ dediği ve coştuğu an, ruhuyla kanatlanmıştı ve muzafferdi.
Cihânı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye
veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde değil, Ridâniye
zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı ünvanıyla, İstanbul
kapılarına kadar gelip de teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için, halkın
uykuda olduğu bir saati kollayıp, pâyitahta sessizce girdiği zaman gerçek fâtih;
hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kirlenmiş Estağfirullah!, ıtırlanmış
cübbenin, tabutuna sarılmasını vasiyet ettiği zaman da muzafferdi. Romalı
kumandan Katon, Kartacalıları yendiği zaman değil; ordusu zafer nâralarıyla
başkente girerken, kumandanlık at ve formalarını krala teslim edip: ‘Ben
milletime hizmet için savaşmıştım, şimdi vazifem bitti, köyüme dönüyorum.’
dediği zaman muzafferdi ve milletinin gönlüne taht kurmuştu…
Bir ağacın boy atıp gelişmesi için kökleri ne ise bir insanın da maddî-mânevî
füyûzat hislerinden fedakârlığı aynı şeydir. Ağaç, köklerinin sağlamlığı
nispetinde serpilip geliştiği gibi, insan da menfaat düşüncesinden, bencillikten
sıyrılıp, başkaları için yaşadığı sürece, gelişir, yükselir ve başı bulutlara
erer. ‘Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum;
ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli çilehânelerde
geçti. Çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı… Gözümde ne cennet sevdası, ne de
cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri
içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur…’ İşte
ruhun zaferlerini terennüm eden kutsi gülbank!..
Geleceğin tâcidârları, ruhun zaferleriyle saadete ermiş talihliler olacaktır.
Sızıntı, Temmuz 1983, Cilt 5, Sayı 54
Tufeylî
Tufeylî, başkalarının sırtından geçinen, onlara dayanarak hayatını sürdüren bir
parazit, gözü hep elin âlemin kapısında bir asalaktır. O, her gürültüyü bir
düğün, her kaynaşmayı bir ziyafet zannedecek kadar hazım sisteminin altında
kalmış bir irâdesizdir. Bu itibarla,kendisine gösterilen her tebessümü bir davet
mukaddimesi, her kaşıntıyı bir sadaka verme hamlesi sayarak, daima ümitlenir ve
hep yutkunur durur.
Tufeylînin böylesi, mide ve bağırsaklarının esiri bir sefil ve zavallı bir
parazittir ki hep kendi irâdesine kement atar, hep kendi ruhunu sefilleştirir.
Onun, başkaları nazarındaki sevimsizliği kat’i görülse bile, bütün bütün zararlı
olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Vâkıa, zararlı dahi olsa, çevrenin ona
karşı sürekli nefret ve teyakkuzu, tufeylînin başkaları tarafından taklit
edilmesine mâni olacağı gibi, kısmen dahi olsa, onun tufeylîliğini de
engelleyecektir.
Ya fikren tufeylî çocuk düşünceliler, acaba onlar için de aynı şeyleri
düşünebilir miyiz? Kendini bulamamış, benlik sırlarına erememiş, işi hep taklit
bu türlü sefîl tufeylîler için… Evet, bu mel’anetlerin elinde, yığınlar dâima
perişan, düşünceler de karmakarışık olmuştur. Dün bir toteme dil beste, bugün
bir başkasına; yarın hangi puta destan tutacakları belli olmayan bu ham ruhların
arkasında, kitleler tamamen şaşkın, millet de derbeder olup gitmiştir.
Bunların, ne canlı bir düşünceleri, ne istikbâl va’deden bir plânları, ne de
istikrarlı bir halleri vardır. Hele, değişen şartlar karşısında, öze sadakatı
koruyarak, hâdiselerin eksantriğinden istifade ile aksiyoncu olmak, bunlardan
fersah fersah uzaktır.
Zaten mevsimlik düşünceleriyle, neyi ve kimi tutacaklarını önceden kestirmek de,
âdeta imkân hâricidir. Bugün yahşi çektiklerine, bir müddet sonra lânet
okumaları gayet tabiî ve olağan şeylerdendir. Dün yerin dibine batırdıklarını,
bugün bir uluhakan gibi şişirip göklere çıkarmaları da nâdir olan vakalardan
değildir. Bu itibarla, onların, ne tutup birisini, semâvî hüviyetler bahşederek
melekleştirmelerine, ne de bin lânet deyip gayyâlara savurmalarına kat’iyyen
itimat edilmemelidir.
Evet, ne onların omuzlarında yükselenler emin olup övünmeli, ne de tard
ettikleri, ümitsizliğe düşüp mahzun olmalıdır. Zira, hiçbir irâde eseri
göstermeyen bu akılsız nâmerdler, her gün ayrı bir mes’elenin havarîsi kesilip,
ayrı bir nağme tuttura geldiklerinden, bugün yerdiklerini yarın övmeyeceklerine,
övdüklerini de yermeyeceklerine dâir, herhangi bir şey söylemek âdeta
imkânsızdır.
Bir bakarsın onlar, bir hizib veya grubun en hararetli dellâlı kesilmişlerdir.
Ve o hususta müsâmahasız, merhametsiz ve insafsızdırlar. İstediklerini
cennetlere kor dilşâd, istediklerini gayyâlara atar, nâşâd ederler. Bir de
bakarsın, o güne kadar kavgasını verdikleri yüce ideâllerin, en amansız hasmı
kesilmişlerdir. Yıllarca uğrunda cansiperâne mücadele verdikleri şeyleri, bir
hamlede yerle bir eder ve değişik şeylere destan tutmaya başlarlar. Bir
bakarsın, devâir-i devlette yer kapma, kelepire koşma, onlar için mukaddeslerden
mukaddes bir cihad; bir de bakarsın bu vatan ve bu millete hizmet etmek, onların
nazarında küfür ve ilhad… Bazen, sarıya elpençe divan durup, turuncuyu
alkışlamak en yüksek bir gaye; bazen ıspanak rengini selamlayıp, mora gamze
çakmak biricik mefkûre…
Âh akılsız mukallid, yaramaz aptal! Sen daha ne zamana kadar tufeylîlik yapıp
başkalarının “ak” dediğine ak, “kara” dediğine kara diyeceksin? Yıllar var ki
sen, hep başkalarının tezgahlayıp sahneye sürdüğü oyunlarla meşgul olup, onların
türkülerinde kendi dünyana ait nağmeleri araştırıyor, özüne ve safvet-i asliyene
yüzde yüz yabancı bir sürü ecinnî düşüncesiyle uğraşıp ömür tüketiyorsun. Seni
tutup ulvîleştirecek, fazîletlerin kol gezdiği iklimlere yükseleceğine, gidip
şerlere gömüldün. Aradıklarını, hiçbir zaman bulamayacağın çorak yerlerde
araştırdın. Çölde gül, mezbelelikte ıtriyattan bir şey araştırır gibi!.. Kaç
defa, en aydın, en sünnî atmosferini bırakarak, yolların en çapraşığı ile en
karanlık dehlizlere yuvarlandın. Kaç defa, Ömer’lerden kopup, Nazzam’ların
arkasına düştün, Yavuz’ları terk edip Şah İsmail’lerle hemdem oldun! Söyle,
Allah aşkına! Sen benden misin, yoksa şu kızılca başlardan mı..?
Senin siyaset ve idare anlayışın, hep başkalarını taklit ve taklitleri
alkışlamadan ibaret kaldı. Kendi düşünce çizginde, hasımlarını idare edeceğine,
onların, bin bir fezaat olan icrâtlarına hayranlık duyup, saf yığınları
dalâletten dalâlete sürükledin!.. Böyle yaptın; çünkü aklını kullanmıyor, kendi
düşüncelerine itimat edemiyor ve kendi şahsiyetinden kuşku içindeydin. Böyle
yaptın; çünkü süflörün sana böyle fısıldıyordu!..
Şimdi, eğer sende bir düşünce ve irâde bulunduğuna inansaydım; “Bari arkandaki
yığınlara acı!” diyecektim. Heyhat! Seni, bu kadar oynak, bu kadar “yüzer-gezer”
bulduktan sonra, bunu demeye dahi cesaret edemiyorum.
Âh, o binbir sefalet içinde perişan olup giden zavallı yığınlar! Olan hep onlara
oldu. Hodgâm ve bencil bir kısım rehberlerin, hem de kör ve sağır olan bu
rehberlerin, her gün ayrı bir vâdîde onlara seyir ve tenezzüh va’detmeleri; her
gün ayrı bir yalancı ışıkla onları aldatmaları, bütün bütün o zavallıların
zillet ve perişaniyetlerine sebebiyet verdi. Evet, bu tuhaf rehberler onları,
bir gün batı pınarlarının başında, bir başka gün Amerika yakasında, diğer bir
gün İran-Turan çayırlarında sürükleyip durdular. Yığınlar olup bitenlerden bir
şey anlamıyor; tufeylî, kapı kapı düşünce dilenciliğinden usanmıyor, durmadan
mihrabdan mihraba koşuyor, durmadan kıble değiştiriyor. Hem de yalancı
mabudlarından, hiç mi hiç iltifat görmemesine rağmen!..
Kim bilir, belki de mes’elelerimiz etrafında kenetlenip, kendi dünyamızı
kuracağımız, kendi siyasetimizi belirleyeceğimiz âna kadar da bu böyle sürüp
gidecektir!
Sızıntı, Kasım 1982, Cilt 4, Sayı 46
Utanma Ufku
Geçmişin şanlı ve ibret dolu sayfaları ve hâlin düşündürücü tabloları
karşısında, kim bilir şimdiye kadar, içlerinde burkuntu, ruhlarında hüzün
niceleri ağlayıp inledi. Niceleri; şanlı fakat gurûru rencide olmuş bir
milletin; muhteşem, fakat hırpalanmış bir devletin; her tarafı “bağ-ı irem”ken,
vîrânelere dönmüş bir ülkenin, yürekler acısı umumî manzarasıyla âh u efgân
ederek iki büklüm olup gitti.
Kaç defa insanımız, Eyyûb (as) gibi hayat çeşmesinin çağıltılarını duyup
sevindi, kaç defa Yakup’un (as) hasreti içinde, Mısır’dan gelen gömleğin
kokusundan dem vurup avundu ve kaç defa, şafak sonrası, yıllar süren bir upuzun
gecede, elinde ümitten meş’ale, gözleri dolu dolu “seniyye-i vedâ” türküleriyle
güneşin yakında doğacağını mırıldanıp durdu… Aslında, bugüne kadar bir
buhurdanlık gibi tütüp duran, gözlere aydınlık bu müjdeler olmasaydı, belki de
biz ve ülkemiz bir bilinmez karadeliğe kapılarak zâyî olup gidecektik.! Evet,
bin hasret ve iştiyak, bin ümit ve azimle, geleceğe açılanların ak ikliminde,
birbirini kovalayan ışık tufanları sâyesindedir ki toplum, şu karmakarışık
labirentlerde özünü koruyabildi ve millet, kendi orijiniyle bugünlere geldi
ulaştı.
Nesiller; yüzleri ak, alınları açık, buradan göçüp giden bu aydın sîmâları,
ebetlere kadar hep hayırla yâd edecek ve ruhlarında yaşatacaklardır.
Selâm; sînelerimizde “yâd-ı cemîl” olarak kalıp giden dostlara! Selâm; mukaddes
mefkûresi uğrunda dünyayı ve hayatı hakîr gören ruhlara! Selâm; yarınlar, öbür
günler için toprağa tohumlar saçıp, sonra da arkasına bakmadan çekip gidenlere!
Selâm; milletinin inanç ve düşünce istikâmeti yolunda, cehennemin alevleri
içinde yanmaya râzı olmuş zirve insanlara! Selâm; hayatını kan-ter içinde
yaşayıp arkadan gelenlere azim ve mücâdele yolunu açanlara..!
Onlar, bütün bütün yaşama zevkinden sıyrılarak başkaları için var oldu ve
başkaları için yaşadılar. Onlar, bugün ve yarın kendilerini utandıracak
şeylerden uzak kalmasını bildi, sonra da izzetleriyle buradan göçüp gittiler.
Millet binbir ızdırap içinde kıvranırken, onun dertlerine âşinâ olmayan çehreler
utansın! Yıkılan düşünce dünyası, eriyen toplum ve yitirilen nesiller karşısında
irkilmeyen ruhlar utansın! Taş taş devrilip yerle bir olan bir muhteşem
medeniyet enkâzı arasında, gözü yaşarmadan, gönlü hoplamadan dolaşıp duran
gamsızlar utansın! Kurumuş sularımızı, bozulmuş bağlarımızı, yıkılmış
köprülerimizi, harap olmuş yollarımızı görmeden geçip giden körler utansın!
Utansın, ovayı çölleştirip obayı kirletenler; etrafa habâset saçarak karayı,
denizi yaşanmaz hâle getirenler! Utansın, enkaza destan kesenler; yosun tutmuş
mihraplar, örümcekli tavanlar karşısında ürpermeyenler! Utansın, elde ettikleri
fırsatları değerlendiremeyip fertleri âtıl, müesseseleri de verimsiz bırakanlar!
Utansın, ölülerin sırtında hakkı-ı temettür arayanlar ve kefen soymayı sanat
edinenler..!
Utanıyorum; yıkılıp giden hayâ hissinden ve ortalığı saran yüzsüzlükten!
Utanıyorum, milletime karşı vefâsızlıktan ve onun çeşitli erozyonlarla aşınıp
gitmesi karşısında hissizlikten, umursamazlıktan! Utanıyorum, hakkı tutup
kaldıramamadan ve onu bâtılın savletinden kurtaramamadan! Utanıyorum, mâzînin
gürültülerini ruhumda duyamayışımdan; hiç olmazsa, izzetle ölüp gitmeyi,
zilletle hayata tercih edemeyişimden! Utanıyorum, irtikap ettiğim
haksızlıklardan, ufkumu saran hiyânetlerden ve ruhumu karartan aldatmacalardan!
Utanıyorum, mürâî çehrelerden, sahte davranışlardan, samîmiyet bilmeyen
ruhlardan..!
Gönlümdeki kasvetten, duygularımdaki sefâletten, vicdanımı çepeçevre saran
zilletten utanıyorum! Milletim uğrunda şahsî zevklerimi terk edemeyişimden, onun
dertleriyle seccâdemi ıslatamayışımdan ve onun ızdıraplarıyla nefsimi, yurdumu,
yuvamı unutamayışımdan utanıyorum!
Keşke, toplumun manâ ve ruh sefâleti karşısında, ürpermeyen gönüllerimizden,
yaşarmayan gözlerimizden utanabilseydik! Keşke, yıllar yılı insanımızın câhil ve
görgüsüz bırakılışından, gençliğin insafsızca ihmâl edilişinden utanabilseydik!
Keşke, bugünün işini yarına, yarınınkini de öbür güne bırakmış olmamızdan ve
hâlledilmedik dağlar kadar problemlerden utanabilseydik! Tarihten ve gelecek
nesillerden utanmasak bile, keşke Allah’tan utanabilseydik!
Sızıntı, Mayıs 1984, Cilt 6, Sayı 64
Varolma
Fert, muvaffakiyet ve mutluluğunu, içinde yaşadığı toplumun huzur ve güven
vericiliğine; toplum da sıhhat ve emniyetini, kendini meydana getiren fertlerin
diğergâmlık ve samimiyetine borçludur. Bin bir illetle meflûç ve bencil
fertlerden sıhhatli bir toplum meydana gelemeyeceği gibi, arızasız bir toplumun
kanatları altına sığınmamış fertlerin de saadeti söz konusu değildir. Fertler,
bir kanaviçe gibi toplumu nesceder[1]; toplum da, kendini oluşturan parçaları
görür, gözetir ve hususî istidatlarına göre onların yükselip semavîleşmelerine
yardımcı olur.
Ancak böyle bir mukavele sayesindedir ki; toplum, dengeli ve ümit verici
olabilir; fert de haysiyet ve namusuyla yaşayabilir. Böyle bir toplum içinde,
talebe öğrenme fırsatını, âlim de ruhunun ilhamlarını boşaltma imkânını elde
eder. Ve yine, böyle bir toplum içinde, kütüphaneler taliplerle dolar taşar ve
ilim halk kitlelerine mâl olur; düşünce ibadetlere akseder, ibadetler
düşünceleşir. Belde, fazilet beldesi olur, o beldede yaşayanlar da mutlu
insanlar…
Dört yanı düşmanlarla çevrili ve yer yer çürümeye yüz tutmuş bir cemiyet içinde
fert, namus ve izzetiyle yaşayamaz; kimse ilim öğrenip öğretemez; hiçbir şahıs,
Yaradan’ına karşı mükellefiyetlerini yerine getiremez… Hâsılı, böyle bir toplum
içinde kimse gemisini kurtaramaz! Hele, hasımları içlerine girmiş ve onların
salladıkları beşiklerde büyüyor, onların dilleriyle konuşuyor, onlara mendil
sallıyor; hatta, onların kalblerinde barınıyorlarsa…
Eskiden düşmanlıklar, umumiyet itibarıyla hariçten geliyordu. Dâhilden olanları
ise, cehalet ve bağnazlık gibi mahdut bir iki şeyden ibaretti ve izalesi de
kolaydı. Şimdi ise, bir kısım müsamahaları da milletin aleyhinde
değerlendirerek, fevkalâde düzenli ve mekanize edilmiş birliklerin, hem de
toplumun can evini hedef alan taarruzları bahis mevzuudur. Bu amansız ve sinsi
saldırılara karşı toplum duyarlılığını, fert de gerilimini kaybetmişse, işte o
zaman, Alparslan hançerlenmiş, Fatih de zehirlenmiş olur. O zaman, “Nâkus inler
beyninde Osman’ın”; o zaman, “Ezan susar, silinir fezadan yâd-ı Mevlâ’nın..!”
Evet, endişeler ötesi endişemiz, düşman ve düşmanlıkların böyle bir baştan bir
başa toplumun damarlarına yayılması ve “kan kanseri” gibi içten içe onu eritip
çürütmesidir. Kanıyla, damarıyla, hasımları tarafından böyle kıskıvrak
yakalanmış yığınlar, düşmanlarını sezemez; kanını emen ve sinirlerini koparan en
amansız hasımlarını, dost zannederler. Milletin basireti bu kadar bağlı,
düşmanlar da bu kadar sinsi ve amansız olunca, “tahta at” surlardan içeriye
sızmış ve kale tehlikede demektir.
Bir zamanlar, milletimizin diriliş hamlelerini ezmek için durmadan boğuşup kan
döken işgalci düşünce, bizi içimizden vurmanın sırrını öğrendiği gün, artık gözü
ne Viyana bozgununu ne de Puvatya hezimetini görmez oldu. “Kale içten
fethedilir.” diyor, ona göre mevzileniyor ve ona göre yeni tabyeler
hazırlıyordu. Keşke münevverimiz, bütün bu olup bitenleri önceden sezebilseydi!
Ama ne gezer… Aslında, o devir, “entelijansiya”mızın uyuklayıp durduğu uğursuz
bir devirdi ki, bir iki ninni ile bütün bütün kendinden geçti ve hemen hepsi
rüyaların tozpembe iklimlerine açıldı.
Tam mânâsıyla bir felâket olan bu devrede, hedef değiştiren işgalci dünya,
memleketin her köşesinde “damping”e gidiyor; en bayağı fikirler “popülarize”
edilerek elmaslar gibi müşterilere takdim ediliyor; palyaçolar kaytanlı
urbalarıyla aktörler gibi çalım satıyor ve miyop bakışlı bir kısım sefil
yaratıklar havarî diye alkışlanıyordu. Buna mukabil millî ruh, erozyondan
erozyona uğratılıyor; şimal buzullarından gelen korkunç “aysberg”ler altında
ezilip gidiyordu.
Nihayet cihan harbiyle, asırlardan beri devam edegelen, kin ve nefretler -kısmen
dahi olsa- açığa çıkınca, Anadolu insanı kendini toparladı ve bütün heyecanıyla
yurdun dört bir bucağında cepheye koştu. Bu kavgada zahiren silah, hakikatte ise
millî ruh muzaffer olmuştu ve artık geriye, hâkimiyet davasını bayrak yaparak
onu yükseltme, ona sahip çıkma kalıyordu ki; bu da, her yörede cepheye koşan ve
orada asırlık hasımlarıyla hesaplaşan millet ruhunun alkışlanması ve cephe
gerisinde ortalığı velveleye veren karakuraların saf dışı edilmesiyle kabildi.
Bu yapılabilseydi, dünyamız, insan ve hürriyet sevgisiyle yoğrulmuş ve yepyeni
bir ruha kavuşmuş olacaktı. Bu yapılmadığı takdirde ise, cepheden dönenler,
zafer sarhoşluğuyla kendinden geçenler, kelepire koşanlar, yağmada büyük
hisselere konmak için tuhaf tuhaf hizipler teşkil edenler, hatta, halkın
serhatlerdeki cansiperâne keyfiyetlere bakışını istismar ederek sıçrayıp
milletin omuzlarına binenler ve bir bakıma insanımızı bağrından vuran haçlı
düşüncesinin vârisleri rahat ve rehavete erecek; buna mukabil, “Vurulup tertemiz
alnından yatanlar”, göğsünü siper edip düşmana geçit vermeyenler, millete hizmet
yolunda, candan, cânândan geçenler unutulup gidecek ve arkadan gelen nesiller
hiçbir zaman yüksek idealleri ve ideal insanı tanıma fırsatını bulamayacaktı; ki
işte bu oldu…
Öyle bir ülkede halk tali’siz, vatan da metruk sayılır. Öyle bir ülkenin bütün
müesseselerini tahlile tâbi tutsanız, onda size ait ruhu kat’iyen bulamazsınız.
Orada ne ilim aşkı, ne hakikat sevgisi, ne samimiyet ve safvet, ne de ahlâkîlik
göremezsiniz. Aksine orada, millî bünye delik deşiktir; ilmin bir hokkabazlıktan
ve ilim yuvalarının da bir sirkten farkı yoktur. Hakikati arama metoduyla,
orada, nesillere inançsızlık ve lâ-ahlâkîlik[2] telkin edilir. “Yürekler
merhametsiz, duygular süflî”, bakışlar hakikatsiz ve yalancıdır o diyarda; hele
yığınlar, böyle bin buhran içinde kıvranırken, onu ayakta tutacak ruh ve mânâyı,
sarıp sarmalayıp bir kenara atarak, sadece göze-kulağa, dile-dudağa hitap eden
şeylerle meseleler ele alınıyorsa… Hâlbuki biz, ruhumuzu esaretten kurtarmak
için yedi cephede sapır sapır dökülmüştük. Yoksa, bütün bu cansiperâne kavgalar,
eşyaya bağlanıp yeni bir esarete girmek için miydi..?
Bugün, hemen her köşe başında, nesillerin yolunu kesen ve zaman zaman onların
duygu ve düşünceleri üzerinden silindir gibi geçen “eşya putu”, artık kitlelere
mihrap olma iddiasındadır. Uslulaştırılıp millî ruh çizgisine getirilemeyen
teknik ise bütün bütün bir vebâ… Onun hayatımızı istilâsının, bizdeki fertlerin
içtimaîleşip kendini millete adama gibi yüksek mefkûrelerin henüz gelişmediği
bir dönemde başlaması, toplumu uyuz ve fertleri, birbirinden kaçan huysuzlar
hâline getirdi; insan, insanın düşmanı oldu. Ağa-köylü, işçi-patron, memur-halk,
muallim-talebe, peder-evlâd birbirinin kurdu kesildi ve cemiyet her kesimiyle
ölüme itildi. Eğer ara sıra o, kendine uzanan bir inayet eliyle belini doğrultma
fırsatını bulamasaydı, bugün bütün bütün tarihten silinip gitmişti.
Bundan ötürüdür ki onun, dış cidarları restoreye tâbi tutulurken, kemikleşen
ruhu ve karıncalanan kalbi itibarıyla da ele alınıp gözden geçirilmesinde
zaruret vardır.
Geleceği omuzunda bayraklaştırıp onu yükseltmeyi taahhüt edenler, her hamlede
böyle bir mesuliyetin ağırlığını vicdanlarında duydukları ölçüde samimiyetlerini
göstermiş olacaklardır. Bu hasbîlerin dava ve düşünceleri hayata bağlı
olmayacak; aksine, hayat onların hakikat anlayışına uyacaktır. Ve onlar, duyulup
bilinmeden şuursuzca yaşanan hayata, aşktan mahrûmiyete, vicdanlarındaki
mesuliyetsizliğe başkaldırarak “var” olduklarını göstereceklerdir.
Rehberleriyle bu hâle gelmiş bir toplum kendini yenilemeye ( Rönesans)
hazırlamış demektir. Emareleri ufkumuzda belirmeye başlamış böyle bir yeni
varoluş hakkında çok iyimser görünüyorsak; bu, Rahmeti Sonsuz’un inayetiyle
“millet ağacı”nın sıhhatine itimadımızdandır.
[1] Nescetmek: Dokumak, örmek.
[2] Lâ-ahlâkîlik: Ahlâk dışı, terbiye harici bir anlayış.
Sızıntı, Şubat 1983, Cilt 5, Sayı 49
Vefa
Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek
nâdiratdan ve hatta mümkün değildir. Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı
şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler,
kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin,
mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner
gider.
Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Eksik
olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan
bahsetmek bir hayli zordur. Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde,
ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve
aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve
bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî
tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir
aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve
safderûnluk ifâdesidir.
Evet, vefasıza güvenen er geç iki büklüm olur. Onunla uzun yollara çıkan yolda
kalır. Onu rehber ve rehnümâ (yol gösterici) tanıyanların gözü, daima hicranla
dolar.
‘Vefa umarken ondan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan..’
Fert, vefa duygusuyla itimada şâyân olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine
kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere
erer. Devlet, kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa
düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten ne emniyet vadeden yuvadan, ne
de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede
fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya
karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı
câmitler gibi. Üst üste ve iç içe olsalar bile…
Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde
cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa
duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu
aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o
toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim
etmiş olsun.
Bir düşünceye gönül mü verdin; bir ideâle mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu
kurdun, gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda, servetin yağma olup gitsin.
Fakat vefalı ol! Zira Hakk katında da halk katında da en çok itibar gören ‘vefa’
ve vefalılardır.
‘Bana Hak’tan nida geldi;
Gel ey âşık ki mahremsin,
Bura mahrem makamıdır;
Seni ehl-i vefa gördüm.’ Nesimî
Âdem Nebi (as), yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla
teker teker açtı ve ‘gufran’ çeşmelerine ulaştı. Aynı hâdisede azgınlaşan iblis
ise göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.
Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı.
Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kesiminde tesir
icra etmemesi, onu, bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi.
Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine
yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.
Hakk’ın dostu ve nebiler babası, Nemrut’un ateşini göğüslerken ne kadar
vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren’hasbî hasbî!’ şeklindeki vefa solukları,
öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi
ateşlerin bağrı ‘berd-ü selâm’a [1] döndü.
Kudsîler ordusunun Öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi, kimseye müyesser
olmayan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu.
Evet, o bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı ve hiçbir
fânînin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin
hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âlemini, ümmetine olan vefa
duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. Hâdiselerle pençeleşecek,
karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere
yükseltecekti… Dost ve arkadaşlarına karşı vefa duygusuydu O’na cennetleri ve
hûrileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü O’nu, başı semâvî ihtişamlara
ulaştığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı
ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!..
Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi.
Bütün yolda kalmışların çirkinlikler meşheri kitapları ise vefasızlık damgasını
yedi, onunla damgalandı. Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım
öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret
damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa
çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bu gün doğru yolu
kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile
nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mesûliyetin
altına girdik. Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhât… Beklenmedik
bir dev önümüzü kesti ve bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden,
her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti.
Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı
kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; ‘petekler söndü, ballar
kalmadı.’ Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, kalbinde
zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi
çekmeye başladı. ‘Ne akıllı, ne centilmen!’ diye alkışlamadıkları ham ervâh
kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son
inkisar.
Vefaya susamış neslimizin vefa düşüncesinin korunması dileğiyle…
‘Vefa yok, ahde hürmet hiç… Emânet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!
Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş.’ M.A.
Bu devrede, etrafı yalan ve mübâlağanın esiri bir sürü kara kura bastı. her gün
birkaç defa yeminini bozan; her defasında ettiği ahd u peymandan dönen ve
ebediyyen vefa duygusundan mahrum bir sürü kara kura!.. Lânet ediyor onlara yer
ve yerdekiler, lânet okuyor onlara semâ ve semâdakiler.
Nereden çıktı bu kadar ‘cinsi bozuk, ahlâkı fenâ!’ Hangi hâin bunlara bağrını
açıp dâyelik yaptı!.. Hangi talihsiz bunları sînesinde büyüttü ve hangi uğursuz
ağızlar bunlara buyurun çekti!..
Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu her gün birkaç defa yemini bozup ahdinden
dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun’î nâmertlerden ve vefa
duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa
düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!..
Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa
uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı
insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın
vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefayı
bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır
çeşmesine ulaştırın! Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş
vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!..
Sızıntı, Eylül 1982, Cilt 4, Sayı 44
[1] Berd-ü selâm: Serin ve Emniyetli
Yolda kalanlar da var
Yaşama zevkiyle başı dönmüş ve
Ruhu delik-deşik olmuş kem talihlilerimize…
Zannediyordum ki, gün yüzüne çıkan her tomurcuk bir çiçek olacak ve bu
çiçeklerin bütünü de, yapraklarında gamze çakan jâlelerle sonsuzluğa kadar sürüp
gidecek!.. Zannediyordum ki yamaçlarımızı kanaviçe gibi saran goncalar hep diri
kalacak, ovalarımızı alan başaklar hep hayat soluklayacak; selvilerimiz ince
ince salınacak ve derelerimiz gürül gürül akacak!.. Zannediyordum ki upuzun bir
kıştan sonra sürgün eden filizler, büyük muzdariplerin diriltici solukları
altında, ölümsüzlüğe erecek ve daima tâze, dâima canlı kalacak!..
Zannediyordum ki, aylar, güneşler ufkumda birbirini takip edip duracak ve
yurdumun seması, hiç mi hiç husûf ve küsûf görmeyecek!
Zannediyordum ki, yıllarca bahar bekleyen neslim, karlara cemre düştüğü
bugünlerde, gidip yeniden ölüm uykusuna yatmayacak. Hızırla buluştuktan sonra,
âb-ı hayât içmeden geriye dönmeyecek!..
Zannediyordum ki, şimdiye kadar bin defa hipnoz edilen insanımız, bir daha aynı
oyuna gelmeyecek ve aynı hokkabazların irâdesine teslim olmayacak!..
Zannediyordum ki, bundan böyle dirilen her ferdimiz, genç ve zinde kalacak, bel
ağrıları, baş dönmeleri onun semtine sokulamayacak. Burcu burcu diriliş kokacak
onun yaşadığı iklim ve bucaklar. Unutulacak tabutlukların yolları ve gassalar.
Çatır çatır çatlayacak teneşir tahtaları. Ve buhurdanlar misk ve kafuru’ya
hasret kalacak!..
Zannediyordum ki, her an ölüm tehditleri altında, havârî gibi yola çıkan bu
hasbîler topluluğu Hz. Mesîh’e çarmıh hazırlayanlara aslâ iltihak etmeyecek.
Servetler, şöhretler, makamlar, mansıplar onlara yol ve yön değiştirtmeyecek.
Pest şeyler gönüllerine girip bakışlarını bulandıramayacak. Onlar, hep aynı
şeyleri düşünecek, aynı şeylerin türküsünü söyleyecek ve aynı hayatı en ritmik
şekilde yaşamağa gayret gösterecekler!..
Zannediyordum ki, mazlumun âhını dindirmek, zâlimin soluklarını kesmek ve ilhad
ateşini söndürmek için, Yaradan’a ahd ü peymânda bulunan bu kudsîler ordusu,
gizli-açık asla zalime yahşî çekmeyecek, şahsî rahat ve sûrî saadeti için
geçmişini küçümsemeyecek ve mazîsinden kopmayacak!…
Zannediyordum ki, ruh kökümüzle olan alâkamız, gün be gün pekişecek, yüce
düşüncelerimizden hiçbiri ebediyetlere terk edilmeyecek; davranışlarımız aslâ
değişmeyecek ve hayatımız şâhikalardan kopup gelen dupduru ırmakların akıp akıp
denizlere dökülmesi gibi, hep millî ruh ummanı içine dökülecek ve kendi kendini
yenilemeye hazırlayacak. Ayrı ayrı akan çaylar birbirine yanaşacak; cetveller
sonsuzluğa açılan yollarda bir araya gelecek ve alâim-i semâ gibi, bir sürü
renk, omuz omuza bulutların ötesine doğru kavisler çizecek!..
Ve hele, sanıyordum ki, bu ses, söz ve renk cümbüşüne başkaları da koşup gelecek
ve bizlerle bütünleşecek!
Zannediyordum ki yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik bu yüce topluluktan
fersah fersah uzak kalacak ve aslâ onların atmosferine girme imkânını
bulamayacak… Onlar, sonuna kadar süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi
mütevâzî kalacaklar.Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe
ve ihtişam onların evlerinden içeri giremeyecek ve onlara hükmedemeyecek.
Zannediyordum ki insanımız, gönül verdiği Zât’ın dostluğuyla yetinecek, O’nun
hoşnutluğuna koşacak ve başkalarına şirin görünme hevesine kapılmayacak. ‘Allah
bes bâkî heves’ deyip yoluna revan olacak…
Zannediyorlar ki, şekil ve düşünce değiştirmekle, ebedî hasımlarına karşı şirin
görünecekler! Bilmiyorlar ki, böyle yapmakla, ruhlarını ipotek ediyor ve
kalplerini de söndürüyorlar.
Zannediyorlar ki tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim
ve yataklarındaki atlaslarla, beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandıracak ve
öbür kıyıdakilere sempatik görünecekler! Bilmiyorlar ki bu hâlleri ile
düşmanları karşısında, daha çok maskara oluyorlar.
Zannediyorlar ki davranışlarındaki oynaklık, düşüncelerindeki renksizlik ve
hayatlarındaki fantazilerle başkalarının gönlüne girecek ve onları kendi düşünce
çizgilerine çekecekler! Bilmiyorlar ki, bu hareketleriyle, farkına varmadan
onlara iltihak ediyor ve onların fikir atmosferleri içinde eriyip gidiyorlar…
Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehire gebe
olduğu bir bahar daha idrâk ediyoruz. Bakalım kimler bahardan yana, kimler de
kıştan yana çıkacak? Kimler kelepir kovalayacak, kimler mercan avlamak için en
derin noktaları kollayacak? Kimler bir muhâlif rüzgârla harman gibi savrulan
mala mülke mağrur olacak ve kimler hem kendini hem de dünyaları aşarak
sonsuzluğa erecek? Kimler dünyanın değiştiriciliği karşısında balmumu gibi
eriyecek ve kimler bu devvâr-u gaddarın dönüşünü değiştirecek…
Haydi, gün ola devran ola!..
Zaman muamması
Bizim, ileri ülkelerden, ne fizikî güç ne de manevî değerlere sahip olma
bakımından herhangi bir eksiğimizin olduğu kat’iyyen söylenemez. Ne var ki
zamana sözünü geçirme, onunla içli-dışlı olma ve onun her parçasını bir pırlanta
gibi değerlendirmeden yana, onlardan geri, hem çok geri olduğumuz da bir
gerçektir.
Zaman, üzerinden geçilip gidilen bir boşluk değil; o, yakalanıp kullanılacak bir
cevher, her günkü piyasa ve pazarın en kıymetli metâı ve dünya ticarethânesinde
insanoğluna bahşedilmiş bir ana-para ve sermayedir. Dün ve bugün, zamanın
sırrını kavrayanlar, eşyâ ve hâdiselere nüfuz ede ede onda var olmanın özünü
keşfettiler. Zamanı bir boşluk telakkî edenler ise onun öğütücü dişleri arasında
eriyip gittiler.
Eğer mazideki şerefli yerimizin yeniden kazanılması, ihtişam dönemimizin bir
kere daha yaşanması ve milletlerarası işlerde, muvazene unsuru olmamız arzu
ediliyorsa; evvelâ; zamana hâkim olmanın yolları araştırılmalı, bu ilâhî
sermayenin zerresi dahi heder edilmemeli ve onu, en iyi şekilde değerlendirme
usûl ve metodu nesillere ezberlettirilmelidir.
Geçmişimizin sımsıkı elde tutulması, geleceğe ait plân ve projelerin bu düşünce
üzerinde gerçekleştirilmesi; bunları yaparken de her şeye, içinde yaşadığımız
zamanı idrak adesesiyle bakılması bu yolun biricik esasıdır. Yoksa dün mutlu ve
şanlı imişiz; bugüne faydası ne? Halihazır ve umûmî durum, rahat ve saadet
bahşediciymiş; yarınlara bundan ne kalacak? Gelecek, hayâller üzerinde sırça
saraylarsa bugünün bedbahtlarına kazandıracağı nedir? Evet, geçmiş, başlarda bir
tâk gibi görülüp onunla övünülmelidir ama gelecek için de ölesiye gayretlerle, o
seviyede hazırlanılmalıdır ki; o şanlı mazîler, kitapların güve düşmüş
sayfalarında birer süslü üsture olarak kalmasın..!
Her zerresi bir hikmet dünyası, her lâhzası bir ders alma devresi olan varlık
ona dikkatle bakan uyanık ruhlar için teşhir edilen her sayfasıyla gönüllere
ilham kaynağı bir kitap, ondan duyulacak her ses de marifet aşılayan bir
hitaptır.
Pırıl pırıl güneşi, masmavi semâyı, sonsuzluk düşüncesiyle kaynayıp duran
uçsuz-bucaksız denizleri seyretmek; yer yer zirveler ve ovalar arasında, yerin
halifesi şuuruyla çevreyi temâşâ edip durmak; teleskoplarla mekânın
derinliklerini gözetleyerek uzak yıldızlarla yüz yüze gelmek; mini mini böcekler
âlemine inerek onlarla içli-dışlı olmak; baharların, yazların, sonbaharların,
kışların peşi peşine akıp gitmesi içinde tabiat hâdiselerini sezmeye ve tanımaya
çalışmak; göz ve kulakların muhteşem dünyası üzerinde tekrar tekrar durup
düşünmek; ormanların derinliklerindeki vahşî gürültüleri, rüzgârların tatlı
esişini, ağaç hışırtıları ve yaprak sesleriyle beraber duymağa çalışmak;
otların, ağaçların dallarında taht kurmuş gündüzün yanık bağırlı gazelhânlarını,
gecenin beliğ hatiplerini dinlemek; mabediler ve başka sanat eserlerinin
sîmalarında, dâhîyâne çehreleri görmeğe çalışmak; sıcağı-soğuğu, acıyı-tatlıyı,
güzeli-çirkini peşi peşine seyredip zıtlardaki bütünleştirici ruhu görmek;
hayatın her saniye, her salise, her âşiresine.. başka başka tefekkür tabloları
takarak geleceğin dünyalarını, ruh ikliminde ve dış âlemde, ortaya koyacağımız
yeni terkip, yeni tahlil, yeni buluş ve yeni keşiflerle selâmlamak… Evet, bütün
bunlarla var olmak, varlığın akışına hız kazandırmak, sonra da bir hiç gibi
sıyrılıp devreden çıkmak… İşte zamanla bütünleşmenin aydınlık yolu..!
Zamanın kısalığından dem vuranlar, çalışıp düşünmeye vakit bulamamadan şikayet
edenler ve hep zamana sövüp ondan dert yananlar varsın gaflet ve dalâletlerinde
bocalaya dursunlar; zamanın her parçasına ruhunun ilhamlarını işleyen büyük
ruhlar, onu olduğundan daha fazla ve daha geniş bulmuş ve bu ilâhî armağanı
değerlendirerek eşyâ ve hâdiselerin her yanını didik didik etmişlerdir.
Gazâliler bu dikkat ve teyakkuzla varlığın verâsındaki gerçeği sezerek, onda
ikinci bir varlığa ermiş; Mevlânalar, zamanın coşturucu soluklarıyla
kendilerinden geçmiş ve bir velvele olarak cihanın her yanını sarmış;
Newton’lar, bir elmanın yere düşmesi gibi en küçük hâdiseleri dahi
değerlendirerek, kâinat kitabının sînesindeki “çekim kanunu”nu keşfetmiş ve
zamanın her şeye yetebileceğini ispatlayıp ortaya koymuşlardı. Zamanla
bütünleşmiş bu üstün kametler, geçmişin mirasını, en iyi şekilde değerlendirmiş,
yaşadıkları devri tekrar tekrar hallaç etmiş, görünüp bilinecek noktaya
çıktıkları andan itibaren de dünyanın dört bir yanında saygıyla selâmlanmış ve
en sert kayalar üzerinde yeşeren tohumlar gibi, en ibtidâî toplumların
vicdanlarında dahi kök salmışlardır.
Geleceğin bahtiyar nesilleri, zamanı değerlendirmesini bilecek; düşünürken
çalışmayı, çalışırken okumayı, okurken de ideâlleri uğrunda hizmet vermeyi ihmâl
etmeyecek, daima canlı, daima renkli olmasını bilecektir.
Sızıntı, Ekim 1984, Cilt 6, Sayı 69
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder