Önsöz
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin
duygu, düşünce ve his atlasında melekûtun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de o,
en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının
gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur’ân,
ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk,
desen ve âhenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı,
‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım
evrak-ı perişandan ibaretti. Kur’ân bir güneş gibi doğunca -hiç olmazsa olumsuz
ön yargıları olmayanların nazarında- o güne kadar bütün ufukları karartan küme
küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı;
çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve
kelimelerine dönüştü.. onun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi..
ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık
türküleri söylemeye başladı.
Evet, gözlerin, gönüllerin onunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile
alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekleyen bilmeceler, iç içe problemler,
birer birer çözülür hâle geldi ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on dördü
gibi ortaya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet
yörüngelerine oturdular.
Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur’ân, doğru ifadenin, mantıkî beyanın
esası da yine Kur’ân’dır. Onun ilk muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin
efendisi, o Furkân-ı Zîşân da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır..
öncekiler, onun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek
için gelmişlerdir; sonrakiler de -biraz da kendi ruhlarının desenine göre- ona
şerh, haşiye ve dipnot düşmek için.. eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler
de, onun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılâplarda onu
görmüş, onu tanımış ve ona “Söz Sultanı” diyerek saygıyla dillerini yutmuş ve
karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve
renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç
ayırmamış ve bütün gönülleri ile ona yönelmişlerdir.. evet o, bir çağlayan gibi
göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sineler de, bağırlarını ona açıp,
damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün
uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede Kevser
çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sinelerde hicran ateşlerini
söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk
tabiatlar onunla hararetlenmiş, ebed arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de onunla
serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fâni
dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da
Kur’ân’dır. Evet o, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik
soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen
şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan
dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sinelerden
yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve
Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman o, özündeki
cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî servetlere karşı
istiğna ufkuna yükseltir. Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan
gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden
örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir dantelâdır. Onun
sesinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler birer hırıltıya
dönüşür; onun bayrağının dalgalandığı burçlarda inananların ruhlarına ışık,
şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç içe şehrayinler
yaşarlar.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu onun kılavuzluğuna bağlamıştır. Onun
rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; onun vesayetine
sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar. Arkasına aldıklarını,
şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz odur.. her
zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi
imkânsız olan da yine odur. Onu kendi derinlikleriyle sinelerinde duyanlar,
duyulması gereken her şeyi duyup hissetmiş olurlar. Onu tam tadıp zevk edenler
de, birer “Arş-ı Rahmân” sayılırlar. Ve onların sesleri, her zaman meleklerin
solukları ile iç içedir.
Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebi, kendi
çağını aydınlatacak çerağı onun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki
amansız çölleri ondan birkaç damla ile Cennetlere çevirmiştir.
Hatta onun gölgesinin gezindiği en karanlık devirler bile, birer altın çağ
hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından
farksızdır. Onun eşiğine baş koymuş olanlar meleklere eş, onun aydınlık
ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sinenin ilhamları karşısında koca deryalar damla
gibi kalır ve onun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına
dönüşür. Onun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne
çaldığı ziyâ ile bütün varlık da iç içe Hakk’a burhandır. Onun soluklarının
duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış gibi birdenbire
dirilir; onu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi
gerilir; dirilir ve gerilir, zira “Bu Kitap, iman edenler için, onların Rableri
tarafından basiretleri açan bir hidayet ve burhandır…”[1] Evet o, insanî
melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler
çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar
gibi değildir; o, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikattan en küçük âdâbına
kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir
ve o, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek
güçtedir.
Kur’ân, indiği dönemdeki ilk muhatapları olan hedef kitlenin bütün muarazalarını
onların yüzlerine çalmış ve onlardan, benzer muhtevada bir kitap, bir sûre, hiç
olmazsa bir âyet getirmelerini istemişti. Bu ilk muarızlar onun beyan gücüyle
büyülenmiş yer yer ona sihir demişler; bedi’ üslûbuna çarpılıp şiir demişler ve
eşyanın perde arkasından verdiği haberler karşısında aptallaşıp, onu kehanete
bağlamak istemişlerdi ama, kat’iyen onun benzerini getirememişlerdi.
Nazım, nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuşma üstadı o günkü
muarızlar, dillerini yutup ve kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde
sessizlik ve hacalet murâkabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı
münkirleri de, eskilerden tevârüs ettikleri muaraza ruhunun yanında, onca
demagoji, diyalektik ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke içinde
yutkunup durmaktan başka hiçbir şey yapamamışlardır. Zaman değişip durmuş,
asırlar başkalaşmış, telakkiler farklılaşmış, muaraza ve mücadele hissi daha bir
hararetlenmiş ama, Kur’ân, bunca muaraza yolları ve muarızlar karşısında hâlâ
dağlar gibi metin, deryalar gibi zengin ve gökler gibi de derin o vakur ve
müessir hâliyle gönüllere ürpertiler salmakta ve başları döndürmektedir. O,
ruhlarımıza taht kurduğu günden bu yana geçen bin dört yüz küsur sene içinde,
değişik dönemler itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan saltanatları
kurulmuş; farklı sistemler, farklı ekoller, farklı fikir cereyanları sözlerin en
sihirlileri, beyanların en büyüleyicileriyle kendilerini ifade etmek ve Kur’ân’ı
yıkmak için bütün cephanelerini kullanmış, her tabyaya başvurmuş ve sürekli bu
kitapla savaşmışlardır ama, onun kâinat, eşya ve insanla alâkalı ortaya koyduğu
esaslardaki tenasübü, izahlardaki derinlik ve inandırıcılığı, vâkî istifhamları
cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik düşmüşlerdir.
Evet Kur’ân, kâinata, eşya ve insan hakikatine fevkalâde çarpıcı bir üslûpla
farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla o, topyekün varlığı ve varlık
içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden
her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasebetlerini, bütünün kendi
cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca
‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara
dahi değişik cevaplar verir. O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en
ince teferruatına kadar tahlil ederken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat’iyen
mahal bırakmaz; evet Kur’ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne
mantıklarda, ne kalblerde ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; o,
insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir
kabul ettirir ki, onun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfât dairesini
aşmış da Hazret-i Zât’a açılmış Hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten
kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, “Rabbin kelimelerini
yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi,
denizler bitip gidecekti ama, O’nun (teşriî ve tekvinî emirleriyle alâkalı)
kelimeleri bitmeyecekti.”[2] diye mırıldanır. Kur’ân, işte bu tükenmez kelime
hazinelerinin altın anahtarı, iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da
şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat,
eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına
ihtimal vermiyorum.
Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ân’a methiye düzdüğüm vehmine
kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki, onu methedeyim.
Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassâf;
Dün ve bugün melekûtta rûhânîler sâf sâf.
Bir tâzim ederler ki onu, sanırsın tavâf.
Ondaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından
göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiçbir zaman
yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar onun cihan çapındaki o
müthiş tesirine bakabilmişlerse…
Evet Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem
akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki,
onun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti,
onun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu
insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına
vukufları ve mârifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir.
Doğrusu Kur’ân, o çağda, sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu
nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında o, bugün
bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve ona ruhunu
açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır. Öyle ki, kalb, şuur,
his ve idrakleriyle onun atmosferine girenlerin birdenbire duyguları,
düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir farklı âlemde
hissetmektedir… Evet, insan ona bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da
tesirinden kurtulamaz. Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle
yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine
bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile onun
gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevk eder.
Kur’ân; “Eğer dağlar yürütülecek olsaydı bu Kur’ân’la yürütülürdü, yeryüzü
paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’ân’la
olurdu.”[3] der; der zira o, kalblerde, şuurlarda, hislerde, akıllarda öyle bir
tesir icra etmiştir ki, onun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi
paramparça etmekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çürümüş
cesetlere can vermekten daha geri değildir.
Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan sahabi topluluğu, Kur’ân’ın feyyaz ve
bereketli ikliminde neş’et etmiş aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir
bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin bir tesir icra
etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma ve arzı semaya
bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum
göstermek mümkün değildir. Kur’ân’a gönül veren, onun semavî disiplinleriyle
yoğrulup şekillenen; daha doğrusu, ruhta, mânâda Kur’ânlaşan bu insanlar, o
Furkan’la olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî var olmanın yollarını açmış;
arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş;
düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş;
hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturttuğu tahta
oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan
yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı
münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini
belirleyip ortaya koyarak, insan ruhundaki izafî, nisbî ve potansiyel değerlerin
inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, insan-ı kâmil
olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı,
kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un mevcudiyetini duyurmuş
ve her şeyi götürüp, gerçek Sahibine bağlamıştır.
Bir mü’min, bu ölçüde gözü-gönlü açık, duyguları ve ruhu uyanık, düşünce ve
zihni de Allah’a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden
uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular
dünyasının sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede,
varlığın her parçasında Allah’ın ilminin dalgalandığını, Kudret elinin
işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve
haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür âlemin en son noktalarında
dolaşır. Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehâfet ve
mehâbetle verir. Hep Kur’ân’ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgiler
arasında gezinir; gezinir ve hayatını sürekli maiyyet televvünlü yaşar.
Bu çerçevede resmedilen Kur’ân’ı örneklerle anlatmak, müşahhaslaştırmak ciltler
ister. Hâlbuki, bizim sunmaya çalıştığımız bu kitapçık, değişik sohbetlerde ve
münasebet geldikçe, hem de irticalî ifadenin darlığı, sığlığı içinde sadece
birkaç soluktur. Bir de bu soluklar, duyguları, düşünceleri itibarıyla en
revnaktar hakikatlere dahi renk attırıp solduran birine aitse…
Zannediyorum pek çok semavî gerçeğin arzîleştirildiğini hemen tahmin
edeceksiniz. Bu açıdan, Kur’ân’la, şu birkaç saatlik seyahate karar verenler,
mütalâa edecekleri hususları mutlaka bu mülâhaza ile mütalâa etmelidirler ki;
zihinlerindeki Kur’ân mehâbeti sarsılmasın. Aslında böyle, hiç de seviyeli
sayılmayacak bir çalışma, damla ile deryayı gösterme, zerre ile güneşe
göndermelerde bulunma gibi bir olmazı ifadeye yeltense de, bazen, mûsıkî adına
bir çoban kavalının da değer ifade ettiği düşünülünce, bu tesdi’atın da hoş
görüleceği ümit edilebilir.
رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا.
وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا الْمُقْتَدٰى وَأَصْحَابِهِ ذَوِى الْقَدْرِ
وَالتُّقٰى
[1] Câsiye sûresi, 45/20
[2] Kehf sûresi, 18/109
[3] Ra’d sûresi, 13/31
Giriş
Kur’ân, topyekün beşeri ve cinleri muhatap olarak ele alır; onlara emirler
verir, bazı yasaklar ortaya koyar; onların ve şeytanların sözlerini alır
nakleder. Bunların hepsinde o her zaman mucizevîdir. Ancak bu mucizevîlik,
Kur’ân’ın sadece bunları nakletmesi itbarıyla değil, aynı zamanda naklediş
keyfiyeti, kullandığı malzeme ve seçtiği motifler itibarıyladır. Ayrıca, verdiği
haberlerin gaybî olması yönüyle de diğer bir mucizevî durumun mevcudiyeti söz
konusudur.
Evet, her şeyden evvel, Kur’ân-ı Kerim’de kullanılan malzemenin seçilişi
harikulâdedir. Kur’ân, ele aldığı konuları, öyle bir malzeme ile ve öyle farklı
bir üslûpla ifade eder ki, daha ötesinde ifade olamaz.. ve böyle bir ifadeye ne
cin, ne insan, ne de melek güç yetiremez. Ancak bu mucizevî keyfiyeti görmek
için mutlaka Kur’ân âyetlerine ihatalı bir gözle bakmak icap eder. Bu hususu
daha bir müşahhaslaştırmak için biraz daha açabiliriz:
Bizler, bazen ruhumuzda öyle şeyler duyarız ki, bunları ifadeye kat’iyen güç
yetiremeyiz; yetiremeyiz de böyle durumlarda çok defa Âkif’in dediği gibi:
“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”
der ve çaresizlikle inleriz.
Evet, konuşurken, yazarken kendini ve iç derinliklerini dinleyebilen pek çok
kimse, hep hissettiği şeyleri ifade edememenin çaresizliğini yaşar. İşte bu, bir
yönüyle âcizlik demektir. Her şeyi çok kolaylıkla ifade edebilene kıyasla, böyle
bir âcizlik, mutlak veya nisbî, diğerinin mucizeliğini netice verir. Mutlak
plânda, bu seviyede tek bir ifadeler mecmuası varsa, o da hiç şüphesiz, Kur’ân-ı
Kerim’dir.
Şimdi, Kur’ân’ın âyetleri bu zaviyeden ele alındığında, diyebiliriz ki;
Kur’ân’ın konuşturduğu, şeytan olsun, cin olsun, melek olsun ya da Firavun,
Nemrut, Şeddat olsun, maksadı ifadede kullanılan üslûp tamamen Kur’ân’a aittir.
Bu üslûp öylesine harikulâdedir ki, bütün işârî, remzî mânâlara açık olduğu
gibi, çok geniş yorumlara, tefsirlere de müsaittir.. ve onun dışında hiçbir
beyan, hiçbir kimse böyle bir maksadı, o türlü malzeme ve motiflerle ifade
edememiştir ve edemez de.
İsterseniz şimdi konuyu, daha farklı bir zaviyeden ele alalım: Her kelâmın,
kalb, sır, hafî, ahfâ gibi rabbanî latîfelere bakan yönleri vardır ve genel
ifade içinde bu latîfelerin de hedeflenmesi söz konusudur. Eğer kelâm, bu
mertebeler arasında mânâ yönüyle herhangi bir tenakuza, farklılığa, sebebiyet
veriyorsa, o, bu kelâmın eksikliğine delâlet eder. Hemen hemen bütün beşerî
beyanlarda böyle bir eksiklik -nisbet farkı mahfuz- vardır. Kur’ân ise böyle bir
nakîseden muallâ ve müberrâdır. Burada şöyle bir husus da söz konusudur; kalbe
gelen mânâlar tahayyül, tasavvur, taakkul gibi süzgeçlerden geçip de ayniyetini
koruyarak telaffuz seviyesine ulaşabilmişse, konuyla alâkalı mükemmel bir beyan
yakalanmış sayılır. Bazen de bir kelâm, bu kademeleri ayniyeti içinde aşamaz;
nefsî kelâm seviyesinde kalır ve telaffuz edilme şansını elde edemez. İçin içini
Bilen’in onları alıp seslendirmesi ayrı bir konu; bu seviyedeki beyan türü
idrakimizi aşkındır ve konumuz dışında kalır. Bu itibarla biz burada, sırf
telaffuz edilebilen kelâm üzerinde durmak istiyoruz:
Eğer kelâm, tahayyüldeki şekliyle ifade edilebilmişse, yani niyet ve ifade azmi,
ifadeyle uyum içinde ise, böyle bir kelâm tamdır. Aksine, tasavvur, tam
tahayyülü kucaklayamamışsa bu, bir evvelkine göre kusurlu bir ifadedir ve eksik
bir beyandır. Taakkul, kendine yüklenenleri ifadeye taşıyamamışsa, tasarıdaki
bir kısım derinlikler de orada elenmiş demektir. İşte bütün bu süzgeçlerden
süzüle süzüle tahayyül mertebesine göre pek çok şey kaybeden kelâm eksik,
tahayyüldeki derinlikleriyle ifade edilebilen mânâ, mefhum ve niyet ise tamdır
ve bu mükemmeliyetin biricik şaheseri de sadece ve sadece Kur’ân-ı Kerim’dir.
Ondaki bu mükemmeliyet, sözü, kimden naklederse etsin, bir mânâda onun, tahayyül
ve tasavvur ötesi derinlikleri korumasında aranmalıdır. Bu yönüyle de, bir
başkasının böyle bir kelâm ve beyana muvaffak olması imkânsızdır.
Evet, beşer veya başka varlıkların -ki bunların başında cinler ve melekler
gelir- kelâmlarında niyet ve tahayyül mertebesinde mânâ ve mazmunun yakalanıp
ifade edilmesi mümkün değildir. Yani, bizlerin söylenilen ölçüler içinde bir
beyan ve bir kelâma muvaffak olabilmemiz kat’iyen söz konusu değildir. Öyleyse
bu mükemmeliyeti gösteren Kur’ân mucizedir ve onun beyanı, başkalarının bir şeyi
ifadede ilk harekete geçirdikleri tahayyül ve niyetlerinin ifadesi olması
itibarıyla da bir taraftan vâkıa mutabık, diğer taraftan da mucizevî ve
ilâhîdir.
Takdim
“Nezdimizde, Müslüman kişiye ihsan edilen Kur’ân anlayışından başka şey yok.”
Hz. Ali (radıyallâhu anh)[1]
Hamd Allah’a, salât ü selâm kendisine Kur’ân gönderilen Hz. Peygamber’e, âl ve
ashabına olsun. Mücerret ilim ve nazariye ile aksiyonu birleştirmek pek
enderdir. Hatta bazılarına göre imkânsızdır. Bu değerlendirmenin elbette
doğruluk payı büyüktür. Ama istisnaların olduğunu da unutmamak gerekir. İşte
daha çok, bir aksiyon adamı olarak bilinen Fethullah Gülen Hocaefendi elliden
fazla olan kitaplarına bir yenisini daha ilave ediyor.
“Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar” adını verdiği bu kitap, tefsire dair. Sûre ve
âyet sırası gözetilerek, Kur’ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinin ilham ettiği
nükteleri, incelikleri ortaya koyuyor. Daha ilk nazarda, muhterem müellifin
klasik tefsir kitaplarına vukufu, onlara istinat ettiği belli oluyor. Fakat
kendisini gösteren hemen bir başka özelliği de tefsir ilminin ölçülerine aykırı
olmaksızın yeni açılımlar, sızıntılar ve pırıltılar ihtiva etmesidir. Zaten
“İdrake Yansıyanlar” vasfı ile müellif, âdeta bu hususiyetleri kasdetmiş
olmalıdır.
Çağımızda uzmanlaşma artarken, diğer taraftan uzmanlar ihtisas alanlarının
neticelerini geniş kitlelere yayma ihtiyacını da hissetmekte ve buna gayret
etmektedirler. Batıda “vulgarisation” dedikleri bu tarz, ihtisasın neticelerini,
avamlaşmaksızın geniş kitlelere yayma çalışması olarak çağımızın özelliklerinden
olmuştur. Hele dinî ilimler gibi en geniş kitle ile doğrudan alâkalı olan alanda
bu ihtiyaç daha da şiddetli bir şekilde kendisini hissettirmektedir. Şimdi bir
âlim kalkıp Zemahşerî, Razî, Beyzavî, Nesefî, Ebussuud tarzında tefsir yazacak
olsa pek okuyucu bulamayacağını bilir. Onun içindir ki mevcut muhataplara hitap
edecek tarzda, teknik terimleri asgari nispette kullanarak konuları anlatmaya
yönelir.
İşte elinizdeki kitapta da bu tarz göze çarpmaktadır. Muhterem Hocaefendinin,
orta seviyede bir aydına hitap edecek bir tarzda kaleme aldığı anlaşılmaktadır.
Fakat bazen, ister istemez teknik terimlerle anlatma ihtiyacı kaçınılmaz
olmaktadır. Bunları anlayamayan okuyucu da kendisini biraz daha geliştirmeye
yönelerek istifadesini artırma fırsatı bulacaktır. Meselâ Bakara sûresinin 2.
âyetindeki bazı incelikleri anlatan kısımda (s. 39-40) Nahiv ve Belâgat
ilimlerinin terimleriyle anlatılan mânâları bilmese de Bakara sûresi 2. ve 5.
âyetlerindeki “Hidayet Rehberi” kavramının, bir önceki Fatiha sûresinde yer alan
hidayet isteğine cevap mahiyetinde olduğunu anlayacağı gibi, zihninden geçen şu
sorunun cevabını da öğrenecektir: “Kur’ân bütün insanlara gönderilmiş olduğu
hâlde bu âyet neden muttakilere mahsus olduğunu söylüyor?” Zira onlar reyb u
şüpheden ayrı oldukları gibi hem şeriat-ı garranın emirlerini yerine getirme
konusunda hazır ve hakkı kabule teşne, dahası ön yargılı olmadıklarından, böyle
bir hidayetten istifade de ancak onlara müyesser olmuştur (s. 39). Yani netice
itibarıyla bu hidayet rehberinden istifade edenler onlar olduklarından, Kur’ân
sanki yalnız onlara gelmiş olmaktadır. Hemen burada kâfir ve münafıkların
hâlet-i ruhiyelerine dair güzel bir tahlili nakletmemiz iyi olacaktır: “Âyet-i
kerimede münafıkların iç dünyaları bir temsille müşahhaslaştırılarak gözler
önüne seriliyor: Münafıklar, Müslümanlarla içli-dışlı bir hayat sürdürdükleri
için, ara sıra da olsa iman nurunu göz ucuyla görebiliyorlardı. Ancak kalb ve
kafalarındaki o nifak, iman nurundan tam anlamıyla istifade etmelerine mâni
oluyordu. Evet, bunlar ya Hz. Resûl-i Zîşân’ın tutuşturduğu meşaleyi hafife
alıcı nazarların matlaştırması veya fıtrî istidatlarını ifsatlarının köreltmiş
olması sebebiyle bakar-kör hâline gelmişlerdi ki, zâhiren bakıyorlardı ama
meşalenin göz kamaştırıcılığı ile karşılaşıyor, ona im’ân-ı nazar edeceklerine,
ruhlarında harekete geçen dinamizmi, şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor
ve tesirsiz hâle getiriyorlardı. Hatta ışıktan istifade edip yol alacaklarına,
ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini plânlayıp duruyorlardı ki
âyetteki اِسْتَوْقَدَ kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.
Kâfirlere gelince, onlar iman ve onun nurefşan ışıkları ile hiç tanışmamış, onu
hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsî atmosferine hiç girmemişlerdi. Bu sebeple
kâfirler şu veya bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında duyup
hissedince -küfre şartlanmışlar hariç- daha ondan vazgeçmiyor ve hayatlarının
geri kalan kısmını, samimî bir mü’min olarak geçirmeye çalışıyorlardı. Şüphesiz
bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür-iman farklılığının tesiri büyüktür. Daha önce
başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir dünyaya uyanıyor ve İslâm’ı
bütün cazibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı. Zaten her zaman, İslâm’ı ilk
defa duyup yaşayanlarla, Müslüman ülkelerde doğan, büyüyen ve yaşayan -çok azı
hariç- kimselerin İslâmî hayatları mukayese edildiğinde, yukarıda bahsini
ettiğimiz husus daha açık olarak görülecektir.” (s. 43-44).
Müellif dil ve belâgat yönünden nüktelere dikkat çekmekle beraber, daha ziyade
bunlardan gaye olan mânâlara yönelip pek güzel tespit ve yorumlar getirmektedir.
Buna misal olarak Cenâb-ı Allah’ın “Bedîu’s-semavati ve’l-arz” isminin
açıklamasını okuyalım: “Bedea Arapça’da, daha önceden örneği, misli hiç
olmaksızın var etme mânâsını taşır. Semavat ve arz da böyle enginlikleri ihata
edilemeyen, güzelliklerine doyum olmayan bir eşsizlik arz ederler. Yani misli
sebkat etmemiş, örneği görülmemiş hilkat acibelerindendirler. Bir taraftan
misal, örnek ve şablonun bulunmaması; diğer taraftan da madde-i asliyesi ve
heyet-i hâliyesi açısından daha cazibi olmayacak ölçüde baş döndürücülüğü ile
harikulâdedir. Ve milyarlarca ışıktan işaretleriyle Hz. Mübdi’i göstermektedir.
Evet, yer ve gökler o büyüleyici güzellikleri, muhtevası, perde arkası esrarıyla
Hz. Hallak tarafından “Ol!” deyivermekle oluvermiş, hem de eksiksiz, kusursuz,
mükemmeliyet üstü bir mükemmeliyetle oluvermiştir. Olanlar O’ndan ayrılıp gelen
cüzler değil, O’nun zuhuru da değil; varlıkla Hz. Mübdi arasındaki münasebet
Hâlık-mahluk münasebetidir. Ne tevellüd, ne sudûr, ne de gayri iradî bir
zuhurdur. Muhalfarz öyle olsaydı, asıl onca sudûr, zuhur ve ayrılmalar
karşısında, tıpkı güneşin bir gün biteceği gibi biter gider. Oysaki her şey
yaratılıp gelişmekte, geliştiği gibi bitip gitmekte, bitip gidenleri de aynı
cazibedar başka güzellikler takip etmektedir. Evet, her şey bir bir gelmekte,
bir bir gitmekte ve sadece O Bedîu’s-semavati ve’l-arz bâki kalmaktadır. İşte O
(celle celâluhu) her gelene vücut ve hayat nurunu bahşetmekle şuur erbabına
varlığını ifade ettiği gibi, gidenler gittikten sonra arkadan gelenlerin aynı
şeylere mazhariyetiyle de ebediyetini anlatmaktadır.” (s. 74-75).
Müslümanın, Kur’ân’dan en iyi şekilde istifade edebilmesi için onu nasıl okuması
gerektiği üzerinde düşünmesi gerekir. Bunun üzerinde düşünen az olduğu gibi,
tavsiye edileni tatbik edenler ise daha da azdır. Bir İmam Gazzalî’nin İhyâ-yı
Ulûm’da, bir Bediüzzaman’ın Mektubat’ta bu konuda oldukça derin tefekkürleri yer
almaktadır. Değerli Fethullah Gülen Hocaefendi de bu hususu vurgulama ihtiyacını
duymuş olup, Kur’ân’ı nasıl okuyup anlamak gerektiğine dair bir metot
vermektedir. Şöyle diyor: “Hz. Nuh’un (aleyhisselâm) “Rabbim, yeryüzünde
kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.”[2] diye bedduada bulunması, her ne kadar
yukarıda anlattığımız hususlara ters gelse veya öyle gözükse de, kat’iyen öyle
değildir. Zira “itibar-ı mâyekûn” kaidesince, yıllarca içinde peygamberlik
vazifesini eda ettiği o toplumu çok iyi tanıyan Hz. Nuh, ihtimal, bu konuda
ilâhî muradı sezdikten veya murad-ı ilâhî kendisine bildirildikten sonra böyle
bir duada bulunmuştu ki enbiyâ-i izâmın genel ahlâkı bakımından bunun böyle
yorumlanması daha uygun olacaktır.
Ayrıca bu ve bunun gibi kıssaların, hakikatlerine hamledilip edilmemesi
açısından da üzerinde durulması icap ediyor. Evet, bazılarının zannettiği gibi
bu kıssalar, kat’iyen sembol değildirler. Bunlar, aynıyla gerçekleşmiş
olaylardır ve Kur’ân, olduğu gibi hikâye etmektedir.
İkinci olarak; Allah (celle celâluhu) bu vak’aları bize anlatmakla, kıyamete
kadar devam edecek olan küllî bir kısım kanunların ucunu göstermektedir. Yani
böylesi hâdiseler, Hz. Âdem ile başlamış ve dünyada insanoğlu adına tek bir fert
kalıncaya kadar devam edecektir. Zaten Kur’ân’ın kullanmış olduğu malzemeye
bakarsak, bunların hiçbir zaman ve mekâna tahsis edilmediğini görürüz.
Zaten evrensel bir kitaptan beklenen de budur. Yalnız Kur’ân’a bu gözle
bakabilmek için âyetleri hususî bir çerçevede izleyebilmeye ihtiyaç vardır.
Hatta diyebiliriz ki Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmenin yegâne şartı da
işte budur. Bir diğer husus da, âyetler ister kâfir, ister münafık ya da Yahudi
veya Hıristiyan hakkında inmiş olsun, esbab-ı nüzul şunu veya bunu göstersin,
her fert kendi şahsıyla, çevresiyle, şöyle böyle içinde bulunduğu zaman ya da
mekânla bir çeşit aklî, mantıkî, hissî, vicdanî münasebetler tesis ederek her
zaman ona muhatap olabilir ve onun tazelerden taze mesajlarını gönlünde
duyabilir. Bir diğer ifade ile fert “Ben, sadece peygamber değilim. Ama onun
dışında Kur’ân bütün emir ve yasakları ile ve altı bin küsur âyeti ile her zaman
bana nazil oluyor gibi…” demelidir. Zaten işin ruhu da, esası da bu değil mi?
Rica ederim, Allah’ı zaman ve mekânla kayıtlayabilir misiniz? Öyleyse O, kelâm
sıfatının tecellîsi olan Kur’ân-ı Kerim ile, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) konuştuğu aynı anda sanki seninle, benimle de konuşmaktadır.. bizden
sonra gelecek tüm insanlıkla da. Aslında Kur’ân’ın evrenselliği ve zaman üstü
olması açısından da bu yaklaşım çok önemlidir. Aksi hâlde fert Kur’ân’da zikri
geçen bu olaylara gelmiş geçmiş kıssalar nazarıyla bakar, öyle okur ve geçerse,
ondan istifade de o nisbette olur.” (s. 353-354).
Dikkatli bir gözlemci bu pasajda belâgat ilminin, tefekkürün, esbab-ı nüzul
hakkında değerlendirmenin, Kur’ân kıssalarına bakış açısının, Kur’ân’ın
şümulünün yani kıyamete kadar gelecek nesillere ders verme özelliğinin mükemmel
tarzda mezcedildiğini görecektir. Konunun uzmanı, burada kendisini tatmin edecek
bütün unsurları bulduğu gibi, sıradan bir okuyucu da yararlanacak birçok taraf
bulmaktadır.
Muhterem müellif, Kur’ân’ı anlamada önemli bir kaynağı olan Risale-i Nur
Külliyatı’na sık sık açıkça, bazen de zımnî olarak atıfta bulunmaktadır (Meselâ:
s. 259, 266, 285 ve 330).
Klasik tefsirlerden istifadesinin yanında yeni açılımlar göstermesine, Vâkıa
sûresinde[3] yer alan mevâkiinnücûm’a ayırdığı uzun pasajı (s. 101, 117, 140,
143, 147, 212, 214, 237, 318, 323, 351, 358) örnek verebiliriz. Burada tefsir
yönünden muhtemel vecihleri güzelce açıklar: Maksadın Hz. Peygamber (sallallâhu
aleyhi ve sellem), diğer peygamberler (aleyhimüsselâm), yıldızlar, Hz. Cibril’in
emin sinesine âyetlerin tevdi edilmesi, Kur’ân nücumları yani vahiy parçaları,
Kur’ân âyetlerinden her birinin tam yerli yerinde olması, hatta mü’minlerin pak
sinelerinin Kur’ân necimlerine mekân olması gibi tefsirlere yer veren sözler
nücum misali parlaktır. Konuya başlarken ise, asıl başka bir yöne parmak
basmaktadır: “Ah kalbi kasvet bağlamış insan.! Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle senin
bu durumunu biliyor ve sana anlatacağı şeyi yeminle teyit ederek anlatıyor.
İnsan bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi
âyetleri okurken ürpermelidir. Rabbi ona, Kur’ân’ın şerefli bir kitap olduğunu
söylemek ve kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine
büyük bir yeminle başlıyor.” Bu uzun pasaj şöyle sona ermektedir: “Bütün bu ve
bizim bilemediğimiz nice mânâlar içindir ki Cenâb-ı Hak, mevâkiinnücûm’a kasem
etmiştir. Ve bu kasemin hakikaten büyük bir kasem ve yemin olduğunu da yine
Kendisi bildirmiştir. Biz bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar
inanıyor ve “Bilseniz, bu çok büyük bir yemindir.” ifadesini bütün vicdanımızla
tasdik ediyoruz.” (s. 388-398)
Değerli müellifimiz, Kur’ân-ı Kerim’in kâfirler ve münafıklar konusunda
mü’minleri uyaran âyetlerini yorumlarken de dikkate değer tahliller yapar ve
kendilerini bekleyen hilelere, tuzaklara karşı mü’minleri dikkatli olmaya
çağırır. “Kendini ilhada kaptırmış ve küfür, tabiatının bir derinliği hâline
gelmiş inkârcılar ve münafıklar da tıpkı şeytan gibidirler. Yerinde, takiyye ve
iğfal mülâhazasıyla “Allah, din ve diyanet” derler, çok defa suret-i haktan
görünürler, ama her zaman mü’minlere karşı kin ve nefretle oturur kalkar, her
zaman gayzlarını icra yollarını araştırırlar. Düşmanlıklarını tenfize güçleri
yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla
örtmeye çalışır, demokrat davranırlar. İstedikleri her şeyi yapacak güce
ulaştıklarına inanınca da “Hak kuvvettedir.”, “Demokrasi bir fantezidir.” der ve
küfür yobazlığı adına akla hayale gelmedik mesâvii irtikâp ederler. Böylelerine
güvenmek, güven duygusuna karşı saygısızlık, bunlardan endişe duymak da Allah’a
karşı itimatsızlıktır. Mü’min, muhabbetle herkese açık olma duygusuyla oturup
kalkmalı, sırtını dönemeyeceği bu gibilerin şerlerinden de her zaman Allah’a
sığınmalıdır.” (s. 404-405)
Bu konudaki tahlillerini sürdürdükten sonra konuyu şöyle bitirir: “Kendileri
yalancı, ikiyüzlü ve takiyyeci olduklarından en masum hareketlerden bile
işkillenir, en nezih duygu ve düşünceye dayanan hamle ve hareketleri bile hep
aleyhlerinde sanır ve temiz insanları, gönüllerindeki akreplerin mülâhazalarıyla
değerlendirirler. اَلْخَائِنُ خَائِفٌ fehvâsınca sineleri hep hıyanetle inip
kalkmaktadır ve nabızları da korkuyla atmaktadır. İman ehli için gerçek düşman
bunlardır ve mü’minler, kendi üslûplarını korumada kusur etmeden, bunlardan
sakınmalıdırlar.” (s. 408)
Mürtetlerden bahseden şu âyet-i kerimeye getirdiği yorum ise pek enfes tahliller
ihtiva eden önemli yerlerdendir. Âyeti sathî olarak okuyan kimse, ilk bakışta
mânâyı açık olarak anladığını düşünebilir. Fakat Hocaefendinin tahlillerini
okuduktan sonra, âyetin derinlemesine ihtiva ettiği birçok mânâyı ondan
öğrendiğini itiraf edecektir. “İman edip Resûl’ün hak olduğuna şehadet
getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir
kavme Allah nasıl hidayet nasip eder ki? Allah zalimler topluluğunu doğru yola
hidayet etmez.”[4]“İyiyi bütün güzellikleri ile görüp kötüyü bütün şenaatleriyle
müşâhede ettikleri hâlde kötüye, çirkine ve küfre taraftar olan zalimlerin ve
inkârcıların yanında yerlerini alan insanlar, haddini bilmez, inhiraf içinde
zalim insanlardır. Bunlar cibilliyetleri bozulmuş, hidayet kabiliyetlerini
köreltmiş öyle tali’sizlerdir ki, âdet-i sübhaniyesince artık Allah, bu türlü
kimselere hidayet nasip etmez, onları asla ve kat’a doğru yola iletmez.. etmez,
çünkü bunlar İslâm’ın cazibe-i kudsiyesinden anilmerkez bir hareketle uzaklaşma
sürecine girdikleri için, hep uzaklaşmanın gerektirdiği ruh hâleti içinde olacak
ve hep ayrıldıkları merkezi suçlayacak, karalayacak ve dolayısıyla da kendi
tabiî renklerini aşkın şekilde kararacaklardır. Böyle yapmakla güya tanıdıkları
ehl-i imanı, onları bilen içlerinden birileri gibi olumsuz şekilde deşifre
ederek ilhad ve küfür cephesinin moralini yükseltip onları sevindirecek,
mü’minleri de inkisar ve kedere gark edeceklerdir. Ayrıca Allah nezdinde, diğer
dinlere nispeten ışığı, vâridâtı ve vaad ettikleri güneşler mesabesinde olan
İslâm’dan ayrılmakla, hep arayış içinde olacaklar; ama daha parlağını
bulamadıklarından dolayı da ömürleri bir bulunmazın arayışında tükenip gidecek,
yol ve erkân bilmeyen şaşkın kitlelere de fena bir örnek teşkil edeceklerdir.”
(s. 124-125)
Müellifimiz bazen, yanlış anlaşılabilecek bir hususa, asıl maksadı bildirmek
suretiyle açıklama getirir. Meselâ hakikati tebliğ ve nasihat dinde esastır.
Fakat bazıları “O hâlde öğüt fayda verecekse, sen de nasihat et.”[5] âyetini
şöyle anlarlar: “Defalarca anlattım, ama anlamadılar. Zaten liyakatleri de yok.
Demek ki öğütlerim fayda vermiyor. Âyet de fayda verme kaydı ile kayıtlıyor.
Öyle ise artık yapılacak şey kalmamıştır.” Hocaefendi mezkur âyete şu yorumu
getirerek, ondan asıl maksadı açıklar, hizmet ve tebliğde sebatın esas olduğunu
bildirir: “Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilâ kayd u şart tezkir
ve ihtar vazifesiyle muvazzaf bulunduğundan “Va’z u nasihat fayda verirse”
şeklindeki şartlı ifade, bir kayıtlama mülâhazasından daha çok, sorumluluğu
pekiştirme mânâsını müfiddir. Şöyle ki, faydalı olmak için şerefnüzul olmuş
beliğ ve güçlü bir beyan, bilkuvve mutlaka faydalı olma konumundadır. Onu
dinleyenlerin bilfiil ondan istifade edip etmemeleri ayrı bir mevzudur. Öyleyse
burada kelâmın vaz’edilmesi esprisine dayanarak diyebiliriz ki, bu cümleyi
“Nasihat et, zira nasihatin faydalı olacağı muhakkaktır.” şeklinde anlamamız
gerekir.” (s. 418)
Hele Müslümanın hayat, çalışma veya dinleme anlayışlarının hem çerçevesini
çizen, hem de muhtevasına işaret eden şu âyet-i kerimeye getirdiği yorumu
nakletmeden geçemeyiz: “(O hâlde) bir işten boşalınca, hemen (başka) bir işe
koyul.”[6] Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat
düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır; çalışırken
hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim
etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet
olarak, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de
yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile
meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekâlâ
meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir,
kültür-fizik yapabilir, musahabe ve mülâtafede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla
yorulduğunda da döner, tekrar kitabın mütalâasına başlar. Kısaca, sürekli
hareket; mesaisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde
sürdürme.. böylece “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket
etme, mü’mince bir davranış olsa gerek.
Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki,
mü’minler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta cebrî lütuflar
cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet
üslûbu içinde, istesek de istemesek de, mü’min olmanın gereği, Kur’ân’ın bu
düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman
Allah’ın rızası peşinde koşan bazı zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına
fakir ve istidatlı talebeler için evler tutmuş; daha sonra “vazifemiz bitti”
diye ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet
daireleri açılmış ve yepyeni, terütaze hizmetlerin en erişilmez zevkleri
tadılmıştır. Samimî yüreklerin, “Bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi
uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?” endişeleriyle hopladığı bir anda
ise, çok daha geniş bir coğrafyada Hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir
defa daha dolu dolu tadılmıştır (…) İşin aslına bakılacak olursa, bir mü’minin
bunun dışında bir alternatifi yoktur. Bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere ihsan
buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, sıhhat,
afiyet ve hele imanla bu nimetleri duymak bambaşka bir nimet; yeme-içme,
ebediyeti ve ebedî nimetleri bekleme, her şey ama her şey nimet. Fakat ülfet ve
ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadr ü kıymetlerini
bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini eda edemiyoruz. Bütün bu
nimetler bir yana, başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, pek çok yerde
sıcak savaşların cereyan ettiğini ve her gün on binlerce insanın kan ağladığını
göreceğiz. Dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm görmekte, Müslüman ülkelerdeki
despot idareciler, inanan insanlara ne zulümler yapmakta. Şimdi etrafımızda
hâdiseler bütün dehşet ve ürperticiliği ile böyle cereyan ederken, bizim hidayet
üzerinde bulunmamız, mükellefiyetlerimizi yerine getirebilecek müsait ortamı
bulmamız, inancımızdan dolayı türlü türlü zulüm ve hakaretlere -eskiye ve başka
ülkelere nispetle- maruz kalmamamız birer nimet değil midir? Ve bütün bunlar
şükür istemez mi? Öyleyse her zaman bir işten diğerine koşmalı (…..) ve
hayatında boşluk olmayan bir insan gibi yaşamalıdır.” (s. 424-426)
Bu iktibaslardan anlaşılacağı üzere bu kitap, mü’minlerin hayatlarını
faaliyetlerle dolduracak yönlendirmeler ihtiva etmektedir. Zaten Kur’ân-ı
Kerim’in tefsirinde önemli esaslardan biri de “dinamik tefsir” anlayışı
diyebileceğimiz bir anlayıştır ki Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi zatlar
tefsirlerinde bu hususa, vazgeçilmez bir şart nazarıyla bakarlar. Zira Kur’ân,
hayattan ve faaliyetten uzak bir dini inceleme kitabı değildir. Aksine tatbikat
isteyen bir hitaptır, hayat ve hâdiselerle karşılıklı tecavüb hâlinde,
hâdiseleri yönlendirerek tedricî tarzda nazil olmuştur.
Bu değerli kitabı tanıtma gayesiyle yaptığımız nakilleri artık ister istemez
durdurmak zorundayız. Aksi hâlde nerdeyse kitabın tamamını aktarmak
gerekecektir. Bu sunuşu bitirmeden şunu da ifade edelim ki müellifimiz, her ne
kadar geniş kitlenin anlayabileceği tarzda sade yazmaya çalışsa da, Tefsir Usulü
ilminin teknik terimlerini pek kullanmasa da, yine de bir kısım okuyucular bazı
yerleri anlamakta zorluk duyacaklardır. Böyle yerlerde okuyucu tekrar daha
dikkatli şekilde okumasından istifade edebilir. Yahut bilen birine veya sözlüğe
başvurarak bilgi seviyesini yükseltmeye çalışabilir. Yine olmazsa, çeşitli
meyvelerle dolu bir bahçeye giren kimse, ihtiyacını giderecek kadar yedikten
sonra, “Hepsine ulaşmam şart değil, onlardan da ulaşabilenler yararlanır.”
diyerek onları erbabına bırakır. “Ve fevka kulli zî ilmin alîm” “Vallahu a’lem”
Muhterem hocamız bu kitabında iddiasızdır. “Kur’ân’ı örneklerle anlatmak ciltler
ister. Hâlbuki bizim sunmaya çalıştığımız bu kitapçık, değişik sohbetlerde ve
münasebet geldikçe, hem de irticalî ifadenin darlığı, sığlığı içinde sadece
birkaç soluktur. Bir de bu soluklar duyguları, düşünceleri itibarıyla en
revnaktar hakikatlere dahi renk attırıp solduran birine aitse.” (s. 31) Fakat
biz onun tevazuuna müdahale etme hakkına sahip olmamakla birlikte, bu sözlerini
kabul edemeyiz. Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) meşhur sözünde beyan edildiği
gibi, aslında her mü’minin hakkı ve vazifesi olan hususî Kur’ân anlayışı yani
bir başka tabirle “Kur’ân’dan onun idrakine yansımalar” hususundaki bu
muvaffakiyetinden dolayı kendilerine tebriklerimizi sunuyor, sıhhat ve afiyetle
dolu nice İslâmî ve ilmî hizmetlere muvaffak olmasını ve keremi bol Rabbimizin,
bu eseriyle kendisine büyük mükâfat ve Müslümanlara da geniş istifade ihsan
etmesini niyaz ediyoruz.
[1] Hz. Ali’ye: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) siz Âl-i Beyte mahsus
bir şey bıraktı mı?” diye sorulduğunda o şu cevabı vermişti: “Hayır, daneleri ve
çekirdekleri yarıp ağaçları çıkaran, insanları ve canlıları düzgünce yaratan
Zât’a kasem ederim ki, Müslüman kişiye ihsan edilen Kur’ân anlayışı ve şu
sahifedeki (birkaç hadis) dışında bize has olan bir şey bırakmadı.” (Suyûtî,
el-İtkan fi ulûmi’l-Kur’ân, 2/179, Kahire, 1368)
[2] Nuh sûresi, 71/26
[3] Bkz.: Vâkıa sûresi, 56/75
[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/86
[5] A’lâ sûresi, 87/9
[6] İnşirah sûresi, 94/7
Fatiha, 1/5
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
“Yalnız Sana ibadet ederiz…” (Fatiha sûresi, 1/5)
Bu âyet-i kerimede hemen hepimizin bildiği ve bütün tefsir kitaplarında
zikredilen, mef’ulün takdimi nüktesinin yanında, -ki hulâsa olarak şu mazmunu
ifade eder: Allah’ım başkasına değil, sadece ve sadece ilan, ikrar ve itiraf
ederek ancak Sana yönelir, Sana boyun eğer, itminanı Sende arar ve Senin
nezdinde sekîne ve sükûna ereceğimize inanırız.- dikkate değer bir diğer nükte
de şudur: Burada fiil-i mazi olan عَبَدَ kalıbının yerine, aynı kökten gelen
muzari fiili getirilmiştir ki, نَعْبُدُ dür. Böyle bir kalıbın tercih edilmesi,
عَبَدَ mazi siğası olması itibarıyla, yaptık, ettik, kıldık.. vs. gibi mânâları
da ihtiva etmesindedir. Bu kabîl mânâlarda ise, şöyle-böyle ibadetin ruhuna ters
ve bir şey yapmış olma gururunu ihsas eden mülâhazalar söz konusudur.
نَعْبُدُ kelimesinde ise böyle bir yanlış anlama söz konusu değildir; çünkü
“İbadet ederiz.” diye tercüme edebileceğimiz نَعْبُدُ fiili, tamamıyla insana o
yüce dergâh önünde, aczini ve fakrını ve bunların sürekliliğine niyeti ve azmi
ima etmektedir ki bunu şöyle resmetmek de mümkündür: “Rabbim, ben Senden
başkasına hürriyetimi feda etmeme, hiç kimse ve hiçbir şey karşısında zillete
düşmeme kararındayım. Bunun için, dolu dolu kulluk ve ubûdiyet niyetiyle Sana
yönelir, Sana tahsis-i nazarda bulunur, itaat ve ibadet aşk u şevkiyle gerilir,
mâsiyetten içtinap kararlılığı ile Senin sevmediğin, istemediğin şeyler
karşısında tavır koymayı düşünürüm. Niyetim, en büyük amelim; niyetimi amel
kabul etmen de emelimdir. Yaptıklarım ölçüsünde değil, yapmaya niyet ettiğim
miktarda teveccühüne talibim…”
Ayrıca, bu engin mülâhazada tek başına olmadığını vurgulayarak “Benimle bu
recada müttefiktir cümle ihvanım.” der ki, herkesin de böyle deyip, böyle
düşüneceği mülâhazasıyla engin bir hüsnüzan sergiler.. ve aynı zamanda hem
onların, kendisine iştirakle teyit ve şehadetlerini yanına alarak, cerh
edilemeyen bir ittifakın vesayetinde kul, Hazreti Kâdiyu’l-Hâcât’ın dergâhına
teveccüh eder ki, ancak böyle bir mülâhaza ile hem şeytanî vesveselerden
sıyrılır, hem de ulûhiyet-i kâmileye karşı tam bir ubûdiyet tavrı ortaya koymuş
olur.
Bakara, 2/2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ
“İşte o kitap, onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler için ayn-ı hidayet bir yol
göstericidir.” (Bakara sûresi, 2/2)
Bu âyet-i kerimedeki هُدًى mânâ-yı masdarîdir. Bu ise, “Fert hidayeti bulma
adına kendi çabası, gayreti olmaksızın hidayete eremez ve onunla hedeflenen
noktaya ulaşamaz.” mânâsını taşır. Diğer bir ifadeyle, tenvin de nazara
alınarak, içinde şüphenin şemmesi olmayan bu kitapta müttakilere, aşkın bir
hidayet-i rabbaniye vardır.. muttakilere vardır, zira onlar reyb ü şüpheden ârî
oldukları gibi hem şeriat-ı garranın emirlerini yerine getirme konusunda, hem de
şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine riayet bakımından hazır ve hakkı kabule teşne,
dahası ön yargılı olmadıklarından böyle bir hidayetten istifade de ancak onlara
müyesserdir.
Ancak sayfanın sonundaki اُولٰئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ cümlesindeki هُدًى
hâsıl-ı bi’l-masdardır. Yâni Allah’ın, kullarını hidayete mazhar etme adına
yarattığı illet-malul münasebeti söz konusu olmaksızın dilediği kullarına
bahşettiği ve هُدًى ile ifade edilen vâki bir hidayettir. Buna ulaşabilmenin, bu
kapıyı aralayabilmenin yolu ise, لِلْمُتَّق۪ينَ kaydından anladığımız kadarıyla,
takva dairesi içinde bulunmaktır. Böyle bir takvanın ilk mertebesi iman ve
mârifet, son mertebesi ise Cenâb‑ı Hakk’ın rıdvanına ulaşmaktır. Fezlekedeki
tasrihe göre de, takvayı bu seviyede temsil edenler ancak kurtuluşa
ereceklerdir.
Ayrıca, siyak-sibak itibarıyla âyetten, her ne kadar hidayetin, Allah’ın
yaratmasına bağlı olduğu anlaşılsa da, onun dünyada insanı emn ü eman ve
itminana ulaştırması, ahirette de vesile-i felah olması, muhatapların hür
iradeleriyle ortaya koyacakları tavır, davranış ve seçeneklere vâbestedir.
Özetle denebilir ki, ilk هُدًى kelimesi bir sebep, ikincisi de lütuf dalga boylu
bir netice ve ikisi birden Fatiha’daki اِِِِِِِِهْدِنَا duasına hem bir cevap
hem de yoldakilere yol erkânını beyan gibidir.
Bakara, 2/10
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا
“Onların kalb-i ruhanîlerinde hastalık var. Allah Teâlâ bunların hastalıklarını
daha da artırmıştır…” (Bakara sûresi, 2/10)
Bazı tefsirler فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا cümlesini açıklarken اَلْجَزَاءُ مِنْ
جِنْسِ الْعَمَلِ şeklinde bir yorum getirmişlerdir.[1] Şöyle bir yaklaşım daha
doğru olsa gerek: Allah, onların kalblerindeki hastalığı artırdı; zira onların
niyet plânında kötülüklerle içli-dışlı olmaları, bununla da kalmayıp fırsat
buldukça bu kötü niyetlerini gerçekleştirmeleri, sebeplerin artışıyla neticenin
katlanması demektir ki, bu da tam bir fasit dairedir. Yani bir türlü kalbten
sökülüp atılamayan, hatta sökülüp atılması dahi düşünülmeyen kötü niyetler,
başka kötü niyetleri doğurmuş, bu kötü niyetler üzerine yapılan ameller, yeni
kötü ameller doğurmuş ve böyle bir fasit daire içinde münafık helâk olup
gitmiştir. Bu itibarla, فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا cümlesi tefsir edilirken,
“fasit dairenin tabiî ve olağan neticesi” denilmesi her hâlde daha muvafık
olacaktır.
Bir kere insan sağlığının tabiî, hastalığın tâli, fıtrat-ı selimenin esas, ruhî
rahatsızlığın arizî olmasına binaen, kalbin hıfz u sıhhatine bakmayanlar ve ona
mânevî karantina şartları hazırlamayanlar bu latîfe-i rabbaniyeye virüs
kaptırmış olurlar. Her bir hatadan başka bir hataya, her bir günahtan daha büyük
bir mâsiyete, hatta mâsiyetlerin en büyüğü olan küfre değişik yollar bulunması
itibarıyla, mebdede gayet küçük başlayan bir şey bazen tasavvurları aşkın geniş
bir açı ile noktalanabilir.
Münafıkların hastalığı, bir akide bozukluğu veya şüphe ve tereddüt ise, bu aynı
zamanda potansiyel bir küfür ve ilhad demektir ki, inayet-i ilâhî ile günahtan
küfre uzanan halkalar kırılmadığı takdirde, mâsiyet katlanarak inkârı netice
verebilir. Hatta bazen, Allah’tan nefsine uzanan çizgide her şeyden şüphe eden
bir reybî, başkalarını da kendine kıyas ederek o uğursuz düşüncesiyle, herkesi
ve her şeyi aynı marazın pençesinde kıvranıyor görür ve bu marazı ruhunda kat
katıyla yaşar. Dolayısıyla da şüphe, tereddüt ve ilhadının katmerlenmesine denk
hem kendi ruhundaki zikzaklarla kıvranır hem de başkalarını kendisi gibi
imansız, iz’ansız, itimat edilmez ve güvenilmez insanlar olarak gördüğünden,
kendi vehm ü hayalinde icat ettiği müterâkim bir sürü hastalığın altında ezilir
gider.
[1] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/74.
Bakara, 2/17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذ۪ي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُ
ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لاَ يُبْصِرُونَ
“Onların misali, tıpkı bir ateş yakmak isteyen veya ateş yakanlar kıssasına
benzer; o ateş yanıp da etrafını aydınlatınca, Allah hemen onların aydınlığını
veya göz nurlarını giderir; giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır (artık
hiçbir şeyi) göremezler.” (Bakara sûresi, 2/17)
Âyet-i kerimede, münafıkların iç dünyaları bir temsille müşahhaslaştırılarak
gözler önüne seriliyor.
Münafıklar, Müslümanlarla içli-dışlı bir hayat sürdürdükleri için, ara sıra da
olsa iman nurunu göz ucuyla görebiliyorlardı. Ancak, kalb ve kafalarındaki o
nifak, iman nurundan tam anlamıyla istifade etmelerine mâni oluyordu.
Evet, bunlar, ya Hz. Resûl-i Zîşân’ın tutuşturduğu meşaleyi hafife alıcı
nazarlarının matlaştırması veya fıtrî istidatlarını ifsatlarının köreltmiş
olması sebebiyle bakar-kör hâline gelmişlerdi ki, zâhiren bakıyorlardı, ama
meşalenin göz kamaştırıcılığıyla karşılaşıyor, ona im’ân-ı nazar edeceklerine,
ruhlarında harekete geçen dinamizmi şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor ve
tesirsiz hâle getiriyorlardı. Hatta, ışıktan istifade edip yol alacaklarına
ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini plânlayıp duruyorlardı ki,
اِسْتَوْقَدَ kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.
Kâfirlere gelince, onlar iman ve onun nurefşân ışıkları ile hiç tanışmamış, onu
hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsî atmosferine hiç girememişlerdir. Bu
sebeple, kâfirler şu ya da bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında
duyup hissedince -küfre şartlanmışlar hariç- daha ondan vazgeçmiyor ve
hayatlarının geri kalan kısmını, samimî bir mü’min olarak geçirmeye
çalışıyorlardı. Şüphesiz bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür-iman farklılığının
tesiri büyüktür. Daha önce başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir
dünyaya uyanıyor ve İslâm’ı bütün câzibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı.
Zaten her zaman, İslâm’ı ilk defa duyup yaşayanlarla, Müslüman ülkelerde doğan,
büyüyen ve yaşayan -çok azı hariç- kimselerin İslâmî hayatları mukayese
edildiğinde, yukarıda bahsini ettiğimiz husus daha bir açık olarak görülecektir.
Bakara, 2/18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu sebeple onlar (içinde
bulundukları hâlden) geri dönemezler.” (Bakara sûresi, 2/18)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ
“Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara
sûresi, 2/171)
Mealini verdiğimiz âyetlerin biri münafıklarla, diğeri de kâfirlerle alâkalıdır.
Görüldüğü gibi burada, hazımsızlık, bakış zaviyesi ve haksızlık düşüncesinde
münafıklar ve kâfirler sağır, dilsiz ve körlükle aynı çizgide müşterek mütalâa
ediliyorlar. Ancak âyetlerin fezlekeleri farklı; birinde fıtrat-ı asliye ve eski
hâllerini bulamama, diğerinde ise akıllarını kullanamama söz konusu. Onları
sağır, dilsiz, kör fasl-ı müşterekinde birleştiren unsur, Yüce Yaratıcı’yı bulma
adına önlerine bir meşher gibi serilmiş kâinat kitabını iyi değerlendirememe,
varlığı hallaç edememe, hâdiseleri iyi yorumlayamama, kitaplara kulak asmama ve
vicdanının sesini dinleyememe gibi hususlardır. Eğer onlar bu unsurları iyi
değerlendirebilselerdi, tıpkı mü’minler gibi gönüllerinden gele gele “Lâ ilâhe
illallah” diyecek, akıllarını kullanmış olacak, fıtrat-ı asliyelerine dönecek ve
hayatlarını Hakk’ın düsturları, emir ve yasakları çizgisinde sürdüreceklerdi.
Evet, onlar sağırdırlar; çünkü kâinattaki her şey kendi lisan‑ı mahsusuyla
Allah’ı haykırırken, onlar bunları duyamamaktadırlar. Dilsizdirler; zira
vicdanlarının hissettiklerini bir türlü ikrar edememektedirler. Kördürler; çünkü
Allah’ın varlığına ve birliğine giden yolları görememektedirler.
Fezlekelere gelince; kâfirler için لَا يَعْقِلُونَ “Akıl etmez, akıllarını
kullanmaz ve düşünmezler.” deniyor ki, zaten eğer düşünselerdi, düşünebilselerdi
imana giden yolları rahatlıkla bulabileceklerdi demektir. Nitekim Mekke’nin o
mütemerrit ve muannit kâfirleri, evet Efendimiz ve ashabına yıllarca kan
kusturan o insanlar, Hudeybiye Sulhü sonrası o yumuşak ortamda, Müslümanları
kendilerine has çizgileriyle tam tanıyınca, o eski şartlanmışlıklarını bir
kenara bırakarak, “Tarihî bir yanılgı içindeymişiz.” dedi ve hakka yöneldiler.
Evet, kâfirlerin bu noktayı yakalamaları, büyük ölçüde düşünmelerine ve
değerlendirmelerine bağlıdır. Onun için Kur’ân onlarla alâkalı hususu لَا
يَعْقِلُونَ sözüyle noktalıyor.
Münafıklar ise; Kur’ân’ın ifadeleri içinde مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ لاَ إِلٰى
هٰؤُلاَءِ وَلاَ إِلٰى هٰؤُلاَءِ “(Kâfirler ile mü’minler) arasında
gidip-gelmekte, ne tam onlardan olabilmekte ne de bunlardan.”[1] Yani zıp zıp
orada, zıp zıp burada dolaşıp durmakta ve göz nurlarıyla beraber şuur ve idrak
ziyasını kaybetmenin mahrumiyetini sergilemekteler. Ayrıca onlar, hayatı hep
dünya yörüngeli yaşadıklarından hep günlerini gün etme sevdasındadırlar. İman
veya küfür onlar için pek fark etmez; hayat standartları nerede yüksek, nerede
daha rahat ve rehavet içinde olabileceklerse, hemen orayı tercih ederler. Onun
için, gerekli görünce mescide bile gelebilir, namaz kılabilirler ama; وَإِذَا
قَامُوا إِلٰى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَاؤُنَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ
اللّٰهَ إِلاَّ قَل۪يلاً“Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; sırf
insanlara gösteriş yaparlar, yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.”[2]
fehvâsınca, namazlarını tembel tembel ve gösteriş mülâhazasıyla kılarlar. Demek
ki onlar bir mânâda İslâmî çizgide hayatlarını sürdürüyorlar; sürdürüyorlar ve
Hz. Peygamber’in arkasında yerlerini alıyorlar ama gözleri bakar-kör, vicdanları
karanlık, düşünceleri imansız ve hiç de samimî değiller. Öyleyse onların en
büyük tali’sizlikleri samimiyetsizliklerinde. İşte böylesi insanlar için Kur’ân,
fezleke olarak لاَ يَرْجِعُونَ “Onlar hak ve hakikat çizgisine ve
hilkatlerindeki safvete dönemezler.” diyor. Zaten Münâfikûn sûresinde de
âyetlerin fezlekeleri ya لاَ يَعْلَمُونَ “Bilmezler.” veya لاَ يَفْقَهُونَ
“Anlamazlar.” şeklinde verilmektedir. Bunlarla alâkalı لَا يَعْقِلُونَ، لاَ
يَتَفَكَّروُنَ “Akıl etmezler, düşünmezler.” denmez; zira bu vasıflar
inançsızlara ait vasıflardır.
[1] Nisâ sûresi, 4/143.
[2] Nisâ sûresi, 4/142.
Bakara, 2/25
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ
رِزْقاً قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهاً
وَلَهُمْ ف۪يهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“O Cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: ‘Bundan
önce rızık olarak verilenlerden bu.’ derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden
dünyadakilerine) benzer olarak verilmiştir. Orada onların tertemiz eşleri de
olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara sûresi, 2/25)
Âyet-i kerimedeki وَأُوتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا“Bunların benzerleri verildi.”
kaydı, nimetler, lütuflar ve mazhariyetler açısından benzerliği vurguluyor ki,
Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile, benzetilen nimetler bu dünyadaki
lütuflar da olabilir, ahiretteki lütuflar da. Meselâ insan burada
“Elhamdülillah” der, orada onu bir Cennet meyvesi şeklinde bulur. Yani buradaki
her bir tekbir, tehlil ve tesbih, tıpkı toprağa atılan bir tohum gibi, ahirette
değişik Cennet nimetlerini netice verir. Yalnız burada bir husus var ki, o da
bizim bu iki şey arasındaki münasebeti tam anlayamayışımızdır. Aslında biz, her
şeyi sebepler dairesi içinde mütalâa ettiğimizden, tahlil ve terkiplerimizde
belli ölçüde sebeplerin tesirinde kalmaktan kurtulamıyoruz. Hâlbuki, bu sebepler
dünyasında öyle şeyler cereyan ediyor ki bunlar, âyetin bahsettiği hakikati
âdeta gözlerimize sokacak şekilde. Meselâ bizim buğday ektiğimiz tarladan arpa
biçtiğimiz hiç olmamıştır. Oysaki bu ikisi neredeyse aynı cinsten sayılır. Elma
ağacından armut devşirdiğimiz de görülmemiştir.. keza üzüm bağlarından incir
topladığımız da.. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy geliyordu, O,
Cibril’in ne dediğini tam anlarken, etrafındakiler arı vızıltısı gibi bir şey
bile duymuyorlardı. Veya Cenâb-ı Hakk’ın gecenin üçte birinden sonra, sema-i
dünyaya nüzul etmesi.. ve daha yüzlerce hususu, sebepler çerçevesinde ve
tenasüb-ü illiyet prensiplerine göre anladığımızı söyleyebilir miyiz?
Evet, İmam Gazzâlî’nin deyimiyle bizler sahip olduğumuz “akl-ı meâş”la ukbâ
buudlu bu şeyleri dünyada çok iyi anlayamıyoruz. Fakat ahirette “akl-ı meâd”la
donatılacağımız ve her şey metafizik kanunlar çerçevesinde cereyan edeceğinden,
işte o zaman “Sübhanallah” deme ile Cennet meyvesi yeme arasındaki münasebeti
kavrayacak ve oradaki mükâfatlarla buradaki amelin nasıl bir sebep-sonuç
alâkasıyla irtibatlı olduğunu apaçık göreceğiz.[1]
Evet, o âlemde artık fiziğin kanunları geçerli değildir. Meselâ, Efendimiz’in
beyanlarına göre, namazımız kabirde bizim enîs ü celîsimiz, yoldaşımız,
arkadaşımız olacaktır.[2] Keza bir kişi Cennet’in sekiz ayrı kapısından
girebilecek,[3] Kur’ân temessül edip onu okuyanlara şefaatte bulunacaktır.
Gelelim âyete; Fahreddin Râzî’nin ifadesine göre Kur’ân‑ı Kerim’de bu misaller,
meselelerin akılla daha iyi kavranabilmesi için verilmektedir.[4] İstib’ad
edecek bir şey yoktur. İşin asıl mahiyetine gelince, o gerçek çizgileriyle
ahirette zuhur edecektir; edecek ve amel-i salih işleyen mü’minler, Cennet meyve
ve nimetlerinden her rızıklanışlarında, “Bu, dünyada veya az önce Cennet’te
lütfedilen şeylerdendir.” diyecekler.
Evet her nimet, ya bir amelin sevabı ve o sevabın temessülü veya oradaki sermedî
lütuflar, amel, tohum ve çekirdeklerinin başak ve sünbül vermeleridir. Bu
itibarla da ikisi birbirine bir iç benzeyişle müteşabihtirler. Cennet buudları
itibarıyla ise, aralarında dünya kadar fark vardır; zira, biri hikmetin tohumu,
diğeri kudretin meyvesidir. Biri sermedî televvünlü ve dupduru, diğeri gelip
geçici ve küdûretli. Biri zevk-i mânevî derinlikli, diğeri cismanî haz
buudludur. Biri “ayne’l-yakîn” seviyesinde bir ihsan, diğeri “hakka’l-yakîn”
zirvesinde bir lütf-u Rahmân’dır.
[1] Bkz.: Tirmizî, daavât 59; İbn Mâce, edep 56.
[2] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/352; 4/287, 295.
[3] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 9; Müslim, iman 46; Ebû Davud, taharet 65;
Tirmizî, taharet 41.
[4] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 2/72.
Bakara, 2/30
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي اْلأَرْضِ خَل۪يفَةً
قَالُوا أَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ
“Bir zaman Rabbin meleklere ‘Şüphesiz Ben yeryüzünde birini halife kılacağım.’
demişti. (Melekler) ‘Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan
dökecek birisini mi yaratacaksın?’ demişlerdi.” (Bakara sûresi, 2/30)
Melekler bunu bir ilm-i hâs ile bilmişlerdir. Bu ise, onların bir ölçüde Levh-i
Mahv ve İsbat’a ıttılaları demektir. İlm-i ilâhîde evvel-âhir, cenin-tam insan,
iyon-çekirdek vs. hepsi aynı anda bilinir ve ihata edilir. Onun içindir ki,
ahd-i mîsak mevzuunda “Allah bunu âlem-i ervahta veya ana rahminde aldı.” demek
doğru olabilse de eksiktir ve bir daraltma vardır. Belki bütün bir “lâ yezel”de
alıyor demek daha uygundur; çünkü bizim kayıtlı bulunduğumuz âlem her an
değişmektedir. İşin O’na ait yönünde ise değişme söz konusu değildir. Aslında,
جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ“İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’
ile yenileyiniz.”[1] sözü de ancak böyle bir yaklaşımla tam anlaşılabilir.
Şimdi yeniden konumuza dönüyoruz: Melekler Levh-i Mahv ve İsbat’tan insanların
kan dökücü, fesat çıkarıcı özelliklerine muttali olmuş ve bu sebeple böyle bir
istifsarda bulunmuşlardır. Tıpkı bizim bugün çarşıya çıkıp da bir sürü eracif
karşısında “Allah bunları niye yarattı ki?” dememiz gibi… İhtimal onlar aynı
insanlar arasında zuhur edecek enbiyâ, asfiyâ ve evliyâ gibi insanlığın ayları,
güneşleri sayılan büyüklere tam muttali olamamışlardı. Zaten bundan dolayı da
Allah قَالَ إِنّ۪ي أَعْلَمُ مَالاَ تَعْلَمُونَ“Ben sizin bilmediğinizi
biliyorum.” diyerek onlara karşılık vermemiş miydi..!
Allah tarafından insana bahşedilen böyle bir hilâfet, belli ölçüde, bütün varlık
ve hâdiselere nisbî bir müdahale mânâsına hamledileceği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın
irade ve kudretinden bir kısım tecellîlerle onları hem birbirleri arasında hem
de topyekün varlık karşısında hâkim duruma getirmesi şeklinde de yorumlanabilir.
Böyle bir imtiyaz ve hususiyet, her şeyi Allah’a nisbet etmek ve O’ndan bilmek
şartıyla, O’na niyabeten ellerinin ulaşabildiği her yerde bir kısım
tasarruflarda bulunabilme demektir ki, O’nun namına hareket edecek, O’nun namına
işleyecek, O’nun namına başlayacak ve her işinde O’nun nâibi, varlık kitabının
tezhibinde O’nun fırçası, küre‑i arz bostanında O’nun bahçıvanı ve bütün dünyevî
işlerde O’nun çırağı gibi hareket edecek ve bundan öte herhangi bir tesahüp
düşüncesini de haddini bilmezlik kabul edecek.
Zaten, إِنّ۪ي خَالِقٌ yerinde إِنّ۪ي جَاعِلٌ kullanılması da, halka ve ilk
yaratılışa göre, Zâtı itibarıyla değil de, evsâfı itibarıyla, ikinci derecede
bir yapma ve şekillendirme; asaleten değil de niyabeten bir gözcülük ve nezarete
delâlet etmektedir.
İhtimal, melâike-i kiramın istifsarlarının (işin aslını sorup öğrenme)
arkasındaki hususlardan biri de, niyabeten yapılacak şeylerin, asaleten yapılan
işlere karıştırılacağı endişesinden kaynaklanıyordu ki, onların bu zâhirî
mülâhazalarının; beşerin mâyesinde, hayrın yanında şerrin, iyinin nüveleri
yanında fenalık çekirdeklerinin; kalb, irade, his, şuur halitası vicdanî
mekanizma yanındaki, nefret, şehvet, öfke, hırs vs. gibi şeylerden mürekkep
nefsanî bir sistemin bulunması da oldukça müessirdi denebilir. Zaten “Herhâlde
Ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” şeklinde vâki olan ilâhî cevap da
hem bilinmesi gerekli olan şeyin çok derin olduğunu hem de meleklerin
mazeretinin kabul edileceğini iş’ar gibidir.
[1] el-Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 1/332. Ayrıca bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
2/359.
Bakara, 2/31
وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلأَسْمَاءَ كُلَّهَا
“Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara sûresi, 2/31)
Talim-i esmâda muhatap sadece Hz. Âdem değil, belki evveliyle, âhiriyle bütün
insanoğludur. Hz. Âdem’e öğretilen şeylere gelince onların hepsi bir nüve, birer
çekirdek mahiyetindedir. Yani nasıl ki onun sulbünde bütün kan grupları, bütün
ırklar mündemiç idi; ona bildirilen ve öğretilen şeylerde de bütün ilimlerin
nüvesi, çekirdeği vardı. Onları geliştirme, onlarla yeni terkipler meydana
getirme ise daha sonra gelecek olan nesillerin vazifesiydi.
Hz. Âdem’e bu talim, vahiyle pek çok bilinmezin enbiyâ ve mürselîne bildirilmesi
gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’in ruhuna işlemesi ve yüklemesi şeklinde
olabileceği gibi, onun özüne yerleştirdiği ihtiyaç ve zaruret hisleriyle, yine
onun benliğine dercettiği öğrenme arzusu ve istidadı sayesinde peygamberane bir
hızla, hem isimleri, hem de o isimlerin müsemmalarını belleme şeklinde de
olabilir.
Bunun ötesinde, Hz. Âdem’e belletilen şeyler, bugün de herhangi bir dille
hedeflenen şeyler mi..? İsimden müsemmaya, ondan da her şeyin sahibine uzanan
bir düşünce yolundaki yol mülâhazaları mı?.. Varlığın perde önü ve perde arkası
münasebetleri mi?.. Melekûtun bilgi örgüsü mü?.. Meleklerin esâmisi mi veya
insanoğlunun isim, müsemma ve serencamesi mi?.. Bütün bunları teferruat sayıp
üzerinde durmayacağım.
Bakara, 2/44
أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ
الْكِتَابَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ
“(Çok garip) sizler Kitab’ı (Tevrat’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde,
insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı başınıza
almayacak mısınız?” (Bakara sûresi, 2/44)
Bu âyet-i kerime doğrudan doğruya bir kısım İsrailoğullarını alâkadar etmekle
beraber, Müslümanlara da işârî olarak tenbihte bulunmaktadır. Burada asıl
anlatılmak istenen şey de hâl ile kâl birliğinin gerçekleştirilmesidir. Nitekim
bir başka âyet, bu hususu bir başka üslûpla ifade sadedinde:
لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz
ki?”[1] demektedir.
Evet, hâl ve kâl, hakkı tutup kaldırma, onu temsil edip anlatma adına çok önemli
iki cepheli bir dildir. Bu iki görünümlü tek dil hakikatle gürleyince, onun
tesiri müthiş olur. Evet, insan başkalarına söyleyeceği şeyleri önce kendi
nefsinde yaşamalı ki, iç-dış, beyan-hâl farklılığına düşmesin. Bir eserde,
Cenâb-ı Hak, Hz. İsa’ya “Yâ İsa, önce nefsine vaaz et. Eğer o kabul ederse,
sonra insanlara nasihatte bulun! Yoksa (nefsinin kabullenmediği şeyleri
başkalarına anlatma hususunda) Benden utan!”[2] buyurur. O hâlde insan önce
inandığı şeyleri yaşamalı, kendinden tecrit mülâhazası içinde, kendi
duygu-düşünce ve iç derinliklerini seslendirmelidir. Gece hayatı olmayan biri,
teheccütten bahsederken utanmalı.. namazını huşû ve hudû ile kılamıyor, Allah’a
karşı saygılı davranıp gerekli mehâbet ve mehâfeti içinde duyamıyorsa, kâmil
namazdan dem vurmamalı.. hasbî ve diğergâm değilse, bir tek kelime ile dahi
başkaları için yaşamaktan kat’iyen bahis açmamalı; açmamalı zira lihikmetin (bir
hikmete binaen) Allah, anlatılan hususların tesir gücünü, anlatanın yaşamasına
bağlamıştır. Bakınız, İslâm’ı anlatma ve müdafaa etme adına bazı kimselerin
irşad, cevap ve reddiye gibi şeyleri hep havada kalmaktadır. Hatta, samimî
olunmadığından, yer yer daha önce söylenen şeylerden vazgeçilmekte ve
muhaliflerin anlayışlarına mümaşat edilmektedir. Mustafa Sabri Efendi, bu durumu
şöyle izah eder: “Bunlar, anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri
cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimî değiller. Eğer samimî olsalardı,
dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi.” Yaşamadı, zikzaklar çizdi
ve arkalarındakileri tereddütlere attılar.
Bu itibarla da, hizmet düşüncesi ile dahi yazılmış olsa, bu kitaplar, bu
reddiyeler yazıldıkları yerlerde teşettüt-ü efkâra (fikir dağınıklığına)
sebebiyet vermiş ve önü alınmaz ayrı kaosların doğmasına yol açmıştır. Öyle ise,
önemli olan, müessir olabilmenin yollarını araştırmaktır. O da, bilme, yaşama,
metot, muhatabı tanıma, neyi, nasıl, nerede anlatacağını iyi tespit etme gibi
her biri kendi çapında önemli hususların yanı başında, tebliğcinin yürekten ve
samimî olmasıdır.
Burada, hatırlatılmasında yarar olan bir diğer mesele de, لِمَ تَقُولُونَ مَا
لاَ تَفْعَلُونَ“Niçin yaşamadığınız şeyleri anlatıyorsunuz?”[3]âyetinin, yanlış
anlaşılma ihtimalidir. Zira âyet-i kerime, zemm makamında “niye-niçin” diyerek
bunları sorgularken, “Ha sakın yaşamadıklarınızı anlatmayın!” demiyor. Zira
yaşamak ayrı anlatmak da ayrı birer ibadettir. İkisini birden yapmayan iki
günah, birini yapmayan da bir günahla kendini tesirsizliğe mahkûm etmiş olur.
Evet, daha önce de ifade ettiğimiz gibi müessiriyet, anlatılanların yaşanmasına
bağlıdır.
Evet, insanlara iyiyi emredip, onları kötülükten vazgeçirmeye çalışırken insanın
kendini unutması açık bir tenakuzdur ve böyle bir yanlış, ifade, beyan gücü,
bilgi gibi pek çok doğruyu götürecek mahiyettedir ki, âyetin fezlekesi de, aklı
olan bir insanın böyle bir çelişkiye düşmemesi gerektiğini hatırlatarak, “İnan,
düşün, yaşa ve anlat!.. Aksi gevezeliktir, konuşanın kredi ve itibarını götürür
ki, bu da onun kendini katmerlice unutması mânâsına gelir.” demektedir. Bu
itibarla vâiz, nâsih, mürşit, mübelliğ, yazar ve programcı, yapıp ettiği
şeylerde ciddî olmalıdır ki kendisi de ciddiye alınsın ve bahse konu hususların
değerine toz kondurmasın. Dahası irşad için yamuk yumuk davranmakla, idlal
yolunda tutarlı konuşanların altında kalmasın…
[1] Saf sûresi, 61/2.
[2] Münâvî, Feyzü’l-kadir, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/382.
[3] Saf sûresi, 61/2.
Bakara, 2/54
وَإِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْ
بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُوا إِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ
“Musa kavmine: ‘Ey kavmim!’ demişti. ‘Sizler, buzağıyı (tanrı) edinmekle
şüphesiz kendinize zulüm (veya haksızlık) ettiniz, şimdi siz o pak ve temiz
Yaratıcınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürünüz.’ ” (Bakara sûresi, 2/54)
Bu âyet-i kerimede yer alan “Nefislerinizi öldürün!” kaydı, birbirinizi öldürün
veya buzağıya tapmayanlar, tapanları öldürsün vs. gibi tefsir edilegelmiştir
ama, şöyle de tefsir edilebilir: Siz, buzağıya tapmak, onu tanrı edinmekle
mademki kendi içinizdeki dinî, içtimaî, fikrî vahdet ve tevhidi bozdunuz ve bir
kavga zemini oluşturdunuz; öyle ise haydi birbirinizle kavga edin bakalım.. veya
nefis ve enaniyet cihetiyle ölün ki, ruh ve mâneviyat adına dirilebilesiniz..
veya tasavvufî mânâda “İçinizdeki kuvve-i şeheviye, gadabiyye vs. gibi kötü
duyguları öldürerek nefis ve enaniyet cihetiyle fenâ bulunuz ki, kalbî ve ruhî
hayatınız itibarıyla bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e mazhar olabilesiniz…”
Ayrıca burada, buzağıya tapan tapmayan herkesin, kendi kendini öldürmesiyle
kastedilen ne ise, hemen her ferdin keffaret türü böyle bir arınmaya davet
edilmesi, mâsiyeti irtikâp edenlerin açık küfürlerini, sükut edenlerin de zımnî
günahlarını hatırlatması ve tevbeye yönlendirilmeleri bakımından gayet
mânidardır.
Bundan başka, bu kutlu tedmir veya ağır imtihanların tamamen dahilde cereyan
etmesini ve dolayısıyla daha acıklı olduğunu ifade sadedinde, başkalarıyla
savaşmayı anlatan قَاتِِلُوا yerinde فَاقْتُلُوا nun seçilmesi ve bununla,
onların maruz kalacakları iç ızdırap, iç çile ve iç çekişmelere işareti
bakımından o da çok anlamlıdır.
Bakara, 2/65
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ
كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئ۪ينَ
“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de bu yüzden kendilerine ‘Aşağılık
maymunlar olun!’ dediklerimizi sizler de elbette bilmektesiniz.” (Bakara sûresi,
2/65)
Bu âyet-i kerimede beyan edilen mesh, -Allahu a’lem- Mücahid’in de dediği gibi
sûret meshinden ziyade sîret meshidir.[1] Yani ahlâkî özellikler itibarıyla
aşağılık bir maymun gibi olmaları. Ayrıca sîret meshi nesiller boyu devama da
müsaittir. Bu mesh hâdisesi şu anda da bazı toplumlar için söz konusudur.
Buradaki السَّبْتُ cumartesi mânâsına gün ismi olabileceği gibi, şimdilerde daha
çok, Museviler tarafından tâzim edilip ibadetle geçirilen “dinlenme günü”
anlamında masdar da olabilir ki son tevcih daha mâkul ve daha şâyidir.
Bu tevcihe göre konu şöyle açıklanabilir: Onlar, bir tek günlerini Allah’a
tahsis etme gibi hafif bir sorumluluktan kaçtı ve Yaratıcılarına karşı nakz-ı
ahdetmekle -ki, insan olarak yaratılmış olmanın gereği ve seçilmiş bir kavim
olmanın da lâzımıdır- böyle bir günahı irtikâp edip insaniyet mertebesinin
altına düştü ve seçilmişliğe karşı da nankörlükte bulundular, Allah da onları
duygu, düşünce, hayat felsefesi hatta cismaniyetleriyle maymun tabiatlı, maymun
kılıklı tali’sizler hâline getirdi.
[1] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/150.
Bakara, 2/67
وَإِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا
بَقَرَةً قَالُوا أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً
“Ve yine bir zaman Musa kavmine ‘Allah bir sığır kesmenizi emrediyor.’ demişti
de onlar da ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun.’ deyivermişlerdi.” (Bakara sûresi,
2/67)
Bu âyet-i kerimede, ilk plânda iki ana husus göze çarpıyor: Birincisi,
İsrailoğullarını imtihan etme ve onların gönüllerine işrâb edilmiş; edilmiş de
âdeta terk etmeleri imkânsız bir hâle gelmiş bir hususta Allah, o kavmin
sadakatlerini ortaya çıkarmak ve başkalarına bildirmek için onları böyle
imtihana tâbi tutmuş. İkincisi ise, o zaman itibarıyla, İsrailoğulları içinde
yaygınlaşmaya yüz tutmuş bakarperestliği tamamıyla yok etme adına böyle emirde
bulunmuş; bulunmuş, zira esas olan kulun hâlis tevhid akidesine bağlı kalmasıdır
ve ona muhalif her şeyi gönlünden, kalbinden, hayatından söküp atmasıdır.
Ama İsrailoğulları, ilk plânda böyle bir emri ve bu emre itaatteki inceliği
kavrayamayarak, bir taraftan Mısır’da sığırın mukaddes sayılması, diğer yandan
da itaat temriniyle alâkalı espriyi, risaletle gelmesini bekledikleri şeylerle
-bu bekleme bazen bizde olduğu gibi onların vehm ü hayallerinden
kaynaklanabilir- telif edemediklerinden, emri behemehal yerine getireceklerine,
bahanelerle zaman kazanma, icrayı zamana yayma ve işin içinden sıyrılma
yollarını araştırmaya koyulmuşlardı. Daha sonraki “buzağı” vak’asının da
delâletiyle, eski Mısır halkından tevarüs ettikleri “bakar” kutsallığını
kafalarından tamamen söküp atamamalarının yanında, bölge yerlilerinin mâbud
telakki ettikleri bir hayvanın boğazlanmasını -Hz. Musa’nın mesajı açısından bir
esas olmakla beraber- firavunların saltanat ve dinî anlayışlarına bir
başkaldırma sayılacağının tesiri de büyük olmuştu; olmuştu da teklif-i mâlâyutâk
bir iş karşısında bulundukları mülâhazasıyla: “Yoksa sen bizimle alay mı
ediyorsun?” demişlerdi.
Siyak, böyle bir teklif karşısında onların mazeret veya bahaneleri ve bir yüce
nebinin de kararlı tavırlarının serencamesi mahiyetindedir.
Bakara, 2/73
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا كَذٰلِكَ يُحْيِي اللّٰهُ الْمَوْتٰى
” ‘Haydi şimdi (öldürülen) adama (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun.’ dedik.
İşte Allah böyle (akla hayale gelmeyen yollarla) ölüleri diriltir.” (Bakara
sûresi, 2/73)
Maktule, kesilen ineğin bir parçasıyla vurup, onun da bunu müteakip, gerçek
kâtile işaret etmesi bir mucizedir. Kendisiyle vurulan et parçası ise, işin
sadece esbap yanıdır. Bu hususun bize bakan yönü ise; bugünkü modern tıp veya
biyoloji ilimlerinin konusu. İnsan vefat ettikten sonra belli bir müddet beyin
hücrelerinin canlı kalması.. otopsilerle elde edilen tespitlere benzer bir
tespitin yapılması.. bunlar bizi ve konumuzu aşkın şeyler… İhtimal o müddet
içinde, ölüye mualecede bulunulabilirse, belki de şuuraltındaki birtakım
bilgiler ortaya çıkarılabilir. Meseleye sadece mucizevî yönüyle bakılabileceği
gibi, geliştirilmiş daha yüksek teknoloji ve ileri bir genetik bilimiyle,
mucizelerle son sınırı belirlenen bir yüce hedefe sırlı bir yönlendiriş söz
konusu olabilir.
Neden sonra, emre itaat çizgisine gelen mâhut toplum, inkıyadın bereketini kat
kat görmüş, hem faili meçhul bir cinayetin gerçek kâtilini öğrenerek dahilî
didişmelerden kurtulmuş, hem de belli ölçüde ruhları tesiri altına almış olan
maddeci düşünce, haşre-neşre inanmama gibi telakkiler darmadağınık edilmiş ve
bakara parçasıyla “ba’sü ba’de’l-mevt”e geniş bir pencere açılmıştır.
Bakara, 2/78
وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ أَمَانِيَّ وَإِنْ هُمْ
إِلاَّ يَظُنُّونَ
“İçlerinden birtakım ümmîler vardır ki, Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Bütün
bildikleri birtakım kuruntulardır (kulaktan dolma şeyler). Doğrusu onlar sadece
bir zan ve tahmin peşindedirler.” (Bakara sûresi, 2/78)
Bu, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de din hakikati yerine bir kısım
ümniyelere, ütopyalara gönül bağlayanları resmetmektedir. Aslında, Marksizmin
de, komünizmin de, kapitalizmin de temelinde, esası dinden kaçışa dayanan hep bu
kuruntu, ütopya ve kehanetler vardır. Ve acıdır; böyle bir ümniyede tarihî
tekerrürler devam edip durmuş; Yahudileri Hıristiyanlar, onları da bir kısım
Müslümanlar takip etmekten geri kalmamışlardır. Evet, bugün daha öncekiler gibi
Müslümanlar da, Kur’ân’ın أَمَانِيُّ dediği ümniye ve kuruntular içinde
bocalayıp durmaktadır. Âlem-i İslâm çapında şu andaki hâlimiz bunun en büyük
şahididir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Buhârî, Müslim ve Ahmed
b. Hanbel’in Müsned’inde geçen bir hadis-i şerifleriyle bize bu gerçeği
açıklarken “Siz, sizden öncekilerin yollarına karış karış, adım adım
uyacaksınız, hatta onlar kelerin deliğine girseler, siz de onlara tâbi
olacaksınız. (Yani kelerin deliğine siz de gireceksiniz.) Sahabe: “Yâ
Resûlallah! Onlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı?” diye sorunca, Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem): “Başka kim olacak?” buyurur.[1]
أَمَانِيُّ kelimesi, ümniyenin çoğulu olması ve mânâsının da insanın kendi
hayalinde bir kısım düşlere dalması, realize edilmesi imkânsız hülyalar peşinde
koşmasıdır ki, bir mânâda idealizmle karşılansa da, temelde tahakkuku imkânsız
faraziye ve nazariye demektir. Bunlardan bazılarının tahakkuku mümkün görünse
de, umumiyet itibarıyla hemen hepsi havada şeylerdir ve bunları kalıcı kılmak,
hedeflenen noktaya ulaştırmak muhaldir.. ve netice itibarıyla, ümniyeci için
aldatan bir kehanet, aldanan kitleler için de öldüren bir hasrettir.
Şimdi, eğer bir toplumda, aydın doğru tespitte bulunamıyor, yarı münevver ve
gafil kitleler de bu türlü tutarsız kehanetler arkasından koşuyorsa, topyekün
bir millet hiç olmazların ağında yok olmaya namzet demektir.
[1] Buhârî, enbiyâ 50; i’tisam 14; Müslim, ilim 6; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
2/325, 327.
Bakara, 2/87
وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ
“Meryem oğlu İsa’ya da (gün gibi) açık deliller (mucizeler) verdik ve onu
Ruhü’l-Kudüs ile destekledik (teyit ettik).” (Bakara sûresi, 2/87)
Bir hayli muhakkik, Ruhü’l-Kudüs’ün Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu söyler..
hemen pek çok tefsir kitabında bu böyledir.[1] Ne var ki, Hassan b. Sabit bir
gün Efendimiz’in huzurunda:
وَجِبْر۪يلُ رَسُولُ اللّٰهِ ف۪ينَا وَرُوحُ الْقُدْسِ لَيْسَ لَهُ كِفَاءُ
demiş.[2] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bunu tahsin etmiştir. O
hâlde Cibril, Ruhü’l-Kudüs değildir; Hz. İsa da olamaz; zira وَأَيَّدْنَاهُ
بِرُوحِ الْقُدُسِ deniliyor ki, desteklenenin, destekleyenin aynı olmadığı
açıktır. Kanaatime göre, Ruhü’l-Kudüs, lâhut âlemiyle doğrudan ilgili, Hakk’ın
emriyle ve yine O’nun istediklerini desteklemeye hazır melekûtî bir güç ve
kuvvettir ki, Hz. İsa’yı desteklerken İncil televvünlü olur, Efendimiz’i
desteklerken de Kur’ân televvünlü.
Seyyidina Hz. Mesih’in evvelâ, gün gibi açık delil, burhan; iman, ikna ve hiç
olmazsa ilzama götüren, kendileri açısından apaçık, başka bir şeye delâlet
bakımından da fevkalâde vâzıh mucizelerle gönderilmesi ki, Kur’ân-ı Kerim,
bunları değişik sûrelerde, çamurdan kuş biçiminde şekillendirilen şeylere,
Allah’ın izniyle hayat üflenmesi, yine Allah’ın izniyle gözsüzün, abraşın iyi
edilmesi ve ölülerin diriltilmesi, sonra gaybı ihbar nev’inden evlerde yenen ve
biriktirilen nesnelerin bilinip haber verilmesi şeklinde sıralar.[3] Sonra da
Ruhü’l-Kudüs’le teyit buyurulmasında apaçık bir hususiyet sezilmekte.[4] Bu da
onun misyonunun farklılığını göstermektedir. Yoksa bazı Nasârâ’nın zannettikleri
gibi, Ruhü’l-Kudüs Hz. İsa’nın şahsiyetinden bir parça değildir; onu teyit eden
has bir teveccüh ve tecellîdir. Bu tecellînin Hz. Cebrail veya başka bir melekle
temsil edilmesinde de beis yoktur.
Ruhü’l-Kudüs baştan itibaren değişik temessüllerle sürekli Hz. İsa’yı takip
eder. Hz. Meryem’in hamile kalışından hamlini vaz’etme ânına kadar hep bu yüce
peygamberin kaderiyle iç içedir. Hz. Kadir ve Mukaddir, onu, tamamen maddeye ve
materyalist düşünceye inhimak etmiş bir kavme peygamber olarak göndermeyi murat
buyurunca, onu bütünüyle ruha, metafiziğe açık ve maddeci düşünceyi alt üst eden
bir ortamda ve ona uygun şartlar içinde yetiştirmiş ve teyit etmiştir.
Ayrıca, Seyyidetina Hz. Meryem ve mahdum-u mükerremleri hakkındaki iftira ve
isnatlara karşı da bir kudsînin kutsanması söz konusudur ki, hazımsız müstenkif
ve müfterîlere karşı Kur’ân mahkemesinin Hz. Mesih hakkında beraat kararı
sayılır. Allahu a’lemü bi’s-savâb…
[1] Taberî, Câmiu’l-beyan 2/24.
[2] “Allah’ın elçisi Cebrail aramızdadır. Ruhü’l-Kudüs’ün ise bir dengi yoktur.”
(Müslim, fezâilü’s-sahabe 157)
[3] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/48; Mâide sûresi, 5/110.
[4] Bkz.: Bakara sûresi, 2/87, 253; Mâide sûresi, 5/110.
Bakara, 2/90
فَبَآؤُ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍ
“Nihayet onlar (serkeşlik yapan Yahudiler) gazap üstüne gazaba uğradılar.”
(Bakara sûresi, 2/90)
Yani daha önce maruz kaldıkları gazaptan kurtulma fırsatını yakalamışken
değerlendiremeyip ikinci bir gazaba çarpıldılar. Bu âyet-i kerimedeki باَءَ
fiilinde hem istihkak (hak kazanma) hem de istikrar mânâsı vardır. Ancak bu
kimselerin gazap üstüne gazaba uğramalarını, bu âyette geçen şeyler ki, Tevrat’ı
kabul etmeme veya bir tevcihe göre İncil’i, hatta Kur’ân’ı inkâr etmeye bağlamak
doğru olsa da tamamen değildir; zira bu kavimden bazıları, Zekeriya ve Yahya’yı
(aleyhimesselâm) ve onların getirdiklerini de kabul etmemişler, dahası bu
peygamberleri öldürmüşlerdir. Hepimizin bildiği gibi peygamberi öldüren ise
ebedî Cehennemliktir. Bu itibarla da, bilhassa şu hususu işaret etmek yararlı
olacaktır: Onlarda bazılarının kendi peygamberlerine, kendi kitaplarına
muhalefetleri eskiden beri devam edegelmesine ve Hz. Musa ve Hz. İsa’ya
yaptıkları şeylerin yanında, Efendimiz’e edip eyledikleri bardağı taşıran son
damla olmuş ve onların gazap üzerine gazaba dûçâr kılınmalarını netice
vermiştir.
Evet, onlar kendilerini, firavunun azabından kurtaran ve kemalât-ı insaniyeye
giden yolları gösteren enbiyâyı önce tekzip, sonra katl ve tedmir ede ede ciddî
bir gazaba, hatta iç içe gazaplara maruz kalmışlardı da müjdesi, bütün eski
kitapların sayfalarının ruhu, ahir zamanda gelecek Peygamberi (sallallâhu aleyhi
ve sellem) beklemeye koyulmuşlardı; koyulmuşlardı ama, gün gelip de o şanı yüce
Nebi zuhur edince, yine o bazıları, burunlarının dibine kadar gelen bu fırsatı
değerlendirememiş ve sırtlarında bir semer gibi taşıdıkları gazabın üstüne bir
gazaba daha çarpılmışlardı.
Bakara, 2/114
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ أَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ
“Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olandan daha zalim kim
vardır!” (Bakara sûresi, 2/114)
Âyet-i kerimenin mânâsını sebeb-i nüzuldeki meseleye hamlederek anlamak; yani
bunlar, insanların Beyt-i Makdis’e ulaşmasına mâni olan Hıristiyanlardır deyip
bundan hususî bir hüküm çıkarmak meseleyi daraltmak sayılır. Zira, çok yerde
olduğu gibi, burada da, sebeb-i nüzul hususî, hüküm umumîdir. Öyleyse, gerek o
devirde, gerekse sonraki devirlerde Hz. İsa’yı çarmıha germek isteyenler,
insanların en zalimidirler. Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Kâbe’ye girmesine engel olmak için Hudeybiye’de karşısına çıkanlar ve onların bu
düşüncelerini takip edenler, yine insanların en zalimidirler. Mescitleri,
camileri muattal bırakanlar insanların en zalimidirler. Milletin dinî hayatına,
mescitlere kadar uzanan müdahaleleriyle hacir koyanlar, insanların en zalimidir
vs. Mademki Kur’ân evrensel bir kitap; öyleyse bu âyeti, böyle değişik tevcihler
içerisinde ele almak ve yorumlamak Kur’ân’ın ruhuna daha uygun olsa gerek…
Her şeyi yerli yerine koyup kıymet-i zatiyesiyle değerlendirmek bir hak ve
hakkaniyet, bu espriye aykırı davranarak değişik şeyleri kıymet-i zatiyelerinin
altında veya üstünde değerlendirmek de bir zulümdür. Öyle ise, bir şey layık
olduğu yerin ne kadar daha altına çekilir ve ne kadar daha üste çıkarılırsa, o
ölçüde büyük bir zulüm irtikâp edilmiş olur. Bu itibarladır ki, Allah’a şirk
gibi en büyük çarpıklık en büyük zulüm sayılmış; tevhidi ilan ve şirk ü ilhadın
sesini bastırma mahalli sayılan veya şirkten uzaklaşıp tevhide ulaşma rampaları
kabul edilen mescitleri, bina edilme gayelerine muhalif olarak, içlerinde
Allah’ın anılmasına mâni olmak veya oralarda kulluk sınırlarını daraltmak,
dahası oraları kapamak veya yıkmak ya da yıkılmasına göz yummak, şirk zulmünün
arkasında yer alabilecek katmerli bir haksızlık ve tecavüzdür.
Elbette ki, Mescid-i Aksâ’ya bu ölçüde bir taarruz diğer mescitlere nisbeten
katmerli bir zulüm; Mescid-i Nebevî’nin aynı şeylere maruz kalması, muzaaf bir
haksızlık; Mescid-i Haram’ın böyle ürperten bir muameleye tâbi tutulması ise
tasavvurları aşan bir ilhad ve küfür olur. Meseleye böyle yaklaşınca, Mescid-i
Aksâ’nın nüzule sebep teşkil etmesine binaen seçilen kelimelerdeki espri daha
rahat kavranmış olacaktır. Zaten “mescid” değil de, çoğul sigasıyla “mesacid”
denmesi de konunun umumî olduğunu hatırlatır mahiyettedir.
Bu öyle bir yaklaşımdır ki, Mescid-i Aksâ’ya tecavüz açısından Şabur ve
Buhtunnasır bu zulümden nasiplerini aldıkları gibi, Ospasyonus ve Titos da
nasiplerini almışlardır. Dünyanın şarkında-garbında mâbetlere tavır alan bütün
mütecavizler bu haksızlıktan hissement oldukları ve olacakları gibi, ahir
zamanda, Kâbe’yi ve Ravza’yı tahrip edecek kaba kuvvet de bu katmerli zulmün
zalimleri olarak silinmez bir yazıyla kaydedilecektir.
Bakara, 2/117
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ
“(O) göklerin ve yerin eşsiz, emsalsiz mübdiidir.” (Bakara sûresi, 2/117)
بَدَعَ Arapça’da, daha önceden örneği, misli hiç olmaksızın var etme mânâsını
taşır. Semavat ve arz da böyle enginlikleri ihata edilemeyen, güzelliklerine
doyum olmayan bir eşsizlik arz ederler. Yani misli sebkat etmemiş, örneği
görülmemiş hilkat acibelerindendirler. Bir taraftan, misal, örnek ve şablonun
bulunmaması, diğer taraftan da madde-i asliyesi ve heyet-i hâliyesi açısından
daha cazibi olmayacak ölçüde baş döndürücülüğüyle harikulâdedir. Ve milyarlarca
ışıktan işaretleriyle Hz. Mübdi’i göstermektedir.
Evet, yer ve gökler o büyüleyici güzellikleri, muhtevası, perde arkası esrarıyla
Hz. Hallâk tarafından “Ol!” deyivermekle oluvermiş; hem de, eksiksiz, kusursuz
mükemmeliyet üstü bir mükemmeliyetle oluvermiştir. Olanlar, O’ndan ayrılıp gelen
cüzler değil, O’nun zuhuru da değil; varlıkla Hz. Mübdi’ arasındaki münasebet
Hâlik-mahluk münasebetidir. Ne tevellüd, ne sudûr, ne de gayri iradî bir
zuhurdur. Muhalfarz öyle olsaydı, asıl, onca sudûr, zuhur ve ayrılmalar
karşısında, tıpkı güneşin bir gün biteceği gibi biter gider. Oysaki, her şey
yaratılıp gelişmekte, geliştiği gibi bitip gitmekte, bitip gidenleri de aynı
cazibedar başka güzeller ve güzellikler takip etmektedir.. evet her şey, bir bir
gelmekte bir bir gitmekte ve sadece O “Bedîu’s-semavati ve’l-arz” bâki
kalmaktadır.
İşte O (celle celâluhu), her gelene vücud ve hayat nurunu bahşetmekle şuur
erbabına varlığı ifade ettiği gibi, gidenler gittikten sonra arkadan gelenlerin
aynı şeylere mazhariyetiyle de ebediyetini anlatmaktadır.
Bid’at kelimesi de aynı kökten gelir. Dinde olmayıp da sonradan ihdas edilen
düşünce ve amel mânâsına gelen bu kelime farklı farklı tarif edilmiştir. Meselâ:
“İbadet kasdıyla Efendimiz veya Hulefa-i Raşidin’in yapmadığını yapmak” veya
“Resûl-i Ekrem ve Raşid halifelerden sonra ortaya çıkan ve Efendimiz’in herhangi
bir sünnetini ortadan kaldırmayan ibadet ve iyi ameller” bu cümledendir. Bid’at
hususunda bazı ulema oldukça sert, bazıları da bir hayli yumuşaktır. Üstad
Bediüzzaman’ın tespiti itidal remzidir: Dinde ihdas edilen şeyler, usûl
itibarıyla herhangi bir disipline muhalif değilse o bid’at-ı hasene; aslını da
faslını da temel prensiplerle telif etme mümkün değilse o da bid’at-ı
seyyiedir.[1]
İşin doğrusunu Allah bilir.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s. 82.
Bakara, 2/124
وَإِذِ ابْتَلٰى إِبْرَاه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنّ۪ي
جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَاماً
“Ve şunu da hatırla ki, bir zamanlar Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle
imtihana tâbi tutup da, o da onları tam olarak yerine getirince, Allah ona: ‘Ben
seni insanlara mukteda bih bir imam yapacağım.’ buyurdu.” (Bakara sûresi, 2/124)
Bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı rivayetlere dayanarak, Hz. İbrahim yeryüzünde
ilk defa sünnet olan, ilk defa misafir ağırlayan, ilk defa tırnaklarını kesen,
bıyıklarını kısaltan, ilk defa… vs. diyorlar.[1] Bu hususlar, Allah Resûlü’nün
beyanı çerçevesinde, fıtratla alâkalı şeylerse -ki öyle olduğunda şüphe yok-
daha önce de var oldukları söylenebilir. Öyle ise buradaki evveliyete izafî bir
evveliyet nazarıyla bakmak uygun olacaktır. İhtimal bu sözün mânâsı, sizin
mensup olduğunuz halka itibarıyladır. Yoksa Hz. Âdem’den bu yana gelen
insanların ilk sünnet olanı, ilk tırnak keseni vs. değil. Nitekim, Hz. Musa da,
bir yerde وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ “İman edenlerin ilkiyim.”[2] diyor ki,
onun da ilk mü’min olmadığı açıktır; öyle ise o da izafîdir. Bu açıdan,
İbrahim’in (aleyhisselâm) imtihanı meselesinde söylenebilecek en sahih söz, ona
imtihan adına ne verildiyse, onu en ekmel ve en etemm bir şekilde yapmış
olmasıdır ve şirke ait her şeyi mübtedilerin dahi anlayabileceği şekilde
reddetmesidir.
Zaten, “belâ” kelimesiyle aynı kökten gelen “ibtilâ” tecrübe ve imtihan
mânâlarına gelir. Türkçe’de sınama ve deneme sözcükleriyle de
karşılayabileceğimiz bu kelime ya test ederek bazı muzmeratı, iç muhtevayı ve
bâtınî müktesebatı ortaya koyma; ya da bir şeyin güzel-çirkin, iyi-kötü,
seviyeli-seviyesiz evsafını meydana çıkarma şeklinde anlaşılmıştır ki, insanın
kalbî ve ruhî hayatının yanında, bedenî ve cismanî bir mahiyeti de haiz olması,
birinci derinliği itibarıyla ötelere ve Hakk’a açık olması, ikinci yanı
cihetiyle de, yine onun insanî kemalâtının hedeflendiği ilâhî teklifler
karşısında insanoğlu hep bir ikilem içinde olacak, hep bir takdir ve tercih
durumunda bulunacak, bazen seçeneklerini isabetli kullanacak, bazen de sevap
olanı bulamayacaktır ki, işte bu da hem kazananı hem de kaybedeni olan apaçık
bir ibtilâ ve imtihandır.
[1] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 5/211.
[2] A’raf sûresi, 7/143.
Bakara, 2/144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً
تَرْضٰيهَا
“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Artık seni, râzı
olacağın bir kıbleye döndüreceğiz…” (Bakara sûresi, 2/144)
Âyette ilk göze çarpan husus, kıblenin Kâbe’ye tahvilinin rıza ile beraber
zikredilmiş olmasıdır. Bazılarının aklına gelebilir ki, tahvil-i kıble ile rıza
arasında acaba ne gibi bir münasebet var da böyle bir üslûp seçiliyor. Bakara
sûresi 150. âyetin nüktelerini izah ederken de kısacık değineceğimiz gibi;
tasavvufî bir yaklaşımla ifade edecek olursak, hakikat-i Ahmediye ile hakikat-i
Kâbe arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bunun en kestirmeden izahı ise, Hz.
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Kâbe hakikatinin, âdeta ikiz olarak
imkânın döl yatağında beraber yaratılmış olma esprisinde yatmaktadır.. ve tabiî
acıdır; şimdilerde bu ikizler birbirlerinden ayrı düşmüşlerdir.
Belli bir dönemde, Kâbe’nin etrafında veya Medine’de bile olunsa, kıble, pek çok
hikmetlerden ötürü Mescid-i Aksâ idi. Bu sebeple Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) âşık-mâşuk ilişkisinin çok çok ötesinde, onunla buluşacağı ânı dört
gözle bekliyor ve zımnî bir vuslat iştiyakıyla içini Allah’a açıyordu. Aslında
O, sair peygamberler gibi -teşbihte hata olmasın- herhangi bir çekime kapılmayan
hatta öteler ötesi âlemde dahi bir şeylere takılıp kalmayan uhrevî bir üveyik
gibiydi. Meselâ, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) amûdî bir urûcla, yani dikey bir
yükselişle yerçekiminden kurtulmuş, halilullah makamına ulaşmış ve bir daha
geriye dönmemişti. İhtimal bu kabîl sebeplerle o, ahirette herkesin kendisinden
şefaat dilediği ve dilendiği çetin bir anda, kendi nefsinden endişe ederek,
kapısına gelenleri bir başkasına gönderecekti.[1] Efendimiz’e gelince, O, amûdî
urûcuyla yükselecek, yükselip Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kâb-ı Kavseyn’e ulaşacak
ama, hiçbir çekime takılmadan hep öteler ötesi âlemlerde seyahat edecek; edecek
ve başı dönmeden, bakışı bulanmadan, büyüklüğünün ayrı bir derinliği sayılan bir
ulu nüzulle bu gök yolculuğunu tamamlayacaktı.
Evet, böylesi yüceler âleminde dolaşan, meleklerin kanatlarını ayaklarının
altında kaldırım taşıymışçasına kullanan bu Serdar-ı Âzam, Melikü’l-İns
ve’l-Cân, hakikat-i Kâbe ile buluşmak için, peygamberane nezahet ve nezaketle
başını göklere çeviriyor ve içini çekerek “Ne zaman Allah’ım?” diyordu. İşte
Cenâb-ı Hakk’ın bu çerçevede O’nu Kâbe ile buluşturması neticesi elbette Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olacaktı. Onun için, “Seni razı ve
memnun olacağın kıbleye çevireceğiz.” buyuruyordu ki, bu aynı zamanda Cenâb-ı
Hakk’ın da O’ndan ve O’nun kıblesinden hoşnutluğu demekti.
Bu yeni mihrapla, kudsiyeti mahfuz iki adım geriye çekilecek, insanlığın yepyeni
duygu, düşünce, inanç ve telakkilerle yeniliklere açılmaya hazırlandığı bir
dönemde, bu eskilerden eski, fakat eskimeyip taptaze kalmış, Hakk’ın matmah-ı
nazarı kadim ev, bağrında sakladığı nuru, sırrı ve gizli vâridâtıyla ikizine ve
O’nun arkasındakilere açılacak, onları, hiç kimseyi kucaklamadığı bir sıcaklıkla
kucaklayacak, ilk ve son olarak, mebde ve müntehâyı birden yaşayacaktır.
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً
تَرْضٰيهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ
فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ
“(Ey Muhammed) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden
haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye
döndürüyoruz. Artık yüzünü, Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar) Siz
de nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin.”[2]
Bu âyetin bütünü itibarıyla farklı bir tevcih daha söz konusudur: Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) başlangıçta kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya dönmesi
Medine Yahudileri için, O’nun peygamberliğini kabule bir ihzariye tesiri icra
etmişti. Yani onlarda, “Bu, peygamber olabilir.” düşüncesini uyarmıştı. Daha
sonra da mihrabın Kâbe’ye çevrilmesi, Mekke’de Hz. İbrahim’in dinine bağlı gibi
görünen ve karşı millet olarak alâka duyan müşriklerin kalblerini yumuşatmış ve
Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini müzakere edilir
bir konu hâline getirmişti. Yani, hem Yahudilerin, hem de müşriklerin kudsiyet
izafe ettikleri mekânlar, İslâm dinince kabullenilmiş oluyor ve bu durum onların
İslâm’a bakış açılarını etkiliyordu. Zaten, bu âyette olduğu gibi, Kur’ân
âyetlerinin, insanın ruh hâletini, onun psikolojik cephesini nazara veren iç içe
ayrı bir derinliği vardır ki, tefsir tarihi boyunca belki de en az üzerinde
durulan bir konu olmuştur.
Şatr شَطْرٌ bir şeyin yarısı, bir parçası veya tarafı mânâlarına gelir ki, bu da
mehmâ emken (mümkün olduğunca) Harem-i Şerif içindeki Kâbetullah’a yönelmenin
farz ve zarurî olduğunu gösterir. Pek çok sahabi ve tâbiîn imamları da âyetteki
“her nerede” mânâsına gelen حَيْثُمَا yı gayet isabetli olarak, yeryüzünde,
insanların bulundukları daireler itibarıyla mümkünün araştırılması şeklinde
anlamışlardır. Şöyle ki, Harem-i Şerif’in içinde bulunanlar, mevcut ihtilaf
çerçevesinde Kâbe’nin yarısına veya az dahi olsa küçük bir parçasına tam olarak;
uzakta bulunanlar da o tarafa yönelmekle bu teveccüh emrine riayet etmiş
sayılabilirler. Zaten, “Her nerede bulunursanız yüzlerinizi o yöne çeviriniz.”
fermanı da bu tevcihi desteklemektedir.
Ayrıca, “Her nerede bulunursanız” sözünden, namazda, muayyen bir kıbleye
teveccüh şart olsa da, onun için herhangi bir hususî mekâna gerek olmadığı
anlaşılır ki,وَجُعِلَتْ لِيَ اْلأَرْضُ مَسْجِدًا 3 beyan-ı Nebevîleri de bunu
tefsir ve tafsil sadedinde şerefsudur olmuştur.
[1] Bkz.: Buhârî, ehâdîsü’l-enbiyâ 9; tefsir (17) 5.
[2] Bakara sûresi, 2/144.
[3] “Arz benim için mescit kılındı.” (Buhârî, teyemmüm 1; salât 56; Müslim,
mesâcid 3, 4, 5)
Bakara, 2/150
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ
مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ
عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ
وَاخْشَوْن۪ي وَلِأُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Nereden (sefere) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid‑i Haram’a doğru çevir.
(Mü’minler, siz de) nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yöne çevirin ki,
aralarında haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde
(kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın. Yalnız
Benden korkun. Bu, size olan nimetimi tamamlamam içindir. (Bu suretle) umulur ki
doğru yolu bulursunuz.” (Bakara sûresi, 2/150)
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye teşrif ettikten sonra 16 veya
17 ay boyunca, namazlarını Mescid-i Aksâ’ya yönelerek kılmışlardı. Tabiî o
günlerde, Kâbe’nin içi putlarla doluydu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ise putlara en küçük bir teveccühte dahi bulunmama mesajıyla
gönderilmişti. Dolayısıyla belli bir süre kat’î tavrını ortaya koyma adına O’nun
Kâbe’ye yönelmesi, namazlarını o tarafa doğru kılması men edilmişti.
Aslında hakikat-i Ahmediye ile hakikat-i Kâbe arasında çok ciddî bir alâka
vardır. Ezelî takdir gereği fıtratında bunu hisseden Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem), daima Kâbe’ye doğru yönelmek istemiştir ki, O’nun bu kalbden
yönelişini Kur’ân bize şöyle anlatır: قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ ف۪ي
السَّمَاءِ“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz.”[1]
Efendimiz’in yüzünü göğe çevirmesindeki kastı ise, kıblenin tahvili konusunda,
Cenâb-ı Hakk’ın yeni bir hüküm vaz’etmesi arzusu idi. Evet O, âdeta ötelerden
bir haber bekliyordu. Nitekim âyetin devamı bu müjdeyi veriyor ve
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا“Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye
döndüreceğiz.” diyor ki, bu hakikati anlayabilmek biraz zor olsa gerek. Hakkıyla
bunu anlamak, ancak Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe ile
tev’em bir döl yatağında yaratılmış olduğunu kavramaya vâbestedir.
İşte bu çerçeve içinde Efendimiz’in müşriklere müdârât ve mümâşât sayılabilecek
mevzularda kesin tavrını koyması gerekliydi. Evet, hakikat-i Kâbe’nin kendisiyle
ciddî bir alâkası vardı; vardı ama, O’nun bi’setinin sebebi olan tevhid
meselesi, Kâbe kudsiyetinin de, Kâbe’nin kıble olmasının da çok çok önündeydi.
Onun için Efendimiz Mekke’de yönelmeye başladığı Mescid-i Aksâ mihrabına belli
bir süre Medine’de de devam buyurdu.
Medine’deki Yahudiler ise, kıblenin Mescid-i Aksâ olmasından hareketle, biz
asıl, siz ise bize tâbisiniz demeye başlayarak bunu dinleri adına bir hüccet
olarak kullanmak istediler.[2] Aslında Efendimiz arzu etseydi Medine’ye varır
varmaz, Kâbe’yi kıble edinebilirdi; ama O, kendi başına hareket etmiyordu ki!..
Evet O her davranışında Allah’a bağlı ve kendine rağmen yaşayan bir Ufuk
İnsan’dı.
Ayrıca, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescid‑i Aksâ’yı kıble olarak
kabul etmesi, Yahudiler içinde Abdullah b. Selâm gibi nicelerinin gönlünde
hidayet meşalesinin daha bir iştialini sağlamıştı. İhtimal, kitaplarında,
gelecek peygamberin bu hususiyeti de zikrediliyordu. Her ne ise… Yahudilerden
bazıları İslâm’a dehalet ediyorlardı ki, 16-17 ay süren bu uygulamadan maksat
hâsıl olmuş ve o insanların, Müslümanlar aleyhine kullanabilecekleri delilleri
kalmamıştı. Yani, müşrikler, siz içi putlarla dolu Kâbe’ye yöneliyorsunuz,
Yahudiler de, “Siz bizim kıblemize dönüyorsunuz; demek ki asıl din, bizim
dinimiz.” diyemeyeceklerdi. İşte tam bu ortamda Allah (celle celâluhu),
Resûlü’nü, hakikat-i Kâbe ile buluşturdu ve oraya yönelme emrini verdi. Zaten,
Ahd-i Kadim’de Eş’iyâ’ya (aleyhisselâm) ait bölümde de bu hâdisenin böyle
cereyan edeceğine dair bir kısım işaretler var ki, Yahudilerden bazıları da buna
binaen, Efendimiz’in Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılışını yadırgayarak “Gelecek
peygamberin kıblesi Mekke olacaktı; bu ise hâlâ Beyt-i Makdis’e doğru namaz
kılıyor.” diyorlardı ki, bu da değişik bir zaviyeden vak’aya ışık
tutmaktadır.[3]
وَلِأُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ“Size nimetimi tamamlayayım.” Yani, sizin namaz
kılarken Mescid-i Aksâ’ya yönelmeniz bir nimettir. Ama asıl nimet, sevgililerin
buluşması ki, bu, Hz. Muhammed’in ve O’nun şahsında ümmet-i Muhammed’in Kâbe ile
buluşmasıdır. Dahası oradan da bir yol bulup Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkması ve
ilâhî teveccühle yüz yüze gelmesidir. Bu ise ancak Kâbe’ye yönelmekle olur. İşte
bu mânâda Cenâb-ı Hak, nimetini tamamlamış oluyordu ki, bu da bu ümmet-i
merhumeye has bir mazhariyettir.
[1] Bakara sûresi, 2/144.
[2] Bkz.: Taberî, Câmiu’l-beyan 2/20, 31.
[3] İbn Âşûr, Tefsiru’t-tahrir ve’t-tenvir, 2/34.
Bakara, 2/153
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ
اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
“Ey iman edenler (ufuk insan hâline gelebilmek için), sabır ve namaz ile
Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara
sûresi, 2/153)
Sabır, musibetin, gelip çattığı, mâsiyet adına kötü duygu ve hislerin teşvikçi
rolünü oynadığı ve itaate ait emirlerin işitildiği, tebliğ edildiği ilk anda
şekil, hâl ve düşüncede sarsılmama, şoke olmama ve yer değiştirmeme demektir
ki,إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ اْلأُولٰى “Sabır, hâdisenin ilk gelip
çattığı andadır.”[1] hadisi bu mânâyı resmeder. Yoksa, alışıp şoku üzerinden
attıktan ve muafiyet zırhına büründükten sonra gösterilecek sabra kâmil mânâda
sabır denmez.
Bu arada bir hususa işaret etmekte yarar var; en büyük sabır, Allah’a itaat,
emirlerine riayet, yasaklarından içtinap adına gösterilecek olan sabırdır. Zira
insan, tevhid burcuna ve ubûdiyet ufkuna ancak itaat ile ulaşır. Bu mertebeden
sonradır ki, Allah’tan gelen her şeye râm olma ve boyun eğme keyfiyetine bürünme
gelir.
Burada, nâmütenâhîye doğru seyahate azmetmiş ilk azmin azimlilerine; eğer siz,
her yanıyla ebedîlik gamzeden bir gayeye yürüyecekseniz, böyle bir hedefe ancak
uzun ve meşakkatli bir yolla varılır. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَال۪ي
fehvâsınca, zirvelerin yolu dağdan-tepeden, uçurumdan-dereden geçer. Dolayısıyla
da, bu yolda pek çok imtihan ve sıkıntılara maruz kalınır. Hususiyle de, içte
nefis ve şeytanın olumsuz telkin, vesvese ve iğfalleri, dışta da münkir, mülhit
ve insafsız mütecavizlerin baskı, saldırı, zulüm, gadir ve şaşırtmaları her
zaman söz konusu olabilir. Ve siz maddî-mânevî bir gerilim için dişinizi sıkıp
dayanmaya, her yandan gelen değişik şeylere cevap yetiştirme mecburiyetinde
bırakılabilirsiniz. Ruhî, bedenî yüksek bir donanım içinde olmaz ve ciddî bir
temrin ve riyazetle gerekli ölçüde metafizik gerilime ulaşmazsanız takılıp
yollarda kalabilir veya temel duygularınıza, düşüncelerinize zıt bir mânevî
uçuruma yuvarlanabilirsiniz.
Böylesi muhtemel tehlikelere karşı, sabretmeye şartlanmak bir ilk sığınak,
ayakların kaymasına karşı güven vaad eden bir zemindir. Muvaffakiyetlerin kaderi
sabır taşı altında plânlanır.. iyi yolun kötü yoldan ayrılma noktası sabır
levhasıyla belirlenir.. Hakk’a kulluğun ağır eforları sabır dopingiyle
gerçekleştirilebilir.. iman, İslâm, ihsan hakikatine sabır helezonuyla
yükselinir.. ve insanın, ömür boyu, imandan mârifete, mârifetten muhabbete,
mehâfete, ruhanî zevklere, hakikî vuslata ermek gibi bir gayesi ve derdi varsa;
sabır onun zâdı, zahîresi, güç kaynağı gibi hep mevcudiyetini hissettirir
şekilde onun yanında olmalıdır.
Sabır kendi içindeki çeşitleriyle düşünüldüğünde, insanoğlunun terakkisi adına
sunulan reçetenin bu birinci maddesinin önemi kendi kendine ortaya çıkar.
İçinde sabır temrini de ihtiva eden namaz, imanın istikrarı, ruhun tasaffisi,
ruhî, bedenî sıhhatin en önemli esas ve vesilesi, içtimaî anlaşma, uzlaşma ve
kaynaşmanın en sıcak, en müessir zemini ve ümmet olmanın en açık tezahürüdür.
Namaz bütün ibadetlerin pîri ve din gemisinin rotası ve kalbde miraca ulaşmanın
da ışıktan merdivenidir. Namazla, imanını tabiatının bir yanı hâline getiren,
onunla ruhunu saflaştırabilen, yine onunla kalbî hayatın enginliklerine
açılabilen ve onun o yumuşaklardan yumuşak sıcak ikliminde bünyan-ı mersus gibi
bir ümmet olduğunu duyan herkes, kulluk yolunun sıkıntılarını rahatlıkla
aşabilir ve hedefine ulaşabilir.
[1] Buhârî, cenâiz 32, 43; ahkâm 11; Müslim, cenâiz 14, 15; Ebû Dâvûd, cenâiz
23; Tirmizî, cenâiz 13; Nesâî, cenâiz 23.
Bakara, 2/158
وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَإِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
“Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah şâkirdir (şükre
karşılık verir) ve (her şeyi) hakkıyla bilir.” (Bakara sûresi, 2/158)
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْـتُمْ وَكَانَ اللّٰهُ
شَاكِراً عَل۪يماً
“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre
karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisâ sûresi, 4/147)
Bu iki âyet-i kerimede görüldüğü gibi, aslında Allah “Meşkûr” (kendisine
şükredilen) olmasına rağmen kendini “Şâkir” (şükre karşılık veren) olarak
zikrediyor. Kanaat‑i âcizanemce burada anlatılmak istenen, mukabele esasıdır.
Yani Cenâb-ı Hak kullarına, onların kendisine yaptıkları şeyler cinsinden
mukabelede bulunur ki, bu bir ilâhî ahlâk gereğidir. Sadece şükür mevzuunda
değil, sair hususlarda da aynı mukabeleye, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde
çokça rastlarız.Meselâ; فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ
اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ“Kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder.”[1]
veya “Kim Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir kulaç; bir kulaç yaklaşırsa Ben
ona bir arşın yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak
giderim…”[2] hadis-i kudsîsinde olduğu gibi… Evet, bütün bunlarla anlatılmak
veya vurgulanmak istenen husus, nimet kimden gelirse gelsin ona mutlaka
mukabelede bulunulması gerektiğidir. Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Söz’de
ifade ettiği gerçeği hatırlayacak olursak, çarşı-pazardaki manava, aldığımız
şeyler karşılığında bir fiyat veriyoruz; pekâlâ bunların asıl sahibi, var edeni,
yaratıcısı Allah’a karşı ne yapıyoruz veya O bizden ne istiyor?[3] Elbette ki,
Allah’ın verdiği nimetlere mukabele, O’nun istediği ve belirttiği tarz üzere
olacaktır.
Meseleyi azap açısından ele aldığımızda da durum değişmez. Meselâ, şu âyet-i
kerimelere bakın:
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ “Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmaya
kalkıyorlar, hâlbuki Allah onların aldatmalarını boşa çıkarıyor (ve oyunlarını
başlarına çeviriyor).”4 وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ
الْمَاكِر۪ينَ“(Düşmanlar) tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu (tuzaklarını
başlarına doladı). Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.”[5]
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın bu âyetlerdeki mukabelesini, وَلاَ يَح۪يقُ الْمَكْرُ
السَّيِّئُ إِلاَّ بِأَهْلِهِ“Hâlbuki kötü tuzak, sahibinin başına dolanır.”[6]
çerçevesinde anlamalı. Çünkü kötü fiillerin Allah’a isnadı münasip düşmez.
Evet, Allah (celle celâluhu), ne alan ve şükreden, ne veren ve O’nun rızasını
düşünenleri, ne de aldıklarına karşı nankörce davranan, vereceği yerde de ya
cimri kesilen veya verdiklerini çıkar mülâhazasıyla ve başa kakmakla öldürenleri
mukabelesiz bırakır. Ruhlarında mazhariyetlerini şükürle seslendirenler,
Allah’ın onlara bahşettiği şeyleri, ilâhî ahlâkın gereği deyip başkalarına
verenler bu tavırlarıyla yeni vâridâta davetiyeler çıkarmış olur ve kurbete
sıçramak için yeni bir rampaya binmiş sayılırlar. Böyle bir “salih daire”
(doğurgan döngü) de hayırlar, hep hayırlar doğurur.. ve nihayet gider maiyyet
ufkuna ulaşırlar ki; وَمَا يَزَالُ عَبْد۪ي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ
حَتّٰى أُحِبَّهُ فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذ۪ي يَسْمَعُ بِهِ
وَبَصَرَهُ الَّذ۪ي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّت۪ي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ
الَّت۪ي يَمْش۪ي بِهَا hadisinin medlulünce[7], ömrünü farz-nafile arası bir
terakki kuşağında geçirenlerin Cenâb-ı Hak, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü
ve idrak ettiği kalbi olur; olur da, iyi şeyler işitir, iyi değerlendirmelerde
bulunur.. hep iyi şeyleri görür ve zaviye inhirafına girmeden her gördüğünde
ayrı bir mârifet dersi alır ve bütün bildiklerini kalbinde bir mârifet balı
hâline getirebilir.
[1] Mâide sûresi, 5/39.
[2] Buhârî, tevhid 5; tevbe 1; Müslim, zikr 2, 3, 20-22.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 45.
[4] Nisâ sûresi, 4/142.
[5] Âl-i İmrân sûresi, 3/54.
[6] Fâtır sûresi, 35/43.
[7] “Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir
hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören
gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasıta olan ayağı olurum (Hâsılı; onun
işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde
cereyan etmeye başlar).” (Buhârî, rikâk 38)
Bakara, 2/165
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ أَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ
كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا أَشَدُّ حُبّاً ِللّٰهِ
“İnsanlardan bazıları da Allah’tan başkasını eş, ortak edinir ve Allah’ı seviyor
gibi onları severler. İman edenlerin Allah’a muhabbeti ise daha sağlam (ve daha
fazladır).” (Bakara sûresi, 2/165)
Zannediyorum bu âyet-i kerime de şu küllî hakikati anlatıyor: Bir mü’min için
iradî sevmelerde, Allah sevgisinin üstünde hiçbir şey olmamalıdır. Sevginin,
tabiat hâline gelip bütünüyle insan benliğini sarıp onu deliye çevirmesi,
zamanla hâsıl olur ve insanın mârifeti ölçüsündedir. İradî sevgi bir alâka ve
tercihtir ki;
لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتّٰى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ
وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَع۪ينَ
“Sizden biri, beni evlâdı, ana-babası ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe
iman etmiş (imanın kemal mertebesine ulaşmış) olamaz.”[1] hadisi bu kademeye
işaret etmektedir. Aslında gerçek sevgi ve aşk da böyle bir ilk adımla başlar.
İnsan fıtrat ve tabiatı icabı sevmelere gelince, yani insanın ana-babasını,
çocuğunu, hanımını, malını vs. sevmesi, evet bunlara karşı sevgi de, muhakkak
Allah’ın emrettiği çerçeve içinde olması lâzımdır. Aksi hâlde, Allah kulunu ya
dünyada çeşitli vesilelerle imtihana tâbi tutar ve muaheze eder ya da ahirette.
Hâsılı, mü’min denge insanıdır. O bu dengeyi, hayatının her lahzasında, hem de
bir sürü başka arzu ve isteklerine rağmen korumak zorundadır.
Evet, insanların bir kısmı, gözünde büyüttüğü kimseleri açıktan açığa ilâh kabul
eder; “Rabbimiz, mâbudumuz, tanrımız!” der, onun yaratmasından, sevk ve
idaresinden dem vurur ve onu Hz. Mâbud-u Mutlak’ın yerine koymak isterler..
kimileri de böyle bir duygu ve düşünceyi tasrih etmese de genel alâka,
münasebet, teveccüh ve bekleyişleriyle aynı şirki irtikâp ederler. Birincilerin
anlayış ve tavırlarına sarih şirk denecekse, ikincilerinki zımnî ve dolaylı
yoldan şirk kabul edilebilir ki, âyet bunlardan birinci kategoriye dahil
olanları şiddetle zecretmekte, diğerlerine de tenbihte bulunmaktadır.
Ayrıca, bu âyet, ulûhiyetle muhabbet arasında bir köprü kurarak, insanların,
tapageldikleri şeylere karşı sevgi ve alâka duyacaklarına dikkati çekiyor ki,
eğer mâbud zannedilen şeyler seviliyor, onlara itaatte bulunulup önlerinde
serfürû ediliyorsa, mü’min gönüller, sinelerinin vüsatini aşkın bir enginlik
içinde, delice O’nu sevmeli, O’na tahsis-i nazar etmeli, ömrünün gerçek değerini
O’nun emirlerini dinlemede aramalı ve O’nun hoşnutluğuna kilitlenerek O’nu
memnun etmeyi hayatının gayesi bilmelidir.
O’nu sevmeyenler, meçhul akıbetlerinin endişesi ve kendi kendilerine kalmış
olmanın ürperticiliğiyle titreyedursunlar, hakikî mü’minler, vesile-i iman,
vesile-i mârifet ve bir mânâda vesile-i necatları olan evliyâ, asfiyâ ve
enbiyâyı sevmede bile fevkalâde temkinli, ölçülü ve tevhit eksenlidirler.
Allah’ı evvelen ve bizzat, âşık-mâşuk münasebetini aşkın bir muhabbetle sever,
O’ndan ötürü de her şeye karşı nisbî bir alâka duyar ve bağırlarına basarlar.
Onları, Allah’ı seviyor gibi sevmez; kıymetlerinin izafîliğine göre Allah için
severler. Böyle bir muhabbet pâyidârdır, sarsılmaz; aklî, mantıkî ve kalbî
alâkadan kaynaklanmaktadır, şaşırtmaz…
[1] Buhârî, iman 8; eymân 3; Müslim, iman 69, 70; Nesâî, iman 19; İbn Mâce,
mukaddime 9.
Bakara, 2/185
يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَ
“Allah sizin için kolaylık ister, (size) zorluk istemez.” (Bakara sûresi, 2/185)
Dinde, esas itibarıyla zorlama yoktur. Zor görülen şeyler kolaylık vesilesidir.
Seferde namazın kasrı, Ramazan’da iftara ruhsat verilmesi, teyemmümün teşrii
gibi zarar ve sıkıntı olan hususlarda hep işin kolay tarafına gidilerek ruhsat
yolu intihap edilmiştir. Hatta nisyanla yapılan yanlışlıklar affedilmiş,
Ramazan’da unutularak yenen şeye orucu bozmamasının yanında ziyafetullah
nazarıyla bakılmıştır. İster aslî bir husus, ister arizî bir sebepten ötürü bir
kısım mükellefiyetler kaldırılmış ve hep kolaylık yolu takip edilmiştir. Bu
itibarla denebilir ki asıl ve umumî teşri açısından nice zor görülen
mükellefiyetler vardır ki, her biri ebedî saadetin birer temel taşı sayılırlar.
Meselâ, içinde nefisle mücadele, kalbî ve ruhî hayata yükselme, sabra alışma,
uhrevîleşme ve ahirete ehil hâle gelme gibi nice güzel ibadetler vardır ki,
meşakkat ve sıkıntı bahis mevzuu olduğu her yerde, ya yerlerini küçük, kolay bir
bedelle değiştirir geriye çekilirler veya bütün bütün silinir gider sevap
definelerini niyetin enginliğine emanet ederler. Sonradan kazalar ve fidyeler
birer küçük bedel, bütün bütün âcizin, takatsizin bazı sorumluluklarının düşmesi
ise niyete sığınma demektir.
Dinî emirlere uymaktaki zorluk veya kolaylık şahısların ruh hâleti, eğitimi,
alışkanlıkları vs. ile doğru orantılıdır. Zira din, ibtidâ ile intihâyı cem
etmiş, bünyesinde toplamıştır. Yani, bu dine mensup olan profesör de, onun
kapıcısı da, işçi de, onun patronu da, kadını da, erkeği de bu dinde doyum
noktasına ulaşabilir. Emir ve yasaklara uyma neticesi hâsıl olan halâveti herkes
içinde bulunduğu dereceye göre tadabilir. Fakat İslâm’ın emir ve nehiylerine
zatî değerler açısından baktığımızda, onların kolaylık ve müsamaha ile dopdolu
olduğu görülecektir.
Bakara, 2/186
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَإِنّ۪ي قَر۪يبٌ أُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ
إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
“Kullarım sana, Beni sorduğunda (bilmeliler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiği
vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Benim davetime
uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabileler.” (Bakara sûresi, 2/186)
Allah, değişik münasebetlerle kullarına olan yakınlığını ifade ettiği gibi
burada da: “Ben kullarıma çok yakınım.” buyuruyor. Evet, Allah kullarına çok
yakındır ama, kul O’nu ancak, amellerinde hulûsu, duygularında inkişafı vs. ile
ulaştığı mertebeye göre bilebilir. Takdir edersiniz ki, Hz. Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ı tanıyıp vicdanında hissetmesiyle,
ümmetinden herhangi birisinin -velev ki evliyâ bile olsa- Allah’ı tanıması bir
değildir. Böyle bir konuda mühim olan, kişinin bir taraftan mârifetullah adına
derecesini artırması için çabalayıp gayret göstermesi; öte taraftan da
ulaşabildiği bu mertebelerin hakkını vermesi veya verebilmeye çalışmasıdır. Yani
fert, o mertebede nasıl bir irtibat içinde bulunması, nasıl bir duygu ve düşünce
atmosferi içinde yaşaması, nasıl bir ameller kuşağında imrar-ı hayat etmesi
gerekiyorsa, onu mutlaka yapmalıdır. Aksi takdirde yüksek bir kulenin tepesinden
düşüyor gibi derin bir çukura sukut edebilir.
Burada her şeyden önce Allah’ın yakınlığı, duaya süratle cevap verme bişaretiyle
irtibatlandırılmış ve bu yakınlık kemmî, keyfî buudların dışına çekilerek o
konudaki mülâhazaların menfezleri kapatılarak, inanarak yapılan dua ile, böyle
bir duaya icabet mantûkundan hâsıl olan netice-i kurbet nazara verilmiştir.
Bundan başka, duanın esbap üstü tesirine dikkatler çekilerek, duanın bir yararı
olmadığı kanaatini taşıyan bütün natüralist, materyalist hatta monistlerin
ağzına birer ikaz şamarı vurarak, esbap ve tabiat kanunlarının Allah’ın
mahlukları olduğu ve onların Zât-ı Ulûhiyet’in irade ve meşîetini bağlamadığını,
bağlayamayacağını; tabiattaki ıttıradın yanında O istediğinde her şeyi
değiştirebileceğini, mucizeler, kerametler gibi harikulâde hâdiseleri yaratmanın
yanında, sırf dua ve yakarışlara da cevap vererek esbap üstü pek çok şey
yaratacağını ihtar etmektedir. Bunu ihtar ettiği gibi, bî kem ü keyf yakınlığını
da hatırlatarak, dua ederken bilmeyen, duymayan birine bir şeyler anlatıyor gibi
bağırıp çağırarak değil; en pes sesleri, en gizli kalbî mülâhaza ve hatıraları
da en gür sesler, soluklar gibi duyan وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ
الْوَر۪يدِ[1] Sultanı’na yalvarıp yakarma edebi içinde dua edilmesi gerektiği
vurgulanıyor ki, bir de فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ
يَرْشُدُونَ“O hâlde (kullarım da) Benim davetime uysunlar ve Bana inansınlar ki
doğru yolu bulabileler.” muktezasınca, O’nun emirlerine yürekten imtisal eder ve
her işlerinde iman-ı kâmili hedeflerlerse, rüşdlerini ortaya koymuş ve
maksatlarına ermiş olurlar; olurlar zira kul, kendi tutku, zaaf ve garazlarından
tecerrüt ederek O’na sığındığı ölçüde Cenâb-ı Hakk’a tefvîz‑i umûr etmiş olur. O
da, hususî teyidi, hususî muamelesiyle ekstradan lütufta bulunarak, binlerce
sebebin, binlerce tabiî kanunun, binlerce izafî gücün milyonlarca senede ortaya
koyamadıkları bir şeyin bin katını birden ihsan eder.
“Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.”
[1] “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf sûresi, 50/16)
Bakara, 2/193
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِ
“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar
savaşın.” (Bakara sûresi, 2/193)
Bu âyetin yorumu adına söylenebilecek en güzel sözlerden biri İbn Ömer, Abdullah
b. Zübeyr ile Haccac-ı Zalim arasında cereyan eden hâdiseler esnasında
söylenmiştir. Şöyle ki, iki kişi İbn Ömer’e gelirler ve aralarında şöyle bir
konuşma cereyan eder:
-İnsanlar zayi oluyor, herkes ölüyor. Sana gelince; evet Allah Resûlü’ne
arkadaşlık etmiş olan sen, evinde oturuyor, bizimle beraber cihad etmiyorsun.
-Allah’ın kardeş kanı akıtmayı haram kılması, benim sizinle beraber olmama
mânidir.
-Ama Allah “Fitne yok edilinceye kadar onlarla savaşın.” buyuruyor.
Ve işte İbn Ömer’in dünya çapındaki değerlendirmesi:
-Biz, fitne olmayıp, din Allah için oluncaya kadar hep o kavgayı verdik. Size
gelince, din Allah’tan başkaları için olsun diye ve fitne çıkarmak için
çarpışıyorsunuz…[1]
Mekke dönemi ki, peygamberlik süresinin yarısından fazlasını teşkil eder. Allah
Resûlü mücadelesini hep “Allah’ın yeni bir emri gelinceye kadar bağışlayıcı olun
ve hoşgörü ile davranın.” çizgisinde ve اُدْعُ إِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ
بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ أَحْسَنُ
“İnsanları Rabbinin yolu (olan İslâm)’a hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve
onlarla tartışmalarını en güzel bir üslûp içinde sürdür.”[2] esprisine göre
devam ettirmiştir. 13-14 sene karşı tarafın kin, nefret, gayız; tecavüz, tehcir
ve baskılarına karşı Müslümanlar af, hoşgörü ve sevgiyle mukabelede bulunmaktan
asla geri kalmamışlardır. Bağışlamanın, iyi niyetin, şefkatle kucaklamanın dahi
yumuşatamadığı bu haşin fıtratlara karşı, temel esprisi, dine tecavüz
edilmemesi, insanların öldürülmemesi, nesillerin zebil olmaması esasına dayanan,
caydırıcılık ve dinin anlatılmasına zemin hazırlama mülâhazasıyla kuvvet
kullanma dönemine geçilmiştir.
Önceleri afv u safh, daha sonra tedafüî bir tavır, bilahare de hem evrenselliğin
gereği, koskocaman bir âlemde, sadece kuvvete hak tanıyan, kuvvet kullanarak
bâtılı hak gösteren ve çapulculuğa alışmış bulunan densizlere haddini bildirmek,
hem de insan tabiatında bulunan ve önü alınamayan kavga duygusunu, tutkusunu
zapturapt altına almak, disipline etmek, muhtemel taşkınlıkları önlemek için,
işareti geçmiş kitaplarda Hz. Sahibu’s-seyf maddî cihada mezun ve memur
kılınmıştır. Evet, önce sadece izin, sonra da harp ve sulh meselelerini
belirleyen bir sürü emir.. elbette ki öyle olacaktı; zira şiddete, hiddete,
katle, teşride açık olan insan tabiatı eğer böyle disipline edilmeseydi, kavga
başlayınca, işin hakemliğini duyguları kan, düşünceleri kan, kan gölü içindeki
harp kahramanları (!) yapacaktı ki, böyle hakemlerin verecekleri kararların
nasıl olacağı bellidir. Onun içindir ki Kur’ân ve Sünnet, beşerî boşlukların
sebebiyet vereceği noktaları tutmuş, nizam-intizam altına almış ve insan
hislerinden kaynaklanacak bütün muhtemel suiistimallerin kapılarını kapamıştır;
kapamış, önce tedafüî muharebe prensipleriyle, daha sonra da şartlar
gerektirdiğinde taarruz emirleriyle meselenin farklı buudlarının da bulunduğunu
ortaya koymuştur.
[1] Buhârî, tefsir (2) 30.
[2] Nahl sûresi, 16/125.
Bakara, 2/213
كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّر۪ينَ
وَمُنْذِر۪ينَ
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak
peygamberleri gönderdi.” (Bakara sûresi, 2/213)
Bazı yorumcular, “İnsanlar bir tek ümmet idi…” âyetinin tefsirinde,
Âdemoğullarının hepsi kâfir idi, Allah bunlara; “Hz. Nuh’u ve peşi sıra da diğer
peygamberleri gönderdi.” derler. Bu görüş kat’iyen doğru değildir. Yeryüzünde
Hz. Âdem’den bu yana her zaman insanlar bir nebinin vesayetinde bulunma,
gelişme, yetişme imkânını bulmuş; ama ya değerlendirmiş ya da değerlendirememiş,
olduğu gibi kalmıştır. Ne var ki baştan beri o, hiçbir zaman başıboş
bırakılmamıştır. Gerçi bazıları peygamberlerin yeni mesajı yüzünden ihtilafa
düşmüşlerdir ama, bi’set-i enbiyânın getirdiği kat kat fazladır. Bediüzzaman
yaklaşımıyla 100 çekirdeğin 80 tanesi çürüse, 20 tanesi ağaç olsa, nasıl o
çekirdek sahibi zarar etti denilmez; öyle de 100 insan içinde 20 tanesi inanıyor
ve gaye‑i hilkati istikametinde bir hayat yaşıyorsa, o yeter ve umum mevcut
abesiyetten kurtulmuş sayılır.[1]
Evet, ilk insanlar, ilk peygamberler sayesinde bir ümmet idi.. bir asıldan ve
tek bir kökten gelmiş olmanın onların vicdanlarında bıraktığı tesirle bir bütün
ve bir cemaatti. Onlar dinsiz, imansız, vahşi ve mütecaviz değillerdi. Sonradan
bir kısım arizî sebeplerle ihtilafa düştü ve birliklerini bozdular. İlk insan,
ilk peygamber birleştirici bir unsur olarak uzun zaman devam etti. Sonra
insanların tabiatlarına, bazı maslahatlar için aynı zamanda birer imtihan
vesilesi olsun diye dercedilen bazı duygular hükümlerini icra etmeye başladı;
aklın, mantığın yerini hisler, hevesler aldı.. hidayetin yerine gelip heva
oturdu.. ve derken ittifak ve vahdet ihtilafa yenik düştü.. ve Allah (celle
celâluhu) temelde, safvet ve istikamete programlanmış insan fıtratını bir kere
daha özüne uyarmak ve onun kalbiyle hakikatler arasındaki engelleri bertaraf
etmek için, yeni yeni peygamberler göndererek insanoğlunu hayrın neticesiyle
ümitlendirip şerrin akıbetini göstermekle de temkin ve teyakkuza çağırdı. Ne var
ki, bazıları heva ve heveslerine esaretten kurtulamadıkları, bazıları da
kendilerini kibir, zulüm ve taşkınlık akıntılarına saldıklarından, her yeni
dönemde ihtilaflarını az değiştirerek, ama mutlaka katmerleştirerek ayrı ayrı
yollarda devam ettirdiler.
Aslında, bu insanların ilk ihtilafları, önceki gerçeklerin onların nazarında
matlaşmasından, silinip gitmesinden ve yerlerini başka şeylerin işgal
etmesindendi. İkinci ihtilafları ise, her şeyi yeniden netleştiren, kapalı
noktaları aydınlatan delil ve hüccetlere rağmen ya kıskançlık ve taşkınlıktan
farklı yorumlara girmelerinden veya onca ilâhî burhan ve hüccete rağmen indî
içtihatlara girmelerinden kaynaklanıyordu.
Oysaki Allah (celle celâluhu) içtihada ihtiyaç hissettikleri boşlukları âyât‑ı
beyyinâtıyla doldurmuş, his ve heves kaynaklı yorumlara giden yolları kapamıştı.
Siz isterseniz bunu fukahâ ağzıyla: “Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.”[2]
şeklinde de ifade edebilirsiniz. Evet onlar, ittifak vesilesi âyetleri kabul
etmeyip, ihtilaf sebebi hevâî içtihatlara saptıklarından ihtilaf ve sapıklık
gayyalarına yuvarlandılar.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s. 55-56.
[2] Mecelle, Mukaddime (Kavaid-i Külliye), 17. Madde.
Bakara, 2/248
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ إِنَّ اٰيَةَ مُلْكِهِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ
ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ
هَارُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ
مُؤْمِن۪ينَ
“Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, tabutun size gelmesidir.
Meleklerin taşıdığı o tabutun içinde Rabbinizden size bir sekîne, Musa ve Harun
hanedanının bıraktıklarından bir bakiye vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz,
sizin için bunda şüphesiz bir alâmet (bir ilâhî beyyine) vardır.” (Bakara
sûresi, 2/248)
Önce; sekînenin ne demek olduğunu iyi tespit etmemiz gerekli. Lügat mânâsı
itibarıyla, ciddiyet, vakar, sebat, itminan mânâlarına gelen veya rahatlatan,
huzur veren bir mucize, bir âyettir ki, onu gözler görüp gönüller hissedince,
ruhlarda sükûnet hâsıl eden temessül kabiliyeti çok bir tecellî türüdür. Ki,
bazen yakut ve zebercet kanatlı inleyen bir kedi, bazen hoş bir esinti, bazen de
bişaret gamzeden bir nesne şeklinde resmedilmiştir.
Her ne olursa olsun bu, geçmişteki enbiyâ-i izâmdan geriye kalmış mübarek bir
bakiyedir ki, gönüller onunla sükûnet bulur.. ruhlar güven ve itminana erer..
sekîne, tabutun içinde olduğundan o aynen sekînenin kendisi kabul edilerek
teberrük vesilesi sayılır. Hem öyle bir sayılır ki, onu harikulâde hâdiselerin
kahramanları olan melekler taşır; taşır ve onu tazimle kıymetler üstü kıymete
ulaşırlar.. ve aynı zamanda ona bu denli tazimleri, tabutun ne mübarek bir nesne
olduğunun ilanı sayılır.
Kur’ân ve Sünnet’te zikredilen sekîne; Cenâb-ı Hakk’ın insanlara gönderdiği ukbâ
buudlu ve metafizik âlemle alâkalı, indiği kimselerin kalblerine kût ve kuvvet,
iradelerine fer veren melekûtî bir nesne ve bir tecellîdir. Yerinde hak dostları
tarafından istenmiş, yerinde talepsiz, ama “hâl”e lütfedilmiş öyle sırlı bir
teveccühtür ki, onun atmosferine girenler oldukları yerden nâmütenâhîliği
duyarlar. Bu arada bazıları sekîneye, meleklerin inmesi, bazıları ruhanî
varlıkların gelmesi demişlerdir. Ne var ki, ister melekler, isterse melekler
haricindeki ruhanî varlıklar olsun, sekîne indiği yere itminan da iner.. iner ve
öyle bir atmosfer meydana getirir ki, artık orada bir doymuşluk ve itminan hâsıl
olur. Hem öyle bir hâsıl olur ki, o çerçevede her tarafa ölüm yağsa, ihtimal
sekîneye eren kılını bile kıpırdatmaz. İşte Hendek’in, وَزُلْزِلُوا“Sarsıntıya
uğradılar.”[1] ifadesiyle anlatılan, o günlerce muhasaranın demir pençesinde
kıvrandıkları hâlde dimdik ayakta durmasını bilen babayiğitleri.! Ve işte
Uhud’un her şeyi temelden sarsan depremleri karşısında ölüme meydan okuyan
leventleri..! Kolay değil; Hz. Hamza başta olmak üzere pek çok yiğit şehit olmuş
ve yetmişe yakın insan ukbâya göç etmişti. Bütün bunlardan sonra Allah, sekîne
ile onların imdadına yetişince, hepsi yeniden aslanlar gibi kükremiş ve ertesi
gün yaralı olanlar dahil herkes yeni bir seferberlik demiş ve yürüyemeyecek
derecede mecruh olanları sırtlarında, omuzlarında taşıyarak düşmanı takibe
koyulmuşlardı. Ebû Süfyan, kendilerini bu halleriyle bile Mekke’nin içine kadar
kovalamaya azimli bu insanları görünce “Uhud’da bir parça zafer kazandık. Onu da
elden kaçırmayalım..” diyerek ordusuna bir an evvel hızla kaçma emrini vermişti.
[2]
Onun için yukarıda belirttiğimiz gibi sekîne, bilinen bu özelliklerinden dolayı
öteden beri dualarda istenen bir husus olmuştur. Nitekim Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Hendek öncesi çukurları kazarken, sahabe-i
kiramla beraber, hep bir ağızdan فَأَنْزِلَنْ سَك۪ينَةً عَلَيْنَا “Sekîne indir
bizim üzerimize.” demişti.[3]
Yalnız; sekîne her kişi veya her kavme aynı şekilde tecellî etmeyebilir.
Allah’ın lütfu, mevhibesi diye de nitelendirdiğimiz sekînenin inişinde,
fertlerin veya cemiyetlerin durumu hep söz konusu olagelmiştir. Meselâ; Bedir’de
sekîne, meleklerin harp meydanında, onların çelik çavak hareketleri ile temsil
edilmiştir; Üseyd b. Hudayr’a, hâlisâne Kur’ân okurken gelen sekîne, buğumsu bir
bulut şeklinde tecellî etmiştir.[4] Hicret esnasında, Hira dağında Hz. Ebû
Bekir’in Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına tüm çırpınmalarına
rağmen, Allah’a tevekkül ve itimadını koruyan Efendimiz’de o, kalbte doymuşluk
ve itminan şeklinde tecellî etmiştir. Yine hicrette kinle bilenen kılıçlara
hedef olacağını bile bile Efendimiz’in yatağına yatan Hz. Ali’de itminan ve
güven şeklinde belirmiştir.
İsrailoğulları’na gelince; onlar hakkında önce şu hakikati tespit ve teslim
etmeliyiz ki, bu tarihî kavim, karakteristik özelliği, duygu, düşünce, inanç ve
yaşayışındaki hususiyetleri itibarıyla sekîne onlara elle tutulur, gözle görülür
bir nesne hâlinde lütfedilmişti.لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ
جَهْرَةً“Allah’ı açıktan görünceye kadar sana iman etmeyeceğiz.”[5] demişler ve
bu düşüncelerini لَنْ nefiy edatı ile ifade ederek, çok çabuk inanma niyetinde
olmadıklarını açığa vurmuşlardı. Burada istidradî bir hususu arz etmek yararlı
olacak: Böyle her şeyi gözle görmeye bağlayan bir topluma zannediyorum Hz. Mesih
peygamberlik yapamazdı. Zira o bir noktada ruhanîliği temsil ediyordu. Vâkıa,
bunun da bir hikmeti vardı. Yani Hz. Mesih, temsil ettiği bu ruhanîliği ile
Yahudilerin bazı katı ve sert pozitivist düşüncelerini tadil edecek ve bir
ölçüde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) zemin hazırlayacaktı.. ve ömrü
boyunca da hep öyle yapmaya çalıştı.. çalıştı ve mesajlarını da onların
seviyesine göre sundu. Hiçbir zaman onların yadırgayacakları ve
kabullenemeyecekleri şeyleri söylemedi. Hatta “Benim size diyecek daha çok
şeylerim var ama onu Faraklit geldiğinde söyleyecek.”[6] diyerek, sözü kendinden
sonra gelecek Zat’a bıraktı. Demek ki Hz. Mesih, hiçbir zaman onların idrak,
tasavvur ve muhakemelerini aşan şeyler söylemiyordu. Ne var ki buna bile
katlanamayan, gözünü madde bürümüş bir kısım zayıflarla bazı Bizans
sergerdanları bu yüce peygamberi öldürmeye teşebbüs ettiler.
Evet, işte bu vasıfları haiz toplumlara sekîne, Efendimiz’e, Hz. Ali’ye, Üseyd
b. Hudayr’a geldiği şekliyle tamamen mânâ ve ruh televvünlü olarak gelseydi,
bunlar ondan hiçbir şey anlayamazdı. Onun için böylelerine gelen sekîne, maddî
buudlu olup, onların kudsiyet atfettikleri bir türden geldi. O da içinde Hz.
Yusuf, Hz. Musa ve Hz. Harun’dan (aleyhimüsselâm) kalma kudsî emanetlerin
bulunduğu ve o güne kadar kaybolduğu bilinen bir tabutun içinde veya ittisalinde
memsus, meşhud bir nesne olarak gelmişti.
Burada sekînenin tabut içinde gelmesi zâhirî ve bâtınî açıdan
değerlendirilebilir. Zâhirî açıdan:
1) Allah’ın kudretini gösterir.
2) Bişareti veren peygambere güven ve itimadı artırır.
Bâtınî olarak: Yahudilerin böyle harikulâdeler ufkunda cereyan eden olaylardan
alacağı güç ve kuvvettir. Fakat, bizde de olduğu gibi, bu husus herkesin
almaçlarına göre değişkenlik arz eder. Almacı kuvvetli olup, ona teveccüh eden
insanın alacağı hisse ile, bunlara karşı kapalı yaşayan, her şeyi tenkit
mülâhazasıyla ele alan insanın alacağı hisse elbette ki değişik olacaktır.
Ayrıca tabut, belli bir dönem itibarıyla o kavmin duyguda, düşüncede, inançta
ölü olduklarının remzi de olabilir. Veya sekînenin tabutta tecessümü bu cemaatin
dirilişinin remzi olabilir. Bu sebeple Hz. Davud (aleyhisselâm) daha sonraları o
tabutu, hep ordunun önünde taşımış ve nereye giderse beraberinde götürmüştür.
[1] Ahzâb sûresi, 33/11.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/110; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/58.
[3] Buhârî, meğâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[4] Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 16; Müslim, müsafirîn 242.
[5] Bakara sûresi, 2/55.
[6] Bkz.: Yuhanna İncili, Bab:14, Âyet: 15, 16, 26, 27; Bab:16, Âyet: 7, 8.
Bakara, 2/251
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْأَرْضُ
وَلَكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلٰى الْعَالَم۪ينَ
“Eğer Allah’ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması
olmasaydı elbette yeryüzü fesada uğrar (ve altüst olurdu). Ne var ki Allah bütün
âlemlere (hususiyle de insanlığa) karşı lütuf ve kerem sahibidir.” (Bakara
sûresi, 2/251)
Allah’ın (celle celâluhu) buradaki tevcihi, pek çok hususa dikkatlerimizi
çekmenin yanında tıpkı hayvanlarda olduğu gibi, insanlık âleminde de ekolojik
denge misillü belli bir mizan ve ölçü vaz’edildiğini ve her şeyin, herkesin
zapturapt altına alındığını belirtiyor. İşte, netice itibarıyla böyle bir
dengenin sağlanması için, insanlık hesabına, insanlığa ait bir yola bizleri
hidayet ediyor ve bu hususla alâkalı olarak içlerimizde mücadele etme gerilimini
yaratıyor. Zira bu neticenin tahakkuku sebepler çerçevesinde ancak insan eliyle
ve beşer müdahalesiyle gerçekleşebilecektir. Aksi hâlde, âyette de belirtildiği
gibi, yeryüzü yaşanmaz bir hâle gelebilir.
Evet, insanlar belli maksat ve maslahat için, tabiatlarına yerleştirilen bir
kısım duygularını, dinin ehlileştirici disiplinlerine tâbi tutarak yararlı hâle
getirmezlerse, her zaman mütecaviz ve tahripkâr olabilirler. Böyle muhtemel
mütecaviz ve tahripkârlara karşı, imanla, İslâmiyet’le insanî duygularını
geliştirmiş, hakperest, nizam âşığı, huzur ve emniyet soluklayan müdafiler
bulunmazsa, yeryüzünde sürekli, bir yandan “tegallüpler, esaretler, tahakkümler,
mezelletler” yaşanır; diğer yandan da devletler arası muvazene, toplumlar arası
emniyet ve güven mütegalliplere ve müfsitlere kalır ki, bu da insanlığın fesada
ve kargaşaya yenik düşmesi demektir. Fitneye, fesada yenik düşmüş bir ortamda
ise, ne insanca yaşamaktan, ne ilim ve sanattan, ne din ve imandan, ne de o
millet ve topluma güven ve itimattan söz edilebilir. Böyle kargaşanın hükümferma
olduğu bir zeminde olsa olsa herkes birbirinin kurdu olur ve kuvvetli kendini
haklı görür.. gücü ölçüsünde hakk-ı temettu peşinde koşar.. hukuku
keyfileştirir.. ve çarpık felsefesinin, bencil duygularının harmanı bir dünya
kurmak ister.
İşte, bütün bu olumsuz şeylere fırsat vermemek ve tahdit edilmemiş iradeleri
tadil etmek için Allah, insafsız ve imansıza karşı inançlıyı, zalim düşünceye
karşı hakperest ruhları, mütecavizlere karşı adil insanları, baskıcı
mütegalliplere karşı da insanî sevgiyle dopdolu müdafileri yaratmıştır ki,
tabiattaki denge gibi, insanlar arasında da muvazene teessüs edebilsin.. ve
dünya kuvvetin, hissin, ihtirasın hâkim olduğu bir batakhaneye dönmesin.
Hatta, aklı, imanı, irfanı olan kimselerin, yeryüzü fesada teslim olmuşsa, onu
kurtarmaları, olmamışsa da böyle bir ihtimal söz konusu ise, salahın devamı
için, kargaşa yanlılarını ve bozguncuları zapturapt altına almaları bir
vecibedir. Bunun için ilim-irfan yuvaları tesis eder, insanları rehabilite
edebilecek merkezler açar, gerekirse lobiler oluşturur, birlikler kurar ve çok
alternatifli halâs ve ıslah yolları belirler, fitne ve fesadın bütün
menfezlerini tıkar ve açılma istidadı gösteren fitne kapılarının açılmasına da
fırsat vermezler. Bunları yapabilme, yapanlara Allah’ın fazlı, keremi, yapanlar
için de onları değerler üstü değerlere ulaştıran birer fazilet nişanesidir.
Bakara, 2/255
اَللّٰهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
“Allah, kendinden başka ilâh bulunmayandır. O, Hayy’dır, Kayyum’dur.” (Bakara
sûresi, 2/255)
Evet O yegâne Mâbud’dur ve O’ndan başka hak Mâbud da yoktur. Yoktur; zira
ezelden ebede varlık O’nun ziya-i vücudunun gölgesi, kâinatın her köşesindeki
hayat O’nun hayatının aks-i nuru, mevcudiyetini devam ettirmeye çalışan her
varlığın varlığını sürdürmesi de O’nun kayyumiyetinin, fâni levhalara küçük bir
cilvesidir. O’nun varlığı Kendinden, hayat ve kayyumiyeti de zâtındandır. O’ndan
başka kim ve ne varsa, hepsi O’ndan; O’nun tecellî-i sıfât ve esmâsındandır.
O öyle bir Hayy u Kayyum’dur ki, O’nun varlık ve hayatının söz konusu olmadığı
bir yerde, ne var olmaya, ne de hayat muammasına herhangi bir izah getirmek
mümkün değildir; O’nun -O Kendi Kendine, her şey de O’nunla kâim- mânâsındaki
kayyumiyetini nazara almadan, varlığın devam ve temadisini mâkul bir zemine
oturtmak imkânsızdır. O zât biricik Zât-ı A’zam, bu iki isim de birer ism-i
a’zamdır. Bütün eşya ve hâdiseler, O’ndan birer tecellî ve açılım; kâinat bu
tecellînin bir kitap, bir meşher hâlinde tecessümü; insanoğlu bu meşheri temâşâ
eden bir seyyah ve bu kitabı okuyan mütalâacı; nebiler bu konuda birer rehber;
kitaplar, hususiyle de Kur’ân ise bu göz kamaştıran muhtevanın en canlı, en
renkli, en beliğ bir yorumcusudur.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Âyetü’l-kürsi’den “Allah’ın
kitabındaki en büyük âyet.”[1] diye bahseder. Şimdi bu büyüklük;
1) Muhteva bakımından bir büyüklüktür; zira bu âyet-i kerime hâlis tevhidi
anlatmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına tercüman olmaktadır. İcmal itibarıyla
tıpkı İhlâs sûresi gibi… Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke
döneminde Allah (celle celâluhu) ile alâkalı suallere karşı, hep İhlâs sûresini
okumuştur. Evet, Kur’ân-ı Kerim içindeki her sûre, her âyet aşkındır; ne var ki
muhtevasının kıymeti nispetinde fazilet dereceleri her zaman değişik olabilir.
2) Bu kabîl âyetleri ve sûreleri okuyanlara verilecek fevkalâde sevaplarla
alâkalıdır ki, bu da okuyanın idrak ufku, şuuru ve iç derinliği ile doğru
orantılıdır. Evet bu konuda en belirleyici faktör engin bir imanla gönülde
yöneliştir. Allah Resûlü, bu ufku, Ramazanla alâkalı bir beyanlarında şöyle dile
getirirler:
مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إ۪يمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ
ذَنْبِهِ“Kim Ramazan orucunu inanarak ve ihlâslıca (sevabını yalnız Allah’tan
umarak) tutsa, geçmiş günahları bağışlanır.”[2] Buradan da anlaşıldığı gibi
ihlâs bütün amellerin özü, esası ve ruhu hükmündedir.
KAYYUM: Kayyum ismi, Cenâb-ı Hakk’ın hem zâtına hem de ef’âline bakar. Zâtına
bakan yönüyle, O’nun kıdem ve bekâsını ifade eder. Ef’âline bakan yönüyle ise,
mevcudatın devamını. Zira mevcudatın devamı O’nun devamına bağlıdır. Mevcudatın
devamında zikredilen kanun, nizam vs. bunların hepsi itibarî şeylerdir; böyle
itibarî kanunlarla eşyanın ayakta durması ise mümkün değildir. Avamca bir
yaklaşımla, bütün bunların bir uygulayıcısının, hayata tatbik edicisinin
bulunması lâzım gelir ki, O da Allah’tır. Söz buraya gelmişken, bu mevzua farklı
bir şekilde yaklaşan İbn Arabî’nin görüşünü ifade etmekte yarar var. İbn Arabî
diyor ki: “Hakâik-i eşya, esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerinden ibarettir. Bu
sebeple varlık aslında bir “yok”tur. Fakat bu tecellîler o kadar sık gelmektedir
ki, biz onunla eşyanın var olduğunu görüyor ve varlığına hükmediyoruz. Şayet
Cenâb-ı Hak, bu tecellîlerini bir an kesiverse, her şey mahvolur gider.” Evet
Süleyman Çelebi’nin de dediği gibi:
“Ol dedi bir anda var oldu cihan,
Olma derse mahv olur ol dem heman”
[1] Bkz.: Tirmizî, sevâbu’l-Kur’ân 2.
[2] Buhârî, iman 28; leyletü’l-kadr 1; savm 6; Müslim, müsafirîn 175.
Âl-i İmran, 3/21
إِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪ينَ
بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَل۪يمٍ
“Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına
kıyanlar ve adaleti emreden insanları öldürenler (yok mu), onları acı bir azapla
müjdele.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/21)
İslâm dönemine kadar, gerek hiçbir din kabul etmeyenler, gerek din adına bazı
şeylere inanıp Allah’ı inkâr edenler, Yüce Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine
delâlet eden âyetleri, emareleri, işaretleri görmeyip inkâra sapanlar,
saptıranlar “Allah’ın âyetlerine karşı küfredenler…” sözleriyle; kitap inzali ve
peygamber irsaliyle şereflendirildikleri hâlde, vesile-i necatlarına karşı kıyam
edenler “nebileri öldürenler” unvan-ı kabîhiyle; hak ve adaleti ikame etmeye
çalışanlara başkaldırıp onları bertaraf edenler de “adalet ve istikameti
emredenleri öldürenler” sıfat-ı mezmûmesiyle yâd edilmektedir ki, bunların hepsi
için müşterek bir akıbet söz konusudur; o da, hepsinin elim bir azaba dûçâr
olmalarıdır.
Öyle ki bunlar, dünyayı tutup, durdurup yaşayamamış, onun için hiçbir
hazırlıkları olmayan bir başka âleme gitmeyi de önleyememiş; Hz. Bediüzzaman’ın
ifadesiyle ölümü öldürememiş, kabir kapısını kapayamamış,[1] dolayısıyla ölmeden
ölüm acısıyla kıvranıp durmuş, dünyayı bitirmiş; ahireti de kendi boşluklarına
kurban edip böylece iki dünyanın hüsranını birden yaşama tali’sizliğine maruz
kalmışlardır.
Ayrıca burada, âyetin fezlekesine dikkat edecek olursak, hiç de alışık
olmadığımız bir üslûpla karşılaşırız.. evet, acıklı bir azapla müjdeleme sözü,
alışık olmadığımız bir sözdür. Aslında müjde iyi, güzel ve insanı sevince,
neşeye boğacak şeylerde kullanılır; kötü, üzücü hususlarda kullanılmaz. Meselâ,
bir kimseye “Gözünüz aydın, babanız ölmüş.” veya “Müjde, iflas etmişsin.”
demezsiniz. Ama Kur’ân kâfirler hakkında bu ifadeyi kullanıyor. Öyleyse, burada
ayrı bir hikmet aranmalıdır. O da -Allahu a’lem- şu olsa gerek: Burada
kâfirlerle alay etme, Arapça ifadesiyle “tehekküm” söz konusudur. Yani imana
karşı kapalı bu insanlar veya Kur’ân’a karşı kin, gayız, öfke ve nefretle
dopdolu bu kişiler, bir de böylesi âyetlerle karşılaşınca, öfkeden kuduracak
hâle gelirler.
Âyet, sibakı ile birlikte değerlendirilecek olursa, şöyle bir nükte de
söylenebilir: Allah bu kimselere, iman etmenin yollarını açmış, peygamberler
göndermiş, sonraki dönemlerde aralarında adaletle hükmedecek peygamber vârisleri
yollamış, ama bunlar onca nimete karşı hep inkârla mukabelede bulunmuş ve
nankörlük etmişlerdir. Yani, iman etmemiş, peygamberleri öldürmüş, adaletin
temsilcilerini katletmişler. İşte böyleleri hakkında, “Azab-ı elimle müjdele.”
denmekle, bir taraftan su-i akıbetleri anlatılırken, öte yandan da kaçırmış
oldukları bir müjde vesilesi ihtar edilmektedir.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 38; Risale-i Nur Külliyatı, 2/1378 (Mesnevi-i
Nuriye).
Âl-i İmran, 3/40
قَالَ رَبِّ أَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَت۪ي
عَاقِرٌ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
“Zekeriya: ‘Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da
kısır olduğuna göre, benim nasıl oğlum olabilir..?’ Allah: ‘Böyle de olsa, Allah
dilediğini yapar.’ buyurdu.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/40)
Hz. Zekeriya (aleyhisselâm) قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً
طَيِّبَةً “Rabbim, bana, tarafından hayırlı bir nesil bağışla…”[2] diye dua
etmişti; etmişti ama, duanın kabul edildiğine dair haberi alınca da, sevinç ve
hayret karışımı bir ruh hâliyle “Nasıl olabilir ki!” deyivermişti. İlk bakışta
bu iki hâdise arasında bir münâfat var gibi gözükse de, aslında böyle bir
münâfat söz konusu değildir. Şöyle ki, Hz. Zekeriya, yönelip Rabbine dua
ederken, tam bir konsantre ve teveccüh içinde, sebepler dairesini aklına dahi
getirmeyecek ölçüde, dua makamının gereği, esbabı aşkınlığı sergilerken -ki,
bunda peygamberlik davasına bir vâris bekleme gibi tamamen uhrevî bir buudun
varlığı da bahis mevzuudur- öyle demiştir. Sonra, -tabir caizse- âlem-i yakazaya
gelip sebepler çerçevesinde meseleye baktığında, sevinmiş, şaşırmış, “Ben yaşlı,
karım da kısır iken” demiştir ki ikisi de ayn-ı hakikattir.
Burada önemli bir başka hususa daha işaret etmek yerinde olur. Klasik bazı
tefsir kitaplarında Hz. Zekeriya’nın, “Benim nasıl oğlum olabilir ki!” sözünü,
bir taaccüp ifadesi olarak ele alırlar. Bence -ki peygambere yakışan da odur- bu
söz taaccüp değil, Cenâb-ı Hakk’ın kudretini takdir makamında söylenmiş bir
hayret ifadesidir. Buna, İbn Arabî’nin vilâyette en yüksek makam hayret
makamıdır, mülâhazasıyla[3] bakacak olursanız, pek de mansıb-ı nübüvvete münafi
olmadığı görülür. Evet, yaşlı bir nebi, kısır bir kadından dahi, çocuk yaratmaya
kâdir Allah’ın kudretini kabullenmiş olmanın verdiği mârifet buudlu hayretle,
takdir hislerini dışarı vurmuş ve bu hislerini, hislerimize uygun elfâz ve
kalıplarla ifade etmiştir.
Evet, bize göre, hayızdan nifastan kesilmiş; artık kısır denecek bir kadının
hamile kalması “âdetullah” kanunları içinde müteâref ve şâyi değildir. Böyle
hilâf-ı âdet bir şeyin ortaya konması, kadirşinas bir nebi sinesinde, bir
teyakkuz sinyali gibi duyulup takdir ve hayretle karşılanması, hatta böyle bir
takdirin sevincin önüne çıkması gayet normaldir ve mansıb-ı nübüvvete
muvafıktır.
Dahası, كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ fezlekesiyle, Cenâb-ı Hakk’ın
arkadan Hz. Meryem ve Mesih’le de bir hayli hilâf-ı âdet harikulâdelikler ortaya
koyacağına işaret buyrularak, kâinattaki âdât-ı müstemirresinin yanında, bir de
esbaba, vasıtalara takılanlara karşı teyakkuz sinyali mahiyetinde, meşîet-i
dâimesini ihtar eden âdât-ı muvakkatesi vardır.
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/38.
[3] Bkz.: İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1/408-411; 7/62-63.
Âl-i İmran, 3/64
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَواْ إِلٰى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا
وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّٰهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلاَ
يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ
“De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap, sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin:
Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler de edinmesin.’ ” (Âl-i İmrân sûresi,
3/64)
İslâmî tebliğde, bilhassa Ehl-i Kitab’a karşı yumuşak olmak Kur’ân’ın emridir.
Değil sadece Ehl-i Kitap, Cenâb-ı Allah, Hz. Musa’yı firavuna gönderirken dahi,
فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشٰى “Ona yumuşak
söz söyleyin; olur ki, öğüt alır, kendine gelir ve Allah’tan korkar.”[4] diye
mülâyemeti emreder. Galiz sözlerin, insanları kınamanın ve onlara karşı kaba
davranmanın İslâmî tebliğde hiç mi hiç yeri yoktur.
Bahis mevzuu âyet bize böyle yumuşak söz söyleme ve sevdirici, çekici tebliğin
mücessem bir örneğini vermektedir. İslâm’ı bütün bir kale ve hudûdullah ile
çevrilmiş geniş bir kasr-ı muallâ olarak düşünecek olursak, bu sarayın müteaddit
giriş kapıları olduğu gibi, bu kapılara ulaştıran ve içeri girmeyi sağlayan
mahlukatın nefesleri adedince yolların var olduğunu da unutmamak icap eder.
İslâm, kendine has üslûbuyla insanları bu yollardan herhangi birinde ve yine
yolun herhangi bir noktasında kucaklar ve usûlüne göre onu kapıların birinden
içeriye çeker. İşte böyle bir husus ve tedricîliğin anlaşılamamış olması ya da
tam idrak edilememesi, dün olduğu gibi bugün de bazılarını belli yanlışlıklara
sürüklemektedir.
İşte bu âyet, Ehl-i Kitab’ı, sözü edilen yollardan veya noktalardan birinde
yakalıyor; onlara güler bir yüz ve tatlı bir dille yaklaşıp, “Gelin!” diyor. Bu
“Gelin!” deyişte, “Sizi çağırdığım, davet ettiğim şeyler, sizin bilmediğiniz
şeyler değil; tam tersine, bildiğiniz, ünsiyet ettiğiniz ve bizden çok önce
karşılaşıp da şimdi unutmuş olabileceğiniz veya yanlış hatırladığınız şeyler
türündendir.” diyor ki, bu da Kur’ân’ın, Ehl‑i Kitap’la aramıza bir köprü
kurarak onları gayet yumuşak bir şekilde, sıcak baktıkları bir noktadan
yakalamasıdır. Bu husus, İslâm’ın tebliğinde ve muhataplara yaklaşmada çok
önemlidir.. ve siz isterseniz buna, şimdilerin moda tabiriyle “diyalog”
diyebilirsiniz. Evet, Kur’ân’ın Ehl-i Kitab’ı çağırdığı o me’luf nokta tek bir
kelime ile hulâsa edilecek kadar kısadır; zira Kur’ân, onlardan sadece ve sadece
bir tek şey istemektedir ki, o da, şu görülen köprüden geçilip, şu kapıya
ulaşılmasıdır; her şey bir yana sadece سَوَاءٌ kelimesinde bile bu inceliği, bu
yumuşaklığı ve arada kurulmaya çalışılan köprüyü görmek mümkündür. Nedir bu
köprünün hususiyetleri?
İşte Kur’ân, bu noktada müsbeti tariften ziyade, menfiyi nazara vererek konuya
şöyle giriyor. Bir kere Ehl-i Kitap, önceleri kendi çerçevesiyle Allah’ı
tanıyordu. Ne var ki böyle bir tanımanın üzerinden asırlar geçmiş ve dolayısıyla
onların o mârifetleri küllenmiş ve tazeliği de kalmamıştı. Öyleyse, yapılması
gereken bir “tahliye –تَخْلِيَة “, yani “arıtma” ameliyesi idi. Bu yapıldığında,
gerçekler ayan beyan ortaya çıkacaktı. Esasen, “Lâ ilâhe illallah” cümlesinde de
bu tahliyeyi görmek mümkündür. Yani İslâm, her işe bir tahliye ile başlar; zihni
yanlış kabullerden, saplantılardan; nazarları da şaşılıktan kurtarma,
“illallah”tan, yani müsbeti tariften önce gelen bir ameliye-i fikriye, bir
ameliye-i nazariye, belki de bir ameliyat‑ı tecdîdiyyedir. Bu sebepledir ki,
âyette de, “şunları şunları yapalım” değil de, “şunu yapmayalım” ifadesi
kullanılmıştır.
Evet, bir kısım Ehl-i Kitap, zamanla Allah’a şirk koşar hâle gelmiş; O’na
vesenîler gibi oğullar, kızlar isnat etmeye başlamış, üç bir, bir üç gibi
anlaşılmaz yanlışlara girmiş ve bazı hahamlarına, papazlarına, Allah’a ait olan
tevbenin kabulü ve teşrî yetkisi gibi, ibadette Allah’a şirk koşma mânâsına
gelen fonksiyonlar atfeder olmuşlardır. Âyette bazı “hahamların ve papazların
rab edinilmesi” tabiri, daha çok gündelik hayatı alâkadar eden hususlarda ve
teşriî konularda merci kabul edilmeyeceğiyle alâkalıdır. Dolayısıyla da Kur’ân,
kalblerin ve zihinlerin şirkten tahliyesine oradan başlamamakta ve önce Cenâb-ı
Hakk’ın ulûhiyetine karşı şirk koşulmamasını, ibadetin O’na tahsisini nazara
vermektedir. Namaz, oruç, hac, zekât Allah için olmalı; kurban O’nun için
kesilmelidir. Burada Ehl-i Kitap, rahatlıkla “Biz zaten bunları Allah için
yapıyoruz.” diyebilir. Öyleyse, bu merhaleden sonra, Allah’a hiçbir şeyi şirk
koşmama merhalesi gelmektedir. Yani, Allah’la beraber başka yaratıcı kabul
etmeme; “sebepler, tabiat veya birtakım başka güçler” dememe; yaratmayı, ölümü,
yaşatmayı, rızıklandırmayı, kâinatın idaresini tamamen O’na verme; O’nu
doğmadan-doğurmadan, üremekten ve başkalarına muhtaç olma gibi noksanlıklardan
berî görme.. evet imanın üzerindeki bu kara örtü kaldırılınca, geriye sadece
günlük hayatın, içtimaî, iktisadî sahalarının da tevhide göre düzenlenmesi
kalmaktadır ki, Allah’a iman ve ibadet yani her mânâda tevhid tamamlanabilsin.
İşte, İslâm’ın tebliğinde nasıl bir tedricîlik varsa, zihinleri ve kalbleri,
sonra da günlük hayatı tevhide raptetmede öyle bir tedricîlik söz konusudur.
Zaten, Hz. Üstad’ın ifade ettiği ve üzerinde hassasiyetle durduğu üzere, İslâm,
bir bakıma imanın tahsîl, tarsîn ve tahkîminden ibarettir. Evet, neticede her
şey, imana ve tevhide dayanmakta ve bir bakıma iman ve tevhid, merkezi, hakikati
oluşturduğu gibi, muhitle alâkalı meseleleri de tayin etmektedir.
İslâm’da tebliğin ve tevhidin bu ölçüdeki enginliği, tedricîliği, yumuşaklığı ve
toplumun değişik kesimleri arasında köprüler kurma stratejisinin bilinmemesi,
hatta değişik ve yanlış anlaşılması bugüne kadar bir hayli insanı ondan kaçırmış
ve özelliği cezb u celb olan bir yüce câzibe merkezini, yüzde yüz kendi ruhuna
zıt görünümlere itmiştir. Bir yandan efkâr-ı âmme ve hissiyât-ı umumiye
çarpıtılarak beşerî acûliyet her şeye hükmetmeye başlamış ve tedricîlik bir yana
bırakılmış; hatta, çok önemlidir, bu âyet-i kerimede sıralanan işaret taşları
gözardı edilerek, işe sondan başlanılmış; neticede de saf kitlelerin aşırı
bulabileceği temayüllere girilmiş; diğer yandan da âyetlerin mazmunu, muhtevası,
çizdiği rota iyi kavranamayarak, tarik-i Ahmediye dışında gidenlerin bile
Cennet’e gireceği iddia edilmeye başlanmıştır. Hâlbuki, âyetler dikkatlice
tetkik edildiğinde anlaşılacaktır ki, -mevzumuz olan bu âyette de görüldüğü
üzere- Ehl-i Kitap’ın önüne köprüler konup, kapılar gösterilmekte, kapıdan
girildikten sonra neler yapılacağı ise burada değil, başka âyetlerde tasrih
edilmektedir. Siz bu âyete bakarak, Ehl-i Kitap, Allah’a ve Peygamberimiz’e iman
ettikten sonra, Hz. Ahmed’in yolunda gitmese “şöyle olacak-böyle olacak”
diyemezsiniz. Çünkü, bu nevi âyetler, onları Hz. Ahmed’in yoluna davet içindir.
O yola girildikten veya O’nun kasrının kapısından içeri girildikten sonra, artık
O’nun çizgisinin takip edileceği izahtan vârestedir. İslâm’ı ve Kur’ân’ı iyi
anlamak için, Kur’ân’a ve Sünnet’e bir bütün olarak bakabilmek, parçaları bu
bütünün içinde mütalâa edip, her birini yerli yerine oturtmak şarttır. Nasıl
insan vücudunun teşekkülünde, anne karnındaki partiküller ve zerreler -30.
Söz’de ifade edildiği üzere[5]– şaşırmadan yerlerine gidiyor, göze gitmesi
gereken bir zerre kulağa gitmiyor; öyle de, İslâmî bir hayatın teşekkülünde de,
böyle her parçanın yerli yerine oturtulması elzemdir. Bu da, Kur’ân’ı ve
Sünnet’i bütünlüğü içinde ve her parçanın bütün fonksiyonlarını bilmeye
bağlıdır. Yoksa ceninde anomali oluşumlar ve sakat doğumlar ya da anne
karnındaki teşekkül safhalarının herhangi birinde boğulup gitmeler söz konusu
olduğu gibi, bu mevzuda da çarpık yorumlar, hatalı içtihatlar, hatta
tenakuzlar-tesakutlar kaçınılmaz olacaktır.
Hulâsa olarak diyebiliriz ki, burada, birbirinden farklı ruhların, ayrı ayrı
vicdanların, değişik telakkilerle meydana gelmiş değişik kültür ve değişik
medeniyetlerin, birbirinden farklı zamanlarda gelmiş farklı kitapların ve o
kitapların yoğurup şekillendirdiği ümmetlerin, her gönlün “evet” diyebileceği
bir çizgide -siz isterseniz buna “sulh çizgisi” diyebilirsiniz-
birleştirilebileceği, birleştirilirken de her meselenin, rahmetin enginliği
açısından ele alındığı ve her merhalede yaklaşımların evrensellik buudunun
korunduğu apaçık ortaya konmuştur ki; her düşünce ve her vicdan ancak böyle bir
hak hakemliği ile hallolabilir. Ruhlar, şahısların heva ve heveslerinin
baskısından kurtularak Mâbud-u Mutlak’a hakikî kulluğa erer ve dünya sahte
ilâhlara kulluktan kurtulur.
[4] Tâhâ sûresi, 20/44.
[5] Bediüzzaman, Sözler, s. 749-751.
Âl-i İmran, 3/86
كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ إ۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُوا أَنَّ
الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّٰهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ
الظَّالِم۪ينَ
“İman edip Resûl’ün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip
eder ki? Allah zalimler topluluğunu doğru yola hidayet etmez.” (Âl-i İmrân
sûresi, 3/86)
İyiyi bütün güzellikleri ile gördüğü, kötüyü bütün şenaatleri ile müşâhede
ettikleri hâlde kötüye, çirkine ve küfre taraftar olan zalimlerin ve
inkârcıların yanında yerlerini alan insanlar, haddini bilmez, inhiraf içinde
zalim insanlardır. Bunlar cibilliyetleri bozulmuş, hidayet kabiliyetlerini
köreltmiş öyle tali’sizlerdir ki, âdet-i sübhaniyesince artık Allah, bu türlü
kimselere hidayet nasip etmez, onları asla ve kat’a doğru yola iletmez.. etmez
çünkü bunlar İslâm’ın câzibe-i kudsiyesinden anilmerkez bir hareketle uzaklaşma
sürecine girdikleri için, hep uzaklaşmanın gerektirdiği ruh hâleti içinde olacak
ve hep ayrıldıkları merkezi suçlayacak, karalayacak ve dolayısıyla da kendi
tabiî renklerini aşkın şekilde kararacaklardır. Böyle yapmakla, güya tanıdıkları
ehl-i imanı, onları bilen içlerinden birileri gibi olumsuz şekilde deşifre
ederek ilhad ve küfür cephesinin moralini yükseltip onları sevindirecek;
mü’minleri de inkisar ve kedere gark edeceklerdir.
Ayrıca, Allah nezdinde, diğer dinlere nispeten ışığı, vâridâtı ve vaad ettikleri
güneşler mesabesinde olan İslâm’dan ayrılmakla, hep arayış içinde olacaklar; ama
daha parlağını bulamadıklarından dolayı da ömürleri bir bulunmazın arayışında
tükenip gidecek; yol ve erkân bilmeyen şaşkın kitlelere de fena bir örnek teşkil
edeceklerdir.
Âl-i İmran, 3/97
وَلِلّٰهِ عَلٰى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَب۪يلاً
“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir
hakkıdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/97)
Allah’a karşı yapılan her ibadet, O’nun bizlere ihsan buyurduğu nimetlere karşı
bir şükür ve belki bir nispette fiilî mukabeledir. Öyle bir mukabele ki yalnız
Allah’a karşı ve Allah için yapılır. İşte hac ibadeti de, hem bedenin sıhhatine
hem de lütfedilen mal nimetine karşı böyle bir şükrün ifadesidir. Onun için hac
yapan kişi niyetlenirken, أَحُجُّ لِلّٰهِ “Allah için hac yapmaya” der. İşte
Kur’ân bunu ifade sadedinde وَلِلّٰهِ عَلٰى النَّاسِ diyor. Burada لِلّٰهِ daki
ل istihkak içindir. Öte yandan عَلٰى النَّاسِ deki عَلٰى farziyet ifade eder.
النَّاسِ deki lâm-ı tarif ise ahd için olur. Böylece beraat-ı istihlal nev’inden
daha başta مَنِ اسْتَطَاعَ kaydı ve onun müstetbeatına telmih yapılmıştır. Yani
عَلٰى النَّاسِ “Bazı insanlar.” Kim onlar? Yol ve azık imkânına sahip olanlar ve
kadın ise yanında mahremi bulunanlardır.
Ayrıca عَلٰى النَّاسِ de عَلٰى harf-i cerrinin kullanılması bize şu nükteyi de
hatırlatıyor. Hac, aslında namaz ve oruçtan çok daha çetin bir ibadettir. Onda
sefer meşakkatinin yanında bir hayli de paranız gider; işinizden,
memleketinizden, yakınlarınızdan ayrı kalırsınız vs. İşte bütün bu zorluklara
işaret sadedinde Kur’ân عَلٰى harf-i cerrini kullanarak umumî mükellefiyetler
içinde hac ibadetinin hususî ağırlığını işmam etmiş olur.
Bundan başka اِسْتَطَاعَ herhangi bir işin gönül rızasıyla ve tam bir inkıyat
düşüncesi içinde en mükemmel şekilde yerine getirilmesidir ki, bu da bir irade,
kudret ve imkâna vâbestedir. Bu açıdan اِسْتَطَاعَ kelimesi daha sonra mebâdisi
ve cüz’î fertleri sayılan güç, kuvvet ve imkân yerinde kullanılmıştır. Bu
kelimedeki genişlik, imamların içtihatlarında da farklı yorumlara bir kaynak
teşkil etmiş ve bir genişlik vesilesi olmuştur.
Âl-i İmran, 3/102
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ
تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla korkun ve ancak
Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/102)
Allah’tan hakkıyla korkma, mârifetullah ile doğru orantılıdır. Bu itibarla da
denilebilir ki, mârifetimize yardım etmeyen bütün bilgiler, zâhirî mârifetle kîl
ü kâlden ibarettir. Yine bu mârifete yardım etmeyecek olan sohbetler,
müzakereler, sorular, cevaplar bir ölçüde israf-ı zaman ve israf-ı beyan
sayılır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah şu üç şeye gazap
eder.”[6] deyip, bunların içinde, çok sual sormayı da zikrederek bu hakikate
işaret etmiştir. Yine bu abes suallere misal olarak “Şunu Allah yarattı, bunu
Allah yarattı. Pekâlâ Allah’ı kim yarattı?”[7] sözlerini zikreder. Bu son
hususla alâkalı şu mütalâaları serdetmekte yarar var: Zaman gelmiş bize esbap
plânında öyle şeyler anlatmışlar ki, herkes üzerinde sanki -hâşâ- Allah âciz,
her şeyi sebepler yapıyor ve yaratıyor gibi bir his uyarmışlardır. Kanser
denince, “tedavi olmaz” demişler. AIDS adı geçince, “çaresi yok” diye
mırıldanmışlar. Derken mü’mince bütün düşünce, tevekkül ve teslimiyeti
yıkmışlardır. Bugün, hemen herkeste, cüz’î-küllî vardır bu. Bence, tedellî
yoluyla müessirden esere giderek, kendimizi itminana kavuşturmalıyız.
Müsebbibü’l-Esbâb’ın Allah olduğunu, dolayısıyla da bütün sebeplere o hâsiyeti
veren Cenâb-ı Hakk’ın, sebepler dairesi dışında da halk ve icadda
bulunabileceğini sık sık hatırlayarak mü’mince düşüncelerimizi yenilemeliyiz.
Allah’a karşı, O’na yaraşır şekilde takva mülâhazası içinde bulunmak; değişik
bir ifadeyle, O’nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmak, böyle bir duyguda
sadık olmanın gereği sayılan her sebep ve her vesileye fevkalâde dikkat ederek
hayatla hedef arasında boşluklara meydan vermemek; her hâdise, her söz, her
düşünceden bir girizgâh bularak düşünceyi O’na çekmek, sözü O’na kaydırmak;
saymakla bitmeyen nimetleriyle, o nimetlerin keyfiyet ve gelişleri üzerinde
durup şükürde şuur temadisini yakalamak hakikî takva yoluna girmek demektir.
Aynı zamanda Müslümanca ölmenin de yoluna girmek demek olan böyle bir takva,
enbiyâya ve has mânâda dava-yı nübüvvetin vârislerine has bir hâlet-i
marziyyedir. Böyle bir hâleti ihraz için ashab-ı kiram efendilerimiz elleri
ayakları nasır bağlayacak ve bîtap düşecek şekilde ibadete koyulup bu hedefte
günlerce koşmuş ve hayat-ı tabiînin hâsıl ettiği boşluklarını niyetlerin safvet
ve enginliğine emanet ederek seyr-i ruhanîlerini “Gücünüz yettiği ölçüde
Allah’tan ittika edin!”[8] ufkunda devam ettirmişlerdi.
[6] Buhârî, zekât 53; Müslim, akdiye 10, 13, 14; Muvatta, kelâm 20; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 2/327, 360.
[7] Ebû Dâvûd, sünnet 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/282, 317, 331, 539;
3/102; 5/214; 6/257. Ayrıca bkz.: Buhârî, bedü’l-halk 11; Müslim, iman 214.
[8] Teğabun sûresi, 64/16.
Âl-i İmran, 3/117
وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلَكِنْ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” (Âl-i İmrân
sûresi, 3/117)
Bu mesele Kur’ân-ı Kerim’de çoğu yerde وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلَكِنْ كَانُوا
أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ9 şekliyle anlatılır. Görüldüğü gibi ikisi arasındaki
fark, sadece keynûnet ifade eden كَانُوا fiilinin bulunup bulunmamasında. Evet,
Âl-i İmrân sûresi 117. âyeti ki yukarıdaki âyettir; onda keynûnet ifade eden
كَانُوا yoktur. Bu bize -Allahu a’lem- şu hususları hatırlatır:
1) Bunların nefislerine karşı zulümleri, gizli-kapalı olmayacak; olmayacak ve o
kadar açıktan cereyan edecek ki, bu kişilerin zalimlikleri ve hâssaten
nefislerine olan zulümlerini tasrihe gerek kalmayacak; herkes görecek ve
anlayacak…
2) Keynûnet; “Daha önceden yoktu da şimdi var.” mânâsını ihtiva eder. Kâfirlere
gelince, onlar kadimden bu yana nefislerine zulmetmekte ve bunu da herkes
müşâhede etmektedir. İşte onun için bu âyet-i kerimede sonradan oldu mânâsını
ifade eden كَانُوا yoktur.
3) İkinci maddedeki hususu tavzih için denebilir ki; şöyle-böyle kendilerine
kitap verilenler, kendilerine gelen kitaba, o kitabın vaad ettiği hidayete bir
süre mazhar olup onun aydınlığında yaşadıktan sonra zeyğ, dalâl ve küfrana
düştüklerinden, “Onların zulümleri yoktu, sonradan oldu.” durumunu ifade için
keynûnet mânâsına gelenكَانُوا ile tavzih edildi. Kadimden beri haksızlık içinde
bocalayıp duranların hâli ise “Hep böyleydi.” mülâhazasına işaret için herhangi
bir takyide ve tavzihe gerek görülmedi.
[9] Nahl sûresi; 16/33. Az lafız farkıyla bkz.: Tevbe sûresi, 9/70; Nahl sûresi,
16/118; Ankebût sûresi, 29/40; Rum sûresi, 30/9; Zuhruf sûresi, 43/76.
Âl-i İmran, 3/154
ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُم مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى
طَآئِفَةً مِنْكُمْ وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ
بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ
اْلأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ اْلأَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ يُخْفُونَ ف۪ي
أَنْفُسِهِمْ مَا لاَ يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ اْلأَمْرِ
شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ
الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلٰى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ
مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ
الصُّدُورِ
“Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki (bu güvenin yol
açtığı) uyuklama hâli bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına
düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer
düşüncelere kapılıyorlar. ‘Bu işten bize ne?!’ diyorlardı. De ki: ‘İş (zafer,
yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a aittir.’ Onlar, sana
açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. ‘Bu işten bize bir şey olsaydı,
burada öldürülmezdik.’ diyorlar. Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile,
öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere
kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve
kalblerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah, içinizde ne varsa
hepsini bilir.’” (Âl-i İmrân sûresi, 3/154)
Risale-i Nur talebeleri saldırılara maruz kaldığında Üstad Bediüzzaman
Hazretleri, talebelerine, dostlarına hep bu mealini verdiğimiz âyet-i kerimeyi
nazara verir. Şimdi, Bediüzzaman’ın bu dersini almış birisi nazarıyla, âyetin
mealini bir kere daha okuyalım ve almamız gerekli dersi alalım.
Şiddetli bir korku, telaş ve endişe anında insanların uyuklaması; uyuklayıp kalb
ve ruhundaki endişe ve dağınıklığı aşması, sükûnet bulup tam itminana ulaşması,
Allah’tan o insanlara bir lütuf, onlardan da Allah’a karşı bir güven, bir itimat
hatta bir tevekkül, bir teslim ve bir tefviz tavrıdır. Hem Bedir’de, hem Uhud’da
böyle bir itminan, böyle bir teminat‑ı ilâhiye ve böyle bir sekîne-i
rahmâniyenin vâki olması, onun, dine o ölçüde sahip çıkıldığı, gönüllerin o
heyecanla hakikî mihraplarına yöneldiği ve sadakatin ilâhî teveccühle buluştuğu
her durumda herkes için söz konusu olduğunu gösterir.
Evet, din hayatın ruhu, i’lâ-yı kelimetullah vazifelerin en yücesi; o yolda
tükenip gitme ebedî varoluş hamlesi ve Allah hoşnutluğu da gayeler gayesi hâline
getirilebildiği ölçüde, ne zaman, hangi şartlar altında olursa olsun, ilâhî
inayet, himaye, riayet ve vekalet ayniyete yakın bir misliyet içinde cereyan
edip duracaktır; cereyan edip duracak ve bu seviyedeki iman, teslim ve tevekkül
erleri nâr-ı Nemrutları göğüslerken bile fevkalâde rahat-ı kalb içinde
bulunacak; hatta imanlarıyla o ateşi berd ü selâma çevirip, Yunus diliyle varıp
ol gölgede yatabileceklerdir. Onların böyle sekîne ve itminan içinde cereyan
eden hayatlarına mukabil diğer bir zümre vardır ki bunlar aynı zeminde
olmalarına rağmen, aynı atmosferi paylaşamadıklarından ötürü nefislerinin
derdine düşecek; duygularında ve düşüncelerindeki tereddütler, hayatlarına
utandıran zikzaklar hâlinde aksedecek; ne itminan, ne uyku, ne de rahat yüzü
görmeyecek ve cahiliye kafasıyla terk edildikleri, ortada kaldıkları
mülâhazalarıyla gelgitler yaşayacak ve inansalar bile, Allah hakkında dahi
suizanda bulunacaklardır ki, وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ
يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ “Kendi canlarının
kaygısına düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine
benzer düşüncelere kapılıyorlar.” ferman-ı sübhanisi, bu bulanık duyguların
yeis, inkisar ve kararsızlıklarını sergilemektedir.
Âl-i İmran, 3/190
إِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
لَاٰيَاتٍ لِأُولِي اْلألْبَابِ
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip
gidişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler (ve deliller)
vardır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/190)
Bizim en büyük eksikliğimiz de işte böyle bir kapsamlı tefekkür!. Evet,
imanımızı yenileyecek, bizi daima canlı tutacak olan bir tefekkür.. nasıl
alışmamış vücuda bir damla soğuk su verdiğinizde şok tesir yapar; öyle de bizler
daima, imanımızda şok tesiri yapacak şeyler bulmalı, onları mirsad-ı tefekkür
yaparak, hakikî müessir, eşyanın hakikî sahibi ve mâliki olan Allah’ın esmâ ve
sıfatlarının cilvelerini müşâhede etmeliyiz. Böyle bir ameliyenin
vicdanlarımızda doğuracağı nur ile ve hep O’nun rızası dairesinde, dünya
hayatındaki sayılı günlerimizi geçirme gayreti içinde olacağız.
Ne var ki, yerleri ve gökleri ve ikisi arasındaki her şeyi sarıp kuşatan
ruhu-mânâyı, sesi-soluğu, rengi-deseni, şiveyi-neşveyi duyup anlamak, anlayıp
değerlendirmek de herkese müyesser değil; bu engin, rengin ve zengin armoniyi
kavrayıp yorumlamak için, yanlışlıklara şartlanmamış, hissîlik ve
nefsanîliklerle balans ayarı bozulmamış entelektüel akla (ulü’l-elbâb) ihtiyaç
var.. gökleri ve arzı, mekân mefhumunun hatırlattığı bütün özellikleriyle;
onlarda yaratılan şeyleri irade, ihtiyar ve hususî tevcih isteyen bütün
yönleriyle, tenasüb-ü illiyet prensibinden hareketle, bütün bunlara tam ve kâmil
illet olabilecek bir Kudret-i Kâmile’yi kavrayabilme mantık, muhakeme, tahlil ve
terkibine yetebilecek “ulü’l-elbâb”a ihtiyaç… Fıtrî olarak her insan ruhu ve
aklı bunu kavramaya müsait olarak yaratılmıştır, ama kibir, haddini bilmezlik,
bakış zaviyesi yanlışlığı gibi hususlar hedefi net görmeye mâni şeylerdir. İnsan
allâme de olsa, bunlardan kurtulamayınca yanlış kararlardan da kurtulamaz.
Nisâ, 4/18
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئٰاتِ حَتّٰى إِذَا حَضَرَ
أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنّ۪ي تُبْتُ الْاٰنَ وَلاَ الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ
وَهُمْ كُفَّارٌ أُولٰـئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً أَل۪يماً
“Yoksa kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca, ‘Ben şimdi
tevbe ettim.’ diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe
yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ sûresi, 4/18)
İmanın kabul edilmediği, insan hayatının o en son anına hâlet-i yeis denir. Ne
var ki bunun başlangıç anını çok iyi tespit etmek gerekir. Bu an, insanın dünya
hayatına geri dönmesi ve zamanın en dar bir dilimi de olsa, onun şuurluca
yaşanmasının mümkün olmadığı; bir ilave tevcihe göre de, bunun hem ölmek üzere
olan şahıs, hem de etraftakiler tarafından bilindiği andır.
Evet, insan, bir ân-ı seyyale bile olsa, yani aklı başındayken, en dar bir zaman
dilimi içinde bile inanabildiği takdirde, onun imanı geçerlidir. Nitekim Ebû
Talib’e, Efendimiz’in iman teklif ettiği an işte bu andır. Çünkü Ebû Talib, bu
tekliften sonra, belli dış zorlamalarla عَلٰى مِلَّةِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ
“Abdulmuttalip’in dini üzerine.”[1] demiştir. Yine aynı çerçevede benzerlik arz
eden hasta bir Yahudi çocuğunun durumu da üzerinde durulmaya değer. Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) son anlarını yaşayan böyle bir çocuğu ziyarete
gider, ona “Lâ ilâhe illallah” demesini telkin eder. Çocuk da babasının
gözlerinin içine bakar ve babasından işareti alır almaz da gürül gürül kelime-i
şehadeti söyleyerek iman eder.[2] Demek ki şuurun bütün bütün bulanıp muhtell
olmadığı sürece, gök kapıları o imana açık bulunuyor.
Evet, hâlet-i yeis yani imanın artık kabul edilmeyeceği an, bir ân-ı seyyale
dahi olsa, dünya hayatından şuurluca bir zamanın geçmeyeceği devrede başlar.
Fakat tersi olursa, o ân-ı seyyaledeki niyet, düşünce ve kanaat bir tohum gibi
mütalâa edilir ve daha sonraki berzah ve haşir hayatında da o tohum neşv ü nema
bularak, insanın karşısına bir mükâfatlar demeti hâlinde çıkabilir.
Öyleyse, hâlet-i nez’iden önce, henüz hayattan ümit kesmeden ve ondan bütün
bütün kopmadan küfürden dönmek ve imana yönelmek her zaman makbuldür. Durum
aksine ise, hüküm de farklı olacaktır. Yani bir mânâda gözler dünyaya kapanıp
ukbâya aralanınca artık fırsat fevt edilmiş sayılır. Zira imandan sonra, bir
kelime-i tayyibe ile dahi olsa amel etme imkânı kalmamıştır. İmandan sonra fısk
u fücurla sürekli ufuklarını karartanlara قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ
أَسْرَفُوا عَلٰى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ 3 fehvâsınca
hususî bir muamele ve bir himayenin olabileceği rahmet-i ilâhiyeden ümit edilir.
[1] Buhârî, cenâiz 80; menâkıbü’l-ensar 40; tefsir (28) 1; Müslim, iman 39;
Nesâî, cenâiz 102; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/433.
[2] Buhârî, merdâ 11; Ebû Dâvûd, cenâiz 2.
[3] “De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri
giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.’” (Zümer sûresi,
39/53)
Nisâ, 4/29
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لاَ تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ
بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلاَ
تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
“Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hâli müstesna,
mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp-vererek) yemeyin.
Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı Rahîm’dir.” (Nisâ sûresi,
4/29)
Kur’ân, “Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin.” derken şümullü bir tabir
kullanmakta. Bununla hem umumî malların hem de akraba ve yakınımız olan kişilere
ait emtianın rızaya dayanmadan kullanılmasının haram olduğuna dikkati çeker ki;
buna çalıp-çırpma girdiği ve gireceği gibi, gasp, tefecilik, kumar, israf ve
sefahat uğruna harcamalar ve daha değişik spekülasyonlarla mal ve imkân elde
etmeler de girer. Herkesin birbirinden hoşnut olduğu bir yolla mal mübadelesinde
elde edilen kazanç, gönül rızasıyla yapılan ticaret -ki burada en önemli kazanç
yolu olması itibarıyla bilhassa o zikrediliyor- kazanmaya, yaşamaya yeter; haram
ve şüpheli yollara girmeye, ne zaruret ne de ihtiyaç vardır.
Bu âyet-i kerimede ifade edilen “Kendinizi öldürmeyin.” kaydını üç şekilde
anlamak mümkündür:
1) Faiz, kumar, rüşvet vs. haramın hangi çeşidi olursa olsun, bunları irtikâp
etmekle insan kendisini mânen öldürmüş sayılır.
2) İnsanlar arasında bâtıl, haram ve haksız yollarla mal kazanma ve yeme
mânâlarına gelen her türlü davranış veya kapitalizm, aşırı liberalizm hatta
pragmatizm ve makyavelizme girerseniz, komünizm gibi tepki sistemlerinin
doğmasına sebebiyet verir ve katillere, teşridlere yol açarsınız.. evet, daha
başta böyle sistemlerin içine girerseniz, neticede birbirinizle boğuşur, ölür ve
öldürürsünüz. Öyle ise İslâm’ı bırakıp da değişik yanlışlıkların arkasında
birbirinizi öldürmeyin! Evet, bugün bu sistemlerin uygulandığı dünyanın hâli,
âyet-i kerimenin en büyük tasdik edicisi olarak gözlerimizin önündedir.
3) İnsanın intihar ederek kendi kendini öldürmesi ki, âyetin siyakı zâhiren buna
pek muvafık düşmemektedir. Ancak böyle bir yaklaşımın bile kendine göre bir
kısım muvafık yanlarının var olduğu söylenebilir. Şöyle ki, toplumun değişik
kesimleri arasında dengeyi bozmanın bir iç bunalıma ve vuruşmaya müncer olması;
bazı cahillerin zühd telakkisine göre, meşru yolları işletip mal kazanma yerine,
fakr u zaruret içinde kalıp topyekün bir milletin ölümüne sebebiyet verilmesi;
meşru olmayan yollarla başkalarının malına el uzatmak suretiyle öldürülmeye
istihkak kesbetmesi veya başkalarını böyle bir şeye tahrik etmesi, muvafakat
noktalarından bazılarıdır.
Allah (celle celâluhu) bu emriyle size, yolun en selâmetlisini göstermek
suretiyle engin rahmetinin bir tecellîsini daha ortaya koyuyor ki, O Rahîm’den
beklenen de budur.
Nisâ, 4/31
إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَآئِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ
سَيِّئٰاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً
“Eğer nehyolunduğunuz büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı
örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” (Nisâ sûresi, 4/31)
Genellikle rivayet tefsirlerinde bu âyet-i kerime anlatılırken şu hadis-i şerife
yer verilir:
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَاهُنَّ؟
قَالَ: الشِّرْكُ بِاللّٰهِ وَالسِّحْرُ وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّت۪ي حَرَّمَ
اللّٰهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَكْلُ الرِّبَا وَأَكْلُ مَالِ الْيَت۪يمِ
وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ
الْغَافِلاَتِ
“Şu helâk edici yedi şeyden kaçının. ‘Nedir onlar yâ Resûlallah?’ denir de, O
da: ‘Allah’a şirk koşmak, haksız yere birisini öldürmek, sihir yapmak, faiz
yemek, yetim malı yemek, mücadele gününde arkasını dön(üp kaç)mak, tertemiz
mü’min kadınlara iftira atmak.’ buyurur.”[4]
Bu hadis-i şerifteki وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ tabiri üzerinde durmak
istiyorum. Bu fıkranın tercümesi, “mücadele gününde arkasını dönme” demektir.
Zaten “zahf” kelimesinin kullanılması da bunu gösterir. Buna göre, küfür dünyası
ile sıcak savaş alanında olmasa bile, mücadelenin soğuk savaş plânında yani
kültür, eğitim, siyaset, sanat vs. gibi alanlarda devam ettiği günümüzde, bir
mü’min şahsî kemalât düşüncesi ile dahi olsa bir kenara çekilse, bu hadisin
ifade ettiği mânâya göre günah‑ı kebâir işlemiş olur. Hele belli bir hizmet
düşüncesine uyanan insanlar, mücadele hangi türden olursa olsun, yarıda bırakıp
çeker giderlerse, böyle bir davranışın büyük günah olduğunda şüphe yoktur.
Ayrıca böyle bir davranış, Müslüman cephenin kuvve-i mâneviyesini zedeleyip,
düşmanları da sevince boğar ki, bu yönüyle de o, başka bir ordubozanlık sayılır.
Sadece bir tanesi üzerinde durduğumuz bu helâk vesilesi günahlar terk
edilebildiği takdirde, Allah (celle celâluhu) irade ve kasta iktiran etmeyen
veya sayılan günahlar ölçüsünde büyük olmayan hatalara keffaret vaad ediyor ki,
bu dünya hayatı itibarıyla bir ilâhî arındırma, berzah ve ukbâ itibarıyla da
ferah-feza bir iklimde hayata mazhariyet demektir.
Evet, günahlara baş kaldırmasını bilen kahramanlar, muzaffer kumandanlar gibi
onlar için “müdhal-i kerîm” olan kabirlerine girerler; aynı rahatlık içinde
berzah yamaçlarında dolaşırlar ve aynı güven ve sevinç içinde Cennetlere yürür
ve Cemalullah’ı görürler.. yürür ve görürler; zira hasenât adına mücadele ne
ise, seyyiâta düşmeme yolunda verilen mücahede de odur. Amelin bu menfî-müspet
yanları birer derinlik ise, her iki cephede gösterilen sebat da ayrı bir
enginlik teşkil eder ve insanı o mukadder akıbetine füze hızıyla ulaştırır.
[4] Buhârî, vesâyâ 23; hudud 44; Müslim, iman 145; Ebû Dâvûd, vesâyâ 10; Nesâî,
vesâyâ 12.
Nisâ, 4/56
إِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراً كُلَّمَا
نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ
إِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri, gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların
derileri pişip acı duymaz hâle geldikçe, onların derilerini başka derilerle
değiştireceğiz ki, hep acıyı duysunlar! Allah yegâne galip ve hakîmdir.” (Nisâ
sûresi, 4/56)
Müfessirlerin pek çoğu, bu âyetin tefsirinde, Cehennem’deki azabın çokluğuna,
büyüklüğüne işaret eden, İbn Ömer’in rivayet ettiği şu hadisi zikrederler: Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyururlar ki: “Cehennem ehli, Cehennem’de
öyle büyüyecek ki, kulak memesi ile omuzu arası yedi yüz yıllık yürüyüşle
geçilebilecek uzunlukta olacak, cildinin kalınlığı yetmiş zirâ ve bir azı dişi
ise Uhud dağı büyüklüğünde olacak.”[5]
Evet, aslında bu hadiste anlatılmak istenen ana tema, Cehennem azabı ve ona
maruz kalacakların durumudur. Bence, bu hadisi şöyle anlamak da mümkündür: İnsan
ruh dünyası itibarıyla inkişaf eder. Meselâ, birisi namazdan sizin aldığınız
lezzetten on kat daha fazla lezzet alır. Demek ki onun zevk alma kabiliyeti daha
fazla inkişaf etmiş. Elem duyma da böyledir. Eğer insanın bu yönü inkişaf
ettiyse, en basit şeyler onu üzer, uykularını kaçırır, dişi ağrısa bayılabilir.
Nitekim Nebiler Serveri, “Ben sizin birkaçınız kadar acı duyuyorum.”[6]
buyururlar. Öyleyse, ahirette cismin büyümesi, elemin, acının, ızdırabın daha
fazla duyulmasına sebep olabileceği gibi, Cehennem’de duyulacak elemin, acının,
ızdırabın büyüklüğü, çeşitli hikmetlere binaen böyle ifade edilmiş de olabilir.
Aslında ne vücudun, günah ve mâsiyet cüz-i fertleriyle büyüyüp dağlar cesametine
ulaşması, ne de işlenen küfür ve isyanın, ruhun enginliği ölçüsünde bir vüs’ate
ulaşıp ona göre insanın cezaya çarptırılması, akıldan uzak şeyler değillerdir.
İlm-i ilâhînin vüs’ati, kudret ve iradenin baş döndüren ihatası, her zaman her
ikisini de gerçekleştirebilir. Biz, O’nun rahmetinin enginliğine sığınarak
dileriz ki, hepimize rahmetinin genişliğine göre muamele etsin..!
[5] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/26; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 10/391-393.
[6] Buhârî, merdâ 3, 13, 16; Müslim, birr 45.
Nisâ, 4/114
لاَ خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ
مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَاءَ
مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ أَجْراً عَظ۪يماً
“Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka, yahut bir
iyilik, yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (insanların fısıldaşması)
müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, Biz ona yakında
büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisâ sûresi, 4/114)
Bu âyet-i kerimede, bugünkü dinî hizmetlerle alâkalı önemli mesajlar var. Şöyle
ki, içinde bulunduğumuz dönem gibi -bilhassa yakın geçmişimizle daha çok
alâkalı- İslâm’ı anlatmanın ve onun, insanlığı düze çıkartacak mesajlarını
sunmanın olumsuz bir kısım sebepler nedeniyle çok zor olduğu dönemlerde, elbette
bu vazife gizli gizli, fısıldaşma ile yapılacaktı -ki, buna telattuf veya
“sırren tenevveret” de diyebilirsiniz- ve bunun karşılığında da, âyetin
fezlekesinde belirtildiği gibi, ecr-i azim alınacaktı. Görüldüğü gibi, Allah,
sevabı mutlak bırakarak, bizlerin aşk ve şevkini kamçılıyor. Tıpkı “Oruç Benim
içindir, onun sevabını Ben veririm.”[7] kudsî hadisinde de belirtildiği gibi.
Kötü duygu, kötü tutku ve karanlık düşüncelerin, ehl-i iman aleyhindeki gizli
gizli hile, komplo ve entrikaları, şer doğumlu, şer menşeli ve bütün bütün öyle
hayra kapalı şeylerdir ki, bu işin arkasındaki eşrar bile ondan hayır görmezler.
Sadakat duygusunun emaresi sadaka plânları, iyiliği ve güzelliği yaygınlaştırma
stratejileri ve insanların aralarını bulma, onları uzlaştırma gayretleri
farklıdır.. kim Allah’ın rızasını hedefleyerek bunları yaparsa, hem böyle güzel
işler yapmadan ötürü, hem de şartlar elvermediğinden dolayı gizliliğe dikkat
edildiği için normal sevapla değil, onlar ecr-i azimle
mükâfatlandırılacaklardır.
Evet, Allah rızası için bu üç hususu gerçekleştirme istikametinde değişik
organizasyonlar teşkil edilebilir; böyle bir organizasyon çerçevesinde meselenin
muhterem olma mahremiyeti korunabilir. Ve istişareler mümkün olduğu ölçüde belli
bir çerçeve içinde gerçekleştirilir; gerçekleştirilir ve icabında bilgisi,
görgüsü kıt ağyâra da kapalı kalınabilir. Zira bu üç mesele, üçü de önemli
içtimaî buudu olan meselelerdir. Toplumun hukukunu alâkadar eden bu kabîl
hususlarda, sırrın gücüne sığınma peygamberane bir tavır ve akıllıca bir
davranıştır.
Aksine, böyle umumî bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelişler, gelip
şununla-bununla alâkalı fiskos edişler ve hele gizli cemiyetler.. mü’minler
bunlardan sakınmalı ve onların teşekküllerine de meydan vermemelidirler.
[7] Buhârî, savm 2, 9; libâs 78; tevhid 35, 50; Müslim, sıyâm 161, 163-165;
Tirmizî, sıyâm 54; Nesâî, sıyâm 41, 42; İbn Mâce, edeb 58; sıyâm 1.
Nisâ, 4/118-119
لَعَنَهُ اللّٰهُ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاً *
وَلَأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَ لَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ
اٰذَانَ اْلأَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ وَمَنْ
يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيّاً مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً
مُب۪يناً
“Allah onu (şeytanı) lânetlemiş; (buna karşılık) o da ‘Yemin ederim ki,
kullarından belli bir pay edineceğim (veya onlardan kâm alacağım), onları
saptıracağım, onları birtakım temennilerle oyalayacağım. Onlara davarlarının
kulaklarını yarmalarını emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.’
dedi. Her kim Şeytanı, Allah’tan başka dost edinirse, şüphesiz besbelli bir
ziyana girmiştir.” (Nisâ sûresi, 4/118-119)
Bu âyet-i kerimede ve Kur’ân içinde birçok yerlerde belirtildiği üzere şeytanın
Cenâb-ı Hakk’a karşı, böyle cüretkâr konuşabilmesinde;
1) Ya Allah (celle celâluhu) ona izin vermiştir.
2) Veya birçok müfessirin beyan ettiği gibi, bu sözler şeytanın fıtratının
homurtularıdır ki, Allah onları bize bildirmektedir.
Bu sözler ister şeytanın beyan-ı lisanı olsun, ister tabiatının homurtuları;
onun, Allah’ın ihlâsa ermemiş kullarından kâm almaya kararlı olduğu muhakkaktır.
Onunla arz-üstü başlayan bu ilk şeytanî oyun, bugün de hem o, hem de onun
yardımcıları, yine insanları baştan çıkarma, onları boş kuruntu ve ümniyelere
düşürme, diğer canlılar ve insanların fıtrat ve tabiatlarına olumsuz şekilde
müdahalelerde bulunarak, hem tabiat buudlu, hem de insan buudlu dengeleri
bozmaya devam etmektedirler. İnsanlığın ruhî dengesinin korunması, bu İblis
yolundan uzak kalmaya bağlı olduğu gibi, insanı içine alacak şekilde genel
tabiat dengesinin muhafazası da yine bu uzaklığa vâbestedir. Onun idlal
çizgisinde hareket edenler, apaçık ziyana uğramış tali’sizler; ondan uzak
kalmayı başaranlarsa Allah’a yakın bahtiyarlardır.
Mâide, 5/18
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللّٰهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ
فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ
“Yahudiler ve Hıristiyanlar: ‘Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.’
dediler. De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?’ ”
(Mâide sûresi, 5/18)
Bu âyet-i kerimede belirtilen husus aynen bizim hayatımızda şöyle tezahür
etmektedir: Bizler, başkalarının isyanlarını değerlendirirken, kendimizi de o
işin içinde mütalâa edecek şekilde değerlendirmiyor ve aynı ölçülerle kritiğe
tâbi tutmuyoruz. Meselâ, herhangi bir insanı, şöyle-böyle bir seyyiesinden
dolayı “Allah neden yerin dibine batırmıyor, cezasını vermiyor?” dediğimiz aynı
anda kalkıp yaptığımız en küçük bir iyilikten dolayı affımızı bekliyoruz.
Aslında buradaki düşünce tarzımız, en azından seyyieler açısından kendimizi de o
sınıfa dahil kabul etmemiz veya haseneleri noktasından onların da, yaptıkları
iyiliklerle affedilebilecekleri şeklinde olmalıdır. Bundan bir kadem daha
ilerisi de, onların dağlar kadar cesametli kötülüklerini küçültüp bir cevizin
kabuğuna sokma, zerre kadar iyiliklerini kurtuluşlarına vesile olacak ölçüde
büyük görme; kendi durumumuzu da tam bunun aksine değerlendirme şeklinde
olmalıdır.
Şimdi bu kriterlerle, yukarıdaki âyette Ehl-i Kitab’ın iddialarına bakılacak
olursa, böyle bir iddianın Hak nezdinde de halk nezdinde de ne kadar çirkin ve
sevimsiz olduğu kendi kendine ortaya çıkar. Şöyle ki, bir kısım kimseler kalkıp,
insanlardan farklı olduklarını, onlara benzemediklerini, hatta “ebnâullah” ve
“Allah’ın ahbapları” olduklarını iddia edecek ve bunu birer gurur ve çalım
vesilesi yaparak Cenâb-ı Hakk’a karşı laubali bir tavır alacak, diğer insanları
da küçük görecek ve böyle bir ilk kabulün daha sonra getireceği bütün
tersliklere de ta baştan kapı aralamış olacaklar: “Allah’a bu kadar yakın
olduğumuza göre ne yapsak -hâşâ- O affedecektir.” şeklinde düşüneceklerdir.
Üzeyir hakikî mânâda ibnullah, Mesih de diğerlerine göre öyle; bu peygamberlere
intisabı olanları da, mecazî dahi olsa, aynı mânâ ile serfiraz görüp “Ne korku
ne de telaş, Allah (celle celâluhu) ebnâ ve ehibbâsını koruyacak ve onlar için
hiçbir tehdit söz konusu olmayacaktır. Aslında böyle bir intisapla
şereflendirilmeyenler başlarının çaresine baksınlar.. azap onlara, ikap da
onlaradır.” deyip, kitaplarında böyle bir şey olmasa da, azapla tehdit
edildikleri bir yerde, bu kabîl diyalektiklere girip, Hz. Sahib-i Risalet’i ve
O’nun temsilcilerini mat ettiklerini sanacak ve bu kabîl vehm ü hayallerle bir
yere varacaklarını sanacaklar.
Gerçi kütüb-ü sâbıkanın bazı nüshalarında “ibnullah” tabiri geçmektedir. Evvelâ
bu tabir, bir tercüme hatası olabileceği gibi, Allah’ın kendilerine şefkatli
baba gibi olduğunu ifade sadedinde kullanılmış bir mecaz da olabilir ki; semavî
dinlerde “raûf” ve “rahîm” mânâlarını ifade için Allah (celle celâluhu) hakkında
baba mânâsına “eb” kelimesinin kullanıldığı az değildir.
Ne var ki, Devr-i Risaletpenâhî’de bu tabirlerin kullanılması, evet hakikî veya
mecazî bir mahmili bulunsun bulunmasın, makam itibarıyla böyle bir iddiada,
cerbezenin olduğu açık ve diyalektik yapıldığı da bedihîdir. Onun için konuyla
alâkalı cevapta, iskat edici bir üslûpla; “Şimdi söyleyin bakalım; madem ki siz
Allah’ın ebnâ ve ehibbâsısınız, öyle ise neden O her fırsatta size azap ediyor,
sizi hırpalıyor.. yer yer katle maruz kalıyor.. zaman zaman esaret yaşıyor ve
bir türlü sürüm sürüm olmadan kurtulamıyorsunuz.” denerek bu insanların cerbeze
ve diyalektikleri yüzlerine çarpılmıştır.
Mâide, 5/54
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِهِ فَسَوْفَ
يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلٰى
الْمُؤْمِن۪ينَ أَعِزَّةٍ عَلٰى الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ
وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ
وَ اللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir
kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı
başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve
kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu
dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi
şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)
Doğrusu bu âyet-i kerime; pek çok önemli hususu ihtiva etmektedir ki, bunların
başında, mü’minler içinde irtidatlar olabileceği ve gelecekte İslâm’ı temsil
konumunda olan kimselerin, zamanla bu emanetin gerektirdiği hassasiyeti yerine
getirmede acze düşebilecekleri ihtarı gelmektedir. Nitekim, bir zaman Emevilerin
yüklendiği bu misyon, böyle bir acz ve zaaf sebebiyle Abbasilere geçmiş..
bilâhare Selçuklulara ve ondan da Osmanlı’ya intikal etmiştir. Âyet-i kerimede,
Allah’ın getireceği topluluk, قَوْمٍ denilerek nekre ile ifade edilmektedir ki;
bununla, âyetin indiği dönemde o kavmin sahabe tarafından bilinmediği
vurgulanmak istenmiştir. Dolayısıyla âyet-i kerime bir yönüyle Selçuklularla
başlayan Türklerin İslâmiyet’i temsiline parmak bastığı gibi, bir başka dönem
itibarıyla da, sahabenin iz düşümü olacak bir topluluğa işarette bulunmaktadır,
denebilir.
Burada, “Allah, bir topluluk getirecektir.” şeklinde, uzak gelecek için
kullanılan سَوْفَ ile, uzak istikbalde geleceği müjdelenen bu milletin ilk
vasfı, Allah’ın onları sevmiş olmasıdır. Burada büyük bir incelik vardır.
Allah’la kul arasındaki sevgi, kuldan Allah’a ve mukabilinde Allah’tan kula
olabileceği gibi -ki, bu müridin vasfıdır- önce Allah’tan kula ve sonra kuldan
Allah’a şeklinde de olabilir. Bu ikincilere bir mânâda murad da denilir. Evet,
Allah, din-i İslâm’ı i’zaz için, din-i İslâm’la da onları i’zaz için bazılarını
bizzat seçer ki, peygamberler bu bizzat seçilmişlerden olduğu gibi -Abdullah b.
Mesud’dan gelen bir hadiste de ifade buyrulduğu üzere- İslâm’a hizmet için
peygamberlerin ashabı da bu bizzat seçilmişlerdendir.[1] Bunu şöyle açabiliriz:
Allah, “Ben, bu işi -meselâ- Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve
O’nun ashabına gördüreceğim.” der. Mezkur âyetin sonunda beyan buyurulduğu gibi
bu, “Allah’ın dilediğine verdiği bir fazl ve rahmetidir.” Bir başka âyette de
ifade olunduğu üzere, O’nun bu şekildeki taksimine kimsenin itiraza hakkı
yoktur.
İşte Allah, nasıl Efendimiz ve ashabını, önemli bir zaman diliminde seçmiş; öyle
de, dine hizmet boyunduruğunun tamamen yere konduğu ve İslâm kalesinin her
yanıyla çepeçevre sarıldığı bir dönemde, bir başka topluluğu, dinini i’zaz için
seçecektir. Gerçi bu seçme işi, bir mânâda belki ta ruhlar âleminde yapılmıştır.
Öyle de olsa, Allah sevip seçtiği bazı insanlarla dinini bir defa daha i’lâ
edecektir. Öyleyse, bu seçilmiş topluluğun vasıfları önemli olmalıdır. Bu
açıdan, seçilmiş bu topluluğun hangi tür hususiyetleri haiz olduğu önem arz
etmektedir. İşte âyetin devamı da bu önemli hususu gözler önüne sermektedir.
Önce bu topluluk, öyle nezih bir cemaattir ki, Allah’ın tedelli yoluyla
kendilerini sevip seçmesine; yani cemaat hâlinde murad kılınmalarına mukabil,
onlar da gönülden Allah’ı severler. Hem öyle severler ki, bir başka âyette ifade
buyrulduğu üzere, bunlar babaları, dedeleri, oğulları, kardeşleri ve kabileleri
bile olsa, Allah’a düşmanlık yapan kimseye karşı kat’iyen hakikî mânâsıyla alâka
duymazlar. Onların bütün sevgileri yalnız ve yalnız Allah içindir: Allah için
sever, Allah için buğzeder, Allah için alır ve Allah için verirler. Onların
kalblerinde ve muamelelerinde hiçbir şey Allah sevgisinin yerine geçemez. İşte,
mevsimi gelince sahabenin iz düşümü olarak zuhur edecek topluluğun birinci vasfı
budur: Allah’ı sevmek ve O’nun muhabbet ve rızasını her şeyin önünde tutmak…
İkinci olarak, bu cemaat, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere indirecek
kadar mahviyet içindedirler ve her ferdiyle birer tevazu kahramanıdırlar. Burada
Hz. Üstad’ın, “Bedevilere karşı galebe cebr ile, medenilere karşı ise ikna
iledir.”[2] tespitine dayanarak, farklı açıdan şöyle bir değerlendirme yapmak da
mümkündür:
Sahabe asrında, onların karşılarındaki düşman cephesi bedevilerden müteşekkildi
ve dolayısıyla, onlara karşı zafer, galebe ve caydırma bir bakıma zoru
gerektiriyordu. Ayrıca, iman ve İslâm’ın neticesinde ailelerde bile bölünmeler
meydana gelmişti ve “cahiliye asabiyeti” denilen kavim ve kabilecilik, toplumu
birleştirmede önemli bir unsurdu. İşte böyle bir zamanda, ehl-i ilhad ve küfre
karşı şiddetli olmak, kendi şartları içinde ehemmiyet arz ediyordu. Hatta bu
hususa ince bir remiz olarak, kaderî programın Hz. Ebû Bekir’i öne çıkarmasının
ardından, kâfire karşı şiddetiyle meşhur Hz. Ömer’in ikincilik tahtına
oturmasına bu işaret ve remiz açısından bakılabilir.
Ne var ki bugün dünya, eskisine nazaran kısmen medenileşmiş durumdadır;
dolayısıyla da bugünkü galebe şiddetten ziyade ikna ile, ilimle ve sözle
olacaktır. Buna karşılık, ferdiyetçilik çok ön plâna çıktığı ve insanlar
arasındaki birleştirici bağlar gevşediği ve artık devir, şahıslardan, ferd-i
feritlerden ziyade, cemaat ve kolektif şuur devri olduğu için, mü’minlere karşı
-merhametli olmanın da ötesinde- mütezellilâne davranma ve dövene elsiz, sövene
dilsiz olma; hatta mü’minlerin ayaklarının altına baş koyma; münkirlere,
mülhitlere karşı olması, bulunması düşünülen şiddetin çok çok önünde olmalıdır.
Zaten bu hizmet-i medeniyede vifak ve gelişmenin en birinci şartı da -Allah
rızası ve O’nun muhabbetinden sonra- aramızda tesis etmemiz gereken böyle bir
“tezellül” atmosferidir; yani birbirimize karşı mütevaziâne iki büklüm olma
hâlidir ki bu hususta ne kadar tahşidat yapılsa değer. İhlâs ve Uhuvvet
Risalelerinin ehemmiyetine ve neden lâakal on beş günde bir okunması gerektiğine
bu açıdan da bakabiliriz. İhtimal, bizim en büyük imtihanımız da, kendi aramızda
ve birbirimize karşı kardeşlik münasebetleriyle alâkalı olacak…
Sonra, “Mülhit ve mütecavizlere karşı, çetin ve onurludurlar.” deniliyor ki, bu
da bizim anladığımız şekliyle şiddetin altında bir şeydir. Yukarıda arz edildiği
gibi, günümüzde hasmâne düşüncelere karşı galebe, şiddetten ziyade ikna ile
olduğundan, onlar karşısında İslâm’ın izzet ve onurunu taşımak bize kâfi
gelecektir. Âyetin devamındaki, Allah yolunda cihad ve kınayanın kınamasından
korkmama vasıflarının da yine bu mülâhaza ile irtibatı vardır. Hepinizin bildiği
gibi, bir zaman mü’minler hep horlanmış ve hakir görülmüş ve “Müslümanım” demek
âdeta horlanma sebebi sayılmıştır. Bu yüzden, dünden bugüne hizmette mesleği,
makamı, malı, serveti değil de; ancak Müslüman olmayı yegâne izzet sebebi saymak
yeğlenmiştir. İzzet, Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve mü’minlerindir. Şu hâlde,
inanmayanlar karşısında aşağılık duygusuna kapılmamak; aksine onların
karşılarında iç âlemimiz itibarıyla İslâm’ın izzetini duymak; dolayısıyla onlara
karşı irşad vazifemizi evde-mektepte, çarşı-pazarda, nerede olursak olalım her
zaman dinimizi temsil ve tebliğde, kınayanların kınamasından çekinmeme esasına
göre sürdürmeliyiz. Kur’ân, bu cemaatin vasıflarını sayarken, işarî olarak ve
mefhum-u muhalifiyle, günümüzde cereyan eden bir kısım hâdiseleri de mucizevî
bir şekilde ortaya koymaktadır. Evet, bu âyet, sadece bu noktadan ele
alındığında dahi pek çok mânâlara açık olduğu görülecektir.
Ayrıca bu âyet-i kerimenin bir de gaybı ihbar buudu var ki, başlı başına bir
konu teşkil eder. Âyet hangi hâdise münasebetiyle nazil olursa olsun, Kur’ân-ı
Kerim’de bulunan pek çok emsali âyetler gibi, bunun hükmü de umumîdir.. ve
mü’minlere, onlarda ürperti hâsıl eden bir üslûpla önemli bir mevzu ihtar
edilmek istenmiştir. İhtar edilen bu konu, dallı-budaklı, çok şubeli olmanın
yanında aynı zamanda her dönemin Müslümanlarını titretecek ölçüde yaygındır da.
Hem öyle bir yaygındır ki, Esved-i Ansî’nin başını çektiği Benî Müdlic
irtidadından, Müseylime’nin serkârlığında gerçekleştirilen Benî Hanife ilhadına,
Tuleyha İbn Huveylid’in azdırdığı Benî Esed’in tuğyanından Hz. Ebû Bekir
döneminde baş gösteren Fezâre, Gatafan, Benî Selim, Benî Yerbû’, Temim’in bir
bölümü, Kinde, Benî Bekir, Gassan’a kadar pek çok kabile ve bölge bu
tali’sizlikten nasibini almıştır.[3] Hatta izafî plânda Emeviler de, Abbasiler
de, Osmanlılara kadar arkadan gelenler de ve daha sonraki dönemler de bundan
hisselerini almış ve belli ölçüde mutlaka onu tatmışlardır.
Bu itibarla âyet, İslâm ümmetinin başına geçen herkese: Ey iman topluluğu!
İçinden kim tamamen veya kısmen dinden dönerse, bilsin ki Allah onları geriye
çekip bugün sahnede olmayan, yerleri meçhul, zamanları meçhul; ama evsafı malum
öyle yüce bir topluluk getirecektir ki, Allah onları, onlar da Allah’ı, hem de
âşık-mâşuk münasebeti ölçüsünde sever; onlar mü’minlere karşı fevkalâde tevazu,
mahviyet ve hacalet içinde; mülhit, mütemerrit ve mütecaviz inkârcılar
karşısında ise olabildiğine izzetli, onurlu, kararlı ve muvazenede hâkim bir
unsur hâline gelme peşindedirler; rıza-yı ilâhî hedefleri, i’lâ-yı kelimetullah
vazifeleri Allah yolunda mücahede eder dururlar; eder dururlar da, şunun bunun
hatırına-gönlüne, kınamasına-ayıplamasına bakmaz, hep yüksek bir performansla
vazifelerini yerine getirmeye çalışırlar. Bu bir mazhariyettir ve bu mazhariyet
de Allah’ın onlara hususî bir fazlı ve ihsanıdır.
Bu umumî tevcihten anlaşılıyor ki, ne irtidat vak’aları ne de bu kabîl dinden
dönüşler veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i
daimi, olanlara münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde yerlerini alanlar,
ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve O’nun tutup kaldırdığı
dostları kalacaktır.
[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/375. Ureym b. Sâide’den gelen rivayetler için
ayrıca bkz.: Hâkim, Müstedrek, 3/632; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 10/17
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, 2/1920, 1929, 1930
[3] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye, 6/324-336
Mâide, 5/97
جَعَلَ اللّٰهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ قِيَاماً لِلنَّاسِ
“Allah, Kâbe’yi (Beytü’l-Haram’ı) insanlar için (ona tutunup kalkındıkları) bir
(mahall-i kıyam ve mesned-i) kıyam kıldı.” (Mâide sûresi, 5/97)
Bu âyet-i kerime değişik açılardan değerlendirilebilir:
1- Kâbe, yeryüzünün kalbi durumundadır. O, arzın merkezinden
“Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar ins-cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp
durduğu öyle nurdan bir sütundur ki, her an, görünen görünmeyen milyarlarca
temiz ruh, onun harîmine ulaşmak için, ciddî bir vuslat arzusuyla can atıp
durmaktadır. İşte sadece bu yönüyle Kâbe’ye, yeryüzünde Sidre’nin iz düşümü
dense yeridir. Sanki Cenâb-ı Hak, umum insanlara ve hususiyle de peygamberlere
bakarken, bu ikiliği bizler için gez-göz-arpacık gibi kullanmakta ve
değerlendirmelerini ona göre yapmaktadır. Bu bakımdan çok rahatlıkla diyebiliriz
ki, Kâbe’nin durumu âdeta bir ölçü birimidir ve dünyanın varlığı dahil pek çok
şey mevcudiyetini onun varlığına göre programlamış gibidir.. evet Kâbe olmasa,
onların da bir anlamı kalmayacaktır. Nitekim birçok peygamber sözünde, Kâbe’nin
yıkılması, bu hususa işareti de ihtiva eder şekilde kıyamet alâmeti olarak
anlatılmıştır.[1] Bunun mânâsı şudur: “Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünün gök ile
olan irtibatının kesilmesi demektir. Gökten kopuk bir dünyanın mevcudiyetinin
ise hiçbir anlamı yoktur. Evet mademki dünya, onu varlığının gayesine
ulaştıracak hedef ölçüsünde bir vesilesini yitirmiştir. Öyleyse o dünya, varlık
sahnesinden de silinmelidir…
Görüldüğü gibi Kâbe, bu hüviyetiyle yeryüzünün ayakta kalabilmesinin tek
rüknüdür ve o, melekûtî yanıyla hep bu misyonu eda etmektedir. Demek ki, eğer
bir gün Kâbe, varlık gayesini yitirirse, gidip aslına avdet edecektir. Bu
gerçeği teyit eden bir müşâhedeyi bilhassa arz etmek istiyorum. Müşâhede, İmam
Rabbânî müntesiplerinden bir kutba aittir. O zat şöyle diyor: “Kâbe’yi tavaf
ediyordum. Birden Kâbe’nin göğe doğru yükseldiğini müşâhede ettim. Bir taraftan
yükseliyor, diğer taraftan da insanların lâyıkıyla kulluk yapmamalarından
şikâyetini dile getiriyordu. Eteklerinden tutup yalvardım ve geri dönmesi için
istirhamda bulundum…”
Ruhu ve sırrıyla gitmeyip yerinde kaldı mı, kalmadı mı?.. o ölçüde bir müşahid
olmadan bir şey söylemek çok zor…
Günümüzdeki durumun da ondan daha farklı olacağı kanaatinde değilim. Ancak
Allah’ın lütfunun enginliğine güveniyoruz. Kim bilir, belki de, inanan
insanların yürekler acısı hâli, öyle bir saygısızlığa maruz kalan Kâbe
intizarından kaynaklanmaktadır..!
2- İnsan, İslâmiyet’i ferdî olarak yaşayabilir ve şahsına ait mükellefiyetleri
bakımından bunda muvaffak da olabilir, ancak, umumî mânâda Cenâb-ı Hakk’ın
lütuflarına mazhariyet ve bu mazhariyeti kâmil mânâda temsil, ancak ve ancak
cemaatle mümkündür. İşte Kâbe böyle bir cemaatleşmenin kayyimi ve koruyucusu
durumundadır. Milyonlarca insanın ona yönelerek namaz kılmasından alın da, hac
ve umrede yine milyonlarca insanın onun harîminde bir araya gelip onun etrafında
kenetleşmesine kadar, pek çok vesile ve vasıta, inanan insanlardaki cemaat
şuurunu pekiştirmekte ve sürekliliğini de temin etmektedir. Burada haccın
evrensel bir kongre olma esprisini de unutmamak gerekir. Evet, lâyıkıyla eda
edilen bir hac, aynı zamanda bütün Müslümanlarca yapılmış dünya çapında bir
kongredir. Şuurunda olunabilse, İslâm âlemine ait problemlere bu vesile ile bir
kısım çareler bulmak mümkün olacaktır. Bugün hac bu fonksiyonunu eda edemiyorsa,
kusur Müslümanlardaki şuur eksikliğindendir. Yoksa hacda, her zaman böyle bir
potansiyel güç mevcuttur. Görüldüğü gibi Kâbe, bu vasfı itibarıyla da her zaman
insanlar için bir kıyam ve onları ayakta tutan bir güç kaynağı durumunda.
3- Kâbe teker teker her mü’minin kuvve-i mâneviyesini takviye açısından da bir
kıyam ve destektir. Zira Kâbe’ye yönelen her mü’min, içinden geçen bazı şüphe ve
tereddütlere karşı, milyonlarca insanın -ki bunların arasında yüz binlerce
evliyâ, asfiyâ ve kalb gözü açılmış insan da vardır- Kâbe’ye yönelmesini önemli
bir hüccet olarak görür ve itminana ulaşır. Hatta insan, Kâbe’nin de taştan
topraktan bir bina olduğu ve hiçbir kudsiyetinin bulunmadığı yolunda kalbine
sürekli şüpheler atmak isteyen nefis ve şeytanı da bununla susturabilir. Evet,
“Eğer Kâbe’nin mahiyetinde böyle kudsî bir cazibe olmasaydı, yüz binlerce deha
çapında mâneviyata açık insan, hiç ona bu denli yönelir ve alâka gösterir
miydi?” der ve bununla bir ölçüde imanını takviye eder.
4- Yeniden diriliş hareketinin de, Kâbe’nin insanlar için kıyam olma vasfıyla
ciddî bir alâka ve irtibatı vardır. Dirilişin hangi seviyede gerçekleştiğinin
ölçü birimi, Kâbe hakikatinin anlaşılması oranındadır. Bir gün bu oran en üst
limite ulaşırsa, diriliş de en üst seviyede gerçekleşmiş olacaktır.
Hâsılı, Kâbe, her zaman insanların gözlerinin nuru, dizlerinin dermanı,
hislerinin de güç ve heyecan kaynağı olagelmiştir. İnanan insanların din ve
dünyaları onunla âhengini korumuş ve o âdeta kalb-i umumî için her zaman bir
balans vazifesi görmüştür. Allah’a yönelenler onunla yönelmiş; namaz, hac onunla
sımsıkı irtibat içinde yerine getirilmiş; itminan arayanlar, onun ve çevresinde
olup bitenlerin mülâhazasıyla sükûnet ve doygunluğa ermiş; gurbet hisleriyle
inleyenler onun harîminde üns esintilerini duymuş ve vahşetlerinden
sıyrılabilmişlerdir. O, kalbden Sidretü’l-Müntehâ’ya uzanan çizgide hem bir
mihrap ve mihrap ötesi, hem de bütün kevn ü mekânların, arzın mübarek bir
buk’asında tahaccür etmiş en anlamlı sesidir.
Allah (celle celâluhu) onun vesayetini üzerimizden eksik etmesin!
[1] Buhârî, hac 47, 49; Müslim, fiten 57-59; Nesâî, hac 125; Ebû Davud, melâhim
11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/220, 328, 417; 5/371; Münâvî, Feyzü’l-kadir,
3/375; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 3/269; 7/461
En’âm, 6/124
اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ
“Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.”
(En’âm sûresi, 6/124)
İslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı,
birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah, risaletini kime vereceğini en iyi bilendir.”
âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji,
antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli
hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir. Evet, Allah (celle celâluhu),
peygamberliği kime verecek ve hangi toplum içinde peygamber zuhur edecek, onu en
iyi bilendir: Ve yine, insanî ve dinî kavgalar, devletler arası mücadeleler
hangi kerteye geldiğinde bu yeni risalet, yeni din zuhur edecek, onu da en iyi
bilen O’dur. Şimdi, sırasıyla bunları gözden geçirmeye çalışalım:
1- Risaletin İnsanî Buudu
Buna göre âyet şu mânâyı ifade etmektedir: Allah (celle celâluhu),
peygamberliği, peygamberlere verdiği risaletini, onlar vasıtasıyla sunmak
istediği ilâhî mesajlarını kime vereceğini, kime tevcih edeceğini en iyi
bilendir. O dönemde bazı kimseler Velid İbn Muğire ve Urve b. Mesud es-Sekafî
gibi kendilerince takdir ettikleri zatları bu işe daha münasip görüyorlardı.[1]
Onların bu iki zat hakkındaki mülâhazaları, Kur’ân’da başka bir âyette şöyle
anlatılır. Onlar: “Risalet veya peygamberlik (Kureyş’in fakirine ineceğine) bu
iki şehirden (Mekke veya Taif) şu (iki büyük insandan) birine inseydi ya!”[2]
demişlerdi. Kur’ân, onların bu anlayışlarına şu karşılığı verir:
نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
“Dünyadaki maişetlerini dahi aralarında Biz taksim ederiz.”[3] Yani insanların
yeme ve içmelerine kadar her şey ilâhî taksime tâbi ise, peygamberlik gibi en
mühim bir mesele, elbette falanın-filanın takdirine bırakılamaz. Eğer insanların
ruhta, gönülde letâifte dirilmesini hedef alan Allah (celle celâluhu),
insanların ne ile dirileceğini biliyorsa, -ki mutlaka biliyor- o meseleyi temsil
edecek şahsı da en iyi bilen yine O’dur. Dolayısıyla peygamberlik pâyesiyle kimi
serfiraz kılmışsa, en münasip o demektir. Risalet meselesinde ileri geri söz
sarfedenler -Velid İbn Muğire vb.- Hz. Peygamber’i küçük gördüklerinden ötürü,
bilerek en büyük cinayeti işlemişlerdir.. ve işledikleri bu cinayet, peygamberi
tahkir ve tezyif etme mânâsına geldiğinden dolayı da onlar, Allah nezdinde
küçüklerden daha küçük olmaya mahkûm edilmişlerdir. Nitekim âyetin devamında
onların su-i akıbetlerine de işaret edilir ve:
سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا
كَانُوا يَمْكُرُونَ
“Düzenbazlık yapmaları sebebiyle, risalet hususunda cürüm işleyenlere Allah
tarafından (dünyada) bir zillet ve (ahirette de) şiddetli bir azap
dokunacaktır.”[4] Bu böyledir, zira peygamber seçimi bizzat Allah’a (celle
celâluhu) aittir:
اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلاَئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِ
“Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer.”[5] Allah seçip sonra da
takdir ve teşrifte bulunduysa bize, bu takdire saygı duyup itaat etmek düşer.
Aksi hâlde Allah’ın seçtiğine karşı en küçük vicdanî bir rahatsızlık bile,
insanı hor ve hakir kılar.. ve böyleleri, peygamberler veya evliyâ, asfiyâ,
ebrar ve mukarrabînle gelen feyiz ve bereketlerden mahrum kalırlar. Evet, böyle
biri kim olursa olsun âdeta küçüklüğe hapsolur ve bütün ilâhî mesajlara karşı
kapalı hâle gelir.
Kaldı ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) liyakat ve büyüklüğü, her
devirde hemen herkes tarafından kabullenilmiş bir olguydu. Ayrıca O’nun
geleceğine dair bir hayli işaret ve bişaretler de bulunmakta idi. Evet, bunca
tahrife rağmen, Üstad Allâme Hindî’den Hüseyin Cisrî’ye kadar niceleri eski
kitaplarda, Hz. Peygamber’e ait tam 114 işaret ve bişaret bulunduğunu tespit
edebiliyorlardı. Evet, ta Hz. Davud, Hz. Süleyman’dan, Hz. Musa, Hz. Yahya, Hz.
Zekeriya ve Hz. İsa’ya kadar bütün peygamberler (aleyhimüsselâm), o sarsılmaz
icmalarıyla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geleceğini haber vermiş
ve O Zât’ın, hepsinin büyüklüklerinin câmii olduğunu ümmetlerine
bildirmişlerdir. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu
mânâdaki makam-ı cem’in sahibidir.
Evet enbiyâ-yı izamın cihet-i vahdeti bir cihette O’nda tecellî etmiştir. Yani
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümul risaletiyle, âdeta bütün
enbiyâ-yı izamın düşüncelerinin hulâsasını ve topyekün insanlığa sunulacak
mesajlarının esasını cem etmiştir. Böylece tesisi gerekli meseleleri tesis
ettiğinden ötürü bir müessis; tahrif edilen şeylerin hakikatini ortaya koymakla
musahhih; tecdit ve tekmil gereken şeyleri de tecdit etmekle O, bir Müceddid-i
Ekmel olmuştur. Artık O’ndan sonra resûl gelmeyecektir. Zira meseleler bu kadar
vahdete ulaşınca, O’ndan sonra kim gelirse gelsin bu vahdeti yeniden parçalayıp
dağıtacaktır. Bu yüzden O en sondur. İnsanlık O’nunla, duygu ve düşüncede, din
ve akidede, yol ve yöntemde hayatî bütün ünitelerin ana başlıklarına ulaşmıştır
ve artık yeni bir risalete ihtiyaç kalmamıştır. Evet, bundan böyle bütün
insanlık, bütün hayatî meselelerini bu son risaletin verdiği en son şekle göre
düzenleyip hayata geçirecektir.
Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) risalet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi.
Nitekim O, bir hadislerinde: أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪ي “Allah’ın ilk
yarattığı şey, benim nurumdur.”[6] buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de;
“Hz. Âdem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim.”[7]
ferman etmektedir. Demek ki, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber
olarak plânlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca “hakikat-i
Ahmediye” unvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu
mevzudaki mülâhazalarında hakikat-i Ahmediye, aynı zamanda kâinatın da hakikati
olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) büyüklüğü ve en büyük risalete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.
Burada şu husus üzerinde de durmakta yarar var: Peygamber Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) -neşrettiği nur itibarıyla- hem kemmiyet plânında
hem de keyfiyet plânında ulaştığı noktaya bir başkası ulaşamamıştır; ulaşamaz
da. Bu da pratik olarak O’nun ve sunduğu peygamberlik mesajının büyüklüğünün en
açık bir emaresidir. Zira bugün yeryüzünde Budizm’den Brahmanizm’e, Taoizm’den
Totemizm’e ve semavî dinlerden de Hıristiyanlık ve Yahudilik’e kadar yüzlerce
din bulunmaktadır ama, İslâmiyet hariç, diğerlerinin hepsinde ilâhî mesaj
istihâle görmüş ve belli ölçüde tahrife uğramışlardır. Hıristiyanlık bugün
İslâmiyet’e göre daha yaygın olabilir. Ne var ki, gerçek Hz. Mesih’i ve Mesih
anlayışını bugünkü Hıristiyanlığın o zor anlaşılır yorumlarında bulmak mümkün
değildir. Eğer biz Hz. Mesih’in hakikî kimliğine Kur’ân sayesinde muttali
olmasaydık, onu Kitab-ı Mukaddes içindeki yeriyle kabullenecek ve binlerce
çelişkiyle karşı karşıya kalacaktık. Çünkü, gerek Yuhanna’da ve gerekse Matta ve
Luka’da karşımıza çıkan İsa’nın -hâşâ- Allah’tan farkı yoktu. O, Arş’ın yanında
O’nunla beraber oturmakta ve O’nun rubûbiyetini paylaşmaktaydı. İnsanlık onun
fıkdaniyle zenb-i aslî ağına düşmüştü ve onun sayesinde yeniden yitirdiği
Cennet’e ulaşacaktı. Evet, maalesef Hz. Mesih’in kimliği Kitab-ı Mukaddes’in
bugünkü metinlerinde bu kadar karışık ve bu kadar tutarsızdır. Biz, her şeyin
hakikati gibi Hz. İsa’yı da, Hz. Peygamber’in risaleti sayesinde dahası olmaz
ölçüleri içinde öğrenmiş bulunuyoruz.
2- Risaletin Mekân Buudu
اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ
“Allah peygamberliği nerede ve kime vaz’edeceğini en iyi bilendir.”: Hz.
Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de neş’et etmesi de risalet
cihetiyle tamamen yine hikmet ve gaye yüklüdür. Bilindiği gibi “Mekke-i
Mükerreme” âdeta yerin göbeğini çevreler. Kâbe, yerin göbeği, varlığın da
kalbidir. Ehl-i keşfe göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe ile
birlikte yaratılmıştır. Hakikat-i Kâbe ile Hakikat-i Ahmediye birbirine eştir.
Hakikat-i Muhammediye’deki tenezzülde bazı veliler yanılarak, “Hakikat-i Kâbe,
Hakikat-i Muhammediye’den öndedir.” demişlerdir. İşin doğrusu Hakikat-i
Muhammediye, Hakikat-i Kâbe’den asla geri değildir. Bu iki şey, bir vâhidin iki
yüzü gibidirler. Şimdi eğer yeryüzünde evrensel bir din, mekân olarak herhangi
bir yerde temsil edilecekse, herhâlde o yer Efendimiz’e analık yapan Kâbe
olmalıdır. Zaten Kur’ân da ona “Ümmü’l-Kurâ”[8] demiyor mu?.. Evet, bütün köy ve
şehirlerin anası olan Mekke; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
neş’etine de dâyelik yapmış, hatta tıpkı bir ana rahmi gibi O’nu bağrında
besleyip geliştirmiştir. Hz. Musa’nın Benî İsrail’e ait mesajının Eyke’de değil
de Tûr-i Sina’da telakki edilmesi, dağıyla taşıyla mukaddes olan Tur-i Sina’nın
Museviyetle çınlaması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının kendi seviyelerine göre ilk
mesajlarını bu mukaddes dağdan almaları gibi, bütün insanlığı, bütün zaman ve
mekânlarda ilgilendiren ve âlemşümul bir mesaj olan Kur’ân da ancak Kâbe’nin
bulunduğu beldeden yankılanabilirdi ve öyle oldu…
Meselenin bir diğer yanı da şudur: Mekke oldukça stratejik ehemmiyeti haiz bir
beldedir. O âdeta vahy-i semaviye açıldığı dönem itibarıyla, dünya devletlerinin
mültekâsı, yani gelip gelip dalgaların çarpıştığı, çarpışıp kırıldığı ve
buluştuğu bir yerdedir. Ayrıca Mekke, Medine bir kısım eski medeniyetlere de
beşiklik yapmış beldelerdendir: Sebe’, Hadramut ve San’a medeniyetleri gibi -ki
anlatılanlara bakılırsa- o gün bir insan Medine’den yola çıksa başı güneş
görmeden Hadramut’a ulaşabiliyordu. Zaten Kur’ân da, “Yeryüzünün Cenneti”[9]
diye bu bahçelerden bahsetmiyor mu?
İşte Mekke ve Medine bir taraftan böyle kadim bir medeniyete beşiklik yapmış,
diğer taraftan da Roma ve Sasani imparatorlukları gibi iki büyük medeniyete hep
açık bulunmuştu. Roma kültürü, Antakya bağlantısı ile eski Mısır kültürüyle
buluşmuş ve tarihî İskenderiye’yi doğurmuştu. Roma, o günün süper gücü sayılırdı
ki; Kur’ân’daki Rum sûresi de bu hâkim güçler hakkında nazil olmuştu. Vilâdet
yıllarında, Sasani İmparatorluğu, Yemen’de belli bir süre hâkimiyet kurmuş ve
daha sonra da yer yer onları Mekkelilerin aleyhine tahrik etmişti ki, Mekke’yi
tahrip etme düşüncesiyle gelen Fil ordusu, Fil ashabı, Sasanilerin tezgâhı ve
tahrikleri sonucu meydana gelmiş bir olaydı. Ancak, Allah’ın (celle celâluhu) o
beldeyi emin kılması sebebiyle herhangi bir zarar verememişlerdi.
Bu zaviyeden denebilir ki; Ceziretü’l-Arap, âlemşümul İslâm mesajının sunulması
için müsait bir yer idi. Evet, bütün dünyaya hitap edecek bir mesaj, öyle bir
yerden verilmeli idi ki, mevcudiyeti hissedilir edilmez hemen dünyaya
yayılabilsin. İşte Mekke ve Medine stratejik olarak bu şartları tam haizdi. Bu
mübarek yerde risalet hakikati, ayakları üzerine doğrulur doğrulmaz, hemen iki
büyük medeniyet ve kültürle karşılaştı. Dolayısıyla da bu iki kültür ve
medeniyet sayesinde, birdenbire onlarla alâkalı, dünya kadar milletlerle
münasebete geçiverdi. Derken kısa zamanda birisiyle Avrupa kapılarına, diğeriyle
de Asya vadilerine ulaşarak evrensel çizgide ve en seri şekilde misyonunu eda
edebildi.
Mekke o gün için aynı zamanda büyük bir ticaret merkezi idi. Dünyanın hemen her
tarafından ticaret veya ihracat, ithalat yapmak üzere tüccarlar sık sık Mekke’ye
gelir-giderlerdi. Mekke, yaz-kış her zaman, Kur’ân’ın da ifade ettiği gibi, Şam
ve Yemen taraflarına ticaret kervanları düzenlemeye oldukça müsait bir yerdi.
Dahası, Mekke o bölgenin ticaret merkezi ve kalbi gibiydi. Hatta Mekke
Müslümanları, Medine’ye hicret ettiklerinde, o güne kadar orada ticareti elinde
bulunduran Yahudiler bile artık ticaret yapamaz olmuşlardı. Bu da Mekkelilerin,
dünya ile ticarî ilişkiler sayesinde, o günün süper devletlerinin sosyal ve
kültürel yapılarını çok iyi bildiklerini göstermektedir. Bugün daha iyi
anlıyoruz ki, bir milleti genel ve sosyal karakterleriyle tanımak, onun ilgi
odaklarına muttali olmak; onların ekonomik ve iktisadî yapılarını teşhis etmek
ve münasebete geçmek için çok önemli esaslardır. İşte Mekke ahalisi, daha o
dönemde kurdukları ticarî ilişkileri sayesinde, çevredeki devlet ve milletlerin
kültürlerini çok iyi tanımışlardı. Bu da daha sonra neş’et edecek olan risalete,
güzel ve uygun bir zemin teşkil ediyordu.
Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümul bir risaletle, böyle
zeminde, yani Sidretü’l-Müntehâ’nın yerdeki iz düşümü olan Kâbe ve onun çevresi
Mekke’de zuhur etmesi o kadar önemlidir ki, siz bu yeri değiştirseniz; bu
misyonu Mekke’den ve Medine’den alıp Taif, Riyad ya da Amman’a yükleseniz,
dengeyi bütün bütün bozar ve Mekke’ye ait avantajların hiçbirini elde
edemezsiniz ki, bu da risaletin, rahat boy atıp gelişmesini engellemek demektir.
Evet, Mekke ve Medine risalet adına çok önemli yerlerdir.
Ayrıca burada şu hususu da ifade etmeliyim ki, risaletin böylesine kavurucu bir
çöl ortasında zuhuru da, bir avantaj sayılır. O çöl ki, nice Napolyonları,
Hitlerleri, Rommelleri yutmuş ve bitirmiştir. Bu çölün kavurucu sıcak ve
meşakkatlerine alışmış olan ilk İslâm mücahitleri, girdikleri her savaşı
kazanmış ve muzaffer olmuşlardı. İklimin müsaadesi ölçüsünde bu mücahitler,
başkalarının sürüne sürüne yol aldığı yerleri, koşarak geçmiş; rahatlıkla ve
lojistik avantajlarıyla hep önder olmuşlardı. Meselâ, bir Tebuk seferinde
Türkiye ve Şam iklimine alışmış insanlar mücadele verseydi, muhtemelen, çölün o
sıcaklığında nefes alamaz ve telef olur giderlerdi.
Bir diğer mesele de, Ceziretü’l-Arap kuru bir çöl olduğundan, o gün için büyük
devletlerin orada pek gözleri yoktu. Zaten o gün için petrol ve diğer cevherler
de henüz bilinmiyordu. Otu, ağacı ve yeşili de oldukça azdı. Bu yönüyle Mekke ve
Medine ticaret dışında, keşif ya da işgal için pek cazibesi olan yerler değildi.
Bu yüzden de başka devletlerin sömürüsünden hep emin kalabilmişti. Vâkıa zaman
zaman, bu mübarek yerlere de o günün süper güçleri tarafından umumî valiler
gönderilmişti ama, onlar adına buralarda ne kaybedecek ne de kazanacak bir şey
vardı. Dolayısıyla da, o milletlerin kültürleri buralara girip o saf düşünceleri
karıştırıp melezleştirememişti. Böylece İslâm, kendi saf akidelerini, diğer
medeniyet ve kültür terâkümlerinden uzak tutarak dünyanın dört bir yanına yayma
fırsatını bulabilmişti. Aksine Mekke ve Medine mevcut kültür ve anlayışların
işgaline uğramış olsaydı, o zaman İslâm risaleti, epey zorluklarla
karşılaşacaktı. Evet İslâm kültürü bu emin merkezde yatağını bulan su gibi gelip
kaynaklanmıştı; kaynaklanmış ve bu berrak kaynağı, ona sonradan sokulan kovalar
bulandıramamışlardı. Evet, ne Sasani’nin ne de Roma’nın putperest akideleri, bu
tertemiz ve pırıl pırıl akan risalet kaynağına sızamamıştı. لاَ تُكَدِّرُهُ
الدِّلاَءُ fehvâsınca, ona dalan kovalar, feyz-i akdesten gelen ve her türlü
emniyet ve karantina altında muhafaza edilen, vahye sırtını vermiş bu kaynağı
bulandıramamıştı.
İşte hem mekân itibarıyla böyle Sidretü’l-Müntehâ’nın iz düşümü olan hem de Eski
Dünya karalarının coğrafî konumu itibarıyla hususiyet arz eden Mekke, risalet
adına bu kadar ehemmiyeti haiz bir mübarek mekândı. Daha sonraları değişik
yerlerin, dünya muvazenesinde stratejik hususiyet arz etmesi sebebiyle, risalet
emaneti başka başka yerlere taşınmıştı ama; biz meseleye sadece âyetin işaret
buyurduğu İslâm’ın zuhur ettiği dönem açısından bakıyoruz. Yoksa İslâm’ın
yayılışı ve gelişmesi adına bir zaman Bağdat, diğer bir dönemde Şam ve uzun bir
müddet de İstanbul merkezlik yapmıştır. Hatta İslâm risaletine verâset adına
İstanbul’un yüklendiği misyon, kendinden önceki medeniyet merkezlerini geride
bırakacak kadar engin ve derindir. Ancak, risalet, İstanbul’dan temsil edildiği
dönemlerde bile, Mekke, Medine başların tacı ve birer mübarek mekân olarak
semavîliklerini hep devam ettirmişlerdir.
3- Risaletin Lisana Ait Buudu
اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ
“Allah risaletini ne şekilde (hangi dille) göndereceğini en iyi bilendir.”:
Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerde, O’nun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok
âyet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibarıyla, Arapça’nın mükemmelliğini
göstermektedir. Evet, Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde Arapça altın çağını
yaşıyordu. Her lisanın bir altın çağı vardır. Meselâ Elizabet çağı -Bugünün
İngilizcesi öyle kabul edilebilir. İhtimal, bizim, dil adına düştüğümüz hatalara
onlar düşmediler. Ayrıca, teknolojik gelişme ve değişik kültürlere hem de
bilerek açık olma, ayrı bir zenginlik vesilesi kabul edilebilir.- Şekspir’le
altın çağını yaşamıştır. İngilizler bu çağa karşı hep saygılı davranırlar. Evet,
Kur’ân’ın nazil olduğu devre de, Arap dilinin altın çağı sayılır. O dönemde dil
o kadar oturaklaşmış, kaide ve prensipler o kadar dilin tabiatıyla
bütünleşmiştir ki, en basit beyanlar bile âdeta birer sanat harikasıdır.
Kur’ân-ı Kerim Mudar oymağı ve Kureyş’in diliyle nazil olmuştu. Ancak o, değişik
kıraat ve lehçelere de açıktı.
Kur’ân’ın edebî yönü üzerinde bugüne kadar bir hayli insan durmuştur.. ve bu
konuda pek çok edebî dâhi yetişmiştir. Abdülkâhir Cürcâniler, Sekkâkiler ve
Zemahşerilerden alın da asrımızın Muhammed Sâdık Râfiîleri, Seyyid Kutupları,
İşârâtü’l-İ’caz sahibi medar-ı iftiharımız Üstad Bediüzzaman sadece bunlardan
birkaçı…
Kur’ân, belâgat ve i’caz yönüyle, nazil olduğu günden bu yana, daima
muarızlarına meydan okuyagelmiştir. Nice edip ve beliğler, ona nazire yapmaya
kalkmışlardır ama, dökülüp hep yollarda kalmışlardır. Ve nice dostlar onun
âyetleriyle, beyan ve ifadelerini, şiir ve makalelerini süslemişlerdir. Ama asla
ona ulaşamamışlardır. Kur’ân, bugün de, hâlâ milyarların dilinde okunurken,
âdeta vahiy semasının zirvelerinden bize göz kırpan yıldızlar gibi tebessüm
ederek, ifade ve edasının erişilmezliğini fısıldamaktadır. Cahiliye döneminde
pek çok şair ve edip, sadece bir kez dinlemekle Kur’ân’ın büyüsüne kapılmış ve
ona teslim olmuşlardır. Hatta Velid İbn Muğire, her türlü düşmanca duygularına
rağmen, Kur’ân karşısında büyülenmiş ve diyecek bir şey bulamamıştır. Utbe b.
Velidler, Ebû Cehiller bile onunla büyülenmiş, muarazada bulunmaya cesaret
edememişlerdir. Bir Hz. Ömer ki, kendi ifadesiyle “Gözümü yumsam hiç
duraklamadan, cahiliye şiirinden bin beyit okuyabilirim.” der. Evet o, cahiliye
edebiyatına, cahiliye şiirine o kadar vâkıf bir insandır. İşte bu parlak dimağ,
Tâhâ sûresini dinlediğinde Peygamber Efendimiz’i öldürmeye karar vermiş olmasına
rağmen, onun o teshir ve tesir edici cereyanına tutuluvermiş gibi sarsılır ve
ona teslim olur. Evet, nakledilenlere bakılınca o gün Mekke’nin sokaklarından
geçerken herhangi bir insanı rastgele çevirseniz ve ona şiirden bir şeyler
sorsanız, hiç tökezlemeden dört-beş saat şiir okuyabilecek kadar bir dil
vukûfiyetiyle karşılaşırdınız.
İşte Kur’ân, yeni bir dinle gelirken, böylesine edebî zenginliğe malik bir dille
nazil oluyordu. Getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışına
müraat ederken, edebiyat ve şiirde dâhi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir
edip, bir şairi de ihmal etmiyordu. Evet deve arkasındaki bedevi, Kur’ân’ı vird
edinip okurken, en büyük dâhiler dahi büyük bir zevkle ve tarif edilmez bir
şevkle Kur’ân âyetlerini dillerinden düşürmüyorlardı.
İşte başta zikredilen âyette de ifade edildiği gibi
اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ
gerçekten de, Allah (celle celâluhu) risaletini nasıl ve hangi dille tesis
edeceğini en iyi bilendir. Kur’ân öyle bir dille nazil olmuştur ki; bir hukukçu
kendi hukuk diliyle ona müracaat ediverse, maksat ve meramına ulaşmada hiç mi
hiç zorlanmaz. Bir idareci, bir kelâmcı ve bir tefsirci de kendi sahalarına ait
incelikleri rahatlıkla onda bulabilir ve aydınlanırlar. Oysaki, çok iyi
bilindiği gibi, bir hukuk dili, bir edebiyat dili veya bir akide ya da tefsir
dili birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ne var ki, Kur’ân, bütün bunlara aynı
anda, hem de en küçük inceliklerine, kaide ve prensiplerine zerre miktar halel
getirmeden müraat etmiştir. İşte İslâm tarihi, işte şer’î ilimler, işte hukuk
mektepleri, işte binlerce edebiyat okulu ve bütün bunlar kadar muhakkik,
müdakkik, müfessirleri yetiştiren tefsir ekolleri… Hemen hepsi de mesleklerine,
meşreplerine ve mezaklarına onu birer kaynak kabul edip dünya kadar eser meydana
getirmişler…
Öyleyse Allah (celle celâluhu) gerçekten de risaletini, hangi insana nerede ve
hangi dille tebliğ edeceğini en iyi bilendir. Hatta bu hususta nisbetleri dahi
bir kenara bırakarak “En iyi bilen” değil; “Allah bu hususu yegâne bilen”dir
denilmelidir ve O’ndan başkasının da herhangi bir takdir hakkı söz konusu
değildir. Böyle bir iddiaya kalkışanları, âyetin ifadesiyle, dünyada horluk ve
hakaret, ahirette de şiddetli bir azap beklemektedir.[10]
[1] Bkz.: Taberî, Câmiu’l-beyan 25/65
[2] Zuhruf sûresi, 43/31
[3] Zuhruf sûresi, 43/32
[4] En’âm sûresi, 6/124
[5] Hac sûresi, 22/75
[6] el-Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 1/265
[7] el-Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 2/129-130, 132
[8] En’âm sûresi, 6/92; Şûrâ sûresi, 42/7
[9] Bkz.: Sebe sûresi, 34/15
[10] Bkz.: En’âm sûresi, 6/124
A’râf, 7/115-116
قَالُوا يَا مُوسٰى إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ نَحْنُ
الْمُلْق۪ينَ * قَالَ أَلْقُوا فَلَمَّا أَلْقَوْا سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِ
وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَاءُوا بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
“(Sihirbazlar), ‘Ey Musa, sen mi (önce) atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?’
dediler. ‘Siz atın!’ dedi. Onlar (da ortaya atacaklarını) atınca, insanların
gözlerini büyülediler, onlara korku saldılar ve büyük bir sihir sergilediler.”
(A’raf sûresi, 7/115-116)
Zannediyorum burada, çoklarının gözünden kaçan bir husus var; o da, Hz. Musa’ya
tekaddüm eden yıllarda sihrin, halkın en çok alâka duyduğu bir hâdise olduğudur.
Evet, bir bayram günü herkesin toplandığı bir alanda sihir gösterilerinin
yapılması da bunu gösteriyordu. Musa (aleyhisselâm) onlara sihirlerini gösterme
ve ortaya koyma imkânını verdi. Firavun ülkesinin en ünlü sihirbazları halkın
bakış açısına göre en büyük, ulaşılmaz derecedeki sihirlerini yapınca herkesin
gözleri döndü, bakışları buğulandı. Arkasından da, Hz. Musa, onların sihirlerini
iptal ediverince, önce sihirbazlar sonra halk şaşakaldı. Sihirbazlığın zirvesine
oturan bu insanlar, Hz. Musa’nın yaptığının sihir olmadığını anlayarak Firavun’a
rağmen hemen iman ettiler. Böyle hemen iman etmeleri ile de çok büyük bir hizmet
yaptılar. Zira onlara güvenen ve onların safında yer alan halk da onların peşi
sıra hemen iman ediverdiler.
Evet, dünyaları yalan üzerine bina edilmiş gözbağcı bir yığın, sonra onları bu
işe sevk eden despot düşünce ve bu iki sınıfın arzularına göre gelgitler yaşayan
kalabalık, o kalın kalın halatları, koca koca sırıkları üst üste müterâkim
yılanlar, ejderhalar şeklinde gördükleri esnada -ki bunlar ister büyü eseri
olarak öyle görünsün, ister içleri civa doldurulmuş ağaç ve deri parçalarının
güneşin harareti karşısında o hâli almış olsun fark etmez- bir de ne görsünler
onca maskaralık, muvakkat bir harikulâdeliğe mazhar kuru ağaçtan bir asâ, birer
lokma gibi hepsini yutuverdi; yutuverdi de, biraz önce yalanın yönlendirdiği
sopalar karşısında başı dönen ve soğuk dakikalar yaşayan kitleler, hakkın
kendine has renk ve çizgileriyle ortaya çıkması ve bâtılın tarumar olup gitmesi
karşısında ıpılık bir rağbet ve rehbete uyandılar. Artık اٰمَنَّا بِرَبِّ
الْعَالَم۪ينَ “İman ettik Âlemlerin Rabbine.” (A’raf sûresi, 7/121) deme zamanı
gelmişti. Bâtılın açık temsilcileri oracıkta, bu büyük itirafı gürül gürül
haykırıp ötelere sürpriz şekilde açılacak, arkadakiler de ara ara bu duyguya
katılıp onlara yol arkadaşı olacaklardı.
Kur’ân, bu konuyu değişik yerlerde, o yerin hususiyetlerinin gerektirdiği bir
üslûpla tekrar tekrar anlatır ve tarihî tekerrürlerin kapı aralığından, alabilme
kapasitemize göre sürekli ibretler ve tenvirler ifâza eder.
A’râf, 7/189-190
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا
لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَف۪يفاً فَمَرَّتْ
بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَتْ دَعَوَا اَللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحاً
لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ * فَلَمَّا اٰتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ
شُرَكَاءَ ف۪يمَا اٰتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, O’ndan da yanında huzur bulsun diye
eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. İnsanoğlu eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük
yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri
Allah’a: ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen, muhakkak şükredenlerden
olacağız.’ diye dua ettiler. Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince
kendilerine verdiği bu çocuk hakkında Allah’a ortak koştular. Allah ise onların
ortak koştuğu şeyden yücedir.” (A’raf sûresi, 7/189-190)
Şu bir gerçek ki, farkında olunsun olunmasın -müşrikler kat’iyetinde olmasa
dahi- ehl-i iman da bazen şirke girmektedir. Bu âyet-i kerimede de belirtildiği
gibi aşırı çocuk sevgisi de bu şirk yollarından biridir. Günümüzde,
çocuklarımıza, torunlarımıza Allah’ın birer emaneti, hediyesi, lütfu, ihsanı
nazarıyla bakmak yerine, sanki onlara sahip ve malikmişiz gibi bakıyoruz. Hatta
onlar uğrunda bazen namazı-niyazı bile terk edebiliyoruz. Öyle ki onlara karşı
olan sevgimiz, âdeta Allah’a olan sevgimizden daha fazla. Yani emanet nazarıyla
bakıp, Allah için seveceğimiz çocuklarımızla -tabir caizse- Allah’ı düşünmeden
öyle bir seviyede alâka ve irtibata giriyoruz ki, belki de farkına varmadan o
zımnî şirke yuvarlanıp gidiyoruz. Öyleyse, “Bir kalbte hakikî mânâda iki
muhabbet olmaz.” esasına göre hareket etmeli ve şirke karşı hep belli bir tavır
içinde olmalıyız. Tabiî bunu söylemek ve lafını etmek gayet kolay; hayata
tatbiki ise zorlardan zor. Öyle de olsa, ne yapıp yapıp, şirkten arınmalı ve çok
uzak mesafelerden de olsa, şirkin kokusu duyulan meselelere kat’iyen
yaklaşılmamalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra da Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) şu duası önemli bir reçete sayılır: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ
بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْئًا وَأَنَا أَعْلَمُ وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ
أَعْلَمُ “Allah’ım, bile bile herhangi bir şirke girmekten Sana sığınırım,
bilmediğim şeylerden de Senden mağfiret dilerim.”[1]
Evlât sevgisine farklı bir zaviyeden de şöyle yaklaşılabilir: Hissî olan
meselelerden dolayı insan muaheze olmayabilir. Ancak o, dinî duygu ve düşüncesi
ile fıtratındaki duygularını ta’dil etmekle mükelleftir. Meselâ insan, aşırı
yeme, içme arzusu duyabilir ve aristokrat bir yaşayış isteyebilir. Hatta bu
hususlarda şiddetli hırs gösterip, işin önünü-sonunu düşünmeden hareket de
edebilir. Zira insan, fıtratı itibarıyla arzularına düşkün, cimri ve aceleci
olarak halkedilmiştir. Yani bunlar onun fıtratında mevcuttur. Ayrıca onda hem
kin, nefret ve adavet gibi hususlar hem de sevgi, muhabbet ve insanlık gibi
hasletler vardır. İşte bunlar, insanda iyiye ve kötüye açılan birer koridor
hükmündedirler. Bu itibarla da o, mahiyetindeki kötülüklere açılan kapıları
kapamalı ve kötü duygularını, tutkularını mutlaka dinî düşünce ve dinî duygu ile
zapturapt altına almalıdır ki -biz buna dindeki ifadesiyle, fıtrat-ı sâniye
kazanma diyoruz- kendisi için mukadder olan kemalâtı idrak edebilsin. Yani her
şey olmaya müsait olan fıtratını, tek bir şey olmaya ve Allah’la münasebete
tevcih edebilsin.
İşte bunun gibi, evlât sevgisi de insanın fıtratında vardır. Bu sevgi olmazsa
çocuklara bakılmaz, okutulmaz ve neticede de ülke ve insanlık yükselemez. Evet,
etrafımızda bir sürü âsi evlât var; ama yine de ana-babaları onlara bakıyor.
İşte eğer bu tabiî sevgi ve alâka olmasaydı, sokaklar terk edilmiş insanlarla
dolar, taşardı. Ne var ki, diğer duygularda olduğu gibi bu alâkada da, kalbler
Allah sevgisiyle ta’dil edilmelidir ki, istikamet elde edilebilsin. Evet hayat,
Allah’la irtibat yörüngeli olmazsa inhiraf kaçınılmazdır. Onun için evvelâ, her
vicdanda Allah sevgisi gelişip kökleşmelidir. Bu ise bir egzersize bağlıdır.
Yani bir insan, ruhî hayatında hiç egzersiz yapmadan “Ben, mal ve evlâdımı sana
feda ediyorum Allah’ım!” dese, bu bazen riya, hatta yalan da olabilir. Bütün
kötü huyların ruhtan kovulması ve bütün güzel hasletlerin tekrar ber tekrar
yaşanması lâzımdır ki, İslâm, benliğimizin derinliklerine sinsin, tabiatımızın
bir parçası hâline gelsin ve davranışlarımızı tabiîleştirsin… Yoksa düal düşünme
ve düal yaşamaktan kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
Yukarıdaki âyet, şahs-ı Âdem’den benîâdeme geçerek fert fert, cemaat cemaat bir
silsile hâlinde uzayıp giden, birliği içinde çok; nev’iyeti içinde bütün bir
varlık kadar muhtevalı; tutturabildiğinde sevaplarıyla meleklerin önünde;
kendini salınca veya tahribata dalınca, lânet ile anılan şeytanlara rahmet
okutturacak kadar rezil, muamma bir sülalenin fasit veya salih halkalarından
bahsederken aynı zamanda heyet-i umumiyesini de birden nazara veren bir üslûp
ihtiva etmektedir. Bu espri kavrandığı takdirde, artık kalkıp “Acaba bu eşler
Âdem ve Havva mı?.. Yoksa Kureyş’ten Kusay ve zevcesi mi? Veya daha başkaları
mı?” demeye ihtiyaç kalmayacak.
İnsanoğlu karakter, ruh, muhteva, istidat, zenginlik, ağırlık açısından eşiyle
özden veya ferd-i hakikî diyeceğimiz bir nefisten yaratılmış; sonra da ondan
veya onun cinsinden, muhtevasından bir ikinci varlıkla eşler hâline
getirilmiştir. Yani insanın eşini de yine insanın mâyesini teşkil eden temel
unsurlardan şekillendirerek birbirine muhtaç, birbirini tamamlayan, birbiriyle
huzur ve itminana eren, birbirini duyan, hisseden, anlayan, birbirine açılabilen
bir vâhidin iki yüzü gibi yaratarak, görünümdeki çoğu muhtevadaki vahdete ircâ
ederek, tevhid disiplinini hatırlatmış; böyle bir yaratılışa mazhariyetimizi
hatırlatarak sinelerimizi şükürle coşturduğu aynı anda idraklerimizde de hamd
hissini harekete geçirmiştir.
[1] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr, 4/173; Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân,
11/72.
Enfâl, 8/42
وَلَكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ
بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ وَإِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
“Fakat, Allah gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille
(gözle görülür şekilde ve mazerete meydan vermeyecek biçimde) helâk olması,
yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah hakkıyla
işitendir, bilendir.” (Enfâl sûresi, 8/42)
وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعاً
Aslında “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi.”[1]
âyetine göre dünyada bir düzenleme olabilirdi. Ne var ki ilâhî irade, imanın
veya küfrün varlığını, dünya hayatı boyunca devam edecek bir mücadeleye
bağlamıştır. Hz. Âdem’den bu yana insanlık tarihine baktığımızda bu hakikati
bütün çıplaklığıyla görmemiz mümkündür. O hâlde, iman dünyası olarak
yaşayacaksak, her zaman küfür dünyasının tecavüz, tasallut, hıyanet ve
düşmanlıklarını bir lahza hatırdan çıkarmamalıyız. Küfrün imana karşı cibillî
düşmanlığı, o cepheyi sürekli saldırganlığa iterken, onlarda, ölüler arasında
dolaşıyor olma hissi uyarılmamalıdır. Ölen, ta baştan apaçık ölümünü görerek
ölmeli, kalan da öyle kalmalıdır. Ta ki yarın Allah (celle celâluhu) karşısında
kimsenin ileriye sürecek ve “Neden, niçin?” diyecek bir mazeretleri kalmasın.
Bu şekliyle arz ettiğimiz şeyin tam tersi de olabilir. Yani iman edenler mağlup,
küfür dünyası galip. Ne var ki netice değişmez; bu durumda her iki tarafın da
Rabbilerine sunacak mazeretleri yoktur; yoktur çünkü bir mücadele sonucu yaşayan
yaşamış, helâk olan da helâk olup gitmiştir.
Biraz daha açalım; Allah, Bedir’de iki cepheyi, plânlasa ve randevulaşsalardı
bile gerçekleşmesi mukadder böyle bir mücadele zemini, atmosferi, alt yapısı ve
onu zarurî kılıcı şartları oluşmazdı. Hâdise, öylesine insanî idraki aşkın
plânlandı ki, ister istemez göğüs göğüse vuruşma durumuna gelindi ve ondan sonra
da, yaşayanın yaşamayı hak etmesi, ölenin de ölüme müstehak olması ortaya çıktı.
Zaafı, kininde, nefretinde, gayzında, istikamete kapalı olmasında ve paylaşmayı
bilememesinde bütün zayıflar, burada ve ötede herhangi bir mazeret ileriye
süremeden açık ve net suçluluklarıyla elenip gittiler; hep yüce mefkûreler
arkasından koşanlar da, Bedir’de ve Bedirlerde cinayet işlemediklerini; aksine
te’dibe müstahak olanlara hadlerini bildirmenin inşirahı içinde kalbî, ruhî,
vicdanî bütün bir hayatı gönüllerinde duyarak yaşama ufkuna ulaştılar.
Hulâsa, Bedir’de ve bütün Bedirlerde, ne ölenin ne yaşayanın, ne kâfirin, ne
mü’minin, ne kazananın, ne kaybedenin, olanı yerinde ve isabetli görmenin
dışında diyeceği hiçbir şey yoktur; yoktur çünkü olanlar, her şeyi en iyi işiten
ve bilen bir Semî u Alîm’in plânına göre cereyan etmiştir.
[1] Yunus sûresi, 10/99
Enfâl, 8/44
وَإِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ي أَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً
وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً
“Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız
zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde
azaltıyordu.” (Enfâl sûresi, 8/44)
Bu hâdise yine Bedir Savaşı’nda meydana gelmişti. Bedir’e Müslüman saflarında
katılan insanlar, o güne kadar ciddî hiçbir harp görmemişlerdi. Ayrıca
Medine’den çıkışta onların niyetlerinin savaş değil de kervanı takip olduğu
gözardı edilmemelidir. Şimdi tam bu safhada, eğer Müslümanlar karşı cepheyi az
olarak değil de, asıl güç ve kuvvetleriyle görselerdi endişe edip paniğe
kapılabilirlerdi. Ne var ki, savaş başlayıp da, artık geri dönülemez bir yola
girdiklerinde, Allah mü’minlere onların gerçek durumlarını gösterdi; ta ki
Allah’a tevekkül edip O’nun inayetine sığınsınlar. Eğer bu az görme işi devam
etseydi, ashab, düşmanlarının üzerine elini-kolunu sallaya sallaya giderdi. Zira
genellikle insan, rahat ve rehavet anında bazen inayet ve ikramı unutabilir.
Burada ayrı bir hususa daha temas etmek yararlı olacak: Bedir’de yardım için
gönderilen melekler, bizatihi insanlar gibi harp etmedi, kılıç kullanmadı ve
kâfir öldürmediler. Onlar sadece, karşı cephenin moralini bozmak, mü’minlerin de
kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek için gelmişlerdi. Eğer, melekler de savaşın
içine katılsalardı, esbap perdesi aralanır, insanlar gazi unvanını alamaz ve
artık herkes bir inayet beklentisi içine girerdi. İnayetler ise, bu imtihan
dünyasında daha çok perdeli olarak gelmektedir.
Evet, Allah’ın başta müşrikleri az göstermesi, henüz harp psikolojisinin
kızıştırmadığı ruhlarda yılgınlık hâsıl olmaması, gözlerin korkmaması ve tam bir
metafizik gerilimin gerçekleşmesi için ilk inayet ve ilk rahmetti. Karşı
tarafın, Müslümanları az görmesi de o rahmet ve inayetin ayrı bir dalga
boyuydu.. ve ancak böyle olduğu takdirde ashabın istihdamıyla murad-ı ilâhî
tahakkuk edecekti. Sonra herkes herkesi gerçek kemmî ve keyfî buudlarıyla
görmüştü ama ilâhî kaza süreci de başlamış.. mü’minler kendilerini kavganın
göbeğinde bulmuş; ilâhî teyit ve iyi bir harp stratejisiyle kaderlerinin
ikbaline koşarken, mülhit ve mütecavizler de teyitsiz, desteksiz birer enkaz
yığını hâlinde dökülüp gitmenin en acısını yaşıyor ve idbarlarının ümitsiz
mırıltılarıyla akıbetlerinin çukurlarına yuvarlanıyorlardı.
Enfâl, 8/45
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا إِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا
اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey iman edenler! Herhangi bir muharip topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat
edin ve Allah’ı çok çok anın ki başarıya erişesiniz.” (Enfâl sûresi, 8/45)
Evvelâ, buradaki “Allah’ı zikir” kaydından şunlar anlaşılabilir:
1) Normal gündelik hayatta, hususiyle de düşmanla mücadele anında kalben hiç
gafletin olmaması vurgulanmaktadır ki, kalben gaflet içine giren herkese bu
husus sık sık hatırlatılmalı ve uğrunda mücahede ettiği Rabbini hem kalben hem
lisanen anması sağlanarak, insanların ölüp öldürüldükleri yerler bile birer
kudsî mâbed hâline getirilmelidir.
2) Zikir, aynı zamanda savaş esnasında “ALLAH, ALLAH, ALLAH” diye bir
haykırmadır ve böyle bir tavır karşı tarafın moralini olumsuz olarak etkilemede
çok önemlidir.. ve tabiî Müslüman cephenin de moralini yükseltme, onlara aşk u
şevk pompalamada da… Rica ederim, günümüzde dilin ucuyla, mücerret “Allah,
Allah” deme, eğer bizde gerilim, düşmanda korku hâsıl ediyorsa -ki, mutlaka
hâsıl ediyor- kalbten coşup gelen ve şuurluca yapılabilen bir zikrin, insana
neler kazandıracağı düşünülsün…
3) Zafere ermenin Allah’ı zikir ve sebat u devama bağlanması hususuna gelince, o
ayrıca üzerinde ciddî olarak durulması gereken bir husustur.
Demek ki burada, düşmanla karşılaşan mü’minlere düşen, birbirinin mütemmimi
önemli iki husus var:
1) Kemmî ve keyfî buudları ne olursa olsun herhangi bir muharip güçle
karşılaşıldığında, evvelâ sabr u ikdam ve sebatla kendi cephemizin moralini
yükseltmek, kararlılığımızı göstermek. Sâniyen, akıllıca ama fevkalâde atak,
cesaretli ve azimli görünerek karşı tarafta psikolojik sarsıntı ve çözülmeler
meydana getirmek…
2) Allah’ı çok zikrederek kendi ruh kıvamımızı sağlamak, O’na güvenin hâsıl
ettiği görüntü ile karşı tarafı temelden sarsacak bir fütursuzluk sergilemek ve
kendi aramızda karşılıklı aynı şeyleri tekrar ederek davranışlarımızın ritmini
kalb balansına göre ayarlamak…
Evet bütün bunlar önemli birer başarı anahtarı olsa gerek. Aksine sabr u sebat
gösterilmeden, ilâhî âdete göre başarı elde edilemeyeceği gibi Allah anılmadan
gafilane vuruşmalarla da zafere erilemez; erilse bile sevaba nail olunamaz.
Dolayısıyla da böyleleri için uhrevî felah söz konusu olamaz.
Öyle ise hak yolundaki mücahit ve muharipler, şartlar nasıl olursa olsun bir
taraftan azm ü ikdam içinde olmalılar, diğer taraftan da hep Allah’a yönelip
O’nu anmalı, kalbinin bütün safvetiyle en güçlü olduğu zamanlarda bile kendi
havl ve kuvvetinden teberri ederek O’nu yâd edip O’nun havl ve kuvvetine
sığınmalıdır. Ve اَللّٰهُمَّ تَبَرَّأْنَا مِِنْ حَوْلِِنَا وَقُوَّتِِنَا
وَالْتَجَاْنَا إِلٰى حَوْلِِكَ وَقُوَّتِِكَ 1 duası mü’minin ağzından
düşmemelidir.
[1] “Allahım, biz kendi havl ve kuvvetimizden teberri edip, Senin havl ve
kuvvetine sığındık.”
Enfâl, 8/73
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُنْ
فِتْنَةٌ فِي اْلأَرْضِ وَفَسَادٌ كَب۪يرٌ
“Kâfir olanların da bir kısmı, bir kısmının yardımcılarıdır. Eğer siz onu
(Allah’ın istediği şekilde olmayı ve böyle olmanın size yüklediği sorumluluğu)
yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfâl
sûresi, 8/73)
Bundan bir önceki âyet-i kerime,[1] muhacir ve ensarın akraba olmadıkları hâlde
birbirlerine mirasçı olmalarını hükme bağlar. Onun arkasından gelen ve şimdi
mealini verdiğimiz âyette ise, Müslüman ile kâfirin birbirlerine mirasçı
olamayacağı, kâfirlerin ancak kendi aralarında birbirlerine mirasçı
olabilecekleri anlatılır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu
âyetin tefsiriyle alâkalı beyan buyurdukları bir hadis vardır ki, cidden şayan-ı
dikkattir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyururlar ki: “Müşriklerin
ortasında oturup duran her Müslümandan ben uzağım. Onların ateşleri ışık
vermiyor.”[2] Yani inançlarına rağmen tutuşturdukları ateş aydınlık olarak
hissedilmiyor ve iki ayrı dünya birbirinden fark edilmiyor. Şöyle
değerlendirebiliriz:
1) Çölde ateşin, iz bulmak, yer belli etmek vs. gibi hususlarda çok ehemmiyetli
bir yeri vardır. Böyle bir misal, dost-düşman ateşinin tefrik edilememesi
açısından değerlendirilebilir.
2) Kâfir ve mü’min ocakları veya ışık kaynakları beraber olursa, birini
diğerinden ayırt etmek çok zordur. Hâlbuki mü’minin ocağı ayrı, kâfirin ocağı da
ayrı olmalıdır ki, talipler şaşırtılmasın.
3) Ki bu çok daha önemlidir. Mülhit ile mü’min kendi orijinlerini koruyamayıp
hoşgörü ve birbirlerini kabulün ötesinde, dinî, millî, ahlâkî, harsî ihtilat
içinde olurlarsa, aralarında bulunması gereken metafizik gerilimi kaybederler.
Bu hâl ise, zamanla her ikisini de çürütür. Daha çok da kendi dünyasını, tarihî
müktesebatı üzerinde inşa edip götürmek isteyeni.
Ayrıca miras hukuku açısından “ihtilaf-ı milleteyn” esasına binaen mü’min-kâfir
arasında miras cereyan etmez. Bunu fukahâ diliyle ifade edecek olursak;
ihtilaf-ı dâr ve ihtilaf-ı din verâsete mânidir. İnsanî sevgi, alâka ve
kucaklamanın yanında eğer çizgiler tam korunamaz, ölçüsüz ihtilatlara girilir ve
bir kısım hukukî disiplinler gözardı edilirse, ıslah ümit ettiğimiz iş ve
davranışlarda fitneye, fesada sebebiyet vermiş oluruz. Oysaki en büyük fitne ve
fesat da, iyilik mülâhazası ve ıslah düşüncesiyle irtikâp edilen fitne ve
fesattır. Zira, iyilik niyetiyle yapılan kötülükler sürekliliğe namzettirler..
ve şuursuz kitleler bir kere o işin içine sürüklendikten sonra geriye dönmeleri
de çok zordur.
[1] Enfâl sûresi, 8/72
[2] Ebû Dâvûd, cihad 95; Tirmizî, siyer 42; Nesâî, kasâme 27
Tevbe, 9/20
الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِأَمْوَالِهِمْ
وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ
“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahedede
bulunanlar, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler
de işte onlardır.” (Tevbe sûresi, 9/20)
Kur’ân-ı Kerim’de bir iki âyet hariç, cihad ve cihadda fedakârlık anlatılırken
hep mal, canın önünde zikredilmiştir. Evet, bana öyle geliyor ki, insan hayatta
olduğu müddetçe, her zaman malını canından daha aziz bilecektir. Zaten “Malı
yolunda öldürülen şehittir.”[1] hadis-i şerifi de bir yandan hüküm bildirirken
öte yandan insanın, işte bu cibillî ruh hâletini ifade etmektedir. Zaten “Mal,
canın yongasıdır.” atasözümüz de, aynı hakikatin bir başka şekilde ifadesi değil
midir?
Ancak bu arada bazı insanlar da vardır ki, dünyayı kesben değil kalben terk
etmişlerdir.. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Hz. Abdurrahman b. Avf gibi. Veya
baştan, dünya mal ve mülkü adına onların ellerinde hiçbir şey yoktur. İşte bu
gibi kimseler için can önce gelebilir.. tabiî onun gerçek bedeline tam
uyanmamışsa…
Evet, iman etme, imanla yer değiştirme ve onun gereklerini yapma, öyle
zannedildiği kadar basit bir iş değildir. Yılların vermiş olduğu alışkanlık, o
duygu ve düşünce ile içli dışlı yetişme; bir de bunlara fıtrat eklenince,
insanın malını-canını bir çırpıda feda etmesi bir hayli zor olsa gerek. İşte Hz.
Hamza, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcası, süt kardeşi; o
bile bir iki gün tereddüt geçiriyor. Belli ölçüde herkes için aynı olan bir
meselede ve böyle ağır bir imtihanda mala, cana takılıp kalanlara kızmak,
öfkelenmek yerine, onları yakın takibe alarak ilgilenmeli ve gıyabî dualarla
imdatlarına koşulmalıdır.
Evet, iman etme, şeytanın ilk engelini aşmak ise; kavim, kabile, hısım ve
akrabaları bırakarak başka bir diyara göç etmek, öncekine yakın güçlü bir
mâniayı daha aşmak demektir. Yurdunu-yuvasını terk etmekle de kalmayıp gittiği
yeni dünyada Cenâb-ı Hakk’ın namının bayraklaşması için mücahedede bulunmak,
aşılmaz bir seddi daha aşmak sayılır ki, bunları aşan kendini de aşmış ve
kurtuluşa ermiş sayılır.
[1] Buhârî, mezâlim 33; Müslim, iman 226; Tirmizî, diyât 21; Ebû Dâvûd, sünnet
29; Nesâî, tahrim 22, 23, 24; İbn Mâce, hudûd 21
Tevbe, 9/72
وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا
اْلأَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍ
وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ أَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından
ırmaklar akan Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler vaad etti. Allah’ın
rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (Tevbe sûresi,
9/72)
Adn Cenneti, bu âyet-i kerimede görüldüğü ve birtakım hadis-i şeriflerde
anlatıldığı üzere[1], kısmen ruhanî, daha çok cismanî Cennet nimetlerini câmî
bir yerdir. Evet, bazılarında cismanî arzular inkişaf eder ve bedenî istekler
galebe çalar. İşte böyle kimselere mükâfat adına “Adn Cenneti” gibi her şeyi
câmî bir yer, çok şey ifade eder. Bazılarında da ruhî melekât o kadar gelişir
ki, onların nazarında yeme, içme, huri, gılman vs. pek fazla bir şey ifade
etmez. Böyleleri hep ruhun tatmin olacağı mânevî ezvak peşinde koşarlar. İşte
böyleleri için de Firdevs Cenneti hazırlanmıştır ki, âyetin devamında ifade
edilen “Allah’ın rıdvanı daha büyüktür.” bu hakikate işaret etse gerek.
Firdevs’in bu fâikiyetindendir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
bir hadislerinde, “Cennet’i istediğinizde Firdevs’i isteyin, zira o Cennet
menzillerinin en üstünüdür.”[2] buyurur. Öncelikle, Firdevs Cenneti, Cennet’in
mahrûtî yapısı içinde diğer bütün Cennetlerin müşâhede edilebileceği merkezî bir
müşâhede noktasıdır. Sâniyen: Geçmiş ümmetlerde “iman-ı bi’l-gayb” çok inkişaf
etmemiş, dolayısıyla onlar gaybe ve mânâya ait hususlarda çok
derinleşmemişlerdir. Ümmet-i Muhammed ise iman-ı bi’l-gayb ve ona taalluk eden
şeylerde, sair ümmetlere nispeten çok derinleştiğinden, cismanî zevklerinden
daha ziyade, ruhanî hazlarla tatmin olabileceklerdir ki, Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’e, ruhanî zevklerle dolu olan
Firdevs Cenneti’ni isteyin, buyurmuştur. Yani denilebilir ki, Adn Cenneti
umumiyet itibarıyla ve bir ölçüde sair ümmetlerin mazhariyet ve nimet ufku,
Firdevs ise ümmet-i Muhammed’in Cenneti’dir.
Vâkıa her Cennet’e girene Allah’ın hoşnutluğu söz konusudur ama, bütün Cennet
nimetlerinin en büyüğü sayılan “rıdvân-ı ekber” hususî bir enginlik, her şeyden
müstağni kılan öyle bir zenginliktir ki, o da, olsa olsa serkâr-ı hamdiyle meşbû
Makam-ı Mahmud’un sahibi Hz. Muhammed’in ümmetine müyesser olur. Nâm-ı Celîli
hamd ü senanın merkez-i nakşı O zâtın, Livâu’l-Hamd’le yürümesi, övülme ve
övgüye mazhar olma makamına ulaşması, duyduğu ve duyurduğu her şeyin hamd ü senâ
olması, Firdevslik ümmetinin, rıdvân-ı ekberle teşrif ve tekrim edilmesiyle tam
uyum içindedir.
اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ اللّٰهُمَّ إِلٰى مَا تُحِبُّ
وَتَرْضٰى
[1] Bkz.: Taberî, Câmiu’l-beyan 10/179-182
[2] Buhârî, cihad 4; tevhid 22; Tirmizî, cennet 4
Tevbe, 9/111
إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ
لَهُمُ اْلجَنَّةَ
“Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını kendilerine verilecek (Cennet)
karşılığında satın almıştır.” (Tevbe sûresi, 9/111)
Bu âyetin ifade ettiği mânâya göre, Allah mü’minlerin fâni olan canlarına ve
mallarına, bâki bedelleriyle talip demektir. Evet, onların mallarına, canlarına
talip ama ahirette bunun karşılığında onlara Cennet’i verecektir. Ancak
görüldüğü gibi burada sıralamada can, malın önüne geçmiştir. Zira ahirette
öncelikle insanın nefsi önemlidir. Allah yolunda kullanılmış ve değer kazanmış
mal sonra gelir. Yani ben Cennet’e girmedikten, giremedikten sonra, Cennet’in
basit bir aksesuarı olan mal ne ifade eder ki? İşte bu hakikati ifade sadedinde
başka yerlerden farklı olarak can, malın önünde zikredilmiştir.
İnsanların canları dahil muvakkaten sahip göründükleri her şey, aslında Allah’ın
mülküdür. İlk varoluştan, onun devamı için gerekli olan vesilelerin
lütfedilmesine kadar her şey cebrî bir ihsan; bu ihsanların emanetçinin elinde
onun mülküymüş gibi kabul edilip ona göre bir kısım hukukî muamele diyeceğimiz
hususlara imkân verilmesinin iş’ârı ikinci bir ihsandır. Kendi malını-mülkünü
emanetçisinden, onun malıymış gibi gerçek bedelinin bin kat fazlasıyla satın
alma talebi -ki bu mal ve can aynı zamanda sonuna kadar sahip olamayacağımız
kadar kaypak, gelip-geçici ve fânidir- lütuflar, ihsanlar üstü bir keremdir. Bu
öyle bir keremdir ki, o yok farz edildiği takdirde, ya emanetçiler ellerindeki
vedîaları nefisleri, hevaları istikametinde harcayacak ve gerçek mal sahibi,
mülk sahibine hıyanet etmiş olacaklar veya uhdelerinde bulunan şeyler mevsimi
gelince yok olup gidecek, onlar da en kârlı ticaretlerden daha kârlı bir kazancı
ebediyen kaybedecekler.
Evet, böyle lütuf dalga boylu bir akit gerçekleştiği zaman, fâni canlar
yerlerini ebedî varoluşa bırakıp öyle gidecekler.. gelip-geçici dünya metaı
gidecek, ötede sonsuz nimetleri netice verecektir.. üç-beş günlük dünya, tohum
gibi toprağın altına atılarak feda edilecek, bâki bir âlemde ebedî Cennetleri
sünbül verecektir.. nefsin arzu, istek ve hoşlandığı şeyler ölçülü olarak terk
edilecek, karşılığında Allah’ın rızası kazanılacaktır. Bütün bu mübadeleler
gerçekleştirilirken iradî ve ihtiyarî olma çizgisinde gerçekleştirilerek,
insanın hür iradesine değerler üstü değerler bahşedip elinden alınan şeylerin,
cebrî alınmış gibi anlaşılmasına meydan vermemek için mesele, bir alışveriş
esprisi içinde sunulmuştur.
Böyle bir ezelî misakın lâyezeldeki tenfiz ve icrası o kadar beşerî ve
evrenseldir ki, bu derinlikteki bir akit hem Tevrat’ta, hem İncil’de hem de
Kur’ân’da yenilenmiş durmuş ve farklı üslûplarla hep üzerinde durulagelmiştir.
Yunus, 10/11
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ
لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ف۪ي
طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de acele
verseydi, hemen onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Fakat Bize kavuşmayı
beklemeyenleri Biz, azgınlıkları içinde bocalar bir hâlde (kendi başlarına)
bırakırız.” (Yunus sûresi, 10/11)
Şerre yapılan duaları, Cenâb-ı Hakk’ın anında hemen kabul etmemesi aslında bizim
için bir lütuftur. Yoksa her an ağzımızdan, bizim için veya bir başkası için,
“Allah canını alsın, belâsını versin…” gibi şer dualar çıkabilmektedir. Ne var
ki, Halîm olan Rabb-i Kerîmimiz, onları kabul etmede bizim gibi acele etmiyor.
Evet, şayet O da her edilen duaya icabet etse, anında herkesin işi bitirilmiş
olur. Kaldı ki bazen öyle bir zaman diliminde dua yapılmıştır ki, o âna mahsus
olmak üzere Cenâb-ı Hak, “Şu anda kim ne isterse vereceğim.” demiş olabilir.
Yani o saat, bir saat-i icabe olup da, o esnada kul ne isterse ona icabet
edilebilir.
Ayrıca bu, sadece kavlî duaya münhasır da değildir; bazen fiilî duayı da içine
alabilir. Öyleyse tam o saat-i icabede yapılan işler de dua kapsamı içinde
mütalâa edilebilir ki, her zaman dikkatli olmak icap eder. Zaten Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de, şu hadisleri ile bu konuda sıkı sıkı tenbihte
bulunmaktadır:
“Nefislerinize, çocuklarınıza, mallarınıza beddua etmeyin. (Eğer) Allah’ın
saat-i icabesine tevafuk ederse, Allah da o duayı kabul buyurur.”[1]
Durum böyle olduğu hâlde, bazı kimseler nebi veya nebilerin vârislerine karşı,
inkâr ve meydan okuma sadedinde;
وَإِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ إِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ
عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ
“Allah’ım, eğer bu, Senin nezd-i ulûhiyetinden gelmiş bir kitap ise, hemen bizim
üzerimize gökten taş yağdırıver…”[2] veya وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ
إِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ “Eğer iddianızda doğru iseniz, bu söz ne zaman
gerçekleşecek, derler.”[3] gibi sözler sarfedebilmektedirler.
Bazıları muvakkat bir can sıkıntısı esnasında; bazıları da hasımların saldırı ve
tecavüzleri anında sabredemeyip şer isteğinde bulunabilmektedirler. Oysaki
Allah, mevsimi gelince, mutlaka o münkirleri cezalandıracaktır. Öyle ise
mü’minler, muvakkat sıkıntılar karşısında dişlerini sıkıp sabretmeli; dua
ederken de belâların def ü ref’ine dua etmelidirler. Ayrıca din ve iman
düşmanlarının tecavüzlerini de Hz. Allâmü’l-Guyûb’a havale edip O’nun bugün veya
yarın vereceği ceza konusunda acele etmemelidirler. Zira O dilerse hemen ceza
verir; dilerse suçun büyüklüğüne göre erteler ve ahirette onları daha elim bir
azapla azaplandırır. Hatta dilerse onları da hidayete erdirir ve sana kardeş
yapar.
Bu itibarla da mü’min kat’iyen kötülüğe dua etmemeli; ihtiyatlı ve Allah’ın
hükümlerine karşı saygılı olmalı; maruz kaldığı şeyler tahammülfersâ bir hâl
alınca da:
يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ إِقْضِ حَوَايِجَنَا
وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلاَيَا[4]
demeli, sabr-ı cemil üslûbuyla hâlini ve tahammülsüzlüğünü Rabbine şikâyet
etmelidir.
[1] Müslim, zühd 74; Ebû Dâvûd, vitr 27.
[2] Enfâl sûresi, 8/32.
[3] Yunus sûresi, 10/48; Enbiyâ sûresi, 21/38; Neml sûresi, 27/71.
[4] “Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren, belâları def u ref’ eden Allah’ım! Bizim
ihtiyaçlarımızı gider, belâları bizden uzaklaştır ve kaldır Yâ Rabbi!”
Yunus, 10/87
وَأَوْحَيْنَا إِلٰى مُوسٰى وَأَخ۪يهِ أَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ
بُيُوتاً وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَبَشِّرِ
الْمُؤْمِن۪ينَ
“Biz de Musa ve kardeşine, ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve
evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey
Musa) Mü’minlere müjdele!’ diye vahyettik.” (Yunus sûresi, 10/87)
Bu âyet-i kerimedeki وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً emrinden şunlar
anlaşılabilir:
1) Evler kıble cihetine yani güneye doğru yapılmalı ki, bunda aynı zamanda
güneşlenme problemi de çözülmüş olur.
2) Evlerin mescid misyonunu eda etmeye müsait hâle getirilmesi şeklinde anlamak
da mümkündür ki, bir taraftan
ف۪ي بُيُوتٍ أَذِنَ اللّٰهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ
لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
“O meşale o evlerde tutuşturulurken Allah onların tazim edilmelerine ve
içlerinde adının anılmasına izin vermiştir. Onların derûnunda sabah-akşam O’nu
tesbihlerle yâd eden (yiğit)ler vardır.”[1] hakikati vurgulanmış, diğer taraftan
da her dönemde önemli misyon eda eden evlere işaret edilmiştir.
3) Her evin namazgâh ve mescit ittihaz edilmesi emredilmiştir ki, siyak-sibak
bütünlüğü içinde âyeti ele aldığımızda; insan, bazı ahvalde içinde oturduğu
evini mâbed, kendini de bu evin müdavim âbidi hâline getirmelidir; getirmelidir
ve hanesini ibadetle ihya ederek orayı hayatsız bir mezar olmaktan
kurtarmalıdır.
Gerçi âyetin başında emir Hz. Musa ve Harun’a has olarak gelmiş gibi ama daha
sonra tavsiye genelleştirilerek “Hepiniz evlerinizi namazgâh yapınız!”
denmektedir ki, bu da, hemen herkese umumî bir yerde namaz kılmaya, zikre-fikre
şartlar elvermediği zaman, “Gizli gizli dahi olsa evlerinizi kullanınız!” veya
“Mâbetleriniz kapatıldığı zaman evlerinizin bazılarını o işe tahsis ediniz!” ya
da “Her şeye rağmen mescitler inşa ederek Rabbinizi anmaktan geri durmayınız!”
demektir.
[1] Nur sûresi, 24/36.
Yunus, 10/88
وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَا إِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ ز۪ينَةً
وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَ
رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلاَ
يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ اْلأَل۪يمَ
“Musa dedi ki: ‘Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen Firavun ve kavmine dünya hayatında
ziynet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları (netice
itibarıyla) Senin yolundan saptırsınlar diye mi? (verdin). Ey Rabbimiz! Onların
mallarını yok et, kalblerini de sıkıp daraltıver; çünkü onlar, o acıklı azabı
görmedikçe iman etmeyecekler.’ ” (Yunus sûresi, 10/88)
Bu âyet-i kerimedeki لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَ kaydından hareketle bazıları
şöyle bir mânâ vermişlerdir: “Sen Firavun ve kavmine dünya hayatında ziynet ve
servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi?” Aslında bu
mânâ tam değildir. لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَ deki “lâm”, lâm-ı akıbettir. Ve
Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın bu malı onlara vermesindeki makasıd-ı sübhaniyesini
çok iyi bilen birisi olarak böyle bir mal vermenin akıbetinin nereye varacağının
farkındadır. Bu açıdan, mealde de işaret ettiğimiz gibi, “(Netice itibarıyla)
insanları Senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin.” demeyi uygun buluyoruz.
Gerçi Cenâb-ı Hak, küfür, dalâlet ve mâsiyeti sevmez ve istemez, muhalfarz aksi
düşünülecek olsa onlar, yaptıkları bu münasebetsiz şeyleri yapmakla O’na itaat
etmiş sayılırlardı. Hatta bi’set-i enbiyâ da bu iş için gerçekleştirilmiş gibi
olurdu. Ne var ki mesele hiç de sanıldığı gibi değildir. Bir kere Kur’ân-ı
Kerim’de فَالْتَقَطَهُ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناً
“Neticede kendilerine düşman ve içlerine tasa olsun diye Firavun’un adamları onu
bir buluntu olarak aldılar.”[1] mealinde, lâm-ı akıbeti iş’âr eden pek çok âyet
vardır. Eğer böyle bir yaklaşıma gidilmese, “Âl-i Firavun onu kendilerine düşman
ve iç burukluğu olsun diye bulup aldılar.” olur ki, böyle bir yorumu olumlu
kabul etmek mümkün değildir.
Sâniyen; kader, sebebe-sonuca birden taalluk ettiğinden burada sadece Allah’ın
iradesinin taalluk ettiği netice zikredilip onların o istikametteki arzu, istek
ve azimleri nazara alınmamıştır. Oysaki meselenin aslı, onlar nisbî, kisbî
iradeleriyle mal ve evlâtlarını küfür ve dalâlet vesilesi yaptılar; demek ki
netice itibarıyla sahip oldukları şeyler, onların su-i akıbetlerini netice
verdi. Ne var ki başka şekilde de iradenin hakkı verilebilirdi. Yani onlar
hidayet isteyeceklerine kavlî, fiilî dalâlete talip oldular, Allah da onu
yarattı. Veya mal ve evlâtla hem Cennet hem de Cehennem peylenebilecekken, onlar
birincisini hiç düşünmediler; dolayısıyla da nimet ayn-ı nikmet oldu. Hususiyle
de muhatap Hz. Musa gibi fakir birinin karşısında Firavun gibi mal-menal, evlâd
u iyal sahibi biri olunca, imana girişi engelleyen kibir, inhiraf ve haddini
bilmezlik gibi bütün saikler birer birer tesirlerini icra edince, dalâlet yolu
âdeta mecburi istikamet hâline gelecektir ki, Hz. Musa da işte bu mülâhaza ile,
hususî bir muamele-i Rahmâniye olmazsa malla, evlâtla varılacak akıbet budur,
demek istemiştir.
Mallarının helâk edilmesine gelince;
1) Onların malik oldukları her şey hakikaten helâk olmuş olabilir.
2) Veya Allah onlara mal-mülk vermiştir de, istifade etme imkânını vermemiştir.
Meselâ; diyelim ki bir zengin şeker hastalığına mübtelâdır; yiyemez, içemez,
dolayısıyla da böyle bir insan için nimetlerin varlığı ile yokluğu müsavidir.
Böyle bir yaklaşımla da, mallarının helâk edilmesi dileği hakikat değil
mecazdır.
[1] Kasas sûresi, 28/8.
Yunus, 10/90
حَتّٰى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ اٰمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلٰـهَ إِلاَّ
الَّذ۪ي اٰمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائ۪يلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
“Nihayet (denizde) boğulma hâline gelince (Firavun) ‘Ben de iman ettim doğrusu,
İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka Mâbud yokmuş.’ dedi.” (Yunus sûresi,
10/90)
Bir kısım hadis-i şeriflerin ifade ettiğine göre; her insan, ölmeden az önce
hakikati mutlaka ayan beyan görürmüş.[1] Bu itibarla da, ahiret âlemine intikal
ederken, inanmadan giden hiçbir insan yoktur, denebilir. Ne var ki, belli bir
dönemden sonra artık inanma fayda vermez. İşte Firavun’un imanı da böyle fayda
vermeyeceği bir esnada ifade edilmiştir. Evet o اٰمَنْتُ “İman ettim.” demiştir;
demiştir ama, bu sözü imanın fayda vermeyeceği ve amelî hiçbir şeyi
gerçekleştiremeyeceği bir zaman diliminde söylemiştir. Zaten âyetin devamındaki
اٰلْئٰنَ yani “Şimdi mi?” ifadesi de gayet veciz olarak bu hususu
vurgulamaktadır. Evet, اٰلْئٰنَ “Şimdi mi aklına geldi?..” Hâlbuki وَقَدْ
عَصَيْتَ قَبْلُ “Sen biraz önce -hatta اٰلْئٰنَ den anladığımıza göre bir lahza
öncesine kadar- isyan içindeydin.” Evet, atını Musa (aleyhisselâm) ve ordusunu
takip için peşlerinden sürerken isyan içindeydin. Eğer o zaman “İman ettim.”
deseydin, atını geri döndürür ve salih bir amel yapma fırsatı bulabilirdin. Ama
şimdi artık vakit çok geç..!
Hâsılı, Cenâb-ı Hak imana teveccüh etmiş birisinin imanını engellemiş veya kabul
etmemiş değil; aksine artık o işin zamanı geçmiştir. Âyeti bu çerçevede
değerlendirme de eslem yollardan birisi olsa gerek.
Firavun boğulurken gerçekten “İman ettim.” dedi mi, yoksa onu kalbinden mi
geçirdi? Ehl-i Sünnet’in görüşü; mevsim tamam ve söz de tam ise, içinden geçirme
dahi telaffuz sayılır; hatta telaffuz içte ifadesini bulan o mazrufa ancak zarf
sayılabilir. Ne var ki Firavun’un bu mülâhaza veya ifadesi فَلَمْ يَكُ
يَنْفَعُهُمْ إ۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا “Allah’ın hışmını açıktan
gördükleri zaman artık iman fayda vermez.”[2] fehvâsınca, Firavun o esnada iman
etme fırsatını kaçırmıştı. Yahut o, böyle bir sözü, o durumdan cismaniyeti adına
kurtulmak için söylemişti ki, Allah da ibret olsun diye onun cesedine necat
vermişti. Bundan başka, Firavun o sıkışıklık anında bile, Musa ve Harun’un
tavsif ettikleri bir Zât-ı Ecell-i A’lâ değil de, şöyle-böyle dar bir telakki ve
çarpık bir anlayışın ifadesi olarak, “İsrailoğullarının iman ettiği Zât’a”
diyerek peygamber ufkuna değil de, bilhassa o dönem itibarıyla henüz sisli
dumanlı bulunan İsrailoğullarının idrak ufkuna yöneldi ve tevbe çıkışını telakki
yanlışlıklarıyla köreltti.
Zaten tarihin dediğine bakılacak olursa Firavun bir dehrî idi (materyalist de
diyebiliriz). Böyle birinin, hemen çarçabuk inanması zor olsa gerek. Kaldı ki
eğer iman, Allah’ın varlığının ve birliğinin kabulünün yanında Hz. Musa’nın da
nübüvvetini tasdikten geçiyorsa, Firavun o karışık sözleriyle “İman ettim.”
derken dahi ayrı bir küfrü irtikâp etmiştir.
[1] Bkz.: Buhârî, rikâk 41; Dârimî, rikâk 43; İbn Mâce, zühd 31; Nesâî, cenâiz
9.
[2] Mü’min sûresi, 40/85.
Yunus, 10/98
فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَا إ۪يمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ
يُونُسَ لَمَّا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِِ
الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلٰى ح۪ينٍ
“Yunus’un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke
halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine
fayda verseydi..! Yunus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki
rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden)
faydalandırdık.” (Yunus sûresi, 10/98)
Yunus’un (aleyhisselâm) kavmi hakkında takdir edilmiş azabın kaldırılması:
1) Allah’ın o kavme yaptığı hususî bir muamele olabilir ki, başkaları için ne
daha önce ne de daha sonra söz konusu olmamıştır.
2) Bazen belâlar, esbabının ortaya çıkmasıyla emareleri belirir ama tam o esnada
yapılan bir iyilik, bir güzellik Allah’ın atâsına ve azabın kaldırılmasına sebep
olur. Evet Yunus’un (aleyhisselâm) kavmi, azap emarelerini görünce, toplanmış,
Allah’a yönelmiş ve O’na pişmanlık duygularını bildirmişlerdi ki; bazı zayıf
rivayetlere göre سُبْحَانَكَ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ إِنَّا كُنَّا مِنَ
الظَّالِم۪ينَ demeye başlamışlar; rivayet yönüyle olmasa da keşif açısından
bence mutemet bir zatın beyanıyla: سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلاَ
إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ
بِاللّٰهِ gibi tahmid, tekbir, tesbih ve havkaleyi câmi bir vesile-i teveccühle
Cenâb-ı Hakk’a yönelmişler; O da atâsıyla bu kazâyı def ü ref etmiş ve onlara
bir süre daha dünyevî ama uhrevî buudlu yaşama imkânı bahşetmiş.
3) Âdet-i sübhaniyesine göre Allah, hangi kavme azap edecekse nebisine, azap
öncesi o beldeden ayrılmasını emir buyurmuştur. Yunus (aleyhisselâm) ise, öyle
bir emir gelmeden, kendi içtihadı ile kavminin beldesini terk etmiş. Böyle
olunca da ihtimal gelebilecek azap o kavimden kaldırılmış ve pâye-yi nübüvvete
muvafık bir itap şeklinde bir paratoner gibi O Nebiy-yi Celîl’e verilmiştir ki,
hepimizin bildiği o hâdiseler başına gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de geçen فَلَوْلاَ kelimesiyle alâkalı mülâhazalar onun هَلاَّ
kelimesinin müteradifi “keşke” mânâsına olduğu şeklindedir ki, buna göre meal:
“İmha ettiğimiz o beldelerden bari bir teki, keşke azabı görmeden küfürlerinden
vazgeçip iman ve emana erselerdi!” biçiminde özetlenebilir ve bunda, belâ ve
musibetlerin şöyle veya böyle sezilişinde tevbe ve inâbeye zımnî bir teşvik
vardır.
Bu kavmin Musul civarında ve Ninova karyesinde veya bir başka yerde bulunmaları
neticeyi değiştirmez; mühim olan ilâhî ve nebevî tenbihleri değerlendirip
“tevil-i ehâdis”in aydınlattığı yollarda emarelere yorumlar yükleyerek,
kaderdenk noktaları iyi kullanıp muhtemel tehlikelere karşı teyakkuz içinde ve
teveccüh eksenli yaşamaktır.
رَبَّنَا أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ
بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Hûd, 11/70-71
فَلَمَّا رَأٰى أَيْدِيَهُمْ لاَ تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ
خ۪يفَةً قَالُوا لاَ تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلٰى قَوْمِ لُوطٍ * وَامْرَأَتُهُ
قَآئِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَاقَ وَمِنْ وَرَاءِ إِسْحَاقَ
يَعْقُوبَ
“Ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı
içine bir korku düştü. Dediler ki: ‘Korkma! (biz melekleriz). Lut kavmine
gönderildik.’ O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Biz de
ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik…” (Hûd sûresi, 11/70-71)
O dönemin törelerine göre misafir, misafir olduğu evde kendine ikram edilen
yemekten yemeyince, ziyaret sebebinin hayırlı olmadığı düşünülürdü.. ve aslında
bu elçilerin getirdikleri mesaj da, hele Hz. İbrahim gibi “Evvâh” ve “Halîm”
olan birisi için oldukça garip ve bir o kadar da ürperticiydi. Gerçi elçi olarak
gelenler melekti ve onlar için de, bizim anladığımız mânâda yeme-içme söz konusu
değildi ama Hz. İbrahim’e, ilk mesajı tabiatlarının o dalga boyuyla arz
etmeleri, halîm ve evvâh bir sineye meseleyi yumuşata yumuşata sunma üslûbuyla
izah edilebilir ki; karşılıklı selâmla başlamış bir mülâkatın siyakı olarak da
fevkalâde uygun düşmektedir.
Peygamberin, aldığı bazı sinyallerle korkulu dakikalar yaşaması, nübüvvet
firasetinin tevil-i ehâdisle vardığı bir neticedir ki, onun idrak ve mârifet
ufkuna göre, içinde bulunduğu atmosferde bazı garip olaylar cereyan edeceğini
sezmiş, korku-üstü ve mehâbet televvünlü bir mehâfetle ürpermiştir. Az sonra
sadme-i ûlânın şoku atlatılacak; his ve heyecanın yerini peygamber mantığı
alacak; o da hilm ü silmini bir kere de sözle ifade edecektir ama, mebdede
duyulup yaşananlar bunlardır.
Bu muhaverede Hz. Sâre Validemiz’in ayakta olması ile alâkalı şu hususlar
söylenebilir:
1) O, yemek esnasında misafirlere bizzat hizmet ettiği için ayaktadır. Veya
hizmetçileri olsa bile misafirlerine tazimen ayakta bulunmayı tercih etmiştir.
2) Misafirlerin davranışlarındaki gariplik onu da tedirginliğe sevk ettiğinden
ayakta tetikte bekliyor gibi bir hâl içindedir. Bu tedirginlik ya meleklerin
müjdesi veya kendinde sezebildiği değişikliğin ortaya çıkacağı âna kadar da
devam eder.
3) Hz. Meryem, ruhu veya Cebrail’i (aleyhisselâm) görünce hamile kaldığı gibi,
ihtimal, Hz. Sâre de bu melekleri görünce mucize kabîlinden hamile kalmış ve
bunu hissedince de biraz önceki telaşın yerini tebessümle ruhtan fışkıran bir
hayret almıştı.
4) En kuvvetli ihtimal, Hz. Sâre âyise idi. Yani hayızdan kesilmiş yaşlı bir
kadındı. Âdet görmeyen bir kadının çocuğu olması ise, sebepler dairesinde mümkün
değildi. İşte tam o arada kan gelerek, hayız görmeye başlamış olabilir ki, bunun
anlaşılması da daha çok ayakta iken olabilir. İşte Hz. Sâre bunu hissedince
güldü ve arkasından da kendisine İshak müjdelenerek, bişaretin hakkaniyeti ile
bişaret aynı anda tezahür ediverdi. Arapça’da ضَحِكَتِ الْمَرْأَةُ sözünün kadın
hayız oldu mânâsına gelmesi de bu mülâhazayı destekliyor gibidir.[1] Her şeyin
en doğrusunu Allah bilir.
[1] Bkz.: İbn Manzur, Lisanü’l-arab, d-h-k maddesi
Yusuf, 12/20
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ
الزَّاهِد۪ينَ
“Onu değersiz bir fiyatla, sayılı birkaç dirheme sattılar. Onlar zaten ona değer
vermemişlerdi.” (Yusuf sûresi, 12/20)
“Zühd” rağbet göstermeme, arzu etmeme, değer vermeme, terk etme anlamlarına
gelir. Bu mânâda dünyadan yüz çevirip ahiret arzusu ile kendini ibadete
salanlara zâhid dendiği de herkesçe bilinmektedir. Öyleyse, وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ
الزَّاهِد۪ينَ “Bu konuda zâhidçe hareket ettiler, müstağni davrandılar.”
demektir.
Yalnız, Yusuf’u değersiz birkaç kuruşa satan kimlerdi? Kardeşleri mi, yoksa
kervandakiler mi? Âyet mutlak olduğu için her ikisi de olabilir. Nitekim
müfessirler bu konuda hep farklı farklı görüşler beyan edegelmişlerdir. Yusuf’u
satan kardeşleriydi, dediğimiz takdirde, evvelâ onun gelecekte önemli bir zat,
hatta peygamber olacağını bilemedikleri ve yaptıkları işin yanlışlığı ruh hâleti
içinde bir an evvel ondan kurtulmayı düşündükleri için, maddî-mânevî cihanpaha
birini, hür olduğu için بِثَمَنٍ بَخْسٍ haram paraya, kıymetler üstü kıymeti
haiz olduğu için de, بِثَمَنٍ بَخْسٍ değersiz üç-beş kuruş bir şeye sattı ve
nedamet gününe kadar haybet ruh hâleti yaşadılar. Bu işi yaparken kardeşleri
bunu düşünecek durumda değildi. O acelecilik ve telaş içinde ayakları, elleri
birbirine dolaşıyordu ki hemen zahidçe davranarak onu birkaç dirheme
satıverdiler. Görüldüğü gibi burada resmedilen böyle bir ruh hâleti açısından
bunlar, Yusuf’un kardeşlerinden başkası olamaz; zira köle alışverişinin normal
olduğu ve para vererek ticaret yapmak kastıyla satın aldıkları köleyi, Mısır’da
yeniden satarken, kervandakilerin böyle bir hâlette olması çok muvafık düşmüyor.
Bir vech-i muvafakatı var, o da, böyle garip bir kuyudan garip ve oraya düşecek
gibi görünmeyen bu çocuğun bir garip maceranın kurbanı olarak buraya düşmüş
olabileceği -ki, 1 قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلاَمٌ cümlesi bunu hem ses hem söz
hem de mûsıkîsiyle ifade etmektedir- bu buluntu çocuğu bir an evvel elden
çıkarıp işlerine bakmalıdırlar. Böyle yapmayıp da onun gerçek değerini aramaya
kalkarlarsa بِثَمَنٍ بَخْسٍ i dahi elden kaçırabilirler.
[1] “Müjde! İşte bir çocuk!” (Yusuf sûresi, 12/19)
Yusuf, 12/24
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلاَ أَنْ رَأٰى بُرْهَانَ رَبِّهِ
كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا
الْمُخْلَص۪ينَ
“Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi -ki gördü-
o da (kadına) meyledecekti. (Fakat etmedi) işte böylece Biz, ondan kötülük ve
fuhşu uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz ki o, ihlâsa
erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yusuf sûresi, 12/24)
Gerek meallerde, gerekse tefsirlerde bu âyet incelenirken iki ayrı açıdan hata
edilmekte:
1) Hz. Yusuf gibi her hâliyle salih, muhlas bir peygamberi, normal, beşerî his
ve arzularının cenderesi içinde ezilen sıradan bir insan gibi görüyor, böyle bir
yaklaşımla âyete mânâ veriyor ve “Kadın ona meyletti, o da kadına meyletti; ama
o, Rabbinin burhanını gördü.” diyorlar. Hâlbuki gerek o güne kadarki yaşamıyla
Hz. Yusuf’un sıdk ve salah ile örülü hayatı ve gerekse bu âyetin devamındaki
ifadeler, yani fuhşun ve kötülüğün fevkalâdeden ondan uzaklaştırılması, ism‑i
mef’ul sigasıyla muhlas yani vehbî ve cebr-i lütfî ile ihlâsa erdirilen bir zat
olması, âyete böyle mânâ vermeye ve onun hakkında böyle düşünmeye mânidir.
2) Meseleye beşerî realitelere ters bir düşünce ile yaklaşanlar ise, “Hz.
Yusuf’un şehevî istek ve arzusu yoktu.” diyorlar.
Her iki düşünce tarzında da bir kısım eksikliklerin olduğu açıktır. Peygamber de
beşerdir ama masumiyeti ve masuniyeti itibarıyla beşer üstüdür. Şehevatı vardır
ama, Hakk’ın sıyanetiyle onun peygamberane azim ve iradesine tâbidir. Burada
anlatılmak istenen Hz. Yusuf’un beraatidir. Öyleyse mealde belirttiğimiz gibi,
şehevânî arzularına rağmen, Yusuf (aleyhisselâm) Hakk’ın sıyanetine sığınıp o
müthiş iradesini kullanarak kadına asla meyletmedi.
Kur’ân-ı Kerim orada olup bitenleri resmederken, “Düpedüz kadın ona
meyletmişti.” mânâsına وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ tabirini kullanmaktadır ki, böyle
bir yönelişin ne şaka ile ne de imtihanla yorumlanması söz konusu değildir. Yani
Yusuf’a bu kapalı atmosferde yollar sonuna kadar açıktır. Ama o, her zaman bir
“burhan” üzerinde oldu.. iman, mârifet, içten münasebet ve bütün benliğine hâkim
bir mehâfet ve mehâbetin yönlendirmesiyle iradeli olmanın en güzel örneğini
sergiledi; sergiledi de bulunduğu yerin bütün menfezleriyle beden ve cismaniyete
açık olmasına rağmen o, “maâzallah” diyerek bu atmosferi paramparça edip ululara
has bir buudda kendi çerçevesini ortaya koydu. Evet, insanı, fenalığın gayyasına
sürükleyecek böylesine iç ve dış şartların aleyhte ittifak ettiği bir anda, onu
şart-ı âdi plânında sıyanet ufkuna ulaştırıp ekstra mazhariyetlerle serfiraz
kılan şey, başka değil onun ismet, iffet, sadakat düşüncesinin beslediği kâmil
insan olma iradesiydi.
Zaten o, Allah’a itaat etme ve ettirme misyonu için seçilmiş bir imam, bir
aksiyon ve misyon adamıydı. Aslında mevsimi gelince Zeliha da bu iffet
âbidesinin iffetine:
وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ
“Ben onun nefsinden kâm almak istedim ama o sımsıkı iffet ve ismetine kilitli
kaldı.”[2] diyerek şehadet edecekti…[3]
[2] Yusuf sûresi, 12/32.
[3] Bu konuyla ilgili olarak ayrıca bkz.: Sonsuz Nur, 2/417-426.
Yusuf, 12/32
قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ
نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ
“Kadın dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onun nefsinden
murad almak istedim; ama o şiddetle ismet savunmasında kaldı.” (Yusuf sûresi,
12/32)
Hz. Yusuf, tabir caizse, edası-endamıyla tam bir erkek güzeliydi. Öte yandan,
her peygamberde olduğu gibi, Hz. Yusuf’ta da derin bir iç güzelliği söz
konusuydu. Evet, Hz. Yusuf’un dışı da iç güzelliğinin mütemmimi, tabir-i
diğerle, onun dışı, yani cismanî ve bedenî yapısı; iç derinlik ve muhtevasının
fevkalâde mütenasip bir zarfı gibiydi.
Zeliha’ya gelince, bütün nefsanî istek ve arzularına yenik düşen insanlarda
olduğu gibi, nazarını fâniden bâkiye çevirip işin uhrevîliğini bir türlü
kavrayamadı ve sinesini cayır cayır yakan o muhabbet tamamen cismaniyete
münhasır kaldı. Buna Hz. Yusuf’un belirttiğimiz iç ve dış güzelliği eklenince,
insanoğlunun Hz. Âdem’den bu yana devam edegelen hatası bir kere daha tekerrür
etti.. VE İNSANOĞLU BİR KERE DAHA ALDANDI…
Yukarıdaki âyet “İmreet-i aziz”in önce kendisini levmeden sonra da Hz. Yusuf’u
görünce ellerindeki bıçaklarla ellerini doğrayan kadınlara karşı serzenişi ve
kendi zaafının müdafaa mazmunu olarak ilâhî beyana girmiştir.. ve o bu
ifadeleriyle, bir kısım cismaniyetin kulu kölesi aristokrat arkadaşlarına: İşte
hakkında beni kınayıp, “Delice gönlünü kaptırmış; doğrusu bu kadın çıldırmış!”
dediğiniz genç! Bu, hâlleriyle şahitlik durumunda olan o kadınlara karşı
Yusuf’un cismaniyetinin çarpıcılığını itiraf ve kadınca ilk itiraf; ikinci
itiraf ise, onca baştan çıkarma esbabına rağmen وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ
نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ “Ben ondan kâm almak istedim ama o, şiddetli bir şekilde
bir iffet ve ismet savunmasına geçti.” sözleriyle vurgulanan bu yüce peygamberin
temkin ve rasânetidir.
Yusuf, 12/35
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا اْلاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى
ح۪ينٍ
“Sonunda kesin delilleri görmelerine rağmen, onu belli bir müddet hapse atmaları
kendilerine uygun göründü. (Yani, Yusuf’u hapse atmada maslahat gördüler.)”
(Yusuf sûresi, 12/35)
Bu âyet birkaç açıdan yorumlanabilir:
1) O gün kadınlar arasında konuşulan bu mesele, Mısır’da çok şüyû bulmuştu.
Dolayısıyla da, toplumdaki dedikoduyu kesip atmak için Yusuf masum olsa da,
diğerlerinin zâhirî ismeti adına onun suçlu gösterilip hapse atılması
gerekiyordu. Her dönemde hâkim güçlerin hukuk anlayışları buna cevaz
veregelmiştir.
2) Hapse atılma esnasında Hz. Yusuf (aleyhisselâm), kendini müdafaa
etmemektedir; zira, suçsuz olduğunu iddia ettiği an, karşı tarafın ırz, namus ve
iffeti tartışılır hâle gelecektir. Hâlbuki bir peygamber Cennet’e giden yolda
kendi iffet ve namusunu koruduğu gibi, muhatap ve hedef kitlenin itibar ve
şerefini düşünme mecburiyetindedir. Yani kendini zinadan uzak tuttuğu ölçüde
dilini de gıybetten muhafaza etmelidir. Nitekim o, etmiştir de. Derken o, beş-on
sene ömrünü hapishanede geçiredursun, Mısır’da bu şayia çoktan unutulmuş ve
hususiyle de yeni nesiller asla böyle bir şeyden haberdar olamamışlardır. Bu
itibarla da Yusuf (aleyhisselâm), hapishaneden çıktığında bir dönemde dedikodusu
yapılan konulardan en küçük bir iz dahi kalmamıştır. Tabir-i diğerle, Hz. Yusuf,
hedef ve muhatap kitlenin iffetini koruma adına, beş-on yıllık zindan hayatına
razı olmuştur.
3) Neticede on yıl sonra da olsa Yusuf’a (aleyhisselâm) o isnadı yakıştıranlar
bile اَلْاٰنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ “Hak, gerçek şimdi açığa çıktı.”[4] diyerek
tebriede bulunmuşlardır. Herkesçe müsellem olduğu gibi bir insanın kendini
tenzih ve tebrie etmesi ile bir başkasının tebrie etmesi arasında dağlar kadar
fark vardır.. evet işte şimdi, Yusuf (aleyhisselâm) için de, halk arasında böyle
daha tesirli olan bir başkasının tenzihi söz konusudur.
Evet Yusuf’un gömleğinin önden veya arkadan yırtılması gibi -onların
kriterlerine göre- bir hâdise ve ellerini doğrayan kadınların vicdanî
şehadetlerine rağmen -ki günü gelince o şehadeti ilan edeceklerdir- yukarıda
bahsi geçen mülâhazalardan ötürü o yüce nebi, masumların da hapishanelere
düşeceğinin açık öncülerinden biri olarak oraya girecek, çile dolduracak, kendi
oluşumunu tamamlayacak; sonra zâhirî plânda kapıkulu olarak girdiği zindandan
düşüncelerin ve gönüllerin fatihi olarak çıkacak ve bütün bir Mısır halkının
sevgilisi hâline gelecekti. Aslında o, hürriyetini yitirdiği aynı anda ve aynı
noktada gönüllere hâkim olma sürecine de girmiş bulunuyordu. Nefis ve enaniyeti
adına yokluğa itilirken, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir dirilişe
yürüyordu. Kendi kemalât-ı insaniyesini gerçekleştirmenin yanında ölü bir
topluma da yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” üfleyecek.. ve Hz. Musa’ya, Hz.
Davud’a, Hz. Süleyman’a, Hz. Mesih’e… nihayet İnsanlığın İftihar Tablosu’na
uzanan yollara, Firavun ehramlarının tepesinden de bir ışık tutacaktı. Mevsimi
gelince bunların hepsi gerçekleşti ve Yusuf (aleyhisselâm), arkadan gelenler
için bir yâd-ı cemil oldu.
[4] Yusuf sûresi, 12/51.
Yusuf, 12/67
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لاَ تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ أَبْوَابٍ
مُتَفَرِّقَةٍ
“Sonra şöyle dedi: Oğullarım (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı
kapılardan girin…” Yusuf sûresi, 12/67)
Hz. Yakub’un (aleyhisselâm) oğullarına yaptığı bu tavsiye münasebetiyle ilk akla
gelenleri şöyle hulâsa edebiliriz:
1) Bazı yorumcuların da belirttiği gibi Hz. Yakub’un oğulları, hem şekil ve
şemailleri hem de kılık ve kıyafetleri bakımından görkemli, gösterişli
olduklarından, daha önceki gelişlerinde, Melik’in de, Mısır halkının da
dikkatlerini çekmişlerdi. Bu sebeple halkın bunları tekrar gördüğünde, bilhassa
kıskanç nazarların isabeti, hatta çekememeleri söz konusu olabilirdi.
2) Keza, böyle kısa aralıklarla birkaç defa Mısır’a gelip gitmeleri ve Hz. Yusuf
ile yakınlık tesis etmeleri, Yusuf’un (aleyhisselâm) makamını sarsabilirdi.
“Böyle farklı bir muamele de neden?” veya “On kardeşler yine gelmiş.” gibi
sözler dedikodu hâlinde, her yanda şüyû bulabilirdi.
3) Ayrıca Hz. Yakup (aleyhisselâm), Bünyamin’e de Yusuf’a yaptıkları gibi
yaparlar endişesi ile, bunları ikişer ikişer dağıtmayı, yeniden yanlış bir işte
ittifak etmelerine fırsat vermemeyi de düşünebilir.
4) İsrailoğulları Mısır’a girince orayı mânen ihya edecek ve orada bir kısım
yenilikler meydana getireceklerdi; böyle bir gaye-i hayalin en mâkul yolu da
“sırren tenevveret” esasına göre dağınık yürüme, dağınık yerleşme ve toplu
görünmeme mülâhazasına göre gerçekleştirilmeliydi.
Tabiî bütün bunlar birer tedbirdi; sebepler dünyasında bunlara riayet de tekvinî
bir vecibeydi; bir vecibeydi ama bu tedbir ve stratejilerin, tedbirleri,
stratejileri aşkın belâları, musibetleri önleyeceği anlamına gelmezdi.. gelmezdi
ki, sebeplere riayetle Müsebbibü’l-Esbâb’a itimadı ifade sadedinde, üstteki
âyeti müteakip hemen şu tamamlayıcı ifade gelir:
وَمَا أُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّٰهِ
عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ
“Ayrı ayrı kapılardan girin ama ne yapsam hiçbir hususta sizden Allah’ın takdir
ettiği şeyi defedemem; hüküm Allah’a aittir.. ben O’na tevekkül ettim ve
tevekkül edecekler de yalnız O’na tevekkül etmelidirler.”[5]
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَص۪يرُ *
رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْلَنَا رَبَّنَا
إنَّكَ أَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
[5] Yusuf sûresi, 12/67.
Ra’d, 13/31
وَلَوْ أَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ اْلأَرْضُ
أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰى بَلْ لِلّٰهِ اْلأَمْرُ جَم۪يعاً
“Eğer okunan bir kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı,
yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o kitap yine bu Kur’ân olacaktı.) Fakat
bütün işler Allah’a aittir.” (Ra’d sûresi, 13/31)
1) Mealde de belirtildiği gibi, dağların yürütülmesi, yerin parçalanması,
ölülerin konuşması bir kitap ile olacak olsaydı, bu, Tevrat, Zebur veya İncil
değil, muhakkak Kur’ân olurdu diyerek, Allah (celle celâluhu) dikkat nazarlarını
Kur’ân’a tevcih buyuruyor.
2) Eğer bu meseleler tahakkuk etseydi, mucize olacaktı. Kavimlerinin iman
etmeleri için peygamberler bunları istese bile, olmadığına göre, dava-yı
nübüvveti tasdik için olan mucizeler de, demek ki Allah’ın meşîet ve iznine
tâbi…
3) Kur’ân’ın بَلْ لِلّٰهِ الْأَمْرُ جَم۪يعاً “Bütün işler Allah’a aittir.”
âyetinde, düşüncedeki inhirafa dikkatler çekilerek, neyin kimlerden ve nereden
istenmesi gerektiği ihtar edilip, maddî-mânevî bütün kuvvet ve tesirin O’nun
elinde olduğu, dilediğinde bütün bunları yapabileceği; hatta harikulâde şeyler
olmadan dahi, kalblerin imana açılması, onların itminana ulaştırılması.. hepsi
O’na aittir ve asla zorluk da söz konusu değildir. O isterse, arzı paramparça
eder, dağları yürütür, nice bin seneden beri çürümüş canları konuşturur;
haddizatında bunların hiçbiri Kur’ân’ın, Allah’ın dilediği gönüllerde bıraktığı
tesir ölçüsünde kalıcı bir tesir icra etmezler. Bu açıdan sizin gözünüzde
büyüttüğünüz o şeyler, Kur’ân’ın meydana getirdiği âlemşümul inkılâbın yanında
çok önemsiz kalırlar. Eğer tahayyül ve tasavvurlarınıza göre çok büyük
gördüğünüz bu harikulâde hâdiseler için bir sebep düşünülecekse, umumî ve köklü
tesirleri açısından o Kur’ân olmalıdır. Ama Hak dileyince, dağlar gibi en sağlam
cisimleri sağa sola fırlatacak, yeri paramparça edip savuracak, ölüme hayat
soluklatacak ve ölüleri kendi hesabına birer enstrüman gibi konuşturacak bu
Kur’ân’ın iniş sebebi bunlar değildir. Onun hikmet-i tenzili -Allah’ın izniyle-
mevcut insanlardan yeni bir insan tipi inşa etmek; kimsenin nüfuz edemediği
kalblere girerek insanlar üzerinde iman gücünün hâkimiyetini sağlamak; fâni
insana bekâ yollarını göstererek onu bütün beklentilerine ulaştıracağı sözünü
vermek ve hatta, daha öbür âleme gitmeden insana vicdanının menfeziyle ebediyeti
ve ebedî saadeti temâşâ ettirmek gibi şeylerdir. Asıl mârifet de onun hikmet-i
tenzili sayılan bu gibi hususlara karşı açık hâle gelmektir. Evet dağlar sağa
sola savrulsa, yer parçalanıp didik didik olsa, mezarlardaki kemikler dile gelip
konuşsa, bunların gelip geçici o muvakkat tesirleri, Kur’ân’ın insanlar
üzerindeki kalıcı ve ebedî tesirinin yanında çok sönük kalır.
لَوْ أَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا
مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ
“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tazimi
sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün.” (Haşir sûresi, 59/21)
İbrahim, 14/5
إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
“Şüphesiz ki bunda çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır.”
(İbrahim sûresi, 14/5)
Hemen hemen yukarıda kaydettiğimiz şekilde fezleke ile biten dört âyet-i kerime
vardır Kur’ân-ı Kerim’de. Bunlar: İbrahim sûresi 5, Lokman sûresi 31, Sebe
sûresi 19 ve Şûrâ sûresi 33. Bu âyetlerin bütününe siyak-sibak itibarıyla
bakılabilse görülecektir ki, bu fezlekenin geçtiği hemen her yerde, Allah’ın o
insanlara ihsan ettiği nimetler anlatılmaktadır ki, ardından da, siga-i mübalağa
ile “Çok sabreden, çok şükredenler için bunlarda Allah’ın varlık ve birliğine
işaret eden deliller vardır.” deniyor.
Evet, yine Kur’ân’ın ifadesine göre, Allah’ın ihsan buyurduğu nimetler, lütuflar
sayılamayacak kadar çoktur; çoktur ama ülfet ve ünsiyet kucağında büyüyen,
gelişen ve cismaniyetine takılıp kalan insanoğlu, bunların kadr ü kıymetini
ancak elinden gittikten sonra anlar. Oysaki esas olan, o nimetlerin varlığında
kıymetlerini anlama; anlayıp bir şükür fabrikası gibi, bütün fakültelerimizle
Allah’a yönelmedir. Onlar çeşitli hikmetlere mebni, elimizden alındığında da,
yine kulluğumuzun gereği sabır fabrikası gibi çalışmalı. “Kahrın da lütfun da
birdir Allah’ım!” diyerek kulluğa münafi hiçbir davranış gösterilmemelidir;
gösterilmemeli ve şu hadise bir misal-i mücellâ olunmalıdır: “Mü’min’in hâli
taaccüp edilecek bir hâldir. Başına musibet gelince, sabreder; bu onun için
hayırlıdır. Nimet isabet eder, şükreder; bu da onun için hayırlıdır.”1
Evet, mübalağa sigası ile zikretmiş Kur’ân “şekûr” ve “sabûr” kelimelerini ve
çok çok şükreden ve sabreden demiş; demiş ama neden? Zira, Allah’ın bizlere
sunmuş olduğu nimetlerin küçüğü yoktur.. evet hangi nimete küçük diyebilirsiniz
ki? Ellerinizde beş parmağın oluşuna mı? Ağzınızın içindeki tükürük bezlerinin
çalışmasına mı? Hususiyle bu fezlekelerle biten âyetleri ele alarak, gemilerin
denizde yüzmesine mi? Havaya mı, suya mı, hayata mı, imana mı, hangisine..?
Hayır, küçük diyebileceğimiz hiçbir nimet yoktur. Öyleyse, bu nimetlere karşı
mübalağalı bir şükür ister. Ve bir imtihan gereği bu nimetler elden gittiğinde
de mübalağalı bir sabır ister. İşte size bir sabır örneği! Hz. Eyyub’un sabrı.
“Sabır Kahramanı” diyor Üstad ona.2 Dünyaya ait varlığının hepsi elinden
alındığı hâlde, hiç mi hiç tavır değiştirmemişti…
Ayrıca imanı sabrı netice vermiş bir mârifet ve irade kahramanı, değişik mihnet
ve meşakkatlerin geliş esprisini kavradığı için en sabırsûz hâdiseler karşısında
bile ümitsizlik ve telaşa düşmeyecek, şerlerin dahi bir hayırlı yanı olabileceği
mülâhazasıyla sabrettiği aynı anda gönlü şükürle atacaktır.
Ne var ki böyle bir şükür ve sabrın duyularak eda edilmesi de, herkesin iman ve
irfan ufkuna göre, vazife ve sorumluluğunun çerçevesine göre olacaktır. أَخْرِجْ
قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلٰى النُّورِ 3 hakikatinin muhatabı, sadece bir
toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın, لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ
الظُّلُمَاتِ إِلٰى النُّورِ 4 fermanının müstesna mümessili ise, bütün insanlığı
aydınlığa çıkarmanın sabr u şükrünü birden yaşayacaktır.
[1] Müslim, zühd 64; Dârimî, rikâk 61; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/24
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s. 6
[3] “Halkını karanlıklardan aydınlığa çıkar.” (İbrahim sûresi, 14/5)
[4] “İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için…” (İbrahim sûresi, 14/1)
Hicr, 15/24
ولقد علمنا المستقدمين منكم ولقد علمنا المستخرين
“Andolsun Biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da
biliriz.” (Hicr sûresi, 15/24)
Önceden gelip-geçenleri bilme bir yandan kaderi gösterirken, öte yandan tevhidi
ifade eder. Zira geçmişi yaratan, geleceği de yaratan ya da yaratacak olandır.
Ayrıca önce ve sonra gelenlerin bilinmesi ile alâkalı şu tevcihler de söz konusu
olabilir.
1) Nispetler perspektifinde dünyaya önce gelenleri de meselâ, Hz. Âdem
zamanındakileri de, sonra gelenleri de biliriz.
2) İslâmiyet’e ilk girenleri de, sonradan dehalet edenleri de Biz biliriz.
3) Namaz saflarında tekaddüm edenleri, yani namaza erken koşanları da arkadan
gelenleri de biliriz.
4) Herkesin şahsî hayatına bağlı olarak, öncesini, sonrasını yani zerrelerini,
moleküllerini ve hâlihazırdaki durumunu da, kabirde çürümüş kemikler hâline
geleceğini de biliriz.
Daha şümullü bir ifade ile imanda, İslâm’da, ihsanda ilk safta yerini alıp
yarışı götüreni de biliriz, bu konuda takılıp yollarda kalanları da.
Hicr, 15/26
وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
“Andolsun Biz insanı (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan
yarattık.” (Hicr sûresi, 15/26)
İnsanın ilk yaratılışta üzerine bina edildiği çamurun kokuşması, ihtimal onun
içinde bulunan bakterilerdendir. Mebdei uzun süre sıvı kalmış, kokuşmuş,
değişerek başka hâl almış, üzerinden zamanın geçmesiyle hâlden hâle, şekilden
şekile girerek devam eden bir حَمَإٍ مَسْنُونٍ‘den, müntehâsı da pişmiş,
kurumuş, kiremit ve tuğla hâline gelmiş ve vurulduğunda tıngırdayan bir
صَلْصَال‘dendir. Bunun tersi de söz konusu olabilir ki, neticesi çok fazla
değişmez. Bir yönü itibarıyla, tebeddül ve tegayyüre maruz ve içinde sadece
mikroorganizmaların bulunabileceği bir çamur, yaklaşık olarak bir protein
çorbası; diğer yönü itibarıyla da mikroorganizmalara bile kapalı, tamtakır ve
mutasallıp kuru bir çamur.. üzerinde ilim şualarının plânlayıp şekillendirici,
kudret ve iradenin bir kalıba ifrağ edip insanî suret vereceği, hayatın bir
ilâhî nefha hâlinde onun içine üflenip bir hilkat mucizesi olarak, ilâhî isim ve
sıfatların nokta-i mihrakiyesi hâline geleceği ana kadar o, su-toprak arası bir
berzahta bütün bütün hayata kapalı bulunuyordu.
Sonra insan oldu ve o kökten gelen bazı fertleri itibarıyla melekleri de aştı
ama bir yanında o tamtakır olmayı ve potansiyel kokuşmuşluğu da bugünlere kadar
taşıyıp durdu. Yer yer ilâhî isim ve sıfatlarla münasebeti ölçüsünde şekillenip
bir kalıba girse de, böyle bir münasebetin söz konusu olmadığı dönemlerde,
menşeinin bütün hususiyetleri nüksedip ortaya çıktı.
Evet o, insanoğlunun yaratılışıyla hedeflenen gaye istikametindeki cehdi ve
gayretiyle a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâta yükselmesinin yanında, beklenen
performansı gösteremediğinden ötürü hiçbir zaman kokuşmaktan da kurtulamadı.
Nahl, 16/90
إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلإِحْسَانِ وَإ۪يتَاءِ ذِي الْقُرْبٰى
وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ
تَذَكَّرُونَ
“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin
şeyleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt
veriyor.” (Nahl sûresi, 16/90)
Bu âyet-i kerime pozitif ve negatif altı önemli esası ihtiva eden câmi bir ilâhî
beyandır:
Adalet; dinde hayatî ehemmiyeti haiz bir disiplindir. Ve bazıları onu, dinin
dört temel esasından biri kabul etmişlerdir.[1] Bazen ubûdiyet, bazen adalet
şeklinde Kur’ân ve Sünnet-i sahihada geçen bu kavram, pek çok şeyin kendisine
irca edileceği genel bir kavramdır. Meselâ mealini sunduğumuz âyette, iyilik
yapma, akrabaya yardımda bulunma ve ihsan şuuruna ulaşma gibi hususların hemen
hepsi adalete irca edilebilir. Zaten ubûdiyet mânâsında adalet bir insanda veya
bir toplumda tam anlamıyla oturmamışsa, böyle birinden sair hususların
beklenmesi de beyhudedir. Evet, adaletsiz ihsan olmaz. Onsuz yakınlara, akrabaya
bakmak gerçekleşmez. Hele ihsanın bir hadis-i şerifte beyan edilen o enfes
mânâsı ki, “Allah’ı görüyor gibi kullukta bulunma.”[2] hiç mi hiç hayata
geçirilemez.
İhsan; yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “Allah’ı görüyor gibi” kulluk yapmaktır.
Ne var ki, bu duygu, bu düşünce ve bu tasavvurların, sağlam bir imana bina
edilmesi ve iman gerçeğinin de İslâmî esaslarla derinleştirilmesi icap eder ki,
ihsan şuuru kendinden bekleneni verebilsin.
Yakınlara yardım etme veya daha geniş bir dairede herkese yardımda bulunma,
ihsan şuurunun yaygınlaştırılması ve intişarı demektir. Bu açıdan âyetin
mazmununu tahlil edecek olursak, adalet ihsanın, ihsan da iyilik etme duygusunun
hem temeli hem de kaynağıdır.
Negatif plânda esas alınan şeylere gelince; bu konuda önce fuhşiyat zikredilmiş.
İhtimal, hem ferdî plânda hem de toplum plânında bütün münkeratın başlangıcını
fuhşiyat teşkil ettiği için ona öncelik verilmiş.. zira hemen herkesin bildiği
gibi fuhşiyatın yaygın olduğu toplumlarda sair olumsuz şeylerin hemen hepsi
çorap söküğü gibi ard arda sökün eder gelir ve zamanla toplumu bütün bütün
şirazeden çıkarır. Bu açıdan da hiçbir zaman onun küçük görülmemesi gerekir.
Münker; Allah’ın yasaklamış olduğu şeylerin açıktan açığa yapılması mânâsına
gelir. Diğer bir yaklaşımla o, evrensel doğrulara başkaldırma ve isyan etme
mânâlarına gelir ki her din ve her millette merduttur.
Bağy yani azgınlık ve taşkınlık. Bu olumsuz sıfat da ferdî ve içtimaî hayatta
değişik şekillerde kendini gösterir. İnsanın kendine zulmetmesinden,
ana-babasına isyanına, devlete başkaldırıp toplum huzurunu bozmadan, Allah’ı
inkâra kadar geniş bir taalluk sahasının olduğunu söylemek mümkündür.
Burada da tıpkı adalet, ihsan ve iyilikte bulunmada gördüğümüz gibi, fuhşiyat
münkerin, münker de azgınlık ve taşkınlığın hem temeli, hem de kaynağıdır.
Yalnız Hanefi mezhebine göre و mutlak cem ifade eder. Âyet-i kerimede ise
pozitif ve negatif hususlar و harfi ile birbiri üzerine atfedilmiştir. Buna göre
tertip ve tasnif bahis mevzuu olmayabilir de. Ne var ki Şafiî mezhebinin nokta-i
nazarı esas alındığında و‘da aynı zamanda bir tertip mânâsı da melhuzdur. Bu
açıdan arz etmeye çalıştığımız silsile içinde müspet ve menfî hususların
birbirlerine sebep-netice münasebeti içinde irtibatının olması akla uygun
gözükmektedir.
Hulâsa, İbn Mesud Hazretlerinin de ifade ettikleri gibi, Kur’ân-ı Kerim’de
hayrı-şerri bundan daha câmî bir âyet yok gibidir..[3] ve tek başına
mücelletlere sığmayacak bir muhtevayı haizdir.
[1] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 2/1363 (Mesnevi-i Nuriye); 2/1167, 1231
(İşârâtü’l-İ’caz)
[2] Buhârî, tefsir (31) 2; iman 37; Müslim, iman 57; Ebû Dâvûd, sünnet 16;
Tirmizî, iman 4; İbn Mâce, mukaddime 9
[3] Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 10/165; İbn Kesir,
Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, 4/60
İsrâ, 17/13
وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ ف۪ي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ كِتَاباً يَلْقَاهُ مَنْشُوراً
“Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış
olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.” (İsrâ sûresi, 17/13)
Bu âyet, insana, idamlık birinin idama götürülürken cürümlerinin menşûru bir
levhanın onun boynuna asılmasını çağrıştırıyor. Bu hususu tefsir sadedinde
birkaç şey söylenebilir:
1) Bu, insanın amelidir; hadis-i şeriflerdeki ifadelere göre, iyi ise
“hasenü’l-vech”, çirkin ise “kabîhu’l-vech” şeklinde insanın karşısına dikilecek
olan onun iyi-kötü amelleridir.[1]
2) Şayet Allah, bir kulunu rüsva etmek isterse, yani onu yaptıklarından ötürü
adaletinin gereği olarak cezalandırmak dilerse, amel defterini onun boynuna asar
ve ettiklerini fâş eder; yok, affetmeyi murad buyurursa, onun kusurlarını saklar
ve kimseye göstermez.
3) Bir başka tevcih olarak da şu söylenebilir; insanın boynuna bağlanan bu
“tâir”, ondan hiç ayrılmayan vicdanın derinliklerinde daima kendini hissettiren
ve halk arasında sıkça kullanıldığı üzere, amele bağlı olarak “vicdan azabı”
veya “vicdan rahatlığı” demektir.
Hâsılı, her insanın nisbî-kisbî de olsa iradesi etrafında örgülenen bahtı,
kaderi, cesedin canla irtibatı, gölgenin bedenle münasebeti ölçüsünde hep onun
boynunda ve koynunda kendisini hissettirir de, ya bir sevinç ve inşirah olur
onun için akar, ya da bir hafakan ve gönül daralması şeklinde bir lahza onun
yakasını bırakmaz; bırakmaz ve kıyamet gününde bir hesap, bir kayıt defteri gibi
açılır ve onun önüne serilir.. serilir de ona “Oku kitabını; hesaba çekilmene
esas olarak bugün senin nefsin sana yeter.”[2] denir. Dünyada her gün kendini
okuyan ve sorgulayan, o çetin günün hesabını daha önceden yapıp kapadığı için
emniyetle yürür Cennetlere ve Rıdvana; açıkları olanlar da apışır kalırlar
kalakaldıkları yerde…
[1] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/287, 295
[2] İsrâ sûresi, 17/14
Kehf, 18/13-14
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا
بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى * وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا
فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ
إِلٰهاً لَقَدْ قُلْنَا إِذاً شَطَطاً
“Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar,
Rabbilerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırdık. Onların
kalblerini metin kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa
kalkarak dediler ki: ‘Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan
başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.’” (Kehf sûresi,
18/13-14)
Ashab-ı Kehf, mağara ashabı ve mağara yârânı demektir. Bunların Hz. İsa ve
İncil’e ya da bir başka kitap ve peygambere tâbi oldukları söylense de Kur’ân-ı
Kerim’de zikredilmesinden hareketle diyebiliriz ki; Ashab-ı Kehf kıyamete kadar
bütün dirilişleri temsil eden bir cemaattir. Çünkü, bütün diriliş hareketlerinin
mutlaka bir tazyik ve bir de mağara dönemleri olmuştur ve olacaktır.
Adetlerine gelince, Kur’ân üç kişiye hayır, beş kişiye “recmen bi’l-gayb” diyor,
yedi kişiye ise sükut edip, sekizincileri kelbleri diyerek yedi kişi olmalarına
kapı aralar gibi bir üslûp kullanıyor.[1] Genelde tefsir ulemâsı da bu kanaate
sahiptir ve buradaki ifade tarzının karakteristik özelliği de bunu müş’irdir.
Ayrıca burada şöyle bir nükte de söz konusu; Kur’ân, Ashab-ı Kehf’in sayısını
yedi dedikten sonra, bir atıf vav’ıyla كَلْبُهُمْ وَثَامِنُهُمْ2 diyerek, insan
ile köpeğin birlikte cem olmayacağına işaret ediyor. Demek ki köpek, ahirette
Ashab-ı Kehf’le beraber Cennet’e girse de -ki buna dair rivayet var[3]– insanlar
kendi hususiyetleriyle, köpek de kendi özellikleri ile girecektir.
Şimdi başa dönelim ve âyeti hep birlikte bir kere daha mütalâa edelim; نَحْنُ
نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ “Size onların haberlerini gerçek olarak
anlatıyor, hikâye ediyoruz.” Onlar Rabbilerine gönülden inanmış bir fütüvvet
topluluğudur. Yürekleri ile yiğit, düşünceleriyle yiğit, davranışlarıyla yiğit,
vicdanlarıyla yiğit ve bâtıla karşı başkaldırmak üzere metafizik gerilimleri tam
bir yiğitler topluluğu.. işte bunlar çok az olmalarına rağmen, dinlerine sahip
çıkma adına böyle hidayetten kaynaklı bir hareketi başlatıp niyetlerini engin
tutunca Allah da onların hidayetlerine hidayet katar; cehd ve gayretlerine
terettüp eden kesbî hidayetlerine, rahmetinin enginliği ile daha derin bir
hidayet ilave ederek, onları tam anlamıyla bir fütüvvet topluluğu hâline
getirir.. getirir ve وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ fehvâsınca onların kalblerini
nezdinden teyitlerle metin kılar ve artık bu insanların davalarında sabitkadem
olabilmeleri, niyetlerinin derinliği ölçüsündedir ve hatta bazen apaçık
Allah’tan destek almaları bile söz konusudur ki bu da, kalbî itminana önemli bir
vesile teşkil eder.
Ribat; Allah ile irtibat demektir. Gözlerini açıp kapayıp her an O’nu duyma,
O’nu görme, O’nu hissetme, O’nun gücü ve kudretini sezme ve daima O’nu arama,
O’nu kollama… İşte bu mânâya işaret eden bir hadis-i şerifte Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem); zor şartlar altında abdest alma, uzak mescitleri
tercihle namaza giderken çok adım atma ve namazı kıldıktan sonra diğer namaz
vaktini beklemeyi zikreder ve ardından da üç defa: فَذٰلِكُمُ الرِّبَاطُ der.[4]
Evet işte sınır boylarında nöbet tutma seviyesinde kendini Hak’la
irtibatlandırma budur. Çünkü ribat, aynı zamanda sınır karakolu demektir.
Öyleyse وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Biz onların kalblerini ilâhî irtibatla
teyit ettik.” demektir. Elbette böylesi irtibat ve itminana ulaşan insanlar
hakperest, cesur ve fütursuz olacaklardır.
İşte bu donanımlı insanlar, إِذْ قَامُوا “Hakkı tutup kaldırmak için kıyam
ettiler, ayağa kalktılar ve kalbsizliğe, mantıksızlığa başkaldırdılar.”
Başkaldırmanın dünya literatürüne varoluş felsefecileri sayılan Sartre, Camus ve
Marcuse ile girdiği bilinir. Ama bu, toplumun bütün örf ve âdetlerine, dinî ve
ailevî telakki ve anlayışlarına saçma diyerek bir başkaldırmadır. Ancak Ashab-ı
Kehf’in başkaldırması hiç de öyle değildir. Onlar رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ
وَاْلاَرْضِ “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir.” deyip alternatif ikame
ve inşayı göstererek başkaldırıyorlar. Yani varoluşçuların yaptığı gibi bir
yıkma, bir kökten kazıma ameliyesi değil, Rable irtibatlandırılmış bir inşa ve
imar ameliyesidir. Evet “Gökleri ve yeri yaratan ve her şeyi tesbih taneleri
gibi evirip çeviren Allah’tır.” diyerek, alternatif bir yenilenme hamlesiyle
ayağa kalkıyorlar. Ardından da biz لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلٰهاً “O’ndan
başkasına tanrı demeyiz.” diyerek inançlarını haykırıyorlar. لَقَدْ قُلْنَا
إِذاً شَطَطاً “Aksi takdirde biz saçma sapan konuşmuş ve kendimizi Hak’tan
uzaklığa, şeytanî düşüncelere salmış oluruz.” deyip bir kutlu süreci
başlatıyorlar. Bu itibarla da:
1) Onların toplumdan ayrılmalarını ve bir mağaraya sığınmalarını bir kaçış
olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Evet, onların ayrılışı kat’iyen
korkakların ayrılışı gibi değildir; belki Hz. Ömer’in hicret ederken peşinden
gelme ihtimali olanlara, hem de güpegündüz, Kâbe’ye giderek “Ben Medine’ye
hicret ediyorum. Karısını dul, çoluk-çocuğunu yetim bırakmak isteyen peşimden
gelsin.”[5] demesi ve ayrılması gibi bir ayrılıştır. Evet, onlarınki de bir
firardır, ama Kur’ân’ın ifadesiyle فَفِرُّوا إِلٰى اللّٰهِ6 mazmununca Allah’a
firardır ve Allah’a sığınmadır.
2) Böyle bir başkaldırma ve ardından kaybolma, onların temsil ettiği düşüncenin
o topluma zamanın yorumlarıyla farklılaşarak yeniden aksetmesine vesile
olmuştur. Bu yiğitçe ve yürekten kükreyiş, kim bilir o toplumun içinde
nicelerinin kafalarını allak-bullak etmiş ve nicelerinin gönüllerini
yumuşatmıştı. Tıpkı toprağa atılan bir tohum gibi bu düşünceler ve bu yiğitlerin
tavırları da ağızdan ağıza, dilden dile, gönülden gönüle nakledilerek, o topluma
mâl oldu ve zamanı geldiğinde de açan filizler, semere veren başaklar gibi bütün
bir toplumu çepeçevre kuşattı.
3) Ashab-ı Kehf’in saraya mensup insanlar olduğu rivayet edilir. O dönemde, bir
insanın saraydaki refah, saadet ve huzurunu terk ederek, başta kral ve bütün bir
toplumun reddeceği bir yola girmesi olacak şey değildir. Ashab-ı Kehf’in böyle
davranması elbette etrafın dikkatini çekmiş, onların bir din, bir düşünce uğruna
asla katlanılamaz veya yapılamaz gibi algılanan fedakârlıklara katlanmaları,
içinde neş’et ettikleri toplumda şok tesiri yapmıştır. Yapmış ve milletin dikkat
nazarlarını onların tebliğ ve temsil ettiği mesaja çevirmiştir.
4) Eğer onlar, “Mağaraya girelim, bugün-yarın bu kral öldükten ve devlet terörü
yok olduktan sonra halkın yeniden arasına girer ve dinimizi tebliğ ederiz.”
düşüncesi içinde idilerse, mağarada kaldıkları 310 yıl boyunca ibadet sevabı
almış, dolayısıyla da niyetlerinin derinliğine göre de hep kazanmış sayılırlar.
Zira, bir insanın “Şu yorgun hâlimde değil de, biraz dinlendikten sonra gece
kalkıp huzurluca ve istirahat etmiş olarak yatsı namazını kılarım.” düşüncesiyle
yatması, onun uykusunu bile ibadete çevirir. İşte Ashab-ı Kehf’in düşüncelerini,
“Şimdilik biraz saklanalım; daha sonra küfrün şok tesiri kırılır, biz de döner,
yeniden tebliğde bulunuruz.” şeklinde değerlendirmek lâzım. Rica ederim, siz
saraydaki yumuşak döşeklere mağaranın sert taşlarını tercih etseniz ve müreffeh
bir hayatı bırakıp mağarada kuru ekmeğe razı olsanız, dahası birçok
kadın-erkeğin önünüzde el-pençe divan durması, emirlerinizi beklemesine mukabil,
bir köpekle arkadaşlığa razı olsanız, böyle bir sevap beklentisi içine girmez
misiniz? Elbette girersiniz. İşte Allah (celle celâluhu) elbette onların bu
beklentilerine, niyetlerinin derinliğine göre mutlaka mükâfat verecektir.
5) Mağara, aslında bir dolma, şarj olma yeri ve kendini, özünü keşfetme
mekânıdır. Neden mi? Zira küfürle yaka paça olma ve hele kuvvet dengesinin
olmadığı bir zamanda onu tutup sarsma, ırgalama ve nihayet mağlup etme, ancak
peygamberane bir güç ve azimle olur. Şimdi Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem) hayatına bakın! O da peygamberlik ufkuna ulaşmak için, bi’setten önce
altı ay mağara dönemi geçirmemiş midir? Daha sonra Hz. Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) arkasında, ama mutlaka O’nun çizgisinde mücadele edenlerin
hayatında hep birer mağara dönemi olmuştur. Evet İmam Gazzâlî’nin, İmam
Rabbânî’nin, Mevlâna Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatlarında da hep bu
şarj olma, özünü ve kendini bulma, ilhatla mücadele için gerekli olan enerjiyi
toplama adına inzivaları olmuştur. Süresine gelince, bu, Efendimiz için altı
aydır da, diğer evliyâ, asfiyâ ve mukarrabînden ise beş sene, on sene hatta
altmış sene bile halvet yaşayanlar olmuştur.
Aslında aynı şey, “tarihî devr-i daimler” içerisinde tarihi yeniden inşa edecek,
insanlığı yeniden mihverine oturtacak cemaatler ve toplumlar için de geçerlidir.
Evet, o fütüvvet ruhunu temsil eden insanların hemen hepsinin hayatlarında bir
mağara dönemi görmek mümkündür.
Evet, insanın bazı ledünnî hitaplara mazhar olabilmesi, ilhamlarla
şahlanabilmesi ve semavî vâridâta açık hâle gelebilmesi için bir mağara dönemine
ihtiyacı vardır.
Meselenin böyle önemli mesaj yönü alındıktan sonra, Kitap ve Sünnet-i sahihada
söz konusu edilmeyen hususlara dalarak رَجْمًا بِالْغَيْبِ vadilerinde dolaşmak;
Ashab-ı Kehf’e mağara tayin etmek, bölge belirlemek, onları ve kavimlerini
tazyik eden zalim hükümdarların isminden söz etmek nefse çerez birer bilgi
kırıntısından ibarettir ve ruha, iman, mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî adına
bir şey vermemektedir.
رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أمْرِنَا رَشَداً
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَبَداً
[1] Bkz.: Kehf sûresi, 18/22.
[2] “Sekizincileri de köpekleridir.” (Kehf sûresi, 18/22)
[3] Münâvî, Feyzü’l-kadir, 5/315.
[4] “İşte bunlar, sizin için ribattır.” (Müslim, taharet 41; Tirmizî, taharet
39; Nesâî, taharet 106; Muvatta, sefer 55)
[5] Halebî, İnsânu’l-uyûn, 2/183-184.
[6] “Kaçıp Allah’a sığının.” (Zâriyât sûresi, 51/50)
Kehf, 18/18
وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ
لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً
“Köpekleri de mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi. Eğer onların
durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden
için korku ile dolardı.” (Kehf sûresi, 18/18)
Ashab-ı Kehf, daha önce de geçtiği gibi, mağara ashabı demektir ve dinlerini
tebliğ adına o yola baş koymuş babayiğitlerdir. Kur’ân, bunların durumlarını o
kendine has üslûbuyla anlatarak, kıyamete kadar gelecek dava erlerine değişik
mesajlar sunmaktadır. Evet, tebliğ ve irşad insanları önce tıpkı Ashab-ı Kehf
gibi dolmalı ve ciddî bir metafizik gerilime geçmelidirler. Böyle bir kıvamı
yakalamak mağara hayatı ile olacağı gibi, ashab-ı kiram yolu takip edilerek de
olabilir ki, onlara böyle bir metafizik gerilime ulaşmak için Dâru’l-Erkam
yetmişti. Tabiî böyle bir ayniyet içinde olması da söz konusu edilmemelidir.
Çünkü tarihî hâdiseler ayniyet ölçüsünde bir misliyet içinde cereyan eder. Öyle
ise büyük ölçüde onlar için söz konusu olan şeyler bizim için de geçerlidir.
Anlatılacak şeyler çok çok iyi bilindikten sonra tecerrütle, halvetle, vahdetle
ve celvetle yakalanacak bir gerilim.. daha sonra da bir temsil ve temessül evi.
Âyete gelince; onların köpekleri, mağaranın girişinde, hem bir caydırıcı hem de
onları tehlikelerden korumak için bekleyen bir nöbetçi. Ama onlardan biri değil.
Kur’ân o karakteristik ifadesinde bu tabiî farklılığa işaret ediyor:
وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “Dediler ki, yedi kişidir.
Sekizincisi köpekleridir.”[1] Yani onların toplam adetlerini söylerken, köpeği
ayrı olarak ifade ediyor. Ayrıca, köpeğin hâli, vazife başındaki durumu
anlatılırken de onun, başkalarının ödlerini kopartacak mehib duruşu nazara
veriliyor. Hatta öyle ki, “Uzaktan onların durumlarına muttalli olsan, korku
içinde dönüp kaçardın.” deniyor ki, değişik durumlara göre vizyondaki çizgilerin
vurgulanması bakımından gayet mânidardır.
Şimdi de, âyetin ilham ettiği nüktelerin günümüzle alâkalı yönlerine bir
kuşbakışı bakmaya çalışalım:
1) Her devirde Ashab-ı Kehf konumunda olan alperenler olacak ve bunlara
başkaları da takılacak; duygu, düşünce ve inançta aynı çizgide olmasalar bile
aynı mülâhazalar etrafında bu yolculuğu sürdürmede kararlı olacaklar.
2) Her devirde böyle mağara hayatı yaşayan ya da yaşamaya mahkûm edilen
insanlar, nöbettarları da ihmal etmemelidirler; zira belli bir fasıldan sonra,
onlara, onların hizmet ettikleri müesseselere, hatta evlerine taarruzlar,
hücumlar söz konusu olabilir. Onun için tedbirlerini almalı, hatta kapı
önlerinde eğitilmiş köpekler bulundurmalıdırlar.
3) Bu köpekler sıradan olmamalı. Dıştan gelebilecek her türlü tehlikeye göğüs
gerecek, karşı koyacak ve duruşuyla kötü niyetlilerin içine korku salacak ölçüde
caydırıcı olmalıdırlar.
4) İnsan gerçek insanî değerlere sahip çıktığı ölçüde insandır. İnsanî değerleri
kaybettiği andan itibaren o كَالْأنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ sırrınca “belki
hayvan, belki hayvandan da aşağıdır.”[2] Bir başka âyet ise bu hususu daha net
vurgular:
وَلٰكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلٰى الْأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ
الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ
“Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin
durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini
çıkarıp solur.”[3]
Mevzumuzla bütünleştirerek, benim buradan anladığım şey, çeşitli devirlerdeki
Ashab-ı Kehf’i ve onların yaptığı vazifeyi yapanları; daha açık ifade ile,
tebliğ ve irşad erlerini, Allah (celle celâluhu), henüz vahşetini atamamış ve
insanî kemalât yoluna girememiş insanlara korutarak dini ve o dini temsil
edenleri facirlerle dahi teyit edecektir. Zaten, tarihî tekerrürler devr-i
daimine baktığımızda bunu ayan beyan görebiliriz. Hakikî dindar insanların
üzerine yer yer Avrupa’nın zalimleri, zaman zaman da Asya’nın münafıkları ve
daha nice azılı din düşmanları, “fundamentalizm, gericilik, yobazlık, irtica…”
diye saldırdıkları bir dönemde onları koruyan, onlara sahip çıkan, tam onlardan
olmasalar bile onları sıyanet kanatları altına alıp Hak inayetini ve himayesini
temsil eden dünya kadar insan çıkmıştır.
5) Öteden beri tebliğ ve irşad erlerinin içinde yaşadıkları toplumlar ve o
toplumların sistemlerinin onlar için koruyucu birer vazife gördükleri hiç de az
değildir. Tabiî bu biraz da temsilcinin basiretine bağlı. Evet bir yanda
Müslümanların can alıcı düşmanları aynı imkânlardan istifade ile, duygu, düşünce
ve inançları adına toplum bünyesine fesat tohumları ekerken, Müslümanlar da aynı
imkânlardan -eşit derecede olmasa bile- faydalanarak davalarına hizmet
etmelidirler. Demek ki, sistemler, وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِ
sırrınca, hizmet erlerine yerine göre şemsiye, yerine göre kalkan ve zırh
olabilecek. Yani dışarıdan onlara hücum etmek isteyenler, Ashab-ı Kehf’i
göremeyip sütreye takılıp kalacaklardır. Evet, herkes aynı ölçüde inanmayabilir;
ama inandığı nispette insanlığını ortaya koyacağı da göz ardı edilmemelidir.
[1] Kehf sûresi, 18/22.
[2] A’raf sûresi, 7/179.
[3] A’raf sûresi, 7/176.
Kehf, 18/19
وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ
لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ
أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِهِ إِلٰى
الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكٰى طَعَاماً فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ
مِنْهُ
“Böylece Biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık:
İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. (Kimileri) ‘Bir gün ya da günün bir
parçası kadar kaldık.’ dediler; (kimileri de) şöyle dediler: ‘Rabbiniz,
kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş
paranızla şehre gönderin de, baksın (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size
ondan erzak getirsin.’” (Kehf sûresi, 18/19)
Ashab-ı Kehf’in ilk kahramanlıklarını dört-beş madde içinde 14. âyeti ele
aldığımız zaman yapmıştık. Burada ise onların ikinci kahramanlıkları ele alınıp
üzerinde durulacaktır. Şöyle ki, mağara yârânından birisi çarşıda alışveriş
yaparken gerek giyim kuşamı gerekse kullandığı paradan fark edilince, şehir
halkı, -bir kısım kaynaklara göre- başta vali olmak üzere onu takip ederek,
Ashab-ı Kehf’i mağarada bulurlar. Daha önceden gerek vicahî kültür yani dededen
toruna intikal ile, gerekse kitapların kaydettiğinden hareketle, Ashab-ı Kehf’i
tanıyan binler-yüz binler imanlarını basitten mürekkebe, ilme’l-yakînden
ayne’l-yakîn’e, ondan da daha ötesine yükseltirler ve bu şok hâdise ile toplum
öylesine temelinden sarsılır ki herkes dine koşar ve işte ilâhî takdir gereği bu
kahramanlar ikinci kez de misyonlarını böyle eda eder ve çekilip kendi
âlemlerine dönerken arkalarından binlerce insanı alır kendi düşünce ufuklarına
yükseltirler.
Bu âyet-i kerimede dikkati çeken ikinci bir husus da paradır. Neticesi ne olursa
olsun dünya ve dünyalık onları ele vermiştir. Bakın, Yemliha’yı -eğer o ise-
şehir halkının fark etmesi para ile oluyor. Sonucun iyi olması bir lütuf; ama
para yakalatıyor. Öyleyse mefkûre insanı ele geçmeyi, dost-düşman çevre
tarafından yakalanmayı arzu etmiyorsa, kazanma değil, dünya zaafı bile
olmamalıdır. Evet, öteden beri nice serv-i revan canlar, nice muktedir sultanlar
hep bu gaddar-ı bîinsafın esiri olmuşlardır. İnsanın fıtratındaki bu zayıf nokta
kullanılarak nice milletler pâyimâl edilmiş ve nice toplumlar tarih olup
gitmiştir. Ne var ki dinin intişar etmesi ve etraf-ı âlemde şehbal açması da
yine paraya, yani maddî finansman gücüne bağlıdır. Dikkat edin, Ashab-ı Kehf o
birkaç dirhemle dışarı çıkınca o toplumda din adına hemen ikinci bir patlama
meydana gelmiştir. Bu itibarla işin bu yanı da ayrı bir önem arz etmektedir.
Evet, maddî finansman meselesi de kat’iyen göz ardı edilmemelidir. Yalnız, bu
konuda İslâmî nasslar, âyet ve hadisler, sonra da Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) davranışları bize örnek olmalıdır. Evet, Müslüman para
kazanmalıdır, zengin olmalıdır; olmalıdır ama gönlünde de zerre kadar ona yer ve
değer vermemelidir. Onu koymak için hırsızların gelip de çalamayacağı -fıkhî
ifadesiyle muhrez hâle getirecek kadar- bir yer bulmalı ve oraya koymalıdır.
Sonra da onu millî hizmetlerde hızlıca yol alınabilecek yollarda kullanmalıdır.
Düşünün ki -Rabbimiz’in inayetiyle- tahakkuk eden milletçe şu gelişmelerde maddî
finans gücü olmasaydı, bu kadar büyük işler nasıl gerçekleşebilirdi… Demek ki,
maddî güç din-i mübin-i İslâm’ın intişarında çok önemli dinamiklerden biri.. bu
açıdan da onu elde etme cehdi de bir ibadet sayılabilir.. sayılabilir ama
kazanırken alın teri ve fikir sancısıyla kazanılmış, harcanırken de heva ve
heves istikametinde değil de, bir yüce mefkûreyi ikame edebilme yolunda
harcanabilmişse…
Kehf, 18/24
وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِأَقْرَبَ
مِنْ هٰذَا رَشَداً
“(Bunu) unuttuğun takdirde Allah’ı an ve: ‘Umarım Rabbim beni, bundan daha yakın
bir zamanda muvaffakiyete erdirir.’ de.” (Kehf sûresi, 18/24)
Âyet-i kerimede belirtilen yola iletme, dinin insanların ruhunda hâkim olması ve
vicdanların onu bir bütün hâlinde kabullenmesi vs. ise, işte bu durum,
Yahudilik’te de, Hıristiyanlık’ta da, Müslümanlık’ta da farklı zaman aralıkları
ile tahakkuk edegelmiştir. Meselâ Yahudiler arz-ı mev’uda girebilmek için kırk
yıl Tih sahrasında ruhî kıvama yürümüşler.. Hıristiyanlık zuhurundan sonra ilk
üç asır baskı altında bulunmuş ama sonra kabul görmüş.. Müslümanlığa gelince
âyette de ifade edildiği gibi “daha yakın, daha az” bir zamanda yani yirmi üç
yıl gibi kısa bir zaman diliminde hüsnü kabule mazhar olmuştur. İhtimal âyet-i
kerime, ihbar-ı bi’l-gayb nev’inden işte buna işaret etmektedir.
Burada “Unuttuğun vakit Rabbini an.” emri, yukarıda geçen hasbelbeşer
“inşâallah” denecek yerde unutup diyememeden,1 değişik vesilelerle hep O’nu
anmamız icap ederken, gaflete gelip âyâtını düşünmeme, adını yâd etmeme
durumlarına kadar hemen her hâlde رَبَّنَا لاَ تُؤٰاخِذْنَا إِنْ نَس۪ينَا اَوْ
اَخْطَأْنَا2 mülâhazalarıyla yeniden O’na yönelmeyi ihtar etmekte, nisyan ve
gaflet keffaretinin “zikrullah” olduğunu hatırlatmaktadır.
İşte böyle bir zikr ü fikr ve Ashab-ı Kehf gibi dolup yüksek bir metafizik
gerilim elde etme sayesinde, daha kestirme bir yoldan mâşerî vicdana ulaşma
lütfu zuhur edecek ve muvaffakiyetler salih dairesi içine girilecektir ki,
âyetin sonu da buna işaret etmektedir.
[1] Bkz.: Kehf sûresi, 18/23-24.
[2] “Yâ Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan
dolayı bizi sorumlu tutma.” (Bakara sûresi, 2/286)
Kehf, 18/28
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً
“Sabah-akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan
sabret. Sakın dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerin onlardan başkasına
kaymasın. Kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız kötü arzularına uymuş ve işi
gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” (Kehf sûresi, 18/28)
Kureyş’ten bazı ileri gelenler, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),
ashab-ı kiramdan fakir olanları yanından kovmasını ve yanına gelip-gitme
mevzuunda kendilerine bir hususiyet tanınmasını teklif etmişlerdi. İçtimaî
yapının gereği, onların Müslüman olması ile çoklarının Müslüman olacağı
düşünülebilirdi ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha bu konuda
karara varmadan, semavî teyit imdada yetişti. Âyet, Nebi’ye tercihinde yardımcı
oluyor ve Allah’ın rızasının esas olduğunu bir kere daha vurguluyor, kemmiyetin
o kadar önemli olmadığını hatırlatarak peygamberin yanına belli şartlar koşarak
gelmek isteyen insanların dünya peşinde ve gaflet içinde kimseler olduklarına
dikkat çekiyordu. Zaten ayakta durmak için hiçbir kişiyi veya sistemi koltuk
değneği olarak kullanmaya ihtiyacı olmayan İslâm, falan aristokratın, filan
zenginin kendisine tâbi olmasıyla şeref ve itibar kazanacak, güçlenecek
değildir. O, hep kendi dinamikleri ile var olmuştu ve olmaya da devam edecekti.
O, yenilmez güç ve kuvvetini Allah’tan alıyordu. Bu itibarla da ona tutunan
aziz, ondan kopan da zelil olmaya mahkûmdu ki, İslâm tarihi bunun örnekleri ile
doludur.
Devr-i Risaletpenâhîleri itibarıyla kendi kibir, zulüm ve inhiraflarına yenik
düşüp de peygambere böyle bir teklif götüren Kureyş idi. Hz. Risaletmeab’ın
huzurundan uzaklaştırılması istenenler de, Suheyb, Bilâl, Ammar ve Yasir
(radıyallâhu anhüm) gibi fakir Müslümanlardı. Efendimiz bu fakir kimseleri
yanından uzaklaştırırsa Kureyş olarak O’nun yanına gelebileceklerini
söylüyorlardı.[1] Ne münasebetsiz bir şart, ne saygısızca bir teklifti…
Müslümanları hor görme ta Hz. Nuh döneminde başlamış ve onlara “erâzil”[2]
denerek peygamber huzurundan uzaklaştırılmaları istenmişti.. istenmişti ama
peygamber: وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَ “Doğrusu ben mü’minleri asla
kovamam.”[3] demişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da başka şekilde davranması
düşünülemezdi. Düşünmedi ve: “Hamdolsun Allah’a ki, ümmetimden bir topluluğa
karşı sabırlı olup onlarla beraber bulunmamı emredip, emrini gerçekleştirmeden
canımı almadı.. hayat sizinle, ölüm de sizinle.” diyerek bu beraberlikten
duyduğu hazzı ifade ede ede Refîk-i A’lâ’ya yürüdü.
[1] Bkz.: Taberî, Câmiu’l-beyan 15/235.
[2] Hud sûresi, 11/27. Ayrıca bkz.: Hud sûresi, 11/29.
[3] Şuarâ sûresi, 26/114.
Kehf, 18/50
أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُون۪ي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ
بِئْسَ لِلظَّالِم۪ينَ بَدَلاً
“Şimdi siz, Beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz? Oysa
onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir.” (Kehf
sûresi, 18/50)
Âyet-i kerimede zikri geçen “şeytanın zürriyeti” ibaresinden hareketle bazıları
şeytanın zevcesi, çoluk çocuğu vardır gibi fikirler ortaya atmışlardır. Konuyla
alâkalı bir fikir vermesi bakımından iki küçük hususu zikretmekte yarar var:
1) Hakikaten şeytan evli ve karısı, çoluk-çocuğu olsa bile bu değişik bir buud
ve değişik bir âlemle alâkalıdır. Nasıl ki bizler rüyalarımızda yer, içer,
evlenir, hastalanırız; ama bütün bunlar değişik buudlarda cereyan eder.
Zannediyorum şeytanın zürriyetini de bu çerçevede değerlendirmek gerekecek.. bir
yerde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de: “Kemikler, cinlerin
azıklarıdır.”[1] demiyor mu? İşte bir buud farkı..!
2) Buradaki “zürriyet” kelimesini ille de hakikate hamletmek şart değildir. Bu,
bizim anladığımız mânâda zürriyet olabileceği gibi, insî nesiller mânâsına da
gelebilir. Aslında bu düşünceyi destekleyecek hadis-i şerifler ve içtimaî,
tarihî gerçekler de yok değildir. Meselâ; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) karı-kocanın mukarenet anında okuyacakları duayı talim buyururken, o
münasebetten çocuk olursa şeytan ona dokunmaz, der.[2] Belli bir dönemde
ihtimal, mü’minler bu duayı okuduklarından hep iyi, tertemiz, İslâm ve Kur’ân’a
hâdim nesiller yetişiyordu. Daha sonraları ülfet ve ünsiyetten veya İslâmî
hayatın terki neticesi şeytanî nesiller zuhur etti. Hatta halka mâl olmuş
ifadesiyle “şeytana pabucunu ters giydirecek” nesiller zuhur etti.
Netice itibarıyla “şeytanın zürriyeti” ifadesini mecaza hamledip, insan olduğu
hâlde şeytan gibi düşünen, şeytan gibi hareket eden insanlar olarak anlamak da
mümkündür.. Kur’ân’ın كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِ “Şeytanların
kardeşleri.”[3] diye ifade buyurduğu da bunlar olsa gerek.
[1] Müslim, salât 150; Tirmizî, taharet 14.
[2] Buhârî, bed’ü’l-halk 11; vudû 8; nikâh 66; daavat 55; tevhid 13; Müslim,
nikâh 116; Ebû Davud, nikâh 45; Tirmizî, nikâh 6; İbn Mâce, nikâh 27.
[3] İsrâ sûresi, 17/27.
Kehf, 18/85
فَاَتْبَعَ سَبَبًا
“O da bir yol tutup gitti.” (Kehf sûresi, 18/85)
1) Zülkarneyn’e kudret-i mümekkine de kudret-i müyessire de verildi. O, karşı
tarafın güç ve engellerini rahatlıkla aşabilecek imkânların bütünüyle serfiraz
kılınmıştı.
2) Zülkarneyn’den bahseden âyetlerden de anlaşıldığı üzere o zat, dünya
muvazenesinde İslâm’ı temsil eden, huzursuzluk ve keşmekeşlik olan yerlere
orduları ile gidip oralarda muvazene sağlayan, kargaşa ve fesada açık yerlerde
setler inşa ederek umumî muvazeneyi koruyan tam bir yeryüzü mirasçısı ve
devletler arası muvazene unsuru idi ki, Allah (celle celâluhu) onu, bu önemli
misyonu eda edebilmesi için gerekli olan esbap, âlât ü edevat ve her türlü
imkânla serfiraz kılmıştı. وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا “Ona her şeye
ulaşma vasıta ve vesilelerini bahşetmiştik.”[1] mealindeki âyet bu mülâhazayı
teyit etmektedir.
Zülkarneyn, kendisine bahşedilen bu imkân ve bu kudret-i müyessirenin veriliş
hikmetini kavrayarak, o geniş imkân ve iktidarını murad-ı ilâhî istikametinde ve
yeryüzü muvazenesi adına son santimine kadar kullanan ve memuriyetini mefkûre
hâlinde yaşayan bir gaye insanıydı…
[1] Kehf sûresi, 18/84.
Kehf, 18/90
حَتّٰى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ
نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْراً
“Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu
ki, Biz onlar için buna karşı bir örtü yapmamıştık.” (Kehf sûresi, 18/90)
Hz. Zülkarneyn, batıdan doğuya giderken, Afrika’ya geçmiş olacak ki, âyet-i
kerimede tavsif edilen kavim, evleri yurtları olmayan hatta tesettür bilmeyen ve
çıplak dolaşan, medeniyetten mahrum, oldukça bedevi toplumlarla karşılaştığına
işaret buyuruluyor.
Bu âyette şu mülâhazalar da söz konusu olabilir: Zülkarneyn, doğuya doğru
seyahatinde öyle bir yere ulaştı ki, orada güneş ışınlarına engel olabilecek ne
bir dağ ne bir tepe ne de bir ağaç vardı. Bu itibarla da her güneş doğuşunda
güneşin tulû ve hararetiyle yüz yüze geliyorlardı.. ya da elbiseleri yoktu,
-bugün de Ekvator çevresinde ve çölün çok kızgın olduğu yerlerde çoğunluk
itibarıyla çıplak dolaştıkları gibi- örtüsüz ve üryan denecek hâlde idiler. Ne
tabiî sütreleri ne binaları ne de ciddî bir elbiseleri vardı.. ve tam bir
bedeviyet içinde yüzüyorlardı.
Kehf, 18/94
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي
الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجاً عَلٰى أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا
وَبَيْنَهُمْ سَدّاً
“Dediler ki, Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cüc ve Me’cüc bozgunculuk
yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir set yapman için sana bir vergi
verelim mi?” (Kehf sûresi, 18/94)
Bu Çin Seddi veya Kafkasya’daki Demirkapı ya da daha başka bir yer olabilir.
Ancak daha sonraki âyetlerde tarifi yapılan şekliyle, muayyen bir setten
bahsetmek çok zor. Var olsa bile, tayini ciddî bir araştırma ister. Bu sebeple
sedden ziyade, seddin arkasındaki topluma dikkat etmek lâzım. Evet, o toplum
mânevî dinamikleriyle dimdik ayakta kaldığı müddetçe Ye’cüc-Me’cüc kabilelerinin
fitne ve fesatları önlenebilecek; hiç olmazsa zararsız hâle getirilebilecektir.
Bence Zülkarneyn kıssasında küllî hükümler aramalı. Şöyle ki, devlet, devlet
başkanının özellikleri, devletin devamı için şartlar.. vs. Aksi takdirde,
tarihin derinliklerinde kalmış bir hâdiseyi hikâye etmiş oluruz ki, böyle bir
yaklaşımla da Kur’ân’dan istifademiz ya hiç olmayacak ya da fevkalâde az
olacaktır.
Burada anlatılmak istenen bir diğer husus da, yeryüzünde adalet ve istikametin
temsilcisi olan Zülkarneyn’in, kendini ifade edemeyen veya ifade etmekten
çekinen âcizlere, ezilenlere mesnet olmasıdır. O günkü ezilenler Türkler veya
başka mazlum milletlerdi; ezenler de bölgeyi fesada veren Ye’cüc ve Me’cüc’dü.
Bu aslı, nesebi ve kimliği belirsiz; ırz, namus, din ve milliyet tanımayan zorba
kavmi, bir çılgınlığı esnasında Zülkarneyn durdurmuştu. Daha sonra da her
devirdeki yeryüzü mirasçıları durduracak ve bu tarihî tekerrürler devr-i daimi
حَتّٰى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ
1
medlulünce Ye’cüc ve Me’cüc’ü tutan o sağlam “sed” ve o muhkem “redm” parçalanıp
da o mütecaviz, o saldırgan toplum farklı nesiller hâlinde dere tepe aşıp her
yanı istila edecekleri ana kadar da devam edecektir.
[1] “Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye
başladıkları (doğru vaadin vaktinin yaklaştığı) zaman.” (Enbiyâ sûresi, 21/96)
Kehf, 18/110
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلٰهُكُمْ إِلٰهٌ
وَاحِدٌ
“De ki; ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu kadar var ki) bana, ilâhınızın
sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf sûresi, 18/110)
Yani hilkat ve Mâbud’a nispet açısından, tabir-i diğerle, Hz. Zât-ı Ulûhiyet’in
bize yakınlık ve hâkimiyeti, bizim de O’na uzaklığımız ve mahkûmiyetimiz
açısından aramızda herhangi bir fark söz konusu değildir. Evet Cenâb-ı Hak’tan
başka hiçbir kimse, ona kullukta bulunulacak kadar zatî bir büyüklük ve
istiğnaya sahip olmadığı gibi, kulluk mülâhazasıyla herhangi bir kimse
karşısında eğilip zillet gösterecek kadar da küçük ve değersiz değildir.. evet
Bediüzzaman’ın o yerinde ifadesiyle: “Mahlukat, mâbudiyetten uzaklık noktasında
müsavi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”[1]
Bu âyet aynı zamanda, Hz. Mesih, Hz. Üzeyir gibi büyük zatların büyüklüğünü
ifadede dengenin korunamayıp ulûhiyet pâyesine yükseltilmelerine de bir reddir.
Evet bir insanın, hele hele bir peygamberin, elbette Allah’a kurbiyeti her zaman
söz konusudur. Ne var ki böyle bir münasebet ve kurbiyet, tutup onu Cenâb-ı
Hakk’ın Arş’ının yanına oturtmayı gerektirmez. Bu ince münasebeti ihtar içindir
ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onca kemalâtına rağmen “Ben de sizin
gibi bir beşerim.” der. Evet sizden farklı bir yanım var, o da bana: “Hepinizin
ilâhı ancak bir ilâhtır.” şeklinde vahyin gelmesidir. Yani farklılık içinde
vurgulanan da yine mâbudiyet telakkimiz ve Mâbud karşısındaki müsâvâtımızdır.
İşte böylece âyet hem Hz. Üzeyir ve hem de Hz. İsa hakkındaki ifratkâr
düşünceleri reddetmenin yanında, Müslümanların nazarlarını da Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçek konumuna tevcih buyuruyor.
[1] Bediüzzaman, Lem’alar, s.178.
Meryem, 19/5
وَإِنّ۪ي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائ۪ي وَكَانَتِ امْرَأَت۪ي عَاقِراً فَهَبْ
ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيّاً
“Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum.
Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver.” (Meryem sûresi, 19/5)
Hz. Zekeriya’nın (aleyhisselâm), Rabbisinden çocuk istemesini kadere razı olmama
şeklinde yorumlamak doğru değildir. Zira bu talebi üzerine bina edebileceğimiz
başka hususlar söz konusu. Bir kere Hz. Zekeriya (aleyhisselâm), Benî İsrail’e
gönderilen bir peygamberdir. Benî İsrail ise o güne kadar hem dinî, hem de
dünyevî işlerinde hep peygamberlerle temsil edilegelmişlerdir. Talut’un Benî
İsrail’e kumandan olarak seçilmesi karşısında onların tavırları
hatırlanabilir…[1] İşte bu mülâhazayla, yaşlandığı hâlde çocuğu olmayan Zekeriya
(aleyhisselâm), kendisinden sonra başa geçecek insanı, kavminin tanımayacağı,
dolayısıyla da İsrailoğulları arasında birliğin bozulacağı endişesiyle böyle dua
etmiştir.
Bu âyete bir başka açıdan şöyle de bakılabilir:
İnsan dünyevî olan her şey ile imtihan olur. Örnek olarak Hz. İbrahim
(aleyhisselâm) ile Hz. Zekeriya’yı verebiliriz. Hz. İbrahim’in gizli bir arzu ve
isteği olmuştu ki bunu meleğin kendilerine çocuk müjdesini verdiği zaman
sevinmelerinden anlıyoruz. Hz. Zekeriya (aleyhisselâm) ise açıktan açığa çocuk
istemişti ki, bunu da Kur’ân tasrih etmektedir. İlâhî hikmet gereği her iki nebi
de çocukları ile imtihana tâbi tutulmuştur. Sanki gizli isteme daha hafif
olduğundan Hz. İbrahim (aleyhisselâm), çocuğunu kesme mükellefiyetiyle, Hz.
Zekeriya (aleyhisselâm) ise açıktan istediği için hem kendisi, hem çocuğu Hz.
Yahya’nın (aleyhisselâm) kavmi tarafından kesilmesiyle ağır ama encamı hayırlar
üstü hayır bir imtihana tâbi tutulmuşlardır. Evet, elbette ki herkesin imtihanı
kendi seviyesine göredir. Bunlar mukarrabîndendir ve mukarrabînin imtihanı ise
tahammülfersâ ve çetindir.
Yukarıdaki âyet, Hz. Zekeriya’nın çoluk çocuk, yakın akraba ve yardımcıdan
mahrum olma endişesi, dinî ve dünyevî işlerinde kendisine halef olabilecek
birini henüz görememe ve bilememe endişesidir. Onun için duasının Âl-i
İmrân’daki ifadesiyle: قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً
“Yâ Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”[2] Enbiyâ sûresindeki
şekliyle de: رَبِّ لاَ تَذَرْن۪ي فَرْداً وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَ “Rabbim,
beni yalnız bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın.”[3] diyerek kendi sulbünden
bir temsilci talebinde bulunmuştur ki, bu ona hem nübüvvet mesleğinde hem de
Yakup hanedanını temsilde mirasçı olacaktır.
Zaten Hz. Muhbir-i Sadık’ın إِنَّا مَعْشَرَ اْلأنْبِيَاءِ لاَ نُورَثُ مَا
تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Bizim geride
bıraktıklarımız sadakadır.”[4] fehvâsınca nebilerin ne kendileri adına ne de
evlâtları ya da yakınları adına miras kaygısı taşımaları söz konusu değildir.
Bu itibarla buradaki talep, dava-yı nübüvvete mirasçı talebidir ve onu da Hz.
Hayru’l-Vârisîn önce duayı kabul buyurup ihsan etmiş; hem de Kendi ihsanını tam
hissettirmek için izzet ve azametine yaşlı bir erkekle âkır bir kadını perde
yaparak ihsan etmiş; sonra da hakikî mirasçı Kendi olduğunu ihtar sadedinde onu
farklı ve istisnaî bir yolla verdiği gibi farklı bir yolla da geri istemiştir.
[1] Bakara sûresi, 2/247.
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/38.
[3] Enbiyâ sûresi, 21/89.
[4] Buhârî, i’tisam 5; humus 1; nafakat 3; fezâilu ashabi’n-nebi 12; ferâiz 3;
Müslim, cihad 51, 52, 54, 56; el-Esbehânî, Delâilü’n-nübüvve, 1/138. (Lâfız
el-Esbehânî’ye ait.)
Meryem, 19/17
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَاباً فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا
فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً
“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz ona ruhumuzu
gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem sûresi,
19/17)
Hz. Meryem, ailesinden ayrılarak kaldığı yere nispeten daha bir doğuya çekildi;
çekilmekle de kalmadı, ailesi ile kendi arasına bir sütre ve perde koydu. Bu
asude ve kimsesiz yerde, insanlarla kendi arasına bir engel ve perdenin
yerleştirilmesi, onun kadınlık hâllerini hissettirmeme hassasiyetinden,
temizlenme ihtiyacından olabileceği gibi, sessiz bir ortamda ibadeti, teveccühü
ve en mükemmel şekilde bir konsantrasyon yakalama adına da olabilir ki, siyakı
bezeyen kelimeler bu mülâhazalara açık gibidir… Evet işte onun, bu ölçüde bir
cismanî ve ruhanî nezaheti benliğinin derinliklerinde tastamam duyması
sonucundadır ki, 5الطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّب۪ينَ mantukunca, lebrîz edilmiş bu ruh
ve tertemiz bir hâl almış o atmosferde, yeni bir ruh mesajıyla gelen Hz. Ruh
temessül edivermiştir. Bununla insanlık yeniden dirilecek ve kıyamete kadar da
bu dirilişler birbirini takip edecekti.
Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler, âyet-i
kerimedeki “…ruhumuzu gönderdik…” diye belirtilen ruh’un Cebrail (aleyhisselâm)
olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur’ân “ruh” tabiri kullanıyor;
ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın
çerçevesini aşkındır; hatta Efendimiz’in ruhunu içine alacak kadar da geniştir.
Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu
itibarla da gözlerinin içine başka hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona
sadece kendisine helâl olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz
olabilirdi, zira O bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına
işaret buyuruyordu.[6] Bu açıdan da “ruh”un Efendimiz’in ruhu olabileceği de
ihtimal dahilindedir. Ancak bu kat’î değildir, sadece bir ihtimaldir. İhtimaller
ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler.
[5] “Temiz kadınlar temiz erkeklere yakışır.” (Nur sûresi, 24/26.)
[6] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, 8/258.
Meryem, 19/23
يَا لَيْتَن۪ي مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِيّاً
“Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim.” (Meryem sûresi, 19/23)
Her insanın kendi değerlendirmeleri içerisinde aşırı derecede ehemmiyet verdiği
ve büyük gördüğü meselelerden ötürü kullandığı bir kısım tabirler vardır.
Meselâ, Hz. Ebû Bekir’in -hadis kriterleri açısından zayıf dahi olsa, söylediği
muhtemel olan- “Yâ Rabbi, vücudumu o kadar büyüt o kadar büyüt ki, Cehennem’i
sadece ben doldurayım…” ve Bediüzzaman Hazretlerinin: “Milletimizin imanını
selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum
yanarken gönlüm gül-gülistan olur.”[7] demeleri gibi… Bu meseleler onlarda bir
şuur hâline gelmiştir. Hz. Meryem’de de iffet öylesine bir şuur hâline gelmiştir
ki, hakkında düşünülen ve söylenilen sözler onu fevkalâde rahatsız etmiş ve bu
iffet âbidesi kahraman kadın, ölüp de unutulup gitmeyi temenni edivermiştir.
Evet O, tam bir iffet âbidesiydi ve mahiyet-i nezîhanesinin değil bir iftiraya
maruz kalması, bir gül atılmaya dahi tahammülü yoktu. Bu itibarla da hâdisenin
şok tesiriyle, henüz o sadme-i ûlânın hâsıl ettiği hafakanları mantıken ta’dile
muvaffak olamadığı ilk saniyelerde, bir ucu da likâ-i ilâhî olan böyle bir
temennide bulunmuştu.
Aslında Hz. Ebû Bekir’in, ağacın başında gördüğü bir kuş karşısında, onun
gagaladığı meyve olmayı[8], Hz. Ömer’in eline aldığı bir çöpe bakarak öyle bir
çöp olmayı[9] ve başka birinin kesilip biçilen bir ağaç olmayı[10] temennileri
de işte hep insanı böyle bir lahzaya sıkıştıran tahammülfersâ mülâhazalardandır.
[7] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 2/2206 (Tarihçe-i Hayat).
[8] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 1/485.
[9] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 1/486.
[10] Tirmizî, zühd 9; İbn Mâce, zühd 19; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/173.
Meryem, 19/96
إِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ
وُدّاً
“İman edip de salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için çok merhametli
olan Allah (gönüllerde) bir sevgi yaratır.” (Meryem sûresi, 19/96)
Evet onlar, iman edip salih amel yapmanın dışında insanların onları sevmelerini
temin edecek herhangi bir şey yapmadan büyük ölçüde ins, cin ve meleklerin
sevgilisi olacaklardır.
Arapça’da fiil teceddüde (sürekli yenilenme) delâlet eder. اٰمَنُوا ise fiildir.
Öyleyse “iman edenler” bir kere iman ettikten sonra imanlarında duraklamaya
girmeden sürekli kendilerini yenileyerek her gün yeni bir keşif, yeni bir
düşünce ve yeni bir tespitle hep daha ileri ufukları takip ederler. Bununla da
yetinmeyip ardından وَعَمِلُوا “Amel edip imanlarının gereğine göre yaşarlar.”
Yani oturur kalkar ömürlerini “salihat”la geçirirler. İşte böyle bir iman ve o
imanın mûcebini Hakk’ın istediği ölçülerde yerine getiren bu insanlar, önce
Hakk’ın sonra da halkın teveccühüne mazhar hâle gelmişlerdir ki سَيَجْعَلُ
لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدّاً “Hz. Rahmân onlar için sinelere sevgi vaz’edecek ve
ins ü cinnin kalbini onlara olan alâka ile donatacaktır.” Bu konuya şu hadis
daha bir netlik kazandırır: Allah Resûlü buyurur ki:
إِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ اْلعَبْدَ نَادٰى جِبْريلَ: إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ فُلَانًا
فَأَحْبِبْهُ فَيُحِبُّهُ جِبْرِيلُ فَيُنَادِي جِبْرِيلُ فِي أَهْلِ السَّمَاءِ
إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ فُلَانًا أَحِبُّوهُ فَيُحِبُّهُ أَهْلُ السَّمَاءِ
“Allah bir kulu sevdiğinde, ‘Ben falan kimseyi sevdim siz de onu sevin.’ diye
nida eder. Cibril de bunu göklere ve yere duyurur…”[11]
Aslında hemen her zaman muhabbet ve sevgi O’ndan başlamış ve tedelli yoluyla
gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bu ya önce Allah’ın, muhabbet vesilelerini yaratıp
sevgiyi onun üzerine bina etmesi şeklinde, ya da istikbaldeki kıvamlarına bir
ücret-i âcile olarak önce onları sevip sonra da onların vicdanlarını iyiye,
güzele, hasenat ve salihata uyarma şeklinde olur. Her iki mazhariyetin temel
rengi de inayettir ve her ikisinde de temel kaynak ilâhî meveddettir.
Bugün bazılarımız itibarıyla böyle bir mazhariyetten dem vurmak bir iddia
sayılsa da dünyanın değişik yörelerinde hizmet veren hizmet erleri için ayn-ı
hakikattir. Evet bu hizmet erlerinin hizmet ettikleri coğrafyaya ve gördükleri
hüsnü kabule bakılsa bana hak verilecektir. Nasıl olmasın ki, bugün Orta Asya
steplerinden Amerika içlerine, oradan Avrupa ortalarına, hatta Kuzey Afrika,
Pasifik ve Avustralya’ya uzanan çizgide hep onların sesleri ve solukları
işitiliyor. Bunların oralarda milletimiz namına gerçekleştirdikleri hizmetin
kemmiyet ve keyfiyetinin, yarınımız adına getireceği ve bu ülke insanına, hatta
insanlığa kazandıracağı şeyleri zaman gösterecektir. Siz onları sadece
yayıldıkları coğrafya açısından değerlendirdiğinizde, kendi kendinize: “Cenâb-ı
Hak, onların kalbine bu arkadaşlar hakkında sevgi koymasa, hüsnü kabul
vaz’etmeseydi, bunlar olur muydu?” diyeceksiniz.
Evet, sizin bu arkadaşlarınız 20. asırda, hem de felaketlerin felaketleri
kovaladığı bir dönemde dine sahip çıkıp ona hizmeti hayatlarının biricik gayesi
biliyor ve hayat tarzlarını ona göre ayarlıyorlar. Yatarken, kalkarken,
gezerken, yerken, içerken hep “Rabbim, Senin rızanı nasıl kazanabilirim?” diyor
ve sürekli O’nu düşünüyorlar. İşte böyle değişik seviye ve derecede pek çok
kimse, kadını ve erkeği, yaşlısı ve genciyle bu düşünce ve aksiyon etrafında
kenetlenince, yani âyetin ifadesine göre iman edip, o en yararlı işleri bu
şekilde gerçekleştirince, Allah da onlar için yeryüzünde hüsnü kabul vaz’ediyor.
Şahsen ben, onca tersliklere rağmen rızâ-i ilâhî hedefli bu gayretlerin bugün
ulaşmış olduğu bu seviyeyi ancak böyle açıklayabiliyor ve “Her şey Senden
Allah’ım.” deyip minnet ve şükran hislerimle iki büklüm oluyorum.
Bu âyetin devamında Allah (celle celâluhu)
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ
بِهِ قَوْماً لُدّاً
“Biz Kur’ân’ı sadece onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı
çıkan bir topluluğu da uyarasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.”[12]
buyuruyor ve sırlı bir kolaylaştırmadan bahsediyor. Siyak-sibak münasebeti
içinde meseleyi değerlendirecek olursak; burada Kur’ân, yapılması oldukça zor
bir işten bahsediyor.. evet tebşir de zor, inzar da zor ve hele kalblere nüfuz
ise zorlardan da zor.. bir de şartlar olumsuz, işten anlayanlar az ise, işte o,
imkânsız ölçüsünde zordur. Durgunlaşmış bir şeyi harekete geçirmek, pasifi aktif
hâle getirmek çok ciddî gayret ve enerji ister. Uçak harekete geçirilmek
istenirken, hareket tek hedef hâline getirilir.. arabalar çalıştırılırken,
lambalar, radyolar, teypler kapatılır.. ta ki enerji kaybı olmasın… Ama uçak
havalandıktan, araba da yürüdükten sonra artık her şey normale döner ve âdeta
kendi kendine hareket eder. Aynen öyle de, imana hizmet duygusu -hangi anlayışla
olursa olsun- ilk aşamada ciddî zorluklarla karşılaşsa da, işler yoluna
girdiğinde artık “doğurgan döngü” diyebileceğimiz bir “salih daire”nin meydana
gelmesi de söz konusudur.. ve bugünkü hizmetler içerisinde her gün defaatle
müşâhede edilen şeylerdendir ki, bu da bir başka âyetin ifadesine göre;
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ
الْمُحْسِن۪ينَ
“Bizim yolumuzda mücahede edenleri, elbette (hayır yollarına) hidayet edeceğiz.
Allah şüphesiz ihsan sırrına ulaşmışlarla beraberdir.”[13] Evet, bugün yapılan
hizmetler ve bu hizmetler sayesinde hoşnutluğu ile maiyyet-i ilâhiyeye girme
şerefine nail olmuş kişiler, cemaatler, milletler ve devletler, elbette bu
kolaylıktan nasibini alacaklardır ve almışlardır da. Tarihi bir de bu gözle
inceleyebilsek bunun bin bir misalini görmemiz mümkündür. Ashab-ı kiramdan
Emevi, Abbasi ve Selçuklu’ya, ondan da Osmanlı’ya ve şimdilerde ikbal vaad eden
bu ikinci diriliş erlerinde bunu, örnekleri ile göstermek zor olmasa gerek.
Ayrıca bu konuya şöyle bakmak da mümkündür; Cenâb‑ı Hak Leyl sûresinde
فَأَمَّا مَنْ أَعْطٰى وَاتَّقٰى * وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى * فَسَنُيَسِّرُهُ
لِلْيُسْرٰى
“Artık kim verir, takva dairesi içine girer ve güzeli de tasdik ederse, Biz de
onu kolaya hazırlar (ona giden yolları gösterir)iz.”[14]
Demek ki; verme, takva dairesi içinde bulunma ve selim fıtrat sahibi olarak,
güzel kabul edilen her şeyi tasdik edip peşinden gitme -ki bunların hepsi
salihat dairesi içinde mütalâa edilen hususlardır- yapılan şeyleri kolay görme
gibi bir neticeye insanı ulaştırırlar. İşte, arkadaşların yaptıkları işler!..
Gece-gündüz demeden çalışma, evini-barkını bırakıp Orta Asyalara veya daha başka
yerlere göç etmeler, maddî sıkıntılar içinde ve mânevî füyûzat hislerinden
fedakârlıkta bulunmalar..! Şimdi bütün bunları yapanlar “vüdd”e mazhar
görülüyorlarsa, bu bir mübalâğa kabul edilmemelidir. Evet, bunların
katlandıklarına katlanmak ve her şeyi eksiksiz yerine getirmek kolay şey
değildir. Ama zannediyorum arkadaşlarımız, o salih dairenin ürünü olarak
başkalarına çok zor gelen bu şeyleri hayatlarının ayrılmaz bir parçası kabul
ediyor ve onunla yatıp, onunla kalkıyorlar. Demek ki, zorlukların
kolaylaştırılması, bu ikinci diriliş erleri için böyle bir televvünde cereyan
ediyor; ettirene canlarımız kurban!
[11] Buhârî, bedü’l-halk 6; edeb 41; tevhid 33; Müslim, birr 157; Tirmizî,
tefsir (19) 6.
[12] Meryem sûresi, 19/97.
[13] Ankebût sûresi, 29/69.
[14] Leyl sûresi, 92/5-7.
Tâhâ, 20/13
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى
“Ben seni peygamber olarak seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.” (Tâhâ sûresi,
20/13)
Hz. Musa’nın Benî İsrail’e peygamber olarak seçilmesi hem ulaşılamayan bir pâye
hem de bir imtihandır; o bu yüce mansıbı istikbaldeki azm ü ikdamına bir ücret-i
âcile olarak almış; vazife şuuru, peygamberane azim, tevazu, mahviyet ve
hakperestliğiyle bu uhrevî sermayeyi ebedîleştirmiştir. Bir kere Hz. Musa
(aleyhisselâm), Firavun’un sarayında ihtimam içinde yetişmiş, prensler gibi
muamele görmüş ve hep aziz tutulmuştur. İşte böyle birinin, Firavun’un hor
gördüğü, öldürdüğü ve halâyıkı gibi kullandığı insanların arasına dönmesi,
onlarla haşir neşir olması hakikaten aşılması çok güç bir problemdir. Ama Hz.
Musa (aleyhisselâm) bunları aşmış, insanî değerler açısından zirveye ulaşmış
üç-beş müstesnadan biridir.. ve onun gerçek portresi sayılan işte bu ince ve
anlamlı çizgiler: “Şüphesiz Ben seni seçtim.” ilâhî iltifatına cevap
niteliğindedir.
Hz. Musa’nın saray çevresindeki insanlar veya İsrailoğulları tarafından değil
de; semavî bir intihapla Hak tarafından seçilmesi, evvelâ ilâhî kelâma muhatap
ve temsilci olması sonra da onu başkalarına tebliğ edip öteler buudlu
direktiflerle yeni bir dünya kurması içindir. Bu espriden dolayıdır ki Allah
ona: “Ben seni seçtim; şimdi sen de vahyolunacak şeyi iyi dinle!” diyerek
iltifatın şahsîliğinin ötesinde ona, tek bir fert iken himmetinin enginliği
ölçüsünde koca bir millet hâline gelme ufkunu göstermişti.
Böyle bir hitapta, intihapla beraber sorumluluk ihtarı, seçilme bişaretiyle
beraber mesuliyetin hatırlatılması iç içedir. Kelâm, Hak kelâmı, muhatap da Hz.
Kelîm olunca sözün böyle bir zarafete ulaşması normaldir.
Tâhâ, 20/43-44
اِذْهَبَا إِلٰى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغٰى * فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً
لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشٰى
“Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o,
aklını başına alır veya korkar.” (Tâhâ sûresi, 20/43-44)
Burada peygambere, peygamberâne bir üslûpla anlatılıyor ki, tebliğ eri,
muhatapları Firavun, Nemrut, Şeddad gibi kalb ve kafaları imana kapalı, küfre
programlanmış insanlar bile olsa, anlatacağı şeyleri yine “kavl-i leyyin” ile
anlatmalıdır. Ayrıca burada, önemli bir husus daha var ki, o da; eğer kavl-i
leyyin mürşid ve mübelliğin aslî vasfı hâline gelmişse, bu onun duygu ve
düşüncesi ile bütünleştiği için müessir olacaktır. Aksi hâlde, pek çok falsonun
yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Yani, kavl-i leyyin mürşidin fıtratı ile
bütünleşmemişse ve içinden gele gele o hâli yaşayamıyorsa, er-geç damarına
basıldığında iç kimliği ortaya çıkacak ve tamiratı tahribata çevirecektir. Böyle
bir sertliğe toslayan muhataplar da onun temsil ettiği düşünceden de, davadan da
uzaklaşacaklardır.
Bu itibarla kavl-i leyyinin fıtrat hâline getirilmesi çok önemlidir. Bu ise
ancak hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ile mümkün olacaktır.
Eğer “küfre kızma” diyorsanız, onun hükmü bellidir: اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ
“Allah için gazap etme.” Hem siz birilerine karşı içinizde iğbirar duysanız
dahi, bunu sıfatlara incirar ettirmeli ve hususiyle de vazife esnasında ipek
gibi yumuşak olmalısınız. Aslında siz şayet bir mütemerridi hidayete
çağırıyorsanız, o kabul etse de, etmese de sizin kazandığınızda şüphe yoktur.
Ayrıca burada Cenâb-ı Hak, ısrarla Firavun’a iki kişi gidilmesini tavsiye
etmektedir ki, bu bazı işlerin kolektif yapılmasının daha müessir ve yararlı
olacağına bir irşattır. Hususiyle de büyükler veya büyüklük taslayanların
huzurunda, birbirine mânevî destek olunması, işhad görevinin yerine getirilmesi,
zâhirî yalnızlığın endişelerinden âzâde olunması bakımından çok önemlidir.
Karşı taraf azgın bir insan olmasına rağmen, Nebi’ye yumuşak bir üslûp
kullanmasının tavsiye edilmesi; tabiatla bütünleşen bir üslûbun arizî sebeplerle
değiştirilmeyeceğini tenbih, onları kendi nezih üslûbuna fiilen çağrı, sert ve
haşin söz dinlemeye alışmamış kimseleri tenfir etmeme adına da bir irşaddır. Ve
hele Hz. Musa’nın içinde büyüyüp geliştiği, iyiliklerini görüp ruhunda
hissettiği kimselere karşı yumuşak davranması, yumuşak yaklaşıp yumuşak
konuşması, hususiyle onlara uhrevîliği duyurması, onları ebediyete uyarması ve
semavî vazifesinin yanında hiç olmazsa ilk mülâkatta bir kadirşinaslık
gereğiydi. Kim bilir belki de böyle davranmakla, âyetin sonunda da dendiği gibi,
öyleler “belki” nasihat dinleyip Allah’a karşı saygı duyabilecektir. Bazıları
ferden dinlemese bile, bu tür kimseler nev’en dinleyebilir.
Tâhâ, 20/58-59
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِداً لَا
نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَاناً سُوًى * قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ
الزّ۪ينَةِ وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى
“Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz.
Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz
uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla. Musa: ‘Buluşma zamanımız, bayram günü,
kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun.’ dedi.” (Tâhâ sûresi,
20/58-59)
İlk muhatabı Hz. Kelîm olan bu âyetlerden ruhlarımıza ne nurlar ve ne sırlar
akıp gelmekte… Evet ilk önce sırlı bir Tûr hâdisesi yaşamış; yani asâsının yılan
olduğunu, elinin ışık saçan bir el hâline geldiğini görmüş, pratik yakîn ufku,
potansiyel yakîn ufkuyla aynı noktaya ulaşmış bu yüce Nebi’nin Rabbisine itimat
ve güveni tastamamdır. Artık Firavun’un sihirbazları ne yaparsa yapsın, onları
alt edeceğinden emindir. Onun için o, bir peygamber fetaneti ile meseleyi şöyle
çözümler:
1) Bu ihkak-ı hak ve koz paylaşma işi kapalı kapılar ardında olmamalı; herkesin
serbestçe ve kolayca gelebileceği düz, açık bir zeminde gerçekleşmeli..
gerçekleşmeli ve bu düelloyu bütün Mısır halkı seyretmeli…
2) Bu iş için bir bayram günü seçilmeli. Böylece milletin işinin gücünün
olmadığı bu tatil gününde herkesin oraya gelmesi sağlanmalı.
3) Böyle bir karşılaşma için kuşluk vakti ideal bir zamandır. Milletin üzerinden
hem yorgunluğu hem de mahmurluğu attığı, kendini dinç hissettiği ve dipdiri
olduğu bir vakittir. Ve her şeyi en iyi muhakeme etme zamanıdır.
İşte bütün bu mülâhazalarla bir bayram günü, sabahın erken saatlerinde, bütün
Mısır halkı sihirbazlarla Hz. Musa arasındaki müsabakayı seyretmek için akın
akın böyle bir buluşma zeminine gelirler. O dönemde sihirbazlık, çok ileri
seviyede icra edilen bir meslektir.. hem de itibar gören bir meslektir. Bu
sihirbazlar, kat’iyen basit, alelâde insanlar değillerdir. Bunlar zaman zaman
cinlerden haber alan, ispirtizma bilen, belki ibtidaî şekliyle değişik
parapsikoloji kurallarına vâkıf bulunan, yani kendi dönemlerinin elit tabakası
sayılan insanlardır. Dolayısıyla bunların yenilip mağlup düşmeleri ve ardından
Hz. Musa’yı kabul edivermeleri, iman cephesi adına toplumda bir inkılâp
başlangıcı sayılacaktı.. ve neticede de böyle olmuştu. Hz. Musa’nın eliyle zuhur
eden harikaların sihir olmadığını anlayan sihirbazlar, herkesin gözü önünde
Firavun’un; “Asacağım, ellerinizi ayaklarınızı çaprazvâri keseceğim.”[1]
tehditlerine rağmen iman ediverdiler. Bu entel tabakanın Hz. Musa’ya
teslimiyetini gören avam halk da -şartlanmış olanlar hariç- iman edince,
diğerleri de tereddüde düştü ki, artık maksat hâsıl olmuştu. Bu olaydan sonra
artık “küfr-ü mutlak” kırılmıştı. Toplum da, Hz. Musa ile Firavun arasında
muhayyerlik yaşadıkları bir noktaya gelmişlerdi.
Bizim bu âyeti değerlendirmede esas üzerinde durmak istediğimiz husus, Hz.
Musa’nın bu önemli karşılaşma için seçtiği zaman ve yer meselesidir. Bu
hâdisede, günümüz Müslümanının da alacağı çok önemli dersler vardır. Bir kere
mü’min, şahsî imkânlarına bakarak kat’iyen karamsarlığa düşmemelidir. O,
Allah’ın kendisine ihsan ettiği krediyi çok iyi kullanmalı ve onu hesapsız
harcamamalıdır. Hani halk arasında derler: “Bir taşla iki kuş..” evet Müslüman
her zaman bir taş ile yüzlerce kuş vurmanın plânını, programını yapıp uygulama
yollarını araştırmalıdır. Tıpkı, Allah’ın icraatinde sık sık gördüğümüz gibi.
Evet nasıl âdiyât içinde tarlaya bir buğday tanesi atıyor, karşılığında yedi,
yetmiş, yedi yüz alıyoruz. Öyle de, bütün davranışlarımızla iman, hizmet ve
milletimiz adına yedi, yetmiş, yedi yüz alınması plânlanıp öyle hareket
edilmelidir. İşte Hz. Musa’nın yaptığı da budur. O, Allah’a tevekkül ve itimadı
gereği, Firavun ve Hâmân’ın gözü önünde, saraylarda kapalı kapılar ardında
değil, münasip bir vakitte herkesin içinde kendini ifade edince, bir iş
yaparken, binleri, yüz binleri de arkasına takabiliyor.
Kur’ân, Hz. Musa vasıtasıyla bize bütün bunları hatırlatırken, Sünnet-i sahiha
da başka bir vak’a ile konuya ayrı bir derinlik kazandırır.[2] Efendimiz’in
beyanlarına göre bir devlet reisinin dinine girmeyen mü’min bir delikanlı
öldürülmek istenir. Dağların tepesinden aşağılara atılır, o yürüyerek döner
gelir. Denizin azgın dalgaları içine bırakılır, o yine kurtulur ve geriye
döner.. evet onu öldürmek için ne yaptılarsa hiçbiri fayda vermez. En sonunda
çocuk der ki: “Bütün halkı toplayıp, ‘Bu çocuğun Rabbi adıyla’ diyerek bana bir
ok atarsanız işte o zaman beni öldürebilirsiniz.”
Mü’min mantığı, kendi kendine nasıl olsa öleceksin; bu gözü dönmüş insanlar seni
yaşatmayacaklar. Öyleyse öteye giderken ucuza gitmemelisin.. evet işte hepsi bu
kadar. Rabbi adına, davası adına son demde bile bir şeyler yaparak Allah’a
mülâki olma mantığı. Hâdise bu açıdan değerlendirildiğinde, şehitlik arzu ve
isteği bile -o, zatında çok büyük bir pâye ve mertebe olmasına rağmen- böylesine
mefkûrevî yaşama yanında çok sönük kalır. Yani insan, şehitliğin ötesinde
milletine, ülkesine, dinine hatta uhrevî derinliği adına daha neler yapabilir,
neler kazandırabilir.. bunları kazanmanın yolu nedir?.. gibi hususları
düşünmelidir. İşte bu mülâhaza -öyle zannediyorum ki- şehitliğin de önüne geçer.
Evet o çocuk, dağdan atıldığında veya denizde boğulduğunda şehit olacaktı;
olacaktı ama bire bir bir şey kazanacak ve sadece kendi uhrevî hayatını mamur
edecekti. Ama diğer türlü yani milletin gözü önünde bahsettiğimiz şekliyle şehit
olunca yüzlerce insanın imana gelmesine vesile oluyordu.
O hâlde insan, bahusus Müslüman kendi kadrini bilmeli ve pahalı; pahalı olduğu
kadar kıymetli bir varlık olduğunu idrak etmelidir. Bu kâinatın, baştan başa
kendisi için yaratıldığını, içindeki her şeyin onun etrafında emirber neferler
gibi döndüğünü bilmeli ve buradan göçüp giderken de ucuza gitmemelidir. Ben
giderim ama arkamdan da bu dünya, mutlaka yaratılış gayesine uygun bir çizgiye
gelmeli, ölüm Cennet bahçelerinin kapılarını açan bir sırlı anahtara dönüşmeli
ve küçük bir ışık sönerken onun yerinde yüzlerce, binlerce yıldız patlaması
olmalıdır.
[1] Tâhâ sûresi, 20/71.
[2] Bkz.: Müslim, zühd 73; Tirmizî, tefsir (85) 2.
Enbiya, 21/10
لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَاباً ف۪يهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan (size şan ve şeref sağlayan) bir
kitap indirdik. Hâlâ akıllanmaz mısınız?” (Enbiyâ sûresi, 21/10)
Cenâb-ı Hak burada ilk muhataplarına açıktan açığa, daha sonrakilere de delâlet,
iktiza hiç olmassa işaret yoluyla, kendilerine verilen bu kitapla aynı zamanda
hem ilklere hem de sonradan gelenlere nam u nişan, şan ü şeref vaad ettiğini,
hatta mukaddimeleriyle bizzat verdiğini kasemli bir hatırlatmayla belirterek,
onların şuurlarını şükran ufuklarına yönlendirmektedir.
Bu önemli ve ukbâ buudlu nam u nişan ve şan ü şerefe gelince şunlar
düşünülebilir:
1) Hak hedefli, emir-nehiy gibi doğru vesilelerin hatırlatılması düşünülebilir
ki; وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ “O Kur’ân, senin ve kavmin için bir
hatırlatmadır.”[1] âyeti bunu vurgulamış olsa gerek.
2) “Zikir”le va’z u nasihati hatırlamak da mümkündür ki, “Din nasihattir.”[2]
şümullü hadisi bu hususu öne çıkarır.. Zâriyât sûresindeki وَذَكِّرْ فَأِنَّ
الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ “Onlara hatırlat; çünkü zikir ve hatırlatma
mü’minler için (mutlaka) yararlıdır.”[3] âyeti de bu mülâhazayı teyit eder
mahiyettedir.
3) Çevrenizdeki milletler ömr-ü tabiîlerini ve miadlarını bir bir doldurup bir
bir tarih sahnesinden silinmelerine karşılık siz, bu zikr-i mübarek sayesinde
ebed müddet var olmaya namzet sayılabilirsiniz.
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَأْتِي اْلأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا
وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لاَ مُعَقِّبَ لِحُكْمِهِ
“Onlar (kâfirler) görmüyorlar mı ki, Biz kudretimizle gelip onları dört bir
yandan daralttıkça daraltıyoruz.. hükmü yalnız Allah verir ve O’nun hükmünü
takibe alacak da yoktur.”[4] âyeti işareten; أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا
حَرَماً اٰمِناً وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْ “Onlar (mü’minler)
çevrelerinde insanlar kapıp götürülürken (kırıp geçirilirken) Bizim bulundukları
yeri (Mekke) bir emniyet ve güven beldesi kıldığımızı görmüyorlar mı?”[5]
fermanı da delâleten bu hususun birer teyidi kabul edilebilirler.
4) Ayrıca bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak o günkü muhataplara işarî olarak
ileride alacakları yeri belirtiyor ve diyor; sizler bu Kur’ân sayesinde gelecek
milletler arasında öyle bir yer alacak, öyle bir şan ve şerefe ereceksiniz ki,
bu başka hiçbir millet için söz konusu olmayacak. Zira bu Kur’ân, dilinizi
kaymalardan ve yozlaşmalardan koruyacak ve dinini öğrenmek isteyen herkesin
müracaat kaynağı hâline gelecek. İşte bu büyük bir nimettir ve hatırlanmak
ister. Bu nükteyi ذِكْرُكُمْ deki “zikr” kelimesine, öğüt mânâsından öte,
zikredilmeniz, yâd-ı cemil hâline gelip anlatılmanız.. vs. gibi mânâ vererek
anlayabiliriz.
[1] Zuhruf sûresi, 43/44.
[2] Buhârî, iman 42; Müslim, iman 95; Tirmizî, birr 17; Nesâî, bey’a 31; Dârimî,
rikâk 41.
[3] Zâriyât sûresi, 51/55.
[4] Ra’d sûresi, 13/41.
[5] Ankebût sûresi, 29/67.
Enbiya, 21/87
فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنّ۪ي
كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
“Nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir Tanrı yoktur. Seni tenzih
ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.’ diye niyaz etti.” (Enbiyâ sûresi,
21/87)
Hz. Yunus (aleyhisselâm) ile ilgili bu âyette önce şunun belirtilmesi lâzım.
Değişik rivayetlere göre o, kavminin kendisine inanmaması sonucu, geçmiş
kavimleri helâk eden bir kısım belâ emareleri zuhur edince, bulunduğu beldeden,
Allah’tan açık bir emir almadan ayrılması, Hz. Yunus’a (aleyhisselâm) göre, yani
mukarrabîne göre bir kayma ve sürçme sayılacağından o kaderî bir plânla denize
atılır ve bir balık tarafından yutulur. İşte sebeplerin büsbütün devre dışı
kaldığı bu esnada o, bir Nebi idrakiyle Hz. Müsebbibü’l-Esbâb’ı duyar, O’na
yönelir ve yakarışa geçer. Onun orada yaptığı yakarışı Kur’ân bize şöyle
anlatıyor: فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ “Karanlıklar içinde niyaz etti.” Ve لاَ
إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ “Senden başka mâbud-u bi’l-hak ve maksud-u bi’l-istihkak
yoktur.” سُبْحَانَكَ (fiili mahzuf masdar) “Seni tesbih ü takdis ederim.” Zira
Senin ne zâtında ne de icraatında eşin, benzerin, ortağın yoktur. Olacak her şey
Senin dilemenle olur, olmamasını dilediğin şeyler de olmaz. Yani benim denize
atılmam Senin dilemenle olmuştur. Kurtulmam da yine ancak Senin meşîetinle
olacaktır. إِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ -burada da bir itiraf ve o itirafın
içinde de bir tevbe var- “Şüphesiz ki ben (nefsine) zulmedenlerden oldum.”
Aslında her peygamber yaptığı “zelle” karşılığında, durumuna muvafık bir şekilde
tevbe etmiştir. Meselâ, Hz. Âdem
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا
لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
“‘Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik.. Sen kusurumuzu mağfiret buyurup, bize
merhamet etmezsen en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.’ diye
yalvarıp-yakardılar.”[6] demiş, Hz. Musa رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي
فَاغْفِرْل۪ي “Rabbim, nefsime zulmettim, beni mağfiret buyur.”[7] diyerek
yalvarmıştır. Efendimiz’e gelince, bu mânâda bir duasını bilmiyorum ama, Hz. Ebû
Bekir’e öğrettiği اَللّٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي ظُلْمًا كَث۪يراً
“Allah’ım, nefsime çok zulmettim…”[8] diye devam eden duada, aynı paralelde
cümleler kullanmıştır.
Şimdi bu âyeti yeniden ele alacak olursak; لاَ إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ de evvelâ
Allah’ın büyüklüğünü, ululuğunu gürül gürül bir ilan göze çarpar.
Esbabın bütün bütün sukut ettiği o esnada Hz. Yunus da esbabı tesirden azleder
ki, bu çok önemlidir. Aslında sebeplerin tamamen işe yaramaz hâle geldiği
anlarda hemen her insan, ister istemez Allah’a teveccüh eder. İşte سُبْحَانَكَ
إِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ bize bu mânâyı ifade eder.
Burada bir taraftan kendisinin sıfır olduğunu itiraf, diğer taraftan kendi
zulmünü ilan ile Allah’a teveccüh ve O’nun şefkatini celbetme söz konusudur.
Zaten Allah’ın rahmet ve mağfiretini celbetmede en etkili yollardan biri de
şahsın kendi kusurunu itiraf etmesidir ki, bu aynı zamanda enbiyâ-i izamın
yoludur.
Burada Bediüzzaman Hazretlerinin belirttiği bir husus daha var ki, o da لاَ
إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ cümlesinin istikbalimize bakıyor olmasıdır. Evet meseleyi,
belâgatteki “mukteza-i hâle mutabakat” kaidesi içinde ele alacak olursak ister
ferdî plânda, ister umum toplum çapında bizi karanlıklardan kurtarıp aydınlığa
kavuşturacak ve sahil-i selâmete çıkaracak sadece ve sadece Allah’tır. O da
tevhidin bütün çeşitlerini ilan adına لاَ إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ diye ifade
edilmiştir. Yalnız, burada bir hususa daha işaret etmek icap edecek; Hz. Yunus
(aleyhisselâm) hususî durumu veya içinde bulunduğu hâl itibarıyla, “Senden başka
ilâh yoktur.” demiştir. Bizler de bu hâli veya makamı biraz da içinde
bulunduğumuz ahval mülâhazasıyla ele alıp لاَ إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ yerine لاَ
إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ diyebiliriz ki hâlihazırdaki konumumuza bu daha muvafık
düşer zannediyorum.
Ayrıca burada şu hususlara işarette de yarar var. Hz. Yunus’un bu yalvarış ve
yakarışı bir gece vakti tahakkuk etmişse,
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلٰى
النُّورِ
“Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından
kurtarıp hidayetin biricik nuruna kavuşturur.”[9] âyetiyle; وَتَرَكَهُمْ ف۪ي
ظُلُمَاتٍ “Allah onları karanlıklar içinde bırakmıştır.”[10] âyetinde de ifade
edildiği gibi, ışığın dışında kalınca pek çok karanlığın var olduğu
vurgulanmıştır. Hz. Yunus’un maruz kaldığı karanlıkların başında, kabul ettiği
“zelle”sinin içini buğulandırması, teveccüh ve duadaki hicabı, gecenin gerçek
karanlığı, denizin ve balığın karnının ürperten atmosferi gibi pek çok zulmet
söz konusudur.
Hz. Yunus böyle bir hâle giriftar olmadan önce de bu seviyede derin bir tevhid
ve tecridi duyacak kadar, hem de peygamber ufku itibarıyla bir Ârif-i Zîşân’dı
ve onun سُبْحَانَكَ sızlanışı da, “Ey Rab, Senin ulûhiyetinin hakkını ve
hikmetinin muktezasını itiraf ve ilan ederek Sana sığınır, ulûhiyetinin
haşmetine karşı aczimi haykırmak isterim.” mülâhazalarını ifade sadedindeki
sözleri de bunun açık delilidir.
إِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ “Ben zalimlerden oldum.” sözü enbiyâ-i izama
mahsus küçük bir kaymayı bile büyük görme mülâhazasından başka bir şey değildir.
Böyle bir itirafta, “Hâlim budur; o da Sana ayandır.” Bir meşhur şairin: “Benim
pek çok ihtiyacım, senin de bilgi ve anlayışın var! Sükutum öyle bir söz ki işte
asıl hitap da odur.” işaret ettiği türden bir hâl arzı vardır.
…Ve bir seçkinin, seçkinlere yakışır seçkin üslûpla yaptığı böyle bir dua ve
yakarışa öteden gelen ses bellidir: وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ “Kendisini gam
u kederden kurtardık…”[11]
اَللّٰهُمَّ كَمَا نَجَّيْتَهُ فَنَجِّنَا مِنَ الْهَمِّ وَالْغَمِّ بِحُرْمَةِ
مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَصَلّٰى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ عَلٰى
اٰلِهِ أَجْمَع۪ينَ
[6] A’raf sûresi, 7/23.
[7] Kasas sûresi, 28/16.
[8] Buhârî, ezan 149; tevhid 9; daavat 16; Müslim, zikr 47, 48; İbn Mâce, dua 2;
Tirmizî, daavat 96; Nesâî, sehv 59.
[9] Bakara sûresi, 2/257.
[10] Bakara sûresi, 2/17.
[11] Enbiyâ sûresi, 21/88.
Enbiya, 21/98
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا
وَارِدُونَ
“Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler Cehennem yakıtısınız. Siz oraya
gireceksiniz.” (Enbiyâ sûresi, 21/98)
Evvelâ, müşriklerin tapageldikleri şeylerle beraber azaba dûçâr olmaları, azabın
içinde onlara, bu akıbete sebebiyet verenlerle beraber bulundurma azabı, atf-ı
cürüm ortamını hazırlayıp birbirini suçlama azabı, taptıkları şeylerin aczi ve
hiçbir yararları olmama azabı.. gibi pek çok vicdanî ızdırabı birden duyurmak
için; hususiyle de burada bu iç içe musibeti hissedebilecekleri uyarmak içindir.
حَصَبُ جَهَنَّمَ “Cehennem’in odunu (yakıtı)” tabiri orada Allah’ı bırakıp
tapılan şeylerin burada birer yakıcı maddeye dönüşmesi, o Cehennem ateşinde her
şeyin cayır cayır yanabileceğine işaretin yanında, puta tapmanın affedilmez bir
yanlışlık olduğunu ifade sadedinde onların ayn-ı azap olduğu vurgulanıp, bu
sırnaşık azaptan kurtulamayacakları vurgulanmak istenmiştir.
Tapan, kör, sağır ve kalbsizle, tapılan, âciz, mendebur ve tutarsız cisim
yığınlarının aynı şartları paylaşması, aynı akıbete maruz kalması, ilk
yaratılışı ve ilk donanımı itibarıyla “ahsen-i takvîm”e mazhar bir eşref-i
mahluk için ne acı!
وَرَدَ fiili suyun başına gelmek için kullanılır. Yani bu kelime ellerinde kova,
bakraç gibi su kaplarıyla kuyu başlarına giden kimseleri düşündürür. Arap, su
ihtiyacını karşılamak için, bu mânâda su başına gideni وَرَدَ fiili ile anlatır.
Hâlbuki, fiilin karakteristik kullanılışı ile âyetin muhtevasını
karşılaştırdığımızda, o fiilin hiç de bu mânâ için kullanılmamış olduğu hemen
anlaşılır. Öyleyse burada bir tehekküm yani istihza ve alay söz konusu demek.
Tıpkı فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَل۪يمٍ “Onları elîm bir azapla müjdele.”[12]
âyetinde olduğu gibi. Evet onlar dünyada ellerinde kovaları, iman adına dolmak
ve doldurmak için hakikat-i Muhammediye kaynağına müracaat etmeleri ve o
menhel-i azb-i mevruda uğramaları gerekirken bu fırsatı değerlendiremedikleri
için, yollar burada onları alıp Cehennem’e taşıdı. Aynı muhtevayı Allah (celle
celâluhu) Meryem sûresinde وَاِنْ مِنْكُمْ إِلاَّ وَارِدُهَا “İçinizde oraya
(Cehennem’e) uğramayacak kimse yoktur.”[13] âyetinde de ifade buyurur. İşte
böyle bir noktada وَرَدَ kelimesinin zikredilmesi, onlar için azbin azaba
inkılâbını ifade açısından ne büyük bir fırsatı kaçırdıklarını, sinelerde hasret
sesi veren bir kelime ile ifadesi gayet ciddî bir teessür ve tahassür içindir.
Âyetin başında da onların -ihtimal- bir zanlarına cevap vermektedir. إِنَّكُمْ
وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ “Siz ve Allah’ın dışında
taptığınız şeyler Cehennem yakıtısınız.” diyerek, belki onlar Cehennem’in
kendilerini yakmayacağını düşünüyorlardı. İşte buna da “Siz, sizi yakacak ateşe
nispetle odun gibisiniz.” buyurarak, onlara gerekli dersi vermekte ve
hasretlerini ikiye katlamaktadır.
[12] Âl-i İmrân sûresi, 3/21; Tevbe sûresi 9/34; İnşikak sûresi 84/24.
[13] Meryem sûresi, 19/71.
Hac, 22/11
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌنِ
اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌنِ اْنقَلَبَ عَلٰى وَجْهِهِۗ خَسِرَ
الدُّنْيَا وَاْلاٰخِرَةَ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
“İnsanlardan kimi Allah’a bir yönden, bir kıyıdan kulluk eder. Şöyle ki;
kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa
yüzüstü dönüverir. O dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık
ziyanın ta kendisidir.” (Hac sûresi, 22/11)
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuyla alâkalı bir hayli âyet vardır. Evet, Allah, mü’min,
münafık ve kâfiri, iç dünyaları itibarıyla birbirlerinden farklılıklarını ortaya
koymak için, sık sık imtihana tâbi tutar. Çeşitli belâ ve musibetlerle hatta
hayra taalluk eden şeylerle onları vicdanî testlere tâbi tutar ve kendi
değerlerini kendilerine hatırlatır. Evet pek çok tecrübe ile sabittir ki, Allah
için fedakârlık eden ve hasbîlik gösteren insanların bile maddî durumları,
ticaret hayatları yer yer sekteye uğramış, işlerinin âhengi bozulmuş ve değişik
sarsıntılara maruz bırakılmışlardır. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın o kulunu imtihan
etmesinden başka bir şey değildir. Bu, “Ganiyy-i ale’l-ıtlak” olan Allah, dinini
i’lâ istikametinde feragat ve fedakârlıkta bulunanları yalnız bırakacak, terk
edecek ve onları ezdirecek demek değildir; değildir ama her işinde binbir hikmet
gizli olan ve abes işten münezzeh bulunan O Zât-ı Bâri, kulunun samimiyetini,
kendine bağlılığını kulun davranışları ekseninde ve vicdanın hakemliğinde test
etmektedir. İhtimal bazıları böyle bir imtihanı, dolayısıyla da hem bu dünyayı
hem de öbür dünyayı kaybedeceklerdir ki, işte Kur’ân buna “Apaçık ziyanın ta
kendisidir!” diyerek, son noktayı koyacaktır.
Bu âyette, tâbi tutulduğu imtihanı kaybedip dünya ve ahiret hüsranına maruz
kalanlar daha ziyade münafıklardır. Bunlar kalb ve lisan bütünlüğüne,
dolayısıyla da kâmil imana ulaşamamış; imanı dil ucuyla geveleyen, olup
bitenleri göz ucuyla temâşâ eden, dinin de, din ile alâkalı amel ve muamelelerin
de merkezinde değil de kenarında, kıyısında durup vaziyeti idare etmeye çalışan;
imanın ve mü’min olmanın vaad ettiği avantajları kaçıracak kadar uzak durmamanın
yanında, yer yer bazı ağır sorumluluk, mükellefiyet ve zâhiren dezavantaj gibi
görünen ahval ve şeraite karşı da, kendince tedbirli, temkinli ve bala konmaya
niyet etmiş bir sinek misillü, ihtiyat sistemlerini uzaklaşmaya açık tutarak hep
kenarda, köşede bulunurlar.
Böyle bir konum ve mesafeli duruşla, Müslümanların elde edecekleri her şeyden
yararlanmayı plânlarlar; umduklarını bulunca ona yapışır ve itminan soluklarlar,
eğer bir imtihan ve ibtilâ söz konusu olursa bu kere de hemen yüzgeri olurlar.
Her mü’minin her sıfatı mü’min olmayacağı -Keşke olsa!- esasına göre, bazı
mü’minler de böyle münafıkça mülâhazaların tesirinde kalabilirler; kalabilir ve
rüzgârların onun arzusu istikametinde esmesini, yağmurların onun hevesine göre
yağmasını, kâinat çapındaki geniş kader plânının onun hevesatına göre cereyan
etmesini isteyebilirler. İlk dönemde, bu kabîl heves çocuklarının bulunduğu,
bulunup da umduklarını elde edemeyince İslâm’dan yüz çevirdikleri gibi,
günümüzde de pek çok iç kaymasının, başların dönüp duyguların bulanmasının bahis
mevzuu olabileceği kaçınılmazdır.
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ
لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ (Âl-i İmrân sûresi, 3/8)
Nûr, 24/35
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ
“Allah semavat ve arzın nurudur.” (Nur sûresi, 24/35)
Varlığı günyüzüne çıkaran, kâinatın bu yüzünü-öbür yüzünü ortaya çıkaran; onu
temâşâ edilen bir meşher ve okunan bir kitap hâline getiren, gözlere ışık,
gönüllere inşirah veren mânâlarla vicdanlarımızı besleyen O’dur. O’nun nurunun
olmadığı yerde göz görmez, basiret idrak etmez; ilimler evhama, hakikatler
farazî şeylere karışır ve mevcudat mânâsı anlaşılmayan bir kaosa dönüşür; ne
dimağlarda oturmuş bir ilim felsefesi, ne de sinelerde bir mârifet ziyası hâsıl
olur.
Âfâk ve enfüsün birleşik noktasında ilimden imana, imandan mârifete, mârifetten
daha derin bir kulluk şuuruna ulaşmak ancak göklerin ve yerin veya göktekilerin
ve yerdekilerin nuru ya da münevviri bulunan Hz. Münevvirü’l-Envâr ile mümkün
olacaktır.
Gökte güneş veya güneşler, yerde renkler ve güzellikler, gönüllerde basiret,
idrak ve bu çekirdekler üzerinde neşv ü nema bulan mârifet, muhabbet ve aşk u
şevkler; dimağda düşünme, muhakeme, mantık ve değişik istidlal yollarıyla
hakikate ermeler hep bu nur sayesinde gerçekleşmektedir.
İnsanın basarı, renkleri, renkler arasındaki tenasübü her şeydeki âhengi ve
umumî âhenk içindeki ezelî şiiri görür ve bir bilgi hâlinde kalbe havale eder;
basiret de bu parça bilgileri veya küllî malumatı yeniden tahlil ve terkibe tâbi
tutarak onları mârifete çevirir. Hakk’a intisap ve her şeye O’nun nur ve
mârifetiyle bakmak, bir damla olan insan hakikatini derya, bir zerre olan insan
mârifetini güneş, bir hiç olan insan kalbini kâinatın nabzı hâline getirir.
İnsan, basarıyla dünü, yarını, hatta her yanıyla bugünü bile görüp bilememesine
karşılık, basiretiyle hem kendini hem de diğer bütün duyulup hissedilebilecek
şeyleri; hem parçaları hem de bütünü; hem eşyayı hem onun hakikatini hem de
kâinat ve hâdiselerin delâlet, işaret ve iş’arda bulunduğu Hakikatler
Hakikati’ni duyar, hisseder ve derecesine göre yakînin bir mertebesiyle O’nunla
münasebete geçer.
Aklın idraki ve vicdanın sezisi de diyebileceğimiz böyle bir mârifette
iltibaslara girmemenin yolu deliller, işaretler ve işaretçiler arasında bir
seyyah gibi dolaşırken gözün bir ucuyla varlık ve hâdiseleri süzmeye mukabil,
basiretle de nura, Münevviru’n-Nur’a, Musavviru’n-Nur’a nazar edilmelidir ki,
ilimler mârifete dönüşsün ve insan, duygularıyla iltibaslara girmesin. Hz.
Nuru’l-Envâr’a göre varlığa bakmanın yolu da, nurlu beyanı güneşlerden daha
parlak ve قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ 1 ile gönüller tahtına kadem
basması ilan edilen, وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا 2 fermanı
sübhanisiyle gökteki aya ve güneşe mukabil, dimağlarımızın Kamer’i ve
vicdanlarımızın Güneş’i Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında
her şeyi görüp değerlendirmektir.
Evet nur-u ilâhî nazara alınmadığı takdirde kâinat ve içindeki her şey birer
zulmetten ibarettir. Hz. Nuru’l-Envâr mülâhazaya alınarak bakıldığı takdirde
ise, görünür-görünmez bütün eşya aydınlanır ve hakikî mahiyetleriyle talâkatli
birer beyan hâline gelirler.
Netice, her şey O’nun nurundan, nurunun tecellîsinden meydana gelmiştir. O’nun
nuruyla tecellî ve inkişaf etmektedir. Mutlak ve asıl nur O’nundur. O’ndan
başkasına nur isnadı ya havassın mecazı ya da avamın cehaletidir. Herkes bunu
böyle bilmiyorsa, bu, O’nun zıddı ve niddi olmamakla beraber şiddetli tecellî ve
müzahemesiz vicdan ufuklarındaki kemmiyetsiz keyfiyetsiz zuhurundandır. Evet
bazen gayb, ihatanın önemli bir kapısı olduğu gibi şiddet-i zuhur da bazen
hafânın menfezi hâline gelir.
Evet Allah, göklerin ve yerin nurudur; أوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪ي 3
ufkundan başlayarak bütün eşya da o nurun değişik dalga boyundaki tecellîsi ve
haricî vücud nokta-i nazarından da zuhurudur.
Ayrıca bu âyetin diğer bazı yönlerine daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Bazıları ışık ile nuru karıştırıyor; ardından da “Işığın hızı belli, nurun hızı
ne kadardır?” diyor. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, nur ile ışık birbirine
karıştırılmamalıdır. Bir kere Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimede, “Allah semavat ve
arzın ziyasıdır.” demiyor ki? Öyle ise nuru anlamak için nurun kaynağına
yaklaşmak lâzım. Nurun kaynağı Allah’tır. Allah ise zamandan ve mekândan
münezzehtir. O hâlde O’nun nuru da kısmen bu hususiyetler içinde
değerlendirilmelidir. Evet, nur ve nuranî şeyler bir anda, milyon yerde
bulunabilir ve bir ân-ı seyyâlede oradan oraya intikal edebilir. Nitekim
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cism-i mübarekleri, tamamen
nuranîleşmiş bulunan ruhuna refakat edecek hâle geldiğinden dolayı, miraç
yolculuğunu birkaç dakikada tamamlayıp geriye döndü. Normal şartlar altında,
trilyon defa trilyon seneye ihtiyaç olan böyle bir yolculuk için, Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, sahih rivayetlere göre “Gitti-geldi,
yatağı hâlâ sımsıcaktı.” gibi ifadeler göstermektedir ki, sanki zaman bütünüyle
aşılmış da, bu seyahat öyle gerçekleşmiş.
Yalnız, bu ifadelerimizden, nurun mahluk olmadığı kanaatine de varılmamalıdır.
Böyle bir yanlış anlamayı önlemek için, “sanki” tabirini bilhassa kullandım.
Evet, nur mahluktur. O’nun hâlıkı Münevviru’n-Nur olan Allah’tır. Bu cümleden
olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de buyururlar ki; أوَّلُ مَا
خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪ي “Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur.”4 Yani
varlığın bağrına bir tohum gibi atılan ilk nüve Hz. Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) nurudur.
Hulâsa; nur ile ışığı birbirine karıştırmamalı. Belki ışığın kaynağı nurdur ve
ışık nurun yeryüzündeki tezahürlerinden ibarettir. O da daha önce de geçtiği
üzere, serâdan Süreyya’ya geniş bir tecellî alanına sahiptir.
اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ يَا مُنَوِّرَ النُّورِ يَا مُصَوِّرَ النُّورِ يَا
مُقَدِّرَ النُّورِ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَحَوَاسَّنَا بِنُورِ مَعْرِفَتِكَ
وَأَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
الَّذ۪ي جَعَلْتَهُ قَمَرًا مُن۪يرًا وَعَلٰى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ اقْتَدَوْا بِهِ
شِبْرًا وَشِبْرًا
[1] “İşte size Rabbinizden kesin bir delil geldi.” (Nisâ sûresi, 4/174)
[2] “(Gökte burçlar yaratan) onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay
yerleştiren Allah, yüceler yücesidir, hayır ve ihsanı sınırsızdır.” (Furkân
sûresi, 25/61)
[3] “Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur.” el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ,
1/311-312
[4] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/311-312
Şuarâ; 26/61-62
فَلَمَّا تَرَآءَ الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسٰى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ *قَالَ
كَلاَّ إِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ
“İki topluluk birbirini görünce, Hz. Musa’nın adamları: ‘İşte yakalandık!’
dediler. Hz. Musa: ‘Asla!’ dedi. ‘Rabbim, şüphesiz benimledir, bana yol
gösterecektir.’ ” (Şuarâ sûresi, 26/61-62)
Toplum maddeperest bir mülâhaza ile probleme bakıyor; Hz. Musa da onlara
yaklaşırken onların bu hususiyetlerini nazara alıyordu. Evet, bu cemaat büyük
ölçüde maddî yönleri galip, akılları gözlerine inmiş, metafizik âleme kapalı
olageldiklerinden, bu özelliklere sahip bir cemaatin eğitilmesi, peygamberlik
yolunu düşünüp benimsemeleri için uzun bir gayret gerekiyordu. Onun içindi ki,
Hz. Musa, hayatı boyunca öyle bir yolu seçti; durmadan-usanmadan hep bu uğurda
mücadele verdi. İşte mealini verdiğimiz âyet-i kerimede o günkü Yahudilerin bu
özelliğine dikkat çekiliyordu. Firavun orduları onları takip ettiği esnada
Kızıldeniz harikulâdeden, onların geçmesine imkân verecek tarzda yarılmış. İşte
tam bu sırada bile Yahudiler, bütün bunların Allah’ın kudretiyle olagelen bir
mucize olduğunu gözardı ederek, “Yakalandık!” deyivermişlerdi. Bu maddeperest
cemaat karşısında Hz. Musa, tekitli bir cümle ile onlara, inandırmak için
“Rabbim, şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.” diyordu.
Kâdı Beyzâvî, tefsirinde bu âyeti tahlil ederken, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile
Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaştırır. Böylesi bir tehlike
ortamında Hz. Musa’nın إِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ gelecek zaman kipiyle
“Rabbim bana yol gösterecektir.” sözü ile, hicret esnasında mağaraya
sığındıkları anda, müşriklerin kendilerini görüp yakalama ihtimalinin belirmesi
üzerine, Hz. Ebû Bekir’in endişelerine karşı لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا
“Tasalanma, mahzun olma, Allah bizimle beraberdir.”[1] diyen Hz. Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerini mukayese ederek, Efendimiz’in Allah’a
olan güveninin sınırsızlığıyla O’nun güveninin fâikiyetine işaret eder.[2]
Hiç şüphesiz böyle bir üslûpta Hz. Musa’nın muhataplarıyla Efendimiz’in
muhatabının tevekkül, teslim ve tefviz farklılığı da önemli bir saiktir. Makam-ı
sıddîkiyetin zirvesini tutmuş, peygamberinin dudaklarından dökülen her şeyi
hiçbir tereddüde düşmeden kabul eden bir insana hitapla, elbetteki her meselede
peygamberlerini sorgulayan bir topluma hitap aynı seviyede olmayacaktı ve olmadı
da.
[1] Tevbe sûresi, 9/40.
[2] Bkz.: Kâdı Beyzâvî, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, 1/10.
Şuarâ, 26/84-85
وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلاٰخِر۪ينَ * وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ
جَنَّةِ النَّع۪يمِ
“Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle. Beni, Naîm
Cenneti’nin vârislerinden kıl.” (Şuarâ sûresi, 26/84-85)
Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Rabbisinin kendisine ihsan ettiği nimetlerini ve
sonsuz lütuflarını hakkıyla idrak eden bir insandır. Evet bu seviyeli idrake
göre her şey Hak’tandır. Yediren O, içiren O, doyuran O, konuşturan O. Demek ki
mutlak hâkim de sadece ve sadece O’dur. İşte böyle bir idrak, “Beni arkadan
gelenler arasında yâd-ı cemil kıl.” diyorsa, bu duayı ona mutlaka Allah ilham
etmiştir. Diğer bir tabirle Allah onun konuşan dili olmuş, dua ettirmiş; sonra
da o duayı kabul etmiştir. Aslında kabul etmeyecek olsaydı, bu duayı ona ilham
da etmezdi. Evet, bu duayı kabul etmiştir diyoruz ve işte göstergesi;
Müslümanlar olarak bizler, namazlarımızda okuduğumuz her salavât-ı şerifede onu
anıyor ve dualarımıza dahil ediyoruz.
Burada önemli bir diğer husus da şudur: Bilindiği gibi peygamberler vefat
ettiklerinde mal-mülk gibi şeyler miras bırakmazlar. Onların mirası,
davalarıdır. İşte kendisine kadar gelen peygamberlik silsilesinde, kendi devri
itibarıyla çok şeyleri değiştiren ve bu yönüyle de bir müceddit, bir muslih
sayılabilecek olan Hz. İbrahim (aleyhisselâm), o engin himmetiyle bütün
insanlığa açılmak istiyordu. Nitekim kabul olan bu duanın gereği olarak da
Rabbim onun bu isteğini gerçekleştirmiştir. Yani Hz. İbrahim, iki önemli
sürgünle bütün insanlık için bir tubâ-i Cennet hâline gelmiştir: Oğullarından
biri olan Hz. İshak ile başlayan çizgide Hz. Mesih’e; Hz. İsmail ve onun
soyundan Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar O hep örnek
olmuştur. Evet bu peygamberlerin her birinin dilinde Hz. İbrahim bir yâd-ı
cemildir. Ayrıca peygamberlik halkası Efendimiz ile son bulmasına rağmen Hz.
İbrahim’in anılması son bulmamıştır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, ümmet-i
Muhammed, ruhlarına içirilen Hz. İbrahim sevgisi ve Hz. Muhammed’in talimiyle
namazlarda getirdikleri salavât-ı şerifelerle her zaman onu anmaktadırlar ve
ihtimal bu duaların neticesi olarak da Hz. İbrahim Naîm Cenneti’nin
vârislerinden olmuştur.
Son bir hususu hatırlatıp geçelim. Peygamberlerin eda ettikleri misyon ve ortaya
koydukları davaları bir mefkûre, bir ideal değildir hatta gaye de değildir.
Bunların yani mefkûre, ideal vs. onların temsil ettikleri davaların büyüklüğünün
yanında lafı bile edilemez. İşte ilâhî bir memur olan peygamberler ve hassaten
Hz. İbrahim, davasının kendi vefatıyla son bulmaması; son bulmayıp ilelebet
pâyidâr olmasının lâzımı olarak sonraki nesiller içinde iyilikle anılmayı
istemiş olabilir.
وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِ
“Beni nimetlerinin nümayan olduğu Cennet’in vârislerinden kıl.” talebi, soyundan
gelen enbiyâ-i izamla dünyada yanıltmaz vesileler ve kadirşinas vârisler talep
ettikten sonra, bunca hayır vesilesine menşe ve peygamberlerin yürüdüğü şehrahta
pişdâr olmasına rağmen, maddî-mânevî bunca sebepten sonra neticeyi Hz.
Müsebbibü’l-Esbâb’dan bekleme, Cennet’in mahzâ bir lütuf olduğunu, onun
amellerle elde edilemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliği sayesinde
ve ısrarlı taleplerle nail olunabileceğini vurgulama bakımından çok mânidardır.
Şuarâ, 26/142
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلاَ تَتَّقُونَ
“Kardeşleri Salih, onlara: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’ dedi.”
(Şuarâ sûresi, 26/142)
Kur’ân-ı Kerim’in kâfir ve inançsız olan kavimlere karşı, gönderilen
peygamberler için “kardeşleri” diye ifade etmesi sadece Hz. Salih (aleyhisselâm)
için bahis mevzuu değildir. Aynı ifade ve üslûp içerisinde Hud, Şuayb, Nuh, Lut
(aleyhimüsselâm) gibi peygamberler de zikredilir.[3] Burada gönderilen bu
peygamberlerin o kabile içinden zuhur etmesine rağmen soy sop, duygu, düşünce
açısından onlardan biri olduğu anlatılmamaktadır.
İhtimal böyle bir ifade, o kavimdeki insanların, kendi içlerinden çıkan ve âdeta
kardeşleri olan peygambere karşı onların şefkat hislerini ve peygamberin de
onlara bakış tarzını ifade etmektedir. Yoksa, Hz. Salih nesep ya da din
kardeşliği bakımından o kâfirlerin kardeşi değildir.
Ama o, insan olarak onlardan biri, onların üzerlerine titremesi açısından âdeta
kardeşleri; sıdkı, emaneti, iffeti ve fikir istikameti bakımından da çok iyi
tanıdıkları bir yakın hemşehrileri idi ki, bu mülâhazaların herhangi biriyle
onların kardeşi sayılabilirdi.
Baba, dayı, amca, ata da denebilirdi ama bunların her biri birer vesile-i teâzum
sayılması açısından “kardeş” sözcüğündeki sıcaklığı ifade etmezdi.
[3] Şuarâ sûresi, 26/106; 26/124; 26/161; A’raf sûresi, 7/85; Hud sûresi, 11/84;
Ankebût sûresi, 29/36.
Şuarâ, 26/218-219
َالَّذ۪ي يَرَاكَ ح۪ينَ تَقُومُ * وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ
“O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında kıvrım
kıvrım kıvrandığını da.” (Şuarâ sûresi, 26/218-219)
تَقَلَّبَ sigası, تَفَعَّلَ babındandır ve bu kipte kendini zora koşma mânâsına
bir tekellüf vardır. Yani insanın bir işte kendini olabildiğine zorlaması, ısrar
etmesi söz konusudur. İşte Allah (celle celâluhu), Resûlü’nün secdesini bize
böyle bir kiple tersim ediyor. Demek ki O, secdede, Rabbisine kulluk yaparken,
hem de O’na en yakın olduğu mekân ve zamanda, kulluğun hakkını tam verebilmek
için kıvrım kıvrım kıvranıyor, ısrar ediyor ve âdeta yaptığı iş içinde eriyip
gidiyordu. Yalnız bir hususu vurgulamakta yarar var; mâneviyat olmadan, kat’iyen
bu ufuk yakalanamaz ve bu zirveye ulaşılamaz. Bu zirveye ulaşmayan insanların
secdede böyle tavır içine girmeleri ise, riyadan başka bir şey değildir.
Evet, bilhassa Hakk’a kullukta mâneviyat çok önemlidir. Âzamî zühd, âzamî takva
ve âzamî ihlâs yakalanarak her yerde ve her şeyde O’nu aramak, O’na yönelmek bir
mü’minin biricik gayesi olmalıdır; gayesi olmalıdır ama bu, bütün bütün dünyanın
terk edilmesi şeklinde de anlaşılmamalıdır. Evet bir yandan dünya imar edilip
Cennetlere çevrilirken diğer yandan da gönüller ilâhî aşka yönlendirilerek iman
hayata hayat kılınmalıdır. Yani bir yandan dünyaya çeki düzen verilirken öte
yandan daima O’nun rızası gözetilerek O’nunla münasebet kapıları açık
tutulmalıdır.
Zaten فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ “Nereye yönelirseniz yönelin,
bî kem ü keyf Allah oradadır.”[4] âyetinin mazmunu da bu değil mi? Bence bu
âyet, kâmil bir mü’minin genel durumunu, karakterini, Allah ile münasebet
ölçülerini yansıtması bakımından fevkalâde mânidardır. Fıkıhçıların dediği gibi,
kıblenin bilinmediği yerlerde, sor soruştur, kendi imkânlarınla kıbleyi bulmaya
çalış, sonra tam ters tarafa yönelsen de yine isabet etmiş sayılırsın. Ne var ki
mesele sadece bununla kayıtlı değil.. yani âyeti sadece bu mânâya hasretmek
doğru değil. İnsan yerken, içerken, yatarken, gezerken ailesi ile birlikte
olurken, hâsılı yirmi dört saatlik günlük hayatı içinde, hemen her zaman O’nu
gözetmesi, O’nu araması ve O’na yönelmesi gerekir.. evet âyet bu mânâlara da
işaret etmektedir.
Doğrusu insan her zaman kendini Rabbisi ile münasebeti adına yenilemeli ve hep
taze kalmaya çalışmalıdır. Gerçi O teceddütten, tegayyürden, tebeddülden
münezzehtir. Ancak bizler O’nu yeniden bir kere daha duymamız ve O’nu
hissetmemiz adına kendimizi her zaman yenileyebiliriz. Yani eskilerin “manzurun
ileyh” dediği, bakılan zât adına değil de bakanlar adına bir yenilik. Bu, her
gün O Mâbud-u bi’l-hak ve maksud-u bi’l-istihkakın yeni bir tecellîsi ile
buluşmak, tanışmak ve böylece imanımız adına yeni derinliklere ulaşma mânâsında
bir yeniliktir. Biz mutlaka bunu yakalamak zorundayız. Yoksa çürüyüp gitmemiz
işten bile değildir.
Âyete dönecek olursak, “kıvrım kıvrım bir hâlde secde etme” Allah’ın gönülde,
kalbte duyulması ile doğru orantılıdır. Bin bir isminin bin bir tecellîsi ile
vicdanlarında Allah’ı duymayan, onca nimetler içinde yüzdükleri hâlde, herhangi
bir minnet hissi taşımayan ve vefa duygusundan uzak kişilerin hayatlarında bir
kere olsun, böyle secde edecekleri mümkün olsa da zordur.
Ayrıca burada Allah Resûlü’nün derin bir kulluk şuuruyla kıvrım kıvrım olması
اَلَّذ۪ي يَرَاكَ ح۪ينَ تَقُومُ “O, kıyam ettiğin vakit seni görür.” mefhumunca,
Allah’ın rü’yeti altında bütün benliğiyle bir kalkma, doğrulma, derlenip
toparlanma sonucudur. Evet O secdededir ama davranışlarını belirleyen Hakk’ın
emirlerini yerine getirme istikametinde kıyam ruhudur. O, gecenin yarısında
teheccüde kıyam eder; dini ikame adına elpençe emre âmâde bulunur; mü’minlerin
maddî-mânevî ihtiyaçları karşısında da hep divan durur; böyle sürekli kulluk
mülâhazasıyla emre hazır yaşamayı, baş ve ayaklarını aynı noktada birleştirmek
suretiyle daha bir derinleştirir ve أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِِّهِ
فَهُوَ سَاجِدٌ “Kişinin, Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.”[5] zirvesine
ulaşır.
[4] Bakara sûresi, 2/115.
[5] Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 147, 148; Nesâî, tatbik 78.
Şuarâ, 26/224-227
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ # أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ
يَه۪يمُونَ * وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ * إِلاَّ الَّذ۪ينَ
اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ
بَعْدِ مَا ظُلِمُوا
“Şairler(e gelince) onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vadide başıboş
dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve haksızlığa
uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır…” (Şuarâ sûresi, 26/224-227)
Kur’ân âyetlerinin en önemli özelliklerinden biri, bu âyetlerin hedef olarak ele
aldığı kimselerle, bilvesile hitap ettiği kimselerin ayrı olması ve her iki
kesimin de âyetten alacakları derslerin farklı bulunmasıdır. Meselâ, bu âyet-i
kerimede, muhatap kitle cahiliye dönemi şairleridir. O dönemde şair, gaybten
haber aldığını iddia eden, secalı sözler söyleyerek etrafındakileri büyüleyen ve
bir ölçüde bugünkü medyumlar gibi cinlerle içli dışlı olan, dahası Kur’ân’a
muarız bulunan kişilere denirdi. İşte burada Kur’ân, şairler derken bunları
kastediyor. Zaten bu tip insanlara uyanların, Kur’ân’ın ifadesiyle sapık olması
da onların karakterleri hakkında bize yeterli ipuçları vermektedir.
Beri taraftan bu âyet, bilvesile cahiliye dönemindeki gibi olmasa bile, her
devirdeki bazı şairlere de hitap etmektedir. Âyeti bu çerçeveden değerlendirecek
olursak;
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ “Şairler(e gelince) onlara, sapıklar
uyarlar.” Yani din ve dine ait her şeyi bir kenara itip hislerini, heveslerini
put hâline getiren insanlar, şairlere tâbi olurlar.
أَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَ “Onların her biri ayrı ayrı vadilerde
dolaşır durur.” Yani nazmın veya nesrin ayrı ayrı vadilerine dalarak,
“romantizm, realizm, rasyonalizm…” deyip, esas mevzu ve muhtevayı, mânâ ve
gayeyi bir tarafa bırakır, şaşkın şaşkın sağda-solda dolaşırlar.
وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ “Bunlar yapmadıkları şeyleri söyler.”
Ve tıpkı sürekli yalan söyleyen avcılar gibi edebiyat der, roman der, şiir der
ama hep yalan söylerler.
إِلاَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman eden ve salih
amel yapanlar hariç.” Onlar; şair olmanın yanıbaşında mü’mindirler. Dolayısıyla
onlara uyanlar da, aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanlardır. Onlar, Kur’ân
çizgisini hayatlarına hayat yaptıklarından dolayı, hiçbir zaman yoldan sapmaz ve
hele kat’iyen şaşkınlığa düşmezler.. evet onlar, yapmadıkları şeyleri söylemeyi
Allah katında en büyük günah saydıklarından hiç mi hiç yalan söylemezler.
İnandıkları değerleri, edebiyata, romana, şiire kat’iyen feda etmezler. Çünkü
onlar mü’mindirler. Yani emn ü emanın yeryüzündeki temsilcisidirler ve her zaman
çevrelerine emniyet telkin ederler. Zaten onlar söz-amel bütünlüğü içinde daima
bir salih daire içindedirler. Esasen sabah-akşam Allah’ı zikreden, haksızlığa
maruz kaldıklarında, haklarını müdafaa eden bu insanlardan, başka bir şey de
beklenemezdi.
Evet, görüldüğü gibi Kur’ân’dan istifadenin en önemli şartı, onun evrensel
olduğu nazara alınarak, her şahsın kendini ona muhatap kabul ederek okumasıdır.
Böyle yapıldığı takdirde, Kur’ân kendini ifade edecek, biz de ondan istifade
edebileceğiz.
Hâsılı pek çok iş ve meslek gibi şiir de, nesir de temsil edildikleri kimseler
itibarıyla farklılık arz ederler. İman edip salih amelde bulunan, her yerde iman
esaslarını şiirine ve nesrine konu edinip her yerde Hakk’ı haykıran, sanat
kabiliyetlerini fantastik mülâhazalarda harcamayıp onu hakikatin ikame ve
inşasına harç yapan, icabında çiğneyip ve çiğnenen ama hakkı tutup kaldıran,
Hansâ, Ka’b b. Züheyr, Ka’b b. Mâlik, Hassan b. Sabit, Abdullah b. Revâha… gibi
Ruhü’l-Kudüs’le desteklenen kimselerin elinde şiir ve iyi bir nesir, yerinde
müessir bir hitap, yerinde herkesi tesiri altına alan bir büyü, yerinde en
keskin kılıçlardan daha keskin bir silah, yerinde Hakk’ı haykıran bir ses ve
soluk, yerinde de hakikat adına gürleyen bir destan olmasına karşılık; heva ve
hevesin elinde onlar birer sapıklık, birer çarpıklık vesilesi olur ve hep
insanları yanıltırlar. Bugün cömertliği över, yarın ona savurganlık derler;
bugün göklere çıkardıklarını yarın yerin dibine batırırlar.. bazen birer sönük
hayali parlak birer hakikat gibi gösterirler; bazen de en parlak hakikatleri
birer vehim gibi resmederler.. güzellikten bahsederken cismanî iştihaları
şahlandırır ve hüsn-ü mücerredi görmezlikten gelirler.. tabiattan söz ederken
onu bir mâbud gibi gösterirler.. hep olmadık ve olmayacak şeyleri söyler, sanatı
yalanın, mübalâğanın, demagojinin bir vasıtası hâline getirirler.. ve bunlar her
hâlleriyle şeytânîdirler.
Neml, 27/19
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا
“(Süleyman) onun (karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi…” (Neml sûresi, 27/19)
Âyet-i kerimedeki “dahk” tabiri kahkaha ile gülmeyi değil de tebessümü ifade
eder. Yani, dudaklarda, çok kısa bir süre için beliren birkaç tebessüm çizgisi…
Evvelâ, Hz. Süleyman’la karınca arasında mucizevî bir muhavere geçmiştir ki, bu,
Cenâb-ı Hakk’ın ona bahşettiği yüksek bir pâye ve lütuftur. İşte bundan dolayı o
da, şükrün davranışlarla ifadesi sayılan “tebessüm”le, hatta sesli ve hareketli
tebessümle “tahdis-i nimet” duygusunu seslendirmiştir.
Sâniyen, karınca, bir kısım iş’ar ve işaretlerle Süleyman’a (aleyhisselâm)
adalet ve hakkaniyetle muamele etmenin nihâî sınırları hakkında fikir ve
düşüncelerini ifade etmek istemiş ve: يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا
مَسَاكِنَكُمْ لاَ يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لاَ
يَشْعُرُونَ“Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve orduları
farkında olmadan sizi ezmesinler.”[1] Yani, bunlar insandır, mahiyetlerinin
gereği olarak bazen düşünmeden veya farkında olmadan size zarar verebilirler,
demiş; Allah’ın bu lütuf kapısını kendisine açmasından ötürü, Süleyman
(aleyhisselâm) da, tebessüm edivermiş. Zira bu onun peygamberliğine ait hususî
bir lütuf idi ve peygamberane hâlî ve kavlî bir şükür isterdi ve işte Süleyman
(aleyhisselâm) sesli tebessüm ve sözleriyle bunu ifade ediyordu.
Böyle bir memnuniyet ifadesi tebessüm de Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde vâki olmuştu. Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), minberde hutbe irad buyururken bir bedevi
mescitten içeriye girmiş ve “Yâ Resûlallah! Yağmursuzluktan her taraf
çoraklaştı, topraklarımız kuraklıktan çatladı. Çoktandır yağmur yağmıyor.
Allah’a dua ediniz de yağmur yağsın!” demişti. Efendimiz dua edince de,
bardaktan boşalırcasına şakır şakır yağmur yağmaya başlamıştı. Sokaklar ve her
taraf su altında kalmıştı ki, Efendimiz böyle harika bir ihsan karşısında,
şükranla gerilmiş ve cemaatine tebessümler yağdırmıştı.[2]
İşte böyle bir tebessüm, her iki hâdisede de “dahk” kelimesiyle ifade
edilmiştir. Kahkaha olmadığından Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) tebessümünü
ihtimal melekler böyle kaydetmişlerdi ama raiyyeti dahi bunu fark edememişti.
Zaten dudaklarda beliren böyle birkaç çizgiyi çoğu kez fark etmek de mümkün
değildir.
“Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve orduları farkında olmadan
sizi ezmesinler.”[3] âyeti, bir başka açıdan da şöyle değerlendirilebilir:
Burada bir bakıma karınca, Süleyman’a (aleyhisselâm) işaretle, bu seviyedeki bir
insanın, değil insanlar arasındaki hukuka, hayvanat arasındaki hukuka dahi
riayet etmesi lâzım geldiğini ihtar ediyordu. Karınca kendi tayfasına insanların
adalet-i tâmmeyi gerçekleştirmelerinin zor olduğunu vurgularken aynı zamanda
ayaklar altında bulunmanın ezilme yolu olduğunu hatırlatmasına karşı Hüdhüd de
başlarda dolaşmanın gereği olarak Süleyman’a (aleyhisselâm) gelip, güneşe tapan
Sebe’ Melikesi Belkıs ve tebasını anlatıyordu: “Şaşıyorum bu insanların hâline!
Toprağın bağrında dâneyi bitiren, göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran,
gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen Allah (celle celâluhu) varken, bunlar
güneşe secde ediyorlar.”[4] diyordu. Hâlbuki güneş de Allah’ın bir memuruydu…
Yine buradaki bir nükte de, Hz. Süleyman’la muhavere eden karınca ile Hüdhüd’ün
mesajını getirdiği Sebe’ Melikesinin dişi olmalarıdır. Dişilik velûdiyeti
(doğurganlığı) temsil etmektedir. Yoldaki dişi karıncanın, Sebe’ Melikesine bir
işaret olmasının yanında Hz. Süleyman’ın i’lâ-yı kelimetullah hedefli çok
izdivacı ve çok evlâdının olmasına işareti de ayrıca üzerinde durulacak bir
konu.
Bir de zannediyorum burada, kâmil insanın, hayvanat âleminin sınırlarıyla
kutuplaşması meselesi anlatılmaktadır. Bu da değişik bir zaviyeden önemli
olabilir. Evet eğer, hayvanat âlemiyle alâkalı bir kısım hususiyetleri
hakikatiyle kavrayabilseydik, bu âlemin kendine mahsus diliyle bizlere
anlatacağı nice hakikatler ve incelikler olduğunu görebilirdik. Bence Kur’ân-ı
Kerim’de bazı sûrelerin (Nahl ve Neml gibi) hayvanat ismiyle zikredilmesi
insanlık ve hayvanat âlemi arasındaki böyle bir münasebetin önemini ihsas
etmektedir. Evet, karınca ve arı gibi cumhuriyetçi canlıların, bizlere ilham
edeceği bir kısım hakikatler olsa gerek… Ancak, aradaki bu dakik münasebet,
inanan insan şuur ve idrakiyle şerhedilmesi neticesinde gerçekleşecektir.
Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerim’de bize, bir nebinin mucizesiyle,
insanoğlunun doğrudan doğruya bir hayvanla konuşup anlaşmasının mümkün olacağını
göstermektedir. Ve bu lisan bir mânâda öyle fasih, öyle talâkatli bir lisandır
ki, bizim gibi kelimeler kullanılmasa da yine fasihtir, muhavere vesilesi olarak
yeterlidir ve yararlanmaya açıktır.
İhtimal Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) tebessümüne vesile olan hususlardan biri
de, işte bu ihtimallerin en uç noktasındaki “bilkuvve” musahhariyetin “bilfiil”
musahhariyete açık olması ve mevsimi gelince ulaşılabileceği bişaretiydi.
رَبِّ أَوْزِعْن۪ي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى
وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي
عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ
“Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve
hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların
arasına kat.” (Neml sûresi, 27/19)
Kur’ân’ın, maksadı beyan ederken seçtiği kelimeler, fiiller ve onların kalıpları
çok önemlidir. Bazen olur ki -bu âyette olduğu gibi- bir fiilin içine sayfalarla
ancak ifade edilebilecek mânâyı sıkıştırır. Meselâ, burada أَنْعَمْتَ fiilini
kullanmıştır ki, bu “in’am ettiğin nimetlerle perverde kıldığın ve ihsan
buyurduğun şeyler” demektir. Yani;
“Allah’ım, ben yoklukta takılıp kalmamış, varlığa ermişim.. var olup, vücud
urbasını giyerek, Sana bir mir’ât-ı mücellâ olmuş ve beni temâşâ edenlere hep
Seni gösterme, Sana işaret etme konumuna yükseltilmişim. Sonra bana hayatı
bahşetmek suretiyle hayat sayesinde Seni daha geniş bir dairede ifade imkânı
bulmuş, icabında bir ney gibi inlemiş, icabında bir tel gibi ses çıkarmış veya
bir mızrap gibi o sesin çıkmasına ve Seni göstermesine vasıta olmuşum. Sonra
beni insan yapmış, hatta o noktada da bırakmayıp insan-ı mü’min seviyesine
yükseltmişsin. Bu sayede varlığı bir de insan gözüyle görme, bilme, bir meşheri
müşâhede ediyor gibi müşâhede etme, bir kitabı okuyor gibi okuma ufkuyla
şereflendirmişsin. Evet kâinata bu gözle bakabilme ancak insanî kabiliyet ve
istidatlarla mümkündür. Rabbim, bu bana lütfettiğin bakış açısıyla ben bir
mekânla da mukayyet değilim; durduğum yerde durmuyor, düşünce mekiğimi Zât,
sıfât, esmâ dairesi içinde hareket ettiriyor ve bu geniş dairede Senin karşında
hayretle kendimden geçiyorum.”
Evet, Hz. Süleyman أَنْعَمْتَ sözüyle bunları ve o yüksek makamı itibarıyla kim
bilir daha neler, neler kastediyordu.
İkinci bir husus; أَنْعَمْتَ fiiliyle “Allah’ım, biraz sonra isteyeceğim şeyler,
Senin zaten âdet-i sübhaniyene ters değil ki! Zira Sen bunun gibi nicelerini hem
de benden hiçbir talep olmaksızın o cebr-i lütfunla vermiş bulunuyorsun. Öyle
inanıyorum ki şimdi isteyeceklerimi de vereceksin; zira Sen vermeye kâdirsin.”
diyerek isti’taf da yapıyor. Yani O’nun şefkat ve merhametini celbediyor. Alvar
İmamı’nın üslûbu içinde ifade edecek olursak “N’olur yâ Rab, n’olur yâ Rab,
neyin eksik olur yâ Rab.” diyor. Bir diğer ifadeyle, “Şu ana kadar Sen bana hep
vermişsin ve verme Senin şânın; dolayısıyla Senden Senin yaptığın şeylerin
dışında bir şey istemiyor ve verdiğin nimetleri tamamlamanı diliyorum.” İşte bu
üslûpla yalvarma çizgisinde ana-babayı unutma, Cenâb-ı Hakk’ın onlar vasıtasıyla
lütfettiği şeyleri görmeme nankörlük olurdu.
Evet, Hz. Süleyman’ın babası Hz. Davud’dur. Davud (aleyhisselâm) ise, Hz.
İbrahim’in (aleyhisselâm) çizgisinde zirveye ulaşan bir nebidir. Kur’ân’da
birkaç peygamber için denilen إِنَّهُ أَوَّابٌ makamının mazharıdır.[5] Yani
bütün benliğiyle Allah’a yönelen o en güzel kullardan biridir. Hatta bu açıdan
ona, “feryâd ü figân peygamberi” dense sezadır. İşte böylesi bir peygamberin
sulbünden meydana gelmiş ve bu ocakta yetişmiş Hz. Süleyman’ın ulaştığı makamda
hissesi bulunan babasını-annesini unutması kat’iyen düşünülemezdi. Daha
anlaşılır bir ifade ile belirtmek gerekirse, Hz. Süleyman “Ben böyle bir ailenin
vesayetinde, terbiyesinde yetişmeseydim, sadece Süleyman olurdum. Ama bir
Süleyman var, Süleyman’dan içerü.” iz’an ve kabulüyle ana-babasına da duayı
ihmal etmiyordu.
Meseleye şöyle de yaklaşılabilir; bir insanın en yakını ana ve babasıdır ve
sıla-i rahimde öncelik hakkı da onlara aittir. Kur’ân bu âdâbı bize seçtiği
dualarıyla öğretir. Ve
رَبَّنَا اغْفِرْل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
“Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü’minleri
bağışla!”[6] der. Demek ki, önce insanın kendi nefsi, sonra ana ve babası
geliyor. Zaten bu husus, insan olmanın, insanî duygularla bezenmenin bir
ifadesidir. Aslında hakikî bir insan, en yakın daireden en uzak daireye uzanan
çizgide derecelerine göre hemcinslerinin elemleri ile müteellim, lezzetleriyle
de mütelezziz olur. Evet bu, insan olmanın gereğidir. Düşünün ki Hz. İbrahim
(aleyhisselâm), hem dünyada hem de -hadislerin ifadesine göre- ahirette
babasının durumuyla müteellimdir.[7] İşte bu açıdan Hz. Süleyman (aleyhisselâm)
da cedd-i emcedi gibi, yaptığı duaya ana-babasını da katıyor, âdeta “Onların
saadeti benim de saadetimdir.” diyordu.
Diğer bir nokta; bir insanın nasıl ana ve babası hakkında yaptığı istiğfar
geçerlidir -Yukarıda kaydettiğimiz dua, bunu gösteriyor- öyle de insanın
ana-babasının mazhar olduğu nimetler adına şükrü de geçerlidir. Yani bir insan
ana-babasına gerçek mânâda evlâtlık yapamadıysa, geride onun yapacağı tek şey
kalmıştır; o da dilini onlar hesabına hayırda kullanmaktır. “Allah’ım, hamdim,
tesbihim, tehlilim, istiğfarım onlara râci olsun.” demek bu türdendir.. evet
tabir caizse dil içre dile vâkıf olan, 8عُلِّمْنَ مَنْطِقَ الطَّيْرِ fehvâsınca
kuş dilini bilen Hz. Süleyman, çok iyi kullandığı malzemelerle bunu ifade etmek
istemiştir.
وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ “Hoşnut olacağın salih ameller yapmaya
muvaffak kıl.” Bu âyete, enbiyâ-i izamın akıbetinden emin olması zaviyesinden
bakmalı. Evet, onlar Allah’tan çok korkarlar ama rahmet-i ilâhiye ile
korunmaları mevzuunda da emindirler. Veya o, Allah’ın bildirmesi ve göstermesi
neticesi böyle demiş olabilir. Aslında Hz. Süleyman, Allah’ın hoşnutluğunun,
rızasının salih amele bağlı olduğunu ifade ederek bir duada bulunmuş. Evet o,
imkânâtı vukuat yerine koyarak, salih amelin genellikle salih amel doğuracağını
hesaba katmış ve dua etmiş. Evet bazen salih amel gibi gözüken şeyler vardır ki,
sahibini makam-ı rızaya ulaştırmaz ve ulaştıramaz.
Hâsılı, Süleyman (aleyhisselâm), Allah’ın onun emrine musahhar kıldığı geniş
dairenin en uç noktalarından biri sayılan karıncalar vadisinde, mazhariyeti
adına duyup işittikleri karşısında tali’ine tebessümler yağdırmış ve: “Rabbim,
bana ve ebeveynime lütfettiğin bu nimetlerinin şükrünü hakkıyla eda edebilmem ve
koruyabilmem için maddî-mânevî nimetlerini üzerimden eksik etme.. Seni hoşnut
edeceğim amelleri yapmamda da.. ve rahmetinle beni salih kulların arasına al!”
demek suretiyle Seyyidina Hz. Yusuf, dünyevî ve uhrevî mazhariyetlerin zirvesini
tuttuğu bir anda, likâullah arzusuyla gerilip buud değiştirmeye talip olduğu
gibi, o da peygamberliğini, insanlardan karıncalara her şeyin emrine musahhar
olmasıyla taçlandırdığı bir dakikada, bütün benliğiyle Allah’a (celle celâluhu)
yönelmiş, vesileyi, en câmi kulluk ifadesi sayılan şükür ve Hakk’ın hoşnut
olacağı diğer salih amellerle, neticeyi de, Hak rahmetiyle salih kulları içinde
likâya yürüme talebiyle ortaya koymuştur.
Eğer salih amel, Hak emrettiği için yapılan, içinde Hak mülâhazasından başka bir
şey bulunmayan ve neticesi de öteler ötesine bırakılan amelse, onu, Hz. Yusuf
da, Hz. Süleyman da isteyecekti ve istediler de…
رَبِّ أَوْزِعْن۪ي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى
عِبَادِكَ الْمُخْلِص۪ينَ وَأَدْخِلْنَا بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ
وَأَصْحَابِهِ أَجْمَع۪ينَ
[1] Neml sûresi, 27/18.
[2] Buhârî, istiskâ 14; Ebû Dâvûd, istiskâ 2.
[3] Neml sûresi, 27/18.
[4] Bkz.: Neml sûresi, 27/24, 25.
[5] Bkz.: Sâd sûresi, 38/17, 30, 44.
[6] İbrahim sûresi, 14/41.
[7] Buhârî, enbiyâ 8.
[8] “Bize kuşların dili öğretildi.” (Neml sûresi, 27/16)
Neml, 27/41
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَد۪ي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ
لاَ يَهْتَدُونَ
“Süleyman (aleyhisselâm) dedi ki: ‘Onun arşını bilemeyeceği hâle getirin;
bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayanlardan mı olacak.’ ” (Neml sûresi, 27/41)
Çok müfessirler أَتَهْتَد۪ي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لاَ يَهْتَدُونَ âyetine
“Hidayete erecek mi, yoksa ermeyenlerden mi olacak?” gibi bir mânâ vermişlerdir
ki üzerinde durulabilir. Bana göre böyle bir mânâ siyaka uygun görünmüyor. Şöyle
de denebilir: “Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyabilecek mi,
yoksa tanımayacak mı?”
Ne var ki buradaki “hidayet” kelimesini mücerret bir “tanıma” şeklinde anlamak
doğru değildir. Zira siyak buna da mülayim görünmüyor. Evet, “Değişiklik yapılan
taht, yeni bir taht mı, yok eskisi mi?” diye Süleyman (aleyhisselâm) bununla
Belkıs’ın firasetini ölçmüş olabilir. Ancak asıl mesele bu da olmasa gerek. Zira
burada şöyle düşünmek de mümkündür: Putperest veya güneşe tapan bir kadın
düşünün ki, bu kadın kendine, düşüncelerinin esas alındığı bir taht düzenliyor.
Böyle bir kadın her hâlde, tahtına güneş şekilleri yapacak, mâbudlarının
timsallerini işleyecek veya onu yıldız ve ay şekilleriyle süsleyecektir vs… İşte
Süleyman (aleyhisselâm) böyle bir taht üzerinde değişiklik yapıyor ve onu
hidayete hazırlayıcı motiflerle süslüyor. Zaten Kur’ân-ı Kerim de Süleyman
(aleyhisselâm) o tahtta herhangi bir ziyadelik veya eksiklik yaptı, demiyor…
Sadece نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا ferman ediyor. Yani “Tağyir edin, tanınmayacak
hâle getirin.”
Böyle olunca yapılacak iş nedir? Tahtın şeklini değiştirmek mi, yoksa şeâir-i
İslâmiye ile donatmak mı?.. Elbette ikinci ihtimal daha kuvvetli görünmektedir
ki, bu da putperestliğe ait alâmetleri, timsalleri ortadan kaldırmakla
olacaktır. Ondan sonra da bakalım tahtı görünce verilen mesajı alarak hidayete
erecek mi, ermeyecek mi?.. Ve zaten sonuçta Belkıs tahtı görünce hidayete
eriyor. Çünkü o da selim bir fıtrata sahiptir. Oldukça zeki ve engin fikirli bir
kadındır. Öyle ki o daha tahtı görür görmez, taaccübünü saklayamıyor ve verilen
mesajı hemen alarak İslâm’ı kabul ettiğini ilan ediyor.
Şüphesiz o da bir insandı; fıtratı, kâinattaki vahdaniyete ait mesajları
alabilecek mahiyette idi. Ancak, Sebe Melikesi, temiz fıtrat, zeki ve fikirde
basiret ile destekli olmasına rağmen daha önce hidayete erememişti. Çünkü
putperest bir kavim içinde neş’et etmiş ve o toplumun bâtıl inançlarına göre
yetiştirilmişti. Bu da onun daha önce karşılaştığı vahdete ait mesajları
değerlendirmesine mâni oluyordu.
Vâkıa bu tahtın bulunduğu yere getirilmesi, Hz. Süleyman’a nispetle bir mucize
ve ümmetinden bir ilm-i ledün sahibinin eliyle gerçekleştirilmesi açısından da
bir kerametti. Bu da onu tasdik edip ona inanma açısından yeterli sayılabilirdi.
Ancak imanda esas olan, aklın i’mali, âfâkî-enfüsî tefekkür ve meşîet-i hâssa-i
ilâhiye idi. Bu o güne kadar değişmeden hep böyle süregelmişti ve Hz.
Süleyman’da da değişmeyecekti.. ve öyle de oldu.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً
لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى
أَصْحَابِهِ وَالتَّابِع۪ينَ أَجْمَع۪ينَ
Neml, 27/45
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلٰى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحاً
“Andolsun ki, kardeşleri Salih’i Semud kavmine gönderdik…” (Neml sûresi, 27/45)
Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) kıssasının anlatılmasından hemen sonra Semud
kavminin anlatılması;
1) Onlar, Semud kavmini çok iyi biliyorlardı.
2) O zamanlar, Semud kavminin çok güçlü olduğu biliniyor olabilir ki, bu da
Süleyman’ın (aleyhisselâm) kavmine tesir bakımından ayrı bir önem arz eder.
3) Urartularla, İremlilerin birbirleriyle halef-selef olduğu gibi, Semud kavmi
ile Süleyman’ın (aleyhisselâm) peygamberlik vazifesini icra ettiği bu kavim,
ihtimal birbirleriyle aynı çizgide idiler ki, Kur’ân buna işaret sadedinde
onları peşi peşine zikretme üslûbunu tercih etti.
4) Her iki kavmin karakterinin benzerliği de böyle bir beraberliğe bâdi
olabilir.
Gerçi peygamberlerin gönderilmesiyle, ümmet-i davetin, icabet eden veya etmeyen
iki gruba ayrılması فَاِذَاهُمْ فَر۪يقَانِ يَخْتَصِمُونَ9 fehvâsınca “birbiriyle
çekişen iki grup” hâline gelmeleri tarihî tekerrür devr-i daiminin bir halkası
şeklinde görünmektedir ama, Hz. Süleyman’dan (aleyhisselâm) sonra Musevilik
içinde ortaya çıkabilecek olan müthiş bir dalâlet akımıyla, Semud çarpıklığı
arasında bir çizgi birliği de söz konusudur ki o da, Hz. Salih’in Semud’a لِمَ
تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ10 demesine karşılık onlar
اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ “Sen ve beraberinde bulunanlar yüzünden
uğursuzluğa uğradık.”[11] demiş ve fesatlarına devam etmişlerdi. İsrail
tarihinde ise bu düşünce Hz. Musa’ya karşı ifade edildikten sonra pek çok
peygambere karşı hep ifade edilegelmişti ki, bunlardan biri de Hz. İsa’nın
elçilerine karşı قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ12 şeklinde söylenivermişti.
Bundan başka, güç ve kuvvetin tuğyanı, haksızlık ve zulmün yaygınlaşması,
harikalar isteği, hatta Allah’ı açıktan açığa görme talebinde bulunmaları
türünden inhiraflar ve fikir kaymaları gibi fasl-ı müşterekler de söz konusu
olabilir.
Zaten her biri küfür veya küfür vesilelerinin ayrı bir versiyonunu teşkil eden,
peygamberlerine baş kaldırmış beş-altı millet, Kur’ân’da pek çok defa peşi
peşine zikredilir ki, sûrenin bu bölümü de onlardan biridir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ أَوَّلاً وَاٰخِراً وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى خَيْرِ
خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَع۪ينَ
[9] Neml sûresi, 27/45.
[10] “(Ey halkım! dedi) İyiliği bırakıp da neden kötülüğün çarçabuk gelmesini
istiyorsunuz.” (Neml sûresi, 27/46)
[11] Neml sûresi, 27/47.
[12] Yâsîn sûresi, 36/18.
Kasas, 28/76
إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ
“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti…” (Kasas
sûresi, 28/76)
Bazı rivayet tefsirleri, bu âyeti esas alarak “Karun’un Hz. Musa ile akrabalığı
vardı, amcası, amcasının oğlu, teyzesinin oğlu”[1] gibi tespitlerde
bulunuyorlar. Böyle bir mülâhaza, Hz. Musa’ya o kadar yakın olmasına rağmen
istifade edememesini vurgulamak için yakınlık arama gayretinden doğmuş olsa
gerek. Doğrusu ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Sünnet-i sahihada bu mevzuda herhangi
bir tasrihat söz konusu değildir. Öyleyse “Karun, Musa’nın kavminden idi.”
âyetine başka mahmiller aranmalıdır.
1) İhtimal Karun, İsrailoğulları’ndandı. Onun için Kur’ân, “O, Musa’nın
kavminden idi.” diye beyan buyuruyor veya Karun, Hz. Musa’nın ümmet-i daveti
içindeydi. Yani tebliğe muhatap olanlardan biri idi; ihtimal o da Sâmiri gibi
Hz. Musa’nın görüp gözettiği, ehemmiyet verdiği insanlardan biri idi. Ama o ne
bu yakınlığı ne de kendine verilen serveti Cennet’i kazanma istikametinde
değerlendiremedi.
Âyet devamla وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ
بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki,
anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.”[2] buyurur. Öncelikle
şunu belirtmekte yarar var: Kur’ân’ın ifadeleri yalandan münezzeh olduğu gibi
zımnî yalan sayılan mübalağadan da fersah fersah uzaktır. Öyleyse ayniyle
hakikati ifade eden bu tasviri, zihinlerinizde canlandırınca, bu servetin ne
demek olduğunu anlarsınız. Zira güçlü bir topluluğun anahtarlarını zor zahmet
taşıyabileceği hazinelerin ne demek olduğu açıktır.
2) Günümüzde, Karun’a nispet edilen, şu veya bu şekildeki hazineler bile, resmî
ağızların ifadelerine göre müzeler dolduracak kadar.
3) Karun’un kendisine ihsan edilen bu servet karşısındaki tavrına gelince o,
şımarmış, küstahlaşmış ve etrafına caka satmıştır. Onun için de kavminden
bazıları ona:
لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ “Şımarma! Bil ki Allah
şımarıkları sevmez.”[3] dedi. Fakat o bu tenbihata kulak asmamanın yanında,
inhirafını devam ettirmiş ve hatta sonunda:
قَالَ إِنَّمَا أُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪ي “O (servet) bana, bendeki bilgi
sayesinde verildi.” deyivermişti.[4]
Aslında bu sadece Karun’a has bir durum değildir. Tarih boyunca ve günümüzde
servetin, zenginliğin azdırdığı ve yoldan çıkardığı nice insanlar vardır ki, hep
aynı şeyleri homurdanmaktadırlar. Onun için bu meseleyi sadece Karun ile ilgili
olarak anlamak yani çerçeveyi daraltmak kat’iyen doğru değildir. Nitekim
Karun’un bu hâline özenti içinde bulunan ve يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ
قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ “Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de
olsaydı; doğrusu o çok şanslı biri.”[5] diyenler vardı. Karun yerin dibine
geçirilerek cezalandırılınca da:
وَأَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ
اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلاَ أَنْ
مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
“Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: ‘Demek ki Allah, rızkı, kullarından
dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az.. şayet Allah bize lütufta bulunmuş
olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflah
olmuyormuş!’ demeye durdular.”[6]
Evet, Karun, kendisine lütfedilen nimetler karşısında tavır ayarlaması
yapamaması, inkâra sapması yüzünden neticede sahip olduğu her şeyle beraber
yerin dibine geçirilmekle cezalandırıldı ki Kur’ân bunu şöyle resmeder:
فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ اْلأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ
يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِر۪ينَ
“Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Zaten onun ne Allah’a
karşı kendisine yardım edecek avenesi vardı ne de kendini savunup kurtulabilecek
durumdaydı.”[7]
Evet, aslında Karun iki ayrı açıdan hata etmişti.
Bir: Kendine ihsan edilen şeylerle kendisini toplumun üst katmanlarında görerek,
Allah’a karşı büyüklük taslamış ve Cennet’e girmeye mâni hâller içinde sayılan
kibir ve gurura saplanmıştı ki, onun böyle büyüklük iddiasında bulunmasına
karşılık, Allah da ona süfliliği mukadder kılarak cezalandırmıştı. Bir diğer
ifadeyle Karun, mazhar olduğu şeylere sanki kendi malıymış ve onlarla ebedî
kalacakmış gibi sahip çıkmasına mukabil, Allah da onu yerin dibine
batırıvermişti. Hâlbuki مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ
وَضَعَهُ اللّٰهُ “Tevazu edeni Allah yüceltir, kibre bürüneni de alçaltır.”[8]
sırrınca ona, tevazu ve mahviyet göstermek düşerdi.
İki: Karun ve Karun zihniyetinde insanlar bir toplumda çoğalır ve onların
zihniyeti topluma hâkim olursa, o toplumda parçalanmalar, bölünmeler meydana
gelir. Yani, kazanan, stok yapan, yiyen, içen ama hiçbir zaman bu malda
başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeyen; acından ölecek kimseler karşısında
kılı bile kıpırdamayan bencil, çıkarcı kimselerin felsefesi bir toplumda yaşam
tarzı hâline gelirse, o toplumun katmanları arasında uçurumlar oluşur.
Kapitalizm ve komünizm böyle bir uçuruma misal teşkil etmesi bakımından üzerinde
durulabilir. Bu sistemlerin uygulandığı memleketlerde dün ve bugün, toplum
katmanları arasında hep uçurumlar meydana gelmiş ve neticede insanlık üst üste
felaketlere sürüklenmiştir. Hâlâ da sürüklenmekte. Onun için Allah (celle
celâluhu) milletin tüm fertlerine sirayet edebilecek, hepsini ilgilendirecek
böyle bir hastalığın kökünü kazıma adına, Karun’u yerin dibine batırmış ve
arkadan gelenlere ibret sahneleri hazırlamıştır.
Ayrıca bu hâdise ile Allah (celle celâluhu), bu dünyanın ziynet ve debdebesine
alâka gösteren insanların yanıldıklarını, dünya malının fâni ve zâil olduğunu,
malı Allah verdiği gibi, istediği zaman alabileceğini de ihtar etmektedir.
Hâsılı, hangi yolla elde ederse etsin Karun altından-gümüşten değişik eşya ve
emtiaya kadar birçok hazineye sahiptir. Bu hazinelerin, ayrı ayrı kapılarla
girilen, iç içe kilidi ve anahtarları olan mahfazalarda ve mahfuz yerlerde
bulundurulması, Karun gibi cimri bir adamın karakterini ele vermesi bakımından
fevkalâde mânidardır. Bu büyük servet, definecilik veya bir yolla eski
hükümdarların hazinelerine ulaşma şeklinde ya da riba yoluyla elde edilmiş
olabilir. Birdenbire böyle geniş bir imkâna ve bu imkânın çevrilmesi, korunması
için halâike sahip olmasıyla da küstahlaşabilir.. küstahlaşmıştır da. Kavminden
bazılarının ona: لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ “Şımarma!
Allah şımaranları sevmez.” demeleri de bunu göstermektedir.
Servetin elde edilişindeki sühulet veya hırs onu, o servette başkalarının da
hakkı bulunduğu konusunda kör etmiştir. İşte onun daha sonra sergilediği bütün
olumsuz tavırlar, ondaki bu mânevî körlük ve dünya ile tatmin olabileceği
kuruntusundan kaynaklanmaktadır. Zira dünya ile, ancak onu yeterli bulup ona
güvenen ve onunla övünen, kalbinin balans ayarı bozuk olanlar şımarır.. ve Karun
da bunu yapmıştır.
[1] Taberî, Câmiu’l-beyan 20/105-106; Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân,
13/310.
[2] Kasas sûresi, 28/76.
[3] Kasas sûresi, 28/76.
[4] Kasas sûresi, 28/78.
[5] Kasas sûresi, 28/79.
[6] Kasas sûresi, 28/82.
[7] Kasas sûresi, 28/81.
[8] İbn Mâce, zühd 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76.
Kasas, 28/77
وَابْتَغِ ف۪يمَا اٰتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَص۪يبَكَ
مِنَ الدُّنْيَا
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, ama
dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas sûresi, 28/77)
Bu âyet-i kerime öteden beri çokları tarafından sürekli dünyayı talep etme
şeklinde anlaşılmıştır. Hâlbuki azıcık Arap dili kaidelerine muttali olanlar
hemen bu yanlışlığı anlayacaklardır. Evet âyet siyak ve sibak münasebeti içinde
ele alındığında ortaya şöyle bir mânâ çıkacaktır: وَابْتَغِ ف۪يمَا اٰتَاكَ
اللّٰهُ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ “Allah’ın sana verdiği her şeyle ahiretin arkasında
ol, onu yakın takibe al.” Burada اِبْتَغِ fiili, talepten içeri bir talep
mânâsına gelir ki, Allah’ın insana ihsan ettiği akıl, kalb, his, şuur, idrak,
sıhhat, mal-menal, çoluk-çocuk vs. hatta bi’l-kuvve, bi’l-istidat verdiği
şeylerle ahiret yurdunu talepler ötesi bir taleple iste, dile demektir. Ardından
وَلاَ تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünyadan da nasibini unutma.” diyerek
meseleyi dengelemektedir. Evet yarınlar ve yarınlardan sonrası sürekli takibe
alınacak, dünyaya ait şeyler de kat’iyen unutulmayacaktır. Bunun ötesinde âyete
başka bir mânâ verilecek olursa yani başta işaret ettiğimiz gibi, âyetin sadece
bu ikinci kısmını ele alıp, milleti dünya ehli olmaya, dünyayı hayatın yörüngesi
ve gayesi hâline getirmeye çağrılırsa, çok ciddî bir yanlışın içine düşülmüş
olur. Zira böyle bir anlayış ve böyle bir mânâ; إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ
الْمُؤْمِن۪ينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah
mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında
satın almıştır.”[9] âyeti ile çelişir. Bu defa da Kur’ân birbirine zıt,
birbirini nakzeden âyetleri muhtevi bir kitap hâline getirilmiş olur.
Âyete bir değişik açıdan şöyle de yaklaşılabilir: Dünyaya, dünyanın kıymeti
kadar, ahirete de ahiretin değeri kadar talip olun. Bu da bir esas olabilir.
Öyleyse Kur’ân bu âyetiyle insanın eline bir ölçü veriyor ve onu bu ölçüyü
değerlendirmeye çağırıyor. Evet âyet böyle anlaşılmalıdır; zira dünya itminana
ermiş ruhlar için bir Arafat’tır. Dünyada geçen zaman da, bayrama nispeten arefe
günü gibidir. Gerçek bayrama gelince, o daha ötede, ötelerin de ötesindedir. Bu
itibarla denge çok iyi kurulmalı ve Arafat dolu dolu yaşanmalıdır. Hac esnasında
Arafat’ı kaçıran insanlar, onu bir yıl sonra tekrar yakalayabilir. Fakat
dünya-ahiret teşbihi içinde verdiğimiz Arafat bir kere idrak edilir ve fevt
edilince de bütün bütün kaçırılmış olur.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde; مَا ل۪ي
وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا ف۪ي الدُّنْيَا إِلاَّ كَرَاكِبٍ اِسْتَظَلَّ تَحْتَ
شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ فَتَرَكَهَا “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki? Ben
dünyada bir yolcu gibiyim ki o, bir ağacın altında muvakkaten gölgelenir, sonra
da yürür yoluna gider ve orasını terk eder.”[10] buyurur. Dikkat ederseniz
burada dünyanın bütün bütün terki söz konusu olmadığı gibi, onu her şey kabul
etme de bahis mevzuu değildir. Bunu teyiden Nebiler Serveri, bir başka hadiste;
لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَعْدِلُ عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا سَقٰى
كَافِرًا مِنْهَا شَرْبَةَ مَاءٍ “Dünyanın Allah katında, sinek kanadı kadar
değeri olsaydı, kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.”[11] buyurur. Evet, kâfir
burada hem Allah yok, hem ahiret yok, hem nebi yok… diyecek, hem de Allah’ın
nimetlerinden tam istifade edecek; bu, Allah’ın adaletine aykırıdır. Ama bu
âlemin arkasında ebedî bir âlem var ve bu âlemde onların görecekleri cezaya
karşılık şimdilik Cenâb-ı Hak onların zevklerini acılaştırmamakta ve rahmetinin
bir tecellî buuduyla onları da mutlu etmektedir.
Aslında Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımları içinde, dünyanın binlerce sene
mesudane hayatı, Cennet hayatının bir saatine mukabil gelmez. Ve Cennet’in
binlerce sene mesudane hayatı da Cemalullah’ın bir dakikasına denk olamaz.[12]
İşte bizler böyle bir hayata talibiz. O hâlde buna nispeten dünyanın -kendine
bakan yanı itibarıyla- ne değeri olabilir ki, biz de onu ahiretle muvazene
etmeye kalkalım! Ortalama altmış yıllık hayat ki, onun da yarısı uykuda geçiyor;
evet işte böyle bir hayatın ne değeri, ne kıymeti olabilir ki..? Şimdi bu
çerçevenin dışına çıkıp dünyaya haddinden fazla değer vermek, “dünyanın değeri
şu, ahiretin bu” gibi farklı değerlendirmelere girmek, nassları
anlayamayışımızın ifadesi olsa gerek.
Ayrıca burada Üstad Bediüzzaman’ın, başka hiç kimsede görmediğim bir tespiti
daha var; o, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esmâ-i
ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının
kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet mânidardır.[13]
Şimdi esmâ-i ilâhiyenin bir aynası ve bir mir’ât-ı mücellâsı olma yönüyle bu
dünya paha biçilemez bir âlemdir ve bu yönüyle biz onu çok severiz, hatta ona
âşık oluruz. Ahirete mezraa olması yönüyle; dünya olmasaydı biz ahirete namzet
olamaz, ahirete ehil hâle gelemez ve onu kazanamazdık. Bu itibarla da dünya
bizim için önemli bir bağ ve bahçedir. Hevesât-ı nefsaniyemize bakan cihetiyle
ise bu dünya göründüğünden de merduttur. Yani insan bu dünyada nefsine hoş gelen
şeylere takılıp kalıyor; kalıyor ve ahireti unutuyorsa, elbette dünya işte bu
yönüyle mezmumdur.
Üstad’ın dünya hakkında bir başka değerlendirmesi daha var; o diyor ki, bu dünya
kalben terk edilmeli, kesben değil.[14] Şimdi meseleye bu açıdan yaklaşacak
olursak, bizim bu dünya ile hiçbir kavgamız yoktur ve olamaz da. Evet, insan
dünyayı bu espri içinde anlayabilirse, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp
kazanabilir ve bir Karun gibi zengin olabilir.. olabilir zira böyle biri iktiza
ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Rabbisinin rızası istikametinde
infak edebilir. Tıpkı Abdurrahman b. Avf gibi ki, o, yedi yüz deveyi yükleriyle
birlikte infak etmişti; etmişti ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ona zenginliğinden ötürü hiçbir şey dememiş, ta’n u teşnide bulunmamış. Sadece
bu büyük servetin hakkını vermek için onu inzar edip uyarmış ve tebşirde bulunup
şahlandırmıştı.[15]
Hz. İbrahim için de -bir kısım menkıbe kitaplarında anlatıldığına göre-
melekler, “Yâ Rabbi, Sen ona ‘Halîlim, Halîlim’ diyorsun.” istifsarında bulunup
hillet ve dostluğun servetle bağdaşıp bağdaşmayacağını öğrenmek istiyorlar.
Allah (celle celâluhu) da, “Gidin, onu deneyin.” buyuruyor; görün o halil mi
değil mi? Melekler uzun bir yoldan gelmiş, saçı-başı dağınık ve pejmurde
kıyafetleriyle bir misafir edasıyla Hz. İbrahim’in yanına gelip, karınlarının aç
olduğunu söylüyorlar. O da bir koyun kesip pişiriyor ve misafirlerinin önüne
koyuyor. Onlar yemeğe başlarken “Bismillah” yerine, meleklere has bir zikir
sayılan سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ diyorlar. Bu tesbih,
vahiy ile müeyyed o saf gönlü öyle bir büyülüyor ki, âdeta yalvarırcasına
“Koyunlarımın dörtte biri sizin olsun, n’olur bu sözü bir kere daha tekrar
ediniz.” diyor. Melekler tekrar ediyorlar. Bu sefer Hz. İbrahim, “Yarısı sizin
olsun, n’olur bir daha..” ve derken koyunlarının hepsini veriyor. Demek ki o
büyük nebi -anlatılanlar doğru ise- dünyayı kesben değil kalben terk etmiş…
Aslında Nebiler Serveri’nin mutlak mânâda zenginliği, mal-mülk-menal edinmeyi
zemmeden herhangi bir beyanını görmek mümkün değildir. Gerçi bazı istisnalar var
ise de, bunlar tamamen şahısların hususî durumlarıyla alâkalıdır. Bu arada O’nun
kendisinin zengin olmaması sorulacak olursa, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) fakir bir aileden gelmiştir. Bir yüce davanın temsilcisi olduktan sonra
zengin olmasının, bir yönüyle davaya gölge düşürme ihtimali vardır.. evet
“Nereden bu değirmenin suyu?” derler ve tabiî o güne kadar hüsnüzan
besleyenlerin hüsnüzannı kırılır ve itimadı sarsılır. Onun için Allah Resûlü
vazifesi açısından, medar-ı tenkit olmaması düşüncesiyle iradî olarak veya bir
cebr-i lütfî olarak şahsen hep fakirliği tercih etmiştir. Allah Resûlü’yle
başlayıp ulemâ, evliyâ ve asfiyâ ile devam eden O’nun arkasındaki temiz
gönüllere de bu gözle bakmak icap eder.
Netice itibarıyla, bir kere daha hatırlatalım ki, dünyayı kesben değil kalben
terk etmek esastır. Evet, dünya bizim kalbimize girmemeli, bizi sarhoş etmemeli,
bakışımızı bulandırmamalı ve kat’iyen bize ahireti unutturmamalı. İşte böyle
olunca biz de ona hâkim olabiliriz. Aksi hâlde dünya bize hâkim olur ve
zannediyorum böyle şuursuzca yaşanan bir hayatta ömrümüzün bütün sâniyeleri
beyhude, heba olur gider. Bu noktada imtihanı kazanmak için irademizi besleyecek
çok şeyler vardır ve onlar mutlaka bu mevzuda aktif hâle getirilmelidir. Meselâ
mârifetullah; iradeyi, imanı takviye eden ve besleyen çok önemli bir faktördür.
Bir misalle izah etmek gerekirse; meselâ siz, mütrefin hayatı gibi bir hayat
yaşamayı arzu ettiniz ve bu hususta çeşitli düzenlemelere başladınız; ardından
hayat standardınızı yükseltme çabası içine girdiniz. İşte o anda mârifetullah
imdada yetişebilir. Burada birinin başından geçen bir hâdiseyi nakletmekte yarar
var. Kim bilir belki de arz edeceğim şey objektif değildir; ama yine de
nakletmek istiyorum: Bir gün bu arkadaşı denize nâzır bir eve götürür ve
balkonda otururlar. O anda içine birdenbire böyle güzel yerlerde yaşama arzusu
düşer. Arkadaşlarının şehadetiyle hemen oradan kalkar ve bir daha o balkona
oturmaz; zira o manzara onun tûl-i emel duygusunu beslemiş ve onda tevehhüm-ü
ebediyet düşüncesine yol açmıştır. İşte o anda o, böyle bir isteğe karşı
mârifetullah ve bir dakika müşâhedesine Cennet’in binlerce sene mesudane hayatı,
ona mukabil gelmeyen Cemalullah’ı seyir arzusu ile o vartadan kendini
kurtarabilmiştir.
Hâsılı, وَلاَ تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Dünya hayatından nasibini
unutma.” âyetini başkalarının arz ettiği şekliyle anlamak, Kur’ân’ın bütünlüğü
içinde bir mütalâa değildir. Bence insan, dünyada kalmaya iştiyak içinde olmalı;
uzun ömürlü olmayı istemeli, ama Bediüzzaman gibi dolu dolu bir hayat yaşama
şart u kaydıyla. Yaşamanın gayesi yaşatma olmalı ve ümmet-i Muhammed’i insanî
kemalâta ulaştırma düşüncesine bağlı bulunmalı. Dünya, hak namına ve millet
zenginliği adına elde edilmeli, fakat hayat da hep ahiret yörüngeli götürülmeye
çalışılmalı.. onun ahiret eksenli böyle bir dünya düşüncesi, onu hep meşru
dairedeki kazanç, sonra da mübah zevk ve lezzetlere çekecektir. Zaten hem
gayrimeşru kazanç hem de gayrimeşru keyif ve lezzet için aynı zamanda bin elem
birden yaşanmaktadır.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir sözü ile bu konuyu da noktalayalım:
فَلْيَاْخُذِ الْعَبْدُ مِنْ نَفْسِهِ لِنَفْسِهِ وَمِنْ دُنْيَاهُ لِاٰخِرَتِهِ
وَمِنَ الشَّبِيبَةِ قَبْلَ الْكِبَرِ وَمِنَ الْحَيَاةِ قَبْلَ الْمَوْتِ
فَوَالَّذ۪ي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَا بَعْدَ الْمَوْتِ مِنْ مُسْتَعْتَبٍ
وَلاَ بَعْدَ الدُّنْيَا دَارَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ
“Herkes kendi nefsinden yine kendisi için bir şeyler ayırsın; dünyasından ahiret
için bir şeyler yapsın; ihtiyarlık gelmeden gençliğinden ona bir şeyler ayırsın;
ölüm gelmeden hayatını değerlendirsin; nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim
ki, ölümden sonra hiçbir mazeret kabul edilmediği gibi, dünyadan sonra da Cennet
ve Cehennem’in dışında bir yurt yoktur.”[16]
صَلّٰى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِـيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ
وَعَلٰى الْمَلَئِكَةِ الْمُقَرَّب۪ينَ وَعَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ
[9] Tevbe sûresi, 9/111.
[10] Tirmizî, zühd 44; İbni Mâce, zühd 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/201.
[11] Tirmizî, zühd 13; İbni Mâce, zühd 3.
[12] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 904.
[13] Bediüzzaman, Sözler, s. 450, 862-864; Lem’alar, s. 357-358.
[14] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 2/1329 (Mesnevi-i Nuriye).
[15] İbn Esir, Üsdü’l-ğâbe, 3/376-381.
[16] Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 18/116.
Kasas, 28/85
إِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَرَادُّكَ إِلٰى مَعَادٍ
“Kur’ân’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette
seni (yine) dönülecek yere döndürecektir.” (Kasas sûresi, 28/85)
Burada iki tevcih söz konusu: Bunlardan biri şudur: Âyet, Peygamber Efendimiz’e,
vukuunu şeb-i arûs gibi beklediği öbür âlem ve likâullah gibi en mahbup şeyleri
hatırlatmak sadedinde “Herhâlde o Kur’ân’ı sana farz kılan (ahkâmını sana
düstur-u hayat yapan) Allah, seni en sonunda varılacak yere döndürecektir.”
diyerek yurdundan yuvasından, tasavvurlar üstü mahbubiyeti haiz Kâbe’sinden
ayrılmanın hüznüyle buruklaştığı bir sırada Habibine, O’nun yüce fıtratına göre
en büyük bir bişaret sayılan hususî fakat mahiyeti idrak edilemeyecek kadar
aşkın, -buna مَعَادٍ kelimesindeki tenvin-i tenkir işaret etmektedir- içinde
“likâullah” ve “rıdvânullah” olan o en son karargâhı vaad etmekle O’nun keder ve
tasalarını sevince çevirmiştir.
Diğeri; Allah (celle celâluhu) Kasas sûresinin başından bu âyete gelinceye
kadar, Hz. Musa ve onun hayatındaki ilginç noktaları, onun Firavunla olan
mücadelesini, kendi kavmi ile olan münasebetlerini anlatıp tarihî tekerrürler
devr-i dâimini nazara verdikten sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
için de bunların mukadder olduğunu hatırlatarak bir sünnetullah vurgulaması
yapmakta. Şöyle ki yeri gelince Allah Resûlü de, tıpkı Hz. Musa gibi yurdundan,
yuvasından çıkarılacak ve başka bir yerde ikamete zorlanacaktır, denilerek
değişmeyen bir kanuna dikkat çekilmektedir. Bu meselenin âyetle olan alâkasına
gelince; sûre Mekke’de nazil olmuş, şu anda mealini verdiğimiz âyet ise, bir
rivayette hicret esnasında indirilmiştir. Demek ki bu âyeti ile Kur’ân, bir
taraftan Mekke’den çıkartılmakla üzgün olan Nebisinin gönlüne huzur üfleyerek,
şimdilerde çıkarıldığı Mekke’ye dokuz-on yıl sonra yeniden döneceği müjdesini
vermektedir ki, bu tevcih daha güçlü ve aynı zamanda gaybî bir haber olması
itibarıyla dava-yı nübüvvete de delâlet etmektedir.
Mevsimi gelince Mekke fethedilmiş, hasımlar dûçâr-ı zillet olmuş; İnsanlığın
İftihar Tablosu da aziz arkadaşlarıyla tasavvurlar üstü bir muvaffakiyetle
yeniden o şanı yüce “meâd”a avdet etmişlerdir. Meâd sözcüğünden anlaşılan -ilk
önce orada bulunma esas olduğuna göre- bu yaklaşım doğruya daha yakın
görünmektedir.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَاٰبُ
Ankebût, 29/45
إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ
“Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût sûresi,
29/45)
İnsan, namazını kıldığı ve kıldığı namaz, kendisini fuhşiyat ve münkerattan
uzaklaştırdığı hâlde hâlâ bazı hatalar yapması her zaman melhuz ve mukadderdir.
“Bütün insanlar hataya açıktırlar. Ne var ki hata yapan bu insanların en
hayırlısı da hatalarından çabucak dönüp, tevbe edenlerdir.”[1] hadisi bu
hakikati ifade adına fevkalâde önemlidir.
Bir insan, namazını kâmil mânâda eda ederse, onun hayatındaki nurlu zaman
dilimleri alabildiğine genişler; zulmetli ve karanlıklı anları da daralır. Bast
hâlleri daha münkeşif hâle gelir; kabz hâlleri ise âdeta ortadan kalkar. Onun iç
dünyasında şeytanlığa, nefsanîliğe açık menfezler daralır; melekliğe, ruhanîliğe
açılan kapılar da ardına kadar açılır. Ancak bütün bunlar, namazın şuurluca
idrak edilip eda edilmesine bağlıdır.. evet kalbin hoplaması, duyguların
şahlanması, içten içe bir ürpetinin duyulmasına bağlıdır. Bu bakımdan إِنَّ
الصَّلاَةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Gerçekten namaz,
hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” âyetinin resmettiği namaz, kâmil mânâda
bir namazdır. Böyle bir namaz ufkunu yakalayamayanların hata yapması ise
kaçınılmazdır.
Bir namazın insanı münkerattan alıkoyması ve onu meâlîye yönlendirmesi ciddî bir
konsantrasyona bağlıdır. Şöyle ki, gündüzlerin on altı-on yedi saat sürdüğü yaz
aylarında, açlık ve susuzluk çekerek tuttuğumuz Ramazan orucunun iftarı anında,
içtiğimiz bir bardak suyu vücudumuzun her hücresinde hisseder ve âdeta her
yanımıza yayılışını duyarız; aynen öyle de namaz anında söylediğimiz her kelime,
eda ettiğimiz her rükün o ölçüde vicdanımızda duyulmalı, ürperti hâsıl etmeli ve
bize Allah önünde olduğumuzu hatırlatmalı ki, o namaz münkerattan uzaklaştıran
bir namaz olabilsin. Öyleyse burada şöyle diyebiliriz: Biz ancak namaz ile elde
ettiğimiz seviye ve dereceye göre, kötülüklerden uzaklaşabiliriz. Yani namazı
eda etmenin derinliği zamanla davranışlarımızı belirleyen önemli bir âmil hâline
gelebilir.
Yeri gelmiş iken, istidradî olarak bir hususu daha arz etmek istiyorum: İnsan
kendi nefsi hakkında ye’se düşmeme kaydıyla daima sorgulayıcı olmalıdır. Hep
“Yaptığım ibadetler, kıldığım şu namazlar ya ahirette benim suratıma paçavra
gibi çarpılırsa!” endişesini taşımalı; taşımalı ama bunu başkaları hakkında
değil, sadece kendi nefsi için düşünmeli. Aksi takdirde suizanna girer ve apaçık
bir haramı irtikâp etmiş olur. Evet, çok tekrar ettiğimiz bir vecizeyi bir kere
daha hatırlatalım: İnsan her zaman kendi hakkında bir savcı, başkaları hakkında
da bir avukat gibi davranmalıdır.. evet o, nefsi adına en küçük inhirafları bile
yılan-çıyan gibi görmeli ve başkalarının büyük hataları karşısında da şefkatli
bir anne gibi davranmalı, suçluyu uyarmaya çalışırken dahi hep gönlünün diliyle
konuşmalıdır. Aslında Kur’ân’ın üslûbu da budur. Onun içindir ki Allah (celle
celâluhu), اُتْلُ مَا اُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلٰوةَ “Sana
vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl.”[2] diyerek her düşünce, her tavır
ve her davranışımızda bizi Kur’ân’ın rehberliğine çağırmaktadır.
Sadede dönelim; emredildiği ve Allah’ın hoşnutluğu için eda edilen bir namaz,
diğer bir tabirle ihlâs yörüngeli, rıza hedefli kılınan bir namaz, bir de devam
gözetilirse, bugün olmasa yarın mutlaka insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor.
Onu fuhşiyat ve münkerattan alıkoyan bir ibadet, evleviyetle şirk ve şirki işmam
eden şeylerden, dalâlet ve dalâlete sürükleyen saiklerden uzaklaştırır;
uzaklaştırır zira namaz baştan sona kadar kavlî, fiilî ve hâlî zikrullah ile
örülmüş bir ibadettir. Böyle bir zikir şekli çok büyüktür ve Allah’ın ululuğuna
münasip bir keyfiyet arz etmektedir ki Kur’ân-ı Kerim de وَلَذِكْرُ اللّٰهِ
أَكْبَرُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ “Hiç kuşkusuz Allah’ı zikir en
büyüktür.. ve Allah sizin yapageldiğiniz her şeyi bilmektedir.”[3] fermanıyla bu
espriyi hatırlatmaktadır.
[1] Tirmizî, kıyâme 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikâk 18.
[2] Ankebût sûresi, 29/45.
[3] Ankebût sûresi, 29/45.
Lokman, 31/17
يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ
وَاصْبِرْ عَلٰى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ اْلأُمُورِ
“Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına
gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azim ve kararlılık gerektiren ağır
işlerdendir.” (Lokman sûresi, 31/17)
Burada Kur’ân-ı Kerim’in peşi peşine zikrettiği önemli dört husus var: Namaz
kılma, iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme ve başa geleceklere sabır. Namaz bütün
ibadetlerin pîri ve İslâmiyet’in de orta direğidir. Emr-i bi’l-mâruf da dinin
müeyyidâtındandır. Bir mü’min şahsî istitaat ve ferdî sorumluluğunu aşarak
toplumdaki yanlışlıkları düzeltme yoluna girince, başına bir sürü gailelerin
geleceği kaçınılmazdır. Ne kadar yılların kazandırdığı alışkanlıkları terk etme
durumunda kalan veya menfaati zedelenen kişi ve kuruluş varsa, hepsi ona karşı
çıkacak ve onu baskı altına alacaklardır. İşte böyle bir durumda mü’min bütün
bunlara karşı direnip, çizgisini koruma mecburiyetindedir. Tarihe bu gözle
bakıldığında bunun çok örneklerini görmek mümkündür. Başta Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), büyük mücadelesinde tek başına kaldığı hâlde dahi önünü kesen
hiçbir şey karşısında asla sarsılmamış, sabır ve metanetle yoluna devam
etmiştir.
Demek ki Müslümanlığı hakikî mânâda yaşama ve başkalarına telkinin bahis mevzuu
olduğu her yerde sabır da söz konusu. Bir başka âyet bu hususu daha net bir
biçimde vurgular:
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِ “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım
isteyin.”[1] Yani her çeşidiyle sabır ve her şekliyle namaza sığınarak yolunuza
devam ediniz. Aslında günde beş defa, kırk rekât namaza devam ve sebat dahi iyi
bir sabır örneği. Bu büyük ibadet, Allah karşısında saygıyla kalbi ürperenlerin
dışındakilere çok zor ve ağır olsa gerek.
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلٰى الْخَاشِعِينَ “Gerçi bu zor bir iştir ama
içi saygıyla ürperenlere değil.”[2] âyeti de bunu dile getirmektedir.
Ayrıca burada, hem namazın hem de emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münker’in
diğer ümmetler için de söz konusu olduğu vurgulanmakta ve bu aynı zamanda bir
mü’mine hitap üslûbu içinde sunulmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Lokman, daha
önce oğluna يَا بُنَيَّ لاَ تُشْرِكْ بِاللّٰهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ
“Oğulcağızım, sakın Allah’a eş-ortak koşma; bilmelisin ki şirk büyük bir
zulümdür.”[3] diyerek münkeratın en büyüğü ve çirkininden vazgeçirdikten sonra,
burada da ona İslâm esaslarının en büyük rüknü ve cihadın hemen her zaman,
herkes için geçerli bir buudu olan emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münkeri
hatırlatarak en önemli bir ibadetin yanında umum ubûdiyetin müeyyidesine de
dikkatleri çekip daha işin başında şer’î muvazenenin ehemmiyetini vurguluyor.
وَاصْبِرْ عَلٰى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ اْلأُمُورِ
“Başına gelen şeylere sabret, bunlar azim ve kararlılık gerektiren ağır
işlerdendir.” fermanına gelince, bu hem müstakil bir sorumluluk hem de önceki
iki vazifeden ötürü başa gelmesi mukadder hâdiselere karşı bir teyakkuz mânâsına
gelmektedir.
[1] Bakara sûresi, 2/45.
[2] Bakara sûresi, 2/45.
[3] Lokman sûresi, 31/13.
Ahzap, 33/4
مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ
أَزْوَاجَكُمُ اللاَّئ۪ي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ
أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ وَاللّٰهُ
يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ
“Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadığı gibi, “zıhâr” yaptığınız
eşlerinizi de analarınız yerine tutmadı ve evlâtlıklarınızı da öz oğullarınız
olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerden ibarettir. Allah
ise gerçeği söyler ve dosdoğru yola O eriştirir.” (Ahzâb sûresi, 33/4)
Zeyd b. Hârise, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) azatlısı.. o,
babasına rağmen Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercih ettiğinden,
Efendimiz de onu evlât edinmiş ve o günden itibaren de belli bir süre kendisine
Zeyd b. Muhammed denilmiştir. Kur’ân bu âyeti ile hem böyle denilmesini
yasaklamış hem de bilinen şeklin dışında kimsenin kimseye anne-baba
olamayacağını ihtar etmiş ve şayet bir kimsenin anne-babası belli ise, artık
hiçbir şekilde bir başkasının onun anası veya babası olamayacağını
vurgulamıştır. Öyleyse herkes asıl babalarına nisbet edilmelidir.. ve bu âyetin
inişini müteakip Zeyd’e, Zeyd b. Hârise denilmiş; Müslümanların eliyle ihtida
edenlere de “Mevlâ Fülan” denilmiştir.. Sâlim Mevlâ Huzeyfe misalinde olduğu
gibi…
Âyet-i kerimede işaret edilen ikinci bir husus da şudur:
a) Cahiliye Arapları, zeki ve akıllı kimselerin iki kalb taşıdığına;
b) Erkeğin zıhâr yapmasıyla, zıhâr yapılan kadının onun öz annesi gibi olduğuna
inanıyorlardı.
İşte âyet, bir çırpıda bu iki inanış biçimini iptal ediyordu.
Gelelim, bir kişinin içinde iki kalb taşıması meselesine; elbette ki burada
zikri geçen kalb, herhâlde bizim bildiğimiz çam kozalağı şeklindeki et
parçasından ibaret olan kalb değil; o, tasavvuf erbabınca da ele alınıp
değerlendirilen kalbdir ki, âyetin siyakı da bunun böyle olduğunu
göstermektedir. Evet, insan şirk ve tevhide, ihlâsa-riyaya, gerçeğe-yalana,
hakka-bâtıla açık iki kalb taşımaz. Ak ak, kara da karadır. Evet ne annelerinize
benzettiğiniz hanımlarınız annelerinizdir, ne evlâtlıklarınız evlâdınızdır, ne
de zeki kabul ettiğiniz kimseler iki kalblidir. Sizin bu konulardaki
düşünceleriniz sadece bir yakıştırmadan ibarettir. Gerçek ise, Allah’ın bilip,
bildirdiğidir.
Bir başka açıdan, insanlar çeşitli zaman dilimlerinde, değişik şartlar sebebiyle
düal olabilir ve düal görünebilirler. Oysa fasit bir dairenin başlangıcı sayılan
böyle bir duruma İslâm kat’iyen cevaz vermez; vermez zira bu hâl, insanı
kâfirden de daha tehlikeli kılar. Akıbetine gelince, âyetin ifadesiyle ateşin en
derinine, çukuruna düşecek olanlar bunlardır. Şimdi, insan bir yandan bir sürü
eğri-büğrü yollara takıldığı hâlde, Allah yolunda olduğunu söylüyor ve O’nunla
münasebetten dem vuruyorsa, âyetin ifadesiyle o, sinesinde iki kalb taşıyor
demektir. Hâlbuki âyet bunu reddediyor ve olamayacağını hatırlatıyor. Zaten
başka bir yerde Allah (celle celâluhu) “Muhakkak Allah indinde din, (yalnız ve
yalnız) İslâm dinidir.”[1] buyurmuyor mu? Ve “İslâm’dan başka din, hiç kimseden
kabul edilmeyecektir.”[2] diyerek ikiliği söküp atmıyor mu?
Evet, yol bir olunca kalb de bir oluyor; değişik yollara düşenler, düşünce,
tasavvur ve kalbî hayatlarında da dağınıklıktan kurtulamayacaklardır. Gerisi
yine âyetin ifadesiyle, “ağızla söylenilen” mücerret sözlerden ibarettir. Bir
kimse, hem Müslümanım diyecek, hem de inkârcı bir tavır sergileyerek dine
hakaret edecek, kitaba sövecek, peygambere dil uzatacak…! Bu apaçık bir
ikiyüzlülük, bir nifak ve şikaktır.
Hâsılı hiç kimse iki kalb ve iki vicdan taşımamaktadır. İhtiva ettiği nokta-i
istinat ve nokta-i istimdat derinlikleriyle kalb birdir ve o, Allah’ın birliğine
enfüsî en güçlü bir şahittir. Merkezî bu kalb, şöyle-böyle “ana” dedikleriniz de
sizin öz analarınız değildir.. tabiî sizin sulbünüzden gelmeyen çocuklar da
sizin evlâtlarınız olamaz. Bu üç meselede de, hakikatin kendine ters bir hâl
alması, hilâf-ı vâkıa sayılması ve bedîhî bir tenakuza düşülmesi söz konusudur.
Allah (celle celâluhu) vâkıa uygun olanı söylemekte ve sizi vicdanınızla hâricî
vücut nokta-i nazarından mutabakata çağırmaktadır.
[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/19
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/85
Sebe’, 34/12
وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ
مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ
“Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı onun önünde çalışırdı. Onlardan kim
emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.” (Sebe sûresi, 34/12)
Süleyman (aleyhisselâm), cinleri teshîr edip çalıştırmada bir kısım dualar veya
bizim bilmediğimiz esmâ-i ilâhiyeden bazı isimler biliyordu. Esbap plânında
onları okuduğunda cinler onun emrine giriyordu. Aslında Esmâ-i Hüsnâ, Ebû
Hüreyre’nin rivayet ettiği 100 isimden ibaret değildir. Zira Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bir dualarında;
أَسْأَلُكَ بِكُلِّ إِسْمٍ هُوَ لَكَ سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ أَوْ أَنْزَلْتَهُ
ف۪ي كِتَابِكَ أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ ف۪ي
عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ
“Senin, zâtını isimlendirdiğin veya kitabında indirdiğin veya mahlukatından
birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye
bildirmediğin) bütün isimler hürmetine… istiyorum.” diyor.1 Buna göre Allah’ın
(celle celâluhu) her peygambere ayrı ayrı isimler öğretmiş olabileceği de
anlaşılıyor ki ihtimal Süleyman (aleyhisselâm) da kendisine öğretilen bu
isimleri okuyarak, cinleri teshîr ediyordu. Aslında, cinleri de, şeytanları da
hakikî anlamda Hz. Süleyman’ın emrine veren Hz. Allah’tır. Bu husus, Enbiyâ
sûresinde daha net bir şekilde anlatılmaktadır.2
Sünnet-i sahihada olmamakla beraber, İsrailiyatta anlatıldığına göre, Hz.
Süleyman, kendinden sonra suiistimal edilir diye bu isimleri tahtının bir
yanında saklamış ama o zamanki Yahudiler bunları alarak kendi hesaplarına
kullanmışlar. Ahd-i Atik’deki bazı yaklaşımlar da böyle bir yoruma müsait
görünmekte.
Günümüzde bazı cereyanlar, bunlara mahiyetlerini çok çok aşan mânâlar yükledi.
Meselâ; “Allah’a -hâşâ ve kellâ- gerek yok, şer kuvvetlerin gönlü yapılınca her
işin düzene girer.” veya “Şer kuvvetinin gücü, hayır kuvvetinden daha üstündür;
öyleyse onu hoşnut etme daha önemlidir.” Aslı Kabala’ya dayanan tamamıyla
siyonist kaynaklı, masonik ayin şekilleri ve pek çok ritüelleri de aynı kaynağa
irca etmek mümkündür. Çizgi filmlerde “Karanlıkların gücü adına, gölgelerin gücü
adına..” gibi ifadeler bizim terminolojimizde asla yeri olmayan safsatalardır
ki, körpecik dimağların ruhlarında yaralar açmakta ve gençlerin metafizik
telakkilerini altüst etmektedir. İnsanımızın ruh, mânâ ve metafizik telakkileri
yerli yerine oturtulacağı ana kadar da bu çarpıklıklar devam edeceğe benzer.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, Hz. Davud ve Hz.
Süleyman’ın, varlığın ayrı ayrı buudlarını teshîr etmeleri mazhariyetleridir.
Değişik sıkıntılar cenderesinde sıkışa sıkışa âdeta fizikî yanlarıyla eriyip
نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُ أَوَّابٌ 3 hakikatinin tam bir timsali hâline gelen Hz.
Davud’a, dağlar ve demir gibi fizikî varlıkların musahhar kılınması; ona
nispeten babasından tevârüs ettiği güç, kuvvet, saltanat ve debdebe ile, maddî
ve fizikî bir dünyada peygamberlikle serfiraz kılınan Hz. Süleyman’a, fizik
ötesi varlıklar sayılan cinlerin, şeytanların, ifritlerin hatta bir mânâda
fizikten daha çok fizik ötesiyle münasebettar görünen rüzgârların teshîr
edilmesi, hakikat-i Ahmediye’de temâşâ ettiğimiz fizik-metafizik dengesinin ayrı
ayrı temsil edilmeleri gibi görünmektedir.
Bu itibarla denebilir ki, Hz. Davud, hakikat-i Muhammediye’nin bâtını adına bir
nüve, Hz. Süleyman da onun zâhiri namına bir çekirdekti; mevsimi gelince bu
konuda da makam-ı cem’in sahibi o Zat’ta içtima ettiler.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
[1] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/391, 452.
[2] Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/79-82.
[3] “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd sûresi,
38/30)
Sebe’, 34/14
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهِ إِلاَّ
دَابَّةُ اْلأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ
أَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ
“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yiyen
bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı
bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe sûresi, 34/14)
Her şeyden evvel Kur’ân’ın bu âyeti ile anlatmak istediği, cinlerin gaybı
bilmediği gerçeğidir. Cinler gaybı bilmediğine göre, onlardan gaybe dair haber
alanlar da gaybı bilmiyorlar ve bilemeyecekler demektir. Bu sebeple kâhinlerin
gayba ait verdiği haberlerin doğruluğuna inanan ve onları tasdik edenlerin
-neûzü billah- dinden çıktıklarına hükmedilmiştir.[1]
İkinci bir husus; âyet-i kerimede anlatıldığı gibi hakikaten cinler Süleyman’ın
(aleyhisselâm) emrinde çalışmışlar mıdır? Bazı modern yorumcular, Kur’ân’da
hikâye edilen bu ve benzeri âyetleri, mecaz ve istiareye hamlederek bu türlü
ifadelerin hakikat olmadığını iddia etmişlerdir. Bence, Kur’ân’ın anlattığı bu
kabîl bütün olaylar, aynen cereyan etmiştir ve hakikatleri muraddır. Şimdi
bunlardan alınacak derse gelince, o pek çok derinlikleri olan bir husus olsa
gerek.. meselâ, bu âyet ile alâkalı olarak şöyle denilebilir:
Kâinat ilâhî irade ile kurulmuş ve yine ilâhî meşîet çizgisinde devam eden âdeta
iç içe girmiş bir sistemler mecmuasıdır. Hiçbir sistem ve onunla alâkalı hiçbir
harekette tesadüf söz konusu değildir. Şimdi Süleyman’ın (aleyhisselâm) dayanmış
olduğu asânın kurtlar tarafından yenmesi de hem bir hakikattir hem de tesadüf
değildir. İhtimal bununla bize anlatılmak istenen ise, bir gün mutlaka
Süleyman’ın (aleyhisselâm) da saltanatının dağılacağıdır. Nitekim Hz.
Süleyman’ın vefatını takip eden yıllarda, o saltanat dağılmış, toplum içinde
ciddî inşikaklar yaşanmış ve yeniden Hz. Davud öncesi kaoslara dönülmüştür.
Evet hiç beklenmedik bir anda, dağlar cesametindeki saltanatlar bile yerle bir
olur, yerinde yeller esmeye başlar.. o saltanata munkad boyunlar da kendilerini
yeni bir vetirede bulurlar.
[1] Bkz.: Tirmizî, taharet 102; İbn Mace, taharet 122; Ebû Davud, tıb 1
Yâsin, 36/20
وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا
الْمُرْسَل۪ينَ
“Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. ‘Ey kavmim! dedi, bu
elçilere uyunuz!’” (Yâsîn sûresi, 36/20)
Öncelikle şunu belirtelim: Sahife başındaki أَصْحَابَ اْلقَرْيَةِ “karye
ashabı”[1] yani şehir halkı tabirinden anlaşılıyor ki, elçilerin dinlerini
tebliğ adına gittikleri yer bir çöl değildi; gidilen yer uygarlığın -o dönemdeki
şartlara göre- hâkim olduğu mâmur beldelerdendi. Bu belde ahalisi kendilerine
gönderilen ilk iki kişiyi kabul etmemişlerdi ki, Cenâb-ı Hak onları üçüncü
biriyle desteklemişti. Ne var ki inat ve temerrütlerine yenik düşen bu insanlar,
elçileri dinlemek bir yana kendi karyelerinden birini bile öldürecek kadar işi
ileriye götürmüşlerdir.
Burada serlevha yaptığımız âyet, önceki üç kişiyi destekleyen bir dördüncü
insandan bahsediyor ki, işte bu zat, o tebliğe muhatap kavmin içinden biriydi ve
أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ”den gelmişti.
Öteden beri أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ tabiri hakkında müfessirler bir hayli fikir
ortaya atmış ve bu tabirin gerçek mahmilini araştırmışlardır. Biz burada
müfessirînin tevcihlerinden üçü üzerinde duracağız:
1) أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ “Şehrin öte yakasından” demektir ki bu da o zatın şehrin
öbür ucunda oturuyor olduğunu göstermektedir.
2) أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ “Medinenin yüksek sınıfından, önde gelenlerden biri”
mânâsınadır ki, “Salât-ı Münciye”de yer alan أَقْصَى اْلغَايَاتِ “Gayelerin en
yükseği, yücesi”ndeki أَقْصَى ile aynı anlama gelir. Öyleyse bu insan, günümüzde
olduğu gibi şehrin dışında, villasında oturan, halk ile pek içli-dışlı
bulunmayan aristokrat sınıftan biriydi.
3) أَقْصَى الْمَد۪ينَةِ “Kavminin o günkü anlayış, düşünce ve yaşam
biçimlerinden olabildiğine uzak ve kendine göre seviyeli birisiydi” ki, “Sizden
herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş
kimselerdir.” (Yâsîn sûresi, 36/20-21) sözleri de ondaki bu farklı anlayışı
göstermektedir. Son iki tevcih itibarıyla bu zatı, şehir halkının hayat
felsefesinden farklı bir düşünceye sahip, belde halkının başı darda kalınca
kendisine sığındıkları, müracat ettikleri hasbî bir insan olarak
tanımlayabiliriz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın da ifade ettiği gibi, bu zat, kavmi
kendisini öldürmeye teşebbüs ettiğinde:
قَالَ يَا لَيْتَ قَوْم۪ي يَعْلَمُونَ * بِمَا غَفَرَل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ
الْمُكْرَم۪ينَ
“Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan
kıldığını kavmim de bilseydi.” (Yâsîn sûresi, 36/26-27)
sözleri esas alınarak denebilir ki o, kavmi hakkında hep yüksek temennilerde
bulunmuş ve hiçbir zaman kavmine karşı kin ve intikam duygusu da beslememiş;
aksine düşmanlarına bile merhamet edebilen bir yaşatma insanı olarak, erdiği
mutluluğu onlar için de dilemiş ve peygamberane bir şefkatle kendini son bir kez
daha onlara anlatmak istemişti.
Aslında bu ses, bu soluk her dönemdeki hasbîlerin sesi-soluğudur. İşte Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); Uhud’da dişinin kırıldığı, yüzünden
kanların şakır şakır aktığı en acı bir durumda bile bunu kendisine reva
görenlere beddua etmemiş, aksine “Allah’ım, kavmimi hidayet eyle, zira beni
bilmiyor onlar.”[2] demiştir.
Burada istidradî olarak başka bir hususa da değinmek istiyorum: Hz. Nuh’un:
رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلٰى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّاراً
“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma.” (Nuh sûresi, 71/26)
diye bedduada bulunması, her ne kadar yukarıda anlattığımız hususlara ters gelse
veya öyle gözükse de, kat’iyen öyle değildir. Zira “itibar-i mâyekûn”
kaidesince, yıllarca içinde peygamberlik vazifesini eda ettiği o toplumu çok iyi
tanıyan Hz. Nuh, ihtimal bu konuda ilâhî muradı sezdikten veya murad-ı ilâhî
kendisine bildirildikten sonra böyle bir duada bulunmuştu ki, enbiyâ-i izâmın
genel ahlâkı bakımından bunun böyle yorumlanması daha uygun olacaktır.
Ayrıca bu ve bunun gibi kıssaların, hakikatlerine hamledilip edilmemesi
açısından da üzerinde durulması icap ediyor. Evet bazılarının zannettiği gibi bu
kıssalar kat’iyen sembol değildirler. Bunlar ayniyle gerçekleşmiş olaylardır ve
Kur’ân olduğu gibi bize hikâye etmektedir.
İkinci olarak; Allah (celle celâluhu) bu vak’aları bize anlatmakla, kıyamete
kadar devam edecek olan küllî bir kısım kanunların ucunu göstermektedir. Yani
böylesi hâdiseler, Hz. Âdem ile başlamış ve dünyada insanoğlu adına tek bir fert
kalıncaya kadar devam edecektir. Zaten Kur’ân’ın kullanmış olduğu malzemeye
bakarsak, bunların hiçbir zaman ve mekâna tahsis edilmediğini görürüz. Zaten
evrensel bir kitaptan beklenen de budur. Yalnız Kur’ân’a bu gözle bakabilmek
için âyetleri hususî bir çerçevede izleyebilmeye ihtiyaç vardır. Hatta
diyebiliriz ki, Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmenin yegâne şartı da işte
budur.
Bir diğer husus da, âyetler ister kâfir, ister münafık ya da Yahudi veya
Hıristiyan hakkında inmiş olsun, esbab-ı nüzul şunu veya bunu göstersin her fert
kendi şahsıyla, çevresiyle, şöyle-böyle içinde bulunduğu zaman ya da mekânla bir
çeşit aklî, mantıkî, hissî, vicdanî münasebetler tesis ederek, her zaman ona
muhatap olabilir ve onun o tazelerden taze mesajlarını gönlünde duyabilir. Bir
diğer ifade ile, fert “Ben sadece peygamber değilim, ama onun dışında Kur’ân
bütün emir ve yasakları ile ve altı bin küsur âyeti ile her zaman bana nazil
oluyor gibi…” demelidir. Zaten işin ruhu, esası da bu değil mi..? Rica ederim
Allah’ı (celle celâluhu) zaman ve mekân ile kayıtlayabilir misiniz? Öyleyse O,
kelâm sıfatının tecellîsi olan Kur’ân-ı Kerim ile, Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) konuştuğu aynı anda sanki seninle, benimle de konuşmaktadır..
bizden sonra gelecek tüm insanlıkla da. Aslında Kur’ân’ın evrenselliği ve zaman
üstü olması açısından da bu yaklaşım çok önemlidir. Aksi hâlde fert, Kur’ân’da
zikri geçen bu olaylara gelmiş-geçmiş kıssalar nazarıyla bakar, öyle okur ve
geçerse, ondan istifadesi de o nispette olur.
Şimdi bir kere daha âyet-i kerimeye dönelim: Burada anlatılan olay, kıyamete
kadar ayniyete yakın misliyet içinde cereyan edecek bir olaydır. Böyle bir
olayın kahramanları olarak da, mü’min-i âl-i firavundan Seyyidina Hz. Ebû
Bekir’e, Habib-i Neccar’dan her asrın şahitlerine, onlardan da aynı çerçeve
içinde mütalâa edeceğimiz çağın şahitlerine kadar pek çok ölüme gönüllü kahraman
sıralayabiliriz. Evet ülkenin ta öte yakasından gelip İstanbul’da çağın
şahitlerinden biri olduğunu ilan eden ve İslâm’ın mukadderatı ile alâkalı
teklifler ve çözüm alternatifleri sunan, bunu yaparken de ne ücret, ne ganimet,
ne de şöhret peşinde olmayan, aksine “Milletimizin imanını selâmette görürsem,
Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.”[3] diyecek kadar hasbî mi hasbî,
fedakâr mı fedakâr, diğergâm mı diğergâm olan “Günümüzün şahidi” de onlardan
biridir; içte ve dışta daha nice örnekler.. ilklerin çizgisinde, ayniyet
ölçüsünde bir misliyetle nice örnekler!..
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa döneminde cereyan etmiş bir başka olayı daha zikreder.
Öyle ki oradaki hâdise ile buradaki vak’a hemen hemen aynı karakteristik
çizgileri taşır. Firavun ailesinden, yani saraya mensup, aristokrat sınıftan
birisi, Hz. Musa’nın öldürülmek istenmesi karşısında haykırır ve
أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ
“Siz bir adamı ‘Rabbim Allah’tır.’ diyor diye öldürecek misiniz?” (Mü’min
sûresi, 40/28)
der. Evet, böyle bir ortamda aşağı tabakalardan birinin, Hz. Musa’ya sahip
çıkması ve onun öldürülmesine engel olması mümkün değildir.
Işık Çağı’nda aynı kahramanlığı Hz. Ebû Bekir yapar. Müslüman olanların,
müşrikler tarafından öldürülme ölçüsünde eziyetlere maruz kaldıkları bir sırada
Mekke’nin aristokrat sınıfına mensup o Sıddık-ı Ekber, aynı sözlerle “Rabbim
Allah’tır diyen insanı öldürecek misiniz?”[4] der. Demek ki Kur’ân’ın anlattığı
olaylar şekil ve kabuk değiştirerek aynı mahiyette hep tekerrür edip duruyor.
[1] Bkz.: Yâsîn sûresi, 36/13
[2] Buhârî, enbiyâ 54; istitâbe 5; Müslim, cihad 104; İbni Mâce, fiten 23
[3] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 2/2206 (Tarihçe-i Hayat)
[4] Buhârî, fezâilu sahabe 5; menâkıbu ensar 29; tefsir (40) 1; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 2/204
Sâd, 38/20
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
“Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve fasl-ı hitabı (her meselede
maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme) vermiştik.” (Sâd
sûresi, 38/20)
Cenâb-ı Hak, Efendimiz’e:
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا اْلأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ * إِنَّا سَخَّرْنَا
الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَاْلإِشْرَاقِ * وَالطَّيْرَ
مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ
“Güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, yürekten Allah’a dönen
biriydi. Doğrusu Biz dağları musahhar kıldık da, onlar akşamleyin ve kuşluk
vakti onunla birlikte tesbih eder dururlardı. Kuşlar da toplu hâlde onun
tesbihiyle tesbih ediyorlardı.”[1] gibi ifadeleriyle Hz. Davud’un bazı
mazhariyetlerini anlattıktan sonra, o yüce peygamberin üç önemli vasıfla daha
serfiraz olduğunu hatırlatıyor, saltanatla Hakk’a yakınlığı bir arada
götürebilmiş olma imtiyazıyla örnek alınması gerektiğini vurguluyor. Bu son üç
husus:
1) وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ “Mülkünü destekleyip kuvvetlendirdik.” sözleriyle ifade
edilen belâ, devâhi ve mesâib adına pek çok şeye maruz kalan Hz. Davud’un, bütün
bunlardan sıyrılarak ve âdeta saltanata dönüşen o peygamberane iradesinin
tahkimi ve tarsinidir ki, Peygamberimiz’e geleceğinin çok aydın olacağını ifade
etmesi bakımından gayet mânidardır.
2) وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ “O’na hikmet de verdik.” beyanıyla anlatılmak
istenen, her nebideki nübüvvet hakikatinin önemli bir derinliği diyeceğimiz
hikmetin mazhar-ı tâmmı olan Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hatırlatma açısından
fevkalâde yerindedir.
3) وَفَصْلَ الْخِطَابِ “Ve fasl-ı hitap da (verdik).” sözleriyle seslendirilen,
konuşma kabiliyetinin mükemmelliğiyle de Hz. Davud’a verilenin kat katıyla
şereflendirilmiş bulunan O İmam-ı İns ü Cân ve Hatib-i Kevn ü Mekân’a
bahşedilmiş bulunan söz sultanlığına vurgu yapılmakta ve Hz. Davud’un
mezâmirinin yankıları dağlara tesir ettiği gibi, O Andelîb-i Enbiyâ ve Bülbül-ü
Kur’ân’ın nağmelerinin, bir gün bütün sinelerde yankılanabileceğine, tedâiler
diliyle kapı aralanmaktadır.
Ne var ki klasik rivayet tefsirleri “fasl-ı hitab”ı genellikle أمَّا بَعْدُ diye
tefsir edegelmişlerdir. Hâlbuki hemen hemen herkesin söyleyebileceği böyle bir
kelimeyi Kur’ân’ın, hem de minnet makamında zikretmesi çok beliğ görünmemekte.
Evet, bu, Davud’a (aleyhisselâm) verilen bir nimettir ve minnet makamında
zikredilmiştir. Öyleyse buradaki fasl-ı hitap, meseleleri herkesin
anlayabileceği bir üslûpla sistematik bir şekilde ele alıp anlatabilme, tam
mânâsıyla bir hitabet örneği ortaya koyma veya hemen her sahada itiraza meydan
vermeyecek şekilde ve herkesin kabulleneceği bir üslûpla konuşmaya hamledilmesi
daha uygun olacaktır. Buna, hangi mesele anlatılırsa, onun muhteviyatına göre,
en küçük teferruatına kadar anlatabilme kabiliyeti de diyebiliriz.
[1] Sâd sûresi, 38/17-19
Mü’min, 40/26
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُون۪ي أَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنّ۪ي أَخَافُ
أَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي اْلأَرْضِ الْفَسَادَ
“Firavun: ‘Bırakın beni, dedi, Musa’yı öldüreyim, varsın Rabbine yalvarsın. Ben
onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkarmasından
korkuyorum.’” (Mü’min sûresi, 40/26)
Bu âyet-i kerime, Firavun ailesi içinde neş’et edip, Hz. Musa’ya en kritik anda
destek veren bir mü’minin (Mü’min-i âl-i firavun) adının verildiği Mü’min
sûresinde geçmektedir. Firavun: “Bırakın, ben Musa’yı öldüreyim; varsın o da
Rabb’ine yalvarsın. Doğrusu ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden ve bu
yerde, bu ülkede fesat çıkarmasından korkuyorum.” diyor.
Âyeti tam anlayabilmek için, işin bu noktaya gelip dayanmasına sebep olan
hâdiseleri hatırlatmakta yarar var. Bilindiği gibi Firavun, Hz. Musa karşısında
bütün mücadelelerinde yenik düşmüş ve sonunda onu öldürmek için âdeta kavminden
izin istemektedir. Âyetin ruhunda dinlediğimiz bu ses, Firavun’un aczini,
mağlubiyetini ve elinin-kolunun bağlılığını ortaya koymaktadır. “Bırakın,
Musa’yı öldüreyim.” sesi, bir çaresizlik hırıltısıdır. Evet, akıl, mantık ve
istidlal açısından, Hz. Musa’ya yenik düşen Firavun, cılız bir sesle Hz. Musa’yı
öldürmek için kavminden izin istemektedir… Bu üslûp müstebit bir idarecinin,
kendine güveni olduğu andaki üslûbu değildir. Bu üslûp, birer birer bütün
desteklerini yitiren, her müstebit gibi, güçlü olduğunda zalim, zayıf kalınca da
zelil olma hâlinin veya bazı ahval itibarıyla “demokratik” görünme üslûbudur.
Esasen, ehramların yapımında bütün milletini, hususiyle de İsrailoğullarını
çamur, balçık içinde saman çöpü gibi harç olarak kullanmış bir müstebidin bu
tavrına dense dense zillet ve riya denir ki, bu tamamen bir kuyruk kısma ve
halka sığınma demektir. Böyle yaparken o, bir yandan halkın gücünü arkasına
alarak onların eskiden beri bağlanageldikleri âdetlerini, geleneklerini ve
dinlerini kendi hesabına değerlendirecek, diğer yandan da güçlü iken ezdiği
yığınları bu defa da istismar edecekti. Tıpkı Mekke müşriklerinin Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) için, “Ailelerimizi bölüyor, bizi atalarımızın
yolundan döndürmeye çalışıyor.” dedikleri[1] gibi; Firavun da kendi kavmine:
“Dininizi değiştireceğinden, sizi birbirinize düşürüp, bozgunculuk çıkarmasından
korkuyorum.” diyor ve kendi müfsitliğini gizleme gayreti içinde, eskiden beri
bütün tiranların, diktatörlerin, tağutların yaptığı gibi davranıyordu.
Evet hak karşısında yenilince ya kuvvete ya da demagojiye başvuran, dünyanın
kaderine hâkim bütün mütekebbirler, despotlar gibi, o da kuvvet gösterisinde
bulunmak istiyor, bunun için de halka sığınarak kamuoyu oluşturma gayretleriyle
demagojiler yapıyor ve “Onun, dininizi değiştirmesinden veya ülkede fesat
çıkarmasından korkuyorum.” diyordu; diyor ve sanki, o ana kadar her şey
yolundaymış, toplum da müreffeh ve mesutmuş da Hz. Musa her şeyi karıştırmış,
halkı kargaşaya sürüklemiş gibi bir imaj uyarmaya çalışıyordu.
İşte böyle bir noktada devreye Mü’min-i âl-i firavun giriyor. (Rivayete göre bu
zat, Hz. Âsiye’nin ağabeyi ve Firavun ordularının da başkomutanıdır.[2]) Hz.
Musa gibi bir firasetin, böyle bir kişinin varlığını sezememiş olması
düşünülemez. Hz. Musa, onu tanımış, onun gücünü değerlendirmeyi plânlamış,
adımlarını ona göre atmış ve belli bir noktaya, yani Firavun’un acze düşüp, onun
karşısında kuyruk kısarak, o ana kadar âdeta bir “hiç” yerine koyduğu halkına
temennada bulunacak duruma düşmüştü ki, bu zatın ortaya çıkışı ile Hz. Musa
durumu fevkalâde yerinde değerlendirdi.
Mü’min-i âl-i firavun’a, Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerden bile daha geniş
yer verilir. O, Firavun’un demokrasi gösterisi ve kavmine başvurması karşısında,
yine demokratik bir tavır sergileyerek işe başlar ve أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَنْ
يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ “Rabbim Allah dediği için bu adamı öldürecek
misiniz?”[3] der ve sesini yükseltir. Yani o, “İnsanların inanç ve düşüncelerine
hiç saygınız yok mu?” demek ister ve perde perde sesini yükselterek imanını
ortaya koyar. “Bir gün derdest edileceksiniz, işte o gün size kim yardım
edecek?..” diyerek, ahirete imanını açıklar. Onun bu ölçüde kavmine ikna edici
konuşmaları karşısında, Firavun daha bir pusar ve başka demagojilere sığınır:
قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُر۪يكُمْ إِلاَّ مَا أَرٰى وَمَا أَهْد۪يكُمْ إِلاَّ سَب۪يلَ
الرَّشَادِ
“Ben ancak size isabetli gördüğümü gösteriyor ve sizi ancak doğru yola
çağırıyorum.”[4] diyerek, suret-i haktan görünme lüzumunu duyar.
Firavun’un gittikçe çöküp, nihaî bir kaybetme noktasına doğru hızla ilerlemesine
karşılık, Hz. Musa fevkalâde rahattır ve Firavun’un tehditleri karşısında en
ufak bir sarsıntı bile hissetmez. Bu itibarla da hemen cevabını yapıştırır:
إِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لاَ يُؤْمِنُ بِيَوْمِ
الْحِسَابِ
“Ben, hesap gününe inanmayan her mütekebbir (gururlu, kendini beğenmiş zorba)dan
benim ve sizin Rabbinize sığındım.”[5] diyerek, bir yandan Hakk’a güvenini
ortaya koyarken diğer yandan da bütün insanların Rabbinin sadece Allah olduğunu
bir defa daha ihtar eder.
Hâsılı, burada bir tarafta Firavun’un tiz perdeden atıp tutması, ölüm tehditleri
savurması, ölüm tehditleri savururken de içten içe aklî, mantıkî ve kalbî
tutarsızlıklarının şuurunda olarak tedirginliği, telaşı; böyle bir tedirginlik
ve telaş karşısında da horlayıp hakir gördüğü teb’anın gücünü yanına alma
gayreti ve bu uğurda onların dinî hissiyatlarını istismar etmesi, dahası her
devirde olduğu gibi, kendi fesat çıkarıp dururken başkalarını fesatla
karalaması, her fırsatta din düşmanlığı yapmasına mukabil dindarların dinin
ruhunu değiştirdiklerinden ve değiştireceklerinden dem vurması; diğer taraftan
da bütün bunlara karşı Hz. Musa’nın fevkalâde bir temkin içinde halka bedel
Allah’a sığınması ve Firavun’un kibrini, gururunu onun yüzüne vurması, o dönem
itibarıyla “hizbullah” ve “hizbüşşeytan” mücadelesinden bir kesit teşkil
etmektedir.
[1] İbn Kesir, el-Bidaye 3/60.
[2] Râzî, Mefâtihü’l-gayb 27/57.
[3] Mü’min sûresi, 40/28.
[4] Mü’min sûresi, 40/29.
[5] Mü’min sûresi, 40/27.
Fussilet, 41/30
إِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ
عَلَيْهِمُ الْمَلاٰئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا
بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine
melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan Cennet’le
sevinin!’ derler.” (Fussilet sûresi, 41/30)
İstikamet; hayatı sürekli dosdoğru olma yönünde sürdürmek, doğrunun peşinden
koşmak ve ömür boyu doğruyu kollamak demektir. Kur’ân-ı Kerim فَاسْتَق۪يمُوا 1
diyerek doğru olmamızı ve o yolda yürümemizi emir buyurur ve salıklar. İcmalî
mealini vermeye çalıştığımız âyet-i kerime de işte bu doğrulara müjdeler
vermektedir. Zaten doğruların o en doğrusu Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem), فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”[2] mesajı
verilerek, bilkuvve O’nun fıtratında mündemiç bulunan doğruluğun bilfiil
tatbikinin istenmesi de bunu göstermiyor mu?
Evet o Zât’a فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ denilerek Hak nezdinde doğruluk ne ise,
işte o istenmektedir. Aslında bizim Cenâb-ı Hakk’ın istediği mânâda bir
doğruluğu kavramamız da, yaşamamız da oldukça zordur. Onun için emir mutlak
gelmiş ve bize şu tenbih yapılmıştır: Sizler gücünüz ve kabiliyetiniz ölçüsünde
Allah’ın emir ve yasaklarına riayet hususunda dosdoğru olunuz!.. Evet istenen
budur ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde
bu mânâya parmak basar; “Allah’ın yasaklarından kaçının; emrettiklerini de
gücünüz yettiğince yerine getiriniz.”[3] buyurur. Görüldüğü gibi burada zina,
hırsızlık, içki gibi münker ve yasak olan fiillerde “gücünüz yettiğince” kaydı
yok.
İstikamet; dünya ve ukbâ saadetini tekeffül eden ve Allah’ın Kur’ân’da ifade
buyurduğu önemli bir kısım müjdelere esas teşkil etmektedir. Başka yerlerde daha
teferruatlıca anlatıldığı için,[4] burada sadece farklı bir iki nükteye temas
etmek istiyoruz:
1) İstikamet; yolun başında olan bir insana -geniş mânâda da ele alabilirsiniz-
bir cemaate, millete, bir devlete çok önemli bir zâd u zahîredir. İstikamet
azığından mahrum olarak yola çıkanlar, yollarda takılıp kalır ve kat’iyen
hedeflerine ulaşamazlar. Hâlbuki mü’min için esas olan, Allah’ın (celle
celâluhu) göstermiş olduğu hedefe ulaşabilmektir. Bu hedef ister şahsî, ister
ailevî, isterse içtimaî hayatımız adına olsun; çok fark etmez…
Evet, gerek ferdî yaşayışımızda ve gerekse millî hayatımızdaki başarılarımızda
istikamet, olmazsa olmaz bir rükündür. Bazılarımız bir kısım eğriliklerle ve
yalanla dolanla bugün bazı başarılar elde edip kitleleri arkamızdan
sürükleyebilsek de hakikatler ayan beyan ortaya çıkınca kazandığımız şeyler bir
bir elden gidecek ve biz elde ettiğimiz onca imkânla beraber yeniden kazanma
itibarını da kaybedeceğiz. Evet istikamet öyle bir kredidir ki, onu
kaybettiğinizde, bunu gören kimseler o güne kadar size kazandırdıklarını bir bir
elinizden alabilirler. İstikametin bu ölçüdeki kazandırıcılığı ve aksinin
kaybettiriciliğinden olmalı ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
شَيَّبَتْن۪ي سُورَةُ هُودٍ “Beni Hud sûresi ihtiyarlattı, iflahımı kesti.”[5]
buyurur. Neden olmasın ki, o sûre içinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”[6]
âyeti var. Demek nebi bile olsa istikamet-i tâmmeye mazhariyet endişesi zail
olmuyor. Olmuyor ve O İstikamet Kahramanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana
bir şeyler tavsiye et diyen bir sahabiye قُلْ أٰمَنْتُ بِاللّٰهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ
“Önce, Allah’a iman ettim, de, sonra da dosdoğru, istikamet üzere ol.”[7]
irşadında bulunuyor.
Sen bu çerçeveyi koruduktan sonra düşmanların veya seni hazmedemeyen hazımsız
dostların sana çamur atsalar bile, bir gün gelir kaderin beraatı mutlaka tecellî
eder, muvakkaten kaybettiklerinin kat katını bir hamlede kazanırsın. Elverir ki
her şeye rağmen istikametten ayrılmayasın.
2) Şayet insan doğru hareket etmiyorsa, ömür boyu hep endişeli yaşar; yaşar ve
hep ya bu kirli çamaşırlarım ortaya çıkarsa korkusunu taşır. Hele bir de aynı
yanlışlıkları paylaştığı kimseler varsa, bütün bütün korku içinde oturur-kalkar
ve acaba ne zaman arkamdan vurulacağım telaşıyla kıvranır durur.. kıvranır durur
zira “Hırsızlar dövüşünce, çalınan nesne ortaya çıkarmış.” fehvâsınca hep
titrer, herkesi idare etmeye çalışır ve sürekli kuşku içinde bulunur.
3) Şimdi de Bediüzzaman Hazretlerinin istikametle alâkalı bir tespitiyle konunun
bir başka buudunu arz etmeye çalışalım.
O, geri kalışımızın sebeplerini sıraladığı bir yerde (mealen) der ki: “Bazen
doğru bir netice ve hedefe yanlış vesilelerle gitmek isterler. Oysa doğru, doğru
olduğu gibi, ona ulaştıracak vesileler de doğru olmalıdır.”[8] Başka bir
tabirle, “Hak bir neticeye bâtıl vesilelerle gidilmez ve gidilemez.” Meselâ,
politik oyunlarla, ne Allah’ın rızasına ulaşılabilir ne de Müslümanların
yararına bir gayeye.. keza kitle ruh hâletini değerlendirerek bir yere varmaya
çalışmak bâtıl bir vesiledir, insan kendi kendini aldatmış olur. Sun’î
mualecelerle hakikate ulaşmak da öyledir… Bunların hiçbirini ne Allah Resûlü’nün
hayatında ne de İslâm’ın hayata hayat olduğu devrelerde görmek mümkündür.
Öyleyse, öyle bir yol kullanılmalı ve öyle bir metot takip edilmelidir ki onda
hep doğruluk esas olsun. Aksi hâlde istikamet çizgisinde olmayan bütün çaba ve
gayretler boşa gider ve bu metot yanlışlığından meydana gelen falso ve
fiyaskoların hesabını da Allah mutlaka sorar. Zira niyet salih olsa da, kitleler
yanlış yollara yönlendirilmiş, Müslümanlık imajı kirletilmiş ve din düşmanlarına
koz verilmiştir.
Hâlbuki bu türlü, toplumu alâkadar eden meseleler meşveret ister. Geniş
platformlarda fikir teatisi ister. Şimdi eğer siz, meşveret etmemiş, kimseyle
fikir teatisinde bulunmamış iseniz, heva ve hevesinizle milleti maceraya
sürüklemişsiniz demektir ki, Allah bunun hesabını mutlaka soracaktır. Maalesef
bugün âlem-i İslâm’ın dört bir yanında sürekli bu yanlışlıklar yapılıyor.
Suriye, Mısır ve Cezayir’de bunun en bariz örneklerine şahit oluyoruz. Irak,
süper güçleri hesaba katmadan ve dünyanın nabzını tutmadan girdiği maceraların
acısıyla kıvrım kıvrım.. böyle bir kör dövüşünde ölenler ölüp gitmiş, kalanlar
da bir dilim ekmek, bir kutu ilaç uğruna kuyrukta canları çıkıyor. Yıkılan
evler, bozulan yuvalar, dul kalan kadınlar, ebeveynini yitirmiş çocuklar.. ve
altüst olmuş bir toplum. Rica ederim, bütün bunlara sebebiyet verenlere Allah
(celle celâluhu) hesap sormayacak mı zannediyorsunuz?
Hâsılı, duyguda, düşüncede, davranışlarda doğruluk-dürüstlük üzerinde durmak
imanın amelî yanı gibi bir keyfiyet arz etmektedir. Zaten selef-i salihîn ve
Kur’ân’ın ilk muhatapları da, her biri istikametin bir yanıyla konuya böyle
yaklaşmışlar. Kimisi ثُمَّ اسْتَقَامُوا ya tevhid düşüncesini korudu ve günaha
girmediler şeklinde; kimisi Allah’a itaatte dürüst davrandı ve hileye sapmadılar
biçiminde; kimisi Allah’a kullukta içten ve ihlâslı davrandılar mahiyetinde;
kimisi de feraizi tastamam eda etme, iç ve dış bütünlüğü içinde bulunma
yorumunda bulunmuşlardır ki, böyle davrananları melekler sekîne, temkin ve
itminan esintileriyle her zaman ziyaret ederler.. evet şeytanî duygularla oturup
kalkanlara sık sık şeytanlar ve ervah-ı habîse uğradığı gibi, iman ve istikamet
sahiplerini de ervah-ı tayyibe ziyaretleriyle sevindirir ve gelecekleri adına
onlara bişaretlerde bulunur ve: تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاٰئِكَةُ أَلاَّ
تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
“Üzerlerine peyderpey melâike-i kiram iner, (onlara): ‘Korkmayın, gelecekten
endişe duymayın, mahzun da olmayın; vaad olunduğunuz Cennet’in muştusuyla
neşelenin.’” der.
Bazılarına göre böyle bir nüzul ve bişaret, vefat esnasında; bazılarına göre
“ba’sü ba’de’l-mevt” hengâmında; bazılarına göre de hem ölüm hem de yeniden
diriliş anında gerçekleşmektedir. Kim bilir belki de bu önemli devrelerin
hepsinin yanında, mü’mince hayatın hemen her safhasında böyle bir nüzul sürekli
yaşanmakta ve bu sayede inanan gönüllere hep sekîne, temkin ve itminan
akmaktadır. Ancak bütün ömür boyu, kalbdeki iman çekirdeği sayesinde bir duygu,
bir düşünce şeklinde yaşanan bu hâlet, vefat esnasında daha da netleşecek;
mahşerde daha bir inkişaf edecek, Cennet’e adım atılınca da uhrevî realiteler
ölçüsünde kudret ve rahmet destekli hakikî buudlarına ulaşacaktır.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَاٰبُ
[1] Tevbe sûresi, 9/7; Fussilet sûresi, 41/6.
[2] Hûd sûresi, 11/112; Şûra sûresi, 42/15.
[3] Buhârî, i’tisam 2; Müslim, hac 412; fedâil 130; Nesâî, hac 1.
[4] Bkz.: Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/99-102.
[5] Tirmizî, tefsir (56) 6; Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4/169.
[6] Hud sûresi, 11/112.
[7] Müslim, iman 62; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/413; 4/385.
[8] Bediüzzaman, Mektubat, 696.
Fussilet, 41/53
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي اْلاٰفَاقِ وَف۪ي أَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ
لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ
“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun
(Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.” (Fussilet sûresi, 41/53)
Burada evvelâ sibak itibarıyla, Allah’ın varlık ve birliğine ait âyetlerin,
Kur’ân’ın hakkaniyetini gösteren delillerin peşi peşine ortaya çıkacağına, âfâk
ve enfüs armonisinin sürekli Hakk’ı ilâm ve ilan edeceğine işaret edilerek,
mudayaka içinde bulunan mü’minlere hem harem içindeki sinelerin hem de harem
haricindeki gönüllerin açılacağı; hem kendi iç dünyalarının hem de kâinat ve
bütün şuûnun inkişaf edeceği; hem Cezîretü’l-Arab’ın hem de uzak ülkelerin
fethedileceği; fethedilip İslâm nurunun şarka-garba yayılacağı ve dört bir yanda
Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açacağı müjdesi verilmekte; verilip Mekke
atmosferinin dışında onlara daha ferahfeza iklimlerin yolları gösterilmekte.
Bu âyetteki üslûp bize çok geniş bir tefekkür ufku açıyor ve hakikati rasat etme
imkânları hazırlıyor. Bilindiği gibi hakikati ispat konusunda serdedilen
deliller başta iki kategoride ele alınıyor: Nefsin dışında, kâinat ve
hâdiselerle alâkalı ya da hariçten alınan delillerin objektif
değerlendirilmesinden ibaret saydığımız âfâkî deliller; şahsın kendi iç
dünyasıyla alâkalı görüş, duyuş, seziş ve sübjektif değerlendirmeden ibaret olan
enfüsî deliller.
Allah (celle celâluhu), bu âyette mucizbeyan lisanıyla, indiği tarihten az sonra
hem âfâkî hem de enfüsî müşâhede ve istidlal yollarıyla Kur’ân’ın hakkaniyetinin
ve Efendimiz’in risaletinin apaçık ortaya çıkacağı bişaretini vermektedir ki,
geçen bu süre zarfında hem âfâkî hem de enfüsî ilimlere esas teşkil edecek
hususların inkişafıyla bu gaybî haber tereddüde meydan vermeyecek şekilde
gerçekleşmiştir.
Şöyle ki bu âyetin ifade ettiği hakikatler açısından denebilir ki, günümüz
insanının hâlâ anatomi, fizyoloji, psikoloji, biyoloji, fizik ve astrofizik gibi
konularda, derinlemesine tahlili gereken daha bir sürü mevzu var ki bunlar ancak
gelecekte peyderpey ortaya çıkabilecek. Evet enfüste bu böyle olduğu gibi,
âfâkta da aynı şekilde böyle olması söz konusudur. Doğrusu varlık ve hâdiseler
adına insanoğlunun hâlâ keşfedemediği bir hayli mevcud-u meçhul var. Ve Cenâb-ı
Hak bunları, insanların araştırmasına bağlı olarak zamanla mutlaka
gösterecektir. Evet سَنُر۪يهِمْ “Gelecekte göstereceğiz.” demektir ki, insanoğlu
bu gerçekleri görecek; gördüğünde de “Kur’ân kâinat hakikatini solukluyor.”
diyerek ona daha bir güvenle yönelecektir.
Şû’râ, 42/29
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَا بَثَّ ف۪يهِمَا مِنْ
دَابَّةٍ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَد۪يرٌ
“Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O’nun
delillerindendir. O dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.”
(Şûrâ sûresi, 42/29)
Öteden beri bu âyet-i kerime, dünyadan başka yerlerde de bizim gibi veya başka
şekillerde canlıların olabileceğine delil gösterilir ki, doğru olduğu
söylenebilir. Ayrıca “Bunları bir araya toplamaya kadirdir.” ifadesinden de,
buradakilerin oralara veya oradakilerin buralara gelmesi, gelebilmesi mümkündür
şeklinde anlaşılmıştır.
Şöyle ki, “debîb” hareket etmek, “dâbbe” de hareket eden demektir. Böyle bir
tabir cin, ruh ve melek için de kullanılabilse de, örf-ü şer’îde daha ziyade
yeryüzündeki cismanî varlıklar için kullanılagelmiştir. Bu itibarla da denebilir
ki Cenâb-ı Hak, yerde olduğu gibi göklerde de tıpkı insanlar ve diğer canlılar
gibi varlıklar yaratmış olabilir ve dilediği zaman da onları bir araya getirmeye
muktedirdir. Herkesi ve her şeyi öbür âlemde haşr ü cem edeceği gibi, O dilerse
kâinatın diğer köşelerinde var oldukları farz edilen bütün canlıları bir araya
getirebilir.
Bazı tefsirciler, göklerdeki “dâbbe”den murat, bütün türleriyle havada uçuşan
kuşlardır demişler ise de, böyle bir yorum oldukça soğuk görünmektedir ve
mucizevî bir yanı olduğu sezilmemektedir. Herhâlde İmam Mücahid’in de dediği
gibi bunun, uzak ve yakın bir sistemde, yeryüzündekilere benzer türden canlılar
olabileceğini kabul etmek daha uygun olacaktır.
Biz bu konuyu geleceğin imanlı araştırmacılarına havale ederek, kâinatın değişik
köşelerinde dünyamıza benzer dünyaların olabileceği ve bu dünyalarda küre-i
arzda olduğu gibi varlıkların, ihtimalden uzak tutulmaması gerektiğini
vurgulayıp geçiyoruz.
اَللّٰهُ أعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Şû’râ, 42/30
وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُو عَنْ
كَث۪يرٍ
“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30)
Başımıza gelen her bir musibetin işlediğimiz bir günaha ceza olabileceği şer’î
mantığa münafi değildir. Ne var ki eğer her işlediğimiz günahtan ötürü mutlaka
cezalandırılsaydık, başımız hiçbir zaman musibetlerden kurtulamazdı. Otururken,
konuşurken, gezerken, O’nun rızası dairesinde olmayan hemen her hareketimizden
ötürü cezalandırılır ve kat’iyen belimizi doğrultamazdık. Bu demektir ki,
rahmeti gazabına sebkat etmiş olan[1] Yüce Allah (celle celâluhu), çoğu
günahlarımızı affetmekte ve bizi kim bilir günde kaç defa bağışlamakta. Aslında
bu âyetin fezlekesi de işte bunu anlatmaktadır. وَيَعْفُو عَنْ كَث۪يرٍ “Allah
çoğunu affeder.”
Aslında insanın, başına gelen musibetleri bütünüyle kendinden bilmesi, Kur’ân’ın
emridir. Aksine bir düşünce, insanı dışarıda suçlu aramaya sevk eder.. ve böyle
biri hiçbir zaman hakikî suçluyu bulamaz ve suizan günahından kurtulamaz. Evet,
Kur’ân, suçluyu aramada bize bir ölçü veriyor: Suçlu başkası değil, o bizim
nefsimizdir. Diyelim ki dikkatsizlik neticesi bardağa vuruyoruz, o da kırılıyor
ve içindeki çay dökülüp ayağımızı yakıyor. Böyle bir durumda öfkelenip: “Kim
koydu bu bardağı buraya!” diyerek suçlu arama yerine, içimize dönmeli ve “Ey
Rabbim, kâinat ve hâdiselerde tesadüf yoktur. İhtimal bu benim gafletime,
isyanıma karşılık verilen bir cezadır. Günahlarımı affet.” demeli, başkalarını
tecrim etmemeliyiz. Aksi takdirde, dışta suçlu aramaya kalkarsak فَلاَ تُزَكُّوا
أَنْفُسَكُمْ “Nefislerinizi temize çıkarmayın.”[2] âyetine ters, hem de
başkaları hakkında suizan ederek اِجْتَنِبُوا كَث۪يراً مِنَ الظَّنِّ “Zannın
çoğundan kaçının.”[3] hükümlerine muhalif hareket etmiş olur ve kaybederiz.
Evet, başa gelen hâdiselerde insanın kendini suçlu görmesi, onu muhasebe ve iç
murâkabeye sevk eder. Zaten Allah Resûlü de başına gelen her meselede Allah’a
teveccüh edip, namaz kılıp, istiğfar edip dua dua yalvarmamış mıdır?
Âyet-i kerimede أَيْد۪يكُمْ denmesi ise, sadece ellerinizle işlediğiniz şeyler
değil, el-ayak, göz-kulak vs. bütün uzuvlarınızla işlediğiniz ameller demektir.
Bu sebeple gıybetten tutun da zinaya varıncaya kadar bütün kötü fiiller, bu
çerçevede mütalâa edilebilir.
Bazen musibetlerin geliş keyfiyeti ve ağırlığıyla hatalar arasında bir münasebet
bulunabilir, bazen de bulunmayabilir. Ne var ki her musibet, mü’min için âdeta
bir arındırma kurnasıdır, insan o musluğun altından her geçişinde hataları
silinir gider, o da bu sayede özündeki safveti korumuş olur.
İbn Ebî Hâtim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Tahir-i Mutahhar
(sallallâhu aleyhi ve sellem): “İnsanoğluna bir dikenin batması veya onun
ayağının kayması ya da sıkılıp terlemesi günahından ötürüdür. Ne var ki Allah
(celle celâluhu) o günahların çoğunu da affeder.”[4] buyururlar ki, ister
doğrudan Allah’ın o günahları affetmesi, isterse günahkârı musibetlerle
arındırması şeklinde olsun böyle bir insanın, “Allah bir kere affettiği bir şeyi
ahirette yeniden söz konusu etmeyecek kadar yüce ve dünyada iken cezalandırdığı
bir hataya karşı ahirette tekrar azap etmeyecek kadar da kerimdir.”[5]
tarzındaki Hz. Ali mülâhazasıyla, kirli kalması söz konusu değildir.
رَبَّنَا اغْفِرْلَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا ف۪ي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ
أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلٰى الْقَوْمِ اْلكَافِر۪ينَ
[1] Buhârî, tevhid 28; bed’ü’l-halk 1; Müslim, tevbe 15; İbn Mâce, mukaddime 13.
[2] Necm sûresi, 53/32.
[3] Hucurat sûresi, 49/12.
[4] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/153; Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/492; Ali el-Müttaki,
Kenzü’l-ummal, 3/341,707.
[5] Taberânî, el-Mu’cemi’l-evsat 6/206.
Fetih, 48/29
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلٰى الْكُفَّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ
اللّٰهِ وَرِضْوَاناً س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ
مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ
شَطْأَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ
لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظ۪يماً
“Muhammed Allah’ın Resûlü’dür. Onun beraberindeki mü’minler de kâfirlere karşı
şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rüku ederken, secde
ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti yüzlerindeki
secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki
meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu
kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki
ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah onlar
gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat
hazırlamıştır.” (Fetih sûresi, 48/29)
Bu âyetle alâkalı Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık hakkında bir mukayese
Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir.
Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu
bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.
Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din unvanı ve din referansıyla
diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telakkiden
sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih,
meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği ta’dil ederek, metafiziğe kapı
aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavî ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve
ruh arasında bir denge tesis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra
gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla
bütün güçleriyle ruhçuluğa ve spiritüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkâr
etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’in de ifadesiyle[1] onlar, ruhbanlığı kendilerine
farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını
zannetmişlerdir. Oysaki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar,
Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icat etmiş ve
daha sonra da icat ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında
dinin aslından uzaklaşmışlardı. Hâlbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem
keyfe kâfi, hem de zarurî ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk çocuk,
hayatî bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mubaha karşı müstenkif kalmış ve
farkına varamayarak o işin gayrimeşru levsiyatı ile hayatlarını kirletmişlerdir.
Hıristiyanlıkta, bu türlü daha birçok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar
mevcuttur. Örneğin İncil’de, “Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne
de bir tokat vursunlar.” diye bir ifade vardır.[2] Günümüzde bu mânâ ve ruh,
belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, “Dövene elsiz, sövene dilsiz.”
sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi
bir şekilde davranmaları yanlışlığı da açıktır. Zira, zulmedenler hiçbir zaman
zulmetmeye doymazlar. Hıristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibarıyla, değişik
baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkânını elde edememişti.
Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, “mukabele etmeme” fikri aşılanmış ve bu,
daha sonra onlarda bir karakter hâline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak
onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve
dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin
olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki
yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı
görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşâhede
etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın
karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını
gayrimeşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler;
uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın
haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.
Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi,
aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin
verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta
da ifade ettiğimiz gibi onun daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı
tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkâr etmişlerdi. Yukarıdaki
Fetih sûresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzua ışık tutmaktadır.
Burada o âyetle alâkalı birkaç hakikati arz etmek istiyorum:
Âyet, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ diye başlamaktadır. Âyetin başındaki bu ifade
ile, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaleti vurgulanmış
ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmalen
geçilmiştir. Bu âyette, daha ziyade Kur’ân, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler
hâlinde, birbirinden farklı maddeye ve mânâya bakan yanları ile onları nazara
vermektedir. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun
için Sâdî, -Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi- “Muhammedun Resûlullah
demeden râh-ı selâmet muhaldir.” der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına,
Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak “Muhammedün Resûlullah”
demediği için gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu mânâda Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selâmete
ulaşması zordur.
Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alâkalı yönüne dönelim:
Peygamberle beraber maiyyet-i nebeviyeye eren herkes, maiyyet-i ilâhiyeye de
ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le
maiyyet, aynı zamanda âlem-i emre ait belki Cenâb-ı Hak’la maiyyetin bir
izdüşümüdür. İşte âyet-i kerimede, وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ derken bahsettiğimiz bu
maiyyet kastedilmekte; âyetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların
özelliklerinden bahsedilmektedir.
Bu özelliklerden biri, onların أَشِدَّاءُ عَلٰى الْكُفَّارِ olmalarıdır. Yani
mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delâil Allah’ın varlığını
ilan ederken, bütün bütün onları tekzip edip inkâra sapan ve Allah’ın yaktığı
ilâhî meşaleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler.
İkinci özellikleri ise, رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ “Kendi aralarında fevkalâde
şefkatli ve merhametlidirler.”
Devamla bu özellikler: تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ
اللّٰهِ وَرِضْوَاناً “Sen, onları sürekli rüku ve secde hâlinde görürsün.
Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar.” Demek ki onlar, ayaklarını
koydukları aynı yere başlarını da koyarak bir halka hâline gelmiş ve böylece
Allah’a en yakın bulunma hâlini ihraz etmiş kimselerdir. Aynı zamanda onlar, her
şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri de
sadece ve sadece Allah’ın rızasıdır.
س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِم مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ “Onların nişanları yüzlerindeki
secde izidir.”
ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ “İşte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki
vasıflarıdır.”
Tevrat, Hz. Musa’ya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın
yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta, ümmet-i
Muhammed anlatılırken, mânevî yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle
anlatılmaktadır.
Diğer taraftan وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنْج۪يلِ “Onların İncil’deki vasıflarına
gelince”: كَزَرْعٍ “Onlar tıpkı bir ekin gibidirler.” Ekin, tohumla meydana
gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve
insandaki sperm gibi hayat programı yüklenmiş bir cisim. أَخْرَجَ شَطْأَهُ
“Topraktan rüşeymini çıkarır.” ki, o da bir maddedir. شَطْأَ kelimesinde maddî
yapının zuhuru gibi bir mûsıkî de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel
sözcüğüyle ifade edilemeyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve âdeta bir dantelanın
atkıları hâlinde örgülenmiştir. فَاسْتَغْلَظَ “Gılzet kazanır, kalınlaşır,
sertleşir.” Burada da mesele yine hep madde etrafında dönmektedir. Zira mânânın,
ruhun, metafiziğin kalınlaşması söz konusu değildir. فَاسْتَوٰى “O maddî yapı
üzerinde kalkar, doğrulur.” demektir. عَلٰى سُوقِهِ İnsanın sâkı, bacaklarıdır.
Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ “Öyle ki, tohumu,
toprağın bağrına atan insan bile, onu bu hâliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan
kendisini alamaz.”لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ “Netice itibarıyla kâfirleri
öfkelendirsin diye.” Bu ise, başkalarının gözünü doldurması, onların içine
takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.
Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan benzetmeler, fizikî açıdan, tamamen
maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsüsata müteallik yanları ile
nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur,
gözle görülür ve pozitivistçe mülâhazalarla mahsüsata taalluk eden şeylerden
değildir. Bunların hepsi âdeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik
etrafında dolaştıran mânevî mefhumlardır. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz.
Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi
maddeciliğini ta’dil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen
insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki o,
daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman, çok iyi bir yuvada neş’et etmiştir. Onu
yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün
değildir. Kur’ân, değişik âyetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden
kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce
kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti
yaşamıştır.
Hz. Meryem’in annesi, “Allah’ım, bana bir çocuk verirsen onu mâbede adayacağım.”
diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu
kutlu anne, “Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mâbede adayayım.” demiş; ne var
ki, çocuk doğmadan önce mâbede adandığı için her şeye rağmen mâbede
bırakılmıştır.[3] Seyyidetinâ Hz. Meryem, mâneviyatla lebâleb bir şekilde ilâhî
vâridâtı iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neş’et
etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler
üstü bir şekilde hamile kalmıştır.
Hulâsa Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikulâdelikler içinde
cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak,
Cenâb-ı Hakk’ın himayesinde ve sıyanetinde büyümüştür. Zira onun karşısında,
senelerden beri devam eden ve maddeciliği tamamen bir din hâline getiren;
yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve o,
hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etti. Hz. Mesih, peygamberlik
vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve
onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme,
hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler
göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir
düşünceyi ta’dil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış ve böylece İnsanlığın
İftihar Tablosu’na giden yollara köprüler kurmuştur.
Şimdi elbette bu iki nebiden sonra gelecek olan makam-ı cem’in sahibi Yüce
Peygamber, seleflerinin -misyonları icabı- kendi zaman ve ümmetleriyle alâkalı
bir kısım hususları zaman ve şeraitin gereklerine göre ta’dil edip onların ayrı
ayrı görünen ama bir bütünün parçaları sayılan muhassala-ı meşrep ve mezaktan
bir sırat-ı müstakîm mülâhazası çıkaracaktı ki, çıkardı da. Ne var ki bu
çıkarılan şeyler aslında yine o iki peygamber ve o peygamberlerin mizaçlarının
aksiyle mütelemmi bulunan kendi kitaplarıyla ifade edilmiş olacaktı.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
[1] Hadid sûresi, 57/27.
[2] Kitab-ı Mukaddes, Matta, Bab: 5, Âyet: 38-41; Luka, Bab: 6, Âyet: 27-30.
[3] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/35-37.
Necm, 53/18
لَقَدْ رَأٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
“Andolsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm sûresi,
53/18)
Bilindiği gibi bu âyet-i kerime, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
miraç yolculuğunun anlatıldığı yerde geçer. Âyetin O’na bakan yönü mahfuz,
burada bu özel konunun dışında pek çok hakikate kapı aralandığı da bir gerçek.
O’nun, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gösteren âfâkî ve enfüsî delilleri gözüyle
görmesi, gözüyle gördüklerini bir iç müşâhedeyle hakikî buudları içinde sezip
değerlendirmesi, böyle bir rü’yetin lütfî neticesi. Evet bu büyük insanın nazarı
küllî olduğundan, müşâhedesi de muhittir. Bu itibarla da ilâhî tecellîleri
mânisiz, hâilsiz, perdesiz, engelsiz görebilir. Görüş ufku böyle olan birinin
söyleyeceği sözler hakkında ise sıradan insanlar hiçbir kritikte bulunamazlar.
Arzda durup semayı seyredenlerin nazarı ile, evinde oturup burnunun ucunu bile
göremeyenlerin nazarı elbetteki bir olamaz.
İster “âyet”le “kübrâ” sıfat-mevsuf şeklinde düşünülerek “Rabbinin en büyük
âyetlerinden bir şey gördü.” diyelim; ister مِنْ kelimesini zaid farz ederek
“Rabbinin en büyük âyetlerini gördü.” şeklinde anlayalım, O Zât-ı Celîlü’l-Kadr
ve min vechin O Şahs-ı Semî ü Basîr, zaman-mekân üstü gök yolculuğunda, Cenâb-ı
Hakk’ın rubûbiyetinin mucizelerinden ve eşyanın perde arkası acaibinden öyle
büyük alâmetlerle yüz yüze geldi, öyle aşkın temâşâlara açıldı ve öyle erilmez
müşâhede ufuklarına erdi ki, O’nun dolaştığı o makam ve mertebelerdeki ilâhî
tecellîleri hiçbir beyan ve ifadenin ihata etmesi ve seslendirmesi mümkün
değildir. O zâtın dolaşıp döndüğü ufuklardaki envar ve esrarı sadece O duymuş ve
O hissetmiştir; bir başkasının o vüs’at ve o büyüklükte müşâhedeye muktedir
olması da söz konusu değildir; zira o ölçüde büyük olmayan, öyle bir
mazhariyetin vâridâtı sayılan âyetü’l-kübrâ’yı göremez. Âyetü’l-kübrâ, Hz. Zât-ı
Ahad ü Samed değildir. Bu itibarla da görülen, Allah’ın zâtı değil, en büyük
âyâtıdır. Mebdeden müntehâya, varlığın önünün arkasının perdesiz, hâilsiz O’na
delâleti, işareti ve gürül gürül O’nu ifadesidir. Zât-ı Hakk’ın idrak ve ihata
edilmesi, لَا تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ1 fehvâsınca söz konusu olmasa da rü’yeti
her zaman mümkündür. Ancak âyetin tasrihiyle görülen O değil, O’nun
Peygamberimiz’e müyesser olmuş en büyük âyâtıdır.
Bu rü’yet ve bu temâşâya, kâinat kitabının mürekkebi ve hilkat ağacının
çekirdeği, O Şeref-i Nev-i İnsan’ın nuru olması itibarıyla, kendi hakikatinin
kitabını okuma ve mahiyet-i münkeşifesinin ağaç, dal, yaprak ve meyvesini
müşâhede de diyebiliriz ki, böyle bir seyahat varlığın ilk plân ve projesiyle
alâkalı kader kalemlerinin cızırtılarının duyulabildiği zaman ve mekân üstü
noktadan, Arş’ın gölgesinde ârâm etmeye ve rıdvan ufkunda iltifata ermeye kadar
upuzun bir mütalâa ve müşâhedenin unvanı olmuştur.
اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا
الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
[1] “Gözler O’nu ihata edemez.” (En’âm sûresi, 6/103)
Rahmân, 55/17
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ
“(O) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.” (Rahmân sûresi, 55/17)
İlk nazarda bu âyet-i kerime, iki nihaî doğu ve batının sınırlarını gösteriyor.
Meselâ, yazın güneşin doğup-battığı yerler ile kışın güneşin doğup-battığı
yerler farklı farklıdır. Güneş yazın en nihaî noktada batıyor ve en nihaî
noktada doğuyor. Kışın, en kısa günlerde de en ednâ noktadan doğuyor ve yine en
ednâ noktada batıyor. O zaman her gün güneş değişik maşrıkta doğuyor, “şuruk-i
şems” oluyor, değişik mağripte batıyor ve “gurub-u şems” oluyor. Böylece en
nihaî şuruk ve gurup açıları içinde değişik maşrıkler ve mağripler bulunuyor
demektir. Onun için “İki doğunun ve iki batının Rabbi.” deniliyor.
Evet bu mülâhazaya göre, her gün için ayrı bir doğuş ve batış noktası söz konusu
olsa da nihayet sınırların zikri ile aradaki nisbî maşrıkler ve mağripler, yakın
oldukları kutuplara irca edilerek mesele iki maşrık ve iki mağrip şeklinde ele
alınmıştır. Aslında Kur’ân-ı Kerim bütün buudları nazar-ı itibara alarak çoğul
kipiyle:
فَلاَ أُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ
“Hayır, hayır! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki…”[1] demiş, esas
ve mebde olan doğu buudunun yanında, tâbi ve doğu buudunun bir devamı sayılan
batı buudunu da zikretmiştir.
Ayrıca burada ay ve güneşle beraber, teker teker küre-i arza göre doğup batan
bütün ecrâm-ı semaviyenin şuruk ve gurub çerçevelerine de işaret edilmiş
olabilir. Hatta meselenin sadece arz açısından ele alınıp onun dönüşüyle meydana
gelen ihtilaf-ı metâli’ ve ihtilaf-ı meğârib mülâhazası da nazara verilmek için
böyle bir üslûp seçilmiş olabilir.
Bundan başka, arzın güneşin etrafında, güneşin de kehkeşan içinde belli bir
yörüngede dönerek yoluna devam etmesiyle her zaman bize geniş iki maşrık ve iki
mağrip sunmaları söz konusudur ki, bu iki ilâhî mekik doğrudan doğruya
-diğerlerininki dolaylı yoldan olsa da- bize Cenâb-ı Hakk’ın hem kudretini hem
de nimetini hatırlatmaktadır. Kudret, Cennet ve ebediyetin teminatı olması,
nimet de ruhanî ve cismanî arzu ve emellerimize cevap vermesi bakımından
şükretmeyi ve nankörlüğe düşmemeyi gerektirmesi açısından, tulû ve gurubların
çağrıştırmasıyla gözlerimizi her açıp kapayışta kendi kendimize: “Şimdi
Rabbinizin hangi eltâfını yalan sayacaksınız?”[2] der, şükranla geriliriz.
اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَاٰبُ
[1] Meâric sûresi, 70/40
[2] Rahmân sûresi, 55/18
Vâkıa, 56/75-77
فَلاَ أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ * وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ
عَظ۪يمٌ * إِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌ
“Hayır, hayır! Nücûmun mevâkiine yemin ederim ki, bilseniz, bu, büyük bir
yemindir. O, elbette şerefli bir Kur’ân’dır.” (Vâkıa sûresi, 56/75-77)
Ah kalbi kasvet bağlamış insan.! Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle onun bu durumunu
biliyor ve ona anlatacağı şeyi, yeminle teyit ederek anlatıyor.
İnsan, bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi
âyetleri okurken ürpermelidir..! Rabbi ona, Kur’ân’ın şerefli bir kitap olduğunu
söylemek ve kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine
büyük bir yeminle başlıyor…
Kur’ân’da bu tür yeminler çoktur. Cenâb-ı Hak bazen yıldızlara yemin ettiği
gibi, bazen güneşe, aya ve bütün bir semaya yemin eder. Hatta bazen yerdeki
nimetlerine de yemin eder; zeytine, incire ve Tûr’a yemin bu türdendir. Bazen
olur gündüze bazen de geceye yemin eder. Şüphesiz bu yeminlerin hepsinde onlarca
sır ve onlarca hikmet gizlidir.
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى 1 da kasem, yıldıza yapılır. Bunu “O semaya doğru urûc
eden veya kavsiyesini tamamlayıp geriye dönen yıldıza yemin olsun.” şeklinde
anlamak mümkündür. Bu sûrede, Efendimiz’in miracı anlatılması açısından açık bir
muvafakat olduğu söylenebilir. Durum böyle olunca da, üzerine yemin edilen
yıldız, tevcihlerden biri itibarıyla, bizzat Efendimiz’in kendisidir. Evet O,
evvelâ halktan Hakk’a urûc etmiş, sonra da Hak’tan halka dönmüştür.
Evet, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cennet ve Cenâb-ı Hakk’ın
O’na gösterdiği bütün güzellikler karşısında gözü kamaşmadan, mazhar olduğu
nimetleri başkalarına da duyurmak için, yeniden bu kevn ü fesada dönmesi,
elimizden tutup ötelere götürmek üzere aramıza gelmesi, وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى
hakikati ile alâkalı tevcihlerden biridir. Burada, bir yıldız diye Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şanına yeminin yapılması çok mânidardır.
Evet, o yıldız bir mânâda Efendimiz’dir. O, temelde haiz bulunduğu fezail ve
mezayanın yanında, miraçta mazhar olduğu nimetlerle bir başka Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) olarak geriye dönmesi, çok farklı bir nüzul ve
beşer tarihinde eşi olmayan bir hâdisedir. İşte O’nun haiz bulunduğu o fezail ve
miraçla elde ettiği yeni mazhariyetler adına Allah O’na kasem ediyor. Evet, İsrâ
sûresinde “Görür ve işitir.” deyip, kendisine ait sıfatları, إِنَّهُ هُوَ
السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ 2 ifadesiyle -bazı tefsircilere göre- Hz. Muhammed’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) isnat ettiği gibi, burada da o pâyeyi yine O’na
veriyor, وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى diyor ve O’nun şanına yemin ediyor.
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا 3 da güneşe ve güneşle ortaya çıkan duhâya (kuşluğa)
kasem ediliyor. وَاللَّيْلِ اذَا سَجٰى 4 da ise, mahall-i istirahat olması
itibarıyla geceye ve geceyi bastıran karanlığa; sonra da yeniden karanlığın
yırtılıp, aydınlıkların çıkmasına, yani kâinattaki devr-i daimle gelen ilâhî
eltâf ve ihsanlara kasem ediliyor.
Bir başka yerde de وَطُورِ س۪ين۪ينَ * وَالتّ۪ينِ وَالزَّيتُونِ “İncir’e,
zeytine, Tûr’a!”5 yemin edilmiştir. Tûr, Hz. Musa’nın, Cenâb-ı Hakk’ın beyan ve
tecellîlerine mazhar olduğu önemli bir mekândır. Tûr’da Hz. Musa’nın bu
mazhariyeti, bir cemaatin dirilişinin esaslarını taşıyordu. Hz. Musa emri oradan
alıyordu ve bu soluklarla bir millet hakikî hayata uyanıyordu. Onun için de Tûr,
üzerine yemin edilecek bir buk’a olma pâyesine ulaşıyordu.
Yukarıda da söylediğimiz gibi Kur’ân-ı Kerim’de bu tür yeminler çoktur. İşte bu
yeminlerden biri de yukarıdaki âyette sözü edilen yemindir ki, yıldızlar
diyeceğimiz nücûmun mevkilerine yemin edilmektedir. Öteden beri yıldızlara
yapılan kasemle ilgili olarak hep şunlar söylenegelmiştir:
Birincisi: Yıldızlar her devrin insanı için önemlidir. Zira insanla yıldızlar
arasında daima bir münasebet olagelmiştir. Bu münasebetlerin en asgarîsi ise,
insanların yıldızlar vasıtasıyla yönlerini tayin etmeleridir. Bir âyet, bu
hakikate parmak basmakta ve şöyle demektedir:
وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Bir de Allah bir kısım alâmetler
yarattı. Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.”6
Karada, denizde yön tayininin dışında, her bir yıldız ve yıldızlar kümesinin,
tıpkı bir Necm-i Kur’ân gibi, insana bir şeyler fısıldaması, nizam, âhenk ve
intizam diliyle, perde arkası hakikatler adına gönüllerimizi hoplatması
yıldızların ayrı bir rehberliği sayılır ki Allah (celle celâluhu): وَبِالنَّجْمِ
هُمْ يَهْتَدُونَ “Onlar yıldızlarla yollarını buluyorlar.” buyurur. İhtimal
insanlarla yıldızlar arasındaki bu münasebete binaen Cenâb-ı Hak yıldızların
yerlerine yemin etmiştir. Zira yıldızlar belli yerlerde olmasalardı, insanların
onlardan bu şekilde faydalanabilmeleri mümkün değildi.
İkincisi: Güneş ve güneş sisteminin hâlihazırdaki konuma ulaşabilmesi, ayrıca
dünyanın şu andaki şeklini kazanabilmesi ancak yüzlerce şartın mevcudiyetiyle
mümkün görülebilmektedir. Meselâ, atmosferden havanın kaçması, içindeki gazların
dengelerinin bozulması derhal atmosferin genel yapısını bozar ve onu hayata
nâmüsait hâle getiriverir. Aslında hava ile küre-i arz birbirini iter. Bunların
bir araya gelmesi kerhendir. Yani bunlar Allah’ın emirleri karşısında ister
istemez bu işe bel kırıp boyun bükmüşlerdir.7 Biz bunları tetkik edip öğrendikçe
hayret ve hayranlığa düşüyor.. ve bunlardan Allah’ın varlığına ve birliğine
deliller istinbat ediyoruz.
Kendi varlığına ve birliğine deliller mahiyetinde olan bu yıldızlara ve onların
yerlerine Cenâb-ı Hakk’ın kasem etmesi gayet mâkul ve yerindedir. Güneş
sisteminin dışına çıkıldığında Samanyolu içinde, güneş sistemi gibi nice
sistemler var olduğu görülür ki, bunların hemen hepsi de yerli yerine konmuştur.
Bir yerde iki atom bile, birbiriyle çarpışsa, kızıl kıyamet kopar. Bu kocaman
cisimlerin kâinat fezasında, herhangi bir muvazenesizlikle böyle bir kıyamete
sebebiyet vermelerinin ne demek olduğunu düşünmek bile insanı ürpertir. Görülen
bu kadar karışıklık ve çokluk, muvazenesizliğe sebep olması gerekirken,
yıldızlar Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle baş döndürücü bir âhenk içindedirler. İşte
izafî bir kısım namlar takıp cazibe ve dafia (çekme-itme) ile izah etmeye
çalıştığımız bu âhengin arkasında, Kudreti Sonsuz Allah’ın tasarrufu, فَلاَ
اُقْسِمُ بِمََوَاقِعِ النُّجُومِ denilerek yıldızların mevkilerine yemin
şeklinde nazarlarımıza veriliyor.
Üçüncüsü: Bu âyetten şöyle bir hususa da intikal edilebilir; yıldızlar öylesine
yerli yerindedir ki, siz bir tek sistem üzerinde yapacağınız araştırmalarla,
diğer sistemler hakkında da sağlam bir fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta
sistemlerle diyaloğa geçebilir ve oralarda kentler kurabilirsiniz. Evet, birini
anladığınız zaman, diğerleri hakkında edineceğiniz malumat da kendi kendine
anlaşılmış olur. Çünkü bunlar, o kadar esaslı, o kadar yerli yerindedir ki,
hiçbirinde başıbozukluk ve gelişigüzellik yoktur. Aksine hemen hepsinde gayet
ciddî bir nizam ve intizam mevcuttur. Dikkat edersek, “Rahmân sûresinde” Allah,
Rahmâniyetini bu muhteşem denge ve düzenle göstermiştir. Allah isminden sonra,
Esmâ-i Hüsnâ arasında Cenâb-ı Hakk’ın özel isim durumunda kullandığı ikinci
ismi, Rezzak mânâsına Rahmân’dır. “Bismillahirrahmân”da, Rahmân, Allah lâfz-ı
Celâlesinden sonra gelir. Kur’ân’da, Rahmân, sadece besmelenin içinde yüz on
dört yerde Allah ism-i celîliyle beraber bir ism-i sıfat olarak zikredilir.
Lâfz-ı Celâle ile omuz omuza vererek beraber zikredilen Rahmân, er-Rahmân
sûresinde en başta gelmekte ve nimetlerin sıralanmasında en önde arz-ı endâm
etmektedir.
Evet, başta “er-Rahmân” diye buyruluyor. Sonra da merhamet-i ilâhiyenin tecellî
ve tezahürü olarak عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ifadesiyle deniliyor ki: “Allah, Kur’ân’ı
talim etti.”8 Bundan daha büyük bir merhamet tezahürü mü olur?
Evet eğer, Kur’ân’ın aydınlatıcı tayfları gözlerimize ziya çalmasaydı ve ondan
gelen mesajlar dünyalarımızı aydınlatmasaydı kâinat bizim için bir matemhane-i
umumî olarak kalıp giderdi ki, bütün varlıklar, o cansız cenaze görüntüleriyle
bizlere sadece vahşet ve dehşet verirdi. Bu yüzden de hiçbir şeyin gerçek yüzünü
göremez ve hiçbir şeyi tam anlayamazdık. Biz Kur’ân’ın aydınlatıcı ışıkları
altında her şeyin mânâ ve hikmetini anladık ve varlığın en önemli enmûzeci
olduğumuz şuuruna vardık. Başkalarının bilim adına anlayamadığı şeyleri biz,
Kur’ân nuru ile anladık, hayret ve dehşetten kurtulduk. Kur’ân’ın ruhuna nüfuz
sayesinde varlığı incelediğimizde öyle şeyler fark ettik ki, başkaları henüz
onların isimlerini bile bilmiyor.. evet biz, karadeliklerin bağrında dahi, öbür
âlemlere açılan aydınlık tünellerin var olduğunu sezdik ve O’nun nuruyla nereye
bakarsak bakalım her yeri aydınlık görmeye başladık.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ * خَلَقَ الْإِنْسَانَ fehvâsınca O Rahmân, aynı
Rahmâniyetini bize şununla da gösteriyor: “O, sizi yarattı ve sonra sizi beyanla
serfiraz kıldı.”9 Evet eğer dilsiz olsaydık, başka bir ifadeyle gürül gürül ve
şakır şakır konuşan şu kâinatın diline tercüman olamasaydık, beyan-ı sübhaniyeyi
anlayıp birbirimize ders veremeseydik, yani bu kâinat şaheserini gene O’nun
kelâm sıfatından gelen beyanıyla aydınlığa kavuşmuş göremeseydik, ondaki ince
nakış ve derin mânâlardan hiçbir şey anlayamayacaktık.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ 10Şems ve kamer, çok dakik ve ince hesaplarla
öyle mühim noktalara konmuş ve onların öyle mükemmel bir konumları var ki,
atmosferimize gelip çarpan ve çarparken de gözlerimizi okşayan zevkli mehtaplar
hâline gelen ve her şeyin bir koruma plânına bağlı olduğunu gösteren müthiş bir
irade kendini hissettirmekte. Bu da Allah’ın size değişik bir dalga boyunda
Rahmâniyetini izhar etmesi demektir. Eğer merhamet-i ilâhiye çok dakik
hesaplarla böyle bir nizam vaz’etmeseydi, bizler birbiriyle çarpışan bu cisimler
arasında heba olup gidecektik. Evet, ara sıra göklerden bazı taşlar düşüyor ise
de, hiçbiri hiçbir zaman ciddî bir problem olmamıştır. Evet bu taşlar şimdiye
kadar, ne kimsenin başını yardı ne de gözünü çıkardı. Demek ki çarpan bu kayalar
Allah’ın inayet zırhına çarpıyor ve parçalanıyor. Siz sebep olarak isterseniz
atmosferi düşünürsünüz, isterseniz tekasüf etmiş gaz yığınları dersiniz.. evet
hangi sebebi ileri sürerseniz sürünüz, bu sebeplerin hepsi de Cenâb-ı Hakk’ın
inayetinin tecessümünden ibarettir. Allah en dakik hesaplarla her şeyi,
fevkalâde bir nizam ve âhenk içinde yerli yerine vaz’etmiştir ki, işte
“mevâkiinnücûm”da bir de, böyle bir mânâ melhuzdur.
Dördüncüsü: Kutup Yıldızı, onun yıldızlar arası yeri ve bize yol göstermesi;
Güneş Sistemi, onun Samanyolu içindeki yeri ve konumu; Samanyolu, onun
gökcisimleri arasındaki ihtişamlı yeri ve onun bir başka sistemin veya kümenin
yanındaki baş döndürücü, ama öbürüne göre mütevazi yeri, derken bu sistemlerin
diğer sistemlerin yanındaki yeri ve onlarla âhenk içinde beraberliği.. ve bütün
bunların ötesinde, ilmin tespit ettiği şekilde her yıldızın belli bir mesafeyle
bir diğerinden uzak durması ve nihayet güneşin etrafındaki peyklerin belli
mesafelerle ayrı ayrı yerlere yerleştirilmesi… gibi kâinatta her şeyin ama her
şeyin fevkalâde ve şiirimsi bir âhenk içinde tanzim edilmiş olduğunu gösterir ki
“mevâkiinnücûm”un bunlara da işareti olabilir.
Beşincisi: “Yıldızların yerleri” Batı ve Doğu’da değişik şekillerde ele
alınıyor. Meselâ, Rus âlimleri ona “Yıldızların konduğu yerler!” diyorlar.
Batı’da ise bu ifade daha ziyade karadelikler veya beyazdelikler şeklinde
düşünülüyor. Aslında ilmin çözmeye çalıştığı meselelerin yanında, hâlâ çözüm
bekleyen o kadar çok muamma var ki, bir meseleyi izah ettiğimizi sandığımız an,
izah bekleyen iki veya daha çok mesele birden karşımıza çıkıyor. Meselâ, küre-i
arzın atmosferi ile, küre-i arzın kendisi arasında bir zıtlık var. Bu zıt
durumun, dünya ve fezada, hatta bütün kâinatta dengeyi tamamlayıcı bir faktör
olduğu astrofizikçiler tarafından iddia edilmektedir. Karadelikler ile
beyazdelikler, kâinattaki umum denge için çok mühim ve birbirine iki zıt
unsurdur.
Modern tefsircilere göre “mevâkiinnücûm” âyeti kuasar ve pulsarlara da işaret
etmektedir. Beyazdelikler, çok korkunç ışık ve enerji kaynaklarıdır. Bunlar
artık günümüzde görülüp tespit edilebiliyorlar. İlim adamları bunlar için:
Beyazdelikler âdeta diğer yıldız ve sistemlerin onların bağrında büyüyüp
gelişeceği birer tarla gibidir, diyorlar. Evet bunlar öyle korkunç ve muhteşem
bir enerjiye sahiptirler ki; Samanyolu birdenbire yok olsa bile, Allah’ın kudret
ve iradesiyle bir beyazdelik, kendi bağrında yeniden bir Samanyolu’nun
teşekkülüne medar olabilir. Bunlar, kâinatın bağrına öyle âhenkli
yerleştirilmişlerdir ki, hiç şaşırmadan, kendilerine ait o dehşetli vazifeleri,
hem de en dakik biçimde yerine getirmektedirler.
Evet, zâhiren kâinat nizamına çok tesiri olan faktörlerden biri de yıldızların
mevkileridir. Rus bilginleri bunlara, yıldızcıkların bağrında büyüyüp gelişeceği
yerler, diyorlar. Onların böyle demeleri bir yönüyle önemli sayılır. Çünkü
böylece Kur’ân-ı Kerim’in geçmiş ve geleceği, bugün gibi bildiğini tasdikle bir
de bu acaip dünyada “mevâkiinnücûm”a işaret edilmiş oluyor.
Altıncısı: … Ve karadelikler.. elektronlardan, çekirdeklerden mürekkep olan bu
yıldızlar, elektronların enerjilerini kaybetmesiyle çöküyorlar ve çekirdekler
üst üste çökünce, bu kocaman dev yıldızlar birer cüce hâline geliyorlar. Bunlar
güneş gibi veya güneşten daha küçük olursa, pulsarlar meydana geliyor. Aslında
kütlesinden, ağırlığından bir şey kaybetmedikleri hâlde cirimleri fevkalâde
küçülüyor ve dev birer karadelik oluyorlar. Görülmüyorlar ama yanlarından geçen
ışıklar kayboluyor; yani bunlar tarafından yutuluyor. Zaman, o noktada
hızlanıyor. Girdaba uğrayan şeylerin kayboluşu anında çeşitli esrarengizlikler
meydana gelmesi gibi bazı sırlı işler de oluşuyor. Öyle ki meselâ, güneş gibi
bir sistem, bu karadeliklerden birine doğru yaklaşsa, bir lokma olup gider ve
yok olur. Astrofizikçilerin bazıları da, işte bu karadeliklere “yıldızların
mevkii” diyorlar.
Yedincisi: Yıldız tabiri ile umumiyet itibarıyla enbiyâ-i izâm da
kastedilegelmiştir. Meselâ, Târık sûresindeki اَلنَّجْمُ الثَّا قِبُ katı
kalbleri delen, kapalı kapıları açıp içine nüfuz eden yıldız… İşte bu yıldız Hz.
Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Her nebi bir bakıma, kendi asrı için
peygamberlik vazifesi itibarıyla bir yıldız gibidir. Ve onlara tutunanlar saadet
semasına yükselirler; yükselirler ve Cenâb-ı Hak ile münasebete geçerler. Allah
(celle celâluhu) yıldızların yerlerine kasem ederken, Hz. İbrahim’in, Hz.
Nuh’un, Hz. Musa’nın ve diğer peygamberlerin göz kamaştıran mevkilerine ve Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhteşem makamına da dikkati çeker.
Bilhassa işarî tefsir açısından bu husus da oldukça mühimdir.
Sekizincisi: Ayrıca, daha derine inerek bir başka noktaya da dikkatinizi çekmek
istiyorum: Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine de “necm” yani yıldız denir.
Tefsirciler, “Âyetler necm necm inmiştir.” derler. Kur’ân âyetlerinin de
kendilerine göre mevkileri vardır. Bir kere, ilm-i ilâhiyede Kur’ân-ı Kerim’in
mevkii tasavvurlar üstü büyüktür. Biz onda kelâm sıfatının gücünü, kuvvetini ve
ihatasını tam göremeyiz. Bu itibarla da Allah (celle celâluhu) doğrudan doğruya
“mevâkiinnücûm” ile kendi kelâm sıfatı içindeki Kur’ân’ın yerine kasem etmiştir.
Evet bu bakımdan yıldızın yerine yemin etmekle ق وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ in
farkı yoktur ki bu da “O şanlı Kur’ân’a kasem olsun ki.”11 demek gibidir. Ayrıca
Levh-i Mahfuz’da da Kur’ân’ın bir yeri vardır. Çünkü Kur’ân, Kadir Gecesi’ne
kadar Levh-i Mahfuz’daydı. Ona ancak nazarı oraya ulaşanlar muttali
olabiliyordu. Buna göre, mevâkiinnücûm, Cenâb-ı Hakk’ın irade ve kudretiyle
meydana gelen ve kâinat kitabının şerhi, izahı olan Kur’ân-ı Kerim’in
necmlerinin mevkileri demektir. Demek oluyor ki, Kur’ân da ayrı bir yıldızlar
kümesi sayılıyor. Hem de kâinattaki yıldızları izah eden bir yıldızlar kümesi.
Evet kâinatla Kur’ân arasında bu şekilde bir benzerlik ve bütünlük var. Diğer
taraftan, اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ile “Kadir Gecesi,
Kur’ân’ı, sema-i dünyaya indirdik.”12 buyruluyor ki, esasen Levh-i Mahfuz-u
Hakikati müşâhede edebilen ve nazarı oraya ulaşan her veli, Kur’ân’ı orada
bütünüyle görüp mütalâa edebilir. İşte “Kur’ân’ın bu noktadaki mevkiine ve
şerefli yerine kasem olsun.” mânâsına mevâkiinnücûm’a yemin edilmiş de
denebilir.
Dokuzuncusu: Cibrîl-i Emîn’e eminlik pâyesini kazandıran Kur’ân’ın bir diğer
mevkii de Hz. Cibrîl’in emin sinesidir. Mevâkiinnücûm’a kasem, o ve onun
gibilerinin sinesine kasem olsun ki, mânâsına da hamledilebilir.
Onuncusu: Bir diğer yönüyle de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve
ümmetinin pâk sineleri olduğu da düşünülebilir.
On Birincisi: O’na inanmış, Kur’ân’ı her şey kabul eden, her okunduğunda,
Rabbinin, kendisine hitap ettiğini ruhunda duyan temiz vicdanlar da, Allah’ın
kasem ettiği yerlerden olabilirler. Rabbim, evvelkiler gibi, bizim sinelerimizi
de öyle pâk eylesin. Kasem edilen sineler hâline getirsin!
Bütün bu ve bizim bilemediğimiz nice mânâlar içindir ki, Cenâb-ı Hak,
mevâkiinnücûm’a kasem etmiştir. Ve bu kasemin hakikaten büyük bir kasem ve yemin
olduğunu da yine Kendisi bildirmiştir.
Biz, bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar inanıyor ve “Bilseniz bu
çok büyük bir yemindir.” ifadesini bütün vicdanımızla tasdik ediyoruz.
[1] Necm sûresi, 53/1
[2] İsrâ sûresi, 17/1
[3] Şems sûresi, 91/1
[4] Duhâ sûresi, 93/2
[5] Tîn sûresi, 95/1, 2
[6] Nahl sûresi, 16/16
[7] Bkz.: Fussilet sûresi, 41/11
[8] Rahmân sûresi, 55/1-2
[9] Rahmân sûresi, 55/3-4
[10] Rahmân sûresi, 55/5
[11] Kaf sûresi, 50/1
[12] Kadir sûresi, 97/1
Haşir, 59/10
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْإ۪يمَانِ وَلَا
تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلّاً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
“Rabbimiz, bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi yarlığa ve iman edenlere
karşı kalblerimizde hiçbir kin bırakma.” (Haşir sûresi, 59/10)
Evvelâ şunu çok iyi tespit etmek gerekir ki; kalbten gıll ü gışşın
çıkartılmasının asıl yeri ahirettir, Cennet’tir. Eğer, insanın imtihan
edilmesinde birer esas olan bu duygular daha dünyada iken insanın içinden
çıkartılsaydı, o, fıtrat itibarıyla bir melek olurdu. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, bu
dünyada insanı hem iyiye hem de kötüye açık bir mahiyette yaratmıştır. Bu
itibarla farz-ı muhal dünyada insanın kalbinden gıll ü gış gibi duygular
çıkartılacak olsa dahi, onun mahiyetindeki bu duygular, tıpkı tırnağın ve
kılların yeniden çıkması gibi, bir gün yeniden ortaya çıkacaklardır. Bu sebeple
âyet-i kerime, إِنْزِعْ “sök, at, çıkar” mânâlarına gelen fiil-i emr sigası
yerine, fâil-i hakikî olan Allah’a yönelerek: “Rabbimiz, iman edenlere karşı
kalblerimizde hiçbir kin bırakma!” diyor. Öyleyse bu çerçevede insana düşen
fiilî ve kavlî dua yaparak kalbine yerleşmiş bulunan ve birer mânevî diken
sayılan bu duyguları söküp atmaya çalışmaktır. Herhâlde bu sayede o, fena
duygulardan arınıp Cennet’e ehil hâle gelecek ve Cenâb-ı Hak da onu rıdvanına
mazhar edecektir.
Ayrıca bu âyet-i kerimede, biraz da selef-i salihîne karşı bakış açımızı gözden
geçirme adına sanki bir mesaj verilmektedir. Yani tâbiînin sahabeyi, tebe-i
tâbiînin tâbiîni kabullenmesi gibi, geçmişte dinî hayatımız, duygu ve
düşüncemiz, akidemiz; hatta tefsir, kelâm, fıkıh anlayışımız adına bizlere büyük
bir miras bırakmış o aksiyon, o kelâm ve kalem erbabına saygılı davranmaya davet
etmektedir.
Burada anlatılmak istenen bir diğer husus da, zannediyorum, herkesin hislerinin
inkişafı ölçüsünde zevk alıp elem duymasının nazara verilmesi olsa gerek.
Meselâ, hassas bir insanın, sezme duygusu iyi inkişaf etmişse, karşısındakinin
bakışından ayrı, oturuş ve kalkışından ayrı mânâlar çıkartır ki bu da onun için
bazen ayn-ı azap, tabiî bazen de ayn-ı rahmet olacaktır. Bu noktadan hareketle
denebilir ki, insanın Cennet’ten alacağı zevk ve lezzetin sınırı, dünyada iken
ona ait hislerinin inkişafı ölçüsünde olacaktır. Kim bilir belki de hisleri
inkişaf etmeyen kimseler, Cennet’e girdiklerinde: “Keşke Cennet’e girmeden daha
bir inkişaf etseydim.” temennisinde bulunacak veya “Allah’ım, beni dünyaya geri
gönder de hislerimi inkişaf adına seyr-i ruhanîmi tamamlayayım.” diyeceklerdir…
Bu açıdan denebilir ki, insanın Cennet’te tam lezzet alabilmesi için onun
kalbinden kin-haset vb. gibi duygularının çıkarılması çok önemlidir. Bu âyete
bir de bu açıdan bakmak icap edecek.
Aslında إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Mü’minler başka değil
kardeştirler.”[1] fehvâsı, اَلْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ
أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ “Mü’min ve mü’minat biribirlerinin dostu ve
yardımcılarıdır.”[2] misdakınca aralarındaki iman bağının ve İslâmî irtibatın
gereği onların birbirlerini sevmelerini ve hususiyle seleflerine saygılı
olmalarını; hatta muhtemel bir kısım kusurları söz konusu ise, onları da
görmezlikten gelerek gelmiş-geçmiş o insanlar için dua dua yalvarmalı ve
kat’iyen o zatlara karşı kin, adavet ve düşmanlık duymamalıdırlar. Hz.
Muhammed’e intisap iddiasında bulunanlar
وَتَعَاوَنُوا عَلٰى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلٰى اْلإِثْمِ
وَالْعُدْوَانِ
“Sizler iyilik etme ve fenalıklardan sakınma konusunda biribirinizle
yardımlaşın; (sakın) günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinize
destek olmayın.”[3] mantukunca hep iyilik düşünmeli, iyilik konuşmalı ve
iyilikle oturup kalkmalıdırlar.
Şimdilerde böyle bir mülâhaza ve ruh hâletine ne kadar ihtiyacımız var.
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْإ۪يمَانِ وَلَا
تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلّاً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ
رَح۪يمٌ. اٰم۪ين
[1] Hucurat sûresi, 49/10
[2] Tevbe sûresi, 9/71
[3] Mâide sûresi, 5/2
Haşir, 59/16
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ
إِنّ۪ي بَر۪يءٌ مِنْكَ إِنّ۪ي أَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana ‘İnkâr
et!’ der. İnsan da inkâr edince: ‘Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi
olan Allah’tan korkarım.’ der.” (Haşir sûresi, 59/16)
Mealini verdiğimiz bu âyet-i kerimeden anladığımıza göre, “Allah’tan korkma”
şeytanın da tabiatında var. Bundan, şeytanın da Allah’ı bildiği anlaşılıyor. Ne
var ki bilmesine rağmen o isyan içinde. Evet, Kur’ân şeytanın serkeşliğini, emir
dinlemezliğini anlatırken “isyan” tabirini kullanıyor. İsyan ise mebdei
itibarıyla inkıyadı ve itaati bilmeyi gerektirir.
Zaten Kur’ân-ı Kerim de Kehf sûresinde كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ
رَبِّهِ “O, cinlerdendi; Rabbisinin emrine aykırı gitti.”[1] diyerek bu espriyi
anlatmıyor mu? Demek ki hilkat itibarıyla şeytan da mahiyetleri bir tür ateş
olan cinlerdendi. İhtimal bu yönü itibarıyla onun da Allah’ı bilmesi, tanıması,
belki belli bir dönemde O’na kulluk yapması söz konusu idi ki, kendisine secde
etme emri verilmişti. Evet şeytan da, zâhirî durum açısından kendisinden secde
beklenenlerden biriydi. Ancak onun tabiatında isyana, inhirafa açık bir tarafı
da vardı.. ve onun bu yanı “Âdem’e secde” emriyle birden açığa çıktı ve neticede
şeytan kaybetti…
Genel anlamda şeytanın mahiyetiyle ilgili düşüncelerimi bir iki defa anlattığımı
hatırlıyorum. Aynı şeyleri kısaca tekrar edecek olursak; şeytan secde emrine
itaat etmemekle inhiraf etmiş ve gerçek hüviyetini ortaya koymuştur. Aynı şeyler
bazı insanlar için de her zaman geçerlidir. İnsan için öyle anlar ve öyle
durumlar olur ki, bir imtihan için onun mahiyetine dercedilen öfke, haset, kin,
şehvet gibi duygularla bu eşref-i mahluk yoldan çıkar, vicdanına ters bir
turnikeye girer ve âdeta hakikî insanlıktan inhiraf eder. Bakın haset duygusu,
İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı bazı Ehl-i Kitab’ı temerrüde, inkâra sevk
etmiş ve Allah Resûlü’nü bir türlü görememişlerdir. Zira onların beklentileri,
gelecek o ahir zaman peygamberinin, kendi içlerinde, kendi kavim ve
kabilelerinde olacağı merkezindeydi. Aynı şeyler -farklı bir buudda da olsa-
bizler için de geçerlidir. Meselâ, geçmiş yıllarda bana camiden gelen
arkadaşların komünistler tarafından derdest edildiği ve hatta bazılarının çok
kötü şekilde dövüldüğü söylenince, o heyecanla ben üzerimde gece kıyafeti olduğu
hâlde gayri iradî kendimi sokağın ortasında buldum.
Evet, mantığa rağmen hislerin sürükleyip götürdüğü nice durumlar vardır ki,
insan farkına varmadan kendini bir hezeyanın içinde bulur. İşte şeytan da her
zaman insanoğluna karşı böyle bir haset, kin, nefret ve öfke ile dopdolu yaşar,
hep insanoğlunu çekememezlik içindedir. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği
gibi o: “Âdemoğlu secde ile emrolundu, secde etti, kazandı. Ben de secde ile
emrolondum; secdede bulunmadım kaybettim.”[2] der. İhtimal bu sebeple de o,
insanın her secde edişinde isyan çığlıkları atar ve hezeyana girer. Ezan okunup
dört bir yanda nâm-ı celîl-i ilâhî şehbal açıp da mü’minler iyi bir konsantre
içinde camiye koşarken o, hezeyandan hezeyana girer ve ezan sesini duymamak için
bir oraya bir buraya koşar durur.
Hâsılı, insanoğlunun Rabbisi ile irtibatını kuvvetlendirecek her hareketi, onun
insana karşı olan haset, kin, nefret ve öfkesini artırır ve hezeyandan hezeyana
sevk eder. Evet, nasıl bir insana, “Falan çete senin oğlunu öldürdü.” dense, bu
kimse o çeteye karşı ciddî gerilim içine girer. Ardından “Hanımını dağa
kaçırdılar.” dendiğinde gerilimi biraz daha artar vs. İşte bu ruh hâleti içinde
bulunan ve intikam diyen bir insandan her türlü kötülük beklendiği, hilm ü silm
ü müsamahanın eriyip gitmesi gibi insanoğluna karşı daima bu duygu ve düşünceler
içinde olan ve kıyamete kadar da ondan kurtulamayan şeytanın hâli de aynıdır.
Sonuç olarak; şeytan, Allah’ı Allah’tan korkacak ölçülerde tanımasına rağmen,
isyana açık mahiyetiyle inhiraf etmiş, dolayısıyla ebedî kayba uğramıştır.
Kendini ilhada kaptırmış ve küfür, tabiatının bir derinliği hâline gelmiş
inkârcılar ve münafıklar da tıpkı şeytan gibidirler. Yerinde, takiyye ve iğfal
mülâhazasıyla “Allah, din ve diyanet” derler, çok defa sûret-i haktan görünürler
ama her zaman mü’minlere karşı kin ve nefretle oturur kalkar, her zaman
gayızlarını icra yollarını araştırırlar. Düşmanlıklarını tenfize güçlerinin
yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla
örtmeye çalışır ve demokrat davranırlar. İstedikleri her şeyi yapabilecek güce
ulaştıklarına inanınca da “Hak kuvvettedir, demokrasi de bir fantezidir.” der ve
küfür yobazlığı adına akla-hayale gelmedik mesâvii irtikâp ederler.
Böylelerine güvenmek, güven duygusuna karşı saygısızlık, bunlardan endişe duymak
da Allah’a karşı itimatsızlıktır. Mü’min, muhabbetle herkese açık olma
duygusuyla oturup kalkmalı, sırtını dönemeyeceği bu gibilerin şerlerinden de her
zaman Allah’a sığınmalıdır.
اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي اَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنَ
الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَاَعُوذُ بِكَ
مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ !
[4] Kehf sûresi, 18/50
[5] Müslim, iman 133; İbn Mâce, ikâme 70; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/443
Münafikûn, 63/4
وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ
لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ
عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ أَنّٰى يُؤْفَكُونَ
“Onları gördüğün zaman kalıpları (bedenleri) hoşuna gider, konuşurlarsa
sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü
kendi aleyhlerine sanırlar. Düşmandır onlar. Onlardan sakın. Allah onların
canlarını alsın. Nasıl bu hâle geliyorlar?” (Münâfikûn sûresi, 63/4)
Bu âyet-i kerimede münafıkların bazı temel özellikleri anlatılıyor ki, bunları
şöyle sıralayabiliriz:
1) Onlar cismaniyet ve beden itibarıyla dikkat çekicidirler; meselâ iri kıyım,
yapılı, cüsseli, görenlere tesir edecek ölçüde şık ve giyim-kuşamları açısından
da görkemli -muhteşem değil- ve göz alıcıdırlar.
2) Dili güzel kullanma konusunda fasih ve edebî bir üslûba sahiptirler;
konuşurken, yazarken çevrelerindeki insanları âdeta büyülerler. Evet, onlar
konuştuklarında mutlaka sözlerini dinletirler. İşte bu iki belirgin vasıflarına
rağmen münafıklar:
a) Elbise giydirilmiş kütükler veya duvara dayanmış kereste gibidirler.
Kalıpları fevkalâdedir ama kalblerinden söz etmek zordur. Onlar kütük gibi
kaskatı ve serttirler; zira [1]فَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ sırrınca, kalbleri
mühürlenmiştir, hak ve hakikat adına hiçbir şey anlamazlar; daha doğrusu
anlayamazlar.
b) Dahası her hareket ve her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Hayatlarını
bir o yanda bir bu yanda düal olarak sürdürür ve ömürlerini gel-gitlerde
tüketirler. Mü’minlerin duyarlılık gösterdikleri konular karşısında onların
durumu, cansız cenazelerden farksızdır. Ne var ki camide, savaş alanında,
çarşıda-pazarda hep mü’minlerle beraber görünmeye gayret gösterirler. İşte bu
ikiyüzlülüklerinden dolayı alabildiğine korkaktırlar; zira gerçek yüzlerinin
ortaya çıkmasından sürekli endişe duyarlar; dolayısıyla her türlü gürültüyü
kendi aleyhlerinde sanırlar.
c) Bu itibarla da mü’minlerin gerçek düşmanları işte bunlardır ve nerede ortaya
çıkıp sizi nasıl sokacağı belli olmayan akrep tipler de yine bunlardır.
d) O hâlde siz de onlardan sakınmalısınız; zira her zaman ve her fırsatta sizi
sokabilirler.. hem de topluma iyilik yapıyor olma mülâhazasıyla bunu yaparlar.
…Ve netice, Cenâb-ı Hak fezlekeyi koyuyor: “Allah onların canını alsın, (onları
kahretsin; imanı, imanın güzelliklerini gördükleri, iman cemaati içinde
yaşadıkları hâlde) nasıl da hakka, hakikate sırtlarını dönüyorlar?”
Münafıklar Devr-i Saadet’teki örnekleri sayılan İbn Übey, Muğis b. Kays, Ced b.
Kays gibi ilk temsilcileriyle müşekkel, görkemli, kılık-kıyafet ve makyaj
zaaflarıyla tabiîlikten uzak -bu, oldukları gibi görünmemeden ibaret olan
münafık ahvaline fevkalâde münasip düşmektedir- fantezi yapmaya, tumturaklı söz
söylemeye meraklı ve her biri kendinin, kendi düşüncesinin, kendi muhakeme ve
mantığının âşığı, klasik mânâda narsist denecek kadar zaaflar yumağı birer
mahlukçuk idiler. Seslendirdikleri lâf u güzaf da olsa, konuları, yerinde iğlâk
ve ibhamla belirsizleştirmek suretiyle, yerinde bir kısım orijinalitelerle hep
birer şizofreni veya paranoya resmederler. Öyle ki Allah’ın ikaz ve irşadı
olmasa nebi ve nebi vârislerine de kendilerini dinletebilirler. Tabiî,
dinleyecekleri hususları da dinlerken konuya kendilerini vermiş ve kulak
kesilmiş bir görüntü sergilerler. Zaten onların her hâlleri bir gösteriş ve
şovdan ibarettir. Oturuş-kalkışları da, söz ve beyanları da birer yalandan
ibarettir ama, bu ayandan ayanı görüp sezmek de ilâhî mevhibe ve basirete
mütevakkıftır.
Kendileri yalancı, ikiyüzlü ve takiyyeci olduklarından en masum hareketlerden
bile işkillenir, en nezih duygu ve düşünceye müesses hamle ve hareketleri hep
aleyhlerinde sanır ve temiz insanları gönüllerindeki akreplerin mülâhazalarıyla
değerlendirirler. الخَائِنُ خَائِفٌ fehvâsınca sineleri hep hıyanetle
inip-kalkmaktadır ve nabızları da korkuyla atmaktadır. İman ehli için gerçek
düşman bunlardır ve mü’minler kendi üslûplarını korumada kusur etmeden bunlardan
sakınmalıdırlar.
قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ أَنّٰى يُؤْفَكُونَ وَوَقَانَا اللّٰهُ مِنْ شَرِّهِمْ وَمِنْ
مَكْرِهِمْ وَمِنْ كَيْدِهِمْ اٰم۪ين يَا مُع۪ين
[1] Tevbe sûresi, 9/87; Münâfikûn sûresi, 63/3
Talâk, 65/2
وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً
“Kim Allah’tan korkar (takvaya sığınır)sa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.”
(Talâk sûresi, 65/2)
Takva; bizim anlayışımıza göre şeriat-ı garrânın prensipleri yanında şeriat-ı
fıtriyenin kanunlarına uymak demektir. Bunlardan birincisi enfüsî takva ise,
diğerine âfâkî takva diyebiliriz ki, bu ikisini birbirinden ayırmak kat’iyen
doğru değildir. Yalnız böyle bir takvayı yakalayabilmek o kadar da kolay olmasa
gerek…
İsterseniz bahse konu âyet-i kerimeyi tekrar ele alalım: Kur’ân وَمَنْ يَتَّقِ
اللّٰهَ cümlesinde konuyu “ittika” fiili ile anlatıyor. Bu fiil “iftial”
babındandır. Bu babın en önemli hususiyeti ise, mutâvaattır. Yani fiilin
kabullenilmesi ve münfailin tabiatı, bir yanı bir derinliği hâline gelmesi
mânâlarını ifade ediyor. Evet burada anlatılmak istenen, takvanın fıtratın bir
buudu, insan tabiatının bir derinliği hâline getirilmesidir. Yani takva ile
oturmak, takva ile kalkmak, takva derinlikli yaşamak; hâsılı kâinatı takva
derinliği içerisinde hallaç edip takvalaşmak demektir. Evet, işte elde edilmesi
çok zor görünen bu ufuk noktayı hedefleyerek Kur’ân diyor ki: وَمَنْ يَتَّقِ
اللّٰهَ يَجْعَل لَهُ مَخْرَجاً “Kim böyle bir takva zirvesine çıkarsa, Allah ona
mutlaka bir çıkış yolu ihsan eder.”
“Çıkış yolu” tabiri, bize bir yerde sıkışıp kalmış, oradan çıkmak ve kurtulmak
isteyen, bunun için çırpınıp duran bir insan imajı veriyor. Evet bu insan
düştüğü sıkışık o mekândan kurtulmak için, sebepler adına her şeyi yapıyor,
müracaat etmedik hiçbir şey bırakmıyor; ama bir türlü de kurtulamıyor. Ve işte
tam bu kertede, Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a sığınıyor; O da hemen imdada
yetişiyor. Zaten Allah’ın (celle celâluhu) âyet-i kerimede “hurûc”u bizâtihi
kendine isnadı da bu sürpriz inayeti ihsas ediyor. Zira مَخْرَجًا bir yönüyle
“masdar-ı mîmî”dir ki çıkarmak demektir; diğer yönüyle de ism-i mekândır;
çıkarılacak yer demek. Öyleyse bu çıkış, bu çıkarma, âdiyattan değildir;
değildir ve harikulâdelikler kuşağında cereyan eden ve sırf Allah’a isnat
edilebilecek bir olaydır. Aslında kâinatta cereyan eden her hâdise bir mânâda
harikulâdedir ama ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör ettiğinden sebep-netice
münasebetlerini göz önünde bulundurarak etrafımızdaki olaylara bakamıyor ve
doğru değerlendirmeler yapamıyoruz. Evet, her zaman sebep-netice arasında ince
bir münasebet vardır ama o sebebin, o neticeyi doğurması mümkün değildir.
Aslında -Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile- insanın yeme-içme gibi ef’âl-i
ihtiyariyesi içinde cereyan eden hâdiselerin ancak pek azı insana
verilebilir.[1] Meselâ, insan ağzına koyacağı bir lokma ekmeğin, sadece ekmek
hâline gelinceye kadar geçirdiği safhalarda insanın müdahale hissesi mukayese
edilecek olsa hakikat kendi kendine açığa çıkacaktır. Evet, buğdayı insan
ekmiştir, o biçmiştir, o öğütmüştür, o pişirmiştir ama toprağı Allah
yaratmasaydı, güneşi meydana getirmeseydi, yağmur göndermeseydi vs. insan ekmek
yiyebilir miydi? Diyelim ekmek oldu; O el vermeseydi, ağız vermeseydi, diş
vermeseydi insan onu yiyebilir miydi? İşte kâinatta cereyan eden her olaya da bu
açıdan bakmak gerekir. Ta ki ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör etmesin; etmesin
de her icraatta O’nun damgasını, O’nun mührünü görebilelim ve imanın zevk-i
ledünnîsini tadabilelim.
Hâsılı, haramları terk eder, farzları kemal-i hassasiyetle yerine getirir, elden
geldiğince şüpheli şeylerden sakınır hatta mübahları bile titizlikle
değerlendirir; “âdetullah”, “sünnetullah” veya “şeriat-ı fıtriye”
diyebileceğimiz kudret ve meşîetin düsturlarına da riayet ederse, Allah o
kimseyi içine düştüğü çeşitli ölçek ve derinlikteki sıkıntılardan kurtarır ve
onu, hesapları aşkın eltâf-ı sübhaniyesiyle iltifatlandırır.. iltifatlandırır,
dünyada kirli yaşamaktan, ölürken ölümün elem, ızdırap ve vahşetinden, ötede de
kıyametin şiddetinden halâs eder.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَنَا خَرَجًا وَمَخْرَجًا مِنْ حَيْثُ لاَ نَحْتَسِبُ *
اٰم۪ينَ يَا مُع۪ين
[1] Bediüzzaman, Lem’alar, s. 183-184, 439
Tahrîm, 66/10
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَأَةَ نُوحٍ وَامْرَأَةَ لُوطٍ
“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi…” (Tahrim
sûresi, 66/10)
Bazılarımızın aklına gelebilir ki, acaba Kur’ân neden Hz. Lut ve Nuh’un
(aleyhimesselâm) eşlerinden bahsetmiştir?
Evvelâ, Hz. Lut’un karısı, Hz. Lut’a (aleyhisselâm) inanmamış ve bir çirkin
fiilde, kavm-i Lut’a yardımda bulunmuş olduğu anlaşılıyor. En azından onun Hz.
Lut’a ihanet eden münafıklardan biri olduğu seziliyor. Münafık ise, onun akıbeti
kâfirden de beterdir.
Ayrıca Lut (aleyhisselâm), peygamber gönderildiği kavmin yabancısı idi. Onların
içinde yetişmiş birisi değildi.
لَوْ أنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً “Sizi savacak bir dayanağım olsaydı.” (Hûd sûresi,
11/80) âyeti bunu ifade eder. Şimdi böyle bir durumda dışa karşı maddeten
mukabele edemeyen bir nebi, bir de içten ihanete uğrarsa, ihanetin ürperticiliği
daha iyi anlaşılır. İşte o zaman Kur’ân’ın bunu zikretmesinin sırrı da kendi
kendine tebeyyün eder. Hele bu, her gün Lut (aleyhisselâm) ile aynı yastığa baş
koyan karısı olursa!
Benzer şeyleri Hz. Nuh’un karısı için de söylemek mümkündür. بِحَسَبِ
الْمَغْرَمِ الْمَغْنَمُ “Meşakkat miktarı mükâfat vardır.” veya aksi mülâhaza
ile sabah-akşam gökler ötesi âlemlerle irtibata geçilen ışıktan bir yuvada,
ziyadan rencide olan yarasalar gibi o nur evin avantajlarından istifade etmek
bir yana وَلاَ يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ إِلاَّ خَسَارًا “Ama o (Kur’ân), zalimlerin
ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ sûresi, 17/82) mazmununca ziyayı zulmet
gören, dermanı dert hâline getiren, kazanma kulvarında hüsran hüsran üstüne
yaşayan böyle tali’sizlerin hâli herkes için sinelerde havf duygusunu tutuşturan
bir kıvılcım ve recâ kapısını aralayan bir rahmet esintisi olmalıdır.
Bu iki bahtsız kadın gibi, böyle tertemiz bir atmosferde neş’et etmiş nice
kimseler vardır ki, içinde geliştikleri iklimin esintilerini duyamamış,
Cennet’in âsûde yamaçları gibi sımsıcak bir ortamda hep Cehennem duygularıyla
yaşamış; imanî duyguların fışkırdığı bir zeminde küfürden hıyanete koşmuş,
nankörlük-ihanet arası gidip gelmiş ve peygamberlere karşı -eşleri bile olsalar-
kâfirlerin yanlarında yerlerini almış, Allah’ın nurunu söndürmeye
çalışmışlardır. Dolayısıyla da bilkuvve, bilimkân nail oldukları nimetlerin
kıymetini takdir edemeyip kazanma kuşağında kaybetmiş, mutasavver kârlarını
zarara çevirmiş ve acınacak hâlde bulunmalarına rağmen acıma istihkakından da
mahrum kalmışlardır.
Daha doğrusu “kurbet” ufkunda “bu’d”un zulmetlerini yaşamış ve güneşlerin kol
gezdiği iklimlerde gidip karadeliklere takılmışlardır.
رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا
عَذَابَ النَّارِ. اٰم۪ينَ يَا مُع۪ين
Cin, 72/1-2
قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا
سَمِعْنَا قُرْاٰناً عَجَباً * يَهْد۪ي إِلٰى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهِ وَلَنْ
نُشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَداً
“De ki: Bana vahyolunduğuna göre bir cin cemaati Kur’ân’ı dinledikten sonra
şöyle dediler: ‘Doğrusu biz, harikulâde güzel bir Kur’ân dinledik ki, doğru yola
iletiyor. İşte biz ona iman ettik.. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.’ ”
(Cin sûresi, 72/1-2)
Âyet-i kerimede bahsedilen acaipliği herhâlde üstûre, destan acaipliği gibi
anlamak doğru olmasa gerek. Bunu insanın, kendisi ile eşya arasındaki münasebeti
ve eşyayı kendi tabiatıyla, ama Kur’ân’ın insan mantığı adına onun önüne serip
sergilediği harikulâdelikler şeklinde anlamak daha uygun olur zannediyorum. Evet
Kur’ân, insanın gözünün önüne o harikulâdelikleri sergiliyor, insan da Kur’ân’ın
aydınlatıcı şuaları ve diriltici soluklarıyla onlara uyanıyor. Öyleyse denebilir
ki, Kur’ân olmasaydı, insanın bunları duyması mümkün değildi. Bu mülâhazalar
çerçevesinde belli ölçüde eşyanın perde arkasına muttali olan cinler, Kur’ân’ı
duyar duymaz, “Biz harikulâde, güzel bir Kur’ân dinledik.” deyivermişlerdi. Evet
onlar dinlemekle kalmayıp, kendilerini Kur’ân’ın o büyülü atmosferine salarak
فَاٰمَنَّا بِهِ “Ona inandık.” diyerek gürül gürül imanlarını da ilan
etmişlerdi. Doğrusu belli nispette eşyanın perde arkasına açık olan cinlere iman
etmeleri için birkaç âyet dinlemek yetivermişti.
Peygamber Efendimiz, cinlerle kaç defa karşılaştı ve bu karşılaşma ne şekilde
gerçekleşti? Ben, fizik dünyası, metafizik âlemi ile iç içe bir hususiyetler
insanı olan Efendiler Efendisi’nin ufkumuzu aşkın bu macerasına temas
etmeyeceğim. Aslında böyle bir husus bizim sorumluluğumuz dışında kalmaktadır.
Bizim için önemli olan, İns ü Cinnin İftihar Tablosu’nun evrensel mesajının cin
tayfasını dahi içine aldığının vurgulanması; قُلْ اُوحِيَ esprisiyle bunun
ashab-ı kirama duyurulması; Kureyş’in duyup gördükleri onca mucize karşısında
temerrüt etmesine mukabil cinlerin, birkaç âyet dinleme bahtiyarlığına erince
hemen iman etmeleri; iman edenlerin de dakika fevt etmeden dönüp kendi
kavimlerini İslâm’a çağırmaları; çağırıp imanlarını ilan etmeleri.. gibi
hususlardır.
رَبَّنَا اَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ
بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
A’lâ, 87/9
فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى
“O hâlde, öğüt fayda verecekse sen de nasihat et!” (A’lâ sûresi, 87/9)
Esbab-ı nüzul hesaba katılmadan bu kabîl âyetlerden, “Nasıl olsa öğüdüm fayda
vermiyor.”, “Elli defa gittim anlattım, anlamadılar.”, “Zaten liyakatları da
yok.” vb. gibi yanlış anlamalar söz konusu olabilir; olabilir ve tebliğ ü irşad
vazifesinde fütur yaşanabilir. Oysaki âyetin ifade ettiği hakikat tam bunun
aksinedir. Şöyle ki, bu âyet-i kerime öncelikle irşad konumunda olana vazifesini
talim etmektedir. Evet, فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى“Eğer öğüt yararlı
olacak ise sen de nasihate devam et.” Kaldı ki
إِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ
تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
“Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için
birdir, iman etmezler.”[1] âyetine rağmen, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Ebû Cehil, Utbe, Şeybe… gibi kalb ve kafaları küfre kilitlenmiş
insanların ayağına kim bilir kaç defa gitmiş ve kaç defa onlara öğüdünü
yenilemiştir. Zannediyorum Allah (celle celâluhu), peygamberine bir o kadar daha
imkân ve fırsat verseydi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları sık sık
yoklamadan geri durmayacaktı.
Evet, tebliğ ve irşad vazifesinin ruhunda, Allah’ın emri olarak her zaman
yapılması gerektiği esası söz konusudur. Kabul edecekler veya etmeyecekler
düşüncesi, maksadımızın aksine bazen neticenin menfî şekilde tecellîsine bile
sebebiyet verebilir. Bakın Allah (celle celâluhu) Peygamberi’ne ne buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ
تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ
“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun
elçiliğini yapmamış olursun.”[2]
Nebiye sorumluluğu hatırlatılırken yumuşak bir tenbih de seziliyor burada. Yani
“Aslında Senin vazife ve sorumluluktan kaçman kat’iyen söz konusu değildir..
evet Senin tabiatında böyle bir şey yoktur. Hatta senin fıtratın âdeta tebliğe
kilitlidir ama yine de hatırlatmak gerekir ki, Sen seciyesi yüksek, fıtratı
nuranî, gayesi sonsuzluk, aşkın bir insansın ve vazife şuurunun gerçek ve
sürekli çizgisi de bu iç muhtevaya muvafık olmalıdır.
إِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَاءُ
Zaten “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ne var ki Allah kimi dilerse onu
hidayete erdirir.”[3] âyetinin gözler önüne serdiği gerçeğe göre de O’nun da
bizim de vazifemiz sadece ve sadece tebliğdir.
إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى âyetine: “Eğer öğüt fayda verirse.” tevcihinin de bir
mahmili vardır; evet bazılarına öğüt fayda vermeyecektir. Öyleyse bu hakikatin
baştan bilinmesi lâzımdır ki, öğüde rağmen ortaya çıkan netice karşısında yeise
düşmeyelim, vazifemizin haricindeki işlere karışmayalım. سَيَذَّكَّرُ مَنْ
يَخْشٰى fehvâsınca Allah’tan korkan, kalbleri haşyete programlanmış insanlar,
evet işte ancak onlar bundan istifade edebilecektir.
Evet, Efendimiz, bilâ kayd u şart tezkir ve ihtar vazifesiyle muvazzaf
bulunduğundan, “va’z u nasihat fayda verirse.” şeklindeki şartlı ifade, bir
kayıtlama mülâhazasından daha çok sorumluluğu pekiştirme mânâsını müfittir.
Şöyle ki, faydalı olmak için şerefnüzul olmuş beliğ ve güçlü bir beyan bilkuvve
mutlaka faydalı olma konumundadır.. onu dinleyenlerin bilfiil ondan istifade
edip etmemeleri ayrı bir mevzudur. Öyleyse burada kelâmın vaz’edilmesi esprisine
dayanarak diyebiliriz ki, bu cümleyi: “Nasihat et, zira nasihatın faydalı
olacağı muhakkaktır.” şeklinde anlamamız gerekir.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْخَالِص۪ينَ الْمُخْلِص۪ينَ وَصَلِّ
وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِ الْمُخْلِص۪ينَ
[1] Bakara sûresi, 2/6
[2] Mâide sûresi, 5/67
[3] Kasas sûresi, 28/56
Duhâ, 93/4
وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولٰى
“Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” (Duhâ sûresi, 93/4)
Duhâ sûresi Mekke’de, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en sıkıntılı
anlarından birinde nazil olan bir sûre. Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemil, inkıtâ-i
vahiy döneminde gelip Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) -hâşâ- alaya
alarak: “Sahibini görmüyorum, herhâlde seni terk etti.”[1] dedi. İşte böylesine
bir atmosfer içinde Allah (celle celâluhu) “Rabbin Seni terk etmedi ve Sana
darılmadı. Gerçekten işin sonu Senin için başından daha hayırlıdır.” diyerek,
Resûlü’nü teselli etti.[2] Bu âyet değerlendirilirken, eğer Efendimiz’in
yaşadığı günler mülâhaza edilecekse, cümlenin mânâsı; “Senin sonun önünden,
yarının da bugününden daha hayırlı olacaktır.” mânâsına gelir. Nitekim tarihin
şehadetiyle de öyle olmuştur. O’nun devrinde başlayarak O’nun ikbal yıldızı ve
dava atlası her yeni gün eskiye nazaran daha bir parlamış ve daha bir
renklenerek genişlemiştir. Aslında bundan sonra gelen âyet ve sûrelerle de
Cenâb-ı Hak, hep Resûlü’nü tebşire devam etmiş ve O’nun parlak geleceğini nazara
vermiştir. Meselâ; اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ veya وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا gibi sûreler, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ümit kaynağı olmuştur. Nasıl olmasın ki, bugün biz bile ne zaman وَالْعَادِيَاتِ
yi okusak, tozu dumana katan, harıl harıl koşan, kıvılcımlar saçan atları veya
bugüne göre tankları, uçakları, onlarla şehballaşan Ruh-u Revân-ı Muhammedî’yi
görür gibi oluruz.
Duhâ sûresinde ferdî sıkışmışlık ve bunalmışlığın arkasında, gelecek itibarıyla
ve toplum plânında elde edilecek bir hâkimiyet-i ruhiye çizgi çizgi tüllenmeye
başlar. Ayrıca bu sûrede bir hüzün mûsıkîsi de vardır. Âdiyât sûresinde ise,
gümbür gümbür mehterin davul ve kösünün sesi duyulur gibi olur. Yani muhteva ve
onun ifade ettiği mânâya göre Kur’ân, harfleri, kelimeleri öylesine seçmiştir
ki, buna vâkıf olan insanların kendilerinden geçmeleri ve bayılmaları söz
konusudur.
Ayrıca Duhâ sûresindeki üslûp, psikolojik açıdan da bir hususiyet arz
etmektedir. Meselâ, orada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ve
tesliye edilirken, önce kuşluk vaktine yemin edilmiş. Ardından geceye kasem
edilerek söze başlanılmış. İşte bu mülâhaza ile وَالضُّحٰى dediğinizde, -inanın-
kuşluk vaktinde güneşin şualarının, yüzünüzü-gözünüzü aydınlattığını ve sizi
sevince gark ettiğini görüyor ve hissediyor gibi olursunuz. Rica ederim, aradan
on dört asır geçmiş ve geçen bu sürede Kur’ân, onca ülfet ve ünsiyet ağına
takılmış olmasına rağmen, bizim gibilere وَالضُّحٰى derken bunu hissettiriyorsa,
kim bilir o Nebiler Serveri neler hissetmiş ve neler duymuştur..! Duyana da,
Duyurana da canlar kurban.
Ayrıca وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولٰى ile bugüne göre yarının, bu
hâle göre bir sonraki hâlin, şimdiki mudâyaka veya nisbî mazhariyetlere, hikmet
buudlu ihtarlara nispeten rahmet enginlikli ve kudret televvünlü geleceğin daha
hayırlı olacağı hatırlatılarak, ilk muhatabı itibarıyla, hayatının başlangıcına
göre peygamberliğinin, Mekke’deki sıkıntılı günlere nispeten Medine döneminin,
merkezdeki sınırlı açılıma kıyasla muhit hattındaki geniş çemberin vaadi
verilip; sûrî nikmet kuşağı hakikî bir nimet atmosferine çevirilerek, O Ferîd-i
Kevn ü Zaman’a evvelen ve bizzat, O’nun anlayışlı müntesiplerine de sâniyen ve
bi’l-araz hayırlı bir akıbet muştulanıyor.
Evet hem O’na hem de O’nun vefalı mensuplarına: وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ
الْأُولٰى denilerek O’nun ve hakikî ümmetinin böyle iyi hâlden daha iyi hâle,
izafî hayırlardan hakikî hayırlara, imandan amele, amelden ihsana, âlâmdan
lezâize, mudâyakalardan ferah-fezâ iklimlere ve neticede uhrâlar uhrâsı olan
Cennet ve rü’yetullahla noktalanan hakikî ahirete varılacağı bişareti
verilmektedir.
اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْئَلُكَ الرِّضٰى بَعْدَ الْقَضٰى وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ
الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلٰى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلٰى لِقَائِكَ يَا
أَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَصَلّٰى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ
أَجْمَع۪ينَ
[1] Buhârî, tefsir (93) 2; Müslim, cihad 114, 115
[2] Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 1
Duhâ, 93/5
وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى
“Doğrusu Rabbin, sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de
verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duhâ sûresi, 93/5)
Bu âyet-i kerimedeki فَتَرْضٰى “Razı olup, hoşnut kalacaksın.” kaydını makam-ı
rıza olarak anlamak uygun olabilir. Şöyle ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mebdede bir nüve mahiyetinde makam-ı rızanın mazharı olarak dünyaya
gelmiştir. Evet bu mazhariyet başlangıçta tıpkı bir çekirdek gibidir. Nasıl bir
çekirdek toprağın bağrına atılır, sonra bir rüşeym olur; derken gelişir, büyür
ve semalara ser çeker. Aynen öyle de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Allah’ın kendisine ihsan ettiği iradesi, cehd ve azmiyle bilkuvve olan rıza
makamına mazhariyeti, tasavvurlar üstü bir performansla bilfiil hâline
getirmiştir. Öyleyse وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى daki rıza-yı mutlak,
neticesi nazara alınarak denebilir ki, O, mutlaka makam-ı rızaya ulaşacaktır.
Meseleyi “ulaşacaksın” diye istikbal eksenli ele almanın sebebi ise وَلَسَوْفَ
sözcüğüdür.
Aslında böyle güzel bir akıbet, dünyaya gelen ve Rabbin emri, yasakları
çerçevesinde hayat süren hemen herkes için geçerlidir. Yeter ki bu kimse,
kendisine verilen istidatları yanlış istikametlerde değerlendirmesin.
Ayrıca hem وَلَلْاٰخِرَةُ deki “lâm” hem de وَلَسَوْفَ deki “lâm” ikisi de
“lâm-ı ibtida” ile beraber “lâm-ı kasem”e de muhtemil bulunduklarından, önceki
cümlede neticenin hayırlı olacağı kasemle temin, ikincisinde tekit edilmiştir.
Yani acıyla tatlıyla, elemle lezzetle, mudâyakalarla-müsaadelerle seni
olgunlaştıra olgunlaştıra öyle bir evc-i kemale ulaştıracaktır ki, sen ulaştığın
o zirvede ruhanî ve cismanî, ruhî ve fikrî rıza mazhariyetlerinle kendini
hoşnutluk çağlayanları içinde bulacaksın. Bugün için seninle o rıza meltemleri
arasında fıtrî bir sürecin tabiî tezahürü olan سَوْفَ ye takılı bir kısa müddet
var. “Ûlâ”nın seneleri “uhrâ”nın saniyelerine bile muadil olmadığına göre uhrevî
bir mülâhaza ile hele bir ân-ı seyyâle daha sabret; göreceksin ılgıt ılgıt rıza
meltemlerinin estiğinin, mantuku ifham edilmektedir.
İşte o zaman, ne mukteda bih, ne de muktediler için hiçbir tasa ve inkisar
kalmayacak, hiçbir endişe ve kaygı da söz konusu olmayacaktır. Mukteda bih, hem
kendi adına hem de ümmeti hesabına hoşnutluk görecek, hoşnutluk duyacak ve
“nefs-i râziye” olmanın bütün mazhariyetlerini yaşayacak; böyle bir hoşnutluğa
Sonsuz’un cevabı ise, onu ve onları “nefs-i marziye”nin tasavvurlar üstü
zirvelerine ulaştırarak damlaya derya, zerreye güneş, fâniye bâki olma eltâfını
bahşederek, zılliyet ve asliyet nispetleri mahfuz, عَسٰى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ
مَقَامًا مَحْمُودًا “… Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmuda eriştireceğini
umabilirsin.” (İsrâ sûresi, 17/79) hakikatiyle serfiraz kılacaktır.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْحَمَّاد۪ينَ وَاحْشُرْنَا تَحْتَ لِوَاءِ
مُحَمَّدٍ صَلّٰى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
İnşirah, 94/7
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ
“(O hâlde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah sûresi,
94/7)
Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu
sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır. Çalışırken hareket,
dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir
ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak
dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine
aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile
meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekâlâ
meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir,
kültürfizik yapabilir, musâhabe ve mülâtefede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla
yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar.
Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine
geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “Çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma”
metoduyla hareket etme mü’mince bir davranış olsa gerek.
Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki,
mü’minler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta cebrî lütuflar
cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet
üslûbu içinde, istesek de istemesek de, mü’min olmanın gereği Kur’ân’ın bu
düsturunun, farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman,
Allah’ın rızası peşinde koşan zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına
fakir ve istidatlı talebelere evler tutmuş; daha sonra “Vazifemiz bitti.” diye,
ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet
daireleri açılmış ve yepyeni, ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevkleri
tadılmıştır. Samimî yüreklerin, “Bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi
uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?” endişeleri ile hopladığı bir anda
ise çok daha geniş bir coğrafyada Hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir
defa daha dolu dolu tadılmıştır. Derken Allah, hayatın daha başka buudlarında
daha farklı faaliyet sahaları açmış.. kısaca, bir hizmetten “fariğ” olup da,
yapılacak başka bir şeyin kalmadığı gibi öldürücü düşüncelere girilebileceği
hemen her dönemde, hizmet etmek isteyenler için Allah, farklı farklı alanlar ve
hizmet şekilleri lütfetmiştir. Onun içindir ki, başta bu mânâyı ifade sadedinde,
bir “cebrî lütuflar” toplumu olduğumuzu ima etmeye çalıştım. Demek ki, mü’minler
olarak “Bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” âyetinin mânâ ve
muhtevası, biz farkına varmasak da, hayatımızda sistematik bir şekilde
görülmektedir, denebilir.
İşin aslına bakılacak olursa, bir mü’minin bunun dışında bir alternatifi yoktur.
Bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür.
İnsan olmamız bir nimet; sağlık, sıhhat, afiyet ayrı bir nimet ve hele imanla bu
nimetleri duymak bambaşka bir nimet; yeme-içme, ebediyeti ve ebedî nimetleri
bekleme, kısaca her şey, ama her şey bir nimet. Fakat ülfet ve ünsiyetin
çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadr ü kıymetini bilemiyor ve
dolayısıyla da bir türlü şükürlerini eda edemiyoruz. Bütün bu nimetler bir yana,
başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, pek çok yerde sıcak savaşların
cereyan ettiğini ve her gün on binlerce insanın kan ağladığını göreceğiz.
Dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm görmekte, Müslüman ülkelerdeki despot
idareciler, inanan insanlara ne zulümler yapmakta. Şimdi etrafımızda hâdiseler
bütün dehşet ve ürperticiliği ile böyle cereyan ederken, bizim hidayet üzerinde
bulunmamız, mükellefiyetlerimizi yerine getirebilecek müsait ortamı bulmamız,
inancımızdan dolayı türlü türlü zulüm ve hakaretlere -eskiye ve başka ülkelere
nispetle- maruz kalmamamız birer nimet değil midir? Ve bütün bunlar şükür
istemez mi? Öyleyse, her zaman bir işten diğerine koşmalı, mevcut çalışma
sistematiği içinde üzerimize düşen vazifeleri dur-durak bilmeden yerine
getirmeli, bizzat amelin içine dercedilen ezvâk-ı ruhiye ve mâneviyeyi bütün
derinliğiyle yaşamalıyız.
Evet, bir mü’min için “artık yapacak bir şey kalmadı; vazifem bitti” diye rahata
kapılıp, olduğu yerde kalma söz konusu olamaz. Mü’mine düşen şey bir hayırdan
boşalınca ikinci bir hayıra koşma, yorulma içinde dinlenme, dinlenmeyi bir başka
yorulmanın mukaddimesi hâline getirme, ‘usür’lerde ‘yüsr’ yaşama, ‘yüsr’leri de
büyük ‘usür’lerin gerektirdiği metafizik gerilimler istikametinde değerlendirme,
bütün sa’y ü gayretlerimizde fiziğin metafiziği, metafiziğin de fiziği
tamamlayıcılığı esprisiyle davranma ve hayatında boşluk olmayan bir insan gibi
yaşamaktır.
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلٰى مَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَصَلّٰي اللّٰهُ عَلٰى
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضٰى
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder