Bölüm Başlıkları
Allah Dostlarına Düşmanlık
Amelin Ruhu: İhlas
Amansız Tenkitlere Karşı Dengeli Mukabele
Asırlardır tahribe uğramış kalenin tamiri
Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik
Gayretullah
Gerçek Âlim ve Sosyal Sorumluluk
Güç ve imkân sahiplerinin hakkı kabulü
Güç zehirlenmesi ya da tiranlaşma
Hayatı Süzerek Yaşama
Hayırlı Bir Danışmanın Özellikleri
Hizmet Aleyhindeki İtham Ve İftiralar
Hizmet ve İnsanî Münasebetler
İrşadda üslûp ve sözün tesiri
Keşke çığlıkları
Medya Etiğine Dair Bazı Mülâhazalar
Medyayla Meşguliyette Ölçü
Meşruiyeti Tespit Yolları
Musibetten hakikî tevhide giden yol
Öze Bağlı Kalma ve Dağınıklıktan Sıyrılma
Peygamber Yolu
Realiteler, Sebepleri Yerine Getirme ve Izdırap
Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü
Safvet ve Samimiyette Devamlılık
Toplumsal Şiddet Karşısında Yapılması Gerekenler
Usûlüddin ekseni
Yüce Bir Mefkûrenin Kutlu Talipleri
Zulüm Karşısında Alınacak Tavır
Allah Dostlarına Düşmanlık
Soru: Kudsî bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ
اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her
kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan
ederim.” (Buhârî, rikâk 38)
buyurduktan hemen sonra kullarının farz ve nafilelerle Kendisine nasıl
yaklaşacağından bahsetmektedir.
Hadiste geçen ilan-ı harbi, Allah’a yaklaşma
keyfiyetini ve bu iki husus arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız?
Cevap: Bu hadisin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de farklı âyet-i kerimelerde Allah
dostlarından bahsedilmektedir.
Mesela Yunus Sûresi’nde Allah dostları şu
ifadelerle müjdelenmiştir: أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil
ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak
değillerdir.” (Yunus Sûresi, 10/62) Bir sonraki âyet-i kerimede
ise, الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ “Onlar,
iman eder ve hayatlarını takva dairesinde sürdürürler.” buyrulmak
suretiyle, Allah dostlarının iki önemli vasfına dikkat çekilmiştir.
Bunlar ise
kâmil iman ve takvadır.
Bunu takip eden âyet ise, لَهُمُ الْبُشْرَى فِي
الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ
هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Onlara
dünya hayatında da ahiret hayatında da müjde vardır.
Allah’ın sözlerinde asla
değişiklik olmaz.
İşte bu, en büyük kazançtır.” şeklindeki beyanıyla bu
vasıflara sahip olan evliyâullahı, nasıl güzel bir akıbetin beklediğine dikkat
çekmiştir.
A’râf Sûresi’nde yer alan, إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ
وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ “Benim
Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün sâlih kulların koruyucusudur.”
(A’râf Sûresi, 7/196) âyet-i kerimesi de Allah’ın, sâlih kullarının velisi
olduğunu; yani onların işini üzerine aldığını, onları hayra sevk ettiğini ve
aynı zamanda yürüdükleri yolda ilhamlarıyla, varidât ve mevhibeleriyle onlara
ışık tuttuğunu ifade buyurmuştur.
Bakara Sûresi’nde ise şu ifadelerle daha genel
mânâda Allah’ın bütün mü’minlerin velisi olduğu ve onları hidayet buyurduğu
ifade edilmiştir: اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ
الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah,
iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle)
karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara Sûresi, 2/257)
Objektif ve Sübjektif Velilik
Yukarıda geçen âyet-i kerimelere bakacak olursak, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan
vilâyetin mutlak, umumi ve herkese açık olduğu görülecektir.
Dolayısıyla Allah’a
inanan ve sâlih amel işleyen herkesin Allah’ın velisi olacağını ve böyle bir
dostluk dairesi içine gireceğini söyleyebiliriz.
Binaenaleyh Cenâb-ı Hak da,
Kendi yolunda yürüyen ve Kendisine dost olan kullarına yardım edecek ve onları
doğru yola sevk edecektir.
Biraz daha açacak olursak: Kim yürüdüğü yolda
Allah’ın murad-ı Sübhânîsini esas alır, sadece O’nun rızasını hedefler ve aynı
zamanda onun rızasını kazanma adına en büyük vesile olan i’lâ-i kelimetullah
adına cehd ve gayret gösterirse, Allah da onların velisi olacak ve -âyet-i
kerimelerde de ifade edildiği üzere- onları dünyada ve ahirette yalnız
bırakmayacaktır.
Kur’ân’da ifadesini bulan ve herkese açık olan böyle bir veliliğe objektif
velilik diyebilirsiniz.
Fakat bir de bunun yanında ıstılahî mânâda velilik
vardır.
Nitekim sofiler, “veli” kelimesini tasavvufî anlamıyla ve daha özel
mânâda ele almışlardır.
Bir şahsın ıstılahî manadaki böyle bir vilâyeti elde
edebilmesi için, önünde farklı yollar vardır.
O, öncelikle bu yollardan birisine
sülûk etmeli ve arkasından da intisap etmiş olduğu yolun âdâb ve erkânı neyi
gerektiriyorsa, buna uygun olarak seyrini tamamlamalıdır.
Kişi bu yollardan
hangisine girerse girsin ve ne tür bir usûl takip ederse etsin, netice
itibarıyla cismanî arzularını terk ile kalb ve ruhun hayat çizgisinde yürüyerek
Allah’a vasıl olmaya çalışacaktır.
Herkese açık olmadığı ve nefisle çok ciddi
bir mücadele ve mücâhede gerektirdiği için böyle bir vilâyete de sübjektif
vilâyet denilebilir.
Kanaatimce yukarıdaki âyet ve hadislerde umumi manadaki objektif velilikten
bahsedilmektedir.
Dolayısıyla bu, herkes için müyesserdir.
Yani iman edip sâlih
amel işleyen mü’minler, istikametlerini de korudukları takdirde yukarıda
zikredilen müjdelere nail olabilirler.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip
sâlih ameller işleyen mü’minleri ne tür mükâfatların beklediğini beyan eden
birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.
Evliyâullah’ın Düşmanları ve Allah’ın Mukabelesi
Yukarıdaki hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا buyurmak
suretiyle, veli olan zatları doğrudan doğruya Kendisine izafe etmektedir.
Bunu
bir yönüyle, “Her kim, benim velâyetim altında bulunan birine düşmanlık yaparsa”
şeklinde de anlayabilirsiniz.
Dolayısıyla “veli” olarak isimlendirilen kişilere
karşı ortaya konan düşmanlık, onların şahıslarıyla sınırlı kalmaz, sadece
onların şahıslarını bağlamaz.
Allah’la irtibatlarından dolayı onlara duyulan
düşmanlık ve onlara yapılan saldırı, Allah’a, Allah’ın hukukuna yapılan bir
saldırı yerine geçer.
Bu açıdan Allah’ın dostlarına, O’nun himayesi altında
bulunanlara yapılan düşmanlığın altından, Allah düşmanlığı, din düşmanlığı,
peygamber düşmanlığı, kitap düşmanlığı çıkar.
Bu sebepledir ki Allah, zahirde evliyâullahın düşmanı gibi görünse de hakikatte
din ve diyanet düşmanı olan bu tür insanlara karşı اٰذنْتُهُ
بِالْحَرْبِ buyurmak suretiyle harp ilan edeceğini açıklamıştır.
Bunun anlamı
ise, “Bugün olmazsa yarın mutlaka onların işlerini bitiririm.” demektir.
Allah’ın (celle celâluhu), veli kullarının düşmanlarına bizzat Kendisinin
mukabelede bulunması, o Allah dostlarının ilâhî bir zimmet altında olduğunu
göstermektedir.
Yani Allah’ın inayet, riayet ve kilâeti onlar üzerindedir.
Dolayısıyla Allah’a bağlılıklarından ötürü onlara ilişen insanlar, karşılarında
Allah’ı bulurlar.
Fakat Allah’ın cezalandırmasını kendi hevâ u hevesimize göre anlamaya çalışırsak
hata ederiz.
Buradaki tecziye de yine murad-ı ilâhîye uygun olarak cereyan
edecektir.
Bu açıdan bizim ne onun zamanını ne de keyfiyetini bilmemiz mümkün
değildir.
Mesela bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا
أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah
zalime (zulmünden döner diye) mehil üstüne mehil verir.
Fakat bir kere de
derdest etti mi artık onun canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru
sûre (11) 5; Müslim, birr 61)
Allah Rasûlü, arkasından da şu âyet-i kerimeyi okumuştur: وَكَذَلِكَ أَخْذُ
رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “İşte
Rabbin, hududunu çiğneyen toplulukları yakaladığı zaman böyle yakalar.
O’nun
yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd Sûresi, 11/102)
Siz, işte bu noktada Kur’ân’da resmedilen eski kavimlerin akıbetlerini
zihninizden geçirebilirsiniz.
Hz.Nuh, Hz.Hûd, Hz.Salih, Hz.Musa, Hz.Şuayb
ve Hz.Lût gibi peygamberlerin kavimlerinin nasıl şiddetli bir azapla helâk
edildikleri, Kur’ân’da ibretlik birer tablo olarak gözümüzün önünde durmaktadır.
Hiç şüphesiz zalimlerin hemen helâk edilmeyip onlara zaman tanınmasının da bir
kısım hikmetleri vardır.
Bu, öncelikle onların yapageldikleri zulümlerini terk
etmeleri için bir fırsattır.
İkinci olarak Cenâb-ı Hak, bununla onların
ellerindeki bütün mazeretlerini almaktadır.
Yani zalimlere tevbe edecekleri ve
yeniden rahmet kapısının tokmağına dokunacakları imkân ve fırsatlar tanındığı
için, ahirette onların hiçbir itiraz hakları kalmayacaktır.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın zalimlere mühlet vermesinin altında yatan bu esprinin iyi
kavranması ve yaptığı kötülüklerden dolayı hemen onların aleyhine tavır alınıp
Allah’a havale edilmemesi gerekir.
Evet, birileri sözleriyle sizi rencide
edebilir, mizacınıza dokunduracak bir kısım kabalıklarda bulunabilir, gıybet ve
iftiralara başvurabilir veya sizi yolunuzdan alıkoyma adına tekerleğinize çomak
sokabilir.
İşte siz bu tür olumsuzluklar karşısında hemen onların
cezalandırılmasını isterseniz, yeryüzünde insan kalmaz.
Nitekim bu konuda Kur’ân-ı Kerim, لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ
عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “O
mevzunun sana bakan bir yanı yok.
Allah ister onlara tevbe nasip edip bağışlar,
ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” (Âl-i Imrân
Sûresi, 3/128) gibi ifadelerle yer yer mü’minleri ikaz etmiştir.
Esasen burada
Efendimiz’e hitap edilmek suretiyle ümmetine ders verilmektedir.
Yoksa O
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda fevkalâde bir temkin ve teyakkuz
insanıdır.
Bu sebeple birileri size dininizi yaşadığınızdan ve onu doğru temsil
ettiğinizden ötürü düşmanlık yapıyorsa, hemen el kaldırıp onlara beddua
etmemelisiniz.
Esasen kendi anlayış ve felsefemiz içerisinde bedduaya “âmin”
dememek bizim için bir esastır.
Biz, mümkün olduğu kadar bu tür insanlar
hakkında, Allah’ın onları ıslah edip hidayet eylemesi için dua ederiz.
Fakat
ıslahları mümkün değilse o zaman Allah’a havale ederiz.
Evet, bu kişiler
zulümlerini bırakmıyor ve yaptıkları eza ve cefalarla zayıf Müslümanların
yerlerini terk etmesine ve bir daha bellerini doğrultamamalarına sebep
oluyorlarsa, işte o zaman, “Allah’ım, onların ellerini kollarını bağla;
ağızlarına fermuar vur; güç ve kuvvetlerini dağıt!” diyebiliriz.
Esasen bütün
bunların manası da, “Allah’ım onları zulüm adına iş yapamaz hâle getir!” demek
gibidir.
Yani biz, bu gibi dualarla, Allah’tan onların fitne ve fesat
çıkarmalarına mâni olmasını dilemiş oluyoruz.
Esasında tevekkül, tefviz ve sika ehli kimseler için bunları söylemek bile
Allah’la münasebet açısından doğru olmayabilir.
Fakat herkesin de bir tahammül
gücü olduğunu unutmamak gerekir.
Bir de insanın kendi ufkunun ve hissiyatının
yanında, alâkadar olduğu heyetteki insanların genel hissiyatını hesaba katması,
onu Allah’tan bu tür taleplerde bulunmaya zorlayabilir.
Evet, beraber olduğu
insanların hakikaten ciddi sıkıntı içine düşmeleri, canlarının gırtlaklarına
gelmesi fakat dualarında denmesi gerekeni de diyememeleri karşısında, onların
durumuna muttali olan bazı kişiler Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak onların
hissiyatına tercüman olabilirler.
Allah’ın harp ilan etmesine ve zalimleri cezalandırma keyfiyetine gelince, bu da
farklı şekillerde olabilir.
Zira Kur’ân’da farklı kavimlerin helâk edilmesiyle
ilgili âyetlerde de görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk’ın tedip keyfiyeti farklı
farklıdır.
Bizim ceza kanununda olduğu gibi ille de şu suçtan ötürü şöyle bir
ceza gerekir deyip daha baştan bu tür belirlemelere gitmek doğru değildir.
Beşerî aklın, bu tür ilahî icraatları tam olarak idrak edemeyeceği muhakkaktır.
Dolayısıyla cezalandırmanın da Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve maslahatına uygun
olarak cereyan edeceğini bilmemiz gerekir.
Bu itibarladır ki bazen bu cezalandırma sadece şefkat tokatları şeklinde gelir.
Zira bazı insanların ders alması adına bu, yeterli olur.
Fakat başkalarının
aklını başına alması için daha ciddi kahır tokatlarına ihtiyaç vardır;
dolayısıyla da bunlar daha ağır bir cezaya çarptırılır.
Bazıları gazap
tokadıyla, bazıları tenkil (şiddetli/ibretlik ceza) tokadıyla, bazıları da ibâde
(kökten kazıma) tokadıyla cezalandırılır.
Evet, ceza bazen hafif, bazen ağır
gelir.
Kâh olur, Allah zalimlerin ellerindeki bütün imkânları almak suretiyle
onların kollarını kanatlarını kırar.
Kâh da إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ
بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer
dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yepyeni bir kavim getirir.” (Fâtır
Sûresi, 35/16; İbrahim Sûresi, 14/19) âyetinin de işaret ettiği üzere onları
toptan yok eder ve yerlerine yepyeni insanlar getirerek toplumun kaderine onları
hâkim kılar.
Evet, Allah (celle celâluhu), bu konuda nasıl isterse öyle
hükmeder.
Siz Kendinize Bakın!
Esasında bütün bu zikredilen meseleler, doğrudan bizi alâkadar etmez.
Zalimlerin
cezasını bulması, Allah’a kalmıştır.
Bize düşen ise Allah dostu olabilmenin,
O’nun zimmetine girebilmenin yollarını aramak, yürüdüğümüz çizginin doğru olup
olmadığına bakmaktır.
Acaba biz hakikaten taşımış olduğumuz vasıflar itibarıyla
âyetlerde zikredilen müjde ve mükâfatlara nail olmaya ehil miyiz? Acaba imanımız
sağlam mı? Takva dairesi içinde miyiz? Dinin emirlerini yaşama mevzuunda ne
ölçüde hassasiyet sahibiyiz? Tekvinî emirleri doğru okuyabiliyor ve hayatımıza
düzgün tatbik edebiliyor muyuz? Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız
felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz?
Kur’ân’da anlatılan Hz.Yakûb’un (aleyhisselâm), إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللّٰهِ “Allah’ım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi ve tasamı Sana şikâyet ediyorum.” (Yûsuf Sûresi, 12/86) şeklindeki duası bize bunu ders verdiği gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı sıkıntıyla ilgili Tâif dönüşü Allah’a arz ettiği, اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266-269) şeklindeki yakarışları da bizim öncelikle kendi içimize yönelmemizin ehemmiyetini göstermektedir.
Tâif’te müşrikler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce dilleriyle
eziyet etmişler, sonra da O’nu taşlamış/taşlatmışlardı.
Öyle ki mübarek ayakları
kanlar içinde kalmıştı.
Fakat O, müşriklerin yaptıklarına hiç aldırmadan Allah’a
karşı kendi durumunu arz etmişti.
Esasında O, hiçbir zaman hor ve hakir bir
insan olmadığı gibi, âciz ve zayıf bir insan da değildi.
Bir insan Efendimiz’e
karşı bu tür sözler söyleyecek olsa, dinden çıkar.
Bu açıdan O’nun bu
yakarışlarını Allah’la kendi arasındaki münasebet açısından değerlendirmek
gerekir.
O, kendi ufku açısından Rabbine karşı iniltilerini seslendirebilir.
Fakat bizim O’na öyle bakmamız kesinlikle yanlıştır.
O, bunları söyledikten sonra da, إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي “Eğer Sen benden razı isen, bana karşı gazabın yoksa çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.” diyerek, tefviz ve sika ufkunda hâlini Cenâb-ı Hakk’a arz ediyor ve aynı zamanda bu sözleriyle bize de önemli bir ders veriyor.
İşte bu sebepledir ki başımıza herhangi bir yerden bir toslama geldiği,
ayağımızın altındaki faylar oynamaya başladığı, birileri tarafından önümüz
kesildiği, yürüdüğümüz yollar harap edildiği veya köprüler yıkıldığı zaman ilk
yapmamız gerekli olan şey, kendimize bakmak ve bütün bu hususlarda nerede
durduğumuzu bir kere daha kontrol etmektir.
Biz kalkıp başkalarının hesaplarıyla
meşgul olacağımıza, derin derin kendi hesaplarımız üzerinde düşünmeliyiz.
Allah’ın velâyetini elde etme adına gerekli donanıma sahip olup olmadığımızı
kontrol etmeli ve eğer bu konuda bir kısım eksik ve gediklerimiz varsa öncelikle
bunlarla meşgul olmalıyız.
Maruz kaldığımız bu tür sıkıntılar karşısında
başımızı yere koymalı ve Allah’a karşı tazarru ve niyazda bulunmalıyız.
Zira
bütün bunlar Allah’a karşı sadık ve vefalı olmanın, O’na dayanıp güvenmenin bir
ifadesidir. el-Kulûbu’d-dâria’da
yer alan büyüklerin dualarına bakacak olursanız, onların da hep aynı yolu takip
ettiklerini ve sürekli kendi nefisleriyle hesaplaştıklarını görürsünüz.
Esasen hadisin devamında yer alan şu ifadeler de mü’minlere Allah’a yaklaşmanın,
vilâyeti elde etmenin ve aynı zamanda kendilerine düşmanlık yapan insanların
şerrinden korunmanın yolunu göstermektedir: “Kulum,
kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şey ile Benim kurbiyetime
mazhar olamaz.
Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet
öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim.
Onu sevince de, onun işiten
kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olur ve onu hep doğruya yürütürüm.
Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm.
Bana
sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.”
Hâsılı, şayet mü’minler bu konularda kendilerine düşeni yapıyor, Allah’a sağlam
bir kulluk ortaya koyabiliyor ve O’na dost olmanın gereklerini yerine
getirebiliyorlarsa, Cenâb-ı Hak da er veya geç onlara düşmanlık yapanların
haklarından gelecektir.
Zira tarih, bunun misalleriyle doludur.
Hatta kâmil
mü’minler, başlarından geçen hâdiseleri dikkatli bir nazarla süzecek olsalar,
hiç kimsenin başıboş bırakılmadığını ve onlara kötülük yapan bazı kimselerin
nasıl cezalandırıldıklarını ayan beyan müşahede edebilirler.
Amelin Ruhu: İhlas
Soru: Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem), أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لِلهِ فَإِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ
الْعَمَلِ إِلَّا مَا خَلَصَ لَهُ “Her zaman amellerinizde Allah’ın rızasını
gözetin.
Zira Allah, amelin sırf Kendisi için olanını kabul eder.” (Bkz.:
ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/33) buyurmaktadır.
Efendimiz’in hedef olarak gösterdiği “amellerde Allah’ın rızasını gözetme” şuur
ve hassasiyetini nasıl elde edebiliriz?
Cevap: Allah’a (celle celâluhu) gönül vermiş hakikî bir mü’minin, bütün
tavır ve davranışlarında Allah’ın rızasını gözetmesi, bir an bile kendini
mülâhazaya almaması, “Ben konuştum, ben yaptım, ben ettim.” dememesi, hatta
yapıp ettiklerini hafızasından bile silmesi gerekir.
Mü’min, bilhassa hak ve
hakikate çağırırken, asla gırtlak ağalığı yapmamalı; bir yerde hak ve hakikat
adına sohbet edecekse, konuştukları mutlaka gönlünün sesi olmalıdır.
Neticeye
ulaştığında ise o, yapmış olduğu işlerin, elde ettiği başarıların bir santimini
bile kendisine ayırmamalıdır.
Kalbden vizesiz ölü sözler
Elbette böyle bir şuura ulaşma bir anda elde edilecek bir şey değildir.
İnsanın,
“Ben, var mıyım, yok muyum?” diyecek ölçüde sürekli kendini silme temrinatı
yapıp, zamanla kendini görmeyecek bir keyfiyete ulaşması gerekir.
Aksi takdirde
yapılan hayırlı işlerin tesiri çok dar bir daireye münhasır kalacaktır da
doğurgan olmayacaktır.
Muvakkaten bir hareketlenme olsa da, yapılan hizmetler
kalıcılık vaat etmeyecektir.
Günümüzde camilerde tilâvet edilen Kur’ân’ların, okunan ezanların, o süslü
kametlerin, cemaati farza hazırlama adına okunan İhlâs-ı Şeriflerin onda biri
bile, ihtimal, Devr-i Risalet-penahi’de yapılmıyordu.
Bugün minarelerden okunan
ezanlarla âdeta her yer lerzeye geliyor.
Cami kürsülerinde, televizyon
ekranlarında sürekli konuşmalar yapılıyor, vaaz u nasihatler ediliyor.
Fakat
bütün bunlar kalblere tesir etmiyor, gönüllere girmiyor, insanlar Saadet
Asrı’ndaki gibi Allah’a yönlendirilemiyor.
Çünkü ağızdan çıkan sözler, kalbden
vize almıyor.
Eğer bir insan, اَللهُ أَكْبَرُ“Allah büyüktür.” derken bile kendi
büyüklüğünden dem tutuyor, belli ses ve nağmelerle kendini ifade ediyorsa; Allah
ve Peygamber’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bahsederken de onları ne kadar
iyi anlatabildiğini gösteriyorsa, böyle birisi bütün bu sözlerinde zımnî bir
yalana giriyor demektir.
İmanda derinlik
Böyle bir durum, iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş insanlar için çok ciddî
bir tehlikedir.
Eğer bugüne kadar hep meselenin kenarından köşesinden gidilmiş
ve olması gerektiği şekilde bir türlü işin merkezine otağ kurulamamışsa, o hâlde
öncelikle yapılması gereken içe yönelmemiz, imanda derinleşme mevzuunda
kendimizi rehabiliteye tâbi tutmamızdır.
Esasında sahabî ahlâk ve anlayışı da
bunu gerektirir.
Çünkü onlar, birbirleriyle karşılaştıklarında, تَعَالَ نُؤْمِنْ
سَاعَةً “Hele
gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim.” derlerdi.
(Ahmed İbn Hanbel,
el-Müsned 3/265; İbn Hacer, el-İsâbe 4/83) Yani, “Şu ana kadarki imanımız bir
şey ifade ediyordu.
Ama bunun, yarın adına bir şey ifade edip etmeyeceğini
bilmiyoruz.
Bu yüzden onu bir kere daha gözden geçirelim.” Dikkat edilirse
sahabîler, “Yeniden iman edelim.” değil de “bir saat Allah’a iman edelim”
tabirini kullanmışlardır.
Bunun anlamı da tıpkı Peygamber Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr el-Gıfârî’ye (radıyallâhu anh), جَدِّدِ
السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini
bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derindir.” (ed-Deylemî,
el-Müsned 5/339) tavsiyesinde buyurduğu gibi, her gün yeni bir yolculuğa açılma
demektir.
İnsan, yolculuğa çıkacağı zaman, “ne olur ne olmaz” diyerek arabasını gözden
geçirdiği, motorundan tekerleğine onun parçalarını kontrole tâbi tuttuğu gibi,
Allah karşısındaki sorumluluk ve vazifelerinde de restorasyona ihtiyacı olan
yönlerini tamir etmeli, yeni bir konsantrasyonla imanını bir kere daha
yenilemelidir.
Çünkü çok derin olan bu hayat deryasına alelâde açılan bir insan,
her an batabilir.
Kaldı ki onun önünde berzahla başlayıp Cennet veya Cehennem’le
noktalanacak upuzun bir yolculuk vardır.
Dolayısıyla insan, bilmediği böyle bir
yola çıkarken, çok iyi hazırlık yapmalıdır.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen akabinde, وَخُذِ
الزَّادَ كَامِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “Azığını
tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.” buyurarak upuzun bir yolculuğa
işaret etmiştir.
İnsanın hazır ettiği azık, onu sırat köprüsünden geçirecek ve
Cennet’e girmesine vesile olacak enginlikte bulunmalıdır.
Oradaki sırat köprüsü,
dünya köprüleri gibi değildir.
Bir hamlede, bir nefhada sıratın bir başından
girip öbür başından çıkma imkânı olmayabilir.
Bu mevzudaki hadis-i şeriflerin
ifadelerine bakılacak olursa o, belki dünya hayatımız kadar uzun bir yolculuk
olacaktır.
İnsanın Cennet’e girebilmesi de bu köprüden geçmesine bağlıdır.
İnsan, bu uzun yolculukta ihtiyaç duyacağı azığı edinmenin yanında, kendisine
yük olacak her türlü hata ve günahtan da uzak kalmalıdır.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), bu mânâyı da, وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ
كَئُودٌ “Sırtındaki
dünya yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.” sözüyle
ifade etmiştir.
Yani insan, sırtında bir sürü hesapla kabre girmemeye, berzaha
açılmamaya, mahşere düşmemeye ve sırattaki çengellere takılmamaya bakmalıdır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ebû Zerr’e yaptığı
tavsiyesinde son olarak, وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ “Amelinde
ihlâslı ol, sadece O’nu düşün.
Zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla
değerlendiren Rabb’in, senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” buyurmuştur.
Bunu Hazreti Pîr’in ifadesiyle açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz: “Allah
için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız.
Lillâh, livechillâh,
lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.” (Bediüzzaman, Lem’alar s.21
(Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte)) Zira sizin davranışlarınızı kritik edip
değerlendiren, onları değerler hanesine kaydeden Zât, sizi her zaman görüyor.
Sizin hiçbir davranışınız O’na kapalı değildir.
O, her şeyinize nigehbandır.
Sürekli muhasebe
İşte dünya hayatının bu çerçevede ele alınması gerekir.
Bu meselenin zühul,
gaflet, nisyan ve vurdumduymazlığa tahammülü yoktur.
Hak dostlarından Esved İbn
Yezid en-Nehâî’nin ifade ettiği gibi, اَلْأَمْرُ جِدٌّ، اَلْأَمْرُ جِدٌّ “İş
bildiğiniz gibi değil; çok ama çok ciddî!” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ
2/104) Yani o, hafife alınacak, karambole havale edilecek, basit ve uluorta bir
iş değildir.
Çünkü burada sonsuz bir azaptan kurtulma veya kurtulamama meselesi
söz konusudur.
Dolayısıyla insanın, namazını, orucunu ve diğer ibadet ü taatini
bu bilinçle değerlendirmesi ve sürekli kendisini muhasebe etmesi gerekir.
Bu itibarla insanın, herhangi bir meseleyi anlatırken, “Cenâb-ı Hak doğru
konuştursun, doğru ifade ettirsin, sözlerimize tesir lütfeylesin, gönüllerde
mâkes buldursun!” demesi işin bir yanıdır.
Bunun yanında meselenin bencillikten
kurtarılması ve ihlâsla yapılması da ayrı bir buududur.
“Allah’ım, bütün
sözlerim Senin rızana uygun cereyan etsin.” demeyi de hiçbir zaman ihmal
etmemelidir.
Farklı bir ifadeyle, Kur’ân’ın Hazreti Musa’nın yakarışıyla talim
buyurduğu, رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً
مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي “Rabbim!
Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır.
Dilimden şu bağı çöz ki sözümü
anlasınlar.” (Tâhâ sûresi, 20/25-27) duası, vird-i zebanımız olmalıdır.
Fakat bununla birlikte, مَعَ رِضَاكَ يَا رَبِّ “Rabbim, Senin rızanla birlikte!”
demeyi de ihmal etmemeliyiz.
İhlâs âbidesi temsilciler
Biraz daha açacak olursak insanın her zaman, “Deyip ettiklerimi rızanla
derinleştir, hoşnutluğunla taçlandır! Teveccühünle, nazarınla, inayetinle,
riayetinle onlara sonsuz derinlikler kazandır! Yoksa ben fânîyim, ahiret yurduna
gittiğim zaman her şey bitecek.
Günde elli, yüz defa yapacağım, edeceğim şeyler
içinde Sen yoksan ne çıkar, bir anlamı yok!” diyebilecek yürekliliği ortaya
koyması gerekir.
Merhum Nureddin Topçu, mevlit, naat ve münacaat okumakla kendilerini ifade eden
insanlara “gırtlak ağaları” derdi.
Çünkü o, samimiyete çok açık durur ve ihlâsın
önemini sürekli vurgulardı.
Hazreti Pîr’in bu konudaki duruşu ise baş döndürecek
ölçüde şayan-ı takdirdir.
O, ihlâssız ve samimî olmayan hiçbir şeyi kabullenmek
istememiş; kalbinin muhassalası olmayan her şeyi yere çalmış ve üzerinde raks
etmiştir.
Günümüzde işte böylesine birkaç düzine ihlâs âbidesine ihtiyaç vardır.
Zira dünyanın çehresini onlar değiştirecektir.
Ücrete, takdire, tebcile bağlı
vazife yapanların, muvakkat bir kıpırdanışa vesile olmaları söz konusu olsa da
kalıcı herhangi bir şey yaptıkları şimdiye kadar görülmemiştir.
Evet, meseleleri
dünyeviliğe, takdir ve tebcile, çıkar ve menfaate bağlı götüren insanlar,
muvakkaten bir tesir icra etseler bile, şimdiye kadar kalıcı ve ciddî bir şey
ortaya koyamadıkları gibi bundan sonra da koyamayacaklardır.
İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun Râşid Halifeler’inden sonra gelen
Emevîlerin, Abbasîlerin, Harzemlilerin, Eyyûbîlerin, Selçukluların ve
Osmanlıların İslâm’a birçok hizmetleri olmuştur.
Onlar hususiyle belirli
dönemlerde gül devrinin birer temsilcisi olarak vazife yapmış, sonra da birer
yâd-ı cemil olarak ruhlarının ufkuna uçup gitmişlerdir.
Fakat onlar, hiçbir
zaman Râşid Halifeler’in elde ettiği başarı ve muvaffakiyetleri elde
edememişlerdir.
İşte bunun sebebi Râşid Halifeler’in derinlerden derin o baş
döndürücü ihlâs ve samimiyetleridir.
Bugün insanlığın şekle, surete, popülizme,
takdire, alkışlanmaya, büyük büyük iddialara değil, yeryüzünde hakikî
Müslümanlığın ihlasla yaşanmasına, samimiyetle temsil edilmesine, hâl ile
gösterilmesine ihtiyacı vardır.
Amansız Tenkitlere Karşı Dengeli Mukabele
Soru:İnandığımız ve saygı duyduğumuz değerler aleyhinde konuşan insanlara karşı tavır ve tepkimiz nasıl olmalıdır?
Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki zaman, bir mü’min açısından çok
kıymetlidir, hiçbir parçası israf edilmeden çok iyi değerlendirilmelidir.
Zira
vaktin boş veya faydasız şeylerle geçirilmesi, Kur’ân-ı Kerim’in yasakladığı
(Bkz.: A’râf Sûresi, 7/31) israf kategorisinde dâhildir.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) de kıymeti bilinemeyen iki husustan birisi olarak sıhhatin
yanında zamanı zikretmiştir.
(Bkz.: Buharî, rikâk 1)
Dolayısıyla bir mü’min vaktini neyle geçirdiğine dikkat etmeli, gereksiz yere
aktüel konularla meşgul olmamalı ve hele onda zihin ve fikir dağınıklığı hâsıl
edebilecek şeylerden olabildiğince uzak durmaya çalışmalıdır.
Özellikle televizyon ve internetin çok yaygınlaştığı ve herkesin yazıp çizdiği veya konuştuğu günümüz dünyasında bu konuda dikkatli hareket etmek, okuyacağımız, dinleyeceğimiz, izleyeceğimiz, takip edeceğimiz şeyleri mutlaka filtreye tâbi tutarak sadece işimize yarayacak, düşünce ufkumuzu açacak, hizmet strateji ve felsefemizi zenginleştirecek olanları almak daha bir önem kazanmıştır.
Mâlâyâniyâtı Terk Etme
Keşke bir kısım yollar bulabilsek de internetin veya televizyonun tuşuna
dokunduğumuzda karşımıza sadece milletimizin kaderi, İslâm dünyasının genel
durumu ya da insanlığın geleceğine dair faydalı olabilecek programlara
ulaşabilsek.
Böylece gereksiz yere bizde zihin kirliliğine veya fikir
dağınıklığına sebebiyet verebilecek faydasız ve laubali şeylerden uzak durmuş
oluruz.
Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i
şeriflerinde, مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ المَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ “Bir
kişinin mâlâyâniyâtı (kendisini ilgilendirmeyen, bir faydası olmayan şeyleri)
terk etmesi, onun Müslümanlığının en güzel derinliklerinden biridir.”
(Tirmizi, zühd 11;
İbn Mâce, fiten 12)
buyurmak suretiyle bu konuda mü’mine seçici ve titiz davranmayı tavsiye
etmiştir.
Hadiste geçen مَا لَا يَعْنِيهِ ifadesi dilimize de mâlâyâniyât şeklinde çoğul
bir kelime olarak girmiştir.
Mânâsı ise bir insanın asıl hedef ve maksadı
olamayacak, onun dünyevî ve uhrevî hayatı adına bir faydası olmayan boş ve
gereksiz şeyler demektir.
İnsan bu tür şeylerden kaçınmalı ve asıl üzerinde
durulması, takip edilmesi ve konsantre olunması gerekli olan faydalı mevzularla
ilgilenmelidir.
Zira her insanın belli bir kapasitesi vardır.
Bu yüzden ona
düşen vazife, bu kapasiteyi, kendisine yarar sağlayacak en uygun yerde
kullanmaktır.
Eğer doğrudan bizi alâkadar etmeyen mevzulara dalarsak dağılır ve
gücümüzü kaybederiz.
Bunun sonucu olarak da fikren ve zihnen yoğunlaşmamız
gereken mevzulara konsantre olamayız.
Öte yandan şayet birileri dine bağlı meselelerde saygısızca konuşuyor,
laubaliliğe giriyor ve biz de bu türlü şeyleri takip ediyorsak, bir süre sonra
bunlar bizi de olumsuz etkileyebilir.
Duyduklarımızı kendi aramızda konuşmaya
başlar ve gereksiz yere bunlarla meşgul oluruz.
Bir süre sonra farkına varmadan
onlara benzemeye de başlayabiliriz.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), çok
gülmenin bile kalbi öldüreceğini söylediğine göre, bu tür şeyler kalbî ve ruhî
hayatımız adına onulmaz yaraların açılmasına sebep olabilir.
Bu mevzuda ölçü,
bizde din ve diyanetimiz adına metafizik gerilim hâsıl edecek, aşk u şevkimizi
artıracak mevzularla meşgul olmaktır.
Hele bir de temel disiplinlerimiz açısından mahzurlu gördüğümüz yazı ve
konuşmalara makul cevaplar verecek ve onları tashih edecek bir konumda
bulunmuyorsak, bunlarla zihnimizi meşgul etmemizin bize hiçbir faydası yoktur;
hatta zararı vardır.
Gereksiz yere haksızlığa şahit olmuş ve onu dinlemiş
oluruz.
Öte yandan özellikle dinî mevzularda konuşan insanların çok dikkatli olmaları
gerekir.
Konuşma yapmadan önce ciddi bir zihnî hazırlık yapmaları ve
söyleyecekleri meseleyi derli toplu ortaya koymaları, maksatlarını doğru ifade
edebilme adına çok önemlidir.
Yoksa irticalî konuşmanın esnekliği içerisinde
kırık dökük ifadelerle insanlara bir şey anlatmak mümkün değildir.
Özellikle
dine ait olan veya büyük bir kitleyi alâkadar eden konuları ele alırken daha bir
dikkatli olmalı, ciddiyeti muhafaza etmeli, yanlış anlaşılacak beyanlardan
sakınmalı ve her zaman müstakim düşüncenin temsilcisi olmalıdır.
Sabır ve Tahammül
Diğer taraftan, gerek inandığınız değerler gerekse şahsınız aleyhinde dile
getirilen her söze karşılık vermek, sürekli birilerine cevap yetiştirmekle
meşgul olmak doğru değildir.
Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’in şu beyanı bu
konuda yönlendirici olmalıdır: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet
sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” (Nahl
sûresi, 15/126)
Söz buraya gelmişken Hz.Ebû Bekir’in yaşamış olduğu bir hâdiseyi
hatırlayabiliriz.
Rivayet edildiği üzere Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) huzurunda bir şahıs, Hz.Ebû Bekir’e karşı bir takım kaba ve çirkin
sözler sarf eder.
Hz.Ebû Bekir sabreder ve onun bu sözlerine karşılık vermez.
Fakat bir aralık bardağı taşıran bir şey olur ve Hz.Ebû Bekir de ona mukabelede
bulunur.
Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yerinden
kalkıp oradan ayrılır.
Hz.Ebû Bekir hemen arkasından yetişir ve O’na bu
tavrının sebebini sorar.
Efendimiz de şöyle cevap verir: “Sen
sükût ettiğin sürece bir melek senin bedeline ona cevap veriyordu.
Fakat sen
cevap vermeye başlayınca melek gitti, şeytan geldi.
Ben de kalktım, şeytanla
aynı meclisi paylaşmak istemedim.” (Ahmed b.
Hanbel, Müsned 15/390)
Dengeli ve Makul Cevaplar Verme
Her ne kadar yanlış konuşma ve yanlış beyanlara karşı ilgili ilgisiz herkesin
cevap vermesi doğru olmasa ve bu bazen daha büyük zararların ortaya çıkmasına
sebep olsa da elbette başkalarına bir şey söyleme ve cevap verme mevkiinde
olanların, gerekli durumlarda üzerlerine düşeni yapmaları, tavzih ve tashihlerde
bulunmaları gerekir.
Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir kısım ölçüler
olmalıdır.
Öncelikle insan bu konuda duygularının tesirine kapılmamalı, gergin ve hiddetli
olduğu zamanlarda konuşmamalıdır.
Eğer hissiyatımızı tatmin arayışıyla hareket
edersek, falsoya sebebiyet verecek davranışlara girebiliriz.
Hâlbuki bu, oldukça
temkin ve teyakkuz gerektiren bir konudur.
Bu yüzden gözümüzün, fikrimizin,
düşüncelerimizin açık olduğu, sakin ve müteyakkız bulunduğumuz zamanları
kollamalı ve diyeceklerimizi o zaman demeliyiz.
Böyle bir meselenin asla aceleye tahammülü yoktur.
Hususiyle hırçın ve asabî
insanlar karşısında birkaç defa düşünüp bir defa konuşun, imkân varsa bugün
değil yarın cevap verin.
Yemekleri yutmadan önce güzelce çiğnediğiniz gibi,
sözlerinizi de dile getirmeden önce mutlaka birkaç defa düşünce potalarından
geçirin.
Nasıl ki çiğnenmeden yutulan yemekler yutak, gırtlak ve mide açısından
problemdir, düşünce ve tefekkür süzgecinden geçirmeden aceleyle söylenen sözler
de insanın başına çok problemler açabilir.
Hatta bazen çok güzel mülâhaza ve
düşünceler bile güzel bir beyana kavuşturulmadığı için yanlış anlaşılabilir.
Aceleyle ve irticalînin esnekliği içinde bir şeyler söyleyip de maksadını doğru
ifade edebilen çok az insan vardır.
Nitekim zaman zaman kendisine mikrofon
uzatılan bazı insanların nasıl baltayı taşa vurduklarına pek çok defa şahit
olmuşsunuzdur.
Çünkü bu, herkesin başarabileceği bir iş değildir.
Bu yüzden de
mutlaka birilerine cevap verme adına konuşmadan veya yazmadan önce -Kur’ânî
üslupla söyleyecek olursak- ciddi bir tefekkür, tedebbür ve tezekküre ihtiyaç
vardır.
Yumuşak Üsluptan Ayrılmama
Öte yandan, birilerine cevap verelim, onların yanlışlarını düzeltelim derken
insanlardaki kin ve nefreti tetiklememeli; kaba ve sert davranışlardan
sakınmalıyız.
Muhatabımız her kim olursa olsun, üslubumuzu bozmamalı ve
karakterimizden taviz vermemeliyiz.
Onlar dikkatsiz, temkinsiz ve ölçüsüz
konuşsalar bile bu bizi ölçüsüzlüğe sevk etmemelidir.
Dengeli ve ölçülü hareket
etmek bizim lâzım-ı gayr-i mufarıkımız (bizden ayrılması mümkün olmayan bir
özelliğimiz) olmalıdır.
Bu konuda Hz.Bediüzzaman’la ilgili şöyle bir olay anlatılır.
Bir gün
ziyaretine, aleyhinde karikatürler çizen bir gazeteci gelir.
Hz.Pir ona çok
iltifatta bulunur.
Giderken de onu kendisine yakışır bir saygı ve edeple
uğurlar.
Talebeleri bu durumdan biraz rahatsız olurlar.
Onların bu rahatsızlığı
Üstadlarının tavrını beğenmediklerinden değil, Üstadları namına ciddi bir gayret
hissi taşımalarından kaynaklanmaktadır.
Hz.Pir, talebelerinin bu hislerini
anladığı için onlara şöyle der: Eğer sizin yüz tane düşmanınız olsa, bunların
sayısının doksan dokuza inmesini istemez misiniz? Evet, meselenin mantıkî yanı
budur.
Hiç kimse yüz olan düşmanını yüz bir etmeyi istemez.
Ama herkes bu
düşmanlarının sayısının azalmasından memnun olur.
O hâlde bunu gerçekleştirmeye
bağlı hareket etmek gerekir.
Bize düşen vazife, başkalarıyla konuşurken veya onlara cevap verirken elimizden
geliyorsa hiç kimseyi küstürmemektir.
Mesleğimizin muhabbetiyle yaşamak bizi
başkalarına karşı düşmanca tavırlara sevk etmemelidir.
İnsanlar söylediklerimizi
veya yazdıklarımızı saf vicdanlarıyla test ettikleri zaman en azından bize hak
vermeli veya hakemliklerine müracaat edildiğinde bizim hakkımızda olumlu
düşünceler beyan etmelidirler.
Duygu ve düşüncelerin başkalarına ulaştığı bir kısım yollar, şehrahlar vardır.
Siz, insanları hırçınlığa ve huşunete sevk ederseniz, bu yolların güvenliğini
tehlikeye atmış olursunuz.
Eğer yürüdüğünüz yollarda güzergâh emniyetini
sağlamak ve herhangi bir trafik kazasının yaşanmasına sebebiyet vermek
istemiyorsanız, elden geldiğince yumuşaklıktan ayrılmamalı; hâl-i leyyin, tavr-ı
leyyini ve kavl-i leyyini (yumuşak hâl, yumuşak söz, yumuşak tavrı) kendinize
ilke edinmelisiniz.
Bu aynı zamanda İslâmiyet’in de önemli bir emridir.
Zira Allah (celle celâluhu),
Hz.Musa ve Hz.Harun’u, dönemin korkunç bir tiranı olan Firavun’a gönderirken
onlara bile kavl-i leyyini emretmiştir: اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
– فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a
gidin.
Çünkü o iyiden iyiye azdı.
Ona yumuşak söz söyleyin.
Belki aklını başına
alır veya korkar.” (Tâhâ Sûresi, 20/43-44) Âyet-i kerimede yer
alan لَعَلَّهُ lafzı “terecci” ifade ettiği için burada ifade edilmek istenilen
mânâyı şu şekilde anlayabiliriz: Eğer siz Firavun’un öğüt almasını, yumuşamasını
ve haşyet duymasını ümit ediyorsanız, bunun yolu kavl-i leyyinden geçer.
Özellikle günümüzde, gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde dünyanın
dört bir yanına açılan ve gittikleri yerlerde çok farklı kültür ortamlarında
yetişmiş insanlarla karşılaşan hizmet gönüllülerinin kullanacağı ortak bir dil
varsa bu da mülayemet dilidir.
Her zaman kullandığımız tabirle ifade edecek
olursak onlar, mutlaka gönüllerinde herkesin oturacağı bir sandalye
bulundurmalıdırlar.
Onlara muhalif olan veya düşmanlık besleyen bazı insanlar
tavır ve davranışlarıyla bazen bu sandalyeyi devirebilirler.
Buna rağmen onlar
Kur’ân’ın hatırına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırına
kendilerine yapılan kötülükleri affetmeli, bunlara karşı aynıyla mukabelede
bulunmamalıdırlar.
Hatta onlara düşmanlık yapanlar geriye dönüp geldiklerinde
yine onları bıraktıkları gibi kalb ve gönül dünyaları herkese açık olarak
bulmalıdırlar.
Çünkü sertlik ve huşunet, dostların kapılarını bile kaparken,
mülâyemet ve yumuşaklık düşmanların bile kapılarını açabilir.
Söz buraya gelmişken Mus’ab İbn Umeyr ile Sa’d İbn Muaz arasında geçen bir
hâdiseyi hatırlayabiliriz.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab İbn
Umeyr’i İslâm’ı talim etmesi adına Medine’ye gönderir.
Fakat birileri Evs
kabilesinin reisi olan Sad İbn Muaz’ı onun aleyhine doldurur.
Ona, Hz.Mus’ab’ın
insanların kafasını karıştırdığını ve mukaddesatlarının aleyhinde konuştuğunu
söylerler.
Bunun üzerine Hz.Sa’d kılıcını kuşanır ve doğruca Mus’ab İbn
Umeyr’in yanına gelir.
O, evden içeriye girer girmez kılıcını çekip Hz.
Mus’ab’ın kellesini alacağını söylese de Hz.Mus’ab -henüz yirmili yaşlarda
çiçeği burnunda bir delikanlı olmasına rağmen- oldukça yumuşak, olgun ve sakin
davranır.
Ona hitaben, “Otur
ve diyeceklerimi dinle.
Eğer beğenmezsen dilediği yapabilirsin.” der.
Hz.
Sa’d onu dinledikten sonra birdenbire değişir ve onun arkasında yerini alır.
Evet, mülayemet bizim hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz, taviz veremeyeceğimiz
şiarımız olmalıdır.
Öfkeyle, şiddetle, bağırıp çağırmakla nefse bir şeyler
kazandırsak bile kendimizi gerektiği gibi anlatamayız.
Daha da önemlisi
insanlara Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremez, Allah’ı
tanıtamayız.
İnsanlar da onları, tanınması gerektiği şekilde tanıyamadıklarından
ötürü dalalet ve küfre saparlar.
Meseleye daha geniş bir perspektiften yaklaşacak olursak, özellikle devletlerin
silahlanma yarışına girdiği, atom ve hidrojen bombaları gibi oldukça öldürücü
nükleer silahların üretimine yöneldiği bir çağda insanlığın hoşgörüye, sevgiye
ve yumuşaklığa her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.
Meseleye bir İngiliz
filozofunun gözüyle yaklaşacak olursak, eğer bir üçüncü cihan harbi çıkacak
olursa maktul mezara, katil de yoğun bakım ünitesine kaldırılacaktır.
Meseleleri Müşterek Akla Test Ettirme
Bütün bunların yanında ifade ve beyanlarımızda gerek şahsî enaniyetten gerekse
cemaat enaniyetinden de olabildiğine uzak kalmalıyız.
Tumturaklı laflarla
kendimizi ifade etmemeli, sırf karşı tarafın sesini kesmek ve onu ilzam etmek
için uğraşmamalı, hak ve hakikatin ortaya çıkması için gayret etmeliyiz.
Çünkü
ele alınan meseleler egoizme ve aidiyet mülâhazasına bağlandığı takdirde, değil
düşmanlar dostlar bile bize karşı kapılarını sürgüleyecek ve Sûzî’nin dediği
gibi, “Beyhude
yorulma, kapılar sürmelidir.” diyeceklerdir.
Bir insanın tek başına bütün bu hususların altından kalkması, başarılması çok
zor bir iştir.
Bu sebeple kimse sadece kendi düşünceleriyle iktifa etmemeli,
mutlaka meselelerini, fikrine itimat ettiği insanlara da arz etmeli ve onların
da görüşlerini almalıdır.
Bunu yaptığı takdirde o, düşüncelerini müşterek akla
test ettirmiş olacağı için yanılma ihtimali çok daha düşük olacaktır.
Evet, mesele sadece bir iman meselesi değildir.
O imanın gelişmesi için her
şeyden önce bir güven ortamına ihtiyaç vardır.
Kavgaların, şiddet ve hiddetin,
çatışma ve sürtüşmelerin hüküm ferma olduğu bir zeminde kimsenin bir başkasına
kendisini dinletebilmesi ve bir şeyler anlatabilmesi söz konusu değildir.
Bu tür
tavırlar, nefsanî hissiyatımız açısından bizi tatmin etse de bunun kimseye bir
faydası olmayacaktır.
Asırlardır tahribe uğramış kalenin tamiri
Soru: Asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemler nelerdir?
Cevap: Öncelikle belirtmek gerekir ki tamir tahribe nispetle bin kat daha
zordur.
Çünkü tamir için, bir şeyin bütün eczasının, iç ve dış unsurlarının
mevcut olması gerekir.
Tahrip için ise bunlardan sadece birisinin yokluğu
yeterlidir.
Meselâ namazı düşünecek olursanız, onun sahih bir şekilde eda
edilebilmesi için, bütün şart ve rükünlerinin tastamam yerine getirilmesi
gerekir.
Fakat bunlardan tek birisi dahi ihmal edildiği zaman, namaz fâsit olur.
Sözgelimi abdestin bulunmaması veya iftitah tekbirinin alınmaması ya da kıbleye
dönülmemesi durumunda, namazın geri kalan bütün şart ve rükünleri yerine
getirilse bile namaz geçerli olmaz.
Hatta namazın Allah katında makbul olması,
kişi için ahirette bir değer ifade etmesi ve kabirde onun enîs ü celîsi olması,
namazın iç rükünlerine yani hudû ve huşuuna da riayet edilmesine bağlıdır.
Dış
şartlarının yanı sıra burada meydana gelecek bir boşluk onun bihakkın eda
edilmesine mâni olacaktır.
Diğer ibadet ü taatler için de aynı kural geçerlidir.
İnşa ve restorasyon
Aynı bakış açısıyla bir binanın inşasını veya restorasyonunu da değerlendirmeye
alabilirsiniz.
Düşünün ki, sanat dâhilerinden Mimar Sinan (makamı Cennet olsun),
Selimiye Camii’ni altı sene gibi kısa bir zamanda inşa etmiştir.
Edirne
işgalinde Bulgarların top atışlarıyla hasar gören ve farklı yerlerinde çatlak ve
gedikler oluşan caminin tekrar aslî hüviyetine döndürülebilmesi için başlatılan
restorasyon çalışmaları ise yedi-sekiz yıl sürmüştür.
Selimiye Camii’nin inşa ve
tamirinin bu kadar zor olmasına ve uzun sürmesine karşılık, atılacak bir bomba
veya kırılan bir fay hattının sebep olduğu zelzele bu muhteşem eserin, çok kısa
bir zaman dilimi içinde ciddî hasar görmesine yol açabilir.
İnsan bünyesi üzerinde de, tamir ve tahribin etkisini düşünebilirsiniz.
Bazen
yiyeceklerle birlikte aldığınız bir zehir, beyninizin nöronlarına kadar sizi
tesir altına alabilir, uyku ve uyanıklık zamanınızı birbirine karıştırabilir.
Buna karşılık o zehrin zararlı etkisinden kurtularak tekrar sağlığınıza
kavuşmanız için uzun bir süre tedavi olmanız gerekebilir.
Dip dalga
İşte hususiyle son iki-üç asırdan beri toplumumuz da ciddî bir tahribata maruz
kalmış, her tarafı âdeta bir harabeye döndürülmüştür.
Bu durumu ifade sadedinde
Abdülhak Hamid bir şiirinde şöyle der: “Eyvah!
Ne yer, ne yâr kaldı, / Gönlüm dolu ah u zâr kaldı.” Ziya Paşa da, “Eyvah, bu
bâzîçede bizler yine yandık, / Zîra ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık.” demiştir.
Mehmet Akif ise mevcut tabloyu şu ifadeleriyle resmeder: “Eyvah!
Beş on kâfirin imanına kandık; / Bir uykuya daldık ki Cehennem’de uyandık!” Dolayısıyla
dinin gittiği, imanın harap olduğu, değerlerin bir bir yıkıldığı bir toplumun
yeniden ayağa kaldırılması ve ıslah edilmesi çok ciddî bir gayrete vâbestedir.
Çatlamış, kırılmış, parçalanmış ve mübarek parçaları sağa sola saçılmış olan bu
abidenin yeniden aslî hüviyetine uygun bir şekilde ikame edilebilmesi,
maddî-mânevî zevklerinden, şahsî mutluluklarından fedakârlıkta bulunan mefkûre
insanlarının cehd ü gayretine bağlıdır.
Zira Arapça bir şiirde de geçtiği üzere “Çekilen
sıkıntı ölçüsünde, seviye elde edilir.” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 4/505)
Biraz daha açacak olursak, maddî-manevî muvaffakiyetlere nail olmak, zirveleri
tutmak ve zaferleri zaferlerle taçlandırmak, ancak bu konuda gösterilecek ceht
ve gayrete ve bu ceht ve gayretin de doğru yerde, doğru istikamette
kullanılmasına bağlıdır.
Unutulmamalı ki, toplumun ıslahı ve yeniden dirilişi
mevzuunda dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaat
edici ve kalıcı olamaz.
Nice çalımlı şovlarla başlayan hareketler vardır ki üç
adım ötede takılıp yollarda kalmış, belleri bükülmüş ve sonra da esefli birer
hülya, yıkık birer rüya olarak devrilip gitmişlerdir.
Evet, toplumun ıslahı
mevzuunda müsait bir ortamın hazırlanması ve yürünecek yoldaki bir kısım
engellerin bertaraf edilmesi adına idareci ve siyasîlerin belli ölçüde
inisiyatif ve desteği olabilir.
Onlar, bu destekleriyle ıslah erlerinin daha
hızlı mesafe almalarına vesile olabilirler ve bu yönüyle de takdiri hak ederler.
Fakat tamir adına yapılması gereken asıl iş, meselenin dipten ele alınması ve
tabana yayılmasıdır.
Bu itibarla “vira bismillâh” diyerek işin “elif-bâ”sından
başlamalı; toplumun ıslahının fertlerin ıslahından geçtiği bilinmelidir.
Topluma
ait bütün üniteler ıslah edilmedikçe de toplumun ıslahının mümkün olamayacağı
asla unutulmamalıdır.
Maddî-mânevî zevklerden vazgeçmiş ıslahçılar
İşte bu çerçevede bir tamir ve ıslaha kilitlenmiş insanların yürüdükleri yolda
hedefe varabilmeleri için ömür boyu adanmışlık ruhuyla hareket etmeleri gerekir.
Zira büyük projeler, bazen şahsî veya ailevî çıkarlara dayandırıldığından ötürü
başarılı olamamıştır.
Başarılı olma bir yana, o büyük mefkûrenin adı
kirletilmiş, kazanma kuşağında kayıplar yaşanmıştır.
Zira Hazreti Pîr’in
yaklaşımıyla, şayet siyaset ve idare veya herhangi bir oluşum veyahut
organizasyon menfaat üzerinde dönüyorsa, işin içinde canavarlık var demektir.
(Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.770 (Lemeât)) Bu durumda o, onu karalamaya, o da
diğerini karalamaya başlar.
Evet, işin içine menfaat girdiğinde, kitleler
birbiriyle boğuşmaya başlar, dolayısıyla da toplumun terakkisi adına herhangi
bir mesafe kat edilemez.
Hep el âlem yol alır ve siz de katiyen el âlemin
vesayetinden kurtulamazsınız.
Vesayetten sıyrılmanın yolu, hiçbir beklentiye
girmeden, sırf Allah’ın rızası için ve bu milletin hatırına ömür boyu dur durak
demeden çalışmaktır.
Yaşatma ideali taşıyan insanlar, büyük projeler, büyük planlar peşinde
koşmalıdırlar.
Elli-altmış sene sonra gelecek nesiller için bile onların
planları, projeleri olmalıdır.
Allah, insana dar buutlara sığmayacak ölçüde
kabiliyetler verdiğine göre, bunu çok iyi kullanmasını bilmeli, kendisini dar
bir alana hapsederek sahip olduğu istidat ve kabiliyetlerinin kolunu kanadını
kırmamalıdır.
Ayrıca o, hak yolunda yapmaya çalıştığı iş ve faaliyetler hakkında
hiçbir zaman “bu bana yeter” dememeli ve her bir safhada farklı bir kanalla
dünyanın dört bir tarafına açılma yollarını aramalıdır.
Yanlış anlaşılmasın, böyle bir açılım düşüncesinin dünyayı işgal etmekle de
imparatorluklar yıkıp yerine yeni imparatorluklar kurmakla da hiçbir alâkası
yoktur.
Bilâkis bu açılım mülâhazasındaki esas niyet, dünyadaki farklı
milletlerle sağlam, sıkı ve sıcak bir komşuluk münasebeti tesis etmek suretiyle,
bir taraftan onlardan alacağımızı almak diğer taraftan da temsil etmeye
çalıştığımız hümanizmin de ötesindeki bir kısım insanî değer ve düşünceleri
gönüllere duyurabilmektir.
Zira biliyoruz ki, büzüşüp küçülen ve küreselleşen
günümüz dünyasında eğer böyle bir dünya komşuluğu oluşturamaz ve onlarla içli
dışlı olamazsak; bu dünya yaşanmaz bir Cehennem hâline dönüşecektir.
Vahşete
kilitlenmiş, bütün projelerini insanları öldürmek ve öldürdükleri insanların
yerini almak üzerine kuran, insanları birbiriyle boğuşturmak suretiyle
tiranlıklarını sürdürmek isteyen zâlimlerin hâkimiyeti devam edecektir.
Fakat
unutmamak gerekir ki bu yaşlı dünyanın, kin ve nefrete kilitlenmiş böyle bir
düşmanlığa ve bu düşmanlığın tabiî sonucu olan yok edici silâhlara artık
tahammülü yoktur.
Sevgi, hoşgörü ve diyalog köprüleriyle bu nefret dalgalarının
önüne geçilemediği takdirde bütün insanlığı içine alacak korkunç hâdiselerin
yaşanması, beşeriyetin başına kıyametin kopması kaçınılmaz olacaktır.
Bu itibarla biz tamiri, ıslahı, kardeşliği ve yaşatmayı seçmeliyiz.
Bu uğurda
icabında ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalsak bile onu tevekkülle
karşılamalı, dış yüzü ekşi hâdiselerin üzerine tebessümle gitmesini bilmeliyiz.
İnsanlığın kurtuluşu adına gerektiğinde kendimizi hayatın zevk ve lezzetlerinden
mahrum bırakmalıyız.
Ayrıca hizmet edebilme adına Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği
farklı imkânları kesinlikle dünyevî herhangi bir menfaate bağlamamalıyız.
Zira
koca bir dünyayı yeniden ihya etmeyi vazife edinmiş insanların şahsî çıkarları
adına hareket etmeleri insanî kıymetle telif edilemeyecek ölçüde sevimsiz ve
çirkin bir tavırdır.
Denilebilir ki, bu uğurda Cennet’le meşgul olmayı bile
mefkûremiz adına saygısızlık görmeliyiz.
Ne yapıp edip günümüz nesillerinde bu
duyguyu uyarmaya çalışmalıyız.
Çünkü dünyanın çehresini değiştirecek olanlar bu
duygu ve düşüncenin mümessili nadide ve güzide insanlar olacaktır.
Gönül kapılarının sırlı anahtarı: Sevgi
Izdırap da ıslah ve tamir adına proje üretebilme ve üretilen projeleri
gerçekleştirme mevzuunda çok önemli dinamiklerden biridir.
Bunu elde eden insan,
Allah’ın izni ve inayetiyle, tamir adına umduğu şeyleri elde etme mevzuunda
mahrumiyet yaşamayacaktır.
Bu açıdan gelin hepimiz Allah’tan biraz ızdırap
dilenelim.
Milleti düşünme ızdırabı..
boyunduruğu yere konmuş İslâm âlemini
düşünme ızdırabı..
“Allah’ım içimize kıvılcımlar gibi ızdırap at!” diye
yalvaralım.
Otururken, kalkarken, yatarken, yürürken vs.
hep insanlığın
problemlerini düşünelim ve bunlar için çözümler arayalım.
Her ne kadar din kolaylık ilkesi üzerine müesses olsa da (Bkz.: Buhârî, îmân 29;
Nesâî, îmân 28.) beyin mimarlarının bu konudaki vazifeleri çok ağırdır.
Şâir-i
şehîrin ifadesiyle onların öz beyinlerini burunlarından kusarcasına bir
performans ortaya koymaları icap eder.
Çünkü onların gözünün içine bakan, onlara
kulak veren ve biraz da kitle psikolojisiyle hareket eden pek çok insan vardır.
Dolayısıyla onların yaşamadan daha çok yaşatmayı düşünmeleri ve hayatlarını bu
ideal ekseninde örgülemeleri gerekir.
Bu konuda çıta çok yüksek tutulmalı,
mesele bütün bir insanlık meselesi olarak ele alınmalıdır.
Eğer küreselleşen bir
dünyada, her yerde mefkûreniz adına bir ocak tüttüremezseniz, istediğiniz yerde
olamaz ve arzuladığınız tamiri de gerçekleştiremezsiniz.
Olmanız gerekli olan
yeri bile size haram kılarlar.
Bu açıdan milletimiz, bir dünya milleti hâlinde
hareket etme mecburiyetindedir.
Bunu yaparken kesinlikle yumuşaklıktan ve mülâyemetten ayrılmamalı, sevgi
diliyle gönüllere girilmelidir.
Çünkü sevgi dili, öyle sırlı bir anahtardır ki
onunla açılamayacak hiçbir paslı kilit yoktur.
Bu dili doğru kullanabildiğiniz
takdirde bütün kapıları açabilir, bütün mütemerrit sinelere girebilirsiniz.
Bir
Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, tatlı dil yılanı bile deliğinden
çıkarır.
Neyzenin el hareketleri veya çıkardığı ses kobraları bile oynattığına
göre, zannediyorum ruhanî tavır ve davranışlar bir kısım düşmanlık duygularını
eritecek; Kur’ân’ın ifade buyurduğu üzere, sizin düşman gibi gördüğünüz insanlar
bile size sinelerini açmaya başlayacak (Bkz:: Fussilet sûresi, 41/34) ve “Biz de
sizi bekliyorduk.” diyeceklerdir.
Verdikleri vereceklerinin en inandırıcı referansı
Her ne kadar günümüz nesilleri meselenin yeterince farkında olmasa da inanmış
gönüllerin ortaya koyacakları bu tamir işi aynı zamanda bütün yeryüzünün tamiri
demektir.
Nitekim bundan yaklaşık otuz sene evvel de o günün insanları, dünyanın
değişik yerlerine açılan muhabbet fedailerinin bir gün dünyayı bu hâle
getireceklerini anlayamamışlardı.
Fakat bugün insaflı olan kimseler, dünyanın
yaklaşık yüz yetmiş ülkesine giden ve oralarda ülkemizin fahri elçileri gibi
görev yapan insanların hizmetlerini takdirle karşılıyor ve alkışlıyorlar da.
Dolayısıyla bundan yirmi beş-otuz sene sonrası da şimdiden görülemeyebilir.
İşin
bidayetindeki saffet ve samimiyet muhafaza edilir, kıvam korunur, beklentisizlik
ve adanmışlık ruhu devam ettirilebilirse bütün yeryüzü çapında yepyeni bir
dirilişin yaşanması mukadderdir.
Hem unutmamak gerekir ki Allah’ın (celle celâluhu), geçmişte asırlarca değişik
ellere yaptırdığı bir kısım hizmetler ve ihsan ettiği başarılar gelecekte
yaptıracağı hizmetlerin ve nasip edeceği başarıların da en inandırıcı
referansıdır.
Dün olan şeylerin bugün bir kere daha olmasının önünde hiçbir
engel yoktur.
Önemli olan, sahabe efendilerimizin gösterdiği performansa benzer
bir performans gösterebilmek, sergiledikleri kıvamı ortaya koyabilmek; hiç
eskimeden, partallaşmadan ve donuklaşmadan her zaman aktif ve canlı olabilmek,
sürekli projeler üretebilmek ve bu projeleri de realize etme adına eldeki bütün
imkânları kullanabilmektir.
Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik
Soru: Dinî hayatı destekleyen ve canlı tutan “müeyyidât” dediğimiz vesilelerin
iki önemli rüknü bulunduğu; bunlardan birinin “emr-i bi’l-mâruf nehy-i
ani’l-münker”, diğerinin de “rekâik” olduğu ifade ediliyor.
Bilhassa günümüze
bakan yönüyle bu iki hususu açar mısınız?
Cevap: Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker, insanların, dinin yapılmasını
emrettiği şeylere davet edilmesi, yasakladıklarından da sakındırılması demektir.
Hatta Maturidî akidesi ve Hanefî fukahasının yaklaşımıyla ifade edecek olursak
o, insanlara aklın güzel gördüğü şeylerin emredilmesi, yine aklın çirkin gördüğü
şeylerin ise nehyedilmesidir.
Başka bir ifadeyle emr-i bi’l-mâruf nehy-i
ani’l-münker; iyilik ve güzellik adına ne varsa insanlar arasında
yaygınlaşmasının sağlanması, kötülük ve çirkinlik adına ne varsa ondan da
insanların vazgeçirilmesi ve korunması demektir.
Farzlar üstü farz bir vazife
Bu vazifenin sistemli ve bütün toplumu kucaklayacak şekilde işlettirilmesi adına
Devr-i Risalet-penahi’den itibaren farklı farklı vesileler değerlendirilmiş,
hutbeler verilmiş, vaaz u nasihatler edilmiş, ders halkaları kurulmuş ve bu
faaliyetler, gelenekler içinde farklı desen ve şiveler kazanarak günümüze kadar
devam edegelmiştir.
Onun en canlı, can alıcı ve müessir olanları da tekke ve
zaviyelerde cereyan etmiştir.
Çünkü orada vazife yapan insanlar, büyük ölçüde
millete kalblerinin sesiyle seslenmiş, mantıklarının önüne geçen vicdanlarıyla
insanların gönüllerinde müessir olmaya çalışmış, latîfe-i rabbâniyenin, sırrın,
belki hafî ve ahfânın diliyle onların ruhlarına nüfuz etmiş ve hem Cenâb-ı
Hakk’ın esması, hem sıfatları hem de Zât-ı Baht adına muhataplarına çok şeyler
ifaza ederek onları hep canlı tutmuşlardır.
Mârufu emretme ve münkerden neyhetme, dinî hayatın dipdiri ayakta kalmasına
yardımcı olan önemli bir müeyyide olduğu için, ihmal edildiği zamanlarda dinî
hayatta da sönme başlamış ve millet dinî değerlerine karşı yabancılaşmıştır.
Belli dönemlerde camilerin kapısına kilit vurulmuş, belli dönemlerde ise camiler
kendi fonksiyonlarını kaybetmiş, hutbe ve vaazlarda aktüaliteye girilerek kürsü
ve minberin itibar ve müessiriyetine gölge düşürülmüştür.
Dolayısıyla da bu
önemli müeyyide bir yönüyle paketlenip ambalajlanarak bir yere konulmuş ve “sen
biraz burada dur” denilmiştir.
Dinî duygu ve dinî düşünce adına kıtlık ve kaht
dönemlerine baktığımızda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker açısından bugün
nispeten daha iyi bir durumda olduğumuzu iddia etsek de, Devr-i Saadet günlerine
ve Osmanlı’nın bidayetine nazaran hâlâ debelendiğimiz bir gerçektir.
Bediüzzaman
Hazretleri, asrımızda ihmale uğradığından dolayı “farz der farz” tabiriyle emr-i
bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini “farzlar üstü farz” bir vazife olarak
ifade etmiştir.
(Bediüzzaman, Lem’alar s.53 (Onuncu Lem’a, Birinci Tokat))
Dolayısıyla, günümüzde bu vazife, farzlar üstü bir farz olarak her birimizin
omuzları üzerindedir ve yeniden dirilişimiz adına yeri başka bir şeyle
doldurulamayacak bir dinamiktir.
Rekâik: Tir tir titreyen kalb inceliği
Rekâike gelince; o da dinî hayatın arızasız kusursuz yaşanması hususunda
kalbleri yumuşatacak, insanın ruhunu harekete geçirecek, nazarları ahirete
tevcih edecek, hesap ve mizan adına yüreklerde endişe uyaracak ve aynı zamanda
onlarda reca duygularını coşturacak hususların anlatılmasıdır.
Bu açıdan rekâik;
inanan insanlara mahsus farklı bir irşad keyfiyetidir.
Onda imana ve İslâm’a
müteallik meseleler, hususiyle insanın âkıbetiyle ilgili konular; mesela insanın
ölüm meleğiyle karşılaşması, defnedilmesi, kabir azabı, berzah hayatı, mahşer,
hesap, mizan, sırat gibi konular ele alınır.
Aynı zamanda önemli bir Hanefî fakîhi olan Ebu’l-Leys es-Semerkandî
Hazretleri’nin “Tenbîhu’l-Gâfilîn” adlı kitabı rekâik konusunda önemli
eserlerden biri olarak kabul edilir.
Eserinde ihlâs, Cennet, Cehennem, mizan
gibi konuları ele almıştır.
Son bahsinde de şeytanın, Allah Resûlü’yle
(sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmasını anlatmıştır.
Bu konuları işlerken
o, Buharî, Müslim, Nesâî hassasiyetinde senet zincirine dikkat etmemiş olabilir.
Aynı durum İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında da söz konusudur.
Zira onlar, tergip
(teşvik) ve terhip (korkutma) adına zayıf rivayetleri kitaplarına almada bir
beis görmemişlerdir.
Bu mevzuda eser kaleme alan İmam Kurtubî Hazretleri daha hassas, daha temkinli
ve daha dikkatlidir.
Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin önde gelen bir fakîhi olan
Kurtubî’nin tefsirdeki mahareti de müsellemdir.
Onun, insanda hayret uyandıran
bir başka yönü de Endülüs’te yaşamış olmasına rağmen, Doğu’da yazılan bütün
eserlere vâkıf olmasıdır.
Aynı hususiyeti onu gibi Endülüslü olan Ebû Hayyan’da
da görmek mümkündür.
Onlar, İslâm Dünyası’nın batısında yaşamalarına rağmen,
Orta Asya, Şam, Mısır, Medine ve Bağdat gibi farklı İslâm beldelerindeki
eserlere ulaşmışlardır.
Onların bu gayret-i diniye ve imaniyelerini hayret ve
hayranlıkla takdir etmemek mümkün değildir.
Bugüne kadar daha pek çok âlim, dinî hayatın ayakta durması adına önemli bir
müeyyide olan rekâike dair mevzuların üzerinde durmuş ve bu konuda eserler telif
etmiştir.
Ne var ki bunların gönüllerde mâkes bulması ve ruhlarda tesirli olması
için, öncelikle muhataplarda sağlam bir imanın mevcut olması gerekir.
Çünkü
insanlar, imanda ne kadar ileri gider ve yakinin mertebelerinde ne kadar terakki
ederlerse, o ölçüde söylenen ve yazılanları kabul edecek, mesâviye kapanacak ve
ibadet ü taate karşı aşk u iştiyak içinde bulunacaklardır.
Hiç şüphesiz dinî
meselelere karşı bu ölçüde hassasiyet kazanmış olan insanların, bahsedilen
müeyyideler karşısındaki tavırları çok farklı olacaktır.
Aksi takdirde
söylenilen sözler, tunçtan bir duvara toslayacak ve muhataplarda tesir icra
etmeyecektir.
Akıbetinden endişe eden gerçek mü’min
Bu noktada bir fikir vermesi açısından, yaşadığım bir iki hâdiseyi size
nakletmek istiyorum.
İlk defa kendi köyümüzde vaaz ettiğimde on beş-on altı
yaşlarındaydım.
Bugünden o günlere bakınca hayret ediyorum; o köylüler ne
terbiyeli, ne alçak gönüllü insanlarmış! Babam, dedem yaşındaki insanlar,
kendilerinden çok küçük yaşta olan birisini dinliyorlardı.
Onlara öğle vaazında
Tenbihu’l-Gâfilîn’den, ikindi vaazında da Dürretü’l-Vâizîn’den ders yapıyordum.
Yerine göre Beyzâvî gibi eserlerden de istifade ederek Kur’ân âyetlerini tefsir
ediyor, yer yer de menkıbe ve kıssalara yer veriyordum.
Akşamları da İbrahim
Halebî Hazretleri’nin Gunyetü’l-Mütemellî fî Şerhi Münyeti’l-Musallî’sinden
fıkha dair meseleleri arz ediyordum.
Tenbihu’l-Gâfilîn’den ihlâs konusunu anlatmaya başlamıştım.
Demek ki cemaat,
derin bir muhasebe duygusuyla öyle sıkılmış, öyle bunalmış ki içlerinden
bazıları, “Yahu kim bunu bu seviyede götürebilir ki!” demişti.
Ellili yılların
Osmanlı nesliydi onlar.
Dinî hayatın yaşanmaması için âdeta tepelerine balyozlar
inmesine ve üst üste travmalar yaşamış olmalarına rağmen o günkü dinî telâkkinin
bakiyyesiyle meseleyi bu şekilde algılamaları hayret vericidir! İhlâs mevzuundan
sonra Cehennem bahsine geçmiştim.
Bir gün, iki gün derken içlerinden bazıları
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Bir gün camiden çıkarken hâlâ isimlerini
unutmadığım bir iki insan yanıma sokulmuş, “Hocam, Allah aşkına, Allah’ın bir de
Cennet’i yok mu? Bittik biz!” demişti.
Üzerinden elli seneden fazla bir zaman
geçmiş olmasına rağmen bu durumu hiç unutmam ve hâlâ o zatların hâlleri gözümün
önünde tüllenir.
Daha sonraki yıllarda büyük camilerde vaaz ederken bile o
kalabalıklar içinde meseleleri bu ölçüde engin bir vicdanla karşılayan çok az
insana rastlamışımdır.
Demek ki algılama çok önemlidir.
Eğer meseleyi böyle algılamıyorsanız, hâlâ işin
kenarında köşesinde duruyorsunuz demektir.
Bu açıdan rekâike dair mevzuların
insanda bir tesir icra etmesi için, insanın söylenilen sözleri üzerine alması ve
kendisine söyleniyor gibi dinlemesi gerekir.
Mesela Cennet’ten bahsedilirken,
onun kendisi için de her zaman mukadder olabileceğini düşünme; Cehennem’den söz
açıldığında, kendisinin de buna maruz kalabileceğini düşünüp ürperme; konu
ihlâsa geldiğinde, amellerini gözden geçirip gizli şirk olan riyaya düşmüş
olabileceği mülâhazasıyla tir tir titreme çok önemlidir.
Aksi takdirde hikâye
anlatıyor gibi birileri konuşacak, menkıbe dinliyor gibi diğerleri de
dinleyecekse, ne rekâike başvurmanın ne de bu türlü konularla meşgul olmanın
faydası görülür.
Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), gerçek inanmış bir insan tipidir.
O, hep
akıbetinden korkmuştur.
Zira akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur.
Aynı
anlayışla Hazreti Ömer de (radıyallâhu anh) akıbetinden hep endişe etmiştir.
Yine Kûfe’deki Nehaî mektebinin önemli imamlarından birisi olan Esved İbn Yezîd
en-Nehaî, vefat ederken çok korkar, yüzünde takallüsler oluşur ve hâlden hâle,
renkten renge girer.
Onun başında bulunan Alkame İbn Kays sorar, “Ne o,
günahlarından mı korkuyorsun?” O, acı acı tebessüm eder de, “Ne günahı! Kâfir
olarak ölmekten korkuyorum.” der.
(Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104;
ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 4/52.) İşte akıbetinden endişe eden gerçek bir
mü’min!
Lezzetleri acılaştıran ölüm
Rabıta-i mevt de rekaikle alâkalı üzerinde durulması gerekli olan konulardan
biridir.
Rabıta-i mevt, ölümü ve ötesini düşünmek, kabrin vahşet ve yalnızlığını
akla getirmek, ahiret güzergâhında insanı bekleyen tehlikeleri hatırlamak ve her
an ölüm geleceği mülâhazasıyla yaşamaktır.
Farklı bir ifadeyle rabıta-i mevt,
“Nasıl olsa ben daha gencim.
Yirmi yaşında olduğuma göre önümde belki altmış
sene var.
Çünkü seksene kadar yaşayanlar var.” şeklinde düşünüp yaşama değil de,
ölümü ne zaman geleceği belli olmayan bir misafir gibi görme ve buna göre
hazırlık yapma demektir.
Nitekim bir Arap şâiri de, “Ansızın
gelip çarpar ölüm; kabir ise amel sandığıdır.” (İbn Hacer, el-Münebbihât
s.4) demiştir ki buna göre insan, o güne kadar ne kazanmışsa, oraya götürdüğü
çeyizi olacaktır.
Böyle bir duygu, ahirete hazırlanma adına çok önemlidir.
Çünkü insan, dünyada
emin bir yolda, bir şehrahta yürümemişse, ahiret adına da onun için güzergâh
emniyeti söz konusu değildir.
Dolayısıyla da o, ahirette çok tehlikeli bir yolda
yolculuk yapmak mecburiyetinde kalacaktır.
Bu açıdan rabıta-i mevt, insanı her
an ölümle irtibat içinde bulundurup, ona kabir ötesi şeyleri düşündüreceğinden
değerlendirilmesi gereken önemli bir husustur.
On ikinci notada ifade edilen mülâhazalara bakılacak olursa Hazreti
Bediüzzaman’ın Risale-i Nurlar’ı yazmadan evvel bu mevzuda nasıl bir duyarlılık
yaşadığı görülür.
Orada nefsine söylemedik söz bırakmaz.
(Bkz.: Bediüzzaman,
Lem’lar s.160-162 (On Yedinci Lem’a)) Aslında Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Abdulkadir
Geylânî ve Hasan el-Basrî Hazretleri’nin kendilerini sorgulama istikametinde
ortaya koydukları münacatlarına bakıldığında, onların da aynı duyguları
paylaştıkları görülür.
Malum olduğu üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) belli bir dönemde,
ihtimal kabirlere karşı yakışıksız değerlendirmelerde bulunulduğundan dolayı,
mü’minleri kabir ziyaretinden men etmiştir.
Fakat bir süre sonra bu yanlış
telâkki yıkılıp gidince, “Ben,
sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim.
Şimdi kabirleri ziyaret edin, o ahireti
hatırlatır.” (Tirmizî, cenâiz 60; Ebû Dâvûd, cenâiz 75) buyurmuştur.
Hâsılı, ister “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” vazifesinin yerine
getirilmesi, isterse “rekâik”e dair konuların sürekli hatırlatılması, vücuttaki
atardamar ile toplardamar gibidir.
Nasıl ki kılcallara kadar tüm vücudun
canlılığı bunlara bağlıdır.
Aynen öyle de dindeki canlılığın mevcudiyetini
sürdürmesi bu iki müeyyidenin yerine getirilmesine bağlıdır.
Çünkü insan, bu
sayede kendi akıbeti üzerinde yoğunlaşacak hüşyar bir kalbe sahip olacak, her
adımını temkin ve teyakkuz içinde atacak ve hayatının her ânını muhasebe duygusu
içinde geçirecektir.
Gayretullah
Soru: Farklı yazı ve sohbetlerde bir kısım günahların veya zulümlerin
gayretullaha dokunabileceğinden bahsediliyor.
Allah’ın “Gayûr” olmasının ve
“gayretullaha dokunma” tabirinin ifade ettiği anlamlar nelerdir?
Cevap: Bilindiği üzere Allah’ın bildiğimiz isimleri arasında “Gayûr”
diye bir isim yoktur.
Gerek Kur’ân-ı Kerim’de varid olan, gerek hadis-i
şeriflerde sayılan, gerek geniş olarak Muhyiddin İbn Arabî’nin üzerinde durduğu,
gerekse Cevşen’de
yer alan esma-i ilâhiyeye bakıldığında -sıfat ya da mübalağalı ism-i fail
kipinde- böyle bir isme rastlanmaz.
Ne var ki bir ismin, bildiğimiz esma-i hüsnâ
içerisinde yer almaması, gerçekte olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü Allah,
isimlerinin bir kısmını Kur’ân vasıtasıyla bize talim etse, bir kısmını
Peygamberlerine bildirse de O’nun nezd-i ulûhiyetinde saklı tuttuğu, sadece
kendisinin bildiği isimleri de vardır.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu
âlemler, sadece bizim bildiğimiz fizikî âlemlerden ibaret değildir.
O’nun,
bilemediğimiz farklı âlemlerde tecelli eden isimleri vardır.
Fakat bunları bilme
ve bunlara inanma bizi çok alâkadar etmediği için bize bildirmemiş olabilir.
Gayretullaha Dokunan Fiiller
Bununla birlikte -soruda da ifade edildiği üzere- hadislerde Allah’ın “gayreti”
üzerinde durulmuştur.
Dolayısıyla onun, önemli bir hulûk-ı Rabbanî olduğu
anlaşılmaktadır.
Meselâ Ebû Hüreyre’nin rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إِنَّ اللهَ يَغَارُ
وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ يَغَارُ وَغَيْرَةُ اللهِ أَنْ يَأْتِيَ الْمُؤْمِنُ مَا
حَرَّمَ عَلَيْهِ “Allah
gayret tecellîsinde bulunur, mü’min de gayûr davranır; Allah’ın gayreti, kulun
işleyeceği haramlara karşıdır.”(Buharî, nikâh 6;
Müslim, tevbe 36)
Konuyla ilgili diğer bir hadis ise şu şekildedir: مَا أَحَدٌ أَغْيَرُ مِنَ اللهِ
وَمِنْ غَيْرَتِه حَرَّمَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Allah’tan
daha gayûru yoktur; bu gayretindendir ki O, açık-kapalı fuhşiyatı haram
kılmıştır.” (Buhârî, nikâh 107;
Müslim, tevbe 32-36)
Yine konuyla alakalı olarak, bir gün Sa’d İbn Ubade’nin aile mahremiyetinin korunmasıyla ilgili söylediği bir söz üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: أَتَعْجَبُونَ مِنْ غَيْرَةِ سَعْدٍ لَأَنَا أَغْيَرُ مِنْهُ وَاللَّهُ أَغْيَرُ مِنِّي “Sa’d’ın gayretine mi hayret ediyorsunuz? Ben Sa’d’dan daha gayûrum, Allah da benden.” (Buhârî, hudûd 42; Müslim, talâk 17)
Allah insanları selim bir fıtratta yaratmıştır.
Onlar için bir kısım yasaklar
koymuş ve günaha girmeden iffetli ve temiz bir şekilde yaşamanın yollarını
göstermiştir.
Eğer insanlar, bir kısım yaramaz çocukların üstünü başını
kirletmesi gibi, Allah’ın koymuş olduğu sınırlara riayet etmez ve günahlara
girmek suretiyle doğuştan gelen temiz fıtratlarını bozar, kalb ve vicdanlarını
kirletirlerse bu durum Allah’ın gayretine dokunacaktır.
Biraz daha açacak olursak, Allah, bizi yokluktan varlığa çıkarmış, var etmekle
kalmayıp hayat ve şuur ihsan etmiş, akıl ve fikir vermiş ve aynı zamanda
gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplar vasıtasıyla bize hidayet yollarını
göstermiştir.
Yani O, bir taraftan bizden kulluk vazifemizi yerine getirmemizi
talep ederken, diğer yandan da kendisiyle münasebetlerimizi doğru tesis
edebilmemiz adına gerekli olan şeyleri lütfetmiştir.
İnsanın bütün bunlara
rağmen inhiraf etmesi, fısk u fücura girmesi, münkeratı irtikâp etmesi ve
böylece doğuştan gelen temiz fıtratına toz kondurması gayretullaha dokunan bir
husustur.
Çünkü Allah, insana pek çok nimet ihsan etmiş, doğru yolu göstermiş,
onun elinde bir mazeret bırakmamıştır.
İnsan günah işlediğinde Allah’ın yaratmış olduğu temiz fıtratı kirletmesinin
yanı sıra aynı zamanda O’na karşı gelmiş olacaktır.
Zira Allah’ın koymuş olduğu
sınırların aşılması ve koyduğu yasakların çiğnenmesi, Allah’a isyan etme ve
başkaldırma demektir.
İşte yukarıdaki hadislerde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın kendisine başkaldıranlara karşı gayûr
davranacağını ifade buyurmuştur.
Hiç şüphesiz gayretullaha dokunacak en büyük başkaldırı ve isyan ise O’na şirk
koşmak ve O’nu inkâr etmektir.
Hazreti Bediüzzaman’ın konuyla ilgili ortaya
koymuş olduğu izahlar açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ı inkâr eden bir
kişi, sayfa sayfa, satır satır, kelime kelime Allah’ın varlığına ve birliğine
delâlet eden kâinattaki bütün tekvinî âyetleri görmezden gelmiş demektir.
Rabbimizin bunca âsâr-ı bergüzidesiyle Kendisini anlatmasına ve tanıtmasına
mukabil hâlâ körlük yaşama ve bu eserlerin şehadetlerine göz yumma, kulak tıkama
ve hatta onları tezyif ve inkâr etme öyle büyük bir cinayettir ki bunun
gayretullaha dokunmaması mümkün değildir.
Gayretullahı bir yönüyle ırzına, namusuna, malına, ülkesine, hürriyetine tecavüz
edildiğinde insanların karşı koymasına veya devletin, kanunlarını çiğneyen
vatandaşlarına cezaî müeyyideler uygulamasına benzetebiliriz.
Çünkü insan
tabiatında, zikredilen bu değerleri korumaya karşı bir gayret vardır.
Kimse
gözünün önünde ırzının çiğnenmesine, namusunun payimal edilmesine tahammül
edemez.
Aynı şekilde Allah’ın da kendi vaz’ ettiği kuralların ayaklar altına
alınmasına, koyduğu sınırların çiğnenmesine -tahammül tabirini onun hakkında
kullanmak doğru olmaz- rızası yoktur.
Yani sizin bu konuda gayret göstermeniz ve
yapılan zulümlere tahammül edemeyip karşı koymanız neyse, Allah’ın da Zât-ı
Ulûhiyet’ine yaraşır şekilde böyle bir gayreti söz konusudur.
O, mühlet verse de
sonunda kendisine yapılan küstahlığı cezalandırır.
Allah’ın Mühlet Vermesi
Cenâb-ı Hak, kullarının kötülüklerini, hata ve günahlarını cezalandırmakta acele
etmez.
Akıllarını başlarına almaları ve yapageldikleri hatalarını terk etmeleri
için onlara mühlet üstüne mühlet verir.
Nitekim Hz.Ebû Bekir, Allah’ın fasık,
facir ve zalimlere verdiği mehil karşısında, مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ey
Rabbimiz, ne kadar halimsin!” sözüyle soluklanmış ve duygularını baskı
altına almıştır.
Eğer ademoğlunun irtikâp ettiği günahlara verilecek cezalar insanların
hakemliğine bağlanmış olsaydı, belki de şimdiye kadar yeryüzünde hiç kimse
kalmazdı.
Fakat Allah, bir âdet-i ilâhiye olarak kullarını cezalandırmada acele
etmiyor.
Nitekim bir âyet-i kerimede bu konudaki ahlâk-ı ilâhiye şu şekilde
beyan edilmiştir: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ
عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا
جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer
Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile
bırakmazdı.
Fakat onları takdir ettiği bir vadeye kadar bekletir.
Vadeleri
gelince ne bir an öne alabilir ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl Sûresi,
16/61)
Evet, Allah’ın rahmeti gazabının önüne geçtiği için O (celle celâluhu),
insanları cezalandırmakta acele etmez.
Fakat günah ve zulüm bataklığına gömülmüş
bir insan Allah’ın kendisini kahretmediğini görüp daha da şımarmamalı; bilakis
kendisine verilen süreyi düşünüp ürpermelidir.
Çünkü Allah imhal (mühlet verme)
etse de asla ihmal etmez.
Âyet-i kerimede de zerre miktarı iyilik yapanın da
kötülük yapanın da mutlaka bunun karşılığını göreceği ifade buyrulmuştur.
(Bkz.:
Zilzâl sûresi, 99/7-8)
Şurası bilinmelidir ki isyan deryasına yelken açmış bir insana mühlet verilmesi
de onun için ayrı bir imtihandır.
Eğer kişi, başına bir musibet gelmediğini
görüp, bunun böyle devam edeceğini düşünerek yanlış yoldan geriye dönmez, hatta
kendisini daha da gaflete salarsa imtihanı kaybeder.
Fakat basiretli davranır,
aklını başına alır, derlenip toparlanır ve eksiklerini telafi etmeye yönelirse
kazanır.
Çünkü Allah’ın, günahkâr kullarını hemen cezalandırmamasının önemli bir
hikmeti de budur.
Aksi takdirde had bilmezlere, sınır tanımazlara Allah hadlerini bildirir.
Bir
gün gelir işlenen günah ve zulümler gayretullaha dokunur ve o zaman Allah asi ve
zalimlerin iflahını keser.
Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir
hadis-i şeriflerinde, إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ
لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah
zalime (zulmünden dönsün diye) imkân, fırsat ve mühlet verir. Fakat bir de
yakaladı mı artık onu iflâh etmez, canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru
sûre (11) 5; Müslim, birr 61)
buyurmuş ve arkasından da Kur’ân-ı Kerim’in şu âyetini
hatırlatmıştır: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ
إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Halkı
zalim olan ülkeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle
olur! Şüphesiz ki O’nun azapla derdest etmesi pek acı, pek çetindir!” (Hûd
sûresi, 11/102)
İcraat-ı Sübhaniye Karşısında Saygı
Hemen cezalandırmama ve mühlet verme, sünnetullahtır yani Allah’ın bir
kanunudur.
O, kurmuş olduğu bu sistemde bazı şeylere belirli bir vakte kadar
müsaade etmektedir.
Biz, her zaman meselenin mahiyetini anlayamayabiliriz.
Bu
açıdan aklımızın ermediği meseleler karşısında itiraz veya şikâyet ifade eden
tavırlardan kaçınmalıyız.
Cezayı hak eden zalimlere niçin gayretullahın
dokunmadığı mevzuunda zaman zaman hayret ve şaşkınlık yaşasak da icraat-i
sübhaniye karşısında her zaman, “Her
işte bir hikmeti vardır; abes fiil işlemez Allah.” demeli ve sabretmeliyiz.
Muttali olduğumuz veya maruz kaldığımız her hâdiseyi sabır ve şükür duygularıyla
karşılamalı, her ne olursa olsun Rabbimize saygıda kusur etmemeli, O’nun hiçbir
icraatını sorgulamamalıyız.
İnsanın heyecanlı olacağı yerler olduğu gibi sakin, sabırlı ve temkinli olması
gereken yerler de vardır.
Mesela bir mü’minin, baştan sona kadar dinin bütün
emirlerini yaşama, yaptığı amelleri iç ve dış dinamikleriyle tastamam eda etme,
Allah rızasını kazanma, Zât-ı Ulûhiyet’i herkese tanıtma, insanlarla Allah
arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama,
sorumlu olduğu hizmetleri yerine getirme, elli farklı handikapla karşı karşıya
kalsa, elli defa plân ve stratejileri alt üst edilse ve bütün tabyaları işgal
edilse yine de “vira bismillah” deyip yeniden hizmete koyulma gibi mevzularda
dopdolu bir heyecan ve gerilime sahip olması gerekir.
Çünkü kalbin, yapılan
davranışların yanında olması, eda edilen amellere iç heyecanların katılması
hakiki Müslümanlığı anlama ve yaşama adına çok önemlidir.
Fakat insan, Cenab-ı Hakk’ın tasarrufları, icraatları, meşieti hususunda
temkinli olmalıdır.
Velev ki bunlar karşısında hırpalansın ve incinsin.
Velev ki
Allah, karşısına, onun isteklerine, plânladığı hususlara muhalif bir kısım
vakıalar çıkarmış olsun.
Bütün bunlar karşısında yapılması gereken şey, hoşa
gitmeyen ve iç yakan hâdiseler vuku bulduğunda öncelikle bunları sabır ve rıza
ile karşılamak, arkasından da bunlar üzerinde tefekkür ve teemmülde bulunmaktır.
Yani bu tür durumlarda mutlaka heyecanlar baskı altına alınmalı ve iradî hareket
edilmelidir.
Acaba bu hâdiselerin arka plânında ne vardır? Bizim için ne tür mânâlar ifade etmektedir? Günah, hata veya gafletlerimiz bunlara sebebiyet vermiş olabilir mi? Bunlar ne tür hata ve günahlardır? Yoksa Allah, bazı hususlar hakkında bizim gözümüzü açmak, dikkat kesilmemizi temin etmek için bizi ikaz etmek, uyarmak mı istemektedir? Ya da zahiren hakkımızda zararlı gibi duran bela ve musibetlerle bizi bileyip, olgunlaştırmayı ve yarınki daha büyük problemlerin üstesinden gelebilecek bir kıvama ulaştırmayı mı murat buyurmaktadır?
İşte temkinle, bütün bu hususlar değerlendirmeye alınmalı ve sonrasında da
yapılması gereken neyse o yapılmalıdır.
Zira yerinde değerlendirilen heyecan
bizim için bir kıymet ifade ettiği, hatta dikey olarak kurbet ufkuna
yükselmemize vesile olduğu gibi, yerinde kullanılan tedbir, temkin ve sabır da
aynı şekilde bizi amudî olarak o ufka yükseltecektir.
Meseleye Hz.Pir’in farklı yerlerde temas ettiği şu düsturla yaklaşabiliriz: مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ (Biraz açarak meal verecek olursak şöyle diyebiliriz:) “Her kim kadere iman ederse, zihin ve ruh dünyasındaki bulanıklıklardan kurtulur; tahayyül ve tasavvurunu kirli düşüncelerden korumuş olur; iç dünyası itibarıyla da emniyet ve itminana erer.” Şunu da hatırda tutmak gerekir ki bir insanın zihnini ve kalbini temiz tutma ve oraya gelen kirli düşünceleri defetme adına ortaya koyacağı her türlü ceht ve gayret, sevap defterine ibadet gibi kaydolacaktır.
Bardağı Taşıran Son Damla
Evet, Allah Teâlâ’nın, akıllarını başlarına almaları adına günah ve zulüm
bataklıklarında çırpınan kullarına mühlet verdiğini, isyanlarında devam etmeleri
durumunda ise onları derdest edip cezalandırdığını ifade etmiştik.
Fakat biz,
bardağı taşıran son damlanın hangisi olduğunu, işlenen günahların ne zaman
gayretullaha dokunacağını ve zalimlerin ne zaman cezalandırılacağını bilemeyiz.
Bununla ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır: Hac yolculuğu yapan bir kervanın
önünü eşkıyalar keser ve kervandakilerin üzerlerindeki bütün kıymetli mallarını
alırlar.
Kervanın içinde ehlullahtan bir zat vardır.
Yalnız olarak hac
yolculuğuna çıkmış fakat sonra o da bu kervana katılmıştır.
Eşkıyaların reisi
onu emniyet ve güven vaat edici görünce doğru söyleyeceğini düşünerek yanına
gider, “Başka kimsenin üzerinde bir malı kaldı mı?” diye sorar.
O da, “Kervancı
başının sırtında çok kıymetli bürümcük bir gömleği var.” der.
Onlar, bunu da
alırlar.
İyilik yapıp kervanına aldığı bir zatın böyle yapması kervancı başına çok
dokunur ama hüsn-ü zan ettiği bu zata bir şey de demek istemez.
Kısa bir müddet
sonra devletin muhafızları eşkıyaların hepsini yakalar ve kimin nesi çalınmışsa
gelip alması için etrafa haber salarlar.
Kervandakiler de gider ve çalınan
eşyalarını geri alırlar.
O zaman kervancı başı bu zata niye gömleğini onlara
haber verdiğini sorar.
O da şöyle cevap verir: “Bu zalimlerin yaptıklarına
baktım.
Gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmıştı.
Zulümleri biraz daha
artıp gayretullaha dokunması için böyle yaptım.” der.
Neticede bu bir menkıbedir.
Menkıbelerin de aslından ziyade faslına, vermek
istediği mesaja bakılır.
Buradan anlıyoruz ki her şeyin bir gayretullaha dokunma
kertesi vardır.
Zulüm bir işlenir, iki işlenir, üç işlenir ve bir sınırdan sonra
gayretullaha dokunur.
Gayretullah’ın Tecelli Keyfiyeti
Biz, gayretimize dokunan saldırı ve tecavüzler karşısında rahatsız olur,
huzursuzluk duyar ve bunu önleme adına elimizden ne geliyorsa yaparız.
Fakat
rahatsız olma veya huzursuzluk duyma gibi tabirler bizim hakkımızda kullanılsa
da bunlar Zat-ı Ulûhiyet’e nispet edilemez.
Fakat Kur’ân-ı Kerim’de O’nun
gazaplanmasından söz edilir.
Burada da biz meseleyi lazımıyla anlamalıyız.
Yani
bir insan öfkelendiğinde ne yaparsa Allah’ın gazaplanmasını da -O’nun
münezzehiyeti mahfuz- buna göre anlamaya çalışmalıyız.
Biz, nasıl ki suç
işleyenleri, başkasının hukukuna tecavüz edenleri adalet eliyle
cezalandırıyorsak, Allah da asi ve zalimleri gerek bu dünyada gerekse ahirette
farklı şekillerde tecziye edecektir.
Her ne kadar sapkınlık ve dalâlet yolunda olanlara bir süreliğine mühlet verilse
de gayretullaha dokunduğu zaman işledikleri cürümlerin cezasını çekeceklerdir.
Bu ceza, bazen bela ve musibetlere maruz kalma şeklinde gelebileceği gibi bazen
de asi ve zalimlerin ölüm anında imanlarının ellerinden alınmasını netice
verebilir.
Fakat cezanın her zaman için bu dünyada geleceğini beklemek de doğru
değildir.
Hususiyle küfrün cezası çok ağır olduğu için ahirete kalacaktır.
Yaşar Tunagür Hoca’dan ya kendi yaşadığı ya da yakın bir tanıdığının başından
geçen şöyle bir hâdise dinlemiştim.
Bir çocuk, bir çeşmenin başında kovasını
doldururken oraya beygirini sulamak için birisi gelir.
Onun önüne geçerek
beygirini sulamak ister.
Çocuk henüz işi bitmediği için beklemesini söyleyince
de adam haksız yere ona bir tokat vurur.
O, buna hiçbir karşılık vermeden
doğrudan hocasının yanına gelir ve olup biteni anlatır.
Hocası demek ki ehl-i
hâl bir insanmış ki durumun farkına varır ve şöyle der: “Derhal o zatın yanına
git ve sen de ona bir şeyler söyle! İlahî takdire kalırsa cezası şiddetli olur.”
Bunun üzerine o da koştura koştura çeşmenin başına gelir.
Fakat bir de bakar ki
beygiri bir çifteyle adamı yere sermiş.
Bütün bunların yanında, zalimin zulmünün gayretullaha dokunması mevzuunda
mazlumun tavrının da çok önemli olduğunu ifade etmek gerekir.
Bazen zalimin
zulmünü, mazlumun kendi nefsine yaptığı zulüm nötrler.
Yani Allah, zalim
hakkında hükmünü vereceği zaman, onun zulmü yanında mazlumun gerçekten konumunun
hakkını verip vermediğine de bakar.
Eğer mazlum Allah’a vefalı bir kul değilse,
yürekten O’na yönelememişse, hatta bir kısım olumsuz tavırlar içinde bulunuyorsa
Allah zalimin cezasını tehir eder.
Bu itibarla gayretullahın tecelli etmesi için
bir taraftan işlenen zulümlerin bir safhaya ulaşması gerekirken, diğer yandan da
mazlum ve mağdur konumundaki insanlarda onu kırabilecek tavır ve davranışların
bulunmaması gerekir.
Dolayısıyla mesele dönüp dolaşıyor, yine bizim kendi nefsimize bakmamız
gerektiğine geliyor.
Şunu bilmeliyiz ki Allah hiçbir kuluna zerre miktarı
zulmetmez ve kimsenin hakkını zayi etmez.
Fakat biz bazen farkına varmadan çok
küçük şeylerle kendi kendimizi zayi edebiliriz.
Bu açıdan zalimlerin durumuna
bakıp, Allah’ın nasıl olup da onlara mühlet verdiğine şaşırmamalı; bilakis bu
türlü meselelerde öncelikle kendi durumumuzu nazar-ı itibara almalıyız.
“Acaba
zalime mühlet verilmesine sebep olabilecek ne tür hatalarımız var?” demeliyiz.
Yüz davranışımızın yüzü de isabetli olsa ve doğruluk abidesi gibi yaşasak bile
yine de “Eğer bende bir eğrilik ve inhiraf varsa ve ben yapılan hizmetlerin
ahengini bozuyor, onlarda aritmiye sebep veriyorsam benim için yerin altı
üstünden daha hayırlıdır.” diyecek kadar yürekli davranmalıyız.
Meseleye böyle
yaklaşırsak ne kaderi tenkit ederiz ne Zât-ı Ulûhiyet hakkında saygısız
mülâhazalara gireriz ne de başkaları hakkında su-i zan ederiz.
Not: Gayret kelimesi, Arapça’da ve dinî bir terim olarak, Türkçemizdeki
kullanımdan farklı bir şekilde, kıskanma anlamına, “gayur” ise kıskanan, kıskanç
manasına gelir.
Yani sevdiği birinin üzerine titreme, kıyamama, neticesinde de
onu başkalarına yar etmeme gibi manalar taşır.
Cenâb-ı Hak için bu manaların
hiçbiri hakikatte bahis mevzuu olmayacağı, O her türlü zaaftan münezzeh
bulunduğu için kelimeyi, bu tür çağrışımlardan uzak tutma adına tercüme etmemeyi
tercih ediyoruz.
Hadislerde varid olması da hakikat itibariyle değil, lazımı
itibariyledir.
Yani nasıl ki bir insan sevdiği birini herkesten kıskanır, onun
üzerine titrer, onun kendisinden uzaklaşmasına razı olmaz; Cenab-ı Hak’da bu,
herkesten fazladır.
O, kulunun, günahlarla kendisinden uzaklaşmasına razı olmaz.
(Editör)
Gerçek Âlim ve Sosyal Sorumluluk
Soru: Gerçek âlimden kastedilen nedir? Âlimler tarih boyunca sosyal hayatta ne gibi fonksiyonlar görmüştür? Günümüz toplumunda onları ne gibi sorumluluklar beklemektedir?
Cevap: Hemen ifade etmek gerekir ki her şeyi en iyi bilen olması
yönüyle âlim dediğimizde ilk akla gelen Yüce Allah’tır.
Nitekim O’nun ilim
kökünden gelen üç farklı mübarek ismi vardır.
Bunlar; Âlim, Alîm ve Allâm’dır.
Son iki isim “mübalağa kipi” diye ifade edilen bir kalıp içinde gelmiştir.
Dolayısıyla onlar Allah’ın ufkumuzu aşacak şekilde ilm-i muhit sahibi olduğuna
delâlet eder.
Ayrıca Yüce Allah hakkında kullanılan Allâmu’l-guyûb ismi de,
O’nun şehadet âlemleri yanında bütün gayb âlemleri hakkında da idrak
edilemeyecek enginlikte ilim sahibi olduğunu göstermektedir.
Bu açıdan da O,
kâinattaki zerrelerden damarlarımızın içinde cereyan eden kandaki alyuvarların
hareketine kadar her şeyi bilmekte, sevk ve idare etmektedir.
Nitekim Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz
insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf Sûresi, 50/16) âyet-i kerimesi
de buna işaret etmektedir.
Hakiki ve İzafi İlim
İşte bütün bunlardan ötürü hakiki anlamda âlim dediğimizde, Allah akla gelir.
İzafî anlamda ise her şeyi en iyi bilen, bilgisinde isabet eden ve hakiki ilim
sahibiyle münasebete geçebilen insanlar peygamberlerdir.
Hususiyle onlar içinde
de ulu’l-azm olanlardır.
Yani Hz.Nuh, Hz.İbrahim, Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz.
Muhammed’dir (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm).
Ahzâb sûresinde yer alan şu âyet-i
kerimede ulu’l-azm peygamberlere dikkat çekilmiştir: وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ
النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى
وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا “Hatırla,
bir vakit peygamberlerden söz almıştık.
Sen’den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan
ve Meryem oğlu İsa’dan da… Onlardan sapasağlam bir söz aldık.” (Ahzâb
sûresi, 33/7) Yüce Allah, burada ismi geçen peygamberlerle bir mukavele
yaptığını ve onlardan sağlam bir söz aldığını ifade etmiş, onlara hususi
baktığını ve hususi teveccühte bulunduğunu ima etmiş ve bununla onları
şereflendirmiş ve yüceltmiştir.
Bu yönüyle onlar, nezd-i ulûhiyetin gözü sürmeli
hususi varlıklarıdır.
Bunları öyle bilmek, öyle yâd etmek ve öyle saygı duymak
gerekir.
Tekrar ifade etmek gerekirse, izafi plânda âlim olanlar, ulu’l-azm peygamberler
başta olmak üzere Yüce Allah’ın bütün nebi ve resûlleridir.
Çünkü onların,
Allah’ın muhit ilmi ile irtibatları vardır.
Onlar, vahiy vasıtasıyla bu
kaynaktan beslenirler ve bu kaynaktan gelen bilgileri değerlendirme ve onların
delâlet ettikleri manaları anlama açısından da üstün istidatlara sahiptirler.
Bu
açıdan onlar, Yüce Allah’tan gelen vahyi de doğru bir şekilde anlar ve gereğiyle
amel ederler.
Eğer hakiki ilim kaynağından gelen semavî kitaplar, izafi ilme
sahip olan yüce nebiler tarafından gerçeğe uygun olarak yorumlanmasaydı, bizim
onlardaki bilgileri bütüncül ve doğru bir şekilde kavramamız mümkün olmazdı.
Şayet Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tefsir
ve tevile tâbi tutulmasaydı, biz, onu anlama ve onunla amel etme noktasında çoğu
yerde hata ederdik.
Söz buraya gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki bazı kimselerin “Kur’ân Müslümanlığı” adı altında Sünnet’i hafife almaları ve dışlamaları, Kur’ân’ın anlaşılmasında Resûl-i Ekrem’in tefsir ve tevillerine yer vermemeleri onların, hakikatten ne kadar uzak düştüklerini ve dinin ruhundan ne derece habersiz olduklarını göstermektedir.
Evet, öncelikle ilmin hakikati Allah’a dayansa ve daha sonra izafi plânda
enbiya-i izâm gelse de, biz yine izafiyet açısından ilim sahibi büyük zatlar
için de âlim ve hatta allâme kelimelerini kullanıyoruz.
Kur’ân’da yer alan şu
âyet-i kerimede de ilimde derinleşmiş kimselerin hususiyetine dikkat
çekilmiştir: وَمَا
يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ
آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا “Onların
(müteşabih âyetlerin) gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez.
İlimde
derinleşenler, ‘Biz ona olduğu gibi inandık.
Hepsi de Rabbimizin katından
gelmiştir.’ derler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/7)
Bu âyet-i kerimenin, lafz-ı celâleden sonra vakıf (durak) olup olmamasına göre
iki farklı yorumu yapılmıştır.
Yukarıdaki mealde, vakıf olmasına göre mânâ
verilmiştir.
Buna göre Yüce Allah, ilimde derinleşen ulemanın, mânâsında açıklık
bulunmayan müteşabih âyetlerin yorumunda detaya inmekten sakındıklarını ve onun
gerçek anlamını Allah’a havale ettiklerini bildirmektedir.
Burada durulmayıp
vasıl yapıldığı zaman ise şu şekilde mânâ vermek mümkün olur: “Müteşabih
âyetlerin gerçek yorumunu hakiki manasıyla Allah ve nisbi manasıyla da ilimde
rüsuh bulmuş âlimler bilirler.”
Ulema Geleneği
İşte bu anlamıyla gerek Asr-ı Saadet’te gerekse sonraki dönemlerde büyük âlimler
yetişmiştir.
Onlar istidat ve kabiliyetlerine göre bir veya birkaç alanda çok
derinleşmişlerdir.
Mesela bir Hz.Ebu Bekir’in derinliğini anlayabilmemiz pek
mümkün değildir.
Belki o da engin bir tevazu ve mahviyet içinde olduğundan
kendisi kendi derinliğinin farkında değildi.
Bu yüzden detaya ait bazı
meseleleri bile gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruyordu.
Mesela O’na gelip, giydiği entarisinin eteğinin uzun olduğunu, bunun kibir
sayılıp sayılmayacağını soruyordu.
Zira o, ilminin enginliği ve derinliği
ölçüsünde fevkalâde mütevazi idi; tam bir mahviyet ve tevazu insanıydı.
Çünkü o,
bütün hayırların sırlı anahtarının tevazu, bütün kötülüklerin şerli anahtarının
da kibir olduğunun şuurundaydı.
Hz.Ebû Bekir, aynı zamanda adil ve oldukça başarılı bir devlet idarecisiydi.
Daha önce muhtelif vesilelerle dile getirdiğim bir hakikati bir kez daha
hatırlatmak istiyorum.
İnsanlık tarihinde devlet idaresinde onun ulaştığı
başarıya ulaşmış ikinci bir devlet adamı göstermek çok zordur.
Çünkü o, üst üste
problemlerin geldiği bir dönemde devlet idare etmiş ve iki seneyi aşan bir süre
içerisinde Allah’ın izni ve inayetiyle bütün bu problemlerin üstesinden gelmeyi
başarmıştır.
Bütün bunların yanında o, ibadetlerinde de çok ileridir.
Hatta onun
yaptığına ibadet değil, ubûdet denilmesi daha doğru olur.
Çünkü o, -tabiri
caizse- namazlaşmış, oruçlaşmış, haclaşmış ve âdeta Efendimiz’in bir timsali
hâline gelmiştir.
Şeklen O’na benzediği gibi, ibadet hayatıyla da adım adım O’nu
takip etmiştir.
Hz.Ebû Bekir’den sonra gelen diğer halifeler de -Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali
(radıyallâhu anhüm)- devlet idarecisi olmalarının yanı sıra aynı zamanda ilimde
de derinleşmiş insanlardı.
Bunların her birisinin kendisine has ayrı faziletleri
söz konusu idi.
Mesela Hz.Ali, ilm-i ledünne dair enginliğiyle Efendimiz’in
vilâyetini temsil ediyordu.
Sadece dört halife de değil, sahabe içerisinde
Abdullah İbn Mesud, Abdullah İbn Abbas ve Muaz İbn Cebel gibi çok sayıda ilim
sahibi insan vardı.
Mesela bunlardan birisi olan Ebû Hüreyre, sahabenin en çok
hadis nakledeniydi; Hz.Âişe kendi dönemine ait birçok ilimde söz sahibiydi.
Öyle ki mübarek anamızın o dönemin ilim dalları ile ilgili neredeyse bilmediği
bir şey yok gibiydi.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu genç yaşında
seçmesi, saadet hanesine alması ve kadınlık âlemiyle ilgili pek çok dinî
meselenin onun vasıtasıyla ümmete intikal etmesi rastlantıya bağlı işler
değildir.
Bu evliliği, bedenî hazlarla irtibatlandırmak akıl, mantık ve insafa
gözünü kapamak demektir.
O yüksek firaset ve fetanet onun ileride ne tür bir
vazife göreceğini keşfetmiş ve bunu eda etmesi adına onu nur evine almıştır.
O
da hususiyle Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden sonra pek çok ilmî
meselede kendisine müracaat edilen ve soru sorulan birisi olmuştur.
Tabiinin dev
imamları onun kapısına gelmiş ve kendisine sütre arkasından soru
yöneltmişlerdir.
Ne var ki o dönem itibarıyla âlimler, isimsiz birer müsemma idiler.
Bu yüzden de
onların hiçbirisi âlim olduğunu iddia etmemiş, başkaları da onlar için “allâme”
gibi mübalağalı vasıflar kullanmamıştır.
Aynı şekilde o dönemde âlim yetiştirmek
için kurulmuş Daru’l-fünûn gibi özel müesseseler de yoktur.
Sahabe döneminde
böyle olduğu gibi, tâbiin döneminde de böyle çok sayıda âlim vardır.
Gerek ilk dönem itibarıyla henüz isimsiz birer müsemma olarak varlıklarını devam
ettiren seleflerin, gerekse sonraki dönemlerde toplum içerisinde âlim olarak
bilinen şahısların İslâm dünyasındaki yerleri çok büyüktür.
Özellikle beşinci
asra kadar âlimler hem teşriî emirlerin izahı hem de tekvinî emirlerin keşfi
mevzuunda çok önemli hizmetler gerçekleştirmişlerdir.
Onlar Kur’ân-ı Kerim’in
tefsiri, hadislerin tedvini, onlardaki fıkhî hükümlerin çıkarılması, bütün bu
ilimlerin usûl ve yöntemlerinin tespit edilmesi gibi mevzularda önemli eserler
telif etmiş ve sonraki nesillere büyük bir ilmî miras bırakmışlardır.
Onlar
sadece bununla da yetinmemiş, Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları dinamizm ile
bunlara bağlılık çerçevesinde tekvinî emirleri didik didik etmişlerdir.
Onlar
hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdiseler üzerinde öyle durmuş ve onlardan
değişik fenlerle alâkalı öyle prensipler çıkarmışlardır ki, bir yönüyle Batı
Rönesans’ına giden yolu açmış ve bu yolda yürüyecekler için köprüler
kurmuşlardır.
İbn Sina, Harizmî, Cabir, Râzî ve Zehravî gibi devasa kametler
teşriî emirleri çok iyi bilmenin yanında, tekvinî emirler mevzuunda da ortaya
koydukları eserlerle uzun asırlar Batı düşüncesine tesir etmişlerdir.
Gün
geçtikçe bunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Haklarında eserler telif
edilmekte, müzeler kurulmaktadır.
Mektep, Medrese ve Tekye’nin Birbirinden Ayrılığı
Günümüzde hâlâ ulema geleneği devam etse ve kısmen önemini korusa da, bunun
beşinci asırdan sonra alanının daraldığı da bir gerçektir.
Yeryüzünde gün
bitiminde ışığın karanlığa yenik düşmesi ve bir süre sonra karanlığın hâkim
olması gibi, gün geçtikçe ilmî çalışmalar da canlılığını yitirmeye ve azalmaya
başlamıştır.
İlk beş asırdaki ilmî faaliyetlerde görülen dinamizm, daha sonraki
devirlerde yavaş yavaş etkisini kaybetmiştir.
Medreselerin, fen bilimlerini faydasız görerek kapı dışarı atmaları ve aynı
zamanda İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatından da uzaklaşmaları ise bizim için tam
bir felâket olmuştur.
Hâlbuki Müslümanlığı kalbî-bedenî ve dünyevî-uhrevî
yanları itibarıyla hakiki manada temsil edenler, onu kalbî ve ruhî hayat
seviyesinde yaşayabilenlerdir.
Maalesef bir dönemden sonra medreseler sadece
sarf, nahiv, meânî, beyan, bediî ve belâgat gibi dil ilimleriyle, az miktarda
fıkıh, tefsir, kelâm ve hadis ilimlerinin okutulduğu mekânlar hâline gelmiştir.
Âlimlerin vazifesi sadece ders okutmaktan ve insanlara vaaz u nasihat etmekten
ibaret görülmüş, İslâm’ın ruhî hayatı tekye ve zaviyelere mahkûm edilmiş ve
teşriî emirler de tekvinî emirlerden koparılmıştır.
Bir hakikatin üç yüzünü temsil eden medrese, mektep ve tekyenin birbirinden
koparılmasıyla, bunlar arasındaki vifak ve ittifak da bozulmuştur.
Burada
yaşanan ihtilaf ve iftirak ise Allah’ın yardım ve tevfikinin kesilmesine sebep
olmuştur.
Zira nasıl ki insanlar arasındaki vifak ve ittifak Allah’ın insanları
muvaffak kılması için en doğru bir davetçi ise, aynen öyle de İslâm’ın ruhî
hayatı, pozitif ilimler ve dinî ilimlerin birbirinden koparılıp ayrı düşürülmesi
ve bunların ayrı ayrı güzergâhlar takip etmeye başlamaları da Yüce Allah’ın
tevfikinin kesilmesine sebebiyet vermiştir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere günümüzde hakikatin bu üç yüzünü aynı anda
temsil eden insan kalmadığından, gerçek ilim insanlarının bulunduğunu söylemek
de zordur.
Âlim olarak görülen insanların bazısı sadece pozitif ilimleri biliyor
ve dolayısıyla natüralizme açık duruyor; bazıları sadece medrese ilimleriyle
meşgul oluyor; bazısı da tekye ve tarikatlarda İslâm’ın ruhî hayatını temsil
etmeye çalışıyor.
Bu itibarla da belki bunların hepsi bir şeyler biliyor ama
herkes her şeyi bilmiyor.
Bu da bize günümüzde hakiki ulema hasreti yaşatıyor.
Bu koordinasyonun yeniden sağlanması gerekiyor.
Bu üç kesimin yan yana gelmesi,
omuz omuza vermesi ve ortak bir akıl oluşturmaları inşâallah Müslümanların
ikinci Rönesansı olacaktır.
Gerçek Kanaat Önderleri
İslâm tarihine göz atıldığında, âlimlerin toplumun yönlendirilmesinde de önemli
fonksiyonlar eda ettikleri görülecektir.
Mesela Raşid Halifeler, kendileri de
âlim olmalarına ve kendi ilim ufukları itibarıyla pek çok problemi çözebilme
kabiliyetine sahip bulunmalarına rağmen, sahabenin önde gelen âlimlerini
yanlarında tutmuşlar ve önlerine çıkan her problemi onlarla müzakere
etmişlerdir.
Sahabe efendilerimiz, bilmedikleri bir meseleyi bilen birisine
sorma konusunda hiç çekinmedikleri gibi, aynı zamanda gördükleri hata ve
yanlışları düzeltme ve başındaki yöneticiyi ikaz etme noktasında da çok rahat
davranmışlardır.
Esasen yöneticilerin ulemadan istifade etmesi ve ulemanın topluma rehberlik
yapması nispeten sonraki dönemlerde de devam etmiştir.
Mesela Selçuklu veziri
olan Nizamülmülk tarafından Nizamiye Medreseleri kurulmuş ve bunların başına
İmam Gazzâlî’nin de hocası olan İmamü’l-Harameyn el-Cüveynî getirilmiştir.
Onun
ayrılmasından sonra ise yerini İmam Gazzâlî doldurmuştur.
Onlar, Nizamiye
medreselerinin başında bulunduğu dönemde konumlarının hakkını vermiş ve ilmî
ağırlıklarıyla herkese kendilerini kabul ettirmişlerdir.
İmam Gazzâlî, bir
dönemden sonra Din-i Mübin-i İslâm’a başka bir yolla daha iyi hizmet edileceğine
inanarak baş müderrislik makamını terk etmiş, fakat fikir ve düşünceleriyle
halka rehberlik yapmaya ve yöneticilere yol göstermeye devam etmiştir.
Osmanlı Devleti’nde de bidayetten itibaren ulemanın toplum içerisinde ve
yöneticiler nezdinde hep ağırlıklı bir yeri olmuştur.
Mesela Osman Gazi
Hazretleri, kendi döneminde önemli bir kanaat önderi olan Şeyh Edebalî’den çok
istifade etmiş ve onun kızıyla evlenmiştir.
Öyle ki onun Osman Gazi’ye verdiği
nasihatler bugün bile yöneticilere ışık tutmaya devam etmektedir.
Aynı şekilde
İkinci Murat (cennetmekân) çok defa Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin fikrine
müracaat etmiştir.
Keza Fatih’in etrafında Molla Hüsrevler, Akşemseddinler hiç
eksik olmamıştır.
Kanunî her türlü ihtişamına rağmen yapacağı icraatlarla ilgili
Ebussuud Efendi’den fetva almıştır.
Yavuz Sultan Selim (aleyhi’r-rahmetu
ve’l-gufrân) hayatı boyunca Zenbilli Ali Efendi’nin gözünün içine bakmıştır.
Günümüzde de âlim ve kanaat önderi olarak görülen şahsiyetler vardır.
Hiç
şüphesiz bunlar bulundukları konum itibarıyla önemli hizmetler yapmaktadırlar.
Dolayısıyla da boş değillerdir.
Fakat günümüzdeki kocaman boşluğu bertaraf
etmeye gücü yetecek kadar bir âlim topluluğu bulunmadığını da ifade etmek
gerekir.
Maalesef günümüz insanı çok ciddi bir boşluk içinde bocalayıp
durmaktadır.
O, Hazreti Yusuf’un düştüğü kuyudan daha derin bir kuyuya
düşmüştür.
Onun, düştüğü bu çukurdan kurtarılabilmesi için çok ciddi bir firaset
ve kiyasete ihtiyaç vardır.
Fakat ne yazık ki toplumumuz bu ölçüde ilim ve fikir
sahibi kanaat önderlerinden yoksundur.
Halk, bazı şahısları büyük gördüğünden onlara teveccüh edebilir ve onları
büyüklük tahtına oturtabilir.
Onlar da bu krediyi kullanarak bir şeyler
yapabilirler.
Fakat asıl olan, insanların duygu ve düşüncelerini besleyecek,
toplumu doğru yola yönlendirecek ve insanların yanlış iş yapmalarına meydan
vermeyecek âlimlerin varlığıdır.
Çünkü toplum bu tür âlimler ve kanaat önderleri
yetiştirebildiği takdirde, pek çok yanlıştan salim kalacak ve müstakim bir
çizgide yol alacaktır.
Zira bu tür âlimler halka rehberlik yapmanın yanında,
toplumu ve devleti idare eden insanların da güvenini kazanacak ve onlara nüfuz
ve tesir edeceklerdir.
Sonrasında da bu güven ve nüfuzlarını, onları popülizmden
uzaklaştırma, tiranlar gibi hareket etmeden koruma ve halkın maslahatlarını
gözetmelerini sağlama istikametinde kullanacaklardır.
Hiçbir insan kendi kendine yetmez.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile,
Hz.Ebû Bekir ve Hz.Ömer’in kendi vezirleri olduğunu ifade etmek suretiyle bu
konuda bize önemli bir ders vermiştir.
(Bkz.: Tirmizî, menâkıb 17;
el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290)
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise bu
hakikate şu sözleriyle dikkat çekmiştir: إِذَا
أَرَادَ اللَّهُ بِالْأَمِيرِ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ صِدْقٍ إِنْ نَسِيَ
ذَكَّرَهُ وَإِنْ ذَكَرَ أَعَانَهُ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهِ غَيْرَ ذَلِكَ
جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ سُوءٍ إِنْ نَسِيَ لَمْ يُذَكِّرْهُ وَإِنْ ذَكَرَ لَمْ
يُعِنْهُ “Yüce
Allah bir devlet başkanı hakkında hayır murat ettiği zaman, ona unuttuğunu
hatırlatan, hatırladığını da yapmaya yardım eden doğru sözlü bir yardımcı verir.
Şayet Allah Teâlâ o devlet başkanı için hayır dilemezse, ona unuttuğunu
hatırlatmayan, hatırladığını da yapmaya yardım etmeyen kötü bir yardımcı verir.”
(Ebû Dâvud, imâre 4)
Bu itibarladır ki bir yöneticinin meşgul olduğu alanla ilgili kendisini yeterli
görmesi, yetersiz olduğunun delilidir.
Dolayısıyla böyle birisinin eninde
sonunda derbeder olacağından da şüphe edilmez.
Maalesef yakın tarihte de “Ben,
bana yeterim.” diyen nice diktatör hem kendi hayatını hem de halkının hayatını
fiyaskolara boğmuştur.
Böyle bir fiyaskodan kurtulmanın yolu ise yöneticilerin,
çevrelerinde İmam Gazzâlî, Zenbilli, Akşemseddin, Ebussuud Efendi, Şah
Veliyyullah Dihlevî gibi insanları bulundurmaları ve onların görüş ve
mütalaalarına başvurmak suretiyle yürüdükleri güzergâhı emniyet altına
almalarıdır.
Beri tarafta ulema ve kanaat önderleri de, yaşantılarıyla güvenilir
birer insan olduklarını ortaya koymalı, kendilerini bir siyasi cereyana
kaptırmamalı, fikirlerini siyasî mülâhazalara feda etmemeli ve elde ettikleri
krediyi sadece idarecileri doğru yola yönlendirme istikametinde
değerlendirmelidirler.
Maalesef günümüzde her iki cenahta da ciddi bir eksiklik göze çarpmaktadır.
İçine düştüğümüz boşluk çok derin olduğu gibi, gerek idare edenlerde, gerekse
onlara rehberlik yapma konumunda bulunan insanlarda ciddi bir kısım boşluklar
vardır.
Daha da kötüsü onlar bu boşluklarının farkında değillerdir.
Böyle iç içe
boşluklar bir araya gelince, işin doğrusu problemlerin çözümü de çok bilinmezli
bir denklem hâline gelmiştir.
Fakat her şeye rağmen milletimiz bu güne kadar çok
önemli âlimler ve idareciler yetiştirmiş ve İslâm’a önemli hizmetler yapmıştır.
Onun geçmişte yapmış olduğu bu türlü iyilik ve güzellikler, gelecekte yapacağı
iyilik ve güzellikler için de yanıltmayan en güçlü referanstır.
Güç ve imkân sahiplerinin hakkı kabulü
Soru: Gerek Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine
ve gerekse Kur’ân-ı Kerim’de geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, toplumsal
statü açısından önde görünen ve yüksek hayat standartlarına sahip insanların
hakkı kabulde daha inatçı ve katı oldukları görülmektedir.
Böyle bir realite
karşısında hak ve hakikate tercüman olmak isteyen inanan gönüllerin dikkat
etmeleri gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Her dönemde olduğu gibi günümüzde de kendileri gibi düşünmeyen ve
kendilerinden olmayan insanları ezmeye çalışan, onları kapı kulu gibi kullanıp,
sırtlarından geçinen oligarşik bir azınlık vardır.
Bu oligarşik azınlık, dünyayı
kendilerine göre dizayn etmek ister; her şeyi kendi çıkarlarına, heva ve
heveslerine göre değerlendirir; dolayısıyla kendilerinden başka kimseleri görmez
ve onlara kapıkulu nazarıyla bakar.
Şirzime-i kalîl sözüyle ifade
edecebileceğimiz, bu mağrur mutlu azınlık, ülkemizde var olduğu gibi İslâm
dünyasının başka ülkelerinde de vardır ve gelecekte de olacaktır.
Tek hak sahibi “hakkımı vermem!” diyendir
Ne var ki kast sistemindeki tabakalarda olduğu gibi kendilerini en üst basamakta
gören bu insanların, toplumu her zaman kendi vesayet ve hâkimiyetleri altına
alabileceklerini düşünmek de doğru değildir.
Onlar, hususiyle gerçek mânâda dinî
ve ahlâkî düşüncenin hâkim olduğu dönemlerde daralmış, büzüşmüş ve dar bir
dairede kalmaya mahkûm edilmişlerdir.
Fakat dar bir alana hapsoldukları,
kuyruklarını kısıp inlerine çekildikleri dönemlerde bile onların, toplumu esir
almaya yönelik düşüncelerini korudukları, üstüne üstlük tahrip adına yeni bir
kısım proje ve planlar üretmeye devam ettikleri de bir hakikattir.
Fırsatı tam
ele geçirdikleri dönemlerde ise hayata ait bütün alanları işgal ettikleri; kaba
kuvvete başvurup, kendilerinden olmayan herkesi ezdikleri de başka bir
hakikattir.
Fakat bu duruma gelmelerini sadece onların temerrüt ve zulümlerine vermemek
gerekir.
Beri tarafta kitlelerin gafleti, zühulü ve onlarla mücadele edebilecek
faziletli insanların birlik ve beraberlik ruhunu yakalayamamaları, hesapsız ve
plansız hareket etmeleri bu neticenin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar.
Diyebiliriz ki istihkak kesp etmeyen hiçbir toplum, bu zalimlerin tahakkümü
altında ezilmez.
Esasında maruz kaldığımız her türlü bela ve sıkıntıyı kendi
hata ve kusurlarımızdan bilmek de bize Kur’ân-ı Kerim’in tavsiyesidir.
Cenâb-ı
Hak Yüce Beyan’ında “Başınıza
gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
Allah
işlediklerinizin birçoğunu affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30) buyuruyor.
Aslında bir insan, bütün bütün aklını yitirmemişse bilerek kendisine zarar
vermez.
Fakat onun gafleti, ileriyi görememesi, nefis sevdasına düşmesi, makam
ve paye peşinde koşması gibi bir kısım ihmal ve kusurları, “bile bile kendine
zarar veriyor” dedirtecek ölçüde zarara sebebiyet verir.
Eğer insan, irtikâp
etmiş olduğu bunca hata ve günahına rağmen bir kısım güzelliklere mazhar
oluyorsa, bütün bu güzellikleri Allah’tan bilmelidir.
Merhum Mehmet Âkif, dünyadaki tek hak sahibinin, “Hakkımı vermem!” diyen kişi
olduğunu söyler.
Bu açıdan oligarşik azınlığın zulüm ve haksızlıkları
karşısında, sadece bağırıp çağırmak, yaygara koparmak müspet bir netice vermez.
Bilâkis hakkını yedirmeme adına aklî ve mantıkî mücadele edilmeli, eğer gaflet
edilip hak kaybedilmişse istirdat etme adına elden gelen her türlü gayret
gösterilmelidir.
Gerekirse bu uğurda Kur’ân ve Sünnet’in tavsiyeleri
doğrultusunda her türlü fedakârlık yapılmalı, hukuka riayet çerçevesinde ve
adalet dairesi içinde gayret ederek insanca yaşama hakları tekrar geriye
alınmalıdır.
Çağın mütekebbirleri ve hakkın gür sesi
Dün olduğu gibi bugün de dünyada sermayeyi, gücü, iktidarı ve bir kısım makam ve
mansıpları elinde tutan kişiler halka bakarken yere bakıyor gibi, kendilerine
bakarken ise göklere bakıyor gibi bakarlar.
Hatta günümüzde sayıları o kadar
fazladır ki, onlara oligarşik azınlık demek bile yeterli olmayacaktır.
Elbette
ki Allah’ın havl ve kuvveti karşısında onların gücünün hiçbir kıymeti yoktur ve
O’na sığınanlar için de esasen hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Fakat bizim
gaflet ve zaafımız neticesinde ortaya çıkan boşluk, gücü anlamlı hâle
getirmekte, oligarşik azınlık da o gücü bize karşı kullanmaktadır.
Milletin
sırtından geçinen bu tür zümrelerin, hep bu hâl üzere kalacaklarını düşünmek de
doğru değildir.
Bir gün onların arasından da yaptıkları zulümlere pişman
olanlar, “tevbeler tevbesi” diyenler, duygu ve düşüncelerini değiştirenler ve
insanca yaşama yolunu tercih edenler çıkabilir.
Nitekim Devr-i Risalet-penahi’de
bunun birçok örneğini görmek mümkündür.
Her ne kadar Allah Resûlü’ne (sallallâhu
aleyhi ve sellem) başlangıçta inananların çoğunluğu Bilâl-i Habeşî, Ammar İbn
Yâsir ve Abdullah İbn Mes’ud (radıyallahu anhum) gibi servet ve iktidar
sahiplerinin yanında çalışan fakir insanlar olsa da, daha sonraki yıllarda
Mekke’nin önde gelenleri de bu nurdan halkaya dahil olmuşlardır.
Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk iman eden ve merkezi teşkil
eden insanların kimliğine bakarak psiko-sosyolojik açıdan bir kısım tahlillere
girebilirsiniz.
Meselâ ezilen insanların, içinde bulundukları kötü hayat
şartlarından kurtulmak için bir halaskâr arayışı içinde olduklarını; Nebiler
Nebisi’ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadakati, iffeti, yüksek fetaneti ve
kararlılığıyla görünce kendileri için bir merci olabileceği düşüncesiyle O’na
koştuklarını söyleyebilirsiniz.
Veya bu insanların, dünya ile hiçbir
alâkalarının bulunmaması ve kaybedecekleri pek fazla bir şeylerinin olmamasını
göz önünde bulundurarak Allah yolunda hırz-ı can etmelerinin daha kolay
gerçekleştiğini de düşünebilirsiniz.
Veyahutta zulüm altında inleyen bu
insanlara, Allah Resûlü’nün engin şefkatiyle muamelede bulunması, bağrını
açması, destek olması ve sahip çıkmasının, onların İslâm’ı daha hızlı bir
şekilde kabullerinin bir sebebi olarak da görebilirsiniz.
Bütün bunların
haricinde fakr u zaruret içinde bulunan insanların böyle ezelî bir nura
yönelişini bir sevk-i ilâhî olarak da değerlendirebilirsiniz.
Ancak bu neticeyi
hangi faktöre bağlarsanız bağlayın, ilk saffı teşkil eden kahramanların büyük
çoğunluğunun fakir ve toplumun önde gelenleri tarafından hakir görülen
insanlardan oluştuğunu görürsünüz.
Ne var ki, bir gün gelmiş her fırsatta Müslümanların karşısına çıkan ve onları
ezmeye çalışan toplumun önde gelenleri de Müslüman saflarına katılmışlardı.
Meselâ nübüvvetin altıncı senesinde Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) karşı söylenen nâsezâ, nâbecâ sözler karşısında Hazreti Hamza’nın
(radıyallahu anh) gayret-i insaniyesi coşmuş ve müşriklere karşı başkaldırmıştı.
(Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 2/151-152; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/129)
Demek ki onun ruhunda bu cevher ve potansiyel vardı.
Yiğitlik timsali bu zat,
başlangıçta muvakkat bir tereddüt yaşamış olsa da, Müslüman olduktan sonra
kendisini İslâm’a öyle bir bağlamıştır ki, Uhud’da şehit olduktan sonra ismi
göklerde “Allah’ın aslanı” mânâsında “Esedullah” şeklinde yazılmıştır.
(et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/149; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/149) Bir dönem
temerrütte eşi emsali olmayan Ebû Süfyan, Mekke Fethi’nden sonra Allah
Resûlü’nün yanında yerini almıştır.
(Bkz.: el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 5/102;
İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 23/458) Onun gibi müşriklerin elebaşlarından olan nice
kimseler, hakka teslim olup saf değiştirmişlerdir.
Hiç kimse güzelliklerden mahrum kalmamalı
Bu itibarladır ki bugün itibarıyla kendilerini kast sistemine göre en üst
basamakta görüp, başkalarını ezmek haklarıymış gibi davranan oligarşik azınlık
içinden kim bilir belki de nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar,
nice Hüsrev gibi hanlar çıkabilir, evrensel değerlerin ikame edilmesi konusunda
size omuz verebilir.
Hatta günümüzde yağmur gibi olmasa da yapraklara konmuş
şebnemler gibi bunun emarelerinin görüldüğü söylenebilir.
Zira dünyevî imkânları
çok iyi olan, bazılarınca kast sisteminin üst basamaklarında görünen, dünya
görüşleri itibarıyla kendilerini sizden uzak gören ve sizin de kendileriyle aynı
mefkûreyi paylaşabileceğinize hiç ihtimal veremeyeceğiniz insanlar,
güzelliklerle tanışınca insanlık ve barış yolunda yapılan faaliyetlere sahip
çıkmaktadırlar.
Bakıyorsunuz ki bunlardan bazıları bir yerde okul açmak istiyor,
bir başkası farklı bir yerde bir üniversite yapmak istiyor, bir diğeri de
açılacak bir eğitim yuvasının arsasını vermek istiyor.
Bu türden hizmetleriyle
aynı zamanda başkalarına da örnek olduklarından, onları görenler, “Bir okul da
ben açayım; bir üniversite de ben yaptırayım.” demektedirler.
Dolayısıyla bize
düşen vazife, aralarında hiçbir ayrım gözetmeksizin toplumun bütün fertleriyle
ilgilenmektir.
“Islah işi, sadece fakir fukara ile veya orta sınıf insanlarla
götürülür.” düşüncesi doğru değildir.
Belki bu insanlar yapılan olumlu işlere
başlangıcından itibaren daha çok hüsnükabul göstermiş ve gönül kapılarını da
ardına kadar açmış olabilirler.
Siz de işin başlangıcında daha çok onlarla
oturup kalkmış olabilirsiniz.
Fakat günümüzde insanlık adına yapılması gereken
işlerin çokluğundan dolayı himmetler âli tutulup, her yere ve herkese ulaşmaya
çalışılmalıdır.
Dünyevî imkânlara sahip olan ve başkalarına yukarıdan bakan
insanları da işin içine dahil etme adına gayret gösterilmelidir.
Ancak bu gayret
ortaya konurken, inandığınız değerleri kabul etmeleri adına kimisi için bir gün,
kimisi için bir hafta yeterli olsa da, kimisinin de ayağına bir ay, belki bir
yıl gelip gitmeniz gerekebileceğini de unutulmamalısınız.
Kim bilir Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kaç defa Ebû
Cehil’in kapısının tokmağına dokunmuş ve ona mesajını sunmuştu.
Hiç kızmadan ve
gönül koymadan her fırsatı değerlendirmiş ve iman hakikatlerini ona duyurmaya
çalışmıştı.
Çünkü Ebû Cehil, Benî Mahzûm kabilesinin önde gelenlerinden
birisiydi.
(Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef
7/255-256) O, İslâmiyet’e girdiği takdirde, arkasından bütün kabilesinin de
girme ihtimali vardı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o gün
itibarıyla sadece Ebû Cehil değil, Mekke’nin önde gelen bütün reislerinin
kapılarının eşiklerini aşındırmış, gelmiş gitmiş, bıkmadan, usanmadan, gönül
koymadan mesajını onlara sunmuştu.
Belki iman etmek Ebû Cehil’e nasip olmamıştı.
Fakat O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), o re’fet ve şefkati karşısında bir
gün gelmiş Ebû Cehil’in oğlu İkrime iman etmişti.
(Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu
Dimaşk 41/55-56) Hatta gün gelmiş Mekke’nin ileri gelenleri arasında O’na
(sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olmayan bir kişi bile kalmamıştı.
Belki
biraz da kitle psikolojisinin etkisiyle bütün Arap Yarımadası’nda fevç fevç
İslâmiyet’e dehaletler olmuştu.
(Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye
5/248-249; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/157-161)
Bu açıdan toplumun bütün kesimlerine ulaşabilme adına her vesile
değerlendirilmeli, çok alternatifli yürünmelidir.
Evet, bıkmadan, usanmadan,
ümitsizliğe kapılmadan ve gönül koymadan herkesin kapısının tokmağına
dokunulmalıdır.
Belki bazıları, size hakaret edecek, “gerici”, “yobaz” diyecek
veya daha değişik ad ve unvanlar takacaktır.
Fakat bu, öyle bir meseledir ki,
yapıldığında sizin için mutlak kazandırma, yapılmadığında da onlar için mutlak
kaybetme meselesidir.
Eğer sizin mesajınız, mutlak kazandırmanın sihirli ve
sırlı bir anahtarıysa -ki Cenâb-ı Hak, kendi yolunda samimî koşturan herkese
böyle bir sırlı ve sihirli anahtar vermiştir- bu anahtarı onların eline
tutuşturmak için elli defa el-etek öpseniz değer.
Evet, Kur’ân hadimleri,
insanların ebedî mutluluk yoluna girebilmeleri için hiçbir cevr u cefaya, hiçbir
kem söze ve hiçbir engellemeye asla takılıp kalmamalıdırlar.
Güç zehirlenmesi ya da tiranlaşma
Soru: Belirli bir alandan sorumlu olan veya herhangi bir yerin idaresini
üstlenen insanlar bir süre sonra kendilerini oranın maliki gibi görmeye
başlayabiliyorlar.
Bu konudaki mü’mince mülâhaza ve davranış nasıl olmalıdır?
Cevap: İnsanların sevk ve idaresiyle vazifeli olan bir insanın, yaptığı
işin sorumluluğunu üzerinde taşımasıyla, sorumlu olduğu yeri kendi mülkü gibi
görmesi arasında çok fark vardır.
Fakat ne yazık ki bu durum çoklarının
zühulüne, gafletine kurban giden bir hâldir.
Haddizatında insanları sevk ve
idare sorumluluğunda olan kişiler, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ile O’nun Râşid Halifeleri’nin (rıdvanullâhi aleyhim) yolunu takip etmedikleri
takdirde, kendilerini bulundukları makamlarda bir emanetçi gibi görmeyip de
aksine bulundukları yerin maliki gibi görmeye başladıklarında despotluk ve
tiranlığa giden yolun taşları döşenmeye başlamış demektir.
Olumsuzlukları öncelikle kendinden bilen insanlar
Böyle bir felâketten korunmanın en önemli esaslarından birisi, idareci konumunda
bulunan insanların sürekli kendilerini muhasebeye çekmeleri ve sorumlu oldukları
dairede meydana gelen bütün olumsuzlukları da öncelikle kendileriyle alâkadar
görmeleridir.
Esasen böyle bir idare anlayış ve felsefesi bizim dinî duygu ve
düşüncemize dayanır.
Bu konuda Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) tavrı bizim
için ne güzel örnektir! O, halifelik yaptığı on senelik zaman diliminde Osmanlı
ve Selçuklu dönemlerindekine denk fütuhat gerçekleştirmiş büyük bir devlet adamı
olmasına rağmen, kıtlık baş gösterdiğinde bir harabede başını secdeye koyup
“Allah’ım benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme!” sözleriyle
sızlanmıştır.
Dolayısıyla önde bulunan insanlar, yaşanan olumsuzluklardan,
kırılma ve çatlamalardan öncelikle kendilerini mesul tutmalı, dua dua Allah’a
yalvarmalı ve problemlerin çözümü adına ellerinden geleni yapmalıdırlar.
Ruhlarındaki ilhamı muhtaç sinelere boşaltmak maksadıyla insanlık yolunda
koşturan ve bu uğurda bazı sorumluluklar alan adanmış ruhlar, kimi zaman hiç
beklemedikleri arıza ve problemlerle karşılaşabilirler.
Meselâ Cenâb-ı Hak,
kendilerine halkın takdir edip alkışlayacağı bazı başarılar lütfeder.
Bu durum
karakter zaafı olan bazı kimselerde adanmış ruhlarla aynı kare içinde görünme
arzusunu tetikler.
Neticede menfaat düşüncesi ve çıkar mülâhazasıyla işin içine
girenler beklediklerini bulamayınca iftira, tezvir dahil her türlü kötülüğe
başvurabilirler.
Elbette Allah (celle celâluhu) böyle bir kötülüğün hesabını bu
kötülüğü yapanlara sorar.
Fakat bu sıkıntı ve problemin yaşandığı yerden sorumlu
olan insan, “Acaba ben nasıl bir hata işledim ki burada böyle bir musibete maruz
kaldık?” demeli ve en başta kendisini hesaba çekmelidir.
Başarıları kendinden bilmeyen insanlar
İdareci konumunda bulunan insanlar, böyle bir muhasebe ve murakabe duygusuna
sahip olmazlarsa, zamanla onlar tamamen kendi yanlış kararlarından kaynaklanan
problemlerde bile hiçbir hata ve yanlışı kabul etmek istemez, suçluyu hep
dışarıda arar durur, etraflarına atf-ı cürümlerde bulunurlar.
Hata ve kusurlar
dile getirildiğinde ise bu durumu kendilerine bir tehdit gibi algılar, farklı
sesleri kısmak ve susturmak isterler.
Hâsılı onlar, kendi çaplarında tiranlığa
başlarlar.
Evet, toplumun ortak gayretlerinin neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın
lütfettiği başarıları kendinden bilme gafletine düşen idareciler, her şeyin
kendilerinde başlayıp kendilerinde biteceğini zannedecek; kendilerinin mebde ve
münteha oldukları vehmine kapılacaklardır ki, esasında bu durum, zımnî dahi olsa
bir çeşit ulûhiyet iddiasında bulunma demektir.
Böyle bir iddiaya kalkışan
kimsenin feci âkıbeti ise bir hadis-i kudsîde şu şekilde ifade edilir: “Kibriya,
Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır.
Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır
ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” (Müslim, birr
136; Ebû Dâvûd, libâs 26) Kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî
sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir
insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.
Ortak akıl ve meşveret insanları
Hâlbuki hiçbir şey bizimle başlamadığı gibi, hiçbir şey bizimle sona ermez de.
Aksine kendimize bağlı götürdüğümüz işler, âkıbetleri itibarıyla akamete uğrar;
bencillikten ve benlik iddialarından uzak durulduğu takdirde ise yapılan işler
kopukluğa ve kırılmaya maruz kalmazlar.
İnsan, kendisine ve istihdam edildiği
hizmetlere hep böyle bakmalı, meseleleri şahsına bağlı götürme yerine ortak akla
değer atfetmeli, müşterek aklı kullanmalı ve asla istişare mekanizmasına karşı
müstağni tavır takınmamalıdır.
İşin altından kalkamadığını, sorumluluğunu
lâyıkıyla yerine getiremediğini gördüğünde de iki adım geriye çekilmesini
bilmeli, çok rahatlıkla, “Ben, bulunduğum konum itibarıyla insanlarda vifak ve
ittifak duygusunu geliştirmeye ve onların kalblerini telif etmeye çalışarak
tevfik-i ilâhîye çağrıda bulunuyorum.
Eğer konumumun hakkını veremiyor, gerekli
temsili ortaya koyamıyor, hâlim ve görüntüm itibarıyla inandırıcı olamıyorsam,
beni bu vazifeden azledip daha küçük bir yere verebilirsiniz.” demelidir.
Kendilerini hakka, hakikate, millete adamış oldukları iddiasında bulunan
insanların duygu ve düşünceleri bu istikamette olmalıdır.
Dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye girmeyen insanlar
Onlar yapmış oldukları vazife itibarıyla dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye
girmemelidirler.
Ne yüksek makamlara gelme, ne değişik payeler ihraz etme, ne de
parmakla gösterilen bir insan olma gibi düşünceler onların gönlünde yer
etmemelidir.
Çünkü nefse ve dünyaya bakan yönü itibarıyla gözün hep yukarılarda
olması, kendini beğenmenin, gururun ve kibrin ifadesidir.
Kibirli insanların ise
bu konuda dengeli hareket edebilmeleri, konumlarının hakkını verebilmeleri ve
mesuliyetlerinin farkında olabilmeleri çok zordur.
Zira onlar, kendilerini arzın
altındaki öküz gibi görürler.
Kendileri vazifeden el çektiğinde fay kırılması
yaşanacağını ve zelzele olacağını düşünürler.
Bu ise büyük bir gaflet ve
sapıklıktır.
Tâbiiyeti, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih eden insanlar
Hazreti Pîr’in “İhlâs” ve “Uhuvvet” risalelerinde verdiği ölçülerin birçoğu bu
istikamette serdedilmiş altın ölçülerdir.
Onlara riayet edilmesi, bu tür
kaymaların önüne geçme adına çok önemlidir.
Mesela o, bir yerde, tâbiiyetin,
sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğini ifade
eder.
(Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta)) Yani
insan liyakatli birine tâbi olmayı, sorumluluk, tehlike ve risk içeren
başkalarının kendisine tâbi olmasına tercih etmelidir.
Diyelim ki bir yerde
cemaatle namaz kılınacak.
İnsan, orada hemen imamlığa talip olmamalı, iki adım
geriye çekilmeli ve kendisiyle birlikte secde eden bir başkasına cemaat olmasını
bilmelidir.
Hatta birileri tarafından lâyık görülüp kendisine teklif edilmesi
hâricinde müezzinliğe bile talip olmamalı, bunu bir başkasına havale etmelidir.
Namaz kıldırma, bir yerde konuşma yapma gibi toplum hayatında insanı görünür
kılan hususlarda böyle bir hassasiyet gösterilirse şayet, zamanla bu ahlâk
insanların gönlüne yerleşir, onların tabiatına mal olur.
Kendini geri çekmeyi
tabiatının bir derinliği hâline getirebilen insanlar da idarî bir vazife
aldığında hemen tiranlık derdine düşmez, despotça tavırlara girmezler.
Teveccüh ve alkıştan kaçan mütevazı insanlar
Fatih, Yavuz ve Kanunî (aleyhimürrahmetü velğufran) gibi Osmanlı sultanları, bu
konuda ciddî bir terbiye ve rehabilitasyondan geçtikleri için dünya hükümdarı
oldukları dönemde bile tiranlığa girmemiş, tevazu ve mahviyetten
ayrılmamışlardır.
Onlar hakkında bir kısım nâseza, nâbeca sözler söylenmesi,
ta’n u teşnide bulunulması ise cehaletten kaynaklanan ezbere konuşmalardır.
Düşmanlığa kilitli olanlara karşı ömrünü cepheden cepheye koşarak tüketen Kanunî
Cennetmekân, halkın karşısında hep yüzü yerde olmuş, teb’asına ve mü’minlere
karşı tevazudan hiç ayrılmamıştır.
Onun, büyük zaferlerden döndükten sonra
yatağını koridora serdirerek nefsiyle hesaplaştığı rivâyet edilmektedir.
Aynı
şekilde Yavuz Cennetmekân, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a
geldiğinde, halkın teveccüh ve alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar
Üsküdar’da kalmış; halk uykuya dalınca da gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na
girmiştir.
Mânevî beslenme ihmal edilmemeli
İşte dine, insanlığa hizmete kendini vermiş insanların daha baştan böyle bir
temrinden geçmeleri çok önemlidir.
İnsan, dar bir daireden sorumlu olduğunda
küçük bir tiran kesilmemelidir ki, sorumluluk alanı büyüdüğü zaman da kendisini
cihan hükümdarı zannedip, realize edilmesi mümkün olmayan projelerin arkasına
düşen, bütün bunları gerçekleştiremeyince de insanları ezen, söz dinlemeyen
kocaman bir hayalperest tiran olmasın.
Bilâkis o, elde edilen olumlu neticelerin
Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğine inanmalı, kendisinin sadece küçük
bir “sebep”ten ibaret olduğunu unutmamalı ve hangi konumda bulunursa bulunsun
haddini bilmelidir.
Bunun için de, idarî konum açısından en aşağıdan en yukarıya, hiç kimse mânen
beslenme konusunda boş bırakılmamalıdır.
İnsanlar, İslâmî, insanî ve evrensel
ahlâkî disiplinler çerçevesinde sürekli rehabilite edilmeli ve bir “insan”
olarak yetişmelerine yardımcı olunmalıdır.
Eğer insanlar mânen beslenmez de
başıboş bırakılırlarsa, boşluğa düşer, kopup giderler.
Bir kere de koparlarsa
hep “ben, ben” der gezer dururlar.
Kendilerini mahvedecek bir kopukluk içinde
yaşarlar, hakikî dost ve yakınlarını kaybederler de benliklerinin dar mahpesinde
hayatlarını tüketir dururlar.
Hayatı Süzerek Yaşama
Soru: Çeşitli vesilelerle hayatı ve hâdiseleri duyarak, hissederek ve süzerek
yaşamanın öneminden bahsediliyor.
Hayatı süzerek yaşama ne demektir?
Cevap: İsmine ne dersek diyelim, bir insanın hayatını çevreleyen eşya
ve hâdiselerin dilini çok iyi okuması ve anlaması, enfüsî ve afakî tefekküre
dalarak sürekli bilgi dağarcığını beslemesi çok önemlidir.
Tıpkı çocukların
kumbarasına para atması gibi, her gün yaşadığı hayatı derinlemesine süzen ve
bilgi dağarcığına yeni yeni marifet hüzmeleri atan bir insan marifet, muhabbet
ve iştiyak dağarcığını da genişletmiş olacaktır.
Zira bilgi dağarcığını sürekli
besleyen bir insan, zamanla marifette de derinleşmeye başlayacak, bu onun
muhabbetini tetikleyecek, bu ise onun Allah’a kavuşma iştiyakını arttıracaktır.
Bütün bunlar mü’min açısından ebedî hayatı elde etme adına çok önemli birer
sermayedir.
Âfâkî ve Enfüsî Tefekkür
Mesela biz, avamca bir gözle bile olsa anatomimize bakıp enfüsî tefekküre
daldığımızda, onun bize anlatacağı çok şey olduğunu görürüz.
Mesela insanın
ağzı, burnu ve diğer organlarının yerli yerine konulması ve her bir organın
kendisinden beklenen vazifeyi kusursuz bir şekilde yerine getirmesi; nefes alma,
yemek yeme veya konuşma gibi faaliyetlerinin mükemmel bir şekilde düzenlenmesi;
beyin, sinirler ve organlar arasındaki sinyal ve komutların oldukça hızlı ve
ahenkli bir şekilde yerine getirilmesi gibi fizyolojik faaliyetler, ‘insan denen
bu meçhul’ün nasıl müthiş bir sisteme sahip olduğunu anlama adına yeterlidir.
Aynı şekilde varlık ve kâinatın insanın düşünceleri, beklentileri ve ihtiyaçlarıyla tam bir uyum içinde yaratılması; kâinattaki her bir varlığın ihtimal hesaplarına sığmayacak ölçüde mükemmel bir şekilde ve alâkadar olduğu diğer varlıklarla tam bir uyum içinde var edilmesi; insana, kâinatın bir nüshası ve fihristi olabilecek bir kısım donanım ve özelliklerin bahşedilmesi gibi vakalar düşünülecek olursa böyle müthiş bir ahenk ve nizamın arkasında bir Nâzım’ın (nizam kuran, düzen ortaya koyan) bulunduğu görülecektir.
Fakat maalesef bazıları bütün bu açık seçik âyetleri okuyamıyor, hayatlarını
sadece dünyaya hasrediyor, amiyane ve mânâsızca bir hayat yaşıyorlar.
Tûl-i
emelin sebep olduğu tevehhüm-i ebediyet duygusuyla hiç ölmeyecekmiş gibi hareket
ediyorlar.
Bu tür insanlar hesabı görülmedik çok korkunç meselelerle ahirete
yürüyeceklerdir.
İşte bu sebeple bazen Cenâb-ı Hak, insanları, hayatı onlara
sevimsiz hâle getirecek ve acılaştıracak bir kısım hastalıklara, belâlara,
musibetlere maruz bırakmak suretiyle onlardaki bu negatif duyguları kırmaya,
onların gafletlerini dağıtmaya ve onları bir kere daha muhasebeye sevk ediyor.
Oysaki, insana bahşedilen ömür, öyle üst üste manasızca yığılacak ve
istiflenecek bir şey değildir.
O, ciddi bir tahlile tâbi tutularak, her şey
yerli yerine yerleştirilerek, bilerek, duyarak ve hissederek yaşanması gereken
büyük bir ilahî nimettir.
İnsan onunla sair mahlukattan ayrılır ve ayrı bir
değer kazanır.
Hatta insanın ruhanilere ve meleklere faikiyet kazanması da onun
sayesinde olur.
Çünkü hayvanlar zamandan habersiz bir şekilde insiyaklarıyla
hareket ettikleri gibi; ruhaniler ve melekler de zaman üstü yaşarlar.
Bu açıdan
denebilir ki zamanın hakikî mazrufu insandır ve insan davranışlarıdır.
Bunlardan
habersiz yaşanan bir hayat, gerçekte yaşama olarak görülemez.
Hatta insan, mülk buudunun yanında melekût âlemine ait yönü üzerinde de
durmalıdır.
Nefsini anlamaya çalışmalı, ruhunu düşünmeli ve Allah’la
münasebetlerine bakmalıdır.
Kendisinden çok daha akıllı nice insanların küfür ve
dalalet vadilerinde dolaştıklarını göz önünde bulundurmalı ve sahip olduğu imanı
adına Allah’a şükretmelidir.
Aynı şekilde mantık ve muhakemesi bizden çok daha
derin öyle insanlar vardır ki, maalesef bunlar sahip oldukları nimetleri
kullanarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıyamamış, Kur’ân-ı Kerim’den
istifade edememişlerdir.
Dolayısıyla bütün bunların düşünülmesi bir taraftan
insandaki şükür duygularını harekete geçirecek, diğer yandan da onun elindeki
imkân ve fırsatları çok daha verimli değerlendirmesine yardımcı olacaktır.
Kısacası insan, bütün bir hayatını ciddi bir tedebbür, tezekkür ve tefekkür
dantelasıyla işlemeye bakmalı; tığını, güzel bir desen ve manalı bir netice elde
edecek şekilde elindeki atkılar üzerinde sürekli hareket ettirmelidir.
Bunu
sağlamanın yolu ise, yaşadığı dünyayı ciddi bir şuurla ele almaktan geçmektedir.
Günümüzde bunu “farkındalık” kelimesiyle ifade ediyorlar.
Evet, insan, hem maddî
ve manevî yönü itibarıyla kendisinin hem de eşya ile kurduğu münasebetlerin
farkında olmalıdır.
Farklı bir ifadeyle o, bir taraftan küçücük cirmine rağmen
cirimleri aşkın münezzeh, mukaddes ve müteal bir varlıkla nasıl bir
münasebetinin bulunduğunu iyi okumalı; diğer yandan da kendisiyle alâkalı
hâdiseleri çok iyi süzmeli ve araştırmalıdır.
Bu hakikatin farkında olan ve ümmetine de uyulması gereken güzel örnekler
bırakmak isteyen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), etrafında hep güzel
şeyler görmek ve güzel şeyler duymak istemiştir.
O, yolculuklarında karşılaştığı
dağ ve vadi isimlerinden kendisine göre manalar çıkarmış, meydana gelen bazı
olaylarla ilgili tefeülde (hâdiseleri hayra yorma) bulunmuş, kavimlerin helâk
edildiği yerlerde oyalanmak istememiş ve kötü anlamı bulunan bazı isimleri
değiştirmiştir.
Siyer ve hadis kitaplarına bakılacak olursa O’nun, sahabeden
birçok kişinin ismini değiştirdiği ve onlara güzel manalı isimler verdiği
görülecektir.
İşte bu gibi hâdiseler O’nun, hayatı ne kadar dikkatli yaşadığının
ve çevresinde olup biten hâdiselere karşı ne ölçüde duyarlı olduğunun bir
ifadesidir.
Eşyanın Melekût Ciheti
Biz biliyoruz ki kâinatta tesadüfî meydana gelen ve başıboş bırakılmış hiçbir
hâdise yoktur.
Her şey bir plân ve program dâhilinde cereyan etmektedir.
Öncelikle bu hakikatin çok iyi kavranması gerekir.
Eğer varsa zihnimizde böyle
bir düşünce, mutlaka onun çaresine bakmalıyız.
Öyle ki ipliği iğneden
geçiremememizi veya bu sırada iğnenin elimizden düşmesini bile tesadüfe
vermemeliyiz.
Kendi hayatımızda veya çevremizde olup bitenlerin hiçbirisi
rastlantıya bağlı işler değildir.
Eğer derince bir imanla bu hakikati iyi
sezerseniz meydana gelen olayların arka plânlarını ve hikmetlerini anlamaya
gayret edersiniz.
Evet, çevremizde olup biten her şeyin mutlaka bize ifade ettiği bir kısım
manalar vardır.
Diyelim ki siz bir yerde konuşurken çok terlediniz ve sıkıldınız
veya elinizin bir hareketiyle yanlışlıkla bardağı devirdiniz ya da yürürken ayak
sürçmesine maruz kaldınız.
Hemen bu tür olayların sizin için ne ifade ettiğini,
sizin ne tür bir hata ve eksiğinizin cezası olabileceğini düşünmelisiniz.
Zira
âyet-i kerimenin bize ifade ettiği manaya göre esasında başımıza gelen her
musibet, bizim kendi ellerimizle örüp başımıza taktığımız bir külah gibidir.
(Bkz.: Şurâ sûresi, 42/30) Eğer bu tür olup biten hâdiseleri sadece dış
yüzleriyle anlar ve onları sadece bir kısım zahiri sebeplerle irtibatlandırmaya
çalışırsanız, meseleleri daraltmış olursunuz.
Hâlbuki hâdiselere genişçe
baktığınızda, onların maddî sebeplerinin arkasında bize ifade ettikleri daha
farklı manaları da okuyabilirsiniz.
Bir yeriniz ağrıdığı zaman, bunu zahiri sebeplerle irtibatlandırarak, tedavi
adına bir kısım yollara tevessül edebilirsiniz.
Esasen bunda herhangi bir mahzur
yoktur, bilakis bize verilen sıhhat nimetini muhafaza adına üzerimize düşen bir
vecibedir.
Fakat nazarınız sadece burada kalır ve maruz kaldığınız bu sıkıntının
arkasında Müsebbibü’l-esbâb’ı göremezseniz hata edersiniz.
Zira başa gelen
musibetler, bir kısım sürçme ve kaymalarımızın neticesi olabileceğinden, bizde
istiğfar duygusunu tetiklemek için meydana gelmiş birer sinyal gibidir.
Bize
düşen, bu sinyali doğru okuyarak tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmektir.
Eğer
bu konuda gaflete düşersek, daha büyük sıkıntılar kapımızı çalabilir.
Biz, maruz kaldığımız küçük büyük bütün sıkıntıları Cenâb-ı Hakk’ın rahmet
deryasından üzerimize yağan birer yağmur tanesi gibi görmeliyiz.
Görmeli ve
ıslanmama adına hemen sığınacak bir sera aramalıyız.
Yani bunlar bizi daha çok
Allah’a yaklaştırmalı ve O’na sığınmamıza vesile olmalıdır.
Böylece Allah, bu
tür küçük cezalarla bizim günahlarımızı bağışlayacak ve onları ahirete
bırakmayacaktır.
Eğer ahirete kalacak olsalar, orada verilecek ceza çok daha
büyük olacaktır.
Bu açıdan dikkatli bir nazarla bakıldığında, zahiri yüzü acı
gibi görünen pek çok hâdisenin iç yüzünde Allah’ın rahmet tecellilerinin
bulunduğunu görmek mümkündür.
Eğer hayatınızı bu ölçüde dikkatli yaşar ve yaşadığınız her hâdiseyi çok iyi
süzerseniz, yaşadığınız fizikî dünyadan aralanan menfezleri görebilir ve
buralardan melekûtî âlemlere ait bir kısım hakikatleri müşahede edebilirsiniz.
Ayrıca yalnız olmadığınızı bilirsiniz.
Her zaman O’nun kuvvetini, kudretini,
inayetini ve riayetini başınızın üstünde hissedersiniz.
Aynı zamanda yaşadığınız
her sıkıntıyı bir uyarı ve tembih olarak görür ve bunu dağınıklıktan kurtulma ve
derlenip toparlanma adına bir fırsat olarak değerlendirirsiniz.
Öte yandan şayet maruz kaldığınız hâdiseleri böyle ince bir nazarla tetkik eder
ve bunların arkasındaki gerçek sebepleri görürseniz, sebeplere hakiki bir tesir
verme hatasından da kurtulmuş olursunuz.
Teslim ve tevekkül ufkuna ulaşmanın
yolu da budur.
İşte o zaman Hz.Üstad’ın ifadesiyle sırtınızda taşıdığınız ağır
yükleri, içinde seyahat ettiğiniz gemiye bırakır ve rahata erersiniz.
(Bkz.:
Bediüzzaman, Sözler,
s.
335) Bu ise bir yönüyle maiyet-i ilâhiyeye ulaşmanıza vesile olur ve siz
bundan öyle bir enerji alırsınız ki, bununla küre-i arzın yörüngesini bile
değiştirebileceğinize inanırsınız.
Dolayısıyla tevekkül duygusu bir acziyetin
ifadesi değildir.
Bilakis o, asıl güç ve kuvvet kaynağına dayanmanın ifadesidir.
Bütün bu ifadelerimizin iradeyi nefyetmekle veya sebepleri görmezden gelmekle
bir alâkasının olmadığını da burada ifade etmek gerekir.
Fakat bu tür mevzular objektif olmadığından ötürü herkes anlayamayabilir.
Mesele
biraz da tevhidde derinleşmeye, her şeyin zimamının Allah’ın elinde olduğuna
aksine ihtimal vermeyecek şekilde yürekten inanmaya bağlıdır.
Eğer siz bütün
hâdiselerin Allah’ın muhit ilim ve iradesinin programına göre cereyan ettiğine
inanır ve hayatınızı süzerek yaşarsanız, gerek tekvinî ve teşrî emirlere ait
gerekse şahsi hayatınıza dair çok farklı hakikatlere ulaşabilir ve hâdiseleri
net olarak görebilirsiniz.
Fakat bazen olur ki çevremizde meydana gelen olayların iç yüzünü ve hikmetlerini
tam olarak anlayamayabiliriz.
Onlardaki ilâhî tecellileri göremez ve onların
bizim için ne tür güzel neticeler sakladıklarını fark edemeyebiliriz.
Bu tür
durumlarda da en azından Allah’ın -hâşâ- abes fiil işlemeyeceğini ve kullarına
zerre miktarı zulüm yapmayacağını bilmeliyiz.
Sistemli, Metotlu ve Dengeli Yaşama
Fakat çağımızın sürat çağı hâline gelmesi, günümüz insanlarının hayatlarını hep
bir koşuşturmaca içerisinde geçirmeleri ve sürekli bir yerlere ve bir şeylere
yetişmeye çalışmaları, ne yazık ki onların bu anlamda pek çok şeyi kaçırmalarına
sebep olmaktadır.
Bu sebeple hayatımızı süzerek, hissederek ve düşünerek yaşamak
istiyorsak, onu yeniden programlamalı ve ciddi bir disipline bağlamalıyız.
Eğer işlerinizi aranızda taksim eder, yardımlaşma düsturuna işlerlik kazandırır,
mesainizi çok güzel tanzim eder, yapmanız gereken vazifeleri belli bir plâna
yerleştirir ve onlara çok iyi konsantre olursanız, sürat ve hız sizin lehinize
işleyecektir.
Yani, insanın ahesterevlik etmemesi ve gücünü sonuna kadar
kullanarak yapması gereken işleri hızlı halletmesi önemli olsa da, bunun
başarılması hayatın sistematik ve metotlu yaşanmasına bağlıdır.
Esasında beş
vakit namazın bir günü belli vakitlere bölecek şekilde farz kılınması da
Müslümanlara vakitlerini tanzim etmeyi ve plânlı yaşamayı öğretmektedir.
Siz buna dikkat etmediğiniz takdirde bir küheylan gibi koşsanız bile, hiç
farkına varmadan bir süre sonra hâdiselerin çarkları arasında ezilip
kalabilirsiniz.
Yapılan işler sizde yorgunluk ve bıkkınlık hâsıl edebilir.
İşlerinizle ve karşılaştığınız problemlerle ilgili doğru düşünemez ve isabetli
kararlar veremezsiniz.
Bu da yapılan işlerden verim alınamamasına sebebiyet
verir.
Dolayısıyla yaptığınız işlerde başarısız olursunuz.
Dahası bir süre sonra
dökülüp yolda kalabilirsiniz.
Bu açıdan eğer yaşadığınız hayatı en güzel şekilde
değerlendirmek ve ondan en yüksek verimi almak istiyorsanız, mutlaka sistemli ve
metotlu çalışmak zorundasınız.
Böyle bir hareket tarzı, on kat daha hızlı yol
almadan daha bereketli olacaktır.
Hayatı süzerek yaşamanın ve onu rantabl olarak değerlendirebilmenin önemli
faktörlerinden bir diğeri de dengedir.
Yemek yemekten uyumaya, çalışmaktan
ibadetlere kadar yapılan bütün işlerde hassas bir nizam ve mükemmel bir intizam
bulunmalı ve bunların hiçbirisi diğerinin yapılmasına mâni olmamalıdır.
Ne
bedenimize ait ihtiyaçlar ihmal edilmeli ne yuva görmezden gelinmeli ne de
topluma ve Allah’a karşı sorumluluklarımız fevt edilmelidir.
Bunların hepsine
ait vazifeler hassas bir dengede götürülmeli ve her hak sahibine mutlaka hakkı
verilmelidir.
Kur’ân’ın, فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ “(O
hâlde) bir işten boşa çıkınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah
Sûresi, 94/7) emri gereğince, bir işten yorulduğumuzda başka bir işe yönelmeli
ve böylece iş yaparken dinlenmeliyiz.
Bu sayede hiçbirini aksatmadan pek çok işi
birlikte yapmak da mümkün olacaktır.
Hayatın plânlı ve programlı yaşanması aynı zamanda ilâhî ahlâkla ahlaklanmanın
bir gereğidir.
Çünkü Rabbimiz kâinatı yaratırken belirli bir plân ve programa
göre yaratmıştır ki biz buna kader diyoruz.
İnsanın görmesi, duyması ve
konuşması gibi fiillerden tutun da galaksilerin ve nebülözlerin hareketlerine
kadar kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın muhit ilmi tarafından ortaya konulan
ilmî bir programa göre belirli bir sistem ve uyum içerisinde hareket etmektedir.
Cenab-ı Hak, kullarından Kendi ahlâkıyla ahlâklanmalarını talep ettiğine göre,
kullarına düşen vazife de onun kaderî programına uygun hareket etmektir.
Kaldı ki bir bina bile projesiz yapılmaz.
İnşaata başlamadan önce zemin etüdü
yapar, muhtemel zelzeleleri hesaba katarak binamızın onlara mukavemetli olmasını
sağlarız.
Aynı şekilde tarlaya tohum atma gibi basit bir işi bile bir kısım
hesaplara bağlı götürürüz.
Mesela toprağın verimli olup olmadığına bakar, sulama
imkânlarının yeterli olup olmadığını araştırır veya havanın ve güneş ışınlarının
durumunu kontrol ederiz.
Eğer bunun gibi cüzi işler bile ciddi bir kısım hesaplara bağlı görülüyorsa,
insanın körü körüne bir hayat yaşaması asla tasvip edilemez.
Onun
davranışlarının ciddi bir statiğinin olması, bu statiğin üzerine bina edilecek
tavır ve davranışların, mutlaka önünün arkasının, ne getirip ne götürdüğünün iyi
düşünülmesi icap eder.
Hayırlı Bir Danışmanın Özellikleri
Soru: Vahiyle müeyyet olmasına rağmen Hz.Musa’nın (aleyhisselâm) vezir (yardımcı, danışman) talep etmesi nasıl anlaşılmalıdır? Danışman seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Enbiya-i izamın her birisi bizim için uyulması, örnek alınması
ve arkasından gidilmesi gerekli olan önemli birer rehberdir.
Nitekim Kur’ân-ı
Kerim pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin kıssalarını anlatmış ve bazen açık
bazen de kapalı olarak onlara uymayı emretmiştir.
Bir âyet-i kerimede Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ
أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şanım
hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır.” (Ahzâb Sûresi,
33/21) buyrulurken şu âyet-i kerimede ise aynı tabir Hz.İbrahim hakkında
kullanılmıştır: قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ
وَالَّذِينَ مَعَهُ “Şüphesiz
ki sizin için İbrahim ve onun yanındakilerde örneğin en güzeli vardır.”
(Mümtahine Sûresi, 60/4) Onların her birisi bizim için birer numune-i imtisal
olduğuna göre, Hz.Musa’nın Cenâb-ı Hak’tan vezir talep etmesinde de bizim için
önemli dersler vardır.
Öncelikle hâdisenin nasıl meydana geldiğine bir bakalım.
Allah, yüksek bir
fetanete sahip olan Hz.Musa’yı önemli bir mesaj yükleyerek Firavun’a
göndermiştir.
Fakat onun Allah’tan aldığı bu mesajı sunacağı tek kişi Firavun
değildir.
Onun yanında Haman ve Karun gibi onun kurduğu kast sisteminin
zirvesinde bulunan insanlar da vardır.
Haman, Firavun’un her yaptığına makul
mahmiller bulmaya çalışan, sürekli alkış ve takdirleriyle onu hipnoz eden bir
insandır.
Karun’a gelince o da servetinin altında kalıp ezilen birisidir.
İşte
Hz.Musa, böyle ifritten bir topluluğun karşısına çıkacak ve o güne kadar hiç
duymadıkları ve temel esprisi mevzuunda hiçbir bilgiye sahip olmadıkları
Allah’ın mesajını sunacaktır.
Ayrıca Firavun’un sarayında neşet etmiş olmasının da Hz.Musa üzerinde bir kısım
psikolojik etkilerinin olabileceğini göz ardı etmemek lazım.
Hz.Musa o güne
kadar Firavun ve yardımcılarına hep bir yönetici ve idareci olarak bakmıştı.
Dahası Firavun, Hz.Musa’ya karşı bir baba ve abi gibi muamelede bulunmuştu.
Üstelik İsrailoğulları Firavun’un kurmuş olduğu kast sisteminin en alt
tabakasında yer alıyorlardı.
Sarayda büyüse bile Firavun’un sülalesinden
olmadığı için Hz.Musa’ya da benzer muameleler yapılmış olabilir.
İşte bütün bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda Hz.Musa’nın böyle zorlu bir
görevden önce Allah’tan vezir istemesi onun yüksek fetanet ve firasetiyle
meselenin zorluğunu daha baştan kavradığını gösterir.
Öncelikle bunu takdir
etmek gerekir.
O, bu zorluğu sezdiği için Firavun’un sarayına gitmeden
önce, وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي هَارُونَ أَخِي اشْدُدْ بِهِ
أَزْرِي وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي “Bana
ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; kardeşim Harun’u.
Onunla beni takviye
et.Bana tevdi ettiğin bu vazifeye onu da iştirak ettir.” (Tâhâ Sûresi,
20/29-32) demiş ve Allah’tan Hz.Harun’u kendisine vezir olarak vermesini talep
etmiştir.
Zira Hz.Harun, Hz.Musa’ya göre biraz daha hür büyümüş,
İsrailoğulları arasında serbest dolaşmıştı.
Peygamber neslinden geldiği için,
sürekli onlara hitap etmiş, din ve diyaneti anlatmıştı.
Yani bu konuda tecrübesi
olan bir insandı.
Hz.Musa’nın böyle önemli bir görev için yardımcı istemesinin psikolojik bir
yönü de vardır.
İnsan yüksek mansıp sahibi birinin yanına tek başına çıktığı
zaman kendisini rahat hissetmeyebilir.
Dolayısıyla maksadını ifade ederken biraz
zorlanabilir.
İşte Hz.Musa, kendisini takviye etmesi, önünü açması ve böylece
ifade etmesi gerekli olan mesajı güzel ifade etmesi adına bir yardımcı talep
etmiştir.
Hz.Musa kıssasının temel yanlarına kısa bir göz attıktan sonra şimdi meselenin
bize bakan yönüne geçebilir ve şu tespiti yapabiliriz: Önemli görevler eda
edecek olan insanların, yanlarında aklı başında danışman/danışmanlar
bulundurmaları akıl ve mantığın bir gereğidir.
Önemli misyon sahibi her insanın,
insanları sevk ve idare etmekle sorumlu her yöneticinin, eksiklerini
tamamlayacak ve yanıldığında kendisini düzeltecek bir danışman edinmesi, onun
firaset ve fetanetinin göstergesidir.
Danışman Seçimi
Fakat hemen ifade etmek gerekir ki bir insanın yanında danışman bulundurması
önemli olsa da, danışman olarak seçtiği insanların hangi vasıf ve özelliklere
sahip olması gerektiği hususu bundan daha önemlidir.
Çünkü bu konuda isabetli
hareket edilmezse seçilen danışmanın faydasından çok zararı dokunacaktır.
Firavun’un yanından ayrılmayan Haman gibi her yapılanı tasdik eden ve hatalara
göz yuman birisi değil; en küçük bir yanlış karşısında bile muhatabı incitmeden
usûlünce uyarıda bulunabilen yüksek deha sahibi bir insan danışman olarak
seçilmelidir.
Öyle ki bu kişi, bir karıncanın ezilmesine bile sessiz kalmamalı,
“Efendim, karıncaya basmamalıydınız!” diyebilmelidir.
Yoksa Firavun’un halkına
karşı söylediği, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben
sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât sûresi, 79/24) sözü karşısında sessiz
kalan, belki de “İsabet buyurdunuz efendim!” diyen Haman gibi, etrafında sadece
kendisini pohpohlayan ve alkışlayan danışmanlara sahip bir idarecinin, kendi
felâketini hazırlayacağında şüphe yoktur.
Hele bir de bu danışmanlar bağlı bulundukları kişinin kredisini ve kendi
konumlarını kullanarak çıkar temin ediyor, farklı ihaleler alıyor ve yüksek
kazançlar sağlıyorlarsa asla bunları kaybetmeyi göze alamaz ve artık sürekli
onun gözüne girmek, gönlünü hoş tutmak ve ona şirin görünmek için uğraşırlar.
Hiç olmayacak işlerini bile takdir eder, olumsuz gibi görünen sözlerini hemen
tevil ederler.
Kısacası mevcut çıkarlarını koruma ve devam ettirme adına
bulundukları konumda ne yapmaları gerekiyorsa onu yaparlar.
Bir yöneticinin etrafında daire oluşturmuş ve bir çıkar çarkı kurmuş olan bu tür
insanların sürekli övgü, alkış ve takdirleriyle zamanla idarecilerini şirazeden
çıkaracaklarında şüphe yoktur.
Onu, kendi kalıbının üzerinde başka kalıplar
içine sokacaklar, ona numara ve drobu uymayan elbiseler giydireceklerdir.
Bu
zavallı da zamanla kendini farklı ve üstün görmeye başlayacaktır.
Çünkü övgü ve
medih insanı baştan çıkarır.
Mabeyn-i Hümayun
Öte yandan, karanlık ruhlu bu tür insanlar zamanla idarecilerin etrafında bir
mabeyn-i hümayun oluşturur ve çevreden gelen seslerin merkeze ulaşmasına mâni
olurlar.
Sağdan-soldan gelen sesler onlara çarpar ve geri döner.
Siz de bunların
sadece yankısını duyarsınız.
Bunlar, danışmanlık yaptıkları kişinin etrafında
Satürn’ün etrafındaki halkalar gibi halka oluşturduklarından ona gelen pırıl
pırıl fikirler bile öncelikle bu karanlık halkalara çarparak renk değiştirir, bu
yüzden çok güzel insanlar bile onun nazarında simsiyah görünmeye başlar.
Peygamberlerin yolunu takip eden bazı insanlar onlara semavî mesajlar gibi
mesajlar sunsalar bile, o bunları kendisini aldatmaya matuf birer diyalektik
gibi görür.
Çünkü yanlış yönlendirmeler neticesinde zamanla değer ölçüleri
bozulur ve doğruyu eğri görmeye başlar.
Bilindiği üzere Devlet-i Âliye’de padişahın etrafındaki -bugünkü anlamıyla-
müsteşarlar, müşavirler, müdürler vs.
mabeyn-i hümayunu oluşturuyordu.
Hükümdar
ihtiyaç duyduğu meseleleri onlara soruyordu.
Aynı zamanda onlar dıştan
gelebilecek tehlikeler adına hükümdar için koruyucu bir kalkan oluyorlardı.
Yöneticilerle halk arasında bulunan mabeyn-i hümayunun iyi olduğu zamanlarda
bunlar önemli vazifeler eda etmişlerdir.
Bunu yapmanın yanında halkın istek ve
arzularının veya toplumun önde gelenlerinin mülâhaza ve tavsiyelerinin
kırılmadan idareciye ulaşması noktasında da herhangi bir engel
oluşturmamışlardır.
Fakat tarihe ve günümüze bakıldığında çoğu zaman hadiselerin böyle cereyan
etmediği görülür.
Maalesef mabeyn-i hümayun, genel itibarıyla idareciyle idare
edilenler arasında bir engel ve set oluşturmuş ve aşağıdan gelen seslerin
kırılmadan yukarıya çıkmasına müsaade etmemiştir.
Özellikle bazı dönemlerde bir
kısım riyakâr ve menfaatperest insanlar bazen danışman, bazen genel müdür, bazen
de koruma görevlisi gibi farklı unvanlarla devlet idarecilerinin etrafında
kümelenmiş, riyakârlıklarıyla onların gözüne girmiş, güvenlerini kazanmış,
sonrasında da onları yanlış yönlendirmişlerdir.
Başkalarının duygu ve
düşüncelerini doğru bir şekilde üstlerine iletmemiş, söylenenleri arzu ettikleri
şekilde evirip çevirmişlerdir.
Böylece onlar bir taraftan yöneticilerini
aldatırken, diğer taraftan da halka ihanet etmişlerdir.
Devleti idare eden
insanlar büyük birer veli bile olsalar çevresindeki insanların iç yüzlerini ve
gerçek niyetlerini bilemeyebilir ve onların hile ve desiselerinden salim
kalamayabilirler.
Benim en sevdiğim insanlardan biri Sultan 2.
Abdülhamit Han’dır.
Ben henüz on
dört-on beş yaşlarındayken, o zamanlar seksen yaşlarında olan ve zamanında
Abdülhamit Han’ın yaverliğini yapmış binbaşı Medet Efendi’yle birlikte kalmış ve
ondan Abdülhamit Han’ın çok fazilet ve meziyetlerini dinlemiştim.
Dolayısıyla
Abdülhamit Han, öteden beri benim içimde bir sevgi abidesi hâline gelmiştir.
Bu
yüzden ona lâf söyletmem.
Fakat yaşadığı dönemde birçok entelektüelin ona karşı
ciddi bir tavrı olmuştur.
Mesela Mehmet Akif de benim çok sevdiğim ve derin
alâka duyduğum insanlardan birisidir.
Çok saf ve samimi bir insandır; hiç riya
bilmez; dünyaya hiçbir zaman talip olmamıştır.
Fakat bu iki insan, birbirlerini
sevmezler.
Mehmet Akif’in onun aleyhine yazdığı şiir çoklarının malumudur.
Aynı
şekilde tefsir tarihi boyunca rivayet ve dirayeti mükemmel bir şekilde bir arada
götüren sayılı birkaç müfessirden biri olan Allame Muhammed Hamdi Yazır da
merhum sultanı eleştirenlerden bir tanesidir.
Yaşadığı dönemde böyle önemli şahsiyetlerin ona karşı tavır almasının en önemli
sebebi, Sultan Abdülhamit’in etrafında oluşan mabeyn-i hümayundur.
Onlar alttan
gelen elit ve entelektüel sınıfın duygu ve düşüncelerinin Sultan’a ulaşmasına
fırsat vermemişlerdir.
En temiz sesler ve sözler bile oraya gelince kırılmış ve
bozulmuştur.
Dolayısıyla Abdülhamit Han, olan biten şeyleri bütün gerçekliğiyle
görememiştir.
Belki de etrafındakiler tarafından yanlış yönlendirilmiş ve
yanıltılmıştır.
Çünkü Hz.Üstad’ın ifade ettiği gibi, Allah bildirmediği sürece
bir insan veli bile olsa, başkalarının gerçek durumunu bilemez.
Liyakat Esasına Göre İstihdam
Sevk ve idarede mabeyn-i hümayun çok önemli bir faktör olduğuna göre, mutlaka
her idarecinin yanında onu iyiliğe sevk edecek ve kötülükten men edecek hayırlı
yardımcıların olması gerekir.
Onlar bir taraftan, gördükleri problemler ve
karşılaştıkları zorluklar hakkında kendi çözüm önerilerini sunmalı, diğer yandan
da halktan gelen öneri, teklif veya şikâyetleri kendilerine göre yorumlamadan
duru bir şekilde yukarıya intikal ettirmelidirler.
Maalesef bu, günümüzün en önemli problemlerinden biridir.
Birileri başkalarının
fikirlerine kulak asmadıklarından ve onları ciddiye almadıklarından ötürü
meseleleri yukarıya hep yanlış intikal ettiriyor ve oralarda yanlış hükümlere
varılmasına sebep oluyorlar.
Danışmanlar, özel kalem müdürleri, korumalar veya
mabeyni oluşturan daha başka kişiler, toplumla yöneticiler arasında perde
olduklarından idarecileri toplumdan koparıyor ve her iki tarafın birbirini doğru
bir şekilde görmesine ve anlamasına engel teşkil ediyorlar.
İdareciler sadece
meydanlarda ve mitinglerde kendisini alkışlayan kalabalıklara şahit olduğu gibi
halk da idarecilerini gerçek yüzüyle tanıma imkânı bulamıyor.
Her iki tarafın birbirini doğru tanıyabilmesi adına aradaki engellerin
kaldırılması ve mabeyn-i hümayunun şeffaflaşması gerekir.
Bu açıdan böyle önemli
bir vazifeye insan seçerken liyakatin esas alınması çok önemlidir.
Seçilecek
insanların geçmiş tecrübelerine, bilgi birikimlerine, iş kapasitelerine ve
başarılarına bakılmalı ve buna göre istihdam edilmelidir.
Bunun dışında
akrabalık, yakınlık veya dostluk gibi faktörler tercih sebebi olmamalıdır.
Bu
tür yakınlara karşı mürüvvetli davranmak önemli bir erdem olsa da bir köy
muhtarlığına varıncaya kadar idare mevzuunda asla yakınların kayırılmaması
gerekir.
Bu konunun hatır-gönül ilişkilerine tahammülü yoktur.
Ne akrabalık
bağları ne dostluk ilişkileri ne çıkar ve menfaatler bu konuda yönlendirici
olmamalıdır.
Eğer bu konularda dikkatli olunmaz, liyakate göre vazife verilmez
ve farklı sebeplerden ötürü işten anlamayan insanlar iş başına getirilirse
devletin bekası tehlikeye girer.
Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan
insanların onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu
göstermede cesurca davranmaları çok zordur.
Onlar baştakilerle daha ziyade saygı
ve sadakat temeline dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan
edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar.
Onların maaşla iş yapmaları,
bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta gözlerini sürekli daha
yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile getirmelerinin
önünde önemli bir engeldir.
Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden
insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya
bakanlığa gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile
getirebilmesi gerçekten çok zordur.
Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi
bir tavır ortaya koyamaz ve bunları engelleyemezler.
Böyle yapmakla onlar her ne
kadar kendi çıkar ve menfaatlerini korumuş olsalar da, idare kaybeder, sistem
kaybeder ve neticede millet kaybeder.
Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla
yetinmemesi, ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı
siyasi görüş ve düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri
gerekir.
Çünkü bu tür insanlar, idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti
çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke menfaatlerini esas alacaklardır.
Evet,
ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan önce meselelere objektif
bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok önemlidir.
Meselenin Hizmet Gönüllülerine Bakan Yönü
Danışman tayini ve mabeyn-i hümayunla ilgili yukarıda arz edilen hususları
sadece devlet yönetimi açısından düşünmek meseleyi daraltmak demektir.
Toplumun
hangi katmanında olursa olsun ifade edilen bu hususlar, bir yerde insanların
sevk ve idaresiyle meşgul olan herkes hakkında geçerlidir.
Dolayısıyla bu
ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden insanlar açısından da geçerli olduğunu
söyleyebiliriz.
Her ne kadar hizmet gönüllüleri arasında devlet yönetimindekine
benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı kimseler yönetici olarak
bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna benzer yapılar kurmuş,
insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece hem
kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması)
yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler.
Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve
net olarak göremezler.
Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat
bir şekilde onlara ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar.
Hâlbuki onlara düşen
vazife, her zaman herkese karşı açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare
etmektir.
Mesela okul, yurt gibi herhangi bir müesseseden sorumlu olan veya herhangi bir
hizmet faaliyetinin temsilcisi olarak iş başında bulunan insanlar,
eğrildiklerinde kendilerini doğrultacak, yanlış yaptıklarında usûl ve üslup
hatasına düşmeden bunu dile getirebilecek yardımcılar bulmaya çalışmalıdırlar.
Onların yanında bulundurdukları kişiler, tıpkı sahabenin Hz.Ebu Bekir’e dediği
gibi, “Eğrilirsen
seni kılıçlarımızla düzeltmesini biliriz!” diyecek kadar doğru, müstakim ve
cesur olmalıdırlar.
Hz.Musa bile, اُشْدُدْ بِهِ أَزْرِي “Onunla
beni takviye et.” sözüyle, Allah’ın kendisine yardımcı olarak vereceği Hz.
Harun vasıtasıyla takviye edilmeyi ve güçlenmeyi talep ediyorsa, bizim öncelikle
buna ihtiyacımız vardır.
Çünkü hiçbirimiz vahiyle müeyyet olmadığımız gibi,
peygamberlerin sahip olduğu fetanete de sahip değiliz.
Dolayısıyla biz,
seçeceğimiz hayırlı danışmanlar ve onların faydalı fikirleri vasıtasıyla mantık
ve düşüncelerimize güç kazandırmalıyız.
Bunu başarabilirsek kendi zaaflarımız
içinde boğulmayız ve kolay kolay sırtımız yere gelmez.
Bu açıdan hayatın her
biriminde bu meselenin bir esas olarak alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
Hizmet Aleyhindeki İtham Ve İftiralar
Soru: İlk günden beri sevgi, hoşgörü, fedakârlık ve adanmışlık yolunda devam eden bir hareket aleyhinde sürekli bir kısım itham, iftira ve hatta hakaretlerin dile getirilmesinin sebepleri ve bunlar karşısında yapılması gerekenler nelerdir?
Cevap: Öncelikle, değişik vesilelerle üzerinde durulan bir konuyu bir
kere daha hatırlatma lüzumu duyuyorum.
İster hareket ister cemaat ister camia
ismine her ne denilirse denilsin dünyanın dört bir tarafında devam eden eğitim,
kültür ve yardım hizmetlerinin aidiyet mülâhazasına bağlanarak açıklanması,
belirli şahıslara mâl edilmesi veya bunların hiyerarşik ve merkezi bir yapıyla
izah edilmesi kesinlikle doğru değildir.
Bu tür yorum ve bakışlar meselenin
mahiyetini bilmemekten kaynaklanmaktadır.
Çünkü günümüzde eğitimsizlik, fakirlik
ve çatışma gibi insanlığın en önemli düşmanlarına karşı ciddi bir mücadele verme
ve aynı zamanda insanlığa insanca yaşama yollarını gösterme adına yapılan
faaliyetlerin tamamı beğenilen, takdir edilen ve makul bulunan bir mefkûre
etrafında bir araya gelmiş fedakâr gönüllerin eseridir.
Nasıl ki Cuma namazı kılma, Kâbe’yi tavaf etme veya Arafat’ta vakfede durma gibi
bazı ibadetler aynı hedefe yürüyen, aynı duygu ve aynı mefkûreye sahip olan
insanları camide, Arafat’ta veya Metaf’ta bir araya getiriyorsa, hizmet
gönüllülerini belirli faaliyet ve projeler etrafında bir araya getiren faktör de
duygu ve düşünce birliğidir.
İçi insanlığa hizmetle dolu olan ve güzel bir
gelecek hayaliyle oturup kalkan bir kısım adanmış ruhlar, düşündükleri ve hayal
ettikleri hizmetlere dair herhangi bir yerde küçük bir oluşum gördükleri anda
kendilerinin de bu işin içinde yer alması gerektiğini düşünüyor ve yapılan
hizmetlere destek olmaya başlıyorlar.
Hususiyle daha önceden bu kervana katılmış olan ve hiçbir beklentiye girmeden
hayatını hizmete vakfeden insanların samimiyetleri, güvenilirlikleri, ümitleri,
aşk u şevkleri çoklarını bu işin içine çekiyor.
Yani bugüne kadar ortaya konulan
hizmetlerin, yüce ahlâkî vasıflara sahip olan ve insanlığa hizmetten başka
hiçbir beklentisi bulunmayan gönüllüler tarafından yapılması, başkaları için de
önemli bir referans teşkil ediyor ve onları da bu faaliyetlere sahip çıkmaya
teşvik ediyor.
Nitekim günümüzde farklı farklı kültürlere, ırklara ve hatta dinlere sahip
insanların hizmet faaliyetlerini kabullenmeleri ve ona destek olmaları da
meselenin çapının ne ölçüde genişlediğini göstermektedir.
Her ne kadar işin
başlangıcında ortaya konulan hizmetler beş-on kişiyle başlamış olsa da
yapılanların doğru ve faydalı olduğunu gören birçok insan bulundukları yerlerde
benzer hizmet projelerini hayata geçirmişlerdir.
Farklı bir ifadeyle değişik
dünya görüşlerine ve hayat felsefelerine sahip olan çok sayıda insan, hizmetin
makuliyeti etrafında toplanmıştır.
Bu insanlardan bazıları doğrudan eğitim,
kültür veya diyalog faaliyetlerinin içinde vazife ve sorumluluk alırken,
bazıları da maddi veya manevi olarak yapılan bu işlere destek vermeye
başlamışlardır.
Eğer gerek evrensel insanî değerler gerekse yaşadığımız zamanın şartları
açısından yapılanlar doğru ve mantıklı olmasaydı, günümüzde sayısı milyonları
bulan bu kadar çok insanın harekete geçmesi mümkün olmazdı.
Uzak Doğu’dan
Afrika’ya, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar dünyanın dört bir yanında yüzlerce okul
açılmazdı.
İş adamları elindekini avucundakini talebelere sahip çıkmak için sarf
etmezdi.
Dünyanın farklı ülkelerinde farklı düşünceden insanlarla diyalog
köprüleri kurulamazdı.
Bunun mümkün olması için hem sizin mensup olduğunuz dinin
temel kriterlerinin hem aklınızın hem de sahip olduğunuz değerlerin yapılanlara
onay vermesi gerekir.
Ayrıca, başkaları ne düşünürse düşünsün, bugün oldukça geniş bir dairede devam
eden hizmetlerin başarılı olması adına bizim en önemli gördüğümüz faktör,
Allah’ın yardım ve inayetidir.
Allah bazen çok küçük ve zayıf insanlara çok
büyük işler yaptırarak kendi büyüklüğünü gösterir.
Bizce yapılan hizmetlere
bakıldığında bunun çok açık olarak görülmesi mümkündür.
Fakat bu herkes için
objektif olmayabilir.
Gideceği ülke ve yapacağı işler hakkında henüz ciddi bir
bilgi ve tecrübesi olmayan, maddî imkânları oldukça yetersiz, daha üniversiteyi
yeni bitirmiş gencecik insanların kısa zaman içerisinde gittikleri ülkelerde
okullar açmaları ve ülke halkı tarafından kabul görüp sevilmeleri ancak Allah’ın
yardım ve inayetiyle izah edilebilir.
Bazıları sadece yapılan işlerin büyüklüğüne baktıkları hâlde onların arkasında
Allah’ın büyüklüğünü görmedikleri için yanlış çıkarımlar yapıyor, kendilerince
farklı güç odakları hayal ediyorlar.
Zira onların çarpık kriterlerine göre böyle
büyük projelerin arkasında mutlaka Napolyon veya Sezar gibi büyük dâhilerin veya
önemli düşünce kuruluşlarının yer alması gerekir.
Bir başkası, “Değirmenin suyu
nereden geliyor?” türünden sorular sorarak veya farklı güç odaklarını işaret
ederek zihinleri karıştırmak istiyor.
Bunlar, Allah’ın inayetini ve fedakârlığın
nasıl büyük bir güç kaynağı olduğunu bilemediklerinden, yapılan bu güzel işlere
kuşkuyla bakıyor, hatta bunun da ötesinde bir kısım saldırılarda bulunuyor,
karalama faaliyetlerine başvuruyorlar.
Hâlbuki bize göre bütün bunlar öncelikle Allah’ın sevkiyle, inayetiyle, ardından
da bu işi makul bulan ve ona gönül veren samimi gönüllerin gayret ve
destekleriyle gerçekleşmektedir.
Biz inanıyoruz ki Allah’a yakın olduğumuz ve
O’nun rızası istikametinde hareket ettiğimiz sürece de O bizi yürüdüğümüz yolda
yalnız bırakmayacaktır.
Vehim ve İhtimallere Göre Hüküm Verilemez
Hizmet gönüllüleri aleyhinde faaliyette bulunan kimseleri yanıltan diğer bir
nokta ise onların vehim ve ihtimallere göre hareket etmeleri ve hizmet
insanlarını başkalarıyla, belki kendileriyle kıyaslamalarıdır.
Bazı insanlar,
güç ve kuvveti elde edince bunu bir taraftan kendi maddî imkânlarını ve
konumlarını güçlendirme, diğer yandan da kendileri gibi düşünmeyen insanları
ezme ve bastırma istikametinde kullandıkları için başkalarının da aynı şeyi
yapmasından korkuyorlar.
Onlar bir dönemde karanlık yollarla milletin
kılcallarına kadar nüfuz ettikleri ve sonrasında da kendileri gibi olmayan
insanları idare etme adına bir kısım vesayet sistemleri oluşturdukları için
meseleyi tamamen kendi duygu ve düşüncelerine göre değerlendiriyor ve herkese
bağrını açmaya açık olan hizmet insanlarıyla ilgili bir kısım gizli ajandalar
uyduruyorlar.
Haramilikle bazı imkânları elde eden insanlar her ne kadar bir
şirzime-i kalilden (küçük bir topluluktan) ibaret olsalar da bunlar tavır ve
söylemleriyle geniş kitleleri de etkiliyor ve onların da zihinlerini
bulandırıyorlar.
Mesela kendileri gibi düşünmeyen insanların devlet içerisinde önemli vazifelere
gelmelerinden ciddi rahatsızlık duyan ve onları iflah etmek istemeyen bazı
kimseler hizmet gönüllülerinin devlete sızdığından ve devlet içerisinde
kadrolaştığından bahsediyorlar.
Hâlbuki bu devletin vatandaşı olan herkesin -hak
ettikten sonra- devlet içerisinde istediği görevi alma hakkı vardır.
Bunun
aksini iddia etmek ayrımcılıktır.
Nitekim ben 40-50 sene önce açıktan açığa cami
kürsülerinden bunu ifade ettim.
Dedim ki, “Niye bu ülkenin dindar insanları
çocuklarını sadece Kur’ân kurslarına, imam-hatip okullarına ve ilâhiyat
fakültelerine gönderiyorlar? Bu ülkenin başka okulları yok mu? Neden
çocuklarınıza tıp tahsili yaptırmıyorsunuz? Neden fizik, kimya gibi fen
bilimleri okutmuyorsunuz? Niye çocuklarınızı mülkiyeye, adliyeye, emniyete ve
askeriyeye yönlendirmiyorsunuz? Bu ülke, bizim ülkemizdir.
Bu okullar da bizim
okullarımızdır.
O hâlde bu ülke insanı çocuklarını faydalı gördüğü bütün
alanlara yönlendirmelidir.”
Ben bu gibi düşüncelerimi cami kürsülerinde çok rahatlıkla ifade ettim.
Bugün de
olsa yine aynı şeyleri söylerdim.
Fakat buna rağmen birileri hâlâ sızmadan
bahsediyorlar.
Hâlbuki sızma, yabancı bir unsurun bünyeye gizlice girmesi
demektir.
Farklı milletlerden olan insanlar bu milletin kaderine hâkim olmak
için gizlice onun içine sızabilirler.
Fakat ülke insanları kendi okullarına
sızmaz, hakkını vererek girer.
Bu onun hakkıdır.
Öz be öz vatan evlâdı, bütün
önemli müesseselerde yer alabilir ve ülkesinin geleceği hakkında söz sahibi
olabilir, olmalıdır.
Bunun aksini iddia etmek düşünce özrünün bir alâmetidir.
Diğer taraftan, gelecekle ilgili bir kısım vehim ve şüpheler ortaya atmak da
oldukça yersiz bir davranıştır.
Hizmet gönüllüleri -inşaallah- bugün nasıl
hareket ediyorlarsa yarın da aynı çizgilerini koruyacaklardır.
Zira bütün
insanlığa sevgi ve şefkatle yaklaşma, herkese bağrını açma, hatta can
düşmanlarına karşı bile insanlık ve mürüvvetten ayrılmama onların temel
düsturlarıdır.
Kaldı ki -ille de bir ajandadan bahsedilecekse- onların
ajandasında nam u nişanın, makam ve mevkinin ve de dünya saltanatının bir yeri
yoktur.
Onların talip olduğu tek şey Allah rızasıdır.
Onlar, bunun dışındaki
bütün çıkar mülâhazalarına karşı kapılarını sıkı sıkıya sürgülemişlerdir.
Aslında bırakalım dünyevî makam ve iktidarları, hizmet eden insanlar yaptıkları
hizmetleri uhrevî çıkar düşüncesine bağlamayı bile doğru
bulmazlar/bulmamalıdırlar.
Mesela bir insan Allah rızası yolunda hizmet ederken
o yolda bir kısım sıkıntılar çekebilir; takiplere, sorgulamalara, tehditlere ve
sürgünlere maruz kalabilir, hapis ve zindanlara tıkılabilir, vatanını terk etmek
zorunda kalabilir… Eğer bütün bunların karşılığında o, “Ben bunlara mukabil
Cennet’e talibim.” derse çok ucuz bir şeye talip olmuş olur.
Allah rızası
dururken ne diye daha aşağısına talip olalım ki! Evet, bir Müslüman dualarında
Cennet’i talep edebilir, Cehennem’den uzak kalmayı isteyebilir.
Fakat yaptığı
hayırlı işleri ona bağlaması, onu gaye-i hayal edinmesi, daha büyük şeyler
istemek dururken daha küçüklerine talip olma anlamına gelir.
Şimdi Cennet bile hizmet adına yapılan güzel faaliyetlerin karşısında küçük
kalıyorsa bence dünyevî sultanlıkların onun yanında hiçbir değeri olamaz.
Dolayısıyla biz, Rabbimizin rızasını elde etme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) ile ahirette birlikte olma dururken, ortaya koyduğumuz hizmetleri
dünyevî imkânlara ve makamlara ulaşmak için birer vesile yapmayız.
Bu yüzden
milletvekili olma, bakan olma, başbakan olma, herkes tarafından parmakla
gösterilen biri hâline gelme ve alkışlanma gibi hedefler bizlerden çok uzaktır.
Biz, bunlara talip olmayı, bulunduğumuz konumdan aşağıya düşme olarak görürüz.
Zira harem dairesine alınan ve sultanla muhatap olma imkânına erişen bir insanın
koridordakilerin talip olduğu şeylere talip olması doğru değildir.
Düşünce Dünyalarının Farklılığı
Aslında gerek Türkiye’de gerekse dünyanın farklı ülkelerinde vazife yapan hizmet
gönüllülerinin ortaya koydukları olağanüstü fedakârlıklar çokları tarafından
bilinmektedir.
Özellikle onlarla yakın teması olan insanların yapılan bu
fedakârlıkları görmemeleri ve bilmemeleri mümkün değildir.
Nitekim bugüne kadar
farklı vesilelerle, henüz üniversiteyi yeni bitiren gencecik insanların, ismini
dahi bilmedikleri, yerini haritada bulmakta bile zorlanacakları deniz aşırı
ülkelere nasıl gittikleri, oralarda burs ölçüsündeki küçük ücretlerle vazife
yaptıkları, hatta bazen onu bile bulamadıkları, okul inşaatlarında bir amele
gibi çalıştıkları ve benzeri hususlar onları gören farklı insanlar tarafından
defalarca anlatılmıştır.
Onların bu fedakârlıkları sadece kısa bir zaman dilimine de has değildir.
Bugün
yaşları ellilere, altmışlara ulaşan nice hizmet gönüllüsü hâlâ bu
fedakârlıklarını devam ettirmektedir.
Bunca fedakârlığın kalan ömrün daha rahat yaşanması veya bir kısım dünyevî makam
ve mevkilerin elde edilmesi adına yapılması mümkün değildir.
Çünkü bir kısım
dünyalık çıkarların elde edilmesi için bu kadar çile çekmeye ve bu kadar
mahrumiyet yaşamaya değmez.
Kim kalan ömrünün beş-on senesini rahat yaşayabilmek
için bütün bir ömrünü heder eder ki! Demek ki daha önce de ifade ettiğimiz gibi
yapılan fedakârlıkların amacı Allah rızasını kazanmak ve uhrevî mutluluğu elde
etmektir.
Yani fedakâr gönüller başkalarına el uzatmak ve onları fakirlik,
cehalet ve iftirak bataklıklarından kurtarmakla kendi kurtuluşlarını ümit
etmektedirler.
Ne var ki sizden farklı kültür ortamlarında yetişen ve sizin düşünce dünyanızdan
habersiz olan insanların bunu anlamaları mümkün değildir.
Onlar, sizinle oturup
kalkmadan ve sizin yürüdüğünüz yolun hususiyetlerini bilmeden, yapılan bu
fedakârlıkların ne ifade ettiğini anlayamazlar.
Çünkü onlar bugüne kadar her
fedakârlığı, kendilerine sağlayacağı çıkarı düşünerek yapmışlardır.
Dünya için
koşan ve bütün ömürlerini onun arkasında tüketen insanların, hiçbir dünyevî
beklentiye kapılmadan ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılan hizmetleri anlamaları
mümkün değildir.
Çünkü onlar, böyle bir şeyi ne düşünmüşler, ne duymuşlar, ne
görmüşler, ne de yaşamışlardır.
Kendimizi Doğru Anlatma
Bütün bunları, onların bu konudaki kuşkularına ve paranoyalarına hak verme ve
onları mazur gösterme adına ifade etmiyorum.
Bilakis olan biten hâdiselerin
doğru okunması ve buna göre yapılacakların doğru tespit edilmesi adına bunları
söylüyorum.
Zira onlar bunu anlamasalar da biz anlatmaya devam etmeliyiz.
Onlar
bizden uzak dursalar da biz onlara yakın olmaya çalışmalıyız.
Tıpkı Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi bir kere, iki kere, üç kere anlatmayı
yeterli görmemeli; dördüncü kez, beşinci kez… anlatmaya devam etmeliyiz.
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû
Cehil diye meşhur olan Amr İbn Hişam’ın ayağına belki elli belki de yüz defa
gitmişti.
Aslında Ebû Cehil, karakter itibarıyla iman etmesi çok zor olan bir
insandı.
Zira o, tamamıyla küfür ve dalâlete kilitlenmişti.
Oldukça inatçıydı.
Kendisini diğer insanlardan üstün görüyor, herkese tepeden bakıyordu.
Benî
Mahzum’un efendisi olarak bir gün Mekke halkının başına geçeceği günün
hülyalarıyla yaşıyordu.
Tam bu sırada madde ve manasıyla o toplumu idare edecek
bir insanın ortaya çıkması Ebû Cehil’in hazmedeceği bir durum değildi.
Esasen
Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bunları çok iyi biliyordu.
Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük bir fetânet idi.
Ne var ki O buna
bakmıyor ve anlatmaya devam ediyordu.
Çünkü anlatma O’nun vazifesiydi.
Kabul
ettirme ise Allah’a aitti.
İşte bu sebepledir ki duygu ve düşüncelerimizi anlatma adına yaptıklarımızı
yeterli görmemeli, tekrar tekrar anlatmaya devam etmeliyiz.
Nitekim yakın
zamanda yanıma gelen önemli bir şahıs, “Henüz hareketi, onun ruh ve manasını
bilmeyen farklı kesimlerden çok insan var.” demişti.
Demek ki bugüne kadar bu
konuda çok ahesterevlik etmişiz.
Kendimizi başkalarına doğru bir şekilde
anlatamamışız.
Gerek sözlerimizle gerekse hâlimizle ne olduğumuzu ortaya
koyamamışız.
Onların bizi daha yakından tanımasına fırsat vermemişiz.
Yapılan
hizmetler dikey olarak yükseldiği hâlde onların başkalarına anlatılması yatay
kalmış.
Dolayısıyla bu konuda tembellik yapıp ağır davranmamalıyız.
Gerekirse tıpkı
doksanlı yıllardaki diyalog sürecinde olduğu gibi tek tek şahısların ayağına
gitmeli ve onlarla diyaloğa geçmeliyiz.
Eğer yürüdüğümüz yolda problemlerle
karşılaşmak istemiyorsak yükselme ve genişleme nispetinde alâkadar olduğumuz
çevreyi de genişletmeliyiz.
Eğer geçmişten tevarüs edilen kaskatı
düşmanlıkların, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanların veya İslâmî
terbiye görmemiş bir kısım kimselerin iç içe daireler şeklinde önümüzü kesmesini
istemiyorsak; düşmanlıkları kırma, çevre yapma, sempati duyanları çoğaltma ve
dostluklar kurma istikametinde sürekli yeni yeni adımlar atmaya devam etmeliyiz.
İstemez misiniz size ait güzelliklerden başkalarının da haberdar olmasını ve bir gün onların da size yol arkadaşlığı yapmasını? İstemez misiniz sizi karalayanlara karşı onların sizi savunmasını? O hâlde kültür ve düşünce farklılığından ötürü bazıları sizi yanlış tanısa ve haksız ithamlarda bulunmaya devam etseler de size düşen vazife, ısrar ve kararlılıkla beklentisizliğinizi, istiğnanızı, ihlâs ve samimiyetinizi, sevgi ve hoşgörünüzü anlatmaya devam etmektir.
Anlatmanın yanında onların sizi daha iyi tanımaları, insanlık adına ne tür
duygulara sahip olduğunuzu görmeleri için uzun süre onlarla birlikte oturup
kalkmanız gerekir.
Şunu bilmelisiniz ki kendinizi insanlara doğru bir şekilde
anlatacağınız âna kadar onların sizin hakkınızdaki şüphe ve tereddütleri devam
edecektir.
İnsanların size yürüyerek gelmesini istiyorsanız, ilahî ahlâk gereğince siz
onlara koşarak gidin.
Size bağırlarını açmalarını istiyorsanız, bağrınızı açın
onlara karşı.
Onlardan bir tebessüm bekliyorsanız öncesinde siz onları gökçek ve
mütebessim bir yüzle karşılayın.
Kalbinizi herkese açın ki sizin için binlerce
kalb açılsın.
Gönülleri fethedin ki hiçbir yerde reaksiyon görmeyin.
Herkese
karşı yakın durun ki insanlar da size yakınlaşsınlar!..
Bütün bunların yanında eğer başkalarının bizi doğru anlamasını ve iyi tanımasını
istiyorsak son derece şeffaf ve herkese açık olmalıyız.
İçimizdeki samimi
duygularımızı her zaman dışarıya vurmalıyız.
Fakat bunu yaparken insanların
anlayış seviyelerini göz önünde bulundurmalı ve asla üslupta hata etmemeliyiz.
Ayrıca, yapacağımız bütün işleri, bulunduğumuz ülkelerin kanun ve mevzuatına
uygun olarak yapmalıyız.
Hatta hizmet adına bir adım atmadan önce, bulunduğumuz
yerdeki yetkililerle görüşmeli ve onlardan izin almalıyız.
Yaptığımız faaliyet
ve programlara onları da davet etmeliyiz.
Bizi yakından tanımaları adına
meclislerimizi herkese açık tutmalıyız.
Emniyet ve güven insanı olduğumuzu,
bizden kimseye bir zarar gelmeyeceğini herkese göstermeliyiz.
Dolayısıyla başkalarını endişeye sevk edecek ve rahatsız edecek her türlü tavır
ve davranıştan uzak durmalıyız.
Öyle ki hiçbir hareketimiz başkaları tarafından
yanlış yorumlanmaya açık olmamalı veya onlarda gizli bir şeyler çevrildiği
hissini uyarmamalı.
Şunu unutmamalısınız ki siz bu konularda bir hata
yaptığınızda sadece dünyanın dört bir tarafında sizinle aynı çizgide hareket
eden insanların hizmetlerine zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda hem sizin
düşüncenize yakın olan dostlarınızın hem de arkanızdan gelecek haleflerinizin de
işini zorlaştırmış olursunuz.
Elbette bütün bu konularda başarı sağlanması birdenbire gerçekleşmeyecektir.
İlk
başlarda ciddi zorlanacaksınız.
Karşı tarafa kendinizi doğru bir şekilde ifade
edeceğiniz âna kadar şüpheyle karşılanacaksınız.
Fakat muhataplarınız uzun
yıllar sizi test ettikten ve sizin ne kadar güvenilir insanlar olduğunuzu
gördükten sonra bu defa onlar sizi başkalarına anlatmaya başlayacaklar.
“Bu
insanlara güvenebilirsiniz, onlardan size hiçbir kötülük gelmez.” diyecekler.
Onların sizi anlatıp müdafaa etmeleri sizin adınıza çok önemli bir referans
olarak görülecek ve bu da sizin kendi kendinizi anlatmanızdan çok daha tesirli
olacaktır.
Her zaman bir kısım Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler mevcudiyetlerini
devam ettirecek olsalar da maşerî vicdanın sesi, soluğu ve heyecanı onların
nefeslerini kesecektir.
İşte böyle bir neticeyi elde etmek için insan neye katlansa değer.
Çünkü bugün
katlanılan ve hazmedilen rahatsız edici şeyler daha sonra bizi sevindirecektir.
Şunu unutmamak gerekir ki sizin yaptığınız iş, insana yatırımdır.
İnsana
yatırımın geriye dönüşü ise en az çeyrek hatta bazen yarım asır ister.
Hazımsızlık ve Kıskançlıklar
Bazı kesimlerin Hizmet gönüllülerine karşı antipati duymalarının önemli
sebeplerinden birisi de haset ve kıskançlıktır.
Nitekim bir zaman bana üç
sayfalık mektup yazan bir zat sanki koskocaman dünyada hizmet yapılacak başka
bir alan kalmamış gibi, “Öyle bir alan işgali var ki başkalarına hiç alan
bırakılmıyor.” demişti.
Hâlbuki insanlığın problemlerine çare bulunacağı ve
onlara hak ve hakikatin anlatılacağı dünyada bir sürü yer var.
Afrika’ya gidin,
Uzak Doğu’ya gidin, Çin’e gidin, Rusya’ya gidin, Amerika’ya gidin.
Nereye
giderseniz gidin ve siz de zengin kültür dünyanızı onlara taşımaya ve onların da
zenginliklerinden istifade etmeye çalışın.
Dünyada tohum saçılabilecek ve meyve
alınabilecek o kadar çok bakir alan var ki!
Bu yapılmayıp açıktan açığa ortaya konulan hizmetlerden şikâyet edilmesi,
sinelerdeki hazımsızlığın ne kadar büyük olduğunun göstergesidir.
Demek ki onlar
kendi aralarında da bu tür mevzuları konuşuyor ve yapılan hizmetlerden
duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlar.
Hazımsızlık ise insana küfrün bile
yaptırmadığı tahribatı yaptırabilir.
Bazı hazımsız kimseler size karşı
gösterilen teveccühü kırmak ve tesir alanınızı daraltmak için ellerinden geleni
yapar, her türlü yalan, iftira ve karalamaya başvururlar.
Hatta sizinle uzaktan
yakından hiçbir alâkası olmayan bir kısım suçları bile size mâl etmeye
çalışırlar.
Sizi devletle karşı karşıya getirmeye ve sanki devlet
düşmanıymışsınız gibi göstermeye çalışırlar.
Şimdiye kadar çok defa bu tür gailelerle karşı karşıya kalındığı gibi maalesef
şimdilerde de bunlara maruz kalınıyor.
İnsanlardaki rekabet duygularını ve
kıskançlıkları kırmaya gücümüz yeter mi yetmez mi bilemiyorum.
Fakat biz, bize
düşeni yapmakla sorumluyuz.
O da, oldukça şeffaf hareket etmek, hiç kimsenin
gıpta damarını tahrik etmeme adına son derece hassas olmak, dahası hedeflerimizi
başkalarının hedefi hâline getirerek yürüdüğümüz yolu onlara da açmaktır.
Everest Tepesi’nin üzerine mi çıkmak istiyorsunuz, size haset eden farklı
düşünceden insanların da elinden tutarak, “Gelin beraber çıkalım.” deyin.
Ayrı-gayrı gütmediğinizi ortaya koyun.
Dahası farklı düşüncelere sahip olan
insanların size katkısı olabileceğini unutmayın.
Meseleyi sadece falana filana
bağlamak suretiyle İslâm’ın ortaya koymuş olduğu genişliği daraltmayın.
Hedefe
ulaşma adına önünüzde duran çok geniş yolları patikaya çevirmeyin.
Yoksa takılır
yollarda kalır ve varmanız gerekli olan yere varamazsınız.
Özellikle bazı kimselerle Kur’ân ve Sünnet’in muhkemâtı etrafında bir araya
gelebiliyorsanız, detay sayılabilecek bir kısım mevzularda ihtilaf ve
çatışmalara girmeyin.
Herkesin yürüdüğü yola, takip ettiği usule fevkalâde
saygılı olun.
Saygı, sihirli bir anahtardır.
Siz başkalarına karşı saygılı
olursanız başkalarında da size karşı saygı hislerini tetiklemiş olursunuz.
Başkalarına karşı saygısızca davranırsanız bir yönüyle kendi değerlerinize
saygısızca hücum edilmesine sebebiyet vermiş olursunuz.
Hatta onlara karşı
takdir hislerinizi dile getirin.
Bunu da birilerini idare ediyor olma
mülâhazasıyla değil inandığınız ve içinizden öyle geldiği için yapın.
Sizi çok
farklı zamanlarda çok farklı vesilelerle elli defa dinlediklerinde hep aynı sesi
duysunlar.
İşte bu sizin samimiyetinizi gösterecektir.
Çünkü bir şeyi söylemekle
onu devam ettirmek ve tabiata mâl etmek ayrı şeylerdir.
Elbette bunu yaparken çok zorlanacağınız yerler olacaktır.
Başkalarının yürüdüğü
yol sizin anlayış ve fıtratınıza ters gelecektir.
Bazen işin içine bencillikler
girecek ve hatta bu bencillikler aidiyet mülâhazasıyla daha sağlam ve sarsılmaz
hâle gelecektir.
Fakat bilmelisiniz ki iradenizin hakkını vererek bu tür
zorlukları aşmanız, size nahoş gelen durumlara katlanmanız, hatta icap ettiğinde
iki adım geriye çekilmeniz bir taraftan size ibadet sevabı kazandıracak, diğer
yandan da muhataplarınıza “Bunlarla yol yürünür, bunlarla aynı sofraya
oturulur.” dedirtecektir.
Dahası uzun yıllar sizden bir yanlışlık görmeyen
insanlar size güvenmeye ve itimat etmeye başlayacaktır.
Çok tekrar edildiği gibi Allah’a giden yollar, mahlûkatın solukları sayısınca
çoktur.
Bu, fıtratın gereğidir.
Eğer ana konularda ittifak etme imkânı varsa
teferruatta ihtilafa düşmek cinayettir.
Eğer siz en güzel yolu takip edeceğim
diye birilerinden kopuyorsanız o zaman büyük bir yanlış içindesiniz demektir.
Çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle söyleyecek olursak kendisinde ittifak edilen
hasen (güzel), ihtilafa düşülen ahsenden (en güzel) daha güzeldir.
Bu itibarla
vifâk ve ittifaka çok ihtiyaç duyulan günümüzde sinlerdeki haset veya tenâfüs
duygularının ele alınarak, yoğrularak makul bir çizgiye çekilmesine ve ihlâs
kalıbı içinde ortaya konmasına ciddi ihtiyaç vardır.
Yoksa siz ne kadar
fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla hareket ederseniz edin, bu prensiplere
dikkat edilmediği takdirde yol güzergâhı tehlikeye atılmış ve hiç beklenmedik
şekilde trafik kazalarının yaşanmasına sebebiyet verilmiş olacaktır.
Sonra da
iki yıllık bir yolu kat edebilmek için on yılınızı harcamak zorunda
kalacaksınız.
Münafıkların Fitne ve Fesatları
Bütün bunların yanında sürekli fitne ve fesat tellallığı yapan münafıkların
rollerini de göz ardı etmemek gerekir.
Eğer onlar, din ve diyanetinizden, yol ve
yönteminizden, büyüme ve inkişafınızdan dolayı size karşı antipati duyuyorlarsa,
sürekli sizin aleyhinizde bir kısım entrikalar çevirecek, komplolar
hazırlayacaklardır.
Bugüne kadar dine karşı tavır alan, ülkemizin genel yapısını
bozmak ve onu bir kargaşanın içine çekmek isteyen ve sürekli ülke insanları
içerisinde ihtilaf ve iftiraklar çıkaran insanların varlığı hiç eksik
olmamıştır.
Kötülük düşüncesine kilitlenmiş bu tür insanlar, ülkeye faydası
dokunan olumlu her hamle karşısında rahatsızlık duyacak, bunu bozmak ve
bulandırmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır.
Onlar, bazen yönetimdeki insanların kulağına sizin aleyhinizde uydurdukları bazı
şeyleri fısıldayarak, bazen aleyhinizde ürettikleri bir kısım argümanlarla sizi
maşerî vicdanda suçlu gibi göstererek, bazen de değişik kesimlerden insanları
sizin aleyhinizde kışkırtarak sürekli faaliyetlerde bulunacaklardır.
Hatta
çıkardıkları bu tür fitnelerle amaçlarına ulaşamazlarsa bu sefer toplumdaki iki
farklı kesimi karşı karşıya getirip birbiriyle çatıştırmaya çalışacak; bir kesim
diğerini yok ettikten sonra onlar da bunun tepesine bineceklerdir.
Onların bütün bu işleri yapmak için özel olarak kurdukları think-tank
kuruluşları ve strateji merkezleri vardır.
Oralarda sürekli kendileri gibi
düşünmeyen insanların nasıl haklarından gelineceğiyle ilgili plân ve projeler
üretirler.
Onlar hakkında türlü türlü yalan ve iftiralar uydururlar.
Öyle ki bu
tür insanların ortaya çıkardıkları fitne ve fesat rüzgârları -daha doğrusu
fırtınaları- devletleri bile yıkabilir.
Çünkü tamire nispetle tahrip çok daha
kolaydır.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki hizmet aleyhine dile getirilen mevcut
iddiaların hepsinin altı boştur.
Bunlar tamamen iftira ve karalamalardan
ibarettir.
Esasında bunların doğru olmadığını bu iftiraları atanların kendileri
de biliyorlar.
Hele hizmet insanlarına terörist deme ve onları vatan haini gibi
gösterme tamamen onlara karşı duyulan kin ve öfkenin eseridir.
Çünkü Hizmet
hareketi içerisinde bulunan ve dünyanın dört bir yanına sevgi mesajları ile
giden insanların arasından bugüne kadar şiddete başvuran ve suça bulaşan hiç
kimse çıkmamıştır.
Bırakın şiddeti, terörü, silahı; yanlarında bir çakı bile taşımadıklarını bu
iftiraları atanlar da gayet iyi bilmektedirler.
Sevgiye kilitlenmiş olan bu
insanlar bilerek bir karıncaya basmazlar.
Bunca tahrik ve baskıya rağmen hizmet
insanlarının bugüne kadar çizgilerini korumuş olması ve hiçbir şekilde sokağa
dökülmemesi de onların masumiyeti adına yeterli bir delildir.
Ve yine neredeyse
yarım asırdır ortada olan ve farklı alanlarda faaliyet gösteren Hizmet
gönüllüleri, değişik gizli servisler tarafından takip edilmesine rağmen bugüne
kadar onlar aleyhinde tespit edilmiş herhangi bir suça rastlanmamıştır.
Bunun
için de dünyanın birçok ülkesinde Hizmet gönüllüleri tarafından kurulan
müesseselerin bugüne kadar faaliyet göstermesine izin verilmiştir.
Fakat bütün bunlara rağmen, zikrettiğimiz/zikretmediğimiz muhtelif sebeplerden
dolayı Hizmet gönüllülerine düşmanlık yapan bazı kesimler, bir kısım uydurma
deliller üretiyor, “bitirme plânları” hazırlıyor ve tatbikata koyuyorlar.
Milletin geleceğine, ülkenin menfaatine, dinin esaslarına, cumhuriyet ve
demokrasinin gereklerine ve dünya huzurunun sağlanmasına ters hiçbir faaliyeti
olmayan, bilakis bunları sağlamak için çalışan, bunları destekleme ve
geliştirmeyi hayatına gaye edinen hizmet erlerinin yaptıkları faaliyetleri
bitirmek için olanı çok farklı gösterme gayreti içindeler.
Bu yüzden bize düşen
en önemli vazife, tekrar tekrar bunların anlatılmasıdır.
Yola Devam
Başkaları kötülük adına her ne yaparsa yapsınlar, bunlar, -Akif’in ifadesiyle-
Allah’a inanmış, hikmete râm olmuş, sa’ye sarılmış ve bu sayede gerçek yolunu
bulmuş insanları tereddüde sevk etmemeli, şaşırtmamalı ve duraksamalarına yol
açmamalıdır.
Gerek milletimiz gerekse dünya insanlığı adına güzel neticeler vaat
edecek bir yolda yüründüğüne inanılıyor, yolun her menzilinde durup bir kere
daha genel kıstaslar ve evrensel değerler açısından bulunulan yerin doğru olup
olmadığı test ediliyor ve yanlış bir şey yapılmadığı görülüyorsa, sağdan soldan
gelen lakırdılara kulak asılmaması ve paniğe girilmemesi gerekir.
Nitekim Hz.Nuh taşlanmış, Hz.Hûd tehdit ve tazyiklere maruz kalmış, Hz.Salih
ölümle tehdit edilmiş, Hz.Musa vatanını terk etmek zorunda bırakılmış, Hz.
Mesih çarmıha gerilmek istenmiş, Hz.Zekeriya testere ile biçilmiş ve daha nice
peygamber nice zulüm ve baskıya maruz kalmıştır.
Fakat onlardan hiçbirisi
yürüdüğü yoldan geriye dönmemiştir.
Allah’ın en şerefli kulları, kendilerini
çekemeyen ve dine karşı düşmanlık yapan zalim ve mütecavizler tarafından akla
hayale gelmedik eziyetlere maruz bırakılmışsa, onların yolunu takip eden
kutluların bundan kurtulmaları mümkün değildir.
Zira bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle
buyurmuştur: يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ فَمَنْ ثَخُنَ دِينُهُ
ثَخُنَ بَلَاؤُهُ وَمَنْ ضَعُفَ دِينُهُ ضَعُفَ بَلَاؤُهُ “Herkes dinî
yaşantısının kadrine kıymetine göre belalara maruz kalır.
Dini güçlü olanın
maruz kaldığı bela da güçlü; dini zayıf olanın maruz kaldığı bela da zayıf
olur.” (Hâkim, el-Müstedrek 1/99)
Bu açıdan insanlığın geleceğini ihya etme vasıtasıyla Allah’ın rızasına ulaşmayı
hedefleyen adanmışlar, yolun herhangi bir yerinde ölüm çukurlarına da atılsalar
neticede kazanmış sayılırlar.
Bu açıdan onlar, yürüdükleri yolun bir yerinde
kaldırılıp dünyadan ukbâya atılmalarına değil, asıl kendilerine bu zulümleri
yapan insanların ahiretlerini mahvetmelerine üzülmelidirler.
Abdullah İbn
Zübeyr, Haccâc tarafından asıldığında onun annesi Esma Validemiz, Haccâc’ın
karşısına çıkar ve sarsıcı bir konuşma yapar.
Söylediği sözlerden birisi de
şudur: “Haccâc! Sen oğlumun dünyasını mahvettin ama o senin ahiretini mahvetti.”
İşte bizi üzen de bu olmalıdır.
Ayrıca siz ne kadar hoşgörü ve sevgi derseniz deyin, şeytanın kapıkulları olan
ve onun yönlendirmesiyle hareket eden bazı kimselerin size düşmanlıktan
vazgeçmeyeceğini de görmezlikten gelmemeli, temkin ve teyakkuzla yolunuza devam
etmelisiniz.
Allah size lütuflarda bulundukça Allah ve peygamber düşmanlarının
bu mevzuda rahatsız olacağını ve tertemiz hizmetleri kirletme istikametinde bir
kısım komplolar çevireceğini hiçbir zaman kulak ardı etmemelisiniz.
Aslında
hizmet adına yapılan işlere bakıldığında Allah katından kovulmuş olan şeytandan
başkasının bunlardan rahatsız olması mümkün değildir.
Ne var ki şeytanın da çok
temsilcileri vardır.
Bunlar her zaman kötülük yapabilirler.
Bu açıdan yılmadan
ve paniklemeden yola devam etmenin yanı başında fevkalâde basiretli davranmalı,
tedbir ve temkinle hareket etmelisiniz.
Bu kadar geniş bir dairede bu işlerin ferdî mülâhazalarla halledilmesi mümkün
olmadığı için de mutlaka meselelerinizi istişareye ve kolektif şuura bağlı
olarak götürmek zorundasınız.
Haybet ve hüsran yaşamak istemiyorsanız en küçük
meselelerinizi bile meşverete sunmalı ve oradan çıkan kararlara bağlı
kalmalısınız.
Muhasebe
Son olarak hemen her zaman tekrar ettiğimiz bir hususu bir kere daha
hatırlatmakta fayda görüyorum.
Üstad Hazretleri bir yerde ehl-i dünyanın
kendisine saldırmasının sebebi olarak, içinden geçen ve kendince doğru bulmadığı
duyguları gösteriyor.
Bizim de mutlaka bu konuda nefsimizi muhasebeye tâbi
tutmamız gerekir.
Allah rızasına kilitlendiğimizi ve onun en büyük vesilesi olan
i’lâ-i kelimetullah gibi çok yüce bir gayeye bağlandığımızı söylüyoruz.
Acaba
baştaki bu duygu ve düşünceyi sürekli olarak hayatımızın her ânında
koruyabiliyor muyuz? Acaba aklımızın köşesinden azıcık dahi olsa dünyanın
nimetlerinden faydalanma ve dünyada rahat etme mülâhazaları geçiyor mu? Acaba
gelecek adına bir kısım beklentilere girmek suretiyle şe’n-i Rubûbiyetin
gereğine karışıyor muyuz? Acaba yapılan hizmetlerin genişliğine bakarak ve
bunları bir güç kaynağı gibi görerek dayanılıp güvenilmesi gereken asıl güç
kaynağını, yani Zât-ı Ulûhiyet’in havl ve kuvvetini unutuyor muyuz?
Soruları artırmak mümkündür.
Siz bunların daha ötesini de düşünebilir ve
kendinizi bu zaviyeden sorgulayabilirsiniz.
Çünkü bir şeyi ifade etme başkadır,
öyle olma başka.
Eğer bu konularda herhangi bir eksik ve hatanız varsa tokat
yiyebilirsiniz.
Dolayısıyla yapmanız gereken şey, günah işlemiş gibi bir an önce
Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek tevbe ve istiğfarda bulunmaktır.
Hiçbirimiz
müzekkâ (arınmış, tertemiz) olmadığımıza göre duygu ve düşüncelerimizin her
zaman temiz kaldığını iddia edemeyiz.
Tıpkı değirmen taşları arasından çıkan ve
ambara dökülen unun bir kısmının dışarı gitmesi gibi bizim düşüncelerimizin bir
kısmı da istemediğimiz yerlere akabilir.
Şeytan da bu boşluğumuzdan istifade
ederek bir kısım insanları aleyhimize sevk edebilir.
Bu aynı zamanda Allah’ın
bize verdiği bir cezadır.
Bu itibarla, Allah’la münasebetimizde hiçbir boşluk kalmamasına çok dikkat
etmeliyiz.
Sık sık kıvamımızı koruyup koruyamadığımızı kontrol etmeli ve eğer
varsa bir kısım eksik ve gediklerimiz bir an önce onları tamir etmeliyiz.
Eğer
biz, bize düşeni yapar ve O’nunla irtibatımızı güçlü tutarsak, O da bizi
düşmanların her türlü saldırı ve zulmünden muhafaza edecektir.
Eğer biz nefis ve
şeytanımızın belini kırabilirsek aleyhimizde olan kişilerin düşüncelerinin de
beli kırılacaktır.
Çünkü birilerini aleyhimizde kışkırtan onlardır.
Kısacası
biz, bir iç deformasyona maruz kalmadığımız sürece Allah da nimetlerini devam
ettirecektir.
Hizmet ve İnsanî Münasebetler
Soru: Bazen insanlığa hak ve hakikati anlatma adına ciddi gayret gösteren ve
önde olan kimselerin, yakın çevresiyle ilişkilerinde kırıcı olma veya baskıcı
davranmaları gibi bir kısım problemler gözlenebiliyor.
Bu konuda denge nasıl
sağlanmalıdır?
Cevap: İnsanlığın dertleriyle dertlenme ve bunların çözümü adına
sürekli yeni projeler geliştirme çok önemli bir fazilettir.
Fakat bunun
faziletli olması da ihlâslı yapılmasına bağlıdır.
Yoksa bir insanın yapmış
olduğu hizmetleri, kendini ifade etme veya arzuladığı bir pâye ve makama kavuşma
gibi dünyevî çıkarlara bağlaması, elde etmiş olduğu bütün uhrevî kazanımları
harman gibi savurması demektir.
Belki insanlığa hayırlı işler yapmış olan böyle
birisi başkaları tarafından takdir görebilir, ismi belli müesseselere
verilebilir, hatta her yere onun fotoğrafları asılıp, heykelleri dikilebilir.
Fakat onun ortaya koymuş olduğu amellerde rıza-i ilâhî yoksa, bütün bunların ona
hiçbir faydası olmayacaktır.
Çünkü o, beklentilerine uygun olarak insanların
teveccüh ve takdirini kazanmış ve dolayısıyla da amellerinin mükâfatını bu
dünyada tüketmiş olacaktır.
Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, alacaklarını insanlardan aldıkları için,
Allah’tan alacakları bir şey kalmayacaktır.
Ku’ân’ın, أَذْهَبْتُمْ
طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün
zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz.
Allah’ın verdiği o güzel ve hoş nimetleri israf edip bitirdiniz.
Hakkınızı
dünyada kullanıp ahirete bir şey bırakmadınız.”(Ahkaf Sûresi, 46/20)
şeklindeki uyarı ve tehdit bildiren ifadeleri de buna işaret etmektedir.
Nitekim
hadis-i şerifte de düşmana karşı mücadele etmiş, ilimle meşgul olmuş ve bol bol
infakta bulunmuş fakat bütün bu amellerini Allah rızasının dışında başka
beklentilere bağlamış olan kimselerin uhrevî perişaniyetleri çarpıcı ifadelerle
tasvir edilmiştir.
(Bkz.: Müslim, imâret 152;
Tirmizî, zühd 48)
İnşâallah kendisini insanlığa hizmet etmeye adamış gönüllülerden oluşan bu daire
içerisinde, sadece kendi dünyevî hedeflerinin arkasından koşan ve bu yüzden de
ciddi bir darlığın mahkûmu olan bu tür insanlar yoktur.
Ben, soluk soluğa hizmet
eden adanmışlar arasında, tamamen kendi hesaplarına ve dünyevî mülâhazalarına
bağlı hareket eden insanların bulunmadığı kanaatindeyim.
Allah’ın izniyle onlar,
yapmış oldukları hayırlı hizmetler vasıtasıyla bir yandan Allah’ın rızasını
kazanmaya namzet olurlarken, diğer yandan da talep etmeseler bile insanlığa
sunmuş oldukları hizmet vesilesiyle sonraki nesiller tarafından hayırla yâd
edileceklerdir.
Hatta onlar, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Bir
işe sebep olan, onu yapan gibidir.” sırrınca güzel işler yapmalarına vesile
oldukları insanların ve hizmet adına açtıkları yoldan gelenlerin sevaplarına da
ortak olacaklardır.
İnsanî Münasebetlerde Kur’ânî Ahlâk
Ne var ki -soruda da ifade edildiği gibi- bazı kimseler arz edilen bütün bu
hizmetleri en güzel şekilde ifa etmenin yanında, Müslüman ahlâkına aykırı bir
kısım olumsuz tavırlara girebilirler.
Mesela birisi hizmet adına güzel projeler
düşünür ve insanların önüne yüksek hedefler koyar.
Bu düşüncesinde de oldukça
samimidir.
Fakat beklentileri karşılanmadığı zaman kırıcı olur.
Çevresindekilerin en küçük hatalarını, ufacık ihmallerini affetmez, ufak tefek
arıza ve aksaklıklardan dolayı hemen öfkelenir, birilerine kızar ve böylece
beraber çalıştığı insanları rencide eder.
İşte böyle bir insanın, Allah yolunda koşturma gibi bir mü’min sıfatının
yanında, başkalarına zulmetme ve onların kalbini kırma gibi küfür sıfatlarına da
sahip olduğunda şüphe yoktur.
Kur’ân’ın, Tebük seferine katılmayan bazı
sahabiler hakkında beyan buyurduğu, خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا
“Onlar
iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe Sûresi, 9/102)
âyetinin de ifade ettiği üzere, bu kişiler güzel işlerine kötü şeyler
karıştırmaktadırlar.
Bu sebeple, insanları sevk ve idare etmekle vazifeli bulunan kişilerin,
hizmetlerinde başarılı oldukları ölçüde, insanî münasebetlerinde de olabildiğine
hassas olmaları gerekmektedir.
Onlar, gördükleri hata ve kusurlar karşısında
gönüllerini geniş tutmalı, beraber hizmet ettikleri insanlara karşı son derece
şefkat ve mülâyemetle yaklaşmalı ve mümkün mertebe af yolunu tutmalıdırlar.
Bütün bunlar İslâm ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir.
Yoksa olmayacak
şeylere öfkelenen, etrafındaki insanları kırıp geçiren ve en küçük sürçmeleri
bile kocaman birer günah gibi büyüten bir insanın, en başta yapmış olduğu
hizmetlere zarar vereceğinde kuşku yoktur.
Çünkü böyle biri, çevresindekilerin
kolunu-kanadını kıracak, onların kuvve-i maneviyesini sarsacak ve onları
ümitsizliğe düşürecektir.
Belki de duruma göre onları küstürecek ve içinde
bulundukları daireden uzaklaştıracaktır.
Bunların her biri ayrı birer küfür sıfatıdır.
Kendisinde bu kadar küfür sıfatı
toplanmış bir insanın -Allah muhafaza buyursun- uzun süre İslâmî istikametini
muhafaza etmesi çok zordur.
Hazreti Bediüzzaman, “Hazer
et, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a,
bir işarette, bir öpmekte batma.
Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma!”
(Bediüzzaman, Lem’alar s.
169-170) diyor.
Bunları çoğaltabilir ve “Bir şiddette, bir hiddette, bir öfkede
batma!” diyebilirsiniz.
Hâlbuki öndekilere düşen vazife, arkasına aldıkları kimselerin heyecanlarını
artırmak, ümitlerini şahlandırmak ve böylece onların daha verimli hizmet
etmelerini sağlamaktır.
Onlar, hiç kimseye kızmadan, kusurlarını yüzlerine
vurmadan ve aşk u şevklerini kırmadan hizmet edebilme adına kararlı olmalı ve
alıştırma yapa yapa kendilerine bunu kabul ettirmelidirler.
Esasen insanın sağlam bir dava düşüncesinin ve hizmet felsefesinin olması sadece
güzelliğin bir yanını teşkil eder.
Onun diğer yanında ise hizmet ederken ortaya
konan tavırlar, davranışlar, sözler ve yol arkadaşlarıyla kurulan münasebetler
yer alır.
Eğer bir insan burada da başkalarına anlattığı güzellikleri
sergileyebiliyor ve yaşayışıyla da başkalarına örnek teşkil edebiliyorsa, işte o
zaman iki güzelliği kendisinde cem etmiş (bir araya getirmiş) olur.
Aksi
takdirde ondaki güzellik meflûç (felçli) olarak kalır.
Dolayısıyla böyle bir
kişinin öncelikle kendisinin rehabilitasyona ihtiyacı var demektir.
Asıl Suçlu Kim?
Öte yandan şunu da unutmamak gerekir: Bir insanın, başkalarında gördüğü
yanlışlıkları ve hoşuna gitmeyen tavırları, kendi günahlarının yüzüne çarpılması
olarak görmesi, mü’mince bir tavrın gereğidir.
Böyle bir kişi, başkalarında
kusur arama zahmetine de girmemiş olacaktır.
O, asıl suçluyu bulduğundan ötürü
kolaylıkla onun çaresine bakabilecektir.
Şayet bizim kendi kusurlarımız,
başkalarının bize karşı olumsuz tavırlarında ortaya çıkıyor, fakat biz sürekli
dışarıda suçlu arıyorsak, onu bulmamız asla mümkün olmayacaktır.
Bu sebeple, beraber olduğumuz insanlar tarafından ne tür bir muameleye maruz
kalırsak kalalım, yapmamız gereken, “Acaba ben ne yaptım ki bu başıma geldi?”
demektir.
Sonrasında da Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip istiğfar etmek ve kendimizi
muhasebeye çekmektir.
Belki atılmaması gereken bir yere taş atmış veya müstahak
olmayan birine ok fırlatmışsınızdır ve o da size geri dönmüştür.
Ya da haksız
yere birisine laf çarptırmışsınızdır ve bir başkasının eliyle onun cezasını
çekiyorsunuzdur.
Belki de birisi hakkında suizanda bulunmuş veya bir ayıbından
dolayı onu kınamışsınızdır ve Allah, kınadığınız şeye sizi maruz bırakmıştır.
Hatta bunların da berisinde mülâhazalarınızı temiz tutamamış, iç istikametinizi
koruyamamış ve kirli bir kısım tasavvurlara girmişsinizdir.
Bunun neticesinde de
can sıkıcı bir kısım olaylar başınıza gelmiştir.
Yani insanın ayağına bir diken
batmasına kadar maruz kaldığı bir kısım musibetler, ona ait birtakım kusurların
geriye dönmesi olduğuna göre onun, arkadaşları tarafından bir kısım sıkıntılara
maruz bırakılmasına da aynı gözle bakılabilir.
Zira Kur’ân’da yer alan, وَمَا
أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ “Başınıza
gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ
Sûresi, 42/30) âyet-i kerimesi bunun ilâhî bir kanun olduğunu göstermektedir.
Kıdem Kredisi
Meselenin bir diğer yönü de şudur: Bazıları Hizmet kervanına önce katılmış,
idari bazı vazifeler almış olabilir.
Eğer onlar bu kıdemlerini arkadaşlarına
tahakküm etme adına kullanır ve onlara gereken değeri vermezlerse, konumlarını
suiistimal etmiş olurlar.
Kıdem, önemli bir kredidir.
Bu kredi, başkalarının ona
gösterdiği teveccüh ve saygıyı, hizmete tevcih etmek için kullanılmalıdır.
Çünkü
bu durum, insanların sevk ve idaresini kolaylaştıracaktır.
Eğer insanlar size
sırtlarını dönmüşlerse, sizin onlara iş yaptırabilmeniz için iki harekete
ihtiyacınız olur.
Öncelikle onların yüzlerini kendinize çevirmeniz, sonrasında
da onları istenilen hedefe yönlendirmeniz gerekir.
Fakat eğer herkes güneşe
nazır günebakan çiçekleri gibi yüzlerini size çevirmişler ve gözlerinizin içine
bakıyorlarsa, onları istihdam etmeniz çok daha kolay olur.
Bu sebeple öndekiler,
kıdemlerini önemli bir krediye çevirebilmenin, bunu muhafaza edebilmenin ve
sonra da hizmet adına kullanabilmenin çaresine bakmalıdırlar.
Bunun yolu ise insanî münasebetlerde Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmaktan, rıfk ve
mülâyemeti esas almaktan geçmektedir.
Eğer bunu başarabilirseniz, herkesin
yüzünü kendinize çevirebilirsiniz.
Fakat çevrenizdekilere sert ve kaba
davranırsanız, size karşı kalbleri kırılır ve sırt dönerler.
Neticede onlar
bununla bir kısım kayıplar yaşayacakları gibi, siz de onca elden, ayaktan,
gözden, kulaktan mahrum kalırsınız.
Çünkü, مَثَلُ
الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ
إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ
وَالْحُمَّى “Birbirlerini
sevmede, birbirlerine şefkat ve merhamet etmede mü’minlerin misali tıpkı bir
bedenin azaları gibidir.
Onlardan herhangi biri rahatsızlandığında, diğerleri
ateş ve uykusuzluk ile onun elemine ortak olur.” (Müslim, birr 66;
Buharî, edep 27)
hadisinin de işaret ettiği üzere beraber çalıştığınız insanların her biri size
ait bir uzuv gibidir.
Sizin her huysuzluğunuz, kendinize ait bir uzvu kesmeniz
demek olduğundan, istifade alanınızı daraltmış ve dolayısıyla ciddi bir
mahrumiyet yaşamış olursunuz.
Günahları Setretme
Allah’ın isimlerinden birisi de Settâr (hata ve günahları örten) olduğuna göre,
bizim de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereği olarak mümkün mertebe
insanların kusurlarını yüzlerine vurmamamız, başkalarına anlatmamamız, bilakis
bunları setretmemiz gerekir.
Aksi takdirde onlarda ümitsizlik hâsıl eder ve
büyük bir günah işlersiniz.
Çünkü siz, bir kişinin Allah’la kendisi arasında
olan bir günahını açık etmekle, bir taraftan onun kendisini öyle bilmesine,
diğer yandan da başkalarının onun hakkında kötü düşünmesine sebebiyet vermiş
olursunuz.
Böylece kişi “Battı balık yan gider.” diyerek, günahında ısrar
edebilir.
Bu açıdan günah ve kusur kötü birer durum olsa da, insanları günah ve
kusurları karşısında ümitsizliğe düşürmek bundan daha büyük bir cürümdür.
Bütün bu söylediklerimiz, hata ve eksikleri giderme adına hiçbir şey yapılmaması
gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Elbette insanlara yol göstermeli ve
hayırhahlık yapmaya çalışmalıyız.
Fakat bunun kendine göre bir usûl ve üslubunun
olduğunu, buna dikkat edilmediği takdirde istenilen neticenin elde
edilemeyeceğini de unutmamalıyız.
Bu açıdan söyleyeceklerimizi çok iyi hesap
etmeli ve muhatabımızın hissiyatına saygılı olmalıyız.
Herhangi bir yanlışa
müdahale etmeden önce tavrımızı çok iyi belirlemeli ve muhtemel reaksiyonları
göz önünde bulundurmalıyız.
Hatta muhatabımızın bizim söylediklerimize tepki göstereceğini düşünüyorsak,
onun, sözlerine değer vereceği ve kabul edeceği bir başkasına söyletmenin yolunu
aramalıyız.
Öyle ki bazı kişiler bizim en makul ve yumuşak sözlerimizi bile
tepkiyle karşılayabilirler.
Hele bir de onunla aramızda daha önce bir kısım
sürtüşmeler yaşanmış, bir kısım gerginlikler oluşmuşsa, söylediklerimizin onun
nezdinde hüsnükabul görmesi çok zor olacaktır.
Fakat onların sevdiği ve hürmet
ettiği öyle şahıslar vardır ki, onların tenbih ve ikazlarını bile iltifat kabul
ederler.
Bırakalım hatalara bu tür insanlar müdahale etsin ve anlatılması
gerekenleri onlar anlatsınlar.
Nitekim Üstad Hazretleri de İhlâs Risalesi’nde
bunu tavsiye etmiş ve hatta başkalarına söylettirmekten zevk alınması
gerektiğini ifade etmiştir.
(Bediüzzaman, Lem’alar,
s.
203) Önemli olan, karşı tarafın söylenilen sözden ders alması ve hatasından
geri dönmesi olduğuna göre, bu sözü kimin söylediğinin bir önemi yoktur.
Kabiliyetleri Dikkate Alma
Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere, hayırlı işlerde yarış yaparcasına koşturmalarını
emretmiştir.
(Bkz.: Bakara Sûresi, 2/148; Mâide Sûresi, 5/48) Fakat unutmamak
gerekir ki her birimiz bu yarışı istidat ve kabiliyetine göre sürdürecektir.
Dolayısıyla herkesten aynı ölçüde bir performans beklemek doğru değildir.
Hizmet de bir müsabakadır.
Fakat bu yarışta farklı kulvarlar vardır.
Herkes bu
yarışı, bacağının gücüne ve nefesinin kuvvetine göre ayrı bir kulvarda
sürdürecektir.
Dolayısıyla herkesin hızı da farklı olacaktır.
Eğer insanları
istihdam etme konumunda bulunan idareciler, bu hakikati nazar-ı itibara almaz ve
herkese aynı yükü yükler ve herkesten aynı işi beklerlerse, doğru hareket
etmiyorlar demektir.
Çünkü bu durumda, bazı insanlara götüremeyecekleri bir yük
yüklemiş olurlar.
Hâlbuki böyle bir muamele, ilâhî ahlâka muvafık değildir.
Çünkü Rabbimiz’in
kanunlarında teklif-i mâlâ yutak (kişiye, taşıyamayacağı yükü yükleme) yoktur.
Aynı şekilde Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz.Ali’ye tevcih
edilecek bir vazifeyi Ebû Zerr’e vermemiştir.
Halid İbn Velid’in götürebileceği
bir işi Ebû Hüreyre’ye yüklememiştir.
Esasında bunların hepsi çok kıymetli
insanlardır.
Fakat bunların her birinin başarılı olacağı ayrı bir alan vardır.
Eğer siz onlardan birisine, kabiliyetlerini hesaba katmadan götüremeyeceği bir
iş yüklerseniz, onu başarısızlığa sevk etmiş ve belini kırmış olursunuz.
Maiyetinizdeki bir insanın bir yerde başarısız olması ise sizin de
başarısızlığınız sayılır.
Baştakilerin insanları tavzif ederken herkesin hususi konum ve durumunu dikkate
alması gerektiği gibi, diğerlerinin de götüremeyecekleri bir yükün altına
girmemeleri gerekir.
Bir insanın her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmesi
ve kendisini her işi yapmaya ehil görmesi çok yanlıştır.
Herkese aynı yükü
tahmil etmek baştakilerin hakkı olmadığı gibi, gücünün yetmeyeceği bir yükün
altına girmek de diğerlerinin hakkı değildir.
Böyle bir durumda onlar, “Ben bu
işin üstesinden gelemem.” demesini bilmelidirler.
Götüremeyeceği bir yükün
altına girip yarı yolda onu bırakmaktansa, daha başta buna liyakati olmadığını
ifade etmesi ve yapabileceği iş neyse onu talep etmesi daha doğrudur.
Konumun hakkını verme ve onun gereklerine göre davranma, sık üzerinde durulan
hususlardan birisidir.
Fakat münasebet geldiği için bir kere daha hatırlatmayı
fazla görmüyorum.
Hiçbir büyüğün, kıdem ve büyüklüğünü tahakküm vesilesi
yapmaması gerektiği gibi, yaşça küçüklerin de saygı ve hürmette kusur etmemeleri
gerekir.
Biraz daha açacak olursak, büyüklüğün emaresi, tevazu ve mahviyettir.
Hâlbuki
bir insanın turnikeye önce girmesini ve önde yürümesini başkalarına sözünü
dinletmek için kullanması, gurur ve kibir alâmetidir.
Kibir ise küçüklük
emaresidir.
Boyu kısa olan insanlar, bulundukları konumdan daha yukarıda
görünebilmek için büyük görünmeye çalışırlar.
Bir yönüyle bu da kompleksten
kaynaklanır.
Dahası bir kişinin tahakkümle kendisini ifade etmeye ve seviye
kazanmaya çalışması, onun sağlam bir karaktere ve mazbut bir cibilliyete sahip
olmadığını gösterir.
Hatta bir insanın, tavır ve davranışlarına yansıtmasa bile
içten içe, “Bu insanlar sözümü dinlemeli ve gözümün içine bakmalı.” gibi
mülâhazalara girmesi de tasvip edilemez.
Bütün bunları Müslümanlıkla telif etmek
mümkün değildir.
Esasen hiç kimsenin saygı görme ve hürmet edilme gibi şeyleri talep etmeye hakkı
yoktur.
Bunlar verildiğinde de kerhen kabul edilmelidir.
Zira bu tür
beklentilere giren bir kişi, hizmetin kıymetini düşürmüş olacaktır.
Aynı zamanda
o, Allah’ın kendisine vereceği büyük mükâfatı, insanların vereceği küçük
şeylerle değiştirmiş olur.
Enbiya-i izam, insanları Cennet’e götürecek bir
mesajla gelmelerine ve bir ömür bu yolda gayret göstermelerine rağmen,
maddî-manevî hiçbir beklentiye girmemişlerdir.
Hepsinin ortak sözü, فَمَا
سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللّٰهِ “Ben
sizden bir ücret beklemiyorum! Benim mükâfatım ancak Allah nezdindedir.” (Yunus
Sûresi, 10/72) olmuştur.
Diğer taraftan küçüklere düşen vazife de kendilerine hizmet etme imkânı veren,
bu yolda rehberlik yapan veya yaptıkları hizmetlerde iyiliğini gördükleri
kimselere karşı mümkün olduğunca kadirşinas davranmaktır.
Bu yapılabildiği
takdirde, toplum tabakaları arasında güzel bir ahenk teessüs edecek ve yapılması
gereken vazifeler rahatlıkla yerine getirilebilecektir.
Son olarak bir hususa daha temas etmek istiyorum.
Burada ifade edilen ölçülerde
hepimizin bir kısım eksiklikleri olabilir.
Bu prensipleri hayatımızda tam temsil
edemeyebiliriz.
Edemediğimizden ötürü de bir kısım tenkitlere girebilir ve
sorgulamalar yapabiliriz.
İşte bu noktada kuvve-i maneviyeleri sarsacak ölçüde
karamsar bir kısım tablolar resmetmemeli, yaşanan deformasyonu ümit kırıcı
ifadelerle beyan etmemeliyiz.
Zira unutmamak gerekir ki, her zaman çok önemli
davalarda ve çok önemli hizmetlerde bile belli ölçüde deformasyonlar
görülmüştür.
Burada yapılması gereken asıl iş, ümitsizliğe düşüren durumlar
karşısında heyecanları yeniden canlandırmak ve el ele vererek yaşanan kırılma ve
bozulmaları tamir etmeye çalışmaktır.
İrşadda üslûp ve sözün tesiri
Soru: “İyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırma” vazifesi eda edilirken yapma yolunda yıkımlara sebebiyet vermemek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Kur’ân-ı Hakîm’in beyanları içinde “iyiliği teşvik, kötülükten
sakındırma” vazifesi, en hayırlı ümmet olmanın ayırt edici bir vasfıdır.
Âl-i
İmrân Sûresi’nin “Siz,
insanlar için ortaya çıkarılan, marufu emreden, münkerden alıkoyan en hayırlı
ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/110) âyet-i kerimesi bu konuda bize hem
bir müjde vermekte, hem de o ulvi ve kutsî sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır.
Kur’ân-ı Mu’ciz’ul-Beyan, inanan gönülleri muhatap alarak onlara diyor ki,
sizler, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlar için çıkarılmış bir
ümmetsiniz.
Sizler, insanlığa insanî değerleri öğretmekle mükellefsiniz.
Esasında bu duyguya, sırf kendi iradenizle uyanmış da değilsiniz.
Allah (celle
celâluhu), sizin kalblerinizi insanlık için açmış, sizi sahneye sürmüş ve takdir
ettiği senaryoyu oynamaya muhatap hâle getirmiştir.
İşte Ümmet-i Muhammed, Allah’ın kendilerine yüklediği bu emanete sahip çıkmak ve
bu mükellefiyeti taçlandırabilmek için, ma’rufu (iyiliği) emretmeli ve münkerden
(kötülükten) de sakındırmalıdır.
Esasen onların, diğer ümmetler karşısındaki
farklılığı da bu hususa bağlıdır.
Ma’ruf ve münker
Ma’ruf, dinin emrettiği, akl-ı selimin severek kabul ettiği, hiss-i selimin hoş
gördüğü ve vicdanın da kapılarını açıp “buyur” ettiği şeydir.
Âyet-i kerimede
öncelikle “ma’rufu emretme”nin nazara verilmesi önemlidir.
Buna göre, en başta
inanan bir insan, söylediği sözün ma’ruf olmasına dikkat etmeli; kötülük ve
çirkinlikleri dillendirmekten daha ziyade iyilik ve güzellikleri öne çıkarmalı;
bu işi yaparken de üslûbunu çok iyi ayarlamalı, ma’rufu kime, ne şekilde ve
hangi üslûpla sunacağını önceden çok iyi belirlemelidir.
Münker ise, dinin yasakladığı, akl-ı selim’in zararlı kabul ettiği, hiss-i
selimin nahoş gördüğü ve vicdanın da kapılarını kapatıp reddettiği şeydir.
İşte
mü’min, iyiliği teşvik etmekle beraber “münkeri de nehyetmek” suretiyle,
insanların bir yanlışlığın mahkûmu olmalarına, bir akıntıya kapılıp bir meçhule
sürüklenmelerine ve derin bir suda boğulmalarına mâni olmaya çalışmalıdır.
Zulmün çirkin yüzünü göstererek zâlimi zulmünden, fısk u fücurun iğrenç yüzünü
göstererek fâsıkı fıskından ve küfrün korkunç yüzünü göstermek suretiyle de
kâfiri küfründen alıkoymaya çalışmalıdır.
Tabii sadece sözleriyle değil, en
başta hâl ve tavırlarının diliyle, bohemlik, kötülük ve çirkinliğe karşı
muhataplarının gönlünde tiksinti uyarmalı ve onları bu gibi hata ve günahlardan
uzak tutmaya çalışmalıdır.
Bâtılı tasvirden kaçınmalı
Ancak münkerin çirkin yüzünü göstermeye çalışırken onun güçlü, kuvvetli veya
süslü gösterilmemesi gerekir.
Yoksa hiç farkına varılmaksızın muhatapların
zihninde münkere karşı bir temayül ve alâka uyandırılmış olabilir.
Üstad
Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki uyarısını, “Bâtılı
tasvir, sâfi zihinleri idlâl eder.” (Bediüzzaman, Mektubat s.530 (Hakikat
Çekirdekleri)) sözüyle dile getirir.
Evet, bazen insan, hak ve hakikati
anlatacağım diye olumsuz şeyleri öyle resmeder ki, muhataplarda ona karşı bir
merak veya imrenme duygusu uyarabilir.
Bu yanlışlık, sadece söz ve konuşmayla da
yapılmaz.
Bir yerde vaaz ve nasihatte bulunan veya konferans veren bir insan
söylediği sözlerle sâfi zihinleri bulandırabileceği gibi, film veya dizi çeken
birisi de ekrana taşıdığı görüntülerle aynı hataya düşebilir.
Onlar, her ne
kadar bâtılın, kamu vicdanında çirkin görünmesini hedeflemiş olsalar da, hiç
farkına varmadan iradesi zayıf kimselerde günahlara karşı imrenme duygusunu
tetiklemiş olabilirler.
Böylece, doğruyu ifade etmek ve doğru etrafında surlar
oluşturmak maksadıyla yola çıkan insanlar, başkalarını yanlış bir yola
sürükleyebilirler.
Ümit kırıcı olmamalı
Aynı şekilde olumsuz şeyleri, kötülük ve çirkinlikleri, moral bozacak, kuvve-i mâneviyeyi kıracak şekilde tasvir etmeye kalktığınızda da, münkerden nehiy emrine aykırı hareket etmiş olursunuz.
Meselâ yeri gelir, muzdarip bir ruh hâliyle, “Günümüzde insanlık gözyaşına
mahrum gidiyor.
Hiçbir devirde günümüzde olduğu kadar kuraklık yaşanmamıştır.
Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor.
Onun izzeti, onuru, gururu ayaklar altında
payimal olmuş.
Onun saçıyla sakalıyla oynuyorlar.
Fakat böyle acı bir tablo
karşısında bile insanlar üzülmüyor, teessür duymuyorlar.
Birkaç dakikalarını
ayırıp iki damla gözyaşı dökme mevzuunda bile cimri mi cimri hareket ediyorlar.”
dersiniz.
Fakat bu tür mülâhazaları dillendirirken bir taraftan da, “Acaba
bunları söylemekle hata mı ediyorum!” endişesini taşırsınız/taşımalısınız.
Zira
negatif bir durumu resmederken insan, hiç farkına varmadan muhataplarının
kaldıramayacağı, onların kuvve-i mâneviyelerini sarsacak kasvetli bir atmosfer
ortamı meydana getirmiş olabilir.
İnsan, içinde bulunduğu zaman diliminin olumsuz havasını geçmişle kıyas ederken
de benzer bir endişeyle gel-git yaşayabilir.
Mesela siz, Sultan Ahmed Han
Hazretleri’nin, “İftirakınla
Efendim bende tâkat kalmadı.
/ Pâre pâre oldu bu dîl, aşkta muhabbet kalmadı.
/
Şol kadar ağlattı ben bîçareyi hükm-ü kaza, / Giryeden hiç Hazreti Yakub’a
nevbet kalmadı.” şiirini hatırlar, Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) âşığı
ve mecnunu o koca sultanlardan sonra saltanat delisi insanlara kalmanın ne kadar
acı verici olduğunu düşünür, bu mülâhazalarınızı seslendirirsiniz.
Hakikaten
geçmişte yaşanan gül devrini bilen insanlar için, şu an yaşanan hazan mevsimi ne
kadar acı, ne kadar ızdırap vericidir! Böyle bir ızdırabı duymama, geçmişle
günümüz arasında böyle bir mukayese yapamama ise belki bundan daha ağır, daha iç
acıtıcı bir hâldir! Fakat ne kadar sukut etmişiz ki, içine düştüğümüz derin
çukurun, yaşadığımız bunalımın farkına bile varamıyoruz!
Bütün bunlar bir hakikatin ifadesidir.
Fakat Hazreti Pîr’in ifadesiyle bir
insanın söylediği her söz doğru olmalıdır.
Fakat her doğruyu her zaman söylemek
doğru değildir.
(Bediüzzaman, Mektubat s.532 (Hakikat Çekirdekleri)) Bazen doğru
olduğuna inandığınız bir hakikati dile getirirsiniz.
Fakat muhatapların idrak
seviyesi, kalb ufku bu hakikati kaldırabilecek kıvamda değilse söz ve
beyanlarınızla onları ümitsizliğe sevk etmiş, bir daha o güzellikler
yaşanamayacakmış gibi yanlış bir kanaate itmiş olursunuz.
İşte filmleriyle,
dizileriyle, piyesleriyle, köşe yazılarıyla, vaaz u nasihatleriyle insanları
negatif şeylerden sakındırmaya çalışan kimseler, bazen öyle kırılmalara
sebebiyet verirler ki, insanlar inkisar yaşamaya dururlar.
Bu inkisarla da
iradelerinin kolu-kanadı kırılır, ümitsizliğe düşerler.
Bu açıdan bir yerde konuşma yapacak insan, muhataplarının hissiyatını doğru
okumalı, ele aldığı meseleyi uygun bir üslûpla takdim etmeli ve karşı tarafta
oluşabilecek muhtemel tepkileri de hesaba katmalıdır.
Zira muhatapların neye
karşı bağırlarını açacaklarını ve neye karşı reaksiyon göstereceklerini hesaba
katmadan söylenen sözlerin, maksadın aksiyle netice vermesi muhtemeldir.
Hâsılı, iyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırmada temkinli hareket
edilmelidir.
Ne bâtılın tasvir edilmesinde mübalâğaya girilmeli, ne de hakkın
ortaya konulmasında cimri davranılmalıdır.
Konuşurken hakperest olmalı
Olumlu ve güzel şeyleri anlatayım derken de bazen ma’rufu emir çerçevesinin
dışına çıkabilirsiniz.
Mesela ortaya konan güzel faaliyetleri mübalâğaya girerek
anlatırsınız.
Hâlbuki mübalâğa zımnî (üstü kapalı) yalandır.
Yalanın ise
zerresiyle dahi dine hizmet edilemez.
Hem mübalâğa, güzel faaliyetlerdeki feyiz
ve bereketin kesilmesinin de önemli bir sebebidir.
Olumlu şeylerden bahsederken, bazen de meydana gelen güzelliklerin kaynağı
kendinizmiş gibi onlardan nefsinize pay çıkarırsınız.
Hâlbuki bahsettiğiniz
meselenin % 99,9’u Allah’a (celle celâluhu) aittir.
Burada iradeye düşen hisse
ise binde birdir.
Bunu nefyetmiyoruz.
Aksi takdirde Cebriye’nin düşmüş olduğu
hataya düşer ve hiç farkına varmadan mutlak bir determinizme kaymış oluruz.
Fakat güzel şeyleri resmeden ve başkalarına sunan bir insan, o işin bir
kahramanı gibi davranır ve hayalen bile olsa kendine bir pay ayırırsa hayalini
şirk esintileriyle kirletmiş olur.
Bu kirli hayal, bir gün gelir onun
tasavvurlarına toslar ve orada bir kırılmaya sebebiyet verir.
Arkasından onun
taakkulâtına dokunur ve aklında bir kısım çatlamalar oluşmasına yol açar.
Neticede böyle bir insan, önce şirkin en masum şekli olan “biz, biz” demeye
başlar, arkasından da şirkin en galizi olan “ben, ben” demeye durur.
Nasihate kendi nefsinden başlamalı
Başka bir husus da yapılan nasihatin muhataplarda olumlu bir tesir bırakabilmesi
bizzat söyleyen tarafından onun yaşanmasına bağlıdır.
Zira Cenâb-ı Hak, Hazreti
İsâ’ya hitaben, “Ey
İsa! Önce kendi nefsine nasihat et.
O, bu nasihati tuttuktan sonra da insanlara
nasihatta bulun.
Yoksa Ben’den utan.” buyurmaktadır.
(Ahmed İbn Hanbel,
ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382) Yüce Allah, burada insanın
kendi nefsine kabul ettiremediği bir şeyi başkalarına söylemesinin Kendisine
karşı bir saygısızlık olduğunu ifade buyurmuştur.
Söylediklerinin on katını
yaşayan Hazreti Mesih (aleyhisselâm) gibi ülu’l-azm bir peygambere karşı Allah
(celle celâluhu) tarafından böyle bir uyarı yapıldığı düşünülürse, diğer
insanların bu konuda ne kadar dikkatli olmaları gerektiği daha iyi
anlaşılacaktır.
Şekilden kurtulamamamız, formalitelerden sıyrılamamamız ve sureti bırakıp mânâya
geçemememiz de söylediğimiz sözlerin muhataplarda tesirsiz kalmasına sebebiyet
veren başka bir husustur.
Eğer bir buçuk milyara yakın İslâm dünyası içinde on
milyon insan, İslâm’ı Asr-ı Saadet Müslümanları gibi yaşasaydı, insanlık
âleminin çehresi şimdi çok farklı olurdu.
Ama Cenâb-ı Hakk’ın, “Eğer
şükrederseniz nimetimi arttırırım.” (İbrahim sûresi, 14/7) beyanıyla vaat
ettiği nimetlerden mahrum kalmamak için de her şeye rağmen olana da hamd olsun!
Yâ Rab! Verdiğin nimetleri görmezlikten gelerek, bizi onlardan mahrum bırakma! Kalblerimize inşirah ver ve bizi hakikî insan eyle! Bizlere her zaman şükürle gürleyen, haşyetle ürperen, acz u fakr şuuruyla yalvarıp yakaran gönüller ihsan eyle!..
Keşke çığlıkları
Soru: Gerek dünyada gerekse ahirette “keşke” dememek için nasıl bir hayat yaşamalıyız?
Cevap: Bir mü’min, dünya ve ukbasını keşke nedametleriyle kirletmek
istemiyorsa, en başta Allah’ı (celle celâluhu) bilmeli, O’nun yolunda yürümeli,
O’na ulaşma gayreti içinde olmalı ve O’nun lütfettiği bütün imkânları yine O’nun
yolunda rantabl olarak değerlendirmeye çalışmalıdır.
Bu hedefe ulaşabilmek için
ise o mü’min, hayatını hep basiret üzere yaşamalı, temkini hiçbir zaman elden
bırakmamalı, hâdiseleri hep doğru okumaya çalışmalı, sorumluluğunun ve konumunun
gereklerinin de her zaman farkında olmalıdır.
“Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!”
Kur’ân-ı Kerim, farklı âyet-i kerimelerde ahirette bütün bütün kaybeden
bedbahtların nedametlerini nazara vermiştir.
Meselâ bir yerde, onlar bu
pişmanlıklarını, “Ah
keşke toprak olsaydım!” (Nebe sûresi, 78/40) sözleriyle dile
getireceklerdir.
Dünyada işledikleri zulüm ve günahların cezasıyla karşılaşan
kâfirler, “Keşke taş, toprak olsaydık da maruz kaldığımız bu azaba maruz
kalmasaydık!” diyeceklerdir.
Başka bir âyet-i kerimede burada kendi çizgisini kaybederek başkalarının arkasına takılıp gidenlerin “keşke”lerine yer verilmiştir: “İşte o gün zalim, parmaklarını ısırır ve şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!” (Furkan sûresi, 25/27-28) Eğer insan, ahirette böyle sızlanmak istemiyorsa burada şuurlu yaşamalı, kimin arkasından gideceğini iyi tayin etmeli ve Allah’ın, insanları şaşırtmamak üzere gönderdiği resûllerin yolundan ayrılmamalıdır.
Aslında Allah, insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamıştır.
O, varlığının
aynası ve ziyası olan enbiya-i izam, asfiya-i kiram ve evliya-i fihâm ile hep
yolumuza ışık tutmuştur.
Ancak insan, dünyada bu pişuva ve pişdarları
görmezlikten gelir de onların izini takip etmez ve izsizliğinin kurbanı olursa
yolunu kaybeder, dalâlet çukuruna yuvarlanır.
Buradaki çukur da orada Cehennem
gayyasına dönüşür.
Neticede o kişi, ötede Cehennem gayyasında “keşke”lerle inler
durur.
(Bkz.: Meryem sûresi, 19/58-63)
Zalimlerin “keşke, keşke!..” feryatları
Başka bir âyette ise defterlerin dağıtıldığı hesap gününde bazı insanların yine
“keşke” diyecekleri ifade edilmiştir.
Defterleri sağ taraflarından verilenler, “İşte
alın, okuyun kibatımı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma
inanıyordum!” (Hâkka sûresi, 69/19-20) sözleriyle mesrur olurlarken;
defterleri sol taraflarından verilenler ise, “Âh
keşke, bana bu kitabım verilmeseydi! Keşke hesabımı da bilmeseydim! Ve keşke,
ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı.
Güç ve hâkimiyetim yok
olup gitti!” (Hâkka sûresi, 69/25-29) diyecek ve hasretle inleyeceklerdir.
Burada sağlam mülâhazalara girmiş, müspet hareketi kendisine ilke edinmiş ve hep
sağ salim hareket etmiş olanlara, ahirette kitapları sağ taraftan verilecek de
onlar sevinç ve beşaşet izhar edeceklerdir.
Kitapları sol taraftan verilenler
ise işledikleri bütün mide bulandırıcı günahlarının orada yazılı olduğunu
göreceklerdir.
Hesap gününde onlar, burada harama nazar edip harama kulak
kabarttıklarından, harama doğru yürüyüp harama el uzattıklarından ve hukuk
tanımadıklarından, o işledikleri bütün günahlarının bir defterde yazılı olduğunu
görecekler de şiddetli pişman olacaklar ve “Keşke!” diyeceklerdir.
Onlar, daha
Cehennem’e girmeden evvel, işledikleri günahların hicabıyla iki büklüm
olacaklardır.
Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın, ahsen-i takvime mazhar yarattığı, melekler için bir
kıblenümâ kıldığı ve özel bir donanımla dünyaya gönderdiği bu âbide varlık,
üç-beş günlük dünya ve üç-beş günlük makam, mansıp, saltanat arzusu için bu tür
rezaletlere dalmamalı, insanlığını kirletmemelidir.
Çünkü o, Allah’ın kendisine
bahşettiği bu konumu muhafaza edemezse, “Onlar
hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf sûresi, 7/179)
tokadını yiyebilir, en sefil varlıklardan bile daha aşağılara yuvarlanabilir.
Cehennem azabına denk vicdan azabı
İnsana ne kadar yüksek paye verilmişse, düşüşe geçtiği zaman da onun o nispette
derin bir çukura düşme ihtimali vardır.
Nitekim Hazreti Pîr, ihlâs/hillet
kulesinin başından aşağıya düşen bir insanın, düz bir zemine değil, derin bir
çukura düşme ihtimalinin bulunduğunu ifade etmiştir.
(Bkz.: Bediüzzaman,
Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur)) Aynı şekilde, “bi
hasebi’l-mağnem el-mağrem” yani “elde edilen ganimet, altına girilen risk
ölçüsünde artar veya azalır” kaidesine göre bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın
lütuflarıyla ne kadar çok serfiraz ise, riski o nispette fazla demektir.
Evet
insan, Cenâb-ı Hakk’ın, başından aşağı boşalttığı nimetlere nankörlük edip
kadrini, kıymetini bilmediği zaman derin bir çukura düşebilir.
İşlediği haltlarıyla kendi konum ve insanî mahiyetine saygısızlık yapan, Allah’ın enisi olmaya namzet olarak yaratılmasına rağmen şeytana enis ü celis olan, vazifesinin şuuruna varamayan, kendisine yakışmayan işler yapan ve böylece mazhar olduğu donanımlarını kirleten insan, “Keşke benim hakkımda yokluk kararı verilseydi de, bütün bunları görmeseydim, duymasaydım!” diyecek ve daha sû-i akıbete maruz kalmadan, defterinde yazılı olan şeyler karşısında derin bir vicdan azabı duyacaktır.
İnsan, ahirette böyle bir pişmanlığa maruz kalmak istemiyorsa, dünyada çok
hakperest olmalı, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun Râşid
Halifelerini kendisine rehber edinmeli, onlar gibi yaşamaya çalışmalıdır.
Onlar,
devletin zirvesinde oldukları zaman bile sıcak döşeklerde yatmamış, yalılar ve
villalar peşinde koşmamış, dünya mâmelekine perestiş etmemişlerdir.
Efendiler
Efendisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), ruhunun ufkuna yürüdüğünde, mübarek eşlerinin
maişetini temin etmek üzere aldığı borç para karşılığında zırhı bir Yahudi’de
rehin olduğu (Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1) gibi, O’nun
izini takip eden Hulefa-i Râşidîn de dâr-ı bekaya irtihal ederken geriye bir şey
bırakmamışlardır.
Âdeta onlar, bize, dünyadan nasıl gidilmesi gerektiğini
göstermişlerdir.
Onlar gibi yaşayan insanlar, nedamet duyacakları işler
yapmayacakları için ötede de “keşke” demeyeceklerdir.
Ömür, kumar masasında atılan zar değildir
İnsan, “keşke” dememek için öyle bir hayat yaşamalı ki, “Yâdında
mı doğduğun günler? / Sen ağlar idin, gülerdi hep âlem… / Bir öyle ömür geçir
ki, olsun, / Mevtin sana hande, halka matem…” mısralarında ifade edildiği
üzere, kendisi ölümüne üzülmemeli, bilâkis başkaları onun göçüp gitmesi
karşısında hüzün duymalıdır.
Evet çocuk, dünyaya geldiği zaman ağlar ama
yakınları bir çocuğumuz oldu diye sevinirler.
İnsan, öyle bir ömür yaşamalıdır
ki, ölüp gittiği zaman, hem iç inşirahıyla karşılayacağı bir âleme göçtüğü, hem
de ruhunun ufkuna yürüdüğü için sevinmelidir.
Eğer matem tutulacaksa, başkaları
matem tutmalı; gözyaşı dökülecekse başkaları gözyaşı dökmelidir.
Doğumda
sevinenler, bu defa ağlamaya durmalıdır.
İşte böyle yaşayanlar hiç keşke
dememişlerdir.
Ömür sermayesini kumar masasında atılan bir zar gibi gören ve onu
fuzuli harcayanlar ise, dünyada da ukbada da keşke diyerek hep kıvranıp
durmuşlardır.
Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmışlar, “keşke”ye kapalı
yaşamalıdırlar.
“Keşke”, onların ne bugünlerine, ne yarınlarına, ne de
ahiretlerine hiç girmemelidir.
Onlar, sahip oldukları ömür sermayesini öyle
değerlendirmelidirler ki, göçüp gittiklerinde mazhar olacakları uhrevî
nimetlerle sevinmeli, âlem de onların yokluğu karşısında gözyaşı dökmelidirler.
Onlar, seneler, asırlar sonra bile arkadan gelen nesiller tarafından hep bir
yâd-ı cemil olarak anılmalıdırlar.
Zira Kur’ân-ı Kerim, “Onlardan
sonra gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz, bizi ve imanda bizi geçen, bizden önce
gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi yarlıga ve iman edenler için
kalblerimizde en ufak bir gıll u gış bırakma!” (Haşr sûresi, 59/10)
şeklinde beyanlarıyla bize bu ufku göstermiştir.
Nitekim biz, bugün geriye dönüp baktığımızda, “Allah’ım, Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan ve Hazreti Ali’den bin defa razı ol! Onlar, bize ne müthiş bir miras bırakmışlar! Sonsuz merhametinle kendilerine ihsan etmiş olduğun lütufları öyle bir değerlendirmişler ki, onları yedi veren, yetmiş veren başaklar hâline getirmişler.” diyor, onları hayırla yâd ediyoruz.
Öte yandan hak hukuk tanımayan, milletin malını gasp eden, helâl-haram demeden
eline geçirdiğini yiyen kimseler ise lânetle anılacak ve “Ne
kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.
/ Yıkıldı gitti cihandan, dayansın
ehl-i kubur!” sözleriyle yâd edileceklerdir.
Bu açıdan insan, ötede mahcup
duruma düşeceği ve utancından yerin dibine geçmek isteyeceği işler yapmamalı;
her zaman tertemiz yaşamalı, tertemiz hâlde ötelere yürümelidir.
Özellikle
gelecek nesillere ulaştırma adına omuzlarında büyük bir emanet taşıyan insanlar,
dünyanın değil Allah’ın talibi olmalı, eteklerini dünyanın levsiyatıyla
kirletmemeli ve “Allah’ım, beni Sensizliğe mahkûm etme!” demelidir.
Onlar, hep
bu mülâhazayla yaşamalı ve bu mülâhazayla ölmelidirler.
Zaten hadiste de ifade
edildiği üzere bir insan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşr edilir
ve nasıl haşr olunursa ötede gideceği yere öyle gider.
“Unutma ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın”
Hazreti Pîr, bir yerde, “Eyvah!
Aldandık.
Şu dünya hayatını sabit zannettik.
O zan sebebiyle de bütün bütün zayi
ettik.
Evet şu güzerân-ı hayat, bir uykudur; bir rüya gibi geçti.
Şu temelsiz
ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider…” (Bediüzzaman, Sözler s.227 (On
Yedinci Söz, İkinci Makam)) sözleriyle dünyanın fânî ve zâil yönüne dikkat
çekerken, başka bir yerde ise, “Fânîyim,
fânî olanı istemem! / Âcizim âciz olanı istemem! / Ruhumu Rahmân’a teslim
eyledim, gayr istemem! / İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim! / Zerreyim,
fakat bir Şems-i Sermed isterim! / Hiç-ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen
isterim!” (Bediüzzaman, Sözler s.235 (On Yedinci Söz, İkinci Makam, İkinci
Levha)) ifadeleriyle bir taraftan insanın, büyük şeylere talip olması
gerektiğini, diğer yandan da ehl-i dünyanın gözünde büyüttüklerinin kayda değer
şeyler olmadığını vurgulamıştır.
Allah, bizi bu kutluların yolundan ayırmasın!
Çünkü onların yolu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem)
yoludur.
Hazeti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen bir şiiri hatırlatarak konuyu noktalamış olalım:
“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallım! Upuzun bir ömür ümidiyle hep
aldandın!
Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere
yolculuk zamanın!
Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel
sandığın.
Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden
gerçekleşmez ölümün!” (İbn Hacer, el-Münebbihât s.4.)
Medya Etiğine Dair Bazı Mülâhazalar
Soru: Günümüzde
medyanın etik kuralları ihlâl ettiği ve pek çok olumsuzluğa sebebiyet verdiği
görülüyor.
Meseleye bu zaviyeden bakılacak olursa sizce medyaya düşen vazifeler
nelerdir?
Cevap: Bugün insanların hâl ve hareketlerine bakacak olursak toplum
sağlığının ciddi yara aldığını ve hatta bozulduğunu söyleyebiliriz.
Son yıllarda
antidepresan ilaçların kullanımındaki ciddi artış da bunu göstermektedir.
Öyle
ki bu rakam şu anda yüzde onları bulmuştur.
Demek ki insanların birçoğu oldukça
stresli ve depresyon hâlinde bir hayat yaşıyor.
Hatta karşıdan bakıldığında
oldukça sağlıklı görünen ve psikolojik rahatsızlığına hiç ihtimal verilemeyecek
insanların bile bu ilaçları kullandığı ifade ediliyor.
Kullanmadıkları zaman
dengeli hareket edemiyor, hem kendilerine hem de başkalarına zarar veriyorlar.
Farklı dönemlerde yaşayan insanlar alınıp bugüne getirilse ve çağımız
insanlarının hâlini müşahede etseler, belki de toplumun büyük çoğunluğunun ruh
sağlığının bozuk olduğuna hükmedeceklerdir.
Ne yazık ki günümüz toplumunda dünya
kadar megaloman, paranoyak veya şizofren vardır.
Fakat insanların birçoğu aynı
dertten muzdarip olduğundan birbirlerinin rahatsızlığını fark edemiyorlar.
Nasıl
ki tımarhanedeki insanlar kendilerini “akıllı”, dışarıdakileri “deli”
görüyorlarsa, günümüz insanları da birbirlerindeki rahatsızlığın farkına
varamıyorlar.
Bu içler acısı tablonun sebebi, günümüzde insanın psikolojisini bozacak hatta
onu delirtebilecek çok fazla faktör olmasıdır.
İnsanlar sürekli gerilim içinde
oturup kalkıyorlar.
Gerilim daha yuvada başlıyor.
Çocuk gerilimle gözlerini
hayata açıyor.
İnsanlar gerilimle yataklarına giriyor ve gerilimle
sabahlıyorlar.
Tabiî ki bu onların aile yaşantılarına, işlerine ve insanî
ilişkilerine de tesir ediyor.
Olmayacak şeylere kızıyor, küçük şeyleri
kafalarına takıyor, basit sebeplerden ötürü çevrelerini kırıyor ve böylece
kendileri huzursuz oldukları gibi çevrelerini de huzursuz ediyorlar.
Kendilerini
tahrip ve yıkıma sevk edecek ruh haletleri içine giriyorlar.
Esasen kafaları
karıştıran pek çok şerarenin atmosferimizi kirlettiği, insanların sürekli tahrik
edildiği ve menfi yönde tetiklendiği bir ortamda salim düşüncelerin, yumuşak
tavırların ve dengeli davranışların bulunması mümkün değildir.
İşte bütün bu olumsuzluklara sebebiyet veren en önemli faktörlerden biri
medyadır.
Medyanın havayı gerecek haberler yapması, iftira ve yalanlarla
insanları birbirine düşürmesi, sevmediği kişileri veya grupları karalaması,
insanların gizli hâllerini ve günahlarını araştırarak bunları ifşa etmesi,
reyting uğruna bir kısım gerçekleri abartarak kamuoyuna takdim etmesi gibi
yanlışları, maalesef toplumda ciddi kırılmaların ve olumsuzlukların müsebbibi
olmaktadır.
Sosyal Mutabakat
Keşke basın yayın kuruluşları ve devlete ait ilgili müesseseler bir araya
gelerek belirli ilkeler üzerinde mutabakat sağlayabilseler.
Havayı germeme, etik
kurallara riayet etme, doğru habercilik yapma, insanların haysiyet ve şerefiyle
oynamama gibi bir kısım kurallar üzerinde -Jean Jacques Rousseau’nun ifadesiyle-
bir “sosyal mukavele” yapabilseler.
Sorumsuz davranmayacaklarına, ulu orta
hareket etmeyeceklerine, halkın hassasiyetlerini gözeteceklerine dair
birbirlerine bazı taahhütlerde bulunsalar.
Yaptıkları yayınların tabana
indiğinde ne tür neticeler hâsıl edeceğini daha baştan hesaplasalar.
Çatışma ve
kavgaları tetiklemek yerine birlik ve beraberliği güçlendiren yayınlar
yapabilseler.
Tansiyonu yükselten ve insanları geren programlardan ve
haberlerden uzak dursalar.
Basın Kanunu ve ilgili mevzuatta yer alan maddelerin milimi milimine uygulanıp,
bu kuralları ihlâl edenlerin caydırıcı şekilde cezalandırılması çok önemlidir.
Fakat daha önemlisi, bu maddelerin benimsenmesi ve bunlara riayet edilmesidir.
Bu yüzden medya kuruluşlarında çalışanları bu konuların önemine inandırma, medya
etiği hakkında bir kamuoyu oluşturma ve onların da kabul edebileceği şekilde bir
mukavele imzalama çok önemlidir.
Ne var ki daha önceki yıllarda demokrasi istikametinde onca mesafe kat etsek,
demokratik değerler adına ciddi inkişaflar ortaya koysak da şu anda toplumun
böyle bir mukaveleye açık bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.
Maalesef
günümüzde toplumun genel hissiyatı ve sosyal yapısı, bu konuda arzu edilen
gelişmeleri gerçekleştirmeye müsait değildir.
Zira düşünce enginliği ve vicdan
genişliği açısından arzu edilen kıvamda olduğumuz söylenemez.
Bununla birlikte gazete ve televizyon gibi bir kısım medya kuruluşlarının bu
meseleye sahip çıkmaması ve sorumsuzca hareket etmesi bizi de onlar gibi olmaya
sevk etmemelidir.
Bu konuda toplu bir mukavele yapılamaması, hepten onun terk
edilmesini gerektirmez.
Başkalarının olumsuz tavırları, bizim için
olumsuzlukları meşru hâle getirmez.
Hatta toplumdaki insanların %99,9’u olumsuz
davransa bile geriye kalanlar, “Bunca insan aynı şeyi yaptığına göre benim de
onlar gibi davranmamda bir mahzur yok.” diyemez.
Zira Allah (celle celâluhu)
ahirette herkesi tek tek hesaba çekecektir.
Herkese kendi günahlarının hesabını
soracak, bir başkasının günahının hesabını sormayacaktır.
Bu açıdan kimsenin
“Ben de âleme uyuyorum.” diyerek onların günahlarına ortak olma gibi bir lüksü
olamaz.
Uyulacaksa başkalarının yanlışlarına değil doğrularına uyulur.
Konuşma Üslubu ve Dilin Kullanımı
Bu itibarla en azından hayatlarını dinî ve ahlâkî değerlere göre yaşamaya
çalışan insanlar medya etiği konusunda dikkatli olmalı ve başkalarına da misal
teşkil etmelidirler.
Mesela onlar en basitinden televizyon programlarında
birbirlerine hitap ederken saygılı bir dil kullanmalı, “filan bey”, “filan
hanım” demeli ve böylece toplum fertleri arasında saygı hissini uyarmalıdırlar.
Aslında bizim toplumumuzun genel ahlâkı böyleydi.
Benim yetiştiğim çevrede kimse
birbirine ismiyle hitap etmez, mutlaka yanına “bey”, “ağabey”, “bacı”, “abla”
gibi bir saygı ifadesi ekler ve herkes birbirini saygıyla yâd ederdi.
İnsanları
sadece adlarıyla çağırma kaba bulunur, bedeviyetten çıkamamış cahiliye dönemi
insanlarının âdeti gibi görülürdü.
Günümüzde de gerek gazete sütunlarında yazı yazarken, gerek televizyonlarda
program yaparken birbirimize “bey”, “beyefendi”, “zat-ı âliniz” diyerek hitap
etsek, eleştirilerimizi bile, “Siz şöyle buyurmuştunuz.
Fakat meselenin bir de
şu yönü var.” gibi saygı ifadeleriyle dile getirsek ve bunda ısrar etsek
zannediyorum bunlar takdirle karşılanacak ve başkalarına da sirayet edecektir.
Çünkü karanlık ve kesif şeylerin sirayet kabiliyetleri sınırlı olsa da bu tür
güzel ve nurani şeyler hızlı sirayet eder.
Evet, biz meseleyi buradan alarak daha önemli mevzulara kadar götürmeli,
kaybettiğimiz değerlerimizi yeniden canlandırmaya çalışmalı, bozulan dil ve
üslubu bir kere daha yerli yerine oturtmalı ve bütün faaliyetlerimizde iyiliğin
temsilcisi olmalıyız.
Kültür ve medeniyetin taşıyıcısı olan dili doğru
kullanmaya son derece dikkat etmeli, argodan, laubali üsluptan uzak durmalı ve
elden geldiğince bizim kültürümüzü, ruh enginliğimizi ifade edecek kelimeler
kullanmalıyız.
Doğruluğun ve Ahlâkın Temsilcisi Olma
Hiç şüphesiz gazete, televizyon ve internet gibi medya organlarında haber
yaparken, yazı yazarken veya bir programı hazırlarken dikkat edilecek en önemli
hususlardan birisi doğruluktur.
Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin
bilerek yalan söylemesi, masum insanlara iftira atması, karalamalarla sevmediği
insanların itibarını zedelemesi düşünülemez.
Bırakalım yalan ve iftira atmayı,
doğruluğun temsilcisi olan bir mü’min, yaptığı haberlerde mübalağaya bile
giremez; doğruluğundan emin olmadığı bilgileri haberleştiremez.
Hatta o, toplum
fertlerine zarar vereceğini düşündüğü bir kısım gerçekleri bile medyaya taşımaz.
Ne yazık ki Allah’a inanan insanlar bile yer yer dengeyi koruyamayabiliyorlar.
Şurasını unutmamak gerekir ki eğer bir hâdise haber yapılırken hakikat tam
olarak ifade edilmiyor ve bir kısım hilâf-ı vaki beyanlar ve mülahazalar ortaya
konuluyorsa, iddia edilen şeylerin aksinin ortaya çıkmasıyla birlikte ciddi bir
kredi kaybı yaşanacak ve haber, haberi yapanların yüzüne çarpılacaktır.
Dolayısıyla önü arkası net bilinmeyen konularda mülâhaza dairesi açık
bırakılmalı, ortaya çıkan meseleler iyice anlaşılmadan işin içine girilmemeli,
şişirme haberlerden uzak durulmalı, yapılacak yorumlarda itidalli olunmalıdır.
Böylece hem insanlar yanıltılmamış olur hem de güven zedelenmesinin ve itibar
kaybının önüne geçilmiş olur.
Üstelik arkadan gelecek tarihçilere ve
analizcilere de doğru malzemeler bırakılmış olur.
Başkaları bunların hiçbirisine dikkat etmeyebilir.
İnsanların onur ve
şerefleriyle oynayabilir.
“Çamur at, izi kalsın.” mantığıyla hareket ederek
nicelerinin itibarlarını sarsabilir.
Bunlar karşısında bizim elimizden de hiçbir
şey gelmeyebilir.
Fakat başkalarına sözümüz geçmese de biz, onlar gibi
olamayız/olmamalıyız.
Bize düşen, her zaman doğrulara tercüman olmak, her şeyi
doğru olarak vaz’ etmek, doğru olarak seslendirmek ve doğruluktan hiç
ayrılmamaktır.
Öte yandan, bazı konular, insanların özel hayatıyla ilgilidir.
Allah, insanları
birbirlerinin gizli hâllerini ve ayıplarını araştırmakla mükellef tutmamıştır.
Tecessüste bulunmak yani insanların mahrem ve gizli yönlerini araştırmak
İslâm’da haram kılınmıştır.
İnsanların bir kısım günahlarına muttali olunduğunda
da -başkalarına zarar vermediği sürece- yapılması gereken, bunları ifşa etmek
değil gizlemektir.
Mesela şahsi bir günahın işlendiğini gören kimsenin ilgili mercilere bunu
bildirmesi bir vazife olmadığı gibi bildirmemesi de günah değildir.
Aslında
böyle bir fiili gören kimsenin bunu gizlemesi bir fazilettir.
Nitekim Asr-ı Saadet’te bir kadın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
gelerek zina ettiğini itiraf ettiğinde, Allah Resûlü bu mesele üzerinde
durmamış, onun detaylarını araştırmamış, kulak kesilmemiş ve “Dön
git ve Allah’a tevbe et.
Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” buyurmuştur.
Maalesef günümüzde bu konuda öyle bir hezeyan yaşanıyor ki görülen ayıp ve
günahların gizlenmesi bir tarafa, insanlar günah avcılığına çıkıyorlar.
Sırf
dikkatleri çekme, okuyucu veya izleyici sayısını artırma adına insanların özel
hayatları araştırılıyor, sırları deşifre ediliyor, ortaya çıkan bir kısım
ayıpları haber yapma yarışına giriliyor ve çoğu zaman da insanların
şerefleriyle, haysiyetleriyle ve namuslarıyla oynanıyor.
Bu yüzden nice
kimselerin hayatları kararıyor, pek çokları devrilip gidiyorlar.
Bütün bunları
değil dinle insanlıkla bile telif etmek mümkün değildir.
Bağışlayın, bunlar
düpedüz ahlâksızlıktır.
Başkalarının hakkını ihlal eden veya kamu düzenini bozan kimselerin mahkeme
önüne çıkarılıp yargılanması ayrı bir meseledir; bunların çarşaf çarşaf haber
yapılması, insanların haysiyet ve şereflerini düşünmeden uluorta davranılması
ayrıdır.
Eğer ortada bir suç varsa emniyet ve savcılık meseleye müdahale eder,
kişiyi hâkim önüne çıkarır ve mahkeme de toplanan delillere göre gerekli görürse
suçluya ceza verir.
Fakat böyle bir soruşturma medyanın işi değildir.
Meseleye İslâmî terbiye, insanî anlayış ve evrensel ahlâk kuralları açısından
bakacak olursak mahkeme, sanığı suçlu bulsa ve sözgelimi onun hırsız, arsız,
uğursuz bir adam olduğuna hükmetse bile medyanın bu haberi neşretme gibi bir
vazifesi olmamalıdır.
Hiç kimse Allah katında böyle bir olayı haberleştirdiği
için sevap kazanamaz.
Aksine bunun setredilmesi sevaptır.
Zira hadis-i
şeriflerde ayıp ve günahların örtülmesi tavsiye edilmiş, burada ayıpları örten
kimselerin ahirette Allah tarafından ayıplarının örtüleceği müjdelenmiştir.
(Bkz.: Buharî, mezâlim 4;
Müslim, birr 58)
İslâmî ahlâk ve terbiyenin gereği budur.
Dolayısıyla bir Müslümanın, başkalarının malına, canına veya ırzına kastetmesi
nasıl bir büyük bir cürümse, böyle bir cürmü sırf prim yapma uğruna yazılı veya
sözlü olarak neşretmek de ayrı bir cürüm ve bir ahlâksızlıktır.
Birisi nefsine
ve şeytana uyduğundan sürçmüş, düşmüş olabilir.
Eğer onun bu hâli medya
tarafından bütün detaylarına varıncaya kadar ifşa edilirse, özellikle belli bir
terbiye görmüş insanlar ömür boyu hep yere bakarak yaşamak zorunda kalırlar.
Hatta bazen bu, sadece bir kişiyle de sınırlı kalmaz ve bir insanla belki büyük
bir kitle, bir oymak, bir aile mahcup edilir, yere baktırılır.
İnsanları bu
şekilde mahcup etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Böyle bir küstahlığın bilgi edinme
veya bilgilendirme hakkıyla da bir alakası yoktur.
Böyle bir hakka ne ilâhî bir
din müsaade eder ne de aklı başında beşerî bir sistem.
Evet, günah, günahtır.
Fakat bu günahla insanları ezmek ve mahcup etmek bundan daha büyük bir günahtır.
Seyyidina Hz.Musa ile ilgili şöyle bir hâdise nakledilir: O, ashabını da yanına
alarak birkaç defa yağmur duasına çıkmasına rağmen yağmur yağmaz.
Bunun üzerine
ulü’l-azm bir peygamber olan Hz.Musa ellerini kaldırıp, “Ya Rabbi, Sen emrettin
ben de yağmur duasına çıktım.
Fakat yağmur yağmıyor.” der.
Allah, cemaat içinde
günahkâr insanların bulunduğunu ve bunlar sebebiyle yağmur göndermediğini ifade
buyurur.
Hz.Musa, bunların kim olduğunu sorsa da Allah, “Ben kulumun günahını
söylemem.” buyurur.
Orada yapılması gereken toplu olarak tevbe ve istiğfarda
bulunmaktır.
İşte bu, ilâhî ahlâktır.
Bize düşen vazife de bu ahlâka sahip
olmaya çalışmaktır.
Fakat ne yazık ki medya -hepsi için söyleyemesek de- çoğu itibarıyla böyle bir
terbiyeden mahrumdur.
Reyting uğruna pek çok insanın itibarıyla oynuyorlar.
Hatta bazen aslı olmayan, masa başında yaptıkları haberleri sorumsuzca
gazetelerde, mecmualarda, internet ortamlarında veya televizyonlarda
neşretmekten sakınmıyorlar.
Sanki gözlerini açmış insanların özel bir hâlinin
ortaya çıkmasını bekliyorlar ki ondan nemalansınlar.
Ben bu tür haberlere bakınca şöyle demekten kendimi alamıyorum: “Demek ki bunlar
ciddi bir fikir kıtlığı yaşıyorlar.
Millete söyleyecekleri önemli düşünceleri
olmadığı için böyle süfli şeylerle heyecan uyarmaya ve kendilerini ifade etmeye
çalışıyorlar.
Bir yönüyle kendilerine ait eksik ve kusurları bu tür haber ve
yorumlarla kapatmak istiyorlar.”
Bu konuda başkaları ne yaparsa yapsın, Allah’a gönülden inanmış insanlar
kesinlikle insanların ayıp ve günahlarını neşretmemeli ve bu konuda başkalarına
da örnek olmalıdırlar.
Onlar insanların ayıplarıyla meşgul olma yerine
başkalarının faziletlerini görmeli ve bunları takdir etmelidirler.
İnsanların
yüzünü yere baktıracak yayınlar değil, onları sevindirecek ve onların yüzünü
güldürecek yayınlar yapmaya gayret etmelidirler.
İnsanî ahlâk bunu gerektirdiği
gibi insanî ahlâkın zirvesi olan Kur’ânî ahlâk da bunu gerektirir.
Hiçbir
Müslüman, “Âlem böyle yapıyor, biz de yapabiliriz.” diyemez.
Başta da arz
edildiği gibi herkes kötülüğe bulaşsa ve bir tek insan kalsa, ona düşen, yine
doğru bildiği yolda yürümeye devam etmek olmalıdır.
Özellikle başkaları tarafından İslâm’ı temsil ettiği düşünülen ve dindar bilinen
insanların bu konulardaki tavır ve davranışları daha da önemlidir.
Çünkü onların
yaptıkları yanlışlar da doğrular da sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, aynı
zamanda dinimize mâl edilir.
Eğer onların hissiyat ve düşünceleri hep Müslümanca
olur, her hareketlerini Müslümanca ortaya koyar ve bütün faaliyetlerini
Müslümanlık etrafında cereyan ettirirlerse İslâm’a karşı sempati uyarmış
olurlar.
Onlara bakan insanlar, “Bu din ne güzel bir sistemmiş” derler.
İşte
bunu dedirtmenin, Müslüman olarak imrendirici olmanın ve dine karşı insanlarda
hayranlık uyarmanın yolları bulunmalıdır.
Medyanın Manipülasyonu
Günümüzde medya, insanların yönlendirilmesinde oldukça tesirli ve güçlü bir
vasıta hâline gelmiştir.
Bunda toplumun genel seviyesinin de önemli bir rolü
vardır.
Toplumun geneli, cereyan eden hâdiseleri doğru okuyacak, sosyal
bilimlerin dilini kullanarak bunları tahlile tâbi tutacak, tekvinî emirlere
nüfuz edecek ve bütün bunlardan kendine göre önemli mânâlar çıkaracak bir
seviyede olmadığı için kolay yönlendirmeye müsaittir.
Hele bir de kitle
psikolojisi değerlendirilir ve insanların hissiyatları suiistimal edilirse
onları “sürü” hâline getirmek ve manipüle etmek çok daha kolay hâle gelecektir.
Bütün bunların yanında bir de vatan, millet, bayrak, din gibi kutsal sayılan
değerlere atıf yapılarak konuşuluyor, bunların korunmasından bahsediliyorsa,
işte orada akıl ve fikrin yerini sadece hamasi duygular ve hamasi destanlar
alacaktır.
Dolayısıyla böyle bir kitleye, “Vatan elden gidiyor, ne
duruyorsunuz!” denildiğinde çok rahatlıkla onların istenilen hedefe
yönlendirilmesi mümkün olacaktır.
İşte bütün bunlar da göz önünde bulundurulacak olursa medyanın duruma göre nasıl
korkutucu, yıkıcı ve tahrip edici bir unsur hâline gelebileceği daha iyi
anlaşılacaktır.
Nitekim Türkiye’de olup biten hâdiseler bunun en büyük
örneğidir.
Medyayı elinde tutan güçler yalan ve iftiralarla istedikleri
kimseleri karalamakta ve düşman gibi göstermektedirler.
Siz, atılan çamur
lekelerini silinceye kadar zihinlerde “lekeli” olarak kalmaya devam ediyorsunuz.
Siz meseleyi tashih edip düzeltinceye kadar da millet girdiği yanlış yolda bir
hayli mesafe almış oluyor.
Gerçi ona mesafe alma mı yoksa dibe batma mı denir
bilemiyorum ama hakikatler çarpıtılarak verildiğinden, sürekli doğrular eğri,
eğriler de doğru gibi gösterildiğinden halkın yanıltıldığı muhakkaktır.
Bu açıdan mutlaka vatanını, milletini ve dinini seven dürüst insanların da bu
alanda söz sahibi olmasına, eğri-büğrü söz ve düşüncelerin arasında doğru
düşüncenin, doğru sesin ve doğru ifadenin temsilcisi olmalarına ihtiyaç vardır.
Çünkü gazete, dergi, televizyon ve internet gibi vasıtalarla ortaya konacak
doğru mülâhazalar insanları teemmül ve tefekküre sevk edecek ve onların
doğruları görmesine yardımcı olacaktır.
“İmamın keçisini çalmışlar.” sözünü,
özne ile oynayarak, “İmam, keçi çalmış.” şeklinde nakleden ve meseleleri tamamen
çarpıtan bir medyanın yanında mutlaka işin doğrusunu ortaya koyan ses ve
soluklara da çok ciddi ihtiyaç vardır.
Ayrıca ahlâkın ve doğruluğun temsilcisi olan medya organlarının mevcudiyeti,
diğer medya kuruluşlarını da daha temkinli olmaya sevk edecek, yalan ve
çarpıtma olduğunu bildikleri bir habere kolaylıkla imza atamayacaklardır.
Zira
yalanlarının ortaya çıkmasından korkacaklardır.
Bu sebeple, enerjimizi, halihazırdaki medyanın yanlışlarını düzeltmeye harcamak
yerine, işin doğrusunu ortaya koymaya çalışmalı ve kendi işimize bakmalıyız.
Farklı kanallar bulup hak ve hakikati insanlara ulaştırmaya çalışmalıyız.
Herkesin kullandığı ve insanların çok rahat dolaştığı sanal ortamlarda kendi ses
ve soluğumuzun da yer almasına gayret etmeliyiz.
İnternetin tuşlarına dokunan
insanlar karşılarında sadece yalan ve iftiralarla karşılaşmamalı, bunun yanında
işin doğrusunu da görme imkânına sahip olmalıdırlar.
Onlar nereye bakarsa
baksın, neyi mütalaa ederse etsin, neye açılırsa açılsın yolun bir yerinde
mutlaka düşüncelerini tadil edecek ve gözlerini açacak mülâhazalarla
karşılaşmalarını sağlamak gerekir.
Yanlış Kanaatlerin İzalesi
Türkiye’de zannediyorum Tanzimat’tan bu yana bir kısım güçler, durumdan
kendisine vazife çıkaranlar, devletin vazifesini deruhte etmiş gibi görünenler
dindar kesimi baskı altına aldılar.
Çok küçük bahaneler bularak sürekli onlara
taarruz ettiler.
Onların en masumca hak ve taleplerini karşılama konusunda çok
katı ve radikal davrandılar.
Bu konuda değil ahlâkî ve dinî prensipler,
demokratik kurallara ve insan haklarına bile riayet etmediler.
Çok küçük
meseleleri kavga vesilesi yaptılar.
Budan dolayı dindarlar kendilerini hep baskı
altında hissettiler ve bu onların düşünce, tavır ve davranışlarına yansıdı.
Kendi hayatları adına hep kuşkulu yaşadılar.
Sürekli “Acaba kendimizi ifade
etsek ne olur? Şu düşüncemizi dillendirsek neyle karşılaşırız?” hisleriyle
oturup kalktılar.
Dolayısıyla da toplumda birbirine yabancılaşan, birbirinin
dilini anlamayan insanlar oluştu.
Toplum, terminolojisi, konuşma tarzı, üslubu
ve değerler manzumesi farklı olan sun’i kamplara bölündü.
Bu itibarla öncelikle ortaya konulan fikir ve düşüncelere değil, bunların kimden
sadır olduğuna bakılıyor.
Siz, ülkenin hayrı adına ortaya güzel bir proje koymuş
olsanız, çok değerli fikirler öne sürseniz bile bütün bunlar kendi güzelliği ve
yararlılığı içinde görülemiyor; bilakis bunları ortaya atan insanlar hakkında
nasıl bir kanaat hâkimse buna göre hüküm veriliyor.
Eğer birileri sizleri
“falancı”, “filancı” diyerek bir yere koymuş ve size hep oradan bakıyorlarsa
sizin bütün hareketlerinizi buna göre değerlendiriyorlar.
Öyle ki siz Cennet’e
bir merdiven koysanız ve onları oraya çıkararak bir de yarı bellerine kadar
Cennet’in içine itseniz, yine de bunun arkasında bir bit yeniği arayacak,
vehimlerinin esaretinden kurtulamayacaklardır.
Öncelikle bu gerçeğin görülmesi gerekir.
Bugüne kadar bazı kesimler tarafından
sizin hakkınızda yanlış düşüncelere girilmiş hatta bütün bütün hüsnüzan kapıları
kapatılmışsa, onlar gibi düşünmedikten sonra kat’iyen sizi kabul etmeyecek ve
yaptıklarınızdan da memnun olmayacaklardır.
Fakat bütün bunlara rağmen bizim çok
farklı damarlar bularak kendimizi anlatmaktan başka yapacağımız bir şey de
yoktur.
Bu konuda çok alternatifli düşünmek, yeni yeni yollar keşfetmek ve bir
şekilde onların okudukları, dinledikleri ve izledikleri platformlarda yer alarak
onlara kendimizi hakikatiyle tanıtmaya çalışmamız gerekir.
Bu konuda ümitsiz olmamalıdır.
Biz, usûl üslup hatası yapmadan kendimize düşeni
yapabilirsek bir süre sonra insanların bizi doğru bir şekilde tanıdıklarını ve
kanaatlerinin değiştiğini göreceğiz.
Nitekim bugüne kadar çok defa yanımıza
gelip, “Biz sizi yanlış tanımışız.
Sizin hakkınızda hiçbir şey bilmiyormuşuz.”
diyen ve yaptıklarından dolayı özür dileyen insanlar olmuştur.
Fakat onların
bizim hakkımızda uzun yıllara dayanan müktesebatlarının varlığı, birdenbire
ellerinin tersiyle onu itmelerinin ve yanıldıklarını kabul etmelerinin çok zor
olduğu, bir iki fasılla insanlara bir şey anlatmanın mümkün olmadığı
unutulmamalı, sabır ve azimle anlatmaya devam edilmelidir.
Zira her şeye rağmen
unutulmamalıdır ki Allah insanı kerim yaratmış, onun benliğine insaf duygusu
yerleştirmiştir.
İnsaf, dinin yarısı olduğu gibi insan mahiyetinin de bir
gerçeğidir.
Bu açıdan onlar da bir gün insafa gelebilir ve yanlış kanaatlerinden
kurtulabilirler.
Fakat ben, gerekli olan kanalların çok iyi kullanıldığı
kanaatinde değilim.
Rıfk ve Mülayemet
İçinde yetiştiğimiz kültür, çoğu zaman bizim duygu ve düşüncelerimizi
şekillendiriyor.
Kendimizi birbiriyle çatışan ve kavga eden insanların arasında
bulduğumuz için biz de onların yoluna giriyor ve onlar gibi davranıyoruz.
Filanlar bir şey diyor, biz de onlara karşı başka bir şey diyoruz.
Onlar bizim
hakkımızda atıp tutuyorsa biz de kendimizce atıp tutmaya başlıyoruz.
Fakat
karşılıklı sürtüşmeler, gerginlikler, iğnelemeler, dokundurmalar devam edip
gidiyorsa biz insanları kendimizden gittikçe uzaklaştırıyoruz demektir.
Evet, doğrular mutlaka söylenmelidir.
Hakkın hatırı hiçbir hatıra feda edilemez.
Hak mutlaka tutulup kaldırılmalı ve bu konuda taviz verilmemelidir.
Fakat hakkın
hatırını aziz tutma kadar bunu insanlara nasıl kabul ettireceğimiz de önemlidir.
Takip edilecek yönteme ve kullanılacak üsluba mutlaka dikkat edilmelidir.
İnandığımız değerler adına dimdik durmanın ve bu konuda çok samimi olmanın
yanında akıl ve mantık ihmal edilmemelidir.
Muhatapların hissiyatları hesaba
katılmalı, söylenilen sözlerin, yazılan yazıların onlar üzerinde ne tür etkiler
meydana getireceği daha baştan hesap edilmelidir.
Medya organlarını sırf boşalma ve rahatlama adına kullanma, canımızı
acıtanlardan bu yolla hınç almaya çalışma, intikam peşinde koşma, bize bir iğne
batırdıklarında çuvaldızla mukabelede bulunma, bize atılan taşları fazlasıyla
iade etme gibi tavır ve davranışlarla hiçbir yere varılamaz.
Ülkenin korunması
mevzubahis olduğunda, düşmanla yaka paça olunduğunda dik durma takdir edilecek
bir davranıştır.
Bunun aksi zaaf ifade eder.
Fakat hususiyle günümüzde maddi
kılıcın kınına girdiği bir dönemde kendi değerlerimizi anlatırken insanlığa ve
insafa sığınmak gerekir.
Meseleler vicdan mekanizmasına havale edilerek ele
alınmalıdır.
İnsan mutlaka kendisini frenlemesini bilmeli ve birilerine söz
yetiştirme mantığıyla mukabelede bulunmamalıdır.
Hissî ve fevrî hareketlerden
uzak durmalıdır.
Başkaları nasıl hareket ederse etsin biz, saldırana saldırmayla, feveran edene
feveranla, köpürmeye köpürmeyle mukabelede bulunmayalım.
Dik duralım ama
dikleşmeyelim.
Bize saldıranları dediklerinden ve yaptıklarından vazgeçirecek,
pişman edecek ve hatta utandıracak ölçüde yumuşak olalım.
Konuşmadan, yazmadan
önce düşünelim, taşınalım.
Bir düşünceyi, bir mülâhazayı kafamızda on defa
evirip çevirelim.
Dahası mutlaka başkalarıyla istişare edelim ve kolektif şuura
sığınalım.
Bütün bunlara dikkat ettiğimiz hâlde yine de olumsuz bir tepki
alırsak, “Ne yapalım kaderimiz böyleymiş.” diyelim.
Gündem Belirleme
Maalesef çoğu zaman başkalarının belirlediği gündemlerin arkasından koşuyor ve
sürekli savunma pozisyonunda kalıyoruz.
Enerjimizi birilerine cevap
yetiştirmekle tüketiyoruz.
Bu durumdan kurtulmalı, başkalarının gündemini takip
eden değil, gündem belirleyen olmalıyız.
Fakat şunu da ifade etmek gerekir ki
gündem belirleme kolay ve basit bir iş değildir.
Bir gündemle ortaya çıkmadan
önce onun ne getirip ne götüreceği çok iyi hesap edilmelidir.
Ortaya atılan
meseleyle ilgili yapılacak yorumların, söylenecek sözlerin, ileri sürülecek
eleştirilerin nazar-ı itibara alınması ve aynı zamanda bütün bunlara nasıl
mukabelede bulunulacağının da belirlenmesi gerekir.
Bazen siz bir gündem ortaya atarsınız ve umumun efkârını onun etrafında
toplarsınız.
Fakat sonrasında onu müdafaa edecek argümanlarınız zayıf olduğundan
ve verecek alternatif cevaplarınız hazır olmadığından ötürü onun altında kalır
ezilirsiniz.
Yani bir mânâda taarruz edeyim derken müdafaa sistemlerinizin
yetersizliğinden dolayı yenik düşersiniz.
Gündem belirlemeye çalışırken,
kendilerini karşı tarafa konumlandıran insanların eline taarruz fırsatı vermemek
gerektir.
Gündem belirlenirken, halkın büyük çoğunluğunun “evet” diyeceği ve ülke
menfaatleri açısından faydalı bulacağı konular ortaya atılmalı ve onların
müzakere edilmesi sağlanmalıdır.
Maşeri vicdan meseleye sahip çıkmalı ve
arkasında durmalıdır.
Bunun için de toplumun çok iyi tanınması, genel hissiyatın
ve efkârın hesaba katılması gerekir.
Zihinlerde şüphe oluşturacak, yanlış
anlamaya sebebiyet verecek ve toplum içinde gerginlik hâsıl edecek gündemlerden
uzak durulmalıdır.
Yemek servisinin bile bir usûlü olduğuna göre, yüksek
mefkûrelerin ve yüce değerlerin insanlara sunulmasında mutlaka bir sağlam bir
usûl takip edilmelidir.
Medyayla Meşguliyette Ölçü
Soru: Medyayla meşgul olmada ve gündemi takip etmede temel ölçü ve kriterler ne olmalıdır?
Cevap: Bir insanın içinde yaşadığı dünyayı iyi bilmesi ve tanıması
adına bir yere kadar aktüel konulardan haberdar olması gerekir.
Hiç şüphesiz
bunun en pratik yolu da televizyon, gazete, dergi ve internet gibi medya
organlarını takip etmektir.
Medya kuruluşları, cereyan eden hâdiselere muttali
olmayı sağlamanın yanında, herhangi bir alanda bilgiye ulaşmayı da oldukça hızlı
ve pratik hâle getirmiştir.
Özellikle internet sayesinde insan, ihtiyaç duyduğu
bilgileri kolayca elde edebilmekte, araştırma ve incelemelerini hızlı bir
şekilde gerçekleştirebilmektedir.
Medya ve Günah Deryaları
Fakat mesele bu kadar basit değildir.
Zira medya organları insanları
bilgilendirmenin, güncel gelişmelerden haberdar etmenin yanında pek çok
olumsuzluklara da kapı aralamakta, insanı alıp fenalıklara sürükleyebilmekte,
levsiyâta batırabilmektedir.
Yani medya organları bir taraftan meleklerin ağzı,
dili gibi vazife görürken, diğer yandan da şeytanların tuzağı gibi
çalışmaktadır.
İnsan bunlar vasıtasıyla kendisi için faydalı olacak bir kısım
bilgilere ulaşabildiği gibi, aynı zamanda günah deryalarına da açılabilir.
Siz
Kâbe yollarına açıldığınızı zannedersiniz fakat önünüze öyle menfezler, öyle
koridorlar çıkar ki, sizi alıp bambaşka vadilerde dolaştırmaya başlar.
Farklı bir ifadeyle, medya vasıtalarını ülkede ve dünyada olup bitenleri
öğrenme, belgesel izleme, farklı konular hakkında bilgi sahibi olma, ilim ve
irfan hayatınıza zenginlik kazandırma gibi niyetlerle kullandığınızda elbette
bunlardan ciddi istifade edebilirsiniz.
Fakat çoğu insan bu konuda kendisini
frenleyemez.
Bir kere Nil’e veya Dicle’ye açıldıktan sonra bakar ki bunlar daha
başka kollara da ayrılıyor.
Bu defa oralara girer ve bu kollar onu hiç farkına
varmadan alır başka yerlere götürür.
Bu itibarladır ki mutlaka bu konuda bir
kısım ölçü ve disiplinlere riayet edilmesi gerekir.
Evet, gazeteleri elinden düşürmeyen, internetin başından ayrılmayan bir insan
dinî prensipler açısından kendisiyle tenakuzlar yaşayabilir.
Zira gazete
sayfalarında veya internet sitelerinde bir kısım çirkin tablolarla
karşılaşabilir.
Bunlar yüzünden gözünü, kulağını, ağzını, gönlünü kirletip kendi
dünyasından uzaklaşabilir.
Sahip olduğu değerlere bağlı kalamayabilir.
Günah
deryalarına yelken açar da sonrasında geriye dönmeye güç yetiremeyebilir.
Nitekim günümüzde üslupların nasıl bozulduğunu, düşüncelerin nasıl kirlendiğini,
insanların nasıl endazesiz hâle geldiğini, sürekli ifrat ve tefritler arasında
gel-git yaşadıklarını, ölçüsüzlükleri esefle müşahede ediyoruz.
İşte bütün
bunlardan uzak kalmanın yolu, işin en başında neye ne kadar el uzatacağını iyi
belirleme ve belli disiplinlere bağlı kalmadır.
Günümüzde internetin ve diğer medya organlarının dünya kadar faydalarının
yanında pek çok zararlarının da olduğu uzmanlar tarafından da ısrarla ifade
edilmektedir.
İnternete ulaşımın çok kolay hâle gelmesi ve onun hemen herkes
tarafından kullanılmaya başlanması pek çok fenalığı ve suiistimali de
beraberinde getirmiştir.
Mesela insanlar en değerli vakitlerini onun başında
israf etmeye başlamışlar, onun yüzünden nice yuvalar sarsılmış, magazin adı
altında insanların özel hayatlarının mahremiyeti ihlâl edilmiş, ahlâk zedelenmiş
ve toplum dejenere olmuştur.
Günahlara ve kötü şeylere ulaşımın bu kadar kolay
hâle geldiği bir ortamda bu tür zararların olması da tabiidir.
Zira nefis insana
sürekli kötülüğü emrettiği gibi, şeytan da insanı sürekli bohemliğe
çağırmaktadır.
Televizyon, internet gibi vasıtaları kullanan bir insanın iradesine hâkim
olması, duracağı yeri bilmesi ve bunları sadece faydalı istikamette kullanması,
sağlam irade isteyen bir husustur.
Bu açıdan keşke bu tür medya organlarıyla
ilgili bir kısım kurallar vaz edilebilse ve bu konuda toplum çapında bir
mutabakatın sağlanması temin edilebilse.
Gerekirse insanları kötülüklere
götürecek, toplumu dejenere edecek ve aileleri erozyona uğratacak yollar
kapatılsa veya bu konuda bir kısım tedbirler alınsa.
İnsanları yanlış yerlere
götürecek sitelere veya kanallara girilmesine fırsat verilmese.
Günümüzde
çoluk-çocuk demeden herkesin internetle ciddi meşgul olduğu, herkesin her şeye
ulaşabildiği bir dönemde bu konuda bir kısım kuralların ve disiplinlerin ortaya
konulmasına ciddi ihtiyaç vardır.
Birilerinin bu tahribata ve bozulmaya “dur”
demesine ihtiyaç vardır.
Fakat böyle bir düzenlemeye bizim gücümüz yetmeyeceği
gibi belki devletin bile gücü yetmeyecektir.
Bu açıdan keşke bu meseleler
uluslararası arenalarda ele alınabilse ve bir kısım düzenlemelere gidilse.
Medya ve Zihin Dağınıklığı
Öte yandan aktüel mevzuların yakın takibe alınması, meydana gelen her olayın
teferruatına kadar öğrenilmesi, hâdiselerin arka planlarına nüfuz edilmesi
herkes için gerekli bir uğraş değildir.
Çünkü bunların birçoğunun insanın şahsî
hayatı, ailevî hayatı, toplum hayatı ve dinî hayatı adına hiçbir faydası yoktur.
Fayda bir yana çoğu zaman bu tür mecralar insanları farklı günahların içine
çekmektedir.
Mesela bazen onları dedikoduya ve gevezeliğe alıştırmakta, bazen de
malumatfuruşluk yaptırmaktadır.
Yani insanlar, “Maşaallah bu da bir şeyler
biliyormuş.
Mürekkep yalamış bir insanmış.” dedirtmek için konuşmakta veya bir
şeyler karalamakta, bir nevi medya vasıtasıyla kendilerini anlatmakta,
kendilerini pazarlamaktadırlar.
Ayrıca insanlar aktüel mevzuların içine fazla daldıklarında asıl yapmaları
gerekli olan önemli işleri ihmal etmekte, onlardan uzaklaşmaktadırlar.
Çünkü
şurası bir gerçek ki herkesin sahip olduğu belirli bir kapasite vardır.
Eğer siz
sınırlı bir kapasiteye sahip olan beyninize birçok lüzumsuz ve boğucu malumat
yükler ve onu sadece aktüaliteye kilitlerseniz, onun daha faydalı işlerdeki ve
alanlardaki fonksiyonunu daraltmış olursunuz.
Öğrenilmesi gereken daha faydalı
bilgilerden onu mahrum edersiniz.
Sınırlı miktardaki enerji ve kapasitenizi bu
tür mecralarda tüketirseniz, asıl yapmanız gereken hizmetleri yapmaya imkân
bulamazsınız.
Size kendi bildiğim alandan bir misal vereyim.
Mesela hafızlık çalışan bir
insanın günlük ezberleme kapasitesi vardır.
Eğer böyle bir insana kısa sürede
hafızlığını tamamlatmak için ekstra yük yükler, mesela günlük beş sayfa
ezberleyebilecek bir insana yirmi sayfa ezberletmeye kalkarsanız onu sürmenaja
itmiş ve ezberlemesi gereken beş sayfadan da mahrum bırakmış olursunuz.
Bu açıdan insan, öncelikle sahip olduğu kapasitenin farkında olmalı, bunu
yerinde kullanmaya çalışmalı, medyayla meşguliyetini mutlaka bir sisteme ve
belirli disiplinlere bağlamalıdır.
O, bazı şeyleri görse veya haberdar olsa bile
görmemezliğe gelmelidir ki dağınıklığa düşmesin.
Zira bazı şok olaylarla
yaralanmış, zedelenmiş veya insanı hipnoz edici hâdiselerle büyülenmiş
zihinlerin üretken ve doğurgan olması, ortaya hayırlı bir kısım icraatlar
koyması çok zordur.
Bu açıdan bizim için lüzumlu olmayan meseleler üzerinde çok
durmamalı, onlara konsantre olmamalıyız.
Ayrıca aktüaliteye dair bilgiler sadece sizin korteksinize girmekle ve orayı
meşgul etmekle de kalmaz.
Sizi alıp farklı vadilerde dolaştırır.
Gecenizi
götürür, gündüzünüzü meşgul eder.
Hatta bazen duygu dünyanızı, his âleminizi ve
kalb hayatınızı alt üst eder.
Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde faydalı
eserler müzakere edeceğinize, okuduğunuz, gördüğünüz meselelerin yorumlarıyla
meşgul olursunuz.
Lüzumsuz meseleleri konuşmak suretiyle başkalarının da
zamanını çalarsınız.
Şurası da muhakkak ki insanın maddî vücudunda mikroplara karşı zırhlar ve
sütreler oluşturmak suretiyle vücudu onların saldırısına karşı koruyan bir
bağışıklık sistemi olduğu gibi, insanın ruhî yapısının da kendine göre bir
bağışıklık sistemi vardır.
Bu bağışıklık sistemi insanı üzücü, incitici ve moral
bozucu bir kısım olumsuz hâdiselere karşı ruhen çökmekten, stres ve depresyona
girmekten korur.
Fakat bunun da belirli bir sınırı vardır.
Eğer siz sürekli
medyanın olumsuz haberleriyle meşgul olursanız moraliniz bozulmadan ve
ümitsizliğe düşmeden dimdik ayakta kalamazsınız.
Bir yerde sürekli gülleler ve
bombalar patlıyor, her taraftan size taarruz ediliyor ve siz de sürekli bunun
ortasında yer alıyorsanız, “Bunların bana ne zararı var ki! Ben vazifemi yapmaya
bakarım.” diyemezsiniz.
“Onlar yalanlarıyla, çarpıtmalarıyla, karalamalarıyla
kendi karakterlerinin gereğini yapıyorlar.” diyerek işin içinden
sıyrılamazsınız.
Bir süre sonra bu sistem çöker ve ruhen hırpalanmaya
başlarsınız.
Bağışıklık sistemi arızalı veya çökmüş olan bir ruhun, işlerinde
başarılı olacağı ve ciddi bir hizmet ortaya koyacağına ihtimal verilemez.
Dolayısıyla bütün bu meselelerde kendimizi bir kere daha gözden geçirmemize
ihtiyaç vardır.
Evet, günümüzde medyanın çok önemli hâle geldiği ve pek çok açıdan bizi alâkadar
ettiği doğrudur.
Fakat medyayla ilgili yapılması gereken işleri herkes
yapamayacağı gibi, işi bu olmayan insanların bu alanla fazla meşgul olmaları,
teferruatına kadar medyaya ait bütün haberleri öğrenmeye çalışmaları da onları
dağınıklığa düşürecektir.
Dolayısıyla burada Üstad Hazretlerinin dile getirdiği
“amellerin taksimi” düsturunu hayata geçirmek ve bu alanda yapılması gereken
işleri sahanın uzmanlarına bırakmak gerekir.
Elbette bulunduğu konum itibarıyla
gerek ülkede gerekse dünyada olup biten hâdiseleri bilmesi ve buna göre bir
kısım stratejiler belirlemesi gereken insanlar, bir yere kadar bunlardan
haberdar olacaklardır.
Fakat herksin medyayı yakından takip etme konusunda
ısrarcı olması, gazete ve internet başında saatlerini heba etmesi doğru
değildir.
Medya ve Zaman İsrafı
Hiç şüphesiz aktüel mevzularla ve medyayla meşguliyetin günümüzdeki en büyük
zararlarından birisi zaman israfıdır.
Çünkü günümüzde gazete ve televizyonların
sayısının artması, internet sitelerinin çoğalması ve sosyal medyanın
gelişmesiyle birlikte insanı cezbeden pek çok şey yayınlanmaya başlamıştır.
Buralarda yayınlanan bütün haberlerin, yorumların, köşe yazılarının vs.
takip
edilmesi ise insanların vaktinin mühim bir kısmını alıp götürmektedir.
Öyle ki
bazıları bunlar yüzünden namazlarını aksatmakta veya onları aradan çıkarma
mülâhazasıyla hızlıca kılmakta, duaya ve evrad u ezkara yeteri kadar vakit
ayıramamakta, sorumlu olduğu hizmetlerin hakkını verememektedir.
Böylece o,
farkında olmadan Cenâb-ı Hak’tan gelecek olan varidata karşı kendi kapılarını,
pencerelerini kapatmaktadır.
Hâlbuki bir insanın hizmet alanının genişliği ölçüsünde Cenâb-ı Hak’la
münasebetleri de güçlü olmalıdır.
Böyle birisi ibadetlerine, dua hayatına ve
manevî beslenmesine daha çok önem vermelidir.
Belki sıradan bir insan farzlarını
eda edip büyük günahlardan kaçındığında Allah’a karşı kulluğunu eda etmiş olur.
Fakat üzerinde, Allah’ın bir kısım hususi nimetlerinin olduğu insanlar, bu
nimetler ölçüsünde O’na teveccüh etmekle mükelleftirler.
Yani herkes Cenâb-ı
Hakk’ın kendisini çıkardığı helezonun basamaklarına göre bir kulluk
sergilemelidir.
Dolayısıyla böyle bir helezonun üstünde bulunan bir insan
tabandaki birisi gibi sadece farzları yapmakla vazifesini yaptığını düşünemez.
Onun sahip olduğu bilgi ve nail olduğu nimetler ölçüsünde ibadet hayatında da
daha derin olması gerekir.
İsterseniz buna “sübjektif mükellefiyet”
diyebilirsiniz.
Ne var ki günümüzde aktüalite, insanları öylesine kendi çeperi içine almıştır ki
asıl meşgul olunması gereken önemli mevzular aradan çıkarma nev’inden eda
edilmektedir.
Dua, tazarru, teveccüh, yakarış, sızlanış suretiyle Rabbimize
vereceğimiz zamanda cimrilik yapıyor fakat öte tarafta telefonu elimize
aldığımızda, bilgisayarın karşısına geçtiğimizde veya aktüel mevzuları konuşmak
üzere birileriyle bir araya geldiğimizde zamanımızı cömertçe kullanmaktan
sakınmıyoruz.
Bir çayın başında saatlerimiz kaynayıp gidiyor ve biz maalesef
buradaki korkunç israfı göremiyoruz.
Bu itibarla, bir araya geldiğimizde vaktimizi aktüaliteyle öldürmemeliyiz.
Sürekli sohbet-i canan demeli ve ısrarla müzakere üzerinde durmalıyız.
Hatta
bazı meseleleri görüşmek üzere istişare niyetiyle bir araya geldiğimizde bile,
istişare yapılması gereken mevzuu unutacak ölçüde vaktimizin büyük bölümünü bize
Rabbimizi tanıtacak, kulluğumuzu gözden geçirmemize vesile olacak belli
eserlerin okunmasına ve anlaşılmasına ayırmalıyız.
Öyle ki kalkıp giderken
birisi, “Arkadaşlar, görüşülmesi gereken bir mevzu vardı, onu unuttuk.” demeli.
Çünkü bizim asıl meşgul olmamız gereken mesele budur.
Biz, sürekli hâle
getireceğimiz müzakerelerle nefsimizin muhasebesini yapmalı, samimiyetimizi
gözden geçirmeli ve gafleti üzerimizden atmaya çalışmalıyız.
Yoksa siz hangi meseleyi görüşmek için bir araya gelmiş olursanız olun, eğer bir
netice alıp alamayacağınız şüpheli olan bir konu etrafında saatlerce konuşuyor,
belki bir sürü dedikodu yapıyor fakat Cenab-ı Hakk’a teveccüh etme, O’na olan
imanınızı bir kere daha tazeleme ve O’nu daha yakından tanıma adına hiçbir şey
yapmadan kalkıp gidiyorsanız yaptığınız işlerin bereketini göremezsiniz.
Aklî ve
mantıkî açıdan önemli sonuçlara ulaştığınızı zannetseniz bile, eğer yörüngeniz
ve asıl maksadınız sürekli Cenab-ı Hakk’a yaklaşma değilse, size yeminle teminat
veririm ki kat’iyen yapacağınız işlerin bereketini göremezsiniz.
Velhasıl biz toplantılarımızı ve bir araya gelişlerimizi, değil gündeme dair bir
kısım aktüel mevzuların konuşulması, sadece hizmete dair meselelerin
istişaresiyle bile heba etmemeliyiz.
Okul mu açmayı düşünüyoruz, gazete kurmayı
mı planlıyoruz, bunları aradan çıkarma mülahazasıyla hızlıca görüşmeli ve asıl
yoğunlaşmamız ve derinleşmemiz gereken meselelerle meşgul olmalıyız.
Çünkü bizim
dinimiz, Rabbimizle münasebetimiz her şeyin önünde gelir.
Allah’la münasebeti,
değil dünyalara ahiretlere bile değiştiremeyiz.
Bütün bu konularda kendimizi bir
kere daha gözden geçirmemize ve bir kere daha disipline etmemize ciddi
ihtiyacımız var.
Medyanın Diğer Tahribatları
Günümüzde şöyle böyle internetle, medyayla meşgul olmayan insan kalmadı.
Bu
konuda en müstağni davrananlar bile en azından yemek yerken, çay içerken onunla
meşgul oluyorlar.
Hele bazıları var ki onların meşguliyeti ancak “tiryakilik”
kelimesiyle ifade edilebilir.
Bu ölçüde hayatımıza giren internetin önemli
tahribatlarından birisi de onun kitapların yerini almaya başlaması ve bilgilenme
vasıtası olarak vazife görmesidir.
Her ne kadar o, bilgiye ulaşmayı çok
kolaylaştırsa ve hızlandırsa da düşünce hayatımız ve zihin aktivitelerimiz
açısından bir kısım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir.
Bu zararları,
muhakemenin ve derin düşüncenin yolunu kesmesinden alın da bir kısım aklî
rahatsızlıklara ve erken bunamalara kadar uzatabilirsiniz.
En basitinden insanlar bilgiye kolay ulaşabileceklerini düşündüğünden ötürü
bilgi adına hafızalarına bir şey koymuyor ve hafıza tembeli oluyorlar.
Bu kadar
hazır bilgiyle yüz yüze gelen insanlar zamanla rahata ve kolaya alışıyor ve bu
da fikir tembelliğine sebebiyet veriyor.
Diğer taraftan, -işin uzmanlarının tespitlerine göre- bu vasıtalar, insanlarda
bağımlılık yapmakta, manyetik alanlarıyla zararlı olmaktadır.
Bunun yanında,
insan medya organlarını kullanırken tabiattan uzaklaşarak sürekli makinelerle
içli dışlı olmakta ve gerçek hayattan koparak sanal âlemlere dalmaktadır.
Oysaki
Allah, insanı tabiat içinde, sebeplerle kuşatılmış olarak yaratmıştır.
Onu
tabiattan ve sebeplerden uzaklaştırdığınız zaman fıtrata aykırı bir yola itmiş
olursunuz.
Esasında yaşadığımız maddi ve manevi pek çok tahribatın temelinde de
tabiattan uzaklaşmış olmamızın etkisi vardır.
Bu meselede bu kadar hassas davranmamızın önemli bir sebebi de günümüz
medyasının sahip olduğu bir kısım negatif özelliklerdir.
Onlar bu kadar çok
kafaları dağıtıcı programlar yapıp, en karanlık, en çirkin ve en karmaşık
hâdiseleri önümüze koyunca ve bunlar içerisinde bize selamet yolunu gösterecek,
bu olumsuzluklardan nasıl sıyrılacağımızı talim edecek bilgiler vermeyince bize
de bu konuda dikkatli hareket etmek düşüyor.
Maalesef günümüzde birileri sürekli
kamuoyu oluşturma adına hâdiseleri çarpıtıyor, insanlara gerçekleri hep başka
türlü gösteriyor, meselelerin arka planını onlardan gizliyorlar.
Biz de cereyan
eden hâdiseleri hep asıl mahiyetlerinden farklı öğreniyor ve sarsılıyoruz.
Doğru
haberciliğe sadık kalan, insanları yanıltmadan, fikir dağınıklığına düşürmeden
ve istikametlerini bozmadan yayın yapabilen medya kurumları olsaydı, belki de
bugün medyanın verdiği zararlar çok daha asgari seviyede kalacaktı.
Maalesef günümüz medyası ahlâkî kriterleri hiçe saydığından, medya etiğine bağlı
kalmadığından, halkı bilgilendirmeden ziyade propaganda aracına dönüştüğünden,
bir kısım politik çıkarlar uğruna insanların onur ve haysiyetleriyle
oynadığından ve her şeyi maddi sebeplere bağlı götürdüğünden ötürü, medyayla çok
meşgul olmak bir süre sonra bizi de olumsuz etkilemeye başlıyor.
Kendi
durduğumuz zemini kaybederek başkalarının zemininde hareket ediyor ve hiç
farkına varmadan ehl-i dünyanın kendi çıkarlarına göre oluşturduğu bu kaygan
zeminin gereklerine göre davranmaya başlıyoruz ve farkında olmadan
problemlerimizi çözme adına biz de onların kullandığı yanlış yollara
sapabiliyoruz.
Bir kısım neticelere ulaşmanın ancak bu yolla olacağı vehmine
kapılabiliyoruz.
Medyayla meşguliyette mutlaka meselenin bu yönlerinin göz önünde bulundurulması, mevcut yanlışların kanıksanmaması ve benimsenmemesi adına dikkatli olunması gerekmektedir.
Meşruiyeti Tespit Yolları
Soru: Allah yolunda yapılan hizmetlerin meşru bir çizgide sürdürülmesi adına dikkat edilmesi gereken esaslar nelerdir?
Cevap: Öncelikle bir mü’min, ibadet ü taatlerini dinin emir ve
tavsiyelerine göre yerine getirdiği gibi, insanlarla kuracağı ilişkileri veya
irşat ve tebliğ adına ortaya koyacağı tavır ve davranışları da şer’î delillere
bağlı götürmeye çalışmalıdır.
Onun bu konudaki hassasiyeti ve araştırma azmi
bile ona sevap kazandıracaktır.
Çünkü Risale-i
Nur’da da ifade edildiği üzere bir insanın günlük muamelelerinde dinin
esaslarına uymaya çalışması, onun yapageldiği sıradan işlerini bile ibadete
çevirir. (Bediüzzaman, Lem’alar, s.
64)
Bu konuda başvurulacak öncelikli kaynak ise başta Kur’ân ve Sünnet, sonra da
bunlara istinad eden icma, kıyas, istihsan, maslahat ve örf gibi diğer şer’î
delillerdir.
Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fukaha-i izam, karşılaştıkları
problemleri, bu delillere müracaat etmek suretiyle çözmüş ve hukukî boşlukları
bunlarla doldurmuşlardır.
Günümüzde de Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarmaya ehil
olan kişiler, yine aynı kaynakları kullanarak hayatın dine göre yaşanması adına
çözümler üretebilirler.
Fakat herhangi bir konuda hemen içtihada gitmek yerine, öncelikle karşılaşılan
problemlerin çözümünün selef-i salihînin safiyane içtihatları içerisinde
aranması daha doğrudur.
Zira onlar, içtihat ve istinbatlarıyla özellikle kendi
dönemleri itibarıyla doldurulması gerekli olan bütün boşlukları doldurmuşlar ve
hukukî hiçbir boşluk bırakmamışlardır.
Onların bu içtihatları, bizim için de
istifade edilmesi gereken önemli bir kaynaktır.
Eğer aranılan meselenin çözümü
burada bulunamazsa, işte o zaman yukarıda bahsedilen hüküm çıkarma metotlarına
müracaat etmek suretiyle ehil olan zatlar tarafından yeni içtihatlar
yapılabilir.
Karşılaşılan meselelerin veya düşünülen projelerin dinî bir asla dayanması ve
onun asıl kaynaklarla uyumunun aranması öncelikli olsa da, bu mümkün olmadığında
en azından bunların dine aykırı olmamasına dikkat edilir.
Zira malum olduğu
üzere dinde emredilmeyen ve yasaklanmayan fiiller, mubah alanı oluşturur.
Bu
alan da oldukça geniştir.
Yer yer Kur’ân ve Sünnet’te bir kısım fiillerin mubah
olduğundan bahsedilmiş olsa da hakkında herhangi bir nas bulunmayan fiiller de
mubah alana girer.
Zira eşyada mubahlığın asıl olması, önemli bir fıkıh
kaidesidir.
Yani bir şeyin emredildiğine ya da yasaklandığına dair dinde
herhangi bir hüküm yoksa bu kaideye göre onun mubah olduğu anlaşılır.
Bu açıdan
bir mü’min, bu alanda rahat hareket edebilir ve istediği gibi tasarrufta
bulunabilir.
Siyer Felsefesi
Usûl-i fıkıh kitaplarında hüküm istinbatında bulunabilmek için başvurulması
gereken metotlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur.
Çözümü aranan meseleyle
ilgili olarak ilk bakılması gerekli olan kaynaklar, şüphesiz bunlar olacaktır.
Fakat bunların yanında siyer felsefesi de ihmal edilmemelidir.
O, Kitap ve
Sünnet’te açık bir hüküm bulamadığımız durumlarda karşılaştığımız problemin
çözümü adına bize yardımcı olacağı gibi, bu temel kaynakların doğru
anlaşılmasına da ışık tutacaktır.
Gerek Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) gerekse sahabe-i kiramın kendi dönemlerinde meydana gelen hâdiseler
karşısındaki duruşları, tavır ve davranışları, takrirleri ve hatta sükûtları
bile bizim için önemli birer referanstır.
Dolayısıyla aslî ve ferî delillerin
yanında, siyerde bırakılan açık uçlar da çok iyi değerlendirilmelidir.
Bugün herkese karşı alâka duyan ve sinesini açan Hizmet gönüllüleri, farklı
kültür, farklı din mensuplarıyla diyaloğa girmekte ve onlarla sosyal
münasebetler geliştirmektedirler.
Bunları değerlendirenler genellikle meseleyi
götürüp Mevlânâ, Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi zatlara
bağlıyor, bu gönül genişliğini o büyük zevatla aynı meşrebi paylaşma, onlara
benzeme ve ittiba olarak değerlendiriyorlar.
Hâlbuki o zatlar bu konuda ancak
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çırağı olabilirler.
Bugüne kadar en
büyük mürşitler bile O’na ittiba etmiş ve her meseleyi O’nun bu konudaki beyan,
davranış ve takrirlerine bağlamayı marifet saymışlardır.
Bu açıdan bizim için de
asıl önemli olan, bütün faaliyetlerimizde olduğu gibi burada da Allah Resûlü’nün
tavır ve davranışlarıyla uygunluk aramaktır.
Mesela farklı din ve kültür
mensuplarıyla diyalog kurma açısından O’nun hayatına baktığımızda, çok sayıda
örnekle karşılaşırız.
Dolayısıyla günümüzdeki bu türlü faaliyetleri, siyer-i
seniyye ile irtibatlandırmak mümkündür.
Aynı şekilde günümüzdeki iman ve Kur’ân hizmetlerinde ortaya konan pek çok tutum
ve stratejinin siyer felsefesine bağlı cereyan ettirilmeye çalışıldığını, her
konuda olduğu gibi bu konuda da mukteda bihimizin, Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) ve O’nun sireti, Sünnet’i olduğunu, en azından aklımız ve gücümüz
yettiğince bu gaye-i hayale ulaşma azmi içinde bulunduğumuzu söyleyebiliriz.
Mesela bir taraftan kendimize ait değerleri muhtaç sinelere duyurma adına
fevkalâde bir azim ve gayret ortaya koyma; fakat bunu yaparken asla usûl ve
üslup hatasına düşmeme, düşüp manevra alanını daraltmama; başkalarında endişe
uyarmama adına olabildiğine şeffaf ve açık olma; ortaya konulan mükemmel temsil
ile herkesin güvenini kazanma ve bu güven kredisini verimli bir şekilde
değerlendirmeye çalışma gibi davranışları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hareket tarzıyla irtibatlandırmak mümkündür.
Siyer felsefesi üzerinde bugüne kadar çok az durulmuştur.
Mesela medreselerde ne
eskiden ne de yakın zamanlarda siyer felsefesinin ders olarak okutulduğunu
duymadım.
O, bugüne kadar tedrisat sistemi içine alınmamış, müfredat
programlarına dâhil edilmemiştir.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hayat-ı seniyyelerinde meydana gelen olaylarla ilgili önemli eserler telif
edilmiş olsa da bu olayları arka plânlarıyla ve temel felsefeleriyle birlikte
değerlendirme, genel itibarıyla ihmal edilmiş bir iştir.
Oysaki siyer, hem dinin
anlaşılması hem de mü’minlerin istikamet üzere dinlerini yaşayabilmeleri adına
doğru okunması ve doğru anlaşılması gereken çok önemli bir dinamiktir.
Arap dilini ve dinî ilimleri iyi bilmek Kur’ân’ın doğru anlaşılması adına çok
önemli olsa da bu konuda sahabe-i kiramın anlayışına müracaat edilmediği
takdirde bir kısım yanlışlara düşülebilir.
Çünkü hem Kur’ân’ı hem de Efendimiz’i
(sallallâhu aleyhi ve sellem) murad-ı ilâhîye uygun olarak en iyi ve en doğru
anlayanlar onlardır.
Bu açıdan tedvin döneminde Kur’ân’ın hüküm ve maksatları
ortaya konulurken, dil âlimlerinden önce, sahabe-i kiramın anlayışına müracaat
edilmeli ve bunlar işin kaynağında aranmalıydı.
Aranmalıydı derken, bu konudaki
teessüfümü de ifade etmiş oluyorum.
Genel bir prensip olarak selef-i salihîne
saygıda kusur etmemeye çalışsam da tedvin döneminde yaşamış bazı âlimlere karşı
böyle bir serzenişte bulunmadan da geçemeyeceğim.
Örf ve Maslahatlar
Bütün bunların yanında zamanın getirdiği yenilikler de göz ardı edilmemelidir.
Biz ne sahabe ne tabiin ne de tebe-i tabiin döneminde yaşıyoruz.
Yaşadığımız
dönemin kendine mahsus bir kısım şartları var.
Biz, kendi zamanımızın
çocuklarıyız.
Bu açıdan yol ve yönümüzü tayin ederken mutlaka konjonktürü göz
önünde bulundurmalıyız.
Zamanın bizden istediklerini çok iyi anlamalı, yorum
gerektiren şeyleri ona göre yorumlamalıyız.
Esasen belli şartlar dâhilinde örf ve maslahatın fakihler tarafından hüküm
çıkarmada önemli birer kaynak olarak kullanılması da bu kaziyeyi destekler.
Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fakihler onlar vasıtasıyla birçok probleme çözüm
üretmiş ve birçok hukukî boşluğu onlarla doldurmuşlardır.
İslâm, girdiği
toplumlarda cari olan örf, âdet ve teamüllere toptan karşı çıkmamıştır.
Fakihler
dinin muhkem hükümlerinin filtresinden geçirdikten sonra bunlara vize vermişler;
geçemeyenleri ise dışarıda bırakmışlardır.
Bu sebeple irşat ekseninde hareket eden insanlar, yapacakları faaliyetlerde ve
atacakları adımlarda yukarıda bahsedilen temel kaynaklara ve bunlardan çıkarılan
hükümlere bağlı kalmanın yanında; mutlaka kendi dönemlerindeki örf ve âdetleri
de hesaba katmalı ve neyin maslahat olup olmadığını çok iyi tayin etmelidirler.
Farklı bir tabirle onların alacakları kararlar hem Cenâb-ı Hakk’ın maksatlarına
hem de toplum maslahatlarına uygun olmalıdır.
Umumî Belva
Hususiyle yapılacak faaliyetler toplum maslahatlarını gerçekleştirmenin yanında
bir de insanların gönüllerini Allah’la buluşturma veya sahip olduğunuz değerleri
başkalarına da anlatabilme adına uygun ortamlar hazırlama gibi dinin
maslahatlarını da gerçekleştiriyorsa, işte orada mutlaka üzerimize düşeni yerine
getirmeli ve ne yapıp edip bunu gerçekleştirmeliyiz.
Hatta gerekirse böyle yüce
bir gayenin tahakkuk etmesi adına, şahsî hayatımızla ilgili bazı tavizler
vermeyi bile göze alabilmeliyiz.
Bazıları, içinde yaşadığımız zamanın şartlarını hesaba katmadığı için, böyle bir
yaklaşımı tenkit edebilir.
Hâlbuki irşat faaliyetlerinde bulunma gibi dinin yüce
hedeflerini gerçekleştirmeye çalışma bir yana, günümüz Müslümanları günlük
hayatlarında bile pek çok konuda taviz vermekten, bir kısım günahlara
bulaşmaktan kendilerini kurtaramamaktadır.
Mesela, Kur’ân-ı Kerim Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, قُلْ
لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’minlere,
gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını söyle.” (Nûr
Sûresi, 24/30) buyurmaktadır.
Oysaki günümüzde bu âyetin emrine sıkı sıkıya
bağlı kalmak isteyen bir Müslümanın, evinden dışarıya çıkmaması ve çarşıya
gitmemesi gerekir.
Hatta namaz kılma gibi çok önemli bir ibadeti eda etmek için
camiye gidilirken bile haram irtikâp etme ihtimali vardır.
Şunu kabul etmek gerekir ki siz, herkesin edebiyle oturup kalktığı, düşüncelere
saygı duyulduğu, kimsenin hissiyatının rencide edilmediği Asr-ı Saadet döneminde
yaşamıyorsunuz.
Dolayısıyla dinî hassasiyetinize muhalif olan ve hoşunuza
gitmeyen bazı durumları umumî belva diyerek göze almazsanız, kimseye kendinizi
ifade etme fırsatı bulamaz ve hareket alanınızı daraltmış olursunuz.
Siz
kendiniz bu konularda olabildiğine hassas hareket etseniz bile, füruata ait bazı
meselelerde kusur yaptığına şahit olduğunuz insanlara sanki büyük günah
işliyorlar veya dinden çıkıyorlar gibi muamele etmemeli ve ağır ithamlarda
bulunmamalısınız.
Eğer bunu yaparsanız, dinin birçok emrinin ihmaline sebebiyet
vermiş olursunuz.
Biraz daha açacak olursak, günümüzde Hizmet gönüllüleri geçmişten süzülüp gelen
ve tabiatlarına mâl olan insanî ve ahlâkî değerleri muhtaç sinelere duyurabilme
ve geçmişten tevarüs edilen kin ve nefretleri toprağa gömmek suretiyle gelecek
nesillere sevgi ve hoşgörü atmosferinin hâkim olduğu güzel bir dünya bırakabilme
istikametinde dünyanın dört bir yanına açılıyorlar.
Gittikleri ülkelerde çok
farklı örf ve âdetlerle karşılaşıyorlar.
Her ülkenin kendine göre farklı kültür
ortamları var.
Hayatlar, insanlar, alışkanlıklar vs.
farklı farklı.
İşte bu
farklılıklar içinde bir insanın dinin bütün füruatını milimi milimine
yaşayabilmesi çok zordur.
Müslüman ülkelerde bile günahla karşı karşıya kalmadan
öğretmenlik veya üniversite hocalığı gibi bir vazifeyi yerine getirmenin çok zor
olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız.
Eğer siz ruhunuzun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme, onları
kültür mirasınızla tanıştırma ve aynı zamanda onların da sahip oldukları
güzellikleri alma adına değişik anlayıştaki insanlarla oturup kalkıyorsanız,
çamurlu yolları aşmaya, sarp yokuşları tırmanmaya ve yıkılmış köprülerden
geçmeye hazırlıklı olmalısınız.
Çünkü bunları göze almadan gaye-i hayalinizi
gerçekleştirebilmeniz mümkün değildir.
“Aman, ne gözümüz, ne kulağımız, ne
ağzımız, ne de ellerimiz hiç günaha bulaşmasın; âdâbına varıncaya kadar dinin
bütün emirlerini hassasiyetle yerine getirelim.” düşüncesi haddi zatında çok
güzeldir ve müminin duyarlılığını gösterir.
Ama biz günümüz şartları içerisinde
her meselemizi sadece buna bağladığımızda, bu, bir yönüyle yaşadığımız topluma
karışmama, bir köşeye çekilip insanlardan uzak durmayı gerektireceğinden,
içtimai hayat içerisinde yapılması gereken pek çok vazifeyi ihmal etmiş oluruz.
Belki de bir dönemde bazıları bu türlü şeylere takıldıklarından ötürü, meydanı
başkalarına bıraktılar ve kapanması çok zor boşluklar meydana getirdiler.
Hâlbuki Müslümanlar hayatın ve toplumun içinde olmadıkları sürece, yaşadıkları
hayat da kendilerine göre olmaz.
Hayatın kendi değerlerinize göre şekillenmesini
istiyorsanız, onun içinde bulunmanız gerekir.
İşte bütün bu yollardan geçmek zorunda kalan Müslümanlar, bir taraftan yaygın
hâle gelen bir kısım imtihan unsurlarına katlanmaya, diğer yandan da fıkıh
usûlündeki ifadesiyle ehvenüşerreyni (iki şerden hafif olanı) bulmaya
çalışmalıdırlar.
Yani hangi hareket tarzı dinin kurallarına daha muvafık veya
-başka bir deyişle- daha az muhalifse onu tercih etmeli ve mefkûreleri adına
yapmaları gerekli olan hizmetleri yapmalıdırlar.
Esasında İslâm’ın ortaya koymuş olduğu hükümlerle gerçekleştirmeyi hedeflediği
maksatlar açısından meseleye bakacak olursak, böyle bir hareket tarzının dinin
ruhuna uygun olduğu görülecektir.
Zira bu, bir meselenin getirisiyle götürüsünü,
kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini iyi hesap edip ona göre hareket etmenin
bir neticesidir.
Özellikle Malikîlerin müstakil bir delil olarak kabul ettiği
maslahat-ı mürsele prensibi de bu temele dayanmaktadır.
Aynı zamanda bu, Kur’ân’ın nüzûlünün ve İslâmî emir ve yasakların teşriinin
yirmi üç senede tamamlanmasının ifade etmiş olduğu espriye de uygundur.
Dinin
hükümleri tamamlandıktan ve istikrar kazandıktan sonra -hâşâ- hiç kimsenin
bunları değiştirme yetkisi yoktur.
Medine dönemi ahkâmını göz ardı ederek kalkıp
yeniden Mekkî hükümlere göre amel edemeyiz.
Dinin esasları ve muhkem hükümleri
sabit olduktan sonra yeniden başa dönemeyiz.
Fakat bunun yanında namaz ve
zekâtın alıştıra alıştıra ve yavaş yavaş emredilmesi veya faiz ve içkinin dört
fasılda yasaklanması gibi dinî ahkâmın iniş keyfiyetinde önemli bir hikmet-i
teşri bulunduğunu da göz ardı edemeyiz!
Fakat bütün bunların yanında şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: Evet, içinde
yaşadığımız devrin ve şartların zorlamasıyla zaman zaman paçalarımıza çamur
sıçrayabilir.
Yaygınlığı dolayısıyla kaçınılması mümkün olmayan, füruata ait bir
kısım mahzurlu şeylere maruz kalabiliriz.
Bunları bir nevi belva-i âmm olarak
görür ve çok önemli gördüğümüz vazifeleri fevt etmeme adına peygamber yolunda
yürümeye devam ederiz.
Fakat biz, fiilen mümkün olmasa bile en azından
niyetlerimizle, üzerimize hiçbir kir ve çamur bulaştırmadan tıpkı anamızdan
doğduğumuz gibi pak ve arı olarak ahirete yürüme niyet ve azmi içinde
bulunmalıyız.
Ayrıca bu tür konularda nasıl olsa belva-i âmm diyerek rahat
hareket etmemeliyiz.
Bir taraftan üzerimize mümkün mertebe az çamur sıçratmaya
çalışmalı, diğer yandan da, elimizde olmadan maruz kaldığımız şeylerin bile
ızdırabını duymalıyız.
Hâsılı, yürüdüğümüz yol peygamberler yolu olduğuna göre, bu yolun esaslarına
bağlı kalmak zorundayız.
Hedefimiz meşru olduğu gibi, bu hedefe yürürken de
sadece üzerinde meşruiyet mührü taşıyan sebep ve vasıtaları kullanmalıyız.
Hiç
şüphesiz bunu sağlamanın öncelikli yolu ise bütün tavır ve davranışlarımızın
Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmasıdır.
Fakat bu uygunluğu temin etmenin farklı
yolları vardır.
Bu, bazen -ehil olanlar için- doğrudan temel kaynaklardan hüküm
çıkarma şeklinde olabileceği gibi, bazen de ehli tarafından çıkarılmış hükümlere
ittiba etme şeklinde gerçekleşir.
Aynı şekilde dinî hükümlerin çağa göre
yaşanmasını kolaylaştıran iki önemli dinamik olan, -dine, dinin ruhuna muvafık-
örf ve maslahata uygun hareket etme de aynı şekilde bu meşruiyeti sağlamanın
yollarından birisidir.
Bütün bunların yanında bizim için en büyük gaye olan
i’lâ-i kelimetullah vazifesinin çağımızda hakkıyla yerine getirilebilmesi yer
yer zaruretler, maslahatlar, umum-ı belva, tedricilik ve ehven-i şer gibi
durumların gözetilmesini gerektiriyorsa, buna göre hareket edilmesi de aynı
şekilde meşruiyetin sınırları içinde hareket etmenin bir başka ifadesi
olacaktır.
Musibetten hakikî tevhide giden yol
Soru: Maruz kalınan belâ ve musibetlerin hakikî tevhide ulaşmada bir rolü var mıdır?
Cevap: Tevhid-i hakikî, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların
hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün
bu sebeplerden sıyrılması, sıyrılıp “Allah” demesi, O’nun mutlak kudret ve
iradesini her bir hâdisede müşahede edebilmesidir.
Böyle bir bakış açısını büyük
ölçüde kalb ve ruh ufkunun kahramanı büyük zatlar yakalayabilmişlerdir.
Onlar,
kendi üzerlerine bir çarpı çekip nefyettiklerinden ve kendilerini
görmediklerinden ötürü hep O’na yönelmiş, görülmesi gerekli olanı görmeye
kilitlenmişlerdir.
Onlar, hâdiselerin çehresinde sebepleri değil, sebepleri var
eden Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmüşlerdir.
Cebr-i lutfî tevhide yöneliş
Biraz daha açacak olursak; hakikî tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde
yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı
bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir
ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi
demektir.
Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep
O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur.
Fakat “Muztar
dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml
sûresi, 27/62) âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman
belâ ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukut ettiği, tutunacak
bütün dalların ellerinden uçup gittiği zamanlarda zarurî olarak yüzlerini
Allah’a (celle celâluhu) çevirirler.
İşte kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir
şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, her şeye gücü yeten, sonsuz kudret
sahibi bir Zât’ın ancak kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir
konsantrasyonla O’na yönelirler.
Evet, sebeplerin tamamen sukut ettiği yerde
insanlar, vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet
tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini
sıyanet buyurduğunu hissederler.
İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece
bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin
bulunduğunu anlar ki, bu da hakikî tevhide açılan bir pencere demektir.
Tevhit nuru içinde ortaya çıkan ehadiyet sırrı
Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) kıssası bu
konunun anlaşılması adına güzel bir misaldir.
Bildiğiniz üzere balık tarafından
yutulan Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bütün sebeplerin sukut ettiği bu noktada, “Sen’den
başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben kendime
zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) niyazıyla Allah’a yönelmiş,
O’nu tesbih u takdiste bulunmuştur.
Bu da onun kurtuluşuna vesile olmuştur.
Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar’da bu meseleyi enfes bir şekilde tahlil
etmiştir.
Vâkıa bazıları ülfetten ötürü onun konuyla ilgili açıklamalarını basit
görseler de tevhit hakikati ve iman esaslarına bakan yönüyle gerçekte o
açıklamalar çok derindir.
Hazreti Yunus (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a karşı bir arzuhâlde bulunmuş,
içine düştüğü durumu arz etmiştir.
O, Ninova’dan ayrılmasını, bir emir
gelmeksizin kavmini terk etmesini, gemiye binip uzaklaşmasını vs.
mülâhazaya
almış; başına gelen felâketlerin kendi kusurlarından kaynaklandığını düşünüp
derin bir muhasebe içine girmiş, sonra da O’nun kapısının tokmağına dokunmuştur.
Çünkü esbabın bi’l-külliye sukut ettiği bir anda, gecenin karanlığından, denizin
ürpertici hâlinden ve balığın karnından onu ancak Allah kurtarabilirdi.
Onun bu
tazarru ve niyazıyla birlikte nur-u tevhid içinde Hakk’ın hususî teveccühü
mânâsına sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş, bir anda bütün karanlıklar yırtılmış,
sebeplerin tesiri yok olmuş ve Hazreti Yunus (aleyhisselâm) sahil-i selâmete
çıkmıştır.
Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bir peygamber olması hasebiyle böyle bir musibet
anında ne yapması gerektiğiyle ilgili Cenâb-ı Hak’tan hususî bir mesaj da almış
olabilir.
Zaten yaşanan hâdise bir mucizedir.
Çünkü normal şartlarda bir
insanın, balığın karnında hayatını sürdürmesi mümkün değildir.
İnsan tabiatı,
oksijensiz bir ortamda yaşamaya müsait yaratılmamıştır.
Fakat o, Allah’tan
aldığı bir mesajla asla ümitsizliğe düşmemiş, O’na tam bir teveccühte bulunmuş
ve hâlis bir tevhit şuuruyla O’na yönelip kurtuluşa ermiştir.
Belâ enstrümanlarından tevhit nağmeleri
Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) yaşadığı gibi bizler de kimi zaman fert
planında, kimi zaman da aile ve oymak çapında belâ ve musibetlerle karşı karşıya
kalabiliriz.
Hatta bazı durumlarda topyekûn bir millet ıztırar hâli yaşayabilir
ve çaresizlikle kıvranabilir.
İşte önemli olan, yaşanan bütün bu sıkıntıların
ciddî bir tecessüs ve tefahhus hissiyle süzülmesi; süzülüp doğru okunması, doğru
değerlendirilmesi ve musibetlerin ışığı altında gerçek tevhide ulaşan yolun
aydınlatılmasıdır.
Zira abes iş işlemekten münezzeh ve müberra olan Allah (celle
celâluhu), böyle bir çaresizliği, önemli bazı kazanımlar elde edilmesi için
yaratmış olabilir.
Eğer bunun farkına varılır, yaşanan sıkıntılar rıza ile
karşılanır ve maruz kalınan çaresizliğin sevkiyle Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh
edilebilirse, dünyanın mamur hâle getirilmesi ve ahiretin kazanılması mümkün
olacaktır.
Burada yaşanan sıkıntıların, ahirette geriye dönüşü çok farklı
olacaktır.
Orada, damla deryaya, zerre de güneşe dönüşecektir.
Evet, belirli bir düşünce veya hareket içinde yer alan insanların bir kısım
musibetlerle hırpalanması zahiren onlar adına şer gibi görülebilir.
Fakat Allah
(celle celâluhu), bu tür imtihanlarla onların yüzünü Kendisine çevirmeyi murat
buyurmuş olabilir.
Iztırar hâlleri, onların hakikî tevhide ulaşmaları adına bir
fırsat kapısı aralayabilir.
Bundan dolayıdır ki belâ ve musibetler başa
geldiğinde onları, Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve “Gelse
celâlinden cefâ, / Yahut cemâlinden vefa, / İkisi de cana safâ, / Sen’den hem o
hoş, hem bu hoş.” demelidir.
Evet, maruz kalınan belâ ve musibetlerin O’ndan
geldiğinin farkına varılıp rıza ile mukabele edildikten sonra, gelenler ister
meltem, isterse fırtına olsun, neticesi itibarıyla hep hayırdır.
Ferdî, ailevî, içtimaî sıkıntıların, bir uyanışa ve Allah’a yönelişe vesile
olabilmesi için, hâdiselere bu şuurla bakılması, en azından bu şuurla
bakabilecek bir canlılık ve hayat emaresinin olması gerekir.
Hasta yoğun bakıma
kaldırılmış olsa bile, eğer onun kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemişse, verilecek
bir elektrik şokuyla onun tekrar hayata döndürülmesi mümkün olabilir.
Günümüzde
de Müslümanların yaşadığı coğrafya, yoğun bakımda hâlâ hayat emaresi taşıyan bir
hastaya veya büyük bir trafik kazası geçirdiği hâlde henüz kalb ve beyin ölümü
gerçekleşmemiş bir kazazedeye benzemektedir.
Her ne kadar bu hâliyle o, mâlûl
olsa da, kalb ve beyin ölümü gerçekleşmediği için bir gün belini doğrultması
mümkün görünmektedir.
Bunun için de ciddî bir şok uygulamasına ihtiyaç
bulunmaktadır.
Geçmişten bugüne Cenâb-ı Hak, belâ ve musibetlerin cenderesinde kendisine
teveccüh eden insanları nice kere ekstra inayet ve lütuflarıyla yeni bir
dirilişe mazhar kılmıştır.
Bugün de O (celle celâluhu), bizim neslimizi böyle
bir uyanışa namzet hâline getirebilir.
Yeter ki biz, belâ ve musibetleri doğru
okuyup, ıztırar ruh hâliyle, acz u fakrımızın şuurunda olarak tam bir teveccühle
O’na yönelelim!..
Öze Bağlı Kalma ve Dağınıklıktan Sıyrılma
Soru: Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım
musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor.
Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir?
Cevap: İlk olarak ifade etmek gerekir ki, dış dünyada ne tür hâdiseler
yaşanırsa yaşansın, bir mü’min için asıl önemli olan Allah’la münasebettir.
O,
öncelikle kendi nefsine yönelmeli, kalbi ile Allah arasında bir kopukluğun
olmamasına dikkat etmeli ve sürekli ziya kaynağı ile irtibatını devam ettirmeye
çalışmalıdır.
Zira Kur’ân-ı Kerim, يَاأَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا
اهْتَدَيْتُمْ “Ey
iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti
tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide
Sûresi, 5/105) şeklindeki ifadeleriyle, mü’minleri iç dünyalarına yönelmeye ve
öncelikle onun ıslahıyla uğraşmaya çağırmıştır.
İşte bu sebepledir ki insan
günde belki birkaç defa kendisini test etmeli ve nefsinin doğru yolda olup
olmadığını kontrol etmelidir.
Hiç şüphesiz insan, kendisinin doğru bir çizgide olup olmadığını kontrol etmek
için bir kısım kıstaslara ihtiyaç duyacaktır.
Bunlar da başta Kur’ân ve
Sünnet’in emirleri, sonra da selef-i salihînin bu iki kudsî kaynaktan yola
çıkarak ortaya koydukları içtihatlar, üzerinde ittifak ettikleri icmalar veya
istihsan ve maslahat gibi delillerle ortaya koydukları daha başka hükümlerdir.
Onlar dini anlama ve yorumlama adına ortaya koydukları olağanüstü gayretleriyle
âdeta bu konuda hiçbir karanlık nokta bırakmamışlardır.
İstikameti Muhafaza
Bir insan, önündeki bu aydınlatıcı kaynaklara rağmen hâlâ istikameti
yakalayamıyor ve bir kısım yerlerde karanlık içinde kalıyorsa o, karanlığı
kendisi icat ediyor demektir.
Esasında “Siz
kendinize bakın!” âyeti aynı zamanda bu manayı da ifade etmektedir.
Yani
bizim maruz kaldığımız çeşitli sıkıntıların asıl sebebi, kendi kusurlarımızdır.
Eğer kendimizi iyi bir muhasebeye tâbi tutabilirsek, bu hataların pek çoğunu
görebiliriz.
Mesela insanın kendi arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin önüne
çıkarması bu kusurlardan birisidir.
Yüce Allah, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ
الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Gerçek
şu ki, siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz.
Onun için ahiret (duygu ve
mülâhazasını) terk edip durursunuz.” (Kıyâmet Sûresi, 75/20-21) beyan-ı
sübhânîsiyle insan tabiatındaki bir boşluğa dikkat çekmiştir.
Başka bir âyet-i
kerimede ise insanın dünya sevgisi şu ifadelerle seslendirilmiştir: وَإِنَّهُ
لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Gerçekten
insan mala çok düşkündür.” (Âdiyât Sûresi, 100/8) İnsan, fıtraten dünyaya
ve hazır lezzetlere düşkün olduğundan, mü’min olmasına rağmen yer yer bunları
dinin emirlerinin önüne geçirebilmektedir.
Hatta bazen dine hizmet ederken bile,
rıza-i ilâhîyi veya meselenin uhrevî kazancını değil, kendisine gösterilen
ihtiram ve saygıyı makbul görmektedir.
Böyle bir kişi ise kabul görmediği,
alkışlanmadığı ve hatta eziyete maruz kaldığı bir dinî hizmeti tasvip etmeyecek
ve negatif bir tavra girecektir.
Hiç şüphesiz bir mü’minin, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet
etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarının da etkisiyle onu şımartması ve
küstahlaştırması, kendisine yönelen övgü ve takdirlere kendi malıymış ve
hakkıymış gibi sahip çıkması kaybettirici hususlardır.
Bundan salim kalmanın
yolu ise, Cenâb-ı Hakk’ın potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yarattığı
insanın, fiilî olarak da bu kıvamı yakalamaya çalışması, yani gerçek insan olma
yolunu takip etmesi ve istikametten ayrılmama noktasında sürekli nefsiyle yaka
paça olmasıdır.
İnsan bunu başarabildiği takdirde, yukarıdaki âyetin de ifade
ettiği üzere dalâlete düşen insanlar katiyen ona zarar veremeyeceklerdir.
Siz Kendinize Bakın!
Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve
gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız.
Çünkü biz dosdoğru olacağımız
âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz.
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) ilk gelen emir, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Yaratan
Rabbinin adıyla oku.” (Alak Sûresi, 96/1) âyeti olmuştur.
Aynı şekilde daha
sonra nazil olan âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur: يَاأَيُّهَا
الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ *
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ * وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ “Ey
örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni
temiz tut! Pis ve murdar olan her şeyden kaçın! Verdiğini çok bularak minnet
etme! Rabbinin yolunda sabret!” (Müddessir Sûresi, 74/1-7) Yani Yüce Allah,
ilk olarak Nebiyy-i Ekrem’in şahsını muhatap almış ve bir yönüyle O’na
“Öncelikle sen kendine bak ve işe kendinden başla!” demiştir.
Aslında o, peygamberliğinden önce de tam bir güven abidesiydi.
Enbiya-i izam’ın
sahip olduğu ismet, iffet, fetânet ve tebliğ ruhu gibi sıfatları kâmil manada
temsil ediyordu.
Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavmini İslâm’a davet
etme için Ebû Kubeys tepesinin üzerine çıkıp, “Şu
tepenin arkasından düşman geliyor desem, bana inanır mısınız?”diye
sorduğunda, orada bulunanların hepsi olumlu cevap vermişti.
Dolayısıyla bir yönüyle bu gibi âyetlerin, O’nun şahsında esas ümmetine ders
verdiğini söyleyebiliriz.
Yani eğer biz de başkaları nazarında inandırıcı olmak
istiyorsak, fevkalâde sadık ve güvenilir olmak, herkese emniyet ve güven telkin
etmek ve son derece mütevazi olmak zorundayız.
Zira bu konumda olmayan insanlar
inandırıcı olamazlar.
İffet ve ismetleri aleyhinde söz söylenen insanlar
başkaları nezdinde güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını kaybederler.
Bu açıdan toplumda farklı patlamalar olabilir.
Bir kısım zalim ve müstebitler
devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların
tepesine binerek onları ezip geçebilirler.
Bazen de toplumlarını herc ü merce
sevk edecek daha başka hâdiselere sebebiyet verebilirler.
Fakat bütün bunlar
karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle
kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir.
Onlar başlarındaki
zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim
başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler.
Çünkü onlar dosdoğru olacakları
âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır.
Zira, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى
عَلَيْكُمْ “Nasıl
iseniz öyle idare edilirsiniz.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22)
hadisinin de ifade ettiği üzere, tabanda bulunan insanlar nasıl olursa,
idarecileri de aynı olacaktır.
Sütün kaymağı sütten oluşacağı gibi, şapın kaymağı da yine şaptan oluşacaktır.
Menkıbe olarak rivayet edildiğine göre Haccac-ı Zalim’e Hz.Ömer’in adaleti
hatırlatıldığında o da yanındakilere, “Hele siz onun çevresindeki insanlar gibi
olun, bakın ben de nasıl Ömer gibi oluyorum.” demiştir.
Bu sözüyle Haccac,
kendisinin tam da onlara uygun bir idareci olduğunu hatırlatmak istemiştir.
Hakiki İnsanlığa Giden Yol
Öte yandan öncelikle kendisiyle meşgul olmayan ve nefsini ıslah etmeye
çalışmayan bir insanın, zamanla Allah’tan kopacağında, kalbi ile Allah arasında
bir kısım hüsûf ve küsûfların yaşanacağında şüphe yoktur.
Çünkü böyle birisi
bazen enaniyetine takılacak, bazen biliyorum mülâhazalarına girecek, bazen de
aidiyet hissiyle hareket edecektir.
Dolayısıyla din ve diyanet adına iş
yapıyorum zannettiği yerlerde bile meseleyi kendisine bağlı götürecektir.
Eğer
böyle birisi güç ve kuvveti ele geçirecek olsa, o zaman da tiranlar gibi
davranacaktır.
Zira enaniyet, bilgi, servet insanı kör ettiği gibi, iktidar ve
hâkimiyet de onu kör eder.
Hele bir de kitlelerin körü körüne onu takip etmesi,
alkışlaması ve pohpohlaması gibi faktörler söz konusu ise, böyle bir kişinin
zehirlenmesine ve körlük yaşamasına muhakkak gözüyle bakılabilir.
Manevî körlüğe
maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi
göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır.
Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı,
Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve
nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri
imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir.
Daha da ötesinde
o, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin İhyau
ulûmi’d-din isimli eserinde üzerinde durduğu her türlü mühlikâttan (helâke
götürücü unsurlardan) uzak durmalı ve yine onun münciyât (kurtuluşa vesile olan
ameller) adına zikrettiği her ne varsa, sımsıkı bunlara yapışmalıdır.
Çünkü
mühlikât Allah’la kul arasına bir kısım perdelerin girmesine sebebiyet verdiği
gibi, münciyât da bunların bertaraf edilmesine ve kalblerin yeniden ilâhî
tecelliler ile buluşmasına vesiledir.
O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu
olumsuzluklardan uzak durmasıdır.
Esasen insanın, hakiki insanlığa yükselmesinin
yolu da buradan geçmektedir.
Ebu’l-Feth el-Büstî, أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ
وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانُ “Ruhuna
(mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle
değil kalbinle/ruhunla insansın.” sözüyle bu hakikate dikkat çekmiştir.
Demek ki insan bunları yitirince, insanlığını da yitirmiş olacaktır.
Burada antrparantez bir hususu arz etmek istiyorum.
Bir insan, bunlara dikkat
etmediği takdirde tepe taklak cehenneme mi gider? Hayır, hiç kimsenin böyle bir
iddiada bulunmaya hakkı yoktur.
Zira bu, Allah’ın rahmetinin enginliğine
terstir.
Biz, amellerimizin azlığına ve küçüklüğüne rağmen Yüce Allah’ın bizi
rahmeti ile yarlıgayacağını ve affedeceğini düşünür ve ciddi bir reca hissi
içine gireriz.
Fakat diğer taraftan Allah’a karşı son derece saygılı olmak ve
O’na karşı arızasız ve kusursuz bir kulluk ortaya koymak, O’nun terk edilmemesi
gereken hakkı ve bizim de terk etmememiz gereken en önemli vazife ve
sorumluluğumuzdur.
Bu açıdan da biz, sürekli mahiyet-i insaniyemizin kıvamına
bakmalı, necata götürücü vesileleri araştırmalı ve helâk sebeplerinden de uzak
durmalıyız.
Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli
olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve
yön değiştirmeye başlarız.
Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli
bazı kimseler bizim aleyhinize hareket edebilirler.
Bazıları da inkâr ve
ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler.
Her iki kesim de bizim
hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir.
Bunların hile ve entrikalarının
farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler
geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı
paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre
atarsak, yukarıda zikredilen “Siz
kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz.
Neticede onların
zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli
olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.
Asıl Vazifemiz
Peki, nedir bizim asıl işimiz? Biz, elimizden geliyorsa bütün insanlığa ebedî
kurtuluşun yollarını göstermeli, onları Cennet’e yönlendirmeli ve hiç kimsenin
Cehennem’e gitmemesi adına cehd ve gayret göstermeliyiz.
Yüce Allah, ezelî
ilmiyle kimin hangi ameli yapacağını bildiğinden, bazıları için Cehennem’i
takdir etmiş olabilir.
Hiç kimsenin bunun önüne geçmesi mümkün de olmayabilir.
Fakat bu, bizi alâkadar etmez.
Bize düşen, son ferdine kadar bütün insanlığın
Cehennem’den kurtulması noktasında azimli ve kararlı olmaktır.
Esasen böyle bir gayeye kilitli yaşamak, başkalarının ebedî saadetlerini
kaybetmemesi adına ölüp ölüp dirilmek, insanların ebedî helâk ve hüsrana maruz
kalacağı korkusuyla canı gırtlağında yaşamak peygamberlik yolunun bir gereğidir.
Nitekim Yüce Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve
sellem), ümmetinin hidayeti mevzuundaki durumunu, لَعَلَّكَ
بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar
iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3)
sözleriyle anlatmıştır.
Antrparantez ifade edeyim ki, âyetteki bu ilahî ikaz,
Allah ile o en sevgili kulu arasındaki bir meseledir.
Efendimiz’i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderen Zat, O’nun hüzün ve ızdırabını
dengeleme adına bunları söyleyebilir.
Fakat bizim O’nun hakkında böyle bir söz
söylememiz ve bu tür düşüncelere girmemiz doğru değildir.
Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta şudur: Bu âyetler, bir
taraftan insanlığın iman etmesi mevzuunda Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) tadil ederken, diğer yandan da onu takdir etmiş ve yüceltmiştir.
Çünkü
burada işarî olarak şöyle bir mana da gizlidir: “Sen öyle yüce bir kâmetsin ki,
âdete kendin için yaşamıyor; başkalarının kurtuluşu adına neredeyse kendini
helâk edeceksin.”
İşte bu, yaşatma duygusudur.
Günümüzde de peygamber yolunun takipçilerinin en
önemli vazifesi budur.
Varsın başkaları onlar hakkında kendi paranoyalarına göre
değişik plânlar tertip etsinler.
Kendileri, makam hırsı, çıkar arzusu ve iktidar
beklentisine bağlı yaşadıklarından, başkalarını da bu yolun yolcusu görsünler.
Buna dayanarak da hasım gördüklerini yok etme adına elli türlü alternatif plân
oluştursunlar.
Bütün bunlar, onları bağlamamalı ve kendi yolundan
alıkoymamalıdır.
Onlar, Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanlığa
sevdirmeye kilitlenmeli ve bütün stratejilerini bu istikamette
oluşturmalıdırlar.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde
şöyle buyurmuştur: حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı
kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.”(Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/90,
91) Bu hadis de göstermektedir ki, Allah tarafından sevilmenin yolu, O’nu
kullarına sevdirmekten geçmektedir.
Çünkü onları deli gibi sevme, ebedî
dirilişin de temel unsuru ve vesilesidir.
Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine
getiremediklerinden ötürü, insanlığa belli bir dönemde fetret yaşattılar.
Cismanî zevklerinden ve yaşama sevdalarından sıyrılarak kendi değerlerini muhtaç
sinelere duyurma istikametinde tıpkı sahabe-i kiram ve havariler gibi dünyanın
dört bir yanına açılamadılar.
Açılıp İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nı kendi
büyüklüğü ve kendi ihtişamıyla insanlığa tanıtamadılar.
Tavır ve davranışlarıyla
mükemmel bir temsil sergileyerek gönüllere giremediler.
O Sonsuz Nur’un bütün
dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağı olduğunu gösteremediler.
En azından
O’nun hakkındaki olumsuz düşünceleri izale ederek, “Bu, çok büyük bir insan.”
dedirtemediler.
Neticede insanlığa günümüzde de hâlâ etkisini devam ettiren
böyle bir fetret dönemi yaşattılar.
Elbette bunda, inanmayanların gafletlerinin,
duyarsızlıklarının ve ön yargılarının da tesiri vardı.
Fakat önemli olan,
Müslümanların yapmaları gerekli olan işi yapıp yapmadıklarıdır.
Sahabe efendilerimiz, neredeyse dünyanın üçte birine açılmışlar ve çok kısa bir
zamanda kopkoyu karanlıklar içinde yüzen bir dünyayı aydınlatmışlardı.
Gittikleri yerlerde gönüllere taht kurmuşlar ve insanlarda kendi değerlerine
karşı ciddi bir alâka uyarmışlardı.
Bunu da bilgiçlik taslayarak, güç ve
kuvvetleriyle değil; imanları, samimiyetleri ve sağlam temsilleriyle
başarmışlardı.
Eğer biz bugün yarım yamalak da olsa dinin güzelliklerini
yaşayabiliyorsak, o ani’l-merkez gücün tesiri sayesinde yaşıyoruz.
Çünkü onların
meydana getirdikleri ani’l-merkez güç, günümüze kadar ulaşmıştır.
Bu itibarla şunu bir kere daha ifade etmek istiyorum: Gerek size yakın duran ve sizinle birlikte başını secdeye koyan ve Allah karşısında iki büklüm olan insanlar, gerekse öteden beri aleyhinizde bulunan insanlar sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsünler, paranoyalarına bağlı ne türlü plânlar yaparsa yapsınlar, size düşen vazife, insanlığa evvela Allah’ı ve Peygamber’i sevdirmek, ondan sonra da Allah ve Peygamber’den ötürü insanların birbirini sevmesini sağlamak ve bütün dünyada bir barış ortamının oluşmasına katkı sunmaktır.
Sevgi ve Hüsnüzanda Denge
Adanmışlar, kendi vazifelerini tastamam yerine getirmenin yanında, başkalarıyla
kuracakları münasebetlerde de son derece dengeli olmaya çalışmalıdırlar.
Mesela
birisine karşı sevgi gösterilecek, delice bir alaka ortaya konulacaksa bu, Allah
ve Resûlüllah olmalıdır.
Onlardan sonra Raşit Halifeler, ardından da sahabe
efendilerimiz gelmelidir.
Maalesef biz, kendimize ait pek çok değeri
kaybettiğimiz gibi, Allah ve Resûlüllah sevgisinde de yaya kaldık.
Eskide olduğu
gibi camilerde Hz.Ruhu Seyyidi’l-En’am’ın adı anıldığında bayılıp düşen insan
gördünüz mü hiç! Bizim Allah sevgimizi çaldılar; Peygamber sevgimizi çaldılar ve
bütün sevgi kabiliyetlerimizi dünyaya ve kendi nefsimize bağladılar.
Dolayısıyla
biz de muhabbet mahrumu insanlar hâline geldik.
Sevilmesi gerekli olan şeyleri, sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine
sevemedik.
Bazen de bu sevgiyi suiistimal ettik.
Farkında olmadan yanlışlar
yaptık.
Mesela birilerinin bazı iyiliklerini göz önüne alarak, onlara karşı
ciddi bir sevgi gösterisinde bulunduk.
Bu da gayretullaha dokundu.
Neticede
Allah, aklımızı başımıza almamız adına bizi şefkat tokatlarına maruz bıraktı.
‘Gayrimeşru muhabbetimizin cezası olarak merhametsizce tokatlar’ yedik.
Bununla
bir yandan da O, sevdiklerimizin, zannettiğimizin aksine bu ölçüde teveccüh ve
takdire layık olmadıklarını bize gösterdi.
Demek ki insanlara gösterilecek sevgi
ve alâkada haksızlık etmeme ve dengeyi koruma çok önemli bir faktördür.
Başkalarıyla kurulacak münasebetlerde dengeli olunacak diğer bir yer de, onlar
hakkındaki kanaat ve zanlarımızdır.
Hz.Pir’in ifadesiyle bir mü’min, hüsn-ü zan
mümkün oldukça, su-i zanna girmemelidir.
Başkaları hakkındaki vehimlerine ve
ihtimallere dayanarak plân ve projeler oluşturmamalıdır.
Herkesin kötülük
yapacağı hesabına bağlı işler yapmamalıdır.
Çünkü bütün bunlar su-i zandır.
Su-i
zan ise öyle büyük bir günahtır ki tek başına insanı tepetaklak götürebilir.
Fakat bunun yanında eğer siz, birisinden birkaç defa çelme yemişseniz, kündeye
getirilmişseniz, size el-ense atılmışsa, işte orada da hüsn-ü zannın yanında
âdem-i itimat prensibini işletmeniz gerekir.
Eğer siz sırtınızı döndüğünüzde
birileri sizi arkadan hançerliyorlarsa, bir daha onlara arkanızı dönemezsiniz.
Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi
gerçekleştirmekle meşgul olmaktır.
Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi
için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini,
gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar.
El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya
attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar.
Yer yer bu türlü şeyler
onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de
onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini
unutturmamalıdır.
Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin
fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam
etmelidirler.
Hz.Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine
bu istikamette kullanmamız icap ederdi.
Peygamber Yolu
Soru: Peygamber yoluna tâbi olma, mü’minin hayatına nasıl yansır?
Cevap: Bilindiği üzere usûlüddin ulemasına göre havass-ı selime, akl-ı
selim ve haber-i mütevatir olmak üzere ilme götüren yollar üçtür.
Bunlardan biri
olan aklın kendine göre bir idrak alanı olduğu gibi, sağlam duyu organlarının da
kendilerine göre bir duyuş, seziş ve değerlendirişleri söz konusudur.
Dolayısıyla insan, bunları yerli yerinde kullanmak suretiyle belli hakikatlere
ulaşabilir.
Aynı şekilde insan, vicdanını kullanarak farklı enginliklere
açılabilir, bir kısım hakikatleri sezebilir.
Bergson, vicdanın bu sezgisine
“entüisyon” sözüyle yaklaşırken, bunun bizim kültürümüzdeki adı ise “hads”dir.
Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy
Fakat öyle hakikatler vardır ki ne akıl ne duyular ne de vicdan onları göremez,
duyamaz, sezemez ve kavrayamaz.
Hatta akıl ve duyularla bilinebilecek eşya ve
hâdiselerin bile çoğu zaman arka plânlarıyla görülüp keşfedilmesi ve varlığın
mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle kavranması mümkün değildir.
Çünkü eşyanın,
keşfedilip bilinen yönlerinin yanında, akıl ve duyuların kavramada yetersiz
kalacağı çok farklı buudları da vardır.
Hele Zât-ı Ulûhiyet hakikati, ahiret ve
metafizik âlemlerle ilgili konular, akıl ve duyuların kavrama alanının tamamen
dışında kalır.
İnsan, akıl ve duyularını kullanmak suretiyle Zât-ı Ulûhiyeti
hakikatiyle tanıyıp bilemeyeceği gibi, O’na nasıl kulluk yapılacağını da
bilemez.
İşte bütün bu mevzularla ilgili saf ve dupduru bilgi Allah katındadır.
Âyetü’l-Kürsî’de yer alan, يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ
وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ “Yarattığı
mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir.
Onlar ise ancak O’nun dileyip
onlara öğrettiğini bilebilirler.” (Bakara Sûresi, 2/255) şeklindeki
ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Allah’ın bildirmesiyle kulları da ilm-i
ilâhiden nasiplenirler.
Bu sebeple bizler dualarımızda sık sık, اَلّلهُمَّ
عَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْمًا “Allah’ım bize nezdinden ilm-i ledün nasip
eyle!” diyoruz.
Hz.Musa’nın, meydana gelen hâdiseleri arka plânlarıyla
kavrayabilmek için Hızır’la (aleyhisselâm) uzun bir yolculuğa çıkması gibi,
Allah dostları da uzun seyr u sülûk-i ruhanîlerle ve daha başka yollarla hep
eşyanın perde arkasına muttali olmaya çalışmışlardır.
Hatta günümüzde aslî
hâlini koruyamamış bazı dinlere veya din görünümündeki bir kısım
organizasyonlara mensup olan insanlar da yoga ve meditasyon benzeri bir kısım
yollarla hakikatin bilgisine ulaşmaya çalışmaktadırlar.
Fakat bu konuda objektif olan ve asıl itimat edilmesi gereken bilgi, Allah’ın,
peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı vahiy kaynaklı bilgidir.
İşte
İslâm âlimlerinin bir bilgi kaynağı olarak ifade ettikleri “haber-i mütevatir”
de bundan ibarettir.
Kur’ân-ı Kerim, baştan sona kadar bize tevatüren (yalan
üzerinde birleşmeleri aklen imkânsız olan bir topluluk tarafından)
nakledilmiştir.
Aynı şekilde Efendimiz’in Sünnetinin önemli bir kısmı da bizlere
-ister lafzen ister manen olsun- tevatüren nakledilmiştir.
Kur’ân, Allah
tarafından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) pak sinesine ilka edilen
bir vahiy olduğu gibi, aynı şekilde Sünnet-i Sahiha da yine Efendimiz’e Allah
tarafından vahyedilmiştir.
Şu kadar var ki Kur’ân vahy-i metluv (lafzı da manası
gibi Allah’tan olup tilaveti ibadet olan vahiy), Sünnet ise vahy-i gayr-i metluv
(manası Allah’tan olmakla beraber lafza dökülmesi Efendimiz’e bırakılan ve
tilaveti ibadet olmayan vahiy) olarak isimlendirilmiştir.
Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından gönderilen ve
âyet-i kerimeyle itmam ve ikmal edildiği (tamamlandığı ve kemale erdirildiği)
ifade edilen İslâm dinini mükemmel bir şekilde temsil etmiştir.
Zaten böyle
kâmil bir dini kendi kemal ve tamamiyeti içerisinde arızasız ve kusursuz olarak
ancak -Cilî’nin kitabına başlık olarak koyduğu ifadeyle- bir İnsan-ı Kâmil
temsil edebilirdi ve etti de.
Esasında Kur’ân’ın eksiksiz ve doğru bir şekilde
anlaşılması ve tatbik edilmesi de ancak Efendimiz’in bu mükemmel temsiliyle
mümkün olmuştur.
Dolayısıyla biz, “Peygamber yolu” dediğimizde hem Cenâb-ı Hak
tarafından Efendimiz’e indirilen vahyi hem de O’nun bu konudaki mükemmel
temsilini anlıyoruz.
Zât-ı Ulûhiyet Hakkındaki Yanlış Telakkiler
Bizim için bunların tamamı yanıltmaz birer bilgi kaynağıdır.
İnsanın, özellikle
iman ve ibadetle alâkalı mevzularda doğru yolu bulması ancak bu iki kaynağa
(Kur’an ve Sünnet’e) bağlı kalmasıyla mümkün olur.
Yoksa ele aldığı meseleleri
mişkat-ı nübüvvet altında test ede ede götürmeyen bir insan, farz-ı muhal
doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyetle görüşecek bile olsa, orada dahi hata edebilir.
Mesela orada nasıl bir temkin ve teyakkuz gerekeceğini bilemeyebilir, “huzur”un
âdâbına riayet edemeyebilir, abd-Mâbud ilişkisinin nasıl kurulacağını idrak ve
ihata edemeyebilir.
Böyle bir pâyeyi elde ettiği için fahre, ucuba girebilir.
Bu
sebeple de böyle bir zirveden derin bir çukura düşebilir.
Aynı şekilde bir insan Zât-ı Ulûhiyet’e karşı derin bir aşk u muhabbet
taşıyabilir.
Tıpkı Ferhat gibi, Vâmık gibi scvdalanıp Allah aşkıyla yanıp
tutuşabilir, O’na kavuşma adına çok ciddi bir iştiyak duyabilir.
Bu konuda
ahesterevlik yapmayı, delice sevdiği Zât’a karşı ciddi bir saygısızlık olarak
görebilir.
İşte böyle bir kişi eğer Peygamber yolunda hareket etmiyorsa o da
dengeyi koruyamayacak ve belki ellerini kaldırıp, “Allah’ım bir an evvel canımı
al da Sana kavuşayım.” diye dua edecektir.
Her ne kadar böyle bir dua aklen güzel görünse de bunda bir dengesizlik söz
konusudur ve Sünnet yoluna muhaliftir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
bir hadis-i şeriflerinde, ölümü temenni etmeyi menetmiş, insanın bu mevzuda
yapabileceğinin en fazla, “Allah’ım,
yaşamamda hayır olduğu sürece beni yaşat, ölümüm hayırlı hale geldiğinde de
emanetini al!”diye dua etmesi olduğunu söylemiştir.
(Buhârî, merdâ 19;
Müslim, zikr 10)
Zira bu dünya bir talimgâhtır.
İnsan, öbür âleme liyakat kazanmak ve oraya göre
bir donanım elde etmek için bu talimgâha gönderilmiştir.
Dolayısıyla onun, tıpkı
bir asker gibi, kendisini bu dünyaya gönderen Zât tarafından terhisi eline
verilinceye kadar sabretmesi ve kusursuz bir şekilde kulluk vazifesini yerine
getirmesi gerekir.
Peygamber yolunun gereği budur.
İnsanın böyle basit bir
meselede bile Sünnet yolu olmaksızın doğruyu bulması çok zor olacaktır.
Meselenin daha iyi kavranması adına misal vermeye devam edelim: Bir insan
aklıyla bir Yaratıcı olduğunu bulabilir.
Fetret devrinde yaşamış olan ve bir
peygamberin mesajıyla tanışma imkanı bulamayan pek çok insan gibi kâinattaki
harikulâde eserlerden yola çıkarak “Bir Yaratıcı var.” diyebilir.
Fakat bir
insanın tek başına o Yaratıcının kim olduğu, hangi vasıf ve isimlere sahip
bulunduğu, hakkında nasıl bir düşünceye sahip olunacağı gibi hususları bilmesi
mümkün değildir.
Bu gibi hususları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
vaz’ etmiş olduğu çerçevede ele almayan bir kişi çok yanlış Ulûhiyet
telâkkilerine girebilir.
Bir dönemde İsrailoğulları’nın yaptığı gibi tecsim
düşüncelerine kapılabilir; bazı Hıristiyanlarda veya bir kısım Şia’da olduğu
gibi -hâşâ- Allah’ın bir beşerde hulul ve ittihat ettiğine kail olabilir.
Ya da
Grek felsefesinin tesirinde kalmış olan Mutezile gibi, “Allah, her şeyi
maslahata uygun yaratma mecburiyetindedir.” gibi yakışıksız ifadeler ileri
sürebilir.
Gerçi Allah’ın her icraatında binbir hikmet ve maslahat saklıdır.
O,
abes fiil işlemez.
Ne var ki Allah (celle celâluhu) hiçbir şeyle mükellef
değildir; hiçbir şeye mecbur değildir, hiçbir şey O’na vacip değildir.
Bu türden
ifadeler Ulûhiyet mefhumuyla bağdaşmaz.
Bütün bu düşünceler hangi saikle dile getirilirse getirilsin, isterse bunların
arkasında Allah’a karşı duyulan derin bir aşk u iştiyak bulunsun, bunların hepsi
Peygamber yoluna muhaliftir.
Bu tür konulardaki düşünceler vahy-i semaviye
dayanmadığı takdirde -Allah muhafaza- her zaman Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayan bir
kısım iddialar dile getirilebilir ve böylece dalâlete düşülebilir.
Dalâlet ve Şirkten Uzak Kalmanın Yolu
Aslında Cebriye, Mürcie, Müşebbihe ve Mücessime gibi, Zât-ı Ulûhiyetle ilgili
düşüncelerinde bir kısım yanlış değerlendirmelere giden fırkaların doğru yoldan
sapmalarının temel sebebi de milimi milimine Peygamber yolunu takip
etmemeleridir.
Müslümanların künde künde üstüne devrildiği bir dönemde yaşayan,
onların bütün ceht ve gayretlerine rağmen İslâm kalesinin duvarlarının bir bir
yıkıldığına şahit olan büyük bir dimağ bile -pek çok yerde Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat’in müdafaasını yapmış olduğu hâlde- Tahte
sultani’l-kader isimli kitabında, bir kısım hakikatleri değerlendirirken,
maruz kaldığı amansız hâdiselerin tesiriyle cebre saplanmıştır.
Hâlbuki bir
Arap sözünde ifade edildiği gibi, “Rüzgârlar,
gemilerin arzu ettiği şekilde esmezler.” Aynen böyle hâdiseler de
insanların keyiflerine göre cereyan etmez.
Zira Âl-i Imrân Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki, Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen elbette her şeye kadirsin.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/26)
Başka bir âyet-i kerimede ise Rabbimiz şöyle buyurur: وَتِلْكَ
الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz,
(mutluluk vaat eden) günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i
Imrân Sûresi, 3/140).
Yani, bir gün birilerine bayram olurken başka bir gün
diğerlerine bayram olacaktır.
Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna ve O, her
icraatında Fail-i Muhtar bulunduğuna göre hiç kimsenin bu konuda itiraz ve
şikâyete hakkı olamaz.
İşte bu, Peygamber yoludur.
Özellikle şartların oldukça ağırlaştığı ve zulümlerin zulümleri takip ettiği
dönemlerde yaşayan insanların, meydana gelen hâdiseler hakkında dengeli
düşünebilmeleri ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış bir kısım telakkilere
gitmemeleri de ancak Peygamber yoluna tâbi olmalarına bağlıdır.
Aksi takdirde
onlar, yaşadıkları bir kısım acı ve üzüntülerin de etkisiyle bazen kadere taş
atmaya bazen de cebrî bir kısım düşüncelere girmeye başlayabilirler.
Bunun aksi de söz konusu olabilir.
Önemli başarı ve muvaffakiyetler elde eden,
sürekli zaferler arkasında koşan ve hadiselerin hep istediği yönde cereyan
ettiğine şahit olan insanlar da bir süre sonra, -gafil ve cahillerin lakırdıları
olan- “yaptık, ettik, kurduk, başardık, tanzim ettik…” gibi bir kısım iddialarda
bulunmaya başlayabilir ve böylece öncekilerin dalâlete düşmesi gibi bunlar da
bir manada şirke girebilirler.
Peygamber yolunun yolcularına gelince onlar, muvaffak oldukları her başarıyı
Allah’tan bilir, yaptıkları hizmetlerde kendilerinin istihdam edildiğini düşünür
ve sürekli bütün güzelliklerin asıl sahibi Allah’a şükür ve hamd duygularıyla
gerilirler.
Onlar cüz’î iradeyi inkâr etmez ve onu, insana ait fiillerin ortaya
çıkmasında şart-ı âdi plânında önemli bir sebep görürler ama tesir-i hakikîyi
ona vermez, her şeyin yaratıcısının Allah olduğu hakikatini hiçbir şekilde
unutmazlar.
Dolayısıyla onlar, âdet-i sübhaniyenin gereği olarak insan iradesine
gereği kadar nazar atfeder ama Allah’ın iradesini her şeyin üstünde görürler.
Efendimiz’in yaktığı meşalenin altında yürüyen tali’liler, sebep ve sonuçlar
arasındaki uyumsuzluğa da takılmazlar.
Onlar, hâdiseleri sadece zahirî
yanlarıyla değerlendirmeyip işin arka plânını da nazar-ı itibara aldıklarından
bu konuda da doğru hükümlere varabilirler.
Bu açıdan onlara göre çok küçük
sebeplere çok büyük neticelerin bağlanması, esasında Allah’ın büyüklüğünün bir
alâmetidir.
Öyle ki Rabbimiz, bazen bizim sadece el kaldırıp dua etmemizi bile
bir sebep olarak kabul buyurup çok büyük şeyler yaratabilir.
Mesela siz,
“Allah’ım, yer ve gök ehli arasında bizim için bir sevgi vaz’ eyle!” diye dua
edersiniz.
Bir de bakarsınız ki bir dönemde sizin dünyanın dört bir yanına
dağılmaya başlayan arkadaşlarınız, gittikleri ülkelerin dil ve kültürlerine ait
ciddi bir eğitim almamış olmalarına rağmen, bir süre sonra oralarda hüsn-ü kabul
görmeye başlarlar.
Karşılaştıkları insanlar onlara kol-kanat gerer, onları
bağırlarına basarlar.
İşte böyle bir neticeyi, bizim ortaya koyduğumuz
gayretlerle izah etmek mümkün değildir.
Demek ki duaları kabul eden Rabbimiz,
yapılan bu duaları karşılıksız bırakmamıştır.
Bütün bunları, diğer iman esasları hakkında da düşünebiliriz.
Mesela bir insanın
Peygamber yoluna tâbi olmadan nübüvvetle ilgili doğru ve dengeli mülâhazalara
sahip olması mümkün değildir.
Peygamberlik hakikatiyle ilgili peygamberlerin
vaz’ etmiş olduğu disiplinlere uymadığı takdirde her zaman bu konuda mübalağa
ifade eden bir kısım iddialarda bulunabilir.
Bu hususta tefrit ehli bazıları
tarafından onlar, -görevi, yalnızca kendisine inen kitabı insanlara ulaştırmak
olan, kavlî-fiilî sünnetinin teşride bir yeri olmayan- hâşâ birer “postacı” gibi
değerlendirilebilir.
İfrat ehli başkaları ise Zât-ı Ulûhiyet’in kendisini ifade
etmesi için peygamberlere ‘muhtaç’ olduğunu ileri sürebilir.
Bu tür meseleler
mütevatir habere bağlanmadığı, bir otoban olan Sünnet yolu terk edilerek
patikalara girildiği sürece daha başka sapmalar da ortaya çıkabilir.
Allah’a nasıl kulluk yapılacağı, hangi amellerin O’nun katında ibadet, taat veya
kurbet sayılacağı gibi mevzularda da peygamber öğretisi olmadan doğru tavrın
belirlenmesi mümkün değildir.
İnsan, bütün bu konularda vahyin aydınlatıcı
tayflarına muhtaçtır.
O, ibadetlerini, ancak dinin “taabbudî” emirlerine bağlı
kaldığı takdirde Allah’ın istediği tarzda yerine getirebilir.
Bu tür konularda
aklın vereceği bir hüküm yoktur.
İnsan, kendi başına yeni ibadet şekilleri
ortaya koyamaz.
Hatta o, Allah’a daha çok yaklaşma ve daha iyi kullukta bulunma
adına Peygamberin talim buyurduğu ibadet şekillerinden daha ağırını ve daha
meşakkatlisini ortaya koymuş olsa bile bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır.
Bilâkis o, bu tavrıyla Fatiha’da ifade edilen “dâllin (sapıtanlar)” ve “mağdûbîn
(gazaba uğrayanlar)” zümresine dâhil olacaktır.
Bu açıdan ne imana ne de İslâm’a
ait meselelerde Peygamber yoluna tâbi olmadan hakikati bulmanın ve orada
sabit-kadem kalmanın hiçbir yolu yoktur.
Tiranların Yolu mu Peygamberlerin Yolu mu?
Yönetim veya sosyal hayatla ilgili meselelerden de misal vermek gerekirse,
mesela birileri herhangi bir kademede yönetici olduğu zaman aklına, tecrübesine
veya iktidarına güvenerek kimseye danışma ihtiyacı duymadan kendi başına iş
yapabilir.
“Dediğim dedik” tavırlarla hareket edebilir.
Kararlarında kendisini
yanılmaz gibi görebilir.
Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten
alıkoyabilir.
Böyle bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber
yoluna tercih etmiş demektir.
Zira gözü semalar ötesinde, kulağı Cibril-i Emin’in getireceği mesajla irtibatlı
ve vahiyle müeyyet bulunan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
her meselesini ashabıyla istişare etmiştir.
O, hususiyle ashab-ı re’yle
görüşmeden hiçbir meseleyi çevresine dayatmamıştır.
Hatta zaman zaman kendisi
farklı bir görüşte olmasına rağmen sırf istişare disiplinini oturtma ve
sahabenin görüşüne değer verme adına kendi görüşünden vazgeçmiştir.
Mesela O
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanlar açısından çok önemli olan Uhud
Savaşı’nda sahabenin görüşüne göre hareket etmiş, kendisi savunma harbi yapma
fikrinde olsa bile Uhud’a çıkmıştır.
Böyle önemli bir meselenin yanı sıra hurmaların aşılanması gibi basit bir
mevzuda bile O, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأَمْرِ دُنْيَاكُمْ “Siz
dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, fezâil 141) diyerek
sahabeyi hurmaların aşılanmasıyla ilgili uygulamalarında baş başa bırakmıştır.
Daha doğrusu bu tür konularda bize bir terbiye öğretmiştir.
Dolayısıyla
zirvedekilerin çevresiyle istişare yaptıktan sonra, “Ben bu konuyu tekrar tekrar
düşünmüştüm ve aklıma böyle gelmişti.
Bunu da isabetli görmüştüm.
Fakat yine de
siz daha iyi bilirsiniz.” diyebilmeleri Peygamber yoluna uygun hareket tarzı
olacaktır.
Evet, bu yolun gereği, bir insanın, benliğinden ve enaniyetinden
vazgeçerek başkalarının duygu ve düşüncelerine kendi duygu ve düşüncelerinin çok
ötesinde saygılı olmasıdır.
İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir.
Duygu ve
düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı
gittiğini yoksa Peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir.
Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra
da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin
yoludur.
Peygamber Yolunun Kutlu Temsilcileri
Hiç şüphesiz Peygamber yolunu en doğru anlayan ve en güzel şekilde temsil
edenler Raşit Halifeler olmuştur.
Müslümanlık en duru şekliyle arızasız olarak
onlar tarafından temsil edilmiştir.
Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ
الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim
ve Râşit Halifeler’in (Benden sonra Benim yolumu, rüşd ve istikamet yolunu takip
edenlerin) yolunu yol edinin.
Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı
tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6)
sözleriyle mü’minleri hem kendi Sünnetine tâbi olmaya hem de Raşit Halifelerin
yolundan gitmeye çağırmıştır.
Hatta meseleyi Arapça’da kullanılan عَضُّوا
عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ deyimiyle ifade etmek suretiyle onların yoluna sımsıkı
sarılmamızı ve asla bu yoldan ayrılmamamızı vasiyet etmiştir.
Başka bir hadislerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sahabe
efendilerimizin kıymetini, خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ
الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En
hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır.
Sonra onu takip edenler (tâbiîn),
sonra da onları takip edenler (tebe-i tâbiîn) gelir.” (Buharî, şehâdât 9;
Müslim, fedâilu’s-sahabe 210)
sözüyle ifade etmiştir.
Eğer siz asırların en hayırlısında yaşayan insanları
görmez ve onların yoluna tâbi olmazsanız, Peygamber yolunu doğru anlayamazsınız.
Müslümanlığın doğru anlaşılıp doğru yorumlanmasının yolu, bu büyük zatların bu
konudaki anlayışlarına müracaat etmek ve arızasız temsillerine bağlı kalmaktan
geçer.
Bu açıdan Raşit Halifelerin, Ehl-i Beyt’in ve ayırım yapmaksızın bütün
Sahabe-i Kiram’ın sevdirilmesi ve onların yolunun nazara verilmesi çağımızın
mürşitleri ve inanan insanları için çok önemli bir vazifedir.
Sahabeden sonra ise Peygamber yolunun en güzel temsilcileri mezhep imamları
başta olmak üzere selef uleması olmuştur.
Dini doğru anlamadan başka hiçbir
dertleri olmayan bu büyük zatlar neyin nasıl yorumlanması gerektiğini izah
etmişler ve nasların nasıl anlaşılacağına dair çok önemli disiplinler ortaya
koymuşlardır.
İnsanlığın İftihar Tablosu, insanlığı aydınlatmak için fevkalâde
bir donanımla gönderildiği gibi, özellikle İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam
Şafiî ve İmam Ahmed İbn Hanbel de bir yönüyle özel donanımlı olarak
yaratılmışlardır.
Onlar sayesinde dinî mevzularda hiçbir şey muğlak kalmamıştır.
Din, onlar sayesinde sahabenin anladığı gibi bize intikal etmiştir.
Dolayısıyla
Peygamber yolunun anlaşılmasında ve yaşanmasında onların da çok önemli hizmetler
yaptıkları iyi bilinmeli, onlara saygıda kusur edilmemeli ve bu büyük
müçtehitlerin güzergâhı terk edilmemelidir.
Fakat bu demek değildir ki siz, içinde yaşadığınız çağın şartlarını hesaba
katmayacaksınız; konjonktüre bağlı meselelerle dinin aslına dayanan hükümleri
birbirinden ayırmayacaksınız.
Bilakis, zamanın rüzgârını da arkanıza alacak,
temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla onun ortaya koyduğu tefsirden istifade
edeceksiniz.
Gerektiğinde formatla oynayacaksınız; o dönemde meydana gelen
hâdiselerden önemli ilke ve prensipler çıkararak bunları, yaşadığınız çağın
şartlarına uygun olarak hayata geçireceksiniz.
Realiteler, Sebepleri Yerine Getirme ve Izdırap
Soru: Karşılaşılan problemlerin çözümünde realiteleri görmenin ve sebepleri yerine getirmenin yanında ızdırabın etkisi nedir? Bunlar arasında nasıl bir ilişki vardır?
Cevap: Gerek şahsî hayatımızda gerekse toplum çapında karşı karşıya
kaldığımız problemlerin çözümü adına yapılması gereken öncelikli iş, mevcut
durumun doğru okunarak hastalığın iyi teşhis edilmesidir.
Eğer kuyunun dibinde
bir hayat yaşamasına rağmen bir insan kendisini ferah-feza iklimlerde görüyorsa
oradan kurtulması çok zordur.
Çünkü böyle bir kişi, içine düştüğü perişaniyetten
ötürü ızdırap duymayacak, yanık bir gönülle Allah’a yönelmeyecek ve oradan
kurtulma adına atması gerekli olan adımları da atmayacaktır.
Buna karşılık nasıl bir çukurun içinde bulunduğunu bilen ve bundan rahatsız olan
bir insan bir taraftan ıztırar ve çaresizlik hâliyle Allah’a yönelecek, diğer
yandan da bundan kurtulma adına ne yapması gerekiyorsa onu yapacaktır.
Yerine
göre kuyunun dışındakilerden yardım isteyecek ve kendisine salınan ip veya
kovaya tutunacak, yerine göre de pençeleriyle ayaklarını basacağı yerler kazacak
ve oradan çıkmaya çalışacaktır.
Netice itibarıyla Allah, kendisine gönülden
teveccüh eden ve bütün sebepleri yerine getirmeye çalışan böyle bir kulunu
yardımsız bırakmayacak, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecelli etmesiyle
onu sahil-i selamete çıkaracaktır.
Kuyu İçindekiler ve Dışındakiler
Bu açıdan öncelikle yapılması gerekli olan iş, durumu iyi tahlil etmek; kuyunun
dışı neresidir, içi neresi, bunu çok iyi belirlemek; ideal olanla buna aykırı
olanı ayırt edebilmektir.
Hemen ifade etmek gerekir ki bizim için ideal olan
dönem, hakiki mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve
sellem), ideale en yakın olanı da Raşit Halifeler’in yaşadığı dönemdir.
Daha
sonraki dönemlerde de yer yer zılliyet plânında böyle dönemler yaşanmıştır.
Meselâ Emevilerdeki Ömer İbn Abdülaziz dönemi ile Abbasilerdeki Hâdî, Mehdî ve
Harun Reşit dönemleri bunlardandır.
Zılliyet plânında ideale en yakın hayatın en
uzun sürdüğü zaman dilimi ise Osmanlılar döneminde yaşanmıştır.
Onlar, hiçbir
İslâmî devlete nasip olmayan, belki yüz elli veya iki yüz sene zılliyet planında
ideal veya ideale çok yakın bir hayat yaşamışlardır.
İşte bunlar dışarının güzelliklerini iliklerine kadar duyup hissettikleri için
bir çukura düşmenin veya kuyu dibinde yaşamanın nasıl tahammül edilmez bir
felâket olduğunu anlayabilirler.
Onlar yitirdikleri Cennet’le aralarına bir
metre mesafe girdiğinde, sahip oldukları değerlerin bir metre ötesine
düştüklerinde bunu rahatlıkla hissedebilirler.
Başkaları ise o Cennet gibi hayatı duyup hissetmediklerinden, Cennetlerinden
uzaklaştırılmanın ve kendi değerlerini yitirmiş olmanın farkına varamaz ve bunun
ızdırabını duyamazlar.
Onlar, bir dönemde hislerimizin, aşk u heyecanlarımızın,
gözyaşlarımızın nasıl çalındığından ve bizim manevî açıdan nasıl züğürt
bırakıldığımızdan da habersizdirler.
Çünkü onların şahit oldukları camiler aşk
ve heyecanla dolup taşan mekânlar değildir.
Aynı zamanda onlar mektebin insanı
nasıl Allah’a yükselten bir miraç hâline geldiğini hiç görememiş, sokağın
nezahetine şahit olamamış, dolayısıyla da böyle bir hayattan mahrum
kalmışlardır.
Bu mahrumiyet ise onların içinde bulundukları çukuru görmelerine
engel olmuştur.
Bu mahrumiyeti aşmanın ve realiteleri görmenin yolu ise idealimizdeki hayatın
yaşandığı çağa gitmek ve o çağı bütün renk, desen ve şivesiyle görüp anlamaya
çalışmaktır.
Eğer siz Efendimiz’i çok iyi tanır, Efendimiz’den O’nun has
arkadaşlarına yürür ve onların yaşadıkları zamanı bütün boyutlarıyla
kavrarsanız, kendi durum ve konumunuzu doğru değerlendirebileceğiniz bir ölçüye
sahip olmuş olursunuz.
Esasen nasıl bir eğrilik içinde bulunduğumuzu anlamanın
yolu da buradan geçer.
Eğer düşünce ve hareket dünyanızın sıhhatini kontrol
edebileceğiniz bir endazeniz veya bir mihenk taşınız varsa, kayma ve
sapmalarınızı rahatlıkta tespit edebilir ve nasıl bir durumda bulunduğunuzun
farkına varabilirsiniz.
Evet, yaşadığımız perişaniyetten kurtulmak istiyorsak öncelikli olarak devr-i
risaletpenahiyi çok iyi hazmetmeliyiz.
Öyle ki açlığımızı ve susuzluğumuzu
onunla gidermeli, aşk u iştiyakımızı onunla kamçılamalı, Allah’a karşı alâkamızı
onunla coşturmalıyız.
Bunu başarabilir ve yaşadığımız çağa bu pencereden
bakabilirsek yuvanın nasıl derbeder ve perişan hâle geldiğini, sokağın nasıl
berbat edildiğini, eğitim müesseselerinin yüzüne bakılacak hâllerinin
kalmadığını ve hatta insanların şahlanıp kanatlanacakları mekânlar olan
mabetlerin bile lâl kesildiğini görebiliriz.
Zira ne orada konuşanlar ciddi bir
şey söylüyor ne de orada ibadet edenler ne yaptıklarının farkındalar.
İşte bu
hakikati gören insanlar kuyunun dışını iyi resmetmeli ve aynı zamanda içinde
bulunduğumuz hâli de güzel dramatize etmeliler ki, günümüz insanlarının gözünü
hakikate açabilsinler.
Açsınlar ki onlar da kendi hâllerine bakıp, “Ne perişan
hâldeymişiz!” diyebilsinler.
Muztarrın (Çaresiz Kalmış İnsanın) Duası
Bu başarılabilir ve insanlara nasıl bir kuyunun içinde yaşadıkları
gösterilebilirse onlar da ıztırar (çaresizlik) ruh hâliyle Cenâb-ı Hakk’a
teveccüh edecekler ve O’ndan yardım talebinde bulunacaklardır.
Kur’ân-ı Kerim’de
yer alan, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Çaresiz
kalıp inleyenin duasını kabul edip sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kim
olabilir?” (Neml sûresi, 27/62) âyet-i kerimesi, muztarrın duasının
kuvvetle kabule karin olduğuna işaret etmektedir.
Peygamber hayatlarına bakıldığında bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.
Mesela Yunus İbn Metta (aleyhisselâm), balığın karnına düştüğünde, لَا إِلَهَ
إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Senden
başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben kendime
yazık ettim.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) sözleriyle durumunu Allah’a arz
etmiştir.
O, “Balığın karnından, denizin karanlıklarından ve havanın zulmetinden
beni kurtar.” demek yerine meseleyi Allah’a havale etmiştir.
Kendine düşeni
yapıp ıztırar hâliyle Allah’a tam teveccüh edince nur-u tevhid içinde sırr-ı
ehadiyet zuhur etmiştir.
Yani Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellilerinin söz konusu
olduğu bir yerde, Hz.Yunus’un şahsî durumuna göre O’nun cemalî tecellisi zuhur
etmiştir.
Arkasından kavminin arasına döndüğünde ise Kur’ân’ın ifadesiyle yüz
binden ziyade insan kendisine iman etmiştir.
(Sâffât sûresi, 37/147-148) Demek
ki o, kavminin arasından Cenab-ı Hak’tan bir işaret gelmeden ayrıldığı için
balığın karnına düşmüş olsa da bunun kefaretini tam olarak yerine getirmiş ve
Allah’a gönülden yakarışta bulunmuştur.
Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Mekke-i Mükerreme’den ayrılıp Medine’ye
doğru yola çıktığında müşrikler de O’nu takibe koyulmuşlardı.
O ise Sevr
sultanlığına sığınmıştı.
(O’na karşı saygısızlık olacağını düşündüğüm için
sığınma ifadesini kullanmaktan da fevkalâde rahatsız oluyorum.
Çünkü O, ne Sevr
sultanlığına ne Hira sultanlığına ne de Medine sultanlığına sığınmaz.
O, sadece
Allah’a sığınır.
Esasında O’nun yaptığı, iradesinin hakkını verme ve sebeplere
riayet etme adına bir iz kaybettirmeden ibarettir.) O’nun burada nasıl dua
ettiğini bilmiyoruz.
Fakat demek ki önemli bir şey dedi ve Allah’a tam bir
teveccühte bulundu ki Allah O’nu çok küçük sebeplerle müşriklerden korudu.
Hz.Yusuf’un kuyuya salınan bir iple oradan kurtulmasına veya Hz.Musa’nın
asâsını vurmasıyla denizin ikiye yarılmasına da bu açıdan bakabilirsiniz.
Kur’ân-ı Kerim onların duaları hakkında bir bilgi vermiyor.
Fakat bu yüce
nebilerin, sebeplerin bütün bütün tükendiği bir noktada, bütün benlikleriyle
Allah’a yöneldiklerinde ve içten O’na yakarışta bulunduklarında şüphe yoktur.
Neticede bütün bu durumlarda nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş ve
bu kutlu nebiler Allah tarafından gönderilen bir kurtuluşa mazhar olmuşlardır.
Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur etmesi, bir şahsın konum ve durumuna
veya maruz kaldığı andaki ihtiyacına göre Allah tarafından cemalî ve rahmanî
tecellilerin gelmesi ve böylece muztar durumda kalan kişinin sahil-i selamete
çıkması demektir.
Fakat bunun gerçekleşmesi için, kişinin maruz kaldığı felâketi
görmesi ve bunun karşısında çaresizliğini hissetmesi, ardından da bütün
benliğiyle Allah’a yönelmesi gerekir.
Dolayısıyla bu bir yönüyle iyiyle kötüyü,
karanlıkla aydınlığı birbirinden ayırmaya ve ışık iştiyakıyla karanlıkta dert
yanmaya bağlıdır.
Sebeplere Riayet
Maruz kalınan olumsuzlukların farkına vardıktan sonra ıztırar hâliyle Cenâb-ı
Hakk’a teveccüh etmenin yanında iradenin hakkının verilmesi ve sebeplere riayet
edilmesi gerekir.
Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan iradesine,
meşietine ve muhit kudretine önemli bir çağrıdır.
Dolayısıyla sebepler bizi
içinde bulunduğumuz felâketten kurtarmaya yeterli görünmese bile, biz irademizin
hakkını verip bulunduğumuz konum itibarıyla yapmamız gerekeni yaptığımız
takdirde Allah da bizim bu çırpınışlarımızı karşılıksız bırakmayacaktır.
İşte Hz.Musa’nın asasıyla denize vurması bir yönüyle neticenin meydana gelmesi
adına böyle bir sebeptir.
Her ne kadar bu sebeple netice arasında bir uygunluk
bulunmasa da sebeplere riayet bir yönüyle Allah’ın rahmet kapısının tokmağına
dokunmak gibidir.
Siz bunu yaparak iradenizi ortaya koyarsanız Allah da sizi
maksadınıza ulaştıracaktır.
Biz Yunus İbn Metta’ın sebepleri yerine getirme adına balığın karnında ne
yaptığını bilemiyoruz.
Fakat balığın midesine birkaç yumruk indirmiş ve balık da
rahatsız olup onu sahile atmış olabilir.
Aynı şekilde ne Kur’ân’da ne de
Sünnet’te Hz.Yusuf’un sebeplere tevessül adına ne yaptığına dair de bir malumat
yoktur.
Fakat o da kuyuya salınan kovayı görünce hemen dışarıdakilere seslenmiş
veya kovaya tutunmuş olabilir.
Sebeplere tevessül adına bir başka misal de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hayatından verelim.
Bilindiği üzere O, Medine-yi Münevvere’ye hicret
ettiğinde orada Müslüman nüfusundan daha fazla başkaları vardı.
Bazıları,
Efendimiz’in misyonuna ve Allah’la münasebetine inanmadıklarından dolayı
durmadan O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı türlü türlü komplolar
hazırlıyorlardı.
Bu durumun farkında olan İnsanlığın İftihar Tablosu muhtemel
bir suikast girişimine karşı tedbir alma adına bir seferinde, “Keşke
birisi kapıda nöbet tutsa da ben de rahat uyusam.” diyecektir.
O tam böyle
düşünürken halazadesi Zübeyr İbn Avvam kılıcını kuşanmış hâlde kapıda belirmiş
ve O’na perdedarlık yapmak istediğini söylemiştir.
Ardından da “uyûn-u
sâhire”den (uyanık gözler) biri olarak sabaha kadar göz kırpmadan O’nun
kapısında nöbet tutmuştur.
Efendimiz’in bu tavrı, bir taraftan O’nun ıztırar
hâlini ortaya koyarken diğer yandan da sebeplere nasıl riayet ettiğini
göstermektedir.
Hâsılı, maruz kaldığımız problemlerin çözümü adına, bir kere en başta hem teker
teker hem de toplum olarak ışık ve karanlığı, iyi ve kötüyü birbirinden tefrik
edebilmemiz, arkasından da ızdırapla kıvranmamız gerekir.
Zira beli bükülmüş
İslâm dünyasının yeniden belini nasıl doğrultacağını düşünürken beynini
zonklatan ve ızdırapla inim inim inleyen bir insanın bu hâli, ellerini açıp
sabahlara kadar yalvarma kadar önemli bir duadır.
Ondan sonra ise maruz kalınan
durumdan sıyrılma yolları araştırılmalı ve bu istikamette bütün vesilelere
başvurulmalıdır.
Zira sebepleri yaratan Allah’tır ve bu, O’na karşı saygılı
olmanın bir gereğidir.
Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü
Soru: Hak yolunda hizmet ederken, yapılan işlerin zamanla kimileri için sıradan ve monoton hâle gelmesi sistem körlüğünün bir sonucu mudur? Böyle bir körlüğe düşmeme adına yapılması gerekenler nelerdir?
Cevap: İnsanlığın yüzünü güldürme ve dünya çapında mutluluk meltemleri estirme
gibi yüce bir gaye etrafında bir araya gelmiş insanlar, bu hayallerini
gerçekleştirme adına şimdiye kadar ciddî bir cehd u gayret ortaya koymuşlardır.
Öyle görünüyor ki Cenâb-ı Hak da onların bu gayretlerini semeredar kılmış,
birlerini bin eylemiş, sağanak sağanak lütuflarını onların üzerine yağdırmış ve
yürüdükleri yolda onları muvaffak kılmıştır.
Ancak ilâhî inâyetin bir sonucu
olan bu başarıların devam etmesi, ihlâs ve samimiyetin korunmasına ve işin
merkezinde yer alan mefkûrenin hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamasına bağlıdır.
Allah korusun, eğer başımızdan aşağı sağanak sağanak dökülen ilâhî lütufları
görmezden gelir, mazhar olduğumuz başarıları kendimizden bilir ve vesileleri
gayenin yerine oturtursak, bütün toplumların maruz kaldığı çöküntüye biz de
maruz kalırız.
Esasında değişik dönemlerde İslâm toplumlarında yaşanan
kayıpların arka planı iyi tetkik edildiğinde bu tür düşünce kaymalarının yer
aldığı görülecektir.
Başarılarda Allah’ın inâyetini görmeli
Biraz daha açacak olursak, dünyanın dört bir yanına hicret eden hizmet
gönüllüleri, sarf ettikleri cehdin çok ötesinde büyük çapta lütuflara mazhar
oluyorlar.
Hiç kimse Mûte’deki serdarlar gibi canını tehlikeye atmıyor;
Yermûk’teki kahramanlar gibi düşmanla yaka paça olmuyor.
Onlar, gittikleri her
yörede iltifatlara mazhar oluyor, yaptıkları hizmetler takdirle karşılanıyor.
Hiç kimse, evinin yolunu, ailesinin çehresini, çocuklarının isimlerini unutacak
ölçüde insanlığın dertleriyle muzdarip olmuyor.
Fakat Allah’ın lütfuyla gidilen
yerlerde ortaya konan ceht ve gayretler dünya çapında hizmetlere vesile oluyor.
İşte yapılan hizmetlerin arkasında Allah’ın inâyet, riayet ve kilâetini
görememe, bütün bu güzellikleri kendimize mâl etme, ilâhî lütuf ve inayetlerle
meydana gelen bir oluşumun, bir sistemin, -kıvam korunmadığı takdirde- sürekli
böyle sürüp gideceğini zannetme ciddî bir körlük demektir.
Başarılarda tahdis-i nimette bulunmalı, Allah’a yönelmeli
Evet, değişik başarılara imza atma, gözünün içine bakılan bir konuma yükselme,
müesseseleşme, sağlam bir sistem kurma gibi şeylerin hepsi insanda körlük hâsıl
edebilir.
Üstelik böyle bir körlük yaşayan insanlar, Allah’ın ekstradan
lütfettiği nimetleri kendilerinden bilmek suretiyle bir mekr-i ilâhîye veya
istidraca da maruz kalabilirler.
Dolayısıyla da onlar, elde edilen başarılar
karşısında tahdis-i nimette bulunma ve hamd u sena ile Allah’a yönelme yerine
gurur ve kibre kapılabilirler.
Bütün bunlar da insanı, baş aşağı götürecek
faktörlerdir.
Sosyologların veya sosyal tarihçilerin de belirttiği üzere hemen hemen her
millet ve toplum belli başarılar elde ettikten sonra zafer sarhoşluğuyla
derecesine göre böyle bir körlük dönemi yaşamıştır.
Bu durum ise toplumların
çözülme ve dağılmalarına sebep olmuş; neticede onlar, gidip bir çukura
yuvarlanmışlardır.
Roma’nın, Bizans’ın, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın
yıkılışlarının arka planına nüfuz edildiğinde, hepsinin aynı kaderi paylaştığı
görülecektir.
Günümüzde de güç dengesinde öne çıkan bazı ülkelerin böyle bir
sürece girdiğinden bahsedilebilir.
Evet, sağlıklı bir analize tâbi tutulduğunda,
dünyanın belirli yerlerini hâkimiyetleri altına alan ve bir kısım başarılar elde
eden ülkelerin, bir sistem körlüğüne girdiği ve ardından bir çözülme yaşadığı
söylenebilir.
İnsanlara yüksek gayeler göstermeli ve bunu gerçekleştirecekleri vazifeler vermeli
Bir toplumu böyle bir körlükten korumak ve onun ömrünü uzatmak için, o toplumu
oluşturan fertlere sürekli yüksek hedefler gösterilmeli ve her zaman meşgul
olacakları bir vazife verilmelidir.
Onlar, işleyen dimağlarıyla, herkese açık
ruhlarıyla, bütün kâinatı kucaklayan vicdanlarıyla sürekli bir aktivite içinde
bulunmalı ve metafizik gerilimlerini hiç kaybetmemelidirler.
Eğer siz, insanları
yüksek gayelere bağlamaz, daha sonra da onları bu gayelerini gerçekleştirme
istikametinde bir kısım işlerle meşgul etmezseniz, şeytan, onları bâtıl şeylerle
meşgul edecektir.
Kültür ortamı ya da konjonktüre göre hizmetin formatında yenilikler yapmalı
Öte yandan dünyadaki farklı kültür ortamlarını göz önünde bulundurup, fasl-ı
müşterekleri iyi değerlendirmeli ve birleşik noktaları doğru belirlemelisiniz.
Bundan sonra da meşgul olunan hizmetlerin formatıyla oynamalı, konjonktüre göre
yeni bir kısım yol ve yöntemler bulmalısınız ki körlük yaşamayasınız.
Aksi
takdirde renk atma, sönme ve külleşme yaşamanız mukadderdir.
Nefsanîliğe ve dünyevîliğe karşı kapıları kapatmalı
Bunların yanı sıra özellikle aldığı sorumluluklarla önde görünen insanlar,
nefsanîliğe ve dünyevîliğe karşı kapıları kapatıp, arkadan o kapılara onar tane
sürgü sürmelidirler.
Birisi onları dünyaya çağırdığı zaman da, “Beyhude yorulma
kapılar sürmelidir.” cevabını vermelidirler.
Hatta dünyevî beklentiler bir yana
onlar, yaptıkları hizmetler karşılığında uhrevî beklentilere bile girmemeli,
hayatlarını, “Gözümde
ne Cennet sevdası, ne Cehennem korkusu.
Milletimin imanını selâmette görürsem
Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.
Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül
gülistan olur.” (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller))
felsefesine bağlı sürdürmeli ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu istemelidirler.
Kalb ve ruhun yörüngesinde hareket etmeli
Zira meseleleri kendilerine bağlı götürenler bugün olmasa yarın, yarın olmasa da
öbür gün heyecan yorgunluğu yaşar, mânen ölür giderler.
Kendilerini nefyeden
insanlar ise bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı ispat etmiş ve O’nun güç ve kuvvetine
sığınmış olurlar.
O’nun güç ve kuvvetine sığınan ise, sonsuz bir güç ve kuvvete
dayandığından dağları aşar, deryaları geçer ama asla yol yorgunluğu nedir
bilmez, güç ve tâkatlerinden de bir şey kaybetmezler.
Bu açıdan toplumun önünde bulunan insanlar sürekli canlı kalmalıdırlar ki
etraflarına can verebilsinler.
Kalb ve ruhun yörüngesinde hareket etmeyen
insanlar, başkaları için diriliş vesilesi olamazlar.
Canlılık ve heyecanını
kaybeden, mânevî çöküntüye maruz kalan insanın kendine hayrı yoktur ki,
başkalarına hayatiyet, aşk ve heyecan kazandırabilsin.
Hele bir de kendilerini
korkuya, rehavete, tenperverliğe ve yuvaperestliğe salan, konumlarını milletin
imkânlarından bazı şeyleri aparmak için kullanan insanların katiyen başkalarına
hayat üflemesi mümkün değildir.
Bir mücahededen diğerine koşmalı ve sürekli aktif olmalı!..
Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Râşidîn döneminde, insanlar büyük cihaddan küçük
cihada, küçük cihaddan da büyük cihada sürekli mekik dokuduklarından hep canlı
kalmış ve çok önemli fetihler gerçekleştirmişlerdi.
Onların taştan, topraktan
yapılmış iğreti evlerinden başka dünyevî mâmelek adına bir şeyleri yoktu.
Fakat
ufuk enginliğine açılan o yüce kametler, Allah’ın izni ve inayetiyle dünyada
ümranların kurulmasına vesile oluyorlardı.
Bu açıdan sistem ve başarı körlüğünün
önüne geçilmesinin yegâne yolu, sahabînin temsil ettiği bu kıvamın yakalanması
ve bu kıvama göre mefkûre insanlarının yetiştirilmesidir.
Toplumların ömrünü uzatmak mümkün
Belki bunlarla da toplumların ölümünün bütün bütün önüne geçmek mümkün
olmayacaktır.
Çünkü insanlar gibi toplumlar için de ölüm mukadderdir.
Bir zaman,
büyüklerden birisi, doktorlara biraz da sitemkâr bir ifadeyle, “Şu ölüme çare
bulamıyor musunuz?” demişti.
Hâlbuki ölümün çaresi yoktur.
Zira Allah (celle
celâluhu), hayatla ölümü birlikte yaratmıştır.
Ölüm, bu dünyada
öldürülemeyecektir.
Bir hadis-i şerifte Nebiler Nebisi’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ifade buyurduğu
üzere öbür âlemde, kimileri saadet, kimileri de şekavet yurdunda yerlerini
aldıktan sonra, ölüm, bir koç şeklinde getirilip boğazlanacak, yokluğun yok
edildiği duyurulacak, hem Cennet ehline, hem de Cehennemliklere, “Artık bundan
sonra ebedîlik var!” mânâsında اَلْخُلوُد اَلْخُلُودُ denilecektir.
(Bkz.:
Buhârî, tefsîru sûre (19) 1; Tirmizî, sıfatü’l-cennet 20; Dârimî, rekâik 90)
Esasında Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da Muhyî ve Mümît isimlerinin
birlikte zikredilmesi de bu hakikate işaret etmektedir.
(Bkz.: Rûm sûresi,
30/50; Tirmizî, daavât 82; İbn Mâce, duâ 10) Yani hayatı yaratan Allah olduğu
gibi, ölümü yaratan da O’dur.
Mülk Sûresi’ndeki ifadeyle, “Hanginizin
daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.
O,
Azîz’dir, Gafûr’dur.” (Mülk sûresi, 67/2)
Bu itibarla bu dünyada herkes için ölüm kaçınılmazdır.
Fakat yukarıda sayılan
hususlara dikkat etmek suretiyle toplumlar için mukadder gibi görünen
yıkılışları, çöküşleri -Allah’ın izniyle- geciktirip ötelemek, ömrünü uzatmak
mümkündür.
Tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi.
O, ömrünün bir kısmını zirvelerde,
bir kısmını felçli, kalan kısmını da yoğun bakımda geçirmiş olsa da, tarihte
hiçbir devlete müyesser olmayan uzun bir süre ayakta kalmış; felçli olduğu
dönemde bile devletler muvazenesinde bir denge unsuru olarak önemli bir rol
oynamıştır.
Safvet ve Samimiyette Devamlılık
Soru: Genç yaşlarda yurt dışına açılan hizmet gönüllüleri ciddi bir fedakârlık
ve beklentisizlik ruhuyla hareket ettiklerinden dolayı gittikleri yerlerde
muvaffak oldular.
Bu hasletlerde bazı kırılmaların meydana gelmemesi için dikkat
edilmesi gereken esaslar nelerdir?
Cevap: Günümüzde dünyanın dört bir yanında açılan eğitim müesseseleri
ve devam ettirilen hizmet faaliyetlerinin altında henüz üniversiteyi yeni
bitirmiş olan gencecik insanların hiçbir beklentiye kapılmadan ortaya koymuş
oldukları ceht ve gayretler vardır.
Hizmet aşk ve şevkiyle yurtdışına açılan bu
adanmışlar ileriye matuf hiçbir beklentiye girmemişler, gelecekle ilgili şahsî
bir kısım hesapları olmadan sadece yapmaları gereken işe odaklanmışlar, “Hele
biz hizmet edelim, bakalım Allah neler lütfedecek.” demişlerdir.
Allah da
onların ihlâs ve samimiyetle atmış oldukları adımları karşılıksız bırakmamış ve
birlerini bin etmiştir.
Öte yandan meseleye psiko-sosyolojik açıdan bakılacak olursa dünyanın değişik
yerlerine giden hizmet gönüllülerinin gittikleri yerlerde farklı kültürlerle ve
değişik dünya görüşlerine sahip olan insanlarla karşılaşmaları da onları
kendileri gibi kalmaya ve kendi değerlerini muhafaza etmeye zorlamış olabilir.
Duygu, düşünce ve inanç dünyaları açısından ters buldukları örfler, uygulamalar,
kültürler onları canlı ve diri tutmuş olabilir.
Bu kadar terslikle karşılaşan ve
kendi değerlerine zıt bir çevre içinde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, “Biz
ancak kendimiz olarak kalırsak ayakta durabiliriz.” demiş; bulundukları
ülkelerin insanlarına faydalı olabilmek için kendi öz değerlerini korumaları
gerektiğini düşünmüş olabilirler.
Fakat yaşın ilerlemesi ve bir kısım dünyevî imkânların ortaya çıkmasıyla birlikte acaba aynı safvet korunabilmiş midir? Yoksa biraz daha şahsî hesaplar öne çıkmaya ve gelecek endişeleri belirmeye başlamış mıdır? Acaba zihinlerde nasıl daha rahat yaşanacağı, nasıl daha mutlu olunacağı, dünya hesabına ayağın nasıl sağlam bir yere basılacağı veya nasıl sıcak bir yuvaya sahip olunacağı gibi dünyevî bir kısım duygu ve düşünceler ortaya çıkmış mıdır?
Daha da önemlisi acaba insanlar bu tür mülâhazaların tesirine girmiş ve hatta bunları hizmet duygu ve düşüncelerinin önüne geçirmişler midir? Acaba onlar bulundukları yerlerde tutunabilmek ve kendilerine yönelen iltifat ve takdirleri devam ettirebilmek için riyakârca bir kısım tutum ve davranışlar içine girmişler midir? Kendilerini hizmetin merkezinde gibi gösterme ve çok önemli işler yaptıklarını ihsas etme adına tavır ve davranışlarıyla yalan söylemişler midir?
Eğer durum böyleyse ilâhî hesapların içine bir kısım beşerî ve nefsanî hesaplar da karıştırılmış olacağından bu durum yapılan hizmetlere aksedecek ve belki bir kısım şefkat tokatlarının gelmesine sebebiyet verecektir.
Bazılarının hata ve günahından dolayı gelen musibet sadece onlara has
kalmayacak, وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ
خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle
bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz,
hepinize şamil olur.
Biliniz ki Allah cezalandırması şiddetli olandır.” (Enfâl
Sûresi, 8/25) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi umumu etkileyecektir.
Eğer bir kısım insanların yanlışlarından ötürü herkes hırpalanacaksa böyle bir
cezaya meydan vermeme adına çok daha dikkatli olunması, onun gelebileceği bütün
menfezlerin, kapıların kapatılıp arkasının sürgülenmesi gerekir.
Öte yandan, Allah’ın toptan sarsmasına maruz kalan insanların da kendilerini bir kere daha gözden geçirmeleri, bunun arkasında ne tür maslahatların olabileceğini düşünmeleri ve böyle bir neticeyi hâsıl edebilecek değişik şaşkınlıkların, gafletlerin ve hataların farkına varmaları gerekir.
Temsilde Süreklilik
Maalesef bir kısım makam ve mevkileri elde etmiş bulunan ve bu yüzden de daha
avantajlı gibi görünen bazı kişilerde beklenen performansı her zaman
göremeyebiliyor, bunun için kısmen inkisar yaşayabiliyoruz.
Böyle bir durumda,
“Sen de mi?” der gibi onlara karşı azıcık bir tavır almak, fırsat bulduğunda da,
“Siz Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım lütuflarına mazhar olduğunuz için durduğunuz yer
itibarıyla burada değil şurada olmalısınız! Allah’a karşı daha derin kullukta
bulunmalı, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamalısınız!” türünden ifadelerle onları
irşat etmeye çalışmak gereklidir.
Özellikle belirli mevki ve makamlara gelmiş insanların duygu ve düşünceleri
bayatlamaya, pörsümeye, sönmeye ve eskimeye başlarsa, zamanla bu durum onların
çevresine de aksetmeye başlayacaktır.
Önlerinde bulunan insanların kıvam kaybına
şahit olan ve onların hizmetlerinde ahesterevlik yaptığını gören insanlar da bir
süre sonra gevşemeye ve kendilerini salmaya başlayacaklardır.
Hatta bırakalım
tavır ve davranışları, önde bulunan insanların niyet ve maksatları bile
alttakilere sirayet edecektir.
Onlar zahirde hep hizmet adına koşuyor görünseler
bile eğer kendi yalancı hesapları arkasından gidiyorlarsa, vicdanlar bunu
hissedecek ve ona göre tavır alacaktır.
Bu itibarladır ki sorumlu olduğu insanların konumlarına yakışmayan bir kısım
tavırlarına şahit olan idareciler, onları kınamadan önce mutlaka kendilerini
gözden geçirmelidirler.
Kendilerinde bulunan bir kısım hata ve eksikliklerin
onlara yansımış olabileceğini unutmamalıdırlar.
En azından önde bulunmuş olmanın
hakkını veremediğini ve iyi bir temsil ortaya koymadığını düşünmelidirler.
Çünkü iyi bir temsilin -hele bir de devamlı olursa- tesirsiz kalacağına ihtimal
vermiyorum.
Sürekliliği bulunan bir temsil mutlaka çevreye de yansıyacak ve
hüsnükabul görecektir.
Meselâ, Hz.Bediüzzaman’a hizmet etmiş talebelerden
bazılarıyla birlikte kalma, onları yakından görme ve tanıma imkânım oldu.
Bu
süre zarfında onların namazlarını özene bezene kıldıklarına, evrad u
ezkârlarında kusur etmediklerine, hiç aksatmadan gecelerini ihya ettiklerine,
abdestlerinde çok dikkatli olduklarına, her birisinin temizlik ve nezafet erbabı
olduğuna şahit oldum.
Çünkü onların arkasından gittikleri zat, bütün bu
hususlarda fevkalâde dikkatliydi.
O, bütün ömrünü çok ciddi bir kulluk şuuruyla
geçirdiğinden bu tavrı çevresine de aksetmişti.
Temsilde temadi tesirsiz kalmaz.
İsterseniz bunu bir kaide olarak kabul edebilirsiniz.
Bu açıdan önlerinde gönlünü Allah’a vermiş, halisane ibadet yapan ve ciddi bir
adanmışlık ruhuyla hizmet eden insanları göremeyen kişilerin iç dünyaları
zamanla matlaşıp dumura uğrayabilir.
Zira yukarıdan aşağıya inildikçe kıvam
düşecektir.
Bu açıdan çevremizdeki insanların eksik ve kusurlarını gördüğümüzde
onları Allah’a şikâyet etme yerine kendi halimizi Allah’a şikâyet etmeli,
Hazreti Yakup (aleyhisselâm) gibi, إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى
اللهِ “Ben,
bütün dağınıklığımı, üzüntü ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf
Sûresi, 12/86) demeliyiz.
Hatta arz edeceğimiz hususlar arasına gafletimizi,
dalâletimizi, tutarsızlığımızı, yetersizliğimizi vs.
de ekleyebiliriz.
Bu arada şunu da hatırlatmak gerekir ki toplum içerisinde yaşayan herkesin kendisine göre farklı bir sorumluluk alanı bulunduğu ve farklı derece ve makamlarda vazifeleri olduğundan, herkesin kendisine bu gözle bakması ve öncelikle sorgulamaya nefsinden başlaması mü’mince bir tavırdır.
Tûl-i Emel
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, لاَ يَزَالُ
قَلْبُ الكَبِيرِ شَابًّا فِي اثْنَتَيْنِ فِي حُبِّ الدُّنْيَا وَطُولِ الأَمَلِ “Yaşlı
kimsenin kalbi dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda genç kalmaya devam eder.” (Buharî, rikâk 5)
buyurmak suretiyle ümmetini dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda uyarmıştır.
Çünkü dinî duygu ve düşünceye muhalif pek çok tavır ve davranışın arkasında bu
iki duygu yatmaktadır.
Hadisten anlaşıldığına göre bunlar insanın yakasını
ölünceye kadar da bırakmayacaktır.
Hatta yaş ilerledikçe özellikle tûl-i emel
duygusunun daha da gelişeceği ve kişiyi dünya adına ardı arkası kesilmeyen
beklentilere sevk edeceği bile söylenebilir.
Öyle ki o, bir süre sonra bir
beklenti insanı olup çıkabilir.
Allah adına yapıyor gözüktüğü bir kısım
hizmetleri bile bu beklentilerine vasıta yapabilir.
Böyle bir insan da bütün
amellerin ruhu olan ihlâsı koruyamayacak ve istiğna ruhunu kaybedecektir.
Hz.Pîr’in de ifade ettiği üzere, tûl-i emelin arkasında tevehhüm-ü ebediyet
(insanın dünyada ebedî kalacakmış kuruntusu) vardır.
Aslında bu da insanın
içindeki ebediyet arzusundan kaynaklanmaktadır.
İnsan, ebed için yaratılmıştır.
Bu yüzden de Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey onu tatmin etmeyecektir.
Ebediyet
duygu ve tutkusu insana Allah’ın rızasını kazanmak, Cennet’e namzet olmak ve
Cehennem’den uzak kalmak için verildiği hâlde eğer insan bu duyguyu yanlış yere
yönlendirirse tûl-i emele kapılır; sonrasında da makam ve mevkilerin, mal ve
menalin, haz ve lezzetlerin peşinde tatmin aramaya başlar.
İçindeki ebediyet duygusunu Allah katındaki uhrevî nimetlere yönlendiremeyen bir
insanın, dünyanın geçici güzellikleri karşısında başı dönecek ve bakışları
bulanacaktır.
Zira, زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ
وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ
وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar,
çocuklar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar
ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara güzel gösterilmiştir,
onlara cazip gelmektedir.
Bunlar dünya hayatının geçici metaından ibarettir.
Asıl varılacak güzel yer ise Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân Sûresi,
3/14) âyet-i kerimesinin de ifade ettiği üzere dünyevî nimetler nefse bakan yönü
itibarıyla oldukça cezbedici ve büyüleyicidir.
Âyet-i kerimede zikredilen bu nimetler bizatihi güzel değildir.
Bunlar heva u
hevese hitap eden plastize birer dünya metaıdır.
Birer göz boyamadan ibarettir.
İnsan için birer imtihan vesilesidir.
Bunların güzellik yanları ancak doğru
yerde kullanılmalarıyla ortaya çıkar.
Allah’ın emretmiş olduğu meşru dairede
Allah adına değerlendirildiklerinde bir kıymet ifade etseler de kendileri olarak
değerlendirildiklerinde zati bir kıymetleri yoktur.
Esasen âyet-i
kerimede, زُيِّنَ “süslendi, tezyin edildi, güzel gösterildi” lafzının
kullanılması ve âyetin sonunda asıl varılacak güzel yerin Allah katında
olduğunun hatırlatılması da bunu ifade etmektedir.
Bu itibarla insanın, kendisini dünyaya meylettirecek ve Allah’tan uzaklaştıracak
bu duyguların farkında olması ve elindeki bütün nimetleri ahirete zad u zahire
gönderme adına kullanması gerekir.
O, bu konuda iradesinin hakkını vermeli ve
kendisi için tezyin edilen dünya nimetlerinin içine dalmak suretiyle bir
dünyaperest, nefisperest, bedenperest, rahatperest ve yuvaperest olmama adına
ciddi bir azim göstermelidir.
Bu tür perestliklerin her biri insanı
batırabileceğinden, onun ebedî hüsranına sebebiyet verebileceğinden bir yönüyle
putperestlik gibi tehlikelidir.
Öte yandan nefislerin arzu ettiği bu tür dünyalık nimetleri, insanı bağlayan
kopmaz bir zincir gibi görmek de doğru değildir.
Çünkü Allah (celle celâluhû)
insanı böyle bir zincirle bağlayıp sonra da “Haydi çık bunun içinden!” demez.
Zira böyle bir teklif, teklif-i mâ lâ yutak (güç yetirilemez bir şeyle yükümlü
tutma) olur.
Bu açıdan eğer Allah bizleri ahirete yönlendiriyor ve bu nimetlerle
ebediyet yurdunu peylememizi istiyorsa bu, insanın elde edebileceği bir
hedeftir.
Yeter ki insan kendisini gevşekliğe salmasın ve ipin ucunu bırakmasın.
Bilâkis Allah’ın ipine, urve-i vuskaya (sapasağlam ipe) sımsıkı tutunsun ve
Kur’ân yolundan ayrılmasın.
O, bu konuda azimli olduğu takdirde hem dünyasını
hem de ahiretini imar edecektir.
Yenilenme İhtiyacı
Yeniden başa dönecek olursak, gerek tevehhüm-ü ebediyet ve tûl-i emel duygusunun ağır basmasından, gerek zamanla ülfet ve ünsiyetin hâsıl olmasından, gerek öndekilerin kötü temsilinden, gerekse dünyanın cazibedar güzelliklerinin bize göz kırpmaya başlamasından, her neden kaynaklanırsa kaynaklansın, eğer baştaki safvet ve samimiyetimizi koruyamıyor ve içimizde bir çözülme yaşıyorsak mutlaka kendimizi bir kez daha gözden geçirmeli ve yenilenmeye gitmeliyiz.
Bu itibarla da biz, “Acaba ne yapmalıyız ki kutsal ve aşkın saydığımız değerlere
karşı içimizdeki saygı hissini bir kere daha canlandırabilelim? Acaba ne
yapmalıyız ki fikir, his ve ruh dünyamız adına genel bir diriliş
gerçekleştirebilelim?” demeli; dinî heyecanlarımızı tetikleme ve hizmet aşk u
şevkimizi yeniden dipdiri hâle getirme adına ciddi bir rehabilitasyon süreci
başlatmalıyız.
Kendimizi yeniden gözden geçirmeli ve böyle bir tecdit ruhu
etrafında bir araya gelmeliyiz.
Eğer bu konuda olumlu bir kısım projeler ortaya koyamaz, insanları onlar
etrafında toparlayamaz, insanların kusurlarına takılıp kalır ve onları söyler
durursak; mevcut arızaları tamir edemez, kırık ve çatlakları saramayız.
Bunu
yapamadığımız için de ıslah ve yenilenmeyi gerçekleştiremeyiz.
Hatta olumlu
faaliyetler istikametinde fikir verme yerine sürekli birilerinin kusurlarını
konuşma, insanların kuvve-i maneviyelerinin kırılmasına sebebiyet verir.
Neticede de hiçbir fayda elde edilemez.
Bu sebeple faydasız ve neticesiz tenkitlerle meşgul olmak yerine yeniden
birbirimize kenetlenmeli, arızalarımızı gidermeye çalışmalı ve bir kere daha
doğru mü’min olmaya yönelmeliyiz.
Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere
hitaben, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ “Ey
iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne iman edin.” (Nisa Sûresi, 4/136)
buyuruyor.
Muhatap mü’minler olduğuna göre bu âyeti, “Ey iman edenler! Allah’a
ve Resûlü’ne olan imanınızı yenileyin! Yeniden Cenâb-ı Hakk’a yönelin ve taklide
düştüğünüz imanınızı bir kere daha vicdanlarınızda derinlemesine duyun.”
şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.
Bir heyet içindeki bütün insanların aynı anda pörsümesi ve çökmesi mümkün
değildir.
Mutlaka onların içinde her zaman olmasa da günün bazı parçalarında
canlılıklarını devam ettiren insanlar vardır.
Dolayısıyla o heyetin fertleri
kendi canlılıkları nispetinde bir örfaneye iştirak ediyor gibi bir araya gelir
ve baş başa verirlerse birbirlerine hayat üfleyebilirler.
Tıpkı namaz
saflarındaki insanların hâl ve tavırlarının diğerlerini etkilemesi gibi hiç
şüphesiz bunun da o heyet içerisinde çok önemli bir tesiri olur.
Böyle bir dirilişi sadece bir iki kişinin sırtına yüklemek doğru değildir.
Herkesin bu konuda kendisine düşeni yapması ve kendi ruh hanesinde mevcut olan
şeylerle bu örfaneye iştirak etmesi gerekir.
Bir grup insan kendi evinde
pişirdiği yemeği bir araya getirip bir örfane oluşturduklarında nasıl herkesin
çeşit çeşit yemekleri tatma imkânı oluyorsa, manevî ve uhrevî işlerde de kalbî,
ruhî ve hissî varidatıyla bir araya gelen insanların istifadesi oldukça geniş
çaplı olacaktır.
Ülfetzede, ünsiyetzede olmuş ve dolayısıyla yaptıkları işin
bereketini kaçırmış insanların yeniden derlenip toparlanması da işte böyle bir
mâide-i semaviye oluşturulmasına bağlıdır.
Toplumsal Şiddet Karşısında Yapılması Gerekenler
Soru: Maalesef son yıllarda ülkemizde toplumsal şiddetin giderek yaygınlaştığı,
suç oranlarının yükseldiği, insanlar arasında yaşanan huzursuzluk ve kavgaların
her geçen gün daha da arttığı görülmektedir.
Bütün bu problemlerin çözümü adına
neler söylenebilir?
Cevap: Televizyon ekranlarına veya gazete sütunlarına yansıyan haberlere
bakılacak olursa soruda dile getirilen tespitin hakikaten doğru olduğu
görülecektir.
Doktor ve öğretmen gibi kamu görevlilerinin dövülmesi, küçük
sebeplerden ötürü insanların rahatlıkla birbirinin üzerine yürümesi, çocuk
kaçırma ve taciz vakalarının ortaya çıkması, cinayetlerin, kapkaç ve soygunların
birbirini takip edip gitmesi gibi toplumda meydana gelen bir kısım hâdiseler
hakikaten ürpertici ve endişe uyarıcı boyutlara ulaşmıştır.
Bazen öyle suçlar
işleniyor ki sanki bazıları bütün dehasını şeytanın emrine vermiş gibi
görünüyor.
Özellikle birileri tarafından özel vazifelendirilmiş gibi meydanlara ve
sokaklara inen, arabaları ters çeviren, camları kıran, vitrinleri parçalayan,
insanlara molotof kokteyli atan ve sopayla Toplumsal Şiddet Karşısında Yapılması
Gerekenler üzerlerine yürüyen insanların hâlini anlamak mümkün değil.
Bunlar
toplumu karıştırıp insanları provoke ediyor, kendilerine müdahale edildiğinde de
sanki zulüm görmüş gibi feryat ediyorlar.
Toplum içinden kendilerini savunacak
çarpık fikirli bazı insanları bulmakta da zorlanmıyorlar.
Sanki milletin can ve
mal güvenliğini tehdit edenler haklı, onların bu zulümlerini engellemeye
çalışanlar haksız.
Hâlbuki bir kısım tiran ve zorbaların sultası altındakileri
istisna edecek olursak bütün hukuk sistemlerinde can ve mal güvenliğinin
sağlanması kutsal bir vazife olarak görülmüştür.
Öte yandan bir kısım medya organlarının toplumda meydana gelen bu tür can sıkıcı
hâdiseleri daha da körüklemesi ve bir takım çıkar odaklarının bir zamanlar
yeryüzünde muvazene unsuru olmuş bir milletin yeniden derlenip toparlanmasına
fırsat vermeme adına bazı provokatör ve holiganları devreye sokmaları ve onları
milletin başına musallat etmeleri de maalesef toplumdaki karışıklık ve kaosun
daha da büyümesine sebebiyet vermektedir.
Yani birileri bazen büyük bazen küçük
dairede aldıkları kararlarla toplumda sürekli kin ve nefretleri harekete
geçirmekte, insanları birbirinin kurdu hâline getirmekte ve onlar arasındaki
çatışma ve sürtüşmeleri tetiklemektedir.
Çünkü millet fertlerinin birbiriyle
uğraşması ve boğuşması bu olumsuzlukların arkasında duranların karanlık
emellerine ulaşmalarını kolaylaştırmaktadır.
Fakat dıştaki sebepler her ne olursa olsun bir toplumda hastasını kaybettiği
için birileri hastane basıyor, doktorları dövüyor veya öldürüyor ya da öğrenci,
hocasını bıçaklıyorsa bu durum, toplumun kendi değerlerini kaybettiğini ve
şirazeden çıktığını gösterir.
Dahası insanların, aralarındaki problemleri insanî
yollarla değil de birbirlerine diş göstermek suretiyle halletmeye başlamaları ve
birbirlerine karşı saygı hissini yitirmeleri; ahlâkî değerlerden ne ölçüde
uzaklaşıldığını ve ruh ve mânâ köklerinden nasıl kopulduğunu göstermektedir.
Ne
yazık ki toplumumuz –herkes için geçerli olmasa da– oldukça geniş bir dairede
çok ciddi bir kopukluk yaşıyor.
İnsanlar Allah’tan, inanç sistemlerinden ve
kendi değerlerinden kopmuş durumdalar.
Eğer toplum bir an önce kendisini ıslah etmez ve bu durumunu devam ettirirse,
Cenâb-ı Hak onu cezalandırabilir.
Bir bela geldiği zaman da âyet-i kerimede
ifade edildiği üzere suçlu-suçsuz ayırt etmez.
Bir atasözümüzde ifade edildiği
gibi kurunun yanında yaş da yanar.
Ama ahirette suçlu ile suçsuz birbirinden
ayrılır.
Suçsuz olanlar için uğranılan musibet günahlara kefaret olur,
dereceleri yükselir.
Ancak hâdiselerin bu noktaya gelmesinde doğrudan tesirleri
olmasa da, o toplum içinde insanları ıslah, irşat veya onlardaki vahşet
duygularını yatıştırma adına yapabilecekleri şeyler olmasına rağmen bunları
yapmamış kişiler, topluma yönelik vazifelerini yapmadıklarından ötürü hesaba
çekilirler.
Onlara da bunun hesabı sorulur.
Gerçek İnsanlığa Ulaşma
İçtimai karışıklık ve huzursuzlukları izale adına yapılması gereken öncelikli
iş, toplumun fertlerini yeniden bir kere daha insanlığa çağırmaktır.
Sürekli
tahrip odaklı düşünen ve her zaman olumsuzluklar arkasında koşanların varlığına
mukabil, hak ve hakikatin temsilcisi fedakâr gönüller mutlaka tamir ve ıslaha
kilitlenmelidir.
Onlar, tıpkı Mevlâna gibi bütün insanlığa çağrıda bulunmalı ve
onlara bir kere daha gerçek insanlığa giden yolları göstermelidirler.
Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i kerimede “Ey insanlar!” diye
seslenerek insanlığa insanlığını hatırlatmakta ve zımni olarak onlara şu mesajı
vermektedir: “Ey özü ünsiyet olan ve aynı zamanda üns billah’a namzet olan
insanlar! Sizler birbirinizle anlaşma ve uzlaşmaya müsait bir tabiatta
yaratıldınız.
Ne olur gelin, tabiatınıza uygun tavır ve davranışlar sergileyin!
Birbirinizle el ele tutun, sarmaş dolaş olun ve aranızda sevgi ve barışı hâkim
hâle getirin!” Tıpkı bunun gibi biz de insanlığa yeniden böyle bir çağrıda
bulunmalı, yapacağımız program ve aktivitelerle millet fertleri arasındaki
birlik ve beraberliğin sağlanmasına ve farklı duygu ve düşüncedeki insanlar
arasında birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesine katkıda bulunmalıyız.
Öte yandan anaokulundan yüksek eğitim kurumlarına kadar eğitim sisteminin,
müfredat programlarının bir kere daha gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Çünkü
öğrenciler arasında her geçen gün sigara, uyuşturucu ve içki gibi kötü
alışkanlıkların yayılması, hatta bunların ilkokul ve ortaokul seviyelerine kadar
inmesi, öğrencilerin öğretmenlerine ve anne-babalarına karşı gittikçe daha
saygısız hâle gelmeleri ve aynı zamanda şiddetin okul bahçelerine kadar inmesi
onlara ciddi bir terbiye verilemediğini göstermektedir.
Okullar, öğrencilere farklı bilim dallarına ait bir kısım bilgi ve becerileri
kazandırmanın yanında, onların ahlâklı ve karakterli birer insan olmalarına da
katkıda bulunmalıdır.
Bu açıdan müfredat programı yapılırken sadece öğretime
odaklanılmamalı, insanî ve ahlâkî değerlerin de talebeye kazandırılmasına imkân
hazırlanmalıdır.
Talebenin zihnî melekelerinin inkişafının yanında, onun kalbî,
mânevî ve ruhî gelişimi de ihmal edilmemelidir.
Eğer program hazırlanırken bütün bunlar hesaba katılmaz ve genç nesiller eğitim çağlarında gerçek insanlığa yükseltilemezlerse, gelecekte salma gezen ve herkese diş gösteren birer varlık hâline gelir ve dolayısıyla da toplumda birçok kötülüğün yayılmasına sebebiyet verirler.
Kötülüklere Karşı İyilikle Mukabele
Şiddeti önleyebilme veya en azından azaltabilme adına yapılması gerekenlerden
bir diğeri ise onu tek taraflı bırakmaktır.
Birileri saldırmayı, hakaret etmeyi,
başkalarının onur ve haysiyetiyle oynamayı kendilerine vazife edinebilirler.
Bu
tür durumlarda Hazreti Bediüzzaman’ın tabiriyle misliyle mukabelede bulunma
zalim kaidesine başvurmamak gerekir.
Hatta kötülük yapanlar hakkında bile
Nail-i Kadim gibi; “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab, şâd olsun Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun!” (Allahım, şad olmayan şu gönlümü kıranlar mesut olsunlar; benim için ‘Muradına ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!)
diyebilmeli, tavır ve davranışlarımızla da dilimizin sesine tercüman
olabilmeliyiz.
Hatta bunun da ötesinde elimize fırsat geçtiğinde bu tür
insanlara karşı iyilikte bulunma civanmertliğini gösterebilmeliyiz.
Evet, öyle dönemler olur ki o güne kadar sizin yanınızda bulunan bazı insanlar,
baş dönmesine, bakış bulunmasına maruz kalabilirler.
Dolayısıyla da renkleri
birbirine karıştırmaya, akı kara, karayı da ak görmeye başlayabilir, bunun
sonucu olarak kendilerine göre muhalif veya düşman gördükleri insanlara karşı
bir kısım canavarlıklar sergileyebilirler.
Hakikaten bu tür durumlarda yapılan
hakaretleri hazmedip affedebilmek, sizi ısıranlara bir gül uzatabilmek çok zor
bir davranıştır.
Fakat olumsuz hâdiselerin üstüne yumuşaklık ve mülâyemetle
gidebilen insanlar hiçbir şey kaybetmez, bilakis çok şey kazanırlar.
Bize
kötülük yapanların yuvarlanıp cehenneme düşmesini mi isteriz, yoksa ahsen-i
takvime mazhariyetlerini hatırlayarak yeniden yanımıza gelmelerini ve bize enis
ü celis olmalarını mı?
Maalesef günümüzde duygu ve düşünceler çok kirlendiği için insanlar da
birbirlerine karşı çok kirli nazarlarla bakıyor, birbirlerine çok kirli sözlerle
mukabelede bulunuyorlar.
Herkes ifade ve beyanlarıyla kendi karakterini ortaya
koyar.
Buna karşılık Allah’a yakın olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) yolunu takip eden ve kendi aydınlık dünyasında yürüyen insanların da
kendilerine yakışanı yapmaları, başkalarının seviyesine inmemeleri ve hatta
onları da kendi nezih ve temiz atmosferlerine çekmeye çalışmaları gerekir.
Elbette umumu ilgilendiren meselelerde yerine göre tashih, tavzih ve
tekziplerimiz olacaktır.
Çünkü bir camiayı ilgilendiren meselelerde fertlerin
umuma ait haklardan feragat ve fedakârlıkta bulunma hakkı yoktur.
Fakat
şahsımıza yöneltilen hakaretleri halk ifadesiyle “es” geçmeli, mürüvvet ve
centilmenlikten ayrılmamalıyız.
Düşünceleri ve yaptıklarıyla kirliliğin sembolü olan insanları kendi
yaptıklarıyla baş başa bırakmalısınız.
Onlar pişman olup yanınıza geldikleri ve
sizden özür diledikleri zaman da “Ben böyle bir şey hatırlamıyorum.” deme
civanmertliğini sergileyebilmelisiniz.
Fakat siz de onların şiddet ve öfkelerine
benzeriyle mukabelede bulunursanız yapılan kötülükleri pekiştirmiş olursunuz.
Sonrasında o işin içinden sıyrılmanız da çok zor hâle gelir.
Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi iki farklı grup birbirine sırtını döner,
zıt istikametlerde hareket eder ve birbirinden uzaklaşır giderlerse aradaki
mesafe ikiye katlanmış olur.
Daha sonra arayı kapatmak çok zor olur.
Fakat siz,
olduğunuz yerde kalırsanız, onlar pişman olup geri döndüklerinde aradaki
mesafeyi kapatmak için çok uğraşmak zorunda kalmazsınız.
Sizden uzaklaşan
insanların kat etmesi gereken mesafeyi de kısaltmış olursunuz.
Özellikle
zıtlaşmaların çok şiddetlendiği ve toplumun paramparça olduğu bir dönemde bu
disiplinlere riayet edilmesine çok daha fazla ihtiyaç vardır.
Bilinmelidir ki
Allah’a yakın olan insanlara düşen vazife, insanlara da yakın olmaktır.
Hem unutmamak gerekir ki Allah, insanı en vahşi hayvanları bile terbiye
edebilecek, uysallaştırabilecek bir kabiliyet ve donanımda yaratmıştır.
Televizyon ekranlarında aslanları terbiye eden ve onlara sözünü dinleten
insanları görmüşsünüzdür.
Aslan, aslanlığını yapsa ve sürekli çevresindekilere
saldırmak için fırsat kollasa da size düşen vazife onu hizaya getirmeye ve
yumuşatmaya yönelik bir gayret ve ceht ortaya koymaktır.
Birilerinin sürekli
kötülük plânları peşinde koşmasına mukabil siz bütün dehanızı, bütün plân ve
strateji kabiliyetinizi, bu tür insanların kin ve nefretlerini baskı altına
alma, onları uysallaştırma ve insanların barış ve güvenlik içinde birlikte
yaşayabileceği bir ortam oluşturma istikametinde kullanmalısınız.
Toplumun Islahı
İnsanların sulh ve barış içinde yaşadığı bir toplum yapısı kurmak hakikaten
zordur.
Fakat bu, tarihte pek çok defa gerçekleşmiştir.
Mesela Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı döneme baktığımızda bedevilikten gelmiş
ve oldukça hırçın bir topluluk, kısa bir süre sonra âdeta melekleşmiş ve birer
medeniyet muallimi hâline gelmiştir.
Aynı şekilde Devlet-i Âliye, hâkim olduğu
yerlerde öyle bir denge kurmuştur ki farklı farklı ırk, kültür ve dinlere mensup
insanlar barış içinde yaşamışlardır.
Bu demek değildir ki bu dönemlerde hiçbir
problem görülmemiştir.
Elbette yer yer bir kısım olumsuzluklar vuku bulmuştur.
Fakat bunları günümüze kıyaslayacak olursak nispetlerinin oldukça düşük olduğu
görülecektir.
Bu açıdan yeniden bir kere daha fertleri arasında saygı ve sevginin hâkim olduğu
temiz bir toplum oluşturmak için, deforme olmuş bu toplumun reforma tâbi
tutulması, daha doğrusu bir kere daha aslî hüviyetini elde etmesine gayret
gösterilmesi gerekir.
Farklı bir ifadeyle, anaokulundan, üniversiteye hatta daha
sonrasına kadar bütün vicdanların ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen yüce
değerlere uyarılması şarttır.
Çünkü inanılması ve gereğiyle amel edilmesi lazım
gelen değerler manzumesinden koptuğumuz için sokaklarda pek çok şirretliğin vuku
bulduğu ve insanı insanlığından utandıracak türlü türlü suçların işlendiği
arızalı bir toplum hâline geldik.
Bu itibarla söz konusu arıza ve hastalıkların sebeplerini doğru teşhis etmek ve
âdeta kanserli bir hastanın tedavisine çalışan bir doktor hassasiyetiyle
meselenin üzerine eğilmek gereklidir.
Acaba radyoterapi veya kemoterapi mi
yapılacak yoksa hastalıklı uzvun alınmasına mı ihtiyaç var ya da ilik nakliyle
hasta düzelebilir mi? Her ne yapılacaksa yapılmalı ve mutlaka hasta bünyenin
yeniden sağlığına kavuşması sağlanmalıdır.
Aksi takdirde kanser metastaza
dönüşecek ve bir süre sonra bünyeyi yere serecektir.
Fakat burada yere serilen
bir insan değil bir toplum olacağı için ıslah ve tedavi adına yapılması
gerekenler üzerinde çok daha fazla hassasiyet gösterilmesine ihtiyaç vardır.
Allah’tan kopan, inanç sistemlerinden uzaklaşan ve değerlerine yabancılaşan
insanları yalnızca ceza ve müeyyidelerle yola getirmek ve şiddet eylemlerinin
önüne bu yolla geçmek mümkün değildir.
Böyle bir toplumda insanlar anne karnında
anomali olduğu teşhis edilen bir ceninin hesabını bile doktora sorabilir ve onun
üstüne yürüyebilirler.
Hâlbuki kadere inanan ve Allah’a itimat eden insanların
yapacağı şey, buna sabretmektir.
Öte yandan, doktorlar da eğer bir hastanın
ağrısını sızısını dindirmenin kendilerini nasıl dikey olarak Allah’a
ulaştıracağına inanırlarsa, hastalarına çok daha iyi davranır ve onları
iyileştirmek için ellerinden geleni yaparlar.
Yoksa sadece Hipokrat yeminiyle
doktorların hastalarına karşı abus çehreli olmalarının veya onlara tepeden
bakmalarının önüne geçemezsiniz.
Kısacası insanlar, yeniden ruh âbidelerini ikame edecekleri ve gerçek insanlığa
yükselecekleri âna kadar toplumdaki bu tür olumsuzluklar devam edip gidecektir.
Ne zaman ki onlardaki bu kopukluğu izale eder, onları yeniden kendi ruh ve mânâ
köklerine uyandırabiliriz, işte o zaman büyük ölçüde toplumda huzurun hâkim
olmasını bekleyebiliriz.
Belki bu konuda herkese söz dinletemeyebilir ve herkese
müessir olamayabiliriz.
Fakat en azından ortaya koyacağımız çabamızla şiddet ve
nefretin alanını daraltmış oluruz.
Usûlüddin ekseni
Soru: Sohbetlerinizde sık sık Usûlüddin’e bağlı kalmanın öneminden
bahsediyorsunuz.
Konunun açılımını lütfeder misiniz?
Cevap: Usûlüddin, dinde temel olan asıllar, prensipler, ölçüler demektir.
İnancın çerçevesini belirleyen esaslar, Cenâb-ı Hakk’ı tanıma adına ortaya
konulan disiplinler, haşr u neşr mevzuunda dile getirilen genel mülâhazalar,
varlık-insan ve Allah münasebetine dair serdedilen hakikatler vs.
Usûlüddin’i
oluşturur.
İman ve İslâm’ın surları
İlk dönemlerde, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulmuş olan bu tür esaslar
isimsiz müsemma olarak vardı.
Fakat adı konulup bir disiplin olarak dile
getirilmemişti.
Daha sonra gelen İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî gibi
âlimler, en önemlisinden daha az önemli olana doğru bir çizgi takip ederek
kendilerine ulaşan bu hakikatleri hem sistematik bir yapıya kavuşturdu; hem de
yanlış anlama ve sapmaların önüne geçme adına tafsilâtlı açıklamalar yaptılar.
İslâm’ın, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde nasıl hayata hayat kılınacağı, bu iki
kaynaktan hüküm istinbat ederken hangi metotların takip edileceği, karşılaşılan
problemlerin nasıl çözüleceği gibi Fıkıh Usûlü’ne dair konular da belirli bir
dönemde isimsiz müsemma olarak bilinmiştir.
Daha sonraki dönemlerde Fıkıh
sahasının önde gelen âlimleri tarafından bu konular disipline edilmiş ve madde
madde bunların çerçevesi belirlenmiştir.
Eğer bir insan, bu temel disiplinler
yörüngesinde hayatını götürürse, -Allah’ın izni ve inayetiyle- hem yanılmaz, hem
de çelişkiye düşmez.
İslâm’ın kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa hitap eden evrensel din
olmasından dolayı, temel prensiplere bağlı kalmak şartıyla çağa göre farklı
yorum ve içtihatlar ortaya konulabilir.
Fakat bir kısım tarihselcilerin
yaptıkları gibi, Kur’ân ve Sünnet’te vaz’ edilen hükümlere kendilerince bir
kısım menatlar (hükmün kendisine bağlandığı vasıflar), illetler bulma, daha
sonra bu menatların değiştiğini iddia ederek söz konusu hükümleri geçersiz sayma
ve onların yerine yeni bir kısım hükümler vaz’ etmeye kalkışma doğru değildir.
Çünkü bu takdirde Usûlüddin adına konulmuş rükünlerden uzaklaşılmış olur.
İnsan
bir kere bu temel disiplinlerden uzaklaşmaya başladığında, meselenin nereye
varacağı belli olmaz.
Ayrıca böyle bir hareket tarzı, insanın kendi düşünce
dünyası adına bir başkalaşma yaşadığının da bir göstergesidir.
Bir kere
başkalaşan ise, ardı arkası kesilmeyecek şekilde kendisini başkalaşma
çağlayanına salmış demektir.
İnsanı bağlı bulunduğu değerler mecmuasından en uç noktalara savurabilecek böyle
bir başkalaşmaya maruz kalmamak için, başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere kültür
mirasımızın temel kaynaklarına sımsıkı bağlı kalmak gerekir.
Zira Kur’ân, Allah
kelâmıdır.
Hazreti Pîr, “Kâinat
mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim.
O nur ile nurlanalım,
hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
Evet, söz odur ve ona
derler.
Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti
neşreden odur.” (Bediüzzaman, Sözler s.33 (Yedinci Söz)) diyerek hangi
şartlarda olursak olalım bizi doğru yola sevk edecek hidayet güneşinin Kur’ân-ı
Hakîm olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.
Bu kudsî kaynaklardan çıkarılan temel disiplinlere aykırı dinde yeni bir kısım
şeyler ortaya koymak bid’atkârlıktır.
Her bir bid’atta ise dalâlete giden bir
yol vardır.
(Bkz.: Müslim, cuma 43; Nesâî, îdeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7) O
hâlde insan, ne düşüncesinde, ne tavır ve davranışlarında, ne ibadet ü taatinde
ve ne de Kur’ân ve Sünnet’i anlama ve yorumlamada bid’atkârlığa girmemelidir.
Evet, peygamberlere -hâşâ ve kellâ- postacı nazarıyla bakmak bid’attir; Kur’ân
ve Sünnet’in bize sunduğu çerçeve dışında sahabe-i kirâmı ve selef-i salihîni
farklı bir kısım telâkkilerle ele almak bid’âttir; Mu’tezile ve Cebriye
mezheplerinin Zât-ı Ulûhiyet’e isnat ettikleri yakışıksız bir kısım şeyleri
kabul etmek bid’attir.
Meselâ Allah’ın (celle celâluhu), bazı şeyleri yapmaya mecbur olduğunu ileri
sürmek veya O’nun her işinde maslahata uymak mecburiyetinde olduğunu iddia
etmek, dalâlettir.
Çünkü “Elbette
Allah, dilediği şekilde hükmeder.” (Mâide sûresi, 5/1); “Allah,
yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya
sûresi, 21/23) âyetlerinin de işaret ettiği üzere Allah, her ne dilerse onu
yapar ve herkese yaptığını sorar; fakat kimsenin, Allah’a yaptığı şeyler
konusunda hesap sormaya hakkı yoktur.
İşte Fıkhı doğru anlamak için Fıkıh Usûlü’nün ortaya koyduğu disiplinlerin
anlaşılması çok önemli olduğu gibi, inanç mevzuunda bu tür inhiraflara düşmemek
için de iyi bir Usûlüddin kültürüne sahip olmak çok önemlidir.
Aralarında
teferruata dair bir kısım farklılıklar olsa da, başta mezhep imamları, daha
sonra da onların arkadan gelen tâbileri Fıkıh Usûlü’ne dair zengin bir birikim
bırakmışlardır.
Aynı şekilde İmam Maturîdî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî Hazretleri
başta olmak üzere, daha sonra gelen devasa âlimler Usûlüddin mevzuunda eserler
kaleme alarak, bizi yanılgılardan korumaya çalışmışlardır.
Gerek Usûl-ü Fıkıh,
gerekse Usûlüddin’e dair ortaya konulmuş olan bu disiplinlere bağlı kalındığı
takdirde, zamanın getireceği yorumları sahiplenmede ve mevcut şartları dikkate
alarak İslâm’ın içtihat ve istinbata açık alanlarını doldurmada muvaffak
olunacaktır.
Fakat bu temel disiplinlerin dışına çıkıldığı takdirde, zaman çok
doğru okunsa ve çok güzel yorumlar yapılsa da, bunlar birer bid’at olmadan öteye
geçemeyecektir.
Ne usûl ne de üslûp feda edilmeli
Öte yandan ruh ve mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerleri dünyanın değişik
yerlerine ulaştırma ve aynı zamanda onlardan alacağımız şeyleri alma mevzuunda
da temel disiplinlere muhalefet edilmemelidir.
Bu önemli hususa da hassasiyet
gösterilmediği takdirde bir kısım hatalara düşülebilir.
Meselâ muhatap olduğumuz
insanlara belli hakikatleri anlatabilmek için gereksiz mümaşat ve müdarata
girebiliriz.
Yaptığımız işi, onları hoşnut etmeye bağlayabiliriz.
Evvelen ve
bizzat onlara karşı sempati duyabilir, onlara şirin görünmeye çalışabilir ve
gönül dünyamızda insanların oturacağı sandalye sırasını belirlemede tercih
hatasına düşebiliriz.
Bütün bunlar, Usûlüddin prensiplerine aykırı hareket etme
demektir.
Zira Kur’ân-ı Kerim, bir mü’minin evvelen ve bizzat mü’minleri
sevmesini, onları bırakıp da başkalarını dost edinmemesini emretmektedir.
(Bkz.:
Âl-i İmrân sûresi, 3/28; Nisâ sûresi, 4/144; Mâide sûresi, 5/51)
Fakat diğer taraftan bir mü’minin, mü’minler dışındaki kişilerle arasındaki
münasebetleri bütünüyle kesmesi, onlara tamamen sırtını dönmesi de aynı şekilde
temel disiplinlere aykırı bir hareket tarzıdır.
Zira Kur’ân-ı Kerim, ehl-i
kitabın hepsinin bir olmadığı; onların içinde dosdoğru bir topluluğun olduğu ve
gece Allah’ın âyetlerini okuyarak secde eden (Bkz.: Âl-i İmr’an sûresi, 3/113);
hak ve hakikate çağıran (Bkz.: A’raf sûresi, 7/159); Kur’ân mesajını
duyduklarında onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinden yaş
boşalan insanlar bulunduğunu (Bkz.: Mâide sûresi, 5/83) haber vermiştir.
Dolayısıyla ehl-i kitabın hepsini aynı çizgide değerlendirmemek gerekir.
Yine
Cenâb-ı Hak, “Dininizden
ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere
gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden
menetmez.” (Mümtehine sûresi, 60/8) yüce beyanıyla, onlara iyilik yapmak
suretiyle gönüllerine girmede bir mahzur bulunmadığını ifade buyurmuştur.
Dolayısıyla konumları ve durdukları yer itibarıyla herkese karşı bir münasebet
yolu bulup, onlarla münasebete geçme ve onların da size ulaşmasını sağlamaya
çalışma takdir edilecek bir davranıştır.
Güzellikleri takdimde kuyumcu hassasiyeti
Anadolu’dan dünyanın dört bir yanına dağılan sevgi ve hoşgörü kahramanları,
değişik kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşmakta ve iletişime
geçmektedirler.
Onların, iletişime geçtikleri muhataplarını önceden iyi
okumaları gerekmektedir.
İlk önce muhatabın dünya görüşü, inancı, karakteri gibi
hususlar hakkında bilgi sahibi olunmalı, söylenilecek sözlere karşı nasıl tepki
verebileceği iyi hesap edilmeli, daha sonra söze başlanmalıdır.
Fakat bu noktada da hassas olunması gereken diğer bir husus da, muhatabın ruhuna
girebilme ve ona şirin görünebilme adına Usûlüddin’e aykırı hareket
edilmemesidir.
Meselâ bir dinin veya din şeklindeki bir organizasyonun
müntesibiyle muhatap olduğumuzda, eğer Kur’ân ve Sünnet, onun kutsal gördüğü din
büyüğü hakkında herhangi bir beyanda bulunmamışsa, bizim ifade ve beyanlarımız
da o çerçevede olmalıdır.
Fakat Kur’ân’ın, Hazreti Musa, Hazreti Dâvud, Hazreti
Süleyman, Hazreti İbrahim, Hazreti Yahya, Hazreti İsa (aleyhimüsselâm) gibi bir
kısım peygamberlerle ilgili yaklaşımlarını veya Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) peygamberlerle ilgili bir kısım mütalâa ve mülâhazalarını
nakletmek suretiyle ruhumuzun ilhamlarını aktarabileceğimiz bir zemine kapı
aralayabiliriz.
Meselâ bir sahabî efendimizle bir Yahudi arasındaki “Hazreti
Musa mı üstündü, Efendimiz mi üstün?” münakaşasında, sahabî, Yahudi’ye bir tokat
vuruyor.
Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Beni,
Musa İbn İmran’a tercih etmeyin! Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine
tutunmuş olarak göreceğim.
Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî
neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı,
yoksa önce mi haşroldu?” (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhîd 31;
Müslim, fezâil 157) buyurmuştur.
Bununla Rehber-i Ekmel (aleyhi elfü elfi
salâtin ve selâm) Efendimiz’in, ülü’l-azm bir peygamber karşısındaki tevazu ve
kemal-i faziletini ifade edebiliriz.
Burada başka bir husus da başkalarının
damarlarına basmamak suretiyle onları tepki ve reaksiyona sevk etmemeli;
Müslümanlığı küçük ve basit gösterecek her türlü tavır ve davranıştan da
şiddetle kaçınmalıyız.
Bu konuda Usûlüddin esaslarına bağlı kalmak için, siyer
felsefesinin ve sahabe efendilerimizin takip ettiği yol ve yöntemin çok iyi
bilinmesi gerekmektedir.
Evet, günümüzün hizmet erlerinin Kur’ân’ı ve onun şerh ve haşiyesi
diyebileceğimiz Sünnet’i çok iyi bilmeleri gerekir.
Bu iki kudsî kaynağın ve
onların ortaya koyduğu temel disiplinlerin bilinmesi adına seminerler
düzenlenmeli ve insanların bu konuda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır.
Yoksa
insanlara din anlatacağız diye kimi zaman bir kısım hoyratlıklara girilebilir,
kimi zaman da Usûlüddin’e muhalif bir kısım yanlışlıklara düşülebilir.
Eskiden hak ve hakikate tercüman olmaya çalışanlar, içlerindeki muhasebe
duygusunu canlı tutmak için, karşılaştıklarında birbirlerine, “Kaç insanın
katilisin?” diye sorarlarmış.
Yani, kaç insan senin atmosferine girdi de senin
densizliğin yüzünden dinden uzaklaştı? Başkalarının katili olmamak için, öz
beynimizi burnumuzdan kusmalı, bir yolunu yöntemini bulmalı, asla usûl ve
üslûpta hata yapmamalı ve muhataplarımıza sunacağımız hakikatleri en imrendirici
bir şekilde takdim etmeye çalışmalıyız.
Yarım hekim can, yarım âlim din götürür
Usûl ve üslûp bilmeyen, Kur’ân’ın temel disiplinlerinden, Peygamber Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajından habersiz olan, selef-i salihîni doğru
okuyamayan bir insan ister postnişin, ister irşad makamında görünen bir mürşid,
isterse etrafında insanların halkalandığı bir şeyh olsun, onun, her zaman
değişik oyun ve aldatmalarıyla şeytanın güdümüne girmesi mümkündür.
Şeytan,
böyle bir kişiye bazen harikulâdeden bazı şeyler göstermek, bazen de kulağına
bir kısım sesler fısıldamak suretiyle bir tane doğrunun yanında ona on tane
yanlışı kabul ettirebilir ve farklı inhiraflara sürükleyebilir.
Hâlbuki Usûlüddin’i bilen bir insan, vahiyle müeyyed olmadığının farkındadır.
O,
kulağına fısıldanan, gözüne aksettirilen, kalbine duyurulan veya ihsaslarına
seslenen bir şeyi, Kitap ve Sünnet ile test etmesi gerektiğini bilir.
Eğer bu
şey, Allah’ın kelâmına, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i
sahihasına veya selef-i salihînin bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları
esaslara uygun düşüyorsa “baş göz üstüne” der, minnet ve şükür duygularıyla onu
kabul eder.
Aksi takdirde bunların hiçbirisine itibar etmez.
Bu açıdan
Usûlüddin’i bilmeyen insanların mürşid postuna oturmaları tehlikelidir.
Nitekim
Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri’ne göre İslâmî ilimlerden icazet almayan
bir insana irşad vazifesi verilmez.
Yani bu kişinin, sarf, nahiv ve maânî gibi
âlet ilimlerini ve aynı zamanda Fıkıh, Usûl-ü Fıkıh, Tefsir, Usûl-ü Tefsir,
Hadis, Usûl-ü Hadis, Kelâm ve Usûlüddin gibi İslâmî ilimleri bilmesi gerekir.
Önceki dönemlerde hak ve hakikate tercüman olması için kendisine hilâfet
verilecek kişilerde bu şartlar aranmış, âlim olmayan kimselere irşad vazifesi
verilmemiştir.
Günümüze gelindiğinde ise gelenekten tevarüs edilen tekke ve
zaviye müesseselerini devam ettirme ve bu müesseseler etrafında toplanmış olan
insanları kaçırmama gibi mülâhazalar, dinî ilimlerde mütebahhir olmayan ve
yetkinliği de bulunmayan nâehil kimselere hilâfet verilmesine sebebiyet
vermiştir.
Bunun ise baytarın eline bıçak verip kalb hastası bir insanı baypas
yaptırmaktan farkı yoktur.
Halk arasında yaygın olan ifadesiyle söyleyecek
olursak, “Yarım hekim can, yarım âlim din götürür”.
Bu itibarladır ki günümüzde irşad vazifesi yapmak isteyenlerin İslâmî ilimlerde
donanımlı hâle gelmeleri, Usûlüddin’i ve Usûl-ü Fıkh’ı iyi bilmeleri son derece
önemlidir.
Yoksa onlar, insanları irşad edeceğiz ve doğru yola çağıracağız diye
yola çıksalar da, hiç farkına varmadan bir sürü hata ve yanlışlık içine
girebilirler.
Niyazî-i Mısrî’nin bir sözünü hatırlatarak konuyu noktalamış olalım:
Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…
Yüce Bir Mefkûrenin Kutlu Talipleri
Soru: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde İslâm’ın yeryüzünün her yerine ulaşacağını ifade buyurmaktadır. (Bkz.: Müslim, fiten 19; Tirmizî, fiten 14; Ebû Dâvûd, fiten 1) Bunu gerçekleştirme adına Müslümanlara düşen sorumluluklar nelerdir?
Cevap: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birçok hadislerinde
gelecekte vuku bulacak hâdiselerden bahsetmiştir.
Gayb-aşina gözüyle görüp haber
verdiği bu tür hâdiseler O’nun peygamberliğinin ayrı bir delilidir.
Bugüne
kadarki genel yaklaşımımız içerisinde meseleye bakacak olursak, O’nun gelecekte
vuku bulacak bazı hâdiselerden haber vermesi, sadece ümmetini bilgilendirmeye
matuf değildir.
Bilakis bu konuda yapılması gerekenleri yapmaları adına onlara
bir hedef göstermedir.
Nitekim bizden önceki seleflerimiz de O’nun istikbale ait
sözlerini bu istikamette anlamış ve kendilerine düşen sorumlulukları yerine
getirmeye çalışmışlardır.
Mesela bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), لَتُفْتَحَنَّ
الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ
ذٰلِكَ الْجَيْشُ “Konstantiniye
elbet bir gün fethedilecektir.
Onu fetheden asker ne güzel askerdir ve onu
fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/468;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335)
buyurmaktadır.
Allah Resûlü, bu sözleriyle, gerçekleşecek bir olayı haber
vermenin yanında, ümmetini de bunu gerçekleştirme adına teşvik etmekte ve onlara
bir hedef göstermektedir.
Allah Resûlü, bu hadisleriyle çok net ve kesin olarak bir fetihten bahsetmiş
olmasına rağmen sahabe efendilerimiz ve onlardan sonra gelen Müslümanlar oturup
bunun gerçekleşmesini beklememişlerdir.
Onlar Asr-ı Saadetten itibaren gözlerini
hep İstanbul üzerine dikmiş ve gelip gelip o surlara toslamışlardır.
Hatta
sahabe de dâhil olmak üzere birçokları bu surların önünde şehit olmuştur.
Onlardan birisi de Ebû Eyyub el-Ensarî künyesiyle meşhur olmuş Hâlid İbn Zeyd
Hazretleridir.
O, seksen yaşını aşkın olmasına aldırmadan orduyla birlikte
yüzlerce kilometrelik yolu katetmiş, Efendimiz’in bu müjdesine nail olabilmek
için İstanbul önlerine kadar gelmiş ve nihayet burada şehit olmuştur.
Şehit
olduğu yere de defnedilmiş ve sanki mezarıyla orayı tapulamış, tescillemiştir.
O, hayatında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) mihmandarlık yaptığı
gibi, vefatından sonra İstanbul da âdeta, “Sen Peygamberi misafir edersin de biz
seni misafir etmez miyiz?” demiş, ona bağrını açmış ve onun mihmandarı olmuştur.
Yâd-ı Cemil Olmanın Yolu
Aynen bunun gibi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), getirdiği değerler
bütününün ve mübarek adının güneşin doğup battığı her yere ulaşacağını ifade
etmişse, bize düşen vazife bunu tahakkuk ettirmektir.
Çünkü O, bu gaybî
haberiyle ümmetine bir hedef göstermiştir.
Dolayısıyla mü’minler, oturup bunun
gerçekleşmesini beklemek yerine, dünyanın dört bir yanına hicretler tertip
etmeli, hicretlerini irşat ruhuyla derinleştirmeli ve bu yüce gayeyi
gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar.
Maalesef bugüne kadar O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gaybî haberi tam
manasıyla gerçekleştirilememiştir.
Demek ki Müslümanlar olarak bu konuda
fevkalâde bir hassasiyet ortaya koyamamışız.
Belli bir dönemde dünyaya
açılamamışız.
Eğer günümüzde de bu gerçekleştirilemezse bizden sonra gelenler de
vebali bize yükleyeceklerdir.
Biz, atalarımızı hayırla yâd etmeye ve mümkün
mertebe onların hata ve yanlışlarını dile getirmemeye çalıştığımız gibi bizden
sonra gelen nesillerin de bizi hayırla yâd etmelerine yardımcı olmalıyız.
Bir
kısım ihmal ve tembelliklerimiz yüzünden onları kendimiz hakkında suizanna sevk
etmemeliyiz.
Onlara, “Atalarımız miskin miskin yatmışlar, kendi rahatlarını
düşünmüşler ve bu yüzden de dünyaya açılamamışlar.
Yazıklar olsun onlara!”
dedirtmemeliyiz.
Bu itibarla da hakkımızda bir gün bu tür olumsuz sözlerin
söylenebileceğini de hesaba katarak bugün elimizde olan her şeyi son damlasına
kadar kullanmalı ve dünyanın dört bir yanına açılmaya çalışmalıyız.
Esasında günümüzde bu kabilden gayretlerin olduğunu söyleyebiliriz.
Bugüne kadar
arkadaşlar dünyanın pek çok ülkesine gittiler.
Neredeyse gidilmedik ülke
bırakmadılar.
Allah’a binlerce şükür olsun ki, onlar gittikleri yerlerde de
hüsn-ü kabul gördüler.
Kapılar yüzlerine kapanmadı.
Üstad Hazretleri, herhangi
bir yerde mü’mince duygu ve düşüncenin kabul görmesi adına orada bir talebesinin
bulunmasını yeterli görmüştür.
O, bu yaklaşımıyla bizlere bir taraftan yüce ve
yüksek mefkûrelere bağlanmanın önemini hatırlatmakta; diğer yandan da
himmetlerimizi âli tutarak gittiğimiz yerlerde ne yapıp edip bu yüce gayemizi
gerçekleştirmemiz gerektiğini ders vermektedir.
Eğer siz, gidilen yerlerde yüksek bir gaye-i hayale bağlanmaz ve buna göre bir
hayat yaşamazsanız bencillik girdabına maruz kalmadan kurtulamaz, bir egoist
olur çıkarsınız.
Sözü yine Hz.Üstad’ın şu yaklaşımına bağlayabiliriz: “Gâye-i
hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında
gezerler.” (Bediüzzaman, Sözler s.771)
Aslında bu da bir yönüyle Allah’ın insana vermiş olduğu bir cezadır.
İnsan,
uğruna hayatını adadığı değerleri anlatmak suretiyle kendisini ifade etmeye
çalışmadığında Allah bu defa o insanı kendi nefsine bağlar; tavır ve
davranışlarıyla, ses ve sözüyle, duygu ve düşünceleriyle sürekli kendisini
anlatmaya başlar.
Bunun da Allah’ın insanlara musallat ettiği ayrı bir bela
olduğunda şüphe yoktur.
Bundan kurtulmanın çaresi ise yüce hedeflere
kilitlenmektir.
Böyle yüce bir gaye istikametinde hareket eden insanların, işi nereye kadar
götürecekleri ise ayrı bir meseledir.
Bunu takdir edecek olan Allah’tır.
Önemli
olan bizim bu yörüngede bir hayat yaşamamız ve yine bu yolda ruhumuzu sahibine
teslim etmemizdir.
Ebû Eyyüb el-Ensarî, İstanbul’un fethi adına yola çıkmış
fakat maksadına ulaşamadan orada şehit olmuştur.
Böyle bir fetih ise arkadan
gelen fütüvvet ruhunun temsilcisi genç bir serdara müyesser olmuştur.
Bugünkü
nesillere düşen vazife de mefkûreleri adına yapılması gerekli olan işi yapmaya
çalışmaktır.
Allah onlara bu işin ne kadarını nasip eder, bunu bilemeyiz.
Fakat
onlar bayrağı alır bir yere kadar götürürler; arkadan gelenler de onların
bıraktığı yerden alır ve onu daha ilerilere taşır, bugünkü nesilleri de hayırla
yâd ederler.
Yani siz, gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olursunuz.
Fakat yüce bir gaye etrafında bir araya gelen adanmışlar, yapmış oldukları
hizmetleri, kendilerinin göreceği bir neticeye bağlamadıkları gibi, başkalarının
bilmesi ve görmesine de bağlamazlar.
Onlar bütün tavır ve davranışlarını,
kalblerinin sesine göre ayarlamaya çalışır ve sadece Allah rızasını düşünürler.
Fakat onlar bunu istemeseler bile Allah (celle celâluhu) arkadan gelenlere
onları hayırla yâd ettirir.
İşte sonraki nesillerin duasına nail olabilmenin ve
onlar arasında yâd-ı cemil hâline gelebilmenin yolu, Allah’ın ihsan ettiği
imkânların son santimine kadar değerlendirilmesinden geçmektedir.
Yıkık Bir Rüyadan Mamur Bir Hülyaya
Evet, eğer biz maziye ait yıkık bir rüyamızın gelecekte mamur bir hülyaya
dönüşmesini, gelecek nesillerin kendi değerlerimizle tanışmasını ve bizi hayır
dualarla yâd etmesini istiyorsak, bugünden gaye-i hayalimizi gerçekleştirme
adına üzerimize terettüp eden vazifeleri hassasiyetle yerine getirme adına bütün
imkânlarımızı sonuna kadar kullanmalıyız.
Biz, bize düşeni yaptıktan sonra
Cenâb-ı Hak da bizim bu emeklerimizi zayi etmeyecek ve yaşanan uzun bir kıştan
sonra yeni baharlar getirecektir.
Nitekim bunun emareleri çoktan belirmiştir.
Şafak horozları çoktan ötmeye
başlamıştır.
Üst üste şafaklar birbirini takip etmektedir.
Ne var ki büyük
doğumların çok ciddi sancılarla beraber geldiği de unutulmamalıdır.
Bazen bir
doğumun, beraberinde anayı da alıp götürmesi gibi, toplum çapında yaşanacak
büyük doğumlar da bazen olur bir nesli alır götürür.
Şu kadar var ki bu çok da
önemli değildir.
Önemli olan, doğumun başarıyla gerçekleşmesidir.
Biz gitmişiz
ne olur gitmemişiz ne olur; nasıl olsa bir gün bu dünyadan ahirete göç edecek
değil miyiz? Hayatın zevk ve lezzetlerini tadıp tatmamamızın da çok da bir önemi
yoktur.
Hatta bunların da ötesinde bir kısım zalim ve mütecavizler hayatı bize zindan
edebilirler.
Öyle ki firarlar, sürgünler, hapisler, zindanlar, zulümler
birbirini takip edebilir.
Size dünya zevki namına hiçbir şey tattırmazlar.
Fakat
hemen ifade etmeliyim ki bütün bunlar sorumluluğumuz açısından hiçbir şey ifade
etmez.
Bizim fıtratımızın gayesi ve yaratılışımızın neticesi belirlenmiştir.
Bize düşen bunu gerçekleştirmeye matuf hareket etmektir.
Bunu gerçekleştirdikten
sonra bütün bunlar ne ifade eder ki! Fakat siz Allah’ın adını yüceltme,
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını bütün âleme duyurma
istikametinde bir şey yapmadan bu dünyadan giderseniz, işte o zaman ahirete
yürürken gözünüz açık gidersiniz.
Bu itibarladır ki günümüzde maddi ve manevi füyuzat hislerinden fedakârlıkta
bulunmaya hazır olan, tıpkı Üstad Hazretleri gibi, “Ben cemiyetin iman ve
selameti yolunda ahiretimi de feda ettim, dünyamı da.
Gözümde ne cennet sevdası
var, ne de cehennem korkusu.
Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in
alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyecek ölçüde davasına bağlı sadık ve vefalı
temsilcilere ihtiyaç var.
Yoksa meselenin değişik ad ve unvanlarla kendini ifade
etmeye, aidiyet mülahazalarına sığınmaya, cemaat enaniyetine girmeye hiç
tahammülü yoktur.
Bütün bunlar öz ve mânâdan kaçmanın ve şekle sığınmanın birer
ifadesidir.
Bence nam ve nişanlarla övünme veya falanlara, filanlara intisapla kendi şahsi
enaniyetini güçlendirme yerine, ortaya konan düstur ve disiplinlere bağlı
kalmaya çalışmalıdır.
Birilerinin, insanları öldürerek bir yere varmaya
çalışmasına mukabil, yürüdüğü yolda sesi soluğu kesilinceye kadar koşmak
suretiyle ölen adanmış ruhlara ihtiyaç var.
Bu yolda kendi rahatını ve cismanî
zevklerini feda edebilen, maddî manevî füyuzat hislerini düşünmeyen bu
adanmışlar sayesindedir ki bizim yıkık rüyamız tekrar mamur hâle gelecektir.
Peygamberlerin hayatlarını tükettikleri bir yolda yürümek ne büyük şeref!
Onlarla aynı yolda yürüyen ve aynı gayeyi paylaşan insanlar ahirette de aynı
yere düşeceklerdir.
Gerçi onlarınkine düşme değil yükselme demek daha doğru.
Çünkü bazı hadislerden de anladığımıza göre ahirette insanlar farklı kategoriler
içerisinde mütalaa edileceklerdir.
İşte orada ihtimal, malını Allah yolunda
infak edenler, hicret edenler, hicretlerini irşatla derinleştirenler vs.
ayrı
birer kategoride değerlendirilecektir.
Aynı bunun gibi, belki i’lâ-i
kelimetullah yolcuları da beraber oldukları insanlarla birlikte ayrı bir yerde
toplanacaklardır.
Herkes dünyadaki amelleri cihetiyle hangi kategoriye
giriyorsa, onlarla birlikte haşrolacaktır.
Kim enbiya-i izamla, kendisinden önce yaşamış İmam Rabbani, Mevlânâ Halid el-Bağdadî, Üstad Bediüzzaman gibi büyük zatlarla birlikte haşrolmak istemez ki! Böyle bir neticeyi elde etmek için ne verilse değer.
Zulüm Karşısında Alınacak Tavır
Soru: Hemen her çeşidiyle zulmün çok yaygın bir hâl aldığı günümüzde, ondan uzak kalma adına nasıl bir duruş sergilenmelidir?
Cevap: Zulüm hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de Sünnet-i Sahiha’da çok geniş anlamlı
olarak ele alınmıştır.
Fakat kısaca o, haddini aşma ve başkasının hakkına
tecavüz etme demektir.
Elbette onun da kendi içinde dereceleri vardır.
Mesela
siz, bir karıncayı öldürdüğünüz zaman zulüm işlemiş olursunuz.
Çünkü hiç kimse
haksız yere bir hayvanın yaşama hakkını elinden alamaz.
Eğer haksız fiilinizin
konusu bir insan ise elbette o zaman işlediğiniz zulüm daha da büyük olacaktır.
Bir topluluğa yapılan zulme gelince, o diğerleriyle kıyaslanmayacak ölçüde çok
daha büyük ve korkunç bir cürümdür.
Hangi çeşidiyle olursa olsun, zulüm öyle Allah belâsı bir inhiraf ve
sapkınlıktır ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i
şeriflerinde, اِتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ “Zulümden
uzak durun.
Zira o, kıyamet gününde insanı boğacak ve bunaltacak üst üste
karanlıklar şeklinde onun karşısına çıkacaktır.” (Buhârî, mezâlim 9;
Müslim, birr 56)
buyurmak suretiyle onun uhrevî yansımalarına dikkat çekmiştir.
Yani insanın bu
dünyada gerek hayvanlara gerek insanlara gerekse Allah’a karşı yapmış olduğu
zulüm ve haksızlıkların her birisi ayrı bir dert ve sıkıntı olarak ahirette onun
karşısına çıkacaktır.
Bu dünyada sınır tanımayan ve had bilmeyen zalimlere Allah
ahirette hadlerini bildirecektir.
Muhakkik âlimlerin, zulmü, imana girmeye mâni engellerden birisi olarak kabul
etmeleri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.
Hatta o, Allah’a iman
etmeye mâni olduğu gibi, iman etmiş olan insanların iman dairesinin dışına
çıkmaları adına da önemli bir sebeptir.
Zulmün Engellenmesi
Zulüm, insanlık adına bu ölçüde kötü ve çirkin olduğuna göre mutlaka önünün
alınması gerekir.
Hadisin ifadesiyle herkes tasarruf kabiliyetine, takatine ve
konumuna göre bazen eliyle bazen de diliyle zulmün önüne geçmeye çalışmalı; buna
güç yetiremediği durumlarda da en azından kalbiyle zalime buğz etmelidir.
(Bkz.:
Müslim, îmân 78;
Tirmizî, fiten 11;
Ebû Dâvûd, salât 239)
Nitekim zulme karşı sessiz kalınmaması gerektiğini ifade eden, مَنْ سَكَتَ عَنِ
الْحَقِّ فَهُوَ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ “Haksızlık
karşısında susan, dilsiz şeytandır.” sözü meşhur olmuştur.
Bazı küçük zulümleri önlemek fertlerin imkân ve iktidarı dâhilindedir.
Fakat
bazı zulümler de vardır ki onlar ancak devlet eliyle önlenebilir.
Hatta mükemmel
şekliyle olmasa bile şöyle böyle adalet ve demokrasinin hükümferma olduğu
günümüz dünyasında işlenen öyle zulümler vardır ki devletler de onların
üstesinden gelemezler/gelemiyorlar.
Kan seylaplarının insanları sürükleyip
götürdüğü, yuvaların yıkıldığı, çocukların yetim, eşlerin dul kaldığı, vahşet ve
şenaatlerin birbirini takip edip gittiği bu zulümlerin önlenmesi ancak
uluslararası bazı kurum ve kuruluşların eliyle mümkün olur.
Bu açıdan, mani
olacak güce sahipken zulüm karşısında sessiz duran, ister fert ister devlet
isterse de uluslararası bir kuruluş olsun, dilsiz bir şeytandır; zulmü engelleme
imkânı bulunduğu hâlde buna göz yumduğu için bir yönüyle zulme ortak olmuş olur
ve ahirette de buna göre muamele görür.
Zulme karşı tavır almak ve onu engellemek çok önemli olduğu gibi, bu konuda
takip edilecek doğru stratejiyi belirleme ve üslup hatasına düşmeme de en az
bunun kadar önemlidir.
Daha baştan insan haksızlıkları nasıl önleyebileceğini
iyi hesap etmeli, kendi imkânlarının farkında olmalı ve aynı zamanda zulmü
önleyeceğim diye daha büyük fitnelerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermemeli,
hayır yapıyorum diye şer yapmamaya dikkat etmelidir.
Zulümle Hiçbir Yere Varılamaz
Bazıları irtikâp ettikleri zulüm ve haksızlıklar yoluyla hedeflerine
varacaklarını zannetseler de büyük bir yanılgı içindedirler.
Çünkü bugüne kadar
zulüm yoluyla bir yere varıldığı veya herhangi bir hakkın ikame edildiği hiç
görülmemiştir.
Öte yandan zulümle bir yere varılması mümkün olmadığı gibi, onunla kaybedilen
hakların geri alınması da mümkün değildir.
Eğer insanlar zulüm yoluyla bir yere
varmaya veya kaybettikleri haklarını elde etmeye çalışırlarsa bu, yeni yeni
zulümlerin ortaya çıkmasına, hukukun çiğnenmesine ve adaletin paramparça
olmasına sebebiyet verecektir.
Eğer hakkın hâkimiyeti ve adalet talep
ediliyorsa, işin bidayetinden nihayetine kadar hakka bağlılığın elden
bırakılmaması gerekir.
Çok defa ifade ettiğimiz bir tabirle söyleyecek olursak,
hedef meşru olduğu gibi ona ulaştıracak vesile ve yolların da meşru olması
lazımdır.
Peki, günümüzdeki bunca zulüm ve haksızlıkları önlemek bizim elimizden gelir mi?
Bunun ne kadarına muvaffak olabiliriz? Bunu bilemiyoruz.
Fakat önemli olan ıslah
ve tamir yolunda olmaktır.
Bu yolun yolcularına düşen vazife, her zaman hak ve
hakikatin temsilcisi olmak, herkese bağrını açmak ve aynı zamanda yapılan zulüm
ve haksızlıklara da aynıyla karşılık vermemektir.
Nâbî’nin ifadesiyle söyleyecek
olursak,
Cevr ile kimseyi bîzar etme
Sana cevr etse de azar etme
Varma şekvâ ile bâb-ı şâha
Sana cevr ideni sal Allah’a
“(Zulmederek
kimseyi rahatsız etme.
Sana zulmetse bile sen haksızlık etme.
Şikâyet ile Allah
kapısına varma.
Sana zulmedeni Allah’a havale et.)”
Mevlâna Olabilmek
Belki çok defa -biraz da hamasi mülâhazalarla- Mevlâna, Yunus Emre, Ahmet Yesevî
veya Hacı Bektaş-ı Velî diyor ve onların hoşgörüsüne atıfta bulunuyoruz.
Ne var
ki Mevlâna demek kolaydır da Mevlâna olmak zordur.
Mevlâna’dan bahsettiğiniz
aynı anda hakikaten size hakaret edene kucak açabiliyor musunuz? Üzerinize
geldiklerinde yumuşak bir şekilde bu problemi halletme yollarını araştırıyor
musunuz? Size karşı düşmanlık besleyen insanları bir süre sonra kendinize
benzetebiliyor musunuz? İşte gerçek Mevlânalık budur.
Mevlâna’nın hoşgörüsüyle ilgili şöyle bir hâdise anlatılır.
Kaba softalardan
birisi bir gün Mevlâna’nın karşısına çıkar ve onun “Bir ayağım Müslümanlığın
merkezinde diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” türünden sözlerini
eleştirir.
Onu zındıklıkla ve Müslümanları saptırmakla itham eder ve aleyhinde
sayar döker.
Hazret onun dediklerine hiç müdahale etmeden Allah’ın verdiği bir
temkinle sükûnet içerisinde dinler.
Onun, diyeceklerini dediğini ve başka sözü
kalmadığını görünce, “Sözün bitti mi?” diye sorar.
“Evet” cevabını alınca da
gayet yumuşak bir sesle, “Sen
de gel.
Sana da bağrım açıktır.” der.
İşte burası sözün bittiği noktadır.
Böyle bir durumda karşı tarafın içindeki
bütün olumsuz duygular eriyip gider.
Onun içindeki kin ve nefretler birdenbire
sevgi maytapları hâlinde başınızdan aşağıya yağmaya başlar.
İnsanların başına
yukarıdan ışıklar yağdırmanın yol ve yöntemi varken ne diye meteorlar
yağdıralım!
Eğer siz Mevlâna ruhunu temsil etmeye odaklanmışsanız size düşmanlık yapanlar
bir kere, iki kere, üç kere, dört kere..
size zulüm ve haksızlık yapsalar bile,
mukabele görmediklerinden dolayı bir süre sonra bu zulümlerinden
vazgeçeceklerdir.
Şimdi meseleleri bu şekilde yumuşaklık ve mülâyemet yoluyla
çözme dururken ne diye kin ve nefretleri tetikleyecek yollara girelim ki!..
Fakat burada daha önce de farklı vesilelerle dile getirilen bir hususa açıklık
getirmekte fayda mülâhaza ediyorum.
O da şudur: Biz kendimize ait haklardan
vazgeçebilir ve bunları affedebiliriz.
Fakat dinimize, diyanetimize, millî
değerlerimize veya ülkemize saldırıda bulunulduğunda aynı tavrı sergileyemeyiz.
Burada yapılması gereken şudur: Öncelikle bu kötülükleri yapan insanlara makul
şekilde izahatta bulunur ve hatalarını düzeltmeye çalışırız.
Hâlâ inat
ediyorlarsa tekziplerde bulunuruz.
Yine hatalarından vazgeçmez ve temerrütlerini
sürdürürlerse tazminat davaları açarız.
Fakat bunları yaparken bile hep hukuk ve ahlâkın bize çizdiği sınırlarda kalmaya
dikkat eder ve katiyen centilmenlikten fedakârlıkta bulunmayız.
Hep insanca
davranırız.
Bir kısım tavzih, tashih ve tekziplerde bulunurken bile
sözlerimizle, davranışlarımızla, bakışlarımızla ve ifade tarzımızla hep karşı
tarafa olumlu mesajlar vermeye çalışır ve asla kendi karakterimizden taviz
vermeyiz.
Söyleyeceklerimizi şeytanın fısıltılarıyla değil, Cibril-i Emin’in ses
ve soluğuyla dile getiririz.
Başkalarının zulüm ve saldırıları kendi
karakterlerini gösterir.
Bu durum kendisini İslâmî düşünceye ve evrensel insanî
değerlere bağlayan insanları kendi karakterlerinin gereğini yapmadan
alıkoymamalıdır.
Değer mi Bunca Zulme?!.
Bence bu kısacık dünya ne başkalarına zulmetmeye ne de onların zulümlerine
aynıyla mukabelede bulunmaya değmez.
Neticede hepimiz birer yolcuyuz.
Kısa bir
müddet dünya misafirhanesinde kaldıktan sonra yaptıklarımızın hesabını vermek
üzere ahirete intikal edeceğiz.
Değer mi kavga etmeye? Değer mi ihtilâf ve
iftiraklar çıkarmaya? Değer mi zulüm ve haksızlıklar irtikâp etmeye?
Anonim bir sözde dünyanın basitliği ve geçiciliği şöyle ifade edilir:
Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir
Bir mukim âdem bulunmaz, ne acep kâşânedir
Bir kefendir akıbet sermayesi şah u geda
Pes buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?
İnsanoğlu bugüne kadar birçok kere, karşılaştığı problemleri çözebilmek için kin
ve nefretleri değerlendirdi.
Keşke bundan sonra bir kere de sevgi ve hoşgörüyü
değerlendirebilsek! Gönüllerimizi herkese açabilsek ve oraya giren hiç kimse
ayakta kalacağı endişesine kapılmasa! Herkese karşı derin bir saygı ve hürmet
hissiyle muamelede bulunabilsek! Ciddi bir empati duygusuyla âlemin hissiyatını
ve yetiştikleri kültür ortamlarını doğru okuyabilsek ve herkese buna göre
davranabilsek! Zira bizim başkalarından beklediğimiz davranış tarzı ne ise
onların bizden bekledikleri şey de odur.
Saygı bekliyorsak saygı göstermeliyiz.
Hakkımızın gözetilmesini istiyorsak herkesin hak ve hukukuna riayet etmeliyiz.
Şunu bilmek gerekir ki bugünkü problemler dar düşüncelerin, donuk dimağların
halledemeyeceği ölçüde karmaşık bir hâl almıştır.
Taassup duygusuyla hareket
eden radikal düşünceli insanların gönüllerin fethi ve insanlığın barışı adına
yapacakları çok bir şey yoktur.
Hele onlar bu katılıklarıyla asla gönüllerde
kendi değerlerine karşı saygı uyaramazlar.
Başkalarına İnsanlığın İftihar
Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremezler.
Çünkü onlar kendi
nefislerinin esiridirler.
Bu yüzden insanlığın problemlerinin çözümü adına vicdanı engin, gönlü zengin ve
düşüncesi de derin olan insanlara ihtiyaç vardır.
Nasıl Hazreti Mevlâna yedi
sekiz asır evvel Müslümanların ciddi mânâda çözülüş ve kopuş yaşadığı bir
dönemde ortaya koyduğu makul reçetelerle yeniden onları bir araya getirdi ise,
insanlığın birbirinden koptuğu, herkesin ters istikametlere yöneldiği ve
ilişkilerin çatışma ve düşmanlıklar üzerine bina edildiği günümüz dünyasında da
inanmış gönüllere düşen vazife, Mevlâna ruhunu bir kere daha canlandırmaktır.
Bu
yapılamadığı sürece dünyanın farklı yerlerindeki zulüm ve düşmanlıkların önüne
geçmek mümkün olmayacaktır.
Hele bir de tiranlar ve onların hırslarıyla, intikam
adına hazırlanan korkunç silahlar yüzünden dünyada barış ve huzurun ne ölçüde
tehlikede olduğu göz önüne alınacak olursa, hayatlarını sevgi ve hoşgörüye
adayan fedakâr gönüllerin sorumluluğunun ne ölçüde büyük olduğu daha iyi
anlaşılacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder