Bölüm Başlıkları
Aksiyon ve düşünce
Bir yere kadar muayyeniyet
Bizim dünyamıza doğru
Çizgimizi bulma yolunda
Döl yatağındaki dünya
Düşünce ve aksiyon insanı
Hayat felsefemiz
İdeal nesiller
Kargaşadan nizama (1)
Kargaşadan nizama (2)
Kendi dünyamıza doğru
Kendimize yönelirken
Milletimizin ana dâvâsı
Ruh mimarları rabbanîler
Ruhumuzun heykelini ikame ederken
Sorumluluk şuuru
Şûrâ
Ümit Nesilleri (1)
Ümit Nesilleri (2)
Yarınki dünyaya doğru
Yeryüzü mirasçıları
Ruhumuzun Heykelini Dikerken
Aksiyon ve düşünce
Yeryüzü mirasçıları olarak mücadele çizgimizi aksiyon ve düşünce sözcükleriyle
hulâsa etmemiz mümkündür.
Zaten,
hakikî var olmanın yolu da aksiyon ve
düşünceden geçer.
Kendini ve başkalarını değiştirebilecek mahiyetteki bir
aksiyon ve düşünceden.
Aslında her varlık bir başka zaviyeden,
hareket ve bazı
disiplinlerin ürünü gibidir;
bekası da yine hareket ve o disiplinlere bağlıdır.
Hayatımızın en önemli,
en zarûrî hâdisesi aksiyondur.
O uğurda pek çok şey
kaybetme pahasına da olsa,
sürekli aksiyon,
sürekli düşünce ile bir kısım
sorumluluklar altına girerek,
bir kısım problemleri göğüsleyerek âdeta kendi
kendimizi mahkûm edip hep hareket etme mecburiyetindeyiz..
evet,
eğer kendimiz
olarak hareket etmezsek,
başkalarının hamle ve aksiyon dalgalarının,
düşünce ve
plân girdaplarının tesirine girerek onların hareket fasıllarını temsil etme
zorunda kalırız.
Hep hareketsiz kalma,
çevremizde olup biten şeylere müdahale etmeme,
etrafımızdaki oluşumlara karışmama,
suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi,
kendimize rağmen kendi kendimizi erimeye salmak demektir.
Özümüzün moleküllerini
koruyamayacağımız böyle bir erime ise,
kendimize ters ve özümüze de zıt herhangi
bir tekevvün ve oluşuma teslim olmak sayılır.
Kendi olarak kalmayı plânlayanlar,
bütün arzularıyla,
istekleriyle,
kalpleriyle,
vicdanlarıyla,
hareket ve
düşünceleriyle onu istemelidirler;
zira var olmak için bütünüyle insan özünün
gerilimde olması şarttır..
evet,
önce var olmak,
sonra da varlığın devamı
insandan kol ister,
kanat ister,
kalb ister,
kafa ister.
Bizler,
yarınki
varlığımız için şimdiden kalb ve kafalarımızı fedâ etmezsek,
başkaları,
hem de
bize hiçbir yararı olmadığı bir zemin ve zamanda gözümüzün içine baka baka
onları bizden isteyebilir.
Kendimiz olmak,
kendi isteklerimizi âlemin arzu ve istekleri hâline getirmek;
sonra da umum varlık içinde kendimize bir hareket mecrâsı bulmak ve kâinâttaki
umûmî cereyanlar içinde kendi mecrâmızda kendimiz olarak akmak;
yani bir
taraftan bütün varlıkla bütünleşirken,
diğer yandan da kendi öz çizgimizi
korumak;
işte İslâmî aksiyon ve düşüncenin en belirgin yanlarından biri!.
Kendi
âlemi itibarıyla umûmi varlıkla irtibatlanamayan,
kâinâtla olan alâkalarını
duymayan;
ferdî ve cüz’î isteklerine bağlanıp âlemşümul gerçeklere karşı kapalı
kalan kimse,
kendini bütün varlıktan koparır,
tecrit eder ve egoizmin öldürücü
mahbesine atar.
Bedene ait bütün iştihaların,
cismâniyet etrafında gerçekleşen
bütün kavgaların ve onlarda aranan içi boş,
kuruntu buudlu bütün tesellilerin,
insanın varlıktan kopup kendi kendine kalmasından kaynaklandığında şüphe yok.
Hakikî aksiyon ve düşünce adamının dünyası ve o dünya içindeki mutluluğu
âlemşümul televvünlü ve ebediyet çerçevesine hakledilmiştir.
Bu itibarla da onun
başlangıcı ve sonu yok gibidir;
olsa da,
tasavvurlarımızı aşar.
Bu açıdan da
biz,
‘mesut insan’ derken,
hep böylelerini hatırlarız.
Zaten sonu ve başlangıcı
olan saadete de saadet demek mümkün değildir.
Daha enfes bir yaklaşımla aksiyon;
insanın,
en samimi ve içten kararlarla bütün
varlığı kucaklaması,
onu tahlile alması ve onun içindeki koridorlardan sonsuza
yürümesi,
sonra da Nâmütenâhi’den aldığı bir sır ve kuvvetle zekâ ve iradesinin
bütün gücünü kullanarak,
kendi âlemini,
hilkatle hedeflenen gerçek yörüngesine
yerleştirmesidir.
Düşünceye gelince o da bir iç aksiyondur.
Sistemli ve hedefli düşünce,
varoluş
vetiresinde (süreç) karşımıza çıkan bütün muammaları yine kâinâttan sorarak,
her
şeyin cevabını ondan almaktır.
Diğer bir ifadeyle,
topyekün varlıkla kendi
arasında bir akrabalık tesis ederek,
her yanda her şeyin diliyle hakikati arayan
şuurun faaliyette olması demektir.
Düşünce sayesinde insan ruhu,
âlemle sarmaş-dolaş olur ki,
sürekli kendi içinde
derinleşir..
akl-ı meâşın dar kalıplarını yırtarak dışarıya taşar ve ruhun
derinliklerine sinmiş vehimlerden kurtulur;
kurtulur ve yanıltmayan doğrulara
uyanır.
Tâbir-i diğerle düşünce,
insanın kendi derinliklerinde metafizik
tecrübelere yer hazırlamak için yine kendi içinde boşalmasıdır.
Bu,
düşüncenin
ilk basamağı ise,
o merdivenin son basamağı da hareketli düşünmektir.
Bizim aksiyon ve düşünce hayatımızın temel dinamiği rûhî hayatımızdır;
rûhî
hayatımızı da dinî düşüncelerimizden ayırmamız mümkün değildir.
Bu milletin her
varoluş kavgası,
İslâmî ruh ve mânâya sığınılarak gerçekleştirilmiştir.
Tohumun,
toprağın bağrına düşünce başağa yükselmesi,
tomurcuğun ışığa yönelince açılması
gibi,
milletimiz de İslâm’a yöneldiğinde özündeki derinlikleriyle ortaya
çıkmıştır.
Böyle bir yöneliş ve öze eriş,
onun mâhiyetindeki istidatları inkişaf
ettirdiği gibi,
varlık ve bekasının da teminâtı olmuştur.
Evet,
onun kendi iç
âleminde,
kalb ve ruhun hayat seviyesini paylaşması,
ibadet,
zikir ve fikirle
gerçekleştiği gibi,
bütün bir varlığı kucaklaması,
kendi nabızlarının atışında
O’nu duyması ve beyninin her fakültesinde O’nu hissetmesi de,
yine ibadet
şuuruna,
zikir ve fikir cehdine bağlıdır.
Zaten,
hakikî mü’minin her davranışı
bir ibadet,
her düşüncesi bir murâkabe,
her konuşması bir münâcât ve mârifet
destanı,
varlığı her müşâhedesi bir tecessüs ve tetkik,
vatandaşlarıyla
münâsebeti de rahmânî bir şefkattir.
Bu ölçüde rûhâniliğe ermek,
sezilerden
mantık ve muhâkemeye,
mantık ve muhâkemeden de ilham ve ilâhî vâridâta açık
olmaya bağlıdır.
Farklı bir ifadeyle,
tecrübe aklın süzgecinden geçirilmeden,
akıl fetânet-i a’zama teslim olmadan,
mantık aynı sevgi hâline gelmeden,
sevgi
de ilâhî aşka inkılâb etmeden insanın bu zirveyi yakalaması zordur.
Gerçekleştirilebildiği takdirde,
böyle bir bakış zaviyesi sayesinde,
ilim dinin
bir buudu hâline gelir ve onun hizmetçisi olur..
akıl ilhâmın elinde her yere
ulaşabilen bir ışık tayfı kesilir..
tecrübî müktesebât da varlığın ruhunu
aksettiren bir prizma mâhiyetini alır..
ve her şey mârifet,
muhabbet ve zevk-i
rûhânî neşîdeleriyle gürler.
Bugün,
bazı kesimleri itibarıyla insanımız,
aynı duygu,
aynı düşünceyi taşıdığı,
aynı ruh hâletini paylaştığı veya paylaşma durumunda olduğu halde;
evet onca
fasl-ı müştereke rağmen,
beklendiği ölçüde müspet davranamıyor,
hatta yer yer
çarpıklıklara,
menfîliklere giriyorsa,
bunlar onun gerçek mânâda mü’min
olamayışında aranmalıdır.
Hakikî mü’min,
hangi kalıp içinde olursa olsun,
ne
şekilde tersliklere çekilirse çekilsin davranışları hep îman televvünlü,
hareketleri de düşünce yörüngeli olmalıdır..
Bu itibarladır ki,
geleceğin dünyasını kurmayı plânlayan yeryüzü mirasçıları
nasıl bir dünya inşa etmek istediklerinin ve bu dünyanın îmârında ne türlü
cevherlerin kullanılması lazım geldiğinin şuurunda olmalıdırlar ki,
kendi
elleriyle yaptıkları şeyleri daha sonra yine elleriyle yıkma mecburiyetinde
kalmasınlar.
Bizim,
bin küsur senelik hayatımızın mânâ kökleri ve temel esasları
bellidir.
Geleceğin ışık mimarları,
hareket dinamizmlerinin yanında,
düşünce
güçlerini de kullanarak,
dinî ve millî hayatımızı,
üzerine binâ edecekleri
târihî dinamiklerin,
esneklik,
enginlik ve evrenselliğinden tam yararlanarak,
kitap,
sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihatları mahfuz,
çağın idrak,
üslup ve anlayışına göre,
bir kere daha İslâm’ın sesini almaya,
bakış zaviyesini
yakalamaya,
nabzını tutup,
kalbini dinlemeye çalışmalıdırlar ki,
‘ba’sü
ba’de’l-meut’ yolunda,
berzah hayatı yaşamasınlar.
Bu da her şeyden evvel,
nefsâniliğin bütün baskı ve dürtülerinden uzaklaşarak rûhânîliğe açılmaya ve
dünyayı ötelerin intizar salonu görüp bilmeye bağlıdır.
Diğer bir ifadeyle,
ibadetlerimizdeki kemmiyeti keyfiyetle derinleştirmeye..
evrâd u ezkârdaki
riyâzîlikten doğan eksikliği niyet ve hulûsla nâmütenâhîleştirmeye..
duâ,
münâcât ve yakarışlarımızda,
bize bizden daha yakın bir varlığa yalvarıyor olma
marifet,
saygı ve temkiniyle gerçekleşebilecektir.
Bunu da ancak,
namazı,
mi’râca yürüyor gibi duyanlar,
orucu,
ilâhî bir gizlilik içinde halvete koşuyor
gibi hissedenler,
zekâtı,
bir emanetçi ve tevzî memuru gibi yerine getirip ‘oh!’
diyenler,
haccı,
İslâm dünyasının problemlerini görüşmek üzere evrensel bir
konferansa,
hem de ruh ve kalbin,
ötelerin nûrâniyet ve mehâbetini rasat
edebileceği bir zeminde evrensel bir konferansa iştirak ediyor gibi yaşayanlar
anlayabilir.
Bütün bunların duyulup hissedilmesi,
hissedilip hayata geçirilmesi,
iç ve dış
sefâletlerimizi teşhis ve tedavi edebilecek maneviyat hekimlerine ve ötelerle
her zaman irtibatlı aldatmayan rehberlere vâbestedir.
Düşünce dünyaları maddeden
mânâya,
fizikten metafiziğe,
felsefeden tasavvufa uzayan rehberlere.
Dünden
bugüne bütün umran devirlerinin arkasında bunlar olduğu gibi,
bundan sonraki
îmar ve ihyâ hareketlerini de bunlar temsil edeceklerdir.
Bu temsil,
yeni
hâdiseler ve gelecekteki vakalarla alâkalı,
kitap ve sünnet kaynaklı yeni hukuk
doktrinleri ortaya koyarak..
düşüncelerini yeni dünya görüşleriyle bezeyerek..
milliyet,
ruh ve şuurunu İslâmî perspektifle netleştirerek,
bileyerek..
tecrit
duygusuna bağlı,
İslâm’ın evrenselliğine uygun yepyeni sanat telâkkileri
geliştirerek..
din ve dünya ihtivâlı birkaç bin seneden beri devam ede gelen
kendi kültürümüzü yoğurarak gerçekleştireceklerdir.
Bu ölçüde bir temsil,
ilim,
felsefe,
sanat ve dinî hayatımızı,
önümüzdeki yıllarda dünya milletlerinin önüne
geçirecek ve hayatın bütün ünitelerine istikamet kazandırarak,
okumuş-okumamış
sokaklarımızda âvâre dolaşan çocuklarımızı,
yarının fikir,
hüner,
marifet ve
zanaat sahipleri hâline getirecektir.
Bu sayede bütün sokaklar,
mektep
koridorları gibi irfanla tütecek..
hapishaneler birer ilim yuvası hâline
gelecek..
yuvalar da birer cennet köşesi gibi tüllenecektir.
Her yerde din ile
ilim el ele yürüyecek..
îman ile akıl sarmaş-dolaş her yere meyvelerini
saçacak..
istikbâl,
ümit,
emel ve azmin bağrında,
ütopyalarda olduğundan daha
rengin ve daha zengin göğerip gelişecek..
televizyonlar,
radyolar,
gazeteler,
mecmualar çevreye feyiz,
bereket ve ışık yağdıracak..
ve tarihten kalma
müstehâselerin dışında her gönül bu cennetâsâ baharda kevser yudumlayıp
dolaşacaktır…
Bu yeni tekevvün,
bizim kendi târihî değerlerimizden,
kendi medeniyet,
kendi
kültürümüzden ve kendi romantizmimizden doğacaktır.
Evet,
bu hareket,
bir
tarafta asırlardan beri devam ede gelen mağdûriyet,
mahkûmiyet ve mazlûmiyet ruh
hâletinden;
diğer yandan da îmanla doymuş,
her zaman gerilimde ve hamleye hazır
kalbimizin heyecanlarından meydana gelecektir.
Bu hayâtî misyonun yerine getirilmesi evvelâ bu paslı zeminde,
paslanmış ruhları
kımıldatacak bir gücün mevcûdiyetine vâbestedir.
Elli-altmış seneden beri,
bu
ameliyeyi gerçekleştirmek için kalkıp-inen manivelalar,
ilk kıpırdatmayı
sağladılar gibi görünüyor.
Muzdarip şairimizin iniltileriyle mırıldanacak
olursak:
‘Vur kazmayı Ferhat,
çoğu gitti azı kaldı’ diyebiliriz.
İlk hareket,
ruhun hareketidir ve o,
bugün bir sekîne yumuşaklığı ve sımsıcak bir bahar
bulutu edâsıyla başlarımızın üzerinde gökkuşağından bir ‘tak’ gibi uğradığımız
her yerde bizi selâmlıyor.
Onun,
bütün bir mazlumlar,
mağdurlar ve mahkumlar
ülkesini sarmasına,
sanıp rahmetle boşalmasına az kalmıştır.
Bugün artık,
büyük ölçüde kuvvet eriye eriye hakkın kalıbına girmiş ve ona
teslim olmuş gibidir.
Evet,
kuvvetin de bir hikmet-i vücudu vardır..
o olmadan
pek çok meseleyi halletmek mümkün değildir.
Haktan ayrılıp hakka rağmen bir yol
tutup giden kuvvet zararlı olsa da,
hak ile birleşen kuvveti her zaman aynı hak
kabul edebiliriz.
Hak ile birleşen kuvvetten doğan cesaret,
zalim değil;
o
mazlumun hâmisi,
hakkın da lisân-ı nâtıkıdır.
Bundan sonra önemli olan,
düşünce
ve aksiyon erlerinin onu temsil etmeleridir.
Yeni Ümit,
Temmuz-Eylül 1994,
Cilt 4,
Sayı 25
Bir yere kadar muayyeniyet
Yarınki nesillerin kıvam ve mutluluğu,
bugünkü fedakâr ruh ve solukların ürünü
olacaktır.
Bugün kendini rahata ve rehâvete salmış bezgin ve derbeder
yığınlardan mükemmel ve muntazam yarınlar beklemek sırf bir kuruntu ve
avunmadır.
Yarınlar,
bugünün döl yatağında tomurcuklaşıp gelişecek ve bugünün
memelerinden beslene beslene kıvama erecektir.
Bugünkü varlığımız iyi ve kötü
yanlarıyla dünün izlerini taşıdığı gibi,
yarınlar da bugünün,
gelişmiş,
genişlemiş ve ferdîlikten çıkarak içtimaîleşmiş bir kopyası olacaktır.
Evet,
kendine has renk ve keyfiyetiyle millî hayatımız,
geçmişin dağ-dere,
ova ve
obasından sızıp-gelen ve kendi televvünleriyle geleceğe akan bir ırmak gibidir;
bu ırmak istikbâle doğru akarken geçtiği yerlerin hususiyetlerini de beraber
alıp götürmektedir.
Dikkatle bakabilsek,
bizim de beraber akıp gittiğimiz bu
çağlayan içinde cedlerimizin ayak izlerini,
ruh halecânlarını,
beyin ve
pazularının ürünlerini,
mefkûre ve hafakanlarını görebiliriz.
Bu itibarla da,
onları bizim hayat kaynağımız;
tarihî dinamiklerimizle bizi de gelecek
nesillerin varlık usâresi sayabiliriz.
Böyle bir tevarüsteki espri kavrandığı takdirde,
dünya her yanıyla ihtiyarlasa,
zaman bütün bütün değişse,
asırlar başkalaşsa,
gelenler gitse,
gidenleri de
arkadan gelenler takip etse millet ruhu hep genç kalacak ve ‘ebed-müddet’ var
olacaktır.
Zira,
bu çizgideki bir değişim ve dönüşümde Ebu Bekir,
Ömer bin
Abdülaziz’e inkılâb edecek;
Ömer,
Fatih’e dönüşecek;
Ali,
Battal Gazi’nin ruhu
olacak;
Bedr’in Aslanları,
Malazgirt’te,
Kosova’da,
Çanakkale’de muhteva ve mânâ
derinlikleriyle bir kere daha temessül edeceklerse,
her şey sonsuza endeksli
demektir.
Bence yenileşmenin ve her zaman genç kalmanın sihirli formülü de bu
olsa gerek..
evet,
ferden-ferdâ zeval bulup gitmemizi,
milletçe varlık ve
bekamızın esası,
usâresi haline getirerek en korkunç ölümleri gülerek
karşılamalıyız ki,
dünyevî ve uhrevî buudlanyla ebediyeti garantilemiş olalım.
Kendimizi ilk idrak ettiğimiz tül-pembe dünyalardan gençliğin şahlanmaya açık
rengârenk âlemlerine,
olgunluğun,
güç,
kuvvet ve irade ile serfirâz olduğu
dönemlerden yaşlılığın temkinli ve istikrarlı çağlarına kadar her faslı çok iyi
değerlendiren,
her adımını dikkatlice atan,
hayatını dolu dolu yaşayan ve
ömrünün her dönemecinde ölmesini bilen,
ölürken de iradesiyle,
yüzü ötelere
dönük ve aşk içinde ölenler,
ütopyalarda anlatılanları da aşkın,
yarınlarımızı
hazırlayacak kahramanlar işte bunlardır.
Evet,
bu isimsiz kahramanlar ve kendi
ayaklarıyla yürüyen bu âbide ruhlardır ki,
hep önde koşar,
arkada görünür;
nesiller boyu ‘yâd-ı cemil’ olacak şekilde yaşar;
ama ölümle buluşmayı da hep
‘bir garip ölmüş diyeler’ mülâhazası içinde gerçekleştirmeyi düşünürler.
İçinde bulunduğumuz zaman itibarıyla,
bu ölçüdeki kahramanları yetiştiremez,
onlara yukarıdaki dinamikleri temsil etme fırsatını vermez ve ömrün değişik
fasıllarını bu ruh ve mânâ dinamikleri üzerinde örgüleyemezsek dünyanın geleceği
adına bir şey vaadetmemiz ve yarınlarda varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.
Evet,
içinde bulunduğumuz dönemi,
ilerideki zamanın altın dilimine bir esas
kabul edecek olursak,
bu esas mutlaka basiret,
şuur,
idrak ve sabırla çok iyi
değerlendirilmeli,
onu geleceğe açık hale getirmek için ruh ve özün mahfuziyeti
yanında,
yoruma açık yanları da istikbali kucaklayacak bir zenginliğe
ulaştırılmalıdır ki,
yarınlar bugünden kopuk olarak gelişmesin..
yukarıdaki
hususlar ihmal edildiği takdirde böyle bir netice kaçınılmaz olacaktır;
zira
sebeplerin ihmal edildiği bir yerde -tabiî esbap plânında- o sebeplerle
irtibatlı sonuçların meydana geleceğini düşünmek,
dinin ruhu ve ‘şeriat-ı
fıtriye’nin prensipleri açısından kat’iyen doğru değildir.
Varlığın sînesinde
her zaman müşâhede ettiğimiz bir muayyeniyet (determinizma) belli ölçüde ve
şartlı olarak tarihî hâdiselerde de söz konusudur.
Bugün,
gidip tarih olan
geçmişteki insan ve hadiseler,
âdeta zamanın döl yatağına tevdî edilmiş
spermler,
ukde-i hayatiyeler veya kuluçka altındaki yumurtalar gibidirler..
ve
şimdileri şekillendirecek esasların da kaynağı sayılırlar.
Günümüzde,
tarihin
yamaçlarına tohumlar gibi saçılan sebepler de -yine esbap açısından yarınlara
ait hikmet buudlu,
adalet televvünlü,
istikrar edalı ve istikamet formüllü
neticeleri belirleyecek âmillerdir.
Zaten şimdiye kadar da hep öyle olmadı mı? Bir dönemde yaşanan kapkara günler,
bir önceki dönemin levsiyatı değil miydi? Tufan,
Hazreti Nuh’a baş kaldıran
sergerdanların çiğneyip durdukları topraklardan fışkırmadı mı?.
Ahkaf’ta kopan
fırtınalar,
‘Âd’ın kirlettiği yerleri temizleme adına bir alt-üst etme ameliyesi
değil miydi?.
Sodom ve Gomore’nin kurban edilişleri arzın semaya fidyesinden
başka ne idi?.
Yakın tarihimiz itibarıyla Hindistan’ı yıllarca İngiliz çizmeleri
altında çiğneten,
onların kendi içlerinden bazı kimseleri parya olarak kabul
etmeleri değil de ya neydi?.
Eski dönemlerde birbirinin kurdu olmuş Asya
kavimlerini,
Cengiz ve Hülâgülerle;
modern çağ itibarıyla da komünizm,
sosyalizm
ve kapitalizmin eliyle perişan edip kıvrandıran,
onların dünyayı yanlış
yorumlamaları,
iftirakları,
cehaletleri değil miydi?.
Uzaklarda dolaşmaya ne
hacet,
asrın başında,
Afrika’dan Balkanlara ve oradan da bir kısım Asya
ülkelerine kadar mübarek bir bölgede o bölgenin muvazene unsuru sayılan âlî bir
devleti,
şanlı bir milleti arkadan vuranların hemen hepsi yaptıklarının kat
katına maruz kalmadılar mı?..
Kartaca’nın ümitsiz çığlıklarından ilk
Hıristiyanların ürperten feryatlarına kadar,
arşa yükselen mazlum âhı değil
miydi o koskoca Roma İmparatorluğu’nu yerle bir eden?.
Heykelleriyle beraber,
duyguları,
düşünceleri de,
bir kist,
bir modül gibi insanlık bünyesinden sökülüp
atılan Lenin,
Stalin,
Hitler ve Mussolinilerin,
tarihin en mel’ûn cebbarlarına
rahmet okutturan zulüm ve itisaflarında aramak gerekmez mi,
şimdilerde lanetle
yâd edilmelerini?..
İlk Müslümanlar,
mazlumiyet ve mağduriyetleriyle,
düşmanlarını kendi husumetleri
içinde boğdu ve adaletleriyle de dört bir yanda livâlarını dalgalandırdılar.
Bedir ve Mekke fethi,
hakkaniyet ve adaletin hakimiyeti,
Uhud da mazlumiyet ve
mağduriyetin zaferiydi.
Kılıç kalbin elinde olduğu sürece de bu zaferler
birbirini takip etti ve bu mübarek dönemde zahiren mağlubiyet zeminleri bile
birer kazanç kuşağına dönüşerek istikbale yürüyen yollarda zafer tâkları haline
geldi..
aksine,
kılıcın,
kuvvetin eline geçtiği ve kalbin diline kilit vurulduğu
günden itibaren de,
başan kılığındaki her maddî hakimiyet,
ruhlarda hezimet
hasıl ederek kazanç kuşaklarını hicran ve hasretlerin kol gezdiği arenalara
çevirmedi mi?
Evet hangi nam ve hangi ünvanla olursa olsun,
şer,
yine şer doğurur;
zulüm,
zulümler fasit dairesine inkılâb eder.
Dünden bugüne fitne ekenler hep şer
biçmiş,
hayır fideleri dikenler de hayır ve bereket dermişlerdir.
Zaman zaman
iyi-kötü teşebbüslerin neticeleri muvakkaten imhâle uğramış ise de,
mevsimi
gelince mutlaka zuhur etmiş ve zalimleri hasretle inletmiş,
mazlumlar için de
kurtuluş ve mutluluk vesilesi olmuştur.
Sebeple netice arasında bazen yıllar,
hatta asırlar geçebilir;
ama bir de ‘vakt-i merhûn’u gelince kendini öyle bir
hissettirir ki,
netice mâsum için aynı cennet,
âsî ve zalimler için de aynı
cehennem olur.
Bütün bunları,
bir mânâda tarihin ruhundaki muayyeniyetiyle (sebep-sonuç
münasebeti),
daha doğrusu ‘şeriat-ı fıtriye’deki adalet ruhuyla yorumlamak
mümkün olduğu gibi,
‘tarihî tekerrürler devr-i dâimi’nin önemli bir sebebi de
kabul edebiliriz.
Gerçi,
tarihî hâdiselerin arkasında pek çok sebep söz
konusudur ama;
yine de Kudreti Sonsuz,
sebepleri icraatına bir perde yapmıştır
ve bizim dünyamızı da onlarla kuşatmıştır.
Bu,
O’nun,
insana bahşettiği tıpkı
irade sıfatı gibi sırlı bir lütfu;
bizim de,
mükellefiyetlerimizi yerine
getirmemiz adına malzememiz ve lüzumlu aksesuarımızdır.
Bu açıdan denebilir ki,
bazen çok küçük bir hareket bile yıllar ve yıllar sonra
çok önemli bir oluşumun başlangıcı olabileceği gibi,
yanlış bir kanaat,
hatalı
bir davranış da çağları sarsacak pek çok olumsuzluğu netice verebilir.
Bu itibarla da,
şimdilerde bir kısım bahtiyar nesillerin,
hayır düşünceleri
üzerine örgütledikleri mini mini nakışlardan,
mutlu yarınların rengârenk ve
bütün insanlığın alâka duyacağı mübarek dokuların meydana geleceğini
bekleyebiliriz.
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1996,
Cilt 5,
Sayı 34
Bizim dünyamıza doğru
Tarihî büyük hâdiseler düşünüldüğünde,
düşünce ile aksiyonun iç içe yaşadığı
görülür.
Bir taraftan aksiyonun fikirle beslenmesi,
plânlanması,
diğer yandan da
hamle ve hareketin yeni düşünce ve projelere zemin teşkil etmesi mânâsına bir
içiçelik.
Bu mânâda,
düşünce,
aksiyon için bir semâ ve yağmur,
bir atmosfer ve
hava;
aksiyon da düşünce için bir zemin ve saksı,
bir toprak ve topraktaki
kuvve-i inbâtiye gibi farz edilebilir.
Evet,
böyle bir mütekabiliyeti kabul
etmek yanlış olmasa gerek.
Zira her hamle,
bir düşünce ve plânın tahakkuku,
her
düşünce de,
o istikametteki hareketlerle gerçek çerçevesini bulabilmesi ve
hedefine ulaşabilmesi için bir başlangıç ve bir vetiredir.
İradenin ilk
merhalesi,
bir iç temâyül,
nihâî sınırı da azim,
karar ve teşebbüstür.
Düşünce
bu vetirede,
mebde’den müntehâya tıpkı atkı ipleri mesâbesinde,
şuurlu
faaliyetler de bu atkılar üzerine işlenen dantelâlar gibidir.
Düşüncesiz,
plânsız davranışlar çok defa falso ve karmaşaya sebebiyet verir;
hareketsiz
fikirler de,
düşüncenin nihâî buudu sayılan model oluşturmayı engeller ve
iradenin ruhunu zedeler.
Günümüze doğru gelirken,
düşünce şuâlarının,
toplumun her yanını sarması
engellendiği gibi irade de bütün bütün felç edildi..
temsil devre dışı bırakıldı
ve aksiyon da anarşiye katlettirildi.
Çağın talihsiz cereyanları çok defa,
yığınları,
bir bunalımdan bir bunalıma itti ve bir dağınıklıktan başka bir
dağınıklığa sürükledi.
Kitleler,
bencil ve haris ruhların elinde,
tutarsız,
mefluç ve şaşkın bir oraya çekildi,
bir buraya ve hep istismar edildi.
Bütün bu
olumsuz hususlar karşısında ister-istemez,
günümüz insanının henüz kalbî ve
zihnî gücünü harekete geçirebilecek ölçüde olgunlaşmadığını görüyor ‘ve hele
biraz daha!’ diyoruz..
ferdî seciyelerimizdeki zaafları gidermek,
iradelerimize
güç kazandırmak,
inançlarımızı besleyip kıvama getirmek ve yeisin her çeşidini
ruhumuzdan söküp atabilmek için ‘hele biraz daha’ diyoruz.
Tabiî her şeyden
evvel batı şokundan sıyrılmak için de…
Evet,
batıda gerçekleştirilen sanayi inkılâbından bugünkü teknolojik gelişmelere
kadar,
hemen her şey,
şok şok üstüne üzerimizde felç edici tesirleri olduğu
gibi,
ilimciliğin yanlış telâkkisi ve modernizm havâiliği de bir hayli başımızı
döndürdü,
bakışlarımızı bulandırdı.
İhtimal ki,
bu zafiyet ve bu sarsıntı daha
bir süre devam edecek..
bu uyur-gezerlik ve bu sayıklamalar sürüp-gidecek ve
dolayısıyla da kim bilir daha kaç yıl dişimizi sıkıp sabredeceğiz?.
Sabredeceğiz,
zira,
fevkalâde sarsık bu umûmî bünyenin,
derlenip kendine
gelebilmesi ve toparlanıp çağıyla hesaplaşabilmesi için daha nice yıllar,
mercan
derinliğindeki canlı bekleyişe ve kuluçka durgunluğundaki aktif ve disiplinli
harekete ihtiyacımız olduğu şuurundayız.
Bu bekleyiş ve aksiyon sayesinde,
bir gün mutlaka bizim de dirileceğimize ve
dünyanın çehresini değiştireceğimize inancım tamdır.
Ne var ki,
böyle bir
vetirenin yaşanabilmesi için de,
Şâh-ı Geylânî derinliğinde,
İmam Gazâlî
enginliğinde,
Müceddid-i Elf-i Sânî Rabbânîliğinde,
Mevlânâ aşk u heyecanında,
Bedîüzzaman câmüyyet ve temkininde,
günümüzün insanına yepyeni bir ruh vererek
ona taptaze bir hayat zemini hazırlayacak büyük ve güçlü iradelerin yetişmesi,
yetişip asırlardan beri insanımızın duygu,
düşünce ve firâsetini ezen buhran
dalgalarını kırarak onun ruhunda ‘Cûdî’ meltemleri estirebilmesi için zamana,
ortama ve imkâna ihtiyaç olduğu da bir gerçek..
ve tabiî kendi kendimizi
fethetmeye,
ruh mekanizmamızı yeniden şekillendirmeye,
kalb,
his ve düşünce
dünyamızı onarmaya da… Aksine,
bizi Hızır çeşmesine ulaştıracak ışık
süvarilerini yetiştiremediğimiz,
kendimize,
kendi değerlerimize kapalı
kaldığımız ve rûhî sistemlerimiz itibarıyla dağınık yaşadığımız sürece,
mesafe
almamız kâbil olmayacaktır;
bugüne kadar olmadığı gibi.
Bu konuda kendimize
dışta düşman aramaya da gerek yok;
zira bizim düşmanımız içten ve ayağını
ayağının üstüne atmış,
villasının penceresinden derbederliğimizi seyrediyor ve
kıs kıs gülüyor.
Bu itibarla da,
eğer mutlaka bir cihad stratejisi üreteceksek,
bu strateji
gönlümüze taht kurmuş oturan,
bu amansız ve îmansız düşmanları söküp atmaya
ma’tûf olmalıdır.
Aslında bizim dünyamız,
asırlar var ki,
başka değil,
işte bu
düşmanların ablukası altında bulunuyor.
Yıllar ve yıllar boyu milletimiz bu
öldürücü ablukadan kurtulup,
bir türlü kendine dönemedi..
kendi olamadı..
hep
ayrı ayn toplumların,
örflerin,
âdetlerin garip bir nokta-i mihrâkiyesi gibi,
çok kavimleri,
çok kabileleri,
çok anlayışları,
pek çok puta birden tapan,
pek
çok mevhûm ilâh karşısında aynı anda diz çöken ve her gün nice sahte mâbutlar
önünde ahd ü peyman yenileyen bir düşüncezede gibi hep dağınıklık örneği oldu ve
bir türlü toparlanamadı.
Böyle oldu;
zira o,
bu talihsiz dönemde hiçbir
düşüncenin tam ve doğru olduğuna inanamadı,
dolayısıyla da,
pek çok fikrî
cereyana birden endeksli yaşadığı halde,
tam olarak hiçbir akımın içinde
bulunamadı.
Kim bilir bu sisli-dumanlı dünyada ne büyük fikirler,
hep berzahta kalıp hayata
geçirilemedi ve ne ciddi projeler,
bu miyop bakışların bulanık düşüncelerine
çarparak kırıldı! Evet,
bunlara göre eşya ve hâdiselerin ihtiva ettiği mânâ,
ilim ve insan kâinat münasebetleri,
önemsiz,
anlamsız şeylerdir;
üzerinde
durmaya değmez.
Bunlara kalırsa,
varlık adına bildiğimizi bilir;
bilmediklerimizi de,
‘Nası1 olsa yarın bileceğiz’ mülâhazasıyla devreden çıkarır
ve her şeyi kendi ‘sâbite’lerimize göre keser biçer-şekillendirir;
icabında
dünya kadar doğruları yanlış,
yanlışları da doğru göstererek,
ilmi de,
araştırmayı da kendi inanç ve kendi dogmalarımızın vesâyetinde pek âlâ
sürdürebiliriz.
Hem de,
tâ başlangıçtan beri varlığa da varlığını geçirdiği
safhalara da şâhitmişçesine,
kesin bir üslupla atıp tutarak ve bir kısım
faraziyelerle her şeyi oldu-bittiye getirerek.
Eğer kâinatta inanılacak hiçbir hakikat yoksa,
hiçbir düşünce inanılıp kabul
edilecek değerde değilse,
varlığın bir kaostan farkı ne? Böyle bir anlayışın
hâkim olduğu bir dünyada,
hiç olmayacak meselelerde bile toplumu izâfiyecilikten
korumak nasıl mümkün olacaktır? Kendini izâfîliğe salmış yığınlar,
en doğruları
dahi,
aksinin doğruluğu kadar,
en eğrileri de yine aksinin eğriliği kadar kabul
etmeyecek midir? Tabiî temelde böyle bir anlayışın yaygınlaşması halinde ise,
iyilik-kötülük düşüncesinden ahlâkîlik-lâahlâkîlik telâkkilerine kadar her şey
rölâtivizmden nasibini alacak demektir.
Bugün,
her şeyden ziyade milletçe muhtaç
olduğumuz karakter,
şuur,
idrak ve sorumluluğun harekete geçireceği,
davranış ve
faaliyetlerin de,
en az bugün ve bugüne ait zaruretler kadar,
plân ve
projelerinde yarınları düşünen samimi,
müteheyyiç fakat dengeli insan
karakteridir.
Gönlüyle varlığa açık,
dimağı bilgi şuunuyla ma’mûr,
her an
kendini bir kere daha yenilemesini bilen,
her zaman nizamın peşinde ve her lâhza
ayrı bir tahribi tâmir eden düşünce ve ruh mîmârı karakter..
O hep zaferden zafere koşacak ama;
ülkeleri hârap edip,
harâbelerde pâyitahtlar
kurmak için değil;
insânî duygu ve melekeleri harekete geçirmek ve bizleri,
herkesi ve her şeyi kucaklayacak şekilde sevgi,
alâka ve mürüvvetle
güçlendirmek,
yıkılmış yöreleri onarmak,
ölü kesimlere hayat üflemek,
varlığın
damarlarında can olup-kan olup akmak ve hepimize var oluşun engin zevklerini
duyurmak için..
zaten o,
her şeyiyle bir Allah adamıdır..
ve O’nun halifesi
olarak her zaman varlıkla münasebet içindedir.
Her hareket ve her faaliyeti
kontrollüdür ve yaptığı her şeyi de O’nun teftişine sunacak gibi yapar.
O’nun
duyuşlarıyla duyar..
O’nun bakışlarıyla görür..
üslûbunu O’nun beyanından süzer
çıkarır..
ve O’nun iradesi karşısında ‘gassâlin elindeki meyyit’ gibidir..
O’na
karşı acz u fakrının şuurunda olması en büyük bir güç ve servet kaynağıdır.
O,
bu tükenmez hazineyi en iyi şekilde değerlendirmede asla kusur etmemeye çalışır.
O,
aynı zamanda engin bir muhasebe ve murâkabe insanı,
dır;
iyi-kötü,
güzel-çirkin,
onun mir’ât-ı ruhunda,
gece-gündüz ziyâ-zulmet farklılığı içinde
birbirinden ayrı ve her şey yerli yerincedir..
iradesi,
kalbi,
şuuru ve
hissiyle,
o,
vicdan mekanizması ve onu meydana getiren latîfelere terettüp
edecek en büyük gayeleri avlama peşinde..
ve ‘Hâlık’ın atiyyeferini ancak
matiyyeleri taşır’ mülâhazasıyla,
irade ile,
sorumluluk arasındaki münasebeti;
kalb ile,
aşk mâbeynindeki alâkayı;
şuur ile,
varlık ve varlığın perde arkası
sırlarıyla teması ve ıttılâı;
hissiyle,
‘bî kem u keyf’ mutlak hakikati;
mârifeti ile birkaç kadem meleklerin önünde yakınlık soluklamaktadır.
O,
şahsî hayatı itibarıyla,
gözü hep örnek insan olma ufkunda..
İlâhî emir ve
yasaklan temsilde evliyâ ve asfiyâ ile at başı ve ‘kılı kırk yararcasına’
sözüyle ifade edilemeyecek kadar dakik ve ince.
Hakiki Müslümanlığı yaşamadaki
kahramanlığı,
Hakk’ın sevmediği şeylere karşı ortaya koyduğu tavn,
inançlarını
hayata geçirme yolunda başına gelecek şeylere karşı fütursuzluğu ve mukavemeti
tasavvurlar üstüdür.
Hele mahşeriliğindeki enginliği,
Hakk eri ve halk insanı
olmadaki derinliği,
Allah’a ve O’ndan ötürü varlığa karşı duyduğu aşkı,
şevki,
alâka ve endişeleri ifadelere sığmayacak ölçüdedir.
Zaten o,
her şeyden evvel ve sonra ledünnî bir mârifet ve vazife insanıdır.
Ledünnî vazife insanı ile ne anlıyoruz,
ayrıca üzerinde durulmaya değer…
Yeni Ümit,
Ocak-Mart 1995,
Cilt 4,
Sayı 27
Çizgimizi bulma yolunda
Yeryüzü mirasından mahrum edildiğimiz günden bu yana İslâm,
müntesiplerinin
zaafı,
hasımlarının da tecâvüz ve insafsızlığı berzahında yürekler acısı bir
muâmeleye tabi tutuldu.
Zulüm ve gadr karşı tarafın şiârı olabilir;
Müslüman’ın
zaafını kabul etmek mümkün değildir.
İhtimal,
Allah Rasûlü de,
‘Allah’ım fâcirin
celâdetinden,
müttakînin de aczinden sana sığınırım’ derken bu hususa işaret
buyuruyordu.
Şurası bir gerçek ki,
Müslüman düşüncesi ve Müslüman mantığının sarsıntı
geçirmesi,
duraklaması,
durgunlaşması,
hatta bulanıp kokuşması Müslümanları
Kur’ân hedefli,
peygamber yörüngeli doğru yoldan uzaklaştırmış..
İslâm’ın
evrenselliğine gölge düşürmüş ve bu âlemşümul dinin fonksiyonunu edâ etmesine
mâni olmuştur.
Öyle anlaşılıyor ki son birkaç asrın Müslümanlarında hususiyle de
Müslüman rehberlerde bu denli müzminleşen,
kronikleşen bu inhiraf vak’asının
giderilmesi de,
birkaç mektep açmakla,
birkaç konferans,
birkaç panelle mümkün
olamayacağı gibi,
birkaç zavallıca mev’ize ve birkaç nasihatla da
aşılamayacaktır.
Kökleri asırlar öncesine dayanan,
günümüzde de bilim ve teknolojiyle desteklenen
bu kartlaşmış inhirâfın giderilmesi,
yeniden kendimizi keşfetmemize,
kendimizi
bulmamıza,
İslâmî şuur,
İslâmî mantık ve İslâmî muhâkeme usulüyle bir kere daha
tanışmamıza..
uzun gayret,
köklü himmet,
gerekli zaman,
bitmeyen sabır,
dipdiri
ümit,
sarsılmayan irâde ve teennî üstüne teenniye muhtaçtır.
Aksine,
kendi
üslûbumuzu bulamaz,
içine düştüğümüz çukurdan,
düşüş noktasının dışında çıkış
yolları aramaya devam edersek hem kendi kendimizi aldatmış hem de gelecek
nesilleri bir kere daha inkisâra uğratmış oluruz.
Bu itibarla,
varlık ve
hâdiselere İslâmî perspektifle yaklaşmak ve her şeyi İslâmî mantıkla
değerlendirmek için İslâmî düşünce ve İslâmî tasavvurun yeniden
gerçekleştirilmesi şarttır.
Bunun için de,
evvelâ;
kâinat,
insan ve hayat
hakkındaki bilgilerimizin sağlam,
nefsü’-emre uygun,
mebde’ ve gâyesiyle aynı
yörüngede,
birbiriyle el ele,
omuz omuza,
bütün ve parçaları birbirine açık ve
âdeta aynı temayı ifâde etmek üzere farklı ses,
tek usûl ile örgülenmiş bir
beste hüviyetiyle..
veya merkezî bir nakışın çevresindeki diğer nakışlarla,
mutlaka bir kısım mânevî münâsebetleri bulunması keyfiyetiyle sezilip
bilinmesi..
ikinci olarak da;
akıl ve muhâkemenin,
dünya kadar mânâ,
muhtevâ ve
hikmetlerle dopdolu,
hatta binbir hikmet manzûmesiyle mâlemâl ve âdeta bütün
varlık ve hâdiselere açık bir kitap..veya ilâhî şuûnun milyonlar televvününü
aksettiren çok yönlü,
çok derinlikleri bulunan göz kamaştırıcı bir sanat eseri
olarak mütalâamıza sunulan,
umum eşya ve umum vak’aları,
onlardaki cüz’î ve
münferit hâdiselere takılmadan,
cüz’iyatta külliyâtın perde arkasını seyrederek,
külliyatta da,
cüz’iyât ve teferruatın en ücra kolonilerine kadar uzanarak
bütünü birden anlamaya ve parçaların,
hatta daha küçük parçaların birbirleriyle
olan münasebetlerini kavramaya yönlendirilmesi lâzımdır ki,
çalışmalarımızın bir
bölümü diğer bölümünü,
tespitlerimizin bazıları bazılarını ve zamanımızın da bir
kısmı,
diğer kısmını nakzetmesin,
çürütmesin ve aleyhinde olmasın.
Bu mütalâa ile,
ihtisaslaşma ve branşlaşmanın aleyhinde olduğumuz
zannedilmemelidir.
Elbette ki herkes belli bir sahada uzmanlaşacak ve ihtisas
yaptığı branşın arş-ı kemâlâtına ulaşarak o sahaya ait gaye-i hayâli yakalamaya
çalışacaktır.
Ancak,
bu yapılırken,
bütünün mânâ,
muhtevâ ve konumu,
hatta hedef
ve gayesi de gözardı edilmemelidir.
Bu,
kolektif bir şuurla mı,
bilgi ve şuurun
yönlendirilmesiyle mi,
mükemmel bir koordinasyonla mı,
yoksa dehâ ile mi,
her ne
ile gerçekleşecekse gerçekleşmeli,
zira böyle küllî ve şümullü bir nazara,
böyle
umumî ve objektif bir değerlendirmeye ihtiyacımız olduğunda şüphe yok…
Evet,
bugün her şeyden daha çok,
dünü-bugünü bir arada görebilecek..
kâinat,
insan ve hayatı birden perspektife alabilecek..
mukâyeseci..
varlığın sebepler
ve illetler buuduna açık..
milletlerin ve cemaatlerin varoluş ve yıkılış
senaryolarına vâkıf..
sosyoloji ve psikososyolojinin hata ve sevaplarında
hakem..
medeniyet devr-i daimlerinin doğum,
ölüm ve göçüşlerine nigehbân..
vesile ve gayeyi birbirinden temyiz edecek yetenek,
vicdan selâmeti ve düşünce
istikametine sahip..
gayeye saygılı..
şeriattaki hikmet-i teşri ve Sahib-i
Şeriat’ın maksatlarına âşina..
dinî hükümlere menat sayılan esaslar mevzuunda
vukuflu..
ilâhî varidâta açık objektif dimağlara şiddetle ihtiyaç var.
Tıkanmış düşünce sistemimizin önünü açacak..
bayatlamış ve semâvilikten
uzaklaşmış muhâkeme tarzımıza Kur’ânî yörüngede işlerlik kazandıracak..
bunları
yaparken de kâinat,
insan ve hayat arasındaki sırlı münasebeti göz ardı
etmeyecek..
dinî emirlerin titizlikle yaşanıp hayata geçirilmesinin yanında,
devam ve temâdînin önemli bir esâsı olan,
yürüdüğü yolları,
Sahib-i Şeriat’ın
teysîr,
mülâyemet ve müsamaha ufkuna göre stabilize ederek tebşir ağırlıklı ve
tenfire kapalı temsilini sağlamak..
ilim ve tefekkür gücünü İslâm’ın ve İslâm’ı
yorumlamanın emrine vererek birkaç asırlık kısırlığı sona erdirmek..
mektepten
mâbede,
sokaktan yuvaya her yeri,
varlık,
insan ve hayatın arkasındaki gerçeğin
rasat edildiği rasathaneler haline getirmek..
tıkanıklığı asırlar ve asırlar
ötesine gidip dayanan sonsuzluğu temâşâ menfezlerine yeniden işlerlik
kazandırmak..
İslâm’ı,
hayatın hemen her ünitesinde sürekli üzerinde durulan
gündemin birinci maddesi konumuna yükseltmek..
tenâsüb-i illiyet prensibine göre
sebep-sonuç mevzuunda hassas,
riyâzî ve rasyonel davranmak..
gibi fonksiyonlar
edâ edecek bu idrak kadrosu,
kendimizi yenilememize yardımcı olacak ve bize
ebed-müddet var olmanın erkânını öğretecektir.
Sebeplere bunca önem verip onları küstahlaştırmayı yadırgayanlar olabilir;
bir
ölçüde,
ben de buna iştirak ederim:
İnsan kendine düşen vazîfeyi yapmalı,
şe’n-i
rubûbiyetin gereğine karışmamalıdır.
Vazife bize ait bir sorumluluk,
sebeplere
tevessül de neticenin istihsâli için,
duâ hükmünde Hakk kapısına sunulmuş bir
müracaattır.
Bu hususun böyle kabul edilmesi,
bizim,
birer yaratık,
O’nun da
yaratan olmasının ve uluhiyet sıfatlarının gereğidir.
Ne var ki,
madalyonun bir
de öbür yanı var:
Allah,
bize ait emr-i itibârî gibi bir şeyi,
irâde ve
meşîetine dâvetçi gibi kabul buyurmuş,
ona önem vermiş,
en büyük projeleri o
plân üzerinde gerçekleştirmeyi vadetmiş ve gerçekleştirmiş..
ve bu itibârî
nesneyi günaha,
sevaba bir vesile olarak yaratmış,
onu cezâ ve mükâfata esas
kılmış,
hayır ve şerrin isnâd edilmesine fâil kabul etmiş..
ve zâtında hiçbir
değer ifade etmeyen bu nisbî emre,
ona terettüp eden neticeler itibarıyla,
değerler üstü değer atfetmiş -ki eğer böyle olmasaydı,
bütünüyle hayat durur,
insan camitler derekesine düşer,
teklif bâtıl olur ve her şey gider abese
incirâr ederdi- elbette ona,
onun istek ve dileklerine fevkalâde önem verecek..
onu dünya ve ukbânın îmarına bir şart-ı âdi,
hatırı sayılır bir vesîle ve
dünyaları aydınlatacak bir elektrik mekanizmasının sihirli düğmesi haline
getirerek,
damlada deryâ,
zerrede güneş,
hiç ender hiç olan bir şeyde cihanları
var etmek suretiyle kudretinin sırlı bir buudunu daha gösterecektir.
Evet,
ne sebepler,
ne de başka hiçbir şey Allah’a hükmedemez.
O’nun ilâhî irâde
ve meşîetini bağlayamaz.
Her şey Allah’ın mahkûmu,
Allah’ta biricik ve mutlak
hakimdir.
Ancak,
esbâba riayet edilmesi ve illetlerin birer mini vesîle olarak
değerlendirilmesi de yine Allah’ın emridir.
Bu itibarla da insanın,
‘sünnetullah’ dediğimiz şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine uymadığı zaman,
büyük
ölçüde dünyada,
belli nispette de âhirette cezalandırılacağına inanıyoruz.
Halifeler halifesi Hz.Ömer’in,
salgın vebanın bulunduğu bir yerden
uzaklaşırken,
onun bu davranışını kazâya rıza ve kadere teslim düşüncesiyle
te’lif edemeyenlere karşı,
‘Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine
kaçıyorum’ şeklindeki yaklaşımı ne mânidardır!
İş;
amel ve aksiyonda netice programlı olma,
onu gâye-i hayâl haline getirme ve
onun külfeti altına girme,
hem bir ızdırap hem de -hâşâ- Allah’la pazarlık yapma
gibi bir saygısızlık,
iradeyi devre dışı bırakarak.
neticenin harika bir yol ile
harikalar kuşağında meydana geleceğini beklemek de bir kuruntu ve miskinlik
kılıfıdır:
Zaten Kur’ân-ı Mübin de hem de kim bilir kaç yerde ‘yaptıkları şeyden
ötürü’,
‘kazandıklarından ötürü’ diyerek insanların başına gelecek iyi ve kötü
şeylerin yine onların kendi amel,
kendi aksiyon ve kendi davranışlarından dolayı
meydana geldiğini ve geleceğini ihtar etmiyor mu? Ve kalb,
akıl vicdan
muvazenesinin en büyük mümessili insanlığın iftihar tablosu Ruh-u Seyyidi’l-Enam
da:
Kıyâmet günü kulun,
henüz bir adım atma fırsatı bulamadan,
ömrünü nerede
tükettiğinden,
bilgisini nasıl değerlendirdiğinden,
malını hangi yollarla
kazanıp nerelerde sarfettiğinden ve bedenini nerelerde yıprattığından
sorgulanacağını hatırlatarak,
sebep-sonuç,
illet-mâlûl,
gayret ve semere
arasındaki sıkı ve sırlı münâsebeti iş’âr etmiyor mu? İslâm;
kitap ve sünnetle,
mü’minin dünya ve ukbâ hayatını,
itikadî ve amelî durumunu,
ibâdet ve ahlâk
keyfiyetini tanzim ederken,
aynı zamanda satır aralarında,
insanın ruh,
akıl,
kalb,
vicdan ve his dünyasına da öteler buudlu bir dünyadan değişik şeyler
fısıldar,
onun benliğinin derinliklerinde uhrevî esintiler,
lâhut televvünlü
duygular meydana getirerek her an onu değişik bir buudda bir kere daha ihya
eder.
Eder de,
insan kendini Allah’a halife olma mevkünde,
eşyaya müdahale
konumunda ve sünnetullah sırlarını kavrama,
değerlendirme makamında bulur.
Sonra
da irade ve meşîet kaynaklı kâinat kitabıyla,
O’nun kelâmından akıp gelen
beyanını bir vâhidin iki yüzü gibi görür,
hisseder..
tasavvur ve düşüncelerini,
yaşayış ve davranışlarını,
dünya ve ahiret mülâhazalannı arz ve semadaki
muvazeneye göre dengeler.
Evet,
İslâm,
örgülenmesinde önemli birer unsur olan atkılarını,
akıl,
vicdan,
ruh ve ceset üzerine atarak,
o rengîn,
derin dünya ve ukbâ buudlu dantelasını
işleyip meydana getirmiştir.
Bir seviyede bunlardan bazıları,
yer yer
diğerlerinin önüne geçse de,
hiçbiri tek başına ne onu tam mânâsıyla
aksettirmeye,
ne temsile,
ne de ifadeye gücü yetmez.
Hâlik’ın en büyük ve herkes için en umûmi atiyyesi olan İslâm’ı,
yine O’nun bir
diğer ve ilk ihsânı sayılan,
akıl,
vicdan,
ruh,
ceset ve letâiften meydana gelen
bütün varlığın fihrist-i mânevîsi,
bir organizasyona taşıyabilir.
İleride bu mevzûu daha da açmak istiyoruz.
Yeni Ümit,
Nisan-Haziran 1993,
Cilt 3,
Sayı 20
Döl yatağındaki dünya
Yakın geçmişi itibarıyla bütün İslâm dünyası,
inancı,
ahlâkı,
düşünce sistemi,
maarif ve sanayii,
âdet ve ananeleri,
siyasî ve içtimâî durumu itibarıyla en
bunalımlı dönemlerinden birini yaşamıştır.
Bir zamanlar bütün milletler arasında dindarlardan daha dindar,
ahlâken oldukça
mazbût,
örf,
âdet ve ananeleriyle bir hayli sağlam,
siyasî ve içtimâî
ufuklarıyla dünyayı idare etmeye namzet ve düşünce sistemleri ile de hemen
herkesten ileri görülen Müslümanlar;
dinlerini arızasız yaşamaları,
ahlâkî
mükemmeliyetleri,
ilim düşünceleri,
hemen her zaman yaşadıkları çağın önünde
bulunmaları,
ilham,
akıl ve tecrübe sacayağını iyi değerlendirmeleri sayesinde
Pireneler’den Hint Okyanusu’na,
Kazan’dan Somali’ye,
Puvatya’dan Çin Seddi’ne
kadar çok geniş bir dairede akıllara durgunluk verecek şekilde mükemmellerden
mükemmel bir idareye muvaffak olmuş.
ve cihanın en karanlık çağları yaşadığı bir
dönemde idare hudutları içinde ve vesâyetleri altında bulunan milletlere,
âdetâ
ütopyalarda resmedilen sistemleri yaşatmış ve dünyayı cennetin bir buudu haline
getirmişlerdi.
Ne acıdır ki aynı dünya,
asırlar ve asırlar boyu kendini dimdik ayakta tutan
tarihî dinamiklerden,
İslâmî değerlerden uzaklaşıp,
cehaletin,
ahlâksızlığın,
hurafelerin,
bedenî ve cismanî zaafların esiri haline gelince de hemen zulmet ve
hüsran uçurumlarına yuvarlanmış,
inkırazdan inkıraza sürüklenmiş..
bağı kopmuş
tesbih taneleri gibi darmadağınık;
şirâzesi çözülmüş bir kitabın parçaları gibi
ayaklar altında..
kısır mücadelelerle fevkalâde sarsık,
binbir tefrika ile iki
büklüm..
esaretlerin en utandırıcısıyla inim inim inlerken hürriyet türküleri
söyleyecek kadar şaşkın..
kimliksiz fakat bencil;
tabu deyip Allah’a,
Peygambere
baş kaldırmış ama bir sürü tabunun pençesinde,
perişanlardan daha perişan hale
gelmiştir.
Ne var ki,
dıştaki kırk haramilerin ve içteki bir kısım haramzâdelerin onca
gayretlerine rağmen,
bu son kasvet dönemi de fazla uzun ömürlü olmamıştır.
Bugün
insanlığın beşte birini teşkil eden Müslümanlar,
hemen her yerde yepyeni bir
dirilişin mücadelesini vermekte ve bu kahrolası esaret çağından kurtulmaya
çalışmaktadır.
Bilhassa son yıllarda,
her sabah bir musîbetle,
her akşam birkaç
felâketle yüz yüze gelmeleri,
onlarda metafizik gerilime vesîle olmuş,
Allah’a
yönelişlerini hızlandırmış ve onların mücadele azimlerini kamçılamıştır.
Zaten İslâm ruhunun insan tabiatına uygunluğu,
onun maddî-manevî terâkkîsini
desteklemesi ve yüce dinimizin dünya ve ukbâ muvazenesinde erişilmezliği
sayesinde biz en karanlık dönemlerde bile ‘el-hakku ya’lû velâ yu’lâ aleyh’ ile
nefes alıp verdik,
‘ve’âkibetü li’l-müttâkîn’le gözlerimizi açıp kapadık;
ama
hiç mi hiç ye’s ü inkisara düşmedik.
Kaldı ki daha şimdiden hemen her kesimde
çok süratli bir tempo ile İslâm’a yönelişler müşahede edildiği gibi,
Amerika’dan
Asya steplerine,
İskandinav ülkelerinden Avustralya’ya kadar çok geniş bir
dairede de İslâm’ın ön plâna çıktığı gözlenmektedir.
Çeşitli Hıristiyan mezheplerinin ve bu mezheplerin değişik misyoner
teşkilatlarının akıllara durgunluk veren onca faaliyetlerine rağmen,
kilisenin
uyandırdığı alâka,
Müslümanlığa karşı duyulan sıcaklığın onda birine bile
ulaşamamıştır.
Bugün yeryüzünün değişik kıtalarında,
hemen her sene,
hem de
açlık ve sefalete mahkûm edileceklerini bile bile yüz binlerce insan
Müslümanlığı seçmekte ve Kur’ân nuruna sığınmaktadır.
Öyle ümit ediyoruz ki -tabiî Allah’la vefa münasebetimizi bozmazsak- çok yakın
bir gelecekte,
Nasr suresinin muhtevası bütün ihtişamıyla bir kere daha
yaşanacak..
ve Amerika’dan Avustralya’ya,
Balkanlar’dan Çin Seddi’ne ve
Avrupa’dan Afrika’nın derinliklerine kadar her yerde,
İslâm şemsiyesi altında
îman,
ümit,
emniyet,
dolayısıyla da huzur ve itminân son bir kere daha
dalgalanacak..
ve beş milyar insanlık,
hayal edilebilenin çok üstünde yepyeni
bir cihan düzeniyle tanışacak ve hemen herkes,
fıtrat ve düşünce dünyasının
müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir.
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1992,
Cilt 3,
Sayı 18
Düşünce ve aksiyon insanı
Düşünce ve aksiyon insanı;
hareket eden,
plânlayan,
dünyaya yeniden nizam verme
hafakanlarıyla oturup kalkan,
asırlardan beri yıka geldiğimiz ruh ve mânâ
heykellerimizi yeniden ikame etme hareketini temsil eden,
târihî değerlerimizi
bir kere daha yorumlayan;
hareketten düşünceye,
düşünceden harekete irade ve
mantık mekiğini rahat kullanmasını bilen ve kendi ruh ve mânâ kanaviçelerimize
göre bize yeni yeni dantelalar ören bir hamle insanıdır.
O,
duygudan düşünceye,
ondan da pratik hayatın hemen her faslına uzanan çizgide,
hep nizam soluklar;
yapma ve inşâ etme duygusuyla oturur-kalkar.
O,
maddî güç ve
kuvvetini kullanarak ülkeler fethetme,
zaferden zafere koşma yerine,
ruh erkân-ı
harplerini,
düşünce mimar ve fikir işçilerini yetiştiren,
çevresine her zaman
imâr ve inşâ düşüncesi üfleyen,
çıraklarına harabeleri ma’mûr etme yollarını
gösteren ledünnî bir Hak eridir.
İradesini,
sonsuz meşîetle birleştirebilmiş,
fakrını gınâ,
aczini de aynı kudret haline getirebilmiş,
şevk ü şükürle coşkun
bir Hakk eri… O,
bu güç kaynaklarını yerinde ve sahibine vefâ hissiyle
kullanabildiği sürece,
kat’iyen yenilmez;
yenildi zannedildiği yerlerde bile
farklı bir zafer tabyasının başında olduğu görülür.
Düşünce ve aksiyon insanı,
bazen vefâlı bir vatan evlâdı,
bazen düşünce buudlu
bir hareket insanı,
bazen bir ilim âşığı,
bazen dâhi bir sanatkâr,
bazen bir
devlet adamı,
bazen de bunların hepsidir.
Son dönem itibarıyla,
bunların
bazılarına misâl teşkil edecek bir hayli düşünce ve aksiyon adamından
bahsedilebilir.
Bunlardan kimileri,
düşünceleri aksiyonlarının önünde,
kimilerinde aksiyon ve düşünce atbaşı,
kimileri de düşünceleri meknî birer
hareket adamıdır.
Filibeli Ahmed Hilmi’den Mustafa Sabri Bey’e,
Ferit Kam’dan Muhammed Hamdi
Yazır’a,
Bedîüzzaman Hazretlerinden Süleyman Efendiye,
Mehmet Âkif’ten Necip
Fazıl’a uzanan çizgide bir hayli nûrefşan simâdan söz etmek mümkündür.
Ne var
ki,
bunca mübarek ismin doğum ve vefat tarihlerini vermek bile,
bu yazının
çerçevesini aşacağından,
biz,
şimdilik sadece bu hakikat kahramanlarının
adreslerine işaret edip geçeceğiz.
Filibeli Ahmed Hilmi:
Bulgaristan’ın Filibe şehrinde doğmuş bir sefir çocuğu..
maârifle ve çağıyla tanışması Galatasaray Sultanîsi’nde başlıyor..
sonra,
İzmir’de ikamet..
Beyrut’ta memuriyet..
bu arada Jön Türklerle temas ve bu
yüzden Fîzan’a nefiy… Ve Meşrûtiyeti müteakip İstanbul’a avdet..
derken
‘İttihad-ı İslâm’ düşüncesi bayraktarlığı..
ve bu düşünceye tercüman olabilecek
aynı isimdeki gazetenin çıkarılması..
ardından,
günlük Hikmet gazetesi ve bu
gazetede İttihad ve Terakki Cemiyetiyle savaşı..
arkasından başka gazeteler,
başka mecmualar..
ve bir ara,
Dârulfünûnda felsefe muallimliği..
derken,
genç
sayılabilecek bir yaşta muhtemelen ebedî hasımları masonlar tarafından
zehirlenerek öldürülmesi…
Hayatına kuşbakışı bir göz attığımız bu müstesna düşünce ve aksiyon adamı,
arkada bıraktığı onca eserleriyle üzerinde akademisyenlerin araştırmalarını
bekliyor.
Ferit Kam:
İstanbul’un irfan hayatına çok erken uyanmış bu nâdide düşünce,
zevk
ve beyan insanının hayat-ı sergüzeştîsi de şöyle:
Fransızca muallimliği..
felsefe merakı..
bu merakla gelen muvakkat bunalım..
ilâhî inâyetin kolları
arasında tasavvufa sığınma..
yeniden duygu ve düşünce istikameti..
ardından
‘Sırât-ı Müstakîm’ ve ‘Sebîlürreşad’ mecmualarında duygularını neşretme..
bir
ara,
Dârulfünûn ve Süleymâniye Medreselerinde müderrislik..
Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye intisâp..
arkasından aziller,
vazifeye iâdeler..
ardı arkası kesilmeyen çileler,
mahrumiyetler..
nihayet her düşünür ve aksiyon
adamı gibi,
yürüyüp Rabbine ulaşacağı âna kadar ukbâ buudlu rengârenk bir
hayat..
bu mübeccel hayatı koca bir mücellitle anlatmak bile mümkün değildir.
Hakkında söylenip-yazılanlar esas alınarak,
asrın bu aydın simâsı da varidât
enginlikleriyle mutlaka günümüzün nesillerine anlatılmalıdır.
Mustafa Sabri Bey:
Bu tertemiz Anadolu evlâdı,
tam mânâsıyla bir mücadele
insanıdır.
Müderrislikten saray kütüphâneciliğine,
milletvekilliğinden
‘Benıânü’l-Hakk’ başyazarlığına,
ondan da Hürriyet ve Îtilâf Fırkası üyeliğine;
mâlum Bâbıalî Baskınıyla ülkesini terk edeceği âna kadar hep bir aksiyon ve
mücadele insanı olarak görürüz bu Osmanlı şeyhülislâmını.
Yurt içinde havalar
sertleşince,
başka bir İslâm ülkesinde hizmet vermeyi deneyen,
fırsat bulunca
yeniden yurduna dönüp,
mücadelesini burada sürdüren bu hareket insanı,
imkân
yakalayınca,
‘Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ âzâlığı ve ‘Şeyhülislâm’lık mansıbıyla
bir kere daha ülkesini hizmetle kucaklar ve 1922 yılında son kez Türkiye’den
ayrılır;
Romanya,
İskeçe derken Mısır’a gider ve 1954 yılında vefat edeceği âna
kadar ömrünü kızıl kıyâmet bir mücadele içinde geçirir.
Bir hayli çileli ve
çokça inişli-çıkışlı bir hayat yaşayan bu vatan evlâdının da mübarek hayatları
birkaç doktoraya esas teşkil edecek kadar zengindir.
Babanzâde Ahmed Nâim:
Bağdat doğumlu ve bir paşazâde..
emsâli gibi İstanbul
maârifiyle beslendi..
duygu ve düşünce dünyası itibarıyla engin ve zengin bu
ufuk insan,
Galatasaray Sultanîsi..
Mülkiye Mektebi..
ardından Hâriciye Nezâreti
Tercüme Kaleminde memuriyet..
Maarif Nezâreti Tedrisât Müdürlüğü..
arkasından
Tercüme Dâiresi âzâlığı..
Dârulfünûn edebiyat Fakültesi müderrisliği..
ve
muvakkat bir rektörlük,
onun sergüzeşt-i hayatı içinden sadece bazı kesitler.
Ahmed Nâim de,
son dönem Türk toplumunu,
fikren ve rûhen besleyen önemli
kaynaklardan biridir..
ve ilim,
irfan hayatımız adına gelecek nesillere dünya
kadar mîras bırakmıştır.
Mehmet Âkif:
Her türlü tariften vâreste bu samimî ve hasbî vatan evlâdı için
şimdiye kadar cilt cilt eserler yazıldı.
Üzerinde bir hayli yorumlar yapıldı ve
pek çok şey söylendi.
Zannediyorum,
bundan sonra da,
îmanı,
aşkı,
heyecanı,
aksiyonu,
dâvâsı ve düşüncesiyle alâkalı daha dünya kadar şey
yazılıp-söylenecektir.
O,
yaşadığı dönem itibarıyla Anadolu,
Rumeli ve
Arabistan’ı dolaşan ender Türk aydınlarından biridir..
ve uğradığı her yerde
şanlı fakat talisiz bir milletin.
hicran dolu sesi olmuş,
soluğu olmuş inlemiş
ve çevresinde ürpertiler meydana getirmiştir.
Az insan vardır o ölçüde çizgisini
koruyan.
Baytarlığından müfettişliğine,
Dâıulfünûn edebiyat müderrisliğinden
‘Sırât-ı Müstakîm’ kadrosu içindeki hizmetlerine,
ondan da
‘Dârul’l-Hikmeti’l-İslâmiye’deki vazifesine,
Millî Mücadele yıllarındaki
hitâbelerine kadar hep samîmî olmuş,
hep vefâlı davranmıştır.
Sahabî gibi zâhitçe yaşamış ve ukbâya da fakirce yürümüş bu tok sesli vatan
evlâdı için,
şimdiye kadar yapılan meşkûr hizmetler mahfuz,
düşünce,
aksiyon ve
sanat cephelerinin,
akademisyenlerce daha ciddî ele alınacağı vefâ tüten günleri
bekliyoruz.
Muhammed Hamdi Yazır:
Âlemin mâlumu bir kâmet-i bâlâ..
ilk tahsilini küçük bir
Anadolu kasabası olan Elmalı’da aldıktan sonra,
o da eskilerin ifadesiyle
‘ikmâl-i nüsah’ etmek için pâyitahtın yolunu tutuyor.
Husûsî hocalardan ders..
ruûs imtihanı..
Mektep-i Nüvvâb’da ve Medresetü’l-Vâizîn’de müderrislik..
dersiâmlık..
İkinci Meşrûtiyet’ten sonra mebûsluk..
bir içtihat hatası olarak
Abdülhamit’in hal’ fetvâsına imza koyma..
Dârul-Hikmeti’l-İslâmiye âzalığı..
Evkaf Nâzırlığı..
Cumhuriyet sonrası İstiklâl Mahkemelerinin gazabına uğraması..
ve kıl payı kurtulduğu bu gâileden sonra upuzun bir inzivâ dönemi..
ve o
muhteşem tefsirin vücud bulması,
kaba hatlarıyla onun hayatından sadece birkaç
çizgi.
Düşünce ve aksiyon hayatımız adına allâme Hamdi Yazır da o müstesna mevkiiyle
üzerinde durulması gereken önemli simâlardan biridir.
Necip Fazıl:
Maraşlı;
ama İstanbul’da doğmuş büyümüş bir İstanbul efendisi.
Amerikan Koleji,
Bahriye Mektebi o müthiş istidâda bağrını açan kuvve-i inbâtiye
nev’inden iki saksı dolusu toprak ve kendine sıçramanın minik rampaları..
Dârulfünûnun felsefe bölümü de muvakitat konakladığı menzillerden biri..
Paris’in Sorbon’u,
batıya nazar ettiği ilk küçük menfez..
banka müfettişliği,
içine sindiremediği gelip geçici işportacılık..
Devlet Konservatuvarı ve Güzel
Sanatlar Akademisi,
sanat ruhunu istidatlı-istidatsız her sineye üflediği ilk
ocak..
Büyük Doğu ekolü ve aynı ünvanla çıktığı kadar kapanan,
kapandığı kadar
da çıkan;
ama arkasındaki müthiş iradeyle çıkmamazlık edemeyip,
kapanırken dahi
gidip çıkma programı üzerine kapanan bir büyük mecmuânın bânisi,
mimârı ve
çilekeş sahibi..
son dönemin en önde gelen şiir ve nesir üstâdı ve geleceğin
fikir mimarlarından biri..
tasavvufî düşüncedeki enginliği,
metafizik derinliği,
ömrü boyunca Mutlak Hakikat’e karşı duyduğu engin saygısı..
Rûh-u
Seyyidi’l-Enâma karşı olan olağanüstü ihtiram ve temkini,
onun pek çok sahadaki
deryalar gibi enginliğinden sadece birkaç damla..
böyle birkaç küçük damla ile
işaret edilip geçilen bu dev insanın,
değişik yanlarıyla tahlil edilip Türk
gençliği ve dünyaya tanıttırılması;
hatta bir Necip Fazıl Enstitüsü kurulması
kadirşinaslığımızın sesi ve kadirşinaslardan temennimiz.
Süleyman Efendi:
Silistre’de soylu bir ailenin çocuğu..
hoca oğlu hoca..
rûhî
zenginliğini İstanbul âfâkının irfanıyla kıvamına getirince ciddî bir vefa
hissiyle maskat-ı re’si olan beldeyi müderrislikle kucaklar.
Onunla alâkalı
derin bir beklenti içinde bulunan aile fertleri,
etrafını saran talebe,
dost ve
kardeşlerinin sadâkat ve vefâsında onun misyonunu ve yarınlarını görür,
tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.
Süleyman Efendi,
aksiyonu önde,
eşine ender rastlanır yorulma bilmeyen bir
mücâhede insanıdır.
Hayatı boyunca,
ehl-i sünnet ve’l-cemaat düşüncesinin sadık
ve kararlı bir müdâfii olarak yaşamış..
dinî duygu ve dinî düşüncenin üst üste
sarsıntılar yaşadığı bir dönemde ‘sath-ı mücadele’ demiş;
dinî düşünce ve tarih
şuurunu bir kaneviçe gibi kullanarak,
ruhumuzun dantelâsını örmüş..
bir baştan
bir başa ülkenin her yanında açtığı kurslar,
yurtlar ve pansiyonlarla
gönüllerimize varlığımızın esaslarını duyurmaya çalışmış..
ruhların ve
ruhânilerin tayerân ettiği âleme yürüyeceği âna kadar da bu misyonunu edadan
geri durmamıştır..
Ben,
şu birkaç satırla bu büyük hareket adamını anlatma iddiasında değilim;
olamam da.
Bu kadar az bir zaman içinde,
Edirne’den Ardahan’a kadar,
ülkenin her
yanını,
hem de engellemelere rağmen,
ilim ve irfanla bezeyen bir ruh ve mânâ
insanını anlatmak,
değil birkaç paragrafla,
mücellitleri bile aşan bir mevzudur.
Biz,
şimdilik bu önemli şahsiyetin,
misyonunu,
aksiyonunu,
yorumunu,
hizmet
felsefesinin tahlilini,
araştırmacı ve mânâya açık akademisyenlerin incelemesine
havale ediyor ve bir kapı aralaması sayılan bu küçük hatırlatmanın,
kapıyı
sonuna kadar açacak çalışmalara dönüşmesini diliyoruz.
Yirminci asrın son yarısındaki aydınları düşünürken,
temiz Anadolu evlâdı,
velûd
dimağ -temel kriterlerimize ters bir kısım mütalâaların hesabı kendine ait- aşk
ve heyecan insanı Nureddin Topçu’yu hatırlamamak;
çağın müstesna dimağı engin
düşünce..
kuluçka sabrıyla civciv bekleyen,
mercan gibi sessiz fakat sancılı
kanrevân yoluna devam eden,
gelecek nesillerin zevkle okuyacakları asrın büyük
şâir ve nâsiri Sezâi Karakoç’u görmemezlikten gelmek..
Es’ad Efendiyi minnetle
anmamak,
Sami Efendiye saygı duymamak,
Arvâsi Hazretlerini,
Ali Haydar Efendiyi,
Mehmet Zâhid Kotku’yu,
Alvar İmamını,
Serdehi’in Seydâsı’nı,
Menzil’in Muhammed
Râşid Efendisini bu hizmet örfânesindeki aşk,
heyecan ve aksiyonlarıyla yâd
etmemek mümkün değil..
…Ve hele îmanı,
düşüncesi ve baş döndüren aksiyonuyla küfür ve ilhad dünyasının
bütün plânlarını altüst eden Bedîüzzaman’ı hatırlamamak mümkün mü?
Bugüne kadar onun için pek çok şey yazıldı ve söylendi.
Şimdilerde dünya onu
konuşuyor..
ve o hemen her dildeki eserleriyle çağın en çok okunan insanlarından
biri.
Bu açıdan da onun hakkında uzun konuşmaya gerek yok.
İşte bu mülâhazayla
burada,
ona ait bir kitaba önsöz olmuş,
küçük bir mütalâanın,
küçük bir bölümünü
aktarmayı yeterli buluyoruz:
Bedîüzzaman,
üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi,
araştırılıp insanlığa
tanıtılması gerekli olan bir simadır.
O,
İslâm âleminin,
inanç,
moral ve vicdânî
enginliğini hem de .en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir
numaralı insanıdır.
Ona,
onun düşüncelerine,
hissî mülâhazalarla yaklaşmak,
onu
ve eserini anmak sayılmaz.
Duygusallık,
onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır
ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle telif edilemez.
O,
bütün ömrünü,
kitap ve sünnetin gölgesinde,
tecrübe ve mantığın kanatları
altında,
derin bir aşk ve heyecanla beraber hep bir muhakeme insanı olarak
sürdürmüştür.
Bedîüzzaman’ın,
yüksek mefkûresi,
yaşadığı çağı düşünüp söylemesi,
sadeliği,
insânî enginliği,
vefâsı,
dostlarına bağlılığı,
iffeti,
tevâzuu,
mahviyeti ve
istiğnâsı üzerine şimdiye kadar pek çok şey yazıldı ve söylendi.
Aslında,
her
biri başlı başına birer kitaba mevzu teşkil edecek olan yukarıdaki vasıflar,
onun kitaplarında da sıkça üzerinde durduğu konulardır.
Ayrıca,
hâlâ aramızda,
hayatta iken onun yakınında bulunma bahtiyarlığına ermiş ve onu,
rûhî enginliği,
fikrî zenginliği ile tanımış dünya kadar insan var ki,
bunlar da canlı birer
kitap gibi bu konunun en sadık şahitleri.
Dış görünüş itibarıyla sade ve basit görünen Bedîüzzaman,
gerek düşünce
hayatında,
gerek aksiyonunda hemen her zaman başkalarında bulunmayan engin bir
karakter sergilemiştir.
Onun,
insanlık için en hayâtî meselelerde bütün
insanlığı kucaklayışı,
küfür,
zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu,
her yerde
istibdâtla savaşı,
hatta bu uğurda hayatını istihkâr edercesine vefâsı ve
civanmertliği ve ölümü gülerek karşılaması,
onun için normal davranışlardı.
O
engin bir his insanı olmanın yanında,
misyonuyla alâkalı meselelerde,
hep
kitap-sünnet yörüngeli;
muhâkeme ve mantık televvünlü yaşamıştı.
O hemen her
zaman,
davranışları itibarıyla,
mâsum bir ikili görünüm sergilerdi:
Biri,
engin
bir vicdan eri,
derin bir aşk ve heyecan timsâli ve olabildiğince mert bir insan
görünümü;
diğeri de fevkalâde dengeli,
çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü,
büyük plân ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahip mütefekkir
görünümü.
Bedîüzzaman ve onun dâvâsına bu zaviyeden yaklaşmak,
onun,
İslâm
büyüklerinin bir devamı olarak,
içinde bulunduğumuz çağda bizim için ifade
ettiği mânâyı anlamamız bakımından çok önemlidir.
Bazı kimseler görmemezlikten gelseler de gerçek şu ki;
Bedîüzzaman
çağdaşlarınca,
kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş;
kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş;
ama kat’iyen kendini beğenmemiş,
gösterişe girmemiş ve hep âlâyişten uzak kalmaya çalışmıştır.
‘Şöhret ayırı
riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır…’ sözü,
onun bu konudaki altın
beyanlarından sadece bir tanesi.
O,
yirminci asırda İslâm dünyasında,
şimdilerde
dünyanın dört bir yanında,
her zaman listenin başında birkaç yazardan biri
olarak tanınmış,
her kesimce sevilerek okunmuş ve zamanın eskitemediği
simâlardan biri olarak da tarihe mâl olmuştur.
Bedîüzzaman’ın hemen bütün eserleri,
içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden,
yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî
bir gayretin sonucudur.
Onun eserlerinde önce Anadolu,
sonra da bütün İslâm
dünyasının hem âh u efgânı,
hem de ümit ve şevk u târâbını duyup dinlemek
mümkündür.
Gerçi o,
doğunun ücrâ bir kasabasında doğmuştur ama,
kendini hep bir
Anadolulu olarak hissetmiş,
bizim duygularımızı bir İstanbul efendisi gibi
soluklamış ve her zaman topyekün bir ülkeyi engin bir şefkat ve dupduru bir
samimiyetle kucaklamıştır.
Bedîüzzaman,
materyalist düşüncenin,
fikir hayatımızı hercümerc ettiği,
komünizmin en çılgın dönemini yaşadığı,
dünyanın en bunalımlı,
en karanlık,
en
sıkıntılı günlerden geçtiği çok talihsiz bir zaman diliminde,
îman ve ümit tüten
eserleriyle,
sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanımıza Hızır çeşmesine giden
yolları gösterdi ve gezdiği her yerde yığınlara hep ‘ba’sü ba’de’l mevt’ üfledi.
Onun,
hepimizden ve herkesten evvel görüp sezdiği ve ele alıp çözmeye çalıştığı
en büyük problem,
küfür ve ilhad kaynaklı anarşi problemiydi.
O,
bütün hayatı
boyunca,
insanımıza,
çağın bu hastalığının mutlaka aşılması lazım geldiğini
salıkladı.
Ve bu hususta insanüstü bir gayret sarfetti.
Böylesine buhranlar
içinde inim inim bir dünya ile karşılaşan Bedîüzzaman,
kendini bekleyen
sorumlulukların farkındaydı..
ve Kafdağı’ndan ağır böyle bir yükün altına
girerken,
fevkalâde mütevâzı,
mahviyet içinde ve hacâletle iki büklümdü;
iki
büklümdü ama,
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve nâmütenâhî gınâsına karşı da
olabildiğine bir güven içindeydi.
Evet,
bütün insanların fen ve felsefe âlet edilerek ilhâda sürüklendiği,
komünizmle beyinlerin yıkandığı,
bu menfî oluşumlara ‘dur’ diyenlerin memleket
memleket sürgüne gönderildiği,
ülkenin her köşesinde en utandırıcı tehcirlerin
yaşandığı ve daha garibi de bütün bunların medeniyet ve çağdaşlaşma hesabına
yapıldığı,
hatta nihilizmin,
asrın en yaygın büyüsü haline getirildiği o kapkara
günlerde,
Bedîüzzaman,
hâzık bir hekim edâsıyla hepimizin,
içlerimizdeki
zindanları,
ruhlarımızdaki çeşit çeşit mahkûmiyetleri,
kendi cinâyetlerimizi ve
kendi kendimize esâretlerimizi hatırlattı,
ruh dünyalarımızda ve vicdânî
hayatlarımızda uyuyan insânî yanlarımızı harekete geçirerek,
maâliyâta müştak
gönüllerimize üst üste nefesler aldırdı,
ötelerle alâkalı derinliklerimizi
gözler önüne serdi,
tekye,
zâviye,
mektep ve medresenin bütün vâridâtını birden
başımıza boşalttı.
Evet,
Bedîüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve
içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı,
ülkenin hemen her yanında ürperten
yüzlerce hâdise ile yüz yüze kalındığı,
her tarafta İslâmî ve millî değerlerin
enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin,
düşünen,
çareler
arayan,
teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler
sunan bir hekimi olmuştu.
O,
upuzun ve karanlık yılların hazırlayıp sahneye
sürdüğü dünya kadar felâket altında didinip duran talihsiz nesillerin,
îmansızlık,
dalâlet ve şüphe vadilerinde bocaladığını,
kurtulmak istedikçe daha
derin buhranlara gömüldüğünü gören,
hisseden,
görüp hissettiklerini vicdanının
derinliklerinde duyan bir insan olarak,
ilk günden itibaren hep müteheyyiç
yaşadı..
sürekli düşündü..
devlet ve topluma alternatif tedaviler teklif etti..
ve bu şanlı fakat talihsiz millete,
muhteşem fakat bahtsız ülkeye eski enginlik
ve zenginliğini duyurmaya çalıştı.
Bedîüzzaman,
tâ Devlet-i Âliye döneminden başlayarak ülkenin pek çok yöresini
dolaştı;
en büyük şehirlerden en ücrâ kasabalara,
nüfusu yoğun beldelerden,
en
tenhâ mıntıkalara kadar her yere uğradı..
uğradığı her yerde cehaletin
hükümfermâ olduğunu,
yığınların fakr u zarûretle kıvrandığını,
insanımızın
değişik buudlardaki iftiraklarla birbirini yiyip bitirdiğini gördü,
ürperdi..
ve
yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak,
o günkü perişan
yığınlara ilim ruhu aşılamak istedi.
Fakr u zarûret ve iktisâdî problemlerimiz
üzerinde durdu.
İftiraklarımıza çareler aradı ve hemen her zaman birlik ve
beraberliğimizi solukladı..
solukladı ve milletimizi,
bu bunalımlı günlerinde
bir an bile yalnız bırakmadı.
O,
gezdiği her yerde âvâzı çıktığı kadar bağırıyor
ve:
‘Bu iç içe dertler eğer şimdi tedavi edilmez,
yaralarımız,
mâhir ve
mütehassıs eller tarafından sarılmazsa,
hastalıklarımız müzminleşir,
yaralarımız
da kangren ha(ini alır.
İlmî,
içtimâî,
idârî dertlerimiz mutlaka teşhis
edilmeli,
maddî-manevî bütün problemlerimiz çözüme alınmalı ki,
mevcudiyetimizi
kemiren,
varlığımızı temelinden sarsan ve bizi her gün daha fecî çukurlara
sürükleyen sıkıntılara mâruz kalmayalım’ diyordu.
Bedîüzzaman’a göre,
bugün olduğu gibi o gün de,
bütün fenalıkların menbaı,
cehalet,
fakr u zarûret ve iftiraktı.
Evet içtimâî sıkıntılarımızın en birinci
sebebi,
millî sefâletlerimizin en önemli sâiki cehalettir.
Allah bilmeme,
peygamber tanımama,
dine karşı lâkayt kalma,
maddî-mânevî târihî dinamiklerimizi
görememe mânâsına gelen cehalet,
hiç şüphesiz o gün-bugün başımızın en büyük
belasıdır..
ve Bedîüzzaman da ömrünü bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmişti.
Ona göre kitleler,
ilimle,
irfanla aydınlatılmadıkça,
toplum sistemli düşünmeye
alıştırılmadıkça ve yanlış,
sapık düşünce akımlarının önü alınmadıkça,
milletimiz için kurtuluş ümidi beslemek abestir.
Evet,
o cehalet yüzünden değil
midir ki;
kâinât Kurân’dan,
Kur’ân da kâinâttan koparıldı..
koparıldı ve biri,
varlığın sırlarını bilmeyen,
eşya ve hâdiselere kapalı,
bağnaz ruhların hayal
zindanlarında yetim kaldı;
diğeri de her şeyi maddede arayan ve mânâya karşı
bütün bütün kör,
mük’ab cahillerin elinde bir kaos halini aldı.
Yine bu cehalet
sebebiyle değil midir ki;
bu mübarek dünya,
en münbit ovalan,
en feyyaz obaları
ve en bereketli ırmaklarına rağmen,
zarûret ve sefâletlerin pençesinde inim inim
inlemekte ve eski kapıkullarına dilencilik etmekte.
Bu korkunç cehalet ve zarûret yüzünden değil midir ki;
ülkenin dört bir yanında,
toprağın altında sessiz sessiz yatan onca kıymettar madenlerimiz,
haddi-hesabı
bilinmeyen yer altı,
yer üstü zenginliklerimiz başkalarının hazinelerine
akarken,
biz,
perişan,
derbeder ve korkunç bir borç şoku altında iki büklümüz.
Evet,
yıllardan beri milletimizi zebun eden bu bela yüzündendir ki,
bîçâre işçi
ve köylümüz,
sürekli didinip durdukları,
yıpranıp ezildikleri halde emeklerinin
karşılığını tam olarak elde edememekte,
elde ettiklerinin de bereketini
bulamamakta,
mutlu olamamakta ve taksit taksit kahrolup gitmektedir.
Yine bu cehalet ve cehalet kaynaklı tefrika sebebiyledir ki;
cihanın dört bir
yanında bizimle alâkalı bir dünyada ‘tegallübler,
esaretler,
tahakkümler,
mezelletler,
türlü iptilâlar,
türlü türlü illetler’ yaşandığı,
hatta kan gövdeyi
götürdüğü,
ırzlar çiğnenip namuslar payimâl olduğu,
dünya dengesizlikler ağında
bir oraya,
bir buraya kayıp durduğu halde,
bir türlü tefrikadan sıyrılıp bu
fecâyi ve bu fezâyie ‘dur’ diyemiyor;
İslâm âleminin her gün daha korkunç,
daha
vahim uçurumlara yuvarlanması karşısında onun sıkıntılarına çare olamıyor,
vahdet ruhuyla gerilemiyor ve çağımızla hesaplaşamıyoruz.
Biz,
milletçe,
bu kahredici hastalıklar ağında kıvranırken,
batının sûrî ve
maddî terakkisi karşısında bir kısım kamaşan gözler,
bulanan bakışlar ve dönen
başlar,
dimağlarını müspet fenlerle,
gönüllerini dinî hakikatlerle donatıp,
maddî-mânevî zenginliklere ereceklerine bütün bütün ruhsuz ve köksüz davranarak,
mülî ve dinî en hayâtî dinamiklerimizi görmemezlikten gelerek,
kör bir taklit ve
şablonculukla,
kitleleri millî seciyeden tecrit,
tarih şuurundan mahrum,
ahlâk
ve fazîletten de yoksun bıraktılar.
Bence,
milleti kurtarma mülâhazasıyla
sapılan bu ikinci yol ve gerçekleştirilen bu ikinci hareket daha zararlı oldu ve
toplumun ruhunda onulmaz yaralar açtı.
Birinci durum itibarıyla insanımız,
seneler ve seneler boyu boğucu bir kâbus
altında kıvranıp durmasına karşılık,
ikinci hâl itibarıyla da millî
faziletlerimiz,
rûhî necâbetimiz,
cihanpesendâne aksiyonumuz bütün bütün yıkılıp
gitti.
Bedîüzzaman,
bu her iki cephedeki yanlış muâleceler ve bu yanlış muâlecelerin
meydana getirdiği toplum çapındaki komplikasyonları göğüslemiş,
asırlık
yaralarımıza neşter vurmuş ve bu cerîhalan sebebiyet verdiği felaketleri teşrih
ve teşhis edip çarelerini göstermek,
ülke ve insanımızı yıkılıp gitmekten
kurtarmak için tâ bidâyet-i hayatından Urfa’da Mevlâsına kavuşacağı âna kadar,
hep yürekten ve samimi,
hep tok sesli ve tok sözlü bu vatan evladı,
ülkesine
vefa hisleriyle dopdolu olarak,
hep aynı şeyleri söylemiş,
aynı ölçüde
dertlerimizin üzerine yürümüş ve tedavi adına da aynı şeyleri takdim etmiştir.
Toplumun kafasına birtakım yeni düşünceleri yerleştirmek ne kadar zor ise,
seneler ve seneler boyu,
onların dem ve damarlarına işlemiş anlayışlar,
telâkkileri,
geçmişten tevarüs edilen -yanlış,
doğru- âdet ve ananeleri söküp
atmak da o kadar çetin ve o kadar zordur.
Dünden bugüne yığınlar,
her zaman
-yararlı veya zararlı bu kabil metrukatın tesirinde kalmış,
ferdî ve içtîmaî
hayatlarını böyle bir teessür atmosferi içinde örgütlemiş;
alışılagelen şeylere
uymayan ve umûmi hissi okşamayan hususlara karşı da nefret duymuş ve onlardan
uzak kalmaya çalışmıştır.
Bu his,
bu duyuş ve kabullenişler bazen yanlış da
olabilir.
Eğer bu yanlış düşünce ve kanaatler kitleler tarafından hüsn-ü kabul
görmüş,
yaşana yaşana toplumun her kesimine mâl olmuş,
hayatın her yanında
dal-budak salarak kökleşmiş,
güç kazanmış ise,
bütün bu yanlış kanaatlerin
yıkılması,
toplum çapındaki inhirafların giderilmesi,
varsa,
küflü kanaatlerin
temizlenip,
düşünce ve vicdanların iyiden iyiye tahliye ve tahliyelerden (fena
şeylerden arındırılıp iyi şeylerle donatılma) geçirilmesi lazımdır ki,
milletçe
geleceğe yürünebilsin.
İşte Bedîüzzaman,
gençlik günlerinden itibaren hep bu duygu ve bu düşünce içinde
oldu.
O,
bu mevzuda,
en küçük bir hakikati dahi gizlemeyi ülkesine ve insanına
vefasızlık saydı;
milletini de felâkete sürükleyen yanlış düşünce ve yanlış
kararlar karşısında,
kollarını makas gibi açtı ve avazı çıktığı kadar ‘burası
çıkmaz sokak’ diye haykırdı.
Onun fıtratı,
yanlış vedinî değerlere ters şeyler
karşısında fevkalâde müteheyyiç,
ufku âlî ve himmeti de olabildiğince
‘ulü’I-azmâne’ idi.
Koskoca bir milletin mahv u izmihlâline göz yumup lâkayt
kalmak,
bu arslan yürekli insanın tabiatına zıttı.
O,
milletçe kusurlarımızı ve
felâket sebeplerimizi,
hem de en derin,
en gizli noktalarına kadar açarak,
millete kendini sorgulama yollarını gösterdi.
Sık sık ona inkıraz sebeplerini
hatırlattı ve kurtuluş reçeteleri sundu..
sundu ve en acı hakikatleri hiç
tereddüt etmeden haykırdı..
yanlış kanaatlerin,
küflü düşüncelerin,
küfür ve
ilhâdın üzerine at sürdü..
ve hayatı boyunca da,
hakikat nurlarının inkişafına
mâni bütün engellere karşı sürekli mücadele etti.
Hiç kimsenin dinî hakikatler adına bir şey söylemeye cesaret edemediği en
kâbuslu dönemlerde o,
uyutulmak istenen yığınlara teyakkuzlar çekti..
cehalet,
fakr u zaruret ve iftiraka karşı savaş ilan etti..
toplumu saran çeşit çeşit
vehimleri temelinden sarstı..
ateizm ve inkâr-ı ulûhiyete karşı bir sath-ı
mücadele oluşturduğu gibi,
bâtıl ve hurafeleri de kendi çıkmazları içinde boğdu.
Her zaman,
şâyân-ı hayret bir medenî cesaretle asırlık dertlerimizi teşrih etti
ve tedâvi yollarını gösterdi.
Araplar:
‘En son ilaç dağlamadır’ derler.
O,
bir-iki asırlık riya,
gösteriş ve âlâyiş üzerine âdetâ bir kızgın demir bastı;
saray ricalinden doğudaki aşiret reislerine,
meşîhâttan askeri erkâna kadar
herkesin ruhunda ma’kes bulacak çok yeni şeyler söyledi..
söyledi ve her
kesimiyle milletin dikkatini kendi üzerine çekti.
O,
tabiatı îcâbı hep bu türlü
şeylere karşı olsa da,
yapılan şeylerin tabiatının gereği de böyle îcap
ettiriyordu.
O,
hemen her kesime,
sürekli cihad için kınından sıyrılacak kılıçtan evvel,
fikir ve ruhlarımıza vurulan zincirlerin kınlması lazım geldiğini ihtar etti..
ve bir ba’sü ba’de’1-mevt müjdesiyle,
genç nesillere İslâmî düşünceye giden
yollan gösterdi.
O,
coğrâfî olarak ülkenin bölünmesinden,
parçalanmasından,
küçülmesinden korkuyor ve titriyordu ama,
daha çok bu tür tersliklere sebebiyet
verecek olan fikirlerin daralmasından,
ruhların sefilleşmesinden,
batı
taklitçiliğinden ve şablonculuktan ürperiyordu.
Bedîüzzaman,
hep okuma,
düşünme,
çalışma diyor ve millet fertlerini mütekabil
yalnızlıktan kurtarmak,
mükemmel bir toplum ve ma’mur bir millet haline getirmek
için durmadan çırpınıyordu.
Ülke ve insanımızı böyle bir zirveye taşımak için de
sürekli ‘maârif’ diyor,
talim ve terbiyeden dem vuruyordu.
Her tarafta neşr-i
maârif ve her şekilde talim ve terbiye..
mescitler,
medreseler,
kışlalar,
sokaklar,
parklar,
hatta hapishaneler bile bu eğitim seferberliğine katılmalıydı
ona göre… Katılmalıydı:
zira ancak maârif sayesinde,
aklî ve mantıkî vahdet
gerçekleşebilirdi.
Önce,
dimağ dimağa birleşip bütünleşemeyenler,
bir yolda uzun
zaman,
beraberliklerini sürdüremezler.
Evvelâ vicdanlar birleşmelidir ki,
daha
sonra gönüller ve eller de birleşebilsin.
Böyle bir birleşmenin yolu da,
hayatın
dinî disiplinlere göre ele alınmasına,
-kitap,
sünnet ve selef-i sâlihînin
sâfiyâne içtihatları mahfûz- zamanla mukayyet şeylerin çağın idrakine göre
yorumlanmasına vâbestedir.
Evet,
insanımız bu asır ve bu asrın vâridat,
mânâ ve yorumlarıyla mutlaka
tanışmalı,
barışmalı,
ve uzlaşmalıydı.
Dünya başını almış bir yerlere giderken,
kendi dar kabuğumuza çekilip,
inzivâya dalmak bizi öldürürdü.
Bugünü yaşamak
isteyenler mutlaka,
hayatın çağlayanlarıyla,
kendi irade,
sa’y ve gayretleri
arasındaki âhengi,
uyumu ve desteği yakalama mecburiyetindedirler.
Aksine,
kâinattaki umûmî cereyana karşı direnmeleri,
onların mahvolup gitmelerini netice
verir.
Eğer Bedîüzzaman soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman,
onu anlayacak birkaç yüz aydın,
düşüncelerinde ona destek olabilseydi,
ihtimal
bugün en zengin ülkelerden daha zengin,
en medenî milletlerden daha medenî hâle
gelmiş ve daha sonraları karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak,
şimdilerde girilmiş gibi görülen bu nurlu yola tâ asrın başında girmiş ve
bugünkü problemlerin pek çoğuyla karşılaşmamış olacaktık..
yine de her şeye
rağmen ümitvârız.
Ben,
milletimizin,
bütün bütün mânâ köklerinin kuruduğunu
iddia edenlerin gaflet ve zühûllerine inanırım.
Gerçi başka milletler gibi biz
de düştük;
bunu inkâr etmemize imkân yok.
Ne var ki,
doğrulup kendimize
gelemeyeceğimizi de kimse iddia edemez.
Şimdilerde,
milletçe,
eski rahat
düşkünlüğü yerinde intibah nurları parıldıyor..
harem hisleriyle titrek
ruhlarımızda taptaze bir canlılık ve bir dirilme sıcaklığı var..
Bu gelişmeleri,
masmavi bahar günlerinin takip edeceği kuşkusuz.
Ancak,
dolaşıp yamaçlarımızda
seccâde serecek Hızırlar ve korkmadan enginlere yelken açacak İlyaslar
bekliyoruz.
Bu konuda Bedîüzzaman önemli bir işarettir…
‘Dehâ için intihap yoktur’ derler;
yani dehâ sahibi ‘şunu yapayım,
şunu
yapmayayım’ demez;
‘şunu yapmak yararlı,
şu da zararlı’ diyerek,
bir şeyin
yapılacağına veya terkedileceğine hüküm vermez.
O,
ilâhî bir mevhibe,
ledünnî
bir saika ve şaika ile,
çevresinin en derin,
en şümullü ve zahirî,
bâtınî,
rûhî,
içtimâî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi
omuzlayabilecek kuvvetleri ruhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır.
Bedîüzzaman
ve onun arkada bıraktığı eserlerini tetkik edenler onda dehânın bütün
hususlarının var olduğunu görürler.
O,
gençlik döneminde,
çevresine sunduğu ilk
deha solukları sayılan eserlerinden,
mahkemeler,
zindanlar ve sürgünlerle geçen
çileli bir hayat içinde inkişaf edip gelişen olgunluk dönemi kitaplarına kadar
hep o seviyeler üstü seviyesini korumuş ve her zaman dâhiyâne konuşmuştur.
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1994,
Sayı 26
Hayat felsefemiz
İnsanların bir kısmı düşünmeden yaşar;
bir kısmı da sadece düşünür,
ama
düşüncelerini kat’iyen hayata geçiremez.
Olması gerekli olan şeye gelince o,
düşünüp yaşamak,
yaşarken de yeni yeni düşünce kombinezonları meydana getirerek
daha farklı tefekkür varyasyonlarına açılmaktır.
Düşünmeden yaşayanlar,
başkalarının hayat felsefelerinin figürleri sayılırlar.
Bunlar,
sürekli
şablondan şablona koşar,
durmadan kalıp değiştirir ve ömür boyu duygu-düşünce
inhirafları,
şahsiyet kaymaları,
sûret-sîret meshleri içinde çırpınır durur ve
hiçbir zaman kendileri olamazlar.
Zaman zaman toplumun elde ettiği
mazhariyetleri paylaştıkları ve yer yer bir kısım tevafuk esintilerinden
–onların düşünce,
şuur ve iradelerine terettüp ediyormuşçasına– yararlandıkları
da olur ama,
kat’iyen ruhlarını iradî meziyet ve faziletlerle rahatlatamaz,
şahlandıramaz ve sonsuza yönlendiremezler.
Bunlar,
her zaman kısır,
bereketsiz,
durgun ve kokuşmaya açık birer su birikintisine benzerler.
Öyle ki,
hayatiyet
adına bir şey ifade etmeleri şöyle dursun,
zamanla çevrelerini tehdit eden birer
virüs yumağı ve mikrop yuvası hâline gelmeleri kaçınılmazdır.
Bunlar,
düşünceleri itibarıyla o kadar sığ,
görüşleri itibarıyla da o kadar
sathîdirler ki,
tıpkı çocuklar gibi,
görüp duydukları her şeyi taklit eder,
bir
o tarafta-bir bu tarafta kitlelerin arkasında sürüklenir gider ve hiçbir zaman
kendilerini duymaya,
kendilerini dinlemeye ve kendi değerlerini tetkik etmeye
fırsat bulamazlar..
daha doğrusu kendilerinin de bir kısım değerlerinin var
olduğunu asla hissedemezler.
Hayatlarını cismanî ve bedenî duyguların âzât kabul
etmez köleleri gibi yaşar..
elde ettikleri ve edecekleri her fırsatı
cismaniyetin dar çerçevesinde değerlendirir ve Allah’ın insaniyete en büyük
lütufları sayılan kalb,
irade,
his ve şuurlarını,
bedenî hazların değersiz birer
vasıtası hâline getirir ve ömürlerini bohemlik içinde geçirirler.
Makam,
mansıp,
şöhret,
menfaat ve yaşama tutkusu onların,
hareket ve faaliyetlerini belirleyen
en önde gelen âmillerdendir.
Farkına varsınlar veya varmasınlar,
her gün
kendilerini bu öldürücü ağlardan birinin veya birkaçının içinde bulur,
ruhlarını
ölümlerin en reziliyle birkaç kere katlederler.
Böylelerinin ne geçmişleri vardır ne de gelecekleri;
Ömer Hayyam gibi
“Geçmiş-gelecek masal hep / Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.” der,
hayvanî
hislerini takip eder,
dünyayı bir çayır,
bir mera gibi değerlendirir ve hep
insanî duygu,
insanî melekelerine rağmen yaşarlar.
Daha doğrusu,
sürekli bir
bataklık,
bir levsiyat içinde çırpınır dururlar.
Hayatı düşünerek yaşayanlar ve derecelerine göre yaşadıkları hayatın her gününü,
her saatini,
yepyeni düşüncelerin limanları,
rıhtımları,
rampaları hâline
getirenlere gelince,
onlar ömürlerini hep zamanüstü olmanın fevkalâdelikleri,
sürprizleri,
büyüleri içinde sürdürür;
geçmişi mübarek bir kaynak gibi yudumlar,
bir rayiha gibi ciğerlerine çeker,
bir kitap gibi mütalaa eder ve geleceğe de bu
donanımla yürür..
ve onu gönlünün bütün sıcaklığıyla kucaklar,
ümitleriyle
renklendirir,
azim ve iradesiyle şekillendirir;
içinde bulunduğu zaman parçasını
da,
yüksek ideallerini gerçekleştirmenin strateji merkezi,
bu uğurda gerekli
teknolojileri üretme atölyesi,
nazarîden amelîye geçme köprüsü kabul eder ve hep
zamanüstü,
mekânüstü olmaya çalışırlar.
Evet onlar,
bir yandan varlık ve zamanı böyle bir perspektifle
değerlendirirken,
diğer yandan da maddî,
cismanî hayatın darlığından sıyrılarak
duygu ve düşünce âlemlerinin enginliklerine açılır ve bu fâni,
muvakkat hayat
içinde ebediyet buudlu bir başka âlemin sonsuza açık yamaçlarında dolaşırlar;
dolaşır,
hem düşünceleri,
hem hisleri,
hem de ümitleriyle sürekli sonsuzu
peyler,
sonsuzluk duygusuyla yaşar;
kalblerinin derinliklerinde oyup
derinleştirdikleri ledünnî enginliklerde insan olmanın zenginliğini temâşâ eder
ve gönüllerinde kurdukları ağlarla,
gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği,
insan hayalinin tasavvur edemeyeceği türden sürprizler avlamaya çalışırlar.
Öyle
ki,
artık onların seviyeler üstü bilgi,
mârifet ve müktesebatları,
onlara,
daha
yukarıları,
yukarıların da yukarısını gösterir ve her birine birer semavî üveyik
olmayı vaad eder.
Böyle düşünüp böyle yaşayanlara ve hayatlarını birer düşünce
meşcereliği hâline getirenlere,
siz isterseniz hikmet erleri,
isterseniz hidayet
edalı felsefe kahramanları diyebilirsiniz..
onları nasıl tanımlarsanız
tanımlayın,
eski dünyalardan şimdilere uzanan çizgide,
tarihi bir dantelâ
incelik ve zarafeti içinde örgüleyen aydınlık insanlar,
hep bu üstün ruhlar
arasından çıkmıştır.
Hatta dinden daha ziyade birer felsefî sisteme benzeyen
Brahmanizm,
Budizm,
Konfüçyizm,
Taoizm ve Zerdüşt sistemi dahi,
bu ruh
kahramanlarının insanlığa birer armağanıdır.
Geçmişin o upuzun düşünce cereyanlarının çağıltılarında,
hep bu düşünce
âbidelerinin besteleri duyulur.
Eski Dünya,
Yeni Dünya cihanın dört bir
yanında,
değişik dünya görüşleri,
farklı hayat tarzları;
evrensel medeniyet
havuzları ve kültür zenginlikleri her zaman bu kahramanların tefekkür
harmanlarının ürünü olagelmiştir.
Onca tağyir,
tahrif ve özlerinden
uzaklaştırılmış olmalarına rağmen,
dünya nüfusunun büyük bir bölümünün –bugünkü
hayat biçimiyle telif edilmese bile– hâlâ o eski ruh,
mânâ ve muhtevanın peşinde
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..
referansı kahraman temsilcileri,
tahrife,
tağyire uğramamış olanı bulacakları âna kadar da bu hüsnüzan ve hüsnütevil
hatasının devam etmesini tabiî karşılamak icap edecek zannediyorum…
Bu itibarla da,
bugün bize düşen şey,
kendi mânâ kökleriyle sımsıkı irtibatlı
olarak yenilenmeye hazırlanırken,
kendine yine kendi ruhundan aşı yapmasını
bilen,
yani dünkü güftelerimizi hiçbir şeye takılmadan bugün de yorumlayıp
seslendirecek ve bize her zaman ayrı bir televvünle gönüllerimizin heyecanlarını
duyurabilecek bu kahramanları yetiştirmek düşüyor.
Aslında,
onları
yetiştireceğimiz güne kadar,
iş bilmeyen yabancı çırakların elinde harap olup
gideceğimiz de kaçınılmazdır.
Tabiî bu arada,
topyekün insanlık da,
vicdanıyla
arayıp aklıyla bir türlü bulamadığı ezelî ve evrensel değerlerin yerini hep,
kendi kadim ustûreleriyle doldurmaya çalışacak ve tatminsizlikten bunalıma,
bunalımdan yeni yeni tahriplere sürüklenip gidecektir.
Bizim,
birkaç asırdan beri,
millî kültürümüzün mânâ köklerini teşkil eden İslâmî
dinamiklere dayalı bir düşünce sistemimizin,
bir hayat felsefemizin olmayışı,
bize bağlı koca bir dünya ile beraber sürüm sürüm olmamızı netice vermiştir.
Aristo düşüncesinde havuzlaşan Yunan felsefe sisteminin mütercimleri sayılan
Kindîlerin,
Fârâbîlerin,
İbn Rüşdlerin ve bir mânâda İbn Sinaların düşünce ve
felsefî sistemlerini,
kökleri semalara dayanan,
ezel kadar eski ve her çağı
kucaklayacak kadar da yenilerden yeni bizim hikmetler manzumesi düşünce
sistemimizden ve hayat felsefemizden ayırmak icap eder.
Bizim fikir
sistemimizde,
lâhût,
ceberût,
melekût ve nâsût inişli,
menşei belli ve aydınlık,
yaratılış gerçeğine dayalı yorum söz konusudur.
Böyle bir yorum ve tefsir kendi
esprisiyle kavranabildiği takdirde,
bugün de,
kendi düşünce sistemimizi ortaya
koymamız mümkün olacaktır ki bu aynı zamanda,
dünya çapında en ciddî
yenilenmelere vesile teşkil edecek ve çok zengin yollar açacaktır.
Fatih cennet-mekân döneminden bugüne kadar,
böyle bir düşünce sistemi adına pek
çok teşebbüste bulunulmuştur ama,
bu teşebbüsler hiçbir zaman beklenen hedefe
ulaşmamıştır.
Bu mülâhaza,
bazı yönleri itibarıyla tartışmaya açık olsa da,
genel olarak böyledir.
Hocazâdelerden Molla Zeyreklere,
Mustafa Reşit Paşalardan
Meşrûtiyet mimarlarına,
ondan yeni dönemin düşünce işçilerine kadar samimî-gayri
samimî pek çok kimse,
mâşerî vicdandaki böyle bir arayış ve bekleyişe cevap
bulmaya çalışmıştır ama;
kimileri İbn Rüşd-İmam Gazzâlî Tehâfütleri’ne takılıp
kalmış,
kimileri Fransız İhtilal-i Kebir’i ve Auguste Comte anaforlarında
boğulup gitmiş,
kimileri de Durkheim’in hezeyanlarıyla oyalanıp durmuş..
ve hep
hareket hâlinde olunmuş ama,
ya içinde yaşanılan çağ hiç hesaba katılmamış ya
sadece fantezilerin arkasından gidilmiş ya da heva ve heves hüda sayılarak
şaşkın şaşkın bin yıllık millî değerler târumâr edilmiştir…
Bari şimdilerde
olsun bütün bu olumsuzlukları aşabilseydik! Heyhât! O mevzuda da bütünüyle
olumlu düşündüğümüz kat’iyen söylenemez.
Bütün bu olumsuzlukları aşmayı ve kendi
kaynaklarımızdan beslenen bir düşünce sistemi,
bir millî felsefe geliştirmeyi ne
kadar arzu ederdim!..
Hemen şunu da ifade etmeliyim ki,
varlığı duyuş,
seziş ve yorumlayış açıları
farklı olduğundan,
eğer,
her şeyi üzerine bina edeceğimiz böyle sağlam bir
düşünce blokajı ve böyle bir felsefî sistemimiz olmazsa,
görüşlerimiz sürekli
birbiriyle çelişir ve “tearuzların-tesakutların” ağında birbirimizi yer ve
bitiririz.
Evet,
bugünümüz gibi,
yarınlarımızın da bize aidiyeti mutlaka böyle
bir usûl ve sistem sayesinde ve bütün nesillerin paylaşabileceği bir üslûp
örfânesiyle gerçekleştirilmelidir.
Şayet duygu,
düşünce ve hayat tarzımızda
böyle bir vahdet olmazsa,
bugün de yarın da millî birlik ve beraberlikten
bahsetmemiz hamasî bir temenniden ibaret kalacaktır.
Zira herhangi bir sistemde,
millî mantık,
millî düşünce,
millî muhakeme ve ruh vâridâtı çok önemlidir.
Bir
düşünce sistemi ancak milletin kendi aklından,
kendi vicdanından ve kendi his
âleminden kaynaklandığı ölçüde,
o milletin his birliği,
mantık birliği,
muhakeme
birliği ve beraberce yaşama sühûleti tahakkuk edebilir..
aksine,
duyguların,
düşüncelerin,
yorumların ve üslûpların birbirleriyle çarpıştığı,
muhakemelerin
birbiriyle çeliştiği bir ortamda çok hareket olsa da kat’iyen bereket olamaz;
bereket olmak bir yana,
bu türlü durumlarda her zaman bütün bütün yok olup
gitmek söz konusudur.
Evet,
böylesine anlayış ve yorum kargaşalarının yaşandığı
bir toplumda,
her hamle,
tıpkı birbiriyle çarpışan deniz dalgalarında olduğu
gibi,
sürekli kırılır ve kendi atalet havuzuna boşalarak bir fasit daire içinde
döner durur.
Deniz dalgalarının birbirini tesirsiz hâle getirmelerinde,
gizli
bir kısım hikmetler bulunabilir;
ama,
bir toplum içindeki bu kabîl müsademelerde
sadece kokuşma,
çözülme ve kendi kendini tüketme vardır.
Öyle ki,
böyle bir
toplumda,
âdeta herkes birbirinin kurdu ve her düşünce de bir ölüm projesi
gibidir ki,
böyle bir dünyaya gökten sürekli rahmet yağsa da,
heyet-i içtimaiye
her zaman bir güve tehdidi altında sayılır.
Ve yine böyle bir toplumda her zaman
tarihî değerler delik deşik olmaya maruz ve mukaddesler de târumâr edilmekle yüz
yüzedir..
evet,
böyle yığınlar içinde ne yaşlılarda vefa ne de gençlerde
civanmertlik söz konusudur.
İstikbali omuzlarında bayraklaştıracaklarını
beklediğimiz dinamik güçler,
bir yandan bayrağa küfredip geçmişe söverken,
diğer
yandan da geleceği,
rezaletlerini icra edecekleri bir çılgınlık arenası sanır;
buna karşılık,
kendilerini ürperten bir umursamazlığa salmış yaşlılar ve
aydınlar ise âdeta,
bu levsiyat düşüncesinin teşvikçisi gibi davranırlar.
İfadeleri,
yazıları-çizileri ve medyadaki programlarıyla ruhlardaki bohemliği
coşturur ve basiretlere sürekli kezzap dökerler.
Böyle bir dönemde artık,
ilim yuvaları ruhlarda ilim aşkı,
ilim düşüncesi
uyaramaz.
Kuvveti temsil edenler,
belli ideolojilerin piyonları hâline gelir ve
kendi kendilerini yerler..
mantık,
muhakeme ve ilhamlar,
remizlerin,
işaretlerin
dar koridorlarında yürümeye mahkûm edilir..
ve tabiî,
böylesine tersliklerin boy
atıp geliştiği,
düşüncenin yerini heveslerin,
hevaîliklerin aldığı bir toplumda
artık,
hayatın kendisi kendisine azap demektir.
Oysaki varlık,
varlık ötesi ve varlık öncesi âlemlerle alâkalı bizim düşünce
sistemimiz ve hayat felsefemiz,
bütün eşya ve eşya ötesini bir küll hâlinde ele
alıp değerlendirdiği gibi,
umumî yaşama tarzımızı da bir bitevîlik içinde
belirleyecek enginliktedir.
İşte böyle bir sistemledir ki,
toplum ve onun cüz’î
fertleri,
ahlâkî olmayı seyyal hâle getirerek yeryüzünde beklenen evrensel
adaleti gerçekleştirebilir ve insanlığın beklentilerine cevap verebilir..
ve bu
sayede cemiyet,
ruh,
ahlâk,
fazilet ve tefekkürle beslenmek suretiyle kendi
olarak yenilenebilecek bir güce ulaşır;
derken medeniyet düşüncemiz,
kültür
zenginliklerimiz dünyanın her yanında aranan birer mergûb metâ hâline gelir..
ve
artık birer veren el olarak,
topyekün dünyaya sunmak istediğimiz insanlık
mefkûremizi,
ahlâk felsefemizi,
fazilet anlayışımızı ve adalet telakkimizi daha
rahat sunabiliriz.
Ve yine böyle bir konum ve seviye sayesindedir ki,
devletin
bütün kuvvet kaynakları gibi,
idarî dinamikleri,
içtimaî ve iktisadî esasları
da,
milletin kendi ruhundan fışkıracak ve bu sayede toplum her türlü
“bağımlılık”tan kurtulacaktır.
Şimdiye kadar,
açık olmasa da,
bir kısım
zaaflarımız veya medyûniyetlerimizden ötürü,
boynumuzda bir tasma gibi
taşıdığımız zımnî “bağımlılık” idarî sistemimiz gibi,
iktisadî,
siyasî ve adlî
sistemimizi atâlete uğratmış ve felç etmiştir.
Bizden evvel,
Anadolu’yu dünyanın
en mamur ülkelerinden biri hâline getiren altın soyumuz,
kendi idarî ve siyasî
sistemlerini,
adlî teşkilatlarını kendi ruh malzemeleriyle örgülemiş veya inşa
etmişlerdi.
Kendi mihenk ve kendi kriterlerine vurmadan,
hiçbir düşünce,
hiçbir
sistem ve hiçbir telakkinin,
milletin “harem dairesi” sayılan bu müesseselere
girmesine müsaade etmemişlerdi..
müsaade etmek şöyle dursun,
koskoca bir cihanla
yaka-paça olduktan sonra muvakkat bir yenilgiyle mecruh fakat ümitli,
sarsılmış
ama imanlı,
bir kenara çekilirken dahi,
ciddî bir tehâlükle kendi hayat
orijinlerini korumaya çalışmış,
hep tarih şuuru etrafında kümelenmiş,
varlıklarını onlara borçlu bulundukları dinamikleri –hadisin ifadesiyle– damak
ve dişleri arasında sımsıkı tutmuşlardı..
ve başları dimdik,
dünya-ukbâ
telakkileri yerli yerinde ve yepyeni bir dirilişe doğru soluk soluğa idiler…
Şafakları şafakların takip ettiği şu günlerde,
şayet,
bir kere daha kendi hikmet
ufkumuz açısından,
içinde yaşadığımız dünyayı iyi değerlendirebilir,
eşya ve
hâdiseleri iyi yorumlayabilir ve insanımızın iç yapısının temel malzemelerini
iyi belirleyebilir ve sonsuza kadar var olma mefkûresine bağlanabilirsek,
her
zaman onlar gibi,
hatta onların da önünde olabiliriz.
Aslında,
dünü-bugünü-yarını birden perspektife alıp değerlendirebilen,
içinde yaşadığı
toplumun örflerini,
âdetlerini,
tarihî dinamiklerini korumaya alan ve tarihî
tekerrürler devr-i dâimini kendini yenileme istikametinde çok iyi yorumlayabilen
basiretli nesiller,
niye her zaman önde olmasınlar ki?.
Bir kere daha hatırlatmada yarar var;
bugün bize düşen biricik sorumluluk,
millette tarih şuurunu geliştirerek,
asırlar ve asırlar boyu çekilen çilelerin,
benimsenen inanışların,
kökleşen kültürlerin kendi derinlikleri ölçüsündeki
tesirlerini nesillerin vicdanlarına duyurmaktır.
Bunu yapabilirsek,
artık bir
iki nesil sonra,
bu topraklarda yaşayıp da,
bizim ruh ve mânâ dinamiklerimizin
dışında,
milletin değişik müesseseleri için herhangi bir yabancı kaynak aramayı
kimse düşünmeyecektir.
Evet biz,
yarınki hayatımızın bütün unsurlarını maziden getirmiş bulunuyoruz.
Onları dinin nuru ve ilmin ışığıyla kendi kültür potamızda yoğurabilirsek,
kendi
ebediyetimizin macununu hazırlamış olacağız.
Yeni Ümit,
Ocak-Mart 1997,
Sayı 35
İdeal nesiller
Güzel günlerin arefesinde ve fecirlerin bayram solukladığı şu günlerde bir kısım
aşılmaz gibi görünen buhranlarımızın bulunduğu da bir gerçek.
İçtimâî
sıkıntılar,
millî dertler ve tabiî afetler gibi,
toplumları saran krizler de
günlük tedbirlerle çözülemez.
Bu ölçüde krizlerin çözülmesi,
toplum çapında
basiret,
ilim ve hikmetin yaygınlaşmasına bağlıdır.
Aksine,
hedefsiz,
ufuksuz,
günlük siyasî manevralar türünden politikalarla bu kabil problemleri çözmeye
çalışmak,
zaman israfından başka bir işe yaramayacaktır.
Dünden bugüne,
en yaygın kriz ve bunalımları,
ruh,
mânâ ve basiret İnsanlar,
o
engin ufukları,
engin himmetleri sayesinde ve bir ölçüde bugünün güç
kaynaklarını da gelecek hesabına harekete geçirerek,
tasavvurlarımızı aşan bir
kolaylıkla çözmüşlerdir.
Biz,
onların bu dâhiyâne tedbirlerini çok defa
beşerüstü sanmış ve hayretten hayrete düşmüşüzdür.
Oysaki,
her muvaffak insanın
yaptığı,
onların da edip eylediği,
sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine
bahşettiği istidat ve imkânları sonuna kadar ve rantabl olarak kullanmaktan
başka bir şey değildir.
Evet onlar,
oturur-kalkar,
bugünle beraber yarınların hesaplarıyla meşgul olur..
ve halihazırdaki bütün imkân ve dinamikleri geleceğe ulaşma adına birer köprü
malzemesi olarak kullanır ve bugünleri yarınlara taşımanın hesabıyla yutkunur
dururlar..
yutkunur dururlar,
zira problem çözme biraz da içinde bulunduğumuz
zamanı aşmaya,
daha doğrusu zaman üstü olmaya bağlıdır..
dünü-bugünü-yarını aynı
netlikte görüp değerlendirebilme ölçüsünde zaman üstü olmaya.
Bugünden yarınları
kucaklama ve geleceğin ruh,
mânâ ve muhtevâsını kavrama demek olan böyle bir
düşünce enginliğine siz isterseniz ‘ideal’ de diyebilirsiniz ki,
böyle bir ufka
sahip olmayanın ne bunca problemin üstesinden gelebilmesi,
ne de yarınlarımız
adına herhangi bir şey vaat etmesi söz konusu olamaz.
Firavunların,
Nemrutların,
Napolyonların,
Sezarların,
-bir kısım safderunlar gözlerinde büyütseler bile- ne
o baş döndüren debdebe ve ihtişamları ne de o gürültülü hayatları kat’iyen
istikbal vaat edici olmamıştır..
olamazdı da;
zira bu insanlar,
hakkı kuvvetin
emrine vermiş,
içtimâî rabıtaları hep menfaat etrafında aramış ve ömürlerini
nefsânîliğin âzât kabul etmez köleleri olarak geçirmiş zavallılardı.
Oysaki,
başta Râşit Halifeler olmak üzere,
Anadolu’yu yurt edinenler,
neticeleri
açısından,
dünyaları aşıp ukbâya ulaşan öyle eserler ortaya koydular ki
-muvakkat ‘husûf’ ve ‘küsûf’lara aldanmayanlar için- bu eserler,
çağlarla
yarışacak mahiyettedir..
evet onlar,
o dolu dolu ömürlerini yaşayıp gitseler de,
sînelerde hep bir yâd-ı cemîl olarak yaşayacaklardır.
Evet,
bugün yurdumuzun
dört bir yanında hâlâ,
Alparslan,
Melikşah,
Osman Gazi ve Fatih’e ait ruh ve
mânâ tütüp durmakta ve ruhlarımıza onların gaye-i hayallerinden ümitler ve
müjdeler akmaktadır.
Sezar,
Roma mefkûresini kendi heva ve hevesine çiğnetmiş;
Napolyon,
Büyük Fransa
idealini hırslarının ağına hapsetmiş ve öldürmüş;
Hitler,
Büyük Almanya gaye-i
hayalini maceralı çılgınlıklarıyla yeyip bitirmişti.
Halbuki,
kahramanlıkları
tamamiyet ve bitevîlik arz eden bu milletin mütemâdiliğe açık mefkûresi ise,
her
çeşit bayağılığın üstünde,
zaferde de-hezimette de,
uğrunda canların feda
edildiği bir sancak gibi ta’ziz edilegelmiştir.
Fatih o sancağın altında
İstanbul’u çiğneyip geçti ve garbın âfâkında bir çığlık oldu inledi..
Kânûnî,
batı yamaçlarında o livânın dalgalanışını temâşâ ede ede ötelere yürüdü..
Çanakkale kahramanlar,
onun adına kanlarıyla ‘Bedir’ gibi destanlar yazdı ve
Anadolu insanı binbir yoklukla kuşatıldığı bir dönemde ona son vefa borcunu edâ
ederek mukaddes tarihimizin kalbiyle bir kere daha gürledi ve ‘ebed-müddet’
dedi.
Mefkûre,
mefkûre insanının elinde değerler üstü değerlere ulaşır ve zaferlerin,
muvaffakiyetlerin büyüsü haline gelir.
Eğer o mefkûreyi temsil edecek insanlar,
o işin tam eri değilse,
o mefkûre sancak olmadan çıkar;
altında seviyesiz,
âdi
hırsların haykırıldığı bir flama olur.
Böyle bir flama sokak çocuklarını bir
araya getirip oyun türünden bazı hedeflere sevketse de,
milletimizin ruh
derinliklerindeki duyguları gerçekleştirmeye yetmez.
Her şeyden evvel mefkûre insanı bir sevgi kahramanıdır.
O,
Allah’ı deli gibi
sever ve bu engin sevginin kanatlan altında bütün varlığa karşı derin bir alâka
duyar:
Herkesi ve her şeyi şefkatle kucaklar..
ülke ve insanını aşk ölçüsünde
bir sevgiyle bağrına basar..
çocukları geleceğin tomurcukları gibi okşar ve
koklar..
gençlere yüksek hedefler göstererek onlara ideal insan olmalarını
salıklar..
yaşlıları en içten bir saygı ve hürmetle onore eder..
herkese karşı
mutlaka bir diyalog yolu araştırır..
ve toplumun değişik kesimleri arasındaki
uçurumları,
geliştirdiği köprülerle buluşturur,
belli nispette uyum içinde
olanları da bütün bütün pürüzsüz hale getirmek için çırpınır durur.
Gerçek mefkûre insanı,
aynı zamanda bir hikmet eridir.
O,
her şeyi bir taraftan
aklın ihatalı dünyasıyla temâşâ ederken,
diğer taraftan da kalbin kadirşinas
kıstaslarıyla tartar,
muhasebe ve murâkabe kriterlerinden geçirir,
muhakeme
potasında yoğurur,
şekillendirir ve her zaman aklın ziyâsıyla kalbin nurunu at
başı götürmeye çalışır.
Mefkûre insanı,
içinde yaşadığı topluma karşı tam bir sorumluluk örneğidir.
Hedefine ulaşma uğrunda -ki en başta Yaratan’ın hoşnutluğu gelir- Allah’ın
kendisine bahşettiği her şeyi,
hem de gözünü kırpmadan feda eder..
hiçbir şeyden
korkup çekinmediği gibi,
O’ndan gayrı hiçbir şeye de gönül kaptırmaz..
gözünde
ne mutluluk tutkusu,
ne de mutsuzluk endişesi vardır.
O,
ülküsü ve ülkesi
pâyidar olduktan sonra,
cehennemin alevleri içinde bulunmayı bile umursamayacak
kadar bir mânâ Heraklitidir.
Seviyeli bir mefkûre insanı,
gönül verdiği değerlere saygıyı bir murâkabe
derinliğiyle duyar,
bir ibadet neşvesiyle yerine getirir ve hep bir aşk ve
heyecan insanı olarak yaşar.
İdeali uğrunda canını,
cânânını,
servetini-sâmânını,
evladını-iyâlini,
bugününü-yarınını bir çırpıda feda
etmesini bilir ve hakka-hakikate,
kılı kırk yararcasına riayetin yanında her
zaman tercihlerini yüce mefkûresi istikametinde yapar.
O,
nefsine hâkim,
hakikate mahkûm,
makama-mansıba karşı alâkasız ve şöhret,
tama’,
tenperverlik,
rahat tutkusu gibi şeyleri öldürücü birer zehir kabul etme esprisiyle gönlünün
derinliklerinde sürekli bir mücadele içindedir.
Bu itibarla da o,
kazanma
kuşağında hep kazanır,
kaybetme arenalarını da birer teknik başarı ringi haline
getirir.
Yürüdüğü bu ulular yolunda o,
Hakk’ın hesaplarına o denli içten bağlıdır ki,
gelip kendisine çarpan ihtiras fırtınaları ondaki hakperestlik hissini daha bir
pekiştirir;
kin,
nefret tûfanları,
onun ruhundaki sevgi ve şefkat fevvârelerini
coşturur ve sıradan insanların takılıp kaldığı daha ne nimetleri çiğner geçer,
ne hikmetleri göğüsler.
Onu akıllara durgunluk veren gerçek ufkuyla düşündükçe,
gözümüzün önünde âdeta peygamberâne azimler tüllenir,
çağrışımların araladığı
kapı aralarından duygularımıza insanüstü resimler akmaya başlar ve hayâl hanemiz
tarihî kahramanlıklarla köpük köpük olur..
olur da,
Afrika çöllerinde Ukbe’nin
vefa ve samimiyetiyle ürperir..
Tarık’ın Herkül Burcu ötesindeki cesaret ve
fütursuzluğuyla kendinden geçer..
Fatih’in azm u ikdâmını hayranlıkla temâşâ
eder..
Plevne’de düşmana teslim olmayan kılıcı saygıyla öper..
ve nihayet
başında güllelerin,
bombaların patlamasını gülerek karşılayan Çanakkale
Arslanlarını tazimle selâmlar.
Evet,
bugün bizim,
şuna-buna değil;
böyle yüksek karakterle idealize edilen ufuk
insanlara ihtiyacımız var.
Önümüzdeki yıllarda,
milletimizin yeniden bir kere
daha kuruluşunu,
bu ruh ve mânâ erleri ve bu yüksek mefkûre insanları
gerçekleştirecektir.
Varlıklarının mâyeleri,
îman,
aşk,
hikmet ve basiret olan
bu yiğitler,
dokuz-on asırdan beri,
içten ve dıştan gelen onca saldırı
karşısında asla eğilmemiş,
sarsılmamış;
belki biraz büzülmüş,
daralmış ve fakat
mutlaka daha bir salâbet kazanarak yarınlarla hesaplaşacak kıvama gelmiş ve
olağanüstü bir ruh gücüyle nöbettarlığa hazır aktif bir bekleyiş içinde çağı
süzmektedir.
Evet,
son birkaç asırdan beri,
aşk,
hikmet,
basiret ve mesuliyet şuurunun
daraldığı,
büzüştüğü ve basit gündelik meselelerin gelip millet mefkûresinin
yerine oturduğu bir gerçektir.
Tabiî bu dönemde,
yenilik adına bir şeyler
yaptığımızdan söz etmemiz de mümkün değildir.
Evet bu dönemde yenilik adına
ortaya atılan şeyler seviyesiz birer taklitçilik ve dublajcılıktan ibaret
kalmıştır.
Milliyet düşüncesinin fıska bürünmesi ve millet ruhunun tahrip
edilmesi diyebileceğimiz böyle bir şablonculuğun ise faydadan daha çok zararı
olmuştur.
Toplum bünyesinde üst üste meydana gelen tahriplerle millet kan
kaybederken,
hakikî dert bilinememiş,
tedavi yolları belirlenememiş ve yanlış
muâlecelerle yığınlar felç edilmiştir.
Birkaç asırlık bu buhran dönemi,
o azgın
‘anilmerkez’ feverânıyla günümüzde de hâlâ kendisini hissettirmektedir.
Bu itibarla da,
dün olduğu gibi bugün de eğer sıkıntıların gerçek sebepleri
üzerinde durulmaz;
ferdî,
ailevî ve içtimâî dertlerimizin üzerine bir hekim
hazâkatiyle gidilmez ve birkaç asırdan beri içinde çırpınıp durduğumuz levsiyat
bataklığından çıkılmazsa,
çare ararken hatadan hataya koşacak,
buhranlarımızı
daha bir derinleştirecek ve asla krizler fasit dairesinden sıyrılamayacağız.
Zimamı elinde bulunduranlar,
birkaç asırlık inatlarında devam ede dursunlar,
duygu,
düşünce ve aksiyonlarıyla geleceğe yönelmiş,
ülküsünü,
ülkesini ve
insanını aşk derecesinde seven,
hizmete kilitli ve sorumluluk duygusuyla yay
gibi gergin ideal nesillerin,
bütün bu olumsuzlukları aşıp,
yeni oluşumlar
gerçekleştireceklerine inancımız tamdır.
Bir gün mutlaka,
onlardaki bu aşk ve
hizmet sevdası,
içinde bulundukları toplumların bütün katmanlarına sızacak ve
ulaştığı yerlerde birer rüşeyme dönüşecektir..
evet,
madde ve cismâniyetin
realitelerini kaldırıp bir tarafa fırlatacak olan bu düşünce,
kendi dünya görüşü
ve kendi hareket plânıyla bir kere daha kendi ruhunun gergefini mutlaka
işleyecektir.
Yeni Ümit,
Temmuz-Eylül 1996,
Cilt 5,
Sayı 33
Kargaşadan nizama (1)
Birkaç asırdan beri toplumumuz,
ahlâk,
fazîlet ve ilim düşüncesi adına tam bir
enkaz görünümü arz ediyor.
Evet o,
eğitimde,
sanatta,
ahlâkta alternatif bir
nizam ve düşünce arayışı içinde.
Daha doğrusu,
bu koskocaman coğrafyada,
sorumluluk duygusuna,
insânî değerlere,
ilme,
ahlâka,
hakikî tefekküre,
fazilete,
sanata önem vermeyen öksüz ruh ve çelimsiz düşüncelere karşılık;
varlığı bütün derinlikleriyle,
insanı dünyevî-uhrevî enginlikleriyle
kucaklayacak,
yorumlayacak,
hattâ Allah’ın halifesi olma ünvanıyla eşyaya
müdahale edecek cins kafalara,
çelik iradelere ihtiyaç var.
Dünyadaki son değişim ve dönüşüm hareketleri,
çoklarının yüzündeki peçeyi
sıyırıp gerçek çehrelerini ortaya çıkardığı gibi,
bizim gözümüzdeki perdeyi de
aralar gibi oldu..
oldu ve nazarımızda herkesin,
her şeyin hakikî mahiyeti daha
bir belirgin hale geldi.
Şimdilerde olup-bitenleri daha ‘net’ görebiliyor ve
hâdiselerden daha sağlam neticeler çıkarabiliyoruz..
çıkarabiliyor ve artık
anlıyoruz ki,
iki yüz seneden beri bu ülkede,
atılma,
terk edilme ve unutturulma
talihsizliğine uğrayan,
sadece kılık kıyafet,
fikriyât ve hayat felsefemiz
değilmiş;
millî kültürümüz,
tarih şuurumuz,
ahlâk sistemimiz,
fazilet
telâkkimiz,
sanat düşüncemiz ve mânâ köklerimiz de bunlar kadar hattâ daha büyük
erozyonlara maruz kalmış ve rûhî rabıtalarımız bütün bütün sarsılmış,
fazilet
kaynaklarımız kurutulmuş,
geçmişle aramızda aşılması güç uçurumlar meydana
gelmiş.
Evet,
bu mübarek dünyada öyle dönemler olmuştur ki,
aydınlar susmuş;
düşüncenin
ağzına fermuar vurulmuş;
gücü-kuvveti temsil edenler,
dalâlet ve soysuzluğa arka
çıkmış ve zavallı nesiller,
şaşkınlık homurdanmaları içinde hep cenazeler gibi
cansız,
ümitsiz ve kapkaranlık duygularla haşr u neşr olmuşlardır.
Her yanın duman duman ümitsizlikle kuşatıldığı bu kızıl dönemde,
çok defa
çaresizlik içinde gözler yaşlarla nefes almış,
gönüller hislerini kelâm-ı
nefsîlerle haykırarak bir kısım utanma bilmeyen yüzlere karşı içlerini çekmiş
ve:
‘Bu ilhâda yelken açmış şaşkınlardan,
bu herkesi ve her şeyi alkışlayan
densizlerden,
bu kuvvete boyun eğmeye alışmış vicdanzedelerden,
bu kirlenmiş
onur ve şereflerden başka ne beklenirdi ki?’ demiş inlemişlerdir;
ama,
sarsılan
sarsılmış,
yıkılan yıkılmış,
giden gitmiş ve yerlerine de yeni bir şeyler
konamamıştır..
evet hemen hepimizin,
hattâ gününü gün etmekten başka bir şey
düşünmeyen realistlerin (!) dahi gönüllerinin derinliklerinde,
bilhassa
şimdilerde duyup hissettikleri huzursuzluğun,
tedirginliğin şehadetiyle
yıkılanlar yıkılıp gitmiş,
yerlerine de herhangi bir şey ikâme edilememiş ve
değerleri itibarıyla toplum âdetâ tepetaklak hale getirilmiştir.
Şimdi rica ederim,
hayatı yaşanmaz bir yük ve muamma haline getiren bu ahlâkî
sefaleti ve her gün içimizde daha bir girdaplaşan bunalımları ne ile aşacak?.
Ferdî,
ailevî,
içtimâî buhranlardan nasıl kurtulacak?.
Ve nasıl güvenle geleceğe
yürüyeceğiz? Dünyanın şurasından-burasından ithal edilmiş üç beş fantezi düşünce
ile mi?.
Ya da her şeyi üzerine bina etmeye çalıştığımız çağın akliyatçılığıyla
mı?..
Hayır hayır! Ne o nesepsiz düşünceler ne de bu karanlık mantık tek başına
o Kafdağı’ndan ağır yükün altından kalkacak gibi değil.
Yıllardan beri bu dünyada,
ortaya konan her yenilik hamlesi,
hep şeklî bir
değişiklikten ibaret kalmış;
ne bir gâye-i hayâl takip edilebilmiş ne de
söylenen hedeflerin en küçüklerine ulaşılabilmiştir.
Zirveleri tutanlar,
âdetâ
ellerinde fırça,
millî ve içtimâî bünyede meydana gelen yaralara boya çalmayı
marifet,
hatta inkılâp zannetmiş ve toplumun can damarı sayılan en hayatî
organlarındaki iç kanamaları ve bu iç kanamaların meydana getirdiği
komplikasyonları bir türlü görememişlerdir.
Yakın tarihimiz itibarıyla,
gücünü
îman,
ümit ve azminden alan istiklâl mücadelesi kahramanlarının husûsî
mazhariyet ve temsilleri istisna edilecek olursa,
bu hep böyle cereyan
edegelmiştir.
Kaldı ki,
o mübarek hamleyi dahi,
çıkış noktası itibarıyla
kendinde var olan güç ve safvetiyle devam ettirdiğimizi söylememiz mümkün
değildir.
Evet,
bugün artık,
o ölçüde bir birlikten bahsetmek ve öyle bir kıyam
ve dirilişi düşünmek imkânsız olmasa da çok güç olsa gerek..
Bir kere son seneler itibarıyla birbirinden kopan ve araları açıldıkça açılan
kitleler,
düşünce hayatı,
ruh ve özleri açısından ciddi bir farklılık
göstermeseler de,
birbirlerine karşı fevkalâde yabancılaştı ve âdetâ birbirinin
kurdu haline geldiler:
Öyle ki bunlardan birinin ak dediğine diğeri kara diyor..
birinin ortaya attığı düşünceye öbürü muhalefet ediyor..
birinin alternatif
görüşlerini diğeri bozgunculuk sayıyor..
birinin salâbetini beriki taassup kabul
ediyor..
bir de bu tersliklerin yanında,
hakkın hangi cephede olduğunu tespit
için herkes tarafından kabul edilmiş ortak kıstaslar yoksa,
varın kavganın,
daha
doğrusu,
bu kör döğüşünün buutlarını siz takdir edin! .
Bu itibarladır ki,
bugün her şeyden daha çok bizi,
hakikata,
fazilete taşıyacak
bir yola,
aldatmaz bir düşünce tarzına ve yanıltmaz kriterlere ihtiyacımız var.
Vakıa,
vicdan ve ahlâkî değerler pek çok problemi çözmeye yeten birer ışık
kaynağı sayılabilirler ama,
gel gör ki,
günümüzde o vicdan yaralı ve ahlâkî
değerler de târumâr;
evet,
bu iki önemli dinamik de bugün köklerinden koparılmış
ve menbâları kurutulmuş iki müzelik çeşme gibi..
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik,ne vicdandır
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın
Ne irfânın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdânın.” (Mehmet Âkif)
Bir de buna,
iradelerin olabildiğine gevşek,
muhakemelerin fevkalâde dekolte ve
beşerî hislerin de gulyabânîler ölçüsünde azgın ve hunhar olduğu ilave edilecek
olursa,
yaşadığımız kâbusun enginliği ve derinliği kendiliğinden ortaya
çıkacaktır…
Bu açıdan da işe,
muhakemelerimizin temel unsurlarını bir kere daha gözden
geçirmek,
mantıkî düşünce çizgisini bulmak,
iradelerimizin hakkını vermek ve
azimli nesiller yetiştirmekle başlamakta zaruret var.
Bir kere sebeplerle
kuşatılmış bir âlemde yaşadığımıza göre onları görmezlikten gelemeyiz.
Sebepler
dünyasında sebeplere karşı lâkayt kalmak,
düpedüz cebrîlik ve dolayısıyla da bir
dalâlettir.
Değil sebeplere riayetsizlik,
sebep netice arasındaki münasebeti
(tenâsüb-i illiyet prensibi) gözetmek mükellef olmanın önemli bir lâzımı olsa
gerek.
İşte bu noktadan hareketle,
bugün olsun ciddi bir sorumluluk hissiyle bir kısım
zararlı düşünce ve zararlı cereyanların esaslarını tespit edip önünü almazsak,
şimdilerde yaşadığımız ahlâkî sefalet,
içtimâî felaket ve bir kısım
çarpıklıkları,
gelecekte de değişik buudlarda yaşayacağız demektir.
Netice
ortaya çıktıktan sonra felaket ve sefaletin farkına varmak marifet değildir;
marifet,
hangi sebep ve sâiklerin,
neler doğuracağını daha önceden
kestirebilmektir..
yakın tarihimiz itibarıyla böyle bir firâset gösterdiğimizi
söylemek oldukça zordur.
Hele iradelerimizin hakkını verdiğimizi iddia etmek
asla!.
Aksine,
bu alacakaranlık dönemde insanımız,
kendi iradesi,
kendi
düşüncesi ve kendi azminden bile şüphe eder olmuştur..
olmuş ve sürekli kendini
idare edecek üstün ve harika iradeler aramıştır.
Dahası,
‘Falan düşünür-filan
bilim adamı,
falan ülke-filan devlet..’ mülâhazasıyla saf şuurlara ve masum
vicdanlara şahsiyetsizlik telkin edilmiş ve azimlere zincir vurulmuştur..
ve
zamanla,
o falanların-filanların,
bizim düşünce ve davranışlarımıza
hükmetmeleri,
bizde bir çeşit başdönmeleri,
muhakeme inhirafları,
mülâhaza
çarpıklıkları ve şahsiyet kaymaları meydana getirmiştir.
Hele,
bilâ kayd u şart
teslimiyetçi ruhlarda,
tamiri imkânsız korkunç deformasyonlar hasıl etmiştir.
Oysaki,
ilâhî iradeden başka tahkiksiz ve tenkitsiz inanılıp kabul edilecek
hiçbir irade yoktur.
Descartes,
‘Hür olmayan düşünce,düşünce sayılmaz’ diyordu.
Pek çok yanlarıyla
çürümüş ve demode olmuş bugünkü skolastik düşünce sistemlerinden ruhumuzu
kurtarmak için lâakal Descartes gibi düşünmemiz gerekmez miydi?.
Ne gezer!
Önümüzdeki yıllarda,
vukuu muhakkak gibi görünen dünyadaki ‘oluşumları’
belirleyecek dünya-ukbâ ufukları aydın nesiller,
hem dışarıdan içimize sokulan
hem de içimizde şekillenen düşünceleri,
formülleri,
sistemleri bir kere daha
gözden geçirerek,
toplumu mutlaka yabancılaştırıcı levsiyâttan arındırmalı ve
kendi mânâ kökleriyle irtibatlandırmalıdır;
irtibatlandırmalıdır ki,
özünü,
benliğini koruyabilsin ve dünya ile içli-dışlı olsa da kendi çizgisinde,
kendi
geleceğine yürüyebilsin..
yürürken de,
dünü bugünle beraber iç içe mütalâa
edebilsin;
geçmişi eski diye atmasın,
yeni ve taze zannettiği şeyleri de körü
körüne kabul etmesin..
evet,
bugün ve yarınla alâkalı her şeyi bilmek ve
bilinmesi gerekli olan şeylerin,
böyle veya şöyle bildiklerimizden ibaret
olmadığını anlamak ve hakikati,
laboratuar bulgularının yanında ilham esintileri
altında,
akıl,
mantık,
muhakeme süzgecinden geçirerek anlamaya çalışmak bu
aydınlık neslin en belirgin vasfı olacaktır.
Böyle bir gelişim ve değişimi gerçekleştirmek için,
yakın tarihimizi,
târihî
kahramanlarımızı tanımamız da çok önemlidir.
Günümüzdeki tarihin ‘oluşum’unda en
müessir sâikler ve şahıslar kimlerdi? Bu milletin bağrında son bir kere daha var
olma aşk ve heyecanını kimler uyardı? Millî ruh bestesini kim hazırladı ve bu
besteyi seslendiren hangi vatan evlatlarıydı? Bunlar tam olarak bilindikten
sonra,
zannediyorum nelerin idealize edilmesi gerektiğini daha iyi anlayacak ve
yarınlarla alâkalı plânlarımızı daha ‘net’ olarak ortaya koyabileceğiz..
koyabilecek ve düşüncesini,
dâvâsını,
aşkını,
müsamaha ahlâkını kalbinde dipdiri
tutabilmiş babayiğitlerin yolunda yürüme bahtiyarlığına ereceğiz.
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1995,
Cilt 4,
Sayı 30
Kargaşadan nizama (2)
Eşya ve hâdiseler arasındaki âhenk cebrî,
insanlar arasındaki nizam ise,
irâdî
ve büyük ölçüde mehâfet ve mehâbet kaynaklıdır.
Nizam;
huzur,
itmi’nân,
içtimâî
âhenk ve istikbal vaat etmenin bir diğer adıdır.
Kargaşa içinde huzur ve âhenk
olamayacağı gibi,
anarşik bir ortamda gelecekten ve verimlilikten bahsetmek de
mümkün değildir.
İlk bakışta nizam,
düz irade ve mücerret aklın eseri gibi görünse de,
ruhun
emrine girmemiş akıl ve şer eğilimlerin kökünü kesememiş,
hayır meyelânını
şahlandıramamış iradenin nizamdan daha çok anarşinin yanında olduğu görülmüştür.
İnsan dışındaki eşya,
dünya var olduğu günden bu yana hep nizam içinde
olagelmiştir.
Zerrelerin âhenkli hareketinden çiçeklerin revnaktâr çehrelerine;
canlı-cansız varlıklar arasındaki uyum ve dengeden,
gökyüzünde sürekli bize göz
kırpan ve gelip birer şiir,
birer duygu halinde gönüllerimize akan yıldızlara;
ağaçların dal,
yaprak ve çiçeklerinde tüllenen mânâlardan canlılık soluklayan
hayata kadar her yerde ve her şeyde büyüleyen bir nizam hâkimdir.
Evet,
vicdan bir lâhza varlık kitabını temâşâ edip değerlendirebilse,
her yerde
buğu buğu bir nizam ve âhengi,
baş döndüren bir güzellik ve mânâ zenginliğini
müşâhede edecektir.
O kadar derin hassasiyete lüzum yok;
az duyarlı bir gönül,
yıldırımların ürperten seslerinden kuş ve kuşçukların âhenkli nağmelerine,
çiçeklerin büyüleyen çehrelerinden gökyüzünün sihirli ışıklarına kadar her renk,
her şekil,
her ses ve her solukta sonsuzluk televvünlü bir şiiri,
bir zemzemeyi
duyabilir..
ve bir adım daha ilerde olanlar,
kim bilir,
varlığın fizik,
kimya,
biyoloji ve astrofizik dalga boyunda daha neler neler müşâhede ederler!.
Evet,
denizlerin mehâbetli homurdanmalarından tenha koruların birer mızrap gibi
duygularımıza çarpan ürperticiliğine;
tepelerin vakûr duruşundan dağların
şâhikalarına;
deryaların bitmeyen çağıltılarından gökyüzünün sonsuzlukla
tüllenen derinliklerine kadar her şey ‘nizam’ der,
‘âhenk’ der,
varlığın
ruhundaki engin mânâları haykırır.
Her yerde ve her şeyde nizam köpürdüğü halde,
gayr-i nizâmîlik diyeceğimiz
kargaşa yeryüzüne nereden gelmiştir? Yeryüzü kargaşayı ve onun arkasındaki
lâahlâkîliği insanoğluyla tanıdı;
aklını Allah’a teslim edememiş;
iradesini
şerlere karşı frenleyip hayır duygularını coşturamamış insanoğluyla..
evet,
insanoğlu,
çeşit çeşit ihtiraslara açık ve başka hiçbir canlıda olmayacak ölçüde
boşlukları olan bir varlıktır.
Onun;
hırs,
kin,
nefret,
öfke,
şiddet,
şehvet
gibi hemen her boşluğunda,
değişik dalga boyunda tahrip duyguları,
anarşi
hisleri,
kargaşa anaforları nümâyândır.
O,
iyi bir terbiye ile,
bu kötü
duygularını zapt u rapt altına alıp insânî duygularında şahlandıracağı;
arzu-istek,
sevinç-keder,
hak-hürriyet düşüncelerinden başkalarının
mevcûdiyetini de hesaba katarak,
vicdanında zımnî bir ‘içtimâî mukavele’ye
‘evet’ diyeceği âna kadar bir kısım olumsuz neticelerden kurtulması mümkün
değildir.
Onu,
potansiyel insanlıktan hakikî insanlığa yükseltecek terbiye,
mutlaka lâhut
ufuklu ve mevhibe eksenli olmalıdır..
evet bizim kültürümüz,
bizim
meşcereliğimizdeki güllerle,
bizim ruh ve mânâ köklerimizin usâreleriyle
beslenmelidir ki,
ma’şerî vicdan ve tarih şuurundan tepki gelmesin..
içtimâî
mukavele de çağın şartlarına göre ve en ileri seviyedeki hak,
hürriyet
mülâhazaları çerçevesinde gerçekleştirilmelidir ki;
toplumun değişik kesimleri
teâruzların-tesâkutların ağında ve çelişip nötrleşmeler fâsit dairesinde güç ve
kuvvetini,
itibar ve kıymet-i hükmiyesini yitirmesin…
Buradaki mukaveleden
maksat,
alt tarafı mütakâbil imzalarla süslenmiş bir toplu sözleşme senedi
değil;
buradaki mukavele,
insânî değerlere uyanmış vicdanların,
hak ve hürriyet
mefhumlarına saygıları ve hakikate karşı olan sevgileriyle irtibatlı ve sınırlı
bir mukaveledir.
Bu sözleşmenin sınır ve çerçevesini,
ferdin kalbî yapısı,
rûhî enginliği,
inançları ve inandığı şeylerin,
onun tabiatının bir yanı haline gelmesi
belirler.
Bu açıdan da,
herkesin vicdânî mukavelesi,
onun insânî seviyesiyle
eşdeğerdedir.
Kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla cismâniyetini aşmış olgun
fertlerin meydana getireceği bir toplum,
nizam örneği bir toplumdur.
İnsanlık
âlemindeki böyle bir nizam,
topyekün varlığı içine alan evrensel âhengin de bir
buudu olması itibarıyla kalıcı ve istikbal vaat edicidir.
Bizim dünyamızda devlet,
parçaları böyle ahlâk ve fazilet gamzeden,
bütünün en
hayâtî noktasında ve tam dümenin başında bir kaptan gibidir ki,
böyle bir
kaptanın vazifesi,
elinin altındaki elemanları en iyi şekilde değerlendirerek,
onlar ve kâinat nizamı arasındaki uyumu sağlayarak,
hâdiselerin çarklarıyla
müsâdeme etmeden onları hedefe ulaştırmaktır.
Fertleri,
faziletten mahrum ve
lâahlâkîliğin gayyâlarında bir toplumdan sıhhatli bir cemiyet ve mükemmel bir
devlet meydana getirilemeyeceği gibi,
her yanı ayrı bir illetle ma’lûl kargaşa
yığınlarının istikbal vaat edeceğini beklemek de bir aldanmışlıktır.
Dolayısıyla
ne isimde ve ne şekilde olursa olsun,
kara bahtıyla yapayalnız böylesi yığınlar
arasında idare ve emniyet adına beklentilere girmek sırf bir kuruntu,
devlet ve
otoriteden söz etmek ise mesnetsiz bir tesellidir.
Otorite de,
devlet de,
toplum
içinde ona hayat veren,
onu besleyen bir yüce mefkûrenin hedeflenmesi,
her şeyin
ona göre plânlanması ve onun etrafında örgülenmesi,
tek kelimeyle her hamle ve
gayretin ‘Bir’e irca edilmesiyle ancak gerçekleşebilir.
Evet,
her fert ve her hayâtî ünitenin,
milleti zirvelere yükseltmeye göre
hazırlanıp plânlanması lâzımdır ki,
şahsiyet plânındaki küçük hesap ve çıkarlar
genel âhengi bozmasın,
farklı yığınlar,
denizlerin dalgaları gibi kendilerine
rağmen kabarıp çarpışmasın,
çarpışıp dağılmasın! .
Vaktiyle İslâm ruhunun hayata
hakim olması sayesinde,
bu gâye-i hayâl çok iyi belirlenmiş,
toplumu meydana
getiren fertler ve birimler nizamın birer rüknü haline getirilerek,
zirvelere
yürüme âdeta,
hayatın tabiî seyri içinde gerçekleştirilir olmuştu.
Nizam düşüncemizin yeniden gözden geçirilmesi,
varlık içindeki ilâhî âhengin
bizim iradelerimizle insanlık dünyasına taşınacağı inancının yenilenmesi ve
devletler dengesinin bu yörüngeye çekilmesi bugünkü nesillerin,
geleceğin
dünyalarına en büyük armağanları olacaktır.
Böyle önemli bir misyon için,
iradelerimizin bir kere daha gözden geçirilmesi,
Allah nazarında konumumuzun
tespiti,
millî hedeflerimizin tayini,
tutarlı strateji ve politikaların tersîni
ve sahip bulunduğumuz dinamiklerin harekete geçirilmesi yetecektir zannediyorum…
Yeni Ümit,
Ocak-Mart 1996,
Cilt 4,
Sayı 31
Kendi dünyamıza doğru
Şimdiye kadar değişik devirlerde,
dünyanın değişik yerlerinde adı ünvanı ne
olursa olsun,
sık sık yeniden yapılanmadan bahsedildi ama,
böyle bir iddianın
doğru olup olmadığının her zaman münakaşası yapılabilir.
Ancak böyle bir
yapılanmanın,
hem de topyekün varlık ve varlığın perde arkasını,
insan ve hayatı
kucaklayacak şekilde ele alındığı bir âlem vardır ki,
bu âlem yukarıdaki
kayıtlardan bütünüyle âzâdedir.
Kuşkusuz işte bu âlem,
hususuyla da geniş bir
zaman dilimi itibarıyla bizim âlemimiz,
bizim dünyamızdır.
Asırlar süren bir uzun bunalım ve sarsıntıdan sonra bu dünya,
her şeye rağmen
günümüzde de böyle bir tekevvünü gerçekleştirecek güçte;
bir yeni ‘Ba’sü
ba’de’-mevt’i tahakkuk ettirecek potansiyele sahip;
çevresindeki bütün yeni
oluşumlara rehberlik yapabilecek kadar da bilgi birikimli..
ve ayrıca asırlar ve
asırlar boyu devam edegelen liderliğinin,
idare edilen milletlerin ta o zamandan
kalma şuuraltı kabulleri gibi avantajları da elinde bulundurmaktadır ve bunları
kullanabilir de.
Evet o,
temsil adına her şeyiyle tamamdır ama,
elverir ki,
bu
uzun ve muhteşem geçmişin canı-kanı sayılan tarihî dinamikleri bir kere daha
yerli yerinde kullanabilsin! ..
Bir zamanlar tabiî bilimlerden dinî ilimlere,
tasavvuftan mantığa,
şehircilikten
estetiğe hemen her sahada,
Harizmî,
Bîrunî,
İbn-i Sina,
Zehrâvî gibi varlığı
didik didik eden dehâlarla;
Ebû Hanife,
İmam Muhammed,
Serahsî,
Merginânî gibi
fıkıh ve hukuk üstatlarıyla;
İmâm Gazâli,
Râzî,
Mevlânâ,
Şâh-ı Nakşibent gibi
mantığı kalb ve mantıkla yenip hayatlarını vicdan endeksli yaşamış insânî
normlan aşan istidatlarla;
İmam Mâturidî,
Taftazânî,
Seyyid Şerif,
Devvânî gibi
muhakeme ve fetânet kahramanlarıyla;
Mîmar Hayreddin,
Mimar Sinan,
Itrî ve Dede
Efendi gibi sanat dâhileriyle her zaman çağının çok çok önünde yürümüş bu dünya,
geçici bir aradan sonra yeniden bütün aydınlık ruh ve dimağları harekete
geçirerek,
bir ikinci veya üçüncü Rönesansı gerçekleştirebilir.
Evet bu dünya,
bir kere daha İslâm’ın ruh ve mânâsını duymaktan varlığın yeniden
yorumlanmasına;
tasavvufun engin lâhûtî ikliminden evrensel metafiziğe;
İslâmî
muhâsebe ve murâkebeden insana değerler üstü değer kazandıran teyakkuz ve
temkine;
iç âlemimizin soluklanabildiği ve iç âlemimizi soluklayabileceğimiz
şehir ve şehircilikten kitlelere malolmuş estetiğe,
her yerde ruh ve mânâyı
nakşeden ve nakşında sonsuzu arayan sanattan,
uhrevîleşen,
inceleşen,
ötelerle
bütünleşen,
gerçek bedîiyât zevkine ulaşarak yeni bir fasıl açabilir.
Açabilir
ama,
bu öyle kolay olacağa da benzemez.
Evet yıllar ve yıllar bu ülkede,
rûhî hayatın büyük ölçüde söndürülmesi,
dinî
dünyamızın işlemez hale getirilmesi,
aşkın,
vecdin bütün bütün unutturulup
gönüllerin diline zincir vurulması,
düşünen ve okuyan aydınların gidip kaskatı
bir pozitivizme aborde olmaları,
salâbet ve hakta sebat yerine softalığın ikâme
edilmesi;
hattâ âhiret ve cennet istenirken bile,
dünyada alışılagelen
mutluluğun devamı mülâhazasıyla istenmesi gibi çarpık düşünce,
çarpık
telâkkileri sînelerimizden söküp atmadan bir yeni fasıl açmamız mümkün değildir.
Bu,
son birkaç asırdan beri ruhlarımızı saran levsiyât sökülüp atılamaz demek
değildir.
Bu,
milletçe çöküntü ve çözülmelerimizin gerçek sebep ve sâikleri
sayılan ihtiras,
tembellik,
şöhret arzusu,
makam sevgisi,
bencillik ve
dünyaperestlik gibi his ve duyguları atıp,
İslâm’ın özü ve hakikati olan
istiğna,
cesaret,
mahviyet,
diğergamlık,
rûhânîlik ve rabbânilik ruhuyla hakka
yönlendirilip ve hak duygusuyla arıtılıp şekillendirilmeden..
ve bu anlayış,
bu
ülkeyi ve bu milleti sarmadan düze çıkma imkânsızlık ölçüsünde zor demektir.
Ama,
bütün bütün olmaz demek de değildir.
Eğer içimizde,
öze sadık kalabilmiş,
çağı kucaklayabilecek tecdit iradesine sahip bir kısım yiğitler varsa -ki vardır
bu yenileşme ve değişme mutlaka gerçekleşecektir.
Kur’ân buudlu,
fıtrat huylu yenileşme ve değişme..
hem öyle bir gerçekleşecektir
ki,
hâlâ bu anlayışa kapalı kalan,
kapalı kalmakta ısrar eden yığınlar da bunu
engelleyemeyeceklerdir.
Zira şimdiye kadar,
tanıyıp bildiğimiz dünya çapındaki
Rönesanslar,
bu işin mimarları sayılan ferdî dehâların semere-i sa’yiydi;
yığınların hamle ve hareketi değil..
evet İslâm’ın zuhurunu müteakip yıllarda,
yer yer patlama ölçüsündeki yenileşme ve değişmeler,
Emevî ve Abbâsî döneminde
yetişen bir düzine müstesna ruh,
müstesna zeka ve müstesna düşüncenin eseri
olduğu gibi,
İlhanlı,
Karahanlı,
Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki ‘anil-merkez’
hareket ve tekevvünün arkasında da yine bu engin düşünce,
bu derin ruh ve bu
parlak fıtratlar vardı.
Hemen her devirde dopdolu bir gerilimle ortaya çıkan bu
rehber ruhların açtıkları çığır,
zamanla birer mektep ve kitlelere yeniden
yapılanma ruhunu üfleyen birer ekol haline gelmiştir.
Arkadan gelenler bu rehber
ruhları ve onların düşüncelerini takip etmiş,
yığınlar onların arkasından
gitmiş,
onların aydınlık iklimine sığınmış,
bu yüce rehberler de onlara can
olmuş,
kan olmuş ve bir ruh gibi onlarla beraber yaşamışlardı.
Bu ulu dimağlar
silinip gittiği ve arkadan da onların yerlerini dolduracak seviye insanlarının
yetişmediği dönemlerde ise toplum her kesimiyle kadavralaşmış,
düşünceler
karbonlaşmış ve yenileşme fikri de olmazlara girmişti.
Günlerin bahara döndüğü,
şafakların şafakları kovaladığı şimdilerde hem
ümitleniyor,
hem bekliyor hem de Rabbimiz’e yalvarıyoruz:
Bize ruhumuzun
heykelini ikame edecek,
kalbimizi cennet yamaçları gibi yemyeşil hale getirecek
ve gönüllerimizi ulûhiyet hariminin sırlarına ulaştıracak meşîet destekli irade
versin!.
Ve milletimize Muhammedî (sav) çizgide yenilenme yollarını göstersin!
Bunu istemek ve beklemek hem hakkımız,
hem vazifemiz,
hem de îmanımızın
gereğidir.
Ancak,
bu hakkı kullanırken,
bu vazifeyi yerine getirirken sık sık
şanlı geçmişimize mürâcaat etmemiz ve dünümüzü muhteşem kılan değerlerimize
sığınmamız da şarttır.
Batı böyle bir Rönesans gerçekleştirip günümüzün
medeniyetine doğru yürürken,
Hristiyanlığa sığınmış,
Yunan’ı örnek almış ve eski
Roma’yla zifaf olmuştu.
Bu kabil esaslar başka medeniyetler için de her zaman
söz konusudur.
Öyleyse biz de kendi mâzi,
kendi mânâ köklerimize sığınacak ve
örneklerimizi zamanın bulandıramadığı lâhûtîliğin enginliklerinden alacağız.
Felsefî düşünceden tasavvuf gerçeğine,
dinin yerleşmiş tarz-ı telâkkisinden
ahlâkî buuduna kadar birer kanaviçe gibi,
her zaman onunla övündüğümüz ve bizim
için de zamanın altın dilimi sayılan ak çağlardan alacak ve onun üzerinde atkı
atkı geleceğin dantelasını öreceğiz.
Bu dantelada,
Mevlânâ Taftazâni ile yan
yana gelecek,
Yunus Mahdum Kulu ile aynı seccade üzerinde oturacak,
Fuzûlî
Akif’i kucaklayacak,
Uluğ Bey Ebû Hanife’ye selâm çakacak,
Hoca Dehhanî İmam
Gazâli’yle diz dize gelecek,
Muhyiddin İbn-i Arabî İbn-i Sina’ya gül atacak,
İmam-ı Rabbanî Bediüzzaman’ın bişâreti ile coşacak..
ve koskocaman bir geçmiş,
o
devâsâ düşünceleri,
devâsâ kametleriyle bir araya gelecek ve bize kurtuluşun ve
dirilişin büyüsünü fısıldayacak…
Elverir ki,
onları bir araya getirecek duygu,
düşünce,
metot ve felsefeyi
keşfedip,
o semâvî ve ölümsüz üslûbumuzu bulabilelim! Bu itibarla da,
bence her
şeyden evvel yürünecek yolların bir kere daha gözden geçirilip,
yeniden
stabilize edilmesine ihtiyaç var.
Aşk u şevkin ilham ve bereketi,
akıl ve
mantığın emniyet telkin eden sağlamlık ve rasâneti,
hürriyet ve kendimiz olmanın
istikrar ve insânîliği,
sanat ve’ felsefemizin derinlik,
incelik,
tecrit buudlu,
mantık eksenli ve vahiy ruhlu olması bizim rönesansımızın önemli esaslarıdır.
Bu yenilenmede Allah rızası gâye-i hayâl,
ruh bedenin önünde,
nefis kalbin
idaresinde vazife şuurunu harekete geçirecek temel dinamik,
insan ve ülkemizi
sevme vazgeçilmez bir tutku,
ahlâkîlik hiçbir zaman terk edilmeyecek olan hayâtî
bir yol azığı;
kâinat,
insan ve hayat Kur’ân menşûru altında ayrı ayrı
fasıllarıyla sürekli kurcalanan sırlı bir kitap,
insan karakteri ve gerçek
beşerî değerleriyle önemli bir güç kaynağı,
hedef ve gâyenin hakkaniyet ve
mukaddesiyeti ölçüsünde,
o hedef ve gâyeye ulaştıran yolların Kur’ân ve sünnet
yörüngeli olması da şaşmazlığın garantisidir.
Aslında,
kurtuluşumuzun reçetesi de diyebileceğimiz;
ülke ve insanımızın
geleceğinin hedeflenmesi,
birkaç asırlık ma’kûs kaderimizin değiştirilmesi
gayreti,
toplumumuzu yoğurup şekillendirecek ruhun cesetlerimize cân olması,
milletimiz adına taptaze tarihî bir sayfanın açılması gibi hususlardır ki,
bunlar,
ütopyaları aşan bir medeniyet ve yenilenme rüyasının sadece birkaç
esasından ibarettir..
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1993,
Cilt 3,
Sayı 22
Kendimize yönelirken
Bu çağ bizim için üst üste bir problemler çağı oldu ve olmaya da devam ediyor.
Hele bu problemlerden birisi var ki o,
diğer bütün problemleri unutturacak kadar
derin,
tedavi ve muâlecelere karşı mukavemetli ve kronik,
ihmale tahammülü
olmayacak kadar da acildir.
İşte bu dev problem,
milletimizin,
hususuyla da
gençlerimizin kendi değerlerimiz açısından ihmali problemidir;
eğer derinliği
ölçüsünde,
hem de vakit fevt etmeden,
usta ve mahir ellerce çözüme
kavuşturulmazsa,
pek çok beklenmedik tersliklere girilerek başarı kuşağında
hezimetler yaşanabilir ve en umulmadık anlarda maruz kalacağımız bir kısım
nevzuhur hâdiseler mukadderatımızı karartabilir.
Dün,
ihmal,
gaflet,
umursamazlık,
yetersizlik,
başkalaşma fantezisi gibi millî
bünyemizde birer modül şeklinde beliren tümörler,
çok kısa bir süre geçmeden,
üst üste ve hızlı metastazlarla her yanımızı sardı ve bizi dize getirdi;
hem
öyle bir getirdi ki,
toplumun her kesimine ayrı bir hazan yaşatarak,
herkesin
gerçek rengini alıp götürdü.
Evet,
bugüne kadar kim bilir kaç defa bu
rahatsızlıklarla sarsıldık ve onlara yenik düşme talihsizliğini yaşadık..
kaç
defa onları bahtımızın kara yazısı olarak gördük ve sarardık..
kaç defa onlara
karşı öfkelerimizi ifade etmek için -gerçek üslûbumuza uymasa da- münasebetsiz
kelime veya ona uygun bir söz bulamamanın helecanlarıyla oturup-kalktık ve bir
‘lâ havle..’ çekerek kendi hafakanlarımızı yine kendi içimizde söndürdük.
Bu
arada bazılarımız,
böyle öldüren bir his girdabında kıvranırken,
bazılarımız da
sadece bu levsiyata girmiş kimseleri karalamakla yetindi.
Oysa ki,
hem bu insanları hem de daha başkalarını,
yürüdükleri çizgi itibarıyla
karalayacağımıza onları,
yepyeni ve taze bir hayat vaadiyle kucaklamalı,
heyecanlarını saygıyla selâmlamalı ve hezeyanlarına da bir kısım makul sebepler,
mazeretler bularak içimizdeki şiddetin,
hiddetin havasını almaya çalışmalı,
hatta onlara bazı haklar vermek suretiyle,
aramızdaki müşterek meseleleri
müzakereye bir zemin hazırlamalıydık!..
Şu bir gerçek ki bizim toplum,
bünyesinde çok düşünceyi,
çok anlayışı,
çok felsefeyi birden barındıran bir
toplum.
Bu itibarla da o kendi millî mecramızda yol alırken,
yer yer Fransız
izleriyle karşılaşabiliyor;
gidip Alman telâkkilerine takıldığı oluyor;
zaman
zaman da İngiliz düşünce tarzına kendine salıyor;
şimdilerde daha çok serâzad
Amerika felsefesiyle mahmurlaşıyor ve hep kendi şehrahının bariyerlerini
zorluyor.
İşte bütün bu anlayışlar,
bu telâkkiler,
bu felsefeler millî
kültürümüzü olumsuz olarak etkilediği söylenebilir;
ancak böyle bir renkliliğin,
her zaman bir zenginlik olarak değerlendirilmesi de mümkündür.
Bence önemli
olan,
milletin kendi değerlerini koruması ve kendi yörüngesine oturmuş
olmasıdır.
Ama gel gör ki,
değerlendirebilenler için,
her biri,
yepyeni birer
sentez unsuru da sayılacak bu farklı kültürleri değerlendiremeyip,
tıpkı altın
madenine uzanan yolun taştan-topraktan geçtiğini görüp de,
damar içinde
ilerlerken ne yaptığını bilemeyen acemi madenciler gibi,
ya taşa-toprağa takılıp
kalmışızdır,
ya da içinde dolaştığımız maden havzasını taş ocağı sanarak hep
alâkasızlığımızın mahrumiyetini yaşamışızdır.
Evet bugüne kadar nice ışık
kaynaklarına sahip olmuşuzdur ki,
bu kaynakları birer aydınlanma unsuru olarak
değerlendirmek yerine,
çok defa onlardan alev-ateş çıkarmış ve tenevvür
edeceğimiz yerde yangınlara sebebiyet vermişizdir.
Gariptir bizde iki damla bir şey bilen hep başkalarını hafife almış;
bir damla
düşünebilen kendini filozof sanmış;
kuvveti temsil edenler aklı,
mantığı yedeğe
alarak yollarına kaba kuvvetin vesayetinde yürümüş;
siyaset yapanlar,
particiliği gaye haline getirerek ‘o olmazsa olmaz’ mülâhazasıyla her şeyi ona
feda etmiş;
iktisadî,
siyasî,
kültürel faaliyetlerimiz,
kıskançlık,
rekabet ve
hazımsızlık ağında ‘teâruzlar-tesâkutlar’ fasit dairesinin dışına çıkamamış;
daha çocuk yaştakiler,
ellerindeki zeytin dallarını veya kuş tüyünden
oyuncaklarını sopa gibi birbirinin başına çalmış;
gençler,
ruhlarındaki
dinamizmi,
sarsılan itibarımızı,
kırılan gururumuzu tamir yolunda
harcayacaklarına onu kendi milletlerine karşı kullanmış ve millet ruhunda
rahneler açmışlardır.
Acaba nedendir bütün bunlar?..
Neden sevişebilecekken sevişemiyor,
neden bir
türlü kalıcı dostluklar kuramıyor,
neden milletçe tasayı-sevinci,
neşeyi-kederi
paylaşamıyoruz? Acaba,
bizim için kalplerin fethi yolundaki mücahede ve gayret,
muharebe meydanlarındaki mücadeleden daha mı zor? Yoksa insanoğlunun en değerli
yanı sayılan kalbi,
sevgiye,
müsamahaya,
kucaklaşmaya,
kabullenmeye,
paylaşmaya
kapalı da;
nefrete,
kine,
hoyratlığa,
hazımsızlığa ve inhisar-ı fikre mi açık?..
Hayır hayır! O kalbi yaratan Allah’a yemin ederim ki,
insanın bu en kıymetli
derinliği ve bu en zengin yanı bu ölçüde faziletlere kapalı ve levsiyata açık
olamaz!..
Cihanın en büyük fatihleri,
fethin ilk durağı gönüllerden başlamışlardı her
işe..
evet onlar,
önce gönülleri kazanmış;
sonra da bu rıhtımlardan açılarak
dünyanın dört bir yanına yürümüşlerdi.
Eğer daha önceden Anadolu insanının
gönlüne girilmeseydi,
Malazgirt gerçekleşemezdi..
İstanbul surlarını kuşatan
leventlerin,
samimiyetle çarpan sînelerinin vaat ettikleri hissedilmeseydi,
surların dışında gürleyen top gülleleri Bizans’ı sindiremezdi..
evet mü’min
gönüllerde bir his,
bir alâka şeklinde belirip bütün sineleri saran ve onları
tesiri altına alan şefkat ve sevgi ağıydı ki,
atkılarının ulaştığı her yerde,
gönül rızasıyla kendine koşanlara naz ile geriliyor,
naz ile toparlanıyor ve
alıp bağrına bastıklarına hep muhabbet destanları dinletiyordu.
Şimdi,
eğer tarihimizde yoksa,
nereden gelip içimize sokuldu bu kin,
nefret
düşmanlık ve hazımsızlık.?
Son bir iki asırdan beri,
Fransa,
Almanya,
İngiltere
ve Amerika’ya şimdilerde biraz da,
Japonya’ya hep derin bir hayranlık duyarken,
neden birbirimizden nefret ediyor,
birbirimizin kuyusunu kazıyor ve birbirimizin
kurdu olarak yaşıyoruz?.
Daha doğrusu birbirimize yaşamayı haram ediyoruz?
Yoksa
bizde bir şahsiyet hastalığı mı var?.
Var da ‘Bizden hayır gelmez;
bari yabancı
ruhlara sığınalım’ diyor ve bin senelik tarihî değerlerimizi,
bir kısım
fantastik mülâhazalar uğruna çer çöp gibi götürüp mezbeleliğe atıyoruz.
Biz kendimize yok yere kaoslar icat ededuralım;
desteksiz,
yörüngesiz,
irfansız,
mefkûresiz ve tabiî,
dümensiz yetişen bilmem kaç nesil,
hevânın,
hevesin ve
fantastik hülyaların çocukları olarak yetişti!..
Bütün metafizik mülâhazalarını
kaybetmiş;
millî resim ve millî kimliğinden habersiz..
dilencilik yoluyla yedi
dünyadan toplayıp getirdiği partal şeylerde,
‘ben kimim?’ sorusuna cevap bulduğu
vehmiyle yaşayan bu nesil,
hep maddenin gel-gitleri ağında çırpınıp durmuş,
hep
dilsiz ve gönülsüz yaşamış zaman zaman dinini üstûrelere karıştırmış,
ahlâkiliği
ibâhiliğin kudûmuna kurban etmiş,
sanat telâkkisini şehvetin rengine boyamış..
şiirini,
mûsıkisini yırtıklığın ağız suyu haline getirmiş ve derken kendini,
bu
elli türlü yanlışlığın birbiriyle boğuştuğu bir öldüren arenanın tam göbeğinde
bulmuştur.
Zaten neticenin başka türlü olması da düşünülemezdi..
Artık bundan sonra o,
gayızla sağa sola saldıracak;
geçmişini hafife alacak;
imanının yanında güvenini ve güvenirliğini de yitirecek;
insanî duygularıyla
beraber sevgiye de hasret gidecekti.
Dahası,
tamamen yabancı vicdanların
vesayetine teslim edildiği bu dönemde o,
terbiyesi yabancı ellere bırakılacak;
duyguları,
düşünceleri ile yabancı kreşlerin çocukları gibi yetişecek;
başkalarına kendinden daha yakın,
bu yakın-uzak fikirzedeler,
birbirlerinin
sıcaklığını duyacak kadar birbirleriyle iç içe bulundukları halde,
kendi
aralarındaki soğukluktan da her zaman tir tir titreyeceklerdir.
İşte bunlardır
ki,
îmanı bin türlü şüphe ve tereddütle delik-deşik..
güveni temelinden sarsık..
ümitleri târumâr..
kalbi,
suları çoktan çekilmiş bir dere yatağı gibi kupkuru..
insanî duyguları kine,
nefrete,
düşmanlığa emanet..
o bomboş yüreği bir sürü
korkunun cevelângâhı..
hep hedefsizliğin,
gayesizliğin gel-gitlerine teslim ve
mesafelere yenik..
ufku kapkaranlık ve inişlerinde bile yokuş yaşamakta..
özü,
üsâresi sıkılıp içinden çıkarılmış da,
sadece kabuğuyla ayakta duruyor gibi
âdetâ her şeyiyle iğreti hale gelmiştir.
Doğrusu,
böyle bir canlı cenazeye hayat üflemek çok zor olsa gerek;
zira o,
hayatın bizcesine karşı tamamen yasancılaşmış ve kendi değerlerine tepki içinde.
Ne var ki her şeye rağmen onu tutup kaldırmak da yine bize düşüyor.
İnancımız o
ki,
ilâhî meşiet iradelerimize hayat olup aktığında,
o da,
İsrafil surunu duymuş
gibi ayağa kalkacak ve varlığının ikbalini bir kere daha haykıracaktır.
Gerçi,
birkaç asırlık bu büyük ihmalin,
toplum bünyesinde açtığı boşlukları doldurmak
ve arızaları gidermek çok kolay olmayacak;
olmayacak ama,
bugüne kadar bilmem
kaç defa,
kendiyle beraber vesayetinde taşıdığı pek çok mazlumun,
mağdurun
idbarını da ikbale çeviren yeryüzünün düşünce mirasçıları,
bu ürperten bâdireyi
de mutlaka aşacaklardır;
aşacak ve kendi mahrumiyet dünyalarında başkalarına
ferah-fezâ cennetler kuracaklardır..
ve tabiî diriliş üflemeye memur oldukları
toplumun değişik boşluklarını müsamaha enginlikleriyle dolduracak..
başkalarının
kusurlarını,
kendi hatalarının küçülten göstergesi altına yerleştirerek,
onların
yanlışlarında kendi yanlışlarını kabullenmiş olan vicdanlarının hakemliğine
başvuracak..
ve hastasına hastalığını hissettirmeyen usta bir hekim gibi,
onların ruhunu hırpalamadan ve işledikleri hataların ihsas zulmünü yaşatmadan
onlara bir sürü alternatifli çıkış yolları göstereceklerdir.
Elbette bunca yıldır değerleri alt-üst edilmiş ve tersliklere alıştırılmış bir
toplumda,
her şeyi kerametvâri bir hamlede değiştirip,
ilhadın yerine îmanı,
keyfiliğin yerine disiplini,
kargaşanın yerine nizamı,
lâahlâkîliğin yerine
ahlâki,
şehvetin yerine ilâhî aşkı ve millet sevgisini ikame etmek kolay
olmayacaktır..
evet,
yıllardan beri gelip inancın otağına taht kurmuş ateizmi,
ahlâkî değerleri alt-üst etmiş lâubâliliği,
disiplinli yaşamaya karşı sürekli
prim verilerek azgınlaştırılmış faydasızlığı birden söküp atmak ve onların
yerine Allah’ın istediği,
Peygamber’in öğütlediği değerleri yerleştirmek kolay
olmasa gerek.
Zira,
yıllar var ki,
bütün dünya ile beraber bizde de,
bir kısım
çarpık ideolojiler,
nihilistçe telâkkiler ve baş kaldırma hezeyanlarıyla
cemiyeti cemiyet yapan,
daha doğrusu yığınları cemiyet haline getiren bütün
kıstaslar târumâr oldu..
yüreklerden sorumluluk duygusu sökülüp atıldı ve zinde
güçlere âdetâ bohemlik duygusu içirildi.
Her gün yeni bir fantezinin,
kitleleri
alıp arkasından sürüklediği bu talihsiz dönemde,
kimi serâzad ruhlar:
‘Meğer
bunca yıl ellerim boynumda bağlı yaşamışım..’,
kimi çakırkeyf fıtratlar:
‘Ah
meğer ne olmayacak şeylerden hayâ edip durmuşum;
keşke bu anlamsız şeylere (!)
hiç takılmasaydım’ ve kimi muhakemesizler de:
‘Baş kaldırdım esaretten
kurtuldum’ veya ‘Haram-helâl sınırlarını aştım hürriyete kavuştum’ diyor ve
kendilerini akıbeti belirsiz bir cereyana salıyordu.
Şimdi bütün bu dağınıklıkları gidermek ve durgunlaşan aktivitemizi kendi düşünce
ufkumuza göre harekete geçirmek yine bize ve bu ülkeye seven herkese düşüyor.
Evet bir kere daha millî ruh harimine çekilip iradelerimizin hakkını son
santimine kadar kullanarak,
bunca yıllık mazlumiyetlerin,
mağduriyetlerin
bilediği bir azimle,
tıpkı havariler ve ilk Müslümanlar gibi ‘bir kere daha
yolculuk’ deyip,
nerede bir insan var,
orada îman,
iz’ân ve irfan da olmalıdır
duygusuyla ömürlerimizi hicretten hicrete göçlerle derinleştirerek,
bundan
sonraki hayat dantelâmızı,
Hakk’ın hoşnutluğuna ermiş hakikat erlerinin düşünce
ve aksiyon kaneviçeleri üzerinde örgülemeye çalışmalıyız.
Biz inanıyoruz ki,
bugün yeryüzünde hemen herkes,
bu kıvamda gönüllerin
kendilerine uzatacağı elleri öpüp başına koyacaktır.
Yapılabildiği takdirde;
dinimizin,
dilimizin,
ülkemizin,
ülkümüzün bayraktarlığını yapacak bu olgun ve
oturmuş iradeler,
ülke ülke seyahatler tertip edip,
kapı kapı dolaştıkları her
yerde,
Hızır gibi karşılanacak ve sundukları düşünceler de âb-ı hayat gibi
içilecektir.
Evet onlar,
uğradıkları her yerde Musa-Hızır arkadaşlığı içinde
sonsuza açılacak;
Zülkarneyn bekleyenlere koruyucu setler inşa edecek ve
asırlardan beri ömrünü mağaralarda geçiren münzevilere de ‘ba’sü ba’del mevt’e
giden geçitleri göstereceklerdir.
Kim bilir belki de,
uğradıkları her yere,
asırlardan beri beklenen en kapsamlı bir ulu Rönesans düşüncesinin ilk
kıvılcımlarını da onlar götüreceklerdir…
Yeni Ümit,
Ekim-Aralık 1997,
Cilt 5,
Sayı 38
Milletimizin ana dâvâsı
Bütün dünyanın bahara kaydığı şu günlerde hemen herkes,
tarih perspektifi
açısından bir kısım tersliklere rağmen,
geleceğin aydınlık olacağı gerçeğinde
ittifak ediyor.
Ancak cihan çapındaki bu ‘oluşumu’ azim,
irade ve yüksek bir
performansla zorlayanların durumu da,
üzerinde durulmaya değer bir konu.
Bu ülke
ve milletimizin geleceğini düşünmek,
her aydının vazifesi olduğunda şüphe yok.
Ne var ki herkes,
böyle bir sorumluluk altında olduğunun şuurunda mı,
değil mi
onu bilemeyeceğim;
bu konuda bildiğim bir şey varsa,
o da,
yıllardan beri bu
ülkede bir avuç insanın,
yatıp-kalkıp sürekli geleceğin hülyâlarıyla yaşamış
olması ve yolların bir gün mutlaka düzlüğe çıkacağı ümidiyle hep çırpınıp
durmasıdır.
Bir zamanlar uğrunda,
milyonlarca insanın değişik şekillerde can verdiği bu ülke
ve bu topraklar,
bugün de pek çok vefalı evladıyla,
maziden âtiye geçiş heyecanı
içinde..
hem de ümitle dopdolu ve milletini yükseltme hummasıyla inim inim
olarak.
Öyle ki bunlardan her biri bir el ve bir ayaklarıyla gündelik
meşguliyetlerinin içinde bulunurken,
diğer el ve ayaklarını,
hatta his ve
şuurlarını ideallerinin emrine vererek geleceğin plân ve projelerini üretmeye
çalışıyorlar.
Bu itibarla da şanlı ve azametli bir tarihin,
talihli ve zeki bir
milletin,
bir mânâda bin yıldan beri koruyup kolladığı,
geliştirip
şekillendirdiği ana dâvânın bir kere daha ciddî bir ‘dâüssıla’ tutkusuyla
ruhlarda tütmeye başladığı söylenebilir.
Evet,
pek çoğu itibarıyla bugünkü
nesiller,
birlik ve beraberlik şuuru ve milletlerini çağın birinci milleti
haline getirme azimleriyle,
hem bu dâvânın remzi,
hem de bu misyonun
temsilcileri gibi görünüyorlar.
Bir muhalif rüzgâr esip her şeyi harman gibi
savurmazsa,
gelecek,
bunların ebedî otağı olacağa benzer.
İlk İslâm büyükleriyle,
çok kısa zamanda dört bir yanda şehbal açıp;
Emevi,
Abbasi derken,
Selçuklularla ayrı bir kıymet hükmüne ulaşan ve nihayet
Osmanlılarla bir ulu mesele haline gelen bu dâvâ,
belli bir dönem itibarıyla
ağır bir talihsizliğe uğratılmış olsa da,
bugün yeniden köyde-kentte,
ailede-devlette,
sokakta-mektepte,
sanatta-ilimde,
işte-ahlâkta bir diriliş
süreci yaşamakta ve ülkenin ruh haritasını gönül heyecanlarıyla uyarıp,
renklendirip,
gözyaşlarıyla sulayanlar sayesinde,
her şeye rağmen bir fecir
vefasıyla daha şimdiden dört bir yanda tüllenmeye başladı bile.
Bir mânâda üst
üste kâzip fecirlerin aldatmalarına maruz kalınsa da,
yakında güneşin doğacağını
haber veren en sadık şâhitler de yine o fecirlerdir.
Talihsiz bir dönemde bizim ruh ve düşünce dâvâmızın yerine gelip oturan madde
hırsı,
makam sevgisi,
yaşama tutkusu,
şöhret hissi,
dünyaları kaybetme endişesi…
gibi hususlar veya en pes şeylerin kutsallaştırılmasına karşılık,
bugün artık
bütün bunların yerini,
ruh ve mânâ eksenli şeyler almaya başlamıştır.
Evet dün,
vatan kurtarma ve ülkeyi batı standartlarına ulaştırma iddiasıyla atıp-tutan,
çalışıyor görünüp caka yapan bir kısım toy düşüncelerin ve onların
fantezilerinin yerinde bugün büyük ölçüde,
ilmin,
sanatın,
ahlâk ve faziletin
yüksek temsilcileri veya böyle bir temsilciliğe namzet mazinin bütün
değerlerinin mirasçıları var.
Gerçi hâlâ bir kısım siyaset meydanları,
çıkar arenaları,
menfaat turnikelerinde
kıyasıya bir vuruşma söz konusu..
ve bunlardan bazıları:
Vatanı kurtaralım,
insanımızı aydınlatalım,
ülkemizi yükseltelim… teraneleri arasında sürekli
hırslara,
heveslere prim vermekte ve milleti kaoslara sürüklemekte,
ama;
rica
ederim,
bunların bulunmadığı herhangi bir zaman dilimi göstermek mümkün mü?
Bunlar her zaman var oldu;
bugün de,
yarın da var olacaktır.
Evet tarih,
her
zaman iyi insanların yanında birbirine söven,
birbirini kemiren,
birbirine pusu
kuran,
birbirine ihanet eden ve iftiralar yağdıran insanların da tarihidir.
Uzun
boylu konuşmaya ne gerek var;
dönüp yakın geçmişimize bir bakıversek,
ruhların
demokrasi adına kaç defa suikaste maruz kaldığını,
kaç defa toplumun değişik
kesimlerinin,
birbirinin kurdu haline getirildiğini ve o geniş iletişim
imkânları sayesinde kaç defa gönüllerimize kin,
nefret ve iğbirar içirildiğini
görecek ve ürpereceğiz.
Evet,
toplumun bazı kesimleri itibarıyla ve bazı hususlar açısından,
bugün
yapıla gelen işlerin dünkülerden,
yarınkilerin de bugünkülerden farkı
olmayacaktır.
En nezih ve en ideal toplumlarda bile,
sürekli aldatıp bölen,
istismar edip ezen ve devamlı yüzündeki maskeyi değiştirerek kendisini
saklamasını bilen bir kısım karanlık ruhlar olmuştur ve olacaktır da.
Ama
bunların yanında dünya kadar olumlu insan ve olumlu gayretin bulunduğu da bir
gerçek…
Bugün,
değişik ad ve ünvanlarla gerçekleştirilen eğitim seferberliği,
sevgi,
hoşgörü ve diyalog uğrundaki gayretler,
aslında toplumun parçalarını bir araya
getirme ve onun mânevî güç kaynaklarını harekete geçirme istikametinde çok
önemli teşebbüslerdir..
ve metafizik gerilimi tam,
inanmış nesillerin elinde,
karaya oturmuş millet gemisini yüzdürmeye yetecek mahiyettedir.
Vaktiyle,
Yemen’den Balkan yarımadasına,
Arap çöllerinden Asya steplerine kadar geniş bir
coğrafyada bulunan,
yavrularını kaybeden aileler,
kaybettikleri şeyleri tedarik
etmenin biricik yolu kabul ettikleri istiklâl ve istikrar mücadelesi sayesinde,
ümitle şahlanıp yeni bir dünya kurmaya karar verdikleri gibi,
ruh ve karakter
itibarıyla çok ciddi hırpalanmış,
ahlâk,
fazilet,
düşünce,
sanat ve topyekün
insanî değerlerde iç içe kayıplar yaşamış bugünkü nesillerin,
rûhî istiklâlleri
ve fikrî istikrarlar sayesinde yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’e ereceklerinde
şüphe edilmemelidir.
On dokuzuncu ve yirminci asır bizim için bir çözülüş ve gerileyiş asrı olmuştu.
Uzun zaman bu gerilemenin ve çözülmenin hakikî sebepleri sezilemedi veya bu
konudaki düşünceler kasten çarpıtıldı;
dolayısıyla da,
dinde,
ilimde,
sanatta,
bediiyatta gerçek gericilik şaheserleri sergilendi,
hatta yer yer fikir
mücadelesi şeklindeki bir kısım cereyanlar,
biraz fantezi,
biraz da şaşkınlık
eseri olarak zamanla birer ilhad ve inkâr akımı haline geldiler.
Öyle ki,
ilmî
dehanın yerinde hokkabazlık,
aydınlığın yerinde illüzyon ve mücadelenin yerinde
de başkalarına kara çalma moda oldu.
Hileyi hüner sayan bazı kesimler,
tarihî
hakikatleri,
iftira,
tezvir ve yalanlarla yıkmak için kıyasıya mücadele
verdiler..
kaderin cilvesine bakın ki,
bugün o tarihî dinamikler ve milletin
mânâ kökleri bütün salâbetiyle dimdik ayakta;
yıkılıp-giden onlar oldu.
Evet,
şimdilerde bir kere daha peygamber çizgisine uyanmış bu millet,
yepyeni
bahar esintileriyle salım salım ve her yörede üfül üfül kar çiçekleri gibi bize
yeni bir varoluşun neşidelerini mırıldanıyorlar.
Evet artık bugün,
belli ölçüde
de olsa,
kendimize gelmenin,
kendimizi bulmanın ümit ve inşirahıyla daha çelik
çavak ve daha kararlı görünüyoruz..
dilerim,
bundan sonra da ortaya koyacağımız
her cehd ve gayret,
dökeceğimiz her gözyaşı damlası bugüne kadar onulmaz gibi
görünen yaralarımızın şifası ve bazılarımıza karanlık görünen geleceğimizin de
ziyası olsun!
Yirmi birinci asra girerken,
biz ve bizimle alâkalı diğer ülkelerin geleceği,
bugün için ilim,
fazilet ve ahlâkın yüksek temsilcileri sayılan ve büyük
çoğunluğu itibarıyla kendilerini eğitim ve öğretim işine adamış ışık ordusunun
nurdan kanatlı üveyklerinin vesâyetinde sayılır.
İnşaallah bu kutlu nesiller,
kaybettiğimiz bütün tarihî değerleri yeniden bize kazandırmanın yanında,
milletimizin çağıyla hesaplaşması konusunda da ışık sesli,
ışık düşünceli
rehberlerimiz olacaklardır.
Zaten,
bizim varoluş dâvâ ve gayemizin kaba kuvvetle hiç mi hiç alâkası yoktur.
Biz,
Hakk’a teslim olmuş kuvvetin bir hikmet-i vücudu olabileceği mülâhazasıyla,
kendi engin düşünce tarzımız,
o nefislerden nefis sanat telâkkimiz ve kılı kırk
yararcasına o incelerden ince ‘ihkâk-ı hak’ anlayışımızın yanında,
tekniğin ve
teknolojinin zaruretine,
sanayinin lüzum ve âciliyetine,
ilmin değerlerüstü
değerine içten saygı duyuyor ve ülkemizin mutlaka bunlarla beslenip
desteklenmesinin ‘zorunluluğu ‘na inanıyoruz.
Bunun için de bugün biz,
her
şeyden daha ziyade,
ülke ve insanımız adına bu dengeleri kurabilecek,
milletimizi düşünce şâhikalarına yükseltecek,
bizi kendi mânâ köklerimize
yönlendirecek ve meâlîye müştak ruhlarımıza sonsuza açılma startı verecek cins
dimağlara,
engin fikirlere ve ufuk sahibi mürşitlere ihtiyacımız var.
Evet,
bu ülkenin parti ve hizipçilikten daha çok,
îmanla,
ümitle donanmış;
aşkla,
heyecanla dopdolu;
maddî-mânevî,
dünyevî-uhrevî garazlardan sıyrılabilmiş
ilim,
ahlâk ve fazilet havârisi babayiğitlere ihtiyacı var.
Onlarla buluşup,
onlara teslim olacağımız âna kadar,
nisbî de olsa,
bu iç içe gurbet ve
esaretlerimiz devam edeceğe benzer.
Rahmeti Sonsuz’dan,
ellerinde hayat kâsemiz,
yıllardan beri ufukta emareleriyle müteselli olduğumuz o Hızır çeşmesi görmüş
ölümsüzleri imdadımıza göndermesini niyaz ederiz…
Yeni Ümit,
Nisan-Haziran 1996,
Cilt 4,
Sayı 32
Ruh mimarları rabbanîler
Günümüzde ahlâkî değerleri,
insandaki iç derinliğini,
kalbî ve ruhî hayatın
önemini dudak bükerek karşılayanlar olsa da,
hakikî insanlığa giden yolun bu
değerlerden geçtiğinde şüphe yok.
Bazılarımızın tarz-ı telâkkisi ne olursa
olsun,
bugün içtimaî,
iktisadî,
siyasî,
kültürel değişik bunalımlarla iki büklüm
ve sırtında birkaç kamburu birden taşıyan çağın insanını,
üst üste buhran ve
tazyiklerden kurtaracak tek çare de yine bu dinamiklerin hayata geçirilmesi olsa
gerek.
Böyle hayatî bir misyonun gerçekleşmesi ise ancak,
hiçbir zaman kendini
düşünmeyen ve düşünecek olursa da,
kurtuluşunu başkalarının kurtarılmasında
gören Rabbanîler sayesinde mümkün olacaktır.
Bize göre -bununla gerçek Müslümanlığı kastediyorum- Allah nezdinde kurtulmuş
olmak,
kurtarıcı olma cehd ve gayretine bağlıdır.
Biz,
uzak ve yakın geleceğimizin selâmetini,
başka ruhlara melce’ olmada,
başka iradelere fer
pompalamada,
başka gönülleri şahlandırmada görür ve her zaman yangınları
göğüsleyen ve şahsî çıkarlara sırtını dönen kimseler arasında yerimizi almak
isteriz.
Zaten,
davranış ve hareketlerimizin ahlâkî olması da,
ruhlarımızda
mefkûreleşen böyle bir mesûliyet şuuruyla yakından alâkalıdır.
Evet,
topyekün varlığı kucaklayan nizamın en hayatî nüvesini teşkil edip
evrensel huzurun da en ehemmiyetli kaynağı sayılan ve hemen her zaman
ferdiyetimizin sınırlarını aşan böyle bir sorumluluk ruhu,
böyle bir yüce himmet
azmi ve rehberlik iradesi,
hem bizim kurtuluşumuzun biricik esası.
hem de bütün
insanlığa muhtaç olduğu ruh ve mânâyı fısıldayacak en müessir bir ses ve en
beliğ bir lisandır.
Umum varlık ve genel nizama arkasını dönüp egonun karanlık labirentlerinde
ömürlerini geçirenlerin kurtuluşa erdikleri görülmemiştir.
Kurtuluşa ermek şöyle
dursun,
böyleleri çok defa kendilerine hüsn-ü zan besleyenlerin de helâk
olmalarına sebebiyet vermişlerdir.
İnsanlığın ilerilere yürüdüğü dönemler de hep
varlıkla el ele olduğu dönemler olmuştur.
Şimdilerde de,
geleceğe yürümeyi
plânlayanlar,
egoizmayı bırakıp mutlaka herkesle ve her şeyle el ele
olmalıdırlar.
İradeler ve idealler;
hakiki mânâda bütünleşmiş heyetlerin,
kenetlenmiş azimlerin ve kolektif şuurların desteğini aldığı ölçüde gerçek
değerini bulacaktır.
Aslında,
başkalarını yaşatmak ve başkalarıyla yaşamak için
onların içinde eriyip yok olmak,
onlarla kaynaşıp bütünleşmek,
fertken cemaat
haline gelmenin,
damla iken derya olmanın ve dolayısıyla da ölümsüzlüğe ermenin
biricik yoludur.
Değişik bir yaklaşımla,
insanın,
insanla hedeflenen mânâ ölçüsünde insan olması
onun,
beden,
cismaniyet ve ‘akl-ı meâş’ına rağmen,
kalbinin emrinde olup ruhunu
dinlemesine bağlıdır.
Yani insanın kendini ve çevresini daha iyi tanıyabilmesi
için,
her şeye ve herkese biraz da gönül gözüyle bakması ve onları kalbin
kadirşinas kriterleriyle değerlendirmesi şarttır.
Unutulmamalıdır ki,
her zaman
ruh safvetini ve kalb tazeliğini koruyamayan,
zihnî,
fikrî ve hissî
zenginliğiyle beraber çocuklar kadar saf ve temiz kalamayan bir kimse,
bilgi,
görgü ve tecrübeleriyle ne kadar da engin olsa,
çevresine güven telkin edemez ve
kat’iyen inandırıcı olamaz.
Bir kısım politikacılarla,
güç ve kuvveti,
mantık,
muhakeme ve kalbin önünde götürenlere -korktuğundan ve sindirildiğinden ötürü
inanıyor gibi görünenler müstesna- kitlelerin güven duymaması ve itimat etmemesi
işte bundandır.
Temiz ruhlar,
saf gönüller,
her zaman kalb kaynaklı nezih
düşünce ve dürüst davranışları takip etmiştir.
Evet,
fıtrî safvetini koruyan pâk
kalpler,
bir kutlu sözün de işaret ettiği gibi,
Cenâb-ı Hakk’ın kenzen bilindiği
O’na ait bir hane sayılmışlardır.
Bu hanenin,
ötelere ait buutlarının temizlik
ve semavîliği ölçüsünde,
orada lâhut gerçeği kemmiyetsiz,
keyfiyetsiz duyulup
hissedilebilir.
Zaten ‘gördüm’ diyenler de hep bu mânâda gördüklerini söylemek
istemişlerdir..
ve zaman üstü bu saf ruhlar,
herkesin ötede girmesi muhtemel
veya muhakkak olan firdevslere,
henüz dünyada iken,
kalplerindeki bir ‘tûbâ-i
cennet’ çekirdeği içinde ulaşmış,
zerrede kâinatı temâşâ etmiş,
hatta böyle bir
noktanın da ötesinde rüyet ufkuna vasıl olmuş sayılırlar.
Aslında,
Kur’ân ve Hz.Sahib-i Kur’ân’ın bize anlattığı kalb adamı da,
işte bu,
vicdanın bütün fakülteleriyle gören;
düşünen,
davranan;
oturuş-kalkışı merhamet,
sözü-sohbeti mülayemet ve her hali nezaket bir hakikat eri ve kalb insanıdır.
Varlığı içinden tanıma ve sezme sırrını veren,
hayatın gerçek mânâ ve gayesini
ifade edebilen bir hakikat eri ve kalb insanı.
Böyle bir Rabbânînin gaye-i
hayali,
her ruhu ebedî varoluşa taşımak,
herkese sonsuzluk iksiri sunmak;
kendi
nefsinden,
şahsî çıkarlarından ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak
hem benliğinin derinliklerinde,
hem âfâkî âlemde,
tabiî hem de kalbî dünyasında
ve Rabbi’nin huzurunda bulunma gibi ayrı ayrı münasebetleri aynı anda koruma ve
kollama gibi engin ve önemli hususlardır.
O,
çok defa,
kendi bedenî ve
cismânî perişaniyetine rağmen,
çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan,
mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur ve saadet projeleri geliştiren,
insanlığın,
hususuyla da kendi milletinin ızdırap ve sefaletleri karşısında
hafakandan hafakana giren nebî gönüllü bir diğergâmdır.
Bu itibarla da o,
bütün dünyayı ve bilhassa bizim insanımızı saran kötülüklerle
yaka-paça olmada,
onlar savmada ‘Bâtılı tasvir sâfi zihinleri idlâldir’
çıkmazına girme yerine,
sancı sancı üstüne yapması gereken şeylerin projeleriyle
oturup-kalkan,
onlar çözme heyecanıyla yutkunup duran;
ciddi bir vazife aşkı,
sorumluluk hırsı ve ihsan şuuruyla her zaman problemler üzerine yürüyen bir
peygamberâne azim kahramanıdır.
Acz ve fakrıyla kanatlanmış,
şevk u şükürle
gerilmiş,
umumî âhenk ve hakikati ihya etme mesuliyetiyle inim inim bir azim
kahramanı.
Bu öyle bir mesuliyettir ki,
ferdin idrak ve şuurlu iradesine giren
hiçbir mesele onun dışında kalamaz.
Varlık ve hâdiseler karşısında sorumluluk,
tabiat ve toplum karşısında sorumluluk..
geçmiş-gelecek,
diri-ölü,
genç-ihtiyar,
okumuş-cahil,
idare ve emniyet..
herkesten ve her şeyden sorumluluk..
ve tabiî
bütün bu sorumlulukların gönülde bir ızdırap halinde duyulması,
ruhta çıldırtan
hafakanlar halinde kendini hissettirmesi her zaman onun gündeminde birinci sıra
yarışı içindedirler.
Zannediyorum Allah katında,
insanı değerler üstü değerlere
ulaştıran ve Rabb’in yakınlığını kazandıran peygamberâne azim ve bu azimle
ulaşılan ruhtaki miraç da işte budur!
Evet,
mesuliyet şuurundan kaynaklanan ızdırap,
hele devam ederse,
reddedilmeyen
bir dua,
alternatif projeler üretmede güçlü bir menba ve temiz kalabilmiş samimi
vicdanlar üzerinde de en müessir bir nağmedir.
Her ruh insanı,
ızdırabının
enginliği ölçüsünde kendi gücünü hatta mensup olduğu cemaatin gücünü aşmaya
namzet,
geçmiş ve gelecek nesillerin güç ve kuvvetinin bir nokta-i mihrâkiyesi
haline gelebilir.
Burada,
yaşayanlarla yaşatanları,
birbirinden ayırmak icab
ettiğini bir kere daha hatırlatalım:
Bizim,
her zaman ısrarla üzerinde
durduğumuz;
yaşatmak için kendilerini ihmal edecek kadar ömürlerini samimiyet,
vefa ve diğergâmlık içinde geçirenler,
ruhumuzu kendilerine emanet edeceğimiz
tarihî hakikatlerin hakiki mirasçılarıdırlar.
Onlar,
kat’iyen,
kitlelerin
kendilerini takip etmelerini istemezler..
istemezler ama,
onların mevcudiyeti,
önü alınamayan öyle güçlü bir çağrıdır ki,
nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
bir
cazibe merkezi gibi herkes bu Rabbânîlere koşar..
ve hatta onların arkasında
güle güle ölüme gidebilir.
Gelecek,
hem bir mesuliyet manzarası hem de başarı meşherleriyle,
bu önemli
misyonu temsil edecek olan Rabbânîlerin eseri olacaktır.
Milletimizin ve
milletimizle alâkalı diğer milletlerin varlık ve bekâsı,
yepyeni bir medeniyetin
bütün vâridâtı ve zengin bir kültürün diriltici engin dinamizmi,
onların
nefesleriyle soluklanacak,
onların omuzlarında bayraklaşacak ve onların güçlü
omuzlarıyla istikbale taşınacaktır..
taşınacaktır;
zira onlar,
yüce hakikatlerin
emanetçileri ve tarihî zenginliklerimizin de mirasçılarıdırlar.
Tarihe mirasçı olmak demek,
geçmişin bilinen-bilinmeyen,
büyük-küçük bütün
birikimine,
bu birikimi nemâlandır maya,
yeni terkipler meydana getirmeye,
sonra
da bütün bunları gerçek mal sahibi olan gelecek nesillere intikal ettirmeye
varis olmak demektir.
O bugünle,
yarınla alâkalı bu tarihî misyonu eda etmediği
takdirde,
bugünü berbat,
yarını da zâyi etmiş sayılacaktır.
Bu öyle bir
sorumluluktur ki,
mirasçı gaflet ve tekasüle düştüğü,
ya da onu havale edecek
bir başkasını aramaya durduğu,
hatta âhiretin cazibedar güzelliklerine kapılıp
öteleri arzu ettiği takdirde,
belli ölçüde dâvâya ve tarihe ihanet etmiş ve
dolayısıyla da gelecekle aramızdaki köprüleri yıkmış sayılır.
Oysaki varlık ve
bekâmız adına,
geleceğe bizim olacağı nazarıyla bakmamız elzemdir.
Onu,
duygularımızın,
düşüncelerimizin,
plânlarımızın birinci maddesi olarak bir
serlevha haline getirmek,
hareket aktivitemiz adına çok önemlidir.
Bunun aksi
ise,
milletimize karşı bir saygısızlık ve ihanettir.
Din,
ilim,
sanat,
ahlâk,
iktisat ve aile gibi hemen her alanda bize ait kurumlara omuz vermek ve bu
müesseseleri,
tarihimizdeki gerçek seviyelerine yükseltmek zamanı gelmiş ve
geçmektedir.
Bizler,
milletçe böyle bir sorumluluğu yüklenecek azim,
irade ve
cehd insanlarını bekliyoruz.
Bizim,
içten ve dıştan gelecek ihsanlara,
düşünce sistemlerine değil;
bizim,
top
yekûn milletimizde mesuliyet ve ızdırap şuuru uyarabilecek ruh ve düşünce
hekimlerine ihtiyacımız var.
Gelip-geçici saadet va’di yerine ruhlarımızda
derûnîlik meydana getirecek ve bizi bir hamlede,
mebde’ ile müntehayı birden
görebileceğimiz seviyeye ulaştıracak ruh ve düşünce hekimlerine.
Evet,
şu anda biz,
icabında cennete girmekten dahi vazgeçip ve şayet girmişse,
dışarıya çıkma yollarını araştıracak kadar mesuliyet ve dâvâ âşıkı insanlar
bekliyoruz.
‘Güneşi bir omuzuma,
ayı bir omuzuma kovsalar,
ben bu işten
vazgeçmem!’ diyen insanlar..
bu bir Peygamber ufkudur.
Bu ufuktan akıp gelen
ışıklarla coşkun bir dimağ,
yerinde:
‘Gözümde ne cennet sevdası,
ne de cehennem
korkusu var;
milletimin îmanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde
yanmava razıyım’ der iki büklüm olur..
veya ellerini açar,
‘Vücudumu o kadar
büyüt ki cehennemi ben doldurayım,
başkalarına yer kalmasın’ çığlıklarıyla
semavâtı lerzeye getirir.
Evet,
bugün insanımızın,
herşeyden daha çok,
milletinin günahları için ağlayan,
insanlığın affedilip bağışlanmasını,
kendi bağışlanmasının önünde bekleyen..
ve
A’rafta durup cennetliklerin hazlarıyla yaşayan,
cennete girse dahi şahsî
hazlarını duymaya vakit bulamayan derûnîlere ihtiyacı var…
Yeni Ümit,
Nisan-Haziran 1995,
Cilt 4,
Sayı 28
Ruhumuzun heykelini ikame ederken
Daha önce,
icmâlen yeryüzü mirasçılarının vasıflarına işaret etmiştik.
Şimdi o
hususları biraz daha açarak netleştirmek istiyoruz.
Mirasçının birinci vasfı,
kâmil îmandır.
Kur’ân;
insanın yaratılış gayesini marifet ufku,
muhabbet rûhu,
aşk u şevk buudu ve rûhânî hazlar televvünleriyle ‘îman-ı billah’ olarak tesbit
eder.
İnsan,
yerinde kendi özünden varlığın derinliklerine yollar vurarak,
yerinde varlıktan değişik kesitler alıp özünde değerlendirerek îman ve düşünce
dünyasını inşâ etmekle sorumlu tutulmuştur.
Bu,
aynı zamanda onun rûhunda meknî bulunan insanlık gerçeğinin ortaya çıkması
demektir.
Evet insan,
ancak îmanın aydınlığında,
özünü,
özündeki derinlikleri,
varlığın hedef ve gayelerini sezip kâinât ve hâdiselerin iç yüzüne,
eşyanın
perde arkasına muttali olabilir;
muttali olup varlığı kendi buudlarıyla
kavrayabilir.
İnançsızlık tıkalı ve boğucu bir sistemdir.
İnançsızın nazarında
varlık bir kaosla başlamış,
rastlantıların ürperten belirsizlikleri içinde
gelişmiş ve sür’atle de dehşet veren bir sona doğru kaymaktadır.
Bu sallana ve
yuvarlana gidiş içinde,
ne rîıha inşirah veren Rahmânî bir nefha,
ne de bizi
insânî emellerimizle kucaklayacak emniyet esintili küçük bir yer hatta ayağımızı
basacak kadar bir zemin vardır.
Menşeini,
hareket çizgisini,
nereye ve neye yönlendirildiğini,
vazife ve
sorumluluklarını sezebilen îman insanı ise,
her şeyi apaydın görür;
ayağını
basacağı yere endişesiz basar,
tevcih edildiği hedefe korkusuzca ve güvenle
yürür..
yürürken de varlığı ve varlığın perde arkasını elli bin defa kurcalar;
elli bin defa eşya ve hâdiseleri imbikten geçirir;
her kapıyı zorlar,
her
nesneyle münasebet yollarını araştırır..
bildiklerinin,
bulduklarının yetmediği
yerlerde,
o güne kadar kendisinin veya başkalarının gerçekleştirdiği tesbitlerin
çehresinde görüp-duyduğu hakikatlerle yetinir ve yoluna devam eder.
Bu ölçüler içinde bir îman seyyahı,
çok önemli bir güç kaynağı keşfetmiş
sayılır.
Evet ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ ile remzedilen ötelere ait bu
cephane ve hazine öylesine önemli bir kuvvet kaynağıdır ki,
bu kuvvet kaynağı ve
bu ışığı elde eden insanın artık başka güç kaynağına ihtiyaç hissetmesi söz
konusu değildir.
O,
hep O’nu görür,
O’nu bilir;
O’nun maiyyetine koşar,
hayatını
O’na yönelik yaşar;
marifet ve itimadının derinliği ölçüsünde bütün dünyevî
güçlere meydan okuyabilir ve her şeyin üstesinden gelebileceği ümidiyle en
olumsuz durumlarda bile şevkle yaşar bedbinlik ve karamsarlığa düşmez.
Bu husus,
başta Risâle-i Nur Külliyâtı olmak üzere dünya kadar esere mevzu
teşkil ettiğinden şimdilik onlara havale edip geçiyorum.
Mirasçının ikinci vasfı,
yeniden dirilişin en önemli iksiri sayılan aşktır.
Gönlünü Allah’a îman ve O’nun marifetiyle onarmış,
donatmış bir insan,
derecesine göre bütün insanlara,
hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve
engin bir aşk duyar;
duyar da bütün ömrünü,
topyekün varlığı kucaklayan
aşkların,
vecdlerin,
cezbelerin,
incizapların ve rûhânî zevklerin gelgitleri
arasında yaşar.
Her dönemde olduğu gibi,
günümüzde de bir ulu dirilişi
gerçekleştirmek için,
yepyeni bir anlayışla,
gönüllerin aşkla coşup,
şevkle
köpürmesine ihtiyaç var.
Zira aşk olmadan,
neticesi itibarıyla kalıcı hiçbir
hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir.
Hele bu hamle ve bu hareket
ukbâ ve öteler buudlu ise..
Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler
içinde yerimizi belirlemek..
varlığımız,
O’nun varlığının,
ziyasının gölgesi
olması itibarıyla yaratılmış olmanın hazlarını duymak..
O’nun hoşnutluğunu
yaratılışın gayesi kabul edip,
hep onu avlamaya çalışmak çerçevesiyle
sunacağımız ilâhî aşk,
sınırsız ve sırlı bir güç kaynağıdır.
Yeryüzü mirasçıları
bu kaynağı ihmal etmemeli,
onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar.
Batı,
aşkı,
madde
televvünlü buudlarıyla filozoflann arkasında felsefenin sisli-dumanlı ikliminde
tanıdı;
tattı ve yol boyu şüphe ve tereddütler yaşadı.
Biz varlığa,
varlığın
kaynağına,
kitap ve sünnet adesesiyle bakacak,
Yaratan’a karşı gönüllerimizde
tutuşturduğumuz sevgiyi,
aşk u hummayı,
ondan ötürü,
bütün varlığa karşı
duyduğumuz alâkayı bu iki kaynağın dengeleyici prensiplerine ve metafiziğe açık
enginliklerine sığınarak gerçekleştireceğiz.
Zira insanın menşei,
kâinâttaki
yeri,
var olmasının hedefi,
takip edeceği yol ve bu yolun sonu,
bu iki kaynakta,
insan düşüncesi,
insan hissi,
insan şuuru ve insan beklentileriyle o denli uyum
içindedir ki onu hissedip de hayret etmemek ve hayranlık duymamak mümkün
değildir.
Bu iki ak kaynak,
gönül erleri için birer aşk u şevk fevvâresi,
birer
cezb u incizap madenidir.
Onlara duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle mürâcaat
edenler boş dönmez,
onlara sığınanlar da ebedî ölmez.
Elverir ki,
sığınanlar,
bir Gazâlî,
bir İmam Rabbânî,
bir Şah Veli,
bir Bediüzzaman derinlik ve
samimiyetiyle sığınsın;
bir Mevlânâ,
bir Şeyh Gâlip,
bir Mehmed Âkif heyecanıyla
yaklaşsın;
bir Hâlid,
bir Ukbe,
bir Salahaddin,
bir Fatih ve bir Yavuz îman ve
aksiyonuyla yönelsin..
evet,
bunların o köpük köpük bütün zamanları ve mekanları
saran aşk u şevkini,
çağımızın usûl,
üslûp ve metotlarıyla harman yaparak,
Kur’ân’ın devirleri aşan ve eskimeyen rûhuna,
dolayısıyla da evrensel bir
metafiziğe ulaşmak bizim ikinci adımımızı teşkil edecektir.
Mirasçının üçüncü vasfı;
akıl,
mantık ve şuur üçlüsüyle ilme yönelmek olacaktır.
İnsanlığın,
bir kısım karanlık faraziyeler arkasında sürüklendiği bir dönemde
insanlardaki genel temayüle de bir cevap teşkil edecek olan bu yöneliş,
top
yekûn beşerin kurtuluşu adına ehemmiyetli bir adım olacaktır.
Evet,
Bediüzzaman’ın da işaret ettikleri gibi:
İnsanlık âhir zamanda her şeyiyle ilme
ve fenne yönelecek..
o bütün kuvvetini ilimden alacak..
hüküm ve kuvvet bir kere
daha ilmin eline geçecek..
ve ilimlerin geniş kitlelere kabul ettirilmesinde
fesâhat,
belâgat ve ifade üstünlüğü de herkesin alâka duyduğu bir mevzu haline
gelecek..
yani yeniden bir ilim ve beyan devri yaşanacak.
Zaten,
çevremizi saran
vehimlerin sisli-dumanlı atmosferinden sıyrılıp gerçeklere ve Gerçekler
Gerçeği’ne ulaşabilmemiz için de başka yol yok.
Evet,
son birkaç asırlık boşluğu
aşmamız,
marifette doygunluğa ulaşmamız;
yıllar ve yıllar boyu yaşadığımız
ezikliğin şuuraltı tahribini onararak bir kere daha kendi kendimizi ispat
etmemiz,
ilmin,
İslâmî düşünce menşûrundan geçirilerek temsil ve ifade
edilmesine bağlıdır.
Yakın tarihimiz itibarıyla bizde bazen yönü ve hedefi
belirlenmediği,
bazen de ilim bilime,
bilim de felsefeye karıştırıldığı için
ilmî düşüncede ciddi kargaşalar yaşandı ve ilim adamları da tamiri zor itibar
kaybına uğradılar.
Ülkemizde yaşanan bu boşluk yabancıların işine yaradı;
memleketimizin hemen her köşesinde harıl harıl mektepler açtılar ve bu eğitim
yuvaları vasıtasıyla nesillerimize yabancılık aşıladılar.
Bizden bir kesim de,
en istidatlı vatan evlatlarını,
hatta el-ayak öperek bu okullara yerleştirdi ve
bu yabancılaşmayı biraz daha hızlandırdı.
Belli bir süre sonra,
bu toy ve
aldatılmış nesillerde ‘Ne din kaldı,
ne îman;
din harap,
îman da türâp olup’
gitti..
gitti ve milletçe,
hem düşüncede,
hem tasavvurda,
hem sanatta hem de
hayatta benlik müptezelliğine maruz kaldık.
Niye olmasın ki;
hiçbir endişeye
kapılmadan genç dimağları emanet ettiğimiz bu mekteplerde,
bilâ istisnâ,
Amerikan kültürü,
Fransız ahlâkı,
İngiliz görenek ve gelenekleri her zaman ilmin
ve ilmî düşüncenin önünde oldu.
Bu itibarla da gençlerimiz içinde bulundukları
çağı ilmiyle,
tekniğiyle,
teknolojisiyle yakalayacaklarına,
değişik kamplara
ayrılarak Marksçılık,
Durkheimcilik,
Lenincilik,
Maoculuk oyunu oynamaya
başladılar.
Kimi komünizm ve proletarya diktatörlüğü rüyalarıyla avundu..
kimi
gidip Freud kompleksine saplandı..
kimi aklını varoluşçuluğa kaptırarak Sartre’e
takıldı..
kimi Marcus deyip salya attı..
kimi de ömrünü Camus’un hezeyanları
arkasında geçirmeye durdu… Evet bu ülkede bunların hemen hepsi yaşandı ve bu
işin dâyeliğini de sözümona ilim yuvaları yüklendi.
Bu buhranlar döneminde bir
kısım kara ses ve kara ağızlar,
durmadan dini,
dindarı karalıyor ve sürekli batı
menşe’li çılgınlıkları nazara veriyorlardı.
Elbette ki,
bizim o dönemi ve o
dönemin ucuz piyonlarını unutmamız mümkün değildir.
Ülkemiz ve insanımıza rağmen
bu zemini hazırlayanlar,
ma’şerî vicdanda ilelebed tarihî suçlular olarak yâd
edileceklerdir.
Şimdi biz,
içlerimizde bulantı,
gönüllerimizde sızı bu karanlık dönemi ve o
günün serkârlarını kendi mesâvileriyle baş başa bırakarak,
geleceğimizi inşâ
edecek düşünce işçilerinden bahsetmek istiyoruz.
Evet,
gençlerimize aşılayacağımız ilmî düşünce sayesinde,
batıdan asırlar ve
asırlar önce de gerçekleştirdiğimiz gibi,
onların ilimle,
fikirle kaynaşıp
bütünleşmesini sağlayıp mutlaka kendi yenilenmemizi (Rönesans) tahakkuk
ettirmeliyiz.
Ma’şerî vicdanda duyulan ma’kûs mukadderâtın ızdırabı,
yıllar ve
yıllar boyu maruz kaldığımız vesayet hayatının hâsıl ettiği hafakanlar,
birkaç
asırlık istismarın insanımızda meydana getirdiği reaksiyon,
şimdiler itibarıyla
bizde yeniden Âdem nebînin feryatlarına,
Yunus peygamberin sızlanışlarına,
Eyyub
Aleyhisselâmın iniltilerine denk âh u efgâna vesile olmuştur.
Hatta şu anda,
bu
duygu ve bu düşüncenin iticiliği ve tarihî tecrubelerin kılavuzluğuyla
mesafelerin büzülmeye başladığını ve varılacak noktaya birkaç adım kaldığını
hisseder gibiyiz.
Mirasçının dördüncü vasfı;
onun,
kâinât,
insan ve hayat mülâhazalarını bir kere
daha gözden geçirip yanlış ve doğrularını kritik etmesidir.
Bu hususta şunları
zikredebiliriz:
1-Kâinât,
sık sık mürâcaat edilmek üzere Allah tarafından gözler önüne serilmiş
bir kitap;
insan,
varlığın derinliklerini rasat etmeye açık bir menşûr ve bütün
dünyaların şeffaf bir fihristi;
hayat da bu kitap ve bu fihristten süzülen,
süzülüp ilâhî beyanla yankılanan mânâların temessülüdür.
Eğer kâinât,
insan ve
hayat televvünleri itibarıyla farklı fakat aynı hakikatin değişik yüzleri ise
-ki öyledir- bunları birbirinden ayırmak,
hakikatin ahengini bozacağından
varlığa da insana da haksızlık ve saygısızlık demektir.
Evet,
Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen beyanını okuyup,
anlayıp,
itaat ve
inkıyadda bulunmak bir vecîbe olduğu gibi,
ilmiyle plânlayıp,
kudret ve
meşîetiyle de var edip ortaya koyduğu topyekûn eşya ve hâdiselerde tanınıp
anlaşılması,
anlaşılıp mutabakat yollarının tesbit edilmesi vazgeçilmesi
imkânsız bir esastır.
Evet,
O’nun kelam sıfatından gelen Furkan-ı Azîmüşşân,
bütün varlığın rûhu,
dünya ve ukbâ saadetinin biricik kaynağı;
kâinât kitabı da
bu gerçeğin cesedi,
temsili ve hâvi bulunduğu değişik ilim dalları itibarıyla,
dünya hayatının doğrudan doğruya,
ukbâ hayatının da dolayısıyla çok önemli bir
dinamiğidir.
Bu itibarla,
her iki kitabın da iyi anlaşılıp pratiğe
dönüştürülmesinin,
sonra da bütün bir hayatın onların üzerinde örgütlenmesinin
mükâfâtı;
onları ihmal etmenin,
görmemezlikten gelmenin,
hatta uygun şekilde
yorumlayamamanın ve hayata geçirememenin de cezası söz konusudur.
2-Gerçek insânî derinliklerin,
duygu,
düşünce ve karakterde aranması lazım geldiği
gibi onun Hakk’ın nazarında ve halkın yanındaki itibarı da yine bu hususlarda
aranmalıdır.
Üstün insânî vasıflar,
duygu,
düşünce derinliği ve karakter
sağlamlığı hemen her yerde geçerli bir kredi kartı mesabesindedir.
Îmân ve
iz’ânına kâfirce vasıf ve düşünceler bulaştıran,
karakteriyle de çevresinde her
zaman endişe ve kuşku uyaran insan,
hiçbir zaman Hakk’ın te’yid ve inayetine
mazhar olamayacağı gibi,
halk nezdindeki itibar ve güvenilirliğini de koruması
mümkün değildir.
Zira Hakk da,
halk da insanları,
insânî vasıfları,
üstün
karakterleriyle değerlendirir ve ona göre mükâfâtlandırırlar.
Bu itibarla da,
insânî değerler itibarıyla fakir,
karakterleriyle de zayıf kimseler,
çok iyi
birer mü’min görünümünde olsalar da,
büyük başarılar elde etmeleri ve elde
ettikleri başarıları koruyabilmeleri;
aksine iyi bir Müslüman görünümünde
olmadığı halde sağlam karakteri ve üstün insânî vasıfları itibarıyla birkaç
kadem ileride olanların da bütün bütün başarısız kalmaları mümkün değildir.
Evet,
Hakk’ın takdir ve mükâfâtı sıfatlara göre olduğu gibi,
insanların hüsn-ü
kabulü de bir ölçüde yine buna bağlıdır.
3-Meşrû ve hak olan bir hedefe ulaşmanın vasıtaları da yine hak ve meşrû
olmalıdır.
Evet,
İslâmî çizgide olanlar için her işte gâye-i hayâlin meşru
olması bir hak,
o hakka ulaşmada başvurulacak vesilelerin meşrûiyyeti de bir
vecibedir.
Hakk rızası ve Hakk’a vuslat,
ihlas ve samimiyet olmadan elde
edilemeyeceği gibi,
İslâm’a hizmet ve Müslümanları gerçek hedeflerine
yönlendirmek de kat’iyen şeytânî yollarla gerçekleşemez.
Hatta bazen bunun aksi
mümkün görülse de,
bâtıl yollarda itibarını tüketerek Hakkın iltifatını ve
halkın teveccühünü yitirmiş kimselerin,
uzun süre başarılı olmaları kat’iyen
düşünülemez.
Mirasçının beşinci vasfı;
onun hür düşünebilmesi ve düşünce hürriyetine saygılı
olması şeklinde hulâsa edilebilir.
Hür olabilme,
hürriyeti duyabilme insan
iradesinin önemli bir derinliği ve benlik sırlarına açılmanın da sihirli
kapısıdır.
O derinliğe açılamayan ve o kapıdan içeriye giremeyene insan demek
oldukça zordur.
Yıllar ve yıllar var ki bizler,
hem içten hem de dıştan korkunç
bir esaret cenderesi içinde kıvranıp duruyoruz.
Duygu ve düşüncelerimize çeşit
çeşit baskıların yapıldığı esaret cenderesi içinde..
okumanın,
düşünmenin,
hissetmenin ve yaşamanın tahdit edildiği böyle bir ortamda yenileşme ve gelişme
bir yana,
insanın insanî melekeleriyle kalabilmesi bile mümkün değildir.
Evet,
böyle bir zeminde,
tecdid ruhuyla şahlanmış gözü sonsuzluklarda büyük insanların
yetiştirilmesi şöyle dursun,
saf ve düz insan seviyesinin korunabilmesi bile çok
zor olsa gerek.
Böyle bir vasatta olsa olsa,
şahsiyet kaymasına uğramış zayıf
karakterler,
sünepe ruhlar ve duygularıyla mefluç insanlar bulunur.
Yakın
tarihimiz itibarıyla,
hem yuvanın,
hem sokağın,
hem eğitim müesseselerinin hem
de sanat çevrelerinin ruhlarımıza pompaladığı çarpık düşünceler,
sakat
kriterler,
maddeden ruha,
fizikten metafiziğe her şeyimizi altüst etti.
Bu dönem
itibarıyla,
düşüneyim derken saplantılarımızı ortaya koyuyor,
her şeyi benlik
yörüngeli plânlıyor,
inanç ve anlayışlarımızın yanında başka inanç ve
anlayışların da olabileceğini hiç mi hiç hesaba katmıyor;
fırsat buldukça sık
sık kuvvete başvuruyor,
kuvvete başvurarak hakkın da iradenin de,
hür düşüncenin
de ağzının payını veriyor ve gelip gelip başkalarının tepesine biniyorduk.
Ne
acıdır ki şu anda bile bunların olmadığını ve olamayacağını söylemek mümkün
değildir.
Oysaki milletçe yenilenmeye doğru yürürken,
bir taraftan bin yıllık
tarihî dinamikleri gözden bir kez daha geçirmemiz,
diğer taraftan yüz elli
senelik çeşitli ‘değişim’ ve ‘dönüşümler’i sorgulamamız şarttır.
Şarttır,
zira
günümüzde hükümler ve kararlar bir kısım tabulara göre verilmektedir.
Böyle
belli düşünceler altında verilen kararlar ise ma’lûldür..
velûd olamaz..
ve hele
beklenilen aydınlık bir dönemi hazırlayamaz.
Halihazırdaki anlayışa göre
hazırlansa hazırlansa ihtirasların öldürücü ağında yığınlar arası çatışmalar,
partiler arası boğuşmalar,
milletler arası kavgalar ve kuvvetler arası
müsademeler hazırlanır.
Bugün bir kesimin diğeriyle vuruşması bundan,
farklılıkların kavgaya dönüşmesi bundan ve bir türlü aşılamayan yeryüzü vahşeti
de yine bundandır.
İnsanlar bu kadar bencil,
bu kadar muhteris,
bu kadar
acımasız olmasalardı ihtimal dünya şimdikinden bir hayli farklı bir görünüm arz
edecekti.
Öyleyse,
bugün farklı dünyalara doğru yürürken hem başkalarına karşı olan
tavırlarımızda,
hem kendi benlik ve hırslarımız açısından biraz daha hür
düşünceli ve hür iradeli olmalıyız..
evet,
bugün her şeyden ziyade hür düşünceyi
kucaklayabilen,
ilme ve ilmî araştırmalara açık olabilen,
kâinâttan hayata
uzanan çizgide Kur’ân ve Sünnetullah arasındaki mutabakatı sezebilen engin
sinelere ihtiyaç var.
Bunu da şimdilerde ancak dehâ misyonunu yüklenen bir
cemaat yapabilir.
Vâkıa eskiden bu büyük işler ferdî dehâlarla temsil
ediliyordu..
ne var ki,
her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i
ferîdlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde,
artık dehânın
yerini de şahs-ı mânevî,
meşveret ve kolektif şuur almıştır ki,
bu da yeryüzü
mirasçılarının altıncı adımının hulâsasıdır.
Yakın tarihimiz itibarıyla,
böyle bir anlayışın İslâmî topluma mâl edilemediği
bir gerçek..
zaten mektebin bir kısım dogmaları heceleyip durduğu,
medresenin
hayata kenarından köşesinden baktığı,
tekyenin bütün bütün gidip metafiziğe
gömüldüğü,
kışlanın sadece kuvvetle gerinip,
kuvvetle gürlediği bir dönemde
bunların hayata mâl edilmesi de mümkün değildi.
Evet bu dönemde mektep bütünüyle skolastik düşüncenin tesirinde kaldı ve hep onu
solukladı;
medrese,
ilme ve düşünceye kapalı,
inşâ gücünden mahrum âdeta bir
mefluç gibi yaşadı..
tekye-zaviye aşk u şevkin yerine menkıbelerle teselli
olmaya başladı..
kuvveti temsil edenler de sık sık unutuldukları mülâhazasıyla
kendilerini hatırlatma ve ispat etme kompleksine kapıldı;
derken her şey altüst
oldu ve millet ağacı devrilecek şekilde temelinden sarsıldı.
Öyle anlaşılıyor ki
kaderin,
yollarına su serptiği bahtiyarlar bu dinamikleri yerli yerinde
kullanacakları,
kalb ve kafa arasındaki tıkanıklıkları açıp insan enfüsünde
ilham ve düşünce koridorları meydana getirecekleri güne kadar da bu sarsıntılar
yaşanacak.
Mirasçının yedinci vasfı,
riyâzî düşüncedir.
Bir dönemde Asya’daki ilkler daha
sonra da batı,
Rönesansını riyâzî kanunlarla düşünme sayesinde gerçekleştirdi.
İnsanlık,
tarihi boyu pek çok belirsiz ve karanlık şeyleri sayıların sırlı
dünyasında keşfedip ortaya çıkarmıştır.
Hurûfilerin ifratkâr davranışları bir
yana,
matematik olmayınca ne eşyanın ne de insanın birbirleriyle münasebetlerini
anlamak mümkün değildir.
O,
kâinâttan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı
gibi yollarımızı aydınlatır,
bize insan ufkunun ötelerini,
hatta düşünülmesi
taşınılması çok zor imkân âleminin derinliklerini gösterir ve bizi
ideallerimizle buluşturur.
Ne var ki,
riyâzî olmak,
matematikle alâkalı şeyleri bilmek değildir;
o,
matematiği kanunlarıyla düşünmek,
insan düşüncesinden varlığın derinliklerine
uzayan yolda sürekli onunla beraber olmaktır.
Fizikten metafiziğe,
maddeden
enerjiye,
cesetten ruha,
hukuktan tasavvufa hep onunla beraber olmak.
Evet,
varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce,
hem ilmî araştırma çifte
usûlunü kabul etme mecburiyetindeyiz.
Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin
yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme
sığınarak karşılamaya çalışmıştı..
her zaman İslâm rîıhuyla içli-dışlı olmuş
bizim dünyamız için,
yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye
sığınmaya ihtiyaç yoktur.
Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve îman
sistemimizin içinde vardır;
elverir ki o kaynağı ve o rûhu ilk zenginliğiyle
kavrayabilelim..
o zaman,
varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu
münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temâşâ ve
zevk irfânına ulaşacağız.
Şimdilerde muğlak ve isrâf-ı kelâm gibi görünen,
fakat gelecekte büyük yankıları
olacağına inandığım riyâzî düşüncenin de küçük bir hulâsasını verdikten sonra;
sanat düşüncemizi sekizinci vasıf olarak hatırlatmak îcab ederdi.
Ancak şimdilik
belli mülâhazalara binaen,
Jülvern gibi:
‘Bir kısım çevreler bizim kriterlerimiz
içinde henüz böyle bir yolculuğa hazır değiller’ deyip böylece bu mütalâamızı da
noktalıyoruz.
Yeni Ümit,
Ocak-Mart 1994,
Cilt 3,
Sayı 23
Sorumluluk şuuru
Var olmanın en önemli derinliği hareket ve hamledir.
Hareketsizlik bir çözülme
ve ölümün bir başka adıdır.
Hareketin sorumlulukla irtibatlandırılması ise onun
en birinci insanî buudunu teşkil eder.
Sorumlulukla disipline edilmemiş bir
hamle ve hareketin tamam olduğu söylenemez.
İnsanların pek çoğu değişik maksat ve gayeler arkasında koşar dururlar ama,
bu
koşup durmalar sorumlulukla derinleştirilmediği takdirde bunlardan bir şey
beklemek beyhûdedir.
Gözleri,
çıkar hırsıyla dönmüş menfaatçiler harıl harıl
çalışır,
politikacılar gezer büyülü nutuklar atar,
medya haber-yorum ve daha
değişik programlarıyla şov üstüne şov yapar,
bazı çevreler bütün bir sene boyu
müstehcenlik soluklar durur,
bir kısım din adamı kıyafetindeki insanlar sürekli
hakk-ı temettû peşinde koşar,
borsalar ve para piyasaları spekülasyonlarla
sabahlar,
spekülasyonlarla akşamlar,
bazı devlet daireleri değişik ideolojilere
primler yağdırır,
bir kısım aklı erenler de olup-biten bunca şeyi olabildiğine
bir umursamazlıkla seyreder;
yani ezen ezer,
ezilip-giden de ‘ıstıfâ-i tabü’
deyip bütün bunları olağan kabul ederse,
yapılması gerekli olan şeyler çok
zorlaşmış demektir.
Öyle ki,
bu uğursuz hareket ve oluşumların kahramanlarına ve
bu korkunç dolaplar arasında ezilip perişan olanlara:
‘Böyle nereye
gidiyorsunuz?’
Bu hissizlikle cemiyet yaşar derlerse pek yanlış:
Bir ümmet göster,
ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış.
(Mehmet Âkif)
demeye kalksanız,
yüzünüze bir tokat veya tükürük atmasalar bile,
mutlaka bir
laf çarpar ve gülümser geçerler.
İhtimal size:
‘Koyunu koyun ayağından,
keçiyi
de keçi ayağından asarlar’ ya da daha bir umursamazlık içinde:
‘Gemisini
kurtaran kaptandır’ der,
mesuliyet şuurunuzla alay ederler.
Hatta daha bir sere
serpe insan imajını hatırlatan lâubalilikle:
‘Bana ilişmeyen yılan bin yıl
yaşasın’ hezeyanını savurur,
hüşyâr vicdanlarınızda hafakanlar hasıl ederler.
Kim bilir bu vadide,
saf düşüncelerinize ve masum duygularınıza gelip çarpacak
daha neler ve nelerle karşılaşırsınız.?
Ne var ki,
bunların hiçbiri inanmış ve duyarlı gönüllerin düşünceleri değildir;
değildir ama,
densizlik ve hezeyan deyip geçmeniz de sizin sorumluluk şuurunuzla
telif edilemez.
Telif edilemez;
zira milletçe çepeçevre düşmanlar ve
düşmanlıklarla sarılı bulunuyoruz.
Böyle bir abluka içinde bulunduğumuz sürece,
duyguda,
düşüncede,
inançta,
sanatta,
hür teşebbüste kendimiz olduğumuzu
söyleyemez,
İslâmî haysiyetimizi,
millî iffetimizi koruyamaz,
gemimizi
kurtaramaz,
sahile ulaşamaz,
kendi dünyamızı kuramaz,
gönlümüzce yaşayamaz,
yeryüzü mirasçısı olamaz ve Allah’a varamayız..
evet,
artık gözümüzü açıp
gerçeği görmemiz,
basiretimizi kullanıp dünden bugüne bize ait olan şeylere
sahip çıkmamız,
içten içe varlığımızı ve benliğimizi kemiren şeyleri de kovmamız
şarttır.
Yoksa bir gün mevcut durumu muhafaza etmemiz bile imkânsızlaşacaktır.
Bir zamanlar bizim düşmanlarımız cehalet,
fakirlik,
tefrika ve taassup gibi
şeylerdi.
Şimdilerde bunlara hilebazlık,
zorbalık,
sefâhet,
müstehcenlik,
vurdumduymazlık ve kozmopolitlik de ilave oldu.
Nezâhet-i diniye,
safvet-i
fikriye ve heyecân-ı milliyesini koruyanlar,
bugün olsun böyle bir endişe
taşıyanlar beni mazur görsünler,
bir hayli zamandan beri genç nesiller ve
safderûn bir kısım kartlar,
çok masum heyecanlarla saptırılmakta,
aldatmama ve
aldanır olma karakterinin gadr u efgânını yaşamakta ve bütün kerameti
süslü-püslü anlatılmasında bir kısım çarpık ideolojilerle baştan çıkarılmakta.
Bazı kesimleriyle dahi olsa,
milletçe böyle bir düşünce inhirafı ve şahsiyet
kayması ise,
bu mübarek ülkenin yeni baştan işgali demektir.
Ve işte asıl bu
işgalde,
Fatih zehirlenmiş,
Hüdavendigâr bağrından hançer yemiş,
Yıldırım
kederinden ölmüş ve Yavuz da şirpençeye yenik düşmüş olacaktır.
Bu ise apaçık,
istiklâl mücadelesinden muzaffer olarak çıkan millet ruhunun,
çağın mesâvîsi,
aydınların gafleti ve kitlelerin vurdumduymazlığı yüzünden katledilmesinden
başka bir şey değildir.
Bizler dünyamıza,
îman,
insan ve hürriyet sevgisinden örülmüş yepyeni bir ruh
kazandırma ve bu esaslar üzerinde neşv ü nemâ bulmuş,
gelişmiş mübarek bir
ağacın mânâ köklerinin safveti ölçüsünde ve o köklerle irtibatlı olarak yeni
sürgünlere zemin hazırlama mesuliyeti altındayız.
Şüphesiz böyle bir
sorumluluğun yerine getirilmesi de ancak ülkenin mukadderâtına,
insanımızın,
tarih,
din,
örf,
âdet ve bütün mukaddesâtına sahip çıkacak kahramanların
mevcudiyetine vâbestedir..
ilim aşkıyla dopdolu,
imar ve inşâ düşüncesiyle
gerilim içinde,
samimilerden daha samimi dindar,
milliyetperver ve sorumluluk
duygusuyla her zaman vazife başında kahramanların mevcudiyetine.
Onlar ve
onların gayretleri sayesinde milletçe hayatımıza,
bizim anlayışımız,
bizim
düşüncelerimiz ve bu anlayış ve düşüncelerin muhassalası hâkim olacak..
herkeste,
nefsini toplumun hizmetine adama duygusu öne çıkacak..
vazife taksimi
ve karşılıklı yardımlaşma düşüncesi yeniden canlanacak..
işveren-işçi,
ağa-köylü,
memur-sokaktaki insan,
ev sahibi-kiracı,
sanatkâr-sanatsever,
müvekkil-vekil,
muallim-talebe bir vâhidin değişik yüzleri olma hususiyetiyle
bir kere daha ortaya çıkacak ve birkaç asırlık beklentilerimiz bir bir
gerçekleşecektir.
Düşlerimizin idealize edildiği bir dönemde yaşıyor ve çağın
sorumlularının iyi bir zamanlama ile vakti geldiğinde bunların hepsini realize
edeceklerine inanıyoruz.
Evet,
bizim birkaç asırlık rüya veya hülyalarımızın esası budur;
bu rüya ve
hülyaları gerçekleştirmenin en birinci yolu da mesuliyet şuuru ve mesuliyet
ahlâkıdır.
Tamamen hareketsizlik bir ölüm ve çözülme,
hareketteki sorumsuzluk
ise bir kargaşa olduğuna göre bize,
davranışlarımızı mesuliyetle disipline
etmekten başka seçenek kalmıyor..
evet,
bizim her teşebbüsümüz mesuliyet
endeksli olmalıdır.
Yolumuz hak yolu,
dâvâmız ‘hakkı tutup kaldırmak’,
hedefimiz
de gözlerimizi açıp-kapayıp Allah’ın rızasını araştırmaktır.
Aslında bunun böyle
olması bizim insan olmamızın sadakası ve iradelerimizin de hikmet-i vücûdudur.
Hayatımızda,
hayatın gayesini aramaya,
ruhumuzda aşka ulaşmaya,
vicdanlarımızda
mesuliyet şuurunu kavramaya ve esası,
temeli,
ışığı,
güç kaynağı îman ve aşk
olan bir sistemin kaynağına uyananlara,
ilim,
sanat,
ahlâk ve hikmet yollarını
göstermeye kendimizi mecbur biliyor ve bu misyonun azat kabul etmez köleleri
sayıyoruz.
Tarihimizin bidâyetinden günümüze kadar gelen evliyâ,
asfiyâ,
ebrâr
ve mukarrabîn çizgisi ve ruhâniyetleri üzerinde serpilip gelişeceğini ümit
ettiğimiz gayretlerimiz,
ikinci bir Rönesans hareketinin başlangıcı olacaktır.
Şimdiye kadar her asrın bir kerâmeti olmuştur:
Evet,
milâdî altıncı asırda
insanlığın yeniden var olması,
onuncu asırda pek çok Türk boyunun İslâm’la bir
kere daha dirilmesi,
ondördüncü asrın başında da,
Söğüt’ün bağrında yusufçuğun
kelebeğe dönüşmesi gibi bir metamorfoz kerâmeti yaşanmıştır.
Zannediyorum
yirmibirinci asrın kerâmeti de milletimiz ve ona bağlı milletlerin devletler
muvâzenesindeki yerlerini almaları şeklinde zuhur edecektir.
Dünya tarihinin
istikâmet ve akışını da değiştirecek olan bu yeni tekevvün,
ruh,
ahlâk,
aşk ve
fazilet yörüngeli olacaktır.
Evet,
ilim,
ahlâk,
hak ve adalet mücadelesi de
diyebileceğimiz bu mânevî cihadımızla,
yıllardan beri dünyanın değişik
yerlerinde perişan ve derbeder olmuş mübarek milletimizin bütün parçalarını bir
araya getirerek,
bugüne kadar sahipsiz ve idealsiz kalmış nesillerin,
bir
mefkûre etrafında ve ‘Livâu’l-Hamd’e erme neşvesiyle yeni bir ‘ba’sü
ba’de’l-meut’ yaşayacaklarına inanıyoruz.
Yeni Ümit,
Temmuz-Eylül 1995,
Cilt 4,
Sayı 29
Şûrâ
Şûrâ,
ilk mîrasçılar gibi günümüzün kutsileri için de en hayâtî bir vasıf,
en
esaslı bir kuraldır.
Kur’ân’a göre o,
mü’min bir toplumun en bariz alâmeti ve
İslâm’a gönül vermiş bir cemaatin en önemli hususiyetidir.
Kur’ân-ı Kerim’de
şûrâ,
namaz ve infakla aynı çizgide zikredilir ve ‘Onlar (öyle kimselerdir) ki,
Rabbilerinin çağrısına icâbet eder ve namazı dosdoğru kılarlar;
onların işleri
kendi aralarında şûrâ iledir;
kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta
bulunurlar.’ (Şûrâ,
42/38) buyurularak,
şûrânın ibadet ölçüsünde bir muâmele
olduğu hatırlatılır.
Evet,
bu İlâhî emirde,
Allah’ın çağrısına icâbet ve bu
icâbetin gereği ve neticesi sayılan namaz-şûrâ-infak zikredilerek bu hayâtî
meselenin önemi vurgulanmıştır.
Bu itibarladır ki;
şûrâyı önemsemeyen bir toplum tam mü’min sayılamayacağı gibi,
onu uygulamayan bir cemaat de,
kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir.
İslâm
dininde şûrâ,
hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin mutlaka uymaları
lâzım gelen hayatî bir esastır.
İdareci;
siyaset,
idare,
teşrî` ve toplumla
alâkalı daha pek çok meselede istişârede bulunmakla;
idare edilenler de,
kendi
görüş ve düşüncelerini idarecilere bildirmekle sorumlu tutulmuşlardır.
Şûrânın önemiyle alâkalı bir sohbete mevzu olmuş aşağıdaki hususları kaydetmekte
fayda mülâhaza ediyoruz:
Evvelâ şûrâ,
herhangi bir hususta verilecek kararların
isabetli olabilmesinin ilk şartıdır.
İyiden iyiye düşünülmeden,
başkalarının
fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve toplumla alâkalı verilen kararlar,
çok
defa hüsran ve fiyasko ile neticelendiği görülmüştür.
Kendi düşüncelerine kapalı
ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan biri,
üstün bir fıtrat,
seviyeli
bir dimağ,
hatta dâhi bile olsa,
her düşüncesini meşverete arz eden sıradan ve
düz bir insana göre daha çok yanılmalara maruzdur.
En akıllı insan,
meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en
çok yararlanan insandır.
İş ve plânlarında kendi fikirleriyle yetinen,
hatta
onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar,
önemli bir dinamizmi
elden kaçırdıkları gibi,
çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler.
Evet,
bir insanın teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere
ulaşmasının ilk şartı meşveret olduğu gibi;
onun kendi gücünün kat kat üstünde
önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine
meşverettir.
Evet,
herhangi bir işe teşebbüs etmeden evvel,
her türlü danışma ve araştırma
yapılmak sûretiyle,
sebepler bazında ve tedbir plânında kusur edilmemelidir ki,
neticede kaderi tenkit ve çevreyi suçlama gibi,
musîbeti ikileştiren zararlı
davranışlara girilmesin..
evet,
herhangi bir işe azmetmeden evvel,
âkıbet
güzelce düşünülmez,
bilgi ve tecrübe sahipleriyle de görüşülmezse,
hayâl
kırıklığı ve nedâmet kaçınılmaz olur.
Önü-arkası düşünülmeden içine girilmiş
nice işler vardır ki,
iki adım ileriye götürülememiş olmaktan başka,
müteşebbislerin hem itibar kaybetmelerine,
hem de inkisârlarına sebep olmuştur.
Bir sistem olarak İslâm nizâmını ayakta tutan dinamiklerin başında şûrâ gelir.
Ferde-topluma,
devlete-millete,
ilme-maarife,
iktisâdiyâta ve içtimâiyâta ait
meselelerin çözümünde en önemli misyon ve vazife şûrâya aittir;
tabiî bu
meseleler hakkında mânâsı açık ‘nass’ mevcut değilse..
İslâm’da ‘Devlet Şûrâsı’ icrânın önünde ona rehberlik yapma konumunda bir
müessesedir.
Onun yerinde bugün ‘Danıştay’ vardır ama,
İslâmî şûrâya göre
fonksiyonu sınırlı,
hareket sahası dar,
sıkıştırılmış bir müessesedir.
Devlet reisi veya başyüce,
Allah tarafından müeyyed olup vahiy ve ilhamla da
beslense,
yine istişâre etme zorunluluğu altındadır..
günümüze kadar da bu hep
böyle devam edegelmiştir.
Yer yer onu ihmal edenler olmuş ise de,
büyük ölçüde,
değişik ad ve ünvanlarla devam ettiren millet ve toplumların sayısı da az
değildir.
Aslında,
bugüne kadar onu görmemezlikten gelen veya gözardı eden
hiçbir toplum iflah olmamıştır.
Zaten Efendimiz de ümmetin kurtuluş ve geleceğe
yürümesini,
‘İstişârede bulunan kaybetmez.‘ sözleriyle meşverete bağlamıyor mu?
Kur’ân-ı Kerîm’de istişâre,
iki âyette sarâhaten ele alınır;
işâreten şûrâya
temas eden âyât-ı Kur’âniye ise pek çoktur.
Te’vilsiz,
yorumsuz açıktan açığa
şûrâ ile alâkalı bu iki âyetten biri,
Âl-i İmrân sûre-i celîlesindeki:
‘Bu iş
hususunda onlarla istişârede bulun!’ (3/159) âyeti,
diğeri de Şûrâ sûre-i
mübînindeki:
‘Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.‘ (42/38)
fermân-ı Sübhânîsidir.
Ayrıca,
şûrâyla alâkalı beyânın içinde bulunması
itibârıyla,
bu sûreye ‘Şûrâ’ isminin verilmesi de gayet mânidârdır!
Bu sûrede şûrâ,
sahâbe-i kirâmın övgüye lâyık bir vasfı olarak ele alınıyor.
Sanki ‘Her işleri meşveret yörüngeli olan bu insanlar nasıf senâ edilmez ki’
tarzında takdir buudlu bir hatırlatma yapılıyor..
evet,
ashâbın senâ edilecek
onca husûsiyetlerinin yanında burada,
sadece ‘şûrâ’ kelimesi seçilerek onunla
senâ edilmeleri,
meşveretin ehemmiyeti adına çok önemli bir ipucu sayılır..
İstişâre,
Kur’ân-ı Kerîm’de önemle üzerinde durulan bir kural olduğu gibi,
sünnet-i seniyyede küçümsenmeyecek ölçüde üzerinde durulduğuna,
hatta tahşidât
yapıldığına şâhit oluruz.
Efendimiz,
hakkında nass vârid olmayan her meseleyi,
kadın erkek,
genç-ihtiyar herkesle istişâre ederdi ki,
değişik sahalarda onca
ilerlemeye rağmen,
meşveret mevzuunda o gün ulaşılan noktaya henüz
ulaşabildiğimiz söylenemez.
Evet,
Allah Rasûlü,
her meseleyi ashâbıyla istişâre ederek onların düşünce ve
görüşlerini alıyor,
plânladığı her işi ma’şerî vicdana mâlediyor ve onun
hissiyât,
duygu ve temâyüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak karar verdiği
işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu.
Yani yapılması plânlanan
işlere,
herkesin rûhen ve fikren iştirâkini sağlayarak projelerini en sağlam
statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.
Şimdi bu hususla alâkalı O’nun hayât-ı seniyyelerinden küçük bir kesit arz
edelim:
Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm Uhud’a çıktıkları zaman,
ashâbına bir kısım
tavsiyelerde bulunmuş ve bir düzine strateji üzerinde durmuştu.
Arkadaşlarından
zımnî bir muhalefet bile almadan uygulamaya koyduğu bu şeyler arasında:
Okçuların bir tepeye yerleştirilmesi,
onların düşmanı nasıl karşılayacakları
keyfiyeti,
ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamaları lâzım geldiği hususu..
ve
diğerleriyle beraber emre itaat edip zaaf göstermemeleri,
ganimet arkasına
düşmemeleri gibi tavsiyeler bunlardan bazıları..
ne var ki,
ashap-ı kirâm,
emre
itaatteki inceliği anlasalar da,
zaman itibarıyla emir süresinin bitmesinde
içtihat hatasına düşmüş ve kapalı bir muhalefet tavrı almışlardı ki,
Efendimiz,
Uhud yolunda karşılaştığı zımnî muhalefetlerden biriyle karşı karşıya
bulunuyordu.
Şimdi,
eğer O’nun yerinde böyle üst üste muhalefetlerle karşılaşan
bir başkası olsaydı,
bunca zarar ve zâyiattan sonra onları da,
onların
düşüncelerini de elinin tersiyle iter ve ‘Gidin Allah’tan bulun!’ derdi.
Ama O,
öyle yapmadı;
arkadaşlarının sebebiyet verdiği ve hasımlarının gerçekleştirdiği
en amansız tecavüzlerle yüzü-gözü kanlar içinde,
bir sürü şehidin paramparça
cesetleri karşısında ve arkadaşlarından bazılarının kendi başlarının derdine
düştükleri,
hatta bazılarının da ‘Medine’ yolunu tuttuğu hengâmda,
O
suçlu-suçsuz etrafında kümelenen insanlara,
hiçbir şey olmamış gibi,
Allah’ın:
‘Bu iş husûsunda onlarla istişâre et!’ âyetini onlara okuyor ve oturup yeniden
onlarla meşverette bulunuyordu.
Sadece meşveret etmekle de kalmıyor,
onları
bağışlaması lâzım geldiğini ve onlar hakkında istiğfar emri aldığını da onlara
duyuruyordu.
Böylece Allah Rasûlü,
hayât-ı seniyyelerini vahyin aydınlığında sürdürüyor
olmalarına rağmen,
meşveretle memur olduğunu da ortaya koyuyor;
bununla
idarecilere sorumluluklarını hatırlatıyor,
idare edilenlere de düşüncelerinin
değerlendirilmesi fırsatını veriyor..
ve onlara,
idarecilere yardımcı olma
yollarını açıyor,
idarecilere de istibdâda girmemelerini hatırlatıyordu.
Ayrıca Uhud Harbini müteâkip:
‘Bu iş husûsunda onlarla istişâre et!’ fermân-ı
Sübhânisi nazil olunca,
Allah Rasûlü’nün şöyle buyurduğu nakledilir:
‘Şüphesiz
ne Allah’ın ne de Rasûlü’nün meşverete ihtiyâcı vardır.
Ne var ki Allah onu,
ümmete bir rahmet vesilesi kılmıştır.
Kim istişârede bulunursa,
o doğruya
ulaşmaktan mahrum kalmaz..
kim de onu terk ederse sapıklığa düşer.’ Bu ifadeden
de anlaşıldığı gibi Allah,
meşverete ihtiyâcı olmayan Nebîsine istişâreyi
emretmekle,
idarecilere şûrânın önemini hatırlatmak istiyordu.
İstişâre husûsunda,
O’ndan şerefsüdûr olmuş:
‘Meşverette bulunan pişman olmaz
‘İstişâre eden zarar görmez.’
‘Meşveret eden güvenlik içindedir.’
‘İstişâre edip doğru neticede ulaşmamış bir topluluk yoktur’
gibi..
dünya kadar pırlanta söz vardır.
Bütün bunlar nazara alarak İslâm ulemâsı,
şûrânın,
İslâm’ın temel
prensiplerinden olduğunda ve mutlaka hayata mâledilmesi gerekli hükümlerden
bulunduğunda ittifak etmişlerdir.
Değişik devirler,
değişik zaman ve bir kısım
husûsî şartlar muvâcehesinde tatbikatta bazı farklılıklar göze çarpsa da bu hep
böyle olmuştur.
Elbette ki şûrâ İlâhî emirler önünde bir teşrî` kaynağı değildir.
O bir kısım
kanun ve prensiplere esas olmakla beraber,
gerçek teşrî` kaynaklarına bağlılıkla
sınırlandırılmıştır.
Evet İslâm’da,
hakkında sarîh ‘nass’ olan meseleler
insanların müdahale sınırları dışında bırakılmıştır.
Bu türlü meselelerde,
sadece nassın ifade ettiği maksadın bulunabilmesi mülâhazasıyla şûrâya mürâcaat
edilebilir.
Hakkında İlâhî nass bulunmayan meseleler ise bütünüyle şûrâ
sınırları içinde sayılır.
Bu gibi hususlarda varılan netice ve verilen
kararlara,
nasslarda olduğu gibi uyma mecbûriyeti vardır..
ve artık bu
kararların aleyhinde bulunulamaz..
onlara muhalif görüş ve düşünce serdedilemez.
Şayet cumhura rağmen,
varılan neticede bir yanlışlık varsa,
o da yine bir
istişâre ile giderilmelidir.
Şûrâ hakkındaki nasslar,
bir mânâda umûmiyet ifade etse de,
onlar belirli
mevzularla alâkalı nasslar ve Allah Rasûlü’nün hareket ve davranışlarıyla da
sınırlandırılmışlardır.
Aslında İslâm’daki nasslar,
küllî prensipler ve umûmî
kaideler ifade eden,
sayıları da fazla olmayan bir kısım meselelerin dışında,
teferruât sayılabilecek konular üzerinde,
tafsilatta bulunup fazla durmamıştır.
Haklarında nass vârid olmayan mevzulara gelince,
bunlar bütünüyle şûrâ alanı
içine girerler ve meşverete açık meselelerdir.
İslâm’ın sarih olarak hakkında ahkâm vazettiği her mesele şûrâ sınırları
dışında,
hakkında açık bir hüküm bulunmayan hususlar da şûrâ sınırları içinde
kalması gerçeğinden hareketle o,
hemen her durum ve şart altında İslâm’a
bağlılıkla sınırlı Kur’ân ve sünnet endeksli,
Kitâbullah’la belirlenen gayeyi
gerçekleştirmeye çalışır.
Hiç şüphesiz,
İslâm’ın hedeflediği hususların başında
da,
insanlar arasında eşitliğin tahakkuk ettirilmesi..
cehaletle savaşılıp
bilginin yaygınlaştırılması..
her meselenin İslâmî kimlik etrafında örgülenip,
Müslüman’ın kendi özüyle tersleşmesine meydan verilmemesi..
ülke insanının
devletlerarası muvâzenede yer ve itibarını korumaya yönlendirilmesi..
fert ve
toplum arasında içtimâî adaletin gerçekleştirilmesi..
her kesimiyle bütün bir
milletin,
hemen her ferdinde,
sevgi,
saygı,
diğergâmlık ve maddî-mânevî füyûzât
hislerinden fedâkarlıkta bulunarak başkaları için yaşayabilmesi duygularının
geliştirilmesi..
dünya ve âhiret muvâzenesinin korunup kollanması..
iç ve dış
siyasetin tanzim edilmesi..
dünyanın yakın takibe alınması..
ve icâbında bütün
bir cihanla başa çıkabilecek güç kaynaklarının,
hatta psikolojik savaş
timlerinin hazırlanması veya modernizasyonu..
gibi hususları sıralayabiliriz.
Bütün bunlar,
eskiden beri büyük idarecilerin,
insanüstü mütefekkirlerin ve
devâsâ filozofların da ısrarla üzerinde durdukları insanlık meseleleridir.
İslâm’ın Yüce Peygamberi de,
hayat-ı seniyyeleri boyunca,
teşrî` ve temsil
sorumluluğu içinde hep bu hedefi takip etmiş ve insanlann hayatlarını,
kültür
faaliyetlerini,
teşebbüs ve çalışmalarını,
birbirleriyle olan münâsebetlerini bu
esaslar üzerine oturtmuş;
duygu,
düşünce,
akıl,
mantık,
his ve kalbleri
arasındaki irtibatı da bu yolla tahakkuk ettirmiştir.
Şûrânın kendine göre vadettiği bir kısım neticeleri ve o neticelere ulaştıran
bir kısım da kuralları vardır.
Bu cümleden olarak;
toplumun fikir ve müdahale
seviyesini yükseltmek..
her yeni hâdisede onun görüşlerini alıp ona kendi
önemini hatırlatmak,
hatırlatıp alternatif düşünce üretmeye sevketmek..
İslâm’ın
geleceği adına,
şûrâ prensibini dinamik olarak sürekli gündemde tutmak..
bir
ölçüde hemen her hâdise münâsebetiyle,
‘Semâd-ı A’zam ‘ın idareye katılmasını
sağlamak..
halkın idareyi kontrol edip,
gerektiğinde onun idarecileri
sorgulaması şuurunu canlı tutmak..
yöneticilerin sorumsuzca davranışlarını
engelleyip tasarruflarını sınırlandırmak..
gibi hususları zikredebiliriz.
Daha önce de belirttiğimiz gibi,
şûrânın bu hayâtî önemindendir ki,
Allah,
Ashab-ı kirâmı senâ makamında ‘Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir’
buyurur.
Ayrıca Efendimiz’e,
Uhud’un sonuna doğru ve en ızdıraplı dakikalarında,
o acı son ve ızdıraplı dakikalara sebebiyet veren ashâbıyla ‘Bu iş hususunda
onlarla istişarede bulun!’ diye bir kere daha meşvereti emreder ki fevkalâde
mânidardır!
Şûrâ kuralıyla alâkalı şerefnüzûl olan her iki âyet de,
olabildiğince esnek,
her
devrin ihtiyacını karşılayabilecek mahiyette ve bütün zamanları aşacak
genişliktedir.
Öyle ki,
dünya ne kadar değişirse değişsin,
zaman ne kadar
başkalaşırsa başkalaşsın,
hatta isterse insanlık gidip fezada kentler kursun bu
nasslara yeni bir şeyler ilâve etme lüzumu duyulmayacaktır.
Aslında,
İslâm’ın
diğer kaide ve prensipleri de aynı esneklik ve aynı evrenselliğe açıktırlar..
ve
zamana rağmen hep gençliklerini ve geçerliliklerini korumuşlardır ve
koruyacaklardır da..
Şûrâya esas teşkil eden şu hususları hatırlatmakta da yarar görüyoruz:
1.Şûrâ,
hem idare eden hem de idare edilenler için bir haktır ve bu hakkı
kullanma mevzuunda da,
taraflardan birinin diğerine karşı hakk-ı rüçhâniyeti
yoktur.
Allah (cc):
‘Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir’ buyurarak
her iki tarafın da müsâvi olan konumlarına işaret buyurur.
Bütün Müslümanlara
ait işler herkesi alâkadar ettiği için,
onlara ait meselelerin görüşülmesinde
idare edenin de edilenin de hakları eşit kabul edilmiştir.
Ancak bu hak,
yer,
zaman ve şartlara göre farklılaşabileceğinden,
şûrânın icrâ ediliş şekli de
farklı olabilir.
2.Toplumu alâkadar eden meselelerin meşverete sunulması,
‘Bu iş hususunda
onlarla istişârede bulun!’ fermânı gereğince,
şûrâya esas teşkil eden husûsu rey
ashâbına arzetmesi bir sorumluluk olduğundan,
idareci bu sorumluluğu yerine
getirmediğinde mes’ul olacağı gibi,
idare edilenler de,
fikirlerinin alınmak
istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde mes’ul olurlar.
Hatta sadece
görüşlerini bildirmemekle değil,
görüşlerinin alınmasında kararlı olmadıkları
zaman da vatandaşlık vazifesini yerine getirmemiş sayılırlar.
3.Şûrânın,
Allah rızası için ve Müslümanlar yararına yapılması,
rüşvet,
baskı
ve tehditlerle istişare heyetin düşünce çizgisinin saptırılmasına meydan
verilmemesi de önemli bir esastır.
Allah Rasûlü,
‘Kendisiyle istişâre edilen
insan bir güven insanıdır;
kendisine bir husus danışılan kimse kendi hakkında
karar veriyor olma ölçüsünde düşüncesini bildirmelidir’ buyururlar.
4.Meşverette her zaman icmâ olmayabilir;
herkesin görüşünün tek bir noktada
toplanmadığı durumlarda,
ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel edilir.
Zira
Sahib-i Şeriat’a göre ekseriyet icmâ hükmündedir.
O:
‘Allah eli (inâyeti) cemaat iledir.’
‘Ümmetim sapıklıkta birleşmez.’
‘Allah’tan,
ümmetimin sapıklıkta içtimâ etmemesini istedim,
O da bu isteğimi
kabul buyurdu’ beyanlarıyla çoğunluğun icmâ kuvvetinde olduğunu ve ‘Sevâd-ı
A’zam’a uyulması lâzım geldiğini ihtar eder ki,
bu mevzuda hayat-ı
seniyyelerinden pek çok misâl aktarmak mümkündür.
Ezcümle,
Bedir ve Uhud’un hem
bidâyetindeki hem de nihâyetindeki meşveretler bu çizgide cereyan etmişlerdir.
5.İster icmâ kararıyla,
ister çoğunluğun görüşüne göre olsun,
şûrâ,
usûlüne
göre cereyan etmişse,
artık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek câiz
değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez.
‘Ben farklı ve isabetli bir
görüşte bulunmuştum’ veya ‘Ben muhalefet şerhi koymuştum’ gibi sözlerle alınan
karar aleyhinde rey izhar etmek düpedüz bozgunculuk ve günahtır.
Allah Rasûlü,
kendi içtihatlarına rağmen böyle bir çoğunluğun görüşlerine uyarak Uhud’a
çıkmış,
sonra da evvel ve âhir,
hatalı da olsa,
ekseriyetin içtihatlarıyla
alâkalı hiçbir beyanda bulunmuştur.
Kaldı ki,
Kur’ân-ı Kerîm,
Uhud’a
hazırlanırken irtikap edilen o mukarrabînın zellesinin sorgulanabileceği
işaretini de vermişti..
6.Şûrâ,
mevcut problemleri çözmekle meşgul olur;
muhtemel hâdiselerle alâkalı
tahminî kararlar üzerinde fazla durmaz.
Zaten,
İslâmî hayat,
nassların ışığı
altında sürüp gitmektedir.
O çerçevenin dışında cereyan eden vak’alar veya
mutlaka gerçekleştirilmesi lâzım gelen plân ve projeler ise,
o vak’a ve o
projelerin hususiyetleri de nazar-ı itibara alınarak,
her hâdise,
her plân kendi
cereyan keyfiyetine göre kendi içinde çözülmelidir.
7.Şûrâyı teşkil eden heyet ihtiyaç hâsıl olunca biraraya gelir..
ve problemleri
çözüp,
plân ve projeleri nihâî duruma getirecekleri âna kadar da çalışmasını
sürdürür.
Onun periyodik olarak icrâ edileceğine dâir herhangi bir nass olmadığı
gibi,
maaşlı ve ücretli adamlarla yürütüldüğüne dair de herhangi bir işaret
mevcut değildir.
Teşrî` döneminden sonraki tatbikat ise bizi bağlamaz.
Zaten,
şûrânın maaşlı memurlarla yürütülmesi beraberinde bir kısım problemleri de
getirir…
Şûrâ söz konusu olunca kimlerle meşveret edileceği hususu üzerinde de durmak
îcap eder.
Bütün bir ülke insanını bir araya getirip hepsiyle birden istişâre
etmek mümkün olmadığına göre,
onun sınırlı bir kadro ile gerçekleştirilmesi
zarûreti doğar.
Ayrıca,
istişâreye arz edilen konular,
büyük ölçüde ilim,
mümârese,
ihtisas ve tecrübe istediğinden,
şûrânın da bu hususlarla temâyüz
etmiş şahıslardan teşkil edilmesi îcap eder ki,
bu da ancak,
ulemânın
‘ehlü’-hall ve’l-akd’ dedikleri her meseleyi çözebilecek bir baş yüceler heyeti
olabilir.
Husûsuyla hayatın bütün bütün giriftleştiği,
dünyanın globalleştiği ve
her problemin bir dünya problemi hâline geldiği günümüzde,
İslâmî mânâ,
İslâmî
n.ıh ve İslâmî ilimlerin yanında,
Müslümanlar için çok defa maslahat sayılan
diğer ilim,
fen ve teknikle alâkalı konuları bilen kimselerin de bu baş yüceler
içinde bulunması şarttır.
Bu ikinci şıktaki hususlar,
dine uygunluğu,
dinî
otoritelerce kontrol edilmesi kaydıyla,
her zaman değişik sahalardaki ihtisas
erbâbıyla yapılabilir.
Aslında şûrâ,
ehlü’-hall ve’-akd’e bırakıldığı gibi,
onun
değişik zaman ve değişik keyfiyetlere göre icrâ şekli de yine onlara havale
edilmiştir.
Dönüp tarihe baktığımız zaman,
değişik devirler ve ayrı ayrı ahvâl
itibârıyla onun tatbikatındaki farklılıkları görmek mümkündür.
Evet,
tarih
boyunca o,
yer yer dar dairede,
zaman zaman da genişletilmiş olarak;
bazen sırf
siviller arasında,
bazen de askeriye ve ilmiyeye de kapılarını açarak bir hayli
farklılıklara sahne olmuştur.
Ama,
bu onun değiştirilmeye maruz bir kural
olmasından değil,
her devirde uygulanabilirliğindeki esnekliğinden ve
evrenselliğindendir.
Değişik şart ve değişik devirlere göre şûrânın icrâ şekli ve heyet mozayiği
değişse de,
onu teşkil eden baş yücelerin,
ilim,
adalet,
görüş ve tecrübe
sahibi,
hikmet ve ferâset erbâbı olmaları vasfı değişmez.
Adalet;
farzları
yerine getirip haramlardan sakınmak ve insanî değerlere ters işler yapmamak
demektir.
İlim;
dinî,
idârî,
siyâsî ve fennî uzmanlık demektir.
Her ferdin
değişik ilim dallarında ihtisas erbabı olması gerekmese de,
heyet ve şahs-ı
manevînin,
yukarda zikredilen mevzulara açık olması yeter.
Bazen görgü ve
tecrübenin esas olduğu hususlarda,
ilmiyeden olmasa bile,
tecrübe sahiplerinin
görüş ve düşünceleri de alınabilir.
Hikmet;
ilim,
hilim,
mânâyı nübüvvet
anlamlarına geldiği gibi,
eşyanın perde arkasına ıttılâ,
halka kapalı olan
şeyleri ferâset nûruyla görüp sezme;
ferdî ve içtimâî problemleri çözebilme
istidat,
kabiliyet ve fetâneti mânâlarına da hamledilmiştir ki,
her zaman erbabı
az,
değeri yüksek bir vasıf olarak görülmüş ve kabul edilmiştir.
Efendimizin,
bütün hayat-ı seniyyelerinde şûrâya verdiği önem ve değişik yaş ve
baştaki insanların görüş ve düşüncelerine saygı da üzerinde durulması îcap eden
başlı başına bir mevzudur.
Evet,
O,
hemen her zaman başkalarının düşüncelerine
başvurur..
herkesin fikrini alır ve şûrâ yoluyla alternatif plân ve projeleri
daha sağlam bir zemine oturtma yollarını araştırırdı.
Bazen rey ve görüş
sahiplerine birer birer düşüncelerini açarak,
bazen de ashap-ı reyi bir araya
getirerek kararların kolektif şuûra dayandırılmasına fevkalâde önem verirdi.
Şimdi,
isterseniz bu hususu tenvir için birkaç örnek arz edelim;
sonra da konuyu
noktalayalım:
1.İlk Hâdisesi (münafıkların Âişe Vâlidemize iftira vakası) münasebetiyle Hz.
Ali,
Hz.Ömer,
Zeynep binti Cahş ve Berîre gibi pek çok sahâbî (rıdvânullâhi
aleyhim) efendilerimizle istişâre etmişti.
Hz.Ali,
Efendimiz’in,
içinde
bulunduğu sıkıntıdan sıyrılması istikametinde izhar-ı reyde bulunmuş;
Hz.Ömer,
Zeynep ve Berîre gibi pek çok mübarek zevât ise Âişe Vâlidemiz’in muallâ ve
müzekkâ olduğu üzerinde durmuşlardı.
Hatta,
senet açısından tenkit edilse de,
bu
istişâre münasebetiyle,
Efendimiz ve Hz.Ömer arasında şöyle latîf bir
muhâverenin cereyan ettiği de kaydedilir:
Allah Rasûlü,
Hz.Ömer’e,
Âişe
Vâlidemiz hakkındaki düşüncesini sorar.
Hz.Ömer:
‘Yâ Rasûlallah Âişe kat’iyen
pâk ve temizdir’ der.
Efendimiz;
Âişe Vâlidemiz’in pâk ve temiz olduğuna nasıl
hükmettiğini sorunca da,
Hz.Ömer şöyle buyurur:
‘Bir gün bize namaz
kıldırıyordunuz.
Tam namaz esnasında,
ayağınızdaki nalınları çıkarıverdiniz.
Namazdan sonra keyfiyet sorulunca,
ayakkabınıza bir pislik bulaşmış olduğunu ve
Cebrâil’in gelip bunu haber verdiğini;
bunun üzerine de ayakkabınızı
çıkardığınızı ifade etmiştiniz..
şimdi eğer,
pâkize zevcenize böyle bir şey
bulaşmış olsaydı Allah onu hiç haber vermez miydi..?’ Bu vak’anın aslı hadîs
kriterlerine takılsa da,
faslı üzerinde bir şey söylenemez.
2.Bedir’e çıkılacağı zaman Allah Rasûlü,
hem muhâcirîn hem de ensârla istişâre
etmişti.
Muhâcirler adına Mikdat (ra),
ensâr adına da Sa’d b.Muaz,
birbirine
yakın ve Allah Rasûlü’nün görüş ve düşüncelerini destekler mâhiyette îman,
teslimiyet ve heyecanla köpüren konuşmalar yapmış ve başında bulundukları
toplumları,
orada alınan kararlara ve o kararları yerine getirmeye imâle
etmişlerdi.
Görüldüğü gibi burada da yine Allah Rasûlü,
bir kısım hayatî
kararları umûma mâlediyor ve ma’şerî vicdanı yanına alarak hedefine öyle
yürüyordu.
3.Ve yine Bedir’de İslâm ordusunun nerede konaklayacağı,
hangi vadilerde
düşmanla karşılaşacağı hususlarını Hubab b.Münzir gibi sahâbilerle görüşüyor ve
onların görüşleri istikametinde karar veriyordu ki,
o kararlar çerçevesinde
hareket eden İslâm ordusu,
kendilerinden üç-dört kat fazla düşman birliklerini
bir hamlede ezip geçiyor ve zafer neşideleriyle Medine’ye dönüyordu.
4.Ahzap vak’asında,
ashap-ı kirâmla istişâreleri esnasında,
Selmân-ı Fârisî’nin
düşüncelerine temâyül göstermeleri ve düşmanın Medine’ye sızması muhtemel
noktalarda hendekler kazdırması O’nun meşverete verdiği önemi aksettiren aynı
bir tablo..
5.O,
Hudeybiye musâlahası esnasında da istişâreye fevkalâde önem vermiş;
herkesin görüş ve düşüncelerini aldıktan sonra Ümm-ü Seleme Vâlidemiz’le de
meşverette bulunmayı ihmâl etmemiş;
sonra da zâtî temâyülleri istikametinde
ortaya konan görüşlere göre bir yol ve strateji belirlemiş ve muhakkak bir
hezimeti zafere çevirerek Medine’ye öyle dönmüştü.
O’nun hayat-ı seniyyeleri
yakından takip edildiğinde,
vahyin sınırları dışında kalan her mesele ve her
problemin şûrâdan geçirildiği ve ma’şerî vicdana arz edildikten sonra icrâya
konduğu görülür ki,
daha sonraları,
değişik İslâm devletlerinde müşâhede
ettiğimiz meşveret meclisleri bu ilk şûrâ ve şûrâ heyetinin basit bir
kopyasından başka bir şey değildir.
Yeni Ümit,
Nisan-Haziran 1994,
Cilt 3,
Sayı 24
Ümit Nesilleri (1)
Ümit nesilleri,
şimdiler itibarıyla,
ilim,
îman,
ahlâk,
sanat anlayışının eri;
bizden sonra geleceklerin de ruh mimarlarıdır.
Bunlar,
gönüllerinin ötelerle
beslenen dupduru ilhâmlarını muhtaç sînelere boşaltarak toplumun her kesiminde
yepyeni oluşumlar meydana getireceklerdir.
Yakın tarihimiz itibarıyla art arda
pek çok neslin nasipsizliği,
heder olup gitmesi,
hattâ çılgınlık ve hezeyânı,
büyük ölçüde böyle bir ümit nesliyle buluşamayışından kaynaklanmıştır.
Sonra bir-iki asırlık tarihimiz açısından biz,
başarı ortamlarında bile hezîmet
üstüne hezîmet yaşadık ve çok defa kazanma kuşağında hep kaybettik.
Birbirimizin
kurdu gibi davrandığımız bu dönemde,
arkadan gelen nesillere kin,
nefret ve
siyaset hırsı miras bıraktık.
Evet bu dönemde siyasetin içinde olanlar da,
dıştan ona destek verenler de ya kendi ekip ve kadrolarının başa geçirilmesi
için her vesîleyi meşrû saydı ve akla-hayâle gelmedik entrikalara girdi,
ya da
iktidârın el değiştirmesiyle pek çok şeyin değişeceğini ve vatanın kurtulacağını
vehmettiler.
Ne ilkler ne de ikinciler hedeflenen noktaya ulaşabilmenin,
ancak
îman,
ilim,
ahlâk,
düşünce ve fazîlet yörüngeli bir inkılâpla mümkün
olabileceğini katiyen anlayamadılar;
anlayamadıkları için de,
arzu edilen büyük
‘değişim’ ve ‘dönüşüm’ü içi boş,
mânâsız,
sûrî ve şeklî bazı değişikliklerde
gördü ve âdeta koskocaman bir tarihî restorasyonda boyaya-badanaya ve makyaja
takılıp kaldılar.
Dahası bazıları,
milliyet düşüncesi gibi yüksek bir mefkûreyi
-gerçek millî değerlerimize yabancı olduklarından ötürü- tıpkı toy Faust gibi,
çok önemsiz şeyler karşısında şeytana sattılar… ve yine bunlar,
hâlin
gereklerine göre,
bir kısım muvakkat menfaat ve çıkarları açısından,
bir gün
şöyle bir millet-bir gün böyle bir millet olma,
daha doğrusu görünme garâbeti
içinde sürekli çırpınıp durdu;
kâh Turancılık soluklandı,
kâh çiftçi-köylü
millet olduğunu mırıldandı,
kâh aristokrasiden dem vurdu,
kâh demokrasi dedi,
kâh komünizme göz kırptı ve fakat bir türlü yüzüp-gezmeden kurtulamadı.
Öyle ki,
bir zamanlar Fransız fantezisi,
başka bir dönemde İngiltere hayranlığı,
derken
Almanya tutkusu ve arkadan ve Amerika aşk u iştiyâkı,
hususuyla da aydınımızın o
kritersiz ve karışık iştihâsı adına hep hayatı yorumlama dinamizmimiz ve
geleceğe açılma rıhtımlarımız oldu.
Oysaki,
milletçe müşterek mefkûremiz olan din ve milliyet duygusu,
her türlü
fantezinin üstünde ve ferdî ruhların hakîkatını aşkın,
sağlam bir inancın,
temelleşmiş bir düşüncenin,
oturmuş bir ahlâkın,
ruhlara mâl olmuş bir fazîletin
o muhkemlerden muhkem blokajına oturtulmalıydı.
Evet,
her günü aynı istikamette,
kendi ruh ve mânâ zenginlikleri yörüngesinde her türlü açılım ve ‘değişim’e
açık,
Hak rızası eksenli,
menfaat ve çıkar mülâhazalarına karşı bütün bütün
kapalı bir ahlâk hareketidir ki,
gelecek nesillere beklediğimiz kurtuluşu vaat
edecektir.
Aksine,
düşünce dünyamızda bir sürü zikzak,
gönüllerimizde
yakînleşmemiş karmakarışık bir inanç,
kafalarımızda birbirinden farklı bir sürü
‘yönetim’ ve çok medeniyet telâkkîli bir anlayışla,
milletimizin öz malı olan
bir ruh ve mânâya sahip çıkmamız,
onu korumaya olmamız ve gelecek nesillere,
emânette emîn birer emânetçi olarak ulaştırmamız imkânsız gibi gözükmektedir.
Yakın geçmişimizde,
bize ait değerlerin zayi olup gitmesiyle yaşadığımız o
bunalımlı dönemleri bilenler bilirler;
pek çok farklı anlayışı,
birbirinden çok
uzak telâkkîleri,
birbirini nakzeden düşünceleri uzlaştırarak,
kendimize yeni
bir üslûp,
yeni bir hayat felsefesi çıkarmayı çok düşünmüşüzdür.
Heyhat!.
Nice
ömürler heder olup gitti;
biz hâlâ bir şeyler çıkaracağımız kuruntularıyla
tesellî olmaktayız.
Bana öyle geliyor ki,
bugüne kadar yeni bir üslûp,
yeni bir
hayat felsefesi ortaya koyamadığımız gibi bundan sonra da koymamız oldukça zor
olacaktır;
zira kendi hayatımızın ruh ve mânâ köklerine sahip çıkmadan,
düşüncede yeni bir terkibe,
kendimizi ifade etmede taze bir üslûba ulaşmamız
mümkün değildir.
Yeni bir düşünce sistemi ve taze bir üslûba ulaşmak şöyle
dursun,
her zaman ruhumuzdaki pek çok çatallı ikilemlerin tesirinde,
birkaç şey
birden hissetmemiz lazım geliyormuşçasına sürekli bir bulantı yaşadık..
ve tabiî
bu arada yer yer elde ettiğimiz fırsatlar,
sahip olduğumuz potansiyel güç ve
kuvvetler de boşu boşuna heba olup gitti.
Biz,
bir-iki asırdan beri bir şeyler yapıyor gibi görünsek de,
tarihin
derinliklerinden akıp gelen kendi inancımız,
kendi düşünce tarzımız,
kendi
ahlâkımız,
kendi kültürümüz,
kendi sanatımız,
kendi iktisadiyatımız ve kendi
idare şeklimiz adına inandırıcı,
imrendirici bir eser ortaya koyamamışızdır.
Bazı dönemlerde ya fantastik veya gençlik hevesatını şahlandırmaya matuf
plastize bir kısım şeyler gerçekleştirirse de hakikî ihtiyaçlarımız,
çağın
yorumlanması,
ilmin değerlendirilmesi,
vifak ve ittifak esprisinin kavranması ve
uzun zamandan beri bizi iki büklüm eden zaruretlerin aşılması gibi..
hususlarla
alâkalı birkaç düzine mesnetsiz temennilerden ileriye gidilememiştir.
Hislerimizle bizi esir edip oyalayan bu dar görüş ve bu çelimsiz düşüncelerden
kurtulmamız,
ancak yaşadığımız çağın idrakinde,
ilim iştiyakıyla şahlanmış
hakikat âşığı;
bugünün gerçek sıkıntıları ve yarının mutasavver ızdıraplarıyla
kamburlaşmış;
davranışları içinin akisleri,
sözleri gönlünün solukları;
her
zaman ufuk ötesini temâşâ edebilen idrak,
basiret ve ledünniyat kahramanları
sayesinde gerçekleşecektir..
belli bir noktaya çekip yükseltmek istedikleri
nesiller karşısında onun ızdıraplarıyla inleyen,
onun bulanık geleceğini ruhunda
gözyaşlarına çevirip Eyyûb gibi ağlayan ve onun bugünkü ve yarınki acılarını
onunla paylaşan,
lezzetlerini de Hak’tan gelmiş nimetler mülâhazasıyla
değerlendirip şükürle şahlanan ledünniyat kahramanları.
Bunlardır ki,
yüzlerce
senelik canlı ve renkli tarihimizden güç ve ilham alarak bize,
hakikî ve
durulardan duru bir millet olma ruhunu üfleyerek gençlerimizi îman,
ümit ve
hareket mefkûresi ile coşturup,
uzun zamandan beri korkunç bir humûdetin
öldürücü ağında durgunlaşmış millî mefkûremizin havuzunda yeni yeni mecrâlar
meydana getireceklerdir.
Bizler de,
millet olarak bu mecrâlar içinde,
bir zaman
gönlümüzde yitirdiğimiz mâbede koşarak orada vuslat gözyaşları dökecek..
cennet
köşkleri kadar sıcak kendi yuvalarımıza dönüp,
hayli zamandan beri kaybettiğimiz
cennetlerin akisleriyle buluşacak;
kâideleri,
hakikat arayışı ve ilim aşkı olan
kendi mektebimizi yeniden keşfederek onun kâinata açık menfezlerinden varlıkla
bir kere daha tanışacak;
herkesi daha çok severek,
her şeyi paylaşmasını bilecek
ve daha çok muzdarip yaşamak ahlâkıyla herkesi gönlümüzün zümrütten yamaçlarında
kucaklayacak..
varlık karşısında sanat duygusuyla coşacak;
beşerî münasebetlerde
iç iniltiler,
hafakanlar ve gözyaşlarıyla düşünecek,
düşünecek ve kendimizi
ifade edeceğiz.
Yeni Ümit,
Nisan-Haziran 1997,
Cilt 5,
Sayı 36
Ümit Nesilleri (2)
Milletçe yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’i yaşamamız,
tenlerimizde can,
damarlarımızda kan birkaç düzine kahramana vâbestedir..
ilim ufkunun ötesinde
hakîkat nurlarına ulaşabilmiş,
bedene ait arzu ve isteklerini zarûret çerçevesi
içinde zapt u rapt altına almış;
vicdânlarında her zaman farklı bir mâverâîlik
armonisiyle Allah’a çağrıldıklarını duyan,
heyecan ve hıçkırıklarının ‘bî hurûf
u lafz u savt’ beyânıyla hep O’nu seslendiren,
O’nunla nefes alıp-veren birkaç
düzine kahramana.
Bu kahramanlar,
tâ baştan hakîkatin âzat kabul etmez köleliğine kendilerini
hazırladıkları için,
hiçbir zaman toplumdaki dağınık isteklerin hizmetkârı ve
esîri olmayacak;
her zaman boyunlarında Hakk’a kulluğun tasmasını hissederek
sürekli sonsuzluk mülâhazasıyla oturup-kalkacak;
ömürlerini ilhâm sağanakları
altında sürdürecek,
her yeni ilhâmla daha başka vâridât kapılarını zorlayarak,
birlerini binlere ulaştırma mazhariyetiyle kendi farklılıklarını duyacak ve her
an ayrı bir fenâ içinde bekânın zevk,
lezzet ve hazlarını yudumlayacaklardır.
Bu kahramanların sergüzeşt-i hayatları,
îman,
irfan,
muhabbet,
aşk ve rûhânî
çerçevesinde yenilenip duracak;
düşünce ufukları,
fânîleri sonsuzdan ayıran
enginlikte kanat çırpıp pervâz edecektir.
Sermayeleri ilim,
îman,
dayanakları
Kudreti Sonsuz ve yolları da bugüne kadar gelmiş-geçmiş Hakk’ın sâlih kullarının
yürüdüğü şehrâh.
Dinin yenilmez gücüne,
Allah’ın sürpriz inâyetlerine güvenerek
yürüyecekler Peygamber rehberliğinde ebedlere kadar.
Ve böylece bir ilhâd ve fetret dönemi daha kendi
gayr-i tabiîliğinin gayyâlarında boğulup gidecek.
Tarihin hiçbir döneminde insanoğlu ilimsiz,
îmansız,
yaşamadığı gibi
medeniyetler de mabetsiz ve Mabutsuz olamamışlardır.
Zaman zaman insanlık,
kendi
eliyle kendi ufkunu karartarak ilimsizlik ve îmansızlık gayyâlarına yuvarlanmış
ise de,
hemen her düşüşünde,
vicdanın Allah’la alâkasını daha derinden duyarak,
daha tutarlı,
daha anlamlı,
daha hızlı ve daha çalımlı bir yönelişe geçmiştir.
Bu itibarla da mabet ve Mâbud adına medeniyetlerin,
ilim ve îman adına da
insanlığın,
boşlukta kalması,
boşlukta yaşaması hep muvakkat olmuştur..
bundan
sonra da öyle olacaktır..
öyle olacak ve kıyamet kopup dünyalar yıkılıncaya
kadar,
mabet-Mâbud düşüncesi insanlığın gönlünden sökülüp atılamayacak ve beşer
hiçbir zaman bütün bütün Allah’tan koparılamayacaktır.
Vicdanlar temelde Allah’a
açık oldukları için,
zaman zaman ufukların kararması tıpkı ‘hüsûf’ ve ‘küsûf’
hadiselerinde olduğu gibi gelip-geçici olacak ve kararmaları aydınlanmalar,
gurupları da tulûlar takip edecek..
ve gün gelip,
zaman da zamanın içindekiler
de,
plânları ötede belirlenmiş,
kararları önceden verilmiş Allah’ın o karşı
koyulmaz hükümleriyle yine O’nun tayin buyurduğu yörüngeye oturacaktır.
Günümüzün nesilleri hemen her yerde,
kendi özünü,
vicdanındaki dünyasını,
ve bir
zamanlar yitirdiği cennetleri arıyor.
Bu ölçüde de olsa böyle bir yöneliş,
onun
kahramanını bulması ve Hak çizgisine ulaşması adına yetecektir.
Değil mi ki,
artık vicdanlar,
tabiatlarının yörüngesine oturdu..
ve Allah,
kulaklarımızdan,
gözlerimizden,
duygularımızdan içimize akan her nesnenin varlığının,
şeklinin,
renginin soluklarında hissediliyor..
Dahası,
bunca zamandır,
eşyayı,
ihtiva ettiği ruh ve mânâdan sıyırarak,
hevâ,
heves ve fanteziler uğrunda kullanan ateizm üst üste kendi tutarsızlıklarına
yenik düşmeye,
hattâ çözülmeye başladı..
ve bu arada kendi hakikatini arayan
ruhlar,
kendi özlerini bir kere daha keşfetme sürecine girdi;
elbette alelâde
şeylere karşı olan alâkalarımız da yavaş yavaş gevşeyecek..
ve referansı,
kalplerimizde kendi acz ve zaaflarımızı hissetmenin ünvanı,
vicdanlarımızın
derinliklerindeki ‘nokta-i istinat’ ve nokta-i istimdadın sezilmesi sayesinde,
fıtrat ibresi fevkalâdelikleri gösterecek..
derken iradelerimiz,
kendi
darlıklarından sıyrılarak Sonsuz’un istek ve dileklerine yönelecektir.
Yine bu süreçte,
her başarının en büyük manevî dinamiği olan îman ve azim
herkese,
ruhunun ledünnî gücünü kazandıracak ve bu ruh gücü,
onların ümit ve
iradelerini şahlandırarak bedbinliklerini,
tutarsızlıklarını darmadağınık edip,
onları kendileri olmaya giden köprülerden geçirerek Allah’a ulaştıracaktır.
Evet,
insanı hakikate ulaştıran en serî,
en keskin,
en selâmetli yol,
ilim ve
irfanla donatılmış îman yoludur.
Ruh,
baş döndürücü o büyük zaferlerini hep bu
yolla elde etmiştir.
İrfanla beslenmiş îmanın olmadığı bir ortamda,
hakikatin de
hukukun da yerini kaba kuvvet alır.
Ve böyle bir zeminle,
her zaman kuvvetin
zorbalığıyla karşılaşmak kaçınılmazdır.
Evet böyle bir ortamda sık sık silaha
başvurur..
her zaman para konuşur..
sadece cerbeze sesini duyurur..
ve
riyâkârlık en mergup bir metâ haline gelir ki,
böyle bir atmosferde varlığın
ruhuna ulaşmak ve varlık ötesini temâşâ etmek imkânsızdır.
Oysaki bizim hakikatimiz,
sonsuzun ruhuyla sımsıkı irtibatlıdır.
Bu irtibatı
sezmek ve bu alâkanın vaat ettiklerini duyabilmek için,
milletçe pek çok
fedakârlıklarda bulunmamız icap edecek;
ferdî saâdetten,
dünyevî imkânlardan,
makamdan-mansıptan,
hatta manevî füyûzât hislerimizden vazgeçmedikten sonra,
böyle bir alâka ve irtibattan söz edilemeyeceği açıktır.
Bu alâka ve irtibat
gerçekleştirilebildiği takdirde yarının dünyası,
Hakk’ın başlara taç yapıldığı,
hakikatin saygı gördüğü;
kuvvet düşüncesinin,
menfaat mülâhazasının ayıp
sayıldığı aydınlık bir dünya olacaktır.
Biz,
kendimizi,
böylesi aydınlık bir dünyaya ulaşmak için senelerden beri hep
yollarda farz ediyoruz..
farz ediyor ve çevremizde şafak emâreleri arama
kehanetine girmeden,
matematiğin sırlı dünyasında büyülü araştırmalarla meşgul
olmadan,
ilâhî sâbitelerin rehberliğinde ruh ibremizin doğru diye gösterdiği her
şeyi değerlendirerek,
Hak meşîetinin en büyük vesile-i taalluku kendi
iradelerimizle belirlemeye çalışacak ve o mübarek kendi yaşam biçimimiz uğrunda
bütün hayatını,
varlığını bahse koyan kahramanlar gibi yürüyeceğiz ilâhî meşîet
ve onun vaat ettikleriyle buluşacağımız noktaya.
Herkes,
ciddî bir ferdî sorumlulukla ‘İş başa düşüyor;
gücümün yettiğince ben
yapmazsam,
her hâlde başkaları da yapmayacak’ diyerek atını mahmuzlayıp en ön
saflarda bayraktarlığa koşmalıdır..
rekabete girmeden,
kıskançlık göstermeden,
sağında ve solundakilere de hareket ve yürüme imkânı vererek hep bayraktarlığa
koşmalıdır.
Pek çoğumuz itibarıyla şimdiye kadar bilerek veya bilmeyerek
yaptığımız işlerin bir kısmı kalplerimizi söndürdü ve ruhumuzun gözlerine kezzap
gibi aktı.
Bu karanlık dönemde millet olarak büyük ekseriyetimiz silkinip
mahiyetindeki hakikat nurlarını uyaramadı ve dirilişimizin suyu,
havası,
kuvve-i
inbâtiyesi gibi hayatiyet ifade eden manevî dinamiklerine ulaşamadı.
Şimdilerde
olsun,
mevcudiyetimizi devam ettirebilmek için kendi kendine ayakta duramayan
sarmaşıklar gibi kendi dışımızda bir dayanak arayacağımıza,
kendi potansiyel
gücümüzü,
ötelerle alâkalı bütün irtibatlarıyla ortaya çıkararak O’na sırtımızı
verip yürüyebiliriz.
Her şeyi,
ruhun gözleriyle temâşâ edeceğimiz,
onun kulaklarıyla dinleyeceğimiz,
onun elleriyle tutup götüreceğimiz ve onun ilhamlara açık muhakemeleriyle
değerlendireceğimiz bir ufka ulaşmamız da,
ancak bu potansiyel gücü ve bu
irtibatı yeniden gözden geçirmeye ve yenilemeye bağlıdır.
Niyazî’ce bir
yaklaşımla hulâsa edecek olursak:
Sen,
seni varoluşa taşıyan ruh ve mânâyı
katiyen dışta aramamalısın;
başını eğip,
vicdanını dinlemeli ve mahiyetini bir
mercek gibi kullanarak varoluş istikametindeki seyahatini özünden başlatmalısın…
Yeni Ümit,
Temmuz-Eylül 1997,
Cilt 5,
Sayı 37
Yarınki dünyaya doğru
Son birkaç asırdır İslâm dünyası,
bir kısım yanlışlar fâsit dairesi içinde dönüp
durmakta ve bir türlü kendi özüne,
kendi ruhuna yönelememekte.
Şayet iki adım
doğru yürüse,
hemen arkadan birkaç adım geriye gitmekte veya değişik inhiraflar
yaşamakta.
Hatta çok defa,
hataların sevapları aştığı,
zararlı şeylerin
yararlıları da alıp götürdüğü bu meş’um yürüyüş veya uğursuz inhiraf,
toplumun
kendi içinde kendini arama,
kendini bulma gayretlerine de olumsuz tesirlerde
bulunmakta ve yapılan güzel işleri de,
yapanları da derinden derine
sarsmaktadır.
Bu da,
bu koskoca âlemde her şeyin şirâzeden çıktığını,
devlet ve
milletler çarkının kendi aleyhinde işlediğini göstermektedir.
Bu itibarla biz,
topyekün İslâm dünyasının,
îman anlayışı,
İslâm telakkîsi,
ihsan şuuru,
aşk u şevki,
aklı,
mantığı,
düşünce tarzı,
kendini anlatma üslûbu
ve ona bu hususları kazandıracak müesseseleriyle ele alınmasının ve her
kesimiyle yenilenmeye tevcih edilmesinin zarûretine inanıyoruz.
Bizim mânevî hayatımızın temeli,
dinî düşünce ve dinî tasavvurlara dayanır.
Bugüne kadar varlığımızı onlarla sürdürdüğümüz gibi,
hamlelerimizi de onlara
dayanarak gerçekleştirmişizdir.
Onlardan tecrit edildiğimiz zaman kendimizi bin
sene gerilerde buluruz.
Gayesi,
insanı ve kâinatı mânâlandımıa,
insanî ruha ve
öze açık olma,
dünyaları aşan arzulan gerçekleştirme,
vicdandaki ebed duygusunu
cevaplama..
gibi hususlardan ibaret olan din,
sadece ibadetlerden ibaret
değildir;
o,
ferdî,
içtimâî bütün hayatı kucaklar..
aklî,
ruhî,
kalbî her
şeyimize karışır..
ve niyetlerimize göre her davranışımıza boyasını çalar ve her
şeyi kendi rengiyle boyar.
Evet,
gerçek dindarın her davranışı ibadet eksenli,
her gayreti cihad buudlu,
her hamlesi de ukbâ ve rızâ televvünlüdür.
Onun hayatında dünya ukbâ ayrımı söz
konusu değildir..
kalbiyle aklı arasında berzahlar yoktur..
duyguları mantığıyla
iç içedir..
muhakemesi ilhamlarını tanımamazlık edemez.
Kezâ,
onun düşünce
dünyasında tecrübe,
akla uzanan ışıktan bir merdiven,
bilgi,
firâset statikli
yüksek bir burçtur.
O,
bu merdivende aşkın dev kanatlarıyla sürekli sonsuzluğa
açılan bir kartal ve bu burçta fetânetiyle varlığı didik didik eden bir
hallaçtır.
Böyle bir anlayışın hiçbir yanında boşluk olmadığı için,
bu sistemde
insanın ferdî ve içtimâî ihmali de söz konusu değildir.
Dini akılla,
ilimle,
muhakemeyle çatıştıranlar,
dinin de,
aklın da ruhundan
haberi olmayan talihsizlerdir.
Hele toplumun değişik kesimleri arasındaki
vuruşmadan onu sorumlu tutmak bütün bütün bir aldanmışlıktır.
Kitleler
arasındaki çatışma bilgisizlikten,
şahsî çıkar düşüncesinden ve zümre
menfaatlerinden kaynaklanmaktadır.
Din,
bu duygu ve bu düşüncelerden hiçbirini
tasvip etmez.
Vâkıa,
bir kısım dindarlar arasında da çatışma ve vuruşma söz
konusudur ama,
bu,
aynı ruhu taşıyan bu insanların,
gerektiği ölçüde
inanamadıklarından,
ihlâsı koruyamadıklarından..
bazen de hislerine yenik
düştüklerindendir.
Yoksa,
îmanlı fazilet böyle bir talihsizliğe yol vermez..
aslında böyle bir talihsizliğe düşmemenin bir tek çaresi vardır;
o da,
dinin
bütün müesseseleriyle hayata geçirilip toplumun canı,
kanı haline
getirilmesidir.
Evet,
İslâm toplumunun yeniden bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’e,
melekât-ı akliye,
rûhiye ve fikriyesinde ciddî bir ıslaha,
daha canlı bir tabirle bir dirilişe
ihtiyacı vardır.
Dinin orijinini koruma ciddiyet ve gayreti içinde,
nasların
esnekliğinin vadettiği genişlik ve evrensellikte her zaman ve her mekânda,
her
sınıf insanın ihtiyacını karşılayacak ve bütün hayatı kucaklayacak olan bir
dirilişe…
Başımızda gölgesini hissettiğimiz günden bu yana -Allah ebedlere kadar
vesâyetini üzerimizden eksik etmesin!- bu mübarek sistem,
defaatle tecdîde,
ıslâha kapılarını aralamış ve defaatle dirilişler yaşamıştır.
Mezhepler
umumiyetle ve büyük çoğunluğu itibarıyla,
fıkıh ve hukuk sahalarındaki
yenilikleri temsil etmişlerdir.
Tarikatlar ise,
kalbe ve ruha giden yolları
işlemiş birer şehrâh haline getirmişlerdir.
Mektep ve medrese de bizim olduğu
dönemde,
daha çok varlık ve kâinatın mânâlandırılmasıyla meşgul olmuştur.
Bugün
gerçekleştirilmesi düşünülen tecdit ve dirilişe gelince o,
bütün bunların
uzlaştırılması ve hepsinin bir tek platformda ele alınmasıyla mümkün olacaktır
ki,
bu da,
hemen her meselede,
kalıptan sıyrılarak öze,
şekilciliği terkederek
ruha yönelmekle tahakkuk edecektir.
Yani inançta yakîne,
amelde ihlâsa,
duygu ve
düşüncede ihsâna yönelmekle…
Evet.
ibadetlerde kemmiyet tam,
keyfiyet hedef,
duâlarda sözler vesile,
ruh ve
samimiyet esas,
davranışlarda sünnet rehber,
şuur elzem ve bütün bunların
hepsinde Allah gaye olmalıdır.
Namaz,
yatıp kalkmak değildir..
zekât,
nereye
gittiği bilinmeyen bir matrahın def-i belâ kabilinden çıkarılıp bir yere
atılması olamaz..
oruç,
aç-susuz durmaktan ibaretse perhizden farkı ne? Hac,
yörüngesinde icrâ edilmezse bir şehirden bir şehire seyahattan ve birilerine
döviz kazandırmadan farkı kalır mı? İbadetlerde kemmiyet eksenli kalmak
çocukların eğlencesi olsa gerek..
duâlardaki ruhsuz bağırıp-çağırmalar,
gırtlak
harcı arayanların işi olmalı..
özünden habersiz hac ve umre,
‘hacı’ adı ve hac
menkıbeleriyle mütesellî olma yolunda katlanılmış bir meşakkat değilse,
mânâlandırmada biraz zorlanacağız…
Bütün bu olumsuzluklar ağında heder olup gitmemenin yolu,
bize âit boşlukları
dolduracak,
zaaflarımızı giderecek ve bizi cisim ve bedenin kulları olmaktan
kurtaracak,
kurtarıp kalb ve ruhun hayat seviyesine yönlendirecek ruh ve mânâ
hekimlerinin yetiştirilmesinde umumî seferberlik ilân etmekten geçer.
Gönülleri
fizikten metafiziğe,
matematikten ahlâka,
güzel sanatlardan tasavvufa,
kimyadan
ruhaniliğe,
astronomiden enfüsiliğe,
hukuktan fıkha,
siyasetten seyr-i sülûke
kadar bütün ilim,
zekâ,
irfan,
varidât ve füyûzat sahalarına açık ruh ve mânâ
hekimleri.
Bu milletin,
şuna-buna değil,
böyle bir beyne ihtiyacı vardır.
Beyin
sinir kordonlarıyla vücudun uzak-yakın her yanıyla görüşüp-konuştuğu,
en ücra
noktalara mesajlar gönderip mesajlar aldığı gibi,
bu beyin kadro da,
millet
bünyesinin bütün molekülleriyle,
atomlarıyla,
partikülleriyle münasebet içinde
bulunacak,
toplumu teşkil eden bütün birimlere ulaşacak,
eli bütün hayâtî
ünitelerin içinde olacak..
ve her kesime geçmişten gelen,
hâlle daha bir
derinleşen ve geleceğe uzanan ruhtan ve mânâdan bir şeyler fısıldayacaktır.
Bu kadro,
mektepteki mukayyet ve müeddep çocuklardan,
sokaklardaki serazad ve
âvâre vatan evladına kadar herkese bağrını açacak ve her sîneye ruhunun
ilhamlarını boşaltarak,
onları yarınların bilgi,
hüner ve dehâ sahipleri olarak
yetiştirip toplumun istifadesine sunacak;
ışık yuvaları,
yurdu,
pansiyonu,
okulu,
üniversitesi,
mabet ve tekyesiyle herkesi ve her kesimi çağın
levsiyatından arındırarak insanî kemâlâta yönlendirecektir.
Yine bu kadro,
gazete,
mecmua,
radyo ve televizyon gibi güçlü medya silahlarını
ehlîleştirerek bir taraftan onları millî ve dinî hayatın sesi-soluğu haline
getirecek,
diğer yandan da bunlarla karanlık duygu,
karanlık düşünce ve kapkara
seslere insan olma yollarını gösterecektir.
Ve yine bu kadro,
dış baskılarla,
iç sapmalarla,
her günkü havaya göre şekil ve
yön değiştiren tâlim ve terbiye müesseselerimizi Avrupa ve Amerika vesayetinden
kurtararak hâlin gereklerine açık ve tarihî perspektife göre tanzim ederek,
programı,
metodu ve üslûbuyla gayeli bir konuma yükseltecektir.
Bu sayede milletçe,
duygu,
düşünce sefaletinden,
ezbercilikten,
şablonculuktan
gerçek ilmî düşünceye,
çeşitli rezaletleri sanat ünvânıyla tezkiyeden hakikî
sanat ve estetiğe,
menşei meçhûl görenek ve tiryakiliklerden din ve tarih
kaynaklı ahlâk şuuruna,
bizi bitirip-tüketen,
sinelerimizdeki değişik
düşüncelere kilitlenmelerden hizmet-teslîmiyet-şuur ve tevekkül vâhidine
yükseleceğiz.
Dünyada yeni oluşumlar furyası yaşana dursun -aslında biz,
ne kapitalizm
partasından,
ne komünizm fantezisinden,
ne onun sosyalizm kırığından,
ne sosyal
demokrasi melezinden,
ne de liberalizm eskisinden yeni bir şeylerin meydana
geleceğine inanmıyoruz.
Gerçek,
yeni dünya düzenine açık bir âlem varsa,
o da
bizim âlemimizdir.
Gelecek nesiller bunu bizim Rönesansımız olarak da ele
alabilirler.
Bu yeniden doğuş bizim,
duygu ve düşünce dünyamıza,
sanat ve estetik
anlayışımıza da,
şimdiye kadar olduğundan çok farklı derinlikler
kazandıracaktır.
O sayede kendi bediî zevklerimizi bulacak,
kendi mûsikîmize
ulaşacak,
kendi romantizmimizi keşfedecek..
ve milletimizi ilimden sanata,
düşünceden ahlâka hemen her sahada en sağlam bir blokaja oturtarak onun
geleceğini teminat altına almış olacağız.
Bu hususta hamle ve atılganlık şiarımız,
îman ve hakîkat şuuru da kuvvet
kaynağımız olacaktır.
Şimdiye kadar bizi hep başka kapılarda dolaştıranlar,
îmansızlıktan ve ahlâksızlıktan şifa umanlar sürekli yanıldılar.
Biz,
her zaman
gönülden bağlandığımız Allah,
dünyevî her şeye tercih ettiğimiz milletimiz ve
bağrında var olup geliştiğimiz toprağımıza teslim olmamız,
sahip çıkmamız
sayesinde onurlara erdik ve onurlu kalabildik.
Bilmem ki aksini şerhetmeme gerek
var mı?..
Yeni Ümit,
Temmuz-Eylül 1993,
Cilt 3,
Sayı 21
Yeryüzü mirasçıları
Dünya döne döne asıl yörüngesine doğru kayıyor..ama;
acaba,
yeryüzünün hakikî
mirasçıları,
bir zamanlar başkalarına kaptırdıkları miraslarını geriye almaya ve
istirdat etmeye hazırlar mı? İlk hak başka,
temsil ile gelen hak başkadır.
Eğer
hak,
kendi değerleri ölçüsünde temsil edilmiyorsa,
başta bir millet ve bir
kadroya verilmiş olsa bile her zaman geriye alınabilir..
alınır ve hakikî
temsilciler yetişeceği âna kadar da nisbî iyiliği önde olanlar arasında dolaşır
durur.
Allah,
Furkân-ı Bediü’l-Beyan’ında:
‘Andolsun ki,
Tevrat’tan sonra Zebur’da da:
Yeryüzüne mutlaka sâlih kullarım varis olacaktır,
diye yazdık’ buyuruyor.
Kasemle teminat verilerek anlatılan bu gerçeğin gün gelip tahakkuk edeceğinde
kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Aynı zamanda bu verasetin yeryüzüne münhasır
kalacağında da..
zira,
küre-i arza vâris ve hâkim olan,
feza ve semanın
derinliklerine de hâkim olacaktır.
Öyle ise buna bir kâinat hâkimiyeti de
diyebiliriz.
Tabiî böyle bir hâkimiyet niyabeten olduğu için,
göklerin ve yerin
gerçek sahibinin aradığı temsil vasıflarına uygunluk da çok önemlidir;
hatta
denebilir ki,
bu vasıfların yakalanıp yaşandığı ölçüde bu rüya gerçekleşecektir.
Evet,
eğer tarihin sisli-dumanlı bir döneminde,
yeryüzünün gerçek mirasçıları
olduklarını iddia edenler,
bu semavî verasetin gerektirdiği performansı
gösteremediklerinden dolayı,
mülkün hakikî sahibi tarafından mirastan mahrum
bırakılmışlarsa,
böyle bir mahrumiyetten kurtulmanın yolu,
dönüp yeniden O’na
sığınmaktan geçer.
Allah,
yeryüzü mirasını şuna-buna değil,
kulları arasında salih olanlara
vadetmiştir..
yani Muhammedî ruhu,
Kur’ânî ahlâkı temsil edenlere..
birlik ve
beraberlik düşüncesiyle oturup kalkanlara..
yaşadığı çağın şuurunda olanlara..
ilim ve fenle mücehhez bulunanlara,
her zaman dünya ve ukbâ muvazenesini iyi
kurabilenlere..
hasılı peygamberlik semasının yıldızlan sayılan sahabe-i kirâm
efendilerimizle aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ üveyklerine vadetmiştir.
Bu bir ‘sünnetullah’tır.
‘felen tecide li sünnetillahi tebdîlen velen tecide
lisünnetillahi tehvîla’ fehvasınca da hiçbir zaman tebdil edilmeyecek,
değiştirilmeyecek bir ‘şeriat-ı fıtriye’dir.
Bu itibarla,
yeryüzüne mirasçı olmak için,
evvela,
salâhate,
yani dinin Kur’ân
ve sünnet çizgisinde yaşanmasına ve İslâm’ın hayata hayat olmasına gayret etmek;
sonra da çağın ilim ve fenlerine vâris olmak şarttır.
Şu husus hiçbir zaman
hatırdan çıkarılmamalıdır:
Kâinatta,
kudret ve iradenin tecellileri olarak
bildiğimiz ‘şeriat-ı fıtriye’ ve kelâm sıfatından zuhûr eden ilâhî kanunlar
mecmuasına riayet etmeyen toplumlar veya manevî hayatlarında iç değişikliğine
uğrayan ümmetler,
milletler bugün hâkim olsalar da yarınki mahkûmiyetleri
kaçınılmazdır.
Geçmişte inkıraza uğramış milletlerin mezarı sayılan tarih,
âvâz
âvâz bu gerçeği haykırdığı gibi,
‘bir toplum kendi iç dünyası itibarıyla kendini
değiştirmedikçe -ruhta,
mânâda deformasyona uğramak- Allah ona bahşettiği
lütufları geri alarak o toplumu değiştirmez’ mealiyle arz edeceğimiz âyet de,
hakimiyet-mahkumiyet,
aziz olma-zelil olma hususlarında önemli bir esası
hatırlatmakta ve halihazırdaki Müslümanların ciddi bir boşluklarına parmak
basmaktadır.
Bu boşluğu,
yeryüzündeki bütün Müslümanların,
iç yapıları,
kalbî ve ruhî
hayatları itibarıyla maruz kaldıkları deformasyon,
dış yapıları itibarıyla da
çağın çok gerisinde kalmaları şeklinde hulâsa edebiliriz.
Böyle bir deformasyon
veya çağın gerisinde kalma,
ister bir-iki asırdan beri ard arda gelen haricî
engellemelerden kaynaklansın,
isterse bizim cehalet,
zaaf ve yetersizliğimizden
meydana gelsin fark etmez.
Muhakkak bir şey varsa,
o da,
son asırlarda İslâm
ümmetinin sürekli kan kaybetmesi ve çağlar boyu kendisini ayakta tutan,
ayakta
tutup yeryüzünün hakikî mirasçısı kılan güç kaynaklarına karşı alâkasız
kalmasıdır.
Rica ederim,
milletimiz hesabına talihsiz bir dönemde İslâmiyeti temsil
iddiasında olanların,
ilkler ölçüsünde,
derin bir kalbî ve ruhî hayata sahip
oldukları söylenebilir mi?.
Ve yine o dönem Müslümanlarının tıpkı sahabe gibi
yaşama arzusunu bir yana bırakıp,
yaşatma düşüncesiyle gerilimde
bulunduklarından söz edilebilir mi? Evet bu dönemde ‘ya devlet başa,
ya kuzgun
leşe’5 anlayışıyla,
zelil olarak yaşamaktansa,
aziz olarak ölmeyi yeğleyen kaç
dırahşân çehre gösterilebilir? Kaç aydınlık ruh gösterilebilir ki,
hiçbir zaman
hasımlarımızın baskılarına ‘pes’ etmemiş ve hayatını hiç mi hiç çizgi
değiştirmeden sürdürmüştür?
Hele bu talihsiz dönemde,
idare ve idare edenlerin zaafı bütün bütün yürekler
acısıdır.
Kur’ân,
Müslümanların vesayette yaşamalarını yasakladığı halde,
bir
türlü vesayetten kurtulamamışızdır.
İstirham ederim,
bunca yıldır bizi
hakimiyetleri altında ezen zalimler karşısında sürüm sürüm olduğumuzu inkâr mı
edeceğiz? Yüce dinimiz,
ülkemizin ve ülkümüzün amansız düşmanlarına karşı tam
tekmil hazırlıklı ve tetikte bulunmayı emretmesine rağmen -hatırlayın Kur’ân-ı
Kerim’de atlara ve harp vasıtalarına yemini..
ve her türlü silah ve muharebe
malzemesi adına hazırlıklı bulunma direktiflerini- yeryüzü mirasçılarına yakışır
şekilde bir kabiliyet gösterdiğimiz söylenebilir mi?
Doğrusu şu ki,
bir zamanlar biz,
tarihin en affedilmeyen hatalarından birini
işledik:
Dünyamız ma’mur olsun diye,
dini dünyaya feda ettik ve dünyayı dine
tercih ettiren bir düşünceyi benimsedik..
ve işte o günden beri de,
kendimiz,
içinde bulunduğumuz bir ‘olmazlar ağı’nda çırpınıp duruyoruz.
Din gitmiş,
dünya
da elde edilememiştir..
ve bu şanlı fakat talihsiz dünya artık bir boşalma
dönemi yaşıyordu:
Bin senelik mübarek bir miras reddediliyor..
millete sun’î bir
mebde’ uydurulmaya çalışılıyor..
koskoca bir devlet,
mukavemeti sıfır,
eften-püften bir blokaj üzerinde dizayn ediliyor..
tarih,
millet,
soy ve millî
kültür tahkire ve tezyife uğratılıyor..
ve gidilip bin senelik düşmanlarımıza,
onların düşmanlık dolu düşüncelerine sığınılıyor..
sığınılıyor ve en îmansız
fikirler,
en galiz tabirler eşliğinde ülkeye sokuluyor..
hatta bunları,
nazmen,
nesren en iyi ifade edenlere ödüller yağdırılıyor ve bir baştan bir başa bu
mağdurlar,
mahkûmlar,
mazlumlar dünyasında,
duygu,
düşünce ve ahlâkta âdetâ
komünizm yaşatılmak isteniyordu.
Hatta hatırlarım,
şimdilerde,
bir düzine aciz,
iktidarsız ve kendilerinden
şüpheleri olan ilhadzedeler,
dine saldırmak,
mukaddesata salya atmak için siyasî
ideoloji,
bazı şahıslar ve bir kısım tabulara sığınma lüzumunu duydukları gibi
-ki şu anda da en çirkin ve en utandırıcılarını görüyor ve yaşıyoruz- komünizm
ve sosyalizmin revaçta olduğu o günlerde de aynı talihsizler,
arkalarını bu
nesepsiz sistemlere dayayarak,
bütün kin,
nefret ve gayzlarını kusuyor,
diyaneti
ve dindarı susturmak için âdeta cihad ediyorlardı.
İstiklâl mücadelemizin ümit
şairi,
İstiklâl Marşı’yla bir milletin yeniden dirilişini destanlaştırmasına
karşılık,
Müslümanın ve Müslümanlığın yakın takibe alınıp öldürüldüğü,
söndürüldüğü ve ifsad edildiği bu karanlık dönemi:
Hayâ sıyrılmış,
inmiş:
Öyle yüzsüzlük ki her yerde Ne çirkin yüzler örtermiş
meğer bir incecik perde! Vefâ yok,
ahde hürmet hiç,
emânet lafz-ı bî-medlûl;
Yalan râic,
hıyânet mültezem her yerde,
hak meçhûl.
Beyinler ürperir,
yâ Rabb,
ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış,
ne îman,
din harâb,
îman türap
olmuş.hicran dolu sözleriyle ifade ediyor ve inkisarla iki büklüm oluyordu.
Ancak hemen şunu da arz edeyim ki,
bunca yıl,
cebrî,
küfrî,
keyfî baskılara
maruz kalmış bu asil millet tamamen sindirilememiş ve onun ezel ve ebed buudlu
düşünceleri de hiç mi hiç söndürülememiştir.
Bu düşünceler,
yerinde küller
içinde bir kor,
yerinde küçük bir kurcalama ile ‘çıt’ diye ses veren bir
kıvılcım ve yerinde de dünyaları aydınlatmaya yetecek bir ışık kaynağı olduğu
halde,
tedbir ve temkinlerin ‘ilelmerkez’ gücüyle,
bir çekirdeğe sığacak kadar
büzülmüş,
küçülmüş ve böylece çağın en badireli günlerini atlatarak fonksiyonunu
eda etme kuşağına ulaşmış ve mevsimi geldiğinde dünyaları ışıklara boğmaya hazır
bekliyor.
Elverir ki biz,
bunca yıllık derbederliği,
çekilmiş bir meşakkat ve gösterilmiş
bir cehd ölçüsünde değerlendirelim..
ve maddî-manevî dirilişimize yetecek bir
kuvvet kaynağı olan İslâmiyet’i özüne uygun şekilde anlayıp,
duygu,
düşünce,
his,
şuur ve iradeleri sağlam..
i’lâ-yı kelimetullah düşüncesiyle dimdik..
ilmî
hayatları itibarıyla sistemli..
iş ve davranışlarında güvenli..
nefsanî arzuları
karşısında ‘pes’ etmeyecek kadar karakterli..
kalb ve kafa izdivacına muvaffak
olmuş salih kullar arasına girerek yeryüzünün hakiki varisleri olduğumuzu bir
kere daha ispat edelim.
Allah tevfikini yâr ederse,
seyahatimizi yitirilmiş bu çizgi istikametinde
sürdürmeyi düşünüyoruz.
Yeni Ümit,
Ocak-Mart 1993,
Cilt 3,
Sayı 19
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder