Bölüm Başlıkları
Prof.Dr.Vitalii İvanoviç Şeremet’in Sonsuz Nur İçin Yazdığı Değerlendirme
Yazısı
Önsöz
Beklenen Şafak
Karanlık Bir Devre
Nübüvvetinden Evvel de O (sav) Bir Nebî Gibi Yaşamıştı
Yolculukları
Beklenen ve Müjdelenen Peygamber
O, Ayrı Buudların İnsanıdır
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberlerin Sıfatları: Sıdk-Doğruluk
Sıdk Açısından Gayb Meselesi
Kendi Devrine Ait Olan Gaybî Haberler
İstikbale Ait Olan Gaybî Haberler
Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler
Çeşitli İlim Dallarına Dair Gaybî Haberler
Peygamberlerin Masum Olduklarına Deliller
Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur
Geçmiş Kitaplarda Peygamberlere Atılan Çirkin İftiralar
Ümmetini Emniyete Daveti
Hicretteki Emniyeti
Muharebe Meydanındaki Emniyeti
Ey Ümit Tomurcukları!
Peygamberlerin Sıfatları: Fetanet
Peygamberimiz’in Fetaneti
Baş Döndüren Teslimiyet
Ubûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz
Allah Resûlü’nün Dua İklimi
İsmetin Lügavî ve İstılâhî Mânâsı
İsmet ve Diğer Peygamberler
Her Peygamber Masumdur
Peygamberler Dışında İsmet
Üslûp ve Beyan Açısından Efendimiz’in Dua Kuşağı
Tebliğde Üç Esas
Fert Plânında Tebliğ
Tebliğ Açısından Hudeybiye
İlâhî İltifata Mazhariyet
Devlet Reislerine Nâmeler
Tebliğde Metot
Tebliğde Önemli Bazı Hususlar
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Rahmet ve Şefkat
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Hilm (Peygamberimiz’in Yumuşak
Huyluluğu)
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Kerem ve Tevazuu
Sahabe ve Tabakât-ı Sahabe
Sahabenin Büyüklüğü
Sahabeyi Yücelten Âmiller
Kur’ân-ı Kerim’de Sahabe
Müksirûn-u Sahabeden Bazıları
Sahabe-i Kiramın Sünnete İttibada Gösterdiği Hassasiyet
Tâbiînin Müstesna Yeri
Mâneviyatıyla Tâbiîn
Rivayetlerde Gösterilen Hassasiyet
Sünnet Nedir?
Sünnetin Fonksiyonu
Sünnetin Tesbitinin Zarurî Oluşu
Sünnetin Tesbiti ve Teşrideki Yeri
Sünnetin Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zamanında Kaydedilmesi ve
Bilâhare Tedvîni
Rivayet Bi’l-Mânânın Şartları
Bazı Mevzû Hadisler Ve Günümüzde Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller
Allah Resûlü’nün Getirdiği İklim
O’nun İkliminde Yetişen Dâhiler
Efendimiz’in İnsanları Eğitmesi ve Umumî Mânâda Terbiyeciliği
Efendimiz’in İnsan ve Toplum Fıtratıyla Çatışmayan Âlemşümul Terbiye Sistemi
Öğretme Adına Getirdiği Sistem
O’nun Terbiye Sisteminden Örnekler
Bir Baba Olarak Peygamberimiz
Kabiliyetlerin Değerlendirilmesi
Vahiy Buudlu Nuranî Firasetin Sahibi
Hudeybiye’nin Getirdikleri
Erkân-ı Harp Peygamberi
Bedir ve Bedir’in Sebepleri
Sarp Yokuş Uhud
Hamrâü’l-Esed’e Doğru
Bedr-i Suğra
Seferlerde Gece Faktörü
Hendek
Gazveler
Hudeybiye
Peygamber Efendimiz’in İsmeti
Efendimiz’in (sas) Tevazuu
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Sabır
Fetanet Açısından Efendimiz ve Söz
Zâtu’r-Rikâ’ ve Müreysî
Hadislerin Sayıca Çokluğuna Tesir Eden Âmiller
Efendimiz’in Terbiyeciliği ve Aile Reisliği
İsmet Açısından Geçmiş Kitaplar ve Kur’ân-ı Kerim
Peygamberimizin Fetanetine Bazı Örnekler
Günümüzün Muhtemel Problemi: Irk Meselesi
Kur’ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi
Sünnetin Tesbitine Tesir Eden Âmiller
Liderin Vasıfları
Bir Liderde Olması Gereken Hususiyetler
Zühd ve Takvasıyla Efendimiz
Prof.Dr.Vitalii İvanoviç Şeremet’in Sonsuz Nur İçin Yazdığı Değerlendirme
Yazısı
Nazar-ı dikkatinize arz edilen kitaba bir Doğu bilimleri uzmanının bu takdimi,
belki de eserimizi eline alanlardan bazılarının kuşkulanıp dikkat kesilmesine
sebebiyet verebilir; ama Muhammed Fethullah Gülen’in bu eserinin, daha ilk
sayfalarından itibaren herkesin yoğun ilgisini çekeceğini ümit ediyorum.
İslâm dünyasında ‘Hocaefendi’ ifadesiyle saygı ile anılan, diğer toplumların da,
demokrat bir kişilik ve geniş kitlelerin anlayışlarına hitap edebilen sosyal bir
reformcu olarak tanıdığı ve değer verdiği mümtaz, çağdaş düşünürün bu eseri, Rus
dili okuyan topluluklara uygun zamanda ve ihtiyaçlarına cevap verebileceği
müsait bir dönemde Rusçaya kazandırılmıştır.
Çağdaş dünya medeniyeti yeni fikirler üretilmesini ve yeni sözler söylenmesini
gerektirmektedir.
M.Fethullah Gülen, sonsuz kudret sahibi Yaratıcı tarafından
kararsız ve tedirgin dünyamıza sanki onları ifade etmek üzere gönderilmiştir.
Mâlûmdur ki, Kur’ân’da bizzat İslâm dini mensupları olduğu gibi, Hıristiyanlar
ve Museviler de ehl-i kitap olarak, yani Tevhid inancına sahip olanlar şeklinde
isimlendirilmektedir.
Tek tanrılı dinlerin mensupları, Gülen’in bu kitabını
bütün insanlığa ait olan bu hakikatin yeni bir teyidi olarak karşılayacaklardır.
Yaratıcı tarafından insanların mahiyetine, eşya ve hâdiselerin içyüzünü
kavramaya, sevgiye, güzelliğe ve mükemmeli yakalamaya karşı fıtrî bir meyil
dercedilmiştir.
Hem bu satırların yazarının hem de tabiî ilimlerle meşgul ilim
adamlarından oluşan meslektaşlarının da defalarca yazdıkları üzere, dinî his,
insanın tabiatına genetik olarak dercedilmiştir.
İmanın temel esasları ve pratik
dinî vazifeler, insan tabiatının ihtiyaçlarına tam uygunluk arz eder.
M.Fethullah Gülen’in, bir ve ezelî olan her şeyin yaratıcısı Yüce Allah’a iman
ile dopdolu olan bu kitabı, insanlara karşı engin bir sevginin yanında ‘Hayır’
ve ‘İman’ın zaferine de tam bir itimat ile yoğrulmuştur.
Hayır ve iman ise,
yaratılıştan beri, hayatın devamı için temel teşkil eden birbirinden ayrılmaz
bir birliktelik içindedir.
Mümtaz din âlimi M.Fethullah Gülen’in diğer
kitapları da, bahis mevzuu olan esere atfedilen esaslı öneme göre
değerlendirilmelidir.
20.asrın sonuna kadar Rusya ve Sovyetler Birliği’nde, İslâm ve ona bağlı olarak
Kur’ân ve Kur’ân’ın tahsiliyle, peygamberlerin sonuncusu olan Hz.Muhammed (sas)
ve O’nun sünnetiyle alâkalı her şey, çeşitli tahditlere mâruz kalmıştır.
Takip
ve tacizin olduğu yerde sarahat ve netlik ihlale uğrar.
Kur’ân’ın ve Hz.
Muhammed’in (sas) adıyla bağlantılı rivayetlerin keyfi te’vil ve yorumları,
zaman zaman kasıtlı veya kasıtsız olarak Kur’ân hakikatlerinin aşırılığa varan
sloganlarla yer değiştirmesine zemin hazırlamaktadır.
Gülen’in bu eseri, Kur’ân’ın keyfi te’vil ve yorumlarının sadece tek tek
şahıslara değil, toplumun tamamına zarar verdiğini bilen dindar Müslümanlar için
gayet ikna edici ve doyurucu niteliktedir.
Bu durum, Rusya Müslümanları için
daha da önemlidir.
M.Fethullah Gülen’in bu kitabının ilmiliği, ifadelerinin
özenle seçilmiş olması ve herkes tarafından rahatlıkla anlaşılabilir açık
üslûbu, modern ve özgür Rusya Müslümanlarının Kur’ân’ı derinlemesine
anlamalarına ve çağdaş bilim ile birlikte mütalaa etmelerine yardımcı olacaktır.
Cenab-ı Hak tarafından inanan insana bahşedilen hârikulâde fikir ve ilhamlar
olmazsa, ilmin inkişaf etmesi mümkün değildir.
Hususiyle Rus toplumunun ahlakî
yönden iyileşmesi de buna bağlıdır.
Rusya Müslümanları için büyük tirajlarla
basılan Kur’ân ve M.Fethullah Gülen’in bu eseri, Hakk’ın Kelâmı’nın kalben ve
aklen anlaşılmasına, kavranılmasına yardımcı olacaktır.
Biz Gülen’in eserinin
Müslüman ailede, İslâm prensipleri çerçevesinde ahlakî terbiyenin verilmesine,
hoşgörünün yaygınlaşmasına, ailenin ve dolayısıyla da toplumun devamlılığının
teminine vesile olacak, ailece okunan bir kitap olacağını ümit ediyoruz.
Müslüman olmayan okuyucu da söz konusu eserde kendisine, siyasî oyunlarla
bulandırılmamış, İslam’ın hakiki değerlerini yansıtan çok sayıda müspet
değerlendirmeler bulacaktır.
M.Fethullah Gülen Hocaefendi, İslâm dünyasında çok
özel bir konuma ve fevkalâde mânevî güce sahip birisi olarak, hayatı ve
eserleriyle, her biri kendi inancı ve hayat tarzını seçmede özgür fakat aynı
zamanda farklı düşünenleri de dinleyip anlamaya çalışan insanların diyalogunun,
nasıl müthiş meyveler verdiğinin örneğini sergilemektedir.
M.Fethullah Gülen, hiç de her şeyi hoş görme ve her hususta mutlaka mutabakata
varma taraftarı değildir.
Müslüman olmayan okuyucu da, kendisini yazarla iç
münakaşa yapmaya sevkedecek bir hayli sebep bulacaktır.
Fakat aynı zamanda
okuyucu, gerçek İslâmiyet’in, aşırılık, anarşi ve benzeri insan hayatını
tehlikeye atan ve zorlaştıran bütün olumsuzluklardan ne kadar uzak olduğunu
kavrayacaktır.
Fakat bununla birlikte dünyada her zaman bir tarafta ‘Şer’ diğer
tarafta da ‘Hayır’ vardır.
Tercih herkesin kendisine kalmıştır.
Muhammed Fethullah Gülen’in bu eseri, beşer ruhunun Mutlak Hakikat’le yani
Allah’la buluşmasına yardımcı olacaktır.
Saygıdeğer okuyucu!
Bütün bu bahsettiklerim bana şunu söyleme hakkını veriyor ki; elinizde tutmakta
olduğunuz kitap, ‘hayr’ın kitabıdır!
Sızıntı, Ekim 2005, Cilt 27, Sayı 321
Bu yazı ‘Sonsuz Nur’ kitabının Rusça tercümesine Prof.Dr.Vitalii İvanoviç
Şeremet tarafından yazılan takriz metninin Türkçe tercümesidir.
Tarih Doktoru
Vitalii İvanoviç Şeremet, Rusya Tabii Bilimler Akademisi Üyesi olup, Rusya Fen
Bilimleri Akademisi Medeniyet Problemleri Bölümü Başkanlığını ve Rusya İlimler
Akademisi Doğu Bilimleri (Oryantalizm) Enstitüsü Baş Uzmanlığını yapmaktadır.
Önsöz
Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) mümtaz ve muallâ
şahsiyetinin anlatılması, anlatılmaktan da öte O’nun beşeriyetin kurtuluşu için
bir çare, insanlığın onulmaz dertleri için bir iksir olarak takdim edilmesi ve
hayat-ı seniyyelerinin O Yüce Kamet’e uygunluk içinde tanıtılabilmesi,
çoklarının olduğu gibi benim de düşünce ve his dünyamı baskı altına alan ve her
yönüyle de önü alınamaz bir arzu ve isteğe dönüşen mühim mevzulardan biri…
O, insanlığın iftihar tablosudur.
On dört asırdan beri dünya çapındaki en büyük
dâhiler, dev filozoflar ve her biri düşünce semamızın yıldızı nice mütefekkir ve
ilim adamları, hep O’nun arkasında el pençe divan durmuş ve O’na hitaben: “Sen,
sana mensubiyetle övündüğümüz insansın.” demişlerdir.
O’nun büyüklüğüne şu yeter ki, çağımızda bu kadar tahripten sonra hâlâ biz,
minarelerden “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” sadâsını duyuyor, Ruh-u Revan-ı
Muhammedî’nin her yanda şehbal açtığını müşâhede ediyor ve ruhanîlerle beraber
günde beş kez coşuyoruz..
yine O’nun büyüklüğü adına diyebiliriz ki; nesilleri
ifsat ve idlâl uğruna içte ve dışta bunca din düşmanının çalışıp gayret
göstermesine rağmen, bugün hâlâ çiçeği burnunda ve daha tüyü bitmemiş pek çok
delikanlının, hem de “Hakikat-i Ahmediye”yi (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hakkıyla anlayıp kavramaları çok zor olduğu hâlde, pervanelerin ışığa koştuğu
gibi Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) koşmaları, dünyada benzeri
olmayan bir hâdisedir.
Zaman, bizim içimizde, sinelerimizde O’na ait
hakikatlerden hiçbirini eskitemedi..
evet O hâlâ taptazedir.
Çok defa dostlarıma
da söylediğim gibi, ne zaman Medine-i Münevvere’ye gitsem, O’nun kokusu beni o
derece sarar ki, neredeyse bir adım ötede bizzat kendisine kavuşacak ve
diriltici sesiyle “Merhaben, ehlen ve sehlen!” dediğini işitecek gibi olurum.
İşte O, bizim içimizde bu kadar tazedir ve gün geçtikçe daha da tazelenmektedir.
Evet, zaman yaşlanıyor, ihtiyarlıyor; bazı düşünceler köhneleşiyor ve değerden
düşüyor; fakat inananların sinelerinde Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem), her gün daha da açan bir tomurcuk gibi daima yenilenip tazeleniyor.
Zannımca, başkalarının, başka şeyleri anlattığı kadar O’nu anlatabilseydik -ki
anlatamadık- başkalarının anlatılmasına imkân verildiği kadar O’nun
anlatılmasına imkân verilseydi ve sanata, hayata ait müesseseler O’nu anlatmak
için tam seferber olabilseydi, bugünkü nesillerin gönlünde sadece O taht kuracak
ve sinelerde sadece O bulunacaktı..
yine de her şeye rağmen, cihanın şarkından
garbına kadar gûnâ gûn herkes, elinde testisiyle o “Menhelü’l-Azbi’l-Mevrûd”
sözüyle anlatacağım temizlerden temiz, pâklardan pâk kaynağa koşuyor ve o,
güneşlere taç giydiren Sultan’ın otağına varmaya çalışıyor.
Evet, bugün başta Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya olmak üzere, hemen bütün
dünyada O’nun hesabına bir diriliş müşâhede edilmekte, hemen her yerde
Müslümanlar mekikleriyle harıl harıl O’nun düşüncelerini işlemekte, İslâm
hesabına incelerden ince dantelalar, kanaviçeler örmekte ve âdeta Müslümanlık
yeni bir “Devr-i Saadet” ruhu yaşamakta.
İslâm dünyasında da durum daha farklı
değil… Bundan bir iki asır evvel muhakemesiz ve safiyane Müslümanlığa ve
Müslümanlara alâka duyan insanların yerinde bugün, İslâmî meselelerin ilmini
yapan ve ilmin aydınlatıcı tayfları altında Hz.Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu
aleyhi ve sellem) iktida eden, okumuş insanlar var… Şimdiye kadar sürekli okumuş
kesimi istismar edenler, üniversiteleri, fakülteleri ve diğer okulları bir kısım
“izm”ler hesabına kullananlar ve millî müesseseleri küfür hesabına işletmeye
çalışanlar, tıpkı aysberglerin çözülmesi gibi artık birer birer çözülüyor ve
süratle O’na doğru kayıyorlar.
Yıllardan beri binlerce defa yer değiştirenler; yer değiştirip kendilerine
tutunacak bir dal arayanlar; o sistemden bu sisteme, o ekolden öbür ekole
koşuşup duranlar, bütün bu çırpınıp durmaların fiyasko ile neticelendiğini
görüyor ve şimdiye kadar hiç fiyasko görmemiş Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mektebine koşuyorlar.
İşte M.Bucaille, R.Garaudy ve daha nice isimleri
duyulmamışlar…
Ancak, acaba biz, o sultanlara sultanlığı öğreten Gönüller Sultanı’nı istenilen
ölçüde bilebildik mi? Sizi ne diye karıştıracağım? Beş yaşından beri başını
secdeye koyan ve O’nun boynu tasmalı, kapısının “kıtmir”i olduğunu söyleyen ben,
O’nu tam anlatabildim mi? Veya bildiklerimi size tam duyurabildim mi? Bütün
anlatma durumunda olanlara da soruyor ve kendimi de onların arasına katarak
diyorum ki; yirminci asır insanlarının gönüllerini coşturacak kadar, o gönüllere
fer veren Efendiler Efendisi’ni acaba kendi kıymeti ölçüsünde anlatabildik mi?..
Hayır! Eğer beşeriyet O’nu tanısaydı, O’nun için mecnun olur, yollara düşerdi;
ruhları O’nun yâd-ı cemîli sarınca burnunun direği sızlar ve gözleri yaşlarla
dolardı, dolardı da, O’nun pâk semtine, peygamberlik dünyasına, tertemiz
iklimine girebilmek için ürperir, O’nun aşkının ateşiyle yanan kalbinin
küllerine hayat gelsin diye rüzgârın önüne katılır ve hep oraya doğru
sürüklenirdi…
İnsan sevdiğini, bildiği ölçüde severken, bilmediğinin de hep düşmanı
olagelmiştir.
Onun içindir ki, düşmanlarımızın hayat boyu kavga verdiği
hususların odaklaştığı nokta, O’nun nâm-ı celîlinin unutturulması ve yeni
yetişen nesillerin hep İki Cihan Serveri’ne düşman olarak yetiştirilmesidir.
Ne
lütufkâr tecellîdir ki, hasımlarımız, O’nun ismini sinelerden söküp atmak
istemelerine rağmen, bugün, O’na varmaya engel bütün mânialar ve setler aşınmış
ve bilhassa gençlik, tıpkı, günlerce çölün kavurucu sıcağında aç ve susuz ölümle
pençeleştiği sırada, yanı başında âb-ı kevser beliriveren bir insan sevinciyle
kendini O’nun kucağına salıvermiştir.
Elbette ki, o şefkat dolu sine, kendine bu
iştiyakla koşanları bağrına basacak ve onları mahrum bırakmayacaktır.
Cuma günleri camileri lebâlep dolduran insanlara bilmem hiç dikkatle baktınız
mı? Eğer dikkatle baktı iseniz, onların büyük ekseriyetinin gençler olduğunu
görmüşsünüzdür.
Dalâlet ve tuğyânın, kendi sistematiği içinde, bütün nesilleri o
korkunç vakumuyla çekmesine mukabil, acaba bu gençleri karda kışta, soğuktan tir
tir titredikleri hâlde, abdest aldırıp en zor şartlarda camilere koşturan nedir?
İsterseniz ben söyleyeyim: Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın kudsî cazibesidir…
Akıl ve havsalamız alsa da almasa da, sineler O Şem’aya, O Güneş’e pervanedir..
çok yakın bir gelecekte, şimdiye kadar bir türlü O’na koşamayıp da kış sinekleri
gibi takılıp yolda kalan derbeder ve perişan akıllar, yolda kalışlarına pişman
olacak ve ellerini dizlerine vurarak: “Biz niye pervane olup O’na koşmadık?”
diyeceklerdir.
O zaman belki de birçoğu için her şey bitmiş olacak…
Cihan O’na koşacak, ilim mahfilleri O’nu araştıracak, düşünce iklimine açık
sineler O’nun arkasına düşecek; hasımların birçoğu ateşli birer dost olup O’na
sığınacak ve sığınıyorlar da… Artık bugün karşı cephenin kıstasları içinde dahi,
Hz.Muhammed Aleyhisselâm ağır basmakta ve O’nun büyüklüğü hasım dünya
tarafından da itiraf edilmektedir… Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde:
“Ümmetimden on kişi ile tartıldım, ağır geldim.
Sonra yüz, sonra bin kişi ile
tartıldım yine ağır geldim.
O zaman muvazzaf iki melek dedi ki: Bırak, eğer
bütün ümmeti ile tartılsa yine ağır gelecek.”[1]Nitekim bu da gerçekleşmişti.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gördüğü bir rüyayı şöyle anlatıyor:
“Terazinin bir kefesine ben, diğerine bütün ümmetim konuldu ve ben ağır
geldim.”[2]
Evet, sahabe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve onlardan sonra gelen, kıyamete kadar da
gelecek olan en büyük insanlar, ruhlara nüfuz eden bütün sofî ve mistikler,
evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn… hepsi bir kefeye konulsa, yine O Gönüller
Sultanı ve gözlerimizin ziyası ağır basacaktır.
Çünkü varlık O’nun yüzü suyu
hürmetine yaratılmıştır.
O, kâinatın ille-i gâiyesidir..
ve hadis diye meşhur olmuş bir sözde O şöyle
anlatılmıştır: “Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.”[3] Evet, mânâsı
anlaşılmayan bir kitabın yazılması abestir.
Allah (celle celâluhu) ise abesten
münezzehtir.
Dolayısıyla, zaman ve mekânın Efendisi gibi gür sesli bir dellâl
ister ki, kâinatın mânâsını anlatsın.
Yine O’nun gibi bir şârih, bir mübelliğ
bulunması lâzımdır ki şu uçsuz bucaksız sema, içindeki ay-güneş-yıldız ve bütün
varlık emrine verilmiş olan insan, nereden gelir, nereye gider, neye namzettir…
izah ve ilân etsin ve varlığın perde arkasını ruhlara duyursun.
Öyle ise O
olmasaydı, kâinat da insan da mânâsız olurdu… Hz.Muhammed Aleyhisselâm, eşyaya
mânâ kazandıran insandır.
O bizim için sevgililerden daha sevgilidir.
Burada, -kendimi mü’minlerin en günahkârı gördüğümü itirafla beraber- bir
hissimi anlatmadan geçemeyeceğim.
Bunu anlatırken de niyetim şudur: Ben dahi
Allah Resûlü’nü bu derece sevebiliyorsam, kimbilir ehliyetli gönüllerde O ne
derece sevgiyle tütüyordur… İşte anlatacağım kendime ait hâlet-i ruhiye de bu
açıdan değerlendirilmelidir.
Yoksa, şahsıma ait bir meseleyi huzurunuza
getirmekten teeddüp ederim.
Cenâb-ı Hak, o mübarek topraklara günahkâr yüzümü sürmeyi nasip ettiği zaman,
bana Allah Resûlü’nün köyü öyle parlak öyle parlak geldi ve orada bulunmaktan
öyle ruhanî bir haz aldım ki, eğer o anda, farzımuhal Cennet’in bütün
kapılarından davet edilseydim, inanın hiçbirine gitmez, orada kalmayı tercih
ederdim.
Aslında Cennet hepimizin arzusudur, oraya girmeyi istemeyen tek bir
Müslüman dahi düşünülemez.
Her sabah ve akşam dualarımızda, Cehennem’den
korumasını ve Cennet’ine almasını Rabbimiz’den isteyip durmuyor muyuz? Bütün
bunları kabulle beraber diyorum ki; o anda, şayet nasip olacak olan o yüce pâye
verilmek üzere çağrılsaydım, ihtimal, Rabbimden müsaade ister ve Allah
Resûlü’nün Ravza-i Tâhire’sinde kalma arzumu söylerdim.
Sakın bununla o pâyelere
liyakatim olduğunu söylediğim zannedilmesin; sadece Allah Resûlü’ne olan
muhabbet ve sevgimi dile getirmek istedim.
Yoksa, bütün hayatım boyunca Allah
Resûlü’nün sahabesinin en küçüğüne, boynu tasmalı bir köle olmak şerefine
erebilmek için yalvarıp dua edenlerdenim.
Ve, “Cenâb-ı Hak, yüzümüzü onların
ayağının tozuna sürme düşüncesinden bizi bir lahza uzak tutmasın!” (Âmin) duası
çok defa vird-i zebânımız olmuştur.
Aynı hâleti, Beytullah’ta da hissetmiştim.
Bu duygular belki de hepimizin ortak
duygularıdır.
Kaldı ki, bu hislerle dopdolu yaşayan sadece ben ve benim gibi
birkaç kişi değildir.
Allah Resûlü’nün nice karasevdalıları vardır ki, onlara
benim anlattığım bu hâlet-i ruhiye çok kaba ve ham gelecektir.
Söz bu noktaya gelmişken bir hatıramı daha arz edeyim: O günlerde milletvekili
olan Arif Hikmet Bey’le hacda beraberdik.
O, daha önceleri kendi kendine,
Medine’ye gidersem bir eşek gibi o mübarek topraklarda yatıp yuvarlanacağım diye
söz vermiş.
Medine topraklarına ayağını basar basmaz, sözünü yerine getiriyor ve
o büyük ruh, kendini yere atıyor ve Medine topraklarında yuvarlanıyor.
Orada ve
burada ne zaman bu tabloyu hatırlasam gözlerim yaşlarla dolar.
Allah Resûlü bir peygamberdir.
Fakat, kendinden önceki bütün nebilerin
peygamberlik minaresinden geleceği müjdelenen bir peygamber.
Allah, bütün
nebilerden, işte bu müjdeledikleri Peygamber’e inanıp yardım edeceklerine dair
aldığı sözü, Kur’ân’da bize şöyle hikâye ediyor:
وَإِذْ أَخَذَ اللّٰهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ
وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ
وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي
قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ
“Hatırla ki, Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘And olsun size kitap
ve hikmet verdim.
Sonra da yanınızdakileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde
ona mutlaka iman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz.
Bunu ikrar ettiniz ve
bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ buyurmuştu.
‘İkrar ettik.’ dediler.
‘O
hâlde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.’ buyurdu.”[4]
İşte, o peygamberler de, Rabbilerine verdikleri bu söze sadık kalarak yaşadı ve
bütün icraatları ile o istikamette olmaya çalıştılar.
Efendimiz, miraca
çıktığında da, ruhen O’nun arkasında namaz kıldılar.[5]
<br>Evet, başta Hz.İbrahim,
Hz.Nuh, Hz.Musa, Hz.İsa olmak üzere bütün peygamberler âdeta; O’nun müezzini
olmak istiyorlardı.
Hz.Mesih, İncil’de “Ben gidiyorum ki zamanın efendisi
gelsin.”[6]diyerek, O Yüce Nebi’yi insanlığın nazarına veriyordu.
Evet, O semaya
çıktığı zaman göklerin etekleri mücevherlerle dolmuş; yıldızlar, kaldırım
taşları gibi ayaklarının altına serilmiş ve güneş, Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) ufkuna ulaştığında O’nun tacına sorguç olma sevdasına
düşmüştü.
Bütün bunlar pervaneler gibi O’nun peygamberliğinin etrafında pervaz
ediyordu.
Bunlardan ne çıkar;
Şem’a-yı Nûr-i Ahmed’e Cibriller pervane döner;
Nûr cemâlli Muhammed’e melekler pervane döner…
O’nun en zirve noktada temsil ettiği ve bunlarla da bize rehber olduğu beşerî
özellikleri de vardı.
Meselâ O mükemmel bir aile reisiydi.
Hayatının belli bir
döneminde tam dokuz hanımı nikâh ve idaresi altında bulundurmuş[7], ama
aralarında hiçbir münakaşa ve münazaaya meydan vermemişti.
Nübüvvet iksirinin
damla damla damladığı o evde yetiştirdiği evlâtları her biri şayet birer asrın
hissesine düşmüş olsalardı, o asırları aydınlatacak müçtehitler ve mücedditler
olurlardı.
Bilmem ki O’nu bu yönüyle kaç kişi tanımaya muvaffak olmuştur?..
Yine O, mükemmel bir erkân-ı harpti.
Etrafında hâlelenen bir avuç insanla,
dünyaya ilân-ı harp etmiş, nice nice dev sultanların tahtlarını yerle bir etmiş
ve nice hükümdarları, kapısının azat kabul etmez köleleri hâline getirmişti.
Hem
de harp ilim ve tekniğini zâhirî planda hiç kimseden öğrenmemiş olmasına rağmen.
Yine O, ilimlerin varıp kendisine dayandığı kilit insandı.
Âdeta, kıyamete kadar
olacak hâdiseleri bir ekranda seyrediyor gibi, gaybî bir levhadan okuyup bir bir
söylüyordu.
O’nun irtihal-i dâr-ı bekâ buyurmasından bunca asır sonra, bugün
teknik ve teknolojinin mükemmel imkânları ile araştırmaları neticesinde varılan
noktada, herkes Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) on dört asır önce
diktiği bayrağı görüyor..
ve Allah’ın (celle celâluhu) haklarında hidayet murad
ettiği kimseler, kelime‑i kudsiye-i tayyibeyi söyleyerek Müslümanlık zincirinin
nurlu birer halkası hâline geliyorlar.
İşte binlerce hâdiseden birisi:
Seyrettiğim bir video kasetinde Kanadalı, kendi sahasında uzman bir çocuk
doktoru olan Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Profesörü Keith Moore,
bugünkü teknik imkânlarla ancak keşfedilebilen, çocuğun anne karnında geçirdiği
safahâtı Kur’ân âyetlerinden dinleyince أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ
وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللّٰهِ diyerek O’na teslimiyetini ifade
ediyor.
Yine bir Japon fizyoloji âlimi, kendi sahası ile ilgili Kur’ân
âyetlerini görünce zor telaffuz ettiği hâlde أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ
اللّٰهُ diyor ve İslâm’a girmede tereddüt göstermiyor.
Evet, görüldüğü gibi ilimlerin tıkandığı yerde Kur’ân menfezler açıyor ve
ilimlerin vardığı son nokta da Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
başlama noktasıyla buluşuyor.
Peki ama O’na bunları kim öğretmişti? O, dersini
“Alîm” ve “Habîr” olan Allah’tan (celle celâluhu) almıştı.
O’nun rahle‑i
tedrisinin verâsında Muallim-i Ezelî vardı.
Onun içindir ki O’na ait mârifet,
zamanın geçmesiyle eskimedi, aksine her geçen gün daha da tazelendi..
ve dünya
durduğu müddetçe de tazelenmeye devam edecektir.
Yine O, hiçbir beşere nasip olmayacak ölçüde arkadaşları tarafından sevilen bir
insandı.
Meselâ “Mâ-i Recî’” Gazvesi sonunda, Hubeyb b.Adiy (radıyallâhu anh),
gözü dönmüş, kin ve intikamla köpürüp duran azılı kâfirler tarafından idam
sehpasına çıkarıldığında, şu soruya muhatap olmuştu: “Şu anda senin yerine
Muhammed’in idam edilmesini arzu eder miydin?” Cevap kesindi, netti, tavizsizdi:
“Hayır, vallahi, benim kurtuluşum pahasına dahi, O’nun ayaklarına bir dikenin
batmasına razı olamam.” Ve Hubeyb, idam sehpasında verdiği bu cesaret örneğinden
sonra ellerini açar: “Yâ Rabbi, buraya gelirken Senin Habibine veda edemeden
geldim, benim selâmımı O’na ulaştır.” der.
Tam o esnada Allah Resûlü ashabıyla
oturmuş konuşurken, birdenbire doğrulur ve “Selâm sana ey Hubeyb!” der.
Yanındakiler ne olduğunu sorunca da gözyaşları içinde: “Müşrikler Hubeyb’i şehit
ettiler.
Son anında bana selâm gönderdi ve ben de selâmını aldım.”
buyururlar.[8]
Aradan asırlar geçmesine rağmen, hâlâ inanan her insanın gönlüne inşirah salan
ayrı bir tablo daha: Hz.Sümeyra, Uhud’da Allah Resûlü’nün şehit edildiğini
duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde alır… Orada kendisine şehit olmuş
“baban”, “kocan”, “çocukların” denilip naaşları gösterildiğinde, o bunlarla hiç
ilgilenmez ve mütemadiyen her yerde Allah Resûlü’nü arayarak şöyle mırıldanır:
“Resûlullah’a ne oldu?” Bir ara “İşte Resûlullah şurada.” denince, kendini O’nun
önünde yere atar ve كُلُّ مُصِيبَةٍ بَعْدَكَ جَلَلٌ “Artık Sen (hayatta)
olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir yâ Resûlallah.” der.[9] <br>İşte Allah
Resûlü kalb ve gönüllerde böyle yer etmişti.
Bir başka misal: Ufuk İnsan, semalar ötesinden davetiye almıştı ve 23 sene kader
birliği yaptığı dostlarından artık ayrılacaktı.
Bunun için de son günlerinde
ashabının yanına biraz mahzun ve mükedder olarak çıkıyordu.
O’nun bu hüzünlü
hâli sahabeye oldukça dokunuyor olacak ki, Allah Resûlü hane-i saadetine girince
her sinede âdeta hazan esintileri duyulmaya başlıyordu.
Muaz b.Cebel, Allah
Resûlü tarafından vazifelendirilip Yemen’e gönderilmişti..
gidip geliyor;
giderken Efendimiz’in mesajlarını götürüyor ve gelirken de, çözüme arz edilmek
üzere meseleler ve problemler getiriyordu.
Son sefere çıkacağı zaman Allah
Resûlü’nün yanına geldi.
Duasını alıp ayrılacaktı.
İki Cihan Serveri: “Git yâ
Muaz; fakat dönüşünde ihtimal ancak benim mescidimi ve kabrimi ziyaret
edebileceksin.” dedi.
Muaz beyninden vurulmuşa dönmüş, kolu kanadı kırılmış,
gözleri yaşlarla dolmuş ve âdeta orada yığılıp kalmıştı.
Değil Yemen’e gitmek,
yerinden kalkmaya dahi mecali kalmamıştı.[10]
Yine O, içtimaî hayata ait bütün problemleri tereyağından kıl çekme rahatlığı
içinde halleden bir insandı.
O’ndan 13 asır sonra gelen Bernard Shaw, şu sözleri
ile bu gerçeği kabul eden yüzlerce karşı cephedekilerden sadece bir tanesi:
“Problemlerin üst üste yığıldığı asrımızda bütün müşkilleri bir kahve içme
rahatlığı içinde çözen Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) beşer ne
kadar muhtaçtır!” Fazilet odur ki onu düşman da itiraf eder.
Evet, beşer O’na döndüğü zaman, huzur ve itminana kavuşacak, gidip aydınlık
ufuklara ulaşacak; derbederlikten, eyyâmın elinde oyuncak olmaktan, dünya ve
ukbâ sefaletinden kurtulacak ve insanlık semasına yükselecektir.
Aslında, bütün
hasım güçlerin engellemelerine rağmen, bu ikinci dirilişin esintileri başladı
bile.
İşte Kur’ân:
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللّٰهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ
وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ
الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.
Oysaki Allah nurunu
tamamlamaktadır; kâfirler hoşlanmasalar da.
O ki, elçisini hidayet ve hak din
ile diğer bütün dinlere üstün kılmak için gönderdi; müşrikler hoş karşılamasalar
da.”[11]
Evet, Allah, dinini izhar edecek, muhtaç sine ve gönüller ona koşacak, onda
huzura, itminana, emniyete kavuşacak ve daha dünyada iken cennetlere girmiş gibi
olacaklardır.
Bir dünyanın kâfir ve zalimleri, Asya’nın insanlığı istismar eden
münafıkları ve içimizdeki gafiller istemeseler de, sikkeyi basan, tuğrayı elinde
tutan ve peygamberlerce Sultanü’l-Enbiyâ olarak kabul edilen, o günde beş defa
nâm-ı celîlini dünyaya ilân ettiğimiz Sultanlar Sultanı bir gün mutlaka bütün
kalblere girecek ve herkesin sevgilisi, mahbubu, mergubu olacaktır!
O, aynı zamanda bir huzur insanıydı.
Bizler kat’iyen biliyor ve inanıyoruz ki,
O’nun getirdiği mesaj aynı zamanda bir huzur kaynağıdır..
ve tarih buna en büyük
şahittir.
İşte insanlığa yeniden bu huzuru tattırabilmenin yegâne çaresi,
insanımıza O’nu ve O’nun getirdiği nuru tanıtabilmektir.
Zira O, tanındığı
nispette sevilecek ve o sevgi sayesinde cemiyetin çehresi değişecektir.[12]
Eskilerin “Dibâce” daha sonrakilerin “Mukaddime” ve yenilerin “Önsöz” dediği bir
çerçeve içinde kısaca, Cenâb‑ı Hakk’ın ihsan ve keremine istinat ederek, çeşitli
yönleriyle anlatmayı plânladığım İki Cihan Serveri ve Kâinatın İftihar Tablosu
hakkında; fihristvari bir şeyler arz etmeye çalıştım.
Aslında O’ndan bahseden her söz güzeldir; güzel olmayan, ifade ve üslûba
verilmelidir; ifade ve üslûpta bir kusur varsa o da tamamen bana aittir.
Kâinatın Efendisi’ne ait olanlar ise sadece ve sadece güzelliklerdir.
[1] Dârimî, mukaddime 3; Bezzâr, el-Müsned, 9/437; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid,
8/255.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/76; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/58.
[3] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/214.
[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/81.
[5] Müslim, iman 278.
[6] Bkz.: Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 7-15.
[7] Buhârî, nikâh 4, 102.
[8] Saîd b.Mansûr, Sünen, 2/349; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/260; İbn
Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/66.
[9] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-Nebeviyye, 4/50; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
2/74; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 6/115.
[10] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/235; Bezzâr, el-Müsned, 7/91-92; İbn Hibbân,
es-Sahih, 2/414; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 20/121.
[11] Saf sûresi, 61/8-9.
[12] Hz.Ali (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve
sellem) anlatırken şöyle derdi: “O’nun (üstün vasıflarını) bilerek sohbetinde
bulunanlar, O’nu (her şeyden çok) severlerdi.” (Tirmizî, menâkıb 8; İbn Ebî
Şeybe, Musannef, 6/328; Beyhakî, Şuabü’l’-iman, 2/150)
Beklenen Şafak
Işığa hamile kapkaranlık bir dünya..
ve Nebi’nin zuhuruna az bir zaman kala
müjde ve muştu dolu akisler var ufukta..
vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki,
birçok Mekkeli gelecek son Nebi’yi anlatmakta..
tavsiyeler ve tavsiyeler: Zuhur
eder etmez hemen koşun O’na! Ve bütünleşin O’nun ruhuyla.![1]
Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıda.
Ana-babalar bu kurtarıcının kendi nesillerinden olmasını istiyor..
ve birçoğu
yeni doğan çocuğuna “Muhammed” ismini veriyor…[2]
Fakat O, Hz.İbrahim’den İsmail’e intikalle gelen ve Abdülmuttalip’ten
Abdullah’a geçen bir altın silsileden gelecekti; ve gönüller de bu kanaldan
gelecek nuru bekliyordu.
Hâdiseler O’nun geleceğini haber veriyor; karanlığın
koyulaşması, sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyordu.
O günkü insanlık,
hayatı hayat yapacak olan gaye ve idealden mahrumdu.
İnsanların bütün yaptıkları
işler, “ıssız çöllerde serap kovalamak gibiydi.
Susayan onu su zanneder; nihayet
ona vardığında herhangi bir şey bulamaz.”[3]
Duygu, düşünce ve davranışlar da bundan pek farklı değildi.
“Engin bir denizdeki
yoğun karanlıklar gibi ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut..
birbiri üstüne karanlıklar..
insan elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi
göremez.”[4]
Bu devrin adı “Cahiliye”dir.
Ancak ilmin zıddı olan bir cehalet değil, iman ve
inancın karşılığı olan küfrün müradifi cahiliyet…
O devre ait çirkinlikleri kapkara bir tablo hâlinde arz edip geçici de olsa
ruhlarınıza karanlık bir perde germek istemem.
Bâtılı şöyle-böyle tasvir,
zihinleri idlâl eder.
Ve bence buna sebebiyet de bir cürümdür.
Fakat yine de, o
devri anlatabilmek için az da olsa, o günün örf ve âdetlerinden bazılarına ve
sadece bir işaret çerçevesinde temasta yarar görüyoruz; ta ki Allah Resûlü’nün,
nasıl bütün kâinata bir rahmet olarak gönderildiği ve bu rahmetin gönderilişinin
nasıl bir ilâhî lütuf olduğu daha iyi idrak edilmiş olsun!..
O’nun gelişi herkes için Cenâb-ı Hakk’ın en büyük lütfu ve en engin ihsanıdır.
Bunun böyle olduğunu bizzat Rabbimiz anlatmaktadır:
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْ
أَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ
الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
“İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, münkerden)
onları temizleyen ve onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle
Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”[5]
Allah’ın (celle celâluhu) lütuf, ihsan ve keremine bakın ki, insanlara kendi
içlerinden, özlerinden, onlarla aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan; hakka
giden yolda onların rehber ve pişdârı olan; imama ihtiyaçları olduğunda önlerine
geçebilen; hatibe ihtiyaçları olduğunda minbere çıkabilen; emîre ihtiyaçları
olduğunda tuğra basıp sikke kesen; kumandaya ihtiyaç duyduklarında, onları en
mükemmel erkân-ı harplerden daha mükemmel idare eden bir nebi, bir elçi
gönderdi.
Hıristiyanlıkta yanlış bir akide vardır.
Onlar Hz.İsa’nın, insanlığın ilk
günahını affettirmek için Cenâb-ı Hak tarafından feda edildiği inancını
taşırlar.
Yani onlara göre Rab, fedakârlıkta bulunmuş ve insanları affetmek için
-hâşâ- kendi oğlu olan Mesih’i feda etmiştir.
Dolayısıyla da Hz.İsa -onların
yanlış itikatlarına göre- çarmıha gerilmiş ve Hz.Âdem’le başlayan, daha sonra
da her insanın, daha doğarken, beraberinde getirdiği bu ilk günah böylece
affedilmiştir.
Bu, bir itikat olarak yanlış ve bazı tevillere açık yanları
itibarıyla da dalâlettir.
Ancak bu yanlış telakkinin anlattığı doğru bir telmih
vardır, o da şudur:
Cenâb-ı Hak, insanların günahını bağışlamak; onları sapıklıkta, dalâlette,
tuğyanda, azgınlıkta kendi başlarına bırakmamak için, en sevgili kulunu, Hz.
Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem de maruz kalacağı şeyleri bildiği
hâlde peygamber olarak göndermiştir.
Ta ki şaşırıp yollarda kalmasınlar, kalıp
da zayi olmasınlar..
insanlık semasına çıkıp kâmil birer insan olsunlar..
içlerinde derinleşip her an ruhlarında Allah’ı (celle celâluhu) duysunlar..
ve
İbrahim Hakkı’nın ifadesiyle, Rabbilerini vicdanlarında kenzen bilsinler:
Sığmam dedi Hak arz u semaya
Kenzen bilindi dil madeninden.
Gönül öyle bir hazineler menbaıdır ki, dünyalara sığmayan Hak, her an en
kıymetli bir cevher gibi orada kendini hissettirir.
Kitaplar, zihinler,
düşünceler, felsefeler, beyanlar, sema, arz ve bütün mükevvenât Allah’ı (celle
celâluhu) ihata edemez..
ve bunların hiçbirinin, O’nu ifadeye gücü yetmez.
Ancak
kalbdir ki, kısmen de olsa O’nu ifadeye tercüman olabilir.
Evet, kalb öyle bir
dildir ki, şimdiye kadar kulaklar, o dilin beyanı kadar parlak bir beyan
duymamışlardır.
Öyle ise insan, kalbinde yol almaya, aradığını orada aramaya ve
Rabb’e erip O’nda fâni olmaya çalışmalıdır.
Zaten Allah, Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’ı onun için bizim aramıza göndermiştir.
Evet, O, insanlığa Allah’ın (celle celâluhu) âyetlerini okumak, fasıl fasıl
mucizelerini gözler önüne sermek ve insana kendi mahiyetini öğretmek için
gelmiştir.
Evet O’nun sayesinde beşeriyet tabiat kirlerinden arınarak tertemiz
hâle gelecek, bedene ait süfliyattan kurtularak kalb ve ruhun hayat derecesine
yükselecekti..
ve yükseldi de.
Evet, O, insanlara Kitap ve hikmeti talim edecek;
insanlık da, Kitap ve hikmetin ışıktan dünyasında kendini bularak, ukbâlara
uyanacak ve ebedîleşme yoluna girecekti; neticede öyle de oldu.
Bizim için çok mühim, bereketli ve feyiz dolu günler vardır.
Bunlardan bazıları
da mü’minlerin bayramı sayılır.
Her hafta, cuma günü yaşanan bu bayram sevincini
daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramlarında da yaşarız.
Kurban Bayramı, Hz.
İbrahim’in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün
samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları..
ve bu gayeye matuf,
bazılarının Beytullah’a yüz sürüp, Arafat’ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir
ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür.
Ramazan ise, bir ay oruçla Rabb’e
yaklaşma sevincini, yaşama sevincini paylaşmanın ifadesi zengin, dolgun ve
bereketli bir bayramdır.
Fakat bir bayram daha vardır ki, o, bütün insanlık,
hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılır; o da Allah Resûlü’nün dünyayı
teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür..
vilâdet-i Ahmediye’dir.
Yani Cenâb-ı Hakk’ın, tıpkı bir güneş mahiyetinde
yarattığı o Nur’u bir kandil gibi insanlık semasına astığı gündür.
Evet, o Nur
sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve âlem nura gark olmuştur.
Bu
da Cenâb-ı Hakk’ın cin ve ins’e en büyük bir lütfu ve büyük bir ihsanıdır.
[1] Örnek olarak bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/161-162; Taberî,
Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/529.
[2] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/169.
[3] Nur sûresi, 24/39.
[4] Nur sûresi, 24/40.
[5] Âl-i İmrân sûresi, 3/164.
Karanlık Bir Devre
Tevhid akidesinin sarsıldığı her zaman dilimi karanlıktır.
Zira semavat ve arzın
nuru olan Allah inancının bütün sinelere hâkim olmaması, ruh ve vicdanları
simsiyah hâle getirir.
Böyle bir kalb ve vicdanın eşya ve hâdiselere bakış
keyfiyeti miyop ve bulanık olacağından, o insan kapkaranlık bir dünyada, hep
yarasalar gibi yaşayacaktır.
Din ve dine ait bütün esasların temelinden sarsılmış, semavî dinlerin de bizzat
müntesipleri tarafından tahrif edilmiş olduğu bir dönemde, belki birkaç
muvahhit, isimlendiremedikleri, bilemedikleri, dolayısıyla da yolunda kullukta
bulunamadıkları bir Allah’a (celle celâluhu) inanıyorlardı; ama sesleri o kadar
zayıf çıkıyordu ki, hiç mi hiç kimsenin dikkatini çekmiyordu.[1]
1.Cahiliyede Putperestlik
Bütün müşrikler Kâbe’ye doldurdukları putlarına kullukla övünüyor ve teselli
oluyor, içlerinde az bilgisi olanlar ise, bu putları sadece Allah’a (celle
celâluhu) yaklaştırıcı birer vasıta olarak kabul ettiklerini söylüyorlardı.
Bir
âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ
لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللّٰهِ زُلْفَى“Biz onlara, sırf bizi Allah’a daha çok
yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)”[2]
Böylece, insanın fıtratına bir önemli emanet olarak tevdi edilmiş olan kulluk
duygusu, bir kere daha suiistimal edilmiş oluyor, bir kere daha ihanete
uğruyordu.
Ağaca, taşa, toprağa, güneşe, aya, yıldıza kullukta bulunuyor; hatta
helva ve peynir gibi yenecek nesnelerden kendi elleriyle yaptıkları putlara bir
süre tapıyor, sonra da karınları acıkınca bu şeyleri yiyorlardı.
Bu fersûde düşünceyi ve bu köhneleşmiş anlayışı Kur’ân‑ı Kerim şöyle dile
getirir:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنْفَعُهُمْ
وَيَقُولُونَ هَؤُلاَءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّٰهَ
بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَوَاتِ وَلاَ فِي اْلأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى
عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere
tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ diyorlar.
De ki:
‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’
Hâşâ! O, onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”[3]
أَلاَ ِللّٰهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ
أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللّٰهِ زُلْفَى إِنَّ
اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللّٰهَ لاَ
يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
“Dikkat et, hâlis din ancak Allah’ındır.
O’nu bırakıp kendilerine birtakım
dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsın diye kulluk
ediyoruz.’ (diyorlar).
Şüphesiz ki Allah, ayrılığa düştükleri şeyde aralarında
hüküm verecektir.
Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola
iletmez.”[4]
Bir de bu sapık düşüncelerine mazeret arıyorlardı.
En büyük mazeretleri de
atalarını bu işleri böyle yapar bulmalarıydı: وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا
مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا
أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلاَ يَهْتَدُونَ“Onlara
(müşriklere), ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz
atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ dediler.
Atalarının akılları
hiçbir şeye ermemiş ve doğruyu bulamıyor iseler de mi?..”[5]
2.Kız Çocuklarının Dramı
Cahiliye devrine ait bir başka kötülüğü de Kur’ân-ı Kerim şöyle anlatır:
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِاْلأُنْثىَ ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدّاً وَهُوَ كَظِيمٌ
$ يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ
أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلاَ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, pek öfkeli olarak yüzü simsiyah
kesilir.
Kendisine verilen müjdenin sevimsizliğinden dolayı kavminden gizlenmek
ister.
Onu, hakarete katlanarak yanında mı tutacak, yoksa toprağa mı gömecek?
(Bunu düşünür durur.) Bak ne kötü hüküm veriyorlar!..”[6]
Evet, onlardan herhangi biri, kız çocuğu olduğu bişaretini aldığı zaman, öfkeden
yutkunup duruyor..
bu yüzden de yüzü simsiyah kesiliyor ve bu acı müjdeden
dolayı halkın içine çıkıp görünmekten de utanıyordu.
O böyle bir haberi o kadar
kötü buluyordu ki, kaybolmak, gizlenmek, bir deliğe girip saklanmak istiyor ve
iki alternatiften birine katlanmak zorunda olduğuna inanıyor, tereddütler içinde
bocalıyor ve bir karar veremiyordu: Ya cemiyet içinde düştüğü horluğa katlanıp o
çocuğu hayatta bırakacak veya şerefini temizlemek için (!) o kız çocuğunun
vücudunu ortadan kaldıracaktı.
İşte kadın, cahiliye döneminde böylesine istihkar ediliyordu..
ve bu istihkar,
tezyif, terzil sadece cahiliye Araplarına mahsus da değildi.
Roma ve Sâsâni
İmparatorluklarında da durum aynıydı.
Bu itibarla denebilir ki; İslâm’ın,
cahiliye Arapları arasındaki, kadınlık dünyasıyla alâkalı o müthiş tespit ve
inkılâbı, aynı zamanda topyekün dünya kadınlığı adına, insanlık tarihinde eşi
benzeri olmayan bir operasyondur.
Evet, ilk defa Kur’ân, bu tür canavarlığın önüne çıkıyor ve hangi sebeple ve ne
şekilde olursa olsun çocukların öldürülmesini yasaklıyor: وَلاَتَقْتُلُوا
أَوْلاَدَكُمْ مِنْ إِمْلاَقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ“Fakirlik yüzünden
çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz.”[7]
Sanki Cenâb-ı Hak onlara şöyle diyordu: Çocuklarınızı niçin öldürüyorsunuz? Sizi
de onları da rızıklandıran Benim.
Görmüyor musunuz, zemin, binler sofralar
hâlinde hazırlanıp sizin emrinize sunuluyor.
Sema sizin imdadınıza koşuyor.
Bulutları sizin için sevk edip oradan yağmur ve kar yağdıran, sonra da zemin
yüzünde milyonlarca türde bitkiyi bitiren Benden başka kim olabilir? Bütün
bunları gördüğünüz hâlde, hangi vicdan, hangi insaf ve hangi akılla rızık
korkusuna düşüyor da çocuklarınızı öldürüyorsunuz? Sakın unutmayın; böyle
yapanlar Allah’a (celle celâluhu) hiç mi hiç muhatap olma liyakatine
eremeyecekler ama; bir gün o masumlar muhatap kabul edilerek, hangi cürümleri
sebebiyle öldürüldükleri kendilerine sorulacak ve evlâtlarını öldüren o zalimler
de, bu zulümlerinin cezasını mutlaka göreceklerdir.
İşte وَإِذَا الْمَوْؤُدَةُ سُئِلَتْ * بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ“Diri diri toprağa
gömülen çocuklara, ‘Suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye
sorulduğunda…”[8] <br>mealiyle verdiğimiz âyet, o müthiş ürperticiliğiyle bize bu
devrin ahlâkını anlatmaktadır.
Bir gün bir sahabi, Allah Resûlü’nün huzuruna gelerek cahiliyeye ait bu
canavarlığı şöyle dile getirmişti: “Yâ Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız
çocuklarımızı diri diri gömerdik.
Benim de bir kız çocuğum vardı.
Annesine,
‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim.’ dedim.
(Kadın bunun ne demek olduğunu
bilirdi.
Ciğerpâresi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına
çırpına can verecekti.
Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak
ve salâhiyeti yoktu.
Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.)
Hanımım dediğimi yaptı.
Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl
cıvıl koşuşuyordu.
Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim.
Ona kuyuya bakmasını söyledim.
O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme
vurdum ve onu kuyuya yuvarladım.
Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına
tutundu.
Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım üzerin
tozlandı.’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu.
Buna rağmen bir tekme daha vurdum
ve onu diri diri toprağa gömdüm.”
Adam bunu anlatırken Allah Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.
Orada oturanlardan birisi: “Be adam, Resûlullah’ı hüzün içinde bıraktın!”
deyince, Efendimiz, adama: “Bir daha anlat!” dedi.
Adam hâdiseyi bir kere daha
anlattı.
İki Cihan Serveri’nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından
aşağıya akıyordu.[9]
Allah Resûlü hâdiseyi tekrar ettirmekle sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte siz
İslâm’dan evvel böyleydiniz.
Tekrar tekrar anlattırdım ki, İslâm’ın size
kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış olasınız!”
Bu acılardan acı misalde görüldüğü gibi, o gün insanlık müthiş bir buhran
geçiriyordu; her gün çölün karanlıklarında binbir fezâyiin yanında bir de derin
derin çukurlar kazılıyor ve nice masum çocuk onların içinde can veriyordu.
Beşer, vahşette sırtlanları çoktan geride bırakmıştı.
Dişsiz olanın hakk-ı
hayatı yoktu ve mutlaka bir dişlinin keskin dişleri arasında paralanmaya
mahkûmdu.
Cemiyet bunalımlar içindeydi.
Bu bunalımlara “Dur!” diyecek kimse de
yoktu.
Tam bugünlerde varlığın ille-i gâiyesi olan O, insanların içinden ayrılıyor;
ümmetinin daha sonra “Nur Dağı” diyeceği “Hira Mağarası”na çekiliyor ve gözleri
ufuklarda kurtuluş şafakları bekliyordu.
Herhâlde o esnada başını secdeye
koyuyor, saatlerce yalvarıyor ve Rabbinden insanlığı kurtaracak bir halaskâr
talep ediyordu.
Buhârî ve Müslim’de bu hâdise anlatılırken فَيَتَحَنَّثُ
فِيهِtabiri kullanılır.
Bu tabir kendini ibadete vermek, inzivaya çekilmek
mânâlarına gelir.
Evet, Allah Resûlü bazen günlerce Mekke’ye dönmüyor ve orada
kalıyordu.
Ancak azığı bittiğinde geliyor ve yetecek kadar azık alıp tekrar
gidiyordu.[10]
O, herhâlde bir taraftan varlığı, varlığın perde arkasını, hilkati ve hilkatin
gayesini; diğer taraftan da, şirazeden çıkmış insanlığı, onun ürperten hâlini ve
yürekler acısı melâlini düşünüyordu…
3.Değişen Değerler
Evet, cemiyet öyle bir hâle giriftar olmuştu ki, bütün insanî değerler ters yüz
edilmiş, faziletler ayıp, ayıp ve kusurlar ise birer fazilet gibi itibar görmeye
başlamıştı.
Canavarlık alkışlanıyor ve insanlık horlanıyordu.
Kurtlar çoban
olmuş, çalım çakıyor; koyunlar bu merhametsiz çobanların elinde inim inim
inliyordu.
Fuhuş, zina, ahlâksızlık öyle yaygınlaşmıştı ki, çoğu kimse babasını
bilmiyor ve tanımıyordu.
Hasep ve nesep bütün bütün kuruyup gitmişti.
İçki ve
kumar hiç de ayıp sayılan şeyler değildi.
İhtikâr normal bir hâdise gibi
değerlendiriliyor, çeşit çeşit spekülâsyonlarla insanlığın kanını emmek mârifet
ve akıllılık sayılıyordu.
İşte bütün bu olup bitenlere “Dur!” diyecek bir “İksir Sözlü”ye ihtiyaç vardı.
İhtiyaç o derece şiddetli idi ki, birden Rahmet ihtizaza geldi ve derken
Efendiler Efendisi’nin risalet vazifesiyle gönderilmesine bâdi oldu ve O’nun
gelişiyle birden her şey değişiverdi.
Evet, dev şair Ahmed Şevki’nin de dediği
gibi:
وُلِدَ الْهُدَى فَالْكَائِنَاتُ ضِيَاءُ وَفَمُ الزَّمَانِ تَبَسُّمٌ وَثَنَاءُ
“Hidayet doğdu, kâinat bütünüyle ışık oldu.
Artık zamanın dudaklarında tatlı bir tebessüm ve sena var.”
Karanlık olan zaman ve mekân, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın getirdiği ışıkla,
tebessüm eden bir gül demeti hâline geliverdi ki seneler sonra, hicret esnasında
Medine halkı O’nu karşılarken:
طَلَعَ الْبـَدْرُ عَلَيْنَا مِنْ ثَنِيَّاتِ الْوَدَاعِ وَجَبَ الشُّكْرُ
عَلَيْنَا مَا دَعَا لِلّٰهِ دَاعٍ
“Seniye-i Veda’dan bir Ay doğdu.
Her dua ve davette bulunan, dua ve davette
bulunduğu müddetçe üzerimize şükür vacib oldu.”[11] bütün bu duyguları dile
getiren nağmelerle karşılayacaklardı.
Evet, işte tertemiz nâsiyeliler, tertemiz
ağızlarıyla bu tertemiz nağmeleri terennüm ediyorlardı.
[1] Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 2/238.
[2] Zümer sûresi, 39/3.
[3] Yunus sûresi, 10/18.
[4] Zümer sûresi, 39/3.
[5] Bakara sûresi, 2/170.
[6] Nahl sûresi, 16/58-59.
[7] En’âm sûresi, 6/151.
[8] Tekvir sûresi, 81/8-9.
[9] Dârimî, mukaddime 1.
[10] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3; Müslim, iman 252.
[11] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/197; 5/23; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,
8/129.
Nübüvvetinden Evvel de O (sav) Bir Nebî Gibi Yaşamıştı
1.Emniyet İnsanı
O’nun çocukluk, gençlik ve olgunluk dönemlerinin hepsi, peygamberliğinin
mukaddimesi, basamakları ve merdivenleri mahiyetindeydi.
Öyle ki, O’nu
tanıyanların birçoğu risaletini ilân eder etmez hemen O’na inanıp teslim
olmuşlardı.
Zira O, hayatında bir kere dahi yalan söylememişti.
Ve işte bu insan, şimdi
Allah’tan (celle celâluhu) bahsediyor ve peygamber olduğunu söylüyordu.
En küçük
meselelerde dahi hilâf-ı vaki söylemeyen bir insan nasıl olur da böyle büyük ve
ulvî bir meselede yalan söyleyebilirdi?[1]
Bu asla mümkün değildi.
İşte o günün
insanı böyle düşünüyor, herkes olmasa bile inat ve hasedi terk edenler derhal
imana geliyorlardı.
Yaşadığı devir, evet, cahiliye devriydi.
Fakat bu isim O’nun
hususî zamanının dışında kalanların yaşadığı hayata verilen bir isimdi.
Yoksa O
hiçbir zaman cahiliye devrini yaşamamıştı.
O, emin bir insandı..
O’nu herkes de
böyle kabul ediyordu.
Öyle bir emindi ki; sözgelimi sefere çıkmayı düşündünüz,
hanımınızı bir yere bırakmanız lâzım geldi.
Gidip hiç tereddüt etmeden Hz.
Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakabilirdiniz..
siz gelinceye kadar
kaşını kaldırıp ona bakmayacağına kat’iyen şüpheniz olmazdı.
Malınızı birisine
teslim etmeyi mi düşündünüz? Hiç tereddüt etmeden gidip Muhammedü’l-Emîn’e
teslim edebilirdiniz..
edebilirdiniz de malınızın zerresine dahi zarar
gelmeyeceğine inanırdınız.
Bir mesele hakkında sözün en doğrusunu öğrenmek mi
istiyordunuz? Hemen doğruluğun andelîb-i zîşanı o sadakat timsaline koşar, O’nu
dinler, O’ndan işittiklerinize göre hüküm verir ve O’nun beyanlarını her
işinizde esas kabul ederdiniz; zira O, hayatında bir kere dahi olsa yalan
söylememiştir.
Delil mi istiyorsunuz? İşte O, Safâ tepesine çıkmış ve etrafını çeviren
insanlara soruyor: “Şu dağın arkasından bir ordu, size hücum etmek üzere geliyor
dersem bana inanır mısınız?” Herkes bir ağızdan “Evet inanırız.
Çünkü senin hiç
yalan söylediğini duymadık.”[2]
diyor.
Bunu söyleyenler arasında Ebû Leheb gibi
din düşmanları da vardır.
Ancak hepsi de O’nun doğruluğunu tasdik ve
güvenilirliğini teslim etmektedir.
O, daha anne karnında iken babasını kaybetmişti; beş-altı yaşına vardığında da
annesini kaybetti.
Bunun üzerine O’nu dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı..
derken sekiz yaşına henüz basmıştı ki dedesi de vefat etti.
Sanki kader O’nu,
her şeyden tecrit ediyor ve bütünüyle Allah’a (celle celâluhu) teslim olmaya
hazırlıyor gibiydi.
O’na el uzatabilecek bütün hâmiler teker teker gidiyor ve
nur-u tevhid içinde ehadiyet sırrının zuhuruyla doğrudan doğruya ve fiilen
Cenâb-ı Hakk’ın himayesi ihtar ediliyordu.
O, “Kelime-i Tevhid” ve “Hasbünallah”
cümlesini ta baştan vicdanında duyarak söylemeliydi.
Onun için de, zâhirî
esbâbın bütünüyle devre dışı kalması gerekiyordu.
Ve öyle de oldu…
Allah’ın (celle celâluhu) kulu mânâsına gelen “Abdullah”, emin ve doğru kadın
mânâsına gelen “Âmine” O’nun dünyaya gelmesine sebep ana ve babaya ait
isimlerdi.
Evet O, emniyet doğuran, emniyetin emanetçisi bir kadından dünyaya
geliyordu.
Risaletten evvel ubûdiyetle serfiraz olan bu şeref-i nev-i insanın
babasının adı da “Allah’ın kulu” mânâsını taşıyordu.
Bunlar rastlantı değildir;
değildir zira bunları takdir buyuran Allah’tır (celle celâluhu).
2.O, Yetim Büyüdü
O, yetim olarak büyüdü.
İleride yükleneceği çok ağır bir yük, büyük bir vazife
vardı.
Ve ona şimdiden hazırlanması gerekiyordu.
Tevekkülün zirvesinde, bütün
güçlüklere göğüs gerebilecek bir yapıda yetişmeliydi.
Zenginliğin şımarttığı
veya sefaletin, yoksulluğun tamamen pısırıklaştırdığı bir insan olmaktan Allah
(celle celâluhu) O’nu korudu.
Ve hayatının her safhasında itidal ve istikameti
muhafaza eden, ifrat ve tefritten uzak bir insan olarak yetişmesini temin etti.
Bir liderin, bu türlü sıkıntılı günlerden geçmesi çok mühimdir.
Yetimliğin ne
demek olduğunu bilmelidir ki, raiyetine şefkatli bir baba gibi davranabilsin.
Fakirliği tatmış olmalı ki, idaresi altındakilerin durumunu idrak edip onlara
öyle muamele etsin.
İşte Allah Resûlü’nün yüce ahlâkı içinde bir nüve hâlinde
bulunan, yetime ve fakire el uzatma, onları görüp gözetme hasleti, yaşadığı bu
hayatın suyu, toprağı ve havasıyla besleniyordu.
Sonra O, zirvelere çıktığı
zaman da bu ilk hâlinden hiç mi hiç taviz vermeden ve hayatı boyunca yaşama
tarzını değiştirmeden dümdüz yaşamış, benzeri olmayan bir şahsiyettir.
Ömrünce
yetimi azarlamadı ve isteyeni boş çevirmedi.
Zira bunu O’na bizzat Cenâb-ı Hak
talim ve emir buyurmuştu:
أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً فَآوَى * وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى * وَوَجَدَكَ
عَائِلاً فَأَغْنَى * فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ * وَأَمَّا السَّائِلَ
فَلاَ تَنْهَرْ * وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ *
“O seni yetim bulup barındırmadı mı? O seni hayrette bulup hidayet etmedi mi?
Seni fakir bulup, zengin etmedi mi? Öyle ise yetimi hor görme.
Dilenciyi
azarlama.
Rabbinin nimetini de anlat da anlat.”[3]
Ben ne zaman bu sûreyi okusam, babam senelerce önce vefat etmiş olmasına rağmen
yine de onu bir şefaatçi gibi Allah Resûlü’ne arz eder ve beni de kapısından
kovmaması için o büyük ruha: “İşte kapında bir yetim! Ne olur, bu yetimi kovma
kapından!” derim.
a.
Abdülmuttalib’in Yanında
Abdülmuttalib, O’ndaki peygamberlik nurunu çok önceden sezmişti.
O’nunla beraber
geçen günleri hep bereketli ve yümünlü geçiyordu.
O’nu büyüklerin meclislerinde
oturtuyor, O’na izzet ve ikramda bulunuyordu.[4]
O’nda insanlığın kurtuluşunu
görüyordu.
Allah Resûlü’nün bakışlarında bir derinlik vardı ki, bir başkasında
bu bakışlardaki derinliği görmek mümkün değildi.
Belki de atalarından peygamber
olduğu rivayet edilen Lüey, kendi neslinden böyle bir peygamber geleceğini
müjdelemiş ve Abdülmuttalib bu müjdeye istinaden Allah Resûlü’nün peygamber
olacağını keşfetmiş veya hissetmişti.
Hatta denebilir ki bundan dolayı torununu
çok aşırı şekilde seviyor ve O’nu kendi gözünden bile kıskanıyordu.
Vefat
edeceği an, bu dev adam, Muhammed’ini bir daha bağrına basıp sevemeyeceğinden
hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Düşünün ki; Ebrehe ordusu karşısında sarsılmayan ve
senelerce süren Ficar harpleri esnasında dünya kadar düşman kabilelerle yaptığı
savaşlarda gözü dahi nemlenmeyen bu büyük insan, kutlu torunundan ayrılacağı
mülâhazasıyla bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Böylece Abdülmuttalib
vesayeti de bitiyor demekti.
Evet o da son vasiyetini yaparak gözlerini hayata
yumdu.
Artık bundan böyle O “Dürr-i Yektâ”yı Ebû Talib himayesine alacaktı.
b.Ebû Talib’e İntikal
Ebû Talib sözünde durdu.
Allah Resûlü’nü kırk seneye yakın himaye etti ve O’na
muzahir oldu.
O’nun bu iyiliği karşılıksız kalmadı.
Cenâb‑ı Hak da O’na Hz.Ali
(radıyallâhu anh) gibi evlât nasip etti.
Her nebinin nesli kendinden devam
ediyordu.
Hâlbuki Allah Resûlü’nün nesli, Hz.Ali’den devam edecekti.
Hatta
Efendimiz’e isnat edilen böyle bir rivayet olduğu da söylenmektedir.[5]
Hz.Ali (radıyallâhu anh), İki Cihan Serveri’nin vilâyet yönünü temsil ediyordu.
Bu itibarla o bütün velilerin sertacı sayılır.
Kıyamete kadar gelecek bütün
tarikat erbabının, bütün ricalin takdirle yâd edip inkıyat edeceği, sultanlar
sultanı, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebi, Aliyyü’l-Murtaza; Ebû
Talib’e, Allah Resûlü’ne karşı gösterdiği mürüvvetin bir hediye ve bir karşılığı
gibiydi.
Ebû Talib de babası Abdülmuttalib gibi sadece zâhirî bir sebepten ibaretti.
O’nu
asıl himaye eden ve yetiştiren Cenâb-ı Hak’tı.
Allah (celle celâluhu) bir
taraftan o mümtaz şahsiyeti nebi olma seviyesine yükseltirken, diğer taraftan
cemiyeti, O’nu kabul edebilecek kıvama getiriyordu.
Gün geçtikçe, O’nun
nübüvvetine olan işaretler netleşiyor ve Hz.Muhammed Aleyhisselâm, herkesin
konuştuğu ve herkesin yakından tanıdığı bir insan olarak hep gündemdeki muallâ
yerini muhafaza ediyordu.
[1] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[2] Buhârî, tefsir (111) 1-2; Müslim, iman 355-356.
[3] Duhâ sûresi, 93/6-11.
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/127.
[5] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/43.
Yolculukları
1.Şam Yolculuğu ve Rahip Bahîra
Siyer kitapları Allah Resûlü’nün ilk yolculuğunu amcası Ebû Talib’le ve henüz on
iki yaşında iken yaptığını naklederler.
Bu yolculuk Şam’a yapılmaktadır.
Kervan
bir yerde konaklar; Allah Resûlü de kervana gözcü olarak bırakılır.
Diğerleri
istirahata çekilmek üzere bir hana yerleşirler.
Bazılarının, yanlışlıkla
“Buhayra” dedikleri rahip Bahîra, gelmekte olan bu kervanı seyrederken dikkatini
çeken bir hâdise olmuştur.
Kervanın üzerinde bir bulut vardır ve bulut, sürekli
kervanı takip etmektedir.
Kervan durunca durmakta, yürüyünce de harekete
geçmektedir.
Bunun üzerine Bahîra kervanda bulunan herkesi yemeğe davet eder.
Daha önceleri
kervanlarla hiç ilgilenmeyen Bahîra’nın bu davranışı herkesi şaşırtmıştır.
Efendimiz hariç herkes bu davete icabet eder.
Fakat rahip gelenler içinde
aradığını bulamamıştır.
Bunun üzerine kervanın başında kimsenin kalıp
kalmadığını sorar.
Aldığı cevab üzere O’nu da çağırtır.
Daha O’nu görür görmez,
hükmünü verir.
Ve Ebû Talib’e O’nun kim olduğunu sorar.
“Oğlum” deyince de,
Bahîra buna pek inanmak istemez, zira onun tespitlerine göre bu O’dur.
O’nun
babası, henüz O doğmadan vefat etmiş olmalıdır.
Ve daha sonra Ebû Talib’i bir
kenara çekip, bu yolculuktan vazgeçmesini tavsiye eder.
Çünkü ona göre Yahudiler
haset insanlardır.
Bu çocuğun simasından O’nun son peygamber olduğunu
anlayabilirler ve kendilerinden olmadığı için de O’na bir kötülük düşünebilirler
mülâhazasıyla, Ebû Talib’e: “Sen bu yolculuktan vazgeç.” der.
Ebû Talib denileni
yapar..
bir mazeret bulup kervandan ayrılır ve Mekke’ye geri döner.[1]
Bahîra, hakikati söylüyordu.
Fakat bilemediği bir husus vardı.
O, Allah’ın
(celle celâluhu) himayesindeydi ve O’nu hayatının sonuna kadar Allah (celle
celâluhu) koruyacaktı ki, وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِyani “Ey Habibim!
Allah seni (iç ve dış mihrakların şerrinden) koruyup muhafaza edecektir.”[2]
âyeti de bunu ifade etmektedir.
Evet, Rabbi, O’na böyle diyordu..
ve dediğini de
yerine getirecekti…
2.Şam’a İkinci Seyahat
İki Cihan Serveri, ikinci seyahatini de yirmi beş yaşlarında yapar.
Bu defa da
Hz.Hatice’nin gönderdiği kervanın başındadır ve onunla iş ortaklığı
yapmaktadır.
Bu seyahatinde de Bahîra ile karşılaşır.
Rahip iyice
ihtiyarlamıştır.
Allah Resûlü’nü görünce de bir hayli sevinir.
Zira o, hep böyle
bir günü beklemişti.
Allah Resûlü’ne: “Sen peygamber olacaksın.
Ah keşke Senin
nübüvvetini ilân ettiğin güne yetişebilsem, yetişebilsem de ayakkabılarını
taşısam ve sana hizmet edebilsem.” demişti.[3] O, o günlere yetişemedi; fakat bu
kabullenmenin, ona ahirette çok şey kazandırdığı kesindi; muhakkaktı.
3.Herkes O’nu Bekliyordu
O’nu bekleyen ve O’nu müjdeleyenlerin sayısı sadece bir iki kişiye münhasır
değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b.Amr da bunlardan biridir.
Aşere‑i Mübeşşere’den
meşhur sahabi Said b.Zeyd’in babası ve Hz.Ömer’in amcası olan Zeyd,
hanîflerdendi.
Bu zat, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara
muktedir olamayacaklarını haykırmış, tulûa beş dakika kala gurûb edenlerden
biriydi.
Bunun da bişaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: “Ben bir
din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir.
Fakat
bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?”
Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış
biriydi; bir olan Allah’a (celle celâluhu) inanıyor ve O’na teslimiyetini arz
ediyordu.
Ancak ne inandığı Allah’a, “Allahım” diyebiliyor, ne de O’na nasıl
ibadet edeceğini bilebiliyordu.
Sahabe-i kiramdan Âmir b.Rebia, bize şunu naklediyor: “Zeyd b.Amr’dan işittim,
bir gün şöyle diyordu: ‘Ben Hz.İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan
gelecek bir nebi bekliyorum.
O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama iman
ediyor, tasdik ediyor ve kabul ediyorum ki, O, hak nebidir.
Eğer senin ömrün
olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun
şemâilinden haber vereyim de sakın şaşırma!’ dedi.
Ben de ‘Buyur anlat.’ dedim.
Devam etti: ‘Orta boyludur.
Ne çok uzun ne de çok kısadır.
Saçları tam düz de
değildir, kıvırcık da değildir.
İsmi Ahmed’dir.
Doğum yeri Mekke’dir.
Peygamber
olarak gönderileceği yer de burasıdır.
Ancak daha sonra kavmi, O’nun
getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O’nu Mekke’den çıkaracaklardır.
O, Yesrib’e (Medine) hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır.
Sakın
ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz.İbrahim’in dinini aradım.
Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri bana, (senin aradığın daha sonra
gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar
ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar: O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da
bir daha peygamber gelmeyecektir.’ “
Âmir b.Rebia devam ediyor: “Gün geldi ben de Müslüman oldum.
Allah Resûlü’ne,
Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım.
Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in
selâmını aldı.
Ardından da şöyle buyurdu: Ben Zeyd’i Cennet’te eteklerini sürüye
sürüye yürürken gördüm.“[4]
Varaka b.Nevfel bir Hıristiyan âlimiydi ve Hz.Hatice’nin de akrabasıydı.
Allah
Resûlü’ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ)
durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka’dan şu cevabı almıştı:
“Yâ Hatice! O doğru sözlü bir insandır.
Gördüğü, nübüvvetin ilk başlangıcında
görülmesi gerekenlerdir.
O’na gelen Namus-u Ekber’dir.
Hz.Musa’ya ve Hz.İsa’ya
(aleyhimesselâm) da o gelmiştir.
Yakın zamanda O, peygamber olacaktır.
Eğer o
günlere yetişebilirsem, ben de O’na iman eder ve mutlaka muzahir olurum.”[5]
Abdullah b.Selâm ise bir Yahudi âlimiydi.
İslâm’a girişini bizzat kendisinden
dinleyelim: “Allah Resûlü Medine’ye hicret edince herkes gibi ben de görmeye
gittim.
Etrafında birçok insan vardı.
Ben içeriye girdiğimde mübarek
dudaklarından şu sözler dökülüyordu: أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطْعِمُوا
الطَّعَامَ…“Önünüze gelene selâm verin ve yemek yedirin…” O’nun sözlerindeki
büyüye ve çehresindeki derinliğe vurulmuştum.
Hemen orada şehadet getirip
Müslüman oldum.
Çünkü O’nda gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi.”[6]
Abdullah b.Selâm (radıyallâhu anh) mühim bir şahsiyetti.
İbn Hacer’in “İsâbe”de
kaydettiğine göre, Hz.Yusuf’un neslinden geliyordu.[7]
İtibarlı bir insandı.
Onun şahitliği bizzat Kur’ân’da tebcil ediliyor ve delil getirme sadedinde
anlatılıyordu: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ
بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ
وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ”“De ki: Hiç
düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz de O’nu inkâr etmişseniz,
İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı hâlde, siz yine
de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah
zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”[8]
Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b.Selâm’dır.
Her ne kadar bazı
müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen şahsın Hz.Musa
(aleyhisselâm) olacağını söylemişlerse de,[9]
bu âyetin Medenî olduğu görüşü
daha kuvvetlidir.
Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu âyet
Medenîdir ve Abdullah b.Selâm’dan bahsetmektedir.[10]
4.Neden İnanmadılar?
Aslında Yahudi ve Hıristiyanlardan bazıları, Allah Resûlü’nü çok iyi bilip
tanıyorlardı.
Ama kin ve hasetleri inanmalarına mâni oluyordu.
Hem bu tanıma, o
kadar kesin ve netti ki inanmak için sadece Allah Resûlü’ne bir kere bakmaları
yeterliydi.
Zira onlar, Allah Resûlü’nü bütün şekil ve şemâiliyle tanıyorlardı.
Kur’ân-ı Kerim bu hakikate şöyle işaret etmektedir:
اَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ
وَإِنَّ فَرِيقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Kendilerine
kitap verdiklerimiz, O’nu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.
(Buna rağmen)
onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.”[11]
Âyette, bizzat Allah Resûlü’nün ismi zikredilmeyip de “O’nu” denmesi işaret
ediyor ki, Ehl-i Kitap bütünüyle, son gelecek peygamber kastedilerek “O”
dendiğinde hep Tevrat ve İncil’de adı geçen Zât’ı anlıyorlardı.
O da, hiç
şüphesiz ki, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dı ve O’nu öz evlâtlarından daha iyi
tanıyorlardı.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), Abdullah b.Selâm’a sorar:
– Allah Resûlü’nü öz evlâdın gibi tanıyor muydun?
Cevap verir:
– Öz evlâdımdan daha iyi tanıyordum.
Hz.Ömer, ikinci defa “Nasıl?” diye sorunca da şu cevabı verir: “Evlâdım
hakkında şüphe edebilirim.
Belki beni hanımım kandırmıştır.
Fakat Allah
Resûlü’nün son peygamber olduğundan zerre kadar şüphem yoktur.” Bu cevap Hz.
Ömer’i öyle sevindirir ki, kalkar ve Abdullah b.Selâm’ın başından öper.[12]
a.
Kıskançlık ve Haset
Evet, onlar Allah Resûlü’nü çok iyi tanıyorlardı.
Fakat iman başka, tanımak daha
başkadır.
Tanıyor, ama iman edemiyorlardı.
Kıskançlıkları ve hasetleri
imanlarına mâni oluyordu.
وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ
وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا
جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِرِينَ“Ne
zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)’ı doğrulayıcı bir
kitap (Kur’ân) geldi ki, daha önce küfredenlere karşı nusret talebinde bulunup
dururlarken, o bildikleri (Kur’ân) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler, artık
Allah’ın lâneti, inkârcıların üzerine olsun.”[13]
Bu âyetle de Cenâb-ı Hak, onların, Allah Resûlü’nü kabul etmemelerindeki gerçek
sebebi anlatıyordu.
Bütün mesele son gelen nebinin Yahudi olmamasıydı.
Eğer
Allah Resûlü, Yahudilerin içlerinden çıkmış olsaydı, hiç şüphesiz davranışları
daha farklı olabilirdi.
Nitekim Abdullah b.Selâm (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’ne gelerek: “Yâ
Resûlallah, beni bir yere saklayın ve Medine’de ne kadar Yahudi âlimi varsa
hepsini çağırın! Sonra da onlara beni ve babamı nasıl tanıdıklarını sorun!
Muhakkak cevapları müspet olacaktır.
Sonra da ben, saklandığım yerden çıkıp
Müslümanlığımı ilân edeyim.” teklifinde bulunmuştu.
Allah Resûlü de bu teklifi
kabul buyurmuşlardı.
Derken Abdullah b.Selâm, evin bir yerine gizlendi.
Gelen
Yahudi âlimleri yerlerini aldılar.
Efendimiz sordu: “Siz Abdullah b.Selâm’ı ve
babasını nasıl bilirsiniz?” Cevap verdiler: “O ve babası bizim aramızda en âlim
ve en şereflilerdendir.” Allah Resûlü: “O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?”
dediğinde ise: “İmkânı yok, asla böyle bir şey olamaz!” dediler.
Tam o esnada da
Abdullah b.Selâm (radıyallâhu anh) saklandığı yerden çıktı.
Şehadet getirip
Efendimiz’in peygamberliğini tasdik etti.
Şaşırıp kaldılar ve biraz önce
söyledikleri övücü ifadeleri geri alarak: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin
oğludur.” dediler.
Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu
ikiyüzlülerin, huzurunda daha fazla kalmasına izin vermedi.[14]
Bu hâdise de açıkça ispat ediyor ki, Yahudiler Allah Resûlü’nü bilip
tanıyorlardı.
Ancak peşin hükümlü ve sabit fikirli olmaları, onları imandan
alıkoyuyordu.
Selmân-ı Fârisî (radıyallâhu anh) de bu mevzuda tek başına bir delildir.
Önceleri Mecûsi idi; ama hak dini bulabilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
Sonra
Hıristiyanlığı gördü; kiliseye kapandı.
İntisap ettiği rahipten, vefat edeceği
sırada kendisine bir rahip tavsiye etmesini istedi; o da ona, bilip itimat
ettiği bir başka rahibi tavsiye etti.
Böylece pek çok kimsenin yanında kaldı.
Nihayet son dakikalarını yaşayan bahtiyar bir rahipten de aynı talepte
bulununca, bu Hıristiyan âlimi ona şu tavsiyede bulundu:
“Evlâdım, şu anda sana tavsiye edebileceğim hiç kimse kalmadı.
Ancak, son
gelecek nebinin zamanı iyice yaklaştı.
O, İbrahim’in Hanif dini üzere gelecek,
İbrahim’in hicret ettiği yerden zuhur edecek; ancak başka bir yere hicret edip
orada yerleşecek.
O’nun nebi olduğuna dair açık deliller vardır.
Gidebilirsen
oraya git.
O, sadaka yemez.
Hediye kabul eder ve iki omuzu arasında nübüvvetine
delil bir hâtem vardır.”
Gerisini kendisinden dinleyelim:
“Rahibin haber verdiği yere gitmek için bir kervan araştırdım.
Nihayet böyle bir
kervan buldum ve onlara, ücret karşılığı beni de götürmelerini söyledim.
Kabul
ettiler.
Ancak, Vâdi’l-Kurâ’ya gelince zulmedip beni köle diye bir yahudiye
sattılar.
Bulunduğum yerde hurma bahçelerini görünce, herhâlde burası bana
rahibin haber verdiği yer, dedim ve orada kaldım.
Sonra da birgün Benî Kurayza
yahudilerinden biri gelip beni bu adamdan satın aldı ve Medine’ye götürdü.
Orada
hurma bahçelerinde çalışıyordum.
Allah Resûlü’nden hiçbir haber alamamıştım.
Yine günlerden bir gün ağaca çıkmış hurma topluyordum..
ve sahibim olan yahudi
de ağacın altında oturuyordu.
Biraz sonra onun amca çocuklarından bir yahudi
çıkageldi.
Öfkeli bir hâlde: ‘Allah kahretsin, bütün millet Kuba’ya gidiyor.
Mekke’den gelen bir adam peygamberliğini ilân etmiş ve onlar da O’nun peygamber
olduğunu zannediyorlar!.’ dedi.
Heyecandan titremeye başladım.
Nerede ise
ağaçtan sahibimin üzerine düşecektim.
Hızla ağaçtan indim ve adama: ‘Ne
diyorsun? Ne diyorsun? Bu nasıl bir haber?’ demeye başladım.
Sahibim benim bu
heyecanımı görünce elinin tersiyle bana şiddetli bir tokat atarak: ‘Sana ne bu
işten? Sen işine bak!’ dedi.
Ben de: ‘Hiç..
sadece ne olduğunu öğrenmek
istemiştim.’ dedim.
Tekrar ağaca çıktım.
Akşam olunca neyim varsa topladım ve
Kuba’ya gittim.
Allah Resûlü ashabıyla beraber oturuyordu.
‘Siz fakir
insanlarsınız, ben de sadaka verecek yer arıyordum.
Şunları size sadaka olarak
getirdim, buyurun yiyin.’ dedim.
Allah Resûlü yanındakilere; ‘Siz yiyin.’ dedi.
Kendisi hiç dokunmadı.
İçimden: ‘İşte rahibin dediği birinci işaret.’ dedim.
Ertesi gün yine gittim ve, ‘Bu sadaka değil, hediyedir, buyurun yiyin.’ dedim.
Allah Resûlü ashabını buyur edip kendisi de yedi.
‘İkinci işaret de tamam.’
dedim.
Ashabdan biri vefat etmişti.
Allah Resûlü de cenazede bulunmuş ve
Bakîü’l-Garkad’a (Medine Mezarlığı) gelmişti.
Yanına varıp selâm verdim.
Sonra
da arkasına geçtim ve sırtındaki nübüvvet mührünü görmeye çalıştım.
Niyetimi
sezmişti..
zaten omuzları da açıktı..
ve nübüvvet mührünü de görmüştüm.
Üçüncü
işaret de aynen rahibin senelerce önce anlattığı gibiydi.
Kendimi tutamadım,
hemen sarılıp mührü öpmeye başladım.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem);
‘Dur bakalım!’ dedi.
Çekildim.
Karşısına oturup, başımdan geçenleri bir bir
anlattım.
Çok sevinmişti.
O’na anlattıklarımın ashabı tarafından da duyulmasını
istemişti…”[15]
Evet, inat ve hasedi bırakıp O’na bakanlar O’nu buldu ve O’na vuruldu.
Dünle-bugün arasında keyfiyet bakımından zerre kadar fark yoktur.
Bugün de
binler-yüz binler, O’nun hakkaniyetini görüp tasdik etmekte ve O’nun son resûl
olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadırlar.
Ancak, yine dünle bugün arasında fark
olmayan bir husus da, inat ve temerrüdü terk edemeyenlerin, O’nun risaletini
bildikleri hâlde kabullenemeyişleridir…
b.Rekabet Hissi
Muğîre b.Şu’be anlatıyor: “Ebû Cehil’le beraber oturuyorduk.
Allah Resûlü geldi
ve bazı şeyler anlatarak tebliğde bulundu.
Ebû Cehil, küstahça: ‘Yâ Muhammed!
Eğer bunları öbür tarafta tebliğ ettiğine dair şahit aramak için yapıyorsan, hiç
yorulma, ben sana şehadet ederim, şimdi beni rahatsız etme!’ dedi.
Allah Resûlü
bizden ayrıldı.
Ben Ebû Cehil’e sordum: “Hakikaten O’na inanmıyor musun?” Cevap
verdi: “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir.
Fakat Hâşimîlerle eskiden beri
aramızda bir rekabet var.
Onlar, rifâde, sikâye bizde diye övünüp duruyorlar.
Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.”[16]
Kureyş toplanıp kafa kafaya verdi ve Allah Resûlü’ne göndermek üzere Utbe b.
Rebia’da karar kıldılar.
Utbe gidip O’nu ikna edecek ve davasından
vazgeçirecekti.
Bu zat, o günün entel sınıfından ve Arap edebiyatına vâkıf,
varlıklı bir insandı.
İki Cihan Serveri’nin yanına vardı ve kendince mantık
oyunları yapmaya çalışarak O’na sordu: “Yâ Muhammed! Sen mi hayırlısın, yoksa
baban Abdullah mı?” Efendimiz bu soruya cevap vermedi.
Hayır, belki de ahmağa en
güzel cevap olan sükût ile karşılık verdi.
Utbe devamla: Eğer onun senden daha
hayırlı olduğunu kabul ediyorsan, muhakkak o, senin şu anda tahkir ettiğin
ilâhlara taptı.
Yok, eğer kendini ondan daha hayırlı görüyorsan, o zaman konuş
da anlattıklarını ben de dinleyeyim.
Allah Resûlü sordu: “Diyeceklerin bitti mi?” Evet, dedi Utbe ve sustu.
İki Cihan
Serveri diz çöktü ve Fussılet sûresini başından itibaren okumaya başladı.
13.
âyet olan:
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ
وَثَمُودَ17 âyetine gelince, Utbe dayanamadı.
Sıtmalı gibi titriyordu.
Ellerini
Allah Resûlü’nün mübarek dudaklarına götürdü.
Takati kalmamıştı.
‘Sus yâ
Muhammed! İnandığın Allah aşkına sus!’ dedi ve kalkıp gitti.
Mekke büyükleri neticeyi bekliyorlardı.
Ebû Cehil, Utbe’nin gelişini hiç
beğenmemişti.
Yanındakilere, ‘Gittiği gibi dönmüyor.’ dedi.
Utbe doğruca evine
gitti.
Dinlediği âyetler onu yıldırım çarpar gibi çarpmıştı..
ve biraz sonra da
şeytana akıl öğreten adam Ebû Cehil gelip kapıya dayanmıştı.
Utbe’nin iman
etmesinden korkuyor ve hemen hâdisenin üzerine gitme lüzumuna inanıyordu..
ve
Utbe’nin zayıf tarafını çok iyi biliyordu.
Onu gururundan vuracaktı.
Harekete
geçti ve şöyle dedi:
– Yâ Utbe, duydum ki Muhammed sana fazla iltifat etmiş.
Orada sana ziyafet
vermiş, yedirmiş, içirmiş.
Sen de bu iltifata dayanamayıp O’na iman etmişsin.
Halk arasında söylenenler bunlar… Utbe öfkelendi.
Damarı kabardı.
‘Benim O’nun
yemeğine ihtiyacım olmadığını hepiniz biliyorsunuz.
Aranızda en zengin benim.
Fakat Muhammed’in söyledikleri beni sarstı.
Çünkü okuduğu şiir değildi.
Kâhin
sözüne ise hiç benzemiyordu.
Ne diyeceğimi bilemiyorum.
O, sözü doğru bir
insandır.
O’nun okuduklarını dinlerken Âd ve Semûd’un başına gelenlerin bizim de
başımıza geleceğinden korktum…[18]
c.
Başka Sebepler
Aslında bu itiraflar sadece bir iki kişiye münhasır değildi.
Umumî vicdanda
kanaat hep aynıydı.
Fakat korku, tama’, hırs ve inat gibi menfî tesirler
inanmalarına mâni oluyordu..
evet, hem de bildikleri hâlde inanamıyorlardı.
İşte, Kur’ân-ı Kerim, hem onların bu hâlini anlatma hem de Efendimiz’i tesliye
makamında şöyle buyuruyor:
قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ
يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ “Onların
söylediklerinin, seni üzeceğini elbette çok iyi biliyoruz.
Doğrusu onlar seni
yalancı saymıyorlar, fakat zalimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr
ediyorlar.”[19]
Onlar sana çeşitli isnatlarda bulunuyorlar.
Onların bu isnatları da seni üzüyor.
Sakın, o bedeninin altında kalıp ezilmişlerin ve alışkanlıklarını terk edemeyen
nefsinin zebunu tali’sizlerin dedikleri ve söyledikleri seni üzmesin.
Hem
aslında onlar seni bizzat yalanlamıyorlar.
Evet, onların hiçbiri kalkıp da sana
yalan isnat edemiyor.
Çünkü onlar da biliyorlar ki, sen yalan söylemekten
müberrasın.
“Emîn” ismini sana veren onlardır.
Bunların akılsızlıklarına bak ki,
sana isnat ettikleri şeylere inanmadıkları hâlde, kendi akıl ve muhâkemelerine
rağmen, böyle bir şeye cüret ediyorlar.
Öyleyse üzülmene ne gerek var!
Evet, üzülmesi gereken birisi varsa, o da dünya ve ukbânın dizginlerini elinde
tutan bir Zât’a karşı hem de ışığın etrafında durdukları hâlde, istifade
menfezlerini açıp istifade edemeyenlerdir.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/319-322.
[2] Mâide sûresi, 5/67.
[3] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/353; 6/506.
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 2/298 vd.; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/615.
[5] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/451.
[7] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/118.
[8] Ahkâf sûresi, 46/10.
[9] Taberî, Câmiu’l-beyan, 26/9.
[10] Taberî, Câmiu’l-beyan, 26/12.
[11] Bakara sûresi, 2/146.
[12] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/195; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr,
1/357; Ebu’s-suûd Efendi, İrşadü akli’s-selim, 1/176.
[13] Bakara sûresi, 2/89.
[14] Buhârî, enbiyâ 1; menâkıbu’l-ensar 45.
[15] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/41-47.
[16] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/255-256.
[17] “Eğer yüz çevirirlerse sen şöyle de: ‘Ben, sizi Âd ve Semûd halklarını
çarpan kasırga gibi bir kasırganın geleceğini bildirerek uyarıyorum.’ “
[18] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/61-64; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/130-132.
[19] En’âm sûresi, 6/33.
Beklenen ve Müjdelenen Peygamber
1.İbrahim’in (aleyhisselâm) Duası, İsa’nın (aleyhisselâm) Müjdesi
Bir gün ashabdan biri Allah Resûlü’ne: “Yâ Resûlallah, biraz kendinizden
bahseder misiniz?” der.
Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur:
“Ben, İbrahim’in duası ve Hz.İsa’nın muştusuyum.”[1]
Kur’ân-ı Kerim iki ayrı âyetiyle bu hususa temas eder:
1) Hz.İbrahim (aleyhisselâm) şöyle dua etmiştir:
رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden, Senin âyetlerini kendilerine okuyacak,
onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder.
Yegâne
Azîz ve Hakîm Sensin.”[2]
2) Hz.İsa’nın (aleyhisselâm) müjdesi:
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ
إِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّراً
بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ
بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ
“Hatırla ki, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın benden
evvelki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi
de müjdeleyici olarak gönderdiği peygamberiyim.’ demişti.
Fakat o, kendilerine
apaçık deliller getirince ‘Bu, aşikâr bir büyüdür.’ dediler.”[3]
Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürpriz olarak ortaya çıkmış
biri değildir.
O daha gelmeden asırlarca önce haber verilen ve gelmesi bütün
cihan tarafından beklenen bir nebidir.
O’nun nübüvvetine en büyük delil, mucizeliği ebedî olan Kur’ân‑ı Kerim’dir.
Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da yüzlerce âyet, İki Cihan Serveri’nin hak nebi
olduğunu dile getirmektedir.
O’nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin,
Efendimiz’in risaletini inkâr etmesi asla mümkün değildir.
Ancak biz başlı
başına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyeceğiz.
Zaten yeri
geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat ettiğimiz âyetleri arz ederken, bu
mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.
2.Tevrat’ın Müjdeleri
Biz bu bölümde, yüzlerce defa tahrife uğramasına rağmen, içinde hâlâ Allah
Resûlü’ne işaret ve bişaretler taşıyan, Tevrat, İncil ve Zebur’dan bazı
kısımları nakletmek istiyoruz.
Meselenin tafsilatını, mevzu ile doğrudan alâkalı
müstakil eserlere ve bilhassa, Hüseyin el-Cisr’in “Risale-i Hamîdiye”sine havale
ederek, burada sadece mühim gördüklerimizden bazılarını arz edeceğiz.
A.
Fârân Dağları
1944 senesinde Londra’da basılan Tevrat’ın Arapça tercümesinden bir âyet: “Allah
insanlığa Sînâ’da teveccüh etti.
Sâîr’de tecellî buyurdu.
Fârân dağlarında zuhur
edip kemaliyle ortaya çıktı.”[4]
Yani Allah’ın (celle celâluhu) rahmeti ve insanlığa olan merhameti, ihsanı, Hz.
Musa’nın (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunduğu Sînâ’da zâhir
olmuştur.
Bu rahmet, o devrede Hz.Musa’ya verilen nübüvvettir.
Sâîr,
Filistin’dir.
Orada Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vahiy yoluyla gelip Hz.İsa’yı ve
çevresindekileri bürümüştür.
Aynı zamanda Hz.Mesih, Rabb’in tecellîlerine
mazhar büyük bir peygamberdir.
Çokları tecellî ile zuhuru birbirine iltibas
ettiklerinden bu meselede de karışıklığa düşmüşlerdir.
Evet, onda tecellî eden
nefha-i ilâhîdir.
Fârân dağlarında ise, Cenâb-ı Hak, sırr-ı ehadiyet ve makam-ı
ferdiyetle zuhur etmiştir.
Fârân Mekke’dir.
Çünkü Tevrat’ın başka bir yerinde,
Hz.İbrahim’in, oğlu İsmail’i Fârân’da bıraktığı anlatılmaktadır.
Öyleyse,
Tevrat’ta geçen Fârân’dan maksat Mekke’dir.
Sırasıyla bu âyette üç nebiden
bahsediliyor.
Bunlardan birincisi Hz.Musa, ikincisi Hz.İsa (aleyhisselâm),
üçüncüsü ise Son Peygamber, İki Cihan Serveri Hz.Muhammed Mustafa’dır
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
Tevrat’taki âyetin devamında şu ifadeler var:
وَمَعَهُ أُلُوفُ اْلأَطْهَارِ، فِي يَمِينِهِ سِنَّةِ النَّارِ
“O’nun yanında binlerce tertemiz, pırlantamisal ashabı olacaktır.
Ve sağ elinde
ateşten iki ağızlı balta bulunacaktır.” Bu ibareden, O’nun cihada memur olacağı
anlaşılmaktadır.
Malumdur ki Allah Resûlü, vahyin bidayetinde Hira dağında bir mağaraya çekilir
ve orada kendini tefekkür ve ibadete verirdi.
İlk vahiy bu dağda gelmişti.[5]
Fârân eğer Mekke değilse başka neresi olabilir ki, oradan İslâm dini gibi bir
din zuhur edip şarka-garba yayılmış olsun.
Dünyada böyle bir yer mevcut
olmadığına göre, Tevrat’ta geçen Fârân, Mekke’ye işarettir.
Ayrıca yukarıda da
belirttiğimiz gibi, Tekvin’in 21.âyetinde geçen ve Hz.İsmail’in yerleştiği
yeri anlatan “Fârân’da yerleşti.” ifadesi, dediğimizi ispatlayan en büyük ve en
açık bir delildir.
Aksini iddiaya da kimsenin gücü yetmeyecektir.
Bu mevzuda
yapılan itirazlar ilmîlikten uzak, indî mülâhazalardır.
Hele âyetin sonundaki
ashab ve cihada memur olmaya işaret eden kısımlar hiçbir tereddüt ve şüpheye
meydan vermeyecek şekilde, o zâtın Hz.Muhammed Aleyhisselâm olduğunu
göstermektedir.
b.Hz.İsmail Soyundan
Tevrat’tan ikinci âyet: Cenâb-ı Hak, Tevrat’ın bu âyetinde Hz.Musa’ya hitaben
şöyle demektedir: “Onlar için (İsrailoğullarının) kardeşleri arasında senin gibi
bir peygamber çıkaracağım, sözlerimi O’nun ağzına koyacağım ve O’na emrettiğim
her şeyi onlara söyleyecek.”[6]
19.âyet de bunu tamamlar mahiyettedir:
وَمَنْ لَمْ يُطِعْ كَلاَمَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ بِاسْمِي فَأَنَا أَكُونُ
الْمُنْتَقِمَ مِنْ ذَلِكَ
“Benim ismimle söyleyeceği sözlerine itaat etmeyenlerden bizzat Ben intikam
alacağım.”
Bu âyetteki İsrailoğulları’nın kardeşi tabiriyle Hz.İsmail’in soyundan gelecek
bir peygambere işaret edilmektedir ki, Hz.İsmail’in neslinden geldiği bilinen
tek peygamber, Efendimiz Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.
Ayrıca O da Hz.Musa
(aleyhisselâm) gibi bir şeriatla gelecektir.
Diğer taraftan, bu âyette gelecek
peygamberin “ümmî” olacağı belirtilmektedir.
İtaat etmeyenlerden alınacak intikam ise, dine ait müeyyidât ve ukûbat olmak
gerektir ki, bu da ancak İslâm dininde vardır.
Tevrat’ta zikri geçen bu peygamberin Hz.İsa ve Hz.Yûşa (aleyhimesselâm) olma
ihtimalleri ise kat’iyen mümkün değildir.
Zira bu peygamberler
İsrailoğullarındandır.
Ayrıca birçok meselede Hz.İsa (aleyhisselâm) yeni
herhangi bir hüküm getirmemiş, sadece Hz.Musa’ya (aleyhisselâm) ittiba
etmiştir.
Hz.Yûşa’nın ise Hz.Musa’ya benzemediği gün gibi âşikârdır.
Çünkü o
yeni bir şeriatla gelmemiştir.
Hâlbuki “Doğrusu Biz size hakkınızda şahitlik
edecek bir Peygamber gönderdik.
Nasıl ki, Firavun’a da bir peygamber
göndermiştik.”[7]
âyeti de Hz.Musa ile Efendimiz arasındaki benzerliği beyan
etmektedir.
Aslında daha ötesinde bir delile de ihtiyaç yoktur.
C.
Diğer Özellikleri
Tevrat’tan üçüncü âyet: Abdullah b.Amr b.Âs, Abdullah b.Selâm ve
Kâ’bu’l-Ahbâr (radıyallâhu anhüm) ki, bunların üçü de geçmiş kitapları en iyi
bilen insanlar olarak şöhret yapmış zatlardır.
Kendi devirlerinde, o günkü kadar
tahrife uğramamış Tevrat’ta şöyle bir âyet bulunduğunu naklediyorlar:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً
وَحِرْزاً لِلْأُمِيِّيّنَ أَنْتَ عَبْدِي وَرَسُولِي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ
لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ وَلاَ سَخَّابٍ فِي اْلأَسْوَاقِ وَلاَ يَدْفَعُ
بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰه
ُحَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِأَنْ يَقُولُوا لاَ إِلَهَ إلاَّ
اللّٰهُ
“Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlere sığınak olarak
gönderdik.
Sen Benim kulum ve elçimsin.
Sana “Mütevekkil” adını verdim.
O haşin
ve kaba değildir.
Çarşılarda yüksek sesle bağırıp çağırmaz.
Kötülüğe kötülükle
mukabele etmez.
Affeder, bağışlar.
Allah O’nunla eğri bir milleti ‘Lâ ilâhe
illâllah’ demek suretiyle doğrultuncaya kadar O’nun ruhunu kabzetmez.”[8]
Şimdi düşünelim: Tevrat’taki bu hitap kimedir? Derinlemesine bir tahlile
ihtiyaç dahi duymadan, âyetin zâhirî mânâsı bu hitabın gelecek bir peygambere ve
peygamberler içinde bizzat Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
yapıldığını göstermektedir.
O, bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberdir.
Ve
bu mevzuda sanki âyet O’na şöyle demektedir:
Seni bütün insanlığa, doğru yolu müjdeleyici ve onları eğri yolun encâmından da
sakındırıcı bir beşîr ve nezîr olarak gönderdim.
Sen fenalıklara göğsünü gerecek
ve insanların, gidip Cehennem çukurlarına düşmelerini engelleyeceksin.
Aynı
zamanda bu eğri büğrü, dolambaçlı yollarda karanlık içinde kalmışlara, bir ışık
olacak ve ellerinden tutup, onları Cennet’e ve Cemalullah’a kavuşturacaksın.
Seni cahiliye devrinin ümmî cemaatine bir hırz, bir sığınak olarak gönderdim.
Sana uyandıkları zaman korunacak ve kollanacaklar..
ve yine Sana dayandıkları
müddetçe varlıklarını sürdürebilecekler…
Sen Benim kulum ve resûlümsün.
–Evet, bizler de Tahiyyat’ımızda hep O’nun
kulluğunu ve risaletini dile getiriyoruz– Ben sana “Mütevekkil” adını koydum.
Cihan senin karşına dikilse ve sen de onlarla yaka paça olmak zorunda kalsan,
yine zerre kadar sarsıntı geçirmezsin.
Evet, her peygamberin kendine göre bir
tevekkül ufku vardır.
Ama sen bu hususta bir başkasın.
Onun içindir ki, Ben sana
“Mütevekkil” dedim.
Sonra da hitap gayba dönüyor ki buna “iltifat” diyoruz:
“O öfkeli, etrafını kıran bir nefret insanı değildir.
Aksine O bir edep, vakar,
ciddiyet ve temkin insanıdır.
O, sokaklarda bağırıp çağırmaz.
Çünkü bu tür
dikkat çekme gayreti, bir zaaf ve bir gurur alâmetidir ki, O böyle mezmum
sıfatlardan münezzeh ve müberradır.”
Kötülüğe asla kötülükle mukabele etmez.
Bir bedevi gelir, cübbesinden tutup
sarsar ve küstahça “Hakkımı ver!” derdi de sahabeyi çıldırtan bu türlü
hareketler, o şefkat âbidesini tebessüm ettirir ve “Bu adama istediğini verin!”
buyururdu.[9]
Evet O, en affedilmez suçları dahi affederdi.
Yeter ki o mevzuda,
şeriatın emirlerine muhalefet söz konusu olmasın.
Düşünün bir kere, kendisine
bunca kötülük yapan Mekkelilere, hem de her şeyi yapabileceği o gün ne demişti:
“Gidiniz, hepiniz hürsünüz!”[10]
Eğri bir yolda ve cahiliye hayatı yaşayan insanlar, O’nun getirdiği nurla
istikametlerini elde edecekleri âna kadar Allah (celle celâluhu) Habibini yanına
almayacaktı ve almadı da.
O’nun Refîk-i A’lâ’ya yükselişi, din tamamlanıp O’nun
vazifesi sona erince olacaktı.
Yetiştirdiği insanlar, hakkıyla O’nu temsil
edecek seviyeye gelince, O, insanlar arasından ayrılıp Hakikî Dost’un huzuruna
gidecekti.
Çünkü dünyaya ait vazifesi ancak o zaman bitmiş olacaktı.
Evet, Tevrat O’nu böyle anlatıyordu, O da vakti gelince hayat-ı seniyyeleriyle
bunu temsil ediyordu.
Doğrusu orada anlatılanlar, bizzat Allah Resûlü’nün
yaşadığı hayat tarzıydı.
Öyleyse Tevrat’ın bahsettiği bu şanı yüce nebi kimdi?
Tarihte bu anlatılanlara denk hayatı olan bir başkası var mıydı? Elbette ki
hayır! Öyle ise bahsedilen insan ancak Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dı..!
3.İncil’in Müjdeleri
A.
Faraklit
Yuhanna İncili’nden bir âyet: “Mesih: ‘Ben, benim ve sizin Rabbinize gidiyorum.
Ta ki size Tevil’i getirecek olan Faraklit’i göndersin.’ dedi.”[11]
Faraklit, hakkın ruhu, hak ile bâtılı birbirinden tamamen ayıran mânâlarına
gelir.
Evet, Allah Resûlü, hakkın ruhudur.
Çünkü ölü kalbler ancak O’nun
getirdiği hak ile hayat bulmuştur.
O, insanların hidayete ermesi için kendini
feda edercesine bir mücadele vermiştir ki; hak ile bâtılın birbirinden
ayrılması, ancak böyle bir mücadele ve mücahede sonucu vuku bulmuştur.
İşte Hz.
Mesih’in haber verdiği bir Faraklit gelmiştir.
O da Allah’ın (celle celâluhu)
son elçisi İki Cihan Güneşi Hz.Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Yuhanna İncili, 14.bab, 15 ve 16.âyetlerde şöyle deniyor:
“Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız.
Ben Rabb’e yalvaracağım ve O
size başka bir tesellici, hakikat ruhunu (Faraklit) verecektir; ta ki daima
sizinle beraber olsun.”
Şimdi de sırasıyla şu âyetlere bakalım:
“Faraklit, öyle bir Ruhu’l-Kudüs’tür ki, Rab O’nu benim ismimle (yani peygamber
olarak) gönderecektir.
O size her şeyi öğretecek ve benim size söylediklerimi de
tekrar hatırlatacaktır.”[12]
“Faraklit geldiğinde benim için şahitlik edecektir ve siz de bana şahitlik
edersiniz.”[13]
“Ben size hakkı söylüyorum.
Benim gitmem sizin için hayırlıdır.
Çünkü ben
gitmezsem Faraklit size gelmez.
Ama ben gidersem O’nu gönderirim.”[14]
“Faraklit geldiğinde bütün âlemi, hataları sebebiyle kınar ve onları terbiye
eder.”[15]
İncil’in ilk gelişi İbranice’dir.
Daha sonra Yunanca’ya tercüme edilmiştir.
Bizim elimizdeki Arapça tercümeler ise, Yunanca’dan yapılan tercümelerdir.
“Faraklit” ismi, Yunanca’ya yapılan ilk tercümelerde geçtiği için, İbranice
asıllarında bu kelimenin karşılığı nedir onu bilemiyoruz.
Faraklit, Yunanca bu
kelimenin Arapça karşılığıdır.
Yani ta’rib yoluyla Arapça’ya girmiştir.
Ancak
biz sadece bu kelime üzerinde durup meselemizi ona bina etmeyeceğiz.
Belki,
İncil’de müjdelenen gelecek nebinin bütün hususiyetlerinin Efendimiz’de
tahakkukunu görmeye çalışacağız:
Peygamber âşığı bir zatın sözlerini serlevha edelim..
evet, Mevlâna Hazretleri
ne güzel söyler:
Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıfatları İncil’de vardı
O ki peygamberlerin reisi ve bir bahr-i safâydı
Hilyesi, şemâili, gazveleri, orucu ve yemesi
Hep teker teker İncil’de bulunmaktaydı.
b.Âlemin Reisi
Yuhanna İncili, Bâb: 14, âyet 30’da şöyle denmektedir:
“Mesih şöyle dedi: Artık ben sizinle çok söyleşmem.
Çünkü bu âlemin reisi
geliyor.
Bende asla O’nun nesnesi yoktur…”
Zebur, 72.bâb, 8.âyet ve devamında şöyle deniyor:
“O denizden denize ve nehirden zeminin müntehasına kadar saltanat sürecektir.
Çöl ahalisi O’nun huzurunda diz çöküp düşmanları toprak yalayacaklardır.
Tarşiş’in ve Adaların melikleri peşkeş (bâc) getirip, Şeba ve Şeba melikleri
hediye takdim edecekler.
Cümle melikler dahi O’na secde ve hep taifeler O’na
kulluk edeceklerdir.
Zira feryat eden fakire ve bîçâre ile yardımcısı olmayana O
necat verecektir.
Muhtaç ve fakire merhamet edip fukaranın canlarını halâs
edecektir.
Canları zulüm ve zorbalıktan kurtaracak, onların kanı kendi nazarında
kıymetli olacaktır.
Yaşayacaktır ve O’na Şeba, altınından verecektir.
Ve O’nun
için daima dua edip, O’nu her gün senâ edeceklerdir.
İsmi ebedî olup, ismi güneş
durdukça bâki kalacak ve adamlar O’nunla mübarek olacaklar.
Milletlerin cümlesi
O’na ‘Mübarek’ diyecekler.”
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, biz bu mevzua sadece istitradî olarak ve bir
fikir vermek gayesiyle girdik.
Meselenin daha fazla tafsilatına da girecek
değiliz.
Ancak şu kadarını ilâve etmeden de geçemeyeceğiz:
Haset ve kin, iliklerine kadar işlemiş bazı Yahudi ve Hıristiyanların dünden
bugüne bütün tahrif gayret ve çabalarına rağmen yine de eldeki mevcut Tevrat ve
İncil’de Allah Resûlü’nün peygamberliğiyle alâkalı bir hayli işaret ve bişaret
bulmak mümkündür.
İnşâallah, ileride tali’li tarihçilerimizin gayretiyle,
Tevrat, İncil ve Zebur’un en az tahrife uğramış nüshaları bulunabilirse,
zannediyorum hiçbir tevil ve tefsire ihtiyaç kalmadan Allah Resûlü’ne çok sarih
işaretler bulunduğu, en âmi insanlar tarafından dahi görülecektir.
Belki,
Hıristiyanlığın tasaffi edeceğini haber veren hadislerde,[16]
bu mânâya da
işaretler vardır.
Diğer taraftan, Tevrat ve İncil’de bizzat Allah Resûlü ve O’nun ashabından
bahsedildiği de Kitap ve Sünnet’le sabittir.[17]
Dolayısıyla, bunu inkâra
kalkışmak sapıklık ve küfürdür.
[1] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/262; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 8/175;
Hâkim, el-Müstedrek, 2/656.
[2] Bakara sûresi, 2/129.
[3] Saf sûresi, 61/6.
[4] Tesniye, Bâb: 33, Âyet: 2.
[5] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[6] Tesniye Bâb: 18, Âyet: 18.
[7] Müzzemmil sûresi, 73/15.
[8] Buhârî, büyû 50; tefsir (48) 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/174.
[9] Buhârî, farzu’l-humus 19; edeb 68; Müslim, zekât 44.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/74; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
2/161; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118.
[11] Bâb: 14.
[12] Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26.
[13] Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26-27.
[14] Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 7.
[15] Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 8.
[16] Örnek olarak bkz.: Buhârî, enbiyâ 49; Müslim, iman 244, 245, 246, 247.
[17] “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Elçi’ye, o
Ümmî Peygamber’e uyarlar…” (A’râf sûresi, 7/157)
“Muhammed Allah’ın resûlüdür.
O’nun beraberindeki mü’minler de kâfirlere karşı
şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler.
Sen onları rükû ederken, secde
ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün.
Onların alâmeti, yüzlerindeki
secde izi, secde aydınlığıdır.
Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki
meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu
kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş.
Öyle ki
ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir.
İşte böylece Allah, onlar
gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat
hazırlamıştır.” (Fetih sûresi, 48/29)
Ayrıca bkz.: Buhârî, büyû 50; tefsir (48) 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/174.
Tafsilat için bakınız: Süyûtî, el–Hasâisu’l-kübrâ, 1/26-44.
O, Ayrı Buudların İnsanıdır
Günümüzün zavallı insanı, nice değer ölçülerini kaybettiği gibi, peygamberlere
ve özellikle de peygamberler sultanı Hz.Muhammed Aleyhisselâm’a karşı, bakışı,
tavrı, düşüncesi de tamamen alt-üst olmuş durumda.
Oysaki O’nu, herhangi bir
insan gibi beşerî kriterlerle değerlendirmemiz kat’iyen doğru değildir.
Hatta
mümkün de değildir.
Zira O, yeryüzünü yeniden dizayn etmek ve insanlığa yeni
ufuklar açmak üzere müstesna bir ruh ve müstesna kabiliyetlerle donatılarak
gönderilmiş bir insandır..
ve O’nu takdir bizim kriterlerimizi aşar.
Bu
itibarla, kim ne anlatırsa anlatsın O’nu tam anlatmış olamaz.
O’nu en iyi
anlayanlardan biri olan Hassan b.Sabit’in:
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّداً بِمَقَالَتِي وَلَكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِي بِمُحَمَّدٍ
“Ben sözlerimle Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) övmedim.
Fakat O’nunla
sözlerimi methettim.”[1]
dediği gibi, bütün güzel sözlere güzellik kazandıran, o
sözler içindeki O’nun yâd-ı cemîlidir.
Yoksa bizim ifadelerimizin O’na
kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Küçük tasarruflarla aynı sözü Ebû Temmâm da[2]
kullanır..
asrın büyük mütefekkiri de Kur’ân için aynı sözleri söyler:
وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِي وَلَكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِي
بِالْقُرْآنِ[3]
Bütün bunlar bir ölçüde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmanın neticesidir.
Hepsi de ilhamlarını aynı kaynaktan almış ve aynı şeyleri, ayrı ibarelerle
söylemiş kimselerdir; bazısının mücmel bıraktığını diğeri tafsil edip açıklamış;
bazısı daha şairâne gitmiş ama hep aynı mihver etrafında dönüp durmuşlardır.
Aynı şekilde bizler de, her yönüyle tahdis-i nimet olan, O’na ümmet olmanın
ayrıcalığını yaşıyor ve coşkunluğumuzu haykırıyoruz: Rabbimiz’e ne kadar hamd ve
şükretsek azdır ki, bizleri en büyük bir nimetle serfiraz kılmış ve Hz.Muhammed
Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet eylemiştir.
Bu bir fazl-ı
ilâhîdir.
O fazlını istediğine ve istediği ölçüde verir.
Ancak bize verdiği,
hiçbir ölçü ve tartıya gelmeyecek kadar engindir.
Evet başkalarına göre bize
bahşedilen, sahili olmayan bir ihsan denizidir…
Ancak, meselenin bir de diğer yönü var ki, sormadan edemeyeceğim: Acaba O
Sultan’a lâyık bir gönül tahtına sahip miyiz? Sultan tahtında ârâm etmekte
midir? Gönüllerimiz her an O’na açık mıdır? Otururken, kalkarken, yerken,
içerken ve bütün hareketlerimizde Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın mülâhazası kalb
ve aklımıza hâkim midir?.
ve hayatımız bütünüyle O’nun çizgisinde midir?..
Eğer cevabımız müsbet ise, işte o zaman, turnayı gözünden vurduk demektir.
Artık
rüya ve hülyalarımızı, hep O’nun güzel yüzlü nur cemali süslüyor ve dolayısıyla
da bizler Muhammedî bir cemaat hâline gelmişiz demektir.
Ahlâken O’nun ahlâkıyla
ahlâklanan, hayatının her safhasını Muhammedî edep ile süsleyen bir cemaat ise,
yeryüzünün denge unsurudur.
Kanaatim odur ki, henüz bu dengeyi bulamayışımızın
bir tek sebebi vardır; o da Muhammedî ruhta istenen seviyeye ulaşamayışımızdır.
O, Allah’ın hususî olarak yarattığı ısmarlama bir insandır.
Bir insan olarak
aramıza katılışı bizler için en büyük bahtiyarlıktır.
Çünkü Cennetler bile O’nun
teşrifiyle şeref kazanmıştır ve şeref kazanacaktır.
Bu itibarla, insanımıza
O’nu, hem de kendi kametine uygun anlatabilmek bizim için en büyük vazifedir.
Zira insanlık O Sultanı anladığında ve O’na tâbi olduğunda hakikî insanlığa
erecektir.
Ben de buna niyetlendim.
Ancak bu meydanın eri, bu hutbenin hatibi
olmadığımı ta baştan itiraf ettim.
Şu kadar var ki, O’nun anlaşılmasına çalışmam
tek arzum..
ve işte, bütün hünerim de bu mevzudaki samimiyetimdir…
Uzun süre kendimi kapısında bir “kıtmîr” olarak düşünmüş, öyle teselli
bulmuştum.
Fakat gün geçtikçe ümidimi de kısmen kaybettim.
Sonra kendime şöyle
dedim: Keşke bir insan olarak yaratılacağıma, O’nun mübarek vücudunun bir
yerinde bir kıl olarak yaratılsaydım.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın böyle hususî
lütuflarına mazhar bir insana bu kadar yakın olabilseydim..
hep böyle düşündüm
durdum.
Ancak, böyle bir mazhariyete de liyakatim olmadığını O’nu tanıdıkça daha
iyi anladım.
Şimdi bütün arzum ve isteğim sadece O’nun ümmeti içinde
bulunabilmekten ibarettir.
Zira ümidim odur ki, Cenâb‑ı Hak, böyle bir cemaat
arasında bulunanı O’nun şefaatinden mahrum etmeyecek ve هُمُ الْقَوْمُ لاَ
يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlar öyle bir topluluk ki, onlarla beraber olan
asla mahrum kalmaz”[4]
diyecek ve beni de o topluma dahil edecektir.
Evet, buna rağmen O Muallâ Zât’ı anlatmaya niyetlendim.
Neslimin gönlüne O’na
ait sevgi ateşini tutuşturacak bir kıvılcım atabilmek bütün gayretim.
Ne
diyeyim?.
Ben de hacca niyetlenen karınca gibi derim!.
Zaten o yolda ölmek bütün
emelim…
O, apayrı buudların insanıdır.
Bizlere düşen, kendimizi O’nun çizgisine ve
frekansına göre ayar etme gayretidir.
Bu temin edildiğinde, arada açık ve
şifreli konuşmalar başlar.
Komutu bizzat Resûlullah verir.
İdareyi O ele alır.
O’nun idare edeceği bir cemaat ve cemiyetin keyfiyeti ise, melekleri gıptaya
sevk edecek derecede ulvî, derin ve her türlü izah ve tasvirden vârestedir.
Belki bazılarına bu dediklerimiz objektif gelmeyebilir.
Ne gam; her gün üç-beş
dırahşan çehreli genç mânen Resûlullah’tan bir kısım bişaretler aldıktan
sonra!.
Ve yine bazıları perdesiz, hicapsız, doğrudan doğruya hem de şehadet
âleminde O’nunla münasebete geçtiğini söyledikten sonra!..
O ruhaniyatıyla ve bazılarına göre de nuranîleşen cismaniyetiyle daima
aramızdadır.
İmam Suyûtî yetmişten fazla bizzat Allah Resûlü’yle açıktan
görüştüğünü söyler.[5]
Evet, O, bizim anladığımız mânâda ölmemiş; sadece buud
değiştirmiştir.
O’nun ölümünü herhangi bir insanın ölmesi gibi anlamak yanlış
olur.
Zira Kur’ân, peygamberlik makamının iki derece daha aşağısında bulunan
şehitlik mertebesine erenlere dahi ölü denilmemesini söylemektedir.[6]
Öyleyse,
bizim anladığımız mânâda O’na “Öldü” demek nasıl mümkün olabilir!? Evet, O’nun,
sadece ayrı bir buuda geçtiğini söyleyebiliriz.
Onun içindir ki, bakışı o
buudlara ulaşabilen insanlar, O’nu orada bizzat görüp müşâhede
edebilmektedirler…
Beden ve cismaniyetin zindanından kurtulup, kalb ve ruhun hayat derecesine
erenler, mazi ve istikbali aynı anda yaşayabilirler.
İşte o buudun insanları, şu
anda hem sizinle yan yana oturur, hem de Asr-ı Saadet’te Allah Resûlü’yle diz
dize bulunurlar.
Ehlullahtan “ebdâl” denilen kimseler, aynı anda birçok yerde
bulunabilmektedirler.
Ya O Sultanu’r-Rusül, niçin hem ahirette, hem dünyada, hem
bizim önümüzde hem de meleklerin ve nebilerin önünde bulunmasın? Bulunuyor ve
bulunacaktır da..!
Bütün bu söylenenleri, bundan böyle anlatacaklarıma bir temel yapmak
niyetindeyim.
Peygamberlere ve Peygamberimiz’e bakarken, bakış zaviyesi ve niyet
çok önemlidir.
Enbiyâ-i izâm bir yana, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabînin
sezilip anlaşılması dahi hususî bir ruh safveti ve gönül berraklığı isterse,
peygamberler nasıl cismaniyetin sisli-dumanlı ikliminde idrak edilip
anlaşılabilir ki?..
Öyle ise, onları anlamaya çalışırken, bütün letâifimizle teveccüh edip dikkat
kesilmemiz icap edecektir.
Hele bakılıp anlaşılmak istenen Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’ın şahsiyeti ise, bu dikkat birkaç kere daha artırılmalıdır.
Ne var
ki, yine de herkes kendi kalb gözünün bakış gücüne göre bir şeyler görüp
sezecek..
ve O’nu bütünüyle hiç kimse tam mânâsıyla kavrayamayacaktır.
Evet:
وَكَيْفَ يُدْرِكُ حَقِيقَتَهُ قَوْمٌ نِيَامٌ تَسَلَّوْا عَنْهُ بِالْحُلُمِ
“Ömürlerini rüyalarla teselli olmakla geçiren uykudaki insanlar
O’nun hakikatini nasıl idrak edebilirler ki?!” (Bûsîrî)
[1] Ziyaeddin el-Mevsılî, el-Meselü’s-sâir, 2/357; Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ,
2/321.
[2] Ziyaeddin el-Mevsılî, el-Meselü’s-sâir, 2/357; Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ,
2/321.
[3] “Kur’ân’ın hakâik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim;
belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabiratlarımı da güzelleştirdi,
ulvîleştirdi.” (Bediüzzaman, Mektubat, 28.Mektup, 7.Mesele, 4.Sebep)
[4] Müslim, zikr 25; Tirmizî, daavât 129.
[5] Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr, 1/7; Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, 2/158.
[6] وَلاَ تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ
وَلَكِنْ لاَ تَشْعُرُونَ “Allah yolunda öldürülenler hakkında «ölü» demeyin.
Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.” (Bakara sûresi,
2/154).
وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ أَمْوَاتًا بَلْ
أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rabbilerinin katında yaşarlar,
rızıklanırlar.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/169)
Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi
Peygamberler kendi aralarındaki derece farkıyla beraber[1]
hepsi de Cenâb-ı
Hakk’ın Zât’ının tecellîsine mazhar seçkin ruhlardır.
Allah (celle celâluhu),
Kendisine onları mahrem kabul etmiş, ağyâra kapalı seralarda büyütmüş,
geliştirmiş ve gözlerine, Kendinden gayrı başka hayallerin girmesine meydan
vermemiştir.
Bütün nebiler gibi onlardan da ileri, Efendimiz’in gözü de Rabbinden başka bir
şey görmemiştir.
Evet ağyâr, O’nun bakışını bulandıramamış, başını
döndürememiştir.
O, gözünü açtığında Rabbini görmüş, gözünü kaparken de yine
O’nu müşâhede ile: اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ اْلأَعْلَى “Allahım! Refîk‑i A’lâ’yı
istiyorum.” diyerek kapamıştır.
Şimdi hâdiseyi mealen Hz.Âişe Validemiz’den
(radıyallâhu anhâ) dinleyelim:
“Allah Resûlü bazen hastalandığında yanıma gelir ve bana ‘Dua et.’ derdi.
Ben de
elimle O’nun mübarek elinden tutar ve o elinin bereketi ile şifa bulmasını
umarak, elimi o zaman ve mekân üstü başına kor ve dua ederdim.[2]
Son
rahatsızlığında da aynı şeyi yapmak maksadıyla elini tutmak isteyince şiddetle
çekti ve اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ اْلأَعْلَى diye dua etti.”[3]
Belli ki Allah Resûlü, artık yeryüzündeki dostları değil, hakikî dost olan
Rabbini arzuluyor ve bir başka buudda O’na ulaşmak istiyordu.
İşte, geliş ve gidişi ile böyle bir hayat yaşayan peygamberler ve hususiyle
Peygamberimiz, acaba dünyaya niçin gelmiş ve hangi gayeye binaen
gönderilmişlerdi? Bu çok önemli mevzuun tahlili bilhassa iki ana esastan dolayı
daha da ehemmiyet arz etmektedir:
Birincisi: Peygamberlik müessesesinin yüce ve muallâ mevkiini görüp, onları
sıradan insanlar gibi mütalâa etmemek; ve öyle görüp değerlendirmek isteyenlere
de ikna edici cevaplar hazırlamak.
İkincisi: Günümüzde, peygamberliğe ait vazifeyi temsil etme durumunda olanların
nasıl bir yol ve sistem takip etmeleri gerektiğini işaret etmek.
Meseleyi hangi yönüyle ele alırsak alalım mevzuun ehemmiyetinin çapı
değişmeyecektir.
Onun için biz de, sıralamada herhangi bir tercih yapmadan mevzu
ile alâkalı düşüncelerimizi birkaç madde hâlinde takdim etmeye çalışacağız:
1.KULLUK
Peygamberin gönderiliş gayesi, insanın yaratılış gayesiyle aynı noktada
birleşir.
O da Allah’a kul olma çizgisidir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلإِنْسَ إِلاَّ
لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk yapsınlar diye
yarattım.”[4]
buyurarak bu hususa işaret etmektedir.
Demek oluyor ki, bizim esas yaratılış gayemiz, Allah’ı (celle celâluhu) bilip
tanımak ve O’na lâyıkıyla kul olmaktır.
Yoksa, yeme-içme, mal ve mülk kazanma
veya dünya buudlu ev-bark sahibi olma değildir.
Gerçi bunlar da bizim için fıtrî
ihtiyaçlardır.
Ancak yaratılışımızın gayesi değillerdir.
İşte peygamberler bize,
bu sırlı yolu göstermek için gelmişlerdir.
Âyette: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ نُوحِي إِلَيْهِ
أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنَا فَاعْبُدُونِِ “Senden önce hiçbir peygamber
göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o hâlde Bana kulluk edin.’ diye
vahyetmiş olmayalım.”[5]
denilerek bu hususa işaret edilmiştir.
Diğer bir âyette de:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ
وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ
عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي اْلأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ
الْمُكَذِّبِينَ“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının.’ diye her
millete bir peygamber gönderdik.
Allah o insanlardan bir kısmını doğru yola
iletti.
Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu.
Öyleyse yeryüzünde gezin
de görün, Hakk’ı yalanlayanların sonu nasıl olmuş?”[6]
denilerek, yine
peygamberlerin gönderiliş gayesi, putlardan sakınıp Allah’a kul olma yolunda
insanlara önderlik yapma hikmetine bağlanmıştır.
Efendimiz’in Farkı
Efendimiz’in durumu ise daha farklıdır.
O bütün âlemlere rahmet olarak
gönderilmiş olmakla, hem insanları hem de cinleri kulluk yoluna iletmekle
vazifelidir.
Abdullah b.Mesud (radıyallâhu anh) başından geçen bir hâdiseyi
şöyle nakleder:
“Efendimiz ile beraber bir yere gittik.
Benim etrafıma bir çizgi çizerek, ‘Sen
buradan ayrılma!’ dedi ve kendisi benden uzaklaştı.
Daha sonra gürültüler
duymaya başladım.
Allah Resûlü’ne bir şey mi oldu diye ciddî endişe içindeydim.
Fakat bana, buradan ayrılma dediği için de yerimden kımıldayamıyordum.
Bir
müddet sonra Allah Resûlü döndü.
Duyduğum gürültünün sebebini sordum ve: “Yâ
Resûlallah! O tarrakalar koparan gürültü neydi?” dedim.
Cevaben: ‘Cin taifesi
bana iman edip biatta bulundular.
Sonra aralarında münakaşa başladı.
İnananlarla
inanmayanlar birbirlerine tutuştular.
İşte duyduğun gürültü bu idi.
Ve ayrıca
bana vefatım haber verildi.’ dedi.”[7]
Allah Resûlü, son ifadeleriyle şunu haber veriyordu.
Benim gönderiliş gayem
insanlara ve cinlere hidayete giden yolu açmaktır.
Bugün artık cinler de bana
iman ve itaat ettiklerine göre, dünyada kalmamın bir mânâsı yok demektir.
Öyleyse, bundan böyle artık dünyadan ayrılıp gitsem olabilir…
O böyle düşünüyor ve ifadeleri arasında risaletin gaye ve hedefine ait sırlar
veriyordu.
Aslında O, bizlere de dünya ile ukbâyı tercih mevzuunda şöyle bir dua
talim buyurmuştu:
اَللّٰهُمَّ أَحْيِنِي مَا كَانَتِ الْحَيَاةُ خَيْراً لِي وَتَوَفَّنِي إِذَا
كَانَتِ الْوَفَاةُ خَيْراً لِي “Allahım, hayat benim için hayırlı olduğu
müddetçe beni yaşat.
Vefat benim için daha hayırlı olduğu zaman da ruhumu al ve
beni vefat ettir.”[8]
2.TEBLİĞ
Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise, dini tebliğdir.
Eğer
onlar gelmeseydi bizler, ibadete ait meseleleri bilemez, emir ve nehiyleri
hiçbir zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık.
Namaz, oruç, zekât,
hac nedir; içki, kumar, zina, ihtikâr ve faiz gibi muharremâtın durumu nasıldır,
kat’iyen bilemezdik.
Evet, bütün bunları ve bunlara benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla
öğrenmiş bulunuyoruz.
Buna kısaca “risalet vazifesi” de diyoruz ki, bütün
peygamberler aynı mesajlarla gelmiş ve teferruatta farklılık olsa bile ana
meselelerde hep aynı şeyleri söylemişlerdir.[9]
İşte, nebilere ait bu umumî gaye ve vazife Kur’ân’da şöyle dile getirilir:
الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالاَتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلاَ يَخْشَوْنَ
أَحَدًا إِلاَّ اللّٰهَ وَكَفَى بِاللّٰهِ حَسِيبًا “Onlar (peygamberler) ki,
Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka
kimseden korkmazlar.
Hesap görücü olarak Allah yeter.”[10]
Evet işte onlar, böyle bir gayeyi tahakkuk ettirmek için gelmişlerdir.
Bu
mevzuda karşılarına dikilen engel kim ve ne olursa olsun onlara zerre kadar
tesir etmez..
onlar korku nedir bilmezler.
Çünkü her zaman Allah’tan (celle
celâluhu) korkmaktadırlar.
Ve bu mevzuda Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle seslenilir:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ
تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ
اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni
tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.
Allah seni
insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayete
erdirmez.”[11]
Yani, eğer sen vazifende kusur edersen, bu, senin gönderiliş gayen olan bir
vazifede, yani risalet vazifesinde kusur etmen sayılır ki, bu da sadece senin
ferdî hayatını ilgilendiren bir kusur değildir; belki bütün insanların ferdî ve
içtimaî hayatlarını alâkadar eden bir meseledir.
Çünkü senin vazifen bütün
insanlığı aydınlatmaktır.
Şayet sen bu vazifeyi aksatırsan, bütün insanlık
karanlıkta kalacaktır… Aslında O, gönderildiği vazifenin şuurundaydı.
Zaten öyle
olmasaydı, öyle bir vazife ile gönderilmesi plânlanmaz ve takdir buyurulmazdı.
Allah Resûlü’nde Tebliğ
Allah Resûlü’nün, bu ulvî vazifeyi yüklendikten sonraki bütün hayatı dini
tebliğle geçti.
O kapı kapı dolaşıyor ve mesajını kendilerine tebliğde
bulunabileceği âşina sima ve gönüller arıyordu.
Karşı cephenin infiâli evvelâ, ilgisizlik ve boykot şeklinde oldu.
Daha sonra
istihza ve alayla devam etti.
Son sahada ise işkencenin her çeşidiyle sürüp
gitti.
Geçeceği yollara dikenler serpiliyor, namaz kılarken başına işkembe
konuyor ve kendisine her türlü hakaret reva görülüyordu.
Ne var ki, Allah Resûlü
bunların hiçbiriyle yılmadı ve usanmadı.
Çünkü O’nun dünyaya geliş gayesi buydu.
Can alıcı hasımları dahil herkese defaatle uğradı.
Ve ilâhî mesajı sundu.
Evet,
Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi din ve iman düşmanlarına bile kimbilir kaç defa
gitti, hak ve hakikati anlattı..!
O panayırları dolaşıyor, bir kişinin hidayetine vesile olabilmek için çadır
çadır geziyor; gittiği her kapı yüzüne kapanıyor; fakat O bir başka sefer yine
aynı kapıya varıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu..
Mekke’den ümit kesilince
Taif’e gitti..
Taif mesirelik bir yerdir.
Rahat ve rehavetin şımarttığı
Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıktı.
Bütün sefih ve ayak takımı toplanıp
Resûl-i Ekrem’i; evet o, meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler
güneşini taşlayarak Taif’ten kovdular.
Allah Resûlü’nün yanında, evlâdım deyip
bağrına bastığı Zeyd b.Hârise vardı.
Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek,
Efendiler Efendisi’ni korumaya çalıştı ama, yine de mübarek vücuduna isabet eden
taşlar her yanını kanlar içinde bıraktı.
Bu müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica etmişlerdi ki,
birdenbire Cibril-i Emin beliriverdi.
Ve eğer izin verilirse, çevredeki bir
dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif etti.
Allah Resûlü çok
rencide olduğu bu dakikalarda bile, onun gibi düşünmüyor ve “Hayır!” diyordu.
Evet O, çok ileride bile olsa, eğer bunlardan bazıları imana uyanacaksa,
belâlara karşı “Hayır!” diyordu…
Ve sonra ellerini açıp Rabbine niyazda bulundu :
اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا
أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ
تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي.
إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ
أَوْسَعُ لِي.
أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ
وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي
غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ.
لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ
“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana
şikâyet ediyorum.
Yâ Erhamerrâhimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin
Rabbisin.
Benim de Rabbimsin..
beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü
uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın
yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.
Ancak afiyetin arzu edilecek
şekilde daha ferah-feza, daha geniştir.
İlâhî, gazabına giriftar yahut
hoşnutsuzluğuna dûçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve
ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nur‑u Vechine sığınırım.
İlâhî, Sen razı olasıya
kadar Senin affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin
elindedir.”
O böyle dua ederken, yanlarına sessizce biri yaklaşır ve bir tabağa koyduğu üzüm
salkımını Allah Resûlü’nün önüne uzatır ve “Buyurun, bundan yiyin!” der.
İki
Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah’ın adıyla mânâsına “Bismillah” der.
Üzümü ikram eden “Addas” ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hâdisedir.
Hayretle sorar: “Sen kimsin?” Allah Resûlü cevap verir: “Son peygamber ve son
nebiyim!” Addas üzerine abanır ve öpmeye başlar..
senelerce gökte aradığını
şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştur..
ve iman
eder.[12]
Eğer bu son hâdise de olmasaydı, O Taif’ten çok mahzun dönecekti.
Bu hüznü,
kendisine yapılanlardan değildi; hüznü, bir tek insana dahi bir şey
anlatamamasındandı.
Hâlbuki şimdi sevinçten uçuyordu.
Çünkü Addas O’nun eliyle
hidayete ermişti.
Evet, tabiri caizse O, nebilerin üveyki idi.
Hiç durmadan her yerde hakikate
âşina, temiz gönül ve çehreler arıyor, bulunca da onun gönlüne giriyor ve ona
ruhunun ilhamlarını fısıldıyordu.
Böylece, çevresindeki nurdan hâle ve halka her
gün daha da genişliyor ve o genişledikçe de küfür çıldırıyordu.
Bugün, cihanın şarkında, garbında İslâmî tekevvüne karşı küfrün hezeyanlar
içinde çıldırması gibi, o devirde de Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın etrafındaki
halkaların genişlemesi, küfrü işte böyle çıldırtıyordu…
Bu çılgınlık onları öyle saplantıya sevk etti ki, gün geldi gökteki Güneş’i
üflemekle söndürmeye yeltenir gibi, toptan bu ilâhî meşaleyi söndürmeye
kalktılar.
Heyhât..! Güneş sadece bizim için bir teşbih ve benzetme vasıtamız..
yoksa O’nun getirdiği nur Güneş’e fer verecek mahiyettedir.
Çünkü o nur Allah’ın
(celle celâluhu) nurudur.
Âyet onların bu gülünç durumunu şöyle tasvir
etmektedir:
يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِؤُوا نُورَ اللّٰهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ
إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu
ağızları ile söndürmek istiyorlar.
Kâfirler hoşlanmasalar da, Allah nurunu
tamamlamaktan başka bir şey murad etmemektedir.”[13]
O, yirminci asırda da bir meşale yaktı ve içimize âdeta kıvılcım saçtı..
binler-yüz binler O’nun yoluna baş koydu ve O’nun davasını yüceltme
istikametinde hizmete koyuldu.
Demek Cenâb-ı Hak yeniden bir Muhammedî hâle, bir
nur halkası ve yeniden bir altın zincir vücuda getirmeyi murad buyurmuş ki, bunu
ne küfrün gayzı, şiddeti, hiddeti ne de şeytan ordularının tehâcümü
durduramıyor..
evet ihlâsla saçılmış bu tohumlar bugün olmasa da yarın mutlaka
neşv ü nema bulacak ve Allah Resûlü’nün neşrettiği nur hiçbir zaman
sönmeyecektir.
Mekke artık, Allah Resûlü’nü barındıramayınca O da Medine’ye hicret etti.
Orada
nurunu yaymaya devam edecekti.
Orada da Yahudi ve münafıklarla uğraşacak, küfre
karşı muharebeler düzenleyip bizzat ordunun başında bulunacak, harp
meydanlarında dişi kırılacak, yüzü yarılacak..
aç ve susuz kalacak..
çok defa
karnına taş bağlayıp öyle dolaşacak, ama hep yoluna devam edecekti..
ve etti de.
Evet O, tebliğ vazifesinden bir an dahi dur olmadı.
Dinin en küçük meselesine
kadar her şeyi izah etti, anlattı, tebliğde bulundu.
Medine’de ikamet buyurduğu
veya devletlerle kapıştığı devirlerde dahi fertleri irşad etmeyi asla ihmal
etmedi: Bir bedevi gelip de o güne kadar yüzlerce defa tekrar ettiği bir
meseleyi O’na sorsaydı, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden, hep aynı şevk ve
aynı iştiyakla cevap verirdi.
Tebliğ, insanları doğru yola, sırat-ı müstakîme sevk etmek demektir.
Ve esasen
bu, bütün nebilerin ve Nebiler Sultanı’nın da geliş gayesidir.
O sırat-ı
müstakîm ki, her mü’min onu çok iyi bilmektedir ve bilmelidir de.
Evet biz,
günde en az kırk defa namazlarımızda, Rabbimiz’den bizi sırat-ı müstakîme
hidayet etmesini diliyoruz.
Yani, nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin geçtiği
yoldan geçmeyi ve onların maksuda erdikleri gibi maksuda ermeyi talep ediyoruz.
O geniş bir yoldur ve herkesin o yoldan belli bir nasibi vardır.
Çünkü son gelen
Nebi, âyetin ifadesiyle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.[14]
Ayrıca O, şahit, mübeşşir ve nezîrdir ki, aşağıdaki âyet bunu ifade etmektedir:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً
“Ey Nebi! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak
gönderdik.”[15]
Efendimiz, yirmi üç sene, peygamberlik gibi çok ağır bir sorumluluk taşımış ve
hiçbir dava adamına nasip olmayacak şekilde de mükellefiyetlerini yerine
getirmiş müstesna bir insandı..
ve işte O, bu ruh ve şuurla her gün biraz daha
mübarek sona doğru yaklaşıyordu:
Veda Haccındaydı –zaten hayatında bir kere hac yapmıştı– Umreyle haccı
birleştirdiği için biz buna “Hacc-ı Ekber” de diyoruz.[16]
İşte bu son haccında,
Allah Resûlü son bir kere daha devesine bindi ve söylemesi gereken her şeyi
söyleyip bitirmeye çalıştı.
Evet, kan davalarından kadın haklarına, ondan da
faize, kavim ve kabile aralarındaki münasebetlere kadar her şeyi anlattı.
Daha
sonra da cemaatine ألاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” diye
sordu.
Her defasında cemaatinden: “Evet, tebliğ ettin.” karşılığını alınca da,
Cenâb-ı Hakk’ı şahit tutarak: اَللّٰهُمَّ اشْهَدْ “Allahım, şahit ol!”
buyurdu.[17]
O bihakkın vazifesini yapmıştı.
Onun için de vicdanen rahat, kalben huzur
içindeydi ve adım adım Rabbine gitmeye hazırlanıyordu.
Zaten O bir murâkabe
insanıydı ve en hassaslardan daha hassastı.
Dolayısıyla da bütün hayatını böyle
bir hazırlık içinde geçirmiş ve kendi kendine: “Acaba Rabbimin beni gönderdiği
asıl gayeye uygun yaşayabildim mi?” diyordu.
3.GÜZEL ÖRNEK
Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak söyleyebileceğimiz diğer bir husus da,
onların ümmetlerine güzel birer örnek olma keyfiyetleridir.
Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de: أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّٰهُ
فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ “İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir.
Sen de
onların yoluna uy!” demektedir.[18]
Düşünmeli ki Efendimiz’e dahi, kendinden evvel geçmiş peygamberler isim isim
sayıldıktan sonra onlara uyması söylenmektedir.
Zaten bizlere de Kur’ân-ı Kerim
şöyle seslenir:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو
اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً“And olsun, size, Allah’ı
ve ahiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın Resûlü’nde
güzel bir örnek vardır.”[19]
Peygamberler bizler için bir önder ve imamdır.
Namazda imama uyduğumuz gibi,
hayatın her bölümünde de O’na iktida ederiz.
Zira bizler için gerçek hayatı O ve
diğer nebiler temsil etmişlerdir.
İslâm’ın ilk devrini idrak edenler Allah
Resûlü’ne milimi milimine iktida etmişlerdi.
Onun için de hem onlar hem de
onlardan sonrakiler, İki Cihan Serveri’nin dilinde şöyle ifade edilme
bahtiyarlığına ermişlerdi.
Evet, Allah Resûlü buyurur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; insanlardan bir cemaat gaza edecekler
ve kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’ı gören var mı?” denilecek.
Onlar da:
– “Evet!” cevabını verecekler.
Bunun üzerine kendilerine fetih müyesser
kılınacak.
Sonra insanlardan diğer bir cemaat gaza edecek, kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’a sahabelik etmiş bir kimseyi gören var mı?” denilecek,
– “Evet!” diyecekler, yine kendilerine fetih müyesser kılınacak.
Sonra
insanlardan bir cemaat daha gaza edecek ve kendilerine:
– “İçinizde Resûlullah’a sahabelik edenleri görenlere arkadaş olan var mı?”
denilecek.
Onlar da:
– “Evet!” cevabını verecekler; onlara da kale kapıları açılacak ve fetih
müyesser olacaktır.”[20]
Yine bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ
“İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır.
Sonra onların
peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir.”[21]
buyurarak
kendisine yakın olan devirlerin faziletine işaret etmektedir.
Çünkü onlar,
hayatlarını, duygularını, düşüncelerini Allah Resûlü’nün hayatına, duygusuna,
düşüncesine benzetmede çok hassas davranıyorlardı.
Aslında, Allah’ın (celle
celâluhu) model ve misal olarak seçtiği bu insana benzemek gaye olmalıydı ve
oldu da.
Evet, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn hazerâtı, bu mevzuda hassaslardan çok daha
hassastı.
Ve onlar bu yönleriyle diğer asırlarda yaşayan insanlardan daha da
hayırlıdırlar.
Hz.Musa: “Kudsîlerin bayrakları ellerindedir.”[22]
diyordu.
“Kudsîler” sözüyle Efendimiz’in ümmetini kastediyordu.
Ve bu büyük bir tebcildi.
Zayıf da olsa, bir hadiste de Allah Resûlü: عُلَمَاءُ أُمَّتِيِ كَأَنْبِياَءِ
بَنِيِ إِسْرَائِيلَ “Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrail’in peygamberleri
gibidir.” buyurmaktadır.[23]
Evet, onlar Efendimiz’e iktidada öyle bir çizgiye
ulaşmışlardı ki, onun az ötesinde nübüvvet sınırları başlıyordu.
İşte, kulluk kapısından girerken kapının sövelerini de söküp içeriye giren Ömer
(radıyallâhu anh) bunun en çarpıcı örneğidir! O, Peygamber’i kendisine tam bir
rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı hayatı bütünüyle O’na benzetmiş;
O’nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir insandı.
Roma’nın, Bizans’ın kapıları
ona ardına kadar açılıp, ülkeler ve hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul
ederken dahi, onun hayat düzeninde zerre kadar değişiklik olmamıştı.
Kudüs –ki,
bugün mahzundur, mükedderdir, esirdir ve İslâm âleminin alnında siyah bir
lekedir– onun devrinde fethedilmişti.
Fiilen askerî hâkimiyet gerçekleştiği
hâlde bir süre papazlar, şehrin anahtarlarını vermemekte diretir ve: “Aranızda,
bu şehrin anahtarlarını teslim alacak şahsın şemâilini göremiyoruz, onun için de
anahtarları veremiyoruz.” derler…
Durum kendisine haber verilince, koca halife yola çıkar..
kendine ait devesi
olmadığı için de Beytülmâl’den aldığı ödünç bir deveye, kölesiyle beraber
nöbetleşe binerek ta Kudüs’e gider.
Kaderin cilvesi, şehre girileceği zaman sıra
köleye gelir..
halife deveden iner, kölenin bütün ısrarlarına rağmen onu deveye
bindirir ve kendisi deveyi yederek şehre girer…
Manzarayı görenler, mumlar gibi erirler ve: “İşte kitaplarımızda şemâili
zikredilen adam.” der, anahtarları ona teslim ederler.
O büyük Ömer, ateşgede İranlının vurduğu hançer darbeleriyle yaralanmış ve koma
hâlinde upuzun yatıyordu.
Yediği-içtiği dışarıya çıkıyor; ne bir ses veriyor ne
de seslere alâka duyuyordu.
Hizmetçisi gelip, yemek veya su isteyip istemediğini
sorunca, ya cevapsız bırakıyor ya da sadece gözleriyle “Hayır!” deyip
geçiştiriyordu.
Fakat “Ey mü’minlerin emiri, namaz!” denince, “Ha işte
kalkıyorum.
Namazı terk edenin İslâm’dan nasibi yoktur.” deyip yaralarından kan
aka aka namazını kılıyordu.[24]
Böyle yapıyordu; zira bütün bunları Efendisinden böyle görmüştü.
O’na iktida ve
ittiba edecek ve arkadan gelenlere de örnek olacaktı.
Evet, peygamberin
gönderiliş gayelerinden biri de ümmetine örnek olmaktı…
4.DÜNYA-UKBÂ MUVAZENESİNİ TEMİN
Peygamberler dünya ve ukbâ muvazenesini kurmak için gelmişlerdir.
Onların getirdiği muvazene ile insanoğlu ifrat ve tefritten kurtulacak ve
istikameti bulacaktır.
Evet, ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı
terk edip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle
olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık
dünyasında elde edilebilecek bir mazhariyettir.
Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir
denge kurulamaz; hele mücerret ilim asla insanı bu seviyeye yükseltemez.
Kur’ân-ı Kerim bu dengeyi şu şekilde anlatır:
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ
الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ
فِي اْلأَرْضِ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ “Allah’ın sana verdikleri
ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana
ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesat peşinde olma.
Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez.”[25]
Bu ilâhî dengenin bir tarafında, وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Rabbinin
nimetlerini anlat da anlat.”[26]
hakikatinin anlattığı kefe, diğer tarafında da
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ “Sonra kasem olsun, o gün bütün
nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”[27]
âyetinin ikaz dolu ifadesiyle anlattığı
kefe vardır.
Ve işte muvazene bu ölçüler içinde korunacaktır!
Hz.Ebû Bekir, bütün servetini Allah için harcamış ve bitirmişti.
Zira
sıddîkiyet bunu gerektiriyordu.
Halifeliği döneminde kendisine bir bardak
soğuk su verildi, içti ve ardından da hıçkıra hıçkıra ağladı.
Hatta
etrafındakileri de ağlattı.
O ağlamayı kesti ama etrafındakiler hâlâ
ağlıyorlardı..
ihtimal bir süre de onların ağlamalarına ağladı..
sonra yüzünü
sildi ve kendine geldi.
“Seni bu derece ağlatan neydi yâ Ebâ Bekir?” dediler.
Cevap verdi:
“Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberken, eliyle bir
şeyleri itiyor gibiydi.
Ve sanki: ‘Benden uzak dur, benden uzak dur!’ diyordu.
Sordum, yâ Resûlallah! Bir şeyleri uzaklaştırıyorsun ama ben kimseyi
göremiyorum.
Buyurdular ki: ‘Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda
temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de ona (Benden uzak dur!)
dedim.
O da bir kıyıya çekilirken; ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden
sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar.’ dedi.
İşte bu bir bardak su ile
dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle ağladım.”[28]
Evet, o ve onun gibiler, her türlü ferah-feza hayat sürebilme imkânlarına
rağmen, hep muvazene içinde bir hayat yaşamışlardı..
zira, Mukteda-yı Küll,
Rehber-i Ekmel de öyle yaşamıştı.[29]
5.İTİRAZ KAPISINI KAPATMAK
Peygamberler insanların ahirette Cenâb-ı Hakk’a karşı herhangi bir itiraza
hakları kalmasın diye gönderilmişlerdir.
Bir âyet bu hususu şöyle anlatır:
رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ
حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزاً حَكِيماً “Müjdeleyici ve
sakındırıcı olarak peygamberler (gönderdik) ki insanların, peygamberlerden sonra
Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.
Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”[30]
Peygamberlerin dışındaki liderler, kitleleri sürekli inandıramamışlar,
inandırmış olsalar bile, mesaj ve teklifleri lâhûtî destekten yoksun olduğu
için, sundukları hiçbir mesaj, söyledikleri hiçbir söz ve sergiledikleri hiçbir
davranışla beşerîliği aşamamış ve zamanla da çevreleri, hazan vurmuş yapraklar
gibi dağılıp gitmiştir.
Hâlbuki peygamberlerin liderlikleri böyle değildir.
Daha önce de söylediğimiz
gibi, onlar, ısmarlama insanlardır.
Onlar ta rahm-i mâderde peygamberdirler.
Yaşayışları bir mûsıkî, konuşmaları da âdeta bir şiir gibi âhenklidir.
Onlar
konuşurken, varlık, bütünüyle kulak kesilir ve onları dinler.
Evet, onların
gelişleriyle nice hâdiseler seyirlerini değiştirir ve nice gönüller onlara tâbi
olur.
Kâinatta câri kanunlar, bazen onlar hatırına işlemez olur, bazen de
onların isteği ile mecra değiştirirler…
Nebiler Sultanı’na bir kere bakıverin! Taş, ağaç, toprak ve çeşit çeşit
hayvanlar, her biri âdeta kendi nev’i hesabına O’nunla münasebete geçmiş ve
O’nun nübüvvetini tasdik ediyor gibi bir durum sergilemiş.
Bûsîrî’nin de dediği
gibi جَاءَتْ لِدَعْوَتِهِ اْلأَشْجَارُ سَاجِدَةً “Ağaç O’na koşarak geliyor ve
lisan-ı mahsusuyla; Sen, Allah’ın Resûlü’sün.” diyordu.[31]
Çünkü eşya O’nun gelişiyle mânâ kazanmış ve varlık kaos olmaktan çıkmıştı..
O,
Kur’ân’ın diliyle “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz
onların tesbihini anlamazsınız.”[32]
diyor ve âdeta her varlığa can ve hayat
üflüyordu.
Bizler öğrendiğimiz her şeyi O’ndan öğrendik ve eşya O’nunla hikmet tahtına
oturdu.[33]
Tabiî bu arada insan da, abes ve başıboş olmadığının idrakine
vardı.[34]
Her peygamber insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine meydan
vermemek için bir kısım mucizelerle gelmiştir.
Efendiler Efendisi ise, bütün
peygamberlere ait mucizelerin hepsini getirmiş ve mukteda-yı küll olduğunu
göstermiştir.
Evet, her ümmet kendi peygamberine ait nice mucizeleri ya bizzat gördü veya
dinledi.
Bizler de, Allah Resûlü’ne ait binlerce mucize dinledik.
Ve Kur’ân gibi
ebedî bir mucizeyi de her zaman görmekteyiz.
Artık bundan böyle kimsenin itiraza
hakkı yoktur.
Allah (celle celâluhu), inanmamızı istediği hakikatleri her zaman
desteklediği peygamberiyle gayet açık ve vâzıh bir şekilde gözler önüne
sermiştir.
Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir.
Ayrıca önemli
bir nokta da şudur: Cenâb-ı Hak, “Biz peygamber göndermedikçe azap edici
değiliz.”[35]
mânâsına وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً
buyurmaktadır.
Demek ki peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak
ve kimsenin mazeretine bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır.
[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/253; İsrâ sûresi, 17/55.
[2] Buhârî, fedâilü’l-Kur’ân 14; megâzî 83; Müslim, selâm 51.
[3] Müslim, selâm 46; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/120.
[4] Zâriyât sûresi, 51/56.
[5] Enbiyâ sûresi, 21/25.
[6] Nahl sûresi, 16/36.
[7] Taberî, Câmiu’l-beyan, 24/33 vd.; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/449.
[8] Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikr 10.
[9] اَلْأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ لِعَلاَّتٍ أُمَّهَاتُهُمْ شَتّىَ وَدِينُهُمْ
وَاحِدٌ “Peygamberler baba bir kardeşlerdir.
Anneleri ise muhteliftir.
Dinleri
birdir.” Yani, peygamberler dinin esasında (tevhid) ittifak hâlindedirler.
Teferruatta ise birbirinden farklı şeyler getirmişlerdir.
(Buhârî, enbiyâ 48;
Müslim, fezâil 145).
[10] Ahzâb sûresi, 33/39.
[11] Mâide sûresi, 5/67.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
2/266–269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/136… vd.
Hâdisenin bazı kısımları
için bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihad 111.
[13] Tevbe sûresi, 9/32.
[14] Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/107.
[15] Ahzâb sûresi, 33/45.
[16] Hacc-ı Ekber: Ulemâdan bazılarına göre hacca, bazılarına göre ise umre ile
haccın beraber yapılmasına denir.
Halk arasında yanlış olarak Arafat’ın cumaya
denk gelmesine denir ki, doğru değildir.
[17] Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84.
[18] En’âm sûresi, 6/90.
[19] Ahzâb sûresi, 33/21.
[20] Buhârî, fezâilu’l-ashab 1; Müslim, fezâilu’s-sahabe 208-209.
[21] Buhârî, fezâilu’l-ashab 1; Müslim, fezâilu’s-sahabe 210-216.
[22] Eski Ahit, Tesniye, Bâb: 33, Âyet: 3.
[23] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/83.
[24] Abdürrezzak, el-Musannef, 1/150; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/350.
[25] Kasas sûresi, 28/77.
[26] Duhâ sûresi, 93/11.
[27] Tekâsür sûresi, 102/8.
[28] Bezzâr, el-Müsned, 1/106, 196; Beyhakî, Şuabu’l-iman, 7/365; Ebû Nuaym,
Hilyetü’l-evliyâ, 6/164.
[29] Örnek olarak bkz.: Müslim, eşribe 140-142.
[30] Nisâ sûresi, 4/165.
[31] Bkz.: Müslim, zühd 74; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/223.
[32] İsrâ sûresi, 17/44.
[33] كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا
وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ
تَكُونُوا تَعْلَمُونَ “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi
temizleyen, size Kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir Elçi
gönderdik.” (Bakara sûresi, 2/151) Ayrıca bkz.: Bakara sûresi, 2/129; Âl-i İmrân
sûresi, 3/164; Cuma sûresi, 62/2 ve Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/202 (Hz.Cafer
ile Necâşi arasında geçen konuşma.)
[34] Şu âyetler bu mevzuu ne güzel anlatmaktadır: أَيَحْسَبُ اْلإِنْسَانُ أَنْ
يُتْرَكَ سُدًى “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâmet sûresi,
75/36).
أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لاَ
تُرْجَعُونَ “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve
sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn sûresi,
23/115)
[35] İsrâ sûresi, 17/15.
Peygamberlerin Özellikleri
1.RABBANÎLİK
Hiçbir peygamber, düşünüp taşınıp şöyle bir sistem ortaya koyayım, diyerek işe
başlamamıştır ve başlamaz.
Risalet mevzuunda doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak,
insanlar içinden bir kimseyi peygamber yapmayı murad buyurur..
vakti ve zamanı
gelince tamamen peygamberlik için yaratılmış bu seçkin insana, vazife,
sorumluluk ve peygamberlik vazifesini duyurur, o da peygamberliğini ilan eder.
Her peygamber seviyesine göre, vahiyle gelir, vahiyle yaşar ve vahiy kesilince
de gider.
Bizim hayatiyetimizin devamı için hava, su, ekmek gibi temel maddeler
ne ise, peygamber için de vahiy odur.
Onlar âdeta, Allah’tan gelen “üns”
esintileriyle beslenirler.
Feyz-i akdes ve mukaddesten daima sabâ rüzgarı gibi
bir şeyler eser gelir ve onlar da bu esintiler devam ettiği sürece insanların
arasında kalmaya katlanırlar.
O kesilince de Rabb’e doğru iştiyakla kanat çırpar
ve ötelere uçacakları anı beklerler.
Onlar, bütün varlıklarıyla Rablerine teslim olmuşlardır.
O neyi söylemelerini
isterse ancak onu ve Rablerinin istediği ölçüde söylerler.
Getirdikleri din,
tamamen Allah (celle celâluhu) tarafından vaz’edildiği için onlar vazifelerinde
rabbanîdirler ve böyle rabbanî bir vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.
Vazifelerini yaparlarken de, muhataplarının kabul veya reddi onları bağlamaz ve
alâkadar da etmez.
Evet, onların vazifesi sadece tebliğ edip anlatmaktır.
Muhaliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları hiç umurlarında değildir.
Davaları adına taviz vermeleri ise, kat’iyen düşünülemez.
“Ay’ı bir omuzuma,
Güneş’i diğer omuzuma koysalar, vallahi bu davadan vazgeçmem!”[1] onların umumî
düsturudur.
2.HASBÎLİK
Peygamberler yaptıkları hizmet karşılığında maddî-mânevî hiçbir ücret
beklemezler.
Kur’ân-ı Kerim onların bu hususiyetlerini çeşitli vesilelerle ve
muhtelif âyetlerde dile getirmiştir.
Hepsinin sözündeki ortak ve odak nokta إِنْ
أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّٰهِ “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.”[2]
hakikatinde toplanmaktadır.
Bizler, maddî olmasa da mânevî bir ücret
bekleyebiliriz.
Hâlbuki nebiler bunu da beklemezler ve bütün yaptıklarını
Cenâb-ı Hakk’ın emri olması zaviyesinden değerlendirerek yaparlar.
Farzımuhal,
neticede Cehennem’in alevlerinde yanacak dahi olsalar, yine onların
düşüncelerindeki berraklık bulanmaz ve hep vazifelerini yapmayı düşünürler…
Peygamberler maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunan insanlardır
ve bu mevzuda zirve varlıklardır..
Cennet sevdası da Cehennem korkusu da
değildir onlara bu çetin ve zorlu vazifeyi yaptıran, bu zorlardan zor hizmeti
gördüren..
sadece ve sadece Rabb’in rızasını kazanabilmektir.
Her peygamber hasbîdir.
Ancak hasbîlikte doruk nokta Nebiler Sultanı’na aittir.
Doğduğu zaman “Ümmetî!” demiş, mahşerde de “Ummetî, ümmetî!” diyecektir.[3]
Bu
nasıl hasbîliktir ki, Cennet kapıları ardına kadar açılıp O’nun teşrifini
beklerken O, ümmetini de oraya götürebilmek için mahşerin en bunaltıcı anlarını
Cennet’e tercih edebilmektedir.
Ve yine bu nasıl bir hasbîliktir ki, sadece
sıhriyet ve kurbiyet itibarıyla kendine yakın olanları değil; en mücrimi de
dahil, bütün ümmetini toptan istemektedir.
Evet onların ruh menfezleri sadece bir noktaya açıktır: Allah’ın (celle
celâluhu) rızasına..
bundan başka her şeye onlar kapılarını sürgülemiş ve
sürmelemişlerdir.
Bilhassa günümüzde, peygamberliğe ait bir vazife olan tebliğ ve irşad vazifesini
omuzlayanların bu noktaya çok iyi dikkat etmeleri ve bu mevzuda çok hassas
davranmaları gerekmektedir.
Çünkü sözün tesiri, belâgat ve fesâhatında değil,
samimî olmasında saklıdır.
Bu ise hasbîliği gerektirmektedir.
Bu mânâya işaret içindir ki, Kur’ân-ı Kerim’de:
اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُم مُهْتَدُونَ “Sizden ücret
istemeyen kimselere tâbi olun, onlar hidayete ermiş kimselerdir.”[4]
denilmektedir.
Evet, onlar hidayet semalarında pervaz edip uçarken, siz de onlara tâbi olun.
Çünkü sizden dünyalık namına bir şey talep edip istemiyorlar.
Uyup arkasından
gideceğiniz insanları iyice düşünüp tartın ve öyle insanlara tâbi olun ki, gece
ve gündüzleri, hep hizmet aşkıyla dolu olsun.
O, gelecek neslin zafer
arabalarının geçeceği yolları hazırlamayı, o dönemin debdebeli ve muhteşem
günlerini idrak edip kavuşmaya tercih etsin.
Ve onun hasbîlikle yoğrulmuş gönül
dünyasına, bu kadar masum bir isteğin gölgesi dahi düşmesin.
İşte kendinize
böyle önder ve liderler seçin ve onların ardından gidin!
Allah Resûlü hasbî idi.
Hayatı boyunca karnını arpa ekmeği ile dahi
doyurmamıştı.
Bazen günler, haftalar ve aylar geçerdi de, O’nun saadet dolu
hanesinde yemek pişirmek için ne bir ocak yanar ne de bir tas çorba kaynardı.[5]
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün yanına
gittim.
Namazı oturarak kılıyordu.
Namazını tamamlayınca sordum: Yâ Resûlallah
hasta mısınız?
– Hayır, açlık..
yâ Ebâ Hüreyre, dedi.
Ağlamaya başladım.
Kâinat kendisi için yaratılmış, Allah’ın en sevgilisi açlık
ve gıdasızlık sebebiyle ayağa kalkacak gücü olmadığından namazını oturarak
kılıyordu.
Benim ağladığımı görünce teselli etti.
– Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Bu dünyada açlık ızdırabını çeken, diğer tarafta
Allah’ın azabından emin olacaktır.[6]
Ensardan bir kadın kendisine döşek gibi bir şey getirmiş ve Hz.Âişe Validemiz
de (radıyallâhu anhâ) onu Allah Resûlü’nün her zaman üzerinde istirahat
buyurduğu hasırın üzerine sermişti.
Geldiğinde bu manzarayı gören Allah Resûlü,
ne olduğunu sormuş ve aldığı cevap üzerine de şöyle buyurmuştu:
– Âişe! Onu derhal geriye teslim et.
Allah’a yemin ederim ki, eğer istese ve
arzu etseydim, Allah benim sağımda ve solumda, altından ve gümüşten dağlar
yürütürdü; fakat ben istemiyorum.[7]
Evet O, eğer isteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi; ama istemiyordu.
Bir
gün bir melek geldi ve Allah’tan (celle celâluhu) selâm getirdi, sonra da sordu:
“Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı var, soruyor: Bir melik peygamber mi
olmak istersin, yoksa bir kul peygamber mi?”
Cibril imdada yetişir: تَوَاضَعْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Yâ Resûlallah (Rabbine
karşı) mütevazi ol!” Ve Allah Resûlü tercihini yapar: “(Bir gün aç kalıp tazarru
eden, diğer gün tok olup şükreden) bir kul peygamber olmayı isterim.”[8]
Oturur, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerdi.
Bir kadın bu manzarayı
görünce: “Oturmuş da köle gibi yemek yiyor.” dedi.
Kâinatın Efendisi cevap
verdi: “Benden güzel köle mi olur! Ben Allah’ın kölesiyim.”[9]
Allah Resûlü’nün bütün hayatı hasbîlik tablolarıyla doludur.
Şimdilik misallerin
tafsilatını, O’nun hayat-ı seniyyesini konu alan binlerce kitaba havale
ediyoruz.
Evet, O başta olmak üzere ve bütün nebiler hasbî olarak yaşamışlar,
yaptıkları hizmet mukabilinde ne dünya ne de ahiret namına hiçbir talepte
bulunmamışlardır.
Onun içindir ki sözleri müessir olmuştur.
Öyle ise, sözlerinin
iksir-misal tesirli olmasını isteyenler, evvelâ hizmetleri karşılığında kimseden
hiçbir şey istememeyi öğrenmeliler…
3.İHLÂS
İhlâs, yapılan her şeyi Allah (celle celâluhu) için yapma ve yapılmayanı da yine
Allah için yapmama, demektir.
Peygamberler, daha işin başında işte böyle bir
ihlâsa erdirilmiş şahsiyetlerdir.
Gerçi çalışıp çabalama ile insan, ihlâsta bir
noktaya ulaşabilir; ne var ki, diğer insanların varabileceği son nokta, nebiler
için sadece bir başlangıç noktasıdır.
Onlar, âdeta ihlâsın özü hâline gelmiş ve
muhlasînden kılınmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim onların bu hususiyetini bazı
peygamberlerde müşahhaslaştırarak şu şekilde anlatır: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ
مُوسَى إِنَّه كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِيًّ “Kitab’da Musa’yı da an!
Gerçekten o, ihlâsa erdirilmiş, bir resûl ve bir peygamberdi.”[10]
Ve Hz.Yusuf için إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ “…Şüphesiz o, ihlâsa
erdirilmiş kullarımızdandır.”[11]
Ve Allah Resûlü’nün şahsında ümmetine şöyle sesleniyor: إِنَّا أَنْزَلْنَا
إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدِّينَ
“Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik, (o hâlde sen de) dini O’na has
kılarak Allah’a kulluk et!”[12]
Yine Allah (celle celâluhu), Habibini şöyle konuşturuyor:
قُلِ اللّٰهَ أَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ دِينِي “De ki: Ben dinimi sadece O’na has
kılarak Allah’a kulluk ederim.”[13]
Kulluğun sebebi, Allah’ın emridir; neticesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır; meyve ve
semeresi ise Rabb’in ahirette verecekleridir.
Kulluk bütün bir hayatı içine alır
ve mü’minin bütün davranışlarında bir şuur ve iz’an olarak kendisini
hissettirir.
Asrımızın büyük mütefekkiri: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah
için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz.”[14]
derken ihlâsın
hem tarifini yapmakta hem de ehemmiyetini dile getirmektedir.
İhlâs, insanın dosdoğru ve müstakîm olmasının adıdır.
İhlâslı insanın hayatında
zikzaklar yoktur.
Ruhanî seyri hep yukarıya doğru ve dimdiktir.
Onun içindir ki,
onlar işe başladıkları günkü mahviyetlerini, zirvelere çıktıkları zaman da
koruyup muhafaza edebilmişlerdir.
Ancak onlar ne kadar azdır!.
İnsanlık tarihinde, bu ufkun zirvesinde sadece bir insan vardır; o da Allah
Resûlü’dür.
Nasıl olmasın ki, davasını ilk yaymaya başladığı günkü tavrıyla
Mekke’yi fethettiği gün arasında mahviyet ve tevazu bakımından zerre kadar
değişme göstermemiştir.
Mekke sulhle alınmıştır.
Münferit bir iki hâdise olsa bile, bunu umuma teşmil
etmek doğru değildir.
İki Cihan Serveri, senelerce evvel çıkarıldığı bu mübarek
yere girerken fatih bir kumandan edasıyla girmiyordu.
O gün merkûba binmiş ve
başını o kadar eğmişti ki, mübarek başı neredeyse eğerin kaşına değecekti.[15]
O, Medine’de bulunduğu devre içinde de tavrını hiç değiştirmemişti.
Sahabe, O
içeriye girdiğinde ayağa kalkardı..
kalkmalıydılar da.
Hatta O girdiğinde
cenazeler dahi kabirlerinden fırlayıp, O’na ihtiram etmeliydiler..
O bütün
bunlara fazlasıyla lâyıktı.
Ancak kendisi, sahabenin böyle ayağa kalkmasından
ciddî rahatsızlık duyar ve her defasında:
لاَ تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ اْلأَعَاجِمُ “Acemlerin (büyüklerine) ayağa kalktığı
gibi ayağa kalkmayın!”[16]
der ve tekdîr ederdi.
Evet O, kudsî vazifeye nasıl başladıysa, öyle de bitirdi..
O’nun hayatı âdeta
bir mûsıkî âhengi içinde geçmişti.
Başladığı işi başladığı perdede bitiriyordu
ve bu çok üstün muvaffakiyet demekti.
Hatta O, bir yönüyle bu ilâhî mûsıkîye
pestle başlamış ve neticede arz u semayı velveleye verecek tize ulaşmıştı.
O, bütün hayatı boyunca dini Allah’a tahsis ederek sadece O’na kulluk yaptı..
gönlü sadece O’nun mârifetiyle doldu-taştı..
gözü her yerde O’nun âsârını süzüp
durdu..
bütün duyguları O’ndan gelen mânevî zevklerle coştu ve köpürdü..
O,
Hakk’a uyanmış, hakikate yelken açmış ve doyma bilmeyen bir iştiha ile hep
“Allah” deyip dolaşmıştı.
Çünkü O, bir ihlâs insanıydı…
O’ndaki ihsan şuuru da buna ayrı bir buud teşkil ediyordu.
Çünkü bizzat O’nun
tarifi içinde ihsan, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapmaktı.[17]
Meseleyi bir
teşbihle anlatacak olursak, başkası kıbleye dönüp namaz kılarken, O, namazını
Kâbe’nin içinde kılıyordu.
4.MEV’İZE-İ HASENE (GÜZEL ÖĞÜT)
Peygamberler, davalarını neşrederken kat’iyen diyalektiğe girmezler.
Onlar
insanlara “mev’ize-i hasene” ve “hikmet”le yaklaşırlar.
Nitekim Kur’ân-ı
Kerim’de Efendimiz’e şöyle ifade edilmektedir:
اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ
وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ“Sen Rabb’inin yoluna hikmetle, güzel
öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[18]
Onlara eşyanın hikmetini, hilkatteki esrarı yumuşak bir şekilde ve inandırıcı
bir üslûpla anlat! Yani hissiyatlarını rencide etmeden, kalb ve kafalarını
doyurmaya gayret et!
Peygamberler demagoji, diyalektik ve felsefî üslûba hiç mi hiç iltifat
etmemişlerdir.
Zira, ne dün ne de bugün, demagojiye açık birkaç ahmak istisna
edilecek olursa, bu yolla kimseye bir şey anlatılamamıştır.
Zaten Cenâb-ı Hak da
onları bu türlü abes şeylerle meşgul etmek istememiştir.
Onların vazifesi
hikmetle ve “mev’ize-i hasene” ile dine ait meseleleri neşredip yaymaktan
ibarettir.
İnsan sadece bir zihin ve kafadan ibaret değildir; onun bir de kalbi, ruhu,
sırrı, hafîsi, ahfâsı vardır ve bunların hepsi de tatmin ister, tatmin
beklerler.
İşte nebiler, insanları bütün bu yönleriyle ele alır ve mesajlarını
takdim ederken de onları bütün havâslarıyla ikna ve tatmin ederler.
İnsana ait
hiçbir hususiyet boş bırakılmadan yapılan böyle bir tebliğin neticesi ise, bütün
tereddütleri zail olarak muhatabın imandaki vahdete ulaştırılmasıdır ki, bu da
insanın varoluş gayesidir.
Onların ders halkasında yetişenlerde bir başka yakîn hâsıl olur.
Onların
huzurunda, bu âleme bakan gözlerinin yanında kalb gözlerinin kapakçıkları da
açılır ve başkasının görmediği, bilemediği meseleler artık, onlar için ayân
olur.
Gayrı bütün dünya tereddüt ve şüphe ile dolup taşsa, ihtimal onlar sadece
bunlara müstehzi bir eda ile güler geçerler.
Zira onların vicdanlarında hâsıl
olan mârifet peteğine hiçbir şüphe sineği konamaz…
Allah (celle celâluhu), onların bildiği biri, bin yapar, bildiklerine bereket
katar ve onlara bilmediklerini de öğretir.[19]
Semadan gelen ilham esintileri
onların kalblerini âdeta bir sema hâline getirir..
ve onlar bu bildiklerini
harfiyen tatbik etmekle, semaya doğru yükselen “kelime-i tayyibe” merkûbunu
bulur ve yükseldikçe yükselir.[20]
Hatta onların arasında, Hz.Ali (radıyallâhu anh) gibi öyleleri yetişir ki,
“Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek.” [21]
der ve sır kapılarını
aralarlar.
Yani, “Gayb perdesi kalksa, ben neticede görmem gerekli olan her şeyi
görsem, şu anda inandığımdan fazla bir mârifet ufkuna ulaşacağıma ihtimal
vermiyorum; zira yakînim o ki, ben gaybe imanın doruğundayım.”
Hz.Ali (radıyallâhu anh) gibi bir insanda bu söz, “tahdis-i nimet” makamında
söylenmiş bir sözdür.
Allah Resûlü, Hakk’ın takdiriyle kıyamete kadar gelecek
velilerin babası olarak onu ilân buyurmuştur.
Onu, saadet hücresine almış,
kadınların en güzeli, en incesi, en zarifi, en endamlısı, hurileri geride
bırakacak, o nübüvvet bahçesinin çiçeği Hz.Fatıma Anamızla evlendirmiş ve bu
kutlu evlilikten de bir güzelle bir de güzelcik, yani Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin
dünyaya gelmiş.
Ayrıca bütün veliler ve veliler içinde de kutuplar hep bu
menbadan fışkırıp çıkmış…
Evet, Hz.Ali böyle olduğu gibi, onunla devam eden altın silsilenin hemen hemen
her bir halkası da, bu şuuru temsilin birer kahramanı olmuştur.
Evet, bu şuur, iman ve islâmın neticesinde ihsan sırrına erenlerde gelişir..
ve
onlar daha dünyada iken: فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ
حَدِيدٌ “Senden perdeyi kaldırdık, bugün artık gözün keskindir.”[22]hitabına
mazhar olurlar.
Batılının entüisyon dediği bu hâl, insanın vicdanında varlığını
hissettirmeye başladı mı artık dış dünya susar ve iç sezişlerin çığıltıları
benliği sarar; derken ruh-efzâ bir hâl olur.
Çünkü Mârifet Sultanı gönül tahtına
oturmuştur.
O’nu dışarılarda aramaya ne gerek var..?
İşte tilmizlerini bu duygu ve düşünceye yükselten Nebi, metot olarak hep en
şümullü mânâsıyla mev’ize-i haseneyi esas almış ve irşad binasını da bu temel
üstüne kurmuştur.
Bizim bu babda söylemeye çalıştığımız hususları şu âyet, en veciz ve en mucizevî
bir üslûpla dile getirmektedir: كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ
يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ
وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ“Nitekim, kendi
içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti
getirip bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.”[23]
İki Cihan Serveri’nin bu mevzudaki hassasiyet ve metodunu çeşitli vesilelerle
arz edip misalleştirdiğimizden burada daha fazla bir şey söylemeyi zait
görüyoruz.
Yine de bir iki cümle ile hulâsa edecek olursak, şöyle demek
mümkündür:
O, her zaman muhatabın durum ve seviyesine göre, onun aklını, kalbini, vicdanını
doyuracak şekilde, eksik ve fazladan müberra olarak, hikmet çerçevesinde bir
usûl ve üslûpla hitap ederdi ki, ekseriyetle O’nu dinleyip de huzurdan
ayrılanlar, iman ve itminan elde etmiş olarak ayrılırlardı.
Velid b.Muğire ve
Utbe b.Rebia gibi bazıları, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
söylediklerinin hak olduğunu kabullenmekle beraber, gurur ve kibirlerinin esiri
olmuş, inanamamış; bazıları da korkularının kurbanı olmuş, inkârda kalmıştır ki,
aslında bu da tamamen alıcı durumunda olanlara ait kusurlardandır.
Bazen de,
Şair A’şâ gibi her şeyi kabul etmekle beraber, eski alışkanlıklarını terk
edemeyip mehil isteyenler vardı ki, eğer hidayete ermeden ölmüşlerse, bu, onlara
ait kaza ve kaderin, daha önceden sebkat etmesiyle izah edilmelidir.
Bunların
hiçbirinde Allah Resûlü’ne râci bir eksiklik ve kusur yoktur ve olamaz da!
5.TEVHİDE ÇAĞRI
Kur’ân-ı Kerim’de birçok peygamberin kavmine hitabında, bu nokta ele alınarak
şöyle denmektedir: يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَـهٍ
غَيْرُهُ“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilâh
yoktur.”[24]
Her peygamberin davası bu yüce hakikatle başlar ve onunla noktalanır.
Birbirinden ayrı zaman ve mekânlarda gelen bu mümtaz şahsiyetlerin böyle bir
noktada ittifakları ve hep aynı hakikatleri haykırmaları, hiçbir şüphe ve
tereddüt bırakmaz ki, bunlar kendilerine ait fikir ve düşünceleri değil,
Rabbilerinden aldıkları mesajları tebliğ etmektedirler.
Zira aynı meselede ayrı
ayrı istidat ve kabiliyetteki insanların, hem de çeşitli yer ve zamanlarda
yaşamalarına rağmen ittifak etmeleri aklen mümkün değildir.
Siz, aynı ekole
mensup bir kısım felsefî akımların, hem de aynı zaman dilimi içinde yaşayanları
arasında dahi, çok küçük ve basit meselelerde, pek çok ihtilaf ve farklılıklara
şahit olursunuz.
İşte, beşerî düşünce ve mülâhaza kaynaklı cereyanlardaki bu ihtilaf..
ve ilâhî
vahiyle serfiraz zatların sundukları sistemlerdeki bu ittifak, öncekilerin heva
ve heves kaynaklı, ikincilerin de hidayet edalı olduğunu göstermektedir.
Evet,
bunlardaki söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de yine o
müesseseye ait bir hususiyettir.
Onun içindir ki Allah Resûlü:
أَفْضَلُ مَا قُلْتُ أَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِي: لاَ إِلَهَ إِلاَّ
اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ“Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin
söylediği en faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerike leh’ mânâsına
gelen sözdür.” buyurmuşlardır.[25]
[1] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/101; Taberî, Tarihu’l-ümem
ve’l-mülûk, 1/545.
[2] Bkz.: Tevbe sûresi, 10/72; Hud sûresi, 11/29; Sebe sûresi, 34/47.
[3] Buhârî, tevhid 36; Müslim, iman 326-327.
[4] Yâsîn sûresi, 36/21.
[5] Buhârî, hibe 1; rikâk 17; Müslim, zühd 28-36.
[6] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109; 8/42-43.
[7] İbn Ebî Âsım, Kitabu’z-zühd, s.
14; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 6/141;
Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/173.
[8] İbnü’l-Mübarek, ez-Zühd, s.
264-265; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/231;
Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/171; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/288, 12/348;
Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/48-49; Şuabü’l-iman, 1/177; 2/167; 5/107; Heysemî,
Mecmeu’z-zevâid, 9/19-20.
[9] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/200.
[10] Meryem sûresi, 19/51.
[11] Yusuf sûresi, 12/24.
[12] Zümer sûresi, 39/2.
[13] Zümer sûresi, 39/14.
[14] Bediüzzaman, Sözler, 1.Söz.
[15] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 6/120.
[16] Ebû Dâvûd, edeb 152; İbn Mâce, dua 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/253.
[17] Buhârî, iman 37; Müslim, iman 5, 7.
[18] Nahl sûresi, 16/125.
[19] مَنْ عَمِلَ بِمَا يَعْلَمُ وَرَّثَهُ اللّٰهُ عِلْمَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Kim
bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini ihsan eder.” mealinde
bir hadise işaret edilmektedir.
(Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 10/15).
[20] اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ
“Güzel sözler O’na çıkar, salih amel de onu yükseltir.” (Fâtır sûresi, 35/10).
[21] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 10/203; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa,
s.193.
[22] Kâf sûresi, 50/22.
[23] Bakara sûresi, 2/151.
[24] A’râf sûresi, 7/59, 65, 73, 85; Hud sûresi, 11/50, 61, 84; Mü’minûn sûresi,
23/23, 32.
[25] Tirmizî, daavât 122; Muvatta, Kur’ân 32; hac 246.(Lafız Muvatta’a ait)
Peygamberlerin Sıfatları: Sıdk-Doğruluk
Doğruluk, peygamberliğin mihveridir.
Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde
hareket eder.
Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır.
Çünkü onlar,
hilâf-ı vaki hiçbir beyanda bulunmazlar.
Kur’ân-ı Kerim bazı peygamberlerin
büyüklüğünü anlatırken, bize onların bu vasıflarından söz eder: وَاذْكُرْ فِي
الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقاً نَبِيّاً “Kitab’ta İbrahim’i de
an.
O dosdoğru (sıddîk) bir nebiydi.”[1]
Yani sen o büyük peygamber olan İbrahim’i (aleyhisselâm) Levh-i Mahfuz’da veya
onun sabit hakikati ve istinsahı olan Kur’ân’da hatırla ki, o, özü sözü,
davranışları, düşüncesi dosdoğru bir nebiydi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ
رَسُولاً نَبِيّاً
“Kitab’ta İsmail’i de an, O sözünde dosdoğruydu..
resûl ve nebiydi.”[2]
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقاً نَبِيّاً *
وَرَفَعْنَاهُ مَكَاناً عَلِيّاً
“Kitab’ta İdris’i de an.
O dosdoğru bir nebiydi.
Onu yüksek makamlara
yücelttik.”[3]
Hz.Yusuf’a (aleyhisselâm) hapishane arkadaşının hitabını Kur’ân naklederken,
yine aynı vasıftan bahsetmektedir: يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ “Ey özü sözü
doğru Yusuf!”[4]
Onlar nasıl doğrulukla mücehhez olmaz ki, Allah (celle celâluhu) sıradan
insanların dahi doğru olmalarını istiyor ve Kur’ân’da doğru olanları tebcil
ediyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ “Ey
iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[5]
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ
يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ
أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
“Gerçek mü’minler, ancak Allah ve Resûlü’ne iman eden, ondan asla şüpheye
düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır.
İşte doğrular
ancak onlardır.”[6]
A.
Sadıklar Övgüye Lâyıktır
Ve sözünün eri sadıklar Kur’ân’da tebcil edilir: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ
صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً “Mü’minler içinde Allah’a
verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine
getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir.
Onlar
hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”[7]
Bu son âyette bir nebze durmak istiyorum:
Enes b.Mâlik –ki Allah Resûlü’nün hizmetkârıdır.
Efendimiz Medine’ye teşrif
edince, annesi, henüz sekiz-on yaşlarında olan Enes’in elinden tutup onu Allah
Resûlü’ne getirmiş ve “Yâ Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin.”
demiş ve Enes’i orada bırakıp gitmişti[8]– işte bu Enes b.Mâlik, “Bu âyette
kastedilen şahıs, amcam Enes b.Nadr ve emsalidir.” der.[9]
Enes b.Nadr, Akabe’de Allah Resûlü’nü görünce O’na büyülenmiş gibi bağlanmış ve
delicesine sevmişti.
Fakat her nasılsa Bedir’de bulunamamıştı.
Hâlbuki Bedr’in
ayrı bir yeri vardı.
Hatta Bedir’de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse,
Bedir’e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü.
Bu,
Bedir’de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibril’in sözüydü.[10]
Gel gör ki Enes b.Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir
türlü uyku girmiyordu.
Geldi derdini Allah Resûlü’ne şerh etti: “Yâ Resûlallah,
eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kâfirlerin benden
çekecekleri var.” Enes’in bu içten duası kabul olmuş ve Uhud’da küffarla karşı
karşıya gelmişti…
Uhud..
Uhud deyince insanın içi burkulur.
Çünkü orada yetmiş sahabe şehit
edilmiştir.
Kim bilir, belki de Uhud’daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnadda
bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, buna önlem almış ve
bir gün Uhud’un yanından geçerken: أُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ “Uhud
öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz.” buyurmuştur.[11]
Uhud sarp bir dağdır.
Fakat Uhud savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir.
Her
nasılsa sahabe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta
mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü’nün gösterdiği tabyanın dışına
çıkmıştı.
Evet, bu sadece bir strateji ve bir tabye aramaydı.
Bu itibarla da
buna bozgun demek doğru değildir.
Bizim sahabeye karşı olan saygı anlayışımız da
bu çizgidedir.
Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne
batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı.
Ama her şeye rağmen O mağfiret ve
rahmet peygamberi, ellerini açmış, dua dua yalvarmış ve: اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ
لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar
bilmiyorlar.” buyurmuştu.[12]
Enes b.Nadr oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü’ne verdiği sözü
yerine getirmeye çalışıyordu.
Çalışıyordu ama, o da çokları gibi sona doğru bir
noktada dolaşıyordu.
Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu.
Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa’d b.Muaz’a şu sözleri söylüyordu:
“Resûlullah’a benden selâm söyle.
Vallahi şu anda Uhud’un arkasından Cennet
kokularını duyuyorum.”[13]
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı.
Hamza tanınamamış, Mus’ab b.
Umeyr bilinememiş, Abdullah b.Cahş’ın vücudunun parçaları bir araya getirilince
ancak hakkında “Odur.” diye hüküm verilebilmişti.
Enes b.Nadr da aynı
durumdaydı.
Kızkardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline –ki ihtimal tek oradan yara
almamıştı– bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, “Bu, Enes b.Nadr, yâ
Resûlallah!” diyebilmişti.[14]
İşte âyet, bu civanmerdi anlatıyordu.
O, verdiği sözde durdu.
“Ölesiye
savaşacağım.” dedi ve öldü.
Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir.
Evet, “Lâ
ilâhe illallah” dedikten sonra, her fert bu denli o kelimenin muhtevasına sadık
kalmalıdır ki, din harap, iman serâp, şeâir de pâyimâl olmasın…
Enes b.Nadr ve Enes b.Nadrlar sözlerinde durdular.
Sözlerinin eri ve dosdoğru
olduklarını ispatladılar.
Çünkü onlar derslerini, Kâinatın Efendisi
Muhammedü’l-Emîn’den almışlardı.
O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı
şekilde doğru ve emindiler…
b.Cahiliye O’nu “Emîn” Tanımıştı
Mekkeli O’na mücerret adıyla değil, ismine “el-Emîn” sıfatını ekliyor ve öyle
hitap ediyordu..
evet, O bu sıfatıyla meşhurdu.
Ne mutlu bizlere ki, bizler de
sabah akşam söylenmesi müstahsen olan bir virdde O’nu böyle anıyor ve لاَ إِلَهَ
إِلاَّ اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ
الْوَعْدِ اْلأَمِينُ diyoruz.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in (Biz Es’ad: Mutlu Taş diyelim) tekrar
eski yerine konulması büyük bir mesele hâline gelmişti.
Kabileler kılıçlarını
yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu şerefin kendine ait olmasını istiyordu.
Sonunda şöyle bir karara vardılar.
Kâbe’ye ilk girenin hakemliğini kabul
edeceklerdir.
Herkes merakla bekliyordu..
ve tabiî, Allah Resûlü’nün hiçbir
şeyden haberi yoktu.
O’nun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce,
oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp “Emîn” geliyor, dediler ve O’nun
hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler…[15]
Zira O’na güvenleri tamdı.
Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak
vazifelendirilmemişti ama herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere
ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Evet, fazilet odur ki, düşmanlar dahi kabul ve tasdik etsin.
İşte, –o güne göre–
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en azılı düşmanı Ebû Süfyan’ın, O’nun
doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu.
Bu mektuplardan birini
de, Roma imparatoru Hirakl’e (Hiraklius) göndermişti.
Hirakl, mektubu baştan
sona okudu.
O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebû Süfyan’ı çağırttı ve aralarında
şu şekilde bir muhavere cereyan etti:
– O’na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
– Fakirler.
– Hiç O’na inananlardan dönenler oldu mu?
– Şimdiye kadar hayır.
– Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
– Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
– Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
– Hayır, O’nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz Müslümanların en amansız düşmanı olan
Ebû Süfyan’dan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle
dedi:
– Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah’a karşı
yalan söylemesi düşünülemez.[16]
Sadece mevzumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu
hâdisede, Allah Resûlü’nün doğruluğuna iki delil vardır.
Birincisi, Bizans
İmparatoru Hirakl’dir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir.
İkincisi ise,
o gün için henüz İslâm’la şereflenmemiş Ebû Süfyan’ın verdiği cevaptır ki, Allah
Resûlü’nün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir.
Ne var ki, Hirakl, makam ve
mansıp sevdasını aşıp, ayağının dibine kadar gelmiş bir hakikî ve ebedî mülkü
elde edememiş; Müslüman olup bahtiyarlar zümresine girememişti.
Buna rağmen
Allah Resûlü’nün risaletini kabul edip saygılı davranması, onun namına bir
basiret jesti, bizim hesabımıza da sevindirici bir itiraf olmuştur..
Resûlullah’ın sıdk u sadakatini itiraf.
Esasen, Hirakl’in söyledikleri çok derindir.
Evet, kırk yaşına kadar sıradan
insanlara karşı dahi, şakacıktan olsun yalan söylemeyen bir insan, ölüm
koridoruna girdiği bir devrede, hem de Allah’a karşı yalan söylemesi nasıl
mümkün görülebilir ki..?
Yâsir henüz Müslüman olmamıştı.
Oğlu Ammar’a nereye gittiğini sordu.
Ammar:
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına.
Bu cevap Yâsir’e yetmişti.
– O emin bir insandır.
Mekkeli O’nu böyle tanır.
Eğer O, peygamber olduğunu
söylüyorsa doğrudur.
Çünkü O’nun yalan söylediğini kimse duymamıştır…
Bu sözler, bu kabullenmeler, sadece birkaç kişiye mahsus değildi..
ışık çağı ve
ona takaddüm eden yıllarda, O’nu tanıyan hemen herkes, hem de ittifakla O’nun
doğruluğunu tasdik ediyordu.
C.
Hep Doğruluk Tavsiye Etmişti
O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir.
Teberrüken bunlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum:
اِضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَضْمَنْ لَكُمُ الْجَنَّةَ: اُصْدُقُوا
إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اُؤْتُمِنْتُمْ،
وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ
“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i
tekeffül edeyim:
– Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
– Vaadettiğiniz zaman yerine getirin!
– Emanette ’emin’ olun!
– Apışaranızı koruyun!
– Gözlerinizi harama yumun!
– Ellerinizi haramdan uzak tutun.”[17]
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve o kendine has
doğrulukla âdeta imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı.
Öyle bir noktaya ki,
onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır.
Yani Allah Resûlü, doğrulukta
da قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى [18]
ufkunda seyrediyordu.
Evet O, bir yönüyle
imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyle imkân âlemini aşmıştı.
Miraç
münasebetiyle Kadı Iyâz’ın dediği gibi O, bir yere geldi ki, ayağını nereye
basacağını şaşırdı.
O’na “Bir ayağını diğerinin üzerine koy.” dendi.
Elbette O,
her hususta bir beşerdi.
Fakat doğruluk O’nu işte böyle bir seviyeye
yükseltmişti.
O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve: “Doğru söylemeye söz
verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet’i söz vereyim.”
demektedir.
Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لاَ
يَرِيبُكَ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ، وَإِنَّ الْكَذِبَ رِيبَةٌ “İçinde
kuşku uyaran şeyleri bırak, terket (kuşkusuz bir iklimde yaşa).
Doğruluk insanın
içinde itminan ve oturaklaşma hâsıl eder.
Yalana gelince, burkuntudur,
bulantıdır.”[19]
Yine buyuruyor: تَحَرَّوا الصِّدْقَ وَإِنْ رَأَيْتُمْ أَنَّ فِيهِ الْهَلَكَةَ
فَإِنَّ فِيهِ النَّجَاةَ “Daima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helâkinizi
görseniz bile, muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır.”[20]
Başka bir hadiste de şöyle ferman eder:
عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ
الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ.
وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَصْدُقُ وَيَتَحَرَّى
الصِّدْقَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ صِدِّيقاً.
وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ،
فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى
النَّارِ، وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يُكَذِّبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى
يُكْتَبَ عِنْدَ اللّٰهِ كَذَّاباً
“Doğruluktan ayrılmayınız.
Doğruluk sizi birr’e, o da sizi Cennet’e ulaştırır.
Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır.
Yalandan sakının.
Yalan insanı fücura (günaha), o da Cehennem’e götürür.
Kişi
durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan
yazılır.”[21]
Kurtuluş ve necat doğruluktadır.
İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür;
hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Kâ’b b.Mâlik (radıyallâhu anh): “Ben doğruluğumla kurtuldum.” der.
Evet,
doğruluk deyince O’nu hatırlamamak mümkün değildir.
Kâ’b b.Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı.
Şairdi.
Şiirleriyle kâfirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi…
Akabe’de gelip Allah Resûlü’ne biat etmişti.
Dolayısıyla da Medine’nin
ilklerindendi.
Fakat Tebuk seferine katılamamıştı.
Tebuk zorlu bir savaştı.
Bu
savaşta bir avuç insan koskoca Roma imparatorluğunun ordularıyla yaka-paça
olacaktı.
Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında.
O düşünceyle gidildi..
o civanmertlik gösterildi..
o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece
düşüncelerde kaldı.
Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve
herkesi açıktan davet etmişti.
İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ’b, bu
sefere iştirak edememişti.
Şimdi siyer kitaplarından, kendi serencamesini kendi ağzından icmal ederek
anlatalım:
“Herkes muharebeye davet edildi.
Çünkü mücadele çetin olacaktı.
Fakat Allah
takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı.
Böyle
olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama, Allah Resûlü bu muharebeye ayrı
bir ehemmiyet veriyordu.
Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım.
Hatta o güne kadar hiç bir harbe
bu kadar iyi hazırlanmamıştım.
İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu
harekete geçti.
Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber
çıkmadım.
Hiç de bir işim yoktu.
Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu.
Bugün-yarın-öbür gün, derken günler gelip geçiverdi.
Artık Allah Resûlü’ne
yetişmem mümkün değildi.
Mecburen bekleyecektim..
ve bekledim de.
Hem de her
saati günler süren bir bekleyişle bekledim.
Nihayet, Allah Resûlü’nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı.
Zaten
her defasında öyle olurdu.
Medine, O’nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha
canlanırdı.
İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir beşaşet vardı; Allah Resûlü
dönüyordu…
Nihayet beklenen vakit geldi.
Ordu Medine’ye avdet etti.
Efendimiz de mutadı
olduğu üzere evvelâ mescide uğrayıp iki rekât namaz kılmış ve halkla görüşmeye
başlamıştı.
Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete
iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı.
Benim durumumda olanlardan
da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul
edilmişti.
Ben de aynı şeyi yapabilirdim.
Zira, içlerinde ikna kuvveti ve söz
söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim.
Ama, nasıl olur da hiçbir
mazaretim olmadığı hâlde Allah Resûlü’ne yalan söyleyebilirdim.
Yapmadım,
yapamadım.
Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk
tebessümle karşıladı beni.
Ve ‘Neredeydin?’ dedi.
Durumumu olduğu gibi eksiksiz
anlattım.
Başını çevirdi ve dil ucuyla: ‘Kalk git!’ dedi.
Dışarı çıktım.
Kavmim etrafımı sardı: ‘Sen de bir mazeret söyle, kurtul!’
dediler.
Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu.
Fakat birden kendime
geldim ve sordum: ‘Benim durumumda olan başkaları var mı?’ ‘Var.’ dediler ve iki
isim söylediler.
İkisi de Bedir’e iştirak etmiş namlı, şanlı sahabeler arasında
bulunuyorlardı: Mürâre b.Rebî ve Hilâl b.Ümeyye.
Evet, onlar da hiçbir mazeret
beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi.
–Estağfirullah– intizar koridoruna girmişlerdi.
Benim için kendilerine ittiba
edilecek insanlardı ikisi de..
ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri
sürmekten vazgeçtim.
Üçümüz hakkında bir emir yayınlandı.
Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp,
konuşmayacaktı.
Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz
ağlıyorlardı.
Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım.
Sokağa, çarşıya,
pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum.
Ancak benimle
kimse konuşmuyordu.
Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum.
Allah Resûlü’nden bir
tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu..
heyhât ki, her gün
evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir
kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti.
Selâm veriyordum; acaba dudakları
kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum.
Gel gör ki en hafif bir
kımıldama olmuyordu.
Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O’na bakıyordum.
Namaza başladığımda bana
bakıyordu.
Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu.
Tam elli
gün böyle geçecekti.
Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine
yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.
Bir gün Ebû Katâde –ki amcamın oğluydu, onu çok severdim, o da beni canı kadar
severdi– onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum.
Selâm verdim,
selâmımı almadı.
Sordum: ‘Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü’nü sevdiğime
inanmıyor musun?’ O hiç cevap vermedi.
Sözümü üç defa tekrar ettim.
Üçüncüsünde
de: ‘Allah ve Resûlü bilir.’ dedi ve yanımdan ayrıldı.
Dünya başıma yıkılmıştı.
Ebû Katâde’den bu sözü hiç beklemiyordum.
Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra
ağladım.
Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın
beni soruşturduğunu duydum.
Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi.
Adam
yanıma geldi, elinde de bir mektup vardı.
Mektup bana aitti.
Gassân Meliki’nden
geliyordu.
Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu.
Mektubunda: ‘İşittim ki
sahibin seni yalnız bırakmış..
bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri
yüksektir…’ gibi sözler ediyordu.
“Bu da bir imtihan.” dedim ve mektubu yırtarak
ateşe attım.
Kırkıncı gündü.
Allah Resûlü bir adam göndermişti.
Gelen şahıs bizim,
hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu.
‘Boşayayım mı, ne
yapayım?’ dedim.
–Ah vefasına kurban olduğum insan!– ‘Sadece uzak dur!’ dedi ve
gitti.
Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim.
Bu arada Hilâl’in hanımı
gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti.
Hilâl yaşlı bir insandı.
Kendi
işini göremiyordu.
Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti.
Bazıları benim
de aynı şekilde izin almamı istediler.
Fakat kabul etmedim.
Zira, Allah
Resûlü’nün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.
Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu.
Artık dayanamaz hâle
gelmiştim.
Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı.
Her zaman yaptığım gibi
evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum.
Birisinin yüksek sesle ismimi
söylediğini duydum.
Ses: ‘Müjde Kâ’b!’ diyordu.
İşi anlamıştım.
Hemen secdeye
kapandım.
O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti.
Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu.
Talha boynuma
sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu.
Sanki yeniden bir Akabe yaşıyordum.
Allah
Resûlü’nün huzuruna gelip elini tuttum.
O da benim elimi tutmuştu.
–O anda
Cennet’le müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti– Allah Resûlü:
‘Allah sizi affetti.’ buyurdular.
Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ
اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لاَ
مَلْجَأَ مِنَ اللّٰه إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إِنَّ
اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti.
Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça
sıkmıştı.
Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını
anlamışlardı.
Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini
kabul etti.
Çünkü Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir.”[22]
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah’a hitaben, ‘Yâ Resûlallah! Ben doğrulukla
kurtuldum..
bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey
söylemeyeceğime, söz veriyorum.’ dedim.”[23]
Evet, peygamberlik hakikati, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine
döner durur.
Her peygamber doğru söyler.
Ve öyle olması da zarurîdir.
Zira, gayb
âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi
birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey altüst olur.
İnsanlık
adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal
etmektedir.
Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir
konudur.
Onun içindir ki Cenâb-ı Hak, bu mevzuda şöyle buyurur:
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ * لَأَخَذْنَا مِنْهُ
بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ
عَنْهُ حَاجِزِينَ
“Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette O’nu kuvvetle
yakalar; sonra da O’nun can damarını koparırdık (O’nu yaşatmazdık).
Sizden
hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”[24]
O, ilâhî emir ve nehiyler karşısında gassalın elinde bir meyyit gibiydi.
Vahiy,
O’nu istediği tarafa evirir-çevirir, O da hep o istikameti kollardı.
Kurbiyet
kazanıp en son noktayı elde ettiği anda dahi O, bu hassasiyetinden hiçbir şey
kaybetmemişti..
kaybetmek bir yana daha da derinleşmiş ve âdeta erişilmez bir
duyarlılık kazanmıştı.
D.
Sözünün Eriydi
Kırk yaşına kadar O’nun hilâf-ı vaki bir söz söylediğini veya sözünde
durmadığını bir kimse ne görmüş ne de duymuştu.
Daha sonra sahabe olma şerefine
eren bir zat diyor ki: “Cahiliye devrinde Allah Resûlü’yle bir yerde buluşmak
üzere anlaşmıştık.” Yukarıda da arz ettim, cahiliye, yaşadığı devrin adıdır.
Yoksa O gönlü apaydın insan hiçbir zaman cahiliye devri yaşamamıştır.
O hep
resûllere has bir hayat çizgisi takip etmiştir.
Fakat, diyor bu sahabi: “Ben
verdiğim sözü unuttum.
Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere
gittim..
baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor.
Bana ne kızdı ne de darıldı.
Sadece: “Ey genç! Bana meşakkat verdin.
Üç gündür seni burada bekliyorum.”
dedi.[25]
E.
Söyledikleri O’nu Tasdik Etmektedir
O, doğuştan Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi.
Onun için,
peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti.
Evet, topyekün cihan O’na: “Doğru söylüyorsun yâ Resûlallah!” diye tasdike
koştu.
Değil sadece insanlar, mucizeler diliyle, her bir nevi kendi adına
temsilci gönderdi.
Âdeta O’na biat etti.
Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülâhaza ediyorum: Kur’ân’ın
ve Efendimiz’in nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât ve esmâsı arasındaki
münasebete riayet keyfiyetiyle öyle üstün bir dereceye sahiptir ki, ne
felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh
buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyana ulaşmaları mümkün olmamıştır ve
olmayacaktır da.
Ancak, bu müterakki ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışları, neticede hep şunu
göstermiş ve gösterecektir ki, onlar gidecek; gidecek ve gittikleri yerin
sonunda hep Kur’ân’ın ve Allah Resûlü’nün beyanlarının doğruluk ve hakkaniyetini
anlayacak..
Resûlullah’ın söylediklerini keşif ve müşâhede ile zevk
edeceklerdir.
Evet, bugün O’nun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzuun ehilleri
tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir.
Hatta
ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle meselelerden söz
etmiştir ki, –hem de mevzular arası muvazeneyi koruyarak– değil öncekiler ve
sonrakilerin akıllarının ermesi; O’nun aydınlık beyanlarını “yok” farz ettiğimiz
takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.
Hz.Ömer ve Amr b.Ahtab (radıyallâhu anhumâ) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü
sabah namazından sonra minbere çıktı.
Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanı
okundu, namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu.
İkindi
namazını eda ettikten sonra konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü.
Neler konuştu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen
her meseleye temas etmişti denebilir.
Evet, ilk hilkattan başlamış, varlığın
bağrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teşekkülünden, insanın
yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış..
ve daha
sonra da kıyamete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker
nakletmişti.[26]
Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz.Âdem’e kadar bütün enbiyâyı hem de
şemâili ile anlatmış, istikbale nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehennem’e
kadar her şeyi göz önüne sermişti.
Hâlbuki O ne bir kitap okumuş, ne birinin
ders halkasına katılmıştı.
Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, O’na
bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her şeyi bilen Hz.
Allah’tı…
O’nun, Arş’tan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün
meseleleri O’na Mütekellim-i Ezelî’si öğretiyordu.
Bunların başka şekilde
öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da
Allah Resûlü’nün sıdkına ayrı bir delildir.
Evet O, peygamberlerden bahsediyor..
onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla
onları tablolaştırıyor[27]
ve o günün Ehl-i Kitab’ı, bütün bunların hiçbirine
itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz
şekliyle buluyoruz.” diyorlardı.[28]
Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış
bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden
evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi
bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlü’nün sıdkına ve davasında
doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?
Bir parantez içinde arz etmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim
takatimin çok üzerindedir.
Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan
daha farklı olmasa gerek.
Bu gibi meseleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın
onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir.
Ancak biz, bu seviyeleri
ihraz ettiğine inandığımız şahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe
mertebe yükseliş kaydeden yüz binlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle
aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimiz’e ait beyanlarını gördükçe, sürekli
o mevzuun zirvesinde, O’na ait beyanın bulunduğunu kabul etmeleri, O’nun sıdk ve
doğruluğunun ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.
Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde
hilâf-ı vaki konuşmamıştır.
Zaten O’nun konuştukları kendinden değildir ki..
O,
hep ilâhî mesajlarla konuşmuş, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün
zamanların ve mekânların Söz Sultanı olmuştur.[29]
[1] Meryem sûresi, 19/41.
[2] Meryem sûresi, 19/54.
[3] Meryem sûresi, 19/56-57.
[4] Yusuf sûresi, 12/46.
[5] Tevbe sûresi, 9/119.
[6] Hucurât sûresi, 49/15.
[7] Ahzâb sûresi, 33/23.
[8] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 6/306; Taberânî, el-Mu’cemu’s-sağîr, 2/101.
[9] Müslim, imâre 148; Tirmizî, tefsir (33) 2-3.
[10] Buhârî, meğâzi 11; İbn Mâce, mukaddime 11.
[11] Buhârî, zekât 54; Müslim, hac 503-504.
[12] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 105; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân,
4/199.
[13] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 148.
[14] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 148.
[15] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/425; Hâkim, el-Müstedrek, 1/628; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/209.
[16] Buhârî, bed’ü’l-vahy 6; Müslim, cihad 74.
[17] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/323; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/262;
el-Mu’cemu’l-evsat, 3/77; Beyhakî, es-Sünen, 6/288.
[18] Necm sûresi, 53/9.
[19] Tirmizî, kıyâmet 60; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/200.
[20] İbn Ebi’d-Dünya, es-Samt, s.
227; Mekârimü’l-ahlâk, s.
51; Hennâd, ez-Zühd,
2/635.
[21] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 105.(Lafız Müslim’e ait.)
[22] Tevbe sûresi, 9/118.
[23] Buhârî, megâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.
[24] Hâkka sûresi, 69/44-47.
[25] Ebû Dâvûd, edeb 82.
[26] Buhârî, bed’ü’l-halk 1; Müslim, fiten 25; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
5/341.
[27] Örnek olarak bkz.: Buhârî, enbiyâ 24; Müslim, iman 266-278.
[28] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/27; Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 2/74-100;
el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/298.
[29] وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى “O hevâdan
konuşmaz, o kendisine vahyedilen ilâhî mesajdan başka bir şey değildir.” (Necm
sûresi, 53/3-4)
Sıdk Açısından Gayb Meselesi
“Gayb” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele
alınır:
وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي
الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ
حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ اْلأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ
مُبِينٍ
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır.
Onun için gaybı ancak O bilir.
O,
karada ve denizde ne varsa hepsini bilir.
O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi
düşmez.
Yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık
bir kitaptadır.” [1]
Bu âyette, “gayb”ın tamamen Allah’ın (celle celâluhu) nezd-i ulûhiyetinde olduğu
dile getirilmekte ve O’ndan başkasının –Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) de dahil– gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.
Ve zaten Allah (celle celâluhu) Efendimiz’i şöyle konuşturmuyor mu?
قُلْ لاَ أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَآئِنُ اللّٰهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ
أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ
يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır.’ demiyorum.
Gaybı da bilmem.
Size ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum.
Ben, bana vahyolunan Kur’ân’dan başkasına
uymam.
‘De ki: Körle gören bir olur mu?’ Siz hiç düşünmez misiniz?”[2]
قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً إِلاَّ مَا شَاءَ اللّٰهُ وَلَوْ
كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ
السُّوءُ إِنْ أَنَا إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar
verecek güce sahip değilim.
Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak
isterdim, bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için
uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”[3]
Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً # إِلَّا مَنِ ارْتَضَى
مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَداً #
لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ
وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً
“O bütün gaybı bilir.
Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler
bunun dışındadır.
Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece
onların (peygamberlerin) Rabbilerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ
ettiklerini bilsin.
(Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış
ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş)tir.”[4]
Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resûlü,
mutlak olarak gaybı biliyordu.” demek, bir ifrat; “Bilmiyordu.” demek de bir
tefrittir.
O kendi olarak gaybı bilmezdi.
Ancak Allah’ın bildirmesiyle öyle bir
bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur
edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip
insanlığın gözünün önüne sermişti.
Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mesele de işte budur.
O,
kendiliğinden bir şey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk’ın
bildirdikleriydi.
Bildiren Allah (celle celâluhu) olduktan sonra sadece
peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler
dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler.
Nitekim Allah Resûlü: “Benim
ümmetim arasında bir kısım mülhemûn vardır.”[5] buyururlar ki, Allah’ın (celle
celâluhu) ilhamına mazhar insanlar demektir.
Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede
savaşan İslâm ordusunun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören
Hz.Ömer, ordu kumandanı Sâriye’ye hitaben: “Yâ Sâriye! Dağ tarafına!” diye üç
defa bağırması, Sâriye’nin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması..[6] Muhyiddin
b.Arabî gibi zatların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde
bulunması..
Mevlâna, İmam Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zatın gelecekle
alâkalı ihbarda bulunması..
bulunurken de Allah Resûlü’ne yürekten bağlılık
göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkât-ı Muhammedî’den süzülüp
geldiğini itirafları, O Zât’ın –Allah’ın izniyle– ne kadar gayba açık olduğunu
gösterir.
Evet, O’nun yetiştirdikleri böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr
olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa
hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri’nin[7] bir mucize olarak
gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?..
Muteber hadis kitaplarında zikredilen, Efendimiz’in bu kabîl üç yüze yakın
mucizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı aynen çıkmış,
diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir.
Biz burada bunların hepsini nakledecek
değiliz.
Sadece, fikir verme bakımından birkaç misalle iktifa etmeyi düşünüyoruz
ki; bu misalleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:
Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.
İkincisi: Uzak ve yakın istikbale ait söylediği sözler.
Üçüncüsü: Sehl-i mümteni üslûpla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla
daha sonra hakikati anlaşılabilen mucizevî beyanlar…
[1] En’âm sûresi, 6/59.
[2] En’âm sûresi, 6/50.
[3] A’râf sûresi, 7/188.
[4] Cin sûresi, 72/26-28.
[5] Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 13/174; İbn Hacer, Mukaddimetü
Fethi’l-Bârî, s.
103; Fethu’l-Bârî, 6/516; Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-din, 3/24.
Ayrıca bkz.: Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, fezâilü’s-sahabe 23.
[6] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/553-554; Beyhakî, el-İtikad, s.
314.
[7] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/76; Dârimî, mukaddime 3.
Kendi Devrine Ait Olan Gaybî Haberler
1.Başta Buhârî, Müslim bütün hadis kitapları ittifakla şu hâdiseyi
naklediyorlar:
Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) minbere çıkmış..
nazarı gaybî
âlemler ufkunda ve öfke şeklinde tezahür eden celâlî tecellîler arasında,
cemaatine demet demet vâridât sunuyordu.
Bir ara: “Bugün bana her istediğinizi
sorun!” buyurdu.
Herkes soruyor, O da cevap veriyordu.
Tam o esnada bir genç
ayağa kalktı: “Benim babam kim yâ Resûlallah?” dedi.
Herhâlde, az da olsa babası
hakkında dedikodu vardı.
Böyle bir şâyia ise genci tedirgin ediyordu.
O gün bir
fırsat bulmuş ve her zaman -Hakk’ın izniyle- gayba gözleri açık Allah Resûlü’ne
babasının kim olduğunu sormuştu.
Efendimiz cevap verdi: “Senin baban
Huzâfe’dir.” Genç artık müsterihti; zira aldığı cevap onu memnun etmişti.
Bundan
böyle o da aksine ihtimal verilmeyecek şekilde bir babaya nisbet edilecek ve
kendisine Abdullah b.Huzâfetü’s-Sehmî denecekti.
İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resûlü’nün o andaki ruh
hâletini çok iyi kavrayan biri, evet o koca Ömer (radıyallâhu anh) birden ayağa
fırladı ve: رَضِينَا بِاللّٰهِ رَبّاً وَبِاْلإِسْلاَمِ دِيناً وَبِمُحَمَّدٍ
نَبِيّاً“Biz, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak da
Hz.Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razıyız.” dedi.
Onun bu ince,
mânidar karşılığı Allah Resûlü’nün sinesinde esen itminan esintilerinin tezahür
menfezlerini araladı.
Derken celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine
bıraktılar.[1]
Bu hâdise o gün mescidi dolduran sahabeler huzurunda cereyan etmişti.
Bütün
sahabe, Allah Resûlü’nün dediklerini tasdik ediyor ve âdeta sükûtlarıyla
“Sadakte!” diyorlardı.
2.Müslim naklediyor: Hadisin ravisi ise Hz.Ömer (radıyallâhu anh)..
buyuruyor
ki: “Bedir’de bulunuyorduk.
Allah Resûlü, muharebe adına stratejisini tam tespit
etmiş ve kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu.
Bir ara yine gözleri,
aralanan gaybî perdelerin verâsında ve bakışları istikbal ufkunda eliyle bazı
yerleri işaret ederek: ‘Burası Ebû Cehil’in öldürüleceği yer; şurası Utbe’nin,
şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer…’ Ve daha
birçok isim saydı.” Muharebeden sonra Hz.Ömer kasem ile diyor ki: “Allah Resûlü
nereyi ve kim için işaret etmişse, hepsini o yerlerde ölü olarak bulduk.”[2]
Evet, hayatlarında Allah Resûlü’nü dilleriyle tasdik etmeyen bu insanlar, şimdi
murdar cesetleriyle O’nun sıdkına ve doğruluğuna şehadette bulunuyorlardı.
Zira
O haber veriyor ve verdiği haberler, santim şaşmadan aynen tahakkuk ediyordu.
3.Ahmed b.Hanbel’in Müsned‘inde, şöyle bir hâdisenin nakledildiğini görüyoruz:
Allah Resûlü, ashabıyla beraber mescitte oturuyordu.
Bir aralık: “Biraz sonra
buraya nâsiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek, şu kapıdan içeriye girecek.
O,
Yemen’in en hayırlılarındandır ve alnında, meleğin elini sürdüğü bir iz
taşımaktadır.” dedi.
Bir müddet sonra aynen, Allah Resûlü’nün haber verdiği gibi
bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöktü ve Müslüman olduğunu ilân etti.
Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edep âbidesi bu insan, Cerîr b.Abdillah
el-Becelî’den başkası değildi.[3]
4.Beyhakî’nin Delâilü’n-Nübüvve‘sinde şu hâdise naklediliyor:
Ebû Süfyan, Mekke’nin fethi esnasında Müslüman olmuş, ancak iman gönlüne tam
oturmamıştı.
Allah Resûlü, Kâbe’yi tavaf ederken, Ebû Süfyan da orada
dolaşıyordu.
Bir ara aklından geçti: “Acaba, yeniden bir ordu toplayıp şunun
karşısına çıksam nasıl olur?” Tam o esnada Allah Resûlü, Ebû Süfyan’ın yanına
sokuldu ve kulağına eğilerek: “O zaman yine seni mağlup ederiz.” buyurdu.
Ebû
Süfyan, işi anlamıştı.
O ana kadar kalbinde titrek duran iman, birden
oturaklaştı..
olduğu yerde havaya zıplayarak: “Allah’a tevbe ve istiğfar
ediyorum.” dedi.[4]
Ebû Süfyan’ın bir anlık aklından geçenleri, Allah Resûlü’ne kim haber vermişti?
İşte Ebû Süfyan, bu davranışıyla gösteriyordu ki, O, Allah’ın Resûlü’ydü ve
doğru söylüyordu…
5.Yine muteber hadis kitaplarında şu hâdise naklediliyor: Umeyr b.Vehb -ki,
cahiliye devrinin “şeytan adam”ıydı.[5]– Safvan b.Ümeyye ile oturup anlaştılar.
Umeyr b.Vehb Medine’ye gidecek, Bedir esirleri arasındaki oğlu için geldiğini
söyleyecek ve zehir sürdüğü kılıcıyla Allah Resûlü’nü öldürecekti.
Buna karşılık
da Safvan b.Ümeyye onun borçlarını üzerine alacak ve ona bir şey olursa
ailesine bakacaktı.
Umeyr, kılıcını biledi ve yola koyuldu.
Medine’ye geldiğinde alıp mescide
getirdiler.
Fakat sahabenin Umeyr’e hiç itimadı yoktu.
Onun için de, kimse onu
Allah Resûlü’yle yalnız bırakmaya razı değildi.
Hepsi etten, kemikten kale gibi
Allah Resûlü’nün etrafına dizilmiş onu gözetliyorlardı.
Umeyr mescide girince,
Allah Resûlü, niçin geldiğini sordu.
Umeyr, bir sürü yalan söyledi; fakat
hiçbirine de Allah Resûlü’nü inandıramadı.
Sonunda İki Cihan Serveri şöyle
buyurdu: “Mademki sen doğruyu söylemiyorsun, o hâlde ben söyleyeyim: Sen Safvan
ile şurada şöyle şöyle konuştun ve beni öldürmek için geldin.
Buna karşılık da
Safvan senin borcunu ödeyip ailene bakacaktı.”
Umeyr, beyninden vurulmuşa döndü, derhal Allah Resûlü’nün ellerine sarılarak
Müslüman oldu.
Ve daha sonra İslâm’ı i’lâ yolunda öyle çalıştı ki onun
vesilesiyle birçok kişi İslâm’la tanıştı.[6]
Umeyr ile Safvan arasında geçen bu konuşmayı Allah Resûlü nereden duymuştu?
Arada bunca mesafe varken, bu haberi O’na kim ulaştırmıştı?
İnanan-inanmayan herkes bu ve benzeri vak’aları heceleyedursun, biz diğer fasla
geçelim…
[1] Buhârî, ilim 28-29; mevâkîtü’s-salât 11; Müslim, fezâil 134-138.
[2] Müslim, cennet 76; Nesâî, cenâiz 117
[3] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/359-360, 364.
[4] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, 5/102; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/348.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/212; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/300.
[6] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/56-62; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/300-301.
İstikbale Ait Olan Gaybî Haberler
A.
Yakın Zamanda
Buhârî ve Müslim, Hz.Üsame’den naklediyor;
(Üsame, Zeyd b.Hârise’nin oğludur.
Allah Resûlü, Üsame’yi çok sever ve
yanından ayırmazdı.
Hz.Hasan veya Hüseyin’i bir dizine oturtursa, çok defa öbür
dizine de Üsame’yi oturturdu.
Bir defasında hepsini birden kastederek: “Allahım!
Bunlara merhamet et.
Çünkü ben de bunlara şefkat ediyorum.” diye dua etmişti.[1]
Hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru Bizans’a karşı hazırladığı ordunun başına
onu kumandan tayin etmiş ve senelerce önce babasının şehit düştüğü o
topraklarda, Allah düşmanlarına hadlerini bildirme vazifesini ona tevdi
etmişti.[2] Ancak, Efendimiz’in sıhhî durumunun ağırlaştığını gören Üsame,
orduyu durdurmuş ve Allah Resûlü’nün vefatına kadar hareket ettirmemişti.[3])
İşte bu Üsame (radıyallâhu anh) diyor ki: “Bir gün Allah Resûlü’yle beraber
bulunuyordum.
O gün Efendiler Efendisi, Medine’nin yüksek binalarından birinin
damına çıkmış, etrafı seyrediyordu.
Bir ara:
إِنِّي لَأَرَى مَوَاقِعَ الْفِتَنِ خِلاَلَ بُيُوتِكُمْ كَمَوَاقِعِ الْقَطْرِ “Şu
anda evlerinizin arasında yağmur gibi fitnelerin dökülmekte olduğunu görüyorum.”
buyurdular.[4]
O böyle deyip aramızdan ayrıldı..
O’nun arkasından sokaklar fitne seylâplarıyla
inledi.
Evet, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali (radıyallâhu anhüm) hep bu
fitnelerin kurbanı olarak şehit edildiler.
Sanki fitneler de belâ ve
musibetlerin diliyle Allah Resûlü’ne “Sadakte!” diyorlardı…
1.Fitneler
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), hayatında hep bu fitnelerin zuhurundan korkuyordu.
Bir defasında mescitte kalabalık bir insan topluluğu ile otururken sordu: “Allah
Resûlü’nün haber verdiği fitneleri duyup da, haber verecek biri var mı?”
Huzeyfe: “Ben varım.” deyince, Hz.Ömer: “Sen cesur bir adamsın, söyle.” dedi ve
o da: “Kişinin fitnesi ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır.
Bunlara da oruç, namaz, sadaka, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker keffaret
olur.” dedi.
Ömer: “Hayır, ben bunları sormuyorum.
Deniz dalgaları gibi
dalgalanacak fitneleri soruyorum.” dedi.
Huzeyfe: “Yâ Ömer! Onların seninle hiçbir alâkası yok.
Seninle onlar arasında
kapalı bir kapı var.” dedi.
Hz.Ömer daha sonra: “Bu kapı açılacak mı, kırılacak
mı?” diye sordu.
Huzeyfe: “Kırılacak.” dedi.
Hz.Ömer sarsıldı, dudaklarından
titrek bir sesle şu cümleler döküldü: “Öyleyse bu kapı, bir daha kapanmayacak.”
Daha sonra sahabe sordu: “Acaba Ömer bu kapının kendisi olduğunu biliyor muydu?”
Huzeyfe cevap verdi: “Evet, dünkü geceyi bildiği gibi biliyordu.” [5]
Evet, biliyordu ki, ben gidince Ümmet-i Muhammed’in vahdetiyle alâkalı kapalı
bulunan kapılar açılacak, fitne ve fesat alıp yürüyecek..
ümmet içinde çeşitli
anlayışlar, muhtelif akım ve cereyanlar zuhur edecek…
Ömer, bunu biliyordu; çünkü bu olacakları haber veren sadık ve masdûk olan İki
Cihan Serveri Hz.Muhammed Mustafa’ydı (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Ve günü gelince denilenler aynen zuhur etti.
Ömer, hain bir İranlı tarafından
hançerlendi.
Ömer’in hançerlendiği aynı gün, İslâm vahdeti de bağrından derin
bir yara aldı.
Hasım dünya hedefini çok iyi seçmiş ve insafsız avcı okunu tam
hedefine isabet ettirmişti.
Evet, onun vefatıyla fitneler âdeta sel oldu aktı ve
İslâm âlemini istila etti.
Elbette bu bir yönüyle hicrandı, ızdıraptı; fakat
diğer yönüyle de hâdiseler diliyle tıpkı gökte, yıldızlardan “Lâ ilâhe illâllah
Muhammedün Resûlullah” yazmak derecesinde bir delil ve burhandı…
2.Muzafferiyet
Buhârî’de ve Ebû Dâvûd’un Sünen’inde de Habbâb b.Eret’in (radıyallâhu anh)
anlattığı şu hâdiseye şahit oluyoruz.
Şimdi ondan dinlediklerimizi hulâsa
edelim:
“Sıkıntılı bir dönemde Allah Resûlü, örtüsünü başına almış Kâbe’nin gölgesinde
oturuyordu.
Kim bilir yine hangi hakarete maruz kalmıştı.? O öyle bir dönemdi
ki, bütün cahiliye âdetleri birer silah gibi Müslümanların aleyhine
kullanılıyordu.
Ben, o devrede henüz hürriyetine kavuşamamış bir insandım.
Sahibimin ve diğer Mekke büyüklerinin bana reva gördükleri cefa ve işkence artık
dayanamayacağım kerteye ulaşmıştı.
Allah Resûlü’nü böyle yalnız görünce yanına
yaklaştım ve: Yâ Resûlallah! Dua edip Cenâb‑ı Hak’tan nusret ve yardım dilemez
misin? dedim.” –Allah Resûlü’nün hemen ellerini açıp dua edeceğini düşünüyordu..
bir de Kureyş’e beddua etse diye bekliyordu..– Fakat Resûlullah, şunları
söyledi:
“Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkence
gördüler.
Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları
ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi.
Etleri kemiklerinden ayrılırdı
da yine gevşeklik göstermezlerdi.
Allah bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele
ediyorsunuz.
Bir gün gelecek, bir kimse San’â’dan Hadramût’a kadar tek başına
yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe
etmeyecek.”[6]
Ve Efendimiz’den benzer bir rivayette bulunan Hz.Adiy b.Hâtim, Allah
Resûlü’nün olacağını haber verdiği bu hâdiseleri bizzat gözleriyle gördüğünü
söylüyor.[7]
3.“İlk Kavuşan Sen Olacaksın”
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), irtihaline sebep olan rahatsızlık
günlerinden birinde, incelerden ince, oturuşu-kalkışı ve derin bakışlarıyla
aynen kendisine benzeyen Hz.Fatıma Anamız’ı (radıyallâhu anhâ) yanına çağırdı
ve eğilip onun kulağına bir şeyler fısıldadı.
Hz.Fatıma öyle ağladı, öyle figan
etti ki, onun feryadının şiddetinden herkes irkildi.
Biraz sonra yine Allah
Resûlü, onun kulağına bir şeyler fısıldadı.
Bu sefer de öyle sevindi ki, onu
görenler kendisine Cennet’in bütün kapılarından girme davetiyesi geldi
zannederdi..
aslında ona göre öyleydi de.
Evet, böyle bir beşaşet ve sürur izhar
etmişti.
Bu hâdise Hz.Âişe Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) gözünden kaçmadı.
Biraz sonra
ona bunun sebebini sordu; fakat Fatıma Validemiz; “Bu, Allah Resûlü’ne ait bir
sırdır.” dedi ve bir şey söylemedi.
Hz.Âişe, Efendimiz’in vefatından sonra
tekrar sorunca, Fatıma Anamız şöyle cevap verdi: “Birinci defada kendisinin
vefat edeceğini söylemiş; onun için ağlamıştım.
(Evet, öyle ağladı, vefat-ı Nebi
onu öyle feryada boğdu ki, o gün dudaklarından dökülen şu mısralar cihanı
ağlatacak kadar rikkat vericidir:
مَاذَا عَلَيَّ مَنْ شَمَّ تُـرْبَةَ أَحْمَدَا أَلاَ يَشُمُّ مَدَى الزَّمَـانِ
غَوَالِيَا
صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبُ لَوْ أَنَّهَا صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ عُدْنَ
لَيَالِيَا
‘Hz.Muhammed’in mezarının toprağını koklayan bir insana, başka koku aramaya ne
lüzum var? Üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar günler üzerine
dökülseydi, günler hep gece olurdu.’[8])
İkinci defa ise bana, ailesi içinde kendisine en erken kavuşacak insanın ben
olacağımı müjde etti..
ve işte onun için de sevindim.”[9]
Altı ay sonra o da babasına kavuşmuştu..[10] ve Hz.Fatıma’nın bu vefatı da
Allah Resûlü’nü tasdik ediyor ve sanki O’na “Sadakte!” diyordu.
4.Sulh
Kütüb-i Sitte ricalinin ekseriyetinin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü
bir gün hutbede Hz.Hasan’a işaretle şöyle demişti:
إِنَّ ابْنِي هَذَا سَيِّدٌ، وَلَعَلَّ اللّٰهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ
فِئَتَينِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Bu benim evlâdım Hasan, o seyyittir.
Allah (celle celâluhu) onunla iki büyük
cemaati birbiriyle sulh ettirecektir.”[11]
Evet o, kerîm oğlu kerîmdir.
Allah Resûlü’nün evlâdıdır..
efendidir.
Birgün
kendisine tevdi edilen hilâfet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya
sebebiyet vermemek için terk edecek ve nasıl bir seyyit oğlu seyyit olduğunu
gösterecektir.
Aradan yirmibeş-otuz sene geçmemişti ki, Allah Resûlü’nün
dedikleri bir bir zuhur etti..
Hz.Ali’den sonra Emeviler karşılarında Hz.
Hasan’ı buldular.
Ancak bu sulh ve sükûn insanı, bütün haklarından feragat
ettiğini ilan ederek birbirine girmek üzere olan iki İslâm ordusunun arasını
sulha bağladı ve korkunç bir fitneyi muvakkaten dahi olsa önledi.[12] Şair ne
güzel söyler:
كَرِيمُ بْنُ كَرِيمِ بْنِ كَرِيمِ وَجَدُّهُ خَيْرُ الْأَنَامِ
“O (Hasan) kerîm oğlu kerîmdir.
Nasıl olmasın ki, onun dedesi insanların en
hayırlısı ve varlığın mâbihi’l-iftiharıdır.”
Efendimiz, ona ait bu hâdiseyi haber verdiğinde, Hz.Hasan, henüz küçük bir
çocuktu.
Belki o gün Allah Resûlü’nün nelere işaret ettiğini dahi anlamamıştı.
Yani o, Allah Resûlü, böyle söyledi diye bu işi yapmış değildi.
Belki Allah
Resûlü, onun öyle yapacağını bildiği için bu sözü söylemişti.
Evet, Hz.Hasan
da, dedesini tasdik ediyor ve seneler sonra O’na: “Sen doğru söylüyorsun.”
mânâsına “Sadakte!” diyordu.
5.Bir Asır Yaşayacak
Abdullah b.Büsr’ün başına mübarek ellerini koyarak: “Bu çocuk tam bir asır
yaşayacak.” buyuruyor ve ilave ediyorlar: “Yüzündeki şu sevimsiz siğiller de
gidecek.”
Diyorlar ki: “O zat, tam yüz sene yaşadı ve yüzündeki siğiller de
kaybolmuştu.”[13]
Allah Resûlü nasıl ki وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى 14 sırrınca her
an bir evvelki hâlinden daha mükemmele doğru yükseliyor ve daima bir sonraki
hâline göre bir önceki durumunu eksik buluyor ve bundan dolayı da günde yüz defa
istiğfar ediyordu;[15] aynen öyle de, her geçen gün ümmeti, O’nu anlama ve
tanımada bir adım daha ilerliyor ve O’nun istikbale ait verdiği haberlerin
tahakkuk edişi karşısında imanı biraz daha artıyor ve O’na hitaben “Sen
Resûlullah’sın.” diyorlar.
b.Yakın İstikbal
Zamanlama açısından yukarıda verdiğimiz misallerden Allah Resûlü’nün yaşadığı
devreye daha uzak ve bizim yaşadığımız devrelere daha yakın, hatta içinde
bulunduğumuz asra bakan ve bizden sonraki asırlarda tahakkuk etmesi beklenen
nice misaller vardır; şimdi de bir nebze onlar üzerinde duralım:
1.Hendek’te Verdiği Haberler
Hemen hemen bütün hadis ve siyer kitapları sahabeden şu hâdiseyi naklederler:
“Hendek kazılıyordu.
Büyükçe bir kaya vardı ki bütün gayretimize rağmen bir
türlü onu yerinden sökmeye muvaffak olamamıştık.
Efendimiz de bizimle beraber,
hendek kazıyordu.
Hatta bizlerin kuvve-i mâneviyesini takviye için ara sıra:
اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ
وَالْمُهَاجِرَةِ
“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok.
Sen ensar ve muhacirîni
bağışla.”[16]diyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:
اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَينَا وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا
فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا
“Allahım, Sen olmasaydın biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât
veremezdik.
Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim
ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.[17]
Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Resûlü’ne söylerlerdi.
Bu büyük kayanın
durumunu da O’na haber verdiler.
Manivelası elinde geldi ve onunla taşı
parçalamaya başladı.
O, manivelasını taşa indirdikçe ondan kıvılcımlar çıkıyor..
ve sanki aynı esnada Allah Resûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu.
Her vuruşta şunları söylüyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi.
İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in
anahtarları verildi.
Şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını
görüyorum.”[18]
Aradan birkaç sene geçiyor; Allah (celle celâluhu), Sa’d b.Ebî Vakkas ve Halid
b.Velid gibi büyük kumandanların kılıcıyla oraların fethini Müslümanlara
müyesser kılıyor ve bütün bu yerlerin anahtarları Allah Resûlü’nün şahs-ı
mânevîsine teslim ediliyor.
Bu da, O’nun doğruluğunu ayrı bir tasdiktir.
Zaten
tasdik etmemeleri de mümkün değildi; zira O, doğruluğu temsil için gelmişti.
Farzımuhal, eğer böyle “Olacak.” dediği şeyler, aslında vuku bulmayacak dahi
olsalardı, Allah (celle celâluhu), Habîbini yalancı çıkarmamak için onları yine
olduracaktı.
Nasıl olmasın ki, sahabenin meşhurlarından Berâ b.Mâlik (radıyallâhu anh) için
bile لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللّٰهِ لَأَبَرَّهُ “Eğer herhangi bir meselede yemin
etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz.” denilmişti.[19] Yani Berâ
Hazretleri eğer hiç olmayacak bir şeye, olsun diye yemin etseydi, Allah onu
olduracaktı.
Hakikaten de, sahabe muharebelerde onu öne sürüyor ve âdeta onunla
galibiyetlerini garantilemeye çalışıyorlardı.[20] Şimdi, sahabeden birine
Cenâb-ı Hak böyle bir hususiyet verir de Habîbine vermez mi? Şu kadar var ki O,
görüp de söylüyordu.
Zira Allah (celle celâluhu) O’na bildiriyor, O da
biliyordu…
2.Emniyet ve Zenginlik Müjdesi
Adiy b.Hâtim anlatıyor.
(Adiy, Hâtem-i Tâî’nin oğludur.
Önceleri hıristiyandı.
Aradı ve Allah Resûlü’nü buldu; buldu ve kurtuldu.) Bu şanlı sahabi şöyle diyor:
“Bir gün Allah Resûlü’nün huzurunda fakirlikten, yoksulluktan ve eşkıyanın
talanından bahsediliyordu.
Buyurdular ki: ‘Gün gelecek Hîre’den Kâbe’ye kadar
bir kadın, tek başına yolculuk yapacak ve Allah’tan başka hiçbir şeyden
korkmayacaktır.’
Adiy diyor ki: Bunları dinlerken; hayret içindeydim.
‘Tay’ kabilesinin
eşkıyaları varken, diyordum kendi kendime, bu nasıl mümkün olabilecek? Devam
ettiler: ‘Bir gün gelecek, Kisra’nın hazineleri sizin aranızda pay edilecek.’
Sordum: Yâ Resûlallah! İran Kisrasının hazineleri mi? ‘Evet, İran Kisrasının
hazineleri.’ buyurdular.
Hayretim daha da artmıştı.
–Çünkü bu sözlerin
söylendiği devrede İran, en debdebeli günlerini yaşıyordu– ve yine devam
ettiler: ‘Öyle bir gün gelecek ki, o gün insan elinde zekâtıyla dolaşacak da
zekâtını verecek kimse bulamayacak.’ Ben, diyor Adiy: Bunların ilk ikisini
gördüm, ömrüm olursa üçüncüyü de göreceğim.”[21]
Adiy, bu üçüncü devri göremeyecekti.
Fakat gün geldi, o devri görenler de oldu:
Ömer b.Abdülaziz devrinde, Allah Resûlü’nün dediği hakikat aynen yaşandı.[22]
Şu anda Türkiye hudutları gibi otuz ülkeyi içine alan o büyük devlet, gelir
dağılımı bakımından öyle bir düzeye çıkmıştı ki, fakir denen tek bir fert
kalmamıştı.
Zannediyorum bugün “Amerika ve bazı Batı ülkelerinde mevcut hayat
standardı, o devreyle kıyas kabul edilemeyecek kadar düşüktür.” desek mübalâğa
etmiş olmayız.
Hem bugünkü devletlerin zengin olanlarında gelir dağılımı o kadar
dengesizdir ki, çok müreffeh hayat yaşayan fertlerin yanında, izbelerde
yaşayanlar da vardır.
Hâlbuki o dönemde böyle bir dengesizlik de ortadan
kaldırılmıştı.
3.Ammar’ın Şehadeti
Mescid-i Nebi yapılıyor.
Herkes harıl harıl çalışıyor.
Kimi kerpiç yapıyor, kimi
de taşıyordu..
tabiî Allah Resûlü de çalışanlar arasında..
evet O da sırtında
kerpiç taşıyor.
Ammar, bir aralık Allah Resûlü’nün yanına geldi..
sırtında da
iki kerpiç vardı..
herhâlde naz makamında “Yâ Resûlallah! Bana iki kerpiç
yüklediler.” dedi.
Allah Resûlü tebessüm buyurdu ve onun yüzündeki tozu-toprağı
mübarek elleriyle silerken de tam otuz sene sonra başına gelecek bir ciğersûz
hâdiseyi, وَيْحَكَ! تَقْتُلُكَ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ (veya أَبْشِرْ! تَقْتُلُكَ
الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ 23) diyerek, Hz.Ali’ye başkaldıran bir bâgî cemaat
tarafından şehit edileceğini haber verdi ve onu uyardı.[24]
Evet, Sıffîn’de Ammar, Hz.Ali tarafındaydı ve o savaşta bu büyük sahabi şehit
düşmüştü.
Hatta Hz.Ali taraftarları, bunu karşı tarafın haksızlığına delil
getirerek onlara “Siz bâgîsiniz.” demişlerdi.[25] Evet, gerçi Sıffîn’de Hz.
Ammar’ın kanı dökülüyordu; ancak yere düşen her bir kan damlası âdeta, Allah
Resûlü’ne hitaben “Sadakte!” doğru söyledin, diyordu.
Evet, aziz okuyucu! Allah bildirmezse, insan bunları nasıl bilebilir? Bugün
kurgu filmlerde bazı kehanetlerde bulunuyorlar.
Bunlar o kadar zor değil, çünkü
mukaddimeleri, başlangıçları var..
biraz hâdiseleri terkip etme kabiliyetiyle,
bu türlü meselelerde tahmin yürütülebilir.
Hâlbuki Efendimiz’in gaybdan haber
verdiği hususların hiçbirinde başlangıç ve mukaddimât adına bir nokta dahi
mevcut değildi.
Bu itibarla O’nun söylediklerinin onda birini bile, deha çapında
müthiş bir karîhaya sahip herhangi bir insanın söylemesi imkânsızdır.
Zira bu
gibi meseleler aklın hudutlarını ve bizleri aşan meselelerdir..
yani gayb gözü
açık olmadan veya vahiyle müeyyet bulunmadan, bu gibi hususları bilmenin imkânı
yoktur.
Öyleyse, Allah Resûlü kendiliğinden değil; Allah’ın bildirmesiyle
biliyor, söyledikleri de hep doğru çıkıyordu…
4.Din Adına Dinsiz Bir Kavim
Bir gün ganimeti taksim etmiş, orada duruyordu ki, birden, burnu basık, gözleri
çukur ve elmacık kemikleri çıkık bir adam çıkageldi.
Belki de ileride çıkacak
bir topluluğu, o gün için o zat temsil ediyordu.
Edepsizce Allah Resûlü’ne şöyle
hitap etti: “Bu taksim adaletli olmadı, âdil ol!” Evet, belki de münafıktı;
münafıktı ki, Allah Resûlü’ne böyle hitap edebiliyordu.
Allah Resûlü: وَمَنْ
يَعْدِلْ إِذَا لَمْ أَعْدِلْ؟ لَقَدْ خِبْتُ وَخَسِرْتُ إِنْ لَمْ أَعْدِلْ “Ben
de adaletli davranmazsam kim adaletli davranabilir ki? Eğer âdil olmazsam haybet
ve hüsrana uğradım, demektir.” buyurdu.[26] Cümledeki ت harflerini muhatap
sıgasına göre okursak; o zaman da: “Siz, haybet ve hüsrana uğradınız demektir.”
mânâsına gelir.
Bununla Allah Resûlü şunu anlatmak istemektedir: Eğer bir peygamber âdil değilse
o insanlar adaleti kimden öğrenecekler? Adaletin olmadığı bir zeminde ise
insanlar, haybet ve hüsrandadır.
Öyle ise siz de haybet ve hüsrandasınız
demektir.
Bir de, eğer ben âdil değilsem, kaybetmiş sayılırım.
Hâlbuki Allah
(celle celâluhu) beni peygamber olarak gönderdi.
Demek ki ben kaybetmedim..
o
hâlde ben âdilim.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’ne karşı nasıl konuşulacağını bilmeyen
bu küstaha haddini bildirmek için izin ister: “Bırak, şu münafığın kellesini
uçurayım!” der.
Ancak Allah Resûlü müsaade etmez ve orada mübarek dudaklarından
gayba ait şu sözler dökülür:
“İleride bir kavim zuhur edecek.
Ablak yüzlü, basık burunlu ve çekik gözleri
çukuruna girmiş bu kavim, Kur’ân okuduğunda kendi okuyuşunuzu küçük görürsünüz.
Ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya inmez.
Okun yaydan fırladığı gibi,
dinden çıkarlar, hatta, bunlardan birinin kolunda büyükçe bir et beni
vardır.”[27]
Seneler hızla geçer.
Sanki Allah Resûlü’nü tasdik için günler birbiriyle
yarışmaktadır: Nehrivan’da Hz.Ali bütün Haricîleri kılıçtan geçirir.
Tam Allah
Resûlü’nün tarif ettiği şekilde bir insan getirilir ve Hz.Ali’ye müjde verilir.
Demek ki dinden çıkarak, dine karşı kavga verecek insanlar bunlardır.[28]
Zayıf bir hadiste Efendimiz, Hz.Ali’ye hitaben: “Ben Kur’ân’ın tenzili için
savaştım, sen de tevili için kavga vereceksin.”[29] buyurmuştur.
Yani Kur’ân
nazil olmaya başlayınca bütün insanlar bana karşı koydu; ben de bunlarla
mücadele ettim.
Ve bir gün gelecek, Kur’ân’ı yanlış tevil ve tefsir edenler
olacak, sen de onlara karşı kavga vereceksin.
Mevsimi gelince o da olmuş, Hz.
Ali (radıyallâhu anh) Haricîlere karşı kavga vermiş; okun yaydan çıktığı gibi
dinden çıkan bu insanlarla mücadelede bulunmuştur.
Evet, sanki bu burnu basık, elmacık kemikleri çıkık adam, Allah Resûlü’nü tasdik
için yaratılmış gibiydi.
Öyle ki, onun bu menfî hâli, müsbet mânâda Allah
Resûlü’nü doğruluyordu.
Tabiî, şeytanın, bir mü’mine musallat olmasıyla,
mü’minin ona karşı verdiği kavgada onun sevap kazanmasına mukabil, şeytanın
hayır adına bir şey kazanmaması gibi, bu adam da o şekilde öldürülüp Allah
Resûlü’nü tasdike vesile olmakla beraber, hiçbir şey elde edemeyecektir.
Evet,
gerçi biz, onun o çirkin sima kitabında, Allah Resûlü’nün doğruluğunu
okumaktayız; ama bu ona hiçbir şey kazandırmamakta.
Zira o bu mevzuda sadece
tali’siz bir vasıta…
5.Gemilerle Sefer ve Ümmü Haram
Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlü’nün sütten teyzesi,
diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi
mesabesindedir.
Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada
istirahat buyururlardı.
Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı.
Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: “Yâ Resûlallah, niçin
tebessüm ediyorsunuz?” Buyurdular ki, “Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi
gemilerle cihada çıktıklarını gördüm.” Kadın, “Dua etmez misin, ben de onlardan
olayım.” deyince, Allah Resûlü: “Sen onlardansın.” ferman ettiler.
Tekrar
istirahata çekildiler.
Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü
Harâm’a aynı sözleri söylediler.
O da yine: “Dua etmez misiniz onlardan olayım.”
dedi.
Efendimiz: “Sen evvelkiler arasında olacaksın.” dediler.
Seneler geçer.
Ümmü Harâm, kocası Ubâde b.Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine
çıkar ve orada bineğinden düşerek vefat eder.
[30]
O günden bugüne de Müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında
gözyaşı döküyor.
Tabiî dökülen her damla göz yaşı, aynı zamanda Allah Resûlü’nü
tasdik mânâsını taşıyor.
Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu
haber milimi milimine doğru çıkmıştır.
Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve
onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.
Evet, Allah Resûlü’nün dedikleri, mevsimi gelince bir bir zuhur ediyor, biz de
bunları tarih aynasında müşâhede ile O’na şehadetimizi yeniliyor ve her
defasında da, vücudumuzu meydana getiren atomlar sayısınca “Doğru söyledin yâ
Resûlallah!” diyoruz.
Evet, belki bizim ifadelerimiz, bunu anlatmaya yeterli değil; fakat her mü’minin
vicdanında duyduğu ses öyle gürül gürül ki, duymazdan gelmek, bu sesi inkâr
etmek imkânsız gibi…
6.Benû Kantûrâ
İslâm âlemine musallat olacak bir milletten bahisle de Allah Resûlü şöyle
buyurur: فَإِذَا كَانَ آخِرُ الزَّمَانِ جَاءَ بَنُو قَنْطُورَاءَ عِرَاضُ
الْوُجُوهِ صِغَارُ اْلأَعْيُنِ ذُلْفُ اْلأُنُوفِ “Ahir zamanda Benû Kantûrâ
zuhur edecektir.
Bunlar ablak yüzlü, küçük gözlü ve basık burunludurlar.”[31]
Bazı tarih kitapları, bunların Moğollar olduğunu söyler.
Zaten Allah Resûlü’nün
tarifi içinde İslâm âleminin başına gelen iki büyük ve dehşetli tasallut vardır:
Bunlardan biri Endülüs’te, Ferdinand tasallutudur ki, bu her yönüyle tam bir
barbarlık içinde cereyan etmiş; insanlar öldürülmüş, kütüphaneler tahrip edilmiş
ve kitaplar da yakılmıştır.
İkincisi ise Moğol felaketidir.
Onlar da Mısır,
Suriye ve Anadolu’da ne kadar kültür merkezi varsa hepsini yerle bir etmiş, her
tarafı harabeye çevirmiş, sonra da çekip gitmişlerdir.
Allah Resûlü ümmetinin kaderiyle çok alâkadar olduğundan bu gibi haberlerle
onların dikkatini çekiyor ve âdeta diyordu ki; Ümmet-i Muhammed cezalandırılmayı
hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak zalimleri
kullanır.
Evet, zalim, Allah’ın kılıcıdır.
Önce onunla intikam alır; sonra da
döner ondan intikam alır.
Yani zalim de zulmünde pâyidâr olmaz; ancak evvelâ
Allah (celle celâluhu) bu zalimleri Müslümanların üzerine musallat eder.
Sonra
da tutar onları sarsar ve yerin dibine batırır.
İşte böyle bir suiakıbetten sakınmaları için, o şefkat âbidesi Allah Resûlü,
ümmetini ikaz ediyor, Allah’ın gazabını celbedici hareketlerden kaçınmalarını
tavsiye sadedinde başlarına gelecek belâ ve musibetleri, hem de o hâdiselerin
tasvirini yaparak haber veriyor..
evet, verdiği bu haberler, kendisinden tam
altı-yedi asır sonra meydana gelmekle O’nun hak resûl olduğunu ilân etmektedir…
7.İstanbul’un Fethi
İstanbul fethedilecektir.
O günkü adıyla “Konstantiniye” muhakkak Müslümanların
eline geçecektir.
Hâkim, Müstedrek‘inde Allah Resûlü’nün bu haberini
naklederken, bu muciznüma ihbarı: لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ
اْلأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ “Konstantiniye elbet
bir gün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir; ve onu fetheden
kumandan ne güzel kumandandır.” cümleleriyle verir.[32]
Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de ta sahabe
devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbul’a
kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir.
İşte Ebû Eyyub el-Ensârî de o gelip
dönenlerden geriye kalmış, İstanbul’un bağrında, İstanbul’un gerçek değeri bir
inci gibidir.
Ben burada herkesin malumu olan bazı hususları tekrar etmekten hem
sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir iki
hususu arz etmeden geçemeyeceğim:
İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan
bir nefer değildi; o Enderun’da yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatih’in
ders arkadaşıydı.
O devrede onlar birkaç kişiydiler.
İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı
Hasan ve bir de cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü.
Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.
Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara
çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye
muvaffak olmuştu.
Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı.
Ulubatlı
son anlarını yaşıyordu.
Dudağındaki tebessüm Fatih’i hayrete düşürmüştü.
Sordu:
“Niçin tebessüm ediyorsun?” Cevap verdi: “Biraz evvel buraları Allah Resûlü
teftiş ediyordu.
O’nun gül cemalini gördüm.
Sürûrum bundandır..”
Dokuz asır evvel haber vermişti.
Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun
içinde bulunuyordu.
Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim:
“Üç-dört kişi dahi olsa, samimî bir kalble, dine hizmet için bir araya gelseler;
muhakkak Allah Resûlü’nün ruhaniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı
şereflendirecektir.”
İşte, İstanbul’un fethi de sıdkın diğer şahitleri misillü Allah Resûlü’nün
doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyub el-Ensarî de bu
şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk
duyanlardan birisi de oydu..
ve onun içindi ki, ta Medine’den kalkıp gelmiş ve
cesedinin İstanbul’a defnedilmesini vasiyet etmişti.[33]
[1] Buhârî, edeb 22, Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/205.
[2] Buhârî, megâzî 87; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 6/304-305.
[3] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/249; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
6/304-305.
[4] Buhârî, fezâilü’l-Medine 8; Müslim, fiten 9.
[5] Buhârî, mevâkîtü’s-salât 4; savm 3; Müslim, fiten 26-27.
[6] Buhârî, menâkıb 25; menâkıbü’l-ensar 29; ikrâh 1; Ebû Dâvûd, cihad 97.
[7] Buhârî, menâkıb 25; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/257.
[8] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 2/134.
[9] Buhârî, megâzî 83; Müslim, fezâilû’s-sahabe 98, 99.
[10] Buhârî, megâzî 38; Müslim, cihad 52.
[11] Buhârî, sulh 9; Tirmizî, menâkıb 30.
[12] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 8/41; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/72.
[13] Taberânî, Müsnedü’ş-şâmiyyîn, 2/17; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/189;
Bezzâr, el-Müsned, 8/431-432; Hâkim, el-Müstedrek, 4/545.
[14] Duhâ sûresi, 93/4.
[15] Bkz.: Buhârî, daavât 3; Müslim, zikr 41-42.
[16] Buhârî, megâzî 29; menâkıbü’l-ensar 9; Müslim, cihad 126-129.
[17] Buhârî, megâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[18] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/303; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, 5/269; İbn
Kesîr, el-Bidaye ve’n-nihâye, 4/116.
[19] Tirmizî, menâkıb 54.(Hadiste zikri geçen sahabi, Enes b.Mâlik’in baba-bir
kardeşi olan Berâ b.Mâlik’tir.)
[20] Hâkim, el-Müstedrek, 3/331; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/331; İbn Hacer,
el-İsâbe, 1/281.
[21] Buhârî, menâkıb 25; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/257.
[22] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 6/194; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 13/87.
[23] Tirmizî, menâkıb 34.
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/25; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/217.
[25] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 7/267.
[26] Buhârî, edeb 95; menâkıb 25; Müslim, zekât 142; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
3/56.
[27] Buhârî, edeb 95; menâkıb 25; Müslim, zekât 142-148.(Hâdise, bütün
teferruatıyla Müslim’in rivayetlerinde geçmektedir.)
[28] Buhârî, edeb 95; Müslim, zekât 148; İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-nihâye,
7/290.
[29] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/82; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 2/341; Hâkim,
el-Müstedrek, 3/132.
[30] Buhârî, cihad 3, 8; Müslim, imâre 160-162.
[31] Buhârî, cihad 95, 96; Ebû Dâvûd, melâhim 9-10.
[32] Hâkim, el-Müstedrek, 4/468.Ayrıca bkz.: Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/335;
Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 2/38.
[33] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/405.
Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler
1.Vehen (Dünya Sevgisi – Ölümden Korkma)
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber
vermişti.
İşte bunlardan biri:
يُوشِكُ اْلأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى اْلأَكَلَةُ إِلَى
قَصْعَتِهَا فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَومَئِذٍ؟ قَالَ: بَلْ
أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ،
وَلَيَنْـزِعَنَّ اللّٰهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ
وَلَيَقْذِِفَنَّ اللّٰهُ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهَنَ.
فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ
اللّٰهِ وَمَا الْوَهَنُ؟ قَالَ: حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَّةُ الْمَوْتِ
“Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya davet etmeleri gibi
birbirlerini sizin üzerinize davet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi
sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Allah Resûlü: “Hayır, aksine siz o gün çok
olacaksınız.
Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi..
Allah, düşmanlarınızın
kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehen’
atacak” dedi.
Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Resûlü, vehen nedir?” Cevap verdi:
“Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!”[1]
Bu ifadelerden, ilk bakışta şu mânâları anlıyoruz: Bir gün gelecek, milletler
yığın yığın üzerimize çullanacaklar.
Sofrada yemeği taksim eder gibi,
yeraltı-yerüstü servetimizi aralarında paylaşacaklar.
Evet, bütün yeraltı ve
yerüstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdeta
sofralarımızı yağmalayacaklar.
Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız,
onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar.
Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de
ondan.
Hatta selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için.
Evet, bizim mizaç,
meşrep, hizip ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık,
onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri
sindirdiler.
Önceleri onlar bizden korkuyorlardı.
Çünkü biz, onların ölümden
kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkar ediyorduk.
Hâlbuki
şimdi biz ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz.
Onlar da
bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.
İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadisin, biraz daha derin
düşünülürse çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği
açıkça görülecektir.
Raif Karadağ “Petrol Fırtınası” adında bir kitap yazdı.
Daha sonra o fırtınayı
çıkaranlar tarafından da öldürüldü.
Çünkü o kitapta 19.ve 20.asır Türk
insanının mâkus tali’i ve gadr u efgânı, mütecavizlerin de “hayhuy”u vardı.
Devlet-i Âliye’nin –ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım.
Çünkü o
devlet bir imparatorluk değildi.
Sahabe ve tâbiîn devrinden sonra, gelmiş geçmiş
en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona “Devlet-i Âliye” denir– üzerine
nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların
yeraltı-yerüstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti.
Tarih boyu cereyan
eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı küfür tecavüzü yanında yine
hafif kalırdı.
Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir
ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı…
Hz.Osman ve Hz.Ali’yi (radıyallâhu anhumâ) o devrin hıyanet çarkını çeviren
bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadet’i kana boyamıştı; Âl-i Osman’ı da
onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.
Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Âkif’in
ifadesiyle: “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ!” bir araya gelerek
Devlet-i Âliye’yi talan ettiler…
Bir kısım saldırganlar bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu,
o günün bağnaz Avrupalısının saldırısıydı.
İğfal edilmiş bu zavallı yığınlar,
akıllarınca Hz.Meryem’in merkadini kurtarmaya geliyorlardı.
Hâlbuki bizim
nazarımızda Hz.Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha
faziletliydi.
Çünkü biz onun, Cennet’te Efendimiz’e zevce olacağına inanıyor ve
ona mü’minlerin anası gözüyle bakıyorduk.[2] Aynı zamanda eğer Hz.Meryem
hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne
düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatinin müdafileriydik…
Demek istediğim şudur: Allah Resûlü’nün mevzua esas aldığımız hadislerinde
işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri
değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte
olduğumuz, korkunç bir küfür ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra
olmaktan kurtulabilmiş değildir.
Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler,
bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.
2.Komünizm Fitnesi
İbn Ömer anlatıyor: “Allah Resûlü, bir gün şark tarafına dönerek”: أَلاَ إِنَّ
الْفِتْنَةَ هَاهُنَا مِنْ حَيْثُ يَطْلُعُ قَرْنُ الشَّيْطَانِ “Dikkat edin fitne
bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhur edecektir.” buyurdular.[3]
Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadisleriyle Efendimiz, günümüzde, garbın zalim
ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhur edecek olan fitneye işaret
buyurmaktadırlar.
Metinde geçen قَرْن kelimesi boynuz mânâsına geldiği gibi çağ ve asır mânâsına
da gelir.
Onun için bu kelimeye “boynuz” mânâsından ziyade “çağ” ve “asır”
mânâlarını vermek daha muvafıktır.
قَرْنُ الشَّيْطَانِ “Şeytan Çağı” demektir ki
Asr-ı Saadet’in mukabilidir.
İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist,
ibâhiyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana
fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi.
Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evlâdı bu ürpertici sistem, günümüzde can
çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyanet, mukaddesat, tarih ve
hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve
bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki;[4] zannediyorum Allah Resûlü de
bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hâkim olduğu döneme “Şeytan Çağı”
diyor.
Ve bu çağla gelen cihanşümul krizlere karşı ümmetini uyarıyor.
3.Fırat’taki Hazine
Yine buyuruyor: يُوشِكُ الْفُرَاتُ أَنْ يَحْسِرَ عَنْ كَنْـزٍ مِنْ ذَهَبٍ (أَوْ
جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ) فَمَنْ حَضَرَهُ فَلاَ يَأْخُذْ مِنْهُ شَيْئاً “İhtimal
Fırat’ın suyu çekilir; ve altın’dan bir dağ zuhur eder.
Kim orada bulunursa bir
şey almasın.”[5]
Bugüne dek Fırat’ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi.
Yakın tarihten
başlayacak olursak, Fırat’a yakın yerde Irak ve İran savaşı oldu.
1958’de yine
Fırat’a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü’nün torunları
katledildi..
ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa
gerek.
Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha
uygun olur:
Meselâ: Fırat’ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir
işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de “altın”
sözüyle işaret olabilir.
Ayrıca, Fırat’ın suyu tamamen çekilerek, altında çok
büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir.
Ayrıca,
toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür.
Fakat ne
olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel
bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur.
Bunlar bugün zuhur etmiş
şeyler değil; ileride zuhur edecek hâdiselerdir..
ve o günleri gören insanlar,
Allah Resûlü’ne bir kere daha bütün kalbleriyle “Sadakte – Doğru söyledin!”
diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.
4.İseviyetin Tasaffisi
İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini
söylemektedir.
Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri
esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allah’ın yardımıyla Müslümanların mâkus
tali’ini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak..
cihanşümul bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu
cenazeleri de kartallar taşıyacaktır.[6] Bu kartalların belli bir müesseseye
işareti ne kadar mânidardır!
5.Tarımdaki Islahlar
Tarım sahasında ıslahat yapılacak.
Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin
ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan
gölgelenebilecek.[7] Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak.
Bunlar bizim
şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır.
Bunlar
görülecek ve: “Sen, Allah’ın Resûlü’sün!” denilerek Allah Resûlü’ne olan
bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır.
Çünkü asırlar O’nu doğrulamakta ve
bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.
Bizler meşîme’nden doğacak ferdâya hayranız.
O öyle bir ferdâdır ki, ondan başka
ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır.
Âkif, ruhun şâd
olsun!
6.Günümüzdeki Dengesizlikler
Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim.
Allah Resûlü buyuruyor: إِنَّ بَيْنَ
يَدَيِ السَّاعَةِ تَسْلِيمَ الْخَاصَّةِ وَفُشُوَّ التِّجَارَةِ حَتَّى تُعِينَ
الْمَرْأَةُ زَوْجَهَا عَلَى التِّجَارَةِ، وَقَطْعَ اْلأَرْحَامِ وَشَهَادَةَ
الزُّورِ وَكِتْمَانَ شَهَادَةِ الْحَقِّ وَظُهُورَ الْقَلَمِ “Kıyamete yakın
hususî selâmlaşma (yani selâm vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç
bulur.
O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur.
Sıla-i rahim kesilir.
Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir.
Kalem teşvik
görür.”[8]
Bu hadis, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile
ele vermektedir.
Ticaret revaç bulur.
Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar
yapılır.
Sadece reklâm için milyonlar, milyarlar harcanır.
Ve çoğu kere kadın,
ticarette reklâm aracı olarak kullanılır.
Bazen de kadın doğrudan ticaretin
içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklâmı kendilerinden
reklâmcılar olarak dolaşır.
Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum
zannedilmesin; ben sadece Efendimiz’in verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek
istiyorum.
Sıla-i rahim koparılacak.
Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına
alınıp çiğnenecek.
Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat
ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı
insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak..
Cenâb-ı Hak
kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen O’nun bu emri
dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça
muameleler reva görülecek.
(Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu, bunu
sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)
Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar
basacak.
Kitap ve yayınevleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler,
kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak.
Yazmak bir meslek
hâline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.
Yalan yere şehadet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak.
Cemiyet, âdeta bir yalan fabrikası hâline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan,
hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak…
Mesele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına
“Acaba bu sözler hakikaten Efendimiz’e ait midir?” diye bir tereddüt gelebilir.
Cevap gayet basittir: Bu sözler, en az on üç asır evvel tedvin edilmiş olan
hadis kitaplarında mevcuttur.
Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim
söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle
görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimiz’e ait değilse, bu
sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi?
Tarihte Allah Resûlü’ne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnat
edilsin.
Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlü’ne aittir.
Rabbi, O’na
öğretmiş, O da bize haber vermiştir.
Evet, günümüzde zuhur eden bu hâdiseler,
Allah Resûlü’nün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.
7.İlmin Yaygınlaşması
Bir hadis-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bir buyruğunu şöyle intikal
ettirir: أَبُثُّ الْعِلْمَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ حَتَّى يَعْلَمَهُ الرَّجُلُ
وَالْمَرْأَةُ وَالْعَبْدُ وَالْحُرُّ وَالصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ “Ahir zamanda
ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da.
Hür de öğrenecek,
köle de.
Küçük de öğrenecek büyük de.”[9]
Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdeta bu
mevzuda birbirleriyle yarışır hâle gelecekler.
Günümüzde açılan bunca okul,
kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim
araçlarının bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabbinden
rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu
mevzudaki gelişmeler de O’nu doğrulamaktadır.
Sanki kurulan her ilim müessesesi
hâl diliyle, Allah Resûlü’ne hitaben: “Sen, doğru sözlüsün!” demektedir.
Zaten
ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!
8.Kur’ân’dan Kaçış
Ve yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadislerinde: لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ
حَتَّى يُجْعَلَ كِتَابُ اللّٰهِ عَاراً وَيَكُونَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيباً “Kur’ân
bir utanma mevzuu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz.” buyuruyorlar.[10]
Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, Müslüman Müslümanlığını sanki utanılacak
bir şeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir.
Onlar, kendi düşünce ve kendi
neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklâm etmelerine
karşılık, Müslümanlar, Kur’ân’ını açıp okuyamayacaklar.
Öyle bir psikolojik
baskı altında kalacaklar ki, zâhiren bir yasak konulmasa da o baskı altında
Kur’ân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar.
Şimdi bu gerçeği inkâr etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde Müslümanın yaşadığı
dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garip hâle gelmedi mi?
Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım.
Bütün bunları
Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi..
ve
verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku bulup
Allah Resûlü’nü tasdik etti.
Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zât’a biat
etmemize yetmiyor mu..?
9.Zaman Mefhumu
Başka bir hadislerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kur’ân’ın utanılacak bir
mevzu hâline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resûlü, hadisin devamında:
“Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz.” buyurmaktadır.[11]
Hadiste geçen “tekarub” kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir.
Bununla da Allah Resûlü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun
zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette
bulunmuştur.
Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç
sürat çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir.
İşte,
hadis-i şerifte buna işaret buyrulduğu gibi, bugünün –artık mesafeleri iyice
kısaltan– süratli vasıtalarına da işaret edilmektedir.
Ayrıca, astronomi ve
astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir meseleye de burada parmak
basılmaktadır.
Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır.
Bu değişiklik, zaman
üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın
durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir!
Benim bu hadisten anladığım bir başka mânâ daha var, o da şudur: Zamanın itibarî
bir vücudu vardır.
Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır.
Meselâ, Boğa
burcuna gidiniz ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin
kilometre hızla uzaklaşan bir nebülöza bakınız; çok farklı zamanlara şahit
olacaksınız.
Işık hızının yarısı süratinde uzaklaşan bir nebülözda da bu birim
bir zaman ölçüsüdür; nispetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de…
Evet, bir gün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhâlde şu
andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.
İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ileride bizim zaman anlayışımızla ve çok
daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü “tekarub-u zaman”
ifadesiyle işaret ediyor.
Şimdi soruyoruz: Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekân,
kudret elinde evrilip çevrilen Zât’tan başka bu hakikatleri kim bilebilir? Rica
ederim, bunlar, ümmî bir Zât’ın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir?
Elbette hayır.
Fakat O’na bütün bunları bildiren Allah’tır.
O, sadece Cenâb-ı
Hakk’ın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.
Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor.
İlim ve teknik, dev adımlarla
ilerliyor, neticede varılan hedefte, Allah Resûlü’nün o meseleyle alâkalı
asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda
hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlü’nü tasdik
edip: “Sen doğrunun ta kendisisin yâ Resûlallah!” diyor.
10.Faizin Yaygınlaşması
Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi
onun tozu toprağı bulaşacaktır.
İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan
ve her gün o korkunç buudlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu
hadisleriyle işaret buyurmaktadır: لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لاَ
يَبْقَى مِنْهُمْ أَحَدٌ إِلاَّ آكِلُ الرِّبَا فَمَنْ لَمْ يَأْكُلْ أَصَابَهُ
مِنْ غُبَارِهِ “İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse
kalmayacak.
Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.”[12]
Hadiste iki hususa dikkat çekiliyor:
Birincisi: Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla
banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas
davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini
alacaktır.
Yani onun üzerine de bir şeyler sıçrayacaktır.
Ancak bu durumda
insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti onun sığınağı olacaktır.
İkincisi: Arapça’da toza toprağa bulanmanın ayrı bir mânâsı daha vardır.
Bir
kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz
kalacaklardır.
Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf
ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf
arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak
ve bir gün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır.
Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır.
Günümüz insanı her iki
yönüyle de hadisin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşâhede
etmektedir.
Ve yine günümüzde artık faize –dolaylı ve direkt– bulaşmayan bir
ticarî kuruluş yok gibidir.
Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları
arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal
mübadelesi, bir para alışverişi gibi kabul edilmektedir.
İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden
ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına
düşmemelerini tenbih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına
kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp
çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi… Hâlbuki İslâm, faize karşı
harp ilan eden bir dindir.[13]
Keşke Müslümanlar, Kur’ân’ın bu mevzudaki tehditkâr ifadelerinin hiç olmazsa bir
kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder
milletleri arasında bulunmayacaklardı!..
11.Mü’minin Gizleneceği Zaman
Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadis: يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ
يَسْتَخْفِي الْمُؤْمِنُ فِيهِمْ كَمَا يَسْتَخْفِي الْمُنَافِقُ فِيكُمُ الْيَوْمَ
Yani: “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü’mini, onların
arasında gizlenecek, aynen bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi…”[14]
O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi
çarelere başvuruyordu; aynen mü’min de onun gibi davranmak, kendini gizlemek,
ibadetlerini gizli gizli yapmak ve bu şekilde bulunduğu yeri korumaya çalışmak
zorunda kalacaktır..
yoksa onu iflah etmeyeceklerdir.
Bu şerr-i mütegallibe,
inançlı ve iffetli mü’minleri bağrında barındırmak istemeyecektir.
İş yerleri ve
devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar
cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.
Başka bir hadis de aynı hususu takviye eder mahiyettedir: “Fitneler olacak.
O
gün kişi namazından dolayı ayıplanacak.
Aynen zina eden bir kadının bugün
ayıplandığı gibi.”[15]
Tabiî ki hadiste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz
alınarak yapılmıştır.
Hâlbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir
meslek sayılmaktadır.
Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı
insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin
hâkimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mü’min, bu afeti de,
gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.
12.Tâlekan’da Petrol
Allah Resûlü buyuruyor:
وَيْحاً لِلطَّالَقَانِ! فَإِنَّ ِللّٰهِ فِيهِ كُنُوزاً لَيْسَتْ مِنْ ذَهَبٍ
وَلاَ فِضَّةٍ
Arapça’da “Veyh” buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır.
Hz.
Ammar’ın şehit edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri
kullanmış ve وَيْحَكَ يَا عَمَّارُ demişti.[16]
“Tâlekan” ise, Kazvin’de petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır.
Hadiste,
Efendimiz meal olarak: “Müjde Tâlekan’a! Orada Allah’ın gümüş ve altın cinsinden
olmayan hazineleri var.” demişlerdir.[17]
İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir.
Bulunan şey, uranyum veya
elmas yatakları da olabilir.
Ve bunlar neticeyi değiştirmez.
Efendimiz, altın ve
gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir..
ve günümüzde bunlar
ortaya çıkmış durumdadır.
Demek ki Tâlekan’da çıkan petrol dahi, Allah Resûlü’nü
tasdik etmekte ve O’nun doğruluğunu haykırmakta…
13.Ehl-i Kitab’a İttiba
İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hıristiyan ve Yahudileri, adım
adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler
deliğine soksa Müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya
sokacaklar.
Aleyhissâlatü Vesselâm Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle
beyan buyurmaktadırlar:
لَتَتَّبِعُنَّ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ شِبْراً بِشِبْرٍ وَذِرَاعاً
بِذِرَاعٍ حَتَّى لَوْ دَخَلُوا فِي جُحْرِ ضَبٍّ لَاتَّبَعْتُمُوهُمْ.
قُلْنَا:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ! آلْيَهُودَ وَالنَّصَارَى؟ قَالَ: فَمَنْ؟
“Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç
kulaç onların ardından gideceksiniz.
Hatta onlar başlarını bir keler deliğine
soksalar, siz de aynı şeyi yapacaksınız.”
Sahabe “Sizden evvelkiler” cümlesinden kasdolunanın Hıristiyan ve Yahudiler mi
olduğunu soruyor.
Allah Resûlü: “Başka kim olabilir ki!?” mânâsına فَمَنْ
buyuruyorlar.[18]
Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda..
hemen hepimiz
şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz.
Hâlimiz, hadisin
ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız.
Bir zaman
başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün ahtapot
gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda.
Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm
ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz.
Evet, dünyanın hiçbir
devrinde, hiçbir millet, bizim Batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku
hâline getirmemiştir.
Bugün Batı dünyasında meydana gelen her yenilik, hiç
parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş süratinde birçok
Batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz.
Hâlbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda
ve teferruat gibi görünen meselelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.
Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.
Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah
Resûlü’nün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların
zuhurudur.
Evet, her hâdise, O’nun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecellî
eder.
Vakt-i merhûnu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve
O’nun sıdkına şehadet eder.
[1] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/359; 5/278.
[2] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 6/52; 8/258.
[3] Buhârî, fiten 16; Müslim, fiten 45-50.
[4] Bu yorum, 1989 yılında yapılmıştır.
[5] Buhârî, fiten 24; Müslim, fiten 30-32.
[6] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.
[7] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.
[8] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/407-408, 419-420; Buhârî, el-Edebü’l-müfred,
s.
360; Hâkim, el-Müstedrek, 4/98.
[9] Dârimî, mukaddime 27; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 6/100.
[10] İbn Ebi’d-Dünya, el-Ukûbat, s.
216.
[11] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 7/324.
[12] Ebû Dâvûd, büyû 3; Nesâî, büyû 2; İbn Mâce, ticârât 58.
[13] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ
الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ
مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ
تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ “Ey inananlar, Allah’tan korkun, eğer gerçek
mü’minlerseniz faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
Eğer böyle
yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlü’nden bir harb (ilan edilmiş) bulunduğunu
bilin.
Tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir.
Ne haksızlık edersiniz, ne de
haksızlığa uğratılırsınız.” (Bakara sûresi, 2/278, 279).
[14] Taberânî, Müsnedü’ş-şâmiyyîn, 1/148.
[15] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 11/180.(Nuaym b.Hammâd ve Taberânî’den
naklen)
[16] Buhârî, salât 63; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/5.
[17] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 14/591.(Ebû Ganm el-Kûfî’den naklen)
[18] Buhârî, enbiyâ 50; Müslim, ilim 6.
Çeşitli İlim Dallarına Dair Gaybî Haberler
Bu bölümde Allah Resûlü’nün çeşitli ilim dallarıyla alâkalı meseleler üzerinde
söylediği sözlerin, yine O’nun doğruluğuna şehadeti hakkında ve gayet mücmel bir
şekilde durmak istiyoruz.
O, on dört-on beş asır evvel bir söz söylemiş; o günden bugüne O’nun
söyledikleriyle meşgul olan ilim dalları, dev adımlarla ilerlemiş, baş döndürücü
merhaleler katetmiş..
ve neticede Muhbir-i Sadık’ın beyanı, her biri başlı
başına kendi sahasının allâmeleri sayılan devâsâ ilim adamları tarafından hem de
ilim diliyle tasdik edilmiştir.
Evet, bugüne kadar Allah Resûlü’nün bu mevzuda
söylediği sözlerden tek bir cümle dahi tekzibe uğramamıştır.
Dev adımlarla ilerleyen fen, teknik ve teknoloji, kendilerine serfurû eden bunca
ilimperest varken, onları yüz üstü bırakıp, Allah Resûlü’nün karşısında edeple,
saygıyla eğilmekte ve gür bir sadâ ile “Sadakte!” demektedir.
Zaten başka türlü
olması da mümkün değildir; çünkü O, Allah’ın hak elçisidir.
Bu cümleden olarak, meselenin ilmî tahlillerini, ilgili kitap ve mecmualara
bırakarak, seçtiğimiz birkaç misali takdim etmeye çalışalım:
1.Her Hastalığa Çare
Allah Resûlü, Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyururlar:
مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ دَاءً إِلاَّ أَنْزَلَ بِهِ شِفَاءً “Allah, bir hastalık
göndermiş olmasın ki, akabinde onun için bir de tedavi yaratmış olmasın!”[1]
Yani, ne kadar hastalık çeşidi varsa, muhakkak Allah (celle celâluhu) onlar için
bir de çare ve tedavi şekli yaratmıştır.
Tıp dünyasında ve ilme teşvik babında,
bugüne kadar söylenmiş sözler arasında en câmi ve en şümullü ifade, Allah
Resûlü’nün bu sözü olsa gerek.
Bu şu demektir: Eğer bir hastalık varsa, muhakkak
tedavisi de vardır.
Demek ki, bir gün bütün hastalıklara –tabiî Allah’ın tevfik
ve inayetiyle– mutlaka şifa bulunabilecektir.
Hadisin bir diğer rivayetinde لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ “Her derde deva vardır.”
buyrulur.[2]
Başka bir hadis-i şerifte:
تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ
دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ: اَلْهَرَمُ
“Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak
arkasından tedavi yolunu da göstermiştir.
Bir tek hastalığın tedavisi yoktur.
O
da ihtiyarlıktır.”[3]
Hayatı uzatma çaresini bulsalar, insanları geçici olarak belli bir yerde
durdursalar ve hatta ölümü geciktirseler de yine beşer kafilesinin mukadder
yolculuğunu durduramayacaklardır.
O yol ki, ruhlar âleminden gelip çocukluğa,
gençliğe, yaşlılığa; ve derken kabre uğrar; oradan da haşre kadar uzar..
ve
gider Cennet veya Cehennem’de son bulur… Bu yolun önünü tıkamak mümkün değildir;
insanlar, doğacak, büyüyecek, yaşlanacak ve öleceklerdir.
Ancak bunun berisinde
kalan bütün dertlere deva vardır; yeter ki araştırılıp bulunsun…
İki Cihan Serveri, bu ve buna benzer ifadeleriyle topyekün beşeri ilme teşvik ve
bütün ilim adamlarını, bütün ilhama mazhar mülhemûnu ve bütün araştırmacıları da
bu mevzuda çare aramaya davet ediyor:
Bütçelerinizden para ayırın, araştırma enstitüleri kurun, ölüm sahiline ulaşacak
menzile kadar yürüyün ve bu sınıra kadar uzayan o geniş sahayı mutlaka
kontrolünüz altına alın!
Zaten, Kur’ân-ı Kerim de hep bu meseleyi öğütlemiş ve ilme teşvik mevzuunda,
peygamberlere ait mucizeleri nazara vermiş ve araştırmaları o mucizelerle
idealleştirmiş.
Evet, nasıl ki enbiyâ, ruhanî hayatta insanlığa rehber olmuş,
onları eğri büğrü yollardan doğru ve selâmetli sahile çıkarmışlardır; öyle de
müspet ilimlerde, yani aklın ziyasına medar ilimlerde de beşerin rehberliğini
yüklenmiş ve her birisi bir sahanın üstad ve mürşidi olarak onun önüne geçmiş ve
ona yol göstermişlerdir.
Bundan dolayı denebilir ki beşer, bütün maddî-mânevî
terakkinin anahtarlarını enbiyâdan teslim almıştır.
Evet, Kur’ân’da
peygamberlere ait mucizelerin anlatılması, o mucizelerin ulaşılabilinen sınırına
kadar ulaşılması yolunda beşeri teşvik içindir.
Meselâ, Hz.Mesih, –Allah’ın izniyle– ölüleri diriltmiştir.
Kur’ân da bunu
nakleder.
Ancak bu, son sınırdır.
Beşerin terakkisi orada biter.
Niçin? Çünkü
âdiyât orada bitiyor ve ondan öte harikalar başlıyor.
İnsan kudreti, insan
tâkati ve insan iradesiyle yapılabilecekler, fıtrî kanunların çerçevesini
aşamaz.
Evet, ilim ve teknolojinin harikaları ne seviyeye ulaşırsa ulaşsın,
mucize sınırlarını aşamayacaktır.
Bu sınırlar, enbiyâ-i izâmın cevelângâhıdır ve
ebedlere kadar da öyle kalacaktır.
Evet, oralarda ancak peygamber olanlar
dolaşabilir.
Bunun ötesinde mucizelerin başladığı sınıra kadar beşerin
ilerlemesi her zaman mümkündür ve yapılan bütün teşvikler de zaten bunun için
yapılmaktadır.
İşte, Hz.Mesih’in mucizesiyle, Kur’ân teşvik ediyor ve diyor ki; hastaları
tedavi yolları ta ölüm sınırına kadar açık..
hatta kanser gibi, AIDS gibi henüz
çaresi bulunamamış hastalıkların da muhakkak bir çaresi vardır; arayın ve bulun!
Nitekim daha önceleri çaresiz gibi görünen hastalıklar, artık bugün rahatlıkla
tedavi edilmekte; çalışırsanız bu hastalıklar için de çare bulabilirsiniz..!
Ve meselâ; Hz.Musa’nın (aleyhisselâm) eliyle beşere takdim edilen mucizede,
birtakım cansız şeylere iş ve vazife gördürme mümkün olduğu dersi
verilmektedir..
evet, günümüzde bu kapı aralanmıştır.
Ama ne bugün ne de yarın
beşer, hiçbir zaman elindeki asâyı atıp da onu hakikî bir yılan şekline
getiremeyecektir.
Çünkü o, harikalar kuşağında cereyan eden bir hâdisedir; bizim
yapabileceklerimiz ise, âdetler çerçevesi içerisinde cereyan eden şeylerdendir.
Zannediyorum burada, beşer için bir diğer ulaşılmaz ve aşılamaz harika olan
Kur’ân’dan bahsetmek de yerinde olur.
Evet Kur’ân, baştan sona edebî düşünce
için bir son ufuktur ve ulaşılması imkânsızdır.
En edîbâne, şairâne söylenmiş
sözler ve beşeri arkasından sürükleyip götüren beyanlar bir gün Kur’ân kapısına
kadar yanaşabilecek, fakat orada, Lebîd gibi, hayret ufkuna ulaşıp
duracaklardır.
Çünkü beyanda o bir mucizedir ve ne kadar güzel olursa olsun
beşere ait bütün sözler, âdiyât sahasında sarfedilmiş sözlerdir.
Bu husus tamamen ayrı ve müstakil bir mevzu olduğu için –temas kabîlinden dahi
olsa– dokunmayacak ve o mevzu ile alâkalı fasla bırakacağız.
Peygamberlerin mucizeleri, biraz evvel de ifade ettiğimiz gibi, âdeta belli bir
sınır teşkil ediyor ve beşerî ilimlerin ufkunu çiziyor..
aynı zamanda Kur’ân’da
zikredilmesiyle de, beşeri teşvik etme vazifesi yerine getirilmiş oluyor; ondan
sonrası da insanoğlunun çalışmalarına bırakılıyor.
Beşer çalışmalı..
o noktaya kadar ulaşmalı ve âdiyât dairesi içinde her şeyi
aşmalı, harikalar sınırına yanaşmalı, bilfarz, ondan öte bir adım daha atsa
bile, mucizât meyvelerinin bulunduğu ufuklarda dolaşmalıdır.
Beşerin tıp sahasında ölüme kadar uzanan bir seviyede terakki kaydetmesi
mümkündür.
İş ölüme gelince, onun çaresi yoktur.
Çünkü ölüm, aynen hayat gibi
Allah’ın (celle celâluhu) yaratmasıyla var olan bir mahluktur: خَلَقَ الْمَوْتَ
وَالْحَيَاةَ4 âyeti de buna işaret etmektedir.
Evet, ölüm, bir inkıraz, bir çürüme, bir sönme ve bir dağılma değildir.
O,
Allah’ın (celle celâluhu) emri ve meşîetiyle, o güne kadar verilmiş olanların
alınması demektir.
İşte ilimler adına teşvik de ancak bu kadar olur.
Bütün ehl-i
hamiyet ve ehl-i himmet, bu teşvikten istifade etmeli, alınacakları almalı,
değerlendirmeli ve insanlığın hizmetine, istifadesine sunmalıdır.
Efendimiz’in bizzat tıpla ve bilhassa “koruyucu hekimlik” denen hijyenle alâkalı
olarak söylediği bir hayli söz vardır.
Zaten tıbbın büyük bir bölümünü de bu
koruyucu hekimlik işgal eder ve etmelidir de.
Çünkü esas olan, kişiyi hasta
olmaktan korumaktır ve bu, oldukça da kolaydır.
Hasta olduktan sonra tedavi ise
gayet zor, müşkil ve pahalıdır.
Onun içindir ki Efendimiz, evvel emirde bu
hususa ehemmiyet vermiş ve tıbbî tavsiyelerinin çoğunu koruyucu hekimlik
üzerinde merkezleştirmiştir.
Asr-ı Saadet’te, bilhassa dıştan gelen tabipler, Medine’de kendilerine iş
bulamıyorlardı; bunun en önemli sebebi de Efendimiz’in bu mevzuda vaz’ettiği
düsturlara tamamıyla riayet edilmesiydi.
Allah Resûlü, bir taraftan kalb ve gönüllerin tabibi olma vazifesini eda
ederken, diğer taraftan da cismaniyete ait hususlarda âdeta tabiplik yapıyor ve
çevresindeki insanları hem maddî hem de mânevî hastalıklardan koruyabilecek
tedbirleri alıyordu.
Veba hastalığı, Efendimiz’in zuhur buyurdukları dönemlerde önü alınamayan
korkunç bir hastalıktı.
Günümüzde AIDS ne ise o gün de veba o idi.
Vebaya karşı
sahabe titizdi, tetikteydi.
Çünkü Efendimiz, onları daima bu hastalığa karşı
tenbih edip uyarıyordu.
Bu nurlu cemaat, kendi içinde, kendi ülkesinde, kendi
temizlik ve nezahetiyle yaşıyordu; ama askerî harekâtla Şam, Suriye, Halep ve
Antakya gibi yerlere gidince, Bizans’ın hastalıklara açık dünyasında meydana
gelen vebaya onlar da maruz kalıyordu.
İşte Amvas’taki veba böyle bir vebaydı ve
meş’um yerde otuz bin sahabe şehit olmuştu.[5]
O gün, ümmetin emini Ebû Ubeyde b.Cerrah da Amvas’ta bulunanlar arasındaydı.
Ebû Ubeyde ki, Hz.Ömer seneler sonra bağrından hançerlenip yatağa serilince:
“Eğer Ebû Ubeyde hayatta olsaydı onu kendi yerime tavsiye ederdim.”
diyecektir.[6]
Necranlılar, Allah Resûlü’ne müracaat edip, “Bize, kendisine güvenebileceğimiz
birisini gönder.” dediler.
Allah Resûlü, ona bakmış ve “Kalk bunlarla git.”
demişti.[7]
Evet o, ümmetin emini ve Cennet’le müjdelenen on kişiden biriydi.
İşte o gün bu
şanlı sahabi de vebanın insanları kasıp kavurduğu bu yerde bulunuyordu.
Hz.Ömer’in (radıyallâhu anh) hilâfet günlerindeydi.
Allah Resûlü’nün halifesi,
fethedilen yerleri dolaşıyor ve gelişmeleri yakından takip ediyordu.
Amvas’a da
gidecekti.
Ancak orada veba olduğunu duyunca geri dönmeye karar verdi.
Ebû
Ubeyde önüne dikildi: “Yâ Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dedi.
Ömer:
“Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum.” dedi.
Bu da,
Ömer’in bir firasetiydi.
Acaba doğru mu yapmıştı? Geri dönmesi isabetli miydi? Ömer bu endişeye
kapılınca, Abdurrahman b.Avf imdada yetişti ve şu hadisi nakletti:
إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلاَ تَقْدَمُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ
بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا فِرَاراً مِنْهُ
“Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin! Eğer
bulunduğunuz yerde bu hastalık zuhur etmişse ondan kaçmak için oradan dışarıya
çıkmayın.”[8]
Rica ederek soruyorum: Günümüzde, modern tıbbın karantina adına söylediği de
aynı şey değil mi? Bunu asırlarca önce Allah Resûlü söylüyor ve günümüzün tıbbı
da O’na: “Elhak, doğru söyledin!” diyor.
2.Cüzzam ve Karantina
Buhârî ve Ahmed b.Hanbel’in rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz şöyle
buyuruyorlar: فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ اْلأَسَدِ “Aslandan
kaçtığın gibi cüzzamlıdan uzak ol!”[9]
Bu hadis-i şerifteki benzetmeli ifadenin, bazılarının zannettiği gibi, ne cüzzam
mikrobunun, ne de cüzzamlının aslana benzemesiyle hiçbir münasebeti yoktur.
Zannediyorum birçok meselede olduğu gibi, bu benzetmeler başkalarına ait
uydurmalardır.
Ve Allah Resûlü’nün ifadelerinde, kat’iyen böyle bir niyet ve
kasıt söz konusu değildir.
Burada tavsiye edilen kaçma meselesi, ayakkabıları alıp firar etmek mânâsına da
hamledilmemelidir.
Belki İki Cihan Serveri, bu hadisleriyle bize, cüzzam denen
hastalıkla mücadele etme ve ondan korunma çarelerini araştırmamızı tavsiye
etmektedir.
Yani tavsiye edilen, karantina ve bulaşmaya karşı tahşidattır.
İnsanlar, aslana karşı çarpıp devrilmeme mevzuunda ne denli titiz
davranıyorlarsa cüzzama karşı da o kadar hassas olmalıdırlar.
Çünkü Allah
Resûlü’nün bütün sözlerinde ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik vardır.
Evet,
O’nun sözlerindeki hakikatlere, ancak çok ciddî gayret ve çalışmalarla
ulaşılabilir.
3.Köpeğin Yalaması
İmam Müslim “Sahih”inde naklediyor:
طُهُورُ إِنَاءِ أَحَدِكُمْ إِذَا وَلَغَ فِيهِ الْكَلْبُ أَنْ يَغْسِلَهُ سَبْعَ
مَرَّاتٍ أُولاَهُنَّ بِالتُّرَابِ
“Köpek sizden birinizin kabını yaladığı zaman, onun temizliği, birincisi
toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.”[10]
O devirde, bugün bizim bazı eşyayı sterilize etmede kullandığımız maddeler
yoktu.
Dezenfekte ameliyesi için Allah Resûlü, o gün daha çok toprağı tavsiye
ediyordu.
Ancak sonradan ilmî çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır ki, su gibi
toprak da aynı ameliyeyi yapmaktadır.
Ayrıca toprak tetralit ve tetrasklin gibi
maddeler de ihtiva etmekte ki; bu maddeler bir kısım mikropları dezenfekte
etmekte kullanılan maddelerdir.
Demek oluyor ki Allah Resûlü, toprakla yıkamayı
tavsiye etmekle, o kabın evvelâ sterilize edilmesini emretmiş oluyordu.
Bundan başka, Hadis-i şerifte şu hususlara da dikkat çekilmiştir:
Köpekte olması muhtemel bazı hastalıklar, insan vücudunda da yaşama şansına
sahiptirler.
Bu husus ise, günümüzde oldukça yeni sayılan mevzulardan biridir.
İkincisi: Köpek dışkısı gibi şeyler, bütünüyle insan sağlığına zararlı olabilir.
Salyası da bu cümledendir… Belli bir safhadan sonra onlardan bulaşacak
hastalıkların önünü almak da âdeta mümkün değildir.
Onun için sterilize çok
önemlidir.
Üçüncüsü: İlkini toprakla yıkama emrinin dikkat çeken ayrı bir tarafı da,
toprağın o anda sterilize mikrobu hâline gelmesi ve onun da ayrıca, bir rivayete
göre altı, diğer bir rivayete göre yedi defa yıkanması gerektiği hususudur.
Nitekim bu mevzu, Almanya ve İngiltere’de çıkan bazı mecmualarda dile getirilmiş
ve Efendimiz’in doğru beyanı, onlar tarafından da tasdik edilmiştir.
Efendimiz, köpekler mevzuunda o kadar hassas davranmışlardır ki; hatta bir
defasında kendi içtihatlarıyla onların öldürülmesini bile emretmiştir.[11] Ancak
daha sonra bu emri durdurmuş ve şöyle buyurmuştur: “Eğer köpekler tek başına bir
ümmet olmasalardı, onların öldürülmesini emrederdim.”[12]
Bunun mânâsı şudur: Eğer köpek, değişik milletler içinde insan, hayvan, nebatât,
cemadât vs.
gibi, başlı başına ekolojik dengeyle alâkalı unsurlardan biri
olmasaydı ve şeriat-ı fıtriyeye göre varlığında zaruret bulunmasaydı onların
öldürülmesini emrederdim.
Çünkü köpek, mikrop yuvası bir varlıktır…
Bu son durum itibarıyla Efendimiz’in meseleye yaklaşması da ayrı bir mucize..
zira görülüyor ki, şimdilerde yeni yeni hecelemeye başladığımız tabiattaki nizam
veya ekolojik denge, ta o günlerde, ulu orta köpeklerin bile öldürelemeyeceği
prensibiyle ele alınıyor ve kanunlaştırılıyor.
Biz ancak 1400 sene sonra
kelaynaklar, balinalar, filler ve gergedanların soylarının tükenmemesini,
dolayısıyla tabiattaki dengenin bozulmamasını hecelemeye başladık.
Oysaki Allah
Resûlü, bin bu kadar sene evvel: “Eğer köpekler kendi başlarına bir millet ve
ümmet olmasalardı…” derken, çok erken dönemlerde çok hayatî bir meseleyi
hatırlatıyordu.
Evet, Allah (celle celâluhu) kâinatı yaratmış ve kâinatı teşkil eden unsurlar
arasında umumî bir denge meydana getirmiştir ki: وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلَّا
تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ “O, bir mizan vaz’etti.
Ta ki siz de bu dengeyi
bozmayasınız.”[13] âyeti de bu genel prensibi ihtar etmektedir.
Evet, Allah
Resûlü bir denge insanıydı.
Elbetteki dengeyi koruyacak ve yukarıda zikredilen
ifadesiyle, köpekleri öldürtmeyecekti.
Sadece bu birkaç kelimelik cümlesinde
dahi, bizim tespit edebildiğimiz birkaç mucizevî yön var ki, ileride aynı cümle
kim bilir daha nice hakikatlere ilham kaynağı olacaktır.
Bu sözün söylendiği
tarih itibarıyla, bir insan, bütün hayatı boyunca düşünüp sadece bu tek cümleyi
söylemiş olsaydı, bu, onu dâhiler arasında saymamıza yeterdi.
Hâlbuki Allah
Resûlü’nün bu sözü ve benzeri daha binlerce ifadesi var.
Dehayı O’nun
kapısındaki dilencilikle baş başa bırakıp bu sözü de noktalayalım:
Kesin bir dille ve hiçbir tereddüte yer vermeden kat’iyen ifade ediyor ve
diyoruz ki; hâdiseler ve vâkıalar, o kendilerine mahsus dilleriyle her zaman
Allah Resûlü’nü tasdik edip: “Sen Allah’ın Resûlü’sün ve sen doğru sözlüsün!”
demektedirler.
Hassasiyet-i ilmiye ilerledikçe bir gün bütün insanların da aynı
şeyleri söyleyeceğinde şüphemiz yok.
Evet, bugün ilimler tıpkı birer casus gibi
varlığın içine dalmış, Efendimiz’in söylediği ve Kur’ân’ın zikrettiği
hakikatleri incelemekte ve bu incelemelerin aydınlığında hakikate uyanmış hassas
ruhlar, her geçen gün Allah Resûlü’nün doğruluğunu daha da derinden duyup
hissetmekte ve O’nu yüz bin minareden cihana duyurmaya çalışmaktalar…
4.Yemekten Önce ve Sonra Elleri Yıkamak
Tirmizî ve Ebû Dâvûd’un rivayet ettiği bir hadiste de Allah Resûlü şöyle
buyurmaktadır: بَرَكَةُ الطَّعَامِ الْوُضُوءُ قَبْلَهُ وَالوُضُوءُ بَعْدَهُ
“Yemeğin bereketi (mübarek olması), yemekten evvel ve yemekten sonra elleri
yıkamaktadır.”[14]
Yemekte mübareklik, temizlik, paklık, nezafet arıyorsanız ve o yemeğin sizin
için bereket kaynağı olmasını arzu ediyorsanız, hem yemeğin başında hem de
sonunda, abdest alıyor gibi, mutlaka ellerinizi yıkayınız!
Allah Resûlü bu ifadeleriyle, temizlik adına prensip ve bir esas vaz’ediyor.
Yoksa biz, aklımızla bunları bilemezdik.
Hele o günün insanı bir tırnak arasında
milyonlarca mikrobun barınabileceğini hiç mi hiç bilemezdi.
O günü bırakın,
bugün dahi bu meselenin ilmî yönünü kaç kişi bilmektedir?..
Yine temizlik adına, uykudan kalkar kalkmaz elini bir kaba daldırmaması
gerektiğini..
evvelâ o elin bir güzel yıkanmasının lâzım geldiğini; çünkü uykuda
iken insanın, kendi elinin nerelerde dolaştığını bilemeyeceğini beyan eden Allah
Resûlü,[15] bilhassa el temizliğini nazara verip, üzerinde tahşidat üstüne
tahşidat yapmaktadır.
Hekimler, bunu tamamıyla ancak bugün anlayıp anlatabilmektedirler.
Evet, insan
uykuda iken elini, sağında solunda dolaştırır ve hiç farkına varmadan da
mikroplara bulaştırır.
Ondan sonra da yıkamadan ağzına sokarsa, neleri yuttuğunu
söylemeye gerek var mı?
O gün, mikroskop mu, X ışınları mı, laboratuvar mı vardı ki, Allah Resûlü,
insanın eline bulaşacak mikropları bilsin ve bu mevzuda ümmetini ikaz etsin?
Hayır, bunların hiçbiri yoktu ama, hepsinin ötesinde bir hakikat vardı, o da,
bütün bunları O’na vahyin çeşitli dalga boylarıyla öğreten birinin
mevcudiyetiydi..
evet O, bildiklerini hep O Muallim-i Ekber’in bildirmesiyle
biliyordu.
“Metlüv” veya “gayr-i metlüv” vahiyle O’na öğretiliyor, O da bunları
ümmetine talim ve tebliğ ediyordu..
onun için de, söylediklerinde zerre kadar
uydurma ve hilâf-ı vaki herhangi bir beyan bulmak mümkün değildi.
5.Ağız ve Diş Temizliği (Misvak)
Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin
imzası bulunan, bu yönüyle de mütevatir olan bir hadislerinde de Allah Resûlü:
لَوْلاَ أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ
صَلاَةٍ “Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında
onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” buyuruyorlar.[16]
Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı böyle bir emirde bulunmamış.
Yoksa misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı.
Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti.
Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi…
Misvak kullanmak farz değildir; ama mühim bir sünnettir.
Eskiler bu mesele
üzerine ciltlerle kitap yazmışlar.
Yeni araştırmacılarımız da değişik
buudlarıyla misvak mevzuunu ilmî tahlillere tâbi tutup araştırdılar.
Gelecekte
–inşâallah– onları da okuyacaksınız…
Sivak, “diş temizleme” demektir ve bu sadece misvakla olmaz; parmaklarla, tuzla,
macunla, daha başka şeylerle de yapılabilir.
Evet, isteyen istediği şekilde
dişini temizleyebilir; buna kimsenin diyeceği bir şey yoktur.
Ancak, misvağın da
kendine göre bir kısım hususiyetlerinin bulunduğu gözardı edilmemelidir.
Şimdi, bir din düşünün ki, o dinin mübelliği (Bâni ve kurucusu değil.
Çünkü
dinin kurucusu ve bânisi sadece Allah’tır (celle celâluhu).
Efendimiz, onun
tebliğcisidir.) günde beş on defa misvak kullanmayı, hem de bir sünnet olarak
misvak kullanmayı emretmektedir.
Bu itibarla diyebiliriz ki, bu din; günümüzün
diş temizliği, diş hijyeni anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır.
Halk
yığınları bir yana, ben, diş hekimlerinin dahi günde beş-on defa dişlerini
fırçalayacağını zannetmiyorum.
Hâlbuki Efendimiz’in –en azından– günlük diş
temizliği, bu adedi buluyordu.
Gece birkaç defa kalkar; namaz kılar ve her
namazdan evvel mutlaka misvak kullanırdı.[17] Sabah namazında, işrâk ve kuşluk
namazlarında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında; namaza durmadan ve
abdest alırken sürekli misvak kullandığı gibi, bir şey yiyip içtikten sonra da
dişlerini temizlemeyi ihmal etmezlerdi.
Şimdi bütün bunları sayacak olursak,
zannediyorum verdiğimiz rakamdan daha fazla Allah Resûlü’nün misvak
kullandığına, yani dişlerini temizlediğine şahit oluruz.
6.Yeme-İçmede Ölçü
Koruyucu hekimlik adına yine Allah Resûlü şöyle buyurur: “Yemek yerken, midenin
üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve diğer üçte birini de havaya bırakın.
Allah’ın en çok gazap ettiği kab, dolu bir midedir.”[18]
Bu hadisi takviye eden başka hadisler de vardır: Bunlardan birinde Allah Resûlü
şöyle buyurur:
أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَى أُمَّتِي كِبَرُ الْبَطْنِ وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ
وَالْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ
“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbekli olmak, çok uyumak, tembellik
ve ‘yakîn’ zayıflığıdır.”[19]
Hadiste anlatılan hususlar, neticede aynı noktada toplanmaktadır.
Evet, hayatını
murâkabesiz, muhasebesiz ve gafilâne sürdüren, ömrünün çoğunu uykuda geçiren bir
insanın semirip yağ bağlaması, yağ bağlayıp şişmanlaması kaçınılmazdır.
İnsan,
şişmanladıkça daha çok yiyecek, yedikçe de kendini gaflete salacaktır.
Veya ilk
sebepten başlarsak, şöyle diyebiliriz: Çok yiyen bir insan, elbette çok
uyuyacak, çok uyuyan insanda da kat’iyen yakîn hâsıl olmayacaktır… Neresinden
ele alırsanız alınız, bütün bunlar Allah Resûlü’nü ümmeti hakkında endişeye sevk
eden hususlardır.
Evet, burada da sözü, tıp dünyasının müstesna simalarına havale ediyor ve sizi
onların ilmî tahlilleriyle baş başa bırakıyorum.
Onları okuyup değerlendirdikten
sonra Allah Resûlü’nün asırlarca evvel söylediklerinin ayn-ı hak ve hakikat
olduğunu görecek ve küçük dahi olsa sözlerinde hilâf-ı vaki bir beyanın
bulunmadığına şahit olacaksınız…
7.Sürme
Şimdi de başka bir hadise intikal etmek istiyorum: Yine Allah Resûlü buyuruyor:
“Gözlerinize sürme çekin.
Çünkü o, gözlerinizi açar ve kirpiklerinizi
besler.”[20]
Kalbi ve kafası münevver tabiplerimiz diyorlar ki; göz ve kirpiklerin
beslenmesinde, bugüne kadar kullanılan bütün ilaçların en faydalısı, Allah
Resûlü’nün de tavsiye ettiği sürmedir.
Biz de, kozmetik sahasında gelecek
yılların, sürme yılları olabileceğini tahmin ediyoruz.
Cildi koruyuculuğu ve
antibiyotik tesiriyle Peygamber tavsiyesinden geçmiş, sürme değerinde bir diğer
madde de kınadır.[21] Kınanın sterilize gücünün, bugün kullanılan tentürdiyot
veya merofsilon gibi maddelerden daha fazla olduğu da bugünkü ilmî gerçeklerden
biri.
8.Çörek Otu
Buhârî’de, Ebû Hüreyre’den rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
إِنَّ فِي هَذِهِ الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إِلاَّ
السَّامَ Şu habbe-i sevdâ, yani çörek otu var ya, ölümden başka her derde
devadır.”[22]
“Her dert” tabiri, Arapça’da kesretten kinaye olarak söylenmektedir.
Bununla
beraber çörek otu, esaslı bir tahlile tâbi tutulsa ve üzerinde ciddî
araştırmalar yapılsa, kim bilir nice hastalıklara çare olduğu ortaya çıkacaktır.
Hadis-i şerifte bilhassa iki hususa dikkat çekiliyor:
Birincisi: Çörek otunun şifalı yönü.
İkincisi ise: Onun bile ölüme çare olmayışı.
Biz, yine meselenin ilmî plânda tahlilini o sahanın uzmanlarına havale edip
sadece hatırımıza gelen bir iki hususu kayda almaya çalışalım:
Hastalıkta, bilhassa nekahet döneminde bol protein çok önemlidir.
Ancak bunun
yanında kalori ve vitamin zenginliği ve tabiî hazmın kolay olması da aynı ölçüde
ehemmiyetlidir.
Zannediyorum, hastalık döneminde hekimlerin tavsiye edeceği
şeyler de bunlardır.
Evet, hastanın yiyeceği şeyler bol proteinli, bol kalorili
ve hazmı kolay şeyler olmalıdır ki, hasta bir taraftan kaybettiği gücü
kazanırken diğer taraftan da hazımda güçlük çekmesin.
Bugün ilmî araştırmalar ispat etmiştir ki, bütün bu hususiyetler çörek otunda
mevcuttur.
Bu mevzuda denenmiş, netice alınmış o kadar çok müşahhas misal var
ki, saymakla bitmez… Bu demektir ki, Allah Resûlü, kat’iyen ezbere konuşmuyor.
Konuştuğu aynen vâki oluyor ve neticeler, hep O’nu tasdik ediyor.
9.Sinek
Yine bir Buhârî hadisiyle mevzumuza devam edelim.
Allah Resûlü buyuruyor: إِذَا
وَقَعَ الذُّبَابُ فِي إِنَاءِ أَحَدِكُمْ فَلْيَغْمِسْهُ كُلَّهُ ثُمَّ
لْيَطْرَحْهُ فَاِنَّ فِي أَحَدِ جَنَاحَيْهِ دَاءً وَفِي اْلآخَرِ شِفَاءً “Sizden
birinizin (su veya yemek) kabına sinek düştüğü zaman, o kişi onun her tarafını
batırsın, sonra çıkarıp atsın.
Çünkü onun kanatlarının birinde hastalık vardır;
öbüründe de şifa vardır.”[23]
Evvelâ, sineğin mikrop taşıması, o gün insanının bileceği bir şey değildi.
Sinek, bir sıvı madde içine düştüğünde, kanatlarından birini ihtiyaten yukarıda
tutmaya çalışır.
Yani ikisini birden daldırmaz.
Zira oradan kurtulduğunda, kuru
kalan kanat, onun uçup gitmesini kolaylaştıracaktır.
Böylece o uçup gidecek ama,
yiyeceğimize, içeceğimize bıraktığı mikroplarla bize de hastalık bulaştırmış
olacaktır.
İkinci olarak, böyle bir durumda tavsiye edilen şey şudur: Sinek bütünüyle kaba
batırılacak ve sonra da çıkarılıp atılacaktır.
Çünkü onun kanatlarının birinde
mikrop; diğerinde ise, o mikrobun zararını giderecek panzehir vardır.
Sinek,
ölüm helecanları içinde çırpınırken onun sırtına dokunuverme, stok ettiği bu
panzehir yüklü torbayı patlatacak, böylece sinek, diğer kanadı ile bulaştırdığı
mikrobu dezenfekte etmiş olacaktır.
Bu meselenin tahlilini yapan ilim adamları diyorlar ki: Sineğin sırtına
bastığımız zaman mikroskopla gördük ki, bir kısım mikro varlıklar sağa sola
koşuyorlar.
Ve daha sonraki araştırmalarımızda bunların sterilize edici
elemanlar olduklarını anladık.
10.İstihâze Kanı
Hz.Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Bir gün Fatıma binti Ebî
Hubeyş, Allah Resûlü’ne gelerek: ‘Yâ Resûlallah! Kanım bir türlü durmuyor,
akıntı sürekli oluyor, namazı terk edeyim mi?’ dedi.” Allah Resûlü cevap verdi:
“Hayır, o hayız kanı değildir, damardaki bir arızadandır.”[24]
Evet, aradan asırlar geçiyor..
ve neden sonra biz, istihâze kanının tamamen iç
kanamadan kaynaklanmış olduğunu görüyor ve bir kere daha hayret ve hayranlık
solukluyoruz.
Ancak, günümüzün ilmî araştırmalarıyla tespit edilebilen bu
meseleyi acaba Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o devirde nasıl
bilebilmişti? Tabiî ki Rabbinin bildirmesiyle..
evet, Rabbi O’na bildirmiş, O da
bilmişti.
Aradan geçen bunca seneler ise, o söz cevherine daha değişik
derinlikler kazandırmıştı.
Şimdi ilim adamları diyorlar ki, bu sözü söyleyen,
başka değil, ancak nebi olabilir.
11.İçkide Deva Yoktur
Târık b.Süveyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: İçki yasak edilmeden evvel, bazı
hastalıklarımızın tedavisinde içki kullanırdık.
İçki yasak edilince Allah
Resûlü’ne geldim ve durumu arz ettim.
Ve tedavi için içkiye ruhsat olup
olmayacağını sordum.
“Hayır, içki kendisi hastalıktır; asla deva olamaz.”
mânâsına: إِنَّهُ لَيْسَ بِدَوَاءٍ وَلَكِنَّهُ دَاءٌ25 buyurdular.
Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de içki sempozyumları tertip
edildi.
İlim adamları konuştular, hepsinin ittifakla üzerinde birleştikleri
nokta şu oldu: İçkinin bir tek damlası dahi, insanın fizikî ve ruhî yapısında
bir kısım deformasyonlar meydana getirmektedir.
İşte Allah Resûlü bu meseleye
asırlarca önce parmak basmış ve içkinin bizzat kendisinin hastalık olduğunu
söylemiştir.
12.Sünnet Olmak
Allah Resûlü, beş şeyi fıtrattan sayar.
Bunlardan birisi de sünnet olmaktır.[26]
Günümüzün ilim adamları ne diyor? Onlar da aynı şeyi tespit edip demiyorlar mı:
Sünnet derisi, pislik ve mikrop toplaması, yırtılması ve kansere yakalanma
ihtimali gibi riske açık bir uzuvcuktur ve yukarıdaki risklerden kurtulmanın tek
çaresi de sünnettir.
Görülen odur ki, bu mevzuda da Batı, bizdeki bir kısım körkütük sarhoşların çok
önünde yürüyor.
Bugün Amerika ve İngiltere’de sünnet olanların sayısı milyonları
geçmiş durumda.
Sözün burasında, tedâi ile hatırladığım, çağın devâsâ tanığına ait şu tespiti
nakletmeme müsaade edilsin: “Batı bir gün, bir İslâm evlâdı doğurmaya hamiledir.
Nitekim Osmanlı da bir Batılı doğuracaktır.”[27]
Bundan yetmiş-seksen sene evvel söylenen bu sözün bir bölümü çıktı..
ve biz
şimdi, ümit dolu gözlerle ikinci doğumu bekliyoruz.
Sancılar ağırlaşmıştır.
Ve
yeni doğacak evlâdın müjde dolu çığlıkları, çok yakın bir gelecekte –inşâallah–
duyulacaktır..!
Buraya kadar, Allah Resûlü ve diğer peygamberlerin sadakat ve doğruluğu üzerinde
durduk.
Her peygamber doğruluk ve sadakatte doruk insandır.
Onların hayatlarında
yalan, zerre kadar kendine yer bulamamıştır.
Zaten kendilerinde zerre kadar
eğrilik olsaydı, hiç kimseyi doğru yola erdiremezlerdi.
Hâlbuki onlar, insanlığı
doğru yola iletmek ve onlara Cennet’e giden şehrahı tarif etmek için
gelmişlerdir.
Evet, eğer doğruluk mânâsı tecessüm ve tecessüt etseydi, ondan
pırıl pırıl peygamberlerin şemâilleri zuhur edecekti…
Bu arada yine gördük ki, Efendimiz’in doğruluğu ezel-ebed arası binlerce delille
teyit edilmektedir.
Biz, Allah Resûlü’nün doğruluğunu üç ana grupta toplamaya
çalıştık.
Tabiî ki meselenin bu şekilde tasnif ve takdimi, bize ait bir
keyfiyettir.
Yoksa O’nun doğruluğu, binlerce tasnif ve yüz binlerce delille,
başka başka şekillerde de anlatılabilirdi.
Zaten bu mevzu ile alâkalı son sözü
kim söyleyip noktalayabilir ki..? İnancımız o ki, kıyamete kadar O’nun
söyledikleri hep doğru çıkacak ve her devrin insanı da, O’nun doğruluğunun ayrı
bir buudunu yeniden keşfedecek ve O’nunla ayrı bir derinlikte buluşacaktır.
Zaten ahiret denen âlemde Allah Resûlü’nün doğruluğu, bütün vuzuhuyla ve herkes
tarafından görülecek..
evet O’nun Zât, sıfât ve esmâ hakkında dediklerini herkes
ruh aynasına göre mutlaka görecek ve O’nun sözlerinin hakkaniyetini idrak
edecektir.
Evet, Cennet-Cehennem, Huri-Gılman hep Allah Resûlü’nün bizlere tarif
ettiği şekilleriyle karşımıza çıkacak ve onlar da, ebed diliyle O’na “Sadakte!”
diyeceklerdir…
[1] Buhârî, tıbb 1; İbn Mâce, tıbb 1.
[2] Müslim, selâm 69; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/335.
[3] Ebû Dâvûd, tıbb 1; Tirmizî, tıbb 2; İbn Mâce, tıbb 1.
[4] Mülk sûresi, 67/2.
[5] İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-nihâye, 7/93.
[6] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 4/330; Taberî, Tarihu’l-ümem
ve’l-mülûk, 2/580.
[7] Buhârî, fezâilü ashabi’n-Nebi 21; Müslim, fezailü’s-sahabe 54-55.
[8] Buhârî, tıbb 30; Müslim, selâm 98.
[9] Buhârî, tıbb 19; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/443.
[10] Müslim, taharet 89-93; Tirmizî, taharet 68.
[11] Buhârî, bed’ü’l-halk 17; Müslim, taharet 93.
[12] Tirmizî, sayd 16; Ebû Dâvûd, edâhî 21; taharet 37.
[13] Rahmân sûresi, 55/7,8.
[14] Ebû Dâvûd, et’ıme 11; Tirmizî, et’ime 39.
[15] Buhârî, vudû 26; Müslim, taharet 87-88.
[16] Buhârî, cuma 8; Müslim, taharet 42; Ebû Dâvûd, taharet 25; Tirmizî, taharet
18; Nesâî, taharet 7.
[17] Buhârî, vudû 73; Müslim, taharet 42-48.
[18] Tirmizî, zühd 47; İbn Mâce, et’ime 50; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/132.
[19] Suyûtî, el-Câmi’u’s-sağîr, 1/24 (Dârekutnî’nin Efrâd’ından naklen).
[20] Tirmizî, libâs 23; İbn Mâce, tıbb 25.
[21] Tirmizî, libâs 20; tıbb 13; Ebû Dâvûd, tereccül 18.
[22] Buhârî, tıbb 7; Müslim, selâm 88-89.
[23] Buhârî, bed’ü’l-halk 17; tıbb 58; Ebû Dâvûd, et’ime 48.
[24] Buhârî, vudû 63; Müslim, hayz 62.
[25] Müslim, eşribe 12; Tirmizî, tıbb 8; Tahâvî, Şerhu meâni’l-âsâr, 1/108.
[26] Buhârî, libâs 63; isti’zan 51; Müslim, taharet 49.
[27] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, (Tarihçe-i Hayat) s.
2130.
Peygamberlerin Masum Olduklarına Deliller
Cenâb-ı Hak, minnet sadedinde Hz.Musa’ya (aleyhisselâm) şöyle der: وَأَلْقَيْتُ
عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي “Ey Musa! Gözümün önünde
yetişesin diye seni sevimli kıldım.”[1]
Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah (celle celâluhu), Hz.Musa’yı (aleyhisselâm)
Firavun’un sarayına yerleştirmekle, onun terbiyesini ne Firavun’a ne de Musa’nın
(aleyhisselâm) anasına bırakmıştı.
Allah (celle celâluhu), onun gözüne başka
hayaller girmesin, ruhunu yabancı düşünceler sarmasın diye onun terbiyesini
bizzat kendisi yapmış ve Hz.Musa’yı (aleyhisselâm) bizzat kendisi
yetiştirmiştir.
Böyle bir gözetimle yetişen nebi, masum olmaz da başka ne olur
ki? Çocukluğundan itibaren o, Allah’ın (celle celâluhu) gözetimi altındadır ve
en iyi bir terbiye ile terbiye edilmiştir.
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bütün doğan çocuklara şeytan temas
eder.
Ancak bundan Hz.İsa (aleyhisselâm) ve annesi istisna edilmiştir.”[2]
Yani şeytan, o doğarken ona dokunamamıştır.
Hz.İsa (aleyhisselâm) doğarken dahi
Cenâb-ı Hakk’ın koruması altına alınmış bir peygamberdir.
Öyleyse, böyle bir
nebi hakkında nasıl günah tasavvur olunabilir ki?
Allah Resûlü hayatında iki defa düğüne gitmeye niyetlenmiş, ikisinde de Cenâb-ı
Hak, O’na bir uyku hâli vermiş ve yolda uyuyup kalmıştır.[3]
Gitseydi gözlerinin harama bakması muhtemeldi.
Demek ki, Allah (celle celâluhu),
O’nu, böyle muhtemel günah sınırına dahi yanaştırmıyor ve koruyordu.
Hâlbuki bu
hâdiselerin olduğu sırada O, henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti.
O, daha çocuktu.
Kâbe’nin tamiri işinde yardım etmeye çalışıyordu.
Amcalarına
taş ve kerpiç taşıyor ve sırtında taşıdığı taş ve kerpiçler çıplak olan tenini
acıtıyordu.
Tabiî O da bu durumdan rahatsız oluyordu.
Hz.Abbas (radıyallâhu
anh), O’na eteğini kaldırıp omuzuna koymasını tavsiye etti.
O devirde bu,
herkesin gayet normal saydığı bir hareketti.
Efendimiz de öyle yaptı ve dizinden
yukarısı biraz açıldı.
Daha bir adım dahi atmamıştı ki, sırt üstü düştü ve
gözlerini bir noktaya dikti, olduğu yerde donakaldı.
Cibril, O’na, bu yaptığının
doğru olmadığını anlatmış ve “Böyle yapmak sana yakışmaz.” demişti.[4]
Çünkü O, bir gün gelecek, o etekleri örtmek vazifesiyle de vazifelenecekti.
İnsanlık O’ndan hayâ ve edep dersi alacaktı.
Küçücük bir çocuk da olsa O,
Cenâb-ı Hakk’ın hususî terbiyesi altında yetişiyordu..
evet Allah (celle
celâluhu), çocukken dahi, Habîbi’ni günahtan, hem de günahın en küçüğünden dahi
koruyordu…
Nasıl geleceğin erkân-ı harpleri, daha harp okullarında iken sicilleri itina ile
tutulur.
Sağa-sola kayıp kaymadığı hassasiyetle takip edilir.
Evet, kırk sene
sonra belli bir noktaya getirilecek bir insan, bütün bu kırk sene boyunca,
kırmızıya mı boyandı, maviye mi boyandı, turuncuya mı boyandı, pembeye mi
boyandı, bütün hâl ve davranışlarında gözetime tâbi tutulur, öyle de Cenâb-ı
Hak, beşerî irşad kurmaylarını, ta çocukluklarından itibaren böyle takip eder,
korur ve onlara günah işletmez.
Cumhur dediğimiz âlimlerin ekseriyetinin görüşü
bu merkezdedir.
Onlar insanlığın hayırlıları ve insanî faziletlerin de öz ve kaymağıdırlar.
Bu
kaymak, süt kaymağıdır ve süt içinden süzülerek alınır.
Kur’ân-ı Kerim
اَلْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ tabiriyle[5] bize bunu anlatır.
“Hayırlılar
içinden seçilmiş.”, demektir.
Yani nebiler, daha işin başında, insanların en
hayırlılarıdırlar.
Fakat en hayırlıların hepsi, nebi değildir; nebiler, onlar
arasında da, en mümtaz olanlardan seçilir.
[1] Tâhâ sûresi, 20/39.
[2] Buhârî, enbiyâ 44; Müslim, fedâil, 146-147.
[3] İbn Hibbân, Sahih, 14/169-170; Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, 2/33-34.
[4] Buhârî, hac 42; Müslim, hayz 240; Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, 2/32-33.
[5] Sâd sûresi, 38/47.
Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur
Cumhura göre, peygamberler, günahın küçüğünden de büyüğünden de korunmuştur.
Onlar, günahın en küçüğünü dahi işlememişlerdir.
Bazı peygamberlere isnat edilen
sürçme ve hatalar ise, evvelâ günah değildir; ikinci olarak da onların bu
sürçmeleri, peygamberliklerinden evvel vuku bulmuştur.
Her iki durumda da
peygamber, peygamber olarak masumdur.
Hem “zellât” dediğimiz sürçmeler, onların
makam ve durumlarıyla alâkalıdır.
Yani bu zelleler, normal ve sıradan insanlar
için hata değil; onlar, Allah’a (celle celâluhu) herkesten daha yakın olan
mukarrabîn için birer hata sayılmıştır.
Dolayısıyla, tamamen onların makamlarıyla alâkalı bu sürçme tabirini sıradan bir
mesele olarak değerlendirmenin yanlış olacağı kanaatindeyim.
Onlar nasıl masum olmaz da günah işleyebilirler ki, bizler bile beşerî ölçüler
içinde, üç paralık bir yere memur tayin edeceğimiz insanlar için güvenlik
tahkikatı yaptırtıyoruz.
Bir de o şahsa tevdi edilecek vazife peygamberlik gibi
önemli bir vazifeyse..
evet, onun güvenlik tahkikatı yedi göbek ötesine kadar
uzatılmalıdır!
Bu kadar basit ve tamamen dünya ile alâkalı hususlarda dahi insan seçiminde, bu
derece hassas davranılır da, en ulvî..
ve hem dünya hem de ukbâyı kucaklayan bir
vazife, bir memuriyet ve bir kurmaylık için, o vazifenin çapıyla mütenasip
hassas davranılmaz mı? Ve o vazifenin tevdi edileceği insanda, o vazifeye
liyakat aranmaz mı?
Düşünün ki, nebiye vahiy getirecek olan melek dahi, melekler arasında
emniyetiyle temayüz etmiş ve kendisine böyle bir vazife, bu vasfından dolayı
verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, Cibril (aleyhisselâm) hakkında مُطَاعٍ ثَمَّ
أَمِينٍ“Orada kendisine itaat edilir, o emîndir.”[1] demektedir.
O, hem Allah’a
(celle celâluhu) karşı çok mûtî hem de vahyi taşımaya en emindir.
Şimdi, vahye
aracı olan melekte bu vasıflar aranır da, vahyi temsil edecek olan peygamberde
aynı vasıflar aranmaz mı?
Evet, Allah (celle celâluhu), böyle kudsî ve bir o kadar da nezih bir vazifeyi
bir sahtekâr, bir hırsız, bir sarhoş, bir ırz ve namus düşmanıyla asla temsil
ettirmez.
Böyle âdî ve düşük zaafları, sıradan insanlar bile iğrenç bulurken,
nasıl olur da bunlar bir peygamberde bulunabilir.? Ve böyle ayıp ve kusurları
peygambere yakıştırabilen müfterilere nasıl insan ve nasıl akıllı denebilir?
Evet kirli insan, pâklığın ve berraklığın temsilcisi olamaz.
Ve öyle insanlara
da peygamber denemez.
Tabiî peygambere böyle bir kirlilik isnat edene de insan
denmez..!
Evet, akıl peygamberlerin masum olmasını gerektirir.
Ve yine akıl nebilerin
davasını omuzlamayı kendisine şiâr edinen kudsîlerin de ismet ve günahsızlığı
gaye-i hayal hâline getirmelerini iktiza eder.
Hem öyle iktiza eder ki, onlara,
günaha girmek Cehennem’e girmekten daha ızdırap verici olmalıdır!..
İsmet çok önemlidir.
Aslında, enbiyâ-ı izâm da, âdeta hayatlarıyla hep
ismetlerini sergilemişlerdir.
Muharref kitapların “hezeyan” diyebileceğim birkaç
sözü istisna edilecek olursa, zaten peygamberlere günah isnat eden de yoktur.
Kur’ân-ı Kerim, onları o yüce kametlerine uygun ele almış ve her zaman birer
nezahet âbidesi olarak gözler önüne sermiştir.
Gökte Cebrail, Azrail, Mikâil ve İsrafil ne ise, yerde de peygamberler odur.
Ancak biz, bu yüce kametlerden sadece, Kur’ân’ın bize bildirdiklerini
bilebiliyor ve isimleriyle yalnız bunları söyleyebiliyoruz.
İbrahim Hakkı,
onları şiirleştirir ve şöyle anlatır:
Nebiler ismini bilmek dediler bazılar vacip,
Yirmi sekizin bildirdi Kur’ân’da bize Allah.
Biri Âdem, biri İdris, Nuh u Hud ile Salih
Hem İbrahim u İshak ile İsmail Zebîhullah
Dahi Yakup ile Yusuf, Şuayb u Lut ile Yahya
Zekeriyya ile Harun ehî Musa Kelîmullah
Ve Davud u Süleyman ve dahi İlyas u Eyyub’dur
Birisi Elyesa’dır, dahî İsa’dır o Ruhullah
Birinin ismi Zülkifl ve biri Yunus Nebi’dir hem
Hâtemi ol Habîb-i Hak Muhammed Resûlullah
Üzeyr u Lokman u Zülkarneyn… üçünde ihtilaf olmuş
Ki bazı “enbiyâdır” der, ve bazı der: “veliyyullah”.
Bu peygamberlerin hemen hepsi, üzerlerine dıştan bir nokta dahi konmamış beyaz
kağıt gibidirler.
Onlara ne yazıldıysa hepsini Cenâb-ı Hak, kudret eliyle ve
kader kalemiyle insanlara rehber olmaları için yazmış ve insanlığın müşâhede,
takdir ve istifadelerine sunmuştur.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, bazı âlimler, onların peygamberlikten önce
zellelere maruz kalabileceklerini kabul etmişlerse de, bu görüş az bir grubun
görüşü olmaktan öte geçmemiş mercûh, dolayısıyla da mecrûh bir görüştür.
İslâm
âlimlerinin kâhir çoğunluğu peygamberlerin çocukluk dönemlerinde dahi
korunduklarını kabul etmektedirler.
Bu görüşü teyit eden birçok nass vardır.
[1] Tekvir sûresi, 81/21.
Geçmiş Kitaplarda Peygamberlere Atılan Çirkin İftiralar
Sifru’t-Tekvin’in 228’inci sayfasında Hz.Lut Aleyhisselâm’ın kızlarıyla
münasebette bulunduğu, içki içtiği, zina ettiği ve neslinin kızlarından devam
ettiği gibi hezeyanlardan bahsedilir.[1]
Düşünün ki, bu peygamberi dinlemedikleri için Sodom ve Godom, ahalisiyle yerin
dibine batmıştır.
Allah (celle celâluhu) Hz.Lut (aleyhisselâm) gibi bir nezahet
âbidesini onlara göndermiş ve onlar da onun nezahetiyle alay etmişlerdir.
Bundan
dolayı da milletçe cezaya çarptırılmışlardır.
Acaba, başka hiçbir delil
bulunmasa, Hz.Lut’un (aleyhisselâm) -ki Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm)
yeğenidir- nezahetine, şu yerin dibine geçirilen şehirlerin enkazları ve
evlerinin yıkık duvarları, delil olarak yetmez mi? Şimdi; içinde böyle satırları
barındırabilen bir kitaba ilâhî kitap demek mümkün müdür?
Yine, Sifru’t-Tekvin’in 38’inci bâbının 228’inci sayfasında, peygamber olma
ihtimali olan Hz.İshak Aleyhisselâm’ın oğlu Yahoza’dan bahsedilir.
Anlatılana
göre, Yahoza, kendi öz oğlunun hanımıyla zina etmiş ve Hz.Davud (aleyhisselâm),
Hz.Süleyman (aleyhisselâm) ve diğer İsrail peygamberlerinin nesli, işte bu
münasebetsiz münasebetten türemiş ve devam etmiştir.[2]
Bütün peygamberlere atılan bu iğrenç iftira, elbette asılsız bir yalan ve
uydurmadan ibarettir.
Efendimiz, kendi neslinin Hz.Âdem’den (aleyhisselâm)
başlayarak hep nikâhla devam ettiğini beyan buyurmuşlardır.[3] Ve yine başka bir
hadislerinde “Bütün peygamberler aynı babanın çocuklarıdır.”[4] demişlerdir.
Mademki Efendimiz’in altın nesli içinde hiç zina yoktur, öyleyse bu hüküm bütün
peygamberler için de geçerlidir.
Zaten Allah Resûlü, Hz.İbrahim’in
(aleyhisselâm) torunu değil midir? Bahsi geçen Yahoza da yine Hz.İbrahim’in
(aleyhisselâm) torunudur..
Peygamber hanesinde zina olmaz.
Başkası varken,
zinadan doğmuş birinin namazda imameti dahi kerih görülmüştür.[5] Kaldı ki o
insan, bütün insanlara imam, yani peygamber olsun.
Bu hiç olacak şey mi?
Ve yine Sifru’l-Mülûk’un 11’inci bâbında, Hz.Süleyman’ın (aleyhisselâm)
hayatının sonuna doğru irtidat ettiği, putlara taptığı söyleniyor.[6] Bir insan
ki, peygamberdir ve Allah (celle celâluhu) ona hem dünya hem de ukbâ saltanatı
vermiştir.
O da verilen her nimet karşısında şükrünü artırmış ve o her nimete
mukabil Rabbine, gece-gündüz şükretmekle kendine yakışır ibadette bulunmuştur
ki, Kur’ân-ı Kerim, Hz.Mesih’e (aleyhisselâm) “Ruhu’l-Kudüs” ile müeyyet,[7]
ilâhî nefha ile dünyaya gelen;[8] Hz.İbrahim’e (aleyhisselâm) “Allah’ın
dostu”;[9] Hz.Musa’ya (aleyhisselâm) “Kelîmullah – Allah’ın kendisiyle
konuştuğu insan” demenin yanında;[10] Davud (aleyhisselâm) ve ailesine de “Ey
Davud ailesi! Kendinize yakışır şekilde Allah’a şükredin.”[11] diyor ve onları
da bu vasıflarla anıyor.
Ahd-i Atik’te, Hz.Davud’un (aleyhisselâm) ordusunun kumandanlarından Urya’yı
öldürtüp onun karısını aldığından bahsedilir.[12] En âdî insanların bile,
rüyalarında görseler tevbe edecekleri böyle âdî bir davranışı, Kur’ân-ı
Kerim’in: نِعْمَ الْعَبْ “Ne güzel kul.”[13] dediği bir peygambere isnat eden
kitap, nasıl ilâhî kitap olabilir ki, buna zerre kadar ihtimal vermek,
peygamberi de peygamberliği de hiç bilmemenin ifadesidir.
O Davud ki, gözyaşları
yüzünde izler meydana getiren insandır.
Her gün onun meclisinde, kalbi Allah
aşkından çatlayıp ölen sayısız insan vardır.
Davud (aleyhisselâm) hep ağlar ve
ağlatırdı.
O Evvâh’tı.
Daima “Ah!” eder ve inlerdi.
Münîbti.
Yüzünü Mevlâ’dan
asla ayırmamıştı.
Sürekli kullukta bulunma onun şiârı olmuştu.
Tuttuğu oruç, en
faziletli oruç olarak Allah Resûlü tarafından takdir edilmiştir.
Allah Resûlü,
ısrarla nafile orucun en faziletlisini arayan sahabeye, Davud Aleyhisselâm’ın
orucunu tavsiye eder.
Davud Aleyhisselâm, bir gün yer ve bir gün oruç
tutardı.[14]
O, bir kraldı.
Devletin hazinesi her zaman emrindeydi.
Fakat hiçbir zaman devlet
hazinesinden bir lokma dahi istifade etmeyi düşünmedi.
O, el emeğiyle nafakasını
temin eder ve evinin ihtiyaçlarını da kendi şahsî kazancıyla karşılardı.[15]
Ağzına girecek lokmaya dahi bu kadar hassas davranan ve kulluğu, O’nun mümeyyiz
vasfı olan bir Nebi’ye, muharref kitaba bakın ki, en âdî ve en iğrenç bir
davranışı yakıştırmaktadır! Davud Aleyhisselâm’ın hayal dünyası dahi, böyle bir
hareketi, bir an bile olsa ruhunda misafir etmekten, muallâ, müberra ve
münezzehtir.
Değil ki, O, böyle bir davranışa fiilen teşebbüs etmiş olsun…
Ve yine Ahd-i Atik’in akıl almaz iddia ve yakıştırmaları arasında şunu da
görürüz; “İsrail, Allah’la güreşti ve O’nu yendi.”[16] Onların İsrail dedikleri,
Yakup Aleyhisselâm’dır.
Batılının aklı gözüne inmiş o materyalist felsefesi, bu
kitaplara da o derece sirayet etmiştir ki -hâşâ- Allah’ı (celle celâluhu) bir
beşer gibi düşünüp peygamberiyle güreştirmektedir.
Hz.Hamza (radıyallâhu anh), daha müslüman olmadan, Efendimiz’e gelip söylediği
bir sözle sanki bunlara cevap vermiştir.
Şöyle der: “Ey kardeşimin oğlu! Çölde
yapayalnız kaldığım zaman anladım ki, Allah (celle celâluhu) dört duvar arasına
girmeyecek kadar büyüktür.” Şimdi ilâhî olduğu iddia edilen bir kitap düşünün
ki, bu kitap, İslâm’a girmeden evvel Allah Resûlü’ne gelip Cenâb-ı Hak hakkında
böyle diyen Hz.Hamza’nın (radıyallâhu anh) şuur seviyesine dahi çıkamamıştır.
Allah (celle celâluhu) anlayışı bu kadar kısır olan kitaba nasıl ilâhî bir kitap
nazarıyla bakılabilir ki? Şimdi siz gelin de bunların peygamberler için
söyledikleri şeylere inanın!..
Hayır, hem Tevrat hem de İncil, Allah’a (celle
celâluhu) ve O’nun makbul ibâdı peygamberlere karşı iftira ve inhiraflarla
doludur… Evet, bunlardan biri iftira kaynağı, diğeri de inhiraf ağıdır.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberlere yapılan bütün iftiraları reddeder.
Zira Kur’ân,
mutlak olarak peygamberlere ittiba etmeyi emretmektedir.
Onlar, bütünüyle
uyulması gereken önder ve imamlardır ki, Kur’ân da insanlara bunu emretmektedir.
Peygamberlerin hepsi, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını bize aksettiren
aynalardır.
Onlarda zerre kadar gubâr ve toz bulmak mümkün değildir.
İşte bu
mânâya işaret ederek Kur’ân-ı Kerim bize hep onlara ait güzellikleri anlatır ve
Peygamberimiz’e de anlatmayı emreder.
Yer yer Kur’ân-ı Kerim’de, bazı peygamberlerle ilgili söylenenler yanlış
anlaşılmış, bu peygamberlere günah ve hata isnadı olarak değerlendirilmiş ve
böyle bir düşünce; zaman zaman taraftar da bulmuştur.
Tabiî ki bu hataya
düşenler, ekseriyetle lafızların dar kalıplarına takılıp kalanlar ve biraz da
görüş ufku dar olanlardır.
Onlar da biraz dikkat ve teemmül, biraz peşin
fikirlerden sıyrılma, biraz da İsrailiyata karşı hazırlıklı olabilselerdi, aynen
cumhur-u ulemâ gibi düşünecek ve enbiyâ-i izâma karşı daha saygılı olacaklardı.
[1] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Eski Ahit, Tekvin, Bâb: 19, Âyet: 31-38.
[2] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Eski Ahit, Tekvin, Bâb: 38, Âyet: 12-30.
[3] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/303; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/80.
[4] Buhârî, enbiyâ 48; Müslim, fedâil 144.
[5] Merginânî, el-Hidâye, 1/56.
[6] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Eski Ahit, 1.Krallar, Bâb: 11, Âyet:
3-12.
[7] Bakara sûresi, 2/87, 253; Mâide sûresi, 5/110.
[8] Nisâ sûresi, 4/171; Enbiyâ sûresi, 21/91; Tahrîm sûresi, 66/12.
[9] Nisâ sûresi, 4/125.
[10] Nisâ sûresi, 4/164; A’râf, 7/143.
[11] Sebe sûresi, 34/13.
[12] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Eski Ahit, 2.Samuel, Bâb: 11, Âyet:
2-26.
[13] Sâd sûresi, 38/30.
[14] Buhârî, teheccüd 7; savm 59; Müslim, sıyâm 182.
[15] Buhârî, büyû’, 15; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 20/267.
[16] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Eski Ahit, Tekvin, Bâb: 32, Âyet: 24-30.
Ümmetini Emniyete Daveti
Nebiler Sultanı, Allah’tan gelen mesajları emniyet içinde muhafaza ediyor ve bu
emniyet atmosferini de, bütün varlığı içine alacak kadar geniş tutuyordu.
Ümmetini de aynı ahlâkla ahlâklanmaya çağırıyor ve onlara, insanlar arasında
emin olarak yaşamalarını tavsiye ediyordu.
O’nun yanında hıyanetin en küçüğü
düşünülemez ve tek bir mü’minin dahi gıybeti yapılamazdı.
O, hemen
karşısındakini ikaz eder ve ruhuna gıybet gubârının konmasına asla müsaade
etmezdi.
“Falan kadının eteği ne kadar uzun!” diyen Hz.Âişe Validemiz’e (radıyallahu
anhâ): “Onun gıybetini yaptın ve etini dişledin.” demesi;[1] Mâiz’in arkasından
konuşan bir başka sahabiye de benzer şekilde karşılık vermesi[2] hep O’nun emîn
olmasından ve emniyet hâlesi bir atmosferin, ruhlarda hâsıl edeceği itminanı
bilmesinden kaynaklanıyordu.
Kendisi daima şu duayı okur ve ümmetine de tavsiye ederdi: اَللّٰهُمَّ إِنِّي
أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُوعِ فَإِنَّهُ بِئْسَ الضَّجِيعُ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ
الْخِيَانَةِ فَإِنَّهَا بِئْسَتِ الْبِطَانَةُ “Allah’ım, açlıktan Sana
sığınırım; o ne kötü bir arkadaştır.
Hıyanetten de Sana sığınırım; o ne kötü
sırdaştır.”[3]
Emanete riayet etmek önemli olduğu kadar, hıyanete girmemek de o derece
önemlidir ve zaten bunlar birbirinin lâzımı hasletlerdir.
Ahde vefa göstermeyen ve böylece hıyanette bulunan insanlar hakkında söylenen şu
ürpertici ifade de, yine Allah Resûlü’ne aittir: إِذَا جَمَعَ اللّٰهُ
اْلأَوَّلِينَ وَاْلآخِرِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرْفَعُ لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ
فَقِيلَ هَذِهِ غَدْرَةُ فُلاَنِ بْنِ فُلاَنٍ “Allah, kıyamet gününde, evvel-âhir
bütün insanları bir araya topladığında her vefasız için bir sancak çekilecek ve:
‘İşte falan oğlu falanın vefasızlığı budur.’ denilecektir.”[4]
Allah Resûlü’nün bütün fenalıklara karşı kapanmış, mühürlenmiş bir ruhu vardı.
İyiliğin en küçüğüne, hatta teferruat kabul edilenine de alabildiğine sinesini
açar ve hep iyilik duygusuyla oturur-kalkardı.
O, hayatını hep güven
atmosferinde geçirdi.
İnsanlık da O’na güvendi, itimat etti.
Hâlbuki O’na sırt
çevirenler aldandı ve yollarda kaldılar.
Ancak O her zaman bir koruyucu melek
gibi ümmetinin üzerine titredi.
Kim, ne zaman ve hangi şartlarda O’nun kapısını
çaldıysa O’ndan “Lebbeyk!” sesini duydu.
O nasıl güvenilir bir insandı, kendisi de Allah’a öyle güveniyor ve itimat
ediyordu.
O’nun Allah’a güvenip itimat etmesi, emanet sıfatının nebiden Allah’a
urûcu ve yükselmesi demektir.
Emanet, Allah’tan nüzûlü ile peygamberde emniyet
ve itminan hâlinde zuhur eder.
Bu iki kavsiyenin ucu birleştiğinde de umumî
emniyet ve itimat hâsıl olur.
Her peygamber Allah’a itimatla serfiraz kılınmıştır.
Bu onların ayrılmaz
hususiyetlerinden ve yüce sıfatlarından biridir.
Kur’ân, bize bunu şu
âyetleriyle çok net şekilde anlatır:
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنْ كَانَ
كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ
تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ
عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُوا إِلَيَّ وَلاَ تُنْظِرُونِ
“Onlara Nuh’un haberini oku.
Hani O, kavmine şöyle demişti: Ey Kavmim! Eğer
benim (aranızda) durmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse,
ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim.
Siz de ortaklarınızla toplanıp
yapacağınızı kararlaştırınız, sonra içinizde ukde, dert olmasın, bundan sonra
vereceğiniz hükmü bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.”[5]
Hz.Nuh (aleyhisselâm), Rabbine güveniyor, itimat ediyor ve karşısına aldığı
bütün bir küfür cemaatine: “Eğer içinizde bulunuşum, duruşum, mevkiim ve emri
tebliğ edişim size ağır geliyorsa, hazmedemiyorsanız dilediğinizi yapınız..
ben
bulunduğum durum itibarıyla Allah’a (celle celâluhu) güvenip dayandım; işte siz,
işte ben.
Sizler yığınla insan, ben ise tek başımayım.
Fakat bilin ki, Allah
(celle celâluhu), beni size karşı zayi etmeyecektir.
Siz şimdi bir araya gelin,
kafa kafaya verin, meşveretler yapın ve benim aleyhime çeşitli plânlar kurun;
bunu yaparken de bütün şeriklerinizi, ortaklarınızı ve yardımınıza koşacak
herkesi bir araya toplayın.
Toplayın ki, sonra içinizde bir ukde kalmasın;
‘Keşke şunu da yapsaydık!’ demeyin ve yapmanız mümkün olan her şeyi yapın,
düşündüklerinizin hepsini tatbik edin! Şimdi ben, sizden gelebilecek her şeyi
bekliyorum, gelsin!” diyor ve onlara meydan okuyordu.
Hz.Nuh (aleyhisselâm) bunları söylerken, Allah’a fevkalâde bir güven ve itimat
içinde söylüyordu.
O kat’iyen biliyordu ki, Rabbi onu koruyup muhafaza
edecektir.
Sefinesine kaç insan bindi, bilemiyoruz; fakat biliyoruz ki –Hz.
İbrahim (aleyhisselâm) dahil– nice peygamberler hep O’nun soyundan gelmiştir.
Çünkü Kur’ân, Hz.İbrahim’i O’nun milletinden sayıyor ve şöyle diyordu: وَإِنَّ
مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ “Şüphesiz İbrahim de Nuh’un milletindendi.”[6]
Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) durumu, teslimiyeti ve tevekkülü şu şekilde dile
getirilir:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ
قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ
اللّٰهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ
وَالْبَغْضَاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ
إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ
مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ
الْمَصِيرُ
“İbrahim’de ve Onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek
vardır.
Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Biz, sizden ve sizin Allah’tan
başka taptıklarınızdan uzağız.
Sizi tanımıyoruz.
Siz, bir tek Allah’a inanıncaya
kadar, sizinle bizim aramızda sürekli düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız
İbrahim’in babasına: ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim.
Fakat
Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez.’ demesi hariç.
‘Rabbimiz, Sana dayandık, Sana yöneldik ve dönüş ancak Sanadır.’ dediler.”[7]
Evet, İbrahim ve yanında bulunanlar da küfre karşı baş kaldırıyor ve kâfirlere
meydan okuyorlardı.
“Biz” diyorlardı, “Sizin Allah’tan başka taptığınız her
şeyden fersah fersah uzağız.
Biz, sizi ve bütün tağutlarınızı inkâr ettik.
Aramızdaki düşmanlık ise geliştikçe gelişti.” Zaten bu düşmanlık, Hz.Âdem’den
günümüze kadar devam edegelmiştir.
İman ve küfür, ilk gününden beri birbirinin
düşmanıdır.
Aynı yer ve mekânı paylaşmaları mümkün değildir.
Dolayısıyla,
elbette küfür, imana çelme atmak isteyecek ve ondan rahatsız olacaktır.
“Rencide
olur dîde-i huffaş ziyadan.”; gözleri ışığa alışmadığından dolayı onlar,
yarasalar gibi iman ve nübüvvet ışığından rahatsızlık duyacaklardı.
“Evet, siz de bizim gibi Allah’a iman ve itimat etmedikçe aramızdaki düşmanlık
hiçbir zaman kesilmeyecektir.” dediler.
Çünkü küfrün mahiyetinde sapıklık ve
bürûdet vardır.
Kâfir, bütün eşyaya düşman nazarıyla bakar.
Mü’minin ruhunda ise
mürüvvet ve insanlık vardır.
O, bütün kâinata bir kardeşlik beşiği olarak bakar.
Herkesle bir birleşme çizgisi ve herkesle bir diyalog yolu araştırır.
Mü’min
böyle olurken, kâfir herkesle dalaşmaktan zevk alır.
Hâlbuki, herkes Allah’a
iman edip O’na yürekten inandığı zaman, umumî bir sulh ve sükûn hâsıl olacaktır.
Bu sulhü, kâfirden ve küfürden beklemek ise tamamen gaflet ve safderûnluk olur.
Çünkü küfrün, milletleri birbirleriyle boğuşturmaktan başka insanlığa vereceği
hiçbir şey yoktur.
Onun için Kur’ân-ı Kerim, Hz.İbrahim’in babasına
söylediklerini bir istisna olarak zikretmektedir.
Hz.İbrahim’in söylediği ise,
sadece bir temenniydi ve onun aşırı re’fet ve şefkatinden kaynaklanıyordu.
Ancak, o da, Allah katında babasına karşı elinden bir şey gelmeyeceğini açıkça
ifade ediyordu.
Ve sonra Hz.İbrahim: “Sana dayandık, Sana yöneldik.” diyerek,
Cenâb-ı Hakk’a karşı olan güven, itimat ve tevekkülünü dile getiriyordu.
Zaten
bütün peygamberlerin hayatı tetkik ve tahkik edilse, onlarda Allah’a tevekkül ve
itimadın çok ağır bastığı müşâhede edilecektir.
Onların tevekkülleri, sıradan
insanların tevekkül ve itimatları gibi değildir.
Hele bu tevekkül, Peygamberler
Sultanı’nın tevekkülü ise.
Evet, İki Cihan Serverinin tevekkül ve itimadı bütün
peygamberlerin itimat ve tevekkülünden daha çaplı ve daha derince idi…
Allah (celle celâluhu), O’na bir kere “Hasbiyallah” demesini öğretmişti.[8]
Allah Resûlü de bütün hayatını O’na itimat, tevekkül ve emniyet içinde
geçirmişti.
Düşünmeli ki, Hz.Ali (radıyallâhu anh) gibi haydar-ı kerrâr,
kahraman ve şecaatli bir insan şöyle demektedir: “Biz harp meydanlarında
sıkıştığımız ve içimize bir korku girdiği zaman, derhal Allah Resûlü’nün
arkasına sığınır, itminan ve emniyete kavuşurduk.”[9]
[1] Ebû Dâvûd, edeb 35; Tirmizî, kıyâme 51; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/189.
[2] Ebû Dâvûd, hudûd 23.
[3] Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.
[4] Buhârî, edeb 99; Müslim, cihad 9-16 (Lafız Müslim’den.)
[5] Yunus sûresi, 10/71.
[6] Sâffat sûresi, 37/83.
[7] Mümtehine sûresi, 60/4.
[8] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/129.
[9] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/156; Ebû Ya’lâ, Müsned, 1/258.
Hicretteki Emniyeti
Hicret edeceği zaman, evinin dört bir yanı, kendisini öldürmek için can atan
insanlarla kuşatıldığında, O:
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدّاً وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدّاً “Biz onların
önlerine de, arkalarına da sed koyduk.”[1]âyetini okumuş, onların başlarına bir
avuç toprak saçmış ve hiçbir endişe emaresi göstermeden aralarından yürüyüp
gitmişti.[2] Evet işte, o kadar fütursuz ve o kadar da korkusuzdu.
Daha sonra yolu, Sevr mağarasına uğruyor..
Sevr, gençlerin bile zor
çıkabilecekleri bir zirvede bulunuyordu.
İşte O, tam elli üçüncü yaşında bu
zirveye tırmanmıştı.
Zaten bütün hayatı, çile ve ızdırapla geçmişti; bu da bir
sonuncusuydu.
Şimdi de bu tali’li mağaranın kendi diliyle ettiği davete icabet
ediyor, orada birkaç gün misafir kalıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü
şereflendiriyordu…
Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında bekleşiyorlardı.
Arada bir metrelik mesafe
ya vardı ya da yoktu; ve Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi.
Çünkü
o esnada Allah Resûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve: “Eğer bu
emaneti yerine ulaştıramadan O’na bir şey olursa…” diye endişe ediyordu.
Yüzü
sapsarı kesilmişti.
Hâlbuki Allah Resûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük
bir değişiklik yoktu.
O itminan ve emniyet insanı, dostu Hz.Ebû Bekir’i teselli
ederek: “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyordu..[3] ve tekrar ediyordu:
“İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.”[4]
[1] Yâsin sûresi, 36/9.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/8-9; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
1/567.
[3] Tevbe sûresi, 9/40.
[4] Buhârî, tefsir (9) 9; Müslim, fedailü’s-sahâbe 1.
Muharebe Meydanındaki Emniyeti
Huneyn’in başında İslâm ordusunda bir dağılma baş gösterir.
Öyle ki, bütün
sahabe, âdeta sağa-sola kaçışır; akıbetin yenilgi ve mağlubiyet olduğu herkesçe
bir kanaat hâline gelmiştir.
İşte tam o esnada beklenmedik bir hâdise olur.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz.Abbas’ın durdurmaya çalıştığı
mübarek bineğinin üzerinde, düşman saflarına doğru atılır.
O gür ve mehâbet dolu
sesiyle şöyle haykırır: أَنَا النَّبِيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ
الْمُطَّلِبِ “Ben, Allah’ın Resûlüyüm, bunda yalan yok! Ben Abdulmuttalib’in
torunuyum, bunda da yalan yok!”
O’nun bu davranış ve şecaatidir ki, kısa zamanda İslâm ordusunun derlenip,
toparlanmasını sağlar.
Ve mâkus tali’ yenilerek, idbâr ikbâle döner.[1]
[1] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 76-80.
Ey Ümit Tomurcukları!
Din hakikatini yeniden yeryüzüne getirip ikame edecek sizlersiniz.
Siz öyle bir
kökün sürgünleri ve öyle bir ışık kaynağının hüzmelerisiniz ki, onlar, tarihin
karanlık bir döneminde cihanları ışığa boğdu ve bir “şecere-i tûbâ” gibi dal,
yaprak ve çiçekleriyle her yana yayıldılar.
Ve işte o dönemde soylu milletimiz,
devletler arası görüşmelerde, her sözü emir kabul edilen hâkim bir devlet hâline
gelmişti.
-İnşâallah- içinde bulunduğumuz karanlık günleri -ki çok çabuk
geçeceğine inanıyorum- atlatarak o aydınlık çağları yine sizler ihya
edeceksiniz.
Yerin altındakiler de, üstündekiler de sizden bunu beklemekte..
ve
bilhassa, ruhaniyatıyla her zaman aranızda dolaşan..
bazen siz hissetmeseniz,
görmeseniz de başınızı okşayıp, sırtınızı sıvazlayan Hz.Muhammed Aleyhisselâm
da, o ümit dolu bakışlarıyla, her çizgisi şefkat bûsesi tebessümleriyle sizden
bunu beklemektedir.
Siz, emin insanlar olarak istikametten ayrılmaz ve çevrenize hep emniyet ve
itminan mesajları sunabilirseniz..
evet, bunu başarabilirseniz topyekün
insanlığın kalb kapıları ardına kadar size açılacak ve ilkler gibi siz de, o
kalblerde tahtlar kuracaksınız.
Unutmayın ki, bu neticeye, daha doğrusu bu
zirveye ulaşabilmenin en önemli şartı da emanette emin olmaktır.
Eğer dünya muvazenesinde yeniden denge unsuru olmak ve dünyanın kaderiyle
alâkalı kararlar alınırken gözünün içine bakılır bir millet hâline gelmek
istiyorsak -ki, buna mecburuz- o zaman, hakkın, adaletin, istikamet ve güvenin
temsilcileri olmalıyız…
Peygamberlerin Sıfatları: Fetanet
Fetanet, akılla aklı aşma demektir.
Ona, peygamber mantığı da diyebileceğimizi
arz etmiştim.
Bu mantık; ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip, mütalâa
edilecek şeyi öyle mütalâa etmenin adıdır.
Fetanet, asla kuru bir akıl ve mantık değildir.
Onun içindir ki, İslâm’ı böyle
bir akıl ve mantığa izafe edip, “İslâm akıl dinidir.”, “İslâm mantık dinidir.”
gibi laflar etmek, İslâm’ı bilmemenin de ötesinde büyük bir tahrife ilk adım
sayılır.
Hayır, İslâm, ne akıl ne de mantık dini değildir; o, doğrudan doğruya
bir vahiy dinidir.
İslâmî meselelerin akıl ile, mantık ile mütenakız düşmemesi, bir yönüyle onun
“İlm-i Muhit”ten gelip her meselesini akla da tasdik ettirmesinin, diğer yönden
de, onu semavîliğe uygun yorumlayan peygamber mantığının şümul ve
ihatasındandır.
Yani peygamber ilhamı ve peygamber mantığıdır, başka değil… O
mantık ki, vahyi telakkî edebilecek bir çapta yaratılmıştır.
Ve yine o mantık
ki, hisse, muhakemeye, kalbe, letâife ve hikemiyât mânâsına felsefeye de
açıktır.
O, mantık üstü bir mantıktır veya tek kelime ile “Fetanet-i A’zam”dır.
Cenâb-ı Hak’tan gelen her vahyin evvelâ bu mantıkta aksetmesi bir zaruret ve
ihtiyaçtır.
Ancak bu ihtiyaç, insanlara yönelik bir ihtiyaçtır.
Çünkü, vahiy
evvel emirde böyle bir mantığa uğrayıp orada regüle edilmese veya alternatif
akımın doğru akıma çevrilmesi gibi bir çeviriye tâbi tutulmadan gelip insanlara
ulaşsaydı, beşeriyet, o akdes ve mukaddes feyizden meşîet‑i âmme ile gelen vahiy
ve ilhamlar karşısında cayır cayır yanardı.
Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, sübuhât-ı
vechinden perdeleri kaldırıverse, bütün mevcudat yanıp kül olur; vahyin
gönderilmesinde de aynı şey söz konusudur.[1]
Evet, vahyin yakıcı şahaplarına atmosferlik yapan, peygamberlerin fetanetidir.
Zaten din dediğimiz de budur.
İlâhî tenezzülât, beşerin idraki seviyesine
indirilmiştir.
Bunu da yapan, peygamberlere ait mantık, yani fetanettir.
Onun
içindir ki, fetanet, her peygamberde bulunması gereken bir sıfattır ve sadece
peygamber olanda bulunan bir mantıktır ki, bu mantığı “deha” kelimesiyle ifade
etmek de doğru değildir.
Yani peygamberin mantığı, bütün mantıkların üstündedir
ve ona da fetanet denir.
Eğer peygamberlerde fetanet olmasaydı, düşmanların itirazlarına, dostların da
sorularına maruz kalan bu insanların karşılarına çıkan bunca meseleyi izah ve
tefsir etmeleri nasıl mümkün olacaktı ki? Böyle bir imkânsızlık da hiç şüphesiz,
dinin anlaşılmaması gibi bir neticeyi doğuracaktı.
Bu takdirde ise, dinin
tekliflerinin bir mânâsı kalmayacak, dinin teklifleri kalmayınca da, insanın
yaratılması abes olacaktı.
İşte bütün bu menfî neticelerin olmaması,
peygamberlerin harikulâde bir mantıkla donatılmalarına bağlıdır.
Evet,
peygamberler, bütün müşkilleri gayet rahatlıkla çözen bir fetanetle serfiraz
kılınmışlardır.
[1] حِجَابُهُ النُّورُ (وفي رواية الناَّرُ) لَوْ كَشَفَهُ لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ
وَجْهِهِ مَا انْتَهَى اِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ “Hicabı nurdur.
(Başka bir
rivayette ateştir) Eğer onu açmış olsa vechinin sübuhâtı, basarının ihata ettiği
bütün mahlukatını yakardı.” (Müslim, iman 293-294; İbn Mâce, mukaddime 13; Ahmed
b.Hanbel, el-Müsned, 4/401.)
Peygamberimiz’in Fetaneti
Efendimiz’in yaşadığı devri şöyle bir düşünüverelim:
Bir taraftan sahabe, halledemediği şer’î meseleleri Allah Resûlü’ne getirip
O’nun halletmesini isterken, diğer taraftan İslâm’a girmek isteyen bazı
insanların kafalarındaki tereddüt ve şüpheler de cevap beklemektedir.
Bir de
buna ilave olarak Allah Resûlü’nü çekemeyen ve kıskanan Kitap Ehli’nin üretip
piyasaya sürdüğü şüphe ve tereddütler vardır ki, bütün bunların altından kalkmak
ve sorulan sorulara doğru ve isabetli cevaplar vermek, ancak ve ancak peygamber
mantığı, yani fetanetle mümkün olabilir.
Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece
derecedir.
Bunlardan bir kısmı, din ricalidir.
Ruhun derinliklerine dalmış bu
insanlar, kilise ve manastırlarda hiç olmazsa belli sahalarda alabildiğine
mümârese kazanmış ve derinleşmiş kimselerdir.
Muhataplarından bir kısmı, tamamen
felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır..
keza bunların içinde, ticarî ve iktisadî sahada yed-i tûlâ sahibi olanlar; harp
meydanlarında yetişmiş nadide kumandanlar; büyük siyasî dehalar ve hatta hatta
kültür seviyesi sıfırda seyreden bedevî insanlar vardır..
ve bunların hepsinin
de kendilerine göre çözüm bekleyen soruları vardır.
Bu durumda Allah Resûlü,
öyle söz söylemeli ve öyle izahlar yapmalıdır ki, bedevîsinden en zirvedeki
insana kadar herkes bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilsin ve âlemşümul bir
dinin hususiyeti olarak da bu iş, kıyamete kadar hep böyle devam etsin…
İnsan, konuşan, düşünen bir varlıktır.
Bu yönüyle de o, Cenâb-ı Hakk’a ait bir
sıfatı temsil etmektedir.
Düşünceler, konuşmalara emanet, konuşmalar da yazıya
emanet edilebilirse devamlılık kazanır.
Konuşulmayan ve yazılmayan düşünceler
yaşamaz, sahibiyle birlikte fena toprağına gömülür gider.
Düşünebilme
kabiliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara büyük bir lütfu olduğu gibi, konuşma ve
düşündüğünü beyan etme de aynı şekilde büyük bir lütuftur.
Onun içindir ki
Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyetini anlatma sadedinde, insanın
yaratılmasını ifade ettikten hemen sonra, insana “beyan”ın talim edilmesini
zikretmekte ve:عَلَّمَهُ الْبَيَانَ “Allah insana beyanı öğretti.”[1]demektedir.
Hz.Âdem’den beri insanlar düşünüyor, söylüyor..
ve kıyamete kadar da düşünüp
söyleyeceklerdir.
Ancak, ne düşünme ne de anlatma ve konuşma tükenip
bitmeyecektir.
Bu da, Rabb’in sonsuz rahmetinin bir eseridir.
İşte bu rahmete en şümullü mânâda mazhar olanlar, peygamberler ve onların içinde
de en üst seviyede bu işe mazhar olan Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.
Peygamberlerin ve Peygamberimiz’in bu mazhariyeti, ancak onlardaki fetanetle
izah edilebilir.
Fetanet olmadan bu durumu elde etmek imkânsızdır.
Öyleyse
fetanet, peygamberlerin çok önemli bir özelliğidir.
Her peygamber, üstün bir idrak gücüne ve bunları beyan melekesine sahiptir.
En
muğlak ve mu’dil meseleleri dahi, kahvaltı yapma rahatlığı içinde halleder.
Anlatırken de ifadelerinde aynı kolaylık vardır..
ve âdeta her beyanları “sehl-i
mümteni”dir.
Yani bu sözü dinleyenler, kendilerinin de aynı şekilde böyle bir
söz söyleyebileceklerini zannederler; fakat teşebbüs ettiklerinde görecekler ki,
onlar gibi söz söylemek, onlar gibi beyanda bulunmak mümkün değildir.
Çünkü,
aslında çok zor olan o meseleleri anlatmak, onlara Allah tarafından
kolaylaştırılmıştır.
Evet, nebilerde açan hitap çiçeğindeki revnak ve güzellik,
başkalarında asla bulunmaz!..
Nebinin huzuruna gelen her problem, muhakkak çözüm bulur.
O mesele ne kadar
bâkir ve ne derece zor olursa olsun, nebi o mevzuda sanki kırk yıllık ihtisası
varmış gibi konuşur.
Bundan dolayıdır ki, Bernard Shaw, Allah Resûlü hakkında
şöyle demek mecburiyetinde kalmıştır: “Üst üste problemlerin çözüm beklediği şu
dönemde, bütün problemleri kahve içme rahatlığıyla çözen Hz.Muhammed’e her
devirden daha çok muhtaç bulunuyoruz…” Evet, asrımızda iktisadî, içtimaî ve
siyasî nice problemler var ki, hep çözüm beklemektedir.
Ve günümüzde, artık dost
düşman herkes anladı ki, Allah Resûlü’nün, pırıl pırıl beyan pınarına müracaat
edilmeden bu problemlerin çözülmesi asla mümkün olmayacaktır.
O’nun fetaneti hakkında söylenen birçok söz vardır.
Bütün bu sözler bir araya
toplansa, hacimli bir kitap olur.
Biz, bunlardan bir ikisini naklederek, bu
engin mevzuu da noktalamaya çalışalım:
“Ümmetin Fakihi” ve en âlimi unvanlarına mazhar Abdullah b.Abbas hazretleri
buyuruyor ki: “İnsanların en faziletlisi ve yine insanların en akıllısı, sizin
nebiniz, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.”[2]
Tevrat ve İncil’i didik didik etmiş, tâbiînin âlimlerinden Vehb b.Münebbih de,
Allah Resûlü’nün fetanetini şu cümlelerle dile getirir: “Bütün insanların
idraki, Allah Resûlü’nün idrak ve fetanetine nispeten, bir kum tanesinin, bütün
dünyadaki kumlara nispeti gibidir…”[3]
[1] Rahmân sûresi, 55/4.
[2] İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, 3/214.
[3] Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/67.
Baş Döndüren Teslimiyet
Bir ağacın altında istirahat etmektedir.
Tam o esnada Gavres isminde bir kâfir,
O’nun uykusundan istifade ederek, dala asılı kılıcını alır ve âdeta gırtlağına
dayar.
Müstehzî bir eda ile de: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der.
Buna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermez.
Çünkü O’nun, Allah’a
(celle celâluhu) itimadı tamdır.
Kendinden emin bir şekilde “Allah” diye
bağırır.
O’nun bu gürleyişi âdeta kâfirin ödünü koparmıştır; kılıcı elinden
düşer ve olduğu yerde kalakalır.
Bu sefer de kılıcı Allah Resûlü eline alır ve
sorar: “Ya şimdi seni kim kurtaracak?” Adam, sıtmalı gibi titremeye başlar.
O
esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar da oraya gelmişlerdir.
Gördükleri
manzara, onları da hayrete sevkeder.
Daha sonra, olup bitenleri öğrenince,
Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada gördüğü
güvenle “el-Emîn”e güven sözü verir ve oradan ayrılır.[1]
Batılı meşhur mütefekkir Bernard Shaw diyor ki: “Hz.Muhammed çeşitli yönleriyle
insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır.
Bu sır insanı tam
mânâsıyla anlamak mümkün değildir.
Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir
yanı vardır ki, o da Allah’a olan güven ve itimadıdır.” Shaw doğru söylüyordu…
O, Allah’a öyle bir itimat ve teslimiyet içindeydi ki, O’nu bildiğimiz
kıstaslarla, ne ölçmemiz ne de değerlendirmemiz mümkün değildir.
Ve, O’nun Allah
indindeki yeri, değeri, nazı da Allah’a güveni ve itimadı ölçüsündedir.
Yerinde
O’nun isteme, dileme ve iltimasıyla geceler gündüze döner, zulmetler nur olur,
kömür elmasa inkılâp eder ve dilencilere sultanlık mülkü bağışlanır.
Bu
münasebetle Hasan Basrî Hazretlerine müsnet bir hâdiseyi nakletmek istiyorum.
Efendimiz’le irtibatlı olmanın ehemmiyeti açısından, bence oldukça mühim bir
hâdise sayılır.
Vak’anın, hadis kriterleri açısından tenkidi yapılabilir ama;
benzeri vak’alar o kadar çoktur ki, adiyattan sayılabilir ve naklinde hiçbir
mahzur yoktur.
Hâdise şudur:
Basralı bir genç, yaşlı babasıyla hacca niyetlenir.
Mekke’ye giderken yolda
babası vefat eder..
eder ama adam, meshe uğramış ve şeklen sevimsiz bir mahluka
benzemiştir.
Bu durum zavallı gence o kadar dokunur ki, şaşkına döner ve ne
yapacağını bilemez: Şimdi, kimi çağırıp da bu cenazeyi ona gösterecek ve yardım
isteyecektir! Bu dertle kıvranırken, aniden üzerine bir ağırlık çöker..
ve uyku
ile uyanıklık arası bir hâlde iken çadır kapısının açıldığını ve güneş yüzlü
birisinin içeriye girdiğini görür.
Bu gökçek yüzlü zat, babasının cenazesi
başında durur, eliyle onun bütün vücudunu sıvazlar, derken, elinin değdiği her
yer eski hâline döner ve babasının cenazesi pırıl pırıl nuranî bir insan hâline
gelir.
Genç, hayret içinde ve kendinden geçmiştir.
Gelen zat, tam çadırdan
çıkacağı sırada genç ileriye atılır: “Allah aşkına söyle, sen kimsin?” der.
“Sen
beni tanımadın mı? Ben Muhammed’im.” Bunu duyan genç, sevinçten uçacak hâle
gelir.
“Yâ Resûlallah, bu olanlar nedir? Niçin babamın şekli değişmişti?” Allah
Resûlü: “O, devamlı içki içiyordu.
Mesholmasının sebebi buydu.” der.
Genç:
“Teşrifinizin sebebi?” diye sorunca da, Allah Resûlü şu cevabı verir: “Çünkü
senin baban, ne zaman benim adım anılsa, bana salavat getirirdi…”
İşte, bu adamın bu kadarcık irtibatı, karşılıksız kalmıyor ve Allah Resûlü, en
muhtaç olduğu bir anda onu şefaatle kucaklıyor.
Öldüğünü haber alınca
ruhaniyeti, Allah’ın izniyle hemen orada hazır oluyor.
Allah Resûlü, insanlar arasında en çok güvenilecek ve kendisine itimat edilecek
bir şahsiyettir.
Ümmeti de aynı itimada lâyık olmalıdır.
Onun içindir ki, bir
âyette şöyle buyrulur:
إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا اْلأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا
حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا
يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً
“Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
Allah size ne kadar güzel
öğütler veriyor! Şüphesiz Allah, her şeyi işitici ve her şeyi görücüdür.”[2]
Bu âyetin nüzul sebebini tefsir kitapları şöyle anlatıyor: “Mekke fethedilince
Efendimiz, Kâbe’nin anahtarlarını, henüz yakın zamanda Müslüman olan Osman b.
Talha’dan alıp, Kâbe’yi bizzat kendisi açtı.
Derken, Hz.Abbas gelip anahtarları
talep etti.
İhtimal, Osman b.Talha o emanete daha lâyıktı ve aynı zamanda
anahtarların ona verilmesi onun gönlünü İslâm’a daha çok ısındıracaktı.
Ve öyle
de oldu.
Evet, bu âyet nazil olunca Kâbe’nin anahtarları tekrar Osman b.
Talha’ya verildi.[3] Ancak âyetteki hüküm umumîdir.
Zira, Allah Resûlü, emanetin
ortadan kalkmasını, kıyamet alâmeti olarak saymakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin!” Sahabe sorar: “Yâ Resûlallah! Emanet
nasıl zayi olur?” Cevap verir: “İş, ehli olmayana verildiği zaman!”[4]
Evet, emanet çok önemlidir.
İşi ehline vermek, bir emanettir, bu da, dünya
nizamını ayakta tutacak en mühim âmillerden biridir.
Emanetin zayi olması, umumî
dengenin ve nizamın ortadan kalkmasıyla aynı mânâya gelir.
Böyle bir dünyanın
ise, varlığı ile yokluğu müsavidir.
Başka bir hadislerinde bu hususla alâkalı
Allah Resûlü şöyle buyurur:
كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ.
اَلْإِمَامُ رَاعٍ
وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ.
وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ
عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَّةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ
عَنْ رَعِيَّتِهَا.
وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ
رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
“Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz:
Devlet reisi bir râî, elinin altındakilerden sorumludur.
Her fert, ehl ü
ıyâlinin râîsidir ve raiyyetinden mesuldür.
Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve
gözetiminde olan şeylerden sorumludur.
Hizmetçi, efendisinin malının râîsi ve
elinin altındakilerden mesuldür.
Her birerleriniz râî ve her birerleriniz
raiyyetinden sorumludur.”[5]
Bu geniş perspektifle anlatılmak istenen şudur ki, burada herkes birbirine
emanettir.
Varlık, bütünüyle Allah’a emanettir.
Kur’ân evvelâ Cibril’e, sonra da
Hz.Muhammed Aleyhisselâm’a emanettir.
Kur’ân hakikatleri ve Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’ın dava-yı nübüvveti, ümmete emanettir.
Ardından da yine bütün
ümmet Allah’a (celle celâluhu) emanettir.
Hayatı meydana getiren ve toplum hayatına hayat olan bütün unsurlar, birbiri
içine girmiş daireler gibidir.
Bunlardan birinde meydana gelecek en küçük bir
arıza, katlanarak diğer dairelere de sirayet edecektir.
Zannediyorum bunda
kimsenin şüphesi yoktur.
Fert plânında bir arıza var ve bu arıza derhal
giderilmiyorsa, kısa bir zaman sonra onun tedavi edilmez bir kangrene
dönüşeceğinden şüphe edilmemelidir.
Öyle ise her daire, kendi uhdesine aldığı
emaneti hakkıyla yerine getirmelidir ki, muhtemel bütün arızaların önü
alınabilmiş olsun.
İşte hadis-i şerifte de bu irtibata ve bu bütünlüğe işaret edilmektedir.
Bu
işaret çerçevesinde, kapıcıdan devlet reisine kadar, milleti meydana getiren
bütün fertler, emanet mevzuunda kendi sorumluluklarının şuurunda olurlarsa,
insanlık ütopyalarda aradığını bu “emîn”ler topluluğunda bulacaktır.
Emanetin bu her şey sayılan ehemmiyetindendir ki, Allah Resûlü şöyle buyurur:
لاَ إِيمَانَ لِمَنْ لاَ أَمَانَةَ لَهُ “Emaneti olmayanın imanı da yoktur.”[6]
Elinin altında bulunan emanete riayet etmeyen ve emanetin hakkını görüp
gözetmeyen kimsenin imanı da tam ve kâmil değildir.
Yani, bir cihetten imanla emanet, birbirine sebep ve netice gibidirler: Emanete
riayet etmeyen bir insan, kâmil mü’min sayılamayacağı gibi, kâmil mü’minlerin
dışında da sağlam bir emanet düşüncesi bulmak zordur.
Evet, eğer insan kâmil bir
mü’min ise o, emanette de emin olacaktır; eğer emanette emin olamıyorsa, imanı
da kâmil değil demektir.
Başka bir hadislerinde Allah Resûlü, mü’minin tarifini yaparken şöyle
buyururlar: اَلْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى دِمَائِهِمْ
وَأَمْوَالِهِمْ “Hakikî mü’min odur ki, insanlar malları ve canları hususunda
ona karşı emniyet içindedirler.”[7]
Efendimiz’in sıdkını anlatırken arz ettiğim bir hadisi –meal olarak– mevzumuzla
alâkalı gördüğüm için tekrar etmek istiyorum.
Allah Resûlü mealen şöyle
buyururlar: “Siz bana altı meselede söz verin; ben de size Cennet’i tekeffül
edeyim:”[8]
1.“Konuşurken dosdoğru konuşun!” Evet, davranış ve beyanlarınız dosdoğru olsun..
ve sizler bu mevzuda âdeta birer oka benzeyin!
2.“Vaadettiğinizi yerine getirin!” Zaten bunun aksi münafıklık alâmetidir ki,
yukarıda bir nebze bahsedilmişti.
3.“Emanette emin olun!” Bir yerde emin bilindiğinizden dolayı size bir şey
emanet edilmişse, sakın sizi böyle zannedeni, zannında yalancı çıkarmayın!
Hatta, onların hüsnüzanlarını ahirette dahi yalan çıkarmamaya bakın!
4.“İffetli olun!” Irz ve namusunuzu koruyun; başkalarının ırz ve namusunu aynen
kendi namusunuz gibi muhafaza edin! (Bu bahsi ileride iffet bahsini işlerken
tafsilatıyla ele alacağız).
5.“Gözlerinizi harama karşı kapayın!” Size ait olmayan şeylere bakmayın ve
istifadesine mezun olmadığınız şeylere göz dikmeyin!
Harama bakmak, kalbi ifsat eder.
Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: إِنَّ
النَّظْرَةُ سَهْمٌ مِنْ سِهَامِ إبْلِيسَ مَسْمُومٌ، مَنْ تَرَكَهَا مَخَافَتِي
أَبْدَلْتُهُ إِيمَاناً يَجِدْ حَلاَوَتَهُ فِي قَلْبِهِ “Harama bakmak şeytanın
zehirli oklarından bir oktur.
(Sizin irade yayınızdan çıkar ve kalbinize
saplanır.
Veya şeytana ait bu yay, sizin irade elinizdedir).
Kim Bana
saygısından dolayı o bakışı terk ederse, onun kalbine öyle bir iman salarım ki,
onun zevkini bütün kalbinde hisseder.”[9]
6.“Elinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun!” Hiç kimseye ve hiçbir
şekilde kötülük yapmayın!
İşte, bir bakıma emniyet insanı olmanın şartları sayılan bu maddelere riayet
eden bir insan, emin olarak yaşar, ahiretini de bu şekilde emniyet ve garanti
altına almış olur.
Zaten bu mevzuda, Allah Resûlü’ne söz verene, O da Cennet
sözü vermektedir.
Evet, yeryüzünün güven içinde devamı, emin insanların söz sahibi olmalarına
bağlıdır.
Eğer topyekün İslâm âlemi, kendine tevdi edilen emanete sahip çıkar,
yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi hâline gelebilirse, dünya da yeniden
muvazene ve dengeye kavuşacaktır.
Yoksa şu anda, sadece Türkiye’nin değil, bütün
dünyanın hâli yürekler acısıdır.
Bu tabloyu Âkif, şu mısralarla ne güzel dile
getirir:
Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Ne tüyler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş!
Ne din kalmış, ne iman..
din harâb, iman türâb olmuş!
[1] Buhârî, cihad 84; megâzî 31; Müslim, fezâil 13; Hâkim, el-Müstedrek, 3/29.
[2] Nisâ sûresi, 4/58.
[3] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/516-517.
[4] Buhârî, ilim 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/361.
[5] Buhârî, cuma 11; vesâyâ 9; Müslim, imâre 20.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/135; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/195;
Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/97.
[7] Tirmizî, iman 12; Nesâî, iman 8.
[8] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/323; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/262;
el-Mu’cemu’l-evsat, 3/77; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/288.
[9] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 10/173.
Ubûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz
Hele ibadeti, hele ibadeti! O’nun ibadetine bakan insan, sanki O, hayatında
başka hiçbir iş yapmamış da, hep ibadet etmiş zannederdi.
Evet O, kulluğunda bu
kadar derindi.
Zaten, bütün güzelliklerde de O, öyle değil miydi? Hangi sahada,
O’na kim yetişebilmişti ki? Hayır, hiçbir sahada, hiç kimsenin O’na ulaşması
mümkün değildi.!
O, namazında kulluğunu o denli derin temsil ediyordu ki neredeyse ürperip
ağlamadığı namaz yok gibiydi.
Sahabe, namaz kılarken O’nun sinesinin değirmen
taşının ses çıkardığı gibi ses çıkardığını söylemektedir.[1] İçinde dönen
boyunduruklar ve kulluğun o ağır mükellefiyetleri O’nu kaynayan bir kazana
çeviriyordu.
Elbetteki bu hâl, O’nun en yüksek seviyede, kulluğunu ifa edebilme
gayretinden ileri geliyordu.
Namaz O’nun âdeta şehvetle arzuladığı bir işti.
Başka hiçbir zevk, O’na namazın
verdiği zevki vermiyordu.
O’nun içindir ki, bir gün şöyle buyurmuştu: حُبِّبَ
إِلَيَّ: اَلنِّسَاءُ، وَالطِّيبُ، وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ “Bana
(üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gerçek göz
aydınlığım.”[2]
Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır.
Hz.Âdem
(aleyhisselâm) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır.
Bu alâkanın fazlalığı
şehvettir.
Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir.
Böyle bir unvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi.
Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir.
Tek başına
çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir.
Onun için Allah (celle
celâluhu), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı.
İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün
değildir.
Mümkün olsaydı, bunu başta Hz.Âdem (aleyhisselâm) aşardı.
Ve işte
Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve “Bana kadın
sevdirildi.” buyuruyordu.
O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir
peygamberdi.
O’nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu.
Kendilerini ibadete vermek
ve vakitlerinin bütününü, Allah’a (celle celâluhu) kullukta geçirebilmek
gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu: “Allah’ı (celle
celâluhu) en çok bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim.
Ama ben ibadet
ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum.
İstirahat ediyorum, gece ibadetini de
yapıyorum.
Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum.
Bu, benim yolumdur.
Benim yolumdan
yüz çeviren ise benden değildir…”[3]
O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti.
O’nun getirdiği
din, bir hanîfiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği
bir sistemin de adıydı.
O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti..
herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.
Güzel kokuya gelince, seçkin ruhlar, güzel kokudan hoşlanırlar.
Allah Resûlü,
ruhaniyâtıyla öyle incelmiş ve cismaniyeti o derece rikkat kesbetmişti ki, âdeta
ruhuyla atbaşı gidiyor ve meleklerle bütünleşiyordu.
Ruhiyat başkadır, ruhaniyat başkadır.
Hem ruhiyat, hem de ruhaniyat sahibi
olanlar, aynı zamanda “nefs-i sâfiyât”ın da sahibidirler.
Sâfiyeye ancak nebiler
ulaşabilir.
Bu makamın zirvesinde de, yine Efendimiz vardır.
Düşünün ki, O’nun
bedeni, miraçta dahi ruhuyla olan yarışını bırakmamış, ruh nerelere çıkmışsa,
Efendimiz’in bedeni de ruhuyla beraber orada olmuştur.
Ben, burada miracın keyfiyeti üzerinde yapılagelen münakaşaları tekrar edecek
değilim.
Cumhur-u ulemânın bu husustaki görüşü, Efendimiz’in miraca ruh ve
bedeniyle beraber çıktığı şeklindedir.[4] O’nun bedeni o kadar ruhaniyat ve
nuraniyet kesbetmiştir ki ruhunun adımını attığı her yerde, bedeninin temâşa ve
nazarı da vardı.
Başkaları ruhlarıyla veya rüyalarında miraç yapabilirler.
Ancak, ruh ve cesetle miraç yapmak, sadece Efendimiz’e nasip olmuştur.
O işin
eri ve o yolun şehsuvarı, O’dur.
Güzel koku, meleklerin ve ruhanilerin gıdasıdır.
Allah Resûlü de, onlarla hem
ruh hem de ceset itibarıyla iç içe girdiğinden ve onlarla çok ciddî
bütünleştiğinden dolayı, güzel kokudan son derece hoşlanmaktaydı ki, güzel koku
O’nun içine âdeta inşirah vermekteydi.
İşte Allah Resûlü, “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi.” derken ruh ve
cesedinin ihtiyacını, bir çırpıda, bu “cihet-i câmia” ile ilan ediyor, kendisine
ait hususiyetleri anlatmış oluyordu…
Ancak, bu ilk iki mesele, tabiî, fıtrî ve beşer olmanın gereğidir ki, bunlarda,
başkaları da Allah Resûlü’ne iştirak edebilirler.
Yani, kadını ve güzel kokuyu
sevmek, sadece Efendimiz’e mahsus değildir.
Çünkü bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın insan
fıtratına yerleştirdiği duygularla sevilirler.
Ve bu husus az-çok herkeste
vardır.
Üçüncü hususa gelince, işte orada biraz durmak icap eder; zira Allah Resûlü:
“Namaza gelince, o benim göz aydınlığım, o benim yavuklum ve o benim
şehvetimdir.” der.
Bizden birine, en çok sevdiğimiz insanlardan birinin geldiği müjdelense, nasıl
sevinir ve kendimizden geçeriz; Allah Resûlü de, namaza duracağı zaman bizim bu
duyduğumuz sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı.
Hani, uzun bir müddet Fatıma’dan (radıyallâhu anhâ) ayrı kalsaydı, sonra da O’na
Fatıma (radıyallâhu anhâ) geliyor denseydi, O, ne kadar sevinir, nasıl mesrur
olurdu; işte namaz vaktinin geldiğini haber veren sesi duyduğunda da O, daha çok
sevinir, daha çok mesrur olurdu.
Çünkü namaz O’nun sevgilisi, namaz O’nun
mâşukası ve namaz O’nun gözdesiydi.
Bu hadisi takviye eden Taberânî’nin rivayet ettiği başka bir hadislerinde de
Efendimiz şöyle buyurmaktadır: إِنَّ اللّٰهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَِبيٍّ شَهْوَةً،
وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ “Allah her nebiye bir arzu, istek ve
şehvet vermiştir.
Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.”[5]
Bunun mânâsı şudur: “Siz, cismaniyetinize, bedeninize ait değişik zevkleri adım
adım takip edersiniz; size, o zevkler adına gelen sinyaller, sizi tutar kendine
cezbeder; siz de, o zevklerin ardına düşersiniz.
Bana gelince, ben, vicdan denen
vaizin ‘Kalk namaz vaktidir!’ sesini duyunca, beni bu sinyal, öyle ardına
düşürür ve öyle kendimden geçirir ki, namazsız edemem.
Gece namazı kılmadığım,
gece kalkamadığım anlar, benim için en hüzün verici anlar ve dakikalardır.
Ve
benim için en zevkli ve saadetbahş olan anlar da, namazda olduğum anlardır.”
Allah Resûlü’nün, kulluğu ve Cenâb-ı Hak’la olan irtibatı ve aynı zamanda
tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı öyle derindi ki, şimdiye kadar bu derinliğe
çok kimse akıl erdirememiştir.
İşte yukarıda naklettiğimiz hadis de bunun en
açık örneğidir.
Hz.Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
“Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü’nü yanımda göremedim.
Aklıma, diğer
hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi.
El yordamıyla
etrafı yokladım.
Elim ayağına dokundu.
O zaman Allah Resûlü’nün namaz kılmakta
olduğunu anladım..
başı secdedeydi.
Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve
şöyle yakarıyordu:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ
عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا
أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ (عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلاَ يُهْزَمُ
جُنْدُكَ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلاَ اِلَهَ غَيْرُكَ)
“Allahım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım.
İkabından affına sığınırım.
Allahım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım.
(Celâlinden cemaline,
gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.)
Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”[6]
“Senin komşuluğun, yakınlığın, azizliktir.
(Sana mücavir olan, aziz olmuştur.)
Senin senâ ve övülmen, yücedir.
Senin ordun mağlup edilemez.
Sen vaadettiğin
şeyde, vaadinden dönmezsin.
Senden başka ilâh, Senden başka mâbud da yoktur.”[7]
Evet, O’nun namaza yaklaşması, âdeta bir şehvet yaklaşmasıydı.
İsterseniz şimdi
de Ebû Zerr’i (radıyallâhu anh) dinleyin.
Diyor ki: “Bir gece sabaha kadar namaz
kıldı.
(Dua âyetleri geldiğinde, o duaları ısrarla tekrar eden Allah Resûlü,
namazını saygı, huşû ve taatin mozayiği hâline getirirdi.
Nafile namazlarında,
secdede, rükûda, kıyamda okuduğu çeşitli ve çok uzun dualar vardır.
O gün sabaha
kadar:
إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ âyetini[8] okudu ve ağladı.”[9] O, namaza bir türlü doyma
bilmiyor, âdeta hiç doyum noktasına varamıyordu.
Şimdi de İbn Mesud’u (radıyallâhu anh) dinleyelim: (İbni Mesud, Kûfe’nin yüzünün
akı, şanlı sahabe..
Hanefi mezhebi, ona çok şey borçludur.
Alkameler, İbrahim
Nahaîler, Hammad b.Ebî Süleymanlar –ki Ebû Hanife’nin hocasıdır– hep onun altın
ikliminde yetişmişlerdir.
Sahabe onu Ehl-i Beyt’ten zannederdi.
Evet, O, Allah
Resûlü’nün hanesine öyle teklifsiz girer çıkardı.[10] Efendimiz, ona Kur’ân
okutur, dinler ve ardından da, “Kur’ân’ı indiği gibi dinlemek isteyen İbn Ümmi
Abd’den (İbn Mesud) dinlesin.”[11] buyururlardı.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), onu
Kûfe’ye gönderirken, hicran ve üzüntüsünü şöyle dile getirmişti: Kûfeliler! Eğer
sizi nefsime tercih etmeseydim, Abdullah b.Mesud’u (radıyallâhu anh) kat’iyen
yanımdan ayırmazdım.[12] Kısa boylu, sıska bacaklıydı.[13] Ama o, bir ilim
dağarcığı, daha doğrusu bir ilim okyanusuydu.
İbn Mesud (radıyallâhu anh) diyor ki: Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece
namazı kılmaya azmettim.
Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben
de yapacaktım.
Namaza durdu, ben de durdum.
Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu.
Bakara sûresini bitirdi, “Şimdi rükûa gider.” dedim; fakat O, devam etti; sonra
Âl-i İmrân’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı.
Namaz
esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi.
(Bu kötü
düşünce ne olabilirdi? İlk anda acaba Hz.Süleyman (aleyhisselâm) gibi Allah
Resûlü’nü kıyamda iken vefat etti mi zannetti, diye akla gelebilir.) Onun için
dinleyenler arasından biri sordu: Ne düşünmüştün? İbn Mesud (radıyallâhu anh):
“Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.”[14]
Abdullah b.Amr da şu hâdiseyi naklediyor: Bir gece Allah Resûlü’nün arkasında
namaza durdum.
Durmadan şu âyeti okuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu:
رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ
مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Allahım, muhakkak onlar
insanların çoğunu saptırmıştır.
Kim bana tâbi olursa bendendir.
Kim de isyan
ederse, Gafûr sensin, Rahîm sensin.”[15]
Ve, yine böyle hüzünlü olduğu bir gündü.
Ağlıyor, ağlıyor, durmadan ağlıyordu.
Cibril geldi, Allah’tan (celle celâluhu) selâm getirdi.
Ve Cenâb-ı Hak,
“Muhammedim niçin ağlıyor acaba?” diye soruyor, dedi.
O, Allâmü’l-Guyûb’dur.
İlmi, bütün eşyayı kuşatmıştır.
Zaten hiç kimse O’nun
ilim, kudret ve iradesinin dışında olamaz..
ama soruyor… Bu sormadan maksat
ister işhad, ister O’nun numuneliğini ilan olsun farketmez.
Allah Resûlü, ağlamaktan cevap veremiyordu.
Sadece dudaklarından şu kelime
dökülebildi: “Ümmetî, ümmetî!” Dert, ızdırap belliydi: O’nun ümmeti… Cibril
durumu âdeta rapor edip götürdü.
Ve, Cenâb-ı Hak, onu ikinci bir selâmla daha
gönderdi ve onu şu sözlerle teselli buyurdu:
اِذْهَبْ اِلَى مُحَمَّدٍ فَقُلْ لَهُ: اِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي اُمَّتِكَ وَلاَ
نَسُوءُكَ “Git Habîbime (selâm söyle) ve de ki: Muhakkak ümmetin hakkında seni
razı edecek ve seni asla tasa ve keder içinde bırakmayacağız.”[16]
O, ömrünü kullukla geçirmişti.
Namaz, O’nun en sevdiği gözdesiydi.
Gece gündüz
namaz kıldı ve hep öyle yaşadı.
Nasıl yaşanırsa öyle ölüneceğini zaten O
söylememiş miydi?[17] Ve her fâni gibi O da ölecekti.
Ama o, namaz demiş
yaşamıştı ve namaz deyip hayata veda edecekti…
Son günleriydi.
Gözlerini açacak dermanı dahi kalmamıştı.
Başından aşağıya bir
kova soğuk su dökülünce gözlerini açıyor, şayet bir tek kelime söyleyecek kadar
dermanı varsa, “Cemaat namazı kıldı mı?” diye soruyordu.
Ancak bu kadarcık dahi,
enerji sarfı, efor, O’nun dermanını tüketiyor ve yine bayılıyordu.
Dökülen soğuk
suyla kendine gelince sorduğu soru yine aynı soruydu “Cemaat namazı kıldı mı?”
Hayır, cemaati saatlerden beri O’nu bekliyordu.
Gözler hep kapısındaydı.
Ne
zaman perde aralanacak ve mescide yine güneş doğacaktı..
işte bunu
gözlüyorlardı.
Çoğu, O Güneşin batmak üzere olduğunun farkındaydılar; ancak buna
bir türlü inanmak istemiyorlardı.
Bu arada, Allah Resûlü, artık namaz kıldıracak
takatinin olmadığını anlayınca “Ebû Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın.” buyurdu.
Biraz kendinde iyileşme hissedince de mescide doğru yürüdü.
Bir kolundan amcası
Abbas (radıyallâhu anh), diğerinden de amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı Hz.
Ali (radıyallâhu anh) tutmuş, ayakları sürünerek mescide götürülmüştü.
Her
hâlinden ve her hâllerinde namazın ihtişamı, namazın değeri, namazın
büyüleyiciliği dökülüyordu… Kendisinden sonra imam olacak zatın arkasına durdu
ve namazını oturarak kıldı.
O, bu şekilde mescide sadece iki defa gelebildi.
Birinde namazı Allah Resûlü kıldırdı, Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de
arkadakilere onun sesini duyurdu.[18] Diğerinde ise, namazını Hz.Ebû Bekir’in
(radıyallâhu anh) arkasında kıldı.[19] Cemaatine kendisinden sonra gelecek imamı
âdeta iş’âr buyurdu.
Bir kere daha, evet O, namazla ve cemaatle bu derece bütünleşmişti.
Son ânına
kadar da cemaati terketmemişti..
hatta, ayaklarını sürüye sürüye mescide gelmiş
ve namazını cemaatle kılmıştı…
Ahmed b.Hanbel’e göre, cemaat “farz-ı ayn”dır.[20] Zira Allah (celle celâluhu),
“Rükû edenlerle beraber rükû edin.”[21] buyurmaktadır.
İmamlardan bazıları,
cemaati namazın sıhhat şartlarından sayarlar.
Cemaatsiz namaz, onlara göre namaz
değildir.[22] İmam Şâfiî’ye göre cemaat farz-ı kifâyedir.[23] Hanefi mezhebinde
ise, sünnet-i müekkededir.[24] Hanefî imamlardan bazıları ise cemaati vacip
kabul etmektedir…[25]
Biz, burada meselenin fıkhî tahlilini yapacak değiliz.
Sadece küçük bir
hatırlatma olsun diye, bu kadarcık temas ettik.
Esas konumuz, Allah Resûlü’nün
ubûdiyeti, kulluğunda gösterdiği titizlik ve namazındaki derinliğidir.
Sıradan bir insan dahi, şuuruna ererek namaz kılsa, bu namaz, onu fuhşiyattan ve
münkerattan alıkoyar.[26] Bir namaz ki, onu kılan Allah Resûlü’dür; O’nu nasıl
günaha bırakır!..
Hayır hiç bırakmamıştır..
bırakmaz!
O’nun kıldığı namazı, Hz.Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatırken: “Öyle
kıyamda dururdu ki, sorma gitsin.
Öyle rükûa varırdı ki, sorma gitsin ve öyle
secde ederdi ki, sorma gitsin!”[27] der ve Allah Resûlü’nün kıldığı namazın
güzelliğini bu ifadelerle anlatmaya çalışır.
Cenâb-ı Hakk’ın varlığına başka hiçbir delil olmasa, Allah Resûlü’nün kıldığı
namaz, delil olarak yeter.
Çünkü O’nun, bütün namazında, namazının rükünlerinde
âdeta Cenâb-ı Hak tecellî ederdi.
Hiç namazı böyle olan bir insan günaha
meyleder mi?
O’nun ibadeti, bir bütünlük arz ediyordu.
Namazı en mükemmel şekliyle eda
ederken, başka bir ibadet çeşidi olan meselâ orucu da ihmal etmiyordu.
Haftanın
bir iki gününü mutlaka oruçlu geçiriyor; hatta bazen de o kadar uzun süre oruç
tutuyordu ki, sanki hiç iftar etmiyor zannedilirdi.[28] Bazen da işi fıtrî
seyrinde bırakır ve herkes gibi iftar ederdi.
Ancak oruçlu olduğu günler,
diğerlerine kıyasla daha çoktu.[29]
O, zaman zaman savm-ı visâl yapardı.
Yani hiç iftar etmeden birkaç gün üst üste
oruç tutardı.
Sahabe O’nun orucuna özenir ve O’nu taklit etmek isterlerdi ama,
bu çok zordu.
Bir defasında, Ramazan’ın son günleriydi ki, Efendimiz savm-ı
visâle niyetlenmişti.
Sahabe de aynı şekilde niyet ettiler.
Ancak, oruç birkaç
gün uzayınca, hepsinin dermanı kesildi.
Bereket bayram gelmiş ve herkes
sevinmişti.
Zira, bayram, bir gün daha gecikmiş olsaydı, âdeta hepsi
dökülecekti.
Allah Resûlü, onların bu durumunu görünce tebessüm buyurdu ve “Eğer
bayramın gelmesi gecikseydi, ben yine oruca devam edecektim.” dedi.
Ardından da
kendisinin güç yetirdiği bu ibadete, onların gücünün yetmeyeceğini söyledi.
“Çünkü Allah bana, sizin anlamayacağınız tarzda yedirir, içirir.” buyurdu.[30]
Bilhassa, Ramazan ayının son günlerinde Allah Resûlü, paçaları sıvar ve bütün
gününü ibadetle geçirirdi.[31] Sanki bu günlerde O’nun sırtı hiç yere değmezdi.
Yazın en şiddetli günlerinde de Allah Resûlü oruç tutardı.
Birçok muharebede O,
hep oruç tutmuştu.
Hele bazen harp öyle şiddetlenirdi ki, bunlardan biri
itibarıyla kendisiyle beraber Abdullah b.Revâha’dan (radıyallâhu anh) başka
oruç tutan kalmamıştı.[32] O, “Oruç, insanı günaha karşı koruyan bir
zırhtır.”[33] demişti.
Ve bu zırhın en sağlamını da kendisi giymiş ve
korunmuştu..
[1] Ebû Davud, salât 161; Nesâî, sehv 18.
[2] Nesâî, işretü’n-nisâ 1; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/128, 199, 285.
[3] Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/113 vd.
[5] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/84; Deylemî, Müsned, 1/172; Heysemî,
Mecmeu’z-zevâid, 2/271.
[6] Müslim, salât 221-222; Ebû Dâvûd, salât 148.
[7] Tirmizî, daavât 90; Ebû Dâvûd, edeb 97; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 10/124.
[8] Mâide sûresi, 5/118.
[9] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/149.
[10] Buhârî, fedâilu’l-ashab 27; Müslim, fedâilu’s-sahabe 110-111.
[11] Buhârî, fedâilu’l-ashab 27; Müslim, fedâilü’s-sahabe 116-117.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/157.
[13] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/990.
[14] Buhârî, teheccüd 9; Müslim, müsafirîn 204.
[15] İbrahim sûresi, 14/36.
[16] Müslim, iman 346.
[17] Müslim, cennet 83.
[18] Buhârî, ezan 51; Müslim, salât 90-97.
[19] Tirmizî, salât 151; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/159.
[20] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Cezîrî, el-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erbaa, 1/405.
[21] Bakara sûresi, 2/43.
[22] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Merdâvî, el-İnsaf, 2/210.
[23] Cezîrî, el-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erbaa, 1/407.
[24] Merğınânî, el-Hidâye, 1/55.
[25] İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, 1/552.
[26] Bkz.: Ankebût sûresi, 29/45.
[27] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, müsafirîn 125.
[28] Ebû Dâvûd, savm 53; Tirmizî, savm 43; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/91.
[29] Buhârî, savm 53; Müslim, sıyâm 178.
[30] Buhârî, savm 49; Müslim, savm 59.
[31] Buhârî, leyletu’l-kadr 5; Müslim, i’tikaf 7.
[32] Müslim, sıyâm 108-109; Ebû Davud, sıyâm 45.
[33] Buhârî, savm 2; tevhid 35; Müslim, sıyâm 162-163.
Allah Resûlü’nün Dua İklimi
Dua, bir ibadettir,[1] dua kulluğun özüdür,[2] dua Rabbe dönüş ve yönelişin
adıdır.
Kulluktan bahsedilen bir yerde, duadan bahsetmemek mümkün değildir.
Zaten, Allah (celle celâluhu) da “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var!”[3]
buyurmuyor mu? ve “Dua edin kabul edeyim.”[4] diyen de bizzat Kendisi değil mi?
Dua, Allah’la (celle celâluhu) kul arasında kuvvetli bir bağdır.
Başka bir ifade
ile, kulun düşüncesinin Rabbe takdim edilmesi şeklidir dua.
Kul erişemeyeceği ve
iktidarıyla elde edemeyeceği her şeyini, mutlak iktidar sahibi olan Kadîr‑i
Mutlak’tan ister; işte bu isteğin adıdır dua.
O, helezonlar hâlinde kuldan Rabbe
yücelen tatlı bir nağmedir ta arşa kadar…
Günümüzde, sadece beş vakit namazın veya belli bir kısım ibadetlerin sonuna
sıkıştırılarak küçültülen dua, gerçekte hayatın ve hayat ötesinin en büyük
lâzımıdır.
Hayatı, duasız düşünmek mümkün değildir.
Yaşadığımız hayat, baştan
sona kadar duadan ibarettir.
Dua, rıza-i ilâhînin şifresi ve Cennet yurdunun da
anahtarıdır.
Yine dua, “abd”den Rabbe yükselen kulluk nişanı, Rabden “abd”e inen
rahmet simgesidir.
Daha doğrusu o, Allah’la (celle celâluhu) kul arasında olan
münasebetin tam odak noktasıdır.
Dua, bir cihetten ibadet, bir başka cihetten
imkân âlemi ile lâhût âlemini birleştiren ulvî bir miraçtır.
İnsanı merdiven
merdiven Hakk’a yücelten mukaddes bir miraç..!
Rahmet elinin üzerimizde dolaşması, dua sayesindedir.
Dua, aynı zamanda gazabın
da paratoneridir.
Evet, hakkımızda rahmeti ve rızayı celb, gazap ve öfkeyi def
edecek olan müessir bir ubûdiyettir dua.
Çok defa beşer imkânının tükendiği
noktada dua şuuru –Keşke ta baştan olsa!– başlar.
Haddizatında, ona başlangıç ve
bitiş noktası tespit etmek, ya yoktur veya imkânsızdır.
Çünkü, duadan müstağni
olacak bir ânı yoktur insanın.
O hâlde kul, kendisinden tecellîleriyle bir an
dûr olmayacağı Rabbine, duadan da bir an dûr olmaması lâzımdır.
Zira, Rabbin
kapısına dua ile varılır, o kapıda dua ile konuşurlar ve rahmeti hakkımızda
sağanak sağanak celbeden de duadır.
Bize bakan yönüyle dua, istemektir.
Biz maddî-mânevî ihtiyaçlarımızı isteriz
Rabbimiz’den.
Ne var ki, çok defa istediğimiz şeyi de, isteme şeklini de
bilemeyiz; bilemeyiz de istemede bile suiedebde bulunuruz Zât‑ı Zülcelâl’e
karşı.
İstenilen şeyleri, Mutlak İrade sahibinin iradesi istikametinde görmek
istemeyip, kendi arzumuz istikametinde diler dururuz.
Bundan dolayı da her
istediğimizin âcilen yerine getirilmesini, yerine getirilmeyen arzularımızın da
reddedildiğini düşünerek me’yus oluruz.
Daha açık bir ifade ile, mutlak iradeyi,
her zaman kendi cüz’î irademizin peyki olarak görmek isteriz.
Bütün bunlar, dua
âdâp ve terminolojisine zıt olan şeylerdir.
Bu niyetle yapılan dualar, Allah’la
(celle celâluhu) kul arasında rabıta olmaktan çok uzaktır.
Onun âdâp ve erkânına
riayet ise, icabete vesile olacak şartlardan birisi, belki de en birincisidir.
Dua, bazan ciddî bir istek ve iştiyak hâlinde sırf bir mülâhaza olarak kalbten
yükselir.
Bu durumda kul, hiçbir şey söylemez.
Belki dudakları bile kıpırdamaz;
ama, O Allâmü’l-Guyûb’un, hâline nigahbân olduğunu bilerek, tam bir tevekkül
içinde bulunmaya çalışır ve bulacağını bulur.
Tıpkı Hz.İbrahim Aleyhisselâm’ın
ateşe atıldığı andaki durumu gibi.
Bütün imkânların kesildiği ve sebeplerin
sükut ettiği bu noktada: يَا نَارُ كُونِي بَرْداً وَسَلاَماً عَلَى إِبْرَاهِيمَ
“Ey ateş! İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol (İbrahim’i yakma).”[5] ilâhî
fermanı ona hiç umulmadık şekilde medet kaynağı olmuştur.
Kalbteki duyguların, lisan yoluyla Rabbe ulaştırılması; bu da duanın ikinci bir
şeklidir.
Burada kul, sadece hâlini arz eder, fakat isteğini dile getirmez.
Bazen de, hem hâlini arz eder hem de isteğini dile getirir.
Kur’ân, peygamber
dualarından her ikisini de misal olarak seçmiştir ki, birinciye Hz.Eyyub
Aleyhisselâm’ın: رَبِّي إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ
الرَّاحِمِينَ “Yâ Rabbi! Zarar bana dokundu ve Sen Erhamü’r-Râhimînsin.”[6]
duasıyla, Hz.Yunus Aleyhisselâm’ın: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي
كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Senden başka hiçbir ilâh yoktur.
Hakikat ben
haksızlık edenlerden oldum.”[7] duası gibi..
ikinci duruma da Hz.Zekeriya
Aleyhisselâm’dan misal verilmiştir ki, O da, Rabb’ine رَبِّ هَبْ لِي مِنْ
لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاءِ “Ey Rabbim! Bana yüce
katından temiz bir nesil bağışla.
Muhakkak ki Sen duaları işiticisin.”[8]
diyerek duada bulunmuştu.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in, dua mevzuu üzerinde ısrarla durması ve yapılacak
duaları Efendimiz’e bizzat talim buyurması, meselenin ehemmiyetini göstermesi
bakımından çok önemlidir.
Böyle olmasaydı, Kur’ân-ı Kerim, yüzlerce âyet‑i
kerime ile, dua meselesi üzerinde ısrarla durur muydu? Bunun dışında,
Efendimiz’den rivayet edilen, yüzlerce, hatta binlerce hadis-i şerif de duanın
ehemmiyeti hakkında hem tahşidat yapıyor, hem de hayatın her faslında, yapılması
gereken duaları bu ümmete talim buyuruyor.
O hâlde insan, duygu ve düşüncelerini
birer istek hâlinde takdim ederken, bunu en iyi şekilde ifade etmek ve az sözle
çok mânâ dile getirmek ister ki, bu hususta da ona en büyük yardımcı da başta
Kur’ân-ı Kerim, ikinci derecede de hadis-i şeriflerde öğretilen dualardır.
Öyledir, çünkü, bize istemeyi veren Zât, o dualarda nasıl isteyeceğimizi de
öğretmektedir.
Kendisine en güzel ve en müessir dualar öğretilen de, hiç
şüphesiz Allah Resûlü’dür.
Zira, dua ile kapısı çalınan Zât’ı en iyi bilip
tanıyan O’dur.
O, bir istikamet insanıdır.
Zaten kulluk da istikamet demektir.
Cenâb‑ı Hak:
وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ “Bana kulluk edin.
Müstakim yol
budur.”[9] derken bu hakikate işaret buyurmaktadır.
Allah Resûlü’nün bütün
hareketlerinde, bir ölçü ve denge vardır.
O, cihanı fethedecek orduları şuraya
buraya sevk ederken, bir karıncayı dahi incitmeme prensibini de her zaman
korumuştur.
Hep sebeplere tevessül etmiştir; ama duayı da hiçbir zaman ihmal
etmemiştir.
Gece-gündüz münacaat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen,
Resûlullah’ın hayatına baksın! Baksın ve insanlık, duanın ne demek olduğunu, dua
etmenin âdâbını ve duanın, insana maddî-mânevî kazandırdıklarını görsün, görsün
ve ibret alsın.
Yüzlerce insan, Efendimiz’in dualarını bir araya getirip, dua mecmuaları telif
etmişlerdir.
Cenâb-ı Hak, böyle bir lütfu, şu satırların yazarından da
esirgemedi..
zaten O esirgemez! “Mecmuatü’l-Ed’iyeti’l-Me’sûre” adı altında,
Efendimiz’in duaları bir araya getirildi.
Mümkün mertebe, bu eser ebat olarak
küçük tutulmaya çalışıldı.
Bu mini esere bakanlar dahi göreceklerdir ki, duada
dahi Allah Resûlü’ne ulaşmak mümkün değildir.
Sanki O, hayatının her ânını dua
ile geçirmiş gibidir.
Bir insan, başka hiçbir iş yapmasa ve sadece dua etse,
onun bir ömrü dolduran duası, ancak Allah Resûlü’nden mervî dualar kadar
olabilir…
Allah Resûlü, dualarını hayatının içine paylaştırmış ve hep bu nurdan kristaller
üzerinde yürümüştür.
Dua, O’nun dudaklarından eksik olmayan virdi, gönlünde
tütüp duran âh u efgânıydı.
O, bir an dahi duasız olmamış, dudaklarını ıslatan
bu kevser dolu kadeh, hiçbir zaman elinden düşmemişti.
Aksiyon adamıydı,
muhakeme insanıydı; fakat ibadet ve duada da eşi-menendi yoktu.
Sahabe de bir ibadet topluluğuydu.
Ancak O’nunla yürümeye kalktıkları zaman
dökülüp kalırlardı.
–O dökülüp kalanlara kıtmirin ruhu feda olsun!– O ise
yorulma nedir bilmeden hep yürürdü.
Çünkü Allah (celle celâluhu), O’nu hep
ileriye doğru yürüsün ve hep önde bulunsun diye yaratmıştı.
Miraçta Cibril bile
O’nunla yürümeye kalkmış da, nihayet bir noktadan sonra onun da dermanı
kesilmişti..
kesilmişti de “Yürü yâ Resûlallah! Top senin çevkan senin!”
demişti..
evet O âdeta meleklerle maraton yapan bir insandı.
O, ibadet şuurunun ve dua burcunun en zirvesindeydi.
Allah’ın (celle celâluhu)
büyüklük ve azametini en yüksek ufuklardan seyrediyor, vâridâtla dolup taşıyor
ve doyma bilmeyen masum bir hırsla: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا
مَعْرُوفُ diyor [10] ve Rabbini tam bilememekten –O bilememe gerçek bilmektir
ki, Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh): اَلْعَجْزُ عَنِ اْلاِدْرَاكِ اِدْرَاكٌ
diyordu.
“Anlamaktan âciz olduğunu anlamak, işte hakikî idrak budur.”[11]– dert
yanıyor..
ve “Hel min mezîd?” diyordu kendi kudsî ufkuna göre…
Dualarından Bir Demet
O’nun bütün dualarını, burada ele alıp inceleyecek değiliz.
Zaten biz bu mevzua
da sadece Allah Resûlü’nün duadaki büyüklüğüne bir işaret olsun diye temas
ettik.
Şimdi O’nun binlerce duasından birkaç numune zikredip bu mevzuu
noktalamak istiyorum.
a.
Uykudan Önce
Uyku ölümün küçük kardeşidir.[12] İnsan uykuya girerken bu şuur içinde
girmelidir.
Zira bu göz kapayış, onun için dünyaya ait bir son da olabilir.
Öyle
ise gafletle değil de yatağa uyanık ve dikkatli girmelidir.
Allah Resûlü yatağa girmeden evvel şunları okurdu: Bakara sûresinin başı ve son
üç âyeti.[13] Âyete’l-Kürsî,[14] Yâsîn sûresi,[15] Secde sûresi,[16] Mülk
sûresi,[17] sonra üçer defa olmak üzere İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini ve bir
defa da Kâfirûn sûresini okur;[18] sonra da ellerini birleştirerek avucuna
üfürür ve ellerini vücudunun ulaşabildiği her noktaya sürerdi.[19] Daha sonra da
birçok dua okurdu ki, zikri uzun süreceğinden biz bunları yukarıda ismini
verdiğimiz esere ve daha başka dua mecmualarına havale ediyoruz.
İsteyen, o
duaların neler olduğunu oralardan bulup öğrenebilir ve hayatlarını o dualarla
nurlandırırlar.
b.Yatağa Girdiğinde
Yatağına girdiği zaman 33 defa Sübhanallah, 33 Elhamdülillah ve 33 (Bir
rivayette 34) Allahu Ekber der ardından da birçok dua okurlardı.[20] Bu
dualardan birisi de şudur:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ، وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ،
وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ، وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً
إِلَيْكَ، لاَ مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ
الَّذِي أَنْزَلْتَ وَنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ، اَللّٰهُمَّ قِنِي عَذَابَكَ
يَوْمَ تَبْعَثُ عِبَادَكَ، بِاسْمِكَ أَمُوتُ وَأَحْيَا
“Allahım, kendimi Sana teslim ediyor, yüzümü Sana çeviriyor ve işlerimi Sana
havale ediyorum.
Hem korkarak hem de ümit ederek sırtımı Sana dayıyorum.
Senden
ancak yine Sana sığınılır, başka sığınak yoktur.
Allahım, indirdiğin Kitab’a ve
gönderdiğin Nebi’ye iman ettim.
(Peygamberin kendi peygamberliğini tasdik etmesi
şarttır.) Allahım, kullarını dirilteceğin o gün, beni azabından koru.
Ben, ancak
Senin adınla ölür yine Senin adınla dirilirim.”[21]
Sağ elini başının altına koyar, dizlerini hafif kıvırır ve sağ tarafına doğru
yatardı.[22] Bu, kalkmak için bir yatmaydı.
Zira O, hep gece kalkmanın
heyecanını yaşardı.
c.
Teheccüde Kalktığında
Teheccüt namazı için kalkışını da şu dua ile süslerdi:
اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ قَيِّمُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ
فِيهِنَّ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ مَلِكُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ
فِيهِنَّ، وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ نُورُ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ
“Allahım, Sana hamdolsun.
Sen semaları, yeri ve içindekileri ayakta tutan
‘Kayyûm’sun.
Sana hamdolsun.
Sen semaların, yerin ve içindekilerin hakikî sahibi
olan Melik’sin.
Ve Sana hamdolsun, Sen semaların, yerin ve içindekilerin
Nurusun.”[23]
Gecenin yarısında bu duanın okunması çok mânidardır.
Sema bütün ihtişam ve
görkemiyle gecede gözükür.
Yıldızlar ışıl ışıl göz kırpar ve oralardan insanın
gönlüne neler neler akar gelir.
Yeryüzü de aynı âhenge dilbestedir.
Ve işte
ihtişam, debdebe ve âhenk içinde, gökyüzünü ve yeryüzünü ayakta tutan Allah’a
(celle celâluhu), bu duada hamd edilmektedir.
“Kayyûm” çoklarına göre, İsm-i A’zam’dandır.
Efendimiz Cenâb-ı Hakk’a
hamdederken, çok defa bu ismin cilve ve tecellîlerini şefaatçi yaparak
hamdetmektedir.
Mülk de Milk de Allah’ındır (celle celâluhu).
Öyle ise Melik de Mâlik de yalnız
O’dur.
O’ndaki şu ahd ü peymâna, şu sadakata bakın ki, iki-üç saat evvel ahd ü
peymânını yeniledi, uykuya girdi.
Kalkarken de ilk iş olarak yine ahd ü
peymânını yeniliyor.
Çünkü uykuda gezip dolaştığı âlemlerden, şehadet âlemine
yeni dönmüştür, ahd ü peymânın da yenilenmesi gerekir.
Ardından da aynı duayı şu şekilde devam ettirir:
وَلَكَ الْحَمْدُ أَنْتَ الْحَقُّ وَوَعْدُكَ الْحَقُّ وَلِقَائُكَ حَقٌّ
وَقَوْلُكَ حَقٌّ وَالْجَنَّةُ حَقٌّ وَالنَّارُ حَقٌّ وَالنَّبِيُّونَ حَقٌّ
وَمُحَمَّدٌ r حَقٌّ وَالسَّاعَةُ حَقٌّ.
اَللّٰهُمَّ لَكَ أَسْلَمْتُ وَبِكَ
آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْكَ أَنَبْتُ وَبِكَ خَاصَمْتُ وَإِلَيْكَ
حَاكَمْتُ فَاغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا
أَعْلَنْتُ وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّي، أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ
الْمُؤَخِّرُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ
بِاللّٰهِ
“Sana hamdolsun, Sen Hak’sın.
Vaadin haktır.
Sana kavuşmak haktır.
Senin sözün
haktır.
Cennet de, Cehennem de haktır.
Nebiler ve Hz.Muhammed Aleyhisselâm
haktır.
Kıyamet günü de haktır.
Allahım, Sana teslim oldum.
Sana iman ettim.
Tevekkülüm Sanadır ve bütünüyle
Sana yöneldim.
Yalnız Senin inayetinle mücadele ettim, yalnız Senin hakemliğine
başvurdum.
Sen benim geçmiş ve gelecek hatalarımı bağışla.
(Gelecekte bana günah
işletme ve benim için günah kapılarını kapat).
Gizli işlediklerimi de açık
işlediklerimi de affet.
Ve bunlardan da öte Senin benden çok daha iyi bildiğin
günahlarımı da bağışla.
(Çünkü ben kalbimden geçeni bilebilirim; fakat sır, hafî
ve ahfamdan geçenleri bilemeyebilirim.
Eğer ben bilmeden bu duygularımda bir
kopukluk oldu ise, Sen ondan dolayı da beni affet).
Öne geçiren de, geride
bırakan da Sensin.
Senden başka ilâh yoktur.
Havl ve kuvvet sadece
Allah’ındır.”[24]
“Hak” deyince “Mutlak zikir, kemaline masruftur.” gerçeğine binaen akla ilk
gelen Allah’tır (celle celâluhu).
Ve Efendimiz, Hak olan Allah’tan (celle
celâluhu) gelen her şeyin, hak olduğunu, bu duasında gürül gürül dile
getirmektedir.
Yatmadan evvel teslimiyetini Cenâb-ı Hakk’a arz etmişti, daha uykudan kalkar
kalkmaz yine teslimiyetini arz ve imanını ilan ediyor..
ediyor ve bir yeni
hayata böyle bir iman ile böyle derin bir teslimiyet şuuruyla başlıyor.
Ve bu
duasını O, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” diyerek bitiriyor.
Zira insan,
Cenâb-ı Hakk’ın güç ve kuvvetine dehalet etmezse, omuzuna yüklenen ağır yüklerin
altından kalkamaz; iman, tevekkül, teslimiyet, hep Allah’ın (celle celâluhu)
dilemesiyle olur.
O dilemedikçe ve yardımcı olmadıkça, kim O’nu bulup, O’na
vâsıl olabilir ki? Öyleyse herkes, kendi seviyesi ölçüsünde, Allah’ın (celle
celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmak zorundadır.
Efendimiz, bu duygu ve düşünce içinde, işte böyle mânevî bir atmosfer meydana
getirdikten sonra, namaza duruyor ve gecenin siyah zülüfleri, O’nun gözyaşıyla
ıslanıyordu.
O, bilhassa tek başına kıldığı nafile namazlarda, duayı çok yapıyor ve namazı da
uzattıkça uzatıyordu.[25] Namaza durunca Fatiha’dan önce şu duaları okurdu:
اَللّٰهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ
الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ “Allahım, benimle günahlarımın arasını, doğu ile
batının arasını ayırdığın gibi ayır.”
اَللّٰهُمَّ نَقِّنِي مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ
الدَّنَسِ “Allahım, beyaz elbisenin kirlerden temizlendiği gibi Sen de beni
günahlardan temizle.”[26]
Bunlardan sonra da “Sübhaneke”yi okur ve bunca tesbih ve takdisten sonradır ki,
Fatiha’ya geçerdi.
Gerçi daha Allah Resûlü’nün, bu arada okuduğu birçok dualar
vardır ama, biz, yine okuyucumuzu, dua mecmualarını tetkike havale ediyor ve bu
kadarla yetiniyoruz.
d.
Sabah Kalkınca
O’nun sabah olunca dudakları şu dua ile ıslanırdı:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَصْبَحْتُ أُشْهِدُكَ وأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ
وَمَلاَئِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بأَِِنَّكَ أَنْتَ اللّٰهُ لاَ إِلَهَ إلاَّ
أَنْتَ وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ
“Allahım, ben, şunu ikrar ederek sabahladım; Seni, Arşının hamelelerini,
meleklerini ve bütün mahlukatı şahit tutuyorum ki, Sen Kendisinden başka ilâh
olmayan Allah’sın ve Muhammed Aleyhisselâm Senin kulun ve resûlündür.”[27]
Şahit tutuyor ve onları konuşturuyorum.
Ağaçların hemhemesini, yaprakların
demdemesini, suların şırıltı, şakırtı ve çağlamasını, kendi şehadetime katıyor,
senfoniden yükselen bir ses gibi gürül gürül bütün bunları Sana takdim ediyorum.
Efendimiz’in bu takdimi, şuur ve idrakinin vüs’ati, derinliği ve hakla olan
münasebeti ölçüsündedir.
Aynı cümleleri söylemiş olsa da bir başkası aynı
keyfiyeti aynı derinliği yakalayamaz.
Efendimiz, bütün varlığı, hususiyle Allah’a (celle celâluhu) en yakın melekleri
ve varlığa nezaret eden sekene-i semavatı kendisine şahit tutmakta..
ve Cenâb-ı
Hakk’a takdim edeceği hamdini, onların soluklarına katıp öyle takdim etmektedir.
Biz, Efendimiz’in duasına, meleklerin soluklarıyla girmesinden şunu anlıyor ve
şunu hissediyoruz ki, büyüklerin kapıları çalınırken, evvelâ tokmağa dokunacak
bir el aranmalıdır..
O’nun içindir ki, büyük firaset adamı Hz.Ömer (radıyallâhu
anh), Medine’de kıtlık olunca, Hz.Abbas’ı (radıyallâhu anh) elinden tutup bir
tepeye çıkarmış ve o elleri havaya kaldırarak dua etmişti..
duasında da şöyle
yalvarmıştı: “Allahım, şu Sana kalkan eller, Senin Habibinin amcasının
elleridir.
Bu el hürmetine yağmur ver!” Ve daha el aşağıya inmeden şakır şakır
yağmur inmeye başlamıştı.”[28] Bu bir Ömer (radıyallâhu anh) firasetidir ve
dersini, Efendimiz’in duasına ve yakarışlarına meleklerin soluklarını
katmasından almıştır.
Asrımızın Büyük Çilekeşi de aynı şuurla şöyle dua eder:
إِلٰه۪ي اَلذُّنُوبُ أَخْرَسَتْن۪ي وَكَثْرَةُ اْلمَعَاص۪ي أَخْجَلَتْن۪ي وَشِدَّةُ
اْلغَفْلَةِ أَخْفَتَتْ صَوْت۪ي فَأَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَأُنَاد۪ي ف۪ي بَابِ
مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّد۪ي وَسَنَد۪ي الشَّيْخِ عَبْدِ اْلقَادِرِ
اْلكَيْلَان۪ي…
“Allahım, günahlar dilimi tuttu, mâsiyetimin çokluğu beni hacil etti.
Ve ben,
Senin rahmet kapını, Şeyh Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin sesi ve soluğu ile
çalıyorum…”
Allah Resûlü’nün sabah yaptığı dualar arasında şu da vardır:
اَللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ
ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ، فَإِنِّي أَعْهَدُ إِلَيْكَ فِي هَذِهِ الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَأُشْهِدُكَ وَكَفَى بِكَ شَهِيداً
“Ey semavat ve yeri yaratan, gayb ve şehadet âlemini bilen, celâl ve ikram
sahibi Allahım! Sana şu dünya hayatında bağlılığımı ilan ediyor ve Seni buna
şahit tutuyorum, Sen şahit olarak yetersin.”[29]
Bu duada “Fâtır” isminin kullanılması mânidardır.
Çünkü aynı kelimenin müradifi
olan: اَلْبَارِئُ – اَلْخَالِقُ – اَلْجَاعِلُgibi kelimeler de vardır.
“Fâtır”
denmekle şu mânâlar kasdolunmuştur: “Gökleri ve yeri fıtrata göre yaratan,
onları fıtrat kanunlarına açık hâle getiren Sensin.
Bu fıtrat kanunları içinde,
tıbbın, fiziğin, kimyanın, astrofiziğin, astronominin hep kendilerine göre
kanunları vardır.
Sanki her sabah bu kanunlar yenileniyor ve varlığa açık hâle
geliyorlar.
Bunlara, bu düzeni ve bu temiz çehreyi veren Sensin!”
e.
Akşam Olduğunda
Güneş doğarken, sabahın ilk vakitlerini bu ve benzeri yüzlerce dua ile süsleyen
Allah Resûlü, güneş batarken ve ortalığa karanlık çökerken de şu duayı okur..
okur da, âdeta bu dualar O’nun gündüzünün, gecesinin güneşi olurdu.
Efendimiz’in
geceleri de, gündüzleri kadar aydındı.
Dualar, O’nun gecesinin semasında âdeta
nurlu kandillerdi.
Ve O, bu kandilleri yakmayı hiç mi hiç ihmal etmezdi:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَمْسَيْتُ أُشْهِدُكَ وَأُشْهِدُ حَمَلَةَ عَرْشِكَ
وَمَلاَئِكَتَكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِأَِنَّكَ أَنْتَ اللّٰهُ الَّذِي لاَ إِلَهَ
إِلاَّ أَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ
“Allahım, Senden başka ilâh olmadığına birliğine ve şerikin olmadığına ve Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Senin kulun ve resûlün olduğuna, Seni,
Hamele-i Arşını, meleklerini ve bütün mahlukatını şahit tutarak akşamladım.”[30]
O’nun namazının her rüknü, Arş’a yükselen nuranî bir merdiven gibidir.
Onun
basamakları da duadan inşa edilmiştir.
Namaza hazırlık safhasında teşekkül eden nuranî atmosferin de, namaz içindeki
nuraniyetle sıkı bir münasebeti vardır.
O, helâya girerken dua ederek girer, çıkarken dua ederek çıkar.
Abdeste
başlarken yaptığı bir dua, uzuvlarını yıkarken de yaptığı ayrı dualar vardır.
Abdest almayı tamamladığında, yine ayrı dualar okur.
Ezandan sonra okuduğu bir
dua vardır.
Namaza başlayacağı sırada da ayrı bir dua, mescide giderken, içeriye
girerken, mescitten çıkarken hep okuduğu dualar vardı.
Namaza durunca, hemen iftitah tekbirinden sonra dua okur.
Rükûsunda,
secdesinde, kıyamında, iki secde arasında, oturduğunda, selâm verdikten sonra
ayrı ayrı duaları vardı ve Allah Resûlü, elden geldiğince bu duaların hiçbirini
ihmal etmezdi…
f.
Namazın İçinde
İftitah tekbirinden sonra:
وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضَ حَنِيفاً مُسْلِماً
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ، إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي
ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا مِنَ
الْمُسْلِمِينَ.
اَللّٰهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَنْتَ
رَبِّي وَأَنَا عَبْدُكَ، ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاعْتَرَفْتُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي
ذُنُوبِي جَمِيعاً إِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ…
“Ben yüzümü yeri ve gökleri yaratan Zât’a, O’ndan başka her şeye sırt dönerek ve
O’na teslim olarak çevirdim.
Ben, asla müşriklerden değilim.
Muhakkak ki, benim
namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep Âlemlerin Rabbi olan Allah (celle
celâluhu) içindir.
O’nun şeriki yoktur.
Ben bununla emrolundum.
Ve ben
müslümanlardanım.
Allahım, Sen Meliksin.
Senden başka ilâh yoktur.
Sen, benim
Rabbimsin, ben de Senin kulunum.
Ben nefsime zulmettim.
Günahlarımı itiraf
ediyorum.
Sen, benim bütün günahlarımı affet.
Senden başka günahı affedecek
yoktur…”[31]
Ve, rükûda okunan dualardan biri:
اَللّٰهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ، خَشَعَ لَكَ سَمْعِي
وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمَيَّ ِللّٰهِ
رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum.
Kulağım, gözüm,
iliklerim, kemiğim ve sinir sistemim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, âlemlerin
Rabbi Allah’a boyun eğmiş ve itaat etmiştir.”[32]
Rükûdan doğrulunca (kavemede):
اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَمِلْءَ اْلأَرْضِ وَمِلْءَ مَا
بَيْنَهُمَا وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ
“Allahım, hamd Sana mahsustur.
Semavat, yer ve ikisi arasını dolduracak kadar
hamdolsun Sana.
Ve bundan sonra dileyip (yaratacağın) her şeyin dolusu kadar
Sana hamdolsun…”[33]
Secdede:
اَللّٰهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ سَجَدَ وَجْهِي
لِلَّذِي خَلَقَهُ وَصَوَّرَهُ وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ تَبَارَكَ اللّٰهُ
أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ.
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي كُلَّهُ دِقَّهُ
وَجِلَّهُ وَأَوَّلَهُ وَآخِرَهُ وَعَلاَنِيَتَهُ وَسِرَّهُ
“Allahım, Senin için secde ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum.
Yüzüm,
kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana secde etti.
Takdir edenlerin en güzeli Allah ne yücedir![34] Allahım, benim günahlarımın
hepsini, küçüğünü, büyüğünü, evvelini, âhirini, gizlisini, açığını, hepsini
affet…”[35]
Bir insan ibadetin dışında neler yapar? Yer-içer..
yatar-kalkar..
güler-ağlar..
üzülür-sevinir..
evlenir, çocuk sahibi olur..
yeni bir elbise giyer..
yolculuğa
çıkar veya yolculuktan döner..
cihad eder, savaşır, savaştan döner..
birinden
acı veya tatlı bir haber alır..
sevdiği bir dostuyla karşılaşır..
hastalanır,
hastalıktan kurtulur..
uyur..
sevindirici veya korkulu bir rüya görür ve daha
yüzlerce iş yapar, yüzlerce hâle girer.
İşte Allah Resûlü, böyle durumların
hemen her birinde, o hâle mahsus olmak üzere dua okur ve beşeriliğini böylece
âdeta lâhûtîleştirirdi.
Bir de insanın kendi dışında cereyan eden hâdiseler vardır.
Bu hâdiseler, onu
dolaylı olarak ilgilendirmektedir.
Meselâ, kıtlık, kaht u galâ, yağmursuzluk,
yangın, sel, kasırga gibi bütün âfetler, doğrudan ferde mahsus zararları olmasa
bile, dolayısıyla yine zarardırlar.
İşte hem cemiyetle bütünleşme hem de bu
durumlarda Rabbe yönelme adına, Efendimiz’in okuduğu dualar.
Ayrıca Ehl-i Beyt kanalıyla geldiği için, Sünnî imamlar tarafından pek iltifat
görmeyen; fakat bütün büyüklerin kendilerine vird edindikleri ve okumayı asla
terk etmedikleri Cevşen..
evet, Cevşen’e bakan bir insan, Allah Resûlü’nün
duadaki derinliğini orada çok daha net görebilir.
Sözün başında dediğimiz gibi, Allah Resûlü’nün dualarını aktarma gayesiyle bu
mevzua girmedik..
maksadımız, duada dahi, O’nun eşi-menendi olmadığını ve
hayatının her ânını dua ile geçirdiğini göstermek idi.
Elbette ki, o duaların
hepsine bakmadan, bu neticeye hakka’l-yakîn muttali olmak mümkün değildir.
Fakat
bir fikir vermesi bakımından, o duaların binde birkaçını sunmaya çalıştık.
Bizim
yaptığımız, su sızıntısının, su menbaına delil olması şeklinde kabul
edilmelidir.
Evet, tasdik ediyor, inanıyor ve iman ediyoruz ki, hiçbir faziletin, hiçbir
bölümünde O’nun eşi-menendi yoktur.
Ve, O, bütün yüce hasletlerin en zirvesinde
bir zirve insandır.
Biz de bu eserin ta başından buraya kadar, bu imanımızı
ispata ve yenilemeye çalıştık.
Kusur varsa, o bizim anlayış ve anlatışımızla
ilgilidir.
O ise kusurdan ve noksandan münezzeh ve müberradır.
Çünkü O, Hz.
Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Hayatının her ânını, Rabb’e teveccühle nurlandıran bu Zât’ın hayatında, karanlık
ve zulmetli bir ânın bulunması mümkün değildir.
O’nun hayatı, bütünüyle bir dua
ve yakarıştır.
Doğduğu gün “Ümmetî, ümmetî!” demiş, mahşerde de yine öyle
diyecektir.[36] Evet, O’nun bütün derdi “ümmeti”dir.
[1] Tirmizî, tefsir (2) 16; Ebû Davud, vitr 23.
[2] Tirmizî, dua 1.
[3] Furkân sûresi, 25/77.
[4] Mü’min sûresi, 40/60.
[5] Enbiyâ sûresi, 21/69.
[6] Enbiyâ sûresi, 21/83 âyetinden iktibas.
[7] Enbiyâ sûresi, 21/87.
[8] Âl-i İmrân sûresi, 3/38.
[9] Yâsîn sûresi, 36/61.
[10] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/402; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 4/79, 17/202.
[11] Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, s.
300; İmam Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn,
4/252, 305; el-Maksadü’l-esnâ, s.
54.(Lafız bu şekliyle İhyâ’da geçmektedir.)
[12] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/282, 8/342; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 4/183.
[13] Dârimî, fedâilu’l-Kur’ân 14.
[14] Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 2; Dârimî, fedâilu’l-Kur’ân.
[15] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 7/97; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-âliye, 3/361.
[16] Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 9; daavât 22; İbn Hacer, el-Metâlibu’l-âliye,
3/358.
[17] Tirmizî, fedâilu’l-Kur’ân 9; daavât 22.
[18] Ebû Dâvûd, edeb 108; Tirmizî, daavât 22.
[19] Tirmizî, daavât 21-22.
[20] Buhârî, fedâilu’s-sahabe 9; daavât 11; Müslim, zikr 80.
[21] Buhârî, daavât 6-7; Tirmizî, daavât 16.
[22] Ebû Dâvûd, edeb 98; Nesâî, sıyâm 70; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/400,
414.
[23] Buhârî, teheccüd 1; tevhid 8, 35; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/358.
[24] Buhârî, teheccüd 1; tevhid 8, 35; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/358.
[25] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, müsafirîn 125, 203-204.
[26] Buhârî, ezan 89; daavât 39; Müslim, mesâcid 147.
[27] Ebû Dâvûd, edeb 110; Tirmizî, daavât 78.
[28] Buhârî, istiska 3; ashâbu’n-Nebî 11; Hâkim, el-Müstedrek, 3/377.
[29] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119.
[30] Tirmizî, daavât, 78; Ebû Dâvûd, edeb 100.
[31] Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 1/94.
[32] Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 1/119.(Duanın bu şekliyle tam metni Müsned’de geçmektedir.)
[33] Müslim, müsâfirîn 201; Tirmizî, daavât 32; Ebû Dâvûd, salât 118.
[34] Müslim, salât 216; Ebû Davud, salât 147.
[35] Müslim, müsâfirîn 201; Ebû Dâvûd, salât 118; Tirmizî, daavât 32.
[36] Buhârî, tevhid 36; fiten 1; Müslim, iman 326, 327.
İsmetin Lügavî ve İstılâhî Mânâsı
Peygamberlerin sıfatlarından birisi de, onların masum ve günahsız olmalarıdır.
Buna biz, “ismet” diyoruz.
İsmet, lugatte “menetme, engelleme veya himayeye alınmış, korunmuş” mânâlarına
gelir.
Istılahta ise ismet, peygamberlerin küçük-büyük bütün günahlardan
–Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle– korunmuş olmaları demektir.
Yani Allah (celle
celâluhu), peygamber olarak göndereceği kuluna asla günah işleme fırsatı
vermez..
ve O, peygamberlerine günah işletmez.
Bu kelime Kur’ân-ı Kerim’de de çeşitli vesilelerle zikredilir.
Bu cümleden
olarak şu misalleri verebiliriz:
Hz.Nuh (aleyhisselâm) oğluna hitaben: يَا بُنَيَّ اَرْكَبْ مَعَنَا “Gel yavrum,
sen de bizimle beraber gemiye bin!” dediğinde oğlu سَآوِي إِلَى جَبَلٍ
يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ “Bir dağa sığınırım, o, beni sudan korur.” cevabını
verir.
İşte bu âyette geçen يَعْصِمُنِي fiili “ع ص م” kökünden gelir ki,
“ismet”le aynı mânâyadır ve korunmak demektir.
Hz.Nuh (aleyhisselâm) da, oğluna
verdiği cevapta aynı kökten gelen bir kelime ile mukabele eder: لاَ عَاصِمَ
الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللّٰهِ “Bugün Allah’ın emrine karşı koruyacak yoktur!”
der.[1] “Âsım”, ister kendi mânâsına isterse “Masum” mânâsına kullanılmış olsun,
çok fazla fark etmez.
Her ikisinde de biri “koruyan”, diğeri “korunmuş” olmak üzere “ismet” kökü
etrafında döndüğünü görürüz.
Zeliha, Yusuf’un iffet ve ismetini anlatırken وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ
فَاسْتَعْصَمَ “Ondan kâm almak istedim, o ise iffetli davrandı.” der.[2] Âyette
geçen اِسْتَعْصَمَ “Korundu, kaçındı, imtina etti.” gibi mânâlara da gelir.
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعاً âyetinde[3] geçen اِعْتَصَمَ sımsıkı
sarılmak ve kopup gitmemek için bir şeye sağlam tutunmak demektir ki, bu da,
Allah’ın ipine tutunmayı emirdir.
O ipe tutunan, düşmekten ve sapmaktan korunmuş
olur.
وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah seni insanlardan koruyacaktır.”[4]
âyetindeki يَعْصِمُكَ fiili de aynı mânâyadır.
[1] Hud sûresi, 11/42-43.
[2] Yusuf sûresi, 12/32.
[3] Âl-i İmrân sûresi, 4/103.
[4] Mâide sûresi, 5/67.
İsmet ve Diğer Peygamberler
Mevzu ile alâkalı âyetlere geçmeden kısaca bazı hususlara dikkatinizi rica
edeceğim:
Zelle Meselesi
Birincisi: Peygamberler, iki şeyden birini tercih durumunda kaldıklarında,
aliyyüla’lâ (iyilerin en iyisi) dururken a’lâyı (iyiyi) seçmişlerse, bu onlar
için bir zelle kabul edilebilir.
Fakat bu sürçme veya hata bizim ölçülerimiz
içinde bir sürçme veya hata değildir.
Zira seçtiği, “a’lâ”, yani iyidir.
Fakat
bir peygamber böyle bir tercihle karşı karşıya geldiğinde, mukarrabîn olmasının
gereği olarak “aliyyüla’lâ”yı seçmeliydi, denebilir -tabiî biz diyemeyiz- kimse
bu tercihi günah olarak da vasıflandıramaz.
Şimdi bir misalle bu hususu zihne yaklaştırmaya çalışalım: Bir insan düşünün ki,
Kur’ân-ı Kerim’i hatmetmek istiyor.
Ancak, Kur’ân’ı kaç günde hatmetmeli? İşte
bu hususta karşısına iki alternatif çıkıyor: Birincisi, Kur’ân’ı düşüne düşüne,
teemmül ede ede on günde okumam daha iyi olacak, alternatifi ki, ancak bu
şekilde mânâya dikkat etmek ve Kur’ân’ın derinliklerine inmek mümkün olacaktır.
İkincisi, Kur’ân’ı yedi günde hatmetmeli; zira böyle yapılması Rabbimiz’in
kelâmına karşı daha fazla hâhişkâr olmamın ifadesidir.
Sonra da Kur’ân’ı on
günde okumaya karar veriyor ve başlıyor…
Şimdi, farazî olarak diyelim ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, onun Kur’ân’ı yedi
günde okumasındaydı.
Fakat bu insan kendi içtihadıyla on günde okumaya karar
verdi.
Cenâb-ı Hakk’ın rızası “aliyyüla’lâ”dır.
Fakat bu insanın yaptığı da en
azından “a’lâ”dır.
Bu itibarla da, ortada günah yok ki, bu insana “Hata işledin,
günaha girdin.” denilebilsin.
Belki en son söylenecek şey, o şahsın, en iyi
dururken, iyi ile meşgul olduğunu söylemektir.
Günah isnat etmeye gelince bu
kat’iyen doğru değildir.
İşte peygamberlerin, kendi içtihatlarıyla tercih edip yaptıkları işlerin durum
ve keyfiyeti de böyledir.
Öyleyse onlara, bu yaptıklarıyla günah isnat etmek
nasıl caiz olabilir? İleride, yeri geldikçe, tekrar bu hususa döneceğiz.
İkincisi: Her şeyden evvel nebiler, müçtehitler müçtehididirler.
Onlar, Cenâb-ı
Hak’tan mesaj almadıkları hususlarda ki, bu ister ahkâma ait, ister onların
şahsî hayatlarına ait, isterse hayat-ı içtimaiyeye ait olsun, içtihat eder ve
bir görüş bildirirler.
Onların bu içtihatlarının bazıları ilâhî murada tam
muvafık olabileceği gibi, bazıları da o ölçüde olmayabilir.
Ancak, onların bütün
içtihatları, ilâhî murad çerçevesi içerisinde cereyan eder.
Şimdi, eğer
içtihatları ilâhî murada tam muvafık gelmedi ise, bunlar sarayın gözdeleri
olmaları, gözlerinde perde bulunmaması, kader kaleminin sesini duymaları gibi
seviyelerine kıyasla bir hata işlemiş sayılırlar.
Çünkü onlara düşen, murad-ı
ilâhîye yüzde yüz muvafık olanı bulmaktır.
Fakat içtihatlarındaki bu yanılma
asla günah değildir ve onların ismetlerini ihlâl etmez ki, bu sebepten
sorgulanabilsinler.
Muhalfarz öyle bir şey olsa da, zannediyorum o da,
kapıkullarına düşmez.
Üçüncüsü: Bu gibi sürçmeler, onların peygamberliklerinden evvel olmuştur.
Ancak
kelimeye dikkat edecek olursak, bunlara sürçme tabirini kullanıyoruz.
Sürçme,
yere kapaklanıp kalma değildir.
Yüzü daima secdede olanlar yere kapaklanmazlar.
Sürçmede hafif bir sendeleme söz konusu olsa bile, yere düşme söz konusu olmaz
ki ondan bir günah diye bahsedilsin.
Şimdi, arz ettiğimiz bu hususları müşahhas misallerinde takip etmeye çalışalım.
Evvelâ, dikkatinizi, insanlığın babası Hz.Âdem Aleyhisselâm’a çevirmek
istiyorum:
A.
Hz.Âdem (aleyhisselâm)
Kur’ân-ı Kerim, bir yerde Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) durumunu anlatırken şöyle
der:
وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى * ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ
وَهَدَى
“Âdem Rabb’ine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.
Sonra da Rabbi onu seçip
tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.” (Tâhâ sûresi, 20/121-122)
Âyette “ictiba” tabiri kullanılıyor.
İctiba, dibe çöküp, tortu hâline gelmekten,
köpükler gibi sağa-sola atılmaktan kurtarma ameliyesidir.
Cenâb‑ı Hak, Hz.
Âdem’i (aleyhisselâm) böyle bir duruma düşmekten kurtardığını bildirmektedir.
Tercümede, “baş kaldırma” dediğimiz hususu ileride ele alacak ve bu davranışa
bir baş kaldırma denemeyeceğini ispat edeceğiz.
Şimdi yine dikkatlerimizle Hz.
Âdem’i (aleyhisselâm) izlemeye devam edelim.
İtaati, Hz.Âdem’den (aleyhisselâm) öğrenmek lâzımdır.
O daha sürçer sürçmez
kendisini düşmekten koruyan Rabbi’ne teveccüh edip şöyle demiştir:
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا
لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Rabbimiz, ikimiz de nefsimize zulmettik.
Eğer Sen bize mağfiret etmez,
rahmetinle muamelede bulunmazsan biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf
sûresi, 7/23)
Bu, bir zelledir.
Fakat Allah (celle celâluhu), O’nu, bu zelleden sonra hemen
doğru yola ulaştırmış ve hidayet etmiştir.
Bundan da anlıyoruz ki, Hz.Âdem’in
(aleyhisselâm) zellesi, “ictiba”dan evvel olmuştur.
Âdem’e (aleyhisselâm) bu
devrede az hazan isabet etmiş, yaprakları hafif sararmış, ancak kat’iyen yaprak
dökümüne uğramamıştır.
O, belki ekin gibi rüzgâr önünde yatmış; rüzgâr durunca
da eskisi gibi doğrulmuş ve saf ruhuyla buluşmuştur.
Zaten Allah Resûlü, mü’mini
ekine benzetir.
O’na göre kâfir ise çınar gibidir.
Önce gürül gürül görünür.
Fakat bir de devrildi mi, artık doğrulup eski hâline gelmesi mümkün değildir.[1]
İşte, bu üçüncü tevcih kabul edilecek olursa, Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) bu
durumu peygamberliğinden öncedir.
Diğerleri de buna kıyas edilebilir.
Hem, Hz.Âdem’inki (aleyhisselâm) bir nisyan ve bir unutmaydı.
Cenâb-ı Hak,
kasem ve tekitle bize Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) bu durumunu haber verir ve
şöyle der:
وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْماً
“Andolsun ki, daha önce Âdem’e ahd vermiştik, fakat unuttu, onu (hatasında)
azimli bulmadık.” (Tâhâ sûresi, 20/115) Bu, bu âyetteki tevcihlerden biridir.
Bir başka yerde Allah (celle celâluhu): “Âdem ile sözleştik.
Ben ona, ‘Her
şeyden bol bol yiyin için, fakat şu ağaca dokunmayın, sonra zalimlerden, haddi
aşanlardan, nimetlerden mahrum kalanlardan olursunuz.’ demiştim.”[2] Fakat o,
bunu unuttu.
Zaten unutmak beşeriyetin gereğidir.
Efendimiz, bu mevzuu tahlil
ederken: “Âdem (aleyhisselâm) unuttu, evlâtları da unuttu.”[3] buyururlar.
İnsan
fıtratını en güzel anlayan Efendimiz, bunu bu sözleriyle en güzel şekilde izah
etmişlerdir.
İnsan unutur.
Âdem (aleyhisselâm) insandır, öyle ise o da unutur ve
unuttu.
Ayrıca Efendimiz’in yukarıda zikrettiğimiz sözünde, insan karakterinde
irsiyetin tesiri de mevzu edilmektedir.
Bu sahanın uzmanları için bu da bir
ipucu..
demek ki unutma, bize babamızdan intikalle gelmiştir.
Allah (celle
celâluhu), Âdem’in (aleyhisselâm) mahiyetine ve kromozomlarına bunu
yerleştirmiştir, biz bunu mahiyetimizden söküp atamayız.
Cenâb-ı Hak:
فَنَسِيَ“Unuttu.” demekle Hz.Âdem hakkında yapılacak suizannı kesip atıyor ve
ardından da: وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْماً“Biz onu günah işlemekte azimli
bulmadık.” (Tâhâ sûresi, 20/115) diyor.
Nasılsa yol, çekti onu ve oraya götürdü;
ama o, bunu unutarak yaptı, kasıtlı ve azimli olarak yapmadı.
Bu memnû meyve neydi? Hakkında o kadar çok ve çeşitli görüş var ki hepsini
sıralamak, burayı manava benzetmek olacağından biz onların hepsini saymayacağız.
Arpa, buğday, pirinç, hurma, üzüm vs.
Zaten hangisi olursa olsun hiçbirini
tercih, neticeyi değiştirmez.
Mühim olan, bu memnû meyveden sonra vâki olan
durum ve problemdir.
Bununla beraber bizim kanaatimiz, bugüne kadar söylenenden
biraz farklıdır.
Memnû meyve, Hz.Âdem (aleyhisselâm) için karşısında dayanılması mümkün olmayan,
onun beşerî duygularıdır.
Bu duygu sayesindedir ki, insanoğlu çoğalacak ve
neslini devam ettirecektir.
Aynı duygu, Hz.Havva Validemiz için de geçerlidir.
Allahu a’lem “Şecere”ye dokunmak, neslin devamını sağlayacak muamelede bulunmak
demektir.
Bununla beraber, “En isabetli görüş budur.” demiyoruz.
Ancak, şimdiye kadar
söylenegelen ihtimaller arasında bu ihtimalin de düşünülmesinde fayda olacağı
kanaatindeyiz.
İsabet varsa, bu Rabbimiz’in lütfudur, hata ise, O’nun engin
rahmetine sığınırız.
Unutma ve hatanın dinî hükmüne geçmeden, burada bir hususu da hatırlatmak
istiyorum.
Kur’ân-ı Kerim’de kıssalar anlatılırken, kopuk kopuk hâdiseler terkip
edilir ve öyle anlatılır.
Burada da durum aynıdır.
Bir devrede Hz.Âdem
(aleyhisselâm) ve Havva’ya memnû meyveye dokunmamaları söylenmiştir.
Ancak
onlara bu emir verildikten sonra ne kadar vakit geçmiştir, bu kat’iyen belli
değildir.
Belli olan şudur ki, Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) bu emri unutabileceği
kadar bir vakit geçmiştir.
Ve memnu meyveye dokunma, bu unutmanın akabinde
olmuştur.
Unutma ise, kalemin günah yazmadığı bir durumdur.
Allah Resûlü bu hususta şöyle
buyurur: رُفِعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأُ وَالنِّسْيَانُ وَمَا اسْتُكْرِهُوا
عَلَيْهِ“Şu üç şeyden kalem kaldırılmıştır.
Unutma, hata ve bir de zorlanma.”[4]
Zaten, Kur’ân da bize, bu gibi durumlarda, işlediklerimizden af dilemeyi talim
edip öğretmiyor mu? Âyet şöyle demektedir: رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ
نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا“Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi
sorumlu tutma.” (Bakara sûresi, 2/286) Bu dua, her gece yatmadan evvel vird-i
zebanımız değil mi?
Hz.Âdem (aleyhisselâm), unutmuş, hata ile o memnû, meyveye dokunmuş, kadının
zorlaması da, buna yardımcı olmuştu.
Yukarıdaki hadise göre, bu durum, kalemin
kaldırılıp, günahın yazılmadığı nisyan anında vuku bulmuşsa ki, öyle olmuştur.
O
zaman, Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) günaha girmiş olduğuna nasıl hükmedeceksiniz.
Sıradan insanlar bile, Allah’ın zulüm dediği, isyan dediği şeylerden ictinap
ederken, Allah’ın (celle celâluhu) seçip peygamber kıldığı seçkinlerin içtinap
etmemesi düşünülemez.
Aksini söylemek büyük gaflettir.
Hatta, büyüklerimiz,
yukarıdaki âyeti, bu mülâhaza ile okumayı doğru bulmamışlardır.
Bir insan,
tefsir sadedinde وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى âyetini[5] okuyup, mânâsını
söyleyebilir.
Fakat belli bir gayeye matuf olmadan, fantezi olsun diye ve su-i
tefehhümlere sermaye verecek şekilde onu tekrar etmek mahzurludur.
Çünkü Hz.
Âdem (aleyhisselâm), bir peygamberdir.
Zaten bir peygamber hakkında, sıradan bir
insandan bahsediyor gibi bahsetmek doğru değildir.
Ayrıca, Kur’ân’ın onlar hakkındaki üslûbu, onların davranışları açısından değil
Allah’la münasebetleri ve kurbetleri zaviyesindendir ki, eskiler bunu: حَسَنَاتُ
اْلأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ“Ebrara ait iyilikler, mukarrabîne göre
kötülük sayılır.”[6] şeklinde ifade ederlerdi.
Evet, beşer kanunlarında da, devlet memuru suç işlerse ceza artırılıyor.
Suçu
işleyen hâkim, savcı veya avukat gibi hukuku bilen insanlarsa katlanabiliyor.
Peygamberler ki, Cenâb-ı Hakk’ın memurlarıdır ve günahın neticesini herkesten
iyi bilmektedirler; elbette bu durumdaki insanların işleyecekleri günah, daha
şiddetli olacaktır.
Hem, Kâbe’de işlenen günah, başka yerlerde işlenenden daha şiddetli kabul
edilmiyor mu?[7] Kur’ân-ı Kerim, peygamber zevcelerine eğer günah işlerlerse,
cezalarının iki kat olacağını söylemiyor mu?[8] Çünkü, Kâbe, Allah’a (celle
celâluhu) komşuluğun simgesidir.
Oradaki insan, Allah’ın (celle celâluhu)
misafiri sayılır.
Peygamber zevcesi olmak da, yine Cenâb-ı Hakk’a yakın olmanın
bir ifadesidir.
Zira peygamber hanesi, her an, içinde vahyin soluklandığı,
Cibril’in girip çıktığı bir evdir.
Böyle bir yerde ve böyle bir evde işlenecek
günahların cezası da elbette daha şiddetli ve muzaaf olacaktır.
اَلْمَغْرَمُ
بِحَسَبِ الْمَغْنَمِkaidesi de[9] bunu gerektirir.
Elbetteki ganimet nispetinde
meşakkat de fazlalaşacaktır.
Peygamberlerin durumu da böyledir.
Onlar, huzurla müşerref olmuş seçkinlerdir.
Vahiy meleği her an onlarla görüşmekte ve onların kalbi, her an vahyi kabule
hazır bulunmaktadır.
Durum böyle olunca, elbette onların maruz kaldıkları
zelleler dahi, günah görünümünde olacak ve günah unvanıyla anlatılacaktır.
Çünkü
bulundukları mevkie göre muamele bunu gerektirmektedir.
Ancak, yine tekrar etmek
zorundayım ki, bu günah ve ceza bizim ve bir velinin günah ve ceza anlayışı
zaviyesinden değerlendirilecek bir günah ve ceza değildir.
Bu, tamamen
peygamberlerin kendi hususî durumları açısından günah görünümünde bir zelledir.
Öyleyse ona günah demek doğru değildir.
Ayrıca, diyelim ki Allah (celle celâluhu), Hz.Âdem’e (aleyhisselâm), hemcinsine
karşı oruç tutmayı emretmişti..
ve Hz.Âdem (aleyhisselâm) de her şeyin isimleri
kendisine talim edilmiş olmakla bir mânâda başına geleceği de biliyordu.
Evet,
biliyordu ki içine girdiği turnike, onu evirip çevirip -tabiî bir meyelan şart-ı
âdisiyle- programlanan noktaya getirecektir.
İnsan iradesi ve ilâhî meşîetin,
bir sırlılık içinde kesiştiği, kesişip neticeye müessir olduğu bir ânı, nisyan
değilse -ki Kur’ân nisyan diyor- mulâyemetle karşıladı ve malum sürçme oldu..
rica ederim buna “günah” demeye imkân var mı?
Söz buraya gelmişken Buhârî ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri şu hâdiseyi
nakletmekte yarar görüyorum: Efendimiz buyuruyorlar ki:
Semada, Hz.Âdem ile Hz.Musa karşı karşıya geldiler.
Hz.Musa (aleyhisselâm):
“Sen ki beşerin babasısın.
Aldın bizi Cennet’ten yere indirdin.” Âdem
(aleyhisselâm) de ona: “Sen ki, Allah’ın (celle celâluhu) kendisiyle bizzat
konuştuğu ‘Kelîm’sin.
Tevrat’ta şu ibareyi görmedin mi ki, Âdem, o meyveyi
yemeden kırk sene evvel kaderinde bu yazılıydı.” şeklinde cevap verdi.
Efendimiz, Berzah âlemine ait bu görüşmeyi naklettikten sonra üç defa: “Âdem
(aleyhisselâm), Musa’yı (aleyhisselâm) susturdu.” buyurur.[10] Bu, bir cihetle,
Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) haklılığını bildirmektir.
Bu da şu demektir: Âdem
(aleyhisselâm), işlediği o fiille günaha girmiş değildir.
Bütün esmâ -dolayısıyla müsemma- Hz.Âdem’e talim edilmiştir.
O, hayatını,
esmâsının sırlı dünyasında, âdeta büyülü gibi yaşıyordu..
böyle birinin, iradî
ve kasdî günah işleyebileceğine ihtimal vermek en münasebetsiz bir ihtimal ve
bir dikkatsizliktir.
Bundan başka ihtimal, o meyvenin yasak oluşu, geçiciydi ve
Âdem (aleyhisselâm) da, bunu biliyordu.
Ancak içtihat etti ve meyveye vaktinden
evvel el uzattı; uzattı ve orucunu bozdu.
Evet, bugün meşru dairede yapıldığında
sevap sayılan bu muamele o gün, o mevkide bulunan Hz.Âdem (aleyhisselâm) için,
geçici olarak yasaklanmıştı.
Veya bu yasak O’nun Allah’a (celle celâluhu)
yakınlık durumuna göreydi.
Bundan dolayı da davranışı bir sapma, bir zelle
sayılmıştı.
Hz.Âdem (aleyhisselâm) hakkında arz etmeye çalıştığımız ölçü, diğer
peygamberlerin durumunu anlamamızda da bize yardımcı olacaktır.
Evet,
anlayacağız ki, peygamberler, ismet sıfatıyla muttasıfdırlar, onlara isnat
edilen zelle ve hatalar da hiçbir zaman bizim anladığımız mânâda günah değildir.
b.Hz.Nuh (aleyhisselâm)
Hz.Nuh (aleyhisselâm), oğlunun kurtulması için Rabbine münacatta bulunur ve
ikaz edilir.
İlk bakışta bu da, bir nebi için zelle gibi görülür.
Şimdi de
beşerin ikinci babası Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) durumuna dikkatlerimizi teksif
edip, Kur’ân’ın ışığı altında, bu büyük insanı da hiç olmazsa bu vak’a
çerçevesinde yakından tanımaya çalışalım:
Kur’ân-ı Kerim’de Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) duası ve Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiği
cevap ve ona olan ikazı şöyle anlatılır:
وَنَادَى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ
الْحَقُّ وَأَنْتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ
“Nuh, Rabbine niyaz etti: ‘Rabbim! Oğlum benim ailemdendir.
Doğrusu Senin vaadin
haktır.
Sen, hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.’ dedi.” (Hud sûresi, 11/45)
Hz.Nuh (aleyhisselâm), ümmetinin başına gelen bu muntazar hâdiseden dolayı
heyecan ve helecan içindedir.
Hususiyle de, oğlunun akıbetiyle endişeli ve
endişesi de bir insanı sarsacak kadardır.
Acaba onun bu heyecanı, oğlu
boğulacağı için midir, yoksa oğlu küfür içinde öleceğinden dolayı mıydı? Her
hâlde, ukbâyı, ebedî saadeti, ebedî azabı gören ve Allah’ın (celle celâluhu)
gazap ve rahmetini müşâhede eden Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) endişeleri, oğlunun
beden, cismaniyet ve dünyasından dolayı değildi.
Kaldı ki, hangi baba vardır ki,
bu ölçüde ürperticiliğiyle evlâdının helâketi karşısında inlemez? “Rabbim, bana
ehlimi helâk etmeyeceğine dair söz vermiştin.
Hâlbuki bu gemiye binmemek
helâkettir ve oğlum da, onlar içinde bulunmaktadır.” İşte Hz.Nuh’un
(aleyhisselâm) dediği budur.
O’nun bu inleyişine karşı Cenâb-ı Hak, işin hakikatini ona şu şekilde talim
buyurmakla onu teskin eder:
قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلاَ
تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ
الْجَاهِلِينَ
“Ey Nuh! O, senin ailenden sayılmaz, çünkü o, kötü bir iş işlemiştir.
Öyleyse
bilmediğin şeyi Benden isteme, işte sana öğüt, bilgisizlerden olma.” (Hud
sûresi, 11/46)
O, senin ehlinden değildir.
Evet, o senin sulbünden, senin hanımından dünyaya
gelmiş..
ve sizin beşiğinizde, sizin ninnilerinizle büyümüştür.
Ama, senin
ehlin, senin yolunda olandır.
Çünkü o, salih olmayan bir iş işledi ve fasit
daireye girdi.
Sana baş kaldırdı..
kâfirlerin içine girdi.
Onlar, onu suda
boğulmaya, suda boğulma da, onu ebedî boğulmaya çekti götürdü.
Çok iyi
bilmediğin şey hakkında benden talepte bulunma! Cahillerden olmaman için sana
nasihat ediyorum.
Sen bilgi, mârifet ve muhabbet insanısın.
Sen, Allah’ı (celle
celâluhu) bilip tanıyansın.
Senin gibi mukarreb ve Bana yakın bir nebiye bu
talep ve dua yakışmaz.
İşte 950 senelik hayatında Hz.Nuh’a (aleyhisselâm) isnat edilen zelle de sadece
bundan ibarettir.
Oğlu boğulurken Cenâb-ı Hakk’a, onu kurtarması için
yalvarmıştır.
Acaba Hz.Nuh (aleyhisselâm), niçin dua etmiş ve niçin
yalvarmıştır?
Birincisi: Âyette de anlatıldığı üzere Cenâb-ı Hak, ona gemiye ehlini ve iman
edenleri bindirmesini söylemiştir ki, âyet bu hususu şöyle hikâye eder:
حَتَّى إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ
كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ
وَمَنْ آمَنَ
“Buyruğumuz gelip de tandırdan sular kaynamaya başlayınca, ‘Her cinsten birer
çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanların dışında kalan çoluk çocuğunu ve
inananları gemiye bindir.’ dedik.” (Hud sûresi, 11/40)
Bu, Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hak’tan aldığı vaaddir.
İşte o, bu vaade
binaen Cenâb-ı Hak’tan böyle bir talepte bulunmuştur.
O, o âna kadar oğlunun
aleyhinde hüküm verildiğini bilmemektedir.
Dolayısıyla Hz.Nuh’un (aleyhisselâm)
istediği, Cenâb-ı Hakk’ın vaadinden başka bir şey değildir.
O, bu gemiyi Allah’ın (celle celâluhu) vahyi ile yapmış ve insanları oraya yine
Cenâb-ı Hakk’ın emriyle davet etmişti.
Davet ettikleri arasında elbette aile
fertleri de vardı.
Zaten Allah da (celle celâluhu), ona aile fertlerini, yani
ehlini de gemiye bindirmesini söylemişti.
Söylemişti ama, işte gözünün önünde
oğlu dalgalarla boğuşuyordu.
Bütün kurtuluş yollarının kapandığı bu zorlu anda
o, bütün düğümlerin kendisinde çözüleceği Zât’a müracaat etti ve oğlunun
kurtarılması için O’na yalvardı.
Zaten yapacak başka bir şeyi, duadan başka
tutunacak bir dalı da kalmamıştı.
Onun kendi ehlinden olmadığı haberini duyunca, beyninden vurulmuşa döndü..
döndü
zira bilmiyordu ve onu, evlâdı diye, ehlinden kabul ediyordu.
Bu aynen böyleydi;
çünkü, ikazı duyar duymaz hiç vakit geçirmeden hemen tevbe edip Rabbine döndü..
ve şöyle yakarışa geçti:
قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ
وَإِلاَّ تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım.
Beni bağışlamaz ve
bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum.” (Hud sûresi, 11/47)
Belli ki, Hz.Nuh (aleyhisselâm), isterken bilmiyordu.
Bildiği zaman da hemen
isteğinden vazgeçti ve istiğfar etti.
Rica ederim, insan vicdanının bir ufuk
deyip temenna durmak istediği bu davranışa hata demeye imkân var mı?
İkincisi: Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) istediği neydi? Eğer o, Allah’tan (celle
celâluhu), oğluna hidayet istiyor ise, bir baba için bundan daha normal ne
olabilirdi? Hele öyle bir baba ki, o aynı zamanda bir nebidir ve bütün
insanların hidayeti için çırpınıp durmaktadır.
Şefkati bu kadar engin olan
birinin, kendi evlâdına şefkat edip dua etmesi ve onun ebedî hayatının
kurtulmasını istemesi, gayet normal, bir o kadar da faziletli bir davranış değil
midir?
Evet, burada bir peygamber şefkatiyle karşı karşıyayız.
Onlardaki bu şefkat,
bizim idrak buudlarımız dışında ve çok farklı olmasaydı, nübüvvet yükünü
omuzlayıp götürmeleri mümkün değildi.
Herhangi bir anayı düşünün, evlâdını
bağrına basıp onun her istediğine koşabilmesi için, fevkalâde bir şefkatle
donatılmıştır.
Ya bu, bütün insanlığa bağrını açan ve onların dünyevî-uhrevî
meşru bütün isteklerini yerine getirebilmek için çırpınıp duran bir nebi, hatta
nebilerin de büyüklerinden ise…
Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i anlatırken, O’nun inkârcılar karşısındaki ruh hâlini
şöyle analiz eder:
فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا
الْحَدِيثِ أَسَفاً
“Bu söze (Kur’ân) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin.”
(Kehf sûresi, 18/6)
Ve Allah Resûlü de kendi durumunu şöyle izah eder ve bu hususta şöyle bir temsil
irat buyurur:
إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اسْتَوْقَدَ نَاراً فَجَعَلَتِ
الدَّوَابُّ وَالْفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهِ، فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكُمْ وَأَنْتُمْ
تَقَحَّمُونَ فِيهَا
“Benim ve ümmetimin misali, ancak ve ancak ateş yakan bir insanın durumu
gibidir.
(Ateşi gören) haşerat ve pervaneler onun başına üşüşmeye başlarlar.
Evet ben, sizin eteklerinizden tutup çekiyorum, siz ise burnunuz doğrultusunda
ateşe doğru gidiyorsunuz.”[11]
Eğer peygamber şefkati bu ise, Hz.Nuh (aleyhisselâm) da bir peygamberdir ve o
da aynı şefkati taşımaktaydı…
Ne var ki o, ikazı duyunca, derhal Allah’a inâbede bulunup duadan vazgeçti ve
Rabbinden mağfiret diledi.
Şimdi de Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) ettiği dua ile Hz.Âdem’in (aleyhisselâm)
ettiği dua ve yalvarış arasındaki benzerliği görelim: İkisi de hata ettiklerini
anlayınca Rabb’e yönelmiş ve aynı hava, aynı üslûp ve aynı edayla dua
etmişlerdir.
Çünkü onlar, aynı mayanın, aynı karakterin insanlarıydılar.
Aynı
medresede okumuş ve aynı Üstad’dan ders almışlardır.
Onun için hatadan rücû
etmeleri de aynı şekilde olacaktı.
Kur’ân, bu iki zatın inâbe veya evbelerini,
farklı kelimelerle olsa bile aynı üslûpla verir.
Üçüncüsü: Dinde bir prensip vardır: “Biz zâhire göre hükmederiz.”[12] Bu
prensipten dolayıdır ki, Allah Resûlü, münafık olduğunu bildiği hâlde Abdullah
b.Übey b.Selûl’ün cenazesine iştirak ettiği gibi daha pek çok münafığı da
teşyi ederek perdeyi yırtmamıştır.[13] Çünkü, bunlar zâhiren, namaz kılıyor,
oruç tutuyor ve dinî vecibelerini de yerine getiriyorlardı.
İşte, Hz.Nuh’un (aleyhisselâm) oğlunun da, aynı durumda olması muhtemeldir.
Belki o, hep mü’min gibi görünmüştü ama aslında bir münafıktı.
Veya nifakı orada
ve o anda hortlayıvermişti.
Hz.Nuh (aleyhisselâm) da, onun zâhirî durumuna göre
hüküm vermiş ve onu ehlinden kabul etmişti.
Zâhire göre hüküm vermek ise, hiçbir
zaman günah değildir.
Durum böyle olunca, Hz.Nuh (aleyhisselâm), asla günah
işlememiştir; o kendine düşeni yapmıştır.
Düşünün ki; o koca nebi, 950 sene
didinmiş, çırpınmış, alaya alınmış, kendisine deli denilmiş fakat hiç mi hiç
sarsılmamıştır.
Kendisine inanan insanların ne kadar az olduğunu, bizzat
Kur’ân‑ı Kerim söylemekte ve: وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ“Pek az bir insan
onunla beraber inanmıştı.” (Hud sûresi, 11/40) demektedir.
Hz.Nuh’u (aleyhisselâm) anlamak isteyen, Nuh sûresinde onu takip etmeye
çalışsın.
O zaman anlayacaktır ki, o şanı yüce nebi, günah işlemekten, Arş’ın
ferşten uzaklığı nispetinde uzaktır ve berîdir.
Cenâb-ı Hak, bizi Efendimiz’in
ve onun şefaatine nail etsin..
(Âmin)
C.
Hz.İbrahim (aleyhisselâm)
…Ve nebiler babası Hz.Halil..
korku bilmeyen ve gözünü hiçbir şeyden kırpmayan
insan.
Ateşe atılırken, ateşin içinde berd ü selâm bulan büyük ruh.
Cenneti
içinde taşıyan ve gittiği her yeri -Cehenem de olsa- cennete çeviren seçkinler
seçkini.
Herkes Allah Resûlü’ne intisapla sevinirken, O, Hz.İbrahim’e olan
benzerliğiyle sevinmekte ve “Ben atam İbrahim’e benziyorum.” demektedir.[14]
İsterseniz şimdi de onun ismetinin sınırları etrafında seyahat edelim..
ve
ismetin ne olduğunu bir de onda görelim.
Yıldızlar, Ay ve Güneş
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), hayatının hiçbir bölümünde yıldızlara tapma gibi bir
şirk içine girmemiştir.
Onun yıldıza, aya ve güneşe bakıp, teker teker bunlara
رَبِّيdemesinin, şirkle veya bunlara tapınmakla uzaktan-yakından alâkası yoktur.
Şimdi hâdiseyi yine Kur’ân’ın bu mevzu ile alâkalı âyetlerinden takip edelim:
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَباً قَالَ هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا
أَفَلَ قَالَ لاَ أُحِبُّ اْلآفِلِينَ * فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغاً قَالَ
هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لاَكُونَنَّ
مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ * فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَـذَا
رَبِّي هَـذَا أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا
تُشْرِكُونَ
“Gece basınca o bir yıldız gördü, ‘İşte benim rabbim(!)’ dedi.
Yıldız batınca
‘Ben batıp gidenleri sevmem.’ dedi.
Ay’ı doğarken görünce, ‘İşte bu benim
rabbim(!)’ dedi.
Batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, and olsun ki,
sapıklardan olurdum.’ dedi.
Güneşi doğarken görünce, ‘İşte bu benim rabbim(!),
bu daha büyük.’ dedi.
Batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben, ortak koştuklarınızdan
uzağım.’ diye gürledi.” (En’âm sûresi, 6/76-78)
Hz.İbrahim (aleyhisselâm) doğarken hanîf olarak doğmuştu.
Âyette geçen yıldız,
ay ve güneşe onun hakikî mânâda “Rabbim” demesi asla düşünülemez.
Zaten böyle
bir iddiada bulunmak için, bu âyetlerin evvelinde yer alan şu âyeti yok saymak
icap eder.
Âyet şöyle demektedir:
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ آزَرَ أَتَتَّخِذُ أَصْنَاماً آلِهَةً إِنِّي
أَرَاكَ وَقَوْمَكَ فِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ
“İbrahim, babası Âzer’e: ‘Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben,
seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.’ demişti.” (En’âm
sûresi, 6/74)
Devamındaki âyette de şöyle denilir:
وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَلِيَكُونَ
مِنَ الْمُوقِنِينَ
“Yakînen bilenlerden olsun diye İbrahim’e yerin ve göğün melekûtunu bu şekilde
gösterdik.” (En’âm sûresi, 6/75)
Şimdi bu duygu, bu düşünce ve bu türlü metafiziğe açık bir nebinin, yıldızlara
-muvakkaten dahi olsa- “Rabbim” demesi mümkün değildir.
İçi üstûre dolu kitaplar
ne derlerse desinler, bizim kanaatimiz budur.
Hem Hz.İbrahim’e (aleyhisselâm)
sadece mülk değil, melekût âlemi, yani varlığın perde arkası da gösterilmişti..
ve O, bu sayede, yakîne erenlerden idi.
Hatta yakînin son merhalesi olan,
hakka’l-yakîn yörüngeliydi.
Binaenaleyh, başta ilk iki âyet, Hz.İbrahim’in,
Hak’la nasıl bütünleştiğini, yakîne nasıl açık olduğunu anlattıktan sonra, belli
ki, bu âyetlerin anlattığı hâdisede o, kavmine bir şeyler anlatmak istiyordu.
Öyle ise, meseleyi bu noktadan ele alıp yeniden tahlil etmemiz gerekir.
Evvelâ; Hz.İbrahim’in kavmi yıldızlara tapıyordu.
Nitekim cahiliye insanı da,
bir dönemde Şi’râ yıldızı denen “Sirüs”e tapıyordu.
O günkü astronomik bilgilere
göre çok büyük ve parlak olduğundan Şi’râ da bir mâbud hâline getirilmişti.
Eski
Bâbil’de de yıldıza tapma vardı.
İşte Hz.İbrahim (aleyhisselâm), evvelâ uzaktan
çok küçük görünen bu yıldıza baktı.
Dikkatleri onun üzerine çevirdi.
Mâkul olan
ve zâhire mutabık bulunan bir beyan içinde, onlara küçük bir tenbihte bulundu.
Konuştuğu hep doğruydu ve yalan malzeme kullanmıyordu.
Hatta o, her delil
getirişte, onların taptığı gökteki bir ilâhı ve onların yerdeki temsilcisi bir
putu yıkıyordu.
Evet, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), akıl ve mantık planında
onların putlarını bir bir deviriyordu ki, zaten o, putları devirmek için
gelmişti.
Bazı müfessirler هَذَا رَبِّيcümlesinin başına bir istifham-ı inkârî edatı
takdir ederler; ve o zaman da mânâ: “Benim Rabbim bu mu?” şeklinde olur ki,
“Hayır, değil.” demektedir.
Bu da, bu husustaki tevillerden biridir.
Ancak bizim
dikkat çekmek istediğimiz tevil şekli şudur:
Hz.İbrahim, kullandığı malzeme itibarıyla, sanki onların put olarak kabul
ettiği şeylere değer veriyor gibi yapmış ve onları kendi münazara zeminine
çekmiştir.
Başka türlü onları, o zemine çekmesi de mümkün değildi.
“Bizim
ilâhlarımızdan bahsediyor.” diye onu dinlediler ve onlar farkına varmadan
başlayan bu münazara, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) son söyledikleriyle bitti
ki, bu da iman cephesinin, küfür cephesine galebesiydi.
Evet, onları yıldızda, ayda, güneşte gezdirdi..
ve hepsinin sonunun üfûl (batıp
gitmek) olduğunu ihtar etti.
Yani hepsi geldi, doğdu, yükseldi ve battı.
Binaenaleyh, belli kanunlar altında ve belli kanunlar çerçevesinde, doğan,
batan, var olduktan sonra yok olan şeyler, kâinata hükmedemezler.
Gelip
gidenler, yine kendileri gibi gelip gidenlere nasıl hükmedecekler ki?
İlk cümlede, yıldızın batıp gitmesi karşısında söylenen “Batıp gidenleri
sevmem.” sözü, ilk ihtardı.
Batıp gidenler, kalbte yer tutmamalı.
Hele
arkalarından sürüklenip gitmeye hiç de layık değiller; çünkü batıp gidiyorlar.
Bana üfûl etmeyen bir sevgili lâzım.
O öyle birisi olmalı ki, bana benden daha
yakın olsun ve kalbimin bütün arzularını bilsin.
Bildiği o arzularımı da yerine
getirmeye gücü yetsin.
Sonra bir adım daha atıyor.
Ayı gösteriyor.
Halbuki biraz sonra o da kaybolup
gidecektir.
Ve sözün burasında, cemaati muhatap almadan, onların zalimliğini de
bir iğneliyor ve “Eğer Rabbim, bana hidayet vermeseydi, ben de zalimlerden
olurdum.” diyor.
Üçüncü merhalede ise güneşe bakıyor.
Zaten güneş, onların itikadına göre en
büyük ilâhtır.
Evvelâ küçükten başladı, sırasıyla ilk iki putu devirdi.
Şimdi
sıra en büyüklerine geldi.
O da batıp gidince, bizzat orada bulunanların
vicdanlarına seslenerek “Ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.” diyecektir.
Evet, artık sıra son söze gelmiştir..
ve Hz.İbrahim (aleyhisselâm) bütün
samimiyetiyle gürledi:
إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضَ حَنِيفاً
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“Doğrusu ben, yüzümü yeri ve gökleri Yaratan’a hanîf olarak çevirdim.
Ben, asla
müşriklerden değilim.” (En’âm sûresi, 6/79)
Bu son cümleyi baştan söylemiş olsaydı, Hz.İbrahim’i dinleyen olmayacaktı.
Önce, onların seviye ve anlayışlarına mümâşatta bulundu.
Onlar da onu dinlemeye
koyuldular.
Her hâlde sözlerinin dozunu böyle “tedrîcilik” esasına göre
ayarlamasaydı, bu kadar müessir olamazdı.
İşte Hz.İbrahim (aleyhisselâm), لاَ اِلَهَ إلاَّ اللّٰهُhakikatini her sineye
duyurabilmek için böyle fetanetinin gerektirdiği bir yol takip etti.
Hz.
İbrahim’in bu metodu, esasen Kur’ânî mantığa da tıpatıp uygundur.
Nasıl olmasın
ki, O da, aynı vahiy menbaından istifade etmekte ve aynı gerçeğe tercüman
olmaktadır.
Burada bir noktaya daha dikkatlerinizi istirham edeceğim.
Dikkat edilirse Hz.
İbrahim: إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ“Ben sizin şirk koştuklarınızdan
uzağım.” diyor ki, Arapça’da bu cümle, isim cümlesidir.
İsim cümleleri ise,
sebat ve devamlılık ifade eder.
Bunun mânâsı şudur: Ben, hem işin başında hem de
şu andaki maslahatlar yumağı davranışlarımda sizin şirk koşageldiklerinizden
uzağım.
Öyleyse Hz.İbrahim, hiçbir zaman şirk işmam edecek söz ve davranışta
bulunmamıştır..
ve bu ifadeler, yukarıda da ispat ettiğimiz gibi onun
fetanetinin eseridir.
Evet, bu sözlerde onun ismetine dokunacak hiçbir taraf
yoktur.
Ölüleri İhya
Hz.İbrahim (aleyhisselâm) için, zelle olarak gösterilen ikinci husus ise, onun
Allah’tan ihya talebidir.
Kur’ân-ı Kerim, bu hâdiseyi şöyle anlatır:
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ
تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي
“İbrahim: ‘Rabbim, ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster.’, dedi.
Allah
(celle celâluhu): ‘İnanmıyor musun?’ deyince de ‘Hayır, inanıyorum; fakat
kalbimin itminanı artsın.’ buyurdu.” (Bakara sûresi, 2/260)
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), mârifet-i Sanî adına bir türlü doymak bilmeyen bir
“hel min mezid” kahramanıdır.
Evet, kalbi sürekli mârifete açık bu büyük nebi,
Cenâb-ı Hakk’ın, ölüleri nasıl dirilttiğini müşâhede ile mârifet adına yeni
merhaleler ve yeni buudlar kazanmak peşindedir ve bu hususta durmadan: “Daha yok
mu?” demektedir.
Hz.İbrahim’in, ihya mevzuunda şek ve şüphesi mi vardır? Hayır asla! Zaten O,
Cenâb-ı Hakk’a, ihyanın keyfiyetini göstermesi için yalvarmaktadır.
Yoksa “Acaba
Sen ölüleri diriltmeye muktedir misin?” gibi bir tereddüt ve şüphenin cevabını
aramakta değildir.
Cenâb-ı Hak da, onun talebini yerine getirir ve âyette anlatıldığı üzere dört
kuş alıp, bunları kendisine alıştırmasını, sonra da hepsini kesip, her bir
parçasını birer dağın tepesine koymasını emreder.
Ardından da bunları
çağırdığında, bunların kendisine koşarak geleceğini haber verir.
Esasen burada, Cenâb-ı Hak, her baharda binlerce misalini gösterdiği ihya
mucizesinden sadece birisini göstermiştir.
Ama bir yüce nebisine iltifatla,
itminan kâsesini ona hususî olarak sunmuştur.
Zaten Hz.İbrahim’in derdi de, o
kâseden doya doya mârifet şerbeti içmektir.
“Yandıkça yandım bir su ver.” diyen
Hz.İbrahim, kendisine bu şerbet uzandıkça içecek, yine içecek ve bir türlü
kanmayacaktır.
Bu itibarla, şekten, tereddütten, şüpheden berî yaşamanın remzi
olan Hz.İbrahim (aleyhisselâm), ölüleri diriltmenin keyfiyetini soruyordu.
Yoksa onun sorusu: هَلْ تَقْدِرُ أَنْ تُحْيِيَ الْمَوْتَى أَمْ لَمْ
تَقْدِرُmânâsına değildi.
Yani, “Bana göster, Sen ölüleri diriltmeye kadir
misin, değil misin?” gibi, müteaddiyane ve mütereddidane değildi.
Bu, aynen bir insanın, çok beğendiği bir ressama, “Benim yanımda bir tablo çiz
de nasıl çizdiğini bir göreyim?” veya mahir bir hattata, “Yaz da, nasıl
yazdığına bir bakayım?” demesi gibidir.
Bu suallerin hiçbirinde, muhatabın
acziyetini ihsas edecek bir davranış yoktur.
Tam aksine, sanatkârın
mükemmelliğini ilan ve itiraf vardır.
Çünkü burada onun sanat eserini, her
safhasında hayranlıkla seyretme talebi ve temayülü vardır.
Evet, burada sorulan,
ihyanın keyfiyetidir, yoksa ihya olup-olmayacağı meselesi değildir.
İkincisi: Cenâb-ı Hakk’ın Halîm, Selîm, Evvâh, Halîl gibi vasıflarla tanıttığı
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), (Seyyid Kutup’un dediği gibi) O Yüce Sanatkâr’ın
icraatı karşısında bir doyasıya ağlamak istemektedir.[15] Sanki bu dost ses
dostuna şöyle demektedir: “Allahım, baharı ihya ettiğin gibi, gözümün önünde
ölüleri ihya et, et de, sanatın içinde icraatını göreyim, müşâhede edeyim ve bir
daha coşup kendimden geçeyim.”
Ayrıca, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), kendi tatmin seviyesine göre doymak
istiyordu.
Ümmî bir insan, kendi irfan kubbesine başı değdiğinde, artık
varılacak son noktaya vardığını zanneder, zanneder de bundan öteye yol yoktur,
diyebilir.
Muhyiddin İbn Arabî, şatahâtı içinde, enbiyânın hatemine, evliyânın
hateminden ders aldırır.
Neden? Çünkü kendisi için mukadder olan kubbeye başı
değmiş, girmekle mükellef olduğu kapıdan girerken söveleri sökmüş götürmüş..
ne
var ki o büyük saraya nispeten bu kapı, yine de küçük bir hücreye açılmaktadır.
Hâlbuki, Hz.İbrahim’in girdiği kapı, bir sur kapısı ve bir şehir kapısıdır.
Onun kubbesi, semadır ki, orada ayı, güneşi ve yıldızları seyretmektedir.
Allah
(celle celâluhu) onun tepesinde öyle bir irfan kubbesi yükseltmiştir ki, en
büyük velilerin irfan ufukları, onun yanında sönük bir damla kalır.
Yani biz,
bir kova su ile doyabiliyorsak O, ummanlarla dahi doymak bilmeyen bir enginliğe
sahip..
evet mârifet ufku, o kadar geniş..
onun içindir ki, o yüce kamet, ilâhî
icraatı gördükçe, kendinden geçer ve bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı.
Muhyiddin Arabî, Mevlâna’ya sorar: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا
مَعْرُوفُ“Seni hakkıyla bilemedik ey Mâruf!” diyen Hz.Muhammed (Aleyhisselâm)
mi, yoksa: سُبْحَانِي مَا أَعْظَمَ شَأْنِي“Ben kendimi tesbih ederim, benim
şânım ne yüce!” diyen Beyazid-i Bistâmî mi daha büyüktür?
Mevlâna’nın cevabı müthiştir: “Bu iki söz dahi, Efendimiz’in, Beyazid’den ne
kadar büyük olduğunu gösterir.
Allah Resûlü’nde öyle bir gönül ve mârifet havzı
vardı ki âdeta okyanuslar gibiydi.
Nasıl okyanuslar bir türlü dolmak ve doymak
bilmezler.
O’nun gönlü de öyle.
Hâlbuki Beyazid’in gönlü ibrik gibiydi ve hemen
dolup taşmıştı.” Mevlâna bu cevabı verdiğinde, sokakta oynayan bir çocuktur.
Ve
İbn Arabî ondaki derinliği ta o zaman sezmiştir..
Hz.İbrahim (aleyhisselâm) da, doyma bilmeyen bir insandı.
Binaenaleyh, onun
talebi, şekkin, tereddütün, şüphenin ifadesi değil, belki هَلْ مِنْ
مَزِيدٍyolunun yolcusu olarak, “Daha yok mu Allahım, ver bana, mârifet adına ne
varsa.” diyordu.
Onun içindir ki, Efendimiz, Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği
bir hadislerinde şöyle buyururlar: نَحْنُ أَحَقُّ بِالشَّكِّ مِنْ
إِبْرَاهِيمَ“Eğer Hz.İbrahim’inki şek ise, o şek, ondan çok bizim
hakkımızdır.”[16] Yani eğer bizde, ölülerin dirileceğine dair şek ve şüphe yoksa
-ki yoktur- öyleyse Hz.İbrahim’de evleviyetle yoktur.
Hz.İbrahim’in Üç Târizi
Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) ismetini anlatırken, ona isnat edilen üç yalandan
daha doğrusu üç târizden de bahsetmek uygun olacaktır.
Çünkü konumuz, umumî
mânâda peygamberlerin masumiyetidir.
Oysaki yalan büyük bir günahtır.
Dolayısıyla bir peygamberin yalan söylemesi, onun ismetine ve güvenilirliğine
zıttır.
Evet “Yalan bir lafz-ı kâfirdir.” ve imanla meşbu sinelerde barınmaz.
Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: “İbrahim bütün hayatı boyunca üç kezibde
bulundu.” buyururlar.[17] Buradaki “kezib”, yalan mânâsına değil, “târiz”
mânâsınadır.
Evet, bu mânâyı, lügat açısından söylememiz tekellüflü görülebilir.
Ancak, neticede anlatılmak istenen mânâ bakımından yerindedir.
Nitekim, mevzuu
izah esnasında bu husus açıkça görülecektir.
İfadeye çok dikkat etmek gerekir.
Hz.İbrahim için “Yalan söyledi.” denemeyeceği
gibi, “kezib” tabiri de lügat mânâsı kastedilerek söylenemez.
Bunlar ilk bakışta
hilâf-ı vaki gibi göründüğü hâlde, biraz dikkat edilince dosdoğru sözler olduğu
anlaşılacaktır ki, biz bu gibi sözlere “târiz” diyoruz.
Efendimiz, mizah yapmıştır.
Ama kullandığı malzeme hep doğrudur.
Meselâ, Hz.
Enes’e “Ey iki kulaklı!”[18] demiştir.
Elbette Enes (radıyallâhu anh), iki
kulaklıdır.
Bir kadına “Ey kocasının gözünde ak bulunan!” demiş, kadın da “Yâ
Resûlallah, benim kocamın gözünde ak yok.” karşılığını verince de, Allah Resûlü,
“Her insanın gözünde ak olur.” diyerek latîfesinde söylediği doğruya işaret
etmiştir.
Yine yaşlı bir kadın geldi: “Yâ Resûlallah! Dua et Cennet’e gireyim.”
isteğinde bulununca, Allah Resûlü latîfe ile “Yaşlılar Cennet’e giremez.”
buyurdu.
Kadın bu sözdeki espriyi anlayamayınca üzüldü..
ve tam ayrılacağı
sırada Efendimiz, sözündeki nükteyi izah ederek, bu defa da onu sevindirdi:
“Yaşlılar, Cennet’e yaşlı olarak girmeyecek, genç olarak girecekler…”[19]
Peygamber, espri yaparken dahi kullandığı malzemeye çok dikkat buyururlardı..
evet onların bulunduğu makamın, yalanın şakasına dahi tahammülü yoktur.
Onlar,
insanların önünde ve bütün hareketleriyle örnek olma mevkiindedirler.
Onların
söyleyeceği şaka dahi olsa, onun içinde hilâf-ı vâkî bir söz, diğer insanlara
yalanın ciddisini söylemeye cesaret verir ki, bir peygamber için, böyle kötü bir
örnek olmak asla söz konusu değildir.
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), doğuştan hanîf ve put düşmanıdır.
Henüz peygamber
olarak vazifelendirilmediği devrede dahi o, hep putlarla ve putçulukla mücadele
etmiştir.
Hatta, bir gün kendi kendine karar verip, bütün putları kırıp
geçirmiştir.
O günün inançlarındandı ki hâdiseleri değerlendirmede, yıldızlara bakar ve
onların değişik münasebetlerinde değişik hükümler çıkarırlardı.
Zira, o günün
telakkisine göre ilâhlar, gökte ve yıldızlar arasındaydı.
İnsanlara hâkim olan
da yine onların düşüncesine göre yıldızlardı.
Hz.İbrahim (aleyhisselâm) de,
devrin telakkisine göre yıldızlara bakar.
Fakat bu bakış, sadece oradakileri
ikna ve esas düşüncesini tahakkuk ettirebilmek içindi.
Yoksa Hz.İbrahim
(aleyhisselâm), asla kavim ve kabilesi gibi düşünüyor değildi.
Yıldızlara baktıktan sonra “Ben hastayım.” mânâsına اِنِّي سَقِيمٌder.[20] Bu,
birinci hâdise ve birinci târizdir.
Nasıl ve niçinini -inşâallah- izah edeceğiz.
İkinci târiz de şudur: Putları kırar ve baltayı en büyüğünün boynuna asar.
Kendisine “İlâhlarımıza bu işi kim yaptı?” diye sorulunca da, büyük putu
gösterir ve “Belki bu! Büyükleri o, ona sorun!” (Enbiyâ sûresi, 21/63) der.
Üçüncüsü ise, bizzat Kur’ân’da zikredilmez.
Hanımına: “Sana kim olduğun
sorulunca benim kızkardeşim olduğunu söyle!”[21] buyurur.
Hz.İbrahim’in
(aleyhisselâm) söylediği üç târiz, bunlardan ibarettir.
Şimdi, bu hâdiseleri
biraz daha açalım ki, onun ismetini, bir de bu hâdiselerin çehresinde okuyalım.
1.“Ben Hastayım!”
Birinci hâdise Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:
وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِ بْرَاهِيمَ * إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ *
إِذْ قَالَ ِلأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ * أَئِفْكاً آلِهَةً دُونَ
اللّٰهِ تُرِيدُونَ * فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ * فَنَظَرَ نَظْرَةً
فِي النُّجُومِ * فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ * فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ
“İbrahim de şüphesiz onun (Nuh’un) yolunda olanlardandı.
Nitekim Rabbine temiz
bir kalb ile geldi.
İbrahim, babasına ve milletine şöyle demişti: ‘Allah’ı
bırakıp, uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız
nedir?’ İbrahim yıldızlara bir göz attı ve ‘Ben rahatsızım.’ dedi.
Onu bırakıp
gittiler.” (Sâffât sûresi, 37/83-90)
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), bu “Ben hastayım.” cümlesiyle esas rahatsız olduğu
noktayı kastediyordu.
O, doğduğundan beri putlardan rahatsızdı.
Onları ortadan
kaldırmadıkça da, onun bu rahatsızlığı geçecek gibi değildi.
O, “Ben
rahatsızım.” dedi, yanındakiler de onu bedenen hasta zannederek çekip gittiler.
Yoksa ısrarla onu da dinî törenlerine götürmek istiyorlardı.
Zaten onlar gider
gitmez, hemen putların başına binmekle, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), hakikî
rahatsızlığının ne olduğunu ortaya koymuş oluyordu.
Ne var ki, târiz yapıp,
onların başka türlü anlayacakları bir malzeme kullandı.
Ancak, sözlerinde
kullandığı bu malzeme asla yalan değildi.
Sadece İbrahim’in (aleyhisselâm)
gayesinden habersiz olanlar, onu yanlış anlamışlardı.
Zaten anlayışları bu
derece kıt olmasaydı, hakka kulak verir, onu da anlarlardı.
Evet, onlar bir ömür
boyu direttiler, direttiler de bir gün olsun hak ve hakikati dinlemeye
yanaşmadılar; işte asıl yanlışlık da buradan kaynaklanıyordu…
Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) ifadesi bir târizdi ama o, o derece doğru idi ki,
yaptığı bu târiz onu, vicdanen mahşerde bile rahatsız edecek ve kendisine gelip
şefaat için müracaat edenlere “Ben hayatımda üç defa yalan söyledim.
Onun için
şefaata ehil değilim.”[22] diyecektir.
Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm), hayatında bir kere söylediği “Ben rahatsızım.”
gibi târizi, günümüzün hizmet erleri, (başkalarını söylemeye gerek yok) günde
birkaç defa, kendini mecbur bilerek veya bilmeyerek söyledikleri nazara alınacak
olursa Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) târizinde ne derece masum olduğu
-zannediyorum- daha iyi anlaşılacaktır.
Hâlbuki bugün, yalanla doğru arasında
gidip gelmeler çok kolaylaştığından, târize dahi (yalana değil) cevaz verirken,
çok iyi düşünmek gerekir.
Çünkü yalanla doğru aynı dükkânda satılır olmuş ve
âdeta iç içe girmiş gibidirler.
İstitradî olarak arz edeyim, durum böyle olunca, Efendimiz’in yalana cevaz
verdiği üç yer[23] mevzuunda dahi dikkatli olmamız gerekmektedir.
Zira, Asr-ı
Saadet’te yalanla doğru arasında büyük uçurum vardı.
Sahabi efendilerimiz
doğruyu, Müseylime ve adamları da yalanı temsil ediyorlardı.
Doğru ile yalan
arasındaki mesafe bu kadar genişti.
Şimdi ise durum oldukça farklı…
Evet, hakkı temsil eden insanlar, ister içtimaî hayatlarında ister ferdî
yaşantılarında kat’iyen yalana yer vermemelidirler.
Bu, emniyet insanı olmanın
ilk şartıdır.
Yalan bizden, biz de ondan olabildiğince uzak bulunmalıyız.
Şimdi,
biz, bu meseleye bu kadar hassasiyet gösterirsek, doğruyu kendilerinden
öğrendiğimiz nebilerin, ne denli hassasiyet göstereceklerini siz düşünün.
Hele o
nebi, doğrular doğrusu Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın ceddi, Hz.İbrahim
(aleyhisselâm) ise…
2.“Belki O Yaptı”
İkincisi: Bu hâdise de Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:
وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ *
إِذْ قَالَ ِلأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا
عَاكِفُونَ * قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ * قَالَ لَقَدْ
كُنْتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلاََلٍ مُبِينٍ * قَالُوا أَجِئْتَنَا
بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنَ اللاَّ عِبِينَ * قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ
السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ مِنَ
الشَّاهِدِينَ * وَتَاللّٰهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا
مُدْبِرِينَ * فَجَعَلَهُمْ جُذَاذاً إِلاَّ كَبِيراً لَهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ
يَرْجِعُونَ * قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ
الظَّالِمِينَ * قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ *
قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ * قَالُوا
أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ * قَالَ بَلْ فَعَلَهُ
كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ
“Andolsun ki, daha önce İbrahim’e de akla, vicdana uygun olanı (rüşdü)
göstermiştik.
Biz onu biliyorduk.
İbrahim, babasına ve milletine: ‘Bu tapınıp
durduğunuz heykeller nedir?’ demişti.
Onlar da ‘Babalarımızı onlara tapar
bulduk.’ demişlerdi.
İbrahim, ‘Andolsun, siz de babalarınız da apaçık bir
sapıklık içindesiniz.’ deyince, ‘Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı
ediyorsun?’ dediler.
O da şöyle dedi: ‘Hayır, Rabbiniz, yerin ve göğün Rabbidir.
Onları O yaratmıştır.
Ben de buna şahitlik edenlerdenim.’ Allah’a yemin ederim
ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım.’ Sonra hepsini
paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.
Milleti: ‘Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir.’ dediler.
Bazıları: ‘İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk.’
deyince, ‘O hâlde bunların şahitlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne
getirin.’ dediler.
İbrahim gelince ona: ‘Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi
yaptın?’ deyince de İbrahim: ‘Belki o yapmıştır, işte büyükleri,
konuşabiliyorlarsa sorun (bakalım) onlara…’ dedi.” (Enbiyâ sûresi, 21/51-63)
Hz.İbrahim’e (aleyhisselâm) soruluyor: “Ey İbrahim! Bunu ilâhlarımıza sen mi
yaptın?” Cevap veriyor: “Belki o yaptı.” Ve sözün burasında duruyor.
Zaten
Kur’ân-ı Kerim’de de بَلْ فَعَلَهُsözünde vakıf vardır.
Sözün burasında
durulacaktır.
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), “ـهُ” zamiriyle, onların, “İbrahim” diye
seslendikleri şahsı yani kendisini kastediyor.
Fakat söz söyleme ustalığı ile
onların dikkatlerini büyük puta çekiyor.
Esasen burada iki ayrı cümle
söylenmiştir; ancak telaffuzda bu iki cümle, tek cümle hâline getirilmiştir ki,
zaten muhataplar da bundan dolayı, onu düşüncelerinde yakalayamamışlardır.
Birinci cümle “Belki o yaptı!”, ikinci cümle ise “İşte büyükleri.” Şimdi bu iki
cümle birleştirilince: “İşte büyükleri, o yaptı.” şeklinde anlaşılıyor..
ve bu
bir târiz oluyor.
Ayrıca, burada küfürle, putçulukla bir istihza vardır.
“Büyükleri şu.” derken Hz.İbrahim (aleyhisselâm), onların bu basit
anlayışlarıyla istihza etmiştir.
Fakat onlar kafalarını öyle putçuluğa takmışlar
ki, bunu dahi anlayacak durumda değillerdir.
O, onların putlarına “Büyük” dedi
ya, ne kasdettiği umurlarında bile değil…
Veyl putperestliğe! Veyl saplantıya! Veyl dumura uğramış beyinlere ve Allah’a
kapalı sinelere!
3.“Kardeşim”
Üçüncü hâdisede ise, onda yalanın zerresi dahi söz konusu değildir.
Hatta, buna,
târiz bile denmez.
Olduğu gibi doğru, hem de apaçık bir doğru… Eğer Nemrut veya
adamları sorarlarsa, Sârâ Validemiz: “Ben onun kardeşiyim.” diyecektir.
Veya Hz.
İbrahim’e (aleyhisselâm) sorarlarsa Sârâ için “Kardeşim” diyecektir.
Zira, Hz.
İbrahim (aleyhisselâm), onun zevcesi olduğunu söylese, Sârâ Validemiz’e kötülük
yapmaları muhtemeldir.
Muhtemeldir ki zevcesiyle Hz.İbrahim’i (aleyhisselâm)
zor durumda bırakacaklar..
ve belki de oraları terk etmeye mecbur edeceklerdi.
Ancak, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) bu hususta söylediği de yine vâkıa
mutabıktır.
Zira Cenâb-ı Hak, mü’minleri bütünüyle kardeş saymaktadır.
İnanan
insanların ilk birleşme noktaları, iman bağıdır.
Bu bağla birbirine
bağlanmayanlar, aynı anadan-babadan dahi olsalar kardeş sayılmazlar.
Oysaki,
zaman ve mekân ayrılıkları bile iman kardeşliğine mâni değildir.
İnananlar
bütünüyle birbirlerinin kardeşleridirler ve bu mevzuda, kadın-erkek ayırımı da
yoktur.
Diğer bütün yakınlıklar ise, bu kardeşlikten sonra gelir.
İnsan karısını
boşarsa, karı-kocalık bağı ve yakınlığı ortadan kalkar; fakat iman kardeşliği
yine devam eder.
İşte Hz.İbrahim (aleyhisselâm), esas olan bu yakınlığa dikkat çekmiş ve Sârâ
Validemiz’e “Kardeşim” demiştir.
Bu söz, doğrunun ta kendisidir.
Ve târiz dahi
değildir.
Ancak, gözüne perde inmiş olanlar ve kulakları bu türlü inceliklere
kapalı bulunanlar bunu hiçbir zaman anlayamayacaklardır.
Bu mevzuun bize vermek istediği mesaj şudur: 1) Hz.İbrahim (aleyhisselâm), asla
yalan söylememiştir.
2) Nebilerin yolunu tutup giden hizmet erleri de hep yalana
kapalı kalmalıdırlar.
Aslında, hakikî mü’min, gözüne isabet eden bir haram veya
dudaklarından dökülen bir yalan karşısında bütün bir ömür boyu ızdırap çeker ve
gözyaşı döker.
Ne seviyede olursa olsun bütün rehberlere, hayatlarını ruhanîler
gibi geçirmek düşer.
Babasına Duası
Şimdi son olarak da, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) babası için yaptığı dua ile
alâkalı zellesine bir göz atalım:
Acaba, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), dalâlette olan babası için neden Cenâb-ı
Hak’tan mağfiret talebinde bulunmuştu? Onun gibi bir peygamber, getirdiği
mesajları kabul edenlerle iktifa etmesi gerekmez miydi? Niçin inanmayan
babasının arkasına bu kadar düştü ve ardından, onun affedilmesi için Cenâb-ı
Hakk’a onca dua ve niyazda bulundu? Bu bir hata mıydı? Hata ise ufku hatalara
kapalı bir nebiyle nasıl telif edilebilirdi?.
Bu böyle olunca onların başka
hususlarda da hata etmediklerini nereden bileceğiz?.
Bileceğiz de gönül
itminanıyla arkalarından gideceğiz?
İşte dünkü mülhitlerin, bugünkü modern kâfir ve şüphecilerin dile doladıkları
istifhamın esası!
Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) duasında: وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ
الضَّالِّينَ“Babamı da bağışla.
Şüphesiz o, sapıklardandır.” (Şuarâ sûresi,
26/86) Hz.İbrahim’i (aleyhisselâm) bu duaya sevk eden âmili de Kur’ân-ı Kerim
şöyle anlatmaktadır:
مَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ ِلأَبِيهِ إِلاَّ عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا
إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ ِللّٰهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ
إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ
“İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü
idi.
Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca da ondan uzaklaştı.
Doğrusu İbrahim çok
içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe sûresi, 9/114)
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), babasına nasıl söz vermişti.
Kur’ân buna temas eder:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ
قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَءَؤُا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ
اللّٰهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ
وَالْبَغْضَاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِِ وَحْدَهُ إِلاَّ قَوْلَ
إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ
مِنْ شَيْءٍ
“İbrahim (aleyhisselâm) ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel
bir örnek vardır.
Onlar milletlerine şöyle demişlerdi: ‘Biz sizden ve Allah’tan
başka taptıklarınızdan uzağız; sizin dininizi reddediyoruz.
Artık bizimle sizin
aranızda, Allah’a inanmanıza kadar ebedî düşmanlık ve öfke başgöstermiştir.’
Yalnız İbrahim babasına: ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim, fakat
sana Allah’tan herhangi bir şeyi savmaya da gücüm yetmez.’ demişti.” (Mümtehine
sûresi, 60/4)
Bu âyette, imanla küfür arasındaki düşmanlığın ebedî oluşuna açıkça delâlet
vardır.
Küfrün ruhunda, imana karşı nefretin ve bunun küfrün tabiatı olduğuna
işaret eder.
Bu itibarla kâfirin, müslümanı bir türlü sevemeyişini bu noktada
aramak icap eder.
Kur’ân-ı Kerim, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) babasının dalâlette olduğunu
gösteriyor.
Babasının böyle olması, Hz.İbrahim (aleyhisselâm) için bir nakîse
ve kusur da değildir.
Efendimiz’in cedleri içinde de tam tevhide ulaşamayanların
olduğu söylenebilir.
Abdülmuttalip, Hâşim ve Lüey nasıl bir tevhid anlayışına
sahiplerdi bilemeyeceğim.
Ancak, fetret devrinde yaşamış olduklarından dolayı,
fetret devri insanları gibi muamele göreceklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bununla beraber onlarda olması muhtemel kusurların, Efendimiz’in risalet
vazifesiyle gönderilmesine mâni olması da söz konusu değildir.
Evet, evvelâ bilinmelidir ki, eğer, Âzer, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) babası
ise ve Hz.İbrahim (aleyhisselâm) de ona dalâlette diyorsa, bunun Hz.İbrahim’in
(aleyhisselâm) peygamberliğine hiçbir zararı yoktur.
Bazen Cenâb-ı Hak,
Âzerlerden İbrahim (aleyhisselâm), bazen da Hz.Nuh (aleyhisselâm) gibi nezih
ruhlardan Kenanlar yaratır.
Avam ifadesiyle söyleyecek olursak, yer yer
velidlerden pelitler, pelitlerden de velidler meydana gelebilir.
Evet, bazen,
şeytan gibi insanlar, melekler için kuluçkaya yatarlar, bazen da melek gibiler
şeytana kuluçkalık yaparlar.
Allah (celle celâluhu), ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır.
O’nun kudreti
her şeye yettiği gibi, kimse O’na hesap da soramaz.
Evet, O, Âzer gibi bir
ölüden, Hz.İbrahim (aleyhisselâm) gibi, insanlara hayat üfleyen bir diriyi de
yaratabilir..
yaratır ve onu iki altın silsilenin mebdei yapabilir.
Evet, Hz.
İbrahim’in (aleyhisselâm) iki oğlu da peygamberdir.
Hz.İshak’ın (aleyhisselâm)
soyu Hz.İsa Aleyhisselâm’la noktalanırken, Hz.İsmail Aleyhisselâm’ın nesli de
İki Cihan Serveriyle varlığa gaye olma ufkuna ulaşır.
İkincisi: Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) babasına dua etmesi, tamamen fıtrî ve
insanî bir harekettir.
Nitekim Efendimiz de, amcası Ebû Talib’i yana yakıla
tevhide davet etmiş; ardından da: “Eğer men olunmazsam, senin için hep istiğfar
edeceğim.”[24] demiştir.
Ebû Talip ki, O’nu tam kırk yıl bağrına basmış ve her
zaman O’nun yanında olmuştur.
O’nunla bütün sıkıntılarını paylaşmış, hatta
Kureyş’in ilan ettiği boykotta bile O’nu yalnız bırakmamıştır.
Allah Resûlü’ne,
hayatı boyunca bu kadar hizmet eden ve O’nu hep himaye etmeye çalışan amcasına,
ısrarla dini telkin etmesi ve onun müslüman olmasını istemesi ne derece mâkul ve
fıtrî ise, Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) yaptığı dua da o derece tabiîdir.
Çünkü
babası, onun vücuduna sebeptir.
Belli bir devreye kadar onu büyütüp
yetiştirmiştir.
Ayrıca düşünceleri ne olursa olsun, din, onlara, (yani
ana-babaya) “üf” bile dememeyi emretmektedir.[25]
Üçüncüsü: Tebliğ, peygamberlerin varlık gayesidir.
Hidayete erdirmek ise onların
elinde değildir.
Onların vazifesi hak ve hakikati sürekli anlatmak ve bu mevzuda
meşru olan her vesileyi kullanmaktır.
İşte Hz.İbrahim (aleyhisselâm) de, bu
mânâda babasını yumuşatıp, onun gönlünü hidayete hazırlamanın gayretini
göstermektedir.
Ona vaad ettiği dua da, bu cümleden olsa gerektir.
Zira dua da
hidayet vesilelerindendir ve kimsenin hidayeti hususunda ümitsizliğe düşmemek
lâzımdır.
Düşmemek lâzımdır; zira: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ
أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَâyeti,[26] saraheten bazı
kâfirlerin hidayete ermeyeceğini söylemesine rağmen Efendimiz, Ebû Cehil, Ebû
Leheb, İbn Ebî Muayt gibi kâfirlerin yanına sık sık gitmiş ve onları doğru yola
davet etmiştir.
Hidayet Allah’ın (celle celâluhu) elindedir..
ve Hz.İbrahim
(aleyhisselâm) buna çok iyi inandığı için, dua vesilesine kadar babasına karşı
her yolu denemiştir.
Evet, onun içindir ki, babasının hidayeti için Cenâb-ı
Hakk’a dua edip yalvarmıştır.
Bunda da Cenâb‑ı Hakk’a iman ve itminan vardır.
Ancak o, meşîet-i ilâhiyeye vâkıf olunca, derhal duadan vazgeçmiş, âdeta
فَلِلّٰهِِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ“Hâkim irade Allah’a aittir.” (En’âm sûresi,
6/149) demiştir.
Hem Hz.İbrahim (aleyhisselâm), Efendimiz’e uzanan yolda âlemşümul bir mesajla
gelmişti.
Onun vazifesi, herkese tebliğdi ve babasını istisna etmesi için de
hiçbir sebep yoktu.
Bir de buna, cibillî yakınlık eklenince elbette hem bir
evlât, hem de bir nebi olma durumu, onu babasının hidayetinde ısrar etmeye
itiyordu.
Kur’ân-ı Kerim, onun babası karşısında nasıl yanıp tutuştuğunu ve
ondan gördüğü kabalıklara hiç aldırmadan nasıl “Babacığım, babacığım!” dediğini
ve onu doğru yola davet ettiğini şu âyetleriyle ne güzel dile getirir:
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقاً نَبِيّاً * إِذْ
قَالَ ِلأََبِيهِ يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لاَ يَسْمَعُ وَلاَ يُبْصِرُ وَلاَ
يُغْنِي عَنْكَ شَيْئاً * يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ
يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِيّاً * يَا أَبَتِ لاَ تَعْبُدِ
الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيّاً * يَا أَبَتِ إِنِّي
أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيّاً
“Kitapta, İbrahim’e dair anlattıklarımızı da an; o, şüphesiz dosdoğru bir
peygamberdi.
Babasına şöyle demişti: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir
faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu sana gelmeyen bir
ilim bana geldi.
Bana uy, seni doğru yola eriştireyim.
Babacığım! Şeytana tapma.
Çünkü şeytan, Rahmân’a baş kaldırmıştır.
Babacığım! Doğrusu sana Rahmân katından
bir azabın gelmesinden korkuyorum ki, böylece şeytanın dostu olarak kalırsın.”
(Meryem sûresi, 19/41-45)
Evet, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), başkalarına sunduğu nurlu mesajı, babasının
geçeceği yollara da serpiyor ve onun için âdeta yollara dökülüyordu.
Hangi evlât
vardır ki, babasının hidayeti için böyle yürekten, kemal‑i ciddiyetle ve samimî
olarak gayret göstermez.
Hele o insan, Hz.İbrahim (aleyhisselâm) gibi Halîm,
Selîm ve Evvâh bir peygamber olursa…
Dördüncüsü: Bazı tefsirciler, Arapça’da اَبٌkelimesinin “ata” mânâsına da
geldiğine dikkati çekerler ve Hz.İbrahim’in (aleyhisselâm) يَا أَبَتِdiye hitap
ettiği şahsın, onun öz babası değil de dedesi, amcası veya bir başka yakını
olabileceği ihtimali üzerinde de dururlar.[27]اَبٌkelimesinin çoğulu olan
آبَاءُKur’ân-ı Kerim’de de geçer ve “Atalar” mânâsına kullanılır.
Meselâ Hz.Yusuf (aleyhisselâm): وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَآئِـي إِبْرَاهِيمَ
وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَder.
“Atalarım, İbrahim, İshak ve Yakub’a uydum.” (Yusuf
sûresi, 12/38) Görüldüğü gibi آبَائِي kelimesi bu âyette “atalarım” mânâsına
kullanılmıştır.
Hele آبَاؤُنَا اْلأَوَّلُونَ tabiri Kur’ân’da çok sıkça geçer
ki; “O ilk atalarımız.” demektir.
Durum böyle olunca, ihtimal ki Hz.İbrahim
(aleyhisselâm), Âzer’in oğlu değil de onun torunu veya yeğenidir.
Nitekim bir
rivayete göre o, Târah’ın oğludur.[28] Bir başkasının da olabilir.
Mülâhaza
dairesi böyle açık olunca, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), ne babasının gölgesinde
kalan bir insandı, ne de onun dalâletini bildikten sonra, onun için istiğfar
edecek bir insandı.
Kur’ân-ı Kerim, onun bir duasını da bize şu şekilde
naklederek onu bize de talim buyurmak istemiştir: رَبَّنَا اغْفِرْ لِي
وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ“Rabbimiz, beni,
anne-babamı ve mü’minleri hesabın görüldüğü gün mağfiret buyur.” (İbrahim
sûresi, 14/41) Burada ise ana-baba mânâsına وَالِدَيَّ “Valideyye” tabiri
kullanılmaktadır.
Meseleye, arz ettiğimiz hususlar zaviyesinden bakacak olursak, açıkça görülür
ki, Hz.İbrahim (aleyhisselâm), nezihti, temizdi, masumdu, günahsızdı ve ismet
sahibi yüce bir nebiydi..
O, her zaman hak söylemiş ve daima hakkın yanında
olmuş kutlulardan bir kutluydu.
Hz.İbrahim tam bir tevhid insanıydı ve teslimiyet, onda zirvede idi.
Onun
içindir ki “hillet”, ona tahsis edilmiş ve “Allah İbrahim’i dost edinmişti.”
(Nisâ sûresi, 4/125) mealindeki âyet bu hilleti anlatmaktadır.
O, Cenâb-ı
Hakk’ın emirlerinden ne pahasına olursa olsun, zerre kadar inhiraf etmemiş;
hatta O’na “Evlâdını kes!” deyince bile, zerre kadar tereddüt
geçirmemişti.[29]“Hanımını ve çocuğunu ıssız bir çölde bırak!” emri geldiğinde,
hemen emri yerine getirmiş..
sonra da arkasına bakmadan çekip gitmişti.
Başka
bir seferinde o, kendi canıyla imtihan olmuş..
onun için hazırlanan cehennemî
bir ateşin içine atılmış; ama zerre kadar endişeye kapılmamıştı..
hatta, bu
arada melek gelip de yardım teklifinde bulununca, O Hak dostu bu teklifi
reddetmiş ve “O biliyor ya!”, demişti.
Tabiî onun içini “berd ü selâm” hâline
getiren bu teslimiyet, ateşi de “berd ü selâm” etmişti.
Hz.İbrahim (aleyhisselâm), işte böyle bir nebiydi ve Rabbiyle münasebeti bu
kadar kuvvetliydi.
Bütün bunlara rağmen, onun günaha girebileceğini düşünmek,
başka değil, sadece onu bilmemenin, tanımamanın, daha açık bir ifadeyle kapkara
bir cehaletin ifadesidir…
Evet o, bir şefkat âbidesiydi..
ve işte bu şefkat âbidesi, babasının hidayetini
talep etmişti..
etmişti ama onun hakikî mahiyetini öğrenince de derhal bu
isteğinden vazgeçmişti.
Bir rivayette; ahirette de Allah (celle celâluhu)
babasını ona, bir keler şeklinde temessül ettirecek ve o, bu manzarayı gördükten
sonra, babasına olan cibillî alâkasından da vazgeçecektir.[30]
Her şeyin en iyisini Allah (celle celâluhu) bilir.
D.
…Ve İffet Âbidesi Hz.Yusuf (aleyhisselâm)
Tevrat, Hz.Yusuf’la (aleyhisselâm) alâkalı iftiralarla doludur.
Akla-hayale
gelmedik ne kadar iftira varsa, hepsi malzeme olarak kullanılmış ve -hâşâ- Hz.
Yusuf (aleyhisselâm), âdî bir insan durumuna düşürülmüştür.
Hâlbuki o,
sîretiyle-sûretiyle pâk ve nezih bir nebidir.
Ve her peygamber gibi o da ismet
sıfatıyla donatılıp techiz edilmiştir.
Ancak, burada üzülerek itiraf etmeliyim ki, bizim tefsircilerimizden bazıları da
dikkatsizce Tevrat’tan veya daha umumî mânâda İsrailiyattan yaptıkları
alıntılarla, o Yüce Nebi’ye yakışmayacak ve onun ismetine dokunacak
yakıştırmalarda bulunmuşlardır.
Biz yine, mevzu edindiğimiz diğer peygamberlerde
olduğu gibi, Hz.Yusuf’la (aleyhisselâm) ilgili hâdiseleri de Kur’ân’dan takip
ederek, Hz.Yusuf’un (aleyhisselâm) iffet ve ismetini Kur’ân âyetleri içinde
bulmaya çalışacağız.
Tabiî ki, bu çalışma, sadece mevcudu ortaya çıkarma
gayretidir.
Yoksa Kur’ân’da bu husus gayet sarih ve açık olarak
belirtilmektedir.
En âmî bir insan dahi, Yusuf sûresini, bir kere -tabiî
mânâsına inerek- okusa, arz edeceğimiz hususları rahatlıkla bulabilecektir.
Yeter ki, ona peşin fikirliliğin körelttiği bir gözle bakmış olmasın..
Hz.Yusuf (aleyhisselâm), çocukluğunda kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve
sonra da köle gibi satılmıştı.
Onu Mısır’da bir vezir satın almış, sonra da bir
evlâtlık gibi bağırlarına basmışlardı.
Ancak, Yusuf çocukluk devresini aşıp,
gençlik çağına girince, vezirin hanımı, Yusuf’a karşı başka duygular beslemeye
başlamıştı.
Derken, Kur’ân’ın anlattığı gibi, bir gün kapıları sıkıca kapatıp
ondan kâm almak istemişti.
Ancak, gelen tekliften ürperen ve o güne kadar
aklının, hayalinin ucundan dahi geçirmediği bir şeyle karşılaşan Hz.Yusuf
(aleyhisselâm), derhal oradan uzaklaşmak istedi ama, kadın arkasından yetişip
gömleğinden çekince, Hz.Yusuf (aleyhisselâm) yakalandı, gömleği de yırtıldı.
Tabiî, bu arada kapı açılınca, birden bire vezirle karşılaştılar..
ve Hz.
Yusuf’a bir imtihan yolu daha göründü..
zira, kadın, kocasını görünce derhal
iftiraya başladı ve “Karına kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Hapis veya
işkence değil midir?” (Yusuf sûresi, 12/15-25) dedi.
Bu bir iftiraydı ve iftira
her yönüyle kendisini ele veriyordu.
Şimdi naklettiğimiz hâdiseyi bir de, âyetlerin satır aralarında takip ederek Hz.
Yusuf’un (aleyhisselâm) ismetine delâlet eden hususları yakalamaya çalışalım:
وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ اْلأَبْوَابَ
وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ
إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
“Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve
“Gelsene!” dedi.
Yusuf: ‘Maâzallah! Doğrusu senin kocan benim efendimdir, bana
iyi baktı.
Haksızlık yapanlar kat’iyen başarıya ulaşamazlar’ dedi.” (Yusuf
sûresi, 12/23)
Evvelâ, Kur’ân, gıybet etmiyor.
Kadının ismini vermiyor, onu sadece “evin
hanımı” unvanıyla ele alıyor.
Bütün kapıları kapatan, kadındır.
Bu arada ilk ses de, bütün şûhluğu ile
kadından gelir.
Arkadan o iffet âbidesinden de bir ses yükselir: “Maâzallah!”
Yusuf (aleyhisselâm), bu hareketiyle kıyamete kadar gelecek bütün gençlere ne
büyük bir irade timsalidir!
Âyette, sarihan Hz.Yusuf’un (aleyhisselâm), gelen teklif karşısında kat’î bir
tavır belirttiği açıktır.
Hz.Yusuf (aleyhisselâm) “Rabbim” derken kimi
kastediyor? Ya bu ifade ile kasdı Cenâb-ı Hak’tır ki, günaha girmek, O’nun
kendisine bunca bahşettiği nimetlere karşı nankörlükle mukabele etmek demektir.
Nankörler ise asla kurtuluşa eremezler.
Ya da kadının kocasıdır ki, daha önce
geçen اَكْرِمِي مَثْوَيهُ“Ona iyi bak.” ifadesine bir telmihtir.
Hakikaten
kadının kocasının, Yusuf’a çok büyük iyilikleri dokunmuştur.
Bütün bu iyiliklere
karşı Yusuf, nasıl nankörlükle mukabele edebilirdi ki?
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, Hz.Yusuf’un (aleyhisselâm)
günahtan kaçınması, hiçbir zaman efendisinin veya Cenâb‑ı Hakk’ın kendisine olan
ihsan ve lütuflarından dolayı değildir.
Bu, sadece meselenin temel esaslarından
biridir ve kadının anlayış seviyesine göre bir tenezzüldür.
Hâlbuki Hz.Yusuf’un
günahtan kaçınma sebebi, daha ağzından dökülen ilk cümlede gizlidir: “Maâzallah
– Allah’a sığınırım!” Demek ki onun günahtan kaçınması doğrudan doğruya Allah
(celle celâluhu) korkusu, Allah mehâbetiyle alâkalıdır ki, makbul olan takva da
budur.
Günah, nasıl bir netice doğurur, Hz.Yusuf (aleyhisselâm) bunun da şuurundadır.
Günah bir zulümdür, bir haddi tecavüz etmektir ve bir fasit daireye girmektir.
Neticesi ise hem dünyada hem de ahirette hüsrandır.
Hz.Yusuf (aleyhisselâm) hakkında yanlış anlama ve anlatmalara sebep olan âyet
ise, hemen bu âyetin ardından gelen وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلاَ
أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ âyetidir.[31]
Âyete mânâ vermeden önce bazı kelimeler üzerinde durmamız yararlı olacaktır: Bu
âyette, yanlış-doğru anlamalar üzerine nirengi kelime هَمَّ kelimesidir.
هَمَّ fiili mazî bir kelimedir.
Bu kelimenin çeşitli mânâları vardır ve failin
durumuna göre, bu mânâlardan birini tercih etmemiz gerekir.
Lügat ilminde de bir
kaide vardır (eğer aksi bir delil yoksa veya mevzua mutabakatsızlığı söz konusu
değilse) kelime için esas ve hakikî mânâ ilk sıradaki mânâdır.
Bölge
farklılıkları mahfuz, bu mevzuda lügatçilerin referansı önemlidir.
هَمَّ
kelimesine, lügatte verilen ilk mânâ, اَقْلَقَ ve حَزِنَ mânâlarıdır.
أَقْلَقَ:
“Gönül ızdırabına düşme, hafakanlara girme, hasretle yanıp tutuşma, yanıp
yakılma ve mahzun olma.” demektir.
Bu fiil, Zeliha’ya nispet edildiğinde, “Zeliha, Yusuf’tan (aleyhisselâm) ötürü
kalaktan kalağa girdi, sıkıntıya düştü, hüzne gömüldü.” mânâlarına gelir.
Tabiî
Hz.Yusuf (aleyhisselâm) da kendi dünyası adına bir kalak ve hüzne boğuldu.
Çünkü o, bu evde bir esirdir.
Kaçsa bile yakalanıp geri getirilecektir.
Ayrıca
bu kadın da ona musallattır.
Öyle ise, kadın, onun için yanıp yakılırken üzülüp
ızdırap çektiği gibi Hz.Yusuf (aleyhisselâm) da, ismet ve iffeti adına ızdırap
çekmektedir.
Rabbi ona burhanını göstereceği âna kadar da, teminat altında
olduğunu tam bilememektedir.
Evet, Allah (celle celâluhu), ona çamur attırmayacaktı.
O, Yusuf’un
(aleyhisselâm) etrafını burhanlarla karantinaya almıştı.
Ancak bunlara tam
uyanacağı âna kadar dehşet, endişe ve ürperti yaşayacaktı.
Bence evvelâ üzerinde
durulması gereken husus da budur.
Mevzu ile alâkalı tefsirler, bu noktadan çıkış
yapılarak tekrar gözden geçirilmelidir.
İkincisi: Zeliha, sürekli bir gayret, azim ve kararlılık içindeydi..
evet o,
kendisine bir hedef seçmişti; Yusuf (aleyhisselâm) mutlaka onun olmalıydı ve
onun bütün derdi buydu.
Nitekim, başka bir âyette onun durumu anlatılırken: قَدْ
شَغَفَهَا حُبّاً“Aşkı kalbini delmişti.” (Yusuf sûresi, 12/30) deniyor.
Hz.
Yusuf’un (aleyhisselâm) durumu ise: كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ
وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ âyetiyle: “İşte ondan
kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik.
Çünkü o, bizim ihlâs kesilmiş
kullarımızdandı.” (Yusuf sûresi, 12/24) iffetâmiz, ihsan buudlu sözlerle
anlatılmaktadır.
Âyette geçen “muhlas” tabiri de çok mühimdir.
Evet, bir “muhlis” vardır, bir de
“muhlas”… Hz.Yusuf (aleyhisselâm), bu ikinciden yani muhlas olanlardandır.
Her
peygamber muhlastır.
Muhlis, ihlâslı insan demektir.
O, yaptığı her işi Allah (celle celâluhu) için
yapar ve bütün yaptıklarında, sırf Cenâb-ı Hakk’ın rızasını gözetir.
Bu
itibarla, safvet ve samimiyet içinde, hep Allah’a (celle celâluhu) bağlılığı
araştıran insana biz, “muhlis” diyoruz.
Fakat görüldüğü gibi o, daha araştırma
safhasındadır ve henüz yoldadır.
Yani tasavvufî ifadesiyle “seyr ilallah”
mertebesindedir.
Allah’a (celle celâluhu) doğru giderken, amel ve
davranışlarında istikamet mücadelesi vermektedir.
Muhlas ise, bütün endişelerden
kurtulmuş, ihlâsın zirvesinde taht kurmuş bir babayiğittir.
O, “muhlis”in
gitmekte olduğu yolları çoktan aşmış ve yolculuğunu “seyr minallah”la
taçlamıştır bile.
İşte böyle bir insan için, artık, yer yer bizim içine
düştüğümüz varta ve sürçmeler söz konusu değildir ki, Yusuf (aleyhisselâm) da
bunlardandır.
Öyle ise, bir muhlise dahi yakışmayacak davranış veya düşünce,
muhlas olan Hz.Yusuf’a (aleyhisselâm) nasıl yakışır?
Ayrıca Kur’ân: وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ“İşte biz muhsinleri böyle
mükâfatlandırırız.” (Yusuf sûresi, 12/22) diyerek Hz.Yusuf’un (aleyhisselâm),
muhsinlerden olduğuna da işaret etmektedir.
Bizler, iman yoluyla amele, amelle
de iman-ı tahkikîye ulaşır, yolun sonunda da ancak ihsan mertebesine
çıkabiliriz.
Bizler için kavs-i urûçta mukadder bu son basamak, bir nebi için,
işin başı ve yolculuğunda ilk kaldırım taşıdır.
İhsan; أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ
فَإِنَّهُ يَرَاكَ hadisinde de anlatıldığı gibi, Allah’ı (celle celâluhu)
görüyor gibi, O’na kulluk yapmaktır.[32] İşte, bizler için son ve ufuk nokta
olan bu merhaleye peygamberler, daha işin başlangıcında mazhar edilmiş..
ve
onların yolculuğu, bir ölçüde bizler için münteha sayılan bir noktadan
başlamıştır.
Öyleyse peygamberlerin durumunu tahlil ederken, meselelere hep bu
perspektiften bakmak icap edecektir.
Aksine, onları kendimizle kıyas edersek,
hep yanılırız ve doğruya da bir türlü varamayız.
Zeliha ile Hz.Yusuf (aleyhisselâm), tamamen ayrı iki dünyanın insanıdırlar.
Biri, aşkından gözü dönmüş, iradesi felce uğramış, kendi hislerini yaşayan bir
insandır, diğeri de, gözü ötelere açılmış, ihsan şuuruna ermiş ve ihlâsın özü
hâline gelmiş bir nebi..
tabiî, o da hep kendi iklimine doğru kanat çırpmakta.
Bunlardan her ikisi için de هَمَّkullanılır.
Fakat kullanılan bu kelimenin
mânâsı, her ikisinin gaye ve hedefi ölçüsünde birbirinden farklıdır..
evet,
هَمَّkelimesine, onların himmetlerinin düşünce yapılarının, bilgi birikimi ve
kültürlerinin farklılığına göre mânâ verilmelidir.
Zaten aradaki fark, biraz
sonra meydana gelecek tablodan da anlaşılacaktır.
Yusuf (aleyhisselâm), ismet ve
iffete doğru, Zeliha ise, şehvet ve günaha doğru koşmaktadır..
ve ikisi de âdeta
yarışmaktadır.
Yusuf (aleyhisselâm) kaçıyor, diğeri kovalıyordu.
Eğer Yusuf’ta
(aleyhisselâm), zerre kadar meyil olsaydı, böyle bir kovalama olmazdı ki! Demek
ki, Yusuf’un azmi, niyeti ve hedefi tamamen başkaydı.
Ve o, o yüce hedefe doğru
koşmaktaydı.
Zaten ikisi arasında cereyan eden mücadeleyi izlerken de bu
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Evet, Hz.Yusuf, Zeliha’dan öyle kaçmaktadır ki, kadın, arkasından çekip odadan
çıkmasına mâni olmak isteyince, Yusuf’un (aleyhisselâm) gömleği arkadan
yırtılmıştır.
Tam bu sırada Yusuf (aleyhisselâm) kapıyı açar ve dışarıya fırlar,
kadın da arkasındadır.
Ve bu kovalamaca ile vezirin karşısına çıkılır.
Böyle bir
durumda, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış olan kadın hemen kendini
müdafaaya geçer ve Hz.Yusuf’a isnatta bulunur..
bulunur ama, dediklerine, ne
kendisi ne de kocası inanmıştır.
Zaten ortada bir de şahit vardır.
Suskun
hâliyle, en büyük hatipleri dahi susturacak bu şahit, şüphesiz Yusuf’un
(aleyhisselâm) yırtılan gömleğidir.
Ve kadının akrabasından birisi veya henüz
konuşmasını bilmeyen bir çocuk da bu şehadete imza atar.
Mesele anlaşılmıştır; ve Yusuf (aleyhisselâm), zerre kadar günaha bulaşma meyli
göstermemiştir.
Çünkü gömlek arkadan yırtılmıştır.
Eğer niyet Yusuf’ta
(aleyhisselâm) olsa ve kadın korunmak isteseydi, gömleğin yırtığı, ön taraftan
olmalıydı.
Yusuf (aleyhisselâm), burhanlardan birini orada hemen görmüştü.
İşte
Rabbi, bir yırtık gömlekle onu korumuş ve muhteşem geleceğe doğru bir adım daha
attırmıştı.
Bu itibarla, Hz.Yusuf’un (aleyhisselâm) “hemm”i, düşüncesi, kendi sevdası;
Zeliha’nınki de kendi sevdası istikametindeydi.
Cenâb-ı Hak’la halvete ermiş bir
insanın ve daima Allah (celle celâluhu) murâkabesiyle yaşayan bir nebinin
“hemmi”ni, gözü şehvetten başka bir şey görmeyen bir kadının hemmiyle aynı
teraziye koyup tartan ve ikisinin düşüncesini de cismaniyetin sis ve dumanları
içinde ele alan bir kısım müfessirler, bu inceliği göremediklerinden büyük
yanılgı içindedirler.
Bence, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeden referanslı olmayan
bütün yorumlar bir daha gözden geçirilmelidir.
Yeniden yapılacak bu düzeltme
-öyle zannediyorum ki- o samimî, fakat İsrailiyat kurbanı büyüklerimizi de
memnun edecektir; zira onlar, bu hatalarından dolayı kim bilir ne füyûzattan
mahrum kalmışlardır..?
Evet, kat’iyen inanıyoruz ki nebiyi, herhangi bir beşer gibi değerlendirip
tartmak isteyenler, onun mânevî atmosferinden ve diriltici ikliminden mahrum
kalırlar.
“Hz.Yusuf (aleyhisselâm), tam gönlüyle Zeliha’nın teklifine meyledecekti ki,
Yakup Aleyhisselâm’ı gördü.
Eli dudağında Yusuf’a hayretle bakıyordu.” gibi
safsatalar, nebinin ismetine, muharref kitapların attığı iftira çamurları
cümlesindendir ve bunlar bizim kitaplarımızdan mutlaka silinmelidirler!..
Abdülaziz Debbâğ isimli büyük veli وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَاâyetinin
tefsirinde: “Zeliha kendi düşünce ve tasavvuruna göre harekete geçti, Yusuf
(aleyhisselâm) onu bu işten vazgeçirmek için harekete geçti, belki Zeliha’yı
dövecek, ona elini kaldıracaktı.” demekte ve هَمَّkelimesini bu şekilde izah
etmektedir.[33] İlâhî nefahatın, ümmiyet ufkunu ağartarak ona söylettiği daha
nice pırlantalar var!
Hem zaten, başka türlü nasıl düşünülür ki, Allah Resûlü kendisine “Sen kerîmsin”
diyenlere:
إِنَّ الْكَرِيمَ بْنَ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ يُوسُفُ بْنُ
يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلِ اللّٰهِ yani: “Kerîmoğlu,
kerîmoğlu, kerîmoğlu kerîm, İbrahim Halîlullahoğlu, İshakoğlu Yâkuboğlu
Yusuf’tur.”[34] dediği bir yüce kamet.
Onun büyük dedesi Hz.İbrahim, dedesi
İshak ve babası Yakup’tur.
İşte Yusuf, böyle kerîmoğlu kerîmdir..
ve Allah
Resûlü, bu ifadeleriyle Hz.Yusuf’u (aleyhisselâm) öyle bir noktada
işaretlemektedir ki, biz hayallerimizle bile oraya ulaşamayız.
Bizim gibi sıradan ve varlığın özünden değil de, tortusundan yaratılmış insanlar
bile, böyle bir günahı aklından geçirmezken, o pâk dâmen, o büyük nebinin böyle
şeylere tenezzül edeceğine ihtimal vermek, akıl harici bir safsatadır.
Ne akıl
ne de nakil böyle bir safsatayı kabul edemez.
O nebi ki, kadınların fettanlığı artıp, kullanılan oyunlar ayrı buudlar
kazanmaya başlayınca, Rabbine “Rabbim, hapishane benim için bunların teklifini
yapmaktan daha iyidir.” (Yusuf sûresi, 12/33) der, ve saraydaki zevk ü safa dolu
bir hayatı terk edip, hapishanenin ufûnetli, tahammül edilmez hayatına iffeti
adına razı olur.
Evet, dokuz seneye yakın bir mihnet dolu hayatı, sırf ismet ve
iffeti uğruna göğüslemesi, onun ismetini ispata yetmez mi? O kadınlar ki, onun
güzelliği karşısında kendilerinden geçmiş ve ellerini kesmişlerdi.
O kadınlar
ki, onu zor durumda bırakmak için, Zeliha’nın ona olan tutkusunu yaymış..
ve ona
yakın olabilmek için nice oyunlar denemişlerdi.
Ne var ki her defasında
karşılarında, bu granit imanlı genci bulmuş ve ondan bir dirhem dahi meyil
koparamamışlardı.
Dua etti.
Fasit daireye girmemek için, Rabbine yalvardı.
Rabbi de, onun duasını
kabul etti ve onu hapishanede garantiye aldı.
Ardından her devrin çilekeşleri
için, hapishane kapıları hep açık kaldı ve hapishaneler, iman ve Kur’ân
hizmetkârları, hakikat işçileri için birer “Medrese-i Yusufiye” oldu.
O iffetine o kadar düşkün idi ki bir gün geldi, ona “Hapisten çık.” dediler.
O,
diretti ve “İffetim herkesçe bilinmedikçe hapisten çıkmam.” (Yusuf sûresi,
12/50) dedi.
İffetli yaşamak ayrı bir iş, onun ispatı da ayrı bir işti..
bunların ikisi de, onun gelecekteki misyonu adına büyük önem taşıyorlardı.
O,
hapisten çıkmadı..
Zeliha herkesin bulunduğu bir yerde suçunu itiraf etti.
Ardından da onun nasıl bir iffet âbidesi olduğunu söyledi.
Zeliha bile günahını itiraf edip onun ismetini ilan ederken, hâlâ o şanı yüce
bir nebiye günah isnat edenlere bilmem ki ne demeli?.
[1] Buhârî, merdâ 1; tevhid 31; Müslim, munâfıkûn 58-60.
[2] Bakara sûresi, 2/35; A’râf sûresi, 7/19.
[3] Tirmizî, tefsir (7) 3.
[4] Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr, 2/52; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/60; İbn
Hacer, Fethu’l-Bârî, 3/102; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/522.
[5] Tâhâ sûresi, 20/121.
[6] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/428.
[7] Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 3/49.
[8] Ahzâb sûresi, 33/30.
[9] Serahsî, Mebsût, 22/67.
[10] Buhârî, kader 11; Müslim, kader 13.
[11] Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fedâil 17.(Lafız Müslim’den)
[12] Râzî, Mahsûl, 5/538; Âmidî, İhkâm, 1/343; İbn Kesîr, Tuhfetü’t-Tâlib,
1/174; İbn Hacer, Telhîsu’l-Habîr, 4/192.
[13] Buhârî, tefsir (9) 12, 13.
[14] Buhârî, tefsir (21) 8; Müslim, iman 270-272.
[15] Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân, 1/301-302.
[16] Buhârî, enbiyâ 11; Müslim, iman 238.
[17] Buhârî, enbiyâ 8; Müslim, fedâil 154.
[18] Tirmizî, menâkıb 45; Ebû Dâvûd, edeb 92.
[19] Tirmizî, Şemâil, s.
199; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/357.
[20] Sâffât sûresi, 37/89.
[21] Buhârî, enbiyâ 8; Müslim, fedâil 154.
[22] Buhârî, enbiyâ 9; Müslim, iman 327-328.
[23] Müslim, birr 101; Tirmizî, birr 26.
[24] Buhârî, cenâiz 81; menâkıbu’l-ensar 40; Müslim, iman 39-40.
[25] Bkz.: İsrâ sûresi, 17/23.
[26] Bakara sûresi, 2/6.
[27] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 13/38-40.
[28] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 13, 37-40.
[29] Sâffât sûresi, 37/102-103.
[30] Buhârî, enbiyâ 8; Hâkim, el-Müstedrek, 2/260.
[31] Yusuf sûresi, 12/24.
[32] Buhârî, iman 37; Müslim, iman 1-7.
[33] Abdülaziz ed-Debbağ, el-İbrîz, s.
212.
[34] Buhârî, enbiyâ 18-19; menâkıb 13; Tirmizî, tefsir (12) 1.
Her Peygamber Masumdur
Bütün peygamberler (aleyhimüsselâm) masumdur.
Onların hayatında kasdî herhangi
bir inhiraf söz konusu değildir.
Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış
müstesna insanlardır.
Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en
seçkinlerinden daha seçkindirler.
Ve onlar bütün bir hayat boyu da bu seçkinlik
ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir.
Nebilerin fıtratları sâfi, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl
pırıldır.
Allah’tan (celle celâluhu) gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet
üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir.
Onlar güneş
şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşha gibidirler;
onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihalesi olmaz.!
Evet, öyledir; mantıken de öyle olması gerekir.
Çünkü nebiler, tebliğ
vazifesiyle aramızda bulunurlar… Onların varlık gayesi, sadece ve sadece
tebliğdir.
Yani, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve buyruklarına ilk muhatap onlardır..
ve
aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarırlar.
Eğer peygamberler, böyle
dupduru bir ruh yapısına sahip olmasalardı, gelen ilâhî mesajları, geldiği gibi
intikale muvaffak olamazlardı.
Hem de, ilâhî vahiy onların saydam olmayan
mahiyetlerine, duru olmayan gönüllerine, saf olmayan vicdanlarına çarpar, âdeta
ışık gibi kırılır ve ışığın kırılıp başkalaşması misillü, bu mat satıh ve
bünyeler her şeyi kendi his, duygu ve düşüncelerinin alaca karanlığında
değerlendirir, isteyerek veya istemeyerek çarpıtırlar.
Böylece Cenâb-ı Hakk’ın
istek ve emirlerine uygun keyfiyeti de kaybolur gider.
Nebiler, aynı zamanda, Zât-ı Akdes ve Mukaddes’e ait esrarı bize intikal
ettirmek için birer ayna vazifesi görürler.
Bu aynanın tertemiz olması gerekir
ki, vicdanlara aksettirdiği hakikatler yanıltıcı olmasın.
İnsan; iman, itikat ve amele ait bütün dinî hükümleri peygamberler vasıtasıyla
öğrenir.
İnsan, onlarda dini en kâmil ve mükemmel hâlde görmelidir ki, onlara
ittiba ile dünya ve ahiret saadetini elde edebilsin..
insanlara kudve ve imam
olan küllî rehberler, eğer günah işleyecek olsalar, onlara ittiba nasıl caiz
olabilir ki? Onlara ittiba, insanda istikamet arayışı düşüncesine bağlıdır.
İnhiraf edebilen insanların arkasından gitmek, insandaki bu arayış düşüncesine
terstir.
Hayır, hiçbir peygamber günah işlememiş ve hepsi de bütün hareket ve
davranışlarında en güzel, en mükemmel bir hayat yaşamış ve hayatlarını hep aynı
istikamette geçirmişlerdir.
Kendisi Cennet’e ehil olmayan bir insanın,
insanların elinden tutup onları Cennet’e ehil hâle getirebileceğine inanmak ne
kadar zordur.
Evet, hâlbuki Cenâb-ı Hak, bütün peygamberleri, insanları Cennet’e
ehil hâle getirsinler diye göndermiştir.
Peygamberlerin masumiyetindendir ki, ilâhî vahye dayanan din ile, beşerî sistem
ve teoriler arasında, kıyas kabul etmeyecek ölçüde, dine ait bir üstünlük göze
çarpmaktadır.
Eğer durum böyle olmasaydı, netice de böyle olmazdı.
Elbette, peygamberlerin hususiyle de nübüvvetten evvel, kendilerine göre bir
idealleri vardı..
ve bunun böyle kabul edilmesinde de bir mahzur yoktu.
Her
hâlde ondandı ki, Allah Resûlü, insanlığın kurtuluşu için kıvranırken O’nun
nübüvvet öncesi, Nur Dağı’nda yaşadığı sancılar bu kabîl gaye-i hayal buudlu
hafakanlardı.
Evet, O’nda bir ideal ve bir gaye vardı; o da; bu insanlar, bu
bataklıktan muhakkak kurtarılmalıydı.
Ne var ki; onun sınırı işte burada
bitiyordu.
İnsanlığın kurtarılma reçetesi O’na ve O’nun düşüncesine ait değildi.
O reçete doğrudan doğruya vahiy kanalıyla Cenâb-ı Hak’tan gelecekti.
İşte, idealizmle vahiy yolu burada birbirinden ayrılır: Biri tamamen beşerî,
diğeri ise tamamen ilâhîdir.
Öyleyse, o ilâhî sistemi yüklenecek nebi de, diğer
idealistlerden tamamen ayrı bir ruh yapısına sahip olmalıdır ve öyle olmuştur.
Burada şunu da kaydetmeden geçemeyeceğim: Nasıl ki, nebiler idealistlerden
ayrılmıştır ve nebiler masumiyetle donatılmıştır.
Öyle ise, nebiye ittiba eden
ümmet de aynı yapıya ve aynı masumiyete sahip olmalıdır.
Nebi cemaatini diğer
yığınlardan ayıran özellik de bence işte budur!
Şüphesiz, herkesin bir ideali olmalıdır.
İdealsiz insanlar başıboş ve yörüngesiz
sayılırlar.
Onun içindir ki, bir söz sultanı: “Gaye-i hayal olmazsa ya nisyan
veya tenasi edilse ezhân enelere döner.”[1] demektedir.
Gaye-i hayal, eski bir
tabirdir ki, bugün mefkûre ve ideal kelimeleriyle karşılamaya çalışıyoruz.
Peygamberlerin masumiyet ve günahsızlıkları, onlarda fıtrat ve yaratılış hâline
gelmiş ve âdeta günahsızlık onların yapılarının bir buudu olmuştur.
Ayın
yüzünde, güneşin bağrında bir kısım siyah lekeler bulunabilir; fakat bir nebinin
ruhunda, günahın gölgesi dahi misafir olamaz.
Bir veli günah işlese, meselâ, farkında olmadan ağzından hilâf-ı vaki söz çıksa,
o veli bütün bir ömür boyu vicdanında bunun ızdırabını yaşar.
Hâlbuki,
farzımuhal, böyle bir söz, nebinin dudaklarından dökülecek olsaydı, onun vicdan
azabı mahşerde de devam ederdi.
Onun içindir ki, Hz.İbrahim (aleyhisselâm),
hayatında söylediği üç târiz cümlesinin (Târiz, yalan değildir.
O, doğruyu ifade
etmekle beraber “Limaslahatin” muhataba mantûk dışı bir mânâyı ilhamdır ki hep
yaparız.) ızdırabını mahşerde de çekmekte, kendisine şefaat etmesi için
başvuranları Hz.Musa’ya (aleyhisselâm) göndermektedir.[2]
Evet, hem O hem de bütün peygamberlerin vicdanı günaha karşı bu derece duyarlı
ve âdeta kapalıdır.
Biz, bu konuyu tahlil etmeyi düşünürken, Efendimiz’in masumiyetini anlatmak
istiyorduk.
Ancak, bütün nebiler, Allah Resûlü’nün ifadesiyle “Ebnâü allât”[3]
yani aynı babanın evlâtlarıdır..
evet, onların hepsi de aynı babanın
terbiyesinde yetişmiş evlâtlar gibidir.
Onun için biz de, bütün peygamberlerin
masumiyetine kısa da olsa temas etmeden geçemeyeceğiz.
Hatta, o yüce ruh ve
müstesna kametlerden, bilhassa, muharref kitaplar vasıtasıyla üzerlerine çamur
atılmak istenenleri, bizzat inceleme mevzuumuza dahil edecek ve Kur’ân’ın
aydınlık tayfları altında onlara atılan iftiraların iğrençliğini gözler önüne
sermeye çalışacağız.
Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi bizim esas konumuz,
Allah Resûlü’dür ve O’nun masumluğu da bu faslın ana mihveridir.
Evet, her peygamber masumdur.
Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ise, Masumlar Masumu’dur.
Zira O’nun mahiyeti bütünüyle ilâhî tecellîlerle
yoğrulmuş ve O’nun gönül aynasında daima Allah (celle celâluhu) mütecellî
olmuştur.
Böyle bir mahiyet ve böyle bir gönüle sahip olan o yüce Ruh, elbette
Masumlar Masumu olacaktır…
Allah (celle celâluhu), hususî ve çok büyük bir dava için, o davayı anlatmak
üzere hususî ve ısmarlama insanlar seçmiştir ki, işte bunlar peygamberlerdir.
O,
bu peygamberleri, hususî durumları itibarıyla, hususî olarak hep korumuştur.
Bu
da, onları ismet sıfatıyla donatması ve musumiyet ufkunda tutması demektir.
Çünkü onlar, her zaman, o muallâ ve müberra mevkilerini korumalıdırlar ki, bütün
insanlığa rehber ve imam olabilsinler.
Onların cübbe ve sarıkları her türlü
çamur ve pislikten korunmuş olmalı ki, imamına bakıp ona göre vaziyet alma
durumunda olanların gözleri, başka yerlerle meşgul olmasın.
Onlar, insanlığı
Allah’a ve Allah’ın rızasına götürmek için yol rehberi ve seyahat
garantörleridir.
Hâlbuki hiçbir günahta hatta en ufağında dahi, Allah’ın rızası
ve hoşnutluğu yoktur.
Kendisi Allah’ın rızasından mahrum bir kimse, nasıl
başkalarını O’nun rızasına kavuşturacak ki? Bu kat’iyen mümkün değildir.
Öyleyse
peygamberlerin günah işlemeleri de mümkün değildir.
[1] Bediüzzaman, Sözler, Lemeât.
[2] Buhârî, tefsir (17) 5; Müslim, iman 326.
[3] Buhârî, enbiyâ 48, Müslim, fedâil 144.
Peygamberler Dışında İsmet
Meselenin bir başka yönü de “ismet”, peygamber olmayanlar için de söz konusu
olabilir mi? Yani, peygamberlerin dışında, bazı seçkin insanları da Allah (celle
celâluhu), günah işlemekten korur mu? Yine âlimlerin çoğunluğunu teşkil eden
cumhurun bu mevzudaki görüşü, “Peygamberlerden başkasının masum olamayacağı”
merkezindedir.
Herkes, büyük veya küçük bir günah işleyebilir.
Masumiyet, sadece
peygamberlere hastır.
Efendimiz’in bir hadisi de bu görüşü teyit etmektedir.
Bu
hadislerinde Allah Resûlü şöyle buyurur: كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ
الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Bütün insanlar hata işlerler.
Hata işleyenler
içinde en hayırlıları da tevbe edenlerdir.”[1]
Ancak burada bir noktaya dikkat etmek icap eder.
Bir insanın farazî ve takdirî
olarak hata ve günah işleyebileceğini söylemek, onun bilfiil günah işlediğini
söylemek anlamına gelmez.
Onun için, peygamberlerin dışında insanlığa kudve ve
imam olacak dinî lider ve büyüklerin de Cenâb‑ı Hak tarafından korunabileceğini
söyleyebiliriz.
Bunun Şia’ya ait, “İmam masumdur.” düşüncesiyle de uzaktan
yakından alâkası yoktur.
Meselâ, İmam Rabbânî günah işleyebilir mi, sorusuna
hepimiz, “Evet, işleyebilir.” deriz.
Çünkü İmam Rabbânî, peygamber değildir ve
farazî olarak da günah işlemesi mümkündür.
Fakat acaba İmam Rabbânî, hayatında
hiç günah işlemiş midir? İşte bu soruya verilecek cevap yukarıdaki cevap
olmayacaktır.
Çünkü hiç kimse İmam Rabbânî’nin işlediği küçük bir günahı dahi
göstermeye veya ispat etmeye muktedir değildir.
Demek oluyor ki, zatında günah
işleyebilir olmak, günah işlemiş olmak demek değildir.
Cenâb-ı Hak, bu mânâda
evliyâyı, asfiyâyı ve kendisine yakın mukarrabîni de korur, onlara da günah
işletmeyebilir.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, evliyânın şâhı ve bütün büyüklerin sertâcıdır.
Allah (celle celâluhu) bu büyük İslâm önderini de korumuş ve muhafaza etmiştir.
Nitekim ona ait menkıbelerde şu anlatılır:
Yevm-i şekde insanlar mütehayyirdirler.
Acaba yarın oruç tutulacak mı,
tutulmayacak mı? Gelir bunu bir veliye sorarlar.
O da onlara şöyle der: “Gidin
bu gece Geylân’da bir çocuk dünyaya geldi.
Anasına sorun, imsak vaktinden sonra
eğer o çocuk süt emmişse, bayram yapın, emmemişse orucunuza devam edin.”
Giderler ve çocuğun anasına sorarlar.
Kadın: “Bu çocuk bugün niçin emmiyor?”
diye hayıflanıp durmaktadır.
Oradakiler: “Ana korkma, bu çocuk hasta falan
değil, sen öyle bir evlât doğurdun ki, o, âleme baba olacak.” derler ve
oruçlarına devam ederler…[2] Bu bir menkıbedir ve edille-i şeriye açısından da
kritiğe tâbi tutulmamalıdır.
Yine, aynı zatın, yalan söylememek için, kendisini
soyan eşkiyaya parasının yerini söylediği de rivayet edilir.
Allah, kendi yolunda olanları korur, muhafaza eder, onların günaha bulaşmasına
mâni olur ki, bir âyette şöyle denilmektedir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا
إِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ
سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Ey iman
edenler! Allah’tan (celle celâluhu) sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt
edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar.
Allah (celle
celâluhu) büyük ve bol nimet sahibidir.”[3]
Âyetten de açıkça anlaşılıyor ki, takva dairesinde hareket edenlere Cenâb-ı
Hakk’ın hususî bir koruması söz konusudur.
O, müttakilere öyle bir hâssa
vermiştir ki, onlar bu hâssa ile derhal iyiyi kötüden ayırt edip günaha
girmekten uzak kalabilirler.
Başka bir âyette de şöyle denilir:
أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتاً فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْشِي بِهِ فِي
النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ
زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
“Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir
nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp da çıkamayan kimsenin durumu
gibi midir? İşte böyle kâfirlere işledikleri güzel gösterilmiştir.”[4]
Allah’ın (celle celâluhu) dinine omuz veren ve onun yücelmesini hayatına gaye
edinen insanlar, bu ahid ve sözlerinde durdukları müddetçe: وَأَوْفُوا بِعَهْدِي
أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana verdiğiniz sözde durun ki Ben de sözümü yerine
getireyim.”[5] ilâhî düsturu muvacehesinde bir muameleye tâbi tutulacak ve
Cenâb-ı Hak tarafından korunacaklardır.
Zira Cenâb-ı Hak, ayrı bir yerde de إِنْ
تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Siz Allah’ın dinine
yardımcı olursanız, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar, sizi
kaydırmaz.”[6] buyurmaktadır.
İşte bu türlü teminatla –inşâallah– ihlâs ve samimiyet içinde, Kur’ân ve iman
hizmetinde bulunanlar, büyük günahlara girmez; hatta bazen küçüğünden de
korunurlar.
Fakat onlar hakkındaki teminat, şart ve takdire bağlıdır.
Hiçbir
kimse hakkında (peygamberlerin dışında) kesin teminat olduğu söylenemez.
Ancak,
bu türlü koruma ve muhafaza etmeler birer vak’a hâline gelirse, şahıslar
hakkındaki ismet tasdiki ancak o zaman olur… Ve biz o zaman; “Falan şahsı
Cenâb-ı Hak, günaha girmekten korudu, muhafaza buyurdu.” deriz.
Evet, enbiyânın
dışındakiler için istikbale ait teminat yoktur.
Peygamberlere gelince onların
korunmaları, mazi ve istikbal, bütün zaman dilimlerini kuşatmıştır.
Bir de tecrübe ve müşâhede ile sabit olan masumiyet var ki, Cenâb-ı Hakk’ın
makbul kullarının Cenâb-ı Hak tarafından sıyanet ve koruma altına alındıkları
görülür ve hissedilir.
Büyük insanlar bir yana, hepimiz, kendi hayatımıza dikkat etsek, şartları
hazırlanmış nice günahlardan, hem de hiç ümit etmediğimiz saiklerle nasıl
korunduğumuzu ve nasıl o günahlardan uzaklaştırıldığımızı görür hayret ve
hayranlıkla dehşete düşeriz.
Ayrıca, sahabe ve sahabe yolunu takip eden insanların mazide işledikleri büyük
hayırlar, sanki gelecek adına kurulmuş barikatlar gibi, onları günahtan korur ve
korunmalarına vesile olabilir ve âdeta, لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ
مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ âyetinin[7] mânâsına onlar da dahil edilir.
Bunlar
bir bakıma, mazideki faziletli davranışlarının hatırına, Cenâb-ı Hakk’ın onları
teminat altına alması demektir.
Meselâ, bir şahıs belki günah işleyecek veya
günaha ait bir yere gidecektir.
Allah (celle celâluhu) onun ayağını kırar ve onu
o günah mahalline göndermez.
Gözüyle günah işleyecekse gözü görmez, eliyle
işleyecekse bu defa da eli tutmaz olur.
Bütün bu hâdiselerle ve engellerle
Allah’ın (celle celâluhu), sevdiği o kulunu koruduğu anlaşılır.
Dünya adına
gelen o musibetler ise, ukbâsını kurtardığı için bir hiç hükmündedir.
Bir hadis-i kudsîde, mevzumuzla alâkalı olarak, şöyle buyurulur:
وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ
عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى
أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ
الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي
بِهَا
“Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle
yaklaşamaz.
Kulum nafilelerle Bana yaklaşmaya devam eder.
Nihayet Ben onu
severim.
Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli,
yürüyen ayağı olurum.”[8]
Bunun bir mânâsı şudur: Ben ona, hayrı, güzeli, iyiyi gösterir ve onu hep şer,
kötü ve fena şeylerden korurum.
Gözü olurum, onun gördüğü de, hep hayır olur.
İçine mârifet damlar ve içinde daima bir hüşyarlık, bir uyanıklık hisseder.
Daima Allah’ı (celle celâluhu) düşünür ve bu düşünce onun içinde âdeta yeşerir.
O hep hayrı işitir, iradesi hep hayır tarafına meyleder ve o yönde çalışır.
Önünde hayra mâni olacak ne kadar engel varsa ona bu engelleri aşmayı da
kolaylaştırırım.
O Bana yakındır, günahlarla onun kalbinin ve diğer duygularının
yara almasını istemem.
Bu hadis-i kudsî şu sözlerle bitiyor: وَإِنْ سَأَلَنِي لَأُعْطِيَنَّهُ وَلَئِنِ
اسْتَعَاذَنِي لَأُعِيذَنَّهُ “Eğer o Benden bir şey isterse hemen veririm, iki
etmem.
Ve bir şeyin şerrinden Bana sığınırsa onu korur muhafaza ederim.”
Demek ki, ister enbiyâ, isterse Allah’ın (celle celâluhu) salih kulları hakkında
–diğerlerinin dediği gibi– günah, farazî ve takdirî olarak kabul edilse de
peygamberlerin hepsini, salih kullarından da dilediğini Cenâb-ı Hak, korur ve
onlara günah işletmeyebilir.
Hz.Ömer devrinde bir genç vardı.
Bu genç mescitten hiç ayrılmazdı.
Sanki o bir
mescit kuşuydu.
İbadetine dikkatli, nafileleriyle de Allah’a (celle celâluhu)
yaklaşanlardan olduğu her hâlinden belliydi.
Bir ara, Hz.Ömer (radıyallâhu anh)
bu genci mescitte göremez olur.
Zaten, cemaatin bazı mezheplere göre farz, bazılarına göre namazdan bir rükün ve
en azından sünnet-i müekkede olmasının ve bir imam arkasında namaz kılmanın
hikmetlerinden biri de bu değil mi? İmam, arkasına dönüp cemaatini süzecek ve
gelmeyen varsa onu soracak..
bir derdi, bir sıkıntısı olup olmadığını
öğrenecek..
hele bu imam Hz.Ömer (radıyallâhu anh), cemaat de ashab olursa..
Ömer, cemaat ne kadar kalabalık olursa olsun cemaatini çok iyi tanır ve âdeta
her gün onları kontrol ederdi.
İşte bu genci görmeyince de böyle sormuştu: “Acaba falan gence ne oldu, bir iki
gündür mescitte göremiyorum.” Cemaat önce cevap vermek istememiş ve herkes
gözlerini yere çevirmişti.
Ömer’le göz göze gelmemek için.
Hz.Ömer (radıyallâhu
anh), cemaatteki bu garipliği görünce sorusunu tekrar eder ve içlerinden biri
cevap verir: “Ey Mü’minlerin Emiri! Onu, uygunsuz bir yere giden yolda ölü
olarak bulduk.
Seni üzmemek için hemen namazını kılıp gömdük.”
Hz.Ömer, işi anlar.
Sanki Ömer’in gözünden perde kalkmış ve genci asıl
mahiyetiyle görmüş gibidir.
Hâdisenin aslı şudur:
Bu genç mescide gelip giderken, evi o yolun üzerinde olan bir kadın, gence
musallat olmuştur.
Genç bekârdır ve kadın, onu yoldan çıkarabilmek için şeytanın
bütün oyunlarını kullanmaktadır.
Ancak her defasında genç, ondan gelen
tekliflere karşı mukavemet eder, dayanır ve günaha girmekten kurtulur.
Ne var ki her insanın bir de zayıf ânı olur.
İşte o gün de o gencin zayıf
ânıdır.
Kadın bütün âşüfteliğiyle ona işaret edince genç dayanamaz ve o eve
doğru bir iki adım atar.
Birden dudaklarında, gayr-i ihtiyarî bir âyetin
temessülünü hisseder.
Yani genç gayr-i ihtiyarî olarak bu âyeti devamlı ve
ısrarla okumaya başlar.
Önce farkına varmadan diline dolanan bu âyet, farkına
vardığında onun işini bitirmeye yetmiştir.
O semavî saika gibi gelen âyet şudur:
إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا
فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ
“Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese
geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.”[9]
Genç sanki gökten kendisine bu âyetler yeniden nazil oluyor gibi bir ruh hâleti
içine girer: Niyet ettiği işten dolayı Rabbinden çok utanır, hayâ eder..
Rabbinin ona olan bunca ihsanını unutup bir an dahi olsa günaha meylinden dolayı
ürperir..
ve hele sürçme ânında bile Rabbinin onu nefsiyle baş başa bırakmayıp
diline saldığı âyetle onu kendisine çevirmesi bu ışık insanı öylesine
heyecanlandırır ki, kalb balansı bu lâhûtî heyecana dayanamaz; O’nu anar ve
ötelere yürür.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), gencin serancâmesini öğrenince hemen onun kabrine
koşar.
Kabre doğru eğilir ve sesi çıktığınca bağırır: يَا فَتَى! وَلِمَنْ خَافَ
مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Ey genç! (Rabbinden korkanlar için iki Cennet
vardır.)” der.
Tam bu esnada Ömer’in (radıyallâhu anh) sesine denk gür bir ses
daha duyulur ve âdeta makber lerzeye gelir.
Bu ses, o gence aittir ve şöyle
demektedir: “Ey Mü’minlerin Emiri! Allah bana senin dediğinin iki katını
lütfetti.”[10] Bu ses, ister bu gence ait olsun, isterse onun yerine bir melek
konuşmuş bulunsun veya bunların hiçbiri olmasın da, sema lerzeye gelip bu
sözleri söylesin, fark etmez.
Genç, Allah’tan (celle celâluhu) korkmasının
mükâfatını iki kat olarak görmüştür.
Bu hâdisenin bizim mevzumuzla alâkalı yönü şudur: Şayet bu genç, günah işleyip
yıkılsaydı, günahı sadece kendisiyle sınırlı kalırdı.
Zira kudvelik ve önderlik
gibi bir sorumluluğu yoktu.
Hâlbuki bir peygamber günah işlese cihan yıkılır.
Çünkü onlar, cihanları temsil etme mevkiinde bulunuyorlar.
Bir genci günahtan
koruyan Allah (celle celâluhu), böyle bir durumda hiç peygamberini korumaz mı?
Efendimiz bir hadislerinde, imanın tadını tatmış olan insanları anlatırken
“Küfre girmek kendisine Cehennem’e girmekten daha kötü gelen insan, imanın
tadını tatmıştır.”[11] der.
Sıradan bir insan düşünün ki, o insanı, Allah (celle
celâluhu), küfürden ve isyandan kurtardıktan sonra, tekrar geriye dönüşü,
Cehennem’e girmekten daha nâhoş, daha kerih karşılamaktadır.
Onu, bu reaksiyona
ve günaha karşı tavır almaya sevkeden âmil de onun imanından aldığı lezzet ve
tattır.
Acaba, peygambere günah isnat eden tali’sizler, peygamberin imanını, bu
sıradan insanın imanı kadar da mı görmüyorlar ki, ona böyle bir isnatta
bulunabiliyorlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ki, peygamberlerdeki iman, günaha mâni
olacak seviyede olmasın!.
Değil peygamberlerin, nice velilerin dahi böyle korunduğunu görmek isteyenler
“Nefehâtü’l-Üns” veya Şârânî’nin Tabakât‘ına bir göz atsalar bu onlara yetecek
ve yüzlerce velinin, günahlardan nasıl korunduklarını apaçık misalleriyle
göreceklerdir.
Meselâ, bir velinin önüne yemek getirilir.
Fakat yemeğe haram
karışmıştır.
Veli, lokmayı ağzına alır ve dakikalarca çiğner, fakat bir türlü
yutamaz.
Anlar ki, bu lokmaya haram karışmıştır.
İşte Allah (celle celâluhu),
bir veli kulunu dahi bir tek lokmalık haramından bu şekilde korursa, Nebisini
korumayacağını düşünmek, ne kadar anlayışsızlık ve idraksizliktir, onu siz kıyas
edin!.
Evet, “ismet”, peygamberlerden ayrılması mümkün olmayan, peygamberliğe ait bir
sıfattır.
Her peygamber bu sıfatla serfiraz olarak dünyaya gelir.
Veya başka
bir ifadeyle, kendisinde bu sıfat olmayan, peygamber de olamaz.
[1] Tirmizî, kıyâme 49; İbn Mâce, zühd 30.
[2] Nebhânî, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, 2/203.
[3] Enfâl sûresi, 8/29.
[4] En’âm sûresi, 6/122.
[5] Bakara sûresi, 2/40.
[6] Muhammed sûresi, 47/7.
[7] “Bu, Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması içindir.”
(Fetih sûresi, 48/2)
[8] Buhârî, rikâk 38; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/256.
[9] A’râf sûresi, 7/201.
[10] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 2/280.
[11] Buhârî, iman 9; edeb 42; Müslim, iman 67.
Üslûp ve Beyan Açısından Efendimiz’in Dua Kuşağı
Bu arada bir de Efendimiz’in bir iki duasına dikkatinizi çekmek istiyorum.
O’nun
dualarında kullandığı kelimeler ve bu dualardaki derinlik de, apayrı ve
başkalarının ulaşamayacağı kadar ulvî bir zenginlik arz etmektedir.
Şunu hiç
tereddüt etmeden söylemeliyim ki, Allah Resûlü’nün her duası, bir kitap kadar
(ihtiva ettiği mânâ bakımından) hacimlidir.
Nasıl O’na ait sözler, bütün beşerî
sözlerden üstündür; O’na ait dualar da, bütün insanların yaptıkları, yapacakları
beşerî dualardan çok çok derindir.
Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ı en çok bilen, O’ndan en
çok korkan Allah Resûlü’dür.
Öyleyse en derin ve seviyeli duayı da yine O
yapacaktır.
O’nun duası da bir bitirimdir.
Efendiler Efendisi, bize şöyle bir
dua talim ediyor: “Yatağınıza gideceğinizde namaz abdesti gibi bir abdest alın,
sonra da şöyle dua edin:
اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتُ
أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، لاَ
مَلْجَأَ وَلاَ مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي
أَنْزَلْتَ وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ
Allahım! (Rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi Sana teslim ettim,
yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım.
Senden başka
sığınak, Senden başka dayanak yoktur.
İndirdiğin kitabına, gönderdiğin
Peygamberine iman ettim.”[1]
Şu duada kullanılan kelimeler, öyle baş döndürücü, o derece müthiştir ki, daha
üstünde söz söylemek mümkün değildir.
İleride, ayrı bir bölüm hâlinde Allah Resûlü’nün dualarından bahsederken bu
duaları arz edeceğimiz için burada tafsilattan sarf-ı nazar ediyor ve sadece
ifadedeki vecizliğe dikkat çekmek istiyoruz.
Başka bir duası da şöyledir:
اَللّٰهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِي وَبَيْنَ خَطَايَايَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ
الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ.
اَللّٰهُمَّ نَقِّنِي مِنْ خَطَايَايَ كَمَا يُنَقَّى
الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ
“Allahım! Benimle günahlarımın arasını, doğu ile batının arasını ayırdığın gibi
ayır.
Allahım! Beni hatalardan, beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi
temizle.”[2]
Şu duadaki ifadeler, kitaplarla ancak izah edilebilir..
ve diyecek başka söz de
bulamıyorum.
Evet, duanın da sultanı, ancak O’dur.
İşte bir duası daha:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ كُلِّهِ…؛ عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ، مَا
عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَم.
وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ
عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ، مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَ مَا لَمْ أَعْلَم
“Allahım! Senden bildiğim bilmediğim şu anda lütfedilen, ileride lütfedilecek
bütün hayırları istiyorum.
Allahım, bildiğim bilmediğim şu anda gelip çatan,
ileride başa gelecek olan bütün şerlerden Sana sığınırım.”[3]
İşte bu cümleden olarak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
cevâmiü’l-kelim dualarından birkaç inci mercan daha:
اَللّٰهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ
يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ
“Allahım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur.
Senin vermediğini de
lütfedecek yoktur.
Senin yanında ve Sana bedel hiçbir servet sahibine serveti
fayda veremez.”[4]
اَللّٰهُمَّ مَا قُلْتُ مِنْ قَوْلٍ أَوْ حَلَفْتُ مِنْ حَلِفٍ أَوْ نَذَرْتُ مِنْ
نَذْرٍ أَوْ عَمِلْتُ مِنْ عَمَلٍ فَمَشِيئَتُكَ بَيْنَ يَدَيْ ذَلِكَ كُلِّهِ.
مَا
شِئْتَ كَانَ وَمَا لَمْ تَشَأْ لَمْ يَكُنْ.
وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ
بِكَ.
إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.
اَللّٰهُمَّ مَا صَلَّيْتُ مِنْ صَلاَةٍ
فَعَلَى مَنْ صَلَّيْتَ، وَمَا لَعَنْتُ مِنْ لَعْنٍ فَعَلَى مَنْ لَعَنْتَ،
إِنَّكَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي
بِالصَّالِحِينَ
“Allahım, bir söz söylemiş, bir yemin etmiş, bir nezir yapmış veya bir amel
işlemiş olmayayım ki, hepsini Sen önceden dilemiş olmayasın.
Neyi ki diledin, o
olmuştur; olmamasını dilediğin şey de olmamıştır.
Güç ve kuvvet ancak Sendendir,
şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.
Allahım, yaptığım her dua, Senin rahmet
ettiğin; ettiğim her lânet de Senin lânet ettiğin kimsenin üzerine olsun.
Sen,
dünyada ve ahirette benim dostum ve velimsin; beni Müslüman olarak öldür ve
salih (kul)ların arasına ilhak buyur.”[5]
اللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَاءِ وَبَرْدَ الْعَيْشِ
بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقاً إِلَى لِقَائِكَ
مِنْ غَيْرِ ضَرَّاءَ مُضِرَّةٍ وَلاَ فِتْنَةٍ مُضِلَّةٍ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ
أَظْلِمَ أَوْ أُظْلَمَ أَوْ أَعْتَدِيَ أَوْ يُعْتَدَى عَلَيَّ أَوْ أَكْسِبَ
خَطِيئَةً أَوْ ذَنْباً لاَ يُغْفَرُ
“Allahım, Senden, muzır bir şeye ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın, kazaya
rıza, ölümden sonra rahat bir hayat, cemaline bakma lezzeti ve Sana kavuşma
şevki istiyorum.
Ve zulmetmekten ya da zulme uğramaktan, başkalarının hakkına
tecavüz etmekten ya da hakkıma tecavüz edilmesinden ve bağışlanmayacak bir
günaha girmekten Sana sığınırım.”[6]
إِنَّكَ إِنْ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي تَكِلْنِي إِلَى ضَعْفٍ وَعَوْزَةٍ وَذَنْبٍ
وَخَطِيئَةٍ.
وَإِنِّي لاَ أَثِقُ إِلاَّ بِرَحْمَتِكَ فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي
كُلَّهَا إِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ وَتُبْ عَلَيَّ إِنَّكَ
أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمِ
“Beni nefsimle baş başa bırakırsan, (bu takdirde) beni zaafa, muhtaçlığa, günaha
ve hataya itmiş olursun.
Ben ancak Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımın
hepsini bağışla, zira günahları ancak Sen bağışlarsın.
Tevbemi kabul et, zira
Sen tevbeleri kabul eden ve çok merhametli olansın.”[7]
اَللّٰهُمَّ أَنْتَ أَحَقُّ مَنْ ذُكِرَ وَأَحَقُّ مَنْ عُبِدَ وَأَنْصَرُ مَنِ
ابْتُغِيَ وَأَرْأَفُ مَنْ مَلَكَ وَأَجْوَدُ مَنْ سُئِلَ وَأَوْسَعُ مَنْ أَعْطَى
أَنْتَ الْمَلِكُ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَالْفَرْدُ لاَ نِدَّ لَكَ، كُلُّ شَيْءٍ
هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَكَ، لَنْ تُطَاعَ إِلاَّ بِإِذْنِكَ وَلَنْ تُعْصَى إِلاَّ
بِعِلْمِكَ.
تُطَاعُ فَتَشْكُرُ وَتُعْصَى فَتَغْفِرُ، أَقْرَبُ شَهِيدٍ وَأَدْنَى
حَفِيظٍ.
حُلْتَ دُونَ النُّفُوسِ وَأَخَذْتَ بِالنَّوَاصِي وَكَتَبْتَ اْلآثَارَ
وَنَسَخْتَ اْلآجَالَ، الْقُلُوبُ لَكَ مُفْضِيَةٌ، وَالسِّرُّ عِنْدَكَ
عَلاَنِيَةٌ، اَلْحَلاَلُ مَا أَحْلَلْتَ، وَالْحَرَامُ مَا حَرَّمْتَ وَالدِّينُ
مَا شَرَعْتَ، وَاْلأَمْرُ مَا قَضَيْتَ، وَالْخَلْقُ خَلْقُكَ وَالْعَبْدُ
عَبْدُكَ وَأَنْتَ اللّٰهُ الرَّؤُفُ الرَّحِيمُ.
أَسْأَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ
الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ السَّمَوَاتُ وَاْلأَرْضُ بِكُلِّ حَقٍّ هُوَ لَكَ
وَبِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْكَ أَنْ تُقيلَنِي فِي هَذِهِ الْغَدَاةِ وَفِي
هَذِهِ الْعَشِيَّةِ وَأَنْ تُجِيرَنِي مِنَ النَّارِ بِقُدْرَتِكَ.
“Allahım, Sen, adı anılmaya en lâyık olansın..
ibadet edilmeye ancak Sen
lâyıksın..
Sensin kendisinden yardım istenilenlerin en çok yardım edeni, güç ve
saltanat sahiplerinin en şefkatlisi, kapısında bir şeyler dilenilenlerin en
cömerdi ve verenlerin en eli açığı..
Sensin her şeyin sahibi ve hâkimi, Senin
ortağın yoktur..
Sensin eşi ve benzeri olmayan yegâne varlık.
Senden başka her
şey helâke mahkûmdur.
Sana, ancak Senin müsaaden ile itaat edilir ve yine ancak
malumatın dahilinde isyan edilir.
Sana itaat edilir, karşılığını verirsin; Sana
isyan edilir, affedersin.
Her şeye en yakın şahit Sen, en yakın koruyucu da
Sensin.
Nefislerin (arzularının) önüne geçersin; ve ense köklerinden yakalarsın.
(İnsanların) yaptıklarını yazdın ve ecellerini takdir ettin.
Kalbler Sana akar;
gizli, Senin yanında ayândır.
Helâl, Senin helâl kıldığın, haram da haram
kıldığındır.
Din, Senin teşrî buyurduğun; emir, Senin hükmettiğin; mahluk, Senin
mahlukun; kul, Senin kulundur.
Sen, Rauf ve Rahim Allah’sın.
Göklerin ve yerin
onunla parıldadığı yüzünün nuru hürmetine, Senin olan her bir hak hürmetine ve
Senden isteyen kulların hürmetine, Senden beni şu sabah ve şu akşam affetmeni ve
kudretinle ateşten korumanı diliyorum.”[8]
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ
مُحَمَّدٌ *
وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ *
“Allahım, nebin Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Senden istediği
her hayrı Senden istiyor, yine nebin Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Sana sığındığı her şeyden de Sana sığınıyoruz.”[9]
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لاَ
يَخْشَعُ
وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا
“Allahım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalbden, doymayan nefisten, icabet
edilmeyen duadan Sana sığınırım.”[10]
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الثَّبَاتَ فِي اْلأَمْرِ وَأَسْأَلُكَ عَزِيمَةَ
الرُّشْدِ وَأَسْأَلُكَ شُكْرَ نِعْمَتِكَ وَحُسْنَ عِبَادَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ
لِسَاناً صَادِقاً وَقَلْباً سَلِيماً وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا تَعْلَمُ،
وَأَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا تَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ مِمَّا تَعْلَمُ إِنَّكَ
أَنْتَ عَلاَّمُ اْلغُيوُبِ
“Allahım, Senden işimde sebatı diliyorum, doğru yolda azim istiyorum.
Senden
nimetine şükretmeyi ve Sana güzelce ibadet etmeyi istiyorum.
Ve sadık bir dil,
selim bir kalb istiyorum.
Bildiğin şeylerin şerrinden Sana sığınıyorum.
Bildiğin
şeylerin hayrını Senden istiyor ve bildiğin şeylerden Sana istiğfar ediyorum.
Şüphesiz Sen, Allâmü’l-Guyûb’sun.”[11]
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَتَرْكَ الْمُنْكَرَاتِ
وَحُبَّ الْمَسَاكِينِ وَأَنْ تَغْفِرَ لِي وَتَرْحَمَنِي، وَإِذَا أَرَدْتَ
فِتْنَةَ النَّاسِ فَتَوَفَّنِي غَيْرَ مَفْتُونٍ.
وَأَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ
مَنْ يُحِبُّكَ وَحُبَّ عَمَلٍ يُقَرِّبُنِي إِلَى حُبِّكَ
“Allahım, Senden hayırlı işler yapmayı; kötülükleri terk etmeyi ve fakirleri
sevmeyi, beni bağışlamanı, bana merhamet etmeni ve insanların fitnesini murad
buyurduğunda, fitnelere dûçâr olmadan beni vefat ettirmeni dilerim.
Senden,
Senin sevgini, Senin sevdiklerinin sevgisini ve Senin sevgine beni yaklaştıracak
amellerin sevgisini dilerim.”[12]
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فَوَاتِحَ الْخَيْر وَخَوَاتِمَهُ وَجَوَامِعَهُ
وَأَوَّلَهُ وَآخِرَهُ،
وَظَاهِرَهُ وَبَاطِنَهُ وَالدَّرَجَاتِ الْعُلَى مِنَ الْجَنَّةِ.
آمِينَ
“Allahım, Senden hayrın başını ve sonunu, en kapsamlı olanlarını, evvelini ve
âhirini, açığını ve gizlisini ve Cennet’te en yüksek dereceleri istiyorum.
Âmin!”[13]
اَللّٰهُمَّ أَعِنِّي عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ
“Allahım, Seni zikir, Sana şükür ve güzelce ibadet etmemiz için bize yardım
et.”[14]
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى
“Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dilerim.”[15]
اَللّٰهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا في اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ
الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ
“Allahım, bütün işlerimizde akıbetimizi güzel yap, dünyada rezil-rüsva olmaktan
ve ahiret azabından bizi koru.”[16]
Şu ifadeler içinden, bir kelime dahi kaldırmak mümkün değildir.
Sözün akışındaki
insicam bir harikadır.
Duanın buudunu yakalamak ise imkânsızdır.
Evet, Allah
Resûlü’nün duada dahi eşi-menendi yoktur.
Bütün büyük veliler, münacat ve yakarışlarına, Allah Resûlü’nün dualarından
iktibaslarla renk ve can katmaya çalışmış ve Cenâb-ı Hakk’ın kapısını O’nun dua
eliyle çalmışlardır.
Efendimiz’in dualarında öyle bir ifade, üslûp ve öyle bir
nuraniyet vardır ki, diğerlerinin sözleri arasında hemen tefrik edilir ve “Bu,
Hz.Muhammed Mustafa’ya ait bir sözdür.” denilir…
Ben şahsen, Hasan Şâzilî, Ahmed Bedevî, Ahmed Rifâî ve Şâh-ı Geylânî gibi
zatların münacat ve dualarını okurken kendimden geçer, hatta bazı yerleri
okurken tahammül dahi edemem.
Onların duaları da çok müthiştir! Fakat hepsi de
Efendimiz’in bazı dualarından iktibaslar yapmış ve O’nun dualarını kendi
ifadeleri arasına katarak o ifadelerle zenginliğe ulaşmışlardır.
Nitekim, bizler
de bu büyüklere ait duaları kendi dualarımıza şefaatçi yapıyor ve rahmet
kapısını, bu dualardaki makbuliyet ümidiyle çalıyoruz.
Son olarak diyoruz ki, Allah Resûlü’nün ifadelerinin bütünü, O’nun fetanetine
bir delildir.
Bazı sözleri ise, “cevâmiü’l-kelim” olması itibarıyla, bir başka
ehemmiyeti haizdir.
O’nun dualarındaki ifade ve üslûp da bu gruba dahildir.
Öyleyse hem sözleri hem de duaları, O’nun peygamber mantığını yani aklın ukbâ
buudlusunu ve ilham kaynaklısını gösterir.
Dolayısıyla O, başka değil ancak bir
nebi ve Nebiler Sultanı’dır…
[1] Buhârî, daavât 6, 9; Müslim, zikr 56-58.
[2] Buhârî, ezan 89; Müslim, mesâcid 147.
[3] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/147.
[4] Buhârî, ezan 155; Müslim, salât 205; Ebû Dâvûd, salât 139.
[5] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157;
Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157;
Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.
[7] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/191; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/119, 157;
Hâkim, el-Müstedrek, 1/697.
[8] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 8/264.
[9] Tirmizî, daavât 88.
[10] Müslim, zikr 73; Ebû Dâvûd, vitr 32; Tirmizî, deavât 68.
[11] Tirmizî, daavât 23; Nesâî, sehv 61.
[12] Tirmizî, tefsir (38) 2, 4; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/243.
[13] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 23/316; Hâkim, el-Müstedrek, 1/701.
[14] Ebû Dâvûd, vitr 26; Nesâî, sehv 60.
[15] Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 72.
[16] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/181; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/33.
Tebliğde Üç Esas
Nebinin, mesaj getirmesi, getirdiği mesajları başkalarına ulaştırması, elbette
diğer insanlardan çok farklıdır.
Zaten mesaj getirme bakımından bir başkasının
nebilere benzerliği de söz konusu değildir.
Onlar tebliğde bulunurken, bize
tebliğ yapmanın ne demek olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini de öğretirler.
Bu da onlara ait tebliğin ayrı bir yönünü teşkil etmektedir.
Şimdi isterseniz,
bu mevzuu üç ana esas üzerine oturtarak arz edelim:
1.Bütünlük
Nebi, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları
insanlığa takdim ederken, onu yolunca, usûlünce o işin uzmanı olarak yapar.
O,
insanı bir bütün olarak ele alır ve götüreceği mesajları da böyle bir bütünlük
içinde takdim eder.
Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık,
kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri kat’iyen terke uğramaz ve vahyin
aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmaz… Zira her nebi vahye karşı gassalın
elindeki bir meyyit gibidir.
Vahiy onları evirir-çevirir ve istediği yöne
döndürerek onlara istikamet verir.
Öyle ki onlar, en küçük ve en teferruat gibi
görünen meselelerde dahi, Cenâb-ı Hakk’ın istediği ne ise, ona muvafık hareket
ederler.
Zaten bu, onlar için bir mecburiyettir.
Böyle olunca da, peygamberler
buna fevkalâde bir hassasiyetle riayet ederler…
Bu itibarla da, tebliği, nebilerin tebliğine muvafık düşmeyenler, kat’iyen
irşadda muvaffak olamazlar.
Meselâ, akıl ihmal edildiğinde tebliğ istenen
neticeyi vermez.
His ve duyguları terk etmek de, aynı menfî neticeyi doğurur.
Hele vahyin sınırları dışına çıkanlar kat’iyen hedefe varamazlar.
İşte vahyin
dışında yol almak isteyen beşerî sistemlerin, hâl ve durumu, ve işte aldıkları
mesafeler! Bir zamanlar, aldatılmış, sefalet ve sefahate itilmiş kitleleri,
yığınları arkasından sürükleyen ve birçok fakir ülkelerde gaye-i hayal hâline
gelen komünizm, defalarca revizyona tâbi tutulmasına rağmen, yine de yıkılmaktan
kurtulamamıştır.
Hâlbuki bu sistem ve benzerlerinin kurucuları, bir zamanlar,
yalancı birer peygamber gibi arz-ı endam etmişlerdi.
Şimdi ise onların yalancı
ümmetleri şöyle demektedirler:
“Eyvah bu bâzicede bizler yine yandık,
Zira ki ziyan ortada, bilmem ne kazandık!” (Ziya Paşa)
Beşerî kaprislerden beslenen sistemleri tatbikte direnen ve diretenlerin,
neticede diyecekleri hep aynı şeyler olacaktır.
Evet, onlar da bir gün mutlaka,
aldandıklarını ilan etmek mecburiyetinde kalacaklardır!
Nebinin tebliğinde akıl, mantık ve hisler omuz omuza ve iç içedir.
O, sadece
kitlelerin hissiyatlarından yararlanarak; insanları sokaklara dökmeyi
düşünmediği gibi, bütünüyle bir nazariyeci kesilip, onları aksiyon ve hamleden
mahrum birer uzlet insanı hâline de getirmez.
Ve yine nebi, insanları sokağa döküp, birer anarşist hâline getirmediği gibi,
onları sadece his ve duygularıyla yakalayıp yoz ve bodur hâle de getirmez.
O,
Allah’tan gelen mesajları insanların gönlüne salar, onlarda aksiyon ruhu uyarır
ve onları insanlığın semasına yükseltir, meleklerle diz dize, yüz yüze getirir.
Kur’ân-ı Kerim, bu hususu anlatırken, Allah Resûlü’ne şöyle seslenir: قُلْ
هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّٰهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي
“De ki: Bu benim yolumdur.
Ben ve bana tâbi olanlar, insanları basiretle Allah’a
davet ederiz.”[1]
Bu yol, nebilik yoludur.
Aklın, mantığın, muhakemenin..
his, kalb ve vicdanın da
içinde yerlerini aldıkları ve hiçbirinin ihmale uğramadığı bir yoldur..
bu yol
ki nebi ve nebiye tâbi olanlar, insanları işte böyle bir basiret üzere, hakka
davet ederler.
2.Karşılık Beklememek
Nebi, tebliğ karşılığında hiçbir şey beklemez.
O, tebliğini sadece ve sadece bir
vazife olarak yapar.
Zaten bütün peygamberler, إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى
اللّٰهِ “Benim ücretim ancak ve ancak Allah’a aittir.”[2] diyerek bu hakikate
işaret etmişlerdir.
3.Neticeyi Allah’a Bırakmak
Nebi, tebliğin neticesini ve hüsnü kabulü Allah’a bırakır ve hiçbir zaman
neticeye karışmaz.
Zira bilir ki, onun vazifesi yalnız tebliğdir; netice ise
tamamen Cenâb-ı Hakk’a aittir.
Bu üç husus mahfuz; şimdi de, tebliğin peygamberliğe ait nasıl bir sıfat
olduğunu ve her devirde bu vazifeyi yerine getiren insanların, hangi usûl ve
metotla tebliğde bulunduklarını ve bulunmaları gerektiğini arz etmeye çalışalım.
Bütün arzumuz, Rabbimiz’in bize de tebliğ vazifesini, rızasına uygun şekilde
gördürmesinden ibarettir.
İçimize tebliğ şevki salacak da, neticede bizi
muvaffak edecek de sadece Cenâb-ı Hak’tır.
O’na güveniyor ve O’na dayanıyoruz…
[1] Yusuf sûresi, 12/108.
[2] Bkz.: Hud sûresi, 11/29; Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180; Sebe
sûresi, 34/47.
Fert Plânında Tebliğ
Allah Resûlü, fethin zirvesinde olduğu dönemlerde dahi ferdî münasebetlere son
derece ehemmiyet veriyordu.
O bir iki sene içinde bütün Mekke halkının kendisine
dehalet edeceğini biliyordu ama, buna rağmen Halid b.Velid’le Amr b.Âs’ın
gelişini ayrı bir iltifatla karşılıyor ve onlara teveccüh yağdırıyordu.
Evet,
yanında bulunan ashabını, bu iki dâhiyi karşılamaya göndermişti ve Halid,
teslimiyet mânâsına elini uzattığı zaman Allah Resûlü, ona şöyle iltifatta
bulunmuştu: “Ben de hayret ediyordum; Halid gibi akıllı bir insan nasıl olur da
küfür içinde kalır..
ben bir gün gelip, senin Müslüman olacağına kat’iyen
inanıyordum.”[1]
O hâletteki bir insana, Allah Resûlü’nün söylediği bu sözler, iltifatların en
büyüğüdür.
Ve işte Halid bu iltifatlarla müstakbel hayatı adına kim bilir nasıl
metafizik gerilime geçmiştir?
Bu arada Amr b.Âs da, Allah Resûlü’nün elinden tutmuş, bir türlü bırakmıyordu.
Durmadan ısrar ediyor ve: “Yâ Resûlallah, günahlarım için istiğfar et ve Cenâb-ı
Hakk’a yalvar.” diyordu.
“Dua et, Allah beni affetsin!” İki Cihan Serveri, ona
da iltifatta bulunuyor ve şöyle diyordu: “Bilmiyor musun, İslâm, daha önceki
bütün günahları siler süpürür… İnsan, İslâm’a girince anasından doğduğu gün gibi
tertemiz olur.”[2]
Evet, Allah Resûlü artık, gönüllere taht kurmuş ve mübeccel şahsiyetine
teveccühü tebliğ adına değerlendiriyor, insanlar da fevç fevç O’na doğru
koşuyor, O’nun dinine dehalet ediyordu.
Hatta o günkü mevcelenme geldi ta bu
günlere ulaştı.
Öyle inanıyor ve öyle zannediyoruz ki, Efendimiz’in mübarek
mesajı bundan sonra da, kıyamete kadar, kendisine has ihtişamıyla devam
edecektir.
Basına yansıyan kadarıyla olsun meseleye baktığımızda, bugün Avrupa’da
milyonlarca insan Müslüman olmakta ve dünya Müslümanlığa doğru kaymakta.
Evet
Avrupa İslâm’a gebedir ve yakında hamlini vaz’edecektir.
İslâm dünyasında ise
doğum tamamlanmak üzeredir.
Bir de şimdi cihanın şu şarkına, yani nifak
düşüncesinin hâkim olduğu yerlere bakın! Aradan yarım asırdan fazla bir zaman
geçmesine ve bu yöre insanının korkunç asimilelere maruz kalmalarına rağmen,
burada yaşayan Müslümanlar; düşünce ve ruh dünyalarından pek bir şey kaybetmemiş
gibi kendi düşünce dünyalarına koşuyorlar.
Yakın bir gelecekte en olmaz
beldelerin bağrında dahi ezan-ı Muhammedî duyulacak ve orada da fevç fevç
İslâmiyet’e dehaletler olacaktır.
Allah Resûlü’nün tebliğini temsil edenler,
dünyanın hiçbir yerinde, bu tebliğin ulaşmadığı yer bırakmayacak ve bütün
bunları yaparken de, birer muhabbet ve şefkat fedaisi gibi davranacaklardır.
[1] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/252.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/205.
Tebliğ Açısından Hudeybiye
Hudeybiye, tebliğde ayrı bir fırsat buududur.
Allah Resûlü’nün böyle ağır
şartları hâvî bir anlaşmayı kabul etmesi, işin başında Hz.Ömer gibi Allah
Resûlü’ne bağlılığı müsellem şahıslar tarafından dahi, itiraz mânâsına
gelebilecek bir reaksiyonla karşılanmış ve o esnada kaybetme sath‑ı mailinde
buğulu dakikalar yaşanmıştır.[1] yaşanmıştır ama ertesi sene Müslümanlar,
ellerini-kollarını sallaya sallaya Mekke’ye girmişlerdir.
Bu ise Mekke’de bir
sene boyu konuşulan mevzu olmuştur.
Böylece gönüller İslâm’a karşı yavaş yavaş
hazırlanabilmiş..
ve Mekke’nin ileri gelen dev şahsiyetlerinden Halid b.Velid,
Amr b.Âs ve onlar gibi kişiler bu arada kendi hür iradeleriyle İslâm dinine
girmişlerdir.[2] Onların izzetleri rencide olmadan İslâm’a girmeleri, ileride
yapacakları hizmetler açısından çok mühimdi ve öyle oldu…
Ayrıca, biat esnasında ashabın, Allah Resûlü’ne karşı gösterdikleri bağlılık
örneği, Mekkeli murahhasların gözünden kaçmamış[3] ve bu da Mekkelilerin İslâm’a
karşı yumuşamalarını hızlandırmıştır.
[1] Buhârî, şurût 15; Müslim, cihad 94.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/238-240.
[3] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/329-330.
İlâhî İltifata Mazhariyet
Allah (celle celâluhu), Nebisine hitaben bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ
تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ
اللّٰهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan O’nun
elçiliğini yapmamış olursun.
Allah, seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu
Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik edip doğru yola iletmez.”[1]
Allah (celle celâluhu) hiçbir peygambere böyle hitap etmemiştir.
Diğerlerine
hitap, hep mücerret isimleriyle yapılır; ancak Hz.Muhammed’dir ki (sallallâhu
aleyhi ve sellem), O’na hitap edilirken böyle tazimkâr bir ifade kullanılmıştır.
“Ey Resûl!” sözü ile Hak’tan mesaj getiren, haber ulaştıran ve ötelerden
haberdar insan kastedilmektedir.
Bu hitap tarzıyla Allah, O’na çok şerefli bir
hususiyet izafe ederken, bizlere de, O Nebi’nin şeref ve kıymetini hatırlatır.
Buna, O’nun şerefini ilan da denebilir.
Ve O, bu şerefin gölgesi altında, bize
sunacağı mesajı sunar.
Yani, şu anda size muhatap olan veya sizi muhatap alan
zât öyle bir zâttır ki, âdeta Allah (celle celâluhu) O’na saygı gösteriyor,
(tabir caizse) O’na adıyla “Yâ Ahmed, yâ Muhammed, yâ Mustafa, yâ Mahmud!”
demiyor da “Ey şanı yüce Resûl!” yani duygu, düşünce ve gönülleri dirilten
mesajlarla insanlığın imdadına koşan nebi diyor.
Zira Allah, O’nu nurdan bir
helezonun zirvesine çıkarmış, O’nu peygamberlikle serfiraz kılmış ve vicâhî
olarak konuşulabilecek bir muhatap hâline getirmiştir.
Evet, bu gibi beyanlardan da anlaşıldığı üzere, Allah, O’nu karşısına alıyor ve
O’nunla yüz yüze konuşuyor.
Nitekim, bazı muhakkıkîn, Efendimiz’in, miraçta
Cenâb-ı Hak’la fiilen böyle konuştuğunu söylemektedirler.[2] Nasıl, diğer
vahiyleri, bazen perdeler ardından; fakat yine bizzat Cenâb-ı Hak’tan telakki
etmiştir.
Öyle de miraçta bu iş doğrudan doğruya bizzat görüşerek olmuştur.
İşte Hz.Muhammed Mustafa bu zâttır.
Allah (celle celâluhu), O’nu seviyeler üstü
bu seviyeye çıkarmış ve bu noktaya ve bu seviyeye çıkardığı O Zât’a demiştir ki:
“Sen, sana tevdi ettiğim mesajları insanlığa hiç durmadan duyurmalısın ve bu
işte, hiçbir şey de Sana engel olmamalıdır..
evet Sen, hiçbir şeye takılıp
kalmamalısın.
Ne korku, ne endişe, ne mânialar ne açlık ve susuzluk, ne de
dünyaya ait makam ve mansıp seni tebliğden alıkoymamalıdır.”
Elhak, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hiçbir engele takılıp kalmamış ve
bir an dahi tevakkuf etmeden kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine
getirmiştir.
O’na bir risalet kapısı açılmış, O ise bu kapının sövelerini
sökercesine rekorlar üstü rekora ulaşmıştır ki, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ
أَدْنَى ‘yı[3] da bir noktada böyle anlamak mümkündür… Evet, O’nun kendisi için
bir yükselme sınırı takdir olunmuş; O ise, bu sınırı çok geride bırakmıştır.
Zira öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Hz.Cibril o noktadan sonra O’na şöyle
demiştir: Yürü yâ Muhammed! Bundan sonra top senin, çevkan senin, ben parmak ucu
kadar daha ilerlesem, Rabbimin azamet nuru beni yakar mahveder!.[4]
Bu, imkân sahasını zorlama, hatta aşma demektir.
Bu ifadeler, bana hep Auguste
Comte’u hatırlatır.
Fransız filozofu Auguste Comte (1798-1857), pozitivizmin
kurucularındandır.
Hayatı, hep din düşmanlığı ile geçmiştir.
Çünkü ona göre,
bilimin tecrübe sahasına girmeyen her şey safsatadır.
Ancak, Tarih-i Murad‘da
onunla ilgili şöyle bir hâdise nakledilir:
Bir aralık Comte, Endülüs’e gitmiş; oradaki İslâmî sanat eserlerini hayranlıkla
seyretmiş ve İslâm hakkında malumat edinmek için bazı kişilere sorular
yöneltmiş… Aldığı cevaplar arasında bilhassa, Efendimiz’in ümmî oluşu, onu
şaşkına çevirmiştir.
İnanamamış ve Roma’ya giderek 9.Papa ile görüşmüş ve yemin
ettirerek bu mevzuu ona sormuştur.
O da söylenenlerin doğruluğunu tasdik edince,
filozof şöyle demekten kendini alamamıştır: “Muhammed bir ilâh değil; fakat
beşer de değil…”
Zaten bizim Bûsîrî’miz de şöyle demiyor mu?
فَمَبْلَغُ الْعِلْمِ فِيهِ أَنَّهُ بَشَرٌ وَأَنَّهُ خَيْرُ خَلْقِ اللّٰهِ
كُلِّهِمِ
“İlmin vardığı son nokta şudur: O, bir beşerdir, ancak Allah’ın yarattığı
varlıkların en hayırlısıdır.” Yani O, Âmine’den doğma, Abdullah’ın oğlu,
Abdülmuttalib’in torunudur.
Evet, O’nun da bir anası, babası ve bir maddî yanı
vardır.
Ancak madde ile O’nu izah edip anlatmak mümkün değildir.
O, peygamberlik
semasında tayeran eden bir tavustur.
Hâlbuki bizim sözlerimiz, hep O’nun içinden
çıktığı yumurta etrafında dönüp durmaktadır.
O, miraçta öyle bir noktaya adım
atmıştır ki, biz ayağını nereye koyduğunu bile bilmekten âciz bulunuyoruz.
Çünkü
bu, beşerî idrak ve beşerî şuurla kavranabilecek bir husus değildir.
Tebliğ, o derece lüzumludur ki, kendisine bu derece yakın bulunan en sevgili
kulunu Cenâb-ı Hak, bu vazife ile vazifelendirmiş ve eğer tebliğ vazifesini
yerine getirmezse bütünüyle risalet vazifesini yerine getirmemiş olacağını da
O’na bizzat ihtar etmiştir.
Öyle ise, O’nun ümmeti olan bizlere düşen en lüzumlu vazife de, yine tebliğ
vazifesidir.
Unutmayalım ki, bütün bir beşeriyeti, hayatın hemen her sahasında
yeniden diriltmek, ancak Hz.Muhammed’in diriltici soluklarına ve O’nu
soluklayanların soluklarına sığınmakla mümkün olacaktır.
[1] Mâide sûresi, 5/67.
[2] Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1/202.
[3] Necm sûresi, 53/9.
[4] Aliyyülkârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/431.Benzer rivayetler için bkz.: Taberânî,
el-Mu’cemü’l-evsat, 6/278; Isbahânî, el-Azamet, 2/677; Ebû Nuaym,
Hilyetü’l-evliyâ, 5/55; Deylemî, Müsned, 2/312.
Devlet Reislerine Nâmeler
Allah Resûlü, bir taraftan böyle değişik istidatları etrafa gönderip irşad
vazifesini sürdürürken, diğer taraftan da devlet reislerine ve meliklere
gönderdiği nâmelerle onları hak dine davet ediyordu.
Bu da tebliğin ayrı bir
buuduydu.
1.Necaşî
Necaşî, Habeş hükümdarıydı.
Allah Resûlü’nü göremediği için sahabi değildi;
fakat çok büyük bir insandı.
Allah Resûlü, ona Amr b.Ümeyye’yi göndermişti.
Necaşî’ye gönderilen mektupta İki Cihan Serveri şöyle diyordu:
مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّٰهِ إِلَى النَّجَاشِيِّ اْلأَصْحَمِ مَلِكِ
الْحَبَشَةِ: سَلاَمٌ عَلَيْكَ فَإِنِّي أَحْمَدُ إِلَيْكَ اللّٰهَ الْمَلِكَ
الْقُدُّوسَ الْمُؤْمِنَ الْمُهَيْمِنَ، وَأَشْهَدُ أَنَّ عِيسَى رُوحُ اللّٰهِ
وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ الْبَتُولِ الطَّاهِرَةِ الطَّيِّبَةِ
الْحَصِينَةِ… وَإِنِّي أَدْعُوكَ إِلَى اللّٰهِ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ
“Allah’ın Resûlü Muhammed’den Habeş Necaşîsi (hükümdarı) Asham’a;
Selâm sana! Ben, senin vesilenle, Melik, Kuddûs, Mü’min ve Müheymin olan Allah’a
hamdederim.
Ve şehadet ederim ki, İsa, Ruhullah ve Allah’ın iffetli, tertemiz,
pâk ve bâkire Meryem’e ilkâ ettiği kelimesidir… Seni şeriki olmayan Bir Allah’a
davet ediyorum.”[1]
İki Cihan Serveri, evvelâ Necaşî’ye hitaben, doğrudan doğruya “Selâm sana!”
demekle, onda bir şeyler gördüğünü îma ediyordu.
Evet, sanki, Allah Resûlü, onun
hidayete ereceğini gayb-âşina gözüyle görmüştü ki, ona böyle hitap etmişti.
İkinci olarak, kullanılan ifade ve üslûp, gayet harikadır.
Zira, Allah Resûlü,
meseleye yaklaşırken, Necaşî’nin gözünde çok büyük ve saygıdeğer olan Hz.
Meryem’le yaklaşmıştır.
Zaten bizler için de, Hz.Meryem o denli büyüktür.
Çünkü
Hz.Meryem, büyük bir peygamberi dünyaya getiren kadındır ve ilhama mazhardır.
Dikkat edilmesi gerekli olan önemli bir husus, Necaşî bir hıristiyandır ve Allah
Resûlü, ona hitap ettiği mektubuna malzeme olarak, Kur’ân’ın o mevzu ile alâkalı
âyetlerini kullanmıştır.
Bu, Necaşî’nin ruhuna girmek için en müessir ve en
sâlim yoldur.
Nitekim de öyle olmuştur.
Necaşî, mektubu almak için tahtından inmiş, öpüp başına koymuş, mektubun
okunması biter bitmez de davete icabet ederek Müslüman olduğunu ilan etmiş ve
hiç vakit geçirmeden kâtiplerine şu mektubu dikte etmiştir:[2]
إِلَى مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّٰهِ مِنَ النَّجَاشِيِّ الْأَصْحَمِ… أَشْهَدُ أَنَّكَ
رَسُولُ اللّٰهِ… فَإِنِّي لاَ أَمْلِكُ إِلاَّ نَفْسِي وَإِنْ شِئْتَ أَنْ آتِيكَ
فَعَلْتُ.
يَا رَسُولَ اللّٰهِ، فَإِنِّي أَشْهَدُ أَنَّمَا تَقُولُ حَقٌّ
“Allah’ın Resûlü Muhammed’e, Habeş hükümdarı Necaşî Esham’dan… Ben şehadet
ediyorum ki, sen Allah’ın Resûlü’sün… Eğer emredersen, hemen oraya gelirim.
Ancak ben, sadece kendime sahibim.
Şu anda teb’ama hâkim değilim.
Yine şehadet
ederim ki, Senin dediklerinin hepsi de doğrudur.”[3]
Necaşî, imanının şuurunda bir insandır.
Bir gün yakınlarına şöyle demiştir:
“Keşke şu saltanata bedel, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hizmetkârı olsaydım.”[4]
Ve aradan bir müddet geçer.
Bir gün Allah Resûlü, mescide gelir orada
bulunanlara, “Kalkın!” der, “Kardeşimiz Necaşî’ye cenaze namazı kılacağız.”[5]
Fukahâ arasında, gıyabî cenaze namazı ihtilaflıdır.
Şâfiî ve Hanbelî mezhebi
imamları böyle namazı tecviz ederken, Hanefî ve Malikî mezhebi imamları aksini
söylerler.[6] Çünkü onlara göre, bir mucize eseri olarak, Necaşî’nin tabutu
Allah Resûlü’nün önünde hazır bulundurulmuş ve kılınan namaz, bu şekilde hâzır’a
kılınmıştır.[7] Bu fıkhî bir mevzudur ve tafsil edilmesinin yeri de burası
değildir…
2.Hirakl
Allah Resûlü, ikinci mektubunu Dihyetü’l-Kelbî ile Hirakl’e gönderdi.
Hirakl,
Roma İmparatoru idi.
Hirakl’e gönderilen mektupta şunlar vardı:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ:
سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى.
أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ اْلإسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ
يُؤْتِكَ اللّٰهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ.
فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ
إِثْمَ اْلأَرِيسِيّ۪ينَ.
وَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ
سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّٰهَ وَلاَ نُشْرِكَ
بِهِ شَيْئاً وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ
فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
“Allah’ın kulu ve resûlü Muhammed’den Rum meliki Hirakl’e; Allah’ın selâmı,
hidayete uyanlar üzerine olsun! İmdi, Ben seni İslâm’a davet ediyorum.
Müslüman
ol selâmeti bul.
Böylece Allah, senin ecrini iki kat verir.
Eğer yüz çevirirsen,
kendi yüz çevirişinin yanında, bütün yüz çevirenlerin vebali de sana yüklenir.
‘Ey Kitap Ehli, gelin aramızdaki müşterek kelimede birleşelim (Sizinle bizim
aramızda mânâsı aynı bir kelimeye geliniz): Allah’tan başkasına kulluk
etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; ve Allah’ı bırakıp da kimimiz,
kimimizi ilâhlaştırmayalım.
Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse işte o zaman:
‘Bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun!’ deyiniz.’[8]“
Bu sözler Hirakl’e tesir etmişti.
O gün orada, Ebû Süfyan da bulunuyordu..
ve
hükümdarla Ebû Süfyan arasında şöyle bir konuşma geçti: Hirakl:
– Bu zatın nesebi nasıldır?
– Soylu ve asil bir nesebe sahiptir.
– Daha evvel atalarından böyle bir iddiada bulunan oldu mu?
– Hayır, olmadı.
– Ataları içinde hiç hükümdar var mıydı?
– Hayır, yoktu.
– Ona tâbi olanlar, zayıflar mı, ileri gelenler mi?
– Ekseriyet itibarıyla zayıflar.
– Cemaati azalıyor mu, çoğalıyor mu?
– Gün geçtikçe çoğalıyor.
– Hiç yalan söylediği oldu mu?
– Hayır, onu hiç yalan söylerken görmedik.
– Hiç vefasızlık ettiği oldu mu?
– Bugüne kadar olmadı; ancak bundan sonrasını bilemem.
İşte, Ebû Süfyan, henüz Müslüman olmamasına ve Allah Resûlü’nün amansız bir
düşmanı bulunmasına rağmen, o günkü konuşmasına ancak son cümlesi kadar bir
tereddüt sokuşturabilmişti.
Ve Hirakl, Ebû Süfyan’ın verdiği cevapları tekrar ederek, bütün bunların, Allah
Resûlü’nün risaletine delil olduğunu söylüyor ve durumu piskoposuna da soruyor,
o da aynı kanaati izhar ediyordu.
Bir rivayete göre imanını izhar ediyor ve:
“Çok yakın bir zaman sonra, şu benim ayaklarımı bastığım yerler, hep O’nun
olacak.” diyor[9] ve dediği de aynen zuhur ediyordu.
Ancak papazların homurdanmaları sebebiyle Hirakl, sözünün mecrasını değiştiriyor
“Ben sizi imtihan ettim, ta ki dininize ne derece bağlısınız göreyim…” Piskopos
ise, iman etti ve Allah Resûlü’ne gaybî olarak biatta bulundu.[10]
3.Ve Diğerleri
Efendimiz daha birçok yere ve birçok kimseye mektuplar göndermişti.
Bunlardan
kimisi, davete icabet edip Müslüman olmuş, kimisi de Müslüman olmamakla beraber
Allah Resûlü’ne karşı saygılı davranmıştı.
Meselâ, Mukavkıs ki, Kıptîlerin
hükümdarı ve bunlardan biriydi.
Allah Resûlü, ona Hâtıb b.Ebî Beltea’yı
göndermişti.
Mukavkıs, gerçi Müslüman olmadı.
Ancak Hâtıb’a, orada kaldığı
müddet zarfında hep ikramda bulundu ve Allah Resûlü’ne de hediyeler gönderdi.
Mâriye Validemiz de bu hediyelerden biriydi.
Allah Resûlü, onu zevce olarak
kabul buyurmuş ve ondan İbrahim adında bir çocuğu olmuştu.[11] Ayrıca bu
hediyeler arasında bir de beyaz bir katır vardı.
Adı “Düldül” olan bu katır, o
gün için Arab’ın gördüğü ilk katırdı.[12]
Kisra ise, Allah Resûlü’nden gelen mektubu parçalayıp yere atmış..
bu da onun
kendi mülkünün parçalanması şeklinde tecellî etmiş ve kısa bir müddet sonra İran
parça parça oluvermişti.[13]
Allah Resûlü, hükümdarlara, devlet reislerine ve değişik kabilelerin ileri
gelenlerine bir mânâda bütün dünya ile oynamak demek olan şümullü bir tebliğde
bulunuyordu..
ve O, her gün biraz daha sinelere giriyor, gönüllere taht
kuruyordu.
Sanki, O’nda kudsî bir cazibe vardı da, âdeta bir kısım sırlı iplerle
insanları kendine cezbediyordu.
O’nun cazibesine kapılan her fert ve cemiyet,
aynı zamanda nur âlemiyle de bütünleşmiş oluyordu.
O, gönüllere bu şekilde taht
kurduktan sonra, artık O’na karşı mücadele etmek, güneşi balçıkla sıvamaktan
farksızdı.
Buna beyhude bir çırpınış da denebilir.
Nitekim, az sonra, öyle de oldu.
O güne kadar direnenlerin hemen hepsi boşuna
uğraştıklarının farkına vardı ve O’na dehalet ettiler…
[1] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/131-132; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/83.
[2] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/258-259; Halebî, İnsanü’l-uyûn, 3/293.
[3] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/132; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/84.
[4] Bkz.: Ebû Dâvûd, cenâiz 56; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/461.
[5] Buhârî, cenâiz 4, 65; Müslim, cenâiz 62-67.
[6] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/195; Cezîrî, el-Mezâhibü’l-erbaa, 1/522.
[7] Serahsî, Mebsût, 2/67; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 2/82; İbn
Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 2/117-118.
[8] Âl-i İmrân sûresi, 3/64.
[9] Buhârî, bed’ü’l-vahy 6.
[10] Buhârî, bed’ü’l-vahy 6.
[11] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/260; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
2/128.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/134, 260, 491; Taberî, Tarihu’l-ümem
ve’l-mülûk, 2/218.
[13] Buhârî, ilim 7; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 13/242; Nevevî, Şerh-i Müslim,
18/42.
Tebliğde Metot
Peygamber, yalnız vazifesini düşünür, dedik.
Evet, öyle peygamberler gelmiş
geçmiştir ki, bütün bir hayat boyu mücadele etmelerine, tebliğde bulunmalarına
rağmen, kendilerine inanan tek bir insan olmamıştır.[1] Fakat, onlar, hep
itminan içinde kalmışlardır.
Zira vazifelerini hakkıyla yerine getirmişlerdir.
Onların hayatlarının hiçbir lahzasında itiraz işmam eden şu niçinler yoktur:
Niçin hizmet edemedim? Niçin bana inanan yok? Niçin bu iş fiyasko oldu? Niçin bu
falsolar birbirini takip edip durdu?..
Evet, her nebi, sadece, vazifesini nasıl yapacağını düşünür.
Bunun için de bütün
şartları nazara alır ve vazifesini öyle yapar.
Kabul ettirmek, kendi vazifesine
dahil değildir.
O sahada hüküm, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesine aittir.
Bir âyet,
Allah Resûlü’ne hitaben şöyle demektedir: إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ
وَلَكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ “Sen istediğini hidayete erdiremezsin.
Ancak Allah istediğini hidayet eder.”[2] Bu itibarla, nebinin mesajı, hususiyet
arz eder.
Hiç kimse onu kabul etmese, itibar ve ilgi göstermese de o yine fütûr
getirmeden, tereddüt ve paniğe düşmeden, başkalarını kınayıp suçlamalara
girmeden vazifesini yapmaya devam eder.
Onun içindir ki, bütün peygamberler, her
türlü horlanmaya ve hakir görülmeye maruz kalmalarına rağmen, vazifelerinde
zerrece bir gevşeklik göstermemişlerdir.
İşte tebliğin bu şekli, sadece peygamberlere ait bir sıfattır.
Bütünüyle böyle
bir tebliğ keyfiyetini, peygamberlerden başkasında görmek âdeta mümkün değildir.
Başkalarında, böyle durumlarda çok defa küskünlük ve dargınlık görürsünüz.
Ne
kadar da olgunlaşırlarsa olgunlaşsınlar, netice almak arzusundan kurtulamazlar.
Alamayınca da küskünlük ve bezginlik gösterirler.
Sadece nebilerdir ki, küsmek
ve darılmak bilmezler..
ve bu durum onlara ait bir hususiyettir.
Bakınız; Uhud’da başına gelen onca ciğersûz hâdiseler dahi, Allah Resûlü’nü
darıltmamış, küstürmemiştir.
Dişi kırılmış, miğferin halkaları yüzüne saplanmış,
hatta, Ebû Ubeyde bunları, Allah Resûlü’nün yüzünden çıkarabilmek için kendi
dişlerinden olmuştur.[3] Bütün bunlara rağmen yüzü-gözü kan-revan içinde İki
Cihan Serveri sadece şöyle demiştir:
اَللّٰهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Allahım, kavmime hidayet
ver.
Çünkü onlar bilmiyorlar!”[4] (Bilmiyorlar, şayet benim peygamber olduğumu
bilselerdi böyle yapmazlardı).
Nitekim daha sonra O’nu öğrendiklerinde, onlar da
canlarını Allah Resûlü’nün önüne bezledeceklerdi.
Demek ki o zaman
bilmiyorlardı.
Bu ve benzeri hâdiseler, bize Allah Resûlü’nün sadr u sinesinin,
ne denli inşirah ve genişlik içinde olduğunu gösteriyor.
O ve diğerleri “Dövene
elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüzdüler.” Başları yarılsa, dişleri kırılsa şikâyet
mânâsına ağızlarından bir “of” dahi çıkmazdı.
“Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar,
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!”
Evet; her nebi, âdeta: “Ağyâr ateşine yakmadıktan sonra ne yaparsan yap, gam
izhar etmem.” der ve yoluna devam eder.
Hz.Nuh, Kur’ân’ın ifadesiyle kavmine şöyle seslenmektedir: يَا قَوْمِ لَيْسَ
بِي ضَلاَلَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ey kavmim! Bende
herhangi bir sapıklık yok.
Fakat ben, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir
peygamberim.”[5]
Hz.Nuh’u böyle konuşturan, hiç şüphesiz kavminin kendisine sapıklık isnat
etmesiydi.
Onlar, o büyük nebiye saygısızca davranıyor ve: إِنَّا لَنَرَاكَ فِي
ضَلاَلٍ مُبِينٍ “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.” diyorlardı.[6]
Bugün de değişen bir şey yoktur.
Denilenler hep aynı mânâya gelen
yakıştırmalardır.
Sen sapıksın, sen mürtecisin, sen asrın gerisinde yaşıyorsun
ve daha neler neler!..
Devamındaki âyette, Hz.Nuh kavmine şöyle seslenir: أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ
رَبِّي وَأَنْصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Size
Rabbimin vahyettiği gerçekleri tebliğ ediyorum ve size öğüt veriyorum ve ben,
sizin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum.”[7]
Bende dalâlet olmadığı gibi, sizi dalâlet ve sapıklıktan kurtarmak istiyorum.
Çünkü, ben, size Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rahmet ve bir
elçiyim.
Size mesaj sunuyor ve yollarınızı aydınlatıyorum.
Çünkü ben, sizin
bilmediklerinizi biliyorum…
Aradan geçen asırlar, kâfiri hiç değiştirmiyor.
Bu sefer de Hz.Hud, dinsizleşen
kavmine şöyle sesleniyor: يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ
مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي وَأَنَا لَكُمْ
نَاصِحٌ أَمِينٌ “Ey kavmim! Bende beyinsizlik yoktur.
Fakat ben, Âlemlerin
Rabbi’nin gönderdiği bir peygamberim.
Size, Rabbimin gönderdiği gerçekleri
tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.”[8]
Değişen bir şey olmuyor: Peygamberler ve kavimleri..
kavimlerinin onlara
yakıştırmak istedikleri ve onların kavimlerine verdikleri cevaplar..
evet, bir
iki kelime farkıyla hep aynı mânâya gelen sözler, cümleler…
Diğer peygamberleri böyle umumî bir kaidenin içinde zikrettikten sonra
isterseniz sözü Nebiler Sultanı’na getirelim:
Allah (celle celâluhu) O’na hitaben şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne
bürünen adam! Kalk ve inzar et.
Ve Rabbini yücelt.”[9]
يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ
انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً
“Ey örtünüp bürünen (Resûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan
az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir.
Ve Kur’ân’ı tane tane
oku!”[10]
Yani, artık örtüye bürünüp yatma zamanı değil; kalk, karanlıkta kalmışların
imdadına koş! Şu şaşkınlık ve hayrette kalmış yığınları eğri yolun encamından ve
sapıklığın ürperten neticelerinden inzar et.
Ve yeri göğü çınlatırcasına, büyük
olan Rabbinin büyüklüğünü bütün gücünle haykır! Yer-gök senin âvâzınla inlesin!
Cin ve ins, senin bu haykırışlarınla Rabbinin ne büyük olduğunu bir kere daha
işitsin.
Ey gecede örtüsüne bürünen Dost! Peygamberlik gibi ağır bir yük seni bekliyor,
kalk ibadet yap! Zira Senin Allah tarafından şarj olman gerekmektedir.
Çünkü
yapacağın çok büyük işler var.
Sana anlatılacak olan her şeyi insanlara tebliğ
etmen gerekiyor.
Böyle ağır bir deşarj olma ameliyesini, Rabbinin seni takviyesi
olmadan yerine getiremezsin! Bunu temin edecek de ancak ubûdiyet ve kulluktur.
Evet, Efendimiz gibi her nebi de tebliğ için geldiğini ilan etmiştir, hem de
hiçbir şey beklemeden, başka şeylere dilbeste olmadan, ağyâra gönül vermeden,
gözleri başka şeylere kaymadan, bakışları asla bulanmadan hep insanlığa mesajlar
sunup durmuşlardır.
Onların nurlu mesajları olmasaydı, bütün insanlık karanlıkta
kalacak ve hayvanlardan farkları olmayacaktı.
İnsanoğlunun kaderiyle peygamberlerin bi’seti öylesine iç içedir ki; bir ülkeye
peygamber gönderilmemişse, o yörenin insanları, yaptıklarının bazılarından
sorumlu tutulmayabilirler.
Ama, peygamber gönderilmiş de dinlememişlerse, hesaba
çekileceklerinde şüphe yoktur.
İşte, bir ilâhî ferman: وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ
حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek
değiliz.”[11]
Ve bir başka beyan:
وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولاً
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلاَّ وَأَهْلُهَا
ظَالِمُونَ
“Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi, memleketlerin ana
merkezlerine göndermedikçe o memleketleri helâk edici değildir.
Zaten Biz, ancak
halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.”[12]
Demek ki, Allah (celle celâluhu) evvelâ peygamber gönderiyor.
Peygamber,
vazifesini yapıp insanlar uyarılmalarına rağmen hâlâ inkâr ediyorlarsa Allah
(celle celâluhu) da ondan sonra azap ediyor.
Her devirde bu böyle olmuştur.
Eğer
bugün Cenâb-ı Hak, bir kısım kimseleri cezalandıracaksa, bu ancak, mü’minlerin
kendilerine düşen tebliğ vazifesini tam yapıp yapmamalarına göre olacaktır.
Kendisine tebliğ yapıldığı hâlde, temerrüdünde devam edenler, işte bunlar cezaya
hak kazanmış olanlardır.
Bundan dolayıdır ki, her nebi, bıkmadan, usanmadan, yılgınlık göstermeden ve
tebliğin bütün metotlarını kullanarak irşadda bulunmuştur.
Hz.Nuh, Kur’ân’ın
diliyle şöyle der:
رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلاً وَنَهَاراً * فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي
إِلَّا فِرَاراً * وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا
أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا
وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَاراً * ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَاراً * ثُمَّ
إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَاراً * فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا
رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّاراً
“Rabbim, doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim.
Fakat benim davetim, ancak
kaçmalarını artırdı.
Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını
bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına
tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.
Sonra ben kendilerine ilan ile davette bulundum.
Üstelik onlarla hem açıktan
açığa, hem de gizli gizli konuştum.
Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin;
çünkü O, çok bağışlayıcıdır.”[13]
Hz.Nuh: “Rabbim, cemaatimi gece gündüz durmadan çağırdım.
Hep kapılarını vurup
durdum.
Ancak benim davetim, onların kaçmasını ve firarlarını artırdı.
Temerrüt
ettiler ve beni dinlemediler.
Beni dinlememek için âdeta hep yeni yeni usûller
buldular.
Bazen kulaklarını tıkadı ve duymamazlıktan geldiler, bazen de
elbiselerine bürünüp kendilerini görmemezliğe saldılar.”
1.O’nda Tebliğ Cibilliydi
İki Cihan Serveri’nde ise tebliğ, bir huy, bir cibilliyet hâlindeydi.
O, temiz
bir gönül bulup da, ona tebliğde bulunamadığı zaman..
bizim yemek yemediğimiz,
içecek su bulamadığımız hatta havayı teneffüs edemediğimiz anlardaki sıkıntıya
benzer bir sıkıntı içine girerdi ve âdeta yemeye içmeye karşı lâkayt idi.
Bazen
günlerce üst üste oruç tutardı.[14] Bazen de ölmeyecek kadar yerdi.
Sanki tebliğ
sancısı, O’nda iştiha bırakmamıştı.
Melekler nasıl tesbihle yaşıyorsa Hz.
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de tebliğle yaşıyordu.
Mesajlarına temiz
sine bulabilirse o gün zindeydi.
Kur’ân‑ı Kerim, O’nun bu durumunu anlatırken
şöyle buyurur: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Resûlüm!
Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendine kıyacaksın.”[15]
Ve yine başka bir âyette, O’na şöyle ferman eder: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ
عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفاً “Bu Kur’ân’a
inanmazlar diye neredeyse arkalarından kendini harap edeceksin.”[16]
Evet, O bir yerde simsiyah, secdesiz bir alın görse iki büklüm olur, burkulur ve
gördüğü her imansız insan, O’nun içinde âdeta bir hüzün fırtınası estirirdi.
Bu
O’nun ruhunda zaten vardı.
Peygamberlikle daha da bir derinleşti, buudlaştı.
Dinin emirlerine kılı kırk yararcasına riayet etmek mahfuz..
işte size, O’nun
tilmizlerinden biri ve asrın dertlisi! Kendisine niçin evlenmediği sorulunca,
cevap verir: “Ümmet‑i Muhammed’in bunca dert ve ızdırabını düşünmekten,
evlenmeyi düşünmeye hiç vaktim ve fırsatım olmadı!” Evet, işte Nebi ve Nebiye
vâris olanların hâli! Zannediyorum bugün dünya da bu türlü dertlileri
beklemektedir.
Mevzu buraya gelmişken, çok yerde verdiğim bir misali, tekrar etmek isterim.
Çünkü bu misal, aynı zamanda mevzumuza da ayrı bir buud kazandıracaktır.
Almanya’da, bir evde pansiyoner olarak kalan temiz nâsiyeli bir arkadaşımız,
taşıdığı Muhammedî ruhla ev halkına müessir olmuş, Cenâb-ı Hak da onların
hidayete ermelerine onu vesile kılmış.
Önce evin erkeği, sonra hanımı ve derken
çocukları aynı havayı teneffüs etmeye başlayınca ev Cennet köşesinden bir köşe
hâline gelmiş…
Bir gün evin erkeğiyle bu arkadaşımız karşılıklı oturmuş konuşuyorlar.
Bir ara
ruhunda hidayetin yeni yeni duygular meydana getirdiği bu zat, arkadaşımıza
şöyle der:
“Arkadaş, seni seviyorum.
Öyle ki kalbimi açıp, seni oraya sokasım geliyor.
Çünkü sen, benim hidayetime vesile oldun.
Bana ve aileme ebedî bir hayat
kazandırdın.
Fakat sana aynı zamanda çok kızıyorum.
Öyle ki şu anda bile
yakandan tutup seni tartaklamak geliyor içimden.
Şimdi bana, ‘Neden? Niçin?’
diye soracaksın.
Anlatayım: ‘Sen gelmeden kısa bir zaman önce, benim babam vefat
etti.
Hâlbuki o, Müslüman olmaya bizden daha liyakatlıydı.
Tertemiz bir ruhu ve
yaşantısı vardı.
Eğer sen, o ölmeden evvel buraya gelmiş olsaydın, onun da
hidayetine vesile olacaktın.
İşte bu gecikmen sebebiyle sana çok kızıyorum.’ “
Bu sitem bana, bütün Avrupa’nın hatta bütün dünyanın iniltisi gibi gelir.
Ben,
kendi hesabıma yakamdan tutulup hesaba çekileceğimden çok endişe ederim.
Çünkü
istenen seviyede oralara İslâm mesajlarını götürüp tebliğ edebilmiş değilim…
2.Tebliğde Hırs
Allah Resûlü, tebliğde çok hırslıydı.
Kendisine hak ve hakikatler anlatılmadık
tek insan dahi kalsın istemiyordu.
Onun için hiç durmadan ciddî bir tehâlükle
çırpınıyor ve önüne gelen herkese, usûlüne uygun olarak tebliğde bulunuyordu.
İşte O’nun son dakikalarını yaşayan amcasının başucundaki hâli!
Ebû Talib’i Daveti
Ebû Talib, kırk seneyi aşkın bir zaman Allah Resûlü’nü himaye etmiş bir insandı.
Efendimiz peygamberliğini ilan ettiğinde bütün Mekke müşrikleri, ilk defa
karşılarında aşılmaz bir sur gibi Ebû Talib’i bulmuşlardı.
Onu çiğneyip geçmeden
Allah Resûlü’ne ulaşmaları mümkün değildi.
Allah Resûlü’nün hatırına bütün sıkıntılara göğüs geren, ihtiyarlık ve yoksulluk
gibi sıkıntıların yanında bir de üç senelik ambargo dönemine karşı kavga vermek
zorunda kalan Ebû Talib, ölüm döşeğinde ve son nefeslerini vermektedir.
Allah
Resûlü fırsat buldukça onun yanına gelir ve ısrarla “Lâ ilâhe illallah” demesini
ister ve: “De ki, ahirette sana şefaat edeyim.” der.
Ancak o esnada Ebû Talib’in
etrafını saran karanlık ruhlu insanlar, onun hidayetine mâni olurlar.
O, son
nefesini verirken: “Abdülmuttalib’in dini üzerine.” der ve –Allah bilir– gemiyi
kaçırır.
Allah Resûlü, hıçkırıklarını tutamaz, hüngür hüngür ağlar ve
“Menedilmediğim müddetçe sana istiğfar edeceğim.” der.
Ancak daha sonra gelen
bir âyet, O’nun sinesinde kanayan bu ızdıraptan O’nu meneder.[17] O artık, Ebû
Talib için istiğfar da edemeyecektir; zira âyet şöyle demektedir:
مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ
وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ
أَصْحَابُ الْجَحِيمِ
“(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra,
akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere
yaraşır ne de inananlara.”[18]
O’nun, Ebû Talib’in hidayeti hususunda ne kadar istekli olduğunu en iyi bilen
insan Ebû Bekir’dir.
Mekke fethinde, Allah Resûlü’ne iman ettiğini orada ikrar
etmesi ve Resûlullah’ın mübarek elinden tutup musafahada bulunması düşüncesiyle
yaşlı babası Ebû Kuhâfe’yi İki Cihan Serveri’nin yanına getirir.
Gözleri
görmeyen bu yaşlı insan, iman ettiğini ilan ederken, Ebû Bekir bir köşeye
çekilir ve hıçkıra hıçkıra ağlar.
Allah Resûlü, niçin ağladığını sorunca da,
mağara arkadaşı O’na şu cevabı verir: “Yâ Resûlallah, babamın hidayete ermesini
çok arzu ediyordum ve işte Allah (celle celâluhu) ona bu hidayeti nasip etti.
Ancak ben, Ebû Talib’in hidayetini, kendi babamdan daha çok isterdim.
Çünkü onu
Sen de çok arzu ederdin.
Fakat ona hidayet nasip olmadı.
İşte bunu hatırladım ve
onun için ağladım.”[19]
Vahşî’yi Daveti
Allah Resûlü, nasıl amcası Ebû Talib’in hidayetini istiyor ve bu mevzuda ısrar
ediyordu, aynı şekilde, öz amcası, Allah’ın Aslanı Hz.Hamza’yı şehit eden
Vahşî’nin hidayetini de istiyor ve onun hidayeti için ısrarda bulunuyordu.
İşte,
konuyla alâkalı tarihin kaydettiği hâdisenin içyüzü: [20]
Allah Resûlü, amcasının kâtili Vahşî’yi doğru yola davet eder, birisiyle mektup
gönderir ve hak din olan İslâm’a girmesi için Vahşî’yi yanına çağırır.
Ancak
Vahşî, gelen şahsa bir mektup yazar verir.
Mektupta aşağıdaki âyet-i kerime
yazılıdır:
وَالَّذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ إِلَهاً آخَرَ وَلاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ
الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلاَ يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ
يَلْقَ أَثَاماً * يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ
مُهَاناً
“Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar, Allah’ın haram
kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler.
Bunları yapan, günahının
cezasını bulur.
Kıyamet günü azabı kat kat olur.
Ve orada alçaltılmış olarak
temelli kalır.”[21]
Vahşî, bu âyetin altına şu satırları yazmayı ihmal etmemiştir: Sen beni
Müslüman olmaya davet ediyorsun ama, ben, bu âyette geçen bütün günahları
işledim.
Küfür içinde yaşadım.
Zina ettim ve bir de senin gözünün nuru amcanı
öldürdüm.
Benim gibi birisi affolur mu ki, ben de Müslüman olayım?
Allah Resûlü, ikinci bir mektup daha gönderir.
Bu defa mektuba şu âyeti yazar:
إِنَّ اللّٰهَ لاَ يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ
يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْماً عَظِيماً “Allah,
kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.
Bundan başkasını dilediği kimse
için bağışlar.
Allah’a ortak koşan kimse, büyük bir günah ile iftira etmiş
olur.”[22]
Vahşî, bu defa da, âyette affın kat’î olmadığını, meşîet-i ilâhîye bırakıldığını
Resûlullah’a intikal ettirir.
Bunun üzerine de O Şefkat Peygamberi, üçüncü bir
mektup daha gönderir.
Bu mektupta ise şu âyet yazılıdır: قُلْ يَا عِبَادِيَ
الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ
إِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden
ümit kesmeyin.
Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.
Şüphesiz ki O, çok
bağışlayan, çok merhamet edendir.”[23]
Vahşî, ancak bu üçüncü mektuptan sonra gelir ve Allah Resûlü’ne biat eder.
O da
artık sahabe arasında sayılacak ve sonuna “radıyallâhu anh” eklenmeden ismi
anılmayacaktır.
Ancak o, Hz.Hamza’nın kâtiliydi.
Ne kendisinin ne de başkasının
bunu unutması mümkün değildi.
Vahşî, belki ahirette böyle bir günahın hesabını
vermeyecekti.
Çünkü o, cinayet günü Müslüman değildi ve İslâm’a girmesiyle de
bütün geçmiş günahları affolmuştu.[24] Bu yönüyle tali’liydi..
ancak öldürdüğü
insan da Hz.Hamza’ydı!..
Hamza ki, ormanda aslanların ödünü koparan bir efsanevî insanken Resûl-i
Ekrem’in önünde dize gelmiş, Müslüman olmuş; hatta İki Cihan Serveri’nin tuttuğu
aynı memeyi tutmuş olması itibarıyla Allah Resûlü’ne sütkardeşlik pâyesiyle de
serfirazdı.[25] O, İslâm’a gireceği âna kadar Müslümanlar korku içindeydi.
Hamza Müslüman olunca onların kükreyişleri, Arap Yarımadası’nı velveleye
vermişti.
Ve, işte vahşet içinde olduğu bir dönemde Vahşî, bu Hamza’nın kanına
girmiş..
Uhud’da elinde taşıdığı tali’siz mızrağını Hz.Hamza’nın bağrına
saplamıştı.
Hayatı boyunca Allah’tan başka her şeye “ل” (Hayır) diyen Hamza,
kendisine saplanan mızrak üzerine çökerken yine bir “ل” meydana getiriyor ve
yere bir “ل” gibi yıkılıyordu ki; biraz sonra Allah Resûlü, onu uzuvları
paramparça hâlde görecek, başucuna oturacak ve bir çocuk gibi ağlayacaktı.
Şehitler yıkanmazdı; ancak Allah Resûlü Hamza’yı yıkadı ve âdeta su yerine de,
kevserden daha kıymetli gözyaşlarını kullandı…[26] Evet, Allah Resûlü onun
başında bu derece gözyaşı dökmüştü.
İşte şimdi bu cinayetin kâtili Vahşî, Allah
Resûlü’ne kanlı elini uzatmış biat ediyordu.
Allah Resûlü’nün tebliğ anlayışına
bakın ki, O, bu eli tutuyor ve Vahşî’nin İslâm’a girişini tebrik ediyordu.
Zaten
ısrarla Vahşî’yi bizzat kendisi davet etmişti.
Vahşî, iman ettikten sonra Allah Resûlü, onun kulağına eğildi ve şu sözleri
fısıldadı: “Mümkünse bana fazla görünmemeye çalış! Çünkü seni her gördükçe
Hamza’yı hatırlar ve sana gereken şefkati gösteremeyebilirim.
Böylece sen,
tali’sizliğe itilmiş ben de vazifemi tam yapmamış olurum.”[27]
Vahşî, bir sahabi şuuru içinde Allah Resûlü’nün bu ricasına ve emrine asla
muhalefet etmedi.
Daima Allah Resûlü’nden uzakta durdu ve O’na görünmemeye
çalıştı.[28] Ancak, her dakika ve her saniyesi de, Allah Resûlü’nden gelecek
ikinci bir daveti beklemekle geçti.
O, bir direğin arkasından Allah Resûlü’ne
bakıyor, O’nun bakışını yakalamaya çalışıyor ve kendi kendine, “Acaba!” diyordu,
bir gün gelir de bana: “Artık görünebilirsin.” der mi? Vahşî, o mutlu günü
bekleyedursun, bir gün kendisine o müthiş ve acı haber ulaştı.
Allah Resûlü,
gurûb edip aramızdan ayrılmıştı.
Vahşî, beyninden vurulmuşa döndü.
Zira artık,
kendisinin çağrılacağına dair hiçbir ümidi kalmamıştı.
Vahşî’nin bundan sonraki günleri hep günahına keffaret aramakla geçecekti.
Nihayet Yemâme harbi patlak verdi.
Derhal Halid’in ordusuna girdi ve Yemâme’ye
yollandı.
Bu, onun için kaçırılmaması gereken bir fırsattı.
İslâm’ın en büyük
bahadırlarından birini öldürmüş, bir günaha girmişti.
Her ne kadar o günah
affolsa bile, Vahşî’nin vicdanı, o günahın tesiriyle Cehennem gibi yanıyordu.
Şimdi onun karşısında bir fırsat vardı: İslâm’ın en büyük düşmanı Müseylime’nin
halledilmesi.
Vahşî, Hamza’nın bağrından çıkarıp sakladığı paslı mızrağını yanına alarak,
Yemâme harbine katıldı.
Harp günlerce sürdü.
Müseylime ve ordusu, ölüm-kalım
mücadelesi veriyordu.
Bir ara, kaleden dışarı çıkıp kaçmak isteyen Müseylime,
nöbet bekleyen bir sahabi tarafından görüldü.
Onu gören sahabi, Vahşî’ye
seslendi ve: “İşte Allah düşmanı gidiyor!” dedi.
Bunu duyan Vahşî, hemen paslı
mızrağı eline aldı ve aynen, seneler önce Hz.Hamza’nın bağrına sapladığı gibi,
bu defa da Müseylime’nin bağrına sapladı.[29] Onun attan düşüp yere yıkıldığını
görünce, kendisi de secdeye kapandı.
Gözyaşları içinde âdeta Allah Resûlü’nün
ruhaniyatına hitaben: “Artık gelebilir miyim, Yâ Resûlallah!” der gibiydi…
Biz, Allah Resûlü’nün ona ne cevap verdiğini bilemiyoruz.
Ama ihtimal ki, Allah
Resûlü’nün ruhaniyatı da Yemâme’de hazır bulunmuş ve Vahşî’nin bu denli inkisar
dolu yakarışı, O’nu da rikkate getirmiş ve yaptığı civanmertliği tebrik için de
Vahşî’yi bağrına basmış ve “Artık bana görünebilirsin.” demiştir.
Bilemiyoruz.
Bu bir buud meselesidir.
Bizim bu hâdiseyi nakledişimiz ise, Allah Resûlü’nün
tebliği hakkında bir fikir verebilmek içindi…
Evet, görüyoruz ki, Allah Resûlü, en az babası kadar sevdiği ve yine en az öz
kardeşi kadar üstüne titrediği Hz.Hamza gibi bir büyük ruhun kâtili için dahi
bir rahmet oluyor.
Vahşî’nin İslâm’a girmesi için, belki elli yolu deniyor ve
Vahşî gibi bir insandan dahi bir sahabi çıkarıyordu.
Acaba, O’ndaki tebliğ
düşüncesi, O’nun tabiatıyla bütünleşmemiş, O’nun fıtratına yerleşmemiş ve
ruhunun bir parçası hâline gelmemiş olsaydı, Allah Resûlü’nün Vahşî gibi bir
insanı, ısrarla İslâm’a daveti hiç mümkün olur muydu? Hayır, O’nun bu
tehâlükünde, tebliğin nebiye ait bir sıfat olma hakikati saklıydı.
Bu itibarla
da O, başka türlü davranamazdı.
İkrime’yi Daveti
İkrime’nin düşmanlığı, Vahşî’den de artıktı.
O, İslâm’ın bizzat kendisinin
düşmanıydı.
Yani o, düşmanlığını şuurlu olarak yapıyordu.
İkrime’nin neş’et
ettiği evde bulunanların hemen hepsinde, İslâm’a karşı cibillî bir düşmanlık
vardı.
Evin reisi, Ebû Cehil’di.
Ondaki cehalet, bütün haneye sirayet etmiş ve
Ebû Cehil’in evi, o koyu küfür karanlığıyla âdeta gayya hâline gelmişti.
O evde
İslâm’a giren herkes, en ağır şekilde eza ve cefaya maruz kalıyor ve kat’iyen
rahat bırakılmıyordu.
İkrime, sanki İslâm düşmanlığında babasıyla yarışır gibidir.[30] Babasının
katıldığı hemen bütün hiyanet hareketlerine o da katıldı.
Küfür gözünü kör
etmişti.
Mekke fethedildiği hâlde o hâlâ temerrüt ediyordu.
Evet, niceleri,
Mekke’nin fethiyle birlikte derhal Müslüman olmuş ve nur hâlesine girmişti ama,
İkrime’nin husumeti devam ediyordu.
Zaten o, Mekke fethi sırasında da
Müslümanlara karşı kılıç kullanmış ve sonra da Yemen’e kaçmıştı…[31]
Ümmü Hakîm, İkrime’nin hem hanımı, hem de amcasının kızıydı.
Bu kahraman kadın,
sırf vefa borcunu ödemek için Yemen’e kadar gitti ve kocasını ikna ederek geriye
getirdi.
Ancak, İkrime’nin, Allah Resûlü’nün huzuruna çıkacak yüzü yoktu.
Çünkü
yapmadığı düşmanlık ve Allah Resûlü’ne reva görmediği zulüm ve hakaret
kalmamıştı.
Geçtiği yollara diken serpilecekse, herkesten evvel o koşturmuştu;
başına toprak saçılacaksa, en evvel bu işe o sahip çıkmıştı.
Ancak Allah Resûlü
hırsla İkrime’nin de hidayetini istiyor ve Vahşî’ye gösterdiği aynı hassasiyeti
ona da gösteriyordu.
İkrime, İki Cihan Serveri’nin huzuruna girdiğinde, Allah Resûlü, kendine yakışır
büyüklükle ona hitaben: “Ey hicret yolcusu Merhaba!” dedi.
İslâmî mânâda hicret
bitmişti; ancak, Allah Resûlü, onun uzak yollardan geldiğine telmih için böyle
demişti.
Bu cümle, İkrime’nin kalbindeki bütün buzları eritmeye yetti.
Allah
Resûlü’nün ellerine sarılarak O’ndan dua istedi: “Dua et, Yâ Resûlallah! Ve
bütün yaptığım düşmanlıklar için benim namıma istiğfar et!” dedi.
Allah Resûlü
de, ellerini kaldırdı dua etti.
İkrime coştu, kendinden geçti.
Zira, hiç de
böyle bir alâka beklemiyordu.
Beklemiyordu, çünkü o âna kadar, Allah Resûlü’nü
de herhangi bir insanla kıyas ediyor ve sıradan bir insanın yapabileceği
muameleyle karşılaşacağını sanıyordu.
O’ndan bu iltifatları görünce, bu zannında
hata ettiğini anladı.
“Yâ Resûlallah!” dedi, “Bundan böyle, Sana ve İslâm’a
düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, İslâm için bunun iki mislini
harcayacağıma söz veriyorum…” Ve Yermük’te sözünde durdu..
ancak orada
verdikleri arasında, canı da vardı.[32]
İkrime, Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır.
O bu
muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler.
Hanımı başucunda ağlarken
İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir
keramettir.
Biraz sonra çadıra amcası Hâris b.Hişâm girer: “Müjde, der, Allah
bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime: “Beni ayağa kaldırın.
Çünkü içeriye
Allah Resûlü girdi.” der ve Allah Resûlü’nün ruhaniyatına hitaben şunları
söyler: “Yâ Resûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim
mi?” ve son nefesinde de: تَوَفَّنِي مُسْلِماً وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
âyetini[33] okur ve ruhunu Allah’a teslim eder.
Âyet meal olarak şöyle
demektedir: “Rabbim, beni Müslüman olarak öldür ve salihlere ilhak et!”
Evet, Allah Resûlü’nde, insanların hidayete ermesi mevzuunda bir hırs vardı.
O,
tebliğde bir erişilmezliği temsil ediyordu.
Binlerceye, yüzbinlerceye elini
uzatıyor ve binlerceyi, yüzbinlerceyi aydınlık iklimine çekiyor; çekiyor ama
yine de doyma bilmiyordu.
Zira engin rahmetinden, herkesi istifade ettirmek
istiyordu.
Evet O, can düşmanı hasımlarına bile şefkat elini uzatıyor ve böylece
peygamberlerdeki tebliğ sıfatının nasıl erişilmez bir ufuk olduğunu
gösteriyordu.
3.Tebliğ Sancısı Uykularını Kaçırırdı
Bütün hayatı boyunca Allah Resûlü’nün gözlerine doğru dürüst uyku girmedi.
Çünkü
O, bütün insanlığın derdiyle dertliydi.
Evet, “Hayatında gözlerini yumup, rahat
bir uyku uyumadı.” sözü ancak İki Cihan Serveri’ne isnat edilirse doğru
olabilir; zira O’nun hayatı hep tebliğ içinde geçmiştir.
Mekke döneminin ilk yılları, panayır panayır, sokak sokak gezer ve nerede bir
pazar kurulsa, Allah Resûlü muhakkak gider ve orada bulunanları Hak Dine davet
ederdi.
Bu uğurda sayısız hakaretlere maruz kalır, horlanır, başına taş-toprak
atılır; O bunların hiçbirine takılmadan hedefine yürürdü.
Melekler O’nun yüzüne
bakmaya kıyamazken gel gör ki, Mekke müşrikleri, o yüze tükürüyorlardı.
Güneş,
hararetiyle O’nun tenini incitmesin diye bazen bulutu yüzüne bir peçe gibi
çekmesine karşılık, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o dırahşan çehreye
hakaretlerin en galizleri savruluyordu…
“En yakın akrabanı inzar et!” mealindeki وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ34
âyeti nazil olunca O, hemen kendine yakın bütün oymak ve kabileleri topladı ve
onlara hitaben şöyle dedi: “Allah (celle celâluhu) bana en yakınlarımı inzar
etmemi emretti.
Siz de benim en yakınlarımsınız.
Fakat, siz, Lâ ilâhe illallah,
demedikçe Allah katında, sizin için bir şey yapmam mümkün değildir.
Ancak bu
kelimeyi söylerseniz ahirette sizin için şahit olabilirim.”
O, böyle dedi ama, orada bulunanlar sanki duvar kesilmiş ve Allah Resûlü’ne tek
kelimeyle cevap vermemişlerdi.
Sadece öz amcası Ebû Leheb konuşmuş –konuşmaz
olsaydı– “Yazık sana, bizi bunun için mi çağırdın?” demiş ve bu söz üzerine de
herkes dağılıp gitmişti.[35]
Hz.Hatice’nin bütün serveti, Mekke ulularına verilen ziyafetlerle eriyip
gitmişti.
Allah Resûlü, onları davet ediyor, yediriyor, içiriyor ve bu arada
“Acaba birkaç kelime bir şey anlatabilir miyim!” diye durmadan didiniyordu.
Ama
nedense, bir türlü olmuyordu.
Böyle meclislerden birini Hz.Ali (radıyallâhu anh) bize şöyle anlatır: “Yine
Allah Resûlü Mekke büyüklerini evine davet etmişti.
Yemekler yendi.
Bir ara
Allah Resûlü, konuşmaya başladı.
Kendisinin hak peygamber olduğunu ve en
yakınları olarak onların kendisine yardımcı olmaları gerektiğini anlattı.
Sözünün sonunda da: “Bu mevzuda içinizde bana yardımcı olacak yok mu?” dedi.
Ben
o gün, henüz yedi yaşlarında, soluk yüzlü, sıska bünyeli bir çocuktum.
Elimde
testi su dağıtıyordum.
Allah Resûlü’nün sözlerine kimse karşılık vermeyince
dayanamadım.
Testiyi bırakarak ‘Ben varım, yâ Resûlallah!’ dedim.
Allah Resûlü,
bu teklifini üç defa tekrar etti.
Her defasında da benden başka cevap veren
olmadı.”[36]
Ve işte böyle yıllar ve yıllar Allah Resûlü, yılma ve usanma nedir bilmeden
tebliğine devam etti.
Yakınları da O’na hiç mi hiç kulak vermediler; O da, daha
uzaklardan kendisini dinleyecek kimseler aramaya koyuldu.
Ancak oralarda da kalb
sahibi insan bulmak, sanıldığı kadar kolay olmadı.
Taif’te taşlandı, alaya
alındı.[37] Panayırlarda girdiği çadırların çoğundan kovuldu.[38] Ne var ki,
O’ndaki bu ciddî talep O’nu bir sürprizler âlemine çekiyor gibiydi ve öyle de
oldu.
Kader O’nu Akabe’ye sürükledi ve bir kısım temiz insanlarla buluşturdu.
Burada
altı kişiyle tanıştı.
Bunlar ertesi sene Akabe’ye on iki insan olarak geldiler.
Allah Resûlü onlara bazı hususları tebliğ etti.
Kendisine inanacaklarsa bu
şartlar dahilinde inanmalıydılar… Onlar da Allah Resûlü’nün bütün tekliflerini
tereddütsüz kabul ettiler.
İki Cihan Serveri, onlarla beraber Mus’ab b.Umeyr’i
gönderdi.
Mus’ab onlara dinlerini öğretecekti.
Ertesi sene Mus’ab Akabe’ye
yetmiş kişiyle beraber geldi.
Bunlar da Allah Resulü’ne biat ettiler.
Bu arada
Hz.Abbas, onlara düşünerek karar vermelerini tavsiye etti ve böyle bir teklifi
kabul etmenin, bütün cihanı karşılarına almak olduğunu onlara tafsilatıyla
anlattı.
İçlerinde dönen olmadı.
En ağır şartlarda dahi Allah Resûlü’nü
kendilerine tercih edeceklerine söz vererek biat ettiler.[39]
4.Sahabede Tebliğ Aşkı
Mus’ab, Mekke’nin en zengin ailesinin biricik çocuğuydu.
İslâm’a girdiğinde on
yedi yaşlarındaydı.
O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve
ona mendil sallarlardı.
O, yemesine giymesine itina gösteren biriydi.
Ancak
İslâm’a girdikten sonra, ailesinden yüz bulamadı.
Medine’ye giderken üzerinde
sadece bir elbisesi vardı ve başka eşyası da yoktu.
Ondan sonra da hep böyle
yaşadı.
Hatta Uhud’da şehit düştüğü zaman bütün uzuvlarını Allah için vermiş..
evet, o gün kütükte doğranır gibi doğranmış, sonra da üzerine örtmek için bir
kefen bezi dahi bulunamamıştı.[40]
İşte Allah Resûlü’nün tilmizi bu şanlı sahabi, Medine’ye varır varmaz hemen
irşad ve tebliğe başladı.
Medine’de çalmadığı kapı yok gibiydi.
O kadar hasbî,
samimî ve ihlâslı bir ruha sahipti ki, onun sohbetini dinleyenler, en kısa
zamanda küfürden uzaklaşıp İslâm halkasına dahil oluyordu.
Onun gelişi,
Medine’de bir dalgalanma meydana getirdi.
O, âdeta karanlık gönülleri aydınlatan
bir nur menbaıydı.
Es’ad b.Zürâre (radıyallâhu anh) kendisine ev sahipliği
yapıyordu.
Es’ad b.Zürâre henüz cuma namazı farz olmamasına ve daha Allah
Resûlü de Medine’yi şereflendirmemesine rağmen, bu zat, inanan insanları bir
araya toplamış ve onlara cuma namazı kıldırmıştı.[41]
Medine’de hatırı sayılır kim varsa, onun evine gelip, Mus’ab’ı dinliyordu.
Gelenler, hışımla geliyordu ama, dönüşleri, pek de geldikleri gibi olmuyordu.
Sa’d b.Muaz da bu gelip dönenlerdendi.
O da bir gün öfkeyle gelmiş ve Medine’de
kimsenin fitne çıkarmasına meydan vermeyeceğini söylemişti..
zira ona, Mus’ab’ın
gelişi bir fitne olarak anlatılmıştı.
O da, bu fitneyi bertaraf etmeyi kendine
vazife edinmişti.
Eve girdi.
Mus’ab, yine yanındakilere, o kadife gibi mülâyim
sesiyle bir şeyler anlatıyordu.
Sa’d, önce çok haşin davrandı.
Ancak Mus’ab, ona
şu teminatı verdi: “Evvelâ gel otur ve dinle! Anlattığım şeyler hoşuna gitmezse,
hoşlanmadığın bu şeye son verir, bir daha seni rahatsız etmem.” Bu sözler Sa’d
b.Muaz’ı eritmeye yetti.
Biraz sonra kendisini meleklerin teşyi edeceği
makamlara yükseltecek kapının eşiğinden içeri girdi ve kelime-i tevhidi gönlünün
derinliklerinden gelen bir edayla haykırdı.
[42]
Evet, Sa’d b.Muaz, Mus’ab b.Umeyr’in önünde diz çökmüş ve Müslüman olmuştu.
O günün Medine’sinde, Ömer’in Mekke’de Müslümanlığı kabulüne benzer bir coşku
meydana getirmişti Sa’d b.Muaz’ın Müslümanlığı.
Yankısı en kısa zamanda civar
kabile ve aşiretlerde de mâkes bulan büyük bir hâdise oldu.
Görüldüğü gibi, Allah Resûlü, durmadan, dinlenmeden hak ve hakikatin neşrini
yaptığı gibi, O’nun sadık çırak ve tilmizleri de aynı şekilde, cihanın dört bir
yanına dağılmış ve hakkı neşretme vazifesini en seviyeli şekilde eda etmeye
çalışmışlardı.
Cihan, bu meşalelerin tutuşturduğu nurlu kalblerle apaydın
olacaktı.
Zaten Mus’ab’ı Medine’ye, Talha’yı Dûmetü’l-Cendel’e ve daha sonraki
yıllarda, Berâ ve Halid’i Yemen’e sevk eden aynı duygu ve düşünce değil miydi?
Bazen bir sahabi gittiği yerde muvaffak olamazsa, Allah Resûlü, onların
yerlerini değiştiriyor ve bu değişiklik de muhakkak surette, müsbet mânâda
tesirini gösteriyordu.
Meselâ, Halid b.Velid, irşad adına gönderildiği Yemen’de
çok muvaffak olamadı.
Allah Resûlü, daha sonra oraya Hz.Ali’yi gönderdi.
Berâ b.Âzib, bu hâdiseyi bize şöyle naklediyor:
“Halid’le günlerce Yemen’de kaldık; Ali gelinceye kadar kimse bize inanmadı ve
saflarımıza dahil olmadı.
Ancak Hz.Ali’nin gelişiyle her şey birdenbire
değişiverdi.
İnsanlar, bölük bölük İslâm’a girmeye ve Müslüman olmaya
başladılar.”[43]
Evet, Yemen’de Hz.Ali muvaffak olmuştu.
Zira onun Allah Resûlü’yle uzun bir
geçmişi vardı.
Ayrıca o, Hz.Hasan ve Hüseyin’den gelen altın halkanın ve
kıyamete kadar gelecek bütün kutupların, mukarrabînin, evliyâ ve asfiyânın
babaları durumundaydı.
Bugün dahi, hak ve hakikat onların himaye kanatları
altında temsil edilmektedir.
Ve işte bu Hz.Ali, bütün Yemen’i, yürekleri eriten
sözleriyle fethediyordu ki, gün gelip Veda Haccı’nda bunların hepsi gelerek
İslâm’a iltihak edeceklerdi.[44]
[1] Buhârî, rikâk 50; Müslim, iman 374-375.
[2] Kasas sûresi, 28/56.
[3] Tayâlisî, Müsned, s.
3; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/29.
[4] Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1/105.Benzer hadisler için bkz.: Buhârî, enbiyâ 54;
Müslim, cihad 105.
[5] A’râf sûresi, 7/61.
[6] A’râf sûresi, 7/60.
[7] A’râf sûresi, 7/62.
[8] A’râf sûresi, 7/67-68.
[9] Müddessir sûresi, 74/1-3.
[10] Müzzemmil sûresi, 73/1-4.
[11] İsrâ sûresi, 17/15.
[12] Kasas sûresi, 28/59.
[13] Nuh sûresi, 71/5-10.
[14] Buhârî, savm 20; Müslim, sıyam 55-61.
[15] Şuarâ sûresi, 26/3.
[16] Kehf sûresi, 18/6.
[17] Buhârî, cenâiz 81; Müslim, iman 39-40.
[18] Tevbe sûresi, 9/113.
[19] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 9/40; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/237-240.
[20] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 11/197.
[21] Furkân sûresi, 25/68-69.
[22] Nisâ sûresi, 4/48.
[23] Zümer sûresi, 39/53.
[24] اِنَّ الْإِسْلاَمَ يَجُبُّ مَا كَانَ قَبْلَهُ “İslâm kendinden öncekini
(küfür ve günahı) keser atar.” (Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/199)
[25] Buhârî, şehâdât 7; Müslim, radâ’ 11-14; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
4/45.
[26] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 3/142; Hâkim, el-Müstedrek, 2/130, 3/218-219.
[27] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 2/222; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
4/20; İbn Abdilberr, el-İstîâb, 4/1565.
[28] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/76-77; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 7/370.
[29] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 4/1563-1564; Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ,
1/178; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 6/268, 325.
[30] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/1082; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/538.
[31] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/159-160.
[32] Hâkim, el-Müstedrek, 3/269-272.
[33] Yusuf sûresi, 12/101.
[34] Şuarâ sûresi, 26/214.
[35] Buhârî, tefsir (111) 1; Müslim, iman 348-356; İbn Sa’d,
et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/74.
[36] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/159.
[37] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
2/266-267.
[38] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/270 vd.
[39] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/276-292.
[40] Buhârî, cenâiz 28; Müslim, cenâiz 44.
[41] Ebû Dâvûd, salât 209; İbn Mâce, ikametü’s-salât 78.
[42] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/285.
[43] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/197; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 2/369.
[44] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 5/120 vd.
Tebliğde Önemli Bazı Hususlar
Tebliğde önemli bazı hususlar vardır.
Bunlardan bir kısmını yukarıda arz
etmiştik.
Onların kısa bir özetini vererek, arz etmediğimiz kısmı da bu hulâsaya
bina edip tebliğ mevzuunu bitirelim.
Birincisi: Tebliğin bir fetanet yanı vardır ki, buna peygamber mantığı da
diyebiliriz.
İkincisi: Tebliğ yapan rehber, tebliğ ettiği meseleyi çok iyi temsil etmelidir.
Onun anlatacağı şeyler, hep yaşadığı şeyler olmalıdır.
Evet O, başkalarının
yaşaması gerekli olan şeyleri değil; kendi yaşadığı hayatı anlatmalı ve davet
ettiği kimseleri de böyle bir hayata davet etmelidir.
Üçüncüsü: Tebliğ neticesinde beklenen, sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızası olmalıdır.
Cennet dahi, tebliğe gaye olmamalıdır.
Bu da maddî-mânevî füyûzat hislerinden
fedakârlık yapmak demektir.
1.Fertleri İyi Tanımak
Birincisi: İç fetanettir; Allah Resûlü’nün tebliğinin de bir fetanet yanı
vardır.
Ama fetanet, bir kuru mantık değildir.
O, zâhirden bâtına, dünyadan
ukbâya ulaşan bir mantıktır.
İnsanın bir mantık tarafı olduğu gibi, bir de his
ve duygu tarafı vardır.
Onun sadece mantığına hitap edenler, his tarafından
açılacak herhangi bir gedik karşısında iflas ederler.
İnsanın sadece his yönünü
işletmeyi hedefleyenler ise, mantık karşısında mağlup düşerler.
Hâlbuki, Hz.
Muhammed Aleyhisselâm, müşâhedeye, muhakemeye ve iç sezişe birden seslenir.
Gözün gördüğü şeylerle insanı ele alır, misallendirir ve ruha bu yolla nüfuz
eder.
Aklı kullanır ve kullandırır.
Muhakemeye önem verir ve vicdanlara öyle
seslenir ki; vicdanında O’nun sesini duyan herkes bir hamlede sadece vicdan
yoluyla hakikate ulaşmak isteyenlerin önüne sıçrar ve hakikate ulaşıverir…
Entüisyon (Intuition) yoluyla Allah’ı bulmaya çalışan Paskal ve Bergson gibi
kişiler kendi sahaları olan bu mevzuda bile Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın hayat
üfleyip yetiştirdiği mü’minlerden çok ama çok geri kalırlar.
Zaten mutlak ve
umumî fazilette, onları mü’minlerin en küçüğüne dahi kıyas etmek mümkün
değildir.
Evet, nasıl hiçbir sahada Hz.Muhammed Aleyhisselâm’a ulaşmak mümkün olmamıştır;
bu, fetanet itibarıyla da böyledir.
O, evvelâ müşâhede ile hasımlarını dize
getirmiştir… Yani parmağını kaldırarak putları göstermiş ve “Şu taştan, ağaçtan,
topraktan ne umuyorsunuz?” demiş..
sonra da harika mahiyetiyle veya ortaya
koyacağı bir mucize ile önce aklına hitap ettiği muhatabının elinden tutup onu
kalbin yanına çekmiştir.
Daha sonra da ona huzurun insibağıyla bir merhale daha
kazandırmış ve âdeta uhrevîleştirmiştir.
Meselâ: Hz.Ömer’in seyr-i ruhanîsini ele alalım: Ona, “Senin gibi akıllı bir
insan nasıl oluyor da taşrada geziyor? Senin gibi bir insanın, taştan, topraktan
ve ağaçtan bir şeyler ummasını, doğrusu aklım bunu bir türlü kabul edemiyor.”
diyerek seslenmiştir.
Evvelâ bu sözlerde Ömer’i tebcil vardır.
Mantığa karşı
hürmetli davranılmıştır.
Böylece Allah Resûlü, mantık adına Hz.Ömer’i avucunun
içine almıştır.
Ardından da öteden beri emniyet ve güven telkin etmiş olan o
harikulâde durumuyla Ömer’in kalbine nüfuz etmiştir.
Üçüncü safhada ise,
ubûdiyetteki derinliği ile onu öyle bir hâle getirmiştir ki; o develeri
boynundan tutup yere yıkan Ömer, Allah Resûlü’nün önünde edepli bir çocuk gibi
diz çöküp saygıyla iki büklüm olmuştur.
Şimdi bu mevzuda müşahhas bir misal verip diğer hususlara intikal etmek
istiyorum:
Allah Resûlü’nün huzuruna bir genç gelir.
Sahabe, bu gencin ismini sarahaten
zikretmez; ancak bazı rivayetleri tevhid edip birleştirdiğimizde, bu gencin
Cüleybib (radıyallâhu anh) olduğu anlaşılıyor.
Bu genç gelir ve: “Yâ Resûlallah,
zina için bana izin ver, çünkü tahammül etmem mümkün değil.” der.
Orada
bulunanların reaksiyonu çeşitli olur.
Kimisi ağzını kapamak ister ve
“Resûlullah’a karşı böyle terbiyesizce konuşma!” îmasında bulunur, kimisi
eteklerinden tutup çeker.
Kimisi de suratına bir tokat vurmak niyetindedir.
Ama,
bütün bu olumsuz davranışlara sadece şanı yüce Nebi, şefkat peygamberi ve
merhamet âbidesi susar; onu dinler, sonra da yanına çağırır, dizlerinin dibine
alır ve oturtur.
Buraya kadar olan muamelesiyle zaten onu büyülemiştir..
ve
büyülenmiş bu insana sorar:
– Böyle bir şeyin senin ananla yapılmasını ister miydin?
– Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resûlü, istemezdim.
– Hiçbir insan da, anasına böyle bir şey yapılmasını istemez!
– Senin bir kızın olsaydı, ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin?
– Canım sana feda olsun yâ Resûlallah, istemezdim.
– Hiçbir insan da, kızı için böyle bir şey yapılmasını istemez!
– Halanla veya teyzenle böyle bir şey yapılmasını ister miydin?
– Hayır, yâ Resûlallah, istemezdim!
– Kız kardeşinle ister miydin bir başkası onunla zina etsin?
– Hayır, hayır, istemezdim.!
Ve son söz,
– Hiç kimse de, halasıyla, teyzesiyle ve kızkardeşiyle zina edilmesini istemez.
Evet, bu muhavere ile akıl mantık plânında Allah Resûlü, bu genci avucunun içine
almış ve âdeta teneşir tahtasına uzatmış ve onu bir meyyit hâline getirmiştir.
Ve artık sadece yıkaması kalmıştır.
Elini bu gencin göğsüne koyar ve şöyle dua
eder: اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ ذَنْبَهُ وَطَهِّرْ قَلْبَهُ وَحَصِّنْ فَرْجَهُ
“Allahım, bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza
buyur.”[1]
Cüleybib, bu duadan sonra iffet âbidesi hâline gelmiştir.
Gelmiştir ama, daha
önceki hayatı bilindiği için, kimse ona kız vermemektedir.
Derken yine Allah
Resûlü, araya girer ve Cüleybib evlenir.[2] Evlendikten sonra ilk muharebede de
şehit düşer.
Muharebe sonunda Allah Resûlü, etrafındakilere sorar: “Hiç
eksiğiniz var mı?” Cevap: “Yok, yâ Resûlallah, hepimiz tamamız!” Ama, Allah
Resûlü: “Benim bir eksiğim var.” der.
Ve Cüleybib’in başucuna gelir.
Tam yedi
kişi öldürmüş, sonra da o öldürülmüştür.
Başını dizine koyar ve şöyle buyurur:
هَذَا مِنِّي وَاَنَا مِنْهُ “Bu Cüleybib benden, ben de bu Cüleybib’denim.” Ve
Cüleybib, bu pâyeye kavuşarak ötelere uçar.[3]
Evet, Allah Resûlü’nün fetanet-i a’zamı, zinakâr bir genci hem de çok kısa bir
zaman içinde, öyle bir seviyeye çıkarmıştır ki, akıl bunu anlamaktan âcizdir.
Şimdi acaba, günümüzün bütün terbiyeci ve pedagogları bir araya gelerek Arap
Yarımadası’na gitseler, Allah Resûlü’nün, çok kısa bir zamanda gerçekleştirdiği
o terbiye, o ahlâkî mükemmelliği, terbiye ve ahlâkî mükemmellik şöyle dursun,
ahlâka ait sadece bir iki prensibi gerçekleştirebilirler mi?
Realite, bize bütün vuzuhuyla cevabın müsbet olmayacağını göstermektedir.
Evet O, öyle bir devirde yaşamıştı ki, ahlâksızlığın her çeşidi o günün
insanında âdeta bir fıtrat hâline gelmişti.
Allah Resûlü, onlardan sadece bu
kötü ahlâkı söküp atmakla kalmadı, aynı zamanda onları, ahlâkın en güzeliyle de
donattı.
Öyle ki, insanlık, ne onlardan evvel öyle bir ahlâkı ve ahlâklı
insanları gördü, ne de onlardan sonra..
İslâm tarihi binlerce misaliyle bunun en
sadık şahidi olduğu gibi insanları bazı alışkanlıklardan vazgeçirmek için
günümüzde sarfedilen gayretlerin neticesiz kalması da apaçık olarak bunu
göstermektedir.
İşte bir misal: Koskoca bir devlet, sigaraya karşı mücadele açıyor, bakanlıklar
bu meseleyi sahipleniyor, yüzlerce ilim adamı çeşitli vesilelerle bu mevzu
hakkında konferanslar veriyor, kitaplar yazıyor ve çeşitli sloganlarla, sigarayı
bıraktırma âdeta seferberlik hâline getiriliyor ama, netice yine sıfır, yine
sıfır.
Şimdi bir de Allah Resûlü’nün terbiye ettiği cemaate bir bakıverin; söylediği
sözler nasıl hemen tatbik görüyor.
İşte bir misal:
Hz.Enes anlatıyor: “Ben, Ebû Talha’nın evinde içki içenlerin kadehlerini
dolduruyor, onlara sâkilik yapıyordum.
O sırada dışarıdan bir ses duyuldu.
Bu
ses: “Dikkat edin, içki yasaklandı!” diyordu.
O anda bardağı dolu olan bardağını
döktü, ağzına götürmüş olan ağzındakini tükürdü ve herkes küplerinde ne kadar
içki varsa sokaklara boşalttı, öyle ki, Medine sokaklarında günlerce içki
aktı…”[4]
Evet O, bütün bunları yapmıştır.
Bunu görmek istemeyenlere, Arap Yarımadası’nı
gösteriyor ve “Haydi, O’nun yaptığının milyonda birini de siz yapın!” diyoruz.
Hiçbir zaman yapamayacaklardır…
2.Tebliğ Edilecek Hususları Önce Yaşamak
İkincisi: Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın tebliğde kullandığı dinamiklerden biri
de, O’nun yaşayışının, temsil ettiği makama tıpatıp mutabakatıdır.
Evet O,
dediklerini ve söylediklerini öyle temsil ediyordu ki, O’na bakan bir insan,
başka hiçbir delile ihtiyaç duymadan Cenâb-ı Hakk’ın varlığına kanaat getirirdi.
Hatta çok defa sadece O’nu görmek, O’nun peygamberliğini kabul etmeye yetiyordu.
Abdullah b.Revâha, ne güzel söyler:
لَوْ لَمْ تَكُنْ فِيهِ آيَاتُ مُبَيِّنَةٌ لَكَانَ مَنْظَرُهُ يُنْبِئُكَ
بِالْخَبَرِ
“Eğer O, apaçık mucizelerle gelmiş olmasaydı, sadece O’nu görmek, O’na inanmaya
yeterli sayılırdı.”[5]
O’nu kabullenenler, O’na dilbeste olanlar ve O’na ‘Yâ Resûlallah!’ diye hitap
edenler, kendisinden sonra cihanı idare eden kimselerdir.
Yani O, kendisini
sadece üç-beş saf insana kabul ettirmiş değildir.
O’nun yetiştirdikleri arasında
bir Ebû Bekir, bir Ömer, bir Osman ve bir Ali (radıyallâhu anhüm ecmain) vardır
ki, her biri, cihanı idare edecek çapta insanlardır.
Ve hiçbiri de önüne gelene
teslim olacak yaratılışta değildir.
Eğer O, Allah’ın Resûlü olmasaydı, bunlardan
hiçbiri O’na teslim olmazdı.
Hem Hz.Ali gibi, kalb gözü açık ve “Eğer perde
açılsaydı, yakînimde bir ziyadelik olmayacaktı.”[6] diyen ve imanın
hakka’l-yakîn mertebesinde bulunan bir insan, O’nu hak nebi olarak
kabullenmişse, bu dahi tek başına delil olabilecek çapta bir hâdisedir.
O’nun her hâli uhrevîlik adına öyle büyüleyici idi ki Abdullah b.Selâm gibi bir
Yahudi âlimi, sadece bir kere O’nu görmekle: “Bu simada yalan yok, bu simanın
sahibi ancak Resûlullah olabilir.” diyerek iman etmişti.[7]
Demek ki, O’nu görmek, kabul etmek için yetiyordu.
Hayatını başkalarına bir
şeyler anlatmaya adayan insanlar, bu türlü kabullenmenin ne kadar zor olduğunu
herkesten daha iyi anlarlar.
Zira bunlardan çoğu bir ömür boyu didinir durur da
iki elin parmak sayısı kadar insana bir şey anlatamaz veya kendini onlara kabul
ettirip, ruh dünyalarına giremez.
Hâlbuki bir de Allah Resûlü’ne bakıverin.
Şu
anda bir milyara yakın insanın gönüllerine taht kurmuş ikinci bir insan
göstermek mümkün müdür? Günde beş defa, bütün cihanı çınlatacak bir coşkuyla
ismi minarelerden söylenen bir başkası var mıdır?
Öyleyse insanlık O’nu seviyor ve günde birkaç defa O’na bağlılığını ilan ediyor.
Hem de aleyhte çalışan bu kadar insan ve bu kadar sisteme rağmen.
Evet, her şeye
rağmen Hz.Muhammed Aleyhisselâm, gönüllere taht kurmaya devam ediyor.
Zira O,
başkalarına dediklerini ilk olarak kendi nefsinde yaşamış ve her zaman
dediklerinin canlı bir misali olmuştur.
Onun için de her sözü, kitlelere tesir
etmiş, söyledikleri hep tatbik görmüş ve uğrunda hırz-u can edilmiştir.
O, insanları Allah’a kulluğa davet ederken her zaman en ufuk noktada yine en
güzel kulluğu kendisi temsil etmiştir.
Hz.Âişe Validemiz anlatıyor:
Bir gün geldi ve bana: “Yâ Âişe, dedi, müsaade eder misin, bu gece Rabbimle
beraber olayım?” ve arkasından da namaza durdu.
O gün sabaha kadar إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ … âyetini[8]
okuyarak namaz kıldı..
gözyaşı döktü..
öyle ağladı ki, seccadesi sıkılsaydı,
damla damla gözyaşı damlardı.[9]
O, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.
Bir gün kendisine, gelmiş ve geçmiş
bütün günahlarının affolduğu hatırlatılıp “Kendini niçin bu kadar zahmete
sokuyorsun?” dendiğinde “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını
vermişti.[10] O’na şükür kapısı açılmıştı ve bunca didinmesi ondandı.
Yine Âişe Validemiz anlatıyor: “Gece yarısı kalktım.
Allah Resûlü’nü yanımda
görmeyince kıskandım.
‘Acaba başka hanımına mı gitti!’ diye düşünmüştüm.
Tam
yataktan doğrulup kalkacağım sırada elim ayağına dokundu.
Dikkat edince O’nun
secdede olduğunu anladım ve dediklerine kulak verdim.
Şu şekilde dua ediyordu:
سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ ‘Yâ Rabbi, Sen her türlü
noksanlıktan münezzehsin, Sana hamdederim.
Senden başka ilâh yoktur.”[11]
O, isteseydi krallar gibi yer, içer ve yaşardı.
Zaten böyle bir hayat O’na
–davasından vazgeçmek kaydıyla– daha Mekke’de iken teklif de edilmişti.[12]
Ancak O, davası uğruna, çileli bir hayatı, rahat bir hayata tercih etmişti.
Bir
gün aç kalıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden[13] ve kul peygamberliği
melik peygamberliğe tercih eden bir Hak kapısı vefalısıydı zaten.[14] O’nun, bu
sade yaşayışıydı ki, kitleleri kendisine bende ediyordu.
Hz.Ömer de esasen çok sade bir hayat yaşıyordu; ancak Allah Resûlü’nün
yaşantısı, O’nun dahi gözlerini yaşartıyordu.
Bir gün sordu Allah Resûlü: “Ömer
niçin ağlıyorsun?” Cevap verdi: “Yâ Resûlallah, şu anda krallar, kuş tüyü
yataklarda yatarken, sen hasır üzerinde yatıyorsun ve üzerinde yattığın hasır
teninde izler bırakıyor; hâlbuki sen, Resûlullah’sın.
Rahat bir hayata herkesten
daha çok lâyıksın!” Allah Resûlü, Ömer’e şunları söylüyor: “Razı değil misin yâ
Ömer, dünya onların olsun, ahiret bizim?”[15]
Evet, dünyanın zimamı Müslümanların elinde olmalıydı.
Bunu Allah Resûlü
herkesten daha çok isterdi.
Fakat O, kendi şahsî yaşantısında, sadelerden sade
bir hayat yaşıyordu.
Daha doğrusu O, yaşamıyor, yaşatıyordu.
Zaten O’nun, bütün
ruhlara girip, gönüllerde taht kurmasının sırrı da bu şekilde bir temsil
keyfiyetinden değil miydi?
Tebliğ vazifesini iş edinenlerin, Allah Resûlü’nün bu tavır ve hareketlerinden
alacakları çok dersler vardır.
Evet, gönüllere girmenin, başkalarına müessir
olmanın ve kalblere taht kurmanın tek şartı, Allah Resûlü’nün yaptığı gibi,
söylenen her şeyi, evvelâ söyleyenin kendisinin yaşamış olmasıdır.
Birisine Allah korkusundan gözyaşı dökmenin lüzumunu mu anlatmak istiyorsunuz;
evvelâ, gece kalkıp kendi seccadenizi ıslatıncaya kadar ağlamalısınız.
İşte o
zaman, o gecenin gündüzünde ettiğiniz sözler sizi de hayrete sevk edecek şekilde
müessir olacaktır.
Yoksa لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Niçin
yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?”[16]âyetinin tokadını yer ve hiçbir zaman
tesirli olamazsınız…
3.Karşılık Beklememek
Üçüncüsü: Allah Resûlü’nün, yaptığı tebliğ vazifesi karşılığında dünyevî veya
uhrevî herhangi bir talepte bulunmayışıydı ki, bu da O’nun peygamberliğine ayrı
bir delildir.
Zira böyle davranmak, bir peygamber ahlâkıdır.
Kendisinden sonra
bu ahlâk üzere hareket edenlere gelince, işte asıl tebliğci ve dava adamı
onlardır.
Kur’ân, kimseden bir ücret beklemeyen bu insanlara tâbi olmayı
emretmekte ve “Onlara uyun!” demektedir.[17]
Hz.Hatice’ye ait servet, hakkı yayma uğrunda eriyip gitmişti ve her şeye rağmen
Allah Resûlü, kendi adına kimseden bir şey talep etmemişti.
O’nun en yakın arkadaşı, Hz.Ebû Bekir’di ve hicrette de O’na yol arkadaşlığı
edecekti.
İşte bu Hz.Ebû Bekir’in, Allah Resûlü için hazırladığı bineği, hem de
böyle zor şartlar altında, bizlerin düşmanın bizi takip edeceğinden gayri hiçbir
şey düşünemeyeceğimiz o hengâmda Allah Resûlü, hazırlanan bineği, ancak ücretini
ödemek şartıyla kabul edebileceğini söylemişti.[18]
İşte bu, O’nun, yaptığı işte ne kadar hasbî davrandığını isbat etmez mi? Bu
kadar zor bir anda, böyle ince bir noktayı düşünen insan, daha müsait
zamanlarında düşünmez mi? Ve tebliğ insanına, ders olarak sadece bu hâdise yeter
zannediyorum.
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: Bir gün Allah Resûlü’nü gördüm;
namazını oturarak kılıyordu.
Sordum: “Yâ Resûlallah, hasta mısınız?” “Hayır yâ
Ebâ Hüreyre, açım… Açlıktan ayağa kalkacak dermanım kalmadı.” Ben ağlamaya
başladım.
Allah Resûlü, beni teselli etti: “Ağlama dedi, hesabın şiddeti aç
olanlara dokunmayacaktır.”[19]
Zaten açlık O’nun asla değişmeyen çilesiydi…
Yine bir gün Hz.Ebû Bekir ve Ömer’le gecenin yarısı Medine’nin bir köşesinde
birbirlerinden habersiz buluşuvermişlerdi..
ve birbirlerinden soruverdiler:
“Gecenin bu vaktinde sizi dışarıya çıkaran nedir?” Üçünün cevabı da aynı
olmuştu: Açlık… Evet, üçü de Allah için neleri varsa vermişler ve karınlarını
doyuracak bir lokma ekmek bulamadıkları için de uyuyamamış, dışarıya
çıkmışlardı.[20]
O gün tebliğ adına kaldırılması gereken bu ağır yükü işte bu güçlü eller
kaldırmıştı.
Bugün de aynı yükü kaldırmaya namzet olanların, herhâlde aynı güce
sahip olmaları gerekir.
Kendi öz kızı Fatıma ki Allah Resûlü onun için: “Fatıma benden bir parçadır.
Onu
sevindiren beni sevindirmiş, üzen de beni üzmüş olur.”[21] demişlerdir.
Evinde
ev işlerine yardım edecek kimsesi yoktu.
Su taşımaktan, değirmen taşı
çevirmekten elleri nasır bağlamış ve omuzları da yara bere içindeydi.
Hz.Ali bu
duruma çok üzülüyor; fakat elinden de bir şey gelmiyordu..
ve upuzun bir çile
dönemi hep böyle yaşandı.
Zaten o, babasının ahlâkını taşıyordu.
Kendi işini kendisinin yapması,
babasından irsiyetle ona da geçmişti.
Evet, oturuşundan kalkışına kadar o, hep
babasına benzerdi.[22]
Bir harpte, Müslümanların elde ettiği esir ve ganimetler Medine’ye getirilince,
herkes gidip Efendimiz’e ihtiyacını arz ediyor ve durumuna göre de bir şeyler
alıp dönüyordu.
Hz.Ali’nin teşvikiyle Fatıma Validemiz de gitti.
Ancak babası
evde yoktu.
Niçin geldiğini Allah Resûlü’nün zevcelerinden birine söyledi ve
evine döndü.
Efendimiz durumdan haberdar olunca, hemen kızının evine geldi.
Hz.Fatıma
yatıyordu.
Resûlullah içeri girince yatağından doğrulmak istedi.
Ancak bu fıtrat
insanı, hemen yatağın kıyısına oturdu.
Öyle ki dizlerinin soğukluğunu, Fatıma
Validemiz bağrında duyuyordu: “Kızım, dedi, Suffe ashabının bütün ihtiyaçlarını
görmeden evvel sana bir şey veremem.
Ama sana bundan daha hayırlısını öğreteyim.
Yatmak için yatağına geldiğinde 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah ve 33
defa (bir rivayette 34) Allahü Ekber de.
Bu, senin istediklerinden, senin
ahiretin hesabına daha iyidir.”[23]
Ve yine bir gün Hz.Fatıma’nın elinde altın bir zincir gördü: “Kızım,
insanların, ‘Allah Resûlü’nün kızı, elinde Cehennem’den bir zincir taşıyor.’
demelerini mi arzu ediyorsun? Derhal onu çıkar!” dedi ve gitti.
Hz.Fatıma ise, bu bilezikle bir köle aldı ve köleyi Allah için hürriyete
kavuşturdu.
Az sonra durumu babasına anlatınca, Allah Resûlü bilseniz ne kadar
memnun olmuştu! [24]
Bu üçüncü bölümün bir yönü de şudur.
Allah Resûlü, muhataplarından herhangi bir
talepte bulunmadığı gibi, bir de onlardan gelen çile ve ızdıraba katlanmak
zorunda kalıyordu.
Kaç defa baştan aşağıya toz-toprak içinde bırakılmıştı da
kızları Zeynep’ten, Fatıma’dan başka yardımına gelen olmamıştı.[25] Ve yine kaç
defa geçeceği yollara dikenler serpilmiş, mübarek ayakları kan-revan içinde
kalmıştı…
Bir defasında Kâbe’de durmuş namaz kılıyordu.
Müşrikler başına üşüştü ve O’nu
tartaklamaya başladılar.
O anda orada Hz.Ebû Bekir vardı ve yetişti: “‘Rabbim
Allah’ dediği için bir insanı öldürecek misiniz?” diyerek Allah Resûlü’nü
müdafaa etti.[26] Bütün bunlar aralıksız oluyordu.
Ama olup-biten bu hâdiseler
asla O’nu yolundan döndüremiyordu.
Kızına hitaben O: “Ağlama kızım, Allah babanı
zayi etmeyecektir.” demişti[27] ve Allah (celle celâluhu) da O’nu asla zayi
etmemişti.
Milyonların gönlünü, O’na ebedî mâkes eylemişti…
Tebliğ mevzuuna bir kere daha göz atıp, sonra başka bir bölüme intikal edelim.
Buraya kadar izah etmeye çalıştığımız gibi tebliğ, Peygamberlerin ve
Peygamberimiz’in varlık gayesidir.
Onlar tebliğ için yaratılmışlardır.
Biz, bu
vazifeyi yaparken sadece bir sorumluluğu yerine getirmiş oluruz.
Hâlbuki
Peygamberler, onu, yaratılış gayeleri olarak yaparlar.
Ayrıca biz, bu mevzuu tahlil ederken nasıl Allah Resûlü’nün getirdiği mesajın
şeffaf yüzünde, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ yazılı olduğunu göstermeye çalıştık.
Aynı zamanda O’nun getirdiği mesajı tebliğ ederken kullandığı usûl ve
metotların; hem O’nun Allah’ın Resûlü olduğunu ispat eden önemli bir delil hem
de kendisinden sonra tebliğ vazifesini yapmak isteyenlere, yanıltmaz, şaşırtmaz
bir yol olduğu hakkında ipuçları vermeye gayret ettik.
Biz kat’iyen inanıyoruz ki, Allah Resûlü’nün tebliğ metodu kullanılmadan,
devamlı ve sürekli muvaffakiyetten söz etmek mümkün değildir.
Bunun mümkün
olmadığını pratikte ispat eden binlerce hâdise vardır.
Onun için kat’î bir
kanaat ve yakînî bir imanla bir kere daha hatırlatıyoruz ki; insanlara rehber ve
imam olmak isteyenler veya bu durumda bulunanlar, bu mihrabın ebedî imamı Hz.
Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) uymalıdırlar.
Hakikî rehber
O’dur ve O’nun açtığı yol da, hakikî hidayet yoludur.
Zira “O, kendi hevasından
konuşmaz, ne dediyse muhakkak vahiydir…”[28]
[1] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/256-257.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/422.
[3] Müslim, fedâilü’s-sahabe 131; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/422.
[4] Buhârî, mezâlim 21; tefsir (5) 10; Müslim, eşribe 3-9.
[5] Kadı Iyaz, eş-Şifâ, 1/249.
[6] Aliyyülkârî, el-Masnû’, s.149.
[7] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâmet 42; İbn Mâce, ikametü’s-salât 174.
[8] Âl-i İmrân sûresi, 3/190.
[9] İbn Hibbân, Sahih, 2/386; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/441-442;
Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 4/310.
[10] Buhârî, teheccüd 6; Müslim, sıfatü’l-münafıkîn 79-81.
[11] Müslim, salât 222; Tirmizî, daavât 75; Ebû Dâvûd, salât 147.
[12] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/62-63.
[13] Tirmizî, zühd 35; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/254.
[14] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/231; Ebû Ya’lâ, Müsned, 10/491.
[15] Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 31.
[16] Saf sûresi, 61/2.
[17] اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Sizden hiçbir
ücret istemeyenlere uyun, Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn sûresi, 36/21)
[18] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 45; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/198.
[19] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109.
[20] Müslim, eşribe 140; Muvatta, sıfatü’n-Nebî 10.
[21] Buhârî, fedâilü’l-ashab 12; Müslim, fedâilü’s-sahabe 93-94; Hâkim,
el-Müstedrek, 3/172.(Hadisin buraya alınan şekliyle tamamı, Müstedrek’te
geçmektedir)
[22] Tirmizî, menâkıb 60; Ebû Dâvûd, edeb 143.
[23] Buhârî, farzu’l-humus 6; daavât 11; Müslim, zikr 80; Tirmizî, daavât 24;
Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/106-107.
[24] Nesâî, zînet 39; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/278-279.
[25] Buhârî, salât 109; Müslim, cihad 107; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/268;
İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/1381; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/264;
Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/554.
[26] Buhârî, fedâilü’l-ashab 5; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/204, 218.
[27] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/268; İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/1381; İbn
Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/264; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/554.
[28] Bkz.: Necm sûresi, 53/3-4.
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Rahmet ve Şefkat
Allah Resûlü’nün rahmet ve şefkati de O’nun fetanetinin bir buudunu teşkil eder.
O’nun şefkat ve rahmetinde, aynı zamanda muhteşem bir kavrayışın ayrı bir
derinliği gizlidir.
Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı
Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin yeryüzündeki biricik temsilcisi olarak, bu
iki mübarek sıfatın tesirini bir iksir gibi kullanmış ve bütün gönüllerde taht
kurmuştur.
Zaten, şefkat, re’fet, yumuşaklık, yürekten ve samimî olmak kadar
insanı kitlelere kabul ettiren ikinci bir vesile yoktur.
İşte, Allah Resûlü iç
inceliği, kabiliyet-i fevkalâdesi ve fetanetiyle, rahmet ve şefkati fetanetinin
ayrı bir buudu olarak çok iyi değerlendirmiştir ki, bu da O’nun peygamberliğinin
ayrı bir delili sayılır.
Allah (celle celâluhu), O’nu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir.
Evet O,
pırıl pırıl Hak rahmetini aksettirmektedir.
Sanki O, çöl ortasında bir su
menbaı, bir kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına
varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir.
İşte O, rahmet buuduyla
böyle herkese açık bir kevser kaynağı gibidir..
isteyen her fert O’ndan istifade
edebilir.
Şu kadar var ki, O, muhteşem fetanetiyle, mahiyetindeki bu rahmeti, o rahmete
muhtaç ruhlara, âdeta Cennet’e götüren bir nurlu tuzak yapmıştır.
Kim o tuzağın
büyüleyici atmosferine girerse kendini zirvelerde bulur.
İşte “rahmet”, Allah
Resûlü’nün elinde böyle sihirli bir anahtardır.
O, paslanmış küflenmiş ve
açılamaz zannedilen bütün kilitleri bu anahtarla açmış ve her sinede bir iman
meşalesi yakmıştır.
Evet, bütün insanlar arasında, bu altın anahtar, altın ruhlu ve madeni som altın
Hz.Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim edilmiştir.
Zira,
beşer içinde o anahtarı almaya en lâyık O’dur.
Evet, Allah, her zaman emaneti
ehline verir.
İnsanlara emanet olarak verdiği kalbin anahtarını da, o işe en
ehil olan İki Cihan Serveri’ne vermiştir.
Evet, Allah (celle celâluhu), O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiş, O da bu
rahmeti fevkalâde muvazene içinde en iyi şekilde değerlendirmiştir.
Rahmette
muvazene de çok önemlidir.
Rahmette İfrat ve Tefrit
Her meselenin bir ifrat ve tefriti olduğu gibi, rahmeti kullanmanın da ifrat ve
tefriti vardır.
Rahmetin suiistimale uğramasının en tipik misalini, hümanist
geçinen bazı grupların düşünce ve davranışlarında görmek mümkündür.
Onlar, bir
yanda dengesiz bir sevgi ve hümanizmden söz etmekle, diğer yandan da hiçbiri,
bir mü’min ve mütedeyyine karşı samimî bir alâka duymamakla, bu hususta en canlı
örnek teşkil ederler.
Evet, ellerinden gelse Müslüman ve dindar insanları bir
kaşık suda boğmak isterler.
Onların sevgileri sadece kendilerine ve kendileri
gibi düşünenleredir.
Aslında bu sevgi de, bizim anladığımız mânâda hasbî değil,
menfaat üzerine kurulmuştur.
Hâlbuki İki Cihan Serveri’nin rahmeti bütünüyle
istikamet içinde cereyan etmiş ve sadece insanlığı değil bütün varlığı
kuşatmıştı ve kuşatmaktadır da…
Allah Resûlü’nün temsil ettiği rahmetten, mü’minler istifade eder.
Çünkü O,
mü’minlere karşı “Raûf” ve “Rahim”dir.[1] İçtendir, yumuşak yüreklidir ve çok
merhametlidir.
O’nun temsil ettiği rahmetten mü’minlerin yanında, kâfir ve
münafıklar da istifade eder.
Hatta bu rahmetten Cibril’in dahi kendisine has bir
istifadesi vardır.[2] Bu rahmetin enginliğini şununla ölçün ki, şeytanın dahi bu
rahmete bakıp ümitlendiği olmuştur.[3]
O’nun temsil ettiği rahmet, belli insanlara ve belli gruplara inhisar etmez.
O,
bazılarının yaptığı gibi rahmeti istismar vesilesi olarak da kullanmaz.
Hümanizm Aldatmacası
Günümüzdeki bir kısım cereyanların, insanı aldatmak için onu paravan olarak
kullandıkları bir gerçektir.
Rica ederim; bunun insanı sokmak için onun yanına
sokulan yılanın, çıyanın yakınlığından farkı nedir? Allah Resûlü’nün temsil
ettiği sevgi kat’iyen bu türlü sevgi anlayışıyla karıştırılmamalıdır.
Evet,
İslâm’ın sevgi anlayışı da, bütün meselelerde olduğu gibi kendine mahsus,
dünya-ukbâ buudlu ve dengelidir.
Hz.Muhammed Aleyhisselâm, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı
içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır.
Ancak, yukarıda da arz
ettiğimiz gibi, O’nun bu engin şefkati ve derin rahmeti, bu meseleleri istismar
edenlerin sevgi ve şefkat anlayışlarında olduğu gibi sadece bir düşünce olarak
ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün
derinlikleriyle temsil edilmiştir.
Zaten, Efendimiz’in tatbike sunulmayan hiçbir
düşüncesi yoktur.
O, bütünüyle bir aksiyon ve hamle insanıdır.
Allah Resûlü, bütün varlığı ihata eden o engin rahmet anlayışını en içten, en
samimî şekilde ve varlığın sinesinden yükselen bir mânâ olarak ortaya
koyduğundan, söylenenler hep tatbik görmüştür.
Meselâ O, hayvanlara karşı
şefkatli davranmayı şöyle ibretli ve müşahhas misallerle anlatır.
Allah
Resûlü’nün anlattığı bu iki örnek unutulacak gibi değildir:
“Allah (celle celâluhu) bir köpek yüzünden, ahlâksız bir kadını affedip
Cennet’ine aldı.
Köpek bir kuyunun başında, susuzluktan dili sarkmış bir
vaziyette soluyup duruyordu.
Tam o esnada oradan geçmekte olan bu kadın, köpeğin
hâlini görünce dayanamadı.
Hemen belinden kemerini çıkarıp ayakkabısına bağladı,
bununla kuyudan su çıkarıp köpeğe içirdi, böylece köpek ölümden kurtuldu.
İşte
bu kadının bir köpeğe karşı bu davranışı onun affına vesile oldu ve Allah (celle
celâluhu), onu Cennet’ine koydu.”[4]
Aksi kutupta ikinci örneği de Allah Resûlü şöyle anlatıyor:
“Bir kadın bir kedi yüzünden Cehennem’e girdi.
Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de
salıverdi.
Ve kedi açlıktan öldü.
O kadın da bu yüzden Cehennem’e girdi.”[5]
Allah Resûlü, bu engin rahmet mesajının tebliği vazifesiyle gelmiştir.
O,
“Menhelü’l-azbi’l-mevrûd”dur.
Yani bir tatlı su kaynağıdır; kim O’na idrak
kovasını daldırsa O’nda rahmet bulur.
O’nun elinden âb-ı hayat içen ise, mânen
ölümsüzlüğe erer.
Keşke, cebrî-lütfî bu kevser havuzunun başında bulunanlar O’nun kadrini
bilselerdi!
Söylediğimiz sözleri mücerret bırakmamak için birkaç müşahhas misal arz etmek
istiyorum.
Ancak, ondan evvel, burada şu hususa da dikkatinizi çekmeden
edemeyeceğim:
O, Her Şeyde Zirvedir
İnsanların arasında bazı mesleklerde ileriye gidenler, ileriye gittikleri
mesleklerinin hilâfına, başka sahalarda o oranda, göze çarpacak kadar
geridirler.
Meselâ, bir erkân-ı harp, bir muharip, her ne kadar askerlik mesleğinde muvaffak
ve başarılı bir erkân-ı harp olsa da, bazen başka sahalarda bir çoban kadar
anlayışlı, duyarlı ve şefkatli olamayabilir.
Hatta bazen böyle birinin tabiatı
öldürme ile bütünleştiğinden dolayı, bu insan hiç şefkatli de olmayabilir.
Zira
öldüre öldüre, hisleri belli bir ölçüde körelmiştir ve artık o, herhangi bir
insanı öldürmekten duyduğu teessürü duymayabilir.
Bir siyasî, siyasette çok muvaffaktır.
Ancak o oranda doğruluktan taviz
verebilir ve insanların hukukuna saygıda kusur edebilir.
Yani, siyasî sahada
başarısı nisbetinde, doğrulukta, mürüvvette her zaman bir gerileme söz konusu
olabilir.
Bu, bir yerde sivrilip zirveleşirken, diğer yerde dibe doğru inmek
demektir.
Yine kendisini pozitivizm akımına kaptırmış ve her şeyi deneye, tecrübeye
dayandırma peşinde koşup duran bir insan görürsünüz ki, kalbî ve ruhî hayatında
sıfırı aşamamıştır.
Hatta bazen, akıl plânında Everest Tepesi gibi yükselirken,
kalbî hayatında Lut Gölü gibi çukurlaşanlar da vardır.
Her şeyi maddeye irca etmeye çalışan, aklı gözüne inmiş nice insanlar vardır ki,
vahyin mantığı karşısında aptallardan aptal ve mânâya karşı âdeta kördürler.
Bu kısa izahtan da anlaşıldığı gibi bazı kimseler, belli sahalarda muvaffak
olmalarına karşılık, ondan daha hayatî ve mühim sahalarda hiç mi hiç başarılı
olamamışlardır.
Yani, insanlarda bulunan birbirine zıt vasıflar, âdeta bir
diğerinin aleyhine işlemektedir.
Biri gelişip inkişaf ederken, öbürü dumura
uğramakta ve güdük kalmaktadır.
Hâlbuki, Allah Resûlü’nde bu durum hiç de öyle değildir.
O bir muharip olmanın
yanı başında, engin bir şefkat insanıdır..
bir siyasîdir..
ve bir o kadar da
mürüvvet sahibi ve sımsıcaktır..
müşâhedeye, tecrübeye ehemmiyet verirken, ruhî
ve kalbî hayatın da ta zirvelerindedir.
Uhud muharebesinde bunun en çarpıcı misallerini bulmak mümkündür.
Düşünün ki,
orada Allah Resûlü’nün canı kadar sevdiği amcası ve sütkardeşi Hz.Hamza şehit
edilmiş..
şehit edilmenin de ötesinde vücudu paramparça ve lime limedir.[6] Yine
orada, halasının oğlu Abdullah b.Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır.[7]
Hatta bu arada kendi mübarek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan
içinde kalmıştır.[8] Düşmanlarının gayz ve öfkeyle üzerine çullandığı ve bütün
gayretleriyle O’nu öldürmek istedikleri bu hengâmede, o yüceler yücesi insan,
kanı yere akarsa Allah onları mahveder endişesiyle tir tir titremekte ve:
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَاِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ “Allahım, kavmimi
bağışla; çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!” demektedir.[9]
Bu ne müthiş bir şefkat anlayışıdır ki, O’nu öldürmek isteyenlere O, dua dua
yalvarmakta, tel’in ve bedduaya kapalı kalmaktadır.
Mekke’nin fethine kadar, düşmanlarının O’na yapmadığı tek kötülük kalmamış
gibidir.
Düşünün bir kere; size karşı boykotaj yapacak, sizi evinizden,
yuvanızdan edecek, bir çöl ortasına bırakacak, sonra da zehir zemberek bir
ahidnâmeyi Kâbe’nin duvarına asacak ve diyecekler ki: “Kovduğumuz bu insanlarla
çarşı-pazarda alışveriş etmek, onlardan kız alıp vermek yasaktır…” Ve sizi bu
ağır şartlar altında üç sene o çölde tutacaklar..
yakınlarınız bile yardım
edemeyecek ve siz orada ağaç-ot yiyerek hayatınızı sürdürmeye çalışacaksınız..
çocuklar, yaşlılar açlıktan ölecekler..
hiç mi hiç insanlık ve mürüvvet
görmeyeceksiniz..
bunlar yetmiyormuş gibi, sonra öz vatanınızdan çıkarılacak ve
başka yerlere sürüleceksiniz..
hatta orada da rahat bırakılmayıp çeşitli hile ve
desiselerle her gün ayrı bir tehdit altında bulundurulacaksınız..
sonra
Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te defaatle onlarla yaka-paça olacak ve hep iz’âc
edileceksiniz..
hatta, Kâbe’yi ziyaret gibi en tabiî haklarınızdan mahrum
bırakılacaksınız..
bundan da öte, aleyhinizde zâhiren en ağır şartları kabul
ederek geriye döneceksiniz ve ardından Cenâb-ı Hak lütufta bulunacak, büyük bir
ordunun başında Mekke’yi fethedip oraya hâkim olacaksınız…
Acaba onlara karşı muameleniz nasıl olurdu? “Gidin, hepiniz hürsünüz, bugün size
kınama yoktur!”[10] diyebilir miydiniz?
Ben, kendi hesabıma, eğer O’ndan bu dersi almış olmasaydım, kat’iyen onlara bu
şekilde davranamazdım.
Tahmin ediyorum ki, hemen hepiniz benimle bu düşünceyi
paylaşıyorsunuzdur.
Ama O, sırtında zırhı, başında miğferi, elinde kılıcı,
terkisinde okları, atını mahmuzlamış Kâbe’ye girerken aynı zamanda bir şefkat
kahramanıydı.
Mekkelilere sordu: “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz?” Hepsi
birden cevap verdi: “Sen Kerîmoğlu Kerîmsin? Senden ancak kerem beklenir!”
O da, Hz.Yusuf’un kardeşlerine dediği[11] gibi dedi: “Bugün size kınama
yoktur.
Allah sizi bağışlasın, O Erhamürrâhimîn’dir.”[12]
O, hayatında, tedbirde hiç kusur etmemişti.
O’nun kadar tedbirle tevekkülü yan
yana ve sımsıkı telif eden ikinci bir insan yoktur.
Bedir’e çıkarken ashabını denedi.
Her biri bir atom bombası gibiydi..
ve tek
başlarına bir orduya güç yetirecek gerilimi taşıyorlardı.
Sa’d b.Muaz: “Sen
atını Berk-i Gımâd’a kadar sür yâ Resûlallah! Bizden tek kişi dahi geride
kalmayacaktır.” derken işte bu gerilimin örneğini veriyordu.
Hele bu zatın
devamla şöyle demesi ne kadar mânidardır: “Canımız işte burada, istediğin canı
al yâ Resûlallah! Malımız işte burada, isteğin kadarını al ve istediğin yere ver
yâ Resûlallah!”[13]
Asker hazırdı.
Hepsi de âdeta birer Sa’d b.Muaz’dı.
Ama bununla beraber, Allah
Resûlü tedbirde kusur etmiyor, bir muharebe için gerekli olan bütün ön
hazırlıkları eksiksiz yerine getiriyordu.
Bu fiilî duadan sonra da ellerini
açıyor ve kalbinin ta derinliklerinden yükselen bir yakarışla Cenâb‑ı Hakk’a dua
ve niyaza başlıyordu.
Hem de öyle kendinden geçercesine dua edip yalvarıyordu
ki, üzerindeki ridâsı yere düşüyordu da bundan haberi bile olmuyordu.
Bu
manzarayı seyreden Hz.Ebû Bekir, dayanamayarak yanına sokuluyor, ridâyı üzerine
koyuyor ve: “Yeter ey Allah’ın Resûlü.
Allah Seni kat’iyen mahzun etmeyecektir,
bu kadar yalvarış ve yakarış yeter.” diyordu.[14]
Evet, bir taraftan bu denli tedbir, diğer taraftan da bu seviyede Rabb’e
tevekkül, ancak bu zirve insana müyesser olan apayrı bir hususiyetti…
Evrensel Rahmet
Sözün başında da ifade ettiğim gibi, Allah Resûlü, mü’min, kâfir ve münafık,
herkesin kendisinden istifade ettiği rahmet timsali bir insandı.
Mü’min O’ndan
istifade eder; çünkü O, “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakınım..”
buyurmaktadır.[15] Gerçi müfessirler اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ
أَنْفُسِهِمْ âyetine[16] istinad ederek: “Allah Resûlü, mü’minlere kendi
canlarından daha azizdir.” derler.
Fakat, aslında her iki mânâ da birbirine
yakındır.
Biz O’nu kendi canımızdan daha çok severiz; Allah Resûlü de kendisine
bu denli muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet
insanıdır.
Bu bir muhakeme ve mantık sevgisidir.
Bu sevginin hissî yanı olsa da daha çok
mârifet buudlu ve mantık derinliklidir.
Şayet kurcalanıp işlettirilebilse
insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnun’un Leyla’sını aradığı gibi her yerde
Resûlullah’ı arar durur.
Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri
sızlar ve O’nsuz geçen hayatı kendisi için bir hicran kabul eder..
ve O’nun için
bir ney gibi inler gezer.
Evet, Allah Resûlü bize kendi nefislerimizden daha yakındır.
Nasıl olmasın ki,
biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz.
Hâlbuki O’ndan hep kerem, iyilik,
merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük.
O, Allah’ın rahmetinin temsilcisidir.
Öyleyse elbette bize bizden daha yakındır.
O: “Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun:
اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ diyor ve sonra da sözüne
şöyle devam ediyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır.
Fakat kim de bir
borç bırakır ve öyle giderse o banadır.”[17]
Bu hadisin arkasında şöyle bir hâdise var:
Bir gün bir cenaze getirildi.
Namazı kılınacaktı.
Allah Resûlü sordu: “Bunun
borcu var mı?” Orada bulunanlar: “Evet, yâ Resûlallah, çok borcu var!” dediler.
Bunun üzerine Allah Resûlü: “Siz arkadaşınızın namazını kılın, ben borçlunun
namazını kılamam.” buyurdular.
Ancak bu durum kendisine de çok ağır gelmişti.
Daha sonra Allah Resûlü bir kısım imkânlara ulaşınca, ölen mü’minler hakkında:
“Onun mevlâsı benim, alacaklılar bana gelsin.” derdi.[18]
Dünya ve ahirette Allah Resûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma
keyfiyetiyle bir rahmettir.
O’nun bu rahmet yönü ebedlere kadar da devam
edecektir.
O, münafıklar için de bir rahmettir.
Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde
dünyada azap görmediler.
Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve
Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifade ettiler.
Allah Resûlü
onlar hakkında perdeyi yırtmadı.
Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu.
Hatta
bunları Hz.Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) söylemişti de.[19] Rivayete nazaran,
bundan dolayı da Hz.Ömer, Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını
o da kılmazdı.[20]
Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi.
Onlar hep mü’minler arasında
bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye, tereddüte dönüştü.
Böylece,
dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı.
Zira yok olup gideceğine inanan bir
insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir.
Ama, “Belki ahiret vardır.”
diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimal, hayat o zaman bütün bütün
acılaşmaz.
İşte bu yönüyle Allah Resûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet
olmuştur.
Kâfir de Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade etmiştir.
Zira, Cenâb‑ı Hak, daha
önceki millet ve kavimleri küfür ve isyanları sebebiyle toptan helâk etmiş
olmasına karşılık, Allah Resûlü’nün bi’setinden sonra toptan helâk etmeyi
kaldırdı, dolayısıyla da insanlar, böyle bir azap çeşidinden kurtulmuş oldular.
Bu da kâfirler için dünya adına büyük bir rahmettir.
Bu mevzuda Cenâb-ı Hak, Habibine hitaben şöyle buyurmaktadır: وَمَا كَانَ
اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ
وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen onların içlerinde bulunduğun hâlde, Allah onlara
azap edecek değildir.
Ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek
değildir.”[21]
Evet, Efendimiz’in hürmetine Cenâb-ı Hak toptan helâk etmeyi kaldırmıştır.
Hz.
Mesih: “Eğer azap edersen, onlar Senin kulların.”[22] derken, Efendimiz’in Allah
indindeki kadrine, kıymetine bakın ki, Cenâb-ı Hak O’na: “Sen onlar arasında
bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir.” buyurmaktadır.
Yani, Sen onların sinesinde yaşadığın sürece Allah onlara azap etmeyecektir.
Sen
yeryüzünde anıldığın ve dillerde yâd edildiğin sürece..
yani insanlar Senin
yoluna baş koyduğu müddetçe Allah onların altını üstüne getirmeyecektir.
Kâfirin Allah Resûlü’nün rahmetinden istifade yönlerinden biri de Allah
Resûlü’nün إِنِّي لَمْ أُبْعَثْ لَعَّاناً وَإنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً
buyurmasıdır.
“Ben rahmet olarak gönderildim, lânet isteyici olarak değil.”[23] Ben herkes
için Allah’tan bir rahmet olarak geldim.
İnsanların başına belâ ve musibet
yağdırılsın diye beddua edip lânet isteyen bir insan olarak gönderilmedim.
Onun
içindir ki Allah Resûlü, en büyük İslâm düşmanlarının dahi hep hidayetini
istemiş ve onun için çırpınıp durmuştur.
Allah Resûlü’nün getirdiği nurdan, Cibril dahi istifade etmiştir.
Bir gün
Efendimiz, Cibril’e sorar: “Senin için de Kur’ân bir rahmet midir?” Cibril cevap
verir: “Evet yâ Resûlallah! Çünkü ben de akıbetimden emin değildim.
Ne zaman ki
مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ ‘Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.’
(Tekvir sûresi, 81/21) âyeti nazil oldu, ben de emniyete erdim.”[24]
Ve yine bir başka hadislerinde Allah Resûlü şöyle buyurur: أَنَا مُحَمَّدٌ
وَأَحْمَدُ وَالْمُقَفِّى وَالْحَاشِرُ وَنَبِيُّ التَّوْبَةِ وَنَبِيُّ
الرَّحْمَةِ “Ben Muhammed’im, Ben Ahmed’im, Ben Mukaffî –son peygamberim– Ben
Hâşir’im.
(Benden sonra haşir gelecek, araya başka bir peygamber girmeyecektir.
Allah insanları benim önümde haşredecektir.) Ben tevbe ve rahmet
peygamberiyim.”[25]
Tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır.
Zira Allah Resûlü bir tevbe peygamberidir
ve hükmü de kıyamete kadar sürecektir.
O, yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla ağlar.
İnleyen ananın
ızdırabını vicdanında duyar.
İşte Hz.Enes’in rivayet ettiği bir hadis ve O’nun
dillere destan şefkati:
“Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum.
Sonra bir çocuk ağlaması
duyuyorum.
Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı
kılıp bitiriyorum.”[26]
Allah Resûlü, namazlarını oldukça uzun kılardı.
Bilhassa nafile namazları,
sahabinin bile tâkatini aşacak mahiyette idi.
İşte O, böyle bir namaz kılma
niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca,
hemen namazı hızlandırıyordu.
Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Resûlü’nün
arkasında namaz kılmak için cemaate iştirak ediyorlardı.
Efendimiz, ağlayan
çocuğun annesi mescitte olabilir mülâhazasıyla namazı hızlandırıyor ve böylece
kadını rahatlatıyordu.
İşte O, hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi.
Bir çocuğun ağlaması
O’nu dilgîr eder ve ağlatırdı.
Ne var ki O, bu engin şefkatine rağmen
dengeliydi.
Meselâ, O’nun bu baş döndüren şefkati, hiçbir zaman dinî hadleri
tatbikine mâni olamamış ve cezanın şekli ne olursa olsun onu mutlaka tatbik
etmişti…
Mukarrin’in evlâtlarından biri hizmetçisini dövmüştü.
Hizmetçi kadın, ağlayarak
Allah Resûlü’nün yanına geldi.
Efendimiz, bu hizmetçinin sahiplerini çağırdı:
“Onu haksız yere dövdünüz, azat edin.” dedi.
Ashab: “Yâ Resûlallah, başka
hizmetçileri yok.” dediler.
Bunun üzerine: “Onlara hizmet etmeye devam etsin.
Ancak ona ihtiyaçları kalmadığında salıversinler gitsin!” buyurdu.[27] Evet, bu
haksız tokatın karşılığı ahirete kalacak olursa, oranın tokatları çok daha
şiddetli olacaktır.
Binaenaleyh; tokatın bedeli hürriyet olmalı ki, ötedeki
Cehennem azabının diyeti olsun…
Çocuklar
Hele, O’nun kendi çocuklarına karşı şefkati bütün bütün farklıydı.
Çok defa,
oğlu İbrahim’in süt emdiği ailenin yanına gelir, onu kucağına alır ve uzun
müddet severdi.[28]
Akra’ b.Hâbis, Allah Resûlü’nün, Hz.Hasan’ı kucağına alıp sevdiğini görünce:
“Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim.” dedi.
Allah Resûlü şöyle
cevap verdi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”[29]
Diğer bir rivayette ise verdiği cevap şöyledir: “Allah senin kalbinden merhamet
duygusunu almışsa, ben sana ne yapabilirim ki?”[30]
Bir başka hadis: اِرْحَمُوا مَنْ فِي اْلأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ
“Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”[31]
Allah Resûlü, akrabalarına karşı olduğu gibi yakın-uzak dostlarına karşı da
muhabbet ve rahmet hissiyle dopdoluydu.
Abdullah b.Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor:
Sa’d b.Ubâde hastalanmıştı.
Allah Resûlü, bu vefalı dostunu ziyarete gitti,
yanında bazı sahabiler de vardı.
Sa’d b.Ubâde’nin hazin hâli öylesine rikkatine
dokundu ki hıçkırıklarını tutamadı ve ağladı.
Onun ağlaması, orada bulunanları
da ağlattı.
Bu ağlamanın başka türlü değerlendirilmemesi için de şöyle buyurdu:
إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُعَذِّبُ بِدَمْعِ الْعَينِ وَلاَ بِحُزْنِ الْقَلْبِ وَلَكِنْ
يُعَذِّبُ بِهَذَا “Allah asla gözyaşından ve kalb üzüntüsünden dolayı azap
etmez.
Ancak şundan azap eder.” dedi ve dilini gösterdi.[32]
Evet, Allah gözyaşından dolayı azap etmez; aksine bazı gözyaşları sebebiyle
azabı kaldırır da.
Allah Resûlü bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır:
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ
وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi
onlara dokunmaz.
Allah korkusundan ağlayan (insanın) gözü, bir de gecesini Allah
yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.”[33]
Bu gözlerden biri “ruhban”a diğeri de “fürsân”a aittir.
Geceleri bir rahip gibi
kendini ibadete veren ve gözyaşı döken; gündüzleri de birer aslan kesilip
küfürle yaka-paça olan insanların gözleri, yani hakikî mü’minin gözleri… Zaten
sahabi de bize anlatılırken öyle anlatılmaktadır: Onlar geceleri birer rahip
gibi ibadetle meşguldürler; gündüzleri de her biri birer aslan kesilir ve dört
bir yanı velveleye verirler.[34]
Osman b.Maz’ûn vefat edince Allah Resûlü ona da koşarak gitti.
O, Allah
Resûlü’nün kendisine kardeş yaptığı şanlı bir sahabiydi.
Cenazesinin üzerine o
kadar ağladı, o kadar gözyaşı döktü ki, sanki cenaze Allah Resûlü’nün gözyaşıyla
yıkanmış gibi oldu.[35] Tam o esnada biri, Osman b.Maz’ûn’u kastederek: “Kuş
oldu, Cennet’e uçtu.” gibi bir ifade kullandı.
Allah Resûlü hemen kaşlarını
çattı ve: “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, ne muamele göreceğimi bilmiyorum, sen onun
Cennet’e gittiğini nereden biliyorsun!” dedi.[36]
Evet, O, denge insanıydı.
Şefkati, ağlaması, asla bir yanlışı düzeltmesine mâni
olmuyordu.
Hıçkırıklarıyla, kardeşim deyip bağrına bastığı insanı sararken ve
gözyaşlarıyla yuyup yıkarken, söylenen mübalağalı bir söz, O’nun uygunsuz
bulduğu bu söz sahibini ikazına mâni olmuyordu.
Vefa başkaydı, hak başka; Uhud
şehitlerini her hafta ziyaret ediyordu ama, “Uçup Cennet’e gittiniz.” demiyordu.
Biz “Onlar da Cennet’e gitmeyecekse…” desek bile, bu böyle..
Yetimleri himaye edenlere verdiği pâye, O’nun nasıl bir şefkat âbidesi olduğunu
ispata yetmez mi? Bakın ne buyuruyor: أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ
هَكَذَا “Ben ve yetimi gözeten Cennet’te şöyleyiz.” diyor, sonra iki parmağını
yan yana getiriyor ve yetimi görüp gözetene ne kadar yakın olduğuna işaret
buyuruyor.[37]
Sanki Allah Resûlü, yetimi görüp gözeten ve onu himaye edenle benim arama
Cennet’te kimse giremez, diyordu.
Hayvanlara da Şefkat
O’nun şefkati hayvanları da içine alıyordu.
Yukarıda bir kadının bir kedi
yüzünden nasıl Cehennem’e girdiğini; yine ahlâksız bir kadının bir köpeğe su
içirmesiyle nasıl Cennet’e “Buyur!” edildiğini arz etmiştim.
Bir başka hâdiseyi
de nakledip bu hususu da noktalayalım:
Bir muharebeden dönülüyordu.
Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş
yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı.
Tam o sırada
anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, orada çırpınıp pervaz
etmeye başladı.
Allah Resûlü bu duruma muttali olunca fevkalâde celâllendi ve
hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu.[38]
Evet, O’nun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu.
Zaten Allah, geçmiş
peygamberlerden birini karınca yuvası yüzünden itap etmemiş miydi? Bu peygamber
farkına vararak veya varmayarak karıncaları yakmış..
arkadan da Allah’tan azar
işitmiştir.[39] Şimdi bu ve emsali vak’aları bize nakleden Allah Resûlü’nün
başka şekilde davranması mümkün mü?
Sonra, O’nun ümmetinden öyleleri yetişecektir ki, adları “Karınca çiğnemez
efendi” olacaktır.
Çünkü onlar ayaklarına zil takacak ve yolda böyle
yürüyeceklerdir.
Ta haşereler zilin sesiyle uzaklaşsın ve ayak altında kalıp
ezilmesinler…
Aman Allahım! Bu ne derin, bu ne cihanşümul bir şefkat ve merhamet örneğidir.
Evet, O’nun rahmet dairesinden karıncalar dahi istisna edilmemiştir.
Karıncayı
bile ezmeyen bu insanlar acaba başkalarına zulmedebilirler mi? Hayır, bilerek ve
kasıtla onların haksızlık yapmaları mümkün değildir!..
İbn Abbas anlatıyor: “Allah Resûlü’yle bir yere gidiyorduk.
Birisi, kesmek üzere
bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu.
Allah Resûlü bu
şahsa: اَتُرِيدُ أَنْ تُمِيتَهُ مَوْتَاتٍ “Onu defalarca mı öldürmek
istiyorsun?”[40] buyurdu.
Bu; bir bakıma o şahsa itaptı.
Abdullah b.Mesud ve Ya’lâ b.Mürre (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Allah
Resûlü, yanında birkaç sahabiyle zayıf mı zayıf bir deve gördü.
Deve, Allah
Resûlü’nü görünce sicim gibi gözyaşı dökmeye başladı.
İki Cihan Serveri hemen
devenin yanına gitti.
Bir müddet o devenin yanında kaldı, sonra devenin sahibini
çağırtarak, deveye iyi bakması hususunda onu gayet sert ikaz etti.”[41]
Günümüzdeki hümanistlerin iddia ettikleri sevgi ve şefkatin çok ötesinde
merhametle dopdolu olan Allah Resûlü, bu cihanşümul rahmetini de her türlü ifrat
ve tefritten korumasını bilmiş ve o her şeye yeten fetaneti sayesinde hiç mi hiç
ifrat ve tefrite düşmemiştir.
Evet, O, hiçbir zaman hoşgörü adı altında, kötülüklere müsamaha ile bakmamış,
kötülük ve günah seraları kurmamıştır.
O, bir caniye ve bir canavar ruhluya,
şefkat adına gösterilecek müsamahanın, binlerce masum insanın hukukuna tecavüz
olduğunu çok iyi bilmekteydi.
Üzülerek ifade etmeliyim ki, günümüzde işlenen bu
türlü haksızlıklar her devirden çoktur.
Anarşiste, ecdat ve mazi düşmanlarına
gösterilen müsamahanın memleketi ne hâle getirdiğini yakın tarihimiz itibarıyla
acı acı gördük ve hâlâ da kısmen görmekteyiz.
Sevgi, şefkat, dengeli
kullanılamazsa, fert için de cemiyet için de önü alınamayacak neticeler
doğabilir.
Hâlbuki Allah Resûlü için, menfî mânâda böyle tek bir hâdise dahi
göstermek mümkün değildir.
Evet O, kendisini telef edecek kadar insanları seviyordu.
Yer yer Kur’ân‑ı
Kerim’in O’nu tadil etmesi bunun delilidir.
Kur’ân: “Onlar Kur’ân’a inanmıyorlar
diye, nerede ise kendini bitirip tüketeceksin.” (Kehf sûresi, 18/6) diyordu.
Zaten nübüvvet atmosferi benliğini sarmaya başlayınca, O kendini bir mağaraya
hapsetmemiş miydi? Vahiy de ilk defa O’na orada geldi.
Demek ki O, insanları
seviyordu ve bu yola baş koymuştu.
Esasen Allah Resûlü’nün cihad anlayışı da O’nun bu rahmet yanından
kaynaklanıyordu.
Evet, insanlar cihad sebebiyle belki dünya namına bazı zararlar
göreceklerdir; fakat ebedî hayatları adına kazanacakları o kadar çok şey
olacaktır ki, onların bu zararlarını hiçe indirecektir! Allah Resûlü, taşıdığı
kılıcının ucuyla Cennet’e giden yolları açıyordu.
Bu da O’nun âlemlere rahmet
oluşunun ayrı bir buudu…
[1] Tevbe sûresi, 9/128.
[2] Kadı Iyâz, eş-Şifa, 1/17.
[3] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/168.
[4] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, selâm 153-155.
[5] Buhârî, müsâkât 9; Müslim, selâm 151-152.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/44-45.
[7] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/47.
[8] Buhârî, megâzî 24; Müslim, cihad 101-104.
[9] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihad 104-105; Kurtubî, el-Câmi’ li
ahkâmi’l-Kur’ân, 4/199-200.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118.
[11] Yusuf sûresi, 12/92.
[12] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118.
[13] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/264.
[14] Müslim, cihad 58; Tirmizî, tefsir (8) 3.
[15] Buhârî, kefalet 5; istikraz 11; Müslim, cuma 43; ferâiz 14-16.
[16] Ahzâb sûresi, 33/6.
[17] Buhârî, istikraz 11; Müslim, ferâiz 14-16.
[18] Buhârî, kefalet 5; istikraz 11; Müslim, cuma 43; ferâiz 14-16.
[19] İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 1/468.
[20] İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 1/468.
[21] Enfâl sûresi, 8/33.
[22] Mâide sûresi, 5/118.
[23] Müslim, birr 87.
[24] Kadı Iyâz, eş-Şifa, 1/17.
[25] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/395; Müslim, fedâil 126.
[26] Buhârî, ezan 65; Müslim, salât 192.
[27] Müslim, eymân 31-33; Ebû Dâvûd, edeb 123.
[28] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 62-63; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/112.
[29] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 65.
[30] Buhârî, edeb 18; Müslim, fedâil 64.
[31] Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58.
[32] Buhârî, cenâiz 45; Müslim, cenâiz 12.
[33] Tirmizî, fedâilü’l-cihad 12.
[34] Taberî, Câmiu’l-beyan, 15/26; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/89; Deylemî,
Müsned, 2/400.
[35] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 5/481.
[36] Buhârî, cenâiz 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/237, 6/436; Taberânî,
el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/139; 9/37.
[37] Buhârî, talak 25; edeb 24; Müslim, zühd 42.
[38] Ebû Dâvûd, edeb 163; cihad 112; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/404.
[39] Buhârî, cihad 153; Müslim, selâm 148-150.
[40] Abdürrezzak, el-Musannef, 4/493; Hâkim, el-Müstedrek, 4/257, 260; Beyhakî,
es-Sünenü’l-kübrâ, 9/280.
[41] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/173; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 9/81.
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Hilm (Peygamberimiz’in Yumuşak
Huyluluğu)
Bundan evvelki bölümde, Efendimiz’in, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetine
en mücellâ, en parlak bir ayna olduğunu arz etmeye çalıştık.
O’nun, rahmâniyet
ve rahîmiyette nasıl bir denge tutturduğunu ve bunu fetanetiyle nasıl
hallettiğini, kamet-i kıymetine göre olmasa da, ufak çapta ve fikir vermeye
yetecek keyfiyette anlatmaya gayret ettik.
Bu bölümde de, yine Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) rahmâniyet ve rahîmiyetiyle alâkalı ve bir cihetle
de onların ayrı bir buudu sayılan, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın hilmini, yumuşak
huyluluğunu takdime gayret edeceğiz.
Hilm, Allah Resûlü’ne verilmiş ayrı bir altın anahtar durumundadır.
O, bu
anahtarla pek çok gönlü açmış ve onlara taht kurmuştur.
Eğer O’nun bu hilmi
olmasaydı, pek çok hazımsız gönül bir kısım sertliklerle karşılaşacak ve şimdi
olduğunun aksine, kimileri İslâm’a cephe alacak, kimileri de belki bir hisle
O’ndan uzaklaşacaktı.
Ancak Allah Resûlü’nün hilmiyle ki, bütün bunların önü
alındı..
ve koşan koşana herkes gelip İslâmiyet’e dehalet etti.
Evet hilm, Cenâb-ı Hakk’ın Habibine verdiği en mümtaz sıfatlardan biriydi..
ve
olduğu gibi rahmeti aksettiriyordu.
Bu hususu anlatan bir âyette Cenâb-ı Hak
aynen şöyle buyuruyor:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظّاً غَلِيظَ
الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ
وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ إِنَّ
اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.
Şayet Sen, kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç süphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.
Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde
onlara danış.
Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü
Allah, kendisine tevekkül olanları sever.”[1]
Âyetten de anlaşıldığı üzere hilm, rahmetten geliyor.
Eğer Allah Resûlü, kaba ve
haşin olsaydı –ki değildir– etrafında bulunanların hepsi dağılıp gidecekti.
Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetidir ki, O’nu yumuşak huylu kıldı.
Yani O’nun
mâyesini öyle mükemmel ve mahiyetini de öyle halîm kıldı ki, O’na dokunan eller
dahi hiçbir zaman incinmedi ve diken bekledikleri anlarda gül buldular.
Nerede
kaldı ki gönüllerine girdiği ve sinelerine taht kurduğu insanlar O’ndan incinmiş
olsun!
Bu âyet, Uhud muharebesi münasebetiyle nazil olmuştu.
Allah Resûlü, ashabına,
her türlü harp taktiğini ve tekniğini hem de en ince teferruatına kadar anlatmış
olmasına rağmen, bazılarının emri dinlemedeki inceliği tam kavrayamayışı ve
bulundukları mevzii, emir gelmeden terk edişleri, Müslümanların muvakkat
mağlubiyetini netice verdi.
Belki netice itibarıyla buna tam bir mağlubiyet
denemezdi ama mutlak bir galibiyet olmadığı muhakkaktı…
Allah Resûlü’nün öldürüldüğü şâyiası Müslümanların pek çoğunu paniğe
sürüklemişti.
Bu arada o gün orada Enes b.Nadr gibi düşünenler de vardı.
Onlara: “Resûlullah’ın öldüğü yerde siz niye duruyorsunuz?” diye kükremiş ve
gidip canlarını Allah için vermişlerdi.[2] Zaten yol da buydu; Resûl-i Ekrem’in
öldüğü yolda koşup ruhlarını feda etmeliydiler.
Şayet Peygamber emri istikametinde hareket edilseydi ihtimal muvaffakiyete
gidilecek ve başarı elde edilecekti.
Hâlbuki gösterilen az bir muhalefet,
neticeyi ne kadar değiştirmiş ve ne kadar vahim hâle getirmişti!
Şimdi bu noktada bir lahza durup düşünelim: Eğer bu cemaatin başındaki lider,
Allah Resûlü değil de başka bir insan olsaydı, acaba emir dinlemeyen veya emre
muhalefet eden bu insanlara karşı tavrı ne olurdu? Onlara karşı hiçbir şey
olmamış gibi davranabilir miydi? Bir de o, onların maddî ve mânevî liderleri
ise…
Evet onlar, bütün doğruları O’ndan öğrenmişlerdi.
Hayatlarında yüzlerce defa
O’nun her meselede isabet ettiğine şahit olmuşlardı.
İşte bu zat, daha işin
başında onlara, ısrarla yerlerini terk etmemelerini ihtar etmişti.
Şimdi O’nun
sözünü dinlememenin cezasını acı acı çekiyorlardı.
Verilen onca şehidin yanında
yaralanmayan da yok gibiydi.
Bizzat, Allah Resûlü’nün başı yarılmış, dişi
kırılmış ve vücudu da kan revan içinde kalmıştı.
Evet, Allah Resûlü’nün yerinde bir başka lider olsaydı, en azından yüzünde bir
sinirlilik veya yine en azından “Ben size şöyle yapın demedim mi?” gibi maziyi
hatırlatma kabîlinden bir söz, bir davranış sâdır olmaz mıydı? Bu en nazik
noktada, Kur’ân, O’nun içinden geçmesi muhtemel düşüncelere karşı bir set
oluşturuyor ve O’na, yukarıda zikrettiğimiz âyetle hitap ediyordu.
Bu öyle bir an ve öyle nazik bir durumdu ki, liderden sâdır olabilecek en küçük
jest, mimik ve hareket dahi, bu psikolojik hava içinde, normal zamandakilerden
çok daha değişik tesirler icra edebilirdi.
Onları kırıp gücendirebilecek en
küçük bir hareketten dahi kaçınılması gereken böyle bir dönemde, Kur’ân, Allah
Resûlü’ne hitaben: “Eğer onlara karşı sert ve kaba olsaydın –ki kat’iyen öyle
değilsin– senin etrafından dağılıp gideceklerdi.”[3]Hâlbuki sahabi eski tavrını
hiç mi hiç değiştirmiş değildi; Allah Resûlü’nün etrafında pervane gibi dönüp
duruyorlardı.
O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.[4] Aslında Kur’ân’ın bize anlattıkları da işte bu ilâhî
ahlâktı.
Görülmüyor mu ki, insanlar sürekli Allah’a baş kaldırıp isyan ettikleri
hâlde O onlara bol bol rızık ihsan ediyor.
Onlar Allah’a oğul ve eş isnat edip
daha ne iftiralarda bulunurken, Allah rahmâniyetiyle onlara çeşitli lütuflarda
bulunuyor.
Güneş her gün ısı ve ışığıyla, bulutlar yağmur denen gözyaşıyla hep
insanların imdadına koşuyor, yer her zaman onlara çeşit çeşit bitki ve
meyveleriyle bağrını açıyor; onlar ise bütün bu nimetlere karşı akla hayale
gelmedik nankörlüklerle mukabele ediyorlar.
Evet, insanlar, kendilerine verilen bunca nimetin milyonda birine dahi şükür ve
minnettarlıkla mukabele etmiyorlar.
Ne var ki, Halîm olan Allah (celle celâluhu)
onları hemen cezalandırmıyor, işlenen hatalar yüzünden ilâhî âdetini
değiştirmiyor, hep veriyor ve durmadan veriyor…
Hz.Muhammed Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hakk’ın bu ismiyle isimlenmiş, bu ahlâkıyla
ahlâklanmış olduğundan bu mevzuda Cenâb-ı Hakk’ın sıfat ve isimlerine tam
âyinedarlık yapıyor.
Zaten Kur’ân da O’na: بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ
“Mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametli.” demiyor mu?[5]
Sadece O değil, dedesi Hz.İbrahim de anlatılırken yine hilmiyle anlatılıyor..
evet, O’nun hakkında da Kur’ân şöyle diyor:
إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ “Muhakkak ki İbrahim, yumuşak
huylu, içli ve kendini Allah’a vermiş biri idi.”[6]
İbrahim, seviyeler üstü seviyede yumuşak huylu bir insandı.
Kendini ateşe atan
insanların dahi başına bir belâ gelir endişesiyle tir tir titriyordu.
O,
sabahlara kadar âh u vâh eden, inleyip duran bir insandı..
ve münîbdi, her
lahza, ayrı bir var oluş ve dirilişle Allah’a dönüşün menfezlerine yönelir,
durmadan taptaze ve heyecan dolu bir yürekle Rabb’in kapısında inler ve iki
büklüm olurdu.
Allah Resûlü, kendisini hep Hz.İbrahim’e benzetir.[7] Evet O, hilm u silmde de
dedesi İbrahim’e benzerdi.
Bütün Hak dostları için de hilm çok mühim bir esastır.
İnsan, her köşe başında
kendisini kin ve nefretle bekleyen kimselere dahi yine hilmle muamele etmelidir.
Hallac, ellerini-kollarını kesenlere hakkını helâl eder; kan gölü içinde Asrın
Çilekeşi, kendisini bir cani gibi sürgünlere gönderenlere, hapishane hapishane
dolaştıranlara beddua etmek şöyle dursun, hep imanlarını kurtarmaları için hayır
duada bulunur..
bulunur ve hilmin ne derece yüksek bir pâye olduğunu onlara
gösterir.
Keşke, sonradan gelenler de hilmindeki bu büyüyü anlayabilselerdi!
Yine Hz.İbrahim’e dönüyoruz: Hasımları onu ateşe atıyor, ve Cenâb-ı Hak da
ateşe emrediyor: “Ey ateş, İbrahim üzerine berd ü selâm, yani ne buz ne de ateş,
ikisi ortasında ‘selâm ol!’” diyordu.[8] Zira, İbrahim evvelâ âleme karşı kendi
içini öyle donatmıştı.
Ne öfkeleniyor ne de insanlara karşı soğuk davranıyordu.
O bir “selâm” insanıydı.
Cenâb-ı Hak’tan da aynı şekilde muamele gördü.
İbrahim,
Allah ahlâkıyla ahlâklanır da, Allah (celle celâluhu) ona başka türlü muamele
eder miydi? Asla! “Selâm” bizzat Cenâb-ı Hakk’ın ismiydi..
ve ateş de İbrahim’e
karşı “selâm” oluyor ve “selâm” duruyordu.
Hz.İbrahim’in başlattığı bu hilm ahlâkını Allah Resûlü zirveye çıkardı.
Düşmanlarını yerle bir ettiği ve bütün imkânları elinde topladığı devrede dahi
Allah Resûlü mürüvvetten kıl kadar ayrılmadı.
O, suçluları cezalandırmış
olsaydı, O’na karşı gelecek mi vardı? Hayır.
Belki Hz.Ömer gibi yüzlercesi,
O’nun gözünün içine bakıyor ve O’nu üzen bir hâdise karşısında aslanlar gibi
kükreyerek, baş almak için müsaade istiyorlardı.
Hâlbuki her defasında O,
ashabını yatıştırıyor ve hilm ü silm tavsiye ediyordu.
Bir gün, iffetine kat’iyen inandığı mübarek hanımına çamur atılmıştı.
Hangi
Müslümana kaşıyla işaret etse, pek çok münafığın başı gidebilirdi..
ve herkes
bunu seve seve yapardı.
Oysa ki Allah Resûlü, günlerce diken yutar gibi söylenen
sözleri yutuyor, yutkunuyor, vicdanında ızdırapların en tahammül-fersâsını
yaşıyor ama kat’iyen ses çıkarmıyordu.
Bu durum, muhteremler muhteremi Âişe-i
Sıddîka’nın Kur’ân’la beraati tescil edileceği âna kadar devam etti.
Bütün
sahabe O’nun iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bakıyordu.
Bazen O’nun karşısına çıkıp kaba-saba hareket eden ve hakarette bulunan insanlar
olurdu.
O, parmağını hafif indirip kaldırsaydı yüz kılıç birden o adamın kellesi
üzerinde iner kalkardı.
Ancak O, bu kaba-saba hareketleri hep mülâyemetle
karşılamaya kararlıydı.
O, kimseyi korkutmamaya o kadar çok dikkat ediyordu ki,
vereceği kılıç veya bıçağı, kabza ve sap tarafıyla uzatıp öyle veriyordu.
Böyle
bir insan nasıl olur da haksız yere bir insanın canına kıyabilirdi?..
O, incelerden ince bir insandı.
Karşısındaki insanların kaba-saba
davranışlarından fevkalâde rahatsız olurdu.
Ancak O, bu tür davranışları, kendi
hilm denizine atar, eritir ve her şeye rağmen yumuşak davranırdı.
His dünyası
böylesine genişti.
Zaten hastalık ve diğer rahatsızlıkları, bizim duyup
hissettiklerimizi kat kat aşıyordu.
O kadar ki, hasta olduğu bir gün, Abdullah
b.Mesud (radıyallâhu anh) O’na: “Yâ Resûlallah, bir fırın gibi yanıyorsun!”[9]
demişti.
Evet, Allah Resûlü’nün sinir sistemi o kadar gelişmişti ve O, o kadar
duyarlıydı.
İhtimal, O’nun parmağına batan bir iğne, bir başkasına saplanan
mızraktan belki on kat daha ızdıraplı oluyordu.
Bu hassasiyet O’na, vazifesinin
icabı duyarlı olabilmek için de verilmiş olabilir.
Her ne olursa olsun.
Bu kadar hassas bir insanın, çevresindeki kaba-saba
hareketlerden rahatsızlığı da o ölçüde fazladır zannediyorum.
Bir başkası o
nispette hassas olsa, her gün etrafını birkaç kere yıkar devirir ve bulunduğu
yerde fırtınalar koparır.
Ne var ki Allah Resûlü hiç böyle yapmamıştı ve
yapmıyordu da; çünkü O bir hilm insanıydı.
Şu kadar var ki, O’nun hilmi de gayet
dengeliydi.
Bir kâfirin küfrü O’nu iki büklüm eder, ağlatırdı.
O, bir insanın
hidayete erebilmesi için elinden gelen her şeyi yapardı.
Fakat bir ceza ve
haddin tatbiki bahis mevzuu olduğu yerde de kat’iyen taviz vermez; kim olursa
olsun mutlaka cezayı tatbik ederdi.
Ancak O’nun ceza verdiği suçlardan hemen
hiçbiri kendisine karşı işlenmiş suçlardan değildi.
Aksine O’nun, kendisine
karşı işlenmiş suçlardan affetmediği görülmemiştir.
Dini yaşamada da O, aynı şekilde davranırdı: Kendisine daima en ağırını seçer,
başkalarına ise hep hafif olanını yüklerdi.
Hatta ümmetine zorluk olmaması ve
farz gibi telakki edilmesine meydan verilmemesi için, sünnetleri hep evinde ve
yalnız olarak kılardı.
Ayrıca, O’nun kıldığı nafile namazların uzunluğuna
dayanabilecek ikinci bir insan da yoktu.
Bazen oruçlarını da öyle birbiri üstüne
tutardı –ki buna “savm-ı visâl” denir.–[10] O, bu çok ağır ve sadece kendinin
götürebileceği işlerde hep yalnız yürürdü.
Aslında Cenâb-ı Hak, O’nun gelmiş
geçmiş bütün günahlarını affetmişti.[11]
Bunun bir mânâsı şu olsa gerek: Allah O’ndaki günaha girme istidadını daha
baştan yok etmişti.
Zaten kendisi de bir defa çocukluğunda, bir defa da miraç
öncesi mânevî birer ameliyattan geçirildiğini haber veriyor ve çocukluğunda olan
ameliye sırasında meleklerin sinesinden kesip attıkları bir parçadan söz
ediyor[12] ki nefsanîliğe ait bir şey olması kaviyyen muhtemeldir.
Allah Resûlü’nden, kat’iyen günah sayılabilecek bir fiilin suduru görülmemiştir.
Buna rağmen, günde yetmiş defadan fazla tevbe ve istiğfar ediyordu.[13] Evvelâ
O, mahviyet, murâkabe ve muhasebe insanıydı.
Her adımda, Cenâb-ı Hakk’a doğru
bir önceki adıma nisbetle daha fazla yaklaşmış olduğundan, kazandığı bu yeni
durum zaviyesinden eski ve mercuh hâline bakıp istiğfar ediyordu.
Yani her yeni
gününde O, bir evvelki günü istiğfarla anıyordu.
Bu denli günahsız bir insanın,
insanlar arasında bulunmaya sabretmesi dahi O’nun hilminin enginliğini
göstermeye yeter zannederim.
Hâlbuki O, aynı zamanda nice saygısızca hareketlere
maruz kalmış, bunlara da yine hilmle mukabelede bulunmuştur.
Buhârî ve Müslim, Ebû Said el-Hudrî’den rivayet ediyorlar: Zü’l-Huveysıra adında
birisi Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm’a geldi.
Bu şahıs, hadis ve siyer kitaplarında
bize şöyle resmediliyor: Gözleri çukurca..
elmacık kemikleri biraz dışarıya
fırlamış..
burnu basık, yüzü de ablak ve yuvarlaktı..
âdeta dövülmüş bir kalkan
hissi veriyordu.
Allah Resûlü o esnada mal taksiminde bulunuyordu.
Efendimiz’e
hitaben küstahça şöyle demişti: اِعْدِلْ يَا مُحَمَّدُ “Yâ Muhammed, adaletli
ol!.” Bu söz bizden birisine söylenmiş olsaydı, zannediyorum ciddî bir sarsıntı
geçirirdik.
Oysa ki biz, hakikaten adaletsizlik de etmiş olabiliriz.
Fakat
kendisine bu söz söylenen zât, dünyaya adaleti getirmeye memur edilmiş bir
peygamberdi.
O sırada orada bulunan Hz.Ömer, bu saygısızca hitap karşısında birden kükrer
ve: دَعْنِي فَأَقْتُلَ هَذَا الْمُنَافِقَ “Bırak beni, şu münafığın başını
alıvereyim yâ Resûlallah!” der.
Allah Resûlü, Hz.Ömer’i ve onun gibi düşünenleri teskin ettikten sonra bu adama
döner ve şöyle seslenir: وَيْلَكَ! وَمَنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ أَعْدِلْ؟ “Yazık
sana! Eğer ben de âdil olmazsam, başka kim âdil olabilir ki?”
Hadisin bazı rivayetlerinde Efendimiz şunu da ekler: لَقَدْ خِبْتُ وَخَسِرْتُ
إِنْ لَمْ أَكُنْ أَعْدِلُ “Eğer ben adaletli değilsem, yandım, mahvoldum
demektir.” Başka bir rivayette bu söz muhatabınadır: لَقَدْ خِبْتَ وَخَسِرْتَ
إِنْ لَمْ أَكُنْ أَعْدِلُ “Eğer ben adaletli olmazsam, sen yandın, mahvoldun
demektir.”[14]
Yani, ben ki bir peygamberim..
ve sen ki her şeyinde bana uymak zorundasın.
Eğer
ben bir istikamet insanı değilsem –hâşâ– sen yandın, demektir.
Çünkü o zaman sen
de istikamette olamazsın…
Allah Resûlü, her zaman olduğu gibi onu öldürmek isteyenlere izin vermiyordu.
Çünkü O, tepeden tırnağa bir hilm insanıydı.
Ancak ileride önemli bir fitneye karışacak bir haricî tipini o gün,
Zü’l-Huveysıra’nın şahsında resmetmeyi de ihmal etmemişti.
Evet, Allah Resûlü,
bu ırkın ileride fitne çıkaracağını, ümmetinin başına gaileler açacağını
Allah’ın bildirmesiyle biliyordu.
Nitekim, daha Hz.Ali devrinde, Allah
Resûlü’nün haber verdikleri aynen zuhur etti.
Nehrivan’da Hz.Ali’ye karşı gelen
Haricîlerin içinde Allah Resûlü’nün resmettiği insan bulunmuştu…[15]
Evet, İki Cihan Serveri işte bu adama da bir şey dememişti.
Eğer başını
kımıldatsa veya Hz.Ömer’den gelen teklife bir an sessiz kalsaydı, bu densiz
insanın öldürülmesi kaçınılmazdı.
Ancak Allah Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine
talim buyurduğu üzere hareket ediyor ve bu türlü cahillere takılıp kalmıyordu.
Zira Kur’ân O’na وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ diyordu: “Sen cahillerden yüz
çevir.”[16] Onlara takılıp kalma, yani onların yaptıklarından rahatsız olma.
Cahil cahilce davranır.
Sen ise asla cahil değilsin.
Öyleyse, onların sana
davrandıkları gibi onlara mukabelede bulunamazsın.
Sen hilm sahibisin, yumuşak
huylusun.
Ve sen bu hilminle gönüllere taht kurmaya namzetsin.
Nitekim öyle de
olmuştur.
Allah Resûlü, hilmi sayesinde hem de hiç ümit edilmeyen insanların
gönlünde taht kurmuştur.
Birçok sahabi müttefikan haber veriyor: Hayber fethi sonrası bir kadın, bir
koyunu kızartmış, içine de biraz zehir koymuş ve Allah Resûlü’nü yemeğe davet
etmişti.
Sofrada bulunanlardan Bişr İbn Berâ ismindeki sahabinin henüz sofradan
kalkmadan rengi değişmiş, bir müddet sonra da vefat etmişti.
Demek ki bu kadın
çok tesirli bir zehirle Allah Resûlü’nü öldürmek istemişti… Bu meselenin mucize
yönü şu andaki mevzumuz değil..
Allah Resûlü lokmayı ağzına götürürken, koyunun
bir yanının, kendisine, zehirli olduğunu haber vermesi üzerine yemek sofradan
kaldırılarak, kadın derdest edilip huzura getirilmiş..
ve suçunu itirafla, Allah
Resûlü’nü öldürmek için böyle bir yola başvurduğunu ifade etmiştir.
Hatta
rivayetlerde kadına şöyle bir söz de izafe edilir:
Kadın, Allah Resûlü’nün huzuruna getirilip de bunu niçin yaptığı kendisine
sorulunca şöyle demiştir: “Eğer sen hakikaten Allah’ın gönderdiği bir
peygambersen, bu zehir sana tesir etmeyecektir.
Yok eğer peygamber değilsen,
insanlığı senin şerrinden kurtarmak istedim.”
Sahabi, derhal bu kadının öldürülmesi talebinde bulunur.
Ancak Allah Resûlü
kendi adına kadını affeder.
Fakat ölen sahabi Bişr (radıyallâhu anh) adına bir
şey demez.
Kadının akıbeti hakkında iki rivayet vardır: Birincisi, Bişr’in vârisleri, kısas
yaparak kadını öldürtmüşlerdir.
İkincisi ise, kadın ihtida edip Müslüman
olduğundan Peygamber Efendimiz onu affetmiş ve Müslümanlığı, kadının kurtuluş
sebebi olmuştur.[17]
Burada bizim, üzerinde durmak istediğimiz husus, Allah Resûlü’nün hilmiyle
alâkalıdır ki, Allah Resûlü, canına kastetmek isteyen bu Yahudi kadını dahi
affetmiştir.
Hilmde zirveyi yakalama adına bu ne güzel bir örnektir..
evet,
kâmil mânâda Hz.İbrahim’in başlattığı hilm dönemi, Nebiler Sultanı’yla
zirveleşmiştir.
Ebû Dâvûd ve Nesâî, Ebû Hüreyre’den rivayet ediyorlar: Allah Resûlü, mescitte
ashabıyla sohbet etmiş ve tam hücre-i saadetine çekilmek üzere iken bir
bedevinin, Allah Resûlü’nün cübbesini arkadan çekerek:
يَا مُحَمَّدُ، اِحْمِلْ لِي عَلَى بَعِيرَيَّ هَذَيْنِ فَإِنَّكَ لاَ تَحْمِلُ
مِنْ مَالِكَ وَلاَ مِنْ مَالِ أَبِيكَ
dediği duyuldu.
Yani: “Yâ Muhammed! İki devemi de yükle.
Zira sen, ne kendi
malından ne de babanın malından veriyor değilsin.”
Bu ne küstahlık, bu ne terbiyesizlikti! Allah Resûlü’ne mücerret ismiyle hitap
etmekle başlayan bu saygısızlık, diğer dedikleriyle devam etmişti.
Derken yine
sahabe kükredi; belki Hz.Ömer’in sesi tın tındı, âdeta tansiyon yükseltmek için
“Bırak, şunun başını koparayım yâ Resûlallah!” diyordu.
Ancak, Allah Resûlü’nün,
ashaba hitaben: “Bu adama istediğini verin.” buyruğu, onları yatıştırmıştı.[18]
Düşünün ki, Allah Resûlü’nün, o insanı incelerden ince hâle getiren
sohbetinden sonra böyle bir davranış, davranış sahibinin nasıl bir kalb
katılığına ve nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermesi bakımından yeter.
Zira, Allah Resûlü’nün sohbetleri, ne bir veli ne de bir mürşidin sohbetine asla
benzemez.
Aslında bu ham söz ve bu yırtık beyanla o sohbetteki ferah-fezâ havayı
duyurabilmemiz mümkün değildir.
Fakat herkesin bilebileceği bir hakikat vardır
ki, o da, Allah Resûlü’nün, sohbetlerinde, kendi varlık atmosferinin üstünden
bir menfez açıp, Hak’tan gelen tecellîlere ayna hâline getirdiği vicdan ve
kalbiyle, huzurunda oturanları bir hamlede, bir nefhada, o değiştirici insibağ
yoluyla zirvelere çıkarmasıdır.
Evet, çok kısa dahi olsa O’nun huzurunda
bulunabilenler, beşerin ulaşabileceği en seçkin yerlere sıçramışlardır.
O’nun huzurunda tasavvurlar üstü insibağ vardı ve oraya bir kere giren âdeta
melekleşir öyle çıkardı.
Hem de sinelerinde hiçbir kötülük kalmazdı.
Bir İnsibağ Örneği
Hiçbir velinin sahabeye yetişememesindeki sırlardan en mühimi de işte bu insibağ
hakikatidir.
Bu insibağla alâkalı asrımızdaki bir büyük zat mealen şöyle diyor:
“Ben kendi kendime, acaba Muhyiddin İbn Arabî gibi zatlar sahabe derecesine
neden yükselemiyorlar diye düşünüyordum.
Bir gün namaz kılarken Cenâb-ı Hak
bana, sahabi gibi bir “secde” nasip eyledi.
Anladım ki sahabe derecesine çıkmak
mümkün değildir.”[19]
İhtimal ki bu büyük zat için pencere açıldı ve ettiği bu secdenin sahabe secdesi
olduğu da ona duyuruldu.
Ne var ki burada işin fezlekesi önemlidir.
O da şudur:
Bu zat, bir rekât böyle bir namaza, bir senelik ibadetini verebileceğini
söylemektedir.
Hâlbuki bu zatın yetiştirdiklerinden, onu takliden namaz kılan
bir talebesinin namazını gördüğümde, kendi kıldığım namazlardan hayâ edip
utanmıştım.
İşte sahabi, sohbet-i nebevîde böyle bir zirvenin adıdır.
Bizim bir
rekâtına muvaffak olamadığımız namazı, onlar devamlı o derinlikte eda ederler.
Çünkü onlar, derslerini bizzat Allah Resûlü’nden alıyorlardı.
Hem o devirde
dinin bütün meseleleri terütaze ve orijinaldi.
Bir gün kulakları tın tın ezan
duyuyor ve bu belli bir müddet onların heyecan ve coşkunluğuna yetiyor..
bir
başka gün ayrı ilâhî bir sofra ile, dinin diğer bir hükmü âdeta turfanda bir
meyve gibi onların önüne konuluyor, bu defa da, bu semavî sofra onlarda yeni bir
gerilim hâsıl ediyordu…
Her şeye rağmen bu şart ve atmosferde dahi erimeyen kalbler vardı ve bunlar
Allah Resûlü’ne karşı kabaca, saygısızca davranabiliyorlardı… O incelerden ince
zat, bu tür davranışlara müsamaha ile bakıyor ve hilminin okyanusunda âdeta
eritemediği bir sertlik kalmıyordu.
Evet, O, bugünü, yarını, yarınları hesap ederek öyle davranıyordu.
Eğer şiddet
göstermiş olsaydı, Kur’ân’ın ifadesiyle[20] etrafında bulunanların hepsi dağılıp
gidecekti.
Demek ki onların gitmemesi, bir cihetle Allah Resûlü’nün hilmi
sebebiyleydi.
O, insanları kırıp geçirmek, toplumu dağıtmak için değil, bütün
insanları dünya ve ahiret saadetine erdirmek için gelmişti.
İnsanlık, ebedî
hayatı, O’nun gösterdiği yolda elde edecekti.
Öyleyse O’nun perspektifinde
ebediyet vardı.
O da davranışlarını böyle bir zamanüstü anlayışa göre
plânlıyordu.
Hz.Halid, Uhud’da Müslümanlara büyük zararı dokunmuş bir insandı.
Hâlbuki Allah
Resûlü’nün huzuruna gelip teslim olduğunda öyle bir muamele görmüştü ki, ertesi
gün kendini neredeyse Allah Resûlü’nden bir parça kabul ediyordu.
Hatta, bu
esnada ilk muharebeye götürülmeyişi ona çok ağır gelmiş ve sabaha kadar hıçkıra
hıçkıra ağlamıştı.
Bu da onun, bir hamlede Allah Resulü’yle ne seviyede
bütünleştiğini göstermesi bakımından çok mânidardır.
Ashaptan Amr b.Âs ve İkrime, her ikisi de önceleri Allah Resûlü’ne çok kötülük
yapmışlardı.
Allah Resûlü’nün hilmi onları da öyle bir eritti ki, daha sonra her
ikisi de âdeta küfrün başına çekilmiş birer İslâm kılıcı oldular.
Eğer onların
ileride kazanıp ihraz edecekleri bu seviye nazara alınmış olmasaydı, hiç mi hiç
bu insanları sahabi arasında görmek mümkün olmayacaktı.
Ve Hâris İbn Hişâm ki, onu herkes bilir.
Ebû Cehl’in kardeşi, İkrime’nin de
amcası ve kayınpederi olan bu sahabi, Efendimiz’in vefatından az evvel Müslüman
olmuştu.
Müslüman oluncaya kadar hep küfür cephesinin hem de ileri saflarında
vazife alan Hâris, İslâm’a girdikten sonra da hep ileride ve daha ileride
bulunmuştu.
Nihayet Yermük’te tıpkı kütükte doğranan bir et gibi doğranmış,
şehit düşüp Rabbine yürümüştü.
Son dakikalarında kendisine su getirilir.
İçmek
maksadıyla matarayı dudaklarına götüreceği sırada, biraz ileriden bir ses
duyulur.
Bu cılız ses de su istemektedir.
Hâris hemen matarayı dudaklarından
iter ve işaretle suyun ona götürülmesini ister..
hâdisenin tafsilatı herkesin
malumu..
bu ikinci şahıs da tam matarayı ağzına götüreceği sırada başka bir
sesin “Su!” diye inlediği duyulur.
Derken ikinci şahıs da üçüncüye işaret eder..
ve ona ulaşılıncaya kadar o vefat etmiştir..
dönüp geri gidelim derken üçü de,
bir yudum su içemeden hayata gözlerini yummuşlardır.[21]
Diğergâmlık..
Allah Resûlü’nün mümtaz hasleti.
Ve sahabe de Allah Resûlü’nden
insibağla diğergâmlık denen bu yüce haslette ilerilerin ilerisinde.
Evet O,
başkasına hayat vermek için yaşıyor ve akıllara durgunluk verecek
fedakârlıklarda bulunuyordu.
O öyle olduğu gibi, ashabı da öyleydi.
Yukarıda
verdiğimiz misal ise binlerceden sadece biri…
Zeyd b.Sa’ne anlatıyor:
“Allah Resûlü benden borç para almıştı.
Ben, o gün henüz Müslüman değildim.
Gününden evvel geldim, alacağımı istedim.
Hatta O’na: ‘Siz Abdülmuttalip
evlâtları borcunuzu vermekte çok tembelsinizdir!’ dedim.
Benim bu sözüme Ömer
kükreyerek: ‘Ey Allah düşmanı, eğer Yahudilerle aramızda anlaşma olmasaydı,
senin kelleni uçururdum! Allah Resûlü’ne karşı terbiyeli konuş!’ dedi.
Allah
Resûlü bana bakarak tebessüm etti.
Ve Ömer’e hitaben de: ‘Yâ Ömer, bu adama
hakkını ver.
Ve korkuttuğun için de ona yirmi sa’ ilave et.’ buyurdu.”
Hz.Ömer Allah Resûlü’nün emri üzerine kalktı, Zeyd b.Sa’ne’ye verilmesi
gerekenleri vermek üzere onunla yola koyuldu, vereceklerini verdikten sonra Zeyd
ona, hiç beklemediği şu sözleri söyledi:
“Yâ Ömer! Biliyorum benim davranışıma kızdın.
Ancak ben Tevrat’ta, son peygamber
hakkında söylenenlerin hepsini O’nda gördüm.
Sadece Tevrat’ta bir âyet şöyle
diyordu: يَسْبِقُ حِلْمُهُ جَهْلَهُ وَلاَ تَزِيدُهُ شِدَّةُ الْجَهْلِ عَلَيْهِ
اِلاَّ حِلْماً “O’nun hilmi cehline sebkat etmiştir.
O’na karşı takınılan
cehaletin şiddeti, O’nun ancak hilmini artırır.” Ben acaba O’nun hilmi,
Tevrat’ta söylendiği gibi midir, bunu öğrenmek istemiştim ve dediklerimi de
bunun için demiştim.
Şimdi inanıyorum ki, O, Tevrat’ın geleceğini haber verip
müjdelediği peygamberin ta kendisidir.
Şu andan itibaren ben de O’nun son nebi
olduğuna iman edip şehadet getiriyorum.”[22]
Allah Resûlü, yahudi âlimi Zeyd b.Sa’ne’nin gönlünü de yine hilm u silmiyle
yumuşatmış ve onun hak din olan İslâm’a girmesine sebep olmuştu.
Evet, Allah Resûlü, başkasının tahammül edemeyeceği ölçüde halim ve yumuşak
huyludur.
Ancak O’nun bu hilmi de ayrı bir denge ve istikamet buudluydu.
Kendi
şahsına yapılan her türlü hakarete karşı hilmle davranan Allah Resûlü, bir
başkasına karşı yapılan haksızlık karşısında kükreyen bir aslan gibi celâllenir
ve hak yerini buluncaya kadar da hiddeti bir türlü dinmek bilmezdi.
Haksızlık
kime karşı, kim tarafından yapılırsa yapılsın, İki Cihan Serveri’nin tavrı hep
aynıydı.
Ve hele dinî emirlerin ihmale uğraması O’nu öylesine ayaklandırırdı ki,
artık durup-dinlenme bilmezdi; bu da O’nun nasıl bir denge insanı olduğunun en
açık ifadesidir.
Birbirine zıt gibi görünen bu iki hareket tarzı, Allah Resûlü’nün mümtaz
şahsiyetinin semavî yanlarındandı.
Şimdi bir fikir vermek için, söylediğimiz
hususlara müşahhas bir iki misal arz etmeye çalışalım:
Buhârî ve Müslim, Ebû Mesud el-Ensarî’den naklediyorlar: “Bir gün Allah
Resûlü’nün huzuruna bir sahabi geldi.
Bu sahabi, Allah Resûlü’nün gönderdiği ve
mescide gelemeyenlere namaz kıldırmasını emrettiği şahıstan şikâyet ediyordu.
Çünkü imam olan bu zat, sabah namazlarını çok uzatıyordu.
Şikâyete gelen sahabi
Allah Resûlü’ne aynen şöyle diyordu: “Yâ Resûlallah! Falan yüzünden nerede ise
cemaate gitmeyeceğim.
Çünkü namazları çok uzatıyor.”
Onun bu sözü üzerine Allah Resûlü kaşlarını çattı, celâllendi ve minbere çıkarak
orada bulunanlara şunları söyledi: “Ey insanlar! Siz insanları nefret
ettiriyorsunuz.
İçinizden kim namaz kıldırırsa, namazı hafif tutsun.
Çünkü
aranızda, hasta, yaşlı ve ihtiyaç sahibi insanlar var…”[23]
Bizzat kendisi de buna riayet ederdi.
Bazen namazı uzun kıldırır bazen de
cemaatin durumuna göre oldukça kısa keserdi.
Allah Resûlü, Muaz b.Cebel’i çok severdi.
Ancak onun yatsı namazlarını çok uzun
kıldırdığı şikâyeti kendisine ulaşınca yine celâllendi ve çok sevdiği bu
sahabiye: أَفَتَّانٌ أَنْتَ، أَفَتَّانٌ أَنْتَ، أَفَتَّانٌ أَنْتَ “Sen fitne
misin, sen fitne misin, sen fitne misin?” diyerek itapta bulundu.”[24]
Üsame b.Zeyd, kumandanı bulunduğu seriyenin başında bir muharebede: “Tamam,
kabullendim.” diyerek Müslüman olduğunu ifade etmek isteyen şahsı, korkusundan
böyle söylediğine hükmederek öldürmüştü.
Diğer bir rivayete göre bu adam şehadet
de getirmişti.
Ancak birinci sözü söylediyse zaten Müslüman olmamıştı.
Yok,
şehadet getirdiyse bunu korkusundan yapmıştı.
Hz.Üsame böyle düşünüyordu ama,
dönüşte hâdise Allah Resûlü’ne haber verilince, İki Cihan Serveri, derhal
Üsame’yi huzuruna aldı.
Onu istintak etti, Üsame de hiçbir şey ketmetmeden
vak’ayı olduğu gibi anlattı.
Bunun üzerine Allah Resûlü, o derece celâllendi ki
durmadan: “Yarıp da kalbine mi baktın!” diyor ve çok sıkıldığını ortaya
koyuyordu.
Hatta bu sözü o kadar tekrar etmişti ki, Hz.Üsame: “Keşke bugüne
kadar Müslüman olmasaydım da, bu sözleri duymasaydım.” diyecek kadar
bunalmıştı.[25] Hâlbuki Üsame, Allah Resûlü’nün kucağında büyüyen ve Allah
Resûlü tarafından Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin kadar sevilen bir insandı.
Bir gün Ebû Zerr, Bilal’e hitaben: “Ey siyah kadının oğlu!” demişti.
Bilal de
gelip Allah Resûlü’ne şikâyette bulununca Allah Resûlü Ebû Zerr’e karşı
gadaplanmış: “Sende hâlâ cahiliye emaresi var.” sözüyle ona tevbihte
bulunmuştu.[26]
Hz.Ebû Bekir’le Hz.Ömer arasında geçen bir küçük tartışmada, Hz.Ebû Bekir’i
rencide eden Hz.Ömer muhatap alınmış ve Hz.Ebû Bekir’in hakkı, Ömer’de
bırakılmamıştı.[27] Hâlbuki İki Cihan Serveri Hz.Ömer’i de çok seviyordu.
Bu ve benzeri yüzlerce misalden anlıyoruz ki, Allah Resûlü’nün hilmi de diğer
sıfatları gibi yine denge buudluydu.
Evet, bütün meselelerde olduğu gibi, O, bu
hususta da tam sırat-ı müstakîmi temsil ediyordu.
Kendi şahsına yapılan en
uygunsuz hareketlere karşı engin bir müsamaha ve hilm insanı olan İki Cihan
Serveri, bir başkasına yapılan zerre kadar haksızlığa asla rıza göstermiyor,
haksızlık yapan kim olursa olsun mutlak onu karşısına alıyor ve ihkak-ı hak
ediyordu.
[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/31-32.
[3] Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
[4] Müslim, müsafirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu 26.
[5] Tevbe sûresi, 9/128.
[6] Hud sûresi, 11/75.
[7] Buhârî, enbiyâ 24; Müslim, iman 272.
[8] Enbiyâ sûresi, 21/69.
[9] Buhârî, merdâ 3,13; Müslim, birr 45.
[10] Buhârî, savm 20; Müslim, sıyâm 55-61.
[11] Bkz.: Fetih sûresi, 48/2.
[12] Çocukluğunda kalbinin yıkanması hâdisesi için bkz.: Müslim, iman 261; Ahmed
b.Hanbel, el-Müsned, 3/149; İbn Hibban, Sahih, 14/242.Miraç öncesinde kalbinin
yıkanması için bkz.: Buhârî, tevhid 37; Müslim, iman 263.
[13] Buhârî, daavât 3; Müslim, zikr 41-42.
[14] Buhârî, menâkıb 25; edeb 95; Müslim, zekât 142-148.
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 7/290-297.
[16] A’râf sûresi, 7/199.
[17] Hâdisenin farklı kaynaklardaki farklı rivayetleri için bkz.: Buhârî, hibe
28; Müslim, selâm 45; Ebû Dâvûd, diyât 6; Ma’mer b.Râşid, Câmi’, 11/28-29;
Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/46-47; Kadı İyâz, eş-Şifa, 1/316-318; Heysemî,
Mecmeu’z-zevâid, 8/46-47; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/208-212.
[18] Ebû Dâvûd, edeb 1; Nesâî, kasâme 23.
[19] Bediüzzaman, Sözler, 27.Söz’ün Zeyli.
[20] Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
[21] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 1/421.
[22] İbn Hibbân, Sahih, 1/521-524; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/222-223;
Hâkim, el-Müstedrek, 3/700; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/361.
[23] Buhârî, ilim 28, ezan 61; Müslim, salât 182.
[24] Buhârî, ezan 60, 63; Müslim, salât 178-179.
[25] Buhârî, megâzî 45; Müslim, iman 158-160; İbn Abdilberr, İstîâb, 3/1386.
[26] Buhârî, iman 22, edeb 44; Müslim, eymân 38-39; Beyhakî, Şuabü’l-iman,
4/288; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/86.
[27] Buhârî, tefsir (7) 3.
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Kerem ve Tevazuu
Mevzua girmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
“Allah Resûlü’nün
muhteşem fetaneti” ana başlığı üzerinde duruyorduk.
Söz buraya gelmişken bir
kere daha tekrar edelim: Fetanet; karşısında aklın dilinin tutulduğu, iflas
ettiği vahiy buudlu peygamber mantığı demektir.
Bütün mantıklar bir yerde takılıp kalabilir..
ilimler belli bir noktayı
aşamayabilir..
ancak, yukarıdaki tarif içinde peygamber mantığı ve fetanetidir
ki, üveyik gibi kanatlanır ve aşılmaz gibi görünen zirveleri aşar.
Bu durum da
O’nun peygamberliğine ayrı bir delildir.
Zaten anlatmaya çalıştığımız hususların hemen hepsinde O’nun peygamberliğini
yakalamaya çalışıyoruz.
O’ndaki sabrı görüp de O’nun resûlullah olduğunu tasdik
etmemek mümkün değildir.
O sabrın çehresinde “Muhammedün Resûlullah” hakikati
yazılıdır..
ve bütün insaf dünyası da bu yazıyı okumaktadır.
Mehâliki böyle
göğüsleyen, belâlara karşı bu anlayışla göğüs geren, olsa olsa Allah’ın Resûlü
olabilir.
O’nu rahmetiyle takip ettiğimiz zaman yine karşımıza güneş gibi aynı hakikatin
nurefşân çehresi çıkar.
Zira Allah Resûlü, sonsuz denecek kadar şefkate açık bir
insandır..
ve yağmur yüklü bulutlardan, rahmet yönüyle daha yüklü, daha
vâridatlıdır.
Sözün özü, O, başka değil, ancak “rahmeten li’l-âlemîn”dir.
O’nun rahmeti sadece insanlığa da münhasır kalmamıştır.
Belki bütün kâinat bu
rahmetten istifade etmiştir ve etmektedir.
Kıyamete kadar da edecektir.
Evet,
biz de, vicdanında âdeta yavrularını kaybetmiş bir güvercin heyecanı duyan bu
engin rahmet sahibine dönüp dönüp baktık ve O’nun çehresinde, O’nun risaletini
görmeye, göstermeye çalıştık.
En son olarak da O’nun hilmini arz etmeye çalışmış ve onu, rahmetinin bir buudu
olarak hatırlatmıştık.
Ancak bunların hepsi O’nun fetanetinin birer buududur.
Fetanet bu ayrı ayrı buudlarıyla ele alınırsa anlaşılmış olur.
Keremden Bir Kesit
Rahmetin, dolayısıyla fetanetin ayrı bir buudu da, Allah Resûlü’nün keremidir.
Şimdi de bu hususu biraz açalım:
Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir.
Araplarda kerem, çok
mergup bir sıfattır.
Hatta cahiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir
Arab’ının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: Biz, misafirlerimize, şu kadar
koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik.
Evet, misafire
gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile
ve oymaklar âdeta birbirleriyle yarışırlardı.
Tabiî bunlar yaptıkları her şeyi
bencillik hesabına yapıyorlardı.
İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında
kerimlerden kerim bir Zât zuhur etti.
O’nun keremini görünce herkesin dili
tutuldu.
Bu kerim Zât, yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı
bağışlasa ondan tek kelime dahi bahsetmiyordu.
Hatta, şiirlerinde O’nun
cömertliğini anlatan mısralara yer veren şairlerin bu ifadelerini dahi hiç mi
hiç kabullenmiyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izafe ve
havale ediyordu.
O bir mir’ât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi O’nda tecellî ile
kendini gösteriyordu.
O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakk’ın
en zirvede bir halifesiydi..
ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan
gösterilemezdi.
Hz.Muhammed Aleyhisselâm, keremin; kerem ise Cennet’in yoludur.
Kur’ân’ın,
“şuhh” dediği cimrilik ise, insanı Cehennem’e götüren bir yoldur.
İki Cihan
Serveri’ni uzaktan görenler dahi, O’nu vasıflarından hemen tanır ve “Bu O’dur.”
derlerdi.
Asrın büyük mütefekkiri, O’na “Yâver-i Ekrem” der.
O, insanlık,
dolayısıyla da Cennet yolunun biricik rehberidir.
O’na sorulmadan Cennet’e
gidilemez.
O hesaba katılmazsa bütün hesaplar alt üst olur.
Hz.Muhammed
Aleyhisselâm, bütün beşerî hesapları karıştıran bir hesap tuzağı ve karışık
hesapları çözen bir hesapküşâdır.
Biz O’na, Yaratan’ın bir unvanını alıp
Ekremü’l-Ekremîn diyoruz.
Zira O, keremiyle beşerî normları aşmış bir insandır..
ve keremde Rabbinin biricik çırağıdır.
O, daha önce bahsi geçen vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmiştir.
Âdeta rahmeti, bir bulut gibi buharlaşmış, yükselmiş, çiy noktasına ulaşmış;
sonra da kerem hâlinde kâinatın bağrına yağmıştır.
Yağmış ve bütün katılıkları
yumuşatmış, her yerde rüşeymlerin, filizlerin boy atıp gelişmesine zemin
hazırlamıştır.
Yani, hilmi ile ruhları fethetmiş, keremi ile de gelip bu ruhlara
taht kurmuştur.
Bu ikisini beraber mütalâa etmezseniz, O’nun önemli bir yanını
anlayamazsınız.
O isteseydi dünyanın en zengin insanı olurdu.
Zaten daha nübüvvetini ilan ettiği
ilk günlerde Kureyş O’na, davasından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte
bulunmamış mıydı? Daha sonra da, bütün Müslümanların Allah yolunda verecekleri
şeyler hep O’nun elinden geçiyordu.
Hükümdarlardan gelen hediyelerin
haddi-hesabı yoktu.
Fakat O, şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı
düşünmedi..
hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.
O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği
mülâhazasıyla yaşıyordu.
O’na göre uzun bir yolculuk esnasında, gölgelenmek için
muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya…
Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten ehemmiyet verilmesi gereken hususlarla
kalbini meşgul etmeliydi.
Bir de, O’nun insanlığa giden yolları insanlara
öğretmesi gerekiyordu.
Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da
yoluna devam edecekti.
Gaye ve hedef ulvîydi.
Allah’a ulaşmak O’nun en birinci
gayesiydi..
ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi… İşte O, bunun için
yanıp tutuşuyordu.
Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne ehemmiyeti
olabilirdi ki? Elbette ki hiç..
hiç ise gönül bağlamaya değmezdi…
O, kendi ferdî hayatı için fakirliği seçmişti.
Bu, herkesin de fakir olmasını
istemesi demek değildir.
Ancak hiç kimsenin, midesinin altında ezilip kalmasını
da hoş görmüyordu.
Zaten O büyük insanın sayesinde Müslümanlar, çok kısa zamanda
dünyanın en zengin milleti hâline gelmişlerdi.
Kendi aralarında, sadaka ve zekât
kabul edecek insan bulamıyorlardı.
Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o
kadar yüksekti.
Ama onların içinde öyle zahidler de bulunuyordu ki, evinde bir
günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da cazip olsa onu kabul
etmiyordu.
Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir..
yaşatma aşkıdır..
yaşama zevkini terk etme idealidir.
Bu his ve duygularla dolup taşamamış
insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.
Bir iftar sofrasında, Hz.Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir.
Suyu
dudağına götürünce, hıçkırıkları boğazında düğümlenir.
Yanındakiler ne olduğunu
sorarlar.
Cevap verir:
“Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberdik, eliyle bir
şeyleri itiyor gibiydi.
Sebebini sordum, buyurdular ki: “Dünya, bütün
debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de
ona ‘Benden uzak dur!’ dedim.
O da: ‘Sen kurtulsan da senden sonrakiler benim
elimden kurtulamayacaklar.’ dedi.” İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini
kabul ettirdi endişesiyle ağladım.”[1]
Hâlbuki Hz.Ebû Bekir gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu.
Vereceği hesap
gayet hafifti.
Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin
nafakasını temin etmeye çalıştı.
Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama bu defa
da verileni çok buldu.
O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü
kabul etmişti.
Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada
biriktiriyordu.
İki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle
biriktirmişti.
Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim
edilmek üzere bu testiyi vasiyet ediyordu.
Hz.Ömer, halife olup da testiyi
kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı..
ve bir de mektup vardı.
Bu
mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen
maaştan arta kalanlardır.
Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul
etmiştim.
Artan miktarı bu testiye koydum.
Binaenaleyh bu paralar hazineye
aittir ve oraya konulmalıdır.”
Hz.Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük
bıraktın yâ Ebâ Bekir!” dedi.
Hz.Ebû Bekir, böyle zahidâne yaşamayı Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dan
öğrenmişti.
Zira Allah Resûlü, pratikte böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat
kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashabına talim buyurmuştu.
Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin, bir kısım ulemâya göre yirmi beşte
birine, bir kısmına göre ise beşte birine hem de Cenâb‑ı Hakk’ın fermanıyla
sahip bulunuyordu.
Yani ganimetlerin humusu Allah Resûlü’nün şahsî
tasarrufundaydı.
Onu istediği gibi kullanma selahiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı
Hak tarafından O’na tevdi edilmişti.
Hâlbuki, Hz.Ömer bir gün O’nun saadet
hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı, Efendimiz niçin ağladığını
sorunca da o koca Ömer şöyle diyecekti:
– Yâ Resûlallah! Dünya kralları, Kisralar servet içinde yüzüyorlar.
Senin ise
altına sereceğin bir sergin bile yok..
yatağın hasır..
ve teninde yattığın
zeminin izleri..
hâlbuki kâinat senin için yaratıldı.
Allah Resûlü şu cevabı verir: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, ahiret de
bizim olsun!”[2]
Allah Resûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir
fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak
da söylemiyordu.
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en
zengin insanı olabilirdi.
Bakın; bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’de
elde edilen ganimeti arz etmek istiyorum:
40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo
demektir.[3]
Diğer muharebelerde elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de
düşünülecek olursa, Efendimiz’in en müreffeh bir hayat yaşamasına mâni hiçbir
şey yoktu.
Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı.
Eline
geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu.
Zira O, tecessüm etmiş bir
“kerem”di..
bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Resûlullah olabilir…
Allah Resûlü, dış-iç münasebetleri açısından en dengeli bir insan tipini temsil
ediyordu.
O’nun dış görünüşü, nasıl bir mehâbet arz ediyor ve güzelliği âdeta
insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir
ediyordu.
Hz.Enes: “Allah Resûlü, insanların en güzeliydi.” der.[4] Evet, hem sîret hem
de sûret itibarıyla O, insanların en güzeliydi.
Hz.Cabir b.Semure ise bu mevzu ile alâkalı intibalarını şöyle anlatır: “Bir
gün mescitte oturuyorduk.
Ayın tam on dördüydü.
Tepemizde Ay, ışıl ışıl
parlıyordu.
O sırada mescide Allah Resûlü girdi.
Ben bir aya, bir de Allah
Resûlü’nün yüzüne baktım.
Kasem ederim ki, Allah Resûlü’nün yüzü aydan daha
parlaktı.”[5]
Hz.Âişe Validemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır
kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler.
Eğer benim Efendimi görmüş
olsalardı, ellerindeki bıçakları sinelerine saplarlardı.”
Nedim: “İstanbul’un bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır.” der.
Eğer istenilen
ölçüde Allah Resûlü’nü tanısaydı şöyle diyecekti: Allah Resûlü’nün tek saç
teline bütün cihan fedadır…
O, insanların en güzeliydi..
ve Enes’in sözü devam ediyor: “O insanların en
cömertiydi.”[6] Sûret ve cemal yönüyle “ahsenü’n-nâs” (insanların en güzeli)
olan Allah Resûlü, kalb ve iradesiyle “ecvedü’n-nâs” (insanların en cömerdi)
idi.
İbn Abbas’ın ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi
sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi.[7] Yani elinde-avucunda
kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi.
Bu, bir ruh ve irade meselesiydi.
O,
kendi için yaşamaz, hep ağyâr için yaşardı.
Sürekli başkalarının mutluluğunu
düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı.
Zaten insanları
mesut görmek kadar O’nu mesut edecek bir başka zevk de yoktu.
Diğergâmlığında en
son sırayı da kendi hanesi, kendi yakınları teşkil ediyordu.
Yani O, evvelâ
kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini-alâkasını bezlediyor, en sonunda
sıra kendi yakınlarına geliyordu.
Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’da
bulunup şehit düşenlerin ailelerine öncelik tanıyordu.
Ve sık sık kendi
hanesindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem.” diyordu.[8]
Yine hilm..
evet, hilminin ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan
nice kapalı gönüller, O’na kerem anahtarıyla açılıvermişti.
İşte Safvan b.
Ümeyye de bunlardan biri:
Allah Resûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı.
Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu.
O’nun bu durumu Allah Resûlü’nün dikkatini çekmişti.
“Bakıp beğendiğin o develer
senin olsun.” dedi.
Ardından daha birçok şey verdi.
Safvan bu cömertlik
karşısında şaşırdı kaldı.
Kalbi Allah Resûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu
adam, birdenbire değişivermişti.
Evet, Allah Resûlü’nün bu keremi, onu bu kin ve
buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi
hâline gelivermişti.
Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve ve sığırdan daha
mühimdi.
Allah Resûlü de en mühim olanı yapmıştı.
Nitekim Safvan’a karşı
gösterilen bu cömertlik neticesiz kalmamıştı.
“Bu ölçüde bir kerem ancak bir
nebiden beklenebilir.” demiş, hemen kelime-i şehadet getirerek Müslüman
olmuştu.[9]
O, kendisinden bir şey istenildiğinde, varsa verir, olmadığı takdirde de vaad
ederdi.
Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç
çekinmeden hemen verirdi.
Bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Resûlü ona istediği şeyi
vermişti.
Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti.
Başka biri istediğinde
ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Resûlü vaad etmişti.
Yani mal eline
geçtiği ilk fırsatta ona verecekti.
Bu durum Hz.Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah
Resûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu.
Dizleri üzerine
doğruldu ve: سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ ثُمَّ سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ ثُمَّ سُئِلْتَ
فَوَعَدْتَ “İstediler verdin.
Bir daha istediler yine verdin.
Bir daha istediler
vaad ettin.
Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Resûlallah!” dedi.
Ancak bu
sözler, Allah Resûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti.
Kaşlarının hafif çatıldığını
gören Abdullah b.Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış ve: أَنْفِقْ يَا رَسُولَ
اللّٰهِ! وَلاَ تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إِقْلاَلاً diyerek tesellide
bulunmuştu.
Yani: “Ver ey Allah’ın Resûlü, sakın Allah’ın seni fakir
bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” İki Cihan Serveri
bir müddet sükût buyurdu ve ardından şöyle dedi: بِذَلِكَ أُمِرْتُ “İşte Ben de
bununla emrolundum.”[10]
Ferazdak ne güzel söyler:
مَا قَالَ لاَ قَطُّ إِلاَّ فِي تَشَهُّدِهِ
لَوْلاَ التَّشَهُّدُ كَانَتْ لاَؤُهُ نَعَمُ
“O, teşehhüdün dışında asla “Hayır” demedi.
Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu.”
O, “Evet”lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu.
Şer’î daire içinde O’ndan ne
istense hemen icabet eder ve isteyene istediğini verirdi.
Evet, Nebiler Sultanı’nın cömertlikte de benzeri yoktu..
tekti..
bu ölçüdeki bir
cömertlik de ancak peygamberlikle izah edilebilirdi.
Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Resûlü nasıl cömert
olmaz ki; hâlbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı…
Zaten bizzat kendisi de şöyle buyuruyordu:
اَلسَّخِيُّ قَرِيبٌ مِنَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْجَنَّةِ قَرِيبٌ مِنَ النَّاسِ
بَعِيدٌ مِنَ النَّارِ وَالْبَخِيلُ بَعِيدٌ مِنَ اللّٰهِ بَعِيدٌ مِنَ الْجَنَّةِ
بَعِيدٌ مِنَ النَّاسِ قَرِيبٌ مِنَ النَّارِ
“Cömert; Allah’a, Cennet’e ve insanlara yakın, Cehennem’e uzaktır.
Cimri ise;
Allah’a, Cennet’e ve insanlara uzak, Cehennem’e yakındır.”[11]
Kitaplar, Tûbâ ağacını, kökü yukarıda, dalları aşağıda olarak resmederler.
Hakikaten Tûbâ ağacı öyle midir, bilemiyorum, fakat Allah Resûlü, Cennet’ten,
bizim üzerimize sarkan işte böyle bir “sehâ (cömertlik)” ağacıdır ve bundan da
zerre kadar şüphemiz yoktur.
O ağaca sığınan, o ağacın dallarına tutunan, bir
üveyik olur ve Cennet’e uçar.
Bu mevzuda yine Allah Resûlü şöyle buyururlar:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ! إِنَّ اللّٰهَ قَدِ اخْتَارَ لَكُمُ اْلإِسْلاَمَ دِيناً
فَأَحْسِنُوا صُحْبَةَ اْلإسْلاَمِ بِالسَّخَاءِ وَحُسْنِ الْخُلُقِ
“Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti.
Öyleyse siz de İslâm’la
olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.”[12]
İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür.
Kemalâta medar hiçbir
yanınız olmasa da siz yine güzel ahlâkla zirveleri tutabilirsiniz.
Cömertlik ise
o ahlâkın disiplinlerinden biridir.
“Güzel ahlâk ve cömertlikle dininizi
güzelleştirin! Cömertlik bir ağaç gibidir.
Kökü Cennet’te, dalları ise dünyaya
sarkmıştır.
Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o
ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu Cennet’e
yükselir.”[13]
Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir
tefrittir..
ve ikisi de birer dengesizliktir.
Peygamber fetaneti, cömertliği
İslâm dinini i’lâda kullanır.
O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalblere girdiği
gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak suretiyle de kalblere
girmiş ve en açılmaz zannedilen kalbleri açmıştır.
Hz.Hatice Validemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır.
Zaten Hatice, kelime
mânâsıyla da “erken doğan” demektir.
O, Efendimiz’den on beş sene erken doğmuş
ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır.
Onda aynı zamanda böyle bir
isim-müsemma uygunluğu da var.
Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın bütün
servetini Allah ve Resûlü uğruna harcayıp tüketmiş..
öyle ki vefat ettiği zaman
belki bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı.
İhtimal Allah Resûlü,
borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bence, o büyük kadın için en
uygun ölüm şekli, ölüm sonrası hâli de böyle olmalıydı.
Hâlbuki O, İslâm’a
girmeden önce zenginliğiyle dillere destandı.
Bu koca servet, son kuruşuna kadar
dinin i’lâsı uğruna sarfedilmişti.
Bu da ayrı bir sırat-ı müstakîm örneğiydi.
Allah Resûlü, keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı cömertliğin
zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü…
Ve O’nun Tevazuu
O’nun mahviyet ve tevazuu da, fetanetinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi
parlamaktadır.
O, şöhreti artıp herkes tarafından kabul edildikçe, mahviyeti
daha da derinleşmiştir.
Tevazu ve mahviyet âdeta O’nunla beraber doğmuş
gibiydi..
ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti.
مَنْ تَوَاضَعَ ِللّٰهِ
رَفَعَهُ اللّٰهُ “Kim Allah karşısında mütevazi olursa Allah onu yüceltir.”[14]
diyen ve dediğini en iyi şekilde tatbik ve temsil eden, Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’dır.
O, her zaman kendisini insanlardan herhangi bir insan olarak görmüş ve hiçbir
zaman kendini onlardan ayrı tutmamıştır.
كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْداً مِنَ
النَّاسِ şeklinde Hz.Ali’ye isnat edilen hoş bir söz vardır ki, O, hayatını hep
o çizgide sürdürmüş ve insanlardan bir insan olarak kalmaya fevkalâde özen
göstermiştir.
Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini
unutturmamalıdır.
İnsan, kral da olabilir, kır bekçisi de.
Bunlar, insan olmakta
müşterektir.
Öyleyse bir insanın üzerine aldığı mükellefiyetin keyfiyeti, onu
bir başka varlık hâline getiremez.
Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde
kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.
Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi yeryüzünde en zirve
bir sistem ise, İslâm bu zirveyi hem de asırlar önce yakalamıştır.
Fakat biz,
İslâm tam bir demokratik sistemdir, diyemeyiz.
İşte sistemin mükemmeliyetini gösteren içtimaîde bazı kesitler:
Hz.Ali, bir zimmî ile muhâkeme olmak için mahkemeye geldiğinde Kadı Şüreyh,
oturması için ona yer gösterir.
Hz.Ali bu ilgiden memnuniyetsizliğini izhar
eder.
Zira hasmı ile aynı şartlarda olmalıdır.
Düşünün ki, o gün Hz.Ali, büyük
bir devletin halifesi, yani devlet reisidir.[15]
Allah Resûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu.
Çok kere O’nun
meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin
tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca Allah Resûlü olduğunu fark
edebilirlerdi.
Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Resûlü’nü
görmemiş olanların pek çoğu o gün Hz.Ebû Bekir’in elini öpmeye koşmuşlardı.
Yani onu Allah Resûlü sanmışlardı.
Ancak o, kalkıp ridâsıyla Efendimiz’e gölge
yapınca Allah Resûlü’nün kim olduğu anlaşılmıştı.[16] Böyle olmuştu, zira Allah
Resûlü kendisini Ebû Bekir’den ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.
Mekke’yi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan.
Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı, bindiği hayvanın eğer
kaşına değecekti.
O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet ruhuyla
girmişti.[17]
Başta Hz.Âişe Validemiz olmak üzere birçok sahabiden rivayet edilen bir hadis
bize şunları anlatır: “Allah Resûlü, evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı.
Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına
yardımda bulunurdu.”[18] Bunları yaptığı sırada O’nun adı cihanın dört bir
yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu.
O, zamanını
öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de
fırsat bulabiliyordu.
O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle
de oldu…
İnsanlar Arasındaydı
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir.
Küçüklüğün emaresi ise
tekebbürdür.
Allah Resûlü, insanlar içinde en büyük insandır.
Öyle ise tevazuu
da öyle olmalıydı…
Mescit yapımında herkes gibi kerpiç taşıyan,[19] hendek kazımında herkes karnına
bir taş bağlarken iki taş bağlayan,[20] karşısına gelen ve mehâbetinden dolayı
sıtmalı gibi titreyen bir adama: “Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası
kuru ekmek yiyen bir insanım.”[21] diyen Allah Resûlü hiç şüphesiz insanların en
mütevazisiydi.
Meclislerde otururken, büyüklük alâmeti olarak ayak ayak üstüne atıp öyle
oturanlar, psikiyatrinin hangi dalında cinnetle bütünleşirler bilemem ama;
onların ruhî yönlerinde ciddî bir eksiklik olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.
Allah Resûlü herkes gibi oturur ve herkes gibi davranırdı.
Evet, O’nun her
hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi.
O, büyüklüğünü, her zaman
yüzünü yere koymak ve seccadede gerilmek suretiyle gösterirdi.
مَنْ تَوَاضَعَ لِلّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ “Kim
Allah için tevazu gösterirse Allah onu yüceltir.
Kim kibirlenirse Allah onun
burnunu yere sürter.”[22]
Tevazu ve mahviyet, insana iki kanat gibidir; onu yüceler yücesi bir âleme doğru
pervaz ettirirler.
Allah Resûlü, tevazuu sayesinde aşılmazları aşmış ve ebedlere
kadar insanlığın lideri olmuştur.
Zaman ve mekânın dar buudlarını aşan bu mümtaz
ve seçkin liderin karşısına insanlar çok rahatlıkla çıkar ve söyleyeceklerini de
rahatlıkla söylerlerdi.
Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.
Müslim ve Ebû Dâvûd naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi,
Allah Resûlü’ne, ‘Yâ Resûlallah, Seninle bir işim var.’ dedi.
Allah Resûlü
onunla beraber yolun bir kenarına çekildi, sıkıntısını dinledi ve problemini
çözdü.”[23]
Buhârî’nin Hz.Enes’ten rivayet ettiğine göre ise bir cariye gelir, Efendimiz’in
kolundan tutarak çeker, O’na bir işini gördürmek isterdi de Efendimiz gayet
rahat bir şekilde gider, ona yardım eder gelirdi.[24]
Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı.
İşin
keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Resûlü bu işi yapardı.
Zira O bir fıtrat
insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi.
Zillet, O’nun rüyalarına
bile girememişti.
Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir
aslan gibiydi.
Ve yukarıda da söylediğimiz gibi, O, insanların en şecaatlisiydi.
Hz.Ali der ki: “Biz muharebe meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü’nün
arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk.”[25] Hatta O’nun atmosferi,
çevresindekilere emniyet ve güven verirdi.
Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde
bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevazuundandır.
Fıtrîliği
Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir.
Allah Resûlü, tevazuunda
da mutlak bir ölçü ve denge içindeydi.
Evet, O’nun bu sıfatı da bizlere
“Muhammedün Resûlullah” dedirtir.
Bir hâkim, mahkemede ciddî olmalıdır.
Bu, vakardır.
Ancak, aynı tavır evinde
çocuklarına karşı kibir olur.
Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi
davranmalıdır.
Bunlar birer Kur’ânî düsturdur ve en güzel tatbikçisi de Allah
Resûlü’dür.
Daha sonrakilerinki O’na imtisal ve O’nu taklittir.
Herkes O’nu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat O şöyle demektedir: “Hiç
kimse kendi ameliyle Cennet’e giremez.” “Sen de mi?” diyenlere de: “Evet, ben
de..
eğer Allah (celle celâluhu) rahmetiyle sarıp sarmalamazsa.”[26]
Evet işte O, bu sözü söyleyecek kadar tabiî ve fıtrî bir insandı.
Kendisini
insanlar arasında bir fert ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını
bu anlayışa göre ayarlıyordu.
Bir gün Hz.Ömer gelip, Allah Resûlü’nden umre için izin istemişti.
Umre için de
O’ndan izin alınıyordu.
Zira onlar, disiplin insanıydılar.
Her işlerinde, her
müşkillerinde Allah Resûlü’nün yanına koşar, iş ve müşkillerini hep O’na arz
ederlerdi.
Evinde gelinlik kızı olan O’na gelir: “Yâ Resûlallah, evimde gelinlik
kızım var.
Evlendirmek istediğin biri varsa emir buyur.” der..
bir başkası,
bahçesini vakfetmek istiyorsa gelir durumu evvelâ Allah Resûlü’ne arz eder..
itikâfa girmek isteyen, sefere çıkmak murat eden hep Allah Resûlü’ne gelir ve
O’ndan izin alırdı.
İşte şimdi Hz.Ömer de gelmiş, umre için izin istiyordu.
Allah Resûlü onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz.Ömer’i hayatının sonuna
kadar heyecanlandırıp coşturacak bir talepte de bulunacaktı:
يَا أُخَيَّ أَشْرِكْنَا فِي دُعَائِكَ وَلاَ تَنْسَنَا “Kardeşim, duana bizi de
ortak et, bizi unutma.”[27] Bu münasebetle Hz.Ömer bir gün şöyle diyecektir: “O
gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.”[28]
Tevazuu ve Kulluk Buudu
O’ndaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu.
Bu
fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mânânın
zirvelerine çıkarıyordu.
Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı.
Ama Allah Resûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu ve öyle
de yaptı.
Bedevi bir toplumdan, muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi.
O,
insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amûdî olarak yükseliyordu.
Ne
var ki O’nun, katettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve
mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme
hissiyle dolup taşıyordu.
Mevsuk hadis kitapları rivayet ediyor:
“Allah Resûlü, Cibril’le oturmuş sohbet ediyordu..
ve kim bilir kaç günden beri
ağzına bir şey koymamıştı.
Cibril O’nun en sadık dostuydu.
Zayıf bir rivayette
Allah Resûlü’ne şöyle demişti: “Ben, Senden sonra yeryüzüne ancak birkaç defa
ineceğim.” Çünkü Hz.Muhammed Aleyhisselâm’sız bir dünya Cibril’e de hicran
olur.
(Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve Cibril’e bu
durumunu söyledi: “Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.” Birden gök gürültüsü gibi
ses duyuldu.
Bir melek iniyordu.
(Taberânî’deki rivayet onun İsrafil
Aleyhisselâm olduğunu söyler.) Cibril, Efendimiz’e bu meleğin dünyaya ilk defa
indiğini haber verir.
Melek Cenâb-ı Hak’tan selâm getirmiştir..
Allah (celle
celâluhu) sormaktadır: “Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak
istersin?” Allah Resûlü, Cenâb-ı Hak’tan gelen bu teklif karşısında tahayyürle
Cibril’e bakar.
(O, belli bir noktaya kadar Cibril’den mârifet dersi alırdı.
Hatta miraçta, Efendimiz, Cibril’in Cenâb-ı Hakk’a karşı olan kurbiyet tavrına
hayran kalmıştı..
ve bunu bir münasebetle de zikrederler.[29] Evet, Cenâb-ı
Hakk’ı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.)
Cibril Allah Resûlü’ne işaret eder ve şöyle der: تَوَاضَعْ لِرَبِّكَ يَا
مُحَمَّدُ “Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!”
Zaten, bizzat Cenâb-ı Hak da Kur’ân diliyle, Resûlü’ne tevazuu emretmiyor mu:
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ “Sana tâbi olan
mü’minlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir.” (Şuarâ sûresi,
26/215) gibi nice âyetler var Kur’ân’da.
Ve, Allah Resûlü de aynı şeyi talep etti: بَلْ عَبْداً رَسُولاً “Kul bir
peygamber olmayı isterim.”[30]
O kulluğu tercih edince, Allah (celle celâluhu) da O’nun kulluğunu O’na baş
tacı yaptı.
Kur’ân O’nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır.
Müslümanlar da
şehadet getirirken, O’nun, Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederler.
Evet O, evvelâ Allah’ın kulu sonra da resûlüdür.
Kulluk risaletten önce gelir.
Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir.
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise evvel-âhir hep Allah’ın kulu ve
kölesi olmuştur.
O, hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına
boyun büküp bel kırmamıştır.
Ubûdiyet O’nun aslî vasıflarındandır.
O, kuldur.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de O’nun kulluğunu nazara vererek:
وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ
لِبَداً “Allah’ın kulu namaz kılmak için kalktığında, (cinler O’nun ibadetini
görmek için) birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler.” (Cin sûresi,
72/19) der.
İster bu Allah Resûlü’nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine
izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da “Abdullah” unvan-ı
âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.
Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya
davet eden şu âyetinde de O’na yine “Kul” denilmektedir:
وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ
مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ إِنْ كُنْتُمْ
صَادِقِينَ # فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ
الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
“Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun
benzeri bir sûre meydana getirin.
Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka
güvendiklerinizi de yardıma çağırınız.
Yapamazsanız –ki yapamayacaksınız– o
takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten
sakının.” (Bakara sûresi, 2/23-24)
Yine Kur’ân-ı Kerim, O’nu en çok yükseldiği nokta itibarıyla ele alırken,
kulluğuyla ele alır:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى
الْمَسْجِدِ اْلأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا
إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi
göstermek için Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.
Doğrusu O,
Semî’dir, Basîr’dir (İşitir ve görür).” (İsrâ sûresi, 17/1)
Boykot hâdisesi, sonra Hz.Hatice ve Ebû Talib’in vefatları, âdeta Allah
Resûlü’nü insanlar arasında hâmisiz hâle getirmişti.
Sebepler bütünüyle sukut
edip ve O’na destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da tutunacak dal
kalmayınca, Müsebbibü’l-Esbab (sebepleri elinde tutan Allah) ehadiyet burcunda,
kemal-i rahmetle tecellî etti.
Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde;
ehadiyet nuru, tevhid burcunda göründü..[31] ve Allah Resûlü, Rabbini, Mâlikini
ve Hâlıkını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi..
ve oralarda en
şerefli bir misafir olarak ağırlandı.
Burada asıl gayemiz miracı anlatmak değildir.
Bu itibarla o fasla hiç
girmeyeceğim.
Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgâha girme
mecburiyetinde kaldım, o da şudur:
Allah (celle celâluhu), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimiz’i,
ne Kur’ân’daki, ne İncil’deki, ne de Tevrat’taki isimleriyle, yani, Muhammed,
Ahmed ve Ahyed’le anmıyor da, O’nun kulluğundan bahisle “Abduhû” diyor.
Sanki O:
“Ben kul oldum.” deyince, Allah (celle celâluhu) da O’na diyor ki: “Madem sen
kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet hâline getirdim..
ve
yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum.
Onun için, nerede senin
değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim.
Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şehadetinde senin risaletinden
evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvâzlarıyla
lerzeye gelecek…” Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.
Ve Bir Hulâsa
Şemâil kitaplarında Allah Resûlü bütün yönleriyle anlatılır.
Fizikî yönüyle O
nasıl mükemmel bir insandır, ruh ve karakter yönüyle de öyle mükemmeldir.
Bunlardan Hz.Ali’ye dayanan bir sözde, Allah Resûlü bize şöyle anlatılır:
كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ أَجْوَدَ النَّاسِ كَفاًّ، وَأَشْرَحَهُمْ صَدْراً،
وَأَصْدَقَ النَّاسِ لَهْجَةً، وَأَلْيَنَهُمْ عَرِيكَةً وَأَكْرَمَهُمْ عِشْرَةً.
مَنْ رَآهُ بَدِيهَةً هَابَهُ وَمَنْ خَالَطَهُ مَعْرِفَةً أَحَبَّهُ
“Allah Resûlü, insanların en cömerdiydi.
İnsanların hilm u silmi en geniş olanı,
en geniş sinelisiydi.
(Dünya kadar ağır yükleri yüklenmiş ve ‘Of’ demeden
kaldırıp taşımış..
akla hayale gelmedik tahammül-fersâ işleri göğüslemiş ve her
türlü cefa, işkence ve mürüvvetsizliğe karşı hep mürüvvetle muamele etmişti.) O,
lehçe yönüyle insanların en isabetlisiydi.
(Yani sözü en doğru olanıydı.
O’ndan,
şaka yaparken bile bir kelimenin kırkta biri kadar hilâf-ı vaki beyan sâdır
olmamıştır.
Rüyasında dahi ağzından yalan çıkmamıştır.
Doğru oturmuş, doğru
kalkmış, doğru konuşmuş, doğru düşünmüş, doğru söylemiş ve doğruluğa davet
etmiştir.) O, fevkalâde tabiî bir insandı.
(Yanında otursaydınız hiç rahatsız
olmazdınız.
Bir arkadaşınızla oturuyor gibi sizi rahat ettirirdi.
Öyle bir
tabiatı, öyle yüksek bir ruhu vardı ki, hiçbir insan O’nun seviyesine çıkamaz,
O’nun gibi oturamaz, O’nun gibi düşünemez ve O’nun gibi olamazdı.
O, tenezzülen
meclistekilerin seviyesine iner, yanındakileri hiçbir zaman aradaki farkla ezmez
ve rahatsız etmezdi.
Bir yerde O’nun gibi yürüyemeyen bir insan görse en zayıfın
yürüyüşüyle yürürdü.
Zaten böyle yapılmasını da emreden yine O idi.
Hayatın
bütün ünitelerine şâmil bu prensip O’nda her zaman ve zeminde tatbik bulurdu.)
O, insanların en kibarı, en nezaketlisiydi.
O’nu ilk defa gören biri,
heybetinden ürkerdi; biraz O’nunla beraber bulunup tanıma imkânı elde eden ise
O’na dilbeste olurdu.”[32]
Hele yakınında bulunanlar, O’nu herkesten daha fazla severlerdi.
Hz.Ebû Bekir
O’na herkesten yakındı ve O’nu herkesten çok seviyordu.
Ne O’ndan evvel ne de sonra O’nun gibi sevilen bir ikinci insan göstermek mümkün
değildir.
Kimisi diliyle kimisi de hâliyle ama bütün inananlar bütün
içtenlikleriyle durmadan şöyle demişlerdir ve diyeceklerdir de:
“Sana Cânân gönül hayran nedendir?
Cemalin gün gibi rahşân nedendir?”
Evet, öyledir.
Çünkü O, Âlemlerin Rabbi’nin sevgilisidir…
[1] Hâkim, el-Müstedrek, 4/344; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/365; Ebû Nuaym,
Hilyetü’l-evliyâ, 1/30-31.
[2] Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 30-31.
[3] İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-kübrâ, 2/152.
[4] Buhârî, cihad 24; Müslim, fedâil 48.
[5] Dârimî, mukaddime 10; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/206; Hâkim,
el-Müstedrek, 4/207.
[6] Buhârî, cihad 24; Müslim, fedâil 48.
[7] Buhârî, savm 7; Müslim, fedâil 50.
[8] Ebû Dâvûd, harac 19, edeb 99.
[9] Vâkıdî, Megâzî, 2/854-855; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 24/114.Ayrıca bkz.:
Müslim, fedâil 59; Tirmizî, zekât 30.
[10] Tirmizî, Şemâil, s.
294; Taberî, Tehzîbü’l-âsâr, 1/54.
[11] Tirmizî, birr 40.
[12] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 50/289.
[13] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 50/289.
[14] Müslim, birr 69; Tirmizî, birr 82; Bezzâr, el-Müsned, 3/161; Taberânî,
el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140.(Lafız el-Mu’cemü’l-evsat’tan.)
[15] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 23/23-24; 42/487.
[16] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/20; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
1/571.
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/63.
[18] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/256; Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1/132.
[19] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/381.
[20] Tirmizî, zühd 39.
[21] İbn Mâce, et’ime 30.
[22] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/76; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140.
(Lafız el-Mu’cemü’l-evsat’tan.)
[23] Müslim, fedâil 76; Ebû Dâvûd, edeb 12.
[24] Buhârî, edeb 61; İbn Mâce, zühd 16.
[25] İbn Ca’d, Müsned, s.
372; Ebû Ya’lâ, Müsned, 1/258; Hâkim, el-Müstedrek,
2/155.
[26] Buhârî, rikâk 18; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 71-78.
[27] Tirmizî, daavât 109; Ebû Dâvûd, vitr 23.
[28] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/29.
[29] İbn Ebî Âsım, es-Sünne, 1/276; Hakîm Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl, 2/127;
Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/64.
[30] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/231; Abdürrezzak, el-Musannef, 3/183-184;
Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 7/88; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 1/177.
[31] Bediüzzaman, Lem’alar, 1.Lem’a.
[32] Tirmizî, menâkıb 8; Şemâil, s.
33.
Sahabe ve Tabakât-ı Sahabe
Sahabenin tarifi ve kime sahabi deneceği mevzuunda en tercihe şâyân görüş Hafız
İbn Hacer’e ait olanıdır.
Ona göre sahabi: “Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi
ve sellem) görüp, az dahi olsa sohbetine eren, O’nu dinleyen ve bu ahd ü peymân
içinde vefat eden mü’min insandır.”[1]
Bazıları, Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yıl hatta iki yıl
birlikte olma şartını ileri sürmüşlerse de, cumhura göre, Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek atmosferi içine giren ve o atmosferden
kalbine ve ruhuna ilhamlar akseden, az buçuk O’nun nurlu ikliminden istifade
edip ve vade vefa içinde ölüp giden her mü’minin, sahabi sayılacağında ittifak
vardır.
Kâfir, Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) elli bin defa da
görse, sahabi olamaz.
Şüphesiz, her sahabi aynı derecede değildir.
Sahabinin de kendi aralarında
tabakaları vardır.
Yolların bütünüyle sarpa sardığı dönemde Allah Resûlü’ne
(sallallâhu aleyhi ve sellem) iman edenlerle, hicretten ve en nihayet fetihten
sonra iman edenler, herhâlde aynı kategori içinde mütalâa edilemezdi.
Mesele Kur’ân’da ve sünnette de böyle ele alınmıştır.
İlgili âyetlerde
muhacirlerin ve ensarın ilklerinden bahsedildiği gibi[2] fetihten önce infak
edip savaşanların, fetihten sonra infak edip savaşanlardan daha üstün bir
dereceye sahip oldukları da yine Kur’ân’da anlatılan gerçeklerdendir.[3] Ayrıca,
bu farklılığı Efendimiz’in tercihlerinde görmek de mümkündür.
Meselâ, bir defasında Hz.Halid, Hz.Ammar b.Yâsir’i incitince, Allah Resûlü,
Hz.Halid’i ciddî azarladı.[4] Hz.Halid, sâbikûn-u evvelûndan bir başkasıyla
arasında benzer bir hâdise vuku bulduğunda da yine aynı muameleye maruz kaldı
ve: “Benim ashabıma ilişmeyiniz!” sözünü işitti.[5] Bir başka defasında, Hz.
Ömer, Hz.Ebû Bekir’i incitince, bu defa Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Hz.Ömer’e kaşlarını çatarak; “Hepiniz beni inkâr ettiğiniz zaman o beni
tasdik etti.
Ashabımı bana bırakmalı değil miydiniz?” ikazında bulundu.
Hz.Ebû
Bekir, dizleri üzerine çöküp: “Suç bendeydi yâ Resûlallah!” demesi ise, Ebû
Bekir’ce bir davranıştı ve genel havayı tadile matuftu.[6]
Sahabenin tabakalarıyla alâkalı en iyi taksim ve tespit, Müstedrek sahibi Hâkim
en-Nîsâbûrî’ninkidir.
Ona göre, sahabe, on iki tabakaya ayrılır:[7]
Raşid Halifeler ve onlarla beraber ilk iman edenler; bilhassa Aşere-i
Mübeşşere’den geriye kalan altı sahabi.
Dârü’l-Erkam ashabı, yani Hz.Ömer’in Müslümanlığından önce iman etmiş olup,
imanlarını gizleyen ve Erkam b.Ebi’l-Erkam’ın hanesinde bir araya gelenler.
Habeşistan’a hicret etmiş olanlar.
Birinci Akabe Bey’atında bulunanlar.
İkinci Akabe Bey’atında bulunanlar.
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kuba’dan Medine’ye teşriflerinden
evvel mülâki olan ilk muhacirler.
Bedir Ashabı.
Bedir’le Hudeybiye vak’ası arasında hicret edenler.
Bey’atü’r-Rıdvan Ashabı.
Halid b.Velid ve Amr İbnü’l-Âs gibi, Bey’atü’r-Rıdvan ile feth-i Mekke arasında
hicret edenler.
Fetih’ten sonra Müslüman olanlar.
Fetih’te, “ashabıyla vedalaşması” mânâsında “Vida Haccı” ve son haccı olması
hasebiyle “Veda Haccı” denilen hacda ve sair yerlerde Efendimiz’i görmüş olan
çocuklar.
[1] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/7.
[2] Tevbe sûresi, 9/100.
[3] Hadîd sûresi, 57/10.
[4] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/89-90; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/132.
[5] Müslim, fedailü’s-sahabe 222; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/266.
[6] Buhârî, tefsir (7) 3.
[7] Hâkim, Ma’rifet-ü ulûmi’l-hadis, 22-24.
Sahabenin Büyüklüğü
Sahabe, enbiyâdan sonra, ittifakla insanlığın en büyükleridirler.
Mutlak fazilet
enbiyâya aittir ve onlara kat’iyen yetişilmez.
Onlardan sonra sahabe gelir,
bununla birlikte, hususî bazı faziletlerde, -mutlak fazilette değil- Benî İsrail
peygamberlerinden bazılarının seviyesine erişen sahabilerin varlığından söz
edilebilir.
Tekrar ediyorum bu, bazı sahabinin bazı faziletlerde, bazı peygamberlere
ulaşması demektir.
Aynı şekilde, hususî bazı faziletlerde Şah-ı Geylânî, İmam
Rabbânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend gibi zatlar, bir kısım hususî fazilette,
“mercûhun râcihe rüçhaniyeti” esasına binaen, sahabiyle omuz omuza olabilir.
Ancak, dünden bugüne, her zaman din adına sözleri hüccet, akılları kalbine yâr,
kalbleri de akıllarına yâr, sineleri ulûm-i dîniye, akılları fünûn-u medeniye
ile aydınlanmış, her asırda İmam Ebû Hanife ve İmam Şâfiî gibi müeddeb zatlardan
müteşekkil cumhurun ittifakıyla, enbiyâdan sonra mutlak fazilet, sahabe-i kirama
aittir.[1]
O kadar ki, çoklarınca ilk müceddit kabul edilen ve hususî bazı faziletlerde çok
önde olan Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri bile, bu hususta sahabenin en küçüğüne
yetişemez.
En büyük velilerden İmam Rabbânî de mutlak fazilette: “Ömer İbn
Abdülaziz, Vahşî’nin ancak atının burnundaki bir toz olabilir.” hükmünü
vermiştir.[2]
[1] Irâkî, et-Takyîd ve’l-îzâh, s.295; Azîmâbâdî, Avnü’l-Ma’bûd, 12/248.
[2] İmam Rabbânî, el-Mektûbât, 1/70 (58.Mektup).
Sahabeyi Yücelten Âmiller
Nereden gelmektedir sahabenin büyüklüğü?
1.Risalet Cihetiyle Beraberlik
Birincisi sahabe, Allah Resûlü’nün peygamberliğiyle ve risaletiyle
münasebettardır.
Allah Resûlü’nün vefatıyla nübüvvet kapısı kapanmış olduğundan,
daha sonra gelen veliler, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ancak
vilâyetiyle münasebet içindedirler.
Dolayısıyla, nübüvvet ve risalet, vilâyetten
ne kadar üstünse, sahabe de, en büyük velilerden o kadar üstündür.
2.İnsibağ Keyfiyeti
İkincisi, “Sohbette insibağ vardır.” Büyük bir zatın eserlerini defalarca
okumak, onun huzurunda birkaç dakika durmanın kazandıracağı şeyi kazandıramaz.
Huzurda bulunma ve sohbetten doğrudan doğruya istifade etme, hele Allah mehâbeti
altında yaşayan insanın sözlerinde, bakışlarında, yüz işmizazlarında, dudak ve
el hareketlerindeki ruhu, mânâyı yakalama ne yazılır, ne de kitaplarda okunur.
Allah Dostu’nun namazını, O’nun ayakta nasıl durduğunu, nasıl rükû ve secde
ettiğini kitaplar yazar ama, sinesinin ızdırabını, Allah karşısında iki büklüm
olmasını, kıvrım kıvrım kıvranmasını, ancak ve doğrudan doğruya onun atmosferine
girme, onunla arkadaş olma, diz dize gelme ve huzurda bulunma verebilir.
İşte, sohbetteki bu insibağı anlamayan, sahabeyi anlayamaz ve onun büyüklüğünü
kavrayamaz.
Sahabe olmak için, mekânın üstüne çıkmak, 1400 sene öteye gitmek ve
o uzak noktadan, ötelerde bir yerlerden yıldızları seyreder gibi onları
seyretmek, bizzat Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna
dehalet edip “Dahîlek yâ Resûlallah!” demek lâzımdır.
3.Doğruluğun Peşinde Olmaları
Üçüncüsü, sahabenin hayatında, şakacıktan da olsa yalan yoktur.
En doğru
söyleyenin bile birkaç yalanının olduğu günümüzde, bunu anlamak oldukça zordur.
Onlar o gün yeni Müslüman olmuştular.
Müslüman olmuş, yalandan ayrılıp doğruya
gelmiş, ahlâksızlıktan ayrılıp ahlâka ulaşmış, karanlıktan uzaklaşıp ışığı
yakalamış ve kendilerine vaad edilen güzelliğe ermek için mallarını ve canlarını
seve seve feda etmişlerdi.
Çok pahalıya satın aldıkları bu değeri, öyle ucuza satıp, feda edecek
değillerdi.
Sâdık-ı Masdûk Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) makamı
olan sadakat etrafında kümelenmiş bu insanlar, Müseylimetü’l-Kezzâb’ın makamı
olan yalana asla tenezzül etmez ve böyle süflîlerden süflî bir makama düşmek
istemezlerdi.
Binaenaleyh, sahabiyi düşünürken, o müthiş inkılâp içinde, ayın kürre-i arzdan
kopup, son hızla uzaklaşması ve her geçen gün biraz daha uzaklara gitmesi
mülâhazasıyla bakılmalıdır ki, bu mesele anlaşılabilsin..
evet, sahabe,
yalandan, yalancı bir dünyadan kopup son hızla uzaklaşmış ve bir daha da o çıyan
yuvası, yalanın, dolanın, aldatmanın ve her türlü lâahlâkîliğin yaşandığı
anlayışa dönmemişti.
Siyasetin yalana revaç verdiği, ahlâkın yanında ahlâksızlığın, yümnün yanında
yümünsüzlüğün ticaretinin yapıldığı günümüzde, bunu duyup hissetmek çok zordur
zannediyorum.
Bunu duyup hissetmeyince de sahabe-i kiramı kendimiz gibi sanacak
ve gökteki melekleri ya da yıldızları, yerdeki yıldız böcekleriyle bir tutmak
gibi bir garabet içine gireceğiz.
4.Vahyin Oluşturduğu Canlılık
Dördüncüsü, Asr-ı Saadet’te birbiri ardına sahabe üzerine semavî sofralar
iniyordu.
Göklerin ve yerin Mâliki’nden, Meliki’nden her gün yeni yeni mesajlar
geliyor ve sahabe, her gün bu mesajlarla âdeta yıkanıp arınıyordu.
Bir gün ezanın teşrîi..
öbür gün kâmetin teşrîi..
bir başka gün nikâhın teşrîi
ve bilahâre dört kadınla sınırlandırılması, sonra da şarta bağlanması..
içkinin
yasaklanıp eldeki kadehlerin yere çalınması..
ta ruhlarının derinliklerine
işleyen ilâhî ve semavî sofralardan sadece birkaçıydı.
Ayrıca, bu sofraların, bu mesajların bir yanında, her zaman kendileriyle alâkalı
bir hususu ve bazen gizli, bazen açık kendi isimlerini bile
yakalayabiliyorlardı.
Meselâ; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan sonra وَالَّذِينَ
مَعَهُ denirken gözler çok defa Hz.Ebû Bekir’e, أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
denince Hz.Ömer’e, رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ denince de[1] Hz.Osman’a dönüyordu.
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ okununca[2]
bakışlar, Enes b.Nadr’ın kahramanlığı ve şehadetinin etrafında geziniyor; hatta
Enes İbn Mâlik de mezarında amcasına bakıyordu.
Sonra, Allah Resûlü, Übey b.
Ka’b’ı çağırıyor ve “Beyyine sûresini sana okumamı Allah bana emretti.” diyor,
Übey: “Adımı da söyledi mi yâ Resûlallah?” diye soruyor ve: “Adını da söyledi.”
cevabını alıyordu.[3] Yine Allah:
فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً âyetinde[4] Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) azatlısı, ilklerin ilklerinden Zeyd b.Hârise’nin adını
anıyordu.
Evet, Allah onları, onlar da hep Allah’ı anıyorlardı.
Gölgesini olsun
rüyalarımızda yakalamamızın bize bir hafta yettiği Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, O’nun azamet ve kudsiyetine münasip bir şekilde
sürekli Allah’la münasebet içindeydiler.
Onların hayatları, bu seviyede
yakaladıkları anlayış, idrak, basiret ve mârifet içinde sürüp gidiyordu.
İşte, Kur’ân’ı ve Sünneti bize nakledenler, bu seviyedeki insanlardı; yalana
tenezzülleri asla mümkün olmayan bu insanlar… İşte Kur’ân ve Sünnet de böyle
sağlam insanlarla, öyle sapasağlam perçinlenmişti ki artık onlardan sonra da bu
durumu değiştirmek mümkün olmayacaktı.
5.Zor ve Çetin Dönemde Sahip Çıkmaları
Sahabe-i kiram, İslâm’a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda sahip
çıktı.
Bugün de pahalıdır bu iş ama çok daha pahalı olduğu öyle zamanlar
olmuştur ki, bir beldede bu meseleye sahip çıkan bir mü’min, Âkif’in:
“Nerde yârânım diyorken ben, bülend âvâz ile
Nerde yârânım diyor vâdi, beyâbân, kûhsar.”
beytinde ifade ettiği yalnızlık içindeydi.
Sahabe-i kiram, bundan da öte bir yalnızlık ve bir vahşet içinde Allah’ın dinine
ve peygamberine sahip çıktılar.
Hem öyle bir zamanda ve öyle şartlar altında
sahip çıktılar ki, Muhyiddin İbn Arabî’nin Muhâdaratü’l-ebrâr ve
müsâmeretü’l-ahyâr‘ında naklettiğine göre, Hz.Ebû Bekir, Hz.Ebû Ubeyde İbn
Cerrah’a, Hz.Ali’ye ulaştırması için söylediği şu sözler, onu tasvire yeter
zannediyorum:
“Yâ Ali, sen çocuktun; sağını solunu daha bilmiyordun.
Biz, ölümü birkaç defa
göze almadan sokağa çıkmaya cesaret edemezdik; çıkarken de başımızda kılıçların
kavis çizeceğini düşünürdük.
Zağlanmış hançerlerin bağrımıza saplanmasını hesaba
katmadan kimseye ‘Allah birdir.’ diyemezdik.”[5]
Bu seviyede, bu buudda İslâm’ı tanımış ve yakalamıştı onlar..
ve bir hamlede
gözleri açılmıştı ötelere.
Meselâ, bir defasında Hâris b.Mâlik, mescitte
yatıyordu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ayağıyla dürtüp
uyandırdı.
Her sahabinin dediği gibi: بِاَبِي أَنْتَ وَاُمِّي يَارَسُولَ اللّٰهِ
“Anam, babam sana feda olsun, bir emriniz mi var yâ Resûlallah?” dedi.
كَيْفَ
أَصْبَحْتَ “Nasıl sabahladın?” diye sordu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ona.
Hâris (radıyallâhu anh): “Hak mü’min olarak sabahladım; hak mü’min olarak
kendimi idrak ediyorum.” cevabını verdi.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem): “Her hakkın, bir hakikati vardır; peki senin bu imanının hakikati
nedir?” sorusuna da:
“Gündüz oruç tuttum; gece de sabaha kadar Rabbimin karşısında kemerbeste-i
ubûdiyet içinde büklüm büklüm oldum yâ Resûlallah… Şu anda öyle bir ruh hâleti
içindeyim ki, Rabbimin Arş’ını, ehl-i Cennet’in ferih-fahûr Cennet’te sağdan
sola gidip gelişini görür gibiyim.” karşılığında bulundu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, şöyle mukabele etti ona: “Sen
öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin!”[6]
İşte onlar, Allah’a (celle celâluhu) bu derece yaklaşmıştı ve Allah da, bir
kudsî hadisinde ifade ettiği gibi onların, gören gözleri, işiten kulakları,
konuşan dilleri, tutan elleri olmuştu.[7]
[1] Fetih sûresi, 48/29.
[2] Ahzâb sûresi, 33/23.
[3] Buhârî, tefsir (98) 1-3; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 245; fedâilü’s-sahâbe
121-122; Tirmizî, menâkıb 32.
[4] Ahzâb sûresi, 33/37.
[5] İbnü’l-Arabî, Muhâdaratü’l-ebrâr ve müsâmeratü’l-ahyâr, 2/179.
[6] Ma’mer b.Râşid, el-Câmi’ s.129; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/170; Beyhakî,
Şuabü’l-iman, 7/363.
[7] Buhârî, rikâk 38; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/256.
Kur’ân-ı Kerim’de Sahabe
İmam İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müçtehit ve eimmenin kanaatine tercüman
olarak: “Sahabe-i kiramın bütünü ehl‑i Cennet’tir.”[1] der.
İçlerinde Aşere-i
Mübeşşere gibi bazılarının hayatta iken Cennet’le müjdelenmesi,[2] onların
Cennet’te de belli bir pâyeye sahip olmalarından dolayıdır.
Kur’ân’da ve
sünnette bu görüşü destekleyen pek çok deliller vardır.
Evvelâ, Kurân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde sahabeyi şöyle tavsif eder:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammed Allah’ın Resûlü’dür.” İman-ı billâhtan
sonraki en büyük hakikat; Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’la
insanlar arasında mukaddes bir vesile ve vasıta oluşudur.
وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ “O’nunla beraber bulunanlar ve
O’nun maiyyetinde olanlar ise, küfre ve kâfirlere karşı çok çetindirler.”;
(bükülmez kol, bükülmez bel ve temenna durmaz kamet).
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً “Kendi aralarında yumuşaklardan
yumuşak ve rahîm mi rahîmdirler.”(Hayatları namazdan ibarettir, denecek derecede
o kadar çok namaz kılarlar ki), sen onları rükû ve secdede görürsün.”
يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً “Allah’tan fazl ve razılık diler
dururlar.” ‘Allahım! Cennet bizden uzak ama, Senin fazlınla ayağımızın ucu,
burnumuzun ucu, iki kaşımızın arası kadar yakındır.
Allahım! İman ışığını eğer
Sen yakmazsan, o bizden çok uzak; fakat Senin fazlınla yakınlardan daha yakın
bir meşaledir.
Allahım! Razılığını isteriz; Sen verirsen her şey olur; vermez,
mahrum edersen, insan her şeyden mahrum kalır.’ der ve bunu vird-i zebân
ederler.
سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ “Secde emaresi, alınlarında
bellidir.” Onların alınlarında nûrefşân bir nişan sezer..
ve secdeden meydana
gelmiş izler görürsünüz.
Onları hiçbir şeyden tanımasanız bile, yüzlerindeki
secde izlerinden, yüzlerinin behcet ve beşâşetinden tanırsınız.
Onların
nâsiyeleri, pırıl pırıl, dırahşân ve şûlefeşândır…
ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ “İşte, Tevrat, onları böyle anlatmaktadır.”
وَمَثَلُهُمْ فِي اْلأِنْجِيلِ “İncil ise, onlardan şöyle bahseder.”: كَزََرْعٍ
أَخْرَجَ شَطْأَهُ “Bir ekin ki, ruşeym hâlinde başını taştan, topraktan dışarı
çıkardı.” فَآزَرَهُ “Derken, hemen büyüdü ve boy attı.” فَاسْتَغْلَظَ “Ve
ardından da kalınlaştı.” فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ “Ve gövdesi üzerine doğruldu
(ve salınmaya durdu.)”يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ “Öyle
ki, ekini ekeni, tohumu saçanı bile hayrette bırakacak derecede (çabuk büyüdü,
küfre, dalâlete baş kaldırdı, bütün dünya ile hesaplaşacak seviyeye ulaştı.)
Küffârı gayz içinde bıraksın diye.”:
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً
وَأَجْراً عَظِيماً “Allah, onlardan, iman edip, salih amelde bulunanlara
mağfiret ve ecr‑i azîm vaad etti.”[3]
Nedir, Allah’ın vaad ettiği ecr-i azîm? Kur’ân, bunu tasrih etmiyor; çünkü,
sürpriz yapacak Allah; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği mükâfatlarla
mükâfatlandıracak onları;[4] Cennet’ine koyup, Firdevs’iyle serfiraz etmesi ise,
onlara bir unvan-ı eltafı.
Bir gün, çocuğu şehit olmuş bir kadın, Allah Resûlü’ne gelerek: “Ey Allah’ın
Resûlü, eğer Hârise şehit olduysa ve eğer Cennet’e girdiyse ağlamayacağım; yok,
böyle değilse, kıyamete kadar üstümü başımı yırtacak ve ağlayacağım.” dedi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu kadına şu hayatbahş cevabı
verdiler: “Cennet bir değil ki! Senin oğlun, Cennet’in en yükseği olan
Firdevs’tedir.”[5]
Bu, sonradan iman etmiş genç bir sahabiydi.
Sonradan iman etmiş sıradan bir
sahabi, Cennet’in en yükseğine giderken, sünneti bize nakleden ve hakikat-i
Ahmediye’yi günümüze taşıyan büyük sahabilere yalan isnadında bulunmanın,
bulunup ehl-i Cehennem görmenin, insanı nereye götüreceğini düşünmek gerekir!
Yine, Kur’ân-ı Kerim buyuruyor: وَالسَّابِقُونَ اْلأَوَّلُونَ مِنَ
الْمُهَاجِرِينَ وَاْلأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ
اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Muhacirlerden ve ensârdan o ilkler, o önde
gidenler ve bir de ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya, Allah onlardan
razı, onlar da Allah’tan razıdırlar.”[6]
Allah, onlardan her nefse:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً
مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي
“Ey itminana ermiş tertemiz nefis, sen Allah’tan, Allah da senden razı olarak
Rabbi’ne dön.
Kullarımın içine katıl ve gir cennetime!”[7] der.
Evet, bazıları sahabeden razı olmasa da, Allah onlardan razıdır; bazıları,
Cennet’i onlara çok görse de: وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا
اْلأَنْهَارُ “Allah, onlara altlarından ırmaklar akan Cennet’ler hazırlamıştır.”
خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً “Hem, orada ebedî kalacaklardır.” ذَلِكَ الْفَوْزُ
الْعَظِيمُ “Ve bu büyük bir mükâfat, büyük bir kazançtır.”[8]
Muhacirler, yurtlarını yuvalarını bırakmış..
ve tabiî ondan önce de beşerî
arzularından, nefsanî isteklerinden hicret etmiş..
mâsiyetten itaate,
nefsanîlikten ruhanîliğe ve Mekke’den Medine’ye göç etmiş insanlardır.
Ensar ise, onlara bağırlarını açan, onları kucaklayan ve onları barındıran
kutlulardır.
Bu öyle bir kucak açma ve barındırmadır ki, sadece şu kesitten
rasat, yeter insana: Sa’d İbn Rebî, Allah Resûlü’nün, onunla aralarında
kardeşlik kurduğu Abdurrahman İbn Avf Hazretleri’ni götürür evine ve iki
hanımını göstererek: “Bak kardeşim, sen hicret ettin; fedakârlık yaptın.
Şu iki
hanımdan hangisini istersen boşayayım, iddetini beklesin, sonra da onunla
evleniverirsin.” der.
İbn Avf ise: “Kardeşim, Allah sana zevcelerini mübarek
kılsın.
Sen bana bir ip ver ve pazarın yolunu göster.” der ve Mekke’nin tüccarı
Medine pazarlarında hamallığa yürür…[9]
Evet bu, öyle bir kucak açma ve barındırmadır ki, Devs’ten gelip Müslüman olan
ve Resûlullah’ın yanından ayrılmama uğruna, sünneti gelecek kuşaklara aktarma
adına gündüzleri sâim, geceleri kâim; aç sabahlayıp, aç geceleyen ve çok defa
açlıktan sar’a tutmuş gibi yerlerde kıvranan Ebû Hüreyre Hazretleri, kendi gibi
açlığa müptelâ olmuş birini anlatır; bu zat Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem) huzuruna gelir ve: “Yâ Resûlallah, günler var ki, ağzıma bir lokma
bir şey koymadım!” der.
Bunun üzerine, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) süt halalarından
olduğu söylenen Ümmü Süleym’in ikinci kocası, o müthiş insan ve en çok sevdiği
hurma bahçesini Allah yolunda infak eden Ebû Talha, onu alır ve evinde misafir
eder.
Ne var ki, evde yiyecek öyle fazla bir şey de yoktur.
Zevcesi Ümmü
Süleym’e: “Çocukları akşamdan yatır ve ne varsa sofraya koy.
Mumu da daha iyi
yakayım derken söndürüver.
Karanlıkta kimin ne yeyip ne yemediği belli
olmayacağından, ben kaşığımı tabağa boş götürür getiririm; böylece misafirimiz
de karnını doyurur.” der.
Öyle yaparlar..
ve derken misafir de karnını doyurma fırsatı bulmuş olur.
Sabah
namazında her ikisi de Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında
yerlerini alırlar ve namaza dururlar..
namazı müteakip, Allah Resûlü geriye
döner, gülümser ve: “Bu gece ne yaptınız? Hakkınızda şu âyet nazil oldu.” der ve
âyeti okur:
وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَاْلإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ
هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا
وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ
شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Onlardan (muhacirlerden) evvel orasını (Medine’yi) yurt ve iman ocağı edinmiş
olan (ensar-ı kiram), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler,
severler onları.
Onlara verdiklerinden dolayı kalblerinde en ufak bir hâcet,
talep, elem, pişmanlık da duymazlar.
Kendileri fakr u hâcet içinde bile olsalar,
onları öz canlarından daha üstün tutar, öz canlarına tercih ederler.
Kim
nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte böyleleridir muradlarına
erenler, onlardır kurtulanlar.”[10]
Evet, bugünün insanının hayallerinin bile ulaşamayacağı bir insanî seviyeyi
ihraz etmişti onlar.
Kalbleri dupduruydu..
en ufak bir eğrilik yoktu içlerinde
ve Allah, onlardan razı olduğunu daha hayatlarındayken ilan ediyordu.
Razı
olmuştu Allah onlardan..
tastamam mü’mindi onlar ve Allah, O mü’minlerden razı
olmuştu..
hem de şüphesiz razı olmuştu.
İşte, mini bir mealle, onların mânâlandırılmaları; “Ey Resûlüm, seni Mekke’ye
sokmadıkları zaman, canlarını ve mallarını yolunda vermek, her şeylerini uğrunda
feda etmek ve sen ne dersen onu yapmak üzere ellerini ellerinin üzerine koyup
sana biat ettikleri zaman Allah onlardan razı olmuştu..
razı olmuş ve
kalblerindekini de bilmişti..
niyetlerindeki ihlâsı, samimiyeti ve duruluğu
bilmişti de onlardan razı olmuş ve üzerlerine sekîne, itminan, temkin
indirmişti.
Öyle ki, bütün dünya karşısında tek başlarına da kalsalar, itminan
içindeydiler..
çok yakın bir gelecekte de, Hudeybiye gibi bir fetih ve o âna
kadar kapalı kalmış yolların açılmasını, mâniaların bertaraf edilmesini ihsan
etmişti onlara.”
Sahabe-i kiram, Resûlullah’a verdiği sözden, O’nunla yaptığı biattan, Allah’la
olan anlaşmalarından hiç dönmemişti.
Allah’a verdikleri sözde hep sâdık çıkmış
ve her hâdisede sadakatlerini ortaya koymuşlardı.
Kur’ân, onları bu yönleriyle
de yani sadakatleri, söz ve ahdlerine bağlılıklarıyla da destanlaştırmakta ve
medh ü senâ etmektedir.
İşte Kur’ân’dan bir meal daha:
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ
مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Mü’minlerden öyle mert oğlu mertler, öyle yiğit oğlu yiğitler vardır ki,
Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; onlardan
kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de beklemedeydi.”[11]
Evet, onlar, Allah’la Cennet karşılığında, O’nun rızası karşılığında mal ve
canlarını seve seve feda edeceklerine dair ahidleşmede bulunmuşlardı..
ve sonra
da bu ahidlerine sadakat göstermişlerdi.
Cephelerde bir bir doğrandılar; dökülüp
dökülüp gittiler; ekin biçilir gibi biçildiler de, bir adım olsun geriye
dönmediler.
İşte Hamza, Uhud’da şeb-i ârûsunu yaşadı! İşte Enes b.Nadr, yine Uhud’da ölümle
sarmaş-dolaş Allah’ına kavuştu.
İbn Cahş, Mus’ab b.Umeyr ve daha onlarcası
Uhud’da, Bedir’de ölümle zifaf oldular.
Ahidlerini yerine getiren bu kutlu
yiğitlerden başka daha bazıları da vardır ki, onlar da şeb-i ârûslarını
beklemekte ve cephelerde ölüm aramaktaydılar.
Ebû Akîl bunların başında gelir: Uhud’da bekledi, feth‑i Mekke’de bekledi;
Mute’de bekledi; nihayet Yemame’de beklediğine erdi.
Ve bu yiğitler, Allah’a
verdikleri sözü hiç değiştirmediler.
İlk gün nasıl idilerse, son gün de
öyleydiler.
Dünya onları hiç mi hiç değiştiremedi..
cismaniyetleri asla onlara
galebe çalamadı..
karanlıkların yırtılacağı, nurun ortalığı kaplayıp, karanlık
ordularının aydınlık ruhlar tarafından bozguna uğratılacağı âna kadar, hiç
değişiklik göstermeden hep yiğitçe davrandılar…
[1] İbn Hazm, el-Fasl fi’l-milel, 3/119; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/10.
[2] Tirmizî, menâkıb 25; Ebû Dâvûd, sünnet 8.
[3] Fetih sûresi, 48/29.
[4] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 8; tevhid 35; Müslim, iman 312; cennet 2-4.
[5] Buhârî, megâzî 9; rikâk 51; Tirmizî, tefsir (23) 3.
[6] Tevbe sûresi, 9/100.
[7] Fecr sûresi, 89/27-30.
[8] Tevbe sûresi, 9/100.
[9] Buhârî, büyû 1; menâkıbü’l-ensâr 3; nikâh 7; Abdurrezzak, el-Musannef,
6/178.
[10] Haşr sûresi, 59/9.Buhârî, tefsir (59) 6; Müslim, eşribe 172-174.
[11] Ahzâb sûresi, 33/23.
Müksirûn-u Sahabeden Bazıları
Müsteşriklerle, onların İslâm dünyasındaki takipçilerinin hücum oklarına en
fazla maruz kalan sahabiler, hadis ıstılahında “Müksirûn-u Sahabe” denilen, çok
hadis rivayet etmiş olan ashab-ı Resûl (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve bunların
başında da Ebû Hüreyre Hazretleri’dir.
Dinimiz bize sahabe-i kiram vasıtasıyla intikal etmiştir; dolayısıyla da onlara
dokunan her şey, dinimize dokunmuş sayılır.
Yaşayan Müslümanlar olarak bugün
emanet, artık bizim üzerimizde olduğu için, dinimizi ona dokunacak her şeyden
korumak da bize düşer.
Sahabe-i kiram, vazifelerini şerefle yapıp gittiler; hayatları ta’n u teşniin
ulaşamayacağı bir kuşakta geçti.
Aslında, onların korunmaya ihtiyaçları da
yoktur; ancak, o pâk dâmenler bahane edilerek, temelde dinimiz hedef alındığı
için, bu bahanenin yersizliğini, tutarsızlığını göstermek gerekmektedir.
İslâm tarihinde ilk asırlar çok duru ve çok pâk geçti.
Ne zaman yabancı düşünce
ve felsefî akımlar Müslümanların arasına girdi, ondan sonra Mutezile, Cebriye,
Mürcie, Müşebbihe gibi değişik bâtıl mezhepler zuhur etti.
Bu mezheb erbabı,
kendi heva ve heveslerini okşamayan meselelerde hadis uydurma yoluna girdiler ve
kendi heveslerine muhalif hadisleri rivayet eden sahabileri de tenkit oklarına
hedef aldılar.
O ilk dönemlerde Ebû Hüreyre gibi, hadisin direği büyük ve
şerefli sahabileri tenkit eden ve karalamak isteyen, ya Nazzam gibi Mutezile
imamları, ya da Ebû İshâk gibi Şîa imamlarıydı.
Aslında her sahabi gibi Ebû
Hüreyre de şerefiyle yaşayıp gitmiş, yüzümüzün akı şahsiyetlerdir.
Bu itibarla konunun ehemmiyetine binaen, şimdi de, Hz.Ebû Hüreyre başta olmak
üzere, İbn Abbas, İbn Ömer ve İbn Mesud gibi, hadisin direği ve pek çok hücuma
maruz kalmış sahabileri, kısa da olsa tanımaya çalışalım:
1.Ebû Hüreyre
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), Yemen’in Devs kabilesindendir.
Hicret’in yedinci
yılı başında Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş ve Allah Resûlü’yle dört yıl
bir arada kalma şerefine nail olmuştur.
Kabilesinin reisi olan Tufeyl b.Amr,
Müslüman olduktan sonra gerilmiş yaydan fırlayan bir ok gibi Devs’in içine
girmiş ve mukaddes bir alev, bir ateş hâlinde herkesin kalbini tutuşturmuştur.
İşte, Ebû Hüreyre, bu zatın elinde Müslüman olup Medine’ye hicret eden
muhacirlerdendir.
Hz.Ebû Hüreyre, Medine’ye geldiğinde, Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) Hayber seferindeydi.
Bu itibarla da Ebû Hüreyre, hemen Hayber’e
koşmuş ve en seri şekilde Efendimiz’e mülâki olmuştu.
Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem), kendisine adını sormuş, “Abdüşşems” cevabını alınca da:
“İnsan ayın, güneşin kulu olamaz; sen Abdurrahman’sın.” diyerek, adını
“Abdurrahman” koymuştu.
Ama o, daha çok Ebû Hüreyre diye mâruftu.
Bir gün, Allah Resûlü onu kucağında taşıdığı kedilerle görünce, ona “Ebâ Hirr”
(kedi babası) diye hitap etmişti ki, ondan sonra hep Ebû Hüreyre diye anıldı.
O
da, daha çok “Ebû Hirr” diye anılmayı severdi.
Zira, fakir, mütevazi ve bir
mahviyet insanı olarak o, kendine en çok yakıştırdığı, “kedi babası” tabiriydi.
Ayrıca, Resûlullah, sevdiği bir anda, sevdiği bir noktada ona “Ebû Hirr” demişti
o da kendisinin bu adla çağrılmasını istiyordu.[1] Sırf bu bile, onun
Resûlullah’a ne derece bağlı olduğunu göstermeğe yeter.
Ebû Hüreyre Müslüman olmuştu ama, bir derdi vardı..
ve ona göre bu, büyük bir
dertti..
annesi henüz Müslüman olmamıştı.
Bu büyük sahabi, kendisini yetim
büyüten annesini Müslümanlığa çekmeyi, hem bir vazife hem de vefa borcu
biliyordu.
Bir gün Resûlullah’a gelerek: “Yâ Resûlallah, dua etmez misin, Ebû
Hüreyre’nin annesi de ‘Lâ ilâhe İllallah’ desin?” istirhamında bulundu.
Sonra
Allah Resûlü, ellerini kaldırıp dua buyurunca, bu füze hızıyla İslâm’a giren ve
Allah Resûlü daha ellerini indirmeden duasının kabul olacağına inanan genç ve
taze Müslüman, ok gibi fırlayıp evine koştu.
Her gün: “Acaba bugün anneme bir
şey anlatabilir miyim, kalbine girebilir miyim?” ümidi ve: “Acaba bugün de beni
reddeder mi, yine yadırgar mı?” endişesiyle koştuğu evin kapısının tokmağına
dokunduğunda, içerden annesinin: “Dur, olduğun yerde kal!” sözünü işitti.
Kadın,
“Lâ ilâhe illallah” dedikten sonra boy abdesti alması lâzım geldiğini
öğrenmişti.
Biraz sonra, başında örtü kapıyı açtı ve: “Oğlum, işte dediğin
şeyleri diyorum: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah…”
Ebû Hüreyre, müjdeyi vermek üzere bu defa da hemen Resûlullah’a (sallallâhu
aleyhi ve sellem) koştu; koştu ve duanın kabulü, onda ikinci bir ümit hâsıl
etmişti: “Yâ Resûlallah, dua et, mü’minler, beni ve annemi sevsinler!”
istirhamında bulundu.
Allah Resûlü, ellerini kaldırıp yine dua buyurdular:
“Allahım, Ebû Hüreyre’yi ve annesini mü’minlere sevdir!”[2]
Evet, mü’minler, Ebû Hüreyre’yi sever; onu kimlerin sevmediğini ise okuyucunun
iz’an ve anlayışına havale ediyorum.
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nden gece gündüz hiç ayrılmadı.
O,
bir zekâ ve hafıza kahramanıydı.
Gecenin üçte birinde uyur, üçte birinde ibadet
eder, evrâd ve ezkârını okur; kalan üçte birinde de hafızasındaki hadisleri
unutmamak için tekrar ederdi.
Aynı zamanda o, bir ilim adamı, bir fakih, bir
hadis hafızı da olmuştu.
Bir gün mescitte: “Allahım, bana hiç unutmayacağım bir
ilim nasip eyle!” diye dua ederken Allah Resûlü duymuş ve mescidi ihtizaza
getirecek şekilde: “Allahım, âmin!” demişti.[3]
Ebû Hüreyre’nin çok hadis bilmesinin arkasında, duasına Allah Resûlü’nün böyle
“Âmin!” demesi de söz konusu idi.
Yine bir gün Allah Resûlü’ne: “Yâ Resûlallah,
senden duyduğum hiçbir şeyi unutmak istemiyorum.” deyince, Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ridânı çıkar, yere yay!” buyurdular.
Ebû Hüreyre
de öyle yaptı ve Allah Resûlü, ellerini açıp dua buyurduktan sonra, gâibden bir
şeyle dolmuş gibi, mübarek ellerini getirip o ridâya boşalttı; sonra da: “Onu
dür ve bağrına bas!” buyurdu.
Ebû Hüreyre, bu hâdiseyi anlattıktan sonra: “Dürdüm ve bağrıma bastım.
Yemin
ederim, artık bundan sonra Resûlullah’tan duyduğum hiçbir şeyi unuttuğumu
hatırlamıyorum.” derdi.[4]
Daha hayattayken kendisine: “Çok hadis rivayet ediyorsun!” diyenlere, kemal-i
safvet ve samimiyetiyle: “Muhacir kardeşlerim çarşılarda alışverişle, ensar
kardeşlerim de ziraatlarıyla meşgul olurken, ben karın tokluğuna Resûlullah’a
hizmet ediyordum.”[5] cevabını verirdi.
Gerçekten de öyleydi..
ve o, Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç
ayrılmadı.
Günlerce aç kaldığı olur ve visâl orucu tutardı; yani iftar için bir
şey bulamazdı da, yeniden oruca niyetlenirdi ve böylece üç gün, dört gün üst
üste oruç tuttuğu olurdu.
Bazen, açlıktan sar’a tutmuş gibi yerlerde kıvranır ve
gelen geçene, hem: “Bana Kur’ân okuyacak yok mu?”, hem de: “Bana yemek yedirecek
yok mu?” mânâsında: اِسْتَقْرَاْتُكَ derdi.[6]
Çok defa Cafer-i Tayyar’dan başka hâlinden anlayan olmazdı; hatta bazıları
kendisine birkaç âyet okur geçerlerdi.
Ebû Talib ailesinin yüz akı, Hayber
Gazvesi sırasında Habeşistan’dan Medine’ye hicretlerinde Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bilmem ki, Hayber’in fethine mi, Cafer’in
gelişine mi sevinsem?”[7] buyurduğu, Allah Resûlü’yle az bir zaman kaldıktan
sonra Mute’de şehit olup, Caferliği de, Aliliği de Ali’ye bırakan ve hakkında
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Cafer, Cennet’te yeşil
kanatlarla sağdan sola pervaz ediyor.”[8] müjdesinde bulunduğu Cafer-i Tayyar
ise onu alır, evine götürür ve karnını doyururdu.[9] Ve zaman zaman Allah
Resûlü’nün doyurduğu da olurdu.
Bu ilim dağarcığı, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu
şeylerin bir tekini bile kaçırmamış ve kıyamete kadar bâki kalmak üzere kemal-i
ihtimamla kendinden sonrakilere nakletmişti.
“Kur’ân’da: إِنَّ الَّذِينَ
يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا
بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ
وَيَلْعَنُهُمُ اللاََّعِنُونَ ‘Apaçık delilleri ve hakikatleri ve göndermiş
olduğumuz hidayet nurunu Biz, insanlar için kitabda açıklayıp ortaya koyduktan
(ve tebeyyün ettirdikten) sonra gizleyenler var ya, işte Allah, onlara lânet
eder ve lânet edenler de lânet eder.’ (Bakara sûresi, 2/159) âyeti olmasaydı,
hiçbir rivayette bulunmazdım.”[10] derdi.
Bu masum, sempatik, nüktedan sahabinin, Allah Resûlü gibi mizacı âlî ve yüksek
tavırlardan hoşlanan Büyükler Büyüğü bir zâtın yanında dört yıl kalması ve
kurbiyetinin hiç mi hiç yadırganmaması bile, onun büyüklüğünü göstermesi
bakımından yeter zannediyorum.
Bir büyüğe yakın olmadan, bunun ne demek olduğu
anlaşılamaz.
“Reh-i sevdaya girdim; namus, ar bana lâzım değil!” demedikçe de
büyüklere yakın olunamaz.
İddia edildiği gibi, sahabenin Hz.Ebû Hüreyre’ye karşı tavrı yoktu.
Ensarın ilk
Müslümanlarından, Resûlullah’la Akabe’de ilk el sıkışanlardan ve Efendimiz’i
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hanesinde misafir etme şerefine eren İstanbul’un
şanlı misafiri Hz.Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretleri, kendisinden rivayette bulunur
ve: “Sen, ondan daha evvel Müslüman oldun ve sen de Allah Resûlü’nün
sahabisisin.” diyenlere: “O, bizim duymadıklarımızı duymuştur.”[11] cevabını
verirdi.
Yalnız Ebu Eyyub el-Ensarî Hazretleri değil, Abdullah İbn Ömer, Hıbrü’l-Ümme
Abdullah İbn Abbas, Câbir b.Abdullah el-Ensarî, Enes b.Mâlik ve Vâsıle İbn
Eslem gibi ecille-i ashab ve hadisin temel direkleri; sonra da, tâbiînin yed-i
tûlâ sahibi imamları; Hasan Basri, Zeyd İbn Eslem, mürsellerini, yani
kendisinden rivayette bulunduğu sahabinin adını anmadan rivayet ettiği hadisleri
İmam Şafiî’nin esas kabul ettiği ve hadislerini arızasız nakletmek için Ebû
Hüreyre’ye damat olan Said İbnü’l-Müseyyeb, Said İbn Yesâr, Saidü’l-Makburî,
Süleyman İbn Yesâr, beş yüz sahabiden hadis rivayet etmiş olan Şa’bî, Muhammed
b.Ebî Bekir..
ayrıca Nakşî tarikatında pîr sayılan ve silsilede:
“O Kâsım b.Muhammed pek güzeldir;
İnâyât-ı keremi lem yezeldir.”
diye anılan Kâsım b.Muhammed, Ebû Hüreyre’den aldığı hadisleri bir kitapta
(sahife) toplayan ve buradaki hadislerin aynen Kütüb-ü Sitte’de geçtiği, bugün
karbon muayenesiyle de bu sahifesinin kendisine ait olduğu ispatlanmış bulunan
Hemmam İbn Münebbih, Resûlullah denilince gözleri dolan ve ‘Bekkâ’ diye tanınan
Muhammed b.Münkedir, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.
Sadece bu kadar da
değil; bu insanlar seviyesinde tam sekiz yüz (800) kişi, Ebû Hüreyre’den hadis
rivayet etmiştir.[12]
a.
Hz.Ömer ve Ebû Hüreyre
Hz.Ömer, kendisini çok severdi.
Bahreyn’e vali tayin etmişti..
ancak daha sonra
azletmiş ve yerine başkasını göndermişti.
İhtimal, sebebi de, ticaret yapıp
bugünkü bir fakirin seviyesinde sermaye sahibi olmasıydı.
O gün, valiler,
idareciler, halifeler sermaye sahibi olamazdı.
Matarasını sopasının ucuna takıp
da tayin olunduğu vilayete giden ve aynı şekilde dönen valiler çoktu.
Zaten,
aksi davrananlar geriye çekilir ve icabında azledilirlerdi.
O, bu ufacık
sermayesini şüphesiz irtişâ, iltimas ve irtikâbla toplamamıştı.
Suçsuzluğu
anlaşılınca Hz.Ömer, kendisini makamına iade etmek istemiş ise de Ebû Hüreyre:
“Bana bu kadarlık emirlik yeter!” deyip, kabul etmemişti.[13]
Hz.Ömer, yalnız Ebû Hüreyre’yi değil, Sa’d b.Ebî Vakkas gibi, Aşere-i
Mübeşşere’den bir zatı ve Umeyr İbn Sa’d gibi, sahabenin önde gelenlerini de
vazifeden almıştı.
Hatta, Medâyin halkı, valileri Sa’d b.Ebî Vakkas’tan:
“Namazı tadil‑i erkâna riayet etmeden kıldırıyor.” diye şikâyette bulununca, Hz.
Ömer, İran fatihi bu büyük sahabiyi sorguya çekmiş, bunun üzerine Sa’d b.Ebî
Vakkas dolmuş, hüzünlenmiş ve: “Bunlar mı bunu bana diyor?” demiş, sonra da
geçmişinden bazı şeyler anlatma lüzumunu duymuştu:
“Biz, bu işe öyle bir zamanda sahip çıktık ki, yiyecek bir şey olmadığından ağaç
yaprakları yer ve koyunların tersi gibi ıtrahatta bulunurduk.
Bir gece o kadar
açtım ki, idrarımı yaptığımda, idrarın topraktan çıkardığı sesle, yenecek bir
cisim var gibi geldi bana.
Elimi attım ve bir deri parçası buldum.
Yıkadım,
azıcık ısıttım ve ağzımda çiğnedim.
O bana yirmi dört saat yetmişti.
Biz,
İslâm’a o günlerde sahip çıktık.
Şimdi, falan oğulları kalkmış, ‘Sa’d, namaz
kılıyor, namazında tadil-i erkân yok, huşû, hudû’ yok, Allah’a karşı teveccüh
yok.’ diyorlar…”[14]
Ve Sa’d İbn Ebî Vakkas (radıyallâhu anh), bir daha da Medâyin’e dönmek
istememişti.
Evet; Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), azledilmekte de, vazifesine
geri dönmek istememekte de tek değildi.
b.Hz.Ali, Hz.Osman ve Ebû Hüreyre
Bazılarının iddia ettiği gibi, ne Hz.Osman, ne de Hz.Ali, Ebû Hüreyre’nin
karşısındaydı.
Vâkıa bir gün Resûlullah’tan “Halîlim” diye bahsedince Hz.Ali
kendisine: “Resûlullah ne zaman senin halîlin oldu?”[15] demişti ama, bu, Hz.
Ali’nin safvet, samimiyet ve ihlâsının, böyle bir sözü Alice tevfik
edememesinden ileri gelmişti.
Bir insanın, sevdiği bir kişi hakkında “Halîlim” demesinde yadırganacak bir şey
yoktur.
Ayrıca, Hz.Ali (radıyallâhu anh) gibi, sâbıkûndan daha sâbık olan ve
hane-i saadette yetişen birisi, bunu Ebû Hüreyre’ye söyleyebilirdi.
Emsal
arasında konuşulabilir bu; ama, aşağıdan birisinin Ebû Hüreyre’yi ta’n etme
maksadıyla söylemesi asla doğru olamaz.
Sonra, bunu Hz.Ali’nin Ebû Hüreyre’ye
ta’nı olarak görmek de, neyin ta’n olduğunu, neyin ta’n olmadığını bilmemek gibi
bir şey.
c.
Emeviler ve Ebû Hüreyre
Hele Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), iddia edildiği gibi, Hz.Ali’ye ve Ehl-i
Beyt’e karşı, Emeviler’e de kat’iyen dost ve müdâhin değildi.
Fitneler zuhur
edince, o, her tarafta şu hadisi rivayet edip geziyordu:
سَتَكُونُ فِتَنٌ، اَلْقَاعِدُ فِيهَا خَيْرٌ مِنَ الْقَائِمِ، وَالْقَائِمُ فِيهَا
خَيْرٌ مِنَ الْمَاشِي، وَالْمَاشِي فِيهَا خَيْرٌ مِنَ السَّاعِي…“Fitneler
olacak.
O fitnelerde oturan, (fitnelere karışmak için) ayakta durandan, ayakta
duran fitnelere yürüyerek girenden, yürüyen de bilfiil fitneye koşup karışandan
hayırlıdır…”[16]
Bu, onun içtihat ve düşüncesiydi.
Belki, fitneleri bastırmak için Hz.Ali’nin
yanında yer alması icap ederdi.
İhtimal, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) bu hadisi, o döneme bakmıyordu.
Ama o, hadisten bu mânâyı çıkardı ve Hz.
Ali Efendimiz (radıyallâhu anh) zamanındaki hâdiselere karışmayıp, evinde
oturdu.
Allah korkusu ve salâbet-i diniyesi olmasaydı, bunu hiç yapar mıydı; hele hele,
bazılarının iddia ettiği gibi kendisinde Emevi hayranlığı ve Muaviye
taraftarlığı olsaydı, Muaviye’nin ordularına katılmaktan kendisini alıkoyacak ne
vardı?
Goldziher, Ahmed Emin, Ebû Reyye, Ali Abdürrezzak gibi hakikati ters yüz etmeye
çalışanlar, asla bir hadis kitabı olmayıp, edebiyatta ve bir dereceye kadar
yorumda kendisine müracaat edilebilecek olan İkdü’l-ferîd‘i kaynak
göstermektedirler.
Her şeyden önce bu zatlara, neyin nerden nakledilmesi
gerektiğini öğretmek lâzımdır.
Gariptir, bu zatlar, İbn Kesîr’in de el-Bidâye
ve’n-Nihâye‘sinde, Ebû Hüreyre’yi Hz.Ali’nin karşısında, Hz.Muaviye’nin
yanında gösterdiğini ileri sürmektedirler.
Oysa, İbn Kesîr, bu kitabında,
onların iddialarının tam tersini söylemektedir; Ebû Hüreyre’nin Emevi taraftarı
olması şöyle dursun, aksine bir bakıma onların başlarının belâsıydı.[17]
Abdülmelik’in babası Mervan’ın karşısına dikilir ve gözünün içine baka baka:
هَلَكَةُ أُمَّتِي عَلَى يَدَيْ غِلْمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ “Ümmetimin helâki,
Kureyş’ten birkaç gencin elinden olacaktır.” hadisini rivayet eder, Mervan’ın:
“Kimlerin elinden olacaksa, Allah’ın lâneti üzerlerine olsun!” sözüne de:
“İstersen ben, ismi, cismi, şekli ve şemâilleriyle onları size gösteririm.”
derdi.[18]
Yine sokaklarda gezer ve: اَللّٰهُمَّ لاَ تُدْرِكْنِي سَنَةَ سِتِّينَ “Allahım,
beni 60.yıla (yani çoluk çocuğun emirliği zamanına) çıkarma!”[19] diyerek dua
ederdi.
Onun bu dileği, o kadar meşhurdu ki, Ebû Hüreyre’yi gören herkes,
aynısını mırıldanırdı.
Allah, Ebû Hüreyre’nin bu duasını kabul buyurmuş, bu
şanlı sahabiyi, Hicret’in 59.senesinde vefat ettirmişti ki, 60.sene de ümmetin
başına çoluk çocuktan Yezid geçmişti.
d.
Hz.Âişe ve Ebû Hüreyre
Hz.Âişe Validemiz’in Hz.Ebû Hüreyre’yi tenkit ettiği iddiası da Bektaşi
hikâyesi gibi, başı-sonu ve sebebi açıklanmayan bir siyakta verilmektedir.
Validemiz, hane-i saadetlerinde namaz kılarken, Ebû Hüreyre de onun duvarının
dibinde oturmuş, hadis rivayet ediyordu.
Validemiz, namazını bitirdikten sonra
onların yanına geldi ama, Ebû Hüreyre’nin gittiğini görünce “Resûlullah’ın
hadisleri, arka arkaya süratli eklenip söylenmez.”[20] dedi.
Validemiz’in bundan maksadı ihtimal, o mübarek sözlerin boşa gitmemesi ve
dinleyenlerin hafızalarına nakşolması için Ebû Hüreyre’yi temkine davet etmekti.
e.
Ebû Hanife ve Ebû Hüreyre
Ebû Hanife, sözde: “Ben üç sahabinin sözünü hüccet kabul etmem.
Bunlardan biri
de, Ebû Hüreyre’dir.” diyesiymiş.
İmam Âzam, âzamlığıyla telif edilemeyecek bu
sözü kat’iyen söylemez.
Şayet söylemiş olsaydı, Hanefi mezhebinin önemli
imamlarından Fethu’l-Kadir sahibi allâme İbn Hümam: “Ebû Hüreyre, önemli
fakihlerden biridir.” demezdi.
Evet, İbn Hümam gibi mühim bir allâme, başının
bağlı bulunduğu mezhebin imamı Ebû Hanife’nin: “Ben, kendisini hüccet kabul
etmem.” diyeceği bir Ebû Hüreyre hakkında bu sözü sarfetmezdi.
Kaldı ki, İmam
Âzam’ın, nerede böyle bir söz söylediği de belli değildir.
Ebû Hüreyre, beş binin üstünde hadis rivayet etmiştir.
Bu hadisler, bir kitap
hâlinde toplandığında, Kur’ân’ın bir buçuk katı kadar bir hacme ulaşır.
Kur’ân-ı
Kerim’i altı ayda, hatta daha kısa bir sürede hıfzeden çok insan vardır.
Resûlullah’ın yanında dört yıl kalan, hafıza ve zekâ kahramanı ve Resûlullah’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) duasına mazhar olmuş bir sahabinin, bu kadar
hadisi ezberleyemeyeceğini iddia etmek, o sahabiyi -hâşâ- ahmaklıkla itham etmek
olur.
Sonra, rivayet ettiği bütün hadisler, bizzat Resûlullah’ın ağzından
işittikleri değildir.
Kendisinden bazı sahabiler hadis aldığı gibi, o da, Hz.
Ebû Bekir, Hz.Ömer, Fazl, Übey b.Ka’b ve Hz.Âişe Validemiz gibi (Allah
hepsinden razı olsun) sahabilerden hadis almış ve rivayet etmiştir.
Kaldı ki Ebû Hüreyre, ta kendi zamanında bile denenmiştir.
Mervan, Ebû Hüreyre
rivayette bulunurken, bunların yüzlercesini kâtibine gizlice yazdırmış ve ertesi
sene, Ebû Hüreyre’den aynı hadisleri rivayet etmesini istemiş, Ebû Hüreyre de,
“Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlayıp aynı hadisleri kelimesi kelimesine
tekrar etmiştir.[21]
Ta o zaman Ebû Hüreyre’yi imtihana çekenlerin payına mahcubiyet düştüğü gibi,
bugün de, ve gelecekte de, bu şerefli sahabiye, sünnetin bu mühim direğine söz
söyleyen ve söz söylemek isteyenlerin de payına sadece mahcubiyet düşecektir.
2.Hıbrü’l-Ümme: Abdullah İbn Abbas
Hicretten dört-beş sene önce dünyaya teşrif etti.
Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem), irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduklarında 14-15 yaşlarındaydı.
Bu
demektir ki, dört-beş senesi, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem)
duyduğu şeyleri belleyebilecek bir yaşta geçmişti.
Bu süre içinde çok şey
belledi ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ
فِي الدِّينِ وَعَلِّمْهُ التَّأْوِيلَ “Allahım, ona dinin ruhunu öğret ve onu
te’vile (Kur’ân’ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl!” duasına mazhar oldu.[22] O
kadar ki, o daha sağlığında ‘Hıbrü’l-Ümme’ (ümmetin allâmesi) ‘Bahr’ (ilimde
derya) ve ‘Tercümânü’l-Kur’ân’ (Kur’ân’ı bize intikal ettiren, ilâhî muhtevayı
tercüme eden) gibi sıfatlarla anılırdı.[23]
Tertemiz çehresi, güzel yüzü, ağzını açtığında herkese kendisini dinleten
belâgatı, babası gibi iki metreye varan uzun boyu ve çekici endamıyla Haşimî
soyunu bihakkın temsil eden bu kutlu sima, öylesine bir hafıza gücüne sahipti
ki, Amr b.Rabîa’nın: أَمِنْ آلِ نُعْمٍ أَنْتَ غَادٍ فَمُبْكِرٌ غَدَاةَ غَدٍ
أَمْ رَائِحٌ فَمُهَجِّرٌ matlaıyla başlayan seksen beyitlik şiirini bir okuyuşta
ezberlemişti.[24] Tefsir, fıkıh ve hadisin yanı sıra, edebiyat ve şiir; bilhassa
da cahiliye şiirine de vâkıftı ki, İbn Cerir et-Taberî, tefsirinde, hemen her
âyetin tefsiri münasebetiyle, İbn Abbas’tan cahiliye şiirine ait bir beyit, bir
mısra nakletmektedir.
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) zamanında o, elde-avuçta bir gül gibiydi.
Hz.
Ömer, ashabın yaşlılarından oluşan “Meşveret Meclisi”ne, yaşının küçük olmasına
rağmen İbn Abbas’ı da alırdı.
Bir defasında yaşlıların bunu garip karşıladığını
görünce Meşveret Meclisi’nde Nasr sûresini okudu ve ne mânâya geldiğini
oradakilere sordu.
“Allah’ın nusret ve fethi gelince kitleler İslâm’a dehalet
ederler.
O zaman, Rabbine tesbih, hamd ve istiğfarda bulun!” mânâsına gelir
dediler.
Hz.Ömer, bunu beğenmedi ve aynı soruyu İbn Abbas’a (radıyallâhu anh)
yöneltti.
İbn Abbas, şu cevabı verdi: “Bu sûre, Allah Resûlü’nün vefatını haber
vermektedir.
İnsanlar, fevç fevç İslâm’a girince, insanlara İslâm’ın mesajını
getiren Peygamber’in vazifesi bitmiş demektir.
(Artık, Resûlullah’a düşen,
kendisine bütün bu nimetleri bahşeden Allah’a, müsebbibü’l-esbaba tesbih, takdis
ve bütün sebepleri azledip, her şeyi O’na vermek ve her ne kadar günahı yoksa
da, bizzat kendisi arkada bıraktığı mertebeleri kendisi için günah telâkki
ettiğinden geçen günlerine istiğfar etmektir).”
Bu cevap üzerine Hz.Ömer: “İşte ben, bunun için onu aranızda bulunduruyorum.”
buyurdular.[25]
İbn Abbas, firaseti, kiyaseti ve fetanetiyle dillere destandı.
Allah Resûlü’nün
bağlı bulunduğu ağaçtan gelmişti; haklı olarak bununla iftihar eder ve: “Biz
Peygamber hanesinde büyüdük.” derdi.
Şahsî kemalâtı da vardı.
Her uğradığı
mecliste kendisi için ayağa kalkarlardı ve büyüklüğü ölçüsünde mütevazi de olan
bu muhteşem insan, bundan çok rahatsızlık duyar, kendisi için ayağa kalkan
ensara, nahiv kitaplarında bir kaideye misal olarak zikredilen şu sözü söylerdi:
بِاْلإِيوَاءِ وَالنَّصْرِ إِلاَّ جَلَسْتُمْ “Allah yolunda Müslümanlara
gösterdiğiniz barındırma ve yaptığınız yardım aşkına size yemin verdiriyorum;
Allah aşkına bana ayağa kalkmayın.”[26]
Buna rağmen, Zeyd b.Sabit, ata binerken, İbn Abbas, onun atının üzengisini
tutardı.
Zeyd b.Sabit de ona: “Ey Resûlullah’ın amcasının oğlu, böyle yapma!”
derdi.
İbn Abbas da: “Âlimlerimize böyle yapmakla emrolunduk.” mukabelesinde
bulununca Zeyd b.Sabit (radıyallâhu anh), hemen onun elini öper ve şöyle
buyururdu: “Biz de Resûlullah’ın yakınlarına karşı böyle yapmakla
emrolunduk.”[27]
Hayat-ı içtimaiyede, herkesin ondan görüneceği ve göreceği bir pencere vardır.
Boyu uzun olan, yani şahsî kemalâtı ve fazileti bulunan, görünmek için tekavvüs
edecek, iki büklüm olacak; boyu kısa, yani şahsî kemalât ve faziletten mahrum
olan ise, görünmek için tetâvül edecek ve kendini büyük gösterecektir.
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, mahviyet ve tevazu, küçüklerde küçüklüğün nişanı
tekebbür ve gururdur.
İbn Abbas, büyüktü ve büyüklüğü nispetinde de mütevazi
idi.
Onun hemen her sahada hususî talebeleri vardı.
Said b.Cübeyr, Mücahid b.Cebr
ve İkrime gibi tâbiîn imamları: “Her şeyi onun kapısında öğrendik.” derlerdi.
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağrında yetişen bu mümtaz
insanın rivayet ettiği hadis sayısı 1600 kadardır.
Şimdi kalkıp, bu hadisler
hakkında şüphe ve tereddüt ortaya atmak, hatta fırtına koparmak ve: “Bunlar
uydurmadır; Ka’bü’l-Ahbâr’dan nakildir.” demek, acaba, Resûlullah’ın bu mümtaz
sahabi hakkındaki duasını; ve ümmetin ve bilhassa tâbiînin büyük âlimlerinin onu
tavsif için kullandıkları “Hıbrü’l-Ümme”, “Bahr”, “Tercümânü’l-Kur’ân” gibi
sıfatları hiçe saymak mânâsına gelmeyecek midir?
İbn Abbas, kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlan-mazdı ama, kabrine
defnedildiği zaman, âdeta kabrin altındaki herkes ayağa kalkmıştı.
Defin
hâdisesini nakleden ravi: “Bu esnada, bir ses geldi, bu: يَا أَيَّتُهَا
النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * اِرْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً *
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي âyetleriydi.[28] Kulaklarımla
duydum; yerin üstünden gelen bir ses değildi bu.” demektedir.[29] O, kabre
konurken, toprak ayağa kalkıyor, toprağın altındakiler ayağa kalkıyor ve
ruhanîler de yere iniyordu.
3.Abdullah İbn Ömer
Aslında hiç öyle olmamasına rağmen, müsteşriklere göre Ka’bü’l-Ahbâr’ın bir
diğer talebesi de, Abdullah İbn Ömer’dir.
Hz.Ömer’in, Abdurrahman, Abdurrahmanü’l-Evsat, Abdurrahmanü’l-Asgar, Abdullah,
Zeydü’l-Ekber, Zeydü’l-Asgar, Ubeydullah, Âsım ve Iyâz adlarında dokuz erkek
çocuğu vardır.
Ama, bunlardan yalnızca Abdullah İbn Ömer’e: “İbn Ömer”, yani
“Tam Ömer’in oğlu..” denildi.
Zira, Ömer’in oğlu denilince akla ilk gelen insan
odur.
Ashab-ı kiramı belli ölçülere vurmak bize düşmez ama, İbn Ömer’in zühdü,
takvası, ibadet ü taatı, inceliği ve sünnete ittibaı ile babasından üstün olduğu
yanları bile vardı.
Sünnete ittibada o, bir başka derinlik arz ederdi.
O kadar
ki, mevlâsı ve büyük İmam Malik b.Enes’in hocası (Bu üçlü, İbn Ömer, Nâfi ve
İmam Malik, hadiste isnadın altın zincirlerinden birini teşkil eder.) Nâfi’nin
nakline göre, bir gün birlikte Arafat’tan inerlerken İbn Ömer, bir yerde bir
çukura iner ve tekrar yukarıya çıkar.
Nâfi “Ey İmam, ne yaptın orada?” diye
sorunca, şu cevabı verir: “Ben, Arafat’tan inerken Resûlullah’ın arkasındaydım.
Burada inip, def-i hacette bulundular.
Benim öyle bir ihtiyacım yoktu ama, O’na
muhalefette bulunmak istemedim.”[30]
Allah Resûlü, suyu üç yudumda içmiş,[31] bu noktada onun dört yudumda su içtiği
görülmemiştir.
Bu ölçüde bağlıydı sünnete.
Bu öyle bir bağlılıktı ki; gösterdiği
bu denli hassasiyet, o devirde bile biraz fazla bulunurdu.
Rica ederim, böyle
bir insanın sünnet adına, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı
hilâf-ı vâkî beyanda bulunması mümkün müdür?
İslâm’ın ilk yıllarında doğmuş, babasının gördüğü işkencelere de şahit olmuştu.
“Babamın başına yığılır, döver döver, döverlerdi; bir defasında Âs b.Vâil,
gelip onu kurtarmıştı.” diye bunları nakleder.[32] Hicrette on yaşında vardı
yoktu.
Bedir’de akranlarıyla birlikte Resûlullah’a arz edilmiş ve ayak
parmaklarının uçlarına basıp, büyük görünmek istemelerine rağmen, Resûlullah
kendilerini orduya dahil etmemişti.
Boyları uzun da olsa, Resûlullah (sallallâhu
aleyhi ve sellem) yaşlarını soruyordu.
Uhud’da da arzolunmuş, yine yaşı
tutmadığı için orduya alınmamıştı.
Arkadaşları gibi gözleri dopdolu, içi de
hüzünlü evine dönmüştü.
O gece sabaha kadar da hiç uyuyamamış ve: “Ne günahım
var ki, beni Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda mücadele edecek
sahabi topluluğu içine almadılar?” demiş, sızlanmıştı.[33] Ancak bir-iki sene
sonra reşit görülmüş ve Hendek Savaşı’na katılabilmişti.[34]
İbn Hallikan, Vefeyâtü’l-a’yân‘da İmam Şa’bî’den şöyle bir vak’a nakleder: “Bir
gün gençliklerinde Abdullah İbn Zübeyr, kardeşi Mus’ab İbn Zübeyr, Abdülmelik b.
Mervan ve Abdullah İbn Ömer, Kâbe’nin karşısında oturuyorlardı.
Her birimiz,
şurada Kâbe’nin karşısında birer dua edelim; Allah’ın rahmetinden umulur ki,
hepsini kabul buyurur.” dediler.
Abdullah İbn Zübeyr: “Yâ Rabbi, azametin
hürmetine, izz ü celâlin hürmetine, beni Hicaz’da melik kılmanı Sen’den
diliyorum.” diye dua etti.
Mevsimi gelince, İbn Zübeyr Mekke’de muvakkaten melik
oldu; orada Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) âsârını bihakkın
temsil etti.
İslâm uğruna cansiperâne mücahedede bulundu ve nihayet Haccac-ı
Zâlim tarafından şehit edilerek, mübarek cesedi de annesi Hz.Ebû Bekir’in kızı,
Zâtü’n-Nitâkeyn Hz.Esmâ’nın gözleri önünde günlerce asılı bırakıldı.
Bu
kahraman kadın, Haccac’a: “Siz onun dünyasını berbad ettiniz; o da sizin
ahiretinizi berbad etti!..” deyip Haccac’ı su-i âkıbetine karşı uyarmıştı.
Mus’ab b.Zübeyr: “Allahım, izz ü celâlin hürmetine, azametin hürmetine, arşın,
kürsün hürmetine Irak’ta emirlik istiyorum.” demişti.
Allah onun da duasını
kabul buyurmuş… Mevsimi gelince, o da muvakkaten Irak’ın kaderine hâkim olmuştu.
Abdülmelik b.Mervan: “Allahım, beni bütün Müslümanların başına emir kılmanı ve
karşı çıkanların kelleleri pahasına da olsa, İslâm Birliğini temin etmeni
istiyorum.” duasında bulunmuştu.
Abdülmelik’in duasının da aynen kabul
buyurulduğunu zaman gösterdi.
En son Abdullah İbn Ömer dua etmiş ve şöyle
demişti: “Allahım, Senden Cennet’i bana vâcip kılmadan ruhumu kabzetmemeni
istiyorum.”[35]
Hâdiseyi nakleden İmam Şa’bî: “Üçünün dualarının kabul edildiğine şahit olduk;
imamın duasının kabul edilip edilmediği ise orada belli olacak.” der.[36]
Şa’bî’nin bildiği bir şey vardır.
İbn Ömer, hiçbir zaman Ehl-i Beyt’e muhalif ve
Emeviler’in yanında olmamıştı.
Bilhassa Haccac’ın en çok endişe duyduğu bir
insandı.
Bir defasında Haccac, ihtimal zulümlerini haklı göstermek için hutbeyi
uzattıkça uzatmış ve neredeyse öğle namazının çıkma vakti gelmişti.
İbn Ömer,
durduğu yerden seslendi: “Ey emir, zaman senin hutbeni beklemeyip geçiyor.” Ve
Haccac iğbirar üstüne iğbirar şişiyordu.[37] Nihayet bir hac mevsiminde, Harem-i
Şerif’te bu büyük sahabinin şehadetine tevessül etti; hem de arkasında
ihramıyla.
Adamlarından biri ucu zehirli mızrağıyla İbn Ömer’in arkadan topuğunu
yaraladı.
Derken bu yara ve zehir, o koca insanın şehadetine sebep oldu.[38]
4.Abdullah İbn Mesud
Çok hadis rivayet eden sahabilerden biri de Abdullah İbn Mesud’dur.
İbn Mesud,
sâbikûn-u evvelûndandır.
Gençliğinde Ebû Cehil, Ukbe b.Ebî Muayt gibi Kureyş
ileri gelenlerinin koyunlarını güderdi.
İnsanlığın Ebedî Râîsi ile tanışınca,
bir daha O’nun yanından ayrılmadı.
Resûlullah’a o kadar yakın ve O’nunla o kadar
içli-dışlıydı ki, hane-i saadete istediği zaman teklifsiz girip çıktığından, hep
Ehl-i Beyt’ten zannedilir[39] ve bilhassa seferde Resûlullah’ın (sallallâhu
aleyhi ve sellem) matarasını, yatağını, nalinlerini ve serîrini taşıdığı için:
صَاحِبَ النَّعْلَيْنِ وَالْمِطْهَرَةِ وَالْوِسَادِ diye anılırdı.[40]
Zâhir ve bâhir keramet sahibi idi İbn Mesud.
Bunlardan bir tanesi, zayıf bir
rivayete dayanan ve Mekke’de işkence görürken birdenbire kayboluvermesidir.
Allah Resûlü, ona: اِبْنِ أُمِّ عَبْدٍ derdi.
Yine: “Kim yeni indiği gibi
Kur’ân-ı Kerim’i okumak isterse, onu İbn Ümm-i Abd’in kıraatı üzere okusun.”[41]
buyururdu.
Bir defasında, yine Allah Resûlü kendisine: “Bana Kur’ân oku,
dinleyeyim.” buyurmuş: “Yâ Resûlallah, Kur’ân sana inmişken, onu sana ben mi
okuyacağım?” cevabını verince de, Allah Resûlü: “Başkasından dinlemek daha çok
hoşuma gider” demişti.
Bunun üzerine de İbn Mesud, Nisâ sûresini başından
itibaren okumaya başlamış, ta: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أمَّةٍ
بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَـؤُلاَءِ شَهِيداً “Her ümmeti şahidiyle,
(peygamberleriyle haşredip) getirdiğimizde, seni de bunların başında (seni kabul
edip etmemelerine karşı) şahit olarak getirdiğimiz gün, nasıl bir gün olacaktır
o gün?”[42] âyetine gelince, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
gözleri dolmuş, kalbi duracak hâle gelmiş ve eliyle işaret ederek: “Kes artık,
yeter.” demişti.[43]
İbn Mesud, fizik olarak çelimsiz bir insandı.
Bir gün Allah Resûlü adına bir iş
için ağaca çıktığında, orada bulunanlar bacaklarına bakarak gülümsemişler, bunun
üzerine de, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bu bacaklar, yarın
mizanda uhrevî hesap itibarıyla Uhud Dağı’ndan daha ağır olacaktır.”[44]
buyurmuşlardı.
Kendisini muallim ve bir nevi defterdar olarak Kûfe’ye
gönderdiğinde Hz.Ömer’in Kûfelilere yazdığı mektupdaki ifadeleri unutulacak
gibi değildir.
“Ey Kûfeliler!” diyordu mektubunda Hz.Ömer (radıyallâhu anh):
“Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, İbn Mesud’u size göndermezdim.”[45]
İbn Mesud (radıyallâhu anh), Hz.Ömer devrinde Kûfe’de kaldı ve insan
yetiştirdi.
İmam Ebû Hanife’nin kendisi için: “Sahabiden geri değildir” dediği
Alkame İbn Kays, Esved İbn Yezid en-Nehaî ve İbrahim b.Yezid en-Nehaî gibi
tâbiînin dev âlimleri İbn Mesud’un hazırladığı iklimde yetişmişlerdi.
Bilhassa,
hulefâ-i râşidînden de hadis rivayetinde bulunan Alkame, ilmini büyük ölçüde İbn
Mesud’dan almıştı.
Kendisini dinleyenlerden biri, bir gün: “Kimden aldın
bunları?” diye sorunca: “Ömer, Osman, Ali ve İbn Mesud’dan” cevabını vermiş,
soruyu soran da: “Bah bah!” diyerek takdir etmişti.
Kûfe Mektebi’nin kurucusu olan İbn Mesud, Hz.Osman devrinde de bir süre Kûfe’de
kaldı.
Bilâhare, hakkındaki asılsız bir şikâyet sebebiyle tahkik için Medine’ye
çağrıldı.
Artık yaşlanmıştı ve tekrar Kûfe’ye dönmek de istemiyordu.
Günleri
Medine’de geçerken, bir gün bir adam koşarak geldi ve: “Bu gece Resûlullah’ı
rüyamda gördüm.
Sen, yanında oturuyordun.
Seni yanına çekti ve “Benden sonra
sana çok cefa ettiler, gel gayrı!” buyurdu.
Sen de: “Evet yâ Resûlallah, gayrı
bundan sonra Medine’den ayrılmayacağım cevabını verdin.” dedi.
Aradan birkaç gün
geçti ve Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medresesi’nin bu ilk ve
mümtaz talebelerinden ve İslâm’ı ilk kucaklayan beş-altı kişiden biri olan İbn
Mesud (radıyallâhu anh) hastalandı.
Uhud’da, Hendek’te, bütün meşâhidde beraber
bulunduğu, iki kıbleye birlikte namaza durduğu Hz.Osman ziyaretine geldi ve
aralarında şu konuşma geçti:
-Herhangi bir şikâyetin var mı?
-Çok şikâyetçiyim.
-Neden şikâyet ediyorsun?
-Allah’a giderken, günahlarımdan.
-Bir arzun var mı?
-Allah’ın rahmetini arzuluyorum.
-Sana bir tabip göndereyim mi?
-Zaten beni tabip hastalandırdı.
Hastalandıran tabip olduğuna göre, göndereceğin
tabibin yapacağı bir şey yoktur.”[46] Ve, İbn Mesud (radıyallâhu anh) vefat
etti.
Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) 23 yıl beraber olan bu
sahabi 800 kadar hadis rivayet etti diye, kendisine -hâşâ- ta’nda bulunmanın ne
mânâya geleceğine varın siz karar verin.!
Haklarında kısa kısa malumat vermeye çalıştığımız bu dört büyük sahabiden başka
Hz.Âişe-i Sıddîka, Ebû Said el-Hudrî, Câbir İbn Abdillah ve Enes b.Mâlik de
çok rivayette bulunan sahabilerdendir.
Artık daha fazla tafsilata girmeden, bu
dört sahabiden de birer cümle ile bahsedip, tâbiîn-i izâma geçmek istiyorum.
5.Hz.Âişe-i Sıddîka (radıyallâhu anhâ)
Gözünü hane-i saadette açtı.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye
hicret buyurur buyurmaz, bu haneye girdi ve on yılını Efendimiz’le geçirdi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), çok gecelerinde onun yanında
kaldığından, bu derin zekâ, firaset ve fetanet sahibi kadın, aile hayatına ait
hemen bütün hususiyetleri Resûlullah’tan öğrendi ve bunları kadınlık âlemine
taşımakta hiç kusur etmedi.
Kadınlık âlemi, bütün ezvâc-ı tâhirâta çok şey
borçludur; hususiyle de: “Dininizin yarısını şu Hümeyrâ’dan alın.” senetzede
hadisiyle anlatılan[47] Hz.Âişe Validemiz’e borçludur.
Zeki, içtihada açık ve
duyduğu her şeyi sorup tahkik eden bu müstesna validemizin çok hadis rivayet
etmesinde istib’ad ve istiğrap edilecek hiçbir şey yoktur.
Onunla alâkalı denebilecek her şeyi muhakkikîn-i izâm yazıp, çizip
anlattıklarından onlara havale edip geçiyorum.
6.Ebû Said el-Hudrî (Sa’d İbn Mâlik)
Kendi zamanında Medine’nin âlimi sayılmıştır ve Medine’de merci’ kabul
edilmiştir.
Babası ensarın ilklerindendir.
Bu fakir sahabi, babasını Uhud’da şan
ve şeref içinde uhrevî âleme gönderince, geriye kendisi kalmış ve Allah
Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç ayrılmamıştır.
Onun günleri de Ebû
Hüreyre’ninkiler gibi Suffe’de geçiyor, vahiyle besleniyor ve hakikat-i
Ahmediye’nin vâridatla köpüren ikliminde dolu dolu yaşıyordu.
Daha sonraki
mülâhazaları ve mülâhazamız her sahabi gibi…
7.Câbir b.Abdillah
Hz.Câbir, İkinci Akabe Bey’atı’nda bulunan, Uhud’un şanlı şehitlerinden ve
şehadetinden sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzur-u kibriyâsına alıp vicâhî olarak
görüştüğü büyük sahabi Abdullah b.Amr b.Harâm el-Ensarî’nin oğludur.
2.Akabe Bey’atı’ndan itibaren küçük olduğu için babasının engellemesinden
dolayı katılamadığı Bedir ve Uhud hariç, seferde de hazerde de devamlı
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakın çevresinde bulunan[48] Hz.
Câbir’in çok hadis rivayet etmesinden daha tabiî ne olabilir ki? Bunda
yadırganacak bir şey olmasa gerek!
İşte bu âlim sahabi Şam’a ve Mısır’a geldiğinde halk, Efendimiz’den (sallallâhu
aleyhi ve sellem) duyduğu hadisleri almak için çevresinde halkalanırlardı.
Ayrıca Hz.Câbir’in Medine’de Mescid-i Nebevî’de de bir tedrîs halkası vardı.
Amr b.Dînâr, Mücahid ve Atâ b.Ebî Rebah gibi tâbiînin büyük imamları,
talebelerinden bazılarıdır.[49]
8.Enes b.Mâlik
Tam on yıl fasılasız Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hizmet
etmiştir.[50] Altı ayda Kur’ân ezberlenebildiğine göre, Enes b.Mâlik’in, on
yılda yirmi Kur’ân kadar tutacak hadis ezberlemiş olması her zaman mümkündür.
Oysa eldeki bütün hadisleri içine alan Kenzü’l-ummâl‘de topu topu 46.624 hadis
vardır.
Zaten, hadis külliyatına büyük ölçüde hacim kazandıran da isnad
zinciridir.
Burada bizim maksadımız, menkıbe yazmak ve sahabiyi tanıtmak değildi.
Maksadımız, dinimizin nâkil ve muhafızlarından, yarım düzine pakdâmenin,
dâmenlerine atılmak istenen, atanların düşünceleri, levsiyatı, bu arenanın,
yüzlerce muhakkikîn kahramanının yanında, sırf şefaatları hakkındaki ümidimizi
beslemek ve onca kahraman müdafi arasında kadirşinaslık deyip bu mini gayreti, o
insanlığın kerimlerine bir adres gibi sunmaktı.
Niyet, amelden daha büyük, daha
tutarlı; Allah’ın inayeti ise her şeyden daha vâsi’dir.
[1] Hâkim, el-Müstedrek, 3/579; Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 2/587; İbn
Hacer, el-İsâbe, 7/434.
[2] Müslim, fedâilü’s-sahabe 158; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/319; İbn Sa’d,
et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/328.
[3] Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, 3/440; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 2/54; Hâkim,
el-Müstedrek, 3/508.
[4] Buhârî, ilim 42; menâkıb 28; Müslim, fedâilü’s-sahabe 159; Tirmizî, menâkıb
46.
[5] Buhârî, ilim 42; hars 21; i’tisâm 22; Müslim, fedâilü’s-sahabe, 159; Ahmed
b.Hanbel, el-Müsned, 2/240.
[6] Buhârî, et’ime 1; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 11/34; İbn Hibbân, es-Sahîh, 16/102;
Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/317.
[7] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/381, 541; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/108,
110, 22/100; Hâkim, el-Müstedrek, 2/681, 3/230, 233.
[8] Tirmizî, menâkıb 29; İbn Hibbân, es-Sahîh, 15/521; Taberânî,
el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/107.
[9] Buhârî, fedâilü’l-ashab 10; et’ime 32; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/117.
[10] Buhârî, hars 21; Müslim, fedâilü’s-sahabe 159; İbn Mâce, mukaddime 24;
Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/240; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/363.
[11] Hâkim, el-Müstedrek, 3/586; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 8/109.
[12] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 4/1771; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/207;
Tehzîbü’t-tehzîb, 12/289-290.
[13] Ma’mer b.Râşid, el-Câmi’ s.323; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/381;
Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 2/612.
[14] Buhârî, ezan 95; menâkıbü’l-ensâr 52; Müslim, salât 158; salâtü’l-müsâfirîn
162; Tirmizî, zühd 39.
[15] İbn Kuteybe, Te’vîlü muhtelifi’l-hadis, s.
22, 41.
[16] Buhârî, fiten 9; Müslim, fiten 10.
[17] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 8/108-114.
[18] Buhârî, fiten 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/324.
[19] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 6/229; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 13/10;
İbn Hacer, el-İsâbe, 7/443; Suyûtî, el-Hasâisu’l-kübrâ, 2/236.
[20] Müslim, fedâilü’s-sahabe 160.
[21] Hâkim, el-Müstedrek, 3/583; Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 2/598; İbn
Hacer, el-İsâbe, 7/433.
[22] Buhârî, vudû 10; Müslim, fedâilü’s-sahabe 138; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
1/335.(Lafız Müsned’den)
[23] Hâkim, el-Müstedrek, 3/618; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/291; Zehebî, Siyeru
a’lâmi’n-nübelâ, 3/331; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 7/100; 9/655.
[24] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 45/94; Ziriklî, A’lâm, 4/95.
[25] Buhârî, tefsir (110) 3; megâzî 51; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/337.
[26] Zemahşerî, Rebî’u’l-ebrâr, 2/416; Esasü’l-belâga, 1/26.
[27] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/360; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, 1/706;
Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 2/442; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/146.
[28] Fecr sûresi, 89/27-30.
[29] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/236; Hâkim, el-Müstedrek, 3/626; Ahmed b.
Hanbel, Fedâilü’s-sahâbe 2/962.
[30] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/131.
[31] Buhârî, eşribe 26; Müslîm, eşribe 122-123.
[32] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/193; İbn Hacer, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/82.
[33] Buhârî, megâzî 6; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/298.
[34] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/143.
[35] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân, 3/30.
[36] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân, 3/30.
[37] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/159; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/344.
[38] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/185-187.
[39] Buhârî, fedâilü’l-ashab 27; Müslim, fedâilü’s-sahâbe 110.
[40] Buhârî, fedâilü’l-ashab 20, 27; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/153.
[41] İbn Mâce, mukaddime 11; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/139; el-Hâkim,
el-Müstedrek, 2/318.
[42] Nisâ sûresi, 4/41.
[43] Buhârî, tefsir (4) 9; Tirmizî, tefsîrü’l-Kur’ân 5.
[44] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/114; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/155.
[45] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/408; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 6/7-8.
[46] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/491; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 7/183.
[47] Aliyyü’l-Kârî, el-Masnû’, s.
98; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/449.
[48] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 2/307; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/434.
[49] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/434; Tehzîbü’t-tehzîb, 2/37.
[50] Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 51; Tirmizî, menâkıb 46.
Sahabe-i Kiramın Sünnete İttibada Gösterdiği Hassasiyet
Kur’ân-ı Kerim, nasıl Efendimiz’in risaleti ve sunduğu mesaj mevzuunda
hassasiyet gösteriyor, sahabe-i kiram da, aynı şekilde O’ndan gelen her şeyi
kemal-i hassasiyetle kabulleniyor, korumaya alıyor ve neşrediyorlardı.
Ne
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği esâsâta muhalif bir şey
ortaya koymayı düşünüyor, ne de O’na muhalif bir beyanda bulunmayı akıllarının
köşesinden geçiriyorlardı.
Kur’ân-ı Kerim’in tabiriyle, O’ndan gelen her şeyi
“içiyor” gibi alıyor ve belliyorlardı.
Evet, İsrailoğulları’nın ruhuna buzağı
sevgisi içirildiği gibi, onların ruhuna da hakikat sevgisi, hakikatin
yeryüzündeki tek temsilcisi Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi
öyle içirilmişti.
Dolayısıyla, sünnet mevzuunda çok titizdiler.
Nasıl titiz olmasınlar ki,
Kur’ân-ı Kerim, meseleyi bir iman mevzuu olarak ele alıyor ve: فَلاَ وَرَبِّكَ
لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُوا
فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Hayır hayır;
Rabbine andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa bâdî meselelerde seni hakem yapıp,
sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan ve tam
bir teslimiyetle sana teslim olmadan iman etmiş olmazlar.”[1] buyuruyordu.
Onların yaşadıkları hayatın saniyeleri, saliseleri, âşireleri hep bu hassasiyet
içinde geçiyordu.
Hayatlarını bu ölçüde bir hassasiyet içinde geçiren
insanların, O’nun sünnetine karşı lâkayt kalmaları düşünülemez.
Şimdi, bir-iki misalle bu hususu biraz daha açalım:
1.Üsame Seriyyesi
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde teşyî’
buyurdukları en son seriyyeleri, Üsame Seriyyesi olmuştu.
Mübarek hayatlarının
son günlerinde, Roma üzerine göndermeyi kararlaştırdığı ordunun kumandanlığına,
“Evlâdım!” deyip evinde büyüttüğü Mute kahramanı Zeyd İbn Hârise’nin o çok
sevdiği ve kucağında büyüttüğü oğlu Üsame’yi getirmiş ve kendisine: “Allah’ın
ismi ve bereketiyle babanın öldürüldüğü yere kadar git ve oraları atlarına
çiğnet!” buyurdu.[2]
Üsame’nin emrine verilen bu ordu içinde, Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman gibi
namlılar da vardı.
Ordu hareket etmeden önce Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) rahatsızlanmışlardı.
Medine dışında hareket hazırlıkları yapılıyordu ki,
hastalığın ağırlaştığı duyuldu…
Bunun üzerine, Üsame sancağı getirip O’nun kapısının önüne dikti ve huzura
girdi.
Efendimiz artık konuşamıyordu.
Üsame diyor ki: “Ellerini semaya
kaldırdıktan sonra üzerime indirdi.
Bana dua ediyor olduğunu anladım.” Bu esnada
Efendimiz’de biraz iyileşme emareleri belirince, Üsame yola çıkmak üzere
ayrıldı.
Ama, tam orduya hareket emrini verdiği sırada idi ki, Güneş’in, İki
Cihan Güneşi’nin gurubu haberiyle her yan inledi.[3]
Evet, Üsame’yi Mute’ye gönderen artık gitmişti.
Gitmişti ama, arkasında,
davasını, eserlerini, mirasını bihakkın, arızasız, kusursuz temsil edecek
insanlar bırakıp öyle gitmişti.
Hz.Ebû Bekir halife seçilince, o yanık
sinelerin iniltileri arasında hemen bu işi ele aldı.
Öyle kritik bir andı ki,
vefat haberi sağda-solda duyulur duyulmaz, bazı yerlerde irtidat hâdiseleri baş
göstermişti.
Müseylimetü’l-Kezzab, Esvedü’l-Ansî ve daha niceleri Efendimiz
henüz hayatta iken, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardı.
Bunlar,
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat haberini alınca, her tarafta
fitne ateşlerini körüklemeye başladılar.
İşte İslâm ordusu tam bu hengâmede, her zaman Medine üzerine gelebilecek olan
Bizanslılara karşı gönderilecekti.
Orduyu Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hazırlamış; sonra da: “Üsame ordusu’nu gönderin.” buyurmuştu.
Sahabe ve
başta Hz.Ebû Bekir, başka mülâhazalarla O’nun emrinden kıl kadar sapamazlardı.
Halife-i Müslimîn: “Vallahi, canavarlar dört bir yandan üzerimize saldırsalar,
Resûlullah’ın dalgalandırdığı bu bayrağı indirmek istemem.” diyerek, orduya
hareket emri verdi.
Hem de o ordunun teşyî’ine hususî bir önem vererek; öyle ki,
genç komutan at üstünde giderken, kendisi yaya olarak, onu teşyî’ ediyordu.
Evet, işte sahabe, bu idi; en hassas dönemlerde dahi, Efendimiz’den (sallallâhu
aleyhi ve sellem) gelen emirlere bu ölçüde hassasiyetle uyarlardı.
2.Fedek Arazisi ve Hz.Fatıma (radıyallâhu anhâ)
Medine, Efendimiz’in vefatının ardından nisbî bir şok yaşıyordu.
Sahabe,
hususiyle de Hz.Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) içi cayır cayırdı.
Bu esnada,
Peygamberimiz’in biricik kızı, ciğerpâresi, Ehl-i Beyt’in annesi Hz.Fatıma
Validemiz: “Babamın Fedek’teki mirası…” diyerek Halife-i Müslimîn’in kapısına
dayandı.
Şimdi o, çok sevdiği, herkese ve her şeye tercih edeceği Hz.Fatıma’ya ne cevap
verecekti? Onu incitemezdi; Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâtırası
olan bu ince, bu müstesna anamızı incitmeyi gönlünden bile geçirmezdi.
Ama,
Resûlullah’ın sünneti, kendi mirası mevzuunda bıraktığı sünneti en kıymetli
şahıslar için bile feda edilmezdi.
“Ben, Resûlullah’ın yaptığı hiçbir şeyi terk
edemem.”[4] diyen İslâm’ın bu Yüce Halifesi, Hz.Fatıma Validemiz’e
Resûlullah’tan duyduğu: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız; bizim
bıraktığımız, sadakadır.”[5] hadisini nakletti.
O’ndan kalan, O’nun sağlığında
sarfettiği yere sarfedilecekti.
Evet, bu en nazik anda bile sünnete muhalefet
düşünülmüyordu.
3.Zekât Vermek İstemeyenlere Karşı Tavır
Yine aynı günlerde, namaza karşı tekâsül gösterenler ve “Zekât vermeyiz!”
diyenler vardı.
Hatta, Hz.Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh), dehasına esen
değişik ilham esintilerinin tesiriyle, “Şimdilik zekâta müsaade etsek?” dediği
rivayet olunur.
Bu mevzuda sahih rivayetlerle gelen:
أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاََّ
اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللّٰهِ، وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا
الزَّكَاةَ، فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ
إِلاَّ بِحَقِّ اْلإِسْلاَمِ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللّٰهِ
“Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına, (O’ndan başka Mâbud-u bi’l-Hak, Maksud-u
bi’l-İstihkak bulunmadığına) ve Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet edinceye ve namazlarını eda edip,
zekâtlarını tastamam verecekleri âna kadar insanlara karşı savaşmak ve yaka-paça
olmakla emrolundum.
Bunu yaptıkları takdirde, mallarını ve canlarını bana karşı
korumuş olurlar; şu kadar ki, İslâm’ın bir hakkı vardır (zekât verecekler,
sadaka verecekler, öşür verecekler…).
Hesapları, (bu mevzudaki samimiyetleri)
ise Allah’a kalmıştır.”[6] hadis-i şerifinden haberdar olan Hz.Ebû Bekir
Efendimiz (radıyallâhu anh):
وَاللّٰهِ لَأُقَاتِلَنَّ مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ الصَّلاَةِ وَالزَّكَاةِ، فَإِنَّ
الزَّكَاةَ حَقُّ الْمَالِ،وَاللّٰهِ لَوْ مَنَعُونِي عَنَاقاً كَانُوا
يَؤَدُّونَهَا إِلَى رَسُولِ اللّٰهِ r لَقَاتَلْتُهُمْ عَلَى مَنْعِهَا
“Allah’a yemin olsun ki, kim namazla zekâtın arasını ayırırsa, onunla
harbederim.
Şüphesiz zekât, malın hakkıdır.
Resûlullah’a verdikleri bir dişi
oğlağı bile benden esirgerlerse, vallahi onlarla harbederim!”[7] buyurarak, her
mevzuda olduğu gibi, bu mevzudaki hassasiyetini de ortaya koyuyordu.
Hz.Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi.
O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat
verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine
Kitabullah’tan ve Sünnet-i Resûlullah’tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen
dururdu.
Bu yüzden onun için: اَلْوَقَّافُ عِنْدَ الْحَقِّ “Hak mevzubahis
olunca hemen durup inkıyat eden.” derlerdi.
Hadis ve tarih kitaplarında: “Ömer
hata etti, kadın doğruyu söyledi; bir kadın bile senden daha fakih ey Ömer;
çarşılarda rızık peşinde dolaşmak, Ömer’i Resûlullah’ın meclislerinden, dinini
öğrenmekten alıkoydu.”[8] şeklinde, bizzat onun ifadesi olan ve o yüce kametini
daha da yücelten pek çok misaller vardır.
O dev insan, hak karşısında en ufak
itirazda bulunmaz, bulunmayı aklının ucundan bile geçirmezdi.
4.Sünnete İttibadaki Hassasiyet
a.
İşte bu büyük mantığın, büyük firasetin, büyük kiyâsetin ve büyük dehanın
temsilcisi zat, bir gün el parmaklarının diyeti mevzuunda içtihatta bulunmuştu.
Sahabeden biri ona itiraz edip: “Ey Mü’minlerin Emîri! Ben Resûl-i Ekrem’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem) duydum, buyurdular ki: Bir elin beş parmağı, iki
elin on parmağı, el için kararlaştırılan diyet ne ise onu eşit olarak
bölüşürler.
İki el tam bir diyet, bir el de onun yarısıysa, tek tek her parmağa
on deve düşer.”[9]
Hz.Ömer, beyninden vurulmuşa dönmüştü ve: “Ey Hattaboğlu! Resûl-i Ekrem’in
eserinin olduğu yerde, sen nasıl içtihat edersin?” demişti.
Evet, sünnet, sünnet
insanında kendisini bütün ağırlığıyla hissettiriyordu.
b.Sahabenin, İbn Ümmi Mektûm gibi, Sevbân gibi, binek üstündeyken ellerinden
kamçı düştüğünde dahi, “Ver!” dememek için inip kendileri alacak kadar
istemekten hayâ ve hazer eden fakirlerinden Abdullah İbn Sa’dî naklediyor: “Hz.
Ömer ganimetlerden bana bir pay ayırdı.
Ben: ‘Ey emîre’l-mü’minin, beni bu
mevzuda zorlama!’ dedim.
Bana dedi ki: ‘Vallahi, ben de senin gibiydim.
Bir
defasında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana bir şey vermek
istediğinde istiğna gösterdim.
Buyurdular ki: ‘Al bunu, mal edin kendine,
istersen tasadduk edersin.
Sen istemeden, beklemeden, dileyip dilenmeden sana bu
dünya malından gelirse al, bunda beis yoktur.’ Ben, sana Resûlullah’ın sözünü
tekrar ediyorum.
Onun, hakkımızda bu mevzuda verdiği hüküm budur.’ “[10]
c.
Yine bir defasında, Hz.Ömer (radıyallâhu anh), şerefli sahabi Zeyd İbn Halid
el-Cühenî’nin mescitte ikindi namazından sonra namaz kıldığını gördü.
Namaz
mü’minin miracıdır, nurudur, sefine-i dinin direğidir.
Namazla nâmütenâhiye
yürünür, namazla sonsuzluklara yelken açılır.
Ama, namazın da kılınacak vakti
vardır, kılınamayacak vakti vardır; o, sünnete uygun kılındığında ibadet olur.
Yoksa bid’at olur.
Cumhura ve cumhur-u sahabeye göre ikindiden sonra nafile
namaz kılınmaz; bu yüzden Ömer, elindeki kılıçla Zeyd İbn Halid el-Cühenî’ye
vurur ve sünnet mevzuundaki hassasiyetini ortaya koyar.
O’nun bu hassasiyetine
karşı, Hz.Zeyd de aynı hassasiyetle cevap verir: “Başımı parça parça da etsen,
Allah Resûlü’nü ikindiden sonra nafile namaz kılarken gördüğüm için, bu iki
rekâtcığı asla terk etmeyeceğim.”[11]
Bu mevzuda Ümm-ü Seleme Validemiz’den gelen bir rivayet vardır: Efendimiz,
evrâdını, nafilelerini, hatta âdet edindiği ibadetlerinin hiçbirini terk
etmezdi.
Şayet geceyi ihya edememişse kalkar, namazla-niyazla gündüzü
nurlandırırdı.
Bu cümleden olarak, bir gün misafir heyetler bastırdı ve öğlenin
son sünnetini kılamadı.
Derken ikindi oldu ve mescidde ikindi namazını eda
ettikten sonra hücre-i saadete çekilip, öğlenin geçen son sünnetini kıldı.
Ümmü
Seleme Validemiz: “İkindiden sonra namaz var mı?” diye sordu ve şu cevabı aldı.
“Gelen heyet, beni meşgul etti.
Öğlenin son iki rekâtını kılamadım; eksik
kalmasın diye şimdi kıldım.”[12]
İhtimal, Zeyd İbn Halid el-Cühenî’nin, Efendimiz’den gördüğü de, bu veya buna
benzer bir vak’aydı.
Evet, bu fıkhî meselenin menşei her ne olursa olsun, önemli
bir hususu hatırlatmakta ki o da, sahabe-i kiramın her ferdinin sünnet mevzuunda
gösterdiği derin hassasiyettir.
Sünnet mevzuunda son derece hassas olan Hz.Ömer (radıyallâhu anh), secdedeyken
hançer yemiş ve öyle bir yolla Rabbisine yürümüştü.
Son dakikaları ki O’nun o
vaziyetini en iyi anlatan “Nabzıma el vurdu binbir tabîbân/ Dediler, derman yok
buna, ne çâre?” mısralarıydı.
İşte, o esnada: “Yâ emîre’l-mü’minin, yerine
birini tavsiye eder misin?” dediklerinde, verdiği cevaplar, onun nasıl bir
sünnet kahramanı olduğunu göstermesi bakımından çok mânidardır: “Eğer yerime
birini bırakacak olursam, gerçek şu ki, benden hayırlı olanı da bırakmıştı;
bırakmayacak olursam, benden hayırlı olan da bırakmamıştı.”[13]
Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakmadığını, Hz.Ebû
Bekir’in (radıyallâhu anh) ise bıraktığını ve her ne şekilde davranırsa
davransın, sünnete muhalefet etmiş olmayacağını ifade ediyordu.
Ancak,
Resûlullah’la (sallallâhu aleyhi ve sellem), -Hz.Ebû Bekir de olsa- bir başkası
bahis mevzuu edildiğinde, tercih, Resûlullah’ın sarîh yolu istikametinde
olacaktı.
İşte, Hz.Ömer de böyle yapmakla beraber, ümmetin salâhı adına orta bir yol
tutmuş: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ederken kendilerinden
razı olduğu Cennet’le müjdelenmiş on sahabiden altısı o gün henüz hayattaydı ve
oğlu İbn Ömer’i hakem, Ka’ka’ayı da kapılarında nöbetçi yaparak: “Daha benim
cenazem kalkmadan bu işi aranızda halledin!” deyip, meseleyi onlara havale
etmişti.
Zira, ümmet-i Muhammed’in çok kısa bir süre için bile olsa, başsız
kalmasını istemiyordu.
d.
Yine, Hz.Ömer, devr-i hilâfetpenâhîlerinde Kâbe’yi tavaf ederken geçmiş
peygamberlerin bûselerine mazhar olmuş bulunan Hacerü’l-Es’ad’e (Saadetli Taş)
yaklaştı.
Bu her ne kadar Allah’ın sırrını ve nurunu ihtiva ediyor da olsa bir
taştır.
Cihanı idare eden o muhteşem dimağ, yaklaştı ona ve şöyle dedi:
إِنِّي أَعْلَمُ أَنَّكَ حَجَرٌ لاَ تَضُرُّ وَلاَ تَنْفَعُ، وَلَوْلاَ أَنِّي
رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ r يُقَبِّلُكَ مَا قَبَّلْتُكَ
“Biliyorum ki, sen bir taşsın; fayda da vermezsin, zarar da.
Eğer, Resûlullah’ı
seni öperken görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim.”[14] Evet, Hz.Ömer’in o
mübarek taşı öpmesine sebep, sünnete olan bağlılığıydı.
e.
Sünnet, sahabe-i kiram için mukaddes bir emanetti ve ona riayet ölçüsünde
Allah’a ve Resûlullah’a kurbiyet kazanacaklardı.
-Allah korusun!- riayet
etmezlerse, belki de hain muamelesi göreceklerdi.
İşte, Hz.Ali (radıyallâhu
anh), Meysere İbn Yakub’un rivayetine göre, Kûfe’deyken bir defasında ayakta su
içti.
Meysere: “Ayakta su mu içiyorsun?” diye sorunca da şu cevabı verdi:
“Ayakta içmişsem, Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakta içerken
gördüğümdendir; otururken içersem, Resûlullah’ın oturarak içtiğini
gördüğümdendir.”[15]
Sınırları korumak gerekiyordu; evet o nasıl yapmışsa öyle yapmak ve aynı şekilde
gelecek nesillere intikal ettirmek iktiza ediyordu.
Gerçi, Efendimiz’in oturarak
içme hususunda tavsiyeleri ve buna terettüp eden birtakım faydalar varsa da, bu
bir vecibe değildi ve “Ayakta hiç su içilmez.” diye, âdâb‑ı nebevî’yi farz
yerine koyup herkesi bir noktaya zorlamanın mânâsı da yoktu.
f.
Abd İbn Hayr naklediyor: “Hz.Ali, mestlerin üstünün meshedilmesi mevzuunda
şöyle buyurur: ‘Resûlullah’ı mestlerin üstünü meshederken görmemiş olsaydım,
bana göre onların altını meshetmek daha uygun olurdu.’ “[16]
Onun bu ferdî görüşü sünnete teslim olmanın ve sünnetin olduğu yerde içtihada
tevessül edilemeyeceğinin ifadesiydi; ve işte onlar, sünnet mevzuunda bu kadar
hassas idiler.
g.
Hz.Ali olsun, Hz.Osman olsun, Hz.Ebû Bekir veya Hz.Ömer olsun, ya da
bütün sahabiler olsun, ne zaman kendi görüşlerinin aksine sünnetten bir hüküm
rivayet edilse, hemen o anda sünnete ittiba eder ve çevreye yayılmış da olsa,
kendi görüşlerini derhal terk ederlerdi.
İşte, yine Hz.Ömer; İslâm’da bilhassa hatâen öldürmelerde diyet, âkıleye düşer;
yani, bir kişi hatâen birini öldürse, öldürülenin diyetini vermek, öldürene
değil: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ الْمَغْنَمُ ‘Borç ve harç ölçüsünde fayda’ kaidesi
gereği, öldürenin mirasçılarına düşer ve bunlara ‘âkıle’ denir.
Hz.Ömer
Efendimiz, bu mevzuda kadının kocasının diyetine mirasçı olamayacağı kanaatinde
idi.
Fakat, Dahhâk İbn Ebî Süfyan kendisine: “Yâ emîre’l-mü’minîn, siz böyle
hüküm veriyorsunuz ama, Eşyem İbn Dıbâbî vefat edince, Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) onun diyetinden zevcesine miras verdi.” deyince, Hz.Ömer
kararını değiştirmiş ve: “Bundan sonra, kadınlar kocalarının diyetinden miras
alacaklardır.”[17] diye ilanatta bulunmuştur.
ğ.
Ümmetin emîni Ebû Ubeyde İbn Cerrah (radıyallâhu anh), Hz.Ömer’in en çok
sevdiği dostlarından biriydi.
O kadar ki, ölümle pençeleştiği demlerde: “Ebû
Ubeyde hayatta olsaydı, yerime onu tavsiye ederdim.” buyurmuştu.[18] Evet, onca
sıkıntıdan sonra Müslümanlara yönelen dünya, Ebû Ubeyde’de en ufak bir
değişiklik yapmamıştı.
Bir defasında, Hz.Ömer, bu şerefli sahabenin çadırına
girdiğinde, fatih ordulara kumanda eden bu büyük zatı, kumların üzerinde okunu
hazırlayıp, yayını gererken bulmuş ve: “Dünya herkesi değiştirdi ama, seni
değiştiremedi yâ Ebâ Ubeyde!” diyerek ağlamıştı.[19]
Evet, Hz.Ömer onu o kadar seviyordu.
Ebû Ubeyde (radıyallâhu anh)
başkumandanken, Amvâs’ta İslâm ordusuna veba musallat oldu.
Hz.Ömer, Amvâs’a
kadar gelmiş ve vefakâr dostu Ebû Ubeyde’yi ziyaret etmek istemiş ama, salgın
vebadan dolayı Amvâs’a girmesi uygun görülmemişti.
Görülmemişti ama, askerlerini
ve hele Ebû Ubeyde’yi görmeden oradan ayrılmayı hazmedemiyordu.
O, bu düşünceler
içindeyken, Abdurrahman İbn Avf geldi ve: “Yâ emîre’l-mü’minîn, ben
Resûlullah’tan şunu işittim, buyurdular ki: إِذَا سَمِعْتُمْ بِالطَّاعُونِ فَلاَ
تَدْخُلُوهَا، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا مِنْهَا
“Bir yerde vebâ çıktığını duyarsanız, oraya adımınızı atmayın; bulunduğunuz
yerde vebâ başgösterirse, o zaman oradan çıkmayın.”[20]
Hz.Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), Yezid İbn Ebî Süfyan (radıyallâhu anh) ve
Muaz İbn Cebel (radıyallâhu anh) gibi sahabenin büyüklerinin de içinde
bulunduğu, o güzîdeler güzîdesi kudsîler ordusundan pek çoğunu önüne katıp
götüren vebâlı şehre girmedi ve sünnet hatırına vefakâr dostunu göremeyerek, içi
yana yana bulunduğu yerden geri döndü.
İşte sünnet, bu hassas ruhlar meşcereliğinde, şok seviyesindeki hâdiselerle
beslene beslene ve hayatla yoğrula yoğrula hadis muhakkiklerinin kitaplarına
aktı… Ve gelip bize ulaştı.
[1] Nisâ sûresi, 4/65.
[2] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/190-191.
[3] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/191; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
4/301.
[4] Buhârî, ferâiz 3; Müslim, cihad 52.
[5] Buhârî, humus 1; megâzî 14; Müslim, cihad 52.
[6] Buhârî, iman 17; Müslim, iman 36.
[7] Buhârî, zekât 17; Müslim, iman 32.
[8] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/233; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 4/284.
[9] Abdürrezzak, el-Musannef, 9/383, 385.
[10] Buhârî, ahkâm 17; Müslim, zekât 111.
[11] Abdürrezzak, Musannef, 2/431; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/115; Taberânî,
el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/228.
[12] Buhârî, mevâkît 33; Tirmizî salât 21.
[13] Buhârî, ahkâm 51; Müslim, imâret 11.
[14] Buhârî, hac 50; Müslim, hac 248-251.
[15] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/134.
[16] Ebû Dâvûd, tahâret 63.
[17] Tirmizî, ferâiz 18; Ebû Dâvûd, ferâiz 18.
[18] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/391; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ, 3/343.
[19] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 6/206.
[20] Buhârî, tıb 30; Müslim, selâm 92, 94, 98.
Tâbiînin Müstesna Yeri
Kur’ân-ı Kerim, sahabeyi dile getirdiği pek çok âyette tâbiînden de bahseder;
meselâ:
وَالسَّابِقُونَ اْلأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَاْلأَنْصَارِ وَالَّذِينَ
اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ
لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً ذَلِكَ
الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Muhacirlerden ve ensardan ilkler, (en evvel İslâm’a girip, ‘Biz varız!’ diyerek
kendilerini ortaya atanlar) ve ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya: Allah
onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldu ve Allah onlara içlerinde ebedî
kalmak üzere altlarından ırmaklar akan Cennet’ler hazırladı.
İşte bu büyük bir
kazançtır.”[1]
Bu âyet-i kerimede, sahabe ile tâbiîn bir arada ele alınmakta ve haklarında
Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı oldukları hükmü verilmektedir.
Allah’tan razı olmak demek, O’nun celâlinden cefâ, cemalinden safâ da gelse, her
ikisini aynı telâkki edip, hüsnü kabulde bulunmak; yani Allah, verdiği her şeyi
alsa veya dünyaları verse hiç tavır değiştirmemek; kazanma karşısında
şımarmadan, kaybetme karşısında hiç mahzun olmadan dosdoğru kalabilmek ve başa
gelen her musibeti lütuf gibi karşılamak demektir.
Bu şekilde Allah’tan razı
olanlardan Allah da razıdır; Allah’ın bir insandan razı olup olmadığının ölçüsü,
o insanın Allah’tan razı olup olmadığıyla alâkalı olduğu söylenebilir.
Arz
etmeye çalıştığımız vechile kul Allah’tan razı ise ve O’nu ne ölçüde seviyorsa,
bu demektir ki, Allah da o kuldan razı ve onu o ölçüde, hatta daha da fazla
sevmektedir.
İşte, Muhammedî boya ile boyanan ve Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) sohbetine erme şerefiyle insibağa ulaşan sahabe-i kiram, Allah’la
münasebeti içinde nasıl bir derinliğe sahip; nasıl namaz kılıyor, ‘Allah’ derken
nasıl bir tavır alıyor, rengi-benzi nasıl atıyor, nasıl ürperiyor ve nasıl içten
içe bir güveç gibi kaynayıp, değirmen taşları gibi ses çıkarıyordu; aynen onun
gibi tâbiîn-i kiram da, sahabe ile atbaşı olma gayreti içinde ve o şerefli
yerini alma inceliği, duyarlılığı ve derinliğiyle serfirazdı.
Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem): طُوبَى لِمَنْ رَآنِي وَآمَنَ بِي، وَطُوبَى لِمَنْ
رَأَى مَنْ رَآنِي “Müjdeler olsun beni görüp, bana iman edene ve müjdeler olsun
beni görenleri görene!”[2] şeklindeki mübarek sözleriyle ifade edildiği gibi
tâbiîn-i kiram, sahabeye ‘ihsan’ şuuruyla tâbi olmuştur.
Ne demektir ihsan ve ihsan şuuruyla tâbi olma?
Bir mânâsıyla, insanın herkesi kendisi gibi bilmesi ve kabul etmesi,
başkalarının lezzet ve acılarını vicdanında duyup paylaşması, a’zamî derecede
iyilik düşüncesi, yürek yufkalığı ve insanın hiçbir mü’mine karşı kalbinde gıll
ü giş taşımaması demektir ihsan.
Bu mânâda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
وَالَّذِينَ جَاؤُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا
وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلاَ تَجْعَلْ فِي
قُلُوبِنَا غِلاَّ للَِّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ
“O sahabeden, muhacirîn ve ensardan sonra gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz, bizi
ve imanda bizi geçen, bizden önce gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi
bağışla ve iman edenler için kalblerimizde en ufak bir gıll ü giş bırakma!
Rabbimiz, muhakkak Sen, Raûfsun, acıyansın, Rahîmsin, kullarına, (bilhassa
mü’min kullarına) karşı çok merhametlisin.’ “[3]
İhsanın bir diğer mânâsı ise: أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ
لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ peygamber beyanında olduğu gibi, Allah’ı
görüyorcasına O’na kullukta bulunmak, biz O’nu görmesek de, O’nun bizi devamlı
görüp gözetlediğinin şuuru içinde ibadet etmektir.[4]
Kur’ân-ı Kerim’de tâbiînin, sahabe-i kirama ihsan şuuruyla tâbi olduğunun ifade
edilmesi, bir hayli mânidardır.
Çünkü, mutlak fazilet, her zaman sahabe-i kirama
ait olmakla birlikte, bazı hususî faziletlerde “mercûh râcihe tereccüh
edebilir”; tâbiîn içinde, bazı hususî faziletlerde sahabeye yetişen, hatta bazı
hususlarda sahabeden bazılarını geçenler bile vardır.
Şundan ki, Allah, tâbiîn döneminde insanları büyük fitnelerle sarsmış,
silkeledikçe silkelemiş..
ve her yerde, her evde âdeta korkunç fitne ateşleri
yakılmış, siyonist düşünce, bugün olduğu gibi, o dönemde de bütün
ürperticiliğiyle her türlü oyununu, hilesini ortaya koymuştur.
Bu dehşetli fitne
ateşi karşısında her selîm vicdan sahibi: رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا
وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana tevekkül ettik, Sana
yöneldik, Sana dayandık ve Sana’dır dönüş.”[5] inanç, anlayış ve şuuru içinde
Allah’a teslim olmuştur.
Hatta bu noktada, öyle bir teveccüh hâsıl olmuştur ki,
gününü bin rekât namazla süsleyenler, Kur’ân-ı Kerim’i dört günde, hatta bir
gecede iki rekât namazda hatmedenler, hayatlarında cemaati hiç kaçırmayanlar ve
ömrünü secdede geçirenler, hep tâbiîn arasından çıkmıştır.
İkinci olarak, tâbiîn döneminde maddî cihad kılıcı bir ölçüde kınına konmuş ve
mânevî cihad, “cihad-ı ekber” denilen nefisle cihad en büyük vazife hâline
gelmiştir.
Nefs-i emmareyle yaka-paça olup, nefs-i levvameye, oradan nefs‑i
râdiye, mardiye, mutmainne, sâfiye mertebelerine ulaşma ve: رَضِيَ اللّٰهُ
عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah, onlardan râzı oldu onlar da Allah’dan râzı
oldu.”[6] sırrına erme mücadelesi vermiştir tâbiîn.
O kadar ki, Mesruk, Mekke-i
Mükerreme’de kaldığı sürece, sağ veya sol yanını yere koyup yatmamış ve hep Kâbe
karşısında secdede uyumuştur.
Hastalandığı zaman kendisine: “Biraz dinlenmeyi
düşünmez misin?” dediklerinde şu cevabı vermiştir: وَاللّٰهِ لَوْ أَتَانِي آتٍ
فَأَخْبَرَنِي أَنَّ اللّٰهَ لاَ يُعَذِّبُنِي لَاجْتَهَدْتُ فِي الْعِبَادَةِ
“Allah’a yemin olsun ki; gâibden-semadan birisi gelse de bana ‘Allah sana
kat’iyen azap etmeyecek!’ dese, ben yine eskiden olduğu gibi aynı ciddiyet ve
azimle ibadet etmeye devam ederim.”[7] Zaten, onun efendisi, bizim efendimiz,
Kâinatın Efendisi de (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı şeyi söylememiş miydi?
يَا عَائِشَةُ! أَفَلاَ أَكُونُ عَبْداً شَكُوراً “Ey Âişe, ben, şükreden bir kul
olmayayım mı?”[8]
[1] Tevbe sûresi, 9/100.
[2] Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr, 2/104; Hâkim, el-Müstedrek 4/86.
[3] Haşir sûresi, 59/10.
[4] Buhârî, iman 37, tefsir (31) 2; Müslim, iman 5-7; Tirmizî, iman 4; Ebû
Dâvûd, sünnet 16.
[5] Mümtehine sûresi, 60/4.
[6] Beyyine sûresi, 98/8.
[7] İbn Cevzî, Sıfatü’s-safve, 3/25.
[8] Buhârî, tefsir (48) 2; Müslim, munâfikîn 79-81; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
6/115.
Mâneviyatıyla Tâbiîn
Umumiyetle tâbiînin en büyüğü olarak konuşulan Yemen’in sultanı
Üveysü’l-Karnî’den, sahabe-i kiram dua talebinde bulunurdu.
Hz.Ömer’in de
içinde bulunduğu bir mecliste Efendimiz: “Üveysü’l-Karnî’yi görürseniz,
kendisinden dua talep edin!”[1] buyurmuştu.
Bu, Hz.Ömer’in içine öylesine
işlemişti ki, her Yemen’den gelene: “İçinizde Üveys var mı?” diye soruyor ve hep
Üveys’i arıyordu.
Koca Halife, onu bulduğunda da vakit fevt etmeden: “Ömer’e dua
et!” istirhamında bulunmuştu.
Peygamberlerden sonra ikinci dereceyi tutan, hele
hususî bazı faziletlerde kâbına erişilmeyen bir insan, Üveys’ten dua talep
ediyordu.
Yemen’e gidenlere, hacca gidenlere: “Üveys’i bulursanız, kendisinden
dua isteyin!” diyordu Hz.Ömer (radıyallâhu anh).
Bilinmek, tanınmak öylesine
ağır gelmişti ki Üveys’e, hemen izini kaybettirmiş, اَلْمَوْتُ يَاْتِي بَغْتَةً
وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلِ “Ölüm ansızın gelir, kabirse amel sandığıdır.”
fehvâsınca, ancak kabirde açılacak kapalı bir sandık olarak kalmak ve Ömer’e
fâşettiği Allah’la kendi arasındaki sırrını, bir ikinci kişiye fâşetmemek için
gözden kaybolmuştu.[2]
Yalandan olabildiğince uzak, olabildiğince samimî, olabildiğince içten ve
olabildiğince sağlam bu emîn insanlar naklettiler bize sünneti.
Üveys gibi,
Mesruk gibi, İbn Sîrîn gibi, Muhammed b.Münkedir gibi insanlar… Muhammed b.
Münkedir, hemen her hadis imamının kendisine başvurduğu insan hem de evvâh u
münîbdir; kendi çağında da, kendinden sonraki çağlarda da adı ‘Bekkâ’ dır onun.
Allah mehâfet ve mehâbetinden öyle ağlardı ki, kendisini çocukluğundan beri çok
iyi tanıyan annesi: “A be evlâdım! Çocukluğunu bilmeseydim, belki bir günahın
vardır da, ona ağlıyorsundur diyecektim.
Hâlbuki, böyle bir şey yok; öyleyse,
niçin bu kadar ağlıyorsun?”[3] derdi.
Ama, Muhammed b.Münkedir için ağlanacak
çok şey vardı.
Allah mehâfet ve mehâbeti, Allah’ın büyüklüğü karşısında kulun
küçüklüğü, bir gün yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz, öldükten sonra
haşrolacağımız gerçeği, defterlerin uçuşacağı hakikati, Cehennem’in alevleri
arasından Sırat köprüsünü geçme mecburiyeti..
evet bunlardı onu ağlatan.
İnsanlık onun iniltilerini, sadece Dâvûd’un (aleyhisselâm) mızrabında
duyabilmişti ve o, âdeta ikinci bir Dâvûd’du…
Sekerat hâlinde feryat ediyordu Muhammed b.Münkedir.
Soruldu: “Bu feryadının
sebebi nedir?” “Kur’ân-ı Kerim’deki bir âyetin benim için söz konusu olması
endişesi.” dedi ve âyeti okudu: وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا
يَحْتَسِبُونَ “Hiç hesaba katmamış oldukları şeyler Allah tarafından karşılarına
çıkarılıverdi.”[4] Evet o “Ben Allah’tan ummadığım şeylerin aleyhimde ortaya
çıkmasından korkuyorum.” diyordu.[5]
İbn Abbas’ın talebelerinden Said İbn Cübeyr, Emevi zulmüne karşı Abdurrahman-ı
Kindî’nin yanında mücadele etmiş ve Haccac’ın zalim pençesinde şehadete
yürümüştü.
O, bâtıl karşısında asla eğilmemiş ve Emevilerin hatalarını vali,
hükümdar demeden yüzlerine vurmuş ukbâ derinlikli, Rabbânî bir insandı.
Geceleri
bir zahid, bir ruhban gibi yaşar, gündüzleri de fürsan gibi iş çevirirdi.
Kur’ân-ı Kerim’i defalarca İbn Abbas’la birlikte müzakere etmiş ve makâsıd-ı
ilâhîyi İbn Abbas’tan, evet bu Hıbrü’l-Ümme olan mürşid-i ekmelden Resûl-i
Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) anladığı çizgide öğrenmiş ve anlamıştı.
Gece iniltilerinde o kadar içli, o kadar yanıktı ki, derdest edilip Haccac’a
getirilirken, vahşi bir ormanın içinde yapılmış bir manastıra uğradılar.
Vakit
gecedir..
kendisini getiren muhafızlar, geceyi manastırda geçirmek isterler.
Said İbn Cübeyr (radıyallâhu anh): “Rabbimi anayım, bu gece, son gecem; ölüm
hazırlığımı yapayım, yarın şeb-i arûsum.” diyerek, dışarda kalmak ister.
Orman,
öylesine vahşî bir ormandır ki; muhafızlar, nasıl olsa birazdan ormanın kurdu,
çakalı, aslanı gelip, kendisini parçalar düşüncesiyle talebini geri çevirmezler.
Bu vahşî ormanda gece Rabbisiyle baş başa kalan bu gündüzlerin fârisi, gecelerin
râhibi Rabbanî İmam, öylesine derin bir huşû içinde ibadet etmekte ve
inlemektedir ki, manastırın pencerelerinden kendisini seyreden muhafızlar,
ormanın dört bir yanından üzerine üşüşen hayvanların yanına yaklaşınca,
tavırlarını değiştirip etrafında bir halka oluşturduklarını hayretle görürler.
Ama bu tablo, muhafızların da, Haccac’ın da taşlaşmış katı kalblerini
yumuşatmaya yetmez.
Onu kurbanlık koyun gibi meydana getirir, tahrik etmek için
ellerinden gelen her şeyi yapar ve eziyette bulunurlar.
O, yine her zaman dediği
ve düşündüğünü söyler: “Siz, haksızsınız; bilhassa Ehl-i Beyt’e karşı haksızlık
ediyorsunuz.
Size asla biat etmem!” Boynu vurulacağı anda, bizim kurban keserken
okuduğumuz âyeti okur:
إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضَ حَنِيفاً
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“Yüzümü hanif olarak, (hiç şirke bulaşmadan, tertemiz ve sapasağlam bir vicdan
ve fıtratla), gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben, müşriklerden
değilim.”[6]
Yüzünü, kıbleden başka bir yöne çevirirler; o zaman da: فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ
فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ “Nereye dönerseniz dönün, Allah oradadır.”[7] âyetini
okur.
Kılıç darbesiyle gövdesinden ayrılan başı yere düşünce de: لاَ اِلَهَ
إلاَّ اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ der.[8]
İşte sünnet, hadis, bize gerektiğinde sünnetin bir tek meselesi uğrunda
kurbanlık koyun gibi boyunlarını uzatan böyle fedailer kanalıyla gelmiştir!
Evet, bu temiz kanallarla intikal etmiş ve içine de hiçbir şey
karıştırılmamıştır.
Said İbn Cübeyr gibi, Muhammed b.Münkedir gibi, Üveysü’l-Karnî gibi, Mesruk
gibi daha yüzlercesi sayılabilir.
Fakat mevzumuz, tek tek bu büyük zatların
hayatlarını anlatmak olmadığından, hadis sahasında en fazla iştihar etmiş ve
sahasında gerçekten imam sayılan birkaç tâbiîn imamını, hem de küçük küçük
çerçeveler hâlinde tanıtmaya çalışarak, bu bahsi de kapatmak istiyoruz:
1 Said İbnü’l-Müseyyeb
Hadis, tefsir ve fıkıh denince tâbiîn içinde akla gelen ilk isim, Said
İbnü’l-Müseyyeb’dir.
O, Hz.Ömer’in hilâfeti döneminde ve Hicret’in 15’inci
yılında dünyaya teşrif eder.
Hz.Ömer’i, Hz.Osman’ı, Hz.Ali’yi ve onlardan
geriye ne kadar sahabi varsa, hepsini tanır.
Said İbnü’l-Müseyyeb bir düşünce, tefekkür ve hafıza dehası ve duyduğu hiçbir
şeyi unutmayan Rabbanî imamlardandır.
Devamlı mütebessimdir ama, hayatında
birkaç defa ya gülmüş, ya da gülmemiştir.
Allah mehâbet ve mehâfetiyle her an
Allah’ın huzurunda gibi yaşamış; imanıyla, istikametiyle ilmiyle; hususiyle de
hadis ve sünnetteki ufkuyla kendini tanıttırmış, kabul ettirmiş mümtaz bir
simadır.
Basra’da nasıl Hasan Basri, ta sahabe döneminde medresesini kurmuştu, Medine’de
Said İbnü’l-Müseyyeb aynı şekilde ortaya çıkmış ve daha onbeş-yirmi yaşlarında
iken fetva vermeye başlamıştır.
Sahabe, onu hayran hayran seyreder ve
alkışlardı.
Bir gün, Abdullah İbn Ömer, onun için hayranlıkla şunları
söylemişti: لَوْ رَأَى رَسُولُ اللّٰهِ هَذَا لَسَرَّهُ “Resûlullah bu genci
görseydi, bu O’nu memnun edecek ve çok sevindirecekti.”[9] Sahabenin nazarında o
kadar muteber ve o kadar mazhar-ı takdir olmuştu…
Hayatında elli yıl, bir vakit olsun cemaati kaçırmadı.
Bizzat kendisi: “Tam elli
sene imamla iftitah tekbiri aldım.”[10] der.
İbadette de bu kadar hassastı;
sünnete ittibada bu ölçüde titizdi denebilir.
Emsalleri gibi, Resûlullah’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) namaza, sünnete, cemaate verdiği ehemmiyeti aynen
tevârüs etmiş ve tevârüs ettiği hiçbir şeyde de ömrünün sonuna kadar asla
tekâsül göstermemişti.
Bir defasında Medine’de çok ciddî şekilde hastalandı.
Doktorlar: “Akik vadisine git, bir ay kal; o zaman, hastalığın iyileşir.”
tavsiyesinde bulundular.
أَصْنَعُ بِالْعَتَمَةِ وَالصُّبْحِ فَكَيْفَ “O zaman,
bu yaşlı hâlimle sabah ve yatsı namazlarına nasıl gelebilirim?” cevabını
verdi.[11]
Hastalıkla kıvranırken dahi, sünnet adına bir meselenin, bir hükmün ifasında bu
kadar titiz ve bu kadar ciddî idi.
Belki Akik’te de namazlarını cemaatle
kılabilirdi ama, o bunu, Ravza-i Tâhire’ye, oranın kutlu sâkinlerine,
Cennetü’l-Bakî’de yatanlara vefasızlık ve cefa sayıyordu.
Emeviler’den Velid’e biat etmediği için, Medine valisi Hişam, her gün sırtında
bir sopa kırardı.
Mesruk gibi, Tavus gibi tâbiînin daha başka dev imamları: “Ne
olur, dilinle biat ettiğini söyle de, kurtul!” derlerdi, o ise: “Halk bize
bakıyor, biz ne yaparsak onu yapıyor; bu durumda, onların hâli ne olacak?”
cevabını verir ve kat’iyen tavize yanaşmazdı.[12]
Rivayet ettiği hadisleri daha iyi öğrenebilmek ve kendisine daha yakın olabilmek
için Ebû Hüreyre’ye (radıyallâhu anh) damat olmuştu.
İşte, Ebû Hüreyre’nin
kerîmesinden olma kızını, halife Abdülmelik, oğlu Velid için istiyordu.
Türkiye’nin yaklaşık 20-30 katı genişliğinde, devrin en büyük ülkesinin, en
kudretli devletinin hükümdarı, kızını yarın kendisi gibi hükümdar olacak oğluna
istiyordu.
O, bunu kabul etmedi, hem de her türlü baskıya rağmen… Tehditler
canına tak edince de, yanında kızı olduğu hâlde bir gece arkadaşlarından İbn Ebî
Vedâa’nın kapısını çaldı ve: “Şu kızı sana vermek için getirdim; al, beni
kurtar!” dedi.[13] Koca imam, asırlar sonra gelecek Bahâüddin Şah-ı Nakşibend
Hazretleri’ne öncülük etmişti âdeta.
Şah-ı Nakşibend de, rüşdüne erdiği gecenin
sabahında kızını elinden tutarak, tekyesine götürecek ve: “Bu gece kızım rüşde
erdi; bunun üzerinden bir gün geçmesi bile doğru değil.
Talebelerim içinde
geceyi ihya eden yalnız seni gördüm.
Sana tezviç ediyorum bunu!” diyerek,
Alâüddin Attar Hazretleri’ne verecektir.
Said İbnü’l-Müseyyeb’den Atâ İbn Ebî Rebah gibi, Katâde gibi, Hz.Ali’nin küçük
torunlarından Muhammed Bâkır gibi, Yahya İbn Saidi’l-Ensarî ve Zührî gibi büyük
imamlar hadis rivayet etmişlerdir.
İmam Şafiî Hazretleri, onun mürsellerini,
yani sahabiyi anmadan yaptığı rivayetleri hüccet kabul ederdi; yani o âdeta
sahabi yerine konurdu.
Bu kadar emin, bu kadar güvenilir ve bu kadar sağlamdı
Said İbnü’l-Müseyyeb.
İşte, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davranışları, mübarek sözleri
ve takrirleri, Said İbnü’l-Müseyyeb gibi tertemiz kanallardan geçerek bize
ulaştı; sünnetin tek bir meselesi adına başlarını veren bu emin insanların
omuzlarında günümüze kadar gelen sünnet, inşâallah aynı şekilde kıyamete kadar
da devam edecektir.
2.Alkame İbn Kays en-Nehaî
Basra’da Hasan Basri, Mekke’de Atâ İbn Ebî Rebah, Yemen’de Tavus b.Keysan,
Medine’de Said İbnü’l-Müseyyeb ve Kûfe’de de ilk akla gelen isim Alkame İbn Kays
en-Nehaî… Sahabeye hayrü’l-halef olmuş tâbiînin dev imamları bunlar!
Alkame, Hz.Ali’nin nur iklimine girebilmiş, İbn Mesud’la diz dize yaşamış ve
başta Râşid Halifeler olmak üzere, yüzlerce sahabiden hadis rivayet etmiş bir
imamdır.
Muasırlarını aşan o muallâ kâmeti nisbetinde aynı zamanda mütevazidir
de.
Ebû Hanife’yi yetiştirecek o bereketli Kûfe mektebini kuran Alkame’dir.
Kûfe’de yetişen bütün tâbiîn imamları..
ve başta da birçok sahabi görmüş Amr b.
Şurahbil kendisinden rivayette bulunurdu.
Arada bir yanındakilere de şöyle
derdi: اِنْطَلِقُوا بِنَا إِلَى أَشْبَهِ النَّاسِ هَدْياً وَسَمْتاً بِعَبْدِ
اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ “Haydi, oturması-kalkması, duruşu ve davranışları ile
insanların Abdullah İbn Mesud’a en çok benzeyeninin yanına gidelim.”[14]
Evet, hareket ve davranışlarıyla o günkü insanlar arasında Abdullah İbn Mesud’a
en çok benzeyeni Alkame idi.
İbn Mesud için de: “Nebi’ye insanların en çok
benzeyeni”[15] denirdi.
İbn Mesud, yapı olarak ufacık tefecikti ama, namaza
duruşu, namazda kıvrım kıvrım oluşu, secdelerindeki huzûu ve derinliğiyle Allah
Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mikro-plânda, bitamâmihâ temsil ederdi.
Alkame de, bitamâmihâ İbn Mesud’u temsil etme gayreti içindeydi.
Bu öyle bir
benzerlik ve temsildi ki; nasıl Allah Resûlü: “Kur’ân’ı İbn Ümmi Abd’den -yani,
İbn Mesud’dan- dinleyin!”[16] buyurmuştu; İbn Mesud da çok defa: “Çağırın
Alkameyi, bana Kur’ân okusun!” derdi.
Alkame, okur okur, nihayet okumayı
bitirince İbn Mesud yine: “Oku; anam babam sana feda olsun!”[17] diyerek,
devamını isterdi.
Zühdü ve takvası dillere destan olan büyük İmam Ebû Hanife Alkame’ye o kadar
hayrandı ki, onun için:”Alkame, bazı noktalarda bazı sahabilerden daha ileride
olabilir; yani fıkıh ve hadiste bazı sahabilerden daha derin, daha çok vukuf
sahibi olabilir.” derdi.
Bu Ebû Hanife gibi kâbına erişilmeyecek dev imamların
mukayesesidir; hem de bizim karışamayacağımız bir mukayese.
Bir gün birisi, Alkame’nin kapısının önünde dikilir ve ona ağzına gelen her şeyi
söyler.
Dönem, bir fitne, karalama ve çamur atma dönemidir.
Koca İmam, onca
hakaret karşısında hiç tavrını bozmaz ve karşısındakinin hakaretleri bitince şu
âyeti okur:
وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا
فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَإِثْماً مُبِيناً
“Mü’min erkek ve kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet verenler,
işlemedikleri bir günahtan dolayı onları karalayanlar, çok ciddî bir bühtanda
bulunmuş ve apaçık bir günaha girmiş olurlar.”[18]
Adam: اَمُؤْمِنٌ أَنْتَ “Ne yani, sen mü’min misin?” der.
Koca imamın cevabı,
tam kendisine yakışır şekildedir: اَرْجُو “Umuyorum.”[19]
Alkame kendi dönemindeki her türlü bâtıla baş kaldırmış, Emevilerin içindeki
zalimleri dinlememiş ve hadisin haysiyetini koruma mücadelesi vermiş
büyüklerdendir.
Kurucusu olduğu Kûfe mektebinde Esved b.Yezid en-Nehaî’yi,
İbrahim en-Nehaî’yi, Ebû Hanife’nin hocası Hammad İbn Ebî Süleyman’ı ve daha
yüzlerce kişiyi yetiştirmiş..
kendisi yüzlerce sahabiden hadis aldığı gibi
yüzlerce tâbiîn de kendisinden hadis almıştır.
Kûfe’yi Nehaîler adına, Sevrî
adına ve Ebû Hanife adına münbit bir zemin olarak hazırlayan Alkame olmuştur.
3.Urve İbn Zübeyr b.Avvam
Allah Resûlü’nün kendisiyle övündüğü halası Safiyye binti Abdülmuttalib’in oğlu
Zübeyr b.Avvam ki; Resûlullah’ın şerefli sahabisi, Aşere-i Mübeşşere
kadrosundan biri.
Urve ise bu sağlam kökten dipdiri bir sürgün.
Annesi ise daha
başka kıymetlerle irtibatlı ayrı bir dilruba.
Umumiyet itibarıyla, hayatını çok
defa Hz.Âişe’nin yanında geçiren onun kızkardeşi Esmâ.
Evet, Urve, Zübeyr İbn
Avvam’la Esmâ binti Ebî Bekir’in izdivaçlarının mahsulü.
Nasıl annesi Esmâ,
hayatının çoğunu Hz.Âişe’yle birlikte geçirmişse, aynı şekilde Urve de, âdeta
Hz.Âişe’nin yanında büyümüştür.
Her âyetin, her hadisin mânâsını ondan sormuş,
öğrenmiş bir ilim dağarcığı.
Ayrıca, kendisinden 7-8 yaş büyük olan Said
İbnü’l-Müseyyeb’in rahle-i tedrisinden de nasipdâr.
Urve, ‘fukahâ-i seb’a’ diye adlandırılan, zamanının yedi büyük fakîhinden
biridir.
Hz.Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bütün hadisler, ilk önce onda
konaklamış ve daha sonra kitaplara intikal etmiştir.
Ayrıca, Hz.Ali, İbn Ömer,
İbn Abbas ve Ebû Eyyub el-Ensarî gibi daha pek çok sahabiden de hadis rivayet
etmiştir.
Kendisinden de Katâde İbn Diâme, İbn Şihab ez-Zührî, Yahya İbn
Saidi’l-Ensarî ve Zeyd b.Eslem gibi yüzlerce büyük imam hadis ahzetmişlerdir.
Urve, emsalleri gibi zühd ve takvada da son derece ileriydi ve kelimenin tam
mânâsıyla bir rabbâniydi.
Gün gelir, ayağı kangren olur; yaşlıdır..
hekimler
kesilmesi gerektiğini söylerler.
Allah’ın verdiği uzvu aldırıp aldırmama
noktasında tereddüt eder..
ancak, kangren bir hayli ilerleyince çâr-nâçâr
kesilmesine razı olur.
Ayağını testereyle keserlerken, hiç ‘Of!’ demez ve
dudaklarından, Hz.Musa’nın Hz.Hızır’a mülâki olduğu seferde söylediği sözler
dökülür: لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هَذَا نَصَباً “Şu yolculuğumuzda biraz
sıkıntı çektik!”[20]
Aradan bir müddet geçer; bu defa, dört oğlundan biri, tavladaki atlardan birinin
darbesine maruz kalarak vefat eder.
Koca İmam, Kâbe’nin karşısında ellerini
kaldırır ve: “Allahım! Sen bana iki el, iki ayak olmak üzere dört uzuv ve dört
de evlât verdin.
Senin lütfun ne engin ki, bunlardan üçünü bana bıraktın da,
sadece birini aldın.
Sana binlerce hamd olsun Rabbim!” der.[21]
Bu altın silsilede Urve de: رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah,
onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldu.”[22] sırrına erenlerdendir.
4.Muhammed İbn Müslim İbn Şihab ez-Zührî
Sünnetin dörtte birinin varıp kendisine dayandığı İbn Şihab ez-Zührî, yaş
itibarıyla tâbiînin küçüklerindendir ve Kureyşîdir.
Babası Müslim, Emeviler’le
yaka-paça olmuş, Haccac’a karşı mücadele vermiş ve dolayısıyla da Emeviler’in
hiç sevmediği bir kimsedir.
Bu itibarla da o, iddia edildiği gibi tam bir Emevi
taraftarı olmak şöyle dursun, onlar tarafından hep kuşkuyla takip edilmiş bir
insandır.
Zührî, daha yedi yaşına varmadan Kur’ân’ı ezberler, hem de kaç günde biliyor
musunuz? Tam sekiz günde; evet o, sekiz günde hafız olur.
17-18 yaşlarında ders
ve içtihat kürsüsüne oturur.
Öylesine harika bir şahsiyet ve dâhidir ki:
“Allah’ın emanet olarak kalbime koyduğu hiçbir şey hıyanet görmemiştir.”
der.[23] O, öğrendiği hiçbir şeyi de unutmamıştır.
Zaten, o dönem; zaman,
şartlar ve çevrenin her bakımdan “muallim” olduğu bir dönemdir.
Zührî, önceleri Said İbnü’l-Müseyyeb’in rahle-i tedrisine oturur ve sekiz sene
devam eder onun derslerine.
Bu arada, Ömer İbn Abdülaziz’i yetiştiren üç kişiden
biri olan ve fukahâ-i seb’adan sayılan Ubeydullah İbn Abdullah İbn Utbe’den de
ders alır.
Bizzat kendi ifadesiyle: “Kırk beş sene Hicaz’la Şam arasında mekik
dokuyup, hadis için hiç durmadan gidip geldim.”[24] diyerek ilim adına
katlandıklarını anlatır.
Dile kolay, kırk beş sene sürer bu gidip gelmeler.
Bu
süre içinde, değil kendisinden rivayet edilen ve bir buçuk Kur’ân kadar tutan
hadislerin tamamı, onlarca Kur’ân tutacak hacimde hadis ve daha başka ilimler de
öğrenilir.
Kaldı ki, Zührî, kendisini tamamen hadise vakfetmiş bir insandır.
Zührî için, Emeviler’e müdâhenede bulunduğu suçlaması yapılır.
Aslında müdâhene,
o asrın insanlarının bilmediği bir şeydir.
Hele Muhammed İbn Müslim’de asla
müdâhene olamaz; o, Allah’a tam teslim olmuş biridir.
Babası Müslim, Abdullah
İbn Zübeyr’in yanında Emevilere karşı mücadele verdiğinden, Halife Abdülmelik,
Zührî ile ilk karşılaştığında ona bunu hatırlatma lüzumu duymuştur.[25] Filvâki,
o, Emeviler’in sarayında bulunmuş; hatta Hişam’ın çocuklarını terbiye edip,
yetiştirmiştir; ama, bu, bir hata değil, aksine, ilerde devletin başına geçecek
insanları Sünnî yola, tarîk-ı müstakîme çekmek için önemli bir hamledir ve
zannediyorum, İmam Zührî’nin en büyük hizmetlerinden biridir.
Ayrıca o,
kendinden sonrakilere ve bugünün insanlarına da yol göstermek istemiştir…
Emevi sarayında yer yer Hz.Ali’ye ta’n ve teşnîde bulunulduğu doğrudur.
Kur’ân-ı Kerim’de, Hz.Âişe Validemiz’e iftira hâdisesiyle alâkalı inen:
إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِالْإِ فْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرّاً
لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ
الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“O iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur.
Bu hâdiseyi hakkınızda şer sanmayın;
belki sizin için hayırlıdır o.
Onlardan her biri için kazandığı günah vardır.
İşin elebaşılığını yapan içinse büyük bir azab vardır.”[26] âyetindeki:
“Elebaşılık yapan kişi”nin Hz.Ali Efendimiz (radıyallâhu anh) olduğunu iddia
edenler bile vardı.
Bu, bir avuç insanın iddiasıydı.
Hz.Ali hakkında apaçık bir
bühtan ve bir uydurmaydı.
İfk hâdisesi, vahiyle aydınlanıncaya kadar, çevredeki
dedikodu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) belini bükmüştü.
O da, bu
hususla ilgili vahiy inmeden önce ashabından bazılarıyla istişarede bulunmuştu.
İstişarede bulundukları arasında Hz.Ali de vardı.
Zayıf bir rivayete göre Hz.
Ali Efendimiz (radıyallâhu anh): “Âişe’den başka kadın yok değil ya!”[27]
demişti.
Bunun ne derece doğru olduğunu bilemiyorum; fakat bu sözde Hz.Âişe’ye
bir ta’n ve bir tavır yoktur.
Bununla beraber, Emevilerin az bir kısmı, bahis
mevzuu âyetin Hz.Ali hakkında indiği iddiasındaydılar.
Zührî ise haksızlık ve yanlışlık karşısında susmayan bir ruhtu.
Susmadı ve
hükümdarın huzurunda: “Bizzat Âişe Validemiz’in Resûlullah’tan (sallallâhu
aleyhi ve sellem) rivayetine göre,[28] bu âyetin, münafıkların reisi Abdullah b.
Übey b.Selûl hakkında indiğini” söyleyiverdi.
Hükümdar yüzüne sert sert bakınca
da:
لاَ اَبَا لَكَ فَوَاللّٰهِ لَوْ نَادَانِي مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ: “اِنَّ
اللّٰهَ اَحَلَّ الْكَذِبَ” مَا كَذَبْتُ
“Ey babasız! Gökten bir münadi bana: ‘Allah yalan söylemeyi helâl kıldı.’ diye
nida etse, ben yine yalan söylemem.” karşılığını verdi..
“kibriyle burnunu dikip
gidenin” de Hz.Ali değil, Abdullah b.Übeyy b.Selûl olduğunu üzerine basa basa
ifade etti.[29]
Evet, Zührî, asla Emevi müdâhini olmadı; aksine başlarına vura vura Emevi
sarayına Ehl-i Beyt muhabbetini sokan o oldu.
İş çok açıktı; ama, Ebû Hüreyre’yi
yalanla ilk itham eden Ebû Cafer el-İskâfî adlı bir Şiî âlim olduğu gibi,
Zührî’yi de hadis uydurmakla itham eden Yakubî adlı Şiî bir tarihçi olmuştur.
Güya Abdülmelik b.Mervan, Müslümanları Kâbe’yi tavaftan alıkoymak için, Kuds-ü
Şerif’teki Mescid-i Aksâ’yı tamir ettirmiş ve bu hususta hadis uydurması için
Zührî’den ricada bulunmuş.
Zührî de, Buhârî, Müslim ve İbn Hanbel gibi sahih
kaynakların rivayet ettiği ve “Bazı Mevzû Hadisler ve Mevzû Damgası Vurulan
Sahih Hadislere Misaller” bölümünde ele aldığımız şu hadisi uydurmuş(!): لاَ
تُشَدُّ الرِّحَالُ اِلاَّ إِلَى ثَلاَثَةِ مَسَاجِدَ مَسْجِدِ الْحَرَامِ
وَمَسْجِدِي هَذَا وَمَسْجِدِ اْلاَقْصَى “Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine
katlanıp, (ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescit dışında başka hiçbir mescid
için sefere çıkılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve benim şu mescidim.”[30]
Bizzat bu iddianın ne kadar gülünç ve uydurma olduğu açık değil mi? Bir defa, ne
İslâm, ne Hıristiyan ne de Yahudi tarihi, Mescid-i Aksâ’nın Mescid-i Haram gibi
tavafa açılıp, etrafında tavaf edildiğine dair tek bir bahis ihtiva etmez.
Sonra, Mescid-i Aksâ, Müslümanların da ta bidayetten beri mukaddes tanıdığı bir
mescittir ve kendisiyle birlikte, çevresinin de mübarekliği bizzat Kur’ân-ı
Kerim’de ifade olunmaktadır.
Bu bakımdan, Mescid-i Aksâ’yı yalnızca Abdülmelik
değil, daha önce Hz.Dâvûd, Hz.Süleyman, Hz.Ömer ve daha sonra da Nureddin
Zengi ve Selahaddin Eyyubî gibi pek çok mühim zatlar imar etmiş ve
yenilemişlerdir.
Ayrıca İmam Zührî, hadis rivayet etme çağında Abdülmelik’le hiç
görüşmedi.
Babası, Abdullah İbn Zübeyr’in yanındaydı ve Abdülmelik’e karşı savaş
veriyordu.
İmam Zührî’nin babasından ayrılıp, Abdülmelik’e katılması mümkün
değildi.
Kaldı ki, Yakubî’nin bu uydurmasının da, başka hiçbir kitapta yer
almaması ayrıca dikkat çekicidir.
Sünnetin en ufak bir meselesi için boyunlarını
kurbanlık koyun gibi uzatan binlerce insanın yaşadığı tâbiîn döneminde meydana
geldiği iddia edilen böyle bir hâdisenin gizli kalması da, esasen mümkün
değildir.
Meselenin bir de şu yönü var; Abdülmelik, böyle garip tekliflerde bulunacak
basit bir insan değildir.
Halife olmadan önce Mekke’de hadis rivayet eden,
gözünün içine haramın hayali dahi girmeyen başlı başına bir hadis imamıydı.
Tâbiînin hadis imamlarını da tanıyordu.
Fakat, halife olunca bu hassasiyetini
koruyamamıştı.
Onun hilâfeti döneminde de İmam Zührî, henüz annesinin kucağında
bir çocuktu.
Ne yazık ki, Yakubî’nin bu uydurmasını Goldziher alıp kullandı; ondan da, batı
karşısında şoke olan İslâm dünyasının Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir ve Ebû
Reyye gibi sözde âlimleri iktibas ettiler.
Goldziher gibi müsteşrikler, hadisin
ana kaynakları dururken, mücûn ve edebiyat kitabı olan “İkdü’l-ferîd” ve adı
üstünde şarkılar kitabı olan “el-Egânî” gibi kaynak sayılmayan kaynakları
kullanıp, bilhassa Ebû Hüreyre ve İbn Şihab ez-Zührî gibi, hadisin temel
direklerini yıkmakla hadisi ve dolayısıyla İslâm’ı yıkma gayesi güdüyorlardı.
Ne
yazık ki, berikiler de onun yolunu takip etmekle, bilerek veya bilmeyerek aynı
gayeye hizmet etmiş oldular.
Bundan sonra da aynı yolu takip edenler, kim olursa
olsun, yine aynı gayeye hizmet etmiş olacaktır.
Zührî, hadiste başlı başına bir imamdır; daha sonra gelen İbn Medînî, İbn
Hibban, Ebû Hâtim, Hâfız ez-Zehebî ve İbn Hacer gibi dev imamlar, Zührî’nin
hadiste eşi-menendi olmadığı mevzuunda ittifak hâlindedirler.
Bu koca imam
devrildiği zaman, Nazzam gibi monizme inanan materyalist Mutezile imamları
ortalığı alacaktır.
Goldziher ve onun İslâm dünyasındaki talebeleri, Nazzam ve
talebesi “Kitâbü’l-hayavân” yazarı Câhız gibilerden iktibaslarda bulunmakla,
ilim adına sadece bir zavallılık sergilemektedirler.
İmam Zührî, onlarca sahabiden hadis aldı; kendisinden de yüzlerce tâbiîn ve
tebe-i tâbiîn imamları hadis ahzettiler.
O, Ömer İbn Abdülaziz’in emir ve
tavsiyeleriyle, hadisi resmen ilk tedvîn etme şerefine erdi ve bu şerefle
yaşayıp, yine bu şerefle irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdu.
Tâbiîn-i kiram hakkında da bu kadarla iktifa etmeyi düşünüyorum.
Maamafih, Hz.
Âişe Validemiz’in kardeşinin oğlu, Nakşî silsilesinin de başı addedilen ve
fukahâ-i seb’adan olan Kâsım b.Muhammed’den, İbn Ömer’in azatlısı ve İmam
Malik’in hocası Nâfi’den, kırk sene yatsı namazının abdestiyle hiç uyumadan
sabah namazını kılan Tavus b.Keysan’dan, Esved İbn Yezid en-Nehaî’den, birkaç
sahabi ile görüştüğü rivayet olunan İmam Ebû Hanife’den ve daha başkalarından da
bahsedebilirdik.
Ama mevzumuz açısından bu kadarını yeterli bulduk…
[1] Müslim, fedâilü’s-sahabe 223-224; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/80.
[2] Müslim, fedâilü’s-sahabe 225; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/80.
[3] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 3/146; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 56/67.
[4] Zümer sûresi, 39/47.
[5] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 3/146; Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân,
15/265-266.
[6] En’âm sûresi, 6/79.
[7] Bakara sûresi, 2/115.
[8] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 4/291-295; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
9/117.
[9] İbn Ebî Âsım, el-Âhâd ve’l-mesânî, 6/35.
[10] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/163.
[11] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/162.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 5/126; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/170.
[13] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 4/233-234.
[14] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 6/86; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/98.
[15] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 6/86.
[16] Buhârî, fedâilü’l-ashab 26-27; Müslim, fedâilü’s-sahabe 118; Hâkim,
el-Müstedrek, 3/318.
[17] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 6/90-91; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/99.
[18] Ahzâb sûresi, 33/58.
[19] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 6/86; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/100.
[20] Kehf sûresi, 18/62; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/178.
[21] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/179.
[22] Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Mücadele sûresi, 58/22; Beyyine
sûresi, 98/8.
[23] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 3/364; Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, 1/109.
[24] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/342.
[25] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 3/368.
[26] Nûr sûresi, 24/11.
[27] Buhârî, şehâdât 15; Müslim, tevbe 56.
[28] Buhârî, megâzî 34; Müslim, tevbe 56.
[29] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 55/371.
[30] Buhârî, savm 67; tatavvu 14; Müslim, hac 511.
Rivayetlerde Gösterilen Hassasiyet
Sahabe-i kiram olsun, ihsanla onlara ittiba eden tâbiîn‑i izâm ve tebe-i
tâbiîn-i fihâm olsun, hepsi de duyduklarını hemen kabul ediveren insanlar
değildi.
Bunlar kalben çok safi olmakla beraber, bu mevzuda titiz ve ehl-i
tahkik idiler.
Sünneti büyük bir titizlik içinde hafıza ve kitaplarına aldılar;
rivayetleri çok büyük bir titizlikle tahkik ettiler ve yine aynı titizlikle
naklettiler.
Bunun misalleri pek çok ise de, biz bunlardan sadece birkaç
tanesini zikredeceğiz.
1.Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tahşidatı
Her şeyden önce şu husus iyi bilinmelidir ki, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Efendimiz: مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ
“Kim benim üzerime yalan uydurursa, Cehennem’deki yerini hazırlasın!”; bir
rivayette: مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّداً فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ
النَّارِ “Kim kasden benim üzerime yalan uydurursa, Cehennem’deki yerini
hazırlasın!”[1] buyurmuşlardı.
Doğruyla yalanın arasındaki farkın, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile
Müseylimetü’l-Kezzâb veya gökle yer arası kadar birbirinden uzak bulunduğu o
dönemde, en büyük ve en mühim hususiyetin doğruluk olduğu düşünülecek olursa, o
ışık asrında her mü’min, hele bu mü’min sahabe ve sahabeyi takip eden tâbiînden
ise, bırakın Efendimiz’e karşı yalan söylemeyi, Efendimiz’i hevâ ve hevesleri
istikametinde konuşturmayı, en ufak bir yalanı bile söylemeleri mümkün değildi.
O kadar ki, Hz.Ali Efendimiz (radıyallâhu anh): “Ben, size Resûlullah
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den bir şey söylerken, (öyle dikkat
eder, öyle söylerim ki,) gökten yere düş (üp parça parça olmak) benim için,
O’nun üzerine yalan söylemekten daha ehvendir.”[2] buyururlardı.
Yine, bizzat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hususta: “Kim yalan
olduğunu bile bile benden bir söz rivayet ederse, o da yalancılardan
biridir.”[3] buyurarak, tahşidat üstüne tahşidat yapıyordu.
Şimdi, doğrulukları cihanı tutmuş ve çok kısa bir zamanda İslâm’ı dört bir yana
yayıp, beşeriyetin mürebbileri olmuş böyle bir cemaatten bu tehdide mâsadak
olacak bir davranışı beklemek, nasıl kabul edilebilir ki?
2.Sahabe ve Tâbiînin Temkini
Meselenin bu denli hassasiyet istemesi, sahabeyi öylesine titiz ve temkinli
yapmıştı ki, pek çoğu hadis rivayet etmekten âdeta ürkerlerdi.
İlk
Müslümanlardan olup hakkında sahabe-i kiramın: “Biz, onu tanıdığımız andan
itibaren Ehl-i Beyt-i Resûl’den bir fert olarak bilirdik.” diyecek derecede
hane-i saadete teklifsiz girip çıkan ve Hz.Ömer (radıyallâhu anh) devr-i
hilâfetpenâhîlerinde Kûfe’ye âmil olarak gönderilirken: “Ey Kûfeliler, sizi
nefsime tercih etmeseydim, İbn Mesud’u size göndermezdim.”[4] dediği Abdullah
İbn Mesud Hazretleri, kendisinden bir hadis rivayet etmesini istediklerinde:
قَالَ رَسُولُُ اللّٰهِ “Resûlullah buyurdu ki” diye başlar ve sonra gözleri
dolar, başını eğer, yukarı kaldırır, derin bir soluk alır, düğmelerini çözer,
göğsü açılır nihayet hadisi rivayet eder, sonra da: أَوْ دُونَ ذَلِكَ، أَوْ
فَوْقَ ذَلِكَ أَوْ قَرِيباً مِنْ ذَلِكَ، أَوْ شَبِيهاً بِذَلِكَ “(Bak, ben
hafızamdan birşey söylüyorum ama bilin ki, Resûlullah) bunun üç aşağı-beş yukarı
veya buna yakın yahut da buna benzer birşey buyurdu.”[5] şeklinde ikazda
bulunmayı da ihmal etmezdi.
Resûlullah’ın havarisi ve kahraman halası Safiyye’nin oğlu, ilk Müslümanlardan,
Aşere-i Mübeşşere arasında bulunmakla serfiraz Hz.Zübeyr İbn Avvam, o kadar az
hadis rivayet etmiştir ki, bir gün oğlu kendisine: “Baba, sen neden hadis
rivayet etmiyorsun?” diye sorduğunda: “Bir kelimede bile Resûlullah’a muhalefet
ederim diye ödüm kopuyor.
Çünkü O: ‘Benim üzerime yalan söyleyen, Cehennem’deki
yerini hazırlasın!’ buyurmuştur.”[6] şeklinde cevap vermişti.[7]
Tam on yıl bilâ-fasıla, Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) hizmet etmiş
bulunan Hâdim-i Nebevî Hz.Enes b.Mâlik (radıyallâhu anh), bir gün: “Eğer hata
ederim endişesi ve korkusu olmasaydı, Resûl-i Ekrem’den (sallallâhu aleyhi ve
sellem) daha çok şeyler anlatırdım.”[8] buyurmuştu.
Beş yüz sahabiyle görüştüğü söylenen ve bir beldeye vardığında: “Beş yüz sahabi
görmüş bir insan geliyor.” denen, tâbiînin büyüklerinden..
ve İmam Ebû Yusuf’a,
hatta İmam Ebû Hanife’ye Kûfe’de büyük tesiri olan Abdurrahman İbn Ebî Leylâ:
“Yüz yirmi sahabi tanıdım ki, -bir mescitte aynı anda yüz yirmisi de oturuyor
olabilir- kendilerine bildikleri bir şey sorulduğunda hep birbirlerinin
yüzlerine bakarlar; konuşurken, Resûlullah’ın sözlerine bir kelime
karıştırıveririm korkusuyla başkasının cevap vermesini beklerlerdi.”
demektedir.[9] Kimse cevap vermeyince de nihayet bunlardan biri dişini sıkar ve
Allah’a dayanarak, -İbn Mesud gibi- أَوْ دُونَ ذَلِكَ، أَوْ فَوْقَ ذَلِكَ، أَوْ
قَرِيباً مِنْ ذًَلِكَ، أَوْ شَبِيهاً بِذَلِكَ hatırlatmasıyla rivayette
bulunurlardı.[10]
Efendimiz’i gördüğü gibi, Hz.Ebû Bekir’le diz dize, Hz.Ömer’le omuz omuza
yaşamış bulunan ve üzerine aldığı vazifesinde kılı kırk yaran o hazinedâr-ı
hulefâ, yani halifelerin maliye nâzırı Zeyd b.Erkam (radıyallâhu anh), Hz.
Osman’ın hazineye bıraktığı malından alıp da akrabasına dağıttığını görünce,
anahtarları getirerek Hz.Osman’a teslim etmiş ve: “Yâ emîre’l-mü’minîn, halk
hakkında suizan edecek ve benim hakkımda da suizanda bulunacaklar.
Müsaade
ederseniz, ben bu işi daha fazla yapamayacağım.” deyip sonra da istifa etmişti.
İşte bu büyük sahabi, Abdurrahman İbn Ebî Leylâ, kendisinden bir hadis rivayet
etmesini isteyince irkilmiş ve: “Evlâdım, yaşlandık..
unuttuk.
Resûlullah’tan
hadis rivayeti çok ağır, çok zor bir iştir.” cevabında bulunmuştu.[11]
a.
Aynen Rivayette Hassasiyet
Ravinin lisana tam mânâsıyla vâkıf olması, mânâyı ifade için kullandığı
kelimenin siyak ve sibak arasında yabancı bir kelime olduğu imajını
uyandırmaması ve hadisin lâfzının unutulmuş olması gibi belli şartlarla hadis
bi’l-mânâ, yani, hadisi Efendimiz’den sâdır olmayan bir lafızla rivayet etmek
caiz olmakla beraber, sahabe-i kiram, hadisin bir kelimesi, hatta bir harfi
mevzuunda bile alabildiğine titizdi.
Meselâ, bir gün Ubeyd İbn Umeyr, Abdullah İbn Ömer’in (radıyallâhu anh) yanında
şu hadisi rivayet eder: مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ الرَّابِضَةِ
بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ “Münafığın durumu iki sürü arasında gidip gelen bir koyuna
benzer.” Yani münafık, kâfirlerle mü’minler arasında gidip gelen ve birinde
karar kılamadığı için iki tarafça da kabul görmeyen bir tiptir.
Mü’minlerle
düşüp kalktığı için kâfirler nazarında hor ve hakir görülür; bir mü’minin iç
bütünlüğüne ulaşamadığı ve tam mânâsıyla iman edemediği için de mü’minlerin
nazarında hor ve hakir olur.
İbn Ömer celâllenir ve: “Hayır, öyle demedi!” diye mukabelede bulunur.
Ubeyd:
“Ya nasıl dedi?” diye sorar ve İbn Ömer: “Ben Resûlullah’tan böyle duydum”
diyerek, hadisi şu şekilde okur: مَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ الشَّاةِ
الْعَائِرَةِ بَيْنَ الْغَنَمَيْنِ12
Aradaki fark, sadece اَلرَّابِضَةِ ile اَلْعَائِرَةِ farkıdır.
Bu hâdise
Müsned‘deki başka bir rivayette ise şu şekilde kaydedilmiştir: Ubeyd b.Umeyr:
إِنَّ مَثَلَ الْمُنَافِقِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَالشَّاةِ بَيْنَ الرَّبِيضَيْنِ
مِنَ الْغَنَمِ، إِنْ أَتَتْ هَؤُلاَءِ نَطَحَتْهَا، وَإِنْ أَتَتْ هَؤُلاَءِ
نَطَحَتْهَا
“Münafığın durumu iki sürü arasındaki koyuna benzer ki, sürünün birine
katıldığında onu boynuzlarlar, diğerine katıldığında yine boynuzlarlar.” diye
rivayet eder.
Abdullah İbn Ömer: كَالشَّاةِ بَيْنَ الرَّبِيضَيْنِ yerine: كَالشَّاةِ بَيْنَ
الْغَنَمَيْنِ olacağını söyler.
Zira kendisi Efendimiz’den bu şekilde
işitmiştir.[13]
Sahabenin gösterdiği bu hassasiyeti, aynıyla tâbiîn ve tebe-i tâbiîn de
göstermiştir.
Meselâ, meşhur Süfyan İbn Uyeyn’e şu hadisi rivayet eder:
نَهَى رَسُولُ اللّٰهِ * عَنِ الدُّبَّاءِ وَالْـمُزَفَّتِ أَنْ يُنْتَبَذَ فِيهِ
“Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem), kabaktan elde edilen ve ziftli kaplarda
(koruk, üzüm, hurma usâresi gibi) şıra kurmaktan menetti.” Daha sonra bu hadis
Süfyan’ın yanında: أَنْ يُنْبَذَ فِيهِ şeklinde rivayet edildi.
Bunun üzerine
Süfyan: “Ben Zührî’den öyle duymadım.
O, bu hadisi şöyle rivayet ediyordu.” diye
itiraz eder ve hadisi yukarıdaki şekliyle okur.[14]
Aradaki fark, birinde fiilin sülâsî, diğerinde ise humâsî iftiâl babından
olmasıdır ve mânâ olarak da önemsiz bir nüans söz konusudur.
Ama, sahabe olsun,
tâbiîn ve tebe-i tâbiîn olsun, hadisin aynen Efendimiz’den geldiği şekliyle
rivayet edilmesi mevzuunda bu derece hassas idiler.
Bu hassasiyet karşısında dün
ve bugün, “Sahabe ve tâbiîn, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem)
duydukları şeyleri kendi kelimeleriyle ifade ediyorlardı; dolayısıyla, bu
şekilde intikal eden hadislerin teşrie esas teşkil edebilecek bir ağırlığı
yoktur.” şeklinde yapılan boş ve mesnedsiz iddiaların ne değerde olduğunu ve
olacağını size bırakıyorum…
Buhârî’nin daavât bölümünde Berâ b.Âzib anlatıyor: “Resûlullah bana: ‘Yatacağın
zaman namaz abdesti gibi abdest al ve sonra sağ yanına yatarak şu duayı oku.’
buyurdu:
اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتَ أَمْرِي إِلَيْكَ
وَأَلْجَأْتَ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَ رَهْبَةً إِلَيْكَ لاَ مَلْجَأَ وَلاَ
مَنْجَى مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ
وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ
Ben bu duayı Resûlullah’ın huzurunda iyice ezberleyip tekrar etmek istedim de:
وَبِرَسُولِكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ dedim.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
وَبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ diye düzeltti.”[15]
Görüldüğü gibi, Resûlullah Efendimiz, sezebildiğimiz veya sezemediğimiz bir
mânâdan ötürü, “Resûl” değil de “Nebi” denmesi lâzım geldiğini hatırlatıyor.
Evet, insan, uykuya ve rüyalara girerken, nübüvvetin kırk altıda birine yelken
açmış olur.
Zira, uyku ve rüya bir bakıma nübüvvetle alâkalıdır; fakat risaletle
değil; risalet, hâlet‑i sahv, yani göz ve kalb açıklığı ister.
İşte,
Efendimiz’in gösterdiği bu hassasiyeti, aynıyla sahabe de gösterip, hadisleri
fevkalâde hassasiyet içinde aldılar ve aynı hassasiyet içinde başkalarına
naklettiler.
b.Müzakere
Sahabe-i kiram, Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldığını
nakletmekle kalmıyor, aynı zamanda öğrenip belledikleri şeyleri aralarında
müzakere de ediyorlardı.
Kendileri müzakere ettikleri gibi, daha sonra
talebelerinin de bu meseleleri müzakere etmelerini istiyorlardı.
Meselâ, sahabi
efendilerimizden Ebû Said el-Hudrî ve İbn Abbas, talebelerine şöyle derlerdi:
“Bu hadisleri belleyin ve aranızda müzakere edin.
Onların bazısı bazısını
hatırlatacaktır; dolayısıyla, bunları aranızda devamlı mütalâa etmelisiniz.”[16]
Hadisin, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramış bulunan ve yine hadis-i şerifte
ifade olunduğu üzere, meleklerin ehl-i ilmin ayakları altına kanatlarını
serdiğini[17] bilen sahabe, hadislere dört elle sarılıyor, onları hafızasına
yerleştiriyor, müzakere ediyor ve sonra da naklediyordu.
İşte, böyle bir vasatta hadisler hafızalara yerleşti, nakşedildi, hayata hayat
yapıldı ve bize kadar geldi..
3.Sahabe ve Tâbiînin Tahkiki
Sahabe, hadisleri müzakere etmesinin yanı sıra, herhangi bir dinî meseleyle
karşılaştıklarında, o meselede sünnetin bir hükmü olup olmadığını araştırır;
hepsi de yalana kapalı, adalet ve istikamet insanları olmalarına rağmen,
sünnetin o büyük ehemmiyeti ve teşrîdeki yerinden ötürü, duydukları her şeyi
hemen kabul etmeyip, tahkik ederlerdi.
Evet onlar, zekâ ve hafıza dâhileri
oldukları kadar, ehl-i tahkiktiler de.
Bir defasında bir kadın, torununun mirasından pay almak için Hz.Ebû Bekir’e
(radıyallâhu anh) müracaatta bulundu.
Resûlullah’ın Halifesi: “Kitabullah’ta
sana bir şey verileceğine dair bir âyet görmediğim gibi, Resûlullah’ın da
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda bir şey buyurduklarını hatırlamıyorum.”
cevabını verdi.
Bunun üzerine Muğîre b.Şu’be (radıyallâhu anh), ayağa kalkıp:
“Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), nineye altıda bir hisse verirdi.”
dedi.
Hz.Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh): “Senden başka bunu bilen var mı?”
sorusu üzerine, Muhammed b.Mesleme (radıyallâhu anh), Muğîre b.Şu’be’yi tasdik
ederek: “Ben de aynı şeyi Resûl-i Ekrem’den (sallallâhu aleyhi ve sellem)
duydum.” diye şahitlikte bulundu.
O zaman, Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh), o
kadına altıda bir hisse verdi.[18]
Resûlullah’ın zayıf bir hadiste: “Dininizin yarısını şu hümeyrâdan alın!”[19]
buyurduğu büyük zekâ ve fetanet sahibi, her şeyi inceden inceye tahkik eden Hz.
Âişe Validemiz, bir gün Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hesaba
çekilen, muhakkak azaba maruz kalmıştır.” buyurması üzerine: “Böyle diyorsun
ama, Allah, Kur’ân’ında bazıları için: فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً
‘Sonra, hesapları görülür de, yumuşak-kolay bir hesaba çekilirler.’[20]
buyurmuyor mu?” diyerek, açıklama istedi.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu tavzihte
bulundular: “Yâ Âişe, senin dediğin “arz” dır.
Herkesin hesabı Allah’a
arzolunacak.
Fakat, hesapta Allah bir insanla münakaşaya tutuştu mu, kul,
yaptıklarını inkâr edip de, Allah onun yaptıklarını bir bir sayıp döktü mü, işte
o zaman insanın işi bitmiştir.”[21]
Sahabenin duyduğunu tahkik etmesi sadedinde, burada bizi alâkadar eden ve
Kur’ân’ın değişik vecihlerle inmesiyle alâkalı, pek çok tariklerle anlatılan bir
hususu daha nakletmek istiyorum:
Değişik nakillerin yanında, Buhârî’nin rivayetinde, Hz.Ömer Efendimiz
(radıyallâhu anh), vak’ayı şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah’ın (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hayatında, Hişam b.Hakîm’in Furkân sûresini okuduğunu
işittim.
Resûlullah’ın bana okumadığı bazı harflerle okuyordu.
Namazı bitirip de
selâm verinceye kadar sabrettim.
Selâm verir vermez, ridâsının yakasına yapışıp
çektim ve ‘Bu sûreyi sana bu şekilde kim okuttu?’ dedim.
‘Resûlullah (sallallâhu
aleyhi ve sellem)!’ diye cevap verince de ‘Yalan söylüyorsun.
Resûlullah bunu
bana senin okuduğun şeklin dışında okuttu.’ dedim ve kendisini sürükleyerek
Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna getirdim.
‘Yâ Resûlallah,
bu adam, Furkân sûresini senin bana okutmadığın harflerle okuyor.’ dedim.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Sal onu!’ buyurdu ve Hişam’a
dönüp: ‘Yâ Hişam, oku bakayım!’ diye emretti.
Hişam, benim kendisinden duyduğum
şekilde okudu ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Evet, böyle nazil
oldu.’ buyurdular.
Sonra, ‘Sen oku, yâ Ömer!’ diye emrettiler.
Ben de, bana
okuttuğu şekilde okudum; o zaman da, ‘Evet, bu şekilde nazil oldu.’ buyurdu;
sonra da ilâve ettiler: ‘Muhakkak bu Kur’ân, yedi harf üzere nazil olmuştur.
Siz, kolayınıza geleni okuyun.’ “[22]
Yine, bir gün Ebû Musa el-Eş’arî, Hz.Ömer’i ziyarete gelmişti; kapıyı üç kere
çaldığı hâlde, girmesi için müsaade çıkmayınca geriye döndü.
Hz.Ömer,
meşguliyeti bitince: “Abdullah b.Kays’ın sesini işitmiştim; izin verin,
girsin.” diye emretti.
“Gitti.” dediler.
Bunun üzerine, adam gönderip çağırttı
ve Ebû Musa’ya: “Neden gittin?” diye sordu.
O da: “Resûlullah bize, ‘Bir yere
girmek istediğinizde üç defa kapıyı çalıp, izin isteyin.
İzin verilmezse geri
dönün.’ diye emretti.” dedi.
Hz.Ömer: “Ben bunu duymadım.
Böyle olduğuna dair
muhakkak bir beyyine getirmelisin.” diye gürledi.
Ebû Musa, hemen Mescid-i Nebevî’ye koştu ve meseleyi oradakilere açtı.
Übey b.
Ka’b: “Bunun için büyüklerin şehadeti gerekmez; küçüklerimiz de bilir bunu.”
diyerek, Ebû Said el-Hudrî’yi Hz.Ömer’e gönderdiler.
Hz.Ömer (radıyallâhu
anh), bu şekilde davranmasının sebebini şöyle açıkladı: “Vâkıa, ben seni itham
etmek istemedim.
Fakat, rastgele insanların Resûlullah’a yalan isnat
etmelerinden korkarım.”[23]
a.
Tahkik Yolunda Rihlet
Ashab-ı kiram, hadisler mevzuunda böylesine hassasiyet gösterdiği gibi, tek bir
hadis için ‘rihlet’ denilen seyahatler düzenleyecek kadar da sünnete ihtimam
gösteriyordu.
Tâbiînin büyük fukahasından ve nice büyüklerin, önünde diz çöktüğü
siyâhî Atâ b.Ebî Rebah’ın nakline göre, Ebû Eyyub el-Ensarî’nin kafasına bir
hadis takılır ve: “Bunu Resûlullah’tan duyanlardan sadece Ukbe b.Âmir
kalmıştır.” der, hayvanına binip Ukbe b.Âmir’in yaşadığı Mısır yolunu tutar.
Tek bir hadis için, hem de bildiği bir hadisi tahkik için Medine’den Mısır’a
yapılan bir seyahattir bu.
Mısır’a varınca, emir Mesleme İbn Mahled’in evine
uğrar ve yanına bir rehber alarak Ukbe’ye varır.
İki dost sokakta karşılaşır,
sarmaş dolaş olurlar.
Ebû Eyyub Ukbe’ye: “Bu hadisi Hz.Peygamber’den işiten
senden ve benden başka kimse kalmadı.” diyerek: مَنْ سَتَرَ مُؤْمِناً فيِ
الدُّنْيَا عَلَى خِزْيِهِ سَتَرَهُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Her kim dünyada
bir mü’minin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.”
hadisini okur.
Ukbe’nin hadisi aynı şekilde tekrarlaması üzerine: “Ben bunun
için gelmiştim.” der ve âdeta “Geliş gayemin içine başka bir şey karıştırmak
istemem.” dercesine bineğine atlayıp hemen geri döner.[24]
Yine, Buhârî’nin rivayetine göre, ensarın ulularından Câbir b.Abdillah
(radıyallâhu anh), Abdullah İbn Üneys’in rivayet ettiği bir hadisi, bizzat onun
ağzından işitmek için, bir ay süren bir yolculuğa çıkmış ve: “Hz.Peygamber’den
bizzat işitmediğim bir hadisi senin rivayet ettiğini öğrendim.
Onu işitmeden
ikimizden biri ölür diye korktum ve sana geldim.” diyerek, hadisi Abdullah b.
Üneys’ten dinlemiş ve gerisin geriye Medine’ye dönmüştür.[25]
b.Tâbiînin Rihleti
Hadis uğruna seve seve girişilen bu rihletler yalnızca sahabeyle sınırlı da
kalmamış; daha sonraki devirlerde de aynı şekilde devam etmiştir.
Said
İbnü’l-Müseyyeb’in “gerektiğinde bir tek hadis için günlerce yol katettiğini
söylemesi”[26]; Mesruk İbnü’l-Ecda’ın, “tek bir harfi için bile yolculuk
etmesi”;[27] Kesir İbn Kays’ın rivayetine göre, Ebû’d-Derdâ’dan tek bir hadis
almak için bir ilim âşığının Medine’den Şam’a gelmesi[28] ve daha pek çok
seyahatler, bu mevzuda zikre değer misallerdir.
Hadis rivayeti mevzuunda sahabenin gösterdiği titizlik, aynıyla tâbiîne de
intikal etmiştir.
İleride ayrıca temas edileceği üzere, bu ilme öyle insanlar
vâris olmuştur ki, A’meş’in ifadesiyle, hadise bir ‘vav’ (و), bir ‘elif’ (ا)
veya bir ‘dal’ (د) ziyade etmektense, göklerin başlarına yıkılmasını tercih
ederlerdi.[29] Rivayetlerin Efendimiz’den geldiği şekle, yani aslına uygun
olması hususunda öylesine hassastılar ki, ‘vav’ (و) ve ‘fe’ (ف) harflerinin dahi
yer değiştirmesine müsaade etmezlerdi.
Sahabe-i kiramın her biri ‘âdil’ olmasına ve yalana kapalı bulunmasına rağmen,
tâbiîn imamları, duydukları bir hadisi başka sahabilerden de tahkik ederlerdi.
Bu hususta tâbiînin büyük imamlarından Ebû’l-Âliye: “Biz, (Basra’da, Bağdat’ta,
Horasan’da, Mâverâünnehir’de, yani) nerede olursak olalım, Resûlullah’ın
ashabından bir şey işittiğimiz zaman, onunla kanaat etmez, oradan göç eder,
(Mekke’ye, Medine’ye gelir, işi kaynağından araştırır) kendi ağızlarından duyar,
(başka sahabilere de sorar ve böylece itminana ererdik).” demektedir.[30]
Müslim’in rivayetinde Muhammed İbn Sîrîn: “Biz isnaddan sormazdık; (birisi bize
bir hadis rivayet ettiğinde, kimden aldığını araştırmazdık) ne zaman ki fitne
çıktı, o zaman isnaddan sormaya başladık.” der.[31]
İlk dönemlerde isnaddan sorulmazdı; yani, Resûlullah’tan bir hadis rivayet
edildiğinde, bunun kimden alındığı tahkik edilmezdi.
Ama, fitneye karşı kapı
sayılan Hz.Ömer’in şehadetinden sonra Hz.Osman’ın katline ve Hz.Ali
dönemindeki hâdiselere müncer olan fitneler baş gösterince, az da olsa hadis
uydurmalar başladı.
Hz.Osman’ın aleyhinde hadis uyduruluyor, buna karşılık,
bazı safderûn kimseler de, Hz.Osman’ın ihtiyacı varmış gibi, onun lehine hadis
uyduruyorlardı.
Aynı şekilde, Hz.Ali aleyhinde uydurulan hadislere mukabil, o Bâlâ Kamet’i senâ
maksadına matuf hadis imal edenler de vardı.
İşte, bu tür uydurmalar başlayınca,
sıdkı kendilerine şiâr edinen büyük imamlar, artık “isnad”dan sorar ve
duydukları her hadisi tahkik eder olmuşlardı.
Evet, Şu’be gibi, Şa’bî gibi,
Sevrî gibi kimseler, artık bu işi yakın takibe almış ve takip eder olmuşlardı.
Yine Müslim’in, tâbiînin büyük imamlarından Mücahid b.Cebr’den rivayetinde,
benzer bir vak’ayı görürüz: Büşeyru’l-Adevî, İbn Abbas’ın yanına gelerek hadis
rivayetinde bulundu ve İbn Abbas, kendisine hiç iltifat etmedi.
Bunun üzerine,
Buşeyrü’l-Adevî şöyle dedi: “Sana ne oluyor ki, ben sana hadis rivayet ediyorum,
sense hiç kulak vermiyorsun?” İbn Abbas, şu cevabı verdi: “Biz, önceden bir
kimse ‘Resûlullah buyurdu ki’ dedi mi, yüreklerimiz hoplar, gözlerimiz ona döner
ve hemen kulak kesilirdik.
Fakat, insanlar serkeş yahut uysal atlara binip de
sağa sola rihlete başlayınca, artık bildiklerimizden başka şeyler almaz
olduk.”[32]
Endülüs’ün büyük âlimi, İbn Abdi’l-Berr, tâbiînin dev imamlarından Âmir b.
Şerâhil eş-Şa’bî’den rivayet ediyor: Rabî İbn Huseym: “Kim, on defa: لاَ إِلَهَ
إِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ
يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ derse, bir köle azat etmiş
sevabını alır.” hadisini rivayet eder.
Şa’bî, derhal: “Bunu sana kim söyledi?”
diye sorar.
“Abdurrahman İbn Ebî Leylâ” cevabını alınca, şedd-i rihal eder ve
tâbiînin bir başka dev imamı, dev fakihi İbn Ebî Leylâ’yı bulur.
Ona sorar ve
rivayetin sahih olduğunu anlar… İbn Ebî Leylâ da, bunu büyük sahabi Ebû Eyyub
el-Ensarî’den duymuştur.[33]
4.Yalan ve Yalancının Takibi
Gerçekten o dönemde yalana karşı âdeta ilan-ı harp edilmişti.
İbn Şihab
ez-Zührî, İbn Sîrîn, Süfyan es-Sevrî, Âmir b.Şerâhil eş-Şa’bî, İbrahim İbn
Yezîd en-Nehaî, Şu’be, Ebû Hilâl, Katade İbn Diâme, Hişam ed-Destevâî, Mis’ar
İbn Kudâm, evet, hepsi de yalana karşı harp ilanında bulunmuşlar ve birer hisbe
memuru gibi yalanı ve yalancıyı takip ediyor ve yalanları doğrulardan
ayıklıyorlardı.
Ebû Hilâl, Şu’be, Said b.Ebî Sadaka, Katâde b.Diâme’den rivayet ettikleri bir
hadiste: “Şöyle mi demişti, böyle mi demişti?” diye tereddüte düştüklerinde,
hakem olarak Hişam ed-Destevâî’ye müracaat ederlerdi.
Şu’be ile Sevrî, herhangi
bir meselede tereddüde düştüklerinde ise Mis’ar İbn Kudâm’a müracaat
ederlerdi.[34]
Bunlar, mezhep taassubu içinde bulunan şahısları adım adım takip ederler; nerede
olursa olsun yalan söylemeye müsait her şahsın karşısına dikilir ve söyledikleri
her hadisi “Kimden duydun?” diye sorarlardı.
a.
Hıfz Misyonu
Bu arada dev hafızlar, hafıza dâhileri de durmadan hadis ezberliyorlardı.
Ahmed
İbn Hanbel’in, değişik kanal, değişik sened, farklı metin, yani muhteva aynı
olsa bile, sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadis ezberlediği söylenir ki;
kırk bin hadis ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüz bin hadisten seçerek meydana
getirdiğinde şüphe yoktur.
Vâkıa, bu kırk binin içinde mükerrerler ve oğlu
Abdullah’ın ‘Zevâid’i vardır.
Bütün hayatını hadise, Allah Resûlü’nün mübarek sözlerine hasreden Yahya İbn
Maîn, mevzû hadisleri de ezberlerdi.
Bir keresinde, Ahmed İbn Hanbel, neden
böyle yaptığını sorduğunda: “Yanıma gelen insanlara, bu mevzûdur, şu mevzûdur;
bunların dışında kalanlardan alabildiğini alırsın, derim.” cevabını
vermişti.[35] İmam Zührî’den Yahya b.Said el-Kattan’a, Buhârî ve Müslim’den
Dârekutnî ve Hâkim’e uzanan çizgide daha dünya kadar nekkâd ezberciler yetişti…
b.Hakperestlik Duygusu
Yalanın takibi, yalana karşı tavır, derken hakkın hatırını âlî tutma..
ve doğru
olmayanın konuşulmasına meydan vermeme.
Meselâ; bir gün Hz.Ömer hutbe irad
ederken: “Kadınlarınızın mehirlerini kırk ukıyyenin üstüne çıkarmayın!” demişti
ki, maksûrenin ardından bir kadın: “O da niye ey mü’minlerin emîri? Allah,
Kur’ân-ı Kerim’de ‘Onlara kantar kantar verdiğiniz altın ve gümüşten, onları
boşayacağınızda hiçbir şey geri almayın!’ derken, siz ‘kırk ukıyye diyorsunuz.’
” şeklinde karşılık vererek, koca halifeye: “Adam hata etti; kadın isabet etti!”
veya “Yâ Ömer, sen dinini bir kadın kadar dahi bilmiyorsun!”[36] dedirtiyordu.
Bu türlü durumlarda, tâbiîn imamları da aynı şekilde davranıyorlardı.
Meselâ,
Zeyd İbn Ebî Üneyse: -Kardeşinin dikkatsizliğinden mi, vehminden mi, mezhep
taassubundan mı, yoksa başka bir sebepten mi- “Kardeşimden hadis almayın!”
diyordu.[37]
Sahabe adına ilk telifte bulunan ve Buhârî, Müslim seviyesindeki büyük
hadisçilerin imamı Ali İbnü’l-Medînî’ye: “Baban nasıldır?” diye sorulduğunda:
“Bana değil, onu başkasına sorun!” cevabını veriyor; ısrar edilince de: “Hadis
dindir, babamsa zayıftır.”[38] şeklinde konuşuyordu.
Ebû Hanife Mektebi’nde yetişip, İmam Şafiî’ye üstadlık yapan ve: “Duyduğum bir
şeyi unuttuğumu hatırlamıyorum; duyduğum bir şeyi ikinci defa tekrar ettiğimi de
hatırlamıyorum.” diyen İmam Şafiî’nin ona, su-i hıfzından şikâyette
bulunduğunda: “Günahlardan sakın; çünkü ilim nurdur ve Allah’tan olan bu nur,
âsiye hediye edilmez.” cevabında bulunan meşhur Vekî’ İbn Cerrah, babasından
hadis rivayet ederken onu başka rivayetlerle destekleme ihtiyacı hissederdi.
“Neden böyle yapıyorsun?” dediklerinde, şu cevabı verirdi: “Babam devletin
hazine memurlarındandır.
İhtimal, memuru bulunduğu devlet hesabına bazı sözleri
yumuşatabilir.”[39]
c.
İlel Kitapları
İşte, bu büyük zatlar bir de bu mevzuda dünya kadar ilel kitapları yazdılar;
yani, hadislerin senet veya metinlerindeki arızaları, tam bir hekim hazâkat ve
hassasiyetiyle ortaya koyan eserler tedvîn ettiler.
Zuafâ ve Metrûkîn kitapları
yazdılar; zayıf ravileri, kendilerinden hadis alınmayan ve hadisleri terkedilen
ravileri birer birer teşhir ettiler.
Onlar bu mevzuda o denli hassas idiler ki, biri “Babam hazine memurudur.” diye,
babasından rivayetlerini başka rivayetlerle desteklerken..
bir diğeri, babasını
soranlara, onun hadis rivayetinde itimat edilemeyecek derecede zayıf olduğunu
söyleyerek ondan hadis rivayet etmelerini engelliyordu.[40]
Yine hadisin dev imamlarından Abdurrahman İbn Mehdî, Şu’be, Sevrî, İbn Mübarek
ve İmam Malik’e: “Bu insanların çoğu yalanla itham ediliyorlar.
(Biz de bunlar
yalancıdır diye kitaplara alıyoruz.
Bunları fâşetmek nasıl olur?) diye sordum.
Dördü de: ‘Hadis dindir, daha önemlidir; çünkü onda hakikat-i Ahmediye
gizlidir.’ şeklinde konuştular.”[41] demektedir.
Hadis hususunda alabildiğine sert, tavizsiz ve arkadaşlarının: “Bunu
çocukluğundan beri tanıyoruz; rüyalarına bile günah misafir olmamıştır.” dediği
Yahya İbn Said el-Kattan’a: “Sen milletin bu kadar şeref ve haysiyeti ile
oynuyorsun; şu hadis uydurur, şu zayıftır, şu metruktur diyorsun.
Bir gün, Allah
bütün bunları sana sormaz mı?” dendiği zaman, o, şu cevapta bulunur: “Onların
Allah katında hasmım olmasını, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hasmım olmasına tercih ederim.”[42]
Evet, işte sünnet, bu fevkalâde hassasiyet içinde tesbit edildi.
Buna rağmen,
bir kısım hadisler uydurulmadı da denemez; uyduruldu ama, uydurulan hadisler,
sahabe ve tâbiînin hadis sarraflığına çarptı ve karakolları çok iyi tutmuş bu
hassas nöbetçileri aşamadı.
Aşanlar da zamanla ayıklandı ve sahih hadis
külliyatına girmeye yol bulamadı.
Bu mevzuda, ayrıca şu yollar da takip
ediliyordu:
5.Mevzû Hadislerin Ayıklanması
a.
İtiraf
Çok defa yalan hadis uyduranlar, ömürlerinin sonunda, ölmeden önce veya bâtıl
mezheblerinden rücû, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e iltihak edince uydurdukları
hadisleri itiraf ediyorlardı.
b.Yalan Takip Altındaydı
Ayrıca yukarıda izahına çalıştığımız yollarla yalancılar çok iyi takip ve tespit
ediliyordu.
Hayatında bir defa yalanına rastlanan bir zattan artık hadis
alınmıyor, hatta sika olmakla birlikte zamanla vehme düşenlerden de rivayette
bulunulmuyordu.
Burada tipik bir misal vereceğim:
Ebû Dâvûd’un Sünen’inde ismine çok rastlanan İbn Ebî Lehîa adlı biri vardır.
Zühdde, takvada çok ileri olan bu zat, hafızasından değil, kitaplarından
rivayette bulunurdu.
Bir aralık kitaplarını zayi edince, birdenbire hadis
rivayeti hususundaki kadr ü kıymetini yitirdi.
Artık bundan sonra kendisinden
hadis alma mevzuunda o kadar hassas davranılıyordu ki; meselâ İmam Buhârî, ondan
yalnızca başka hadislerle teyit edilen hadisleri veya sadece fetvaları alıp
kaydetti.
c.
Üslûp Ele Veriyordu
Edebiyatta üslûp diye bir mevzu vardır.
Söz gelimi, Moliere’i otuz defa okumuş
bir insan, Shakespeare’i, Tolstoy’u, Dante’yi, Necip Fazıl’ı, Nurettin Topçu’yu,
Sezai Karakoç’u defaatle gözden geçiren bir insan, yığınla söz arasında onların
sözlerini rahatça ayırt edebilir.
Bu bir üslûp âşinalıktır.
Hatta çok defa otuz
defa okumaya bile gerek yoktur.
Oysaki, yukarıda isimlerini verdiğim hadis
imamları hayatlarını hadise vakfetmiş, Efendimiz’in sözlerine vâkıf söz sultanı,
dil üstadı ve hafıza kahramanı insanlardı.
Her gün, sabahtan akşama kadar,
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleriyle haşr ü neşr oluyorlardı.
Dolayısıyla, Efendimiz’in lâl ü güher sözlerini, O’na ait olmayanlardan çok
rahat ayırabiliyor ve ağızlarında bir iki defa söyledikten sonra, çok
rahatlıkla, “Bu hadistir veya değildir…” diyebiliyorlardı.
d.
Mikyas, Kur’ân ve Mütevatir Hadisler
Hadisler, çoğu muhaddisçe “mütevatir” ve “âhad” diye ikiye ayrılmıştır.
Bir
hadis, yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir cemaat tarafından rivayet
edilmişse, bu hadis “mütevatir hadis”tir ve Ehl-i Sünnetçe ilmin üç sebebinden
biridir.
Bunun dışındaki hadislerse, “âhad hadis” yani tek bir nâkilden gelen
hadistir.
Bazıları, sahabe asrında âhad olmakla birlikte, tebe-i tâbiîn
döneminde iştihar etmiş olanlarına “meşhur hadis” demişlerse de, asıl ayrım
“mütevatir” ve “âhad” olarak yapılmıştır.
İşte, âhad hadisler çok defa Kur’ân’ın ve sünnetin muhkemâtına vurulur ve onlara
uyarsa kabul edilir, uymazsa “fîhi nazar” denilip tartışmaya açık tutulurdu.
e.
Zaman ve Mekân Üstü Mülâkat
Her ne kadar usûl-i hadiste yer verilmese de, bu rabbânî insanlar arasında,
zaman ve mekânı aşarak, doğrudan doğruya Fem-i Güher-i Nebevî’den hadis alanlar
vardı.
Meselâ, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, sahih hadis kitaplarında
rastlanılmayan ve kendisine sağlam hadis diyemeyeceğimiz: “Ben gizli bir hazine
idim; bilinmek istedim, kâinatı yarattım.”[43] sözünü: “Ben bizzat
Resûlullah’tan aldım.” demektedir.
Aynı şekilde, büyük imam Celâleddin es-Süyûtî’nin, defalarca Efendimiz’le hem de
yakazada görüştüğü menkuldür.[44] Yine, İmam Buhârî, kendi kanallarıyla tespit
ettiği her bir hadis için, abdest alır, iki rekât namaz kılar ve meseleyi Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’a havale eder: “Doğru mu yâ Resûlallah?” der; kendince aldığı bir
işarete göre de o hadisi kitabına kaydederdi.[45]
Ruhun bir zaman-mekân üstü yanı vardır.
Zaman-mekân adına bildiklerimiz henüz
kesin şeyler olmadığı gibi, bu mevzuda bilinen şeyler de çok fazla değildir.
Mevcut fizik kanunları ve mu’talarıyla (verileriyle) isbat edilmemişse de,
Einstein, mekânın üç buuddan sonra bir dördüncü buudunun da var olabileceğini
söylemiştir.
Ehlullah, öteden beri bu mesele üzerinde durmuş ve zamanüstü,
mekânüstü hâlleri, varlığın iç nizamının tecellîleri olarak görmüşlerdir.
Bu
mevzuda yeri gelmişken, çok objektif olmamakla birlikte, yakın tarihte yaşanmış
bir hâdiseyi nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum:
Son zamanlara kadar İstanbul’un çeşitli camilerinde hadis, fıkıh, tefsir, kelâm
gibi dinî ilimler okutulurdu.
İşte, Fatih Sultan Mehmed Han Camii’nde hadis
takrir veya imlâ eden mühim bir hocaefendi, bir gün evinde eline bir sopa alıp,
canını sıkan kedisinin ayağını kırar.
Ertesi gün şafak vakti camiye geldiğinde
hergünkü mekânda bir başka buuda girer ve zamanüstü bir noktaya ulaşır.
Bakar ki, âlî bir divan kurulmuş; bir tarafta bir mustantik, yanında hâkim, bir
de kedisi ve kendisi.
Mahkeme heyeti hocaefendiye: “Bu kedi senden davacıdır,
ayağını kırmışsın.
Şimdi kısas uygulayacak ve senin de ayağını kıracağız!” der.
O anda lütf-u ilâhî olarak hocaefendinin hatırına bir hadis-i şerif gelir ve:
“Hayır, bana kısas uygulayamazsınız!” diye itiraz eder.
“Neden?” diye
sorduklarında, şu cevabı verir: “Efendimiz, Batnü’n-Nahl’de cinlerden biat
aldığı zaman onlara: ‘Başka mahlukatın suretine girerek, temessül ederek,
değişik şekil ve kılıkta ümmetime görünmeyin!’ buyurmuştu.
Hâlbuki bu, bizim
evde temessül ederek veya başka bir mahlukun içine girerek, ya da perisprisi bir
başka canlıyla bizim eve gelerek, bana öyle göründü.”
Hoca, delil olarak ileri sürdüğü hadis-i şerifin senedini de verir ve o çok
sıkışık anında, hadisi rivayet eden sahabi, çiçek gibi caminin kubbesinde
açarak: “Ben, bizzat kulaklarımla bu hadisi Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) dudaklarından dökülürken duydum.” der.
Ve, mahkeme, hocanın beraetine
karar verir.
Bundan sonra hoca, belki yüz arkadaşına: “Ben tâbiîndenim.” der ve “Nasıl olur?”
diye soranlara da: “Ben, sahabiyi hakikaten gördüm.” diye cevap verirmiş.
f.
Ravilerle İlgili Eserler Yazılmıştı
Ravileri, sahabeyi, tâbiîni ve tebe-i tâbiîni daha iyi ve yakından tanımak için,
bunlara dair mufassal eserler yazılmış; kim nerede doğdu, nereye hicret etti,
nerede ikamet etti, nerede yaşadı, nerede öldü, nerede ilmini neşretti, kimlerle
görüştü, kimlerden ders aldı, bu eserlerde tek tek açıklanmıştır.
Bu mevzuda ilk eser veren İbn Medînî’dir.
O’nun hangi sahabenin Mekke’den,
Medine’den ayrılıp nereye gittiği, Taif’te mi, Şam’da mı, Kûfe’de mi, Basra’da
mı, Mâverâünnehir’de mi, nerede kalıp, kimlere ders verdiği ve kimlerle
görüştüğünü anlatan Kitabü mârifeti’s-sahabe‘sinden sonra, İbn Abdi’l‑Berr’in
el-İstîâb‘ı, İbn Hacer’in el-İsâbe fî temyîzi’s-sahabe‘si, İbnü’l-Esîr’in
Üsdü’l-gâbe‘si, İbn Sa’d’ın et-Tabakât‘ı, İbn Asâkir’in Tarih‘i, Buhârî’nin
Tarih‘i ve Yahya İbn Maîn’in Tarih-i kebîr‘i bu sahada yazılmış mühim
eserlerdendir.
Bunlardan kiminde üç bin, kiminde beş bin, kiminde onbin sahabinin hayatı
anlatılmaktadır.
Bu kitaplara ve meselâ Zehebî’nin el-Kâşif‘ine baktığımızda,
her zat hakkında: “Bu zat şu, şu, şu şahıslardan hadis rivayet etmiştir;
kendisinden de şunlar şunlar hadis rivayetinde bulunmuşlardır.” şeklinde
bilgiler verildiğini görür; böylece kimlerin kimlerden hadis alıp almadığını
öğrenir ve senet açısından hadislerin değerlendirmesini yapabiliriz.
g.
Hadis Kitapları Süzgeçten Geçirildi
Daha sonra, bütün bu kadar tahkik ve titizliğe rağmen, sahih hadisleri muhtevi
hadis külliyatına, belki tek tük mevzû hadis sızmıştır diye, hadisler yeni
baştan elekten geçirilerek bir kere daha, inciler sun’î incilerden tefrik
edilerek, ayrı ayrı telifler meydana getirildi.
Bu mevzuda ilk defa Makdisî, Tezkiratü’l-kübrâ‘sında mevzû hadisleri bir araya
topladı.
O ve diğerleri bu hususta insafsız denilecek ölçüde öylesine hassas ve
hakperestçe davrandılar ki, meselâ İbnü’l-Cevzî, kendi mezhep imamı olmasına
rağmen, Ahmed İbn Hanbel’in kırk küsur bin hadis ihtiva eden Müsned‘indeki bir
hayli hadisin mevzû, zayıf veya metrûk olduğuna hükmetti.
Daha sonra gelen İbn
Hacer el-Askalânî, İbnü’l-Cevzî’nin mevzû, zayıf veya metrûk hükmünü verdiği
hadisleri yeniden elden geçirdi ve on üçü dışında geri kalanların hepsinin
değişik kanallarla sıhhatini tespit edip, on üçünü sağlam bir esasa
dayayamadığını ‘el-Kavlu’l-müsedded fi’z-zebbi an Müsned-i Ahmed’ isimli
eserinde belirtir.[46]
Burada şu noktayı ifade etmek gerekiyor ki, hadisçiler, İbnü’l-Cevzî için, fazla
dikkatli olmadığından pek çok sahih hadise mevzû veya metrûk damgası vurması
sebebiyle “mütesâhil” derler.[47] Onun mevzû olduğuna hükmettiği hadisleri İbn
Hacer gibi, hâtimü’l-huffâz ve Resûlullah’la yetmiş küsur defa vicahî görüşen
Celâleddin es-Süyûtî de yeniden tetkikten geçirmiş ve: “Ben bunların içinde
mevzû hadis görmedim; belki zayıf olabilir.” demiştir.[48] Süyûtî, ayrıca
İbnü’l-Cevzî’nin “Mevzûâtü’l-kübrâ“sını da tetkik ederek, ‘yapma inciler’
mânâsına gelen meşhur “el-Leâliü’l-masnûa“sını yazmış ve İbnü’l-Cevzî’nin mevzû
dediği hadislerden hangisinin gerçekten mevzû, hangisinin metrûk ve hangilerinin
sahih olduğunu göstermiştir.
Bunlardan başka ayrıca bir kısım müstedrekler yazılmıştır ki, bunlarda, Buhârî
ve Müslim’in hadisin sıhhati konusunda kendi koydukları ölçülere uyduğu hâlde,
Câmiu’s-Sahih‘lerine almadıkları hadisler ayrı kitaplar hâlinde bir araya
getirilmiştir.
Bunlardan en meşhuru Hâkim’in Müstedrek‘idir.
Daha sonra gelen ve
hakkında İbn Hacer’in: “Hayatımı ona hayranlıkla geçirdim.
Hafıza dualarını
yazıp yutardım ki, Allah bana Zehebî’ninki gibi bir hafıza versin.” dediği[49]
Hafız Zehebî, Hâkim’in Müstedrek‘ini inceden inceye kritiğe tâbi tutmuş..
tespit
etmiş, tahlil etmiş ve her şeyi bir kere daha aydınlatmıştır.
Daha sonraları, halk arasında hadis diye meşhur olmuş sözler hakkında da
kitaplar yazılmıştır.
Sehâvî, “el-Makâsıdü’l-hasene“sinde, Aclûnî,
“Keşfü’l-hafâ“sında bunları tek tek ele alıp ve hangilerinin hadis, hangilerinin
hadis olmadığını ortaya koymuşlardır.
Meselâ, ilmi teşvik eden onca hadisin yanı
sıra halk arasında iştihar etmiş bulunan: “İlim Çin’de de olsa öğrenin.”;
“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” gibi sözleri hadis
terazilerinde tartarak, bunların hadis adına öyle pek fazla bir ağırlıkları
olmadığı gerçeğini ortaya koymuşlardır.[50]
Şimdi, bu kadar tahkik, bu kadar ince eleyip sık dokuma ve rivayet hususunda
gösterilen bu kadar titizlikten sonra, sahih hadis külliyatı ve sahih hadis
mecmuaları hakkında hâlâ şüpheler irad etmek ve İslâm’ın ikinci büyük ve mühim
kaynağına leke sürmeye çalışmak, acaba neyle izah olunabilir?
[1] Buhârî, ilim 38; Müslim, zühd 72.
[2] Buhârî, istitâbe 6; Ebû Dâvûd, sünne 28.
[3] Tirmizî, ilim 9; İbn Mâce, mukaddime 5.
[4] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 9/86.
[5] İbn Mâce, mukaddime 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/452.
[6] Buhârî, ilim 38; Müslim, mukaddime 1-4; zühd 72.
[7] İbn Mâce, mukaddime 3.
[8] Dârimî, mukaddime 25.
[9] İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ, 6/110.
[10] İbn Mâce, mukaddime 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/452.
[11] İbn Mâce, mukaddime 3.
[12] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/88.
[13] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/68.
[14] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye, s.
177.
[15] Buhârî, daavât 6.
[16] Dârimî, mukaddime 51.
[17] Tirmizî, ilim 19; Ebu Davud, ilim 1; İbn Mâce, mukaddime 17.
[18] Tirmizî, ferâiz 10; İbn Mâce, ferâiz 4; Muvatta, ferâiz 4.
[19] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/129; Aliyyü’l-kârî, el-Masnû’, s.
98;
Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/449-450.
[20] İnşikak sûresi, 84/8.
[21] Buhârî, ilim 35, Müslim, cennet 79.
[22] Buhârî, husûmât 4; Müslim, müsâfirîn 270; Tirmizî, kıraât 9; Ebû Dâvûd,
vitr 22; Nesâî, iftitâh 37.
[23] Buhârî, isti’zân 13; Müslim, âdâb 33-37; Ebû Dâvûd, edeb 127-128.
[24] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/153, 159; Humeydî, el-Müsned, 1/189.
[25] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/495; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, s.
337;
Hâkim, el-Müstedrek, 2/475.
[26] Hatîb el-Bağdâdî, er-Rihle fî talebi’l-hadîs, s.127; el-Kifâye fî
ilmi’r-rivâye, s.127; Zehebî, Tezkiratü’l-huffâz, 1/56.
[27] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/285; Hatîb el-Bağdâdî, er-Rihle fî
talebi’l-hadis, 198.
[28] Tirmizî, ilim 19; İbn Mâce, mukaddime 17; Dârimî, mukaddime 32.
[29] Hatib el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye, s.177.
[30] Dârimî, mukaddime 47; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 7/113; Hatîb
el-Bağdâdî, er-Rihle fî talebi’l-hadîs, s.93; İbn Abdilberr, et-Temhîd, 1/56.
[31] Müslim, mukaddime 5.
[32] Müslim, mukaddime 5.
[33] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl, s.
208; İbn Abdilberr, et-Temhîd, 1/43.
[34] İbn Hacer, Tehzîbü’t-tehzîb, 2/395; Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl, s.
395.
[35] Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ li ahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, 2/192; Mizzî,
Tehzîbü’l-Kemâl, 31/557; Bâcî, et-Ta’dîl ve’l-cerh, 1/290.
[36] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/233; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/317.
[37] Müslim, mukaddime 5.
[38] İbn Hacer, Tehzîbü’t-tehzîb, 5/153; İbn Hibbân, el-Mecrûhîn, 2/15.
[39] Sehâvî, el-İ’lân bi’t-tevbih li-men zemme ehle’t-tarih, s.66.
[40] Sehâvî, el-İ’lân bi’t-tevbih li-men zemme ehle’t-tarih, s.66.
[41] İbn Abdilberr, et-Temhîd, 1/47.
[42] Hâkim, el-Medhal ile’s-Sahîh, s.111; Bâcî, et-Ta’dîl ve’l-cerh, 1/282; Ebû
Nuaym, el-Müsnedü’l-müstahrec, 1/53.
[43] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/173; Aliyyülkârî, el-Masnû’, 1/141.
[44] Nebhânî, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, 2/158; el-Fethu’l-kebîr, 1/7.
[45] Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, 24/443; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, 2/9;
Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 12/402.
[46] İbn Hacer, el-Kavlu’l-müsedded fi’z-zebbi an Müsned-i Ahmed, s.
1-45.
[47] Suyûtî, Tedrîbü’r-râvî, 1/278, 279; Zehebî, Mîzânü’l-i’tidâl, 1/131.
[48] Suyûtî, el-Leâliü’l-masnûa, 1/2; Tedrîbü’r-râvî 1/278-279.
[49] Ebu’l-Mehâsin ed-Dimeşkî, Zeyl-ü Tezkirati’l-huffâz 1/348; Suyûtî,
Tabakâtu’l-Huffaz, 1/522.
[50] Bkz.: Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/154, 472.
Sünnet Nedir?
Sünnet, lügat mânâsı itibarıyla, “gidişat, -iyi ya da kötü- takip edilen yol”
demektir.
Bu mânâyı ifade eden bir hadis-i şerifte:
مَنْ سَنَّ فِي اْلإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ
عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ، وَمَنْ
سَنَّ فِي اْلإِسْلاَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ
عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ
“Kim, İslâm’da güzel bir yol, bir çığır açarsa, onun ecri ve daha sonra o yolda
gidenlerin ecri, yapanlardan eksiltilmemek üzere onundur.
Kim de İslâm’da kötü
bir yol, bir çığır açarsa, onun ve o yolda gidenlerin vebali, yapanlardan
eksiltilmemek üzere onun sırtına yüklenecektir.”[1] buyrulmaktadır.
Muhaddisler, usûlcüler ve fukahâ, ıstılâhî mânâsı itibarıyla sünneti, aşağıdaki
ifadelerle tarif etmeye çalışmışlardır:
Muhaddislere göre sünnet: “Ahkâma ve amele esas teşkil etsin etmesin, yaptıkları
ve içtinap ettikleriyle Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem)
-Hanefiler’in nokta-i nazarınca farz, vacip, sünnet, müstehap ve âdâp- bize
intikal eden her şeydir.” Yani, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
şemâilidir, hayat tarzıdır, sîretidir.
Usûlcülerin sünnet anlayışı biraz daha farklıdır.
Onlara göre sünnet:
“Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrîr olarak sâdır
olan her şeydir.” Yani, Resûlullah Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
sözleri, davranışları ve ashabında görüp de men etmediği veya sükutla tasvip
buyurduğu hareketlerdir.
Fukahâ ise, sünnete bid’at mukabilinde ve teşrie, yani farza, vacibe, harama
esas teşkil etmesi açısından bakarlar.
Bu mânâda sünnet, hadisin müradifi, ya da
müteradifi sayılır.
Hadis; tahdîs masdarından, haber vermek mânâsına bir isimdir.
Daha sonraları,
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nisbet edilen her söz, fiil ve takrîre
hadis denmiştir.
İbn Hacer: “Şeriat örfünde hadisten maksat, Efendimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) isnat edilen her şeydir.”[2] der.
Bazı fuhûl-u ulemâ, hadis sözünden, kadim, özlü ve ilâhî olanı sezmişlerdir ki,
Kur’ân-ı Kerim’le sünnetin ilk ayrılma noktalarına işaret etmesi bakımından
oldukça önemli bir tevcihtir.
Sünen-i İbn Mâce’deki bir hadis de bunu teyit eder
mahiyettedir.
İbn Mesud, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir
keresinde şöyle buyurduklarını nakleder:
إِنَّمَا هُمَا اِثْنَتَانِ: اَلْكَلاَمُ وَالْهُدَي، فَأَحْسَنُ الْكَلاَمِ
كَلاَمُ اللّٰهِ وَأَحْسَنُ الْهُدَي هُدَى مُحَمَّدٍ
“Onlar başka değil ikidir: Biri kelâm, diğeri de hidayet buudlu yoldur.
Kelâmın
güzeli Allah (celle celâluhu) kelâmı, hidayetin güzeli de Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hidayetidir.”[3]
Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi sözleri hakkında hadis
demeyi tercih etmiştir.
Böyle demekle, kendine ait sözlerle, kendine ait olmayan
sözleri birbirinden ayırdığı gibi, hadis ıstılahı olarak da, bu kelimenin nerede
kullanılacağı hususunu hatırlatmada bulunmuştur.
1.Sünnetin Çeşitleri
Bütün bu tariflerden anladığımız hususları şu üç kısma irca edebiliriz:
a.
Kavlî Sünnet
Sünnet, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleridir; yani
sünnetin bir bölümünü O’nun nurlu sözleri teşkil eder ki, bunlar, Kur’ân’da yer
almayan, fakat bütün fukahâca fıkıh kitaplarına alınıp, pek çok hükme esas kabul
edilen O’na ait nurefşan beyanlardır ki, misal olarak şunları zikredebiliriz:
a.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): لاَ وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ “Vârise
vasiyet yoktur.”[4] buyururlar.
Yani, miras bırakan kimse, kendisine vâris
olacak biri için mirasından vasiyette bulunamaz; şu vakfa veya bu hayır
müessesesine vasiyette bulunabilir ama ayrıca kendi mirasçısına mirasından
vasiyette bulunup da, “Mirasımın şu kadarı ona verilsin.” diyemez.
b.Yine, usûl-i fıkıhta, fıkhın prensipleri arasında yer alan bir başka mübarek
sözlerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
“Zarar verme ve zarara zararla mukabele etme yoktur.”[5] buyurmuşlardır.
Yani,
kimseye zarar verilemeyeceği gibi, birine zarar veren kişiye de zararla mukabele
edilemez.
c.
Allah Resûlü’nün bir diğer mübarek sözlerinde ise şöyle buyrulmaktadır:
فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ الْعُشْرُ، وَمَا سُقِيَ نِصْفُ الْعُشْرِ
بِالنَّضْحِ “Yağmurların ve akarsuların suladığı arazide öşür (onda bir),
hayvanlar ile sulanan arazide öşrün yarısı (yirmide bir) zekât vardır.”[6]
d.
“Deniz suyuyla abdest alabilir miyim?” diye soran bir sahabisine Allah
Resûlü, dünya kadar fetvalara esas teşkil edecek şu mübarek sözüyle karşılık
verir: هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ “Onun suyu temiz, ölüsü de
helâldir.”[7]
b.Fiilî Sünnet
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davranışları ve hareketleriyle
ortaya koyduğu sünnettir ki, Kur’ân’da sarihen zikredilmemiştir.
Meselâ;
Kur’ân-ı Kerim’de namaz emredilmiş olduğu ve bazı yerlerinde “Rükû edin, secde
edin.” gibi emirler bulunduğu; hatta umumî bazı vakitler zikredildiği hâlde,
kesin olarak hangi vakitlerde ve kaç defa namaz kılınacağı..
namazın nasıl eda
edileceği..
onun farzları, vacipleri..
ve nelerin namazı bozduğu
açıklanmamıştır.
Bütün bu hususlarda, sünneti nazara veren Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem): صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Beni, nasıl namaz kılıyor
görüyorsanız, siz de öyle kılın.”[8] buyurarak, sünnetin hususî teşrî’ine işaret
etmişlerdir.
Yine, menâsik-i hac mevzuunda; pek çok âlimler bile bu hususta
yanılırlar.
Ve yanılmışlardır da.
Hatta, hac menâsikine dair risaleler yazan
âlimler dahi onu delilsiz, rehbersiz yerine getirememişlerdir.
Hatta Hz.
İmamu’l-Hümam’ın bile bu hususla alâkalı bir menkıbesini naklederler… İşte,
oldukça karışık haccın menâsiki de, tıpkı namaz gibi, yine Efendimiz’in
uygulamalarıyla belirlenmiştir.
c.
Takrîrî Sünnet
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabında gördüğü bazı hoşuna gitmeyen
davranışları usûlünce tenkit buyururlardı.
Meselâ minbere çıkar ve isim tasrih
etmeden, perdeyi yırtmadan: “Cemaate ne oluyor ki, falan şöyle yapıyor?!” diye
ikaz ve tembihde bulunurlardı.[9] Âişe Validemiz’in ifadeleriyle: Şahsına karşı
yapılan kötü muamelelerde son derece müsamahakâr olmasına rağmen, hakkın
çiğnendiği yerde, kükremiş aslan gibi, ihkâk-ı hak edinceye kadar kendisini
durdurmak mümkün olmazdı.[10] Bu arada, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
bazen de gördüğü davranışları men etmez ve sükutuyla onları tasvip buyururlardı
ki, bu da sünnetin takrîrî kısmını teşkil etmektedir.
a.
Meselâ; bir defasında iki sahabi sahrada su bulamadılar ve teyemmümle namaz
kıldılar.
Bunlardan biri, daha sonra aynı namaz vakti içinde su buldu ve abdest
alıp, yeniden namaz kıldı..
diğeri namazını iade etmedi.
Sonra ikisi de gelip,
durumu Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattılar.
Allah Resûlü:
“Suyu bulduğum hâlde, ben namazı iade etmedim.” diyene: أَصَبْتَ السُّنَّةَ “Tam
sünnete göre hareket ettin.”; “Suyu bulunca, abdest alıp, namazı iade ettim.”
diyene de: لَكَ اْلأَجْرُ مَرَّتَيْنِ “Sana da iki mükafat var.”[11] buyurdular.
İşte bu, takrîrî sünnete girmektedir.
b.Yine, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Benû Kureyza’yı tedibe
giderken: “Acele edin, namazı orada kılacağız!” buyurdular.
“Acele” sözünden
bazı sahabi: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), acele edip
Kureyzaoğulları yurduna varmamızı ve namazı orada kılmamızı istiyor…” mânâsını
çıkarıp, hemen yola çıktılar ve namazı orada kıldılar.
Diğer bir kısım sahabi
ise, “Hayır, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), acele etmemizi istiyor;
yoksa namazı burada da kılabiliriz.” mânâsını çıkararak, namazlarını kılıp da
gittiler.[12] Mesele Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem)
götürüldüğünde, her iki grubun yaptığını da tasvip buyurdular.
İşte, bu ve
benzeri hâdiseler de takrîrî sünnete misal olarak zikredilirler.
2.Kur’ân’da Sünnet
Sünnet, hayatımızın hayatı ve ruhumuz içre de bir ruhtur.
Kur’ân-ı
Mucizü’l-Beyan da sünneti desteklemekte, desteklemekten de öte, onun İslâm’daki
esaslı ve vazgeçilmez yerini tesbit ve tasrih buyurmaktadır.
İşte, bu tesbit ve
tasrihle alâkalı âyetler:
1.Kur’ân-ı Kerim’de birkaç yerde, birbirinin aynı veya çok az değişiği
lafızlarla şöyle buyrulur: هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي اْلأُمِّيِّينَ رَسُولاً
مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ
وَالْحِكْمَةَ “O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden bir Resûl ba’s
buyurdu.
(O Resûl), onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, onları temizliyor ve
onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor…” (Cuma sûresi, 62/2)
Hemen hemen büyük çoğunluğu itibarıyla muhaddisîn ve müfessirîn-i kiram, âyette
geçen ‘hikmet’ kelimesinden ‘sünnet’i anlamışlardır.
Çünkü, mucize olan Kur’ân-ı
Kerim’in içinde gelişigüzel sıkıştırılmış kelimeler, maksada kapalı ifadeler ve
gereksiz itnab, yani yok yere kelime dökme ve sözü uzatma olamayacağından, söz
konusu âyet-i kerimede, hikmetten kasıt, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz;
zira o zaman, hikmet, kitap üzerine atıf yapılmazdı.
Evet, burada kitaptan
maksat, çok âyetlerde de geçtiği üzere Kur’ân-ı Kerim’dir.
Hikmet ise, kitabın
icmâlini tafsîl, mübhemini tefsîr, umumî olanını tahsîs ve mutlakını takyîd
bâbında, Allah Resûlü’nden şerefsüdûr olan sünnet-i seniyyedir.
2.Bir başka âyet-i kerimede, Allah (celle celâluhu), peygamberlerini onlara
itaat edilsin diye gönderdiğini ifade buyurur: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ
إلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّٰهِ “Biz gönderdiğimiz her peygamberi, başka değil,
ancak -Allah’ın izniyle- kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisâ sûresi,
4/64)
Allah, kendisine itaat edilsin diye peygamber gönderir.
Peygambere itaat ise,
onun zatından dolayı değil, ferdî-içtimaî, maddî-mânevî aydınlığa vasıta ve
vesile olması hasebiyle, Allah’ın memuru bulunması itibarıyladır.
Evet: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ
تَوَلَّوْا عَنْهُ “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve O’ndan
yüz çevirmeyin.” (Enfâl sûresi, 8/20)
أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin; Resûl’e itaat
edin.”[13]
Âyetlerde ifade olunan Allah’a itaatle, Resûlullah’a itaat aynı şeyler değildir.
Allah’ın emir ve nehiylerinde Allah’a, Resûlullah’ın emir ve nehiylerinde, yani
O’nun sözlerinde, fiillerinde ve takrîrlerinde de O’na itaat açıkça Kur’ân-ı
Kerim’in emridir.
Çünkü, Allah’a itaat adına Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyup ve
Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ buyurdukları emir ve
nehiylerin dışında, bir de, müstakillen sünnet eksenli emirler-yasaklar,
terğibler-terhibler, teşvikler-tavsiyeler var ki, bütün bunları ifade sadedinde
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): أَلاَ إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ
وَمِثْلَهُ مَعَه “Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli
verildi.”[14] buyurmaktadır.
Ayrıca, yukarıda misal olarak getirdiğimiz âyet-i kerimelerde, Allah’a ve
Resûlü’ne ayrı ayrı itaat emredildikten sonra: “Resûlullah’tan yüz çevirmeyin!”
deniliyor ki, bu da, sünnete ittiba etmemenin, hatta onu hafife almanın ve
sorgulamanın bir nevi irtidat olduğunu ifham etmektedir.
3.Bu mevzuyla alâkalı olarak, Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerden bazıları da
şunlardır:
a.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ
وَأُولِي اْلأَمْرِ مِنْكُمْ “Ey iman edenler; Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat
edin ve sizden olan ulü’l-emre de (içinizden çıkan, inanç, duygu ve
düşüncelerinizi paylaşan, acıda, sevinçte, kederde sizinle beraber olan
büyüklerinize de) itaat edin.” (Nisâ sûresi, 4/59)
Âyet, Resûlullah’tan sonra gelen emir sahiplerine ve büyüklere itaati bile
emrederken, insanlık adına büyükler büyüğü, kendilerine itaat edilmesi emrolunan
büyüklerin de büyüğü, melcei, mencei Resûlullah’a itaat etmemek..
Kur’ân dışında
O’nun sünnetini, yani mübarek sözlerini, fiillerini kâle almamak ve O’na ayrı
bir emretme, yasaklama hakkı ve selahiyetini vermemek, acaba hangi insafla telif
edilir?
b.وَأَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ
رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve nizâa düşmeyin.
Aksi
hâlde gevşer, zaafa dûçâr olursunuz; kuvvetiniz, nusretiniz, devletiniz gider;
sabredin ha!” (Enfâl sûresi, 8/46)
Bu ilâhî beyan, Allah’a ve Resûlullah’a itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve
devletin kaynağı saymaktadır.
Resûlullah’a itaatten uzaklaşıldığı zaman, yani
imam bilinmediği veya kâle alınmadığı zaman, tıpkı namaz imamında olduğu gibi,
kimin hangi kıbleye döneceği belli olmaz; o hâlde, nizâa düşmemenin yolu,
Resûlullah’a itaat ve iktidadır; nitekim, bir başka âyette: “Kendi aranızda
nizâa düştüğünüz zaman, Allah’a ve Resûlü’ne götürün!” (Nisâ sûresi, 4/59)
buyrulmaktadır.
Hakikat bu iken ve bizi birleştirecek, içtimaî vahdetimizi sağlayacak mercî O ve
O’nun sünneti iken, O’nun kudsî âsârını sorgulamanın neye müncer olacağı, acaba
hiç düşünülmüş müdür?
c.
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ “De
ki: ‘Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’ ” (Âl-i İmrân
sûresi, 3/31)
Allah’ı sevmek, Resûlullah’ı sevmek; Resûlullah’ı sevmek de Allah’ı sevmek
demektir.
Resûlullah sevilmeden Allah sevilemez ve O’nun sünnetine ittiba
etmeden, Allah’ı sevme davasında bulunmak, boş bir iddiadır.
ç.
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ في رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ
يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً “Allah’ı ve
ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredip, Allah’la irtibatını kavî tutan ehl-i
iman için, doğrusu Resûlullah misal alınacak insandır; O’nda, misal edinme adına
çok güzel şeyler vardır.” (Ahzâb sûresi, 33/21)
Değişik yönlere giden yollarda istikameti bulabilmek ve sırat-ı müstakîmde
istikamet üzere yürüyebilmek için, istikameti temsil eden insana ittiba etmek,
O’nun sünnetine uymak, yapılması gerekli olan biricik iştir.
d.
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ
“Hayır, asla! Rabbine andolsun ki, aralarında nizâa bâdî her meselede seni hakem
olarak kabul etmedikten sonra, onlar iman etmiş olamazlar.” (Nisâ sûresi, 4/65)
İşte, Peygamber’i en yakından tanıyan bir sahabinin bu mevzudaki anlayışı! Bir
gün bir kadın İbn Mesud’a gelerek: “Sen, dövme yapıp yaptıran, yüz tüylerini
yolan ve yolduran, dişlerini seyrekleştiren ve güzel görünmek için dişlerinin
arasını yontan ve Allah’ın yarattığını değiştiren kadınlara lânet etmişsin.”
der.
İbn Mesud Hazretleri de: “Bu Allah’ın kitabında var.” buyurur.
Kadın:
“Yemin olsun ki, ben Mushaf’ın iki kabının arasında ne varsa okudum, böyle bir
şey görmedim!” deyince, İbn Mesud (radıyallâhu anh), Allah’ın: وَمَا آتَاكُمُ
الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Resûl size ne
getirdiyse, onu alın ve sizi neden nehyettiyse, ondan kaçının!” (Haşr sûresi,
59/7) buyurduğunu okumadın mı?” cevabını verir.
Evet, Efendimiz: “Takma saç
kullanan, saçına başkasının saçını ekleyen, vücuduna dövme yapan ve yaptıran
kadınlara lânet etmiştir.”[15]
3.Hadis-i Şeriflerde Sünnet
Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde de sünnetin yerine ve ehemmiyetine
işaret olunmuş ve bu mevzu üzerinde hassasiyetle durulmuştur.
Meselâ, Buhârî ve
Müslim’in Sahihlerinde Hz.Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayet olunan bir
hadis-i şerifte: مَنْ أَطَاعَنِي فَقَدْ أَطَاعَ اللّٰهَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ
عَصَى اللّٰهَ “Bana itaat eden, şüphesiz Allah’a itaat etmiştir; bana isyan eden
de, hiç şüphesiz Allah’a isyan etmiştir.”[16] buyrulmaktadır.
Peygamber’in yolu, Allah’ın yoludur; Peygamber’in izinde bulunmak demek, ilâhî
mesajların aydınlık ikliminde yürümek demektir.
Dolayısıyla sünneti kabul
etmemek, onu hayattan dışlamak veya ona başkaldırmak, Allah’a isyanla aynı
mânâya gelir.
Allah, insanlar içinden bir insanı seçiyor; ve her şeyi reşha gibi kusursuz ve
arızasız aksettirecek nezih bir Ruh’u intihap edip, insanlara mesajını O’nunla
gönderiyor; O da, getirdiği bu mesajı yorumlarıyla açıklıyor, önümüze seriyor.
Buna karşılık bazı densizler kalkıp, o Musaffâ Elçi’ye karşı tavır alıyorsa, o
zaman bunun adı, ancak ve ancak Allah’a isyan, O’na başkaldırma ve Cehennem’e
istihkak kesbetme olur.
Çünkü, yine Buhârî’nin rivayet ettiği bir başka hadis-i
şerifte Efendimiz bizzat:
كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَى.
قَالُوا يَا رَسُولَ
اللّٰهِ وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي
فَقَدْ أَبَى
“Girmemekte direten müstesna, ümmetimden herkes Cennet’e girer.” buyurmuşlar.
Ashab-ı kiramın: “Girmemekte direten kimdir, yâ Resûlallah?” diye sorması
üzerine de: “Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e girmemek
için inat ediyor demektir.”[17] cevabını vermişlerdir.
Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin, Irbâd İbn Sâriye’den rivayet ettiği bir başka hadis-i
şeriflerinde ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اِخْتِلاَفاً كَثِيراً،
فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ
تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ
“İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir.
Siz sünnetime ve doğruya götüren Raşid Halifelerin (yani Ebû Bekir, Ömer, Osman
ve Ali’nin) sünnetine sarılın, yapışın.
Bunlara dişlerinizle sımsıkı tutunun!”
buyurmuşlardır.
Hadisin devamında, yine sünnetin her şey olduğuna ve her şeyi aşan ehemmiyetine
işareten: وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ اْلأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ
ضَلاَلَةٌ “Zinhar, sonradan ortaya çıkma işlerden (bid’at) sakının; çünkü, her
bid’at dalâlettir.”[18] buyrulmaktadır.
Yine, Taberânî’nin rivayet ettiği meşhur bir hadiste:
اَلْمُتَمَسِّكُ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ أُمَّتِي لَهُ أَجْرُ شَهِيدٍ
“Ümmetimin fesadı zamanında (dinin esaslarının sarsıldığı, ümmetin dağılıp
parçalandığı ve İslâmî düşüncenin hedmine çalışıldığı bir dönemde) sünnetime,
(yol adına getirip ortaya koyduğum disipline) sımsıkı sarılan, hatta onun
esaslarından bir tanesini bile ihya eden, şehit sevabı kazanır.”[19] Hadisin
tenkide maruz rivayetinde ise “yüz şehit sevabı kazanır” buyrulmaktadır.[20]
Kur’ân’ın ve Resûlullah’ın apaçık ifadeleri karşısında hâlâ kendilerine başka
yollar arayanlara, Kur’ân’ın dediği gibi desek, zannediyorum fazla bir şey
söylemiş olmayız: فَاَيْنَ تَذْهَبُونَ “Öyle ise nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir
sûresi, 81/26)
[1] Müslim, zekât 69; Tirmizî, ilim 15.(Lafız Müslim’den)
[2] Bkz.: İbn Hacer, Nüzhetü’n-nazar, s.
37; Ali el-Münâvî, el-Yevakît
ve’d-dürer, 1/228.
[3] İbn Mâce, mukaddime 7.
[4] Tirmizî, vesâyâ 5; Ebu Davud, vesâyâ 6.
[5] İbn Mâce, ahkâm 17; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/326.
[6] Buhârî, zekât 55; Tirmizî, zekât 14.
[7] Tirmizî, tahâret 52; Ebû Dâvûd, tahâret 41.
[8] Buhârî, ezan 18; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/53.
[9] Bkz.: Buhârî, salât 70; Müslim, nikâh 5.
[10] Buhârî, hudûd 10; Müslim, fedâil 77-79.
[11] Ebû Dâvûd, tahâret 126; Dârimî, tahâret 65.
[12] Buhârî, megâzî 30; havf 5.
[13] Nisâ sûresi, 4/59; Nûr sûresi, 24/54…
[14] Ebû Dâvûd, sünnet 5; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/130.
[15] Buhârî, tefsiru’l-Kur’ân (59) 4; Müslim, libâs 120.
[16] Buhârî, ahkâm 1; Müslim, imâre 32-34.
[17] Buhârî, i’tisâm 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/361.
[18] Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.
[19] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/315.
[20] Deylemî, Müsned, 4/198; Beyhakî, Kitabü’z-zühdi’l-kebîr, 2/118.
Sünnetin Fonksiyonu
Sünnetin Kur’ân-ı Kerim’den ayrı bir teşrî kaynağı olmasının ve Kur’ân gibi bazı
şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram kılarak, farz, vacip, sünnet, müstehap,
mübah, âdâp, mekruh, müfsid adına ölçüler koymasının yanı sıra, Kur’ân-ı
Kerim’in mücmelini tafsîl, mübhemini tefsîr, umûmunu tahsîs ve mutlakını takyîd
fonksiyonu da vardır.
Şimdi, bazı misallerle bu hususu da kısaca açıklamaya
çalışalım:
1.Sünnetin Kur’ân’ı Tefsîri
اَلَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ أُولَـئِكَ لَهُمُ
اْلأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ
“İman ettiler ve imanlarına zulüm karıştırmadılar: İşte, emniyet onlar içindir
ve onlar, hidayete ermişlerdir.” (En’âm sûresi, 6/82) âyeti nazil olunca, ashab,
had bilmemezlik ve insanın, hak ve hakikatin dışına taşması demek olan zulmün
mânâsını çok iyi bildiklerinden endişeye düştüler ve Resûlullah’a gelerek:
“Hangimiz var ki, zulmetmemiş olsun?” dediler.
Bunun üzerine de Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem), şu açıklamada bulundular: “O sizin zannettiğiniz
gibi değil; O, Hz.Lokman’ın oğluna dediği gibidir.”: لاَ تُشْرِكْ بِاللّٰهِ
إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ : “(Oğulcuğum) Allah’a şirk koşma; muhakkak ki
şirk, büyük bir zulümdür.”[1]
Allah Resûlü’nün bu yorumundan anlıyoruz ki, buradaki zulüm, mücerret bir
haddini bilmemezlik, bir tecavüz değil, o şirk buudlu bir haksızlık.
Eğer Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), âyete böyle bir yorum getirmemiş
olsalardı, biz buradaki bu mübhemin altından ebediyen kalkamayacaktık.
Âişe Validemiz ve İbn Mesud Hazretleri: حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ
الْوُسْطَى “Namazlara devam edin (namazları hassasiyetle takip edin ve kusursuz
kılın); salât-ı vustâyı da.” (Bakara sûresi, 2/238) âyetindeki “salât-ı vustâ”
(orta namaz)’dan maksadın ‘ikindi namazı’ olduğuna kâildirler.
O kadar ki, Âişe
Validemiz, âyeti âdeta: حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى
وصَلاَةِ العَصْرِ وَقُومُوا ِللّٰهِ قَانِتِينَ şeklinde kabul etmektedir.
Hizmetçisine, kendisi için bir mushaf yazmasını emretmiş ve “Bu âyete geldiğinde
beni haberdar et!” diye de tembihde bulunmuştu.
Sıra o âyete gelince: حَافِظُوا
عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَصَلاَةِ الْعَصْرِ şeklinde yazdırmış
ve: “Resûlullah’tan böyle işittim.”[2] buyurmuştu.
“Salât-ı vustâ” konusunda
değişik tefsirler varsa da, Hz.Âişe ve İbn Mesud, bunun kesinlikle ikindi
namazı olduğu kanaatindedirler.
2.Sünnetin Mücmeli Tafsîl Etmesi
Sünnet-i seniyye, pek çok mübhemi tefsîr etmesinin yanı sıra, pek çok mücmel
meseleleri de tafsîl etmiştir.
1.Meselâ Kur’ân-ı Kerim’de: اَقِيمُوا الصَّلاَةَ “Namazı ikâme edin!” diye
emredilir; fakat, namazın nasıl kılınacağı açıklanmadığı gibi, ne zaman
kılınacağı da açıklanmaz.
Vâkıa, bazı müfessirîn-i kiram, (Allah’ın rıdvânı
üzerlerine olsun):
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ
الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ
“Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl.
Çünkü
güzel işler, kötülükleri giderir.” (Hûd sûresi, 11/ 114) âyetinden beş vakti
istinbat etmekteyseler de: إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
كِتَاباً مَوْقُوتاً “Namaz, mü’minler üzerine muayyen vakitlerde yazılı bir
farzdır.” (Nisâ sûresi, 4/103) âyetinde ifade olunduğu üzere, mü’minler üzerine
belli vakitlerde farz kılınan namazın hususî vakitlerini sünnet-i seniyye tayin
etmiştir.
Bununla alâkalı bir hadis-i şerifte, vakitlerin belirtilmesinin semavî
ve Cibril (aleyhisselâm) vasıtasıyla olduğunu öğreniyoruz:
“Cibril (aleyhisselâm) bana Kâbe’nin yanında iki defa imam oldu.
Birincide,
zeval vaktinde gölge, na’linin tasması kadar olduğu zaman öğleyi, her şeyin
gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, oruçlu orucunu bozduğu vakitte akşamı,
şafak kaybolduğunda yatsıyı ve oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte ise
sabah namazını kıldı.
İkincide ise, öğle namazını her şeyin gölgesi kendisinin
bir misli olduğunda, ikindi namazını iki misli olduğunda; akşamı evvelki
vaktinde (yani daha önce kıldığı vakitte), yatsıyı gecenin sülüsüne (üçte biri)
doğru ve ortalık iyice aydınlandığı vakit de sabah namazını kıldı.
Sonra da bana
dönüp, ‘Yâ Muhammed, senden önceki enbiyânın vakti budur ve namaz vakti, işte bu
iki vakit arasıdır.’ dedi.”[3]
Allah Resûlü, namaz vakitlerini bu şekilde ümmetine talim buyurduğu gibi,
namazın farzları, vacibleri, müstehabları, mekruhları, müfsidleri, rükûu,
sücûdu, kıraati, tahiyyâtı ve selâmla namazdan çıkılmasında biricik kaynaktır.
Evet, mücmel olarak gelen, “Namazı ikâme edin!” emrinin mufassılı ve müfessiri
O’dur.
O bu büyük ve bu arîz tafsilâtı yaptıktan sonra, Buhârî’nin rivayet
ettiği hadiste şöyle buyurur: صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Beni nasıl
namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın.”[4] Eğer Kur’ân-ı Kerim, sünnetteki
şekliyle namazın tafsîline girişseydi, sadece namaza ait meseleler şimdikinin
birkaç katı şişerdi.
Kur’ân, bunları ilâhî maksatları gerektiği gibi anlayacak o
büyük fetanete bırakmış ve O da, vahy-i gayr-i metlüvle bize gereken tafsîlde
bulunmuştur; aklın aklı aşmışlığı, akla kapalı olan yerleri ilhamla
aydınlatmışlığı demek olan fetanetiyle yapmıştır bunları.
Namaz gibi, hac menâsikini tafsîl eden de yine sünnettir.
Vâkıa Kur’ân-ı Kerim,
bir iki yerde meseleyi ele almış ve bir hayli izah etmiştir ama, bu yerlerde
anlatılan menâsik-i haccın sadece bir kısmıdır.
Hac menâsiki büyük çoğunluğu
itibarıyla, sünnetle tafsîl edilmiştir ve bu menâsikin hadis yörüngeli olanı,
Kur’ân’la anlatılanın kat katıdır.
O, hayatında bir defa hac yaptı.
“Veda veya
Vida Haccı” denilen ve ashabıyla müvâdeayı (vedalaşmayı) ifade eden bu haccında
O, bizzat bindiği merkûbun üzerinde ve herkesin görebileceği şekilde menâsiki
îfâ buyurdu.
Rehber-i Küll ve Mukteda-yı Ekmel olarak, her şeyi hem söyledi hem
de fiilen gösterdi.
O kadar ki, oruçlu olup olmadığını iş’âra varıncaya kadar,
haccın bütün menâsikini gözler önüne serdi.
Sonra da: خُذُوا مَنَاسِكَكُمْ
“Menâsikinizi alın.”[5] diyerek söz ve davranışlarının teşrîdeki yerine dikkati
çekti.
Şüphesiz, Kur’ân-ı Kerim, eksik gelmemişti ama, Hz.Muhammed Mustafa
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ile, yani tebliğcisi ve müfessiri ile kendisini
insanlara takdim edecek, anlatacak, haşiyelere açık bir derinlikle gelmişti.
3.Sünnetin Bazı Hükümleri Tahsîsi
Kur’ân-ı Kerim’de mirastan umûmi olarak bahsedilir ve:
يُوصِيكُمُ اللّٰهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ اْلأُنْثَيَيْنِ
“Allah size çocuklarınız hususunda vasiyette bulunuyor.” (Hakikî mânâsı
itibarıyla, farz kılıyor): Erkeğe, iki kadının payı kadar vardır (yani, erkeğe
iki, kadına bir hisse verilir).” (Nisâ sûresi, 4/11) buyrulur.
Umûmî mânâda, nebi olsun veli olsun, safiy olsun mukarreb olsun, herkes bu
âyetin şümûlüne dahildir.
Ancak, Efendimiz’in rihletlerinde, kızı Hz.Fatıma,
Hz.Ebû Bekir’den babasının mirasını almaya geldiğinde, Resûlullah’ın Halifesi
(radıyallâhu anh) kendisine, Resûlullah’tan duyduğu şu hadis-i şerifi okudu:
إِنَّا مَعْشَرَ اْلأَنْبِيَاءِ لاَ نُوَرِّثُ، مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ “Biz
peygamberler topluluğu geriye miras bırakmayız.
Bizim bıraktığımız, ancak
sadakadır.”[6] Bu hadis-i şerifiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Kur’ân’ın umûmî bir hükmünü tahsîs etmiş olmaktadırlar.
Aynı şekilde: اَلْقَاتِلُ لاَ يَرِثُ “Kâtil mirasçı olamaz.”[7] hadisi de,
kâtilin mirasçı olamayacağını, meselâ, babasını öldürenin babasından, amcasını
öldürenin amcasından, dayısını öldürenin dayısından, kardeşini öldürenin de
kardeşinden miras alamayacağını hükme bağlayarak, Kur’ân-ı Kerim’in mirasla
alâkalı umumî hükmünü bu noktadan tahsîs etmiştir.
4.Sünnetin Bazı Ahkâmı Takyîdi
Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’in mutlakını takyîd eder.
Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا
نَكَالاً مِنَ اللّٰهِ “Erkek ve kadın hırsızın, yaptıklarının karşılığında bir
ceza ve Allah’tan ibret verici bir ukûbet olmak üzere ellerini kesin!” (Mâide
sûresi, 5/38) buyrulur.
Bu mutlak bir emirdir.
Ancak, hangi şartlarda ve ne miktarda hırsızlığın böyle
bir ceza ile tecziye edileceği açık olmadığı gibi, elin neresinden kesileceği de
açıkça belirtilmemektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in abdest âyetinde: “Ellerinizi
dirseklerinize kadar yıkayın.”[8] buyrularak, kolun en azından dirseklere kadar
olan kısmı “el” kelimesinin şümûlüne dahil edilmektedir.
İşte, hırsızlık suçu karşısında elin neresinden kesileceğini bize anlatan ve bu
şekilde Kur’ân-ı Kerim’in mutlak bir hükmünü takyîd eden de yine sünnet-i
mütahharadır: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), tecziye için kendisine
bir hırsız getirildiğinde, elini mafsaldan keserek, “el kesme” şeklinde gelen
mutlak emri takyîd etmiştir.
Keza: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ
بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ “Mallarınızı
aranızda (çalıp çırparak, ihtikârla, irtişâyla, riba ile) bâtıl bir surette
yemeyin; ancak anlaşma ve karşılıklı rızaya dayalı ticarî mübadeleyle yiyin.”
(Nisâ sûresi, 4/29) âyetini de, yine sünnet-i mütahhara bir hususta takyîd
etmiş; “Meyveleri, tam belirli hâle gelinceye kadar satmayın.”[9] diyen Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), âyette anlatılan hususa ayrı bir kayıt
daha getirmiştir.
Başta da ifade ettiğimiz gibi, sünnet-i seniyye Kur’ân’da bulunmayan hükümler
koyma noktasında müstakil teşrî’e esas olduğu gibi ki; ehlî merkeplerin etinin
haramlığı, yırtıcı hayvanların etlerinin yenemeyeceği ve bir kadının halası veya
teyzesi üzerine nikâh edilemeyeceği gibi şer’î hükümler, bu cümledendir.
Kitabın yanında, başlı başına müstakil bir teşrî kaynağı olarak sünnet, Kur’ân-ı
Kerim’in inmeye başladığı andan itibaren fonksiyonunu icraya başlamış ve hep
Kur’ân’la içli dışlı olmuştur.
Ne var ki, dünden bugüne cumhur-u ümmet ve ulemâ
tarafından böyle kabul edilegelmiş olan sünnet, Yunan felsefesinin tesiriyle
Nazzam gibi birtakım Mutezile imamları ve daha sonra da garazkâr ve İslâm’ı
temelinden dinamitlemeye çalışan bir kısım batılı müsteşrikler, bu dupduru
kaynağı kendilerince hep bulandırmaya çalışmışlardır.
Ne yazık ki, bir iki
asırdır batı ve müsteşrikler karşısında aşağılık duygusuna kapılan birtakım
Müslüman ilim adamları da, meseleye böyle bir kompleks içinde yaklaşarak, kısmen
müsteşriklerin oyununa gelmiş ve hatta sünneti sorgulamaya kalkışmışlardır.
Ancak, din-i mübin-i İslâm adına, Kitab ve Sünnet adına selef-i salihînin
çalışmaları ve çalışmalarının semeresi sayılan bıraktıkları eserler, o kadar
muhteşem ve parlaktır ki, sünnete bulaştırılmaya çalışılan lekelerin, bu dupduru
kaynak üzerinde hiçbir tesiri olmayacaktır.
[1] Lokman sûresi, 31/13; Buhârî, tefsir (31) 1.
[2] Tirmizî, tefsiru’l-Kur’ân 2.
[3] Tirmizî, mevâkît 1; Ebû Dâvûd, salât 2.
[4] Buhârî, ezan 18; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/53.
[5] Nesâî, menâsik 220; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/318, 366.
[6] Buhârî, i’tisâm 5, humus 1; Müslim, cihad 49-52; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
2/463.
[7] Tirmizî, ferâiz 17; Ebû Dâvûd, diyât 18.
[8] Bkz.: Mâide sûresi, 5/6.
[9] Buhârî, büyû 82; Müslim, büyû 49-56.
Sünnetin Tesbitinin Zarurî Oluşu
Sünnet, Allah Resûlü’nün hayatıdır; İslâm’ın yaşanma şekli, Allah’ın ve
Resûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanma modelidir.
Allah (celle celâluhu), habîbi ve
Resûlü Hz.Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Sözü sen söyle,
sikkeyi sen bas, turrayı sen kes, mührü sen vur ve insanların önünde sen dur!”
demiş ve O’nu, yolların ayrımında, bütün insanlara doğruyu göstermekle tavzif
buyurmuştur.
O da, bunu sözleri, fiilleri ve takrîrlerinden müteşekkil sünnet-i
seniyyesiyle yapmıştır ve yapmaktadır.
Sünnet, Resûlullah’a açılan bir penceredir..
ve o her asırda her şahsa uzanan ve
üzerinde yürünmekle İslâm’ın yümn ve bereketine ulaşılan kutlu ve mübarek bir
yoldur.
Nerede samimî bir kalb “Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)!”
derse, tıpkı bir televizyon ekranı gibi O’nun mir’ât-ı ruhuna Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) tecellî eder ve “Nedir istediğin, söyle?”
der.
Evet O, hadisinin, sünnetinin takrir edildiği, halkalar teşkiliyle müzakere
olunduğu her yerde ruhen hazırdır.
Sünnetin Tesbiti ve Teşrideki Yeri
Hadis, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem)
akvâl, ef’âl ve ahvâlini (söz, fiil ve davranışlarını) bildiren ilimdir.
Çokları, sünnetin takrîrî kısmını da ef’âli içinde zikretmişlerdir.
Öyle veya bu
şekliyle, bizim arz etmeyi düşündüğümüz hususu çok alâkadar etmediğinden
üzerinde durmayacağız.
Efendimiz’in akvâlinden murad; Kur’ân’ın (vahy-i metlüv) dışında olan mübarek
sözleridir.
Fiillerinden murad ise, Zât-ı Risâletpenâhi’lerinden sâdır olan
ef’âldir ki, büyük bir kısmı itibarıyla bunlara uymakla mükellef sayılırız.
Bu
arada, Sultanü’s-Sekaleyn Efendimiz’in âdet kabîlinden olan işleriyle, şahsı ile
alâkalı sünnetlere uymak mecburiyeti olmasa bile, bunlara dahi hâlis bir niyetle
ittiba, âdetleri ibadet hâline getirmesi ve O’nun mübarek davranışlarıyla
hedeflenen noktalara yönelmeyi netice vermesi bakımından sevap ve bereket
kaynağı olacağında şüphe yoktur.
Fıkıh ilminde bu ikinci nevi fiiller bahis mevzuu değil ise de, hadis ilminde
her zaman üzerinde durulagelmiştir.
Efendimiz’in ahvâli, hadisçilerce hadis
muhtevasına dahil, ama, fıkıhçılarca hariçtir.
Fakihler derler ki: “Efendimiz’in
ahvâli, ihtiyarî fiiller nevinden ise o, ef’âl-i nebeviyyeye zaten dahildir.
Yok, Şeref-i Nev-i İnsan’ın, şemâil-i şerifleri, mîlâd‑ı nebevîleri, O’nun zaman
ve mekânı gibi siyer kitaplarında zikredilen ve şer’î hükümlere esas teşkil
etmeyen hususlardan ise, o, fukahânın maksadının dışında kalır ve teşrîde de
esas değildir.”[1] Oysaki, hadisçilere göre, Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ)
izafe ve isnad edilen her şey hadistir ve hadisçinin iştigal sahası içine
girer.[2]
Sünnete gelince, Hazreti Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’e izafe olunan söz, fiil
ve takrîrlerin umumuna denir ki, usûl-ü fıkıh ulemâsına göre hadisin müradifi
sayılır.[3]
Biz, burada şimdi, bu çok geniş ve şümullü mevzu üzerindeki söylenmesi gerekli
olan hususları, işin mütehassıslarına bırakarak sünnetin tesbitiyle alâkalı
bir-iki önemli meseleyi kuş bakışı arz etmeyi düşünüyoruz.
Sünnet: Allah Resûlü ve O’nun nurlu ashabının yaşadığı çağdan günümüze kadar,
Kitab’ın yanında korunup kollanan ve her asırda yüzlerce devâsâ insanın,
kabullenip hemen her meselede müracaat ettiği tertemiz ilâhî bir kaynak ve
teşrîde de ikinci esastır.
Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetiyle Hazret-i Seyyidü’l-Beşer ve O’nun sünnetine
uymayı emrettiği gibi,[4] pek çok sıhhatli ehâdîs-i şerîfe de, yine sünnete
ittibaın önemi ve onun teşrîdeki yeri üzerinde durmaktadır.[5] Denebilir ki,
hemen her devirde aklının altında kalıp ezilmiş bir-iki nasipsiz istisna
edilecek olursa, sünnet, din ve dinî hayata esas teşkil etmesi bakımından bugüne
kadar hep Kur’ân’la beraber mütalâa edilmiştir.
O, Kur’ân’la o kadar içli-dışlı
ve o kadar beraberdir ki, ne onu Kur’ân’dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrit etmek
mümkün değildir.
Sünnet, Kur’ân’ın mübhem kısımlarını tefsir, mücmel yerlerini tafsîl, mutlak
olan hükümlerini takyîd, âmm olan kısımlarını da tahsîs etme gibi Kur’ân’a ait
hizmetleriyle âdeta onunla bütünleşmiş gibidir.
Namazlar, rükünleri, şartları, sıhhat ve fesadı, sünnet ve âdâbıyla; hac,
ifradı, kıranı, temettuu ve bütün teferruatıyla; zekât, nisabı, nevileri ve eda
keyfiyetiyle, Kur’ân’da mücmel olarak zikredilip de, sünnetle ayrıntılı bilgi
verilen meselelerin sadece birkaçıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de miras âyetlerinin âmm
olarak zikredilmesine rağmen, peygamberlerin mallarının miras olmayacağı,[6]
birbirine mirasçı olanlar arasında vuku bulan katlin, mirastan mahrumiyete
sebebiyet vereceği,[7] sünnetle tahsîs edilen ahkâmdandır.
Bundan başka, Kur’ân-ı Kerim’de mutlak olarak zikredilen pek çok hüküm vardır
ki, onlar da yine sünnetle takyîd edilmiştir.
Bu arada, Kur’ân-ı Kerim’in bir
tek kelime ile dahi temas etmediği ve müstakillen sünnetle ele alınan meseleler
de az değildir.
Ehlî eşeklerin[8] ve yırtıcı hayvanların etlerinin[9] haram
edilmesini, hala ve teyze üzerine yeğenlerin izdivacının yasaklanmasını[10] bu
cümleden sayabiliriz.
Bu itibarladır ki, ilk asırdan bugüne kadar, Kur’ân’ın yanında sünnet de aynı
ihtimama mazhar oldu; “Kitap” gibi kaydedildi; üzerinde müzakereler yapıldı ve
eslâfdan ahlâfa kitaplar ve kitapçıklar hâlinde intikal etti.
Allah Resûlü, hayat-ı seniyyelerinde, kendine itaat etmeyi ve sünnetine uymayı
dinin bir parçası sayıyor; söylediği her sözün arkadan gelecek nesillere
ulaştırılmasına teşvikte bulunuyor… Hatta ashabına uzak yerlerden hadis
dinlemeye gelenlere mülâyim ve yumuşak davranmayı emrediyor ve söylediği
sözlerin mutlaka dinlenip-bellenmesi için tahşidat yapıyor… Muhataplarının
anlayıp ezberlemelerine yardımcı olmak için yerinde, konuştuğu şeyleri birkaç
defa tekrar ediyor ve yerinde de mübarek sözlerinin kaydedilmesini tavsiye
buyuruyorlardı.
Beri taraftan ashab-ı kiram efendilerimiz de, bütün bir hayatı talim etme
vazifesiyle gönderilmiş olduğuna inandıkları bu Şeref-i Nev’-i İnsan ve Ferîd-i
Kevn ü Zaman’ın, değil dinin esaslarına taalluk eden söz ve davranışları, O’nun
tabiî hâl ve hareketlerini dahi, hassasiyetle takip ve tesbit ediyor; sonra da
duyup-işittiklerini tekrar ber tekrar aralarında gözden geçirip ya hafızalarına
alıyor veya defterlerine işliyorlardı.
O’ndan intikal eden her şeyi en mübarek
bir hatıra, en muhterem bir emanet sayarak tek kelimesinin dahi zayi olmasına
gönülleri razı olmayan bu müstesna cemaat, hayatlarını bu mukaddes emanete karşı
hep emniyet duygusu içinde sürdürdüler.
Ayrıca, O’ndan gelen her beyan ve mesajı, sabah akşam gökten gelmiş semavî
sofralar kabul eden ve ilâhî emirlere karşı arzuyla dolu, alabildiğine
kadirşinas bu topluluk, duyup işittiği bu ışıktan fermanları âdeta, âb-ı hayat
gibi içiyor ve tek damlasını da zayi etmiyordu.
Aslında düşünceler,
olabildiğince saf, gelen mesajlar çok yeni ve taze, sineler iştiyakla buhur
buhur, anlatılan şeyler de ebedî mutlulukla alâkalı, hatta onun altın anahtarı
mesabesinde olunca, ne sünnete karşı lâkayt kalınabilir, ne yıllanan şeyler
hafızalardan silinir, ne de onun içine başka şeyler karıştırılabilirdi.
Ve öyle
de oldu.
Zaten, hayatını, doğruluğu ikameye vakfetmiş ve yalanın her çeşidine
kapalı bu ruh insanları, doğrunun tek zerresinin dahi zayi olmasına gönülleri
razı olmadığı gibi, yalan ve hilâf-ı vâkiye karşı da tavırları tamdı.
Muhalfarz,
içlerinden biri yalana tenezzül edecek olsaydı, yüzlerce ağızdan yükselen
protesto sesi, bu yalancı solukları boğacak ve teşebbüs edecek başka kimselerin
içine de korkular salacaktı.
Böyle bir tavır ve tutum az da olsa, bir kısım
cüretkârlara karşı yapılmadı da değil…
Evet, ashab-ı kiram, hem sünnetin tesbiti vazifesini, hem de muhafazasını
tekeffül etmiş bulunuyorlardı.
Bu hususta muhkemâta tevfîkan geliştirdikleri bir
kısım tahkik metotlarıyla, duydukları her şeyi kritiğe tâbi tutabiliyor, raviyi
istintak edebiliyor, rivayet edilen her şeye şahit istiyor ve çeşit çeşit
mihenklerden geçirerek hadisi öyle kayd ve tesbit ediyorlardı.
Bu arada, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu şeyleri yazan
sahabenin sayısı da az değildi.
Aslında hadisler de tıpkı Kur’ân-ı Kerim gibi
şeref-vürûduyla beraber kaydediliyordu; ama, gayr-ı resmî ve hususî defterlere.
Hadisin kayd ve tesbitinin Ömer b.Abdülaziz’le başladığını söylemek, doğru olsa
bile eksiktir.
Zira Ömer b.Abdülaziz döneminde yapılan şey devlet
emirnameleriyle resmî tedvîndir.
Bu da tıpkı, Hz.Ebû Bekir döneminde,
hafızların hafızasında, değişik cisimler üzerinde yazılı bulunan Kur’ân âyet ve
sûrelerini bir araya getirme gibi bir resmî cem’ ve tedvîndi.
Yoksa, Hazreti Sahib-i Risâletpenâhi’leri zamanında, O’ndan sâdır olan her şey
yazılıyordu ki, bunlar arasında, daha sonra çok iştihar eden Abdullah b.Amr b.
Âs’ın, “es-Sahîfetü’s-sâdıka“sı, Hemmam b.Münebbih’in “es-Sahîfetü’s-sahîha”sı
Zeyd b.Ali b.Hüseyin’in “Mecmû“u çok meşhur olmuş ve tedvînin resmîleşip
yaygınlaştığı dönemde de sonraki müdevvenâta birer kaynak teşkil etmişlerdi.
Ashab-ı kiram, hadislerin kayd ve tesbitine hassasiyet gösterdikleri ölçüde
orijinalini muhafaza mevzuunda da fevkalâde titiz davranıyorlardı.
Âişe
Validemiz, hadisleri kelimesi kelimesine nakle alabildiğine hassasiyet
gösteriyor, İbn Ömer bir harf bile değiştirmeden rivayet etmeye çalışıyor, İbn
Mesud ve Ebû’d-Derdâ gibi kibâr-ı ashab, hadis rivayeti denince sıtmaya tutulmuş
gibi tir tir titriyor ve neden sonra ağzından birkaç kelime çıkıyor ve
“kendimden kelime karıştırırım” endişesiyle bazıları da hiç mi hiç rivayete
yanaşmıyordu.
Tâbiîn-i kiramın da bu meseleye aynı titizlikle yaklaştıklarını söylemek
mübalâğa olmasa gerek.
Said b.Müseyyeb, Şâ’bî, Alkame, Sevrî bu hassasiyetin
büyük temsilcilerinden sayılıyorlar.
Zaten daha sonraki dönemlerde, hem senet ve
metnin tahkiki, hem de ricâl kitaplarının tedvîni, silik sözlerin hadis
cevherleri arasına girmesini bütün bütün zorlaştırıyor idi ki, zannediyorum dinî
metinleri bu ölçüde hassasiyetle kritiğe tâbi tutan, İslâm ümmetinden başka bir
ümmet de yoktur.
On dört asırdır, O’nun arkasında bulunabilmemiz, frekanslarımızın O’na ayarlı,
alıcı cihazlarımızın açık ve O’na dönük olması ölçüsünde her lahza O Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’ı, vicdanlarımızda duyuyor ve ruhlarımızda hissediyoruz.
Bu öyle
bir duyuş ve hissediştir ki, bir adım daha atsak, sanki O’nunla yüz yüze
geliverecek de o diriltici soluklarını ciğerlerimize kadar çekecekmişiz gibi
oluruz.
Dünyanın süratli bir değişimin içine girdiği, beşer fıtratına ters sistemlerin
işe yaramaz çer çöp hâlinde tarihin çöplüğüne atıldığı ve insanlığın yeniden
dine yöneldiği günümüzde, Ortodokslar kendi kiliselerine, Budistler kendi
mâbedlerine, Brahmanlar kendi inançlarına yönelirken; yönelmekten de öte
koşarken, uzun zaman sağda solda ve yâd ellerde gezen Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) cemaatinin de yeniden O’na dönmeye niyetlendiği apaçık
müşâhede edilmektedir.
Evet, yirminci asrın ikinci yarısına kadar hep aleyhimize işleyen hâdiseler
zembereğini, Allah (celle celâluhu) sanki yeniden kurdu ve Hz.Muhammed’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccühle birleştirdi.
Artık, dünyanın dört bir
bucağında, düşünce dünyamızın yamaçları, rahmet ilinden gelen yağmurlarla bahar
esintilerine açık ve üfül üfül..
karın, buzun yerinde de goncalar kemer kuşanmış
salınıyor.
Evet, bugün artık ak karadan, ışık da zulmetten ayrı; herkes yollu
yolunca..
ve karanlıklar köşeye kıstırılmış olmanın paniği içinde.
Bir yanda, bir zamanlar dünyanın dört bir yanına ışık götüren, gittiği her yerde
Muhammedî ocaklar tüttüren ve Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
nisbetin şerefiyle şahlanmış ışık ordusu, bir iki asırdır neredeyse terk ettiği
kendi mâbedine hem de mehter tarrakalarıyla dönerken; öte yanda, buna mâni olmak
ve karşı koymak isteyenlerin cılız, çelimsiz ve fakat hoyratça çığlıkları.
Evet, bugün artık beşerî sistemlerin ve hususiyle de bir zamanlar büyük bir
debdebeyle gelen ve şimdilerde lânetlenerek terk edilen komünizmin yerine
alternatif sistemler hazırlanmaktadır.
Bir zaman, mâneviyat adına, peygamberlik
âleminin sultanları Hz.İsa, Hz.Musa ve Hz.Muhammed’in (aleyhimüsselâm) yerine
Paskal’ı, Bergson’u çıkarıp kullanmak isteyenler, bugün de dine güya alternatif
olarak ispritizmayı, ruh çağırmayı, reenkarnasyonu ve tenasüh düşüncelerini
çıkarmaya çalışmaktalar…
İnsanlık tarihinde -şair-i şehîrimizin ifadesiyle- oluklar hep çift yönlü
akmıştır zaten; bir yanda nur, diğer yanda kir… Evet durum, bugün hiç de
dünkünden farklı değil.
Dinin yerine uydurma ve sahte inanç sistemlerini ikame
etmeye çalışanlar, kendilerince bir şeyler yapmaktadırlar..
ve onların böyle
yapmaları da tabiatlarının gereğidir.
Ancak, bizim içimizden bazılarının
bunlara, hususiyle de müsteşriklere alet olmalarını, alet olup sünneti
sorgulamalarını anlamak zor.
Evet, bir hayli zamandan beri sahabe-i kiramı, bilhassa Hz.Ebû Hüreyre, Hz.
Enes, Hz.Abdullah İbn Ömer gibi sünneti bize nakleden tertemiz kaynakları
sorgulamakla başlayan ve Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dayanan bu
hareketin yarın nerelere varacağını kestirmek kehanet olmasa gerek… Vahyin
hameleleri, aksettirici mirât-ı mücellâsı da sorgulanınca, bir bâtıl mezhebin
nokta-i nazarı olarak Cibril (aleyhisselâm) niye sorgulanmasın ki?!
Hâlbuki, hayatımızın nuru, ziyası, cilâsı..
şaşırmayalım diye yolumuzun iki
yanına konan reflektörler ve işaret taşları mesabesindeki sünnet-i seniyye öyle
mühimdir ki, onsuz en büyük velilerin rehberliği bile, gidip Cennet yamaçlarına,
Cemalullah’ı müşâhede rasathanelerine dayanan bu upuzun yolda yetmez ve çok
fazla bir şey vaad etmez.
İmam Rabbânî gibi pek çok büyük zevat şu kanaatı izhar ederler: “Seyr u sülûk-i
ruhanîde görüyoruz ki, sünnet-i seniyyeye ait nurlarda bir farklılık, bir
başkalık var.
Evet semalarda pervaz eden en büyük velilerin rehberlik ve kuvve-i
kudsiyeleri dahi, sünnet-i seniyyenin en küçük meselesi kadar parlak ve emniyet
vaad edici değildir.”[11] Zira, sema-i vilâyette ne kadar büyük insan varsa,
hepsi Hz.Muhammed Güneşi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında birer
peykten ibarettir.
Güneşin etrafındaki peyklerin ışığının güneşe nisbeti ne ise,
velilerin nurunun da, “feyz-i akdes” ve “feyz-i mukaddes”in ilk aksettiricisinin
nuruna nisbetleri odur.
“Fazilet güneşidir sanki O, ötekiler yıldızları;
Karanlıklarda insanlar için ışık saçarlar.” (Bûsîrî)
Zeminde yaşarken zeminin hakkını bile vermekten uzak zavallıların, güneşe balçık
atıyor gibi semaya ait hakâiki ve ötelere ait cevherleri kritiğe tâbi tutmaları,
sadece kendi densizliklerini gösterecektir..
gösterecektir de, sünnet hep gürül
gürül sözünü söyleyecek, soluklarını vicdanlarımıza duyuracak ve gelecek yıllar,
“sünnet yılları”, “Hz.Muhammed yılları” ve “Kur’ân yılları” olacaktır.
[1] Zekiyyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l-fıkh), s.
100; M.
Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâ fi’t-teşrî’i’l-islâmî, s.
61.
[2] Bkz.: M.
Accâc el-Hatîb, Sünnetin Tesbiti, s.
35.
[3] Bkz.: Zekiyyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l-fıkh), s.
71.
[4] Örnek için bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/31; Nisâ sûresi, 4/59, 65, 80; Mâide
sûresi, 5/92; Nur sûresi, 24/54; Haşr sûresi, 59/7.
[5] Örnek için bkz.: Buhârî, i’tisam 2; Müslim, cuma 43; Ebû Dâvûd, sünnet 5.
[6] Buhârî, farzu’l-humus 1, i’tisam 5; Müslim, cihad 49-52.
[7] Tirmizî, ferâiz 17; Ebu Davud, diyât 18.
[8] Buhârî, farzu’l-humus 20; Müslim, sayd 26.
[9] Buhârî, zebâih 28-29; Müslim, sayd 12-15.
[10] Buhârî, nikâh 27; Müslim, nikâh 33-40.
[11] İmam Rabbânî, Mektubat, 1/240 (260.Mektup); Bediüzzaman, Lem’alar, 11.
Lem’a, 2.Nükte.
Sünnetin Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zamanında Kaydedilmesi ve
Bilâhare Tedvîni
Sünnetin, Ömer İbn Abdülaziz döneminde tedvîn edildiği doğru olmakla birlikte
eksik bir görüştür..
ve bu hususta gözden kaçırılan önemli bir nokta vardır ki,
Resûlullah’ın sağlığında bazı sahabiler tarafından Kur’ân gibi sünnetin de
yazılıp kayda geçirildiğidir.
1.Kur’ân’la Gelen Okuma-Yazma Seferberliği
Devr-i Risaletpenâhî’de Araplar büyük ölçüde okuma-yazma bilmiyorlardı ama,
bilhassa Mekkelilerin etraf kabilelerle sürekli münasebetleri olduğundan
içlerinde okuyup-yazanlar hiç de az değildi.
Ayrıca, Kur’ân’ın inmeye
başlamasıyla okuma-yazma kapıları da bütün bütün açıldı; zira her Müslüman
Kur’ân’ı, Kur’ân’ın ahkâmını din adına bellemek mecburiyetindeydi.
Bu itibarla
da âdeta Kur’ân’ın inişiyle beraber bir ilim, kültür seferberliği başlamıştı.
Tabakat kitaplarının kaydettiğine göre, Allah Resûlü’nün etrafında kırk
civarında vahiy kâtibi vardı.[1] Bunlar, sıradan okuma-yazma bilen insanlar
değildi..
vahiy kâtibi demek, kendisini Kur’ân’ı yazmaya adamış insan demekti
ki; bugünkü tabirle, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) özel kalem
müdürleri, sekreteri ve bu işe tahsis edilmiş kâtipleriydi.
O günlerde okuma-yazma o derece teşvik ediliyordu ki, Bedir Muharebesi’ni
müteakip esirlerin (kurtuluş) fidyesi olarak, bir esirin on kişiye okuma-yazma
öğretmesi kararlaştırılması önemli bir hâdiseydi[2] ve o güne göre çok ileriydi.
Evet, o gün herkes okuma-yazmaya koşuyordu; zira hayatlarını alâkadar eden,
yepyeni ve orijinal bir şey vardı ortada.
Bu, dindi, Kur’ân’dı.
Dine susamış
insanlar onu her yönüyle alacak, belleyecek, hazmedecek ve hayatlarına hayat
yapacaklardı.
Köylüsü-şehirlisi; evinde, bağında, bahçesinde Kur’ân için kalemi
kulağında bekliyordu ki, daha sonra, hadisle iştigal edenler, ‘kalemin kulakta
olmasını’ bu işin âdâbından sayacaklardı.
Böylece, belki de insanlık tarihinde
ilk defa ilâhî bir kitap, kıyamete kadar kalacak, geçerliliğini koruyacak ve
korunacak şekilde tesbit ediliyordu.
Kur’ân-ı Kerim bu şekilde kayıtlara geçip, yazıldığı, tesbit edildiği gibi, onun
müfessiri, açıklayıcısı, anahtarı..
icmalini tafsîl, mübhemini tefsîr, mutlakını
takyîd ve umumunu tahsîs eden ve ayrıca ikinci bir teşrî’ kaynağı olan sünnet de
kaydediliyor, korunmaya alınıyor, küllî, umumî ve resmî tedvîne hazır hâle
getiriliyordu.
2.Tedvîne Zıt Deliller
Bu mevzuda, önce sünnetin Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok
sonraları yazılıp kayda geçirildiğini ileri süren müsteşriklerin ve onların
tesirindeki Müslüman yazarların kendilerine delil edindikleri hadislere bir göz
atalım:
Takyîdü’l-ilm‘de Ebû Said el-Hudrî naklediyor:
اِسْتَأْذَنَّا النَّبِيَّ * فِي الْكِتَابَةِ فَلَمْ يَأْذَنْ لَنَا
“Biz, kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik de, bize izin vermedi.”[3]
Goldziher ve takipçilerinin delil diye ileri sürdükleri bu rivayeti hadis
mütehassısları kayda değer bulmamışlardır.
Tabiî bu arada, Müslim-i Şerif gibi
sıhhatli bir kaynakta, yine Ebû Said el-Hudrî’nin rivayet ettiği şu hadis de
var: لاَ تَكْتُبُوا عَنِّي، وَمَنْ كَتَبَ عَنِّي غَيْرَ الْقُرْآنِ فَلْيَمْحُهُ
“Benden bir şey yazmayınız.
Kim, benden Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu
imha etsin.”[4]
Yine, Takyîdü’l-ilm’de, hadise çok önem veren ve hadisin kaydını şiddetle arzu
eden, fakat kayda lüzum görmeden duyduğu şeyi bir defada ezberleyen hafıza
dâhisi Hz.Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) şu rivayet nakledilmektedir:
“Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanımıza geldi.
Bazı arkadaşlarımız,
hadisle alâkalı bir şeyler yazıyorlardı.
“Ne yazıyorsunuz?” diye sordular.
Onlar
da; “Sizden duyduğumuz hadisleri yazıyoruz.” diye cevap verince Resûlullah şöyle
buyurdular: أَتَدْرُونَ مَا ضَلَّ اْلأُمَمُ مِنْ قَبْلِكُمْ إِلاَّ بِمَا
اكْتَتَبُوا مِنَ الْكُتُبِ مَعَ كِتَابِ اللّٰهِ “Sizden önceki ümmetlerin,
Allah’ın kitabının yanı sıra başka kitaplardan da bir şeyler yazdıkları,
(başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor
musunuz?”[5]
Naklettiğimiz rivayetlerde yasağın mantığı bellidir: Kur’ân olsun, Tevrat veya
İncil olsun, Allah’ın kitabının başka yazı ve sözlerden tecrit edilmesi;
etrafına, nebilerin veya daha başkalarının sözlerinin yazılmaması gerekirken,
buna uyulmamış; neticede de Tevrat’a kenarlarından çok şey sızmış, İncil birken,
birkaç yüz yıl sonunda kabarmış, mücelletlere ulaşmış..
ve derken her iki
cemaatin büyük çoğunluğu da bu şekilde sırat-ı müstakîmden ayrılıp, dalâlet
yollarına sapmışlardır.
Bu hakikat, bilhassa hadisin yazılmasına müsaade eden, hatta emreden ve
yasaklayan hadislerden çok daha fazla, tesbit üzerinde duran sahih rivayetle bir
arada mütalâa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Yukarıda kendisinden “yazma”yı nehyeden hadisin rivayetini aldığımız Hz.Ebû
Hüreyre (radıyallâhu anh), şöyle demektedir: “Ashab-ı Resûlullah (sallallâhu
aleyhi ve sellem) arasında benden daha fazla hadis sahibi kişi yoktur, ancak
Abdullah b.Amr İbn el-Âs müstesna; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı.”[6]
Gerçekten, bizzat Abdullah b.Amr Hazretlerinin ifadesine göre, o,
Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu her şeyi yazardı.
Kendisine
“Sen, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkan her şeyi
yazıyorsun; hâlbuki, o da bir beşerdir.
Öfkelendiği zaman da olur, hoşnut olduğu
zaman da.” diyenler oldu.
(Bu sözleri kimlerin söylediğini edeb açısından ve
gerekmediği için hadis ravileri ketmederler.) Abdullah İbn Amr, bunun üzerine
yazmayı bıraktı ve meseleyi Allah’ın Resûlü’ne arz etti.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular:
نَفْسِي بِيَدِهِ مَا يَخْرُجُ مِنْهُ إِلاَّ حَقٌّ! فَوَالَّذِي اُكْتُبْ “Yaz;
hayatım elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, buradan haktan başkası
çıkmaz!”[7]
O, bir beşer de olsa, yine nebi idi; gazaplanması da, hoşnutluğu da Allah içindi
ve her hâlukârda hakkı söylerdi.
Evet, O’nun hiçbir sözü hevasından değildi ve
beşerî arzularından kaynaklanmıyordu..
daha doğrusu O, kendinden konuşmuyor;
ancak kendine vahyolunanı söylüyordu.[8] Fıtratı, vazifesiyle bütünleşmiş ve her
şeyiyle peygamberâne idi.
Sadrı açılarak şeytanın ve nefsin payı her ne ise o
çıkarılmıştı ve artık fıtrat-ı beşeriye ve tabiatın, O’nun nurlu nübüvvet
hayatına müdahaleleri söz konusu değildi.
O’nun söylediği her şey dindi;
dolayısıyla “Yaz!” buyurmuşlardı.
3.Hadislerin Tedvîn Edildiğini Gösteren Deliller
Kaynaklarda yine yazma ile alâkalı olarak şunu görüyoruz:
Bir adam, Huzur-u Risaletpenâhî’ye gelerek: “Yâ Resûlallah, ağzınızdan çok şey
duyuyoruz; ama bunları anında ezberleyemiyoruz.
Bu hayatî şeyler, çok defa kaçıp
gidiyor…” diyerek hıfzından şikâyette bulundu.
Bunun üzerine Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), ona: اِسْتَعِنْ بِيَمِينِكَ “Elinden yardım
iste!”[9] yani yazarak, hıfzına yardımcı ol buyurdular.
Yine, Takyîdü’l-ilm‘de şunu okuyoruz:
Râfi’ İbn Hadîc, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem):
يَا رَسُولَ اللّٰهِ، اِنَّا نَسْمَعُ مِنْكَ أَشْيَاءَ فَنَكْتُبُهَا؟
“Yâ Resûlallah, sizden çok şey işitiyoruz, yazalım mı?” diye sordu.
Allah Resûlü
de ona şu cevabı verdiler:
اُكْتُبُوا وَلاَ حَرَجَ “Yazın, hiç mahzuru yok!”[10]
Bunlardan ayrı olarak İmam Dârimî ve İbn Hacer’in kitaplarında, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) kısas, diyet ve şerâia dair yazdırdığı bazı
hükümleri, Yemen’de Amr İbn Hazm’a gönderdiğini ve ayrıca Vâil b.Hucr’e
ahidnâme yazdığını okuyoruz.[11]
Bazı kaynakların zikrettiği üzere, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
قَيِّدُوا الْعِلْمَ بِالْكِتَابِ “İlmi yazarak, kaydedin.!”[12] buyurmuşlardır.
Yine, sahih hadis kaynaklarının, Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayetine
göre, Mekke’nin fethinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir
münasebetle hutbe irad buyururken, Yemenli Ebû Şâh isimli bir zat ayağa
kalkarak: “Yâ Resûlallah, bunları benim için yazınız!” der, Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de: اُكْتُبُوا ِلأَبِي شَاه “Ebû Şâh için
yazınız!”[13] buyururlar.
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) irtihalinden birkaç gün önceydi
ki, hastalığının ağırlığına rağmen ümmetinin selâmeti adına: “Bana bir kalem
kâğıt getirin; veya defter gibi bir şey getirin; size bir şey yazayım da, benden
sonra dalâlete düşmeyin!” buyurdular.
Bunu söylediklerinde ızdırapları çok fazlaydı; o esnada Hz.Ömer: “Elimizde
Allah’ın kitabı var, o bize yeter!” dedi..
dedi ve bu bir sahabi içtihadıydı.
Buna karşılık İbn Abbas ise: “Resûlullah’la yazacağı şey arasına girildi, yazık
oldu!”[14] dedi.
O, buna ömrü boyunca üzülecekti; fakat yine ömrü boyunca, araya
giren Hz.Ömer’e karşı da içinde hiçbir şey hissetmeyecekti..
hissetmek şöyle
dursun onun hep yakınında olacaktı..
Hz.Ömer, nerede hutbe irad edecek olsa,
Mekke’de ise Mekke’den, Basra’da ise Basra’dan kalkar ve oraya gelirdi.
Bu
itibarla denebilir ki, bu mevzu ile alâkalı, Hz.Ömer hakkında kalblerde en ufak
birşey hâsıl olmamıştı..
olamazdı da; zira Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve
sellem), o sözünü bir daha yenilemediler.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin dalâlete düşmemesi için
yazmak istediği, ister kendinden sonraki halifeyle alâkalı olsun, ister başka
konularla alâkalı..
bilinen bir hakikat varsa o da kendinden sonraki halifeye
-bir kişi dışında- herkesin biat etmesiydi.
Daha sonra aynı makama gelen Hz.
Ömer’e ilk başta itiraz edenler olduysa da, bilâhare biat etmeyen kalmadı.
Hz.
Osman ve Hz.Ali zamanında ise ayrılıklar baş gösterdi… Yoksa, Hz.Ebû
Hüreyre’nin: “Resûlullah’tan iki kap dolusu ilim belledim; bunlardan birini
saçtım, neşrettim; diğerini neşretseydim, bu başım kesilirdi!”[15] sözüyle ifade
ettiği ilim miydi? Veya Hz.Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) verdiği sırlar mıydı?
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yazacağı şey gizli kaldı ama, burada
esas bizi alâkadar eden husus, devr‑i risâletpenâhîlerinde hadislerin yazıldığı,
bizzat kendisinin yazdırdığı ve yazdırmak istediği gerçeğidir.
Abdullah İbn Amr b.el-Âs’dan başka Efendimiz’in hadislerinden hiç olmazsa
bazılarını yazan başka sahabiler de vardı.
Meselâ, Seyyidinâ Hz.Ali
(radıyallâhu anh), içinde yaraların diyeti, Medine’nin hürmeti, kâfir karşısında
mü’minin öldürülmeyeceği ve daha başka hususlarla alâkalı hükümler bulunan bir
sahifeyi kılıcının bir yanında asılı taşırdı.
Şîası: “Sende Resûlullah’ın bizzat
sana tevdi ettiği, hususî bir şey var mı?” diye sorduğunda: “Hayır, umuma ait
emirlerden bir kısmı var.” demiş ve yukarıda zikrettiğimiz şekilde, nelerin
bulunduğunu söylemişti.[16]
Yine, Hz.Ömer’in kılıcının bir yanında, içinde sevâim, yani kırda yayılan
hayvanların zekâtıyla ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı.[17] Aynı
şekilde, İbn Sa’d’ın Tabakat‘ında kaydedildiğine göre, İbn Abbas, vefatında
geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Resûlü’nden ve
ashab-ı kiramdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu.[18] İbn Hişam’ın naklettiğine
göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye teşriflerinde
Yahudilerle bir anlaşma akdetmiş ve bazılarınca hukuk açısından İslâm’ın ilk
anayasası kabul edilen bu anlaşma kayda da geçmişti.
Bu anlaşma: “Bu, Kureyş’ten mü’minler ve Müslümanlarla -ihtimal, mü’minlerin
içinde henüz imanı içlerine tam sindiremeyenler ve münafıklar da bulunduğundan,
ayrıca ‘Müslümanlar’ lafzı da kullanılmıştı- ehl-i Yesrib ve onlara tâbi
olanlar, katılanlar ve onlarla beraber mücahede edenler arasında kavl-i fasl
olarak Resûlullah Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yazdırdığı
belgedir.” diye başlıyordu.[19]
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Amr İbn Hazm’a Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) gönderdiği diyet ve kısas gibi hükümlerle alâkalı yazısı,[20]
torununun torunu Ebû Bekir b.Muhammed’e..
aynı şekilde, Efendimiz’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem), azadlısı Ebû Râfi’e geçen bir tomar kâğıt ise,
tâbiîn döneminde Ebû Bekir İbn Abdurrahman İbn Hâris’e intikal ediyordu.[21]
Tâbiînin en büyük fakihlerinden olan bu zat, bu klasörü hayatında eline geçmiş
en büyük ganimet olarak telakki ederdi.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında aynen Kur’ân gibi yazılan,
ağaç parçaları, kemikler ve deriler üzerine kaydedilen hadisler, aynen tâbiîn ve
tebe-i tâbiîne intikal ediyor, onlar da bunu muhafaza ve naklediyorlardı.
Aynı
şekilde tâbiînin büyük imamlarından Mücahid İbn Cebr, Abdullah İbn Amr İbn
el-Âs’ın “es-Sahîfetü’s-sâdıka” denilen, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve
sellem) duyduğu hadisleri topladığı kitabı görmüştü.
Mücahid, onu: “Abdullah b.
Amr’ın önünde gördüm, hatta elimi uzattım ama, elimi dokundurtmadı.”
diyordu.[22]
Evet, bin bir ihtimam içinde saklıyor ve koruyordu onu.
İbn Esîr’in verdiği
bilgiye göre, bu klasörün içinde bin kadar hadis vardı.[23] Bu hadisler, daha
ziyade, “an Zeynilâbidîn, an Hüseyn, an Ali b.Ebî Talib” gibi, bir kesime göre
hadiste “silsiletü’z-zeheb” (altın silsile) denilen senede benzer şekilde, İbn
Amr’ın kendisi, oğlu ve torunundan müteşekkil “an Amr İbn Şuayb, an ebîhi, an
ceddihi” senediyle kaynaklara geçmiştir.[24] Bu silsileyle gelen 500 kadar hadis
vardır sahih hadis kaynaklarında.
4.Değerlendirme
Evet, hadisler, müsteşriklerin iddia ettikleri gibi, Efendimiz’den yüz sene
sonra Ömer İbn Abdülaziz’in emriyle kaydedilmedi; aksine bizzat ta Efendimiz
zamanında kaydedildi, kaydedildi ve ezberlendi..
ve bu metinler daha sonra da
gerek yazılı gerekse sözlü olarak arkadan gelen nesillere aktarıldı.
Akabe’nin
yiğitlerinden Câbir b.Abdillâh da, vefatında İbn Abbas gibi, arkaya büyük bir
miras, yani Allah Resûlü’nün hadislerini kaydettiği büyük bir kaynak
bırakmıştı.[25]
Bütün bunlardan ayrı olarak, Hemmam b.Münebbih’in “es-Sahîfetü’s-sahîha”sı da
aynı dönemden kalma en mühim hadis kaynaklarından biri olma imtiyazını taşır.
Hemmâm, Ebû Hüreyre’den hiç ayrılmaz, bu hafıza dâhisi büyük sahabinin
naklettiği her hadisi yazardı.
O kadar ki, bir defasında bizzat üstadından
duyduğu bir hadisi kendisine okuduğunda, Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh): “Ben
bunu pek hatırlamıyorum.” deyince, bizzat hadisi kaydettiği defteri getirip
göstermiş ve üstadını ikna etmişti.
Bu sahifeler, günümüzde Muhammed Hamidullah tarafından neşredilmiş, zannediyorum
yapılan karbon tahlillerinde de, Sahîfe‘nin onüç asır öncesine ait olduğu
anlaşılmıştı.
Ayrıca, ne enteresandır ki, bu hadisler aynen İbn Hanbel’in
Müsned‘inde bulunmakta, yine mühim bir kısmı itibarıyla Buhârî, Müslim gibi
sahih kaynaklarda da yer almaktadır.
Bu da, hadislerin, daha Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında kaydedildiğini gösterdiği gibi, O’ndan
sonra da eksiksiz, yanlışsız ve tam olarak sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn
kanallarıyla hadis külliyatına geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu tarihî vâkıalar ve serdettiğimiz hadisler karşısında, hadis yazmayı
yasaklayan haberler, son dönemin büyük hadis âlimlerinden Irak’ta yaşamış Ahmed
Muhammed Şâkir’in yerinde tespitiyle, ya sonradan neshedilmiştir; ya da yukarıda
izahına çalıştığımız gibi, Kur’ân’ın yanı başına yazılmaması ve hadis de olsa
Kur’ân’a hiçbir şeyin karıştırılmaması içindir.[26]
Bu mevzuda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hassasiyeti, aynen Hz.
Ömer’de de vardı.
Çünkü, ilk nazil olduğu dönemde Kur’ân’ın iyice bellenmesi,
anlaşılması, ehemmiyet ve fonksiyonunun kavranması ve Allah’ın kelâmı olması
ölçüsünde ona ihtimam gösterilmesi gerekiyordu.
Aksi hâlde, hadis Kur’ân’a
karışır, Kur’ân kendine has keyfiyet ve hususiyetini kaybeder ve önceki
ümmetlerde yaşanan durum aynen tekrarlanırdı.
Bu sebeple, Hz.Ömer’in bu mevzuda gösterdiği tehâlük, bizzat Efendimiz’in de
tehâlüküydü.
Daha sonra, ashab-ı kiram, her şeyi apaçık görüp kavradıktan ve her
şey yerli yerine oturduktan, hatta “Kur’ân nedir, hadis nedir?” belli olduktan
sonra, -izahına çalıştığımız üzere- hadisler de Kur’ân gibi ayrıca tedvîn
edildi.
Hadislerin daha ilk dönemde bu şekilde kaydedilmesinden sonra, tarihlerimizde
İkinci Ömer diye anılan Ömer İbn Abdülaziz zamanında ise resmen tedvîn edildi.
Değişik yerlerde, değişik şahısların ellerinde sahifeler vardı.
Çok defa da bu
hadisler, ağızdan ağıza naklediliyordu.
Hatta, bu yüzden ve ayrıca ezberlenip
öğrenilmeleri için, nasıl Hz.Ömer, İbn Abbas, Ebû Musa el-Eş’arî, Ebû Said
el-Hudrî ve Zeyd b.Sabit gibi sahabeler, hadislerin hafızalarda kalması ve
ezberlenmesi gerektiği üzerinde durdukları gibi, Şa’bî, Nehaî gibi hadiste yed-i
tûlâ sahibi, hafıza dâhisi tâbiîn âlimleri de ilk başta yazmaya taraftar
olmamışlardı.
Bununla birlikte, hem kaydedilen, hem de ağızdan ağıza nakledilen hadisler, Ömer
İbn Abdülaziz döneminde resmen tedvîn edilmeye başlandı.
Nasıl Yemame’de çok
sayıda Kur’ân hafızının şehit olması, Kur’ân’ın resmen toplanması hususunda Hz.
Ömer’in bu mevzudaki tehâlükünü çekmişse, aynı şekilde hadislerin tedvîn işi de
Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin sünnete ait gayretini coşturmuştu.
Çoklarınca birinci müceddit kabul edilen ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve
sellem): “İnsanların bozduğunu düzeltenler.”[27] müjdesine on üç asır önce
bihakkın liyâkat gösteren Ömer İbn Abdülaziz (radıyallâhu anh), Emevi sarayında
yetişmişti.
Hadiste, tefsirde, nakd-i ricâlde söz sahibiydi.
İki buçuk yıllık
hilâfeti süresince, çok genişlemiş İslâm memleketlerinde çok yönlü tecdit işini
gerçekleştirmiş ve İslâm memleketleri sanki melekler tarafından idare edilir bir
havaya, bir görünüme bürünmüştü.
İşte bu büyük zat, onca hizmetlerine, bir de hadislerin resmen tedvîni gibi,
bütün hizmetlerine taç olacak bir büyük hizmeti ekledi.
Vaktiyle Resûlullah’ın
kendisine diyetler ve kısas gibi mevzularda bir sahife yazıp verdiği Amr b.
Hazm’ın torunu, Medine Valisi Ebû Bekir b.Muhammed b.Amr İbn Hazm’a bu mevzuda
emir gönderdi.
Vali de, tâbiînin gençlerinden, fart-ı zekâ (yüksek zekâ) sahibi
Muhammed İbn Şihab ez-Zührî’yi bu işle vazifelendirdi.[28]
Zührî, “resmî tedvîn” diyebileceğimiz bu mühim işe hemen koyuldu..
ve İslâm
hadis tarihinde ilk resmî “müdevvin” olma şerefini kazandı.
Vali Ebû Bekir b.
Hazm, aynı işle bizzat kendisi de uğraşmasına rağmen, derlediklerini
gönderemeden Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri vefat etmişti.
Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti, yalnız
Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de Abdülmelik İbn Abdülaziz
İbn Cüreyc, Irak’ta Said İbn Ebî Arûbe, Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed b.
Abdirrahman, Kûfe’de Zâide b.Kudâme ve Süfyan es-Sevrî, Basra’da Hammad b.
Seleme ve Horasan’da Abdullah b.Mübarek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden
sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.[29]
Tedvîn döneminden sonra, hadisleri mevzularına göre sınıflandırmak suretiyle
kitaplar “telif etme” mânâsında “tasnif” başlamış ve bu dönem, İslâm hadis
tarihinin altın dönemi olmuştur.
Bir yandan, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsedded b.
Müserhed, el-Humeydî ve Ahmed İbn Hanbel gibi mümtaz simalar “Müsned“lerini
meydana getirirken; diğer yandan da Abdürrezzak b.Hemmam gibi kimseler
“Musannef“ler telif ediyorlardı.
İbn Ebî Zi’b ve İmam Malik Muvatta‘ını ve Yahya
İbn Said el-Kattân ve Yahya İbn Said el-Ensarî’nin “telifat-ı güzide”leri de
yine bu altın döneme rastlar.
Bu zâtlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Yahya İbn Maîn gibi büyük
muhaddislerin şeyhleridirler.
Nihayet, Kütüb-ü Sitte’nin telif vakti gelmiş ve
İslâm hadis külliyatının en mevsûk altı kitabı kabul edilen bu eserlerin
müellifleri, bir zebercet çağın kapısını aralamışlardır.
Hemen hemen aynı zamanlarda yaşayan bu devâsâ kametler, aynı zamanda modern
telifin de üstadlarıdırlar.
Zaten, Buhârî ile Müslim arkadaştı..
Tirmizî,
Buhârî’den ders almış bir muasırdı..
Nesâî ve Ebû Dâvûd da aynı dönemin hadis
pîrleriydi.
Bunlarla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında ancak
üç-dört nesil vardı..
ve bu nesillerin altın silsilelerini teşkil eden halkalar,
yalanın rüyalarına dahi girmediği büyük zatlardan meydana geliyordu.
Dinin yarısını teşkil eden sünnet, bu şekilde, şek ve şüpheye mahal bırakmayacak
ölçüde, en mevsûk kanallardan, alabildiğine hassas ve kılı kırk yaran muhakkik
zatlar tarafından, hem de ta sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn döneminden
başlayarak kaydedilmiş, ezberlenmiş, muhafazaya alınmış ve sonra da harfi
harfine nakledilmiş, kitaplara geçmiş ve bu günlere gelip ulaşmıştır.
Evet, sünnet, sahabe tarafından, bir dinî kaynak, önemli bir rehber, bereketli
bir Kur’ân tefsiri olarak değerlendirildiği, sahip çıkıldığı gibi, tâbiîn,
tebe-i tâbiîn döneminde de, daha da artan bir iştiyakla sahip çıkıldı ve daha
sonraki çağlara taşındı.
[1] M.
Accâc el-Hatîb, es-Sünnetü kable’t-tedvîn, s.
298.
[2] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/22.
[3] Tirmizî, ilim 11; Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-ilm, 32,33.
[4] Müslim, zühd 72; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/12, 21; Dârimî, mukaddime 42.
[5] Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-ilm, s.
34.
[6] Buhârî, ilim 39; Tirmizi, ilim 12; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/248.
[7] Ebû Dâvûd, ilim 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/162, 192; Dârimî, mukaddime
43.
[8] Bkz.: Necm sûresi, 53/3.
[9] Tirmizî, ilim 12; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/169.
[10] Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-ilm, s.
73.Benzer rivayetler için bkz.: Ahmed
b.Hanbel, el-Müsned, 2/215; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 1/151.
[11] Dârimî, diyât 1,3,11,12; İbn Hacer, el-İsâbe, 6/228; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/294.
[12] Dârimî, mukaddime 43; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/313; Hâkim,
el-Müstedrek, 1/188.
[13] Buhârî, ilim 39; lukata 7; Tirmizî, ilim 12; Ebû Dâvûd, menâsik 89; diyât
4.
[14] Buhârî, ilim 39, merdâ 17; Müslim, vasiyet 22.
[15] Buhârî, ilim 42; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/362; 4/331.
[16] Buhârî, ilim 39, cihad 171, diyât 24, 31; Tirmizî, diyât 16.
[17] Ebû Dâvûd, zekât 5; Tirmizî, zekât 4.
[18] İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ, 5/293.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/31 vd.
[20] Dârimî, diyât 12; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/294; İbn Hacer,
el-İsâbe, 6/228, 596.
[21] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye, s.
330.
[22] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe 3/350.
[23] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe 3/349; Subhî Salih, Hadis İlimleri ve Hadis
Istılahları (Türkçe tercümesi), s.
22.
[24] San’ânî, Tavzîhu’l-efkâr, 1/91.
[25] İbn Ebî Hâtim, Takdimetu’l-cerh, s.
46; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî
ilmi’r-rivâye, s.
354.
[26] Ahmed Muhammed Şâkir, el-Bâisü’l-hasîs, s.
132-139.
[27] Tirmizî, iman 13; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/73.
[28] Buhârî, ilim 34.
[29] İbn Hacer, Hedyü’s-Sârî, s.
4; M.
Accâc el-Hatîb, es-Sünne kable’t-tedvîn,
s.
337.
Rivayet Bi’l-Mânânın Şartları
Bu arada, bazı âlimler, rivayet bi’l-mânâyı belli şartlarda tecviz etmişlerdir
ki, bu şartları şöyle sıralayabiliriz:
a) Ravi, lisana tam mânâsıyla vâkıf olmalıdır.
Lisana vâkıf olmayan, lisandaki
nüansları bilmeyen bir insanın, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem)
intikal eden beyanları, sözleri anlayabildikleriyle: “Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), şöyle demişti.” deyip rivayet etmesi caiz değildir.
Aslında
ravi, mânâya da vâkıf olmalıdır.
b) Ravinin mânâyı karşılamak üzere koyduğu kelime, siyak ve sibak arasında,
hadise ve dile vâkıf, hüşyâr üstadlar tarafından, farklılığı sezilmeyecek kadar
yerinde olmalı ve asıl kelimenin müradifi olup, aynı mânâya delâlet etmelidir.
c) Hadisin lafzı bütün bütün unutulmuş olması hâlinde ancak böyle bir şeye
başvurulmalıdır ki, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait hazine hiç
olmazsa özü itibarıyla zayi olmaktan kurtulsun ve: مَا لاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَ
يُتْرَكُ كُلُّهُ “Hepsi elde edilmiyor diye bütünü de terk edilmez.” fehvâsınca,
sünnetten istifade edilebildiği kadar istifade edilsin.
1.Hadislerdeki Lafız Farklılıkları
Burada şu hususu da belirtmeliyiz ki; “rivayet bi’l-mânâ” sahasına girmemekle
beraber, bazı hadis-i şerifler, değişik lafızlarla da rivayet edilmiştir.
Meselâ, günde beş vakit namazda, en azından farzlarda yirmi defa okuduğumuz
“et-Tahiyyât” bunlardan biridir.
Bir sûre gibi sahabe-i kirama belletilmiş dualardan biri olan ve Hanefilerin,
pek çok Kûfelilerle birlikte, İmam Evzâî’nin, Süfyan-ı Sevrî’nin, İbn Mesud’dan
gelen rivayetle okudukları ve cumhur-u ulemâya göre en faziletli Tahiyyât’tan[1]
başka; İmam Şafiî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği az değişik bir “Tahiyyât” ki,
bunda, “et-Tahiyyât”tan sonra araya “el-Mübarekât” girmiş ve aradaki ‘vav’
(و)lar düşmüştür.[2] Ayrıca Hz.Ömer’in minberden irad buyurdukları bir üçüncü
Tahiyyât[3] ve zayıf rivayetlerle gelen daha başka Tahiyyât’lar da vardır.[4]
Buradan hareketle bazıları: “Demek ki sahabe, Efendimiz’den duyduğu her şeyi
kelimesi kelimesine bellemiyor..
ve belleyemediği, ya da unuttuğu bu kelimelerin
yerine kendince uygun kelimeler koyduğu” iddiasında bulunabilirler.
Fakat işin
gerçeği hiç de öyle değildir.
Çünkü, namaz, bir rivayete göre hicretten üç, bir
başka rivayete göre ise beş sene önce farz olmuş ve Hz.Ömer gibi, İbn Mesud
gibi sahabenin ilkleri, en az on yıl günde beş defa Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) arkasında namaz kılmışlardır.
Böyle bir iddia, bu hafıza dâhilerini -el-İyâzu billah- ahmak insanlar
derekesine düşürmek olur.
Allah Resûlü’nün arkasında bu kadar yıl namaz kılan,
23 yıl O’nunla beraber olan bu insanlara, bugün bile beş yaşındaki bir çocuğun
ezberleyip, ölünceye kadar hafızasında tuttuğu bir şeyi “iyi belleyememe” ve
“unutma” gibi bir ithamda bulunmak, tımarhanedeki delilerin bile ihtimal
vermeyeceği bir hafifliktir.
Kaldı ki, Hz.Ebû Bekir döneminde Kur’ân resmen bir kitap hâlinde toplanırken,
bu insanların hafızalarına da müracaat edilmiş; hafızalardaki ile yazılanlar
karşılaştırıldığında, hiçbir farklığın olmadığı ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla,
hadisle alâkalı böyle bir iddia, neticede Kur’ân’ın sıhhatine de halel getirecek
mahiyettedir.
Bu meselenin aslı şu olsa gerektir: Kur’ân-ı Kerim, hadis‑i şeriflerde de ifade
olunduğu gibi: “Yedi harf üzere nazil olmuştur.”[5] Burada, bu yedi şeklin
münakaşasını yapacak değilim.
Ancak, Kur’ân, Allah’ın o ümmî kavme, ilâhî
rahmeti olarak, yedi şekilde edaya müsait bir tarzda inmiştir.
Aynı durum, hadis-i şerifler için de vâriddir.
Allah Resûlü, kendisine inen
âyetleri bir defasında bir vecihle okumuşsa, bir başka defasında bir diğer
vecihle okumuştur.
Tahiyyât’ı da aynı şekilde İbn Mesud’a bir vecihle talim
buyurmuş, Hz.Ömer’e bir başka vecihle, İbn Abbas’a da üçüncü bir vecihle talim
buyurmuştur.
Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim için “seb’atü ahruf” denilen yedi vecihle
eda caiz olduğu gibi, hadis-i şerifler için de, değişik şekillerde O’ndan
şerefsüdur olma söz konusu edilebilir.
Bu itibarla da denebilir ki;
Tahiyyât’ların ve onları ifade eden lafızların hepsi Allah Resûlü’ndendir.
2.Cevâmiü’l-Kelim
Bu derin mevzuun bir diğer yönü daha var: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem), ‘cevâmiü’l-kelim’ sahibidir;[6] yani, bir sözle pek çok mânâlar ifade
eden öyle hadisleri vardır ki, bunlardan bir tanesi tam bir cilt kitaba mevzu
olabilir.
Bu kabîl hadislerin tahlilinde, Arap dilinin grameri, kaideleri,
usûlleri ve meânînin, beyanın, bedîin prensipleri dahilinde, her defasında
karşımıza yeni yeni mânâ buudları çıkabilir.
Allah Resûlü’nün bu türden
sözlerini okuyanlar, ister istemez: “Bunları, değil sahabe-i kiram gibi
öğrendikleri her şeyi O’ndan öğrenen ümmîler, cihan çapında ilimlere uyanmış
dâhiler dahi söyleyemezler.” hükmünü verecektir.
Kıyamete kadar bin bir mânâ
buudu içinde kıymetini, geçerliliğini koruyan söz cevherleridir bunlar âdeta.
Öyleyse, bu sözler, vahiy ile teyit edilen bir Zât’ın sözleridir ve meselenin
hafife alınmaya hiç mi hiç tahammülü yoktur.
Bu itibarla, sayıları bazılarına
çok da gelse, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize kadar intikal
eden o mübarek sözlerin bütününe, çok rahatlıkla O’nun fem-i mübareklerinden
çıkmış sözler olarak bakabiliriz.
[1] Buhârî, ezan 148,150; Müslim, salât 55-59.
[2] Müslim, salât 60; Ebû Dâvûd, salât 182; Tirmizî, mevâkît 100.
[3] Muvatta nidâ 53-55; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/261; el-Hâkim,
el-Müstedrek, 1/398.
[4] Bkz.: Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 2/141-144.
[5] Buhârî, fedâilü’l-Kur’ân 5; Müslim, müsâfirîn 264, 270.
[6] Buhârî, tâbir 11; Müslim, mesâcid 5.
Bazı Mevzû Hadisler Ve Günümüzde Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller
Başlangıçtan bugüne muhaddisîn-i izâmın gösterdikleri o takdire şâyân ceht,
gayret ve hadis mevzuunda sergiledikleri hassasiyet sayesinde neyin sahih, neyin
mevzû olduğu apaçık ortaya çıkmış olmasına ve Kur’ân gibi, onun tefsiri, mühim
bir buudu ve hikmet-i televvünü olan sünnet de: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا
الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Şüphesiz, Zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik;
ve onun koruyucuları da elbette Biziz.” (Hicr sûresi, 15/9) âyetinin şümulü
içine girmekle ilâhî sıyânet altında bugünlere gelmiş bulunmasına rağmen,
günümüzde maalesef bu mevzu, müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan bazı
tali’sizlerce tenkit mevzuu hâline getirilmiş ve pek çok sahih hadise ve sünnete
dil uzatılır olmuştur.
Bu sebeple, şimdi biraz da mevzû hadislerden bazılarına temas edecek ve dile
dolanan bazı sahih hadisleri ele alacağız.
1.Mevzû Hadisler
Meselâ, hadis diye rivayet edilen bir sözde: أَبُو حَنِيفَةَ سِرَاجُ أُمَّتِي
“Ebû Hanife, ümmetimin kandilidir.”[1] denmektedir.
Vâkıa, Ebû Hanife, ümmet-i
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) için gerçek bir kandil olmuş ve ashab-ı
kiramdan sonra onun ayarında dine hizmet eden pek az kişi çıkmıştır.
Ama gel gör
ki, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir söz şerefsüdûr
olmamıştır.
Zannediyorum bu, mezhep taassubuyla uydurulmuş bir sözdür.
Hadis diye uydurulan bir diğer söz de: اِتَّخِذُوا الدِّيكَ اْلأَبْيَضَ “Beyaz
horoz edinin.”dir.[2] Horoz, hele beyaz horoz halk tarafından pek sevilir ve
“Kerameti vardır.” denilir.
Fakat, hadis nakkâdı zatlar, bu sözün kezzablar
tarafından rivayet edildiğini tespit edip, hadisle alâkasının olmadığını ortaya
koymuşlardır.
Bu da, her hâlde horoz ticareti yapan bir yalancının uydurduğu
sözdü…
Halk arasında yaygın olan bir başka söz daha vardır:
اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin
şerrinden sakın.”[3] Bir defa bu sözün hadis olamayacağı bir yana, mantığa ve
akla uygunluğu da yoktur.
Eğer, uydurma caiz olsaydı ben: أَحْسِنْ إِلَى مَنِ
اتَّقَيْتَ شَرَّهُ “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun.” derdim.
Çünkü
iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder.
Nitekim, bu hakikati ifade
eden bir sözde: “İnsan, ihsanın kölesidir.” denmiştir.
Diğeri ise, Efendimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) isnadı mümkün olmayan korkunç bir yalandır.
Yukarıdaki sözün akla ve mantığa uygun olmadığından da bahsetmiştim.
Evet,
İslâm, aklîdir, mantıkîdir; ancak onun aklî ve mantıkî olması ile akla ve
mantığa dayanması farklı şeylerdir.
İslâm, insanüstü bir hakikattir.
Bu hakikat,
Allah ve Resûlü’nün tayin ve tespit ettiği şeydir.
İnsana düşen, bu hakikati
bulmaktır; yoksa tek tek her akıl, hiçbir zaman hakikatin kaynağı olamaz.
Hakikat bu iken, bugün maalesef bir kısım ilim mahfillerinde bu husus da ayrı
bir mecraya çekilerek suiistimal edilmek istenmektedir.
Meselâ: “Bendendir diye
bir söz naklettiğinizde, onu kendi aranızda müzakere edin.
Eğer o söz hakka
muvafıksa, tasdik edin ve dininize bir esas olarak kullanın.
Ben, onu konuşmuş
olayım olmayayım, fark etmez; yeter ki, söz hakka muvafık olsun.”
Bu söz, kesinlikle hadis değildir ve olamaz da.
Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz
gibi, hakkı tayin ve tespit eden Allah ve Resûlü’dür; yoksa, kişilerin ölçü ve
değerlendirmeleri, Resûlullah’ın sözleri için asla kıstas olamaz.
Tam aksine,
insanlar, kendi söz ve davranışlarını Resûlullah’ın sünnetine, yani söz ve
davranışlarına uydurmak mecburiyetindedirler.
Bunun gibi hadis diye uydurulmuş bir diğer söz de: وُلِدْتُ فِي زَمَنِ الْمَلِكِ
الْعَادِلِ “Ben, âdil bir melik zamanında doğdum.”[4] ifadesidir.
Bu, bizim
“Nûşirevan”, İranlılar’ın ise “Enûşirvan” dedikleri kişiyi yüceltmek için
uydurulmuş bir sözdür.
Allah Resûlü’nün, bir başkasının kazandıracağı şerefe
asla ihtiyacı yoktur; bilakis, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
zamana ve mekâna şeref getirmiştir.
Zamana ve mekâna şeref verdiği zamanda âdil
bir hükümdarın yaşamış olması, O’nun şerefine şeref katmaz; zaman ve mekânın
etekleri, O’nun dünyaya teşrifleriyle şerefle dolmuştur.
Akıl ve mantığa çok ters düşmemekle birlikte halk arasında çok meşhur olmuş,
kitaplarda görüp, minberlerden dinlediğiniz, hadis diye rivayet edilen bir başka
söz de: اَلنَّظَافَةُ مِنَ اْلإِيمَانِ “Temizlik imandandır.”[5] ifadesidir.
Bu
sözün mânâsı doğrudur ama, böyle bir söz, asla ve kata Resûlullah’tan sâdır
olmamıştır.
“Mânâsı doğrudur.” dedim; çünkü sahih hadiste Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem): اَلطُّهُورُ شَطْرُ اْلإِيمَانِ “Tuhûr, (yani,
maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle
gerçekleştirilecek mânevî temizlik) imanın yarısıdır.”[6] buyurmuştur.
Bir diğer aldatan söz de: تَخَتَّمُوا بِالْعَقِيقِ “Akikten yüzük takının.”
Allah Resûlü’nden böyle bir söz sâdır olmuş değildir.
Şu kadar ki, Âişe
Validemiz’den rivayet edilen: تَخَيَّمُوا بِالْعَقِيقِ “Akik’te çadır kurun.”
hadisi vardır.
Akik, Medine’den ayrılıp da Mekke’ye giderken kendisine uğranılan
bir vadinin adıdır.
İlk dönemlerde yazıda nokta kullanılmadığından, تَخَيَّمُوا
ihtimal تَخَتَّمُوا olmuş ve Akik vadisi, akik taşı ile karıştırılmış ve ortaya
böyle bir söz çıkmıştır.
Bir de bunun sonuna: فَإِنَّهُ يَنْفِي الْفَقْرَ “Çünkü
o, fakirliği giderir.” yalanı eklenmiştir.[7]
اَلنَّظَرُ إِلَى الْوَجْهِ الْجَمِيلِ عِبَادَةٌ “Güzel yüze bakmak ibadettir.”
sözü de, hadis diye uydurulmuş sözlerdendir.
“Güzele bakmak sevaptır.” şeklinde,
Türk halkının ağzında çok yaygındır.
Hâlbuki bu söz, bir dalâlettir, bir
sapıklıktır.[8]
Bunun gibi, yukarıda geçtiği üzere: اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ
“İlim, Çin’de de olsa talep edin.”[9] sözü de, -günümüzde ilim adına yeni bir
şeyler söylemek ve İslâm’ın ilme verdiği değeri güya ortaya koyma adına ne kadar
söylenirse söylensin- yalandır, uydurmadır ve asla hadis değildir.
İlme ait Kur’ân’da ve hadiste o kadar senâ, terğip ve teşvik vardır ki,
kâhinlerin secalarına benzeyen böylesi sözlere ihtiyaç yoktur.
Meselâ, Kur’ân-ı
Kerim’de: إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Kullarından
ancak âlim olanlar Allah’tan haşyet duyar.” (Fâtır sûresi, 35/ 28) buyrulmuştur;
yine Kur’ân-ı Kerim’de:
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer sûresi, 39/9) âyeti
vardır.
Ayrıca sahih hadiste:
إِنًّ الْمَلاَئِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا رِضاً لِطَالِبِ الْعِلْمِ “Melekler
razı olmalarından dolayı ilim talep edenlerin (ayaklarının altına) kanatlarını
gererler.”[10] buyrulmuştur.
Böyle onlarca âyet ve hadis varken, hadis diye
uydurulmuş sözlere hiç ihtiyaç yoktur.
2.Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadisler
Misal olarak getirdiğimiz bunlar ve daha bunlar gibi yüzlerce mevzû hadise
dokunulmaz, hatta konuşmalara konu edilirken, bugün Buhârî, Müslim ve Kütüb-i
Sitte’den diğer dört kitapta geçen ve muhaddisîn-i kiramca sahih kabul edilen
pek çok sahih hadise dil uzatılmaktadır.
a.
Tevrat’ın Müjdesi
Meselâ, bunlardan biri, Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadistir:
فيِ التَّوْرَاةِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً
وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً وَحِرْزاً لِلْأُمِّيِّينَ، أَنْتَ عَبْدِي وَرَسُولِي،
سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ، لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ وَلاَ سَخَّابٍ فِي
اْلأَسْوَاقِ، وَلاَ يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ، وَلَكِنْ يَعْفُو
وَيَغْفِرُ، وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ
الْعَوْجَاءَ بِأَنْ يَقُولُوا: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ فَيَفْتَحَ بِهَا
أَعْيُناً عُمْياً وَآذَاناً صُمّاً وَقُلُوباً غُلْفاً
Tevrat’ta (Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında) şu âyet vardır:
“Ey Nebi, seni şahit, (ümmet-i Muhammed’in imanlarına, İslâmlarına şehadet ve
nezaret edici), (doğru yolu, doğru yolun encâmı Cennet’i) müjdeleyen (eğri yolun
encâmından) sakındıran, şu ümmî cemaate bir zırh, bir kale olarak gönderdik.
Sen, Benim kulum ve Resûlümsün.
Ben, seni mütevekkil, (her nebi tevekkül etmişse
de, hususiyle seni hakkıyla tevekkül eden) olarak isimlendirdim.
O, haşin, kaba,
öfkeli, hiddetli, şiddetli ve sokaklarda gezerken bağıran bir insan değildir.
Kötülüğü kötülükle savmaz.
Fakat affeder, bağışlar.
Şu bin bir puta tapan, eğri
(büğrü yollara sapmış) kavmi ‘Lâ ilâhe illallah’ diyerek doğrultuncaya ve
bununla, görmeyen gözleri, duymayan kulakları ve kapalı kalbleri açıncaya kadar,
Allah O’nun ruhunu kabzetmeyecektir.”[11]
Müsteşrikler ve İslâm dünyasında onların çizgisini takip edenler, bu hadisi
tenkit, hatta onun mevzû olduğu iddiasında bulunmaktadırlar.
Sebep ise basit,
gayr-i ilmî ve gayr-i mantıkî..
hadisin ravisinin Abdullah İbn Amr İbn el-Âs
olması ve İbn Abbas, Enes, Ebû Hüreyre gibi onun da, rivayetlerinde
Ka’bu’l-Ahbâr kaynaklı hadislerin olması.
Evvelâ, bu hadisin Efendimiz’in sıfatlarına, tarihî vâkıalara ve Kur’ân-ı
Kerim’in Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkalı ifadelerine zıt
hiçbir yönü, hiçbir harfi yoktur.
İkinci olarak, Tevrat ve İncil’de hem de bunca
tahriften sonra, hâlâ Efendimiz hakkında dünya kadar işaret ve bişaretin var
olduğunu söyleyebiliriz.
Zaten Kur’ân-ı Kerim’de, Resûlullah’a inanan Tevrat ve
İncil ehli hakkında:
اَلَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ
مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَاْلإِنْجِيلِ
“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları (sıfatlarını
ve geleceğinin müjdelendiğini okudukları) bu ümmî, nebi Resûl’e ittiba ederler.”
(A’raf sûresi, 7/157) buyurmuyor mu?
Yine, Kur’ân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde: ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي
التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي اْلأِنْجِيلِ “Onların Tevrat’taki misali buna
benzer; İncil’deki misallerine gelince…” (Fetih sûresi, 48/29) diyerek,
Tevrat’ta ve İncil’de Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun
ashabından nasıl bahsedildiğini haber vermiyor mu?
Hatta günümüzde bile, allâme Hüseyin el-Cisr, mevcut Tevrat ve İncil
nüshalarında, 100 yerde Efendimiz’le alâkalı işaret tespit etmiştir ki;[12]
doğrusu, onca tağyirden sonra buna hayret etmemek kabil değil.
Bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşâallah- sahih olduğu ortaya çıkacak
olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
isminden bahsedilmektedir.
Evet, kendinden sonra gelecek peygamberi ismiyle
haber vermesi Hz.Mesih’in (aleyhisselâm) en önemli meselelerinden biriydi.
Üçüncü olarak, İslâm’a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi.
Ka’bü’l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı.
Asrımızın dev mütefekkirinin
ifadesiyle: “Malumatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu.”[13] Kur’ân ve
sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur’ân ve sünnetin sükut ettiği mevzularda
İsrailiyat’a ait bazı şeyler naklediyordu.
İddia edildiği gibi, katı, mutaassıp,
İslâm düşmanı ve sert biri de değildi.
Onu Hz.Ömer’in katliyle alâkalı
göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır.
İbn Abbas, Ebû
Hüreyre, Enes b.Mâlik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahabiler, onun Tevrat’tan
yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Ka’bü’l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu
büyük sahabiler.
Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir
sahabiydi.
Evlendiğinde: “Bu kadın benim ibadetime mâni olacak.” diye beş-on gün
hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır.”[14] diye zorlamasıyla gitmişti.
Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti.
Tarihî vak’alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütalâalarla sahih
hadislere ve bu hadislerin ravisi sahabilere dil uzatmak, İslâm’ın ikinci büyük
rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir.
b.Tevessül
İtirazda bulunulan sahih hadislerden bir ikincisi de şudur:
Hz.Enes’in (radıyallâhu anh) rivayetine göre, Hz.Ömer Efendimiz (radıyallâhu
anh), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz.Abbas’ın
(radıyallâhu anh) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah’tan yağmur ister ve
şöyle der:
اَللّٰهُمَّ إِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا r فَتُسْقِينَا
وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا
“Allahım! Peygamberimiz hayattayken, O’nunla tevessülde bulunur, yağmur
isterdik, Sen de bize yağmur verirdin.
Şimdi, Peygamberimiz’in amcasıyla
tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur ver!”[15]
Bu hâdise, İbn Ebi’d-Dünya’nın kitabı ve meşhur Câhız’ın,“el-Beyan
ve’t-tebyin”inden delil getirilerek inkâr edilmek istenmektedir.
Meşhur Mutezile
imamı ve sahih hadisleri bile inkâr etmeyi meslek edinmiş, materyalist Nazzam’ın
talebesi olan Câhız, adı geçen kitabında: “Hz.Ömer’e yağmur duası adına isnad
edilen şeylerin hepsinde ızdırap vardır.
Çünkü, kâh minbere çıkıp dua etti, kâh
namazın arkasında dua etti, kâh kürsüde dua etti denmektedir.
Öyleyse, bu
hadisler doğru olamaz.” demektedir.
Bir kere Câhız, hadisçi değildir; hadisle alâkası, sıradan bir insan kadar ya
vardır veya yoktur.
İbn Ebi’d-Dünya’ya gelince, kendisi mübarek bir kişi
olmasına rağmen, kitabının yalanlarla dolu olduğunu, hadisten haberi olanlar
söylüyor.
Şimdi, bunlara dayanılarak hadis hakkında nasıl hüküm verilir ki?
Hatta, o kadar büyük ve İslâm tarihinin kendisiyle iftihar edeceği şahıslardan
biri olmasına rağmen, bir hadis hakkında “İmam Gazzâlî rivayet ediyor.” dense
insana gülerler; çünkü, İmam Gazzâlî de muhaddis değildir.
Nitekim, İhyâ‘sında
naklettiği hadisleri, hadiste müceddit sayılan Zeynüddin Irâkî, tek tek ele
almış ve: “Şu sahihtir, şu hasendir, bu da zayıftır.” demiş ve kritiğe tâbi
tutmuştur.
Tabipten mühendislikle, kimyacıdan tabâbetle alâkalı mevzular
sorulmaz.
Demek ki, bu hadise olan itirazın, sağlam ve ilmî bir dayanağı yok.
İkinci olarak, tevessül yadırganacak bir şey değildir.
Her şeyden önce Kur’ân-ı
Kerim’de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ
الْوَسِيلَةَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile araştırın.”
(Mâide sûresi, 5/35) buyrulmaktadır.
Sonra, sahabe-i kiram, Efendimiz’den dua
isterlerdi ki, bunda da yine apaçık o mülâhaza vardır.
Meselâ, bir defasında bir
bedevî gelmiş ve: “Yâ Resûlallah, kaht u galâ var.
Dua etmez misin?” demiş,
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerini kaldırarak: اَللّٰهُمَّ
اسْقِنَا غَيْثاً “Allahım, bize bol bol, bereketli yağmurlar ihsan et!” demiş,
hemen o anda yağmur inmeye başlamış ve günlerce devam etmiş.
Ancak zarara yol
açtıktan sonradır ki, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek,
yağmurun kesilmesi için dua etmesi istirhamında bulunmuşlar ve o anda yine
minberde bulunan Allah Resûlü’nün duasıyla yağmur kesilivermişti.
O kadar ki,
bulutlar Medine’nin üstünde taç gibi bir hal almış ve halk, güneşin altında
evlerine gitmişti.
Hatta o anda bu hususî muamele karşısında Allah Resûlü de
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzünde pırıl pırıl tebessüm, şöyle buyurmuşlardı:
أَشْهَدُ أَنَّ اللّٰهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنِّي عَبْدُ اللّٰهِ
وَرَسُولُهُ
“Şehadet ederim ki, Allah her şeye kadirdir.
Yine şehadet ederim ki ben Allah’ın
kulu ve Resûlüyüm.”[16]
Yine, sünnet-i sahihada, mağaraya girince, düşen bir taşın mağaranın ağzını
örtmesiyle içerde mahsur kalan üç Müslümanın amelleriyle nasıl tevessülde
bulunduklarını görüyoruz.
Biri, anne ve babasına yaptığı iyiliği..
diğeri,
sevdiği amca kızına tam yaklaşacakken, Allah’tan korkup geri durduğunu..
üçüncüsü de, kendine hizmet eden, fakat hizmetinin karşılığını almadan giden bir
zatın bu hakkını nasıl nemâlandırıp, daha sonra ona teslim ettiğini anlatıyor ve
bu amelleriyle Allah’a tevessülde bulunuyorlardı.[17]
Resûlullah zamanında da vesilede bulunanlar oldu.
Allah Resûlü de bunu tasvip
buyurdu ve ayrıntılarıyla anlattı.
Meselâ, görme kusuru olan bir zat, Allah
Resûlü’ne gelerek şikâyette bulundu.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
kendisine güzelce abdest alıp, iki rekât namaz kılmasını ve sonunda da, aşağıda
arz edeceğimiz duayı okumasını tavsiye buyurdu.
Tavsiye buyurulan duada şu
hususlar vardı:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ
نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ! إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي
حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فيَِّ
“Allahım! Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve
sellem), Sana yöneliyor ve Senden istiyor, Sana dehalette bulunuyorum.
Yâ
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem): Seninle, senin hürmetine bu hâcetim için
Rabbime teveccüh ettim ki, hâcetim yerine gelsin.
Allahım, O’nun, hakkımdaki
şefaatini kabul et!”[18] O zat, gidip kendisine söylenenleri yapınca gözleri
açıldı.[19]
Şimdi, Kur’ân-ı Kerim, Allah’a vesile araştırılmasını emir buyurur, Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân’la tevessülü tavsiye eder, hatta
kendisiyle tevessüle cevaz verir; keza sahih hadislerinde kişinin güzel ameliyle
tevessülü salıklarsa, bilmem ki, terslik, tevessül yapmanın neresinde ve Hz.
Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh), tevessülle yağmur duasında bulunması neden
yadırganır?
Evet, buna, dense dense hakikat karşısında temerrüt denir ve bunun altında
sünneti yıkma gaye ve gayreti aranır.
c.
Köpeğin Yaladığı Kap
Yine Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hanbel’in
rivayet etikleri bir hadis-i şerif daha var ki, müsteşrikler ve onların İslâm
dünyasındaki takipçileri, akıllarına sığdıramadıklarından veya sadece Ebû
Hüreyre, ya da Abdullah İbn Ömer rivayet ediyor diye onu da bir türlü kabul
edemiyorlar.
Bu hadis şu: طُهُورُ إَِنَاءِ أَحَدِكُمْ إِذَا وَلَغَ فِيهِ
الْكَلْبُ أَنْ يَغْسِلَهُ سَبْعَ مَرَّاتٍ أُولاَهُنَّ بِالتُّرَابِ “Birinizin
kabını köpek yaladığında, o kabın temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla
onu yedi defa yıkamasıdır.” Hadisin bazı rivayetlerinde ise: “Birinizin kabından
köpek içtiğinde…” şeklindedir.[20]
Hadis-i şerifteki ‘yedi’ ifadesi, bizzat ‘yedi’ defayı ifade ettiği gibi,
çokluktan kinaye de olabilir.
Bu sebeple, Hanefî fukahâsı, üç defa yıkamayı
yeterli görmüşlerdir.
Eğer, temizleme üç defa ile mümkün oluyorsa, üç defa
yıkanır.[21]
Hakkında bir kitap yazılabilecek kadar muhtevalı bu hadis-i şerif, esasen
nübüvvetle alâkalı önemli ip uçları vermektedir.
Evet, ancak şimdilerde
anlaşılmıştır ki, köpekten insana geçebilecek bazı hastalıklar var.
Hıfzıssıhha
adına üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu mesele, köpekte ve insanda
müşterek bazı hastalıkların bulunabileceğine dikkati çekmesi açısından ve hem
köpekte, hem insanda hastalık yapan müşterek virüs ve mikropların her iki
bünyede de yaşayabildiğini tembih bakımından mucize buudlu bir haberdir.
Ve bu
mevzuda, ilmî mecmualarda dünya kadar yazı çıkmıştır.
Aslında çıkmasa ne olur!
Bugün, köpeğin tenyasının insana nasıl geçtiğini ve insanda teşekkül eden bazı
kistlere köpeğin kaynaklık ettiğini ve köpek dışkılarının gömülmesi lâzım
geldiğini artık bilmeyen mi var?
Hakikat bu iken, bu hadisi serrişte edip, sünnete ilişen müstağripler ve
müsteşrikler, gün gelip de zaman, bu hadisin ifade ettiği muazzam hakikati
ortaya koyduğunda, acaba bu erken iddialarından dolayı hicap duymayacaklar mı?
d.
Sinek Hadisi
Buna benzer bir başka sahih hadis daha var ki, Maurice Bucaille gibi, eserlerini
takdirle tercüme edip yayınladığımız zatlar bile, acele edip, hadisi hemen
tenkide tâbi tutmuş ve âdeta Müslümanların bilgisizliği veya zuhulü gibi
göstermek istemişlerdir; ancak neticede yine hadis ve hadisi rivayet eden Ebû
Hüreyre’lerin yüzleri ak, müsteşriklerle onların takipçilerinin yüzleri de kara
çıkmıştır.
Hadis şudur:
إِذَا وَقَعَ الذُّبَابُ فِي إِنَاءِ أَحَدِكُمْ فَلْيَغْمِسْهُ كُلَّهُ ثُمَّ
لْيَطْرَحْهُ
“Sinek herhangi birinizin (yeme veya içme) kabına konarsa, onu tamamen kabın
(yiyeceğin veya içeceğin) içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın.”[22]
Hadisi sened yönünden tenkit mümkün değildir; çünkü Buhârî ve yanı sıra Ebû
Dâvûd, Nesâî, Dârimî ve İbn Hanbel rivayet etmişlerdir.
Sahabe ve ümmet telakkî
bi’l-kabulle karşılamış; hadis mütehassısları da herhangi bir şüphe îrâsında
bulunmamışlar; bulunmamışlar ve hadis bugünlere gelmiş ulaşmış.
Hadis, ilk kez,
Mutezile imamlarının o günkü ilimlerine çarpmış ve inkâr edilmiş.
Aynı şekilde,
kriterlerine uymadığı için yirminci asır müsteşrik ve ilim adamlarının tenkidine
de uğramış.
Oysa ki, bu hadis de başlı başına bir mucizedir.
Çünkü, her şeyden
önce Allah Resûlü, sineğin mikrop taşıyıcı olduğuna dikkat çekmekte ve hadisin
devamında: فَإِنَّ فِي أَحَدِ جَنَاحَيْهِ شِفَاءً وَفِي اْلاٰخَرِ دَاءً “Çünkü,
sineğin bir yanında şifa, diğer yanında ise hastalık vardır.” buyurmaktadır.
Bizim burada ‘yan’ diye tercüme ettiğimiz ‘cenâh’ kelimesi “kanat” mânâsına da
gelmektedir.
Hadis, her iki mânâ ile ayrı iki mühim hakikate parmak basmaktadır.
Sineğin bir yanında mikrop, diğer yanında ise, o mikrobu sterilize edecek
stoplazma içinde bir ilaç taşıdığı, günümüz tıp araştırmalarının ortaya koyduğu
bir hakikattir.
İkinci durumda, yani ‘cenâh’ kelimesini ‘kanat’ diye tercüme
ettiğimizde ise, -lafzın her iki şekilde de yorumlanması mümkün- karşımıza şu
gerçek çıkmaktadır:
Sinek bir yere pike yaparken, yeniden kalkabilmek için kanatlarından birini
ihtiyaten çok dikkatli kullanır.
Pek nadir olarak, yeniden kalkamayacağı bal
gibi bir zemine konar.
Onun o, miniminnacık kafasında kendi hayatı adına bütün
plân ve programı hazırdır ve kusursuzdur.
Sinek bir kanadı üzerinde herhangi bir
yere veya yiyecek ve içeceklere, insanın ağzına-gözüne konar kalkar ve tabiî
tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını da taşır.
İşte, ilmin kendisini asırlarca geriden takip ettiği Allah Resûlü, sineğin bir
kanadıyla taşıdığı mikroba karşı diğer kanadının ilaç olarak kullanılmasını emir
ve tavsiye buyurmaktadır ki, hıfzıssıhha adına tıbbın bugün keşfedebildiği bu
gerçeği, O, asırlar ve asırlar önce iki kelime ile ifade buyurmuştur.
Muhaddislerin, ashab-ı kiramın ve ümmetin on dört asırdır telâkkî bi’l-kabul
buyurdukları bu hadis-i şerifi, Ebû Hüreyre rivayet ediyor diye veya akla
sığmıyor gerekçesiyle karşı çıkmak, ilim ve hakikat adına ne kadar aceleden bir
karar!.
Bir yanında hastalık, diğer yanında şifa taşıması, yalnız sineğe has bir özellik
de değildir.
Aynı şey, akrep için de, arı için de bahis mevzuudur.
Akrebin
soktuğu yere, akrebi ezip sararlar; arı ise bir yanıyla bal yaparken, kuyruğuyla
zehir akıtır.
e.
Üç Mescide Şedd-i Rihal
Yine, sünnetin temellerine dinamit koyma adına, Ka’bü’l-Ahbâr’dan nakillerde
bulunan sahabelerin rivayetinden ötürü veya Yahudilik adına Mescid-i Aksâ’yı
takdis ediyor gerekçesiyle şu sahih hadis de tenkide uğramıştır:
لاَ تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلاَّ إِلَى ثَلاَثَةِ مَسَاجِدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
وَمَسْجِدِ الرَّسُولِ r وَالْمَسْجِدِ اْلأَقْصَي
“(Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine katlanıp, ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç
mescit dışında başka bir mescit için yolculuğa çıkılmaz.
Onlar da: Mescid-i
Haram, Mescid‑i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” Bazı rivayetlerde önce Mescid-i Aksâ,
sonra Mescid-i Nebevî zikredilir.[23]
Bir defa, mü’minler arasında, hadiste Mescid-i Aksâ takdis edildiği için
rahatsızlık duyacak kimse yoktur.
Mescid-i Aksâ, Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) miraca çıkarken uğrayıp, enbiyâ-i izâmın ervâhına imamlık
yaptığı ve Kur’ân-ı Kerim’in: بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Çevresini mübarek kıldık.”
(İsrâ sûresi, 17/1) buyurduğu mescittir.
Mescid-i Aksâ, mukaddes bir mescit
olmasının yanında, yeryüzünde din-i mübin-i İslâm’ın hâkimiyetinin remzidir.
Mescid-i Aksâ’yı içine alan mübarek belde, Hz.Musa’nın cemaati kıvama geldiği
zaman, o büyük nebinin fetâsı Yûşâ b.Nûn’un eliyle fethedildiği bir buk’adır.
Mescid-i Aksâ’nın ve çevresinin fethi, daha sonra Hz.Ömer’e (radıyallâhu anh),
bilâhare de İslâm’ın büyük ve şerefli kumandanlarından Selahaddin Eyyubî’ye
nasip olmuş ve inşâallah son olarak da, âhir zamanın Hakk’a en yakın kudsîlerine
bağrını açacaktır.
Mescid-i Aksâ, bir remizdir; elden çıkışı mânevî mağlubiyetin, kapısını
mü’minlere bir kere daha açması da, hakikî mü’minlerin yeniden kendini
bulmasının remzidir.
Eğer Mescid-i Aksâ, Kitap’ta ve Sünnette tartılara gelmeyen
bir ağırlığa sahipse, Allah Resûlü de bunu ifade buyurmuşsa, o zaman bu hadisi
yalanlamak niye? Ama onun, Mescid‑i Nebevîye rüçhâniyetine gelince, o, münakaşa
edilebilir.
Mescid-i Aksâ gibi yerlerdeki ibadete gelince, oraya ait hususî bir
ibadet yoktur.
Zaten, ibadetlerdeki zaman-mekân tayini de Şâri’e aittir.
Nitekim, İbn Abbas Hazretlerinden gelen bir rivayette bir kadın, tutulduğu bir
hastalıktan kurtulursa, gidip Mescid-i Aksâ’da namaz kılmaya nezreder.
Hastalıktan kurtulur ve yolculuğa çıkmak üzere hazırlandığında Hz.Meymûne
Validemiz’e gelip, meseleyi açar.
Meymûne Validemiz de ona şöyle buyurur:
إِجْلِسِي فَكُلِي مَا صَنَعْتِ وَصَلِّي فِي مَسْجِدِ الرَّسُولِ r فَإِنِّي
سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ r يَقُولُ: صَلاَةٌ فِيهِ أَفْضَلُ مِنْ أَلْفِ صَلاَةٍ
فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إِلاَّ مَسْجِدَ الْكَعْبَةِ
“Otur da yaptığın yemeği ye (burada kal ve işine bak), namazını da Resûlullah’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mescidinde kıl! Çünkü ben, Resûlullah’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: ‘Bu mescitte kılınan
namaz, Kâbe Mescidi dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir.’ “[24]
Evet, ibadet ü taatte Cenâb-ı Allah (celle celâluhu), hususî bir zaman ve hususî
bir mekân intihap etmediğinden, namaz her yerde kılınabilir.
Burada kurban
nezreden, gidip onu başka bir yerde kesebileceği gibi, başka bir yerde nezreden
de, gelip burada kesebilir.
Meymûne Validemiz meseleyi bu zaviyeden ele
aldıkları gibi, ayrıca Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın efdaliyetini de
tebarüz ettirmiş oluyordu.
Maamafih, fukahâ-i kiramdan bazıları, her zaman
ibadete açık olması, namazın yanı sıra tavaf da yapılabilmesi gibi
hususiyetlerinden dolayı, Mescid-i Haram’ı bu umumî kaideden ayrı mütalâa etmiş
ve Mescid-i Haram için yapılan nezrin Mescid-i Haram’da îfâsının lüzumuna kâni
olmuşlardır.
Ne bu fıkhî meselenin, ne de Meymûne Validemiz’in sözünün, Mescid-i
Aksâ veya bir başka mescidin kıymet ve derecesine dokunur herhangi bir yanı
yoktur.
f.
Dine Sahip Çıkan Cemaat
Tekzip edilmekle, tekzip edenlerin tutarsızlığını gösteren bir diğer sahih hadis
de şudur:
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ
مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَذَلِكَ
“Dünyanın ömrü olduğu sürece, Allah’ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar,
ümmetimden hak üzere galip ve daima dine omuz veren bir cemaat bulunacak;
bulunacak ve dine sahip çıkacaktır.
(Yani din, hiçbir zaman yeryüzünden
bütünüyle silinmeyecektir.) Kendilerine muhalefet edenler, onlara hiçbir zarar
da veremeyecektir.”[25]
Bu hadise, hangi gerekçe ile karşı çıkarlar anlamak zordur.
On dört asırlık
İslâm tarihinde, din-i mübin-i İslâm’ın yeryüzünden, insanların kalbinden
silindiği, desteksiz ve muavenetsiz kaldığı bir dönem hiç olmamıştır ki! Evet
tarih, ona omuz veren bir cemaatin bulunmadığı dönemlerden bahsetmiyor.
Geçmişi bırakalım; dinin ve ona sahip çıkanların en çok ve en şiddetli hücumlara
maruz kaldığı şu yirminci asırda bile din ortadan kaldırılabilmiş midir ki;
hadisin tutarsızlığına hükmediliyor.
Komünist ülkelerde baskı altına alındığı,
bazı ülkelerde şiddetle takip edildiği ve silinmek üzere olduğunun sanıldığı
dönemlerde bile, yine ona sahip çıkanlar bulunduğu gibi, bugün, insanlık,
çeşitli dalâlet ve küfür bataklıklarında bunca yıl yüzdükten sonra, kurtulmak
için el attığı yine dindir, ‘din-i mübin-i İslâm’dır; çünkü o ilâhî bir
şem’adır; bir şem’a ki, Allah yaka, üflemekle sönmez.
Hadiste sözü edilen ‘cemaat’ hakkında değişik yorumlar yapılmıştır.
Buhârî, bir
yerde: “Bunlar, Şam ehlidir.”[26] diyor.
Çünkü, onun yetiştiği dönemde Şam,
ilmin merkeziydi.
Hilâfet, vâkıa Şam’dan Bağdat’a taşınmıştı ama, Şam ondan
sonra da, uzun asırlar merkez olma hususiyetini devam ettirmişti.
Evzâî, Leys b.
Sa’d ve İmam Malik gibi âlimler, talebelerini Şam’a gönderiyor, bunlar da orada
ümerânın etrafını alıp, ilim neşrediyorlardı.
Bazıları, bu hadisteki ‘cemaat’ten
kastın muhaddisler olduğunu, bazıları da müfessirler olduğunu söylemiştir.
Maamafih, bu ‘cemaat’i belli bir gruba ve zamana hasretmemek, mânâya daha uygun
olsa gerek.
Her zaman bulunmuştur bu cemaat.
Bir zaman Şam’da..
bir zaman başka
bir yerde..
bir zaman Ömer İbn Abdülaziz’in etrafında..
bir zaman İmam Gazzâlî
Hazretleri’nin çevresinde bir zaman İmam Rabbânî’nin, bir zaman Mevlâna Halid-i
Bağdâdî’nin ve bir zaman da bir başkasının arkasında bulunmuştur ve bulunmaya da
devam edecektir.
g.
Uykudan Kalkınca Elleri Yıkamak
Anlamayan veya mânâsına vâkıf olamayanlar tarafından tekzip edilen bir diğer
hadis-i şerif de şudur:
إِذَا اسْتَيْقَظَ أَحَدُكُمْ مِنْ نَوْمِهِ فَلاَ يُدْخِلْ يَدَهُ فِي اْلإِنَاءِ
حَتَّى يَغْسِلَهَا ثَلاَثَ مَرَّاتٍ، فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لاَ يَدْرِي أَيْنَ
بَاتَتْ يَدُهُ، أَوْ أَيْنَ كَانَتْ تَطُوفُ يَدُهُ
“Sizden biriniz, uykusundan uyandığı zaman elini üç kere yıkasın ve yıkamadan
elini (yiyecek veya içecek kabına) daldırmasın.
Çünkü o, geceleyin elinin
nerelerde gezip dolaştığını bilemez.”[27]
“İnsan, elinin gezip dolaştığı yerleri bilmez mi?” diye, Fecru’l-İslâm,
Duha’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm kitaplarının sahibi Ahmed Emin, bu hadisi alaya
alır..
Ebû Reyye de onunla alay eder ve bunların üstadı müsteşrik Goldziher de.
İnsan, geceleyin elinin nerelerde gezdiğini bilir mi gerçekten? Bence bu hadis-i
şerifte, yukarıdaki benzerleri gibi zamanları aşan bir beyan ve hıfzıssıhha
adına bir mucizedir; ve mühim hakikatleri ifade etmektedir.
İnsanın alerjisi olur, kaşıntısı olur ve geceleyin bilmeden bazı yerlerini
kaşıyabilir.
Yine bugün, tırnak altında milyonlarca mikrobun barındığı, tıbbın
bildiği gerçeklerdendir.
Öyleyse, bedenini kaşıyan ve buradaki mikropları eline
bulaştıran veya tırnak altlarına yerleşmesine sebep olan bir insan, sabah
ellerini yıkamadan yemeğe oturur, elini yemek veya su kabına daldırırsa,
şurasına-burasına bulaşan mikropların vücuduna girmesine sebep olmayacak mıdır?
Şimdi, ümmetin öteden beri telakkî bi’l-kabulle karşıladığı ve ilmî tespitlere
de ters düşmeyen; ters düşmek bir yana, onlarla mütesânit olan böyle bir haber
veya tembihi, bir kısım müsteşrikler veya onların İslâm dünyasındaki takipçileri
müstağriplerin hoşlanmadıkları sahabiler rivayet ediyor diye, ya da onların
yaşadığı dönemde, ilmî seviye henüz o noktaya ulaşmadığı için hadisi tekzibe
kalkışmaları ancak kendilerini utandıracak bir davranıştır.
h.
Miraçta Hz.Musa ile Mülâkat
Tekzibine çalışılan hadislerden biri de, miraçta Resûlullah Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetine günde 50 vakit namaz farz olmuşken, Hz.
Musa’nın, irşad ve ikazıyla, bunun beş vakte indirilmiş olmasıdır.[28] Bu
hadisi, Buhârî ve Müslim gibi en sahih kaynaklar rivayet etmektedir.
Evvelâ, bu bir mülâkattır, müracaat değildir.
Kaldı ki, Peygamberimiz’in Hz.
Musa’ya müracaatının da, yadırganacak bir yanı yoktur.
Bir kere Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), yeni miraca çıkıyor; Hz.Musa (aleyhisselâm) ise,
çoktan o âlemlerin tavusu olmuş bir nebi.
İkinci olarak, Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) edeb timsalidir; hem Allah’a karşı tavrında hem de Hz.Musa’ya
karşı tavrında.
Ayrıca, O hep ümmeti hakkında yüsr (kolaylık) yolunu araştırmış
ve ona vesileler aramıştır.
Hz.Musa ile mülâkatı da böyle bir vesile olarak
değerlendirmiş olabilir.
Sonra, bu bir müracaatsa, O’nun Hz.Musa’ya
müracaatının, İsrailoğulları veya Yahudi kavmi nazarında umumî havayı yumuşatıcı
olması bakımından taşıdığı psiko-sosyolojik durum da çok önemlidir.
Bundan başka Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün peygamberleri
tasdikle gelmiştir.
Bu kabîl muhtevasıyla böyle bir mülâkat, bu yüce mânâyı
ifade bakımından çok önemlidir.
Evet, O’nun peygamberleri kabulü âdeta
dâsitâniydi.
O kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve önceki
peygamberlerin -hâşâ- hafife alınmasına asla izin vermemişti.
Hatta bir
defasında bir sahabinin Hz.Musa’nın kadrine gadrettiğini görünce O, hemen
müdahale edip: “Beni Musa b.İmrân’a tercih etmeyin.
Zira, ben onu mahşer
gününde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim.” buyurmuştur.[29] Burada da
hak çizgisi mahfuz, böyle bir kadir bilirlik, dolayısıyla da yumuşatma söz
konusu olabilir.
Sonra, biz mekânın bütün buudlarını tam olarak bilemiyoruz.
Dolayısıyla bazı
hâdiseler hangi buudda cereyan ediyor, ondan da habersiziz.
Meselâ, yine Ahmed
İbn Hanbel, Müslim ve İbn Mâce gibi sahih hadis kaynaklarının rivayet ettiği ve
Hıristiyanken Müslüman olan Temîmü’d-Dârî’nin, bilmediği bir adada gördüğü son
derece kıllı bir yaratığı (Cessâse) ve mağaradaki, kendisini “Deccal” olarak
takdim eden bir insan azmanını anlatan hadis-i şerifi[30] “Temîmü’d-Dârî
Hıristiyandı; bunu Hıristiyanlıktan getirmiştir.” veya “Böyle bir şey mümkün
değildir.” diye hemen inkâr yoluna mı gitmek gerek? Bu hadisi, en azından,
bazılarının trans hâlinde gördükleri bazı şeyler kabîlinden anlayamaz mıyız?
(Öyle anlayalım demiyorum.) Kaldı ki, Temîmü’d-Dârî’nin bu hâdiseyi, hangi mekân
buudunda gördüğünü de bilmiyoruz.
Yine, Hz.İsa’nın -keyfiyeti ne olursa olsun- nüzulüyle alâkalı pek çok hadis
var;[31] bütün bunlara Hıristiyanlar tarafından uydurulmuş gözüyle mi bakacağız?
Hz.İsa (aleyhisselâm), peygamberliğine iman ettiğimiz ve Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de geleceğini müjdelemiş olduğu ulü’l-azm
peygamberlerden değil midir? O da bizim peygamberimizdir; Hz.İbrahim, Hz.
Dâvûd, Hz.Süleyman, Hz.Musa gibi.
Denizler altında, telepati yoluyla yapılan konuşmaları, ruh çağırmayı,
insanların uyutulmasını, telefonla hipnoz hâdisesini kabul edip de zikrettiğimiz
hadisleri -ki hangi buud ve keyfiyette cereyan etmiş olursa olsun- Allâme Kadı
Iyaz’ın Şifâ‘sından ve Ebû Nuaym İsbehânî’nin Delâil‘ine, ondan da İbn Kesîr’in
Şemâil‘ine kadar bütün şemâil kitaplarının kaydettiği “şakk-ı sadr”
(Efendimiz’in göğsünün yarılması) hâdisesini akıl ve pozitif ilimlere göre izah
edemiyoruz diye inkâr mı edeceğiz?
Evet, sahih hadisleri inkârla sünneti yıkmaya çalışanlar, zannediyorum,
yıkamayacakları bu şeyi yıkma kuruntularıyla harap olup gidecekler; ama, sünnet
ebedlere kadar dimdik ayakta kalacaktır…
[1] Suyûtî, Tedrîbü’r-râvî, 1/278; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/33.
[2] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/36.
[3] Aliyyülkârî, el-Masnû’, 1/45; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/44.
[4] Aliyyülkârî, el-Masnû’, 1/204; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/454.
[5] Aliyyülkârî, el-Masnû’, 1/78; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/341.
[6] Müslim, tahâret 1; Tirmizî, daavât 86.
[7] İbn Adiyy, el-Kâmil, 7/147; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ; 1/356-357.
[8] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/421.
[9] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/154.
[10] Tirmizî, ilim 19; Ebû Dâvûd, ilim 1.
[11] Buhârî, tefsir (48) 3; büyû 50; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/174; Dârimî,
mukaddime 2.
[12] Hüseyin el-Cisr, Risale-i hamîdiye (Türkçe tercümesi) s.
52-94.
[13] Bediüzzaman, Muhâkemât, s.
56.
[14] Buhârî, savm 55; edeb 84; Müslim, savm 182.
[15] Buhârî, istiska 3; fedâilü’l-ashab 11.
[16] Buhârî, cuma 35, istiska 6, 14, menakıb 25; Müslim, istiska 8; Ebû Dâvûd,
istiska 2.
[17] Buhârî, icâre 12; Müslim, zikir 100.
[18] Tirmizî, daavât 118; İbn Mâce, ikâme 189.
[19] el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/707.
[20] Buhârî, vudû 33; Müslim, tahâret 90-91; Tirmizî, tahâret 68; Ebû Dâvûd,
tahâret 37; Nesâî, tahâret 50; İbn Mâce, tahâret 31; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
2/245, 253, 460.
[21] Serahsî, el-Mebsût 1/48; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’ 1/64; Merğînânî,
el-Hidâye, 1/23.
[22] Buhârî, tıb 58; bedü’l-halk 17; Ebû Dâvûd, et’ime 48; Nesâî, el-fera’
ve’l-atîra 11; İbn Mâce, tıb 31; Dârimî, et’ime 12; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
2/229, 246.
[23] Buhârî, fazlu’s-salâti fî mescidi Mekke ve’l-Medine 1, 6; savm 67;
cezâü’s-sayd 26; Müslim, hac 511.
[24] Buhârî, fazlu’s-salâti fî mescidi Mekke ve’l-Medine 1; Müslim, hac 510;
Tirmizî, mevâkît 126; Nesâî, menâsik 124; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 6/333.
[25] Buhârî, i’tisam 10; tevhid 29; Müslim, imâre 170.(Lafız Müslim’den)
[26] Buhârî, tevhid 29.
[27] Buhârî, vudû 26; Müslim, tahâret 87-88; Ebû Dâvûd, tahâret 50; Tirmizî,
tahâret 19.(Lafız Ebû Dâvûd’dan)
[28] Buhârî, salât 1; Müslim, iman 263; Tirmizî, salât 45; Nesâî, salât 1.
[29] Buhârî, rikâk 43; tevhid 31; husûmât 1; enbiyâ, 31; Müslim, fedâil 160.
[30] Müslim, fiten 119; Ebû Dâvûd, melâhim 15; İbn Mâce, fiten 33; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 6/373, 374, 413.
[31] Bkz.: Buhârî, büyû 102; enbiyâ 49; Müslim, iman 242-247; Ebû Dâvûd, melâhim
14; Tirmizî, fiten 21, 54; İbn Mâce, fiten 33; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
2/240, 394, 538; 4/6-7.
Allah Resûlü’nün Getirdiği İklim
Allah Resûlü’nün, yarınları bugün gibi, hatta avucunun içi gibi görmesi, O’na
has bir keyfiyetti.
Hudeybiye’den çıkardığımız o büyük ders de işte budur.
Allah
Resûlü öyle yeni, taze düsturlar ortaya koymuştur ki, zamanın yaşlanıp
değişmesine mukabil bu düsturlar hep taze kalmakta hatta daha gençleşmektedir.
Allah Resûlü Allah tarafından bir kısım dinî disiplinler ve prensiplerle ortaya
çıkmış ve kendi asrında bunları o asrın insanına tebliğ ve talim etmiştir.
Onlar
da bize kadar bu meseleleri ulaştırmışlardır.
Bütün geçmişlerimizden Allah
(celle celâluhu) ebeden razı olsun! Bir kadirşinaslık ifadesi olarak bu mevzuda
Kur’ân bize şunu talim eder:
رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَِلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِاْلإِيمَانِ وَلاَ
تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا
“Allahım, bizi mağfiret eyle, Allahım, bizden evvel bu işe omuz vermiş, bu
davayı göğüslemiş, şimdiye kadar bu işi getirmiş ne kadar selefimiz ve
geçmişimiz varsa hepsini de mağfiret eyle..
ve inananlara karşı kalblerimizi
gıll ü giştan koru.”[1]
Ta sahabe-i kirama kadar dillerimizde bu, bir kadirşinaslık ifadesidir.
Her
mezarın başında durup Fatiha okuduğumuzda bu kadirşinaslığı ifade etmeye
çalışırız.
Seleflerimiz bugüne kadar, tahminlerin üstünde bir performans
sergileyerek, Allah Resûlü’nün arkasından birbirini takip eden bir sürü devlet
kurmuşlardır.
Bir Batılı diyor ki: “Hz.Muhammed çok büyüktür.” Neden? Çünkü
ortaya attığı düstur, prensip ve disiplinlerle, yüze yakın devlet kurulmuş, pek
çok medeniyetin mimarı olunmuş, dünyanın dört bir yanına ordular gönderilmiş ve
bu ordular, başlarındaki liyakatli insanlarla her gittikleri yerden başarıyla
dönmüşlerdir.
Hatta bu yerlere sadece birer fatih olarak değil aynı zamanda
birer ilim meşalesi gibi gitmişler ve dünyanın dört bir yanında ilim ocakları
tüttürmüşlerdir.
İşte Bağdat, işte Orta Asya’da düşmanlarımızın yıkmalarına rağmen, hâlâ yıkıp
bitiremedikleri mâbedlerimiz, külliyelerimiz, şifahanelerimiz, camilerimiz ve
işte muhteşem Endülüs! İlim ve sanat dâhilerini hayretten hayrete sevkeden bütün
kadim âsârıyla..
kültürü ve sanatıyla..
ahlâkı ve insanlığın müşterek
değerlerine saygısıyla! Beş yüz senelik gaddar bir zaman cenderesinde ufalana
ufalana yok edilme kertesine geldikten sonra bile bu bakiye-i mağdure karşısında
ürpermemek kabil değil.
Bir de onlara sanatçı, estetiğe vâkıf münsif düşünürlerin gözleriyle
bakılabilse… Kim bilir ne harika şeyler sezilecek ve ne ledünnî duygulara
ulaşılacaktır!
Evet, O’ndan sonra ve O’nun izleri üzerinde binlerce ilim yuvası kurulduğu,
yüzbinlerce ilim ve sanat adamı yetiştiği gibi, O’nun getirdiği sistemi temsil
eden yüzlerce devlet kuruldu.
Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Harzemiler,
Karahanlılar ve şanlı Osmanlı Devleti bunlardan sadece birkaçı…
İslâm dini, Hıristiyanlıkla mukayese edilmemelidir.
Hıristiyanlık hiçbir zaman
kiliseyi aşamadı.
Devlet, ya teokratik idare dediğimiz papazların kafalarından
çıkan içtihatlarla veya materyalist insanların kafalarından çıkan dünyevî
prensiplerle idare edildi.
Ama Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
mesajı ve dini öyle değildi.
O, kitap ve Sünnet’in canlı, derin, âlemşümul,
içtihada açık, tecdit derinlikli esasları üzerine kuruldu ve devam etti.
Onun
ikliminde zaman değişiyor, suret değişiyor, mânâ ve muhteva bâki kalıyordu.
Bu
dünyada medeniyetlerin, devletlerin biri batıyor, arkadan bir başkası doğuyor ve
devamlı güneşler kol geziyordu.
Evet, meselâ, daha biri bitmeden öbürü hemen zuhur ediyor: Selçuklular kendi
devirlerini, fonksiyonlarını tamamlar tamamlamaz, Allah (celle celâluhu)
Söğüt’ün bünyesinde, ileride kelebek olup ışığa koşacak yeni bir Yusufçuk
yetiştiriyordu.
İpek böceği kelebek oluyor, kelebek üveyikleşiyor, üveyik de
tavuslaşıyor ve Muhammedî semalarda şehbal açıyor, uçuyordu..
arızasız,
eksiksiz; tabiatın içinde varlıkla bütünleşerek..
yeryüzünde Allah’ın halifesi
olma televvün ve derinlikleriyle.
Evet, bu mânâ ve muhtevada büyük küçük yüzlerce devlet hep O’nu temsil ettiler,
“Senden medet alıyoruz, medet ey Sultan-ı Rusül!” dediler.
Ve Hz.Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) o semavî sofrasından istifade etti, O’nunla
şekillendi, O’nunla yapılandılar…
[1] Haşr sûresi, 59/10.
O’nun İkliminde Yetişen Dâhiler
Allah Resûlü vahiyle müeyyed ufkuyla devleti ayakta tutacak dinamikleri çok iyi
tespit etmiş ve bunları israf etmeden yerli yerinde kullanmıştır.
O, büyük
erkân-ı harpler yetiştiren..
ilim düşüncesini coşturan ruha ve mânâya giden
yollar açan sanatkâr düşüncelere yüksek gayeler belirleyen iç içe bir
derinlikler menşurudur.
O, kendi döneminde bir sürü erkân-ı harp yetiştirmiştir.
Kendinden sonra,
cihanın fethine uzanan yolda, Halid’den Ukbe’ye, Ukbe’den Ahnef’e, ondan Tarık’a
ve ondan da Muhammed b.Kasım’a kadar nice büyük erkân-ı harpler yetişmiştir ki,
münhasıran bu zaviyeden o büyük oluşumun kaynak ve mimarına baktığınız zaman,
O’nu yalnız askerlikle iştigal etmiş sanırsınız.
Günümüzdeki Akkad gibi pek çok
araştırmacı, saadet asrını, dehaya açık istidatların harmanı gibi görürler.
Evet, “Hz.Muhammed Medresesi”, istidatları alabildiğince yükseltebilen ve
yükseltmiş olan biricik medresedir.
O medreseye uğrayan herkes, tabiatının
müsaadesi ölçüsünde, aklî, kalbî, ruhî bütün melekelerini geliştirebilmiş ve
dehalaşmıştır.
Hz.Ebû Bekir, askerî, idarî ve ilmî bir dâhi..
Hz.Ömer, Osman,
Ali (radıyallâhu anhüm) birer böyle dâhi..
Halid, Sa’d, Ebû Ubeyde,
Alâu’l-Hadramî, Ka’ka’ birer askerî dâhi… Ve daha yüzlercesiyle o ışık çağı
âdeta bir deha çağı görünümündedir.
Daha doğrusu, o çağ, insandaki istidat ve
kabiliyet sermayesinin zerresi dahi heder edilmeden değerlendirildiği,
nemalandırıldığı bir altın çağdır..
ve yüzlerce dâhi ile mamurdur.
Afrika’yı bir solukta baştan başa İslâm hâkimiyeti altına alan Ukbe b.Nâfi,
dâhi değilse kim dâhi? Ukbe, on beş yaşında at sırtına sıçrar ve değişik
halifeler döneminde büyük sorumluluklar yüklenir.
Atlas okyanusuna kadar bütün
Afrika’yı zabt u rabt altına alır..
ve meşhurdur, atını Arab’ın “Karanlık Deniz”
dediği okyanusa sürer; sonra da: “Allahım, bu deniz önüme çıktı, çıkmasa idi,
Senin ism-i şerifini denizler aşırı ta ötelere götürecektim!” der.[1]
Yine o medreseden yetişen Berberî bir köle Tarık b.Ziyad da, dâhi bir erkân-ı
harptir.
Doksan-yüz bin kişilik İspanya ordusunu, on iki bin kişilik ordusuyla
bir öğleden sonra, altından vurur üstünden çıkar ve Toledo’da kralın saraylarına
ulaşır.[2] O da bir dâhidir.
Alâu’l-Hadramî, o da büyük bir dâhidir..
ve Hz.
Ömer (radıyallâhu anh) devrinde “Bu kadar çok dâhiyi kullanacak zeminimiz yok.”
denmiştir.
Bahreyn’de tevakkuf ve savaştan men azabına çarptırılmış bu dâhinin
ibret dolu bir hayat hikâyesi vardır.
Tarih yazarları derler ki: Halid’i al,
Alâ’nın yerine koy, Alâ’yı al onun yerine koy, herhangi bir boşluk olmayacaktır.
Nasıl olur? Nasıl bir devirde bu kadar dâhi birden zuhur eder? Sa’d b.Ebî
Vakkas bir dâhidir; İran’daki izlerini takip etsen bunu sen de anlayacaksın! Ebû
Ubeyde bir dâhidir.
Şurahbil b.Hasene bir dâhidir.
Yezid İbn Ebî Süfyan bir
dâhidir.
Ve Allah Resûlü’nün arkasından daha niceleriyle bir deha silsilesi…
Başka türlü çöl aşılamaz, Öküz Nehri’ne, Sindâbâd’a, Çin seddine, Cebel-i
Tarık’a ulaşılamaz..
çeyrek asır gibi kısa bir zaman diliminde, buralarda
hâkimiyet tesis edilemez..
idare ve asayiş sağlanamaz..
sağlansa devam
ettirilemez… Hele geçmiş dinlerin, dinî teşkilatların iğfal, tadlil, tahkir ve
tecavüzlerine karşı konamazdı ve bütün dünyaya rağmen bu sistem, bunca
badirelere rağmen 12 asır zirvede kalamazdı.
Evet, onlardaki nübüvvet kaynaklı bu deha idi ki, uzun asırlar, cihanın
peygamberâne idaresine muvaffak olunabilmişti.
Evet, sanki Allah Resûlü gurub
ederken, o güneşler güneşi parçalanıyor ve arkadan gelenlere taksim ediliyordu.
Ve herkes o Muhammedî fetanetle dünya çapındaki bu büyük işleri temsil ediyordu.
Bilmemki böyle bir dönemin eşini tahayyül ve tasavvur etmek mümkün mü? Görmek
demiyorum, tasavvur etmek, hayallerde onu bulmak, hatta rüyalarda öyle bir şey
misafir etmek mümkün mü? Size bir çırpıda nakletmeye çalıştığım bu isimler ve
işaret ettiğim onların misyonları başlı başına değişik araştırmalara esas teşkil
edecek mahiyette muhtevalı konulardır.
Biz, İslâm’ın yetiştirdiği bu askerî ve idarî dehalardan sadece ilk aklımıza
gelen ve ilklerden sadece birkaçını zikrettik.
Bütününü anlatmak ciltler
istiabında bir çalışma ister ki bizim bu mini fasılda o konuya ve o çapta yer
ayırmamız zaten mümkün değildir.
Biz bu konulara dolayısıyla girmiş olduk ve
sadece Allah Resûlü’nün, risaletiyle irtibatlandıracağımız hususlar üzerinde
durduk.
Beklentim ve ümidim, erbabı tarafından bu konuların genişce ele alınıp
incelenmesidir.
İşte o zaman, Peygamber Medresesi birkaç buuduyla daha iyi
ortaya çıkacak ve o sahaların lisanıyla “Muhammedün Resûlullah” dedirtecektir.
1.O Medresenin İlim Dâhileri
Devlet adamı, idareci, erkân-ı harp kadar ilme de açık o medrese, dünya kadar
ilim adamı, düşünce insanı, hukukçu, müçtehit ve mücedditler yetiştirmiştir.
Raşit halifelerle başlayıp ilk üç asırda hep kıvrım kıvrım zirvelerde dolaşan bu
ışıktan yolun yolcularını sayıp dökme, hem bu kitabın hacmini, hem de bizi aşar.
Sadece bir dönemde Mekke’de çobanlık yapan İbn Mesud’a bakmak yeter zannederim.
Kûfe O’nunla bir ilim merkezi hâline gelmiş ve O’nun ilim, irfan ikliminde,
Alkameler, Esved b.Yezidler, İbrahim Nehaîler, Hammadlar, Ebû Hanifeler gibi
fıkıhta, hadiste, kelâmda yüzlerce, binlerce devâsâ kamet yetişmiştir ki hepsi
de her şeyi ile o kudsî me’haze medyun ve O’nun boynu tasmalı kapıkullarıdır.
Biz bu büyük gerçeği görmezlikten gelsek de, ilim tarihi bunları değerlendirip
kaydetmiştir.
Kaydedecektir..
ve bir kısım inatçı ruhlara rağmen, çok yakın bir
gelecekte bir kere daha gürül gürül kâinatı velveleye verecektir…
a.
Fıkıh Sahasında
Diğer bütün büyük ruhlar, sinelerimizdeki ihtiramla muhat yerlerinde kalsın ve
bizi bağışlasınlar.
Misal olarak içlerinden birini alıp kısaca onun üzerinde
duracak “ve işte böyleydiler” diyerek diğerlerine de atıfta bulunacağız.
Ebû Hanife kimdir? Ebû Hanife bizim mezhep imamımız..
Türkiye’de büyük
çoğunluğun mezhep imamı, ilmin, kültürün vicahî intikal döneminde etrafına
topladığı dev adamlara düşüncelerini takrir ve dikte eden, ders halkasında ilk
dönemlerin aydınlık topluluğuna Şeyhülislâmlık yapan İmam Ebû Yusufları, İmam
Muhammedleri, İmam Hasan Şeybânîleri, İmam Züferleri ve Hz.Şafiî’nin üstadı
Vekîleri yetiştiren bir üstadlar üstadıydı..
çağlara imzasını atıyor..
kendinden
sonraki asırlara sesleniyor ve yüz milyonların imamı olma mevkiine yükseliyor..
onun ilk talebelerine ve hususiyle de İmam Muhammed’e dikte ettirdiği notları
daha sonra Şemsüleimme Serahsî, otuz ciltlik meşhur Mebsût‘uyla şerhetmiş..
hem
de bir kuyunun, bir sarnıcın dibinde..
her gün, talebeleri sarnıcın etrafında
kümelenir..
o takrir eder, talebeleri de tespit…
Latîfdir, Serahsî’ye bir gün talebeleri: “İmam Şafiî üç yüz dosya hadisi hıfzına
almış.” derler.
Bunun üzerine koca imam gayet mütevazi bir eda ile şöyle
mırıldanır: “Demek benim hafızamdaki hadisin zekâtıymış..!”[3]
Ne anlarsanız anlayın! İmam Şafiî de kendi başına ayrı bir dâhi, Everest
Tepesi..
İmam Malik öyle bir zirve..
Ahmed b.Hanbel de öyle bir şahika idi…
Şimdi bir kere daha soralım: Ebû Hanife kimdi? Ebû Hanife, Allah Resûlü’nün
ashabından İbn Mesud’un (radıyallâhu anh), Alkame’nin, Yezid’in, Esved’in
talebesi mi? Hayır, talebesinin talebesi.
Yani Hammad İbn Ebî Süleyman’ın
talebesi.
Gerçi Hammad da ayrı bir fıkıh dâhisi, bir hukuk dâhisi idi ama, Allah
Resûlü’nün talebesinin talebesiydi.
Evet, âlemin karanlıklar içinde yüzdüğü, cihanın doğusunda batısında yalancı
şafağın dahi olmadığı bir dönemde, insanlığı ve cihanları aydınlatacak bu ilim
adamları birer birer Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) medresesinde
yetişmişlerdi.
“Cihanları aydınlatacak ilim, irfan ve vâridatlarıyla
kıymetlerüstü kıymet ifade eden bu insanlar, mebzuliyetlerine rağmen kıymetli
idiler.” Kıymetleri nedretten kaynaklanmıyordu.
Sadece Ebû Hanife döneminde,
Kûfe’de belki o çapta elli tane dâhi saymak mümkündür.
Toprak ne münbittir, zaman ne mübarektir.
Daha doğrusu bütün bunlar, Hz.
Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun feyezânı ve irfan
deryasının dalgalanmasındandır.
Evet, O’nun sayesindedir ki bedevî bir cemaatten
insanlığı on dört asır aydınlatan ve kıyamete kadar da -inşâallah- aydınlatacak
olan bir ilim kadrosu fışkırmış ve dünyaları nura gark etmiştir.
b.Tefsir Sahasında
Tefsir bize göre başlı başına bir derya ve O’nun deryasına nisbeten de damla..
o
deryayı gösteren bir damla Hz.Ali’den İbn Abbas’a, ondan Mücahid ve Said İbn
Cübeyr’e, ondan da ta İbn Cerir, Fahreddin Râzî, İbn Kesîr ve günümüzün allâme
müfessirlerine kadar öyle bir dâhiler arenasıdır ki, Efendimiz’in, insanlığın
efendisi olduğuna dair başka delil olmasa, şahit olarak bu zatların O’na
intisapları yeter.
Meselâ bunlardan İbn Cerir, başlı başına bir harikadır.
Bakarsınız, tefsirinde,
o âyetleri ve hadisleri, zamanüstü yorumlarıyla, semanın yedi kat oluşundan
bahseder; arzın ve semanın, bir zamanlar bütün olduğuna ve sonra mevsimi
geldiğinde infilak ettiğine dikkati çeker..
yağmurların rüzgârların temel
prensiplerini ve bin sene sonra anlaşılabilecek şeylerden dem vuran bir müfessir
ve başlı başına bir dâhidir.
İlmî araştırmalar, İbn Cerir’in hayatının her
gününe, 15 sayfa düşecek şekilde eser telif ettiğinden bahsederler.
Şimdi o,
dâhi değil de ya kim dâhidir?
Evet, tefsir sahasında da İbn Cerîr’den Fahreddin Râzî’ye, ondan yüzlerce
tefsiri tarayıp kocaman kitaplar hazırlayan İmam Süyûtî’ye ve devrimizin
allâmelerine kadar, Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinde,
tefsir sahasında yetişen öyle insanlar vardır ki, eğer bir dönemde, batıda
bunlardan biri zuhur etseydi, ona büyük bir âbide yapar ve onu bütün cihana ilan
ederlerdi…
Bizim bir İmam Gazzâlî’miz vardır ki, pek çok ilim dalında eşi-menendi yoktur.
Batılı, çok az insaflı olabilmiştir..
Bununla beraber bir insaflı ânında Gibb,
onu elinde asâsıyla, insanları büyüleyen bir harika ruh olarak resmeder.
İmam
Gazzâlî’den İmam Rabbânî’ye ve ondan da Bediüzzaman’a uzanan çizgide,
Efendimiz’in talebelerinden yüzlercesiyle karşılaşmak mümkündür.
c.
Hadis Sahasında
Hadis sahasının devleri ise, apayrı birer ilim ve fazilet âbideleridir.
İmam
Buhârî, İmam Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İmam Ahmed b.Hanbel,
Dârekutnî, Beyhakî, Dârimî..
evet bütün bunların hepsi tek başına, kendi
sahasında, dünyaya yetecek insanlardır.
Tabiî ki, teker teker bu şahısların
üzerinde durmamız ve onların ilmî yapılarını tahlil etmemiz, hele hedeflediğimiz
şeyin hususiyetleri itibarıyla, kat’iyen mümkün değildir.
Sadece şu kadar söyleyeyim ki, bunlardan İmam Buhârî, 600 bin hadisi hafızasına
aldıktan sonra, bunlardan sadece 4 bine yakınını Sahih‘ine almıştır.[4] Almada
gösterdiği titizlik ise, başlı başına bir destan.
Her hadis için abdest alıp iki
rekât namaz kılar..
daha sonra, ruhen Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la münasebete
geçer..
ve cevab-ı savap alınca o hadisi kitabına dercedermiş.[5]
İşte böyle bir dev imam da, Efendimiz’in herhangi bir talebesidir ve O’nun ders
halkasında yetişmiştir.
Günlerce yol katettikten sonra kendisinden hadis rivayet
edecek olduğu şahsı, atına boş külâhını gösterip, içinde arpa varmış gibi
davrandığını görünce, hiçbir şey sormadan geriye döner..
niçin böyle yaptığını
soranlara da: “Hayvanı aldatan bir insanın beni de aldatıp aldatmayacağından
emin değilim!” cevabını verir..
ve kim bilir, bütün hayatını böyle titizlikle
geçiren daha nice dâhi hadis imamları vardır.
İşte dinin zebercet konağı, işte onun altın kanatlı hameleleri ve işte hiç
yanıltmayan gümüşten yolumuz.
d.
İlmin Dünya Buudu
Eski-yeni ilim tarihi adına taraflı, tarafsız ve mukayeseli o kadar muhteşem
eserler yazıldı ki bunları okuyup da muhteşem geçmişimize hayranlık duymamak
kabil değildir.
Müslümanların altın çağı sayılan bir dönemde, tıp, matematik,
hendese ve bütün tabiî ilim dalları, fıkıhla, tefsirle, hadisle ve kelâmla
atbaşıydı.
el-Câbir’den (cebirin mürşidi) İbn Sinâ’ya, ondan İbn Batûta ve
Harizmî’ye ve ondan, on asır yazdığı tıp kitapları Avrupa’da tedris edilen
cerrahinin üstadı Zehrâvî’ye kadar, -ki bir bilim mecmuası bu zatı anlatırken,
“On Asır Yaşayan İlim Adamı” diye başlık koydu- bunların hepsi, yüzlercesi ve
binlercesiyle Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin
çıraklarıdır.
Bizde, niçin acaba bu büyük insanlar görülüp bilinmemiş ve bugün de çokları
tarafından hâlâ tanınmıyor? Görülmemesi bir galat-ı histir.
Batıda, bunlar
gözden kaçmaz; zira bunlar orada, düz ovalara nisbet, ara sıra yükselen tepeler
gibidirler.
Çok yüksek olmasalar da göze çarpabilirler.
Buna karşılık, bizdeki
zirveler ise mütemadidirler, bütündürler, ölçülememezlikleri bilinmezliklerini
doğurmuş.
Yani onlar, zirvelerin yan yana gelmesi gibidirler.
Çukuru yoktur ki;
bilinebilsinler.
Bize gelince, biz vefasızlık ettik ve bu hâle geldik.
Biz o âsârı
değerlendiremedik.
Batı onunla rönesansını tahakkuk ettirirken biz, bir kısım
kuruntulardan sıyrılamadık.
Kabahat bizde..
ilklerde değil, sonraki
mirasyedilerde..
kabahat, deryanın içinde oldukları hâlde, deryanın kıymetini
bilmeyenlerde.
“O mahiler ki deryada yaşar, deryayı bilmezler.”
2.Ruh Dünyasının Kahramanları
O’nun ikinci derecede bir buudu, vilâyet..
vilâyet adına Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem), öyle insanlar yetiştirmiş ve açtığı kapı ile
öylelerini evc-i kemalât-ı insaniyeye yükseltmiştir ki, kimileri “Perde-i gayb
açılsa yakînim artmayacaktır.” der.[6] Kimileri, yerde iken Arş-ı A’zam’ı
seyreder, kimileri, Hz.Cebrail’in o muhteşem heykelini (varlığını) müşâhede ile
kendinden geçer..
kimileri Kur’ân ve Sünnet’in sır buudlarını didik didik eder
ve işaretlerden dantelalar örer..
işte, Celcelûtiye, işte Nehcu’l-belâga, işte
Mesnevî, işte Fütûhu’l-gayb, işte Füsûs ve Fütûhât!
Kadirşinaslığının depreştiği bir gün Edison şöyle der: “Ben elektriğe giden yolu
Muhyiddin İbn Arabî’nin Fütûhât‑ı Mekkiye‘sinde buldum.” O sırlı beyanlarıyla
Fütûhat-ı Mekkiye, bugün de elimizde..
Kur’ân’ın bir sırlı ifadesinden,
elektriği, elektronları, ampülü istinbat etmek, bazı noktalardan tenkit görse de
tevili çıkmış bir hâdisenin kritiğini yapmak bir bencillik gayreti olsa gerek.
İnsan, pek çok hakikati, hem böyle vilâyet rampasıyla, hem de laboratuvarlarla,
araştırma merkezleriyle ulaşabilir.
Biz, ulaşamamışsak, ulaşamıyorsak, o,
düşünce tutarsızlığında, muhakeme fakirliğinde; kalb zaafında, irade ve azim
yetersizliğinde aranmalıdır.
İbn Arabî, Mevlâna, İmam Rabbânî ve Bediüzzaman
gibi çağlarını aşmış insanları anlamak şöyle dursun, onların keşfettikleri
şeylere akıl erdirmek bile çok zordur.
Bir Şâh-ı Nakşibend Hazretlerini, bir
Mâruf-u Kerhî’yi, bir Şazilî’yi, bir Şah-ı Geylânî’yi, bir Ahmed Bedevî’yi, bir
Şeyhu’l-Harrânî’yi nasıl anlayacağız ki?
İşte bütün bunlar, Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin sadece
çırakları ve tilmizleridirler.
Bize göre dâhi insanlardır ama, Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebine ve medresesine göre sadece bir düzine
çıraklardır -O çıraklara ruhum feda olsun!- ve hep o şem’aya pervane olmuş,
O’nun etrafında dönmüş, ışık âşıklarıdırlar.
Gözleri gayba açılmışsa, (İmam
Süyûtî gibi: “Ben uykuda değil; uyanıkken hayatımda 70 defa Hz.Muhammed’le
(sallallâhu aleyhi ve sellem) görüştüm.” diyor)[7] yine Allah Resûlü’nden
öğrendikleriyle açılmıştır..
ışığa koşmuşlarsa O’nun cazibesiyle olmuştur.
Bizler, derdest üç boyutlu mekânın hapisleri ve onun itibarî bir buudu olan
zamanda esirleriyiz.
Onlar ise zaman ve mekânı aşarak bir değişik buuda, belki
her gün Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile yüz yüze ve diz
dize yaşıyorlar.! Hatta onlardan biri şöyle diyor: “Eğer bir lahza O’nunla
görüşmesem mahvolurum.
Çünkü bütün varlığımı O’na borçluyum, günebakanın
(ayçiçeğinin) açılıp kapanmasının güneşe programlandığı gibi, ben de hayatımı
O’nu takip ve müşâhedeye borçluyum.
O, gönlümde battığı zaman, ben de bittim
demektir.”
Bunlar Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin talebeleridir ve
gelecekte de aynı kaynaktan yeni oluşumlar -inşâallah- fışkıracaktır.
Velilik
benim saham değil.
Ben veliler bezminde olsam olsam onların kitmîri olabilirim..
veya o âlemin sadece hayranı.
İnşâallah bir gün içinizdeki, hususî uyanmalar
sayesinde, pek çok kimsenin hakâika gözleri açılacak ve beni tasdik
edeceklerdir.
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne muhteşem bir mürşiddir ki, bugün
mistisizm dünyasında, yogizm dünyasında, O’nun çırakları, boşluğun, lafazan
mürşit taslaklarını öyle bir silip geçmişlerdir ki, muhalif bir rüzgâr esmezse,
daha şimdiden “Geleceğin dünyası Hazreti Muhammed’indir (sallallâhu aleyhi ve
sellem).” diyebiliriz.
Evet, Muhyiddin İbn Arabî bugün, batılıyı öyle
büyülemiştir ki, Almanya’da hem de Alman ırkından binlerce Müslüman, Muhyiddin
ve emsalinin neşrettiği nurlar sayesinde, Hz.Muhammed demektedir.
Eğer bir
yerde Abdülkadir Geylânî, Mevlâna, Muhyiddin, İmam Rabbânî ve Bediüzzaman,
kalblere girip gönülleri Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
çevirebiliyorlarsa, bu tamamen onların üstadlarına ait bir kuvve-i kudsiyyedir.
Hz.Mevlâna bir dev insandır.
(Bazılarının, onu değişik bir zaviyeden ele
almaları, hatta ve hatta Peygamber Efendimiz’in yerine koymaya çalışmaları,
şu-bu peygamberidir demeleri bir yana) Hz.Mevlâna nâmütenâhîliğe yelken açmış,
büyük kametlerden ve melekûta açık hikmet erlerindendir.
Aşkın, ızdırabın,
heyecanın, samimiyetin eşsiz temsilcisi..
ve teşbihlerle temsillerle hakikat-i
uzmâ’ya, mutlak hakikata ulaşmanın en büyük kâşiflerinden birisidir.
Ve, Hz.
Mevlâna Celâleddin Rûmî, aynı zamanda bir söz üstadıdır.
Erbabına göre bir
sihirli asâ da onun elinde vardır ve iklimine giren mutlaka büyülenir.
3.… Ve Dil Erbabı
Allah Resûlü Arap söz sultanlarının şâhı, Acem bülegâsının da şehinşâhıdır.
Bu sahada da O’nun dünya kadar şahidi vardır.
Hassan b.Sabit’den Ka’b b.
Malik’e, Abdullah b.Revâha’dan Ka’b b.Züheyr b.Ebî Sülmâ’ya, Lebid’den Hansâ
binti Züheyr’e..
ve ondan da bütün Abbasi, Emevi, Selçukî ediplerine kadar
gelmiş-geçmiş ne kadar söz üstadı varsa, en değerli beyanlarını O’nunla, O’nun
mesajıyla ve O’nun sözleriye alâkalı ifade etmiş ve o üstadlarına karşı tazimde
kusur etmemişlerdir.
Ve hele İran şairleri…
Goethe’nin bir gün Prens Müller’e şöyle dediğini Haydar Bammad naklediyor:
“İslâm tarihinde özellikle Selçukluların, Abbasilerin ve İranlıların yaşadığı
İran’da, çeşitli devirlerde dev şairler yetişmiştir.
Fakat İslâm dünyasında
bunların sadece dördü, beşi kabul edilir.”
Goethe gibi Almanya’da dile yeniden haysiyetini kazandıran ve onu yeniden
keşfeden bilhassa Faust’u ile edebiyatta yeni çığır açan bu adam diyor ki:
“Bu ülkede çeşitli devirlerde, dev insanlar yetişmiştir, fakat İslâm dünyası
bunların beşini alır; Mevlâna Celâleddin Rûmî, Hâfız, Firdevsî, Enverî, Nizamî.
Bunun dışında hepsini atarlar, yani diğerlerini şair saymazlar.
Edip değil diye
attıkları arasında öyleleri vardır ki (Goethe’nin sözü) ben onların ellerine su
dökemem.”
Şaşkınlığımızla kalalım! Kimleri şişiriyor, balonlaştırıyoruz ve kimlere karşı
alâkasız ve bîgâneyiz.!
Bilmiyorsak bilelim, Hâfız’ı taklit etmeyen Batılı yoktur.
Osmanlı edebiyatı da
büyük ölçüde Hâfız’ın dünyasıyla içli dışlıdır.
Evet işte, İranîsiyle
Turanîsiyle bütün bunlar, Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektebinin
çırakları ve O’nun bıraktığı malzemeyi kullanan mimarlardır.
Benim size arz etmeyi plânladığım daha pek çok şey olabilirdi..
ama, tasdi’
etmemek için kesiyorum; zira, O’nunla alâkalı, anlatmayı düşündüğüm daha pek çok
şey var..
ve tabiî bu arada O’nun askerlik yanı…
[1] İbn Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, 3/451.
[2] İbn Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, 4/267-268.
[3] Kasım b.Kutluboğa, Tacü’t-terâcim, s.
183.
[4] İbn Hacer, Mukaddimetü Fethi’l-Bârî, 1/7, 489; Nevevî, Şerh-i Sahih-i
Müslim, 1/21.
[5] İbn Hacer, Mukaddimetü Fethi’l-Bârî, 1/7.
[6] Aliyyü’l-Kârî, el-Masnû’, s.149.
[7] Nebhânî, Câmiü kerâmâti’l-evliyâ, 2/158.
Efendimiz’in İnsanları Eğitmesi ve Umumî Mânâda Terbiyeciliği
Efendimiz’in umumî mânâda terbiyeciliğine geçmeden evvel, mevzua ışık tutacak şu
âyeti kısaca tahlil etmeye çalışalım.
Zira, Allah Resûlü’nün içinde bulunduğu
şartları ve hangi seviyedeki insanları alıp terbiye potasında erittiğini
bilmeden, O’nun terbiye edicilikte ulaştığı zirveyi tam olarak anlamak mümkün
değildir:
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي اْلأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ
آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا
مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ
“(O Allah) ümmîler arasından, kendilerine, âyetlerini okuyan, onları arıtan,
onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir.
Oysa onlar, önceden,
açık bir sapıklık içinde idiler.”[1]
Âyette geçen bazı kelimeler çok dikkat çekicidir:
هُوَ الَّذِي Âyete bir gaib zamiriyle başlanıyor.
Çünkü, o günün insanları,
Allah’ı bilmiyor ve tanımıyorlardı.
Allah onlara karşı gaybubet içindeydi.
Onlar
cahil, bedevi ve vahşiydiler.
Onların sinelerinde Allah (celle celâluhu), “O”
olarak dahi mütecellî değildi.
Onlar O’nu, üçüncü bir şahıs (O) ve üçüncü bir
zât olarak bile bilmiyorlardı.
Evvelâ onların gaybubetlerine yani mahiyetlerinin
zulmanîliğiyle Allah’tan fersah fersah uzak bulunduklarına, muhatap ve
mütekellim de olamadıklarına dikkat çekiyor.
Sonra “Ümmîler” diyor.
Onlar ümmîdirler: Kitap nedir, ilim nedir, bilmezler.
Allah’ı tanımazlar ve peygamberden de habersizdirler.
Ümmî bir cemaat, öyle
çetin bir cemaattir ki, hiçbir hayır beklenmeyen o çetin cemaate, o en müthiş
iradeliyi, en büyük ruhluyu, en muhteşem kalbliyi göndererek, hiçbir zatî
değerleri olmayan o cemâdât gibi yığınlardan insanlığı idare edecek dâhiler
çıkarmıştır.
İkinci olarak Allah (celle celâluhu), kitaba, kaleme, kıraate her
şeyden daha fazla önem verdiği hâlde, onlar Allah’ın ehemmiyet verdiği şeylerden
çok uzak bulunmaktadırlar.
مِنْهُمْ Onlardan bir elçi, yani onların içinden çıkmıştır.
Allah Resûlü’nün
onlardan olması, sadece, kitaba ve kıraate açık olmaması itibarıyladır.
Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), cahiliye insanından değildi.
Ama, kitabet
ve kıraate kapalı bulunması bakımından da onlardan biriydi.
Böyle de olmalıydı;
zira O’nun muallimi Allah (celle celâluhu) olacaktı.
O’nu rahle-i tedrisi önüne
alacak, O hiçbir şey bilmeyen ve talim-terbiye görmemiş nebisini, onlardan
ayıracak, yetiştirecek ve ümmî ümeme muallim yapacaktı.
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ O, onlara âyât-ı beyyinâtı, ceste
ceste okuyup şerh ediyor ve onları terbiye ederek ruhanîleştiriyor ve insanî
kemalâta tevcih ile insan yapmak istiyordu..
evet bir taraftan kitabı talim,
diğer taraftan da terbiye ile onları hep arş-ı kemalât-ı insaniyete
yönlendiriyordu.
وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ Onlar, her ne kadar Allah
Resûlü gelmeden evvel dalâlet, cehalet ve sapıklık içinde yüzseler de Allah
(celle celâluhu) onları, tezkiye ve terbiye edecek ve onları yetiştirecekti ve
yetiştiriyordu da..
evet bütün bunları ümmî bir nebinin eliyle yapıyordu.
Kitabın taliminden maksat Kur’ân’dır.
Bu kitap, dün bir cemaati kucaklayıp
insanlığı yükselttiği gibi gelecekte, geleceğin aydınlık nesillerini, a’lâ-yı
illiyyîn-i kemalâta ulaştıracaktır.
Günümüzde orijinal zannedilen bütün
düşünceler, yalancı mumlar gibi bir bir sönüp gidecek ve güneşlerin kol gezdiği
iklimlerde, bütün güneşlere: “Gurub etmeyin, ben varım!” demeye namzet tek kitap
o olacaktır.
Âfâk-ı âlemde sadece onun bayrağı dalgalanacak ve bütün nesiller,
boyunlarındaki esaret zincirlerini kırarak ona koşacaklardır.
Koşma emareleri
belirdi bile… İşte Rus İmparatorluğu, işte Çin! On sene evvel buralarda olanları
duysaydınız hayal zannederdiniz.
Bakın şimdi korkunç istibdatlar nasıl
yıkılıyor! İmparatorluklar nasıl peşi peşine devriliyor..
ve her şeye rağmen
Kur’ân nasıl, tıpkı küllerin altındaki bir kor gibi ortaya çıkıyor… Ve
koskocaman bir tevhid dünyası yeniden diriliyor.
Bunca istibdat, zulüm, tegallüp
ve tasalluta rağmen İslâmî ruh bütün tazeliğiyle dünyanın dört bir yanında
kendini hissettiriyor ve gönüllerde alâka uyarıyor.
Evet, diğer bir mânâsı da, bu kitabın aydınlık ikliminde, peygamber, onların
nefislerini maâliyâta yöneltsin; insanları insanlığa yükseltsin, insanı insanî
terbiye ile insan-ı kâmil olma yollarına tevcih etsin ve kendisinin bizzat
yükselip yaptığı miracı, onlara da ruhen yapabilme yollarını gösterip, herkese,
kalb ve ruhunun derinliklerine miraç yaptırtsın diye Allah (celle celâluhu),
şanı yüce Nebisine Kitab’ı talim etmiştir.
Velev ki O’nun ümmeti daha önce,
sapıklık içinde yüzen insanlar olsa bile! Allah diledikten sonra kömürü elmas;
taşı-toprağı altın yapabilir..
yapmış ve bu kömür ruhlu insanları pırıl pırıl
birer elmas hâline getirmiştir.
Evet, ondan meydana gelen o “Ak Çağın Altın Nesli” bugün, bütün parlaklığıyla
hâlâ gözleri kamaştırmaktadır.
Evet, bu icraatı yapan Allah’tır; bunu sarraf ve
cevherci olan Hz.Muhammed’in eliyle yapmıştır.
Bu itibarla, denebilir ki,
beşeri, insanlığa ve insanî kemalâta yükselten, insanî kemalâtın zirvesini
tutmuş olan Hz.Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).
O’ndan sonra insanlık vilâyet kanatlarıyla, tasfiye kanatlarıyla, tezkiye
kanatlarıyla, birr u takva kanatlarıyla ve Allah’a en yakınlık mânâsına kurbet
kanatlarıyla yükseldikleri her yerde Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi
ve sellem) bayrağının dalgalandığını görmüşlerdir.
Adımlarını nereye attılarsa,
daha önce Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradan, daha evvel gelip
geçmiş olduğunu görmüş ve “Bârekallah”larla O’na temenna durmuşlardır.
Bundan
sonra da duracaklardır.
Allah Resûlü’nün terbiyesini, sadece nefislerin tezkiyesi şeklinde anlamak
yanlıştır.
O âlemşümul bir terbiye sistemi ile gelmiş ve bütün kalbleri, bütün
ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri gaye-i hayallerine yükseltecek bir
mesaj sunmuştur.
Evet, Kur’ân’ın âlemşümul hakikatleri de işte bunu ifade
etmektedir.
O, insanların akıllarına sahip çıkacak, aklı kamçılayacak ve onu
akıl adına, vahiy buudlu akılla en son noktaya vardıracak..
sonra ruhları
yakalayacak ve onların terbiyesini kendine meslek edinenlerin çok önünde onları
maâliyâta tevcih edecek ve kalbi, müştak olduğu âlemlerde, o âlemlerin yemyeşil
Cennet gibi yamaçlarında gezdirecek..
keza, insan hissiyat ve letâifini ele
alacak, onları üveyikler gibi kanatlandıracak..
hayalin topalladığı yerlerde,
onları his ve letâifleriyle dolaştıracak..
ve ruhen, kalben, hissen yükselttiği
talebelerine, aynı zamanda, iktisadî, içtimaî, idarî, askerî, siyasî ve ilmî
bütün müesseselerin kapılarını ardına kadar açacak ve bu dünyaya davet ettiği
talebelerini en mükemmel idareciler, en seçkin iktisatçılar, en başarılı
siyasetçiler ve en ekmel askerî dâhiler olarak yetiştirecek mesajlarla
gelmiştir.
Evet, Allah Resûlü, âlemşümul bir dava ile geldi ve âdeta bir yönüyle iktisat,
bir yönüyle maliye, bir yönüyle idare, bir yönüyle talim ve terbiye, bir yönüyle
adliye, bir yönüyle de devletler, milletler hukuku dersi verdi.
Hâsılı O, getirdiği mesajla, mikro plânda bugünkü gelişmişliği bütünüyle
kucaklıyordu.
Evet, bugün, O’nun esas olarak ele aldığı ve insanlığa sunduğu şu
geniş terbiye anlayışının bir yanında hafif bir eksiklik olsaydı, O’nun geliş
gayesi tam mânâsıyla tahakkuk etmeyecekti.
Oysaki O, size mealen şöyle diyor:
“Şimdiye kadar gelen bütün peygamberlerin her birisi, bu muhteşem binanın bir
tarafını yaptı.
Ama onun bir yanında ikmal edilmesi gerekli olan bir gedik
vardı.
Her gelip uğrayan, ‘Acaba bu bina ne zaman tamamlanacak?’ diyordu.
Buyururlar ki: ‘İşte onu tamamlayan benim.
Artık benimle o binanın eksik yanı
kalmamıştır.’ “[2]
Kur’ân-ı Kerim, bu mevzuda Efendimiz’i teyit sadedinde: اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ
لَكُمْ دِينَكُمْ “Bugün size dininizi tamamladım.”[3] der.
Yani, şimdiye kadar
gelen bütün enbiyâ, evliyâ, asfiyâ “Bu bina ne zaman tamamlanacak?” diyorlardı.
İşte seni tamamlayıcı olarak gönderdim ve seni mükemmil kıldım, o binayı sen
ikmâl edeceksin.
Ben, bu dinden hoşnut olduğum gibi, onu herkesin de hoşnut
olacağı esaslarla bezedim…
Evet, Allah Resûlü, eksikleri tamamlamak için gelmişti.
O’ndan sonra, O’nun
sunduğu mesaj ve getirdiği esaslarda eksik arayanlar, kendi kafalarındaki
eksiklikleri ve kendi ruhlarındaki boşlukları arasalar daha iyi yaparlar.
O bir
tamamlayıcı, kemale erdirici ve ıslahatçıydı.
Bütün eğri büğrü şeyleri ıslah,
eksik kalmış şeyleri itmam ve o güne kadar tamamlanamamış şeyleri de ikmal
edecekti ve etti de.
Bir terbiyecinin büyüklüğünü şu hususlarda görürüz:
1.Ruh, Nefis ve Aklı Yüceltmesi
İnsanların ruh, nefis ve akıllarını, ruh, nefis ve akıl adına yükselebilecek en
son noktaya ulaştırması ki; Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarihin
şehadetiyle kendi talebelerine ve müntesiplerine -Allah’ın inayetiyle- bunu
yapmıştır.
Evet, onları, aklın, ruhun ve nefsin ulaşabileceği en son noktaya
kadar götürmüş ve orada gezdirmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de nefs-i emmareden bahsedilir.
O nefis ki, insanı, boynuna
vurduğu gemle istediği yerde dolaştırır ve sürekli baskı altında tutar..
tutar
da, o duygu ve düşüncesiyle bir ruh insanı olabilecekken bir beden ve cisim
insanı hâline gelir.
Seyyidina Hz.Yusuf (aleyhisselâm), işte bu nefs-i
emmarenin şerrinden Allah’a sığınmış ve إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ
إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي “Mutlaka nefis şiddetle fenalığı emreder.
Allah kime
merhamet ederse ancak o kurtulur.”[4] demişti.
Nefis zatında emmaredir.
Ancak,
onun Lut Gölü kadar çukur olan bu durumdan kurtulup merhale merhale zirvelere
doğru yükselmesi de mümkündür.
İşte Kur’ân, nefsi bu durumlarıyla ele alır ve
şöyle der:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً
مَرْضِيَّةً
“Ey mutmainne olmuş nefis! Sen Rabbinden, O da senden razı olarak dön
Rabbine!.”[5] Ayrıca, nefsin “emmare” olmaktan çıkıp kendini sorgulayan bir
nefis hâline gelmesine de Kur’ân işaret eder.
Hatta, bu durumu bir derece kabul
ettiği için nefs-i levvame’ye yemin de eder:
وَلاَ أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Kendini kınayan nefse yemin
ederim.”[6]
Bir de nefs-i sâfiye vardır.
O mukarrabîne has bir sıfattır..
ve bu sıfat erbabı
o kadar saf ve berraktırlar ki, onlara bakan âdeta Allah’ı görür ve Allah’ı
müşâhede eder.
Hz.Muhammed Mustafa’nın nefsi işte böyle bir nefistir.
Ve O,
müstaid birçok kabiliyeti de, kendi dereceleri çerçevesinde ve istidatlarının
müsaadesi ölçüsünde, nefs-i sâfiye hâline getirmiştir.
Evet, Allah Resûlü, nefsi, terbiye ve tezkiye etmek suretiyle ona ulaşabileceği
en yüksek hedefleri gösterdi ve -Rabbinin inayetiyle de- oraya yükseltti.
Bu
O’nun terbiyecilikte dahi eşi menendi olmadığını gösterir.
Akla ve nefse,
varabilecekleri en son noktayı gösterme mevzuunda, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın
güzide asrına baktığımız zaman görürüz ki, o Zât, getirdiği mesaj itibarıyla
terbiye adına da hiçbir boşluk bırakmamış.
2.Davasının Cihanşümul Olması
Terbiyecinin mükemmeliyeti, onun davasının genişliği ve müntesiplerinin kemmî ve
keyfî buudlarıyla ölçülür.
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha
hayatta iken, O’nun yetiştirdiği mübarek muallim ve mürşitler, Merakeş’ten ta
Öküz Nehri’ne kadar çok geniş bir sahada hakkı neşretmeye namzet bulunuyorlardı.
Düşünün ki, o gün bu geniş sahada, biricik mübelliğ, muallim, mürebbi Hz.
Muhammed Mustafa’ydı (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Bu birbirinden farklı ve Babil Kulesi gibi muhtelif kavimlerden meydana gelmiş
cemaatler, O’nun getirdiği ilâhî sistem ile bütün dertlerine derman buluyor..
ve
İranlı-Turanlı, Çinli-Maçinli gibi, ayrı ayrı mizaçta, ayrı ayrı meşrepte ve
ayrı ayrı kültürle yetişen insanlar, O’na koşuyor ve O’nu, bütün getirdikleriyle
tereddüt etmeden kabulleniyorlardı.
Demek O’nun getirdiği terbiye esasları,
bütün beşerin dertlerine derman olabilecek mahiyette ve evrenseldi.
Öyleyse Hz.
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), gelmiş geçmiş terbiyecilerin en müessiri
ve müessiriyeti de en geçerli olanıydı.
Ayrıca biz, her terbiyecinin
büyüklüğünü, getirdiği terbiye esaslarının kalıcılığında ararız.
Şimdi bakın,
aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) terbiyesi ile terbiye olanlar, hâlâ pek çoğu itibarıyla melekleri
gıpta ettirecek seviyededir..
ve O’nun koyduğu terbiye esasları, bugün dahi öyle
bir nesil yetiştirmeye yeterlidir.
Şimdi bir kere düşünelim: Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) o
alabildiğine vahşi, bedevi, vahşetleri de canavarların vahşetini unutturacak
kadar ileride olan bir cemaat içinde zuhur ediyor.
Bu en vahşi, en bedevi, en
korkunç ve en canavar cemaatten, asırlar ve asırlar boyu insanlığı idare
edebilecek melek-misal insanlar yetiştiriyor.
Demek ki, O’nun sunduğu mesaj, bir
hamlede, bir nefhada insanlığı kurtarmaya yetecek bir mesajdı.
Ben şahsen bâtılı
tasvir etmek istemem.
Ancak, Allah Resûlü’nün zuhur ettiği devrede, cemiyetin
ahlâken sukutunu gösteren birkaç kesit sunmadan geçemeyeceğim:
O, öyle bir cemaat içinde zuhur etmişti ki, vahşet onların tabiatlarıyla
bütünleşmiş ve iç içeydi: İçki içer, kumar oynar, açıktan açığa zina eder ve
bunların hiçbirini de ayıp saymazlardı.
Fuhuş âdeta resmî hâle gelmişti.
Bu iş
için hususî evler vardı ve bu evlerin kapısında bayrak dalgalanırdı.[7] Rezalet,
insanı insanlığından utandıracak seviyedeydi.
Ve, yazmaktan hicap duyduğum daha
neler neler… Ayrıca bu insanlar bir bardak suda kızıl kıyamet koparacak
karakterdeydiler.
Bunları birbirine ısındırmak, imtizaç ettirmek, bir araya
getirmek âdeta imkânsızdı.
Âkif’in ifadesiyle: “Dişşiz mi bir insan, onu
kardeşleri yerdi!” Tefrika derdi ise bütün Arap Yarımadası’nı sarmış, onulmaz
gibi görünen bir hastalıktı.
Evet, aklınıza kötülük adına ne gelirse hepsi orada vardı.
Ve bunların Hz.
Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinlemeleri kat’iyen mümkün
görünmüyordu.
Ama O, onların o fena huy ve fena hasletlerini birer birer söktü
aldı ve âdeta Kafdağı’nın arkasına attı.
Sonra da onları, en âli ahlâk ve en
muhteşem meziyetlerle öyle bir donattı ki, en kısa zamanda bütün medenî dünyanın
önüne geçti, hatta onun muallimliğini derpiş ettiler.
Evet O, vahşi ve bedevi bir cemaatten, asrımızda dahi topuklarına ulaşılamayan
medenî bir millet inşa etti.
O’nun için, çok haklı olarak Moliere mealen şöyle
der:
“Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cemaati kadar ıslah edilme adına
müsait olmayan ikinci bir cemaat göstermek mümkün değildir ve yine mümkün
olmayan bir başka mesele de; yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, bu cemaati
ıslah edip insan hâline getirmektir.
Bu da ancak Hz.Muhammed’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) müyesser olmuştur.”
Ve yine bir başka Batılı şöyle der: “Beşer, kendisi için mukadder yükselmenin
yüzde 25’ini, var olduğu günden, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
devrine kadar katedebilmiştir.
O’nun devrinde ise bu rakam birden dikey olarak
yükselmiş ve yüzde 50 olmuştur.
O günden bugüne gösterilen bütün gayretler ise,
ancak bu seviyeyi yüzde 75’lere ulaştırabilmiştir.”
Bu samimî itirafa göre, Hz.Âdem’den, Allah Resûlü’ne kadar gelen bütün
peygamber ve filozofların, bütün büyük devlet ve ilim adamlarının müşterek
gayretlerinin semeresi, Allah Resûlü’nün 23 senelik devrede elde ettiği neticeye
ya ulaşmış veya ulaşamamış! Yani bunca teknik gelişmelere rağmen, geçen 14
asırda insanlık, ancak O’nun elde ettiği yüzde 25’lik neticeyi
yakalayabilmiştir.
Kalan yüzde 25 ise eğer dünyanın ömrü varsa bundan sonra elde
edilecektir.
İşte Hz.Muhammed budur! Ve işte O’nun beşeriyete hizmeti bu denli sağlam ve
salim vicdanlara açıktır.
Britanya Ansiklopedisi de, bu mevzu ile alâkalı şöyle
diyor: “Beşer tarihinde çok büyük ıslahatçılar gelmiştir.
Bunların arasında
nebiler de vardır.
Ve bunlar, bir kısım başarılar da ortaya koymuşlardır.
Ancak
bunların hiçbirinde Hz.Muhammed’in sergilediği başarıyı görmemiz mümkün
değildir.”
Yine bunlar arasında insaflı bir araştırmacı sayılan Vehil de şöyle diyor: “Her
büyük insan arkada bir iz bırakmıştır.
Nebinin bir izi, ıslahatçının bir izi,
müceddidin bir izi ve büyük devlet adamlarının da birer izi vardır.
Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir iz bırakmıştır.
Öyleki, “iz” dendiği zaman
akla gelecek sadece O’dur.
Ve başkalarıyla kıyas edilemeyecek ölçüdedir.”
Bu zat aynı zamanda ilim adına ödül almış bir insandır.
Dost itiraf eder, düşman
itiraf eder; bilmem ki bizdeki bir kısım nâdânlar ne eder…
Allah (celle celâluhu) Kendini bize يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ sıfatıyla
anlatır.
Yani “Allah O Allah’tır ki câmid ve cansız şeylerden hayattar şeyleri
çıkarır.
(Taşa, toprağa hayatiyet bahşeder ve âdeta O kömürde elmas cilveleri
gösterir.)”[8]
Allah (celle celâluhu) bu muhteşem, bu müthiş ve bu baş döndürücü sıfatıyla,
sanki Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli vermektedir… O vahşi
çölde, o Ceziretü’l-Arap’ta, o bedevi insanlar içinde, Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) âdeta eline taşı, toprağı, kömürü, bakırı almış ve onlardan
som altın Ebû Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Halidler, Ukbe b.Nâfi’ler,
Tarık b.Ziyadlar çıkarmıştır.
(Allah ebedlere kadar hepsinden razı olsun.)
Efendimiz, peygamberlikle o muhitte zuhur edeceği ve muasırları, bu büyük ve
muhteşem peygamberle tanışacağı âna kadar, elbette onların da aklî, kalbî, ruhî,
vicdanî kuvveleri, güç ve istidatları vardı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) asla bu kuvveleri alıp güdükleştirmedi.
Belki onları işlettirdi ve o
müthiş kuvvelerin yerine çok daha müthiş güçler ve kuvvetler ikame etti.
Bir
büyük mütefekkirin dediği gibi, buna en güzel misal: “İslâm’dan evvel Ömer,
İslâm’dan sonra Ömer!” İslâm’dan evvel Ömer, okkalı, azametli olmaya açık ve
büyüklük yolunda bir insandı.
Çocukluk döneminde, şununla-bununla yarışması,
takışması, hatta, develerin boynunu büküp altına alması, onda ne türlü nüvelerin
bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
İslâm’dan sonraki Ömer ise
karıncaya basmayan, çekirgeyi öldürmeyen ince ruhlu ve hassas bir insandır.
Şefkat ve hassasiyeti o kadar geniş ve şümullüdür ki: “Fırat’tan geçerken bir
koyun suya düşse ve boğulsa, Allah onun hesabını Ömer’den sorar.” der.[9]
İşte Ömer (radıyallâhu anh) ve onun gibiler, Allah Resûlü’nden aldıkları terbiye
ile bu seviyede beşerüstü insanlar hâline gelmişlerdi.
Evet, Allah Resûlü,
vahşi, bedevi ve âdetlerinde mutaassıp o cemaatten -ki bu âdetler onların dem ve
damarlarına karışmış durumdaydı- böyle insanlar çıkarıyordu.
Şimdi, küçük bir misalle mevzuu biraz daha açalım: Sigara gibi küçük bir âdeti,
bütün devlet imkânlarıyla ortadan kaldırmaya çalışıyor fakat kaldıramıyoruz.
Bırakın kaldırmayı, sigara tüketiminin şu hızlı artışını dahi normal bir
seviyeye indiremiyoruz.
Bu sadece bizde değil, bütün dünyada böyle.
Oysaki her
gün, sigara aleyhinde konuşmalar yapılıyor, sempozyumlar tertip ediliyor,
konferanslar veriliyor.
İlim ve tıp dünyası ittifakla onun, gırtlak, yemek
borusu, ağız içi ve damak kanserlerine sebep olduğunu söylüyor..
ve
istatistikler bu oranın yüzde 95’e vardığını ifade ediyor ama, bütün bu
gayretler, hemen hemen hiç kimseyi bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremiyor.
Hâlbuki o devrin insanının, sigara gibi binlerce âdeti hem de dem ve damarlarına
işlemişçesine onların tabiatlarıyla bütünleşmişken Allah Resûlü, bir hamlede,
bir nefhada bütün bu âdetleri kökünden söküp atıverdi ve onların yerini de en
güzel ahlâk ve en güzel hasletlerle donatıverdi.
Hem de gökteki meleklerin gıpta
ile seyredeceği şekilde donatıverdi.
Öyleki, onları görenler: “Aman Allahım!
Bunlar melek değil ama; melekten de ileri varlıklar.” diyorlardı.
Bir de,
sırattan geçerken, onların nuru, Cehennem’i söndürecek şekilde her yanı sarınca,
bütün melekler hayretten donup kalarak: “Bu geçenler acaba nebi mi, melek mi?”
diyeceklerdir.
Hâlbuki onlar ne melektir ne de nebidir.
Sadece Hz.Muhammed
Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetidir.
Ve O’nun terbiyesinde
yetişmişlerdir.
Abdullah b.Mesud (radıyallâhu anh) Ukbe b.Ebî Muayt’ın koyunlarını güden bir
insandı.[10] Allah Resûlü, onu da tedris halkasına aldı ve bu koyun güden
insandan öyle bir mürşid çıkardı ki, denebilir ki Kûfe Mektebi, bu şanlı
sahabinin eseridir.
Düşünün ki, Alkameler, Nehaîler, Hammadlar, Sevrîler, Ebû
Hanifeler hep bu mektebin talebeleridirler.
Her biri kendi sahasında zirve olan
bu büyükler, büyük ölçüde ilimlerini İbn Mesud kaynağından almışlardır.
İbn
Mesud ise, aslında bir deve çobanıydı.
(Ruhlarımız o deve çobanına feda olsun!)
Ve işte Allah Resûlü bir deve çobanından böyle dâhiler yetiştiriyordu.
Öteden beri Batı ilim âlemini meşgul eden birkaç büyük İslâm âlimi vardır ki,
her biri koca koca mücelletlere mevzu olmuşlardır.
Bunlardan biri de, hukuk
sahasındaki şöhretiyle İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir.
Bir büyük idrake göre, Solon
ve Hammurabi ona ancak çırak olabilirler… Ebû Hanife ise bu baş döndürücü
büyüklüğü ile, Allah Resûlü’nün talebelerinden, deve çobanı İbn Mesud’un
talebesinin talebesinin talebesidir.
-Estağfirullah! Ebû Hanife’yi küçük
gösteriyorum zannedilmesin.
Sözlerimiz, Üstadlar Üstadı’nın büyüklüğünü ifade
sadedinde sâdır olmuştur- Evet, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
terbiye ve yetiştirmesi sayesindedir ki hiçbir şey olmayan bu insanlardan her
şey olan insanlar zuhur etmiştir.
Ölüden diri çıkarılmış ve kömürden elmas elde
edilmiştir.
Yine o terbiye sayesindedir ki, Berberî bir köle, Herkül burcunu aşmış, adını
değiştirmiş..
ve deniz aşırı dünyalara, o güne kadar duyup bilmedikleri şeyler
anlatmış ve onların idraklerini aşan harikulâde şeyler sergilemiştir.
Batı,
Müslümanlarla tanışacağı âna kadar, hayatı istihkar, şehadet arzusu, ölüm
iştiyakı gibi şeyleri bilmezdi.
Onun için de, o gün, Tarık’ın Endülüs’e
geçişini, geçtikten sonra gemilerini yaktırışını, 5 bin kişilik bir keşif
birliğiyle, 90 bin kişilik İspanya ordusuyla yaka-paça olmasını..
ve en karamsar
durumlarda dahi fütursuzluğunu anlayamamış ve şaşkına dönmüşlerdi.
İsterseniz
siz dönmeyin! O, kendinden 20 kat daha fazla düşman karşısında, askerlerini
toplamış ve onlara şöyle seslenmişti:
“Askerlerim! Önünüzde derya gibi bir düşman, arkanızda düşman gibi bir derya
var.
Ya kaçacak, arkadan vurulacak ve zelîlâne öleceksiniz veya savaşarak
muzaffer olacak ve Allah’a kavuşacaksınız.”
Tarihçi bize diyor ki: “Birkaç saat gibi kısa bir zaman içinde, Tarık ve ordusu
düşman yığınlarının altından vurup üstünden çıkmıştı…”
Ve Tarık, Toleytola’da kralın hazinelerinin bulunduğu saraydaydı.
Şimdi şu dünkü
kölenin bugünkü hâline bakın… Bakın da, İslâm’ın ruhlara üflediği mânânın
derinliğini görmeye çalışın! Kralın hazinelerinin üstüne ayağını koymuş, ve
kendi kendine şöyle diyor:
“Tarık! Dün boynu tasmalı bir köle idin; Allah seni hürriyete kavuşturdu.
Sonra
bir kumandan oldun! Bugün, Endülüs’ü fethetmiş ve kralın sarayında bulunuyorsun.
Unutma! Yarın da Allah’ın huzurunda olacaksın!”
Aman Allahım! Bu ne müthiş, bu ne derin bir anlayıştır? Aslında ayak takımından
böyle zirveye ulaşanlarda aşağılık duygusu olur..
çalım satar, böbürlenir,
durmadan kendini insanlara anlatmak ister.
(Sık sık millete musallat olanlarda
bunu hem de bütün utandırıcılığıyla görüyoruz!)
Bu nasıl bir terbiyedir ki, hissetle mâlemâl olması beklenen bir köle, fevkalâde
izzetli, onurlu ve bir muhasebe, murâkabe insanı olabiliyor!
Ve yine O’nun terbiyesi altında yetişenlerden Ukbe b.Nâfi, bir baştan bir başa
Afrika’yı fethedip Atlas Okyanusu’na dayanınca, atı dizlerine kadar deniz
içinde, yüzü semalarda ve duygularıyla ötelerin ötesinde Cenâb-ı Hakk’a karşı
hislerini şöyle dile getiriyor: “Allahım, şu zulmet denizi karşıma çıkmasaydı,
Senin aydınlık kaynağı ismini âfâk-ı âlemde gezdirecek ve denizler ötesi öbür
dünyalara da götürecektim!”[11]
Abdülhak Hamid bu sözü alır der ki: “Bilmiyorum Ukbe b.Nâfi’nin bu sözü mü,
yoksa semalarda duyulan ruhanîlerin sesi mi daha yüksekti?”[12]
Benim tevilim içinde, melekler de böyle bir arzuya dilbeste idi ve bunun için
kıvranıp duruyorlardı.
Ama Ukbe, bir başka Ukbe idi..
ve Ukbe, Hz.Muhammed
Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde ders görmüş, O’nun
terbiye ettiklerinden bir çıraktı…
O, insanları aklî, kalbî, ruhî, vicdanî bütün kuvveler ile ele almış..
bu
duygulardan hiçbirini güdükleştirmemiş, aksine onları kamçılamış..
ve en kötü
tiynetli, en kötü tabiatlı insanlardan, en muhteşem tabiata sahip insanlar
çıkarmıştı.
Yönlendirdiği bunca istidat ve kabiliyetlerde, bu kadar isabet
kaydetmesi de ancak, O’nun peygamberliğiyle izah edilebilirdi; zira O’nun
icraatında hiçbir falso görülmemiştir.
[1] Cuma sûresi, 62/2.
[2] Buhârî, menâkıb 18; Müslim, fedâil 20-23.
[3] Mâide sûresi, 5/3.
[4] Yusuf sûresi, 12/53.
[5] Fecir sûresi, 89/27-28.
[6] Kıyâme sûresi, 75/2.
[7] Buhârî, nikâh 36; Ebû Dâvûd, talak 33.
[8] En’âm sûresi, 6/95.
[9] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/53.
[10] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/379; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/150.
[11] İbn Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih, 3/451.
[12] Abdülhak Hamid Tarhan, Tarık (Endülüs’ün Fethi), s.
3.
Efendimiz’in İnsan ve Toplum Fıtratıyla Çatışmayan Âlemşümul Terbiye Sistemi
1.Aksiyon ve Amel
Dikkat ve teemmül isteyen bir beyanlarında, amel ve aksiyon adına Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى يُحِبُّ
الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ اْلمُحْتَرِفَ “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu
sever.”[1]
Evet, böyledir, zira başka türlü demesi mümkün değildir.
Çünkü Allah Kur’ân-ı
Kerim’de şöyle buyurur: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ
وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve
mü’minler işlediklerinizi görecektir.”[2] Yani bir kısım kriterlerle,
kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır.
Mahşerde,
yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, buna bir iş denir mi, denmez
mi diye teftiş mahiyetinde bakacaktır.
İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel
etmeli.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan
etmenizi yani sağlam, arızasız ve kusursuz yapmanızı sever.”[3]
Söz konusu ettiğimiz âyet, ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması
gereken mucizelerdendir..
ve bence her kitaba sermeşk edilecek bedahettedir.
Bu
bedahetin bir buuduna; Allah Resûlü’nden gelen ses: إِنَّ اللّٰهَ تَعَالَى
يُحِبُّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ الْمُحْتَرِفَ “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.”
şeklindedir.
Diğer bir zayıf hadis ki, اَلْكَاسِبُ حَبِيبُ اللّٰهِ vecizesidir..
evet,
çoğumuzun çerçeveletip ev ve dükkânlarımıza astığımız bu zayıf hadis: “Çalışıp
kazanan, Allah’ın sevgilisidir.” mânâsına gelmektedir.
Evet, Allah, şeriat-ı fıtriyeye uygun ve meşru dairede çalışan, didinen, yorulan
ve kazananları sever.
İsterseniz meseleyi bir de “Asr sûresi”nin gölgesinde ele
alabiliriz.
Âkif, bu sûrenin muhtevasını şöyle mısralaştırır:
“Hani ashab-ı kiram “Ayrılalım” derlerken
Mutlaka sûre-i “ve’l-asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh.
Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat; işte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”
İman, amel-i salih, hakka bağlılık, hakkı tavsiye, sabır, sabra bağlılık, sabrı
tavsiye bunların hepsi birer amel ve aksiyondur..
bunları yapan da Allah’ın
sevdiği insandır.
Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyasında ve
O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah
sevgisine en çabuk ulaştıranıdır.
O asla, “Rahipler gibi kiliselere kapanın,
evlenmeyi terk edin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, ta Allah’a vâsıl
olasınız!” dememiştir.
İnsandaki şehevî gücü almış ve onu makbule, meşrua tevcih
etmiş ve şöyle buyurmuştur: تَزَوَّجُوا الْوَدُودَ الْوَلُودَ “Birbirinizi
sevebileceğiniz doğurgan kadınlarla evlenin.”[4] Başka bir hadislerinde de şunu
ihtar etmiştir: تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَإِنِّي أُبَاهِي بِكُمُ اْلأُمَمَ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ “Evlenin, çoğalın, kıyamet gününde ben sizin çokluğunuzla diğer
ümmetlere karşı iftihar ederim.”[5] Yani, siz ne kadar çok olursanız beni o
kadar memnun edersiniz.
Dönüp arkama baktığımda, arkamda rükû edenleri, secdede
kıvrananları, “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” sesleriyle coşup kendinden geçenleri
görmek beni mesrur ve müferrah eder.
Allah Resûlü, insanlardaki evlenme ve karşı cinse alâka duyma duygusunu
güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş, dolayısıyla da depresyonlara
sebebiyet verecek yollara girmemiştir.
O, bu hissi, müsbete, meşrua kanalize
etmiş ve bu noktada dahi, ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızasına ve hoşnutluğuna
ulaştıracak yollar vaz’etmiştir.
O’nun terbiyesi; fıtratı, tabiatı yönlendirme
ve ona yaratılış gayesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.
2.Ticaret, Ziraat ve Cihad
İşleri dengeleme mevzuunda da O’nun eşi menendi yoktur.
Bir hadis-i şeriflerinde
O şöyle buyurur:
إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ وَرَضِيتُمُ
الزَّرْعَ وَتَرَكْتُمُ الْجِهَادَ سَلَّطَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ ذُلاًّ لاَ
يَنْـزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ
“Siz kendinizi îne alışverişine saldığınız; sığırlarınızın ardına takılıp
gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız); sadece ziraatle iktifa
ettiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet
indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”[6]
Îne alışverişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan peşin olarak bir şey satın alıp,
sonra da aynı adama onu daha pahalı bir fiyata veresiye satması şeklinde tarif
edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur, zannederim.
Bu
ister kapalı bir faiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Sahib-i Şeriat’a
göre mahzurlu… Zannediyorum bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları
ancak, sanayi inkılâbı ve sanayi hareketlerinden sonra anlayabildik..
onu da
doğru anlayabildi isek..
cihadı, zaten unutmuştuk; sanayi derken ziraat ve
hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin berzahında
bulduk.
Oysaki, yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Resûlü haber veriyordu.
Ve O,
her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi.
Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır.
Nitekim bu tür çalışmaları teşvik
eden hadis-i şerifler de vardır.
Ancak, bütün himmeti bunlara hasretmek, işte
doğru olmayan budur.
Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi füyûzat hisleriyle baş başa
kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçi ve
hayvancıya kadar şümulü olan bu ifade, bize mühim bir iktisat ve ekonomi dersi
vermektedir.
Ayrıca, devletler muvazenesinde yerinizi almak için, gerekli
caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terk ettiğiniz veya cihadı terk edip de
devletler muvazenesindeki yerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından
kalkamayacağınız bir mezellet musallat edeceğini, tegallüpler, esaretler,
tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum,
yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hayat kılacağınız âna kadar da devam
edecektir.
Verdiğimiz misal, -anlatma darlığı da mahfuz- deryadan bir katredir ve Allah
Resûlü’nün bu hususta daha nice sözleri var.
Ne var ki biz, bu biricik misalle
iktifa edeceğiz.
Allah Resûlü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri tahdit edip
sınır altına almamış, öyle de bedenî güç ve kuvvetleri dahi hakir görmemiştir.
Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur:
اَلْمُؤْمِنُ اْلقَوِيُّ خَيْرٌ وَأَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ
الضَّعِيفِ
“Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde
zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.”[7]
Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalb sıhhatiyle beraber beden sıhhatine,
cisim sıhhatiyle beraber ruh sıhhatine de sahip olmalıdırlar.
Görülüyor ki,
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Zayıflayacaksınız, perhize
gireceksiniz, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul
olasınız.” demiyor.
Belki ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi,
fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra
araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize ediyor.
3.İlim Üzerine Bir Mülâhaza
İlim ve fikir hayatı adına, Allah Resûlü’nün getirdikleri ve ilim dünyasına
kazandırdıkları da, yine O’nun âlemşümul mesajının bir tezahürüdür.
Kur’ân ilme ehemmiyet verir ve bütün insanları açıkça ona teşvik eder: قُلْ هَلْ
يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ “Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?”[8] der ve bilenleri, daima bilmeyenlerden, bildikleri
ölçüde üstün tutar.
Başka bir âyette: إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ denilir..
ve Allah’tan hakkıyla korkanların, Allah’ın âlim kulları olduğu hatırlatılır.[9]
Ebû Hanife’ye isnat edilen şâz bir kıraatte, Allah lafzı merfu okunur[10] ve
mânâ şöyle olur: “Allah (celle celâluhu), sadece âlim kullarına karşı saygı
duyar.” Elbette ki bu saygı, münezzeh ve Zât-ı Uluhiyet’e yakışır keyfiyetiyle
düşünülmelidir.
Kıraat şâzdır.
Fakat, mânâya bir buud kazandırması bakımından,
üzerinde durulmaya değer.
Fahreddin Râzî, ilimle alâkalı bir bahsi tahlil ederken, bu hususla alâkalı
güzel bir nükte yakalar: “Mâlikî mezhebinin dışında kalan her üç mezhep köpeği
‘necisü’l-ayn’ kabul eder.” Yani köpek, bütünüyle necistir, pistir.
Dolayısıyla
evlerde bulundurulması doğru değildir.
Ancak köpek, “kelb-i muallem”olursa yani
kendisine av avlama öğretilmiş ve koyunları bekleme talim edilmişse, o zaman
durum değişir.
Onun ağzına alıp getirdiği av yenir.
Sürtünüp dolaştığı yerler
pâk kabul edilir ve onun evde bulunması da mahzurlu olmaz…
İmam Fahreddin Râzî burada bir lahza durur ve şöyle der: “Bir kelb bile ilimden
sadece av avlama işini öğrenir..
ve öğrenmekle de necisü’l-ayn olmaktan çıkarsa,
hatta insanlar içinde âdeta aile fertlerinden bir fert hâline gelirse, ilim
öğrenen insanın, nasıl zirvelere ulaşacağını varın siz kıyas edin.”[11]
İşte şeriatın anlayışı, işte din-i mübinin mesajı ve işte Hz.Muhammed Mustafa
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ile gelen şeyler!
Allah’ı bilmeyenler cahillerdir.
Allah’ı bilen ve Allah’a inkıyat eden herkes
“âlim”dir.
Şeriatın ve dinin ifadesine göre, Allah tanımaz, peygamber bilmezlere
“âlim” denemez.
Allah’ı tanıyan ve peygamberi bilenler ise az da bilseler, bir
mânâda âlim sayılırlar ve Allah; peygamberini, haşri neşri, kitapları, öldükten
sonra dirilmeyi, Cennet’i ve Cehennem’i bilenlere karşı, saygı ne mânâya
geliyorsa ve saygıyla ne yapılacaksa, işte onu yapacaktır.
يَخْشَى kelimesinin
lâzımı murad kabul edilecek olursa, böyle bir tefsir yapmamızda mahzur olmasa
gerek…
Fikir adına sadece تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ mübarek sözünü
söylemekle iktifa edeceğim.
“Bir saat tefekkür bir sene ibadetten daha
hayırlıdır.”[12]
Batı bunu ne gördü ne buldu ne de henüz bu noktaya ulaşabildi, bir saat sistemli
düşüneceksiniz, bir şeyler bulup insanlığın yararına sunacaksınız veya kalbî ve
ruhî hayatınız adına, ukbâ ve ebedî saadet hesabına müspet, mahzursuz, meşru bir
iklimde düşünceye dalacak, sonra da düşünce muhassalanızı dünya ve ukbâ
buudlarıyla değerlendireceksiniz..
evet, işte bunları yapabildiğiniz takdirde
bir sene ibadet sevabı kazanacaksınız.
Yıllar var ki biz düşünmeye yabancılaştık ve bu derin ve buudlu ibadetten
uzaklaştık veya uzaklaştırıldık.
Bu uzaklaşmada, kabahat İslâm’a ait değil,
Müslümanlara aittir.
Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşünce
kapılarını, pencerelerini sonuna kadar açık bırakmış ve اُدْخُلُوهَا بِسَلاَمٍ
آمِنِينَ “Oraya emniyet içinde girin!” buyurmuştu.
Biz ilme ve düşünceye
yabancılaşınca sığlaştık, basitleştik.
Ve Batılılar karşısında, muvazenedeki
yerimizi koruyamadık; dolayısıyla da söz onlara geçti.
Tabiî biz de onları
dinler duruma düştük.
Ama inanıyorum ki temelinde mânâ, kökünde asalet ve
rasanet olan bu millet, bir gün yine serpilip gelişecek, devletler arasındaki
muvazenede yerini alacaktır.
Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ahlâk, bir terbiye
mesajıyla gelmişti.
Ama O, bu işi, insanlardaki istidatları, kabiliyetleri
güdükleştirmeden, saptırmadan, onları olduğu gibi ele alarak yapmıştı.
Bu da o
günkü insanlara müthiş cazip gelmiş ve onlara hareket kazandırmıştı.
Çünkü O’nun
terbiye sisteminde insan fıtratıyla çatışma, zıtlaşma yoktu.
O’nun her mesajı
itici bir fonksiyon eda etmekteydi.
Hem de O, icraatını öyle bir cemaat içinde
gerçekleştiriyordu ki, o cemaat ne ahlâk ne de terbiye adına hiçbir şey
bilmiyordu.
[1] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 8/380; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/88.
[2] Tevbe sûresi, 9/105.
[3] Ebû Ya’lâ, Müsned, 7/349; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/275.
[4] Ebû Dâvûd, nikâh 4; Nesâî, nikâh 11.
[5] Abdürrezzak, el-Musannef, 6/173.
[6] Ebû Dâvûd, büyû 56; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/84.
[7] Müslim, kader 34; İbn Mâce, mukaddime 10; zühd 14.
[8] Zümer sûresi, 39/9.
[9] Fâtır sûresi, 35/28.
[10] Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 14/344; Kasımî, Mehâsinü’t-te’vil,
14/4984; İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7/344.
[11] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 2/193-194.
[12] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/370.
Öğretme Adına Getirdiği Sistem
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim ve terbiye adına ortaya attığı
esaslar, tafsilatıyla Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’te ifade edilmiştir.
Aslında,
hiçbir şey olmasa da sadece O’nun Kur’ân-ı Kerim’i insanlara tebliğ etmesi ve
benimsetmesi bile çok harikadır.
Mevzumuz Kur’ân değil, ancak istitradî olarak
anlatacağım.
Kâinatın İftihar Tablosu, hiçbir şey bilmeyen, okuma yazmadan anlamayan, mektep
ve medreseye sırtı dönük bir toplum içinde zuhur etmişti.
İrtihal buyurduğu
zaman ise, arkada bıraktığı cemaat içinde, rüşdüne yeni ermiş insanlardan,
mezara girmeyi bekleyen en yaşlıya kadar bu toplum içinde, okuyup yazma bilmeyen
tek fert kalmamıştı.
Oysaki günümüzde bunca imkân, bunca sa’y, bunca gayret..
hatta bazen metazori baskılara..
ve benimsediğimiz harfleri, benimseyeli 65 sene
geçmiş olmasına rağmen, hâlâ insanımızın çoğuna okumayı yazmayı öğretemedik!
Allah Resûlü ise 20 küsur sene gibi kısa bir zamanda, inandırmış, bilgilendirmiş
ve herkese okuma yazma öğretmişti.
Zannediyorum, Efendiler Efendisi irtihal-i
dar-ı bekâ buyurduklarında, arkada bıraktığı arkadaşlarından Kur’ân-ı Kerim’i
okumasını bilmeyen kalmamıştı… Hatta değil Kur’ân okumak, Medine’nin çiftçileri,
ellerinde sabanları tarla sürerken dahi, Kur’ân’ı yedi veya on vecihle okumasını
biliyorlardı.
Bugün “vücuh ilmi” dediğimiz bu şekilde Kur’ân okumayı, bu
satırların yazarı da bilmiyor ve bilenlerin sayısı da oldukça azdır.
Doğrudur, o insanlar fıtrî olarak çok zekiydiler..
hafızaları da yorgun değildi.
Ancak, bu büyük işi halleden, sadece onların zekâ ve hafızaları değildi.
Belki
Allah Resûlü’nün öğretme adına getirdiği sistemdi ki, onları Kur’ân’la böyle
bütünleştirmişti.
Hâlbuki bu insanlar, daha önce kötü ahlâkın her çeşidine açık insanlardı.
Allah
Resûlü, o müthiş icraatıyla bunlardaki bütün kötü huyları söküp attı ve onları
yepyeni bir var oluşa ulaştırdı.
Meselâ: Kur’ân-ı Kerim onlara:
وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً
“Allah hükmünü verdi: O’ndan başkasına kulluk yapmayacak ve anne babaya da iyi
davranacaksınız.”[1] diyor ve bu emir, düne kadar anasını babasını doğrayan,
kırıp geçiren bu insanlar üzerinde öyle bir tesir icra ediyordu ki, bunlardan
biri, Allah Resûlü’ne müracaat ediyor ve babası kendisine baktığında, ona
tebessümle karşılık veremediyse, bunun cezasının ne olacağını soruyordu.
Yine Kur’ân-ı Kerim: وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ dedi.
“Yetimin malına
yaklaşmayın!”[2] mealindeki bu âyet, Müslümanlara öyle dokunuyordu ki, birçoğu
Allah Resûlü’ne gelerek, elindeki, yetime ait malı almasını ve sahiplerine
vermesini istiyordu.
Dikkat edilirse âyet, “Yetimin malını yemeyin.” demiyor, “O
mala el uzatmayın!” diyordu.
Böyle hassas bir mevzuda, sahabe kendine has
hassasiyeti gösteriyor ve zimmetindeki yetim malından sıyrılmak istiyordu.
Yetime hayat hakkı tanımayan ve onun bütün mal varlığını elinden almaya çalışan
bu insanlara ne olmuştu ki, böyle birdenbire başkalaşmışlardı.
Zina çok yaygındı ve o toplumda tamamen meşru hâle gelmişti.
O cemiyette bu kötü
hareketi yadırgayan sanki yok gibiydi.
Derken Kur’ân, belli bir süre sonra:
وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى “Zinaya yaklaşmayın!”[3] emriyle geldi, geldi ve gayri
meşru ilişkiler bütünüyle bıçakla kesilmiş gibi oldu..
evet, o devrede bir iki
zina hâdisesi ya vâki olmuş veya olmamıştır.
Hırsızlık, yağmacılık cesaret maratonculuğuydu..
ve bunlar şecaat emaresi kabul
ediliyordu.
Kur’ân’da:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا “Kadın veya erkek,
hırsızlık yapanın elini kesin!”[4] fermanı gelince her şey birdenbire değişti.
Benim bildiğim, bu âyetten sonra, bilinen ve el kesme ile neticelenen bir iki
hırsızlık hâdisesi oldu; hepsi o kadar…
Ve yine Kur’ân-ı Kerim bu cellat insanlara:
وَلاَ تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ “Allah’ın haram kıldığı
insanları öldürmeyin.”[5] demişti ki, öldürme ve cinayetlerin kesilmesine bu
âyet yetivermişti.
Evet, o dönemde, biri kasıtlı ki; bir yahudiyi, Müslüman biri
öldürmüştü, diğeri de hatâen olmak üzere; bütünü iki cinayet hâdisesi olmuştu.
Şimdi bakınız; 23 sene gibi bir zaman zarfında ve Allah Resûlü’nün hayat-ı
seniyyeleri içinde, itiraflı bir tek zina hâdisesine; bir yahudinin öldürülmesi
ve benim bildiğim, bir kadının elinin kesilmesi gibi birkaç vak’aya şahit
oluyoruz.
Oysaki biraz evvel arz etmiştim, bu topluluk, “Leş yerdik, kan
içerdik.” diyen âdeta vampir bir topluluktu.
İşte bu topluluk içinden Allah Resûlü zülâl gibi insanlar çıkarıyor..
ve
“efendilerimiz” dediğimiz, Ebû Bekir Efendimizi, Ebû Hüreyre Efendimizi hatta
Mâiz Efendimizi, Gâmidiye Kadınefendimizi ve daha nicelerini çıkarıyor.
Bu
çamurdan, bu bataklıktan ve bu çirkeften, nuranî bir topluluk zuhur ediyor.
Bu
mucize değildir de ya nedir?
Bu arîz ve amîk hususu tafsilatıyla arz etmem mümkün değil; müsaade ederseniz,
sadece ahlâk-ı âliyenin üç-dört prensibine dair bir iki misal arz ederek, Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) icraatının ihtişamını bir kere daha
sergilemek istiyorum.
1.Cömertlik ve Îsâr
O topluluk, kendi menfaat ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen bir
topluluktu.
Başkasına yardımcı olma, onun elinden tutma, onların rüyalarına dahi
misafir olmamıştı.
Hele başkasını kendi nefsine tercih etme -ki buna “Îsâr”
diyoruz-, onların arasında hiç bilinmeyen ve hiç duyulmamış bir meseleydi.
Ancak, Allah Resûlü’nün risaleti, onlar arasında çok şeyi değiştirdiği gibi,
cimriliği de alıp götürmüş, sehavet ve îsâr duygusunu onların ruhlarına âdeta
tespit etmişti.
Devs’in aslanı Hz.Ebû Hüreyre anlatıyor: Bir gün Huzur‑u Risaletpenâhî’ye
birisi geldi.
Allah Resûlü’ne yaklaştı ve şöyle dedi: “Yâ Resûlallah! Birkaç
günden beri yiyecek bir şey bulamadım.
Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.”
Allah Resûlü etrafına nazarını gezdirdi.
Fakat onu evine götürüp misafir edecek
kimse göremedi.
Neden sonra Allah Resûlü’nün çok sevdiklerinden Ebû Talha ayağa
kalktı ve: “Yâ Resûlallah, onu ben misafir edeyim.” dedi.
Sonra da alıp evine
götürdü.
Her şeylerini İslâm uğrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir
şey kalmamıştı..
ara sıra evlerinde bir çorba ya pişerdi veya pişmezdi.
İhtimal
o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmişti.
Ve onu
çocuklara içirecekti.
Misafir eve gelince karı koca aralarında konuştular: “Bu
gece çorbayı Allah Resûlü’nün misafirine yedirelim.
Biz nasıl olsa bugün de aç
olarak oruç tutabiliriz.
Çocuklar, ikna edilip yatırılmalı..
sabah onların da
çaresine bakarız.”
Yapacakları şey şu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek
ve ev sahibi kaşığını boş getirip götürecek..
zira çorba iki kişiyi doyuracak
kadar değildi..
böylece misafir de karnını doyuracaktı.
Plânladıkları gibi de
yaptılar.
Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Resûlü’nün arkasında
yerlerini aldılar.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah namazını
kıldırdı.
Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebû Talha’yı ve misafirini arayarak
onlara sordu: “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda şu âyet nazil oldu:
وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Kendileri
sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.”[6]
Cahiliye insanının kitaplarında “îsâr” yani başkasını nefsine tercih etme, açı
doyurma, çıplakları giydirme, yaşatma ve yaşamama, zevk ettirme ama zevk etmeme
gibi hususlar yoktu.
Yoktu ama Allah Resûlü irşad buyurdu, sesini duyurdu,
ilhamlarını mermere kazır gibi onlara nakşetti ve onları bu duygularla
bütünleştirdi.
Siz, bu diğergâmlık ruhuna ister sabır deyin, ister tahammül
deyin, ister teslimiyet deyin; ne derseniz deyin netice değişmeyecektir.
“İman teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül dünya ve ahiret saadetini
gerektirir.”[7] ölümsüz sözünü bir kere daha tekrar edelim.
Evet, inanmış iseniz
Allah’a teslim olacaksınız.
Allah’a teslim olduğunuzda O’na tevekkül edecek ve
O’na güvenip dayanacaksınız… İşte o zaman, dünya ve ukbâ saadetine ereceksiniz.
2.Hansâ’nın Kahramanlığı
Hansâ, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı ağlatmıştı.
Bu büyük
kadın o gün için henüz cahiliye-nin sisinden, dumanından kurtulamamış, Hz.
Muhammed’e uyanmamış, O’nu tanıyamamış, Kur’ân’ın füsunkâr, büyüleyici beyanına
kulak verememiş ve ona açılamamıştı..
Kur’ân’ı tanıyınca birdenbire değişti.
Hem
de nasıl değişti! Cahilî kardeşine destan kesen bu yüce ruhlu kadının,
Kadisiye’de dört oğlu da birden ve peşi peşine şehit düşer..
hem de ilhama açık
analarının ruh aynasına çarpa çarpa..
bir ana olarak inler, kıvranır ama, bir
büyük teslimiyetle şunları mırıldanır:
“Allahım, Sana hamd olsun.
Bana verdiğin dört oğlumu hayatta iken Sana armağan
etmek imkânını bana bahşettin!”[8]
İşte Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın insanları değiştirmesi ve mucize elinin büyük
değiştiriciliği..
O’nun karanlıktan ışık çıkarması ve zulmette nur cilveleri
göstermesi… Bir kere daha tekrar ediyorum: İnsanları birdenbire böyle
değiştirme, mucize değil de ya nedir?
3.Bir Anlık İnsibağın Kahramanları
a.
İkrime (radıyallâhu anh)
Mekke fethedilince, İkrime firar etmiş ve neden sonra hanımı tarafından ikna
edilerek gittiği yerden geri dönebilmişti.
Allah Resûlü’nün bu en azılı düşmanı,
Efendimiz’in huzuruna girince, İki Cihan Serveri, ona tebessüm etti ve:
مَرْحَباً بِالرَّاكِبِ الْمُهَاجِرِ dedi.[9]
Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti.
Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem
de tek oğlu, Âmir, bu uğurda hırz-u cân edeceklerdi.
Yermuk’ta kendi
dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: “Oğlun Âmir şehit oldu!”
İkrime doğruldu.
İhtimal Allah Resûlü temessül buyurmuşlardı ve: “Yâ Resûlallah!
Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye Sana söz vermiştim.
Râkib-i Muhacir sözünde
durdu mu?” dedi.
Ebû Cehil’in oğlundan “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? O her cephede
Allah Resûlü’yle karşı karşıya gelen, O’nu öldürmeyi en büyük emel bilen
insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride
bırakacak bir “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? Meğer çıkarmış..
ve çıktı da.
O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını
keserdi.
Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu.
Ve, hele kadınlar kat’iyen yaşama
hakkına sahip değillerdi.
Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi.
Fakir “Benim
de hakkım var!” diyemezdi.
Kanunlar vardı.
Ve her zaman da olmuştu; ama bunlar
âcizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı.
(Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte
Allah Resûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir
cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar
çıkarıyordu.
b.Hz.Ömer (radıyallâhu anh)
Ömer; işte şanlı halife, öyle bir devletin başında bulunmaktadır ki,
topraklarının bir ucu Yemen’e ulaşmış, diğer ucu da ta Öküz Nehrindedir.
Ve bir
gün böyle bir devletin başındaki Hz.Ömer’in Übey İbn Kâ’b’la arasında bir
anlaşmazlık olur.
Übey: “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi, haksızlık
yapıyorsun!” der.
O da hâkime gidip murafaa olmayı teklif eder.
Bu murafaada
Zeyd İbn Sabit hâkimdir.
Onun evine giderler.
Muhakeme orada görülecekdir.
Medine’nin Kadısı, Halifenin içeriye girdiğini görünce, edep ifadesi olarak
yanındaki minderi işaret eder ve: “Yâ Emirel-mü’minin, şuraya oturun!” der.
Kaşlarını çatan ve hiddetlenen koca Ömer, tarihin kulağına küpe olacak şu
sözleri söyler: هَذَا أَوَّلُ جَوْرٍ جُرْتَ فِي حُكْمِكَ “Daha şimdiden sen
hükmünde ilk haksızlığı yaptın!”[10]
Bütün ahlâk, kural ve disiplinlerini burada sıralamamız mümkün değildir.
Zira
yüzlerce ahlâk kuralı ve disiplini vardır.
Ancak biz, bunlardan sadece birkaçına
işaret edebildik.
Eğer bütün ahlâk kuralları bir bir sıralanabilseydi, Allah
Resûlü’nün insanüstü icraatı adına daha güçlü ipuçları elde etmek mümkün olurdu.
Zira, o günün insanı, bilinen ne kadar ahlâk kuralı ve disiplini varsa,
bütünüyle onların zıddıyla muttasıf idiler.
İşte İki Cihan Serveri, hem
onlardaki bu menfî huyları söküp attı, hem de müspetiyle onları techiz edip
donattı.
Allah Resûlü, terbiyecilikte de bir mucize gösterdi ve insanlığın terbiyesi
adına bir kısım temel esaslar vaz’etti ki, bunlar kıyas ve benzetmelerle
çoğaltılarak, derinleştirilerek, hem topyekün insanlığı hem de bütün zamanları
kucaklayacak mahiyetteydi.
Kanaat-i âcizanem, O’nun bu prensipler arkasındaki
tasarı ve düşünce derinliklerini kavrayıp O’nun anlayışına ulaştığımız zaman,
melekleri gıptaya sevk edecek seviyeyi kazanmış olacağız.
Ne var ki, Hamîde
Kutub’un da bir vesileyle ifade ettiği gibi biz henüz yoldayız.
Hani, Hz.Musa,
Allah’a (celle celâluhu) şöyle bir taaccübünü ifade eder: “Yâ Rabbi! Çok
insanlar görüyorum ki, Senin yolunda yürürken ve Seni bulmuşken, birdenbire yol
değiştiriyor ve başka istikamete gidiyorlar.”
Cenâb-ı Hak ona kemal-i hikmetle buyuruyor ki: “Yâ Musa, onlar kat’iyen Bana
gelmedi, Beni bulamadı ve Bana ulaşamadılar.
Onlar henüz yoldaki insanlardı ve
yol değiştirdiler.”
(Allah (celle celâluhu), yolda olup da takılıp kalmaktan ve takılıp kalıp da yol
değiştirmekten bizleri muhafaza buyursun!) Evet, teminat altında değiliz.
Kimse
kimseye, azıp sapmayacağına dair teminat veremez…
Her şeyin dizgini Allah’ın (celle celâluhu) elindedir..
her şeyin dizgini elinde
olan Allah (celle celâluhu), bizi istikametten ayırmasın! Göz açıp kapayıncaya
kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın! Allah (celle celâluhu), bu necip, bu
soylu, bu asil ve tarihte eşi-menendi gösterilemeyecek mübarek milleti, yine
devletler arası muvazenede yerini almaya muvaffak etsin!
Evet, bu millet tarihî yerini aldığı zaman, biz, ahlâk-ı İslâmiye ve ahlâk-ı
Kur’âniyeyi daha seviyeli ve daha inandırıcı olarak anlatma imkân ve fırsatını
bulacağız.
İşte o zaman, insanlık, ütopyalarda aradığı şeylerin hem de asırlarca
önce yaşanmış olduğunu görecek ve hayret edecektir.
Biz şimdilerde Eflatun’un
Cumhuriyet’ini okuyor ve feylesofların, devleti nasıl idare ettiklerini
öğrenmeye çalışıyoruz.
Bırakın bunları, tarihte feylesofların aklının
eremeyeceği şekilde devlet idare edildiği dönemler var.
İşte bidayet-i İslâmiye
ve işte şanlı Devlet-i Âliye! Göklerde melekler bir idare şekli kursalardı ancak
o da bu kadar olabilirdi.
Ne var ki biz, İslâmiyet’i o seviyeden anlatacağımız âna kadar, milletler
kulaklarını kapatacak ve bizi dinlemeyeceklerdir.
Belki bir ölçüde, Kur’ân’ın
nurunun kendi gücüyle, sızıp, bazı vicdanlara çarpması neticesinde, bir kısım
kimseler Müslüman olsalar da, gerçek patlama, bu şanlı, şerefli ve muhteşem
milletin bu yüce hakikati kendi kamet-i kıymetine uygun temsiliyle
gerçekleşecektir.
Geriye dönüyorum: Cahilî bir muhitte, cahilî bir topluluk içinde, cahilî
âdetlerle kaynaya kaynaya pişmiş bir topluluk arasında Allah Resûlü, akıllara
durgunluk veren muhteşem bir inkılâp meydana getiriyor.
Ve bu inkılâp, bütün
hayatı içine alacak şekilde gerçekleşiyor.
Vâkıa, insanlık tarihinde pek çok
dâhi yetişmiştir..
ve bunlar belli sahalarda bir kısım değişiklikler
yapabilmişlerdir.
Ama münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır.
Meselâ; bir içtimaî
dâhi, yetiştirdiği nesilleri o mevzuda zirveye ulaştırmış ve devleştirmiştir.
Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada bir şey verememiş
ve terbiye adına da fazla ileriye götürememiş ve hele ruh hesabına onlara hiçbir
şey kazandıramamıştır.
Meselâ; bir başka dâhi çıkmış, ülkenin iktisadiyatı adına
bir inkılâp yapmış..
ve bir toplumu belli bir noktaya götürmüştür.
Bu da onlara,
içtimaiyat adına bir adım daha attıramamıştır.
Nefsî kontrol, muhasebe ve
murakabe adına hiçbir şey söyleyememiştir.
Bir başkası başka sahada ve bir
başkası da daha başka bir sahada..
hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli
yakalayamamıştır.
Ancak Hz.Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem) ki,
hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, alıp zirvelere taşımış ve ona “ebed
müddet” zirvelerde kalma garantisi vermiştir.
Evet O, iktisatta zirvededir..
içtimaiyatta zirvededir..
askerlikte zirvededir..
nefis muhasebesinde zirvededir..
insanlara kendisini kabul ettirmesinde
zirvededir..
dünya ve ahiret muvazenesi kurmada zirvededir..
eşya ve hâdiselere
nüfuz etmede zirvededir..
varlığın ötesine nüfuz etmede zirvededir..
ve her
şeyde zirvededir.
Evet, Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) terbiyesinde insana
ait hiçbir duygu güdük kalmamış, hiçbir şey ihmale uğramamış; aksine hepsi
inkişaf ettirilmiş, hepsi geliştirilmiş ve insanlara, beş başı mamur olma
yolları açılmış..
kader de yollarına su serpince, her sahada en kâmil ve en
mükemmel insanlar yetişmiştir.
[1] İsrâ sûresi, 17/23.
[2] En’âm sûresi, 6/152; İsrâ sûresi, 17/34.
[3] İsrâ sûresi, 17/32.
[4] Mâide sûresi, 5/38.
[5] İsrâ sûresi, 17/33.
[6] Haşr sûresi, 59/9.Buhârî, tefsir (59) 6; Müslim, eşribe 172-173.
[7] Bediüzzaman, Sözler, 23.Söz, 1.Mebhas, 3.Nokta.
[8] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 7/88-90; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/287-288.
[9] “Hoş geldin, hicret şerefiyle şerefyâb olan süvari!” (Tirmizî, isti’zân 34;
Hâkim, el-Müstedrek, 3/271.)
[10] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/144.
O’nun Terbiye Sisteminden Örnekler
1.Mescitte Bevleden Şahsa Karşı Tutumu
Buhârî, Müslim, şu vak’ayı naklediyorlar: “Bir gün Allah Resûlü mescitte
oturuyorlardı.
Bir bedevi içeriye girdi; ihtimal Efendimiz’e bir şeyler sorup
öğrenecekti.
Fakat bu adam gitti ve mescidin bir tarafına idrar etmeye durdu.
Oradakiler, مَهْ مَهْ diye müdahale etmek istediler.
(Arapça’da bu, ‘Dur,
yapma!’ demektir.) Allah Resûlü “Adamı bırakın ve idrarını kestirmeyin!”
buyurdu.
O bir bedevi idi.
Kalkıp onu dövebilirlerdi.
Ne var ki, bedeviye karşı
böyle bir muamele de bedevice olurdu.
Allah Resûlü’nün ashabı bedevi değildi.
Sonra buyurdular ki: “Gidin bir kova su getirip idrarın üzerine dökünüz; su o
pisliği alır götürür orası da temizlenir.”[1]
Evet, bidayette büyük çoğunluğu itibarıyla caminin içine bevledecek kadar bedevi
ve vahşi bu insanlardan, o ideal cemaati çıkarmıştı.
Kim bilir belki de o
bedevi, Tarık b.Ziyad, Şurahbil b.Hasene veya Ukbe’nin babasıydı…
2.Kadına Verdiği Değer
Cahiliye dönemi arkada bırakılmış ve o döneme ait her şey artık, ya acı bir
teessür ve bir hasretle ya da müstehzi bir edayla anlatılıyordu.
Evet, o dönem
anlatılırken ya dudaklar geriye gidiyor, ifadeler tebessüme bürünüyor veya bir
iç burkuntusuyla kekeleniyordu.
Bir gün yine bâdiyeden gelen bir bedevi,
mescitte Allah Resûlü’ne bazı şeyler anlatmıştı.
Ve anlattığı şeyler arasında
bir de şu vardı: “Yâ Resûlallah! Ben de kız çocuklarımı kendi ellerimle
gömmüştüm.” demiş ve devam etmişti:
Bunlardan birinde, kızımın elinden tuttum götürdüm; ki kızım, tam da gelişip
çarpıcı bir hâl aldığı çağdaydı.
Çölde iyice uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım.
Sonra da bir yeri, kazma ve kürekle kazmaya başladım.
Zavallı gafil çocuk,
hiçbir şeyden haberi yoktu.
Benimle beraber o da kendi çukurunu kazıyordu.
(Adam
bunları anlatırken Allah Resûlü bir bahar bulutu gibi dolmuş ve gözyaşları
boşalmaya başlamıştı.) Kazma işi bitince geriye çekildim.
Küçük yavru ne
olacağından habersiz çukura bakıyordu.
Aniden sırtına bir tekme indirdim.
Başaşağı kuyuya giderken, “Babacığım, babacığım!” diye feryat ediyordu.
Allah
Resûlü, hıçkıra hıçkıra ağlayınca sahabe-i kiram, adama “Resûlullah’ı ne diye
müteessir ediyorsun!” diye itap etmeye başladılar.[2]
Evet, işte o zamanki insanların durumu buydu.
Kadının hakk-ı hayatı yoktu.
Ve
Allah Resûlü böyle bir cemaat içinde zuhur ediyor, her şeyi kendi değerine irca
ettiği gibi, kadına da değerler üstü değer kazandırıyor.
Evet, o gün kadın hor görülüyor, irdeleniyor, yedi kapı kovuluyor, baba ona
karşı yüzünü ekşitiyor ve yeni doğan kız çocukları babadan saklanıyordu.
Vâkıa,
o gün istatistik bilinmiyordu ve öyle bir istatistik de yapılmamıştır.
Ama,
yaşayan kadınlar, zannediyorum yüzde 50, babalarına gösterilmeden, kaçırılan
kadınlardı.
Belki sadece Hz.Ebû Bekir gibi fıtraten selim olarak doğan ve
temizliğe açık olan ruhlar çocuklarını öldürmemişlerdi.
Bunun dışında
gençliğinde Müslümanlığı idrak edemeyen pek çok kimse mutlaka bir kız çocuğunun
kâtili bulunuyordu.
İşte bu cemaat içinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem), kızları en yüksek pâyeye ulaştırıyordu.
Bakın Nesâî’nin Âişe Validemiz’den naklettiği hâdise: “Huzur-u risalet penahiye
bir kız geldi: ‘Yâ Resûlallah!’ dedi ‘Babam beni istemediğim hâlde amcamın
oğluyla evlendirdi.’ Allah Resûlü derhal babasını çağırdı: ‘Kızını, istemediği
hâlde bir başkasıyla evlendirmeye zorlayamazsın!’ dedi.
Adam: ‘Nasıl
emrederseniz yâ Resûlallah!’ diyerek yaptığından vazgeçti.” Zaten, sahabinin
başka türlü düşünmesi de mümkün değildi.
Adam belki de, kızını vermekle yeğenini
bir sıkıntıdan ve zor bir durumdan kurtarmak istiyordu ancak, Allah Resûlü’nün
emri her şeyden üstündü.
O, Allah Resûlü’ne teslimiyet ifade eden sözlerini
bitirince, kız ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah, benim esas maksadım babama muhalefet değildi.
Ancak, İslâm’da
bunun hükmü nedir, baba, kızını birine verme hususunda nereye kadar selâhiyet
sahibidir, işte bunu öğrenmek istemiştim ve buraya da bu niyetle gelmiştim.”[3]
Dün kuyulara atılan, horlanan, hakir görülen, toprağa gömülen kız, kısa bir
zaman sonra Peygamberin huzuruna çıkıyor ve rahatlıkla hakkını arayabiliyordu.
Acaba evleneceği kişi hakkında babası ona zor kullanabilir miydi? İşte o, bunu
soruyordu.
Birkaç sene evvel, böyle bir hâdise olacağı söylenseydi, o günün
insanları dinlediğine inanamaz, ya da söyleyenin aklından zoru olduğunu kabul
ederdi.
Ama, işte, bütün bunlar oluyordu.
3.İstiğna İnsanı
İmam Müslim ve Ebû Dâvûd, Avf b.Mâlik’ten naklediyorlar: Avf b.Mâlik diyor ki:
“Bir gün Allah Resûlü’nün huzurunda bulunuyorduk..
ve hepimiz 8-9 kişi kadardık.
Bize: ‘Biat edin!’ buyurdular.
Hepimiz hayret etmiştik.
Biz şimdiye kadar birçok
defa biat etmiş değil miydik? Ve sorduk: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Hangi şey üzerine
biat edelim?’ Cevap verdiler: أَنْ تَعْبُدُوا اللّٰهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ
شَيْئاً وَتُصَلُّوا الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ وَأَنْ لاَ تَسْأَلُوا النَّاسَ
شَيْئاً “Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, beş vakit namazı
tastamam kılmak ve insanlardan hiçbir şey istememek üzere biat edin!”[4]
Bu son cümleyi söylerken, sesini iyice düşürmüş ve sanki başkalarına duyurmamak
için gayret gösteriyordu.
Belli ki, başkasının duymasını istemiyordu.
İhtimal, duyulsaydı, bu sahabiler mahcup olabilirlerdi.
Allah Resûlü,
olabildiğince hassas bir insandı.
Arkadaşlarına karşı hiçbir zaman perdeyi
yırtmamıştı.
Ve seneler geçiyor; bu insanlardan birçoğu fakir düşüyor.
Fakir düşüyor ama,
istememe mevzuunda öyle ince eleyip sık dokuyorlardı ki, atının üzerinde
giderken, kamçısı yere düşse, oradan geçmekte olan birine “Şu kamçıyı bana ver!”
demeyi dahi tese’ül saydıklarından demiyorlardı.[5] Muhtemel böyle bir söz
verdikten sonra bunlardan hiçbiri kimseden bir bardak su bile istememişlerdi.
İmam Buhârî, Sahih’inde anlatıyor: “Hakîm b.Hizam, Allah Resûlü’ne geldi ve bir
şey istedi.
Allah Resûlü ona, istediğini verdi.
Ancak Hakîm’in istemesi bitmedi.
Aynı anda birkaç kere daha isteğini tekrar etti..
ve Allah Resûlü de, o ne
istediyse verdi.
Sonra da şöyle buyurdu:
‘Bu dünya tatlıdır, şirindir, güzeldir, yemyeşildir.
Çoğunuz bu cezbeye kapılıp
gidebilirsiniz.
Fakat istemeden size verilirse mübarek olur.
İstediğinizden
dolayı verilirse size yük olur ve minnet altında kalırsınız.
Sakın istemeyiniz!’
Daha sonra bu zat dilenecek durumlara düştü ama, ne Hz.Ebû Bekir, ne de Hz.
Ömer, değil sadaka ve zekât, ganimetten gelen “humus”tan dahi ona bir şey kabul
ettiremediler.
“Hayır!” diyor ve almamada diretiyordu.”[6]
4.Cahiliyeden Bir Kesit
O, elli bin türlü cahilî âdeti göğüsleye göğüsleye bir zulmet çağını ışık asrı
hâline getiriyordu.
Bu hususa ışık tutmak üzere, Cafer İbn Ebî Talib’in, Necaşî karşısında söylediği
sözleri nakletmek istiyorum: “Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder,
hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik..
kavi zayıfı ezer
ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık…”[7] derken, Hz.
Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) evvel insanlığın nasıl üst üste
karanlıklar içinde bulunduğuna dikkati çekiyordu.
Evet bu toplulukta, bir damla suda kıyametler koparılır..
hak bendedir
mülâhazasıyla iki cemaat birbirine girer ve birbirini öldürür..
yine bu topluluk
içinde zina tecviz edilir..
hırsızlık meziyet sayılır..
ve alkolik olmayan
insanların adedi iki elin parmakları sayısınca ya vardır veya yoktur.
İşte âdetlerinde böylesine mutaassıp ve alabildiğine vahşi bu cemaat içinde, O,
hem de en kısa zamanda, bütün bu rezîleleri, bu ahlâk-ı seyyieyi onların
içlerinden söktü attı ve onların yerine “ahlâk-ı âliye” ve “mezâyâ-yı gâliye”
diyebileceğimiz en yüksek insanî meziyetleri, en yüksek insanî faziletleri
getirip yerleştirdi.
Eflatun Cumhuriyet‘inde, başka ütopya yazarları da (meselâ
Thomas Moore) ütopyalarında hep bu toplumu heceliyorlardı.
Oysa Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), o fazilet topluluğunu çoktan tahakkuk
ettirmişti.
Hâlbuki, vahşi ve vahşetinde mutaassıp hatta vahşetten başka bir şey bilmeyen
bir cemaatten, insanlığa medeniyet muallimliği yapabilecek bir cemaati çıkarmak
apaçık zulmetten güneşler çıkarmak gibi bir şeydir.
Ve işte, Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem), o harika icraatıyla bunu yapmış ve kendisinin de
mucize bir zât olduğunu göstermiştir.
Yıllarca yanımızda kalan bir insana huyunu terk ettiremeyen bizler; âdetleri
demlerine, damarlarına işlemiş bu insanlardan âdetlerini söküp atan, Hz.
Muhammed Aleyhisselâm karşısında iki büklüm oluyor ve O’nun hak peygamber
olduğuna şahadetimizi bir kere daha yeniliyoruz.
Evet, vücudumuzun bütün
zerreleriyle haykırıyor ve diyoruz ki: “O, Allah’ın Resûlü’dür!”
Ben, hayalimde kurduğum ve ideal bir “terbiye sistemi” diyeceğim bir sistemi
-tabiî yine O’ndan mülhem ve Medine kaynaklı- bana en yakın bulunanlara; tam
mânâsıyla kabul ettiremedim.
“Fazilet” dedim, ağzımda, dilimde tüy bitti; ama
fazilete uyaramadım.
O ne müthiş kuvvet, ne müthiş güçtür ki, Allah Resûlü;
vahşetten medeniyet, denaetten ulviyet ve bedeviyetten mütemeddin insanlar
çıkarıyor, sonra da onları mütemeddin milletlerin başına muallim yapıyor.
Zannediyorum, günümüzde şu benim gibi âciz ve evindeki üç beş insana laf
anlatamayan insanlar bir hamlede insanlığı tutup yükselten ve ruhunun
ilhamlarını onların sinelerine boşaltan Hz.Muhammed Mustafa’nın büyüklüğünü
daha iyi anlarlar… Yeter ki peşin fikirlilikte ve inatta takılıp kalmayalım.
O, devrinde ta İran’a, Turan’a açıldı.
Oysaki İran ayrı bir kültürün tesirinde,
Turan ayrı bir kültürün tesirinde, Türk ayrı bir kültürün tesirinde, Romalı da
ayrı bir kültürün tesirinde idi.
O’nun mesajı bunların hepsinin bünyelerine göre
dikilmiş elbise gibi uygun geliyordu.
İşte mucize! Evet, O’nun umum küre-i arzı
elinin içine alıp, her yere sözünü geçirmesi büyük bir mucizedir..
ve bu mucize
de o Zât’ın Allah tarafından gönderildiğine delâlet eder.
Yani o Zât, Allah’ın
elçisidir.
Zaten bizim anlatmak istediğimiz de budur.
Bir insan, dehasıyla kendi asrını keşfedebilir.
Meselâ, İskender, bir ölçüde
kendi asrını idrak etmiş olabilir.
Sezar, kendi asrını aşabilir..
Napolyon
bulunduğu devri kavrayabilir..
ve hakeza..
ancak, dünyanın çeşitli yerlerinde
daha sonra meydana gelecek ayrı ayrı milletler mozayiğine söz dinletme ve
getirdiği mesajın onların ruh hâletlerine uygunluğu ve onların bütünüyle bu
mesaja “Evet!” demesi sadece Efendimiz’e has bir keyfiyettir ki, bizim için buna
mucize demekten başka çare yoktur..
zaten, bu muvaffakiyeti izah edecek bir
başka kelime de bilemiyorum.
Evet, Alparslan, kendisinden 4-5 asır evvel yaşamış olan Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’ın getirdiği mesajları, kendi ruh hâline çok uygun buluyor ve bütün
benliği ile O’nun getirdiği sistemi benimsiyordu.
Aradan onca yıl geçmiş
olmasına rağmen, çağ kapayıp çağ açan, dünyanın en büyük cihangirlerinden Hz.
Fatih de, Allah Resûlü’nün getirdiği mesajları aynen selefleri gibi
kabulleniyordu.
Ardından gelenler de hassasiyetle aynı çizgiyi korudular.
Hâlbuki bunların hemen hepsi de insanlık çapında dehaya sahip seçkinlerdi.
Seçkinlerdi ama, Allah Resûlü’ne teslimiyette kusur etmiyorlardı.
21.asrın eşiğindeyiz; aradan geçen 14 asır, yine bir şey değiştirmemiş..
ve
Allah Resûlü’nün getirdiği mesajlar, gü-nümüzde de aynı tazeliğini koruyarak,
kalb, ruh, vicdan, ve akıllarımıza yepyeni şeyler fısıldamakta.
Zira O, bu
mesajları, kalbimizden geçenleri bilen, ruhlarımıza nigehbân olan,
vicdanlarımıza kendisini duyuran ve âsârıyla aklımızı doyuran bir Zât’tan
almakta ve bize tebliğ etmekteydi.
Yoksa, bir beşer olarak, çağların ihtiyacını
karşılayacak bir sistem vaz’etmek, kim olursa olsun insanoğlunu aşan bir
mevzudur.
[1] Buhârî, vudû 57; Müslim, tahâret 98-100.
[2] Dârimî, mukaddime 1.
[3] Nesâî, nikâh 36.
[4] Müslim, zekât 108; Ebû Dâvûd, zekât 27.
[5] Müslim, zekât 108; Ebû Dâvûd, zekât 27.
[6] Buhârî, vesâyâ 9.
[7] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/201-202.
Bir Baba Olarak Peygamberimiz
Hep zirvelerde dolaşan Allah Resûlü, hayatın hemen bütün ünitelerinde de hep
zirvede olmuştu.
İnsanlar O’nu ararken, ne kendi seviyelerinde ne de yaşadıkları
asrın büyük insanları seviyelerinde aramamalıdırlar.
Araştırmacılar O’nu ararken
hep dünyanın en yüksek zirvelerini düşünmeli ve hayalen zirveler üzerinde
dolaşmalıdırlar ki, kadrine ruhanîlerin destan kestiği o Zât hakkında
kadirnâşinaslık yapmasınlar.
Evet, onlar Hz.Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) arayacaklarsa mutlaka
O’nun ufkunda aramalıdırlar; bizim gibi doğru dürüst hayal bile edemeyen
insanların hayalleriyle Hz.Muhammed’e ulaşmak mümkün değildir.
Zira Allah
(celle celâluhu), mevhibe-i sübhaniyesi olarak O’na her sahada üstünlük
bahşetmiştir.
İnsanlığın İftihar Tablosu, bir iftihar tablosu olarak yaşadı ve gurub etti.
Beşer O’nun eşini-menendini bir daha görmedi ve göremedi.
Bütün insanlık
göremediği gibi bazı çağdaşları ve hatta yakınında bulunanlar bile göremediler.
Belki pek çokları, varlığını güneşe bağlı sürdüren çiçekler gibi, özlerindeki
pörsüme ile ancak O’nun gurubunu anlayabilmişlerdi..
anlayabilmişlerdi ama artık
çok geçti.
Tabiî ki, ümmeti arasında O’nu tanıyanların, O’na saygı duyanların
sayısı her zaman daha çok olmuştur.
Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen, biz hâlâ, Hatice’ye, Âişe’ye, Ümmü
Seleme’ye, Hafsa’ya “Anam!” derken, içimizde anamıza “Anam!” demenin üstünde bir
haz, bir zevk duyarız.
Elbette ki, bu his, bu duygu, o devirde daha derin, daha
köklü, daha içten, daha samimiydi.
Ve bunlar, hep O’ndan ötürüydü.
Hz.Ebû
Bekir, kızı Âişe’ye “Anacığım!” derdi.
Zaten, وَاَزْوَاجُهُ اُمَّهَاتُهُمْ
“Peygamberlerin zevceleri, mü’minlerin analarıdırlar.”[1] âyeti de bunu
söylemiyor muydu? Ve işte Hz.Ebû Bekir de bu mülâhazayla bağrında besleyip
büyüttüğü kızı Hz.Âişe’ye “Anam!” diyordu.
Ne var ki bütün bu teveccühler hatta onların ayaklarının altına baş koymalar ve
onları, insanlığın en azizi olarak başlarda gezdirmeler, bu gerçek
takdirkârların hüznünü, kederini gidermeye yetmiyordu.
Evet, daha sonraki saadet
fırtınaları bile bu hüznü onların yüzünden silememişti.
Birer birer gurub
edecekleri güne kadar hüzünle oturdu, hüzünle kalktı..
hüzün düşündü ve hüzün
konuştular.
İşte O, zevcelerinin sinesinde böyle fevkalâde bir aile reisi olduğu gibi aynı
zamanda derin ve mükemmel bir baba idi..
tabiî, babalığı ölçüsünde bir derinliği
temsil eden misilsiz bir dede idi de..
evet, bu sahada dahi O’nun eşi ve menendi
yoktu.
O, çocuklarına, torunlarına fevkalâde şefkatle muamele eder..
böyle muamele
ederken de, onların nazarlarını ahirete ve maâliyâta çevirmeyi ihmal etmezdi.
Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar..
bu
arada onların uhrevî meseleleri ihmallerine de asla rıza göstermezdi.
İşte bu anlayış içinde onlara karşı fevkalâde açık, fakat Allah’la arasındaki
münasebeti koruma bakımından da gayet ciddî ve vakur idi.
Bir taraftan onlara
hürriyet ve serbestiyet içinde, insanca yaşama yollarını gösteriyor, diğer
taraftan da laçka olmalarına ve yılışıklaşmalarına meydan vermiyordu.
Meydan
vermek şöyle dursun, aksine çürümelerine karşı bütün hassasiyetiyle göğüs
geriyor ve onları hep ulvî ve uhrevî âlemlere göre hazırlıyordu.
Bu şekildeki
terbiye anlayışıyla Allah Resûlü, yine ifrat ve tefritten uzak orta yolu ve
sırat-ı müstakîmi temsil ediyordu.
İşte bu durum da O’nun fetanetinin ayrı bir
buudunu teşkil etmektedir.
1.Çocukları ve Torunlarına Karşı Şefkati
Müslim-i Şerif’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü’nün hizmetçisi olma
gibi en yüksek pâyeye ulaşan ve on sene ara vermeden, fasılasız, kemal-i
sadakatle bu hizmetini yürüten Enes b.Mâlik diyor ki:
مَا رَأَيْتُ أَحَداً كَانَ أَرْحَمَ بِالْعِيَالِ مِنْ رَسُولِ اللّٰهِ
“Aile fertlerine karşı, Hz.Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha
şefkatlisini görmedim.”[2]
Evet, o kadar şefkatli, o kadar içten davranır ve öylesine açık hareket ederdi
ki; O’nun gibi bir ikinci aile reisi ve baba göstermek mümkün değildir.
Bu itiraf sadece bize ait olsa, belki ehemmiyeti sınırlı kalırdı.
Ancak,
karıncayı dahi incitmeyecek kadar re’fet ve şefkatle derinleşmiş milyonlarca
insan, ilan ve itiraf ediyorlar ki, bütün varlığı şefkatle kucaklamada Allah
Resûlü’nün bir eşi daha yoktu.
Evet, herkes gibi O da bir insan olarak yaratılmıştı ama Allah (celle celâluhu),
insanlarla münasebet kursun diye O’nun kalbine bütün varlığa karşı derin bir
alâka vaz’etmişti.
Ondandır ki, Allah Resûlü, hem aile fertlerine karşı hem de
diğer insanlara karşı görülmemiş bir alâka ile dopdoluydu.
Erkek evlâtlarının hepsi daha önceden vefat etmişti.
En son Mâriye Validemiz’den
bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, o da yaşamamıştı.
Allah Resûlü, onca önemli
işlerinin arasında sık sık dâye himayesindeki çocuğunun yanına gider, onu
bağrına basar, öper, okşar, sever, kucağına alır, sonra da döner evine
gelirdi.[3] Vefat ettiği zaman da yine onu kucağına alıp, bağrına basıp, gözleri
dolu dolu hüznünü ifade etmişti.
O’nun bu durumuna hayretle bakanlara da:
“Gönül mahzun olur, gözler ağlar; fakat inşâallah Allah’ın dediğinden, Allah’ın
hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.” demişti ve ardından da dilini işaret
ederek: “Allah şununla muâhaze eder.” buyurmuşlardı.[4] Bir kere daha
hatırlatalım; O, insanların en merhametlisi, en şefkatlisiydi.
Hz.Hasan ve Hz.
Hüseyin’i sırtına alır şurada-burada dolaştırırdı.
O seviyedeki bir insan çocuğu
sırtına alır ve halkın içine öyle çıkar mıydı? O, alır ve çıkardı.
Böyle
yaparken de, onların gelecekte kazanacakları şerefi âdeta istikbal ederdi.
Bir
gün Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin sırtında iken hane-i saadetten içeriye Hz.Ömer
girdi.
Onları böyle şerefli bir yerde görünce نِعْمَ الْفَرَسُ تَحْتَكُمَا “Ne
güzel bineğiniz var!” dedi.
Ve hemen Allah Resûlü şöyle buyurdu: نِعْمَ
الْفَارِسَانِ هُمَا “Ya ne güzel süvariler onlar!”[5] Onlar bu meselenin
şuurunda veya değildirler.
Fakat Allah Resûlü onları işte böyle onore ediyordu.
Bir başka defasında da Hz.Hasan’a: نِعْمَ الْمَرْكَبُ رَكِبْتَ “Ne güzel
bineğin var!” diyene karşı: ونِعْمَ الرَّاكِبُ هُوَ “O da ne güzel binici!”
cevabını yetiştirmişti.[6]
Evet O, kıyamete kadar gelecek bütün evliyânın babası ve bütün evliyâya ait
şerefin, haysiyetin, izzetin ve onurun nüvelerini mahiyetinde taşıyan Ehl-i
Beyt’in bu iki mühim imamına hususî teveccühte bulunarak zaman zaman onları
omuzunda taşıyordu.
Onlara gösterdiği bu ilgi ve alâkanın altında, şüphesiz
temsil edecekleri Ehl-i Beyt ve bütün evliyânın da hissesi vardı.
Onun içindir
ki, Ehl-i Beyt’in mühim bir ferdi olan Abdülkadir Geylânî, haklı olarak,
atalarının, Allah Resûlü’nün omuzlarında taşınması itibarıyla şöyle der: “Allah
Resûlü’nün mübarek ayakları, benim omuzumda; benim ayağım da, bütün evliyânın
omuzundadır.”[7] Herhâlde bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Bir başka defasında, torunları omuzlarında çıkagelecek ve bizzat kendisi onlara
şöyle diyecektir: نِعْمَ الْجَمَلُ جَمَلُكُمَا وَنِعْمَ الْعِدْلاَنِ أَنْتُمَا
“Altınızdaki bineğiniz ne güzel binek ve üstündeki yük olarak sizler ne güzel
yüksünüz!”[8]
O, evlât ve torunlarını böyle aziz tutmuş, onların kalbine taht kurmuş ve
babalar, dedeler üstü bir sevgiye mazhar olmuştu.
Allah Resûlü, her hususta olduğu gibi, çocuk terbiyesinde de daima orta yolu
takip etmişti.
Bütün evlâtlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu
sevgisini onlara hissettirirdi.
Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına
da asla fırsat vermezdi.
Zaten O’nun evlât ve torunları arasında, böyle bir
davranışa yeltenen de yoktu.
Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah
Resûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vakar buğusuyla sarar ve
ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkordu.
Meselâ bir
defasında Hz.Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini
sadaka hurmasına uzatır.
Allah Resûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun
elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır!” der.[9] Daha o yaştan itibaren,
onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden
biri olsa gerek.
Medine-i Münevvere’ye her girişinde bindiği merkubun üzerinde, Allah Resûlü’ne
sarılmış, birkaç çocuğu birden görmek mümkündür.[10] Demek ki Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece kendi torunlarına karşı değil, hanesinde,
hanesine yakın hanelerde ve daha ötede oturan bütün çocukları, kemal-i şefkat ve
samimiyetle bağrına basıyor ve onların gönüllerini sevgiyle fethediyordu.
Evet, O’nun sevgi hâlesine dahil olanlar sadece erkek evlât ve torunları
değildi.
O nasıl Hz.Hasan ve Hüseyin’i seviyordu, aynı şekilde torunu Ümame’yi
de seviyordu.
O kadar ki, bazen sokağa çıkarken Ümame’nin O’nun omuzlarında
olduğu görülüyordu.
Hatta, bazen kıldığı nafile namazlarda dahi Ümame’yi
sırtında taşıdığı olurdu.
Secde yapacağı zaman onu yere kor, secdeden kalkarken
de yine omuzuna alırdı.[11]
Allah Resûlü, Ümame’ye olan bu sevgisini öyle bir toplum ve cemiyet içinde izhar
edip açığa vuruyordu ki, bu insanlar daha düne kadar kız çocuklarını diri diri
gömüyorlardı.
İşte böyle insanlar arasında, Allah Resûlü’nün kız torununa
gösterdiği bu ilgi ve alâka, oldukça değişik ve o güne kadar kimsenin görmediği
orijinallikte bir hareket tarzıydı.
2.Hz.Fatıma’ya Karşı Sevgi ve Şefkati
İslâm’a göre kız-erkek ayırımı yoktur.
Ve Allah Resûlü bunu bizzat kendileri
göstermiştir.
Nasıl ayrım olabilir ki, birisi Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ise diğeri Hz.Hatice’dir.
Biri Adem ise diğeri Havva’dır.
Biri Ali ise
diğeri Fatıma’dır.
O Fatıma ki, Allah Resûlü’nün kızıdır, kıyamete kadar gelecek bütün Ehl-i
Beyt’in anasıdır.
O bizim de anamızdır.
İşte Allah Resûlü, bu incelerden ince Fatıma yanına gelince hemen ayağa kalkar,
onun elinden tutup getirir ve kendi oturduğu yere oturturdu.
Hâlini-hatırını
sorar, onu sever, okşar ve gönderirken de yine aynı iltifatlarla gönderirdi.[12]
Bir ara Hz.Ali, Ebû Cehil’in kızıyla evlenmek istemişti.
Gerçi bu mübarek kadın
da ağabeyi İkrime gibi İslâm’a girmiş ve sonsuzluk kervanına katılmıştı; fakat
bu evlilik muhtemelen Fatıma’yı rahatsız edecekti.
Belki de Hz.Ali böyle bir
evliliğin Hz.Fatıma’yı bu şekilde rahatsız edeceğini hiç ama hiç düşünmemişti.
Fatıma gelip durumu Allah Resûlü’ne arz edip üzüntüsünü dile getirince, onu
mahzun gören İki Cihan Serveri, çok üzülmüş ve hemen minbere çıkmış ve şu
hutbeyi irad buyurmuşlardı: “Duydum ki, Ali, Fatıma’nın üzerine evlenmek
istiyormuş.
Eğer Ali bu düşüncesinde kararlı ise, Fatıma’yı boşamalıdır.
Zira bu
durum Fatıma’yı üzmektedir.
Fatıma ise benden bir parçadır.
Onu üzen beni üzmüş
olur.
Onu sevindiren de, beni sevindirmiş demektir.“
Bu sözleri dinleyenlerin arasında Hz.Ali de vardı… Derhal evvelki düşüncesinden
vazgeçti ve Fatımasının yanına döndü.[13]
Zaten Hz.Ali, Allah Resûlü’nün kızını gözünün akı gibi aziz tutuyor, onun
kendisine karşı böylesine bağlı olduğunu bilen Fatıma da hiç şüphesiz O’nu
canından artık seviyordu.
Aslında bu ince kadının, sanki, evliyâ ve asfiyâya
nüvelik etmesinin dışında da bir misyonu yok gibiydi..
gözleri hep babasında ve
O’nun davasındaydı.
Allah Resûlü, son demlerinde O’na vefatını haber verdiğinde
cihanı velveleye veren ağlamasının; ve ilk vefat edip kendisine kavuşacak olanın
da o olduğunu söyleyince bayram sevinciyle gülmesinin başka türlü izahı da
mümkün değildi.[14]
Evet, baba onu, o da babasını çok seviyordu.
Ancak, Allah Resûlü, Fatıma’yı
severken de dengeyi korumasını biliyor, hep ölçülü hareket ediyor ve onu, insan
ruhunun yükselmesi gereken âlemlere göre hazırlıyordu.
Çünkü ebedî beraberlik
ancak orada olacaktı.
Kızı Fatıma ile Allah Resûlü, ancak 25 sene beraber
olabilmişlerdi.
Evet, Hz.Fatıma, Allah Resûlü’nün irtihalinden altı ay sonra
vefat etmiş ve vefat ettiğinde de ancak 25 yaşındaydı.[15]
3.Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması
Allah Resûlü ebediyete, yani insanların yaratılış itibarıyla talip oldukları
şeye talipti.
Evet, insan, ebed için yaratılmıştır.
Ebedden, Ebedî Zât’tan başka
bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir.
Binaenaleyh O’ndan başka bir şey
istemez..
bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular.
Bu itibarla da insana ebediyeti
vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir.
Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır.
Ona ne verseniz tatmin
edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte
bu ukbâ buudlu nizamdır.
Bu itibarladır ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer
taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmal
etmiyordu.
Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür:
Fatıma Validemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Resûlü’nün huzuruna gelir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir rivayette Fatıma Validemiz’in
boynundan gerdanlığı alır.
Başka bir rivayette gerdanlık Fatıma Validemiz’in
elindedir ve Allah Resûlü ona şöyle buyurur:
“İster misin ki halk desin: -burada, halktan maksat, insanlar veya ruhanîler,
melekler, sema sakinleri olması arasında fark yoktur- Peygamber’in kızı elinde
Cehennem’den bir zincir, bir kolye taşıyor?”
Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini
bütünüyle ahirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu.
Bu söz Hz.
Fatıma’ya yetmişti.
Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün
letâifiyle fetheden insandan geliyordu.
Onun için Hz.Fatıma diyor ki: “Hemen
kolyeyi sattım..
bir köle aldım..
o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum ve
sonra da Allah Resûlü’nün huzuruna geldim..
geldim ve yaptıklarımı kendisine bir
bir nakledince mesrur oldu, sevindi.
Sonra da ellerini açıp Allah’a şöyle hamd
etti: اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ الَّذِي أَنْجَى فَاطِمَةَ مِنَ النَّارِ “(Kızım)
Fatıma’yı Cehennem’den koruyan Allah’a hamdolsun.”[16]
Elbette ki, Hz.Fatıma, boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi.
Ancak Allah Resûlü onu mukarrabîn dairesinde tutmaya çalışıyordu.
Efendimiz’in
ikazı takva ve kurb buudluydu.
Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama
daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat
itibarıyla, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi:
Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidîn gibi âbidlerin ziya
kaynağına ana olmak elbette kolay değildi.
Allah Resûlü onu önce Ehl-i Beyt’e,
sonra da Şah-ı Geylânîlere, Muhammed Bahauddin Nakşibendlere, Ahmed Rifâîlere,
Ahmed Bedevîlere, Şazilîlere ve daha nicelerine ana olmaya hazırlıyordu.
Sanki
ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun
ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın
halkalar var.
Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!”
diyordu.
Nakşîlerin, Rifâîlerin, Şazilîlerin ve daha yüzlerce turuk-u âliye
ricalinin altın halkası…
Evet, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne ana olmak kolay değildi.
Onun için
Allah Resûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi.
Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını
uhrevî âlemlere çevirme itibarıyla da sırat-ı müstakîmin ayrı bir yönünü
hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp
onların nazarlarını sadece ahirete çeviriyor ve “Size Allah gerek, Allah!”
diyordu.
Zira onların yolunda öyleleri zuhur edecekti ki,
“Cennet Cennet dedikleri
Üç-beş köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni!”
diyecek ve bütün ömürlerini ukbâ televvünlü, kurbet buudlu yaşayacaklardı.
Bu
itibarla da Allah Resûlü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak
dünyevî bütün kazurattan temizliyor, dâmenlerine dünyevî tozun-toprağın
bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve
onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu.
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[17] Hz.
Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)seviyorsanız, yolunda olacaksınız,
yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır.
İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Resûlü bir taraftan onları seviyor,
bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi
değerlendiriyordu.
“Sevdim, bağrıma bastım, seni azizim bildim.
Allah seni
ümmetin azizi kıldı.
Sen beşerin başında Hz.Meryem gibisin.” Bir zayıf
rivayette Hz.Meryem nasıl izzetiyle, Allah Resûlü’ne şöyle dedirtti: “Kadınlar
içinde bir peygamber olsaydı, Hz.Meryem olurdu.” Sen de başı o büyüklüğe ulaşan
bir kadınsın..
öyleyse en azından onun kadar dünyaya karşı aziz ve dengeli
olmalısın.
Şefkat olacak, re’fet olacak, kalble ve hisle kucaklama olacak fakat ahiret
adına da kat’iyen bir gevşeklik olmayacak.
İşte sırat-ı müstakîm; orta ve en
doğru yol! Bir yol ki Allah Resûlü de bu yolun başyolcusu…
4.Hz.Fatıma’nın Hizmetçi İstemesi
O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buhârî ve Müslim veriyor…
Hâdiseyi bize Hz.Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor ve diyor ki:
“Evimizde hizmetçimiz yoktu.
Bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu.
Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir hücrecikte kalıyorduk.
O
hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı.
Çok kere, ateşi
alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek
elbisesini yakardı.
Onun için elbisesi delik deşik olmuştu.
Yaptığı sadece bu
değildi.
Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği
işlerdendi.
Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı
nasır bağlamıştı.
Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti.
Allah Resûlü bu
esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu.
Fatıma’ya, babasına gidip ev
işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini
söyledim.
O da babasına gitti fakat evde yoktu.
Hz.Âişe: “Geldiğinde ben haber
veririm.” dedi, o da geri döndü.
Yatağa uzanmıştık ki, az sonra Allah Resûlü birdenbire çıkageldi.
Yataktan
doğrulmak istedikse de O buna mâni oldu..
ve aramıza oturdu.
Öyle ki sadrıma
temas eden ayağındaki serinliği göğsümde hissediyordum.
Arzumuzu sordu.
Fatıma
da durumu aynen nakletti.
Allah Resûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi:
“Yâ Fatıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın
omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir.
Kocana da daima sadık ve
itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı
kulluk etmek ve sonra da kocana itaatte bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha
söyleyeyim.
Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa “Sübhanallah”, otuz üç
defa “Elhamdülillah”, otuz üç defa da “Allahü Ekber” de.
İşte bu senin için
hizmetçiden daha hayırlıdır.”[18]
Bunun mânâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum..
ve orada
senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi,
Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen.
İkincisi de; kocana karşı vazife
ve mükellefiyetlerini yerine getirmen.
Eğer bir hâdim, senin kocana karşı
vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir
ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir.
Oysaki senin zülcenaheyn olman
lâzımdır.
Bir insan nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel
şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki
mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları
araştırmaktır.
Sen evvelâ, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde eda et ve mükemmel bir
kul ol! Sonra da Ali gibi kıyamete kadar gelecek ehlullahı sulbünde taşıyan
büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan
ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan Cennet’te
benimle beraber olabilesin!
Burada, Hz.Ali ile ilgili, istidradî bir hususu arz etmeden geçmeye gönlüm razı
olmuyor.
Hz.Ali ki, Allah Resûlü ona, kızını hem de hiç tereddüt etmeden
vermişti.
Çünkü onda, Hz.Fatıma gibi bir nebi kızına koca ve bir nebiye damat
olma liyakatı vardı.
Zira o şah-ı evliyâ idi..
ve evliyâya baba olabilecek
mahiyette yaratılmıştı.
Öyle ki, Allah Resûlü bir gün şöyle buyuracaktı: “Her
peygamberin nesli kendinden devam etmiştir; Benim neslimi ise Ali devam
ettirecektir.”[19] Yani Benim soy ağacımı o sulayacak, o yetiştirecek ve o tımar
edecek.
Neticede semerâtı toplayanlar da benimle beraber, Ehl-i Beyt içinde onu
da anacaklar.
Binaenaleyh, meseleye bu yönüyle bakılacak olursa, Hz.Ali’ye
itaat, aynen Allah Resûlü’ne itaattir.
Allah Resûlü’ne itaat da Allah’a itaat
demektir.
Zaten umumî mânâda kocalık hakkı için, Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Eğer
Allah’tan başkasına secde bahis mevzuu olsaydı, kadınlara, kocalarına secde
etmelerini emrederdim.”[20] Eğer böyle bir şey caiz olsaydı, Hz.Ali bunu çoktan
hak etmişti.
Evet, eğer erkeğe secde bahis mevzuu olsaydı, başta Hz.Ali
gelirdi.
Hz.Fatıma’nın zülcenaheyn olması için Hz.Ali ve ona hizmet bu denli
önemli olunca Hz.Fatıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin
kırılması demektir.
Böyle tek kanatlı biri ise Hz.Hasan’a, Hz.Hüseyin’e, Şah-ı
Geylânî’ye..
ve kıyamete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidîne, müçtehidîne
ana olamazdı.
Allah Resûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya
ait bütün alâkalarını kesiyor, onun nazarını tamamen ahirete çeviriyordu.
Zira
Allah (celle celâluhu) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti:
Evet, dünyaya gelmeden babasını almış..
ve O, gözünü dünyaya açtığında, baba
adına dayanacak bir şey bulamamıştı.
Altı yaşına gelince de diğer desteğini
çekip almış..
ve daha hayatının mebdeinde O’na nur-u tevhîde, sırr-ı ehadiyete
giden yolları açmıştı.
Vâkıa, belki bir süre, izzet ve azamete perde, bakıp
himaye edene de şeref, Abdülmuttalip vesâyeti yaşanmıştı ama bu, O’nun nazarında
artık delik deşik olan sebepler adına hiçbir şey ifade etmiyordu.
Ebû Talib’in
bakımı görümü ise, amcalık himayesini aşamamış bir vesâyet..
ve uhrevî buuduyla
Hz.Ali’ye baba olmaya bahşedilmiş külfet suretinde bir nimetti.
Bu yakınlık
sayesinde bir gün gelecek O da Ali’yi alıp yanında yetiştirecek, Şah-ı Merdân,
Haydar-ı Kerrar ve şah-ı evliyâ hâline getirecekti.
Allah (celle celâluhu), O’na
böyle davranmış, esbabı bütün bütün çekip almış..
ve O’nu bütün hissiyatıyla
kendine tevcih etmişti.
Sen sebepler âleminde gezemezsin, sen her noktada
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
hakikatini[21] temsil etmelisin.
Allah’a güvenmeli ve Allah’a dayanmalısın.
Fatıma O’nun kızıydı.
Hakk’ın terbiye adına kendisine lütfettiği ve ihsanda
bulunduğu şeyleri O, kızından esirgeyemezdi.
O kız ki, Hz.Hasaneyn’den
Hâtemü’l-evliyâ’ya kadar, birçok velinin anası olacaktı.
Bu itibarla onun bu
mübarek meyvelere çekirdek olabilecek mahiyette yetiştirilmesi lâzımdı.
İşte
bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde re’feti, şefkati, sevgisi ve
gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fatıma’nın nazarını hep
uhrevî âlemlere çeviriyordu.
5.Terbiyede Saadet Hanesinin Umumî Atmosferi
Allah Resûlü’nün saadet hanesinde sürekli bir haşyet tüter dururdu.
Orada
oturmalar, kalkmalar hep haşyet televvünlüydü.
Allah Resûlü’nün bakışlarını
yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman Cennetlerin imrendiriciliğine veya
Cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü.
Namaz kılarken O’nun titreyip ürpermeleri, kâh ileriye kâh geriye gidip
gelmeleri; Cehennem endişesiyle sarsılmaları; Cennet arzusuyla üveyikler gibi
kanatlanmaları o hanenin hususiyetlerindendi ve o evde daima görülüp, bilinen
şeylerdi.
Evet, O’na bakan her zaman Allah’ı hatırlardı.
İmam Nesâî naklediyor: “Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor
gibi ses duyulurdu.”[22] O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh
eder ve namazını öyle kılardı.
Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbisinin
huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder vaziyette bulmuştu.[23]
Tabiî ki, O’nun bu hâli, ev halkına da müspet yönde tesir ediyor ve terbiye
adına onlara çok şey kazandırıyordu.
Allah’tan çok korkan bu Nebiler
Sultanı’nın, hanım ve evlâtlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı.
Çünkü Allah
Resûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla
misallendiriyordu.
İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve
en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun hanesinde görebiliriz.
Yeryüzünde mevcut
bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne
kadar malumatları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o
hanedeki müessiriyete ulaşamazlar..
ve ulaşamamışlardır da.
Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmak ve anlatmak istediği
şeyleri daha ziyade davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da
davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur.
Allah’a karşı nasıl
haşyet duyulacak, nasıl mahviyet içinde olunacak, secdeler nasıl bir derinlikle
eda edilecek ve nasıl iki büklüm olunacak..
rükû nasıl yapılacak..
ka’dede nasıl
büklüm büklüm olunacak, gecelerde nasıl feryat edilecek… Allah Resûlü bütün
bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle
yapmalıdırlar.
Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar.
Hak ve hakikate şu
denli tercüman olmalıdırlar.” demiş..
ve dedikleri de hem kendi hanesinde hem de
dışarıda, hemen hüsnü kabul görmüş ve inanan insanların sinelerinde mâkes
bulmuştur.
Her şeyden evvel O, eşi ve menendi olmayan bir baba ve dedeydi.
Hayat adına bize
çok basit gibi görünen bu husus, esasen her insan için aşılması gereken en zor
engel ve engebelerden biridir..
ve Allah Resûlü bu engeli en kolay şekilde aşmış
en birinci baba ve dededir.
Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne
kadar altın halkalık insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, âdeta asırlara
saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler.
Bu husus, sadece Allah
Resûlü’ne mahsus bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hak, O’nu bu mazhariyette de tek
ve yektâ kılmıştır.
İçlerinde tek bir mürted barındırmayan..
veya başka bir
ifadeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara
varan sayılarıyla Allah Resûlü’nün neslidir.
Nice Hak dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde
yetiştirdikleri evlâtları itibarıyla fevkalâde fakirdiler.
Onların evlâtları
veya evlâtlarının evlâtları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır.
Günümüzde dahi bunun yüzlerce misalini gösterip anlatmak mümkündür.
Ancak Allah
Resûlü’nün evlât ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hanenin
mânâ köklerine ihanet etmemişlerdir.
Değil ihanet etmek, her fırsatta bu cibillî
alâkayı göstermiş ve vefa misali olmuşlardır.[24]
Evet, işte bu da yine Allah Resûlü’nün risaletinin bir delilidir ki, insan ne
kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir.
[1] Ahzâb sûresi, 33/6.
[2] Müslim, fedâil 63; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/112.
[3] Müslim, fedâil 62-63; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/112.
[4] Buhârî, cenâiz 44; Müslim, fedâil 62; cenâiz 12.
[5] Bezzâr, el-Müsned, 1/418.
[6] Tirmizî, menâkıb 30; Hâkim, el-Müstedrek, 3/186.
[7] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/16.
[8] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/52.
[9] Buhârî, zekât 60; Müslim, zekât 161.
[10] Buhârî, cihad 196; Müslim, fedâilü’s-sahabe 65-68; Ebû Dâvûd, cihad 54.
[11] Buhârî, edeb 18; Müslim, mesâcid 42.
[12] Tirmizî, menâkıb 60; Ebû Dâvûd, edeb 143.
[13] Buhârî, nikâh 12, 16; Müslim, fedâilü’s-sahabe 93-96.
[14] Buhârî, menâkıb 25; Müslim, fedâilü’s-sahabe 98-99.
[15] Hâkim, el-Müstedrek, 3/176-177; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/54, 57.
[16] Nesâî, zînet 39; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/278-279.
[17] Müslim, birr 165.(Lafız farklılığıyla; Buhârî, fedâilü’l-ashab 6.)
[18] Buhârî, fedâilü’l-ashab 9; Müslim, zikr 80, 81; Ebû Dâvûd, harâc 19.
[19] Tabarânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 3/43; Deylemî, el-Müsned, 1/172.
[20] Ebû Dâvûd, nikâh 41; Dârimî, salât 159.
[21] “Rabbimiz! Sana güvenip Sana dayandık; Sana yönelip, Sana karşı olan
konumumuzu koruma arzusuyla Sende fâni olduk ve sonunda Senin huzuruna
varacağız.” (Mümtehine sûresi, 60/4)
[22] Nesâî, sehv 18.
[23] Müslim, salât 221; Ebu Dâvûd, salât 147.
[24] Birkaç densizin önce bu intisabı istismarları sonra da ihanetleri bu umumî
esası cerhetmez.
Kabiliyetlerin Değerlendirilmesi
Allah Resûlü, arkasındaki insanları çok isabetli olarak yerli yerinde
kullanmıştır.
Kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak ki mevcut arasında o işe en
liyakatlısını hem de tam bir isabetle tespit etmiştir -ki icraatı baştan sona
bunun şahididir.- Öyle ki, O’nun peygamberliğine hiçbir delil olmasaydı, sadece
insanların istidat ve kabiliyetlerini keşfedip kullanması ve her insanı yerli
yerinde vazifelendirmesi; fertlerin enerjisinden tam istifade etmesi ve bunlarda
da hiç yanılmaması; yani kimi nereye koymuşsa onu sonuna kadar orada tutması;
(Bir kısım belirli şahısların muvakkaten belli hislerine müdârâtın dışında) ve
kimi nereye yerleştirmişse hayatının sonuna kadar onun orada kalması, Allah
Resûlü’nün peygamberliğine en büyük delildir..
ve bize مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
صَادِقُ الْوَعْدِ اْلأَمِينُ dedirtir.
İslâm’ın ilk devresi çile ve ızdırap yüklü geçmiştir.
5-6 sene zarfında
inananların sayısı ancak kırka ulaşmıştır.
O dönemde, ölümü göze almadan birine
bir şey anlatmak mümkün değildir.
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi, Mekke’de hatırı sayılır bir insan dahi,
kaç defa dayak yemiş ve girdiği komadan ancak günler sonra kurtulabilmiştir.[1]
Hz.Ömer ki (radıyallâhu anh) develerle güreşen bir insandır.
Kaç defa dayak
yiyip ayaklar altında çiğnenmekten kurtulamamıştır.[2]
Zulüm ve işkence bu seviyedeki insanlara kadar ulaştığına göre, diğer
inananların çektikleri çile ve ızdırabı varın siz düşünün…
Ve, işte bu ölüm arenasında O’nun herkesle alışverişi başka başkadır.
Meselâ, ne
Hz.Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) ne de Hz.Ömer’e (radıyallâhu anh) hicret emri
vermemiştir.
Ali gibi, Zübeyr gibi, o gün için henüz çocuk denecek yaşta olanlar
da Habeşistan’a gönderilmemiştir.
Zira bunların hepsi, Mekke’de olanlara karşı
tahammül edebilecek güçte insanlardı.
Hz.Osman (radıyallâhu anh), narin ve ince yapılıdır.
O gün için Mekke’de
estirilen sert havaya tahammülü cidden çok zordur.
Hem Habeşistan’a gidenlere en
güzel hâmiliği yapabilecek Müslümanlar arasında sadece o vardır.
Onun için Allah
Resûlü, Hz.Osman’ı (radıyallâhu anh) bu işle vazifelendirmiş ve onu
Habeşistan’a göndermiştir.[3]
1.Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallâhu anh)
Meselâ; bir aralık, Hz.Ebû Zerr gelir Müslüman olur..
bu heyecanlı insanın, o
devrede Mekke’de bulunması, hem kendi hem de diğerleri için zarar doğuracağından
Allah Resûlü onu kabilesine geri gönderir ve orada irşada memur eder..
ve
ilâvede bulunur: “Bizim galebe çaldığımız devri gözet; ve işte bize, o zaman
gel!”[4]
Ebû Zerr (radıyallâhu anh), Hayber’in fethinden sonra gelir ve Allah Resûlü’ne
dehalet eder.
Hâlbuki o, daha Mekke döneminin ilk yıllarında Müslüman
olmuştur.[5] Ebû Zerr (radıyallâhu anh) âbiddi, zahitti.[6] Ebû Zerr, bugünün
içtimaiyatçılarının aklını döndürecek şekilde içtimaî adaletçi; hatta sosyalist
yazarlara göre, ilk sosyalizm düşüncesini ortaya atan insandı.
-Bu düşünceleri
onların olsun!- Yani fakirlik ne demektir? Fakirliğe karşı savaş nasıl verilir?
Bunu ilk ortaya atan kahraman Ebû Zerr’dir.
Aynı zamanda o, Cennet’in kendisine
müştak olduğu insanlardan biridir.[7]
Bütün bunlara rağmen bir gün Allah Resûlü’ne geldi ve şöyle dedi: “Bana da bir
imaret ver yâ Resûlallah!” Yani, bir ordunun başında kumandan veya bir vilâyetin
başında vali olayım.
Bir yerde beni de vazifelendir.
Allah Resûlü ona şu cevabı
verdi: “Sen zayıfsın, bu işler çok ağırdır yâ Ebâ Zerr! Böyle bir vazifeye talip
olma.
Bu vazife, ona talip olana verilmez!”[8]
O, Ebû Zerr’e böyle derken, Hz.Ebû Bekir ve Ömer’e aynı şeyleri söylemiyordu.
Aksine, onların imaretlerine işaret sadedinde; sağ eliyle Hz.Ebû Bekir’in, sol
eliyle de Hz.Ömer’in elini tutmuş ve şöyle demişti: “Benim gökte iki, yerde iki
vezirim var.
Göktekiler Cebrail ve Mikâil; yerdekiler de Ebû Bekir ve
Ömer’dir.”[9]
Diğer taraftan, gaybbîn gözüyle, olacakları görmüş ve dört raşid halifenin
hilâfetlerine dair işaretlerde bulunmuştu.
Hz.Osman’a (radıyallâhu anh) gelince
عَلَى بَلْوَى yani “imtihan ağırlıklı” kaydını ilâve etmişti..;[10] ve öyle de
Hz.Osman’ın hilâfeti biraz belâlı olmuştu.
Evet, O, kadrosundaki insanları, onlardan daha iyi tanıyordu.
Vazifelendirdiği
şahıslarda vazife itibarıyla hiç falso olmamıştı.
Ebû Zerr (radıyallâhu anh),
imarete talip olabilir; kendini bu işin altından kalkacak güçte görebilir; fakat
Allah Resûlü, Ebû Zerr’i, Ebû Zerr’den daha iyi bilmektedir.
“Sen zayıfsın, bu
iş ise ağırdır.” der ve ona imaret vazifesi vermez.
Şimdi bu hususla alâkalı bir iki misal arz edelim:
2.Amr b.Abese (radıyallâhu anh)
Ahmed b.Hanbel naklediyor: “Amr b.Abese, Allah Resûlü’ne geldi.
Gayet kaba ve
bedevîce: مَا أَنْتَ؟ dedi.
Bu “Sen nesin?” demekti.
Allah Resûlü, gayet sakin
bir eda ile أَنَا نَبِيُّ اللّٰهِِ buyurdu “Ben Allah’ın (celle celâluhu)
nebisiyim.” O korkunç kabalığa karşı bu mülâyemet, Amr b.Abese’yi vurmuştu.
Hemen diz çöktü اِنِّي مُتَّبِعُكَ “Ey Allah’ın Resûlü, bundan böyle Sana
tâbiyim.” dedi.
Bu hâdise Mekke’de olur..
tabiî inananların sayısı gayet azdır.
Böyle bir
dönemde en azından güçlü görünmek için adama ihtiyaç vardır.
Fakat Allah Resûlü
kimi nerede ve ne zaman kullanacağını çok iyi bilmektedir..
ve bildiğini tatbik
hususunda da hiç tavizi yoktur.
Amr b.Abese’ye de aynen Ebû Zerr’e dediği gibi
der: “Sen zayıfsın.
Şimdi burada kalmaya güç yetiremezsin.
Kabilene dön.
Orada
irşad vazifesi yap.
Ne zaman benim galebe çaldığımı duyarsan o zaman gel ve bana
iltihak et!”
Amr gider.
Aradan seneler geçer.
Bu arada, Allah Resûlü’nün birbiri ardına
zaferleri dört bir yanda duyulur ve Amr b.Abese, beklediği vaktin geldiğini
anlar.
Hemen yola koyulur ve Medine’ye gelir.
Allah Resûlü mescitte
oturmaktadır.
Mescide girer ve Allah Resûlü’nün yanına sokulur.
Efendimiz o
esnada sohbet etmektedir.
O, sözünü bitirince, Amr fırsat bulur ve sorar: يَا
رَسُولَ اللّٰهِ أَتَعْرِفُنِي؟ “Yâ Resûlallah, beni tanıdınız mı?”
İki Cihan Serveri hiç tereddüt etmeden cevap verir:
أَلَسْتَ أَنْتَ الَّذِي أَتَيْتَنِي بِمَكَّةَ؟ “Sen Mekke’de iken bana gelen
filan zat değil misin?” Ve hâdiseyi, sanki daha dün olmuş gibi anlatıverir.
“Ben
seni geriye göndermiş ve şöyle şöyle demiştim.” der.
Amr b.Abese hayret içinde
tasdik eder.[11]
Bu hâdiseyi, Amr’ın unutmaması hiç mühim değildir; çünkü onun için bu hâdise
hayatının en unutulmaz bir hatırasıdır.
Fakat Allah Resûlü için durum farklıdır.
O, hem bu hâdise gibi birçok hâdise yaşamış, hem de geçen bunca sene içinde,
başına gelenler ve çektiği sıkıntılar, değil beş dakika gördüğü ve sonra
gönderdiği bir adamı, en yakın dostlarını dahi unutturacak çaptadır.
Ancak
görüldüğü gibi, Efendimiz kendisiyle irtibata geçmiş hiç kimseyi unutmamıştır.
İhtimal ki Amr veya Ebû Zerr, O’na gelmeselerdi, Allah Resûlü, Mekke fethinden
sonra onları aratır ve davet ederdi.
Çünkü tam galebe Mekke fethinden sonra
olmuştur…
Evet O, bizim kendi öz evlâdımızı tanıdığımızdan daha fazla raiyetinin bütün
fertlerini tanırdı.
Çünkü etrafındaki her insanın, Allah Resûlü’nün gönlünde
ayrı bir yeri vardı.
Ayrıca, bu tanıma, her istidada, kapasitesi ölçüsünde
vazife tahmil edip yüklemesi bakımından da çok önemliydi.
Acaba cihan tarihinde, raiyetini bu kadar yakından tanıyan ikinci bir lider
gösterilebilir mi? Zannetmiyorum.
Çünkü Allah Resûlü sadece bir lider değil,
aynı zamanda bir nebidir.
Zaten bizim sözümüzün mihrak noktası da O’nun nebiliği
meselesidir.
3.Cüleybib (radıyallâhu anh)
Cüleybib’den daha önce bahsetmiştik.
15-16 yaşlarındaki bu genç, kadınlara
sarkıntılık yapmaktan kendini alamadığı söylenir.
Ve Allah Resûlü, o iksir
ifadeleriyle onu ikna eder ve ardından da onun için Cenâb-ı Hakk’a niyazda
bulunur.[12]
Artık Cüleybib, Medine’nin en iffetli insanlarından biri hâline gelmiştir.
Bir
gün Allah Resûlü, onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderir.
Aile soylu ve
afiftir.
Her an kızları için bir teklif beklemektedirler.
Cüleybib kapıyı çalıp içeriye girer ve onlara Allah Resûlü’nün selâmını söyler.
Aile heyecanlanmıştır.
Ardından da teklifini yapıştırır ve Allah Resûlü’nün
dediklerini aynen onlara nakleder.
İki Cihan Serveri: “Benim selâmımı, söyle
kızlarını sana versinler.” demiştir.
Ana-baba birbirlerine bakışırlar.
“Cüleybib’e mi?” diye düşünürler.
Ancak emri
veren Allah Resûlü’dür ve meselenin tereddüte tahammülü yoktur.
Onlar kızları
adına tereddüt geçirirken, perde arkasından bütün konuşulanları dinlemiş olan
evin kızı seslenir: “Allah Resûlü’nün emrini yerine getiren birisi karşısında
niçin tereddüt gösteriyorsunuz?”[13]
Cüleybib artık evlenmiştir.
Üç-beş hafta sonra da bir cihada iştirak eder ve
orada şehit düşer.
Bazıları şehitlerini araştırmaktadır ve: “Kayıplarınız var
mı?” diye sorar Allah Resûlü; “Yok!” diye cevap verirler.
O: “Ama benim kaybım
var!” der ve evlâdını yitirmiş mahzun, yüreği yaralı bir baba gibi Cüleybib’i
arar..
arar ve bir yerde bulur.
Yedi kâfirin yanında, üstü başı kanlı, bir sürü
yara içinde ve elinde kılıcı.
Allah Resûlü ferman eder: “Yedi tane öldürdü gazi
oldu ve sonra da şehit düştü.” Başını dizine koyar ve şöyle buyurur: “Allahım,
bu bendendir, ben de ondanım.”[14] İşte Allah Resûlü’nün arkadaşlarına sahip
çıkması!
4.Ali b.Ebî Talib (radıyallâhu anh)
Hayber fethedilecekti.
Günlerce süren muhasara netice vermemiş ve kaleden
içeriye girilememişti.
Bir gün Allah Resûlü: “Yarın bu sancağı, Allah’ı seven ve
Allah (celle celâluhu) tarafından sevilen birine vereceğim!” buyurdu.
Ertesi gün
herkes ön safta yer almak için âdeta yarışıyordu.
Allah Resûlü sabah namazını
kıldırdı.
Daha sonra cemaate döndü..
herkesin gözü Allah Resûlü’nün gözlerine
dikilmişti..
O’nun gözleri ise, orada olmayanlardan birini arıyordu.
Sahabe, başındaki kuşu uçurmak istemeyen bir adam dikkatiyle, biraz sonra Allah
Resûlü’nün dudaklarından dökülecek kelimeyi bekliyor ve herkes bu şerefin
kendisine ait olmasını istiyordu.
Allah (celle celâluhu) tarafından sevildiğini
duymayı kim istemez ki? İnsan Cennet için dahi fedakârlık yapabilir ve “Benim
yerime o kardeşim girsin.” diyebilir..
fakat böyle bir pâyede fedakârlık
olamazdı…
İşte, Allah Resûlü’nün dudakları kıpırdamak üzereydi.
Ve işte Allah Resûlü’nün
dudaklarından beklenen kelime çıkıyordu..
çıktı ve: أَيْنَ عَلِيٌّ “Ali nerede?”
buyurdu.
Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh) gözleri çok şiddetli ağrıyordu.
Onun için sancağın
kendisine verileceğini hiç düşünmemişti..
ve geride kalmıştı.
Sahabe cevap
verdi: يَشْتَكِي عَيْنَيْهِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Gözlerinden rahatsız yâ
Resûlallah!”
Efendimiz onu huzuruna çağırdı.
Mübarek tükrüğünü Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh)
gözlerine sürdü.
Hz.Ali (radıyallâhu anh) kasem ediyor ve diyor ki: “Bir daha
göz ağrısı görmedim.”
Daha sonra sancağı ona teslim etti.
Hâlbuki o gün sahabenin arasında Hz.Ebû
Bekir gibi, Hz.Ömer gibi, Hz.Mikdad gibi niceleri vardı.
Ama sancak onlara
değil, genç Ali’ye teslim edilecekti.[15]
Ve, Hayber’in fethi, Allah Resûlü’nün bu mevzudaki isabetini hemen göstermişti.
Zaten O, kimi nerede tavzif ettiyse muhakkak isabet etmiştir.
Bu da O’nun
risaletinin bir delilidir.
Zira Allah Resûlü fetanet-i a’zam sahibidir.
Evet, Allah Resûlü, kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak o şahıs verilen
vazifeyi hakkıyla yerine getirmiştir.
Meselâ, O, Halid’e (radıyallâhu anh) “Seyfullah” demiştir.[16] Halid her yerde
Allah’ın kılıcı olmuş ve hiçbir muharebe meydanından mağlup ayrılmamıştır.
Hz.
Ebû Bekir (radıyallâhu anh), seneler sonra haklı olarak: “Analar Halid gibisini
doğurmadı.”[17] diyecektir ki bu ifadede de Allah Resûlü’nün isabetini tasdik ve
takdir vardır.
Keza, 17-18 yaşlarındaki Üsame’yi (radıyallâhu anh) bir ordunun başına kumandan
tayin etmiş ve Mute cihetlerine göndermişti ki,[18] Üsame hayatı boyunca böyle
bir mevkiye liyakatını ispat etmiştir.
5.Ezvâc-ı Tâhirât (radıyallâhu anhünne)
Yüzlerce namzet arasından seçtiği hanımlarındaki isabet de ayrıca kayda değer
önemli hususlardandır..
zira Allah Resûlü, mü’minlere ana olabilecek ve hakkıyla
bu ağır yükü yüklenebilecek kadınları seçmiş ve bu seçmede de tam isabet
buyurmuştu.
Bu kadınların da hemen hepsi som altın çıkmıştı.
Hele, irşad adına,
onların hepsi, birer mürşide ve birer muallime olarak yetişmiş ve daha sonra
kapılarında yetiştirdikleri büyük insanlarla, İslâm’a en büyük hizmeti
yapmışlardı.
Mesruk gibi, Tavus b.Keysan gibi, Atâ b.Ebî Rebah gibi dehâ ve
zühd sahibi nice insanlar, hep mü’minlerin analarının rahle-i tedrisinde
çıraklık yapmış ve her biri birer bahr-i muhit bu kadınların feyiz
kaynaklarından kana kana içmişlerdi.
Görüldüğü gibi, Allah Resûlü, ileride büyük birer mürşide olabilecek kadınları
seçiyor, hane-i saadetinde onlara yetişme ve yetiştirme imkânı hazırlıyor ve
gelecek adına bu büyük istidatları, dava-yı nübüvvetin vârisleri hâline
getiriyordu.
Bu mübarek kadınlar arasında, Allah Resûlü’nün esas gaye ve
hedefine hizmet etmeyecek bir tek kadın yoktu.
İşin başında ve kuruluş devrinde,
nasıl Hz.Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) bütün varlığını, O’nun yolunda
bitirip tüketti ise diğer hanımları da, ilim ve İslâm’ı neşretme mevzuunda aynı
cömertlikte bulunmuşlardı.
Bundan da anlaşılıyor ki Hz.Hatice Validemiz’den
başlayarak -ki o zaman Efendimiz henüz peygamber olarak gönderilmemişti, fakat
peygamberliğe ait emarelerle tülleniyordu- diğer bütün hanımlarını firaset ve
nübüvvet nuruyla keşfetmiş, öylece seçmişti.
Zaten bu kadar isabeti başka türlü
izah etmek de mümkün değildir.
[1] Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/29-30.
[2] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/193; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/82-83.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/164; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/66.
[4] Buhârî, menâkıb 6; Müslim, fedâilü’s-sahabe 132-133.
[5] Buhârî, menâkıb 6; Müslim, fedâilü’s-sahabe 132-133; İbn Hacer, el-İsâbe,
7/127.
[6] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/156.
[7] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 7/305.
[8] Müslim, imâre 16-17.
[9] Tirmizî, menâkıb 16; Hâkim, el-Müstedrek, 7/175.
[10] Buhârî, fedâilü’l-ashab 5-7; Müslim, fedâilü’s-sahabe 29.
[11] Müslim, salâtü’l-müsafirîn 294; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/112.
[12] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/256, 257.
[13] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/422.
[14] Müslim, fedâilü’s-sahabe 131; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/421-422, 425.
[15] Buhârî, fedâilü’l-ashab 9; Müslim, fedâlü’s-sahabe 34.
[16] Buhârî, fedâilü’l-ashab 25, Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/204.
[17] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/315; İbn Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih,
2/242.
[18] Buhârî, fedâilü’l-ashab 17; Müslim, fedâilü’s-sahabe 63; İbn Hacer,
el-İsâbe, 1/49.
Vahiy Buudlu Nuranî Firasetin Sahibi
Bir liderin, cemaati ve arkasındaki insanlar tarafından her yönüyle hüsnü kabul
görmesi ve onun güvenilir, itimat edilir bir insan hâline gelmesi; ferdî,
ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî, o topluma ait bütün problemleri çözmesine
bağlıdır.
Bir lider, arkasındaki insanların böyle ferdî, ailevî, içtimaî
problemlerini çözdüğü ölçüde kabul görür ve onlar tarafından sevilir, sayılır,
omuzlara alınır, bayraklaştırılır ve ebedlere kadar ona sahip çıkılır.
İşte Hz.
Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlık için bütün problemleri
çözen böyle bir liderdi…
Problemleri çözmede alternatif olarak, baskılara başvurabilir, çeşitli cezalar
verebilir, sürgüne gönderebilir, vatandaşlık haklarından mahrum edebilir,
ezebilir, zindanların kapılarını ardına kadar açabilir, işkencenin her çeşidini
tatbik edebilir, hafiye teşkilatınızı insanların arkasına takabilir, korkutma ve
devlet terörüyle bazı kimseleri baskı altına alabilirsiniz.
Ama, bunlarla hiçbir
problemi kökünden halledemezsiniz.
Halletmek şöyle dursun, değişik
komplikasyonlara ve toplum çapında depresyonlara sebebiyet verebilirsiniz.
Dolayısıyla da bu bir çözüm yolu değildir.
Bazı kimseler bunu çözüm saysalar
bile, bu, yeni problemler doğuran bir çözüm yoludur.
Hatta o, bir fasit daireye
girmek demektir; siz bir şeyi çözdük diye sevinirken bir sürü komplikasyonla
karşı karşıya kaldığınızın farkında bile değilsinizdir.
Fasit daire (yenilerin ifadesiyle kısır döngü), bir kere teşekkül etti mi artık
onu kıracağınız âna kadar, her kurtulma hamleniz sizi biraz daha batırır.
Oysaki, Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), fasit dairelere
girmeden, baskı ve teröre eğilmeden, tedhişe sığınmadan, hapse müracaat etmeden,
insanların hür iradelerini nazar-ı itibara alarak ve onlara saygılı olmasını
bilerek bütün problemleri yağdan kıl çeker gibi halletmiştir.
Başka harikulâde
hallerine bakmadan, mucizelerini nazar-ı itibara almadan, O’nun, sadece bu
yönüne dikkatli bakabilseniz, siz de “Muhammedün Resûlullah” diyeceksiniz.
Evet,
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka değil, Allah’ın Resûlü’dür.
Eğer O, Peygamber olmasaydı, bütün bu problemleri nasıl çözecekti? Oysa ki O,
durmadan problem üreten, en küçük meselede kavga çıkaran, fitneye açık, üç-beş
kuruş için birbirine düşen, vahşete, dalâlete, tuğyana, karanlığa, zulmete
boğulmuş bir cemaat içinde neş’et etti ve Allah (celle celâluhu) da, bu cemaati
irşad etme gibi ağır bir vazifeyi O’nun mübarek omuzlarına yükledi.
لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعاً
مُتَصَدِّعاً âyetinin de anlattığı gibi,[1] Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) öyle bir mükellefiyetle geldi ki bu mükellefiyet dağların başına
konsaydı, dağlar toz duman olur, giderdi; evet, mükellefiyeti o kadar ağırdı.
Zira Allah (celle celâluhu) O’nu, alabildiğine vahşi, alabildiğine bedevi,
alabildiğine dalâlet içindeki bir cematin irşadıyla tavzif etmişti.
O da, bu
toplum içinde ne kadar problem varsa birer birer yakaladı, çözdü, halletti;
onları da itminan ve huzura kavuşturdu.
Hem öyle bir huzur cemaati hâline getirdi ki, başkaları onları ancak ütopik
eserlerde okuyabilir ve görebilirdi.
İşte Eflatun’un “Cumhuriyet“i, Thomas
Moore’nin “Ütopya“sı ve işte Campanella’nın “Güneş Devleti“… hepsi de Allah
Resûlü’nün yetiştirdiği o rüyalar cemaatini arama, bulma sevdasıyla kaleme
alınmış gibidir.
Onlar hayal ededursunlar, Allah Resûlü, hem de onların düşüncelerindeki mahzurlu
yanları aşarak asırlarca önce, pratikte bu cemaati yetiştirmiş ve daha
sonrakilere, gökteki yıldızlara denk bir örnek olarak takdim etmişti.
Kim onlara
uyarsa, bir huzur insanı hâline gelecekti ve geldi de..
günümüzde bu gerçeği
bütün çıplaklığıyla görüyor ve sahabe devrinin olurluğuna, daha bir inanıyor ve
yeni aydınlık var oluşlar bekliyoruz.
Eğer o devrin insanının bütün problemleri, Allah Resûlü tarafından halledilip
çözülmeseydi, hiç o vahşet içinden, insanlığın iftihar tabloları sayılan ashab
çıkabilir miydi? Hiç şüphesiz hayır! Peki ama, Allah Resûlü bu problemlerin
hepsini kendi akıl ve zekâsıyla mı çözmüştü? İşte buna da “Hayır!” diyor ve
ilâve ediyoruz: Cenâb-ı Hak O’na, peygamberliğe ait fetanet vermişti ki, vahiy
buudlu bu nuranî fetanet sayesinde O, bütün problemleri gayet rahatlıkla
çözebiliyordu.
Zaten, bu da O’nun peygamberliğinin delillerinden biriydi ki
mevzumuzun çıkış noktası da işte budur.
Şimdi de bu hususa ait birkaç misal arz etmeye çalışalım:
1.Hacerü’l-Esved İçin Hakemlik
O asırda, değişik problemlerden ötürü herkes O’na müracaat ederdi.
Bir gün,
Kâbe’nin tamiri -ki O da bu tamirde çalışmıştı- Hacerü’l-Esved’i yerine koyma
meselesi, değişik kavim ve kabileler arasında, bir kızılkıyametin nüvelerini
taşıyordu..
bir iki gün içinde bu iş halledilmezse, mutlak bir harp
kaçınılmazdı.
Yukarıda da, bir mesele münasebetiyle söylediğimiz gibi, Allah
Resûlü’nün, Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirmek suretiyle problemi çözmesi ve
bu meseleyi en güzel şekilde halletmesi böyle korkunç bir yangını
önleyivermişti.
Hacerü’l-Esved’i yerine koymak için bir bez serip ortasına
Hacerü’l-Esved’i koydu..
sonra da kavim ve kabile liderlerini çağırarak hepsine
bu bezin bir ucundan tutmalarını teklif etti..
ardından da Hacerü’l-Esved’i,
yerine bizzat kendisi yerleştirdi.
Şimdi tafsilatına girmeyeceğimiz bu hâdisede, Allah Resûlü’nün, risaletten evvel
dahi, nasıl bir fetanete sahip olduğu apaçık meydandadır.
Zira O, hakem olarak O’na müracaat edilen meselelerde, yirmi-yirmi beş
yaşındayken (değil nübüvvet ile teyit edilip, değişik derinlikler kazandığı,
kazanıp nâmütenâhîliğe açıldığı ve Allah’ın (celle celâluhu) rahle-i tedrisi
önüne oturup her şeyi O’ndan aldığı dönem) vahye kapalı olduğu devrede dahi
ruhunun coşan ilhamlarıyla verdiği kararlarda kendini tanıyıp bilenlerin
sinesine öyle taht kurmuştu ki, Kureyş kâfirleri mescidin kapısından O’nun
içeriye girdiğini görünce sevinç çığlıklarıyla: “Bu Muhammedü’l-Emin! O’nun
hakemliğine razıyız.”[2] demişlerdi.
O gelmiş ve problemler çözülmüştü.
Evet O, hem de hiç düşünmeden, beklemeden, eline kalem almadan, şununla-bununla
görüşüp yol-yöntem araştırmadan, çok rahat ve yağdan kıl çeker gibi
halledivermişti.
Bu O’nun için çok basitti, hiç kimse de buna itiraz etmemişti,
edemezlerdi de; çünkü onlar, O’nu hakem tayin etmişler, O da falsosuz,
fiyaskosuz ve herkesi hoşnut edecek şekilde hakemliğini yerine getirmişti.
O’nun hayatında geriye atılmış bir adım yoktu..
yoktu; zira O, Allah’tan (celle
celâluhu) gelenleri çok iyi anlayacak bir fetanete sahipti.
O’ndaki bu fetanet
bir gül tomurcuğu gibi açılmış, açıldıkça rengârenk bir hâl almış ve insanlığın
problemli, tatminsiz, ekşi yüzüne tebessüm olarak aksetmiştir.
O’na ait büyüklük
buudlu sırlar bitti dersiniz, oysa ki bitmemiştir, Yunus’un diliyle, o tomurcuk
içinde daha nice tomurcuklar vardır.
Evet, bütün hayat-ı seniyyeleri boyunca O’na daima müracaat edilmiş, O da
müracaat edenleri mahzun ve mükedder geriye çevirmemiş ve onların problemlerini
halletmiştir.
İşin daha başında alabildiğine fitneye açık bu cemaat devamlı
problem üretiyor, O da teker teker bunları çözüyordu.
Hicret başlı başına bir problemdi..
harp-darp, sulh problemleri, menfaat-i
maddiye problemleri, ganimet problemleri… Eğer, O zât rahatlıkla bu işlerin
içinden sıyrılıp çıkmasaydı, bu problemlerin her biri, fıtraten müteheyyiç,
kavga ve cidalden zevk alan bu cemaatin her an kıran kırana birbirine girmesi
kaçınılmazdı.
2.Huneyn Ganimetlerinin Taksimi
Huneyn gazvesinde elde edilen ganimeti, Allah Resûlü, kalblerini İslâm’a
ısındırmak istediği bazı şahıslar arasında taksim etmişti.
Bu, ensar gençleri
arasında bir dedikodu vesilesi oldu.
Evet, bilhassa gençler, böyle bir taksimi
hazmedememiş ve: “Daha kanları kılıçlarımızdan akıyor; hâlbuki ganimet onlara
veriliyor.” demişlerdi.
Ubade b.Samit de, Allah Resûlü’ne gelerek bu durumu
olduğu gibi haber vermişti.
Allah Resûlü ona: “Sen ne düşünüyorsun?” diye
sorduğunda, o: “Ben de onlardan bir ferdim.” demişti.
Durum gayet kritikti.
Derhal bir çare bulunmalıydı.
Meselenin beklemeye hiç de tahammülü yoktu.
Ve, Allah Resûlü, bu meseleyi de ışıklar saçan fetanetiyle gayet rahat bir
şekilde çözüvermişti.
Nitekim, daha önce bu hâdiseyi nakletmiş ve Efendimiz’in
risaletine bir delil olduğunu hatırlatmıştık..
burada da aynı şeyleri söylememiz
mümkündür.
Allah Resûlü, sadece ensarı içine alan bir toplantı tertip etti.
Bu toplantıya
ensardan başka kimse alınmadı.
Ayrıca, bu toplantının yapılış keyfiyeti ve
toplantıda söylenen sözler ensar üzerinde öyle müspet bir tesir yapmıştı ki
Allah Resûlü: “İstemez misiniz, herkes evine koyun, keçi ve deveyle dönerken,
siz Resûlullah’la dönesiniz?” dediğinde, bütün ensar sevinçten gözyaşlarını
tutamamış ve ağlamıştı.[3]
O’nun bu korkunç müşkillerin altından rahatlıkla kalkması, bir kısım sırlı
mülâhazalara, değişik güç kaynaklarına havale edilmemelidir.
Zira O, başka
değil, sadece bir nebiydi.
Burada, müsaadenizle bir hususu tekrar etmek istiyorum: O, fitneye, nifaka,
şikaka açık bir cemaat içinde zuhur etmişti..
toplum, problemli bir toplumdu ve
O’na her gün bir sürü çözümü zor problem geliyordu.
O da bütün bunları, Bernard
Shaw’un da itiraf ettiği gibi ayağını ayağının üstüne atıp kahve içme kolaylığı
içinde bütün müşkilleri hallediyordu..
ve şu insafa açık olmayan bir ruhun şu
insaflı sözüne bakın: “İnsanlık, üst üste problemlerin yığıldığı şu dönemde her
zamankinden daha çok Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihtiyacı var.”
Bernard Shaw, bu ifadeleriyle, Allah Resûlü’nün, bütün problemleri nasıl
rahatlıkla hallettiğine âdeta büyülenmiştir.
O bu sözüyle bir hakikati itiraf
ediyordu.
Bu kadarcık itirafının, onun gözünü açmasını çok arzu ederdim.
Zira
benim Efendim’e karşı o kadar olsun kadirşinaslık hissi içinde bulunmuştu.
Ebû
Talib için dahi aynı şeyi düşündüğümüze göre bu mülayemetin mazur görüleceğini
umarım.
3.Hicret Problemi
Hicret bir problemdir.
Bir vak’a olarak günümüzde de hicretler yaşanmaktadır.
Devletin iki ayağının bir kaba nasıl sokulduğunu görüyorsunuz..
ben bu endişemi
birçok sohbette arz ettim.
Bunlar, dışta plânlanan oyunların, Türkiye’de
sahnelendirilmeleridir.
Yarın şarkta ayrı bir nifak kapısı, garpta başka bir
şikak kapısı, cenupta farklı bir infilak kapısı ve şimalde koca bir iftirak
kapısı açılabilir..
açılabilir; zira bir tarafta kâfir ve zalimler, diğer
tarafta Asya’nın münafıkları başımıza bin bir gaile açmak için hazır ve tetikte
bekliyorlar.
Daha önce de, böyle zayıf bir noktamızı yakalamış, koskocaman bir
Devlet-i Âliye’yi hem de devletler muvazenesinde, muvazene unsuru bir Devlet-i
Âliye’yi, yerle bir etmişlerdi.
Millet mânâ kökünde gelen cevheri son olarak
Çanakkale’de, İstiklâl Mücadelesinde kullanmasaydı, bugün bu millet yoktu..
sadece bu millet değil İslâm Âlemi de yoktu.
Zira bu milletin dışında devletler
ve milletler muvazenesini elinde tutan ikinci bir Müslüman millet zaten
olmamıştır.
Keza, bu millet olmasaydı muvazene adına da bizim ümidimiz olmayacaktı.
Ama,
tarihten gelen o mânâ cevherleri ve kendisini ayakta tutan dinamikleri,
Çanakkale ve İstiklâl Mücadelesinde, bu şanlı şerefli son karakolun kahraman
kurmayları, fedaileri, hasbîleri, diğergâmları ve kudsîler ordusunun neferleri
kullanmasını bildiler; Cenâb-ı Hak da onlara, yeniden var olma imkânlarını
bahşetti.
Varız, Allah’a (celle celâluhu) binlerce hamd ve sena olsun! Varız,
hem de farklı bir varlıkla varız! Sofya’da olmayacak şekilde, farklı bir
varlıkla varız! Bulgaristan’da bulunmayan farklı bir varlıkla varız!
Türkistan’da, Mengücistan’da, Özbekistan’ta bulunmayan farklı bir varlıkla varız
ve buralardaki mazlumlar, mağdurlar, mahkûmlar için sırf bağırma-çağırma adına
dahi olsa bir miting tertip edebiliyor; inliyor, boşalıyor, haykırıyor..
bir şey
yapmaya gücümüz yeter veya yetmez, bütün hissiyatımızla gürlüyor ve onların
içine inşirah salıyoruz.
İnşâallah onlar da bir gün boyunlarındaki zincirleri
kıracaklar ve başkalarının esiri olmaktan kurtulacaklardır! Zira Allah (celle
celâluhu) وَتِلْكَ اْلأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ buyurmaktadır.[4]
Bugün onlara ikbâl, yarın başkalarına..
bugün tali’i idbâra dönmüş olanlar, çok
yakın bir gelecekte ikbâlin tebessümüyle karşı karşıya kalacaklar.
Evet, hicret başlı başına zor ve müşkil bir problem..
bir parantez cümlesi içine
sığıştırmaya çalıştığım bugünkü göç hâdisesi karşısında, düşünün ki, 55 milyon
nüfusa sahip bir millet ve bu milleti idare edenler, şaşırmış kalmış ve ne
yapacaklarını bilemiyorlar.
Hâlbuki, o gün yaşanan hicret, Medine’de mevcut
insanın nüfusuna denk bir oranda gerçekleşmişti.
Ne var ki, Allah Resûlü’nün o
engin fetaneti sayesinde ne Habeşistan’a ne de Medine’ye hicret edenler, maddî
hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan, muhaceretin dünyevî sıkıntılarını rahatlıkla
atlatmış olmanın yanında, büyük oluşumlar gerçekleştirmişlerdi.
Doğrusu cihan
tarihinde hiçbir hicret ve göç, İki Cihan Serveri’nin eliyle gerçekleştirilen bu
hicretler kadar muvaffakiyetle neticelenmemişti.
Acaba Allah Resûlü, bu en büyük
problemleri nasıl halletmişti?
Şimdi, isterseniz fazla tafsile kaçmadan mevzuu biraz daha açalım:
Medine küçük bir yerdi, ahalisi de ziraatçılıkla uğraşıyordu.
Onun için Medine
çarşı ve pazarı tamamen yahudilerin eline geçmişti.
Mekkeliler, gerçi ticareti
iyi bilirlerdi; fakat ellerindeki dar imkânlarla, Yahudinin karşısında
tutunmaları çok zordu.
Nerede ve nasıl ticaret yapacaklardı.? Bütün mal
varlıklarını Mekke’de bırakmış, öyle gelmişlerdi.
Hem hicret edenlerin sayısı
gün geçtikçe artıyor, nüfus durmadan ve hızla kabarıyordu.
Her gün gelen bu
insanlar nerelere yerleştirilecek ve ne yiyip ne içeceklerdi? Medine halkı zaten
fakirdi.
İşte bütün bunlar, üst üste yığılmış problemlerdi ve hepsi de Allah Resûlü’nden
çözüm bekliyordu.
Herkes O’na güvenle bakıyordu; O bu problemleri bir çırpıda
çözecek ve halledecekti..
ve neticede öyle de oldu.
Allah Resûlü, Medine’ye gelir gelmez, ensar ve muhacirîni birbiriyle kardeş
yaptı.
Onların ruhlarına öyle bir kardeşlik üfledi ki, aralarında
gerçekleştirilen bu kardeşliği, nesebî kardeşlikten daha ileri görüyorlardı..
hatta bir aralık aralarında verâset de cereyan etti![5] Evet bu öyle bir
kardeşlik anlayışıydı ki ensar her şeyini ikiye böldü ve bir bölümünü muhacir
kardeşine verdi.
Ve işte bu esnada akıllara durgunluk verecek şu hâdiseye şahit
oluyoruz:
Allah Resûlü, Sa’d b.Rebî ile Abdurrahman b.Avf’ı kardeş yapmıştı.
Bu
kardeşlik o kadar içten ve derince idi ki, cihanda bir benzerini daha göstermek
mümkün değildir.
Sa’d b.Rebî (radıyallâhu anh) bir gün kardeşinin elinden tutar ve ona şöyle
der: “Kardeşim, siz her şeyinizi Mekke’de bırakıp öyle geldiniz.
Şu anda sen
bekârsın, benim ise iki hanımım var.
Allah (celle celâluhu) için söylüyorum: Sen
bu hanımlarıma bak! Hangisi hoşuna giderse, ben onu boşayayım, sen al!..”
Abdurrahman b.Avf (radıyallâhu anh), gözleri dolu dolu ona şu karşılığı verir:
“Kardeşim, Allah (celle celâluhu) hanımını sana mübarek etsin! Sen bana çarşının
yolunu göster, bu bana yeter.”
Bir müddet sonra, Abdurrahman b.Avf (radıyallâhu anh) evini geçindirecek hâle
gelir ve ilk işi de evlenmek olur.[6] Bu da evlerine girip çıktığı insanların
hissiyatına karşı bir saygının ifadesi, apayrı bir ruh inceliği ve nezaket
örneğidir.
Bu kardeşliğin çözemeyeceği hiçbir problem yoktur.
Bu derece birbirine
kenetlenmiş diğergâmlar aynı zamanda dünyanın fethine namzet en seçkin
insanlardır.
Medine’de üfül üfül esen bu kardeşlik havası zamanla bütün dünyanın
demine-damarına işleyecektir…
a.
İstiğna ve Civanmertlik Çatışması
Allah Resûlü tek başına oturuyordu.
Bir ara kapı aralandı ve içeriye muhacirînin
ileri gelenleri girmeye başladı.
Aralarında ensardan hiç kimse yoktu ve manzara
oldukça dikkat çekiciydi.
Acaba niçin sadece muhacirden insanlar gelmiş ve
ensardan hiç kimseyi çağırmamışlardı? Müsaade istediler ve Allah Resûlü’ne
maruzatlarını şu şekilde arz ettiler:
“Yâ Resûlallah! Biz buraya Allah (celle celâluhu) için hicret edip geldik.
Bütün
düşüncemiz Allah yolunda seninle beraber olmaktı.
Hâlbuki ensar kardeşlerimiz
bize öyle bir alâka gösterdiler ki, korkarız, ahiretin sevabını burada
bitireceğiz.
Kardeşlerimiz müsaade etsinler, artık biz, kendi bakım ve
görümümüzü kendimiz yapalım.
Onların bize ayırdıkları payları kendilerine iade
edelim.
Minnet altında kalıyor ve çok mahcup oluyoruz.”
Bunları söylerken de hepsi ağlıyordu.
Allah Resûlü de gözyaşlarını tutamamıştı.
Belki de şu manzara gök sakinlerini de gözyaşına boğmuştu.
Bu bir cihetle,
istiğna ile diğergâmlığın çarpışmasıydı.
O güne kadar yeryüzünde, bu kadar güzel
bir kavga hiç görülmemişti.
Çünkü biraz sonra Allah Resûlü ensarı huzuruna çağırıp olanları anlatınca, hepsi
birden itiraz edecek ve bu istiğnaya karşı çıkacaklardı.
Onlar için böyle bir
teklifi kabullenmek, vücutlarının yarıdan biçilmesine razı olmaktan farksızdı.
Zira onlar, kardeşleriyle öyle bütünleşmişlerdi ki, ayrılmaları âdeta ölümdü.
Biraz sonra hepsi de Resûlullah’ın huzurundaydı ama, ensar ağlıyor ve muhacirler
ağlıyordu.
Aynı beldede oturmalarına ve günde beş defa -en azından- mescitte
beraber bulunmalarına rağmen, paylaştıkları odadan ve sofradan ayrı kalmaları
onlara giran geliyordu.
Evet, bir taraf, istiğnayı, diğer taraf da mürüvvet ve diğergâmlığı temsil
ediyordu.
Taraflardan muhacirler söz alarak mealen: “Yâ Resûlallah! Biz Allah
(celle celâluhu) için hicret ettik ve Medine’ye geldik.
Yurdumuzu, yuvamızı
Allah için terk ettik.
Dinin i’lâsından başka bir şey düşünmedik; fakat bu ensar
kardeşlerimiz bize, çok fazlasıyla sahip çıktı ve civanmertçe davrandılar..
korkuyoruz, ahirete ait bütün kazançlarımızı yeyip bitirmekten..
Yâ Resûlallah,
ensar kardeşlerimize kabul ettiremedik, ne olur nâmımıza, lütfen onlara
söyleyiniz bıraksınlar bizi, kendi kendimize bir yerde kalalım, artık kendi
mahsüllerini bize getirmesinler, yemek pişirip önümüze koymasınlar, bize bakımı,
görümü düşünmesinler, bu minnet yeter artık!”
Çok duygulanmışlardı, çocuk gibi ağlıyorlardı.
Allah Resûlü de duygulandı.
Ensar-ı kirama: “Muhacir kardeşleriniz diyorlar ki: ‘Bunlar bize çok bakıyor,
bizi mahçup ediyorlar, nerde kaldı Hakk’ın rızası, karşılığını alacaksak
yaptığımız şeylerin?’ “
İşte Allah Resûlü onların ruhlarına bu kardeşliği böyle üflemiş, onları böyle
büyülemiş, böyle kaynaştırmış ve âdeta bal mumu gibi yoğurmuş ve
şekillendirmişti.
Tıpkı bir ceset gibi olmuşlardı.
Bu tarihî mülâkatta taraflar,
şöyle bir mutabakata vardılar: Muhacirler, ensarın tarlalarında ücretle
çalışacak, bahçelerini ücretle tımar edecek, böylece kendi kazançlarıyla
geçinecek, kendi evlerinde oturacak ve minnet altında kalmayacaklardı.
Tabiî,
ensar-ı kiram da bağ ve bahçelerinde onları çalıştırmak suretiyle onlara yardım
elini uzatacak; onların ensarlığı, berikilerinin de muhacirliği devam
edecekti.[7]
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de tesis buyurduğu bu
kardeşlik şuuruyla evvelâ göç meselesini önemli bir ölçüde halledivermişti.
İkinci mesele ticaretti.
Allah Resûlü gördü ki Medine’de ticarî hayata Yahudi ve
Hıristiyanlar hâkim..
bu sultayı aşmak için emir verdi ve Müslümanların
çarşı-pazarını ayrı bir yerde kurdurdu.[8] Bundan böyle Müslümanlar
alışverişlerini kendi çarşılarında, kendi pazarlarında yapacaklardı.
Bu hem
Müslümanların, ticaretin içine girerek güçlenmelerini hem de onların kendi
pazarlarını kurmalarını sağlayacaktı.
Bu arada, gayrimüslimlerin pazar
hâkimiyetlerine de son verilecekti.
Yeni bir pazar kuruldu.
Ve Müslümanlar
birbirinden alışveriş yapmaya başladılar.
Megâzî yazarları, şunu naklediyorlar:
“Çok az zaman sonra, Yahudi, Medine çarşı ve pazarında ticaret yapamaz oldu.”
Evet, Müslüman pazarında artık Müslümanlarla kimse rekabet edemiyordu.
Zaten,
Allah’ın istediği de bu idi.
Müslüman tâbi olmayacak, dahîl olmayacaktı…
Evet, bize başkaları emir verecek, başkaları evirip-çevirecek ve başkalarına
sığınacak, başkalarına dehalet edecek ve “Benim şu meselemi hallet!” diyeceğiz;
Allah (celle celâluhu), inananların böyle bir şahsiyetsizliğe düşmesine razı
olmaz.
Mü’min kendi olmalı, kendi ayakları üzerinde durmalı, kendi ayaklarıyla
yürümeli, kendi elleriyle tutmalı, kendi gözleriyle görmeli, kendi
düşünceleriyle konuşmalıdır; kendi fikirlerine göre yaşamalı ve mutlaka kendi
orijinini muhafaza etmelidir.
Medine’de Allah Resûlü de işte bunu tesis
etmiştir.
b.İlk Anayasa
Efendimiz Medine’ye teşrif eder etmez bir beyanname neşrediyor.[9] Hukukçular,
Allah Resûlü’nün Medine’ye gider gitmez, ayağının tozuyla hazırladığı bu
beyannameye “Allah Resûlü’nün Anayasası” diyorlar.
Daha sonra İnsan Hakları
Beyannamesi’nde ve hatta bizde, Tanzimat Fermanı’nda anlatılan şeylerin çoğu bu
mukavelede mevcuttur.
Evet, Hıristiyan ve Yahudilere tanıdığı haklarla, Medineliler arasında öylesine
bir bütünleşme yolu buldu ki, onları kendine çekti ve ebedî hasmı olan
Bizanslılar’dan, Sasaniler’den ve Kureyş’den kopardı.
Böylece uzun zaman
Yahudiler, Müslümanların sıyaneti, vesâyeti altında, huzur ve itminan içinde
yaşadılar.
Medine döneminin büyük gailesi, meşhur münafık Abdullah b.Übey İbn
Selûl, Kureyş karşısında bu endişelerini şöyle dile getirir: “Bizim için O’nun
Medine’ye gelmesi, dinini neşretmesi bir tehlike değildir.
Esas tehlike,
Hıristiyan ve Yahudileri putperestlik karşısında yanına almasıdır.
Ve asıl sizi
tehdit edecek olan husus da budur.”
Sulha açık bir sistem ve anayasa, uzun zaman (bozulması bizden olmamak üzere..
bozulacağı zamana kadar) onlar için de Müslümanlar için de bir vesile-i huzur
oldu.
Yahudiler çok meselede Allah Resûlü’ne müracaat ediyor ve O’nun
hakemliğine sığınıyorlardı.
Evet, hadis kitapları, onların hırsızlık mevzuunda, kısas mevzuunda, zina
mevzuunda Allah Resûlü’ne müracaat ettiklerini gösteriyor.
Bundan da anlıyoruz
ki, onların kendi meseleleri kendilerine bırakıldığı hâlde, Müslümanı daha âdil,
daha kabiliyetli bildiklerinden -hele bu Allah Resûlü olursa- her meselede
hakemliğimize müracaat ediyorlardı.
Gelecekte topyekün insanlığın mercii olacak
kudsî kaynak, daha o günlerde, bu merciiyyetini hissettirmeye başlamıştı.
Evet işte böylece, bir el darbesiyle hicret meselesi de hallediliyor ve
Müslümanlar hür, huzur içinde dünyaya açılma yollarını araştırıyorlardı.
4.Harp Problemi
Harp ve hezimetler problemi vardı.
Evet, harpler, darpler, zaferler, sulhlar
problemi..
(1974 senesinde Kıbrıs’ta bir çıkartma yaptık ve henüz onunla alâkalı
problemleri halledemedik.
Ben orada düşmanla göğüs göğüse dövüşen Mehmetçik’in
alnından öperim; onun kahramanlığını hafife almak istemiyorum.
Fakat,
görüyorsunuz halledemiyoruz.
Hz.Muaviye döneminde Kıbrıs, âdeta bir ikindi sonu
aceleciliğiyle fethedilmişti.
Müslümanlar ellerini-kollarını sallaya sallaya bir
taraftan vurup öbür taraftan çıkmış ve arkada hiçbir problem de bırakmamışlardı.
Ama, bakın, durum bugün çok farklı.
Kıbrıs meselesini sadece bir misal olması
açısından arz ettim.
Yoksa asıl maksadım, problem çözmenin; hele harbe, sulhe
dair problemleri çözmenin zorluğuna işaret etmekti.
Balkan Harbi geçeli şu kadar
sene oldu.
Daha bize ait meseleleri halledememişizdir…)
Allah Resûlü de harp ve darp gördü! Evet, evvelâ kavim ve kabilesiyle, ardından
Medine ve civarındaki Yahudiyle..
daha sonra da Bizans ve Sasani gibi
imparatorluklarla yaka-paça oldu.
O’nun etrafı düşmanlarla doluydu ve bu
düşmanlar, durmadan problem üretiyordu.
Fakat O, her defasında yağdan kıl çeker
gibi bunların içinden sıyrılıp çıkabiliyordu.
a.
Uhud’daki Taktik
Bedr’in zaferini değil..
Hendek’deki tabyeyi değil..
Mute kahramanlarının
yazdığı destanı değil, Yermuk şehsuvarlarının mücadelesini de değil; bir bakıma
hezimet sayabileceğimiz Uhud’la gelen meseleleri arz edecek ve O’nun, bu
meseledeki dikkat, teemmül ve isabetli kararlarına bir iki cümleyle işarette
bulunacağım!
Uhud, İslâm saflarında, ilk defa çatlakların başgösterdiği bir muharebedir.
Ben,
hakikî bir Müslümana, mağlup oldu demekten Allah’a (celle celâluhu) sığınırım.
Hezimete uğradı da demem.
Evvelâ, Allah’ın (celle celâluhu) bir takdiri vardı orada, çünkü Müslümanların
karşısında Halid gibi, Amr İbn Âs gibi askerî ve siyasî dâhiler vardı.
İstikbalde bunlar nice düşman ordularını ters yüz edeceklerdi.
Gerçi o gün için
müşriklerin safında bulunma bahtsızlığını paylaşıyorlardı.
Ama, bunlar
istikbalin sahabileriydi.
Evet, istikbalin sahabileri hâlin sahabilerine galebe
çalmışlardı.
İkinci mesele; okçular Allah Resûlü’nün o mevzuda tayin ve tespit buyurduğu
stratejiye uygun hareket etmemişlerdi.
Hatta, bazılarının içlerinde hafif
ganimet arzusu da belirmişti ve maksadın aksiyle mukabele görmüşlerdi.
Vâkıa,
O’nun şanlı, şerefli ashabının kritiğini yapmak bize düşmez ama, yine de
büyüklerin diyebileceği şeyler vardı.
Bir kere onlar, mukarrabînden olmakla
şereflendirilmişlerdi..
mukarrabînin ise, kendine göre bir alışveriş seviyesi
vardı.
Demek istiyorum ki, melek-misal bu insanlar, kendilerine yakışır tavrın
gereklerine göre muameleye tâbi tutuluyorlardı.
Yoksa bizim hasenatımız onların
seyyiatı olduğunda şüphe yoktu..
evet, eğer onların o gün yaptıklarını biz
yapsaydık, içtihadın hep sevaba açık iklimi itibarıyla sevap bile kazanmış
olabilirdik.
Fakat, onlar gibi hasbî, diğergâm, Allah Resûlü’nün elini sıkmış,
dünya ve mâsivâyı terke yemin etmiş ve mukarrabîn meleklerini geride bırakan bu
insanlar kendi ölçüleri içinde “kurbet”e gölge düşürdüklerinden hezimet
görünümlü, hezimet gölgeli bir akıbete maruz kalmışlardı.
Ne olmuştu? Birkaç yüz insandan, ismini bilebildiğimiz 70 mü’min şehit
olmuştu.[10] Bir o kadar da yaralanmış ve hareket edemeyecek hâle gelmişti.
Müşrikler son bir darbe daha indirebilirlerdi ama, Müslümanların Uhud dağına
sığındıklarını ve seslerinin gür çıktığını görünce yeniden riske girmemek için
meydanı hemen terk ettiler.
İlâhî inayet olarak nasıl göründüler ve orada nasıl
gürül gürül davrandılarsa, hezimet kuşağında zafere erdi ve kâfirlerin kalbine
ürperten bir korku saldılar.
Onlar da başlarına iş açmamak için çekilip
gittiler.[11]
Daha sonra kendi aralarında: “Gidelim!” dediler, “Hazır ezmişken, -Romalılar’ın
Kartaca’ya yaptıkları gibi- bir güzel Medine’yi onların başına yıkalım, bir tek
fert kalmasın, işlerini bitirelim.
Bir kişi bile kalsa çoğalırlar, ileride
başımıza dert olurlar.” Allah Resûlü, buna muttali oldu ve hemen şu fermanı
verdi: “Dün Uhud’da bizimle beraber mecruh, yaralı ve sıhhatli kim varsa, yarın
falan yerde toplansın, düşmanı takibe çıkıyoruz.”
Bir gün önce sıkılmış ve Uhud’un eteğine çekilmiş bu insanlar, bugün yeni bir
hamle yapacaklardı ve bu yaralıların, mecruhların hamlesiydi.[12] Zira böyle bir
kuvve-i mâneviye gösterilmeliydi ki, aşağıda arz edeceğimiz inkisarlar
giderilebilsin.
Bu inkisarların birincisi, mü’minlerin kuvve-i mâneviyesi kırılmıştı..
ikincisi,
her taraftan kâfirlerin iştihası kabarmaya başlamıştı..
üçüncüsü, münafıklar
yaygarayı basıyor ve mü’minlerin kuvve-i mâneviyelerini sarsıyorlardı.
Müşriklerin de dedikleri gibi, “Üzerlerine yürüyelim bunların işini bütünüyle
bitirelim.” düşüncesi sağda solda konuşulmaya başlamıştı.
Böylece, Müslümanların
başına öyle korkunç bir problem açılmıştı ki, eğer Hz.Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) fetaneti olmasaydı, bu problemin altından kalkmak mümkün
değildi.
Evet, o gün Müslümanlar, Çanakkale’de Mehmetçiğin döküldüğü gibi dökülmüştü.
Dökülmüştü ama, derlenip-toparlanmasını ve mukadder bir hezimeti -Allah’ın
inayetiyle- zafere çevirmesini bilmişti.
Evet, bu topluluğa, Allah Resûlü; “Toplanın!” der demez hemen toplanmaya
başlamış ve yeni bir taarruza geçmişlerdi.
Kimisinin kolu, kimisinin ayağı
kopmuş..
kimisinin yürüyecek dermanı kalmamış ama, çadırından çıkan, toplantı
yerine doğru koşuyordu.
Allah Resûlü’nün diriltici nefesi, âdeta onlara yeniden
can getirmiş ve hepsi Allah Resûlü’nün davetine icabet yarışına girmişti.
Bûsîrî’nin dediği gibi:
لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ آيَاتُهُ عِظَمًا أَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ
الرِّمَمِ
“Eğer O’nun getirdiği mucizeler, kendi kıymetine uygun olsaydı, mübarek adı,
mezardaki ölmüş, çürümüş kemikler üzerine okunduğunda ölüler dahi dirilirdi.”
Evet dirilirdi.
Ve işte Uhud’da O’nun adını duyanlar bir bir diriliyordu.
Şimdi hâdiseyi mealen bir sahabiden dinleyelim:
“Arkadaşımız vardı ki, ayakta yürüyecek hâli yoktu, onu da omuzumuzda
taşıyorduk: ‘Alın beni de taşıyın; Resûlullah’ın ‘Yürüyün!’ dediği cephede
bulunmak, savaşamasam, ok atamasam bile, elimde mızrağım orada bulunmak
isterim..
alın beni sırtınıza ve götürün, götürebildiğiniz yere kadar.
Yıkılırsam orada yıkılayım.’” diyordu.
Bazısı bazısını sırtında taşıyor ve
bazısı düşüp bayılıyordu.
Bazısını belki sedyelerle götürüyorlardı..
bazısını da
daha başka şekilde…[13] Ve derken “Hamra-i Esed” vadisine ulaştılar.
Kureyş’in,
Müslümanların yanan ocaklarının dumanını görebilecekleri bir yerdi burası.
Toz-duman içinde ve bin bir velvele ile oraya gittiklerinde, Kureyş, dün öldü
zannettikleri insanları, yeniden, kabirden çıkmış gibi karşılarında görünce
donakaldılar..
ve “Başımıza iş açmayalım.
Bizim için şimdi kurtuluş Mekke’ye
kaçmaktadır.” diyerek evlerine döndüler.[14]
Dikkat buyurursanız; harple gelen bunca problemi bir hamlede, bir nefhada ve
komplikasyonsuz bir el darbesiyle birden hallediverdi.
Kur’ân-ı Kerim bu nazik
durumu şöyle hikaye eder:
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
“Bazı insanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu terkip
ettiler, onlardan korkun!’ dediler.
Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize
yeter, O ne güzel vekildir.’ dediler.”[15]
Evet, Kureyş, her şeyini bırakıp kaçmış..
Müslümanlar dünkü sarsıntılarını
zaferle taçlamış..
ve sonra da, Allah’ın (celle celâluhu) lütfuyla, hiçbir zarar
almadan geriye dönmüşlerdi.
Bir kısım siyer ve megâzî yazarları Uhud’u bizim hesabımıza bir hezimet olarak
kaydederler.
Evet, Uhud’un eğer bir hezimet yanı varsa o da önce Resûl-i Ekrem’i
dinlemeyip sonra da Uhud’un bağrında şehadet kanıyla yıkanarak ahirete tertemiz
giden sahabenin bir kısmına aittir.
Aslında Uhud’un bir zafer yanı vardır ki,
-bence, önemle üzerinde durulması gerekli olan da budur- işte o da problem çözen
Hz.Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) aittir.
Evet, önemli olan şey, hezimetin zafere dönüştürülmesidir.
Hani, Türk Milleti
için batının söylediği bir söz var ki: “Her milletin müdafaadan ümidinin
kesildiği yerde bu milletin taarruzu başlar.” derler.
Aslında bu söz, hakikî
Müslümanlar için söylenmiş ve her zaman geçerliliğini koruyan bir sözdür.
Her
milletin müdafaadan ümidinin kesildiği yerde Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) taarruzu başlıyor ve taarruz, üst üste birikmiş problemleri bertaraf
ediyor; mü’minlerin kalbine iman ve ümit saçıyor, münafıkları da yeniden yeise
gark ediyordu.
İştihası kabaranların iştahlarını kursaklarında bırakıyor, kırık
gönülleri ümitle şahlandırıyor ve evet, işte bir kere daha Müslümanlar zaferyâb
olarak Medine’ye dönüyorlardı.
Müşkilküşâ, problem çözen Hz.Muhammed Mustafa
(sallallâhu aleyhi ve sellem) için ne dersiniz bunları duyduktan sonra? Elbette
“Muhammedün Resûlullah” diyeceksiniz…
b.Meşveret
Allah Resûlü, karşılaştığı problemlerin bazılarını da meşveretle çözüyordu.
Aslında O, meşveretle, önemli bir esası temellendirmek istiyordu.
Kendisi
meşverete muhtaç değildi; fakat kendisinden sonra İslâm âlemini temsil edecek
kimseler her zaman meşverete ihtiyaç duyacaklardı.
Evet, kendisi ilâhî te’yidat
ile müeyyed bir insandı.
Cenâb-ı Hak, hiçbir meselede O’nu yalnız bırakmamıştı.
Karnı ağrısa, melek gelir bir deva ilham eder, dişi ağrısa, Cibril
(aleyhisselâm) hemen dermanını fısıldardı.
O, melekût âlemiyle böyle iç içe
yaşıyordu, ancak O, meşverete de çok ehemmiyet veriyordu.
Bu da O’nun
fetanetinin ayrı bir yönü, ayrı bir buuduydu.
Kendisinden asırlar sonra “şûrâ” devlet idarelerinde kaçınılmaz bir sistem
hâline getirilecekti ve getirildi de.
İslâmî idare, şûrâya açık olduğundan
dolayı, o müthiş vüs’ati, esnekliği ve çağları kucaklama evrenselliğiyle,
birbirinden farklı bütün devirleri aştı ve geldi günümüze ulaştı.
ba.
Meşveretten Bir Kesit
İşte bazı misaller:
1.O, hemen herkesin düşüncesine başvuruyor, herkesin fikrini alıyor ve “şûrâ”
düşüncesini toplum hayatına hâkim kılmak istiyordu.
O, Hz.Ali (radıyallâhu anh)
ile istişare etmişti.
Gerçi Hz.Ali: “Perde-i gayb açılsa yakînim artmayacak.”
diyen insandı.
Ama yine de Allah Resûlü’nün ders halkasında bir çocuktu.
Ve işte
Allah Resûlü, bu yaştaki Ali ile meşverette bulunuyordu…[16]
Münafıklar, Hz.Âişe Validemiz’e (radıyallâhu anhâ) iftirada bulunmuşlardı, evet
o iffeti âyetle sabit anamıza en iğrenç iftirayı yapmışlardı ki, buna “İfk
Hâdisesi” yani “iftira vak’ası” denir.
Bu çok yönlü hâdise, tarihe böyle
geçmiştir.
Gerçi Allah Resûlü, vahyin bu işi halledeceğine kat’iyen inanıyordu ve Hz.Âişe
hakkında da en küçük endişesi yoktu ama, yine de teker teker ashabıyla
istişarede bulunmakta maslahat görüyordu.
Zira, istişare daima kazandırır,
hiçbir zaman kaybettirmez.
Ve zaten O da, hep kazandırmak için gelmişti.
Bu münasebetle, bir zayıf rivayetle şu hâdiseyi naklederler: Allah Resûlü, Hz.
Ömer’i çağırır ve Hz.Âişe (radıyallâhu anhâ) hakkındaki fikrini sorar.
Ömer
cevap verir: “Yâ Resûlallah! Âişe kat’iyen pâk ve temizdir..
ona iftira
atılmıştır.” Allah Resûlü, nereden bildiğini sorunca da şu cevabı verir: “Ey
Allah’ın Resûlü, sen bir gün namaz kılıyordun.
Sonradan öğreniyoruz, haberin
olmadan takunyanın bir kenarına biraz pislik sıçramış..
ve sen bu vaziyette
namaza durunca, hemen Cibril (aleyhisselâm) gelip durumu sana haber veriyor ve
‘Takunyalarını çıkar!’ diyor.
Şimdi, senin takunyana sıçramış küçük bir pisliği
Cenâb-ı Hak, sana haber verir, seni ondan temizler de -hâşâ- böyle bir cürüm
işleyen kadını sana hiç mahrem eder mi? Hayır, yâ Resûlallah! Muhakkak Cibril
(aleyhisselâm) gelecek ve Âişe’nin ne derece afif bir kadın olduğunu sana haber
verecektir.”
Evet Allah Resûlü: مَا نَدِمَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden pişman olmaz.”[17]
demiş, Ömer’le de istişare etmişti.
Böyle bir istişare O’na bir şey
kaybettirmezdi..
ettirmedi de.
Kendisine bir şey kaybettirmediği gibi Ömer’i de
yeniden bir kere daha kazandırıyordu.
Evet, Allah Resûlü kendi çömezleri ile
istişare ediyor ve onların fikirlerine müracaatta bulunuyordu.
Tabiî ki kazanan
yine kendileriyle istişare ettiği insanlar oluyordu; çünkü Allah Resûlü bu
hâliyle de yine onlara bir ahlâk dersi veriyordu.
Zaten bizzat kendisi:
“İstişare eden hüsrana uğramaz.” buyurmuyor mu?
2.Bedir’e çıkılacağı zaman da hem ensar hem de muhacirlerle ayrı ayrı istişare
etmiş ve onların görüşlerini almıştı… Muhacirler adına konuşan Mikdad o gün
nasıl da yiğitçe konuşmuştu: “Sen atını sür, Berk-i Gımad’a kadar; arkandayız ve
bizden bir fert dahi geri kalmayacaktır.” Ancak Allah Resûlü, o âna kadar
hissiyatlarını tam ortaya dökmeyen ensarın da ne düşündüklerini öğrenmek
istiyordu.
Sezgisi kuvvetli Sa’d b.Muaz (radıyallâhu anh) hemen ortaya atıldı.
“Yâ Resûlallah! Herhâlde bizi düşünüyor ve bizden de bir cevap bekliyorsun.
Cevabımız hazırdır.
İşte malımız, işte canımız..
hepsi senin yolunda fedadır.
İstediğini, istediğin kadar al, dağıt.
Ve istediğin kadar can, senin yoluna
ölmeye can atmaktadır.”[18]
Meşveret ediyor ve ittifak ruh hâletini ortaya çıkarıyor.
Ensar ve muhacirîn bir
noktada ittifaka varıp, ölüme azmetmişlerdir.
Evet, karşılarında küme küme o
gözü dönmüş düşman, gayızla kılıçlarını, kamalarını biledikleri, oklarını
zağladıkları, yaylarını gerdikleri bir dönemde yapılacak şey işte budur.
Resûlullah, Hakk’ın, hakikatın, İslâm haysiyetinin, İslâm milletinin müdafaası
adına gerilmiş bir yay gibi düşmanlarına saldıracaktır; bu esnada meşveret
ediyor..
ve meşverette yüce düşüncesini en geniş zemine yayıyor; en sağlam
blokaja oturtuyor ve herkesin sahabet ve heyecanına emanet ediyordu.
Zaten, O’nun esas nokta-i nazarı bu idi.
Allah (celle celâluhu) çoktan O’na
yolunu göstermişti.
O, Allah’ın (celle celâluhu) irşadına rağmen,
arkasındakilerin fikrini alıp beraber bulunacağı o önemli çizgide, aynı duygu,
aynı düşünceyi paylaşma adına, onlarla bu meseleyi istişare ediyordu.
Gerçi
onlar, O’nun her teklifine inkıyat edeceklerdi; zira O’na söz vermişlerdi..
ve
bu söz iman demekti ki; O, bir gün Ka’b İbn Mâlik’in yakasından tutacak, tatlıca
sarsacak ve şöyle diyecekti: “Sen Akabe’de söz vermedin mi? Acı tatlı yanımda
olacağına, geceler bizi takip etse veya önümüzde gündüzler olsa benden
ayrılmayacağına söz vermedin mi?”[19] Söz verdiler; ölüme atıldılar.
Kendi
düşünceleriydi.
Kendi fikirleriyle böyle bir hesaplaşmaya geldiler ve
hesaplaşacaklardı.
Meşveretle Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), önemli bir davayı âleme
mâl ediyordu.
Herkes, bir tabut taşır gibi onu taşımaya koşuyor ve gücü
yettiğince o cevher hazinesine omuz veriyordu.
Evet, herkes ona sahip çıkıyordu
ve onu taşımayı hayatının gayesi biliyor ve “Bu yolda şehadet bizim için en
tatlı idealdir.” diyordu.
bb.İç İçe Meşveretten Levhalar
1.Muharebe yeri mevzuunda gelip bir noktada ârâm eyledi.
O, yeri baştan
keşfetmiş ve kuyuların başını çoktan gözüne kestirmişti.
Nerede, hangi tepeyi
tutacağına, karşısına hınçla gelen düşmanı nerede kıstıracağına çoktan karar
vermişti.
Fakat orada yine meseleyi müzakereye arz etti.
Sahabe arasında, adı çok da meşhur olmayan Hz.Hubab b.Münzir (radıyallâhu anh)
ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Yâ Resûlallah! Buraya yerleşmen vahiy ile midir?
Eğer vahiy ile ise, biz ne bir adım geri ne de bir adım ileri atamayız.
Yoksa,
bu sizin strateji ve harp adına kendi görüşünüz müdür?”
Allah Resûlü: “Kendi görüşümdür.” cevabını verince, Hubab b.Münzir (radıyallâhu
anh) sözüne şöyle devam etti: “Yâ Resûlallah, biz kuyuların bulunduğu yeri
tutalım.
Diğer kuyuların hepsini de dolduralım.
Düşmanı susuz bırakalım.
Siz de
ordugâhınızı kuyunun başına kurun ve sizi tam ortamıza alalım.”[20]
2.Selman (radıyallâhu anh), İranlı bir köledir.
Önce Mecûsî, sonra Hıristiyan,
daha sonra da Müslüman olan bir köle.
Müslüman olduğu zaman hiçbir şeyi ve
hiçbir kimsesi yoktu.
O her şeyini Müslümanlığına borçludur ve bu durumunu en
güzel şekilde vecizelendiren de yine kendi olmuştur.
Bir gün kendisine kim
olduğu sorulur: “Selman b.İslâm.” buyurur.[21] Evet o, gerçek nesebini
bulmuştur; İslâm’ın oğlu Selman.
Ahzâb denilen Hendek Savaşı’nda, Allah Resûlü yine ashabıyla istişare eder.
Herkes bir şeyler söyler ve sonunda söz Selman’a gelir.
Selman görüşlerini şöyle
dile getirir: “Yâ Resûlallah, bizim memleketimizde bir âdet vardı; düşman
taarruz edecek olursa, biz şehrin etrafına hendek kazar öyle müdafaada
bulunurduk.
Eğer uygunsa Medine’nin etrafına hendek kazalım ve düşmanın hücumuna
öyle mâni olalım.”
Ve bu görüş Allah Resûlü tarafından kabul görür..
sadece kabul görmekle de
kalmaz, kendisi de bizzat hendek kazanların arasında bulunur ve onları
coşturur.[22]
3.O, sadece erkeklerle değil, aynı zamanda hanımlarla da istişare ederdi.
Nitekim Hudeybiye’de hanımıyla istişare etmiş ve hanımının dediğini yapmakta da
hiçbir beis görmemişti.[23]
O, hayatında hep böyle davranmış ve meşveretlerle aşılmaz gibi görülen
problemleri aşmıştır ki, biz devlet hayatımızda meşveretin ne denli önem
kazandığını ancak şimdilerde anlayabiliyoruz.
Meşveretsiz, müstebit idareciler
arkada binler fiyasko bırakıp öyle gitmişlerdir.
Fikre, düşünceye, akla karşı en
büyük hürmet ve en büyük saygıyı telkin etmiştir.
Zira aklın bir hikmet-i
vücudu, dolayısıyla da muhakemenin, insan düşüncesinin mevcudiyetinin de bir
hikmeti vardır.
Vahiyle beslenen şahıslarda, vahye müesses davalarda bile
bunlara müracaat edilir ve bunlar onu yorumlamada önemli vazifeler görürler.
Nitekim, aklı, muhakemesi olmayanın mükellef olmayacağı da dinimizde bir esas
kabul edilmiştir.
c.
Teklifler ve Tatbik
Efendimiz’e ait ayrı bir derinlik de, O’ndaki nazar ve kadem vahdetidir.
Gözü
nereye ulaşmışsa, nazarı nereye varmışsa, ayağını oraya basabilmiş ve ortaya
attığı düşünceleri hemen tatbik edebilmiştir.
Bu itibarla, Allah Resûlü’ne tâbi
olanlar, her zaman O’nun dediklerini tatbike koyabilmiş, tereddüt, hayret ve
şaşkınlığa düşmemişlerdir.
ca.
Plân İnsanı
Plân, günümüzde en önemli meselelerden biri hâline gelmiştir.
Devletler,
milletler onu, kalkınmada önemli bir esas kabul ederek her şeyde “plân”
diyorlar.
Bizdeki Devlet Plânlama Teşkilatı da bunun için kurulmuştur.
Yoksa, ne
büyüme olur ne de dengeli kalkınma..
evet, toplumun nabzı yapılan plânlarda
atar.
Plân, bir yönüyle de cemiyet bünyesini kontrolde tutabilmenin bir ön şartı
gibidir.
Allah Resûlü’nün ne bilgisayarı ne kompüteri ne de plânlama teşkilatı
vardı.
O ânında isabetli kararlar verir ve sonra da işin üzerine yürürdü.
Hem
öyle meselelerde kararlar verirdi ki, onlar yüz senelik, iki yüz senelik, üç yüz
senelik, dört yüz senelik, bin dört yüz senelik, iki bin senelik meselelerdi ve
bu meselelerin hiçbirisinde O, arkada herhangi bir problem bırakmazdı.
Yani
kendisinden sonra, hiç kimse O’nun dediğinin aksine bir şey dememişti.
Ve
diyememişti.
Oysaki daha evvel değişik bir zaviyeden arz ettiğim gibi, O’nun
tebliğ gibi bir meselesi vardı.
Bu mevzuda öyle adım atmalı idi ki, bir milim
dahi olsa geriye dönmesi ve geriye çekilmesi olmamalıydı.
Ve işte çizgi çizgi O’nun hizmet hayatı:
Mekke’de, bir örümcek sabrı, bir mercan ızdırabı içinde sürekli bekleyiş..
iş
başında bekleyiş..
suların derinleşince durgunlaşması gibi “sessiz aksiyon”
diyebileceğimiz bir görünüm içinde olma.
Bu dönemde, sağa-sola hicret emri;
zayıf ve mukavemetsizlerin, belki seralarda korunmaya alınmasının yanıbaşında,
kuvvet dengesinin olmadığı bir dönemde, tahrik edici görünümü dağıtma,
endişelere meydan verecek derinlikleri sığlaştırma ve sese-gürültüye sebebiyet
vermesin diye bir hava boşaltma ameliyesidir.
Medine’de ise, hizmetimizin şekli, vazifemizin gerekleri, gücümüz, karşı tarafın
gücü nazar-ı itibara alınarak daha farklı bir yol takip edilmiştir.
Aslında,
Mekke-Medine ve daha sonraki dönemlerde karşılaştığımız strateji farklılığı;
büyüme, oluşum değişikliğine uğrama vetiresinin (süreç) tabiatının icabıydı.
Kendi şartları icabı Mekke’de öyle hareket edilmeli, Medine’de de böyle hareket
edilmeliydi..
eğer Allah Resûlü, Mekke’de de Medine’de davrandığı gibi
davransaydı, nakîseden münezzeh o en büyük plân ve strateji insanı için bu,
büyük bir eksiklik olurdu.
Aman Allahım! Mükemmil ve mütemmim eksikliği, bu ne
büyük garabet!..
Evet, Allah (celle celâluhu), O’nu falso yapsın diye değil,
isabetli karar versin ve insanlığı şaşkınlıktan kurtarsın diye göndermişti.
cb.Geri Adım Atmadı
Evet, Medine’de Allah Resûlü, değişik bir yol tutup gitmişti..
ve öyle olması da
icap ediyordu.
Her attığı adım bir sonraki adımın mukaddimesi, tabiî ondan
sonraki adım da onun neticesi oluyordu.
O, hayatında attığı adımların hiçbirinde
geriye dönmemiştir.
Evet, Uhud gibi hezimetten dahi zafer çıkaran Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), nasıl geriye adım atar ki? Atmamış ve
izleri ile hep “Muhammedün Resûlullah” yazmıştır.
O’nun hicret mevzuundaki
tavrı, davranışı bunun canlı misalidir.
Habeşistan hicreti de, Medine hicreti de
birer ihtida çağının, bir fütûhat döneminin sırlı kapısı olmuşlardır.
[1] Haşr sûresi, 59/21.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/425; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/19.
[3] Buhârî, megâzî 56; Müslim, zekât 132-140; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
5/177.
[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/140.
[5] Buhârî, ferâiz 16; Ebu Dâvûd, ferâiz 16.
[6] Buhârî, menâkıbü’l-ensar 3; Tirmizî, birr 22.
[7] Buhârî, hibe 35; menâkıbu’l-ensar 3; Müslim, cihad 70.
[8] İbn Mâce, ticârât 40; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 19/264.
[9] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/31-35.
[10] Buhârî, megâzî 26; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/30.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/43.
[12] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/48-49.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/52.
[14] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54-55.
[15] Âl-i İmrân sûresi, 3/173.
[16] Buhârî, megâzî 34; Müslim, tevbe 56.
[17] Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr, 2/175.
[18] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/161-162; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/262-264.
[19] Buhârî, megâzî 79; Müslim, tevbe 53.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/167-168; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/267.
[21] Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, s.
218.
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/172-182; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
2/66; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/95.
[23] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/330.
Hudeybiye’nin Getirdikleri
Size bir vâkıayı arîz-amîk anlatarak, önemli bir hususun mukaddimesini
hazırlamaya çalıştım ki, o da Hudeybiye’nin getirdikleriydi.
Ne getirdi
Hudeybiye? Allah Resûlü bir sulh yapmıştı, bu sulh Müslümanlara ne kazandırdı?
1.İslâm’a Koşanlar
Evvelâ, bu sulh döneminde İslâm’ın Kılıcı Halid b.Velid (radıyallâhu anh)
Müslüman oldu.
Halid b.Velid, harplerde dize getirilecek bir insan değildi..
olmamalıydı da…
İlerde İslâmî izzete dönüşecek gurur mevcudiyetini devam ettirdiği sürece, kılıç
zoruyla İslâm’a girmesi imkânsızdı.
Ayrıca, istikbalin bu eşsiz kumandanını,
Cenâb-ı Hak, lütfuyla korumuş ve onun, izzetiyle İslâm’a girmesine zemin
hazırlamıştı.
Eğer böyle bir sulh dönemi olmasaydı, Halid’in buzları nasıl
eriyecekti!
Nitekim, Mekke’de yapacak iş kalmayınca Halid, evet o kavgacı insan, hiç olmazsa
biraz düşünme fırsatı bulmuştu.
Hudeybiye’de Müslümanların zâhiren mağdur
edilmeleri ve ikinci sene gelip yaptıkları umrenin hâl ve keyfiyeti, Halid ve
Halid gibi düşünenleri derinden derine tesiri altına almıştı.
Evet, sulh dönemi,
onun için de bir durulma dönemi oldu.
Ve bir müddet sonra da gelip Allah
Resûlü’ne teslim olduğunu ilan etti.[1] Bu teslimiyet de onun “Seyfullah”
olmasını netice verdi.
Ve zaten, Allah Resûlü bu neticeyi beklemekteydi.
Amr İbn
Âs (radıyallâhu anh) da bu dönemde Müslüman olanlardandır.[2] Hudeybiye
musalahasıyla gelen bu monoton, bu ülfet dolu hayat, bu yiğitleri, bu
kahramanları ve harp meydanlarının küheylanlarını bıktırdı..
bıktırdı; gelip
aksiyon cephesini seçtiler ve Allah Resûlü’nün tarafına geçtiler…
Osman b.Talha (radıyallâhu anh) da bu dönemde kazanılan büyüklerdendir.
Osman
b.Talha (radıyallâhu anh), hayatı boyunca Beytullah’ın anahtarını taşımış ve
daha sonra da Allah Resûlü o anahtarları yine ona vermişti.[3] İsimleri geçen bu
şahıslar, askerî ve siyasî dehalarıyla, ordular bozan insanlardı.
İşte bu
insanlar, sulh döneminin yumuşak ikliminde ancak kendilerini idrak
edebilmişlerdi.[4]
2.Kâbe Kimsenin Tekelinde Olamaz
İkincisi: O güne kadar Kureyş, her şeye tepeden bakıyordu: “Beytullah bizim.”
diyor ve hiç kimseyi yanına sokmuyorlardı.
Gelen herkes bâc ödüyor ve Kâbe’yi
öyle ziyaret edebiliyordu.
Aksi hâlde, Beytullah’ı ziyaretleri mümkün değildi.
Hâlbuki Allah Resûlü’yle yapılan anlaşmada böyle bir şart ileri sürülmemişti ki,
bu da Kureyş adına çok büyük bir hata ve çok büyük bir atlamaydı.
Müslümanlar
ertesi yıl Kâbe’yi bâc ödemeden tavaf edince[5] diğer kavim ve kabilelerde bir
uyanma oldu.
Demek ki Kureyş, Kâbe’nin yegâne sahibi değildi.
Öyle olsaydı,
Medine’den gelen Müslümanlar, vergi ödemeden Kâbe’yi nasıl ziyaret
edebilirlerdi? O hâlde kendileri niçin böyle bir hakka sahip olmasınlardı ki!
İşte herkeste bu fikir uyanmış ve Kureyşlilerin resmen, Kâbe’nin tek hâkimi
olmadıkları ortaya çıkmış oluyordu.
Böylece, daha sonraki yıllarda, herkes
herhangi bir şeye takılmadan gelip Kâbe’yi ziyaret edecek ve şeâiri
haykırabilecekti.
3.Hizmet Sulh Atmosferinde Olur
Üçüncüsü: Sulh ile, Kureyş gailesinin olmayacağı on sene garanti altına alınmış
oluyordu.
Bu on senelik zaman dilimi, Müslümanlar için çok mühimdi.
Allah Resûlü
bu dönemde yetiştirdiği irşad ekiplerini çeşitli yerlere gönderme fırsatını
buldu ki, bu da, bütün Arap Yarımadası’nda İslâm’ın sesinin duyulması demekti.
Evet artık her yerde Kur’ân sesi yükseliyor ve herkes İslâm dinine koşuyordu.
Kur’ân-ı Kerim’in: يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ أَفْوَاجاً “Fevç fevç Allah’ın
dinine girerler.”[6] diye müjdelediği an işte bu andı.
10 sene, yeni bir neslin
yetişmesi demekti.
Kureyş, Müslümanlara nasıl bir fırsat verdiğinin farkında
değildi.
Farkında olsalardı, böyle bir anlaşmaya asla yanaşmazlardı.
Bu zaman
diliminde Müslümanlar hem keyfiyet hem de kemmiyet plânında epey mesafe
katettiler.
İslâm’a yeni dehaletler, bir taraftan ümidi, diğer taraftan da
askerî gücü artırıyordu.
İşte bu güç ile Müslümanlar bir gün Mekke’nin kapısına
dayanınca Kureyş’in yapacak hiçbir şeyi kalmayacaktı.
4.Sulhta İslâm’la Tanıştılar
Dördüncüsü: Bu sulhün kazandırdığı ayrı bir avantaj da, Hudeybiye anlaşmasına
kadar, iki taraftan birbirine gidip gelme olmuyordu.
Karşılaşmalar hep
kılıçların konuştuğu meydanlarda vuku buluyordu.
Harp psikolojisi içinde, İslâmî
hakikatleri karşı tarafa anlatmak da mümkün değildi.
Sulh sebebiyle gidip
gelmeler oldu.
O güne kadar İslâm’a ait güzelliklerden habersiz yaşayanlar gidip
gördüklerinde, bu güzellikler karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlardı…
Medine’de yaşanan hayat, Cennet hayatından farksızdı..
ve onu gören
büyüleniyordu.
Abdest, ezan, cemaatle kılınan namaz ve o insanların namazdaki
huşû ve hudûları, Mekkelilerin gönlünü, baş döndürücü bir cazibeyle kendine
çekiyordu.
Hudeybiye sulhü sayesinde, içine İslâm’ın sesinin, soluğunun ve
Kur’ân mesajının girmediği hemen hiçbir ev kalmamıştı.
Ebû Cehil’in evinde bile
eğer, o güne kadar yaşasaydı, tek başına sadece kendisi kalacaktı.
Onun için
Hudeybiye, Mekke fethinden evvel bir fetihti.
Evet, Allah Resûlü, bir adım atarken, nasıl attığını çok iyi biliyordu.
Nazarının ulaştığı yere ayağını da koyuyordu.
Nazar ve ayak bütünlüğü içinde
hâdiselerin üstesinden geliyor ve problemleri bir bir çözüyordu.
5.İslâm Resmen Tanınmaya Başlandı
Beşincisi: Bütün kavim ve kabileler bu sulh sebebiyle, Efendimiz ve O’nun temsil
ettiği site devletinin, sağla-solla mukavele ve anlaşma yapabilecek bir devlet
hüviyetinde olduğunu kabullenmeye başlamışlardı.
Günümüzde nasıl, yeni kurulan
veya bağımsızlığını ilan eden devletler, diğer devletlerin onları devlet olarak
tanımalarıyla meşruiyet kazanıyor ve bunu devletlerarası münasebetlerinde bir
referans olarak kullanıyor; öyle de Allah Resûlü onlarla böyle bir mukavele
akdettiğinden dolayı tanınmış oluyordu.
O’nu Kureyş tanıyınca Taifli niye
tanımayacaktı ki? Evet, tanımalar, birbirini takip etti.
İşte Allah Resûlü, Hudeybiye gibi en ağır şartlar altında imza attığı bir
anlaşmadan, böyle iç içe fetihler çıkaran harika bir insandı.
Hiç düşünmeden,
hemen karar vermek zorunda kaldığı bir atmosfer içinde, hiç akla ve hayale
gelmeyen böylesi bir fethin zeminini hazırlayabilme, hiç şüphesiz beşer düşünce
sınırlarını aşan ve mucize diyebileceğimiz bir muvaffakiyetti ki, bu da O’nun
hak peygamber olduğuna en canlı bir şahittir.
Zira hiçbir beşerin, ne kadar dâhi
de olsa, böyle zâhiren hezimet gibi görülen bir anlaşmadan, bu şekilde bir fethe
ulaşabilmesi görülmemiştir.
Çünkü böyle bir başarı beşer takatini aşan bir güç,
bir irade ve bir ilme vâbestedir.
6.Arkasında Allah Vardı
Evet, O’nun çözdüğü problemlere bakınca, O’nun arkasında bütün varlığa hükmeden
Sonsuz Kudret’i görmemek mümkün değildir.
Ayrıca, O’nun, bu Kafdağı’ndan ağır meselelerin altından rahatlıkla kalkmasının
arkasında, Kudret Eli’ni, O’nun sıyanetini, riayetini, hıfzını, himayesini ve
O’nu korumasını, “Bu benim Peygamberimdir.” demesini görüyor ve bütün
benliğimizle coşarak “Muhammedün Resûlullah” (sallallâhu aleyhi ve sellem) diye
haykırıyoruz.
Evet, Allah Resûlü karar verirken çok hızlı karar veriyor..
bu hızlı karar için
de işin içine girebiliyor..
ve içine girdiği her işin de üstesinden gelebiliyor.
Evet, nasıl oluyor da O’nun hayatında -siyer şahit- bir kerecik olsun tamir
isteyen bir davranışa rastlamıyoruz, hatta başkalarına göre hezimet, mağlubiyet,
sarsıntı durumlarında bile, işin bir kenarından tutar-tutmaz o hezimetten bir
zafer çıkarabiliyor ve kendi hesabına idbârları ikbâl yapabiliyor!
Evet, mağlubiyetler, O’nun elinde muvaffakiyete inkılâp ediyor, hezimetler de
zafere dönüşüyor..
ve bozgunlar, O’nun sayesinde, fütûhat şeklinde arz-ı endam
etmeye başlıyordu..
O, âdeta eşyanın akışına, tabiatına, fıtratına zıt, ayrı bir
akış, ayrı bir tabiat, ayrı bir fıtrat meydana getiriyordu.
Oysaki bunlar Allah’a (celle celâluhu) ait şeylerdi: وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا
تَعْمَلُونَ “Sizi de sizin işinizi de yaratan Allah’tır.”[7] Allah (celle
celâluhu), en ekmel, en eşref, en efdal mahlukunun eliyle kendi işlerini
yaratıyor… Niçin yaratıyor?: “Bu benim kulum, bu benim peygamberim, bilesiniz.”
demek için ve: “Bilesiniz ki, Ben, her şeyde O’nu destekliyorum.
Siz milyonlar,
milyarlar olsanız; O Benim biricik kulum da bir tane olsa yine hepinize galebe
çalacaktır.
Neden? Çünkü Ben O’nu, nezdimdeki bütün kuvvet hazineleriyle
destekliyorum.
لاَحَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إلاَّ بِاللّٰهِ O’nun arkasında Ben varım
ve hiç kimse unutmamalıdır ki, arkasında Allah’ın (celle celâluhu) bulunduğu
Zât’a karşı ilan-ı harp etmek, Allah’a (celle celâluhu) karşı ilan-ı harp etmek
demektir.”
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) mağlup olmadı, mağlup olmayacak.
O’nu
mağlup etme sevdasında olanlar, akıllarıyla zıtlaşıyor, kalbleriyle de ters
düşüyorlar demektir.
Daha doğrusu, kendilerini olmazların kuruntularına salmış
bahtsızlardır.
Böylelerini Allah, ırgalar, sinyaller verir, ikaz eder,
“Kendinize gelin, ey haddini bilmezler!” der..
bütün bunlardan bir şey
anlamayınca da derdest eder ve işlerini bitirir.
Evet, Hz.Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) muharebe yapılmaz, O’na
karşı çıkılmaz.
Müeyyidi Allah’tır (celle celâluhu) O’nun.
Hatta bir yerde O’nun
biricik Hâmisi, zevcelerinin dahi küçük bir tavır almalarına karşı, O’nu teselli
sadedinde mealen buyuruyor ki “Allah senin arkandadır, melekler senin
arkandadır.”[8] Yani semavatın bütün ruhanî sekenesi seni teyit etmektedir.
Senin orduların bunlar olunca, artık milyonlarla, milyarlarla sana karşı
çıkılmaz ki! Karşı çıkan kafasını sert bir yere çarpıp kendi kafasını parçalamış
olur.
Evet, Allah (celle celâluhu) belki imhal eder, ötede herhangi bir itiraz ve
mazeretleri kalmasın diye, onlara on defa, yirmi defa, otuz defa mehil verebilir
ve âdeta onlara şöyle der: “Görün, anlayın, doğru yola gelin, ahirette
itirazınız kalmasın.” Ama, hadisin ifadesiyle, “Bir kere de yakaladı mı artık
iflah etmez.”[9]
[1] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/252; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/240.
[2] Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/146; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/238.
[3] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/137; İbn Hacer, el-İsâbe, 3/371.
[4] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/252; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/238.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/12.
[6] Nasr sûresi, 110/2.
[7] Sâffât sûresi, 37/96.
[8] Tahrîm sûresi, 66/4.
[9] Buhârî, tefsir (11) 5; Müslim, birr 61.
Erkân-ı Harp Peygamberi
Cihad ve Hedefleri
Belki bir süre Allah O’na, maddî cihad kapılarını kapalı tutmuştu.
İşin tabiatı
icabı veya her şeyin bir vakt-i merhûnu olması hesabıyla uzun seneler bu hep
böyle devam etmişti.
Neden sonra onlara Allah (celle celâluhu) meşru mücadele,
muharebe ve kuvvet kullanma kapıları açmış ve: “Sen de artık hakkını, hukukunu
müdafaa edebilirsin.”[1] demişti.
Bu arîz ve amîk bahse girmeden evvel, bir kısım kimselerin zihinlerinde, bazı
istifhamlara esas teşkil edebilecek, bir iki hususu basitleştirip arz etmek
istiyorum:
Efendimiz’in fetanetinden, fetanetin sevkü’l-ceyş buudundan bahis açmadan evvel,
O’nun ne zaman ve hangi dönemde cihada memur edildiğinin üzerinde durulmasında
yarar var.
Bir taraftan umumî mânâda cihadın anlaşılması, diğer taraftan da,
maddî cihadın başlama tarihinin bilinmesi çok önemlidir.
Din düşmanları cihadın
mânâsını çarpıtarak, vefasız dostlar da zaman ve mevsimleri birbirine
karıştırarak sürekli zihin bulandırıyorlar; her iki cepheye de bazı şeylerin
doğru anlatılmasının lâzım geldiğine inanıyorum.
Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm’ın getirdiği prensiplerden kıl kadar dahi
inhiraf etmemiştir.
Zaten O’nun bütün hayatı, İslâm’ın pratiğe dökülme
ameliyesinden başka bir şey değildir.
Bu durum, cihad ve harp mevzuunda da,
diğer sahalarda da böyledir.
a.
Müdafaa
Evvelâ; İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok
etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı
meşru kılar hatta bazı durumlarda onu emreder.
Biri sizin varlığınızı, malınızı,
canınızı, dininizi, ırzınızı tehdit ediyorsa, onunla göğüs göğüse gelir, bu işin
kavgasını verir ve kendisiyle hesaplaşırsınız.
Meselâ, diyelim ki: Hasım bir
ülke, kendisiyle sizin aranızdaki hudutları deldi ve içeriye girdi, ne
yaparsınız? Ülkenizdeki bazı kimseleri yılan-çıyan hâline getirip üzerinize
saldırtsa ne düşünürsünüz? Bir yerde soydaşlarınız gadre uğratıldığı zaman nasıl
davranırsınız? Herhâlde bu sorulara “Hiç!” deyip geçemezsiniz!
İşte, bu noktadan hareketle, Allah Resûlü tam 14 asır evvel kuvvet kullanmayı da
bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslümanın, Müslümanca yaşayabilmesi için,
hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında caydırıcı gücün bulunması zaruretine
de parmak basmış ve onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir.
Evet,
kuvvetli olacak, kuvveti hakkın emrine verecek..
sözünüzü dinletecek ve
kesilmesi gerekli olan sesleri keseceksiniz ki, yeryüzünde, dünya muvazenesinin
temsilcisi olabilesiniz.
b.Zulmü Durdurmak
Saniyen; dünyada mazlumlar, mağdurlar vardır.
Bugün biz, bunları himayemize
almakla veya politika platformunda bazı başarılarla meseleyi halledebileceğimizi
düşünüyoruz..
bir ölçüde bu mâkul de olabilir.
Evet, soydaşlarımıza,
dindaşlarımıza bağrımızı açıyor ve civanmertliğimizle bir kısım problemleri
çözmeye çalışıyoruz; ama bununla, bilmem ki, problemin kaçta kaçını
hallediyoruz? Yanı başımızda bir buçuk-iki milyon gadre uğrayan insan ki,
mesanesinin ucundan bir parçacık derinin kesilmesine müsaade edilmeyen..
ismi
değiştirilen, Müslümanca merasimlerine müdahale edilen..
evet işte bu bir buçuk
milyonun yarım milyonuna bağrımızı açsak bile, bir milyonu orada inleyip
duracaktır.
Bir küçük devlete karşı, çok küçük bir problemi halledemeyince, bizi yakından
alâkadar eden bunca dünya meselesinin altından nasıl kalkabileceğiz ki? Öyle
ise, dünyada öyle bir devlet olmalı ki, kaşını çattığı veya az öfkelendiği zaman
başkaları hizaya gelmeli ve hadlerini bilmelidirler.
İşte böyle büyük bir
caydırıcı gücü sürekli elde tutmak, mazlumun, mağdurun imdadına koşmak ve
ihkâk-ı hak etmek için mutlak lâzımdır.
Bu da, o büyük güç ve aktivitenin yer
yer bizzat gösterilmesiyle kolaylaşacak ve mümkün olacaktır.
Ve geçmişte de öyle
olmuştur.
Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi temsil ettiğimiz günlerde,
Batılılar zulmen Hindistan’ı işgale yeltendiğinde: “Donanmayı Hümâyûn, şimdi
Hind Denizine açılıyor.” dediğimizde, tıpkı çapulcular gibi hemen kaçıyorlardı.
Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar ağırlığımız vardı.
Vardı..
ve
Fransa’dan Hindistan’a kadar koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik
konumumuzla mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkâk-ı hakkı
bizim kapımızda arıyorlardı.
Evet, İslâm’da, mazlumun, mağdurun, mahkûmun sahipsiz ve garibin imdadına koşmak
için harp, meşru kılınmıştır.
Zaten mü’minler imdada koşmazlarsa başka kim
koşacak? Allah (celle celâluhu) bizi yeryüzünde ihkâk-ı hakla
vazifelendirmiştir.
O noktayı tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye
çalışmalıyız.
Yoksa zulümler devam edecektir.
c.
İrşad Hürriyeti
Salisen; İslâm’da harp ve cihad, hak ve hakikati, doğruluk ve istikameti
neşretme hürriyeti engelleniyorsa, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak
için yapılır.
Dikkat ediniz; hak ve hakikati neşretmek için muharebe yapılmaz!
Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engelleniyorsa onun için muharebe yapılır.
Dünyanın dört bir yanında, sizin irfana açık erleriniz, varsa mürşitleriniz,
harekete geçecek ve herkese İslâm mesajını ulaştıracaksınız.
Şayet bunu,
başkaları engellerse, o zaman da engelleri ortadan kaldırmaya çalışacaksınız.
Çünkü onların böyle bir davranışları, insanların hür iradeleriyle Cennet’e
gitmelerine mânidir.
Siz düşünce hürriyetini korumak ve muhafaza etmek için
çalışacak ve sertliklerin, karşı koymaların bertaraf edildiği ölçüde dininizi
neşredeceksiniz.
Bunu yaparken de -İsterseniz bunu dördüncü bir esas da
sayabilirsiniz.- insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeyecek, çoluk çocuğa
dokunmayacak, kadınlara ilişmeyecek, mâbedlere çekilen ve kendisini ibadet ü
taate veren insanlara zarar vermeyecek..
harp etmeyenlerle de harp
etmeyeceksiniz.
Günümüzde henüz bu noktanın ne kadar gerisinde olduğumuz malum-u âlemdir.
Bilmem
ki, meskun sahalarda NBC kullananların hâlini “gerisinde olma” sözü ifade
edebilir mi? Zannetmiyorum.
Evet, daha dün denecek kadar yakın bir tarihte,
Hiroşima ve Nagasaki’de, 80 bin insanı birdenbire bir atom fırtınası önüne kattı
götürüverdi..
arkada 80 binlerce de alîl hasta ve sakat bıraktı.
Hem de bunu
medenî bir dünya yaptı!
Şimdi bir de bize bakın! Her halife ve tabiî başta Allah Resûlü olmak üzere
etrafa asker gönderirken: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü
taate vermiş ruhbanlara ve mâbedlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.!
Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz.”[2] diye emirler
veriyorlardı.
Bombaların canavarca kullanılışlarını onaylayan kimselerin, bilmem
ki bu disiplinlere riayet etmesi mümkün mü?
Şimdi, muvazenede, inanmış insanların bulunmamasının nasıl bir boşluk meydana
getirdiğini bir kere daha müşâhede edin; sonra ister ağlayın ister inleyin!
Keşke süper güçlerin birinin yerine biz olabilseydik! Herhâlde o zaman, bunca
zulüm ve işkence olmazdı…
Şimdi size soruyorum: Sadece bu netice için dahi olsa cihad yapmak gerekmez mi?
Evet, bunlar için yola da çıkılır, cihad da yapılır ki; Allah Resûlü de bundan
dolayı hep o yolda idi.
Bu arîz ve amîk mevzuu, cihad konusunu müstakillen işlediğimiz bir kitapçıkta[3]
tahlil etmiştik..
ona havale edip geçiyorum.
Efendimiz, Mekke döneminde kat’iyen maddî mukabele ve maddî mücadelede
bulunmamıştı.
Etrafını alan insanlara hep sükûnet, temkin ve sabır tavsiye
buyurdu.
Bu dönemde sadece Kur’ân’ın elmas düsturlarını kullandı.
14 sene,
sinelere girip, gönülleri fethetmeye çalıştı.
Evet, Efendimiz, o kömürü elmas,
taşı toprağı altın yapan mübarek sözleri ile tam 13 sene, “Dövene elsiz, sövene
dilsiz ve İslâm yolunda gönülsüz gerek.” dedi.
Kandan irinden deryaları geçmeye
çalıştı.
Gözünün önünde insanlar öldürülüyor, dövülüyor, tartaklanıyor, O, kendi
büyük sıkıntılarıyla beraber bunları da sinesine çekiyordu.
Meselâ; Âl-i Yâsir
mezbahada kesilir gibi kesilip biçilirken yanlarından geçiyor, sadece صَبْراً
يَاآلَ يَاسِرٍ فَاِنَّ مَوْعِدَكُمُ الْجَنَّةُ “Ey Âl-i Yâsir, sabır! Neticede
varacağınız yer Cennet’tir.”[4] diyebiliyordu.
O, bu kadar sabırlı ve kararlıydı ama, kâfir bir türlü hıncını alamıyordu..
ve
ondan sonra da yapmayı plânladığı şeyler vardı: Mü’minleri bütün bütün Mekke’den
uzaklaştıracak ve göçe zorlayacaklardı.
Evet, doğup büyüdükleri, aziz ve şerif
olarak yaşadıkları, rahat ve huzur içinde hayatlarını sürdürdükleri
yuvalarından, çocuklarından koparılıp başka yerlere hicret ettirileceklerdi ve
nihayet bütün Müslümanlar hicret etmeye başladı.
Hz.Ömer’e kadar ilkler
bütünüyle hicret ediyordu.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh) de göç ediyordu.
Ama bu,
öyle acı bir göç idi ki yanında hanımı da yoktu, çocukları da; tek başınaydı bu
çileli yolculukta.[5] Zira ancak, bu şekilde hicrete fırsat bulabilmişti.
Hz.
Ebû Bekir (radıyallâhu anh) göç ederken -fedakârlığa bakın ki- yanında her zaman
“Anamız” deyip şerefle yâd edeceğimiz Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) yoktu.
Oysa ki o, henüz 7-8 yaşında bir çocuktu, pekâlâ neredeydi? Bilmiyoruz; zira göç
ancak bu şekilde gerçekleşebiliyordu ve başka şekilde gitmelerine de imkân
yoktu.
Evet, yurt, yuva terk ediliyor ve herkes göçe zorlanıyordu.
Bir gün Utbe b.
Rebîa, Abbas b.Abdülmuttalip ve Ebû Cehil, İbn Cahş’ın binasının damına çıkmış,
evin bu boş ve harap hâlini görünce, Utbe’nin gözleri dolmuş, Ebû Cehil ise
şöyle demişti: “Senin yeğenin getirdi bütün bunları başımıza!”[6]
Hayır; bunları O yapmamıştı; zalimler, gaddarlar, hazımsızlar, onları doğup
büyüdükleri yerlerden uzaklaştırıyor ve onların hayvanlarına bile
zulmediyorlardı.
Kâfirin gözyaşları kendi zulmünün üzerine akıyordu.
Müslümanlar 500 km’lik bir yolu zâdsız, zahîresiz ve çölün sıcağında katetme
mecburiyetinde idiler: O devirde böyle bir yolu katetmek bir ay sürerdi.
Bir ay,
sırtlarındaki elbiselerle çölde yatıp kalkacaklardı..
haydi elbise ne ise..
ne
yiyip ne içecekleri belli değildi.
Medine’ye hicret ettikten sonra da hep
onuruyla yaşamış bu insanlar, âdeta Medine’nin “Ensar” dediğimiz topluluğuna
sığınacaklardı.
Bakın azab üstüne azaba! Ne var ki o kudsîler topluluğu, hepsine hem de
seslerini çıkarmadan katlanacaklardı.
Niçin? Söz Sultanı onlara diyor ki:
“Sesinizi çıkarmayın, sabredin zira neticede varacağınız yer Cennet’tir.”
Efendimiz, Allah’ın (celle celâluhu) emirleriyle hareket ediyor ve hissiliğin
zerresine dahi yer vermiyordu ama, gel gör ki karşı tarafın hıncı bir türlü
yatışmıyordu.
Evet, Müslümanları yurtlarından, yuvalarından ettikten ve o kadar
insanı boğazladıktan, tehcire tâbi tuttuktan sonra dahi, bir türlü hınçlarını
alamamışlardı.
Bir gün aralarında daha vahşice bir karara vardılar: “Onların
mallarına, mülklerine el koyalım ve tarlalarını aramızda taksim edelim.”[7]
O kadar ki 8-9 sene sonra Allah Resûlü Mekke-i Mükerreme’ye hem de muzaffer
olarak teşrif buyurduğunda Hz.Üsame soruyor: “Yâ Resûlallah, hangi hanede
ikamet buyuracaksınız?” O, gözleri dolu dolu şöyle cevap veriyor: “Akîl bize ev
mi bıraktı ki, gidip orada oturalım!”[8] Yani, Allah Resûlü’nün doğup büyüdüğü
bugün kütüphane olarak kullanılan o mübarek evinin bir köşesinde ârâm buyuracağı
bir yer bırakılmamıştı.
Akîl, neden sonra gözünü İslâmiyet’e açacak olan, Ebû
Talib’in büyük oğlu..
o güne kadar Allah Resûlü’yle mücadele etmiş bir insan..
sonra da gelip Allah Resûlü’nün vârisi gibi O’nun malının üstüne oturmuş vefaya
kapalı bir ruh.
Herkesin malı taksim ediliyordu.
Evet, Mekke’de İbn Übey münafığı, bunu değerlendirecek ve bir gün bin vaveylayla
Medine’nin içinde bağırıp diyecektir ki: “Müslümanlar, siz burada oturuyorsunuz
ama, menkul-gayrimenkul mallarınız taksim ediliyor..
pazarda, piyasada
peyleniyor.
Bir gün ne orada, ne de burada hiçbir mâmelekiniz kalmayacak.”
Bu da ayrı bir zulümdü.
Hatta bu zulüm içinde şunu görmek mümkün (Mevsimi
gelince onu Allah Resûlü’nün seriyelerinin hikmetlerine dikkat çekeceğim noktada
dikkatinizi istirham edeceğim).
Bir gün bütün bunlar yetmiyor gibi Müslümanların
mallarını taşıyan kervan Şam’a giderken, Medine’nin kenarından geçiyor ve
âdeta, “Bakın da yüreğiniz erisin!” diyorlardı… Bu arada Müslümanların deve ve
koyunlarını da önlerine katıp götürmeyi ihmal etmiyorlardı.
İşte küfür çapulçuluğu ve işte ettikleri.
Aslında günümüzde yapılanlar da
bunlardan farklı değil.
Mehmet Âkif: “Tarihe tekerrürden ibaret diyorlar, ibret
alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi!” diyor.
Ve işte yine zulüm zulüm üstüne..
mü’min gadre uğruyor, mü’mine destek olan zulme uğruyor, yurdundan, yuvasından
ve hayat hakkından mahrum ediliyor..
varlığına ve bekâsına imkân tanınmıyor…
Şimdi müsaade ederseniz bir kere daha sorayım: Siz olsaydınız ne yapardınız?
Düşünün ki binlerce sahabi aynı hisle meşbu, aynı şeylerle mecruh bulunuyordu.
Hep yaralanmış ve her gün kalbinden ayrı bir hançer yemiş ve sürekli inim inim
yaşamışlardı.
Eğer onların bu ızdıraplarına karşı sema daha da “mehil” deseydi,
inkisara düşerlerdi.
Onun için rahmet ihtizaza geldi ve konuştu..
yani, Allah’ın
(celle celâluhu) beyanı imdatlarına yetişti.
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللّٰهَ عَلَى
نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ * الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ
إِلاَّ أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ
“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup
savaşmasına izin verilmiştir.
Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.
Onlar
haksız yere ve ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardı.”
(Hac sûresi, 22/39-40)
Evet, zulmün muzaafını yapmış ve onları yaşama hakkından mahrum etmişlerdi.
Şimdi de kendilerine karşı hep baskı uygulanan, her fırsatta hırpalanan ve
öldürülmek istenen o insanlara hesaplaşma izni veriliyordu..
evet hüküm
menatlandırılarak, “Rabbimiz Allah, dediklerinden dolayı, haksız olarak
yurtlarından, yuvalarından çıkarıldılar”..
yani binbir mahrumiyete maruz
bırakıldılar.
Zevceleri, çocukları geride kaldı..
geride kalanlar da zincire
vuruldu.
Pek çok insan, hayatlarının 7-8 senesini orada zincir içinde
geçirdiler.
İşte bu mazlumların, mağdurların, mahkûmların, kimsesizlerin hakkını korumak
için bu kadar ızdırap görmüş, bu kadar sinesinden hançer yemiş Müslümanlara,
hesaplaşmak üzere izin veriliyordu.
Aynı zamanda bu emirle Efendimiz, cihada
memur ediliyordu.
İnsafsız bir kısım kefere ve fecerenin tarif ettiği gibi, Müslümanlık bir kılıç
ve kan dini değildi.
Vâkıa Efendimiz kılıç kullandı..
ve O’nun böyle
gönderileceği, daha O gelmeden, geçmiş peygamberler tarafından haber verilmişti:
Hz.Mesih İncil’de, O’nu anlatırken şöyle der: “O’nun elinde sopası, kılıcı
vardır.”[9] İcabında hak edenlerle yaka paça olacak ve savaşacaktır.
Ondan evvel
bir başka peygamber de: “Kudsîlerin bayrakları önlerindedir.” diyordu.[10] Zira
onlar dünyanın dört bir yanında o bayrağı dalgalandıracak, altına toplanacak,
hak ve hakikatin mücadelesini vereceklerdi.
Evet, sizin bayrağınıza kadar temadi
eden o mübarek ruh, o mukaddes mânâ onların elinde, o devirde dünyanın dört bir
yanında bayraklaşacaktı.
Bu şartlar altında Allah Resûlü, cihada memur ediliyor
ve hasımlarıyla da bu şartlar altında hesaplaşıyordu.
Âdeta O, muannit muasırlarına: “Düşünce ve fikir hürriyetini engelleyemezsiniz;
insanlığa giden yolları tıkayamazsınız!” diyordu.
Bin bir vahşet ve dalâletler
tablosu olan Fransız ihtilal‑i kebîrini, hürriyete açılmış bir kapı diye hâlâ
alkışlarız.
Hâlbuki içinde bin bir vahşet kol gezmiş ve her gün giyotinle
binlerce insanın kellesi alınmıştır.
Ve ihtilal, âdeta kendi kendini yiyip
bitirmiştir.
Öyleki, bir gün, Danton’u astıran Robes Piyer, Danton’a sorar: “Son
arzun nedir?” Danton’un cevabı: “Bir arzum yok, nasıl olsa sepette kellelerimiz
bir araya gelecek!” der.
Ve, işte hürriyet kapılarını açan ihtilalin içyüzü ve işte kol gezen vahşet.!
Kesmedikleri insan kalmadı.
Evvelâ kral ve taraftarlarını, sonra da başkalarını…
Oysaki, tam 14 asır evvel, Allah Resûlü’nün karanlıkları yırtan o aydınlık ve
ışıktan eliyle zulüm ve istibdat bertaraf ediliyor, hürriyet de getirilip
insanlığın önüne seriliyordu.
Mazluma, mağdura yardım edeceksiniz! Onlar orada
inlerken, siz burada oturup o iniltileri ney gibi dinleyemezsiniz! Bu
tıkanıklığı kuvvet sökecekse, hakkaniyet duyguları içinde onu da
kullanacaksınız! Fakat biz, bugün bunu yapamıyoruz.
Allah Resûlü, yapma imkânı
elde ettiği zaman oturdu ve hesaplaştı.
Bununla beraber öyle mâkul, öyle mantıkî
hesaplaşmalar oldu ki, Allah Resûlü döneminde İslâmî cephede ölen insanların
sayısı, sadece 100 küsurdu.
Dikkat ediyor musunuz, sadece İkinci Cihan Harbinde,
iki vahşet birbiriyle boğuşurken 40 milyonu aşkın insan ölmüştü.
Rusya’da gayri
insanî bâtıl bir sistemin oturması için bir çırpıda yüz küsur milyon insan
öldürülmüştü.
Onların kanları üzerinde âdeta gemiler yürütüldü, enkazlarından
binalar yapıldı ve bu binaya da “yeni sistem” denmek istendi ki, bu sistemin adı
komünizm idi.
“Yamyamları geçmişti beşer yırtıcılıkta!
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.”
Batsın yerin dibine beşerî heveslere dayanan sistemler! Zaten batıyor ve
batacak… Fıtrî olmayan, tabiî olmayan, hakka dayanmayan, içinde hak düşüncesine
neşv ü nema hakkı vermeyen bütün sistemler batacak.
Evet, 10 senelik Allah Resûlü döneminde, dünya kadar hakikatleri gerçekleştirmek
için karşı tarafla yaka paça olunuyor ve İslâmî cepheden -Diğer cepheyi
bilmiyorum.- sadece 100 küsur insan vefat ediyor.
Hâlbuki, yukarıda da
söylediğimiz gibi İkinci Dünya Savaşında öldürülen insanların sayısı 40 milyonu
aşkındı.
Bu rakam içinde, yaralanan, sakat kalan ve sonra ölenler yoktur.
Saadet Asrı, insanlık duygusunun, düşüncesinin, insana saygı ve hürmetin
geliştirildiği bir dönemdir ve günümüzde hümanizma bu noktaya henüz
ulaşamamıştır.
Ulaşması da mümkün değildir.
Çünkü bu çığırı açan Hz.
Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
O’nun dünyasında mü’min harp eder.
Harp eder ama, hiçbir zaman sulh esintileri kesilmez ve insanî değerler tezyife
uğramaz.
Boş yere insan öldürülmez, ülkeler işgal edilmez ve başka milletler
sömürülmez.
d.
İslâm’da Sulh Esastır
Büyük çoğunluğu itibarıyla Batı, ne dün ne de bugün bu ilâhî değerleri tanımadı.
Ülkeleri istila etti.
O ülkenin yeraltı-yerüstü servetlerine el koydu, insanları
köleleştirdi ve müstemlekeler kurdu.
Bunlar için harp etti, bunlar için kan
döktü ve Balkan Harbi’nin, Birinci Cihan Harbi’nin, İkinci Cihan Harbi’nin,
Körfez işgalinin, Somali çıkartmasının arkasında hep bunlar vardır.
İslâm’da harp ise, yüce bir dava uğruna, fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti
adına, insanlığa giden yolları açma uğrunda yapılmıştır.
Bununla beraber
gerektiğinde sulha gitmeyi de ihmal etmemişlerdir.
Çünkü sulh esas, harp ise
tâlidir.
وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ إِنَّهُ
هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a güven.
O şüphesiz
işitir, bilir.” (Enfâl sûresi, 8/61)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ
تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ
“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin
apaçık düşmanınızdır.” (Bakara sûresi, 2/208)
Evet, işte bu ve benzeri âyetler, Müslümanları sulh ve barışa davet etmiş,
onlara harp hâlinde dahi itidal ve istikameti göstermiştir.
Onun dışındaki
sistemler ise, harpleri canavarlık üstüne canavarlık, sulhları da harpten farklı
olmamıştır.
Adları, ne olursa olsun bu sistemler insanlığı idlâl adına ortaya
attığı sistem kılıklı kargaşa düzeninden, şeytan nizamından başka bir şey
değildir.
O şeytan, bunları allar-pullar ve taraftarlarını aldatır.
Çünkü o,
insanın apaçık bir düşmanıdır.
Bunu sizi kendi özünüzden, mânânızdan, tarih
şuurunuzdan, tarih felsefenizden uzaklaştırmak için de yapabilir.
Evet, harp
ederken dahi sulh..
bazen mü’minler de mü’minlerle savaşabilirler, yine sulh,
yine sulh!
وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا
فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى اْلأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى
تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللّٰهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ
وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbiriyle savaşırsa, aralarını düzeltiniz; eğer
biri diğeri üzerine saldırırsa, saldırganlarla, Allah’ın emrine dönecekleri âna
kadar savaşınız; eğer hizaya gelirlerse, aralarını adaletle bulunuz, âdil
davranınız.
Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” (Hucurât sûresi, 49/9)
İki cemaat birbiriyle yaka paça olur..
olur da vatan, millet parçalanma durumuna
gelir ve iç kargaşa başlarsa, işte o zaman, vuruşanlar mü’min de olsa, İslâm
vahdeti için onların yakasından tutulup hesabı sorulmalı ve ne pahasına olursa
olsun, vatan ve milletin bölünmezliği temin edilmelidir.
Bunu Kur’ân anlatıyor..
anlatıyor ama, acaba biz ne yapıyoruz? Yakın geçmişimiz
itibarıyla, durumumuzun çok da iç açıcı olduğu söylenemez.
“Yeis mânii her
kemaldir.” Ona düşen bir daha belini doğrultamaz..
ve bir bataklıktır, ona
takılan mutlaka boğulur ama, bunca esbab-ı iftirak karşısında herkesin ümitvar
olması da bir hayli zor.
Evet, mü’minler, yeryüzünde Allah’ın şahitleri, milletlerarası muvazenenin denge
unsuru ve umumî âhengin de garantisidirler.
Bu itibarla da, hak ve adalet
istikametinde her şeye ve herkese müdahale edebilme mevkiindedirler.
Kendi
ülkelerinde veya başka bir devlette, işler, bütün bütün şirazeden çıkmışsa; yani
müdahale edilecek kerteye gelmişse, müdahaleye de gücümüz yetiyorsa, orada
yeniden âhengi temin edip huzuru sağlamak bizim vazifemizdir.
Bir kere de
müdahale ve muharebeye karar verdi mi, artık hedef netleşip istikamet de
belirlenmiştir.
Allah’a tevekkül edip doğru bildiğin yolda yürüyeceksin.
Zaten,
Cenâb-ı Hak da Uhud’un o hazin sonu münasebetiyle فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ
عَلَى اللّٰهِ diyerek bunu emretmiyor mu? Yani: “Bir kere de karar verdin mi,
artık Allah’a tevekkül et!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159)
Evet, şartlar ve hâdiseler sizi maddî cihada çekerse, yani siz dininizi
neşrederken, neşretme hürriyeti engellenir..
veya yeryüzünde mazlumların,
mağdurların, mahkûmların iniltilerini durduracak kimse olmazsa..
yahut siz hakkı
neşretmek isterken birileri buna karşı güç kullanırsa..
ya da sizin vatan ve
toprağınıza tecavüz ve hayatınızı tehdit ederlerse, işte o zaman, meydana çıkıp
onlarla yaka-paça olma zamanı gelmiştir.
İyi Hazırlanma
Meydana çıkılacağı zaman da, o duruma göre en uygun şekilde hazırlanmak bir
vecibedir.
Ve tabiî en başta da moral gücü bakımından hazırlanmak gelir.
Askerlik ilminin mütehassısları, harpte moralin ne demek olduğunu çok iyi
bilirler..
bilir ve hassasiyetle üzerinde dururlar.
Morale, dâyelik ve kaynaklık
yapacak olan da, hiç şüphesiz imandır.
İmanı olmayan bir insanın muharebe
meydanında ciddî bir performans göstermesi düşünülemez.
a.
Moral Gücü
Ve işte, mü’minin moral gücünü takviye edip onu ruh ve fizikî yönüyle muharebeye
hazır hâle getirmeyi hedefleyen nurefşân birkaç beyan:
فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
بِاْلاٰخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ أَوْ يَغْلِبْ
فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً
“O hâlde, dünya hayatı yerine ahireti iştira edip alanlar, Allah yolunda
savaşsınlar.
Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona
büyük bir ecir vereceğiz.” (Nisâ sûresi, 4/74)
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِنْ يَكُنْ
مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِئَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ
مِئَةٌ يَغْلِبُوا أَلْفاً مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَ
يَفْقَهُونَ
“Ey Nebi! Mü’minleri savaşa teşvik et! Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki
yüz kişiye galebe çalar.
Sizin yüz kişiniz inkâr edenlerden bin kişiyi yener,
çünkü onlar, aklı ermeyen bir güruhtur.” (Enfâl sûresi, 8/65)
كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّٰهِ
“Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çoklara galebe çalmıştır.” (Bakara
sûresi, 2/249)
وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ اْلأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ
مُؤْمِنِينَ
“Gevşemeyin, tasalanmayın, siz üstünsünüz, eğer mü’min iseniz.” (Âl-i İmrân
sûresi, 3/139)
وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
“Akıbet ve netice Allah’tan korkanlarındır.” (A’raf sûresi, 7/128)
Ve bu âyetlerden süzülen sarsılmaz bir prensip:
اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Hak daima galiptir.
Ona galebe
çalınamaz.”[11]
Mü’min mücadele ederken bu duygu, bu düşünce ile kanatlıdır..
ve surları
aşılamayan bir iman kal’asına tahassun etmiştir.
İşte Efendimiz, ordular hazırlarken evvelâ asker ve leventlerine bu iman, bu
itminan, bu güven ve bu morali veriyordu.
İşte bu leventlerdi ki, karşı tarafın ölümden kaçtığı kadar ölümü kovalıyor, her
yerde onu arıyor..
hatta onu Cennet kapısını açan bir sırlı anahtar biliyor ve
“Acaba nerede şehadet kanıyla abdest alacağım..
alacağım da, Rabbime
kavuşacağım!” diyor ve muharebe meydanlarında âdeta şehadet rüyaları
görüyorlardı.
İşte her levendin gönül ve vicdanı bu duyguların buhurdanlığı gibi kaynıyordu.
Şimdi hiç, ölümü böylesine tahkir edenlerin önünde durulur mu? Zaten düşman da
bunu yapıyor ve onları görünce tabana kuvvet kaçıyordu.
b.Caydırıcı Güç Olma
İkinci önemli husus ise, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın, kendi ümmetini devletler
arası muvazenede, en yüksek ve caydırıcı bir güç hâline getirme azmiydi.
Zira
siz kendi güç ve kuvvetinizi bu hâle getirmezseniz, başkaları
saçınızla-sakalınızla oynar, tavır ve davranışlarıyla sizinle alay eder..
sizi
hesaba katmadan size rağmen, sizin dışınızda kararlar alır ve sizi de, bu
kararları tatbik etme mecburiyetinde bırakır.
Bunun önemli bir sebebi sizin, süper güçler karşısında ve devletler
muvazenesinde ağırlığınızın olmamasıdır.
Hâlbuki, Allah (celle celâluhu) şöyle
buyurmaktadır: وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
سَبِيلاً “Allah, kat’iyen kâfirlerin mü’minler üzerinde sulta kurmalarına yol
vermez.” (Nisâ sûresi, 4/141) Yani yol yoktur ki, kâfir mü’minden üstün olsun,
mü’minin üstünde olsun.
Bir hıristiyan, bir yahudi veya bir hıristiyan ve yahudi
topluluğu, bir putperest topluluğu, bir ateist ve komünist topluluğu, bir
kapitalist topluluğu asla Müslümanlara hâkim olmamalıdırlar..
gerçek
Müslümanlara zaten olamamışlardır.
Zira Allah (celle celâluhu) buna kat’iyen
razı değildir.
Sanki, Cenâb-ı Hak: “Ben onlara bu kapıları kapadım.” demektedir.
Mü’min, başkasının baskısı altında yaşayamaz, Allah’tan (celle celâluhu)
başkasına dayanarak sarmaşık gibi hayat sürdüremez.
Zaten mü’mine, başkasının
payandasıyla ayakta durmak yakışmaz.
Mü’min, zulüm kedilerinin elinde bir fare
hâline getirilemez.
Evet, ferden olsun, topluluk ve milletler hâlinde olsun, mü’minler, üstün
hususiyetleri olan kimselerdir..
ve onlar hep üstte kalmalıdırlar.
İşte
Resûlullah, ümmetine bu hedefi göstermiş ve: “Sizin için yükselmenin sınırı
yoktur, tutacağınız zirve de işte budur.” demiştir.
Yeryüzünde bu ölçüde gücü
elinizde tutmadığınız zaman sizi ezerler.
Ebû Dâvûd ve Ahmed b.Hanbel’in
naklettiği hadisin ifadesiyle: “Başınıza üşüşür, ağzınızdaki lokmayı alır ve
sizin sofranıza iştirak ederler.”[12]
Yani, sofraya üşüşüyor gibi, Allah’ın (celle celâluhu) size bahşettiği nimetlere
üşüşürler.
İsterseniz günümüz itibarıyla, “Kerkük’teki, Dağıstan’daki, Suriye’deki,
Libya’daki, Mısır’daki petrol ve başka cevherlere konmak için dört bir yandan
üzerinize üşüşürler.” diyebilirsiniz.
Devlet-i Âliye oraları gül gibi idare ediyordu.
Kimsenin burnu kanamıyordu.
O
türlü idare ancak göklerde olabilirdi.
Ama elinizdeki nimetlere göz diken ve
sofranıza üşüşen, kefere ve fecere, ağzınızdan size ait lokmayı aldı ve sizin
sofranızı kendi aralarında paylaştılar.
O kadar ki, bir dönemde onlardan biri,
herhangi bir yerde bir okul açınca, “Ne olur ne olmaz, çıkarlarımız adına biz de
orada bir okul açmalıyız.” diye bir başka devletin de iştihası kabarırdı.
Şarkta
bilmem nerede hatta en küçük bir vilayette dahi üç tane ayrı ayrı devlete ait
yabancı dilde tedrisat yapan okul..
ve Türkiye’de, üç yüzün üstünde böyle kültür
emperyalizminin keşif kolları..
böyle değilse, bunlar Türkiye’de ne arıyorlardı?
Biz kendi kendimizi yetiştirecek idrake, dirayete, kiyasete sahip değil miydik?
Ve, neydi acaba, sürekli kan damarlarımızın içinde virüsler gibi dolaşmalarının
gerçek sebebi, idaremizle içli-dışlı olmaları ve eğitim seferberlikleri…
Herhâlde bu kadar içli-dışlı olmak istemeleri bizi candan sevdikleri için
değildi! Hayır, onlar, bizim ruh dünyamızı kemirmek ve törpülemek için
gelmişlerdi!.
ve çok defa da bunda başarılı oldular.
Balkan Harbinde gelip
üzerimize çullandılar..
Cihan Harbinde başımıza gaile oldular..
İkinci Cihan
Harbini aleyhimizde değerlendirmek istediler..
ama Allah (celle celâluhu)
korudu, kolladı ve derken bu milleti bugünlere kadar getirdi.
Evet, niçindir bu başa gelenler? Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve
sellem) gösterdiği hedefin milletçe yakalanması için gerekli olan performans
gösterilmediği için! Cenâb-ı Hak, tenbih sadedinde şöyle buyuruyor: وَأَعِدُّوا
لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ “Onlara
(düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen
atlar hazırlayın…” (Enfâl sûresi, 8/60)
İlk Müslümanlar bunu çok iyi anladılar.
Mevlâna Şiblî, Hz.Ömer’in (radıyallâhu
anh) hayatını tahlil ederken: “Dört bir cephede hasımlarla hesaplaşılırken, onca
at ve onca devenin harbe iştirak etmesine karşılık, harbe iştirak etmeyen atlar
da vardı.” der.
Meselâ Medine civarında bir çiftlik vardı ki, hiç harbe iştirak
etmeyen asil Arap atlarından tam 4 bin tane, Suriye civarında da aynı şekilde 4
bin at besleniyor ve yedekte tutuluyordu..
evet, bunlar harbe iştirak etmiyor,
ne olur ne olmaz diye ihtiyatta bulunduruluyordu.[13]
O gün, Allah’ın (celle celâluhu) verdiği imkânlarla ve o imkânlar ölçüsünde işte
böyle bir hazırlık vardı.
Aslında, âyette geçen “ribat”tan, böyle hazırlıklı ve
ihtiyatlı olma mânâsını anlamak da mümkündür.
Çünkü ribat, daha has bir mânâ
ile, ister insan, ister hayvan, bazı elemanların bir yere adanması, bağlanması,
tahsis edilmesi demektir.
İşte Kur’ân bize, böyle bir hedef gösteriyor ve âdeta şöyle diyor: Din, dil,
şeref, namus, haysiyet, vatan ve bütün mukaddesatınızı, onlara kem gözle bakmak
isteyen düşmanlarınıza karşı koruyun, kollayın ve bu işi
gerçekleştirebileceğiniz gücü hazır bulundurmakta kusur etmeyiniz!.
Düşmana
fırsat, imkân vermeyiniz!.
Vermeyiniz ki alaya alınan ve başkalarının elinde
oyuncak hâline gelen bir millet olma durumuna düşmeyesiniz!.
c.
Gerektiğinde Kılıca Başvurma
Kur’ân, yeryüzü muvazenesi adına, hikmeti kuvvetle payandaladığı gibi, icabında
Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de harp emriyle gelmiş bir nebidir.
Tevrat ve İncil O’nun hakkında: صَاحِبُ الْقَضِيبِ “Elinde silahı olan.”[14]
der..
evet O, hakkı neşreder, ancak, hak ve hakikatin neşrine engel olunursa
kılıcı da kullanır.
O, aynı zamanda kılıç peygamberidir.
O, kılıç peygamberi olduğu içindir ki, Allah (celle celâluhu) O’na, Kur’ân’ın
diliyle harp teknik ve stratejisini talim buyurmuştur.
Bir âyet O’na şöyle
demektedir:
إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم
بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
“Şüphesiz Allah, Kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi, saf hâlinde
savaşanları sever.” (Saf sûresi, 61/4)
Birbiriyle kaynaşmış, bütünleşmiş böyle bir saf tertibi, düşmanın yarıp
geçmesine karşı en metanetli bir siper..
ve o güne göre en mükemmel bir
sıralanış şeklidir.
Evet, fertler birbirine bu denli kenetlenmelidir ki, birlik
ve beraberlikleri, düşmana ayrı bir korku kaynağı olabilsin!.
İşte Efendimiz, bu
şekildeki harp tekniğini bizzat Cenâb-ı Hak’tan öğrenmiş ve birçok muharebede bu
tekniği kullanmış ve başarıya ulaşmıştır.
Bu husus üzerinde Kur’ân ve Sünnet, o kadar hassasiyetle durur ki, bu mevzuda
her gevşeklik gösteren mutlaka hırpalanır.
Evet, eğer bize cephede düşmanlarla
hesaplaşma görünüyorsa gevşeklik olmamalıdır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي
سَبِيلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى اْلأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ
الدُّنْيَا مِنَ اْلاٰخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي اْلاٰخِرَةِ
إِلاَّ قَلِيلٌ
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın.’ dendiği zaman
olduğunuz yere kakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz?
Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir.”
إِلاَّ تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً
غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللّٰهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Çıkmazsanız, Allah size can yakıcı azapla azap eder ve yerinize başka bir
millet getirir.
O’na bir şey de yapamazsınız.
Allah her şeye kadirdir.”
إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا
ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ
إِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ
بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى
وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Eğer O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler O’nu
Mekke’den çıkardıklarında, mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O’na
yardım etmişti.
Arkadaşına (Ebû Bekir’e) ‘Üzülme, Allah bizimledir.’ diyordu.
Allah da O’na güven vermiş, görmediğiniz ordularla O’nu desteklemiş, inkâr
edenlerin sözünü alçaltmıştı.
Ancak Allah’ın sözü yücedir.
Allah Azîzdir,
Hakîmdir.” (Tevbe sûresi, 9/38-40)
Evet, nasıl ki, siz yardım etmediğiniz bir zamanda, Allah (celle celâluhu),
Nebisini bırakmamış ve bütün şerir güçlerin karşısında O’na yardımda
bulunmuştu..
öyle de sadakat ve samimiyetiniz ölçüsünde size de yardım
edecektir.
Allah Resûlü, Kur’ân’ın ışığı altında sürekli cemaatine bu yolu gösteriyordu ki,
böyle bir cemaatin altta kalması, ezilmesi düşünülemezdi, nitekim kalmadı ve
ezilmedi de.
Öyle ise, yeryüzündeki muvazene garantörlüğü adına, Müslümanlar,
her zaman hazırlıklı, tetikte, gerektiğinde ve çağrı vuku bulduğunda mutlaka
cephede olmalıdırlar.
Aksi davranış günahtır; tevbe ve istiğfar ister… İşte
saadet çağındaki misali:
وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ
اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لاَ
مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إِنَّ
اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini, habire
ha sıkıştırıp, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, o tevbeleri
geri bırakılmış üç kişinin tevbesini de kabul etti.
Allah, tevbe etmeleri için
onlara teveccüh buyurmuştu.
Çünkü o, tevbeleri kabul eden ve merhametli
olandır.” (Tevbe sûresi, 9/118)
İtaat Şuuru
İtaat çok önemlidir.
Ondan daha önemli olanı da, bedevi bir toplum içinde o
itaat şuurunu geliştirmektir.
Evet, o cahilî toplumda kimse kimseyi dinlemez ve
kimse kimseyi kabullenemezdi.
Ama O, deneye deneye onları öyle bir itaate
alıştırdı ki, bir gün on sekiz yaşındaki bir çocuğu, içinde Ebû Bekirlerin
Ömerlerin, Osmanların, Alilerin ve daha nicelerinin bulunduğu bir ordunun başına
kumandan tayin ettiğinde, bir iki sesin dışında kimse sesini çıkarmamıştı…[15]
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا
اللّٰهَ كَثِيراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ وَأَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ
تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللّٰهَ مَعَ
الصَّابِرِينَ
“Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya ulaşabilmeniz
için Allah’ı çok anın.
Allah’a ve Peygamberine itaat edin.
Çekişmeyin, yoksa
korkar başarısızlığa düşersiniz.
Sabredin; doğrusu Allah sabredenlerle
baraberdir.” (Enfâl sûresi, 8/45-46)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي
اْلأَمْرِ مِنْكُمْ
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin.
Peygambere ve sizden buyruk sahibi
olanlara da itaat edin!.” (Nisâ sûresi, 4/59)
Sahabe arasında itaat öylesine gelişmişti ki, Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh),
halife olmasına rağmen, Hz.Ömer’i (radıyallâhu anh) vezir olarak yanına almak
için, genç serdar Üsame’nin yanına sokularak ona şöyle demişti: “Ey Allah’ın
Peygamberi’nin tayin ettiği kumandan, serdar-ı a’zam! Müsaade edersen Ömer’i
yanıma alıp devlet işlerinde çalıştırmak istiyorum.”[16]
Halife izin alıyordu.
Niçin? Çünkü Allah Resûlü onu kumandan tayin etmişti..
artık ona itaat edilirdi..
hem de ölesiye.
Allah Resûlü, hayatı boyunca itaat
üzerinde durdu..
ve söz dinlememeyi, kargaşaya, anarşiye açılan bir kapı kabul
etti.
Ve hiç kimseye nasip olmayacak şekilde bunda muvaffak da oldu..
öyle ki
bir gün, Abdullah b.Hüzafetü’s-Sehmî’nin ordusunda, komutanın: “Kendinizi ateşe
atın!” direktifi duyulunca, kendini ateşe atmaya teşebbüs edenler oldu.
Oysaki
bu bir intihardı.
Neyse ki bunlardan bazıları:
“Allah Resûlü bize böyle bir emirde bulunmadı.
Çünkü bu intihardır, dolayısıyla
Cehennem’e girmektir.
Oysa ki, biz ateşten kurtulmak için yani Cehennem’e
girmeyelim diye dine girdik.
Bunu bir Resûlullah’a soralım..
soralım ki, emre bu
hususta da itaat edecek miyiz?”[17]
Evet, itaat bu denli derinleşti.
Üstten emir geleceği âna kadar, kılıç darbeleri
başına inip kalkıyor ve sen kütükte doğranan et gibi doğranıyorsun ama, gözünü
kırpmıyorsun; zira komutandan henüz geriye çekilme emri gelmemiştir.
Aksi hâlde
herkes kendi kafasına göre hareket ederse birlik ve beraberlik bozulur; baş
ayak, ayak da baş olur, diyor Kur’ân-ı Kerim mealen:
“Nizâa düşmeyiniz, cedelleşmeyiniz; yoksa işiniz fiyasko ile neticelenir,
kuvvetiniz dağılır gider, siz de ayaklar altında pâyimâl olursunuz.” (Enfâl
sûresi, 8/46)
Asker Nebi ve Farklı Taktikler
Allah Resûlü iyi bir asker olarak daima değişik taktikler uygulamıştı.
Bir
defasında uyguladığı taktiği, âdeta bir başka defa uygulamıyordu.
Onun için,
hasımları, O’nun karşısında daimî bir şaşkınlık yaşıyorlardı.
Günümüzde çok
kullanılan, fakat o zamanlarda fazla bilinmeyen “kerr u ferr” ki, hücum etme,
saldırma, geriye çekilme, düşmana beklenmedik baskınlar yapma..
Kureyş’in
kafasını allak-bullak etmişti.
Allah Resûlü, Bedir’de düşmanlarını böyle karşılamıştı.
Doğrusu, müşrikler neyle
karşılaşacaklarını bilmediklerinden daha işin başında şaşkına dönmüşlerdi.
Hem
de, tam tekmil ordularıyla, atlarıyla, develeriyle, malzemeleriyle hazır
bulunmalarına rağmen.
Müslümanlarınsa, bizim tespitimize göre o gün sadece iki
veya üç tane atları vardır.
Ve herkese bir mızrak ve birkaç ok ya düşüyor veya
düşmüyordu.
Zira onlar, farklı bir mülâhaza ile Bedir’e kadar gelmişlerdi.
Bununla beraber düşman, strateji adına o güne kadar yapageldiği şeylerin
hiçbirinin tatbik edilmediğini görünce paniğe kapıldı..
ve artık, takdir
çizgisinde esbap onları adım adım kovalıyor ve Allah’a eş-ortak koşulmanın
tokatları olup suratlarına iniyordu.
Ve, yine bir taktik..
Cephede cemaatle namaz kılıyor, düşmana karşı bir
fütursuzluk sergiliyor ve etrafa güven dağıtıyordu.
Karşı taraf bunu bir fırsat
olarak değerlendirmeyi düşünebilirdi.
Ancak durum hiç de onların umdukları gibi
değildi.
Çünkü Cenâb-ı Hak, cephede kılınacak namazı Habîbi’ne şöyle talim
etmişti:
وَإِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ
مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا
مِنْ وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا
مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ
“Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber
namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar…
Sen namaza durduğun zaman arkanda bir kısım cemaat seninle namaza dursun.
Bir
diğer cemaat karşı tarafta pusuya yatsın, mevzilensin, onlar bir rekât kıldıktan
sonra, onlar mevzilensin, bu defa da ilk mevzilenenler gelip namaza dursun.”
(Nisâ sûresi, 4/102)
Düşman onları uzaktan gözetliyor; kılıçları, kalkanları, okdanlıkları yanlarında
öyle namaz kılıyorlar.
Tam hücum etmeyi düşündükleri zaman bir de bakıyorlar ki,
namazın içinde bile strateji.
Mevzidekiler namaza, namazdakiler mevziye gidip
geliyor… [18]
Allah Resûlü, Rabbinin emriyle namaz içinde dahi taarruz, müdafaa ve düşmanın
içine korku salma plânları yapıyor.
a.
Kitmânîlik: Sezdirmeden Hareket Etme
Hitler, askerlik mesleği adına: “Sezilmeme sırrını ben keşfettim.” dedi.
Oysaki
eskilerin ifade ettiği şekliyle, “Kitmânîlik” Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) tarafından ortaya atıldı ve insanlık O’nun sayesinde kitmânîliği tanıdı.
Ne taarruz ne de müdafaada O’nun hedef ve stratejisini kimsenin bilmesi mümkün
değildi.
Yolun bir bölümünü katetmeden evvel, şuraya buraya gidiyorum
demezdi.[19] Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar, ne müşriklerin ne de
kendi ordusunun net olarak hedeften haberi yoktu.
On bin yerde, tam on bin tane
ateş yakınca, Kureyş’in içini bir korku sardı.
Ne var ki, artık çare yoktu.
O
kadar burunlarının dibine sokulmuşlardı ki bir şey yapmaları mümkün değildi.[20]
b.Haber Ağları
Bu arada, o güne kadar duyulup bilinmedik öyle bir haber ağı kurmuştu ki
haberler merkeze ânında ulaşıyor..
ve vakti vaktine değerlendiriliyordu.
Allah
Resûlü’ne ait haberlerin düşmana ulaştığına dair tarih hiçbir şey kaydetmiyor.
Hâtıb b.Ebî Beltea bir aralık, küçük bir yanlışlık yapıp, O’nun Mekke’ye doğru
hareketini, Mekkelilere haber vermek istemişti ama, ulakla yolda yakalanmıştı.
Tabiî ona da bir şey dememişlerdi..
hem meseleyi hallettikten sonra, niye desin
ki! O zaafını ifade etmiş, belli bir boşluğunu konuşmuştu..
gerçi bu zat,
Bedir’de bulunmuştu ama belli bir boşluğu vardı..
o da muvakkaten o boşluğa
takılmıştı… Boşluğu olmayan Zât ise (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu
bağışlamıştı.[21]
Evet, Allah Resûlü kendi hesabına bir haber ağı kurmuştu ama, O’na ait sırları
elde edecek haber ağlarına fırsat ve malzeme vermemişti.
O’nda öyle bir
kitmânîlik vardı.
“Sezilmeme”ye dair kim ne söylerse söylesin, 14 asır evvel
her şeyi, O’na talim eden Zât, bunu da O’na talim etmiş ve insanlık, gerçek
kitmânîliği Hz.Muhammed Mustafa’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanımıştır.
Bir devenin bütün hızıyla koşup 48 saatte ulaşabileceği bir noktaya, Efendimiz,
çok daha az bir zaman zarfında haber ulaştırabiliyordu.
Düşünün ki, Efendimiz,
Medine’de duruyor, orduları ise, ta Suriye önlerinde savaşıyorlardı.
Bu uzak
mesafeyi katetmek için, durmadan gidilirse 10 gün gerekiyordu.
Ama, bu 10 günlük
mesafeye Efendimiz’in habercileri 8 günde haber ulaştırabiliyorlardı.
İşte böyle müthiş ve baş döndürücü bir haber ağı kurmuştu.
Niye olmasın ki Allah
(celle celâluhu), O’na yol gösteriyordu, O da hep Allah’ın (celle celâluhu)
gösterdiği yolda yürüyordu.
İlk ulak, bir konak mesafelik bir yere kadar gidiyor
ve orada istirahata çekiliyordu.
Haberi ikinci ulak alıyor ve bir konak ilerde
duran üçüncü ulağa haberi ulaştırıyordu.
Üçüncü ulak dördüncüye, o da beşinciye,
derken haber en dinç bineklerle, en dinç ulaklarla, en kısa zamanda, ulaşması
gereken yere ulaşıyordu.
Başka türlü, Mekke’de durup da, Fizan’dan haber almanın
yolu var mı?..
O günün şartları ve imkânları içinde, muhteşem fetanet, her referansıyla ayrı
bir huzur, ayrı bir itminan, ayrı bir inşirah veren televvünler gösteriyor ve
bize kendi risaletini ilan ve itiraf ettiriyor.
Bütün bunların yanında O, çok iyi bir asker olarak, sulh iktiza ettiği zaman
hemen sulha yöneliyor ki, yukarıda bu hususa bir nebze temas etmiştik.
Burada
tamamlama kabîlinden, şunları da ilâve etmemizde yarar olacak:
Kur’ân O’na şöyle diyordu: “Eğer onlar sulha yanaşırlarsa, sen de yanaş ve
Allah’a tevekkül et!” (Enfâl sûresi, 8/61) Yani esbaba riayet et ama, Allah’a
(celle celâluhu) tevekkülde de kusur etme! Esbaba riayet etmeden tevekkül,
tembelliğin, şuursuzluğun, idraksizliğin; esbaba riayetten sonra tevekkül ise
teslimiyetin, inkıyadın, Allah’a (celle celâluhu) bağlılığın, şeriat-ı fıtriye
ve âyât-ı tekvîniye prensiplerini, kanunlarını bilmenin ve onlara riayet etmenin
ifadesidir.
c.
Tebliğde Devreler
Bir devre de Cenâb-ı Hakk’ın, O’na emri şu idi:
اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ
وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ
عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış;
doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir.
O, doğru yolda olanları
da en iyi bilir.” (Nahl sûresi, 16/125)
Kim sapıklıkta, kim hidayette, Allah (celle celâluhu) onu çok iyi bilir.
Sen
sadece vazifeni yap ve gerisine karışma! Bu âyet bir bakıma O’nu ve cemaatini
âdeta mağarada şarj olmaya, gerilim kazanmaya davet ediyordu.
Arkadan bir devir
geldi ki Efendimiz, Allah’tan (celle celâluhu) aldığı şu emirlerle tebliğini
açıktan ve sert bir dille yapmaya başladı.
Cenâb-ı Hak bu âyetle de O’na şöyle
diyordu: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “Önce en yakın hısımlarını uyar!”
(Şuarâ sûresi, 26/214) فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ
“Artık Sana emrolunanı başları çatlatırcasına anlat ve müşriklerden yüz çevir!”
(Hicr sûresi, 15/94)
Hayatından Kısa Kesitler
İslâm açığa vurulunca, baskılar arttı ve bunun üzerine şehit olanlar da oldu.
Sümeyye gibi, Yâsir gibi ve daha niceleri.
Kimisi açlıktan, kimisi işkenceden, kimisi sinesinden yediği bir mızrak, bir
oktan..
ve derken hicretler başladı… Habeşistan’a hicret, kendi kentlerine
geriye dönüş ve ileride gerçekleşecek olan Medine’ye hicret ve hüzün senesi; Hz.
Hatice-i Kübrâ ve Ebû Talib’in birden vefat etmesi ve esbab açısından Allah
Resûlü’nün bütün bütün desteksiz kalması… Aslında Allah (celle celâluhu),
sebepler adına, O’nun dayanabileceği her şeyi koparıp O’nun elinden alıyor,
O’na, sürekli Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh yollarını açıyordu.
Zira sebepler
bütün bütün sukut etmezse, fıtrat ve tabiat kanunları için mukarrabîn ölçüsünde
Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh tahakkuk etmez.
Sebebler bütünüyle yok edilmeli ki
insan o esnada fıtrî meyillerinin yanında ızdırarî ve cebrî olarak da “Allah”a
yönelip tevhid nurunun sırlarını sezebilsin..
sezebilsin de vicdanında sırr-ı
ehadiyet zuhur etsin..
tıpkı Yunus b.Mettâ’da olduğu gibi..
sonra da O’na
yaptığı gibi sahil-i selâmete çıkarsın ve şecere-i yaktîn altında, ona görmesi
gerekli olan nur-u a’zamı göstersin.
Evet, Ebû Talib’i alırken O’nun bir dayanağını alıyor, Hz.Hatice-i Kübrâ’yı
(radıyallâhu anhâ) alırken ayrı bir dayanağını alıyor, böylece, arkadan
gelenlere en büyük dersi vermek üzere O’nun nazarında sebepleri birer birer yok
ediyor, O’nu Müsebbibü’l-Esbab’a çeviriyor ve sanki O’na şöyle diyor: “Sen daima
‘Allah (celle celâluhu)’ demeye namzet birisin; görmüyor musun ki, daha dünyaya
gelmeden babanı, geldikten az sonra ananı, daha sonra dedeni, evet, seni kim
himaye ettiyse birer birer elinden alarak daima sana şunu ihtar etti: “Habib-i
Zîşânım, sakın ha, gözlerinin içine başka hayal girmesin! Her zaman Beni ara,
Beni gör, Beni duy, Beni bil ve kâinatta, her çaldığın kapının arkasında Benim
sesimi duymaya çalış!”
Allah’ın, O’nu yaşamaya zorladığı bu yol; ağır, çetin, zor, tahammülfersâ idi
ama, Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) götüremeyeceği bir
yük değildi; çünkü O, Allah’ın (celle celâluhu) gücüyle çok güçlü, Allah’ın
(celle celâluhu) kuvvetiyle çok kuvvetli, acz u fakriyle kanatlı, yenilmez bir
insandı.
Zâhirî sebeplerin vefasızlık ettiği yerlerden biri de Taif’ti.
Allah Resûlü
mesajını sunacak temiz sineler bulma ümidiyle gitmiş ve başından, vücudundan,
ayaklarından, şakır şakır kanlar akarak geriye dönmüştü..[22] sonra Akabe’de ilk
altı (bir rivayette yedi) kişiyle karşılaşma..
bunlar Es’ad b.Zürâre ve
arkadaşlarıydı.
Allah Resûlü’nün elini sıkıyor, sonra dönüp Medine’ye gidiyor ve
ertesi sene on iki kişi, bir sonraki sene ise ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki
kişi olarak biat etmek üzere Allah Resûlü’ne geliyorlar.[23] Bunların içinde
kadın olarak Nesîbetü’l-Mâziniye (İslâm Tarihinin daima şerefle kendisini yâd
edeceği Ümmü Umâre künyesiyle andığımız büyük kadın) ve bir de Esmâ binti Amr
var.[24]
Bu büyük kadınlar o günden sonra seferde-hazerde Allah Resûlü’nden ayrılmadılar.
Hatta irtidat hâdiselerinde, Ümmü Ümâre, oğlu Habib’in şehit olduğu Yemame’de
bizzat yine elinde kılıcı ve Uhud’dakine denk kahramanlığıyla sözünde ve
vazifesinin başındaydı.[25] Medine’nin bu ilkleri tarafından Allah Resûlü
Medine-i Münevvere’ye davet edilir..
ve kumandan, ordusunun başındaydı artık.
O güne kadar kimsenin burnunu kanatmamış, kimseye bir şey dememişti.
Hatta O,
birine bıçağı verirken dahi onun keskin tarafını, kendine doğru tutar, sapıyla
uzatırdı.
Çünkü adam ürperebilir, korkabilirdi.
Evet O, böylesine incelerden
inceydi..
ve o güne kadar hayatında hiç kimseyi incitmemişti.
Ne var ki, hak ve
hakikatin intişarı ve Kur’ân’ın dört bir yanda şehbâl açması karşısında rahatsız
olan, rahatsız olup engellemeye çalışan yarasalara karşı elbette O
“Sahibü’l-kadîb”, kılıcını kullanacak ve: “Ey yarasalar! Artık nurun önünü
alamazsınız! Size gece yaşamak düşer..
savulun, gündüzün ışık ordusunun ve ışık
süvarilerinin önünde durmayın!” diyecekti ve dedi de.
Lider, tebasıyla iç içe ve kumandan ordusunun başında idi.
Önce içtimaî
meseleleri halletti.
Ashab-ı kiramı kardeş yaptı, Ehl-i Kitab’ı kendi saflarına
çekti, onlarla sulh oldu ve bir anayasa hazırlayarak herkese emniyet ve güven
telkin etti.
Daha sonra askerliğe yöneldi ve küçük müfrezeler teşkil etti..
derken etrafa
keşif kolları çıkarmaya başladı.
Keşif kollarının sayı itibarıyla on kişi ve
daha az olanları ekseriyetle istihbarat ağırlıklı vazife görüyorlardı.
Bunlar
etrafı gözetiyor, muttali oldukları haberleri gelip Allah Resûlü’ne
ulaştırıyorlardı.
Bir de sayı itibarıyla daha fazla olan müfrezeler vardı.
Bunlar silahlıydılar..
eğitimli idiler.
Her an vazifeye hazır bulunurlardı.
Bunlara bugünkü ifadesiyle
vurucu timler diyebiliriz.
Allah Resûlü’nün timleri, yer yer keşif vazifesi de
yaparlardı.
Ama, iktiza ederse vuruşmasını da çok iyi bilirlerdi.
Kendileri de
dört defa bunların başında bulundu.
Bazen sayıları iki yüz kişiye varan keşif
kolları da olurdu.
Bunlar, daha çok, düşmanı sindirme, içlerinde panik hâsıl
etme gibi vazifeler görürlerdi.
Seriyyelerdeki Hedefleri
Müslümanlar, hesaplaşmanın her çeşidine hazır idiler.
Müşrikler de var
güçleriyle onları böyle bir hesaplaşmaya zorluyorlardı.
Vahiy geleli on üç sene,
hatta içine girilen sene itibarıyla on dört sene oluyordu.
Işıktan rahatsız olan
insanlar, durmadan ışığı söndürmeye çalışıyor ve her yerde iman ve Kur’ân
hizmetinin üzerine yürüyor, fırsat buldukça, birer birer Müslümanları derdest
ediyor ve canlarına kıyıyorlardı.
Bugün “Bulgar mezalimi, Moskof mezalimi, Hindu mezalimi” diyoruz; diyoruz da,
hiç olmazsa bugün bu tür zulmü kınayanlar var..
o gün Müslümanlara yapılan
şeyleri kınayan bile yok..
kimse sesini çıkarmıyor.
Kureyş ne yaparsa yapsın
mâkul görülüyor ve vahşetin en utandırıcısı dahi tabiî kabul ediliyordu.
Çünkü,
Kureyş, Mekke’nin efendisiydi..
ne isterse yapabilirdi.
O’nun bu despotizmasını
yıkmak da yine Efendimiz’e düşüyordu.
O’nun için seriyyeler hazırladı ve dört
bir yana saldı.
O, bu keşif kolları ve vurucu timlerle, belli hedeflere varmak
istiyordu.
Bu cümleden olarak:
a.
Müslüman Varlığını Hissettirmek
Çevrede kendi mevcudiyetini hissettirerek, müşriklerin, Müslümanları Mekke’den
kovmakla İslâm nurunu söndüremediklerini göstermekti.
يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللّٰهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ
وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı.
Bilmiyorlardı ki,
Allah durmadan nurunu tamamlıyor.” (Saf sûresi, 61/8)
Çölün o karanlıklı vahşeti ve birinci cahiliye içinde bile, Allah nurunun
söndürülemeyeceğini Allah Resûlü onlara bu şekilde göstermek istiyordu.
b.Kuvvetin Hakka Ait Olduğunu Göstermek
Hem ispat ediyordu ki, hüküm sadece Mekke müşriklerine ve Kureyş’e ait değil..
hakkı temsil edenlerin de bir hissesi, bir payları var..
ve bir gün gelecek,
kuvvet, elindeki bütün silahlarıyla Hakk’a teslim olacaktır.
İşte o gün
yeryüzünde söz sadece ve sadece hakkın eline geçecek..
ve işte o zaman hukukun
üstünlüğü tam olarak günyüzüne çıkacak.
Allah Resûlü Kureyş’in haklı olmadığını; fakat, kuvveti ellerinde tuttuklarından
dolayı yer yer ve muvakkaten hakka galebe çaldıklarını biliyordu.
Bunun için de
Allah Resûlüne hakkın kuvvetinin ilan edilmesi lâzım geliyordu ki, işte O da
tertip ve teşkil buyurduğu bu seriyyeleri ile çevresine bunu anlatıyordu..
yani,
Ebû Süfyanların, Ebû Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn Ebî Muaytlerin,
Velidlerin insanlık üzerinde herhangi bir haklarının olmadığını, aksine onların
insanlığın haklarını gasbetmiş istismarcılar olduğunu fiilen ortaya koyuyordu.
c.
İrşada Zemin Hazırlamak
Bu seriyyeler irşad yolunun önündeki engelleri açmaya matufdu.
Evet O, çölde bu
keşif kollarıyla, zabıta kuvvetini ele geçirecek, kendi mürşidlerinin,
mübelliğlerinin köy, kent her yerde gezmelerini temin edecek, yolları emniyet ve
güven altına alacak, mürşidlerine çalışma atmosferi hazırlayacaktı.
Bu mülâhazalarla Allah Resûlü, hiç durmadan çevreye seriyyeler çıkartıyordu.
Hicretten sonra, Bedir’de hasımlarıyla hesaplaşacağı güne kadar tam on yedi defa
etrafa yıldırım birlikleri gönderdi.
O, birkaç ayda varılabilecek yerlere, hatta
Mekke’nin önlerine kadar, on yedi defa yıldırım hareketi tertip ederek, düşmana
ruhanîler, melekler gibi göründü ve içlerine korku saldı.
Onları yavaş yavaş
Bedr-i Kübrâ’ya çekerken, tam felç etmiş olarak çekiyordu.
d.
Emniyeti Temin Etmek
O günlerde çölde çapulculuk hâkimdi.
Kim kuvvetli ise o haklıydı ve mazlumun
hakk-ı hayatı yoktu..
kim kuvvetli ise, o sürekli eziyordu.
Bunun karşısında
Efendimiz, şunu plânlıyordu; her yerde askerî müfrezeler gezecekti ama, kimsenin
kılına dokunmayacak, malına el sürmeyecek, ırza, namusa ilişilmeyecek, evet;
silahlı insanlar milletin kapısının önünden geçecek ama onlar, emniyet ve
güvenin bekçiliğini yapacak, kimsenin burnunu kanatmayacak..
ve herkese
göstereceklerdi ki, çölde çapulculuktan başka şeyler de oluyormuş.
Bunu, temsil
etse etse ancak ta baştan çapulculuğa karşı ilan-ı harp eden Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil edebilirdi.
Bu arada herkes, şunu çok iyi duymuş, anlamış ve bilmiş olacak ki, çöl sadece
Mekke müşriğinin değil, Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onda
bir hakkı var..
ve bu hak, zamanla, inkişaf edecek, nurun yayıldığı gibi
yayılacak, her evde, her hanede, her vicdanda, her zihinde kendisini
hissettirecek ve ettirdi de…
Seriyyeler
a.
İlk Seriyye ve Hz.Hamza (radıyallâhu anh)
İşte, bütün bu maksatları tahakkuk ettirmek için Allah Resûlü, daha hicret
buyurur buyurmaz, ilk yıldırım harekâtı emrini, yanına yüz kişi de katarak Hz.
Hamza’ya (radıyallâhu anh) vermişti.
O günlerde Allah Resûlü, çölde öyle bir
haber ağı kurmuştu ki, kuş uçsa O’nun haberi olurdu.
O günlerde içinde, pek çok
muhacir malının da bulunduğu bir kervan, yeni Medinelilerin gözünün içine baka
baka yakın bir yerden geçiyordu.
Seyyidina Hz.Hamza (radıyallâhu anh), düşmanın
gözüne bilinenden çok farklı göründü..
kimsenin burnunu kanatmadı ama, düşmanın
kalbine korku saldı ve onları felç etti..
öyle ki, arkalarına bakmadan
kaçtılar..[26] onlar çölde kaçadursunlar, köylü-kentli herkes onlara bakıyor
şöyle düşünüyordu: Demek, Mekkeliler artık değişik bir kuvveti, bir gücü de
kabulleniyorlar.
Bu ruh hâletinin, insanların gönlünde nasıl bir tesir yapacağı tariften
vârestedir.
Mekkeli, bu hareketlerin hemen hepsinde çareyi kaçmada buluyordu.
Mekkeli kaçarken, Müslüman da onu kovalarken, etraf da mütehayyir, şaşkın,
hayret içinde, ne yapacağını bilemeyen ve kaderdenk çizgisinde bulunan
kimselerin bulundukları kefeye Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve
sellem) yumruğunu bütün şiddetiyle indiriyor ve o kombinezonu, kendi hesabına
değerlendiriyordu.
Halkta yaygın kanaat şu merkezde idi: Demek ki müşriklere
bundan sonra kaçmak düşüyor.
Evet, Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) iyi bir erkân-ı harp
olarak hasımlarını kovalıyor ve bu mânâ, bu ruh ortadakileri büyülüyor ve tesiri
altına alıyordu.
Her gün gönüller, İslâmiyet’e karşı daha da yumuşuyor..
ve
değişik kabilelerden fevç fevç İslâm’a dehalet oluyordu.
Yollar artık emniyet
altına alınmış, İslâm güç ve kuvvetini göstermiş, hak temsil edilirken, ihtiyaç
duyulan güç ortaya çıkmış ve herkes şimdi biraz daha farklı düşünüyordu.
b.İkinci Seriyye
Arkadan hemen ikinci seriyyeyi tertip buyurdu.
Ve bunda da kimsenin burnu
kanamayacaktı; çünkü maksat bir çıkartma veya indirmeydi.
Her şeyde kuvveti esas
alanlar kuvvetlerinin ve kuvvet fendinin bozulduğunu görsünler, kuvvetin bir
şeye yarasa da her şeye yaramadığını anlasınlar, isteniyordu..
ve kuvvete, hak
buudlu kuvvetle mukabele ediliyordu…
Evet, kuvveti elinde tuttuğu hâlde zulme, cebre, gadre, haksızlığa girmeme;
aksine güçlü olmakla beraber âdil ve merhametli olma..
hem o kadar ki; şayet
yabancı birinin koyunundan süt içecek olsalar “Bunun hakkını verelim de sizin
koyununuzdan bir süt içelim.” demeye kadar ukbâ referanslı..
Müslümanlar bu hâl
ve davranışlarıyla öyle bir imaj hâsıl ettiler ki, bunlar çöl insanının
bilmediği şeylerdi.
Bunları hayret içinde seyrediyor ve ihtimal “Acaba gökten,
İbrahim’in dediği melekler mi indi?” zannına kapılıyorlardı.
Ne tatlı zan, ne
tatlı bir düşünceydi bu!
c.
Ubeyde b.Hâris Seriyyesi
Ubeyde İbn Hâris (radıyallâhu anh) Allah Resûlü’nün amcası Hâris’in oğlu ve
Abdulmuttalib’in de torunuydu.
Bedir’de dizleri kesilmiş kanlar içinde, Allah
Resûlü’nün huzuruna götürüldüğünde henüz ölmemişti: “Yâ Resûlallah, cephede
savaşırken ölmedim, söyle bana Allah aşkına, ben şehit miyim?”[27] diyen, yüreği
tir tir titreyen Ubeyde İbn Hâris (radıyallâhu anh).
O da, Râbığ vadisinde düşmana bir korku saldı, bir dehşet ve bir velvele
verdi.[28] Sonra da geriye döndü ki, bu da Kureyş için bir felç ve ikinci bir
şoktu.
Kureyş’in de Kureyş kervanlarını idare edenlerin de, çölde Kureyş’e
gözcülük yapanların da bu şokların tesirinden senelerce kurtulmaları mümkün
değildi.
d.
Başta O Vardı
Yıldırım hareketleri birbirini takip ediyordu.
Bu seriyyelerden sonra, doğrudan
doğruya Allah Resûlü, iki yüz kişilik bir kuvvetin başına geçerek Şam’a giden
Kureyş kervanını tehdit edecekti.
İş o kadar mükemmel plânlanmış ve öylesine
yollar kontrol altına alınmıştı ki; eğer Allah Resûlü: “Geçin, gidin!”
demeseydi, kervanın geçip gitmesine imkân yoktu.
Bu öyle bir tehdit idi ki, Kureyş’in yürekleri ağızlarına gelecek, ödleri
patlayacaktı.
Allah Resûlü bizzat işin başında bir nârâ atıyor, ortalığı
velveleye veriyor, ormandaki aslanların ödünü koparıyor ve yine hiç kimseye
ilişmeden, kimsenin kılına dokunmadan geriye dönüyordu.[29]
Benzeri bir mülâhaza ile yine Allah Resûlü, az bir kuvvetin başında Buvat’ta
düşmanlarıyla karşılaşıyor, onlara gözdağı veriyor ve geriye dönüyor.[30]
Aynı çizgide Veddan’da düşmanlarıyla karşılaşıyor, yine yüreklerine korku
salıyor..
ve herkese çapulculuğa karşı çöl emniyetinin garantörü olduğunu
hatırlatıyor ve geriye dönüyor.[31]
e.
Abdullah b.Cahş Seriyyesi
En son Abdullah b.Cahş ki, bu da halasının oğluydu ve vazifelendirdiği
kimseleri hep yakınlarından seçmiş idi..
ilk emirleri de yakınlarından seçmiş ve
dinî karabeti cibillî karabetle tahkim etmişti.
Zira o güne kadar, Müslümanlar
silah kullanarak hasımlarıyla hesaplaşmamışlardı.
Akrabalarıyla kavga etmek,
akrabalarını öldürmek ise çölü de, çölün kanunlarını da altüst etmek demekti.
Bu
itibarla “Bedr-i Kübrâ” çok önemliydi.
Bedr’e giden yol da, bu seriyyelerden
geçiyordu.
Bedr-i Kübrâ’ya giden bu yolda o, seriyyelerin başına Hz.Hamza,
Ubeyde İbn Hâris, Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Abdullah b.Cahş gibi yakın
akrabalarını seçmiş..
ve bu çetin, çöl mantığına ters, ağır sorumluluğu
yakınlarına yüklemişti.
Bu arada üç-dört seriyyede de bizzat kendileri
bulunmuşlardı.
Abdullah b.Cahş, Allah Resûlü’nün halazâdesiydi.
Uhud’un, dillere destan bu
büyük bahadırı, günümüzde bilinen şekliyle hipermetrop mu yoksa ağır bir miyop
mu nasılsa gözleri görmüyordu..
ve herhâlde sadece karartıları hissediyordu.
Buna rağmen, hiçbir harpten geriye kalmamıştı ve Bedir’de kıyasıya savaşmıştı.
Uhud’da bozgunu görünce, bunu bir türlü hazmedememiş ve sağda-solda ölüm
peylercesine savaşmıştı.
Sa’d İbn Ebî Vakkas diyor ki: “Bir aralık gözü dönmüş bir vaziyette, bir kayanın
dibinde; âniden karşıma dikildi.
Bana dedi ki, “Gel tam sırası, şurada sen dua
et ben ‘Âmin!’ diyeyim, ben dua edeyim sen ‘Âmin!’ de!” (Tam Allah Resûlü’ne
yakışır bir halazâde..
Ruhun şâd olsun..
ve makamın da firdevs… Sen bize
yürünmesi gerekli olan yolu gösterdin! Sen bize, zilletle yaşamaktansa izzetle
ölmeyi öğrettin! Sen Resûlullah’ın şehit edilmesi bahis mevzuu edildiği bir
yerde, yaşamanın abes olduğunu canını vererek anlattın! Ruhun şâd olsun!) Gözü
dönmüştü.
Ukbâ ve Allah’a ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
Azdan gözünü
kesmiş, çoğa teveccüh etmiş, halktan Hakk’a yüz çevirmiş ve kesretten vahdete
yönelmişti.
Yönelmiş de: “Gel sen dua et ben ‘Âmin!’ diyeyim, ben de dua edeyim
sen ‘Âmin!’ de.” demişti.
Siyer kitapları ittifak ile naklediyorlar.
“Oturduk, diyor, Sa’d b.Ebî Vakkas
(radıyallâhu anh).
Tam muharebenin kızıştığı ve Resûlullah’ın vefat ettiği
şayiasının yayıldığı bir anda, o dua edecek, ben ‘Âmin!’ diyeceğim, ben dua
edeceğim, o ‘Âmin!’ diyecek.
Ben dua ettim ve şöyle dedim: ‘Allahım,
hasımlarımızla hesaplaşıyoruz, en güçlü hasımları karşıma gönder, onunla
kıyasıya yaka-paça olayım ve sonra haklarından geleyim, sonra da gazi olarak
Allah Resûlü’ne döneyim.’
O, benim bu içten gelen duama ‘Âmin!’ dedi.
Sonra o şehit namzeti başlamıştı dua
etmeye ve şöyle diyordu: ‘Allahım, bana çalımlı bir hasım gönder, savaşın tam
hakkını vereyim, ben onu hırpalayayım; ama sonra o beni öldürsün, (çünkü benim
için artık hayatın mânâsı yok.
Zira Resûlullah şayet şehit oldu ise, burada
artık benim için yaşamak abestir.) Sonra benim burnumu, dudağımı birer birer
kessin.
Sonra ben yüzümden, kulağımdan, burnumdan, dudağımdan, gözlerimden akan
kanlarla Senin huzuruna geleyim.
Sen bana de ki, ‘Abdullah! Burnunu, dudağını,
kulağını ne yaptın?’ Ben de Sana diyeyim ki; ‘Allahım, ben utandım günah işlemiş
uzuvlarımı Sana getirmeye, Habibinin yolunda kavga ederken döktüm geldim.’
Dua müthişti, ben bu müthiş adamın müthiş duasına ‘Âmin!’ dedim.
Allah’a (celle
celâluhu) yemin ederim ki Uhud bittikten sonra Allah Resûlü, halazâdesini
arattırdı, buldu, ne dudağı vardı, ne burnu vardı.
Karnında da mızraklar dönüp
durmuş ve bağırsakları da deşilmiş vaziyette idi.”[32]
Gözleri hakikate açıldıkdan sonra; varsın dünyayı tam görmesin, varlığı buğulu
buğulu seyretsin ne çıkar..!
İşte Nahle seriyyesinin başında bu Abdullah b.Cahş vardı.
Allah Resûlü onu, on
iki arkadaşıyla beraber, Medine’ye tam 500 km’lik mesafede bulunan, “Nahle”
denilen yere göndermişti.
Nahle, Mekke’nin burnunun dibinde bir yerdi.
Oraya
kadar gidip gelecek ve oradan Mekkelilerin durumunu tarassut edecekti.
Ölümü
birkaç kere göze almayan bir insanın böyle bir vazifeyi omuzlaması
düşünülemezdi.
Onun için Allah Resûlü, o insan seçimindeki fetanetini göstermiş
ve seriyyenin başına tam adamını bulup koymuştu.
Oraya, hayatı istihkar eden ve
durmadan ölüm kovalayan bir yiğit gerekliydi ve Abdullah tam bu işin eriydi.
İki Cihan Serveri ona bir mektup verdi.
Mektupta bu seriyyenin yapacağı işler
yazılıydı.
Ancak mektup hedefe varıldıktan sonra açılıp okunacaktı.
Ayrıca ona
şu tenbihte de bulundu: “Sakın oraya götürmek için kimseyi zorlama! Adamlarını
hep gönüllülerden seç!” Daha önceden işi kabullenenlerden biri, mesele gönüle
bırakılınca mazeret beyan edip vazgeçmişti.
Diğerleri, denileni tatbik etti ve
Nahle denilen yere kadar gittiler.
Emirnameyi orada açtı.
Allah Resûlü’nün
emirlerini bir bir yerine getirdi.
Derken hiç beklenmedik bir hâdisede bir
müşrik öldürüldü.
Kaçanların ganimetleri de alınıp Allah Resûlü’ne getirildi.
Bu
seriyyede yapılanlar, beklenmedik şekilde olmuştu ve kat’iyen, Allah Resûlü’nün
emri dahilinde yapılmamıştı.
Aniden zuhur eden bir hâdisede, istenmediği hâlde
böyle bir şey olmuştu.
Mekkeliler bunu büyüttü ve “Muhammed (sallallâhu aleyhi
ve sellem), haram aylarında adam öldürüyor.” dediler.
Daha sonra, bu mevzu ile
ilgili âyetler nazil oldu ve onların çıkardığı fitnenin, haram ayda adam
öldürmekten daha şiddetli olduğunu beyan buyurdu.[33]
Seriyyelerin Neticeleri
a.
Çölde Hâkimiyet Ele Geçmişti
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye teşrif buyurduktan az sonra
başlayarak, bu minval üzere yıldırım hareketleri tertip ediyor, düşmanlarını
sindiriyor, onların içlerine korku salıyor; iktisadî hayatlarını tehdit ediyor,
onları malî ve iktisadî bunalımlara itiyor ve hâdiseleri Bedr-i Kübrâ’ya doğru
çekiyordu.
Bütün bunları yaparken de öyle bir haberleşme ağı kurmuş idi ki, o gün Kureyş,
Resûlullah’ın kurduğu bu haber ağıyla evlerinin içinde olan şeylerden dahi
haberdar olduğu, paniği içindeydiler.
Her yerde görüşülüp konuşulan şey şu idi:
Bir insan böyle bir haber ağı ile kuş değil sinek dahi uçurtmaz, hasımlarının
yaptığı şeyleri bilir.
İş böyle olunca paniğin buudlarını tahmin etmek oldukça
zordur.
Bize askerde derlerdi ki, muharebe muhabere demektir.
İyi bir muhabere
teşkilatınız varsa ve iletişim mükemmel ise, bir ölçüde zaferin yarısı
garantilenmiş sayılır.
Hasımlarınıza haber sızdırmayacaksınız ve onlardan
günübirlik sürekli haber elde edeceksiniz..
merkezi de dakikası dakikasına
olanlardan haberdar edeceksiniz.
Günümüzde teknik bu kadar ilerlemiş olmasına
rağmen karşı cepheye sızdırmadan haber ulaştırma oldukça zor..
ve hele onlardan
haber sızdırmak… Hâlbuki o ibtidaî şartlarda, Allah Resûlü nasıl bir haber ağı
kurmuş idiyse haberler çok seri hem de fevkalâde bir güvenlik içinde intikal
ediyordu.
Kendisine vahiy nasıl güvenle, Cibril gibi, مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ
“Orada kendisine itaat edilir, O emîndir.” (Tekvîr sûresi, 81/21) ile serfiraz
bir melek vasıtasıyla getiriliyordu..
kurduğu haber ağı da, âdeta aynı güven ve
aynı hassasiyet içinde işliyordu.
Allah Resûlü güvenirlilik adına, bu mükemmel
haber ağıyla başarılı bir iletişim içindeydi.
Hiçbir haber sızmıyor, düşman
hiçbir şeyden haberdar olmuyor; O’nun ise, kaçırdığı tek haber bulunmuyordu.
Batının deha çapında kabul ettiği kumandanlar vardır.
Sezar, Anibal, Napolyon ve
Hitler’i bunlar arasında sayabiliriz.
Ancak, tarih şahittir ki bunların hiçbiri,
Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağını kuramamış ve düşmanı yakın takibe almada,
Allah Resûlü’nün topuğuna ulaşamamıştır.
Allah Resûlü’nün haberlerinden dışarıya sızan bir tek vak’a bilmiyoruz.
Yoksa,
bir avuç insanla o kadar kefere ve fecerenin hakkından gelinmesi mümkün değildi.
Esbap dairesi içinde inayet ve tevfik; temkin ve tedbirin -inayet sahibinin
inayeti ölçüsünde- derin bir buududur; kudret dairesi içinde de temkin ü tedbir,
ilâhî tevfikin sığ bir vesilesidir.
O, bizim rehberimiz olma mevkiinde, esbap
dairesine göre hareket ediyordu.
Sadede dönüyoruz: Cihan harplerinde gördük ki, bir ülkenin limanlarını, ithalat
ve ihracatını tehdit altında bulundurmak, onları iktisadî ambargo içine almak, o
ülke insanının iki ayağını bir kaba sokmak, yarınlarına karşı onları güvensiz
hâle getirmek çok önemlidir.
Evet, sizin kanınıza ekmek doğrayıp yemek isteyen
hasımlarınızla yaka-paça olmaya doğru giderken veya onları buna doğru çekerken,
elbetteki önce onları felç etmeniz gerekecek.
İşte Allah Resûlü de bu yıldırım hareketleriyle hasımlarını böyle felç ediyordu.
Artık Mekke’nin güvenliği kalmamıştı ve çöldeki şaşkın adam şöyle düşünüyordu:
“Bundan böyle Mekkeli müşrik bizi koruyamaz.
Bizim için güvenlik kaynağı olamaz.
Öyle anlaşılıyor ki, insanlığın kaderi başkalarının eline geçti.
Öyle ise bizim
onlara dehalet etmemiz ve uymamız daha uygun olacaktır.” Evet, böyle düşünüyor
ve fevç fevç Allah Resûlü’ne dehalet ediyorlardı.
Kimsenin burnu kanamasa bile, kervanlar daima tehdit altındaydı.
Evet, bütün bu
hareketler esnasında -arz ettiğim gibi- Nahle’de bir tali’sizin, Müslüman
oklarına hedef olmasının dışında, herhangi bir insanın kılına dokunulmamıştı.
b.Artık Çöl Emindi
Allah Resûlü bu seriyyeleriyle, hedeflediği şeylerin hepsini birer birer elde
etmiş bulunuyordu.
Artık çölde bir değişik güç ve kuvvetle kendisini
hissetirmeye başlamıştı.
Mütegallip Kureyş karşısında bir Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı..
ve bir Hz.Muhammed cemaati vardı.
Ne var
ki; sağda solda kuvveti temsil ettiği, çapulcu kuvvetleri bozguna uğrattığı
hâlde, hiçbir zaman kuvveti, bir zulüm aracı olarak kullanmıyordu.
Karşı tarafın
elinde ise kuvvet, “Ben haklıyım.” diyor, herkesin hukukuna tecavüz ediyor..
gece baskınları yapıyor..
mazlumu, zayıfı eziyor, inletiyor ve iniltileri de ney
gibi dinliyordu.
Bu yeni kuvvet ise, başka bir kuvvetti.
Bu, âdeta gökten inmiş bir kuvvet
gibiydi; elinde kuvveti tutuyordu ama, hak karşısında da temenna duruyordu.
Hukuka fevkalâde saygılıydı.
Evet hak, insanlık tarihinde, bu seviyede bir kere
böyle saygı ve ihtiram görüyordu.
O da Hz.Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu
aleyhi ve sellem) eliyle oluyordu.
Aksine, başka zamanlarda her gece gelen,
kendine göre kanunlar koydu ve “Bu hukuktur.” dedi… Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhu) vaz’ettiği hukukun üstünlüğüne
daima saygılı oldu..
saygılı oldu ve parmağını, haramın, mahzurlunun en küçüğüne
dahi uzatmadı.
İşte bütün bunları çöl, çöl insanı, onun çoraklaşmış düşüncesi, herkes ve her
şey gördü.
Bâdiye bunu gördü..
karanlıklar bunu gördü..
çadırların, çardakların
önlerinden o müthiş timler geçiyor ama, ne kadına kıza ilişiyor, ne elin âlemin
kazandığı şeylere el uzatıyor, ne de haksızlığın en küçüğünü irtikâp ediyordu.
O, bunları göstermeyi hedeflemişti ve şimdi de gösteriyordu.
Artık güven, yavaş
yavaş Mekke’den Medine’ye doğru kayıyor ve O’nun ufuklarında tülleniyordu.
Çünkü
Emin oradaydı.
Emin, bir zamanlar Mekke’nin kadrini bilemediği “el-Emin” ve
bizim “Muhammedün Resûlullah es-Sadıku’l-va’di’l-Emin” dediğimiz Emin artık
Medine’de idi.
Emniyet, eminin yanında olur.
Çöl insanı böyle düşünüyor ve
Medine’ye doğru kayıyordu…
Hususiyle son zamanlarda, Kureyş, bütün bütün gücünü yitirmiş, onlara hiçbir
güven veremiyordu.
Başkalarına güven vermek şöyle dursun kendi kervanları bile
tehdit altındaydı.
Bu mülâhazalar, müşrik çevrede sürekli çözülmeler meydana
getiriyordu.
Bunları gördükçe Mekkeliler, öfkeden patlayacak hâle geliyorlardı.
c.
Vaktinden Önce Yakalamak Önemliydi
Düşmanı kızdırmak, canını sıkmak, vakitsiz, erken harekete sevketmek için önemli
bir meseledir.
Size yeni olmuş bir hâdiseyi arz edeyim:
Bana birkaç defa sordular, “Türkistan, Özbekistan, Gürcistan, Dağıstan gibi
ülkelerde hareket var.
Kırım’da bir ölçüde yine hareketler var.
Bu hareketler
nebilerin vaadinde, velilerin yâdında, güvercinin kanadında ve ahir zamanda
beklediğimiz o mutlu günler midir acaba? Ona doğru mu gidiliyor? Yani esir
milletler hürriyetlerini hak ve hukuklarını elde edebilecekler mi?”
Doğru ona doğru gidiliyor fakat, şu andaki hareketlerin bazılarını senarize edip
sahneye koyan, hasımlarımızdır.
Evet, oralarda, bizim soydaşlarımıza, bizim
dindaşlarımıza, bizim eski kardeşlerimize ait hareketler hep başkaları
tarafından plânlanıyor.
Çünkü biz henüz oralarda yumurtanın içinde civciv veya
tavuğun altında yumurta gibiyiz.
Üç-beş tane çapulcuyu tahrik ederek sokak
hareketine zorlayacaklar ve arkadan da mekanize birliklerini üzerimize
sürecekler ve daha yavru iken başımızı ezecekler.
Zira Gürcistan’dan üç-beş
sergerdan Bulgaristan’a gitti.
Şumnu’da göründü, Sofya’da göründü ve şöyle
dediler: “Biz Rusya’da başkaldırdık ve bir kısım haklar kopardık, başkaldırın,
hak koparın!”
Bu önemli bir meseledir.
Vakitsiz belli bir sahaya çekme ve iflahımızı kesme
gayretidir.
Ama bilmiyorlar: وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ34 Hak daima galebe
çalacak ve ezilmeyecektir.
اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Ve o, hep üstte olacaktır ve onun
üstünde olunamayacaktır.”…[35] Ve inşâallah kendi oyunları kendi başlarına
dolanacaktır!…[36] وَلاَ يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلاَّ بِأَهْلِهِ “Hile,
komplo kim müstehaksa onun başına dolanır.” (Fâtır sûresi, 35/43)
Evet, Allah Resûlü, bir bakıma sindirme hareketleriyle hasımlarını tahrik
ediyordu.
“Kervanlarımız tehlikede, iktisadî hayatımız tehdit ediliyor, çöl,
adım adım O’na doğru kayıyor, öyle ise çıkıp Bedir’de hesabını görelim.”
diyorlardı.
Evet, o devirde cahiliyenin şeytanı Ebû Cehil onlara, işte bunları
söylüyordu.
Hatta çokları yarı yoldan döneceklerdi ama o: “Hayır, bu işi burada
bitirelim, bitirelim zira biz O’nun işini bitiremezsek O bizim işimizi
bitirecek.” diyor ve tahriklerini devam ettiriyordu.
Allah Resûlü’nün hedefi de buydu.
Kur’ân da, O’na bunu talim ediyordu:
وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً
وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً
وَإِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ
“Karşılaştığınızda, olacak işi oldurmak için, onları gözlerinize az gösteriyor
ve sizi de onların gözünde azaltıyordu.
Bütün işler, dönüp Allah’a varır.”
(Enfâl sûresi, 8/44)
Allah (celle celâluhu) onlara sizi, sizi de onlara az gösterdi ki ummadığınız
bir yerde, bir tablo, bir hâdise ve bir vak’a meydana geliversin.
Zaten, Allah
(celle celâluhu) hükmünü vermişti ve O’nun verdiği hüküm de kaza olacaktı.
Bu
itibarla başlarına gelecek akıbet muhakkaktı; bundan kaçamazlardı.
Allah
hasımlarını O’na doğru çekiyordu..
ve bir gün Bedr-i Kübrâ’da vakitsiz olarak
kendilerini Müslümanların karşısında bulacaklardı.
Allah Resûlü’nün harp stratejisini bilmiyorlardı.
Kovmuşlar, içlerinden
atmışlardı..
işte şimdi de tir tir O’nun karşısında idiler… Bir seneden beri
ihkâk-ı hak etmek, onların aldıkları hakkı istirdat etmek ve onların kuvve-i
mâneviyelerini kırmak için seriyyeler tertip eden bu insanın nasıl bir erkân-ı
harp olduğunu belki birkaç saat sonra anlayacaklardı ama, bunun hiçbir yararı
olmayacaktı.
Evet, Bedir’de öyle bir erkân-ı harple karşılaştılar ve hiç
bilmedikleri bir harp stratejisi ile mukabele gördüler.
Derken darman duman
oldular.
d.
Bütün Hâdiseler Bedir’e Hazırlıktı
Evet, Bedr-i Kübrâ’ya gelinmişti ama, bu geliş basit insanların, hatta sıradan
erkân-ı harplerin gelişi gibi değildi.
O nereye gittiğini çok iyi bilerek
“Bedr’e gidiyorum, düşmanlarımla yaka-paça olacağım!” şuuruyla oraya gelmiş,
gelinceye kadar da tam 17 defa değişik yıldırım hareketleriyle düşmanın yüreğini
ağzına getirmiş..
ve her evde, her ocakta, her bucakta, şok tesiri yapabilecek
güç ve hareket gösterisiyle ruhen onları felç etmiş..
kendi güçleri hakkında
onları şüpheye düşürmüştü.
Hatta “Mekke ve Mekke civarında (Ümmü’l-Kurâ’da)
artık emniyet ve güven yok.” dedirtmiş..
böylece çölü, efkârının yanına
çekmiştir ki, artık emniyetin, “Emin” insanın yanında olduğunu herkes
kabulleniyordu.
Zaten cahiliye de O’na “Muhammedü’l-Emin” deyip, O’nu emniyetin
biricik temsilcisi olarak görmüyor muydu? O, gökte de Emindi, yerde de..
lisan-ı
nezihinde bir gün hem bir ihtar, hem de tahdis-i nimet olarak şu inkisar-âmiz
sözler dökülmüştü: “Ben de emin olamazsam, kim emin olur ki.
Ben gökte emin,
yerde de eminim.”[37]
Artık çöl, emin kim, emniyet nerede bunu ayân beyan görüyordu.
Evet, “Emin”
şimdi beled-i emin olan, Medine’de oturuyor..
ve efendilik de Kureyş’in elinden,
Medine’deki Kureyş’in efendisinin eline geçiyordu.
O, Kureyş’in de efendisiydi.
Benî Haşim’in de, topyekün insanlığın da, bütün bir varlığın da… O’nun
yaratılışı varlığın ille-i gayesiydi.
Ve لَوْلاَكَ مَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ
“Olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.”[38] yüksek pâyesiyle taçlanmıştı.
Hadis
kriterlerine takılan bu söz, o noktada vize alamasa da, mânânın vâkıa mutabakatı
cevazıyla, her zaman beyan iklimlerinde serbest dolaşabilir.
Evet, O olmasaydı kâinatın mânâsı anlaşılmayacaktı.
Eşyanın hakikatine nüfuz
edemeyecektik.
Dünya nedir, ukbâ nedir bilinemeyecek..
vicdan nedir, insan nedir
anlaşılamayacak ve dünya bir mâtemhaneden farksız olacaktı.
Her ölen bizi
ağlatacak ve her ızdırablı hâdise, bir tortu gibi sinelerimize çökecekti.
Biz
karanlıklardan kurtulup aydınlıklara uyanmayı O’nun sayesinde öğrendik.
Şu kendi
özüne bakan yönleriyle Cehennem Cehennem üstüne dünyayı, O’nun vasıtası ile
Cennetler gibi gördük.
İmanın dünyada dahi bir Cennet hayatı vaadettiğini O’nun
nurlu beyanlarıyla öğrendik.
İman eden herkesin, kalbinde Cennet nüvesi
taşıdığını ve Cennetlere uyanmak suretiyle dünyayı dahi Cennet hâline
getireceğini hep O’ndan öğrendik.
Öğrendik ve huzura erdik..
zikirlerle, Allah’ı
(celle celâluhu) anmakla kalblerin itminana kavuşacağına O’nunla uyandık veأَلاَ
بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Biliniz ki kalbler, ancak, Allah’ı
anmakla itminana ulaşır.” (Ra’d sûresi, 13/28) gerçeğine ulaştık..
evet, maddî
refahla değil, para bolluğuyla değil, hanla apartmanla değil, yazlık-kışlık
villalarla değil; imanla, vicdan huzuruyla, insanî değerlere karşı saygılı
yaşamakla, itminanla kalbler oturaklaşır, arzular biter, istekler diner.
Yoksa
bütün dünya bir insana verilse, yine gamı, kederi dinmez.
Bu hususların
bütününde biricik muallimimiz O’dur.
“Medyûn O’na cemiyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet.
Ya Rabb mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!” M.
Âkif
Bedir’e giderken ashabının kalbinde, buğu buğu Cennet tütüyor ve gözlerinde de
Cennet yamaçları tülleniyordu.
Çok iyi hazırlanmış ve huzur içinde oraya
ulaşmışlardı.
Vicdanlar O’na yönelmiş ve artık yollar, ister Medine’den
Mekke’ye, ister Mekke’den Medine’ye gitsin, bundan böyle insanlığın önünde Hz.
Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı.
Artık Emin’in emniyet ve
güven dönemi başlamıştı.
Bir gün Adiy İbn Hâtim’e şöyle demişti: “Gün gelecek, (şimdi vahşetten,
soygunculuktan, eşkıyanın ortalığı kasıp-kavurmasından şikâyet ediyorsunuz)
Hadremût’tan, Hîre’den tek başına bir kadın kalkacak Mekke’ye, Medine’ye kadar
gelecek ve hiçbir şeye takılmayacak.”[39]
İşte o dönem şimdiden başlamıştı bile.
Çöldeki bu 20’ye yakın emniyet buudlu
hareketleri, hem Bedr’in temellerini atmış, hem de bütün vahşetzedelere emniyet
fısıldamıştı.
20’ye yakın bu hareketlerde hiç kimsenin burnu kanamamıştı ve hiç kimseye
emniyetsizlik telkin edilmemişti.
O’nun timleri yıldırım gibi her yerde
kendilerini hissettiriyor; ancak geçip gittikten sonra, semadan, yıldırımı
müteakip yağan yağmur gibi, rahmet olup iniyor ve sinelerde itminan hâsıl
ediyorlardı.
Zira geçenler, artık çölün çapulcuları değildi.
Onlar Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emin askerleriydi..
evet, bunlar güven
timleriydi.
Şekavete karşı, eşkiyaya karşı, anarşiye karşı, kargaşaya karşı,
huzursuzluğa karşı ve güvensizliğe karşı güven timleriydi.
Geçtikleri her yer,
onlardan sonra buğu buğu rahmet kokuyor ve herkes, “Bu rahmet de nereden?”
diyordu…
Bu rahmet, bütün varlığa rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hakikatinin semasındaki bulutlardan akıp geliyordu.
Bu timler
de, O’nun gök gürültüsü, O’nun şimşekleri, O’nun yıldırımlarıydı ve çıkardıkları
ışıklar, O’nun adını yazıyorlardı.
[1] Bkz.: Hac sûresi, 22/39-40.
[2] Müslim, cihad 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/300; Beyhakî,
es-Sünenü’l-kübrâ, 9/85, 90.
[3] İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad, Nil Yayınları.
[4] Hâkim, el-Müstedrek, 3/432; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/239; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/162.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/227; İbn Sa’d et-Tabakâtü’l-kübrâ,
3/271.
[6] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 6/63-64; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
2/318-319.
[7] Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi, 1/445.
[8] Buhârî, cihad 180; Müslim, hac 439.
[9] Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/234-235.
[10] Kadı Iyaz, eş-Şifâ, 1/234.Ayrıca bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit,
İş’iyâ, bab: 11-12.
[11] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/140.
[12] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/278.
[13] Mevlânâ Şiblî, Hz.Ömer ve Devlet İdaresi, s.
302.
[14] Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1/234-235.
[15] Buhârî, ahkâm 33; Müslim, fedâilu’s-sahabe 63-64; İbn Hişâm,
es-Sîretü’n-nebeviyye, 6/12.
[16] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/246.
[17] Buhârî, ahkâm 4; Müslim, imâre 39.
[18] Buhârî, salâtu’l-havf 1-3; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 305-312.
[19] Buhârî, cihad 103.
[20] Buhârî, megâzî 48; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/135.
[21] Buhârî, megâzî 46; Müslim, fedâilu’s-sahabe 161.
[22] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/136.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/276-292.
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/290.
[25] İbn Hacer, el-İsâbe, 8/265-266; İbn Abdilberr, el-İstîâb, 4/1948-1949.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/140-142; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/241-246.
[27] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/32; Hâkim, el-Müstedrek, 3/208.
[28] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/136; Hâkim, el-Müstedrek, 3/207.
[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/246-247.
[30] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/246.
[31] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/243.
[32] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/109; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/195;
Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/301; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/35-36.
[33] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/146-147; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/248-252.
[34] “Güzel netice müttakîlerindir.” (A’râf sûresi, 7/128; Hûd sûresi, 11/49;
Kasas sûresi, 28/83.)
[35] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/140.
[36] Bu ifadeler 1989 yılında söylenmiştir.
[37] Buhârî, megâzî 61, Müslim, zekât 144.
[38] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/214.
[39] Buhârî, menâkıb 25; Tirmizî, tefsir (1) 1.
Bedir ve Bedir’in Sebepleri
Ve işte böyle semavî bir ihtişamla Bedir’e gelindi..
ve artık, i’lâ-yı
kelimetullah yaparken, yani Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını, en masum duygu
ve düşüncelerle etrafta neşrederken, O’nu engellemeye çalışan insanlara karşı
son darbesini vuracaktı ve diyecekti ki: Bundan böyle, Allah adının dört bir
yanda anılmasını engelleyemeyecek ve O’na açık sineleri baskı altına
alamayacaksınız.
Evet, O’nun Nam-ı Celîli bir yere takılıp kalmamalı, bütün sinelere girmeli ve
bütün gönülleri huzura kavuşturmalı.
Bütün engelleri bertaraf etmek için,
i’lâ-yı kelimetullah maksadıyla, “i’lâ-yı kelimetullah”ı esaret altında
kalmaktan kurtarmak, onun yapılmasını bütün insanlıkça prensip olarak kabul
etmek, fikir ve düşünce hürriyetine giden yolları açmak için, Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine, Mekke’de insanca yaşama hakkı
tanımayan o gözü dönmüş kâfirlere son darbesini indirecekti.
Ayrıca, Müslümanların, o güne kadar kazandıkları bütün mal ve menalleri
ellerinden gitmişti.
Zira, Allah Resûlü ve arkadaşları Mekke’den
uzaklaştırılırken, beraberlerinde fazla bir şey götürememiş, mallarını
mülklerini, servetlerini Mekke-i Mükerreme’de bırakmış, öyle hicret etmişlerdi.
Ve Mekkeliler, Müslümanların gözlerinin önünde, bu malları develerin sırtlarına
yükleyip, Şam’a, Yemen’e götürüyor ve satıyorlardı.
Şimdi Medine civarından
geçecek olan kervandaki mallar onlarındı ve bunu mutlaka almalıydılar.
Bir de, sağda solda Müslümanların önlerini kesen, onları tehdit eden, Müslüman
olan herkese akı-karayı seçtiren, kimilerinin mızraklarla göğüslerini delen ve
ciğerlerini dışarı çıkaran, kimilerini yurtlarından yuvalarından eden düşmanlar
mutlaka sindirilmeliydi.
Evet, onlara son darbeyi vurmak suretiyle diyecekti ki; kuvvet onların elinde
değil, kuvvet hakkın elindedir ve kim hakka teslim oluyorsa, Allah (celle
celâluhu) onu kuvvetli kılacaktır.
Bugün olmasa da yarın, bütün kuvvetler,
güçler hakkın eline geçecektir ve bir gün gelecektir ki, sözü hak söylecek,
gönüllere hak düşüncesi hâkim olacak; insana ve insanla gelen yüce mânâya herkes
temenna duracak ve saygı gösterecektir.
Ve işte Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi
ve sellem), bunun kavgasını veriyordu.
Bu arada, kavim ve kabilelerden mütehayyir, ortada kalmış olanlar vardı.
Bunlardan bazıları İslâm’a girmek istiyorlardı ama, Kureyş’in zulüm ve
işkencesinden korkuyorlardı.
Bu mütehayyir ve müteredditler, ayaklarını
kaldırıyor, fakat adımlarını atamıyorlardı.
İşte, bunlara adım attırma sırası gelmişti.
Kuvvetin Allah’ın (celle celâluhu)
elinde olduğunu ve kuvvet dengesinin Medine lehinde değiştiğini gösterecek ve
onlara itminan verecekti.
“Korkmayın, tasalanmayın, inanıyorsanız, yani mü’min
iseniz, Allah (celle celâluhu), er geç size fereç ve mahreç ihsan edecek;
kapıları, pencereleri sonuna kadar açacak ve siz huzura, saadete, mutluluğa
uyanacaksınız!” diyordu.
O, böyle diyordu..
müteredditler de Bedr-i Kübrâ sonunda anlayacaklardı ki,
artık kuvvetler yer değiştiriyor.
Mekke’deki küfür yobazlarının bize yapacağı
bir şey kalmadı diyecek ve Medine’ye, medeniyetin başkentine, medeniyet
düşüncesiyle gelen O yüce insan, Hz.Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve
sellem) yönelecek ve “La ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” hakikatiyle yeni
bir anlayışa uyanacaklardı.
1.Bedir’deki Kuvvetler
Allah Resûlü, sahih megâzî ve siyer kitaplarının nakline göre, Bedr’e 305
insanla çıktı.
Bulunup bulunmadıkları ihtilâflı olanlarla bu rakam 313’e
ulaşıyor.[1] Bazı kitaplar bu rakamı Hz.Dâvûd’un arkasında, Câlût’la savaşan
askerin sayısına denk tutarlar.[2]
Evet, bu iki dönemde de insanlığın kaderini değiştirme operasyonu yapılmakta,
karanlığa karşı ışık ordusuyla gidilmekte, haniflik gerçeğinde, İshak zirvesiyle
İsmail zirvesi temsil edilmekte olduğundan her iki ordunun sayısı da 313
olabilir.
Evet, Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûs‘unda anlattığı gibi, birinin başında
hilâfeti temsil eden Hz.Dâvûd, diğerinin başında ferdiyet ve gavsiyeti temsil
eden makam-ı ferdiyetin sahibi, ferd-i ferîd Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu
aleyhi ve sellem) vardı.
Bedir ordusunun 2 adet süvarisi, 30-40 adet de devesi vardı.
Müslümanların bu
kadar az imkânlarına ve iki atlarına mukabil, karşı tarafın tam 200 atı
bulunuyordu.
Bir ata karşılık 100 at.
Bir süvariye karşılık 100 süvari kavga
edecektir.
Müslümanların 310 askerine mukabil, karşı tarafın asker sayısı 1000’e
yakındı.[3] Bu, her insanın, 3-4 insanla yaka paça olması demektir.
Kureyş, o güne kadar, askerlik sanatı adına bilebildiği şeylerle donattığı bir
orduyla..
yani o günün şartlarına göre tam tekmil ve musallah bir ordu nasıl
olursa, işte o şekilde silahlandırılmış olarak gelmişti.
Allah Resûlü ve ordusu
ise, oraya kadar o beş-on devenin sırtında nöbetleşe gelmişlerdi..
hem de 200
km’lik bir mesafe katederek…
Bunları bilmekte fayda var; zira çöl, yaz, sıcak, Ramazan ayı, halk oruçlu ve
200 km’lik bir mesafenin aşılması… Çöl nedir? Bedir nerededir? Hacca gidenler
bunu az çok bilirler.
Bugün o yollarda benzin istasyonları var.
Onları ve bazı
vahamsı yerleri yok farz etseniz -ki bunlar çok yeni şeyler- gözünüzün kestiği
kadar kum göreceksiniz.
Yer yer fırtınalar uğuldayacak, sizi tehdit edecek ve
siz bu arada iki aylık yolu birkaç güne sıkıştırmaya çalışacaksınız..
Hem de
yürüyerek.
İşin bir diğer yanı da, Müslümanlar, Kureyş kervanını tehdit gayesiyle yola
çıkmışlardı.
Ne var ki murad-ı ilâhî başkaydı ve onlar istemeyerek bu noktaya
sevk olunmuşlardı.
Allah (celle celâluhu) Enfâl sûresinde kendi muradını şöyle
anlatır:
وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ إِحْدَى الطَّائِفَتِيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ
أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللّٰهُ أَنْ يُحِقَّ
الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ * لِيُحِقَّ الْحَقَّ
وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ
“Allah iki taifeden birini size vaad etmişti; siz kuvvetsiz olanın size
düşmesini istiyordunuz.
Oysa, suçluların hoşuna gitmese de hakkı ortaya çıkarmak
ve bâtılı tepelemek için Allah, sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkârcıların
kökünü kesmek istiyordu.” (Enfâl sûresi, 8/7-8)
2.Buluşma Noktasına Doğru
Allah (celle celâluhu), bunu murad ettiği için, Müslümanların arzusu, niyeti
başka olsa bile, evirip çevirdi ve onları kervanla değil de muharip birlikle
karşı karşıya getirdi.
Müslümanlar, kervanı takip edip, kıstırıp mallarını geri
almak niyetindeydiler; hâlbuki Cenâb-ı Hak onlara, bir daha ebedî olarak
mallarını başkalarına kaptırmama yollarını açıyordu.
Evet, Müslümanlar, kâfirin
başına öyle bir yumruk indireceklerdi ki, kâfir bir daha kendine gelemeyecek,
sürekli sendeleyip duracaktı.
Artık bundan böyle işteاَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ fehvâsınca, Hak
galebe çalacak ve hiçbir şey Hakk’ın üzerine çıkamayacaktı.
Allah, bunu murad
ediyordu.
Kim ne murad ederse etsin مَا شَاءَ اللّٰهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ
لَمْ يَكُنْ“Allah neyi murad ediyorsa o olur.
Allah’ın olmasını murad etmediği
de olmaz.”[4]; وَمَا تَشَاؤُونَ إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ “Allah dilemedikçe
siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.”[5] esaslarına göre..
Allah (celle celâluhu),
Bedir’e gidilmeyi murad buyurmuştu.
O’nun Habib-i Edib’i de bunu seziyordu.
Gökler bir başka türlü bakıyordu o mübarek Ramazan’da adım adım Kadir Gecesine
doğru gidilirken, zemin bir başka türlü tebessüm ediyordu.
Hatta Bedr’e
vardıkları zaman, orada kendi sınırları dahilinde, sekîne yağmurunun yağması,
başka bir mânâ ifade ediyordu.
Toz toprak yatışmış… kuyular su ile dolmuş ve
yağmur damlalarıyla beraber âdeta melekler de inmişti..
vâkıa, melekler de inmiş
ve mü’minlerin nişanlarını takıp, size benzemek için böyle yaptık demişlerdi.
Ve
o gün, mü’minlerin parolası “Ehad! Ehad!”dı.[6] Herkes “Allah bir!” deyip
kükreyecekti.
Urbaları bembeyaz, tıpkı kefenler gibi.
Çünkü oraya gelirken;
“Nerede düşmanla karşılaşırız, nerede onunla yaka-paça oluruz, ne olur ne olmaz,
bizi biraz ötede huri ve gılmanlar karşılayacak.” deyip, Arafat’ta hacıların
elbiseleri gibi bembeyaz urbalar giymiş öyle geliyorlardı.
Öyle bir geliyorlardı
ki görmeye değerdi…
Bu mübeccel sefere iştirak edememe burukluğunu yaşayanlar da vardı.
Rüyasında
bile Resûl-i Ekrem’in yanından ayrılmayı düşünmeyen Enes b.Nadr da
bunlardandı..
Bulunamamış ve bir sene bu hicranla yanıp tutuşmuştu.
Hicran ki en
müessir duadır.
İsterseniz, ben de sizlere, ızdırap ve hicran talebinde, mâsivâ
ile alâkalı hicran talebinde bulunayım: (Allah (celle celâluhu), ızdırabı,
çileyi, hicranı zihinlerinize, kalblerinize saçsın ve uykularınızı kaçırsın!)
Evet, perişan milletimiz ve sizin gibi düşünen perişan milletler için ızdırap
içinde yatıp kalkma, ızdırapla inleyip durma, öyle müthiş bir duadır ki, bin
rekât namaz kılsanız, hatta bu namazı Kâbe’de eda etseniz bin defa tavafta
bulunsanız, sonra da el açıp yalvarsanız yine ızdırap duasının ve muzdaribin
duasının seviyesini tutturamazsınız.
Evet ızdırapta ağzınızı açıp “Yâ Rabbî!”
demediniz ama, ızdırabınız size uyumayı haram kıldı.
Sabaha kadar fasılasız
düşünüp durdunuz.
“Ah benim Türkistan’daki kardeşlerim, ah benim Afganistan’daki kardeşlerim! Kim
bilir yine hangi bacımın baş örtüsüne el uzatıldı? Kim bilir nerede hangi anam
kıstırıldı ve ırzına tecavüz edilmek istendi? Cumâbâlâ’daki kardeşlerim,
Gümülcine’deki kardeşlerim, Sofya’daki kardeşlerim, İskeçe’deki kardeşlerim!.
Ve
camilerin izi bile kalmayan o koca sultanların camilerle donattığı Kavala’daki
kardeşlerim! Ve daha neredekiler, neredekiler…”
Evet, ızdırap öyle müthiş bir duadır ki, bu dua Allah’a doğru teveccüh ederken,
bütün gök ehli “Âmin!” der.
Izdırap, mü’minin kıymetler üstü kıymete ulaştığı
bir andır.
Ve o an mutlak duayla daha da verimleştirilmelidir.
O an ki, insanın
şakakları zonklar, kasıklarına sancı girer ve ellerini kasıklarına koyup
ızdırapla döner.
Çünkü o anda din kardeşleriyle ve kendi gibi düşünenlerle
beraberdir.
Zaten biz de, bunu gerçekleştirmek için varız.
Bunu yapamayacaksak
bizim için yerin altı da birdir, üstü de birdir.
Zilletle yaşamaktansa; yani,
benim insanımın, benim milletimin hakkına tecavüz edilecek de benim elimden bir
şey gelmeyecekse bizim için yerin altı yerin üstünden daha hayırlıdır.
Sahabe de Bedir’e işte bu anlayışla güle oynaya gelmişlerdi.
Çünkü önlerinde
Cennet vardı..
ebediyet vardı ve Allah hoşnutluğu vardı.
Melekler, o gün onların
o tavırlarını öyle beğenmişlerdi ki, onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe âdeta semalar
deliniyor ve aşağıya tabur tabur melek iniyordu.
Sanki daha Bedir başlamadan,
Bedir’in zaferini kutlamak ve o zafer adına bir şehrâyin, bir donanma gecesi
tertip etmek için melekler yeryüzüne iniyorlardı.
Gören görüyordu; başlarında
beyaz sarıklar ve sırtlarında beyaz urbalar.
Niçin beyaz urbalar? Çünkü sahabe
Bedir’e gelirken beyaz urbalarla gelmişti.
Dillerinde parola, “Ehad! Ehad!”
Evet, böyle karşılıyorlardı oraya gelirken, ruhları gibi simsiyah elbiseler
içinde gelen Mekke müşriklerini ve kocamış küfür babalarını.
Bedir’e güle oynaya gelen sahabenin biri, güle oynaya bir ağacın başına çıkmış
hurma yiyordu.
Allah Resûlü’nün: “Bugün kim Allah’a iman ederek ve sevabını
Allah’tan (celle celâluhu) bekleyerek burada savaşıp ölürse Cennet’e girer.”
bişaretini duyunca dakika fevt etmeden elindeki hurmaları savurdu ve: “Bunların
eliyle ölmekle Cennet’e gireceksem, bu cana minnet!” dedi, sonra da düşman
saflarına dalıverdi.
O gün bu sahabi Bedir’de muradına ermişti.”[7]
Esasen bu arzu, onların müşterek duygu ve düşünceleriydi.
Onun için oraya şevk u
tarâb içinde gelmişlerdi..
Bu, öyle önemli bir dinamiktir ki hiçbir gücün bunu
aşması mümkün değildir..
ve işte bu asker, bu ruh, bu şuur içinde
hazırlanmıştır.
Böyle güle güle ölüme giden askerle savaş edilmez! Çünkü o âdeta elinde iki can
taşıyor, yani dünyayı da ukbâyı da hakir görüyor ve sadece “Allah” diyor,
yollara düşüyor.
Başa çıkılmaz bu ihlâs ve rıza topluluğuyla..
3.Sistemli Ordu
Bedir sayesinde çöl, aynı zamanda sistemli bir ordu görüyordu.
Bu ordu sayesinde
çapulculuk tarihe karışacak ve dünya bir yeni sistemle tanışacaktı.
Zira, bu
ordunun başında, insanlığa sistem getiren, nizam getiren, âhenk getiren insan
vardı.
…وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلاَّ تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ * وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ
بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
gibi âyetlerle,[8] insana bakan, onu anlatan bir sûrede üç defa mizanın,
dengenin, âhengin ehemmiyetini anlatan Allah (celle celâluhu), mizan emrini,
mizan disiplinini en güzel şekilde temsil eden Hz.Muhammed Mustafa’yı
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mizan ve denge insanı olarak, düzenli bir
ordunun başında Bedr’e göndermesinden daha tabiî ne olabilirdi!
Keşif kolları vardı ve cahiliye bunu bilmiyordu.
Bu keşif kolları, doğrudan
doğruya hayatın içinde, öylesine pişmiş, yetişmiş kimselerdi ki, böyle ikinci
bir kadro göstermek mümkün değildi.
Bu keşif kolları, 20’ye yakın seferiyle çölü didik didik etmiş ve sırf bir
tatbikat olsun diye değil, doğrudan doğruya hâdiselerle boğuşa boğuşa
yetişmişlerdi.
Hasımları ile karşılaşma, onlarla yüz yüze gelme..
açıktan açığa
onlarla hesaplaşma ve yer yer en mahrem noktalara kadar sokulma..
en has
toplantı yerlerinde velvele olup inleme..
evet, bütün bunların hepsi onları öyle
yetiştirmiş ve öyle bilemişti ki..
aynı eğitimden geçmeyen birinin onlarla baş
etmesi mümkün değildi.
Düşman nerededir? Düşman haberlerini ulaştıran ulaklar
nerededir? Kervan nerededir? Yol emniyeti nasıl temin edilir? Bütün bunları çok
iyi biliyorlardı.
İlk defa çölde, hatta belki de insanlık tarihinde, böyle
yıldırım hızı ile hareket eden keşif kolları Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) sayesinde gün yüzüne çıktı.
Nasıl mı? Bakın, askerlik ve istihbaratla iştigal etmemiş o Zât, bir ordu tertip
ve teşkil ediyor.
Yol emniyeti sağlanıyor.
200 km’lik bir mesafeyi yaya ve deve
yürüyüşü ile katediyor.
Ve bununla beraber yolda herhangi bir engelle karşı
karşıya kalmıyor; çünkü O’nun o yıldırım timleri, o âna kadar çölü, 20 defa
taramışlar “Rota şurasıdır, güvenli yol burasıdır-şurasıdır.” tespitini
yapmışlar ve bu sayede bir yabancı kuşa, kendilerine ters bakan bir kartala dahi
rastlamadan Bedir’e kadar emniyet içinde gelmişlerdir.
Ve bu çok önemli bir
meseledir.
4.Kuyuların Bulunduğu Noktaya Doğru
Ordunun ârâm edeceği yer, Bedir kuyularının başıdır.
Düşman da orayı yakalamak
isteyecektir.
Düşman, iki yüz atlısı ile, hızla oraya doğru gelmektedir.
Ama,
firaset ve akıl almaz hız, mü’minleri onların önüne geçirmiştir.
O havalide
Bedir, suyun bulunduğu tek yerdir.
Ve bu suyun başı Müslümanlar tarafından
tutulmuştur.
Böylece Kureyş, bir kere daha felç edilmiş oluyordu.
Bu esnada keşif kolları, kervan nerede, onu da iyi takip ediyorlar.
Burada işi
hallederlerse, onun hakkından da gelmeyi düşünecekler; zira o kervanda, Mekke’de
bıraktıkları mallar var.
Onu mutlaka istirdat etmelidirler.
İşin hukukî gereği
olarak mallarını, gasbedenlerin ellerinden geriye almalıdırlar.
Mü’minler, bu mülâhaza ile plânlar yapıyorlardı ama, Allah (celle celâluhu),
başka bir şey murad etmişti.
Küfür, bütünüyle sindirilecek ve bir daha
başkaldıramayacaktı.
Allah Resûlü, ordusunu, sağ-sol-merkez birliklerine ayırmıştı..
ve bu, o güne
kadar bilinen şeylerden de değildi.
Bunlardan merkez, muhacirîn ve ensarın ileri
gelenlerinden teşkil edilmişti ki bunlar, Allah Resûlü’ne ölümüne biat etmiş
kimselerdi.
Tek başlarına da kalsalar, verdikleri sözden dönmeleri mümkün
değildi.
İşte, merkez kuvvetine böyle insanlar yerleştirilmişti.
Bu insanların başına da yine birçok defa rüşdünü ispat etmiş Hz.Ali ve Sa’d b.
Muaz (radıyallâhu anhümâ) getiriliyordu.
Bunlardan biri muhacirînin, diğeri de
ensarın başına getirilmişti.[9]
Hz.Ali ki, hususî faziletle sahabenin en büyüğü idi.
Umumî fazilette ilk üç
halifenin, ondan üstün olduğuna dair umumî kanaat ve ittifak vardır.
Fakat
hususî durumu, Allah Resûlü’ne cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı esrara
vukûfiyeti, Allah Resûlü’nün neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyânın
sertâc-ı ibtihâcı olması..
evet, bütün bu durumlarda, onun bir eşi daha yoktu.
Yedi yaşında Müslüman olmuştu.
Küfrün tozu toprağı onun eteklerine asla
bulaşmamıştı.
9 yaşlarındaydı ki, Allah Resûlü, Kureyş’in ileri gelenlerine:
“Bana içinizde yardımcı olacak kim var?” dediğinde elindeki su testisini
bırakıp, eliyle göğsüne vuran ve: “Ben varım ya Resûlallah!” sözleriyle kükreyen
bir yiğitti.[10]
Yaşı 17’ye ulaştığında ve Allah Resûlü hicret edeceği zaman ona, kendi yerine
yatmayı, yani ölmeyi teklif etmişti..
etmişti de bu çiçeği burnunda delikanlı,
bu teklifi Cennet’e davet gibi, sevinerek kabul etmişti.[11] Evet, Hz.Ali,
hayatında hiç tereddüt soluklamamış bir insandı ve bu koçyiğit, Bedir’de
muhacirînin başında bulunuyordu.
İsabetine kurban olayım.
Allah Resûlü nasıl da
adam seçmesini biliyordu!
Sad b.Muaz’a (radıyallâhu anh) gelince, o da ayrı bir fazilet âbidesiydi.
Sadakati herkesçe müsellemdi.
Ve daha sonra aldığı yara sebebiyle ölüm yatağına
düşünce, söylediği sözler, bunun en güzel şahidiydi.
O gün şöyle demişti:
“Allahım, eğer Senin uğrunda bir savaşa daha iştirak edeceksem beni yaşat.
Yoksa
beni hemen huzuruna al!”[12] Ve o hastalığında vefat etmişti.
Cenazesi teşyî
edilirken, Allah Resûlü, parmaklarının ucuna basa basa yürüyordu.
“Niye ya
Resûlallah?” diye soranlara da: “Bütün gök ehli, bu cenazeyi teşyi için indi,
yere basmaya utanıyorum!” cevabını veriyordu.
Bu ne seçme, bu ne yerinde
intihapdır!
Ve işte bunlar, merkezi tutuyorlardı.
Kumandan, zilletle yaşamaktansa izzetle
ölümü tercih edecek insan olursa, asker kaçar mı? Onun, kellesini verdiği yerde
asker vermez mi? Zaten, asker de şehitlik arayarak gelmişti oraya kadar! Allah
Resûlü de bu merkezin içinde yani bu etten kemikten kalede muhat bulunuyordu.
O’nun kılına bile dokundurmazlardı vallahi! Çevresindeki bu ölüm idealli
insanlar, bütünüyle bertaraf edilmeden O’na ulaşmak mümkün değildi.
İşte O, böyle bir merkezin başında bulunuyordu.
Merkezin umumî bayrağını Mus’ab
b.Umeyr taşıyor.[13] Bu ne müthiş manzara, bu nasıl seçmedir! (Uhud’da inen bir
kılıç, sağ kolunu götürüyor, sancağı sol eliyle tutuyor.
Bir kılıç da o kolunu
götürünce, “Allah Resûlü’ne karşı, tek kalkanım kaldı, vur, bir de boynuma vur!”
diyen[14] ukbâya göre programlanmış bir ruh, Mus’ab (radıyallâhu anh), elinde
bembeyaz bayrakla merkezde duruyor.
Sağ cenah, sol cenah güzelce tabiyelenmiş ve
az ileride öncü kuvvetler yerlerini almış emir bekliyorlar.
Arkadan da redif
takımlar geliyor.
Başlarında Kays İbn Ebî Sa’d (radıyallâhu anh)..
teker teker
tırnaklarını sökseniz “Of!” demeyecek kadar mukavim ve kararlı bir insan…
Öyle bir sistemle geliniyor ki o güne kadar, o günün erkân-ı harpleri, böylesini
ne görmüşler, ne de biliyorlar! Zaten Kureyş’in belini kıran hususlar da işte
bunlardı..
Allah Resûlü’nün, oraya değişik bir sistemle gelmesi, daha baştan
onların köhne sistemlerinin hiçbir işe yaramadığını ilan ediyordu.
Allah Resûlü,
farklı bir sistemle; onlar ise, darmadağınıklık ve eski usullere mukayyet
idiler.
Ayrıca Allah Resûlü, ordusunun içinde bulunuyordu ki, bu da Müslümanlar için
ayrı bir güç, ayrı bir dinamizm kaynağıydı.
Zaten: “Ölürsek beraber ölürüz.
Kanım kanınızın; canım da canınızın önündedir!”[15] demişlerdi.
İmamın,
raiyetine emniyet ve güven telkin etmesi çok önemlidir.
Ve Allah Resûlü bunu en
iyi şekilde yapmıştı: “Canım canınızın önünde; kanım kanınızın önünde, size
ilişirlerse bana ilişmiş sayılırlar!” demişti..
diyordu ve bu sözler onların
kulaklarında çınlarken, O da, onların aralarında dolaşıyor ve aralarında
yürüyordu.
Zaten oraya kadar develere nöbetleşe binerek gelmişlerdi.
(Canım
çıksın, keşke ayağını başımıza bassaydı!) iki kişi de, O’nun bindiği deveye
binerek oraya ulaşmıştı.
Bu zatlar fevkalâde üzülüyor ve: نَحْنُ نَمْشِي عَنْكَ
“Senin namına biz yürüyebiliriz, Sen bin!” diyorlardı; ama, Allah Resûlü, onlara
şöyle cevap veriyordu: مَا أَنْتُمْ بِاَقْوَى مِنِّي وَمَا أَنَا بِاَغْنَى عَنِ
اْلأََجْرِ مِنْكُمَا“Siz kuvvet bakımından Benden daha kavî değilsiniz.
Ecr ü
sevaba ihtiyaç bakımından da ben, sizden daha müstağni değilim.”[16]
Evet, bunu zaman ve mekânın Efendisi söylüyordu: “Siz benden daha kavî
değilsiniz.
Ecr ü sevaba ve Cennet ihtiyacına karşı ben de sizden daha müstağni
değilim.” Bu Emirler Emiri, öyle insanlar içinde insanlardan bir insan olmuştu
ki, onlarla oturup kalkıyor ve yanlarından hiç ayrılmıyordu.
Onlarla aynı
sofraya oturuyor, aynı yemeğe kaşık çalıyor ve aynı yeri paylaşıyordu.
Eşitlik ve müsâvât, Fransız ihtilalinden beri insanların dillerine pelesenk
ettikleri bir kelime.
Acaba o günden beri eşitlik denen, müsâvât denen şeyi hiç
gören var mı?!.
Onu sadece Saadet Asrı’nın insanı tanıdı, hem de Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vasıtası ile.
Hayatının en sıkıntılı döneminde, gökler bütün kapılarını O’na açtı ve O’nu
bağrına bastı.
Evet O, miraca çıktı, Cennet hûrileri teşrifatçı gibi yollara
döküldü, melekler başlarını kaldırım taşları gibi ayaklarının altına koydular ve
Nizamî’nin dediği gibi: “Yarım hilâl, atının ayakları altında nal hâline geldi.”
Cennet: “Kal, gitme!” dedi; fakat O, yine de dönüp insanların arasına geldi.
Büyük veli Abdülkuddüs bu hâdiseyi zikreder ve yeminle şöyle der: “Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin, ulaşamadığı yerlere ulaştı, Allah’a
yemin ediyorum ki, ben oralara çıksa idim bir daha geriye dönmezdim!” Ve bunu
bir başka veli değerlendiriyor: “İşte nebi ile veli arasındaki aşılmaz, büyük
mesafe!”
Nasıl aşacaksın ki, O, Hz.Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Evet O, Allah katında bu durumda, görüldüğü gibi, kendisini insanlardan bir
insan saymakta ve her hâlinde insanlarla beraber olmaktadır.
İnsanlık, müsâvâtı O’nunla gördü.
Ve bir gün bulacaksa yine O’nunla bulacaktır.
Bu beklenti, hukukun kendi özünden kaynaklanıp gelişen kaçınılmaz bir
realitedir.
Ve işte çöl, bu orduyu, çok önemli bu yanıyla da görüyor.
Çöl için
bu büyük şeref..
o gün çölün etekleri mücevherlerle doluyor ve bu çöl o gün
Cennet bahçeleri kadar izzet ve şerefe ulaşıyordu.
Allah Resûlü, orduyu bizzat kendisi tanzim edip mevzilerine yerleştirdi.
Ardından merkezde büyükçe bir kuyu kazdırdı.
Bu kuyuya, harp müddetince yetecek
kadar su dolduruldu.
Daha sonra da diğer kuyuların hepsi körletildi.[17] Düşman
kuyulara güvenip, hazırlıksız gelecek ve kuyuların durumunu görünce de tamamen
kolu-kanadı kırılacaktı ve öyle de oldu…
Ordunun tanzim şekli mükemmel olduğu gibi, hareket tarzı da fevkalâdeydi.
Askerler, nerede ok, nerede mızrak ve nerede kılıç kullanacaklarını çok iyi
biliyorlardı.
Sağ cenah ne zaman, sol cenah ne zaman harekete geçecek, arka
kuvvetler ne zaman müdahalede bulunacaklar, hepsi zamanlama açısından çok güzel
ayarlanmıştı.
Hele Efendimiz’in kendi otağını kurduğu yer, o kadar üstün bir firasetle
seçilmişti ki, en büyük erkân-ı harp -ki bu O’ydu- ancak bu kadar isabetli bir
yer seçebilirdi.
Bütünüyle harp sahasına hâkim bir yere otağını kurdurdu.
Sağ
cenah, sol cenah, arka kuvvet, olduğu gibi görünüyordu.
Ayrıca göndereceği
haberler ve askerlere ulaşması gereken taktikler ânında duyurulabilecekti.
Artık, her şey tamam, az sonra harp başlayacak..
ve müşriklerin o musallah
kuvveti karşısında, 5-10 şehitle, kendilerinden 3-4 kat daha fazla düşmanı hâk
ile yeksân edip geçecek.
Daha önce de işaret edildiği gibi, Efendimiz o gün
askerlerine parola da vermişti.
Herkes “Allah bir!” mânâsına “Ehad! Ehad!”
diyecekti.
Ehad, Allah’ın (celle celâluhu) ismidir.
Allah’tan (celle celâluhu)
başkasına “Ehad” denmez.
Ehad zâtında birdir.
قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ ki, tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyeti ifade eden
bu mübarek sûrede: “De ki Allah birdir.” (İhlâs sûresi, 112/1) denilmektedir.
O,
öyle birdir ki, ikincisi yoktur.
“Vâhid”in ikincisi, “İsneyn”dir.
Ama “Ehad”in
ikincisi yoktur.
Ehad, rakamlar içinde tektir.
İkincisi, üçüncüsü olmaz.
Yani
Allah isneyniyeti muhal birdir.
O gün parola “Ehad! Ehad!”dır.
Ve onlar “Ehad!
Ehad!” dedikçe, sanki verâların verâsından bir ses onlara; “Lebbeyk, kullarım!”
demektedir.
“Ehad” isminin parola olarak seçilişinde bir hikmeti bu ise;
İkincisi de, parola, Mekkeli tarafından o güne kadar bilinmeyen bir husustu.
Mü’minler bu sayede hem birbirleriyle irtibat sağlıyor, hem de hep bir ağızdan
ve tek ses hâlinde, öyle gür bir sadâ çıkarıyorlardı ki müşriklerin kalbi
korkuyla çarpıyordu.
Zaten hepsinin üzerinde kefen bezleri gibi beyaz elbiseler,
onlara ayrı bir dehşet salıyordu.
Hak cephesi ise “Ölümü hangi köşede
yakalayabiliriz?” düşüncesi içinde idiler.
Evet, mü’minler sadece bunun hesabını
yapıyorlardı.
5.İlk Mübareze
Genel tanzim mahfuz, teker teker her strateji için ânında kararlar veriliyor ve
Allah Resûlü tarafından tatbike sunuluyor ve bunlarda hiçbir falso olmuyordu.
Önce üç mübariz çıkardı Allah Resûlü.
Ensardan olan bu üç mübariz, çok önemli
kimselerdi.
Ölüme susamış ve durmadan şehadet arayan bu insanlar, değil o anda
karşılarına çıkacak müşriklerle, Herküllerle, Gılgamışlarla bile
savaşabilirlerdi.
Fakat Kureyşliler gururla: “Biz Medine’nin rençberleriyle,
çobanlarıyla savaşmayız!” deyip kendilerini helâk edecek kibre sığındılar.
Allah Resûlü’nün beklediği de buydu.
Bilemeyiz, belki taktiği de oydu.
Bunu
siyer yazmıyor ama, zihninde hazırlamış olduğunda şüphe yok.
O, قُمْ يَا
حَمْزَةُ“Kalk yâ Hamza!”قُمْ يَا عُبَيْدَةُ“Kalk yâ Ubeyde!” قُمْ يَا عَلِيُّ
“Kalk yâ Ali!” diyecektir.
Bu ordular kadar büyük üç insanın, ikisi amca çocuğu, birisi de amcası.
Ölüme
ilk gönderdiği insanlar kendisine neseben en yakın olanlar!..
Karşı taraftan da
üç mübariz çıkmıştır: Utbe, Şeybe ve Utbe’nin oğlu Velid.
Ve düşman son şokla
karşı karşıyadır.
Bu en güçlü kabile reisi, iki kardeş ve oğulları Bedr’in
ortasında kılıçtan geçirilince, düşmanda moral kalmayacak ve bozguna
sürükleneceklerdi..
ve mübareze esnasında öyle de oldu.
Karşı tarafın üç
mübarizi de, birer bozgun imzası gibi Bedr’in ortasında cansız yatıyorlardı.
Müslümanlar şehit namzedi Ubeyde’yi, moral bozma mevkiinden alıp, amcazâdesi
Cennet Rehberi’nin huzuruna getirmişlerdi.[18]
Düşmanın morali bozulmuş; dövüşmeden daha çok dövünüyor..
harp edeceğine
çapulculuk yapıyordu.
Bir kere, aralarında Utbe’nin, Şeybe’nin ve Velid’in
gayretiyle harekete geçen insanlar vardı..
bunların ölmesi, diğerlerini paniğe
ve öfkeye sevk etmişti.
Hedefler farklıydı
Her ağızdan bir ses çıkmaya başlamış..
ve orduda âhenk tamamen bozulmuştu..
bu
ise onları, Müslümanların ok ve mızraklarına, sonra da kılıçlarına hedef olmaya
doğru sürüklüyordu.
Allah Resûlü, onlara, şuurlarını alt üst edecek şekilde öyle
bir darbe vurdu ki, şaşkın şaşkın sağa-sola koşuyor ve ne yapacaklarını
bilemiyorlardı..
zaten, oraya gelirken de bir mefkûreleri yoktu.
Kitle ruh
hâleti değerlendirilmiş ve kinin, nefretin, öfkenin önünde sürüklene sürüklene
oraya gelmişlerdi.
Allah Resûlü ise Bedr’e, yüksek bir mefkûre, yüksek bir
gayeyi takiben gelmişti: İ’lâ-yı kelimetullah.
Evet, mefkûre çok önemlidir.
Ebû Cehil’in, Şeybe’nin, Utbe’nin, İbn Ebî
Muayt’ın, Umeyye İbn Halef’in, niçin savaştıkları belli değildi.
Onlar bir
hınçla orada insan öldürmeye gelmişlerdi.
Yapacakları bu şeyle Kâbe’nin izzeti
yükselmeyecek, çevrelerindeki insanlar arasında itibarları artmayacaktı.
Eskiye
göre hiçbir kazançları yoktu..
olamazdı da, zira oraya bir kinle, bir nefretle,
bir gayzla gelmişlerdi.
Mü’minler ise, yüksek bir gayeyi tahakkuk ettirmek için oradaydılar: Evet,
Allah’ın (celle celâluhu) yüce adını, cihanın dört bir yanında bayraklaştırma
düşüncesi, onların varlık gayesiydi.
Herkesin kalbi bu duygu ile atıyordu ve
böyle bir dava için ölünse idi değerdi.
Çünkü Allah (celle celâluhu) için
ölüyorlardı.
Allah (celle celâluhu) için ölünce de gidip Allah’a (celle
celâluhu) ulaşacaklardı.
Allah’ı (celle celâluhu) bulan, hiçbir şey kaybetmemiş,
aksine pek çok şey kazanmıştır.
İşte her mü’min, böyle bir düşünce ve böyle bir mefkûre ile savaşıyor ve bu
mefkûre ile hayatı istihkar edip hafife alabiliyordu.
Karşı taraf ise, hayatı en
önemli şey sayıyor ve âdeta yaşamak için yaşıyordu.
Şayet Bedir, onlar için
zafer olsaydı, Ebû Cehil yemin etmişti: İçki içecek, kadın oynatacak ve
eğlenecekti.[19] Oysa Müslümanlar orada namaz kıldı, dua etti, Allah’a (celle
celâluhu) kurbiyet yollarını araştırdılar.
İşte iki topluluk arasındaki fark, biri âdeta semalarda ve huzur içinde, diğeri
ise çukurların en derininde ve ızdırapla kıvrım kıvrım.
6.Ümmetin Firavunu Yıkılıyor
Abdurrahman b.Avf (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bedr’in tam kızıştığı andı.
Allah Resûlü’nün bir avuç kum alıp düşmanın yüzüne saçtığı ve “Yüzleri
kararsın!” buyurduğu anda âdeta kelle alınıyor, kelle veriliyor ve her şey
kelleler üzerinde dönüyordu.
Tam o sırada yanıma sülün gibi iki delikanlı
süzülüverdi.
Belki de, boyları tutsun diye, Bedr’e gelirken parmaklarının
uçlarına dikilenlerdi.
15-16 yaşında iki delikanlı..
biri, sağımdan sokuldu ve
bana şöyle dedi; ‘Bana Ebû Cehil’i gösterir misin amcacığım?’ Sordum: ‘Ne
yapacaksın?’ Cevap verdi: ‘Allah’a (celle celâluhu) söz verdim.
Allah Resûlü’nün
bu düşmanını görürsem öldüreceğim!’ (Şimdiye kadar imanın, iman nurunun önünü
engelleyen, Kur’ân nurunun neşredilmesine mâni olan bu karanlık ruhu, yemin
ettim, vallahi görürsem öldüreceğim!) Öbürü ondan saklıyordu durumunu, sol
kulağıma eğildi, O da ‘Amca! Bana Ebû Cehil’i gösterir misin?’ diye soruyordu.
Ona da aynı soruyu sordum, ondan da aynı cevabı aldım.
Derken, bir aralık Ebû Cehil’i gördüm..
Parmağımla işaret ettim..
Elimi daha
indirmemiştim ki, bir küheylân gibi Ebû Cehil’in yanında bitivermişlerdi..
az
sonra da, birkaç kılıç darbesi ile onu yere indirmişlerdi.” İçlerinden biri
ciddî yaralanmıştı.
Koca yiğit yaralanmıştı ama, insanlık tarihinde küfrü temsil
edenlerden biri ve Allah Resûlü’nün “Bu ümmetin firavunudur.” dediği en büyük
kâfir de yıkılmıştı.[20]
Bu yiğitler, Avf İbn Hâris, Muavviz İbn Hâris ki, iki kardeşti.
Daha net tanımak
isterseniz, bunlar, Uhud vak’asında, oğullarını, kocasını, kardeşini şehit
verdikten sonra, Allah Resûlü’nün cübbesine dudaklarını koyup da كُلُّ مُصِيبَةٍ
بَعْدَكَ جَلَلٌ “Senden sonra bütün musibetler çok hafiftir!” diyen Sümeyra’nın
(radıyallâhu anhâ) oğullarıydı.[21]
Ana oydu, oğullar da bunlar… Bir cehalet tepesini aşmış, öbür tarafa
geçmişlerdi.
Uhud’da umduklarını bulmuş ve Allah’a (celle celâluhu) gidip
ulaşmışlardı.
Aslında onlar, Bedr’e gelirken de işte bu yüksek idealle
gelmişlerdi.
Sözün özü: Allah Resûlü kendisine bütün bir hayat boyu kötülük yapan, insanlığa,
hakikate, ilme ve irfana, bunlardan öte iman ve İslâm’a karşı tavır alan işte bu
küfür yobazlarına karşı ilan-ı harp ediyor ve onlarla hesaplaşıyordu.
Ama,
hesaplaşmada, son sözü söyleyeceği âna kadar, adımlarını öyle isabetli, öyle
dengeli atıyordu ki, ne bir arıza, ne bir kusur, ne bir falso, ne de fiyasko.
Sanki Bedr’e 50 defa gidilmiş; düşmanla 50 defa karşılaşılmış ve sanki o
tatbikat, o stratejiler 50 defa tatbik edilmiş gibiydi.
Evet, hiçbir yanlışlık
yapılmamıştı.
Gül bahçesinde yürüyor gibi oraya kadar gelinmiş..
Allah’ın (celle
celâluhu) inayet ve keremiyle de zaferyâb olunmuştu.
Zafer, ayrı bir zaferi doğurur.
Zira, salih daire içine girilmiştir.
(Bu tabir,
bazıları tarafından yadırganabilir.
Herkesçe bilinen “fasit daire” tabiridir.
-Şimdi de ona, kısır döngü diyorlar.- İsterseniz, biz de bunun zıddına olarak,
“salih daire”ye “velûd döngü” diyelim..) Salih daire, iyiliğin iyilik doğurması,
fasit daire ise, kötülüğün kötülük doğurmasıdır.
Yaptığımız bir yanlışlık,
karşımıza değişik komplikasyonlar ve yeni yanlışlıklar, çıkaracak, o da bir
başka komplikasyon, bir başka yanlışlık, o da daha bir başka komplikasyon, başka
yanlışlık..
derken sürüp gidecek.
Evet, silahlar çok iyi hazırlanmış, iyi tabyelenmiş ise, karşınıza hep iyi
şeyler çıkaracaktır.
“İyilikler, yine iyi şeyler doğurur.” hikmeti, Allah
Resûlü’nün ifadesidir.[22] Bedir zaferi, bir iyiliktir.
Ruhta, gönülde,
düşüncede iz bırakacak müthiş bir iyilik ve bir hayırdır.
Bu yolda, can
pazarında canını pazara çıkarıp mücadele edenlerin, Allah (celle celâluhu),
önlerine bin hayır yolunu birden açtı.
Sanki onlara: “İstediğinizden yürüyün.
Yürüdüğünüz her yoldan zafere gideceksiniz!” diyordu ve öyle de oldu.
7.…Ve Hezimet
Müşrikler, yedikleri bu darbeyle, artık belleri kırılmış ve Allah Resûlü, her an
âdeta bir balyoz gibi tepelerinde idi.
Uzun zaman bu korku onlara yetti.
Eğer,
bazı Ebû Cehil taraftarları, yoğun bir tahrik ve propagandaya girmemiş
olsalardı, Uhud’da Müslümanların karşısına çıkmaya hiç kimsenin ne cesareti ne
de isteği vardı.
Kureyş’in Uhud hareketi, bir intikam, bir hınç çıkışıydı.
“Ya
devlet başa ya kuzgun leşe!” “Ne olursa olsun bunlarla bir kere daha savaşalım!”
diyorlardı.
Hind’in Ebû Süfyan’ı tahrikleri, bunun en çarpıcı örneğidir.
O,
şöyle diyordu: “Benim babam öldü, amcam öldü, kardeşim Velid öldü.
Sen böyle
avrat gibi içeride oturuyorsun; bir avratla beraber oturacağıma, gider annemle
otururum!”
Kadınlar, her gün ağlıyor, elbiselerini yırtıyor, avurtlarına bıçak atıyor,
yüzlerinden kan akıtıyor ve erkekleri tahrik ediyorlardı.
Bir senelik bu tahrik,
gözü dönmüş bir sürü müşriki tahrik etti ve Uhud’da Müslümanların karşısına
çıktılar.
O fasla ayrıca döneceğiz.
Evet, Allah Resûlü, Bedir’de öyle bir balyoz indirmişti ki kafalarına, bir daha
Müslümanlarla karşılaşmayı hiç mi hiç düşünmüyorlardı ama, içlerinde öyle bir
kin, bir nefret hâsıl olmuştu ki, hiçbir şey onu yatıştıramıyordu.
Vâkıa, Allah
Resûlü, Bedr’in sonunda onlara bir cemilede bulunmuş, onların kırılan
gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti.
Meselâ; bütün
esirler, zincirler içinde Allah Resûlü’nün huzuruna getirildiğinde o güne kadar
Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan geçirilebilirdi.
Oysaki
Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmeyi yeğlemiş ve “Bunları
bağışlayalım.” demiştir.
Vâkıa Cenâb-ı Hak, esirlerin bağışlanmasındansa,
bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti; ama, Resûlullah’ın tavrı böyle
incelerden inceydi.
O gün bir kısım esirler de okuma-yazma bilmeyen on
Medineliye okuma-yazma öğretip salıverileceklerdi.
Allah Resûlü’nün bu davranışı
da neticesiz kalmayacaktı…
8.Esirlerin Bağışlanmasındaki Hedefler
Evet, bu bir cemileydi..
Bir kere, ölüm bekleyen bu insanlara fidye teklifi,
onları seve seve fidye vermeye sevk etmişti.
Zaten verdikleri; bir zaman
Müslümanların Mekke’de kalan mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.
İkincisi: O güne kadar Medine’de, okuma-yazma oranı çok düşüktü.
Hâlbuki bu
insanlar, ilmin ve dinin neşrine namzettiler.
Onun için okuma-yazma öğrenmeye
herkesten daha çok ihtiyaçları vardı.
Ayrıca, Mekkeli ile Medineli arasındaki
kültür farkı, bu sayede Medinelilerin lehine değişecekti.
Üçüncüsü: Medine’de okuma-yazma öğretmek için kalan bu insanlar, İslâmiyet’i
yakından görüp inceleme fırsatını bulacaklardı..
ve Mekke’ye döndüklerinde de,
hepsi, Allah Resûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi.
Zira Allah
Resûlü, o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı.
Düşünün ki, Ebû Cehil’in kardeşi İbn Hişam, Müslüman olacağı güne kadar, bir
daha Allah Resulü’ne karşı hiçbir muharebeye iştirak etmedi.
O, Efendimiz’den
öyle bir mürüvvet ve insanlık görmüştü ki, artık O’nun karşısına çıkmaktan
utanıyordu.
Ve bu durum, hemen hepsinde müşterek bir duyguydu.
Dördüncüsü: Bu esirlerin yakınları ve akrabaları, her gün hayatlarından endişe
edip durdukları bu insanları, kıllarına dahi dokunulmadan birdenbire
karşılarında görünce, onların gönüllerinde de ılık bir muhabbet havası esmeye
başlamıştı.
Çünkü, kendileri Müslümanlara neler yapmış ve neler yapmak
istemişlerdi ama, işte O, şimdi küfür babalarına böyle davranıyordu.
Bir Mekkeli
bunu kendi öz evlâdına dahi göstermemişti ve gösteremezdi de.
Bu civanmertlik, hem Mekkelileri, hem de civardaki müttefikleri iyiden iyiye
büyülemiş ve eritmişti.
Gönüller öyle fethedilmişti ki, eğer Bedir’den sonra,
Ebû Cehil kalsaydı, Benî Mahzûm’da Ebû Cehil hanesinde kâfir olarak sadece o
kalacaktı.
Zira o hane içinde bile herkesin sinesi yumuşayıvermişti.
Benî
Ümeyye’nin sert siması Ebû Süfyan bile, artık yumuşak davranıyordu.
Hind gibi,
babasını, amcasını ve kardeşini kaybetmiş bir hanımı olmasına rağmen, bu akıllı
ve zeki adam Uhud’da kararlaştırılan ikinci Bedr’e çıkmamıştı.
Eğer bir yumuşama
söz konusu olmasaydı, daha ciddî kötülükler söz konusu olabilirdi.
Evet, Allah Resûlü, Bedir’le bir salih yola girmiş bulunuyordu.
Zira o gün,
zalim zalimdi.
Hâkim olduğu kuvvetin hakkını eda etme noktasını yakaladığı
zaman, beyinleri eziyor, ciğerleri de dişleri arasında çiğniyordu.
Nitekim böyle
bir fırsatı yakaladığı zaman Hind, Hz.Hamza’nın (radıyallâhu anh) ciğerlerini
yamyam gibi çiğnemişti.[23] Fırsat bulsaydı Bedir’de de aynı şeyi yapardı.
Ama
Müslümanın eline böyle bir fırsat geçince, Müslümanca davranıyor ve yüksek
insanlık örnekleri veriyordu.
Herkesin, nefret ve antipati toplayacağı bir yerde
o sempati topluyordu.
Bu, bir Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)
fetanetiydi.
Ve biz zaten cephelerde O’nun iyi bir erkân-ı harp olmasını yine bu
fetanetinin bir buudu olarak ele alıyoruz.
9.Zaferi Getiren Sebepler
Sebepler açısından, Allah Resûlü’nün Bedir zaferini, şu sebeplerle
irtibatlandırıp inceleyebiliriz:
Bir kere Allah Resûlü, askerlik adına çok iyi tabyelenmişti.
Tek kumandanın emri
altında, beraber ve müşterek hareket eden, tek ağıza bakan, tek komutla harekete
geçen bir orduyla Bedir’e gelmişti.
Bu orduda, fevkalâde bir moral ve müthiş bir
iman gücü vardı.
Bu iman gücüyle, Cennet yamaçlarını açıkça dünyada bile
görüyorlardı.
Hatta bu asker, Bedr’in tepelerinde gezerken, adımını, Cennet’in
yamacına mı atıyor, yoksa Bedr’in yamacına mı, bunun farkında değillerdi.
Bedir’e işte böyle bir iman ve moral gücüyle gelinmişti.
Ayrıca, bu askerlerin
hepsi de emre itaatteki inceliği kavrama şuuruyla dopdoluydular.
Bazılarının
kelleleri gitse bile, bu şehitlerin yanındaki insan, emir almadan o mevzuda bir
şey yapmayacaktı.
Herkes, Allah Resûlü’nün emirlerine kulak kesilecek ve dikkat
edecekti.
Evet, emrin bir merkezden çıkması, muharebenin gelişme seyri içinde çok
önemlidir.
Bunun için Allah Resûlü gerekli olan şeyi yapmış ve bu merkezî
otoriteyi çok sağlam bir blokaj üzerine oturtmuştu.
Ayrıca, çok mükemmel bir
haber ağı kurmuştu.
Otağını kurduğu yerden her tarafı rahatlıkla gözetliyor..
yer yer iniyor, askerlerinin arasında dolaşıyor..
ve cephede kendine göre
gevşeklik gördüğü yerlerde bizzat bulunuyordu ki bunu Hz.Ali (radıyallâhu anh),
وَنَحْنُ نَلُوذُ بِرَسُولِ اللّٰهِ * وَهُوَ أَقْرَبُنَا إِلَى الْعَدُوِّ “Biz
Resûlullah’a sığınıyorduk; O, düşmana en yakın idi.”[24] sözüyle anlatmaktadır.
Ama, hele bir O’na dokunmaya görsünler, etten kemikten bu kaleye toslar ve
dağılır giderlerdi.
Evet O, hep onların arasında bulunuyor ve onlara moral
veriyordu.
Aralarında geziyor ve: “Allah (celle celâluhu) sizinle beraberdir ve
sizi teyit edecektir.” diyordu.
Bu moral gücüyle, bu itaat ve inkıyat
anlayışıyla herkes dimdikti.
Cennet’e gidiyor gibiydiler.
Zaten, o günün şartlarına göre tam bir askerî düzen vardı.
İyi tabyelenme, sağ
cenah nedir, sol cenah nedir, merkez nedir, merkez kuvveti nedir, ihtiyat
kuvveti nedir? Bunlara verilecek cevap, askerliğin ta kendisidir.
Ve o gün,
Allah Resûlü, bütün bu unsurları yerli yerince yönlendirmiş bir askerdi.
Meselâ;
askerlik itaattir; bütün acemi eğitimi süresince askeri itaate alıştırırlar.
Evet, emre itaatteki incelik çok önemlidir.
“Yat!” yatacaksın, “Kalk!”
kalkacaksın.
Allah Resûlü, askerlerini oraya gelinceye kadar zaten itaate
alıştırmıştı.
Orada da komutan otağ-ı hümâyûnu Bedr’in bir tepesine yerleştirmiş
her şeyi oradan gözetliyordu.
O, emir veriyor ve onlar da emre itaat
ediyorlardı.
Zaten askerini oraya kadar öyle bir imanla yetiştirmiş ki, âdeta bu
savaş, hayatı istihkar edenlerle, hayata talip olanlar arasında yapılmaktaydı.
Birileri, gül bahçesinden gül koparmak istiyor, öbürü de kanını döküp gül
büyütmek, gül yetiştirmek istiyor.
Biri: “Hayatın şu yükünü sırtımda taşıdığım
yeter, açılsa da Cennet kapıları girsem ve onun yasemenliklerinde reftâre
yürüsem!” Öbürü de: “Ah bir sapasağlam geriye dönebilsem, bir içki içsem, bir
rakkâselere raksettirsem ve hayattan kâm alsam!” diyordu..
evet, burada, hayatı
istihkar edenlerle hayatın kulları savaşıyordu.
Bu, cemaat karşısında,
darmadağınık yığınların savaşıydı..
ve savaşın neticesi daha baştan belliydi.
Çünkü burada nizamla-nizamsızlık savaşıyordu.
Arz ettiğim gibi, ordunun içinde bir gedik açılır ya da bir yerde bir diş
kırılır veya bir yaralanma olursa, Allah Resûlü, hemen orayı takviye buyurur ve
askerler, Allah Resûlü’nü önlerinde görünce daha bir civanmerdâne savaşırlar ve
o gedik hemen kapanıverirdi.
Zaten sürekli taktik farklılığı kudsîlerin en
belirgin vasfı.
Öyle ki Bedr’e gelirken de, çok farklı taktikle gelinmişti.
O
bunları çok fazla yazıya da dökmüyordu; zira yazıya dökülen taktiklerin, karşı
tarafça elde edilmesi her zaman muhtemeldi.
Allah Resûlü, kafasında olanları öyle plânlıyordu ki, en hassas ölçüleri dahi
nazardan kaçırmıyordu.
Bugün, haritalar üzerinde yazılıp çizilen..
ve taslak
plânlarla ancak ifadesi mümkün olan manevraları O, hep kafasında kuruyor, ânı ve
zamanı gelince de, kafasında kurup plânladığı hususları takbik ediyordu.
Bedr’e
öyle bir strateji ile gelmişti ki, düşman düşünüyor, taşınıyor, 50 tane casus
gönderiyor ve bir şey koparamıyordu.
Harbin sonuna kadar, Allah Resûlü nasıl
hareket edecek, ne yapacak, nasıl davranacak, sırdaşları ve has kumandanları
müstesna, kimsenin bundan haberi yoktu.
Oysaki, düşman hep karambole
savaşıyordu.
Allah Resûlü’nün ordusu ise, gözü açık, nereye ok atacak, mızrağı
nereye salacak her hususta bilerek hareket ediyordu.
Evet, strateji çok önemlidir..
ve ben, günümüze ait bazı hususlar istisna
edilecek olursa, bunca ilerlemiş olmamıza rağmen henüz bu seviyede bir
stratejiye vâkıf olduğumuz kanaatinde değilim!
10.Cepheden Ayrılma Mü’minin İşi Değildir
Önemli bir diğer husus da, kendisinden emir geleceği âna kadar fertlerin, hissî
hareket etmemeleri ve ölesiye oldukları yerde kalmalarıydı.
Hatta bozgun
mukadder olsa bile, “Kuzgun leşe” deyip yerlerinden ayrılmamalarıydı.
Zaten,
Kur’ân da onlara:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفاً فَلاَ
تُوَلُّوهُمُ اْلأَدْبَارَ
“Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu hâlde
karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönüp kaçmayın!” (Enfâl sûresi, 8/15) demiyor
muydu?
Bir tek kişi bile kalınsa kaçılmayacaktı.
Ben, ne zaman Viyana bozgununu
hatırlasam, yüreğim sızlar ve kendi kendime şöyle derim:
Keşke, Merzifonlu’nun etrafındakiler, son neferine kadar orada ölseydi de
hiçbirisi kaçmasaydı.
Kim bilir belki de orada idbâr, ikbâle dönebilirdi.
“Kızıl
elma” tarih boyunca alınamadı; belki de alınabilirdi.
Ama, hayat tatlı görülünce
ve ölüm de endişe edilen bir husus hâline getirilince, hatta Cennet ve iman,
mü’minin nazarında ikinci, üçüncü mesele hâline gelince; dahası dünya, mü’minin
gözünde büyüyünce Allah (celle celâluhu), mü’minin mehâbetini aldı..
mü’min,
mehâbetsiz kalınca da kâfir gelip galebe çaldı.
Artık, mü’mini görseler dahi
ondan korkmuyorlar, gözünün içine baka baka onu aldatıyor ve onunla alay
ediyorlar.[25]
Mü’mine, harp meydanından kaçmak yakışmaz.
O, orada doğranabilir ama, yine
kaçmaz.
Tarih bunun binlerce misaliyle doludur.
Ve hepsi de bu civanmertliği ve
gözüpekliği âdeta Bedr’in aslanlarından öğrenmişlerdir.
Bu savaş, ileride
geleceklere de örnek olması bakımından çok önemlidir.
Yermuk’te 20 bin kahraman, 200 bin Bizanslıya karşı savaşmıştı.
O da Bedir
gibidir.
Tabiî ki bu zafer aynı ruh ve şuuru, paylaşan insanların omuzunda
bayraklaşmıştı.
Düşünün ki o gün, Yermuk’te, binlercesi gibi oldukça farklı bir
kahraman daha vardır.
Adı, Hunâş b.Kays… Öğle vakti ayağı bir kılıç darbesiyle
kopar da bundan hiç haberi olmaz.
İkindi vaktine doğru, zafer mü’minlerin
lehinde neticelenmiştir ve bu bahadır, attan inmek istemektedir.
Her zaman
olduğu gibi ayağını yere doğru atarken boşluğa gider ve yere yuvarlanır.
Ne
olduğunu anlamak için doğrulup ayağa kalkmak isteyince, işi anlar; o gün ayağı
kendinden önce Cennet’e gitmiştir.[26]
Öyle savaşıyorlardı ki ne dünya, ne de ukbâ umurlarında değildi.
Onlar, Yunus’un
diliyle, “Bana Seni gerek Seni!” diyor, her yerde O’nu solukluyorlardı.
Savaşta kaçmak, büyük bir cürümdür.
Bu mevzuda Cenâb‑ı Hak, bir ölçü getirmiş ve
geri çekilmeler, ancak bu ölçü çerçevesinde değerlendirmeye tâbi tutularak
tecviz edilmiştir.
Ve hiç kimse bu ölçüyü kendi heva, heves ve düşüncesine göre
yoruma tâbi tutamaz.
Ölçü şu âyetle çerçevelenmiştir:
وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلاَّ مُتَحَرِّفاً لِقِتَالٍ أَوْ
مُتَحَيِّزاً إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوَاهُ
جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
“Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak
maksadı dışında, o gün arkasını dönüp kaçan kimse, Allah’tan bir gazaba uğramış
olur.
Onun varacağı yer de Cehennem’dir.
Bu ne kötü bir dönüştür!” (Enfâl
sûresi, 8/16)
Mute’nin kahramanları, geriye döndüklerinde, Allah Resûlü’nün huzuruna
çıkamamışlardı.
Hepsi de hicap içindeydi.
Kendilerini harp kaçağı şeklinde
mütalâa ediyor ve saklanıyorlardı.
Efendimiz ise, onları bağrına bastı ve
yukarıdaki âyetle onlara teselli verdi.
“Siz kaçmadınız.
Bana dehalet ettiniz.
Toparlanıp yine gideceksiniz.”[27] dedi.
Evet, eğer geriye çekilme olacaksa
komutanın emriyle ve bu mülâhaza içinde olacaktı.
Burada diğer önemli hususlardan biri de, kumandanın her an askerinin başında
olmasıdır.
Tarih şahittir ki, ne zaman İslâmî bir devletin başındakiler,
ordularının başında bulunmuşlarsa, ekseriyetle hep muzaffer olmuşlardır.
Ve
belli bir dönemde Osmanlılar’da olduğu gibi, ne zaman da padişahlar sarayda
oturmaya başlamışlarsa gerileme, gevşeme ve çözülme baş göstermiştir.
Kanunî, 46
senelik saltanatını hep at sırtında ve cepheden cepheye koşarak geçirmiştir.
Devleti zirvede tutabilmesinin en büyük sırrı da -Allah’ın inayetiyle- işte
budur.
Yukarıdan beri arz etmeye çalıştıklarımızla gördük ki, Bedir de diğer
zaferlerimiz gibi, Allah yolunda, Allah’a güvenilerek ve şartlarına riayet
edilerek, yani sebeplere tutunarak elde edilmiş bir zaferdir.
Evet, Allah
Resûlü, bütün fiilî duaya ait hususları tamamladıktan sonra, orada da ellerini
açmış ve Rabbine dua dua yalvarmıştı.
Bu iki dua birleşince de, Cenâb-ı Hak,
mü’minlere parlak bir zafer nasip etmişti.
Arîz ve amîk olmasa da, siyer ve megâzînin bize intikal ettirdiği ölçüde, size
Bedr’i intikal ettirmeye çalıştım.
O, mükemmel bir askerdi.
Bu mükemmel asker
bir avuç serdengeçtisiyle, falsosuz, fiyaskosuz, Rabbinin takdir buyurduğu
noktaları tutuyor ve biz, O’nun başarılarının alnında hep: “Muhammedün
Resûlullah” gerçeğini okuyoruz..
evet, O niçin başarılıdır?
Çünkü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhu)
Resûlü’dür.
O, Cenâb-ı Hakk’ın talimiyle, terbiyesiyle ve Allah’ın iyi bir asker
kılmasıyla iyi bir askerdi.
Evet O, dersini Allah’tan (celle celâluhu) alıyordu.
Çünkü O, bir vazifeliydi.
Bu mevzuda O’na bahşedilen en büyük mazhariyetlerden
biri, Allah’tan (celle celâluhu) gelen emirleri, bütün incelikleriyle anlayıp
değerlendirebilecek olan “Fetanet-i A’zam”dı.
Bu, akıllara durgunluk veren akıl;
(Cerbeze yapan, kendine göre bir yol tutup giden değil) ilâhî maksatları,
Allah’ın (celle celâluhu) emir ve isteklerini arızasız, kusursuz anlayan akıl
demekti.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, ferman-ı ilâhî olan Kur’ân’la, kâinat
kitabındaki gerçekleri telife muvaffak olan tek insandır.
Evet, Kur’ân ne
diyorsa, daha evvel Allah’ın (celle celâluhu) ilim pergeline göre işlenmiş,
kudret ve irade ile ortaya konmuş, meşîet-i ilâhî ile meydana getirilmiş kâinat
kitabı da, aynı şeyleri anlatmaktadır.
Bu iki kitabı tevfîk etmede, daha
doğrusu, bu tevfîki kavrayıp ifade etme ve hayata geçirmede Hz.Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) tektir, müstesnadır ve eşi-menendi yoktur.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/261; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/268.
[2] Taberî, Câmiu’l-beyan, 2/631; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 1/268.
[3] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/260.
[4] Ebû Dâvûd, edeb 100.
[5] İnsan sûresi, 76/30; Tekvir sûresi, 81/29.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/182; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/274.
[7] Buhârî, megâzî 17; Müslim, imâre 145.
[8] Rahmân sûresi, 55/7-9.
[9] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/159; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/260.
[10] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/159.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/8; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/176.
[12] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 67.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/159; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
3/120; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/260.
[14] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/120.
[15] Müslim, cihad 86; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/538.
[16] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/411; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 5/258.
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/168; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/267.
[18] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/173; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/273.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/166; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/266.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/183; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
3/287-289.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/50; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/46-47.
[22] Buhârî, cihad 37; rikâk 7; Müslim, zekât 121-123.
[23] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/463; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/371.
[24] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/86; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 3/372.
[25] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/278.
[26] Belâzurî, Fütûhu’l-büldan, 1/142-143; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 15/377;
İbn Hacer, el-İsâbe, 2/187; Tabsîru’l-müntebih, 1/397.
[27] Ebû Dâvûd, cihad 106; Tirmizî, cihad 36.
Sarp Yokuş Uhud
Şimdi de, Allah’ın (celle celâluhu) inayetiyle, Uhud’a dönerek, bir de Uhud
zaviyesinden, O muhteşem asker, O Büyük İnsan ve O menendi olmayan Nebi’nin,
Uhud’da ortaya koyduğu firaset ve fetaneti beraber takip etmeye çalışalım.
Mü’minin münafıktan ayrıldığı Uhud, vefalının vefasızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin
kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde
zaaf olandan ayrıldığı Uhud… O hep ürpertilerle anılacaktır.
Allah Resûlü, bir gün Uhud’un eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış
ve أُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ “Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever
biz de onu!”[1] buyurmuştu.
Yukarıda da arz ettiğim gibi, bu söz, 14 asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir
küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud’un müdafaası gibidir.
Allah Resûlü, bir
yanlış anlayışla, Uhud’a vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye,
gönüllere su serpmiş ve rencide olan Müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin
bulunduğuna işarette bulunmuştur.
Evet, Asr-ı Saadet’te, Müslümanların onuru, Uhud’da olduğu kadar, başka hiçbir
karşılaşmada kırılmamıştır.
Bu doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir.
Hatta Uhud,
Müslümanların paniğe kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir.
Esbap
plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.
Netice itibarıyla, Allah Resulü’nün bir başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet
görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında
ordudan ayrılarak, Müslümanları arkadan vurmaları..
ve yine daha işin başında,
Müslümanların kuvve-i mâneviyelerini sarsmaları..
bu arada, ashabın, kendi
seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları..
meşru da
olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler sıralanabilir.
Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud’da küçük bir sarsıntı geçirildiği
muhakkaktır.
Ve bunu Uhud’a bağlamak hiç de doğru değildir.
Onun içindir ki,
Allah Resûlü, Uhud’u sevdiğini ifade buyurmuş..
ve bu vehmi zihinlerden
silmiştir.
Şimdi, evvelâ Uhud’a nasıl gelindi, Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi?
Bundan kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud’un bir
tahlilini yapmaya çalışalım ki, bu mağlubiyet gibi görünen savaşta dahi Allah
Resûlü, eşsiz bir erkân-ı harp ve nazîrsiz bir askerî deha -O’nun için bu tabiri
kullanma caizse- olduğu ortaya çıksın.
Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve kinini iyice körüklemişti.
Bilhassa,
Bedir’de yakınları ölenler, durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik
ediyorlardı.
Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır kalmadı.
Ka’b b.Eşref vasıtasıyla, Medine
içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyordu.
Ka’b b.Eşref, şiirleriyle
Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren tipik bir
yahudiydi.
Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi.
Tabiî, Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında
Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.
Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti.
Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine
halkının kuvve-i mâneviyesini kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da
olurlardı.
İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca hep böyle tahribat yapıldı.
Vücuda
musallat zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık Medine’ye musallat
olmuşlardı.
O emin ve medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı
mikroplardan korunması gerekiyordu..
ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.
İslâm’ın en azılı düşmanı Kâ’b b.Eşref, bu dönemde öldürüldü.
Çünkü O, büyük
bir ihanet şebekesinin başındaydı.
Öldürülmesi mutlak bir zaruret hâline
gelmişti.
Muhammed b.Mesleme bu zarureti yerine getirdi.[2]
Benî Kaynuka yahudileri, gemi azıya almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı.
Bu
arada bir Müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı
adam öldürmeler oldu.
Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah
Resûlü’ne meydan bile okudular.
Küstahça, “Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle
savaştın, eğer bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!”
dediler.
Allah Resûlü de, her zaman Müslümanlara saldıran ve daha büyük saldırılar
plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü.
Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim
oldular ama, güven vaat etmediklerinden Allah Resûlü de onları Medine’den
sürdü.[3]
Medine artık, yavaş yavaş Emin Belde hâline geliyordu.
Bu arada Mekke, bütün
şiddetiyle kaynamaya devam ediyordu.
Ebû Süfyan, Müslümanlardan intikam alıncaya
kadar yıkanmayacağına yemin etmişti.
Hatta bir ara Benî Nadîr yahudilerinin
bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, Müslümanlara ait bir iki yeri de
kundaklamıştı.
Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke’ye kaçmıştı…[4]
Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı, kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri
saati saatine merkeze ulaştırıyordu.
Bu arada bir haber daha geldi.
Kureyş,
çoluk-çocuk, kadın-erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını
da alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler.
Allah Resûlü, kurultayını toplayarak istişare etti.
Kendi düşüncesi, Medine’de
kalıp müdafaa harbi yapma merkezindeydi.
Çünkü, Bedir’de nasıl Kureyş, hiç
beklemediği bir strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı.
Kureyş,
Bedir’deki tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak
geliyordu.
Eğer Medine’de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre
muhasaraya müsait olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği yere
dönüp gidecekti.
Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak şöyle izah
buyurdu: “Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri yerlere
yerleştirelim.
Sonra da Medine’nin kenar mahallelerinde Kureyş’e karşı müdafaada
bulunalım.”[5]
Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu hususları düşünüyordu:
a.
Müslümanların esas gaye ve hedefi harp değildir.
Onlar, emniyetin
temsilcileridir.
b.Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu
mâniayı ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve harp ederler.
c.
Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için
savaşırlar..
ve gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar.
Bu da onların en
meşru haklarıdır.
Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen insanlara verilecek bu tür imajlar çok
mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih
etmekte idi…
1.Uhud Öncesi Meşveret
Allah Resûlü, müdafaa harbi yapacaktı..
düşünceler bu noktada temerküz ediyordu.
Bu arada bir de rüya görmüşlerdi: O, “Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım
sığırlar boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.” Bu rüyayı
kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurdular:
“Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, müdafaa harbi yapalım.
Onlar
saldırsınlar, biz onları burada karşılayalım.
O boğazlananlar, benim ashabımdır.
Oraya gitmeyelim.
Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması,
yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.”
Evet, Allah (celle celâluhu), göstermiş, tenbihte bulunmuş ve Habib’ine bir
sinyal vererek âdeta; “Onlara müdafaa harbi yapın.” demiştir.
Rüyada
Resûlullah’ın kılıcının ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz.Hamza’nın
şehadetine işaretti.
Evet, Allah’ın Aslanı Hamza, bu muharebede şehit
olacaktı.[6]
Bu sırada Bedir’de bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehit olmak için hep dua
ediyorlardı.
Allah (celle celâluhu), onların dualarını da kabul buyuracaktı.
Meselâ, Enes b.Nadr “Allah beni müşriklerle bir karşılaştırırsa!” diyor ve
şehitlik arıyordu.
Yani Enes ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki,
ben o gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır ve bu hâlimle Allah’ın
huzuruna çıkarım mülâhazası içindeydi..
ve onlar bunu ciddî bir istek ve önü
alınmaz bir arzu ile bekliyordu.
Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı.
Elbet böyle bir dua reddolunmazdı ve olmadı.[7]
Kim bilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve dua dua Allah’a
(celle celâluhu) yalvarıp bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O’na da
şehitlik kapısı açılsın.
Abdullah b.Cahş, Amr İbn Cemûh, Sa’d İbn Rebî, hepsi de şehitlik bekleyen ukbâ
buudlu insanlardandı.
Keza, Sümeyra Hanımın (radıyallâhu anhâ) çocukları da
şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı.
Şehitlik onların her gece rüyaları ve
hülyaları olmuştu.
O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.
Allah Resûlü, meşveretle meseleleri topluma mâl ediyordu.
O öyle davranacaktı
ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın.
Böylece, her
fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye daha çok omuz verecekti.
Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu.
Gerçi Allah
Resûlü vahiyle müeyyetti.
Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın,
“Şöyle olsaydı, böyle olsaydı…” demesinler diye, evvelâ meşveret ediyor, sonra
meşverette kendi içtihatlarını da ortaya koyuyordu.
Gençler: “Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, ‘Hodri
meydan!’ diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım.
Bizi bu şerefli mücadeleden
mahrum etme!” diyorlardı.[8]
Evet, bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı.
Hâlbuki
Allah Resûlü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye
taraftar değildi.
Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı.
Ne var ki gençler,
alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı.
Büyükler meseleye muttali olduklarında
ise, Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu.
Bunların gelip, gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, meseleyi
artık değiştiremezdi.
Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik
mahzurlar doğuracaktı.
Evvelâ, karar verdikten sonra karardan dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma
ve fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi verecekti ki, bu da fasit bir daire
içine girilme demekti.
Hâlbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve
düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi
yapmayacağı bir yanlışlıktı.
Elbetteki liderler lideri İki Cihan Serveri, böyle
bir yanlıştan müberra ve münezzehti..
müberra ve münezzeh kalacaktı.
İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve ezkaza bazı arızalar zuhur ederse,
baştan bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli uygunsuz sözler duymak..
en azından
böyle bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.
Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde edilecek her türlü ganimet,
-kazanılacak şeref ve izzet de dahil- hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki
kadar olmazdı, olamazdı da.
Bu da yine, gayr-i memnunların çıkış yapmalarına
sebep olabilirdi.
İşte bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Bir
nebi zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü
vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!…”[9] Çünkü Allah O’na: فَإِذَا
عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ “İstişare ile karar verip azmettiğinde,
Allah’a güven ve O’na tevekkül et!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159) buyurarak
kararlılığı emrediyordu.
Evet, yoldaki her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar.
Her
yeni hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü ârâ (görüş
dağınıklığı) olur.
Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.
Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmak istiyordu.
Fakat
meşverette, meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca, istişare istikametinde
karar verdi ve bir daha da kararından dönmedi.
Bunun akıbeti ne olursa olsun
dönmezdi de.
Zira, millet ve devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli bir
esasın tespit edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehit de olsaydı Allah Resûlü, o
yolda yürüyecekti…
Bedir, doğrudan doğruya bir fetihti, Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.
2.Uhud’a Doğru
Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru hareket emri verir.
Asker Uhud’u tutacak ve
böylece düşmanın Medine’ye taarruzu önlenecekti.
Kadın ve çocuklar emin yerlere
yerleştirildi.
Eğer düşman Medine’ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve
böylece düşman hareketsiz hâle getirilecekti.
Anında karar verilmişti ama,
alternatif stratejiler de vardı.
Uhud’un eteğine varıldığında harp vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700
kişiydi.
Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen Abdullah b.Übey b.Selûl, 300
adamını alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan
ayrılmıştı.[10] Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı.
Sancak
yine Mus’ab b.Umeyr’e (radıyallâhu anh) verilmişti.[11] Süvarilerin başında ise
Zübeyr b.Avvam (radıyallâhu anh) vardır.
Zırhsız askerlerin başında da Hz.
Hamza (radıyallâhu anh) bulunuyordu..
… Ve okçular… Düşmanın arkadan gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere
yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah b.Cübeyr (radıyallâhu anh) vardı.
Allah Resûlü, o gün okçulara ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı
koruyun..
ve zinhâr yerinizden ayrılmayın.
Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile
yerinizi terk etmeyin.
Ve yine bizim cenazelerimizi kartallar kapıp götürüyor
olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”[12]
Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı.
Bu defa saf şeklinde
değil de değişik bir tatkik uygulayacaktı.
Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek,
düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı.
Sonra bir kısım
ölüm fedailerini; İbn Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn Umeyrleri, Ebû Dücâneleri
ve aslanlar aslanı seyyidina Hz.Hamzaları düşmanın bağrına salacaktı…
Bedir’de parola “Ehad! Ehad!”tı.
Uhud’da ise “Öldür! öldür!” mânâsına “Emit!
Emit!”di.[13] Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve
Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.
Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış..
ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı
göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı.
Bütün sahabe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama,
herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle kılıcın asıl
sahibini arıyordu.
Derken kılıcın asıl sahibi Ebû Dücâne sordu: “Yâ Resûlallah!
Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resûlü: “Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir.”
buyurdu.
O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver yâ Resûlallah!” dedi..
ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu.
Ölüm sarığını başına sardı ve düşman
saflarına daldı.
Ensar, Ebû Dücâne’yi (radıyallâhu anh) çok iyi bilirlerdi.
O, al renkli sarığı
sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti..
ve bu esnada kimse Ebû Dücâne’nin
(radıyallâhu anh) karşısında bulunmak istemezdi ve bulunamadı da.
Biz, yukarıda
geçen konuşmayı sadece Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) ile Allah Resûlü arasında
geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz.[14] Hâlbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki,
Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) gibi daha niceleri var!
Abdullah b.Cahş (radıyallâhu anh), kendisini öldürecek bir hasımla karşılaşmak
için Allah’a (celle celâluhu) dua etmektedir.
Aman Allahım, bu nasıl ukbâ ve
ebediyet mülâhazasıdır! Hamza’nın (radıyallâhu anh) kükreyişleri, aslanların
ödünü koparacak gibidir.
Ve bu ölüm fedailerini düşmanın bağrına salmak, hiç
beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebû Süfyan, Bedir hesapları yaparken, yeni bir
şaşkınlık yaşıyordu.
Evet, Uhud’da karşılaştıkları hiç de Bedir’dekilere
benzemiyordu.
Hele, “Ölüm! Ölüm!” nârâları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir
titretiyordu.
Evet, müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı.
Beklemedikleri için de birdenbire
bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci safhası buydu.
Bu birinci safhada,
Allah Resûlü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud’a vererek okçularını uygun
bir yere yerleştirmiş, onlara: “Sakın yerinizden kıpırdamayın!” demiş, sonra da
aslanlarını düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı bozguna uğratmıştı..
hem
öyle bir bozguna uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda kadınların
çadırlarında buldular.
Bu arada Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) ta merkezde
korunan, Ebû Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını
kaldırıp tam başına indireceği zaman “Allah Resûlü’nün kılıcını bir kadının kanı
ile kirletmeyeyim.” mülâhazasıyla geriye döndü.[15]
Bütün sahabe, bu kadar başarı ile, kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış,
vazifesini bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi.
(Allah (celle celâluhu) ebeden onlardan razı olsun.)
Âl-i İmrân sûresi, sanki Uhud’da mücadele veren bu insanları
destanlaştırmaktadır.
Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların etrafını alan
yiğitler tablolaştırılıp tasvir edilirken Allah Resûlü’nün etrafındaki bu
bahadırlara da telmihler yapılmış ve şöyle denmiştir:
وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا
أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللّٰهُ
يُحِبُّ الصَّابِرِينَ * وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا ربَّنَا
اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا
وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ * فَآتَاهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ
الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ اْلاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“Nice peygamberlerin yanında Rabb’e kul olmuş savaşan rabbanîler vardır ki,
Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun
eğmemişlerdir.
Allah sabredenleri sever.
Onların dedikleri ancak şu idi:
‘Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı
artır, inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!’ Bu yüzden Allah, onlara dünya
nimetini de ahiret nimetini de fazlasıyla verdi.
Allah işlerini iyi yapanları
sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/146-148)
Âyet, rabbanîleri anlatıyordu.
Ama tarihî tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar,
Uhud’da kavga veren insanlardı.
Zaten bu âyetler Uhud münasebetiyle nazil
olmuştu.
3.Uhud’un Safhaları
Uhud’da üç ayrı tablo vardır:
a.
Birinci tablo:
Allah Resûlü’nün alelacele verdiği kararların başarı ve muvaffakiyetle
neticelenmesi tablosudur.
Gerçi bu bölümde de birkaç şehit verilmişti.
Ama
Seyyidina Hz.Hamza, Ebû Dücâne, İbn Cahş (radıyallâhu anhüm) düşmanı ekin biçer
gibi biçip geçmişlerdi.
Ve açık bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna
uğratılmıştı.
Bu esnada kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup,
kaçmayı önlemeye çalışmış ve “Bu size yakışmaz!” diye yalvarmışlardı ama,
kaçmaya yüz tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.
Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi
kadar olduğunu mevsuk tarihler söylüyor.
Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı.
Bu da takriben Müslümanların beş katı demekti.
Yani her fert, beş insanla
savaşmak zorundaydı.
Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişti.
Bunlar def
çalıyor ve askeri coşturuyorlardı.
Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı
idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi, burada da yine
bozguna uğramışlardı.
İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir tali’sizlik
oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz.
Zira, onlar mukarrabîn, yani Allah’a (celle
celâluhu) çok yakın ve sanki O’nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı.
Bizler, İslâm ve iman mevkiinin insanlarıyız.
İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve
ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz.
Onlar ise, Allah’ı (celle
celâluhu) görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok
farklı görüyorlar; hatta çok defa kemmiyetsiz, keyfiyetsiz lâhûtî derinlikler
müşâhede ediyorlardı.
Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalblerinden ve
kafalarından geçecek şeylerden dahi muaheze olabilirlerdi.
İşte orada hafif bir
çözülme..
ve Allah Resûlü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki
sarsıntı bir mukarrabîn okşanmasıydı.
Evet, zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud’da başarılıdır.
Bir kısım tarihlerin
yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir.
Ben şahsen burada “hezimet” tabirini çok
ağır buluyorum.
Ruhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir
aralık sarsıntı oldu.” diyorum.
b.İkinci tablo:
Düşman hezimete uğramıştı.
Kaçan kaçana bir bozgun vardı.
Müslümanlar ister
istemez Bedr’i hatırladılar.
O zaman da düşman ordusu böyle kaçmıştı.
Derken
işin bittiğine hükmettiler.
Sıra ganimetleri toplamaya gelmişti.
İşte şurada
develer, atlar, sığırlar onları bekliyordu.
Düşman, bütün mal varlığını bırakıp
öyle kaçmıştı ki, zâhiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu.
Bu
itibarla da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi.
Her ne kadar
Abdullah b.Cübeyr (radıyallâhu anh) onlara Allah Resûlü’nün emrini hatırlatmış
idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı.
Zira ayrılanlar, bu
emri, “Savaşın sonuna kadar sebat edin!” şeklinde yorumlamışlardı..
ve işte
savaş sona ermişti.
Ayrıca onlara göre böyle bozguna uğramış bir ordunun
toparlanıp geri dönmesi muhaldi.
İşte Uhud’un ikinci tablosu.!
c.
Üçüncü tabloya gelince:
Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında
hiç yenilgi görmemiş askerî deha Halid’in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi.
Ve şimdi fırsat onun eline geçmişti.
Bu esnada Müslümanlar, kılıçlarını kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle
meşguldüler.
Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid,
yıldırım gibi ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı.
Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı.
Hatta onlar, harbi bitti kabul
ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini kaybetmişlerdi.
Bu da
yine Halid’in işine yarayacaktı.
Fırsatı değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu
gerçekleştirdi…
Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda var.
Esasen, Uhud’a gelinirken bir
gedikle geliniyordu.
Efendimiz Medine’de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve
dışarıya çıkmada ısrar etmişlerdi.
Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek
demekti.
Şimdi bu fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu.
Allah
Resûlü, “Şurada sebat edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini terk
etmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi.
Bu sürçmeleri
Kur’ân şöyle ele alıyor: إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا
كَسَبُوا “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.”
(Âl-i İmrân sûresi, 3/155)
Yani, işin başında onlara “Kalın!” dendi, onlar: “Medine dışına çıkıp harp
edelim!” dediler.
Harp esnasında onlara, “Yerinizden ayrılmayın!” dendi.
Onlar
ise yerlerinden ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine
yardım etmeye koyuldular.
Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye
girişti.
Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu.
Eğer Cenâb-ı Hak, rahmetiyle
bu fasit dairelerin devam etmesine mâni olmasaydı, yanlışlıklar birbirini takip
edip gidecekti… Rahmetin gazaba sebkat edişi bir kere daha ayân-beyan zuhur
etmiş ve o mukarrabîn topluluğuna kanat açmıştı.
Bir de orada, harp bitti diye, ganimet toplamaya koyuldular.
Gerçi bu, harbe
iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler için gayet normal bir hareketti.
Ancak, mukarrabîn için bu dahi bir kayma sayılırdı.
Nitekim Cenâb-ı Hak,
Bedir’de elde edilen ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz etmişti..
Hatta
Allah Resûlü ve Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra
ağlamış ve Hz.Ömer (radıyallâhu anh) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde
gözyaşı dökmeye başlamıştı.[16]
Onlar, dünyaya meyledemezdi..
aksine ona karşı tavır belirlemeleri lâzımdı.
Ganimeti, alalım, götürelim düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede,
o meydanda, şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrabînin buna tenezzül
etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah te’dib-i
âcilesiyle bu acı akıbetten onları sıyanet buyurdu.
Ama, bir gedik daha
açılmıştı.
Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir
öncekini unutturacak kadar âdeta katlanarak geliyordu.
Meselâ; en sonunda bütün
musibetleri unutturacak olan, Efendimiz’in kuşatıldığı, hatta şehit edildiği
şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya yetti..
bereket versin, tam Efendimiz’in
bulunduğu yere kadar ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında, sesini
duyurabileceği kimselere sesini duyurmuş ve o ilk tahşidat ile çevresinde etten
kemikten bir kale teşekkül etmişti.
Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve
yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi..
tabiî başlarında da Ümmü Umâre
(radıyallâhu anhâ), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın..
beyini ve
oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı.
Kendisi de belinde matara, elinde
sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu.
Gördüğü manzara dehşet vericiydi.
Allah Resûlü’nün etrafında etten kemikten bu
kale parça parça olup devriliyor ve hain eller adım adım O’na doğru
yaklaşıyorlardı.
Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir
et hâline getirmeden, Allah Resûlü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi.
Orada
artık, her gayz ile bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok,
O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar
gidip bir mü’minin bağrına saplanıyordu.
Bir an gelmişti ki kırılmadık kol,
kesilmedik baş kalmamıştı.
Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü
göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince Nesibe (radıyallâhu anhâ)
elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben yâ Resûlallah!” cevabını
vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı.
Artık şimdi o, bir dişi aslan gibi
elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları biçip
geçiyordu.
Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama, iş başa düşünce
âdeta aslan kesilmişti.
O, Allah Resûlü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken
oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile
sarar ve elini sırtına vurarak: اِذْهَبْ فَقَاتِلْ أَمَامَ رَسُولِ اللّٰهِ “Git,
Resûlullah’ın önünde savaş evlâdım!” der ve savaş mevkiine döner.
O kadar yakın
savaşıyordu ki, âdeta Allah Resûlü’nün fısıltılarını duyuyordu.
Sırtında, elin
içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmış, kanlar içinde, O, Allah
Resûlü’nün fısıltılarını, Allah Resûlü de O’nun fısıltılarını duyacak kadar
birbirlerine yakınlar.
O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor: مَنْ
يُطِيقُ مَا تُطِيقِينَ “Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim
dayanabilir ki!” Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın: اُدْعُ اللّٰهَ أَنْ
يَجْعَلَنِي مَعَكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Allah’a dua et, beni Cennet’te seninle
beraber eylesin!” der.
Ve Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından,
kolundan kanlar akan bu kadına dua eder: “Allahım, Cennet’te onu benimle beraber
kıl!”[17] Şerefli kadın bu duayı işitince: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde
savaşabilirim.” der.
Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdeta bir danteladır: Akabede Efendimiz’e biat
edip Medine’ye davet etmesi..
bütün aile efradıyla İslâm’ın emrine girmesi..
Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir
performans sergilemesi..
tesettür âyeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak
edememe üzüntüsüyle sarsılması..
yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye
çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye
dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat
yaşamıştır.[18]
Uhud’daki ölüm fedailerinden biri de Enes b.Nadr’dı..
Enes b.Mâlik’in amcası..
Enes b.Nadr (radıyallâhu anh), hem savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü
yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?” diye haykırıyordu.[19]
İlk tahşidat burada olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı.
Artık, sarsıntı durmuş ve Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan
arkadaşlarına her şeye rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu.
Bu arada, Sa’d İbn Rebî (radıyallâhu anh) Uhud’un bir köşesinde ölümünü
beklerken yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu:
“Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un arkasından buram buram Cennet
kokularının geldiğini duyuyorum.
Ve cemaatime de selâm götürün, nefes alıp
verdikleri sürece Allah Resûlü’ne bir şey, olursa Allah (celle celâluhu)
huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”[20]
… Ve tabiî şehitlik için dua edenlerin duası da kabul olmuştu: Enes b.Nadr dua
etmiş, İbn Cahş dua etmiş, Hamza dua etmiş ve bunların duaları kabul olunmuş,
olunmuş da kanatlanıp göklere uçmuşlardı.
Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan
seylapları önünde sürüm sürüm..
ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan
ağlıyordu..
bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah Resulü’nün
vefatı şâyiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının kuvve-i mâneviyesini
sarstı..
ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir kısmı Medine’ye gelip yeni bir
tabye plânlamak, kimi başka mülâhazalarla sağa-sola koşuşup durmaya
başlamışlardı..
ve tam mânâsıyla panik içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b b.
Mâlik’in o gürül gürül sesi duyuldu: يَا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ! أَبْشِرُوا،
هَذَا رَسُولُ اللّٰهِ “Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun, işte Resûlullah
(hayattadır)!”[21]
Uhud bu sesle; yeniden bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e uyanır gibi cana geldi ve
herkes O’na doğru koşmaya başladı.
İkinci tahşidat, Resûlullah’ın içinde
bulunduğu çukurun etrafında yapıldı.
Yeniden, etten-kemikten bir sur teşekkül
etmişti.
Kimisi O’nun etrafında pervane gibi dönüyor, kimisi mübarek yüzüne
saplanmış miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada
toplanmasını temine çalışıyordu.
Ama hepsi de O’nun üzerine tir tir titriyordu.
Zaten, O’nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir
sahabe yoktu.
İşte bu, Allah Resûlü’nün etrafındaki ikinci tahşidattı.! Bir kere
daha ölmeye söz verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı.
İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı.
Artık
okçuların yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması,
O’nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı.
Etrafında toplananlarla O,
sessizce Uhud’un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları
hazırlıyordu.
Yani, Allah Resûlü, muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü
tabloyu hazırlamaktaydı.[22]
4.Hezimetten Zafere
Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir zaferdi..
zaferdi, zira, düşman ric’at
etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı.
Vâkıa, Ebû Süfyan yeni bir taarruza
niyetlenmişti ama, Safvan b.Ümeyye: “Yâ Ebâ Süfyan, geri dönelim.
Zira
Muhammed’e onların hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir.
Şimdi bir zafer
kazandık.
Bunu hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten
vazgeçirmişti.
Aslında, o da aynı kanaatte idi.
Ve, Mekke’ye doğru yola
koyuldular.[23]
Mağlubiyet gibi görünen bir durumdan sonra Allah Resûlü, âdeta yeniden parlak
bir zafer kazanmıştı.
Bununla da kader, sanki sahabeye şöyle bir ders veriyordu:
Allah (celle celâluhu), Habibi’ne doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle
muvaffakiyetler bahşetmektedir.
Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve
zevahir açısından vardır.
Yoksa, Resûlü’nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve
sadece Allah’tır (celle celâluhu).
İşte, Uhud’un hem başında ve hem de neticesinde elde edilen zaferler,
Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı.
Fakat
Allah (celle celâluhu) bu en zor şartlarda dahi Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve
O’na vaad ettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir:
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِإِذْنِهِ حَتَّى إِذَا
فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي اْلأَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا أَرَاكُمْ
مَا تُحِبُّونَ مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ
اْلاٰخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ
وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ * إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ
عَلَى أَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غَمًّا
بِغَمٍّ لِكَيْلاَ تَحْزَنُوا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ وَاللّٰهُ
خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu.
O’nun izniyle kâfirleri kırıp
biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu
hususta nizâa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi ahireti
istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı.
Andolsun
ki O sizi bağışladı.
Allah’ın mü’minlere nimeti boldur.
Peygamber arkanızdan
sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz.
Kaybettiğinize ve başınıza
gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı.
Allah
işlediklerinizden haberdardır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/152-153)
Allah ile sizin aranızda mukavele vardır.
O: وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ
بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine getireyim.”
(Bakara sûresi, 2/40) buyurmaktadır.
Bu mukavele asla Allah (celle celâluhu)
tarafından bozulmaz.
Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da bozar..
ve
deniyor ki; Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu.
O’nun emri, izni ve
meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.
“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere fiyaskoya girdiniz.
Beş dakika sonra
gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz.
Evet, Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu.
Fakat siz acele ettiniz..
derken aranıza nizâ girdi.
Evet, cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca nizâ çıkar.
Zaten her yeni
karar teşettüt-ü ârâ’ya sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana
getirir..
ve her düşüncenin sâliki olur..
derken birlik ve vahdet bozulur.
Allah
(celle celâluhu) size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz
mukarrabînsiniz.
Bu, başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz, huzur-u
risaletpenâhîye mazhariyet cihetiyle insibağa mazhardınız.
Sürekli vahiy ile,
Allah Resûlü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile boyanıyordunuz.
Siz daha
önceden baştan ayağa Allah’ın (celle celâluhu) memnun olacağı hüviyeti
kesbetmiştiniz.
Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce -Dünya idi bu ve çok önemli
değildi..
Olsa da olurdu olmasa da olurdu- Allah (celle celâluhu) onu da sizin
elinizden aldı.
Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrum etti.
Çünkü siz ukbâya
talip olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan gelecekti.
Bir ölçüde dünyaya talip oldunuz.
Hâlbuki dünya talebi için sarfedilen enerji
kadar bir enerjiyle, ukbâ talep edilemez.
Ukbâ, daha himmetlice, dünya daha
aşağıdan takip edilmeliydi.
Ayrıca siz, ukbâyı talep etseydiniz, dünya koşa koşa
arkanızdan gelecekti.
Unutmayın, kasem olsun Allah (celle celâluhu) sizi
affetti.”
Allah Resûlü, o korkunç sarsıntıdan sonra bir bakıma yeni bir zafer elde
etmişti.
Ebû Süfyan ordusu Mekke’ye, Allah Resûlü de onların içine ciddî bir
korku saldıktan sonra Medine’ye döndüler.
[1] Buhârî, zekât 54; Müslim, fedâil 11.
[2] Buhârî, megâzî 15, 16; Müslim, cihad 119; İbn Hişâm es-Sîratü’n-nebeviyye,
3/121.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/311-313; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/3-5.
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/310-311; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 3/344.
[5] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/351; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/8-9;
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/11.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/8; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/11-12.
[7] Müslim, imâre 148.
[8] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/9; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/11-12.
[9] Buhârî, i’tisam 28; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/351.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/9-10; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/13-14.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/12; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/15.
[12] Buhârî, cihad 164; Ebû Dâvûd, cihad 116; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/25.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/15.
[14] Müslim, fedâilu’s-sahabe 128; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/123; İbn Kesîr,
el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/15.
[15] Bezzâr, Müsned, 3/193-194.
[16] Müslim, cihad 58; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/31-32.
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/30-31; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/140, 266.
[18] İbn Hacer, el-İsâbe, 8/140, 266.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/34.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/44, Hâkim, el-Müstedrek, 3/221-222.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/35.
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/35.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54-55; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/51.
Hamrâü’l-Esed’e Doğru
Tam Medine’ye geldikleri an, Nuaym İbn Mesud -ki o esnada henüz yolunu
bulamamış, henüz şikârına okunu atamamış, henüz ışığa, gündüze uyanamamış bir
tali’sizdir.
Onu tanıyanlar, ona şeytan derlerdi.
Evet, öyle bir dehaya sahipti.
Uhud’da da bu şeytaniyetini bütün derinlikleriyle kullandı- Allah Resûlü’ne
geldi ve: “Ebû Süfyan yeniden kuvvetler tertip etmiş geliyor.
Beyhude
savaşmayın, teslim olun!”[1] dedi.
Ne var ki hiçbir mü’min buna pabuç bırakmadı.
Allah Resûlü, Medine’nin içine henüz girmiş ve yaralı olanlar, yaralarına sargı
sarma fırsatı dahi bulamamışlardı ki, Ebû Süfyan’ın ordusuyla dönüp geriye
geldiği haberini aldılar.
Oysa ki pek çoklarının ölümü bekleniyordu.
Çünkü
aralarında, yürüyemeyecek derecede yaralı insanlar vardı.
Buna rağmen hepsi
kalktılar ve Hamrâü’l-Esed’e doğru yola çıktılar.
Bu da, Allah Resûlü ve
Müslümanlar adına yeniden bir sindirme hareketi olacaktı.
Buyuracaktılar ki:
“Dün Uhud’da bizimle kim var idiyse yarın yine falan yerde toplansın.
Kureyş
ordusunu takipe çıkacağız!”[2]
Üzerlerinde örtüler, ölümleri intizar edilen o insanlar, birdenbire mezardan
diriliyor gibi hepsi dirildi ve denilen yerde toplanıverdiler.
Evet Allah,
Resûlü’nün hayatbahş olan mübarek sesi ile ölüler bir kere daha diriliyordu.
Yaralıların O’nun sesiyle dirilmesi de bir şey mi! Bûsîrî’nin dediği gibi:
لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ آيَاتُهُ عِظَمًا أَحْيَي اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ
الرِّمَمِ
“Eğer getirdiği mucizeler O’nun yüce şahsı kadar büyük olsa idi,/Mübarek adı
çürümüş kemikler üzerine okunduğu an, o kemikler bile dirilirdi!”
Artık her yanda, Resûlullah’ın yâd-ı cemili duyuluyordu..
duyuluyor ve dört bir
yan velveleyle sarsılıyordu.
Sanki İsrafil sûra üflemiş ve herkes mezardan
kalkıp koşuyor gibiydi.
Bu hâdise münasebetiyle tarih bize bir tek insanın dahi arkada kaldığından
bahsetmiyor.
Aralarında kolu kopanlar, bacağını sürüye sürüye yürüyenler vardı
ama, geriye kalan yoktu.
Hatta, Abdurrahman b.Avf diyor ki: “Öyleleri vardı ki,
yürüyemiyordu da sırtımızda taşıyorduk.” Kılıç tutmaya tâkati olmayanlar da
vardı..
ve bu ordu gidip hedefine ulaştı.[3]
Haber, hareketin önündeydi ve Kureyş sarsım sarsımdı.
Asker, etrafta panik hâsıl
etmeyedursun, daha haber ulaşır ulaşmaz Ebû Süfyan kurtuluşu kaçmakta buldu.
İslâm ordusu zâhiren hezimet gibi görünen bir durumdan sonra, âdeta zafer
nârâlarıyla Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti..
Orada bir gün kaldı..
dinlendi ve
maddî-mânevî yaraları sarılmış olarak geriye döndü.
Bu son yürüyüşte, hiç kimsenin burnu dahi kanamamıştı.
Hâlbuki Ebû Süfyan, sözde
bir zafer elde etmiş gibiydi ama, Allah Resûlü’nün, ordusuyla gelmekte olduğunu
duyunca paniğe kapılıp geriye dönmüş ve kimsede ümit bırakmamıştı.[4]
Şimdi soruyorum: Uhud’da kim galip, kim mağlup?.
Kaçan Kureyşliler mi, kovalayan
İslâm ordusu mu..?
İşte, böyle kritik bir anda, mutlak bir mağlubiyeti eşi görülmemiş bir
galibiyete çeviren ikinci bir erkân-ı harp göstermek herhâlde mümkün değildir.
Ve bu galibiyette, Allah Resûlü’nün inayet buudlu muhteşem fetanetinin mührü ve
damgası vardır.
Değerli okur! Belli bir çizgide Bedir ve Uhud’u Allah Resûlü’nün stratejisi
adına değerlendirmeye çalıştım.
Bir avam insanın, avamca ifadeleriyle, bir
erkân-ı harbe düşen vazifeyi anlatma mecburiyetinde kaldığımdan dolayı kulak
tırmalayacak, muhakemelerinize takılacak ve ruhen sizi rencide edebilecek
ifadeler kullanmış olabilirim.
Allah (celle celâluhu) beni affetsin, siz de
bağışlayın.
1.Devamlı Değişen Strateji
Şimdi de Allah Resûlü’nün Bedir’deki durumunu ve Uhud’daki başı zafer, sonu
zafer, ortadaki sarsıntı ve bu sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana
başlıklar hâlinde arz etmeye çalışacağım:
Allah Resûlü Bedir’de başka bir strateji, Uhud’da başka bir strateji, Hendek’te
başka bir strateji, diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler
uygulayarak daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiat
vermeden (Bütün Saadet Asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit ve kurban
verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve mutlulukla kapamış
eşi-emsali olmayan bir liderdir.
Düşünün ki, hasım koca bir dünyaya karşı,
amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar ilan-ı harp ettiği hâlde O, bu
kadarcık az zayiatla çok önemli işler başarmış ve çağlara imzasını atmıştır.
Evet, Uhud’da ayrı bir strateji, Bedir’de ayrı bir strateji uyguladılar.
Uhud
da, hususî fedailer seçip önemli sorumluluklar yüklediler..
bir yere okçular
yerleştirip düşman taarruzunu önlediler.
Ve bizzat, safların arasına girip,
safları kendi elleri ile tanzim buyurdular.
Teşvikte bulundular..
müsabaka
hissini coşturdular.
Yani bazı sahabeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara
çektiler.
Meselâ, Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh), bir kılıç verip
şahlandırdılar.
Hatta latifdir, Ebû Dücâne’nin (radıyallâhu anh) çalımlı
çalımlı, yürüyüşünü görünce buyurdular ki: “Senin bu yürüyüşünden Allah
hoşlanmaz..
hoşlanmaz ama, burada düşmana karşı böyle yürünür!”[5] Hatta, bu
düşünceden hareketle bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana
karşı mehîb görünme bakımından tasvip etmişler..
ve “İnsan cephede, ne kadar
çalımlı ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür.”
demişlerdir.
Allah Resûlü, Bedir’de kullanmadığı bu taktiği Uhud’da kullanmış ve sahabeyi
yarışa sevk etmiştir.
Elinde gösterdiği kılıca herkes talip olmuş; ama O, bu
kılıcı Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) vermiştir.
Kılıç ona verilince diğer
bütün fedailer, birer Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) kesilmiş ve onun gibi
yiğitlikler göstermişlerdir.
Bedir’de kullanılmayıp da Uhud’da kullanılan bir taktik de, Uhud’da kadınların
da bulunmuş olmasıdır.
Nesibe’nin (radıyallâhu anhâ) nasıl kahramanca
savaştığına az da olsa yukarıda temas etmiştik.
Hz.Fatıma Validemiz (radıyallâhu anhâ), bizzat savaşa iştirak etmiş miydi,
bilemiyoruz.
Ne var ki, savaşın sonunda, Babasının yüzündeki kanı elleriyle
sildiği ve kanı durdurmak için hasır yakıp yaralanan yere bastırdığını muteber
kitaplar kaydediyor.[6] Demek ki yaralılara yardım, onların kuvve-i
mâneviyelerini takviye ve askerleri teşvik gibi maslahatlar gözetilerek, Allah
Resûlü Uhud’a kadınları da götürmüştü.
2.Uhud’daki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri
Uhud’da, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir.
Buna sebep olarak da şu hususları zikredebiliriz:
Birincisi: Allah Resûlü, daha işin başında dışarıya çıkmayıp, müdafaa harbi
yapmak niyetine ve olumlu bir strateji uygulama teklifine karşılık, sahabenin
heyecanı, onların emre itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki;
böyle bir hususta onlara düşen mutlak itaatti.
Harp esnasında okçular için de
aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür.
Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir
mağlubiyete vesile sayılabilir.
İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan..
ve bunu hicret esnasında
her şeylerini bırakıp Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi
fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi.
Ahirete en
yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgul olmaları,
mukarrabîne göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hak da O “akrabu’l-mukarrabîn”in
cismanî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı.
Ne var ki bu, sahabe
seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı.
Evet, bizim gibiler için bazen
sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da
muaheze görebilirler.
“Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrabîndir.”
Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehanın mevcudiyeti de sarsıntı
sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir.
İleride büyük hizmetler yapacak olan
Halid’in yenilmezlik unvanını Cenâb-ı Hak, Uhud’da da korumuş ve muhafaza
etmiştir ki, bu da onun hasenât-ı âcilesine bir mükâfat-ı âcile demektir.
Çünkü
Halid, ileride bu unvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans’ın
hem de Sasaniler’in başına bir balyoz gibi inecekti.
Eğer Halid iştirak ettiği
bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimal o yüksek moralle, İslâm’a altın sayfalar
yazdıramazdı.
Dördüncüsü: Bedir’e iştirak edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları dualar vardı.
Bunlar, hep şehit olmak için Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarıyorlardı..
ve işte bu
dualar, Allah (celle celâluhu) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o
köprüden geçirmişti.
Uhud’da geçirilen sarsıntı esnasında Enes b.Nadr,
gözlerini semaya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: “Allahım,
bunların yaptıklarından özür diliyorum!” demiş..
sonra da en gür sesiyle: “Allah
Resûlü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!” sitemleriyle kendini düşman
saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz’e kestirmeden kavuşma
yollarını araştırıyordu.[7]
Evet, şehit namzetlerinin yaptıkları duaların hemen hepsi kabul olmuştu.
Zaten,
insan, onu istemiş de ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca asır
geçtikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: “Allahım, ümmet-i Muhammed’i
aziz, beni de şehit eyle!” Sırpsındığı, hem onun duasının hem de şehadetinin
şahidi.
Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar.
Biraz sonra ölüler arasında
dolaşırken “Miloş”un hançeriyle o büyük insan da duasının ikinci şıkkına
mazhariyetle şehit olur ve Rabbine kavuşur.
Cân-u gönülden yapılan bu duaları
Cenâb-ı Hak kabul buyurmaktadır.
İşte sahabenin şehit olmak için yaptıkları
bunca dua, Uhud’un ortasında kabul olmuş ve bunca insanın şehadeti de zâhiren
mağlubiyet gibi görünmüştür.
Beşincisi: Uhud’da savaşanlar, bir büyük zatın dediği gibi, ekseriyetle “hâl”in
sahabileri ile istikbalin sahabileriydi.
Yani, Uhud’da, bizzat sahabe olanlarla,
ileride sahabe olacak olan Amr b.Âslar, İkrimeler, Halid b.Velidler, İbn
Hişâmlar savaşıyorlardı.
İşte istikbalde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü
olmaya namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar,
onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye, Uhud’da geçici bir mağlubiyet
yaşanmıştır.[8]
Altıncısı: Uhud’da meydana gelen o sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi
vardır.
Bedir’deki muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış
olabilir..
gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma masum bir duygudur ama,
yukarıda da ısrarla arz ettiğimiz gibi, böyle bir duygunun -anlık dahi olsa-
onların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir
seyyie ve bir günah sayılabilir.
Galibiyet ve mağlubiyet, tamamen Allah’ın (celle celâluhu) hükmü altındadır.
Bedir’de galip eden O’dur.
Eğer O’nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler
kendilerine bir galibiyet isnad ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir.
Onlar,
şirkin en hafifinden de fersah fersah uzaktırlar.
Düşünce plânında ve fikir
bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle, Cenâb-ı
Hak, sahabenin bu hususta hakka’l-yakîn ölçüsünde bir imana ermesini murad etmiş
ve Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra Müslümanları geçici de olsa
mağlup duruma düşürmüştür.
Sonra da hiç beklemedikleri bir anda onlara zafer
bahşetmiş ve yine kendi meşîet ve hâkimiyetini hatırlatmıştır.
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْـزِعُ
الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ
الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“De ki, ey Allahım, mülk sahibi Sensin.
İstediğine verir, istediğinden alırsın.
İstediğini azîz ve istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Senin elindedir.
Sen her şeye kadirsin.”[9] mealindeki âyet Uhud’da bütünüyle tezahür etmiş ve
Müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp, bizzat yaşamışlardı.
Belki
zâhiren küçük zararları olmuştu ama, iman adına kazanılan bu nur-u tevhid ve
onun içinde hissedilen sırr-ı ehadiyet o zararları hiçe indirmiştir.
Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de bir hakkı vardır..
ve bunlar muvaffakiyete
götürücü sebeplerdir.
Fakat esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın irade ve
meşîetidir.
Çünkü her şeye kadir olan sadece O’dur.
Evet, sanki Cenâb-ı Hak, Uhud’daki geçici bozgunun diliyle mü’minlere şöyle
demekteydi: Allah’ın (celle celâluhu) gücünü hesaba katmadan hiçbir yere
varamazsınız.
İşte görüyorsunuz ki, mutlak bir zaferden sonra, insanlar, mağlup
da olabiliyor.
Öyle ise Allah (celle celâluhu) dilemedikçe zafer elde
edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da mümkün değildir.
Esasen her mü’minin, pratikten böyle bir tevhid dersi almaya ne kadar da çok
ihtiyacı var.
Belki de sahabe, bize verilmek istenen bu büyük dersin
temsilcileri oldular.!
Ayrıca, Allah Resûlü’ne muhalefete verilen bu geçici ceza ile mü’minler tam bir
teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, Efendimiz’e karşı fikir beyan ederlerken dahi
kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı.
Onların elde ettiği bu edep de,
elbette az bir kazanç değildi…
O gün ve daha sonra, günler Allah’ın (celle celâluhu) kudret elinde evrilip
çevrilmektedir.[10] Ancak netice, hemen her zaman inananlar lehinde olagelmiştir
ve olagelecektir.
Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim: وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
“Güzel netice müttakilerindir.”[11] diyerek bu türlü durumlarda bizi hâlin
kaoslarından kurtararak geleceğin ferahfeza iklimlerinde dolaştırmaktadır.
Nitekim Uhud’da bu durum aynen yaşanmış ve netice, yine mü’minlerin zafer ve
galebesiyle noktalanmıştır.
Evet, çeşitli hikmetlere mebnî, küçük bir arıza söz konusu olsa bile, Uhud
kat’iyen bir yenilgi değildir.
Hayır.! Uhud, çok yönlü, gizli bir zaferdir.
3.Mağlubiyet Psikolojisinin Giderilmesi
Uhud’dan dönen Allah Resûlü, ordusuna yaptırdığı bu son manevra ile de onları
eski moral gücüne kavuşturmuş olduğu hâlde Medine’ye avdet etmişti.
Artık
Müslümanlar eskisinden daha tecrübeli ve Allah Resûlü’nün sözlerindeki inceliği
anlamakta daha titizdiler.
Ancak harp esnasındaki geçici mağlubiyet, civarda
hemen duyulmuş hatta bazı Arap ve Yahudi kabilelerin iştahlarını bile
kabartmıştı.
Uhud’da rencide olan onurun derhal giderilmesi; ve Müslümaların
esas güç ve kuvvetlerinin hissettirilmesi, kaçınılmaz bir zaruretti ve bu işin,
gecikmeye de tahammülü yoktu.
Hicrî 4.sene, Allah Resûlü, Mekke müşrikleriyle işbirliği yapan Nadîroğulları
üzerine yürüdü.
Bu Yahudi kabilesi, Allah Resûlü’ne karşı çok küstahlaşmış ve
iki defa da onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardı.
Münafıkların ve Mekke
müşriklerinin yardım talebine kanan ve Allah Resûlü’ne harp ilan eden
Nadîroğulları, muhkem surların arkasına gizlenmekle her şeyi halledeceklerini
zannediyorlardı…
Hâlbuki 15 günlük bir muhasaradan sonra derhal teslim oldular.
Teslim oldu ve
taşınabilir mallarını yanlarında götürmek şartıyla, yurt ve yuvalarını terk edip
başka yerlere göç etmeye razı oldular.
Ölümden kurtuldukları için bayram
yapıyorlardı.
Giderken yaptıkları şenlik, Medine’de misli görülmemiş bir
şenlikti.
Bu nasıl bir zillet idi ki, yuvalarından ayrılırken üzülme yerine
gülüp oynuyorlardı.[12]
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/50.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/48-49.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/49.
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/55, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/51.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/13; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/15.
[6] Buhârî, megâzî 24; Müslim, cihad 101; Tirmizî, tıb 34.
[7] Buhârî, cihad 12; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr,
el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/31-32.
[8] Bediüzzaman, Lem’alar, 7.Lem’a.
[9] Âl-i İmrân sûresi, 3/26.
[10] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/140.
[11] A’râf sûresi, 7/128; Kasas sûresi, 28/83.Az farkla bkz.: Hûd sûresi,
11/49.
[12] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/134-136.
Bedr-i Suğra
Ebû Süfyan, Uhud’dan ayrılırken: “Bir sene sonra Bedir’de buluşalım!” deyip
meydan okumuş ve Allah Resûlü de, onun bu teklifini kabul etmişti…[1] Ve ertesi
sene tam vaktinde ordusuyla Bedr’e geldi.
Fakat müşriklerden hiçbir ses yoktu.
Efendimiz, orada bir iki gün bekledi ve ardından Medine’ye döndü ki; buna İslâm
tarihinde “Bedr-i Suğrâ” denir.
Daha önceki Bedr’e benzer küçük bir zafer
kazanılmış ve müşriklerin kalbine korku salınmıştı.
Nuaym b.Mesud, Allah
Resûlü’ne gelip, Kureyş’in büyük bir ordu toparlayıp Bedr’e doğru gelmekte
olduğunu söyleyerek Müslümanları korkutmak istemişti.
Hâlbuki onun verdiği bu
haber, sadece mü’minlerin imanını artırmıştı.
Kur’ân-ı Kerim bu hâdiseden
bahsederken şöyle der:
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
“İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar,
onlardan korkun!’ dediler.
Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter.
O,
ne güzel vekildir!’ dediler.”[2]
Bu ikinci Bedir’den de gayet itminan içinde dönmüşlerdi ve çölde tekrar emniyet
esintileri duyuluyordu.
Artık, bir kere daha iyiden iyiye bütün kabilelerde,
Allah Resûlü’nün emniyet atmosferi duyulmaya başlamıştı.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/34; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/38.
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/173.
Seferlerde Gece Faktörü
Allah Resûlü, bütün seferlerine gece çıkıyordu.
Gecede ayrı bir sır vardı.
Zaten
Kur’ân-ı Kerim de, dolaylı yollarla O’na hep gece yolculuğunu tavsiye etmiyor
mu? Hz.Musa (aleyhisselâm) inananları, geceleyin alıp götürmüştü.
Cenâb‑ı Hak,
O’na: فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ “Kullarımı geceleyin
yola çıkar; şüphesiz takip olunacaksınız.”[1] buyurmuştu.
Hz.Lut’a
(aleyhisselâm) da aynı emir verilmiş ve: فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ
اللَّيْلِ “Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık!” denmişti.[2]
Nebiler Sultanı, Cibril’i çok geride bırakan o semavî seyahatini de gece yapmış
ve miraca gece çıkmıştı.
İşte, bu gök yolculuğunu anlatan âyet:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى
الْمَسْجِدِ اْلأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا
إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
“Kulu Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gece Mescid-i Haram’dan,
kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız
Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir! Muhakkak O, Semî’dir,
Basîr’dir.”[3]
Hemen her peygamberin bir gece yolculuğu vardır.
Zira menziller, geceleri
katedilir.
Rabb’e vâsıl olma geceleri olur.
Cenâb-ı Hak birçok âyetinde gece
üzerine yemin eder.
Karanlığın bağrında yapılan aydınlık işler, geceleri
gündüzlerden daha nurlu kılmıştır.
Hz.Hakkı:
“Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde!” der.
Mesafe alan, gece alır, alnı geceleri, seccade ile tanışan ve seccadesi
gözyaşıyla ıslanan tali’li, geceleri âdeta mesafelerle yarışır.
Evinin duvarları
onun âhına âşina olan, geceleri merdiven merdiven yükselir ve mesafeler üstü
âlemlere ulaşır.
Alanlar, mesafeyi gece aldılar; gece yatanlar ise hep yolda
kaldılar.
Berzah azabından kurtulmayı düşünüyorsanız, gecelerinizi teheccütsüz
bırakmayınız.
Bırakmayınız; zira Allah Resûlü hiç bırakmamıştı.
Doktor İkbal diyor ki: “20 sene Londra’da, o sisli dünyada kaldım, bir gece
olsun teheccüdü terk ettiğimi hatırlamıyorum.”
Evet, Kur’ân’ın ifadesiyle, hiçbir sesin olmadığı, söylediğiniz her sözün,
vicdanınızda mâkes bulduğu gecelerin sessizliğini değerlendiren mesafe alır.
Allah Resûlü, maddî-mânevî mesafeleri, geceleri yumak gibi sarıyor ve mesafe
üstüne mesafe alıyordu.
Evet O, seferlerini geceleri yapıyor, gündüzleri de
dinleniyordu.
Böylece birdenbire O’nu karşısında gören herkes şaşırıyor ve ne
yapacağını bilemiyordu.
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ
الْمُنْذَرِينَ âyeti[4] bu ürperten görünüşten bir kesidi resmediyor.
Evet onlar, bir cemaatin sahasına, alanına, meydanına kondu mu, yani o ordusunu
getirip bir yere kurdu mu, artık onların işleri bitikti.
Onlar için çirkin ve
üzücü bir sabah vardı.
Ayrıca Allah Resûlü, hücumlarını da hep fecir vakti
yapıyordu.[5] Fecir vakti, namazlarıyla, ezanlarıyla, o yer ahalisinin
düşüncesini ortaya çıkarıyordu ve fecir vakti, bâd-ı tecellînin estiği
zamanlardı.
Yine Hz.Hakkı der:
“Seherlerde eser bâd-ı tecellî
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde!”
Bâd-ı tecellînin estiği, mü’minin metafizik gerilime geçtiği ve sabah namazına
kalkmaya alışan bir mü’min için seher vakti çok önemlidir.
Bu itibarla o, hep
fecri kollardı.
Düşman esneye esneye, yatağından kalktığı dakikalarda,
birdenbire mü’mini, bütün gerilimiyle karşısında bulurdu.
Resûlullah’ın yolu
büyük ölçüde buydu.
Hayber surlarının dibinde:
اَللّٰهُ أَكْبَرُ خَرِبَتْ خَيْبَرُ “Allahu Ekber, Hayber harab oldu.”[6] dediği
zaman Hayber Kalesi sarsılıyordu, ama kimsenin, bu ordunun oraya kadar
geldiğinden haberi yoktu.
Tabiî O, bütün bu seferlerini yıldırım hareketiyle
yapıyordu.
O, fevkalâde seri ve askerî tabirle, “muttasıl” yürüyordu.
Öyle bir
yürüyordu ki hecîn deveyle dahi O’na yetişmek mümkün değildi.
Mustalikoğulları Seferi, bu seri seferlerden biriydi.
Seferden dönüşte nifak
çıkmıştı ki, bu nifağın yayılmasına meydan vermemenin yolunu, fetanet-i a’zam,
muttasıl yürüyüşte buldu ve seri yürüyüş emri verdi.
Hiç durmadan, öyle yüründü
ki, münafıklar durup fitneyi büyütme fırsatı bulamadılar.[7] Übey İbn Selûl,
içinden kurup duruyordu ama, içinde kurup durduğu şeyleri, oturup olgunlaştırma
fırsatını bulamıyordu.
Âdeta herkes koşa koşa yürüyordu.
Gidiş de öyle oldu,
geliş de..
ve öyle bir yoruldular ki dinlenme izni verilince de yatıp kaldılar.
O gün güneş doğuncaya kadar uyumuşlardı.
Ve belki de ilk defa sabah namazını
kuşluk vaktinde kılıyorlardı.[8]
Hicretin 5.senesine kadar hep böyle gelindi..
Allah Resûlü karşısında teker
teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, bir araya gelip yek vücut
olmaya karar verdiler.
Bu defa bütün güçleri bir merkezde toplayacak ve
Medine’ye öyle hücum edeceklerdi.
[1] Duhân sûresi, 44/23.
[2] Hûd sûresi, 11/81.
[3] İsrâ sûresi, 17/1.
[4] Sâffât sûresi, 37/177.
[5] Müslim, salât 9; Tirmizî, siyer 48.
[6] Buhârî, salât 12; ezan 6; Müslim, cihad 120.
[7] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/252-256; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/157-158.
[8] Müslim, mesâcid 309-312; Ebû Dâvûd, salât 11.
Hendek
Daha önce sürgün edilen Nadîroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve Hayberlileri
sürekli Allah Resûlü’ne karşı kışkırtıyorlardı.
İleri gelenlerinden bazılarını
Kureyş’e, bazılarını da Gatafan kabilesine gönderdiler.
Her iki taraf da, zaten
Müslümanları yok etme plânına, teklif kimden gelirse gelsin teşne ve hazır
bulunuyorlardı.
Bunlara Esed ve Selimoğulları da iştirak edince, manzara aynen
Çanakkale’yi andırıyor ve Âkif’in: “Kimi Hindû, kimi yamyam kimi bilmem ne
belâ!” mısraını hatırlatıyordu.
Bütün yahudi ve müşrik kabileler, âdeta Allah
Resûlü ve ashabını imha etmede ittifak içindeydiler.
Nihayet, karşı cephe, 24.000 askeriyle Medine’ye yürümeye karar verdiler.
Efendimiz, o müthiş haber alma sistemiyle, durumdan çoktan haberdar olmuştu.
Ashabını topladı, harp tekniği hakkında onlarla istişare etti.
Herkesin değişik
teklifleri yanında, Selman-ı Farisî’nin teklifi ashabca hüsnü kabul gördü.
Düşmanın taarruz etmesi muhtemel yerlere hendekler kazılacak ve hendek içinde
müdafaa harbi yapılacaktı.
Bu taktik, o güne kadar hiç görülmemiş bir taktikti.
Kureyş ve müttefikleri,
Uhud veya Bedir gibi bir muharebe bekliyorlardı.
Oysaki bu defa onları, yine hiç
düşünmedikleri bir sürpriz ve farklı bir strateji bekliyordu.
Efendimiz’in,
etrafa yerleştirdiği askerlerle yapılan bu işlemden, çevredekilerin haberdar
olması önlenmiş oldu.
Zira askerler Medine ve civarında, kuş uçurtmuyordu.
Hendek kazımı, dikkatli bir gizlilik içinde yerine getirildi.
Nitekim küffar
ordusu, Medine’ye gelip de karşılarında böyle bir hendek görünce şaşırıp
kalmışlardı.
Efendimiz yanına 3000 insan almış, kendisi de bizzat işin içinde olmak üzere bu
3000 insanla hendek kazmaya başlamıştı.
Kişi başına bir arşın hendek
kazılacaktı.
Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir
yarış havası vermişti.
Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha
çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı.
Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi
geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı.[1]
Günümüzde bu hendek tamamen kapanmış durumda.
İçinde bizzat Allah Resûlü’nün de
kazma sallayıp, manivela kullandığı bu hendeği aslî hüviyetle görmeyi ne kadar
arzu ederdik.
Bugün hendeğin izleri olarak gösterilen yerler ne derece doğrudur,
bilemeyeceğim.
Ancak, bir erkân-ı harp buraları inceler ve gösterilen yere
“Evet, burası olabilir.” derse, hendek diye gösterilen yerlerin üzerinde
durulmaya değer.
Evet, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hendek kazımında bizzat
çalıştı..
ve O’nun bu davranışı, askerlere apayrı bir güç kaynağı oldu.
Bazen
onları yarışa sevk ediyor, bazen de hem ensara hem de muhacirîne iltifatta
bulunuyordu.
Asker, açtı.
Herkes karnına taş bağlamıştı.
Allah Resûlü ise, onların önünde,
iki taşla bu açlığı aşmaya çalışıyordu.[2] Aslında ne açlık ne de susuzluk
onların azim ve gayretine hiç mi hiç tesir edemiyordu.
Coştukça coşuyorlar ve
hep bir ağızdan şunları mırıldanıyorlardı:
نَحْنُ الَّذِي بَايَعُوا مُحَمَّداً عَلَى الْجِهَادِ مَا بَقِينَا أَبَداً
“Bizler o kimseleriz ki, Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat
ettik.
Hayatta kaldığımız sürece cihad edeceğiz.”[3] ve arkasından da:
وَاللّٰهِ لَوْلاَ اللّٰهُ مَا اهْتَدَيْنَا وَلاَ تَصَدَّقْنَا وَلاَ صَلَّيْنـاَ
فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْـنَا
“Allahım, kasem olsun Sen olmasaydın, Biz asla hidayete eremezdik..
tasadduk
edemez, namaz kılamazdık.
Sekîne indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit
kıl.”[4]
Efendimiz de onların bu sözlerine bazen iştirak ediyor ve şöyle diyordu:
اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلاٰخِرَهْ فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ
وَاْلمُهَاجِرَهْ
“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yoktur.
Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle!”[5]
Resûl-i Ekrem, safları tanzim ederken “Sel” tepesini arkasına almış, kadınları
da sağlam sığınaklara göndermişti.[6] Ben asker değilim ama, anladığım
kadarıyla, Efendimiz’in bu taktiği bizzat yerinde ve uzun uzun tetkik
edildiğinde en isabetli kararın, O’nun sırtını “Sel” tepesine vermede olduğu
görülecektir.
Bütün bu kararları Allah Resulü çok âni ve hiç beklemeden
vermişti..
vermişti ve hepsi yerli yerindeydi.
Medine’yi müdafaa ile alâkalı bu tedbirler alınırken, Kureyzaoğulları’nın;
muhtemel saldırısı da göz önünde tutulmuştu.
O cepheyi de, başlarında Seleme b.
Eslem, bir grup sahabe ile koruma altına almıştı.[7] Evet, bütün ihtimaller
nazara alınıyor ve hiçbir hâdise tesadüfe bırakılmıyordu.
Hendeğin dar bir yeri vardı.
Usta bir binici ve iyi bir at, buradan zor da olsa
atlayıp karşıya geçebilirdi.
İlk bakışta, bu bir ihmal gibi görülebilirdi;
hâlbuki orada da yine Allah Resûlü’nün akıllara durgunluk veren fetanetine bir
geçit vardı.
Zira en güçlü ve en kuvvetli olan müşrikler, bu dar yerden atlamayı
deneyecekler ve teker teker Müslümanların ortasına düşeceklerdi.
Bu da bir yoldu
ama mevsimi geleceği âna kadar bunu kimse fark etmeyecekti…
Derken hâdiseler döndü dolaştı, sonunda gelip Resûlullah’ın dediğine ulaştı.
Evet, hâdiseler, aynen Allah Resûlü’nün düşündüğü şekilde cereyan etti.
Civarın
en meşhur muharipleri, şanslarını denemeye başladılar ve bir bir telef oldular.
Hendeği ilk geçen Amr b.Abdivüdd oldu.
Çok yaşlı olmasına rağmen 100 muharibe
denk kabul ediliyordu.
Bir mübariz talep etti.
Karşısına Hz.Ali (radıyallâhu
anh) çıktı.
Amr, karşısında bir çocuk görünce onunla istihza etti.
Ona karşı at
üzerinde savaşmayı gururuna yediremediği için de atından indi ve bir kılıç
darbesiyle atını yere serdi, sonra da Hz.Ali’nin karşısına dikildi.
İlk darbeyi Amr yaptı.
Darbenin şiddetinden Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh)
kalkanı parçalandı ve kılıcın ucu yüzünü hafif yaraladı.
Hz.Ali mukabele etti.
Salladığı kılıç Amr’ın tam omuzuna isabet etmişti.
Bu esnada Hz.Ali
(radıyallâhu anh) tekbir getirince, Müslümanlar da bir ağızdan tekbir
getirmişlerdi.
Eğer Amr, kılıç darbesiyle ölmeseydi, zaten bu tekbir seslerinin
şiddetinden yine ölecekti.
Amr’ın ölümü müşrikler arasında müthiş bir sarsıntı
meydana getirdi.
Mü’minler ise o nispette sevinmiş ve moral kazanmışlardı.[8]
Amr’la beraber hendeği geçen Dırâr ve Hübeyre isimli muharipler onun
öldürüldüğünü görünce korkup kaçmışlardı.
Son olarak da Nevfel b.Abdillâh,
hendeği atlayıp karşıya geçmeyi başarmıştı.
Onu da Hz.Zübeyr (radıyallâhu anh)
karşıladı.
Hz.Zübeyr’in darbesiyle hendeğe yuvarlandı.
Ardından da Müslümanlar,
attıkları taşlarla işini bitirivermişlerdi.
Nevfel: “Beni şerefli bir ölümle
öldürün!” diye yalvardı.
Hz.Ali (radıyallâhu anh) indi ve kılıçla onun da işini
bitirdi.[9]
Muhasaranın en şiddetli günü de buydu.
Bir ay kadar süren muhasara artık eski
şiddetini kaybetmeye yüz tutmuş; kimsede, onu devam ettirme arzu ve isteği
kalmamıştı.
Zaten 24.000 insana bakmak da pek kolay değildi.
Kureyzaoğulları, müşriklerin hendeği geçemediğini, geçenlerin de bir bir
öldürüldüğünü görünce, kadınların bulunduğu sığınağa hücum etmeyi
kararlaştırdılar.
Taarruzdan evvel de içlerinden birini casus olarak
gönderdiler.
Hz.Safiyye (radıyallâhu anhâ) sığınağın etrafında dolaşan yahudiye
ansızın hücum etti ve onu orada yere serdi ve silahlarını alıp sığınağa getirdi.
Yahudiler, gönderdikleri adamın öldürüldüğünü anlayınca, orada bir askerî birlik
var zehâbına kapıldılar ve saldırı düşüncelerinden vazgeçtiler.[10]
İslâm düşmanları bu harbe, kendilerinden gayet emin olarak gelmişlerdi.
Hemen
birkaç gün içinde Müslümanların işini bitirip döneceklerdi.
Ancak, tahminlerinde
çok yanılmışlardı ve bunu anladıkları zaman da, artık bozgun içinde geriye
dönüyorlardı.
Bu muhasarada şartlar, hep kâfirlerin aleyhine işlemişti.
Kış bastırmak
üzereydi.
Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı.
Zaten kış için de hiçbir
hazırlıkları yoktu.
Günlerden beri esip duran rüzgâr, rüzgâr olmaktan çıkmış,
çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga hâline gelmişti.
Müşriklerin daha
fazla dayanmaları mümkün değildi.
Nitekim öyle de oldu.
Bir müddet sonra Ebû
Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri verdi.[11]
1.Kur’ân’da Hendek Günü
Kur’ân-ı Kerim, Hendek savaşından tafsilatıyla bahseder.
İsterseniz şimdi de,
onun satır aralarından muharebeyi takip edelim.
Daha sonra da, Efendimiz’in
Hendek savaşında gösterdiği askerî dehaya bir işarette bulunalım:
Bu hâdise münasebetiyle Kur’ân:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ إِذْ
جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا
وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيراً
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Üzerinize ordular
gelmişti, Biz de onların üzerine kasırga ve göremediğiniz ordular göndermiştik.
Allah, yaptığınız her şeyi görüyordu.”
إِذْ جَاؤُكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زَاغَتِ
اْلأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ
الظُّنُونَا
“Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi.
Gözler dönmüş, yürekler de
ağızlara gelmişti.
Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.”
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَدِيداً
“İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.”
وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا
اللّٰهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُوراً
“İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar: ‘Allah (celle celâluhu) ve
peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.’ diyorlardı.”
وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لاَ مُقَامَ لَكُمْ
فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ
بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلاَّ فِرَارًا
“İçlerinden birtakımı da: ‘Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün!’
demişti.
Bir diğerleri de, peygamberden: ‘Evlerimiz düşmana açıktır.’ diyerek
izin istemişlerdi.
Oysa evleri açık değildi, kaçmak istiyorlardı.”
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ
لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلاَّ يَسِيراً
“Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine varılmış olsa, sonra da kendilerinden
fitne çıkarmaları istense, hemen buna teşebbüs eder ve derhal yapmaktan geri
kalmazlardı.”
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ اْلأَدْبَارَ
وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُلاً
“Andolsun ki, daha önce sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz
vermişlerdi.
Allah’a verilen ahd, sorulacaktır.” (Ahzâb sûresi, 33/9-15)
Mü’minlerin moral ve iman gücü de aynı sûrede şu şekilde anlatılır:
وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ اْلأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ
وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلاَّ إِيمَاناً
وَتَسْلِيماً
“Mü’minler, düşman birliklerini gördükleri zaman: ‘İşte bu, Allah ve
Peygamberi’nin bize vaad ettiğidir.
Allah ve peygamberi doğru söylemiştir.’
dediler.
Bu, onların ancak iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb sûresi,
33/22)
Prensip olarak, siyere ait tafsilata girmeyeceğim.
Zaten, bu türlü mevzulara
temasımız, dolayısıyla oluyor.
Bizim esas hedefimiz, naklettiğimiz hususlarda,
Efendimiz’in risalet yönünü görüp gösterebilmektedir.
O, öyle bir fetanete
sahiptir ki, bu fetanetinin çeşitli buudları vardır.
Ve bu buudlardan birisi de
O’nun erkân-ı harpleri aşan bir erkân-ı harp olma buududur.
Nasıl ki Bedir ve
Uhud muharebelerinde Allah Resûlü’nün eşsiz bir erkân-ı harp olduğunu -tabiî
bizim sınırlı malumatımız çerçevesinde ve işin ehli olmadığımızı da itiraf
ederek- isbata çalıştık.
Hendek harbinde de aynı ölçüde birkaç söz söylemeye
gayret edeceğiz.
Evet O, eşsiz bir kumandandır..
Ve Hendek savaşı da, bizim bu hükmümüzü tasdik
edip doğrulamaktadır.
Hendek savaşı en zor şartlar altında kazanılmış muhteşem bir zaferdir.
Bu zaferi
hazırlayan şartlar, bizzat Cenâb-ı Hakk’ın, Allah Resûlü’ne talim ettiği
çerçevede gelişmiş..
ve o müthiş fetanet, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ve
ilham yoluyla talim buyurduğu bu şartları anlamış, anladıklarını, tatbike
koymuş..
ve işte bu zafer de böyle gerçekleşmişti.
Evet, beşerî sınırlar içinde o kadar çetin ve aleyhte şartlar altında, böyle bir
muvaffakiyete ermek çok zordu.
Hatta imkânsızdı.
Şimdi biz, teker teker,
Efendimiz’in bu muharebede kullandığı taktikleri görmeye çalışalım ki, bir kere
daha Hendek bize “Muhammedün Resûlullah” dedirtsin…
2.Hendek’in Perde Arkası
1.Düşman ordusu 24.000, Müslümanlar ise 3.000 kadardı.
Yani düşman,
Müslümanların tam sekiz misliydi..
ve her Müslüman, 8 kişiyle yaka-paça
olacaktı..
Böyle bir muharebenin, meydan savaşı değil de bir müdafaa harbi
olarak tatbike konulması evvelâ müthiş bir fetanet ifadesiydi.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, Allah Resûlü, düşmanlarının karşısına çıkmış ve
tatbik ettiği bir taktiği bir daha kullanmamıştı.
İşte Hendek’te gördüğümüz de
budur.
2.O gün için hendek, düşmanı durdurmada, önemli bir faktördü.
Zira ne Kureyş ne
de müttefikleri böyle bir tablo ile karşılaşmayı hayallerinden bile
geçirmemişlerdi.
Karşılaştıkları bu sürpriz, bir kere daha onları şaşkına
çevirmişti.
3.Hendeğin küçük bir yerinin, mahir süvarilerin geçebileceği kadar dar
bırakılması da apayrı bir deha örneğidir.
Böylece, en güçlü ve kuvvetliler,
teker teker ele geçirilip öldürülecek ve bu durum, düşman cephede büyük bir
inkisar kaynağı, mü’minlerde ise, ümit ve inşirah vesilesi olacaktı.
4.Hendek kazımında Allah Resûlü bizzat çalışmış ve mü’minlerin arasında
bulunmuştu.
Bu da sahabe için ayrı bir moral kaynağı oluyordu.
Ayrıca bu esnada,
kırılamayan bir taş, Efendimiz’e müracaat mevzuu olunca, İki Cihan Serveri
gelmiş, elindeki manivela ile taşa vurmuş ve birinci vuruşta etrafı aydınlatacak
kadar kıvılcımlar çıkmış..
ardından da Allah Resûlü, tekbir getirerek,
etrafındakilere İran’a ait saltanatın yıkılıp mülkün kendisine verildiği
müjdesini duyurmuştu.
İkinci vuruşta da aynı şekilde kıvılcımlar çıkmış..
bu
sefer de Allah Resûlü yine tekbir getirerek Roma saltanatının yıkılacağını haber
vermişti.[12]
O esnada söylediği bu sözler, askere öyle moral kazandırıyordu ki, değil sadece
24.000 insan, bütün dünya üzerlerine gelse gözlerini kırpmadan savaşabilecek bir
kuvve-i mâneviye ile şahlanıyorlardı.
5.Hendeği atlayan muhariplere karşı Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh), hem de
gönüllü olarak (emirle değil) seçilmesindeki isabet de şâyân-ı dikkattir.
Böylece Allah Resûlü, kimi nerede ve nasıl kullanacağını mucize çapında bir
firasetle bildiğini cihana bir kere daha göstermiştir.
6.Bu arada, ordu içindeki münafıkları, göz açtırmayacak şekilde kontrol altında
tutması ve istemelerine rağmen hiçbir kötülüğe muvaffak olamamaları, fetanetin
engelleyici ayrı bir buudu.
7.Efendimiz, muharebeyi elinden geldiği kadar uzatma yanlısı idi.
Bunda
muvaffak da oldu.
Muharebeyi uzatması pek çok yarar sağlamıştı ki; birkaçını
sıralayabiliriz:
Birincisi: Mevsim olarak kışa giriliyordu.
Kureyş ve müttefikler, kışa karşı
hazırlıksız gelmişlerdi..
az daha kalsalardı kış işlerini bitirecekti..
muhasarayı kaldırıp gidince de yıkılmış olarak gideceklerdi.
İkincisi: Her gün 24.000 insana bakmak mecburiyetinde olan düşman, sürenin
uzamasıyla malî kriz içine giriyordu.
Açlık ve susuzluk, bir de soğukla
birleşince, artık çekilmez olmuştu…
Üçüncüsü: Düşman cephesinde meydana getirilen sun’î ittifakın uzun ömürlü olması
düşünülemezdi.
Çünkü onların bu dostlukları, Allah Resûlü’ne olan
düşmanlıklarından kaynaklanıyordu.
Geçen her zaman dilimi, bu dostluğu
aşındırıyor ve yıpranmasına sebep oluyordu.
Hâlbuki İslâm cephesi gün geçtikçe
birbirlerine daha çok kenetleniyorlardı.
Dördüncüsü: Düşman cephede birçok lider vardı.
Bunların hiçbiri, diğerinin
emrine girecek durumda değildi.
Âdeta haçlı çapulcularını andırıyorlardı.
Sözde
bütün orduya Ebû Süfyan kumanda ediyordu; ama, bu sadece görünüşte böyleydi..
zaman geçtikçe misiller arasında uzaklaşma baş gösteriyor..
nizâlar oluyor ve
tearuzların, tesakutların ağında âdeta eriyorlardı.
8.Nuaym b.Mesud (radıyallâhu anh), gizlice Müslüman olmuştu.
Allah Resûlü, ona
bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş..
ve onu bu muhasara
esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.
Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudiler’in itimat ve hürmet ettikleri bir insandı.
Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de
izin vermişti.
Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudiler’e giderek: “Kureyş sizi
terkedecek ve Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) baş başa bırakacak.
Düşünün o zaman hâliniz nice olur.? Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız,
onların ileri gelenlerinden birkaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun.” dedi.
Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.
Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti.
Onlara da: “Yahudiler Muhammed’le (sallallâhu
aleyhi ve sellem) gizlice anlaştılar.
Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını
rehin edip ona teslim edecekler.
O da onlara ilişmeyecek.
Sakın, sizden böyle
bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın!” dedi.
Kureyşliler de
Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar
şüphelenmediler.
Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler.
Her iki
taraf ta birbirinden şüpheleniyordu.
Evvelâ Yahudiler sözü açtı ve: “Siz başınız
sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız.
Teminat için
bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız.” dediler.
Kureyş, zaten
böyle bir teklif bekliyordu.
Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabiî bu teklifi
reddettiler.
Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi.
Böylece
ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.[13]
Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu.
Allah Resûlü’nün insanları tanımadaki
isabetine bakın ki, hemen Nuaym’ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da
arızasız bu işi yerine getirivermişti.
9.Fırtına ve kasırga karşı tarafı kasıp kavuruyordu.
Bu arada acaba Kureyş ne
durumdaydı? Allah Resûlü onlardan bir haber almak üzere, Huzeyfe’yi (radıyallâhu
anh) karşı tarafa gönderdi.
Bu iş için de Huzeyfe seçilmişti.
O Allah Resûlü’nün
sır kaynağıydı.
Aynı zamanda emir dinlemedeki nezaketi çok iyi bilenlerdendi.
Allah Resûlü, onu gönderirken “Sakın orda bir iş çıkarma, sadece durumlarını
öğren ve gel!” demişti.
Huzeyfe karşı tarafa geçti.
Bir ara sırtı ona dönük duran Ebû Süfyan’ı
görüverdi.
Aklından, bir okla onun işini bitirmek geçti ama, Allah Resûlü ona,
“Bir iş çıkarma!” demişti.
O da böyle bir hareketten vazgeçti.
Ebû Süfyan
durmadan “er-Rahîl! er-Rahîl!” diye bağırıyordu.
Belli ki artık Kureyş hüsran
içinde geriye dönüyordu.[14]
Kur’ân-ı Kerim onların bu elim, hazin durumlarını şu âyetiyle hulâsa eder:
وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْراً وَكَفَى
اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِيّاً عَزِيزاً
“Allah, inkâr edenleri kinleriyle geri çevirdi, bir hayra ulaşamadılar; savaşta,
inananlara Allah’ın yardımı yetti.
Allah Kavî’dir, Azîz’dir.” (Ahzâb sûresi,
33/25)
Huzeyfe, orada gördüklerini anlatmak üzere geri dönüyordu ki, beyaz sarıklı,
beyaz elbiseli, süvariler gördü.
Bunlar, küffar ordusu arasında
gidip-geliyorlardı.
Onlardan birisi Huzeyfe’ye yanaştı ve: “Sahibine selâm
söyle, düşmanın hakkından geldik!” dedi.
Huzeyfe, bu hâdiseyi Allah Resûlü’ne
nakledince: “Onlar meleklerdir.
Orada olan şeylere nezâret etmektedirler.”
cevabını aldı.[15]
10.Allah Resûlü, kumandayı daima elinde tuttu..
ve muhasara müddetince bir
saatliğine dahi cepheden ayrılmadı.
İnsanlardan bir insan gibi davrandı ve her
sıkıntıda, ordusuyla beraber oldu.
Bu da, O’nun kumandanlık seviyesinin nasıl
zirveler üstü bir zirvede olduğunu göstermektedir.
11.Bu kadar çetin muharebede verilen şehit sayısı sadece altıydı.[16]
12.Efendimiz, muharebenin sonunda şöyle buyurmuştu: اَلْآنَ نَغْزُوهُمْ وَلاَ
يَغْزُونَنَا “Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar
gelemeyecekler.”[17]
Zaman ve hâdiseler, O’nun verdiği bu haberde O’nu doğrulamıştır.
Hendek savaşı denince zikredilmeden geçilmeyecek iki mühim hâdise daha var:
Bunlardan biri, bu savaş esnasında Allah Resûlü’nün dört vakit namazının kazaya
kalması hâdisesidir.[18]
İkincisi ise, ensarın efendisi, şerefli sahabi Sa’d b.Muaz’ın (radıyallâhu anh)
vefatı.[19]
Bu vak’ada, Sa’d b.Muaz (radıyallâhu anh), kolundan yaralanmıştı.
Durmadan kan
kaybediyordu.
Allah Resûlü onunla bizzat meşgul oluyor ve mescidin içinde
kurdurduğu çadıra gelip-gidip onu ziyaret ediyordu.
Hatta herkes de ziyaret edip
yakınında bulunabiliyordu.
Zaten O, İslâm’a girdikten sonra hep Allah Resûlü’nün
yakınında olmuştu ve O’nun nazarında müstesna bir simaydı.
Bir kere Sa’d b.Muaz
meclisten geçerken, İki Cihan Serveri: قُومُوا إِلَى سَيِّدِكُمْ “Efendiniz için
ayağa kalkın!” demiş ve orada bulunanları, Sa’d b.Muaz’a (radıyallâhu anh)
hürmeten ayağa kaldırmıştı.[20] O da, Allah Resûlü’ne karşı sadakat ve vefada
hiç kusur etmedi..
sadakat içinde yaşadı ve öyle öldü.
Nasıl, bir gün Allah Resûlü’ne hitaben; “Yâ Resûlallah, işte malımız, istediğin
kadar al.
İşte canımız istediğini kurban et!” demişti.[21] Öyle de son
demlerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua edip yalvarmıştı: “Allahım, eğer bir daha
Resûlullah’ın safında yer alıp savaşmam mukadder ise beni yaşat, yoksa emanetini
benden al!”[22] Ve, Hendek savaşında aldığı bir yara ile şehit olmuştu.
Harbe
iştirak için acele etmiş, giydiği zırh vücuduna küçük geldiğinden ötürü de omuzu
açıkta kalmıştı.
Ve oraya isabet eden bir tali’siz okla yaralanmış ve
sinelerimizde bu yara ile de Rabbisine yürümüştü.[23]
Savaş henüz sona ermiş ve Allah Resûlü, hane-i saadetlerine adımını atmıştı ki,
Cibril geldi ve Efendimiz’e hitaben: “Yâ Resûlallah! Siz silahınızı bıraktınız
mı? Hâlbuki biz melekler henüz bırakmadık.
Şimdi hemen Kureyzaoğullarının
üzerine yürüyün!” dedi.[24] Bunun üzerine Efendimiz derhal hareket emri verdi.
“İkindiyi ancak orada kılın!” diyerek de bu gidişin ne kadar süratli olması
gerektiğini ifade buyurdu.[25]
Kureyzaoğulları, bilhassa Hendek vak’ası esnasında ihanet etmiş ve Müslümanları
arkadan vurmak istemişlerdi.
Müslüman kadınların bulundukları yeri tespit edip,
onlara saldırmak istemişlerdi ama, bunu gerçekleştirme fırsatını bulamamışlardı.
Hâlbuki daha önce Allah Resûlü’yle anlaşma yapmışlardı.
İkinci olarak bu
anlaşmayı çiğnemiş ve Müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi.
Suçları bu kadarla da kalmıyordu; siyasî sürgün Huyey b.Ahtab ve benzeri İslâm
düşmanlarına bağırlarını açmış ve onlara resmen siyasî sığınma hakkı
tanımışlardı.
Hâlbuki anlaşmaları gereği bu yaptıkları, anlaşmayı bozmak
demekti…[26]
Bütün bunlara rağmen, Allah Resûlü üzerlerine yürüdüğünde, hüsnü kabul gösterip
af dileselerdi affolunabilirlerdi.
Zira Allah Resûlü, onlarla hep iyi geçinme
taraftarıydı.
Ne var ki, kötülüğe programlanmış bu ruhlar, Müslümanlara karşı
açık tavır aldılar ve Efendimiz’e karşı da mukavemete kalkıştılar.
Ancak
burunları kırılınca teslim oldular ve tek şartları vardı: Hakem, Sa’d b.Muaz
(radıyallâhu anh) olsun istiyorlardı.
Efendimiz de bu şartı kabul etti.
Sa’d b.Muaz (radıyallâhu anh), hasta yatağından kalktı bir merkebe binerek olay
yerine geldi ve hükmünü Tevrat’a göre verdi.
“Eli silah tutan erkekler
öldürülecek, kadın ve çocuklar esir edilecek, bütün malları da ganimet
sayılacaktı.” Her iki taraf da verilen bu hükme razı oldu.
Ve böylece Medine bir
fitneden daha kurtuldu.[27] Evet, yavaş yavaş Medine, civarıyla beraber “Emin
Belde” hâline geliyordu.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/172.
[2] Tirmizî, zühd 39.
[3] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 9; Müslim, cihad 130.
[4] Buhârî, megâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[5] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 9; Müslim, cihad 127.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/177; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/102.
[7] Vâkidî, Megâzî, 2/460; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/67.
[8] Vâkıdî, Megâzî, 2/470-471; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/182; İbn
Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/105-107.
[9] Vâkıdî, Megâzî, 2/470-472; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/105-107.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/187; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/108-109.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/191; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/112-113.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/83-84; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/100-101.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/188-190; Taberî, Tarihü’l-ümem
ve’l-mülûk, 2/96.
[14] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/190-191; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/114-115.
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/113.
[16] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/214; Vâkıdî, Megâzî, 2/496.
[17] Buhârî, megâzî 29; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/262.
[18] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/375.
[19] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 65, 68; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
3/213-214.
[20] Buhârî, isti’zân 26; Müslim, cihad 65.
[21] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/353; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/162.
[22] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 67.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/185.
[24] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 65.
[25] Buhârî, megâzî 30; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/192.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/200-201.
[27] Buhârî, megâzî, 30; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/199.
Gazveler
Hudeybiye’yi, incelerken, Allah Resûlü’nün, üstün idareciliği faslında,
müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik.
Hudeybiye’de bir harp
olması muhakkaktı.
Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde -ki
karşı tarafta, on bin müsellah (silahlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve
daha gözü dönmüş bir sürü insan..
beri tarafta da, sahabenin rivayet ettiğine
göre bin altı yüz silahsız insan..
sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya
kadar gelmişler- Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan -hezimet
muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı- Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve keremiyle
zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.
Hudeybiye..
Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi… Sıla hasreti sahabenin içini
yakıyor..
Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi.
Habeşistan’dan gelmişti ama, Mekke’yle
öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere’ye hicret edip, biraz da hummâyla
hırpalanınca: “Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur
dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?” diye yanıp inlemişti.
Hz.Ebû Bekir
gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke’den atan ve uzaklaştıran
insanlara beddua etmişti.[1]
Aşağı-yukarı dâussıla herkesin içini yakıyordu.
Yerin göbeği Mekke..
onunla
göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını
görüyorlardı.
Altı sene geçmişti aradan, Kâbe’yi tavaf edememişlerdi.
Oysaki,
Kâbe’yi, en son, onların babaları Hz.İbrahim (aleyhisselâm) onarmış ve tamir
etmişti.
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى
لِلْعَالَمِينَ “Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbet, elbette ki Mekke’de
bulunan, o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet rehberi olan evdir.” (Âl-i
İmrân sûresi, 3/96) âyet-i kerimesiyle anlatılan Kâbe, Hz.Âdem’in
(aleyhisselâm) eliyle yapılan yeryüzünde ilk binaydı.
İlk peygamberin yaptığı ve
Halilurrahmân’ın onardığı bu binadan, evet işte bu binadan O’nun en şerefli
evlâdı Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) sökülüp atılıyor ve
altı sene gibi uzun bir süre içinde gelip orayı ziyaret edemiyordu.
İşte O da sıla hasreti ile yanıp kavruluyordu.
Önlerine düşüp, ashabına İslâm’a
göre bir tavaf yaptırmak istiyordu.
O gün Kâbe, putlarla doluydu.
Kâbe’nin
etrafında da bir sürü put vardı.
O güne kadar Kâbe’yi tavaf edenler, tavaf
yerine maskaralık yapıyorlardı.
Onların yaptıklarına tavaf denmezdi.
Onların
Kâbe etrafındaki tavaflarına Kur’ân-ı Kerim “bükâ” ve “tasdiye” diyor.
Islık
çalıyor ve ellerini çırpıyorlardı.
Bilhassa geceleri, günahkâr elbiselerle Kâbe
tavaf edilmez diye, kadınlar bütün urbalarını atıyor ve Kâbe’nin çevresinde öyle
dolaşıyorlardı.[2] Kadınıyla-erkeğiyle, bir değişik dönemin, değişik esaslarına
bağlı olarak, bir değişik tavaftı ki, anlamak, izah etmek çok zordu.
İşte Allah Resûlü, Kâbe nasıl tavaf edilir, umre nasıl yapılır, bunu göstermek
istiyordu ve birinci maksadı bu idi.
İkinci olarak da gösterecekti ki, Kâbe
sadece Mekkelilerin veya Kureyşlilerin değil onlar kadar onda başkalarının da
hakkı var.
Hele Kâbe’ye şerefini, şanını iade edecek Hz.Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) ve O’nun kudsî cemaatinin herkesten ziyade hakkı vardı.
Aslında Kâbe, çoktan minberinden ayrılmış bir mihrap gibiydi.
Allah Resûlü,
Medine’de kurduğu minberini, mihrabın yanına çekmek istiyordu.
Kâbe, bizim
ebedlere kadar mihrabımızdır ve başta da Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mihrabıydı.
İçinde putlar olduğu için muvakkaten o, Mescid-i Aksâ’ya
dönüp bir süre öyle namaz kılmıştı.
Kılmıştı ama, gözleri daima semadaydı ve
Kâbe’den, yüzünü dahi çevirmeye tahammül edememişti.
Allah (celle celâluhu):
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً
تَرْضَاهَا“Yüzünü semaya çevirip durduğunu görüyoruz.
Yakında seni, hoşnut
olacağın kıbleye çevireceğiz.” (Bakara sûresi, 2/144) diyor ve O’nu teselli
ediyordu.
Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kıldığı süre, O’nun için hep hicran oldu.
O hatibin mihrabı, Kâbe; minberi de Medine idi.
Medine yalnızdı.
Mihrabın yanına
götürülünce, imamın imamlığı tamam olacaktı.
Esasen O’nun imamlığı tamdı.
Ancak
pratikte de böyle olması için; mutlaka Kâbe’nin mü’minlerin elinde olması
lâzımdı.
Bu kapıyı da ilk defa bir umre ile zorlayacaktı.
Onun için; “Hele bir umre
yapalım!” diyordu.
İslâm esaslarına, İslâm düşüncesine, İslâm anlayışına ve
İslâm ruhuna göre bir umre… Henüz hac farz kılınmamıştı.
Hac, O’nun hayatında
ilk ve son bir kere oldu.
Evet, Efendimiz, farz olarak hayatında bir defa hac
yaptı.
Ve ona Kur’ân-ı Kerim “Hacc-ı Ekber” dedi.
Umreye de “Hacc-ı Asgar.”
Avam halk arasında “Hacc-ı Ekber” Arafat’ın cumaya rastlamasına denmektedir.
Ama
aslında böyle bir anlayış daha çok halk kaynaklıdır.
Mübarektir, güzeldir
Arafat’ın cuma gününe rastlaması ama, Hacc-ı Ekber, haccın, hac mevsiminde
yapılanına; “Hacc-ı asgar” da (küçük hac) umreye denir.
Üçüncü olarak da, bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti.
Böyle
bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne
dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk
yapılmayacaktı.
Evet, bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti.
Hâlbuki o
güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı.
Onlar
ise, sekîne ve itminan ordusu olarak gelip-geçeceklerdi.
Bu hac, hac içinde
İslâm’ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gösterilmesi, evet, bunun temin
edilmesi çok mühimdi.
Bu aynı zamanda İslâm’a ait bir mesaj mânâsını da
taşıyordu.
Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: “Biz yeryüzünde şimdiye
kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek olabilirler!”
İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu.
Onun için sahabe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı..
Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele raslamamışlardı.
Hudeybiye’ye gelip
ulaşınca, Kureyş’in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki:
“Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek…”[3]
Sükûnet ve sekîne insanı, vuruşmak, çatışmak istemiyordu.
Zaten vuruşmak ve
çatışmak için de gelmemişti.
Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalâde mahzundu.
Zira,
ashabına verdiği söz vardı: “Size umre yaptıracağım!” demişti.
Onlar da, İslâmî
ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü’yle
beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle
gelmişlerdi.
O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf… İslâm esaslarına göre,
vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı..
hem de bunu
Allah Resûlü yaptırtacaktı.
Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl
yapıldığını görüp öğrenecekti.
Allah Resûlü Hudeybiye’de mecburi duruş yaptı ve sahabeyi de durdurdu.
Ashabına
ve kendisine inananlara; kendi cesaretine, kendi müthiş imanına rağmen bunu
yapıyordu.
Biliyordu ki, Rabbine sığınarak bir kavgaya girse yine onları mağlup
edecektir.
Ancak O bunu yapmayıp bekleyecekti.
Engelleme, belirgin hâle gelince,
ashabıyla biat yenilemesi yaptı.
İslâm uğrunda, ölmeye kadar her şeylerini feda
etmek üzere biat aldı.[4] Ve işte bu biata, yüce dergâhtan hoşnutluk sesi:
لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ
فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ
فَتْحاً قَرِيباً * وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزاً
حَكِيماً
“Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, and olsun ki
hoşnut olmuştur.
Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara
yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir.
Allah güçlü
olandır, Hakîm olandır.” (Fetih sûresi, 48/18-19)
Andolsun ki, Allah (celle celâluhu) mü’minlerden razı oldu.
-Ki onlar ağaç
altında Peygambere biat ettiler.
Biatlar üstü bir biat- Onların kalblerinden
geçenleri Allah (celle celâluhu) çok iyi biliyordu ve kalblerinden şu geçiyordu:
Allah Resûlü “Öl!” derse öleceğiz, “Kal!” derse kalacağız, bize “Yürüyün Kâbe’yi
tavaf edin!” derse tavaf edeceğiz, “Silahınız yok ama şu çelik orduya kendinizi
çarpın!” derse çarpacağız.
Duygu yumakları bu olabilir ve daha fazlasını söylemek de bizi aşar.
Bu arada Allah (celle celâluhu) onlara sekîne inzal buyurdu..
ve onların bu
civanmertliğine mukabil çok yakın bir gelecekte, O da, onlara apaçık bir fetih
ihsan vaadetti.
Evet Cenâb-ı Hak onlara, Kur’ân’da bunu vaadediyordu.
Hudeybiye’de, Allah Resûlü’nün düşündüklerinden sadece bir tanesi olmamıştı.
O
da bir sene sonra olacaktı ve oldu: Geldiler, İslâmî ölçülere göre Kâbe’yi tavaf
edip Hacerü’l-Esved’e yüz sürdüler.
Bunun dışında düşünülenlerin hemen hepsi
olmuştu.
Gösterdiler ve çöl gördü ki, çölün çapulcularından başka, ona emniyet
getirecek, orada emniyet ve güveni temsil edecek bir kudsîler ordusu var ki
geçtiği her yere emniyet tohumları ekmektedir ve 2-3 sene sonra da bunlar…
duygularda yeşerip çimlenecek.
Evet işte, bu görünümü sergileye sergileye ta Medine’den Mekke’ye kadar
gelmişler; köye, kasabaya, çadıra hasılı bâdiyede her yere uğramışlar, çeşitli
kimselerle görüşmüş ve çeşitli kimselerle karşılaşmışlardı.
Bu uğrayıp-görüp
geçtiği yerlerdeki insanların hemen hepsi 2-3 sene sonra gelip O’na iltihak
edecek ve Kâbe’nin fethi için O’nunla beraber yerin göbeğine doğru sefer
yapacaklardı.
Keza, Kureyş’le beraber bütün müşrikler de anlamışlardı ki, Kâbe
sadece Kureyş’in değil, O’nda bütün insanların hakkı vardır.
Hususiyle de,
insanlığın iftihar tablosu Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun
cemaatinin…
Aslında Kureyş, böyle bir hakkı Hudeybiye’deki muahedede kabullenmiş ve Allah
Resûlü’nün imza attığı kağıda onlar da imza atmışlardı.
“Siz de Kâbe’yi ziyaret
edebilirsiniz.
Bu sene bize ait, gelecek sene size ait.
Bundan sonraki yıllarda
her sene gelir Kâbe’yi tavaf edersiniz.” demişlerdi.[5]
Bu aynı zamanda Müslümanların mevcudiyetini kabul etmek demekti.
Oysaki o güne
kadar yapılan propaganda, Mekke ve Kâbe’nin sadece müşriklere ve bilhassa
Kureyş’e ait olduğu şeklindeydi..
ve bir ölçüde başkaları da bunu kabullenmiş
bulunuyordu.
Herkes, orada müşriklerin göstereceği töre ve sisteme uyardı.
Kimse hususî bir
merasim icat edemezdi.
Oysaki Hudeybiye’de kabullenilen muahede şartlarına göre,
Mekke’ye gelecek ve kendi töreleriyle Kâbe’yi tavaf edeceklerdi.
Allah Resûlü,
on binlik bir ordunun karşısında silah olarak sadece kılıcı bulunan 1600 kişi
ile böyle bir zafer elde ediyordu..
kendini herkese kabul ettirme ve kalblerin
kapılarını aralama zaferi.
Meselâ Urve İbn Mesud, Süheyl İbn Amr, murahhas olarak oraya kadar gelmiş Allah
Resûlü ile görüşmüşler, ashabın O’na bağlılıklarına şahit olmuş ve Allah
Resûlü’nün davranışlarından, O’ndaki Allah’a (celle celâluhu) imanın, O’ndaki
mehâfetullahın ve O’nun üzerindeki peygamberâne hallerin çok tesirinde
kalmışlardı.
Derken içlerindeki buzlar erimiş, bakış zaviyeleri başkalaşmıştı.
Ve bu insanlar çok yakın bir gelecekte inanıp İslâmiyet’e girmeye namzet idiler.
Hatta, daha o zaman bile Mekke’ye döndüklerinde, oradaki sertlikleri kırmış ve
Müslümanların lehine havayı yumuşatmışlardı.[6]
Bu arada Müslümanlıktaki yumuşatıcılık ve müşriklerdeki sertlik, yer
değiştirmelere bile sebep olabiliyordu ve bunun canlı misalleri de vardı.[7]
Evet, mütereddit ve mütehayyirler, bir bir Allah Resûlü’nün safına geçiyorlardı.
Belki zâhiren Hudeybiye, bir geriye dönüştü, ama, pek çok ganimeti olan bir
gerilim dönüşüydü.
Ayrıca bunun ötesinde Kureyş’ten de emin olunacaktı.
Artık
arkadan saldırmayacaklardı.
Tabiî bu arada bir de pakt teşekkül etmişti: Benî
Bekir’le Kureyş, Benî Huzâa ile de Müslümanlar ayrı ayrı birer pakt kurmuşlardı…
Ve bunlar, birbirlerine saldırmayacaktı.
Bundan dolayı Allah Resûlü, çok
seviniyordu.
Zira, tam 10 sene çölde, birçok kabileye İslâm’ın sesini, soluğunu
duyurabilecekti.
1.Çıban Başı Hayber
Hudeybiye dönüşünde Allah Resûlü, bir çıban başı olan Hayber’in üzerine yürüdü.
Yahudiler burada daima fitne kaynatıyorlardı.
Bazen, Katafan’la kafa kafaya
veriyor, bazen Benî Nadîr’le anlaşıyor, bazen de Kureyş’e çanak tutuyor; ama
mutlaka ve her zaman Müslümanların aleyhine oyunlar plânlıyorlardı.
Zaten
Kureyş’i tahrik eden ve onlara cesaret veren de bunlardı.
Bedir’de, Uhud’da ve
Hendek’te hep onların kışkırtması vardı.
Artık onları te’dip etme vakti de gelmişti.
Allah Resûlü, yine bir yıldırım
harekâtı düzenledi.
Hudeybiye’ye gelenler, umre yapamamışlardı ama, cihad yapıp
umrenin boşluğunu doldurabileceklerdi.
Efendimiz, sahabeden bir kısmını Katafan
üzerine gönderdi.[8] Çünkü Katafan, Hayber’in dostuydu.
Bu durumda Katafan, esas
hedefin kendileri olduğunu zannederek kendi başlarının derdine düştüler..
ve
böylece Hayber’le olan irtibatlarında bir kopukluk oldu.
Oysaki, Allah
Resûlü’nün hedefi Hayber’di… Onlar, “Ha geldiler-ha gelecekler.” diye korkulu
rüyalar göredursunlar, Allah Resûlü, yine bir gece yürüyüşü ile, kimseye
hissettirmeden, Hayber’e ulaştı.
Hayberliler için bugünün diğer günlerden hiçbir farkı yoktu..
herkes mutat işine
gitmek üzere ellerinde ziraat aletleriyle bağ, bahçe ve tarlalarına
gideceklerdi.
Ancak, kaleden adımlarını dışarıya atar atmaz donakaldılar.
Karşılarında müsellah bir ordu ve başlarında da Allah Resûlü.
Yeniden gerisin
geriye kaçmaya başladılar.
O esnada Müslümanlar da en gür sadâ ile اَللّٰهُ
أَكْبَرُ خَرِبَتْ خَيْبَرُ “Allahu Ekber! Hayber harab oldu.”[9] diye
haykırıyorlardı.
Artık Hayber’in işi bitikti..
yollar teslim olmaya doğru
kayıyordu.
Ne var ki Hayber’e yine de bir Haydar-ı Kerrar lâzımdı, lâzımdı ki
Hayber kalesinin kapısını alsın ve bir kalkan gibi kullansın..
kullansın ve
İslâm ordusunu şahlandırsın.[10]
Öyle de oldu; Hayber, Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh) eliyle fethedildi.
O gün
sancak ona verilmiş ve Allah Resûlü, onun hem sevilen hem de seven olduğunu
müjdelemişti ki; bu Allah ve Resûlü tarafından sevilen, Allah ve Resûlü’nü seven
ondan başkası değildi.[11] Ve, Hayber, en kısa zamanda, en az zayiatla İslâm’ın
yed-i beyzasına teslim oluyordu.
Hayber’de esir alınanlar arasında Hz.Safiyye Validemiz (radıyallâhu anhâ) de
vardı.
Allah Resûlü’nün nikâhı altına girme bahtiyarlığına eren bu büyük kadının
ayrı bir megâzî buudu vardır… Bu büyük kadınla Allah Resûlü, bir de Hayber’i
içinden fetheder.
Çünkü Safiyye Validemiz, bundan böyle bütün nüfuzunu Hayber’de
İslâm adına kullanacaktır.
2.Mute Destanı
Efendimiz’in yokluğuna terettüp eden boşluklarla beraber, kendi içinde dolu dolu
bir destan.
Evet kendisi iştirak edememekle beraber, İslâm’ın âfâk-ı âleme
yayılmasına sebep olan Mute destanını zikretmeden geçemeyeceğiz.
O Mute ki,
orada Allah Resûlü’nün en çok sevdiği insanlar şehit düşmüş ve orada
gömülmüşlerdi.
Zeyd b.Hârise (radıyallâhu anh), ardından Cafer b.Ebû Talib ve
onun da ardından Abdullah b.Revâha (radıyallâhu anh) Cennet’e Mute’den
uçmuşlardı..
ve Mute, aynı zamanda bir askerî dehanın günyüzüne çıkmasının da
destanıdır.
Allah’ın (celle celâluhu) kılıcı Halid, ilk defa İslâm saflarında
kendini Mute’de ispatlamıştır.[12]
Sulh esnasında Allah Resûlü, dünya hükümdarlarını İslâm’a davet etmiş..
bunlardan bazılarından müspet cevap alırken;[13] bazıları da red cevabı vermiş..
hem de bütün bütün edep sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini
sergileyerek küstahça davranmış ve küstahça cevaplar vermişlerdi.[14]
Busra Emiri Şurahbil de bu son gruba dahildi.
Şurahbil b.Amr, esasen Arap
olmasına rağmen, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve bu yeni dinine olan taassubunu da
gelen elçi Hâris b.Umeyr’i öldürtmekle göstermişti.
Allah Resûlü’nün gönderdiği
elçinin öldürülmesi affedilecek gibi değildi.
Ayrıca, diğer hükümdarlara fikir
vermesi açısından da tahribi oldukça büyük sayılırdı.
Efendimiz, derhal 3000 kişilik bir ordu hazırladı ve başlarına da azatlı kölesi,
mânevî evlâdı -ki İslâm, sonradan böyle evlât edinmeyi kaldırmıştır- Zeyd b.
Hârise’yi (radıyallâhu anh) geçirdi.
Ardından da: “Zeyd’e bir şey olursa
kumandayı Cafer, ona da bir şey olursa, Abdullah b.Revâha alsın!” ferman etti..
ve: “Eğer ona da bir şey olursa, kumandayı Allah kılıçlarından bir kılıç alsın!”
buyurdu.
İsim zikredilmemişti ama, hâdiseler onun Halid olduğunu ortaya
çıkaracaktı.[15]
İslâm ordusu, Mute’ye vardığında 200.000 kişilik beklenmedik bir orduyla
karşılaştı.
İki sayı arasında ürperten bir farklılık vardı: İkiyüzbine karşı,
üçbin insan…
Buna rağmen, “Zafer elde edemesek de şehitlik elde ederiz!” deyip savaşmaya
karar verdiler..
ve ilk üç kumandan birbiri ardınca şehit oldu.
Derken, o âna
kadar değişik yiğitlerin göğsünde taşınan sancak, sonunda gelip Halid’e ulaştı.
O gün Halid’in elinde tam 9 kılıç kırılmıştı.[16]
Halid (radıyallâhu anh), bir taraftan savaşırken, diğer yandan da, bir kısım
ustaca manevralarla, zayiat vermeden orduyu Medine’ye götürebilmenin yollarını
araştırıyordu ki harp tekniği açısından bu büyük bir başarıydı.
Gerçi, geriye
çekilmeye kapalı sahabi ruhu bundan çok rahatsız olacaktı ama, Kur’ân’ın
ölçüleri içinde bunun böyle olmasında zaruret vardı.
Buhârî ve Ahmed b.Hanbel,
baştan sona vak’ayı şöyle naklederler:
“Allah Resûlü, ashabı arasında oturuyor ve Mute’de cereyan eden hâdiseyi aynen
anlatıyordu: İşte bayrağı Zeyd İbn Hârise (radıyallâhu anh) aldı, atını sürdü
âdeta budadılar ve düştü, şehit oldu..
işte şimdi sancağı Ca’fer İbn Ebî Talib
(radıyallâhu anh) aldı, işte onu da şehit ettiler..
işte Abdullah İbn Revâha
(radıyallâhu anh) aldı ve o da Cennet’e uçtu.
Ve şimdi de Allah (celle celâluhu)
kılıçlarından bir kılıç aldı, idbâr ikbâle dönüyor!”[17]
Ve bir başka kaynağa göre biraz sonra da şöyle buyuracaklardır: “Ben üç şehidi,
Cennet’te yürürken gördüm.
İkisinin boynunda bukağı vardı.
Başlarını sağa sola
döndürmelerine mâni oluyordu.
Ca’fer’in (radıyallâhu anh) boynunda bir şey yoktu
ve o dümdüzdü.
Çünkü o, düşmana karşı saldırırken, gözünü kırpmadan, başını sağa
sola çevirmeden, dümdüz gitmişti.”[18]
Sahabe dahi olsa bazılarında ölüm endişesi olabilir..
ve onlarınki hiçbir zaman
mahzur buudlarına ulaşmaz… Tabiî, Allah Resûlü’nün gördüğü, berzah âlemine ve
misal âlemine ait tablolardı.
Benî Asfar’ın gözü korkmuştu… Evet, üç bin kişilik bir ordu.
Halid (radıyallâhu
anh), usta manevralarıyla kimsenin burnunu kanatmadan Medine’ye kadar
gelebilmişti.
İbn Hişâm’ın rivayetine göre bu muharebede verilen şehit sayısı
12’dir.[19] Mute’nin neticesinde etrafa, İslâm’ın varlığı kabul ettirilmiş..
ve
artık Benî Asfar’da İslâm’ın adından bahseder olmuştu.
Onlar arasında da Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâd-ı cemîli dillerdeydi.
İnansınlar,
inanmasınlar herkesمُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammed Allah’ın resûlüdür.”
tabirini kullanıyorlardı.
Bu umumî mânâdaki hazırlıklar yapıldıktan sonra, rüyanın gerçekleşme zamanı
gelmişti.
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ
الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ
لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحاً
قَرِيباً * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللّٰهِ شَهِيداً
“And olsun ki Allah, Peygamberi’nin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder.
Ey
inananlar! Sizi Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya
saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz.
Allah,
sizin bilmediğinizi bilir.
Size, bundan başka yakın zamanda bir zafer
verecektir.
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi,
Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur.
Şahit olarak da Allah yeter.” (Fetih
sûresi, 48/27-28)
3.Mekke’nin Fethine Doğru
Allah Resûlü’nün gördüğü rüyalar, sadık rüyalardır.
Nübüvvetin ilk altı ayında
gördüğü rüyaların, sabah aydınlığı kadar açık olduğunu ve gece ne görürse,
gündüz onun aynen çıktığını, Âişe Validemiz nakleder.[20]
İşte Efendimiz’in gördüğü rüya! O, Mescid-i Haram’a, Kur’ân’ın tasvir ettiği
şekilde girecekti.
Cenâb-ı Hak, Habîbi’ne gösterdiği bu rüyayı, yukarıda
zikrettiğimiz âyetiyle artık gerçekleşmiş gösteriyordu.
Efendimiz’in rüyaları, vahiyle içli-dışlı olmakla beraber, buradaki “rüya”,
“rü’yet” kökünden “görme” mânâsına da gelebilir.
Yani nasıl Cenâb-ı Hak, bazen
O’na, Cennet’i, Cehennem’i, Arş’ı, Levh’i göstermiştir; ve nasıl bazen kıyamete
kadar olacak hâdiseleri gözünün önüne sermiştir; aynen öyle de, bir gün Mescid-i
Haram’a emniyet ve güven içinde gidilip, hac ve umre yapılacağını da
göstermiştir.
Bu görme, rüyada da olabilir açıktan açığa da; bu da bir tevcih..
ister
kelimenin zâhirine göre rüyayı kendi mânâsında, isterse “rü’yet” mânâsında kabul
edelim, netice değişmeyecektir.
Mühim olan, Allah Resûlü’ne gösterilen o
tablonun aynen cereyan etmiş olmasıdır.
O tabloda Mekke’nin fethi vardır; ve
daha şimdiden hâdiseler, Müslümanları böyle bir zemine doğru çekmektedir.
Hudeybiye anlaşmasından sonra, Kureyş’e bağlı kabilelerle, Müslümanlara taraftar
kabileler arasında bir pakt kurulduğunu, yukarıda söylemiştik.
Kureyş’e bağlı,
Benî Bekr kabilesi, Müslümanlara bağlı Benî Huzâa’ya saldırıp katliamda
bulununca, Hudeybiye anlaşması ihlâl edilmiş ve anlaşma maddeleri hükümsüz hâle
gelmiş oluyordu.
Durumun vehametini anlayan Ebû Süfyan, derhal Medine’ye geldi.
Anlaşma maddelerinin aynen geçerliliğini temine çalıştı; fakat onun teklifleri
kabul görmedi.[21]
Artık, ok yaydan çıkmıştı..
ve Allah Resûlü, bir harp hazırlığı içindeydi.
Her
zaman yaptığı gibi niyet ve gayesini fevkalâde gizli tutuyordu.
Bu defa sırrını
vezirleri ve hayat arkadaşlarından da gizli tutmuştur.
Öyle ki, Hz.Ebû Bekir,
bir gün kızı Âişe’nin (radıyallâhu anhâ) evine gidip de, onu yol hazırlığı
yaparken bulunca, Resûlullah’ın nereye gitmeyi düşündüğünü sormuş ve Hz.Âişe
Validemiz’den (radıyallâhu anhâ): “Vallahi babacığım ben de bilmiyorum!”
cevabını almıştı.[22]
Evet, hareket bu denli mahrem tutuluyordu.
Hz.Ebû Bekir ki O’nun en yakını ve
en çok sevdiği insandı.
Hicrette dahi yol arkadaşı olarak onu seçmişti.
Buna
rağmen yapılmakta olan sefer hazırlığının hedefi ondan dahi gizli tutulmuştu.
Bu
da, Allah Resûlü’nün nasıl ulaşılmaz bir erkân-ı harp olduğunun bir başka buudu.
Allah Resûlü’nden bu dersi alan Fatih, bir gün şöyle diyecektir: “Sırrımı
sakalım bilse, onu dahi keser atarım!” İşte Allah Resûlü’nün sır vârislerinden
bir kutlu serdar!.
Allah Resûlü sır adına askerî harekâtında hep tevriye yapmıştır.
Esas hedefi
daima saklamış ve başka şekilde anlaşılmasını sağlayacak karineleri nazara
vermiştir.
Zannediyorum modern erkân-ı harpler de farklı düşünmüyorlar.
Şayet,
bir yerden çıkartma yapacaklarsa, çıkartmanın meydana getireceği gürültünün on
katını bir başka yerlerde çıkarırlar.
Daima alternatifli hareket ederler ve
gerçek hedefi hep saklarlar.
Nerden çıkartma yapacaklar? “A” bayırından mı, “B”
bayırından mı, “C” bayırından mı bilinmez.
Fakat bunlar 14 asır sonra gelişen
harp tekniğiyle alâkalı şeyler… Bunların gerçek kâşifi Hz.Muhammed Mustafa’dır
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
Mektep görmemiş, medrese görmemiş, öğrendiklerini
bütünüyle Cenâb-ı Hak’tan öğrenmiş bir ümmî, fakat a’lemü’l-ulemâdır.
Ve O’nun
için bize bir daha “Muhammedün Resûlullah” dedirtmektedir.
Evet, yine hedefini saklıyor, yine çölde kuş uçurtmuyordu..
ve kurduğu haber
ağıyla kim ne götürüyor, kim ne getiriyor, hepsini bir bir tespit ediyordu.
Bunlar, ister vahiy yoluyla, ister o büyük firasetin, fetanetin, firaset ve
fetanetiyle olsun; fark etmez; O, çölü avucunun içi gibi takip edebiliyordu.
İşte bir misal: “Bedir’de bulunmuş bir sahabi, yanlış bir içtihadla, harekâtın
son anlarında, Mekke’ye doğru gidildiğini anlayınca, bu durumu haber veren bir
mektup yazıp gönderiyor.
Bu mektubu su taşıyan saka bir kadın götürmektedir.
Allah Resûlü hemen Hz.Ali ile Zübeyr b.Avvam’ı çağırarak durumu onlara
bildiriyor ve onlar da yıldırım hızıyla gidip kadından bu mektubu alıp
getiriyorlar.”
Bu gizlilik, ta Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar devam ediyor ve
kimsenin, ordunun gelişinden haberi olmuyor.
Hz.Abbas Ebû Süfyan’ı Efendimiz’e getirdiğinde artık Mekkeli için yapacak bir
şey kalmamıştı.[23] En hızlı at ve develerle kaçmak isteseler dahi
kurtulamayacaklardı..
gayri Mekke o kadar kıskıvraktı.
Ancak Allah Resûlü, yine de çok hassas davranıyordu.
Hassasiyeti her iki cephe
için de geçerliydi.
Ne kendi askerlerinden ne de Mekkelilerden zaiyat
verilmesini istemiyordu.
O’nun bu hassasiyeti sayesindedir ki, koskoca Mekke
fethinde Müslümanlardan şehit olanların sayısı sadece 3 kişiydi.
Hâlbuki hâlâ
Allah Resûlü’yle harp etme düşüncesinde olan bir sürü gözü dönmüş Mekkeli
vardı..
ve bunlar “Her çibâd âbâd!” diyecek türden insanlardı.
Efendimiz, tam 10 bin askerle gelmişti..
evet, iki sene evvel 1600 kişiyle gelip
geriye döndüğü Mekke’ye şimdi 10.000 insanla girecekti.
Ancak O, bu gücü,
onların içlerindeki gerçek kuvvet ölçüsünde değerlendirmiş ve Mekkelilerin
görebildiği bir yerde, kişi başına bir ateş yakılmasını emretmişti.
Mekkelilerin
bildiği, her çadır için bir ateş yakılmasıydı.[24] Dolayısıyla onlar 10.000
ateşi görünce en az 30.000 insan tarafından muhasara edildiklerini sandılar..
ve
bu durum, onları bütünüyle felç etti.
Öyle ki artık teslim olmaktan başka
çareleri yoktu.
Zaten Ebû Süfyan da Mekke’ye döndüğünde, sadece bunu tavsiye
ediyordu.
Çünkü gökteki yıldızları seyreder gibi, yanan bu ateşleri seyretmiş ve bütün
bütün mukavemetini yitirmişti.
Zira artık o da bu gece, cahiliyenin son
gecesidir ve fetihle Müslümanların arasında, sadece bir gece kalmıştır.
Allah Resûlü’nün alternatifli stratejisi devam ediyordu.
Mekke’ye girerken
orduyu altıya taksim etti ve Mekke’ye altı koldan girildi.
Sadece başlarında
Halid b.Velid’in (radıyallâhu anh) olduğu kol, İkrime ve yanındakilerle çatışma
zorunda kalmıştı.
Diğer birlikler hiçbir engelle karşılaşmadan Mekke’ye
girmişlerdi.[25]
O gün için Mekke’de mesele çıkarabilecek tek insan Ebû Süfyan’dı.
Hâlbuki Allah
Resûlü bir cümleyle onu da yumuşatmıştı: “Ebû Süfyan’ın evine sığınanlar
korunmuştur!”[26] Evet, Ebû Süfyan’a verilen bu kadarcık bir pâye dahi, onun
elini kolunu bağlamaya yetmişti.
Hatta ondan sonra Ebû Süfyan, teslim olmayı
teşvik eden en hararetli insan hâline gelmişti.
Elbette ki bütün Mekkeliler Ebû
Süfyan’ın evine sığacak değillerdi.
Allah’ın (celle celâluhu) evi, Ebû Süfyan’ın
evinden korunmaya daha lâyıktı.
Ve Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kâbe’ye
sığınanlar da korunmuştur!” Ve, bir süpriz karar, tarihte ilk defa, dışarı çıkma
yasağı konuluyordu.
Bu, can güvenliği için gerekli olduğu kadar, ordunun rahat
hareket edebilmesi için de gerekliydi.
Bu mülâhaza ile Allah Resûlü: “Kendi
evine girip saklananlar korunmuştur!” diyordu.[27] Böylece Mekkelilerden gelmesi
muhtemel bütün direnişler önlenmiş oluyordu.
Efendimiz’in iştirak ettiği diğer gazvelerden sarf-ı nazar, sadece şu Mekke
fethi ve burada tatbik ettiği askerî ve siyasî strateji dahi zannediyorum O’nun
ne büyük bir askerî deha olduğunu göstermeye kâfidir.
Evet, Mekke’nin fethi tek
başına, bütün insaf ehline مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dedirtecek büyük bir
hâdisedir.
Sanki O, Mekke’yi birkaç kere fethetmiş gibi plânın her safhasında, gayet rahat
hareket etmiştir.
Kafasında plânladığı hususlar noktası, virgülüne kadar aynen
çıkmış, O da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır.
Tabiî, fethin ardından ilan
ettiği umumî af ve gösterdiği engin mürüvvet, Mekke insanını derhal O’na teslim
olmaya ve İslâm’a girmeye çekmiştir.
Bu, ne şirin bir zorlamadır ki, bir gün
içinde bütün Mekkeliler Müslüman olmuştur.
Şimdi sıra, bu yeni potansiyeli aksiyona çevirmeye gelmiştir.
Aman Allahım! Bu
ne müthiş bir inkılâptır ki, dün O’na düşmanlıkta canlarını verenler, bugün
O’nun düşmanları karşısında canlarını vermeye hazırlanmaktadırlar! Evet, Allah
Resûlü’nün bakışları kime isabet ettiyse o, kömür iken birden elmas hâline
geliverdi.
Başka teşbih ve benzetmelere ne gerek var? O, kendi ashabını gökteki
yıldızlara benzetmemiş miydi?[28]
Evet, Allah Resûlü, dün çukurlarda yuvarlanan, ruhları çamurlaşmış bu insanları,
bir gün gibi kısa bir zaman içinde, semaya perçinlemiş ve ışık saçan birer
yıldız hâline getirmişti.
Getirmekle kalmamış, onlara ebedlere kadar misal olma
ruhunu da üflemişti.
4.…Ve Huneyn Bâdiresi
Mekke’nin fethiyle, ortada duran ve hangi taraf galebe çalarsa o tarafa
meyletmeye kararlı bulunan kabileler, teker teker İslâm’a dehalet etmeye
başladılar.
Bu gelişme Sakîf ve Havâzin kabileleri arasında hazımsızlığa
sebebiyet vermişti.
Daha fazla gelişmeye fırsat vermemek için hemen harekete
geçtiler ve çölde buldukları çapulcularla beraber 20-30 bin kişilik bir ordu
kurdular.[29]
Allah Resûlü, istihbarat için Abdullah b.Ebî Hadred’i (radıyallâhu anh) bu
kabilelerin arasına göndermişti.
Abdullah, elde ettiği bütün malumatla Allah
Resûlü’ne geldi ve durumu rapor etti.
Sakîf ve Havâzin kabileleri, büyük bir
ordu ile Huneyn’de mevzilenmişlerdi.
Bu her iki kabile de cesaret ve atıcılıkları ile meşhurdu.
Ok atmada hepsi de
usta sayılırlardı.
Bunlara karşı, ekseriyeti yeni Müslüman ve genç bir orduyla
mukabele etmek icap ediyordu.
Öyle de oldu.
Allah Resûlü, derhal Huneyn’e doğru
yürüyüş emri verdi.
Yoksa, her şey Müslümanların aleyhine dönebilirdi.
Zira, bu
kabileler şayet Mekke’ye kadar gelme fırsatı bulurlarsa, Mekke’de bozgunculuk
için fırsat bekleyenlere, bekledikleri fırsat verilmiş olacaktı.
Aynı zamanda,
çokları itibarıyla onurları rencide olmuş Mekke’nin yeni Müslümanları, düşmana
karşı kavga verirlerse, bu hem onların, uzak ihtimal de olsa, sarsıntı
geçirmelerini önleyecek hem de kalblerinde İslâm’ın oturaklaşmasını
hızlandıracak ve onları iyiden iyiye İslâm’a perçinleyecekti.
Huneyn’e 12.000 askerle gidildi.
Bunlardan 2.000 kadarı yürekten Müslüman
değildi.
Diğerlerinin ise çoğu genç ve tecrübesizdi.
Bu gençlerin başında da
Halid b.Velid (radıyallâhu anh) vardı.
Düşman “U” şeklinde mevzilenmişti.
İslâm
ordusunun öncü kuvvetleri ya farkında olmadan ya da bilerek bu “U”nun içine
girdiler.
Ansızın gelen ok yağmuru sebebiyle de geri çekilmek zorunda kaldılar.
Zira çoğunlukla zırhları yoktu, oklar da çok şiddetli ve isabetli geliyordu.
Eğer “U”nun içine bilerek girildi ise, geri çekiliş, bir harp oyunuydu.
Nitekim
okçular, Müslümanların kaçtığını görünce, sevinç çığlıkları atarak yerlerinden
çıkmış ve kaçanları takibe koyulmuşlardı.
Tabiî farkına varmadan, bir kıskaç
içine girmiş oldular.
Ve, taarruz eden bu güçler ric’ate mecbur kaldılar.
Derken, birkaç saat içinde ölenler ölmüş, kaçanlar da Taif’e sığınmak zorunda
kalmışlardı.[30]
Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet
yaşanmıştı.
Ancak Allah Resûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş
fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak
bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti.
Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki panik esnasında ileriye atıldı.
Öyle ki,
Hz.Abbas (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nün bindiği hayvanın gemini zor
zabtediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu.
O
ise en gür sesiyle: أَنَا اَلنَِّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدُ الْمُطَّلِبْ
“Ben nebiyim, bunda yalan yok.
Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu.[31]
Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hz.Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de
sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının
altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti.
Daha sonra Hz.Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah
Resûlü’nün etrafında toplandılar..
mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.[32]
Burada bir noktaya işaret etmeden geçemeyeceğim: Allah Resûlü, 18 gazâya iştirak
etmiş ve hepsinde de büyük zaferler kazanmıştı.
Ancak, benim kanaatim odur ki,
Uhud ve Huneyn, O’nun askerî dehasını gösterme açısından diğerlerinden daha
parlak, daha muhteşem zaferlerdi.
Çünkü diğerlerinde, O’nun hafızasında
plânladığı şeyler aynen tahakkuk etmiş olduğundan, Allah Resûlü, hiç
zorlanmamış, neticeye gayet rahat ulaşmıştı.
Hâlbuki, bu iki muharebede
beklenmedik hâdiseler zuhur etmiş, O’nun ilk plânları çarpıtılmış, düşmana
fırsat verilmiş, ama buna rağmen, netice yine zaferle noktalanmıştır.
Beklenmedik hâdiselerde O’nun hiçbir dahli yoktur.
Öyleyse, mutlak bir
hezimetten kurtulup, parlak bir zafer elde ettiği Uhud ve Huneyn, O Kumandan-ı
Zîşân’ın askerî dehasının en parlak bir buududur.
5.Tebuk
Allah Resûlü’nün gerçekleştirdiği yıldırım harekâtından birisi de Tebuk
Seferi’dir.
Bir aralık, Bizans İmparatorluğunun, büyük bir ordu hazırlayıp
Medine’ye gelmekte olduğu şâyiası yayıldı.
Bu durum, Müslümanları tedirgin
ederken, etraf kabilelerden düşman olanları da ümitlendiriyordu.
Zaten
Gassaniler’in çevirmek istedikleri entrikalar da herkesçe bilinmekteydi.
Her seferini gizlilik içinde gerçekleştiren Allah Resûlü, bu seferini açıktan
ilan etti ve etraf kabilelere adam göndererek onlardan asker ve malzeme
yardımında bulunmalarını istedi.
O sene civarda ve Medine’de çok zor günler
yaşanıyordu.
Hava alabildiğine sıcak ve kuraklık ortalığı kavuruyordu.
Bir de
meyvelerin hasat vakti girmişti.
Ama Allah Resûlü, seferberlik ilan etmiş ve yol
hazırlıklarına başlamıştı bile.
Herkes bu sefere iştirak etmek için âdeta
birbiriyle yarışıyordu.[33]
Sefere iştirak heyecanıyla Allah Resûlü’ne gelip de, binek bulunamadığı için
kabul edilemeyen nice Müslüman vardı ki, O’nun yanından çocuk gibi ağlayarak
ayrılıyorlardı.
Kur’ân onların bu hâlini bir ibret levhası olarak
âbideleştirmiştir.[34]
Bu arada, münafıklar da boş durmuyordu.
Müslümanları seferden alıkoymak için
ellerinden gelen her türlü hile ve oyuna başvuruyorlardı.
Nihayet Allah Resûlü,
30.000 kişilik bir orduyla Tebuk’e doğru hareket etti.
20 gün kadar Tebuk’te
kaldı.
Bizans, kendisinde cesaret göremediği için bu orduya karşı mukabelede
bulunamadı.
Dolayısıyla da Tebuk’te harp yapılmadı; ama duyup işitenler üzerinde
müthiş tesiri oldu.
Zira düşmana öyle bir gözdağı verildi ki, ancak büyük bir
meydan muharebesinde aldığı hezimetle düşman bu kadar sinebilirdi.
Etrafta
bulunan nice Hıristiyan kabileler, Allah Resûlü’ne cizye vermeyi kabul ederek,
inkıyatlarını bildirdiler.
Niceleri de, din olarak İslâm’ı seçtiler.[35] Bu
yönüyle de Tebuk’ü İki Cihan Serveri’nin zaferlerinden biri olarak görmek
mümkündür.
[1] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 46.
[2] Müslim, tefsir 25; Nesâî, menâsik 161.
[3] Buhârî, megâzî 35.
[4] Müslim, cihad 132.
[5] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/192-193.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/329-330; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/196.
[7] Misal olarak bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/279-280.
[8] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/299-300; Taberî, Tarihü’l-ümem
ve’l-mülûk, 2/135.
[9] Buhârî, salât 12; ezan 6; Müslim, cihad 120.
[10] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/567.
[11] Buhârî, megâzî 38; Müslim, fedâilu’s-sahabe 32.
[12] Buhârî, fedâilu ashabi’n-Nebi 25; megâzî 44; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
1/256.
[13] Müslim, cihad 27; Tirmizî, isti’zan 23; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/262-273.
[14] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/271.
[15] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/22-30; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
2/128; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/255.
[16] Buhârî, megâzî 44.
[17] Buhârî, megâzî 44.
[18] Abdurrezzak, el-Musannef, 5/266, Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/121.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/46; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/259.
[20] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/42-52.
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/52.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/58-60.
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/58-59; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/289.
[25] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/66-67.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/62; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/289-290.
[27] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/62; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/289-290.
[28] Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl, 3/62; Deylemî, Müsned, 4/160.
[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/322-326.
[30] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/326 vd.
[31] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 28.
[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/326 vd.
[33] Buhârî, tefsir (9) 18; Müslim, tevbe 53.
[34] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/92.
[35] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 5/9 vd.
Hudeybiye
Bir kere daha hatırlatalım: Allah Resûlü, nazarı nereye ulaştı ise kademi oraya
basan, misli görülmemiş bir liderdi.
Düşüncelerini pratiğe dökmede O’nun eşi ve
menendi yoktu.
Mevzu ile alâkalı dünya kadar hâdise sıralamak mümkündür.
Ancak
biz, sadece bir tek misalle iktifa edeceğiz.
İbn İshak anlatıyor:
Hicretin altıncı senesi Allah Resûlü, tam bir metafizik gerilim içinde bulunan
ashabını, umre için Mekke’ye götürmeye söz vermişti.
Böyle bir umre, hem
muhacirînin yıllardır süren sıla hasretini giderecek, hem de bütün Müslümanlara
yeni bir gerilim kazandıracaktı.
Ve Allah Resûlü bu mülâhaza ile 1400 kadar
arkadaşını aldı, yola koyuldu.
Allah Resûlü, Müslüman olduğu Mekkeliler tarafından bilinmeyen, Huzaa oymağından
birini, ihtiyat tedbiri olmak ve istihbaratta bulunmak üzere daha önceden
Mekke’ye göndermişti.
İstihbarî bilgilere göre Kureyş bütün kabileleri
toplayarak bir toplantı yapmış ve Müslümanların Mekke’ye sokulmaması hususunda
ittifakla karar almıştı.
Evet, Kureyş, silah kullanmak pahasına, Müslümanların Mekke’ye girmesine mâni
olmak azmindeydi ve kararlaştırdıkları gibi de tatbik ettiler.
Askerler, Belâdin
mevkiini işgal etmiş, Halid b.Velid ve İkrime b.Ebî Cehil kumandasında iki yüz
kişilik bir müfreze de Râbığ ile Cuhfe arasında olan Kurâü’l-Gamim’e kadar
gelmişlerdi.
Bu durumdan haberdar olan Allah Resûlü, hemen o tarafa doğru
yürüyüş emri verdi.
Halid, Müslümanların gelmekte olduğunu görünce, derhal
Mekke’ye giderek, onları durumdan haberdar etti.
Bu esnada Efendimiz de
Hudeybiye’ye kadar gelmiş bulunuyordu.[1]
Hudeybiye, Mekke’den 50-60 km uzaklıkta bir yerin adıdır.
Esasen daha önceleri
bu isim, orada mevcut bir kuyunun ismi iken, daha sonra, o kuyuya yakın bir
köyün de adı olmuştu.
1.Su Mucizesi
Konaklanan yerde sadece bir kuyu vardı ve kuyuda da su yoktu.
Susuzluk ciddî bir
tehlike arz etmeye başlayınca, sahabe Allah Resûlü’ne müracaat etti ve ne
yapmaları gerektiğini sordular.
Allah Resûlü kendi sadağından bir ok çıkarıp
ashaba verdi ve bu oku kuyunun dibine saplamalarını istedi.
Derken okun
saplandığı yerden su fışkırmaya ve kuyu yükselmeye başladı.
Bu başka değil,
ancak bir mucizeydi.
Cenâb-ı Hak, ashabın çok muhtaç olduğu bir zaman ve
zeminde, Peygamberi’nin eliyle, inananlara bir mucize daha göstermişti.
Herkes
bu sudan içti, abdest aldı, kaplarını doldurdu ve artık su sıkıntısı
kalmamıştı.[2]
2.Elçiler
Huzaa kabilesi, Müslümanlığı kabul etmemekle beraber Müslümanlarla müttefik
idiler.
Mekkelilerin hazırlıklarını onlar da duymuşlardı.
Birkaç kişi gelip,
durumu Allah Resûlü’ne haber verdiler.
Heyet arasında Büdeyl b.Verkâ da vardı.
Bu zat ancak Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olmuştu.
Efendimiz, bu zata
itimat ettiği için, onu Mekkelilere göndermiş ve gayesinin sadece umre olduğunu
onlara bildirmesini emretmişti.
Büdeyl, Mekkelilere Allah Resûlü’nün mesajını iletti.
Urve b.Mesud es-Sakafî de
dinleyenler arasındaydı.
Söylenenleri gayet mâkul bulmuştu.
Gidip Allah
Resûlü’yle görüşmek teklifini ileri sürdü ve Mekkeliler onu böyle bir vazife ile
Allah Resûlü’ne gönderdiler.[3]
3.Değişen İnsanlar
Urve, Efendimiz’in yanına geldi ve O’nunla konuşurken bir aralık eliyle Allah
Resûlü’nün mübarek sakalına dokunmak istedi.
Bu eski bir Arap âdetiydi.
İşte o
anda Urve’nin eline şiddetli bir darbe indi..
darbenin sahibi, Urve’nin öz
yeğeni Muğîre b.Şube’ydi (radıyallâhu anh).
“Pis elini, Allah Resûlü’nün pâk
sakalına sürme.
Bir daha tekrar edersen elini koparırım!” dedi.
Urve donup
kalmıştı.
Daha birkaç ay önce Muğire’nin işlediği cinayetin diyetini, o ödememiş
miydi? Müslüman olunca yeğeni birden ne kadar değişmişti.
Ayrıca sahabenin,
Allah Resûlü’nün etrafında nasıl pervaneler gibi döndüğü de Urve’nin gözünden
kaçmamıştı.
Mekke’ye döndüğünde bu hayranlığını şu şekilde dile getirdi:
“Ben nice Kisralar, Kayserler ve Necaşîler gördüm.
Fakat bunların hiçbirini,
etrafındaki insanların Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) olan bağlılığı
gibi bir bağlılık içinde görmedim.
Gelin beni dinleyin ve bu adamla uğraşmayın!”
Bu görüşme neticesiz kaldı.[4] Allah Resûlü Kureyş’e Hıraş b.Ümeyye’yi
gönderdi.
Ancak Kureyşliler ona hücum edip devesini öldürdüler.
Kendisini de
öldüreceklerdi ama, müttefiki olan bir kabile imdadına yetişti.[5]
4.Elçi Osman (radıyallâhu anh)
Bundan sonra Kureyş’e bir başkasının gönderilmesi gerekiyordu.
Hz.Ömer’e
(radıyallâhu anh) teklif edildi.
Ancak, Mekke’de Ömer’in düşmanı çok, dostu ise
hiç yoktu.
Onun gönderilişinin sulh adına bir faydası olacağı şüpheliydi.
O, bu
kanaatini Allah Resûlü’ne bildirince, Hz.Osman’ın (radıyallâhu anh)
gönderilmesine karar verildi.[6]
Kureyşliler Hz.Osman’ı yakalayıp hapsettiler.
Bir ara onun öldürüldüğü şâyiası
bile duyuldu.
Gelmesi gecikince, bu şâyianın doğruluğu kanaatine varıldı.
Bunun
üzerine, Allah Resûlü, Müslümanları biata çağırdı.
Kendisi bir ağacın altında
oturmuştu, Müslümanlar da gelip gelip O’na biat ediyorlardı.[7] Daha sonra bu
ağaca “Rıdvan ağacı” dendi.
Rıdvan ağacı, Hz.Ömer döneminde kesilmişti; zira
Hz.Ömer (radıyallâhu anh) bu ağaca kudsiyet atfedilmesinden korkuyordu.[8]
5.Ölüme Biat
Biat sesini duyunca herkes yerinden ok gibi fırladı..
ve o uğurda ölüme kadar
her şeye biat ettiler.[9] Çünkü o esnada ancak ölüm için biat edilirdi.
Evet,
herkes koştu, hem öyle koştular ki bir yarım insanın dışında Allah Resûlü’nün,
mübarek elini sıkmadık tek fert kalmadı.[10]
Sadece bir insan kalmıştı ki, o da şu anda Mekke’deydi ve hayatta olup olmadığı
da bilinmiyordu.
Allah Resûlü yine, zaman ve mekânı aştığı anlardan birini
yaşıyor gibiydi.
Sanki zaman ve mekân önünde dürülmüş ve sanki çok ötelerdeki
Osman’ın (radıyallâhu anh) elinden tutmuş gibi bir hâli vardı.
Sol elini
kaldırdı, “Bu benim elim.” dedi.
Ardından da sağ elini kaldırdı: “Bu da Osman’ın
(radıyallâhu anh) eli.” buyurdu.
Ve ardından ilave etti: “Şahit olun, ben
Osman’ın (radıyallâhu anh) yerine biat ediyorum.”[11]
Bu ne kudsî biattı ki Allah Resûlü o biata vekâlet ediyordu..!
Mesele çok ciddiydi..
ve herkes feveran içindeydi.
Sinirler iyice gerilmiş,
ashab infilak etmeye hazır gibiydi..
ve sadece Allah Resûlü idi ki denge ve
itidalini hiç bozmamıştı.
Gerçi içi yanardağlar gibi fokur fokur kaynıyordu ama,
O insanüstü iradesiyle bu yanardağların dahi patlayıp etrafa lavlar saçmasına
mâni olabiliyordu.
Aman Allahım! Bu ne sarsılmaz irade..!
6.“İş Kolaylaştı”
Tam bu gerginlik esnasında, Allah Resûlü ileriden bir toz belirdiğini müşâhede
etti.
Biraz sonra da tozlar arasından Süheyl çıkıvermişti.
O, Süheyl’i çok iyi
tanırdı.
Yanındakilere: “İş artık kolaylaştı.
Kureyş anlaşmaktan başka bir şey
yapamaz.” dedi.[12]
Kolaylık mânâsıyla irtibatlı, Süheyl isminden tefe’ül edilmesi de ayrı bir konu.
Allah Resûlü’nün insanları tanımasına bakın ki, daha Süheyl’i görür görmez hemen
neticeyi söylemişti.
O, Urve’yi gördüğü zaman da Kureyş’in anlaşma niyetinde
olduğunu söylemişti ama, Süheyl’le bu iş kesinlik kazanacaktı.
Nitekim hâdiseler
Allah Resûlü’nü tasdik çizgisinde cereyan etmeye başlamıştı bile.
Süheyl,
anlaşmak için geldiğini açıkça ifade etti.
Zaten, Allah Resûlü de böyle bir
anlaşma istiyordu.
7.Anlaşma
Gerçi anlaşma maddeleri ilk bakışta, tamamen Müslümanların aleyhinde gibi
görünüyordu ama, Kur’ân bunu, neticesi itibarıyla bir fetih olarak
anlatıyordu.[13]
Süheyl Allah Resûlü’nden ne kadar taviz koparabilirse bunu kendisi için büyük
bir muvaffakiyet sayacaktı.
Onun için en küçük meseleleri dahi gündeme
getirmekten çekinmiyordu.
Meselâ; daha anlaşmanın başlangıcında yazılan بِسْمِ
اللّٰهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ cümlesine itiraz edip, bunun yerine بِاسْمِكَ
اللّٰهُمَّ yazılmasında diretti.
Allah Resûlü de onun bu teklifini kabul etti.
Suheyl’in ikinci itirazı, “Resûlullah” ifadesine oldu.
“Biz zaten senin
resûllüğünü kabul etmiş olsak, böyle bir anlaşmaya lüzum kalmazdı.” dedi.
Efendimiz kâtiplik yapan Hz.Ali’ye (radıyallâhu anh), orayı da karalayıp
مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ yazmasını söyledi.
Ancak, bu teklif, Hz.Ali’ye
ağır gelmiş ve bir miktar duraklamıştı.
“Resûl” kelimesini silmek içinden
gelmiyordu.
Bunun üzerine Allah Resûlü, bizzat kendi eliyle o ifadeyi çizdi ve
مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ ifadesini yazdı veya Hz.Ali’ye (radıyallâhu anh)
yazdırdı.
Anlaşma maddelerinin hemen hepsi uzun münakaşalara sebep olmuştu.
Süheyl, kendi
dedikleri yazılmadıkça böyle bir anlaşmaya imza atmayacağını söylüyor, Allah
Resûlü de böyle bir anlaşmanın getireceği büyük neticeler itibarıyla, dış
yüzündeki ürperticiliğe rağmen bu isteklerin çoğuna “Evet!” diyordu.
Bu maddelere göre:
1.Müslümanlar bu sene Mekke’yi ziyaret etmeden geriye dönecekler.
2.Ziyaret ancak gelecek sene yapılacak ve ziyaret müddeti de sadece 3 gün
olacak.
3.Yanlarına hiçbir silah almayacak ve herkes sadece beline kuşanmayı âdet
hâline getirdiği kılıcı ile gelebilecek, o da kınında bulunacak.
4.Mekke’den Medine’ye gitmek isteyen olursa kabul edilmeyecek; aksine Mekke’ye
dönen kimselere de engel olunmayacak.
Yani Müslümanlardan biri Medine’ye gitmiş
olursa veya Müslümanlara sığınırsa, o derhal Kureyş’e teslim edilecekti.
5.Arap kabileleri istedikleri tarafla birleşmekte serbest bırakılacaktı.[14]
8.Hz.Ömer’de (radıyallâhu anh) Hudeybiye Şoku
Görüldüğü gibi, bu maddelerin hepsi de ilk bakışta Müslümanların aleyhine
gibiydi.
Hele, bir Müslümanın tekrar Kureyş’e teslim edilmesini öngören madde,
Müslümanları çıldırtacak bir madde idi ki, Hz.Ömer’in (radıyallâhu anh), Allah
Resûlü’nün karşısına gelerek: “Sen Allah’ın Resûlü değil misin?” diyecek kadar
feveranına sebep olmuştu.
Allah Resûlü bu esnada dahi sükûnetini bozmamış ve
Ömer’in (radıyallâhu anh) sorularına gayet soğukkanlı şöyle cevap vermişti:
– Evet, ben Allah’ın Resûlü’yüm.
– Biz hak yolda değil miyiz?
– Evet, hak yoldayız.
– Öyleyse bu zilleti niçin kabul ediyoruz?
– Ben Allah’ın peygamberiyim ve Allah’a isyan edemem.
– Sen Kâbe’yi ziyaret edeceğimizi söylemedin mi?
– Evet, söyledim.
Fakat bu sene demedim.
Ömer (radıyallâhu anh) hızını alamamış ve Hz.Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh)
yanına gitmiş, ona da aynı şeyleri sormuştu.
O da Allah Resûlü’nün verdiği
cevaplarla mukabelede bulunmuştu.
Daha sonraları Hz.Ömer, bu hâdiseyi her hatırlayışta ızdırapla iki büklüm olur
ve nedamet yutkunurdu..
kim bilir, bu yolda, ne sadakalar vermiş, ne oruçlar
tutmuş ve ne istiğfarlarda bulunmuştu! Evet O, dediğine binlerce defa pişman
olmuştu.[15]
9.Ebû Cendel (radıyallâhu anh)
Sadede dönüyoruz: Süheyl’in İslâmiyet’i henüz yeni seçen oğlu Ebû Cendel’in, o
esnada ayağındaki prangaları sürüye sürüye gelişi bardağı taşıran son damla
olmuştu.
Ebû Cendel bitkin bir vaziyette oraya gelmiş ve kendisini Allah
Resûlü’nün önüne atıvermişti.
Bu manzaraya sahabeden hiçbirinin yüreği
dayanmamış ve hepsi hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Süheyl: “Anlaşmanın geçerli
olması için ilk şart oğlumun bana iadesidir.” dedi.
İşte o anda kopan çığlıklar, yavrusunu kaybetmiş bir ananın ızdırap dolu feryadı
gibiydi.
Allah Resûlü de gözyaşlarını tutamamıştı.
Süheyl’e rica ettiler: Daha
anlaşmaya imza atmadık..
Ebû Cendel muaf tutulabilir.
Ancak, bu teklifler hiç mi
hiç hüsnü kabul görmedi, Süheyl sözünde ve talebinde diretti.
Ve Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), gözyaşları içinde Ebû Cendel’i geriye iade etti.
Fakat ona, yakın bir gelecek içinde, müjdeli bir şeyler fısıldadı: “Allah sana
ve senin gibi olanlara çok yakında bir kurtuluş nasip edecektir.”…[16] Ve dediği
gibi de oldu.[17]
10.Ebû Basîr ve Arkadaşları
Hudeybiye’den hemen sonra Mekke’den kaçan Ebû Basîr künyesi ile mâruf Utbe b.
Esîd, gelip Allah Resûlü’ne iltica etmişti.
Ardından Kureyş, Medine’ye iki adam
göndererek Ebû Basîr’in iadesini istedi.
Allah Resûlü onu da iade etti.
Fakat
Ebû Basîr, yolda bu muhafızlardan birini öldürdü; diğeri de kaçarak canını zor
kurtardı.
Ebû Basîr, tekrar Allah Resûlü’nün huzuruna geldi.
Ancak, İki Cihan Serveri:
“Bir peygamber verdiği sözden dönemez.” diyerek Ebû Basîr’i Medine’ye kabul
etmedi.
Bunun üzerine de Ebû Basîr Medine dışında, Zülmerve’ye yakın Îs’te
yerleşti.
Derken Mekke’deki mağdur Müslümanlar, bu sığınaktan haberdar olunca
teker teker kaçıp Ebû Basîr’in yanına yerleştiler..
ve bu, Mekkelilerin korkulu
rüyası oldu.
Ebû Basîr ve arkadaşları, ticaret için oradan geçmek zorunda olan
Mekke kervanları için artık büyük bir tehlike teşkil ediyorlardı…
Mekkeliler, bizzat Allah Resûlü’ne müracaat ederek, Müslümanların Medine’ye
kabul edilmesini istediler.
Böylece, Hudeybiye anlaşmasının Müslümanları en çok
rahatsız eden maddesi, bizzat bu maddeyi teklif edenler tarafından ilga edilmiş
oluyordu.
Bu da apaçık bir zafer demekti.[18]
Zaten, Hudeybiye dönüşünde Fetih sûresi nazil olmaya başlamış ve bu anlaşma
apaçık bir fetih olarak vasıflandırılmıştı.[19]
Allah Resûlü çok memnundu.
Düşündüğü her şey, mevsimi gelince çözülen düğümler
gibi çözülmeye başlamıştı bile… Aslında O, fettah olan kılıcını düşmanın başına
ta Hudeybiye’de indirmişti ve düğüm orada çözülmüştü ama, hâricî vücud nokta-i
nazarından ve âlem-i şehadet itibarı ile düğüm şimdi çözülüyordu.
Bir gün Îs’in
fütüvvet ruhunu temsil eden yiğitleri, evet henüz bıyıkları terlememiş,
çiçekleri burnunda bu delikanlılar, Allah Resûlü’nün “Seniyyetü’l-Veda”yı aşarak
Medine’ye geldiği gibi şimdi Medine’ye giriyorlardı.
Ve başta Allah Rasûlü olmak
üzere bütün Medine halkı da onları, Seniyye-i Veda türküleri ile karşılıyordu.
Küfür miyopları, kendi elleri ile kendi şartlarını bozmuşlardı.
Ve bir gün
gelecekti; Allah Resûlü’nün paktına dahil olan bir kabileye tecavüz edecek,
dolayısıyla da kendi ahitlerini bütün bütün nakzedeceklerdi.[20] Allah Resûlü de
Hudeybiye ile blokajı atılan büyük fethi bizzat Mekke’ye girerek fiilen tahakkuk
ettirecekti.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/275-276; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
2/95.
[2] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/329; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/277.
[3] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/323-324.
[4] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/324.
[5] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/324.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/324.
[7] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/283.
[8] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/100.
[9] Buhârî, cihad 110; Müslim, imâret 80.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/283.
[11] Buhârî, fedâilü’l-ashab 7; Tirmizî, menâkıb 18; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,
1/59.
[12] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/330.
[13] Bkz.: Fetih sûresi, 48/1.Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân, 16/259-260;
Buhârî, cizye 18; Müslim, cihad 94.
[14] Buhârî, şurût 15; Müslim, cihad 90-92; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/325.
[15] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/325.
[16] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/325-326; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
4/287.
[17] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/331; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/292-293.
[18] Buhârî, şurût 15; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/331; İbn Hişâm,
es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/291-293; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 5/448-451.
[19] Buhârî, cizye 18; Müslim, cihad 94; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye,
4/289.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/42 vd.
Peygamber Efendimiz’in İsmeti
Bütün nebiler masumdur.
Nebiler Serveri ise, masumlar üstü masumdur.
Çünkü O,
nebilerin sultanı, efendisi ve bütün varlığın yaratılış gayesidir.
Peygamberlik
şiirine bir kâfiye gerekiyordu.
Allah (celle celâluhu), en sevdiğini, âdeta o
şiire kâfiye olarak yarattı.
Nübüvvet semasında henüz pervaz edecek tavus yoktu.
O, bu semanın tavusu oldu.
Her peygamber, belli bir zaman ve mekân dilimine
gönderilmişti..
hâlbuki O’nun gönderildiği yer, bütün kâinat ve zamanı
ebed-müddetti.
Muhatabı ise varlığın hepsiydi.
Evet, hiçbir peygamber O’nun gibi, küllî, umumî ve câmî bir mânâda varlığın
hakikatini şerh ve izah edebilmiş değildir.
Zaten bu, onların vazifesi de
değildi.
Zira, o devirlerde henüz ilimler inkişaf etmemiş ve varlık henüz didik
didik didiklenmemişti.
Bu, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın devrinde olacaktı ve
oldu da..
evet O’nun dediklerinden hiç biri, doğru ilim ve doğru buluşlarla
çatışmadı…
Diğer peygamberler de, nur neşreden birer yıldızdılar ama güneşi görünce,
ışıklarını toparlayıp sinelerinde sakladılar.
Çünkü gelen güneşler güneşi ve
varlığın ilk mâyesi olan gerçek nurun sahibiydi.
Bûsîrî ne güzel der:
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي
الظُّلَمِ
” O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır,
Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.”
Evet, O Masumlar Masumu’dur.
Dolayısıyla da, O’nun ismeti bütün ismetlerin;
iffeti de, bütün iffetlerin üstündedir.
En azılı düşmanları, O’nun iffet ve ismetine dokunacak tek kelime bulamamış ve
O’nu bu yönüyle ta’n edememişlerdir..
ebedlere kadar da edemeyeceklerdir.
Çünkü
O, bir iffet heykeli ve bir ismet burcuydu.
O’nun eteklerinde gubâr, dâmeninde
çamur düşünmek nasıl mümkün olurdu ki, O nezahetin hulâsası “Mustafa” olarak
yaratılmıştı.
Hasımları O’na her türlü iftirayı attılar.
Meselâ; O’na “mecnun” dediler.
Vâkıa
O, bir ölçüde Hakk’ın mecnunuydu..
ve bu uğurda bütün varlığını da pazara
koymuştu.
İsteyen talan edebilirdi.
Bu işin harmanı ise, Cennet ve Cemalullah’a
ermekti…
Ve, yine O’na sihirbaz dediler.
evet, en muannit insanlar dahi O’nun huzurunda
eriyor ve içlerinden küfür adına ne varsa hepsi temelinden sarsılıyordu.
Zaten
O’na büyülenip kendini O’nun yolunda bezledenlerin sayısı hudutsuzdu.
Aklı
gözüne inmiş kâfirlere gelince, diyecekleri başka bir şey yoktu.
“Bütün bu
pervaneler sihir ateşiyle dönüyor.” diyor, bir safsatada teselli arıyorlardı.
Hâlbuki onları pervaneler gibi döndüren imanın gücü, kemalin cilvesi ve cemalin
cazibesiydi..
O’na kâhin yakıştırmasında da bulunmuşlardı.
Öyle ya oturmuş, kıyamete kadar
olacak her şeyi haber veriyordu.
Onlar, o güne kadar bu tür sözleri hep
kâhinlerden dinlemişlerdi.
Oysaki, az dikkat etselerdi, sözleri yalanlarla dolu
kâhinlerle O’nu çok rahatlıkla tefrik edebilirlerdi.
Evet, Efendimiz ise, hep
doğru söylüyordu ve başka değil sadece gördüğünü haber veriyordu.
Eğer O mecnunsa -hâşâ-, dünyada akıl diye bir şey yok demektir.
Kehanet ve sihir
gibi ciddiyetten uzak şeyler ise, O’nun rüyasına dahi girememişlerdir.
Çünkü
O’nun rüyaları da hayatı kadar ciddîdir.
O’nun hayatının ötelere açık
yamaçlarından kopup gelen bu mübarek esintiler O’nun mesajından bir bölüm teşkil
ederler.
Evet, akılla, mantıkla, muhakeme ile çarpışan bu muzahref sözlerin hepsini
söylediler ama, hiç kimse, O’nun ismet ve iffetine dair bir şey söylemeye
cesaret edemedi.
Çünkü bu mevzuda söylenecek her söz, sahibini rezil ederdi.
Bunu dost da düşman da çok iyi biliyordu..
Şimdiye kadar, binlerce insan, yüz binlerce kitap hep O’nu anlattı.
Bunlar
arasında, o ateşin pervanesi olanlar olduğu gibi, ışıktan rahatsız olan
yarasalar da vardı.
Ancak, görüşleri, hatta dinleri muhtelif bu insanlar, bir
noktada birleşiyorlardı.
İşte o nokta, Allah Resûlü’nün iffet ve ismetini tasdik
noktasıydı.
Bir mânâda biz de o ateşe pervane olanlardanız.
Sözümüzü hep O’nun iffet ve
ismeti etrafında dolaştırıp duruyoruz.
Bu bir kadirşinaslık da değil; hak gibi,
vecibe gibi, umumî takdir gibi cebri anlayış ve anlatıştır; ancak, şunu da
itiraf etmeden ve hatırlatmadan geçemeyeceğim: Bu satırların okurları sakın,
O’nu ve O’nun iffetini, benim ifadelerim içinde aramasınlar.
Bu mevzuda onlara
asıl rehber, selefin kitaplarıyla, onların tertemiz ve dupduru vicdanları olsun.
O vicdan ki, onda hep Hak görünür.
Hakk’ın o en nezih temsilcisi ise, işte ancak
bu vicdanlarla bilinir.
Gönlümüzle beraber vicdanlarımız da, O’na ebedî bir otağdır.
O ne ulvî otağdır
ki, onda Nebiler Sultanı ârâm etmektedir.
İşte sözün burası, benim için âdeta
bir bam telidir; elimde değil, dert mızrabı dokundukça bana şöyle dedirir:
Ey Masum Nebi! On dört asır evvel zuhur ettiğin gibi bir kere daha zuhur et.
Arap’ın karanlık dünyasını aydınlattığın gibi, dokuz asırdır dinine hizmet eden
ve bu kudsî vazifenin bayraktarlığını yapan şu asil ve necip milletin iklimine
de uğra, orayı da aydınlat! Ne olur atını mahmuzla, bir de bizim ülkemize gel!
İnan ki yetişen ışık süvarileri artık seni yalnız bırakmayacaktır.
Senden
görecekleri tek bir işaret, tek bir tebessüm onların, bütün varlıklarını
istihkar etmelerine yetecektir.
A.
O’nunla Alâkalı İkazlardan Bir Kesit
Kur’ân-ı Kerim’de doğrudan Efendimiz’i muhatap alan bazı ikazlar vardır.
Bu
ikazlar, zâhiren O’nun masumiyetine ve günahsızlığına dokunuyor gibi görünür.
Bazı kimseler, “Hata olmadan böyle ikaz olmaz.” diye düşünebilirler.
Hâlbuki
(ısrarla söylediğimiz gibi), bu ikazlar, kat’iyen bir hata ve günaha matuf varit
olmamışlardır.
İhtimal Efendimiz’e bazı içtihatlarında en güzel dururken güzeli
tercih etmesinin, O’nun gibi en güzelin temsilcisine düşmeyeceği dersi verilmiş,
ikaz edilmiş ve hatırlatılmıştır.
Bizim, menba suyu dururken, içtihatlarımızla, o ölçüde pâk veya sterilize
edilmemiş bir suya karşı ikaz edilmemiz gibi… Evet nebiler, kevser dururken
zemzem içmenin hatalı olduğu ikazını alabilirler.
Biz, ayağımız kayıp da gayyaya
yuvarlanırsak -Allah korusun!- itap görürüz.
Onlar ise, aynı itabı, semalarda
yüzerken yer değiştirmeden ötürü bile alabilirler.
Onun için, kat’iyen bir
nebiyi, bizim dünyamıza göre değerlendirip, hakkında hüküm vermemiz doğru
değildir.
Onlar ki saraya alınmış, huzurla müşerref olmuş insanlardır.
Dışarıda
kalmış, bahçe kapısına dahi yanaşamamış insanlarla nasıl bir olur ve nasıl aynı
terazide tartılabilirler? Dışarıdakinin tebessümü bile sadakadır.
Huzurdakinin
tebessümü ise isâet olabilir.
Evet ölçü ve kıstaslar tamamen farklıdır.
Dolayısıyla, Kur’ân‑ı Kerim’de Efendimiz’e yöneltilen ikazları da, bu açıdan
değerlendirmek icap eder.
Nelerdir bu ikazlar? Ve Efendimiz bu gibi ikazlara niçin muhatap alınmıştır?
Şimdi, sırasıyla bu hususlara temas edip ve ikaz gibi görülen bu türlü
hitapların alt yüzündeki iltifatı ve günah gibi görünen ameldeki sevap ve
fazileti beraber mütalâa etmeye çalışalım.
Sonunda da, O’na: “İffet ve ismette
de senin eşin ve menendin yoktur.” deyip, bir de ismet açısından nübüvvetini
ilan edelim.
b.Kur’ân’da Efendimiz’e Yapılan İkazlar ve Onların Perde Arkası
Bedir Esirleri
Bedir esirleri münasebetiyle nazil olan şu âyet, Efendimiz için bir ikaz gibi
görünür.
Âyet şöyle demektedir:
مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي اْلأَرْضِ
تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّٰهُ يُرِيدُ اْلآخِرَةَ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ
حَكِيمٌ * لَوْلاَ كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ
عَذَابٌ عَظِيمٌ * فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّباً وَاتَّقُوا
اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Yeryüzünde savaşırken, düşmanı tam yere sermeden esir almak, hiçbir peygambere
yaraşmaz.
Geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (celle celâluhu),
ahireti kazanmanızı ister.
Allah güçlüdür, Hakîm’dir.
Daha önce Allah’tan
verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap
erişirdi.
Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helâl olarak yiyin; Allah’tan
sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” (Enfâl sûresi, 8/67-69)
Nebi esir sahibi olamaz.
Eski peygamberler de olmamışlardı.
Esir sahibi
olamayınca esirler üzerinde ne gibi bir tasarrufta bulunacaktır?
Nebi, ayaklarını yere sağlam basacağı, desteksiz ve kendi kendine ayakta
duracağı, kendi olarak varlığını sürdüreceği, birine dayanmadan, dava ve düşünce
olarak kendini ispat edip anlatacağı âna kadar, böyle yapmamalıydı.
Yani,
esirleri kurtuluş fidyesi mukabilinde dahi salıvermemeliydi.
Belki bununla
mü’minlerin bellerinin doğrultulması sağlanmalı, onların muvazenedeki yerlerine
ulaşma hızları artırılmalı ve tam bir güç olma hedeflenmeliydi..
zaten senin
müstesna tabiatının temayülü de bu istikamettedir.
Zira, senin dünyaya ait tek
tutkun dünyada dini ikame etmektir.
Yanındakilerin duygu ve düşüncesi de budur.
Evet, ortada bir tasarruf var; bu daha iyi de olabilirdi.
Yani sizin yaptığınız
hasen ise, bir de bu işin ahseni var.
Allah (celle celâluhu) da işte onu
istemektedir.
Eğer sebkat etmiş bir yazı, size itap etmeyeceğime dair bir hüküm ve onların
işledikleri bu fiil sebebiyle, onlara azap etmeyeceğim şeklindeki kaderî bir
tespit olmasaydı, size bir azap dokunabilirdi.
Fakat, böyle bir hüküm, böyle bir
yazı ve böyle bir tespit olduğu için artık size azabın dokunması söz konusu
değildir.
Allah Resûlü, Bedir’de düşmanı tersyüz edip hezimete uğratınca, mü’minlerin
gönlüne serin bir su serpilmiş oldu.
Bu, âdeta onların gönlündeki 15 senelik
yangını söndürmeye yetmişti.
Çünkü, bu 15 senelik zaman zarfında, kâfirlerden
görmedikleri haksızlık, zulüm ve ızdırap kalmamıştı.
Evvelâ, canları kadar
sevdikleri Mekke’den ayrılmış, Medine’ye gelmişlerdi.
Fakat bu dahi Mekke
müşriklerini tatmin etmemiş, şimdi de onların bu yeni vatanlarına taarruz etmeye
başlamışlardı.
Mü’minler her şeyi sinelerine çekiyor ve mukabelede
bulunmuyorlardı.
Bedir’e kadar, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, mü’minlerin,
fiilî mukabelede bulunmaları yasaktı.
“Dövene elsiz, sövene dilsiz kalblerini
kırıp gönüllerini darmadağınık edenlere de gönülsüz gerek.” diyor ve bu ölçü
içinde hareket ediyorlardı.
İşte Cenâb-ı Hak, şimdi onlara da izin vermişti.
Artık mü’minler de, fiilî
mukabelede bulunabilecekler..
ve en azından kendilerini müdafaa edebileceklerdi.
Bedir, ilk kavgaydı.
Müslümanlar muzaffer olmuş ve hasımlarını da esir
etmişlerdi.
Aynı zamanda böyle bir hâdise ilk defa vuku buluyordu.
Bu, hakkında
ilâhî bir açıklama olmayan her meselede olduğu gibi Allah Resûlü, bu meselede
âdetleri üzere istişare etmişlerdi.
Esirlere ne yapılması gerekiyorsa, bu,
meşveret yörüngeli olacaktı.
Evvelâ, kendisinin ruh hâli ve Kur’ân’ın O’na talim ettiği ahlâk gereği, İki
Cihan Serveri, bu esirlerin affedilmesine taraftardı.
Çünkü şimdiye kadar
Kur’ân-ı Kerim hep O’na:
فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ “Sen şimdi hoşgörüyle muamele et.” (Hicr sûresi,
15/85) ve: اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ
الْحَسَنَةِ “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.”(Nahl sûresi,
16/125) demiş ve O’nu bu yola sevk etmişti.
Affetme, O’nda bir karakter ve bir tabiat hâlini almıştı.
Öyleki Allah
Resûlü’nü, bu asil duygudan ayrı düşünmek mümkün değildi.
Mümkün değildi, çünkü
bizzat Kur’ân, O’na: وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen en yüce ahlâk
üzeresin.”(Kalem sûresi, 68/4) diyordu.
Herkesin ahlâktan belli bir nasibi
vardır.
O ise küllî ahlâkın vârisidir.
Zira Efendimiz, Allah ahlâkıyla
ahlâklanmış olmanın doruğundadır.
O ahlâk, Kur’ân’ın satır, sayfa ve
sûrelerinden fışkırmaktadır.
Böyle bir ahlâkı tam temsil eden müşahhas örnek ise
Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.[1] O’ndaki af ruhuna şu hâdise adesesiyle bakın
ki, Mekke’yi fethettiği gün, o güne kadar kendisine kan kusturanlara O, âdeta
kızılcık şerbeti ikram etmiş: لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ “Bugün kınama
yoktur!” demiş..
ve ardından da umumî af ilan etmiştir.[2]
O’nun kendi ruh hâli ve kendi kanaati, daima af tarafındadır.
Bununla beraber
meseleyi istişare eder.
Önce Hz.Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) kanaatini sorar.
Ondan şu cevabı alır: “Yâ Resûlallah, bunlar senin kavmin, kabilen ve senin
milletindir.
Gerçi sana ve Müslümanlara etmedik kötülük bırakmadılar.
Fakat sen,
af yolunu tutar ve bunları affeder, boyunlarını vurmaz ve bunları serbest
bırakırsan, gönüllerini kazanır ve bunların hidayete ermesine vesile olursun.
Benim kanaatim, bunların affedilmesi yönündedir.”
Allah Resûlü bir de Hz.Ömer’e (radıyallâhu anh) sorar.
O ise şu cevabı verir:
“Yâ Resûlallah! Şu anda elimizdeki esirler, Mekke’nin ileri gelenleridir.
Bunlar
öldürülürse, bir daha küfür, belini doğrultup bizim karşımıza çıkamaz.
Dolayısıyla bunların öldürülmesi gerekir.
Hatta, her müslümana, kendi yakınını
ver, onu bizzat o öldürsün.
Ver Akîl’i, Ali (radıyallâhu anh) öldürsün..
Abdurrahman’ı ver, babası Ebû Bekir (radıyallâhu anh) öldürsün.
Falan akrabamı
da bana teslim et, onu da ben öldüreyim.”[3]
Kanaatler belli olmuştur.
Sıddîk, esirlerin salınmasına, Faruk ise öldürülmesine
taraftardır.
Ve Allah Resûlü, önce Hz.Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh), sonra da
Hz.Ömer’e (radıyallâhu anh) teveccüh eder ve şöyle buyurur:
وإِنَّ مَثَلَكَ يَا أَبَا بَكْرٍ كَمَثَلِ إِبْرَاهِيمَ u قَالَ: فَمَنْ تَبِعَنِي
فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ.
ومَثَلُكَ يَا أَبَا
بَكْرٍ كَمَثَلِ عِيسَى قَالَ: إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ
تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Yâ Ebâ Bekir! Sen aynen atam Hz.İbrahim’e (aleyhisselâm) benziyorsun.
(Nasıl
ki, kavmi ona her türlü kötülüğü yapmış, hatta onu ateşe atmıştı.
Hâlbuki o
ellerini kaldırıp Rabbine) şöyle dua etmişti:
فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
‘Rabbim! Kim bana tâbi olur uyarsa o bendendir.
Kim de bana isyan eder yüz
çevirirse, (ne diyeyim) Sen Gafûr ve Rahîm’sin.'(İbrahim sûresi, 14/36)
Ve yine sen İsa’ya (aleyhisselâm) benziyorsun.
(Kavmi, ona her türlü eza ve
cefayı reva gördü.
Hâlbuki onun duası da şuydu): ‘Rabbim! ‘Eğer onlara azap
edersen, onlar Senin kulların.
Eğer affedersen, Azîz Sensin, Hakîm
Sensin.'(Mâide sûresi, 5/118)“[4]
Bir gün Allah Resûlü, aynen bu sözleri tekrar eder ve şöyle der: “Havzın
başında, oraya gelmekte olan bir grup insanın, su başından kovulan develer gibi
kovulduklarını görürüm اُصَيْحَابِي اُصَيْحَابِي ‘Ashabçıklarım, ashabçıklarım!’
der Allah’a yalvarırım.
O zaman bana لاَ تَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ ‘Sen
onlardan ayrıldıktan sonra, onların neler karıştırdıklarını bilmiyorsun.’ denir.
Ben artık ne diyeyim, salih kul İsa (aleyhisselâm) gibi derim: ‘Eğer azap
edersen onlar Senin kulların.
Eğer affedersen, Gafûr Sensin, Hakîm Sensin.’”[5]
Hz.Ebû Bekir Allah Resûlü’nün ilk çırağıdır.
Düşüncesi, yapısı aynen Allah
Resûlü’ne benzemektedir.
Bu benzeyiş onların kararlarında da hissedilecek
şekilde barizdir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz.Ömer’e (radıyallâhu anh) döner,
diğer ulü’l-azm iki nebiye benzetir: وَإِنَّ مَثَلَكَ يَا عُمَرُ كَمَثَلِ نُوحٍ
قَالَ: رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّاراً “Yâ Ömer!
Sen de Nuh (aleyhisselâm) gibisin ki, O şöyle demişti: ‘Rabbim, yeryüzünde bir
tek kâfir dahi bırakma.'(Nuh sûresi, 71/26) Ve sen aynı zamanda Musa
(aleyhisselâm) gibisin ki O da şöyle demişti رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى
أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا
الْعَذَابَ اْلأَلِيمَ ‘Rabbimiz! (Firavun ve taraftarlarının) mallarını yok et,
kalblerini sık; çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar.'(Yunus
sûresi, 10/88)“[6]
Her iki peygamber de kavim ve kabilelerinin ve diğer Allah düşmanlarının nice
eza ve cefasına sabretmişlerdi ama onlardaki inat ve temerrüdün, her gün biraz
daha arttığını ve bir türlü durmak bilmediğini görünce, her iki peygamber de,
Allah’a (celle celâluhu) yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı şekilde
yalvarmışlardı.
Celâlî tecellîlere istihkakı olan bu cemaatlerin başında,
mâyeleri celâlî esintilerle yoğrulmuş bu iki büyük temsilci, kalanlara da zarar,
ölenlere de zarar küfür babalarının helâklerini isteyerek, arkada kalacak
küfürzede yetimlere, İslâmî vesâyet hazırlama mülâhazasıyla böyle bir duada
bulunmuşlarsa, hayrı çok bir iş yapmışlar demektir.
Onun için de Cenâb‑ı Hak,
ezelde verdiği “kahır” hükmünü lâyezelde infaz buyurarak takdir ve istihkakla
gebertilecek ölüleri peygamber dua ve dileği ile helâk etmiştir.
Nihayet Allah Resûlü, o güne kadarki genel tavrı, yüce ahlâkından kaynaklanan
mülayemeti ve affediciliğiyle karar verdi ki, bu aynı zamanda Hz.Ebû Bekir’in
(radıyallâhu anh) düşüncesi istikametinde karar verme demekti.
“Bunları
öldürmeyelim.
İslâm’la tanışsınlar ve hakikî hayata kavuşsunlar.” diye karar
verilmişti.
Şimdi; hâdisenin gerisini bizzat Hz.Ömer’den (radıyallâhu anh) dinleyelim:
“Karar verildi.
Ben bir iş için oradan ayrılmıştım.
Ertesi gün geldiğimde bir de
ne göreyim, Resûlullah ve Ebû Bekir hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.
Sordum: ‘Niçin
ağlıyorsunuz?’ Cevap verecek halleri yoktu.
Durmadan ağlıyorlardı.
Israr ettim:
‘Söyleyin ben de ağlayayım.’ dedim.” Ve bana Enfâl sûresinin 67, 68 ve 69.
âyetlerini okudu.
İşte o itap görünümlü ikaz âyetleri bu münasebetle nazil olmuştu…”[7] Allah
(celle celâluhu), O’na içtihat etme kabiliyet ve selâhiyeti vermişti.
O da
içtihat etmiş ve güzeli yakalamıştı.
Ama Allah (celle celâluhu), O en güzel
kuluna güzeli yakıştıramıyor ve âdeta, “Sana yakışan en güzeli bulmaktı.”
diyordu.
Ve en güzele değil de güzele temayül ettiğinden dolayı, O’nu ikaz
ediyordu.
Ortada günah veya hata yoktu.
Allah Resûlü, hep güzeller arasında
dolaşıyordu.
Evet, meseleyi önce böyle anlamalıdır..
sonra da âyetteki ifade tarzına dikkat
etmelidir ki, bu ifadelerde Allah Resûlü’ne karşı nasıl mütebessim, tatlı ve
yumuşak davranıldığı anlaşılabilsin…
İşte latîf ikaz mesajı: لَوْلاَ كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا
أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Eğer bir kaderî kitapta bu işin böyle cereyan
edeceği ve sizin aldığınız ganimetleri kullanacağınız yazılmasa idi, size azap
dokunurdu..” (Enfâl sûresi, 8/68)
Arapça’da “لَوْل”, اِمْتِنَاعُ الشَّيْءِ لِوُجُودِ غَيْرِهِ yani, “Bir şeyin
olmasıyla diğer şeyin olmaması.” mânâsına kullanılır.
O zaman âyetin mânâsına
iyi dikkat etmek gerekir.
“Eğer sebkat etmiş bir kitap olmasaydı.” demek, ezelde
bu hüküm verilmiş, o hükme göre siz ganimet alacak ve ondan istifade de
edeceksiniz.
Demek ezelde verilen böyle bir hüküm, lâyezelde, haricî vücut
nokta-i nazarından ortaya çıkıyordu.
O hâlde Allah (celle celâluhu) ganimet ve esirleri -ki esirler de ganimete
dahildir- içtihattan sonra da, haram kılmayacaktı ama her şey bir imtihan
çizgisinde cereyan ediyordu.
Hz.Âdem meselesinde olduğu gibi, daha sonra olacak
bir hâdise, vaktinden evvel öne çekilmiş ve o mevsim itibarıyla “ahsen”in yerine
“hasen” ikame edilmişti ki, Bedir aşıldıktan sonra zaten öyle olacaktı.
Zannediyorum, başka bir âyetteki şu hüküm de bu düşünceyi destekliyor:
فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا
أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنّاً بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً
حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللّٰهُ لاَنْتَصَرَ
مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُم بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ
اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ
“Savaşta, inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun.
Sonunda onlara
üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince, onları; ya karşılıksız
ya da fidye ile salıverin.
Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü de öç
alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle imtihan etmek içindir.
Allah,
kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.” (Muhammed sûresi, 47/4)
Sanki Efendimiz, o anda Allah’ın (celle celâluhu), daha sonra bildireceği bu
hükmü sezmiş gibidir.
Fakat, bu hüküm daha sonra bildirileceği için onu öne alma
hasen, hükmü beklemek ise ahsendi.
Ayrıca, Efendimiz, başkalarına verilmeyen ve sadece kendisine has kılınan beş
şeyi sayarken bunlardan biri olarak ganimetin helâl kılınmasını da sayar.[8]
Bedir’e kadar helâl olmayan ve daha önceki peygamberler için de helâl sayılmayan
ganimet, o gün Müslümanlara helâl olacaktır.
Ve tam bu işin arefesinde,
Efendimiz’e zâhiren itap gibi görünen böyle bir ikaz gelmiştir.
Bundan başka,
hükmün Allah Resûlü’nün içtihadı üzere gelmesi de dikkat edilmesi gereken bir
husustur.
İsabeti de adem-i isabeti de sevap olan böyle bir kararda Allah
ahlâkıyla yetişmiş ve bizzat Cenâb‑ı Hak tarafından terbiye edilmiş Allah
Resûlü, başka türlü de içtihat edemezdi..
edemezdi; çünkü O’nun genel ahlâk
ibresi, içtihat ettiği noktayı gösteriyordu.
Nitekim daha sonra gelen hüküm de
O’nun içtihadı üzere gelmişti.
Ganimetin helâl oluşu, dinî nasslarla sabittir.
Aynı zamanda ihlâs ve
samimiyete, cihadın Allah için yapılmasına da mâni değildir.
Niye olsun ki,
düşmanla yaka paça olunduktan sonra, onların ellerindeki malî imkânlara el
koymak, düşmanı zayıf, Müslümanları da kuvvetli kılacaktır.
Ayrıca ihlâsta o
seviyeye ulaşmamış olanlar için de ganimetin teşvik edici bir yanı vardır ki,
sürekli mücahede edenler onu gaye hâline getirmeme kaydıyle, geçimlerini o yolla
temin edebilirler.
Ancak hiç kimse ganimet almaya da zorlanamaz.
İsteyen Amr b.
Âs (radıyallâhu anh) gibi davranır ve: “Ben ganimet için müslüman olmadım.”[9]
diyebilir.
Ne var ki, böyle bir fedakârlık herkesten istenemez.
Zaten,
fedakârlık istenmez, yapılır.
Bu mevzuu noktalarken, Hz.Âdem’in (aleyhisselâm) memnû meyveye dokunması
meselesinde arz ettiğim bir hususu yeniden hatırlatmak istiyorum: Nasıl ki,
Cenâb-ı Hak, zaten ileride mübah kılacağı memnû meyve ile Hz.Âdem’i
(aleyhisselâm) imtihan etmişti.
Zannediyorum ganimet mevzuunda da aynı durum söz
konusu.
İleride mübah olacak ganimet, Bedir’den hemen sonra bir imtihan vesilesi
olmuş, sonra da bu mevzudaki esas hükümler bildirilmiştir.
Burada da, esas hükme
uygun hareket edilmiş olduğundan, ortada herhangi bir günah yoktur.
Sadece insan
fıtratının dünya malına olan meyline dikkat çekilmiş ve bu meylin aşırı
gitmesine fırsat verilmemesi istenmiştir.
Aslında burada verilmek istenen ders ve ikaz bütün Müslümanlaradır.
Allah
Resûlü’ne gelince, zaten, ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra dünyaya karşı hiçbir
meyli olmamıştır.
İkaz, kendisinde dünya meyli olmayan Allah Resûlü’nün şahsında
herkese yapıldı ki, hem ibret alsınlar, hem de rencide olmasınlar.
Burada ilâhî
terbiye metodunda, muhatabı ele alırken ne derece hassas davranıldığına da
işaretler bulmak mümkündür.
Tebuk Hâdisesi
Tebuk, ciddî bir savaş hazırlığı içinde gidilip de, savaş olmadan geriye
dönülen, Bizans’a karşı girişilmiş bir sindirme harekâtı ve savaş buudlu bir
tatbikattır.
Tebuk’e, ciddî bir savaş olacağı mülâhazasıyla çıkıldı.
Onun için
de Allah Resûlü, Müslümanları açıktan cihada davet etti ve bir umumî seferberlik
havasıyla yola çıkıldı.
Ancak, bu arada bazı kimseler gelip mazeret beyan etti
ve Resûlullah’tan izin istediler.
O da verdi.
Bunlar, harbe izinli olarak
iştirak etmeyeceklerdi.
İşte Allah Resûlü’ne, görünüş itibarıyla ikaz mahiyetini
taşıyan âyetlerden ikincisi de, bu münasebetle geldi.
Âyet O’na şöyle diyordu:
عَفَا اللّٰهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ
صَدَقُوا وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ “Hay Allah affedesi Nebi, doğrular sana belli
olup, yalancıları bilmeden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe sûresi, 9/43)
mealiyle verdiğimiz âyetteki عَفَا اللّٰهُ عَنْكَ cümlesi ki “Allah seni
affetsin!” şeklinde verilen bir karşılıkla bakıldığı zaman, işlenmiş bir günah
hissini verebilir ki, bu meal oldukça kaba ve bir o kadar da dikkatsizcedir.
Bu
cümleyi kanaatimizce “Affolası!”, “Affa mazhar olası!” veya âyetin mealinde
söylediğimiz gibi: “Hay Allah affedesi!” şeklinde Türkçe’ye çevirmek,
Efendimiz’e karşı âyette dikkat olunan incelik ve nezakete daha uygundur.
Evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ın, âyete böyle bir cümleyle başlaması, tamamen O’nun
gönlünü almak içindir.
Saniyen, ikaz edici görünen cümle daha sonraya
bırakılmış..
böylece, her tarafından tebessüm gülleri açan bir hitapla söze
başlanmıştır.
Birçok müfessir ve dil üstadı bu âyeti Allah’ın Efendimiz’e bir
bir iltifatı olarak anlamışlardır.
Nasıl, canı kadar sevdiği evlâdının, iltifat kabîlinden kulağını çekmek isteyen
şefkat dolu bir baba, o kulağı incitmemek için hassas davranır; hatta evlâdı
bunu ceza zannetmesin diye onun yüzüne tebessüm de yağdırır; öyle de, rahmetin
tebessümleri altında burada da ikaz görünümlü öyle bir iltifat sezilmektedir..
ve kat’iyen bu ifadede, Efendimiz’e herhangi bir itap söz konusu değildir.
İhtimal bu âyette Allah Resûlü’ne şu hususlar hatırlatılmak istenmiştir:
Gelen, izin aldı gitti, Sen de bir şey demedin.
Biliyorsun ki, o izin alanlar
arasında iç ve dış bütünlüğüne sahip olmayan münafıklar da var.
Bunlar zâhiren
müslüman görünüyorlar ama, içlerinde her türlü fitne ve fesat kol geziyor.
Onlara niçin izin verdin? Tekrar be tekrar (bunu teceddüt ifade eden fiil
cümlesinden anlıyoruz) sadakat ve doğruluklarını Sana ispat eden o doğru oğlu
doğrularla; sözleri yalan, vaidleri aldatıcı, sineleri hıyanetle çarpan
münafıklar birbirinden ayrılacaklardı; sen de o münafıkları bütünüyle bilmiş
olacaktın.
Sen ki zaten, اِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَاِذَا وَعَدَ اَخْلَفَ وَاِذَا
ائْتُمِنَ خَانَ “(Münafık) konuştuğu zaman yalan söyler, vaadettiği zaman
sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”[10]
sözlerinde onların çerçevesini çizmiştin.
Şimdi de fert fert onların hepsini
bilecektin.
O, yine onları bilecekti, ama, af ve mülayemeti sadece onu biraz
geciktirdi.
Görülüyor ki, bu hitapta sadece bir hatırlatma var ve kat’iyen itap yok..
itap
olması şöyle dursun bir tebcil, takdir ve sena bile seziliyor.
Şunu kabul
etmeliyiz ki, Allah Resûlü, bu âyetle de yine en güzele irşad olunmaktadır.
Çünkü O güzele değil, en güzele yakışır.
Zemahşerî, “Afdan bahsedilen bir yerde, günah da vardır.” der.[11] Ancak
Fahreddin Râzî böyle bir tevcihi kat’iyen kabul etmez ve “Belki bizler için
aftan bahsedilen yerde bir günah söz konusu olabilir; ancak enbiyâ için affın
sadece iltifat ifade ettiğini.” söyler.[12] Durum böyle olunca bu âyet, baştan
sona Efendimiz’e iltifatla doludur.
Yukarıda da arz edildiği üzere Efendimiz fetanet-i a’zam sahibidir.
Neyin ne
olacağını, hangi işin nasıl yapılacağını çok iyi bilir.
Burada da o fetanete
göre bir alternatif sunulmaktadır.
Şöyle ki: Münafıklar Müslümanlardan tam
mânâsıyla ayrılıncaya dek, izin verilmemeliydi..
ve münafıklar, izinle ayrılıp
gitme gibi masum bir pozisyona sokulmamalıydı.
Çünkü onlar, Allah Resûlü izin
vermeseydi de, yine ayrılıp gideceklerdi ve böylece münafık oldukları açıkça
ortaya çıkacaktı..
Cenâb-ı Hakk’ın muradı bu istikametteydi..
ve Efendimiz’den
istenen de böyle bir yaklaşımdı.
Gerçi Cenâb‑ı Hak, O’na münafıkları bildiriyor
ve Habîbini her şeyden haberdar ediyordu.
Ancak onları bir de böyle tespit etmek
ve kıskıvrak yakalamak vardı.
İşte Kur’ân’a göre Allah Resûlü, izin vermekle böyle bir fırsatı kaçırmış..
ve
daha bir sürü afv u muâfât soluklamış oluyordu..
Zaten bu davranış O’nda aranan, O’nda görülen, O’nun genel ahlâkının bir
tezahürüydü: Meselâ O, hayatının hiçbir devresinde perdeyi yırtacak harekette
bulunmamıştı.
Ferdî hataları, ferdin kendisini direkt muhatap alarak
söylememişti, şahsı tasrih etmeden, toplum içinde, herkese ibham, ona tembih ve
i’lam esasına göre ifade etmişti.
Evet, pek çok müşahhas misaliyle O hep böyle
davranmıştı.
Böylece hata giderilmiş, sahibi de rencide edilmemiş olurdu.
İşte
bu Efendimiz’in ahlâkıydı.
Herkes kendi karakterinin gereğini yaptığı gibi O da,
kendi ulvî seciyesinin gereğini yapıyordu.
Bir nebi, asla perdeyi yırtıp,
muhatabının helâkına zemin hazırlamazdı..
hele O, bildiği hâlde hiçbir kusuru,
sahibinin yüzüne vurmaz ve onu mahcup etmeyi düşünmezdi.
Meselâ: Allah Resûlü, ihtimal, teker teker bütün münafıkları ve onlara reislik
yapan insanı biliyordu; ama hiçbir zaman bu durumu fâş etmemişti.
Fâş etmek bir
yana, onlara da diğer mü’minlere davrandığı gibi davrandı.
Hatta bir gün
münafıklardan biri gelip nedametini bildirdi.
İçindeki nifak, tamamen silinmiş
ve hâlis bir mü’min olmuştu.
Bu şahıs kendi nedametinden sonra Allah Resûlü’ne:
“Yâ Resûlallah! Benim durumumda olan niceleri var.
Sana onları söyleyeyim mi?”
dediğinde İki Cihan Serveri, yine aynı prensiple hareket etmiş: “Hayır.
Bize
senin geldiğin gibi gelen için, sana ettiğimiz gibi istiğfar ederiz; günahında
ısrar edeni de Allah’a havale eder, kimseyle aramızdaki perdeyi yırtmayız.”
demişti.[13]
Evet O, perdeyi yırtmıyor ve onları huzuruna alıp mahcup etmiyordu.
Abdullah b.
Übey b.Selûl, O’nun amansız düşmanıydı.
Ne var ki hep müslüman görünüyordu.
Allah Resûlü de, onu hep göründüğü gibi görmek istiyordu.
Sonuna kadar da hiç
ümidini kesmedi.
Ancak Allah (celle celâluhu), onun hidayetten nasibini kesmişti
ve o münafık olarak ölecekti.
Ölüm döşeğinde, üzerinden bu nifak töhmetini
atabilmek için Allah Resûlü’ne oğlunu gönderdi ve O’nun gömleğini istedi.
Gayesi, “Eğer münafık olsaydı, Resûlullah ona gömleğini vermezdi.” dedirtmekti.
Ve Allah Resûlü de bunu herkesten iyi biliyordu.
Buna rağmen yine perdeyi
yırtmadı ve gömleğini çıkarıp verdi.
Cenaze namazına da iştirak etti.[14] Çünkü
oğlu da kızı da iyi birer müslümandı.
Allah Resûlü onların hatırına, o münafığın
bütün yaptıklarına katlanmıştı.
Yine bu mevzuda, bir fikir vermesi açısından şu küçük misali de arz edeceğim:
Sahabeden biri, kölesini satacaktı.
Ancak velâ hakkının kendisinde kalmasını
istiyordu.
Hâlbuki İslâm’a göre velâ hakkı, o köleyi kim hürriyete kavuşturursa,
onun olurdu.
Din böyle derken bunun aksini söyleme bir cürümdü.
Belki o sahabe,
henüz bu mevzudaki dinin hükmünü bilmediği için böyle bir teklifte bulunmuştu.
Hâdise, Efendimiz’e intikal ettirildi.
Allah Resûlü yine o şahsı hedef almadı.
Minbere çıktı ve umum halka hitaben dinin bu mevzudaki hükmünü açıkladı.
Sonunda
da: اَلْوَلاَءُ لِمَنْ أَعْتَقَ “Velâ, azat edenindir.” buyurdu.[15]
Daha bunlar gibi yüzlerce misal göstererek diyebiliriz ki, Allah Resûlü, yüce
ahlâkının gereği hiçbir mücrimin cürmünü yüzüne vurmamış ve hiçbir kimseyi
günahlarıyla mahcup duruma düşürmemiştir.
İşte bu izin meselesinde de, yine O’nun bu ahlâkı rol oynamıştı..
O, perdeyi
yırtmamak için, kendisinden izin almaya gelenlerin esas niyetlerini yüzlerine
vurmamış ve hepsine izin vermişti.
Evet, O’nun sinesi çok genişti.
O: أَلَمْ
نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ “Sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?”(İnşirah
sûresi, 94/1) sırrına mazhar bir Nebiy-yi âlişandı.
Münafıklar, kendi
karakterlerini ortaya koyup yalan söyledikleri bir meselede, Efendimiz de,
onların ortaya koyduğu yalanlarının üzerine bir perde çekiyor ve onlara Nebi
ahlâkını gösteriyordu.
Evet O, ne şanı yüce bir nebidir ki, Kur’ân, Tevrat ve
İncil yarış edercesine O’nun şanının yüceliğini ilan etmektedirler.
Abese Sûresi
Abese sûresi, ilk bakışta Efendimiz’i ikaz ve O’nu itap ediyor gibi görünür.
Biz, mevzuun tahliline girmeden, herkesçe bilinen yönüyle bu sûrenin nüzulüne
sebep olan hâdiseyi nakledelim.
Sonra da âyetlerin ifade ettiği mânâlara dikkat
çekerek, Efendimiz’in masumiyetine gölge düşürülmek istenen bir mevzuda, yine
Allah Resûlü’nün masumiyetinin, nasıl güneş gibi zâhir olduğunu göstermeye
çalışalım.
Allah Resûlü, Utbe ve Ebû Cehil gibi, Kureyş’in ileri gelenleriyle oturmuş
onlara, dini tebliğ ediyordu.
O, tam mevzu ile konsantre olmuş, onlara bir
şeyler anlatıyordu ki; gözleri görmeyen Abdullah İbn Ümmi Mektum (radıyallâhu
anh) içeriye girdi ve Allah Resûlü’ne: اَرْشِدْنِي يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Yâ
Resûlallah, beni irşad et!” dedi.
O, bu sözünü birkaç kere tekrar edince, Allah
Resûlü de yüzünü ekşitti ve ona sırtını döndü..
döndü ve biraz evvel konuşmakta
olduğu mevzua devam etti…[16] Umumiyetle bu mevzuda anlatılan nüzul sebebinin
hulâsası budur.
Meseleyi, bu anlayış ekseni etrafında çözecek olursak; gelen sahabe eğer âmâ
değil de gören bir insan olsaydı, Allah Resûlü’nün davranışı, hiçbir zaman ilâhî
ikaza mevzu olmazdı.
Gelen âmâ olduğu için, Efendimiz’in de, onu müsamaha ile
karşılaması gerekirdi.
Onun için de, yüzünü ekşitip ondan yüz çevirmesi ikaza
bâdi oldu.
Bu sathî bakışla varılan hüküm budur.
Biraz derinlemesine incelenirse, hakikatin
diğer yüzünü görmek de mümkün olacak ve verilen evvelki hükümde ne kadar acele
edildiği anlaşılacaktır.
Evvelâ, her huzurun kendine göre bir âdâbı vardır.
Bu itibarla Allah Resûlü’nün
huzuruna herhangi bir insanın huzuruna varıldığı gibi varılmaz ve O’nun
huzurunda da herhangi bir insanın yanında durulduğu gibi durulamaz.
Nitekim,
Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Müslümanlara bu huzurun âdâbı talim edilmişti.
Efendimiz’in yanına ne zaman girilecek, yanında ne kadar oturulacak ve ses tonu
nasıl ayarlanacak, bütün bunlar mü’minlere bizzat Cenâb-ı Hak tarafından talim
ediliyordu.
Huzur akdi yapıldıktan sonra, aynı şeyler Cenâb-ı Hak için de söz konusudur.
Namaz kılanın önünden geçmemek buna güzel bir misaldir.
Bir mü’min, Cenâb-ı
Hakk’ın huzurunda namaza durunca, bir başkası onun huzurunu ihlâl ederek önünden
geçmeye kalksa, Hanefî mezhebine göre o insan ikaz edilir, diğer mezheplerin
bazılarına göre ise, o adamın geçmemesi için mücadele edilir.
Hatta adam
geçmekte ısrar ediyorsa göğsüne bir yumruk dahi vurulur.
Zira, namaz kılan, Sultanlar Sultanı’nın huzurundadır ve O’nunla konuşuyor
demektir.
Sıradan iki insan dahi birbiriyle konuşurken, aralarından geçmek edep
dışı bir hareket kabul edilirse, bunun nasıl edep dışı bir hareket olduğunu
varın düşünün? Onun içindir ki Efendimiz “Eğer namaz kılanın önünden geçen,
işlediği cürmün şuurunda olsaydı, kırk sene bekler yine o insanın önünden
geçmezdi.”[17] buyurmaktadır.
Nasıl ki, Sultanlar Sultanı olan Cenâb-ı Hakk’ın
huzurunda bulunmanın, kendine göre âdâp ve kaideleri var; öyle de, O Sultan’ın
Yaveri’nin huzurunda bulunmanın da kendine göre disiplinleri var.
Efendimiz o esnada ne yapıyordu? İki kalbi katı insanın vicdanlarına, gönlünün
ilhamlarını boşaltmaya çalışıyordu.
O ki, insanların hidayeti hususunda
olabildiğince hırslıydı.
Kur’ân bu mevzuda O’nu anlatırken “Kendini
öldürme!”[18] tabirini kullanıyor.
Evet O, inanmayan bir insan gördüğünde,
kendisini bitirip tüketecek şekilde mahzun ve mükedder oluyordu.
İşte O, tam bu
atmosfer içinde konuşurken, biri gelip konuşmaya karışıyor ve şerare yapıyor,
mevzuu dağıtıyor ve huzuru işgal ediyordu.
Gerçi O’na gelenin bir meşru mazereti
vardı, zira gözü görmüyordu.
Hâlbuki Allah Resûlü, şayet yüzünü ekşitmiş ve yüz
çevirmişse (şartlı söylüyorum) en az on tane meşru mazerete sahipti.
Öyleyse,
böyle meşru bir zeminde O’nun bu tür davranışını hata saymak -bununla peygamberi
ta’n etmek isteyenleri kastediyoruz- hatanın ta kendisidir.
Hâdise bu şekilde cereyan etmişse, çözümü ve cevabı bu..
kaldı ki, dünden
bugüne, elimizdeki hadis kitaplarından Buhârî, Müslim, İbn Mâce, Ebû Dâvûd,
Tirmizî, Nesâî, Ahmed b.Hanbel’in Müsned’i, Hâkim’in Müstedrek’i gibi muteber
hiçbir hadis kaynağında bu hâdise, tefsirlerde anlatıldığı şekilde senarize
edilerek anlatılmamıştır.
Tefsirlerde anlatılan senaryoda, kahramanlardan biri
Efendimiz, diğeri de İbn Ümmi Mektum’dur (radıyallâhu anh).
İki de figüran
vardır: Ebû Cehil ve Utbe.
Hâlbuki, muhakkik tefsirciler, Efendimiz’e gelen
şahsın kimliği hakkında çeşitli isimler ileri sürmüşlerdir.
Hatta, gelen şahıs
hakikaten âmâ mıdır, yoksa bu bir mecaz mıdır? Bu dahi kesin değildir.
Öyleyse
burada mülâhaza dairesini açık tutmak icap edecektir.
Bu hâdise münasebetiyle, İbn Ümmi Mektum’la (radıyallâhu anh) beraber, yedi
insandan daha bahsedilir ki, cem’an sekiz insan olur ve İbn Ümmi Mektum’u
(radıyallâhu anh) diğerlerine tercih ettirici ve oraya oturmasını mecbur kılıcı
herhangi bir sebep de yoktur.
Hatta bu şanlı sahabe -ki İslâm’a ilk
girenlerdendir- Efendimiz onu iki defa Medine’de kendi yerine kâim-i makam
bırakmıştır.
Daha sonra da kavî bir ihtimalle Kadisiye’de şehit olmuştur.
Zaten
Hz.Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) kanalıyla, Allah Resûlü’ne bir yakınlığı
da vardı.
Evet, İbn Ümmi Mektum, Hz.Hatice Validemiz’in (radıyallâhu anhâ)
dayısının oğludur.[19] Bu itibarla da girdiği bu mecliste yadırganacak, istiskal
edilecek bir durumu yoktur.
Âmâ olmasına rağmen, Allah Resûlü’ne vekâlet
ettiğine göre, sözünü, sohbetini bilen bir insandır..
dolayısıyla da mezkur
isimler arasında en son düşünülmesi gereken bir insandır.
Kim bilir, belki de gelen âmâ, münafıklardandır ve Allah Resûlü de onun nifakını
bilmekteydi.
İrşad talebinde samimî olmadığı ve yapılmakta olan bir irşada mâni
olduğu için de Allah Resûlü, yüzünü ekşitmiş ve ondan yüz çevirmişti ki, bu da,
gayet normal bir hareketti.
Ancak biz bu tevcihi söylerken, hâdisenin böyle
olduğuna kesin gözüyle bakıyor da değiliz..
evet, böyle bir iddiamız yok.
Ancak,
hâdisenin kahramanı olarak İbn Ümmi Mektum’u (radıyallâhu anh) gösterenlerin de
rivayet açısından görüşleri, bizim bu tevcihte arz ettiğimizden daha kesin
değildir.
Öyleyse her iki tevcihe de -düşünce âdâbı gereği- eşit seviyede bakmak
gerekir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur:
Bazı tefsirciler عَبَسَ ve تَوَلَّّى fiillerinin fâili olarak, Efendimiz’i
değil, Velid b.Muğire’yi kabul ederler.
عَبَسَfiili Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde
geçer.
Birisi bu sûredeki عَبَسَ fiilidir.
Diğeri de Müddessir sûresinde geçen
عَبَسَfiilidir.
Şimdi düşünün; Kur’ân-ı Kerim, bu kelimeyi Müddessir sûresinde,
bir kâfir için kullanmıştır.
İster o kâfir, Velid İbn Muğire olsun, isterse bir
başkası.
“Yüzünü ekşitti, ekşidi.” gibi tabiri Kur’ân, bir yerde kâfir için
kullanırken diğer yerde nasıl olur da Allah Resûlü için kullanır? O Allah Resûlü
ki, daima mütebessimdir ve dudağından tebessüm hiç eksik olmamıştır.
تَوَلَّى fiili için de durum farklı değildir.
Kur’ân bu ifadeyi de Firavun için
kullanmakta ve: فَتَوَلَّى فِرْعَوْنُ demektedir.
Gerçi bu fiil, sadece Firavun
için kullanılmamıştır.
Ancak, Kur’ân’ın bu üslûpla yaklaşımı hep Firavunlar için
olmuştur.
Şimdi Kur’ân, nasıl olur da birbiri ardına böyle iki fiille, Habîbullah’ı
anlatmış olur ve bu fiilleri O’na isnat eder? Ve yine nasıl olur da, kâfire
geçirdiği aynı külahı bir de Efendimiz’e geçirir?
Bu son mülâhazayı ileri sürenlerin görüşlerine de bir ihtimal hakkı vermek
gerektir.
Bu görüşe göre عَبَسَ ve تَوَلَّى fiillerinin fâili, Efendimiz değil,
gözü mânâya karşı kör olan kâfirdir.
Kör gibi gelmiş, Efendimiz’e karşı yüzünü
ekşitmiş, sonra da çekip gitmiştir ki, enbiyâ-i izâmın ismetlerinin tercih
ettiriciliği de nazara alınarak, buna da “muhtemel” denebilir.
Ve aslında
rivayet açısından bu düşünceyi nakzedecek bir rivayet de hatırlamıyorum.
Siyak
ve sibaka da mânâ uygun düştükten sonra, bu mânâ melhuz olmaması için hiçbir
sebep yok…
Bizim, “muhakkak” ve “muhtemel” diyerek naklettiğimiz bu şeyleri aktarmadaki
maksadımız; Efendimiz hakkında itap ve ikaz adına nazil olan âyetleri sathî
olarak ele alıp, dinin önemli bir kaynağı hakkında yakışıksız beyanlarda
bulunarak, ilâhî referansı hiçe saymak, peygamberlik kredisini, o krediyi
inanarak kullananların nazarında esassız, zayıf ve alternatifli gibi
göstermelere karşı, o me’hazin kudsiyyetini bir kere daha ilan ve i’lamdır.
Yoksa inananlar O’nu, Allah indindeki gerçek değeriyle çok iyi biliyorlar.
Evet, O, müstesna bir insandı.
Allah’ın (celle celâluhu), O’nunla müstesna bir
kuşakta bir diyaloğu, bir konuşması vardı.
Allah (celle celâluhu) vahyediyor, O
da bu ilâhî mesajı alıp tebliğde bulunuyordu.
O’nun bu hususiyetini emniyetini,
ismetini, Cenâb-ı Hak, devamlı korudu.
Bir borç, bir hak, bir vecibe ve en
azından bir vefa borcu olarak bizim de korumamız icap eder.
Gösterdiğimiz
heyecan ve tahâlükün ana sebebi budur.
Günümüzde, O kâmet-i bâlâyı herhangi bir
insan gibi değerlendirip, tenkit masasına yatırmak isteyen haricî ve dahilî,
gizli ve açık bir sürü ne idüğü belirsiz insan var..
O’nun ismet ve iffetini,
kendi namus ve şerefimizden daha üstün bilerek, korunması, müdafaa edilmesi
gerektiğine inanıyoruz.
Ancak, gücümüzün sınırlı olduğunu da biliyoruz.
Evet, dünden bugüne O’nun
etrafında kıyametler koparmaya çalışan her din ve iman düşmanıyla, bilerek veya
bilmeyerek onlara maşalık yapanlarla, her seviyede cedelleşmeye imkânlarımız
yeterli değil.
Değil, çünkü onlar, tahrip yapıyor, biz ise tamir; onlar korkunç
dünya medya gücünü kullanıyor; biz ise bu mini neşir vasıtalarını..
ancak ilim
ve akıl planında, onlar her zaman ve devirde mağlup düştükleri gibi, bundan
sonra da aynı kaderi yaşamaya devam edeceklerdir.
Zira yaptıkları, güneşi
balçıkla sıvamaktan farksızdır.
Gerçi, onların her istifhamına teker teker cevap
veremiyoruz… Aslında bu şart da değil.
Büyüklerimiz, bu gibi durumları çok güzel
vecizelendirmiş ve şöyle demişlerdir: “Her havlayana bir taş atsam, yeryüzünde
taş kalmazdı.” Biz de, aynı şeyi bir kere daha tekrar ederiz.
Burada önemli bir hususu daha hatırlatmadan edemeyeceğim.
Aslında arz edeceğim
konu da yine bir “müşir” lambası ve bir ibre gibi tirtir titreyerek O’nu
göstermektedir.
Efendimiz, ötelere ait verdiği haberler ve istikballe alâkalı söylediği şeyler
de, âdeta günümüzü görmüş ve öyle söylemiş gibidir.
Buyururlar ki, “Ahir zamanda
bir duman zuhur edecek.
Bu duman kâfirleri öldürecek mü’minleri de zükkâm
(nezle) yapacaktır.”[20] Hak ve hakikati kabul etmeyen maddeci felsefe, ilhad ve
küfür dünyasının insanını, mânâ plânında öldürdü; Müslümanlar arasına da şüphe
ve tereddüt soktu.
Bugün elde mendil, burnunu silenlerin durumu ve mahiyeti
bundan ibarettir.
Arapça’yı bilmediklerinden ve dilin inceliklerine vâkıf olmadıklarından dolayı,
bu cehaletlerini bir urba ile örtmeye çalışan ve “Bize meal yeter, hadise ne
lüzüm var!” gibi hezeyanlar savuran günümüzün insanının vaziyetini, bilmem ki
bundan daha güzel resmetmek kabil olur muydu..? Bu mesele görüldüğü kadar basit
de değildir.
Ebû Cehillerle, Utbelerle, Şeybelerle başlayan..
Batılı
müsteşriklerle devam ettirilmeye çalışılan..
Goldziherlerle sözde
ilmîleştirilen..
Volterlerle piyesleştirilen bu küfür senaryosu, evet başka
dünyalarda hazırlanıyor ve sokakta gezen içimizdekilere de figüranlığı
yaptırılıyor.
Ya bir cehalet, ya şöhret düşüncesi veya ellerine tutuşturdukları,
beş kuruşluk menfaatle, onlara “Bir görünün.” diyorlar, onlar da verilen emri
yerine getirmek için bu çirkin senaryoda figüranlık yapıyorlar.
“Bize Kur’ân
yeter.
Her şey tercüme ile halledilir.
Arapça bilmeye ne lüzum var? İnsan sadece
meal okumakla da müçtehit olabilir.” Bu ve benzeri sözler, hazırlanan daha büyük
bir senaryonun, sahneye sürülmüş küçük bir iki sahnesi ve bu sahnede bir iki
figürana söylettirilen sözlerdir.
Tabiî, bunun ardında, koca bir küfür dünyası,
zemin yoklaması yapmaktadır.
Müsait zemin bulduklarında -bulamasınlar inşâallah-
söyleyecekleri, bugünkü söyledikleriyle de sınırlı kalmayacaktır.
Bu itibarla, sahabenin, Efendimiz’e karşı gösterdiği saygıyı diriltmeye, her
zamandan daha çok muhtacız.
Muhtaç olduğumuz bu hususu, bir şuur ve bizden
ayrılmaz bir karakter hâline getirebilmek için de, Allah Resûlü’nün ismet ve
emniyetini çok iyi bilmemiz ve aksine, zerre kadar ihtimal vermeyecek ölçüde
kabullenmemiz gerekmektedir.
Sahabe diyor ki: “Biz Allah Resûlü’nü dinlerken, başımızda kuş var da onu
kaçırmak istemiyormuşuz gibi gayet dikkatle dinlerdik.”[21] Hz.Ebû Bekir
(radıyallâhu anh) ve Hz.Ömer’in (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nün huzurunda
konuştukları, çok mahdut ve sınırlıdır.
Zira onlar, vahiyle müeyyet bir Nebi’nin
huzurunda bulunduklarının şuurundadırlar.
O’nu dinlemek, Mütekellim-i Ezelî’yi
dinlemek gibidir.
Çünkü gelen vahiy, Allah Resûlü’nün o tertemiz vicdanından ve
dupduru gönlünden, aynen, geldiği nezahetiyle aksetmektedir.
Bu itibarla da O’nu
bilenler, O’nun karşısında sadece susar ve O’nu dinlerlerdi.
Söz Sultanı’nın
yanında söylenen sözler, kim tarafından söylenmiş olursa olsun baş yarar.
Bizler
de, sahabe anlayışına ulaştığımızda aynı şeyleri yapacak ve sadece O’nu ve O’nun
lâl-ü güher sözlerini dinleyecek..
ve asırlık dertlerimize, bunlarla çare
bulmaya çalışacağız.
O’nun sözlerine karşı saygısızlık ve sünneti inkâr, küfre doğru uzatılmış bir
köprüdür.
O köprünün üzerinde dolaşmayı âdet hâline getiren ve orada gezip
duranlar, bugün olmasa da yarın, Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın silkinden ve
dairesinden kopar, Ebû Cehillere iltihak ederler.
Bu şekilde düşünce tarzı çok tehlikeli, bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu da,
bütün yönleriyle Allah Resûlü’nü bilip tanımaktan geçmektedir ki, O’nun en mühim
yanlarından biri de, hiç şüphesiz O’nun masumiyetidir.
Din, bütünüyle âdeta
O’nun masumiyetiyle bütünleşmiş gibidir.
Orada bir gedik açmak, dinde en büyük
tahribe tevessül mânâsınadır.
Onun içindir ki bu mevzu üzerinde hassasiyetle
durma lüzumunu duyduk.
Sakîflilerin Teklifi
Efendimiz’i ikaz mahiyetinde görünen bir başka âyet de şudur:
وَإِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ
عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذاً لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلاً * وَلَوْلاَ أَنْ ثَبَّتْنَاكَ
لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئاً قَلِيلاً * إِذاً لَاََذَقْنَاكَ ضِعْفَ
الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيراً
“Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp, bize karşı başka şeyi uydurman için
uğraşırlar.
O zaman güya seni dost edinecekler.
Sana sebat vermemiş olsaydık,
andolsun, az da olsa onlara meyledecektin.
O zaman sana, hayatın da, ölümün de
kat kat azabını tattırırdık.
Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”(İsrâ
sûresi, 17/73-75)
Sakîf kabilesi, O’ndan Müslümanlığın bedeli olarak imtiyaz istiyordu.
Bunlar,
Allah Resûlü’ne müracaatla, kendilerinin bazı vecibelerden muaf tutulmalarını
talep ettiler.
Eğer, başkaları böyle bir imtiyaza itiraz edecek olursa,
Efendimiz’e getirdikleri basit ve çocuksu teklife göre Allah Resûlü, “Rabbim
bana böyle emretti.” diyecektir.[22] İşte âyetler, onların durumunu ve onlar
karşısında Allah Resûlü’nün takındığı bir kesin tavrı ortaya koymaktadır.
Ve,
ısrarla söylüyoruz ki, bu âyetlerde de Efendimiz’in ismetine ve günahsızlığına
gölge düşürecek tek bir ifade, tek bir nokta dahi yoktur.
Onlar, Allah Resûlü’nü baştan çıkaracakları zan ve zehâbına kapılarak çocukça
bir maceraya girmişlerdi.
Vahyin ve nübüvvetin ne demek olduğunu bilmeyen bu
nâdanlar, kendi kendilerince kurdukları hayal ürünü senaryolarla, bu kadar
insanların hidayetine ve İslâm dinine girmelerine arzu ve istekli olan bir
insanın, elbette bizim İslâm’a girmemizle alâkalı bu teklifimize de “Hayır!”
demez ve hidayetimiz hatırına, bizi bir kısım sorumluluklardan muaf tutar
kuruntusuna kapılmışlardı.
Bu onlara ait bir beklenti idi.
Allah Resûlü’ne gelince O’nun aklından değil
hayalinden dahi böyle bir taviz geçmemişti ve geçmezdi de.
Din, bir bütündür.
Onu bölüp parçalamak, sonra ona yine din demek mümkün değildir.
Efendimiz,
nübüvvetinin ilk günü kendisini dinleyenlere ne dediyse, son günü de aynı şeyi
söylemiştir.
O bir istikamet insanıdır.
İslâm da zaten, insanları istikamete
sevk etmek için gelmiştir.
Onda tenakuz ve birbirini yıkan hükümlerin bulunması
düşünülemez! Böyle bir düşüncenin, ilimle, mantıkla uzaktan yakından alâkası
yoktur.
Böyle bir teklifi değil Efendimiz, Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) dahi kabul
etmemiş ve irtidat hâdiselerinde; namaz kılarız, fakat zekât vermeyiz diyenlere
harp ilan etmiştir.[23] Demek oluyor ki, bu âyette Efendimiz’e hata adına isnat
edilen hiçbir şey yoktur.
Âyette anlatılan, kendini bilmez bir kısım insanların,
Allah Resûlü’yle, uzaktan yakından alâkası olmayan, kendi düşünce ve kendi
kuruntularıdır.
Efendimiz ise, onların bu düşüncelerinden münezzeh ve
müberradır.
İkinci âyette ise: وَلَوْلاَ أَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ
شَيْئاً قَلِيلاً denilmektedir.
Bunun mânâsı şudur: “Eğer Biz seni yüce ve
yüksek dağlar gibi tespit etmeseydik, evet, aynen o dağlar gibi, hakikatin içine
bu kadar gömülü bulunmasaydın, az da olsa bunlara meyledebilirdin.” (İsrâ
sûresi, 17/74)
Farzımuhal çerçevesi ve şartı içinde söylenen bu söz, esasen Efendimiz’in yüce
kametini göstermesi bakımından ele alınmalıdır.
Demek ki, Allah Resûlü, öyle
sağlam bir iman zeminine oturmaktadır ki, O’nun bulunduğu yerde bir zemin
çökmesinden bahsetmek mümkün değildir.
Eğer O, -farzımuhal- nübüvvetle serfirâz olmayan, mücerret bir ideal ve aksiyon
adamı olsaydı, kendisine dehalet etmek isteyen bu insanların düşüncelerine
mümâşat ve mülayemet gösterebilir ve onları kendine bağlamaya çalışabilirdi.
Çünkü insan fıtratında bu türlü zaaflar vardır.
Fakat, Allah Resûlü, her türlü
zaaftan korunmuş bir Nebi’dir.
İnsanları kendine değil, Allah’ın (celle
celâluhu) dinine bağlamaya çalışmaktadır.
Dini bütünüyle kabul etmeyen bir
insanın, dine bağlanmasından söz edilemeyeceğine göre, Allah Resûlü onlara niçin
taviz versin ve onların hatırına dinin ahkâmını niye değiştirsin? Hem O, sadece
Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını tebliğ eden bir elçidir.
Hükmü veren, emir
ve yasakları koyan doğrudan doğruya Allah’tır (celle celâluhu).
“Onlara meyledebilirdin.” ifadesinden şu mânâları anlamak da mümkündür:
Eğer, Biz seni tespit edip, bütün davranışlarını vahyin kontrolü altına
almasaydık, sen de, başkaları gibi, dini tebliğde akıl ve mantık yolunu tutup
gitmiş olsaydın, senin de şöyle düşünmen ihtimal dahilindeydi: Ben, bunları
böylece kabul edeyim; sonra da onları yavaş yavaş dine ısındırır, tam ve kâmil
mü’min olmalarını sağlarım.
Evet, senin aklından kat’iyen böyle bir düşünce geçmiş değildir; ancak böyle bir
düşünceye meyletmemen, Bizim tespitimiz sayesindedir.
Biz, seni bir an dahi
kendi başına bırakmış değiliz ki, sen böyle bir düşünceye meyletmiş olasın..
Bir diğer mânâ da şudur: Sen, cibilliyet itibarıyla, onların hidayetine karşı
çok hırslısın.
Onlar inanmıyorlar diye nerede ise canına kıyacaksın.
Sen ki sinesi herkese açık bir insansın.
Onlara da sineni açmak istemen, senin
bu engin şefkatinin muktezasıdır.
Sende böyle bir sine ve böyle bir şefkat
varken, onların hidayeti adına, getirdikleri teklifi kabul eder ve onları
hidayet kapısından geri çevirmezdin.
Fakat Biz sana bütün duygularında istikamet
ve ölçü verdik.
Böylece seni ifrat ve tefritten korumuş olduk.
Şefkatin ifratı,
seni onlara meylettirebilirdi; fakat Bizim korumamız sayesinde sen, onlara
meyletmedin.
Çünkü senin şefkatin ölçülüdür.
“Kime, ne zaman ve ne ölçüde
şefkatli davranılır?”, bunu sen çok iyi bilmektesin.
Onun için sen, merhametini
ilâhî merhametin önüne geçirerek bir sapık düşünceye taviz verecek değilsin…
Mevlâna’ya isnat edilen bir söz var: “Gel! Gel! Ne olursan gel!” Mevlâna’nın bu
sözü, mânâ olarak doğrudur ve esas itibarıyla da Efendimiz’in fiiliyatından
mülhemdir.
Allah Resûlü, öyle bir gönüle sahiptir ki, tek bir insanı bile
istisna etmeden, bütün insanların hidayetini istemektedir.
Yeryüzündeki bütün
insanlar müslüman olsa ve sadece bir iki insan, bu ilâhi mesaja kapalı kalsa,
Allah Resûlü, onların hidayeti için de tehâlük gösterir ve onlara da bir şeyler
anlatma uğrunda hiçbir fedakârlıktan geri kalmazdı.
Evet O, öyle bir kalbî
yapıya sahipti ki; sema kapıları gibi herkese açık bu sine, eğer ilâhî tespit ve
koruma olmasaydı, belki sadece لاَ اِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ diyenleri de kendi
safında kabul eder ve onları kanatlarının altına almaya çalışırdı.
Ama, Allah
(celle celâluhu) O’nun his ve duygularına bir ölçü ve denge koyup, O’nu korumuş
ve kollamıştı.
Bu sayede O da, asla hataya düşmemişti.
“Az meylederdin.” demek, meylettin demek değildir.
Mümkünü vâki kılacak hiçbir
hâdise yokken, Efendimiz’de böyle bir zaaf aramak, düşünce zaafı olsa gerek.
Allah (celle celâluhu), ezelde O’nu tespit edip korumuştur.
O da, lâyezelde asla
kaymayacaktır.
Çünkü O’nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile
perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdoluydu.
Böyle bir Sultanlar
Sultanı, semalara taht kurmuş otururken, O’nun topuğuna çamur bulaşacağına
ihtimal vermek ya çamurun, ya da semalara taht kurmanın ne demek olduğunu
bilmemektir.
Ne diyeyim, Allah (celle celâluhu) böyle sefil düşüncelere de
istikamet bahşetsin!.
Hele âyetin siyakı, yani bu âyetlerden sonra gelen şu âyet, Allah Resûlü’nün
asla onlara meyletmediğini apaçık göstermektedir ki, âyet şöyle buyurur: وَإِنْ
كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ اْلأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَإِذاً لاَ
يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيلاً “Memleketinden çıkarmak için, neredeyse
seni zorlayacaklardı.
O takdirde senin ardından onlar da çok az kalabilirlerdi.”
(İsrâ sûresi, 17/76)
Fakirlere Karşı Tavır
Tenbih buudlu diğer bir iltifat da, Kureyş’in şu müracaatı münasebetiyle
şerefnüzul olmuştu.
Kureyş, Allah Resûlü’ne gelerek: “Senin yanında şu fakir ve
miskin insanlar, şu köleler oturuyorlar.
Biz, onlarla aynı mecliste oturamayız.
Ya bize hususî bir gün ayır.
Ya da biz geldiğimizde onları yanından
uzaklaştır.”[24] dediler.
Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: وَلاَ تَطْرُدِ
الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا
عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ
شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sabah akşam, Rablerinin
rızasını isteyerek O’na yalvaranları kovma.
Onların hesabından sana bir
sorumluluk yoktur.
Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları
kovarak zulmedenlerden olasın.” (En’âm sûresi, 6/52)
Ayrıca, Kehf sûresinde de aynı mânâyı ifade eden şu âyet vardır:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ
يُرِيدُون َوَجْهَهُ وَلاَ تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً
“Sabah akşam, Rablerinin rızasını dileyerek O’na yalvaranlarla beraber olmaya
sabret.
Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden
ayırma.
Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine
uyan kimseye uyma!” (Kehf sûresi, 18/28)
Allah Resûlü, tebliğ vazifesine başladığı andan itibaren, kendisine teslim olup,
bağlanan nice kimseler vardı ki, bunlar fakirdi, yoksuldu.
O günün kâfir düzeni
içinde, fakirlik, yoksulluk da bir ayıp ve kusur kabul ediliyordu.
Hâlbuki Allah
Resûlü, öyle bir dinle gelmişti ki, o din, üstünlüğü sadece takvaya ve Allah’tan
(celle celâluhu) korkmaya bağlıyordu.
O dine göre, zenginin fakire karşı
herhangi bir üstünlüğü söz konusu değildi.
Efendimiz, “Cennet dört insana müştaktır.” buyurmuşlardı.[25] Bu dört insanın
hepsi de fakirdi.
Ammar fakirdi, Selman fakirdi, Mikdad fakirdi ve Hz.Ali
(radıyallâhu anh) fakirdi.
Herkes Cennet’e, Cennet de bu insanlara müştaktı.
Sanki gelsinler diye, günleri iple çekiyor gibiydi.
Onlar ki, kalbleri Allah’a
(celle celâluhu) saygı ile dopdoluydu.
Gece gündüz Rablerini anıyorlar ve hep
O’nun huzurunda gibi yaşıyorlardı.
Onları Allah Resûlü, yanından nasıl
uzaklaştırırdı ki, Allah (celle celâluhu) onları yakınlığa göre programlamıştı.
Bir Nebi ki, Bilal’e (radıyallâhu anh) “Ey siyah kadının oğlu!” diyen Ebû Zerr’e
(radıyallâhu anh) “Sende hâlâ cahiliye kalıntısı var.”[26] demiş, onu azarlamış
ve ona şu ölümsüz sözlerle nasihatte bulunmuştu:
“Emriniz altında çalışanlar, sizin kardeşlerinizdir.
Onlara yediğinizden
yedirin, giydiğinizden giydirin ve onlara güçlerinin üstünde yük yüklemeyin.
Eğer yüklerseniz, onlara yardımcı olun.”[27]
Bir Nebi ki, tevazu kanatlarını yerlere kadar sermişti.
O’nun huzuruna herkes
teklifsiz girip çıkabiliyordu.
Zaten O’nun dininin ruhunda da bu prensipler
vardı.
Mü’minler zengini-fakiri, kölesi-asili, emiri-hizmetçisi aynı mescitte ve
aynı saflarda durup, kullukta bulunmuyorlar mı? Öyleyse, bu dinin temsilcisi
Yüce Nebi, nasıl olur da sırf fakir oldukları için, bazı insanları huzurundan
kovabilirdi? “Allahım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak vefat ettir,
fakirlerle beraber haşret.”[28] diyen bizzat kendisi değil miydi? Bunu diyen bir
insanın fakir dostlarını huzurundan uzaklaştırması düşünülebilir mi? Hayır,
sonsuz defa hayır, Allah Resûlü, hiçbir fakiri huzurundan kovmadı, onları
meclisinden uzaklaştırmadı..
ve böyle bir düşünceyi, aklının ucundan dahi
geçirmedi.
Bununla beraber O, bir nebiydi.
Herkesin hidayetini aynı ölçüde istiyor ve
bekliyordu.
Hasen veya zayıf bir hadiste, Hz.Ömer’in (radıyallâhu anh) İslâm’a
girmesi için dua edip yalvardığı rivayet olunur.
Hatta bazı rivayetlerde asıl
adı Amr b.Hişâm olan Ebû Cehil de bu duaya dahil edilmiştir.[29] Allah Resûlü
bu duasında şöyle demiştir: “Allahım, bu dini Ömer b.Hattab (radıyallâhu anh)
ile teyit buyur, kuvvetlendir.”[30]
İhtimal ki, Allah, Habibi’ne ileriye matuf çok hakikatleri gösterdiği gibi,
Ömer’in (radıyallâhu anh) yapacağı fütûhatı da göstermişti..
Efendimiz de bunu
bildiği için onun İslâm’a bir an evvel girmesini arzulamış ve dua etmişti.
Veya
Allah Resûlü, müstesna firasetiyle, Hz.Ömer’in çehresinde onun İslâm’a açık
olduğunu okumuş ve onun için de dua etmişti.
Kureyş’in ileri gelenlerinin de İslâm’a girmesi, Allah Resûlü’nün en büyük
arzusuydu.
Onları defalarca evine davet etmiş, ikramda bulunmuş, gönül ve
kalblerine girmeyi denemişti; ancak, her defasında onun bu arzusuna cevab-ı red
verilmişti.
Kureyş’ten her birinin, başında bu tali’ kuşu kim bilir kaç defa
uçmuştu..
ve kim bilir bu tali’sizler ona karşı kaç defa lakayt kalmışlardı..?
O, şimdi bunlardan bir görüşme teklifi almıştı.
O’na “Seninle görüşmek
istiyoruz.”, diyorlardı.
Acaba İslâm’a girmeye niyetleri var mıydı? Gerçi bu
henüz belli değildi.
Ancak, yüzde bir ihtimalle dahi olsa, Allah Resûlü’nü
ümitlendirmişti.
Nasıl ki, Hz.Ömer’in (radıyallâhu anh) hidayeti için hırs
göstermiş ve onun İslâm’a girmesiyle gelişen hâdiseler, Allah Resûlü’nün ne
kadar isabet ettiğini ispat etmişti; eğer bu insanlar da İslâm’a girseler, İslâm
fütûhatı adına herhâlde çok farklı şeyler olacaktı.!
Şu kadar var ki, onların getirdiği teklif, İslâm’ın ruhuna zıttı.
İşte Allah
Resûlü, böyle bir teklifle geldikleri için onlar adına üzülmüş ve hayıflanmış
olabilir.
Çünkü kendisine getirilen bu teklif, daha evvel geçen bütün
peygamberlere de getirilmişti.
Onlar, böyle bir teklifi nasıl reddettilerse,
Allah Resûlü de reddedecekti.
Fakat üzülmeden de edemiyordu.
Kapılarına kadar
gelen hidayeti, bu insanlar, boş bir gurur uğruna tepiyorlardı.
İşte Allah
Resûlü, onların bu hüsranına mahzun oluyordu ki, âyet de, O’nu teselli ediyor ve
“Onların hesabından sana bir mesuliyet yoktur.” diyordu.
Efendimiz’in kararı, fakirleri yanından uzaklaştırmama şeklindeydi.
Ne var ki O,
diğerlerinin hidayete ermesi için de çareler aramaktaydı.
Acaba O, bu kararında
isabetli miydi? Hemen âyet geliyor ve O’na, kararında isabetli olduğunu haber
veriyordu.
Zira O, dostlarını kovmama kararındaydı; âyet de O’na, fakirleri
yanından kovma, diyordu.
Bir Hatırlatma
Burada, bir diğer hususa da dikkatinizi istirham edeceğim:
Kur’ân-ı Kerim’de, Efendimiz ve bütün mü’minler muhatap alınarak verilen
yüzlerce emir vardır.
Verilen bu emirler ve getirilen yasaklar, birer hüküm
bildiren ifadelerdir.
Yoksa, söylenenlerin aksinin yapıldığını haber veren
ifadeler değildir.
Meselâ, Kur’ân, Efendimiz’e “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver.”
der.
Bu cümleler birer emir cümlesidir, dolayısıyla da, Efendimiz’in, bunları
yapmamasına karşı getirilmiş birer ihtar kabul etmek doğru değildir.
Aynen bunun
gibi, Kur’ân, Efendimiz’e “Fakirleri yanından kovma!” demiştir.
Fakat bu, hiçbir
zaman “Niçin fakirleri yanından kovdun veya kovuyorsun!” demek değildir ki,
Allah Resûlü’nün ismet ve günahsızlığına muhalif bir mânâ olsun.
Yani Allah
Resûlü’nde, bu emre muhalif hiçbir hareket emaresi görülmemiştir ki, bu emir, o
emareye binaen gelmiş kabul edilsin.
Öyleyse bu emir, Efendimiz’in içinden
geçirdiği kararın doğruluğunu tasdik için gelmiş bir emirdir ki, Allah
Resûlü’nün, hem fetanetini hem de ismetini ilan eder, ele verir ve kör gözlere
de gösterir…
Söylediklerimiz, Kehf sûresinde yer alan âyette, daha açık görülmektedir.
Çünkü
Allah, bu âyette, İki Cihan Serveri’ne: “Gece gündüz Rabbini ananlarla beraber
sen de sabret.” demektedir.
Sabır, tavır değiştirmemek mânâsına gelir.
Zerre
kadar tavır değiştirme söz konusuysa, orada sabırdan bahsedilemez.
Meselâ, bir
insan ibadette sabırlı davranır; ibadetten ayrılmaz, bildiği ölçüde hep ibadet
eder.
Ve yine bir insan musibete karşı sabreder; gelen musibet onda bir tavır
değişikliği de meydana getirmez ve o insan sanki hiçbir şey olmamış gibi
davranır.
Günah karşısında sabretmek de aynı şekildedir.
Günaha girmemek için
eski hâlin devam ettirilmesi lâzımdır.
Öyleyse, Efendimiz’e “Sabret!” denirken,
“Bulunduğun hâl ve aldığın karar üzere dur.”, denmek istenmiştir.
Bu da Allah
Resûlü’nün ilk tavrının, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun bir tavır olduğunu
göstermektedir.
Zira sabır, çizgi yenileme değil, bulunduğu çizgide kalmanın
adıdır.
Bu itibarla da burada, Allah Resûlü’nü tebcil vardır, O’nun yaptığının, Allah
(celle celâluhu) tarafından güzel görüldüğü müjdelenmekte ve âdeta, “Dünya
hayatına dilbeste olanlara teveccüh etme.
Zaten Sen onlara teveccüh etmezsin.
Çünkü onlara teveccüh senin ufkunu karartır.
Hâlbuki sen nezihler nezihisin.
Senin ufkunda bir tek gubâr yoktur.” müjdesi verilmektedir.
O, böyledir, böyle kalmıştır ve Rabbinin huzuruna da bu nezahetiyle gitmiştir.
Günaha karşı O, bulunduğu çizgiyi öyle korumuştur ki, doğduğu gün nasıl
tertemizdir, vefat ederken de aynı temizlik içindedir.
Efendimiz’in Hz.Zeynep’le İzdivacı
Eski-yeni din düşmanları, Allah Resûlü’nün, Zeynep Validemiz’le (radıyallahu
anhâ) evlenmesini de dillerine dolayıp, onunla Allah Resûlü’ne çamur atmak
istemişlerdir.
Ancak, attıkları çamurun hepsi de kendi suratlarına çalınmış ve
Allah Resûlü’nün pâk dâmenine bir zerre bile bulaşmamıştır.
Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:
وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ
عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْدِيهِ
وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللّٰهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ
مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لاَ يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ
فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً وَكَانَ أَمْرُ
اللّٰهِ مَفْعُولاً
“Allah’ın nimet verdiği, senin de nimetlendirdiğin kimseye: Eşini bırakma,
Allah’tan sakın diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyorsun.
İnsanlardan çekiniyorsun; oysa asıl kendisinden korkulması gereken Allah’tır.
Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, Biz, onu sana nikâhladık ki, (bundan böyle)
evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenmek
hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.
Allah’ın emri yerine getirilmiştir.”
(Ahzâb sûresi, 33/37)
Allah Resûlü, Zeyd’i (radıyallâhu anh) çok severdi.
Başkasını değil de sadece
onu evlât edinmişti.
Zeyd (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’ne o kadar yakın
biliniyordu ki, herkes ona sanki Efendimiz’in öz evlâdıymış gibi bakıyor, onu
Efendimiz’in öz evlâdı gibi görüyorlardı.
Evet o, kendini Allah Resûlü’nün
yoluna feda etmiş; Allah Resûlü de ona, sevgisinin kapılarını ardına kadar
açıvermişti.
Zeyd (radıyallâhu anh), azatlı bir köleydi.
Efendimiz onu hürriyete kavuşturmuş
ve evlât edinmişti..
o günün âdetine göre de, Zeyd’den bu azatlı köle olma
vasfını silip atmak mümkün değildi.
Bu düşünce, âdeta cemiyetin içine işlemiş
bir illet ve bir hastalıktı.
Bir insan azat edilmiş olsa dahi ikinci sınıf
vatandaş olarak kabul ediliyordu.
Bu düşüncenin temelinden yıkılması ve
cemiyetin bu hastalıktan kurtarılması gerekiyordu.
Allah Resûlü’nü derin derin
düşündüren bu mesele de çare bekliyordu…
Ancak getirilecek çözüm, evvelâ pratikte de hüsnü kabul görmeliydi.
Onun için
Allah Resûlü, alınlarında esaret damgası taşıyan bu insanlara apayrı bir metodla
yaklaştı.
Hürriyet çok mühimdi ama o en kıymetli hususu kaçırmamak, elde tutabilmek daha
mühimdi.
Hürriyeti taşıyamayacak bir insan, ne kadar hürriyete kavuşsa da, yine
de hür bir insan gibi yaşayamaz.
Nitekim Amerika’da esirler hürriyete
kavuşturulduğunda, bu problem acı acı yaşanmış ve gerçek çözüm, yıllar almıştı.
O gün henüz hürriyet havasını teneffüs etmeye alışmamış bu insanlar, ellerine
verilen imkânları satıp, tekrar eski efendilerinin yanlarına dönmüşlerdi.
Çünkü
o gün için şartlar henüz hürriyet atmosferine göre hazır hâle getirilememişti.
Ne fertler ruhen bu işe hazırdı, ne de cemiyet.
Dolayısıyla da hürriyete
kavuşturma gayretleri beklenen neticeyi vermemişti.
Allah Resûlü ise, bir taraftan onları ruhen hür düşünceye, hür harekete
alıştırırken, diğer taraftan da cemiyeti hazırlıyor ve bu insanları cemiyetin
birer parçası hâline getirmeye çalışıyordu.
Dün onlar birer ev eşyası
gibiydiler, bu gün ise hepsi, cemiyetten birer uzuv hâline gelmişlerdi.
Efendimiz, cemiyete yerleşmiş bu köhne zihniyete son darbeyi vuracağı fırsatı
kolluyordu.
Çok zor, çok çetin bir işti ama, Allah Resûlü, rahatlıkla onun da
altından kalkabilecekti.
O, nasıl, cephenin en zor yerine evvelâ kendi yakınlarını sürüyordu, burada da
aynı şeyi yapacaktı.
Asillerden asil bir kadını, öz halasının kızını, Abdullah
b.Cahş’ın (radıyallâhu anh) kızkardeşini, azatlı köle Zeyd’le (radıyallâhu anh)
evlendirecekti.
Allah Resûlü, bu akraba evine her zaman girip çıkardı.
Bu ev O’nun halasının
eviydi..
ve bu hane aynı zamanda senelerden beri, Allah Resûlü’nden bir teklif
bekliyordu.
Zira Allah Resûlü’nün zevceleri arasına girmek, her kadının en büyük
idealiydi ve bunda yadırganacak bir şey de yoktu.
Daha önce de arz ettiğim gibi, Hz.Sevde’yi (radıyallâhu anhâ) Efendimiz boşamak
isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resûlü’ne âdeta yalvarmış..
gününü
Âişe’ye (radıyallâhu anhâ) verdiğini ortaya koymuş..
tek isteğinin Peygamber
zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişti ki, bunlar, Allah Resûlü’nün
nikâhı altında kalabilmek için yapılan fedakârlıklardı.[31] Hz.Ömer
(radıyallâhu anh), hayatı boyunca bu haneye akraba olabilmek için çırpınıp
durmuş ve Hazreti Fatıma Validemiz’e (radıyallâhu anhâ) talip olmuş; ancak,
Allah Resûlü onu Hz.Ali’ye (radıyallâhu anh) verince, Hz.Ömer’e Hz.Ali’nin
kızı Ümmü Gülsüm’ü bekleme kalmıştı.
Bu mübarek kadın Hz.Ömer’in nikâhı altına
girdiğinde henüz çocuk yaştaydı; çocuk yaştaydı ama bu, Hz.Ömer’in (radıyallâhu
anh) Efendimiz’e akraba olma rüyasıydı.
Ömer’in tek düşüncesi Efendimiz’e akraba
olmaktı.[32]
Bir halanın, yeğenine kızını vermek istemesi ve bu husustaki beklentisi gayet
normaldi.
Hem, Hz.Zeynep (radıyallâhu anhâ), her yönüyle bir peygamber hanımı
olmaya lâyıktı.
Belki o da Efendimiz’i istiyordu…
Allah Resûlü, halasının evine gitti: “Zeyneb’e talibim.” dedi.
Ev halkı
sevinçten uçacak hâle gelmişlerdi… Demek senelerce bekledikleri an gelmişti.
Resûlullah, Zeyneb’e talip oluyordu.
Firaset-i A’zam, talebinin yanlış
anlaşıldığını derhal anladı..
ve tashih etti: “Ben, Zeyneb’i Zeyd için
istiyorum.” Hepsi donup kalmıştı.
İsteyen Allah Resûlü olmasaydı, teklif hemen
reddolunurdu.
Ama Allah Resûlü’ne itiraz etmeleri mümkün değildi.
Bu evlilik,
sırf Allah Resûlü’nün emri olduğu için kabul edildi ve isteksiz bir yuva
kuruldu.
Ne var ki, toplum hayatı adına gerçekleştirilmek istenen şey de
gerçekleşmişti.
Kadın, asil ve soyluydu.
Yetişme tarzı da ona göre olmuştu.
Zeyd (radıyallâhu
anh) ise, Allah Resûlü tarafından çok sevilse bile, o günkü anlayış içinde
hürriyetini sonradan elde etmiş bir köleydi.
Sıradan bir aileden gelmişti;
dolayısıyla da imtizaçları mümkün görünmüyordu.
Daha doğrusu, Hz.Zeyd
(radıyallâhu anh), mânevî âleme açık firasetiyle, kendini bu kadına küfüv ve
denk görmüyordu.
Zeynep’de (radıyallâhu anhâ), apayrı bir gönül, apayrı bir kalb
ve apayrı bir irade vardı..
ve nübüvvet hanesine ta’lik edilmeye namzet bir
pırlantaydı.
Zeyd; bu mevzu ile alâkalı defaatle Allah Resûlü’ne müracaat etmiş ve hanımından
ayrılmak istediğini söylemişti; Allah Resûlü de, her defasında ona: “Hanımını
tut! Allah’tan kork!” deyip onu savmıştı.
Efendimiz’in bir tek düşüncesi vardı;
bu evlilikle, cahiliyeye ait bir düşünceyi kökünden yıkacaktı.
O, bu mülâhaza
ile yola çıkmış ve bir evliliğe sebep olmuştu.
Ancak her geçen gün huzursuzluk
daha da artıyordu ki, artık kopma kertesine gelmişti.
Gerçi boşanma ufuktaydı ama, Allah Resûlü, pratikte, bir köle ile, bir asil
kadının evlenebileceğini de göstermişti.
Allah Resûlü, bir rehberdi.
Rehber,
dediği ve diyeceği herşeyi evvelâ kendisinde ve yakınlarında tatbik etmeliydi.
Bu da Allah’ın izni ve sevkiyle öyle olmuştu ama; şimdi vahiy ufkunda, encâmı
ağır ve tahammülfersâ hâdiselerin emareleri belirmişti.
Allah Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, bir gün Zeyneb’in (radıyallâhu
anhâ) kendi hanımı olacağını da biliyordu.
Açıklama emri olmadığı için de bunu
hep gizliyordu.
Zaten Hz.Âişe Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) ifadesiyle, eğer
Allah Resûlü, kendisine gelen vahiyden bir şey gizleyebilseydi, işte bu
izdivaçla alâkalı âyeti gizlerdi.[33] Evet, Zeynep (radıyallâhu anhâ) ile
evlenme Allah Resûlü’ne o kadar ağır gelmişti.
Ancak ezelde kıyılmış bir nikâhı
reddetmek kimin haddineydi.
Allah (celle celâluhu): زَوَّجْنَاكَهَا diyordu.
“Onu sana nikâhladık.” Bu nikâh, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak tarafından
kıyılmıştı.
Bu nikâhın şahitleri de, Mele-i A’lâ’nın sakinleriydi.
Bu bedeli çok
ağır nikâhla, Allah (celle celâluhu), bir hüküm daha bildiriyordu: “Evlâtlıklar,
insanın öz evlâdı gibi değildir.” Hanımlarını boşarlarsa, baba durumunda
olanların onları alması caizdir.
Hâlbuki, cahiliye devrinde evlâtlık, öz evlât
gibi kabul ediliyor ve onlar, ölse veya hanımlarını boşasalar, onların
hanımlarıyla evlenmek caiz görülmüyordu.
Cahiliyeye ait bu telakki de
yıkılmalıydı; yıkılıyordu da; ancak, bu koca enkazı âdeta tek başına Resûlullah
omuzlarında taşıyordu.
Bu ağır imtihanın önemli unsurlarından:
Zeynep Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) şu tali’ine bakın ki, yaptığı iki
evlilikle, cahiliyeye ait iki bâtıl düşüncenin yıkılmasına sebep oluyordu.
Bazı tefsirlerde uydurma bir hâdise nakledilir:
Efendimiz, güya bir gün Zeynep Validemiz’i (radıyallâhu anhâ) görmüş..
hem de
nikâhlı olduğu bir dönemde..
onun güzelliği karşısında سُبْحَانَكَ يَا مُقَلِّبَ
الْقُلُوبِ demiş..
bunu da Zeynep Validemiz duymuş (vs.)… İsrailiyat kaynaklı bu
türlü muzahref söz ve düşünceler, maalesef bir kısım Ehl-i Sünnet âlimleri
üzerinde de tesirli olmuştur.
Bunlardan ismini arz edemeyeceğim mühim bir
müfessir: عَادَ زَيْدٌ اِلَى الْبَيْتِ فَاطَّلَعَ “Zeyd eve gelince manzarayı
çaktı.(!)” şeklindeki bir ifadeye yer vermiştir ki, böyle bir düşünce, ancak bir
din düşmanının uydurabileceği iğrençlikte bir düzmecedir.
Ben, o müfessirimize
saygımın ifadesi olarak “Dilin kurusun!” demiyorum; ama, bu sözü bilerek ve
inanarak söyleyen, kim olursa olsun, onun dili kurumalıdır.
Evvelâ: Efendimiz, Zeyneb’i (radıyallâhu anhâ) ilk defa görüyor değildi ki..
Zeynep (radıyallâhu anhâ), O’nun gözü önünde büyümüştü.
İkincisi: Eğer Allah Resûlü’nün içinde Zeyneb’e (radıyallâhu anhâ) karşı zerre
kadar temayül olsaydı, onu niçin Zeyd’le (radıyallâhu anh) evlendirsindi ki;
gidip kendisi için talip olurdu.
Üçüncüsü: Ev halkının bütünüyle, Zeyneb’in (radıyallâhu anhâ) Allah Resûlü’ne
zevce olmasını cân-u gönülden istediklerini yukarıda arz etmiştik.
Allah
Resûlü’nün, onu almasına mâni ne idi ki, Zeyd’le (radıyallâhu anh) evlenmesini
istedi de kendine nikâhlamadı?
Demek ki, Allah Resûlü’nün, Zeynep Validemiz’le (radıyallâhu anhâ) evlenmesi
tamamen bir emir gereğiydi.
Allah (celle celâluhu) emretti ve Allah Resûlü de bu
emre icabet etti.
Diğer söylenen uydurma sözlerin hepsi, dünkü Volterlerin,
yakın tarihteki Goldziherlerin ve daha bilmem kimlerin hazırladıkları
senaryolardır; iftira ve yalan olmaktan başka da, hiçbir mânâları yoktur.
Allah
Resûlü, o Allah Resûlü olacak; Zeynep, o Zeynep olacak; Zeyd de, o Zeyd olacak
da; onların dediği gibi bir hâdise cereyan edecek.
Aman Allahım! Bu ne korkunç
iftira, bu ne korkunç yalan, bu ne korkunç bir cehalet ve bu ne korkunç bir din
düşmanlığıdır!
Esefle ifade edeyim ki; bugün bu malzemeleri, kendini onlara kaptırmış,
içimizdeki figüranlar da kullanmaktadır.
Zannediyorum onları, tamamen aşağılık
duygusu ve aşağılık kompleksi böyle aşağılık bir iş yapmaya ve söz söylemeye
sevk etmiştir?.
Ne diyebiliriz ki, hidayet Allah’ın (celle celâluhu) elindedir.
Rabbim onlara da hidayet etsin!
Konuya, “Her nebi masumdur, Allah Resûlü ise masumlar masumudur.” diyerek
başladık ve müşahhas misallerle, Allah Resûlü’nün masumiyetini göstermeye gayret
ettik.
Ancak şunu da itiraf etmeliyiz ki, O’nun masumiyeti, bizim
anlatabildiğimizin de çok üstünde ve ötesindedir.
Biz, bu mevzuu ancak, kendi
kapasitemiz ölçüsünde aktarabildik…
Buraya kadar söylediklerimiz, doğrudan doğruya Allah Resûlü’nün ismet ve
iffetiyle, yani günahsız oluşuyla alâkalıydı.
Şimdi de O’nun masumiyetini başka
bir zaviyeden arz etmek istiyorum.
O’ndaki zühd, takva, Allah korkusu, kulluk
şuuru ve ibadet anlayışı zaviyesinden İki Cihan Serveri’nin masumiyetini bütün
buudlarıyla görüp anlamak ve O’nu tanımak isteyenlerin, O’nun ötelerle ve
Rabbiyle irtibatının bir unvan ve bir buudu olan, aşağıdaki hususları bilmeleri
zarurîdir:
[1] Müslim, müsafirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu 26.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/74; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/118;
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/301.
[3] Müslim, cihad 58; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/32-33.
[4] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/383; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/359; Beyhakî,
es-Sünenü’l-kübrâ, 6/321.
[5] Buhârî, tefsir (5) 14; Müslim, tahâre 37; fezâil 40.
[6] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/383; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/359; Beyhakî,
es-Sünenü’l-kübrâ, 6/321.
[7] Müslim, cihad 58; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/31-33.
[8] Buhârî, teyemmüm 1; salât 56; Müslim, mesâcid 3.
[9] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/197.
[10] Buhârî, iman 24; Müslim, iman 106-110.
[11] Zemahşerî, Keşşâf, 2/153-154.
[12] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 16/73-74.
[13] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 4/5.
[14] Buhârî, cenâiz 23; Müslim, fedâilü’s-sahâbe 25.
[15] Buhârî, salât 70; Müslim, ıtk 5-15.
[16] Tirmizî, tefsir (70) 1; Taberî, Câmiu’l-beyan, 50/51.
[17] Buhârî, salât 101; Müslim, salât 261.
[18] Kehf sûresi, 18/6; Şuarâ sûresi, 26/3.
[19] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/600-601.
[20] Taberî, Câmiu’l-beyan, 5/114; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 4/140.
[21] Buhârî, cihad 37; Ebû Dâvûd, tıbb 1.
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/222; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
1/312-313.
[23] Buhârî, i’tisam 2; Müslim, iman 32.
[24] Müslim, fedâilü’s-sahâbe 45; İbn Mâce, zühd 7.(Hâdise tam olarak İbn
Mâce’de geçmektedir.)
[25] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 6/215; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/142;
Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/307.
[26] Buhârî, iman 22; edeb 44; Müslim, eymân 38.
[27] Buhârî, iman 22; ıtk 15; Müslim, eymân 40.
[28] Tirmizî, zühd 37; İbn Mâce, zühd 7.
[29] Tirmizî, menâkıb 17; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/95.
[30] İbn Mâce, mukaddime 11; el-Hâkim, Müstedrek, 3/83; Beyhakî,
es-Sünenü’l-kübrâ, 6/370.
[31] Buhârî, nikâh 48; Müslim, radâ 47.
[32] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 8/463; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/293-294.
[33] Buhârî, tevhid 22; Müslim, iman 288.
Efendimiz’in (sas) Tevazuu
Allah Resûlü, fevkalâde bir tevazu insanıydı.
Zaten büyüklerde, büyüklüğün
alâmeti tevazu; küçüklerde küçüklüğün alâmeti ise, gurur ve tekebbürdür.[1] O,
tevazuu nispetinde büyüyordu.
Evet O büyüktü, onun için de mütevazi idi.
مَنْ
تَوَاضَعَ لِلّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ “Kim
tevazu ederse, Allah (celle celâluhu), onu yüceltir; kim de büyüklenirse, Allah
(celle celâluhu) onu zelil eder, alçaltır.”[2] diyor ve bunu hayatında da
gösteriyordu.
Herkes O’ndaki engin tevazua bakıyor ve büyüklüğün ne demek
olduğunu anlıyordu.
Kibirlenenleri, çalım satanları Allah (celle celâluhu) hep yerin dibine
batırmıştır.
İşte Karun, işte Sa’lebe, işte Firavun, işte Nemrut ve işte bütün
şeddatlar!.
Tevazu edeni, yüzünü yere koyanı da O yüceltmiştir.
İşte Musa (aleyhisselâm),
işte İsa (aleyhisselâm), işte İbrahim (aleyhisselâm) ve işte Hz.Muhammed
Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)…
O’nda mahviyet, bir baş döndürücü derinlikteydi.
O, Allah’ın kulu ve resûlüydü.
Gece, gündüz Rabbine kullukta bulunur, kullukta bulunurken de itidali korur ve
şöyle buyururdu: سَدِّدُوا وَقَارِبُوا “İstikametten ayrılmayın, itidali koruyun
ve devamlı istikamete yaklaşmaya çalışın.”[3] İbadet de olsa, ifrat ve tefrit,
Allah Resûlü’nün yolu değildi.
O, tam bir itidal ve istikamet insanıydı.
Zaten,
istikamet, mü’minin beş vakit namazında, Cenâb-ı Hak’tan talep ettiği yol değil
mi? O yol ki, nebilerin sıddıkların ve şehitlerin yoludur.
Ahirette onlarla
beraber olmak isteyenler, dünyada onların gittiği yoldan gitmelidirler.
Dinin ruhu, kolaylıktır.
Onu ağırlaştıran, neticede kendisi mağlup olur ve dini
yaşanmaz bir mükellefiyetler yığını hâline getirir.
Hâlbuki, istikamet
dairesinde yaşanan din, kolaylığın ta kendisidir.
Başka bir hadis-i şerifte de
şöyle buyrulur: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ
غَلَبَهُ “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır.
Kim bu dini zorlaştırırsa din ona
galip gelir.”[4]
Allah Resûlü, dini nasıl yaşadı ve nasıl yaşanmasını istedi ise, insanın güç
yetirebileceği dinî hayat, işte odur!
وَاعْلَمُوا أَنَّهُ لَنْ يَنْجُوَ أَحَدٌ مِنْكُمْ بِعَمَلِهِ “Bilin ki, sizden
hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.”
Bir insan, gece gündüz ibadet etse, Esved b.Yezid en-Nehaî, Mesruk veya Tavus
gibi kullukta bulunsa, bu ameller, onun kurtuluşu için yetmeyebilir.
Sahabe, Allah Resûlü’nden, yukarıdaki hadisi duyunca, hemen akıllarına Efendimiz
gelir.
Çünkü onlar için, Allah Resûlü’nün durumu hem bir kıstas hem de emniyet
ağırlıklıdır.
Bu itibarla da, hemen O’nun akıbetini sorarlar: وَلاَ أَنْتَ يَا
رَسُولَ اللّٰهِ “Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) yâ Resûlallah?”
İşte mahviyet, işte Allah (celle celâluhu) karşısında kulun takınması gereken
tavır ve kendi büyüklüğü ölçüsünde müthiş bir cevap: وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ
يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ “Evet, ben de.
Eğer Rabbim
beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa…”[5]
Mahviyet, demiştik; işte O’nda mahviyet, bu kadar derin ve bu kadar köklüydü.
O’nun bir mahviyet örneği olduğunu bir kere daha hatırlatıp, ibadetteki
derinliğine intikal etmek istiyorum:
O, bir hadislerinde: شَفَاعَتيِ ِلأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي “Benim
şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”[6] buyururlar.
Allah (celle celâluhu), O’nun şefaat hakkını ötelerde böyle değerlendirecektir.
Zaten bizim bütün ümidimiz de bu değil mi? Sonsuz günah işledik, ama, yine de
boyunlarımızda tasma, O’nun, azat kabul etmez köleleri olduğumuzu itiraf ediyor,
bizi de şefaati içine almasını istiyoruz.
Günahkârız, ancak başka kimseye kulluk yapmadık.
Olduksa O’nun kapı kulları
olduk ve bu hissimizi Mevlâna’nın sözleriyle dile getiriyoruz:
من بنده شدم بنده شدم بنده شدم من بنده بخدمت سرافكنده شدم
هر بندكه آزاد شود شاد شود من شـاد ازآنم كه تـرابنده شدم
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar azat olunca şâd olur; Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”
Ve inanıyoruz ki, bizim bu yalvarış ve yakarışlarımız, Cenâb-ı Hak tarafından
duyulup is’af buyrulduğu gibi şefaat arzumuz da mevsimi gelince, Allah Resûlü
tarafından lütfedilecektir.
Bu mülâhaza ile kapısının tokmağına bir kere daha
dokunuyor ve “Şefaat yâ Resûlallah!” diyoruz.
Allah Resûlü, büyük günah işleyenlere şefaat edecektir.
Biz de, daha buradayken
O’na adres bırakıyor, bize de şefaat etmesini istiyoruz.
İçinizde, böyle bir
talebi olmayacak birinin varlığını düşünemiyorum.
Öyleyse herkes, O’na şimdiden
dehalet edip, adres bırakmalıdır.
Bu müracaatı O’nun duyacağından da kimsenin
zerre kadar şüphesi olmasın.
Görmüyor musunuz ki, namazda “Tahiyyat” okurken,
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَِّبيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ diyor
ve doğrudan O’na hitap ediyoruz.
O duymasa, O’na hitap edilir mi? Demek ki,
duyuyor ve Cenâb-ı Hak da bizim, namazda O’na doğrudan selâm vermemizi istiyor!
İşte, şefaat dairesini bu kadar geniş tutan Allah Resûlü, bakın başka bir
hadisinde -ki zaten bizim üzerinde durmak istediğimiz hadis de budur- önce en
uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, kavim ve kabilesine seslenerek
şöyle buyuruyor: [7]
“Ey Kâ’b b.Mürreoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben,
ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!
Ey Abdimenafoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette
sizin adınıza bir şey yapamam!
Ey Abdülmuttalipoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben,
ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!”
O gün, değişik kabile ve kavimler, içlerinden çıkan şair ve muhariplerle
övündüğü ve bunları birer gurur vesilesi yaptıkları bir dönemde, Allah
Resûlü’nün bu sözleri, mahviyet ve tevazu adına çok mühimdir.
O ki, bir şair,
bir muharip değildir.
O, Kâinatın Efendisi ve son peygamberdir.
Buna rağmen,
kavim ve kabilesine, Allah (celle celâluhu) huzurunda bir şey yapamayacağını
söyleyerek, onların, “Nebi bizden çıktı.” deyip kendilerini başkalarından üstün
görme ihtimalini, daha işin başında söküp atıyor ve onlara sorumluluklarını
hatırlatıyordu.
Kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp tedelli yoluyla en yakınlarına
geldi ve: ياَ صَفِيَّةُ عَمَّةُ رَسُولِ اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ
شَيْأًً “Ey Allah Resûlü’nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah’tan (celle
celâluhu) satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam!”
buyurdu.
O Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Hz.Hamza’nın (radıyallâhu anh) kız kardeşiydi.
Uhud’da Hamza (radıyallâhu anh) şehit olunca, kardeşini görmek istemiş, Allah
Resûlü de, dayanamaz diye mâni olmaya çalışmış; fakat bu yiğit kadın, Allah’a
ulaşmış bir ruhu görmek için mi, hınçla bilenmek için mi..
gitmiş o paramparça
olmuş cesedi doya doya seyretmişti..
evet güçlü ve iradeli bir kadındı.
Ancak
bir erkek O’nun kadar metin olabilirdi.
Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah
Resûlü’nün “Havarim” dediği Zübeyr’in (radıyallâhu anh) de anasıydı.
Safiyye
(radıyallâhu anhâ) ki, zalim Haccac’a karşı Kâbe’yi müdafaa ederken, asılmak
suretiyle şehit olan Abdullah b.Zübeyr’in babaannesiydi.
Ve bütün bunlardan
öte, o Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah (celle celâluhu) Resûlü’nün öz
halasıydı.
Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da böyle diyordu…
Evet, Allah Resûlü bir temkin, tedbir ve denge insanıydı; bazı kendini
bilmezlerin yaptığı gibi, ahirette herkese el uzatabileceğini söylemiyordu.
Hatta el uzatacağını söyleyemedikleri arasında, kendi kızı, ciğerpâresi,
peygamberlik günlerinin tek gönül meyvesi, Hz.Fatıma (radıyallâhu anhâ) da
vardı ve işte şimdi ona da aynı şeyleri söylüyordu: يَا فَاطِمَةُ بِنْتُ رَسُولِ
اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْئاً “Ey Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah’tan (celle celâluhu) satın
al; zira ahirette senin adına da bir şey yapamam.”
O Fatıma (radıyallâhu anhâ) ki, gözüne ve hayaline hiçbir günah girmeden, Hz.
Ali (radıyallâhu anh) ile evlenmişti.
Zaten yaşı 25 olmadan da vefat edip
gitmişti.
Arkadan gelen bütün evliyâ, asfiyâ onun nurlu neslinin semeresiydi… O
ki, sağanak sağanak vahiy yağan Nebi evinde yetişmişti.
O ki, Allah Resûlü, onun
hakkında “Fatıma benden bir parçadır.”[8] buyurmuştu… Ve yine o ki, Cennet
kadınlarının efendisi olduğu bildiriliyordu.[9] Ama ona da Allah Resûlü, evet bu
Fatıma’ya (radıyallâhu anhâ) da “Kendini Allah’tan satın almaya bak! Nefsinin
ipoteğini çözdürmeye çalış!” diyordu.
Hayatını bu ölçüler içinde geçiren, Allah’a (celle celâluhu) karşı edep ve
saygıda zerre kadar kusur etmeyen ve kendisini, büyüklüğünün alâmeti olarak, bir
“hiç” gören ve amellerine bel bağlamayan bu Zahidler Zahidi, bu insanların
Allah’tan en çok korkanı ve bu, ahiretin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen
zat, hiç imkân ve ihtimal var mı ki, günah işlesin, inhiraf etsin, çizgisini
kaybetsin! Sonsuz defa hâşâ!
[1] Bediüzzaman, Lemeât.
[2] Müslim, birr 69; Tirmizî, birr 82; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140.
(Lafız el-Mu’cemü’l-Evsat’tan)
[3] Buhârî, iman 29; Müslim, münâfıkîn 78.
[4] Buhârî, iman 29; Nesâî, iman 28.
[5] Buhârî, rikâk 18; merdâ 19; Müslim, münâfıkîn 71-78.
[6] Ebû Dâvûd, sünnet 23; Tirmizî, kıyâme 11.
[7] Buhârî, vesâyâ 11; tefsir (26) 2; Müslim, iman 348-352.
[8] Buhârî, fedâilü’l-ashab 12, 16; Müslim, fedâilu’s-sahabe 93-94.
[9] Buhârî, fedâilü’l-ashab 29; Tirmizî, menâkıb 30.
Fetanet Açısından Efendimiz’in Vasıfları: Sabır
O, sabrı da fetanetiyle yerli yerinde ve iç içe kullandı.
Bu sayede nice
ulaşılmaz zannedilen zirveler ayaklar altında kaldı, nice aysbergler gibi katı
yürekler, buz gibi ruhlar o Sabır Güneşi karşısında eriyip hidayete erdi.
Ebû
Süfyan, İkrime ve daha niceleri..
eğer O’ndaki bu denli sabır ve tahammül
olmasaydı, bunlar hiç İslâm’a dehâlet edebilirler miydi?
Evet, O, Rahmeten li’l-âlemin’dir.
Rahmetinin dengesi ise fetanetinin bir başka
delilidir…
Fetanet Açısından Efendimiz ve Söz
Allah Resûlü’nün fetanetinin ayrı bir buudu da O’nun cevâmiü’l-kelim sahibi
oluşuyla ortaya çıkar.
Evet, O bir söz sultanıydı.
Nasıl olmaz ki, Cenâb-ı Hak O’nu Kendi kelâmına
tercüman olsun diye göndermişti.
Bugüne kadar herkesin derecesine göre ve belli ölçüde söylemeye muktedir olduğu
bir hayli güzel söz olmuştur; ama, Güzeller Güzeli’nin (sallallâhu aleyhi ve
sellem) sözlerinde bir başka derinlik, bir başka lezzet, bir başka halâvet
vardır.
O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı o kadar tatlı, ifadeleri o kadar
büyüleyiciydi ki, O konuşurken başlar döner, bakışlar başkalaşır, kalbler
duracak hâle gelir, akıl ve muhakemeler teslîm-i silah eder, insanî duygular
dirilir ve ruhlar da âdeta kanatlanırdı.
Allah O’nun diline öyle bir güç ihsan
etmişti ki, O’nu dinleme bahtiyarlığına erenler, ifadeleri en özlü, beyanları en
çarpıcı bir Söz Sultanı’nın huzurunda bulunma mehâbetiyle âdeta dilleri tutulur
ve büyülenirlerdi..
ne zaman O’nun dudaklarından hikmet pırlantaları dökülmeye
başlasa, akıl ve muhakeme erbabının nutku tutulur; ne zaman O iyiyi, güzeli,
doğruyu anlatmaya koyulsa, ağzının şeker-şerbeti dinleyenlerin ruhlarını sarar;
ne zaman o âteşîn sözleriyle fenalıkları hedeflese, küfür ve münkerâtı kendi
çirkinliklerinde boğar..
ve hele davası adına serdettiği hüccet, burhan ve
delillerle kükrediği zaman, bütün karanlık ruhların dillerine zincir vurur ve
karanlıkları bozguna uğratırdı…
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün bu mazhariyetlerin şuurundaydı ve
tahdis-i nimet (şükür niyetiyle Hakk’ın nimetlerini ilân) sadedinde bunları
izharda da beis görmezdi: “Ben nebiy-yi ümmî olan Muhammed’im.
Benden sonra nebi
yok! Ben sözün ilkiyle, sonuyla ve ‘cevâmiü’l-kelim’le serfiraz kılındım.”[1]
diyerek Hakk’ın ihsanlarını sayar-döker..
ve “Ey insanlar, ben ‘cevâmiü’l-kelim’
ve her şeyi hall ü fasl edecek son sözü söylemekle şereflendirildim.”[2]
nurefşân beyanlarıyla da geçmiş ve geleceğin Hatib-i Zîşân’ı olduğunu ilân
ederdi.
Gerçekten O Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), diriltici
soluklarıyla Hak bahçesinin güllerine ilâhîler besteleyen öyle bir bülbül idi
ki, O ne zaman şakısa, gönlünü dile getirir ve gönlünün dilinden en büyüleyici
nağmeler söylerdi.
O’nun bağının taze fidanlarında filizlenmiş o tazelerden taze
sözler, başkalarının baharında açılmış tomurcuklara, başkalarının sabahında
güneşe uyanmış çiçeklere benzemezdi.
O’nun söz sofrasında her şey bir gonca gibi
şebnemi burnunda yepyeni ve turfandaydı..
ve bu turfanda nimetleri bütün
derinlikleriyle tadıp tanımak, tanıyıp hazzına ermek de, sadece bu bezmin ilk
tali’lilerine müyesser olmuştu.
O Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), söz cevherinden öyle bir kılıç
yaptı ki, o kılıcın başlar üstünde bir kere dönüp helezonlar çizmesiyle bütün
yalancı ve muzahref beyanlar kaçıp yarasaların tünedikleri yerlerde saklandılar
ve bütün masallar, Kafdağı’nın arkasında ankâya sığındılar.
O, ifade ve beyandan
öyle çeşmeler akıttı ki, bir anda cahiliye sahrasının dört bir yanı Cennet
bahçelerine döndü ve öyle çağlayanlar meydana getirdi ki, bütün imana açık
gönüller kendilerini sonsuzun okyanusuna akan o çağlayanlar içinde buluverdiler.
O’nun sözleri öteler kaynaklıydı..
eğer vahiy fitiliyle parlayan O’nun sözleri
olmasaydı, cihanlar hep kaos olarak kalır giderdi.
O, tabiatın yüzündeki perdeyi
söz kılıcıyla delik-deşik etti ve din kitabını da yine söz nakışlarıyla süsledi.
Söz O’nun atının terkisine vurulmuş bir metâ, sadağında altın tüylü bir oktur.
O, uğradığı her yerde sözden anlayanların eteklerini mücevherlerle doldurdu ve
yayını gerip atını karanlıklar üzerine sürdü.
Allah, son bir kere daha sözlerle
bir yeryüzü devleti kurmak murad buyurunca, bu devletin başbuğluğuna o Beyan
Sultanı’nı (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdi; ifade, sikke ve tuğrasını
O’nun eline verdi.
Gelmiş-geçmiş ötelere açık bütün söz erleri, tecellî arşını terennüm eden
koronun birer ferdiydi..
O, bu bülbüller topluluğunun idarecisi oldu..
nebiler
ve veliler gelip gelip bir halka-i zikir teşkil ediyorlardı.
O, bu kudsîler
halkasının serzâkirliği vazifesiyle geldi..
geldi ve o tok sesiyle Arş u ferşi
velveleye verdi.
O’nun sözlerle donatıp insanlığa takdim ettiği semavî
sofrasındaki her yemiş, dost bağının en mahrem noktalarından alınıp, kimseye
açılmadan mahfazası içinde O’na sunulmuş eltâf-ı şâhâneden has meyvelerdi.
O’ndan evvel o meyveleri ne başkaları bakıp görmüş, ne de onlara el sürülmüştü…
Hele mahremlerden mahrem en has bahçelerin, en has güllerini, en latîf
nağmelerle terennüm eden bu Andelîb-i Zîşân’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ilham üveyki şahlandığı vakit bütün diller susar, sineler kulak kesilir ve
ruhlar O’nun beyan zemzemesi karşısında kendilerinden geçerlerdi.
Evet, O’nun sözleri, her dalgalanışıyla sahilleri incilerle bezeyen birer deniz,
gönüllere ürpertiler salarak zirvelerden dökülen birer şelâle ve derinliklerden
kopup gelen fevvareler gibiydi..
ne o deryaları zenginlik ve muhtevasıyla tavsif
etmek, ne o çağlayanlara tercüman olmak, ne de o fevvarelerin ulaştığı noktalara
ulaşıp onları ihata etmek mümkün değildir.
Şimdiye kadar yüzlerce muhakkik ve edip O’nun söz cevheri etrafında dönüp
durdu..
binlerce ve binlerce mütefekkir o pırıl pırıl âb-ı hayat kaynağına
başvurdu ve nice devâsâ kametler, ömürlerini O’nun derinliklerini kavramada
tüketti ama, O hep ulaşılan noktaların ötesinde kaldı.
Bir şairimizin Kur’ân
hakkında söylediği bir şiirde az bir tasarrufla şöyle desek yerinde olur
zannederim:
“Bikr-i fikri kâinâtın çâk çâk oldu fakat
Perde-i ismette kaldı beyan-ı Resûl henüz”
Evet, damla, deryayı bütünüyle ifade edemediği, zerre güneşe ait hususiyetleri
tamamen gösteremediği gibi, Muhammedî hakikatin birer parçası sayılan ulemâ,
evliyâ, asfiyâ da -başkalarına nisbeten kâmil bile olsalar- O’nu tam temsil
edemez ve O’nu aynıyla aksettiremezler.
Allah Resûlü, mektep-medrese görmemiş bir mürşid-i kâmildi.
Maddî-mânevî
yapısının sağlamlığı, duygularının duruluğu, düşüncelerinin rasâneti ve
maâliyâta açık vicdanının enginliğiyle, Hakk’ın mesajlarını olduğu gibi almaya,
alıp orijinini koruyarak insanlığa aktarmaya müsait ve müstait bir fıtratta
yaratılmış, özü ve ruh safveti korunmuş, beşerî talim ve terbiyenin, talim ve
terbiyedeki beşerî sistemlerin tesirine karşı kapalı kalmış; sonra da vahiyle
donatılarak insanlığa gönderilmiş olma mânâsında, mektep-medrese görmemiş bir
mürşid-i kâmil-i mükemmeldir.
O’nun tabiat ve seciyesi, zâhir ve bâtın duyguları, akıl ve muhakemesi,
peygamberlik vazifesiyle o denli münasebet içindeydi ki, Hak’tan gelen hiçbir
mesaj, hiçbir ilham esintisi en küçük bir değişikliğe uğramadan, kırılmadan, O
nurdan menşûrun mahiyet-i nuraniyesinde billûrlaşır, sonra da tenezzülât dalga
boyunda gelir hedefine ulaşırdı.
Bu en temiz kaynaktan fışkırıp akan ve gelip temizlerden temiz bir gönüle
boşalan; sonra da en latîf, en nazîf, en fasîh bir lisanla beşerî idrake göre
seslendirilen her türüyle ilâhî mesaj, O’nun peygamberliğinin emaresi,
risaletinin delili olduğu gibi, yürüdüğü o çetrefilli yollarda da zâd u
zahîresi, ışığı-burağı ve hasımlarına karşı hücceti ve burhanıydı: O,
muhatablarına Hakk’ın mesajlarını sunarken, aynı zamanda peygamberliğini de
haykırır ve elçiliğini ilân ederdi.
Keza O, muhataplarının müşkillerini halledip
ihtiyaçlarını karşılamada vahyin o sırlı, sihirli cevher hazinelerini kullandığı
gibi, hasımlarını ilzam edip susturmada da yine aynı elmas kılıcı istimal
ederdi.
Kur’ân O’nun için her şeydi; hava idi, su idi..
silah idi, zırh idi..
kale idi,
burç idi..
ve burçlarda dalgalanan bayrak idi… O, Kur’ân’la soluklanır..
onunla
bulutlar gibi göklere kadar yükselir..
onunla rahmet damlaları gibi yeniden
yerdeki varlıkların imdadına koşar..
onunla zulmetlerle savaşır, onunla
şerlerden ve şerîrlerden korunur..
onunla gürler ve onunla ışık olur her yana
yağardı.
Ancak, hikmetin lisan-ı fasîhi o Beyan Sultanı; hiçbir zaman bitip-tükenme
bilmeyen o kenz-i ilm-i ilâhînin yanında kendine teveccüh eden pek çok sual,
halledilmesi gerekli olan pek çok müşkil, ümmetiyle alâkalı dinî, içtimaî,
iktisadî, siyasî pek çok mesâil vardı ki, sonsuz ilmin mir’ât-ı mücellâsı ve
vâridât-ı sübhaniyenin mehbiti, menzili, merkezi, meşcereliği sayılan kalb-i
pâk-i Ahmedî ve lisan-ı nezîh-i Muhammedî ile cevaplayıp müşkilleri hall,
mübhemleri şerheder ve Kur’ân’la gelen pek çok mutlak emri takyîd, mukayyedi
ıtlâk, hususîyi ta’mîm, umumîyi de tahsîs buyurarak, Kur’ân mesajının yanında
kendi ifade ve beyanlarının rükniyetini ihtarda bulunurdu.
Zaten; cihanşümul
peygamberliği ile bütün insanlığı muhatap alan ve bütün insanlara muhatap olan
bir mübelliğ, bir mürşid, bir muslih ve bir müceddidin başka türlü olması da
düşünülemezdi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); peygamberlikle serfiraz
kılındığı dönemde, ilk muhatapların “çarşıyı ticaretlerinde en ziyade revaçta
olan metâ, fesahat ve belâgat metaıydı.” Daha sonraki dönemlerde, zekâ, söz ve
beyan üstünlükleriyle dünyaya hükmeden ve cihanı hâkimiyetleri altına alan bu
edib ve zekî millet, ister “vahy-i metlüv” olan Kur’ân’da olsun, ister onun
dışındaki mesaj, irşad, hutbe, nutuk ve talimat gibi şeylerde olsun, ilâhî
mesajın o mübarek ve münevver mümessiline karşı hep hayranlık duymuş ve O’nu
takdir etmişler; O da her zaman kendini dinletmiş, kabul ettirmiş ve hiçbir
zaman onlardan tenkit almamıştır.
Şayet O’nun söz, beyan ve düşüncelerine karşı
en küçük bir tenkit, en önemsiz bir itiraz vuku bulmuş olsaydı, bugüne kadar
gelen O’nun düşmanları, böyle bir şeyi değerlendirecek, allayıp-pullayacak,
köpürtüp-abartacak; herkese ve dünyanın her yanına onu ulaştırarak bin bir
velvele koparmak isteyeceklerdi.
İsteyeceklerdi; zira böyle bir durum, O’nu
sarsmak, yıkmak, nazardan düşürmek ve çürütmek için en utandırıcı iftiralara
kadar her vesileyi meşru sayanların arayıp da bulamadığı bir şeydi.
Oysaki,
O’nun ifade, beyan ve kelâm gücü hakkında, Firavun’un, Seyyidina Hz.Musa için
söylediği kadar dahi bir şey söylenmemişti, söylenememişti ve söylenemezdi de…
O’nun أَدَّبَنِي رَبِّي فَأَحْسَنَ تَأْدِيبِي zirvesinden[3] yükselen öyle gürül
gürül bir sesi ve soluğu var idi ki, dost da, düşman da o sese ve soluğa
hayranlık duyuyor ve o insanüstü beyan karşısında iki büklüm oluyorlardı.
Ashab-ı kiram arasında, Hz.Lebîd, Hansâ, Kâ’b, Hassan ve İbn Revâha gibi
yüzlerce söz üstadı, Hz.Ebû Bekir, Ömer, Ali, Muaviye, Amr b.Âs ve İbn Abbas
gibi yüzlerce hatip, yüzlerce hukukşinâs ve yüzlerce hikmet erbabı hemen her
meselede O’nu üstad, mürşid ve rehber kabul ettikleri gibi, daha sonraki
asırlarda hadisin devâsâ hâfız ve yorumcuları, tefsirin müdakkik dâhî imamları,
fıkhın emsalsiz, beşerüstü müçtehitleri, dinin çağları aşan eşsiz mücedditleri,
mâneviyat ikliminin binlerce evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîni; kelâm,
mantık, muhakeme ve fünun-u müsbete allâmeleri ve daha yüzlerce değişik sahada
binlerce fen ve ilim adamı, O’nun deryalar gibi beyan cevherlerini, her zaman en
feyyaz, en bereketli, en duru, en aldatmaz bir kaynak bilmiş, O’na müracaatta
bulunmuş, O’na sığınmış ve açlıklarını, susuzluklarını, o semavî sofrada
gidererek itminana, doygunluğa ulaşmışlardır.
Evet, O’nun sünneti dünden bugüne, müçtehitlerin en yanıltmaz me’hazi, mârifet
semasında pervaz edenlerin en güçlü kanadı, ilim adamlarının en duru kaynağı,
evliyâ ve asfiyânın da en nuranî vâridât menbaı olmuştur.
Şeriatın müteaddit
ilimleri, tasavvufun muhtelif yolları, kevnî ve enfüsî ilimlerin özü ve hulâsası
hep O’nun o nuranî söz cevherinden fışkırıp çıkmıştır.
O, varlığın bidayetinden nihayetine; insanoğlunun yaratılışından, gidip Cennet
veya Cehennem’e ulaşmasına; vicdanların mârifet-i rabbaniyeye uyanmasından,
ötede Cemalullahı müşâhede etmelerine; iman ve itikattan, ibadetin en ince
teferruatına kadar pek çok mevzuda ve her mevzuun gerektirdiği dil ve eda ile
her şeyi o kadar mükemmel anlatmıştır ki, Kur’ân istisna edilecek olursa, O’nun
beyanına denk başka bir beyanın bulunduğunu söylemek mümkün değildir.
Allah’ı; zât, sıfât ve isimleriyle, hem de mevzuun gerektirdiği incelik ve
hassasiyetle fevkalâde bir muvazene içinde; kıyamet ve haşr ü neşri, hesap ve
Cennet ü Cehennem’i, ümitle gürleyen bir ürperticilik ve hazza inkılâp eden bir
dehşet içinde; melâike, ruh, cin ve şeytanı, gaybın esrarengizliği ve buğulu bir
kristal arkasında; imanı, ameli, amelde ihlâsı; tohumun istidadı, toprağın
kuvve-i inbatiyesi, yağmurun hayatiyeti ve baharın renklerle soluklanışı
şeklinde öyle bir resmeder ki, insan O’nun çizdiği o muhteşem tabloları
seyrederken, temiz fıtratların imanla nasıl neşv ü nemaya hazırlandığını,
İslâm’la nasıl boy atıp geliştiğini, ihlâsla nasıl bir tûbâ-i Cennet hâlini
aldığını âdeta görür gibi olur.
O’nun beyanlarında namaz; oturup-kalkan, insana arkadaş ve yoldaş olan, onun
yalnızlığını gideren ve ışığıyla onun yollarını aydınlatan..
abdest; can gibi,
kan gibi insanın damarlarında dolaşan, ırmaklar gibi onun kapısının önünde akan,
akıp akıp her türlü isi-pası temizleyen..
ezan, kamet; selviler gibi boy atıp
salınan, ses şoku yapıp şeytanların ödünü koparan ve bir revh u reyhan olup
namaza gidenlerin ruhlarını saran..
zekât, sadaka; tıpkı birer köprü gibi
birbirinden kopmuş yığınları bir araya getiren, sağlam bir lehim gibi parçaları
bütünleştiren..
oruç; bir kalkan gibi sahibini koruyan, onun Cennet’e girmesine
yardım için, Cennet surlarında sırlı bir kapı hâline gelen ve elinde kâsesi bir
sâki gibi ona kevserler sunan..
hac; bir terzi gibi yırtıkları yamayan, bir
gassal gibi lekeleri yıkayan ve umumî bir meşveret meclisi gibi bütün inananları
bir araya getiren..
cihad; bir fedai gibi göğsünü gerip Cehennem’e giden yolları
kapayan, bir teşrifatçı gibi Cennet yollarını açıp, insanlara “Buyur!” eden ve
şefkatli bir baba gibi inat edenleri zincirlere vurup firdevslere doğru
sürüyen..
zikir, dua; telsiz, telefon gibi Yaratan’la yaratığı birbiriyle
buluşturan, birbiriyle konuşturan..
emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker; birer
trafik memuru, birer kapıcı gibi, yol başlarını, kapı önlerini tutup, yoldan
geçip-geçmeme, kapıdan içeriye girip-girmeme işlerini idare eden..
sıla-i rahim;
bir anne gibi kucağını açıp bekleyen, insanlarla davalaşan ve mürafaa olan,
onlarla konuşan, vaadlerde bulunan, inhiraf edecekleri endişesiyle onları tehdit
eden, yakasından tutup hırpalayan birer canlı motif hâline gelir ve dinleyenleri
âdeta büyüler.
Evet, O’nun bütün bu hususları bir kanaviçe gibi tasviri, tasvirde kullandığı
malzemenin hususiyetleri, beyanındaki hareket, işaret, resim ve mûsikî gücü,
bütün edebî sanatları tekellüfsüz ve yerli yerinde kullanması, her biri başlı
başına birer mücellet isteyen mevzulardır.
[1] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/172, 212.
[2] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 1/173, 182.
[3] “Bana edebi/edebiyatı Rabbim öğretti..
hem de çok güzel öğretti!”
İbnü’s-Sem’ânî, Edebü’l-imlâ ve’l-istimlâ, 1/88.
Zâtu’r-Rikâ’ ve Müreysî
Hicretin 4.senesinde de bu tür manevralar devam etti.
Bu arada, Enmâr ve
Sa’lebe kabileleri Medine’ye taarruza karar vermişlerdi ki, hâdiseden haberdar
olan Allah Resûlü, yanına aldığı 400 kişiyle Zâtü’r-Rikâ’ denilen yere geldi.
Ancak Enmâr ve Sa’lebe kabileleri, Müslümanların geldiğini duyunca kaçıp
inlerine sığınmışlardı..
dolayısıyla da harp olmamıştı.[1] Ancak bu da
Müslümanlar adına zafer hanesine işlenen gazalardan biriydi.
Hemen bu hâdiseden sonra Müreysî veya Mustalikoğulları Gazası vukû buldu.
Müreysî, Medine’ye 9 konak mesafede bir yerin adıdır.
Burada oturan müşrikler,
Mekke müşriklerinin iğfaline kapılarak, Medine’ye hücum etmeye karar
vermişlerdi.
Allah Resûlü, Büreyde b.Husayb ile haberin doğruluk derecesini
tetkik etti.
Gelen haber, Büreyde tarafından da tasdik edildi.
Bunun üzerine Efendimiz, bunların üzerine bir sefer düzenledi.
Müşrikler,
Müslümanların gelişinden haberdar olunca kaçtılar.
Sadece bir kısmı toparlanarak
Allah Resûlü’nün karşısına çıktı ve yapılan savaşta Müslümanlar tarafından
mağlup edildiler.
Bu karşılaşmada, bir kişi dışında Müslümanlardan kimseye bir
şey olmamış, karşı taraftan ise 10 kişi ölmüştü.
Medine’ye dönülürken de 600
esir, 2000 deve ve 5000 küçükbaş hayvanla dönülüyordu.
Böylece Allah Resûlü,
zaferler zincirine birini daha eklemişti.[2]
Bu gazadan dönüşte, bazı münafıklar, hem ganimetten istifade etmek, hem de
Müslümanların arasına nifak sokmak için Müslümanların içine sızdılar.
Hatta bir
kuyudan devesini önce sulamak hakkı kendisine ait olduğunu iddia eden, ensar ve
muhacirînden iki kişi arasında çıkan küçük bir kavgadan istifade etme yolunu
bile denemek istediler.
Ve yine bu münafıklar, iffeti âyet ile sabit ve huriler
kadar afîfe Âişe Anamız’a (radıyallâhu anhâ) malum iftirayı, bu gazadan dönerken
attılar.[3] Ve yine bu gazadan dönerken Abdullah b.Übey b.Selûl -ki
münafıkların reisidir- “Medine’ye döndüğümüzde azîzler zelîlleri oradan
çıkaracak!” demiş, kendisini azîz, Efendimiz’i ve Müslümanları ise -hâşâ- zelîl
olarak vasıflandırmıştı.[4] Ancak bu münafığın oğlu büyük sahabi Abdullah
(radıyallâhu anh), tam Medine’ye girileceği zaman, “Muhammed (sallallâhu aleyhi
ve sellem) azîz ben ise zelîlim, demedikçe seni Medine’ye sokmam!” demiş,
babasına, Efendimiz’in, izzetini ikrar ettireceği âna kadar onu Medine’ye
sokmamıştı.[5]
[1] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/61.
[2] el-Vâkidî, Megâzî, 1/404-410; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/63-64.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/260-274; İbn Kesîr, el-Bidâye
ve’n-nihâye, 4/160-164.
[4] Buhârî, menâkıb 8; Müslim, birr 63.
[5] Humeydî, Müsned, 2/520; Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân, 18/129;
Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/317-318.
Hadislerin Sayıca Çokluğuna Tesir Eden Âmiller
Hadis hakkında söz söyleyen birtakım müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki
takipçileri, hadislerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bilhassa bazı
sahabilerin çok fazla hadis rivayet ettiklerini ileri sürerek, sahih hadislere
ve sünnet-i sahihaya gölge düşürmeye çalışmakta ve bu kadar çok sayıda hadisin
Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâdır olmasının imkânsızlığını iddia
etmektedirler.
1.Hadisin Ehemmiyeti
Benzeri iddialar gibi böyle bir iddianın da mesnetsizliği ve tutarsızlığı
ortadadır.
Bir defa, yeri geldikçe izahına çalıştığımız üzere, hadisin İslâm
dinindeki yeri ve Müslümanın hayatındaki ehemmiyeti çok büyüktür.
Sahabe-i kiram
(aleyhimürrahmetü verrıdvan) her zaman bunun şuurundaydı.
Evet, dünya ve ukbâ saadetini O’nun söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata
geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek
dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler.
Bu itibarla da O’nun
mübarek sözlerinin, fiil ve takrîrlerinin bir tekini bile kaçırmıyor, belliyor,
müzakere ediyor ve hafızalarına nakşettikten sonra hayatlarına düstur
ediniyorlardı.
Evet, tam yirmi üç yıl aralarında kalan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) her hareketini yakından takip ediyor, O’nu hayatlarının her safhasında,
her faslında, her dönemecinde aynen taklit ediyorlardı.
O da, hayatları ve
ukbâları için her şeyi, hem onlara, hem de, kıyamete kadar gelecek bütün
mü’minlere, anlayacakları şekilde ve bir bir anlatıyordu.
Ebû Zeyd Amr b.
Ahtab’ın ifadesiyle:
“Bazen, sabah namazını kıldırıp minbere çıkıyor ve öğleye kadar konuşuyordu.
Öğle ezanı okununca, minberden inip öğle namazını kıldırıyor, tekrar minbere
çıkıyor ve ikindi vaktine kadar konuşuyordu.
İkindi ezanı okununca, inip ikindi
namazını kıldırıyor; ardından tekrar minbere çıkıyor ve akşama kadar
konuşuyordu.
O, bütün bu konuşmalarında, kâinatın var edildiği andan kıyamete,
ondan haşr ü neşrin meydana geleceği âna, ondan da Cennet ve Cehennem’in
sergileneceği, teşhir edileceği âna kadar gelip geçen ve ileride meydana gelecek
olan her şeyi şerhediyor ve gözler önüne seriyordu.”[1]
Ve, bir mânâda 23 yıl O’nunla beraber bulunan sahabe, bütün bunları belliyor ve
yine O’nun ifadesiyle, bunlara âdeta “dişleriyle tutunuyordu.” Sahabenin önünde
namaz kıldırıyor, sonra dönüp: “Beni nasıl kılıyor görüyorsanız, siz de öyle
kılın.”[2] buyuruyordu.
Ashabının önünde haccediyor ve: “Menâsikinizi benden
alın.”[3] buyuruyordu.
Bu durumda, elbette sahabe, O’nun her adımını, her sözünü takip edip belleyecek,
hıfzedip hayatına hayat yapacak ve tabiî ki onları aynı zamanda gelecek
nesillere de nakledecek…
Evet, ashab, hadisleri hıfzedecek, hayatına hayat yapacak ve nakledecekti.
Çünkü, Allah Resûlü’ne çok bağlıydılar.
O’nun her söz ve davranışının, Cennet’e
açılan birer kapı olduğuna inanıyor -Biz de yürekten onun öyle olduğunu kabul
ediyoruz- O’nu içten seviyor ve değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir
telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış
ediyorlardı.
O’ndan intikal eden her şey mübarek bir hatıra ve sonsuzdan gelmiş
gibi telakki ediliyordu.
Ben şahsen, gözümde büyüttüğüm bazı zatların benimle
alâkalı, iltifatkâr veya ırgalayıcı sözlerini, terğîb ve terhîbe dair
ifadelerini hiç unutmamış ve değirmen taşları gibi beni defaatle aralarında
öğüten hâdiselere rağmen, onları hafızamda hep muhafaza etmişimdir.
İhtimal, her
Müslüman için de durum aynıdır.
2.İz Bırakan Hatıralar
Şimdi, her bir mü’min, gözünde büyüttüğü zatların, hem de Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) kapısının ancak kıtmîri olabilecek zatların,
kendisiyle alâkalı sözlerini unutmaz ve hele onlardan kalan bazı hatıraları
mukaddes birer emanet gibi ipeklere sarıp saklarsa, kendilerini birden vahşetten
medeniyete, cehaletten insanların mürebbileri olmaya çıkaran Allah Resûlü’nün,
her biri birer lâl ü güher olan sözlerini, davranışlarını hem de sahabe gibi
temiz ve mert fıtratların unutmalarına imkân var mı? Yoktur ve unutmadılar da.
Siz, Ramazanlarda lihye-i saadeti görmek için koşuşur, tabir caizse, kıran
kırana mücadele verirsiniz; O’nu bu kadar yakından tanıyanların, O’nun
hatıralarına hürmetsizlik edeceklerine nasıl ihtimal verebilirsiniz?
Enes, O’ndan kalan mestleri göğsüne bastırırken, biri kapıverir diye ödü
kopuyordu.
Şam’da, mü’minlerin emîri Muaviye’nin, birisinde Efendimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir cübbe bulunduğunu duyunca o cübbeyi almak
için o kişinin ağırlığınca altın teklif etmesi tabiî değil miydi? O’nun
matarasını bile senelerce muhafaza ettiler.
Oku, yayı ve daha bazı hatıraları
bugün hâlâ Topkapı Sarayı’nda gözlerimize neş’e ve sevinç salıyor.
Yavuz,
getirip Topkapı Sarayı’na yerleştirdiği o mukaddes emanetlerin başında, bir
lâhza ara vermeden gece gündüz Kur’ân okuttu ve bu müstahsen âdet, yakın tarihe
kadar da devam etti ki, bunu içimizdeki yaşlılar çok iyi bilirler.
Yedi değil,
belki yetmiş düvele hükmeden ve üç kıt’ada hükümran olan Devlet-i Osmaniye’nin
sultanı, Sultan Ahmed, O’nun mübarek ayağının bastığı çamur kalıbını tacına
sorguç yapmayı düşünüyor ve: “N’ola tâcım gibi başımda gezdirsem kadem-i pâkini”
diyerek tebcilde bulunuyordu.
Şimdi, asırlarca sonra gelenler O’nun mübarek hatıralarına böyle saygı gösterir
de, O’nunla birlikte yaşamış sahabe‑i kiram, O’na hiç hürmetsizlik eder mi?
Asla! Kaldı ki, hatıra dediğimiz şeylerden hiçbirinin, mü’minin hayatı
noktasında sünnetin bir meselesine denk olamayacağı açıktır.
O’nun hatıraları
böyle korunur ve temcid edilirken, hadisleri, sünneti elbette daha bir dikkatle
korunacaktı ve öyle de oldu.
Ahmed İbn Hanbel naklediyor: Hz.Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), cuma namazına
giderken, Hz.Abbas’ın evinin duvarının dibinden geçiyordu ki, o esnada, damdaki
suyu savan oluktan iki damla kan Hz.Ömer’in cübbesine damladı.
Emîrü’l-mü’minînin canı sıkıldı ve: “Kim bu damın üstünde hayvan boğazlıyor da,
kanı oluktan aşağı damlayıp, üstümü kirletiyor!” diye, elinin ucuyla dokunup,
oluğu aşağı düşürdü.
Sonra da cübbesini değiştirip mescide geldi..
hutbesini
irad buyurdu..
sonra da, gördüğü yanlışlıklar mevzuunda her zaman yaptığı gibi,
cemaati ikaz sadedinde:
“Cemaat, yanlış şeyler yapıyorsunuz.
Gelirken, falan duvarın dibinden
geçiyordum.
Bir oluktan üzerime kan damladı; ben de elimin tersiyle itip, o
oluğu düşürdüm.” dedi.
Onun sözü henüz bitmişti ki, Hz.Abbas, beyninden
vurulmuş gibi yerinden fırladı ve: “Yâ Ömer, sen ne yaptın? Ben bu gözlerimle
gördüm; o oluğu oraya bizzat Resûl-i Ekrem kendi elleriyle koymuştu.” dedi ve
durdu.
Bu sözler Ömer’in ayaklarının bağını çözmeye yetmişti..
develerin boynunu büküp
altına alan koca Ömer, minbere yıkılıverdi ve Hz.Abbas’a (radıyallâhu anh) and
verdirdi: “Vallahi, ben başımı o duvarın dibine koyacağım.
Sen de, ayağınla
başımın şurasına basacak ve çıkıp, elinle o oluğu yerine koyacaksın.
Koyacağın
âna kadar da başımı yerden kaldırmayacağım!”
… Ve gittiler..
dev halife, cihanın başına taç o mübarek başını Hz.Abbas’ın
ayaklarının altına koydu; bir tarafta Allah Resûlü’nün koyduğu oluk, diğer
tarafta, en yakın arkadaşı, mü’minlerin emîri, halife-i rûy-i zemin, mülhemûndan
büyük bir velinin başına basma arasında kalan Hz.Abbas.
Bastı halifenin başına
ve Allah Resûlü’nden geriye kalan oluğu yerine koydu.[4]
Evet, O’ndan kalan en küçük hatıraya bile bu denli duyarlı, bu denli titiz olan
bir cemaatin ve bu denli uyanık bir neslin, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hadislerine gözlerini kapaması herhâlde düşünülemez.
Çünkü, hadis, din demektir;
hayat demektir; Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikati,
sufîlerin ifadesiyle “Hakikat-i Ahmediye”; ve bizim de “dünya-ukbâ saadet
köprümüz” demektir.
3.Efendimiz’in Teşvikleri ve İlme İştiyak
Ayrıca, yerinde ele alındığı gibi, bu mevzuda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mühim teşvikleri vardı.
O: “Ehl‑i ilmin ayaklarının altına meleklerin
kanatlarını serdiğini”[5] ifade buyuruyor ve çıraklarına yüksek ufuklar
gösteriyordu.
Günümüzde, bazı istisnalar dışında, ilim, mevki, makam ve geçim
için tahsil edilirken, o zaman sırf Allah rızası için tahsil ediliyordu ve ilmî
hayat aynı zamanda çok canlıydı.
O kadar canlıydı ki, Süfyan İbn Uyeyne gibi bir
zat, on yaşında içtihat yapacak seviyeye ulaşabiliyordu.[6] Daha önce
açıklandığı gibi, müzakereye, bilhassa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hadislerini müzakereye büyük teşvik ve aynı derecede arzu ve iştiyak
vardı.
Dârimî’nin rivayetine göre, Ebû Said el-Hudrî ve İbn Abbas, talebelerine:
“Bu hadisleri belleyin ve aranızda müzakere edin.
Bazısı bazısını hatırlatacak,
bazısı bazısını çağrıştıracaktır.”[7] diyorlardı.
Sahabe dönemindeki canlılık, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn döneminde, hatta ilk beş
asırda hep aynı seviyede devam etmişti.
O kadar ki, hadis hafızlarının
sonuncularından olan beş-altı asır önce yaşamış İbn Hacer el-Askalânî gibi bir
zat: “Müslim‑i Şerif‘i birkaç celsede okudum.” diyor, yani, Müslim’in
el-Camiu’s-Sahîh‘ini birkaç oturuşta bitirdiğini ifade ediyordu.
O dönemde, Kur’ân ve Sünnet ilimleri adına derin bir aşk u şevk vardı onlarda..
ve herkes yaptığı şeyleri bir ibadet neşvesi içinde yapıyordu ve bu anlayış
dört-beş asır böyle devam etti.
İmam Nevevî, çoluk çocuk maişeti kendini meşgul
eder diye evlenmemiş ve hayatını bütünüyle ilme tahsis etmişti.
Büyük âlim
Serahsî, otuz ciltlik Mebsût‘unu kuyu dibinde ve hafızasından talebelerine dikte
ettirmişti.
Hatta, onun hakkında şöyle latîf bir şey de naklederler:
Talebeleri bir gün, bu dev insana: “İmam Şafiî, üç yüz klasör hadisi ezbere
biliyormuş.” derler.
Bunun üzerine koca İmam: “Benim bildiğimin zekâtını
biliyormuş.” karşılığında bulunur.[8]
İçlerindeki aşkla yoklukta varlık cilvesi gösteren bu dev insanların
yazdıklarını sayfa sayfa saysanız, yani kitaplarının yapraklarını tek tek
çevirseniz, -meselâ İbn Hacer’in eserlerini, İbn Cerir’in kitaplarını, Suyûtî,
Fahreddin Râzî ve emsallerinin yazdıklarını- bir haftada bitiremezsiniz.
Yukarıda verdiğimiz isimler bir ölçüde son döneme ait.
Sahabe ve hemen onlardan
sonrasına döndüğümüzde, karşılaştığımız manzara ise özetle şöyledir:
4.Düşünce Ufkumuzu Aşan İlim İştiyakı
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) on yıl hizmetinde bulunan şerefli
sahabi Enes İbn Mâlik’in azadlısı ve tâbiînin rabbânî, büyük imamlarından
Muhammed İbn Sîrîn ve bir de kendisi gibi rabbânî, efendisi Hz.Enes’in adını
taşıyan kardeşi Enes İbn Sîrîn… Bu zat diyor ki: “Kûfe’ye geldiğimde, Kûfe
camilerinde hadis derslerine dört bin insanın devam ettiğini gördüm.”[9] Bir
şehrin camilerinde dört bin (4.000) talebe hadis okuyor.
Aynı şekilde, Şam’da
bin beş yüz (1500) insan Ebu’d-Derdâ’nın ilim halkasında..
Kûfe’de, Enes İbn
Sîrîn’in verdiği bilgiye göre 400 de fakih vardı.[10]
Ne demektir fakih; ve dört yüz fakih? Bugün, bir milyarlık İslâm âleminde 400
fakih yoktur.
Fakih, Kitap, Sünnet ve icmayı malzeme olarak kullanıp, dinin
emirlerini istinbat gücüne sahip olan kimse demektir.
Ebû Hanife fakihtir; İmam
Ebû Yusuf fakihtir; İmam Muhammed fakihtir; İmam Şafiî fakihtir; İmam Mâlik
fakihtir.
Bir milyon hadisin hâfızı Ahmed İbn Hanbel hakkında bu tabiri rahat
kullanamamışlar.
Kullanmayanlardan biri olan Ebû Cafer Taberî, “Ahmed İbn Hanbel
fakih değildir.” deyince Hanbelîler evini taşlamışlardı.
Ahmed İbn Hanbel,
fakihtir veya değildir ama, Taberî’nin bu sözüyle, fakih olmanın keyfiyeti
hakkında bize anlattığı bir gerçek var.
İşte, tâbiîn döneminde Kûfe camilerindeki hadis derslerine devam eden dört bin
kişinin içinde, dört yüz fakihin bulunması da bence bu zaviyeden ele
alınmalıdır.
O dönemde ilim iştiyakı bu derecedeydi ve hadis maz-har olduğu alâka ve iştiyak
ile her şeyin önünde idi ve bir teki için, beldeler aşırı seyahatler tertip
edilecek derecede önemliydi.
Hadis imamlarının bir tek hadis için yaptıkları
göçler, ona karşı duydukları alâka dillere destandı.
Onlardaki bu derin alâka ve
iştiyak zamanla sarrafın altına vukûfu ölçüsüne dönüşecekti ve dönüştü.
Bu
vukûfiyet, yalnızca hadislerin metniyle alâkalı da değildi; hadislerin sıhhati
bakımından pek mühim olan senedlerini de içine alıyordu.
Burada önemli bir misal olarak imam Buhârî’yi hatırlayabiliriz.
Buhârî, Bağdat’a
geldiğinde, ilmî derecesini, hıfzını ve hadise olan vukûfiyetini ölçmek için,
çok kalabalık bir ders meclisinde, orada bulunan on zat, kendisini imtihan eder.
Her biri, on ayrı hadis okur, ama senedleri alt-üst edilerek, ravilerin yerleri
değiştirilerek, yani senedin birindeki ravinin yerine başka birini koyarak, yüz
hadisi birbirine karıştırıp ona okurlar.
Söz gelimi; meşhur niyet hadisini Yahya b.Said el-Ensarî, Muhammed b.İbrahim
et-Teymî’den, Teymî, Alkame b.Vakkasi’l-Leysî’den, o da Hz.Ömer’den rivayet
eder.
Fakat bu hadis, Buhârî’ye, Yahya b.Said’in yerine başkası, Alkame’nin
yerine bir başkası ve Teymî’nin yerine başka bir ravi geçirilerek arz olunur.
Evet, tam bunun gibi yüz hadis, senetleri karıştırılarak Buhârî’ye okunur.
İmam
Buhârî, yüzüncü hadisin sonunda: “Birinci hadiste falan zatın yerine falanı
koymuşsunuz; o hadisin sağlam olan senedi sizin söylediğiniz gibi değil,
şöyledir.” diyerek, birinciden yüzüncüye kadar her hadisi asıl senedleriyle okur
ve orada bulunan âlimler, onun hıfzını ve faziletini ikrar ederler.[11] Ayrıca
İbn Huzeyme de İmam Buhârî hakkında: “Şu arz, şu sema, bu konuda senin kadar
vukuf sahibi ikinci bir kişiyi görmemiştir!” diyerek takdir ve tebcilde
bulunur.[12]
O Buhârî ki, ilmin şerefini korumuş ve onu dünya metaı hâline getirmemiş kadri
celîl âlimlerimizdendir.
Ona Buhâra emîri: “Gel, benim çocuklarıma hadis takrir
et.” dediğinde koca Buhârî: “İlim, hükümdarın ayağına gitmez; eğer hükümdarın
ilme merakı varsa kendisi gelir, çocukları gelir, ders alırlar.” cevabını verir.
Bunun üzerine emir: “Çocuklarıma ayrı bir gün tahsis etsen.” teklifinde bulunur.
Büyük İmam: “Ben Ümmet-i Muhammed’e ders verirken, senin çocukların için hususî
zaman zayi edemem.” karşılığını verince, hayatının sonunu tecritte geçirir ve
Allah, onu yalnız başına, gurbette ölmekle serfiraz kılar.[13]
İşte bu büyük imam, birisinden hadis almaya gider.
O zatın yanına sokulduğunda
bakar ki, külahını açmış, bir ata doğru uzatmış ve böylece atı yakalamaya
çalışıyor.
Atı yakaladığında İmam Müslim: “O külahın içinde bir şey var mıydı?”
diye sorar.
“Hayır!” cevabını alınca: “Atı kandıran, insanları da kandırır!”
diyerek, ondan hadis almadan geriye döner.
İşte sünnet, bu tahkik ve titizlik içinde tesbit edilmiştir.
Hadislerin sayıca
çok ve dolayısıyla içlerine pek çok uydurmanın karışmış olduğunu iddia edip,
sahih hadis kaynaklarına ve sünnete dil uzatanlar, izahına çalıştığımız ilim
aşkını, sünneti takip edenlerin nazarında sünnetin önemini ve sünnetin hangi
şartlar altında ve kimler tarafından tesbit edildiğini görmezlikten gelerek,
kendi çerik çürük düşüncelerine, ruh aynalarına göre hüküm verirlerse yanılmış
ve yanıltmış olurlar.
5.Ortam Müsaitti
Bir başka sebep de, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn zamanında hadis ezberlemek
için vasat çok müsaitti.
Bir kere o zamanın insanları dile oldukça hâkimdiler.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği Kur’ân-ı Kerim, her şeyden
evvel bir lisan mucizesiydi ve Araplar’da da o zaman en yaygın olan sanat, dil
ve edebiyattı.
Muallaka şairlerinde de görüldüğü üzere, âdeta gerçek söz
sultanları o dönemde yaşamıştı.
Mamafih, Kur’ân-ı Kerim ve Allah Resûlü’nün
sözleri karşısında dilleri tutulan bu dil ve beyan üstadları, Kur’ân ve hadisler
karşısında kalemlerini kırıp, secdeye kapanmışlardı.
Meselâ, bunlardan biri olan Hansâ, başlı başına bir şiir üstadıydı.
Cahiliye
döneminde ölen kardeşi Sahr için söylediği mersiye, öylesine içtendir ki, bugün
bile hâlâ gözlerimizi yaşartır.
Bu kadın, gerçek beyan sultanı Allah Resûlü’ne
öylesine bağlanmıştı ki, Kadisiye’de dört oğlu da, sinelerinden yedikleri
mızraklarla arka arkaya şehit olurlarken, bulunduğu yerde bunu hissetmiş ve
insanî yönleriyle bir taraftan kıvranırken, diğer yandan da: “Allahım, bana dört
oğul vermiştin.
Dördünü de Habîb’inin yolunda kurban ettim; Sana binlerce hamd
olsun!”[14] deyip iman, Kur’ân, İslâm ve Hazret-i Sahib‑i Kur’ân’a mazhariyetin
şükrünü eda etmişti.
Bu kadın, şiir ve söz söylemede de öylesine mahirdi ki, kâfirleri hicvedip
İslâm’ı yücelttiği için Resûlullah’ın, kendisi hakkında: “Allahım, onu
Ruhu’l-Kuds’le destekle!”[15] diye dua buyuracağı Hassan b.Sabit’in,
Cahiliye’de dört mısralık bir şiirinde sekiz yanlış bulmuş ve bir söz üstadı
olduğunu ortaya koymuştu.
İşte böyle söz sultanı bir kadın bile, Kur’ân ve Allah Resûlü’nün nurlu sözleri
karşısında şiir söylemeyi bırakmış, kendini O’nun söz zemzemesi içine salmıştı.
Sadece o değil, o dönemin insanları büyük çoğunluğu itibarıyla söz ustalarıydı,
ve söz sultanlarıydı.
Kur’ân-ı Kerim karşısında, hadis-i şerifler karşısında söz
söylemeyi bırakmış, bütünüyle kendilerini Kur’ân’ı ve hadisi terennüme
salıvermişlerdi.
Bunlar ve bunlardan sonra gelenler, birer söz kimyageri, hadis
kimyageri olarak Resûlullah’ın sözünü başka sözlerden çok rahat tefrik
edebiliyorlardı.
6.Hafızada Dâhi İdiler
Bir başka sebep de, o kutlu zamanın kutlu insanları birer hafıza dâhisiydiler.
Bugün, Kur’ân’ı dört ayda ezberleyene dâhi gözüyle bakılıyor; Elmalılı Hamdi
Yazır Efendi gibi bir kabiliyetin Fransızca’yı altı ayda öğrenmesi harikulâdeden
sayılıyor.
Hâlbuki o günün insanları bunların çok çok ötesindeydi..
ve pek çoğu
itibarıyla harikulâdeydi.
Bunlardan, müsteşriklerin boy hedefi sayılan ve bu sağlam sütunu yıkarak, dinin
önemli bir temelini dinamitlemeye çalıştıkları Hz.Ebû Hüreyre, duyduğu bir şeyi
ikinci bir defa tekrar etmeye lüzum görmeden ezberleyen bir hafıza dâhisiydi.
Zeyd İbn Sabit, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine, “Sen biraz
İbranice’yi belle.” dediği zaman, 15-20 gün içinde mektup yazıp, mektup tercüme
edecek kadar İbranice’yi öğrenen ayrı bir dâhiydi…[16]
Sahabenin ünlü hadis hafızlarından Hz.İbn Abbas, daha sağlığında, “Ümmetin
âlimi” mânâsına “Hıbrü’l-Ümme” ünvan-ı âlîsini almıştı… Âişe Validemiz, aynı
şekilde bir hafıza kahramanıydı.
Evet, duyduklarını bir defada ezberleyen ve bir daha da unutmayan insanlardı
bunlar; ve sahabe içinde daha bunlar gibi yüzlerce insan vardı.
Tâbiîn-i izam da bunlardan hiç geri değildi; meselâ, yine müsteşriklerin baş
düşmanlarından olup, Ömer İbn Abdülaziz döneminde ilk defa tasnif şeklinde,
kalemi eline alıp, hadis telifine girişen İbn Şihab ez-Zührî..
Ebû Hanife ile
karşılaştığında: “Ben, duyduğumu hiç unutmadım.” diyen âmâ Katâde İbn Diâme..
meşhur Şa’bî..
Ebû Hanife mektebinin imamlarından İbrahim İbn Yezid en-Nehaî ve:
“Duyup da unuttuğum bir şeyi hatırlamıyorum.” diyen İmam Şafiî, hep birer hafıza
dâhileriydiler.
[1] Müslim, fiten 25; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/341; Taberânî,
el-Mu’cemu’l-Kebîr, 17/28.
[2] Buhârî, ezan 18; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/53.
[3] Nesâî, menâsik 220; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/318.
[4] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/210; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, 1/285.
[5] Tirmizî, ilim 19; Ebû Dâvûd, ilim 1.
[6] Şa’rânî, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/209; Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 8/459.
[7] Dârimî, mukaddime 51; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/285.
[8] Kasım b.Kutluboğa, Tacü’t-terâcim, s.
183.
[9] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl, s.
560.
[10] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl, s.
560.
[11] Hatîb el-Bağdâdî, Târîh-i Bağdâd, 2/20-21; İbn Hacer, Hedyü’s-Sârî, s.
487.
[12] Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, 2/556; İbn Hacer, Tehzîbü’t-tehzîb, 9/45.
[13] Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 12/464-465.
[14] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 7/90; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/616; Ömer Rızâ Kehhâle,
A’lamü’n-nisâ, 1/370.
[15] Buhârî, salât 68; Müslim, fedâilü’s-sahabe 151-152.
[16] Tirmizî, istizan 22, Ebû Dâvûd, ilim 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/186.
Efendimiz’in Terbiyeciliği ve Aile Reisliği
Cenâb-ı Hakk’ın “Rab” isminin en üst seviyede temsilcisi Hz.Muhammed’dir
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
O, Cenâb‑ı Hakk’ın bu isminin peygamberler dahil,
insanlar arasında en zirve temsilcisi müstesna bir fıtrattır.
Tabiî O’nun
terbiyesi altında yetişenler de peygamberlerden sonra insanlığın en
seçkinleridir.
Yeryüzünde, başka bir Ebû Bekir, bir Ömer, bir Osman, bir Ali
(radıyallâhu anhüm) göstermek ve yetiştirmek mümkün değildir.
Sadece onlar
değil, sahabeden hiçbirinin seviyesine ulaşmak mümkün değildir.
Çünkü onlar,
bizzat Allah Resûlü’nün terbiyesinde yetişmişlerdir.
Yine O’nun terbiye
atmosferinde yetişmiş ve daha sonraki asırlara saçılmış inciler de vardır.
Onlar
da bir mânâda, Allah Resûlü tarafından yetiştirilip terbiye edilmişlerdir.
İnsanlığın medar-ı fahrı sayılan bu asil ve seçkin insanların da benzerlerini
yetiştirmek kabil değildir.
Fuzayl b.Iyâz, Bişr-i Hâfî, Bâyezid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, İmam Ebû
Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed b.Hanbel, İmam Rabbânî, İmam
Gazzâlî, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Şah-ı Geylanî, Şâzilî, Nakşibend, Ahmed Rifâî
ve Bediüzzaman gibi daha niceleri… hep derslerini ve terbiyelerini O’ndan almış
ve O’nun terbiye prensipleriyle yetiştirilmişlerdir.
Hadis olmasa da, mânâsı hoş
güzel bir söz vardır.
Evet, gerçi bu sözün Efendimiz’e isnadı, senet açısından
pek mevsuk değildir.
Ama bir mânâda latîftir.
O’na isnad edilen bu söz şöyledir:
“Benim ümmetimin âlimleri, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir.”[1]
Umumî fazilette hiçbir insan nebilere ulaşamaz.
Ancak bazı hususî durumlarda
onlarla atbaşı olanlar vardır.
İşte yukarıda isimlerini zikrettiğimiz ve daha
zikredebileceğimiz bütün medar-ı iftiharlarımız bunlardandır.
Onlar, âdeta
yeryüzüne tenezzülen gelmişlerdir.
Eğer onların yerleri bir başkasıyla
doldurulmak istense, herhâlde gökteki melekleri yere indirmek gerekir.
Çünkü
onlar ancak meleklerle temsil edilebilirler.
Bu, Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) has bir keyfiyettir.
Evet,
ancak O’na intisaptır ki, böyle semere vermiştir.
Ebedlere kadar da semere
vermeye devam edecektir.
Bir kuraklık ve çoraklık döneminden sonra, günümüzde
hazırlanan ve yarının kudsîleri olmaya azmetmiş tali’liler arasında da kim bilir
nice seçkinler yetişecektir.
Evet, esbap plânında bütün ümidimiz onlardadır.
Ben, kendimi bildim bileli, ümidimden hiçbir şey kaybetmeden hep onları bekledim
ve beklemeye de devam edeceğim…
Allah Resûlü’nün umumî terbiyesine geçmeden evvel O’nu, hanesindeki
terbiyeciliği ile görmeye çalışalım.
O bir aile reisidir..
ve hanesinde de
evlâtları, hanımları ve torunları vardır.
1.Aile Reisi Olarak Hz.Peygamber
Hiç şüphe yok ki, bu hane, yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin,
kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisiydi.
O’nun
hanesinde her zaman burcu burcu saadet kokardı.
Belki bu hane, maddî imkânlar
yönünden, dünyanın en fakir hanelerinden biriydi; çünkü aylar ve aylar geçerdi
de bu hanede bir çorba bile kaynamazdı.[2] Hanımlarına düşen yer ise sadece
başlarını sokabilecekleri küçük birer oda veya daracık birer kulübeden ibaretti.
Bu bahtiyar kadınlar, Allah Resûlü’yle haftada ancak bir iki saat beraber
olmayı, dünyanın her şeyine tercih ediyorlardı..
mutluydular, huzurluydular ve
son derece mesuttular.
O’nun evlâtlarının hepsi, kendisinden evvel vefat etmişti.
O’ndan sonraya kalan
sadece Hz.Fatıma’ydı; o da, hayatını hep sıkıntı içinde geçiriyordu.
Yani Allah
Resûlü ona da müreffeh bir hayat hazırlamış değildi.
Ancak, gerek hanımları
gerek O’nun gönül meyvesi bu kızı, O’nu delice seviyor ve her şeyden, herkesten
aziz tutuyorlardı.
Allah Resûlü’nün onların kalblerinde tasavvurlar üstü mümtaz
bir yeri vardı.
Babası vefat edince Hz.Fatıma, günlerce kanlı gözyaşlarıyla cihanı ağlatmış ve
yürekleri parçalayan mersiyeler söyleyip durmuştu.
Zaten O’nun ayrılığına ancak
altı ay dayanabilmiş, derken ardından babasının yanına, hem de büyük bir
sevinçle göç edivermişti.
Hiçbir evlât, Hz.Fatıma kadar babasını sevmemiştir.
Hiçbir baba da evlâtlarını, Allah Resûlü’nün -tabiî dengeli olarak- sevdiği
kadar sevmemiştir.
O’nun hanımlarıyla olan durumunu da aynı şekilde ifade etmek
mümkündür.
Hiçbir kadın, Allah Resûlü’nün hanımlarının, O’nu sevdiği kadar
kocasını sevmemiş ve hiçbir koca da hanımları tarafından, Allah Resûlü kadar
sevilmemiştir.
O’nun etrafında teşekkül eden bu en yakın dairedeki sevgi
hâlesinin elbette bir sebebi vardı.
Allah Resûlü, eli altında bulunanlara
uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalblerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık
hâsıl etmiştir.
Sonra bu bağlılık, bu en küçük daireden başlayarak dalga dalga
genişlemiş ve âdeta bütün cihanı kuşatmıştır.
İşte, bu da O’nun fetanetinin ayrı
bir buududur.
Düşünün ki, Allah Resûlü vefat ettiği zaman, hanımlarının bütününe bile tek bir
hane bırakmamıştı.
Hayat boyu hep daracık odalarda yaşamışlardı ve işte onlara
bu odalar kalmıştı.
Kâinat kendisi için yaratılmış olan İki Cihan Serveri,
hanımlarına, sadece bunları temin edebilmiş ve onları işte böyle bir fakr u
zaruret içinde bırakıp öyle irtihal etmişti.
Ancak hanımlarından hiçbiri,
hayatının hiçbir döneminde bu durumundan şikâyeti işmam eder tek kelime
söylememişlerdi.
Bir aralık, bir ikisinin kafasına böyle bir şey geldi ise de
Kur’ân’ın ikazıyla hemen zail olmuştur.[3]
Hz.Ebû Bekir onlara beytülmâlden bir şeyler veriyor, onlar da bu verilenle
iktifa ediyorlardı.
Verilen de öyle âhım-şâhım bir şey değil, sıradan herkese
verilen kadardı.
Evet, Hz.Ebû Bekir onları, ilk İslâm’a girenler seviyesinde
dahi kayırmamış ve ilklere verdiği ölçünün çok altında, o mübarek hanımlara
küçük bir maaş bağlamıştı.[4] O, böyle amel etmişti; zira içtihadı bu
merkezdeydi.
Ancak Hz.Ömer halife olunca, Allah Resûlü’nün hanımlarına birinci
dereceden maaş bağladı.
O’na göre peygamber hanımları sene itibarıyla ilk
İslâm’a girenlerden olmasalar bile, Allah Resûlü’ne en yakın olduklarından ve
kıyamete kadar mü’minlerin anaları sayıldıklarından Sâbikûn-u Evvelûn’a dahil
edilmeliydiler.[5] Hz.Ömer de böyle düşünmüş ve böyle içtihatta bulunmuştu.
Ancak, bizim ısrarla üzerinde durmak istediğimiz husus bunlar değildir.
Dönüp
dönüp etrafında tahşidat yapmaya çalıştığımız biricik mesele, Allah Resûlü’nün
terbiye adına hanımlarına kazandırdığı erişilmez seviye meselesidir.
O nasıl bir
terbiyecidir ki, beraberlikleri çok kısa sürmesine rağmen hanımlarının
gönüllerine ve ruhuna öyle bir girmiştir ki, artık O’nun ötesinde hiçbir şey
düşünemez olmuşlardır.
Hâlbuki dünya adına onlara verdiği şey sadece yukarıda
işaret ettiklerimizden ibarettir.
Demek ki O’nda apayrı bir cazibe vardı..
ve bu
cazibe ile âdeta çevresini büyülüyordu.
İşte bu durum da yine O’nun risaletinin
ayrı bir yönünü dile getirmektedir.
Allah Resûlü’nün çok kadınla evlenmesinin, O’nun risaletine bakan apayrı bir
delil olma keyfiyetini yeri gelince arz edeceğimizden, o meseleye şimdilik
girmeyeceğiz.
Ancak, burada şu kadar söyleyelim ki, Efendimiz’in mübarek hanesi,
kadınlara ait hususların talim edildiği bir medrese durumunda idi.
Efendimiz’in
hususî durumları, hep o mahrem daire içinde öğreniliyor ve orada öğrenilenler de
daha sonra ümmete naklediliyordu.
Aile hayatına ait hükümlerin yüzde doksanı
bize, Allah Resûlü’nün pâk zevceleri tarafından aktarılmıştır.
Dolayısıyla,
O’nun hanesinde, seviye ve durum itibarıyla muhtelif kadınların bulunması bir
zarurettir.
Allah Resûlü, sırf dinin hükümleri zayi olmasın diye, 53 yaşından
sonra birçok kadınla evlenmeye göğüs germiş ve bir mânâda fedakârlık yapmıştır.
Evet, Allah Resûlü’nün hanesinde çok kadına ihtiyaç vardı.
Zira, erkekler, her
zaman mescitte oturup Efendimiz’i dinleyebiliyorlardı.
Eğer birisi o günkü
sohbetleri kaçırdıysa, arkadaşları bütünüyle onun bu noksanını telafi edebiliyor
ve o gün konuşulanları aynen ona nakledebiliyorlardı.
Fakat kadınlar, ekseriyet
itibarıyla böyle bir mazhariyetten mahrum kalıyorlardı.
Çünkü onların, her an
Allah Resûlü’nü dinleme imkânları yoktu.
Bu durumda kadınlara, hususiyle de
kadınlığa ait meseleleri kim anlatacaktı? Allah Resûlü’nün hususî hayatını,
tabiatıyla ilgili durumları, yatak odasında yaşadığı edep ve ahlâkı ümmete kim
intikal ettirecekti? Acaba, dini, bütün prensipleri, bütün esas ve
disiplinleriyle anlatıp intikal ettirmeye bir kadının gücü yeter miydi?
Beşeriyet itibarıyla, diğer kadınların maruz kaldıkları arazlara, onlar da maruz
kalacaklarına göre, böyle hususî durumlarda, Efendimiz’e ait yeni bir hüküm
bahis mevzuu olduğunda, bir tek kadın buna nasıl güç yetirecekti? Hayır, bir
kadının bütün bu durumları tek başına intikal ettirmeye gücü yetmez ve yetemez.
Onun için de, her zaman, Allah Resûlü’nün durumunu kollayıp bize aktaracak,
O’nunla sürekli içli dışlı olacak çok kadına ihtiyaç vardı.
Bu ihtiyaç asla
Efendimiz’in beşeriyetiyle alâkalı değildi.
Tamamen dinî ihtiyaçtan kaynaklanan
bir zaruretti.
Allah Resûlü de bu zaruretten dolayı böyle bir ağır yükün altına
girmişti.
Bu kadınlar, kendi kavim ve kabilelerinin Allah Resûlü’ne karabet bağıyla
bağlanmalarına vesile oldukları gibi, yüzlerce, binlerce hadisin korunmasına da
en büyük vasıta yine onlar olmuştu.
Şunu kat’iyetle söylemeliyim ki, kadınlık
âlemi, Allah Resûlü’nün hanımlarına çok şey borçludur.
Bütün kadınlar, başlarını
onların mübarek ayaklarının altına kaldırım taşı gibi sıralasalar, yine onların
hakkını ödeyemezler; evet, onların dine bu kadar hizmetleri olmuştur.
Demek oluyor ki, Allah Resûlü’nün onlarla evlenmesi, ne cismanî bir ihtiyaçtandı
-çünkü Arabistan gibi sıcak bir yerde 53 yaşına gelmiş bir insanın çok kadınla
evlenmeye ihtiyacı olduğu kat’iyen söylenemez- ne de hanımlarının O’nunla
evlenmesi, O’nun cismaniyetiyle veya dünyalığıyla alâkalıydı.
Zira O, insanların
en fakiri olarak yaşıyordu.
Hanımları da O’nun bu durumunu bilerek O’na zevce
olmaya talip idiler.
Allah Resûlü, aynı zamanda, bunlar arasında adalet ve
hakkaniyetle muamelede bulunuyor, herbirine ancak haftada bir uğrayabiliyordu.
Fakat, evvel-âhir, bütün hanımları O’ndan bahsederken şöyle diyorlardı: “Allah
Resûlü, insanların en güler yüzlüsü, hanımlarıyla en çok latîfe yapanıydı.”[6]
Rica ederim, evinde uzun müddet yiyecek bulamayan, üzerlerine giydikleri
elbiselerini de çok uzun müddet giymek zorunda kalan bu kadınlar, beşeriyetleri
icabı, biraz hiddet göstermeli değil miydiler? Ama hayır.
Onların, Allah
Resûlü’ne karşı rıza ifade eden hareketlerinden başka bir şey bilmiyoruz.
Tarih
ve siyeri dikkatle tetkik edenlerin bana hak vereceklerini zannediyorum.
O, peygamberliğin ruhundaki mehâbet ve vakara rağmen, hanımlarıyla
latîfeleşirdi.
Onlarla kaynaşır, bütünleşir ve içli dışlı olurdu.
Arada ince bir
perde kalırdı ki, o da, Allah’la irtibatlı bulunmanın hâsıl ettiği uhrevîlikti,
zira O, bir peygamberdi.
Hanımları da her şeyden evvel O’nun ümmetiydiler…
O’nunla münasebet ve alâka boşluğunu doldurmak mümkün değildi.
Zira O, bu
yönüyle de müstesna idi.
Hanımları da asla O’nsuz bir dünya düşünemiyorlardı.
Ve
düşünemezlerdi de.
Sevde Validemiz’le, daha Mekke’de iken nikâh akdi yapılmıştı.
Yani Allah
Resûlü’nün ikinci hanımı Sevde Validemiz oluyordu.
Ancak hangi mülâhaza ile
bilemiyoruz, bir aralık Allah Resûlü, bu validemizi boşamak istedi.
Kadın bunu
duyunca beyninden vurulmuşa döndü.
Ve hemen Allah Resûlü’nün huzuruna koştu.
Hatta araya vasıtalar koydu ve yalvarırcasına şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü!
Senden dünyalık hiçbir şey beklemiyorum.
Bana ayırdığın bir günü de Âişe’ye
verdim.
İstersen ömür boyu benim hatırımı sormak için dahi yanıma uğrama.
Ama ne
olur beni nikâhın altında bulunmaktan mahrum etme! Ben ahirete de Senin nikâhlın
olarak gitmek arzusundayım.
Başkaca da hiçbir düşüncem yok.”[7] Onun bu arzusu
Allah Resûlü tarafından kabul edildi ve Sevde Validemiz Ezvâc-ı Tâhirât’tan biri
olarak kaldı.
İşte, Allah Resûlü, onların gönüllerinde böyle yer etmişti.
Eğer onlardan birini
boşamış olsaydı, şüphesiz o, başını O’nun eşiğine kor ve kıyamete kadar
beklerdi.
Hz.Hafsa Validemiz’den bir rahatsızlık hissedince, “İsterse ona yol vereyim…”
gibi bir ifade kullandı.
Bu kadarcık ifade bile, Hz.Hafsa’nın kolunu kanadını
kırmaya yetti.
Hz.Cibril indi, Hz.Hafsa’nın nasıl çok namaz kılan, oruç tutan
bir insan olduğunu hatırlattı ve Cennet’te de Allah Resûlü’nün zevcesi olacağını
söyleyerek “Onu tekrar hanene al!” dedi.
O da bu en vefalı arkadaşının en vefalı
kerimesinin saadet hücresi sâkineliğini bir kere daha tescil etti.[8]
Onlar, Allah Resûlü’nden ayrı kalmayı ölümden beter bir musibet olarak kabul
ediyorlardı.
Bu duyguda hemen bütün hanımları müşterekti..
ve hiçbiri farklı
düşünmüyordu.
Zira İki Cihan Serveri, onların gönüllerine sökülüp atılamayacak
şekilde taht kurmuş, içlerine girmiş ve onlarla tam olarak bütünleşmişti.
O
mübarek, o yumuşak, o tabiî, o fıtrî hayatını onlarla öyle paylaşmış idi ki,
O’ndan ayrılmaları mümkün değildi.
Şayet ayrılsalardı, havasız kalmış gibi
öleceklerdi.
Doğrusu, O’nun vefatından sonra gördüğümüz manzara hasrettir, hicrandır ve
hüzündür.
Hz.Ebû Bekir ve Ömer, Allah Resûlü’nün hanımlarından her
uğradıklarını hıçkıra hıçkıra ağlıyor bulmuşlardı.
Hatta onlar da oturup beraber
ağlamışlardı ve bu ağlama onlarda âdeta bir hayat boyu devam etti.
İşte Allah Resûlü, onlarda böyle silinmez iz ve çizgiler bırakmıştı.
Belki
beraberlikleri çok kısa sürmüştü ama, İki Cihan Serveri onlar için âdeta bir
hayat kaynağı olmuştu.
Zaten bizim anlatmak istediğimiz husus da budur.
Evet,
O’nun aile reisliği de yine Allah’ın Resûlü olduğu hakikatini haykırmaktadır.
Bir dönemde, beraber bulunduğu dokuz kadar hanımını, bir arada hem de ciddî
hiçbir probleme meydan vermeden idare etmişti.
O, işte bu kadar ince ve narin
bir aile reisiydi.
Vefatından birkaç gün evvel: “Kul, Rabbiyle dünya arasında muhayyer bırakıldı.
O, Rabbini seçti.” demişti.
Fetanet insanı Ebû Bekir, bu sözü duyunca
hıçkırıklarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı.[9] Zira anlamıştı ki, o
kul, bu sözü söyleyenin ta kendisiydi.
Rahatsızlığı fazla sürmedi.
Gün geçtikçe
hastalığı şiddetleniyor ve şiddetli baş ağrılarıyla kıvrım kıvrım kıvranıyordu.
İşte bu esnada dahi hanımlarına karşı incelik ve nezaketini terketmedi.
Hanımları arasında gezecek hâli olmadığından bir odada kalmasına müsaade
edilmesini talep etti.
Bütün hanımları O’nun bu arzusuna “Evet!” dediler.
Allah
Resûlü de son günlerini Hz.Âişe’nin odasında geçirdi.[10]
Evet, en ağır şartlar altında bile O, hanımlarının hak ve hukukuna riayetkâr
davranıyordu.
İşte O, böyle bir ruh insanıydı.
2.Hanımlarına Verdiği Değer
Allah Resûlü’nün kadına verdiği değer, ne o güne kadar ne de o günden sonra
cihanda eşi görülmedik bir seviyede idi.
O bir gece kalkıp hanımlarından birinin
hatırını sorsa, hemen diğer hanımlarını da dolaşır, onların da hatırını sorardı.
Davranış bakımından hiçbirini diğerine tercih eder görünmezdi.[11] Herkes gibi
hanımları da kendilerini Allah Resûlü nezdinde en sevgili sanırdı.
Bu da O’nun
eşsiz mürüvvetinden kaynaklanıyordu.
Ancak kalbî temayüllere hiçbir insanın
hâkim olması söz konusu edilemeyeceği gibi, bu “teklif-i mâlâyutâk” O’ndan da
beklenmemeliydi.
O’nun için Allah Resûlü, elinden gelmeyen bu kalbî
temayüllerinden de Cenâb-ı Hakk’a istiğfarda bulunuyor ve şöyle diyordu:
“Farkına varmadan, birini diğerlerinden çok sevebilirim, bu da bir haksızlık
olur.
Onun için ey Rabbim! Elimden gelmeyen bu hususta Senin rahmetine
sığınıyorum…”[12]
Aman Allahım! Bu ne incelik, bu ne zarafettir! Sorarım size: Siz bir kızınızla
diğer kızınız veya bir oğlunuzla diğeri arasında şimdiye kadar aynı inceliğe
riayet edebildiniz mi? Bu “Hayır!”ı sizler namına müsaadenizle ben söyleyeyim.
Evet, “Yüz bin defa hayır!” “Hayır!” bir yana, bizler, kalbî temayüllerimizi
saklayabilirsek bunu bir mârifet ve irade gücümüze bir alâmet telakki eder;
hatta, bazen, şecaat arz eden kıptî misali, bu mârifetimizi anlatırız da.
Hâlbuki Allah Resûlü, kalbinden geçmesi muhtemel böyle bir temayül fazlalığından
dolayı Cenâb-ı Hakk’a istiğfarda bulunuyordu.
O’ndaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına, bütün letafet ve nuraniyetiyle
sirayet etmiş olacak ki, O’nun ayrılışı, geride hiç bitmeyen bir hicran ve
hasret bırakmıştı.
Belki, İslâm menettiği için canlarına kıymıyorlardı ama,
Allah Resûlü’nün ayrılışından sonra, hayat onlar için uzun bir çığlıktan,
bitmeyen bir melâlden ibaret olmuştu.
Aslında, Allah Resûlü, bütün kadınlara
karşı kibar ve ince davranıyor ve böyle davranılmasını da herkese tavsiye
ediyordu.
Başkasına söylediklerini de, pratik olarak, bizzat kendi hanımlarında
gösteriyordu.
O’nun bu davranış inceliğini Buhârî’de şöyle görüyoruz:
Hâdiseyi bize Sa’d b.Ebî Vakkas, Hz.Ömer’den naklediyor.
Hz.Ömer diyor ki:
“Bir gün Allah Resûlü’nün huzuruna girdim.
Baktım Allah Resûlü, durmadan
tebessüm ediyor: “Allah Seni ebediyyen güldürsün, yâ Resûlallah, niçin
gülüyorsunuz?” dedim.
Yine tebessümle şu cevabı verdi: “Şu kadınların hâline
gülüyorum.
Oturmuş benim yanımda konuşuyorlardı.
Senin sesini duyunca her biri
bir yere saklandı.” Allah Resûlü’nün bu cevabı üzerine sesimi yükselttim ve: “Ey
nefislerinin düşmanları! Demek benden korkuyorsunuz; Allah Resûlü’nden korkmuyor
ve O’nun yanında saygısızlık yapıyorsunuz öyle mi?” dedim.
Bana cevap verdiler:
“Sen katı ve şiddetlisin!”[13]
Aslında Hz.Ömer de hiddetli ve şiddetli davranmıyordu.
O da kadınlara karşı
inceydi.
Ancak en güzel insan, nasıl Hz.Yusuf’a kıyas edildiğinde çirkinleşir,
öyle de Hz.Ömer’in incelik ve zarafeti de, Allah Resûlü’nün incelik ve
zarafetine kıyas edildiğinde, hiddet ve şiddet şeklinde görünüyordu.
Bu izafî
hüküm, Ömer’i, Allah Resûlü’ne kıyas etmekten kaynaklanıyordu.
Hâlbuki, hiç
kimseyi O’na kıyas etmek mümkün değildi…
Evet, onlar, Allah Resûlü’nün yumuşaklığı, inceliği, zarafeti ve letafetine
iyiden iyiye alışmışlardı.
Onun için de Hz.Ömer’in davranışları onlara sert ve
haşin geliyordu.
Oysaki, Hz.Ömer (radıyallâhu anh) gelecekte, peygamberliğe ait
hilâfet yükünü, eksiksiz omuzlamaya namzet biriydi.
Kılı kırk yararcasına
yaşayacak ve peygamberlerden sonra en büyük örneklerden biri olacaktı..
ve günü
gelince oldu da… O, bütün hareketlerinde hakkaniyet arıyor ve eğriyi eğri görüp
göstermeye, doğruyu da doğru görüp göstermeye a’zamî gayret sarfediyordu…
Onda, onu hilâfet makamına getirecek bir ruh hâleti vardı.
Bu ruh hâleti
başkalarına sert gelebilirdi.
Ne var ki, Hz.Ömer, ileride temsil edeceği büyük
davayı omuzlamaya, ancak böyle bir ruh hâletiyle muvaffak olacaktı..
ve oldu da.
3.Hanımlarıyla İstişaresi
Allah Resûlü, hanımlarıyla oturur konuşur; hatta bir arkadaş gibi onlarla bazı
meselelerin müzakeresini bile yapardı.
Peygamber’in, onların düşünce ve
fikirlerine kat’iyen ihtiyacı yoktu; çünkü O, vahiy ile müeyyetti.
Ancak O,
ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu.
O güne kadar olanın aksine, kadın, çok
muallâ bir yere oturtulacaktı.
Allah Resûlü bunun pratiğine de yine kendi
hanesinden başlıyordu.
… Ve bir misal
Hudeybiye anlaşması Müslümanlara çok ağır gelmişti.
Öyle ki kimsede yerinden
kımıldayacak mecal kalmamıştı.
Bu arada Allah Resûlü, kendisiyle umreye niyet
edenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti.
Ancak
sahabe, “Acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu?” düşüncesiyle, meseleyi
biraz ağırdan alıyordu.
Allah Resûlü, emrini bir kere daha tekrarladı.
Fakat,
sahabedeki ümitli bekleyiş değişmedi..
evet, bu, asla Allah Resûlü’ne karşı bir
muhalefet değildi.
Şu kadar var ki, onlar daha değişik bir emir bekliyorlardı.
Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı.
Hudeybiye’de söylenenler tatbik safhasına konmayıp anlaşmada bir değişiklik
olabilirdi.
İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve hanımı
Ümmü Seleme Validemiz’le istişare etti.
Bu ufku geniş kadın, sırf istişarenin
hakkını vermek için konuştu.
Çünkü o da biliyordu ki, Allah Resûlü onun
diyeceklerine kat’iyen muhtaç değil..
Allah Resûlü, bu istişare ile bize,
içtimaî bir ders veriyordu.
Bu gibi durumlarda kadınlarla istişare edilmesinde
de hiçbir mahzur yoktu.
Validemiz, Allah Resûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Resûlallah! Emrini bir
daha tekrar etme.
Belki muhalefet eder ve mahvolurlar.
Fakat Sen, kendi
kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden de ihramdan çık.
Onlar verdiğin emrin
kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Resûlü de
böyle düşünüyordu.
Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak, kendine ait
kurbanları kesmeye başladı.
O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi
kurbanlarını kesmeye koyuldular.
Artık verilen karardan dönüş olmadığını herkes
anlamıştı.[14]
Sormadan edemeyeceğim: Hangimiz, kadınlara karşı bu denli mültefit
olabilmişizdir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır?
Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer
vermektedir? Soruları çoğaltıp, bütün içtimaî ünitelere aynı soruyu
yöneltebiliriz.
İslâm’ın kadını esir ettiğini söyleyen bütün şom ağızların
kulakları çınlasın! Acaba hangi feministin ufku bu seviyeye çıkabilmiştir?
Evet, şûrâ ve meşveret de, her hayırlı iş gibi ilk defa peygamber hanesinde
hecelendi..
ve Allah Resûlü, kendi hanımlarıyla istişare etti.
Biz henüz bu
anlayışın sofasında dolaşıp duruyoruz, dolaşıyor ve bu sırlı kapının nereden
açılacağını bilemiyoruz.
Hatta henüz o kapının tokmağına vurma imkânını dahi
elde edemedik.
Evet, bugün kadın haklarını koruduklarını iddia edenlerin bile
düşüncelerinde, kadın hâlâ ikinci dereceden bir varlık olmaktan kurtulmuş
değildir.
Oysa biz, kadına, bir vâhidin yarısı nazarıyla bakıyoruz.
O, öyle bir
bütünün parçası ki, diğer parçanın işe yaraması için onun mevcudiyeti şarttır.
Ancak her iki parça bir araya gelince insanlık vâhidinin teşekkül edeceğine
inanırız.
Bu vâhidin olmadığı yerde, insanlık da yoktur.
Enbiyâ, asfiyâ da
yoktur, İslâmiyet de yoktur, millet de yoktur.
Efendimiz, nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkâr davranıyordu; nurlu
sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu!
Bir hadislerinde şöyle buyurur:
أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَاناً أَحْسَنُهُمْ خُلُقاً وَخِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ
لِنِسَائِهِمْ خُلُقاً
“Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır.
(Ahlâk ile
insan öyle zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o
makamları elde etmek mümkün olmaz.) Ahlâkı en güzel olanınız da, hanımına en
güzel davrananınızdır.”[15]
Görülüyor ki, eğer kadınlık, insanlık tarihinde bir kere aradığını bulmuş ve bir
kere gerçek mânâda onurlandırılmışsa, o da Hz.Muhammed Aleyhisselâm döneminde
olmuştur.
4.Tahyîr Hâdisesi
Tahyîr, Allah Resûlü’nün hanımlarının, Efendimiz’le birlikte yaşayıp-yaşamama
mevzuunda muhayyer bırakılmaları hâdisesidir.
Mebdei ne olursa olsun, bu hâdise,
Allah Resûlü’ne bizzat Cenâb-ı Hakk’ın emridir.
Mevzu ile alâkalı âyet aynen
şöyle demektedir:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ِلأَزْوَاجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ
الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً
جَمِيلاً * وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ اْلاٰخِرَةَ
فَإِنَّ اللّٰهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا
“Ey peygamber! Hanımlarına söyle: ‘Eğer dünya hayatı ve onun ziynetini
istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim.
Eğer
Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah, içinizden
iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır.’”[16]
İhtimal, Efendimiz’in hanımlarından bazıları, belki biraz daha müreffeh bir
hayat istemiş ve: “Acaba biz de diğer Müslümanlar gibi biraz daha rahat
yaşayamaz mıyız? Hiç olmazsa günde bir kerecik olsun çorba içemez miyiz? Giyim
ve kuşamımıza biraz daha çeki düzen veremez miyiz?” demişlerdi.
İlk nazarda, kalblerinden geçen bu ve benzeri talepler, meşru dairede
olduğundan, gayet masum ve haklı gibi görülebilir.
Hâlbuki onlar, öyle bir
hanede bulunuyorlardı ki, bu hane, kıyamete kadar gelecek İslâmî yuvalara örnek
olacaktı.
Bu yönüyle de Peygamber hanımları işin merkezinde bulunuyorlardı.
Dolayısıyla da, diğer Müslüman kadınlar gibi hareket edemezlerdi; çünkü onlar
mukarrabîndendi.
Diğerleri için sevap sayılan şeyler, Allah Resûlü’nün hanımları
için günah kabul edilmeliydi…
Allah Resûlü, onlardan bazılarında böyle bir arzu hissedince, hemen bir tavır
ayarlamasına geçti.
Kendileriyle görüşmeyeceğine dair yemin etti ve evinin
cumbasına çekildi.
Hâdise hemen duyulmuştu.
Herkes hüzün ve üzüntü içinde
mescide koştu ve ağlamaya durdu; zira Allah Resûlü’nü kederlendiren en küçük bir
hâdise dahi Müslümanları ağlatmaya yetiyordu.
Bütün Müslümanlar Allah Resûlü’yle
o derece bütünleşmişlerdi ki, evinde cereyan eden çok küçük bir huzursuzluk
hemen duyuluyor ve Müslümanlar Allah Resûlü’nü üzen bu hâdisenin ortadan
kalkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı.
O gün de böyle olmuştu.
Allah Resûlü’nün bu tavır ayarlamasına “Îlâ Hâdisesi” de denir.
Hâdiseye, bir
yukarıdaki mülâhazalarla bir de daha farklıca yaklaşanlar vardı.
Hz.Ebû Bekir
ve Hz.Ömer bu ikinci katagoride yerlerini alanlardandı.
Zira kızları da bu işin
içinde bulunuyordu.
Herkes gibi durumdan haberdar olan Hz.Ebû Bekir ve Ömer de
mescide koştular.
Allah Resûlü’nün yanına girmek için izin istediler; fakat kendilerine izin
verilmedi.
Onlar da diğerleri gibi mescitte beklemeye başladılar.
Ancak üçüncü
taleplerinde izin çıktı ve içeriye girdiler, sonra da kızlarını tartaklamaya
başladılar.
Allah Resûlü, uzaktan manzarayı seyrediyordu..
ve bu esnada, sadece
bir tek cümle söyledi: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.”[17]
Oysaki, Kur’ân onlara hitaben: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ
النِّسَاءِ “Ey peygamber hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi
değilsiniz!”[18] diyordu.
Belki başkaları sadece farzları yapmakla kurtulabilir
ama, merkezde bu işe omuz verenler, O’nun hareminde pek çok hakâikin mahrem-i
râz’ı olanlar, bu işe bütün varlıklarını feda etmelidirler! Etmelidirler ki,
merkezde zaaf hissedilmesin.
Evet, Peygamber kadını olmanın kendine göre büyük avantajları vardı; elbette ki
riski de o kadar büyük ve ağır olacaktı.
Allah Resûlü, onları din ü dünya için
misal olmak üzere hazırlıyordu.
Ahirete ait nimetleri dünyada yiyip أَذْهَبْتُمْ
طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا âyetinin[19] tokadına maruz
kalmasınlar diye, onların üzerine tir tir titriyor ve iki gözü gibi korumaya
çalışıyordu.
Onun için de bazı bakımlardan peygamber hanesinde sıkıntılı bir
hayat yaşanıyordu.
İşte bu sıkıntılı hayattan dolayı yer yer açık veya kapalı
bazı küçük talepler de oluyordu.
Ancak onların konumları bir başkası gibi
değildi.
Bulundukları durumun gereği bazı sorumlulukları vardı..
evet, onlar,
herkes gibi gülemez, herkes gibi yiyip-içemezlerdi.
Nitekim, bazı büyükler bütün
bir ömür boyu sadece bir iki defa gülmüş..
bazıları da hayatta bir kere dahi
karınlarını doyurmamışlardı.
Fuzayl b.Iyâz, hiç gülmemişti.
Onu, sadece bir kere gülerken gördüler ve hayret
edip sordular.
O da gülmesinin -ki o gülme değil bir tebessümdü- sebebini şöyle
izah etti: “Bugün bana oğlum Ali’nin vefatını haber verdiler.
Allah seviyormuş
diye sevindim, onun için tebessüm ettim.”[20]
Şimdi, büyüklerde durum böyle olunca, bütün bu büyüklerin büyüğü ve bütün
ümmetin anaları durumunda olan Allah Resûlü’nün pâkize hanımları, elbette çok
farklı olacaklardı.
Dünya ve ukbâda Allah Resûlü’yle beraber olma liyakati, çok da öyle kolay elde
edilebilecek bir pâye değildir.
Onun için âyetin işaretiyle bu müstesna
kadınlar, bir irade imtihanı vermekteydiler.
Allah Resûlü onları, kendi fakir,
yoksul hanesiyle, dünya debdebe ve alâyişi arasında muhayyer bırakıyordu.
Eğer
dünyayı tercih edecek olurlarsa, İki Cihan Serveri, onları istedikleri
dünyalıkla lütuflandıracak ama sonra da salıverecekti.
Yok eğer Allah’ı ve Allah
Resûlü’nü tercih edecek olurlarsa, şimdiye kadar yaşadıkları hayat standardına
razı olmaları gerekecekti.
Çünkü bu, o hanenin hususiyetiydi.
Madem ki bu hane
müstesna bir haneydi; o hâlde onun sâkinleri de müstesna olmalıydı.
Aile reisi
zaten müstesnaydı.
Öyleyse o aile reisine tâbi hanım ve çocuklar da O’nun gibi
olmak zorundaydılar.
Allah Resûlü ilk defa Hz.Âişe Validemiz’i çağırdı ve ona: “Seninle bir şey
görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.”
dedi.
Sonra da mevzuun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu.
Hz.Âişe’nin
cevabı tam sıddîk babanın, sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Yâ Resûlallah!
Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi ben Allah ve Resûlü’nü
tercih ediyorum.” dedi.
Daha sonrasını Validemiz şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü hangi hanımıyla
konuştuysa, hepsindan aynı cevabı aldı.
Bu hususta hiç kimse farklı bir mütalâa
beyan etmedi.
Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler…”[21]
Hep aynı şeyi söylediler; çünkü hepsi Allah Resûlü’yle âdeta bütünleşmişlerdi..
ve aksini söyleyemezlerdi.
Eğer Allah Resûlü onlara: “Bütün bir hayat boyu oruç
tutacaksınız ve hiç iftar etmeyeceksiniz!” deseydi, buna da seve seve
katlanacaklardı..
ve katlandılar da..
hem öyle katlandılar ki, bu uzun orucun
iftarı, Hz.Azrail’in sunduğu ölüm şerbetiyle oldu.
O’nun zevceleri arasında, saray hayatı yaşamış olanlar da vardı..
Hz.Safiyye
bunlardandı.
Hayber’de babasını ve kocasını kaybetmişti.
Bunların ikisi de
Hayber’in efendileriydi.
Safiyye harp esirleri arasında bulunuyordu..
ve onurlu
kadına bu durum çok dokunmuştu.
Bu itibarla da, Allah Resûlü’nü görünceye kadar,
belki dünyada en çok kızdığı insan O’ydu.
Ancak, O’nu görünce bütün duyguları
değişmişti.[22]
Evet, Allah Resûlü’nün hanesinde karnını dahi doyuramayacak bu ağır hayata
katlanan, Safiyye gibi saraydan gelme kadınlar da vardı.
Vardı ve o da diğer
kadınlarla aynı hayatı paylaşıyordu.
Evet, Allah Resûlü, o incelerden ince
şahsiyetiyle onların gönüllerine öyle bir girmişti ki, ne pahasına olursa olsun,
O’nunla beraber bulunma, bütün hanımlarının biricik gayesi hâline gelmişti.
Safiyye Validemiz, kök itibarıyla yahudiydi.
Kadınlardan biri bunu bir gün onun
yüzüne vurmuş ve ona: “Ey yahudi kızı!” demişti.
O bu durumu Allah Resûlü’ne
aktarmış ve üzüntüsünü dile getirmişti.
Efendimiz de onu şöyle teselli etmişti:
“Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa, sen de onlara şu cevabı ver:
‘Benim babam Hz.Harun, amcam Hz.Musa, kocam da gördüğünüz gibi Hz.Muhammed
Mustafa’dır.
Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz?’”[23] Ve Safiyye, Allah
Resûlü’nün huzurundan ayrılırken, bütün üzüntülerini geri bırakmış, öyle
ayrılıyordu.
Çünkü onun kocası Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve
sellem) idi.
İhtimal, ondan sonra bu sözler, onun dudaklarına sık sık misafir
olacaktı.
Hulâsa, Allah Resûlü’nün aile reisliği mükemmellerden daha mükemmeldi: Bu kadar
kadını, bu kadar rahat idare etmesi ve hepsi tarafından da son derece
sevilmesi..
hatta onların kalblerinin sevgilisi, akıllarının muallimi,
ruhlarının da terbiyecisi olması..
ve bütün bunları yaparken de vazifesinden
zerre kadar taviz vermeyip, devlete, millete ait işlerde hiç mi hiç ihmal
göstermemesi, O’nun risaletinin apaçık bir delil ve burhanıdır.
Eğer başka
hiçbir delil olmasaydı, O’nun risaletine delil olarak aile reisliğinde takip
ettiği çizgi yeterdi.
[1] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/83.
[2] Buhârî, rikâk 17; Müslim, zühd 18.
[3] Ahzâb sûresi, 28/33.Hâdisenin tafsilatı için bkz.: İbn Kesîr,
Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 3/481; Taberî, Câmiu’l-beyan, 21/156.
[4] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/296; Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, 1/437.
[5] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/297; Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, 1/437;
Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 2/452.
[6] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/365; Süyûtî, el-Câmiu’s-sâğîr, s.
131.
[7] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 8/54; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 24/33.
[8] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 18/365; Hâkim, el-Müstedrek, 4/16-17.
[9] Buhârî, salât 80; Müslim, fedâilü’s-sahabe 2.
[10] Buhârî, vudû 45; Müslim, salât 91-92.
[11] Ebû Dâvûd, nikâh 37.
[12] Tirmizî, nikâh 42; Ebû Dâvûd, nikâh 37.
[13] Buhârî, edeb 68; Müslim, fedâilü’s-sahabe 22.
[14] Buhârî, şurût 15.
[15] Tirmizî, radâ’ 11.
[16] Ahzâb sûresi, 33/28-29.
[17] Buhârî, mezâlim 25; Müslim, talâk 34, 35.
[18] Ahzâb sûresi, 33/32.
[19] Ahkâf sûresi, 46/20.
[20] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 8/100.
[21] Buhârî, mezâlim 35; Müslim, talâk 35.
[22] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 24/67.
[23] Tirmizî, menâkıb 63; Hâkim, el-Müstedrek, 4/31.
İsmet Açısından Geçmiş Kitaplar ve Kur’ân-ı Kerim
Tevrat, İncil ve Zebur gibi aslı ilâhî olduğu hâlde tahrife uğrayıp, içlerine
beşer kelâmı karışan bu kitaplarla, doğruyu bulmak ve bunlarla fikrî istikameti
korumak imkânsızdır.
Dolayısıyla, bunlarda peygamberlere ait anlatılan, hatta
sıradan bir insana dahi yakışmayan kötü tablolar, tamamen bu kitapların tahrif
edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.
Yani, bir mânâda, bu kitapların tahrif
edildiğine başka hiçbir delil olmasa, bu iftira dolu tablolar, onların tahrif
edildiğine delil olarak yeter.
Cenâb-ı Hak, bu kitaplara koruma teminatı vermemiştir.
Hâlbuki Kur’ân hakkında:
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ“Kur’ân’ı Biz
indirdik ve onu mutlaka Biz koruyacağız.”[1] buyurarak hem bir ilâhî referanstan
hem de korumadan söz edilmektedir.
Onun içindir ki, Kur’ân’ın hükümleri kıyamete
kadar bâki kalacağına icma edilmiştir.
Çünkü o teminat altındadır.
Demek oluyor
ki, peygamberler hakkında müracaat edilecek esas kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir.
Diğerleri tahrife uğradığından, Kur’ân’ın dediğine ve söylediğine mutabık
olmayan bu söylentilerin bütünü hükümsüzdür.
Çünkü o kitaplara, beşerî his ve
düşünceler karışmıştır.
Peygamberlik ve ismet mevzuunda ise hiçbir beşerin söz
söyleme selâhiyeti yoktur.
Sadece peygamberlerdir ki, maziye ait bu gibi gaybî
meseleler hakkında vahye müstenit olarak konuşurlar.
Efendimiz’den sonra
konuşacak bir başka peygamber de yoktur.
Çünkü son peygamber, ne konuşulacaksa
hepsini konuşmuştur.
Hz.İsa (aleyhisselâm) dahi sözü O’na bırakmış ve: “Ben
gidiyorum ki, Âlemlerin Efendisi gelsin.” demiştir.[2]
Bâtılı tasvir bana hiç hoş gelmiyor.
Fakat zaruret ölçüsünde, bu tahrif edilmiş
kitaplardan birkaç iftira örneği verip geçecek, sonra da mevzuyla alâkalı Kur’ân
hükümlerini arz etmeye çalışacağız.
İstemeyerek de olsa zikretmek zorunda
kaldığımız bu birkaç misalden dolayı, yine o pâk ve tertemiz nebilerin
ruhaniyatlarına sığınıyor ve beni affetmelerini diliyorum.
Onların ismetlerini
ispat için bazı bâtıl şeyleri nakletmeye mecbur oldum.
[1] Hicr sûresi, 15/9.
[2] Kitab-ı Mukaddes (Türkçe tercüme), Yeni Ahit, Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 7.
Peygamberimizin Fetanetine Bazı Örnekler
Kâbe’nin Tamiri
Cahiliye insanı, âdeta fitnenin çocuğuydu.
Sanki onların bütün vazifeleri ve
yaratılış gayeleri fitne çıkarmaktı.
Üçü bir araya gelse, muhakkak orada bir
fitne tutuştururlardı.
İşte bu insanları bir araya getirip, onlardan bütün
medeniyetlere üstadlık yapacak çapta insanlar yetiştirmek, sadece Allah
Resûlü’ne has bir mucizeydi ve bütün bunları o sema buudlu fetanetiyle
yapıyordu.
Kâbe’nin tamiri, Efendimiz’in nübüvvetine tekaddüm eden yıllardan birine
rastlar.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in yerleştirilmesi, kabileler
arasında inşikak ve ayrılığa sebep olmuştu.
Herkes bu şerefin kendisine ait
olmasını istiyordu.
O sırada Allah Resûlü henüz risalet vazifesiyle serfiraz
kılınmış değildi.
Bununla beraber bu vazife henüz çimlenip meyve vermese de
O’nun ruhunda bir nüve hâlinde vardı.
Ancak bir bahar bekleniyordu ki, bu tohum
neşv ü nema bulsun.
Tam o arada, kılıçlar kınından sıyrılmış, oklar sadaktan alınarak yaylarına
yerleştirilmiş bir kavga arefesi yaşanıyordu.
Eğer çare bulunmazsa, kim bilir
kaç sene sürecek, nice can ve mal kaybına sebep olacak bir iç savaşla burun
buruna gelinmişti.
İçlerinden biri, her nasılsa bir teklifte bulundu: “Kâbe’nin
şu kapısından ilk giren insanı hakem tayin edelim ve o ne derse rıza
gösterelim.” dedi.
Bu teklif, orada bulunanlarca kabul edildi.
Herkes merakla
bakıyordu ki ilk görünen insan, Hz.Muhammed Mustafa oldu.
“el-Emîn geliyor.”
dediler ve durumu O’na naklettiler.
Allah Resûlü, hiç düşünmedi bile.
Hemen
“Büyükçe bir bez getirin.” dedi, getirildi.
Hacerü’l-Esved, bu bezin ortasına
kondu.
Bütün kabilelerin ileri gelenleri, bezin bir ucundan tutup konulacak yere
kadar götürdüler.
Allah Resûlü de orada taşı bizzat kendisi alıp yerine
yerleştirdi.[1]
Ve böylece, büyük bir iç harp önlenmiş oldu.
Hiç düşünmeden, tereyağından kıl
çeker gibi, bu kadar muğlak ve büyütülerek hâdise hâline getirilmiş bir
meseleyi, kendisine daha teklif edilir edilmez, yapacağı icraatı düşünmeden ve
en süratli bir intikalle halletmesi, acaba peygamber mantığından başka ne ile
izah edilebilir? Daha peygamber değildir ki, vahiyle izah edilsin.
Ancak
peygamberlik gibi büyük bir hamûleyi yüklenebilecek, ısmarlama bir mantık ve
peygamberlere has bir fetanettir ki, rahatlıkla bu işin altından kalkabilmiştir.
Evet, O’nda mantık üstü bir mantık, muhakeme üstü bir muhakeme ve idrak üstü bir
idrak vardı..
aslında Kur’ân’ı yüklenecek bir insan için de bu şarttı…
Muhatabını İyi Tanıması
Husayn, Allah Resûlü’nün huzuruna gelir.
Niyeti O’na akıl vermektir.
Allah
Resûlü’nü ikna edecek ve O’nu davasından vazgeçirecektir.
İki Cihan Serveri,
muhatabını tanımada ve O’nun seviyesini tespitte mucizevî bir yapıya sahiptir.
Hiç düşünmediği hâlde, muhatabına öyle kelimelerle hitap eder ki, siz, o
kelimelerden bazılarının yerini değiştirseniz veya o karakterde olmayan bir
insana, aynı ifadelerle hitapta bulunsanız, her şeyi karıştırır ve kat’iyen
hedefe ulaşamazsınız.
Hem kelimeleri seçmede, hem de muhatabın seviye ve
durumunu tespitte Allah Resûlü, yektâdır.
O’na benzeyen ikinci bir şahıs bulmak
da mümkün değildir.
Kiminle, nerede ve nasıl konuşulacağını öyle bir süratle
tayin eder ki, bir an dahi düşünmez ve ne konuştuysa, neticede, konuşulanların
bütününün, konuşulması zarurî olan kelimeler olduğu anlaşılır.
O’nun hiçbir
konuşmasında isabetsizlik görülmediği gibi, lüzumsuzluk da yoktur.
Her sözünü
kelime kelime tetkik edin, cümleleri içinde bir tek fazlaya rastlayamazsınız.
Bu
fetanet değilse ya nedir? Husayn’ı işte bu fetanet, bakın nasıl eritmiştir:
Husayn, sözünü ve diyeceklerini bitirince, Allah Resûlü, edebinden ve
nezahetinden hiçbir şey eksiltmeyen, edep ve nezahet yüklü bir ifadeyle sorar:
– Yâ Husayn, sen kaç ilâha kulluk yapıyorsun?
– Yedi tane yerde, bir de gökte olmak üzere sekiz ilâha kulluk yapıyorum.
Gökte dediği, sinelerden bir türlü silemedikleri Allah’tır.
Allah düşüncesi
vicdanlarda kök salmış öyle bir inanç ve düşüncedir ki, upuzun cahiliye dahi onu
silip götürememiştir.
Vicdan yalan söylemez.
Yeter ki dil, o vicdanın sesine tam
ve doğru bir şekilde tercümanlık yapabilsin.
Allah Resûlü’nün soruları,
Husayn’ın bu sorulara verdiği cevaplarla devam ediyor:
– Sana bir zarar isabet ettiğinde kime yalvarır-yakarırsın?
– Göktekine.
– Malın helâk olduğunda kime yalvarırsın?
– Göktekine.
Allah Resûlü, sorularını böylece sıralıyor ve aldığı cevap hep aynı oluyor.
O,
ne sorsa Husayn hep “Göktekine” diyor.
Husayn, bütün bunların arkasından gelecek
cümleden habersizdir.
Allah Resûlü ise, son olarak ona şunu söylüyor:
– O, senin dualarına tek başına icabet ediyor, sense O’na hiç gereği yokken
ortak koşuyorsun! Ya benim dediğim nedir? İslâm ol kurtul![2]
Esasen şu konuşmada, bütün cümleler çok sadedir.
Ancak muhatabın durumu ve
düşünce seviyesi öyle tespit edilmiştir ki, Husayn’ın bu sözlerin sonunda
diyecek bir şeyi kalmamıştır.
Evet, Allah Resûlü’nün son ifadesinden sonra,
muhatabına kalan tek bir cümle vardır, o da لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ
رَسُولُ اللّٰهِ “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” cümlesidir.
Yani
muhatap, ya bu cümleyi söyleyip ebedî kurtuluşa erecektir, ya da temerrüdünde
devam edip tek kelime dahi söyleyemeden çekip gidecektir.
Başka bir tercih
mümkün değildir.
Muhataba Göre Konuşma
Bedevi, çölde yaşayan insandır.
Çok defa devesini yitirir, eşyasını bir yerde
unutur veya bir kum fırtınasına tutulur, sonra da feryat ve figan etmeye başlar.
Böyle bir insanın ruh hâlini düşünün.
Bu insan sıkışıp darda kalınca ne
diyecektir? Herhâlde, Hz.Hamza’nın bir gün gelip Allah Resûlü’ne dediklerinden
başka bir şey demeyecektir..! Hz.Hamza, hidayete ereceği zaman Allah Resûlü’ne
şöyle demişti: “Yâ Muhammed! Çölde, gecenin koyu karanlığını yaşadığımda anladım
ki, Allah, dört duvar arasına sıkıştırılamayacak kadar büyüktür.”
Evet, Lât’ın, Uzzâ’nın, Hübel’in işe yaramadığını gören hemen herkes aynı şeyi
söylüyordu.
Çünkü onların derûnunda bu hakikati haykıran vicdandı ve vicdan
doğru söylüyordu.
İşte Allah Resûlü’nün huzuruna ruh hâletleri bu merkezde
niceleri gelmiş, bedevice sordukları sorulara, kendi ruh dünyalarına uygun en
güzel cevapları bulup hidayete ermiş ve gökteki yıldızlardan biri oluvermiştir.
Ahmed b.Hanbel, Ebû Temime’den (radıyallâhu anh), o da bir başka sahabiden
rivayet ediyor: Bir gün Efendimiz’in huzurunda oturuyorduk.
Huzura bir bedevi
geldi.
Doğrudan Allah Resûlü’ne hitapla: “Sen Muhammed misin?” dedi.
Allah
Resûlü, gayet mülayim bir ifadeyle: “Evet, ben Muhammed’im.”
– Hangi şeye davet ediyorsun?
– Azîz ve Celîl olan Allah’a davet ediyorum.
Ama sadece O’na.
Yanında başka
şeyleri şerik koşmadan bir ve tek olan Allah’a.
O, öyle bir Allah’tır ki, senin
başına bir zarar gelse, O’na yalvarırsın..
ve senden bu zararı O giderir.
Kıtlık
ve belâ zamanında O’na dua edersin sadece..
yağmuru O gönderir ve otları O
bitirir.
Sen, uçsuz bucaksız çölde, herhangi bir şeyini kaybettiğinde O’na el
açar, yakarırsın ve kaybettiğin şeyi, sana O buldurur.”
Bedeviye söylenen bu sözler ne harikadır! Nasıl bütün cümleler, onun can damarı
olan hususlarla alâkalıdır! Kıtlık, belâ, musibet ve çöl ortasında çekilen
sefalet ne demektir.? Bunu çok iyi bilen bedeviye, bütün bu hâl ve durumlarda
tek melce ve mence olacak bir Kudreti Sonsuz’dan bahsediliyor.
Esasen, onun
vicdanından yükselen de aynı mânâlardır.
Fakat bedevi, henüz bu sesin mânâsını
kavrayabilmiş değildir.
Ama sanki Allah Resûlü bu ifadelerle, sadece onun içinde
yükselen bu sesin mânâsını ona talim edip öğretiyordu.
Söylenen sözler bedeviye
o kadar tesir edip onu öyle kıskıvrak yakalamıştır ki, bedevinin, Allah
Resulü’ne teslim olup İslâm’a girmekten başka çaresi kalmamıştır.
Kalmamış ve
biat edip sahabi olma şerefine ermiştir.[3] Konuşulan şeyler, çok sadedir.
Üslûpta öyle belâgat ve fesahat oyunları yapılmamıştır.
Fakat şu bir gerçektir
ki, hâlin iktiza ettiği duruma tam mutabık hareket edilmiş ve bedevi dize
gelmiştir…
Zaten taş yürekli insanlardan, melekler gibi bir millet hâsıl etmek, yeryüzünde
Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dan başka kime nasip olmuştur ki? O, Cenâb-ı Hakk’ın
kendisine bahşettiği dinamikleri öyle yerinde ve ustaca kullanmıştır ki, meydana
getirdiği inkılâp, hâlâ tarihçilerin ve sosyologların anlayamadıkları bir
muammadır.
Allah Resûlü’nün içtimaî hayat deryasına fırlatıp attığı cevherlerden
meydana gelen dalgalar, gelip ta yirminci asrın sahiline kadar uzanmış ve
asrımızın sahillerini dahi tesiri altına almıştır..
ve bu işin kıyamete kadar
devam edeceğinde de şüphe yoktur.
Bugün dünyanın her yanında, akın akın İslâm’a dehaletler olmaktadır.
Bu, içtimaî
hayat deryasına Allah Resûlü’nün attığı cevherlerin meydana getirdiği o büyük
dalgalanmaların, asrımızın sahiline vurmasından başka bir şey değildir.
Zaten
tesir gücü asırlar süren bu kudsî cazibe başka kime ait olabilir ki? Hz.
Muhammed Aleyhisselâm’dan başka böyle bir cazibeye sahip olan ikinci bir şahıs
var mıdır ki onun olsun.
Asla ve kat’a.
O ki, ferîd-i kevn ü zamandır..
her şey
O’nun yüzü suyu hürmetinedir.
Huneyn’de Muhacir ve Ensar’a Hitabı
Nebiler Sultanı, nasıl en zor problemleri gayet kolaylıkla çözüyor ve
halledilmez gibi görünen meseleleri rahatlıkla ve fevkalâde süratli bir şekilde
hallediyordu; aynen öyle de, nice en dirayetli insanları tereddüde, hatta paniğe
sevk edecek ani ve beklenmedik hâdiseler karşısında O, her zamanki vaziyet ve
soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmeden süratle harekete geçer, bir hamlede o
problemi, o kargaşayı halleder ve duruma hâkim olurdu.
Yaptığı her hareket,
attığı her adım, söylediği her cümle ve her kelime tetkik edildiğinde de
görülecektir ki, O’nun her hareketi, her adımı ve sözlerinin her kelimesi,
hassas bir mizan ve ölçü içinde planlanmış ve zamanlama, saniye ve âşirelerine
kadar gayet hassas bir ustalıkla ayarlanmıştır.
Eğer bir saniyelik bir gecikme
söz konusu olsa veya söylenen sözlerden bir tek cümle ihmale uğrasaydı, bu
derece muvaffakiyet gerçekleşemezdi.
Hâlbuki Allah Resûlü, bu hareketini ölçüp
tartmamış ve uzun boylu düşünmeye bile fırsat bulamamıştır.
Öyleyse bu gibi
vak’aları, O’nun fetanet-i a’zam sahibi olmasından başka ne ile izah
edeceksiniz.?
Evet, O bir peygamberdi ve mantığı da peygamber mantığıydı.
Peygamber olarak
düşünüyor ve peygamber olarak hareket ediyordu ki, hiçbir teşebbüsünde falso
görülmüyordu.
Falso şöyle dursun muvaffakiyetleri hep zirvedeydi.
Yani bir
başkasının, O’nun ulaştığı yere ulaşması mümkün değildi.
Bu hususla alâkalı
yüzlerce hâdise ve vak’a vardır.
Ama, biz, içlerinden en önemli gördüğümüz
birini nakledeceğiz:
Hâdise, Huneyn Muharebesi’nden sonra cereyan etmektedir.
İbn İshak naklediyor;
aynı nakli Buhârî ve Müslim’de de görüyoruz:
Huneyn Harbi, Mekke fethinden sonra olmuştur.
Burada elde edilen ganimetleri
Allah Resûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara
vermiştir.
Bunların çoğu, kavim ve kabileler arasında söz sahibi dedikleri
dinlenen insanlardır.
Mekke’nin fethinden sonra, böyle insanların gönüllerinin
tam oturaklaşmasında, fetihlerin devamlılığı açısından da zaruret vardır.
Zira
bunların birçoğu, istemeyerek Müslüman olmuştur.
Zamanla içlerindeki buzlar
eritilmezse bunlar, küfür cephesinde bulundukları zamandan daha tehlikeli
olabilirler.
Evet işin burasında dahi Allah Resûlü’nün fetaneti açıkça
görülmektedir.
O gün, dağıtılması gereken 6000 esir bulunuyordu.
Alınan develerin sayısı
24.000; koyun ve keçilerin sayısı ise 40.000’di.
Ayrıca 4.000 okka ağırlığında
da altın ve gümüş vardı.
Bunlar dağıtılırken Allah Resûlü, daha ziyade
Mekkelileri gözetir gibi davranmış, ganimetlerin çoğunu onlar arasında dağıtmış,
bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti.
Bunlar, biraz evvel
de söylediğimiz gibi kalblerinin İslâm’a ısındırılmasında büyük fayda ve zaruret
olan insanlardı.
Meselâ, Ebû Süfyan ve ailesine 300 deve, 120 okka da gümüş;
Hakîm b.Hizâm’a 200 deve; Nadr b.Hâris’e 100 deve; Kays b.Adiyy’e 100 deve;
Safvan b.Ümeyye’ye 100 deve; Huvaytıb b.Abdiluzza’ya 100 deve; Akra’ b.
Hâbis’e 100 deve, Uyeyne b.Hısn’a 100 deve ve Mâlik b.Avf’a da yine 100 deve
verilmişti.
Bunların dışında bazı ileri gelenlere de, durumlarına göre ellişer,
kırkar deve dağıtılmıştı.[4]
Verilen, deveydi, altındı, gümüştü; fakat korunmak istenen, dindi ve fertlerin
gönüllerinin İslâm’a ısındırılmasıydı.
Zira Mekke fethi, çok kısa bir zaman önce
gerçekleşmiş ve Mekkelilerin bazılarında bir burukluk hâsıl olmuştu.
En azından
herkesin az da olsa onuru, gururu kırılmıştı.
Mekkeli’nin onuru ise, onların
nazarında her şey idi.
Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bu fırsat, Allah Resûlü’nce en
güzel şekilde değerlendirilmiş ve muhtemel yaralar böylece sarılmıştı.
Ancak bu
taksim, ensardan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti.
Hatta bazıları; “Daha
onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.”
demişlerdi.
Bu ise bir fitne başlangıcıydı.
Söyleyen insanların az olması mühim
değildi.
Eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın hâline
gelebilirdi.
Kaldı ki, Allah Resûlü’ne karşı yapılacak en küçük bir itiraz,
insanı dinden-imandan eder ve ebedî hasarete uğratır.
Bu ise, birinci fitneden
daha büyük bir musibettir.
Sa’d b.Ubâde, bu durumu derhal Allah Resûlü’ne bildirdi.
Gerçi söyleyenler hep
gençlerdi; yaşlılardan hiçbirinin aklından böyle bir şey geçmemişti; ancak bu
fitnenin önü alınmazsa iş büyüyebilirdi.
Allah Resûlü, hemen ensarın bir yerde toplanmasını ve aralarına başka kimsenin
de alınmamasını emretti.
Ensar toplandı ve Allah Resûlü, onlara şu hutbeyi irad
buyurdu:
“Ey ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hâsıl
olmuş…”
Böyle bir hitap, kitle psikolojisi açısından müthiş bir başlangıçtı.
Çünkü hiç
beklemedikleri, çoğunun da toplanma sebeplerinin ne olduğundan habersiz olduğu
bir topluma, ilk defa böyle bir sözün söylenmesi, aniden vurulan tokat gibi,
herkesi kendine getirici mahiyette idi ve getirdi de.
Sahabe, zaten Allah Resûlü’ne itiraz edemezdi.
En fazla, kalblerinde bir
burukluk hâsıl olabilirdi ki, bu da peygamberâne bir tedbirle her zaman
giderilebilirdi..
ve giderilebileceği hemen hemen bu ilk söz hevengiyle
belirmeye başlamıştı bile.
Evet, Allah Resûlü’nün bu ilk cümlesi, kalblerinde
burkuntu olanlara müthiş bir tesir icra etmişti.
Derhal herkeste bir toparlanma
oldu ve gözler Resûlullah’a yöneldi.
Bundan sonra söylenecek sözler muhakkak çok
mühimdi.
Herkes dikkat kesilmiş, söylenecekleri merakla bekliyordu.
Allah
Resûlü’nün bu ilk taarruzu, istenen faydayı temin etmişti ama, üst üste birkaç
hamle daha yapması gerekmekteydi.
Eğer yaptığı hamlelerde isabet kaydetmezse, bu
hamleler faydadan çok zarar getirebilir ve istenenin aksi bir durum ortaya
çıkabilirdi.
Bu itibarla buradaki ölçü çok mühimdi.
İşte Allah Resûlü’nün söz
adına hamleleri:
“Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete
erdirmedi mi?”
“Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim
vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?”
“Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin
kalblerinizi telif etmedi mi?”
Efendimiz, her cümle ve soruyu bitirdikçe ensardan topluca şu ses yükseliyordu:
“Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’nedir.!”
Efendimiz, tam zamanında ve yerinde sözün mecrasını çevirdi.
Hislerin galeyana
geldiği şu hengâmda, derhal ensar namına da yine kendisi konuştu.
Onların
diyebileceği, en kötü ihtimalle şu sözler olabilirdi ve işte o sözleri Allah
Resûlü söylüyordu.
Zaten bir Müslüman, kendi peygamberine karşı bu şekilde hitap
etmiş olsaydı mahvolur giderdi.
İki Cihan Serveri devam etti:
“Ey ensar topluluğu! Dileseydiniz, bana başka türlü de cevap verebilirdiniz.
Meselâ şöyle diyebilirdiniz: Mekke’den bize tekzip edilmiş olarak geldin ve biz
sana inandık; terk edilmiş olarak geldin, biz sana sahip çıktık; yurdundan
kovulmuş olarak geldin, biz sana yuvalarımızı açtık; muhtaç olarak geldin, biz
senin bütün ihtiyaçlarını karşıladık! Bana bu şekilde cevap vermiş olsaydınız,
doğru söylemiş olacaktınız.
Sizi yalanlayan da olmayacaktı.
Ey ensar topluluğu! Müslüman olmalarını istediğim bazı kişilere bir miktar
dünyalık verdiğim için kalben gücendi iseniz; herkes evine deveyle, koyunla
dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmek istemez misiniz? Nefsim kudret
elinde olan Allah’a yemin ederim ki, insanların hepsi bir vadiye, ensar da başka
bir vadiye gitse, ben hiç tereddüt etmeden ensarın gittiği tarafa giderim.
Eğer
hicret meselesi olmasaydı, ben ensardan biri olmayı ne kadar arzu ederdim.
Ey
Allahım! Ensarı, çocuklarını ve torunlarını Sen koru!”
Bu sözler karşısında ağlamayan tek fert kalmamıştı.
Herkes, hıçkıra hıçkıra
ağlıyor ve güçleri yettiği kadar da “Allah ve Resûlü bize yeter.
Biz başka şey
istemiyoruz.” diye mırıldanıyorlardı.[5]
Allah Resûlü’nün şu kısa ve özlü konuşması, muhtemel bir fitneyi anında
bastırması ve dinleyenlerin kalbini bir kat daha kazanması, öyle müthiş bir
hâdisedir ki, bunu izah etmek için zannediyorum “fetanet” kelimesine sığınmaktan
başka çare yoktur…
Cümleleri teker teker tahlil edin… İşin zamanlamasını hesaba katın… İlk
başlangıç cümlesiyle, beş on satır sonraki bitiş cümlesi arasında sahabenin
ruhunda katedilen mesafeyi ölçün..
sonra, bunların hiç düşünülmeden, hiç hesap
edilmeden, anında ve irticalî söylenmesini de, yukarıdaki hususlara ekleyin ve
vicdanınıza, böyle bir söz sultanının kim olacağını soruverin.
Herhâlde
alacağınız cevap مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammedün Resûlullah” olacaktır.
Esasen, vicdanı tefessüh etmemiş her insan aynı cevabı kendi vicdanında
duyabilir.
Yeter ki temerrüt ve inhisar-ı fikri terk edip, hâdiseleri daha
objektif olarak tahlil edebilsin…
Biz şimdi bu kısa konuşmanın bir tahlilini yapıp meselenin tafsilatını, ileride
gelecek tali’li psikolog ve sosyologlara bırakalım..
evet bırakalım, hâdiseyi
kendi açılarından izah ve tahlil etsinler ve Efendimiz’in fetanetini anlamada,
insanımıza bir idrak buudu daha kazandırsınlar…
Evvelâ: Bu konuşma, tamamen ensar topluluğuna yapılmıştır.
Zira, Mekkelilerin ve
muhacirlerin, böyle bir konuşmaya sebebiyet verecek düşünce ve davranışları
olmamıştı.
Dolayısıyla böyle bir konuşma, ilk anda onlar tarafından dikkatle
benimsenecek bir konuşma değildi.
Bu itibarla, dinleyenler arasında onların
bulunması, ensar topluluğunda olması gereken konsantreyi menfî yönden
etkileyecekti.
Bu da o esnadaki hitabet açısından çok mühim bir husustu.
İkincisi: Sadece ensarın bir araya toplanması, onları onore etmiş, Efendimiz’le
bir arada olma ve başkalarının bu toplantıya alınmaması, onlarda psikolojik
yönden müsbet mânâda ciddî bir tesir meydana getirmişti.
Üçüncüsü: Konuşulan hususlar arasında Mekkelileri ve muhacirleri rencide
edebilecek bölümler olabilirdi.
Meselâ: “İnsanlar davarlarıyla, develeriyle
evlerine dönerken” ifadesi bunlardan biri sayılabilir.
Dördüncüsü: Sözün sonunda ensar methedilmekte ve onlar için dua yapılmaktadır.
Yurt ve yuvasını terk ederek hicret eden muhacirîne, böyle bir ayrım yapılması
ağır gelebilirdi.
Beşincisi: Bu konuşmanın Arapça orijinali, belâgat ve fesahat açısından da
harikulâdedir.
Altıncısı: İfadelerin başında, dinleyenleri sarsıp daha sonra onları iyice
yumuşatması; onlar hesabına konuşmakla da onları sadece dinleyici durumunda
bırakması, baş döndürücü bir tespittir.
Yedincisi: İdare-i kelâm edilmeyip, bütün söylenenlerin azamî ihlâs ve samimiyet
içinde söylenmesi, dinleyenlerde başka bir şey demeye mecal bırakmamıştı ki, bu
da neticenin istihsali bakımından çok önemliydi.
Sekizincisi: Söylenen sözlerin, hiç düşünülmeden ve irticalî olarak ifade
edilmesi de sözün tesirine apayrı bir buud kazandırıyordu.
Bunlar ve daha akla gelebilecek birçok husus gösteriyor ki, Allah Resûlü kendi
hevasıyla değil, aksine O, kendisine bahşedilen fetanetin vahiy ve ilham yüklü
mânâlarıyla söz söylüyor ve problem çözüyordu.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/18-19; Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk,
1/526.
[2] İbn Hacer, el-İsâbe, 2/87.
[3] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/65.(Hadis, küçük farklarla Ebû Dâvûd, libâs
25’te de yer almaktadır.)
[4] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/152-153.
[5] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 1-2; megâzî 56; Müslim, zekât 132-140; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 3/76-77; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/169-177; İbn
Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/355-360.
Günümüzün Muhtemel Problemi: Irk Meselesi
Allah Resûlü’nün o gün hallettiği nice problemler var ki bugün henüz halledilmiş
sayılmazlar.
Gelecek ve daha uzak gelecektekiler ise, bütün bütün bir problem
yumağı.
Meselâ; uzak bir gelecekte, insanlığın başına musallat olacak en büyük
gailelerden biri zenci-beyaz kavgasıdır.
Şu anda gergin bir yay üzerinde duran
bir ok gibi, vakti merhununu bekleyen bu büyük problem, onu sezenlerin, daha
şimdiden korkulu rüyası olmuştur.
Neden mi? Çünkü 21.asra girerken bile zenci, hâlâ insan yerine konulmuyor.
Güney Afrika’da renginden dolayı insanlar mahkûm ediliyor.
Amerika’da zenciler
hiçbir mühim mevkie getirilmiyor.
Fransa ve Almanya’da zenciler tartaklanıyor ve
haysiyetleriyle oynanıyor.
Hâlbuki Allah Resûlü, o yumuşaklardan yumuşak
mesajıyla bu işin üzerine yürümüş ve onu çözmüştür.
Evet, O’nun getirdiği
prensiplere göre insanlar bir tarağın dişleri gibidir.[1] Arab’ın Acem’e,
Acem’in Arab’a hiçbir üstünlüğü yoktur.[2] Başa geçen Habeşli bir köle bile olsa
ona itaat edilecektir.[3]
Efendimiz, değişik beyannamelerin tumturaklı ifadelerine karşılık, bu hususa
öyle bir işlerlik kazandırmıştı ki, siyahî köle Bilâl (radıyallâhu anh), bir
efendi kabul ediliyor ve halife Ömer (radıyallâhu anh) şöyle diyordu: “Ebû Bekir
(radıyallâhu anh) bizim efendimizdir.
Efendimiz olan Bilâl’i de o azat
etmiştir.”[4]
Zeyd b.Hârise (radıyallâhu anh) de bir siyahî idi.
Allah Resûlü’nün eline bir
köle olarak geçmiş..
İki Cihan Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu
hürriyete kavuşturmuş ve ardından da evlât edinmişti.
Bu, o günün insanının
havsalasının alamayacağı bir inkılâp demekti.
İnsanlığın En Şereflisi, bir
siyahî köleyi evlât ediniyor ve kendini ona, onu da kendine mirasçı
yapıyordu…[5] Sonra da onun oğlunu, içinde Ebû Bekirlerin, Ömerlerin, Alilerin
ve daha nice asilzâdelerin bulunduğu bir orduya kumandan tayin ediyordu.[6]
Bundan da öte, daha sonra bir peygamber hanımı olabilecek çapta soylulardan
Zeynep binti Cahş’ı (radıyallâhu anhâ) onunla evlendiriyordu.[7] Hem Zeyd’e hem
de oğlu Üsame’ye öyle değer veriyordu ki, bir gün halife Ömer’e (radıyallâhu
anh) oğlu Abdullah: “Babacığım, Üsame’den benim ne eksik yanım veya onun benden
ne fazlalığı var ki, ona daha fazla maaş veriyorsun?” diye sorduğunda, Hz.
Halife şöyle diyecekti:
“Oğlum, onun senden fazla olan tarafını veya senin ondan eksik yanını
bilmiyorum.
Ancak bildiğim bir şey var; o da, Allah Resûlü onun babasını senin
babandan ve Üsame’yi de senden daha çok seviyordu.
Ben de o sevginin hatırına
Üsame’yi (radıyallâhu anh) senden üstün tutuyorum.”[8]
Evet, Kureyş’in en soylu insanı Cafer b.Ebî Talib’in bulunduğu bir yerde Zeyd
b.Hârise’nin (radıyallâhu anh) kumandan olması ve ordunun başına geçmesi ne
müthiş bir hâdiseydi![9] Mühim olan, meselenin edebiyatını yapmak değil, o
meseleyi bilfiil yaşamaktır.
Yukarıda da bir nebze temas ettiğimiz ve gelecekte bütün insanları tehdit edecek
olan zenci meselesi ve onların muhtemel şiddetli saldırısına mukabil tek çare,
hiç vakit kaybetmeden onlara İslâm’ın eşsiz prensiplerini öğretmektir.
Ok yaydan
fırlamadan insanlık mutlaka bu çareyi denemelidir.
İnsanlar analarından hür olarak doğmuşlardır, hiç kimsenin onları köleleştirmeye
hak ve selahiyeti yoktur.
“Üstünlük; renk, ırk, soy ve sopla değil; takva,
Allah’tan (celle celâluhu) korkma ve iyi bir insan olma ile
değerlendirilir.”[10]
[1] Deylemî, Müsned, 4/300-301.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/411.
[3] Buhârî, ahkâm 4; Müslim, imâre 36-37.
[4] Buhârî, fedâilü’l-ashab 23.
[5] Buhârî, megâzî 12; Ebû Dâvûd, nikâh 9; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/599.
[6] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve, 1/521.
[7] İbn Hacer, el-İsâbe, 2/600.
[8] Tirmizî, menâkıb 39.
[9] Buhârî, megâzî 44; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/299.
[10] Bkz.: Hucurât sûresi, 49/13.
Kur’ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi
Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’le birlikte İslâm’ın iki temel direğinden biridir ve
sünnet olmadan, hadis olmadan İslâm düşünülemez.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) söz, fiil ve takrîrlerinden oluşan sünnet, daha Efendimiz zamanında
zihinlere, hafızalara ve kalblere nakşolmuş, ayrıca yazıya da geçmiştir.
Sahabe-i kiram, büyük bir titizlikle sünnete uymuş, hayatını sünnete göre tanzim
etmiş, sünneti muhafaza etmiş ve hiçbir fazlalık ve eksikliğe meydan vermeden
tâbiîn-i izâma nakletmiştir.
Dönemlerindeki fitne ateşleri sebebiyle hayatlarını
zühd ve takva üzerinde İslâm’a ve İslâm’ın iki temeli olan Kur’ân ve Sünnete
adayan tâbiînin, sayıları binleri aşan dev imamları, Kur’ân gibi Sünnete de
sahip çıkmış ve karıştırmadan, bulandırmadan onu, kendilerinden sonraki nesle
intikal ettirmişlerdir.
Bu üç nesil, yani sahabe, tâbiîn ve tebe‑i tâbiîn,
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ifadeleriyle, Efendimiz’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra gelecek insanların en hayırlılarını teşkil
etmektedirler.[1]
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar; ravi-i hadis de, Câbir
b.Abdillah: فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَخَيْرُ الْهَدْىِ هَدْىُ
مُحَمَّدٍ، وَشَرُّ اْلأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ
“Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların
en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir.
İşlerin en şerlisi, sünnete muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır.
Her
bid’at da dalâlettir.”[2]
Ve işte bu mevzuda hayatbahş olan birkaç ışıktan işaret:
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar:
كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَى.
قَالُوا يَا رَسُولَ
اللّٰهِ وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي
فَقَدْ أَبَى
“Ümmetimden herkes Cennet’e girecektir, girmemekte direten müstesna.”
“Girmemekte direten kimdir yâ Resûlallah?” diye sordular.
Allah Resûlü şu
cevabı verdiler: “Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e
girmemekte inat ediyor demektir.”[3]
Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:
إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدً نَاراً
فَجَعَلَتِ الدَّوَابُّ وَالْفِرَاشُ يَقَعْنَ فِيهَا، فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكمْ
وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهَا
“Benimle ümmetimin misali ateş yakan adamın misali gibidir ki; hayvanlar ve
kelebekler ateşin içine düşmeye başlarlar.
Ben (ateşe düşmemeniz için)
eteklerinizden tutuyorum; sizse onun içine atılıyorsunuz.”[4]
Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:
لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئاً عَلَى أَرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ اْلأَمْرُ مِنْ
أَمْرِي مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لاَ نَدْرِي، مَا
وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللّٰهِ اتَّبَعْنَاهُ
“Sakın herhangi birinizi koltuğuna gerilip oturmuş ve kendisine emir veya
nehiylerimden biri gelir de ‘Biz, onu bilmeyiz; (Allah’ın kitabı var.
Sünnet
diye bir şey bilmeyiz.) Kitabullah’ta ne varsa, ona uyarız.’ diyor olarak
bulmayayım (dediğini duymayayım.)”[5]
Ebû Dâvûd’un rivayetinde, yukarıdaki hadisin üstünde şunu da görüyoruz: أَلاَ
إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ “Dikkat edin! Şüphesiz bana Kitab
verildi ve Kitab’la beraber onun bir misli daha verildi.” Yani bana sünnet de
verildi.
Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:
فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفاً كَثِيراً،
فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيَّينَ
تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ
اْلأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ
“Benden sonra yaşayanlar, pek çok ihtilâf ve herc ü merc görecekler.
Size
sünnetimi ve doğruya götüren Râşid Halifelerin yolunu, sünnetini tavsiye ederim.
Siz ona sımsıkı sarılın! Dişlerinizle sımsıkı tutunun sünnetime ve râşid
halifelerin sünnetine! Sakının; sonradan çıkma işlerden sakının! Çünkü, her
sonradan çıkma, bid’at, her bid’at da dalâlettir.”[6]
Ve bazılarınca İbn Mâce’nin yerine Kütüb-ü Sitte’ye dahil edilen İmam Malik’in
Muvatta’ında da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyurmaktadır:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تمَسََّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ
اللّٰهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ
“Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete
düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve Peygamberi’nin sünneti.”[7]
Sünnet, Allah’ın nazarında ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
nazarında budur.
Hakikat bu iken, müsteşriklerin peşinde gidenlere, on dört asır
Müslümanlara yol göstermiş, maden-i hakikat olmuş, Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) ve Allah’a ulaştıran bir köprü vazifesi görmüş ve Kur’ân-ı
Kerim gibi nesilden nesile, sözle ve yazıyla intikal ede ede bugünlere gelmiş
bulunan Resûlullah’ın sünnet-i seniyyesine leke bulaştırmaya çalışanlara, Arapça
bile bilmeden sadece Kur’ân mealleriyle her meseleyi halledeceklerini
zannedenlere, Allah’ın kitabında sorulduğu gibi sormak istiyoruz: فَأَيْنَ
تَذْهَبُونَ “Nereye gidiyorsunuz?!”[8]
[1] Buhârî, fedâilü’l-ashab 1; Müslim, fedâilü’s-sahabe 210-212.
[2] Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7.
[3] Buhârî, i’tisâm 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/361.
[4] Buhârî, rikâk 26; Müslim, fedâil 17-18.
[5] Tirmizî, ilim 10; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 2.
[6] Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.
[7] Muvatta, kader 3.
[8] Tekvîr sûresi, 81/26.
Sünnetin Tesbitine Tesir Eden Âmiller
Sahabe, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramıştı.
Çünkü, Kur’ân-ı Kerim, Allah
Resûlü’ne iniyor, O’nun tarafından tebliğ ediliyor, açıklanıyor ve yaşanıyordu
ki, anlamanın bütün faktörleri mevcuttu.
1.Kur’ân’ın Sünnete Teşviki
وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا
وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “(Farz, vacib, sünnet,
müstehab, âdâb adına) Resûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden
menediyorsa, ondan da kaçının.”[1] buyuruyordu.
Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden مَا ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlüv
adına Kur’ân olsun, isterse vahy‑i gayr‑i metlüv adına kudsî hadis ve hadis
olsun, Resûl’ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, ف edatıyla da, bunlara behemehal
ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu.
Aynı şekilde, ister Kur’ân
yoluyla, isterse içtihatları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Resûlü’nün
nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin
devamında: “Allah’tan korkun!” diyerek, bunun bir takva meselesi olduğunu ve
kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu.
Sahabe bunu çok iyi anlıyor ve Resûlullah’ın her sözüne, her fiil ve takrîrine
uymakla takvanın kazanılabileceğini, yani Allah’ın vikayesine girilebileceğini
düşünüyor ve hayatını hep O’nun vesâyetinde sürdürüyordu.
Zaten, âyetin sonu ki:
“Şüphesiz, Allah’ın ikâbı çok şiddetlidir!” tehdidini de gündeme getirdiğinden,
sahabi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu
olamazdı.
Keza: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ
يَرْجُو اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلأَخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً “Şüphesiz,
Resûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok
zikredenler için güzel bir misal vardır.”[2] âyet-i nurefşânı, şu eğri büğrü
yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gaileli
yürüyüşte ancak Resûlullah’ın sünnetine temessükle sahil‑i selâmete
çıkılabileceğini ilan ediyordu ki, O’nu bulan ve uğrunda seve seve can veren
sahabe-i kiram hazeratı, ancak O’nun gemisine binmekle kurtulunacağını ve
ötelerde O’nun gözlerinin içine bakılıp, O’nun işaretlerine göre hüküm
verileceğini, kendisine: “Bunlar için sen ne diyorsun yâ Muhammed?” diye
sorulduğunda, O’nun, başını yere koyup: “Ümmetî! Ümmetî!” diye onları
isteyeceğini ve kendisine Huzur-u İzzet’ten hitap tecellî edip: يَا مُحَمَّدٌ
اِرْفَعْ رَأْسَكَ، وَسَلْ تُعْطَهْ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ “Yâ Muhammed, kaldır
başını, iste verilecek, şefaat et kabul olacak!”[3] denileceğini çok iyi
biliyorlardı ve âdeta, ellerindeki Cennet’e girme varakalarını O’na vize ettirir
gibi, O’nun kapısına yöneliyor..
berzahta, mahşerde, sıratta O’nun tanımadığı
kişilerin takılıp yollarda kalacağından derin endişe duyuyorlardı.
Bu itibarla, O’nun attığı her adımı, her hareketi, söylediği her sözü yüz
işmizazlarına, tebessümlerine ve el işaretlerine varıncaya kadar takip ediyor,
belliyor, yaşıyor ve naklediyorlardı.
Zaten, bizzat O’nun fem-i mübarekinden şu
müjdeyi de işitmişlerdi ki, başka türlü hareket etmeleri de mümkün değildi:
نَضَّرَ اللّٰهُ امْرَأً سَمِعَ مِنَّا حَدِيثاً فَحَفِظَهُ حَتَّى يُبَلِّغَهُ
غَيْرَهُ “Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir
başkasına tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı
günde) ak etsin ve güldürsün!”[4]
Bir başka rivayette ise: نَضَّرَ اللّٰهُ عَبْداً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا
ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي “Allah, benim sözümü işitip, belledikten, (ruh ve
vicdanının kültürü hâline getirip, mahiyetiyle bütünleştirdikten) sonra, onu
tebliğ edenin yüzünü ak etsin ve güldürsün!”[5]
2.Resûlullah’ın Teşviki
Yukarıdaki hadisinde de görüldüğü üzere Efendimiz, sünnetinin bellenmesini ve
başkalarına tebliğ edilmesini teşvik ediyor ve böyle yapanlara da duacı
oluyordu.
Çünkü, vazifesinin ve getirdiği dinin temâdisi ancak bununla mümkün
olabileceği gibi, insanların kurtuluşu da buna bağlıydı.
Mekke’nin fethinden az önce, Rabîa kabilesinden Abdü’l-Kays heyeti Resûlullah’a
gelerek: “Yâ Resûlallah, biz sana çok uzak mesafelerden geliyoruz.
Aramızda
Mudar kâfirlerinden falan kabile var.
Bu yüzden de haram ayların dışında sana
gelmemiz mümkün değil.
Bize kısaca bir şeyler emret de, arkada bıraktıklarımıza
haber verelim, verelim de o sebeple biz de Cennet’e girelim!” dediler.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara bazı şeyler emretti, bazı
şeyleri de yasakladı ve sözlerini şöyle bağladı: اِحْفَظُوهُ وَأَخْبِرُوا بِهِ
مَنْ وَرَاءَكُمْ “Bunları hıfzedin ve arkanızdakilere de haber verin!”[6]
Yine, Veda Hutbesi’nin sonunda: “(Sözlerimi) Burada bulunan, bulunmayana tebliğ
etsin.”[7] buyurdukları gibi, sahih bir hadislerinde de, bildiği bir şeyi
gizleyip tebliğ etmeyeni: مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ ثُمَّ كَتَمَهُ أُلجِِْمَ
يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ “Bir kimseye bildiği bir şeyden sorulur
da, o da bunu gizlerse, kıyamet günü kendisine ateşten bir gem vurulur.”[8]
şeklinde tehdit etmişlerdi.
Sahabe-i kiram, sünnetin kıymetini takdir ettikleri gibi, onu tebliğ ve
nakletmenin ehemmiyet ve lüzumuna da çok iyi inanmışlardı.
Onlar Efendimiz’in
teşvikleri karşısında coşup, tehditleri karşısında ürpermenin yanında bizzat
Kur’ân‑ı Kerim’in, bildiğini ketmedenlere tehditlerini de öyle anlıyor ve bu
değişik saiklerle sünnetin neşrine fevkalâde ihtimam gösteriyorlardı.
Evet onlar: إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ
وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ
إِلاَّ النَّارَ “Şüphesiz, Allah’ın kitabdan indirdiğini gizleyen ve onu az bir
paha karşılığı satanlar var ya, işte onlar, karınları dolusu ateşten başka
birşey yemezler.”[9] gibi âyetlerin şiddetli tehditlerini de iliklerine kadar
duyuyor, hissediyor ve kitabı da sünneti de hakkıyla belleyip, hakkıyla eda
etmeye ve başkalarına tebliğe çalışıyorlardı.
Ayrıca Efendimiz, Kur’ân’ı talim ettiği gibi, kendi sünnetini de aynı titizlikle
talim buyururlardı.
İbn Mesud Hazretleri: “Bize, Kur’ân âyetlerini talim eder
gibi, Tahiyyât’ı da talim ederdi.”[10] bir başka sahabi de: “Kur’ân âyetlerini
talim eder gibi, istihâre duasını talim ederdi.”[11] demektedir.
Allah Resûlü, söylediklerini herkes bellesin diye ağır ağır konuşur ve söylediği
şeyleri ekseriya üç defa tekrar ederdi… Bu hususta Hz.Âişe Validemiz
(radıyallâhu anhâ): “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), sözü -sizin
birbirinize zincirleme söylediğiniz gibi değil- ayıra ayıra söylerdi; saymak
isteyen, O’nun kelimelerini sayabilirdi.”[12] der.
O, bununla da kalmaz, ashabına sunduğu her şeyin, bir araya gelinip karşılıklı
gözden geçirilmesini ve müzakere edilmesini teşvik ederlerdi.
Bu mevzu ile
alâkalı bir hadis‑i şeriflerinde meselenin ehemmiyetine parmak basarak şöyle
buyururlar:
وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللّٰهِ، يَتْلُونَ كِتَابَ
اللّٰهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلاَّ نَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ
غَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ وَحَفَّّتْهُمُ الْمَلاَئِكَةُ وَذَكَرَهُمُ اللّٰهُ
فيِمَنْ عِنْدَهُ
“Herhangi bir cemaat, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını
tilâvet eder ve aralarında onu müzakere mevzuu hâline getirirlerse, şüphesiz
üzerlerine huzur ve sekîne iner, rahmet kendilerini kaplar, melekler onları
kuşatır ve Allah Teâlâ onları nezdindeki hayırlı topluluk arasında
zikreder.”[13]
Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu şekilde değişik
hadisleriyle ashabını Kur’ân ve Kur’ân’ın tefsiri mahiyetindeki sünnetini
belleme ve müşterek mütalâa etme mevzuunda devamlı teşvik buyurmuşlardır.
3.Sahabe-i Kiramın İştiyakı
Allah Resûlü’nün ashabı, gerek kitabı, gerekse sünneti öğrenme, müzakere etme ve
nakletme hususunda alabildiğine hâhişkâr idiler.
Evet, onlar, kendilerini bir
ateş çukurunun kenarında yakalayıp, berd ü selâma çıkaran Allah Resûlü’nün,
hayat veren o nurlu sözlerini, fiillerini, takrîrlerini belliyor ve bunları
sürekli aralarında müzakere ediyorlardı.
Bu hususta Enes b.Mâlik:
كُنَّا نَكُونُ عِنْدَ النَِّبيِّ * فَنَسْمَعُ مِنْهُ الْحَدِيثَ فَإِذَا قُمْنَا
تَذَاكَرْنَاهُ فِيمَا بَيْنَنَا
“Biz, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında otururken, O’ndan bir
söz işitir, yanından ayrılınca da, onu aramızda anar ve müzakere ederdik.”[14]
demektedir.
Aynı şekilde, bilhassa Suffe Ashabı, gecelerini namaz kılarak,
Kur’ân okuyarak ve ders yaparak geçirirlerdi; o kadar ki, bazen yetmişinin
birden, bir muallimin etrafına toplanıp, sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
Bir de bu ışık topluluğu Efendimiz’den aldıkları:
مَنْ جَاءَ مَسْجِدِي هَذَا، لَمْ يَأْتِهِ إِلاَّ لِخَيْرٍ يَتَعَلَّمُهُ أَوْ
يُعَلِّمُهُ، فَهُوَ بِمَنْـزِلَةِ اْلْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ
“Benim bu mescidime gelen hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir.
Böyle bir kişi, Allah yolunda mücahede eden kişi mevkiindedir.”[15] gibi
teşviklerle, O’ndan öğrenip bellediği her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde
başkalarına taşıyor ve bu kevserden herkesin yararlanmasını istiyorlardı.
Hem de
sadece erkekler değil, kadınlar bile aynı hâhişkârlığı gösteriyor ve erkeklerden
geri kalmamaya çalışıyorlardı.
Kadınlar, namazda erkekler ve çocuklardan sonra saf bağladıklarından, çok defa
Efendimiz’in söylediklerini duyamıyorlar, hatta mescidi bütünüyle erkekler
doldurunca da dışarıda kalıyorlardı.
Bundan ötürü kaç defa gelip: “Yâ
Resûlallah, sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize yer kalmıyor.
Bize ayrı
bir gün tahsis buyursanız.”[16] diye ricada bulunuyorlardı.
Efendimiz de
bunların ricasını kırmıyor ve onların herhangi bir günde, herhangi bir yerde
toplanmalarını emir buyurarak, kendilerine gerekli hususları talim ediyorlardı.
Ezvâc-ı tâhirât, kadınlık âleminin muallimeleriydiler.
Sabah-akşam Resûlullah’la
beraber olan bu nezih kadınlar, Kur’ân’dan, sünnetten öğrendikleri şeyleri,
kadınlık âlemine intikal ettiriyorlardı.
O’ndan duyduklarını, gelecek nesillere
intikal ettirmek için, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek
solukları sürekli onların ruh ciğerlerine doluyordu.
Bu soluklar, Hz.Safiyye
Validemiz’le ta Hayber’e, Meymûne Validemiz’le Âmir İbn Sa’saaoğulları’na, Ümmü
Seleme ile Mahzumoğulları’na, Ümmü Habîbe ile Emeviler’e, Hz.Cüveyriye ile de
Mustalikoğulları’na gidip ulaşıyordu.
Bu pâkize kadınlar, Allah Resûlü’nden her gün öğrendikleri yeni yeni şeyleri
kendi kabileleri arasında naklediyorlar ve mevkilerinin gerektirdiği mürşidelik,
muallimelik vazifelerini bihakkın yerine getiriyorlardı.
Bu değişik kabileler
de, Efendimiz’in hane-i saadetlerinde bulunan “Ezvâc-ı Tâhirât” nam
temsilcileriyle şeref duyuyor ve iftihar ediyorlardı.
4.İz Bırakan Sözler ve Unutulmayan Hâdiseler
Resûl-i Ekrem, çok defa öylesi hâdiseler münasebetiyle ve öyle şartlar altında
irad-ı kelâmda bulunuyorlardı ki, o şartlarla koordinatlanan sözlerin
bellenmemesi ve bellendikten sonra da unutulması mümkün değildi.
Hâdiseler, her
zaman hatırlanacak ve kendilerini hissettirecek ağırlıkta idi..
ve her hatıra
gelişlerinde de onlar vasıtasıyla irad edilen sözlerin tahatturuna vesile
oluyorlardı.
Şimdi, bu hususla alâkalı birkaç misal arzedelim:
1.Allah Resûlü’nün mânevî kardeşi Osman İbn Maz’un vefat etmişti.
Allah Resûlü,
herhangi bir cenaze için fazla ağlamazdı ama, Hz.Hamza (radıyallâhu anh) gibi,
Osman İbn Maz’un için de çok ağlamıştı.
Hatta denebilir ki; onu su ile yıkamadan
önce, Cennet kevserlerinden daha değerli olan kendi gözyaşlarıyla yıkamış ve
aynı zamanda eğilip, mübarek dudaklarını onun alnında gezdirmişti.
Bütün bunları
gören bir kadın: “Ne mutlu sana Osman, Cennet’te bir kuş oldun!” deyince de,
hemen tavrını değiştirmiş ve o kadına dönerek: “Ben peygamberim, kendime ne
olacağını bilmiyorum; sen ne biliyorsun?” demişti ki, insan üzerinde şok tesiri
yapan böyle bir hâdisenin ve hele bu hâdise münasebetiyle Allah’a karşı birini
temize çıkarmanın kimseye düşmeyeceği: “Vallahi, bundan böyle kimseyi tezkiye
etmem!”[17] diyen o kadın ve orada bulunan diğer sahabilerin unutmasına imkân
var mıdır.
2.Hem meselâ; Uhud Savaşı’nda Kuzman, çok iyi savaşmış ve kendini bomba gibi
müşrik topluluklara çarpmış ve çarptığı her topluluğu da darmadağın etmişti.
Onun böyle civanmertçe savaştıktan sonra öldüğünü görenler, şehit olduğuna
hükmetmişlerdi.
Buna karşılık Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise:
“Hayır, o Cehennem’dedir!” buyurmuşlardı.
Neden sonra yanına gelen biri,
yaralarının acısına dayanamayarak intihar ettiğini; veya ondan: “Ben, dinim için
değil, sadece soy gayretiyle savaştım.” sözlerini işitecek ve işin perde
arkasını anlayacaktı.
Şimdi, Uhud Savaşı anıldıkça bu hâdiseyi ve Resûlullah’ın
bu münasebetle irad buyurdukları: “Allah, bu dini bir fâcirle de teyit
eder.”[18] sözünü hatırlamamak mümkün mü?
3.Emîrü’l-mü’minîn, halife-i rûy-i zemin Hz.Ömer İbnü’l-Hattab naklediyor:
لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ r
فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فُلاَنٌ شَهِيدٌ.
حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ
فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ r: كَلاَّ، إِنِّي رَأَيْتُهُ
فِي النَّارِ، فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا أَوْ عَبَاءَةٍ.
ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ
r: يَا ابْنَ الْخَطَّابِ! اِذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ أَنَّهُ لاَ يَدْخُلُ
الْجَنَّةَ إِلاَّ الْمُؤْمِنُونَ
“Hayber günü, Resûlullah’ın ashabından birkaç kişi gelerek: ‘Falan şehit, falan
şehit.’ dediler.
Sonra, (vurulup yere düşmüş) birine rastlayıp, ‘Falan da şehit
olmuş.’ diye söylendiler.
İşte o zaman Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) müdahele etti ve: ‘Hayır, ben onu ateşte gördüm; çünkü o, daha taksim
edilmeden ganimet malından bir bürde almış.’ açıklamasında bulundu ve sonra da
bana: ‘Ey Hattaboğlu, halkın arasına gir ve: ‘Cennet’e mü’minlerden başkası;
yani inanan, iman ve emniyetin temsilcisi olanlardan başkası giremez.’ diye
seslen.’ buyurdu.”[19]
Evet, şehit dendikçe, Hayber’den söz açıldıkça, ganimetlerden bahsedildikçe ve
Cennet’e gireceklerin vasıfları söz konusu edildikçe, sahabe, hep bu vak’ayı ve
bu vak’a münasebetiyle irad buyurulan hadis-i şerifi nasıl hatırlamamazlık eder
ki?
Evet, hadis-i şerifler ve sünnete ait kudsî hakikatler, hâdiselerle öylesine,
zihinlere, ruhlara perçinleniyordu ki, aradan yıllar ve yıllar geçse de onların
hafızalarından silinmesi mümkün değildi.
Evet onlar, duyduklarını unutmadılar.
Aksine ruhlarının derinliklerine işlediler, dimağlarına nakşettiler ve hiçbir
şey eksiltmeden gelecek nesillere aktardılar.
4.Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalâde
edepliydi..
ve bu edepleri de mârifetleriyle mebsûten mütenasipti.
Bazen O’na
birşey sormaya bile hayâ ederlerdi de O huzurun edebini bilmeyen birisi gelsin,
bir şey sorsun diye beklerlerdi.
Derken bir gün, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda
otururlarken bir bedevî, (Dımam b.Sa’lebe) içeri girdi ve bir hayli kabaca:
“Hanginiz Muhammedsiniz?” dedi.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem),
ashabı arasında sırtını bir yere dayamış oturuyordu ve sahabe: “İşte, şu sırtını
duvara dayamış olan beyaz tenli insan!” diye karşılık verdi.
Adamcağız, bu defa:
“Ey Abdülmuttalib’in oğlu!” diye hitab etti.
Efendimiz: “Seni dinliyorum.”
buyurdular.
Adam: “Sana bazı şeyler soracağım; ama, soracaklarım pek ağırdır,
sakın gönlün benden incinmesin!” dedi.
Efendimiz de: “Aklına geleni sor!”
buyurunca, Dımam: “Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına söyle: Allah mı
seni bütün bu halka peygamber olarak gönderdi?” Efendimiz: “Evet!” buyurdu.
“Allah aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah
mı emretti?” Efendimiz: “Evet!” cevabını verdi.
Adam, orucu, zekâtı da aynı
şekilde sorup, hep “Evet!” cevabını aldıktan sonra: “Sen Allah’tan ne mesaj
getirdinse, ben ona iman ettim.
Kavmimin geride kalanlarına da elçiyim.
Ben,
Sa’d b.Bekr kabilesinden Dımam b.Sa’lebe’yim.” açıklamasında bulundu.[20]
Şimdi, bu vak’ayı ne Dımam b.Sa’lebe’nin, ne kavminin, ne de o gün mecliste
bulunup da, önce onun saygısızlığını, sonra da gözleri yaşartacak imanını gören
sahabe-i kiramın unutması mümkün mü? Hayır; asla ve kata.
Bunca şok hâdise ile
zihinle bütünleşen bir şeyin unutulması mümkün değildir.
5.Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Übey b.Ka’b’ı çağırdılar
ve: “Sana Beyyine sûresini okumamı, Allah bana emretti.” buyurdular.
Übey b.
Ka’b Hazretleri: “Allah sana benim ismimi de andı mı?” diye sordu.
Efendimiz’de:
“Evet, andı.” cevabını vermesi üzerine gözleri yaşla doldu ve: “Demek,
Rabbülâlemîn katında anıldım!”[21] dedi.
Bu hâdise, Übey ve ailesi için öyle bir şerefti ki, aradan bir asır geçtikten
sonra torunu: “Ben, Allah’ın, kendisine Beyyine sûresini okumasını Resûlü’ne
emrettiği zatın torunuyum!” diyecekti..
Bunu unutmak, ne Übey için, ne ailesi,
ne de çocukları ve torunları için mümkün değildi.
5.Sahabenin Dikkat ve Ciddiyeti
Bunlardan başka sahabe-i kiram, o işe programlanmışcasına, Kur’ân’ın ve sünnetin
bir harfinin bile zayi olup gitmesine tahammülleri yoktu.
Aslında, Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu mevzuda aynı tehâlükü gösteriyordu.
Vahyi
yakalamak, bir tek harfini olsun zayi etmemek için dilini dudağını oynatıyor ve
değişik tavırlara giriyordu.
Bu O’nun, henüz tam teminat almadığı günlere ait,
vahiy emanetine karşı gösterdiği beşer üstü gayretti.
Bu sebeple, “Onu hemen
yakalayayım diye acele edip, dilini oynatmana ve bu şekilde kendine eziyet
etmene gerek yok; onu senin sinende toplamak da, okutmak da Bize aittir.”[22]
mealindeki âyet inmiş ve O’nun temiz tabiatının derinliklerinde yatan, O’na
mahsus itminan üstü itminanı ortaya çıkarmıştı.
Evet, nasıl ki Efendimiz, vahiy mevzuunda bu denli tehâlük gösteriyordu; öyle de
sahabe-i kiram hazerâtı da, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ağzından çıkacak tek bir harfin bile zayi olup gitmemesi için ölesiye bir
tehâlük gösteriyorlardı.
Onlar bütünüyle: “Bu, bir daha ele geçmez bir
fırsattır; insan hayatta bazı şeyleri değerlendirme turnikesine bir sefer girer;
girer ve onun karşısında bir hedef konur ve bu hedefe bir defa ok atma fırsatı
verilir.
Aman, okumuzu iyi atalım, isabet ettirelim ve bu büyük fırsatı zayi
etmeyelim.” düşüncesindeydiler.
Çünkü, Allah Resûlü kendilerine dinlerini
açıklıyor ve öğretiyordu.
Onlara Kur’ân’ın tefsirini sunuyor ve ebedî hayatı
kazandıracak düsturları talim ediyordu.
Dolayısıyla onlarda, kapalı hiçbir şey
kalmasın istiyorlardı.
Emevi hilâfetinin daha ilk yıllarında, İslâm askerleri İstanbul surları önünde
savaşıyorlardı.
Bu arada, bir yiğit, yalın kılıç ortaya atılmış, sağa sola
koşuyor ve düşman saflarına saldırıyordu.
Onu böyle gören askerler bağırıyor ve:
“Sübhanallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!” diyorlardı.
Bunun üzerine,
o güne kadar Allah Resûlü’ne karşı hep vefalı davranmış..
Medine’yi ilk
teşriflerinde mübarek evini O’na açmış..
gül devrinde hep O’nunla olmuş..
O’ndan
sonra da yolundan milim ayrılmadan hep aynı çizgide yürümüş..
ve en yaşlı
döneminde de kendini atın sırtına bağlattırarak, Konstantiniyye’nin fethine,
Anadolu misafirliğine ve ötelere yürümüş, peygambere birkaç ay mihmandarlık
yapmasına bedel gibi, birkaç asırdan beri, mihmandarlığını yaptığımız Ebû Eyyub
el-Ensarî Hazretleri (radıyallâhu anh) hemen öne atıldı ve:
“Ey insanlar, siz, bu ‘Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!’ âyetini
yanlış tevil ediyorsunuz.
Bu âyet, biz ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur.
Allah, İslâm’ı kuvvetlendirip de, onun yardımcıları çoğalınca, biz de kendi
aramızda, ‘Allah, İslâm’ı güçlendirdi ve İslâm’ın yardımcıları çoğaldı.
Artık,
biraz da ziyan olan mallarımızın telafisine çalışsak; kaybettiğimiz
dünyalığımızı yeniden kazanmaya baksak iyi olacak.’ dedik.
Bunun üzerine Cenâb-ı
Allah, işte bu âyeti inzal buyurdu ve bize şunları hatırlattı: ‘Varınızı,
yoğunuzu Allah yolunda harcamamak, infak etmemek suretiyle kendinizi kendi
ellerinizle tehlikeye atmayın.
Asıl tehlike, malların üzerine oturmak, gazayı
terk etmek ve dünyalığa dalmaktır.’ “[23]
İşte, sahabi, Resûl-i Ekrem’den dinini doğru olarak böyle öğreniyor, tahkik
ediyor ve en ufak bir yanlış anlamaya meydan vermiyordu.
6.Kur’ân ve Sünnetin Oluşturduğu Orijinal Ortam
Sonra, ilk halleri itibarıyla o ibtidaî topluluk içinde İslâm adına, Kur’ân
adına gelen her şey çok orijinaldi.
Kitab ve Sünnete ait her şey onlara çok
orijinal geliyordu.
O günün insanı her şeyi o kadar yeni, o kadar cazip
buluyordu ki, inançlarını, zihniyetlerini, tavır ve davranışlarını değiştiriyor
ve akıl almaz bir farklılık gösteriyorlardı.
Daha doğrusu çölde çadırda yaşıyan
bu bedevi kavim, çok kısa bir zamanda hem de kıyamete kadar gelecek insanlığın
mürebbileri olmaya hazırlanıyordu.
Evet, her gün semadan yeni yeni sofralar iniyordu onların önlerine.
O saf, o
duru, o hiçbir şeyden haberdar olmayan cemaat, her gün yeni bir şeylerle
karşılaşıyor yeni yeni şeylere muhatap oluyordu.
Onlar, fıtraten son derece zeki
ve hafızaları alabildiğine kuvvetliydi ki; bir defa söylenileni bile beller ve
bir daha da unutmazlardı.
Hafıza fonksiyonunun bilgisayara devredildiği ve
nesillerin hafıza mâlulü olduğu şu zamanda bile öyle hafıza dâhileri çıkmaktadır
ki, Kur’ân-ı Kerim’i iki ayda, üç ayda hıfzedebilmektedir.
Hâlbuki, o bâdiyenin
sade ve safdil insanlarının her biri birer hafıza dâhisiydi.
Duydukları şeyi
hemen ezberliyorlar ve bir daha da unutmuyorlardı.
Hudeybiye Musalahası’ndan sonra, Allah Resûlü, hem Arap kabilelerine, hem de
dünya devletlerinin liderlerine nâmeler gönderdi.
Dört bir yana dağılan bu
elçiler, elçilerle beraber muallimler, gittikleri her yerde Kur’ân ve Sünnetten
bilip öğrendikleri şeyleri başkalarına da anlattılar.
Müsâlaha sonrası barış
ortamını çok iyi değerlendirip kabileler arasına girdiler ve her ocağı, her
bucağı bir medrese hâline getirerek herkese Kitab’ı ve Sünneti anlattılar.
Öyle
ki daha Mekke’nin fethinde Resûlullah’ı dinleyenlerin sayısı on bini aşıyordu.
Bu ilim-irfan seferberliğinde, erkeklerin yanında kadınlar, onların arasında da
Efendimiz’in pâk zevcelerinin hizmeti başlı başına bir destandı.
Böyle hızlı bir
tempo ile sürdürülen irşat ve tebliğ, talim ve terbiye sayesinde bir iki sene
sonra Veda Haccı’na gidilirken Efendimiz’in etrafında yüz bini aşkın insan
vardı.
Bu hac esnasında, değişik yerlerdeki hutbeleri ve fetvaları büyük ölçüde
sünnet yörüngeliydi ki, başlı başına bir telife esas teşkil edebilirdi.
Evet O, bu hac esnasında etrafındaki halka halka insanlara mirastan bahsetti..
kan davalarının kaldırıldığını anlattı..
kadın haklarından söz etti..
faizin
haram olduğunu duyurdu..
ümmetin gelecek hayatıyla alâkalı nasihatlarda
bulundu..
ve bütün bunları orada bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesini
istedi.
Artık, din kemale ermiş, nimetler tamamlanmış ve Allah, mü’minler için
İslâm’dan hoşnut olduğunu beyan buyurmuştu.
Bütün bunlar hoş şeylerdi; ama biraz
poyraz gibi esiyordu.
Zira sahabe bunlardan, biraz da, Efendimiz’in nübüvvet
vazifesinin hitama erdiğini ve maddeten aralarından ayrılacağını anlıyordu.
Bu
itibarla da, bir yandan hıçkırıklara boğulurken, bir yandan da can kulağıyla
O’nu dinliyordu.[24] Zaten, belli bir süre sonra, Kur’ân’dan en son inen:
وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ
مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döneceğiniz bir günden sakının ki,
o gün herkes kazandığının karşılığını görür ve kimseye zulmedilmez.”[25] âyeti
de dine sahip çıkma meselesinin ehemmiyetini bir kere daha anlatıyor ve sahabe-i
kirama vazifelerinin ağırlığını..
Resûlullah’a ve O’nun 23 yıl boyunca tebliğ
ettiği dine vefanın ne derece mühim olduğunu âdeta son bir defa daha ihtar
ediyordu..
ediyordu ve sahabe, bunun farkındaydı.
Dinlediler, bellediler, tahkik ettiler, yaşadılar ve naklettiler… Böylece sünnet
de, Kitab gibi o pâk kanallardan başlayarak, yine pâk kanallardan geçe geçe
bugünlere geldi ulaştı..
ve tabiî kıyamete kadar devam edecek “ani’l-merkez”
gücüyle…
[1] Haşr sûresi, 59/7.
[2] Ahzâb sûresi, 33/21.
[3] Buhârî, tefsir (2) 1; Müslim, iman 322.
[4] Tirmizî, ilim 7; Ebû Dâvûd, ilim 10.
[5] İbn Mâce, mukaddime 18.
[6] Buhârî, iman 40; Müslim, iman 24.
[7] Buhârî, ilim 9, 10, 37; Müslim, hac 446; kasâme 29.
[8] Tirmizî, ilim 3; Ebû Dâvûd, ilim 9.
[9] Bakara sûresi, 2/174.
[10] Buhârî, isti’zan 28; Müslim, salât 59.
[11] Buhârî, teheccüd 25; Tirmizî, vitr 18; Ebû Dâvûd, vitr 31.
[12] Buhârî, menâkıb 23; Müslim, zühd 71.
[13] Müslim, zikir 38; Tirmizî, kırâât, 10; Ebû Dâvûd, vitr 14.
[14] Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ liahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, 1/363-364.
[15] İbn Mâce, mukaddime 17; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/418.
[16] Buhârî, ilim 35; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/34.
[17] Buhârî, cenâiz 3; menâkıbu’l-ensâr 46; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/237;
İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/600.
[18] Buhârî, cihad 182; Müslim, iman 178.
[19] Müslim, iman 182; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/30, 47.
[20] Buhârî, ilim 6; Nesâî, sıyâm 1.
[21] Buhârî, tefsir (98) 1-3; Müslim, fedâilü’s-sahabe 121-122.
[22] Kıyâmet sûresi, 75/16-17.
[23] Tirmizî, tefsiru’l-Kur’ân (2) 19; Hâkim, el-Müstedrek, 2/302.
[24] Müslim, hac 147.
[25] Bakara sûresi, 2/281.
Liderin Vasıfları
Efendimiz’in fetanetinin ayrı bir buudu da, O’nun, karşısına çıkan bütün
problemleri -hangi sahaya ait olursa olsun- gayet rahat ve tereyağından kıl
çekme kolaylığında çözmesidir ki, bu husus da yine O’nun risaletine şehadet eden
burhanlardandır.
Başarılı bir idareci ve lider için bazı önemli hususlar vardır.
Bunlardan bir
kısmını şöyle sıralamamız mümkündür:
1.Liderin sunduğu mesajlardan hiçbiri hayatla zıtlaşmamalı ve o, bu mesajların
geçerliliği hususunda, hem bugün, hem de yarınlar adına emin olmalıdır.
Bir insan, gözleriyle gördüğü bir vak’ayı, nasıl hiç çekinmeden ve tereddüt
etmeden anlatır, anlatırken de asla yalanlanacağından korkmaz; zira kendinden
emindir! Lider de sunduğu mesajlarda aynı duyguyu ve aynı emniyeti taşımalı ve o
mesajın doğruluğuna, gözüyle gördüğü bir hâdiseden daha kat’î inanmalıdır.
Hatta, muvaffakiyeti için sadece kendi inancı da kâfi değildir.
Aynı zamanda bu
mesajın hayatla zıtlaşmaması da gerekmektedir.
Yani sunulan mesajlar, hayatın
dönen çarkları içinde, tıpkı sırlı kapıların açılıp kapanması gibi onların
açılış ve kapanışını kendi hesabına değerlendirmeli ve o kapılara
takılmamalıdır.
2.Lider, tebliğinde ısrarlı olmalıdır.
Ayrıca o, mesaisini insan yetiştirmeye
teksif etmeli, sürekli insan unsuruyla meşgul olmalı ve onun çalışmalarında,
kültür her zaman ağırlığını muhafaza etmelidir.
3.Lider, kadrosundaki elemanları çok iyi tanımalıdır.
Kimi, neden mesul
tutacağını; kimden neyi ve ne ölçüde bekleyeceğini; kime hangi işi tevdi
edeceğini çok iyi bilmelidir.
Bunun yanında o, plânladığı işlerin seyrini öyle
ayarlamalıdır ki, ortadaki insan da, en aksiyoner insan da bu seyrin hızından
rahatsızlık duymamalıdır.
Ayrıca lider, bugünün işlerini dünden, yarınınkileri
de bugünden görmeli ve ona göre plânlamalıdır ki, bugünkü işlerin plânı,
yarınkilerin tatbikini aksatmasın.
Aksi hâlde yarının işleri ile bugünün işleri
hep birbirinin aleyhinde işler.
Evet, hakikî lider, seneler sonrasını dahi
bugün, toplumda gelişen hâdiselere göre tespit etmelidir ki; bugünkü işlerimizi
yarınki sürprizler bozmasın.
4.Lider, tebasına ait bütün problemleri çözmeye açık olmalıdır.
Bu problemler,
ferdî, ailevî, idarî, adlî, iktisadî ve içtimaî olabilir.
Lider bunların hepsini
gayet rahatlıkla çözmelidir.
5.Liderin ortaya attığı teklif, direktif ve prensipler hep tatbik edilebilir
cinsten olmalıdır.
Başarılı bir lider tatbik edilemeyecek ütopik tekliflerden,
her zaman kaçınır.
Aynı zamanda o, kendi tekliflerini herkesten önce yaşayan ve
ortaya attığı şeylerin hepsine en ince teferruatına kadar riayet eden insandır.
Diğer önemli bir husus da, liderin gaye-i hayali olan prensipler, esaslar,
zamanla aşınmamalı ve her zaman canlılığını koruyabilmelidir.
Öyle ki, her
devrin insanı ona müracaat ederken, hayat çeşmesinden kevser içiyor gibi, o
düsturları almalı ve onlarda bütün dertlerine derman bulmalıdır.
Senelerin,
asırların geçmesi bu esasları değiştirmemeli, aksine her geçen zaman onlara daha
da yenilik ve revnak kazandırmalıdır.
Başarılı bir liderde aradığımız ve birkaç maddesini saydığımız bu hususlar,
bütünüyle ele alındığında, görülür ve müşâhede edilir ki, dünyanın en başarılı
lideri, fetanet-i a’zam sahibi Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.
Öyle ki bu hükme,
bütün peygamberler de dahildir.
Zira O, saydığımız vasıfların hepsini, zirvede
ele almış, zirvede yakalamış ve zirvede temsil etmiş müstesna ve seçkin bir
şahsiyettir.
O’nun gibi bir ikinci şahsı göstermek de mümkün değildir.
Zaten, bizim bir iman olarak kabullendiğimiz bu hakikati, bugün batılılar,
bilgisayar ve kompüterler vasıtasıyla yeni yeni keşfetmeye -keşifleri, onları ve
onlar gibilerini ikna ederse sevinirim- başladılar.
Bazılarına göre sürpriz sayılan bu tespitin esası şudur: Değişik şahıslar,
onları büyük yapan bütün vasıfları, tespit edilip bir kompütere verilecek..
sonra da namzetlerden hangisinin en büyük olduğu, büyüklük kriterlerine göre
ortaya çıkarılacak.
İşte uzun çalışmalar neticesinde ve denemeleri tekrar tekrar
gözden geçirme sonucunda kompüter ekranları, bir zâtın birinciliğini
gösteriyordu; o da insanlığın iftihar tablosu Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dı
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
Evet, O da bir beşerdi ama, beşer gibi yaşamamıştı.
O, en büyük lider, en büyük
önder ve en büyük pişdârdı..
ve kendi gibi doğmuş, kendi gibi yaşamıştı.
Şimdi isterseniz, yukarıda mücerret bir fikir vermek için takdim ettiğimiz
hususları müşahhas misallerle biraz daha açalım:
Efendimiz, insanlığa öyle mesajlar getirmiştir ki bunların hiçbiri hayatla
zıtlaşmamış ve hayata ters düşmemiştir.
Hem O, söylediği bütün sözlerini
kendinden gayet emin olarak söylemiş ve hiçbir zaman tereddüt ve kuşku
soluklamamıştır.
Söylediği sözler arasında, Arş’tan ferşe; Cennet’ten Cehennem’e, ilk insandan
kıyamete kadar birçok meselenin şerh ve izahı vardır.
Bilhassa ümmetiyle alâkalı
hâdiseleri, bazen isimler de vererek, bir bir saymış ve anlatmıştır.
Hem de,
sanki bir televizyon ekranında seyredip de anlatıyor gibi anlatmış ve hiçbir
teşevvüş emaresi göstermemiştir.
Evet O, anlattıklarından hep emindi; zira
Cenâb-ı Hak, Kitab-ı Mübin ve İmam-ı Mübin’i O’nun gözleri önüne sermiş ve büyük
ölçüde kaderî bütün levhaları O’na müşâhede ettirmiştir..
O, görüyor ve
anlatıyordu.
Bu itibarla, elbette ki, böyle bir Zât’ın getirdiği prensipler de
“ebed-müddet” ömürlü olacaktır.
Sultanü’ş-Şuara Necip Fazıl, ne güzel der:
“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş gün batmış, ebed bizimdir!”
Şairimiz, bu sözleriyle inanmış bir insanın emniyet ve güvenini ifade ediyordu.
Bir de bu sözler, Efendimiz’in davası açısından ele alınınca ayrı bir derinliğe
ulaşır.
Günler doğup batabilir, yıllar ve asırlar geçebilir.
Ama, Hz.Muhammed
Aleyhisselâm’ın getirdiği mesajlar ebedlere kadar bâki kalacaktır!
1.O, Emîn ve Kararlıydı
İbn İshak anlatıyor: Kureyş Ebû Talib’e müracaat etti; Efendimiz’le anlaşma
yapmak istiyorlardı.
Ebû Talib yeğenini çağırdı ve: هَؤُلاَءِ أَشْرَافُ قَوْمِكَ
قَدِ اجْتَمَعُوا إِلَيْكَ لِيُعْطُوكَ وَلِيأْخُذُوا مِنْكَ “Bunlar Kureyş’in
efendileri.
Seninle bir anlaşmaya varmak istiyorlar.
Senden bazı tavizler almak,
kendileri de bazı tavizler vermek üzere buraya gelmişler.” dedi.
Allah Resûlü kendinden gayet emindi..
ve isteyeceği şeyi de iyi biliyordu.
Bu
itibarla onlara: “Ben sizden sadece bir tek kelime istiyorum.
Onu söylediğinizde
bütün Arab’a sahip olacak ve bütün Acem size dehalet için koşacaktır.” buyurdu.
Gelenler sevinmişti.
Heyecanla: “Canımız sana feda, söyle o kelime nedir?”
dediler.
Allah Resûlü yine aynı vakar ve ciddiyet içinde: لاَ اِلَهَ إلاَّ
اللّٰهُ dedi ve sözlerine devam etti: “Bunu dediğiniz zaman, yakın bir gelecekte
Araplara malik olacaksınız ve bütün insanlık pervaz edip size koşacaktır.”[1]
Ve koştu da…
Bu necip ve bu soylu millete kadar nice devletler ve nice milletler koştu.
Bilhassa hakikate çok erken uyanmış bu millet, ta on bir asır evvel, Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir güneş gibi ufukta tulû ettiğini
görünce hiç vakit fevtetmeden hemen O’na koştu.
Düşünün ki bir sene içinde, bin
çadır birden hem de hiç zorlanmadan Müslüman oluyor.
Bu samimî koşuşun
neticesidir ki o, on asır bu yüce tevhid davasının âfâk-ı âlemde bayraktarlığını
yaptı.
Tıpkı, Resûlullah’ın ilk sancaktarları Hamzalar, İbn Cahşlar, Mus’ablar,
Zübeyrler gibi, o da Himalaya eteklerinden kalkıp geldi..
ve asırlar sürecek bir
kavganın bayraktarlığı sorumluluğunu yüklendi.
Bir derin ruh ve şuurla hep O’nun
müdafaasını yaptı.
(Allah (celle celâluhu) bu necip milleti imana ve Kur’ân’a
hizmet yolunda ilelebet pâyidar eylesin!)
Evet, Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), emniyet ve güven
içinde, tavizsiz ve hayatla fevkalâde uyumlu mesajlar sunuyordu.
Sunarken de
bugününden emin, yarınından emin..
ve: “Yarın siz bütün Araplara hâkim
olacaksınız.
Kudsî ev, Kâbe de bütün insanlığın metâfı hâline gelecektir.” diyor
ve zamanı gelince de dedikleri aynen çıkıyordu.
Bugün değil sadece Kâbe, O’nun nurlu kabri de bir saygı ifadesi olarak,
kudsîlerin metâfı olmuştur.
Her yıl milyonlarca insan, kelebekler gibi o nur
hâlesinin etrafında pervaz edip uçuşmaktadır.
O gün Allah Resûlü bu sözleri
söylerken henüz hiçbir emare mevcut değildi.
Evet, bir lider, bir idareci için,
sözlerinin emniyet temin etmesi ve söylediği şeylere, önceden kendisinin inanmış
olması çok önemlidir.
Adiy b.Hâtim hâdisesini, daha önce başka bir münasebetle zikretmiştim;
müsaadenizle, bu mevzu münasebetiyle bir kere daha hatırlatacağım.
Orada
söylediğim gibi, Adiy, Hâtim-i Tâi’nin oğludur.
Hâtim ise cömertliği ile meşhur
bir insandı.
İşte bu Adiy, bize şöyle bir hâdise anlatıyor: Allah Resûlü’yle beraber
oturuyordum.
İçeriye bir adam girdi, eşkıyadan şikâyet etti: “Kervanlar
soyuluyor, mallar gasbediliyor, çapulculuk almış yürümüş!”; bir başkası:
“Kıtlık, kuraklık ortalığı kasıp kavuruyor, her tarafta insanlar açlıktan telef
oluyor!” dedi.
Onlar bu şikâyetlerini Allah Resûlü’ne arz ederken, Allah Resûlü de bana döndü
ve şöyle dedi:
هَلْ رَأَيْتَ الْحِيرَةَ؟ قُلْتُ: لَمْ أَرَهَا وَقَدْ عَرَفْتُ مَكَانَهَا
-Yâ Adiy, Sen Hîre’yi bilir misin?” Ben: “Hayır Yâ Resûlallah! Oraya hiç
gitmedim.
Fakat yerini bilirim.” dedim.
Allah Resûlü sözüne devamla:
فَلَيُوشِكَنَّ أَنَّ الظَّعِينَةَ تَرْحَلُ مِنَ الْحِِيرَةِ بِغَيْرِ جِوَارٍ
حَتَّى تَطُوفَ بِالْبَيْتِ
-Eğer ömrün olursa göreceksin ki çok yakında devesine binmiş bir kadın
yapayalnız olarak Hîre’den kalkıp, gelip Kâbe’yi tavaf edecek.” buyurdu.
Ben içimden “Tay eşkıyaları varken, böyle bir yolculuk nasıl gerçekleşebilir
ki?” dedim.
Ve yine devam etti:
وَلَيُفْتَحَنَّ عَلَيْنَا كُنُوزُ كِسْرَى، قُلْتُ: كِسْرَى بْنُ هُرْمُزَ؟ قَالَ:
كِسْرَى بْنُ هُرْمُزَ
–Yâ Adiy, ömrün olursa yine göreceksin! Bir gün Kisra’nın bütün hazineleri benim
ümmetimin eline geçecek.” Ben hayretle: “Hürmüz’ün oğlu Kisra’yı mı
kasdettiniz?” diye sordum: “Evet, Hürmüz’ün oğlu Kisra’yı.” buyurdu.
Ve Adiy
sözünü şöyle tamamlıyor: “Allah’a yemin ederim ki, Allah Resûlü’nün o gün
dediklerinin hepsini gördüm ve bunlara şahit oldum.
Ve bir de istikbale ait bir
şey söyledi.
Ümit ediyor ve inanıyorum ki onu da göreceğim.”[2]
İşte Allah Resûlü etrafına topladığı insanlara anlattığı ve sunduğu mesajları
böyle fevkalâde bir emniyet ve güven içinde sunuyor ve bunların hiçbirisinde,
zerre kadar şüphe ve tereddüt emaresi sezilmiyordu.
Zaten, haber verdiği şeyler
de mevsimi gelince Allah’ın (celle celâluhu) inayet ve keremiyle bir bir zuhur
ediyordu.
2.Zenginlerin Ayrıcalık İsteği
Bidayet-i İslâm’da Allah Resûlü’nün çevresinde fakirler vardı.
Bunların büyük
çoğunluğu da gençlerdi.
Küfürde kartlaşmış ve şartlanmış yaşlılar Allah
Resûlü’ne karşı sürekli inat ediyorlardı.
Vâkıa, يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ
أَفْوَاجاً “Allah’ın dinine bölük bölük giriyorlar.”[3] sırrı zuhur edince,
onlar da Allah Resûlü’nü kabullenme lüzumunu duydu ve kabullendiler ama,
bidayette O’nun etrafında sadece ve sadece gençler vardı.
Hem de fakir
gençler!..
Mekke müşriklerinden, kendini büyük kabul edenler, bu durumdan hiç
hoşlanmıyorlardı.
Sık sık Allah Resûlü’ne müracaat ederek, kendilerine, başka
hiç kimsenin ve bilhassa da fakirlerin yani, Bilâllerin, Ammarların, Yâsirlerin,
Habbabların gelmeyeceği bir gün ayırmasını istiyorlardı.
Onlar eşraftan
insanlardı, ayak takımıyla bir arada oturmazlardı(!) Belki onlar, o günün
cemiyetinde alışılagelmiş bir tavrı talep ettikleri için, bunu gayet mâkul ve
mantıkî bir istek kabul ediyorlardı.
Ancak durum hiç de onların tahminleri gibi
değildi.
Onlar böyle bir teklifin memnunlukla karşılanacağını zannededursunlar,
Allah (celle celâluhu), Habibini uyarıp hazırlamıştı bile:[4]
وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ
وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم
مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Sabah-akşam, Rabbilerinin rızasını isteyerek, O’na yalvaranları kovma.
Onların
hesabından Sana bir sorumluluk yoktur; Senin hesabından da onlara bir sorumluluk
yoktur ki, oları kovup zulmedenlerden olasın.”[5]
Sen büyük hesapların adamısın! Yanından fakirleri kovarak, müşriklerin
hidayetini ummak gibi küçük hesaplara giremezsin.
Zira bu zulümdür..
ve sen
zulümden çok uzaksın! Evet, sırf müşrikler hoşnut olsun diye fakirleri
uzaklaştırmak, en büyük zulümdü..
ve Allah, o en büyük adalet insanını ta baştan
garantiye almıştı.
Bu önemli mevzu, bir kez de Kehf sûresinde ele alınıp incelenir:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ
يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلاَ تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ
الدُّنْيَا وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً
“Sabah-akşam Rabbilerinin rızasını dileyerek, O’na yalvaranlarla beraber sen de
sabret.
Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma.
Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan
kimseye zinhar uyma!”[6]
Kur’ân O’na şöyle diyordu:
Sabah-akşam davada, düşüncede, duyguda “Allah” deyip, inleyenlerle beraber ol;
ve gözünü başkalarına dikme! Onlarla otur, onlarla kalk! Çünkü Allah’ın (celle
celâluhu) rahmeti onlarla beraberdir.
Gözünü sakın onlardan ayırma.
İhtimal,
Allah (celle celâluhu) insanlığa rahmet ederken, Ammar’a bakar rahmet eder..
Yâsir’e bakar rahmet eder..
Küçük Ali’ye bakar rahmet eder..
Habbab’a bakar
merhamet eder ve İbn Mesud’a bakar merhamet eder.
Onlar yeryüzünde Allah’ın
(celle celâluhu) matmah-ı nazarıdır.
Onlar belâ ve musibetleri defeden
paratonerler gibidirler.
Sen de onlarla bulunmaya bak!
Kur’ân bunları öyle bir dönemde söylüyor ki, Allah Resûlü’nün etrafında bu
üç-beş fakirden başka kimse yoktur.
Ama O, bu dönemde bile gelecekten fevkalâde
emin..
herkesin hatta o mütemerrit, o firavun insanların bile, pek çoğunun
yumuşayıp İslâm’la kucaklaşacaklarına ve Kur’ân’ı kabullenip başlarına tâç
yapacaklarına inanır.
Bu itibarla, nasıl olsa gelecekler adına, şimdi
yanındakilerini niye kovsun ki!
Hem Allah Resûlü onları nasıl yanından uzaklaştırabilirdi ki, bizzat kendisi
şöyle buyurmaktadır: “Cennet şu üç insana müştaktır.
Ali, Selman ve Ammar…”[7]
Evet, herkes Cennet’e müştak iken, Cennet onlara müştak..
âşıkın mâşuka,
gözlerin cemale, vicdanların rü’yete, kalbin müşâhedeye iştiyakla dolu olduğu
gibi müştak…
İki Cihan Serveri, etrafını alan bu ilk kadronun, bu fakir insanların bir gün
cihan çapında bir inkılâp yapacak kadro olduğunu daha işin başında biliyor ve
attığı her adımı ona göre atıyordu.
Dünyanın şarkının da garbının da bir gün
mutlaka O’nun getirdiği hakikatlere teslim olacağından zerre kadar şüphesi
yoktu..
Cenâb-ı Hakk’ın vaadinden emindi ve itminan içindeydi.
Müşriklerin isteklerini reddetti.
Onlara iltifat bile etmedi.
Bu zayıf ve fakir
insanlara gözünün bebeği gibi baktı ve onları, insibağ köpüklü huzurunun şerefli
mukimleri olarak hep aziz tuttu.
3.İnsan Unsuru İhmal Edilemez
Allah Resûlü, hayat-ı seniyyelerinde insan unsurunu hiçbir zaman ihmal
etmemiştir.
Hatta insanların bir kısmını cepheye gönderirken, düşünce, fikir ve
ilim hayatı itibarıyla fakirliğe düşmemek için, insan, ilim ve kültür mevzuları,
gündemde o muallâ yerlerini hep korudular.
Başka türlü de olamazdı; zira
Kur’ân-ı Kerim O’na şöyle ferman ediyordu:
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ
فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنْذِرُوا
قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ
“Mü’minler toptan savaşa çıkmamalıdır.
Her topluluktan bir taifenin dini iyi
öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları
gerekmez mi ki, böylece, yanlışlıklara düşmekten sakınmış olsunlar.”[8]
Evet, mü’minler cihad ederken dahi arkada bir zümre kalmalı ve dini öğrenmelidir
ki, diğerleri dönünce de onlara dini öğretsinler.
Cihad farz-ı ayn olduğu zaman
bile, sizin ilim ve kültür yuvalarınızın kapıları sonuna kadar açık olmalıdır.
Eğer, her tarafı düşmanın sardığı o devrede, ilim irfan yuvaları kapatılır ve
herkes cepheye gönderilirse, maddî cihad kazanılsa bile, ilim ve kültür adına
çok şey kaybedilmiş olur.
Onun için İslâm, böyle fevkalâde durumlarda bile, bir
kısım insanların cepheye gitmeyip ilim ve kültür adına çalışma yapmalarını
emretmektedir.
Demek ki Allah Resûlü, ilim ve kültür seferberliğini en kritik
dönemde dahi ihmal etmemiş..
cepheye gitmeyenler, doğrudan doğruya kendilerini
ilme vermiş; gidenlere de, arkada kalanların garantisi verilmiş.
Daha önce de
temas ettiğimiz gibi işin başında, okuma-yazma bilen parmak sayısına
ulaşmıyorken, yirmi sene sonra okuma yazma bilmeyen tek insan kalmamıştı.
Böyle
bir netice ise, ancak Allah Resûlü’nün bu sahadaki gayret ve çalışmalarıyla elde
edilebilmişti.
Evet O, hiçbir zaman insan unsurunu ihmal etmemiş ve fertlerin her yönüyle
sağlıklı yetişmesini, milletin sağlıklı yetişmesini bilmiş..
öğretmiş,
öğretilmesini emretmiş..
nazarî şeyleri pratiğe dökmüş..
bizzat kendisi de bir
muallim gibi talebe yetiştirmiş..
ve ölü bir dünyada, ölü yığınlar içinde bir
ilim ve iman toplumu inşa etmişti.
İlk münşî ve mimardan sonra, toplum kendi idarecilerini artık kendi içinden
çıkarır ki, bu evvelkisine karıştırılmamalıdır.
Evet, ilme, düşünceye ve tekniğe açık bir toplum, kendisi gibi insanlar
tarafından idare edilir ve bu insanlar daima toplumun özü ve kaymağı
hükmündedir.
Sütün kaymağı yine süt olacağı gibi, altta kaynayan ilim, düşünce
ve teknik olursa üstte de bunlara ait kaymaklar olacaktır.
Allah Resûlü, bu
hususu da gayet veciz ifade etmiş ve: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl
olursanız, öyle idare edilirsiniz.”[9] buyurmuştur.
4.Bir Ülke Yetişmiş İnsanlarıyla Mamurdur
İnsan unsuruyla ilgilenmeyi emir ve teşvik eden birçok âyet‑i kerime vardır.
Bunların hepsine bakılabilse, İslâm dininin insana verdiği önem ve ehemmiyet
daha iyi anlaşılır.
Ancak biz, bu mevzuu işlemeyi, şimdilik düşünmediğimiz için
sadece fikir verme maksadıyla, bir iki âyete temas edip geçeceğiz:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ
بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İçinizde, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan men eden bir cemaat
olsun.
İşte başarıya ulaşanlar yalnız onlardır.”[10]
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ
وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ
“Siz insanlar arasında en hayırlı ümmetsiniz.
İyiliği emreder, kötülüğü men eder
ve tam olarak Allah’a inanırsınız.”[11]
Bu ve benzeri âyetler, İslâm’ın insana ve ilme verdiği ehemmiyeti göstermesi
bakımından fevkalâde mânidardır.
İslâm; kalb, ruh, his, duygu ve düşünceyi en iyi şekilde ve dengeli ele almış ve
onları yaratılış gayelerine yönlendirmiştir.
Ne ihmal, ne de dengesizlik..
bu
duyguların bütünüyle seyahat..
ve hepsiyle varlığın perde arkasını müşâhede..
Allah Resûlü de bunu, hayat-ı seniyyelerinde hiç mi hiç ihmal etmemiştir..
bu
bir rehber için çok önemlidir.
Nice rehberler vardır ki, ellerinin altındaki
insan ve imkânlarla zafer bekledikleri yerde fiyasko ile karşı karşıya kalırlar.
Daha doğrusu zafer kuşağında bir türlü falsolardan kurtulamazlar.
Kitle ruh
hâletinden istifade edip milleti sokağa dökenler, belki onun hissini
değerlendiriyorlardır.
Ama, süreklilik isteyen işlerde bu hiç de önemli
değildir.
Zaten, Allah Resûlü de bir his ve heyecanla insanları arkasında toplamayı hiç mi
hiç düşünmemiştir.
Çünkü böyle bir hisle toplananlar, başka bir hisle de dağılıp
gider ve onu yapayalnız bırakırlar.
Oysaki Allah Resûlü’nün etrafındaki insanlar
en ağır, en acı zamanlarda bile O’nu bırakmamışlardır.
Bırakmak şöyle dursun,
O’nun uğrunda ölmeyi hayatlarının gayesi bilmiş ve şehit olmayı canlarının
bedeli ve gayesi saymışlardır.
Diğer duyguların teker teker kullanılması, daha
doğrusu istismarı da böyledir.
Sadede dönüyoruz; evet, bir ülke, eğer mamur ise, o, insanlarıyla mamurdur ki,
Hz.Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) da bunu yapmıştır.
Dünyanın
çeşitli yerlerine gönderdiği insanların, gittikleri yerlerde, devleti ve
milletleri idare etmede, hatta mektep ve medreseler açmada hiçbir falso ve
fiyasko ile karşılaşmamaları gösteriyor ki, Allah Resûlü, arkasına aldığı
insanları çok iyi yetiştirmiş ve her şeyin üstünde insana önem vermiştir…
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/265.
[2] Buhârî, menâkıb 25; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 4/257; Hâkim, el-Müstedrek,
4/564.
[3] Nasr sûresi, 110/2.
[4] İbn Mâce, zühd 7.
[5] En’âm sûresi, 6/52.
[6] Kehf sûresi, 18/28.
[7] Tirmizî, menâkıb 33.
[8] Tevbe sûresi, 9/122.
[9] Deylemî, Müsned, 3/305.
[10] Âl-i İmrân sûresi, 3/104.
[11] Âl-i İmrân sûresi, 3/110.
Bir Liderde Olması Gereken Hususiyetler
Bir erkân-ı harp, askerî derinliklerinin yanında, aynı zamanda bir liderdir.
Onun için bir liderde olması gereken bütün hususiyetler, bir erkân-ı harpte de
olmalıdır.
Biz bu hususiyetleri birkaç madde içinde özetlemeye çalışacağız:
1)Her lider, seri ve sıhhatli karar verme özelliğine sahip olmalıdır.
Karar
verme, yapılacak işlerin esası mesabesindedir.
Ancak, her karar isabetli
olmadığı gibi, vakitsiz de olabilir.
İster gecikme isterse erken verilen
kararlar, asla isabetli kararlar değildir.
Onun için, bir liderin aldığı kararı,
sıradan bir karar olmaktan kurtaran hususiyet, zamanında ve isabetli alınmış
olmasında aranmalıdır.
Çok âni karar verilmesi gereken hayatî anlar vardır.
Lider, bu anlarda, sıradan
insanlardan ayrılır ve kendi buudunu yaşar.
O keskin zekâsıyla âniden karar
verir, verdiği karar da tam isabetlidir.
Hâlbuki ekseriyetle acele verilmiş
kararlar isabetten uzak olurlar.
Çünkü, isabet ve acele birbirinin zıttıdır.
İki
zıt ise bir arada zor bulunur.
İşte bu zor ânın adamı liderlerdir.
Onlar bu
zıtları çok kolay bir araya getirebilirler.
2)Her lider, fıtrî ve yaratılıştan bir şecaat ve cesarete sahip bulunmalıdır.
Cesur olmayan lider olamaz.
Lider, gözü kara, yüreği de pek olmalıdır.
Zaman
gelir o, tek başına kalabilir.
Fıtrî cesareti, onu işte o anda zilletten
kurtarır.
Davasını ve idealini yalnız göğüsleme zorunda bulunduğu böyle bir anda
lider, arkasında binlerce insan var gibi davranabilmelidir ki, varılması gereken
hedefe ulaşabilsin.
Evet, lider asla ölümden korkmamalıdır.
Her şeyden korkan, ürken, saklanmada
lider olabilse de, sevk ve idarede asla lider olamaz…
3)Lider asla gevşemeyen bir irade insanıdır.
O’nun, kararından dönmesi veya
inancından taviz vermesi kat’iyen düşünülemez.
Ümit onun ayrılmaz dostu, yeis
ise, rüyalarına dahi misafir etmeyeceği baş düşmanıdır.
Karşısındaki engel,
ancak sonsuzlukla ifade edilebilecek Cehennem dahi olsa, lider onu rahatlıkla
atlayıp geçebilecek bir metafizik gerilime sahip olmalıdır.
Zaten başka türlü
kitleleri nasıl cezbedip arkasından sürükleyebilecektir ki? Evet, lider, tersyüz
edilemeyecek bir irade insanıdır.
4)Lider, mesuliyetinin şuurunda olan insandır..
ve sorumluluk duygusu onun
ayrılmaz bir parçasıdır.
Etrafındakiler teker teker dağılsa, o yine bu
sorumluluk duygusuyla tek başına ideali olan o ağır yükü omuzlayıp götürmeye
çalışır.
Evet o, kendisinin bu denli mesul olduğuna inanır.
Hiçbir engel ondaki
bu inancı zaafa uğratamaz.
Öyle ki mesuliyet duygusu âdeta onda, bir fikr-i
sabittir.
5)Lider, ileri görüşlü ve zaman üstü olmak zorundadır.
O, seneler sonra vuku
bulacak istikbale ait bütün hâdiseleri, mazide olmuş hâdiseler berraklığıyla
gören sezen ve vereceği hükümleri bu anlayış içinde veren insan demektir.
Yoksa
bugün söylediklerini yarın ve yarınlar nakzediyorsa, o, aklı başında insanlar
için hiçbir zaman inandırıcı olamaz.
Lider, ileriyi görmelidir ki, vereceği kararlar da nihaî olsun.
Yoksa,
hâdiselerin yelpazesine göre karar vermek mecburiyetinde kalır ki, o da
müntesipleri arasında daima fikir ayrılıklarına ve düşünce farklılıklarına sebep
olur.
Bu ise, sürekli yıkım getirir.
Daha önce bir araya gelmiş ve bir cemaat
meydana getirmiş insanlar, her an değişen kararlar karşısında cemaat olma
keyfiyetini kaybederse, ayrı ayrı fikir ve düşüncenin bağlısı fertler durumuna
düşerler.
Öyle ise lider, firaset ve basiretin süt kardeşi olmalıdır…
6)Lider, ruhunda istikrarlı olan insandır.
O hiçbir hâdise karşısında vaziyet
değiştirmeyecek kadar sağlam karakterlidir.
En büyük muvaffakiyetlerinde mağlup
bir insanın ruh hâletini sergiler, yenilgilerini de nefis muhasebesi adına
değerlendirir.
Lider, nefsaniyet çeperini aşmış ve işin başındaki sadeliğini, hayatının sonuna
kadar sürdürebilmiş bir bahtiyardır.
O, hayatını âdeta bir musikî âhengi içinde
yaşar ve başladığı her işi başladığı perdede bitirir.
Hatta -Mustafa İsmail’in,
Kur’ân tilavetinde yaptığı gibi- iyi bir lider, hayatını daha bir üst perdede
noktalar.
Merhum Mustafa İsmail, Kur’ân-ı Kerim okumada eşine az rastlanan böyle
bir performans gösterirdi.
Çok defa başladığı perdenin üstünde okumasını
bitirirdi; ki zannediyorum az insana nasip bir mazhariyettir.
Şüphesiz bir liderin bu özelliğe sahip olabilmesi için onda, çok engin bir
tevazu anlayışının bulunması gerekir.
Böyle olmalıdır ki, ilk günlerini ve ilk
arkadaşlarını unutmasın!
7)Lider, insan sarrafıdır.
O idaresi altındaki insanları herkesten çok daha iyi
tanır.
Kimi nerede, ne kadar ve ne maksatla kullanacağını; kime hangi işi
gördüreceğini bilmeyen ve bunda isabet kaydetmeyen insan, kat’iyen iyi bir lider
olmak şöyle dursun, sıradan bir idareci bile değildir.
Lider bir işe en lâyık kim ise..
onu en iyi tespit eden ve vazifelendirdiği
insanları sonuna kadar aynı işte tutabilen..
yaptığı bu icraatında geriye adım
atmaya zorlayacak herhangi bir pürüzle karşılaşmayan insandır ki, o, âdeta
istidat ve kabiliyetleri tartan bir mihenk taşıdır ve yanılma payı da beşer
olduğunu hatırlatacak kadar azdır.
8)Lider, raiyyetinin her ferdi, kendini ona en sevgili bilecek kadar insanları
seven ve onlar tarafından da aynı ölçüde sevilen seçkin ruhtur.
Hem onun
raiyyetine, hem de raiyyetinin ona güveni tamdır.
9)Lider, hayatının hiçbir devresinde töhmet örsüne yatmamıştır.
Onun için, onun
istikbalinde tenkit çekicinden sızlanacağı tek hâdise yoktur.
Onun mazisi
yaşadığı gün kadar aydınlıktır..
evet, kim hangi garaz veya iyi niyetle
araştırırsa araştırsın, onun mazisinde, yüzünü kızartacak bir tablo bulamaz.
Bütün dünya hasım kesilse -iftira veya yalana başvurmadıkça- onun iffet ve
ismetine toz konduramazlar; onun hayatı hep istikamet içindedir.
10)Lider, çok yönlü bir insandır.
Ve her yönüyle de cemiyet içinde temayüz
etmiştir.
Onun karakter dünyasında zaaftan eser yoktur.
Bütün irdelemeler sadece
onun bu yönünü göstermeye hizmet eder…
Cihan tarihinin kaydettiği efsanevî liderler vardır.
Fakat bunların hiçbirinde,
yukarıda sıraladığımız hususiyetlerin bütününü görmek mümkün değildir.
Hatta
birkaçını dahi, kendinde toplamış lider sayısı oldukça azdır.
Büyük İskender, Anibal, Napolyon, Hitler ve bizim cephemizden Fatih, Yavuz,
Yıldırım, Celâleddin Harzemşah, Selahaddin Eyyubî, Tarık b.Ziyad ve kırk yıl
Rus’a karşı kavga veren Şeyh Şâmil gibi büyük dâhi ve liderler, elbette kendi
çaplarında büyüktürler; ancak, yukarıda sıraladığımız maddeler zaviyesinden bir
değerlendirmeye tâbi tutulacak olurlarsa, bunlardan hiçbirinin Liderler Lideri
Hz.Muhammed Aleyhisselâm’ın sözü edildiği yerde, isimlerinden bile
bahsedilemez.
Evet, yeryüzünde bütün hususiyetleri ve onda bulunması gereken bütün özellikleri
en üst seviyede ve eksiksiz nefsinde toplayan tek bir lider ve bir tek önder
vardır; o da hiç şüphesiz Hz.Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve
sellem).
Öyledir, çünkü O Resûlullah’tır.
Yaptığı bütün icraatı, Cenâb-ı Hakk’ın
teyidi altında gerçekleştirmektedir.
1.Hayatına Kısaca Bir Bakış
O’nun verdiği bütün kararlar, gayet süratli ve isabetliydi.
Hayatında, hiçbir
kararı fiyasko ile neticelenmemişti.
Nitekim yukarıda bunun müşahhas misallerini
uzun uzadıya anlatıp naklettik.
Bilhassa Uhud ve Huneyn’de, nasıl süratli ve
isabetli kararlar aldığını ve ordusunu mutlak bir hezimetten kurtarıp şanlı bir
zafer kazandığını altını çizerek ifade etmeye çalıştık.
O, fıtraten cesur ve şecaat sahibiydi.
Tek başına bütün insanlığa meydan
okurcasına, uzun, çetin ve çetrefilli bir yola çıkmıştı.
Ne fertlerden ne de
cemaatlerden korkmadan, çekinmeden yoluna devam etmişti.
Hatta, bazen orduda bir
bozgun olunca O atını mahmuzlar, düşmanın üzerine yürür ve bunu yaparken de
zerre kadar korku alâmeti göstermezdi.[1] Hatta, Hz.Ali (radıyallâhu anh) gibi
bir şecaat kahramanı, “Biz harp meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü’nün
arkasına sığınır ve itminana kavuşurduk.” diyor.[2]
O, bir gün, bir ağacın altında istirahat ediyordu.
Cesur bir düşman, O’nun
yanına kadar sokuldu ve kılıcını kaldırdı, tam vuracaktı ki Allah Resûlü
gözlerini açtı.
Bu cüretkâr adam Allah Resûlü’ne: “Şimdi seni benim elimden kim
kurtaracak?” dedi.
Efendimiz ise, kılını dahi kıpırdatmadan gayet sakin:
“Allah!!” dedi.
Adam, Allah Resûlü’nün bu büyüleyici cesaretinden ürperdi ve
farkına varmadan elindeki kılıcı yere düşürdü.
Bu defa kılıcı Allah Resûlü aldı
ve aynı soruyu ona sordu.
Adamın, aman dilemekten başka çaresi yoktu.[3]
İşte Allah Resûlü’ndeki cesaret buudu ve işte baş döndüren o büyük teslimiyet!
Medine’de bir gürültü işitilmişti.
Herkes heyecan ve korku içinde, yollara
dökülmüş gürültünün mahiyetini anlamaya çalışıyordu.
Biraz sonra gözler beliren
bir toz bulutuna ilişti.
Toz bulutu yırtılınca arasından süzülüp çıkan İki Cihan
Serveri’ydi.
“Korkulacak bir şey yok!” diyerek herkesi teskin ediyordu.[4]
İlk defa sesi, O işitmiş ve herkesten evvel Ebû Talha’nın (radıyallâhu anh)
atına binip süratle sesin geldiği yöne gitmiş..
tespit etmiş ve dönmüştü.
Hatta
Ebû Talha’nın o yürümeyen atı, üzerine Allah Resûlü binince o gece sevincinden
âdeta rüzgâr kesilmişti.[5] Tek başına, herkesi titreten bir gürültünün üzerine
yürüyen Allah Resûlü, normal insan normlarını aşan bir harikulâdelik
sergilemektedir.
Mağarada Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh), O’nun adına endişelenince “İki kişi
hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır (celle celâluhu)!” demiş..
kendi hakkında endişelenen bir sinenin çıldırtan endişelerini teskin etmişti.[6]
Zaten evinden ayrılıp, gözü dönmüş düşmanların arasından çıkıp gidişi de apayrı
bir cesaret destanı değil miydi?
O’nda, her zaman sarsılmaz ve sağlam bir irade vardı.
Bu iradenin ters yüz
edilmesi mümkün değildi.
Çünkü O’ndaki iradeyi Cenâb-ı Hak, gizli meşîetiyle
biledikçe bilemişti.
2.Ulaşılamayan Ululuk
O, daha doğmadan babası vefat etmiş ve yetimliği ta anne karnından başlamıştı.
Dolayısıyla da babadan gelecek destek ve bu desteğin insan üzerinde hâsıl
edeceği gevşeklik, O’nun için hiçbir zaman söz konusu değildi.
Zaten O’nun
davası bir yönüyle iradeye fer kazandırma davasıydı.
Altı yaşında da annesi vefat etmişti.
Hâlbuki bir insana, annesi kadar destek
olan veya bir insanda uzun süre kendi desteğini, anne kadar hissettiren ikinci
bir varlık yoktur.
Şimdi, bu mübarek destek de O’nun elinden alınmıştı.
Hâdiseler O’nu törpülüyor ve İki Cihan Serveri’nin iradesi, her geçen gün biraz
daha kuvvet kazanıp ışıldıyordu.
Sekiz yaşında da dedesini kaybetti.
Öyle bir dede ki, o bütün Mekke’nin ve
Mekkelinin de desteğiydi.
Şimdi o da bir seher yıldızı gibi kaybolup gitmişti.
Bütün bu hâdiselerle Allah (celle celâluhu), O’na güven kaynağı olarak sadece
Zât’ını nazara veriyor..
ve buna gölge düşürecek her şeyi çekip elinden
alıyordu.
Evet O’nu, O destekleyecek ve semavî teyidatıyla O terbiye edecekti.
Belki her destek ve kaide çekildikçe, Allah Resûlü, beşeriyetinin gereği bir
sarsıntı geçiriyordu; ancak ileride yükleneceği o büyük vazifeyi yüklenebilmesi
için, irade yönüyle de O’nun bilenmesi gerekiyordu.
Ta ki bir gün bütün dünya,
O’nun altından çekilse ve O boşlukta kalsa zerre kadar irkilme ve tereddüt
geçirmesin!..
Eğer O, bu olmamış şeye maruz kalsaydı, hiçbir şey olmamış gibi O
yine yerli yerinde olacaktı..
şayet böyle olmasaydı, Uhud’daki o sarsıntılı
dönemden sonra, O’nun düşmanı takip emrini vermesi nasıl mümkün olacaktı ki? O
öyle bir iradeye sahipti ki hem kendisi, hem de ashabı, o derece yaralı ve
yorgun olmasına rağmen düşmanı takip ediyor ve kendisi en önde gidiyordu…
O’nun hayatının tek lahzasında dahi panik yoktur.
Her biri başlı başına birer
aslan, en cesur sahabenin dahi sağa sola kaçıştığı devrede O, yerinden bir adım
dahi kımıldamamıştır.
Evet, O’nda öyle çelikten bir irade vardı.
Mekke’de çekmediği sıkıntı kalmamıştır ama, O, sarsılmamış..
hanımı, amcası peşi
peşine vefat etmiş -ki her ikisi de O’nun en büyük destekçisiydi- O’nda yine
zerre kadar bir ümitsizlik ve kararsızlık olmamıştır.
Taif’de taşlanmış, başı-gözü yarılmış ve bu esnada, melekten bir teklif almış:
Eğer Allah Resûlü müsaade ederse, Cibril, dağı Taiflilerin başına geçirecektir.
İşte o esnada bile, mübarek vücudunu kan içinde bırakan bu insanlara karşı
iradesinde bir gevşeme olmamış; aksine “Hayır!” demiş ve meleğin teklifini
reddetmiştir.[7] Aman Allahım! Bu nasıl iradedir ki, bu kadar zor durumda dahi,
kararlılığından kıl payı inhiraf etmemektedir.
İşte bu liderle ölüme gidilir ve işte bu lider için her şey feda edilir.
Çünkü
insan böyle bir liderle yolda kalmayacağını çok iyi bilir.
Darda kaldığı zaman
arkadaşlarını terk edebilen, dün, uğruna binlerce insanın öldüğü karar ve
prensipler, şimdi aynı fedakârlığı ondan beklediğinde bu prensip ve kararlardan
tavizler verebilen iradesi küflenmiş insanlar nasıl lider olabilir ve bunların
arkasından nasıl gidilir ki! Zaten günümüz insanını da sukut‑u hayale uğratan,
bu türlü -sözüm ona- liderler değil mi?
O, sapsağlam mesuliyet insanıydı, dipdiri bir irade kahramanıydı; O’na inen
Kur’ân, dağlara inseydi, onları paramparça ederdi.
O, müthiş bir sahib-i
iradeydi.
Tebliğ vazifesiyle vazifelendirilmişti.
Teker teker insanlara Allah’ı (celle
celâluhu) anlatacaktı.
Bu, âdeta yumurta kabuğu ile okyanusları boşaltmak kadar
zor bir işti.
Fakat Allah Resûlü, tereddüt etmeden bu işin altına girmiş..
fertleri insanî melekeleri ile yakalamış ve onların gönüllerine yıkılmaz tahtlar
kurmuştur.
İslâm’ı tebliğ, O’nun varlık gayesi olmuştu.
O, âdeta, ne dünya ne de ukbâ
endişesi taşımıyordu.
Cennetleri seyretme, kâb-ı kavseyne ulaşma dahi O’na
vazife mesuliyetini unutturmamıştı.
Yıldızların kaldırım taşı gibi ayağının
altına serildiği o yerlerden, çile ve mihnet dolu bu dünyaya dönmüş ve bizimle
olmuştu.
Çünkü, O, mesuliyetini vücudunun bütün zerreleriyle duyan, hisseden bir
insandı.
O’nda öyle bir mesuliyet anlayışı vardı ki, insan olmanın yüklediği
mesuliyetin ağırlığıyla her zaman inim inimdi.
Sözü uzatmaya ne hacet! O daha henüz bezleri arasında bir çocukken “Ümmetî,
ümmetî!” diyecek kadar kendi vazifesine göre programlanmış bir insandır.
O’nun
mahşerdeki iki büklüm hâli de bu sorumluluğun bir uzantısı.
Zaten böyle bir
mesuliyeti yüklenmeye O’ndan başka kim tâkat getirebilirdi ki! O, ilk insandan
son insana kadar âdeta bütün insanlığın mesuliyetini yüklenmiş gibi idi.
Allah Resûlü, zaman ve mekânın dar buudlarını aşan bir görüş ve firasete
sahipti.
Bu da bir şey mi? O’nun bakışları her zaman ebedî âlemin yamaçlarını
seyrediyordu.
Daha dünyada iken Cennet’i, Cehennem’i, Sırat’ı ve Mahşer’i bütün
teferruatıyla anlatan O değil miydi? Görüyor ve gördüklerini söylüyordu.
Ayrıca,
O’nun sıdkını konu edindiğimiz yerde de ısrarla üzerinde durduğumuz gibi,
istikbale ait söylediklerinin hiçbiri, O’nu, sözlerinde yalancı çıkarmamıştı.
O
ne dediyse vakti ve saati geldikçe hepsi zuhur etmiş bir kısmı da zuhur etmeyi
bekliyordu.
O’nun ileri görüşlü oluşunu anlatma bakımından Hudeybiye çok mühimdir.
Ve biz bu
hususa yukarıda tafsilâtıyla yer verdik zannediyorum.
3.Değişmeyen İnsan
İki Cihan Serveri, işe nasıl başladı ise hayatının seyrini hep aynı ölçü ve aynı
disiplin içinde geçirmiştir.
Mekke’de etrafında sadece bir köle, bir kadın, bir
çocuk ve bir hür insanın bulunduğu devrede, O’nun tavır ve hareketleri ne ise,
Veda Haccı’nda yüz bini aşkın insanın gözünün içine baktığı devredeki tavır ve
hareketleri aynıdır.
Hatta tevazuu, fetih ve muzafferiyetlerin, sağanak sağanak
O’nu ıslattığı dönemlerde daha da enginleşmiş ve tevazu kanatlarını yerlere
kadar indirmiştir.
Hayatı boyunca değişmeyen tek lider O’dur.
Bakın ki, başından bu kadar
sıkıntılar geçmiş ve bu sıkıntıların çoğuna da, doğrudan doğruya etrafındakiler
sebebiyet verdikleri hâlde, O, kat’iyen yeni bir tavır belirleme zaafına
düşmemiş, onlara karşı hep ilk davrandığı ölçüde davranmıştır.
Dost halkasına yenilerin ilhâkı ve bunların arasında hakikaten emsalsiz
insanların da bulunması, O’na eski dostlarını ve dostluklarını kat’iyen
unutturmamıştı.
O başta nasıldı ise, hep öyle kaldı.
4.Eşsiz Mahviyeti
Bir gün ashabıyla oturmuş, yemek yiyordu.
Oradan geçmekte olan bir kadın, O’na
laf attı: “Oturmuş da köle gibi yemek yiyor!” dedi.
Ve Allah Resûlü tavrını
değiştirmeden cevap verdi: “Evet, benden güzel köle mi olur! Ben, Allah’ın
(celle celâluhu) kölesiyim.” Sonra bu kadın aynı yüzsüzlüğüne devam ederek:
“Kendisi yiyor da bana yedirmiyor!” dedi.
Allah Resûlü onu da sofraya buyur
etti.
Kadın: “Hayır!” dedi, “Ben senin ağzındaki lokmayı istiyorum!” Allah
Resûlü ağzındaki lokmayı çıkardı ona verdi..
orada bulunanlar yemin ederek
söylüyor ki, o kadın ağzına bu lokmayı koyduğu andan itibaren Medine’nin en
iffetli kadınlarından biri hâline geldi…[8]
Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: “Kardeşim
titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum…”[9]
Melek geldi ve sordu: “Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?”
Cibril kulağına fısıldadı: “Rabbine karşı mütevazi ol!” Ve, Allah Resûlü cevap
verdi: “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul
peygamber olmak isterim…”[10]
Bütün bunlar olurken, dünyanın dört bir yanından gelen ganimet ve hediyeler
O’nun ayaklarının altına seriliyordu.
Fakat O, şahsı adına bunların bir
zerresinden bile istifadeyi düşünmüyor, gelenlerin hepsini ashabına dağıtıyordu.
O’nun bu tavrı; bütün bir hayat boyu hiç mi hiç değişmemişti.
Daha ne diyeyim,
Mekke fethinde başını o kadar eğmişti ki, Arş’a değen baş, orada semerin kaşına
değecek kadar eğilmişti…[11]
Sa’d b.Muaz (radıyallâhu anh) gelirken, yanındakilere: “Efendiniz için ayağa
kalkın!”[12] diyordu.
Hâlbuki sahabe ne zaman O’nu görse ve ayağa kalksa:
“Acemler gibi ayağa kalkmayın!”[13] hitabıyla karşılık veriyordu.
Miraç esnasında bütün peygamberlere imam olmuş ve onlara namaz kıldırmıştı.[14]
Ancak bu mazhariyet, O’nu yine değiştirmemiş..
ve: “Beni, Musa b.İmrân’a
(aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!”[15] demişti.
Ve bir başka seferinde de: “Beni,
Yunus b.Mettâ’ya (aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!”[16] diyecekti…
Gayb âlemine ait perdeler, nice kere O’nun gözünün önünden kalkmış ve O
verâların verâsını müşâhede etmişti.
Ancak Hz.Âişe’nin (radıyallâhu anhâ)
odasında ilâhî söyleyen cariyeler: “Bizim aramızda öyle bir Nebi var ki, yarın
ne olacağını bilir.” dediklerini duyunca, onları derhal susturmuş: “İlle de bir
şey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin!”[17] buyurmuştu.
Evet, bir ömür boyu âhenk ve tavırlarını değiştirmeyen tek bir insan, tek bir
lider vardır; o da hiç şüphesiz, Hz.Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve
sellem).
5.Kabiliyetleri Keşfetmesi
İdaresi altındakileri tanımasında da O’nun eşi-menendi yoktu.
Habeşistan’a
hicret edileceği zaman, hicret edecekleri ve başlarında onları idare edecek
şahsı seçmesinde müthiş bir isabet vardı.
Cafer b.Ebî Talib (radıyallâhu anh),
Necaşî’nin huzurundaki hizmetleriyle bu isabetin âdeta mührü gibidir.[18]
Medine’ye ilk gönderdiği mürşid, Mus’ab b.Umeyr’di (radıyallâhu anh).
Mus’ab
icraatıyla Allah Resûlü’nün değişik iş ve vazife için insan seçimindeki
isabetini tasdik eden bir sadık şahittir.
O gün Medine’de Mus’ab gibi ince bir
insan gerekliydi ve Allah Resûlü onu göndermişti.[19]
Hicret esnasında, O’nun yatağına birisi yatmalı ve müşrikleri oyalamalıydı.
Belki o esnada Allah Resûlü’ne gelecek darbeler ona gelecekti.
Böyle bir durumda
oraya Hz.Ali gibi bir kahraman gerekliydi ve o seçildi.[20]
Mağarada O’na kim arkadaş olacaktı? Medineliler ilk defa O’nu kiminle
görmeliydiler.
O hep ikinci adam olma durumunu muhafaza eden Hz.Ebû Bekir
(radıyallâhu anh) olmalıydı ve öyle oldu.[21] Allah Resûlü işin başında Ebû
Bekir’i (radıyallâhu anh) hangi makam ve mevkie yerleştirdiyse, hayatının sonuna
kadar Ebû Bekir (radıyallâhu anh) orada oturdu.
Çünkü ilk seçim, çok isabetli ve
yerinde yapılmıştı.
Zaten, teker teker bütün Raşid Halifelerde, O’nun yaptığı seçimin ve
yerleştirmenin izi vardır.
Birinci halife Ebû Bekir, İkinci Ömer, üçüncüsü Osman
ve dördüncüsü de Ali (radıyallâhu anhüm) olmalıydı.
Çünkü kaderin çizdiği ömür
sınırı, böyle olmasını gerektiriyordu.
Belli ki, bu sıralama ilâhî bir tasnifle
yapılmıştı.
Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) verdiği kılıçtan tutun da[22] Nuaym b.Mesud’a
(radıyallâhu anh) verdiği Kureyş ile Yahudilerin arasını bozma misyonuna
kadar[23] bütün icraatında O, hep işi ehline verme prensibiyle hareket etmiş ve
bunda da muvaffak olmuştu.
Huzeyfe’ye sır verilirdi ve O, sırlarını ona verdi.[24] Mekke’de istihbarat
adına amcası Hz.Abbas’ı (radıyallâhu anh) kullandı ve Hz.Abbas bu işi
lâyıkıyla başardı.[25]
Kumandan tayin ettiği şahıslardan, ellerine mektup verip krallara gönderdiği
murahhaslara, ilim adamı olsunlar diye Suffe’ye kabul ettiği talebelerden zekât
âmillerinin intihabına kadar hâdiseler hep O’nu doğruluyordu.
Evet, bir lider için vazife ve sorumluluk yüklenecek insanları tanıma çok
mühimdir.
Tarih, bu mevzuda liderlerin yaptığı nice hatalardan bahseder.
Yanına
yaklaştırıp en yakını yaptığı insanlardan ihanet gören liderlerin sayısı hiç de
az değildir.
Erkam b.Ebi’l-Erkam’ı (radıyallâhu anh), Allah Resûlü daha ziyade malî işlerde
kullanıyordu.
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ve Hz.Ömer (radıyallâhu anh)
devrinde de o aynı işlerde istihdam edildi.
Hz.Osman (radıyallâhu anh), kendi
malından yaptığı infakla biraz yakın akrabasını gözetiyordu.
Ne var ki onun bu
cömertliği, başkaları tarafından yanlış tevil ediliyor ve Ümeyyeoğulları
beytülmâldan destekleniyor zannediliyordu.
Böyle bir töhmet altında kalmamak için Erkam b.Ebî Erkam (radıyallâhu anh), Hz.
Osman’a (radıyallâhu anh) müracaat ederek hazinelerin anahtarını teslim etti.
“Halk senin kendi malından verdiğini yanlış anlıyor, ben böyle bir itham altında
maliye işlerine nezaret edemem.” dedi ve ayrıldı..
kendi isteğiyle ayrılıncaya
kadar da tam çeyrek asır aynı görevde kaldı.[26]
6.Gönüllerdeki Sevgili
O, seven ve sevilen bir liderdi.
Öyle ki, her fert kendini O’na en sevgili
sanırdı.
Yine her fert kendini O’nu en çok seven insan olarak kabul ederdi.
Seviyordu..
vefatına yakın kaç defa mescitte ashabına dönmüş ve onları teker
teker süzerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.
Çok iyi biliyordu ki, bir müddet sonra
yine onlarla beraber olacak, ama; şu şehadet âlemine ait beraberlik yakında sona
erecekti.
O’nun Refîk-i A’lâ’ya yükselme vakti gelmişti ve sema ehli,
sabırsızlık içinde O’nu bekliyordu.
O ise bir vefa âbidesi olarak, ashabından
ayrılacağı için gözyaşı döküyordu.[27]
Ashabını seviyor ve mahremlerini koruduğu gibi koruyordu.
“Sakının ashabımdan ve
onlara uygunsuz söz söylemeyin!”[28];“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir,
hangisine uysanız hidayeti bulursunuz.”[29] Ve daha nice sözleri, bu sevginin,
bu korumanın deliliydi.
Aynı zamanda seviliyordu.
Hem de delicesine seviliyordu.
Zaten O’nu sevmek,
imanın kemaline delil değil mi? En kâmil imana sahip olan sahabe de, O’nu en
mütekâmil seviyede seviyordu.[30]
İdam sehpasında Hubeyb’e sorarlar: “Şu anda senin yerinde O’nun idam edilmesini
ister miydin?” “Evet!” dese kurtulacaktı.
Ama o, bir sahabidir ve kendisine
yakışan cevabı verir: “Hayır, vallahi.
Değil benim yerime O’nun idamı, benim
kurtuluşuma mukabil, O’nun ayağına bir dikenin batmasına dahi razı değilim!”[31]
Sa’d b.Rebî (radıyallâhu anh), aldığı yaralarla şehit olmak üzeredir.
Son anını
yaşarken, sözleri şunlardan ibaret: “Allah Resûlü’ne selâmımı söyleyin.
Yemin
ederim şu anda Uhud’un ardından Cennet kokusunu duyuyorum.
Kavmime de söyleyin,
onlardan bir fert hayatta kaldığı müddetçe, Resûlullah’a bir şey olursa, Allah
(celle celâluhu) karşısında bunun hesabını veremezler, bunu çok iyi
bilsinler!”[32]
Sümeyra (radıyallâhu anhâ) harp meydanında delicesine O’nu arıyor ve أَيْنَ
رَسُولُ اللّٰهِ “Resûlullah nerede?” diyordu.
O’nu görünce de, atının terkisinde
kocasının ve iki çocuğunun nâ’şı olduğu hâlde dönüyor ve: “Bundan sonra bütün
musibetler bana çok hafif gelir, değil mi ki sen hayattasın yâ Resûlallah!”
diyordu.[33]
Nesîbe (radıyallâhu anhâ), elinde kılıç Allah Resûlü’nü müdafaa ederken gözü
kimseyi görmüyordu.
Efendimiz ona oğlunu gösterip: “Oğlunun yardımına koş!”
deyince, bir oğlu olduğunu hatırlıyor, hemen koşup oğlunun yarasını sarıyor,
ardından da oğlunun sırtına vurup “Haydi yavrum, Resûlullah’ı müdafaa et!”
diyordu.[34]
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nü müdafaa ederken dayak yiyor,
komaya giriyor.
Başucunda annesi, oğlunun gözlerini açacağı ânı bekliyor..
bekliyor ama, o gözlerini açar açmaz sevdiğini arıyor ve soruyor: “Resûlullah’a
ne oldu?” Anası bir kaşıkla çorba içirmek isteyince de o büyük dost, elinin
tersiyle çorba dolu kaşığı itiyor ve: “Bana Resûlullah’tan bir haber
getirmedikçe ağzıma bir lokma almayacağım!”[35] diye yemin ediyor.
Daha yüzlercesiyle bütün bu misaller göstermektedir ki, Allah Resûlü, ashabı ve
bütün ümmeti tarafından ölesiye sevilmektedir.
İşte O, bu sevgi hâlesi içinde etrafındakilere fevkalâde güveniyordu.
O’nun
kapısında nöbetçi, O’nun kapısında inzibat yoktu.[36] Çünkü herkes O’ndan, O da
herkesten emin bulunuyordu.
7.O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Daha Baştan Masumdu
Allah Resûlü’nün mazisi tertemizdi.
Resûlullah’tan kendisini töhmet altında
bırakacak tek davranış sâdır olmamıştı.
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh),
Efendimiz’in çocukluk arkadaşıydı.
Eğer O’nda, ayıp ve kusur kabul edilebilecek
bir fiil ve hareket görseydi, daha o, nübüvvetini ilan eder etmez, hiç ilk
inanan insan olur muydu? Ve O’nun bu tertemiz ahlâkına vurulmuş olan Hz.Hatice
Validemiz (radıyallâhu anhâ) de, kendisini isteyen o kadar talipli varken, Allah
Resûlü’ne talip olmuştu.
وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ
لِلطَّيِّبَاتِ “Temizler temizlere.”[37] âyetinin de anlattığı gibi, tâhire olan
anamız Hz.Hatice (radıyallâhu anhâ), tâhir ve tertemiz olan Allah Resûlü’ne
denk bir zevce olmak için çırpınıp durmuş ve hayatının sonuna kadar da sadakat
içinde yaşamıştır.
O’nun ahlâk ve fazileti, daha kendi devrinde dillere destandı.
Mekkeli bi’setten
evvel de O’nu “Emin” insan olarak tanıyordu.[38] Doğruluğu ve ahde vefası
herkesçe müsellemdi.
Bunu Ebû Cehil de, Ebû Leheb de biliyor ve itiraf ediyordu.
Onların aşamadıkları noktalar başkaydı.
Yoksa, bütün düşmanları biliyorlardı ki,
O doğru söylüyordu.
Günahsızlık O’nun ayrılmaz bir parçasıydı ve O hep masumdu.
Hiç günah
işlememeşti.
O’nun bu sıfatına ismet bölümünde temas edildi.
Sir William Muir diyor ki: “Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) üstün bir
şahsiyet ve mümtaz bir fazilet âbidesiydi.
Hayatında bir kere olsun, seviyeli
insanların bayağı göreceği bir davranışta bulunmadı.
Hâlbuki O, devlet kurdu,
devletler yıktı.
Bunca hengâme içinde dahi hep edep âbidesi olarak yaşadı ve
nezih bir hayat sürdü…”
O, insanî zaaflardan münezzeh ve müberra idi.
Çok yönlü ve mükemmel bir istidat
ve kabiliyete sahipti.
Bu kadar mükemmel bir istidat ve kabiliyet ise, ancak
peygamberde olurdu.
Çünkü, diğer pâyelerin hiçbiri için O’ndaki istidat ve
kabiliyetler -bu çapta olmak şartıyla- gerekli değildi.
Meselâ O, sadece bir
ticaret adamı olsaydı.
O’nun ticarete olan yatkınlığı, en üst seviyede bir
tüccar olmasına yeterdi.
Bu durumda ise, O’nun siyasî ve askerî dehası, zemin
bulamadığından dolayı kullanılmamış olacaktı.
Hâlbuki O, iyi bir tüccar olmanın
yanında, aynı zamanda mükemmel bir idareci ve seçkin bir erkân-ı harpti.
Meseleyi sadece bu gibi meslek dallarıyla sınırlandırmak da doğru değildir.
O,
bütün insanlığı bağrına basacak çapta yaratılmıştır.
Böyle bir istidat ise ancak
peygamberlerde olur.
Yoksa O’ndaki istidat ve kabiliyetlerin abes ve boş
yaratıldığını kabul etmek icap eder ki, Allah (celle celâluhu), abesten
münezzehtir.
O, her meselede zirvede olmuştur.
Zaten öyle de olmalıdır ki, kendisine intisap
eden insanların istidat ve kabiliyet yönünden en yüksekleri dahi, hep
rehberlerinin altında kalsın.
O’ndan sonra en müstaid insan Hz.Ebû Bekir’di
(radıyallâhu anh).
Ama o, yine Allah Resûlü’nü herkesten daha çok kabulleniyor
ve O’na bağlılığı en büyük pâye biliyordu.
8.Netice
Bir liderde olması gereken vasıflar açısından Efendimiz’in kısaca bir
değerlendirmesini yapmak istedik..
yapabildikse anladık ki, bütün bu özellikleri
kendisinde toplayan sadece ve sadece O’dur.
Evet, bu yönleriyle, Efendimiz’e
yaklaşmış bir tek insan yoktur ki, onu bir vâhid-i kıyasî kabul edelim.
Buradan şu neticeye varıyoruz: Allah Resûlü’nün bütün hasletleri bizzat mükemmel
ve bizzat en üst seviyededir.
O’nun bu mükemmelliği ve üstünlüğü, başkalarına
kıyasla değildir.
Çünkü Cenâb-ı Hak, O’nu bir beşer için mukadder en zirve
noktada yaratmıştır.
O, mükemmel ve kusursuz bir erkân-ı harpti.
O’nun, fetanetinin bu yönünü, sadece
“deha” kelimesiyle anlatmak yanlış olur.
Ancak lafız darlığı (üzülerek itiraf
edelim ki) bizi de bazen hata yapmaya zorluyor ve farkına varmadan biz de, O’na
askerî dehalık isnat ediyoruz.
Hâlbuki Allah Resûlü’nün askerî yönünü bu
kelimeyle izah etmek mümkün değildir.
Çünkü O’nun askerliği de vahiyle
müeyyettir ve Allah Resûlü’nün fetanetiyle irtibatlıdır.
Zaten ısrarla üzerinde
durduğumuz husus da, O’nun bu yönlerinin, nübüvvetine delil olması keyfiyetidir.
Biz Efendimiz’le alâkalı bütün meselelere bu düşünce ile yaklaşıyoruz.
Bazen söz
ile ifade etmesek bile, temelde yatan ana düşüncemiz budur.
İşte bu temel düşünceden hareketle, şimdi de öz ve hulâsa hâlinde O’nun erkân-ı
harpliğinin, nübüvvetine delil olan yönlerine, hızla dokunup geçeceğiz.
Çünkü,
sayacağımız bütün özellikler, ancak çok müstesna ve hayatını hep harp
sahalarında geçirmiş çekirdekten asker insanlarda bulunabilecek özelliklerdir.
Şu kadar var ki, Allah Resûlü’nün askerî deha üstü durumu, yeryüzündeki bütün
askerî dehalara askerî malumat dilendirecek bir durumdadır.
Öyleyse O’nun
askerlik yönü de kendisinden değildir.
Çünkü O ümmî bir zâttı.
O güne kadar
mahalle kavgası durumundaki Ficâr harbinden başka da harp görmemişti.
O harpte
de sadece amcalarına ok taşımış ve bir ok dahi atmamıştı.[39] Hâlbuki, şimdi bu
insan, değme kumandanlara parmak ısırtacak derecede, taktik ve stratejilerle
yüklü muharebelere kumandanlık yapıyor ve bunların hepsinde de galip geliyordu.
O, hayatında tek bir satır dahi okumamıştı ki, bu sahaya ait kitaplardan
edindiği malumatla kendisini yetiştirmiş olsun.
Öyle ise, O’nun erkân-ı harpliği
bir peygamber sıfatı olan fetanetini, fetaneti de O’nun nübüvvetini ispat
ediyordu.
O, eşsiz bir kumandandı.
Yeryüzüne O’nun kadar büyük bir erkân-ı harp gelmedi.
Eşsizdi, büyüktü, çünkü:
Evvelâ: O, Allah’ın emriyle bir dava ve bir gaye belirlemişti.
O’nun mefkûresi,
kesin ve netti: Hak neşredilecek; buna mâni bütün engeller de ortadan
kaldırılacaktı.
Bütün hayatı boyunca bu gayeyi takip etti.
Her geçen gün, hem
kendisinde hem de etrafındakilerde, bu gayeye götürücü yol ve yöntemleri idrak
ve anlayışta süratli gelişmeler oldu; ama, asla değişme olmadı.
Bu yüce ve
yüksek gayeden uzaklaşıp çapulculuk yapması, O’ndan ve O’nun necip ashabından
fersah fersah uzaktı.
23 senelik nübüvvet hayatını tetkik edenler, O’nun, işin
başında ne dediyse sonunda da aynı şeyleri söylediğini müşâhede edecekler.
Savaşmak hemen hiçbir devrede O’nun için gaye olmamıştır.
Savaş O’nun en son
başvurduğu çaredir.
Zira karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en
son olarak zikredilmiştir.
İlk ikisi ise, İslâm’a girme veya cizye verme
şeklindedir.[40] Bu ilk iki maddeden birini kabul edene İslâm’da savaş açmak
doğru değildir.
İslâm, böyle bir davranışı asla tasvip etmez.
Hatta Efendimiz bir prensip hâlinde, kesinlikle çocuk, kadın ve eli silah
tutmayacak durumda olanlara dokunulmamasını kayıt altına almış ve dört bir yana
ordular sevkederken bu durumu daima askerlere ve kumandanlara
hatırlatmıştır.[41] Halid b.Velid (radıyallahu anh), Efendimiz’in kendisini
gönderdiği kavmin, Müslümanlıklarını doğru ifade edememeleri sebebiyle;[42] Hz.
Üsame b.Zeyd (radıyallahu anh) ise, korkudan iman etti gerekçesiyle[43]
öldürdükleri şahıslardan dolayı Allah Resûlü’nden itap görmüş ve
haşlanmışlardır.
Evet, O öyle bir hedef belirlemiş, öyle bir hedef tayin etmişti ki, değil
kendisi ve ashabı, O’ndan asırlarca sonra gelenler dahi, asla bu hedefi
şaşırmamış..
ve bütün gayretlerini o istikamette değerlendirmişlerdir.
İşte, bu
kadar tahribe uğramasına rağmen hâlâ ayakta kalabilen o devrin günümüzdeki
uzantısı devletler, bunun en çarpıcı misalidir.
Şu anda istenen keyfiyette
olmasalar bile, yine de Allah Resûlü’yle olan bağlantıları inkâr edilemez..
İkincisi: Allah Resûlü, “En güzel müdafaa taarruzdur.” prensibiyle hareket
ediyordu.
Gerçi O’nun yer yer müdafaa harbi ettiği de olmuştur.
Fakat bunların
hepsi de taarruza zemin hazırlamak içindir.
Üçüncüsü: O’nun harekâtı hep basiret üzere olmuştur.
Hiçbir hareketini şansa
bırakmamıştır.
Efendimiz’in attığı her adım, en küçük teferruatına kadar
hesaplanıp öyle atılmıştır ki, hayatında bir kere dahi olsa, geri adım atmaması,
bunun apaçık delilidir.
Meselâ, bir defasında düşmana ait istihbaratta bir aksama olmuştu.
Düşman ordusu
adet olarak ne kadardı? Bu bir türlü tespit edilemiyordu.
Keşif kolu oralarda
bulduğu bir adamı, yakalayıp getirmiş ve zorla konuşturmak istemişti.
Ancak adam
doğru söyledikçe dövülüyor, yalan söyleyince bırakılıyordu.
Bu duruma muttali
olan Allah Resûlü, derhal adamı serbest bırakmalarını söyledi.
Sonra da adama,
gelmekte olan ordunun günde yaklaşık kaç deve kestiğini sordu; adam da bildiği
adedi söyledi.
Efendimiz, bir deveyi kaç kişinin yiyebileceğinden çıkış yaparak,
karşı cephenin asker adedini tespit etti ve stratejisini ona göre ayarladı.[44]
Görüldüğü gibi, Efendimiz, attığı adımını gelişigüzel atmıyordu.
Düşmanın
durumunu tetkik ve takip ediyor, askerini ona göre hazırlıyordu.
Bu da bir
erkân-ı harp için kaçınılmaz bir haslettir.
Dördüncüsü: O’nda bir harekât disiplini vardı..
ve O, bu disiplini hiç elden
bırakmadı.
Nereye ne zaman gidilecek, düşmana hangi vakitte taarruz edilecek, O,
bunları çok iyi plânlıyordu.
Hayber’e gidişi de bu prensibin açık bir örneğidir.
Gatafan’a gider gibi yapar, Hayber’in üzerine yürür.
Gatafan, kendisine
gelinmekte olduğunu zannederek, surları arkasına çekilir.
Hayber ise, harbi
kendisiyle ilgisiz gördüğü için hazırlıksız ve rehavet içindedir.
Hele sabah
vakti gözleri mahmur mahmur ve bütün uyuşuklukları üzerlerinde iken, sabah
namazını eda etmiş, dua ile metafizik gerilime geçmiş Müslümanlar, onları
kıskıvrak yakalamaları..
yakalayıp derdest etmeleri, hep O’nun o müthiş plân ve
disipliniyle, kahve içme kolaylığında halloluyordu.[45]
Mekke’ye de aynı harekât disipliniyle gidilmişti.
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu
anh) dahi nereye ve niçin gidileceğinden habersizdi, hem öyle gidilmişti ki,
Mekkeli durumdan haberdar olduğunda, kaçmaya dahi fırsat kalmamıştı.[46]
Yukarıda O’nun harplerinden misaller verirken anlattığımız ve bizim anlatmayıp
da siyerin kaydettiği bütün muharebeler, aynı ölçüde bu disiplinle
gerçekleştirilmiştir.
Beşincisi: Efendimiz, düşmanlarıyla öyle bir anda yaka-paça olurdu ki, böyle
durumlarda hep zaman ve zemin düşmanın aleyhinde, Müslümanların da lehinde
tecellî ederdi.
Bu durum da yine Allah Resûlü’nün o baş döndürücü fetanetinin
eseridir.
Bedir’de Müslümanların yerleştiği zemin, suların bulunduğu yerdir.
Müşrikler ise, susuz bir yerde kalmışlardır.[47]
Altıncısı: Zamanı kendi hesabına çok iyi değerlendirirdi.
Meselâ, Hendekte,
zamanı uzattıkça uzatmış, kış bastırmış ve Mekkeliler gerisin geriye dönmek
zorunda kalmışlardır.[48] Zaten zemin tamamen Müslümanların lehindeydi.
Huneyn’in zamanlaması da aynı şekilde mucizelik arzeder.
Eğer kısa bir gecikme
olsaydı, Müslümanlar taarruz etme fırsatını bulamayacaklar ve tamamen müsait
olmayan şartlar altında müdafaa savaşı vermek zorunda kalacaklardı.
Ama Allah
Resûlü, ânında hareket emri verdi ve Huneyn’de zamanı Müslümanların lehinde
değerlendirdi.
Yine bu muharebede, düşman okçularını, yerleştikleri siperlerden
çıkarıp ortaya çekmesi de, aynı taktiğin, harp içinde uygulanışıdır.
Öncü
kuvvet, hareketine ric’at süsü vererek geri çekilmiş, okçular da onları takibe
koyulmuşlardı.
Hâlbuki onların en güçlü silahları oklarıydı; mevzilerinden çıkıp
ortaya dökülünce okçuların okları işe yaramaz oldu.
Çünkü artık yakın dövüş
içine girmişlerdi.
Burada kılıçlar konuşacaktı ve tam vaktinde verilen hücum
emri, zamanlama bakımından en isabetli bir vakitte olmuştu.
Yedincisi: Bir ordu için savaşta en mühim ihtiyaçlardan biri de şüphesiz, erzak
ve mühimmattır.
Allah Resûlü’nün yaptığı muharebelerden hiçbirinde erzak ve
mühimmat bittiğinden dolayı savaşı terk etme gibi bir durum ârız olmamıştır.
Zaten Kur’ân-ı Kerim, yüzlerce âyetiyle inananları infak etmeye ve cömertlikte
bulunmaya hazırlamış, Allah Resûlü de onlardaki bu dinamiği en güzel şekilde
kullanmasını bilmiştir.
Zaten İslâm’da cihad anlayışı da, hem malla hem de canla
gerçekleşmektedir.
9.Hz.Peygamberin Yetiştirdiği Çıraklar
Buraya kadar saydıklarımız doğrudan Allah Resûlü’nün harp tekniği ile alâkalı ve
O’nun icraatından bazı bölümlerdi.
Hâlbuki O, aynı zamanda eşsiz bir ordu kurmuş
ve bu ordu çok kısa bir zaman içinde dünyanın dört bir yanını fethe muvaffak
olmuştu.
Allah Resûlü yetiştirdiği askerleri ve kurduğu ışık ordusu itibarıyla
da eşi-menendi olmayan tek ve yekta bir erkân-ı harpti.
Zira İslâm ordusunun
tekevvünü O’nun elinde başlamış ve O’nun elinde gelişmişti.
Yani O, diğer askerî
erkân gibi hazır bulduğu bir orduya komuta etmiş değildi.
Allah Resûlü’nün yetiştirdiği orduda şu üç önemli özellik bilhassa dikkat
çekmektedir.
1- Mükemmel bir eğitim.
2- Mazbut bir ahlâk ve örnek bir terbiye.
3- Akıl üstü bir iman, itaat ve teslimiyet şuuru.
Efendimiz, “Kuvvet, atmaktır.”[49] buyurmakla kıyamete kadar gelecek harp
sanayiine işarette bulunmuştur.
Bu ifade, O’na ait mucizevî sözlerden biridir.
Ancak kendisi de bizzat o devirde bu sözün pratiğini göstermiş ve atıcılığa çok
önem vermiştir.
Atıcılığı teşvik eden birçok hadis-i şerif vardır.
Hele, birisi
var ki, çok enteresandır.
O da bizzat harp esnasında Sa’d b.Ebî Vakkas
Hazretleri’ne: “Anam babam sana feda olsun yâ Sa’d, ok at!”[50] buyurmasıdır.
Efendimiz birçok insana, sadece “Anam sana feda…” veya “Babam sana feda olsun…”
demiştir; ancak bu ikisini birden söylediği tek şahıs Sa’d b.Ebî Vakkas’tır
(radıyallâhu anh).
Çünkü Sa’d, çok mahir bir atıcıdır…
Allah Resûlü, askerlerini bizzat pratik olarak yetiştiriyordu.
Harp olmadığı
devrelerde de sahabe, hep sportif faaliyetlere teşvik edilmiş ve aralarında bazı
müsabakalar düzenlenmiştir.
Hatta Efendimiz de, bu müsabakalardan bazısına
bizzat iştirak etmiştir.
Ayrıca yaşı tutmadığı hâlde askere alınmak isteyen
gençler arasında düzenlenen güreş müsabakaları, o devrede sportif faaliyetlere
verilen ehemmiyete ışık tutan müşahhas delillerdendir.[51]
O devirde İslâm ordusu, hem fertlerin fizikî gücü hem de ordunun teknik gücü
itibarıyla mükemmeldi.
Tabiî ki, bunların yanında askerlerin moral gücünü de
unutmamak gerektir.
İslâm Ordusunda, melekleri gıptaya sevk edecek kadar mazbut bir ahlâk vardı.
Allah Resûlü, öyle askerler yetiştirmiştir ki, bunlar gittikleri her yere
emniyet ve güven götürüyorlardı.
Sahabenin eliyle fethedilen hiçbir yerde, ırz
ve namusa tasallutla alâkalı, en küçük bir hâdiseden bahsetmek bile mümkün
değildir.
Evet, ordunun iffet anlayışı bu derecede gelişmişti.
Elbetteki bu iffet, onların
iman ve akidelerinden kaynaklanıyordu.
Onlar arasında akideye muhalif hareket
eden tek bir insan dahi göstermek mümkün değildi.
Bu da, onların imanının bir
gereği ve tezahürüydü.
Kur’ân onların bu durumunu anlatırken şöyle demektedir:
لاَ تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ
حَادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ
إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ اْلإِِيمَانَ
وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا
اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ
حِزْبُ اللّٰهِ أَلاَ إِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Allah’a ve ahiret gününe inanan kavimde, Allah ve Resûlü’ne karşı gelen;
babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa onlara sevgi
beslediklerini göremezsin.
İşte Allah, imanı bunların kalblerine yazmış ve
katından bir nur ile onları desteklemiştir.
Onları içlerinden ırmaklar akan,
içinde ebedî kalacakları Cennetlere koyar.
Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar
da Allah’tan hoşnutturlar.
İşte bunlar, Allah ordusudur.
İyi bilin ki felâh ve
kurtuluşa erecek olanlar da ancak Allah ordularıdır.” (Mücadele sûresi, 58/22)
Onlar, öyle bir imana sahiptirler ki, karşılarına çıkan engel ne olursa olsun
onları hedeflerinden alıkoyamazdı.
Harp sahalarında mücadele verirken, bazen
karşılarına kardeşleri, bazen de öz baba ve amcaları çıktı ama, insanı felç
edecek bu kabîl tablolar karşısında sahabe tereddüt etmeden kendisine verilen
emri yerine getirdi ve gösterilen hedefe yürüdü.
Evet, Allah Resûlü, öyle bir ordu teşkil etmişti ki, dünya o güne kadar
hayallerinden dahi geçirmedikleri bir manzara ile karşı karşıya kalmıştı.
Bazen
bunların kaldırdıkları kılıcın altında can verecek kimseler, kendi babaları,
kendi kardeşleri ve kendi yakınları olabilirdi.
Bu öyle önemli bir mesele idi ki
küçücük bir tereddüt ordunun bozulmasına ve iş yapamaz hâle gelmesine sebep
olabilirdi.
Allah Resûlü’nün ordusunda, tek bir fert, tek bir saniye tereddüt
geçirmemiştir.
Ebû Ubeyde b.Cerrah (radıyallâhu anh), Bedir’de babası Cerrah ile karşılaştı.
O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip ediyordu.
Nihayet babasıyla
çarpışmak zorunda kalınca da: “Al Allah aşkına!” deyip onu yere indirmesini
bildi.[52]
Evet, orada karşısına babasının çıkması, onu, dava adına verdiği karardan
döndüremiyordu.
Dava davadır; onun karşısına kim çıkarsa çıksın, mülayemet
isteyen bazı durumlar müstesna, o, mutlaka bertaraf edilmelidir.
Öyle ise, Ebû
Ubeyde de başkaları da hep aynı davranacaklardı..
ve Cerrahlar bir daha
karşılarına çıkmayacaktı.
Abdurrahman, babası Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh): “Seninle Uhud’da kaç defa
karşılaştım.
Fakat her defasında senden kaçtım, seninle dövüşmek istemedim!”
der.
Hz.Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) cevabı kesin ve nettir: “Eğer ben seni
görmüş olsaydım, muhakkak seninle vuruşurdum ve asla görmezlikten
gelmezdim!”[53]
Abdullah (radıyallâhu anh), babası Übey b.Selûl’ün yaptıklarından çok
rahatsızdır.
O bilmektedir ki, babası, ölümü çoktan hak etmiştir.
Ancak babasına
karşı da aşırı bir saygısı vardır.
Ve gelir Allah Resûlü’ne şu teklifte bulunur:
“Yâ Resûlallah! Eğer babamı öldürtmek istiyorsan, ne olur o vazifeyi bana ver!
Çünkü bütün Medine bilir ki babasına benim kadar düşkün ikinci bir insan yoktur.
Eğer onu benden başkası öldürürse, babamı öldüren o insana kalbimde bir burkuntu
duyabilirim.
Fakat ben, bir mü’mine kalben rahatsızlık duymak istemem.
Onun için
müsaade ederseniz bu işi ben göreyim.”[54]
Abdullah (radıyallâhu anh) şanlı bir sahabiydi.
O şanlı sahabiydi ama, babası da
münafıkların reisiydi.
İslâm’a bunca zararı olan bu insanı Allah Resûlü’nün
öldürme arzusu yoktu.
Abdullah’a (radıyallâhu anh) babasına karşı saygılı
davranmasını emir buyurdu ve savdı.
Zaten onun babasına “Ben zelîlim, Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ise azîzdir.” demekdikçe seni Medine’ye sokmam
dediğini daha evvel arz etmiştik.
Abdullah b.Übey b.Selûl: “Medine’ye
vardığımızda, azîzler, zelîlleri oradan çıkaracak!” demiş ve kendisini azîz;
Efendimiz ve ashabını da zelil olarak vasıflandırmıştı.[55] İşte oğlu, babasına
durumun tam aksi olduğunu böyle ispatlıyordu.
“Hiçbir nefis Allah’ın (celle celâluhu) izni olmadan ölmez.” (Âl-i İmrân sûresi,
3/145) Allah Resûlü’nün ashabı bu hükme öyle inanmışlardı ki harp meydanlarında
yasemenlikte gezer gibi reftâre dolaşırlardı.
Ebû Dücâne’nin (radıyallâhu anh) o
pervasızlığını başka türlü izaha imkân var mıdır?
Hz.Ali (radıyallâhu anh), çok hastalanan bir insandı.
Bazen başında
bulunanların, onun hayatından ümitlerini kestikleri olurdu.
Fakat o, gayet emin
bir hâlde, henüz ölmeyeceğini söylerdi.
Çünkü senelerce evvel Allah Resûlü ona,
boynunun kanıyla sakalının boyanacağını söylemişti.[56] O da buna tereddütsüz
inanmış ve iman etmişti.
Artık aksini hayalinden bile geçirmiyordu.
Ammar b.Yâsir, kulağı kopmuş, durmadan kan kaybediyordu.
Etrafında endişe ile
dolaşanlara henüz ölümünün gelmediğini söylüyordu; çünkü ona da Allah Resûlü:
“Seni baği bir kavim öldürücek ve senin dünyadan son nasibin bir bardak süt
olacak!” demişti.[57] O buna kat’iyen inanmış ve bu söze teslim olmuştu.
Zaten onlardaki bu teslimiyet ve imandı ki, düşmanın bütün fendini, oyununu
bozuyor, onları tersyüz ediyordu.
Önüne çıkan okyanus karşısında bile, atını
mahmuzlayıp ilerleyecek kadar gözü karalığın mânâsı, işte onlardaki bu iman, bu
teslimiyet ve bu mâneviyat yüksekliğindendi.
Onların Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’ne itaat ettiklerini bilmem ki burada
zikretmeme gerek var mı? Sahabe demek, tepeden tırnağa itaat demektir.
Ancak
başlı başına müstakil bir mevzuu burada işlemek, mevzuu uzatmak olacağından,
şimdilik o kapıyı açmıyorum.
Allah Resûlü’nün askerî eğitime verdiği ehemmiyete yukarıda dikkatinizi çekmiş
ve bu mevzuda meselenin pratik buuduna da kuşbakışı temas etmiştim.
Mevzuu
bitirirken “hitâmuhu misk” olması düşüncesiyle bir iki hadis ve bir âyet-i
kerimenin sadece meallerini takdimde fayda ve bereket mülâhaza ediyorum.
Efendimiz buyuruyor: “Çocuklarınıza atıcılık ve yüzücülüğü öğretin.”[58]
Ve yine buyuruyor: “Kim ki atıcılığı öğrenir -ki bu ona Allah’ın bir nimetidir-
ardından da unutursa, o insan Allah’a karşı nankörlük yapmış olur.”[59]
Ve Rabbimiz emrediyor:
وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ
تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لاَ
تَعْلَمُونَهُمُ اللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ
اللّٰهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ
“Ey iman edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin
düşmanlarınızı ve bunun dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak
üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın.
Allah yolunda sarfettiğiniz her şey,
size hiçbir haksızlık yapılmadan tamamen ödenecektir.” (Enfâl sûresi, 8/60)
Efendimiz’le alâkalı bu mevzuu bitirmeye gönlüm hiç razı olmuyor.
Sanki O’ndan bahsederken, O’nunla beraber olmanın havasını yaşıyor gibiydim.
Böyle mukaddes bir beraberliği bırakmaya da şimdi razı değilim.
Fakat elden ne
gelir? Gelip sözün sonuna dayandık..
ve artık sükut düğümünü bağlamak
zorundayım.
Sözümü, sonu güzel olsun, güzel koksun diye, bir Söz Sultanı’nın şu
nur ve mânâ yüklü ifadeleriyle bitirmek istiyorum:
“Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak: Yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrap,
Medine bir minber..
O, Rabbini apaçık gösteren ve Rabbine delil olan
Peygamberimiz Alayhissalâtü Vesselâm, bütün ehl-i imana imam; bütün insanlara
hatip; bütün nebilere reis; bütün velilere seyyit..
ve nebilerden, velilerden
meydana gelmiş zikir halkasının serzâkiri…
O, öyle nuranî bir ağaçtır ki, nebiler o ağacın hayat fışkıran kökleri, veliler
ise, terütaze meyveleridir.
Her bir davasını, mucizelerine istinat eden bütün
nebiler ve kerametlerine itimat eden bütün veliler tasdik edip imza basıyorlar.
Zira O, “Lâ ilâhe illallah” der, dava eder.
Bütün sağ ve sol, yani mazi ve
müstakbel taraflarında saf tutan, o nuranî zâkirler, aynı cümleyi tekrar ederek,
icmâ ile mânen “Doğru söyledin ve hakkı konuştun!” derler.
Hangi vehmin haddi
var ki, böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bir davaya parmak karıştırsın.
O nuranî tevhid delili, nasıl ki, iki tarafın icmâ ve tevatürüyle teyit
ediliyor.
Öyle de, Tevrat ve İncil gibi, semavî kitaplarda yer alan yüzlerce
işaret, peygamberliğinden evvel vâki olan bir o kadar bişaret, gaybtan haber
veren hâtif ve kâhinlerden gelen nice şehadet ve binlerle ancak ifade
edilebilecek sayıdaki mucizelerle de teyit ve tasdik edilmektedir.
Bunun yanında
getirdiği dinin hakkâniyeti de O’nu teyit eden başka bir delildir.
Ayrıca,
Zâtında gayet kemaldeki övünülecek ahlâkı; vazifesiyle alâkalı o güzellerden
güzel seciye ve karakteri, bu cümleden olarak, kuvvetli imanını, sağlam
itminanını ve son derece güvenilirliğini gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde
ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti; davasında son derece sadık
olduğunu güneş gibi ve apaçık göstermektedir.
İstersen gel, Asr-ı Saadet’e, Arap Yarımadası’na gidelim.
Hayalen olsun O’nu
vazife başında görüp, ziyaret edelim… İşte bak: Fizyonomisiyle, yaşantısıyla,
güzelliğin doruk noktasında seçkin bir Zât’ı görüyoruz ki, elinde mucizeler
gösteren bir kitap, lisanında hakikatleri açıklayan bir hitap, bütün
insanoğluna, belki cin, melek ve daha başkalarına belki bütün varlığa karşı
ezelî bir hutbeyi tebliğ ediyor.
Âlemin yaratılış sırrı olan acip muammayı, hall
ve şerhedip, kâinatın sırrı olan kapalı tılsımı açıp, keşfederek, herkese
sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müthiş büyük sual
olan: “Necisin?”, “Nereden geliyorsun?”, “Nereye gidiyorsun?” suallerine ikna
edici, makbul cevap veriyor…
İşte bak: Şu geniş adada vahşi, âdetlerine mutaassıp ve inatçı çeşitli
kavimleri, ne çabuk o kötü âdet ve vahşi ahlâklarını onlardan söküp atarak, ne
kadar güzel ahlâk varsa onları böyle güzel ahlâkla donatıp, medenî milletlere ve
bütün âleme muallim ve üstad eyledi.
Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki
akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor.
Kalblerin
sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı
oldu!.”[60]
Ey Ruhlarımızın Sultanı! Sen ruhlarımıza sultan oldun, ruhlarımız da Sana kurban
olsun! Lütfeyle, kabul buyur…!
[1] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 28.
[2] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/86; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/426, 7/354.
[3] Buhârî, cihad 84; megâzî 31.
[4] Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.
[5] Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.
[6] Buhârî, fedâilü’l-ashab 2; Müslim, fedâilü’s-sahabe 1.
[7] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/137.
[8] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 8/200.
[9] İbn Mâce, et’ime 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 2/64.
[10] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/231; Ebû Ya’lâ, Müsned, 10/491.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/63.
[12] Buhârî, isti’zan 26; Müslim, cihad 64; İbn Hacer, el-İsâbe, 3/85.
[13] Ebû Dâvûd, edeb 152; İbn Mâce, dua 2; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/253.
[14] Taberî, Câmiu’l-beyan, 15/3; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/110.
[15] Buhârî, enbiyâ 31; Müslim, fedâil 159-160.
[16] Buhârî, enbiyâ 24; Müslim, fedâil 166-167.
[17] Buhârî, megâzî 12; Tirmizî, nikâh 6.
[18] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/201-202.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/281.
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/8-9.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/13.
[22] Müslim, fedâilu’s-sahabe 128; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 3/123.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/188.
[24] Buhârî, fedâilü’l-ashab 20.
[25] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/631.
[26] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/43.
[27] Bezzâr, Müsned, 5/395.
[28] Buhârî, fedâilu’l-ashab 5; Müslim, fedâilu’s-sahabe 221-222.
[29] Deylemî, Müsned, 4/160.
[30] Buhârî, iman 8; Müslim, iman 69-70.
[31] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/66.
[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/39.
[33] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/50.
[34] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 8/414-415.
[35] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/30.
[36] Buhârî, cenâiz 32; Müslim, cenâiz 15.
[37] Nur sûresi, 24/26.
[38] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/19.
[39] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/326.
[40] Müslim, cihad 3; Tirmizî, siyer 48; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 5/352.
[41] Buhârî, cihad 147-148; Müslim, cihad 3, 24-25; Tirmizî, siyer 48; Ebû
Dâvûd, cihad 82.
[42] Buhârî, ahkâm 35; Nesâî, âdâbu’l-kudât 17.
[43] Buhârî, megâzî 45; Müslim, iman 158.
[44] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/164.
[45] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/299-300; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
2/106; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/181-182.
[46] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/55.
[47] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/167-168.
[48] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/189-192.
[49] Müslim, imâre 167; Ebû Dâvûd, cihad 23.
[50] Buhârî, cihad 80; Müslim, fedâilü’s-sahabe 42.
[51] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/178.
[52] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/587.
[53] el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/539.
[54] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/255; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
4/158.
[55] Buhârî, menâkıb 8; Müslim, birr 63; münafikûn 1.
[56] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/102; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye,
7/324-325.
[57] İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/134.
[58] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 6/401.
[59] Müslim, imâre 169; Ebû Dâvûd, cihad 23.
[60] Bediüzzaman, Sözler, 19.Söz, 1, 2, 3 ve 7.Reşhalar (mealen).
Zühd ve Takvasıyla Efendimiz
Allah Resûlü, zahidlerin en zahidiydi.
O’ndaki verâ, yani kaba mânâsıyla şüpheli
şeylerden kaçınma, -o seviyede olmak şartıyla- ikinci bir insanda yoktu.
O,
bütün tavır ve hareketlerini, bu çizgiye göre ayarlamıştı.
Allah’tan öyle
korkardı ki, sanki kalbi duracak gibi olurdu..
o kadar hassas, o kadar duyarlı
idi ki; gözyaşlarının akmadığı ve ürpermediği zaman çok azdı.
O, coşarken âdeta
bir derya, dururken de umman gibiydi.
Şimdi, hayatını bu çerçeve içinde geçirmiş bir insana, yukarıda arz ettiğim
âyetleri yanlış değerlendirerek, dünyaya temayül ve günaha meyil urbası biçmek,
büyük bir saygısızlık ve korkunç bir aldanmışlıktır.
Allah (celle celâluhu),
O’nu öyle bir yücelik semasına oturtmuştur ki, yerde havlayanların sesi, O’na
hiçbir zaman ulaşamayacaktır.
Nerede kaldı ki, attıkları çamur O’na
sıçrayabilsin.
Zira O’nun zühdü, takvası, Allah’tan (celle celâluhu) korkması ve
günahlara karşı fevkalâde derecede hassas davranması, O’nun günah işlemeye meyli
olmasıyla kat’iyen bağdaştırılamaz.
İşte şimdi de kuşbakışı, O’nun bu derinliklerine temas etmek istiyoruz:
Evvelâ, zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme
hâlidir.
Bu hâl, Allah Resûlü’nde doruk noktadadır.
Bütün dünya O’nun olsaydı,
her hâlde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi.
Bütün dünya, bir anda elinden
gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi.
O, dünyayı kalben bu
şekilde terk etmişti.
Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben de dünyayı terk etmek
değildir.
Zira, kazanç yollarının en mantıkîsini ve en güzelini bize gösteren,
yine Hz.Muhammed Aleyhisselâm’dır.
O’nun kesben dünyayı terk etmesi veya
insanları buna teşvik etmesi düşünülemez.
Dünyayı terk, kalben olmalıdır.
Buna
en güzel delil de yine Allah Resûlü’nün kurduğu İslâm Site Devleti’nin, kısa
zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir.
Bir Batılı düşünürün dediği gibi, Allah Resûlü’nün kurduğu bir büyük devletten,
daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur.
Osmanlı Devlet-i
Âliyesi bunlardan sadece bir tanesidir.
Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.
Allah Resûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün
debdebe ve ihtişamıyla O’nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını
değiştirmedi.
Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığına, vefat
ederken sahip değildi.
Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infak etmişti.
Bakın metrûkâtına, sadece birkaç keçi ve bir de hanımlarının içinde bulundukları
küçük odalar.
Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince,
hepsi de mescide dahil edilmişti.
Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu
hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu.[1]
1.Hasır Üzerinde Yatması
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), bir gün Allah Resûlü’nün huzuruna girdi.
Efendimiz
yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı.
Odasının
bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa
bulunan küçük bir torba vardı.
İşte Allah Resûlü’nün odasında bulunan eşyalar
bundan ibaretti.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), bu manzara karşısında rikkate geldi
ve ağladı.
Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer (radıyallâhu anh): “Yâ
Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında
yatarken, (kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan) sen, sadece kuru bir
hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, senin yüzünde iz bırakıyor.
Gördüklerim
beni ağlattı.” cevabını verir.
Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer’e (radıyallâhu
anh) şu karşılıkta bulunur: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de
bizim olsun.”[2] Başka bir rivayette ise Efendimiz şöyle buyururlar:
مَا لِيَ وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلاَّ كَرَاكِبٍ اِسْتَظَلَّ
تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا“Dünya ile benim ne alâkam var.
Ben bir
yolcu gibiyim.
Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu..
sonra da orayı terk edip
yoluna devam eden…”[3]
O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti.
Duygu ve düşüncede insanlara diriliş
solukları getirmiştir.
Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terk edecekti.
Dünya
ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temayül edeceğine
ihtimal vermek, aklın kabul edeceği şeylerden değildir.
Evet, O, asla dünyaya
meyletmedi, ve O, hiçbir zaman inhirafa yelken açmadı…
2.Sadaka Hususundaki Hassasiyeti
“Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı.
Sağına
dönüyor, soluna dönüyor, “uf”layıp duruyordu.
Sabah, hanımı sordu: “Yâ
Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz.” Ve Allah
Resûlü’nün cevabı şu oldu: Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum.
Onu ağzıma koydum.
Fakat sonra aklıma geldi ki, Bizim evde sadaka ve zekât
hurmaları da bulunuyor.
Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar bunu
düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum.
Bir türlü gözüme uyku
girmedi.“[4]
Sadaka ve zekât O’na haramdı.
Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da
olabilirdi.
Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi.
Çünkü O’nun
hanesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı.
Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassasiyet
içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O,
en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde
hassastı.
Böyle bir irade, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi?
Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi.
Ruhu ve iradesi her zaman nezihti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i A’lâ’ya da
öyle yükseldi.
3.“Beni Hud Sûresi İhtiyarlattı”
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’ne sorar: “Yâ Resûlallah!
Saçınızda ak görüyorum.
Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki
Cihan Serveri cevap verir: شَيَّـبَـتْنِي هُودُ وَالْوَاقِعَةُ
وَالْمُرْسَلاَتُ“Beni Hud, Vâkıa, Mürselât sûreleri ihtiyarlattı.”[5] Hud
sûresinde O’na: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ“Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol!”[6]
denmişti.
Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu.
Ve
O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu…
Mürselât, Cennet ve Cehennem’in, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet
içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu.
Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir
ediyordu.
Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Resûlü’nü dehşette bırakıyor ve
ihtiyarlatıyordu…
4.Ahirete Bakışı
Bir sahabi, evinde Kur’ân okuyordu.
Aynı zamanda okuduğu Kur’ân, dışardan da
duyuluyordu.
Tam bu sahabi:
إِنَّ لَدَيْنَا أَنْكَالاً وَجَحِيماً * وَطَعَاماً ذَا غُصَّةٍ وَعَذَاباً
أَلِيماً âyetlerini[7] okurken, Allah Resûlü oradan geçmekteydi.
Birden rengi
sarardı ve diz üstü yere çöktü.
Sanki âyetler, O’nu ırgalıyor gibiydi.
Evet, O,
bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu.[8]
Bu âyetler: “Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış)
boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir
azap var.” diyordu.
Aslında, bu gibi ifadelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da
Allah Resûlü’ydü.
Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (celle celâluhu)
karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu…
5.Nazar-ı İlâhî Karşısında Efendimiz
Abdullah b.Mesud anlatıyor: Bir gün Allah Resûlü bana, “Kur’ân oku da
dinleyeyim.” dedi.
Ben de: “Yâ Resûlallah! Kur’ân Sana nazil olup dururken, ben
sana nasıl Kur’ân okurum!” dedim.
“Ben başkasından dinlemeyi severim.”
buyurdular.
Bunun üzerine Nisâ sûresinin başından okumaya başladım ve:
فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى
هَـؤُلاَءِ شَهِيداً âyetine[9] gelmiştim ki “Yeter, yeter!” dediler.
Döndüm
baktım, Allah Resûlü ağlıyor ve gözyaşları çağlıyordu.
Kalbi çatlayacak gibi
olmuş ve dayanamama kertesine ulaşmıştı.[10]
Âyet, O’na, ahiretteki dehşetli bir tabloyu sergiliyor ve şöyle diyordu: “Her
ümmetten bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman nice olur.”
6.O’nun Tefekkürü
Bir gece Allah Resûlü bana hitaben “Yâ Âişe! Müsaade eder misin, bu gece Rabbime
ibadet edeyim.” dedi.
Ben de “Seninle olmayı severim, fakat senin hoşuna gidecek
olan her şeyi de severim.” dedim.
Allah Resûlü kalktı ve namaza durdu.
O gece sabaha kadar إِنَّ فِي خَلْقِ
السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي
اْلأَلْبَابِ “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün
gidip-gelişinde elbette akıl sahipleri için ibretler vardır.”[11]âyetini okudu
ve gözyaşı döktü.
Sabah olunca ezan okumaya gelen Hz.Bilal kendisine: “Yâ
Resûlallah! Kendini niçin bu kadar zora koşuyorsun? Allah (celle celâluhu) senin
geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti.” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem): أَفَلاَ أَكُونُ عَبْداً شَكُوراً buyurdu.
“Bana
bu kadar ihsanda bulunan Rabbime ihsanı ölçüsünde şükreden bir kul olmayayım
mı?”[12]
Meğer Allah Resûlü ne için gözyaşı döküyormuş? O, kendi çizgisi içinde, şükür
zirvesini tutturamamaktan korkuyor ve bunun için ağlıyor! Böyle bir Zât’ın günah
işleyeceğini veya günaha meyletmiş olabileceğini düşünebilir misiniz?..
Efendimiz, Allah’ın (celle celâluhu) yasak kıldığı şeyleri yapmamakta ne kadar
hassas, günaha girmeme mevzuunda ne derece dikkatli davranıyordu ise, emirleri
dinleme konusunda da aynı derecede hassas, emre âmâde ve titizdi.
O’nun
masumiyet ve nezahetine sadece bu zaviyeden bakılsa, zannediyorum başka delil
aramaya ihtiyaç olmayacak.
Aslında, O’nun yaşadığı gibi bir hayat yaşamaya kimse güç yetiremezdi.
Ferdî
ibadetlerinde, kendine karşı çok disiplinli ve nefsine karşı da çok ciddiydi.
Âdeta O’nun bütün hayatı, ibadete göre programlanmış gibiydi..
âdeta ibadet
etmediği bir an yoktu.
Tabiî ki ibadeti sadece bildiğimiz, namaz, oruç vs.
şeklinde sınırlandırmamak lâzım.
O yaptığı her işi, ibadet şuuruyla yapıyordu.
Biz O’na “Zahitler Zahidi” derken, kelime yetersizliğinden dolayı dedik.
Yoksa
O’nun zühdünü bir başka kelime ve bir başka lafızla ifade etmek gerekirdi.
7.Hayırdaki Sürati
Bir gün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu.
Ardından hemen
namazını bozdu ve odasına doğru telaşla yürüdü.
Öyle bir heyecan ve telaş
içindeydi ki, O’nu gören, yangına gidiyor zannederdi.
Biraz sonra geldi.
Eski
heyecanından eser yoktu.
Geçti namazı kıldırdı.
Namazdan sonra sahabe, biraz
evvelki heyecan ve tehâlükünün sebebini sorunca, şu cevabı verdi: “Biraz evvel
bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi.
Ben, dağıtmayı unuttum.
Tam namaza durduğum sırada hatırladım.
Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak
hoşuma gitmedi.
Gidip Âişe’ye (radıyallâhu anhâ), o malı dağıtmasını
söyledim.”[13] İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takva
denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir…
Defalarca, dünya O’na temessül etmiş, kendini kabul ettirmek istemişti de O, her
defasında elinin tersiyle onu itmişti.[14]
8.Günlerce Aç ve Susuz Kalışı
O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu.
Zaten hayatı boyunca,
arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir.
Aylar geçer,
O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı.[15]
Bir gün namazını oturarak kılıyordu.
Kıldığı nafile bir namazdı.
Ebû Hüreyre
(radıyallâhu anh), namazdan sonra sordu: Yâ Resûlallah! Bir hastalığınız mı var?
Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Yâ
Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım.
Açlık takatimi kesti,
ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”
Ebû Hüreyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım.
Allah Resûlü kendi
durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Burada çekilen
açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”[16]
O, bir liderdi.
Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı.
İşte, Allah
Resûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı.
Tebası içinde, maddî hayat itibarıyla en fakirâne hayatı O yaşıyordu..
hem de
bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu.
İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi.
Bu, O’nun için hiç de zor değildi.
Zira, sadece kendisine hediye olarak
gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en mesudâne bir hayat
yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.
Bu, kat’iyen O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı
terketmişliği mânâsına alınmamalıdır.
Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir
lokma, bir hırka” deyip Allah Resûlü’ne ait bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları
gibi değildir.
İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah’ın (celle celâluhu)
emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın
karşısında değildir..
hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür.
Bununla beraber, Allah Resûlü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım
arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misallerini verdiğimiz anlayışa ve idrake
sadık kalmaları gerekir.
Aksi hâlde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine
sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü safvet ve duruluğunda tutmak
mümkün değildir.
Bu cemaat, sırf bir beden ve cismaniyet cemaati değildir.
Bu
cemaat, aynı zamanda, ruh, kalb, irade ve vicdan cemaatidir.
Ve işte Allah
Resûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu.
Onlardan istediği
her fedakârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu
meselede de çıraklarına örnek oluyordu.
İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:
Gecenin yarısıydı.
Açlık Allah Resûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık
gözüne uyku da girmez olmuştu.
Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli
ızdırabından geçici de olsa kurtulacaktı.
Ne var ki açlık, O’nu terk edeceğe
benzemiyordu.
Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı.
Biraz sonra da
bir karartı hissetti.
Gelen biri vardı.
Dikkatini oraya çevirdi..
tanımıştı… Bu,
hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı.
Düşüncede, aksiyonda hep
O’nunla beraber olmuştu.
Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha
köşesinde randevulaşmış gibiydiler.
Gelen, Hz.Ebû Bekir’di (radıyallâhu anh) ve
Allah Resûlü, ona selâm verdi.
Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu
vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah
Resûlü’nü görünce derdini unutuvermişti.
Zaten o, hep öyle idi.
Hani Mekke’de
Allah Resûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş..
bir gün baygın
kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu.
Anası Ümmü Ümâre kızmış:.
“Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun!”[17]
demişti.
O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radıyallâhu anh), O’nu düşünmediği zaman
ölürdü.
Çünkü Allah Resûlü, onun hayat kaynağıydı.
İşte şimdi de O’ndan ayrı
kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti.
Sürüklemişti ve
Resûlullah’ın sorusuna “Açlık!” diye cevap veriyordu.
“Evde yiyecek bir şey
bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.” Aynı dünya..!
Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun yâ Resûlallah, Sen niye
çıktın?” Cevap aynıydı.
Allah Resûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı.
Tam bu esnada bir karartı daha belirdi.
Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan
Ömer’di.
Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu.
Allah Resûlü, sağ tarafına
Hz.Ebû Bekir’i (radıyallâhu anh) almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki
konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu.
Evet,
gelen Hz.Ömer’di (radıyallâhu anh).
Karşısında bu iki dostu görünce O da
şaşırıp kalmıştı.
Selâm verdi, selâmı alındı.
Ve Söz Sultanı, Ömer’e
(radıyallâhu anh) de niçin çıktığını sordu.
O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, ey
Allah’ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı.” dedi.
Efendimiz’in hatırına Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh) geldi.
Evi o taraflardaydı.
İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü.
Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve
açlıklarını yatıştırırlardı.
“Gelin Ebû’l-Heysem’e gidelim.” dedi.
Ebû’l-Heysem’in (radıyallâhu anh) evine vardılar.
Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh)
ve hanımı uyuyordu.
Evde, bir de küçük bir çocukları vardı.
Yaşı, beş veya
altıydı.
Önce kapıyı Hz.Ömer (radıyallâhu anh) çaldı.
O gür sesiyle “Yâ
Ebe’l-Heysem!” diye seslendi.
Ne Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh) ne de hanımı
sesi duymadı.
Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından
fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi.” dedi.
Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh), çocuğunu
rüya görüyor sandı.
“Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi
ne!” Çocuk yattı.
Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir
(radıyallâhu anh), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı
ve “Baba! Ebû Bekir geldi.” diye bağırdı.
Babası onu tekrar yatırdı.
Fakat son
gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi dirilten Allah Resûlü’ydü.
O, “Yâ
Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu.
Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Resûlullah geldi!” diyordu.
Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh), neye uğradığını şaşırmıştı.
Hemen kapıya koştu.
Gözlerine inanamıyordu.
Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul
etmişti.
Hemen onları içeri aldı.
Gidip bir oğlak boğazladı.
Bu şeref, insana
hayatta belki bir kere nasip olurdu.
Hayatının en mesut anını yaşıyordu.
Canını
bile sofraya koysa azdı.
Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz
misafirlerine ikram etti…
Açlıklarını bastıracak kadar yediler.
Ardından da yine Allah Resûlü’nün gözleri
dolu dolu oldu.
Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran
dudaklarından şu sözler döküldü:
“Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”
Ardından da şu âyeti okudu: ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ “O
gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”[18]
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren
müstesna bir insandı.
Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya
garaz, ya da cehalettir.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd
yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Resûlullah’ın, sabahtan
akşama kadar kıvrandığını bilirim.
Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen
hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.”[19]
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı.
Hem
buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir
hayat yaşatacak ölçüdeydi.
Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey
bırakmıyordu.[20]
Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle
cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil
sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir.
Böyle bir durumda olan
insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?”[21]
[1] Buhârî, ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 5/306.
[2] Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 31.
[3] Tirmizî, zühd 44; İbn Mâce, zühd 3; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/301.
[4] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 2/193; Hâkim, el-Müstedrek, 2/17.
[5] Tirmizî, tefsir (56) 6.
[6] Hud sûresi, 11/112.
[7] Müzzemmil sûresi, 73/12-13.
[8] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 1/522.
[9] Nisâ sûresi, 4/41.
[10] Buhârî, tefsir (4) 9; Müslim, müsâfirîn 247-248.
[11] Âl-i İmrân sûresi, 3/190.
[12] İbn Hibbân, Sahih, 2/386; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/441-442;
Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 4/310.
[13] Buhârî, ezan 158; Nesâî, sehv 104.
[14] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/365; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/30.
[15] Buhârî, rikâk 17; Müslim, zühd 20-36.
[16] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109.
[17] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/30.
[18] Tekâsür sûresi, 102/8.
[19] Müslim, zühd 36; İbn Mâce, zühd 10.
[20] Buhârî, bed’ü’l-vahy 5-6; zekât 50; rikâk 20; savm 7; Müslim, zekât 124;
fedâil 50.
[21] Tirmizî, kıyâmet 8; Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, 1/326, 3/7.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder