Işığın Göründüğü Ufuk
Bölüm Başlıkları
[hide]
Bayram
Beşinci Kat
Bir Demet Yol Mülahazası
Bir Sorgulama
Buhran ve Kahramanlar
Buhranlar Ufku ve Beklentilerimiz
Din Ufku
Dua
Düşünce kaymaları
Fanteziler ve İhtiyaçlar
Fesada Açık Ruhlar
Geçmiş ve Gelecek
Gel gönüllerimizle konuşalım demiştik
Gönüller Sevgi Arıyor
Hayatın Gayesi
Hususî bir açıdan iman
Huzur ufku
İç Derinlikleriyle İnsan
İnanmış İnsanın Nitelikleri
İnsanı Sevmek
Işığın Göründüğü Ufuk
İslâm’ın Büyüsü
Kaos içindeki ışık
Kaos ve İnancın Sihirli Dünyası
Kaos ve Ramazanlaşan ruhlar
Kaos ve Yeşeren Ümitler
Kaosun Ötesindeki Dünya
Karamsarlığa Bir Neşter
Karamsarlık ve Vicdan Çağı
Kendi Değerleriyle İnsan
Kendi Ruhumuzu Ararken
Kendimizi dinleme zamanı
Küfrün Bir Yüzü
Kur’ân’ın Sihirli Ufku
Mefkûre İnsanı
Merhamet çağrısı
Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi
Nifak
Ölümün Hatırlattıkları ve Ötesi
Ölümün Öteki Yüzü
Ruh Ufku ve Metafizik Düşünce
Varlığın Mânâ Buudu
Yeri ve Sorumluluklarıyla İnsan
Zıtlıklar Arenası
Bayram
Bayram, bütün bir Ramazanın özü, usâresi ve ötelerin sihirli vâridatıyla gelir
boşalır başımızdan aşağı ve bize bitiş içinde başlangıcın müjdesini verir. Böyle
bir müjdenin duyulup hissedilmesi, fertten ferde, toplumdan topluma değişebilir;
geçirilen Ramazanın derinden duyulması, gönüllerin Ramazan rengine boyanması,
şuurların ötelere ve ötelerin de ötesine uyanması ölçüsünde bayram da daha bir
nazlı gelir, daha bir farklı yaşanır ve daha bir büyülü geçer.
Gönüllerin derinliğinde duyulan bir bayramda her ses, her soluk, her hareket,
her davranış ruhlara tesir eden müphem, fakat sihirli öyle beyan tarzlarıdır ki,
azıcık ifade ve hâlden anlayanlar için daha müessiri olamaz. Genç-ihtiyar,
kadın-erkek, alim-cahil, talebe-muallim, işçi-esnaf gönlünün menfezleri az açık
olan hemen herkes belli bir seviyede bu beyanın sihriyle oturur-kalkar ve
bulunduğu her ortam da bayram rengiyle tüllenir, bayram sevinciyle tebessüm
tebessüm bütün gözleri okşar ve gönüllere kevserler gibi akar.
Bayram, her kesimden insana fevkalâde mûnis gelir.. hemen herkesin içine işler..
herkese kendini dinletir ve ne yapar yapar herkesi mutlaka kendi atmosferine
çeker. Kimseye karşı cebir kullanmaz, protokollere bağlı kalmaz, açık-kapalı
kendisini kabul etmeyenleri tehdit etmez, ama herkes ona yürekten, gönüllü ve
selim fıtratının tabiî insiyakları ile koşar; koşar ve onu kutlamaz, sadece
yaşar.
Bayrama eren bütün inanmış gönüller, onun senelere denk ışıktan saniyelerini
yaşarken, kendilerini hep sevincin, neş’enin bürüdüğü sırlı bir atmosferde sanır
ve gezip dolaştıkları her yerde, yukarılardan başlarına bir şeylerin
boşaldığını, boşalıp ruhlarının derinliklerine kadar her yanlarını sardığını
duyar; bütün benlikleriyle o vâridatın kaynağına yönelir; derken, canlı-cansız
çevrelerindeki her varlığın eriyip gittiği ihsaslarıyla kendilerini ötelerin
davetlisi birer misafir gibi düşünerek hep sınırlarını aşkın yaşarlar. Böyle
ruhanî bir atmosferde kendi mevhibelerini duyup seslendirmesini bilenler,
marifet ufuklarının aydınlığı ve zenginliği, aşk u şevklerinin canlılık ve
harareti ölçüsünde, hayatlarına bu engin hislerini karıştırarak, her zaman,
kendileriyle beraber çevrelerindekilerini de lezzetten heyecana, aşktan insanî
münasebetlere sürükler dururlar.
Ramazanda çok defa, her ses, her soluk, her davranış bize, âdeta beşiklerimizin
başında ninni söyleyen annelerimizin içli nağmeleri gibi gelir. Bazen bu
sözleri, bu düşünceleri o kadar ince, bu tavırları ve bu davranışları o kadar
yumuşak buluruz ki, gezip dolaştığımız her yerde, aldığımız bu nezaket
banyosuyla kendimizi kuşlar gibi hafiflemiş, ruhanîler gibi de mekân üstü bir
hâl almış zannederiz.
İnsan, bayramda karşılaştığı birinden gördüğü muameleyi, karşılaşacağı daha
başkalarından da göreceği mülâhazasıyla, gün boyu, realitenin elinden
yudumladığı zevk ve lezzetlerin yanında, iyiliğe bu kadar açık insanlardan
göreceği mutasavver hazları da doya doya yaşar; realitelerle tasavvur ve
tahayyül dünyasından kendine göre yepyeni bir âlem inşa ederek, mekânın dar üç
buuduna karşılık ve zamanın izafîlik esprisine dayalı göz görmemiş, kulak
işitmemiş, dünyevî aklın sınırlarını aşkın bir sihir dünyasında dolaşır durur.
Evet bayram, bazen tam bayramlaşabilmiş insanlarla o kadar aşkınlığa erer, o
kadar ledünnîleşir ve o kadar Cennetin Cuma Yamaçlarına dönüşür ki, insan yer
yer onu kendi dublesi, zaman zaman da melek tüylerinden örülmüş kanatları gibi
hisseder ve gezdiği her yerde bu gizli refîkin azizliğini görür ve heyecanını
yaşar. Gerçi bayram, bir ölçüde herkese kendi boyasını çalar; herkesi kendi gibi
söyletir ve herkese hükmettiğini bar bar bağırır ama, onun bazı ruhlar
üzerindeki tesiri daha bir başkadır.
Bazen bayram, minarelerin gülbanklar gibi gürleyen sesinde, mihrapların ukbâ
buutlu iniltisinde o denli farklılaşır ve aşkınlaşır ki, o eşref saatlerde hemen
pek çok kimse, göklerin bütün mânâ ve usârelerinin üzerlerine boşaldığını ve
ötelere ait esrarın sağanaklaştığını sanır ve her an ayrı bir Cennet duygusu
yudumlar durur.
Hemen her bayram, onda füyuzât hislerimizi coşturacak âmillerin güçlülüğü
nispetinde, onu başımızın üstünde ışıktan, renkten, mânâdan, ruhtan örülmüş bir
kubbe gibi tahayyül eder ve kendimizi, o kubbede bulunan irili-ufaklı
menfezlerden sonsuzu temâşâ etme konumunda hissederek, imanın mü’minlere
kazandırdığı bu engin mülâhaza sayesinde, bu daracık zaman ve mekânın ne kadar
çok buutlu olduğunu düşünür; çok kanatlı, çok buutlu melekler gibi duygu ve
düşüncelerimizle bir yerde fakat çok aynada, hâl fânusu içinde ama kanatlarımızı
hem mâziye hem de âtiye açılmış görür, çok zamanlılığı ve çok mekânlılığı birden
yaşarız, hatta bazen bu mülâhaza daha da genişleyerek bizimle beraber
başkalarını da içine alacak vüs’ate ulaşır ve bütün bir inananlar olarak, henüz
vicdanlarımızda imanî bir nüve mahiyetinde varlığını hissettiğimiz Cennette,
ruhların uçuşup durduğu tepelerde, onlarla beraber kanat çırpıp sonsuza
uçtuğumuzu düşler; liyâkatlerimizi aşkın bu bin bir vâridat karşısında her
birerlerimiz, “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan
nedendir?” mırıltılarıyla hayretlerimizi ifade eder ve kendi kendimize “Meğer
bayram buymuş!” deriz.
Bazen, Rahmeti Sonsuz’a olan inançlarımızın feverânı sayesinde, vicdanlarımızda
patlayıp çevremize yayılan ışık tufanları, etrafımızdaki maddî çeperleri
darmadağınık edip her yanı öyle bir nura gark eder ki, vicdanın çok menfezli o
engin rasathanesinden gökleri bütün derinlikleriyle temâşâ eder gibi olur,
varlığın perde arkası esrarına ulaşır, bu dar âlem içinde yeni âlemlerin
inkişâfını yaşar, tecessüs ve hayallerimizde de olsa, şu birkaç buutlu mekânın
üstüne çıkarak, mekânların “lâmekân” olduğunu, cümle cisimlerin cân olduğunu,
Hak tecellilerinin ayân olduğunu duyar gibi olur, iliklerimize kadar üprerir;
mehâbet ra’şelerinin yanında muhabbetin sıcaklığını da hisseder ve “Ey Rab Senin
varlığını duymak bir Cennet / Ne olur beni de bu duygu ile âbâd et” der, ona
intisapla yaşamanın ne erişilmez bir pâye olduğunu zevk eder..
“Hazîretü’l-kuds”e daha yakın olma yollarını araştırır.. hep O’na koşar.. O’na
bağlı yaşar.. O’ndan ötürü her şeyi kucaklar.. baharları zevkle temâşâ eder..
çiçekleri koklar.. varlıkla hasbıhâl içinde olur.. zaman gelir, dağlarla,
tepelerle, ovalarla, obalarla söyleşir.. hayat ve varlık karşısında mü’min
olmanın bütün hususiyetlerini ortaya koyar.. ve sık sık en nazlı dilekler, en
içten iniltilerle O’nun kapısının tokmağına dokunur, sonra başımızı o kapının
eşiğine koyarak içimizi sadece O’na dökeriz.
Ezanlar, kâmetler, namazlar, dualar, münâcâtlar, istiğfarlar, iç murakabeler
farklı yöntemlerle o kapıya yönelmenin birer remzi ve işaretidir. O kapının
önünde yükselecek bu ses ve bu davranışlar, ruhun solukları olması ölçüsünde,
ötelerde nasıl kabul görür onu bilemem ama, biz, bazen varlığımızın, o duyuş ve
söyleyişler içinde eriyip gittiğini hissederiz. Öyle ki bazen, içimizden
kaynayıp gelen duyguları ifadeye kelime yetiştiremediğimizden fokur fokur
kaynayan bir sükûta gömülür ve sessiz infiallerimizle, bu içli, bu derinden, bu
ledünnî durumumuza bir yerden cevap verileceğini, bizim susmamıza bedel,
ötelerin sesinin gürül gürül yükseleceğini beklemeye koyuluruz. Meleklerden mi,
ruhanîlerden mi, yoksa kendi vicdanlarımızın meçhul bir menfezinden mi kopup
geleceğini beklediğimiz böyle bir sesi net duymasak bile, mutlaka cevap
verildiğine ve verileceğine inancımızla, ürpertilerimizde onu duyar gibi olur,
haşyetle sarsılır veya sevinç gözyaşlarıyla boşalırız.
Hemen her zaman, böyle bir ruh hâliyle, hayata bakışımızın değiştiğini, her
varlık ve hâdisenin bir farklılaşma süreci yaşadığını görür gibi olur, içine
sürüklendiğimiz bu fevkalâdelikler karşısında, bizden olmayanların hiçbir zaman
duyamayacakları, bizi anlayamayanların kat’iyen anlayamayacakları neler duyar ve
neler hissederiz..!
Bu duygu ve bu hisler sayesinde bazen, erken dönemlerde ve iptidâî bilgiler
mahiyetinde ruhumuzun derinliklerine yerleştirilen o mukaddes fakat müphem
gerçeklerin, kuvve-i inbâtiyesi iman ve nur olan kalb yamaçlarında, nasıl
çiçekler gibi açtığını, bir çocuk saffetiyle kabullendiğimiz o mücerret
hakikatlerin ne kadar varlığımıza ait olduğunu duyar ve içlerimizde sessiz
sessiz uyuyan esrarın nasıl tomurcuklaştığını, nasıl meyveye yürüdüğünü
hayretler içinde zevk ederiz.
Hâsılı, her bayram bizim dünyamızda, bir dolunay gibi doğar.. ufkumuzu bir
gökkuşağı gibi tutar.. ışık kaynağı ötelerden, bize donanma gecelerinde
göremeyeceğimiz şehrâyinler yaşatır.. arz üzerinde uğradığı hemen her dairede,
bir teşrifat üslûbuyla bizler gibi bütün başkalarını da ayağa kaldırır..
şivelerin en mükemmeli, nağmelerin en tatlısıyla ruhlarımıza demet demet
besteler sunar.. îmâ ve işaretleriyle meraklarımıza kapılar aralar ve
gönüllerimize uhrevîlikler fısıldar.
Sızıntı, Şubat 1999, Cilt 21, Sayı 241
Beşinci Kat
Bugün medeniyetin binbir gürültüsü, yaşadığımız kentteki mimarînin soğukluğu ve
şehirlerin her gün biraz daha yabancılaşması karşısında pek çoğumuz, büyük
kentlerin, dev metropollerin dışında ayrı bir iklim, sessiz bir bucak, tabiata
açık bir koy arama mülâhazasıyla neler düşünür, nelere katlanır ve ne plânlar,
ne projeler yaparız.. yaparız da, senede hiç olmazsa belli bir müddet, belki her
ay birkaç kez, içinde bulunduğumuz atmosferden sıyrılarak ya bir ormanın üfül
üfül iklimine, ya bir korunun sessizliğine, ya bir koyun âsûdeliğine, ya da bir
çağlayanın tabiatla çağıldayan harîmine koşarız.. koşar ve varlığı duymaya
çalışır, tabiatı bir mûsıkî gibi dinler.. gözümüzle, gönlümüzle, hatta bütün
duygu ve uzuvlarımızla şehirlerin dışındaki farklılığı yudumlar ve kendimizi bir
kere daha hissederiz.
İnsanlardan kaçma mânâsına değil, insanlığı bütün derinlikleriyle duyma yolunda
böyle bir uzlet, insanın paslanan, kendinden saykıllaşan özüne seyahati
demektir. Ben şahsen, böyle bir duyuş, böyle bir tadış ve böyle bir hissedişi
değişik esinti buudlarıyla birçok defa yaşadım.. zevk ettim.. fırsat el verirse
yine de yaşamayı düşünürüm.
Ancak bütün bu düşünce ve mülâhazalar mahfuz, fakir, bu kabil özlemlerle sık
sık, harîmine koştuğum kerameti kuruluş gayesine ve içindeki masumlara ait bir
yer var ki, orası hemen her zaman ruhuma, ırmakların çağıltılarını, ormanların
uğultularını, tabiat kitabının fısıltılarını birden boşaltmış ve gönlümde
varlığın bir birleşik noktası gibi duyulmuştur. Öyleki, oraya ne kadar alışmış
ve onun güzelliklerini ne kadar kanıksamış da olsam, onun harîmine her
girdiğimde veya oraya ulaşma yol mülâhazasına daldığımda, âdeta bir mûsıkî, bir
romantizm banyosu almış ve hususî bir maneviyat âleminin varlığını kalbimin
kadirşinâs katmanlarında duymuş gibi, ruhumda bir metafizik gerilim ve gönlümde
bir şahlanış hissetmişimdir. Evet, sanki oranın, ferah-fezâ ikliminden
kalblerimize, sürekli bir şeyler sızıyormuşçasına, ben ve arkadaşlarım o mekânda
her zaman bir neş’e ve zevk hissetmişizdir. Geleceğin değerlendirmecileri bu
sırlı mekânı hangi ad ve ünvanla anarlarsa ansınlar, biz oraya “Beşinci Kat”
demiştik. Beşinci kat olması, beş rakamıyla mukayyet değildi; o sadece bir
çizgiydi.. bu müsemma onuncu, on beşinci kat da olabilirdi; ama değildi ve o,
sadece mevcut binanın en üst katında bir çekme daireden ibaretti.
Beşinci Kat her zaman, bulunduğu yerden başını göklere kaldırmış gibi, semaları
gözeten ve hep öyle tepeden bakıp, istikbal edeceği misafirleri bekleyen için
için bir hâli ve bir teşrifat edası içindeydi. O, güvenli bir insan çehresine
benzeyen cephesi ve değişik maksatlara açık girintili-çıkıntılı başı secdede Hak
kullarını andıran arka bölümleriyle, hep bize heybet fısıldamış, ruhlarımıza
ra’şeler salmış ve her zaman ümit rengine bürünerek gözlerimizin içine
gülmüştür.
Beşinci Kat, sırtını sağlam bir zemine dayamış gibi oldukça rahat görünümlü.. ve
bazen küçük bir dağ zirvesi heybetiyle, bazen de çömelmiş orta boy bir tepe
şeklindeki hâliyle hep bize mehabet gamzetmiştir. Hatta o, çevresindeki ona
nispeten küçük binalar, altında ve üstünde dört bir yanını saran ağaçlar
arasında, kalbimizin her zaman duyup hissetmeye hahişkâr olduğu bir manzara
konumundadır. Onun, göklerin mavisi ve yerin yeşilliklerinin birleşik
noktasındaki bu müstesnâ konumu, bize hep annelerimizin şefkatini, babalarımızın
irade ve kuvvetini, gençlik duygularımızın his ve hayâl dolu saatlerini
hatırlatır. Bu müstesnâ mekânda her zaman, dört bir yandan kopup gelen tabiatın
o kendine has natürel ses ve solukları, yanıbaşınızda veya biraz aşağılarda,
tabiatın nağmelerine göre kısmen rötuşlanmış çocukların çığlıklarının çiğ çiğ
üzerinize dökülüşü; bulunduğunuz yerin mânevî havası ve şivesiyle birleşerek
size alabildiğine derin o şanlı geçmişimizin her telden nağmeleri gibi gelir. Bu
nağmeler sanki, zuhur ettikleri zamanın atmosferini delik deşik edip kendi
“oluşum” şartlarını aşarak, zaman üstü bütün vâridâtlarını, tarih hareminin el
değmemiş bütün mahrem sırlarını, gelecek günlerin tat ve şivesiyle macun hâline
getirip size sunduğunu sanırsınız; sanırsınız da, dünü tahayyül ederken,
ayaklarınızın günümüzün zeminine bastığını ve gönüllerinizin de yarının
ufuklarında attığını duyarsınız.
Evet, hassas ve duyarlı bir ruh, bu masmavi iklime hemen her yönelişinde, tozlu,
dumanlı ve oldukça bulanık bir âlemden sıyrılıp, gökler kadar derin, yerler
kadar zengin, analarımızın bağrı kadar sıcak bir güzellik ufkuna yürüyor gibi
olur. Bu şefkat ve güzellik âleminin havası, ziyası, tadı, şivesi o kadar mûnis
ve o kadar yumuşaktır ki, o tarafa doğru, otobüs, taksi veya bir başka vasıta
ile hemen her seyahat âdeta, ruhun zaferine doğru bir yolculuğu gibi duyulur..
ve ciğerlerimizi oksijenle doldurmak için, ulaştığımız zirvenin tertemiz
havasını yudumluyor gibi bir hâl alır. Hiç şüphesiz bu temiz iklimi ziyaret,
kalbimizin en derin noktalarına sinmiş en silinmez hatıralar gibi hâlâ taptaze
durmaktadır. Öyle zannediyorum ki, bütün dünyanın zevkleri, lezzetleri, hiçbir
zaman bize, bu çok farklı unsurların birleşmesinden meydana gelen ledünnî
hazları veremeyecek ve dünyada hiçbir zaman parçası da o mekânda geçen saniye ve
saliselerin gölgesine ulaşamayacaktır. Hatta o mekân olduğu gibi kalsa, onun o
mübarek müdavimleri de oraya gelip gitmelerini devam ettirse, ben şahsen, bugüne
kadar sürüp-gelen o farklı geçmişin bundan sonraki ömrümde hep aynı çizgide
kalsam bile ruhuma vadettiği yeni şeyleri duyacağıma emin değilim. İhtimal bu
mekânın, kuruluş niyet ve mülâhazalarının çizgilerini tam aksettirdiği o ilk
günlerin havasını, tadını, şivesini duymak mümkün olmayacağı gibi, onun gerçek
derinlik ve zenginliğinin ana unsurları sayılan ve bugün çoğu itibarıyla göçüp
gitmiş o eski müdavimlerin eksikliği de hep derinden derine hissedilecektir.
İlk günler itibarıyla orada, o kadar bizim dünyamıza ait bir terbiye ve nezaket
ve bir teşrifat anlayışı göze çarpardı ki, oraya ömründe bir kere uğrayanlara
bile mutlaka bir şeyler bulaşırdı -estağfirullah- onların ruhlarına bir kısım
ledünnîlikler sinerdi, sinerdi de, aradan yıllar ve yıllar geçse dahi, bir gün
onlar da mutlaka ruhlarının derinliklerinde kuluçkaya yatmış hatıraların
tedâîleriyle hülyalarında o mânâ iklimine yönelir ve uhrevî zevkleri adına ne
nağmeler ne nağmeler dinlerlerdi…
Evet, insan eğer bütün bütün kör değilse, bu mekâna uğradığında mutlaka onun
yüzüne, gözüne, sözüne, edasına bir ruh, bir mânâ, bir şiir siner ve ona nice
nezih hayâl âlemleri kapılarını aralardı. Doğrusu bu mekân hemen her zaman,
duyguları besteleyen, düşünceleri besleyen ve ruhları coşturan büyülü bir yerdi.
Bu husûsî mekânın ruhlarımızda hasıl ettiği his zenginliği sayesinde, şehir
hayatının zahmet ve sıkıntılarıyla iki büklüm ve ard arda solup giden
günlerimizin duygu ve düşünceden yana ne kadar fakir geçtiğini anlamak için
herhalde psikoloji uzmanı olmaya gerek yoktu… Evet bugün, tıpkı yük arabaları ve
nakliye vasıtaları gibi tıklım tıklım dolu ve korkunç bir sıklet altında geçen
hislerimizin hiçbirini duya duya yaşayamıyor, onların varlıklarını kendi
derinlikleriyle sezemiyor ve âdeta kendi zenginliklerimize karşı kapalı
yaşıyoruz. Oysaki Beşinci Kat ve o mânâdaki yerler, pekâlâ hislerimizin inkişaf
edip gelişmesi için müsait birer ortam teşkil edebilir ve edebiliyordu da.
Her gün çok değişik yerlerden gelen farklı insanlarla karşılaşmak.. haftada
birkaç defa mantık-muhakeme dudaklarından farklı kültürlerin usârelerini
yudumlamak.. her gelene teşrifat merasimini eda ederken onlara, bu mekânı, o
günün çok yönlü yeni ilhamlarıyla bir kere daha yorumlamak.. çevrenin temâşâ
noktalarını, ziyaretçilerin ilmî, idarî, siyasî, felsefî kimliklerinin
çağrıştırdığı muhteva ile yeniden bir kere daha tefsir etmek.. günün değişik
saatlerinde, ilâhî iltifatların farklı tecellî matla’larını vicdan
menfezlerinden tekrar tekrar müşahedenin zevkini yaşamak.. tulûu gözlemek,
gurûbu seyretmek, mehtapla konuşmak.. yıldızlarla hasbihalde bulunup hayâl
peyklerine binerek galaksiler arasında dolaşmak bu mekândaki husûsî derinliği
açısından görmenin, hissetmenin, duymanın, içe sindirmenin, değerlendirmenin
değişik dalga boyunda farklı öyle televvünleri idi ki, buraya ulaşan hemen
herkesin bakışlarını yontar, şekillendirir; fikirlerini biler ve enginleştirir;
ruhlarını inceltir ve şeffaflaştırır ve hususiyle de bu katın mânevî haz ve
tiryakilerine kitapların verdiğini ve vereceğini aşkın öyle bir marifet bahş
eder ki kıtmirleri müstesna bu güvertenin kutlu sakinleri, tesbihle yükselen
nefesleri âdeta bir çiçek kokusu gibi duyar.. tekbirle kanatlanan âvâzı, ışık
hüzmeleri gibi göz bebekleriyle emer.. hamd ü senâları, göklerin üzerimize
titreyen gölgeleri gibi hisseder.. ve Allah’a teveccühü kalbin en saf ve ritmik
vuruşları gibi duyarlardı.
Bu mübarek hazîrenin -biz öyle zannediyor da olabiliriz- harîminde az dahi olsa,
ârâm etme imkânı bulan hemen bütün misafirler, müstahdemler, talebeler, değişik
programlar münasebetiyle bir akşamlığına gelip-konan, konup göçen ashab-ı
mesalih, burada koklanan, duyulan, sezilen veya öyle olduğuna inanılan umumî
havayı bozmamak, başkalarının konsantrasyonuna dokunmamak, herkese açık bir
kısım mânevî zevk ve lezzet kanallarını münasebetsiz şerarelerle kirletmemek
için, gezip dolaştıkları her yerde kırılabilecek kristaller varmışçasına,
olabildiğine nazik ve kibar davranır, dikkatle oturur-kalkar ve âdeta bir
ruhanîler topluluğu manzarası sergilerlerdi. Öyleki bunların, gözlerinin önünde
sanki nihâî buudu masmavi bir ukbâ derinliği, başlarının üstünde ruhanîlerin
kanat çırpış sesleri, düşüncelerinde bütün bunları temâşâ edebilme genişliği ve
gönüllerinde bunları ve dahasını tatma enginliğiyle her şeyi kucaklamaya yeten
bir insanî derinlikleri vardı.
Aslında hemen her atmosfer, her çevre, biraz da ona uyulunca, onun ruhuna nüfuz
edilince ve onunla aramızdaki sevgi bağları tam sezilince netleşir, derinleşir,
âdîlikleri aşarak fevkalâdeliklere ulaşır, derken, içindekilere daha bir
talâkatle seslenir ve onlara ruhunun enginliklerinden gelen en mahrem bir
mûsıkîyi dinletir. Beşinci Kat’ın bize, hemen her zaman bu vâridâtın en zengin
bir sâkisi olduğunda şüphe yoktur. Evet o, oturduğu yer ve konumuyla bu mânânın
mücessem bir heykeli gibidir.
Beşinci Kat ve onu omuzlarında taşıyan bina, bulunduğu nokta ile o kadar ciddi
bir uyum içindedir ki; sanki onun plân ve projesi acemi, amatör bazı kimselerce
değil de -aslında bu öyle olmuştu- ruhanîlerin ilhamlarıyla müeyyed bir dimağ,
hem de onun bütün hususiyetlerini, çevresiyle münasebetlerini, bizim ruh
dünyamızla derin alâkalarını bilgisayar tekniğiyle değerlendirmiş de öyle tatbik
etmiş gibi, fevkalâde tenasüp içinde bir görünüm arz etmektedir.
İnsan, ne zaman onun üfül üfül esen iklimine adım atsa, daha temelinin ilk
atıldığı gün toprakla buluşan ve yanı başlarında yükselen binayı takip
edercesine her gün santim santim büyüyen ağaçların, ince ince salınışlarını, bir
mûsıkîye dönüşen hışırtılarını duyar, o bina ve o ağaçlara emeği geçmiş
insanların hayâlleriyle karşılaşır.. birkaç adım daha ilerleyince, her yanda
salınan selvilerin, çamların, kavakların ve salkım söğütlerin serin ikliminde
kendini bulur ve onların hoşâmedîlerini almış gibi ilerler. Ana binayı aşıp da,
ona nispeten oldukça küçük ve âdeta bir yavru, bir çocuk gibi sevimli, masum
Beşinci Kat’a ulaşınca, kendini münzevî bir sessizlik ve sâkit bir şiirin
büyüleyiciliği içinde bulur.
Beşinci Kat’a hem merdivenlerle çıkılır hem de asansörle.. merdivenlerden
çıkarken, hemen her katta kapıları koridora açılan pek çok odalarla
karşılaşılır. Bunlar bizim, eşiklerini pek fazla aşıp, aşındırdığımız yerler
değildir. İç âlemleriyle bize meçhul ve sakinlerine malum bu odalarda okul veya
yurt talebeleri kalır. Birer birer bütün katlar aşılınca, sonunda insan kendini
terasla iç içe bir mekânda bulur. Burası oldukça geniş ve ferah-fezâ bir yerdir.
Buranın rahatlatıcı havasını çok iyi bilen bizler, asansörü kullanmıyorsak,
merdivenleri birer-ikişer sıçrayarak çıkar ve âdeta bir an evvel yukarının temiz
ve âsûde havasını teneffüs etmeye koşardık..
Burası, gerçekten de binanın en güzel, en aydınlık, en ferah, en büyüleyici ve
gönüllerimizi uhrevî hülyalarla süsleyici müstesna bir yeriydi. Buraya ulaşınca,
şehir, büyük bir bölümü itibarıyla âdeta ayaklarımızın altında kalır.. deniz
gözlerimizi okşar, serinliğiyle bizi selamlar.. ve çevredeki tümsekler, tepeler
gıptayla bizi seyrederlerdi. Binanın içinde dolaştıkça, kendimizi daha bir
büyülenmiş hisseder ve her yanımızı âdeta uhrevî esintilerin kuşattığını
sanırdık.. ve hele her köşede kalblerinin saffeti yüzlerine vurmuş, hisleri
pırıl pırıl gözlerinde nümâyân, yüzleri talihlerine tebessümle süslü bir sürü
temiz çehreyle karşılaştıkça, kendimizi varlığın perde arkasında seyahat ediyor
gibi anlaşılmaz bir derinlik içinde bulur ve ne hayâller yaşardık.!
Beşinci Kat’ın en önemli güzellik unsuru sayılan bu kutlu sakinler, hemen hepsi
de hâlinden memnun.. ömürleri pür neş’e.. günleri okuyup düşünme-düşünüp Hakk’a
yakınlık arama hisleriyle dopdolu.. ve birer derinlik namzetleriydiler.
Yanlarına gelen misafirler, onlar için ayrı bir haz vesilesi ve onlara hizmet de
payeler üstü bir payeydi. Bu katı şereflendiren kutlu konukları memnun etmek
için, âdeta onların çevrelerinde fır döner ve tıpkı halâyık gibi onların
hizmetlerine koşarlardı.. hatta bir mânâda gelen misafirler, onların
hayatlarının yeknesaklığını tadil ettikleri için, her zaman gelen konukları
minnet ve şükranla karşılar, uğurlarken de, en mükemmel teşyi törenleriyle
uğurlarlardı.
Bu temiz insanları, bu ölçüde hayata bağlayan, onlara yaşamayı sevdiren ve
başkalarına faydalı olma duygusuyla coşturan hiç şüphesiz onların din hisleri,
âhiret itikadları, Allah’la olan içten münasebetleri, geçmişten tevarüs
ettikleri medeniyet telâkkileri ve millî üsluplarıydı. Hem onların bu ledünnî
hâlleri hem de yanlarına gelen farklı kültürlerin, farklı anlayışların yontup
şekillendirdiği o ayrı ayrı insanların hâli ve tabiî mekânın hususiyeti orada
bulunan hemen herkese öyle dokunur, derecesine göre herkesin ruhunu öylesine
büyüler ve herkesi öylesine kendi sükutuna çekerdi ki, biraz duyarlılığı olan
her ziyaretçi, içeriye girdiği andan itibaren bir daha bu sihrin tesirinden
kurtulamazdı.
Ben Beşinci Kat’ı, bir deniz gibi her şeyi içine alıp eriten bir dev kentin
ortasında veya bir kenarında, o koca ummâna meydan okuyan ve hep dalgaların
üzerinde kalmasını bilen bir nilüfer gibi tahayyül etmişimdir.. ve bu mülâhaza
ile de onu, onca değişen şeye rağmen hiç değişmeden varlığını sürdüren ve
sürekli ruhuma en enfes rayihalar neşreden şirin bir çiçek gibi koklamış ve
tasavvurlarımı aşkın bir nefasetle içime aktığını hissetmişimdir. Hatta ben,
onun sekine ve ruhanîlere açık iklimini, gönüllerimizin zaman ve mekân üstü
âlemlere yükselmesinde bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibi görmüşümdür.
Her şeyin normal mecrasında olduğu dönemlerde veya değişik med ve cezirlerle
bütün mecraların ve eksenlerin kendilerine rağmen kaymalar yaşadığı günlerde ne
zaman, Beşinci Kat’a girmişsem, onun genel havasının ve canlı-cansız
aksesuarının ruhuma ilham ettiği mânâlar sayesinde his ve fikirlerimin daha
derin tabakalarına inmiş ve onun büyüsünü daha derinden duymuşumdur.. evet, bu
mekânda her zaman içime açılan bir hayâl kapısı bulmuş ve ondan geçerek kendi
küçük ve mahrem dünyamın mahfazası içine oturmuşumdur. Aslında, onun içindeki bu
derûnî his ve duygular, elbetteki pek çok müşahede, hatıra, tevafuk, müzakere,
musahabe ve dünya kadar acı-tatlı hâdiseden kaynaklanıyordu. Hatta bu iç ve
muhteva, binanın fizikî yapısının yorumlanmalarına da aksediyordu. Öyleki, bize
göre bu bina, sanki herhangi bir insan eliyle yapılmamış da, yerin
derinliklerinden fışkırmış, arz ve göklerin pek çok sırlarını ihtiva
ediyormuşçasına alabildiğine derin görünürdü. Fakir bazen onu, ayakta Mabud’a
kıyam eden bir âbid, bazen bir dağın zirvesinde secdeye kapanmış bir mahviyet
insanı, bazen de Yaratıcısı’na el açmış yalvaran bir gönül eri gibi tahayyül
ederdim.
İşte bütün bu hislerin, ruhumda hasıl ettiği enfüsî mülâhazalarla ben, bu
mübarek mekân içindeki kutlu sakinleri, o fevkalade temkinleri ve sükut içindeki
talâkatlarıyle her zaman bana şiir söyleyen, mûsıkî dinleten, esrar meşk eden,
ders veren birer hatib, birer edib, birer bestekâr, birer heyecan insanı olarak
görmüşümdür veya hep öyle görmek istemişimdir.
Bu katta, herkesin, aklını kullanması, iradesini şahlandırması, ruhunu dinlemesi
ve ferden-ferdâ maveraîliklere açılması önemli bir esas olmakla beraber, sık sık
kendisine başvurulan, akıl danışılan, dert yanılan ve bir ölçüde bazı proje ve
plânlarda müracaat edenlerin tevazu mahviyet ve terbiyelerinin gereği merci
görünümünde biri de bulunurdu.. bulunur ve teker teker bütün “ashâb-ı mesalih”i
dinler.. kendince, danışılan şeylerde danışmanın hakkını vermeye çalışır..
dertlilere “çare” diye mutlaka bir şeyler söyler.. ashâb-ı mesalihin gönlünü hoş
tutar.. bazen de iş ve problem bombardımanı karşısında bunalımdan bunalıma
girer; başkalarının derdine çare bulayım derken kendisi çaresizlikle inlerdi.
Bütün bunlar bazen anlaşılır, bazen de anlaşılmaz; ama mutlaka bir devr-i fani
gibi hiçbiri uzun zaman hükmünü devam ettiremez.. bir bir gelir, bir bir gider
ve yerlerini zevkli hatıralara bırakırlardı bizde; bir başka gün veya ikinci bir
kez binadan içeriye girdiğimizde, bütün bu olanlar, geride hiçbir sır bırakmamış
gibi, koca bina, yine o eski şiirli, sihirli hâline bürünerek, ruhlarımız
üzerinde, içine ilk girilen bir mâbed gibi tesirli olurdu.
Hiç şüphesiz Beşinci Kat’ın en önemli mekânı, onun o geniş salonu ve değişik
istihalelerle salon hâline getirilmiş bulunan teras katıydı. Çepeçevre hemen her
tarafın ve denize kadar bütün ufukların temâşâ edilebildiği bu yer, her yanı
camekanlarla kapalı, hem açık hem de kapalı diyebileceğimiz bir gariplik içinde
ve umum binanın ruhunun özü gibiydi. Motorla işleyen mini bir şadırvanla küçük
bir şelâle de, bütün tabiat unsurlarını bağrında toplama gibi bir tabiîlik
duygusunun eseri olarak, onun bir yanına yerleştirilmişti ki, orayı görünce
insan tam bir “tabiat meşheri” demese de tabiatın önemli bir kesitiyle karşı
karşıya bulunduğunda şüphe etmezdi… Zaman zaman bu mini şadırvandan sular akar
ve şelâle de böyle bir kata göre biraz da tiz perdeden diyebileceğimiz o gürül
gürül sesiyle bu umumî senfoniye ses katınca camekanların önünde o âna kadar
uyuyor zannettiğimiz ağaçlar, çiçekler bu mûsıkîyle uyanırmışçasına raksa geçer
veya bu umumî manzaranın çağrıştırmasıyla biz öyle hayâl ederdik ve hepimizin
yüreklerinin ritminin de, ona göre atmaya başladığını duyar gibi olurduk.. kim
bilir hislerimizi hangi takdir ifadeleriyle dile getirir ve kendi kendimize
tabiatın bu küçük kesitinde, umum varlığı bütün güzellikleriyle mülâhazaya alır
ve “Kâinatta halihazırdaki mevcuddan daha baş döndürücüsü olamaz.” diye
mırıldanırdık.
Beşinci Kat’ın misafirlere mahsus ve her zaman uğranılmayan diğer odalarında
olduğu gibi bu büyük mekânlarda da düzgün çerçeveli, içinde önemli yazılar,
manzaralar, hatta ışıkla derinleştirilmiş Kâbe ve Ravzâ resimleri önemli birer
yer işgal ederdi. Bu arada “Devlet kalem ve kılıçla vardır.” esprisini
aksettiren özel bir harita da bütün bir duvara tek başına sahip gibi görünürdü.
Bütün bunlar seri imalat veren bir tezgahtan çıkmış gibi basit şeyler değildir;
bu kattaki hemen her şey, suyu, havası, yeşili, dekoru ve daha değişik
aksesuarıyla Beşinci Kat’ın ruh, mânâ ve edasına çok yakışan farklı renkte
çiçekler gibiydi. Tedâî ettirdikleri şeyler itibarıyla, orada cereyan etmiş
dünya kadar hâdiseyi ve oradan gelip-geçmiş pek çok insanı hatırlatırlardı. Mini
müze yüzlerce hatıranın bir diskete sıkıştırılmış resmi veya kodlanmış bir
hatıralar albümü gibiydi.. bundan dolayıdır ki, buradaki eşya, zatî değerleri
itibarıyla değil, şifresi oldukları hatıralar açısından ele alınmalıdır. Ben bir
gün, bunların mutlaka böyle değerlendirileceğine inanıyorum. Zira bu mekân biraz
da, her biri bir hülyanın resmi bu hatıralarla genişlemekte ve bütün mekânlara,
zamanlara açılan bir hayâl ülkesi hâline gelmektedir.
Her sabah, Beşinci Kat’ta bütün aydınlığıyla bir başka yaşanır.. öğlenler,
sıcaklığını daracık sokakların başına boşaltarak, yanına en ince meltemleri alır
ve onun üstüne yığar.. akşamın alaca karanlığı bir sürü vâridâtın muştusu ile
onu rikkatle okşar geçer.. ve bütün bunlar, bizi günde birkaç defa, nimetlerin
çehresinde O’nu anmaya, duymaya çağıran âdeta birer “eşref-i saat” olurdu.
Ben bazen, bir koltuk üzerine oturur; bir yandan şelâleye bakar, bir yandan da
ağaçların, çiçeklerin nazlı nazlı salınmalarını seyreder ve hayâlî resimlerle,
aradaki boşluğu da doldurup, terastaki bu raks ve cümbüşün yerdeki ağaçlarla
bitevîliğe erdiğini tahayyül eder ve hepsinin bir bütünlük içinde el ele, omuz
omuza verip “Yâ Hû” dediklerini, yatıp- kalkıp çevrelerine gülücükler
yağdırdıklarını hayâlen duyar; îmânın ve sevginin darları nasıl genişlettiğini,
mânâsız gibi görünen şeyleri nasıl mânâlandırdığını, mütenahiyi ne denli eb’âda
sığmaz hâle getirdiğini düşünür ve Rabbime şükrederdim.
Güneşin ışınları, günün hemen her saatinde bu salondan ayrılmama ısrarını
gösterir; binanın içine sızmak için her yandan pencereleri zorlar ve bu mekânı,
her yandan hüzmelerini başına sararak bir güneş otağı hâline getirirdi. Bu
salonun, minder veya kanepeleri üzerinde oturup düşünürken, burada dinlediğim
uhrevîlik; sanki üst üste yığılıp katmerleşmiş, güya senelerden beri içine
hiçbir yabancı duygu, düşünce girmemiş, sürekli kendi ruh ve mânâsıyla derinleşe
derinleşe koyulaşmış, sabitleşmiş gibi gelirdi bana; gelirdi de gönlümün
üzerinde bir mûsıkî tesiri icra ederdi. Hatta, bir enstrüman sustuktan sonra,
uzun zaman kulaklarımızda, az önce onun tellerinin veya tuşlarının susan
iniltilerini hâlâ dinlediğimiz gibi, saatler ve saatler boyu, orada vuku bulan
bir derinliği duygularımızla dinler ve bu mekânı içinde terennüm edilen
güzellikler ve derinliklerle dopdolu sanırdık.
Burada hemen her zaman yapılan ibadetlerin, müzakere edilen konuların; düşünce
ve inanç dünyamızla alâkalı tahlillerin, terkiplerin; daha başka içtimaî
münasebetlerin bir rüya ve hülyası hissedilirdi.. evet ben, bu müstesna mekânda,
çok defa esrarlı bir akımla ürperdiğimi, sırlı bir sükûnet, bir sekineyle
irkildiğimi hatırlarım. Eskiden burada tasavvufî bir duyuşla, halvette vâridât
tecellileri yaşayarak sık sık hülyalarımın tepesinin delindiğini hissetmiş ve
hayretler yaşamışımdır. Yaşamış ve yalnız kaldığım bazı dönemlerde, buranın
tadının, neşvesinin ve husûsî esintilerinin ne kadar farklı estiğini duymuş ve
bu buk’anın her yanından fışkıran mânâların çevreyi kuşatmasına şahit
olmuşumdur.
Fakir, sistemli hülyalarımın tadını ilk defa Beşinci Kat’ta duydum.. ve kendi
kendime: Meğer bugünkü hülyalarımla geçmişteki hayâllerimin nokta-i iltisâkı bu
mekânmış dedim. Doğrusu ben, Beşinci Kat’ta kaldığım sürece, çok defa akl-ı
meâşım durur.. düşüncelerim bağdaş kurup oturur.. gönlüm gider anlaşılmaz bir
vuslat lezzetine dayanır ve ben orayı âdeta, Dost’a ulaşmanın bir rampası
sanırdım. Öyleki, ruhumun derinliklerinde çiçekler gibi açan hülyalar, Cennet
güzelliklerinin sırlı birer yansıması gibi gelirdi bana.
İçinde daha çok kalıp istirahat ettiğim odacık herkese açık bu mübarek mekânla
hem iç içeydi hem de ondan ayrıydı. Çocukluğumdan beri ruhumda taşıdığım o eski
rüyalarımı derinleştirmek için bu hücrenin husûsî hazırlanmış gibi bir hâli
vardı. Bu odacık aynı zamanda, henüz keyfiyetlerini keşfedemediğim bir düzine
düşünceye de beşik ve meşcerelik gibiydi. Öyleki, o henüz tam zabt u rabt altına
alınmamış duygularımı, düşüncelerimi bağrına basıyor, sallıyor, besliyor,
büyütüyor ve aklımın önüne koyuyordu. Kim bilir bu odada, kaç defa o eski
hülyalara dalıp, yaşadığım hayatın içinde, biri bedenimle, diğeri de inanç,
kanaat, düşünce ve hayâllerimle iki hayatı birden yaşadım. Evet, sanki bu
gündelik hayat bana yetmiyordu da, hülya kılıcıyla onu paramparça ediyor ve daha
engin bir âleme açılıyor gibi, mâziye, geleceğe birden tutunuyor ve kendime göre
yepyeni bir hâl inşa ediyordum.
Evet, hemen her zaman ömrümün ahengine uysam da, bu odada benliğimin içinde
bulunan gizli hayatımla kalmayı tercih eder, sonra da ondan yeni bir hayata
realite köprüleri kurar; aklım, mantığım ve duygularım hep geleceğin ufuklarında
kendime göre bir âtî dantelâsı örmeye çalışırdım. Bu itibarla da burası, her
zaman ikinci ve daha zengin olan hayatımın inkişaf etmesine, genişleyip kendini
aşmasına müsait ve ruhumu, hülyalarımı besleyen büyülü bir köşecikti.. burada
hep, gönlüme göre geçeceğini ümit ettiğim bir istikbal ufku önüme açılır ve bana
sürekli yeni doğuşlardan dem vururdu. Zaten, benim gibi hayâlperestlerin kuruntu
dünyalarında, geleceğin vadettiği şeyler gökleri dolduran yıldızlar kadar
çoktur. Katı realistler yadırgayadursunlar ben, her zaman böyle bir hayâl
üstünde toplanıp dağılan ideallerimin pırıl pırıl çehrelerini temâşâ eder; küçük
odamla beraber o koca binanın ve o binayla beraber dev kompleksin ve onunla
beraber de bütün bir şehir ve hatta kâinatın sırlı bir kısım ittisal noktaları
var olduğuna inanırdım.
Aslında, bu küçük oda gibi o koca binanın da hangi bölümünde olursam olayım
herkes her zaman duymasa bile ben, ledünnî bir şiirin, ruhanî bir ilâhînin ve
alelacele Dost’a vuslat hazırlığının heyecanını duyar gibi olurdum. Evet, kim
bilir kaç defa, bu kapıları harice kapalı, kendi içinde sırlı mekânın herhangi
bir köşesinde kendini kendi hayâlî zevklerinin çağlayanına salmış ve kendi
enfüsî ahengiyle dopdolu, gönlünü derinden duyup hissetmeye çalışan, ama
kolu-kanadı kırık bir insan gibi, bir değişiklik ve bir başkalaşma iradesi
duymuşumdur.
Kim bilir, benimle beraber daha niceleri, ruha pek çok şey vadeden bu âlem
içinde, ne derin idrakler ufkuna ulaşmış ve ömürlerini yıldızlar arasında
seyahat ediyor gibi geçirmişlerdir. Ben bu mekânda hep zamanın çok farklı ve
saatler üstü geçtiği kanaatini taşıdım.. taşıdım ve çok kere bir rikkat ve
titreyiş içinde bulundum. Doğrusu bu mekân, pek çok kimsenin de kendi içlerinde
hissettikleri gibi, benim gönlümün içini de âdeta aksettiren bir yerdi.
Burada, canlı-cansız her şey nazlı birer çiçek gibi güzelliğinin son damlasına
kadar açılmış renk renk letafet soluklar ve her motif umumî bir ahenk içinde
rengini, çizgisini, resmini, manzarasını, şiirini hep büyülü bir lezzetle
ruhlarımıza duyururdu. Tıpkı bir paragraf içinde, her cümlenin umumî ifade ve
ahenge destek olması gibi, burada her şey bir “sehl-i mümteni” edasıyla umumî
hedefi aksettiren ince bir remiz ve sembol gibiydi.
Fakir, değişik şehirlerde pek çok farklı mekânlarda ikamet ettim; ne hayâl ve
melâller gördüm ama, bütün bunlar arasında, hafızamda en derin izleriyle her
zaman kendini hissettiren sadece Beşinci Kat oldu. Ve zannediyorum, hafızamın
unutmamaya kararlı olduğu o bir sürü hatıralar zinciri de yine hep Beşinci
Kat’ta cereyan etti. En derin murâkabelerime, en derin muhasebelerime daha çok
bu mekân şahit oldu. Ömrümün vefa edip etmeyeceğini bilemem ama, yarınki
hülyalarımın da orada süzülüp realitelere dönüşmesini, duygularımın orada
yontulup, şekillenip ideallerimdeki dünyanın her yanına yayılmasını arzu
ediyorum.
Sızıntı, Ağustos 1997, Cilt 19, Sayı 223
Bir Demet Yol Mülahazası
Derinleşmiş bir ruhun gönül yamaçlarına akseden en canlı ışıklar, daha çok yol
mülâhazası ve murâkabe anında kendilerini hissettirirler. Bu dünyanın şartlarına
göre yaratılan insanoğlunun, dönüp kendini Var Edene yönelmesi, mesafelere
takılmadan sürekli O’na doğru ilerleyebilmesi oldukça dikkat, temkin, titizlik
ve kararlılık isteyen bir konudur. Hemen herkesin, böyle önemli bir mevzûda,
ibtidâî ve basit bir fikri bulunsa da, yine de böyle birinin, insanlık
kafilesinin rehberliğini derpîş etmiş kimselerin yol belirleyiciliğine itimat
ederek, her zaman onların arkasında yol alması, onların merkezî hareketlerinin
insiyaklarına kendini salarak sürekli hedef arkasında koşması icap eder ki,
hedefe ulaşanlar için çok avantajlı, dökülüp yollarda kalanlar için de helâket
sayılan böyle hayatî bir seyahatı arızasız gerçekleştirebilsin. Şayet bu
rehberler, o sahanın tecrübeli, bilgili, mârifet eksenli ve vicdan ufuklu
üstadları iseler, tereddüt etmeden onların rotasına girilmeli ve hep onların
yörüngelerinde hareket edilmelidir; edilmelidir, zira onlar, her zaman Hakk’a
ulaştıran en kestirme yollarda yürür.. geçit veren veya vermeyen zirveleri çok
iyi bilir.. halvete erebilecekleri ufukları kollar.. vuslat koyları etrafında
dolaşır durur.. sürekli hedeften aksisadâlar alır.. bu sesleri kırmadan,
çarpıtmadan arkalarındakilere intikâl ettirir.. ve bu uzun seyahatte kendi
üzerlerine ve takipçilerin başlarına kabarıp boşalabilecek dalgalara karşı da
âdeta birer dalgakıran gibi her şeyi göğüslerler.
Işık-karanlık arası sürüp-giden bu uzun seyahatte, her zaman hedeften
gelebilecek bir kısım tecelli paketleriyle karşılaşmak mümkün olabileceği gibi,
mukadder bütün vâridlerin, yolculuk sonrası bir iltifat teşrifâtına bırakılması
da söz konusudur. Öyle ki, her yolcu bu uzun yollarda bazen, uzakta, hayâl-meyâl
çakan bir şuâ ile ürperir.. bazen, sadâkat testine tâbi tutuluyormuşçasına ömür
boyu bir tek şûle ile dahi karşılaşmaz.. bazen, geçtiği yollarda, her tarafın
ışıklarla tüllendiğini temâşâ eder.. bazen, aralanmış bir gaybî panjurdan gizli
gizli gözetiliyor olduğunu hisseder gibi olur ve haşyetle göz-kulak, dil-dudak
kesilir; kesilir ve imanı sayesinde kendine açılan böyle bir tarassudu, maiyyete
yaklaştığının emaresi gibi değerlendirerek göğüsleyeceği ipe iyice yaklaşmış bir
koşucu gibi daha bir heyecanlanır ve daha bir şahlanır.. hatta böyle bir
seyahatte meleklere iştirak ettiği hissiyle öyle bir coşar ki, kalbinin ritminde
bütün göklerdeki âhengin sesini duyabilir.
Bu yolda, basiret ve idrak erbabına, yerinde sağanak sağanak ve yerinde çiseleme
ve çiy şeklinde gelen vâridler, hep aynı değer, aynı evsaf, aynı renk, aynı şive
ve aynı dalga boyunda gelmezler. Yol boyu her zuhur ve tecelli, inancı ve ihlâsı
ilk şart olmak üzere her hizmet erinin, ufkunun berraklığı, gönlünün şeffaflığı,
idrakinin enginliği ve metafizik yanının derinliği ölçüsünde sık sık
karşılaşacağı birer seyahat armağanıdır. Bu armağanların kimisi, mahfazasından
bellidir ve şuurla buluşur-buluşmaz da hemen şükre dönüşür.. kimisi, motif ve
sembol ambalajlıdır; ancak dikkat ve basiret nurlarıyla çözülebilir.. kimisi,
cismaniyet ve beden ufkuna çarparak simsiyah bir örtüye bürünür ve Hak’la
münasebetimizi yenilememizi ve olumlu yorumlara kapıların aralanmasını bekler..
kimisi de günah ve hatalarımızın alacakaranlığında, yer yer Hak rahmetinin
enginliği sayesinde ümitlerimizle buluşsa da, çok defa yeis ve hicranlarımızın
rengine boyanarak -bunu biraz da havf ve recânın birbirine galebesi belirler ve
icabında farklı bir tablo da ortaya çıkabilir- düşünce ufkumuza bir zift gibi
akmaya başlar.
Bu armağanlar, davranışlarımızı belli bir çerçeve içine zorlayan tavırlar,
tembihler, ikazlar hangi dalga boyunda gelirse gelsin, böyle bir yolda yürümeye
muvaffakiyeti vuslata davet sayanlar, en derin uykularda olsalar da, bir gün
mutlaka uyanır, ruhlarının, ezelî âşinası bulunduğu Sonsuz’un sesini duyar ve
ömürleri vefâ ettiği sürece de hep bu iltifat çağrısı arkasında koşar dururlar.
Böyle bir maraton için, eğitimli atletler gibi gerilmiş her gönül eri, bilhassa
bâd-i tecellinin estiği geceleri, Hakk’a yürüme mevzuunda birer rıhtım, birer
liman, birer rampa kabul ederek, seccâdesiyle hasbihâle geçtiği o en aydınlık
dakikalarında, gönlünün heyecanlarını gözyaşlarıyla yoğurup ruhunu besleyen
gönül saksısına bir kuvve-i imbâtiye gibi boşaltabilmişse, artık, rahmet
arşının, onun adına iltifatlarla boşalmasında şüphe edilmemelidir…
Her ferde, liyâkatinin kat kat üstünde iltifatlarda bulunma âdeti olan Rahmeti
Sonsuz, hiç mümkün mü ki, O’na koşan vefalı yolculara -hâşâ!- alâkasız kalsın..
ve harem-i hâssına ihlâs sermayesiyle yönelenleri hususî teveccühleriyle
ağırlamasın..! Aslında, böyle bir ilâhî âdet olmasa ve hiç kimseye iltifatta
bulunma sözü verilmese bile, herkes o Ezel ve Ebed Sultanı’na intisap etmiş
olmayı, önceden alınmış bir avans gibi kabul etmeli ve her nefes alış-verişinde
bir sadakat kahramanı gibi sürekli O’nu soluklamalıdır. “İşler yolunda gitmedi,
gökten vâridat inmedi” diye çocuklar gibi küsme tavrına girmemeli; rıza bilmez
seviyesizler gibi müteessir olmamalı; yolun zorluğunu ve uzunluğunu düşünerek
mesafelere yenik düşmemelidir; aksine, hep “sular gibi çağlamalı, Eyyûb gibi
ağlamalı” gezip dolaştığı her yerde sadece O’na gönül bağlamalı; O’nu görme,
O’nu duyma, O’nu bilme mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır ki, ebediyeti
peyleyebilecek kredilerini çocuk oyuncağı türünden bazı şeyleri elde etme
yolunda harcamış olmasın; olmasın ve Allah’ın lutfettiği genişlikleri his ve
hevesleriyle daraltmasın; rahmetin her şeyin önünde olma esprisine, himmetin her
şeyi kucaklayan genişliğiyle mukabele ederek zımnî bir ilâhî mukavelenin
gereklerini, tabiî O’nun büyüklüğü ve kendi küçüklüğü ölçüsünde yerine
getirebilsin..
O’na doğru uzanan bir uzun yolda herkes, biraz da karakterini teşkil eden
hususların sevki ile bazen yer de değiştirebildiğinden; hatta yer değiştirirken
kaymalara da mâruz kaldığından her vakit konumunu koruyamayabilir;
koruyamayabilir ve bazen gidip dairenin en dış çemberine çarpacak kadar
merkezden uzaklaşabilir. Öyle ki, dünya kadar insanın iltifat sağanaklarıyla
zevkten zevke girdiği aynı anda o, olup biten inkişafları tıkanma, fütûhâtı
inkıbaz, başarı şerhâyinlerini şov, gülbankları da mağlupların tesellisi
sayabilir. Hemen her dönemde, muvakkaten kervandan ayrılan böyle mütehayyirler
olmuştur ve olacaktır da. Ancak, pek çoğu itibarıyla çok defa böyle geçici
kopukluğun ruhlarında hasıl ettiği ürperti ve gerilimle, sıçrayıp bir hamlede
merkezdeki yerlerini almış, hatta ayrılık hasretinin sıcaklığı ile, daha farklı
bir bütünleşme, bir kıvam sergileyebilmişlerdir. Ne var ki, böyle bir metafizik
gerilim elde etme için, irâdî olarak kafileden ayrılmayı tasvip etmek de mümkün
değildir; zira her ayrılış, aynı zamanda bir kayma ve durdurulamayan, hatta
dönüşü olmayan bir akıntıya kapılma ile de sonuçlanabilir. Bu itibarla da, genel
kitle ile aramızdaki mesafe boşluğunu ufkî aşabiliriz mülâhazasıyla, âkıbeti
meçhul böyle bir maceraya girilmesi kat’iyen tecviz edilemez. Yukarıda işaret
edildiği ölçüde irâdî olmayan ve kasda iktiran etmeyen her sürçme ve devrilmenin
“ba’sü ba’del mevt” vadeden bir yanı olsa da, her zaman aynı neticeyi istihsal
etmek söz konusu olmayabilir. Muhtemel bir füyûzât hissi ve ruhî kıvam adına,
muhakkak gibi görülen böyle bir felâkete vicdanın “evet” demeyeceği
kanaatindeyim.
Kafile içinde kalmak, genel çizgiyi korumak, rehberi ve işaretçileri takip etmek
sayesinde, insan zaman zaman sarsıntılara düşse ve merkezle irtibatında
tezelzüller yaşasa da, her defasında, çekim gücü yüksek bir kısım aydınlık
ruhlarla karşılaşabilir ve yolda bulunma şuurunu sık sık bileyerek her zaman
canlı, taze ve güçlü kalabilir.. kalabilir ve sürekli yol alan bir toplumla
müşterek hareket etme esprisi sayesinde hep zirveden zirveye sıçrayarak, yoldaki
işaret ve işaretçilerin gösterdikleri ışık kaynağına karşı hasıl olan iştiyakla,
her gün, her saat, her dakika ruhunda köpüren yeni bir diriliş neşvesi
duyabilir.
Böyle bir seyahat kahramanı, hiçbir zaman işini, rastlantıların eşdeğerde
olmayan akıntılarına bırakmaz. El verdiği kimseler hep, kendini sarpa
uğratmayacak merkezî şuuru kullananları arar.. her zaman, ciddi, vakarlı,
temkinli ve çizgi çizgi ruhunun derinlikleri çehresinde tebessümleşmiş kafile
başlarını takip eder.. sadakat, sorumluluk ve mükellefiyet kahramanı diğergâm
ruhların arkasında olur.. ve her işinde ihlâsla hep ilerilere, daha ilerilere
geçmek için kalbinin bütün heyecanıyla çırpınır-durur.. çırpınır-durur ve
kabiliyetine göre bir taraftan amudî (dikey) veya ufkî (yatay) mesafelerle
savaşırken, diğer taraftan da mazhariyetlerinin şuur ve idrakinde olarak, tıpkı
Kutup Yıldızı gibi sürekli kendi çevresinde döndüğü hissiyle, aksiyon-düşünce iç
içe pek çok zamanı birden yaşar.
Hâsılı, sabredilip yoldan çıkılmaz ve yol mülâhazaları da, hedefe ulaştırma
ümidini, yönlendirici rolünü tam oynayabilirse, topyekün kafile ve onun
molekülleri sayılan fertler, şuurî, gayr-i şuurî bu kafileler ırmağının ona
doğru akıp gittiği ummana, bugün olmasa da yarın mutlaka ulaşır ve azimlerinin
alnındaki ter damlalarını kevserlere dönüşmüş olarak yudumlarlar. Evet, dış yüzü
itibarıyla, kendi iradeleriyle değil de kitlenin insiyakıyla sürükleniyormuş
gibi görünen kalabalıkların yol alışı, şuurlu merkezî hareketin tesiri
sayesinde, ferdî aksiyonu çok aşkın pek çok zafer ve vuslat projesinin birden
gerçekleştiği şekilde çok vuku bulmuştur.
Yollarda her zaman tekrarlanan, tekrarlandığından ötürü de ancak, şuurlu
bakışlarca seçilebilen bu durgunluk görünümündeki aksiyonlar, bu dar mekanlı
sıkışık kıpırdanışlar, bu hafif ve sessiz ilerleyişler, bu halk albenili
cehdler, gayretler, sığlıklarında ummânların ürperten derinliklerini,
sükûtlarında göklerin hareket ve enginliklerini, basitliklerinde ruhanîlerin
semâvîliklerini saklamaktadırlar.. saklamaktadırlar ve ümit edilmedik bir yerde,
ümit ve beklentileri aşkın sürprizlerle kahramanlarının karşılarına
çıkacaklarında da şüphe yoktur. Bütün bu cehdler, gayretler, fedakârlıklar aka
aka veya kaynaya kaynaya mevsimi gelince mutlaka kıvama erecek; uğrunda canların
feda edildiği hakikat, karşı tepelerin arkasından zuhur eden bir dolunay veya
yüzlerce şafak emaresiyle geliyor olduğu müjdesiyle, tulûunu gözlemeye
koyulduğumuz bir güneş gibi yavaş yavaş belirecek; gözlerimizin içine gülerek
bize ömürlerimizin ikbâlini fısıldayacak, ışık hüzmeleriyle içimize akacak ve
çehrelerimize kendi boyasını çalarak, alıp bizi kendi dünyasında eritecektir.
Sızıntı, Ekim 1997, Cilt 19, Sayı 225
Bir Sorgulama
Ey nefis!
Sıyrıl hazan duygularından ve bir yeşillik ol, uçuşsun kuşlar, kuşçuklar
çevrende.. bir su kaynağı ol, koşsun bütün bağrı yanıklar semtine.. mumlar gibi
eri ve etrafına ışıklar saç; hem öyle bir saç ki, mehtabı temâşâya dalmış
olanlar, onu bırakıp da senin ikliminin pervanesi olsunlar. İnsanları tıpkı bir
anne gibi öyle sıcak ve içten kucakla ki, hışmından korkanlar bile, tereddüt
etmeden kendilerini senin kucağına atsınlar. Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen
de saç cömertçe etrafına; saç ki, insanı insanlara, Cennet’e ve Allah’a
yaklaştıran en sırlı formül civanmertliktir. Bu formülü ruhuna mal edip
kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan en kaba ruhlar bile, bir
gün mutlaka senin atmosferine girebilmek için kuyruklar oluşturup
bekleyeceklerdir.
Sen her zaman bulutlar gibi olmalı ve kesmelisin güneşin yakıp kavuran
sıcaklığını.. mevsimlere takılıp kalmadan, sağanak sağanak boşalan yağmurlar
gibi söndürmelisin herkesin ve her şeyin hararetini; hiç olmazsa çiselerin
okşayıp geçtiği gibi bağı-bahçeyi, ovayı-obayı, dağı-tepeyi; sen de okşamalısın
bütün kurak gönülleri ve ruhları.. herkese açık öyle tatlı bir su kaynağı
olmalısın ki, her zaman çevrende testilerin sesi duyulsun.. hasretle yanan
gönüller aradıklarını senin ikliminde bulsun. Sen ağzını açıp da ruhunun
ilhamlarını seslendirince, hikmetli söz avcılarının kalemlerindeki mürekkepler
bitsin ve kitapların sayfalarını renklendiren o nefis duygular rûhânîlerin
mezâmiri hâline gelsin.. gayzların, öfkelerin, kinlerin, nefretlerin
hançerlerini bileyip hemen herkese saldırdıkları, her şeyi yakıp yıktıkları
dönemlerde sen, en öfkeli ruhlar dahil, gelip bağrına sığınan bütün
yurtsuzların-yuvasızların en içten hâmisi olmalı ve vesâyetine koşanları hayal
kırıklığına uğratmamalısın…
Günümüzde olduğu gibi, bazı ifritten mütemerrid düşünceler milletçe bizi
birbirimize ulaştırabilecek olan yolları yürünmez hâle getirip köprüleri
yıktıklarında dahi sevgilerinden, müsamahalarından ve gönül heyecanlarından
mânevî yollar ve köprüler kurarak ulaşılabilecek her noktaya ulaşmaya çalışıp,
kat’iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynı ile karşılık verme)
mülâhazalarına takılıp kalmamalısın; ölsen bile mutlaka Müslüman karakterinin
gereklerini yerine getirmeli ve başına atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen
meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafına maytap ziyafetleri çekmelisin. Çevrende
hiddetle, şiddetle yükselen bütün sesleri yumuşatarak onlardan sevgi
güldesteleri meydana getirmelisin; getirmeli ve ne yolların harap olmasından, ne
de köprülerin geçilmez hâle getirilmesinden kat’iyen söz açmamalısın.. söz açıp
geçmişteki kin ve nefret virüslerini harekete geçirmemelisin. Bu yol,
peygamberlerin yolu ve insan-ı kâmil olmanın da en sağlam köprüsüdür. Şimdiye
kadar bu yolda yürüyenlerden hiç kimse takılıp yollarda kalmamış; kalmadığı
gibi, herhangi bir kabalık ve hoyratlık karşısında da tavrını değiştirmemiştir.
Aslında, eğer bir insan, insanlığının şuurunda ise, ne kinler, nefretler,
kabalıklar, ne de değişik türden hamlıklar onun düşünce istikametine ve
tavırlarına tesir edemez; etmemelidir de. Gerçi bir kısım toslamalar karşısında
yol ve yön değiştiren Müslümanlar da vardır ama bunlar, duygu ve düşünceleri
itibarıyla henüz dalgaları dinmemiş ve oturaklaşamamış ham ruhlardır. Ben, böyle
hazımsız ruhların başkalarına bir şey verebileceğini zannetmiyorum.
Böylelerinin, değişik türden hâdiseler karşısında tavırları hep karşılık verme
ve tokmak yemiş davul gibi gürültü çıkarma şeklinde olagelmiştir ki; günümüzde
insanlar arasında çokça yaşanan hırgürün en önemli bir sebebi de bu olsa gerek..
Mahviyet, tevâzu, hazm, olgunlaşmış, oturaklaşmış insanların dâimî hâlidir.
Şartlar ne olursa olsun, böyleleri, her zaman gökler gibi derin, deryalar gibi
engin, dağlar gibi mehîp ve sağlam, toprak gibi de mütevâzidirler. Ne
çevrelerinde olup biten şeylerden müteessir olur, ne değişik ihtilatlarla
bulanır, ne de fırtınalara boyun eğer; aksine, toprak gibi yüz yere sürer, her
şeye ve herkese dâyelik yaparlar. Onlar, potalarda eriyip kaynayıp özünü bulmuş
altın gibidirler; granitleri eriten fırınlara bile girseler mâhiyet
değiştirmezler. Ve onlar öylesine yanıp kül olmuşlardır ki, artık hiçbir ateşten
müteessir olmaz ve hiçbir kor karşısında ‘pes’ etmezler. Zaten külü yeniden
yakmayı ve som altını potalara koyup eritmeyi de kimse düşünmez.
Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık
bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını
öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları
kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş
böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.
İşte kendisini bu ufka ayarlayabilmiş bir bahtiyar, kendi adına tasavvurları
aşkın bütün güzelliklerin kadir gecesini idrak etmiş sayılır ve yerde gökte
Allah halifesi olma pâyesi ile anılır.
İnsanın tabiatında hem safâ, hem de keder vardır; kederi iradenin mahbesinde
sıkıca tutup, safâyı bir murad güvercini gibi uçurabildiği en son noktaya kadar
uçurabilen, kâmil insandır ve âdeta o, bir yandan zindancı, diğer yandan da bir
kuşbazdır. Bağlayacağını bağlar, salıvereceğini de salıverir. Evet,
iradelerimizle hevâ ve heveslerimizin sesini kesmek bir yiğitlik, gönüllerimizi
herkesi misafir edecek kadar geniş tutmak da bir babayiğitliktir.
Ey nefis! Her zaman yiğitçe davran ve hep babayiğitlik arkasında ol! Kendini
kritik etmede vicdanını bir mihenk taşı gibi kullan; pota görmüş bir altın gibi
o sapsarı çehrenle gül herkesin yüzüne.! Herkesin yüzüne gülerken de, sakın iyi
bir sarraf olmayı kulak ardı etme.! Mâhiyetin itibarıyla sen bunların hepsine
açıksın; gökteki ilk maceran da bunun en açık delilidir. Orada melekler senin
beşiğini sallarken gıpta ninnileri söylemiş, şeytanlar da haset merasimlerinde
zangoçluk etmişlerdi. Sen, daha o ilk gün hem korkunç bir hasetle karşılaştın,
hem de takdirkâr nazarlara çarpıldın. Nazar değdi mi değmedi mi onu bilemem ama,
âkıbetin uçmak ile noktalansa bile, bir sendeleme yaşadığın muhakkak: memnû’
meyveye elini uzatırken iftar vaktini belirlemedeki içtihad hatanla -bu bir
mukarreb hatasıdır- kendini dünya zindanında, hayır hayır! Hazreti Ahmed’e
(sallâllahü aleyhi ve sellem) dâyelik yapacak olan toprağın bağrında buldun.
‘Hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed (sallâllahü aleyhi ve sellem)
Hazreti.’ (M. Lütfi) sözü, senin ekşi çehreli kaderinin tatlılardan tatlı ilk
meyvesini işaretler.. evet, eğer Cennet’te kalsaydın, inkişafa kapalı semeresiz
bir ağaç gibi kalacak ve o potansiyel zenginliğini hiçbir zaman duyamayacaktın.
Oysa ki, oradan ayrılıp da çadırını dünyaya kurunca, bu toz-toprak ülkesi
seninle bir gülistana döndü.. ve sürgün edildiğin bu köhne diyar, enbiyâ-evliyâ
sürgünlerinin bağı-bostanı hâline geldi. Sonunda, meleklerin gıptası bütün bütün
takdire dönüştü ve şeytanların kıskançlığı da, dönüp bir zıpkın gibi onların
bağırlarına saplandı.
Şimdi gel, kendi değerlerini koruma altına al! Hakk’a kurbet yolu sayılan bu
sürgünü en iyi şekilde değerlendirmeye bak ve Hakk’a yakınlık vesilelerini
O’ndan uzaklaştıran sebepler hâline getirme! Kin, nefret, gayz, hırs, haset
ağına düşerek, ebedî hasmın olan şeytanı sevindirme! Şayet bir gün yanılıp da
kendi çizginin altına düşersen, Âdem Nebî gibi davran; doğrul, kendine gel,
suçunu itiraf et. Hakk’ın her zaman açık olan kapısına yönel ve hatalarına bir
dakika bile yaşama hakkı ve şansı tanıma! Günahla bozulup başkalaşan insanî
tabiatını tövbe iksiriyle yeniden ihya et, ayağa kaldır ve bir kere daha Allah’a
doğru şahlandır! Bütün bunları yaparken de, topyekün insanların tabiatının da
aynı olduğunu, sen hata yaptığın gibi, onların da aynı şeyleri yapabileceğini
düşün ve bütün mücrimleri mazur gör! Hatta nefislerine yenik düştüklerinden
ötürü, elinden geliyorsa onlara acı, kucakla ve yardımcı ol! Zinhar kendini
başkalarının günah muhasebecisi gibi görüp de, şunun bunun hatalarıyla meşgul
olma! Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına
karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını
unutturmasın!
Uğradığın herkese, gül kokularıyla esen yeller gibi uğra.! Geçtiğin yollarda
burcu burcu senin kokun duyulsun. Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat,
ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön
ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir
buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama
hâlinden asla şikâyet etme! Her zaman yüzün yerde olsun, Hakk’ın sana olan
lütuflarını, başkalarına karşı tefâhur vesilesi yapma; aksine, onu muhtaçlara
verilen avanslar gibi gör, ücretini peşin almış olmanın hicabını duy! Eğer
kalkıp da, hizmet ve gayretlerini, hakkınmış gibi başkalarının teveccühüne
bağlarsan, döner, çevrenden iltifat beklemeye başlarsın. Bu ise tedavisi çok zor
ve herkesi senden ürkütüp kaçıran öyle bir hastalıktır ki, ısrar ettiğin
takdirde, her gün maksadın aksiyle tokatlar yer ve insanları kendinden
uzaklaştırmış olursun.. şayet gönül huzuru istiyorsan o, istiğnâ, tevâzu,
mahviyet ve kanaattedir. Kendini büyük görenler, kendinde olağanüstü yetenekler
vehmedenler, herkesten teveccüh bekleyenler, hırsla çalımla oturup kalkanlar,
huzur yolunda olsalar da, bir gün mutlaka huzursuzluğa kurban giderler.
Ey nefis! Eğer yüreğin varsa, içindeki düşmanlığın yüzüne tükür! Vefâsızlığı
kapından kov! Zulmü ayaklarının altına al, çiğne; Hakk’ın her yerde hazır olduğu
mülâhazasıyla hayâsızlığın nefesini kes; kötülük hislerini ilâhî intikam
inancıyla frenle; hevâ ve hevesin istikametinde değil, her zaman Hakk’ın hoşnut
olabileceği yolda bulunmaya çalış! Allah’ın seni her zaman gözettiğini düşün;
ağaçlar gibi titre ve tabiatını bozup seni çirkinleştiren, ruhuna yabancı ve
kalbinin sırtında da bir yük sayılan ne kadar günah, hata ve mâsiyet var ise,
savur gitsin gidebileceği yere.! Unutma ki, tabiatını değiştiren ve ruhunu
kirleten bu şeylerden sıyrılmak adına göstereceğin her gayret bir cihad gibi
değerlendirilecek ve seni adım adım Allah’a yaklaştıracaktır. Aksine, hep O’ndan
uzaklaşman, gurbetin en acılarını yaşaman ve kimsesizliğin vahşetinde boğulup
gitmen kaçınılmaz olacaktır.. hem de, amel defterinin hasenât hânesi bomboş,
kalbî ve rûhî hayatın itibarıyla da karanlık ve loş olarak. Öyle ise doğrul,
kendine gel, insanî değerlere sahip çık, sabırsızlık edip yitirdiğin Cennet’i
bir de umursamazlığa kurban etme!
Bugün önceden kaybettiğin şeyleri yeniden elde etme yolunda ortaya koyacağın her
gayret, toprağa saçılan tohumların başağa dönüşmesi gibi, mevsimi gelince
yirmiye, otuza katlanarak mutlaka geriye dönecektir. Öyle ise hiç durma, tohum
saçar gibi her yana iyilikler, güzellikler, faziletler saç; kötülüklere
kilitlenmiş duyguların paslarını çöz ve hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî
mutluluğuna bağlayarak yaşa.! Yaşa da, şahsî hesap ve çıkarların, ruhunu öldüren
mahbesinden kurtul! Nefsin adına her zaman sıkıntı çek ve başkalarına rahatlık
dağıt!.. Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış!
Bütün insanlara sîneni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle
gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin
sıcaklığına koşsun!
Irmaklar gibi hep yüz yere sür ve hayat ol çağla! Ay ve güneş gibi herkesi ve
her şeyi ışığınla kucakla ve başlarını okşa! Sana yönelen ve senden bir şeyler
bekleme îmâsında bulunanları asla hüsnüzanlarında yalancı çıkarma! Hizmette hep
önlerde koş, mükâfat tevziinde de arkaların arkasında saklanmaya çalış; Allah
için yapılan şeylerin dünyevî menfaatlere bağlanmasından yılandan-çıyandan uzak
durduğun gibi uzak dur! İstemeyerek de olsa, bu türlü duygu inhiraflarına
düşmeyi kalbin hesabına bir kirlenme kabul et ve bir dakikalığına dahi olsa
böyle bir kirlenmeyi varlık içindeki o müstesna insanî konumuna karşı en büyük
hürmetsizlik sayarak, hemen bir iç arınma kurnasına koş!
Her zaman iyilik duygularıyla otur-kalk ve hep güzelliklere tercüman ol! İyilik
ve güzellik yolunda yürüyen ayaklar baştan daha yüce, ihsan hisleriyle çarpan
gönüller de Kâbe kadar kutsaldır. Aslında, senin mâhiyetin bir Kâbe, hedefin Hak
rızası; yolun da, Hakk’a ulaşma istikametinde kudsiyânın dönüp durduğu bir
metâftır. Sen bu çizgini koruduğun sürece ünün gökler ötesi muhaverelerin mevzûu
olacak ve nâmın rûhânîlerle anılacaktır. Öyle ise, bu insanî çizgideki hızını
daha da artır, artır ki, insanî değerlerin aşındığı bir dünyada bu kabil
gayretlere su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hep hayır düşün, hayır konuş ve
hayırlı işler istikametinde koş!
Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler.
Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler. Askerin yürüyüşü,
duruşundan daha mehîbdir. Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını
balla doldur ve amelmanda olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insanlığa
hizmette emre âmâde bulun ve göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri
geleceği belli olmasa da o, muhakkak ve mukadderdir. Öyle ise hep tetikte ol,
günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve beklemeye dur.
Sızıntı, Ocak 2000, Cilt 21, Sayı 252
Buhran ve Kahramanlar
Bugün hemen bütün dünyada olduğu gibi, bizim toplumumuzda da iç içe bunalımlar
yaşanmakta; inanç bunalımı, düşünce bunalımı, kıstas bunalımı, sistem bunalımı,
ahlâk bunalımı, aile bunalımı, idare bunalımı, rejim bunalımı gibi… her biri tek
başına en güçlü devletleri dahi sarsacak kadar derin, değişik ölçüde pek çok
bunalım. Bazı yerlerde aşılabilecek seviyede hafif, bazı yerlerde ise daha başka
buhranlar da doğuracak kadar kesif bu bunalımlar, bugünün ve yarının insanını
tehdit eden en büyük problem olsa gerek. İdareciler, içtimâiyatçılar,
terbiyeciler ve ilâhiyatçılar baş başa verip bu bunalımlardan sıyrılma yollarını
mutlaka araştırmalıdırlar.
Millet ve ülkemizi tıpkı bir karabasan gibi saran bu bunalımların kökleri,
Batı’da, manevî değerlerin tezyif gördüğü, geçmişin horlandığı, metafiziğin ilim
yuvalarından kovulduğu, cismâniyetin putlaştırıldığı, insan bencilliğinin
azdırıldığı, ruhun bedene, kalbin kursağa, düşüncenin demagojiye kurban edildiği
ve insanların maddîleştirildiği Rönesans sonrası döneme dayanır. Bu, bir
Rönesans mesâvisi değildir; onun ve onunla gelen hür düşüncenin sûiistimalinden
doğmuştur.. doğmuştur ve o gün-bugün de ufuksuzlaştırılan ve ego merkezli
yığınlar hâline getirilen kitleleri, sadece maddeye, konfora, fizikî dünyaya
yönlendirmiş ve onları ruhtan, metafizikten ve insanî değerlerden
uzaklaştırmıştır. Tabiî bu, aynı zamanda insanın kendi özünden de kopması
demektir ki, bu kopuş, onu bütün bütün problem yığını hâline getirmiştir.
Milletler, kıvrım kıvrım.. fertler ve aileler, çözülmenin ağında.. demokratik
“kitle örgütleri” çaresiz ve panik içinde.. ölçüler alabora.. inanç, ahlâk, aile
ve gençlik en ürpertici sarsıntıların merkez üssünde perişan.. ve çoklarınca
ümitler inkisarlara yenik durumda.. bütün bunlara karşılık, bu üst üste
olumsuzluklara tepki duyanların tavırları da sadece bir teşhir ve bâtılı tasvir,
sadece bir karalama ve ümitleri karartma gayretinden ibaret…
Bu itibarla da, kötülükler ve levsiyât başıboş.. toplum iki büklüm ve sürekli
kan kaybetmekte.. onu yönlendirme mevkiinde bulunanlar gaflet içinde..
“Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr
Nazarlardan taşan mânâ ibadullahı istihkâr.” (Mehmet Akif)
Evet, toplum, dertlerine derman olacak usta eller beklemesine mukabil, onun
dertleri, sıkıntıları, problemleri, bir yerlere varma ve belli şeyler elde etme
mülâhazasına göre yorumlanmakta, birilerini karalamaya vesile yapılmakta, arzu
edilmeyen iktidarları bertaraf etme yolunda kullanılmakta, hatta pek çok millî
ızdırap politize edilmeye çalışılmaktadır. Bütün bunların yanında olumlu bir
kısım gayretlerin söz konusu olduğu da söylenebilir; ne var ki onlar da, üç-beş
münevverin perakende cehdine ve birkaç insanın pasif tepkisine münhasır
kalmaktadır. Buna karşılık, büyük çoğunluk, ya her şeyi devletten beklemekte
veya bu düzensizliğin harika bir inayet eliyle düzeleceği şeklinde
hüsnükuruntular içinde bulunmakta.
Oysaki, devlet ve hükümet yanında, gönüllü kuruluşlara, hatta teker teker her
ferde pek çok sorumluluklar düşmektedir. Bu cümleden olarak, cehaletle savaşmak,
eğitimle çeşitli sapıklıkların üzerine yürümek, modern ilimlerle düşünceye ışık
tutmak ve din hakikatini kendi orijiniyle telkin ve temsil ederek ruhların
Allah’la irtibatını sağlamak öncelikle üzerinde durulması gerekli olan hayatî
konulardandır. Şu anda Türkiye ve dünyadaki genel durum, böyle manevî bir
kalkınma hareketinin bir an evvel başlatılması gerektiği istikametindedir.
Böyle mübarek bir harekete, toplumun elit kesimi, seçkin düşünce insanları, ilim
adamları ve imkân sahipleri omuz verdikleri ölçüde, semere almak her zaman
mümkün olacaktır. Tamamen dinî, millî ve ahlâkî değerlere yönelik böyle bir
seçkinler hareketi, bugün olmasa da yarın mutlaka hedefine ulaşacak ve millet,
bu iç içe bunalımlardan kurtulacaktır.
Mesele sadece, aydınımızın, eğitimden medyaya her vesileyi değerlendirerek,
millet ruhu ve tarih şuurumuzun usârelerini toplumun bünyesine aşılamasına
kalıyor. Evet, geleceğimizi yeniden inşa edecek düşünce mimarlarının maddeye ve
makineye kilitlenmiş dünyamızı biraz da ruhî hayata, metafiziğe ve manevî
değerlerimize yönlendirmeleri yetecektir. Onun gerçek ızdırabı, bu konudaki
açlığıdır ve bu açlık, giderileceği âna kadar da onu tatmin etmek mümkün
olmayacaktır. Bu açıdan da eğer o, tabiatından kaynaklanan ve geçmişinden gelen
hakikatlerle doyurulmazsa, olumsuz arayışlarını sürdürecek ve olmadık yerlerde
çareler arayacak, efsanelere, hurafelere girecek, derken bulduğu her şey onun
buhranlarını bir kat daha artıracaktır.
Bu itibarladır ki, milletçe, aşırı maddîleşmeye, insanımıza maddeci düşüncenin
hâkim olmasına, din hakikatinin aşındırılmasına ve kültür geleneklerimizin yok
edilmesine kat’iyen fırsat vermemeliyiz. Bir yandan bu konuda ciddî ve sıkı
dururken, diğer yandan da, beşerî münasebetleri hep canlı tutmalı ve önce kendi
içimizde, daha sonra da bütün bir dünyaya karşı oturup-kalkıp hoşgörü
soluklamalı ve diyalog çağrısında bulunmalıyız. Farklılıkları müsamaha ile
karşılamalı, her düşünceye saygılı olmalı, eğitime olduğundan da fazla önem
vermeli ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan geri kalmamalıyız.. geri kalmamalı ve
düşünce sistemimizi besleyen kaynakları bir kere daha gözden geçirip, çağımızı,
akıl, tecrübe ve vahyin tayfları altında tekrar tekrar yorumlayarak, tekâmüle
açık, ilme inanan ve vicdana saygı duyan yeni bir toplum inşa etmeliyiz.
Elbette ki böylesine hayatî bir oluşum, bir kısım kahramanlar isteyecektir;
inandığı dâvâ uğrunda kendini feda edecek kadar seviyeli kahramanlar. Her
“değişim” ve “dönüşüm” bir küreden diğer bir küreye geçmek ve aşılmaz bir
uçurumu atlamak gibidir ki, böyle bir hamle kat’iyen tehlikesiz olamaz. Bu
ölçüdeki bir hamle şöyle dursun, âdiyattan en küçük hareketlerin bile
kendilerine göre bir kısım riskleri vardır. Zaten biz bu dünyaya kendi
saâdetimizi yaşamak için gelmedik. Varsa böyle bir niyet mutlaka ondan
kurtulmalı; çevremizdeki insanlara, hususiyle de gelecek nesillere mutluluk
vadetme adına yaşama zevkine “elveda!” diyerek yaşatma aşkıyla gerilime
geçmeliyiz. Bu bizim, burada bulunuşumuz adına en mukaddes bir hedeftir. Biz, az
dahi olsa, bugün sahip bulunduğumuz bütün değerleri, kıymetleri, mukaddesleri,
bizden evvel gelip-geçmiş ve bize böyle bir dünya inşa etmek için kendini
tehlikelere atmış, hatta ölmüş ölmüş dirilmiş Allah inayetinin temsilcisi
kahramanlara borçluyuz.. ve tabiî bizden evvelkilerden aldığımız bütün bu
değerleri, hayatımız pahasına dahi olsa, bizden sonrakilere, emanette emin
insanlar gibi devretme mecburiyetindeyiz.
Bugüne kadar her medeniyet birkaç düzine kahramanın eseri olmuştur. Bundan sonra
hep böyle olacaktır. Günümüzde, değişik fırtınalar ve türlü türlü illetlerle
sarsık bulunan bu dünyanın, o eski tül pembe günlere, mehtaplı gecelere, buğu
buğu sevgiyle köpüren geleceklere ve dirilişleri dirilişlerin takip edeceği
çağlara ulaşması da bu kahramanlar sayesinde gerçekleşecektir.
Sızıntı, Şubat 1997, Cilt 19, Sayı 217
Buhranlar Ufku ve Beklentilerimiz
Bir iki asır var ki toplumumuz, kendi kendini inşa mülâhazasıyla, tarihte emsali
görülmemiş bir ihtilâl humması içinde çırpınıp durmakta. Bilhassa son iki yüz
seneden beri aydınımız, toplumun genel dokusunu birkaç defa bozup değiştirdi,
değiştirip başkalaştırdı; hatta bazen, her on-on beş senede bir, öncekilere ait
olanlarla beraber, kendi getirdiklerini de alt-üst ederek sürekli bir “değişim”
ve “dönüşüm” humması yaşadı; yaşadı ve çağlar çağlar boyu, insanımızın kaderine
hükmeden, hükmederken de her zaman muallâ yerini koruyan dinî, millî ve tarihî
değerlerimizi temelinden sarsarak her şeyi yerle bir etti.
Öyle ki, bu talihsiz dönemde mâbed muhtevasından uzaklaştı.. medrese bütün bütün
delik-deşik oldu.. bediî telâkkilerimizin sembolü saraylar villalara inkılâp
etti.. eski saraylı şimdiki villalı, bütün bütün kendini taklit ve şablonculuk
cereyanına saldı.. ulemâ, dine hizmet edeceğine ölmüş düşünceleri hortlatarak,
yeni i’tizalî, cebrî, mürciî, müşebbihî fantezilere kapıldı.. siyasiler iktidar
olma hırsıyla, ülkeye hizmeti, olumlu politika üretmeyi ve kalkınma projeleri
hazırlamayı bir kenara bırakarak birbirini bitirip tüketme yolunu seçti..
“devletin parası deniz….” mülâhazası, bir kere daha büyük çoğunluğu pençesine
aldı ve kitleleri birer mesavî yığını hâline getirdi.. “el elden çözüldü, yar
elden gitti” gel gör ki, gaflet bitmedi; tarihten gelen insanî mülâhazalarımıza
rağmen, demokrasiye rağmen, hatta halka rağmen sürekli levsiyat içinde dolaşıldı
ve akla hayale gelmedik gariplikler irtikâp edildi.
Göz göre göre millete bunları yapanlar hain miydi? Hayır! Satılmış mıydı?
Sanmıyorum.. ahmak mıydı? Hiç zannetmem.. ne idi öyleyse? Bu muamma karşısında
bir şey söylemek oldukça zor; ama sanıyorum bunlar, kendilerini kendilerinden
başka bir şey olma fantezisine kaptırmışlardı.. mâneviyatsız, muhteviyatsız,
şurada-burada teselli arayıp duruyor ve kendilerini âdeta yeyip-bitiriyorlardı.
Ruh dünyaları karbonlaşmış, içleri bomboş, olabildiğine sathî ve dekolte,
fikirleri cılız, bakışları miyop, bakış zaviyeleri çarpık ve beyanları da
alafranga idi.. camiye sırtlarını dönmüş, kiliseden kabul alamamış, ilmin
şemasına takılıp-kalmış, teknolojinin “elifbe”sini aşamamış, “müzebzebîne beyne
zâlik” fehvasınca bir orada-bir burada; ne tam orada, ne de tam burada;
medeniyet düşünceleri ve kültür “yaşamları” itibarıyla a’rafa düşmüş ve hep bir
berzah hayatı yaşıyorlardı.. bari şimdilerde bir farklılaşma olsaydı; ne gezer.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ istikrar kazanmamış ve oturmamış
bazı müesseselerimizin, sanki oturma adına yeni kurbanlar istiyor gibi bir
hâlleri var. Ben, bunca hırpalanmış bir milletin, yeniden bir kere daha kan
kaybına tahammül edeceğine ihtimal vermiyorum. Ancak, görünen o ki, bir kısım
eski iş bilmezlerin mirasçıları ve hakkı kuvvette gören gücün kulları, her şeyi
bir kere daha alt-üst etme niyetindeler.. hem de birkaç asırlık bunca yanlış ve
hatadan ders almamışçasına ve “Önce yıkalım, sonra neyi, nasıl yapacağımızı
düşünürüz…” gibi çocuksu mülâhazalarla…
Bizim gibi bir zaman, batılılar da, ferdiyetçi ve liberal düşüncelerle, eski
değişik kültürlerden ve dinlerin ruhundan kaynaklanan kolektif duygu ve hareket
nizamını tahrip ederek toplumları bütünüyle yalnızlığa ve bunalıma itmişlerdi.
Öyle ki, zaten varlığını berzahta sürdüren mâbedi bütün bütün cankeş edip devre
dışı bırakmış.. o dev katedralleri, mimarideki ferdiyetçilikle, yalı ve villa
mimarisiyle küçülterek apartman seviyesine indirmiş.. mektebi çevreye sis ve
duman püskürten bir inkâr ve ilhat yuvasına çevirmiş.. kışlayı, bu anlayışı hem
de kendine rağmen totaliterize eden ve koruyan bir bekçi hâline getirmiş.. ve
her şeyi aşırı ferdiyetçiliğe göre plânlayıp mâşerî vicdanı da kolektif şuuru da
öldürmüş.. derken bir arada yaşayan grupların yerine, serâzat ve çakırkeyf
fertleri ikame ederek ortamı iştihaların, ihtirasların, dolayısıyla da kinlerin,
nefretlerin, iğbirarların kol gezdiği bir kanlı arenaya döndürmüştü.. ne var ki
o, yanlışlarını oldukça erken anladı ve anlayınca da, hemen süratle durumunu
gözden geçirerek bu büyük tarihî hatadan geri dönüverdi…
Keşke biz de, her türlü ifrattan, tefritten uzak kalarak, fantastik alafranga
saiklerin tesirine girmeden ve umursamazlığın derin derelerini aşırılığın
korkunç uçurumları hâline getirmeden, akl-ı selime tutunarak, vicdanla
beraberliğimizi sürdürmek suretiyle, muhakemenin yanında tecrübe ve müşahedeyi
de yanımıza alıp bir yerlere varmayı plânlayabilseydik..! Ama, ne acıdır ki,
onca emek-onca semek, göz nuru ve düşünceyi de içinde barındıran o korkunç
levsiyata girmeyi biz de denemek istercesine, kendimizi o kokuşmuş çamurun içine
salıverdik.. oysaki, onlar “tarihî bir yanılgı” diyerek kendilerini inkâr
saydıkları o koskoca hatadan hemen sıyrılıverip kendi dinlerine, kendi
kültürlerine ve tarihî dinamiklerine dönerek bu büyük yanlışta ısrar
etmediklerini ortaya koymuşlardı…
Evet, bugünkü Batı, kuruluş dönemi itibarıyla, geçmişini çok iyi değerlendirdi..
tarihî metrukâtı karşısında alacağı şeyleri almada, atacağı şeyleri de atmada
fevkalâde titiz davrandı.. davrandı ve şimdiye kadar gelmiş-geçmiş değişik
medeniyet ve kültürlerin usâresini alarak bugünkü dünyasını onun üzerine kurdu.
Aslında başka toplum ve başka milletler de aynı şeyi yapmışlardı. Bırakın diğer
hususları, sadece din açısından meseleyi ele alacak olursak, dünya büyük
çoğunluğu itibarıyla bugün yeniden dine yönelmeye başlamıştır. Evet,
Hıristiyanlık âlemi -mevcut kaynakları itibarıyla her zaman münakaşaya açık olsa
da- yirmi birinci asra birkaç kadem kala, yeniden kiliseye yönelmekte; Uzak Doğu
insanı bir kere daha Vedaların sihirli havasıyla Brahmanizm’i yorumlamaya
çalışmakta; yeni “Mahayana” ve “Hinayana”larda Budizm’in ruhunu aramakta ve
koskocaman dev bir ülkede Konfüçyusizm’in ahlakîliğini soluklamakta… Bu itibarla
da, Yakın Doğu ve eski İslâm ülkelerinin bu umumî yönelişten doya doya
nasiplerini almalarından daha tabiî ne olabilir ki.?
Ancak, düşmanların amansızlık ve insafsızlığı, dostların da vefasızlık ve
idraksizliği yüzünden bu koca dünya, daha bir süre bunalım ve hafakanlarla
yutkunup duracağa benzer. Bu da, birkaç asırdan beri bizi demir pençesinde
kıvrandıran buhranların devam edeceği mânâsına gelir.
Öyle de olsa, zaman er-geç kayıp ilâhî takdirdeki yörüngesine oturacak.. dünya
yeniden şekillenecek ve cihanın çehresi bir kez daha değişecek.. ve tabiî bütün
bunlar, zamana hakîkî derinliğini kazandıran ilim, irfan kahramanları sayesinde
gerçekleşecektir; iman ve aksiyon dinamizmini harekete geçirerek yeniden bir
inanç, sevgi, aşk, mantık ve muhakeme devri başlatacak olan kalb ve kafa
mimarlarıyla. İmanları dağlar gibi metin, ümitleri her zaman fevkalâdeliklerle
iç içe, hiçbir güç ve kuvvetin “pes” ettiremeyeceği kadar ilâhî inayetlerle
destekli, bir o kadar da bunun şuurunda olan bu esâtirî kahramanlar, bin bir
ızdırap içinde kıvranan ve her gün daha bir derinleşen iştiyak ve beklentilerle,
milyonların, problemlerinin çözümünde kendilerine bel bağladığı son aydınlık
süvarileridir. Öyle ki bunlar, duyulup hissedildikleri her yerde ruhlarda
heyecan ve gönüllerde de sonsuzluk duygusu hasıl edecek.. senelerden beri bütün
beklentileri boşa çıkmış ve ciddi bir ruh sefaleti içinde inleyip duran, inleyip
dururken de her zaman bir Heraklit bekleyen yığınlar, bu Mesih solukluları
duyunca, sûr sesi almış gibi yeşerecek, bir “ba’sü ba’del mevt”e yürüyecektir.
Aslında daha şimdiden bir hiss-i kable’l-vukû (önsezi) ile topyekün dünya,
onları sezdiği her yerde, onlara yöneliyor, onları dinliyor, onlara güven
besliyor ve kurtuluşu adına Hak inayetinin onlarda temessül ettiğine inanıyor
gibi.. bundan dolayı da, gittikleri her yörede iltifatlara mazhar oluyor,
alkışlanıp takdirle karşılanıyor ve köpük köpük aşk u heyecanla
selâmlanıyorlar.. selâmlanıyorlar ama hâllerinde, ne takdir edilip alkışlanmanın
hasıl ettiği şımarıklık, ne çevrelerindeki hüsn-ü zan tufanına karşı küstahlık,
ne de ferdî enaniyetlerini besleyen âidiyet mülâhazası ile bir fâikiyet tavrı
yoktur onlarda, olmayacaktır da; inşâallah onlar hep sade yaşayacak, sade
düşünecek ve sade konuşacaklardır. Gönül verdikleri yüce hakikat sayesinde,
hayatları hep ukbâ buutlu ve öteler televvünlü cereyan edecek.. içtimaî
münasebetleri hep meleklerinki gibi garazsız ivazsız olacak.. ve tabiî
üsluplarında da asla alafrangaya girmeyecek; düşüncelerini kendi
enstrümanlarıyla seslendirecek.. sözlerinin belâgatını samimî olmalarında
arayarak düşüncelerini ihlasla besleyecek; hiçbir zaman cümlelerini süsleme
lüzumunu duymayacak ve beyanlarında da asla dekolteye sapmayacaklardır.. halktan
birer insan olarak, onlar gibi oturacak, onlar gibi kalkacak, hislerini onlar
gibi seslendirecek ve onlar gibi konuşacaklardır. Hatta bazen her şeyi tavır ve
davranışlarının cereyanına salarak muhataplarını gönül diliyle ağırlayacak ve
onlara hâlin en tabiî, en fıtrî bestelerini sunacaklardır.
Onlar, tarihî “yanılgılar”ı düzeltmek, eskiye ve yeniye ait güzel şeylerden bir
dünya kurmak, semavîlikle arzîliği bir kere daha buluşturmak için hep ölesiye
bir gayret içinde olacaklardır. Samimiyetlerinin derinliği ölçüsünde hizmetten
başka bütün mülâhazalara karşı kapalı kalacak, yanlışlara karşı alternatif
düşünceler sunacak, kimden gelirse gelsin doğrulara arka çıkacak, tahribe ve
tahripçiye karşı inşa ve imarın yanında olacaklardır. Onlar iyi şeylerin
horlanması, insanî değerlerin hafife alınması, tarihî dinamiklerin tezyif
edilmesi karşısında hep ölür ölür dirilirler. Her insana karşı -onun her
düşüncesini paylaşmasalar bile- her zaman saygılı, ince, zarif birer üslup
insanıdırlar. Yeni bir mezhep, yeni bir yol ve yeni bir sistem peşinde
değildirler; ama eskilere yeni derinlikler kazandırarak en eski kıymetlerden en
yeni şeyler ortaya koyacak kadar da duygu, düşünce, his ve mantık zenginliğine
sahiptirler.
Herkesin maddî güce ve kaba kuvvete sığındığı günümüzde onlar, maddeyi kendi
çerçevesinde kabulün yanında, sadece ve sadece ruha, maneviyata, ilâhî
inayetlere güvenirler. Milletçe kurtuluşlarının, maddî zaferlerden ve ülkeler
elde etmekten daha çok, insanları kucaklamaktan, onların ruhlarına girmekten ve
gönüllerin kapılarını aralamaktan geçtiğine inanırlar. Bugüne kadar
düşmanlıklarla bir türlü açılmayan gönül kapılarının, mutlaka muhabbetle
açılacağına öylesine inanmışlardır ki, sevginin en küçük bir parçasını dünyalara
değiştirmezler.
Herkesin her fırsatta, kin, nefret, sertlik ve huşûnet sergilemesine karşılık,
onlar, olabildiğince hoşgörü ve müsamaha ile davranır, her zaman evrensel barışa
giden yolları araştırırlar.. araştırır ve bunu hayatlarının gayesi bilirler. Bu
itibarla da şununla-bununla uğraşma yerine bütün mücadele güçlerini kendi
nefisleri üzerine teksif ederek sürekli kendi boşlukları, kendi zaafları ve
kendi tutarsızlıklarıyla savaşırlar.. savaşır ve gönüllerini ihtiras, kin,
nefret, intikam hissi gibi menfî duygulardan temizleyerek hep iyilik duygusuyla
yatar-kalkar ve kötülükleri iyilikle savarlar.
Sızıntı, Aralık 1996, Cilt 18, Sayı 215
Din Ufku
Hakikat sevgisinin bir yanını ilim, diğer yanını da din teşkil eder. Evet,
insanın idrak ve şuuruyla varlık arasındaki münasebet ve alâkanın bir tarafında
hakikati keşif ve tespit, öbür tarafında da ona karşı belirlenecek tavır söz
konusudur. Birinci hususu, dinin bilgi kaynakları da dâhil ilim takip eder.
İkinci hususu ise din belirler. Temelinde varlığın tahlil ve izahı, hakikat
keşfetme aşk ve iştiyakı olmayan ilim kördür ve onun tespitleri de çelişkiden
hâlî değildir. Ferdî, ailevî, içtimaî bir çıkar mülâhazasıyla elde edilmeye
çalışılan ilmin, her zaman bir kısım tıkanıklıklarla karşılaşması mukadder
olduğu gibi, bir zihniyet, bir düşünce, bir parti ve bir doktrine bağlı olarak
ulaşılan bilginin de gidip er-geç sarpa sarması kaçınılmazdır. Din; kendi
içindeki bilgi kaynaklarıyla engin bir ilim havzı olması itibarıyla, hakikat
aşkı, hakikat tutkusu açısından hayatî bir unsur, önemli bir dinamik, bilginin
ufkunu aşan konularda da açık üsluplu ama derin edalı yanıltmayan bir rehberdir.
Ne var ki her zaman ilmin, belli düşünce, belli cereyan ve belli doktrinlerin
yedeğine verilerek ufku sığlaştırılıp, hazımsız, mütehevvir, kavgacı ve
hakikatin yolunu kesen bir gulyabanî hâline getirilmesi mümkün olduğu gibi,
semavî bir gerçek olan dinin de, fanatik düşüncenin elinde kin, nefret, gayız,
intikam hislerine me’haz gösterilmesi her zaman ihtimal dâhilindedir. Bir
objenin kendi zıddı gibi vehmedilmesi ne büyük çelişki!
Şimdi bir bilim yuvası düşünün ki –aslında o, mâbet gibi mukaddestir– şu şekilde
veya bu şekilde herhangi bir felsefî cereyana takılmış, hattâ ona esir olmuştur.
Orada ilim, hür olmayan bağnaz bir düşüncenin elinde tutsak demektir ve
cehaletin en lânetle anılanına rahmet okutturacak kadar da melundur. Ve bir din
ki, siyasî-gayri siyasî bazı hiziplerin çıkarlarına vasıta yapılmak
istenmektedir; artık mâbet o hizbin daraltılmış mâlikânesi, orada ibadet de bir
tür teşrifat merasimi hâline getirilmiş demektir ki, böyle bir durumda, dinin
de, diyanetin de lâhutîliğine kıyıldığında şüphe yoktur.
Evet, bir toplumda eğer bazıları “ilim” diyor ve bilim yuvalarını kendi
villalarıymışçasına arzularının, heveslerinin, ideolojilerinin vitrini gibi
kullanıyorlarsa, o ilim yuvaları çoktan mâbet olmadan çıkmış, arzuların,
hırsların, nefretlerin bilendiği bir arenaya dönüşmüştür. Yine bir cemiyette
eğer bazıları “dindarlık” diyor ve kendileri gibi düşünmeyenlere, düşünmeyip
onlarla aynı siyasî mülâhazaları paylaşmayanlara kâfirlik, zındıklık, münafıklık
sıfatlarını yakıştırabiliyorlarsa, böylelerinin temsilinde din –günahı bu sahte
temsilcilere ait– insanları Allah’tan uzaklaştırma, onların gönüllerini karartma
ve ümit kapılarını yüzlerine kapama gibi tamamen onun maksad-ı tenziline muhalif
bir fobi hâline getirilmiş demektir. Doğrusu, kinle, nefretle, gayzla köpüren
ağızlarda ve ruhları karartan kalemlerde din düşmanlığı ne ölçüde bir bağnazlık
ve şeytana sunulmuş onu memnun eden bir armağansa; “din” deyip falan görüşü,
filan düşünceyi kritik adına sıkılarak havaya kaldırılmış yumruklar da o ölçüde
bir yobazlık ve gök ehlini hüzne boğacak bir cehalet örneğidir.
Görünümü ne olursa olsun bir insan, hakikî imanın ne olduğunu, vicdanın ne ile
seslendiğini bilemiyor, İlâhî aşk ve muhabbetten nasipsiz, Allah nezdinde büyük
olan şeyleri büyük, küçük olan şeyleri de küçük görüp küçük kabul etmiyorsa,
böyle birini tam dindar görmek, dinin semavîliğine ve evrenselliğine karşı en
büyük bir saygısızlık olsa gerek. Dinin de, ilmin de en büyük düşmanı, hevâ,
heves ve bir kısım arzularımızın yerinde fikir zannedilmesi, yerinde de bir
dindarlık gibi gösterilmesidir. Bu husus insanlarda geniş zeminli bir boşluktur
ve bu boşluğun kaynağı da onların zaaflarıdır.. bu zaafların başında da,
olduğumuzun üstünde görünme ve yeteneğimizin kat kat fevkinde beklentilere girme
zaafı gelir. İşte bu zaaftır ki, mâşerî vicdanın kutsal kabul ettiği ilim ve
dine ait bir kısım değerlerle doldurulmaya çalışılmaktadır. Daha doğrusu din,
bazılarınca, kendi boşluklarını doldurmada tıpkı bir dolgu maddesi gibi
kullanılmak istenmektedir. Vicdanın, böyle beşerî bir zaafa karşı, hakka
kilitlenmiş en güçlü silâhı, hakikat aşkı ve ilim sevdasıdır.. evet, bilgiç
görünen dimağların yosununu, dine taraftar gibi görünen düşüncelerin de pasını
silecek bir iksir varsa, şüphesiz o da Allah aşkı, O’ndan ötürü bütün varlığa
sevgi ve hakikat aşkıdır. Gönüller aşkla coşup ruhlar muhabbetle şahlanınca,
bütün beşerî boşluklar, zaaflar ya tuz-buz olur gider veya yararlı birer hayat
iksirine inkılâp ederler.
İnsanları Allah sevgisine ve varlıkla münasebete taşıyan hakikat aşkını,
yeryüzü, peygamberlerle tanıdı ve benimsedi. İlk günden itibaren, her nebi,
yolundakilere birer aşk emiri olarak rehberlik yaptı ve onlarla muamelelerini
aşk kaneviçesi üzerine örgüledi, derken gidip bu ilâhî aşk havzı içinde
eriyerek, misyonuyla hedeflenen gerçek değerine ulaştı. Hazreti Mesih, insan
sevgisine dayalı bir hayat şiiri besteledi ve bu duyguyu değişik şekillerde
seslendirerek misyonunu sürdürdü. İnsanlığın İftihar Tablosu, Fuzûlîce bir
nefesle ifade edecek olursak, “Âşıklar leşkerine mîr-i livâdır sühanım (sözüm)”
diyerek dünya evini şereflendirdi ve ömür boyu da hep sevginin sesi-soluğu
olarak inledi durdu.. bu İlâhî sevgi önü alınmaz bir aşkınlığa ulaşınca da, gözü
aşk u muhabbetin öteler televvününde ukbaya yürüdü. Kur’ân, sesinde ve
mûsıkîsindeki büyüleyiciliğin yanında, –imanla ve iyi bir konsantrasyonla
okunabilirse– aynı zamanda bir baştan bir başa aşkın sesi-soluğu, iştiyak ve
vuslatın da birleşik noktasıdır. Hakikat tutkusu, ilim sevdası, araştırma cehdi,
sorgulama ciddiyeti, murakabe gayreti, Kur’ân’ın hemen her sûresinde, mü’min
gönüllerin dikkatini çekecek kadar üzerinde çokça durulan konular oldukları
gibi, dikkatli ruhların her uğrayışlarında yeni yeni cevherler buldukları birer
pırlanta yatağı gibidirler. Kur’ân’ı dikkatle takip eden her düşünce seyyahı,
mutlaka kendini bu pırlanta yataklarından herhangi birine ulaştıracak bir
damarda bulur ve kim bilir hazzına doyulmayan ne yol mülâhazalarına ulaşır…
Ama ne gariptir ki, bütün acılarımızı dindirecek, asırlık yaralarımız üzerinde
panzehir tesiri icra edecek ve muhteva itibarıyla zenginlerden zengin bu kitap;
tutkusu başka, aşkı başka, sevdası başka; araştırmalarında sathî,
değerlendirmelerinde çarpık, sorgulamaları hep başkalarına yönelik, duyguları
hırs ve menfaate kilitlenmiş, aklı, mantığı hislerinin önünde, muhakemesi
kaprislerine yenik, iç derinlik ve muhtevadan ziyade “vitrin-vizyon” arası gelip
giden ne ruh fakirleriyle temsil edildiğinden –vebali biraz da bakanın nazarının
matlaştırmasında– onun durulardan duru safvetine gölge düşmekte ve mütereddit
ruhlarda da şüpheler hâsıl olmaktadır. Doğrusu, ahiret yolunda ve metafizik
yamaçlarda görünseler de, böyleleri, gözlerini maddî çıkar kör ettiğinden, ruh
ile mânâ ile yoğrulmuş bir dünyayı kendi çerçevesiyle kavrayamayacak ve
aksettiremeyeceklerdir. Dahası bunlar, başkalarının değişik zaafları üzerine
kurulmuş dünyalarına bakarak, aynı silahla silahlanma, aynı malzemeyi kullanma
gibi hatalara düşecek ve bir mânâda “ötekiler” dedikleri insanlarla aynı şeyleri
paylaşmak suretiyle, onlarda görüp ayıpladıkları fenalıkları, birkaç gün sonra
milimi milimine taklit edecek ve santim santim onları izleyeceklerdir. Böyle
hedefsiz ve gayesiz bir mücadeleden şimdiye kadar kimse kârlı çıkmamıştır.
Aksine herkesin ayrı bir hüsran âh u vâhıyla inlediği böyle bir mücadelede millî
ruh kaybetmiş ve zarar eden de bizler olmuşuzdur.
Kur’ân, yeryüzüne engin bir denge anlayışıyla inmiştir; o, ferdin, fertle, aile
ile, toplumla, sonra da bütün bir varlıkla münasebetlerini dengelemiş ve
müntesiplerine umumî ahenge giden bir yolu salıklamıştır. Biz ise onun ruhunu,
kendi mantığımızın dar çerçevesine sıkıştırarak evvelâ o çok genişi daraltmış,
evrenseli mahallîleştirmiş; sonra da aşkını, âdiyatın zeminine indirerek onun
gökçek yüzüne üst üste küsûflar yaşatmışızdır. Said b. Cübeyr, Ebu Hanife, Ahmed
İbn Hanbel, İmam Serahsî… gibi yüksek mefkûre insanları, zulme taraftar olmak
şöyle dursun, ona karşı en küçük tavize dahi meyletmeden, her zaman Allah’a açık
vicdanlarının sesine-soluğuna göre karar vermiş ve saraylardaki zevk ve safâ
yerine, zindanlardaki cefâyı –estağfirullah– Hakk’a kullukla gerçek derinliği
bulmuş düşünce ve vicdan hürriyetini seçmişlerdi.
Evet, hedefli yaşayanlar hedefli ölürler; ölünce de mezarları gönüller, hattâ
bütün bir mâşerî vicdan olarak orada ebedlere kadar yaşarlar. Bu yüksek ruhlara
mukabil, çıkarlarının esiri kurnaz geçinen tâli’sizler ise, dünyada her şeyi boş
verir ve hep hevâlarının, heveslerinin tasmalı köleleri olarak kalırlar ki,
bunların yaşamaları bir zillet, arkada bıraktıkları tam bir melânet, akıbetleri
de felâket üstüne felâkettir.
Kur’ân’ın sadık bir talebesi –siz ona, bir mefkûre insanı da diyebilirsiniz–
kendi aşk u şevki, heyecan ve tutkularının ötesinde başkalarını da terkisine
alıp sonsuza taşıyan bir ebediyet süvarisidir. O, düşünce dünyasına göre
idealize ettiği ufkuna doğru ilerlerken, başkalarının realite dedikleri pek çok
şeyi çiğner-geçer; çiğner-geçer de bir kısım mefkûrezedeler onu deli sanır.
Aslında gaye ve hedef, bizim için, önümüzü kesip bizi duygularımızdan yakalayan
ve madde ile, menfaat ile, çıkar ile, şöhret ile çepeçevre sarılı bu dünyanın
dışında bir ruh âleminin, bir metafizik atmosferin göbeğine fırlatan bir
mancınık gibidir. Ona şöyle veya böyle kilitlenen herkesin, bugün olmasa da
yarın, tıpkı rampadaki bir füze gibi gidip Hak katındaki yörüngesine oturması
mukadderdir. Din, bütünüyle bu ideal tipi besleyen bereketli bir kaynak,
Peygamber de bu mübarek kaynağın şefkatli sunucusu, ciddiyetli temsilcisi ve
onun semavî orijinine en uygun yorumlar getiren bir tefsircisidir. Bu itibarla
da O, arkasındakilerine hep en iyiyi, en mükemmeli, en beşerî olanı salıklayan
ve vaz’ettiği prensiplerle en uzak geleceğe açık bulunan bir müceddid, bir
müşerri’ ve bir inkılâp insanıdır. Kur’ân’ı kendi derinlikleriyle görmeyenler, o
Zât’ı da, Kur’ânî derinliklerin en mâhir dalgıcı olarak kabul edemeyenler, sözüm
ona, kendi derinliklerinde –ona da derinlik denecekse– boğulmuş öyle
bahtsızlardır ki, yer yer Kur’ân’da kendi sığlıklarının aks-i sadâsıyla sarsılır
geriye durur; zaman zaman tarihsellik hezeyanına sığınır ve kendi boşluklarını
seslendirirler ki, bunların çoğunun yorum ve temsillerinde din, daha doğrusu
diyanet, ya üstûrelerle delik deşik olmuş bir ucûbe, ya da zamana yenik düşmüş
ve çağıyla savaşan –hâşâ– çağ dışı bir sistemdir.
Oysaki Kur’ân, derinliğinin sırrı duruluğu öyle engin, öyle zengin bir kaynaktır
ki, her muhatap onu, kendi idrak seviyesinin ufkunu aşkın bulup, daha ilk
kademde böyle bir kaynağa sahip olmanın itmi’nanına erebilir. Sonra da idrak
ufkunun inkişafıyla onu hep bir gökkuşağı gibi ve ulaştığı her noktanın
ötesinde, ulaşılması imkânsız bir tâk gibi müşâhede eder. Diyanet ise, işte bu
ışık kaynağının, zeberced bir prizmadan hayatın içine akan, onu yoğuran,
şekillendiren öyle aşkın bir yorumudur ki, onu duyup hissedenler, onda hep
seviyemizin söylendiğini gördükleri hâlde yine de taklidi imkânsız bir “sehl-i
mümteni” ile karşı karşıya kalırlar.
Sızıntı, Kasım 1997, Cilt 19, Sayı 226
Dua
Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan,
arzlılardan semâlar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç
dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün
şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği
inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semâvîleşir ve
kendini rûhânîlerin “hay-huy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve
arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere
karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.
Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve
endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz
vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri
bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o
takdirin birer emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da -şart-ı âdî
plânında- onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla;
sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına
bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi
isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir.
Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz,
fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arzıhâlde bulunmaktır.
Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok,
Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf
eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de -esbâba tevessül mülâhazası
mahfuz- her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne
hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân/Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..”
mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen
de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın
dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı
şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı
kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl -ihlâs ve
samimiyetin derecesi ölçüsünde- en belâgatlı sözlerden daha beliğ ve en yüksek
ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arzıhâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi
bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı
Hak da: “Kullarım beni Sen’den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok
yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.” mazmununca O, arzu ve
isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve
dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle
de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur
mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz bana dua edin ki, Ben de
icabet edip karşılık vereyim.” buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua
etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.
Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği
takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve
cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan
yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş
olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri
gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de
yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi
bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen
“kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir
kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle
gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma
seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alış-verişinde
bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak
sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle,
dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.
Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar,
kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi
gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin
yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının
sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi
seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti
neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir.
İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda,
kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza
geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun
vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min
tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada
bulunun.” diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve
ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık
bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.
Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden,
besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına
bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince
ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler aciz, zayıf ve
muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz
hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle
hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep
çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı
küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî
bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her
zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye
çalışırız. O’nun bize çok yakın olduğunu ve dualarımıza icabet edeceğini
düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar..
haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses
tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz
mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her
zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en
sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidât,
kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da
bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup
ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.
Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine
getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü,
hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi
daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden
çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem
de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız
hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve
hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O,
hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün
ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda,
teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve
her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi
nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı
aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..
Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini
gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren
her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her
şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti,
iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir
ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle
oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin
gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve
anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o
kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez
daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:
Ey, varlığı canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen
tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen
gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni
nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan-topraktan, sonra da iman ve mârifet
bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda
bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız…
Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen
şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik
duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!
Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin
ayıplarını görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları
veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru;
kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var
etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini
soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren
Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya
kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde
koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona
itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve
şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.
Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana
teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz,
ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz -Allah, bu
dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin-. Dualarımızla Seni mırıldanıyor,
içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka
bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne
gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten,
dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere
daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.
Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan,
aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen
gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval
bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından,
gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller,
haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan
arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı
hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül
kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda
kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına
yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş
kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır,
sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun,
küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir
yanda muzlim bir nokta..!
Sızıntı, Nisan 2000, Cilt 22, Sayı 255
Düşünce kaymaları
Yıllar var ki toplumumuzda sürekli bir düşünce kayması yaşanıyor ve her gün daha
da yaygınlaşan bir üslûp bozukluğu bütün duygu ve düşünceleri âdeta esir alıyor.
Beyanlar fevkalâde dekolte, ifadeler olabildiğine mütecâviz, davranışlar
bayağılardan bayağı, edâ büsbütün yırtık; bu şirâzesizliğe esas teşkil eden
hisler ve mantıklar ise akreplerin niyetleri kadar karanlık… Neyi dinleyecek,
kime güvenecek ve hangi düşünceye itimat edeceksin.? Her zaman tenkide ve
tahribe kilitlenmiş bu kavgacı ruhlar arenasında, en masum düşünceler, en
tutarlı plânlar ve projeler bile bazen teâruzların, tesâkutların insafsız
dişleri arasında çiğnenip bir kenara atılmakta ve en mukaddes değerler hep
pâyimal olup gitmekte.
Nedir acaba, insanımıza insanî değerler açısından bu ölçüde irtifa kaybettiren
sebepler?. Nedir acaba bizi birbirimizin kurdu haline getiren sâikler..? Şayet
bu üslûpla -tabiî, buna da üslûp denecekse- bir yere varılmak isteniyorsa çok
yanlış; hele bu yolla bir kısım yüksek mefkûrelerin gerçekleştirilmesi
düşünülüyorsa o da bütün bütün bir aldanmışlık.. ama ne acıdır ki, biz yıllardan
beri hep peşi peşine aldanmakta, hep akla-hayale gelmedik yanlışlıklar
yapmaktayız. Hem de yaptığımız şeyleri dünya çapında büyük başarılar gibi
göstererek büyük yanlışlıklar yapmaktayız. Öyle ki, âleme örnek olacak, dünyanın
şeklini değiştirecek, hiç olmazsa ülkemize çeki-düzen vereceğiz yâveleri en çok
bu dönemde duyulan fantezilerden oldu. Ama, işte o tiz perdeden atıp tutmalar ve
işte huzursuzluğun pençesinde kıvranan bu mübarek ülke ve mağdur millet!
Doğrusu, bu şirâzesizlikle ne dünyanın düşünce haritasını değiştirmek ne kendi
toplumumuzun idbârını ikbâle çevirmek ne de insanımıza yeni ufuklar açabilmek
mümkün olacaktır. Bence, bu hafakanlı çevrelerin, her biri birer hezeyan ve
ihtilaç sayılan düşüncelerinden doğsa doğsa ancak kargaşa doğar. Ama kat’iyen
yenilik doğamaz. Aslında bugüne kadar olanlar, bundan sonra olacakların aldatmaz
emâresi ise, böyle bir konuda, daha fazla bir şey söylemek de abes olsa gerek…
Orijinal bir konuyu tahlil ettiğimiz iddiasında değiliz; bu mevzû şimdiye kadar
değişik mahfillerde defaatle ele alındı.. bilmem kaç kere teşhis ve tesbit
imbiğinden geçirildi.. nice zengin karîha ve güçlü kalemlere iştigal mevzuu
oldu.. hatta ne kapsamlı anketlerle üzerinde duruldu.. ve farklı platformlarda
farklı değerlendirmelere tâbi tutuldu; ne var ki bu teşebbüslerden hiçbiri
beklendiği ölçüde yararlı olmadı.. olmadı ve hâlâ pek çok kimse düşünce ve zeka
kıymetini bu üslûp bozukluğu uğrunda harcamakta; bilgi, kültür, cesaret ve
mantığını hislerinin yedeğinde götürmekte ve âdeta hep insanî değerlerle
savaşarak ömrünü tüketmekte. Zaten bu fikren yetersiz, kalbî hayatları
itibarıyla bomboş, muhakemeleri açısından fevkalâde tutarsız, hikmet ve ilim
fakiri kimseler, biraz da hilekâr, hasis, şöhretperest, makam-mansıp-menfaat
düşkünü iseler, bunların başka bir çizgi takip etmeleri de mümkün değildir..
başka bir çizgi takip etmeleri şöyle dursun böyleleri, gözlerini diktikleri
noktaya ve kilitlendikleri hedefe ulaşabilmek için kanmak bilmeyen bir susuzluk
ve doymak bilmeyen bir oburlukla, sürekli bu cismanî açlık ve susuzluğu giderme
peşinde koşacak; ara sıra elde ettikleriyle sevinseler de, çok defa fevt
ettikleri fırsatlardan ötürü kıvrım kıvrım kıvranacak, her biri insanoğluna
bahşedilmiş eşsiz birer mevhibe sayılan ruhlarındaki yüksek hislerini söndüre
söndüre nefsanîlik vadilerinde hep sürüklenip duracaklardır.
Zaten, bu ölçüde, insanî mantık ve muhakemesini, vicdan ve vicdana bağlı ilahî
mevhibelerini yitirmiş bu kalb ve düşünce fakirlerinin, dünyanın yükselip daha
bir yaşanır hale gelmesine ve insanoğlunun mutluluğuna herhangi bir katkıda
bulunmaları ya da milletleri için yararlı olabilmeleri ve hele onları yeni
ufuklara yönlendirmeleri kat’iyen söz konusu değildir; değildir zira, hiçbir
zaman, kendini iç derinlikleriyle duyamamış ve varoluş hedeflerini kavrayamamış;
dahası sevmeyi unutmuş, saygıya boş vermiş, fazileti fantezi saymış ve sürekli
ne kazanacağını, nasıl kazanacağını, kimi çarpacağını ve hangi yollarla refahın
doruğuna ulaşacağını düşlemiş durmuş böyleleri, ihtimal hayır yapmaya niyet
etseler bile hep şerlere sebebiyet vereceklerdir. Zira, kirli ruh ve mülevves
tabiatlardan temiz şeylerin meydana gelmesi hiç görülmemiştir veya ender
vak’alardandır.
Gerçi daha önceleri de insanlık defaatle düşünce inhirafları ve ruh kaymaları
yaşayagelmiştir ama, konu hiçbir zaman bu ölçüde bir sosyal gâile haline
gelmemiştir; gelmemiştir, çünkü günümüzün insanı bütün zeka gücünü, muhakeme
kabiliyetlerini nefsi ve hevâsı hesabına kullanmakta ve hakka, hidayete karşı da
kararlı bir savaş sürdürmekte. Ayrıca o, bütün bunları zeka ve bilgisinin her
şeye yettiği ve yetebileceği kanaatiyle yapmaktadır…
Aslında ben, bugünkü insanların dünkülerden daha zeki ve daha mantıklı oldukları
kanaatinde değilim. Hatta bir mânâda günümüzün zeka şampiyonlarının, muhakeme
dahilerinin uzak-yakın dünkü insanlara nispeten daha aptal ve daha banal
olduklarını düşünüyorum. Günümüz teknolojisi ve ilmî imkânlarının vadettiği onca
avantaja karşılık, o imkânların onda birine bile sahip olmayan eski insan
ihtimal daha kabiliyetli, daha muktedir ve daha tutarlıydı. Herhalde bir Kabil,
günümüzdeki emsaline nispeten daha becerikli bir kâtil; Nemrut daha onurlu bir
müstebid; Kârun daha atılgan ve müteşebbis bir kapitalist; Firavun daha dengeli
bir mütemerrid; Sokrates daha disiplinli bir düşünür; Leonardo daha derin ve
ufuklu bir sanatkâr; Shakespeare daha hülyalı, daha fettan bir edip; Goethe daha
fâik bir tasvirci; Nietzsche, gözü daha kara bir âsi; Sartre daha mübâlâtsız ve
mümâşâtsız bir nefis tahlilcisiydi.. evet, bunlardan her biri kendi felsefî
çizgisinde -iyi ya da kötü- daha çaplı ve daha çalımlıydı.
Oysaki günümüzde, ne kendini tamamen hurafelerden kurtarmış kabul eden aydınlar,
ne de dini ve metafiziği kendi derinlikleriyle kavradığını sanan ruh ve mânâ
insanları, hem de sahip bulundukları onca modern imkânlara rağmen, kat’iyen
selefleri seviyesinde başarılı olamamışlardır.. başarılı olamamadan da öte, her
şeyi maddede arayan aklı gözlerine inmiş maddeciler de, her şeyi mânâya ircâ
etme konumunda bulunan mâneviyatçılar da, muhakemeleri itibarıyla alabildiğine
sığ, azim ve iradeleri açısından fevkalâde kararsız; insanî değerlere saygı
bakımından eskilerden daha geri, hevâ ve hevesleri itibarıyla olabildiğine
hercâi; her sabah ayrı bir cereyanın zebunu, her akşam ayrı bir anlayışın
meftûnu; sürekli gel-gitler içinde ve hep istikrarsız; bazen ateist ve nihilist,
bazen kapitalist ve liberalist; bazen uysal ve aşamayacağı güçler karşısında iki
büklüm, bazen de serseri ve âsi; ama her zaman dengesiz ve hedefsizdirler.
Aslında böylelerinin, her an ayrı bir akıntıya kapılıp bir meçhule
sürüklenmeleri ya da herhangi bir yanlışın cenderesinde preslenmeleri
mukadderdir. İşte kara bahtlarının rüzgârlarıyla, hazan yemiş yapraklar gibi
savrulup zebil olan bu zavallıları kurtarmaya da kimsenin gücü yetmeyecektir.
Öyle tahmin ediyorum ki, bu sosyal zıvanasızlığı -belki de buna içtimâî paranoya
demek daha uygun olacak- yarınlara ait tehditleriyle görebilenler, daha şimdiden
ürperip titremeye başlamışlardır bile. Ancak, kim ne kadar ürperip titrerse
titresin, çare ve çözüm adına ortaya atılan düşünceler, dönüp dolaşıp yine
sosyalizm, kapitalizm, liberalizm… gibi doktrinlere gelip dayanmakta. Arızanın
hakikî merkezi ve inhirafların gerçek sebepleri tesbit edileceği ana kadar da,
zannediyorum biz hep bu fâsit daire içinde dönüp duracağız, toplum da bir türlü
bunalımlardan kurtulamayacak.
Evet, o, siyasî buhranlardan sıyrılırken iktisadî krizlere gidecek, askerî
handikapları aşarken idarî kaoslara sürüklenecek ve hep öldüren bu
‘kısırdöngü’ler içinde harâb olup-türâb olup gideceğiz. Şayet önümüzdeki
günlerde de bu mantıkla -daha doğrusu bu mantıksızlıkla- hareket edilecek
olursa, bir çuvaldız boyu yol almamız mümkün olmayacak; paneller, konferanslar
dönüp dolaşıp yine ‘fert’ ve ‘devlet’ makûlesine gelip dayanacak; ‘Hürriyetçi
bir düzen mi yoksa devletçi bir nizam mı? Kapitalist bir sistem mi, sosyalist
bir idare mi..?’ mülâhazaları asla aşılamayacak.. sonra da bir sürü diyalektik,
bir sürü mantık oyunu, derken onca kaybedilmiş yıllar ve heder olup gitmiş
imkânlarla kendi egoizmamız etrafında daireler çizip durduğumuz görülecektir.
İsterseniz şimdi birkaç asırdan beri milletçe, yapılması gerekirken her ne hâl
ise bir türlü yapılamayan hususların bazılarını arzetmeye çalışalım:
Biz, bir-iki asırdan beri millet olarak onca yenilik teşebbüslerimizin yanında,
kendi millî kültürümüze dayanarak kendi ahlâk sistemimizi kuramamış; kendi
metafizik mülâhazalarımızı geliştirip sistemleştirememiş; Allah, kâinat ve insan
gerçekleri açısından kendi iç dünyamızı aksettirecek bir sanat telâkkisi ortaya
koyamamış ve mânâ köklerimize göre bir talim ve terbiye sistemi geliştirememiş
bir milletiz.
Dünyada hemen her ahlâkî sistemin özünü, sağlam bir inanç, hazmedilmiş hürriyet
duygusu ve yaygınlaştırılmış bir mes’uliyet şuuru teşkil eder ki, bunların hemen
hepsi de metafizikle alâkalı konulardır. Küfür ve ilhadın hakim olduğu,
insanların hürriyet duygularının öldürüldüğü, gönüllerden sorumluluk hissinin
sökülüp atıldığı bir toplumda metafizikten bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir
ortamda ahlâktan söz etmek ise bütün bütün imkânsızdır. Kendi metafizik düşünce
sistemini kuramamış toplumlar, böyle bir metafizik mülâhazaya göre kendi iç
kimliklerini belirleyememiş fertler, zamanla ruhlarını, inançlarını
yitirecekleri gibi, uzun zaman kendi soy kütüklerini korumaları da mümkün
olmayacaktır.
Oysaki biz, millet olarak tarih boyu bizi besleyen o bereketlilerden bereketli
kendi hayat kaynaklarımızı kendi ellerimizle kuruttuk.. kuruttuk ve bütün bütün
ithalâta yöneldik. Öyle ki, dünyanın dört bir yanından getirip dayatmalarla
herkese kabul ettirmeye çalıştığımız o tuhaf milliyet telâkkisi, o acayip hayat
felsefesi ve ruhumuzu yaralayan o garip sanat anlayışıyla topyekün milletin
hafızasını karıştırdık, birkaç bin seneden beri par par yanan kendi
meş’alelerimizi söndürerek yarasalar gibi âdeta karanlığa teslim olduk.
Şimdi bizim, şuna-buna değil, şu felsefe bu felsefeye de değil, bize
kaybettiğimiz kendi ruhumuzu kazandıracak; bizi belirsizliğin anaforlarından
kurtarıp kendi ahlâk, kendi anlayış ve kendi törelerimiz çerçevesinde yeni bir
hakikat aşkına, ilim telâkkisine ve düşünce derinliğine ulaştıracak sihirli bir
reçeteye ihtiyacımız var. Bu reçete, yüzlerce senelik millî hayatımızdan süzülüp
gelen kendi metafizik mülâhazalarımız, kendi ukbâ buudlu hayat felsefemiz ve
Allah-kâinat-insan gerçeğiyle alâkalı nübüvvet eksenli kendi sesimiz, kendi
soluklarımızdır. Öyle zannediyorum ki, yitirdiğimiz değerleri elde edeceğimiz
güne kadar da kendi üslûbumuzu bulabilmemiz, kendi konumumuzu belirleyebilmemiz
ve düşünce kaymalarından kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
Sızıntı, Temmuz 1998, Cilt 20, Sayı 234
Fanteziler ve İhtiyaçlar
Yıllar var ki milletçe, hakikî ihtiyaçlarımızı görmezlikten gelerek,
ihtiyaçmışçasına bir kısım fanteziler arkasından koşup durduk. Bazen neyin
ihtiyaç olduğunu kestiremeyerek, bazen de bir kısım lükslerimizi ihtiyaç
zannederek, hayatımızı bütünüyle bu kabil lükslere bağlayıp sürekli tenakuzlar
(çelişki) yaşadık. Böyle bir çelişki hangi sâiklere dayanırsa dayansın biz, onca
ciddî ihtiyaca rağmen, her zaman bir kısım fanteziler peşinde olduk. Dahası,
bazen peşinde bulunduğumuz şeyler ihtiyaçlarımızı gidereceğine, onları daha da
artırdı; artırdı da, tıpkı susuzluktan ciğeri kebap olmuş birinin hararetini
giderme yolunda deniz suyu içe içe, içme-susama fasit dairesinde zebun olup
gittiği gibi, biz de, herhangi bir ihtiyacımızı gidermeyen bir kısım
fantezilerin bağımlısı olarak bütün enerjimizi bir hiç uğruna kullana kullana,
gölgelerin azat kabul etmez köleleri hâline geldik.
Bu itibarla da millet olarak, şu anda başka şeye değil, bizi içinde bulunduğumuz
bu ‘körebe’ oyunundan kurtarıp, her zaman tabiatlarımızla bağdaşabilecek olan o
köklü dînî, millî, ahlâkî, terbiyevî disiplinlerimizi hayata geçirmeye
ihtiyacımız var. Şimdi, hem ortada zaruret derecesine gelmiş böyle bir ihtiyacı,
hem de bu ihtiyacı karşılamanın biricik yolu o sağlam medeniyet telâkkimizi, o
mazbut millî tabiatımızı ve o zengin kültür yapımızı görmezlikten gelerek, bir
kısım fanteziler arkasından koşmamız, kendi millî değerlerimizi ihmal ve millet
rûhunu tahrip değil de ya nedir..?
Bizim medeniyet telâkkimiz ve kültür anlayışımızda, insan ve insanî değerler her
zaman öncelikli konular olagelmiştir. İş böyle iken, her biri birer elmas sütun
mahiyetindeki kendi kültür kaynaklarımızı kulak ardı ederek; zenginlerden zengin
o koskoca tarihî mirasımıza rağmen, farklı ve mânâ köklerimize ters bir dünya
görüşü ortaya koymak, bilmem ki hangi mübrem ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır.?
Ama gel gör ki, toplum olarak, yıllardan beri kendi iç âlemimizi, mânâ
köklerimizi ve dünden tevarüs ettiğimiz değişik zenginliklerimizi hesaba
katmadan ve tamamen bir kısım fantastik mülâhazalar, ya da bazı kimselerin lüksü
olarak, hazır bir elbise gibi nice nesepsiz şeyleri alıp başımıza geçirerek, hem
millet yapısındaki tenasübü hem de millî endamımızı berbat etmişizdir. Evet,
körü körüne benimseyip millete de dayattığımız nice şeyler olmuştur ki, ya
tamamen bir basiretsizlik ve cehalet sâikiyle, ya da başkaları öyle istediği
için bu yabancı unsurlar gayet rahat gelip bize ait değerlerin yerlerine
oturmuşlardır da, kılımız bile kıpırdamamıştır. Çok acıdır, bu meş’um dönemde
zekâlarımız, hevâlarımızla heveslerimizin emir kulu, mantıklarımız göreneklere
tâbi, iradelerimizin kolu-kanadı kırık, muhakemelerimiz de başkalarını taklide
bağlı olmanın darlığı içinde, lüksten lükse koşan birer çağzede gibi hep sürüm
sürüm yaşamışızdır.
Evet, milletçe bu karanlık dönemde, hemen her zaman mantıkî boşluklarımız,
ahlâkî zaaflarımız ve entellektüel yetersizliklerimiz üçgeninde, tıpkı Bermuda
Müsellesi’ne kapılmış gibi kendimizi ölüme salmış ve âdeta birer cansız cenaze
görünümü sergilemişizdir.. bu arada bazı aydınlarımızın durumu ise, bütün bütün
yürekler acısıdır. Evet, varlık ve hâdiseleri bir bütün hâlinde görememe zaafı,
terkip ve tahlil zaafı, şablonculuk ve taklit zaafı ve kendi kendini inkâr zaafı
içinde her yanıyla hiçliğe emanet bu dönemin aydınları, yol alıyorum vehmiyle
hemen her zaman gidip mesafelere takılmış ve birer yol garibi gibi, bir oraya
bir buraya toslamış durmuşlardır. Kimseyi suçlamaya hakkımız yok; göz göre göre
yoldan çıkan bizlerdik. O koskoca tarihî sorumluluk da bize aitti. Hele kat’iyen
kimse kabahati bilime, teknolojiye ve değişik türden düşmanlarla sarılı
bulunduğumuza yüklemeye kalkmamalıydı. Onları ortaya atan, şekillendiren ve
bütünüyle hayatı onlara bağlayan, başta yarım aydınlarımız olmak üzere
bizlerdik. Bilim, bilim olarak masum, teknoloji de günahsızdı. Bu itibarla da,
eğer mutlaka bir mücrim aranacak idiyse, o bizim aramızda aranmalıydı.
Evet, insan, kâinat ve topyekün hâdiseleri gerçek sahiplerinin referansı
çerçevesinde bir türlü değerlendirememe ve yanlış mânâlandırma sonucu her şeyi
tabiat ve esbaba bağlayan, en açık şeyleri bile anlaşılmaz hâle getiren,
ifadeleri gayet vâzıh kâinat kitabını, dizaynı olabildiğine mükemmel dünya
sarayını ve o kitabın okuyucusu, sarayın da nezaretçisi sayılan insanı gayesiz
gören ve gösteren bizlerdik. Bizler, hiçbir şeyi temelde doğru
yorumlayamadığımız gibi, varlığın mâverâsını da bir türlü göremedik; dolayısıyla
da, eşya ve tabiat adına hilâf-ı vâki bir sürü yorumda bulunduk. Ne varlığı
analitik bir mülâhaza ile ele alabildik, ne de varlık ötesi gerçeklerle alâkalı
tutarlı bir şey söyleyebildik. Yanlış gördük, yanlış değerlendirdik ve yanlış
sonuçlar karşısında hep apışıp kaldık. Derken, bu zincirleme hatalarla sürekli
zincirleme günahlara girdik.. cezasını geri kalmışlıkla, fakirlikle, türlü türlü
iftiraklarla çekeceğimiz zincirleme günahlara.
Oysaki eğer, daha ilk yenilenme rüyaları görmeye başladığımız günden itibaren,
maddeyi de mânâyı da kontrollü olarak ele alıp atbaşı götürebilseydik, hem zihnî
ve rûhî faaliyetlerimiz, hem de fizyolojik hareketlerimiz dengeli bir çizgi
takip edecekti. Evet, daha o ilk günlerde hiç olmazsa bir parça okuyup
düşünebilenler; matematik, fizik, kimya, astronomi ve biyolojiye olduğu kadar
metafizik mülâhazalara, dine-imana ve kendi düşünce çizgimizde estetiğe; sözün
özü, temel kültür kaynaklarımıza yönelebilselerdi, bugün çok daha farklı ve
insanlık adına daha yararlı neticeler elde etmiş olacaktık. Ama ne gezer.! Biz,
büyük ölçüde ikinci şıkkı tamamen ihmal ederek, ihmalin de ötesinde, her zaman o
türlü düşüncelerin aleyhinde bulunmayı aydınlığın gereği saydık. Öyle ki, en
önemsiz şeyler karşısında fevkalâde duyarlı davrandığımız hâlde, zihnî, rûhî,
kalbî aktivitelerimizi bütün bütün görmezlikten gelerek, bilim ve düşünce adına
da, din-iman ve bütün metafizik mülâhazalar hesabına da, Einstein’ın
yaklaşımıyla, bir sürü kör bir sürü de topal yetiştirdik. Bilim ve araştırma
mevzuunda duyarlı olmak elzemdi ve o hususta kat’iyen kusur edilmemeliydi. Buna
‘eyvallah’ ama, ne gariptir ki biz; insan, varlık ve hâdiselerle alâkalı
konularda -gücümüz nispetinde de olsa- meselenin fizikî buuduna fevkalâde
ihtimam gösterirken, metafizik yanını bütün bütün görmezlikten geldik ve
geliyoruz. Her şeyi maddeye, kaba güce ve ekonomiye bağlıyor ve bunları, dünyayı
cennetlere çevirmenin biricik temel unsurları sayıyoruz.
Aslında böyle bir mülâhaza ile maddeyi, kuvveti, ekonomiyi hafife aldığımız
zannedilmemelidir. Ama eğer, bugün insanlık ciddî bir huzursuzluk içinde ise,
nesiller her gün biraz daha kargaşaya kayıyor ve ırz çiğneniyor, namus pâyimal
olup gidiyor ve herkes birbirini ısırıyorsa, siz bütün bu olumsuzlukları ve bu
korkunç boşlukları, madde ile ve onun vadettiği refahla kat’iyen
dolduramazsınız. Zaten onca gayrete rağmen doldurulamayıp ‘toplumsal’ barış ve
güven adına bir şey yapılamadığı da meydanda. Ama acıdır, belli bir süreden beri
biz, dünyevî mülâhazaları ve maddî refah unsurlarını her şeyin önüne çıkararak,
tıpkı materyalistler gibi, hatta daha da ileri giderek, maddeyi hayatın olmazsa
olmaz esası gibi görmeye başladık.. mâneviyatımıza musallat olan hurafelerden
sıyrılmaya çalışırken -elbette ki böyle bir gayreti her zaman alkışlarız- gidip
materyalizm hurafelerine saplandık ve kendi kültür mirasımızın önemli bir
bölümünü bütün bütün inkâr ettik. Dahası, zamanla kendi millî çizgimizden
tamamen saparak, temel dinamiklerimiz açısından da kendimizi değişik krizlerin
ağında bulduk; sürekli yeni krizler doğuran bir krizler ağında. Ve bir daha da
dengemizi bulup bu fasit daireden sıyrılamadık. Öyle ki; maddenin o katı, sıkıcı
ve bunaltan dar çemberinden kurtulalım derken, ya ifratlara girerek eşyayı,
tabiatı, hatta bütün fizikî mülâhazaları kaldırıp bir kenara attık ve kendimizi
tuhaf bir mistisizme saldık. Ya da maddenin yerini, lüzumunu ve kendi
çerçevesinde önemini vurgulayalım derken, gidip gırtlağımıza kadar maddeciliğe
ve tabiatperestliğe gömüldük. Belki ruhçulukla gelen bir kısım hurafelerden
kurtulduk; ama bu defa da ya tam bir materyalizm üstûre ya da natüralizm putuna
takıldık; yani, cinden kaçarken şeytanın ağına düştük.
Daha kötüsü de, böyle bir düşünce hercümerci içinde bazılarımız, bütün bütün
imanlarını yitirdiklerinden, insan, eşya ve kâinat gerçeklerini tamamen
duyguların ihsas dairesine veya dünyevî aklın sınırlı çerçevesine inhisar
ettirerek ‘madde’ diyor, ‘pozitivizm’ diyor, ‘natüralizm’ diyor ve bunların
dışında hiçbir şeyi kabule yanaşmıyor; bazılarımız da, ilk filozofların akıl ve
nefis mütalâalarına benzeyen değişik mârifet nazariyelerinin arkasından koşuyor;
insan, kâinat ve eşya ile alâkalı hemen her mülâhazayı irfana bağlıyor; aklı da,
insan duygularını da ve bu duyguların varlığı -kendi ihata çerçevelerinde-
ihsaslarını da görmezlikten geliyordu. Evet, temel referans kaynaklarımıza karşı
alâkasız kaldığımız bu dönemde, sürekli bir fikir keşmekeşliği içinde bocalayıp
duruyor ve hemen her zaman birbirimizle uğraşıyorduk. Derken, upuzun yıllar hep
böyle kısır çekişmelerle gelip geçti; ama, biz bir çuvaldız boyu bile yol
alamadık.
Şu anda dahi kavga vesilesi o eski miras etrafında dedikodu etmeden öte bir şey
yapamıyor; bazen tamamen tahribe programlanmış gibi sürekli yıkmaya koşuyor,
bazen de sûret-i haktan görünerek tahriplerimizi birer inşa şeklinde gösteriyor
ve o yıllanmış teâruzlarımızı, tesâkutlarımızı hep devam ettiriyoruz. İşte böyle
bir mantıkla şimdiye kadar, bir hamlede, bir nefhada yıkıp yerle bir ettiğimiz
nice âbidevârî değerlerimiz oldu ki, onları yakıp yıkarken, hep yerlerine daha
iyilerini ikâme edeceğimiz hülyalarıyla oturup kalkıyorduk. Heyhat!. Daha
iyilerini ikâme etmek bir yana, bilmem kaç asır oldu, yıktıklarımızın
sahtelerini bile henüz ortaya koyabilmiş değiliz.
Oysaki, varlık Hakikî Sahibine bağlanarak bu kör dövüşüne bir son verilebilir ve
O’na imandan kaynaklanan güç, disiplin, fazilet ve hikmetle yepyeni bir diriliş
gerçekleştirilebilirdi. Böyle bir teşebbüs bundan sonra da olmayacak demek
değildir. Ama, bu yön ve istikametteki bazı ‘hudâyinâbit’ oluşumlar müstesna, şu
ana kadar ciddî bir şey yaptığımızı söylemek oldukça zordur. Aslında mesele
dönüp dolaşıyor ve gelip, bir iman ve diriliş neslinin yetiştirilmesine
dayanıyor. Sadece içinde bulundukları günün hesabına bağlı kalmayıp, yarınları
ve daha sonraki günleri de düşünen; inanç, disiplin, faaliyet ve aktiviteleriyle
bugünün insanları oldukları gibi, bütün davranışlarını götürüp sonsuza dayayan
ve upuzun bir geleceğin muhasebesine bağlayan bir iman ve disiplin neslinin
yetiştirilmesine.
İstikbal vadeden sıhhatli bir toplum için bu evsaftaki insanların yetiştirilmesi
çok önemlidir. Aksine, fertleri itibarıyla sadece kendilerini düşünen ve
himmetleri açısından da aile çerçevesini aşamayan bir toplum, cemiyet vasfını
yitirmiş ve bir yığına dönüşmüş sayılır. Sağlam bir millet olabilme, o milleti
teşkil eden fertler arasındaki âhenkle mebsûten mütenasiptir. Böyle bir âhenk
de, gönüllerden fışkıran köklü bir kardeşlik ve sevginin mevcudiyetine, hem de
bugüne kadar olandan çok daha farklı ve aşkın bir kardeşlik ve sevginin
mevcudiyetine bağlıdır. Zaten şimdiye kadar yapılanlardan daha müessir, daha
güçlü, daha farklı yeni bir şeyler söyleyip, yeni bir şeyler yapamayacaksak;
farklı bir şeyler yapıyormuş gibi yüksek sesli ve yüksek frekanslı bağırıp
çağırmanın da bir anlamı olmasa gerek.
Hâsılı, bugün toplumumuz, o muhteşem geçmişini üzerine bina ettiği kendi temel
dinamiklerine yönelerek yeniden hayata ‘bismillah’ deme mecburiyetindedir.
Aksine, eğer o, dînî ve millî değerlerini canlandırıp hayata geçiremez ve kendi
kültür mirası itibarıyla dirilemezse, bugün içine sürüklenmiş olduğu kaoslardan,
sırf bir kısım maddî imkânlar ya da teknolojik güç ve ilmî aktivitelerle
sıyrılması zor görünmektedir. Bence bugün içinde bulunduğumuz değişik krizlerden
sıyrılabilmek için, milletimizin hemen her kesiminde yeniden bir iman, bir aşk,
bir heyecan ve bir ümit duygusu uyarmaya ve dinin kendi orijinalitesine uygun,
çağın idrakine göre yeniden seslendirilmesine ihtiyaç vardır. Bir din, kendi
ruhu açısından susturulmuş ve kendi ilâhî orijinalitesinden uzaklaştırılarak her
şeyi maddeye ircâ eden banal bir telâkkinin yorumlarına hapsedilmişse, o dinin
kendinden bekleneni vermesi mümkün değildir; insanlığa yeni bir mesaj sunması
da. Allah’ın dünyada da, ötede de insanları mutlu etmek için gönderdiği din,
şahısların keyfine ve şahsî yorumlarına tâbi olamaz.. o, dünyevî ve geçici bir
kısım menfaatlerin, çıkarların ve muvakkat mutlulukların esasları gibi
‘algılanamaz”.. hele kat’iyen, bazı şahısların isteklerine ve bazı devirlerin
gereklerine göre tevil edilerek, mesaj alanı daraltılamaz. Aksine, böyle
yaptığımız takdirde onu öldürmüş olur ve kendi arzularımızı, isteklerimizi;
hatta hevâ ve heveslerimizi onun yerine ikâme etmiş sayılırız.
Yakın tarihimiz itibarıyla onun bir türlü kendini ifade edememesini şu hususlara
bağlamak mümkündür: Bazı müntesip ve dostlarının taassubu, ufuksuzluğu ve
vefasızlığı; düşmanlarının da kin, nefret, husûmet ve ilhad yobazlığı.. evet o,
her zaman bu iki engele çarptı, beklenmedik inkisarlara uğradı ve gölgede kaldı.
Oysaki din, kendi olarak konuşmak, kendi olarak gönüllere girmek ve kendi olarak
söyleyeceklerini söylemek için gönderilmişti. O, kimseyi tevkil etmemişti ve
kimsenin de onun nâmına konuşmaya hakkı yoktu. Ama gel gör ki, her şeyde
‘uzmanlık’ ve ‘ihtisas’ dediğimiz bir çağda, pek çoklarımız itibarıyla,
utanmadan ve sıkılmadan onun hakkında rahatlıkla konuşabiliyoruz. Keşke
uzmanlığa saygı hissimizden o da nasibini alabilseydi. Aslında, bu kadarcık
olsun, onun da böyle bir vefa beklentisi gayet tabiiydi. Ama, bilmem ki o, bu
beklentinin öşrünü bulabildi mi..? Bu konuda söylenecek daha çok şey olabilir,
ancak daha fazlası, bu makalenin istiap haddini aşar.
Sızıntı, Aralık 1999, Cilt 21, Sayı 251
Fesada Açık Ruhlar
Aklın, mantığın ciddî biçimde yara aldığı ve hislerin, heveslerin muhakemenin
önüne geçtiği günümüzde, her zamankinden daha fazla dikkat etme konumunda olan
bizlerin, çevremizde meydana gelen hâdiseleri, gerçek sebep ve sâikleriyle yerli
yerine oturtabilmek, oturtup değerlendirebilmek için, kine, nefrete, düşmanlığa
dayalı ve propaganda eksenli kitap, broşür, makale ya da sempozyum, konferans,
panel, açık oturum gibi… belli ideolojiler etrafında yazılıp-çizilen fikir
suretindeki heveslerden daha çok, düşünce namusu ihtiva eden objektif
mülâhazalara ihtiyacı var. Yıllar var ki, sırf bir kısım ideolojik endişe ve
hizip çıkarlarıyla alâkalı gayız ve öfke hıçkırıkları diyebileceğimiz o
tiksindiren homurdanışları dinleye dinleye düşünce istikametimiz bozuldu..
beşerî münasebetlerimiz, herhangi bir ciddî sebebe dayanmayan bazı vâhî
kaygılarla temelden sarsıldı.. ve milletçe, çevremizdeki onca güzelliklere
rağmen hep bir kısım çirkinliklere takılıp kaldık; takılıp kaldık da iyilikleri
bütün bütün görmezlikten gelerek sürekli kötülükleri öne çıkardık.. hatta daha
da ileri giderek, pek çok evrensel insanî değerleri politik veya ideolojik
mülâhazalarımıza feda edip kuruntularımızı âlemşümul kıymetlerin tahtına
oturttuk.. gün geldi, prim yapacağı mülâhazasıyla düşmanlıkları körükleyip
diyalog ve hoşgörüye karşı ilan-ı harp ettik.. cumhuriyet ve demokrasi
nimetlerinden, bizim gibi düşünmeyenlerin istifadelerinden rahatsızlık duyarak
her zaman bayraklaştırdığımız sistemi bile sorgulamaya kalktık.
Evet, bütün bunları yaptık ve aslında bunlar, bir döneme ait, Allah’a, O’nun
Peygamberi’ne ve öldükten sonra dirilmeye inancını yitirmiş nesillerin dramıydı.
Rıza Tevfik’in ifadesiyle, belli çevrelerce, Türklük ruhu apaçık ve zorla hem
Allah’ına hem de Peygamberi’ne isyana itiliyordu. Geleceğin sonsuz karanlıkları
karşısında, inançsızlıkla tir tir titreyen ve şaşkınlıkla gidip bir oraya bir
buraya toslayan, insanî ve ahlâkî yanları itibarıyla, cismaniyetine nispeten
tıpkı felçli uzuvlar gibi nahifleşmiş; millî değerleri açısından alabildiğine
renksiz ve silik, tarihten tevârüs ettiği şeylere karşı fevkalâde saygısız ve
mütecâviz; sürekli kendi hezeyanlarını takdis edip dururken, dinî ve millî her
şeyi tekrar tekrar süzgeçten geçirme lüzumundan bahsedecek kadar lâubâli veya
septist; yazarken, konuşurken işporta mefhumlarıyla düşünecek ölçüde bayağı ve
ağzını açtığı her yerde, az buçuk firaset sahiplerince hemen kendini ele veren
bu fikirzedeler, kendileri açısından altın çağlarını yaşasalar da vatan evladına
hep kan kusturduklarında şüphe yoktur. Millet onların gayız ve nefret
bombardımanları karşısında hep inim inim inledi; onlar da bir türlü doyma
noktasına ulaşamadıkları o cehennemî kin ve hiddetleriyle sürekli homurdanıp
durdular.. homurdanıp durdular ve hiçbir zaman varlık ve insanın gerçek
muhtevasına, vicdanın sesine soluğuna, ruhun enginliğine yönelemediler.
Yönelemezlerdi de, zira bunların ne bir ufukları ne de gâye-i hayalleri vardı..
egoları etrafında dönüp durmayı yol alma sanıyor.. ve tıpkı, her zaman
sandalının bir yanındaki küreği kullanan kayıkçı gibi, aynı noktada daire çizip
duruyorlardı. Kafalarındaki çarpık ve anarşik düşünceleri, dillerinden dökülen
gayız ve nefret ifadeleri; kitap, gazete, mecmua sahifelerinin yanında
televizyon ekranlarını karartan beyan ve üslûplarıyla bu duyguları kara,
düşünceleri kara, ifadeleri kapkara talihsizler, dünden bugüne kendileriyle
beraber milletimizin talih yıldızını da karartıyorlardı.
Bilmem ki, bunlara birer düşünce anarşisti demek nasıl olur?. Kendi fikirlerinin
dışında -ona da fikir denecekse- her türlü otoriteye karşı çıkan, her türlü
iktidarı reddeden, Bakunin’in ifadesiyle, hiçbir ayırım gözetmeden sadece
yıkmayı düşleyen ve hedeflediği her şeye kaba kuvvetle ve bir hamlede ulaşmayı
plânlayan; ilhamlarını Neronlar, Firavunlar, Leninler, Mussoliniler, Hitlerler,
Francolar, Salazarlar veya Proudhonlar, Nietzscheler, Schopenhauerler, Kamular,
Marcuseler… gibi büyük ölçüde ömürlerini insanî değerlerle savaşmakla geçirmiş
canilerden alan bu düşünce ma’lûlü bahtsızlara başka bir isim bulmakta
zorlandığımızı itiraf edelim. Tamir ve inşâ zemininde böyle hep tahripte
bulunan, yıkmayı yapma sanan, her zaman müstatil bir cinnet örneği sergileyen bu
insanları, günümüzün nesilleri böyle tanıdığı gibi, geleceğin insanı da böyle
tanıyacak ve onları tarihin büyük anarşistleriyle beraber yâd edecektir.
Evet, duyguda, düşüncede, inançta, felsefede, tabiat “bilimler”inde hep
materyalistçe davranıp anlayış ve inançlarımızı yıkarak bizi gönül dünyamızda
ilhada, fikir hayatımızda teşettüte, örf, âdet ve geleneklerimizde tahribe iten,
hatta kısmen muvaffak da olan bu insanlara dense dense anarşist denir; ama
kat’iyen aydın ve entelektüel denemez; zira bunlarda anarşist ruhların bütün
hususiyetlerinin var olduğu söylenebilir.
Bunlar, güçlü oldukları zaman zalim ve baskıcı; iktidarsız hale geldikleri zaman
hırçın ve hilebaz; başkalarının boşluklarını değerlendirmede fevkalâde mahir ve
kurnaz; kendi kusurlarını örtbas etmede olabildiğine cerbezeci ve şarlatan,
hasım kabul ettiklerini yıkmada hep karalamacı ve karalamalarında da
kararlıdırlar.
Evet, her yerde ve hayatın her biriminde kavgacı tabiatlarıyla düşüncelerini
belli eden ve firasetli insanlara kendilerini ele veren bu olabildiğine zayıf,
ama tahribin kolaylığındaki avantajları değerlendiren; bu oldukça mantıksız,
fakat mugalâta ve demagojinin bütün türlerini bilen; bu tamamen muhakemesiz,
ancak her zaman değişik çığırtkanlıklarla mevcudiyetlerini hissettiren bu kör ve
topal yığınlar, bütün oyunlarını müstakim düşüncenin kendi içindeki tutarsızlığı
ve zaafları üzerinde oynamaktadırlar.. oynarken de sanki bu ülkede yalnız onlar
düşünüyor, onlar konuşuyor, onlar karar veriyor ve onlar kitleleri yönlendiriyor
gibi bir imaj uyarılmakta; buna karşılık saf vatan evladı ise, kendi zaaf ve
tutarsızlığının ağında binbir ihtilaçla kıvranmakta ve hep sessiz infialleriyle
içten içe kendini yiyip bitirmekte. Böyle olunca da, her yerde sadece bu bir
avuç anarşistin sesi duyulmakta, onların izleriyle karşılaşılmakta, onların
tahriplerinin endişesi yaşanmakta ve her olumlu hamle onların plânlayıp ortaya
koydukları engebelere takılmakta…
Acıdır, dün olduğu gibi bugün de bütün toplum yine onların uğursuz
çığırtkanlıklarıyla inliyor, devlet, yer yer onların velvelelerinin şaşkınlığını
yaşıyor, din ve diyanet onların şarlatanlığıyla sık sık hırpalanıyor; ahlâkîlik
onların dünyasında bir ayıp gibi gösteriliyor ve sanat o uğursuz atmosferde
hislerin, heveslerin oyuncağı haline getiriliyor…
Hâsılı, bu anarşist ruh rahatlıkla her yere girebiliyor, her şeye karışabiliyor,
bütün değerlere dokunabiliyor ve tıpkı kanser hücreleri gibi metastazla ulaştığı
her uzvu kendine benzetiyor ve ona kendi üslûbunu dayatıyor. Evet o, her zaman
açık-kapalı komünist usûl ve yöntemleriyle içtimaî âhengimizi sarsıyor; dine
saldırıyor ve onu çağ dışı ilan ediyor. Sanatı yozlaştırıyor ve onu
kuralsızlığın, kanunsuzluğun mezbeleliğine çeviriyor. Düşünceye musallat oluyor
ve onu hevânın, hevesin yedeğine vererek kirletiyor. Aslında, yaptığı şeylerle,
inanç, düşünce ve sanat telâkkimizi bozan bu anarşist ruh, her şeyden evvel
bizim iç âhengimizi bozuyor ve ümit ufuklarımıza sisler, dumanlar püskürtüyor.
Böylece, inanç ve beklentilerimizdeki koskoca bir dünya, onun için bir tımarhane
-bu onun umurunda olmasa bile- bizim için de bir zindana dönüşüyor.
Tımarhane deyip delilere telmihte bulundum. İşin doğrusu, bu darmadağınık ruhu,
bu hiçbir kalıba uymayan hilkat garibesini ne sıhhatli dimağlar kategorisinde
mütalâa etmek ne de hasta ruhlar albümünde bir çerçeveye oturtmak mümkündür.
Akıllı deseniz, her zaman selim mantığa, ilmî müşahedeye ve vahye karşı ciddî
tavırları sizi yalanlar. Şizofreni demeye kalksanız, aldattıkları yığınların
tekzibine uğrarsınız. Paranoyak olduğunu düşünseniz, temâdî tenakuzu karşınıza
çıkar. Narsist diyecek olsanız, meseleyi ferdîliğe incirar ettirmiş (indirgemiş)
olursunuz.. evet bunlar hiçbir kalıba uymazlar; pek çok kalıp içinde görünseler
de tam bir kalıpsızlık örneğidirler.
Genç nesilleri ele geçirdikleri yerlerde, önce onları baştan çıkarır, sonra da
onlardan şikayet etmeye başlarlar. Kamu yararına deyip başına geçtikleri her
işte, kendi çıkarlarını düşünür ve başkalarına boş verirler.. kendilerinden iş
ve hizmet beklendiği her zeminde hizmetten daha çok laf üretirler.. emniyet ve
asayişe -Allah göstermesin- müdahale etme fırsatını bulsalar, bütün düzeni kendi
ruh atlaslarına çevirirler.. adalete el atsalar, hukuku o müşevveş
düşünceleriyle yorumlar, umumî nizamı alt-üst ederler.. yollar onları vatan
müdafaasına çekip götürse, cephede kelepir kovalar, cephe gerisini de
kabadayılık arenasına çevirirler.. mihrabı, minberi ele geçirseler, kendilerini
Allah’ın vekili görür ve halkı kapı kulları sanırlar; ağızlarını her
açtıklarında ya kinle, nefretle boşalır ya da insanlara beddua ve kahriyeler
okurlar.
Hâsılı, bunlar nerede ve hangi meslekte olurlarsa olsunlar, her zaman yıkıcı,
insafsız, bencil ve kendi doğrularının azat kabul etmez köleleri gibi davranır
ve herkesi değişik yanlışlıklar içinde görüp göstermeye çalışırlar. Zayıf
düştükleri zaman kavgada yenilmiş çocuklar gibi tehditlerle teselli olur ve hep
karşıya zarar verme fırsatını kollarlar. Kuvveti elde ettiklerinde herkesi ezer
geçer, herkesi ağlatır ve çevrelerindeki mazlum iniltilerini bir ney gibi
dinlerler. Bunların, ruhlarımızda cefa endişesiyle iç içe yaşayan dostlukları
ayrı bir ızdırap; müsamaha, afv u safh bilmeyen düşmanlıkları ise ayrı bir
ızdıraptır. Bunlar sadece davranışlarıyla değil, sırf yâd edilmeleri ile bile
elli türlü kabalığı, hoyratlığı birden çağrıştırırlar.
Bunların belirli bir yolu, mezhebi, felsefesi yoktur. Aslında teşhisi, çerçevesi
belli olmasa da bunlar birer hastadır ve hastalıkları da, mizaçlarını uyaracak
değişik hâdiseler karşısında her zaman nüksedecek türdendir. Ne zaman
hafakanlarının kabaracağı, ne zaman hezeyanlarının köpüreceği hiç belli olmaz.
Uslu uslu otururken, bir bakarsın yakınındakilere tekme-tokat sallıyor,
uzaktakilere de yazılarıyla, sözleriyle hakaretler yağdırıyor. O, ne millî
göründüğünde doğrudur ne de milliyetsizliğinde; zaman zaman millî görünme
lüzumunu duyar, önüne geleni milliyetsizlikle karalar.. yer yer evrenselliğe
bürünür, millî ruh taşıyan herkesi faşistlikle suçlar.. dini kabul ediyor gibi
göründüğü aynı zamanda, rahatlıkla bütün dindarlara “mürteci” diyebilir.. insan
haklarından söz ettiği aynı anda, bazı kimselerin o haklardan mahrum edilmesi
gerektiğini vurgular ve zımnen de olsa onların, insan olmanın avantajlarından
yararlanmayı hak etmemiş bir alt sınıfa mensup olduklarını ima eder.
O, toplumu oralıya-buralıya ayrıştırır ama, ne oralıdır-ne de buralıdır; o,
kinin, nefretin esiri, imanın ve imanlının da en amansız hasmıdır; hasmıdır ve
kendinin o tahripçi iradesi dışında hiçbir iradeye tahammülü yoktur. Bundan
ötürü de, içinde bulunmadığı, bulunamadığı, bulunup alkışlanamadığı en olumlu
teşebbüslerin, en ideal projelerin -tabiî bütün bunlarda onun menfaatleri söz
konusu değilse ve ona bir pâye ve itibar kazandırmıyorsa- hep düşmanı
olagelmiştir.. düşmanı olagelmiştir, zira onun şahsen ne bir teşebbüs
kabiliyeti, ne bir inşâ gücü ne de bir proje üretme istidâdı vardır. O
sarmaşıklar gibi hep başkalarına dayanarak ayakta durmaya çalışır, onlardan
beslenir, sonra dört bir yandan onları sararak hava ve ziyâlarına mâni olur.
O, bir başarısızlık örneğidir, kendi başarısızlığı kadar da diğer insanların
başarılarının düşmanıdır. Şöyle veya böyle o, kendisinin içinde bulunmadığı
hiçbir işi ve muvaffakiyeti hazmedemez. Bu itibarla onun hazmedemediği bir hayli
insan vardır ve o bütün bunları düşman ilan etmiştir; gücü yettiklerini ezer,
yetmediklerine çamur atar; en masum vatan evladını dahi karalamada bir an bile
tereddüt etmez. Belki de onun en başarılı olduğu husus da işte budur. Değişik
demagoji ve mugalâtalarla, o kapkaranlık düşüncelerini bazen en aydın kimselere
bile rahatlıkla kabul ettirebilir.
Aslında, bu karanlık ruh, hep kendi yalancı hülyalarıyla beslenir ve
vehimleriyle ayakta durur. Kinle, nefretle kendini ifade eder ve bütün
oyunlarını karşı cephe kabul ettiği kesimin zaafları üzerinde oynar. Yaptığı her
iş tahrip olduğundan, bazen az bir güç ve imkânla büyük işler başarıyor gibi de
görünebilir. Hatta, yaptığı bu şeyler onun his dünyasına birer başarı gibi
aksettiğinden sürekli onu cesaretlendirir ve onda daha büyük bir tahrip arzusu
uyarır.
Doğrusu bu düşünce anarşisti bir insan ruhu zararlısıdır ve bu zararlı
karşısında şimdilerde bizim her şeyden evvel, bugünümüzü, yarınımızı iyi görüp
iyi değerlendirecek; ülke meselelerini dar politikacı mantığıyla değil, milletin
ana problemlerini çok iyi kavramış ve alternatif çözümler üretebilen; sözden
daha çok davranışlarının eri; icmalî plânda düşüncesi hareketlerinin önünde,
tafsilî plânda hareketleriyle yeni düşünce ufuklarına açılabilen ruh
kahramanlarına, analitik zekalara; yılgınlık bilmeyen güçlü iradelere
ihtiyacımız var. İşte böyle hiçbir branşın tek ve dar görüş plânına mahkûm
olmayan bu gerçek bilgi ve tefekkür nesli sayesinde, bugün olmasa da yarın
-inşâallah- düşünce ufkumuzu kirleten ve millî üslûbumuzu karartan tarihî bir
zararlının tesir ve teşevvüşünden kurtulacağımızı ümit ediyorum.
Sızıntı, Ağustos 1998, Cilt 20, Sayı 235
Geçmiş ve Gelecek
“Ne harâbî, ne harâbâtîyim
Kökü mâzide olan âtîyim.” (Yahya Kemal)
“Muştular geleceğe, selam şanlı mâziye.” (Kırık Mızrap)
Hiç şüphesiz bir topluma yapılacak kötülüklerin başında, o toplumu, bugünkü ve
yarınki varlığının en hayatî kökleri sayılan mâzideki değer ve dinamiklerinden
koparmak gelir. Yıllar var ki milletimiz, hep böyle sinsi bir plânla karşı
karşıya kaldı; hatta ona o zenginlerden zengin tarihi unutturularak âdetâ bu
koskoca millet millî hafızadan mahrum bırakıldı. Aslında biz millet olarak, bu
bölgede var olduğumuz günden itibaren eskilerden tevârüs ettiğimiz her şeye
kendi boyamızı çalarak, onları yepyeni kıymetlere ulaştırdık ve tamamen
kendimize mal ettik.
Üzerinde bulunduğumuz bu topraklar, çevremizde çağlayıp giden ırmaklar, dört bir
yanımızda salınan ağaçlar, gönüllerimize ürpertiler salan mehîp zirveler,
sımsıcak ve yumuşak ovalar-obalar ve her uğrayışımızda, âdetâ bir âhiret koyuna
uğramış gibi bizi uhrevîleştiren mezarlar ve o mezarlar içinde ibretli bir
sessizlikle yüzlerce seneden beri yatan ölüler, o kadar bizimdir ve o kadar
duygularımızla içli-dışlıdır ki, onlarsız edemeyiz.. aksine ne zaman onlardan
uzak kalsak, ruhlarımızın ciddi bir “dâüssıla” ile sarsıldığını hisseder ve
hemen onlara koşmak isteriz.
Evet biz, işte bu ölçüde gönüllerimize sinmiş bu topraklar üzerinde onun havası
ile, suyu ile beslenerek yirmi birinci asrın sahillerine ulaştık. Biz, bu
toprakların çocukları, mübarek tarihin mirasçıları ve torunları olmakla
övündüğümüz ölülerimizin de dalları, sürgünleriyiz.
Bu itibarla da, o kendine has rengi, deseni, şivesiyle geçmişimize hayranlık
duymamız ve onunla alâkalı yitirdiğimiz değerlerin hasretini çekmemiz gayet
normaldir. Eğer gayritabiî bir durum varsa o da, bu konudaki vurdumduymazlıktır.
Mâzi; şekil, keyfiyet ve öz bakımından bizim duygu ve düşüncelerimizin kaynağı,
şimdiki mevcûdiyetimizin kökü, yarınki bekâmızın da esasıdır. Bu açıdan da o,
bizden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, her zaman bize bizden daha yakın olacak
ve gönüllerimizin en mûtenâ yerinde hep bir sevgili gibi kendisini
hissettirecektir. Eğer bugün, millet olarak varlığımız söz konusu ise, bunu
büyük ölçüde o şanlı geçmişe borçluyuz. Biz, onun o engin çağlayanları içinde
aka aka durulmuş ve gökten inen yağmur damlalarına denk bir saffete ermiş; onun
vadilerinde rötuşlana rötuşlana şekillenip kendimiz olmuş ve millet ruhunun en
son basamağına ulaşmışızdır. Bu itibarla da, gelişip içinde kıvama erdiğimiz
böyle bir zaman dilimine karşı lâkayt kalmamız, topraktan sökülüp atılan ve hava
ile, su ile irtibatı kesilen bir filiz gibi kuruyup gitmemiz, hatta yok olmamız
demektir.
Ömürlerimiz vefa ettiği sürece biz böyle mübarek bir zaman dilimine karşı lâkayt
kalmayacak, evet kuruyup gitmelere karşı hep mâziye ve onun değerlerine
sığınarak yaşama azmimizi bileyip geleceğe yürüyeceğiz. Bu bitmeyen yolculukta,
geceler her zaman o füsunlu hâlleriyle, gündüzler mor, menekşe renkleriyle,
çevremizdeki canlı-cansız nesneler kendi orijinleriyle; köylerimiz,
kasabalarımız, şehirlerimiz, bizim duygu ve düşüncelerimizden fışkırıp çıkmış
bize ait hususiyetleri ve hislerimize benzeyen çehreleriyle gönüllerimize
sürekli geçmişi fısıldayacak ve ruhlarımıza bütün zamanları birden yaşama
tılsımlarını üfleyeceklerdir.. üfleyeceklerdir zira geçmiş bizim çocukluğumuzun
beşiği, gençliğimizin altın çayırları, olgunluk dönemimizin silinmez izleri,
ölülerimizin mezar şeklindeki otağları ve ümitlerimizin, emellerimizin masmavi
ibrişimleri ile örülmüş, örülüp Cennet bahçelerine dönmüş bir sonsuz ülke ve bir
sihirli diyardır. Evet, mâziye her yönelişimizde onu, ruhlarımızı değişik
ilhamlarla coşturan bir ilham meleği, gözlerimizin içine gülen Firdevs bahçeleri
ve gönüllerimizi şahlandıran çok sesli bir mûsıkî gibi duyar; onun hem bugüne
hem de yarınlara galebe çaldığını bir iç müşahede ile hisseder ve halihazırdaki
varlığımızın da, yarınki bekâmızın da anilmerkez (merkezkaç) bir hareketin
uzantıları olarak gidip ona dayandığını görür; ondan fışkıran hâlin ve ondan
kaynaklanacak olan istikbâlin o bereketli çağlayanları karşısında döner döner
ona selam durur ve yine de bir şey yapamamış olmanın ezikliği ile onu kalbin
kadirşinaslığına emanet ederiz.
Bilhassa, üst üste inkisarların yaşandığı, yolların gidip bütün bütün sarpa
sardığı, havanın kararıp ufukların sarardığı, ümitlerin sarsılıp iradelerin
çatırdadığı, hizmetlerin, dikenli tarlalar ve çakıllı yollarda yürüme ölçüsünde
zorlaştığı dönemlerde mâzi, o kadar sıcak, o kadar yumuşak, o kadar aydınlık, o
kadar masum, o kadar diri ve o kadar kucaklayıcıdır ki; ona sığınınca birdenbire
aşılmaz gibi görünen tepeler dümdüz, düzlükler de pürüzsüz hâle gelir; gelir de
âdetâ zindandan Firdevsî yamaçlara açılıyor gibi kendimizi rahat ve huzur içinde
hissederiz. Dahası, onun içimize saldığı ümit kıvılcımlarıyla geleceği de öyle
düşlemeye başlar, içinde bulunduğumuz durumu iki Cennet arasındaki bir berzahta
yürüyor gibi görür ve geçilmesi gerekli olan bir köprüden daha fazla önem de
atfetmeyiz. Böylece, realitede yitirdiğimiz şeyleri bir ölçüde imanlarımızda,
ümitlerimizde, duygularımızda, düşüncelerimizde dipdiri olarak bulur ve cehennem
gibi yerlerde ve durumlarda dahi sürekli “berd ü selam” yaşarız.
Bir iki asır var ki bazıları kendilerini, temelleri olmayan muhayyel bir
geleceğin visal duygularına salarak, nice mânâ köklerimizi harap ettiler.
Uğrunda onca günaha girdikleri o hayâlî âtî, onların vehmettikleri şartlar
içinde hiçbir zaman gerçekleşmedi; daha sonra nasıl gerçekleşeceği, hangi
kriterlere göre gerçekleştirileceği ve hangi sabitelerle doğrulanacağı da belli
değildi.
Oysaki, yaşanmış bir mâzi, maddî, mânevî bütün dinamikleriyle esas alınarak
geleceğin ona göre imar edilip şekillendirilmesinde bu belirsizliklerin
hiçbirisi söz konusu değildir; değildir, zira her şeyden evvel böyle bir kabulde
bir ruh ve mânâ kökü, bir kültür ve medeniyet temâdîsi bahis mevzuudur. Dün,
millî varlığımıza esas teşkil eden dinamikler, yarınki varlığımız konusunda da
bize ışık tutacak, ümitlerimize fer verecek, iradelerimizi güçlendirecek ve her
zaman bizi şahlandıracaktır. Aksine, şanlı geçmişimize ve ona hayat bahşeden
kaynaklara gözlerimizi kapadığımız takdirde zamanın yüksek debili seylâpları ve
hâdiselerin amansız dalgaları karşısında her zaman zaafa düşüp sarsılmamız ve
önü alınmayan bozgunlar yaşamamız kaçınılmazdır.
Halbuki mâzi, bizim hatıralarımızda hep taze, hep pırıl pırıl ve hep güzeldir.
Elbette ki bunda, onun içinde olmayışımızın, o günkü insanlarla aynı şeyleri
paylaşmayışımızın tesiri büyüktür. Ama bir küll hâlinde mâzi, bu kabil
psikolojik mülâhazaların çok üstünde hep bir nezahetin, bir saffetin remzi ve
unvanı olagelmiştir. Bundan sonra da ne o günkü muvakkat ve dar zeminli mesâvî,
ne de bazı miyop bakışlı insanların yorumları onun renklerini solduramayacak, o
derin ve duru kaynağı bulandıramayacak ve hiçbir güç onu yerinden
oynatamayacaktır.
Şimdi eğer, bizim şu içinde bulunduğumuz dönemdeki düşünce tarzımız, bu sağlam
zemin üzerine oturtulamamış ve ona böyle sağlam bir zeminde geleceğe açılma
imkânı sağlanamamışsa, her şey, gece ve gündüzlerin değişmesi, yaz ve kışların
dönüp durmasıyla sürekli sarsılacak; doğanların yaşlanması, yaşlıların ölmesi,
yeşilliklerin sararıp solması, baharların hazanın pençesinde inlemesi ve
lezzetlerin acılaşıp elemlerin azgınlaşması misillü, toplumun ruh saffeti de
bozulacak, millet ruhu kozmopolitizme esir düşecek, renkler birbirine karışacak
ve bütün değerler alt-üst olacaktır. Böyle bir durumda ise, bütün aşkların,
muhabbetlerin sönmesi, insânî alâka ve irtibatların gevşemesi, içtimâî
ızdırapların artması ve sarsıntıları sarsıntıların takip etmesi kaçınılmazdır.
Mâzi, tıpkı bir Kutup Yıldızı gibi hep yerinde duran güçlü bir referanstır.
Evet, her şeyin değişip durmasına karşılık o hep yerinde durur, başkalarına yol
gösterir ve izâfîliğin gerçeğe en yakın bir yanını temsil eder. Öyle ki o, her
zaman merkezî bir nakış gibi yöresindeki bütün atkılara açık bulunur; uzak-yakın
bütün tâlî nakışçıklar ise belli münasebetlerle onunla irtibatlanır ve onun ruh
ve mânâsına göre şekillenirler. Bu açıdan mâzi, temel esprisi itibarıyla zaman
üstü bir muhtevâya sahip bir öz ve bir aslî cevher gibidir. Bu öze ve bu cevhere
sahip çıkabilen milletler, onu yerinde kullanabilen kimyâger uzmanlara ve
cevherfürûşân sarraflara benzerler ki; asırlar ve asırlar boyu, din, ahlâk,
kültür, san’at ve millî seciye gibi hayâtî unsurlar hazinesinden, bugünleri ve
yarınları adına akla-hayâle gelmedik en nâdide eserler meydana getirir ve
başkalarına göre yok sayılan bir zeminde hep varlık cilvesi gösterirler..
gösterir, itibârî ve izâfî nesneleri hakikî kıymetlere ulaştırır, azı çoğaltır,
darı genişletir, tabiî görüneni fevkalâdeliklere yükseltir ve sınırlı şeyleri
sınırsız hâle getirirler. Hatta bunca tahribata rağmen biz bile, ne zaman
ağzımızı açıp da “mâzi” desek, sihirli bir kelime söylemiş gibi, tasavvur
ufkumuza dünya kadar kapı aralanır; âdetâ bir büyü bizi çok sıkıldığımız bir
zeminden, tahayyülleri aşkın ferah-fezâ bir iklime çıkarır ve geleceğin o
dolgun, taşkın esintileriyle, düşünce ufkumuza yeni yeni renkler katarak, iç
dünyamızda bize ne “ba’sü ba’del mevt”ler yaşatır; yaşatır da, bu kelimenin
çağrıştırdığı şeylerle kendimizi her yerde rahatlıkla uçan bir balonla, bir
zirveden diğer bir zirveye uçarak geçiyor sanırız. Bu mülâhaza ile de, geçmişi,
içinde neş’et ettiğimiz bir dünya, geleceği de yeni bir dirilişle başlayacak
olan ukbâ gibi düşünür ve her zaman gönüllerimizde cennetlerin füsununu duyarız.
Sızıntı, Aralık 1997, Cilt 19, Sayı 227
Gel gönüllerimizle konuşalım demiştik
Gönüller arası iç içe uzayıp giden pek çok gizli yollar vardır. Herkes kendi
ufkunda seyahat ederken, bilerek ya da bilmeyerek bir sürü de kesişme ve
“örtüşme” noktalarında beraberlik yaşanır ve ne sürpriz hâdiselerle
karşılaşılır. İnsan için nisbî hakikatler sayısınca hedefler olduğu gibi, o
hedeflere yükselmenin ve ulaşmanın da farklı pek çok merdiveni, köprüsü,
helezonu vardır. İnsanî melekeleri gelişmiş uyumlu mizaçlar ve evrensel
değerlere saygılı gönüller, sürtüşmeden, kavga etmeden, birbirini karalamadan
yürürler kendi izafî hakikatlerinin semalarına; hem de, herhangi bir trafik
problemiyle karşılaşmadan. Bunların dünyasında farklı renkler, farklı şekiller,
farklı kültürler, farklı düşünceler ve farklı kanaatler, sathî (yüzeysel)
görüntülerle alâkalıdır. Onların derinliklerinde ise her zaman sessiz bir
canlılık, dengeli bir hareketlilik ve şiirimsi bir hareket vardır ve imrenilen
bir sükûnet ve huzur örneği sergilerler. Bunlar, üst taraflarındaki zaman zaman
köpürmeleri, birbirini takip eden dalgaları, ara sıra belli ölçüde de olsa
homurdanmaları ve yeşil, mavi, siyahımtırak renkleriyle tıpkı engin denizleri
andırırlar. Satıhlarında belli farklılıklar yaşansa da, derinliklere inildikçe
her şey silinir gider; ne köpükten eser kalır, ne homurdanmadan bir ses, ne de
renklerden bir çizgi.
Biz, bir sürü garip, yıllardan beri gönüllerimizde hep bu enginliği duymaya
çalıştık; insanları bir kısım farklı sâiklere bağlı dış yüzlerindeki
hırçınlıkları ile değil, iç âlemlerindeki o lâhûtî genişlikleri, o canlı
sükûnetleri, o aktif âhenkleri ve her zaman iyileşmeye açık yanları ile görmek,
kabul etmek istedik. Daha başka türlü düşünmemiz de mümkün değildir; zira
Müslümanlığın âmir hükümleri de bunun böyle olmasını gerektiriyordu ki, bu, aynı
zamanda onun evrenselliğinin ifadesiydi. Biz de, her zaman onu böyle duymaya,
böyle hissetmeye ve bütün mülâhazalarımızı onun bu esprisine bağlamaya çalıştık.
Öyle ki, bir yandan kendi dinimize, kendi hayat felsefemize sımsıkı sarılırken;
diğer yandan da başka dînî telâkkilerin, felsefî görüşlerin mevcudiyetini birer
realite olarak görüp, “herkesi kendi konumunda kabul ve herkese saygı”
sloganıyla sürekli beraber yaşamanın yollarını araştırdık. Bu temel felsefeye
bağlılık sayesinde de hiç kimseyi, din, iman, mezhep ve düşünce farklılığı gibi
hususlardan ötürü hor görmedik.. incitmedik. Onca tecavüze uğradığımız,
ısırıldığımız, tahkire, tezyife maruz kaldığımız hâlde mukabelede bulunmadık;
hem de bir hayli mukabele sebebi olmasına rağmen mukabelede bulunmadık;
bulunmadık ve her türlü şetme, şamataya “eyvallah” deyip, “mukabele-i bilmisil”e
zalimce bir kaide nazarıyla bakarak, insanlardaki daimî keramet ve şerefi,
onların muvakkat kin, nefret, gayz ve vahşetlerine feda etmeyi hiç mi hiç
düşünmedik. Bu duygu, bu düşünce ve bu anlayışımızı herhangi bir iltibasa meydan
vermeyecek şekilde ifade edebilmek için, yer yer başlarımızı, kaldırım taşları
gibi, insanî duygular taşıdığına inandığımız hemen herkesin ayaklarının altına
koyduk. Böyle bir tavır hazm-ı nefis adına olması tevazu ve mahviyettir; ve bu
şekilde davranırken, şayet dinimiz adına zillet gösterip, bilmeyerek günahlara
girmişsek, onu da Allah affetsin! “İnsana saygı” deyip inledik ve kimse
varlığımıza takılıp tereddüt yaşamasın diye de, hep hümâ kuşu gibi sadece
gölgemizle varolma yolunu seçtik. Gönüllerini hoş tutmaya çalıştığımız,
düşüncelerini saygıyla karşıladığımız ve her fırsatta yüzlerine tebessümler
yağdırdığımız kimselerden de, insanca davranmalarını ümit etmenin ötesinde
herhangi bir beklentiye girmedik. Aslında bu kadarcık beklenti de, insanî şekil
ve surete bizim bir “hüsnüzan” armağanımızdı; vermemezlik edemezdik.
Evet, gözlerimiz hemen herkesin üzerinde; gönüllerimiz de bütün insanlığın
heyecanıyla çarparken, bir anne şefkati derinliğinde alâkamıza karşılık hiç mi
hiç bir talebimiz olmadı. Zaten böyle bir talep olsaydı, yetmiş iki milletle bu
ölçüde ve bu kadar içten bir münasebeti devam ettirmek de mümkün olmazdı; zira
karşılık ve bedele bağlanmış alâkalar, münasebetler kat’iyen devam vadedemez. Bu
mülâhaza ile biz de, insanlar ile olan münasebetlerimizi sonsuza kadar devam
ettirmek için, onlarla alâkamızı Allah’ın san’at eserleri olmaları esasına
bağlama yolunu seçtik. Hep bu espri içinde oturup-kalktık ve herkese kadeh kadeh
sevgi sunduk; (ihtimal, ifratımız bazılarının başlarını döndürdü ki, sevgiye
nefretle mukabele etmeye başladılar) her fırsatta sînelerimizi açıp, insanî
duygu ve düşüncelerimizi gözler önüne serdik. Sevgi çağlayanlarımızdan herkesin
istifade etmesi için değer değmez kriterlerini müzakere konusu dışında bırakarak
kriterler üstü yaşamaya çalıştık. Sonra da akıl gözünün salim düşünce ile
buluşup birleşeceği eşref saati beklemeye koyulduk. Zannediyorum, insan
unvanıyla yaratılmış bir varlıktan bu kadarını da beklemek hakkımızdı. Bunun
aksi, insan olarak dünyaya gönderilen ve potansiyel zenginlikleri ile melekleri
bile aşkın bulunan bir varlığa karşı saygısızlık olurdu.
İşte, yıllar ve yıllar boyu hep bu derûnî hislerle sevgi kurnalarımızı sonuna
kadar açık tutarak, belli bir zaman dilimi itibarıyla kinle, nefretle,
düşmanlıkla, gayzla, komplo duygusuyla kirlenmiş bir zeminde muhabbet
fidelerinin çoğalıp, gelişip her yanı saracağı hülyalarına kapıldık. Aynı
hülyaları bizimle paylaşan toplumun büyük çoğunluğu da;
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?
Yıllar var ki, hep hayalinle oynaşıyorum;
Kalkıp geleceğin inancıyla yaşıyorum…
………………………….
Ümitle ışıldayan gönlüm seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
………………………….
Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış, yollar yolcusuz;
Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz..
……………………………
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
gibi gönülden çığlıklara ses verdi ve milyonlar, bu masmavi mefkûrenin büyüsüne
kapılarak, her yerde sevgi mırıldanmaya başladı. Öyle ki, bu sevgi sağanağı
zarûret ölçüsünde bir beklentiye bağlandığından, başlangıçta küçük bir iki
sızıntıdan ibaretken, zamanla bir çağlayana dönüştü; dönüştü ve hemen her
kesimin ümit dünyasında yepyeni bir dirilişin remzi olarak anılır oldu.
Allah’ın büyüklüğünün ayrı bir tecellî buudu.. O, bazen, çok küçük varlıklara
büyük işler gördürerek, esbâbın önemsizliğini vurgular ve farklı bir üslupla
kendi ululuğunu hatırlatır. Bu süreçte, biz de hep aynı şeyleri yaşadık. Öyle
ki, Kudreti Sonsuz, bir kısım sıradan, düz insanlara, gönüllerin kapılarını
ardına kadar açtı ve sevgi saltanatında onlara âdeta Süleymanlık bahşetti;
bahşetti de kinin, nefretin, kavganın temsilcisi bütün şeytanî ruhlar, geçici de
olsa şoka girdiler ve ifritten emelleri ile hezeyan yaşamaya başladılar. Artık
her yerde söz hoşgörü kahramanlarınındı; onların elinde taş-toprak som altın
kesiliyor, kömür elmasa inkılâp ediyor, zehir de şeker-şerbete dönüşüyordu.
Onlar, toplumun kendisi olma istikametindeki bu hızlı değişimiyle mest ü mahmur,
toplum da yeniden kendi derinliklerini keşfetmekle ferih fahurdu. Evet, incelik
bir kere daha zerafetle buluşmuş ve yıllardan beri kan, irin ve gözyaşından
bıkmış gönüller, bir âsûde şafağı duyuyor gibi, tâlihlerine tebessümler
yağdırmaya başlamışlardı. Artık herkes, bu gök kubbenin altında oturup-kalkıp
gönül hikâyelerinden bahisler açıyor ve tabiî gönüllere inşirah veren bu gerçek
beyan karşısında, söz şeklindeki cadı mırıltıları da saklanacak kuytular
arıyordu. Her yerde ışık karanlıkları boğuyor ve her yerde kinin, nefretin
uğultularının yerini en ince tellerden nağmelerle sevgi ve insanî münasebetler
alıyordu. Gayz ve nefret, eli kolu bağlanmış ölümünü bekliyor, kin ve düşmanlık
duyguları, daralıp büzüşmenin inkisarını yaşıyordu.
Biz de kendi kendimize seviniyor ve çok yakın bir gelecekte, hâlâ insaniyetinin
şuurunda olan kimselerin, gönüllerine Cibril’in kanatlarından tüyler takarak,
meleklerin uçuşup durdukları iklimlere ulaşacaklarını ve dünyaya ruhtan, mânâdan
bestelenmiş yepyeni bir ses duyuracaklarını bekliyor ve sabırsızlanıyorduk;
içinde kavga hırıltıları olmayan, yalana, iftiraya, tezvire, karalamaya bütün
bütün kapalı, göklerin en üst tabakalarından yepyeni bir ses…
Ama ne acıdır ki, tabiatları düşmanlığa, tecavüze, anarşiye, iftiraya
kilitlenmiş marjinal bir kesim; güçleri ve tesirlerindeki fevkalâdelikleri
tahrip yanlısı olmalarında ve çığırtkanlıklarında marjinal bir kesim,
gulyabanîler gibi yolları tuttu ve kendi aklıyla hareket etmeyen bir kısım
mütehayyir ve müteredditleri de yanlarına alarak kendi yaptırdıkları anket
neticelerine göre toplumun yüzde seksen beş doksanının çok olumlu bulduğu bu
mübarek süreci kundaklamaya kalktılar. Onunla da yetinmeyip, bu bir fırsattır
diyerek dine hücum etti ve bütün dindarları karaladılar. Hemen herkesi bir
ideolojinin insanı gibi göstererek, kimini dinci -o da ne demekse- adı altında,
kimini de bir tarikat mensubu gibi göstererek irtica çığırtkanlığıyla her yerde
fitne ateşleri yaktılar ve bir zaman kızıl bayraklar altında toplanıp millete,
devlete yağdırdıkları aynı küfürleri bu defa da dindarlara karşı kullandı ve
içlerini boşalttılar. Tutup tutmaması ayrı bir konu,
Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var;
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.
Sükûtumuz, üslûbumuza emanet.. misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir
kaide.. dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki
mukavelenin gereği.. ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de
vahşî bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…! Ayrıca, herkes kendi
karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı
kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek
için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.
Aslında, bizim şuna-buna mukabelede bulunmamıza da ihtiyaç kalmamıştı; zira onca
yaygaraya rağmen, toplumun yüzde seksen küsuru, yapılanları birer çığırtkanlık
olarak görmüş ve soylu bir millete yakışan o muhteşem tavrını bir kere daha
ortaya koymuştu; koymuş ve bizi üslûbumuza aykırı hareket etme mecbûriyetinde
bırakmamıştı. Biz de, son bir kez daha “cebrî lûtfî”, kendi afv u safh
çerçevemizde kalarak, herkesi sevgiyle kucaklama ahd ü peymanımızı bozmamış
oluyorduk.
Evet, son bir kere daha bazıları, kendi ruh atlaslarını ortaya koymuş, biz de,
kendi ledünniyâtımızı ifade edebilme fırsatını bulmuştuk. Bundan sonra da hep
böyle davranacak ve karakterimize saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir
dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül
kırmayacak ve Yunus edasıyla herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve
milletimize karşı münasebetlerimizde hep şu sözlere bağlı kalacağız: “Senelerden
beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım
musîbetler, hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki
namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında,
memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı
Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba
dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda
bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” Evet, ben de bir mü’min olarak, bu
duyguları paylaşacağıma söz veriyorum. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz
veriyorum.. ölümü gülerek karşılayacağıma söz veriyorum.. celâlden gelen cefayı,
cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz veriyorum. Allah’a ait hukuka
karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz
veriyorum.
Sızıntı, Ekim 1999, Cilt 21, Sayı 249
Gönüller Sevgi Arıyor
Eski düşünce kendini yenileyememenin kurbanı oldu; yenisi ise, tepkilerle,
fantezilerle kendi kendini yeyip bitirdi. Her iki düşüncenin de kendi içinde
bazı tutarlı yanları olduğu muhakkak; ama hep karşı karşıya ve çekişmeli
olduklarından birbirlerini nakzetmenin yanında, toplum hayatında da sürekli
buhranlara sebebiyet verdiler. Eski düşünce, toplumun temel dinamiklerinden,
örf, âdet ve geleneklerine kadar hemen her meselede bütün bütün dışa kapanarak
her şeyi kendi içinde aradı, kendi doğrularına dayandı ve bunların dışındakilere
hakk-ı hayat tanımadı.. hatta bazı durumlarda o, hemen her yeniliğe karşı
çıktı.. zamanın yorumlarını görmezlikten geldi.. aklın hikmet-i vücudunu
kavrayamadı.. çağı kendi muhtevası ve mânâ basamağı itibarıyla
değerlendiremedi.. derken, bir zamanzede olarak asrına yenik düştü ki; bu da,
lâkayt, lâubâli, fütursuz, endişesiz o toy Faust’un Mefisto’ya bir kere daha
mağlup olması demekti.
Doludizgin eski düşüncenin yerini almaya yürüyen yeni anlayış ise, geçmişe ait
her şeyi düşman ilan ederek dünya görüşünü ve hayat felsefesini kinler,
nefretler üzerine kurdu; sonra da kavga ile besledi. Öyle ki, bir kasırga gibi
esip geçtiği her yerde bütün eski değerleri silip-süpürüp götürdü ve mânevî
yapısı itibarıyla bütün toplumu âdeta çölleştirdi. Bu korkunç içtimâî erozyondan
sonra, Âkif’in ifadesiyle geriye sadece, “Harâp eller, yıkılmış hânumanlar,
kimsesiz çöller/Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar” kalıyordu.
Eski düşünceyi her parçasıyla, atılmaya müstahak bir partal urba gibi gören bu
alabildiğine aceleci, bu fantastik ve bu banal telâkki, geçmişten gelen her şeye
baş kaldırmayı çağın hikmeti sayarak, atılması düşünülecek bazı üstûrelerin
yanında koskocaman bir tarihî mirası da yere çaldı.. tekmeledi.. yerinde bütün
bir mâzinin yüzüne tükürdü.. hatta cedlerimize sövdü.. o muntazamlardan muntazam
inanç sistemimizi hafife aldı.. an’ane ve geleneklerimizle alay etti.. cihan
hakimiyeti uğrunda ortaya koyduğumuz bütün hamleleri bâğîlik saydı.. ve can
alıcı hasımlarımızı güldürme adına tarihî mefâhirimizi bir komedi gibi yorumladı
ve seslendirdi… Allah’a imanı boş bir teselli ve aldanmışlık, ibadet ü tâatı
ömrü ve zamanı israf, aşk u şevki hezeyan, ruh köküne bağlılığı nostalji sayan
bu çarpık felsefe, eskiden tevârüs ettiğimiz her şeyin suratına yumruklar
hâlinde kalkıp indi ve “eskiyi unut, yeniyi tut” nakaratıyla gönül dünyamızda
mânâ köklerimizin zeminini paramparça etti.
Eski düşünce bazen, yanlış yorumları itibarıyla ilme, hür düşünceye karşı
çıkıyor ve toplumu yaşadığımız çağın gerisine çekmek istiyordu ki, bu apaçık bir
taassuptu. Yenisi ise, korkunç bir kin ve nefretle geçmişten gelen bütün
değerlerimizin üzerine yürüyerek, ruh kökleriyle çağlar ötesine kök salmış bir
millete, mazisizlik ve nesepsizlik aşılamak hummasına tutuldu. Her iki anlayış
da oldukça saldırgan, müsamahasız ve bir kısım beşerî, hatta millî realitelerden
habersizdi. Birinciler, bazı ahvalde her yeni düşünceye lânetler yağdırıyor ve
çağın yorumlarına karşı kapalı kalmada ısrar ediyordu; ikinciler ise, eski
saydıkları her şeyi deviriyor ve devirdikleri şeylerle bir gün millî
kimliklerinin de yıkılıp gideceğini fark edemiyorlardı. Birincilerin, hiçbir
değişiklik ve inkılâba tahammül edememelerine karşılık, ikinciler, bize ait her
şeyden uzaklaşmayı inkılâp sayıyor ve körü körüne her türlü “değişim” ve
“dönüşüm”e “evet” diyebiliyorlardı. Bir gün geldi bazı kesimler itibarıyla “ne
din kaldı ne iman; din harâp iman da serap oldu” (Âkif). Aslında geçmişin belli
bir diliminde yaşandığı gibi, günümüzde de bu iki cereyan ve bu iki düşünce
tarzı bütün önleyici gayretlere rağmen hâlâ iç içe fakat birbiriyle yaka-paça;
öyle ki aydınlanma iddiasında bulunanlar karanlıklara yenik.. bazı inanmış
gönüller ise aklın bedâhetiyle savaş içinde.. demokrasi ve insanî değerlerin
müdâfii görünenler, kendi aralarında bile her türlü değere karşı fevkalâde
saldırgan.. Allah’la münasebeti kimseye bırakmayan -az da olsa- bir kısım
nâdânlar ise, ellerinde “Dâbbetülarz” mührü herkese bir küfür damgası basmakta..
hürriyet kahramanları, gezdikleri her yerde ellerinde esaret tasmaları.. bazı
saf mü’minler kendi değerlerine düşmanlık içinde.. bilenler, bilmeyenlere karşı
çalım çakıyor ve gurura esir.. bilmeyenler, bilenleri hilkat garibesi görüyor..
evet, her iki kesim de birbirine karşı olabildiğine gergin ve öfke solukluyor,
pür hiddet ve patlamaya hazır bir bomba gibi…
Gerçi, her iki cephenin de bir kısım haklı yanları var; ama itidal korunamayıp
ifrat veya tefritlere girildiğinden, kazanma kuşağında hep kaybetmeler
yaşanıyor. Dine, diyanete sahip çıkanlar, sırtlarını, yüzlerce yıllık muhteşem
bir geçmişin, mânâ, öz ve usâresine dayadıklarından, yerli olmanın verdiği bir
haklı gururun yanında, gönüllerini kine, nefrete kaptırdıklarından ötürü,
haklılıkları içinde haksızlık ediyor ve sevap yolunu günahlarla kirletiyorlar.
Ayrıca, o mânâ, o ruh ve o özün ne ölçüde bir samimiyetle temsil edildiği her
zaman münakaşası yapılacak ayrı bir konu. Şayet, öz ve mânâ dediğimiz şeyin
muhtevası kaybolmuş da onun yerine alışkanlıklar gelip oturmuş; şuur uçup gitmiş
de tahtı insiyaklara kalmış; dolayısıyla da toplumda bütün tekâmül yolları
tıkanıvermiş; yenilenme istidâdı körelmiş; inşâ gücü durmuş; düşünce, sanat ve
araştırma aşkı sönmüş ve her şey nirvanaya dönmüş gibi bir durum söz konusu ise,
bu ahvâl içinde “Cemiyet yaşar derlerse pek yanlış/Bir ümmet göster, ölmüş
mâneviyatıyla sağ kalmış” (Âkif).
Esasen toplumumuzda, tıpkı metafizik mülâhazalar gibi, bir medeniyet, bir
kültür, bir sanat istidâdı bulunmakla beraber bu potansiyel dinamikleri pratiğe
geçirecek hakikat âşığı kahramanlar bulunmadığından, ciddî mânâda varlık içinde
bir yokluk yaşanmakta; onca imkâna rağmen, herkes âdeta çaresizlikle
kıvranmakta; hemen her yerde sürpriz inâyetlere bağlı görünen pasif bir
beklentiye rastlanmakta ve insan şuuru, insan iradesi bir kısım mitolojik
muhayyileler elinde kırılıp atılacak değersiz birer oyuncak derekesine
düşürülmektedir. Doğrusu, bu ölçüde bütün değerleri alt-üst olmuş bir cemiyetin
yığından farkı yoktur. Bu ise, insan gibi mükerrem bir varlığın sürü, ona ışık
tutanların da çoban sayılmaları mânâsına gelir ki, bu da hem insana hem de onun
öncülerine en büyük bir saygısızlık demektir.
Özündeki cevherleri itibarıyla fevkalâde zengin, ancak bütün bu mevhibeleri
kullanamamaktan ötürü fakirlerden fakir bu birinci zümreye karşılık, ikinciler,
alabildiğine maddeci, alabildiğine pozitivist veya müfrit birer rasyonalist ve
realisttirler ki, sadece ellerinin tuttuğu, gözlerinin gördüğü, kulaklarının
işittiği şeyleri kabul eder ve bunu her zaman o baş döndürücü mantık oyunlarıyla
kitlelere kabul ettirebilirler. Ve bunlar her zaman bir kısım çocuksu
düşünceleri rahatlıkla avlayabilirler; avlayıp onlara pozitivizmin,
rasyonalizmin, realizmin o baş döndürücü şaraplarını içirerek, muhatap aldıkları
hemen herkesi sarhoş edebilirler. Aslında bunların ortaya attıkları düşüncelerin
tutarsızlıkları açık olsa da, ifratkâr, cerbezeci ve bastırmacı üslûpları
sayesinde dünden bugüne saf kitleleri, hususiyle de inancı zayıf, başkalarının
mantığıyla oturup kalkan ve din-diyanet mevzuunda şüphelerden kurtulamayan
yığınları hep aldatagelmişlerdir.
Yıllardan beri bir kanlı kâbus gibi millet ruhunun üzerine çöken ve onu çökerten
fikir şeklindeki bu evham kümelerini parça parça edip dağıtmadıktan sonra,
hiçbir zaman hakikatle yüz yüze gelemeyecek, hakikat aşkını duyamayacak ve kendi
ruhumuzu keşfetme imkânını bulamayacağız. Aslında, bu evham bulutları, insan
muhayyilesinin uydurup, ruhun hakikatler dünyasına soktuğu, ona malettiği, onun
gücünün tezahürü gösterdiği öyle vâhi fakat yerleşmiş, öyle tutarsız ama zihne
malolmuş bir tabular mecmuasıdır ki, vahiyle bilenmiş akıl ve fikrin
darbeleriyle paramparça edileceği güne kadar bu üst üste tersliklerden
sıyrılmamız mümkün olmayacaktır. Dünküler, ses-soluk olarak bizi ifade
ediyorlardı; ama, bize ait olan değerlerin, değişen dünya şartlarına göre,
yoruma açık yanları itibarıyla yeniden yorumlanmaları, yeniden seslendirilmeleri
lâzım geldiğini değerlendiremiyor ve kendi şartları içinde genişleyen bir dünya
karşısında âdeta büzülüyor, daralıyor ve yetersizleşiyorlardı. Evet, temel
disiplinler olarak dünkü değerlerimizin kıymet-i zâtiyeleri mahfuz, ama, zamanın
sesine-soluğuna açık olanların, içinde bulunduğumuz zaman diliminin memelerinden
beslenerek inkişaf ettirilmesi de bir gerçekti. Şimdi acaba biz, zamanın
yorumlarını da yanımıza alarak yeni bir içtimâî telâkki, alternatif bir ilim
anlayışı, farklı bir hukukî inkişaf ve bilinenin ötesinde apayrı bir araştırma
zihniyeti ortaya koyabildik mi? Ben bu konuda olumlu bir şey söyleyemeyeceğim..
ve zannediyorum, yenilikçilerin seslerini bu kadar yükseltmelerinin asıl sebebi
de işte bu konuda, yerli görünenlerin şimdiye kadar net bir şey söyleyememiş
olmalarıdır. Evet, bazı dönemler itibarıyla birer değer ifade eden, fakat bugün
için genel maslahatlarla çatışan ve hikmet-i vücûdu kalmamış bir kısım telâkki
ve anlayışlar, devrimci geçinen bazı mefkûresiz ruhların, her zaman olumsuz
şekilde değerlendirebilecekleri birer sermaye hâline gelmiştir. Ve işte bu
noktada düşmanlıklar el eledir ve ifratlar da bağırlarında tefritleri
beslemektedir.
Zaten, yıllardan beri sık sık ortaya atılıp hemen her vesile ile kavga
denemeleri yapan bu kör ve topal cephelerin ne ilkinin ne de sonuncusunun
yarınları yeniden inşâ adına hiçbir gayretleri olmadı.. olamazdı da; zira her
iki kesim de henüz ismi konmamış bir “hiç”in kavgasından başlarını kaldırıp
ileriye bakma fırsatını bulamıyordu.. bulamıyordu ve milletin en hayatî
kaynakları “teâruzlar-tesâkutlar” ağında harcanıp gidiyor”; onlar ise, yıkılıp
giden onca değerin enkazı arasında birbirlerine karşı zafer işaretleri
yapıyorlardı. Ve zannediyorum, geçmişe sırtını verdiği aynı anda geleceğe
yürüyen ve dünyayı bir kere daha ilim ve hikmetin birleşik noktasında
yorumlamaya namzet hakikat erlerini yetiştireceğimiz âna kadar da bu körler ve
topallar dövüşü sürüp gidecek…
Genel ahvâl böyle bir olumsuzluğu gösterse de, biz, bilmem kaç yüz senelik o
şanlı geçmişin özünü, mânâsını koruyarak geleceğe doğru şahlanan, bahar-yaz,
sonbahar-kış demeden her mevsimi kendi hususiyetlerinin üstünde
değerlendirebilen.. ve millet ağacını senenin her gününde meyve verecek bir
Cennet sidresi hâline getiren yarının hakiki sahibi bu alperenleri hep bekleyip
duracağız. Gün gelip de bu alperenler kendilerini ifade etme fırsatını bulunca,
dünya yeni bir sürece girmiş olacak ve hemen herkes eşya ve hâdiseleri daha bir
farklı görecektir. Ve işte o zaman kinler, nefretler, gayzlar bir bir sönecek..
taassup putları üst üste yıkılacak.. bağnazca düşünceler götürülüp mezbeleliğe
atılacak.. münasebetsiz tartışmalar yerlerini insanca musâhabelere bırakacak..
öfke ile sıkılan yumruklar, bugüne kadar gerçek bir hasım gibi gösterilen
insanları sımsıcak kucaklayan ellere dönüşecek.. ve insanoğlu yükselen kendi
değerlerini bir kere daha yeniden keşfedecektir.
Kim nasıl düşünürse düşünsün, ben gözlerimi yummuş hep sağanak sağanak sevginin
yağdığı, herkesin sevgiyle oturup sevgiyle kalktığı o günleri tahayyül ediyor ve
talihime gülücükler gönderiyorum.
Sızıntı, Mayıs 1998, Cilt 20, Sayı 232
Hayatın Gayesi
Bu hayatın yaşama külfetine değip değmemesi büyük ölçüde, varlığın gâyesinin
bilinip bilinmemesine bağlıdır. Hatta diyebiliriz ki, varlık ve insan
mülâhazamızın zaman zaman bize hatırlattığı hayat muammâsı, daha çok duyularak,
hissedilerek, yaşanarak, belli ölçüde ve âheste âheste netleşmekte ve
belirginleşmektedir.
Aslında, hilkatte ilk ve icmâlî gaye bellidir; bu gaye insan, kâinat ve Allah
gerçeği karşısında iman, mârifet ve zevk-i ruhânî ufkuna ulaşarak insan olma
farklılığını ortaya koymaktır. Böyle büyük ve mücmel bir plânın tahakkuku ise,
ancak ve ancak sistemli bir düşünce ve disiplinli bir aksiyona bağlıdır. Henüz
tafsîlî düşünceye kapalı böyle basit bir ilk plân ve ilk hareket, düşünce ve
aksiyon “sâlih dâire”sinin (doğurgan döngü) ilk halkasını teşkil eder, sonra da,
kalbin lâhûtî ufkuyla aklın hikmet maşrıkları arasında bir sürü sâlih dâire
yaşamaya başlar. Derken aksiyonlar daha komplike düşüncelere doğru geniş
zâviyelere ulaşır, düşünceler de daha büyük projelere dönüşerek devam eder.
Hiç şüphesiz böyle bir sürecin en muhteşem üstadı, en güçlü rehberi, en bâriz
karakteristiği de sağlam bir iman, şuurlu bir amel ve her amelde engin bir
murâkabe anlayışıdır. Bu sayededir ki, herkesin gafletle, hatta pek çok kimsenin
sarhoşça kendini içine saldığı pek câzip hayat cereyanları, bu vasıflara hâiz
olanlara, hayatın gerçek mânâsını temâşâ imkânını veren birer rasathâneye
dönüşür. Çünkü onlar düşünür; düşüncelerini aksiyona çevirir; aksiyonu yeni
fikir çileleriyle derinleştirir ve her gün farklı bir doğumun sancılarıyla
kıvranır dururlar; kıvranır durur ve ancak ızdırapla zonklayan beyinlerin
doğurgan olacağına inanırlar. Evet onlar, şartlar ne kadar amansız, acılar ne
kadar aşkın ve ruh ne kadar hafakanlar içindeyse, döl yatağındaki fikirlerin de
o kadar güçlü, o kadar tutarlı ve o kadar çalımlı olabileceği inancındadırlar.
Bu itibarla da onlar, fikir sancısıyla oturur-kalkar.. varlığı her gün yeni
baştan bir kere daha hallaç eder.. yerinde onu bir kitap gibi okur, yerinde bir
meşher gibi temâşâya alır.. ve yerinde de iplik iplik örgülediği düşünce
dantelâsına nakşederler. Zaten, kâinat kitabının ruhundaki hikmet hep bunu
resmetmekte ve insanın yaratılış gâyesi de hep bunu göstermektedir.
Her şeyden evvel üzerinde durulması lâzım gelen şu ki, var olma, mutlaka kadri
bilinmesi gereken önemli bir nimet basamağıdır. Evet, mademki biz varız ve
bizimle beraber, bizi alâkadar eden dünyalar dolusu nimetler de var; elbette bu
nimetleri devşirme, değerlendirme ve onları daha başka nimetlerin basamakları
hâline getirme de bize düşmektedir.
Öyle ise her şeyden evvel, bütün istidât ve kabiliyetlerimizi hem de son
kertesine kadar bu istikamette kullanarak ve Kudreti Sonsuz’un isteyip
dilemesine birer dâvetçi mesabesinde bulunan iradelerimizin ses ve soluklarını
mırıldanarak, irâdî varlıklar olduğumuzu mutlak ortaya koymalıyız. Zaten bizim
vazifemiz de, bu engin varlık çağlayanı içinde kendi yerimizi, kendi
sorumluluklarımızı, kâinat ve kâinat ötesi münasebetlerimizi düşünmemiz ve rûhî
mantığımızı, varlığın perde arkası değerlerini araştıran bir hikmet kaynağı
hâline getirmemizdir. Bunu yapabildiğimiz takdirde, kendimizi daha farklı
duyacak, daha farklı görecek, daha derin hissedecek, derken bütün varlık ve
hâdiselerin dilinin çözüldüğüne, bize bir şeyler anlattıklarına ve bizimle
diyaloğa geçtiklerine şahit olacağız.
Eğer yanılmıyorsam, gerçek hayat adına yakalanması gerekli olan ufuk da işte
budur! Biz kâinatın en önemli bir canlı aksesuarı, hatta ruhu, özü, usâresi;
topyekün varlık da bu özün bir inkişâf ve inbisâtı… Öyle ise denebilir ki, bizim
asıl sorumluluğumuz, konumumuzun gerektirdiği bir zâviyeden, varlığın bütün
satır ve sayfalarını okuyup değerlendirerek, ruhumuzun derinliklerindeki hikmet
aktivitemizi ortaya çıkarmaktır.. çıkarmak ve dış yüzü itibarıyla doğmak-ölmek
arasında ızdırap çekmekten ibaret olan cismânî yaşayışın dağdağalarından
sıyrılıp, kalbî ve rûhî hayata va’dedilen mânevi enginliklerde tecellî ve zevk
avlamaktır.
Aslında, bu elemli hayatı yaşamaya değer hâle getiren de, herhalde, bu fânî
yolculuğun her merhalesinde, ayrı bir neşveye ulaşmak ve farklı bir lûtfa
mazhariyet olsa gerek. Bunu başarabilen kimseler, her an ayrı bir tecellî ile
mest ve sermest; ruhlarının, tıpkı bir şiirin, bir mûsikînin kendi mecrâsındaki
akışının cezbesiyle pürheyecan karar noktasına koşması gibi, haz yudumlayarak,
zevk soluklayarak hep O’na koşarlar.
Evet, bizim için gerçek saâdet, haricî tatminlere bağlı, gelen-kesilen,
akan-duran saâdet değildir; bizim için hakîkî saâdet, ruhumuzdan fışkıran, Allah
münasebetiyle derinleşen ve Cennetle noktalanan ebedî saâdettir.. evet, işte,
içimizden taşıp dalga dalga bütün varlığımızı saran bu neşve bizim neşvemizdir.
İçimiz İlâhî tecellilerin bir güzergâhı, vicdanımız bu tecellîleri avlamaya
çalışan bir seherî, ömrümüz hep pusuda ve gözlerimiz talihimizin ufkunda en
küçük emâreleri teveccüh teşrîfâtıyla karşılarken, ruhlarımız da sürekli “Kadem
bastın gönül tahtına Sultanım safâ geldin” (M. Lütfi) neşideleriyle zevk ü
şevkimizi seslendiriyor.
Bizim, bugünkü nesilleri, böyle bir iman ve anlayışa, böyle bir yorum ve neşveye
yükseltecek rehberlere ihtiyacımız var. Genç nesiller ancak, bu ufkun erleri
arkasında koşarken, gençliklerini de, o gençliğin gâye ve hedefi çizgisinde doya
doya yaşayacak.. ruhlarının sonsuzla bütünleştiği ufuklarda, fenâ ve zevâli
ayn-ı bekâ gibi duyacak.. ömürlerinin sâniye ve sâliselerine cihanların
sığabildiğini hayretle temâşâ edecek.. ve her şeyin çehresinde ayrı bir ebediyet
televvünü müşahedesiyle ayrı bir sonsuzluğa erecek.. ve bu hayatın gerçekten
yaşanmaya değdiğini anlayacaklardır.. anlayacak ve her şeyin kendi ruh
semalarında tulû ve gurûp ettiğini müşahede ederek, galaksiler arası seyahat
ediyor gibi sürekli kendi derinliklerinde, sonsuzun temâşâ menfezleri arasında
gelip gidecek ve bu fânî hayatı pek çok buutlarıyla birden yaşamaya
çalışacaklardır.
Sızıntı, Temmuz 1997, Cilt 19, Sayı 222
Hususî bir açıdan iman
Tarifler çerçevesinde veya bilim ve mârifet nazariyesi açısından iman; “emn ü
eman” kökünden türetilmiş, inanmak, güven vaad etmek, başkalarının emniyetini
temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak mânâlarına gelen bir kelime.
Allah’a inanmak, O’nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdanî itiraf ve kalbî
iz’anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen
mânâlardan sadece birkaçı.
İman edene mü’min denir. Mü’min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz
hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. -Burada amel-iman münasebeti,
amelin imanın tarifine girip girmemesi konuları üzerinde de durulabilir ama, biz
şimdilik onları geçiyoruz- Evet mü’min; sağduyusu, basiret ve firaseti, vahiy
ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve objektif anlayışı, sağlam ve
kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı
azim ve kararlılığı, bütün bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri
kollaması, her zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin
özüne nüfuz edebilme hususundaki tecessüsü ve hâdiseleri yorumlamadaki derin
idraki, Allah’a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı
olarak tanınıp bilinmesi, Hakk’ı gönülden tasdik edip her zaman O’na karşı
vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her zaman
başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp mâşerî vicdanca
kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk’ın yâd edilmesine vesile olması
ve semtine uğrayanları hâliyle, diliyle O’na yönlendirmesi açısından “Mutlak
zikir kemâline masruftur.” esasına binaen tam bir tasdik, iz’an ve temsil
kahramanıdır.
Her inanan insan, aynı seviyede bir iman ve İslâm kahramanı olmasa da, her fert
için inanma hissinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir kere bu his, yaratılışı
itibarıyla insanın tabiatında var olan en yüksek değerdir. İnanmayanlar, cismanî
ve bedenî zevk u safayla doymaya, tatmin olmaya, daha doğrusu avunmaya
çalışsalar da, kendilerini sürekli bir boşlukta hissederler. Boştur onların
nazarında bütün zamanlar ve mekânlar, bugünler ve yarınlar.. ruhunda derinden
derine böyle bir boşluğu hisseden biri, hezeyana dönüşen hafakanlarını; “Bütün
boşluk; zemin boş, âsuman boş, kalb ve vicdan boş; / Tutunmak isterim, bir nokta
yok pîş-i nigâhımda.” (Tevfik Fikret) şeklinde dile getirir. Küfrün
ürperticiliğini ve imanın vaad ettiği huzuru, itmi’nanı haykıran bir mü’mine
gelince: “İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” (M. Âkif) der ve kestirir
atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: “Hakikî
zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri
dairesindedir;” öyle ise, “Hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla
hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak
durmakla korumalıdırlar;” zîrâ, “Bir kimse bâkî hayata tam yönelebildiği
takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet’in
bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye
katlanır ve şükreder.” (Az bir tasarrufla Bediüzzaman’dan[1]) der; reçete
mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize
duyurur.
Muhteva ve özü itibarıyla iman; can âleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir
yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mânâ,
his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sinelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir
âbidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, mârifetle onarıp ihya eden bir iman
kahramanı, düşünce dünyasını Cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedî
mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zîrâ, “Her
zaman imanda mânevî bir Cennetin, küfür ve dalâlette de mânevî bir Cehennemin
mevcudiyeti söz konusudur.. evet, iman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini
taşıdığı gibi, küfür de içinde mânevî bir Cehennem tohumu saklamaktadır.”
(Siyakın üslûba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman’dan[2]).
Aslında bir ruh imanla kanatlanmışsa, artık o ne başka eşiğe baş koyar, ne de
başkalarına dilencilik yapma zilletine düşer.. kimseden korkmaz, kimseye baş
eğmez ve imanın gücü ölçüsünde her şeye karşı yiğitçe davranır. Evet, “İman hem
nurdur, hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve
hâdiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir.” Çünkü, “İman
tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dâreyni
(dünya-ahiret mutluluğu) netice verir.” (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad
Bediüzzaman’dan[3]). Böyle bir iman âbidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi
âlemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin,
ruhanîlerin iç içe bulunduğu melekûtî derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman
olur, melekler ve ruhanîler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir
o, ruhanîlerin boyunlarına mârifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu âlemin
müşârun bil-benânı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla
derinleştirip irfanını da ruhanî zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman,
melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk’ın hoşnut
olacağı zirveleri kollar.. sürekli Cennetliklerle oturur kalkar ve “a’lâ-yı
illiyyîn” rüyaları görür. Nûr-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne yükselip, Cennet’e
lâyık bir kıymet almak hakikî mü’minin kaderi; küfrün zifirî dünyasında
aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşüp Cehennem’e ehil hâle gelmek de
kâfirin mâkus tâli’idir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama, zannediyorum
tahliline bu sahifeler yetmez…)
Hakikî mü’mini kendi derinlikleriyle görebilenler, onda Hakk’ı hatırlar.. onun
nefeslerini duyan, İsa Mesih’e uğramış gibi canlanır ve onun gönlünden yükselen
sesleri dinleyenler, Beyan Sultanı’nın meclisine ermiş gibi söz şarabıyla mest ü
mahmur hâle gelir. Evet, iman ve imanın vaad ettikleriyle donanımını tamamlamış
bir ruhun, artık başka herhangi bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Allah’a intisabı
sayesinde o, aczi içinde Hakk’ın kudretiyle güçlü, fakirliğiyle beraber O’nun
servetiyle zengin ve küçüklüğüne rağmen de ululardan bir uludur. Çünkü o,
ihtiyar ve iradesinin yetersiz kaldığı noktada, Efendisinin sonsuz iradesine
dayanır. Üstesinden gelemeyeceği konularda O’nun kudretine itimat eder.. dünyevî
hayatı itibarıyla sarsıldığında, ebedî hayatının bağ ve bahçelerine sığınır..
ufkunu ölüm endişeleri sardığında, kendini ebedî hayatın ferah-feza iklimlerine
atar.. akıl ve idrakiyle çözemediği problemler karşısında da, Kur’ân’ın “hall ü
fasl” eden aydınlık iklimine müracaat eder.. ve hiçbir zaman yeis yaşamaz,
boşluk hissetmez; karanlığın mütemadî olanıyla karşılaşmaz; hayatını bir zevk
zemzemesi şeklinde duyar, yaşar ve ömrünü Yaradan’a şükürlerle yedi-yetmiş-yedi
yüz veren başaklara çevirir.
Mükemmel bir mü’min, sadece kendi donanım ve şahsî kıvamına da bağlı kalmaz; o,
peygamberâne bir azimle herkese açılır, herkesi kucaklar ve kendini ihmal edecek
ölçüde hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlar ve hep bir sahabî
gibi yaşar; yaşar da, tıpkı mumlar gibi özündeki aydınlatma usâresiyle sürekli
çevresini nura gark eder ve kendine rağmen bir yol izler.. evet o hep, gece gibi
karanlık iklimleri kollar.. zulmetlerle yaka paça olur.. her zaman par par
yanar.. yandıkça içi “cız” eder boynu bükülür ama, ne sürekli yanması, ne de
yanıp tükenmesi, onu başkalarını aydınlatmadan alıkoyamaz.
İman yolunun başına sancağını sağlamca saplayabilmiş iman eri, bir hamlede arzı
aşar.. gider semalara ulaşır.. yıldızlarla hasbihâl eder.. güneşle münasebete
geçer.. ayla arkadaşlık kurar.. ve yürür fezanın derinliklerinde “Refîk-i
A’lâ”ya doğru. Yürürken de, her zaman tevazu içinde yüzü yerde ve mahviyet
soluklamaktadır.. evet o, gönlüne meleklerin kanadından tüyler takmış gibi, her
zaman akıl almaz irtifalarda kanat çırpar durur; kanat çırpar durur ama, ne
irtifaların baş döndürücülüğü, ne de ruhanîlerle at başı hâle gelme, onun o
durulardan duru düşüncelerini bulandıramaz. Başı her zaman bir Âdem Nebi
duygusuyla sinesi üzerinde buruk, dudaklarında hiç dinmeyen bir efgan ve
ümitleriyle de kıpkırmızı güller gibidir. Güneşe bakar gibi Hakk’a yönelince
renklerle köpürür; O’nun mehabetini duyunca da, Sûr sesi almışçasına sabahın
şebnemli yaprakları gibi terler.
Onu temâşâ edenler, onun her hâlinden Hakk’ı müşâhedeye menfezler bulur, sonsuza
yönelir ve dünyalarını bir sevda yuvasına çevirirler. O, ışığa hasret en
karanlık gecelerde ve hazanla sarsılmış bağlarda-bahçelerde çeşit çeşit ışık
oyunları gösterir ve çevresine gönlünün mânâlarından demet demet güller,
çiçekler sunar.
Bazen duygularını heybet ve mehafetle yoğurur, kavrulmuş sinesini gözyaşlarıyla
serinletir; bazen de ümit ve beklentilerinin yollarına su serpiyor gibi yaş
döker, hülyalarının çarçabuk gerçekleşeceği tefe’ülü ile sevinç murakabesi
yaşar. Ne var ki, imanının enginliği ölçüsünde, her zaman ötelere açık bulunur.
Kalbinin ritmine ayak uydurur, mantığını kalbinin kanatlarından tüylerle
kanatlandırır; düz akıl ve dünyevî idrakin takılıp yolda kaldığı aşılmaz gibi
görülen engebeleri bir hamlede aşar ve mânâ dünyasının şâhikalarına ulaşır.
İman erleri gam ve keder sâikleriyle kuşatıldıkları zamanlarda bile hep huzur
içindedirler. Onlar, ne devamlı gam çeker ne de kederin süreklisini bilirler.
Allah’a intisap ve O’na dostlukları sayesinde, rahatlıkla gamın boynunu kırar;
kederi, kendi küdûreti içinde boğar; varsa tasalarını “hüzn-ü mukaddes”
renkleriyle bezer ve sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzelliklerin tül pembe
renklerini temâşâ ile, elemleri lezzetlere, ızdırapları da doğum sancılarının
vaad ettiği inşirahlara bağlayarak, dudaklarından dökülen “of”ları ânında
“oh”lara çevirir ve en muzdarip hâllerinde bile çevrelerine kalblerinin diliyle
sevinç neşideleri dinletirler. Bir kere de bu çizgiyi yakalayıp ilk nefeslerini
böyle uhrevîleştirince, ikinci kez soluklanmada, kalblerini dimağlarına bağlar,
akıllarını gönül diliyle konuşturur ve seslerini tâ yıldızlar ve yıldızlar ötesi
âlemlere duyurarak, vicdanlarının zirvelerinden bütün ruhanîlere, bugüne kadar
duymadıkları ne ezanlar ne ezanlar dinletirler. Bu ezanları mü’minin kendisi de
duyup zevk edebilir; elverir ki, ufkunu dalâlet kirlerinden temiz tutabilsin…
[1] Bkz. Bediüzzaman, Sözler s.155, 159 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam); Şualar
s.470 (On Dördüncü Şua); Mesnevi-i Nuriye s.38 (Lâsiyyemalar)
[2] Bkz. Bediüzzaman, Şuâlar s.658 (On Beşinci Şuâ, İkinci Makam); Sözler s.16
(İkinci Söz).
[3] Bkz. Bediüzzaman, Sözler s.334-335 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas).
Sızıntı, Mayıs 2000, Cilt 22, Sayı 256
Huzur ufku
İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden beri hep huzur rüyaları görmüş, huzur
sayıklamış, huzur arkasından koşmuş ve huzur uğrunda ne kavgalar, ne kavgalar
vermiştir. Bazen onu, çok çalışıp çok kazanmada ve maddî refahta; bazen gönlünce
yaşamakta ve sınırsız hürriyette; bazen geniş teknolojik imkânlara sahip olmada
ve konforda; bazen de yeme-içme ve cinsî arzularını tatminde görmüş ve hayatını
bunları elde etmeye ve bunlara sahip olmaya bağlamış.. böyle sisli, dumanlı
yolda yer yer ümitlenmiş, zaman zaman da hayal kırıklığı yaşamış ve yeisle
kıvranıp durmuş, ama hiçbir zaman o mahbûb-u muntazara ulaşamamıştır; ulaşamazdı
da, zira onun, arkasından koşup durduğu huzur, imanlı faziletin bir meyvesiydi
ve ancak mükemmel bir imanla elde edilebilirdi. Bu, aynı zamanda peygamberlerin
çağrısının da esasıydı.
İşte bu huzur çağrısının özünü, ferdin bütün benliği ile Allah’a yönelip O’na
teslim olması teşkil etmektedir ki, bu ölçüde teslimiyete muvaffak olmuş bir
mü’minin, ne sürekli nefsânî arzularına esir olup kalması, ne de Allah’tan başka
herhangi bir şeyden korkup endişe duyması söz konusudur. Çünkü artık o, sevip
gönül bağlayacağı maksud ve mahbûbunu bulduğu gibi, her zaman ululuğu karşısında
mehâbet ve saygı duyacağı bir Kudreti Nâmütenâhî’nin himayesine de girdiğinden
huzur içindedir; huzur içindedir, zira o bilmektedir ki, o Sonsuz Kudret ve
İnayet, kim olursa olsun Kendisine yönelenleri hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz ve
perişan etmez.
Bundan dolayı mü’min, hep üfül üfül huzur içindedir ve emindir. Her şeyi O’na
bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde
bulunacağından ve ötelerde de iç içe ‘şeb-i arûs’lar yaşayacağından, o, gönlünde
imanın vadettiği güven, his ve şuurunda teslimiyet esintileri, iradesinde İlâhî
Meşîet’in yönlendirmeleri ile aşar nefsânîliğin bütün gayyalarını, hevâ ve
heveslerin azgın iştihalarını ve yürür Kur’ân’ın rehberliğinde varlığın gayesine
doğru. Evet, Kur’ân’ın atmosferine girip O’nun rehberliğine sığınanlar, her
zaman ruhlarında derin bir itminan ve sarsılmayan bir güven duyar ve sürekli
emniyet soluklarlar. Vicdanlarını dinlerken, varlık ve eşyayı temâşâ ederken,
uzak-yakın yarınları, yani sonsuza kadar bütün bir istikbali düşünürken, hatta
Berzah’ı, Mahşer’i, Sırat’ı, Cehennem’i, Cennet’i mülâhazaya alırken, fevkalâde
bir vazife şuuru ve sorumluluk duygusu taşımalarının yanında, derin bir recâ
hissiyle de dopdoludurlar ve recâ duyguları da gönüllerindeki imanın derinliği
ile mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı). Onlar, inançlarının enginliği
ölçüsünde her şeyi öyle farklı bir rahmet aralığından temâşâ ederler ki, eğer
perde açılıverse, ötede görüp yaşayacakları şeyleri, burada duyup hissettikleri
bütün müteşâbihi bulacak veya dünyevî darlığın gereği, icmâlen duyduklarının
tafsilleriyle karşılaşacak ve talihlerine tebessümler yağdıracaklardır.
Evet iman, dünyevî-uhrevî mutluluğun bir sihirli anahtarıdır ve ömrünü onun
gölgesinde geçiren herkese hayırla çene kapama vadeder.. apaydın bir berzah
hayatı sözü verir.. yumuşak ve ılık bir Mahşer muştusunda bulunur.. ruhlarımıza
sevindiren bir Mizan serencâmesi fısıldar.. ümit ve temkin derinlikli Sırat
maceramızı gönüllerimize duyurur.. Cennet, rıdvan ve rü’yet unvanlarıyla
tasavvurları aşkın değişik sürprizlere kapılar aralar ve en sıkıntılı, en
ızdıraplı anlarımızı bile unutturacak ölçüde Tûbâ-i Cennet’ten neler ve neler
sunar bize.!
Aslında mü’min, bütün benliğiyle Allah’a yönelince, O’ndan gayrı her şey
gözünden silinir gider. Bütün yalancı güçler, kudretler havası alınmış balonlar
gibi söner. Zaman zaman sahte ziyalarıyla gözlerimizi kamaştıran bütün fâni
ışıklar, gelip gönüllerimize vuran O’nun nûru karşısında birer birer kararır ve
her tarafta: ‘Bugün mülk ve milk, O mutlak ve galip olan Allah’ındır’ sözü
duyulmaya başlar ki; böyle bir noktaya ulaşmış gönül, bütün sahte güçlerin,
kuvvetlerin, rahmetlerin, inayetlerin aldatıcı vaadlerinden kurtulur, sadece ve
sadece O’na teveccüh eder ve imdadı da O’ndan bekler.. zorda kaldığında veya
musibetlerle sarsıldığında O’na güvenir, O’na dayanır.. her çeşit tehdit
karşısında, bütün varlığı kuşatan O’nun inayet, rahmet ve nusretinin serasına
sığınır.. zayıf düştüğünde, O’nun o aşkın kuvvetinin vesayetine girer.. ezkazâ
günahlarla kirlenince, hemen O’nun mağfiret kurnaları altında arınmaya koşar..
zaman zaman ufkunu saran sis ve dumanı O’na iman, itimat ve teslimiyetle
darmadağın eder. Dolayısıyla da hiçbir hâdise karşısında dize gelmeden yürür
istikbale.. ferdî, ailevî, içtimaî her bir problemini vicdanında O’nunla
irtibata geçerek çözer ve hiçbir zaman ruhunda aşılmayacak bir vahşet, bir
yalnızlıkla karşılaşmaz.. yer yer halk içinde muvakkat bir kısım gurbetlere
maruz kalsa da, iman ve teslimiyeti sayesinde her zaman kendini ‘üns esintileri’
içinde hisseder; başına gelenleri kaderden atılan ikaz taşları şeklinde
değerlendirir.. ve böyle bir alışverişi de hep rıza ve sabırla karşılar.
Allah’a imanı ve imanda mârifeti ona, her şeyle muârefe ufkunu açar.. ve bu
sayede o, canlı cansız bütün varlığı âdeta kardeşleri gibi görür.. onlarla
münasebete geçer.. eşyaya müdahale eder ve vicdanında kendine bahşedilmiş
bulunan hilâfet payesini bütün enginliğiyle duyar.. her şeyin kendisi için
yaratılmış olduğunu idrak ederek minnetle iki büklüm olur.. meleklerin şuuru ve
kâinatların ruhuyla el ele olduğunun farkına varır.. ayağını bastığı zemini,
içinde dolaşıp durduğu ovayı-obayı ata ocağı gibi sımsıcak bulur ve annesinin
kucağındaymışçasına kendini rahat hisseder.. varlığı maddeci ve natüralist
mülâhazaların resmettiği gibi değil, her şeyi Allah’a nispet eden bir mü’min
gözüyle değerlendirir ve herkesten, her nesneden bir muârefe karşılığı görür..
münasebete geçtiği her şeyden emniyet mesajları alır ve emniyet ifade eden
tavırlarla karşılık verir.. kimseden ürkmez, kimseyi ürkütmez; herkesi kardeşi
gibi kucaklar.. bütün eşyaya tebessümler yağdırır; suyu, havayı ve daha değişik
nimetleri Hak’tan gelmiş birer armağan gibi yudumlar.. toprağı ve onun
yetiştirdiklerini misk ü amber gibi koklar.. bağı-bahçeyi, dağı-taşı, otu-ağacı,
gülü-çiçeği âdeta canlı varlıklarmışçasına gönül diliyle selâmlar.. rast geldiği
canlıları, bu misafirhanede refakatine tahsis edilmiş arkadaşları gibi okşar..
ve her hâliyle yeryüzüne, bir uzlaşma ve uzlaştırma çağrısı ile geldiğini ortaya
koyar.
İşte herkesi ve her şeyi o engin imanıyla bu çerçevede gören bir mü’min, her
zaman kendini bütün insanları kıskandıracak ölçüde çok buudlu bir huzur
atmosferi içinde hisseder ve imanlı yaşamanın tariflere sığmayan zevkleriyle
kendinden geçer.. evet, ne kavga ne nizâ; bütün enerjisini duyup zevkettiklerini
başkalarına da duyurma ve o derûnî hislerini herkesle paylaşma, gücü yettiği
nispette ufukların körlüğünü açarak bütün insanları bu zevk zemzemesine
ulaştırma istikametinde çırpınır durur.. ve yaşatma gayretiyle her zaman birkaç
adım yaşamanın gerisinde bulunur. O, oturur-kalkar Cenab-ı Hakk’a sonsuz bir
güven duyar ama, halkı da karşısına almaz. Evet o, bir yandan kendi izâfî gücünü
Allah’ın kudretiyle beslerken; diğer yandan da mü’minlerin himmetlerini yanına
almayı ihmal etmez.. ve kendisine karşı çıkması muhtemel bütün güçleri kendi
iktidarının birer derinliğine dönüştürerek, hiçbir şeye takılmadan yürür
uçuyormuşçasına hedefine.. imanla huzura erme, inandırıp Hakk’ın hoşnutluğunu
kazanma hedefine.
Doğrusu, fertleri bu ölçüde doygunluğa ulaşmış, birbirini seven-sayan ve
birbirine gönülden bağlı bulunan böyle bir toplum, huzura namzet bir toplumdur.
Huzura namzettir zira, artık onun fertleri arasında insanları huzursuzluğa ve
ayrılıklara sürükleyecek faktörler silinip gitmiştir. Zaten onların arasında
asalet, soy-sop, bölge, muhit farklılıkları ve imtiyazları gibi hususlar
kat’iyen söz konusu değildir. Herkesi ve her şeyi mutlak bir menşein vesayetinde
gören, kabul eden bu insanlar tam mânâsı ile birer kardeştirler. Kur’ân,
‘Mü’minler, başka değil, birbirlerinin kardeşidirler.’ derken, işte bu derin
gerçeği hatırlatır. Aynı zamanda bu, sûrî bir kardeşlik de değildir; Nebî
ifadesiyle, birbirlerine karşı sevgide, merhamette, gönülden davranmada bir
vücudun uzuvları ölçüsünde kavî bir irtibat içindedirler ve her zaman
birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de
paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar.
Evet onlar, birbirlerinin gözü-kulağı, dili-dudağı, eli-ayağı gibidirler. Bu
toplumda her fert, hayatını diğerini yaşatmaya bağlamış, onun mutluluğu adına
oturup kalkmaktadır. Dolayısıyla da, onların arasında yalnızlığa düşme ve
perişan olma kat’iyen söz konusu değildir. Birinin canı yansa hepsinin ciğeri
‘cız’ eder. Birinin sevinç şölenine herkes neş’eyle katılır. Yine, bu toplum
içinde anneler-babalar, azizler gibi ihtiram görür; çocuklarsa, saksılardaki
çiçekler gibi ihtimamla büyütülür. Eşler, ötedeki ebedî beraberlik
mülâhazasıyla, en ileri yaşlarda bile birbirlerine karşı hep ilk günün
neşvesiyle davranırlar. Ve hayatlarını hissî münasebetlerin çok çok ötesinde,
kalbî ve mantıkî bir çizgide devam ettirmeye çalışırlar. Bunlar, gözlerinin
içine yabancı bir hayal girmeyecek kadar da birbirlerine karşı vefâlıdırlar.
Aile içindeki bu âhenk geniş bir aile sayılan millet için de aynen geçerlidir;
böyle ailelerden müteşekkil bir millette herkes birbirini sever-sayar, birbirine
şefkatle bakar.. herkes için iyilik düşünür ve elinden geldiğince kötülükleri
savmaya koşar. Kimseye suizanda bulunmaz, kimseyi zan altında tutmaz.. kimsenin
ırzıyla, namusuyla, şerefiyle uğraşmaz.. tahminlere, ihtimallere binaen
insanları takibe almaz, tutuklamaz.. ve fertleri birbirlerine karşı casus olarak
kullanmaz.. ve o toplumun bir kesimi, varlığını diğer kesimi yıkmaya bağlamaz..
hele hiç kimse, bir kısım aşağı insanların işi olan komploya, yalana, tezvire,
iftiraya kat’iyen başvurmaz. Çünkü, bu huzur toplumunda her fert, insanî
değerleri korumaya ant içmişçesine, bütün olumsuzluklara karşı savaş
vaziyetindedir.. ve bu toplum, bir vicdan ve huzur toplumudur.
Sızıntı, Şubat 2000, Cilt 22, Sayı 253
İç Derinlikleriyle İnsan
Varlığın özü, usâresi insan; kâinatların fihristi ve hülâsası da insandır.
Mevcudatın merkez noktasını insan tutar; canlı-cansız diğer her nesne ise onun
çevresinde iç içe halkalar teşkil ederler. Öyle ki, Yüce Yaratıcı bir mânâda her
varlığı ona bağlamış, onu da, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadı
duyurarak kendi “câzibe-i kudsiyesi”ne. İnsan mazhariyetleri itibarıyla, bütün
varlık içinde, eşyayı, hâdiseleri ve tabiî her şeyin arkasında Kudreti Sonsuzu
söyleyen bir dil ve kâinatlar genişliğinde vüs’ate sahip bir gönüldür. Varlık
onunla yorumcusunu bulmuş, madde onun idraki sayesinde incelmiş ve mânâ
kesilmiştir. Onun eşyayı temâşâsı tamamen bir hususiyet, kâinat kitabını okuyup
yorumlaması bir imtiyaz ve her şeyi Yaratıcıya bağlaması da bir marifettir. Bu
ufku itibarıyla onun, susup murakabe yaşaması bir tefekkür, ağzını açıp
konuşması bir hikmet, her şeyi yorumlayıp ona son noktayı koyması da bir
muhabbettir.
Varlığa hükmedip tasarrufta bulunma konumunda yaratılan o, maddede mânânın bütün
hususiyetlerini ortaya çıkarıp yaratıcıya armağan eden de odur. Odur,
insan-kâinat-Allah münasebetini duyup, sezip anlayıp marifete bağlayan; odur
kendi potansiyel güç ve derinliklerinin sırrını kavrayıp damlada deryayı,
zerrede güneşleri aksettirme mazhariyeti ile meleklerin bir kadem önüne geçen.
O, yeryüzünü şereflendirmesi ile, ayağı, kendinden evvel gelenlerin başlarına
taç, onun küre-i arzda yaratılması da, bu maddî kitlenin semalara karşı kıvanç
vesilesi olmuştur. Varlık bütünüyle bir geniş derya, o, bu deryanın en kıymetli
incisi; kâinat iç içe meşherler alemi, o ise bu meşherlerin temâşâcısı; eşya ve
hâdiseler, bir dengeler armonisi, o ise bu baş döndüren ahengin hassas bir
müşahididir. Onun imana bağlı düşünce ve şuurunun aydınlığında, sessizlik içinde
ve zulmetlerle kuşatılmış görünen varlık gündüz gibi aydınlandı ve
gönüllerimizde Cennet duygusu uyaracak bir güzelliğe büründü.
O, yerkürede otağını kuracağı ana kadar melekût ufuklarında Hakkı ilan bayrağını
melekler ve ruhânîler taşıyordu; onun teşrifiyle bir başka şekilde livâlaşan o
bayrak, mülk burçlarında dalgalanmaya başladı ve göklere nispeten bu mini küre,
ötelerin ufku hâline gelerek semalara denk bir vaziyet aldı. İman onun sevinç
kaynağı, İslâm yaşam programı, marifet yol azığı, muhabbet de iç dinamiği olduğu
sürece o hep başlarda taç olageldi; tabiî zemini de onun neşrettiği nura
muhtaç.. bu, Hakk’ın ona bir ihsanıydı; sebebi de başka değil, yine O’nun has
teveccühü. Bu husûsî teveccüh onu “mevcut durumdan daha bedîi, güzeli ve
çarpıcısı olamaz” sözleri ile anlatılan bu güzellikler meşherinin en nadide gülü
ve Cennetin bir gölgesi sayılan dünyanın da biricik bülbülü olma şerefiyle
şereflendirdi.
Evet, bu iç içe galeriler mecmuası, onun için nizama tâbi tutuldu ve dizayn
edildi dense mübalağa edilmiş sayılmaz. Bu cihan o nadide güle bahçe, varlık
deryası da o inciye sadef olmak için yaratıldı denmesi de abartı değil, vak’anın
mütevaziane ifadesidir. Doğrusu, topyekün varlık, bir mânâda, insan için,
insanın emrinde ve bir tamamiyet içinde insanla yorumlanıp seslendirildiğinden,
âdeta ona bağlıdır; insan da her şeyi onun emrine musahhar kılan Yaratıcıya
muhtaç olması açısından, insan ve Allah arasında öyle sıkı bir münasebet
hissedilmektedir ki, bundan, yaratılıştan gaye insan ve onun ubûdiyeti olduğu
hemen anlaşılabilmektedir.
Aslında insanın ihtiyaçları, varlığı içine alacak kadar geniş ve ebedlere
uzanacak kadar da derindir. Her şeyden evvel o ebet için yaratılmıştır; ebede
namzettir. Arzuları, istekleri sınırsız, beklentileri de sonsuzdur. Bütün
dünyalar ona verilse açlığı giderilemez ve emelleri de sona ermez.. o,
açık-kapalı her zaman dünyanın ebediyetini temenni ettiği gibi, başka ebedi bir
yurdun mevcudiyetini de beklemektedir. Azıcık kalbinin menfezleri açık olan
herkes, Cenneti ve Cennet bütün ihtişam ve güzellikleri ile Cemâl’inin küçük bir
gölgesi olan, o güzeller güzeli Yüce Yaratıcıyı görmeyi de arzu eder.
Evet, varlık ve hâdiselerin çehresindeki hakikatleri duyup sezebilen ve kâinat
içindeki konumunun farkında olan herkes yoldadır ve aynı zamanda o kendine karşı
kadirşinas, Rabbisine karşı da saygıya açık demektir. Varlık içinde, bulunduğu
konumun şuurunda olmayana gelince, onun ne kendine karşı ne de Rabbine karşı
saygısının olduğu söylenemez; saygısının olması bir yana, böyle biri hakiki
manasıyla Rabbini bilemez; bilse de ululuğu ölçüsünde ona tazimde bulunamaz.
Hakiki insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip
değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip
değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibarıyla meleklerden dahi ulvi
sayılan insanın, “Kel en’ami bel hüm adall” fehvasınca, en sefil varlıklardan
daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.
Evet, umûmi mânâda iman unvanıyla ifade edilen bu nispet, büyük bir
mütefekkirimizin ifadesiyle, insanı insan, hatta sultan yapan bir payedir. Böyle
bir nispetin bulunmayışının diğer adı olan küfür ise, onu, canavar bir hayvan
hâline getirir ki, bu türden fertlerin teşkil ettikleri toplumlarda, büyük
ölçüde, kinler, hiddetler, şehvetler, hırslar, yalanlar, riyalar, kıskançlıklar,
aldatmalar, komplolar hükümfermâdır ve herkes âdeta birbirinin kurdudur. Zaten,
bu kabil fena huylara yenik düşmüş yığınlara da kat’iyen millet ve toplum
denemez; dense dense bunlara şuursuz kalabalıklar denir. Diyojen güpe gündüz,
elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal bu kabil yığınlara karşı
tenbih ya da tepkisini ortaya koyuyordu. Aynı mülâhazayı bir başka zaviyeden
değerlendiren “Düşünceler” yazarı Mark Orel: “Her sabah insanların içine
girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde birtakım
yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden ya da onlar tarafından
ısırılmadan akşam edebilirsem mutlu sayılırım” der. Bu tesbite, büyük kadın
Râbia Adeviye’nin yaklaşımı ise daha ciddi ve daha sertçedir: “Ben sokaklar da
pek insan görmüyorum; gördüğüm, dükkanlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman
zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım bir
insan gördüm ve ona göre kapandım.” Bu mülâhaza sahiplerinden hiçbirinin, bu
şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin
olmadığı açıktır.
Bu kabil mülâhazalarda, daha ziyade mahiyetindeki insani değerleri, birer
sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir.
Eğer insanlar, sık sık şemâillerini yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret
çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını
gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye’nin ve Mark Orel’in gördüğü şekilde
müşahade edilmeleri ihtimalden uzak değildir.
Bazen de, bu insanlar arasında, dışı muntazam, içi oldukça perişan ve derbeder
kimselerle de karşılaşırız ki, bunlar da ayrı bir türü temsil ederler. Bir
düşünür bunları, caddeye bakan yanı ve arka tarafı birbirinden farklı binalara
benzetir. Bu binaların ana yola bakan cepheleri temiz, güzel, görkemli ve göz
alıcıdır; ama, arka tarafları kirli, perişan, bakımsız ve tiksindiricidir. Cadde
tarafından baktığımızda ona “iyi” der ve değerler üstü değer veririz. Arka
tarafını gördüğümüzde de biraz önce göklere çıkardığımız bu binayı yerin dibine
batırırız. İnsanlar içinde de böyleleri vardır; onları tek yanlarıyla ele
aldığımızda hep yanılırız; yanılır da bazen göklere çıkardığımız birisi için bir
müddet sonra arz üzerinde bile yer bulamamanın darlığına düşeriz. Aslında her
zaman iyi kabul ettiğimiz kimselerin çok fena yanları, fena saydıklarımızın da
çok iyi tarafları bulunabilir. Önemli olan onu, olduğu gibi görüp, iyi
yanlarıyla bir yere oturturken, arka cephesini de mahiyetine uygun hâle getirme
gayreti içinde bulunmamızdır.
İnsanoğlu kendi sıfat ve tavırlarının çocuğudur. Onun iyi veya kötü
vasıflarından hangisi galebe çalarsa o da, o türden vasıf ve davranışlar
göstermeye başlar. Bazen canavar duygulu bir insan hâline gelir; öz kardeşini
bile dişler.. bazen ay yüzlü bir Yusuf’a dönüşür, zindanları aydınlatır ve
Cennet koridorlarına çevirir. Bazen öyle melekleşir ki, ruhanileri bile gıptaya
sevk eder. Bazen de şeytanları utandıracak şirretlikler sergiler. Mevlâna:
“Bazen melekler bizim nezahet ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar
küstahlığımızdan ürperirler” derken, zannediyorum, insanoğlunda birbirinden çok
uzak bu iki yakanın, aynı zamanda ne kadar iç içe olduğunu vurgulamak istemişti.
Evet insan bazen semâvîleşir ve gökler kadar bir derinliğe ulaşır; bazen de o
kadar bayağılaşır ki, yılanlara-çıyanlara rahmet okutturur. O, ne esnek ve
eksantriği geniş bir varlıktır ki, çeşitli meziyetlerinin yanında bir sürü de
rezileleri vardır; sînesinde dünya kadar güzellikleri barındırdığı aynı anda
dünyaları aşkın fenalıklara da açıktır.. iman, marifet, muhabbet, ruhanî zevkler
ona kalbi kadar yakın; insanları sevme, herkesi kucaklama, iyilik duygusu ile
oturup-kalkma, hayatını başkalarını yaşatmaya bağlama, kötülükleri iyiliklerle
savma, sevgiyi sevip ruhundaki düşmanlık duygusuna karşı her zaman savaş
vaziyetinde bulunma ona kendi ruhunun sesi-soluğu kadar sıcak; hırs, kin,
nefret, şehvet, iftira, yalan, tezvir, riya, komploculuk, çıkarcılık, bencillik,
korkaklık, şöhretpereslik.. gibi fena duygular da ona pusu kurmuş, zayıf
anlarını kollamaktadırlar. O, iyi vasıf ve olumlu davranışlarıyla kâinatların
efendisi olabilme kıvamında iken, bazen kötü duygu ve kötü tutkuların pençesine
düşerek bayağılardan bayağı bir tutsak hâline gelebilmektedir. İşte böyle bir
insan zâhiren hür görünse de, hakikatta zavallılardan zavallı bir köledir.
Aslında insan, kendi içinde sürdürdüğü savaşta -ki din buna “cihad-ı ekber”
diyor- başarılı olduğu ölçüde hür ve faziletlidir. Onun, kendi mahiyetindeki
potansiyel derinlikleri inkişaf ettirmesi ve Hak’la münasebete açık ikinci bir
tabiata ulaşması, ruhunun derinliklerinde gerçekleştirdiği bu savaşı kazanmasına
ve başı-ayakları aynı noktada birleşerek halka hâlini almışlık içinde bir tevazu
ve mahviyetle bu zaferi duymasına bağlıdır.
Afâkîlikten sıyrılıp kendi içine eğilemeyen, ruhundaki derinliklerin yanında,
mahiyetindeki çukur ve boşlukları göremeyen ve her gün kendini yeniden bir kere
daha inşa edemeyen iradesizler, hep mesafe almaktan bahisler açsalar da iç
alemlerinde sürekli yerlerinde sayar, hatta kımıldadıkça biraz daha geriye
kayarlar. Ömür boyu, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını,
ellerini-ayaklarını kendi egolarının esaretinden kurtaramamış böyleleri, hep
tutsak olarak yaşayıp tutsak olarak ölür giderler de bunun farkına bile
varamazlar. Doğrusu, hayvânî tabiatlarının esiri hâline gelmiş bu insanlar
acınacak durumdadırlar. İnsanlığını koruyup geliştirmiş olanlara karşı sevgi ve
alâka onların hakkı; berikilerine karşı gösterilecek muhabbet ve alâka da onları
fena duygu ve tutkuların esaretinden kurtarma şeklinde olmalıdır. Böyle bir
tavır, Allah’ın mükerrem olarak yarattığı insana karşı sevgi ve O’ndan ötürü
alâka duymanın ifadesidir… ve insan sevilmek için yaratılmış bir varlıktır.
Sızıntı, Ağustos 1999, Cilt 21, Sayı 247
İnanmış İnsanın Nitelikleri
Günümüzde her şeyden daha çok, Allah’a karşı vazifesini yerine getirme şuuruyla
gerilmiş mes’uliyet nesillerine ve topluma rehber olabilecek ideal insanlara
ihtiyaç var. İnsanlığı, birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğu ilhad,
cehâlet, dalâlet ve anarşi gayyalarından kurtararak, imana, irfana, istikamete
ve huzura ulaştıracak ideal rehberlere. Hemen her bunalım döneminde, dinî,
fikrî, içtimâî, iktisâdî ve ahlâkî buhranlarla kıvranan yığınlara ışık tutmuş,
insan, kâinat ve topyekün varlığı, hatta varlığın perde arkasını yeniden
yorumlamış, duygu ve düşüncelerimizdeki tıkanıklıkları açmış bu cins dimağlar
sayesinde, şimdiye kadar insanoğlu elli defa kefeni gömlek yapmış.. elli defa
eşya ve hâdiseleri yeni baştan yorumlamış.. sığ mantıklar nazarında renk atmış,
matlaşmış ve abes rengini almış varlık kitabını yeniden bütün derinlikleriyle
hem de duyarak, hissederek bir mûsıkî gibi seslendirmiş.. bir meşher gibi temâşâ
edebilmiş.. bütün eşyayı fasıl fasıl, paragraf paragraf tahlile tâbi tutup
kâinatın ruhundaki gizli hakikatleri ortaya çıkarmıştır.
Bu kutluların mazhar oldukları en önemli hususiyetleri, imanları ve bu imanları
başkalarına duyurma gayretleridir. Bu iman ve gayretleri sayesinde onlar, her
şeyi aşıp Allah’a ve gerçek huzura ulaşabileceklerine, dünyayı cennetlere
çevirip ötelerde de otağlarını firdevslere kurabileceklerine inanır ve
âkıbetlerinin zevkiyle hayatı da, hizmeti de âdeta Cennet yamaçlarında seyahat
ediyor gibi duyarlar.
Aslında, imanın derecesi ne olursa olsun, hiçbir sistem, hiçbir doktrin, hiçbir
felsefe onun insanoğlu üzerinde olumlu müessiriyetine denk bir tesir ortaya
koyamamıştır. İman, kendi çerçevesiyle bir insanın gönlüne girince, o kimsenin
kâinat, eşya ve Allah hakkındaki düşünceleri birdenbire değişir, derinleşir ve
bütün mevcudâtı bir kitabın sayfaları gibi çevirip değerlendirebilecek bir
genişliğe ulaşır. O güne kadar şöyle-böyle çevresinde görüp fakat alâka
duymadığı, hatta cansız ve mânâsız bulduğu bütün eşya birden canlanır, birer
dost, birer arkadaş şekline bürünür ve şefkatle onu kucaklarlar. Bu sımsıcak
atmosferde insan kendini, kendi kıymeti ölçüsünde duymaya başlar.. varlığın
şuurlu biricik parçası olduğunu idrak eder.. kâinatın sahife ve satırları
arasında kıvrım kıvrım uzayıp giden yolların sırrına erer.. eşyanın perde
arkasına dair esrarı sezer gibi olur.. derken, üç buutlu mekânın dar mahbesinden
kurtulur ve kendini sonsuzun enginliklerinde bulur.
Evet her mü’min, imanının derecesine göre her zaman benliğinin derinliklerinde
köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve
mekânla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki haline gelir, mekân üstü varlıkların
safına ulaşır ve meleklerden nağmeler dinler. Başlangıçta bir damla sudan,
karmakarışık gibi görünen bir bulamaçtan yaratılan bu küçük görünümlü büyük
yaratık, ruhundaki ilâhî nefhanın inkişâfına zemin hazırlanabildiği ölçüde,
inbisat eder; yere-göğe sığmayan, önü-sonu olmayan ve iki kutup arasındaki
kemmiyete denk keyfiyetlere ulaşan aşkın bir varlık haline gelir. Bizim aramızda
dolaşır, bizimle oturur kalkar; ayakları ayaklarımızı bastığımız yerde, başı da
başımızı koyduğumuz secdegâhdadır ama o, başıyla ayaklarını aynı noktada bir
araya getirdiği ve bir halka haline geldiği secdeyi kurbet yolunda bir rampa
gibi kullanır ve bir hamlede Allah’a en yakın olma ufkuna ulaşır.. ruhanîlerle
aynı semâlarda kanat çırpar ve dünyevîliği içinde uhrevîler gibi yaşar. Böyle
bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman
ferdiyetini aşar; âdeta küllîleşir ve bütün inananları kucaklar.. herkese el
uzatır.. ve topyekün varlığı en içten duygularla selâmlar. Karşılaştığı her
şeyde ve herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder ve
sesler dinler.. her zaman değişik bir frekansta göklerin “hay-huy”u ile
murakabeye dalar; meleklerin kanat seslerini duyar gibi olur.. yıldırımların
ürperten tarrakalarından kuşların inşirah veren nağmelerine, denizlerin
mehâbetli dalgalarından ırmakların sonsuzluk duyguları uyaran çağıltılarına,
tenha ormanların büyülü iniltilerinden göklere başkaldırmış gibi duran
şâhikaların heybetli edâlarına, yemyeşil tepeleri her zaman okşayıp geçen
sihirli meltemlerden, bağlardan, bahçelerden taşıp her tarafa yayılan baygın
râyihalara kadar çok geniş bir güzellikler atlasını görür, duyar, dinler ve
“meğer hayat buymuş” der bütün eşya ile, eşyanın ruha benzeyen mânâsıyla o da
gürler; soluklarını, dualarla, tesbihlerle gerçek değerlerine ulaştırmaya
çalışır. Her zaman başı yerde, gözü bir nigâh-ı âşina beklentisiyle hep
kendisine açılacağı ümidini taşıdığı kapının aralığında; ümitle gözlerini
açar-kapar.. iştiyakla kapının arkasını kollar.. gaybetin ve gurbetin savulup
gideceğini, huzurun ve kurbetin bir sekine gibi gelip ruhunu saracağı eşref
saatleri bekler.. ruhundaki vuslat arzusuna cevaplar bulmaya çalışır.. bazen hep
uçarak, bazen de yerlerde sekerek, herkesle ve her şeyle içli dışlı O’na doğru
koşar durur. Her konakta yeni bir vuslat gölgesiyle “şeb-i arûs” yaşar.. her
dönemeçte ayrı bir hasret ateşini söndürür ve aynı anda yeni bir kıvılcımla
tutuşur, yanmaya başlar.. kim bilir, kendini günde kaç defa “üns” esintileriyle
kuşatılmış bulur ve kaç defa bu vâridâtı duymayanların yalnızlıkları ve acıklı
halleri karşısında burkulur.
Evet, bu ölçüde enginleşmiş ufuklu bir ruh, her zaman kendini yepyeni âlemlere
açılma rampalarında, olabildiğine gerilimli ve insanî normları aşkın bir azim ve
kararlılık içinde duyar.. sahip olduğu iman ve o imanın arkasındaki kuvvet
sayesinde daha ne mazhariyetlere ereceğini ve ne başarılara imza atacağını
düşünür.. ufku açık, önü açık, iradesi hür ve gönlü huzur içinde yorgunluğunu
hissetmeden koşar durur. Uğradığı her konakta, kendisine ve çevresine alâkası
daha bir artar ve derinleşir. Tam farkına varır veya varamaz; ama ruhunu
dinlediğinde, sürekli kendini, bitmeyen, tükenmeyen bir huzur sath-ı mâilinde
görür; başkaları için söz konusu olan onca gurbet ve yalnızlık sâikine rağmen o,
kat’iyen yol yalnızlığı ve gurbet yaşamaz; yaşamaz, çünkü nereden geldiğini,
niçin geldiğini, nereye sevk edildiğini bilir ve dünyadaki bütün toplanmaların,
dağılmaların farkında, gâyesi ve hedefi belli bir kulvarda koştuğunun da
şuurundadır; ne yol meşakkatini duyar ne de başkalarının yaşadığı korkuları,
endişeleri ve ızdırapları yaşar. Allah’a güvenir, ümitle şahlanır ve mutlu
yarınların masmavi hülyalarıyla zirveye ulaşma neşvesini yudumlar durur.
Evet, bu engin iman kahramanları, imanlarının derinlikleri ölçüsünde bir yandan,
âlemin düşe-kalka yürüdüğü yollarda, Cennet yamaçlarında tenezzühe çıkmışçasına
huzur soluklayarak yol alırlar, diğer yandan da Hak’la irtibatları sayesinde,
bütün kâinatlara meydan okuyabilir, her şeyin üstesinden gelebilir; kıyametler
kopsa bile endişeye kapılmaz ve karşılarına cehennemler çıksa da korkup geriye
durmazlar. Başlarını her zaman dimdik tutar ve Allah’tan başkası karşısında
kat’iyen eğilmezler. Kimseden çekinmez, kimseden bir şey beklemez ve hiç
kimsenin minneti altına girmezler. Kazandıkları ve başarıdan başarıya koştukları
zaman, bir taraftan imtihan geçiriyor olma endişesiyle tir tir titrer; diğer
taraftan da şükran hisleriyle iki büklüm olur ve sevinç gözyaşlarıyla
boşalırlar. Kaybettikleri zaman sabretmesini bilir, azimle gerilir ve bilenmiş
bir irade ile “yeni baştan” der yola koyulurlar. Ne nimetler karşısında
küstahlaşır ve nankörlük ederler ne de mahrumiyetlere dûçâr olduklarında ye’se
düşerler.
İnsanlarla muamelelerinde peygamberâne bir kalb taşır; herkesi sever, her şeyi
kucaklar; başkalarının kusurlarını görmezlikten geldikleri aynı anda,
kendilerini en küçük hataları karşısında bile sorgulayabilirler;
çevrelerindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil, öfkelendikleri
zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi geçinmesini bilirler.
Aslında İslâm da, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine,
nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten
sürekli Allah’a doğru yürüyor olma şuurunda bulunanların başka türlü olmaları da
her halde düşünülemez.. başka türlü davranmaları, düşünmeleri bir yana, onlar
oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde
bulunur, ruhlarındaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, gayza, nefrete karşı da
bitmeyen bir savaş sürdürürler. Hata ve günahlarını pişmanlık hararetiyle yakar
kül eder ve günde birkaç defa, mâhiyetlerindeki kötülük duygularıyla yaka-paça
olurlar. Gönüllerinden işe başlayarak, her bucakta iyilik, güzellik fidelerinin
boy atıp gelişmesine ortam hazırlar ve Râbiatü’l-Adeviyye felsefesiyle, zehir
olsa da, herkesi ve her şeyi şeker-şerbet gibi kabul eder; üzerlerine kinle,
nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz orduları sevginin
yenilmeyen silahıyla püskürtürler.
Allah, onları sever, onlar da Allah’ı.. hemen her zaman sevmenin heyecanıyla
coşar, sevilme duygusuyla da mest ü mahmur yaşarlar. Tevazu kanatları sürekli
yerde ve gül bitirme neşvesiyle toprak olmaya teşne bulunurlar. Başkalarına
saygılı oldukları kadar onurlarına da düşkündürler; müsamaha, şefkat, mülâyemet
ve inceliklerinin bir zaaf şeklinde yorumlanmasına asla müsaade etmezler.
Gerekirse, bir an bile tereddüt etmeden hayatlarını istihkâr ederek âhirete
yürümesini de bilirler. İnançlarını yaşarken, kimsenin tenkit ve takdirlerine
kulak asmazlar; asmaz sadece ve sadece kendi düşünce atlaslarının rengini
soldurmamaya dikkat ederler; ederler, zira onlar iyi mü’minler olmaya
azmetmişlerdir.
Sızıntı, Mayıs 1999, Cilt 21, Sayı 244
İnsanı Sevmek
Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgiyle yaşar.. sevgiyle mutlu olur ve
sevgiyle çevresini mutlu eder. İnsanlık sözlüğünde sevgi bizim canımızdır; biz
birbirimizi onunla hisseder, onunla duyarız. Allah, insanları birbirine bağlama
konusunda sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru, bir zincir yaratmamıştır.
Aslında dünya, köhne bir harabeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan
sevgidir. Cinlerin, insanların sultanları; arıların, karıncaların, termitlerin
bile kraliçeleri, bu sultan ve kraliçelerin de tahtları vardır. Krallar,
kraliçeler belli yol ve belli usullerle seçilir ve gelir tahtlarına otururlar.
Kimsenin intihâbına ihtiyaç duymadan gelip gönüllerimize taht kuran bir sultan
varsa o da sevgidir. Dil-dudak, göz-kulak onun bayrağını çektikleri ölçüde birer
kıymet ifade ederler; sevgi ise kendinden kıymetlidir. Sevginin otağı sayılan
gönül onun sayesinde kıymetler üstü kıymete ulaşmıştır. Sevgi sancağının gidip
önünde dalgalandığı kaleler, kan dökülmeden fethedilmişlerdir. Sevgi
askerlerinin ulaşabildiği yerlerdeki sultanlar, muhabbet çerisinin sıradan birer
neferi hâline gelmişlerdir.
Biz, gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün
sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma
heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı
bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle
yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz. Her nefeste, bütün benliğimizde onu duyar;
soğukta onunla ısınır, sıcakta da onunla serinleriz. Bizim harb u darbimizde güm
güm sevgi davulunun sesi duyulur; sulh u sükunumuz da yine sevgi mehteriyle
şölenleşir.
Bin bir fenalığın kol gezdiği şu fevkâlade kirlenmiş dünyada, her zaman temiz
kalabilmiş bir şey varsa o sevgi, onca sararıp solan gülendam şeylerin yanında
hiç renk atmadan güzellik ve cazibesini koruyabilmiş bir dilber varsa o da yine
sevgidir. Dünyada hiçbir millet ve hiçbir toplumda ondan daha gerçek, daha
kalıcı bir şey yoktur. Onun ninniden daha yumuşak, daha sıcak sesinin
hissedildiği yerlerde bütün sesler soluklar kesilir, bütün enstrümanlar susar ve
en tatlı nağmeleriyle sessizlik murâkabesine dalarlar.
Varlık bilinip görülme fitilinin, sevgi çerağından tutuşturulması sonucu meydana
gelmiştir. Eğer Hakk’ın yaratma sevgisi olmasaydı, ne aylar, ne güneşler ne de
yıldızlar meydana gelirdi. Kâinatlar birer sevgi şiiri, yerküre de bu şiirin
kâfiyesidir. Tabiat kitabı ve eko sistemde her zaman sevginin gür solukları
duyulur. İnsanî münasebetlerde de hep onun bayrağı dalgalanır durur. İnsanlar
arasında her zaman revâcını koruyan bir akçe varsa o da sevgidir.. ve sevginin
değeri kendindendir. Sevgi, en saf altınla bile tartılsa ondan ağır gelir. Altın
da, gümüş de değişik borsa ve piyasalarda her zaman değer kaybedebilirler; ama,
sevginin kapıları her zaman bütün olumsuzluklara kapalıdır ve hiçbir haricî
müdahale onun iç ahengini bozamaz. Bugüne kadar, bütün bütün kine, nefrete,
düşmanlığa kilitlenmiş canavar ruhlardan başkası da ona karşı koymayı, onunla
savaşmayı düşünmemiştir. Bence, canavar ruhları uysallaştırmanın biricik iksiri
de yine sevgidir. Dünyevî zenginliklerin tesir alanının dışında nice problemler
vardır ki, sevginin büyülü anahtarından başka hiçbir şeyle çözülememiştir.
Zaten, dünyada hiçbir değerin, sevgiye karşı koyması ve onunla rekabet etmesi de
mümkün değildir. Altının, gümüşün, dövizin, çekin, senedin kartelleri hemen her
maratonda muhabbet fedaileri karşısında nakavt olagelmişlerdir. Evet, maddenin
patronlarının, onca gürültü, patırtı, şov ya da ihtişama rağmen gün gelmiş
sermayeleri bitmiş, pazarları sona ermiş, ocakları sönmüştür; ama, sevginin
çerağı her zaman par par yanmış ve ışık olup bütün gönüllere, ruhlara akmıştır.
Muhabbet rahlesi önünde diz çöküp ömrünü sevgi meşk etmeye adamış talihliler,
hiçbir zaman sözlüklerinde, kine, nefrete, gayza, komploya yer vermemiş ve
ölümleri pahasına da olsa düşmanlığa başvurmamışlardır; vurmazlar da. Onların
muhabbetle iki büklüm olmuş boyunları her zaman sevgiye selam durmuş ve sevgiden
başkasına kıyam etmemiştir. Hele onlar birer sevgi küheylanı gibi
şahlandıklarında, düşmanlık duygusu saklanacak in aramaya durmuş; nefret,
gayzından çatlamış; kin, öldüren bir yutkunmaya dönüşmüş ve komplo gelip
sahibinin boynuna dolanmıştır.
Bugüne kadar şeytanın en tehlikeli oyunlarını boşa çıkaran bir büyü varsa o da
sevgidir. Nebiler, firavunların, nemrutların, şeddatların gayız ve öfke
ateşlerini sevgi kevserleriyle söndürmüşlerdir. Bütün hak dostları, şirazesi
kopmuş bir kitabın eczası gibi şuraya-buraya saçılmış disiplinsiz ve âsi ruhları
sevgiyle biraraya getirmiş ve insanî münasebetler alış verişinde
buluşturmuşlardır. Sevginin gücü her zaman Hârût ve Mârût’un sihrini bozacak
kadar aşkın olmuş ve cehennem ateşini södürecek kadar da tesirli. Bu itibarla da
sevgi silahına sahip olan birinin artık bir başka silaha ihtiyaç duyacağını
sanmıyorum.. evet sevgi, namlusundan fırlamış mermi ve top güllelerini bile
tesirsiz hâle getirecek kadar güçlüdür.
İnsanın insanları sevip çevresine alâka duyması, hatta bütün varlığı şefkatle
kucaklayabilmesi, biraz da kendini bulup bilmesine, kendi mahiyetini keşfedip
Yaratıcısıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır. O, kendi derinliklerini,
kendi özündeki cevherleri duyup hissedebildiği ölçüde, aynı hususların
başkalarında da bulunduğunu düşünür, hem Yaradana nispetin hatırına hem de
mahiyetindeki cevherlere karşı kadirşinas davranma hissiyle her varlığı daha bir
farklı görür, daha bir farklı duyar ve daha bir faklı değerlendirir. Aslında
bizim birbirimizin kadrini bilip birbirimize karşı saygılı davranmamız, her
birerlerimizde meknî ve meknûz bulunan cevherlerin bilinmesiyle yakından
alâkalıdır. Peygamber beyanı olarak kitaplara geçen “Mü’min mü’minin aynasıdır”
sözünü, daha da genişleterek, “insan insanın aynasıdır” şekline getirip bu son
mülâhazayı o ifadeye bağlayabiliriz. Bunu yapabildiğimiz takdirde, hemen herkes,
kendinde mevcut olan cevherler adesesiyle, diğer insanlarda bulunan
derinlikleri, enginlikleri, zenginlikleri sezip duymasının yanında bütün bu
önemli mevhibelerin hakikî sahiplerine bağlanmasını da bilir ki, bu da, bütün
varlık aleminde görülen güzellik ve cemâl, sonra da sevgi ve alâka adına ne
varsa hepsi O’na ait demektir. Bu inceliği sezebilen bir ruh, Mevlânâ gibi:
“Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk’a gönül vermiş aşk insanlarıyız! Gel gel bize
katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber
otur… Gel birbirimizle içten konuşalım.. (gönüllerimizle sarmaş-dolaş olalım da)
kulaklardan, gözlerden gizli konuşalım.. Güller gibi dudaksız ve sessiz
gülüşelim.. Tıpkı düşünce gibi dudaksız-dilsiz görüşelim.. Mademki hepimiz
biriz, birbirimize dilsiz-dudaksız gönülden seslenelim.. Mademki ellerimiz
kenetli, gel bu hâlden bahisler açalım; El-ayak, gönül hareketlerini daha iyi
anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım..” der
ve gönül dilinden bize destanlar sunar.
Bizdeki bu duygu derinliğini, bu insanî alâka zenginliğini ne Yunan ve Latin
düşüncesinde, ne Grek ve Batı felsefesinde görmek mümkündür. İslâmî düşünce,
hemen hepimizi bir cevherin değişik tezahürleri şeklinde görür ve her
birerlerimizi bir hakikatin farklı yüzleri şeklinde mütâlâa eder. Zaten, Allah
birliği, peygamber birliği, din, dil birliği, ülke, millet birliği… gibi fasl-ı
müşterekler etrafında bir araya gelmiş insanlar -hadîsin ifadesiyle- bir vücudun
ayrı ayrı uzuvları mesabesindedir. El, ayağa rakip olamaz.. dil dudağı
ayıplayamaz.. göz kulağın kusurunu göremez.. kalb kafa ile cedelleşemez… eğer
bunların bütünü bir vücudu tamamlayan unsurlarsa, biri iki görmek gibi bu çarpık
müşahede de neyin nesi.! Dünyamızın, Cennet hâline gelmesinin ve Cennet
kapılarının ardına kadar açılmasının, açılıp bize “buyurun” edilmesinin önemli
bir vesilesi sayılan aramızdaki birliği bozmak da neden.! Birlik ve beraberlik,
Allah’ın muvaffak kılmasının bir yolu ise, bu ihtilaf ve iftirakın mânâsı da
ne!? Ne zaman, bizi birbirimizden uzaklaştıran duyguları, düşünceleri,
ruhumuzdan söküp atacak ve birbirimizi kucaklamak için yollara döküleceğiz!
Ayrı ayrı mizac ve meşrep gibi, Allah’a ulaştıran yollar da mahlûkatın solukları
sayısıncadır. Herkes ayrı bir anlayışa, ayrı bir yoruma bağlanır, ayrı bir
yoldan yürür, ayrı bir köprüden geçer; ayrı bir merdivenle yükseleceği yere
yükselir, ayrı bir helozonla ulaşacağı zirvelere ulaşır.. herkes farklı
nağmelerle coşar, farklı enstrümanlar kullanır; ama hepsi de Hakk’ı hoşnut
etmeye ve dünyayı cennetlere çevirmeye koşar. Koşma alanı bu kadar geniş ve
hedef de her yola açık ise bu hırgür de neden!? Hele bir de hasımlarımız,
aramızdaki bu ihtilaf ve düşmanlıkları aleyhimizde değerlendiriyorsa…
Konuyla alâkalı düşüncelerimi bir şairimizin şu enfes sözleriyle noktalamak
istiyorum:
“Zen merde, civan pire, keman tirine muhtaç,
Ecza-i cihan cümle birbirine muhtaç.”
Sızıntı, Eylül 1999, Cilt 21, Sayı 248
Işığın Göründüğü Ufuk
Işık, karanlıklarla savaşarak gerçek derinliğine ulaşır.. güzellik, çirkinlikler
içinde daha bir belirginleşir.. iyiler, fâikiyetlerini tam olarak ancak kötüler
arasında ortaya koyabilir; hiç olmazsa bazıları için bu böyledir.. toplum,
huzura ihtiyaç hissettiğinde onu daha iyi duyar; duyar ve onun için ölür ölür
dirilir. Rahatı, gerçek derinlikleriyle ancak meşakkat görmüşler anlayabilir;
Cenneti de sırat yaşamış, sırattan geçmiş olanlar.. karanlığın en azgın ânı
ışığın şafağını soluklar.. gündüzler, döl yatağı dönemini gecenin bağrında
geçirirler; baharlar da karın-buzun sînesinde. Sebepler bütün bütün
tesirsizleşince, ruhları Kudreti Sonsuz mülâhazası sarar; “meşakkat teysîri
celbeder” fehvâsınca, sıkışma da her zaman ferah-fezâ iklimlere açılmanın önemli
bir rıhtımıdır.
İç içe bunalımlarla sarsılıp çeşitli kaoslar fâsit dairesi içinde kıvrandığımız
şu günlerde, rahatı, huzuru daha iyi anlayabiliyor.. ışığın kadrini daha içten
takdir edebiliyor.. imanı ve Hakk’a kulluğu, o derin güzellikleriyle daha net
görebiliyor.. kaynağı iman, vicdanlarımızdaki hakikî güveni daha engin
duyabiliyor.. iyiliklere karşı arzularımızın köpürdüğünü, kötülüklere karşı da
tiksinti duyduğumuzu daha açık hissediyor ve tam bir iyilik banyosu yapmak için
kendimizi, şu aydınlık günlerin çağlayanlarına salarak son bir kez daha Ramazan
diyoruz.
Kim bilir, şimdiye kadar kaç defa Ramazan görmüş, Ramazan duymuş, Ramazan
yaşamışızdır; ama, değişik olumsuzlukların milleti çepeçevre kuşattığı,
iradelerimizin çatırdayıp azimlerimizin sarsıldığı ve gurbet içinde gurbetler
yaşadığımız böyle kasvetli bir zaman diliminde, hırpalana hırpalana tam
mazlûmlaşmanın, her gün ayrı bir saldırı karşısında buruklaşmanın hasıl ettiği
farklı bir hisle -bu biraz da kulluk insiyaklarımızdan kaynaklanıyor-
sînelerimizi Rabbimize açıp en içten duygularla sızlanıyor ve “Ey
Müsebbibü’l-esbâb, sebepler bütün bütün uçup gitti! Düşmanların cefâsı,
dostların da hâl bilmezliği acz ve zaafımıza inzimam edince yol mülâhazalarımızı
yoldakilerin hayreti sardı; bahtına düştük, bizi takılıp yollarda kalan
yalnızların talihsizliğine uğratma!” diyoruz; diyor içimizi çekiyor; mâruz
kaldığımız ızdırapları duyma ölçüsünde, ihtiyaç ve ıztırar hâliyle O’nun
kapısının tokmağına dokunuyor; böyle bir tevhid mülâhazasına iltifatlarının
ifadesi sayılan teveccühlerini, yine O’na olan itimat ve güvenlerimizle
bekliyoruz ki, bu seviyede tabiatlarımızın derinliklerinde duyarak bir başka
Ramazan yaşadığımızı hatırlamıyorum ve yaşayacağımıza da fazla ihtimal
veremiyorum.
Evet, şimdiye kadar bu mübarek ayı, değişik iltifat esintileriyle defaatle idrak
ettik ve defaatle Ramazanlaşmaya çalıştık; millet olarak şanlı günlerdeki içli
ve derin Ramazanlar.. harb u darblerin yaşandığı o tozlu-dumanlı günlerin sisli
atmosferinde, ziyâsı ve bereketiyle maytaplar gibi yanıp-sönen buruk
Ramazanlar.. maddî-mânevî iç içe yoklukların ortalığı kasıp kavurduğu hazanlı
Ramazanlar.. azimlerimizi ümitlerimize bağlayıp “Hak tecelli eyleyince her işi
âsân eder/Halk eder esbâbını bir lâhzada ihsan eder” duygularını mırıldanarak,
iftar-sahur arası gelip-gidip fevkalâdeden bir kapı aralanacağı ümidiyle hep
aktif bekleyişte bulunduğumuz canlı fakat yetim Ramazanlar… Evet, hem birbirine
benzeyen hem de benzemeyen bütün bu Ramazanlar, birer inkisâr ve burkuntu faslı
da ihtiva etmesiyle hep aynı tulû ile tüllendi ve gidip aynı gurûblara kapandı;
kapandı ve bize o hicranlı günler adına bir seher yıldızı şarkısı sunup geçti.
Şüphesiz, bugüne kadar gelip geçen hemen her Ramazan, sezilebilen veya
sezilemeyen ziyâsı, nuru ve kendine has tadıyla âdeta başlarımızın üzerinde
melek kanatlarının rikkatli sesiyle gelip geçti. Vicdanlarının derinlikleriyle
bu yumuşak sesleri duyan hüşyar gönüller, hemen her zaman bir eşref saate
koşuyor gibi, beraberinde bir ebedî doğuşun müjdesini de getiren Ramazana
yöneldi ve onu duymaya çalıştılar.
Bazen konjonktüre göre, o günlerin ve gecelerin ilham ettiği mânâlar ile, tıpkı
havada yumuşakça yüzen kuşlar gibi rahat, âhenkli, mevzun, hallerinden memnun,
aynı düzen üzerinde, belli bir ufka yürüyüş neşvesiyle, hep güzelliklere
konup-kalkarak; çevrenin isinden-pasından, içlere bulantı levsiyatından
alabildiğine uzak ve yaşadıkları hayatın daha muntazam, daha anlamlı, daha derin
bir geleceğe aktığı hissiyle dopdolu ve gergin.. bazen de, ümidin, neş’enin
sonbaharını yaşıyormuş gibi tam bir inhizam içinde; iradeleri sarsılmış,
azimleri kırılmış, beklenti ufukları daralmış, ruh atlasları renk atmış, korkunç
bir çözülme ve bir ayrışma ile sürekli bir irtifâ kaybederek, ruh ve mânâ
dinamikleri itibarıyla kendi semâlarının üveyki iken, ayaklarının altındaki
arzın sürüm sürüm talihsizleri haline gelmişlerdir.
Şimdilerde, türlü türlü baskı ve dayatmalar, tagallüpler, tahakkümler,
istibdatlar bize varlığımızı yeniden keşfetme imkânını verdi. Evet, her uzvunda
ayrı bir ağrı, ayrı bir sızı bulunan bir muzdaribin her an bütün mevcudiyetini
duyması gibi, biz de yıllardan beri yaşadığımız mağduriyet, mahkûmiyet ve
mazlûmiyetler sayesinde, sessiz ama derinden, âheste âheste fakat kararlı,
sımsıkı hak mülâhazasına bağlı, ancak hakkın da hiçbir zaman birileri tarafından
bağışlanacak bir sadaka olmadığı şuuruyla ve tam bir metafizik gerilim içinde
geleceğimiz adına yepyeni günlere kapı aralayan bir Ramazanla el eleyiz.. el
eleyiz ve meltemler gibi yumuşak, hareketsiz akan yüksek debili suların
görünüşlerindeki sessizlik ve tabiî mehâbetine denk bir kararlılıkla gözleri
gönülleri doldura doldura kendi özümüze doğru yürüyoruz. Evet, bizimle aynı
duyguyu paylaşanlar bazen, havada kanat çırpmadan duran kuşlar gibi mevzun,
kendilerinden emin, daha yüksek irtifâlara açık ve geniş intihab yelpazeleriyle;
bazen, her şeye rağmen bir kısım seçenekleri -li hikmetin- kullanmadan aktif
bekleyişleriyle; bazen de, kendilerinden beklenenin kat kat üstünde bir temkin
ve ciddiyetle hep dilbeste oldukları mefkûrelerine yürüyorlar.
Yürüyorlar oruçla, terâvihle, mâbetle meleklerin Hakk’a yürüdükleri gibi..
fevkalâde yumuşak, olabildiğine rikkatli, gözlerinde yaş, sînelerinde ürperti
bütün samimiyetleriyle yürüyorlar durmadan. Sabahlara kadar kendilerine rağmen
par par yanıp eriyen mumlar gibi, çevrelerine ışık saçıp hep karanlık
yudumlayan, yaşamayı boş verip ömürlerini yaşatmaya adayan bu kahramanlar,
ellerinde milletin mânâ ve ruhunu seslendiren enstrümanları, dillerinde
geçmişimizin özünden, usâresinden süzülüp gelmiş argümanları bize muhteşem
günlerimizi iade etme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Biz de onların bu
ulü’l-azmâne gayretlerini, bu gayretlerle yükselen zamanı, gelip geçici bir âna
sıkıştırılmış vakitçik olarak değil de; özüyle, vâridatıyla, vadettikleriyle
hiçbir zaman tam geçmeyen, bir ucu en kadîmlerden daha kadîm ve mâzinin şanlı
bir döneminde, diğer ucu da sonsuza namzet ve hâle yaslanmış birbirinden
muhteşem bütün devirleri, zaman ve mekan üstü, ruhun rasat noktasından, derin
bir temâşâ zevki içinde seyrediyor ve iman sayesinde ne olmazların olur hâle
geldiğini hayretle müşâhede ediyoruz.
Gerçeğe açık bu rüyalarda, onları çağrıştıracak sâikleri bulabilenler için, her
yeni gün kim bilir ne bilinmezlere kapılar aralar, bize ”buyurun” eder, mağmûm
gönüllerimize inşirah üfler ve bizi kendimize ve hâle takılı olmadan kurtararak
imanın, ümidin en ferah-fezâ iklimlerinde gezdirir.
Ramazan, hem en münasip bir dua, münâcât ve Hakk’a yönelme mevsimi, hem de çok
canlı bir tedâî kaynağıdır. Onun gökkuşağı gibi rengârenk atmosferinde, gönüller
her zaman buhurdanlar gibi tüter; her seher bir şehrâyin gibi tüllenir; her
koyda yüzlerce bülbül öter. Ramazanın ışıktan ikliminde her hâl, her tavır, her
duygu, her ibadet, bize sadece şanlı geçmişimizden bazı sesleri, bazı sözleri,
bazı düşünceleri, bazı mülâhazaları taşımakla kalmaz; onun sihirli atmosferinde
bazen tâ öteler ötesinden dahi neler duyar ve neler dinleriz.! Hele bu Ramazan,
bir uzun imsak döneminden sonra, asırlar boyu süregelmiş bir sessizliği yırtan
Ramazan ise… Ramazanın böyle bir aydınlık kaynağı olduğuna inanan bizler,
küçüklüğümüz ölçüsünde değil, Ramazanın büyüklüğü ve Hak rahmetinin enginliği
nispetinde onda öyle bir âhenge erer, öyle yerli yerine oturur ve öyle ufkî bir
derinliğe ereriz ki, gönlümüz Hakk’a en yakın olmanın huzurunu duyar ve bütün
benliğimiz yer yer O’nun rahmet tecellileri karşısında ra’şelerle ürperir, zaman
zaman da üns esintileriyle sarıldığımızı hisseder gibi olur;
“Ey Rab Seni bilmemek hasret, yakınlık ateş,
Sînelerde yanan kor ocaklardakine eş..
Hele aşkın hele aşkın, aşkın tam bir Cennet.!
Ne olur aşkınla dirilmeme inayet et!”
diye mırıldanır, ufkumuzla bütünlüğümüzü gözden geçirir ve içinde bulunduğumuz
havaya öyle uyarız ki, hem en saf neş’elerle coşan bir çocuk, hem de bin âhı
birden duyabilen bir hassas ruh gibi, iki kutuplu bir dünyanın merkez
noktasında, elemi zevklerine eş, endişeleri sevinçleriyle at başı, ümitleri her
zaman temkine dayalı, korkuları recâ payandalı, ikilemler içinde ama mutlaka
tevhid hedefli en engin duygularla ufuktan ufuğa koşarız; koşar ve âdeta
ruhlarımızın kubbesi çatlayıp da açıkta kalacakmışız gibi bir hisle ürpeririz.
Bazen, bu mübarek günler içinde yaşadığımız kutlu saat ve dakikalar, iç
dünyamızı öyle ifşâ eder ve sırlarımızı öyle açığa vurur ki, ifade etmeye
muktedir olamadığımız düşüncelerimizin böyle net seslendirilmesi karşısında,
sevindiğimiz aynı anda, gözün, kulağın kalbin önüne geçmiş olmasını düşünerek,
haddimizi aşmış olma mülâhazasıyla da iki büklüm oluruz.
Ramazan esintileri bazen o kadar hâle uygun, yumuşak, mûnis ve beklenenin
üstünde cereyan eder ki, gönüllerimiz çok defa tartamadığımız hislerle
dolar-taşar ve biz sırlı bir akıntıyla kendimizi cennetlere taşıyan bir köprüde
veya bir mecrada sanırız; sanırız da, bu akıntı kesilecek, bu seyahat sona
erecek; erecek de farkına varmadan rıhtımına kadar ulaştığımız bu Cennet
koridorundan dökülecekmişiz mülâhazasıyla ürpeririz. Ne var ki, arkadan hiç
beklenmedik şekilde daha derin bir tedâî ve kabaran yeni bir dalgayla, tekrar
hudutlarımızı aşarak kendimizi onun cebrî-lutfî çağlayanları içinde bulur;
hiçbir şey olmamış gibi bu enfüsî seyahat ve müşâhedeye devam ederiz. Ramazanda
hemen her gece, uzun bir yolculuğa hazırlanıyor olma çağrışımlarıyla
yataklarımızdan fırlar, bedenin arzularına bir noktada kerte vurur; dünyaya
kapalı, Dost’a açık duygularla O’na mahrem olacakmışız gibi bir hisle koşar ve
sevinçle köpüren bir hâl alırız; alırız da dört bir yandan gelip benliğimizi
saran bir kısım sihirli esintilerle gündelik düşüncelerden bütün bütün sıyrılır
ve âdeta uhrevîleşiriz. Bu türlü ahvalde çok defa eşref saatler ruhlarımıza
kendi büyülerini üfler ve gönüllerimizde Sonsuzun ateşini tutuştururlar. Böyle
anlar bize, o kadar içli, o kadar tatlı, o kadar mûnis ve o kadar yumuşak gelir
ki, böyle bir süreçte zamanın sâniyeleri, sâliseleri o kendilerine has
nefâsetleriyle ruhlarımızın derinliklerine sindikçe, bir vuslat çağına
girdiğimiz hülyalarına kapılarak varlığımızın kubbesi çatlayacakmış da öteye
geçecekmişiz gibi oluruz. Aslında, “Cânı Cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil/Ne
nizâ eyleyelim o ne senindir ne benim” mülâhazasını paylaşanlar için bu tabiî
bir vetiredir.
Bu ledünnî hisler içinde ömrün dakika ve saatleri o kadar halâvetli geçer ki,
onların üzerimizden böyle sür’atle gelip geçmelerinden âdeta rahatsızlık duyar
ve “keşke bu şirin zaman parçacıkları hiç geçmese, zaman çağlayanı bu kadar
hızla akmasa; akmasa da, iftar vaktinde yudumladığımız soğuk bir şerbeti, akıp
geçtiği her noktada duyup zevk ettiğimiz gibi bu kutlu dakikaların sâniye,
sâlise ve âşirelerini de öyle hissetsek” temennisinde bulunuruz.
Güneş her sabah bizim bu duygularımız üzerine doğar; her öğlen minarelerden
yükselen ezanlarıyla bizde bu hisleri çağrıştırır geçer; her gurûp ruhlarımıza
hem sevinç hem de hüzün kâselerini birden sunar; her gece, bir halvet büyüsüyle
gelir ve bizi bürür; bürür ve dilimizin bağını çözer, bize içimizi dökmemizi
fısıldar. Biz de bu sese, seccâdelere koşarak, hasret ve hicranlarımızı
söyleyerek, sevinçlerimizi mırıldanarak, bazen inleyerek, bazen de çığlık çığlık
seslerimizi yükselterek cevap veririz.
Böylece düşünce ufkumuzda hep aynı ruh, aynı mânâ ve sürekli O’nunla irtibat
yollarını araştıra araştıra bir koca ay, “gitme” deyip yalvarmamıza rağmen
çeker-gider; çeker-gider ama, onun hilâlinin gurûba kapanmasını müteâkip de,
güneşler gibi ufkumuzu aydınlatan bayramla yüz yüze geliriz.
Sızıntı, Ocak 1999, Cilt 20, Sayı 240
İslâm’ın Büyüsü
Yeryüzündeki insanlık macerası, İslâm’la hedefine ulaşmış ve evrensel bir
kurtuluş mesajı olarak yerine oturmuştur. Var olduğu günden beri yaratılış
muamması karşısında sürekli didine-çabalaya iki büklüm olmuş felsefe, ancak
İslâm’ın ortaya attığı değişik düşünce sistemleri sayesinde belini
doğrultabilmiş ve bir kısım olumlu şeyler mırıldanmaya başlamıştır. Arz ve
semadaki devasâ cisimler, vahyin onların çehrelerine saçtığı nurlarla
karmakarışık birer kozmik unsur olmaktan çıkarak, temaşâ edilen meşherlere,
okunan kitaplara ve baş döndüren armonilere dönüşmüşlerdir; dönüşmüş ve kendi
hikmetleri çerçevesinde, tabiatlarının maverâsını haykıran talâkatlı birer lisan
hâline gelmişlerdir. İslâm’ın Hızır çeşmesi gibi sürekli fışkırıp duran
kaynağından bir yudumcuk olsun nasibini alabilen bahtiyar gönüller, ebedî var
olmanın zevkini duymuş ve büyük ölçüde tabiatlarından kaynaklanan yalnızlık ve
ümitsizlikten kurtulmuşlardır.
İslâm’ı kendi orijiniyle duyup yaşayanlar, gönül dünyalarında birer Cennet
kurmuş ve hayatlarını Firdevs’tekiler gibi zevk etmeğe başlamışlardır. Onu
kendine has çerçevesiyle duyup yorumlayanlar bir yana, bir kerecik olsun onun
gölgesiyle tanışanlar bile, yok olma endişelerinden ve yalancı va’dlerin
karanlık labirentlerinden kurtularak, muvakkat dahi olsa rahat bir nefes
alabilmişlerdir. İslâm’ın, ona inananlar için önünü açtığı bir düşünce ve
va’dettiği hayat seviyesinin ötesinde bir yaşama biçimi varsa o da, mü’minlerin
Cennet’teki hayatları olmalıdır. Yaratıcı Kudret, tâ ötelerin en son noktasına
kadar onun yoluna su serpmiş ve İlâhî İrade ona, dünya-ukbâ Süleymanlık mührünü
vermiştir. İşte bu sayededir ki, sultanlar adalet soluklamaya başlamış, kuvvet
hakkın hâmîsi hâline gelmiş, ilmin önü sonuna kadar açılmış, hür düşüncenin
boynunda zincirler paramparça olmuş, şeytanlar, boynuzlarını atıp mâbede koşmuş;
melikler, zulüm ve ceberuttan vazgeçerek, melekleşme yoluna girmişlerdir.
İslâm’ın rûhundan fışkıran hikmet sayesinde -buna İslâm felsefesi de denilebilir
-genel düşüncenin rengi değişmiş; yeryüzü aydınlık bir atlas hâline gelmiş;
varlık ve hâdiseler âdeta, talâkatlı bir hatibe, âteş-zebân birer vaize
dönüşmüş; toprak, herkesi ve her şeyi şefkatle bağrına basan bir anne hâlini
almış; sular, aşk ve vuslat çağıltılarıyla gönüllerimize sonsuzun nağmelerini
duyurmaya başlamış; dağlar o mehîb hâlleriyle, ovalar obalar o mütevazı
tavırlarıyla, fizikî yapılarını aşkın bir derinliğin sesi-soluğu olmuş;
bağlar-bahçeler, rengârenk edâlarıyla bize tebessümler yağdırmaya durmuş;
güller-çiçekler, cömertçe gözlerimize, gönüllerimize güzelliklerin en
nefislerini sunarak başlarımızı döndürmüş, bakışlarımızı bulandırmış;
ruhlarımıza var olmanın en engin zevklerini yaşatarak, Hakk’a teslim olmuş
bahtiyarlara mutluluğun en enfesini duyurmuşlardır.
İslâm’ın insanlığa Yaradan’ın en büyük armağanı olduğunu idrak edemeyen
talihsizler -bu, bazen ona karşı bir ön yargıdan, bazen de Müslüman görünenlerin
tutarsızlığından ve kötü örnek olmalarından kaynaklanabilir- onun sunduğu mesajı
anlayamaz, va’dettiklerini duyup hissedemezler. Hatta bazen, böylelerinin onun
etrafında dönüp dolaşmaları bile bu olumsuz neticeyi değiştirmez; çok
yakındırlar ama, uzaklardan daha uzak sayılabilirler. Hep ona bakar dururlar
ama, bakışlarında dalgındırlar, asla onu anlayamazlar. Yakınlık onlar için
uzaklık vesilesi olmuştur; görmek de hissetmemeğe sebep.. neylersin, tabiat
bu..! Diken, gülün yanında olsa da yine dikendir ve batar; saksağan, gül
bahçelerinde bülbüllerle yan yana bulunsa da, hep kendini kendi sesiyle ifade
eder. Işığa lânet okuyanların sayısı hiç de az değildir.. nizamla savaşanları
yer yer hepimiz gördük.. gül kokusundan içi bulanıp yere yıkılan birini her
hatırladığımda içim bulanır.. hasılı herkes, kendi karakterinin gereğini
sergiler vesselâm…
İslâm’ı tanıyan ve duyan bir aydınlık ruh, bütün eşyada sonsuzun çağrısını duyar
ve ebed neşvesiyle coşar.. onun âsûde iklimine adım atan ayaklar baş olur;
alınlarla parmak uçlarının birleşik noktası sayılan secdede mehafet ve mehabetle
yüz yere süren bu çehreler, günde birkaç defa meleklerle atbaşı hâline gelir.
İslâm’a teslim olmamış başlardaki taçlar iğreti ve emanet, onun referansını
almayan söz ve beyanlar ise üstûreden farksızdır.. onunla beslenmeyenlerin
gönülleri boş, talihleri de karanlıktır; bunlar, zaman zaman parlayıp, bazı
gözleri kamaştırsalar da, uzun süre parlak kalmaları ve hele çevrelerini
aydınlatmaları asla söz konusu değildir. Bütün zamanları kucaklayabilmek ve
sürekli renk atmadan kalabilmek aşkınlığa bağlıdır. Zamanı ve mekânı aşamayan
sözler, düşünceler, sistemler, er-geç miatlarını doldurur ve hazan yemiş
yapraklar gibi savrulur giderler; tabiî, sahiplerinin ad ve unvanlarını da
beraber alır götürürler.
İslâm, hem sabittir, hem de değişken ve gelişken; o, kökleri yerin
derinliklerinde ve hiçbir fırtına ile devrilmeyecek kadar sağlam, dalları da
dört bir yana açılmış ve her mevsim yeni yeni meyveler va’deden bir ağaç
gibidir. Meyve verdikçe kızarır ve her kızarışında yeni bir çağı âbâd eder.
Dünyevî-uhrevî lezzetlerin özü-üsaresi onda, ebedî var olmanın sihri de ondadır.
Onun âleme sunduğu ışık karşısında güneş bir kıvılcım gibi kalır ve gönüllerde
çimlendirdiği mânâ bahçelerinin yanında İrem Bağları yalancı masallara dönüşür..
akıl, mantık ve hislerimize sunduğu enginlik karşısında koskoca kâinatlar dar
bir koridor hâlini alır.
İslâm’ın insan düşüncesine armağan ettiği o taptaze sözler, düşünceler, ışıklar,
bütünüyle semâvîdir; hiçbiri başka kaynaktan alınmamış, başka fikirlerden
beslenmemiş, yabancı ışıklarla başkalaştırılmamış, başka cereyanlarla
bulandırılmamış ve fitili, başka çerağlardan tutuşturulmamıştır; aksine, ondaki
her ziya, her bereket, her güzellik, her zevk, gökler ötesi âlemlerin el
değmemiş turfanda semerelerindendir. Eğer hasımlarının husûmeti ve ön yargıları,
dostlarının da cehalet ve vefasızlığı olmasaydı, bugün topyekün insanlık onun
sunduğu semavî sofraların çevresinde birleşip birbirleriyle el sıkışacaklardı.
Düşmanlar, inada kilitlendi, dostlar, onun ufkunu kirletti; o da bizi o semavî
vâridâtından etti; etti ve sadefinin içine saklanan inci gibi gidip mahfazasına
gizlendi.
Güneş, ona teveccüh edenlerle ziya alış verişi yapar; çiçekler, göz kırpmadan
güneşe bakabildikleri sürece renk renk urbalara bürünür ve salınırlar. Ağaçlar,
su ile, toprak ile, hava ile temaslarını sürdürdükleri müddetçe canlı ve
revnakdar kalabilirler.. her şey, ama her şey, teveccühü ölçüsünde teveccühle
şereflendirilir ve eğilimlerine göre mükâfatlandırılır. Gönüller İslâm’a kulak
vermeyince o da sesini duyurmaz; davranış ve temsil sözü derinleştirmeyince,
onun da sesi kısılır ve kat’iyen ruhlarda teveccüh uyaramaz. Söz, temsil
kanatlarıyla uçurulabildiği ölçüde gönüllerde heyecan uyarır ve bütün
enginlikleri aşarak gider her istidâda ulaşır. Sîneleri her zaman saygıyla İslâm
diye çarpanlar, oturup kalkıp onun heyecanıyla yaşayanlar, kendi gönülleri de
dahil, ne kalebentler aşmış, ne beldeler fethetmiş ve ne vicdan medeniyetleri
kurmuşlardır.!
Bizler, birkaç düzine yıkık-dökük ruh, gözümüz gönlümüz İslâm’ladır; ölürsek,
onun kolları arasında ölmek isteriz; yaşarsak, sadece onun ikliminde yaşamayı
düşünürüz. Bizim yaşama enerji ve hararetimiz ondan, yaşama aşk ve şevkimiz de
ondandır. Zira, her şeyin yıkılıp gittiği ve unutulup hafızalardan silindiği şu
fânî âlemde, sarsılmayan ve hep yerinde duran, onca sararıp giden değerlere
karşılık renk atmadan sürekli taptaze kalan sadece odur. Onun bayrağının kendi
renkleriyle dalgalandığı her yerde huzur ve emniyet solukları duyulur. Onun
hutbesinin okunduğu iklimlerde evrensel insanî değerler teminat altında sayılır.
O, göklerdeki nizamın yerde bir iz düşümü, melekler arasındaki ahengin de
cismaniyet âleminde renkli bir fotoğrafıdır. Onun ritmiyle oturup kalkanlar,
kâinattaki umûmî ahenge de uymuş sayılırlar; sayılır ve eşya ve hâdiselerle
müsademeden kurtulurlar.
O, en taze sözlerle, som altın gibi cevherlerden örülmüş öyle bir danteladır ki,
nizam adına ne atkılarındaki resanete ulaşmak, ne de nakışlarındaki zerafeti
yakalamak kabildir. Onda gökler ve gökler ötesi âlemlerin ahengini,
nabızlarımızın atışı ve kalblerimizin ritmiyle birden duyar ve dinleriz; sırrı
ona intisabda, kalbimizin vüs’atini göklerin derinliklerinden daha engin bulur
ve haşyetle ürpeririz. Hiçbir rûhî sistem, hiçbir cereyan, hiçbir felsefe, onun
ruhlara verdiği derinlik, sıcaklık ve yumuşaklığı veremez. Ruh-beden,
madde-mânâ, dünya-ukbâ mutluluğunu Allah ona bağlamış ve onun yedeğine
vermiştir.
Vicdanın dilini dinlemeyenler, onu anlayamazlar.. gönül gözleriyle bakmayanlar,
onu kendi orijiniyle göremezler.. Gazâlî’nin ifadesiyle, “akl-ı maâş, akl-ı
meâd’e dönüşmez” ve Mevlânâ’nın deyişiyle, “akl-ı türâbî, akl-ı semâvîye inkılâp
etmezse”, en yüksek mantıklar bile mantıksızlığa düşmekten kurtulamazlar.
İnsanlık, var olduğu günden beri hep akıl ve kalb zıtlaşmalarının gürültüleriyle
yaşadı. Şimdilerde olsun, eğer yeni bir “şeb-i arûs”la akıl ile kalbin
izdivacını gerçekleştiremezsek, daha uzun süre bu iç çelişki devam edeceğe
benzer.
Sızıntı, Haziran 1999, Cilt 21, Sayı 245
Kaos içindeki ışık
İçinde bulunduğumuz çağ, vadettiği müspet ve güzel şeylerin yanında, bizim için
hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla
tanışırken, henüz kalbî, ruhî, fikrî ve ilmî hazırlığını tamamlayamamış
milletler, âdeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından
hançerlenen aşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki
büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hâli bütün bütün yürekler
acısıdır.
Evet o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın,
hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve âdeta
bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine
yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu
şeâmetli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım”
mülâhazasıyla “bir daha, bir daha…” dediği gibi, her şeyi çar-çur etme ruh
hâletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere
kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep
kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan
rekortmeni hâline geldi.
Vaktiyle hep ötelere yönelip semâvîlik arayan başlar, dualarla göklere doğru
kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için
yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen
sergerdanlar hâline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme
rampaları sayılan mâbed, rûhânîliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti
merasimlerle karartılarak, mânâ ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok
mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergaha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap
gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temâşâ edildiği ve bir laboratuar gibi her
şeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların
kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü.. tabiat
yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir cehenneme
çevrildi. Mâbedle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı
olamayan, dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller,
kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli
aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibarıyla günümüzün nesilleri, bütün bütün
ebedîliği temâşâ etme istidât ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz,
mâzisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını
yaşamakta.
Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik,
ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para,
şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka
türlü olmalarını beklemek de herhalde hayâl olurdu. Hayatla böyle bir ortamda
tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhî derinliklerine kapalı insanlar, beden
ve cismâniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insanî isteklere cevap
vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, heva ve heveslerine
teslim oldular.
Bu arada İslâm ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve
diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü”
aramaları, mübârek dinimizin semâvîliğini bütün bütün kararttı ve mütehayyir
kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların
insiyaklarını başka arayışlara sevketti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve
palalarla kalblere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini
politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün
değiştirdiler.
Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında
bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve
saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği
gibi göstererek bir mânâda mesâvî-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen
hüdâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini heva ve hevesleriyle
besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi.
Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve
tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş
otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı,
gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira
çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefânın, imanı takdirin ve insana
saygının bulunmadığı bu bulanık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet
böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhûdedir.
Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve
dilediğinde gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden
çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye
sâhip bulunan bir kısım medya ise, âdeta bu bin bir menfîliğe tuz-biber
olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes
bu devvâr u gaddârın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O,
elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel
gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor..
bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp
insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek
dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyor.
Bunca mesâvînin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha
çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri,
kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki,
bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı
şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının
renginde.. ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nispetinde.. ve milletin
geleceği adına plân ve projelerine gelince, kafaları ve himmetleriyle mebsûten
mütenâsip (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların
da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.
İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyâkı ve
kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü
değerlere taşıma, varlığa rûhanîlerin soluklarından ses katma, herkese
meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne
kadar kâbusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalamış yığınlardan ayrılarak
kendi ruhlarının âbidesini inşâ etmekteler. Çehrelerinde evliyâ, asfiyâ ve
enbiyânın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere
mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir
yanda tarihin bin senelik ruh ve mânâsını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir
hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri
bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı
felç eden cehâlet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp,
rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbâlimize
akan hâdiselerin cereyânını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.
Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları
ölçüde, İlâhî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semâvîleşme yollarını
açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek
duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma
noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının
derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen her şeyin çok
önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.
Sızıntı, Mart 1997, Cilt 19, Sayı 218
Kaos ve İnancın Sihirli Dünyası
Günümüzde herkes öfkeye programlanmış gibi kin solukluyor, nefretle yutkunuyor;
sabit ve kararlı bir ihtirasla hasım saydığı herkese lânetler yağdırıyor..
gazete sayfalarına akan mürekkepler, televizyon ekranlarında şekillenen
sûretler, radyolarda tınlayıp duran elektromanyetik dalgalar, dağdere, ova-oba
her yerde birer şeâmet çığlığı gibi kulaklarımızı tırmalıyor, birer ürperten
fotoğraf gibi gözlerimize çarpıyor ve gönüllerimizde cerihalar açıyor. Her gün,
her gece duyup irkildiğimiz bunca gayız destanı ve bunca şeâmet çığlığının
içlerimizi bulandırmasına karşılık çare arayanların sayısı yok denecek kadar az;
onların düşünceleri de dönüp dolaşıyor, paraya, maddî refaha ve ikbâle
bağlanıyor. “… duygular süflî, emeller hâr/Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı
istihkâr” (Âkif). Böyle bulanık bir bakış zâviyesi açısından pek az bir kesim
müstesnâ millî olanın olmayandan, kapitalizmin komünizmden, onun da
liberalizmden farkı yok.. hayatı, yeme-içme, uzanıp yatma ve kazanıp keyif çatma
telâkkisine bağlamış kimselerle, fıtratın değişmez sınırlarının mutlak mahkûmu
diğer canlılar arasındaki mesafe her gün biraz daha daralmakta, iki yaka
arasındaki temel farklar bir bir kaybolup gitmekte ve insanoğlu kendine rağmen
yeni güzergâhlar aramakta.
Dinin, diyânetin, ahlâkın, hür düşüncenin, bize ait esprisiyle san’at
telâkkisinin hafife alındığı; gücün, kuvvetin azgınlaşıp sınır tanımaz hâle
geldiği; hislerin, heveslerin fikir sûretine büründüğü ve bu yalancı
düşüncelerin zorla başkalarına kabul ettirilmeye çalışıldığı… böyle korkunç bir
taassubun iç dramını anlamada zorlandığımı itiraf etmeliyim. Aydınlanmanın bir
hayli yaygınlaştığı, entelektüelizmin tiz perdeden seslendirildiği günümüzde,
nur ile zulmet, ilim ile cehalet arasında bulunması beklenen uzaklığın aksine,
ikisinin de aynı noktada birleşmeleri bize karanlık bir terkibi gösteriyor ve
ciddi bir problemin var olduğunu haykırıyor. Böyle bir çelişki de bizde, bazı
kimselerin hissî iradelerinin, aklî ve mantıkî iradelerinin çok çok önünde
bulunduğu hissini uyarıyor.
İşte bu ölçüde zıtların iç içe girdiği, toplumun değişik kesimlerinde üst üste
kaosların yaşandığı, farklı mahreçli karanlık oyunların dünyanın çehresini
kararttığı, bütünüyle yerin altının üstüne hükmetmeye başladığı, polemik ve
diyalektiğin olabildiğine revaç bulduğu, bilhassa medya vasıtasıyla dedikodunun
en mergûb bir metâ gibi hüsnükabul gördüğü, herkesin birbirinin kurdu hâline
geldiği, birlik ruhunun sarsırılp her tarafı karakura gibi hiziplerin sardığı,
ümitlerin yıkılıp iradelerin felç olduğu, ruhların ihtiraslara yenik düştüğü
böyle karanlık bir dönemde, kendi mânevî âlemimize yönelerek kendi iç dünyamızı
dinlemeye, cismâniyetin karanlık atmosferinden sıyrılıp kalbî ve rûhî hayatın
büyülü atmosferine açılmaya şiddetle ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.
Âhesterevlik etmeyip bir an evvel kendine dönebilenler kendi iç dünyalarının
büyü ve füsûnunu duyacak; dönemeyip ârâfta veya kendilerine göre öbür kıyıda
kalan talihsizler ise, bugüne kadar sürdürdükleri kini, nefreti, iftirayı,
tezvîri, aşağılamayı, iftirak ve ihtilafı devam ettirip, güneşlerin kol gezdiği
ve gezeceği iklimlerde bile karanlık şeyler düşleyecek, karanlık düşüncelerle
homurdanacak, kendilerine hep karanlık izbeler arayacak ve karanlıklarla oturup
kalkacaklardır.
Keşke, her tarafa ışığın sağanak sağanak yağdığı yaşadığımız mübarek gün ve
gecelerin feyzini onlar da duyabilselerdi.. keşke onlar da, ilhadı, ateizmi,
fitneyi, fesadı sînelerinden söküp atarak, kim olursa olsun, herkesin anlayışına
ve herkesin özel konumuna saygılı olabilselerdi! Belki bir gün bu beklentiler
gerçekleşecektir; ama, bir zamanlar oturup kalkmış materyalizm soluklamış,
inkâr-ı ulûhiyetle köpürüp durmuş, yer yer gidip anarşizm ve nihilizm
bataklıklarına saplanmış, Allah, peygamber, din ve diyânet düşmanları bu
dirilten havayı hiçbir zaman soluklayamayacaklardır. Ah ne olurdu ya Rab, keşke
kendini onlara da duyurup gönül dillerinin bağını çözüverseydin..!
Her millet ve her toplumda ilhada açık insanlar vardır ve yer yer bunların gemi
azıya aldıkları da çok görülmüştür. Ama, bir başka millet veya toplumun, bu
kabil boşlukları ve zaafları ölçüsünde, bizde olduğu kadar güçlü sığınakları
olmamıştır. Evet, onların da yumuşatan düşünceleri, uzlaştıran inançları,
sevinçle köpüren günleri-geceleri, bayramları-seyranları vardır; ama, bu günler,
bu geceler, bu bayramlar, bu seyranlar lâhûtîlik adına bomboş, neş’e ve sevinç
adına bir parlayıp bir sönen havaî fişekler gibi gelip geçici, ruhânî zevkler
adına da hiçbir şey vadetmeyecek ölçüde muvakkat ve cismânîdir. Evet, onların
dünyasında ne Allah’la münasebetin mehâfet ve mehâbeti duyulur ne de ruhun zaman
ve mekan üstülüğü hissedilir; her şey yalancı ve muvakkat bir sevinçle başlar,
çılgınca bir nefsânîlik içinde cereyan eder; sonra da elemli birer hatıra,
esefli birer rüya ve yıkık birer hülyâya inkılâp eder gider.
Bizim, Allah’la sımsıkı olma esasına dayalı mânevî atmosferimizde her ses, her
söz, her davranış bir ninni gibi duyulur, bir mûsıkî gibi dinlenir ve bir yağmur
gibi başımızdan aşağı boşalır; boşalır da, sırılsıklam oluruz onun vâridâtıyla.
Belli zaman ve eşref saatleri îmâ ediyor gibi her gece hilâlin ayrı bir kalıba
girmesi, her gün güneşin ayrı matlaa kayması, duygularımızı, düşüncelerimizi
yeni bir zaman dilimine uyararak, hayallerimizi sürekli arkasından koşturup bize
kevserler gibi hatıralar sunar. Gözlerimizin önünde, geçmiş, bütün o büyüleyici
renkleriyle tüllenir, ümitlerimizin zirvelerinde mutlu gelecek kucak açar, bizi
beklemeye durur ve hâlin dar mahbesinden kurtulan bizler dünü-bugünü-yarını
katlayarak iç içe yaşar, âdetâ melekler gibi zaman üstü olmanın bütün hazlarını
birden duyarız. Bizimle aynı memeden süt emmeyenlerin, aynı duygu ve düşünceyi
paylaşmayanlar, ne şimdilerde içinde mest u mahmur olduğumuz o lâhûtî
derinlikleri ne de kevserler gibi yudumladığımız zevk u neşveyi duyup anlamaları
mümkün değildir.
Bu coğrafyanın talihli fakat biraz mağdur, bahtiyar ama zulme uğramış büyük
milleti olan bizler, inancımız, düşünce ufkumuz ve millî üslûbumuz, başka
milletlerde olmayacak ölçüde, millî ruh potasında şekillene şekillene, işlene
işlene öyle incelmiş, öyle zarifleşmiş ve öyle evrensel değerlerle bezenmiştir
ki, fazla değil, birkaç celse bile bizimle oturup kalkanlar bu farklılığı hemen
anlayabilirler. Zira bu farklılıkta her zaman bizim gönüllerimizin mukaddes
hüznüyle, ruhlarımızın şevk çağıltıları duyulur. Evet, bize kulak verenler,
hemen her zaman, bizim beyan ve üslûbumuzda tatlı ve romantik bir hicranın
ümitle seslendirilen bestelerini, zevkli ve ebedî bir dâüssılanın da vuslat
nağmelerini dinlerler. Evet biz, bir yandan “Ey sâki aşkın narına yandıkça
yandım bir su ver” diye mırıldanırken, bir yandan da “Parmağım aşkın balına
bandıkça bandım bir su ver” der, hüznümüzü, tasamızı gülücüklere çeviririz.
Dillerimiz bazen aşk bazen de melâl söyler; aşk u melâl başkaları için birer
ızdırap sayılsa da, biz onlarda Mevlânâlar gibi hep kopup geldiğimiz âleme
iştiyakın şiirini dinleriz. Aşk ve melâl bizde, içli, gamlı, sonsuzluk
arzusundan kaynaklanan, ruhun lisanıyla bir yakarıştır. İnançlarımız,
duygularımız bizi hep ötelerin sihirli âlemlerinde dolaştırdığı için hemen her
zaman hüzün ve neş’eyi iç içe duyar; ağlamaları, gülmeleri, aynı sesin farklı
perdeleri gibi dinler; sînelerimizin tasayla inip kalkmasına yüzlerimiz
gülücüklerle cevap verir, gözlerimiz yaşlarla dolup taşarken vicdanlarımız İrem
Bağları gibi güllerle kızarır.
Her fert için müyesser olmasa da, Allah’la irtibat bizim en tabiî tavrımızdır..
ve O’nunla münasebet ömrümüzün bütün hatıralarını zevk u şevke çeviren bir büyü
gibidir. O’na ait duygularla atan sînelerimiz sürekli bir temâşâ hülyâsıyla
dolar boşalır; gönüllerimizde en acı hazanları bahar neşvesiyle iç içe yaşarız.
Ruhlarımız her zaman, Hak’la münasebetin gereği olarak bir kısım hususî duyuş ve
zevk edişlerin insiyâkıyla en imrendirici tavırlara bürünür; bürünür ve bize
hemen her an, hüzün ve kederlerle dolup taştığımız dakikalarda bile ayrı bir haz
ve ayrı bir inşirahı duyurur. Haz veya hüzün, inşirah veya gam, imanla çarpan
sînelerimizde istihâlelere uğrayarak bize zevklerin en tabiîsini ve
beklentilerin en reel olanını söyler. Gerçi bazen, bizim de, başkaları gibi
gelip geçtiğimiz hayat güzergâhında yumuşak saatlerle sert dakikaları, tatlı
haftalarla acı günleri ve gece-gündüz münâvebesi içinde gelip geçen
aydınlıklarla karanlıkları iç içe yaşadığımız olur; olur ama, inançlarımız,
Hak’la irtibatlarımız ve ümitlerimiz sâyesinde kahırların elinden ne lütuflar ne
lütuflar yudumlar ve ne erişilmez zevklere ereriz! Kahrı, lütfu bir bilmeyenler
azap içinde azaplarla kıvranadursunlar, biz kendi atmosferimizde her şeyin engin
bir rahmete inkılâp edeceğini görür; acı tatlı yanlarıyla bütün bir hayatı
kevserler gibi yudumlar, yediğimiz-içtiğimiz her şeyde, oturup-kalktığımız her
yerde kendi iç âlemimizin değişik dalga boyundaki nurânî inkişâflarıyla,
kederlerimizin sevinçler karşısında küçüldüğünü, elemlerimizin lezzetler içinde
eriyip gittiğini ve ömürlerimizin en renkli televvünlerle öteler hesabına birer
sırlı mahzene aktığını duyar; fânîliğimizin ebediyete inkılâp etmesi hazzıyla,
ağlarken bile çevremize gülücükler yağdırırız.
Bizim dünyamızda inançlar, inançların bağrında doğup gelişen beklentiler
hayatımızla o kadar iç içedir ki, ömrümüzün her faslı bizi bir dua, bir niyaz,
bir namaz durağında kanatlandırır ve âhiretin kapısına kadar götürür; götürür ve
gönüllerimize Cennet güzelliklerini içirir. Bu sâyede her gün birkaç defa Cennet
kokularını duyar gibi oluruz. Öyle ki, biz kendimizi hayatın gündelik seyrine
salsak bile, gün boyu minarelerden yükselen ezan sesleri, temcid nağmeleri,
câmilerin pencerelerinden taşan kâmet, tesbih, tahmid ve tekbir sadâları bizi
hep kendi iklimine çeker, ruhlarımıza kendi boyasını çalar, gönüllerimizi bir
tambur gibi seslendirir, bir ney gibi inlettirir ve bir mûsıkî neşvesiyle
coşturur; coşturur da, tâ iç dünyamızın derinliklerinden köpürüp gelen, bütün
duygularımıza yayılan, düşüncelerimizi Cennet yamaçları gibi renklendirip
dilimize, dudaklarımıza ilham çağlayanları gibi akan sırlı bir ledünnîlikle
büyülenir ve olduğumuz yerde kalakalırız.
Bu büyü ve ledünnîlik, bin bir feyiz ve bereketin sağanak sağanak yağdığı
mübarek gün ve gecelerde daha bir aşkınlığa ulaşır. Öyle ki, çevremizdeki her
şey bir neş’eye bürünür, her taraf daha bir uhrevîleşir ve ruhlarımızın
metafizik hedefli heyecanları gider kendi zirvelerine, tasavvufî ifadesiyle
kemâlâtlarının arşına ulaşır. Etrafımızı duyup dinleyebildiğimiz ölçüde bizler
tıpkı çocuklar gibi seviniriz, çocuklar da kendilerini saf neş’enin
lunaparklarında sanırlar; sanır ve hep bir bayram sevinci yaşarlar.
Böyle bir dünyada sabahlar, yolu beklenen birer misafir gibi kapımızdan,
penceremizden içeriye akar; akşamlar, birer sevgili gibi gelir
halvethânelerimizde yanımıza oturur; geceler, Dost’la vuslatın çağrışımlarıyla
çınlar durur.. ve her vadide O’na yükselmiş eller, O’ndan gelecek vâridleri
yakalamak için, ruhunun gücüyle metafizik gerilime geçer, “Tut elimden ey Dost
tut ki edemem Sensiz” der inlerler.
Böyle bir dünyada, namazlar, dualar, gülbanklar gibi gürler ve uhrevî bir
derinliğin sesi-soluğu olarak uğuldar.. gecelerin halveti bir ipek gibi
ruhlarımızı sarar.. nabızlarımız, müşâhede muştusu almış bir sînenin heyecanıyla
atar.. ve belki de bazılarımız, en içten duygularını, en içli sesleriyle, ifade
edeceği mazmunu ifade edebilmek için çatlayıncaya kadar öten bülbüller gibi
açık-kapalı her yerde şakır durur.. hâsılı, herkes kendine göre bitmeyen bir
melâl ve sevinç, dinmeyen bir aşk ve heyecanla durmadan bir şeyler mırıldanır..
kendi ruhunun ra’şelerini dinler ve dinletir.. aşk u melâlle inler ve
başkalarını da inletir. Evet, bir taraftan o, ruhunun heyecanını ve gönlünün
ilhamlarını çevresine aksettirerek hem boşalıp hem de kendini son bir kez daha
ifade ederken, diğer taraftan da herkesin müşterek hissiyâtına tercüman olarak
söylemek isteyip de ifade edemediğimiz müphem mânâları söyler.
İşte bu ölçüde bir iman ve ümitle, bir aşk ve ledünnîlikle, dünü-bugünü-yarını
birden yaşama ufku, hayata öyle bir derinlik kazandırır ki, ukbâ eksenli her
gönül, kendini bir his ve fikir zemzemesi içinde bulur ve hâdiselerin sıkıcı,
boğucu bütün tesirinden kurtulur. Bence, bütün insânî alâkaların en sağlam
esası, duyulan bütün zevklerin en temiz kaynağı ve bütün aşkların, iştiyakların,
cezbelerin, incizabların menbaı da işte bu iman ve bu ümittir. Bu iman ve bu
ümidi elde eden her gönül eri, zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyup
yaşayabilir.
Evet, insan, bu ufku yakalayabildiği ölçüde, varlığı daha bir farklı duyar,
eşyâyı daha bir farklı değerlendirir; her şeye sinmiş Sonsuz’dan gelen
tecellîlerin renk, tat, koku ve şivesiyle âdetâ kendi içinde erir ve yeni bir
“ba’sü ba’del mevt”le ikinci bir varlığa erer. İç müşâhedelerin, varlığın perde
arkasına açık olduğu böyle eşref saatlerde insan, var olmanın bütün zevklerini
duyar ve bir mârifet banyosu almış gibi yabancı şeylerin sıkletinden bütün bütün
kurtulur. Zaten, böyle aşka susamış ve iştiyakla şahlanmış gönüllere yer yer
öteler sağanak sağanak şefkatle boşalır; kuruma endişesiyle titreyen bütün
sîneleri sular ve hayalleri ne çiçekler ne çiçeklerle bezer!
Bu inanç ve bu ufuk insanlarının, upuzun bir cehd ve imsak dönemine terettüp
eden bu hâllerine bazılarımız akıl erdiremeyebilir; ama bütün bunlar, birer
kalbî, ruhî ve hissî vak’adır. Hayatın bin bir tecellisi içinde, Sonsuz’un
ruhlarımıza boşalttığı bu aşkı, bu şevki, bu şiiri, bu mûsıkîyi, aktif imsak ve
büyük cehd kahramanlarından başkası da anlayamaz. Bunu anlayamayanlar bizi de
anlayamazlar. Bu ince ve nazlı hayatın uzağında kalanlar, kendi uzaklıklarının
karanlıklarını yaşayadursunlar, hakikati müşâhede adına bakış zâviyesini
yakalayabilmiş basiretler, her zaman bu vâridâtı bütün dalga boylarıyla duyar,
kevserler gibi yudumlar ve dünyevî hayatlarını cennetler gibi yaşarlar.
Biz, döne döne duyup yaşadığımız bu zevk ve bu lezzeti, bir bayram sevinci
içinde kim bilir daha kaç defa anlatacağız? Kaç defa anlatırsak anlatalım
-anlatanın ifadelerindeki rekâket mahfuz- hep zevkle dinleyecek ve onları
paylaşmaya çalışacağız.
Sızıntı, Kasım 1998, Cilt 20, Sayı 238
Kaos ve Ramazanlaşan ruhlar
Günümüzün insanı fevkalâde bıkkın, tedirgin, yarınlarından endişeli ve her an
beklenmedik bir kısım sürprizlerle karşılaşılacağı paniği içinde iki büklüm.
Şüphesiz bunda, bazı karamsarlık tellallarıyla, bazı medya kuruluşlarının, birer
uğursuzluk ve ümitsizlik enstrümanı gibi Allah’ın günü kapkaranlık fikirler
-onlara da fikir denecekse- döktürmelerinin tesiri çok büyük.. belki de, bu
kapkaranlık tablonun gerçek müsebbibi de işte bunlar; zira bunlar, ne zaman
ağızlarını açsalar hep öfke, kin, nefret ve gayz mırıldanmakta; mırıldanırken de
sanki şuuraltı mahzenleri patlamış da, içlerinde olan her şey şuraya-buraya
boşalırcasına, milletin ruhuna her gün ayrı bir şeâmet pompalanmakta; hem de hiç
tavır değiştirmeden, yanlış-doğru tefrik etmeden, yapılan bu şeylerin millete
neye mal olduğu hesaba katılmadan, kararlı bir nefret ve ihtiras mantığıyla her
gün sürekli aynı şeyler tekrar edilmekte. Dahası, toplumun bazı kesimleri
diğerlerine karşı potansiyel suçluymuş gibi gösterilerek bunlar arasında ısrarla
kavga ortamı hazırlanmakta; hatta her şeyi bütün bütün çıkmazlara sürükleyip
devleti çaresizlik içinde göstererek bir kısım antidemokratik oluşumlara kapı
aralanmakta ve davetiyeler çıkarılmakta…
İşte böyle kararsız bir ortamda, aklı, mantığı hislerine veya kaba kuvvete yenik
heyecan insanlarının yanında, şöyle-böyle düşünen kimselerin bile bazen bu umumî
havanın gerginliğinden, bazen sahip oldukları kuvvetten ötürü akla, mantığa,
muhakemeye riâyet edememelerinden; bazen de çaresiz hâle gelmiş yığınların yeni
bir dünya hasretinden, mevcut sıkıntı ve huzursuzluk daha bir şişerek veya öyle
gösterilerek, toplumun hemen her kesimini bir kısım alternatif arayışlara
sevketmekte ki, böyle bir kaos içinde bulunan kitlelerin neler yapabileceğini ve
yaptırabileceğini kestirmek zor olmasa gerek.
Bereket dört bir yanda böyle iç içe bunalımların yaşandığı bir dönemde, son bir
kere daha kendimizi Ramazanın o sımsıcak atmosferi içinde buluyor; herkesin
düşe-kalka o tozlu-dumanlı yollarda yürüdüğü aynı anda, kendimizi cennetâsâ bir
iklimde hissediyor ve bütün bütün mânevîleşerek ruhlarımızda “berd ü selâm”lara
erdiğimizi duyuyoruz.
Evet, bazı kimselerin en insafsız şekilde zamanı ve zemini karartıp her şeyi
cehenneme çevirdikleri günümüzde, başımızı kaldırıp iman gözüyle bakabilsek bizi
hiçbir zaman yalnız bırakmayan Hak rahmetinin, gökteki hilâlin efsunlu beyanı,
mâbed ve minarelerin sihirli ifadesi ve mahyaların esrarlı diliyle, bir kere
daha gönüllerimize aktığını ve ruhlarımızı mâneviyatın ferah-fezâ iklimlerine
ulaştırdığını duyup hissedecek, talihlerimize tebessümler yağdıracağız. Aslında
böyle bir uhrevîleşme, üç ayların ufukta belirmesiyle başlar ve Ramazana kadar
da her gün-her gece, ona hazırlayıcı bir şîve ile tulû eder ve mevsimi gelince
de insanlara nur ve huzur aşılayıcı bir edâya ulaşır. İşte Ramazan, böyle üç
aylık bir Hızır’la yolculuğun en son halkasını, Allah’a yakın olmanın en net
ufkunu ve öteleri vicdanî bir temâşâ ile temâşâ etmenin de en açık tarassut
noktasını teşkil eder. Zira Ramazan; varlığın olanca güzelliklerinin, daha net
bir şekilde inanan insanların gönüllerine boşaldığı, onların ruhlarındaki
inceliğin, letâfet ve nurâniyetin gürül gürül ifade edildiği bir teveccüh ve
iltifat ayıdır.. evet onun o cıvıl cıvıl hâli, bütün gök ehlinin bizlere karşı
teveccühünün bir aks-i sadâsı gibidir. Ramazanı idrak eden mü’min gönüller, her
zaman semanın derinliklerinde perde perde yükselen o melekûtî seslere cevap
veriyor gibi kendilerini bir aşk ve heyecan içinde bulur; iman, marifet ve
muhabbetleri ölçüsünde ruhanî zevkler adına ne mûsıkîler ne mûsıkîler dinlerler.
Ramazan mûsıkîsinin en tabiî unsurları sayılan mü’min gönüllerin, kendilerini
ifade esnasında o içten sesleri ve her lâhza değişik bir tedâi ile bütün
benliklerini saran ledünnî zevkleri bilhassa gece saatlerinde öyle edâlara
ulaşır ki, konsantrasyonunu tamamlama bahtiyarlığına ermiş her ruh, kendi
kendine: “Yoksa Cennet, Ramazanın arka yüzü mü?” diye mırıldanır ve onu âdeta
Hakk’a vuslatın bir koyu gibi duyar. Hele sahurlar, sahurlardaki salâ ve
temcidler bu umumî havaya kendi boyalarını çalıp gönüllerimize uhrevîlikler
yudumlattırdıkları o derin dakikalarda -bu derinliği herkes sezemeyebilir-
bizlere ne sürpriz şeyler, ne sürpriz şeyler anlatırlar.
Evet, bir yandan minarelerden taşıp evlerimizin içine akan tekbirler, tehliller,
temcidler; diğer yandan sahur telaşıyla bir oraya-bir buraya koşup duran
çocuklar, gençliklerinin gerçek bedelini ödeme temkiniyle hareket eden
delikanlılar; yüzlerinde-gözlerinde hep inanmış olmanın vakar ve ciddiyeti o
mehâbet abidesi yaşlılar, evet, her biri belli ölçekte, tıpkı bir koronun farklı
enstrümanlarıymışçasına ayrı ayrı olmanın yanında müşterek ritimleri, aynı
tondaki heyecanları, gönül gözleri eşyanın perde arkasında o içten hâlleriyle o
kadar derin, o kadar muhtevalı ve o kadar yürektendirler ki umumî tavırları hep
Cennet yamaçlarında Hak cemalini temâşâya koşan insanları düşündürür ve
hatırlatırlar.
Dünyada Ramazan günleri kadar füsunlu, onlar kadar renkli ve derin bir başka
zaman dilimi gösterilemez. O her gelişinde yeni bir şîve, yeni bir edâ, yeni bir
zenginlikle gelir; gelir ve biteviliği ile kendine has renk renk dilimlere
ayrılır: Onda seherler her zaman, göklerin derinliklerinden gelen bir mavilikle
tüllenir.. sabah ezanları, sabah namazları başka vakitlerde olmayan bir büyüye
dönüşür.. gündüzler iç içe ümitlerin, beklentilerin sırlı koridorları gibi
oruçluları bir vuslat hissine çeker.. iftar saatleri, dil-damak lezzetlerinin
çehresinde içten içe her zaman şeb-i arûsu çağrıştırır.. teravihler ruhlarımıza
Dost’la halvet olmanın toyunu-düğününü duyurur.. evet Ramazan o bitevî ışıktan,
renkten parçalarıyla duygularımıza sürekli ayrı ayrı şeyler fısıldar.. tam bir
yekpârelik içinde ötelerin bayıltan renkleriyle gönüllerimizin yamaçlarına
boşalır ve bizlere zaman ve mekan üstü ne harikulâdelikler ne harikulâdelikler
ihsas eder; eder de, çok defa kendimizi bu dünyanın dışında büyülü bir âlemde
dolaşıyor sanırız. Öyle ki, günün her saatinde ve gezdiğimiz her yerde,
ötelerden gelip ruhlarımıza boşalan bir ilâhî mevhibe sağanağını duyar, tıpkı
çiçeklerin içine girip onların özünü, usâresini emmeye çalışan, çalışırken de
hep ayrı bir zevke eren arılar gibi her lâhza ayrı bir feyiz ve bereketin
doygunluğuyla yaşar ve ayrı bir lezzeti paylaşırız. Böylece, Ramazanın o kendine
has esintileri, günün hiçbir saatinde tamamen dinmeden hep sürer gider ve
Ramazanlaşan gönüllerimizde; o ezelî teveccüh, o hususî ve ekstradan
iltifatlarının yanında; evde, sokakta, mâbette, mektepte, kışlada duyduğumuz
müşterek heyecanlardan, hayallerimizde derinleşip üstûreleşen manzaralara; iman
ve kabullerimizin kesip-biçip şekillendirdiği duygularımızdan, mantıklarımızın,
muhakemelerimizin temkinli yorumlarına kadar nice konuda bir sürü resim tüllenir
ve ruhlarımızı sarar; sarar da hislerimizi, arzularımızı her lâhza ayrı bir
hazza uyarır ve ayrı bir zevk olur gönüllerimize boşalır. Ramazanlaşan gönüller
bu vâridleri bazen doğrudan kendileri duyarlar, bazen başkalarının duygularında
veya simâlarında hissederler; bazen de, kendi kapalılıkları yüzünden sürekli
onlarla konuşmak, şiir söylemek, mûsıkî dinletmek isteyen o mübarek saatleri,
dakikaları ne duyar ne de zevk ederler. Böylece içinde arka arkaya semavî
sofraların inip kalktığı bir zaman dilimi hep çay gibi akar gider de bir damla
ölçüsünde olsun kendini ifade etme fırsatını bulamaz.
Ramazanları anlayan insan aklı, duyan insan vicdanı, zevk eden de insan kalbi
olduğuna göre, varlığı görüp hissetmek, duyup değerlendirmek için göze, kulağa,
mantığa, muhakemeye ihtiyacımız olduğu gibi, Ramazanı duyup zevk etmek için de
akıl, şuur, kalbin harekete geçirilmesine, harekete geçirilip uyanık tutulmasına
ihtiyaç hatta zaruret vardır.
Zira çok defa, en aydınlık günlerin içine girer-çıkar, en renkli saatleri tekrar
tekrar yaşarız da bunların farkına bile varamayız. Bazen de iyi bir
konsantrasyon sayesinde, o ölçüde parlak ve renkli olmayan dakikaları öyle bir
duyar ve yudumlarız ki; kendimizi Cennet bahçelerinde ve kevserlerin başında
sanırız.
Her şeyden evvel, bu mânevî güzelliklerin gönüllerimize akıp, içlerimizde birer
zevke dönüşmesi için, bakış açısı ve teveccühün çok iyi belirlenmesi gerekir. Bu
yapılabildiği takdirde, Ramazan birdenbire öyle farklılaşır ve bize o kadar
derince işler ki, duygu dünyamızın tomurcuklar gibi sürekli inkişaf ettiğini
duyar ve kendimizi mânâlarla, hislerle taşkın bir atmosfer içinde hissederiz;
ederiz de çevremizdeki her şeyin dili birdenbire çözülür ve birer hatip gibi
ruhlarımıza en duyulmadık hutbeler îrad eder ve bugüne kadar hiç söylenmedik
sözler söylerler; seherler-sahurlar, ezanlar-namazlar, minareler-mahyalar,
sokaklar-sokaklardaki lambalar, her yerde yükselen Kur’ân sesleri, hâfız
nağmeleri, imamın solukları-cemaatın çehresi, çocukların çığlığı-yaşlıların
temkini.. evet bütün bunlar ruhlarımıza neler söyler neler!. Söyler de o
harfsiz, kelimesiz beyanlarıyla gönüllerimize türlü türlü ziyafetler çekerler.
Hemen her Ramazan; arzuları kâinatlar kadar geniş, emelleri ebedler kadar engin
gönüllerimize, en sürpriz hisler ve mânâlarla sağanak sağanak boşalır; yağmurla
dirilen toprak gibi ruhlarımızı harekete geçirir, duygularımıza yeni bir “ba’sü
ba’del mevt” vadeder, vicdanlarımızı daha bir duyarlı hâle getirir ve lezzet
olur oluk oluk içimize akar.. hem bütün kederlerimizi, acılarımızı unutturacak
şekilde öyle bir çağıltıyla akar ki, onu hep bir şiirden, bir histen ve iç içe
hayallerden örülmüş gibi görür; başka bir derinleşme kaynağı arama vehminden
kurtulur, ruhlarımızın Hakk’a kullukla elde ettikleri hürriyet zevkini paylaşır
ve “Kul oldum kul oldum; Hakk’a esarette gerçek hürriyeti buldum.” der neş’e ile
çığlıklar atarız.
Ramazan, hemen her zaman o kadar aydınlıklarla gelir ki, bütün bütün kirlenmiş
ve gönül dünyasında iç içe karanlıklar yaşayan nefsin âzat kabul etmez kapı
kulları bile, mutlaka onun atmosferinde bir şeyler duyar; bir şeyler söyler ve
duygu, düşünce dünyalarında farklı edâlara ulaştıklarını hissederler.
Evet, bir kısım gâfil gönüller uyuklamaya devam etse de; lâubâli ruhlar serâzat
yaşamalarını sürdürse de; ölü vicdanlar ülfete, ünsiyete yenik düşse de Ramazan,
o ışıktan, renkten, sesten şîvesiyle en paslı kilitleri bile çözerek, ezanları,
salâları, sahurları, iftarları ve teravihleriyle sessiz sessiz içlerimize akacak
ve en katı gönüllere dahi mutlaka bir şeyler söyleyecektir.. söylecektir; zira
Ramazan onu söylettirecek güçte ve nurâniyette, insan da bunları seslendirecek
fıtrat ve istidâttadır.
Sızıntı, Ocak 1998, Cilt 19, Sayı 228
Kaos ve Yeşeren Ümitler
Hiçbirimiz, zamanın, bize ait çerçevesi içinde kalmaya razı değilizdir; ya
hayallerimizle geçmişin enginliklerinde seyahat eder hamâset soluklarız ya da
ümitlerimizle hep geleceğe doğru kanat çırpar; iman, Hakk’a güven ve O’na
itimatla kurguladığımız senaryoları yaşarız; yaşar ve nice film gibi dünyalara
açılır, hayallerimizde nice filmler çevirir, nice hakikatle hiçbir bağlantısı
olmayan hülyalara girer ve nice zihnî görüntüler arkasında koşarız.
Ferah-fezâ bir geçmişi olan, daha doğrusu böyle bir geçmişi olduğunu kabul eden
herkes, zaman zaman iç âleminde geçmişe seyahatler tertip eder ve sürekli
mazinin ovalarında-obalarında, köylerinde-kasabalarında dolaşır ve bir türlü
eski günlerin çerçevesini aşamaz. Genç, dinamik ve dünyaya açık nesiller ise,
biraz yaşama ümidi, biraz mazisizlik, biraz da hayalperestliklerinden ötürü, hep
kendilerini geleceğin tül pembe rüyalarına salar ve şimdilerde bulamadıkları
âsûde iklimleri istikbalin koylarında ararlar.
Her iki mülâhaza içinde de birer hakikat payının bulunduğu muhakkak; ancak, hem
geçmişi kendi değer ve dinamikleriyle bugünlere taşımak, hem de geleceğe tam
hulûl edebilmek, bugünün, bir santiminin dahi zâyi edilmeden rantabl
değerlendirilmesine bağlıdır. Evet, duygularımızın daha duru, düşüncelerimizin
daha engin, gönüllerimizin daha sevinçli, ruhlarımızın daha coşkun,
bünyelerimizin daha sıhhatli, zamanımızın daha bereketli, ekonomimizin daha
dinamik ve devletler arası münasebetlerimizin daha tutarlı, daha imrendirici
olduğu bir çerçeve içinde, geleceğin plân, proje, strateji ve uygulamalarını
bugünden başlatabilir ve her mevsimde gerçekleşmesi gerekli olanı da
gerçekleştirebilirsek, geçmiş-gelecek-hâl bir vahidin üç yüzü hâline gelir ve
biz bu birkaç zamanı, hem de kendi derinlikleriyle aynı anda yaşayabiliriz.
Türk tarihinin altın çağları hep bu esprinin kavrandığı zamanlara rastlar. Şimdi
eğer sesimizi tutarak, hafızalarımızı harekete geçirerek kendi tarihî
perspektifimize sahip çıkabilirsek, bir zamanlar dalga dalga dünyanın dört bir
yanına yayılmış kendi sesimizi, kendi sözümüzü derleyip-toparlayıp bir kere daha
dinleyebilir; teneffüs ettiğimiz atmosferden ebediyetin enginliğini duyabilir ve
onu duyabildiğimiz ölçüde de içlerimize sevinç olup akan talihimizin
tebessümleşen emin ve âsûde dünyalarını, tıpkı ciğerlerimizi oksijenle
doldurduğumuz gibi, huzur ve itminanla doldurabiliriz. Başka dünyalarda bin bir
hesabın uyuşup bu yekûne varması, birbirinden farklı, ama birbirinin
tamamlayıcısı, bütün vâridat kaynaklarının bütünleşerek aynı noktaya akması bile
duygularımıza kat’iyen bu zenginliği veremez.
Bir zamanlar, bu değerler bize o kadar yabancılaşmıştı ki, bu ayrılığı
hissetmeyecek kadar vahşileşen duygu ve düşüncelerimizle, bizden kopup giden
şeyler karşısında “elveda” deme ölçüsünde olsun vefa hissimizi ortaya
koyamamıştık. Evet, elveda yüksek mefkûremize! Elveda büyük millet olma şuuruna!
Elveda dünya muvazenesindeki yerimize! Elveda tarihin ruhuna hürriyet, hak,
adalet anlayışını üfleyen gönüllere! Elveda şefkat, merhamet ve istikamet
atkıları üzerinde örgülenmiş esâtîrî millete! Elveda hayat felsefemize ve toplum
telâkkilerimize! Elveda bütün değerlerimize ve değerler üstü değer taşıyan
kriterlerimize diyememiştik.. diyememiş ve koskocaman bir tarihin yağmalanmasına
ve şurada-burada çürümeye terk edilişine sessiz kalmıştık. Dahası, bu dünya en
hoyrat tecavüzlerle sarsılırken, sarsılıp her gün kendi özüyle alâkalı yüzlerce
cevherin sağa-sola saçılışını, her şeyin ürperten bir tükenişi haykırdığını
duyamamıştık.
Keşke, temel dinamiklerimizin bir bir sarsıldığı, büyük millet olma büyüsünün
bozulduğu ve bize ait birkaç bin senelik ölçülerin, değerlerin, güzelliklerin,
tıpkı seylâplar önünde sürüklenen kütükler gibi devrilip gittiğini o ilk gün
fark edebilseydik.! Ve keşke, her biri kendi kendine bir güzellik unsuru onca
ruh ve mânâ köklerimizin, bu köklerle örgülenen nizamların, ahenklerin,
insanımızın ortak ve kolektif anlayışından doğan medeniyet telâkkimizin, değişip
dağılacağını, başkalaşıp kendi kendini yok edeceğini daha önceden sezebilseydik!
Vaktiyle bütün benliğimizle sevip değer verdiğimiz, millî ve dinî
hasletlerimizin, götürülüp tarihe gömüldüğü o dönemde, hafızalarımızdaki bulanık
resimlerde, soluk hatıralarda ve hasret renkli birkaç çizgide olsun vefamızı
ifade edebilseydik! Heyhat, millet hafızası ham hayaller ambarına döndürüldü ve
millet ruhu şeytana armağan edildi.
Bir zamanlar, hep aşk u şevk, muhabbet ve birbirine karşı gönülden alâka ile
irtibatlı milletimiz, o meş’ûm dönemde, sürekli zeval ve fanilik duygularıyla
sarsıldı ve müthiş bir çaresizlik ile kaderinin acı tecellileri karşısında,
Yakûp gibi: “Tasa ve dağınıklığımı Sana şikayet ediyorum Allahım!” deyip inledi.
Mazi, bir bilgi, bir düşünce, bir ahlâk ve bir kültür harmanı ise, o, taze,
canlı ve bugün olan yanlarıyla topluma mâl edilip mutlaka hâlleştirilmelidir. Bu
yapılmayıp da onun kötü yanlarının bahse konu edilmesi ve ondan intikam alınması
ne mümkündür, ne de yararı vardır. Bence, bunca yıllık mazlumiyet, mağduriyet ve
perişaniyetin, hamiyetli ruhlarda üst üste heyecanlar hasıl ettiği bir dönemde,
daha azimli ve daha şuurluca yaşadığımız çağın üzerine giderek ona mutlaka
kendimizi ifade etmeli ve dünyayı yeniden şekillendirecek kendi mânâ köklerimize
sahip çıkmalıyız. Geleceği belirleyecek bu perspektiftir.. ve şu yaşlı,
tutarsız, dermansız dünyanın da buna ihtiyacı vardır. Kim bilir, belki de bizim
dirilişimiz bütün dünyanın da dirilişi olacaktır.
***
Şimdilerde zaman, geçmişi geleceğe taşıyan; taşıyıp aşılayan bir rüzgâr gibi
esiyor. Hâdiseler, ümit ve azimlerimizi şahlandıran birer ses ve birer nefes
olarak ruh ufkunda, tıpkı Cennet kapılarının gıcırdayışlarını aksettiriyor gibi
gelip gelip gönüllerimize çarpmakta. Öyle ki, bir füze ile semanın mavi
derinlikleri içinde seyahat ediyormuşçasına dolaştığımız her yerde, varlığın
O’na bakan yanlarıyla beslenen ve o muhteva zenginliğiyle çağlayıp
vicdanlarımıza akan, çehrelerimizde tebessümleşen, dillerimizde aşk u şevkin
“hay-huy”u hâline gelen ve bir tatlı serinlik ile hicranlarımızı vuslata,
hasretlerimizi maiyyete ulaştıran; derken bize, kendi var oluşumuz içinde
zaman-üstü, mekan-üstü “oluşum”ların kapılarını aralayan bir lâhûtîlikle iç içe
yaşarız.
Aslında, şimdilerde dünya, tarihin dölyatağında gelişen ve her bucakta renklerin
en büyüleyicisine, seslerin en tesirlisine kapanan öyle bir nevbahar arefesinde
bulunuyor ki, her gün birkaç defa âtîyi iman ve ümitlerimizin ufkunda güneşler
gibi temâşâ ediyor ve ilâhî ihsanların, meleklerin kanatlarında yağmur damlaları
gibi, ova-oba her vadiye sağanak sağanak boşaldığını duyuyor, yıldırım ve
şimşeklerin kol gezdiği yerlerde sürekli rahmetle sarmaş-dolaş oluyoruz.
Dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olan bu altın kuşak ve onun incelerden
ince insanına gösterilen alâka, her zaman onun gerçek değerinin pek çok altında
olmuştur. Bu dünyanın böyle duyulup değerlendirilmesinde zaruret vardır.
Kendimizi ve dünyamızı bu seviyede hissedebildiğimiz takdirde, ona karşı bugüne
kadar yapılan aynı vefasızlıkların tekerrür etmeyeceği kanaatindeyim.. öyle
zannediyorum ki, dünün olabildiğince mazlum, mağdur, mahrum nesilleri, geleceğin
de fikir işçileri, kendi insanlarının ve kendi dünyalarının güzelliklerini,
şimdiye kadar duyduklarının kat kat üstünde duyacak, Kudreti Sonsuz’la
aralarındaki münasebeti daha bir derinleştirecek ve “tarihî yanılgılar”
sürecinde meydana gelmiş bulunan bütün uçurumları aşacak ve bütün olumsuzlukları
yenebileceklerdir.
Tamamen kendi kaynaklarımızla beslenmeye yöneldiğimiz o tül pembe günlerde
varlığın tadı, kokusu, rengi, şivesi ve ifade ettiği mânâlar, engel tanımaz bir
aşkınlık içinde surlardan ve burçlardan taşarak her eve, her köye, her kasabaya,
her şehre akacak ve liyâkatlerimiz ölçüsünde yatak odalarımızda dahi bize, kendi
şölenlerinin neşvesini yaşatacaklardır.
Geçmişin bir bölümünde milletimizin, değişik baskılar altında gelişme fırsatını
bulamayan duyguları, düşünceleri, hayatı yorumlamaları, ebediyet mülâhazaları,
kendine has o ledünnî derinliği ile mevsimi gelince yeniden yeşerecek,
tomurcuklar gibi açacak ve dünyanın herhangi bir yerinde bulunmayan meyveleriyle
herkese gerçek hayatın letâfet ve nefâsetini sunacaklardır. Evet, mevsimi
gelince, herkes, var olmanın, yaşamanın, hayatı marifet ufkunda sürdürerek
Allah’la münasebetin, O’nu bilip yürekten sevmenin tadına varacak; ruhânî hazlar
zemzemesi içinde bütün acıların, ızdırapların, yeislerin ve inkisarların
hakkından gelebilecek ve o parlak kaderini tevekkül ve teslimiyetle düşüne
düşüne, içinde ömür sürdürdüğü, âhirete göre dar bir koridor sayılan dünyayı,
Cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyacaktır.
Evet, inanan sîneler ve kendi derinliklerini sezebilen ruhlar, karşılaştıkları
herkese, temâşâ ettikleri her manzaraya candan birer dost rikkatiyle eğilecek ve
böyle bir beraberliğin neşîdelerini mırıldanacaklardır.. mırıldanacak ve
dolaştıkları her yerde, varlığın perde arkasından ruhlarına akan mânâları
duyarak: “Öyle bilmezdim kendimi/O ben miyim ya ben O mu?/Aşıkların budur demi”
(Gedâî) diyecek ve duygularının şiirler gibi nizâmîleştiğini, düşünmelerinin
ruhânî lezzetlere inkılâp ederek onun bütün benliğini sardığını duyacak.. ve her
biri âdeta bir bayram arefesi o hisli, o sıcak ve o yumuşak günlerin, o zengin
ve dupduru gecelerin, her şeyi neş’eye, sevince çeviren atmosferinde hemen
herkes: “Olandan daha câzibi ve daha enfesi yok.” mülâhazasıyla, sürekli
hayretten hayranlığa gelip-gidecek ve bir tığ gibi kendi kaderinin dantelasını
örecektir.
En iyi dönemlerde bile bazen her yan biraz sisli ve biraz dumanlı görünebilir;
ama rica ederim bu, sağanak sağanak başımızdan aşağıya dökülen nimetlerin
çeşitlendirilmesi, yeknesaklığın hasıl ettiği bıkkınlığın giderilmesi,
duyduğumuz zevkleri, lezzetleri pozitif olarak hep aynı derinlikte duyabilmemiz;
geldikleri gibi giden, gidince de yerlerini negatif hazlara terk eden
sıkıntıların, ızdırapların mânevî zenginliklere dönüşmesi değil midir? Zaten, bu
kabil sıkıntı ve ızdıraplar, her zaman mutluluklarla köpüren o uzun saâdetli
günlere nispeten çok az yer işgal etmektedir. Şairin “Gam karar eyleyemez
hande-i hurremdir bu.” dediği gibi, başa gelen şeyler bir bir gelir ve hep
tahammül çerçevesi içinde kalır.. ve tabii dünyalar kadar vâridat bırakır öyle
gider.
Aslında bunlar, insanların, varlık ve hâdiselerin Hak’la münasebetini
kavrayabildikleri ölçüde, hayatın keyfine, lezzetine, neş’esine ve ruhânî
hazlarına o kadar açılırlar ki, her gördükleri, her duydukları, her
değerlendirdikleri şey, onlara pek çok irfan kapısını birden açar ve nazarlarını
sürekli varlık ötesi hakikatlere çevirir. Hem öyle bir çevirir ki, artık
böyleleri her gün, her hafta yeniden bir kere daha hayata uyanır; mütemâdiyen
ışıktan yollarda yürür; ufkî geçişlerle dünya-ukbâ sahilleri arasında
gelir-gider ve duyup zevk ettikleri her şeyi bir saâdet vaadiyle paylaşırlar.
Onların, Yüce Yaratıcı’nın lütuflarına açık duyguları, emme-basma tulumbaları
gibi her zaman onların ruhlarına itminan ve huzur pompalar. Yer yer hâdiseler,
gönül diliyle, onlara hayatın mûsıkîsini duyurmak için bir mızrap gibi onların
ses veren tellerine dokunur; dokunur ve onlara çok az kimseye nasip olmuş çocuk
neş’esi tadında ve âşık bir kalb gibi dolgun ne zevkler, ne lezzetler ilham
eder!
Onların ufkunda her mevsim, bir sabah ihtişamıyla doğar; her saat apaydın ve
yumuşak, vadettiği şeylerle de inşirah dalga boylu, cıvıl cıvıl ve olabildiğine
lezzetli, ebediyet televvünlü olarak gelişir ve onların içine akar. Onlar
hayatlarından memnun, kaderlerinden hoşnut ve sürekli bir dua tavrıyla içlerini
Yaratan’a boşaltır ve hiçbir psikoterapiyle ulaşılamayan bir ruh ve irade
mukâvemetine ulaşırlar. Ara sıra havanın kararıp, zirveleri dumanların tuttuğu
zamanlarda da, dilleriyle, edâlarıyla birdenbire değişir; recâ ile Hakk’a el
kaldırır; mehâfet ve mehâbetle boyunlarını büker; O’nun şefkatine sığınır ve
kalb diliyle O’na ne nağmeler sunarlar.! Gönüllerinin duruluğunda emeller ve
hülyalarının enginliğinde arzularla, hayatları uhrevî buudlu ve talihleri
gökyüzündeki yıldızlar gibi pırıl pırıl hep aşkın yaşarlar.
Bazen, hemen herkes için, dolu dolu lezzetlerin her yana sindiği ve her şeyi
fevkalâdeliklere yükselttiği öyle müstesna zamanlar olur ki, insan talih kuşunun
başına konduğunu hissediyor gibi olur.
Aslında dikkat edilse bu coşkun hayat çağlayanı, her zaman duyulabilir.. her
zaman gönüller, ruhların uçuştuğu âleme geçebilir.. ufuklar sürekli yol
gösterebilir.. ışık her zaman karanlığı bozguna uğratıp onun otağına
oturabilir.. ve aşkla yanan sîneler her zaman ebedî vuslatın elinden şerbetler
içebilir. Yeter ki, zâviye belirlenip, kalbin balansı da ona göre ayarlansın…
Sızıntı, Mayıs 1997, Cilt 19, Sayı 220
Kaosun Ötesindeki Dünya
Ülkemiz yeniden bir mânevî bunalım içine çekilmek isteniyor.. hakikî veya sun’î
buhranları buhranlar takip ediyor.. toplum üst üste gelen bir sürü gâile ile
yorgun ve sarsık.. kitleler şaşkınlık içinde.. elli noktada elli ayrı fitne
ateşi.. ve şeytan bu iç içe yangına habire körük çekmekte. Kökü çok eskilere
dayanan bu buhranlar döneminde, millî ve içtimâî krizler bir türlü yakamızı
salmamış ve yığınlar hep kaoslarla baş başa bırakılmıştır. Din politize edilmek
istenmiş, ahlâk kirletilmiş, kültür târumâr edilmiş, sanat ideolojilerin
gel-gitlerine terkedilmiş ve siyaset en amansız kavgaların arenası hâline
getirilmiştir. Böylesi toz-duman içinde ümitlerimizi korumak ve mutlu
geleceğimizi kendine has çizgileriyle hakkını vererek soluklamak oldukça zor
olsa gerek. Hatta bazılarınca imkânsız bile görülebilir.
Biz, gücümüz yettiğince, günümüzün bin bir patırtı-gütürtü ve kısır
döngülerinden sıyrılarak, imanlarımızın aydınlık ikliminde, iradelerimizin
alınlarında ter, bir kere daha ümitlerimizin yemyeşil tepelerini temâşâ etmek
istiyoruz.
Evet, güzel sesli, lâtif edalı müezzinlerin, ruhlara göklerin derinliğini,
enginliğini, tadını, şîvesini, merhametini, şefkatini ve semâvî esintilerini
boşaltarak bütün sîneleri ötelerin sihirli varidâtıyla dolduracağı; doldurup
bizi bütünüyle uhrevîleştireceği o tılsımlı günler ve geceler yakındır.
O gün, şimdilerde her yönüyle çökmeye yüz tutmuş, sarsık, fersiz, durgun ve
çaresizlikten sürekli geçmiş günleri sayıklayan, ağzını her açışında bir sürü
şikayetle boşalan somurtkan ve ölgün yüzlerin yerinde, gökçek çehreler, ümitle
parıldayan gözler, inşirahla çarpan sîneler; bir gözleri dünyada, öteki ukbâda
ve ruhlarında kurdukları muvazeneyi dünyalara üflemeye azmetmiş şen-şakrak azim
ve irade insanları olacaktır.
Aslında bu ülkede ve insanımızda millî ve dinî değerlerimiz hiçbir zaman tamamen
terk edilmemiş ve tarih şuuru da unutturulamamıştı; milletin bazı kesimleri
durgun ve yorgun görünse de, onun duygu ve düşünce ufkunda sürekli geçmişin
şanlı günleri tüllenip durmuş ve en perişan, en bitkin olduğu dönemlerde bile
onda hep yeniden var olma aşk ve ümidini şahlandırmıştı.
Evet, toplum tamamen kendi özünden koparılamamış, içtimâî ve rûhî erozyon, her
yerde ve her zaman aynı ölçüde tesirli olamamış.. hazan her şeyi bütün bütün
kurutamamış, bağlar bitevî bozulmamış, asmalar kırılmamış, çiçekler de bütünüyle
solmamıştı. Yol kenarlarındaki ışıklar tamamıyla sönmemiş, hedef karanlığa yenik
düşmemiş ve milliyet mefkûresi zihinlerden silinmemişti.. bin seneden beri
mâbedlerle, türbelerle, zâviyelerle, gönüllerimize, ruh mânâ ve şiiri boşaltan
diller susmamıştı.. toprak, belli ölçüde de olsa “kuvve-i inbâtiye”sini
koruyabilmiş, sular saffetiyle çağlamış, atmosfer hiç bulutsuz kalmamış,
bulutları vuslata taşıyan rüzgârlar dinmemiş ve tohumlar da çürümemişti. Gün
gelip de bahar yelleri esmeye; ovalar-obalar, yeşil, beyaz, pembe renklere
bürünmeye; lâleler, zambaklar, papatyalar reftâre salınıp gönüllerimize akmaya
ve erguvanlar kırmızı alevlerini yeniden tutuşturmaya başlayınca, her şey, hiç
hazan görmemiş ve hiç kara-kışa yenik düşmemiş gibi dirilip hayata koştu.. ve
bir zamanlar yaşadığımız muvakkat kesinti de âdetâ mütemâdî var oluşun sihirli
dinamizmi hâline geldi.
Şimdilerde toplumun hemen büyük bir kesimi, karşılıklı iyilik ve terbiye salih
dairesi (doğurgan döngü) içinde, birçok müşterek duygu ve düşünceyi, birçok
müşterek zevk ve ümidi paylaşarak, hem kendimize hem de topyekün dünyaya açık
kendi evrensel değerlerinin muvâzenesiyle meşgul. Bugüne kadar gerçekleşen
hülyalar gibi, mevsimi gelince bu rüya da gerçekleşecek ve o gün, mâzi kadar
derin, onun ihtişamlı günleri kadar da canlı, göz kamaştırıcı bir tekevvün
içinde yüzlerce duygu, yüzlerce düşünce birbirine karışarak, debisi, dünyaya
yetebilecek bir ırmak oluşturarak “ebed-müddet” istikbale akacağı ümidindeyiz.
Terkibinde madde-mânâ, fizik-metafizik, dünya-ukbâ unsurlarını ihtiva eden bu
yeni oluşum, varlık ve eşya ile içli-dışlı Allah’la da hemhâl olanların
insanlığa en büyük medeniyet armağanları olacaktır. O günün talihli insanları,
bugüne kadar eşi az görülmüş bu irtifâ sayesinde hep kaderlerini sevecek; bugünü
değerlendirmenin yanında geleceğe açık olmasını bilecek; şimdilerde gönüllerine
akseden eksiği-gediği de inanç ve ümitleriyle doldurarak ömürlerini hep üveykler
gibi gökyüzünde yüzerek geçireceklerdir.
Dünyevî ve maddî olduğu kadar, âhiret ve ebediyete de inanan bu insanların inşa
edecekleri dünyadaki huzur ve itminânı duymak için, cihanın dört bir yanından,
turist kafileleri gibi huzur kafileleri, hem de bir Piyer Loti iştiyakıyla
selvilerimizin gölgesine koşacak ve içtimâî harîmimizin vadettiklerine can
atacaklardır. Böylesine ruh ve maddenin birleşik dünyasında sonsuzluk yudumlayıp
dolaşan ruhlar, gönüllerini, zaman ve mekânları da aşarak, tâ ebediyetlere
saldıkları için, her şeyin hakkından gelmeye yeten, inanç, tevekkül, teslimiyet
ve Hakk’a itimatları sayesinde hep dolu dolu yaşayacak; kaybettikleri veya elden
kaçırdıkları bir kısım küçük şeyleri de bir terbiye teşrîfâtı ve gönül
saffetiyle geçiştirecek, elemin kalıcısını hiç mi hiç duymayacaklardır.
Elbette ki bu mâverâîliğe, şimdiye kadar gelmiş-geçmiş emsallerinde olduğu gibi
öyle bir hamlede, bir nefhada ulaşılamayacak; bütün bu güzelliklerin, gönüllerin
hendeselendirdiği o amûdî (dikey) ufku tutabilmesi, şuuruyla ona sahip çıkması
için, kalblerin bu mazhariyeti hazmedecek ölçüde sevgiyle yumuşaması,
sînelerdeki aşk ve heyecanın bakışlarda tebessümleşmesi, belli nispette de olsa,
fâniliğin aşılıp ruhların ezelî ve mâverâî hisleri duyabilmesi şarttır.
Aslında, böyle bir mazhariyet için kim bilir daha ne tür ciddî hazırlıklara
ihtiyaç var ve ne ağır sıkıntılara katlanmak icap edecek.! Evet, insanlığı
mukadder o zirvelere taşımak isteyenler, kim bilir ne zahmetlere katlanacak, ne
gâilelerle yaka-paça olacaklar.! Ne hayal ve melâl mevsimleri yaşayacak, ne
olumsuzluklarla karşılaşacaklar.! Nice rüya ve hülya, nice plân ve proje heba
olup gidecek.! Ve kaç defa ümitsizlik ve inkisarla burun buruna gelecekler.! Kaç
defa kaba kuvvet gelip onların nezâket ve zarâfetlerine toslayacak; kaç defa
taassup ve mantıksızlık bir kezzap gibi temsil ettikleri akl-ı selîmin üzerine
akacak.! Kaç defa onların gözünün içine baka baka menfaat ve çıkar duygusu millî
ve tarihî değerleri, şurada-burada âdî bir metâ gibi peyleyecek.! Daha ne kadar
merhaleler aşılacak, ne kadar çileler çekilecek, ne kadar hamlan olgunlaşacak.!
Ne kadar mağrur ve mütekebbir ruhlar tebaha gelip ezelî ve ebedî hakikate
uyanacak.! Ne kadar gönül merhamet ve insanlık duygusuyla doygunluğa ulaşacak ve
ne kadar ilâhî tevfîkin imdada koşmasına yakarışlar çekilecek..!
Kim bilir bize bu koskoca mirası bırakanlar, ne kadar ağlayıp inlediler.? Bugün
evirip-çevirip istifâde ettiğimiz değerleri elde etmek için ne cenderelerden
geçti ve ne ölümlerle yaka paça oldular.? Şimdilerde har vurup harman
savurduğumuz millî ve dinî değerlerimiz, kim bilir onlara neye mâl oldu.?
Rahmeti Sonsuz’dan niyaz ederiz ki, gerçek bedeli dünyalarla ölçülemeyecek kadar
büyük olan o ulu günlerin hakikî fiyatlarını bizden talep etmesin…
Sızıntı, Nisan 1997, Cilt 19, Sayı 219
Karamsarlığa Bir Neşter
İnsanoğlu var olduğu günden beri, çok defa hep başka bir dünya özlemi içinde
bulunmuş ve zaman zaman da yaşadığı dönemi yerden yere vuragelmiştir. Böyle bir
mülâhaza, vicdandaki ebet arzusu veya yitirilmiş bir Cennete iştiyaktan
kaynaklanması itibarıyla bir açıdan tasvip görebilir, hatta takdir de
edilebilir. Ancak içinde bulunduğumuz zamandan şikayetin sesi-soluğu olması ya
da ümitsizliğin ve karamsarlığın aks-i sadâsı gibi duyulması açısından böyle bir
mülâhazayı tasvip ve takdir etmek bir yana, mutlaka üzerinde durulması gereken
bir hastalık olduğu kanaatindeyim. Hususiyle böyle bir mülâhaza, bütün yerleşik
düşüncelere, millet ruhuyla test edile edile gelişmiş ve kökleşmiş örflere,
âdetlere karşı ise, onun marazî bir ruh haletinin tezahürü ve sosyal bir
paranoya olduğunu düşünmek daha yerinde olacaktır.
Bilhassa günümüzde, tamamen paradoksal mülâhazalarla, geçmişten bugüne umumun
kabul ettiği her şeyi sorgulama, hatta her eskiyi, eskimiş sayarak kaldırıp atma
ve şayet varsa beğenilmeyen şeylerin yerine yeni, olumlu ve millî ruh televvünlü
değişik alternatifler ikâme edileceğine, isyancı bir ruh hırçınlığıyla “Şimdilik
her şeyi yıkalım; ille de bir şey yapılacaksa onu sonra düşünürüz.” şeklinde
tahrip eksenli hareket edilmektedir.
Böyle isyancı ve hezeyan televvünlü bir düşünce tarzı; devrini tamamlamış, artık
gitmesi gereken köhne fikir ve anlayışların ayıklanıp atılması ve onların yerini
de ter ü taze yeni yorum, yeni fenomenlerin alması arzu, iştiyak ve hasretinden
tamamen farklı olduğu gibi, iyi-kötü demeden hemen her şeye rahatlıkla intibak
edebilen zayıf karakterlere karşı, mutlaka gösterilmesi gerekli bir tepki de
değildir. Bence böyle bir tavrın temelinde isterik bir hafakan, fikrî bir
teşevvüş, avamca bir tehevvür, bir ruh hezeyanı ya da fantastik mülâhazalarla
yeni bir şeyler söyleyebilme cehdi söz konusudur ki, böyle davranan bir şahıs
bazen kelime ve mefhum hokkabazlığı, bazen de değişik ibham ve iğlâklarla, bir
yandan kendi sığlığını saklamaya çalışırken, diğer yandan da -onlara da fikir
denecekse- fikirlerini anlaşılmaz hale getirerek hep kendini peyleme peşindedir;
peşindedir ve her sözü, her düşüncesi, her haliyle hep yeni meftunlar aramakta
ve her zaman nefsinin meftunu olarak oturup kalkmaktadır.
Duygu ve düşüncelerinde, sürekli bir iç diyalektik ve birbirini nakzeden
tezatların kol gezdiği böyle bir ruh mâlûlü için sözü edilen durumlar tabiî
kabul edilse de bu şekilde çarpık bir ruh hâletinin birer tereddüt ve teşevvüşe
dönüşerek bütün toplumu tesiri altına alması karşısında sessiz kalınamaz.
Bazen bu tarz ve bu üslûp, değişik buhran ve bunalımlar içinde bulunup da sık
sık kendi nefsiyle hesaplaşan ve kendi düşüncelerini tenkit edip sorgulama
cesaretini gösteren seviyeli dimağ ve dâhi ruhların alternatif sistemler arama
gayretinde de görülebilir. Ama, bu iki şey, serâ ve süreyyâ farklılığıyla
birbirinden uzaktır ve birinin, ülû’l-azmâne bir ceht olmasına karşılık, diğeri
tahrip yörüngeli bir hezeyandır. Birinci düşüncenin temsilcisi, yapma azmiyle
gerilmiş öyle bir düşünce mimarıdır ki, her yıkması bile bir inşa temeli teşkil
eder. İkinci anlayışın bahtsız mümessili ise, duyguları, düşünceleri ve
tavırları itibarıyla hiçbir zaman kendi olamamış; ömrünü hep gel-gitler içinde
geçirmiş; yapma düşüncesi bile yıkma eksenli tipik bir tahripçidir. Her zaman
“ben bir aydınım, ben bir entelektüelim” yâveleriyle oturup kalkar. Biraz
ateizmin, biraz komünizmin, biraz da nihilizmin tesiriyle tam a’raf insanı ve
tam bir berzahlıktır. Duygularıyla, düşünceleriyle bu melez tip, ne tam şarklı
kategorisine girer ne de garplı; aksine o, her iki dünyanın da mük’ap cahilidir
ama; halini hissettirmeyecek kadar da pişkindir. “Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez,
görgüden yok vâyesi/Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi!” (Âkif) ona
göre biçilmiş bir kaftan gibidir.
Bu sıkılmaz düşünceye göre -sağcı da olabilir solcu da- toplum hatta bütün
insanlık, ürperten bir yıkılış sath-ı mâilinde.. tarihî tekerrürler devr-i dâimi
içinde öteden beri devam edegelen belâlar, musibetler kabaran deniz dalgaları
gibi müstevlî ve amansız.. bütün idareciler Sezarlar kadar müstebit, Napolyonlar
kadar bencil.. bütün kitleler de böyle bir saygısızlığa müstahak şuursuz
yığınlardır.
Böyle olunca, şimdiye kadar doğup gelişen ve parlayıp sönen medeniyetler gibi,
yirminci asrın “uygarlık”ları da bir bir sönecek ve dünya son bir kez daha kara
deliğe dönüşecektir. Zaten bu menhûs medeniyet daha şimdiden kendi ruhu ve
kökleri sayılan önceki “uygarlık”lardan tevârüs ettiği mânâyı yerle bir etti
bile. Bugün dünyanın pek çok yerinde fert tam bir kokuşmuşluk örneği.. aile
kendi cüz’ifertleriyle bir çözülme içinde ve darmadağınık.. ana-baba bir
zamanlar sırf bir keyif eseri olarak varlığına sebebiyet verdikleri evlâtlarının
keyif ve heveslerini yaşaması karşısında olabildiğine lâubâli, hatta onların
ruhlarının katili.. ruhun değerleri ayaklar altında çiğnem çiğnem ve
saygısızlığa emanet.. kalb ve vicdan terbiyesinin yeri sözlüklerde bile
unutulmuş gibi.. ve nesiller hevâ-yı nefsin elinde birer oyuncak.. “Yürekler
merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr/Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı
istihkâr.” (Âkif). Ömürlerini yeme-içme ve zevk u safâ haralarında geçiren bu
ruhsuz cesetler, sürekli bir şekâvet girdabı etrafında döndüklerinin farkında
bile değiller. Köyde-kentte yuvalar bütün bütün his, şefkat, iz’an ve şuur
mahrumu.. sokak, her dönemecinde bir sürü cadı kazanı pek karanlık bir gayyâ..
mektep, her yönüyle boşluğa emanet ve muhalif rüzgârlarla nereye savrulacağı
belli olmayan bir ucûbe.. mâbed, soğuğu-sıcağı duymayan, duyup irkilmeyen
insanların ârâm ettiği bir gölgelik.. aşk u heyecan ocağı zâviyeler, folklorik
merasimlere teslim birer küllük.. kuvvet, gadr u zulmün kulu-kölesi ve hakkın
tepesinde amansız bir balyoz.. hürriyet, zulme kilitli ruhların lütf u ihsanı..
nizam ve güven kaba kuvvetin hendesesine göre plânlanmış ve her yerde çığlık
çığlık âh u efgân…
Her biri bir karamsarlık resmi böyle bir tablo karşısında ne ümit kalır ne de
azim. Bâtılın bu ölçüde resmedilmesinden kim ne bekler bilemeyeceğim; bildiğim
bir şey varsa o da böyle bir tasvir karşısında en temiz dimağların bile
bulanması, ümitlerin felç olması ve iradelerin de gümbür gümbür yıkılmasıdır.
Vâkıa, iddia edilen şeylerin bazıları doğru da olabilir. Meselâ; yıllardan beri
eşiğine baş koyup vefa ahd ü peymanında bulunduğumuz gaddar bir dünyanın
dilenciliğinden bir türlü kurtulamadığımız; geçmişten tevârüs ettiğimiz
inançlarımız, örflerimiz, âdetlerimiz gibi değerlerimizi terk edip kısmen de
olsa kendi ruhumuzdan uzaklaştığımız; ilim ve teknoloji transfer ediyor gibi
yabancı ahlâk ve anlayış transfer ettiğimiz doğrudur.. evet, millet gemisinin
üst üste sadmelerle sarsıldığı bir vâkıa; ama duygu, düşünce ve vicdanlarımızda
dirilme azmimizi felç etmeye, felçli göstermeye hakkımızın olmadığı da bir
gerçek.. hatta, haktan haksızlıktan bahsetmek bir yana, ümit ve iradelerimizde
olumsuz tesirler icra edecek her söz ve düşünce, her hareket ve davranış yüce
mefkûremize karşı en büyük bir saygısızlık ve ihânettir.
Kaldı ki, iman, azim ve düşünce hayatımızda -bir kısım zorluklar söz konusu olsa
da- her zaman ciddi bir rejenerasyonun var olduğu da apaçık. Evet, şimdilik
çelimsiz görünse de, hemen her yerde iradeler, varoluş gayelerinin dantelâlarını
örüyor, her yanda yükselen tevbeler, inabeler, münâcâtlar ve bunlar kadar
mukaddes saydığımız, hak yolunda koşan hak erlerinin solukları, gök ehline bir
yeni türden ne besteler ne besteler dinletiyor..! Dünyanın dört bir yanında,
Hakk’a yalvarışlarla çınlayan kubbelerdeki aks-i sadânın -bir hadisin işaretine
binâen- göklerde meleklerin muhaveresine mevzû teşkil ettiğini söylesem,
zannediyorum mübalâğa etmiş sayılmam. Bazılarımız itibarıyla, liyâkatsizlik ve
konumunun hakkını verememe her zaman söz konusu olsa da, dost firaseti ve düşman
tecessüsünün birleşik noktasında duyulan sesin bizim diriliş neşîdelerimiz
olduğunda da şüphe yok.
Evet, şimdilerde yürüdüğümüz yolların bizi ulaştırdıkları meydanlardan,
rıhtımlardan ümitlerimizde yaşattığımız enginliklere açılacağımız inancıyla
-bütün bir toplum olarak öyle olmasak da- tıpkı Cennet yamaçlarında tenezzühe
çıkmış gibi, ruh iklimimiz itibarıyla şevk ü tarap içindeyiz. Çok yakın bir
gelecekte, güneş, ay ve yıldızlar bizim yamaçlarımızda, hayâ, iffet, vefâ,
sadâkat, ilim aşkı, araştırma ruhu çiçekleri üzerinde doğup batacak. Gelip
geçtiğimiz her yerde, bizim için kurulmuş bir tâk gibi hep gök kuşağının altında
yürüyecek ve iç içe güzellikler yudumlayıp geçeceğimiz günler dizi dizi
yollarda. Evet her yüzde tertemiz iffet duygusu, her sînede aşk u şevk feverânı,
her tavırda ayrı bir uhrevî derinlik duyacağımız ve bir temâşâ zevkiyle
güzellikten güzelliğe koşacağımız; koşup ak bahtımıza tebessümler yağdıracağımız
günler, horozu ötmüş şafaklar gibi ufkun beri tarafında.
Günümüzde, saygısızlığın filizlenişine, hatta bir meşelik gibi her yanı
sarmasına ve egoizmanın bütün ruhlara hükmetmesine karşılık, her tarafta
hürmetin boy atıp gelişeceğine, her yanda mahviyet, tevazu ve inceliğin üfül
üfül eseceğine inancımız da tamdır ve sürprizler sağanağının sökün edeceği
günlerin arefesinde bulunuyoruz.
Bügüne kadar hayata gözlerini açan genç nesiller, hep kendi dünyalarında erozyon
yaşıyor, boşluktan boşluğa sürükleniyor ve üç buudlu bir mekan ile, geçmişten
gelecekten koparılmış silik, renksiz, tek buudlu bir zaman telâkkisine mahkûm
ediliyorlardı. Oysaki şimdilerde aynı insanlar, ruhlarını kanatlandırabilecek
ufuklu ve gayeli düşünceleri sayesinde, kendi iç derinliklerine yönelip kâinat
ve insanı bir kere daha yeniden keşfetme sürecine girdiler bile. Millet ruhu ve
ahlâkî değerler, o kendilerine has çizgileriyle gelip bir kere daha gündeme
oturdu; hem de şuur, his, irade ve lâtife-i rabbâniye derinlikleriyle. Ve artık
pek çoğu itibarıyla, genç nesillerin çehresinde pırıl pırıl ve masmavi bir hayâ
nümâyân; davranışlarında dupduru bir samimiyet ve vicdanlarında da köpük köpük
bir heyecan var. Işıl ışıl her yüzde parlayıp duran uhrevî güzellik ve kalblerin
derinliklerinde köpürüp taşan aşk u şevk bu yeni oluşumun yanıltmayan
emârelerinden sadece bir ikisi.
Bugün bu ölçüde kendini hissettiren bu temizlerden temiz nesil, yüklendiği
sorumlulukları derin bir vazife şuuru ve hizmet aşkıyla yerine getirmekte ve
yitirdiğimiz cennetleri bize iade edecek gibi görünmektedir. İşte bu evsaftaki
gençler, bir yandan her gün ferdî plânda daha bir derinleşip enginleşirken,
diğer yandan da hendesî bir genişleme ile Allah’ın ayrı bir lütfunu
seslendirmekte. Evet işte bu ölçüde, milletin mutluluğunu kendi mahrumiyetlerine
bina edip, yaşamayıp yaşatan, uyumayıp uyaran ve bin bir mahrumiyet içinde
başkalarının vicdan ve ruhlarını doyuran çağın kudsîleri bu hasbîler, bir yandan
kendi mes’uliyetlerinin gereklerini yaşarken, diğer yandan da toplumun
sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaştıkları sürece, çok
yakın bir gelecekte şu birkaç asırlık hafakanların dineceğinde şüphe
edilmemelidir.
Aslında, her kaba şeyi, her kirli nesneyi ateşin yumuşatıp temizlemesi gibi, şu
birkaç asırlık musibetler, belâlar, sıkıntılar da bu millette bir temizlenme
duygusu uyarmış ve ona kendi saffetiyle ayakta durabilme düşüncesini ilham
etmiştir. Dün, içinin kirliliğinden ötürü, ayağına bir pranga, boynuna da bir
tasma takıp onu levsiyatın esaretine salan kader -o kader hep adildir- bugün de
gönlündeki ümit emareleri, irade ve azminin çelikleşmesi sayesinde ona, yeniden
milletler muvazenesindeki yerine ulaşmada mutlaka rehberlik yapacaktır.
Öyleyse şimdilerdeki saffetimizi bozmadan, milletçe kendi aşk u heyecanımızı,
yine kendi sesimizle seslendirir ve ruhumuzdaki cibillî cesaretle ayağa
kalkabilirsek, sûrunun sesi ta eski yıllara dayanan yeni bir “ba’sü ba’del mevt”
yaşamamız mukadder demektir. Hiç şüphesiz böyle bir diriliş yolu da, imanın,
aşkın, ihlâsın, hamiyetin bütün duygu, düşünce, tavır ve davranışlarımıza
aksetmesinden geçer…
Sızıntı, Eylül 1998, Cilt 20, Sayı 236
Karamsarlık ve Vicdan Çağı
Her şeyi olumsuz yanından ele alıp değerlendirme ve her hâdise münasebetiyle
karamsarca yorumlar ortaya koyma da diyebileceğimiz bedbinlik, insanoğluyla
beraber var olmuş, bugünlere onunla taşınmış ve dünya devam ettiği sürece de
elini onun yakasından çekmeyecek âfet ölçüsünde bir beşerî hastalıktır. “Nice
servi revan canlar/Nice gül yüzlü sultanlar/Nice cihangirler, nice hanlar” bu
gaddar hastalığın pençesinde, hazana maruz yapraklar gibi savrulmuş, içi
karbonlaşan çınarlar gibi devrilmiş, zelzele ile çözülen kayalar gibi sağa-sola
saçılmış ve “harap olup, türap olup gitmiş”lerdir: Gidenler gitmiş ama,
iltihaklar bitmemiştir; bu ölüm yolculuğu ve bu ölüm kervanı bugün bile binlerce
isteklinin -olmaz olsaydı- hâlâ en mergûb metâıdır.
Bedbine göre varlık her zaman, bir ölüm anaforu etrafında dönüp durmakta, dünya
bir meçhule, bir belirsizliğe doğru kaymakta ve toprak tabakası bir kısım kaygan
faylar üzerinde her zaman yüreklere korkular salmakta, insanlar birbirlerini
avlamak ve birbirlerini yemek için yekdiğerlerine tuzaklar kurmakta; günler her
an biraz daha kararmakta ve her şey bir kaos içinde doğup, bir kaos içinde
batmaktadır. Evet, ona göre kâinat, her an alt-üst olabilir.. arz, zelzelelerle
delik-deşik hâle gelebilir; köyler, kasabalar, şehirler bağırlarında binlerce
insanı barındıran birer mezarlığa dönüşebilir.. toplum, değişik kesimleriyle
daha ciddi kaymalara girebilir.. bugüne kadar olan oldu; bundan sonra da daha
bir sürü değerin altı üstüne gelebilir, altı üstüne gelen her şey “ilelebed”
öyle kalabilir… Önümüzdeki yıllarda zuhur edecek harbler-darbler,
ihtilaller-inkılâplar, dünyanın, medeniyetlerin ve milletlerin sonu olabilir..
evet bedbin, her şeyi böyle görür, böyle duyar, böyle yorumlar ve şeâmetli
çığlıklarla sürekli saçını-başını yolar… Bin bir fecâyi ve fezâyiyle eski
devirler ve eski hâdiseler bir yana, 93 Harbi, Balkan Savaşı, Birinci ve İkinci
Cihan Muharebeleri, Rusya’daki kargaşa, Avrupa’daki sarsıntı ve Pasifik’teki
kızıl-kıyametler bu karamsar ve isterik ruhlarca, hep sonun başlangıcı ve
kıyametin şafak emareleri sayılmıştır.
Oysaki, onların vehmettikleri gibi ne bütün savaşları, ne de ihtilal ve
inkılâpları mutlak olarak olumsuz görmek doğru değildir.. olumsuz sayılmaları
şöyle dursun, çok defa harp ve ihtilale sebebiyet veren sâiklerin insanî hedefli
olmaları, savaşçı ve ihtilalcilerin de hüsn-ü niyetli hareket etmeleri
sayesinde, fevkalâde müspet neticeler de elde edilegelmiştir. Hele bu oluşumlar,
iyiyi, doğruyu, güzeli tesbit edip belirlemeye; azgınları durdurup mütecavizleri
bertaraf etmeye; köhne telâkkileri yıkıp varlık ve eşyayı yeniden yorumlamaya
mâtuf ise, yararlı olduklarında kat’iyen şüphe yoktur. Bir kere, başta
peygamberlerin hareketleri ve sonra da yeryüzündeki bütün değişim ve dönüşümler,
netice itibarıyla hep insanlık hesabına yararlı olagelmiştir. Evet, ne
peygamberlerin gerçekleştirdikleri inkılâplara, ne İslâm öncülerinin tahakkuk
ettirdikleri değişim ve yeniliklere ne de altın soyumuzun tarihi hercümerc
etmesine tahrip ve yıkım diyebiliriz. Rica ederim, bedeviyet içinde bocalayıp
duran bir topluma medeniyet yollarını göstermeyi ve çöldeki müptedî insanları,
medenî milletlerin muallimi hâline getirmeyi nasıl yıkım ve tahrip kabul
edebiliriz! Fatih’in İstanbul’u alarak, eskimiş ve köhneleşmiş Bizans
düşüncesinin yerine rönesansa giden bir yolu açmasını yıkım ve tahrip sayabilir
miyiz? Tarık’ın Endülüs’e yeni bir ruh ve mânâ götürmesini İspanya hesabına
muvakkaten bir kıyamet saysak bile, temelde bu hareket, koskoca Batı’da önemli
bir “ba’sü ba’del mevt”i netice veren bir kıyamet değil midir? Alparslan,
Malazgirt meydan muharebesiyle Kostantiniye’ye giden yolları açmasaydı, Doğu’nun
ilim düşüncesi, ilim ahlâkı ve san’at telâkkisi Batı’ya nasıl ulaşacaktı ki.?
Varsın çarpık ve müşrik düşünce, tevhid cereyanını tahrip saysın; putperestlik,
mücerret hakikatlere inanmayı yıkım kabul etsin; tepinmeyi yürüme sayan çelimsiz
iradeler, “eski hâl, eski dekor” demeye devam ededursun, bizim bütün bunların
birer yenilenme, tazelenme ve sonsuza açılma hamleleri olduğuna inancımız
tamdır. Ne var ki dünya, özü, esası ve mayası itibarıyla, hayrın yanında şerri,
iyinin yanında kötüyü, güzelin yanında çirkini, yararlının yanında zararlıyı da
ihtiva ettiğinden, bazen varlık ve hâdiselerin ruhundaki güzelliklerden,
tenâsüplerden, hakkaniyetlerden, istikametlerden daha çok, yine insan iradesiyle
meydana gelen kötülükler dikkati çekmekte ve netice itibarıyla da, hayra açık
bir hayli şey şer gibi görülebilmektedir.
Bu açıdan, bazı harp ve inkılâpları; yaşlanmış, mukâvemetini yitirmiş, mâil-i
inhidam bir kısım düşüncelerin, sistemlerin -dış yüzü itibarıyla ürpertici olsa
da- tasfiyeye tâbi tutulması ve bertaraf edilme ameliyesi saymak daha yerinde
bir tesbit olsa gerek. Bu tasfiye ameliyesi ve hayatî değişim, bir kısım
çelimsiz ve dermansız ruhları endişeyle sarssa da, içleri hayat ve enerji ile
dopdolu olanlar için her zaman yepyeni bir ufka ulaşma adına birer donanım
vesilesi sayılabilir.
Aslında topyekün insanlık tarihi, bir değişimler-dönüşümler, dolayısıyla da
hayatî hamleler tarihidir. Tarihî teşekkül ve tekevvünlerde hâli kucaklayamayan
ve geleceğe de açık olmayan pek çok toplum ve millet, bu değişim ve dönüşüm
sürecinde dökülüp yollarda kalmaya mahkumdur; buna karşılık hâlin kahramanları
ve geleceğin düşünce mimarları ise, her zaman bu çetrefilli yolları rahatlıkla
aşmış ve istikbalin ferah-fezâ iklimine ulaşmışlardır; bundan sonra da
ulaşacaklardır.
Hazreti Mûsâ ve Yûşâ’nın, bütün eski Filistin ve Şeria çevresinde böyle bir
değişim ve dönüşüm başlatmaları; Hazreti Mesih’in Havarileri’nin Filistin’leri
ve Efes’leri aşarak kadim Roma’yı temelinden sarsmaları; ilk İslâm
mücahidlerinin bir çığlık olup nokta-i istinadsız yüreklere korkular salmaları,
netice itibarıyla uğranılan ve ulaşılan yerlerde birer bahar rüzgârı ve bahar
selleri gibi bir tesir icrâ etmiştir. Evet ulaşılan bütün bu yerlerde
yıkılacaklar yıkılmış ve köhneleşen düşüncelerin yerine daha canlı, daha taze
düşünceler, disiplinler ikâme edilmişse, bunu tahrip değil, tamir saymak icap
eder.
Öteden beri zâhirperest ve bir kısım sathî düşünceler, bazı olumsuz gibi görülen
hâdiseleri hep karanlık görmüş, karanlık yorumlamış ve simsiyah mülâhazalarla
seslendirmişlerdir. Oysaki, onların o kapkara gördükleri olaylar şimdilerde,
bağırlarında cennetâsâ baharları geliştiriyor.. her yanı kaplayan kar gibi, buz
gibi vak’alar, bir umumî doğuş ve dirilişin bestelerini mırıldanıyor.. her zaman
yeryüzünde müşahede ettiğimiz o yaygın hırçınlıklar ve tabakât-ı beşer çapındaki
krizler, bunalımlar, ruhların derinliklerinde ve muhakemelerin katmanlarında
âlemşümul sulh ve emniyet düşüncesini ortaya çıkarıyor ve her şey âdeta
hülyalarımızdaki dünyaların gerçekleşmesini hızlandırıyor.
Aslında hiç bir değişim ve dönüşüm -temel dinî, millî dinamikler ve ana esaslar
korunduktan sonra- medeniyetlere ve millî olanlara düşman değildir. Aksine
istidrâdî mülâhazamız mahfuz- her büyük çalkantı ve inkılâp, büyüklüğü ve şümulü
ölçüsünde, yeni düşünce sistemlerine ve yeni medeniyetlere kapı aralayan birer
hayatî hamledir. Zaten bu karşılıklı beslenme ve desteklenme özelliğinden değil
midir ki, her iki oluşum da birbirini yok etmeden günümüze kadar devam
edegelmiştir. Bundan sonra da, daha yıllarca ve yıllarca devam edeceğe benzer.
Bazı hâdiselerin çirkin olan dış yüzleri itibarıyla tarihi yorumlayan ve
sorgulayanlar, hayallerini kirlettikleri o levsiyât içinden sıyrılıp
çıkamadıkları sürece, karamsarlıktan kurtulamayacak ve tarihî hâdiseleri
yorumlama adına ortaya attıkları vehimleri ile de pek çok kimsenin kafasını
bulandıracaklardır. Onlar, bu yanılgıları içinde bocalayadursunlar, geceleri
gündüzler takip edecek.. kar-buz, dolu-fırtına, sînelerinde baharları
besleyecek.. ve “şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ “Hakk”ın
sadâsı olacaktır.”
Evet, bir kere daha hatırlatalım ki, bugüne kadar devam edegeldiği gibi, bundan
sonra da, yeryüzünde kavgalar bütün bütün dinmeyecek; ama hiç olmazsa belli
bölgeler itibarıyla azalacak.. hayallerimizdeki evrensel barış tam
gerçekleşmeyecek; ancak şimdikine göre biraz daha yaygınlaşacak.. inkılâp ve
ihtilal fırtınaları yer yer endişelerimizi sarsacak; fakat, ihtimal daha insanî
bir mülâhaza ile cereyan edecek..
Hâsılı, bundan sonra da zaman kendi yorumlarını ortaya koyacak ve herkes de
bundan nasibini almaya devam edecek.. daralan, büzüşen geleceğin dünyasında,
toplumlar ve milletlerarası münasebetler zamanın referanslarına göre
gerçekleşecek.. inkişaf eden ilim, mantık, muhakeme ve ilham en amansız değişim
ve dönüşüm anaforlarını bile yumuşatarak, munisleştirerek insanî olan şeylerin
sınırlarını koruyacak ve çağı bir vicdan çağı hâline getirecektir.
Sızıntı, Ekim 1996, Cilt 18, Sayı 213
Kendi Değerleriyle İnsan
Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin en esaslı bir nokta-i mihrâkiyesi, en parlak
aynası, varlık ağacının en mükemmel meyvesi, bütün kâinatın özü, usâresi sayılan
insan; muhteva derinliği ve iç zenginliği itibarıyla bütün mükevvenâta denk,
damla görünümünde bir derya, zerre çerçevesinde bir güneş, nokta ölçüsünde koca
bir kasîde ve tırnak kadar hâliyle bütün bir varlığın atlası, en beliğ hutbeler
istiâbında inkişafa açık bir kelime-i câmia ve bir sırr-ı ilâhîdir.
İnsan, inkişaf etmesi/ettirilmesi ve yaratılış gayesine göre açılması ölçüsünde
Yüceler Yücesi’nin en parlak aynası, en talâkatlı tercümanı ve bu sınırlı âlemde
sınırsızlığın da bir menşurudur. Eşya ancak, onun idrak ve basiret nurları
sayesinde temâşâ edilen bir meşher, okunan bir kitap hâline gelmiştir. Denebilir
ki o, bu potansiyel zenginlik ve derinliğiyle bütün kâinatların ruhu ve topyekün
eşya içinde Yaradan’ı en net ve iltibassız gösteren, O’nun en sadık bir şahidi
ve hassas bir kıblenümâ gibi yanıltmayan bir hâliknümâsıdır.
Yörüngesini bulmuş veya rampasına oturmuş hakiki bir insan, Hakk’ın şahidi
olduğu gibi yoldakilerin de rehberidir; onu bulan Hakk’ı da bulmuş ve bütün
dağınıklıklardan kurtulmuş olur. Onu müşahede eden, dolayısıyla da olsa, değişik
tecelli dalga boylarında her şeyi görüp duymuş demektir.. evet düşünceleri
inançları gibi dupduru, tavırları-davranışları düşünceleri çizgisinde ve her işi
rıza hedefli bir insan, görüldüğü hemen her zaman Hakk’ı hatırlatır, irâdî
olmasa da uğradığı her yerde Hakk’ın şahidi olduğu hissini uyarır.
İlk defa donanım ve mevhibeleriyle, sonra da bu donanım ve mevhibeleri inkişaf
ettirip aşkınlığa ulaşmasıyla melekler üstü ufuklarda pervaz eden İnsanlığın
İftihar Tablosu, varlık ağacının hem çekirdeği hem de meyvesiydi. İnsanoğlu,
mensup olduğu bu ağaç ve onun bu müstesna meyvesiyle ne kadar iftihar etse
azdır. Aslında “insan-ı kâmil” denince ilk akla gelen de O’dur. Varlık âleminde,
O’nun kadar insanî muhtevasıyla zirveleşen bir ikinci insan göstermek mümkün
değildir. Ne var ki, bu yüce meyve de yine, insanlık ağacının meyvesidir.
İnsanoğlu “eşref-i mahlûkât (yaratılanların en şereflisi)”, Hazret-i Ruh-u
Seyyidi’l-Enam ise bu en şerefli türün iftihar tablosudur.
Bu uçsuz-bucaksız kâinatlar, malzeme değeri-zaman değeri-ibdâ ve inşâ değeriyle,
getirilip insana bağlanınca, O’nun kıymet-i hükmiyesinin bütün varlığı aşkın
olduğu kendi kendine ortaya çıkacaktır. Hatta sadece dünya değil, ukbâ dahi
O’nun inkişaf etmiş hakikati adına plânlanmış dense sezâdır. O bu âlemle
münasebetlerini devam ettirdiği aynı zamanda öbür âlemi de duymuş, oradaki
beklentileriyle buradaki acıları, kederleri yumuşatmış ve o müthiş imanının
enginliği ölçüsünde daha Cennete girmeden, vicdanının derinliklerinde hep
Cennetleri yaşamış ve bu duygularını yol arkadaşlarıyla da paylaşmıştır. Bir
kere daha tekrar etmeliyim ki; O, bu enginliğine rağmen bir insandır ve insanlık
tûbâsının da en nurlu meyvesidir.
Gerçi insan, maddesi ve cismaniyeti itibarıyla bu mazhariyetlerden uzak
görünmektedir. Hatta kendi mahiyetinden habersiz yaşadığı dönemlerde, diğer
canlıların altına bile düştüğü söylenebilir. Ne var ki aynı insan, akıl, iman,
vicdan ve ruhuyla şu varlık meşherinin dikkatli bir seyircisi, eşya ve hâdiseler
kitabının şuurlu bir mütâlâacısı, varlığın satır aralarındaki esrarının da
müdakkik bir gözlemcisi ve yorumcusudur. Bu itibarla o, ne kadar önemsiz görünse
de, en âlî şeylerden daha aziz, Hakk’a kulluğu içinde sultanlara taç giydiren
bir sultan ve küçüklüğüne rağmen kâinatlardan daha muhtevalı, eskilerin
ifadesiyle bir “nüsha-i kübrâ”dır.
Böyle en üstün donanımlarla dünyaya gönderilen ve mahiyetindeki istidatlara göre
en hayatî hedeflere yönlendirilen bu değerler üstü değerleri hâiz insanoğlunu,
ifratlara, tefritlere sapmadan muhteva ve konumuna uygun ele alıp tahlil etme
değişik din ve sistemler içinde sadece İslâm’a nasip olmuştur.
İslâm’a göre insan, insan olması itibarıyla üstündür. “Doğrusu Biz insanoğlunu
çok şerefli yarattık.” O, Allah’a, peygambere intisabıyla bu ilk pâyeyi
silinmeyecek şekilde perçinler. “İzzet; Allah’a, Rasûlüne ve (dolayısıyla da)
mü’minlere aittir.” Hele inancı istikametinde ortaya koyduğu cehd ve gayretlerle
o, âdeta, yeryüzünde Hakk’ın gözdesi gibidir. “Bizim yolumuzda gayret gösterip
mücahede edenlere, Biz de mutlaka muvaffakiyet yollarını gösteririz; şüphesiz
Allah ihsan erleriyle beraberdir”, “İman edip salih amel işleyenlere Hazreti
Rahmân insanların gönlünde sevgi yaratır”.. gibi fermanlarıyla Kur’ân-ı Kerim,
hep insanın farklı buudlardaki bu üstünlüğünü seslendirir. Evet, imanı,
mücahedesi, salih ameli, yaratılışıyla mazhar olduğu her şey, ondaki insanî
değerler üzerine kurulmuş birer bünyan ve onun mahiyet atkıları üzerinde
işlenmiş birer dantela gibidir. İnsan, daha sonra elde edeceği mazhariyetlere,
şöyle veya böyle, irade, cehd, gayret unvanları altında birer bedel sunar; ama,
insanlık dediğimiz ilk mevhibe hiçbir karşılık ödenmeden elde edilmiştir ve
tamamen cebrî-lütfî ilâhî bir bağıştır.
Bütün insanî münasebetler bu çerçevedeki mânâ ve muhteva üzerine kurulur ve hep
onların üzerinde cereyan eder. İnsan olduktan sonra, kadın olsun erkek olsun,
genç olsun ihtiyar olsun, siyah olsun beyaz olsun, herkes muhteremdir, masûndur
ve dokunulmazlığı söz konusudur; Irzına el uzatılamaz, malına tecavüz edilemez,
yurdundan-yuvasından çıkarılamaz, hürriyeti elinden alınamaz, inançlarını
yaşaması engellenemez; dahası kendisinin bile kendine karşı bu olumsuzlukları
irtikap etmesine müsaade edilemez ve Allah tarafından kendisine bahşedilmiş bu
insanî değerleri zedelemesine fırsat verilemez; verilemez zira o, bütün bu
değerlere emaneten mâliktir. Gerçek mülk sahibi ise Allah’tır. İnsan sadece bu
emanetleri O’na karşı korumakla mükelleftir. Öyle ki o, kendine tevdî edilen bu
emanetleri hep gözleri gibi aziz bilecek.. kılına bile dokunmayacak ve
dokundurmayacak.. gerekirse o uğurda savaşacak ve ölecektir. “Kim malı uğrunda
ölürse o şehittir, kim canı uğrunda ölürse o şehittir, kim yakınları uğrunda
ölürse o şehittir ve kim yurdu-yuvası uğrunda öldürülürse o da şehittir” buyuran
Söz Sultanı, insana ait bu önemli hakların dokunulmazlığını vurgular ve
yaratılışı itibarıyla insanoğlunun bu fâikiyet ve üstünlüğünü ortaya koyar.
Şimdilerde insanlık böyle bir anlayışın neresinde? Zannediyorum böyle bir konu
bu makalenin çerçevesini aşar.
İman ve sonrası mülâhazalarda da insan, yine en mümtaz bir mazhariyeti hâizdir.
Evet, kâinat ve eşya karşısında insan, semalardan daha derin ve meleklerden daha
âlîdir. Yerde ve gökte bulunan her şey, kimisi doğrudan doğruya kimisi de
dolaylı yollarla ona musahhar kılınmış ve bu konuda ona tasarruf imkanı
verilmiştir. Bu musahhariyet ve tasarruf imkanı, insanı bu dünyaya bir misafir
olarak gönderen Yaratıcı’nın, onun aczine ve ihtiyacına merhameten tamamen ona
bir ihsanıdır. Böyle bir ihsan da ancak, iman şuuruyla sezilip mü’min vicdanıyla
değerlendirilebilir. İmanının enginliği ölçüsünde eşyanın perde arkasına uyanmış
bir mü’min, bu koskoca kâinatları kendi sarayı gibi görebilir ve canlı-cansız
içindeki eşyayı da emrine verilmiş birer vazifeli kabul edebilir.
Bunun bir adım ötesinde, vicdan mekanizmasını harekete geçirip iradesinin
hakkını vererek, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahatler tertipleyip,
mânevî zevkler yudumlayan kâmil insanların durumları söz konusudur ki, işin
gidip böyle bir mazhariyete dayanmasındaki mânâyı kestirmede zorlandığımı ifade
etmeliyim. Potansiyel değerlerini inkişaf ettirip bu zirvelere ulaşan insan için
denecek bir şey varsa, o da ifadenin Âkifçesiyle şöyle olmalıdır: “Onun mâhiyeti
hatta meleklerden de ulvîdir/Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir.”
Şimdi acaba, bunca mevhibe ve mazhariyetlerle şereflendirilen insandan beklenen
nedir? Bence asıl önemli olan da işte budur. Böyle bir konu üzerinde durulur ya
da durulmaz, o ayrı mevzu; ama keşke, insan olmaya terettüp eden böyle önemli
bir sorumluluğun şuurunda olabilseydik..!
Sızıntı, Mart 1999, Cilt 21, Sayı 242
Kendi Ruhumuzu Ararken
Birkaç asırdan beri tamamen üslûbunu yitirmiş şu dünyada herkes bir şeyin
peşinde; biz de kendi ruhumuzu arıyoruz. Bu aramayı devam ettirebilirsek,
kendimiz olarak dirileceğimiz günlerin çok yakın olduğunu söyleyebiliriz.. evet,
insanımızın kendine, kendi değerlerine yöneleceği günler yakındır. Bir talihsiz
dönemde, sımsıcak dünyasını terkederek çok garip arayışlara giren son birkaç
nesil, kâh gidip maddeye ve makinaya sığındı.. kâh değişik fantezilere tav
oldu.. kâh kendini en çılgınca hezeyanlara saldı ve ömrünü cinnetler içinde
geçirdi.. kâh vahşileşti: Kan döktü, kan içti, kan düşündü, kan konuştu ve kanlı
deliler gibi yaşadı. Onun bu dağınıklığı, bu gaddar ve amansız ortamın edip
eylediklerinin dayanılmaz hâle geldiği günümüze kadar da devam etti.
Ancak şimdilerde o, az dahi olsa, boşlukta bulunduğunun farkına vararak
alternatif düşüncelere kapı aralamaya, imandan söz edip, geçmişe değerler
atfetmeye başladı.. evet düne kadar Allah’ı, Peygamber’i ağzına almazken, hatta
milleti tahkir edip tarihî değerlerimize söverken, bugün o, pek çok düşüncesini
ruh ve mânâ ile bezemekte, ifadelerini metafizik ibrişimleriyle örgülemekte…
Milletçe bizim renk, bizim desen ve bizim âhengimizi vadeden bu kutlu günler
kesintiye uğramadan bir çeyrek asır daha devam edebilse, devletler muvazenesinde
milletimizin ikbal yıldızının parlayacağı muhakkaktır.
Bugüne kadar ruhî güçlerini yitirenler yitirdiler ve bir hiç uğruna, tıpkı
münbit olmayan topraklarda çürüyüp giden tohumlar gibi, heder olup gittiler.
Evet bugüne kadar olan oldu.. ve tarihi yanlış yorumlamanın cezası olarak da pek
çok kurban verildi, ırz çiğnendi, namus hırpalandı, millî ismet ve iffetimiz
defaatle sarsıldı. Bundan sonra olsun, niyetlerimizi bir kere daha gözden
geçirmeli, dileklerimizi iyi tutmalı; geleceğimizin, kanla, gözyaşıyla
sulanmaması için duygu, düşünce ve hizmet mantığında boşluklar bırakmamalı ve
hep tetikte olmalıyız. Belli bir ölçüde kasırgaların dinmeye başladığı ve
ufkumuzda peşi peşine emareleri emarelerin takip ettiği şu dönemde, elimizdeki
imkânları evirip-çevirip değerlendirmeli, zamanın ölü noktalarına bile hayat
üflemeli ve ona kendi hesabımıza mutlaka bir şeyler konuşturmalıyız. Esrarı,
büyüsü, muhtevası ve sonsuzluğu hakkında yeni yeni bir şeyler hissetmeye
başladığımız şu varlık kitabı ve kâinat meşheri, kendi sesini, soluğunu,
hikmetini bütün bütün gönüllerimize duyuracağı ve ilimlerin diliyle milletçe
ruhlarımıza hayatımızın gayesini fısıldayacağı güne kadar aktif sabır içinde,
temkinli ve askerî ifadesiyle, “teyakkuz”da olmalıyız; olmalıyız ki,
milletimizin ikbalini istemeyen haricî düşmanlarımıza takılarak yakını uzak
etmeyelim ve kazanma kuşağında kayıplara sebebiyet vermeyelim.
Evet, milletimize vadedilen ilâhî günlerin, bin bir şafak emaresiyle renk renk
tüllendiği şu durgun görünümlü aktif zaman aralığında, geleceği omuzunda, kendi
renk ve kendi deseninden livâlarla temsil edecek aydınlık nesillerin ruh ve mânâ
hamurunu, kendi teknemizde, kendi üslûbumuzla yoğurmalıyız ki; milletimiz,
geçmişten gelen düşünce zenginliği ve tarih şuuruyla dipdiri olarak yeni
oluşumlara taşınabilsin. Biz, milletçe bu çok önemli işi gerçekleştirmeye
çalışırken, bilerek veya bilmeyerek, bu hayatî gayretlere karşı çıkmak
isteyenler olabileceği gibi, onu küçümseyenler, hafife alanlar, hatta yanlış
bulanlar da çıkabilecektir. Bütün bunlara karşılık, biz de, bir taraftan
iradelerimizi, -ondaki şer eğilimlerinin kökünü kurutarak ve hayır meyillerini
coşturarak- güçlendirmeye gayret edecek; diğer taraftan da, her teşebbüsümüzü
ihlas eksenli götürmeye çalıştığımız aynı anda, plân ve projelerimizde de aklî
ve mantıkî boşluklara meydan vermeme titizliğini göstereceğiz. Biz inanıyoruz
ki, hedefimiz Hak hoşnutluğu, yol azığımız da iman ve ihlas olunca, Allah bizi,
yol boyu inayet avanslarıyla şahlandıracak ve biz nerede olursak olalım, hep
O’nun ekstra tecellileriyle besleneceğiz.
Evet, gözlerimizi kapayıp Hakk’a kulluk neşvesi içinde, dünyanın dört bir yanına
saçacağımız tohumlar, O’nun inayetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hatta
çürüyüp gittiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince yediveren, yetmişveren
başaklar gibi salınıp kendi talihlerinin bestelerini mırıldanacaklardır.
Yürüyeceğiz istikbale -Allah’ın inayetiyle- iman, ilim atbaşı; düşünce, ibadet
iç içe; sebeplere riayet ve tevekkül sarmaş-dolaş; ümitlerimiz hareket kaynağı,
sabır arkamızda koşturan bir yol arkadaşı; nikmetler aynı nimet, nimetler de
beklentisiz gelen avanslar gibi her şeyin gerçek kaynağına itimat referansı..
Biz yürüyeceğiz; O da, gözlerimizde öteler dalga boylu ziya tecellileri,
kulaklarımızda sözlerin en doğrusunu bulandırmadan alma yeteneği ve
sînelerimizde hikmet televvünlü ilhamlarıyla bizi hep koruyup kollayacak ve yol
yalnızlığına bırakmayacaktır. Elverir ki, O’nunla aramızdaki Hâlık-mahlûk
münasebetini bozmayalım ve O’nun iltifatlarını, ülfet ve sürekliliğin renkleri
uçuran, tazelikleri solduran hazan esintili atmosferine terk etmeyelim.
Hep yürüyeceğiz, günümüzde bütün bütün durgunlaşmış ve hantal yığınlar hâline
gelmiş şimdilerin insanından, dünyaya yepyeni şeyler vadeden aydınlık nesilleri
bulup çıkarmaya doğru.. şunu-bunu karalamadan, kimseye çamur atmadan; daha çok
düşüncelerimizi aksiyona göre plânlayarak, aksiyonlarımızı da cankurtaran
ekiplerin üslûbuyla sürdürerek.. kansız-irinsiz, kinsiz-nefretsiz yolcuların da
bulunduğunu göstermek için, yollara da, yollardaki tersliklere de takılmadan hep
yürüyeceğiz. Bin bir türlüsüne şahit olduğumuz cinayetlere, şekâvetlere af ilan
edeceğiz iddiasında değiliz; olamayız da. Umumun hukukunun söz konusu olduğu
yerde gönüllerdeki af duygusu adalete inkılâp eder ve yaşama üslûbu, insanlık
dışı davranışlara kapalı hâle getirilir. Evet, iyilikler ve iyiliklere taşıyan
köprülerin, o köprüleri geçebilme duygusuyla dopdolu insanların
mükafatlandırıldığı şehrahlar hâline getirilmesi insana saygının ifadesi olduğu
gibi, kötülere ve kötülüklere yol verilmemesi de, insana karşı ayrı bir
ihtiramın ifadesidir. Evet, insanlar, her zaman iyiliğe imrendirilmeli,
kötülüğe, kötü yollara karşı da uyarılmalıdır ki; hiç kimse: “Suç bizde değil,
biz bu yollara itildik…” demesin.
Aslında böyle düşünenler, mevcut sefalet ve perişaniyetlerinin
sorumluluklarından sıyrılmak için böyle tutarsız mazeretlere sığınmaktadırlar..
daha doğrusu bunlar, insan olma farklılığını kavrayamamış mütefessih ve derbeder
ruhlardır. Evet, gerçek insanî ruh taşıyanlar, içinde neş’et edip geliştikleri
topluma ait bir kısım sorumluluklar yüklenme mecburiyetindedirler. Böyle bir
sorumluluk şuuru insanî ruhun, insanî idrakin ve insanî düşüncenin gereği;
insanı bu hayatî dinamiklerle donatan Zât’ın da emri ve isteğidir. Vicdan bütün
bütün tefessüh etmemiş, şuur dumura uğramamış, idrak de körelmemişse, insanın
böyle bir sorumluluğa karşı lâkayt kalması düşünülemez.
Bizler, hakikî insan olma mülâhazası açısından, kendimizi hâlihazırdaki bütün
tersliklerin sorumlusu biliyor ve yarınki dünyaların huzur, emniyet ve istikrarı
adına, son bir kere daha “insan” ve “kültür” diyoruz.. diyor ve ruhumuzdaki
gerçek hürriyetin ilk merhalesi ve son noktaya ulaşmanın da biricik meş’alesi
“iman”ın önceliğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Evet, azgınlaştırılmış nesillerin, yeniden insanlığa kazandırılmasında ilk
merhale ve en birinci iş, onların imanlarının, imanlarının sürekliliğinin o
imanın vadettiği şeylerle beraber insanın tabiatının bir derinliği hâline
getirilmesidir. Nesillere iman kültürü aşılanarak onlara, varlığın perde önü,
perde arkasını izah etmek, ruhlarına duyurmak ve onların, imanın sımsıcak
atmosferinde her şeyi şefkatle kucaklamalarını sağlamak, yakın tarihimiz
itibarıyla bir türlü zabt u rabt altına alamadığımız, çözülüp gitmelerini
önleyemediğimiz nesillere kurtarıcı bir iksir olacaktır. İmanla böyle bir
temizliğe ermeyen ruh, vahşetten tamamen sıyrılamaz, tecavüzden kendini alamaz;
insanları sevemez, onlarla uzlaşamaz ve hele asla semavîleşemez; semavîleşmesi
bir yana, böyle birinin ihtiraslara bulaşması, ömrünü kinler, nefretler içinde
geçirmesi; her zaman kirlenip kararması, körelip duygusuzlaşması, kabalaşıp
hoyratlaşması kaçınılmazdır. Evet, iman, insanın varlığı daha bir farklı
duymasını, dinlemesini, yorumlamasını sağlar; ona sonsuzun marifet ve sevgisini
aşılar; onu varlıkla birleştirir, kin, nefret ve zaaflarını tadil ederek,
dağınıklıktan hasıl olan bin bir ızdıraptan kurtarır.
Günümüzde imanla böyle bir enginliğe ermiş, şimdilik cılız, fakat ümit ve
istikbal vadeden her seviyedeki nesillere, mutlaka hizmet zevki aşılanmalı;
onlarda, karşılıksız, menfaatsiz, beklentisiz ve içinde şöhret, makam, mansıp
vaadi bulunmayan vazife ve sorumluluk duygusu geliştirilmelidir ki; ne
devletten, ne halktan, ne de bir kısım güç odaklarından destek alma, ikbal
bekleme mülâhazasına girmesinler.. girmesinler ve her yerde millî düşünce
meş’alemizi tutuşturacak ilim ve irfanla ma’mur kompleksler belli arzulara,
belli ihtiraslara takılıp kalmasın; hep rıza eksenli, istihdam mülâhazalı, ruh
iffeti ve diğergâmlık duygusuyla devam etsin.
Bu konuda, hakikat aşkının ayrı bir önemi olduğu da mutlaka vurgulanmalıdır.
Okuma, düşünme, çalışma, araştırma; hakikata hakikat olduğu için bağlanma
sevdasıyla birleşince, zannediyorum cihanları fethedecek bir güç hâline gelir.
Hakikat aşkı, asırlardan beri, belli konularda da olsa, bazı milletleri göklere
yükselttiği hâlde, biz bu durumu, duygularına, düşüncelerine zincir vurulmuş ruh
mefluçları gibi, bazen imrenerek ve özenerek, bazen de iç çekerek hep uzaktan
temâşâ etmişizdir. Şimdilerde, bu önemli hususun belli bir kesim tarafından
heceleniyor olmasını takdirle karşılasak bile, ciddi bir ilim zihniyetiyle ele
alındığını söylememiz oldukça zordur. Biz, ruhlarda maddî-manevî semavîleşme
düşüncesi meydana getirecek olan, ahlâkî ve kültürel buutlarıyla hakikata iman
blokajı üzerinde oturmuş ilim zihniyetine muhtacız. Düşüncenin sürekli inkişafı,
bilginin pratiğe dönüşmesi, dönüşüp gelişme vadetmesi şimdiye kadar ancak böyle
bir ilim zihniyetinin iticiliğiyle gerçekleşmiştir ve gerçekleşecektir. İlim
zihniyeti bir esastır, ilim ve teknoloji ise, onun sadece iki küçük ürünüdür.
Bir dönem itibarıyla bizde, şimdilerde de bir bölümü itibarıyla Batı’da var olan
bu ölçüdeki ilim zihniyetine, bugüne kadar sahip çıkmış ne seviye insanlarına,
ne azim kahramanlarına, ne yüksek performanslara ve harcanmış ömürlere şahit
oluruz!
Geleceği yeniden inşa edecekler de yine bu kahramanlar arasından çıkacaktır.
Onlara, hakikat aşkını, ilim sevgisini, araştırma ruhunu ve yenilenme esprisini
iyi öğretebildiğimiz ve onları, ruh ve mânâ köklerine ait olanla-olmayanı
birbirinden tefrik edebilecek seviyeye yükselttiğimiz ölçüde, bu daracık,
kirlenmiş, tersliklere yenik düşmüş aynı dünya içinde daha geniş, daha temiz ve
uhrevî güzellikleri çağrıştıracak daha âhenkli bir dünya inşa edeceklerdir.
Bu dinamiklerle irtibatlandırılarak hakikat aşkına ulaştırılan nesillerin kendi
milletlerinin kahramanları olmalarına mukâbil, ruhzede, mânâzede derbeder
yığınlar, milletimiz için her zaman bir âr ve ayıp vesilesi sayılacak ve
toplumumuzun talihini karartacaklardır.
Geleceğe damgalarını vurma konumunda bulunan aydınlarımızın, ellerindeki
imkânları değerlendirerek, müstakbel nesilleri, kalblerin sultanlığına
hazırlayıp, kaybetme çukurlarını kazanma zirveleri hâline getirecekleri ümidini
besliyoruz.
Sızıntı, Eylül 1996, Cilt 18, Sayı 212
Kendimizi dinleme zamanı
İç içe aydınlık günlere doğru, ümitlerle dopdolu yol alırken, birdenbire sağda
solda yeniden karanlık çağrıları duyulmaya başladı.. ve “Acaba yine o eski
kavgalı günlere mi dönüyoruz?” diye ürperdik hepimiz. “İnsana saygı, herkese ve
her şeye sevgi, bütün dünyaya karşı hoşgörü..” ne sihirli sözlerdi bunlar.!
Onları ne kadar da sevmiş ve beğenmiştik; sevmiş, beğenmiş ve karşımıza çıkacak
olumsuzlukları düşünmeden uslu uslu ve güvenle yürüyorduk geleceğe.. evet, işte
böyle yürüyorduk ki, ansızın önümüze kinden, nefretten, öfkeden ifritler dikildi
ve her yana saldıkları kapkaranlık düşünceleri ile bütün ufukları kararttı,
köprüleri yıktı ve yolları da yürünmez hâle getirdiler; getirdiler ve yer yer
ışık temsilcileri gibi görünüp karanlık oyunlar oynadılar; zaman zaman da,
katrandan renklerini ortaya koyarak aydınlık düşüncelere karşı açıktan açığa
savaş ilan ettiler; savaş ilan etti ve en müspet düşünce ve teşebbüsleri dahi
karalamaktan geri kalmadılar. Aslında bunlar, karanlığın birer figüranı iken de
karanlıktılar, ışık gibi göründüklerinde de; hemen her iki durumda da şeytanın
define parsalar saçıyor ve fitne ateşlerine körükler çekiyorlardı.
Evet bizler, bazılarımız itibarıyla bir hayli zamandan beri, her şeyi bırakarak,
aramızdaki kardeşlik ve dostluk duygusunu tahribe yöneldik.. gözümüz o kadar
dönmüştü ki, kendi kendimize kıydığımızı hiç mi hiç fark edemiyor; dahası bütün
duygu, düşünce ve davranışlarımızı götürüp düşmanlığa bağlıyorduk. Artık, hep
onunla oturup kalkıyor ve sürekli düşmanlık solukluyorduk.. oysaki, kardeşliğe,
dostluğa ne kadar ihtiyacımız vardı..! Vardı ama, bir türlü onu
gerçekleştiremiyorduk. Keşke gerçekleştirebilseydik..! Ama ne gezer… Eğer bugüne
kadar millet fertleri arasında böyle bir kardeşlik ve dostluk tesis edebilmiş
olsaydık, bugün karşımızda bulunan o dağlar cesametindeki problemleri bir
hamlede aşacak ve sesimizi tâ yıldızlara duyuracaktık. Ama yapamadık veya
yaptırmadılar; yaptırmadı ve bizi birbirimizin kurdu hâline getirerek sürekli
vuruşturdular ve hemen herkese, her fikre karşı çıkan birer çağzede durumuna
düşürdüler. Bugün, bazılarımız itibarıyla herkese ve her düşünceye karşı tavır
alıyor, bizim gibi düşünmeyen hemen herkesi karalıyor ve bu gidişle bir gün
yapayalnız kalacağımızı ve kendi boşluklarımızın tutsakları hâline geleceğimizi
hiç mi hiç düşünmüyoruz, düşünmüyor ve geleceğin muhtemel cennetlerini
cehennemlere çeviriyoruz. Halbuki azimlerimize, ümitlerimize esas teşkil edecek
ne kadar da çok sebep ve sâik var..! Demek ki bazılarımız, akılları,
muhakemeleri hislerine yenik düştüğünden, duygu dünyalarında hep çelişki yaşıyor
ve temel düşüncelerinde sürekli krizlere takılıyorlar. Doğrusu, düşünce ve
davranışları itibarıyla birbirini yıkmaya plânlanmış böyleleri, aynı toprağın
çocukları olsalar da, kat’iyen sıhhatli bir millet hâline gelemezler; gelemez ve
“teâruzların, tesâkutların (iç çelişkiler ve dökülüp dağılmalar)” ağında esir
olarak yaşar ve esir olarak ölür giderler.
Bilmem ki, millet olarak kendi kendimizi sorgulama zamanı gelmedi mi.? Yoksa, bu
hissizlik böyle sürüp gittiği takdirde -hafizanallah- çok yakın bir gelecekte
kendi enkazımız altında kalıp ezilmemizden korkulur. Aslında böyle bir
ihtimalden korkmalı, titremeli ve birbirimize sımsıkı sarılmalıyız. Millet
olarak bizim en önemli, en kayda değer yanımız, fert fert birbirimize karşı
fevkalâde saygılı olmamız ve en esaslı bir güç kaynağımız da kalb, his, şuur ve
irade plânında tesânüdümüzdür. Temelde bu hususların her ikisi de gelip,
birbirimizi kendi konumlarımızda kabule dayanmaktadır. Nedendir acaba, bütün
dünyaya dostluk mesajları sunup ve topyekün insanlıkla beraber yaşama projeleri
ürettiğimiz bir dönemde, hemen her millete, hem de hiç tereddüt göstermeden
vermeye hazırlandığımız o geniş dostluk mesajlarının öşrünü (onda bir) olsun
kendi milletimizden esirgiyoruz?
Evet, herkese dostluğa “eyvallah!” ama, ondan evvel, birbirimize karşı
beslediğimiz kin, nefret, düşmanlık ve yobazlık duygularını yok etmemiz gerekmez
mi..? Kin, nefret, düşmanlık ve yobazlık kimde bulunursa bulunsun -ki bu, bir
dindar olabileceği gibi, bir ilim adamı da olabilir; bir idareci olabildiği
gibi, bir düşünür ya da bir lider de olabilir- çok ciddî bir kusur ve ayıptır.
Ve böyleleri, Hak nazarında da, halk nazarında da kayıplar yaşıyor demektir; hem
de kazanma kuşağında kayıplar.
İnsana saygı, insan olmanın gereğidir; onu sevmek de, Hak hatırının ve millet
hatırının. Sözleriyle, tavırlarıyla insanlara karşı saygısız davrananlar, kendi
karakter ve seviyelerini ortaya koymuş olurlar; insanlardan nefret eden ve
onlara karşı düşmanlık besleyenler de vicdanî kimliklerini. Yüksek karakterler,
toprak gibi yüzleri yerde ve hep alçakgönüllüdürler. Her yerde meltemler gibi
eser ve herkesi serinletirler. Onların nazarında sevgi ve saygıdan daha değerli
bir şey yoktur.. onlar sevmeyi-sevilmeyi, sevilip gönüllerde bir yer tutmayı
cihan hükümdarlıklarına tercih ederler! İşte böyleleridir ki, onlar, hayatlarını
hep başkalarının mutluluğuna bağlar, yaşatmak için yaşar ve hep ülü’l-azmâne bir
tavır içinde bulunurlar.
Aslında herkes için iyi düşünüp iyi dileklerde bulunanların, her zaman bu
düşünce ve dileklerinin kat kat karşılığını elde edecekleri de âdetullahtandır.
Evet onlar, öyle bir karşılık peşinde olmasalar da, bir verir on alırlar ve
insan olmanın bütün avantajlarından yararlanırlar. Kendini kine, nefrete,
düşmanlığa salanlar ise, her zaman kendi insanî değerlerini dinamitlemiş ve
gönüllerdeki yerlerini de yıkmış olurlar. Ömrünü kötü duygu ve tutkuların
kıskacında sürdürmek hem bir azap, hem de bir seviyesizliktir. Herkesin iyi
yanlarını görüp, herkesi kucaklamak ise, hem bir seviye, hem de bir
kahramanlıktır: Kin, nefret, öfke ve hırs duygularını kontrol altına alma
kahramanlığı. İşte bu kahramanlardır ki, nefislerine köle olma ve şeytana
ırgatlık yapma zilletinden kurtulur ve bir anda Allah’ın onurlu birer kulu ve
kendi iç dünyalarının da efendileri hâline gelirler.
Toplum olarak bir hayli zamandan beri arzularımızın esiri ve nefislerimizin de
köleleri olduk.. ve pek çoğumuz itibarıyla, bugün hep şeytanın dürtüleri ile
oturup kalkıyor, herkese karşı rahatsızlık duyuyor ve herkesten rahatsız
oluyoruz. Bu şekilde davranmakla da -farkına varalım varmayalım- hızla insanî
değerlerden uzaklaşıyor ve iç dünyamızda sürekli krizler yaşıyoruz. Evet, pek
çoğumuz itibarıyla, birer sevgi otağı olan gönüllerimize, kötülük duyguları
gelip taht kurdu. Ruhlarımızı nefret ve düşmanlık hisleri sardı. Artık
birbirimizi sevemiyor, kucaklayamıyor ve hoş göremiyoruz. Otağını hep harâbelere
kuran baykuşlar gibi, yıkıp dökmekten ve harâbeler görmekten âdeta zevk
alıyoruz. Herkese ve her şeye hücum ediyor, korkunç bir hırsla hep tahrip
peşinde koşuyoruz. Allah’a, ülkemize, insanlara saygısızlık ediyor ve
affedilmeyecek günahlara giriyoruz. Hatta bazen, bütün bu yaptıklarımızın, bir
hizmetmiş gibi alkışlanmasını bile bekleyebiliyoruz. Şimdilerde güneş her gün
bir zulüm, bir tecavüz, bir haksızlık ve bir hezeyan üzerine doğuyor. Geceler de
hep karanlık geçiyor. Âdeta bir günah toplumu olmaya azmetmiş gibi bir hâlimiz
var. İnsanî duygularımız, nefsânîliğin çok çok gerisinde; hissîliklerimiz,
mantık ve muhakemelerimizin önünde; sevgi ve hoşgörü de, düşmanlıklarımızın
kanlı hançerleri altında paramparça. Peşin hükümlerle mahkum ettiğimiz
insanların hadd ü hesabı yok. Ne zaman ne yapacağımız, kime küfredip kimi
hakarete boğacağımız belli değil. Müstatil bir cinnet içindeyiz ve toplumsal bir
şizofreni yaşıyoruz. Zulme doymuyor, tecavüzden utanmıyor ve sürekli günah
işliyoruz.
Hakk’a saygısızlık günahı; insanlara kin ve nefret duyma günahı; fikirlere
hürmetsizlik etme günahı; toplumun içine ihtilâf ve iftirak tohumları saçma
günahı; karanlık görme, karanlık düşünme günahı; kendimizi masum, başkalarını
mücrim kabul etme günahı; herkesi Cehennemlik ya da yobaz sayma günahı; olumlu
her hareketi baltalama günahı; kendi insanî değerlerimizi tahrip etme günahı..
ve daha nice günahlar… Bence, artık bütün bu günahlardan tevbe etme zamanı
gelmiş olmalı..
Öyle ise gelin, şu ışıktan günlerin ufkumuzu sarmasını iyi bir vesile sayarak,
bütün günahlarımızdan tevbe edelim ve bir arınma süreci başlatalım.. bundan
sonra olsun, insanlara karşı saygılı davranıp, insanî değerleri korumaya
çalışalım.. fikirlere hürmet edip, kim olursa olsun, herkesi kendi konumunda
kabul edelim.. geçmişi, kötü yanları ile kendi tarihselliğine gömüp, dünkü
kavgaları şimdilerde yeniden kavga vesilesi yapmayalım.. toplumu değişik
kamplara, gruplara ayırmadan vazgeçip, her fırsatta birlik ve beraberliğimizi
vurgulayalım… Hâlâ gönüllerimiz, az da olsa, insanî duygularla çarpıyor ve
pazularımız da kuvvetli ise, gelin, o heyecan ve o güçle birbirimizi
kucaklayalım. Kırıp parçalayıp, sağa sola saçtığımız kendi parçalarımızı bir
araya getirerek, bunları bir daha kopup dağılmayacak şekilde birbirine bağlama
yollarını araştıralım.. bizim için her zaman birer kaba yol kesici ve gulyabânî
sayılan kinden, iğbirardan, gayzdan uzaklaşarak, bizi halka sevdirecek ve Hakk’a
ulaştıracak kalbin dilini anlamaya çalışalım…
Eğer bu mübarek ülkenin cennetlere çevrilmesi isteniyorsa -ki, istendiğinde
şüphe yok- böyle bir şeyi ancak, o cennetleri önce kendi gönüllerinde kuranlar
başarabileceklerdir. Aksine, ruh ve gönül dünyaları nefsânîliğin pençesinde ve
insanı basitleştiren, seviyesizleştiren duygulardan kurtulamamış olanlar,
dünyayı cennetlere çevirmeleri bir yana -farz-ı muhal- yolları firdevslere
uğrasa, ihtimal, oranın da çehresini karartır ve zindanlara çevirirler.
Gelin son bir kere daha, ufukların ilâhî teveccühlerle nurlandığı, ruhlarımızı
ötelerden gelen ışıkların sardığı ve her yanda Cibril’in soluklarının duyulmaya
başlandığı, derken ilaçla dertlinin buluştuğu, şerbetle hastanın uyuştuğu şu
mübarek günlerde el ele tutuşalım, gönüllerimizle konuşalım ve avaz avaz
sînelerimizin seslerini ta yıldızlara duyurmaya çalışalım.
Sızıntı, Kasım 1999, Cilt 21, Sayı 250
Küfrün Bir Yüzü
Küfr; Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük etme anlamında bir
kelime. Bir hareke farkıyla kefr, herhangi bir şeyin üzerini örtüp gizleme
mânâsına gelir ki, tohumun toprağın bağrında, tomurcuğun da yapraklar arasında
saklanması bir kefr olduğu gibi, onca delil, şahit, nimet, ihsan.. gibi inanma
ve sevme sâiklerine rağmen insanın, bütün bunları görmezlikten gelerek Allah’ı
inkârı ya da O’na karşı alâkasız kalması da hem bir küfür ve küfran hem de tam
nankörlüktür.
Din açısından küfür, başta Allah inancı olmak üzere iman esaslarının bütününü
veyahut bir kısmını inkâr etmeye denir ki, temelde, âfâkî-enfüsî şahitleri
görmeme, her yandaki işaret ve işaretçilerden bir şey anlamama, hissetmeme gibi
bir körlük, bir sağırlık, bir kalbsizlik ya da değişik sebeplerle bir inat, bir
tuğyan ve bir temerrüdün mevcudiyeti demektir. Sebep ne olursa olsun, gönlünde
küfür tohumu bulunan biri bu hissini; düşünceleri, sözleri ya da tavırlarıyla
açığa vurunca kendini belli etmiş olur. Burada, küfrün temel esprisine ters bir
açığa vurma söz konusu olsa da, ‘nefsü’l-emir’deki hakikatin örtbas edilip,
hilâf-ı vakiin ilan edilmesi açısından yine de bir gizleme, bir saklama ve bir
setretme var sayılır ki, isterseniz siz buna hakikati gizleyip O’nun hilâfını
ilan etme de diyebilirsiniz..
İman; inanılması gerekli olan şeylere tam bir bölünmezlik içinde inanıp iz’anda
bulunmanın unvanıdır. Küfür ise, bunlardan herhangi birini kabul etmemenin
adıdır. İman, bütün inanç esaslarının eksiksiz kabul edilmesinden ibaret bir
fenomen olmasına karşılık küfür, bunlardan tek birinin olsun inkâr edilmesiyle
gerçekleşebilen bir hâdisedir. Bu itibarladır ki, imanla küfür sadece birbirine
zıt değil, aynı zamanda birbirinin tersidirler. Dolayısıyla da bunlar için
hiçbir zaman bir ortak nokta ve orta çizgi söz konusu olamaz.. evet
‘el-menziletü beyne’l-menzileteyn’ Kur’ân mantığına ters mesnetsiz bir iddiadır.
Bir insan ya kâfirdir ya da mü’min. Günah, insanı imandan çıkarmadığı gibi, bazı
cürüm ve cinayetler de, Hak’tan uzaklaşmaya birer vesile teşkil etseler de,
kat’iyen küfür sayılmazlar.
İman, insanı değerler üstü değerlere yükselten fevkalâde önemli ve hayatî bir
intisabın unvanı; küfür ise, onun zıddı ve tersi olarak içine düşen talihsizi
değersizliğe mahkûm eden ve onun ufkunu karartan korkunç bir olumsuzluğun
adıdır. İman, en baş döndürücü irtifaların bile ona nispeten kuyuya dönüştüğü
semavî bir yükseklik ve zirve; küfür ise, en derin kuyuların bile onun yanında
kubbeleştiği ürperten bir çukur ve göçüktür. Yakasını ona kaptıran bir talihsiz,
ömür boyu hep bir uçurumun kenarında bulunuyor gibi sürekli ürperir, titrer;
vicdanındaki boşluğu bir gayya, bir Cehennem gibi duyar ve ölümü de her zaman
ebedî bir yıkılıp gitme şeklinde hisseder. Tabiî ötede de, burada duyup
hissettiklerinin tecessümüyle karşılaşır ve bir lanetlik gibi gezdiği hemen her
yerde lanet sağanaklarına maruz kalır. ‘İnkâr edenler ve hayatlarını inkârla
noktalayanlar var ya, işte ötede, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların
lanetleri üzerlerine olanlar onlardır.’ (Bakara, 2/161) gerçeğini gözleriyle
görür ve çırpınır durur bir boşluk içinde; ne tutunacak bir dal bulabilir, ne de
şefkatle kendine uzanan bir el. Vurunur, döğünür bir çaresizlikle.. ve çığlık
çığlıktır sürekli ama; artık hiçbir şeyin fayda vermeyeceği de açıktır.. evet
‘İnkâr edip küfre düşenlerin ne mallarının ne de evlatlarının o gün, Allah’ın
vereceği cezayı savma adına hiçbir yararı olamaz/olmayacaktır.’ (Âl-i İmran,
3/10)
Aslında, küfürle karartılmış bir ömrün ya da çiçeği, meyvesi dökülmüş bir
hayatın, bu dünyada cezası vicdan azabı, sürekli boşluk ve tasa; ötede de bütün
bu menfî mülâhazaların tecessümünden ibaret olan pek çok hasret ve hicran
buutlarıyla cehennem ateşidir. Evet, küfürle geçen bir hayatın içinde, muvakkat
bir zevk ve lezzete bedel her zaman dünyalar kadar elem, keder, hasret ve hicran
mevcuttur. Bir yerde, Bediüzzaman Hazretleri’nin de belirttiği gibi, bütün
varlığa halife olabilme payesiyle şereflendirilmiş bulunan insan, hayattan
lezzet alma noktasında, arıdan, sinekten daha aşağı ve örümcekten daha
iktidarsızdır. Onun bütün kıymet ve değeri Allah’a imanında ve O’na
intisabındadır. Ama ne acıdır ki, küfürle bütün bu güç, kuvvet, zenginlik ve
ötede namzet olacağımız her şeyi kaybeden bir talihsizin nazarında, geçmiş ve
gelecekle beraber işte bu iman bir masal sayılmakta ve ebedî mutluluk da bir
aldatmaca kabul edilmektedir. Aslında böyle inanıp böyle düşündüğü için çok defa
onun hep yokluk hafakanlarıyla kıvranıp durması ve ‘Şu vahşetgâha geldim ama bin
pişmanım.’ deyip inlemesi kaçınılmazdır.
Ne var ki o, kimi zaman mâlâyâni şeylerle kendini avutmaya çalışır; kimi zaman
‘çare’ der lehviyata sığınır ve hayat-memat realitelerine karşı ömrünü hep
körler-sağırlar gibi geçirir. Ama nafile.. her zaman çevresinde, kafile kafile
arkasından göçüp gidenlere muttali oldukça, ufkuna sürekli matemler yağar..
canlı-cansız her şey ona yetimler gibi görünür.. her tarafta yokluğun
hırıltılarıyla ürperir.. ve hele bir de ruhundaki öldüren bu boşluklara, kalben
alâkadar olduğu kimselerin hasretleri, hicranları da inzimam edecek olursa işte
o zaman bütün bütün kamburlaşır, iki büklüm olur ve kendini kahreden öyle bir
yalnızlığa salar ki, bir daha da ya geriye döner ya da dönemez.
Evet, yol olarak inançsızlığı seçmiş bir talihsizin nazarında, yaşamak iç içe
hasret, hicran ve gurbet; ölüm de ürperten bir yokluktur. Her zaman, beklenmedik
bir sürü hâdisenin sürpriz tehditleriyle karşılaşma durumundaki böyle bir
bahtsızın, her adımda ayrı bir irkilme duyacağı ve sürekli ürperip duracağı
açıktır. Aslında bütün bunlar, bir inançsızın küfürle kirlenmiş dünya hayatından
sadece birkaç satır.! Onun adına öbür âlemi düşününce dillerimiz tutulur,
başlarımız döner ve kendimizi bir dehşet murakabesi içinde buluruz: Evet böyle
biri için öbür âlem, buram buram hicap ve pişmanlık terlerinin döküldüğü meçhul
bir alan, haşyetle herkesin ürperdiği müthiş bir Arasat, solukları kesen bir
sorgulama arenası, geçilmesi çetinlerden çetin bir köprü ve aşılması zorlardan
zor öyle bir akabedir ki, bunlardan her birisi tek başına insanı çıldırtacak
birer hâdise sayılabilir.
Evet, eğer bir insan kalbini küfürle kirletmiş, düşüncelerini hevesata bağlamış,
insanî melekelerini de nefsinin yedeğine vermişse o, göklerin üveyki olmaya
namzet iken, kolunu-kanadını kırmış, yerlerde sürüm sürüm bir sürüngen hâline
gelmiş ciğeri kan içinde bir talihsizdir. Bütün hayatını cehenneme çevirmiş
böyle birinin: ‘Hürüm, serâzâdım, kendi hayatımı yaşıyorum..’ gibi tesellileri
ise realite plânında hiçbir şey ifade etmeyeceği açıktır. Farkında olsun olmasın
o, şeytanın azat kabul etmez kölesi hâline gelmiş ve nârı nur zannetmekte,
yakını uzak sanmakta, kısayı uzun görmekte ve gelip geçici şeylerin ötesinde de
hiçbir şeyi sezememektedir.
Her şeyi maddeye bağlayan, maddeyi de yenilmez, değişmez bir güç kabul edip Yüce
Yaratıcı ve O’nun sonsuz ilim, irade ve kudretini görmezlikten gelen böyle biri,
hayatını da tabiatın dar kuralları içinde yorumladığından, kendi ilmi, iradesi
ve inkişaf kabiliyetleri adına, genişi daraltmış, nihayeti olmayanı
sınırlandırmış ve her şeyi bugün ve bugünün şartlarından ibaret olan dar bir
alana sıkıştırmak suretiyle, geçmişsiz, geleceksiz bir hayatın boynu tasmalı,
ayağı prangalı kölesi hâline gelmiştir. Böyle birinin, temkinsiz, dikkatsiz,
dünsüz, bugünsüz muvakkat bir hayatın ‘hay-huy’u içinde ömrünü -Nurlar’daki
beyan çerçevesinde- israf edeceği ve meyhanelerle, kumarhanelerle,
hapishanelerle hayat ufkunu karartacağı açıktır. Ne acıdır ki, netice itibarıyla
cennetlere namzet bir mahiyette yaratılan bu insan, onca istidât, kabiliyet ve
donanımına rağmen cehenneme ehil hâle gelmekte, göz göre göre Allah’a götüren
şehrahtan çıkarak şeytanî mülâhazaların patikalarında sürüm sürüm olmakta,
elindeki kevser dolu kadehleri müskirat kâseleriyle değiştirmekte, diriler
arasında ölüler gibi yaşamakta ve ömrünü cismanî iştihaların gayyasında körler
ve sağırlar gibi geçirmektedir.
Tamamen bir şeytan yolu olan küfür çıkmazı, ırmak başında insanı susuzluktan
öldüren, bahar mevsiminde ruhları hazan tasasına boğan, gündüzün rengini
karartıp geceleri kabre çeviren öyle ifritten bir yoldur ki, o yolun âb-ı hayatı
hicran ve gözyaşı, neticesi hasret ve nedamet humması, vadettiği de bir serap ve
öldüren bir azaptır. ‘Hayatlarını küfre bağlamış olanların hâli, ıssız çölde
serabı su zanneden susamış birinin hâline benzer ki, gelip ona ulaştığını
sandığında, orada su namına hiçbir şey bulamaz/bulamayacaktır…’ (Nur, 24/39)
Bulamama bir yana, sürekli olarak, hiç de arzu etmediği şeylerle karşılaşacak,
hicranla kıvranıp duracak ve nedamet duygularıyla yutkunarak: ‘Yâ Rab, (diyecek)
ne olur beni dünyaya geriye gönder de, zayi ettiğim ömrümü telafi yolunda iyi
işler işleyeyim…’ Bu hicranlı talebe verilen cevap fevkalâde müskittir: ‘Hayır,
hayır! Bu onun söyleyip durduğu bir kısım lakırdıdan başka bir şey değildir.’
(Mü’minûn, 23/99-100)
Bundan sonra artık o, zülâl yerine zakkum yudumlayacak.. ‘Yandım!’ dedikçe,
hasret ve hicranları daha bir artacak.. serinleme beklediği her yerde ocaklar
gibi yanacak ve işte her şeyini kaybettiği böyle bir noktada, nerede, nasıl
yanlış yaptığını anlayacak ama, ‘ve ennâ lehü’z-zikrâ’ fehvasınca böyle bir
anlama da pek bir işe yaramayacaktır.
Sızıntı, Haziran 2000, Cilt 22, Sayı 257
Kur’ân’ın Sihirli Ufku
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur’ân. İns u cinnin
duygu, düşünce ve his atlasında melekutun sesi-soluğudur Kur’ân. Gün gelip de O,
en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının
gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur’ân,
ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk,
desen ve ahenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı,
‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım
evrak-ı perişandan ibaretti. Kur’ân bir güneş gibi doğunca -hiç olmazsa olumsuz
ön yargıları olmayanların nazarında- o güne kadar bütün ufukları karartan küme
küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı;
çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve
kelimelerine dönüştü.. O’nun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi..
ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık
türküleri söylemeye başladı.
Evet, gözlerin, gönüllerin onunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile
alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekleyen bilmeceler, iç içe problemler,
birer birer çözülür hâle geldi ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on dördü
gibi ortaya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet
yörüngelerine oturdular.
Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur’ân; doğru ifadenin, mantikî beyanın
esası da yine Kur’ân’dır. O’nun ilk muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin
efendisi; o Furkan-ı Zîşan da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır..
öncekiler, O’nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek
için gelmişlerdir; sonrakiler de -biraz da kendi ruhlarının desenine göre- O’na
şerh, haşiye ve dipnot düşmek için… eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de,
O’nun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılâplarda O’nu
görmüş, O’nu tanımış; O’na ‘Söz Sultanı’ diyerek saygıyla dillerini tutmuş ve
karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve
renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç
ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi
göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sîneler de, bağırlarını O’na açıp,
damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün
uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede kevser
çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sînelerde hicran ateşlerini
söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk
tabiatlar onunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de onunla
serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani
dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da
Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik
soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen
şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan
dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sînelerden
yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve
Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki
cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî servetlere karşı
istiğna ufkuna yükseltir. Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan
gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden
örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir danteladır. O’nun
sesinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler birer hırıltıya
dönüşür; onun bayrağının dalgalandığı burçlarda inananların ruhlarına ışık,
şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç içe şehrayinler
yaşarlar.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu O’nun kılavuzluğuna bağlamıştır. O’nun
rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; O’nun vesayetine
sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar. Arkasına aldıklarını,
şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz O’dur.. her
zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi
imkânsız olan da yine O’dur. O’nu kendi derinlikleriyle sînelerinde duyanlar,
duyulması gereken her şeyi duyup hissetmiş olurlar. O’nu tam tadıp zevk edenler
de, birer “arş-ı Rahman” sayılırlar. Ve onların sesleri, her zaman meleklerin
solukları ile iç içedir.
Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebî, kendi
çağını aydınlatacak çerağı O’nun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki
amansız çölleri O’ndan birkaç damla ile cennetlere çevirmiştir.
Hatta, O’nun gölgesinin gezindiğı en karanlık devirler bile, birer altın çağ
hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından
farksızdır. O’nun eşiğine başkoymuş olanlar meleklere eş, O’nun aydınlık
ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sînenin ilhamları karşısında koca deryalar damla
gibi kalır ve O’nun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına
dönüşür. O’nun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne
çaldığı ziya ile bütün varlık da iç içe Hakk’a bürhandır. O’nun soluklarının
duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış gibi birden bire
dirilir; O’nu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi
gerilir; dirilir ve gerilir, zira ‘Bu Kitap, iman edenler için, onların Rabbleri
tarafından basiretleri açan bir hidayet ve bürhandır..’ Evet O, insanî
melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler
çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar
gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına
kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir
ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek
güçtedir.
Kur’ân, indiği dönemdeki ilk muhatabları olan hedef kitlenin bütün muarazalarını
onların yüzlerine çalmış ve onlardan, benzer muhtevada bir kitap, bir sure, hiç
olmazsa bir ayet getirmelerini istemişti. Bu ilk muarızlar O’nun beyan gücüyle
büyülenmiş, yer yer O’na sihir demişler; bedî’ üslûbuna çarpılıp şiir demişler
ve eşyanın perde arkasından verdiği haberler karşısında aptallaşıp, onu kehanete
bağlamak istemişlerdi; ama, kat’iyen O’nun benzerini getirememişlerdi. Nazım,
nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuşma üstadı o günkü
muarızlar, dillerini yutup, kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde sessizlik
ve hacalet murakabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı münkirleri de,
eskilerden tevarüs ettikleri muaraza rûhunun yanında, onca demagoji, diyalektik
ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke içinde yutkunup durmaktan başka
hiçbir şey yapamamışlardır. Zaman değişip durmuş, asırlar başkalaşmış,
telâkkîler farklılaşmış, muaraza ve mücadele hissi daha bir hararetlenmiş ama,
Kur’ân, bunca muaraza yolları ve muarızlar karşısında hâlâ dağlar gibi metin,
deryalar gibi zengin ve gökler gibi de derin o vakur ve müessir hâliyle
gönüllere ürpertiler salmakta ve başları döndürmektedir. O, ruhlarımıza taht
kurduğu günden bu yana geçen bin dört yüz küsur sene içinde, değişik dönemler
itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan saltanatları kurulmuş; farklı
sistemler, farklı ekoller, farklı fikir cereyanları sözlerin en sihirlileri,
beyanların en büyüleyicileriyle kendilerini ifade etmek ve Kur’ân’ı yıkmak için
bütün cephanelerini kullanmış, her tabyaya başvurmuş ve sürekli bu Kitap’la
savaşmışlardır; ama, O’nun kâinat, eşya ve insanla alâkalı ortaya koyduğu
esaslardaki tenasübü, izahlardaki derinlik ve inandırıcılığı, vâkî istifhamları
cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik düşmüşlerdir.
Evet Kur’ân, kâinata, eşya ve insan hakikatına fevkalâde çarpıcı bir uslûpla
farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık
içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden
her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasabetlerini, bütünün kendi
cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca
‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara
dahi değişik cevaplar verir. O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en
ince teferruatına kadar tahlil ederken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat’iyen
mahal bırakmaz; evet Kur’ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne
mantıklarda, ne kalblerde, ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O,
insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir
kabul ettirir ki, O’nun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini
aşmış da Hazreti Zât’a açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten
kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, ‘Rabbin kelimelerini
yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi,
denizler bitip gidecekti ama, onun (teşriî ve tekvînî emirleriyle alâkalı)
kelimeleri bitmeyecekti’ diye mırıldanır. Kur’ân, işte bu tükenmez kelime
hazinelerinin altın anahtarı; iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da
şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat,
eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına
ihtimal vermiyorum.
Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ana methiye düzdüğüm vehmine
kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki, O’nu methedeyim.
Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;
Dün ve bugün melekûtta rûhanîler saf saf.
Bir ta’zim ederler ki O’nu, sanırsın tavaf.
Ondaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından
göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiç bir zaman
yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar O’nun cihan çapındaki o
müthiş tesirine bakabilmişlerse..
Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda,
hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O’nun o
ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O’nun
hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu
insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına
vukufları ve marifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir.
Doğrusu Kur’ân, o çağda, Sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu
nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında O, bugün
bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve O’na ruhunu
açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır. Öyle ki, kalb, şuur,
his ve idrakleriyle O’nun atmosferine girenlerin birden bire duyguları,
düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir farklı âlemde
hissetmektedir.. Evet, insan O’na bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da
tesirinden kurtulamaz. Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle
yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine
bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile
O’nun gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete
sevkeder. Kur’ân; ‘Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, bu Kur’ân’la yürütülürdü,
yeryüzü paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’ân’la
olurdu’ der; der zira O, kalblerde, şuurlarda, hislerde, akıllarda öyle bir
tesir icra etmiştir ki, O’nun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi
paramparça etmekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çürümüş
cesetlere can vermekten daha geri değildir.
Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan Sahabî topluluğu, Kur’ân’ın feyyaz ve
bereketli ikliminde neş’et etmiş aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir
bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin bir tesir icra
etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma ve arzı semaya
bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum
göstermek mümkün değildir. Kur’ân’a gönül veren, O’nun semavî disiplinleriyle
yoğrulup şekillenen, daha doğrusu, ruhta, mânâda Kur’ân’laşan bu insanlar, o
Furkan’la olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî varolmanın yollarını açmış;
arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş;
düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş;
hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturttuğu tahta
oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan
yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı
münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini
belirleyip ortaya koyarak, insan rûhundaki izafî, nisbî ve potansiyel değerlerin
inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, insan-ı kâmil
olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı,
kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un mevcudiyetini duyurmuş
ve her şeyi götürüp, gerçek sahibine bağlamıştır.
Bir mü’min, bu ölçüde gözü-gönlü açık, duyguları ve rûhu uyanık, düşünce ve
zihni de Allah’a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden
uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular
dünyasının sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede,
varlığın her parçasında Allah’ın ilminin dalgalandığını, Kudret elinin
işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve
haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür alemin en son noktalarında
dolaşır. Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehafet ve
mehabetle verir. Hep Kur’ân’ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgiler
arasında gezinir, gezinir ve hayatını sürekli maiyyet televvünlü yaşar.
Sızıntı, Temmuz 1999, Cilt 21, Sayı 246
Mefkûre İnsanı
Çağın insanı, gayesizliğin, mefkûresizliğin kurbanı olmuştur. O bazen
mefkûresizliğiyle iradesinin üzerine yatarak olduğu yerde kokuşmuş kalmış; bazen
de iradî olma adına etrafını yakıp yıkmış, bir anarşist, bir nihilist gibi
davranmıştır. Doğrusu o, durgunlaşınca içten içe kendini yiyip bitirmiş,
harekete geçince de din, diyanet, ahlâk ve adalet gibi değerleri yıkıp yerle bir
etmiştir.. evet, onun kabuğuna çekilip münzevîleşmesi de, sosyal çevre ile
münasebete geçmesi de hep bir problem olmuştur.
Bu midesi aktif, beyni pasif, hisleri sürekli galeyanda ve kalbinin
mevcudiyetinden habersiz cismanî varlığın, gündelik dedikodu dışında kalıcı,
ruhlara inşirah verici ve onu geleceğe taşıyıcı kayda değer hiçbir yanı, hiçbir
düşüncesi, hiçbir tavrı ve hiçbir projesi yoktur. Zayıf olduğu zaman her şeyi
suskunlukla geçiştirir. Güçlendiği zaman da değişik tahrip yollarıyla kendini
ifade etmeye çalışır; yer yer hazanla savrulan yapraklar gibi esintilere göre
şurada-burada sürüklenir durur, zaman zaman da çer çöp gibi sıkışıp kaldığı
yerde gelen üzerinden geçer, giden üzerinden geçer.
Yıllar var ki bu meş’ûm hava âdeta insanımızın tabiatı hâline geldi. Evet o,
duygusunda, düşüncesinde ve gaye-i hayalinde daralıp, büzüşüp dar bir fânusun
içine girmeye razı olduğu günden beri ya aşağılık komplekslerine kapıldı ya da
hezeyanlarla boşalmaya çalıştı.. ve her iki durumda da millî karakteriyle
savaşıp durdu. Maalesef şimdilerde de bu savaş, daha farklı bir buudda bütün
hızıyla devam ediyor. Düşünün ki âlem, yeni bir çağ mülâhazasıyla projeden
projeye koşarken biz büyük ölçüde hâlâ birbirini takip eden buhran fasit
daireleri (kısır döngüler) içinde kıvranıp duruyoruz. Düşüncelerimiz dağınık,
duygularımız süflî, davranışlarımız tutarsız, yüreklerimiz de merhametsiz..
yığınlar mânâsız gelgitlerin ağında birer oyuncak, toplum her gün ayrı bir
mihrap peşinde ve rehberler de gaflet içinde. Öyle ki hangi müesseseye bir göz
atsanız, içten içe kaynadığını görür ve ürperirsiniz. Evet, bir düşünce hayatını
ya da ahlâkı, kültürü, sanatı, siyaseti, iktisadı, hukuku içiniz burkulmadan
seyredemezsiniz.
Bir dönemde bizimle aynı kaderi paylaşmış, aynı mazlumiyet ve mağduriyetleri
yaşamış çevremizdeki toplumlar da, bize özeniyormuşçasına, her türlü mesâvîde
âdeta bizimle atbaşı.. hattâ bazı olumsuzluklarda fersah fersah bizim önümüzde
oldukları bile söylenebilir. İçten içe birbirini yemeler, sürekli harb u darp,
peşi peşine ihtilaller, her zaman kuvvetin hak üzerindeki hakimiyeti ve
şuursuzca taklit bu koskoca dünyanın âdeta alın yazısı. Zaten, kartalların yenik
düştüğü bir mücadelede serçelerden başka bir şey de beklenemezdi.
Böyle iç içe sadmelerle sürekli sarsılan, sarsıldıkça her gün biraz daha su alan
millet gemisini onarıp uzun seferlere hazırlamak için bugüne kadar inanç, azim
ve ümidini koruyabilmiş yüksek mefkûreli, uzun soluklu, yaşamasını yaşatmaya
bağlamış ve maddî-mânevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunabilecek
babayiğitlere ihtiyaç var.. birkaç asırdan beri dünyanın üzerine çöken değişik
dalga boyundaki tazyikleri, farklı görünümdeki baskıları parçalayıp dağıtacak,
hiç olmazsa yumuşatıp hafifletebilecek polat iradeli babayiğitlere. Kendi
kurtuluşlarını kurtarmaya bağlayan, ikbal ve geleceklerini başkalarının
mutluluğu adına toprak gibi ayaklar altına serebilen; hava gibi herkesin demine
damarına karışıp, her bünyede kan gibi deveran edip duran; su gibi hasret ve
hararetlerin üzerinde çağlayıp her yana hayat üfleyen; sonra da bütün
hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mesuliyete
bağlayan; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet iradesi ve bütün
insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle bize yitirdiğimiz ruh ve mânâyı
kazandırmaya çalışan; çalışıp son bir kere daha bize insanî muhtevamızı
hatırlatan bu yüksek idealler sayesinde öyle zannediyorum ki, bütün insanlığın
yüzü gülecek, şu birkaç asırlık muzdariplerin ızdırapları dinecek ve belki de
dünya yeniden bir kez daha mihverine oturacaktır.. tabiî bu arada, bunca
zamandır mefkûresiz yaşayan âvâre ruhlara da birer örnek teşkil edeceklerdir.
Zaten, insanların müşterek kaderi de, onlara ayrı kalma, ayrı yaşama fırsatını
vermeyecek şekilde bir program ihtiva etmektedir. Biz gözlerimizi yumup
kulaklarımızı tıkasak da hâdiseler, aramızdaki pek çok müşterek noktayı değişik
yollarla kafamızın içine sokarak bizi münferit hislerden daha çok müşterek
lezzet ve elemler atmosferine çekip vicdanlarımıza içtimaîliğimizi
hatırlatmakta. Zîrâ bizim her hareketimiz, şöyle veya böyle herkesi alâkadar
ettiği gibi, âlemin en ücrâ bir köşesinde meydana gelen herhangi bir hâdise de
bizi alâkadar etmektedir. Böyle bir iç içelik, biraz da insanın insan
olmasından, onun duygularından, düşüncelerinden ve uzak-yakın çevresinde cereyan
eden hâdiselerin müşterek tesirinden, sözün özü başkalarıyla beraber yaşama
kaderinden ve paylaşma konumunda yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Aslında insanoğlu, fıtratının bu ölçüde cebrî beraberliğe programlandığı sırrını
kavrayabilse, kaderin hükmünü de yanına alarak daha hızlı hareket edebilir.
Ayrıca o, niyet ve iradesiyle kendini bu tabiî akışa saldığı takdirde, tabiîliğe
aklî, mantıkî ve iradî bir derinlik de kazandırarak, bir yandan insan olma
esprisini ortaya koyarken, diğer yandan da dileme ve niyet etme sevabını elde
edecek ve iradesini, kendi ebedîleşme mefkûresini çözen bir anahtar hâline
getirecektir.
Onun içindir ki, “ebed-müddet” var olmayı düşünen herkes, mutlaka
başkalarını da kurtarıp kucaklamayı ülkü edinmelidir ki, ebediyet yolunda
kurtarıp kucakladığı herkes tarafından da kucaklanabilsin. Bunun aksine, kendi
kurtuluşlarını başkalarını yıkma üzerine bina eden bencil, harîs ve merhametsiz
ruhlar, sevmedikleri gibi sevilmemişler ve her kesim tarafından istiskal
edilegelmişlerdir. Ayrıca, yararlı insanın yararı herkesten evvel kendine,
zararlı insanın zararı da kendinedir. Tabiatında yararlı olma cevheri bulunan
bir insan, tabiat ve karakterini sergileyip gönlünün diliyle kendini ifade
ettiği her yerde, granitler gibi en sert gönüllerde bile taht kurabilmiş ve
herkesin “vird-i zebânı” olagelmiştir.
Bencil, hırslı, kindar, merhametsiz davranan ve kendi varlığını sürdürme adına,
yarasalar gibi hep harabeleri kollayan muhteris kimseler, hep ferdî dünyalarının
dar mahbesinde kalmış ve müşterek bir dünyanın enginliğini hiçbir zaman
duyamamışlardır. Hattâ onlar, o kendi daracık âlemlerinde bile asla huzur içinde
olamamışlardır. Kalb ve vicdanlarında her zaman kaybeden bu insanlar, her şeyden
evvel kendi içlerinde insan olma değerlerini kurutmuş ve kalblerini
öldürmüşlerdir.
Evet, sadece kendilerini düşünüp başka herkese karşı kapalı yaşayan bu kimseler,
birer miskinlik örneği ve ölüm-hayat arası sürüm sürüm öyle canlı cenazelerdir
ki, ne hayatın sıcaklığını duyabilirler ne de yaşatmanın hararetini.
Gerçek hayat, bugünün ve yarının insanları düşünülerek plânlanan ve onlar için
yaşama gayesiyle mefkûrelendirilen hayattır. İşte baştan sona kadar hayatın her
basamağına hakim olan böyle bir şuur, bir idrak, bir his, hakikî insan olma
karakterinin tam resmi ve hadd-i tâmmıdır. Bu öyle bir resimdir ki, firasetle
ona bakabilen herkes, bu fotoğrafın arkasında bütün bir varlıkla ne derin ve ne
sıcak bir alâkanın bulunduğunu rahatlıkla görebilir. Bu resimde, insan, hem
kendine hem de başkalarına kalb gözüyle bakar ve bakıp gördüklerini de vicdanın
kadirşinaslığı ile değerlendirir. İşte insan böyle bir bakış zaviyesi sayesinde,
kendi iç dünyasını daha iyi temâşâ ettiği gibi, aynı menşurla çevresini de daha
yakından görüp tanıma imkânını yakalar ve herkesi, her şeyi daha mülâyim, daha
yumuşak ve daha sıcak bulur. Ne var ki, böyle bir iç derinlik, hemen birdenbire
elde edilemez. O, vicdanlarımızın derinliklerinde uzun bir mayalanma döneminden
sonra ortaya çıkan bir merhamet tezahürü ve gönlün dilinden bir insanî çağrıdır.
Bu çağrı, gönül adamının vicdanından fışkırır, her yana kendi boyasını çalar ve
zamanla da her şeyi kendi diliyle konuşturmaya başlar. O doğrudan doğruya
kalbden yükseldiği için de dıştaki şerarelerden ve şurada-burada havayı kirleten
parazitlerden de asla müteessir olmaz.
Göklerde ve yerde hüsnükabule açık, iman esaslı, ihsan derinlikli bu çağrıya,
bir gün bütün ruhanîlerin saygıyla yöneleceği, gök kapıları aralanarak ona
iltifat ve teveccühlerin yağacağı muhakkaktır. İşte esas o zaman bütün gönüller
merhametle atacak, merhametle düşünecek, merhametle konuşacak, merhametle
davranacak ve bütün varlığı merhametle kucaklayacaktır.. ve zannediyorum,
yeryüzü, bu ölçüde bir merhametin pırıl pırıl aynası hâline geldiği işte o gün
bizler de, hayatı daha içten sevecek, sevdirecek ve başkalarına ebedileşme
yollarını gösterme uğrunda nefsimize ait hasis şeylerden bütün bütün sıyrılarak,
vicdanın müşâhede ufkuyla hem kendimizi hem de bizim dışımızdakileri daha farklı
görebilme zaviyesini yakalamış olacağız; yakalamış olacak ve sadece
yapabileceğimiz iyilik ve güzellik düşüncesiyle yetinmeyip, elimizden gelmeyen
iyiliklere, güzelliklere de ulaşmaya çalışacak ve bu konuda sürekli erilmez
zirvelerin hülyalarıyla oturup-kalkacağız. Ulaşılmazlar ulaşılır hâle gelince
“tahdîs-i nimet”le gürleyecek; takatimizin sınırlarını zorlayan aşkın mefkûreler
karşısında da hep ümitten soluklarımızı imanla kanatlandırarak aktif bekleyiş
içinde olacağız.
Her hâlde iyilik aşkıyla kendi sınırlarını zorlayan böyle bir ruhî seviye,
insanın en derin yanı ve kayda değer en engin yönü olsa gerek. O, bu yanı ve bu
yönüyle Hak katında da, halk katında da değerler üstü değerlere ulaşacaktır ki,
işte onun “ahsen-i takvîm”e mazhariyeti de bu derinliği itibarıyladır. Bu
ölçüde, Allah ile iyi münasebetin neticesi olarak herkese karşı duyulan böyle
bir alâka, ferdiyet plânında bir mefkûre; “Beni şehit eyle, milletimi aziz
eyle.” sözleriyle seslendirilen düşünce, yüksek bir millî mefkûre; “Milletimin
imanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.”
ifadeleriyle dile getirilen civanmertlik, aşkın bir mefkûre; hayatına
kastedenlere karşı: “Allah’ım, ümmetimi bağışla, onlar beni bilmiyorlar.”[1]
kelimeleriyle ifade edilen âlemşümul şefkat ise mesuliyet eksenli, merhamet
derinlikli kuşatan bir mefkûredir.
Kanaatimce, toplumumuzun şimdilerde, şuna-buna değil, bu ölçüde mefkûre
kahramanlarına ihtiyacı var. Önce kendi milletimize, sonra da bütün bir
insanlığa merhamet duygusuyla ellerini uzatabilen ve ellerini Rabbine her
kaldırışında başkalarını dileyen mefkûre kahramanlarına. Böyle büyük bir
ihtiyacı başkaları karşılayamayacağına göre, konumumuzun gereği kendi içimizden
başlayarak onu seslendirmek de yine bize kalıyor.
[1] Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihâd 104-105.
Sızıntı, Ekim 1998, Cilt 20, Sayı 237
Merhamet çağrısı
Bizimle aynı kaynaktan beslenmeyen, aynı memeden süt emmeyen ve geçmişten gelen
aynı değerleri paylaşmayanların, ızdıraplarımızı anlamaları mümkün olmadığı gibi
genel tavırlarımız karşısında kendilerini hayretten alamayacakları da açıktır..
açıktır; zira bugünü ve yarını sadece fizikî çerçevesi ile değerlendirip hayatı
da münhasıran cismânî yanlarıyla ele alanlara göre, bedenin o sığ ve muvakkat
zevk u sefâsından başka bir şeyin duyulup hissedilmesi mümkün değildir; mümkün
değildir ve bu çarpık telâkkiye göre, cismâniyet ve bedenin dışında kalan
konular üzerinde durmaya bile değmez.. ne dünümüzün ne de uzak yarınlarımızın
herhangi bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Geçmiş de, gelecek de hâli kaybetmiş
toplumların teselli sığınağıdır. Varsa da bugün-yoksa da bugün; gerisi ömrü
berbat etmektir. Evet, kendini böyle dar bir perspektife hapsetmiş bir
zihniyetin “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız!” ufkuyla
alâkalı mülâhazaları anlaması çok zordur. Oysaki bu beyanın sahibi Söz Sultanı,
neye ağladığını çok iyi bildiği gibi, ebet için yaratılan ve donanımı ile ebede
namzet bulunan, iç dünyası itibarıyla da, iman, marifet, muhabbet ve zevk-i
ruhânî dışında hiçbir şeyle tatmin olmayan olgun ruhlar da neye ağladıklarını ve
neyin arkasında olduklarını çok iyi bilmektedirler.. ve bunlar için de, oturup
ağlamayı gerektiren dünya kadar sebep var.
Evet, bugün hemen herkesi derinden alâkadar eden inanma ve huzura erme ya da
kendini inançsızlığa salıp ızdıraplar içinde kalma davasının yanında, çözüm
bekleyen yığın yığın içtimâî, iktisâdî, siyâsî ve kültürel problemler var..
toplum hayatında pek çok huzursuzluğun kaynağı sayılan hakkaniyetsizlikler,
adaletsizlikler var.. insanî değerler açısından ve insaf esaslarına göre yeniden
gözden geçirilip paylaştırılması gerekli olan haklar var.. sonsuzla alâkalı
ümitlerimiz, emellerimiz ve bu ümitlerimizi, emellerimizi gerçekleştirme
mevzuunda aşılmaz gibi görünen kaba kuvvet tahşidâtı ve antidemokratik engeller
var… Hâlâ pek çok meselede hisler akla, mantığa hükmetmekte ve nizamlar,
intizamlar kuvvetin ölçü tanımazlığına emanet.. ve hâlâ, dünyanın pek çok
yerinde yanlış kabul edilen şeyler veya insanî kusurlar kanla, gözyaşı ile
yıkanmakta.. zaman zaman insanların iradeleri de, düşünceleri de hiçe sayılarak
yığınlar zorla Cennete götürülmeye çalışılmakta, ya da hoyratça Cehenneme
itilmek istenmekte.. her gün yeni yeni kamplar oluşturulmakta, her takım kendi
mantık ve kendi doğrularının kavgasını vermekte ve her düşünce kendine göre bir
hayat tarzı resmetmekte.. dahası herkes bu dar resme uydurulmaya çalışılmakta ve
öyle yaşamaya zorlanmakta.. hâlâ yüzlerce yerde, ferdî şuur ezilmekte, içtimâî
irade felç edilmekte ve vicdanın gözlerine kezzap dökülmekte…
Oysaki, ferdî ve içtimâî bunalımlardan sıyrılmanın ve toplumları kıvrandıran
değişik tazyikleri hafifletmenin en kestirme yolu onların vicdanlarına
müdahaleden vazgeçip onlara kendi şuurları ve iradeleri ile var olma esaslarının
gösterilmesidir. Evet, kitlelerin insan olarak kalmaları ve insanî değerlere
yönlendirilmeleri, toplumda vicdan mekanizmasının canlı tutulmasına, irade ve
şuurun saygı görmesine bağlıdır. Fert, kendi şuur ve iradesi ile var olduğu ve
başkalarını da kurtarabilecek kıvama erdiği ölçüde gerçek vatandaş sayılabilir.
Fertleri bu ölçüde donanıma sahip olmayan toplumlarda içtimâî, iktisâdî, siyâsî
veya idârî problemlerden sıyrılmak mümkün değildir. Evet, parçaları yetersiz,
tutarsız ve lehimle bir araya getirilmiş yığınlara millet denilemeyeceği gibi
millet görünümündeki bu şirâzesiz eczânın herhangi bir istikbal vadetmesi de söz
konusu değildir. Milletçe kurtulabilmemiz için, fert fert kurtarıcı bir ruhla
tam bir metafizik gerilime geçmemiz şarttır. Millî talihimizin ikbal yıldızı,
başkalarını kurtarmak için kenetlenmiş ellerin semaya kalktığı noktada
içlerimize inşirah veren bir sürprizle belirecektir.
Ruhlarımızda, inancın o kendine has derinliklerini duymamız; ibadetlerimizde
iradelerimizin ter, ızdırap ve sancısını yaşamamız; hareketlerimizde ahlâkî
olmamız; his, irade, şuur ve gönül hayatımız itibarıyla yeniden dirilmemiz,
dirilip her şeyi kalbin kadirşinaslığı ile tartıp değerlendirmemiz bizleri arzu
edilen kıvama taşıyacak esasların özetini teşkil etmektedir. İşte bu esaslarla
biz, enginleşip ferdiyet sınırlarını aşan bir duyma, bir dileme ve dilediği
şeylerin şuurunda olma, hatta bunun bir adım daha ötesinde her şeyi sonsuzla
irtibatlandırıp semavî kriterlerle değerlendirme sayesinde tam açılıma geçecek
ve insan olmanın bütün avantajlarını paylaşarak “ahsen-i takvim”e
mazhariyetimizi bir kere daha seslendirmiş olacağız. Zannediyorum bu temel
espriyi kavrayabilmiş bahtiyarlar, başkalarını kurtarmaya namzet olmaları
ölçüsünde, kendi geleceklerini de teminat altına almış olacaklardır.
Evet, bir kere daha hatırlatmalıyım ki, toplumu kurtarma hedefine göre
plânlanamamış ferdî kurtarma projeleri neticesiz ve akîm kalacağı gibi fertlerin
irade, şuur ve gönüllerinde öldürdüğümüz değerleri toplumda var etmemiz de
mümkün olmayacaktır. Evet, kurtarıcılık hedeflenmeden kurtulma plân ve projeleri
birer kuruntu, ferdî dirilişi baltalayarak milletçe bir yere varılabileceği
zannı da bir avuntudur.
Bu itibarla biz, evvelâ kendi el ve ayaklarımızın bize ait olduğunu şahsî şuur
ve iradelerimizde belirleyip, sonra da başkalarıyla el ele tutuşarak mâşerî şuur
ve irade ile bütün problemlerimizi çözebileceğimize inanıyoruz. İşte bu şekilde
davranma sayesinde, bir taraftan hep başkalarına hayat iksiri sunarken, diğer
yandan da ferdî hayatımızın verimliliğini koruyarak, hatta artırarak
maddî-mânevî yükselişimize süreklilik kazandıracağımız kanaatindeyiz. Evet, biz
inanıyoruz ki; bir düşünce, bir plân ve bir gayret ne kadar diğergâmlık ifade
ediyor ve ne kadar başkalarını tutup kaldırmaya mâtuf ise, o ölçüde tutarlı ve
istikbal vadedicidir; zira insanları yaşatan kurtarma mefkûresidir; öldüren veya
felç eden de menfaat tutkusudur. Ömürlerini şahsî çıkar uğrunda tüketen insanlar
her zaman kirli politikalar içinde olmasalar da bir gün mutlaka kirlenmeleri
kaçınılmazdır. Hayatlarını başkalarına diriliş üflemekle canlı tutanlar ise,
herkesin yapraklar gibi hazanla savrulduğu yerlerde bile gezer, çevrelerine
hayat iksiri sunarlar.. ve işte bunlar, her zaman dünya ve ukbâyı içine alacak
olan çok yönlü bir maratonun “rıdvan”a namzet kahramanlarıdırlar.
Başkalarının varlık ve bekâsını, sırf kendi çıkarlarının kaynağı olması
itibarıyla kabullenmiş görünen “kirli politikacı”nın ne dostluğuna güvenilebilir
ne de düşmanlığından emin olunabilir. O, oturur-kalkar sadece çıkarlarını
düşünür. Onun için el öper-etek öper ve hiç olmayacak insanlar karşısında bile
hep serfürû eder.. çıkarları onu gerektiriyorsa, gücü yettiklerini ezer-geçer;
baş edemeyeceği kimseler için de sürekli komplolar plânlar durur.. kuvvetli
olduğu zaman hep amansız davranır; zayıf düştüğü dönemlerde de iğrenç bir
mutabasbıs kesilir.. o, başkalarına karşı hep samimiyetsiz olduğu gibi, çok defa
kendi oyunlarına yenik düşerek kendi kötü akıbetini de hazırlamış olur. Ona
sorarsanız, aklı sıra, âlemi aldattığına, herkesi idare ettiğine ve yolunca
davrandığına inanır. Oysaki zavallı, hep gülünç duruma düşmekte ve yarınlarına
ait itibarını delik-deşik etmektedir. İnsanların bazılarında böyle ruhu
yitirilmiş bir aldatan zeka, aslında çok ciddî bir zaaf ve onulması güç bir ruhî
rahatsızlıktır. Böyle bir zaaf ve rahatsızlıkla mâlûl kimseler, kalıcı ve
başkalarına yararlı herhangi bir işleri ve hizmetleri olmasa da, bazen idareli
ve kurnaz davranarak, bahar-yaz, sonbahar-kış hemen her mevsimde bir kısım
primler elde edebilirler.. edebilirler ama, gelecekleri adına da ne itibar ne
kredi; yeniden kendilerini bir tabasbus içinde ve el-etek öpme kuyruğunda
bulurlar.
Buna karşılık bir hizmet erinin davranışlarının temelini, uzun bir hazırlık ve
fikir çilesinden sonra, onun vicdanından kaynaklanan hak arayışı hedefli bir
merhamet çağrısı teşkil eder. İşte bu çağrı, hemen her zaman ferdî sorumluluğun
çok üstünde ve içtimâî vazife şuurunun sınırlarını zorlayacak kadar aşkın ihlâs
derinlikli bir çağrı ve tam bir gönül adamı işidir. Bu gönül adamı, her hayırlı
işin önünde, her işinde kendi çizgisinde; bütün davranışlarında dupduru ve
berrak; çevresinde olup bitenler ne denli amansız olursa olsun, hiçbir zaman
bulanmayacak kadar kendi temelinden kaynaklı ve yol-yön değiştirmeyecek kadar da
kararlı; iç ve dış duyguları itibarıyla Hakk’ı görüp Hakk’ı duymaya, Hakk’ı
bilip Hakk’la olmaya kilitlenmiş ve halkla beraberliği de, böyle bir temâşâ
noktasından duyup değerlendirme kıvamında tam bir uhrevî-dünyevîdir.. evet,
böyle bir dünyevîliğin her menfezinden âhiretin şâhikalarını müşahede etmek
mümkün olabileceği gibi, onun yaşadığı hayat da hemen her varyantıyla ona bir
âhiret koyu âsûdeliğini tattıracak kadar berrak ve engindir. Öyle ki bu
saflardan saf açık gönül, başkalarının bilmem ne kadar sene sonra kavuşmayı
düşledikleri bir mutlu sona daha şimdiden ulaşmış, Hak beraberliğine ermiş ve
Mele-i Âlâ’nın sakinleriyle diz dize, omuz omuza gelmiş sayılır ki, bu da onun
hep kazançta olduğunu gösterir. Evet bu gönül adamı hep içten ve derin; hep
büyük projeler peşinde, yüceliklere namzet.. ve oturup kalkıp merhamet
düşünmekte, merhamet konuşmakta ve sürekli kendini merhametle ifade edebilme
fırsatlarını kollamaktadır.. herhangi bir ayırım yapmadan hemen herkesi bir
ebedî mutluluğa kavuşturma konusunda o kadar yürekten ve coşkundur ki; böyle bir
mefkûreyi gerçekleştirme mevzuunda, dünyevî menfaat, çıkar veya makam, mansıp
mülâhazaları bir yana o, mânevî hazları ve ötelerle alâkalı füyuzât hisleri
adına da hep fedakârca ve hep aşkın yaşar. Hem kendi ruh dünyasında hem de
toplumla münasebetlerinde, hem kendi iç âlemini tahlilde hem de çevresindekileri
görüp gözetmede sürekli bir Yüce Güç’ün huzurunda bulunma ruh hâli sergiler ve
herkesin ölüp gittiği yerlerde o üst üste dirilişler gerçekleştirir.
O, nefsinin istemediğini başkaları için de istememenin çok ötesinde kendine hoş
gelen her şeyden başkalarının yararlanabilmesi için çırpınır durur, hatta bu
uğurda ölür ölür dirilir.. ve ufkunun enginliği ile bir yandan zalimlerin
kalbinde bile merhamet duygusunu harekete geçirmeyi başarırken, diğer yandan da
mazlumların yanında bulunmayı Hak’la beraberliğin en önemli bir vesilesi sayar
ve hep onlara bir nokta-i istinat olur.
Yaşatma tutkusu, kahramanımızın davranışlarını belirleyen önemli bir faktördür.
Böyle bir misyona ehliyet arayışı onun her zamanki kaygısı.. en yüksek
hırslardan daha yüksek bir hırsla Hak hoşnutluğunun arkasında olması ise onun en
bâriz vasfıdır. O ölüp ölüp dirilirken bile, diriltme şuurunun hazzı ile ne bir
acı duyar ne de herhangi bir sarsıntı yaşar. Elde ettiği başarılarını Hak
inayetinin bir tezahürü kabul eder ve her gün birkaç defa kendini sıfırlar..
dahası, vesile olduğu işlere arzuları, hisleri karışmış olabileceği
mülâhazasıyla tir tir titrer ve “Bana Seni gerek Seni!” der inler.
Yıllar var ki biz, işte bu kutlu ellerin, altı üstüne gelmiş ve “harap eller,
yıkılmış hânümanlar, kimsesiz çöller” sözcükleriyle resmedebileceğimiz bir âlemi
yepyeni bir dünyaya çevirecekleri günü hep bekleyip durduk. Bu iman, bu ümit ve
bu azimle daha yıllarca beklemeye de kararlıyız. Her zaman temiz gönülleri
merhametle donatan Rahmeti Sonsuz, birkaç neslin soluklayıp durduğu o ümitle
şahlanmış gönüllerimizi dilerim inkisara uğratmasın..!
Sızıntı, Şubat 1998, Cilt 20, Sayı 229
Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi
Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed’dir. O, yaratılış
ağacı itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O’nun
adına nazmedilmiş; vücûdu ise bu manzumenin âdeta en son kelimesi gibidir. O’nun
dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun remzi; peygamberliği, eşya
ve hâdiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi;
hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da, dünya ve âhiret saadetinin köprüsü
olmuştur. Mü’min gönüller O’nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip
değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O’nun aydınlık
ikliminde yollar bulup Hakk’a yürüyebilmişlerdir. O’nunla hakikate uyanan
ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O’nu sîretinin derinlikleriyle
kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü, usâresini elde etmiş sayılırlar.
Özetle
İnsan ne zaman O’nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar…
İnsan, o mehâbetle tüllenen mekân, onun çeperi sayılan mübarek mâbed ve
“Sidretü’l-Müntehâ”ya doğru fırlamış gibi bir edâsı olan yeşil kubbe karşısında,
her zaman İslâm dünyasının umumî ahvaliyle alâkalı en derin mülâhazalara
gömülür…
Orada mekân, mekin her şey mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hâlâ ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız
gibi pırıl pırıl ve bütün varlığı aydınlatabilecek güçte güneş gibi -aslında O,
güneşe de taç giydiren bir ziyadır- güçlü bir ışık kaynağı.. vazife ufku,
gönüllere kulluk şuurunu sunan bir hikmet nüktesi; sevgiyle doygunluğa ulaşmış
ruhu, varlığı birbirine bağlayan bir büyüklük emâresi.
İnsan ne zaman O’nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar..
O’nun atmosferine adımını atar atmaz, kendini Allah’a giden yolların ortasında
bulur. O’nun köyünü ziyaret bile âdeta, Işık Çağına ulaşma adına bir rıhtım, bir
liman, bir rampa gibidir; bu rıhtım, bu liman, bu rampa inanmış gönülleri
O’nunla diz dize gelme bucağına ulaştırır ve doygunlaşmış ruhlara yeni bir aşk u
şevk üfler. İnsan O’nu kaç defa ziyaret etmiş olursa olsun, müntesiplerinin
derbederliğinden ötürü o mübarek hazîreyi ne kadar sönük görürse görsün, ne
zaman, o yeşil, o âhenkli, o romantik, o sevgiyle tüten “metâf-ı kudsiyân”a adım
atsa, ruhu hep bir güzellik, bir şiir, bir mûsıkî banyosu almış gibi o hususî
âlemin derinliğini, zenginliğini duymaya başlar.. kalbi, bir vuslat mülâhazasına
teslim olur, ritim değişikliğine girer ve neş’e-hüzün arası bir sürü duygu
gel-gitleri yaşar.
Evet insan, o mehâbetle tüllenen mekân, onun çeperi sayılan mübarek mâbed ve
“Sidretü’l-Müntehâ”ya doğru fırlamış gibi bir edâsı olan yeşil kubbe karşısında,
her zaman İslâm dünyasının umumî ahvaliyle alâkalı en derin mülâhazalara
gömülür, en içten duygularla buluşur ve bin bir his tufanıyla sırılsıklam olur.
Bazen o kudsî mekânı bir buğu bürür; mâbedin her yanını bir hüzün sarar.. ve
işte o zaman “Kubbe-i Hadrâ” şaha kalkmış gibi bir hâl alır.. ruhumuzla
konuşur.. el açıp bağrındaki misafirin arkasına geçerek semalara dil döker;
döker ve bize hasret ve hicranlarımızın destanlarını sunar. Bazen orada her yanı
âdeta bir ışık sarar.. mescid, ayın etrafındaki hâleye döner ve kubbe, gök
ehline sevinç tahiyyelerini takdim ediyor gibi bir vaziyet alır. Bazen onun
göklere bakan ve için için bekleyen öyle derin bir görünümü olur ki, o hâliyle
onu umumî tasalarınıza bir tercüman tahayyül edebileceğiniz gibi, sevinçlerinizi
dile getiren bir gazelhân şeklinde de düşleyebilirsiniz; düşleyebilir de onun o
derûnî sükûtu, o sessiz infiali içinde ne duyulmaz şeyleri duyar, ne sezilmez
şeyleri sezer ve kendinizi âdeta, bulunduğunuz mekânın buudlarını aşmış da bir
başka derinliğe açılmış gibi sanırsınız.
Yeşil kubbe ve onu çevreleyen mübarek mâbed, bir yandan etrafındaki irili-ufaklı
dağlar-tepeler, hep sonsuzluk duygusuyla esip duran çöller-vahalar ve her zaman
ötelere açık gibi duran uçsuz bucaksız beyâbân; diğer yandan da göklerin
nâmütenâhiliğiyle o kadar mükemmel bir uyum içindedir ki, sanki bu mübarek
kütle, semada programlanmış da, daha sonra bulunduğu yere resmedilmiş gibi bir
görünüm arz etmektedir. Evet, hem en derin göklerden daha derin “Kubbe-i Hadrâ”,
hem çevresinde onu kucaklayan o sırlı arsa, hem de tabiat kitabının o “Buk’a-yı
Mübareke”yi teşkil eden satır ve sahifeleri, âdeta titizlikle seçilmiş, mükemmel
bir şekilde yerli yerine yerleştirilmişçesine bu maddî-mânevî pek çok şeyin
halîtası, göklerin ve yerin âdeta birleşik noktası gibi bir görünüm
sergilemektedir. Az buçuk o mekânın Sahibi’ne açık bulunan ruhlar -O Sahib’e
canlarımız kurban olsun- başlarını o iklime uzatınca kendilerini gök ehliyle iç
içe sanırlar. Bir de aşıkların has bahçesi sayılan muvâceheye varınca,
kendilerini, o makama yakışır ve ora ile uyuşur o kadar temiz çehre ve o
çehrelerden buğu buğu yükselen engin bir heyecan içinde hissederler ki, zaman
zaman kalbler duracak hâle gelir. Aslında orada o sekteyi yaşayanların sayısı
hiç de az değildir.
Muvâcehe, aşıklar için her zaman bir liman ve bir rampa vazifesi görür. Oraya
ulaşan her aşık gönül, oradan âdeta denizlerin enginliklerine ya da göklerin
derinliklerine açılıyor gibi bir büyülü zaman koridoruna girer.. girer de o
mübarek buk’anın o masumlardan masum hâlini ve sevimli görünümünü bir şiir gibi
dinler, bir kevser gibi yudumlar ve her saniye ayrı bir zevk banyosu yapar.
Muvâcehede zaman o kadar aydınlık, o kadar gönül alıcı ve o kadar hülyalara
açıktır ki, oraya ulaşan saygılı bir gönül, Asr-ı Saadette yaşıyormuşçasına,
Nebî’nin o temizlerden temiz çehresini ve vahye açık sînesinin heyecanlarını
duyar gibi olur.. gök kapılarının gıcırtılarını, Cibril’in kanat çırpışları
içinde, Kur’ân’ın tok sesini muhatapların heyecanlı tavırları arasında duyar ve
kendini bir kutlu çağın bereket sağanakları arasında sırılsıklam hisseder; eder
de bu umumî armoniye o da gözyaşlarıyla katılır.. ve o güne kadar gönlüne sinmiş
Ravza duygusunun, daha bir derince her yanını kuşatması karşısında oracıkta
eriyip merkade akmayı düşünür.
Aslında, orada görülüp duyulan her şey çok içlidir. Orada mekân, mekin her şey
mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur. Aşıkların ağlama ve inlemelerinin
yanında, mekânın o talihli ama suskun sütunları; muvâcehenin hüzünlü fakat
mütebessim hâli; iki adım ötede parmaklıklar arasından hayallerimize doğan
mübarek merkadin -hâşâ- metâf-ı kudsiyânın pürvefâ bir mihmandar edâsıyla gönül
gözlerimize tebessümler yağdırması o kadar sıcak ve tesirlidir ki, içinde bu
mahrem muameleyi duyan her gönül ölümsüzlüğe erdiğini sanır. Hatta o melekler
güzergâhını böyle bir gönülle duyup bu gözle temâşâ edenler için sanki orada
canlı-cansız hiçbir şey yokmuş da, sadece mehâbet televvünlü bir sessizlik ve
ziyaret heyecanıyla umumî bir bekleyiş varmış gibi, o makama adımlarını
atar-atmaz kendilerini oranın tesirinde bulur ve onu dinlemeye koyulurlar.. o da
onlara kendi usûlünü, kendi sükûtunu meşk ediyor gibi, onların duygu
dünyalarına, o güne kadar asla yaşamamış oldukları en bâkir hisleri aşılar ve
ruhlarına elli türlü çağrışım menfezi aralar.
Ravza’nın bağrında insan her zaman, gözlere çarpan ve gönülleri saran bir
büyüyle karşılaşır. Hislerinde, düşüncelerinde bir başka âlemin esintilerini
duyar.. gönlünün derinliklerinde hayalî kapılardan geçer.. en mahrem iklimlerde
dolaşır ve arzın minberinin dibinde Hak beyanıyla şekillenen o ezelî hutbeyi hem
de Hatîb’inin ağzından dinliyor gibi dinler ve O’na ümmet olmanın mutluluğuyla
yerlere kapanır.
Böyle bir duyuş ve seziş, böyle bir zevk ve heyecan elbette bir inanç, bir
kanaat, bir teveccüh ve derince bir sezinin birleşmesinden meydana gelmektedir.
O inanç, o kanaat, o teveccüh ve o seziyi yakalayanlar için Peygamber Köyü,
Mescid-i Nebevî, aşıklar durağı muvâcehe neler söyler neler söyler..! Evet,
konsantrasyonunu tamamlamış ziyaretçiler için Ravza, orada insanların his ve
heyecanlarının çok üstünde kendine has hâli, içli sükûtu, vakarlı görünümü ve
ledünnî derinliğiyle ötelere hep var olma zevkinin şiirini söyler.. göklerdeki
korodan mûsıkîler dinletir, yürekten kendisine yönelenlerin gönüllerine korlar
salar ve herkese bir aşk u vuslat demi yaşatır. Sonra da yine o derin
sessizliğine gömülür ve sizi vuslat otağında hüzünlü bir yalnızlık melâline
terkeder.. terkeder de, o dakikaya kadar sanki size hiç esrar perdesi aralamamış
gibi o kadim bikrinin iffetine bürünür.. bürünür ama, gönüllerinize ikinci
çağrının dâvetiyesini bırakmayı da ihmal etmez.
Sızıntı, Nisan 1998, Cilt 20, Sayı 231
Nifak
İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına
rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip
sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve
bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı
bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk
davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek
renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok
zor; hatta imkânsızdır. O, kendine göre ters görüp “öbürleri” dediği hemen
herkese karşı düşmanca duygular besler.. onlar hakkında açık-kapalı kötülük
düşünür. Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî
hislerini gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.. onlara
karşı olabildiğince yumuşak davranır.. ve onlardan biriymiş gibi hareket eder.
Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları
için ne komplolar ne komplolar plânlar.. plânlar da, hasım kabul ettiği kesim
veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen
ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzan”na binâen ardına kadar açık
bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla-hayale gelmedik kötülüklerin hepsini
yapar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli
hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı
görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve
moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama,
fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.
Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız,
ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık
verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde
icra eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha
tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca
duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl
ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi
ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.
Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre “Benim Allah’a ve
âhiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman
ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da
onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri
her şeyi doğru görürler.. “Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı
derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve
onlardan nefret eder.” (Mektubat). Kur’ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini
aldatan bu tip kimseleri şöyle resmeder: “Öyle insanlar da vardır ki bunlar,
Allah’a ve âhiret gününe inandık derler; oysaki bunlar asla inanmış değillerdir
(inanmış değillerdir ama, akılları sıra böyle yapmakla) Allah’ı ve ehl-i imanı
aldatmayı kurarlar. (Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini
aldatmışlardır, ama bunu fark edemezler.” (Bakara, 2/8-9) Yine Kur’ân’ın
tespitine göre bunlar, kalben hasta kimselerdir. Hisleri malûl, idrakleri
tutarsız, şuurları kapalı, iradeleri de nefsanî temayüllerinin emrindedir.
Vicdanî mekanizmalarıyla tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o
kadar uyuşmuşlardır ki, onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç
verseniz tokat yersiniz, kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız…
Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman
zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze
gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir
şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli
karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir
korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar
icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen
münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz
hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü
şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır.
Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir
edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete
düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini
dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları
itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her
sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfıkûn, 63/4). Bazen
de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır,
tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar,
hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü
ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın
düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde
mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister:
Çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız
infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir
de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca,
hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka
şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse,
vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan
tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki
yüzlü davranır -birkaç yüzlü de denebilir-. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler
arasında sürekli gel-gitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir
yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri
ise şöyle seslendirilmiştir: “Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler
arasında mütemâdî gel-gitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne
de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.”
(Nisa, 4/142)
Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir.
Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru,
endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlığı ve varlığın perde
arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren -bilhassa “temâşâ eden”
demiyorum- böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne olduğundan çok farklı ve
hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir
düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu,
yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri,
ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve
hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten
resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve
mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu
ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlığında, bazen iman ve
imanın vadettikleri, Allah’la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet
arzusu ve ukbâ mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran
sis ve dumandan ötürü kat’iyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, irâdî
olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neş’elere, eğlencelere ve
oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister;
ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin
uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği realitelerden, mantıkî
istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını
yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez/düşünemez.
Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak
nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur. Onun için varsa da yoksa da zevk u
safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O, yaşamak için yaşar.. en değerli
sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir.. hayatını yolda
bulmuş bir metâ gibi kullanır.. ölümü ve ötesini kat’iyen düşünmez.. ebedîlik
vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar.. zevklerinin bulanmasından,
bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar.. ve hep keyiften keyfe, neş’eden
neş’eye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün realitelerle, tûl-i emellerini
besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle tir tir titrer.
Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden
geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır. Meşrû-gayrimeşrû her vesileyi
değerlendirir; çalar-çırpar.. haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir
kulağı üzerine yatar; yatar da cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini
tanıttırmak isteyen Zât’ı bir kerecik olsun hatırlamaz; O’nu tanımayı, anmayı ve
O’na teşekkür etmeyi asla düşünmez ya da düşünemez.. münafık,
varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi, insanlarla
münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: Menfaat ve
çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi, hatta
en yakınlarını bile düşman kabul eder.. ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine
geçer; “Harp hiledir.” mülâhazasıyla entrikalar çevirir.. komplodan komploya
koşar.. rakip ve düşman ilân ettiği kimseleri aldatmaya çalışır.. yalan, iftira,
tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur.. ve başa çıkamayacağını anlayınca da,
hemen taktik değiştirir ve onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışır.. mü’minler
arasına girer.. kendine onlardan daha iyi bir mü’min süsü verir ve onlarla
bulunduğu sürece de, ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder.. hatta
onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır. İnkârcılar arasına dönünce de,
açıktan açığa küfrünü ilân ederek, onlardan daha ileri bir tavır sergiler..
hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge
girer ve kılık değiştirir durur. Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur’ânî tespit
de şöyledir:
“Bunlar, mü’minlerle karşılaştıklarında, ‘Biz de iman eden kimseleriz’ şeklinde
konuşurlar. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, ‘Emin olun, biz sizinle
beraberiz; onlarla sadece alay ediyorduk’ derler.” (Bakara, 2/14)
Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı
kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle
insanların karşısına çıkar. O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından
ötürü de, hemen her cepheye hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında
ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır. Bazen de, böyle müşterek bir
nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya gelir gider.. sezilme endişesiyle
korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur. Bu şekildeki bir seciyesizlik,
yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru
ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci bir tabiat hâlini alır.
Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada
açık ve “insan-ı kâmil” olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun
daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya
sosyal çevre belirler. Bu iki güçlü sâikle o, ya “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürür
ya da onca mükemmel donanımına rağmen, baş aşağı “esfel-i sâfilîn”e sürüklenir.
Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve
tereddütlerden, Allah’tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara
karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik
düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilâve etmek
de mümkündür. İlâveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına,
insanı/insanları yere serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir
virüsü taşıyan kimsenin ayakta kalabilmesi de çok zordur. Bunların bütünüyle
yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen imkânsızdır. İşte
böyle bir talihsiz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden
uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden
sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. kitaba kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren
delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün
dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı;
yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre plânlanmalı ve gerisi
düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek,
sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak
geçirir.
Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar
ve mutluluğunun -ona da mutluluk denecekse- dışında hiçbir şeyi önemsemez ve
gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez.. beraber
yaşamasını bilmez.. paylaşmaya gelmez.. fedakârlıktan hiç anlamaz.. fazilete
güler-geçer.. ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar.. hatta bazen
başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara karşı
kötülükler plânlar.. onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar.. ve kendine
ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda bulunur.. ona
insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir diğergâm
ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu haykırır. Onun
bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur’ân şöyle resmeder: “Onlara, ‘Yeryüzünde ve
insanlar arasında fesat çıkarmayın!’ dendiğinde, ‘Biz barışçılarız; ve ortalığı
düzeltmeden başka bir işimiz de yok.’ derler.” (Bakara, 2/11). Böyle der, fesadı
da, salâhı da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar. Aslında hareketlerini kendi
çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi menfaatleri çerçevesindeki
her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.
Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır. Çıkarları
öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü bozguncuyla
anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir anarşist
gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler. Onlar, her konuya nefsanîlik
açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirirler. Ölçüleri bozuk,
kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: Akı, kara görür; güzele çirkin der;
zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura savaş açar; inanıp
emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali akıllılık kabul eder ve her
işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü görünmeye çalışır. Aslında,
münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün değildir;
ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker bilme ve
ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa onları bir
araya getirebilir. Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat’iyen kalbî bir
beraberlik değildir; aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir
dağınıklık örneği sergilemektedirler.
Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da
diğer çelişkilerinden farksızdır. Onlara iman deyince, “Şu aptalların inandığı
gibi mi inanacağız?” derler. Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife
aldıkları açıktır. Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı
bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler: Evet onlar,
aydındırlar, imanları, din telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır
(!) Onlar hakikî dindar (!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa
dinci -o da ne demekse!-, onlar samimî, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu takip
edenlerse istismarcıdırlar. Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî
telâkkilerinde kat’iyen başkalarıyla aynı seviyede olmazlar. Böyle bir eşitlik,
onlar için zül, onların o modern “kast” anlayışları açısından da kendilerine
hakaret ihtiva etmektedir. İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de,
teslimiyetle de alâkaları yoktur ama, açıktan açığa “inanmıyoruz” demeye cesaret
edemediklerinden ötürü bu kabil demagojilere sapmaktadırlar.
Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve
dinî değerlere karşı savaş ilân ederler. Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki
alabilecekleri durumlarda da, bir yandan akla-hayale gelmedik sinsi komplolarla
düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer yandan da, imandan, İslâmiyet’ten
bahisler açarak dinin istismar edildiğinden dert yanar ve “Biz de mü’miniz, hem
de hakikî mü’min.” demeyi ihmal etmezler. Ancak böyle demeleri de fazla uzun
sürmez. Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, “Biz temelde sizinle
beraberdik ama, inananlarla alay ediyorduk.” -bu da yine Kur’ân’ın tespitidir-
der ve çıkarlar işin içinden.
Kur’ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur. Ancak, şimdilik biz böyle bir
makalenin istiâp çerçevesinde kalarak, ondan pek az alıntıyla iktifa ettik.
Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet
ister. Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.
Sızıntı, Temmuz 2000, Cilt 22, Sayı 258
Ölümün Hatırlattıkları ve Ötesi
İnsanoğlu, ölmek için var olur, dirilmek için ölür ve ebediyeti duyup yaşamak
için de dirilir. Bir bir gelinir bu dünyaya.. bir bir yürür herkes bu upuzun
hayat yolunda.. onca müştereklere rağmen herkes kendi kaderiyle oturur-kalkar..
kendi kaderini yaşar ve programlandığı çerçevede, daha sonra bir başka hayatı
duyup yaşamak için arkasına bakmadan yürür ebediyete.
Evet insan, dünyaya daha ilk adımını attığı andan itibaren, onun için geriye
sayma başlamış demektir. Hatta embriyolojik sürecin mebdei, bir mânâda onun için
sonun başlangıcı sayılabilir. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri
bu vetirede sadece birer konaktırlar. İnsan nasibi ölçüsünde ya bu konakların
hepsine uğrar ve bir süre misafir olur veya yürüyen bir trenden dışarıya
atılıyor gibi, ümit edilen menzile ulaşılmadan, herhangi bir meçhul noktada,
kendisine cebrî bir çıkış verilir ve onun için dünya ile alâkalı her şey biter.
Her gün bu kabil hâdiselerle, duyguları delik deşik ve düşünceleri allak-bullak
yolculuklarını devam ettirenler ise, son durak mülâhazası veya gerçekten O’na
yaklaştıklarından ötürü, sürekli ense köklerinde yokluğun sopsoğuk elinin
dolaştığını sanır, onun rengiyle sararır, her an sürpriz bir bitişin şokuyla tir
tir titrer, hazan yemiş yapraklar gibi sarsılır ve her zaman kendilerini amansız
bir çözülüşün pençesinde hissederler.. ederler de, günler, haftalar, aylar ve
yıllar ilerledikçe, daha bir artan hafakanlarla kıvrım kıvrım kıvranır,
işittikleri her seste ölüm ağıtlarından nağmeler dinler ve ruhlarındaki cehennem
zakkumunu besleyen esintiler ölçüsünde, her gün birkaç defa ölür ölür
dirilirler.
Mevsim dönüp de hayatın sonbaharı gelip çatınca, âdeta her şey ve herkes
tarafından terkedildiklerini hisseder.. bütün varlığın kendilerine arka çevirip
onları yalnızlığa attığını sanır.. dört bir yanın poyrazla inlediğini duyar gibi
olur ve hazanla sararıp düşen her yaprakta kendi makûs kaderlerinin yazılarını
okur.. çığlıklarını dinler, inkisarla iki büklüm olur.. buruklaşır.. ve hele
ötelere inançları da yoksa, ruhlarının alacakaranlığında hayatlarının gurûp
sonrasını tahayyülle sürekli yutkunur ve ölüm terleri dökerler.
Artık, ne çevrelerinde neş’eyle köpüren hayat, ne varlığın rengârenk
güzellikleri, ne kuş cıvıltıları, ne ırmak çağıltıları, ne koyun-kuzu
meleyişleri, ne de tabiat meşherinin o temâşâsına doyulmayan manzaraları onlara
hiçbir şey ifade etmez.. etmez ve onlara göre artık her ses bir ölüm ağıtı.. her
güzel manzara plastize bir hüzün paketi.. her doğum, bir ölüm referansı ve
doğumlar ölümlere emanet.. her sevinç de bir aldanmışlık ve teselli
mırıltısıdır. Bunların iç dünyalarında elemleri elemler kovalar, kâbuslu
rüyalarda olduğu gibi gönülleri ve dilleri sürekli korkulara takılır, “kem-küm”
eder. Her zaman bakışları bulanık, başları dumanlı, yaklaşan sonun şokuyla
hezeyandan hezeyana sürüklenir ve daha mezara girmeden hep kabrin sadefleşmiş
kemikleri arasında yılanlarla-çıyanlarla âdeta saklambaç oynarlar. Yer yer
burunlarının yokluğa değdiğini ve ufalanıp toz-toprak haline geldiklerini
hisseder ve her biri ayrı ayrı kendi kaderinin ağında “Keşke anam beni
doğurmasaydı!” der, inler.
Gönüllerini imanla donatmış ve kalblerinin balansını ötelere göre ayarlamış
“İman hem nurdur, hem kuvvettir, hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan
okuyabilir.” duygu ve düşüncesiyle tam bir metafizik gerilim içinde bulunanlara
gelince; onlar, çocukluklarını bir zevk zemzemesi içinde duyar ve her zaman var
olma şevkiyle haykırır.. gençliklerini Yusuf gibi birer iffet ve irade kahramanı
olarak disiplinlerle geçirir.. olgunluk çağlarını arkadan gelenlere örnek
olabilecek davranışlarla süsler ve yollardaki reflektörler gibi sürekli düz
yolda yürümenin lâzım geldiğini vurgular.. yaşlılık dönemlerini de
“ulü’l-azmâne” bir kararlılık, ciddiyet içinde ve nebîleri hatırlatan bir
itminanla, Cennet koridorlarında seyahat ediyormuşçasına inançla, azimle ve
ümitle sürdürürler.
Başkalarının kaybetme hezeyanlarıyla çıldırıp durduğu, en amansız gibi görünen
demlerde, onlar, her zaman imanlarının, ümitlerinin meyvelerini devşirir ve
bütün hassasiyetleriyle burada var olmanın, ötede de ebedî kalmanın neşvesini
duyar ve âdeta ömürlerini bir şiir, bir hayal ikliminde yüzüyor gibi geçirirler.
Öyle ki, Allah’a ve ötelere imanın herhangi bir faslı, herhangi bir ifadesi
karşısında, sihirli balonlarla, fezanın sonsuzluğunda ötelere yürüyor gibi
ruh-efzâ bir seyahat yaptıklarını sanırlar. Kendini duygularının, düşüncelerinin
büyüsüne kaptırma ölçüsünde her inançlı ruh, şöyle ya da böyle cismaniyetten
uzaklaşıyor ve ruhanîliğin enginliklerine açılıyor gibi olur ve ötelerin
tasavvurları aşkın bütün romantizmini birden duyar.
Evet, her imanlı gönül, varlığın, her zaman güzelliklerini temâşâ ettiğimiz şu
esrarlı meşherinde ne harikalara, ne harikalara şahit olur!. Ne büyülü sesler
duyar!. Ne aşkın şeylerle yüz yüze gelir!. Gelir de yol boyu, kendisini
selamlayan nice güzelliklerden iltifat görür.. nice ses hevenkleriyle büyülenir,
kendinden geçer ve âdeta rüyalarda olduğu gibi, her gördüğü, her duyduğu, her
düşündüğü şeye çarçabuk ulaşır ve kendini sürekli bir zevk çağlayanı içinde
hisseder.. hisseder ve ömrünün bitmesini kat’iyen istemez.. dünyaperest ruhlar
gibi değil; varlığın tenteneli perdesinin arkasındaki hakikî güzelliklere,
Güzeller Güzeli’nin cemalinin değişik dalga boyundaki tecellilerine vurgun
olduğundan dolayı ömrünün bitmesini istemez.
Daha doğrusu bunlar, ötekilerin, o dünyalarını karartan ruhlarındaki Cehennem
zakkumuna bedel kalblerindeki iman çekirdeği sayesinde kendilerini her zaman,
âhiret âlemi ve onun zevkle tüllenen manzaraları ile yüz yüze, Cennet ve onun
Hakk’ı temâşâya açık yamaçlarında tenezzühde sanır ve bir bakıma,
fiziği-metafiziği, dünyayı-ukbayı, ruhu-bedeni bir bütün hâlinde duyar ve
yaşarlar.
Gün gelip de öteler perde aralayınca, düşüncedeki Cehennem tohumu, kapkaranlık
bir kâbus gibi her yanda kendisini hissettirir.. mağmalar gibi köpürür ruhlara
korkular salar.. bir sis, bir duman gibi bütün ufukları kaplar.. azap olur
canları yakar.. musibet olur sağanak sağanak yağar.. ve tabiî gönüllerdeki
tûba-i Cennet çekirdeği de dal-budak salar.. bağrında göğerip geliştiği
gönüllere tebessümler yağdırır, revh u reyhanla tüllenir.. yapraklarına
tutunanları sırlı asansörler gibi huzura, emniyete, rıdvana ve ebediyete taşır..
Cennetle buluşturur, Hak Cemali’nin temâşâ edildiği ufka ulaştırır. Hâsılı her
iki zümre de sînelerinde taşıdıkları çekirdek ve tohumun inkişafıyla
vicdanlarında icmâlen duydukları şeyleri, tafsilen ve fiilen görüp-yaşayacakları
ayrı bir buuda intikâl eder de her şeyi ayan-beyan görmeye başlarlar:
Evet, hele “Sûra üfürüldü mü, işte o gün çok çetin bir gündür; (bilhassa) kâfire
(hiç de) kolay değildir.” (Müddesir, 8-10) Ya o “Göklerin yarılıp parçalandığı,
cehennemin köpürüp alevlendiği ve Cennetin yaklaştırıldığı an, her nefis,
dünyada ne hazırlayıp oraya sunduğunu (mutlaka) bilecektir.” (Tekvir, 11-14)
“(İşte) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından
kaçar (kaçar; çünkü) o gün herkesin, başından aşkın bir işi var.. yüzler vardır
o gün parıl parıl, gökçek ve sevinçle mütebessim.. yüzler de vardır, karanlık ve
toz-toprak bürümüş, işte onlar kâfirler ve mücrimlerdir.” (Abese, 34-42)
“Şüphesiz kâfirler için zincirler, bukağılar ve çılgın alevler hazırladık.
İyilikle oturup kalkanlara (gelince, onlar) kadehlerle kâfûr karışımı
(kevserler) içerler.” (İnsan, 4-5)
Arzın darmadağınık olup, yıldızların bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola
savrulduğu o dehşetli gün, dimağlardaki Cehennem tohumu ve gönüllerdeki Cennet
çekirdeğinin ayrı bir inkişaf faslıdır: Evet bir yanda: “Hayır hayır! Yer
çarpılıp paramparça olduğu, meleklerin saf saf (olup durduğu) ve cehennemin
getirildiği o gün (evet işte o gün) insan her şeyi anlar (anlar ama) onun için
(artık anlamanın) ne yararı var ki? (O) keşke bu hayatım için (bir şeyler
hazırlayıp) gönderebilseydim, der.. artık O’nun azabı gibi kimse azap edemez ve
O’nun gibi kimse zincire vuramaz.” (Fecr, 21-26) Ürperten bir tablo; diğer yanda
da: “Ey itminan içindeki nefis! O senden, sen de O’ndan râzı olduğun hâlde dön
Rabbine! (Dön) kullarım arasına katıl ve Cennetime gir!” (Fecr, 27-30)
Nimetlerin bayıltan güzellikleri, musibetlerin ürperten çirkinlikleri ve yol
boyu, tûba-i Cennetin üfül üfül esintileri, cehennem zakkumunun da sam yeli gibi
iliklere işleyişi hissedilir: “O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi’ne
bakar; nice yüzler de vardır ki, ekşir, asıklaşır ve belinin kemiklerinin
kırılacağını sanır; (sanır ve iki büklüm olur).” (Kıyame, 22-25) İkincilere:
“Haydi yalanladığınız şeye doğru yürüyün! Yürüyün, gölgesi olmayan ve alevden
korumayan üç buudlu (katmerli) cehennem karanlığına! O karanlık, ulu ağaçlar
gibi kıvılcımlar salar. O (kıvılcımlar) kalın urganlar gibidirler. O gün Hakk’ı
yalanlayanların vay hâline!.” (Mürselat, 29-34) Birincilere de âdeta tebrikler
yağdırılır ve: “Şüphesiz müttakiler gölgeler (altında), çeşmelerin yanında ve
iştihalarının çektiği meyvelerin başındadırlar. (Onlar) amellerinizin mükâfatı
olarak afiyetle yeyin, için!. İşte biz iyilik edenlere böyle karşılık veririz.”
(Mürselat, 41-44) müjdeleriyle karşılanırlar.
Evet “Vadedilen (o büyük) hakikat gelip çatınca, küfredenlerin bakışları
donakalır. ‘Vah bize! Biz bundan gâfilmişiz; daha doğrusu biz zâlimlerin ta
kendisiymişiz.’ (derler ve onlara) siz ve Allah’tan başka bütün taptıklarınız
cehennemin yakıtlarısınız ve oraya döküleceksiniz denir.” (Enbiya, 97-98)
“Kendilerine tarafımızdan saadet vadedilenler ise, işte onlar, cehennemden
uzaklaştırılmışlardır. (Öyleki) cehennemin hışırtısını bile duymazlar. Onlar,
canlarının istediği nimetler içinde ebedîdirler. En büyük korku bile onları
tasalandırmaz.. ve melekler onları: ‘İşte bu, size vadedilen sizin gününüzdür.’
(muştularıyla) karşılarlar.” (Enbiya, 101-103)
Müttakiler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları
atar ve şükranla iki büklüm olurlar: “Kitabı sağdan verilen: ‘İşte alın, okuyun
bu kitabı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum.’ der. Ve
artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun
dibine) kadar yaklaşmış Cennettedir. Ve onlara: Geçmişte yaptığınız amellere
karşılık, afiyetle yeyin, için, denir. Kitabı soldan verilenler ise: ‘Âh keşke,
bana bu kitap verilmeseydi! Keşke hesap nedir bilmeseydim!. Ve keşke ölüm işimi
bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı. Güç ve hâkimiyetim yok olup gitti.”
(Hâkka, 19-29) der hasretle inler.
Artık “Mücrimler, şaşkınlık ve azap içindedirler. O gün (onlar) yüzükoyun sürüm
sürüm ateşte sürüklenirler; (sürüklenirler de onlara): ‘Tadın ateşle teması!’
denir.” (Kamer, 47-48) “Müttakilere (gelince) cennetlerde, ırmakların başında,
Kudreti Sonsuz Melik’in nezdinde, sıdk makamında (birer yâd-ı cemil)dirler.”
(Kamer, 54-55)
Bir yandan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetlerin sağanak sağanak
yağması, diğer yandan da cehennemin gayızla gürleyip öfkeyle köpürmesi ve
mazhariyetlerine imrenilecek, istihkaklarından ürperilecek insanlarla her şey
ebediyete akar durur: “Takvâ erbabına geleceğin en güzeli vardır: Adn
cennetleri, ardına kadar kapıları açılmış, (onlar da, bu cennetler içinde)
tahtlara yaslanmış olarak (çeşit çeşit) meyveler ve içecekler isterler.
Yanlarında da, gözleri eşlerinin üzerinde, dilberler vardır.” (Sâd, 49-52)
“(Orada) azgınlara da en kötü bir azap (söz konusudur): Gider cehenneme
yaslanır; o ne kötü bir istirahat döşeğidir! Tadıp duymaları için (onlara)
kaynar bir su ve bir de irin (verilir), bu türden daha çift çift azablar…” (Sâd,
55-58)
Kimileri ferih fahûrdur. Değişik mazhariyet ve iltifat sağanakları karşısında;
kimileri de buruk, ekşi ve hezeyan içindedirler: “Defterini sağdan alanlara
gelince, nereden bileceksin ki, (o büyük mazhariyeti)?. Onlar dikensiz sedir
ağaçları, salkım salkım muzlar arasında ve upuzun gölgeler altında çağlayıp
duran ırmakların başındadırlar.” (Vâkıa, 27-31) “Kitabını soldan alanlara
gelince, nereden bileceksin ki (o korkunç mahrumiyeti)?. Onlar iliklerine kadar
işleyen kaynar bir su içinde, serinlik ve rahat vadetmeyen kapkara bir dumanın
gölgesinde (bekler dururlar); zira onlar dünyada, şımarıklık içinde, günahlarda
hep ısrarlı idiler.” (Vâkıa, 41-45)
“(Artık) o gün, cennetliklerin ebedî kalacakları yer en hayırlı bir yer,
dinlenecekleri makam da en güzel bir makamdır.” (Furkan, 24) Gönüllere akan
zevkleri yudumlar ve kendi kendilerine: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a
hamdolsun! Şüphesiz bizim Rabbimiz, günahları bağışlayan ve şükürlere de
karşılık verendir. O’dur ki, bizi böyle bir makama yerleştirdi.. bir makam ki,
(insana) ne yorgunluk ârız olur ne de usanç gelir.” (Fatır, 34-35)
Sızıntı, Ocak 1997, Cilt 18, Sayı 216
Ölümün Öteki Yüzü
Çoğu kimse ölüme, her şeyin sona ermesi, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp
dağılma ve topraklaşma nazarıyla bakar ve kat’iyen onunla yüz yüze gelmeyi arzu
etmez. Hastalık, yaşlılık, harb u darp, trafik kazaları ve deprem gibi ölüm
sebebi sayılan hâdiseler zuhur ettikçe, o da tir tir titrer; kabrin yalnızlık ve
vahşetini düşünerek ürperir ve hayatını tahammül edilmez bir azaba çevirir..
evet böylelerine göre, insan ölünce her şey biter. Ceset toprağa dönüşmek üzere
ebedî istirahatgâhına tevdî edilir. Her şey ve her yer yokluğun karanlığına
gömülür; şâirin ifadesiyle: “Artık güneş görünmez olur, rahatça dal, ölüm sonu
gelmez bir uykudur.” Ebed için yaratılan, ebede namzet bulunan bir insanın böyle
bir telâkki ile ne kadar muzdarip olacağı açıktır. Böyle bir ebed arzusunu,
vicdanını dinleyen biri: “Bütün dünya benim olsa, gamım gitmez, nedendir?”
diyerek seslendirir ki, üzerinde durulmaya değer.
Oysaki ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma, bir hiçlik, bir
tükeniş olmadığı gibi, kabir de bir topraklaşma çukuru, bir yalnızlık ve vahşet
hücresi değildir. Ölüm, yaratılırken belli bir plân, program, hikmet ve
maslahata göre yaratılan insanın, yine bir plân ve programa bağlı olarak bir
buuddan başka bir buuda intikali, bir hâl değişikliği geçirmesi, amellerinin
ürünlerine göre farklı bir sürece girmesi ve neticede vatan-ı aslîsine dönerek,
inanç ve davranışlarının belirleyiciliği ile tabiî, müstakim ruhların iç içe
vuslatlar koridoruna girip, Yaratan’la “bî kem u keyf” yüz yüze gelip görüşmeye
yürümesi ve rıdvan yudumlaması demektir. Keza kabir de, görülüp zannedildiği
gibi karanlık bir kuyu, yoklukla muhat bir çukur ve tecrid odası değil, aksine,
aydınlıklara açılan bir kapı, insanı nûrânî âlemlere taşıyan bir koridor ve
ruhun ötelere yükselmesi adına bir rampadır. Hazreti Şâhid-i Ezelî karşısında
resmigeçit vazifesini tamamlayan veya asker olarak bulundukları bu dünyada engin
bir hizmet şuuruyla imanlarını ibadetlerle, ibadetlerini de ihsanla
derinleştirip ebedî bir mutluluğa tam hazırlanmış olanlar yürürler bu koridordan
gözlerin görmediği, kulakların işitmediği tasavvurları aşkın saadetlere.
Evet ölüm, bizim için, her zaman ruhun dolaşıp durduğu çok buudlu bir mekâna ve
çok derinlikli bir zamana, kulluk vazifesinden terhis mânâsına, Cenab-ı Hakk’ın
“Haydi şimdi bütünüyle bana gel!” demesinden başka bir şey değildir. O’nu
gönülden tanıyıp sevenler için bu “gel” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat ve
öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itminana ve huzura ermiş
ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine.! Katıl has kullarıma ve
gir Cennetime!” şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile burada kalmak
istemez. Zira bu çağrının mânâsı, dünyanın sıkıntı, dağdağa ve boğucu havasından
sıyrıl.! Yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön, demektir. Ölümü, bu
mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet ve
askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî varoluşa
uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru. Azrail arkadaşlığını,
İsrafil dostluğuyla bir bilir, Allah’a yürüme ânının her lâhzasını Cebrail
rehberliğinde miraca yükseliyor gibi zevk ederler. Aslında mü’min, ölüp mezara
gömülmeyi, sümbül vermek için toprağın bağrına saçılan bir tohum ve insan olmaya
koşan bir sperm gibi görür.
Hangi tohum vardır ki, toprağa atılmış da başağa yürümemiştir.! Hangi sperm
vardır ki, “rahm-i mâder”e düşmüş de, orada yokluğa mahkûm olmuştur! Allah,
insanı kendi ruhuyla şereflendirmiş ve onu bir ebediyet üveyki olarak
donatmıştır. Ceset çürüyüp dağılsa da ruh, O’nun varlığının gölgesinde ebedlere
kadar yaşayacaktır. Zaten canı, Can Sahibi’nin aldığını bilenler için ölüm âdeta
bir baldır, bir kaymaktır. Onlar için ölüm ve mezar bir perde; bitmeyen bir
cümbüş vardır, o da az ilerde. Daha şimdiden onlar, imanları, inanç
zenginlikleri ve mârifet ufukları ölçüsünde gönül dünyalarında Naîm
Cennetleri’nin en mûtena yerlerinde karşı karşıya oturmaktadırlar mücevherlerle
işlenmiş tahtlar üzerinde.. döner durur çevrelerinde çelik-çavak gençler,
ellerinde kevserlerle köpüren testiler, sürahiler, kadehler… Onlar, ne bir baş
ağrısı duyar ne de sarhoşluk hissederler.. ve tercihi kendilerine ait,
başlarının üstünde istedikleri kadar meyveler… Canlarının çektiği kuş etleri,
sadefleri içinde inciler gibi el değmemiş elâ gözlü eşler.. dal bastı kirazlar..
salkım salkım dolgun muzlar.. uzayıp giden gölgeler.. şakır şakır çağıldayan
sular.. ardı arkası kesilmeyen ve yasakla sınırlandırılmayan meyveler… (Bu
yaklaşık mealler, Vâkıa’dan.) Her zaman iyiliğe kilitlenmiş bu insanlar
“salarlar kendilerini öyle koltuklara ki, orada ne güneş sıcağı görürler ne de
zemheriri.. Cennet ağaçları salar gölgelerini her yandan üzerlerine.. ve
meyveleri devşirilmeye hazır sarkmıştır burunlarının dibine.” (Bunlar da, İnsan
Sûresi’nin bir-iki dar meali.) “O gün mutlulukla tüllenen öyle yüzler vardır ki,
emeklerinin neticeleriyle lütuflandırıldıklarından ötürü o yüksek Cennet’te tam
bir hoşnutluk içindedirler.. ve bulundukları yerde boş söz de işitmezler… Orada
fışkırıp akan kaynaklar, (oturmaya müsait) yüksek kanepeler, içmeye hazır (dolu)
kadehler, yaslanılacak yastıklar ve nefislerden nefis döşemeler vardır.”
(Gâşiye’den bir kırık meal.) “İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı
kalacakları altından ırmaklar akan Adn Cennetleri’dir. (Dahası) Allah onlardan,
onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da, sadece Rabbi’ne karşı
saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur. (Beyyine’den incelikleri
düşünülmeden alınmış ayrı bir meal.) Evet, “Bunların mükâfatları, Adn
Cennetleri’dir; girerler oraya kollarında altın bilezikler, süslenmiş olarak
incilerle ve elbiseleri de ipektendir. (Girerken de) ‘Hamdolsun, bizden her
türlü tasayı, kederi gideren Allah’a; doğrusu Rabbimiz Gafûr’dur, yarlığar
hepimizi; Şekûr’dur, yaptıklarımızın kat katıyla mükâfatlandırır bizi’
derler.”(Fâtır’dan kısa bir alıntı.)
Eğer, sırf cismaniyet adına dahi olsa, ölümün arka yüzü bu ise, bu ten kafesinin
parçalanıp dağılmasına ağlayıp inlemek değil, bizi dar bir zindandan,
genişlerden geniş bağlara bahçelere alıp götürdüğü için sevinmeliyiz;
sevinmeliyiz zira, gönüllerimizde kendini hissettiren ve rüyalarımızın
menfezleriyle her gece ruhlarımıza tebessümler yağdıran o büyülü ve baş döndüren
âlemin biricik köprüsü var. O da ölümdür; O’nun emri ve izni dairesinde gelen
ölüm… Ölümün hakikatini kavramış gönlü imanla, duyguları da aşk ve heyecanla
köpük köpük bir muhabbet kahramanı bin can ile koşar Sevgili’ye. O’na kavuşunca
da, dünyevî benliğiyle şekerler gibi erir ve şerbete dönüşür. Farklılaşır ve
uhrevîlerin letâfetine ulaşır… Rûhânîlerin “hay-huy”u ve meleklerin kanat
sesleriyle banyo yapar. Başkalarının, nefsânî kirleriyle çevrelerinde tiksinti
uyardıkları bitevî ve tulûu, gurûbu olmayan kederlerle yoğrulduğu kesintisiz bir
zamanda o, gül gibi elden ele dolaşır ve uğradığı her yerde misk ü amber gibi
koklanır. Can Hükümdarı da, ona başları döndüren, gözleri kamaştıran ebedî
sultanlıklar bahşeder.. onu her zaman yeni yeni teveccühlerle iltifatlandırır..
hususî muamelelerle ağırlar.. Cemaliyle ufkunu aydınlatır.. hoşnutluğundan
besteler dinletir ve ruhuna kâse kâse güzellikler içirir. Var olmayı ganimet
bilip değerlendirmiş bir mârifet eri; imanı ve aşk u şevki ölçüsünde âhiret
pazarının her menzilinde incilerin, elmasların gördüğü teveccühü görür; hayatını
suiistimal edenlerin, zifiri karanlıklarda ürkek ürkek dolaşmasına karşılık o,
hep ışık görür, ışıklarla hasbıhal eder; ışık atmosferinde sabahlar ve akşamlar;
ışık yudumlar ve ışıklar içinde sermest dolaşır; onun ufkuna asla gece uğramaz
ve onun mağriblerini kat’iyen gurublar karartamaz. Otağını böyle bir ufka kuran
bahtiyar, hemen her zaman insanî duygularının yaratılışına gaye teşkil eden
şahikalarda dolaşır; irade ufkundan şuur zirvesine, şuur zirvesinden kalb arşına
yükselir ve yükseldiği her burçta kendini ayrı bir mevhibe sofrasının başında
bulur ve ayrı bir temâşâ zevkinin vecdini yaşar. Bunlar idrakleri aşkın öyle
lütuflardır ki, bir kısmını dünyada bazı gönül erleri duysalar da, tamamını
yaşayıp hissetmek âhirete mahsustur.
Bu hususiyete mazhar olacak bir mü’min, hiçbir petekte bulamayacağı balı, hiçbir
yerde elde edemeyeceği kaymağı, orada dili damağı arasında bulur. Bu bildiğimiz
göklerin ve yerlerin bulunmadığı o sihirli dünyada her şey, bütün o feyizler ve
güzellikler kaynağı etrafında sabahlar-akşamlar; sadece O’nu görür, O’nu bilir,
O’nu duyar ve O’nun câzibesiyle kendi mahiyet çizgisinin üstüne yükselerek,
O’nun varlığının ziyasına bağlanır ve pâr pâr parlamaya başlar.. ve “Bir şûlesi
var ki şem-i cânın/Fânûsuna sığmaz âsumânın” (Gâlib) hakikatinin mücessem bir
misali olur.
Eğer bütün bu mazhariyetlere ölüm köprüsünden geçilerek ulaşılabiliyorsa, bence
ölüm insanın en tatlı emeli olmalı.. ama hayata çağrı ve ona mazhariyet bize ait
olmadığı gibi, ölümü arzu etmek ve istemek de bizim hakkımız değildir. Yaratan
çağırınca severek O’na koşarız; “Hele az daha durun!” dediğinde de, vuslata
karşı sabır mülâhazasıyla dişimizi sıkar dayanırız.
Sızıntı, Mart 2000, Cilt 22, Sayı 254
Ruh Ufku ve Metafizik Düşünce
Yıllar var ki bu ülkede, ruh da ruh ufku da sürekli anlamsız görülmüş hatta
hafife alınmış ve horlanmıştır. Bilhassa bir kısım müstağriblerle, bazı
inkılâpçı geçinenler “değişim” ve “dönüşüm” adı altında, varlık ve bekâmızın
özü, esası sayılan metafiziği de, ruhu da, ruhun getirdiklerini de her zaman
küçümsemiş ve bütün bunlara düşman kesilmişlerdir.. düşman kesilmişlerdir; zira
bunlar, ne ruha ne de ruh ufkuna dair hiçbir şey bilmemektedirler. Aslında, her
şeyi maddeye irca ederek muhakemelerini hep fizik endeksli sürdürmek
isteyenlerin, ne ruhu, ne metafiziği, ne de manevî olanı görmeleri mümkündür.
Ruhu, manevî olanı görmeleri bir yana, çağdaş pozitivistler, rasyonalistler
kadar olsun, bunların maddeyi ve eşyayı görüp değerlendirdikleri dahi
söylenemez.. evet bunlar, tasavvur ve tasarıları itibarıyla olabildiğine sathî,
mantık ve muhakemeleri cihetiyle fevkalâde sığ; üslupları açısından da hep
çocuksu ve hırçındırlar.. akılları ihsas dünyalarıyla sınırlı; ilhamları madde
ile çevrili; düşünce ufukları da olabildiğine dar ve tek buudludur.
Ruh, mânâ ve metafizik, bizden, ihsaslarımızı aşkın ve içgüdülerimizin ötesinde
daha engin ufuklar istediği için, bir kısım maddeci banalların bunları
anlayamayacağı, dolayısıyla da bunlardan hoşlanmayacağı muhakkaktır. Diğer bir
yaklaşımla bu, ruh ufkunu, metafiziği anlamayanların düşünce çizgisini aşağıya
çekmek gayretlerinden de kaynaklanabilir. Evet, bu küçük insanlar, ruhu, mânâyı,
metafiziği devreden çıkarınca, kendilerine entel görünme fırsatı doğacaktır.
Bunların sürekli; çoktan Avrupa’da ruh ufkunun da metafizik düşüncenin de
kaldırılıp bir kenara atıldığından dem vurmaları, işin içyüzünü bilmeyen
kitleler için, her zaman bir aldanma ve kayma vesilesi teşkil edebilir; hatta
fanteziye açık bir kısım hercâi gönüllere müessir de olabilir. Ancak, bugünkü
Batı’nın oluşumunda önemli bir esas sayılan bilim düşüncesi -temelde maddeciliğe
müesses olsa da- hiçbir zaman ruh, mânâ ve metafiziğe karşı bütün bütün
kapanmadı. O, her zaman, ruh ve mânâ mazmununu, pozitivist ve rasyonalist
felsefe ile tam telif edemese de ne Eflatuncu düşünceden tamamen uzaklaşabildi,
ne Paskal ve S. J. Jean’ı görmezlikten geldi, ne de Bergson’un metafizik
dünyasından uzak kalabildi.. evet hemen her dönemde bu türden düşünce ve ilim
adamları, hep bugünkü Batı’nın oluşumunda birer temel unsur olarak vazife görmüş
ve nâzım rol oynamışlardır. Oysaki, bizdeki “değişim” ve “dönüşüm”lerde ruh ve
mânâ ufku bütün fakülteleriyle eski bir metâ imiş ya da anlaşılmaz bir kısım
paradokslardan ibaretmiş gibi ya kaldırılıp bir kenara atılmış veya tahkir ve
tezyif edilerek “ilericilik”, “aydınlık”, “Batıcılık” gibi bir zümre tarafından
kutsanan mevhum ve izafî değerlere kurban edilmişlerdir. Hem de yerlerine hiçbir
şey konmadan kurban edilmişlerdir.
Eğer ruh ufku varlığın perde arkasına açılma ve metafizik de varlığı bir küll
hâlinde ele alıp değerlendirme ise -ki genelde öyle olduğu kabul edilmekte- o
olmadan ne varlık ve hâdiseleri kendi çerçeveleri içinde, hakikatlerine uygun
olarak yorumlayıp seslendirmek, ne de kâinatın özünü, Yaratıcı’yla alâkasını ve
bizim O’nunla münasebetimizi idrak etmemiz mümkün olacaktır; zira kâinat ve onun
ruhunu bilmek, hele bu bilginin pratikte neye yaradığını kavramak, bilimin
ortaya koyduğu esaslar içinde, farklı branşlara göre, ayrı ayrı usûl ve
metodlarla tahlil ve tetkik etmekle bu birbirinden kopuk bilim parçacıkları
kat’iyen bize beklediğimiz neticeyi vermeyecektir.. beklediğimiz neticeyi
vermesi bir yana; varlığın mânâ ve muhtevası bütün bütün kaynayıp gidecek ve
tetkike aldığımız eşya, karşımızda bir kısım cansız resim ve şekillerden ibaret
kalacaktır. Onun için biz, varlığı ruh ufkuyla duymayı ve metafizik bir mercek
altında temâşâ etmeyi, onu bütün buudlarıyla görmenin ve değerlendirmenin
biricik yolu olarak görüyor; böyle bir yolu ihmal etmeyi de, mantığı tâkatinin
üstünde işleri yorumlamaya zorlama; aklı, mahsusât fanusu içine hapsetme ve
muhakemeyi de duyular dünyasıyla sınırlandırma sayıyoruz ki, kendimizi
dinleyebildiğimiz, ruhumuza kulak verdiğimiz ölçüde, vicdanlarımızın buna isyan
ettiğini duyacak, mantık ve muhakemelerimizin bize başkaldırdığına şahit
olacağız…
Bugüne kadar hemen her büyük düşünce akımının temelinde metafizik ve ruh ufkunun
müessiriyeti mutlaka söz konusudur. Bütün eski dünya, Samilerden İbranilere,
Aramilerden Turanilere, Tevrat’tan Vedalara, Upanisatlardan Avestalara ve
Gatarlara, yeni dünya, Zebur’dan İncil’e, Kur’ân’dan Sünnet’e metafizik bir
çağlayan içinde ve ruh ufkunun vesayetinde gelişmiş ve şekillenmiştir. Kant’tan
Hegel’e, Leibniz’ten Jean’a metafizik kahramanlarını inkâr etmek bugünkü
Batı’nın özünü bilmemek demektir.
Modern ilim düşüncesini, ruhla, mânâ ile savaştıranlar, eşyanın perde önünden de
perde arkasından da hiçbir şey anlamayan, fizik-metafizik sınırlarını
kavrayamamış ve tefekkür yetenekleri bulunmayan muhakemesiz mukallidlerdir.
Hâlbuki, bilimin de, ilmin de beslendiği temel kaynak metafizik düşünce ve ruh
ufkudur. Tarih boyu bütün ilmî hamleler bu kaynaktan beslene beslene gelişmiş;
ilim düşüncesi onun büyülü, engin sonsuzluk televvünleri ve gönüllerimize akan
ilhamları sayesinde bugünlere gelip ulaşmıştır.
Eğer bundan sonra bir kere daha ilmin aydınlık atmosferinde yeni bir dünya inşa
etmeyi düşünüyorsak -ki düşündüğümüze şüphe yok- bunu ancak, o engin metafizik
mülâhazalarımızla vicdanlarımızdan ruh ufkunu temâşâ ede ede gerçekleştirmemiz
mümkün olacaktır. Zaten yakın tarihimiz itibarıyla böyle önemli bir hususu ihmal
ettiğimizden dolayı değil midir ki, onca çabaya rağmen, milletimizde bir türlü
ne ilim aşkı, ne ilim düşüncesi, ne de Batı standartlarında bir ilim felsefesi
geliştirememişizdir.. geliştirememişizdir; çünkü hakikat aşkı, ilim aşkı ve ilim
düşüncesiyle kitlelerin gönlüne inememişizdir.
Bugün, ilim veya bilim adına kullandığımız esaslar, hayat-kâinat ve varlık
felsefemiz, başkaları tarafından daha önce ortaya atılmış nazariyelerdir.. ve
bunların nüveleri de kat’iyen bizim mantığımız, bizim muhakememiz, bizim
sancılarımız ve bizim gayretlerimizin ürünleri değildir. Bizim ızdıraplarımızın,
bizim fikir çilelerimizin, bizim ilhamlarımızın ve bizim hafakanlarımızın
doğurmadığı şeylerden istifade etmeye kalkmak -hele doğrudan doğruya olursa- ruh
velûdiyetimizi öldürmek ve düşünce hayatımızı kısırlaştırmak demektir.
Gerçek ilim düşüncesi, metafizik tecessüs ve ruh ufku sayesinde, varlığın
herhangi bir parçası ve kâinatın herhangi bir disiplini karşısında, her zaman o
parça ve o disiplini eşyanın bütününe bağlayan âlemşümul bir görüşü, bir yorumu
bize anlatan düşüncedir. Böyledir; zira o, bütünü birden kompoze edebilmenin
sihirli formülünü ihtiva etmektedir.. evet, parçanın verdiği ilham ve sezişler
bazen belirsizliğe, izah edilmezliğe takılıp kalmalarına mukabil, bütün, kendi
tamamiyetinin referansı sayılır.
San’at düşüncesinde ruh ufku ve metafizik âdeta buut farklılığının remzi
gibidir.. hatta denebilir ki, san’at telâkkisi gerçek renk ve derinliğini ancak
böyle bir ufuk sayesinde ortaya koyabilir. Zira san’atkârın yaptığı şey; bizim
iç duygularımızın varlıkla münasebetini yakın takibe almak ve bu ihsaslarla
içinde köpürüp-duran his, heyecan ve hafakanlarını yorumlayıp seslendirmek,
seslendirdikten sonra da bunları uygun kombinezonlar içinde bize sunarak
benliğimizde sürekli, her şeyin, kendi asıl kaynağına karşı çırpınıp durduğunu
resmetmektir. Değişik bir ifade ile san’atkâr; eşyadan herhangi bir unsur ve
kâinattan herhangi bir televvün karşısında, duygularına akan ve ruhunu saran
ilhamları birbirine bağlayarak, kaynaştırarak ve bütün nomen ve fenomenleri bir
araya getirip, her şeyi bir küll hâlinde bize takdim edebilen bir metafizik
kahramanıdır.
Evet, parçaların ihsası, gerçek bir ilmî düşünce referansı olmadığı gibi, hakikî
bir san’at ufku ilham etmekten mahrumdur. Yakın tarihimiz itibarıyla san’at
düşüncesindeki “kem-kümler”imiz, tutarsızlığımız, bir türlü “biz” olamayışımız,
monotonluğumuz, dolayısıyla da tatminsizliğimiz böyle bir perspektif darlığından
kaynaklansa gerek.. evet varlığın, bir bütün hâlinde müşahede, mütâlâa ve
değerlendirme rasathanesi de diyebileceğimiz böyle bir ruh ufkumuz olmazsa,
san’at dâhileri yetiştirmemiz şöyle dursun, sıradan san’atkârlarla san’atta
tatmin ufkuna ulaşmamız kat’iyen söz konusu olamayacaktır.
Bir kere daha hatırlatalım ki, ilmin de, düşüncenin de, san’atın da, hatta
fazilet, ahlâk ve kültürün de beslendikleri en önemli hayatî kaynak, böyle bir
ruh ufku yoluyla ulaşılacak gerçek metafizik felsefedir. Güç ve müeyyideleri
kendi düşünce zeminimizin ürünü böyle bir felsefe ile, parça parça olan bilgi
kırıntıları bütün hâline gelecek; lâhut dairesinden imkânın en uçtaki sınırına
kadar her şey mahrutî olarak duyulup hissedilecek ve çok yeni yorumlarla daha
enginlere açılma imkânları doğacaktır.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, ruh ufku olmayan, dolayısıyla da kendi metafizik
düşünce sistemini kuramamış milletler, kat’iyen şablonculuktan kurtulamaz,
kendileri olamaz ve hiçbir zaman kendi âidiyetlerini hissedemezler. Sürekli bir
hercâilik içinde bir o tarafa, bir bu tarafa yönelir.. bazen “ötekiler” dediği
kimselerden bir şeyler dilenir, bazen de berikilerden.. ama, hep bir ruh ve kalb
aritmisi ile sarsılır durur.. ve arkadan gelenlere de sadece ve sadece zikzaklar
çizme metrukâtı miras bırakır. Evet, dünden bugüne iyi bir metafizik düşünce ile
kendi şahsiyetlerini inşa edememiş milletler ve kimlik bunalımıyla ruhta lime
lime olmuş yığınlar, yolun sonunda kendi kendilerini de inkâr etme
mecburiyetinde kalmışlardır.
Birkaç asırlık taklitlerimiz, bu taklitlerden kaynaklanan kararsızlıklarımız,
hem bizi, hem yetiştirdiğimiz nesilleri, hem de arkadan gelenleri şaşkına
çevirmiş, farklı düşüncelerin çarpıştığı arenalara itmiş ve millet fertlerini
birbirinin kurdu hâline getirmiştir.
Biz şimdi, gözlerimiz ufuklarda, milletçe bizi, inançsızlıktan, sebatsızlıktan,
kararsızlıktan ve taklitçilikten kurtararak, kendi metafizik düşünce
sistemimize, kendi san’atımıza, kendi ahlâkımıza kavuşturacak irade erlerini ve
dünü-bugünü-yarını bir nokta gibi görüp değerlendirebilecek ruh kahramanlarını
bekliyoruz.
Sızıntı, Kasım 1996, Cilt 18, Sayı 214
Varlığın Mânâ Buudu
Varlığın mânâ buudu, ona açık olanlar için kat’iyen bir vehim, bir hayal, bir
kuruntu, bir hezeyan değil; o bir vak’a ve bir iç sistemdir. Varlığımızın kabul
edilir şekildeki izahı, hayatımızın sırrı, yaratılışımızın gâyesi, ebediyetle
alâkalı arzularımızın gerçekleşmesi ve bütün bu hususlarla alâkalı
düşüncelerimizin inandırıcı ve tatmin edici olabilmesi, vehimlerimizin,
kuruntularımızın eriyip gitmesi ancak böyle bir mânâ buuduyla kabil
görünmektedir. Mânâ buudu icmâlî imanın yolu, marifetin, onu zirvelere taşıyan
ışıktan helezonu, aşk u iştiyakın burakı, cezb u incizabın da çağrısıdır. Her
mü’minin kâinat görüşü, her marifet erinin yol azığı, her aşığın iç dinamizmi,
her hak erinin sönmeyen heyecanı hep o buudun engin havuzundan beslenir.
Köklerini böyle bir mebde’ ve kaynağa salmış ruhlar, gönüller ve bu ruhlardan,
gönüllerden taşan duygular, düşünceler öyle metafizik bir manzûme teşkil ederler
ki, bu sayede, mikro âlemden makro âleme kadar her şey anlaşılır bir tertibe
girer ve âdeta her kelimesi yerli yerine oturmuş düzgün bir cümle hâline gelir.
Sebepleri, sâikleri bahis mevzuu olmadan herhangi bir şeyin sevilmesi, ona aşık
olunması düşünülemeyeceği gibi, herkesin, her zaman mânâ buuduna açık bulunması
da söz konusu değildir. Bazıları, daha doğarken ona açık olarak doğar, bütün bir
ömür boyu bu istidadını geliştirir ve belli bir devreden sonra da topyekûn
mekanları, zamanları kuşatacak bir istiâba ulaştırırlar. Bunlar, sonsuz denecek
ölçüde, mânâ ve metafizik derinliğe bir iştiha içinde hayatlarını sürdürür ve
yol boyu hiç doyma bilmeyen açlar gibi yaşarlar. Aynı yollarda, âlemin elde
ederek doygunluğa ulaştığı, bulup ülfet ettikleriyle zaman zaman isteksizleştiği
maddî ve cismanî fenomenlere bedel bunlar, realitenin sınırlarını aşkın, kalbî
hayatlarıyla doludizgin hep sonsuz bir iştiyakla yepyeni yollarda yürür, farklı
menzillerde konaklar, uğradıkları her menzili o andaki hâli ve öncekiler
sonrakilerle olan münasebetleriyle bir hikmete bağlar; marifet, muhabbet ve
zevk-i ruhânî adına sürekli bir arzu, bitmeyen bir iştiyakla Mecnun gibi “Leylâ”
der dolaşır ve ufuktan ufka koşarlar.
Yaratılanın Yaratan’la böyle bir aşk u iştiyak münasebeti, fâni ve gelip geçici
varlıkların başkalaşma ve özüyle ikinci bir var oluşa ererek sonsuzlaşma
ufkudur. Diğer bir yaklaşımla böyle bir münasebet, aşığın kendi varlığından
sıyrılarak, nurânîleşip, mânevîleşip, mâşukunun varlığında eriyerek bütün bütün
O’nun iradesine teslim olmasıdır. İşte, böyle mânevî bir zirveleşme sayesindedir
ki, bu noktaya ulaşan her ruh, kendi saffeti ölçüsünde şeffaflaşır, zerre iken
bütün varlığı istiâb edecek bir genişliğe ulaşır ve topyekûn kâinatların bir
“ahsen-i takvîm”i hâline gelir. İmanla başlayıp marifetle gelişen, muhabbetle
derinleşip aşkla sonsuzlaşan böyle bir münasebet, Hakk’ın bizde aradığına bizim
bir çeşit cevabımızdır ki; böyle bir münasebet içinde her zaman
kemmiyetsiz-keyfiyetsiz Allah görünür ve hep sonsuz bir huzur dalgalanır durur.
İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bütün enbiyâ ve evliyâya uzanan çizgide binlerce
ruhu, hatta çizgi farklılığı içinde Musset’ten Pascal’a, St. August’tan Jeans’a
kadar binlerce aşk kahramanını pervaneler hâline getiren böyle bir haz ufkuna
karşılık; insanın düşünce atmosferini karartan, onun gönlünü kasvetle bürüyen,
hatta bütün bir hayatı onun için kuyu içinde kuyu hâline getiren firavunca zulüm
ve çalım, nemrutça inhiraf ve çarpıklık, Nietzsche’ce hezeyan ve çılgınlık,
Schopenhauer veya Maarrî’ce ufuksuzluk ve bedbinlik ise tam bir müstatil
flâkettir. Birincilerin bu dünyayı, insanî kemalât ve semavîleşmenin bir
helezonu gibi kullanmalarına mukabil, ikinciler, kendi ruhlarında hasıl
ettikleri karanlıklara gömülerek kendilerini ebedî ölüme mahkûm etmişlerdir.
Daha baştan mânevî hayata açık olanlar, ya da sürpriz bir inayetle sonradan
böyle bir ufka uyananlar -yer yer yolları karanlıklara uğrasa da- hep ışıkla iç
içe yaşar ve ömür boyu ziya avlarlar. Öyle ki bunların her sıkıntısı yeni bir
açılmanın başlangıcı, her ızdırapları da bir yeni vilâdetin doğum sancısıdır.
Evet, yeryüzünde hemen bütün inşirahlar her zaman, sıkıntıyla beslenmiş ve
tazyiklerin bağrında gelişmiş; her aşk u şevk dönemi de bir ızdırap ve çile
faslıyla gerçekleşmiştir. Yunan düşüncesi kemalini tefekkür ve tecessüs
vadilerinde aşk u ızdırapla elde ettiği gibi, Rönesans hareketi de hakikat aşkı
ve araştırma iştiyakıyla beslenerek gelişmiştir. Bu ölçüde diğer tarihî
tekerrürler devr-i dâiminin mânâ buudu ise üzerinde hususî olarak durulmaya
değer ayrı bir konu…
Bizim dünyamızda sonsuzluk tutkusu, hakikat aşkı, sistemli tefekkür ve tecessüs
başka hiçbir millette olmayacak ölçüde bir patlama dönemi yaşamış ve doğrudan
doğruya ya da dolaylı yollarla asırlarca cihana ışıklar saçmıştır. Böyle bir
altın çağın arkasının getirilmesini çok arzu ederdik.! Ama ne acıdır ki,
sayılamayacak kadar pek çok sebepten ötürü zaman, sonraki dönemlerde bizim
aleyhimizde beklenmedik acı yorumlar ortaya koymuştur. Bugün yeniden zamanın
cereyanına kendi boyamızı çalabilmemiz için insan üstü gayretlere ihtiyaç var.
Böyle bir gayret sergileyip çile ve ızdırapla gerçek karakter ve istidadımızı
öne çıkararak, düşünce ve hayat dantelâmızı ona göre örgüleyeceğimiz âna kadar
da sürüm sürüm olmamızın yanı başında, ne kendi orijiniyle dinî hayat, ne
san’at, ne ilim, ne de kendi kaynaklarımızdan beslenen bir ahlâkî hareket mümkün
görülmemektedir; mümkün görülmemektedir, zira marifet ve aşk sermayesinden
mahrum fertler gibi, aynı mahrumiyeti yaşayan milletler de çökmeye, çözülüp
dağılmaya mahkûmdurlar.
Evet, mânâ derinliği olmayan ve metafizik düşünceye kapalı bulunan ruhlar, gün
gelir bütün bütün hayatî dinamiklerini kaybederek, tamamen hazan yemiş yapraklar
gibi savrulur giderler.
Bir millet bu hâle gelince, yavaş yavaş kültür hareketleri durgunlaşır,
genç-ihtiyar her kesimiyle toplum yorgunlaşır, ilim yuvaları şablonculuğa teslim
olur; düşünce ve ilim sözcükleri gerçek mânâ ve muhtevâlarını yitirir.. ve her
şey talihsizleşen ilim yuvalarının aktörlerine bir caka ve çalım vesilesi hâline
gelir. Oysaki, Eski Yunan’da olduğu gibi hicrî 4. asırda, bütün İslâm dünyasında
ve batının Rönesansa yürüdüğü yıllarda o müthiş gelişmeler hep binbir sancının
bağrında filizlenmiş; hakikat aşkı ve marifet sevdasıyla beslenmiş; san’atla,
teknolojiyle resimlendirilmiş, sonra da toplumların ruh ve mânâ değerleriyle
uzlaştırılarak tarihe emanet edilmiştir.
Bir-iki asır var ki, bizim dünyamızda tam bir körlük, ciddî bir ruh zaafı ve
kalb aritmisi yaşanmaktadır. Öyle ki gözler hiçbir şey görmemekte, kulaklar
hiçbir şey işitmemekte, vicdanlar da, her şeyi maddede arayanların “hay-huy”u
arasında kendi seslerini duyuramamaktadır. Böyle bir dünyada ilim kör, diyanet
topal, san’at mefluç, idare teâruzlar-tesâkutlar ağında tutarsız, siyaset çıkar
ve alkışa endeksli, ilim adamları madalya ve plaket peşinde, genç nesiller
çakırkeyf, serâzat ve hezeyan içinde, kuvvetliler de istibdat ve zulme kilitli,
buna karşılık yığınlar da meskenet ve zilletle inim inimdir. İşte böyle bir
toplumda, okuyan, düşünen, araştıran, san’at düşleyen çok insan olabilir; ama
bunlar içinde çeşitli sefaletlere başkaldıran ve gönüllerinin derinliklerinde
inzivâya çekilerek kendi ruh gücünü keşfetmeye çalışan insan sayısı fevkalâde
azdır. Buna karşılık, her biri bir putun peşinde, her biri bir beklentinin
tarassudunda, ilme saygısız, ahlâka karşı bîgâne, hakikat tutkusu itibarıyla sığ
ve kendi değerlerine sahip çıkma açısından da olabildiğine vefasız fertler de
sayılmayacak kadar çoktur. Gariptir, böyle bir toplumda, hafife alınan ve her
zaman küçük görülen halk yığınları hem sesleri, hem sözleri, hem de şahsiyetleri
itibarıyla, kafaları kalbleri kadar karışık, duyguları düşünceleri kadar
tutarsız ve sürekli mihrap değiştirip duran bir kısım elit kesimden daha
istikrarlı bir görüntü sergilemektedirler.
Zannediyorum, millet olarak bizim başka şeye değil, bizi böyle bir fakirlik ve
uyuşukluktan kurtaracak ve bize kendi ruhumuzun sesini duyuracak “ateşten
sîne”lere ihtiyacımız var. Öyle anlaşılıyor ki, bu samimî sîneler her biri âdeta
bir mağma gibi gönüllerinden fışkırtacakları lavlarla, milletimize her yerde
yeni mecralar meydana getirip, bizi talihimizin ufkuna yönlendirecekleri âna
kadar hep bu durgunluğumuzun dezavantajlarını yaşayacak, günde birkaç defa ölüp
ölüp dirilecek ve kat’iyen belimizi doğrultamayacağız. Her yerde metafiziğe ve
mâneviyâta yönelmenin başladığı şu günlerde, Allah’tan, iradelerimize fer,
ufuklarımıza da aydınlık bahşetmesini diliyoruz.
Sızıntı, Mart 1998, Cilt 20, Sayı 230
Yeri ve Sorumluluklarıyla İnsan
Eğer insanoğlu yeryüzünde Allah’ın halifesi, bütün yaratılanlar arasında Hakk’ın
gözdesi, topyekün varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı’nın en parlak aynası
ise -ki bunun böyle olduğunda şüphe yoktur- onu bu âleme gönderen Zât,
kâinatların ruhundaki esrarı keşfetme, dünyanın bağrındaki gizli kuvvet, kudret
ve potansiyel imkânları ortaya çıkarma; her şeyi yerli yerinde kullanarak
kendisinin ilim, irade, kudret.. gibi sıfatlarına şuurlu bir temsilcisi olma
hak, salâhiyet ve kabiliyetini verecektir ki, o, varlığa müdahale ederken ve
hilâfet vazifesini yerine getirirken aşamayacağı herhangi bir engelle
karşılaşmasın, eşya ile münasebetlerinde çelişkiler yaşamasın, hâdiselerin
koridorlarında rahat dolaşabilsin, mâhiyetine dercedilmiş bulunan istidatları
inkişâf ettirmede zorlanmasın, ebedlere kadar uzayıp giden arzularını,
emellerini gerçekleştirmede beklenmedik mânialara takılmasın.
İnsanoğlunun, bugünkü başarılarıyla ve eserleriyle farklı bir donanım ve
imkânlarla dünyaya gönderildiği açıktır. Evet onun, kendisinden kaynaklanan onca
münasebetsizliğe rağmen, bugün ulaştığı nokta ve elde ettiği muvaffakiyetlere
bakılacak olursa, herhangi bir engele takılmadığı, yaptığı bazı işlerde
yanlışlıklara girse de pek çok başarıya imza attığı, iradesinin hakkını yerine
getirip varlığı yeniden şekillendirmeye gittiği, dünyayı imar ederek farklı bir
konuma getirdiği, bilerek veya bilmeyerek, Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben yeryüzünde bir
halife yaratacağım…” tebşiriyle anlattığı ve yeni bir vazifeliler kadrosuna
işaret buyurduğu semavî ihbarına tam bir ayna olduğu ortadadır.
Gerçi o bazen, meleklerin keşif ve müşahede yoluyla ileri sürdükleri fesat
endişesini doğru çıkardığı da olmuştur; ama, böyle kısmî şerlere karşı, onunla
gerçekleşen geniş, kalıcı ve Cennet neticeli hayırların sayısı da az değildir.
Evet, onun dünyasında nisbî fenalıklara karşı her zaman izafî hayırlar da devam
edegelmiştir. İnsanlığın ayları, güneşleri sayılan salih kullar, evliyâ, asfiyâ
ve enbiyâ ile, bir kısım kötülüklere, fenalıklara mukabil; hayırlar, güzellikler
de her tarafa yayılmış, her yanda yaşanmış ve Allah’ın insana emanet ettiği
hilâfet mührünün hakkı, hususiyle de yaratılış gayesinin şuurunda olanlarca kat
katıyla edâ edilmiştir. Yaratılış esprisini kavramış bir mü’min, farklı
yaratılışıyla mütenâsip farklı düşünce, farklı inanış ve farklı davranış
sorumluluğuyla -ki beklenen de odur- bu âleme gönderildiğini anlar ve
tavırlarını ona göre ayarlar. Böyle davranması gerektiği insanın zahirî ve
batınî donanımından anlaşıldığı gibi, Kur’ân’da onun gerçek kıymetiyle
tavırları, davranışları arasındaki münasebetin sık sık vurgulanmasından da
anlaşılmaktadır. Yüce Yaratıcı Kur’ân’da: “Ben cinleri ve insanları başka değil,
(Beni bilip) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” diyerek, insan olarak
yaratılışın, hilâfete mazhariyetin, farklı donanımın en önemli gâyesini
vurgulamaktadır. Böyle bir ilk hatırlatma, hem önceki nimetlere karşı bir umumî
sorumluluk ve teşekkür çağrısı hem de hilâfet vazifesinin temel yörüngesini
nazara verme adına önemli bir tembihtir.
En şümullü ifadesiyle kulluk da diyebileceğimiz ubudiyet, varlık ve eşya ile
hem-âhenk olmanın, dünya ve içindekilerle uyum içinde bulunmanın, kâinatın sırlı
koridorlarında yürürken şuraya-buraya takılmadan yol almanın, sözün özü, otağını
tekvinî esaslarla teşriî emirlerin birleşik noktasında kurmuş bulunan
insanoğlunun, iç âhengiyle varlık arasındaki dengesini korumanın semavî
unvanıdır. Esasen bu âhenk ve bu denge sağlanmadan, insanın insanî değerlere
saygı içinde ve onları koruyarak yoluna devam etmesi de mümkün değildir.
İnsan, yaratılış gâyesine uygun hareket ettiği ölçüde varlık ve hâdiselerle olan
münasebetlerini korumada da başarılı sayılır. Aksine, yaratılış gâyesine uygun
davranmayan ya da kısmen dahi olsa sorumluluklarını aksatan, kendi hedefsizliği
ve başıboşluğu yanında, kâinatın dönen dolapları, işleyen çarkları karşısında
sürekli müsâdemeler yaşar ve bir mânâda kendi evi, kendi sarayı sayılan bu
dünyayı içinde yaşanılmayan bir cehenneme çevirebilir. Daha bugünden bazıları,
çok yakın bir gelecekte dünyanın, böyle bir cehenneme çevrileceği endişesiyle
tir tir titriyorlar..
Şurası da bir gerçek ki, âdi sebepler plânında varlığın tâbi olduğu cebrî
kanunlarla, insanın iradî genel davranışları arasındaki uyumu, ancak ve ancak
kâinatları bir meşher, bir kitap gibi hazırlayıp insanoğlunun istifadesine sunan
Zât bilir. Böyle bir bilgi kaynağından gelen mesajlar çerçevesinde teşriî
emirlere uyum, tekvinî esasların esrarına vâkıf olmanın ve onlarla hem-âhenk
bulunmanın da biricik yoludur. Evet insan, ancak bu sayede, bütün varlığın bağlı
olduğu kanunlarla müsâdemeden ve boşluklar yaşamadan kurtulur ve kendi evinde,
kendi sarayında bulunmanın huzurunu duyar. Aksine, insanın Yaratıcı’sından
kopması, O’ndan uzaklaşması onu üst üste kopma-uzaklaşma, varlık ve hâdiselerle
müsâdemede bulunma fâsit dairesi (kısır döngü) içine çekecektir ki, böyle
birinin iflâh olması mümkün değildir.
İnsanın, Yaratıcı’ya halife olma aktivitesi, O’na inanıp ibadet etmeden eşya ve
hâdiselerin esrarına vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar
fevkalâde geniş bir dairede cereyan eder. Hakikî bir insan bütün bir ömür boyu
evvelâ, imanıyla duygu ve düşüncelerini plânlar, değişik ibadet çeşitleriyle
ferdî ve içtimaî hayatını düzene sokar, genel muameleleriyle aile ve toplum
münasebetlerini dengeler ve arzın derinliklerinden semanın enginliklerine kadar
her yerde nev’inin bayrağını dalgalandırarak gerçek bir halife olmanın
gereklerini yerine getirip iradesinin hakkını edâ etmeye çalışır; çalışır ve
yeryüzünü imar eder, varlıkla insanoğlu arasındaki âhengi korur, arz ve semanın
zenginliklerini arkasına alarak, Yaradan’ın emri ve izni dairesinde hayatın
rengini, şeklini, şivesini daha bir insanî seviyeye getirmeye gayret eder.
İşte, özünde Allah’a kulluk mânâsını da ihtiva eden gerçek hilâfet budur.! Ve bu
aynı zamanda en küçük bir cehdle en büyük bir ihsanın birleşik noktasıdır.
İnsanı, kestirmeden böyle bir noktaya ulaştıracak hamlenin adı da ibadettir.
Bazılarının zannettiği gibi ibadet sadece bir kısım belirli hareketleri yerine
getirmekten ibaret değildir; o şümullü bir kulluk ve kapsamlı bir sorumluluğun
unvanıdır.. ve hilâfet namıyla, insan-kâinat-Allah münasebetinin en açık, en net
ifadesidir. Eğer ibadet insanoğlunun bütün esaretlerden sıyrılarak Allah’a
bağlanma şuurunu kalbe yerleştirmesi, varlığın her parçasında O’na ait
güzellikleri, O’na ait nizamları, O’na ait âhenkleri görüp, duyup hissetmenin
adı ve unvanı ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktur- o herkesle ve her şeyle
beraber Hakk’a müteveccih olmanın, her şeyi O’na bağlamanın; bağlayıp her an
O’nunla nazarî-amelî irtibatlarını yenilemenin en sıhhatli ve en kestirme
yoludur. Şuurla böyle bir yolda yürüyen hiç kimse, kendisinin bir memur,
vazifesinin de hilâfet gibi bir pâye ile şereflendirilmenin hakkını edâ etmekten
ibaret olduğunda tereddüt etmez; etmez ve şu muvakkat dünya hayatını dolu dolu
yaşayıp yaşatmaya; köşe-bucak uğradığı her yere, gayret ve samimiyet
mürekkebiyle nâmını yazmaya; elinin ve ününün ulaştığı her noktaya duygularını
soluklamaya; zamanın, mekânın her parçasını ona bağladığı düşüncelerini
nakşetmek suretiyle bütün dünyaları doldurabilecek bir derinliğe ulaşmaya ve
sonsuzu peylemeye yetebilecek bir niyet enginliğiyle yaşamaya çalışacak ve
böylece, ebediyetlere namzet olmanın huzuruyla kevn ü mekânları aşan, cennetlere
ulaşan en derin ruhânî hazlar içinde dolaşacaktır.
Hele bir de bu insan, tekvinî esaslarda ve teşriî emirlerde, vazife ve
sorumluluğu öne çıkararak, yaptığı iş ve hizmetlerin sonuçlarına bağlanmaktan
daha çok, onların özünü ve ruhunu takip edebiliyorsa, ne neticelerin umduğu gibi
çıkmayışı onu inkisara uğratır ne de kulluk iştiyakından ona bir şey
kaybettirir; yaptığı her hizmeti derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir
ve var olmanın en üst kademesi sayılan hakikî mü’minler zirvesine ulaşmanın
şükrüyle oturur-kalkar; oturur-kalkar ve asla ye’se düşmez, paniğe kapılmaz ve
yol mihnetiyle bıkkınlık yaşamaz.. ye’se düşmek, paniğe kapılmak, bıkkınlık
yaşamak bir yana o, nefs-i amelin özündeki o derin lezzetlerle daha bir
şahlanarak, Mevlânâ edâsıyla: “Kul oldum, kul oldum, kul oldum/Kullar azat
olunca sevinir/Ben ise kul olduğum için şâd ve mesrurum” der, iş ve amelin
değerini, ona terettüp eden netice ile değil de, doğrudan doğruya yaptığı
vazifenin sıhhati, onun hâlisâne edâ edilmesi ve Hak rızasına muvafık düşmesiyle
ölçer ve değerlendirir. Böyle davranarak kulluğunun enginliğini, onu ücretlerle,
mükâfatlarla irtibatlandırarak daraltmaz, dünyaya ait sonuçlarla, ilâhî ve
uhrevî amelleri dünyevîleştirmez; aksine onu, hep sıfırın sonsuza nispeti içinde
mütalâa eder ve ruhunda duyduğu bu ölçüdeki bir nispetin genişlendiriciliğiyle
yaşar. Duyguları, düşünceleri ve kalbiyle bu genişliği duyup hisseden biri,
Hakk’a kul olmanın rahatlığına erer ve değişik baskılardan kurtulur; kurtulmakla
kalmaz, vicdanında ezmeyen, zelil kılmayan bir kapının bendesi bulunduğunu
duymakla insanlığını kurtarmış ve gerçek hürriyetini elde etmiş olur. Onun ilk
cebrî lütufları değerlendirmesi istikametinde böyle davranması bir vazife,
Allah’ın değişik dalga boyundaki lütuflarını devam ettirmesi ise ikinci bir
ihsandır.
Eğer insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi ise -potansiyel olarak insanoğlu bu
mazhariyetin biricik namzetidir- o, Allah için işleyecek, Allah için başlayacak,
Allah için küsecek, Allah için sevecek, O’nun izni dairesinde varlığa müdahale
edecek ve ele aldığı her işi O’na niyâbet mülâhazasıyla yerine getirecektir.
Dolayısıyla da, ne başarılarıyla gururlanacak, ne yenilgileriyle ümitsizliğe
düşecek, ne kabiliyetleriyle övünecek ne de üzerindeki Hak mevhibelerini inkâr
edecek; her şeyi O’ndan bilecek ve gördüğü işleri birer istihdam sayarak, her
yeni başarısıyla güven yenilemesi mânâsında yeniden bir kere daha Rabb’ine
yönelerek itimat ve vefasını haykıracak ve günde birkaç defa Âkifçe ifadesiyle
kendi kendine: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, tevfike râm ol…/Yol varsa budur,
bilmiyorum başka çıkar yol.” sözleriyle nefes alıp verecektir. Sürekli
gerilimde, her zaman azimli, daima şevk içinde, hep vazife şuuruyla oturup
kalkacak ve her zaman hareketlerini, hamlelerini kulluk gâyesine bağladığı için
de ne zafer ve başarılarıyla küstahlaşacak, ne de hezimetleriyle inkisarlar
yaşayacaktır. Düz yolda yürürken veya yokuş aşağı inerken nasıl bir heyecan ve
rahatlık içinde ise, en sarp yokuşlara tırmanırken de aynı azim ve aynı
kararlılığı gösterecektir.
Evet o, bir yandan hilâfet vazifesini yerine getirme uğrunda, aklî, kalbî, ruhî,
hissî bütün melekelerini harekete geçirerek her türlü tasavvuru aşkın bir
performans sergilerken, diğer yandan da, sorumluluğu kapsamına girmeyen
neticeler konusunda olabildiğine mütevekkil, teslimiyet içinde, yeni hamleler
peşinde, alternatif oluşumlar adına ümitlerle dopdolu ve hep Allah’la irtibat
peşindedir.
İşte gerçek mü’min ve tam bir hakikat eri örneği! Bu çizgide niceleri gelip
gitmiş ve geçtikleri yerleri cennetlerin koridorları haline getirmiş.. ve
niceleri de bu yollarda Hakk’ın vadettiği günlere doğru yürüyorlar. Gelip
geçenler de, yollarda onları takip edenler de kendilerine ait özelliklerin
kahramanları olarak yaşadılar ve yaşıyorlar. Küçük bir menfezle bile bu
imtiyazlıları temâşâ etmek epey zaman alacak.. onlar ve siz müsaade ederseniz;
bu konuyu başka bir zamana bırakalım.
Sızıntı, Nisan 1999, Cilt 21, Sayı 243
Zıtlıklar Arenası
Yıllar var ki, toplum olarak pek çok garip oluşumun hem “fâsit” hem de “sâlih”
dairelerini birden yaşıyoruz. Bir yandan geçmişteki inkırazlara rahmet
okutturacak kadar büyük çöküşlerin en ürperticileriyle künde künde üstüne
devriliyor ve millî, ahlâkî, ruhî temellerimizi, mânâ köklerimizi kendi
ellerimizle tahrip ederek bir yerlere varacağımızı sanıyor; diğer yandan da,
değişik şafak emâreleri aydınlığında ve ümitlerimizin ufkunda her şeyi bir sabah
neşvesi, bir bahar canlılığı içinde duyuyor ve iç içe zıtları beraber yaşıyoruz.
Evet, günümüzün baş döndürücü teknolojisi ve onun vadettiği lüks ve müreffeh
hayata koşan çağımız, sadece geçmişten tevârüs ettiğimiz değerleri devirmekle
kalmadı; kararlı bir tahrip duygusu -buna sosyal hezeyan demek daha uygun olur
zannediyorum- ve vefasızlık hissiyle şanlı mâzimizden bize intikal eden topyekûn
inanç sistemimize, an’ane ve geleneklerimize, millî ve dinî dinamiklerimize
karşı da apaçık bir savaş ilan etti; etti ve millet ruhunu hem Allah’ından, hem
Peygamberinden hem de tarihinden kopararak, ona ne hicranlı, ne hicranlı yıllar
yaşattılar. Bu arada pek çok toy düşünce yeni bir kimlik hummasıyla hezeyandan
hezeyana koşadursun, bir hayli kimse de bir hiç uğruna harâb olup türâb olup
gitti. Bu dönemde her gün yeni bir kıble arayışı, her sabah yeni bir mihraba
yöneliş âdeta milletimizin kaderi oldu.. kitleler, tabular arası gel-gitlerin
şaşkını, bir oraya bir buraya koşarak ömürlerini hiçler arkasında tüketti ve
aylar, yıllar heder olup hiçliğe döküldü. Bu arada ailenin geleneksel o mukaddes
hazîresi, hem de bir fantezi uğruna paramparça edilerek hânelerimiz âdeta
zıtlıkların çarpıştığı bir arenaya dönüştürüldü. O kuş yuvalarından daha
yumuşak, daha sıcak evlerimiz, gelinip konulan, konulup göçülen han ve otel
odalarına döndü. Bu talihsiz barınaklarda yaşadığını vehmedenlerse, hep gerçek
ve kalıcı saadete hasret, muvakkat zevk u safânın hazlarıyla coştu ve ömürlerini
cismâniyetin dar mahbesinde geçiren bedenzedeler gibi yaşadılar.. iradeleri
dermansız, gönülleri inançsız, ruhları aç, ufukları karanlık, ümitleri de sarsık
olarak…
İlim ve teknoloji adına çağa damgasını vuran milletlerden alınması gerekli olanı
alacaklarına Çin’in-Maçin’in levsiyatına talip olanlar, kendi ahlâkî değerlerini
ayaklar altına aldı ve varlık içinde yokluğun dilenciliğiyle her kapıda ayrı bir
tese’ül örneği sergilediler; sergiledi ve kara bahtlarının öldüren girdapları
içinde ruhsuz emellerinin esiri olup gittiler. Hem de, yakın bir gelecekte bir
baştan bir başa dünyaya hükmedeceklerini, yıldızlar arası seyahat acenteleri
kuracaklarını, varlığın esrarını çözeceklerini, adı konmamış keşiflerle insanın
ömrünü uzatacaklarını; hatta ölüme çare bulacaklarını, ihtiraslarının acılarını
aşıp tam doygunluğa ereceklerini, yaşadıkları hayatın bugünkü zevk u safâsına
yeni derinlikler kazandıracaklarını hayal ettikleri bir dönemde… Bugün, gözleri
hâlâ bu yalancı hülyaların büyüsüyle meshûr dünya kadar insan var; dünya kadar
insan var ki, gözlerini hakikat güneşine kapayıp vehimlerinde yaktıkları mum
ışığıyla hayatı götürmeye çalışmaktalar. Ama, ne hayat vehme ve hayale bina
edilecek kadar basit, ne de insanı bekleyen bu upuzun yolculuk bir yalancı mumla
geçiştirilecek kadar önemsizdir. Bir yakın gelecekte kim bilir hangi bilinmedik
sâikle ümitlerinin bağı bütün bütün çözülünce, topyekûn beklentiler, ipi kopmuş
tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılacak, sağlı-sollu bütün güzergâh
beklenmedik şeylerin işgaline uğrayacak, uzaklar yakın, yakınlar uzak olacak,
rüyalar yıkılacak, bütün vehimler ve hayaller enkaz altında kalacak, işte o
zaman ne o iddialı buluşların, ne tumturaklı felsefelerin ne de o tül pembe
ümitlerin hiçbiri kalmayacak; hatta bugün müzelerde, antik çağlara ait teşhir
edilegelen eşya değerinde bir hatıra kıymetiyle dahi kalmayacak.
Bilmem ki, varlık-yokluk arası yapayalnız kalmış ve varlığın hiçbir yanından
inşirah verici hiçbir cevap alamayan bu bahtsızlara ve bunca yolun, hep
mevcudiyetine yürüdüğü bir kavşakta gurbete, hicrana takılıp kalanlara acısak
mı, azarlasak mı, yoksa oturup onların hâllerine ağlasak mı..?
Sisin, dumanın gönüllerine oturduğu, çeşit çeşit tersliklerin iradelerini felç
ettiği ve ölüm girdapları etrafında dönüp durmayı hayata yürüme zanneden bu
bahtsızlara mukabil aynı arenada bir de, gönül gözleri ötelerin temâşâsında,
duyguları Hakk’a yönelişin heyecanıyla köpük köpük, elleri sînelerinin bütün
zenginlikleriyle Allah’a açılmış ve yağmur yüklü bulutlar gibi kendilerini
salmak için esinti intizarına dalmış ruhlar var.. gönüllerindeki iffet duygusu
çehrelerinin her çizgisinde nümâyân; insana saygı ve hürriyet hissi
davranışlarının en belirgin rengi; üslûpları ve ifadeleri her gönülde sonsuzluk
duygusu uyaracak kadar sihirli; tavırları, Hak’la irtibatlarını aksettiren
harfsiz, kelimesiz birer beyan; beşerî münasebetleri sımsıcak ve ruhânîlerinki
kadar içten; evleri, mektepleri, kışlaları âdeta birer mâbed, mâbedleri de o
derinlerden derin ledünnîlikleriyle Cennet kevserleri sunan mukaddes birer sebil
intizara dalmış ruhlar…
İşte bunlar, ellerinde kâseler, temiz vicdanların kendilerine yönelmelerini bir
fırsat aralığı gibi bekleme heyecanı içinde; karşılık, destek ve tesir
intizarına girmeden bulutlar gibi herkesin başından dolaşarak; yağmur olup her
tarafa akarak; toprak gibi şak şak olup filizlere bağırlarını açarak, yerinde
başlar üstünde, yerinde ayaklar altında, kendi adlarına yaşamayı unutup hep
yaşatma sevdasıyla oturur-kalkar ve her yana diriliş üfler dolaşırlar. Evet,
bunların yontup şekillendirecekleri dünya ve gelecek nesillere emanet edecekleri
tarihî miras, hem bu milletin hem de yarınki kuşakların yüzlerini güldürecektir.
Aşk u şevkimizi yeni bir dirilişle ebedileştirecek ve geleceği imar etme adına
iradelerimize fer verecek böyle bir “oluşum”, fevvâreler gibi coşan aşkın,
Cennet zevkleriyle at başı hâle gelmiş ibadet neşvesinin ve varlığımızı ebedilik
şarkılarıyla seslendirecek olan azmin, ümidin, imanın bir son meyvesi, ebede
yürümenin de rampası ve rıhtımı olacaktır.
Hâsılı, şimdilerde bir yandan üzerimize sürekli ışıklar yağarken, diğer yandan
da hep pis kokulu dumanlar yükseliyor. Neylersiniz, şimdiye kadar hükm-ü kazâ
sürekli böyle cereyan ettiği gibi -dileriz uzun sürmesin- bundan sonra da hep
böyle devam edeceğe benzer.
“Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş büyük-küçük kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!” (N. Fazıl)
Sızıntı, Haziran 1998, Cilt 20, Sayı 233
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder