Zamanın Altın Dilimi
Bölüm Başlıkları
Arkada Kalan Bir Buhranlı Dönem
Ayasofya
Aydınlarımızın Gaflet Yılları
Aydınlık Yarınlara
Bahara Uyananlar
Beklenen Gençlik (1)
Beklenen Gençlik (2)
Bizim Köyümüz
Bizim Milletimiz (1)
Bizim Milletimiz (2)
Bu Ülke
Cedlerimizle Yüzyüze
Dua ve Yakarıştaki Güç
Dün ve Bugün
Eski Şehirlerimiz
Geçiş Dönemleri ve Kaoslar
Geçmişten Geleceğe Bizim Evimiz
Gönül
Hayattaki Cennet Esintileri
Her Şey Olmaya Açık Çocukluk Dünyası
İdeal Cemiyet
İnanç ve Ümit Gücü
İnancın Sihirli İkliminde
İnsan Olmanın Düşündürdükleri
Kâbe
Kamplarda Zaman
Kendi Güzelliğiyle Geceler
Kine Doymayan Dünya
Koskoca Bir Ömr-ü Heder
Kudsîler ve Hakikatın Elmas Kılıcı
Kur’an (1)
Kur’an (2)
Lider
Ma’bedden Taşan Mânâ
Mağdur Ülkeler
Mescid-i Aksa
Millet Ruhunun Gurbet Yılları veya Batı Tutkusu
Millî Öfke
Ravzâ
Sünnet ve Hadis
Tahrip Edilen Tabiat
Tarihî Dinamikler
Vicdan ve Ruhun İklimi
Yeni İnsan
Yeni Ümit’in Mütevazi İkliminde
Yeniden Varolma
Zamanın Altın Dilimi
Zamanla gelen sürprizler
Arkada Kalan Bir Buhranlı Dönem
Tarihin belli bir döneminde başlayıp, bugünlere kadar uzayıp gelen bir mizaç
inhirâfıyla, bize ait değerler hep horlandı, hep hakir görüldü. Bu dönemde,
gönlünü bir kısım fantezilere kaptırmış, ruh dünyâsıyla lime lime bazı gençler,
bu güzel dünyâmız ve onun, tarihin derinliklerinden gelen paha biçilmez
değerlerini hep tiksinti duyan bir ruh haletiyle hatırladı.
Bizi ve dünyâmızı tanımama bahtsızlığı içinde yetişen bu gençler, biraz
alafranga olma merakı, biraz da dünümüzü ve bugünümüzü çok iyi bilememelerinden,
his ve heveslerinin tesirinde kalıyor; daha kötüsü de his ve heveslerini fikir
zannediyor bize ve geçmişimize ait şeyleri değersiz, fazla, hatta sevimsiz ve
zevksiz buluyor “şarklılık ve asyalılık” deyip geçiyorlardı. Dünden-bugüne
millet çoğunluğunun, sevip-saydığı, zevkle yaşadığı şeyler, onların
hissiyatlarına ters geliyor zevklerine dokunuyordu.
Artık bu serâzât gönüllere hem aileleri, hem de bir kısım dînî, millî çevrelerin
telkin etmeye çalıştıkları, dine saygı ve mukaddeslere hürmet gayretleri de
alâka görmeden hebâ olup gidiyordu. Aslında onlara, devrin idrak ve anlayışına
göre ve çağın diliyle dînî ve millî değerleri tefsir edip yorumlayacak çapta, ne
bir edip ve şairleri, ne de bir mütefekkir ve üstatları yoktu. Üstelik bunlar,
hislerinin en amansız, iradelerinin en dermansız, nefislerinin en îmansız ve
tecrübelerinin de en yetersiz olduğu buhranlara açık gençlik dönemlerini
yaşıyorlardı.
Vâkıa, her zaman gençlik ve çocukluk dönemleri, beşerî duygu ve düşüncelerin
galeyâna geçtiği, her fikrin, beraberinde bir kısım romantik mülâhazalar da
getirdiği, muhâkeme, his ve mantığın birbiriyle çarpıştığı tuhaflıklar ve
gariplikler devresidir ama; o günkü gençlerin heves ve hevâ kaynaklı boşlukları
bütün bütün farklılık arz ediyordu.
Bu gençler, milletin bütün târihî değerlerini red ve inkâr ediyor, bir çırpıda
her şeyi değiştireceklerini sanıyor ve bu mevzuda karşılarına çıkacak bilumum
problemleri rahatlıkla halledeceklerine inanıyorlardı. Hayat ve medeniyetin
güzelliklerini, masmâvi bir sabahın tâzeliği içinde tahayyül ediyor ve âdeta her
şeye renkli bir cam arkasından bakıyor gibi hayallerle oynaşıyorlardı.
Kendi dünyâlarından habersiz ve nankörce yetişen, bu değişip başkalaşmaya açık
gençler, çarçabuk dış tesirlerde kalıyor, başka iklimlere ait hususiyetlere
gönül kaptırıyor ve başka nizamlara âşık oluyorlardı. O günleri görmüş ve o
günlerin alafranga terbiyesiyle yetişmiş hemen bütün nesiller, içinde
yetiştikleri topluma muarız yaşamayı âdeta huy edinmiş; ona ait hiçbir şeyi
tasvip etmiyor; millî ve târihî değerleri “şarklılık ve asyalılık” diye red ve
tezyif ediyor ve her gün bize ait değerlerden birine başkaldırışa geçiyor, sonra
da hezeyândan hezeyâna yalpalayıp duruyorlardı.
Böylece, hep aynı anlayış, hep aynı duyuş ve aynı sezişle yabancılaşmaya
meyillenmiş bu serâzâd gönüller, hep hülyâlı hisler içinde yüzerken “memnu”lar
birer birer yokediliyor, “meşru’lar-gayr-i meşrular” izâfîlik telâkkisiyle
askıya alınıyor ve hayat dümdüz hâle getiriliyordu.
Belki zamanla düşünce fasılları değişiyor, ortaya yeni akımlar çıkıyor ve bu
yeni akımlardan yeni akıntılar meydana geliyordu, ama özden kaçış ve uzaklaşışta
herhangi bir değişme olmuyordu. Aksine o sürekli, bitevî ve geri dönmeme tabiatı
içinde sürüp gidiyordu. Yakın târihe kadar da bütün seyyiat ve utandırıcılığıyla
devam edip durdu.
Ancak belli bir dönemden sonra, yavaş yavaş, bu moda düşünceler üzerinde de
hazânlar esmeye başladı, hezeyânın o gürül gürül sesi kısılmaya yüz tuttu ve her
yerde esen serin rüzgârların tesiriyle sarsılıp tir tir titreyen vücutlar,
kendilerine yeni sığınaklar aramaya koyuldular.
Artık hayatın neşesi bütün bütün kaçmış ve bir zamanlar çağlayanlar gibi coşan o
mest ü mahmûr ruhlar, şimdi karların eriyişiyle derelerin yolunu tutan boz
bulanık sular gibi bulanmış; dünyâları tamamen tozduman olmuş ve âdeta her
yerede bir “son” duyulmaya başlamıştı. Ruhlar burkuntularla bükülüyor, gönüller
hasretlerle kıvranıyor ve o eski halâvetli ihtişamlar bir bir vedâ ediyordu.
Tam bu dağılış ve çözülüş anında idi ki, Semâvî Ses, bu alabildiğine yorgun ve
tükenmiş ruhlar üstünde beyan mızrabını bütün yakıcılığıyla hareket ettirerek
seslerin en tesirlilerini ve nağmelerin en uyarıcılarını duyurdu ve onlara âdetâ
bir yeni dirilişin sûrunu öttürdü.
İşte, o zaman, pek çok kimse, birden, tâli’in en uzak köşelerine, en uzak
bucaklarına uyandı ve şimdiye kadar bildiği bu dünyâyı bir başka türlü
hissetmeye, bir başka türlü duymaya başladı.
Gayrı bundan böyle, bir bir kendi dünyâsından kopup gidenler, bir bir dönüp
gelecek.. hevâ ve hevesine uyarak birer birer aydınlık ve sıcak yuvalarından
uzaklaşanlar, mantık ve muhakemenin nurlu yoluyla yeniden eski yurtlarına avdet
edecek.. bütün bütün dağılıp uzaklaşanlar, tekrar derlenip toparlanacak ve bir
kuru sevda uğruna mecnûnlar gibi yollara dökülenler, birer kara sevdalı olarak
târihî mefkûreleri etrafında kümelenip kenetleneceklerdir.
Öyle anlaşılıyor ki, bir zamanlar utandırıcı bir göçle, kendi dünyâlarını terk
edenler, çok yakın bir gelecekte, hem de dinleri, dilleri, edebiyatları,
idealleri, ahlâkları, sanatları, düşünceleri, mektepleri ve idareleriyle ana
yuvalarına dönecek ve asırlık bütün hicranlardan kurtulacaklar…
Sızıntı, Temmuz 1989, Cilt 11, Sayı 126
Ayasofya
Mezopotamya yamaçlarındaki muhteşem kubbelerin inşasına âit usûlün en parlak
örneği, en sâdık temsilcisi ve Suriye ilhâmlarının en can alıcı timsâlı, en
kalıcı ma’kesi, Ayasofya, şarkın ilk “metropolitik” kilisesi ve “feth-i mübin” e
kadar da Hıristiyan dünyâsınca biricik “büyük ma’bed” büyük fetihle “iki bahr
arasında” salîbin savleti kırılınca “Kostantiniyye” İstanbul, “büyük kilise” de
Ayasofya camii olur. Bu kutlu vazife ve mübârek ünvan, (1934) de “fezâsında
ezânın susup” kubbesinde “Mevlâ’nın yâdı silineceği” ve asırlarca milletimizin
rûhî hayatıyla içiçe olan ulu ma’bedin, kolu-kanadı kırılıp bir müze haline
getirileceği âna kadar da devam eder.
Ayasofya, ilk basit şekliyle ve sıradan bir ma’bed hüviyetiyle Konstantin ve
oğlunun eseri. Değişik aralıklarla üç müthiş yangın ve eski haline benzetme
istikâmetinde sürekli inşâ ve onarımlar, bu târihî katedralin, bugünkü
sisli-dumanlı durumuna denk bir tâli’sizlik… İmparator “Jüstinianus” un emriyle
Hazreti Meryem’e armağan edilmek üzere, kâmilen tuğladan yapılması, câmileşen bu
büyük kilise uğrunda sergilenmiş en büyük târihî gayret misâli… Mimârî güzellik,
iç debdebe, dış ihtişam ve Meryem vâlideye ithâf gibi yürekleri hoplatan
maddî-mânevî bütün güzellik unsurlarını ihtiva eden ulu ma’bed, görkemine uygun
muhteşem bir küşâdla ibâdete açılır. O güne göre her şey o kadar eksiksiz, o
kadar parlak, o kadar büyüleyici düşmüştür ki, bir tarafta kendinden geçip
nâralar atan halk yığınları, Hazreti Mesih’i hoşnût ettiklerini sayıklarken,
diğer yanda imparator, yapıp ortaya koyduğu bu büyük eserle meşhûr, Hazreti
Süleymân’ı kasdederek “Süleymân seni geçtim!” diye haykırmaktadır. Gariptir; bu
şatafatlı açılış üzerinden henüz çeyrek asır geçmemiştir ki, ulu ma’bed bu defa
da şiddetli bir zelzele ile sarsılır.. o muhteşem kubbenin bir yanı çöker.. vâiz
kürsüsü ve Hıristiyanlarca mukaddes ekmek ve şarap dolapları paramparça olur.
Derken ma’bed yeniden onarıma alınır.. inşâ, tezyin.. çok geçmeden, arkadan
Latin’lerin Konstantiniyye’yi işgalleri ve yüce ma’bedi yakıp yıkmaları..
içindeki kıymetli eşyâyı yağmalamaları ulu ma’bedin bir türlü bitmeyen çileli ve
sisli hayatından sadece birkaç satır… Yapıldığı günden itibâren hiçbir zaman
belini doğrultma fırsatını bulamayan Ayasofya, ancak onbeşinci asrın son
yarısına doğru, gerçek sahiplerinin eline geçince beş asırlık bir gül devri
idrâk edebilecektir.
Tam akide boğuşmalarının azgınlaştığı, Bizans’ın temelinden sarsıldığı,
Ayasofya’nın da manâ ve muhtevâsıyle müntesiplerinin elinde sürüm sürüm hâle
geldiği çok buhranlı bir dönemde, bu defa da statiğin vefâsızlığı en ürpertici
şekilde kendini hissettirir. Ve âdetâ, Bizans’taki yıkılış çalkantılarına,
Ayasofya’nın kubbe ve duvarları da bütünüyle iştirâk ediyormuş gibi, kubbe ve
kubbe istinâtları arasında bir iftirâk, bir kaçış baş gösterir.
Konstantiniyye’nin İstanbul olma “sath-ı mâiline” girdiği bu esnada mâil-i
inhidâm ulu ma’bede, hayırlı el mimâr Hayreddin’in dâhiyâne tedbîrleri imdâda
koşar.. onu çevresinden payandalar ve mukadder bir çöküşten kurtarır ki,
rivâyete nazaran Edirne’de hükümdarın karşısına çıkan koca mimâr: “Hünkârım!
Ayasofya’nın minârelerinin ayaklarını hazırladım. Artık onu câmi yapmak da size
kalıyor” der, pâdişahın rüyâlarını onunla paylaştığını gösterir. Böylece
Ayasofya son bir kere daha ölüm çukuruna yuvarlanmayı Müslüman Türk’ün kolları
arasında atlatır. Ve sağlam bir zemine oturur; ölümsüzlüğe erer.
Fâtih ve fetih ordusu ilk cuma namazlarını Ayasofya’da edâ ederler.. daha sonra
câmi olma yolunda evolüsyon görüyor gibi minâreleri, sağında-solundaki ilâveleri
ve her yeni hükümdârın, devrinin sanat anlayışı içinde ona değişik bir boya
çalmasıyla yüce ma’bed, şekillene şekillene bugünkü halini iktisap eder ve
bugünlere gelir ulaşır…
Bağrında edâ edilen ilk cuma namazından itibâren Müslümanların gönlüne giren ve
daha sonra günde beş defa onların rûhî hayatıyla bütünleşen Ayasofya, bize o
kadar ısınmış bizimle o kadar içli-dışlı olmuştu ki, bir gün İstanbul’u işgal
edip câmileşen bütün kilise ve manastırları eski haline çevirerek, minârelerine
çan takmak isteyen “ehl-i salîbe” karşı, en yüksek ve gür sadâ onun kubbesinden
taşıp Anadolu’nun dörtbir yanında yankılanmıştı. Bu manâlı ve görkemli
kükreyişle milletimiz istiklâle giden yolları bulmuş ve Ayasofya da kubbesine
salîb yerleştirilmeden kurtulmuştu. Kurtulmuştu ama; bugüne kadar hep rûh ve
irâde nesilleriyle temsil edilen daha çok da bir “kuvve-i kutsiye” ye musahhar
olan ulu ma’bed, bir zamanlar, bütün bütün maddîleşen bir dünyâdan kaçıp,
manânın temsilcisi Muhammedî rûha teslim olduğu gibi, bu defa da beş asır
boyunca kendisine sahip çıkanların, materyalist Batı ile zifâf sevdâsına
düşmeleri karşısında câmi-kilise arası bir berzâha yuvarlanır ve bir kurtarıcı
ruh beklemeye başlar… Ayasofya’yı düştüğü bu son berzâhtan kurtarıp yeni bir
dirilişin Arasat’ına ulaştırmak için Hızır çeşmesinden su içmiş Hızır
Çelebilere, Ulubatlı Hasan’lara, Akşemseddin’lere ve Fâtih’lere ihtiyaç var.
Yani, medresenin ilim ruhuna, tekyenin gönül hayatına, kışlanın disiplinine ve
bu sacayağını bütünleştirecek bir baş-yüceye ihtiyâç var…
Ayasofya, milletimizin ruhuyla o kadar bütünleşmiş ve onun benliğine o kadar
sinmiştir ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen onun hâlâ, o kendine has
ışıktan atmosferi sessizliğe boğulmuş nurlu minâreleri ve aydınlık devirlerini
tedâi ettiren çevresi, iklîmine uğrayan hemen herkese, kadimden onların
dostuymuş gibi bir şeyler mırıldanır, bir şeyler sayıklar ve bir şeyler
anlatmaya çalışır.. bizler, her semtine uğrayışımızda onu şanlı geçmişimizden ve
muhteşem cedlerimizden bize intikal etmiş bir pırlanta gibi seyrederiz; o da
gözlerimizin içine gülerek bizlere bazı imâlarda bulunur ve ruhlarımıza bir
kısım gizli duygular fısıldar.
Evet o, bugünkü hüzünlü hâli, yürekler acısı yalnızlığı ve zaman karşısında
morlaşan mağlup havasıyla dahi, hep kendinden söz ettirmek, kendini sevdirmek
isteyen bir çocuk gibi, ne yapıp yapıp, bir yolunu bulup gözlere, gönüllere
girmeye çalışmakta ve geçmişteki rengi, ışığı ve atmosferiyle bir şiir olup
ruhlarımıza akmaktadır.
Ayasofya, hafif sisli görünüşü, ince turuncu havası ve şimallî tabiatıyla,
Anadolu’dan daha çok, Batı yamaçlarının vahşi gülleri gibi, ilk bakışta
duygularımıza biraz sertçe çarpar geçer.. ama, arkadan beş asırlık dostluk ve
ünsiyetin bütün ışıkları, bütün renkleri, bütün incelikleri buğu buğu zevk
dalgaları halinde dörtbir yanımızı sarınca, onu en sıcak duygularla kucaklar ve
öz be öz kendi bahçemizin gülleri gibi koklamaya başlarız. Hele, geçmişin
hülyâlı mâvilikleri içinde onu, pırıl pırıl tâze tenli gencecik günleriyle
tahayyül eder ve gönüllere girdiği manâ derinlikleriyle duymaya çalışır. Bu
esnada o, kendi mûsikîsini mırıldanmak için bir mızrâp gibi eski hâtıralar
üzerine inip-kalkmaya başlar ve bir ses yumağı, ses paketi misillü bağrında
sakladığı ak-kara, acı-tatlı, hoş-nâhoş binyediyüz senelik bütün geçmişini,
bütün sergüzeştini haykırmak ister. İster de ağzına bant yapıştırılmış veya
fermuar vurulmuş bir insan gibi, yutkunur.. bir şeyler anlatmaya çalışır fakat
anlatamaz.. anlatamaz da hicranla iki büklüm olur.. mosmor kesilir ve bir tuğla
yığını gibi yerinde kala kalır.
Ayasofya, asırlar ve asırlar boyu bizim dünyâmızla o kadar kaynaşıp
bütünleşmiştir ki, ona hâlis bir İstanbul nazarıyla bakabiliriz. Evet, dörtbir
yanında onu destekleyip ayakta kalmasını sağlayan istinat duvarları, harîmindeki
irili-ufaklı Osmanlı hükümdârlarına âit ilâveleri, cihan devletinin dört asır
boyu idâre merkezi sayılan Topkapı sarayının himâye, vesâye ve komşuluğuna
mazhariyeti.. nihâyet, yanı başındaki Sultanahmet câmii ile bunca zaman
içli-dışlı yaşaması onu bizim dünyâmızın kopmaz bir parçası haline getirmiştir.
Her gün güneş doğarken onun minâreleri arasından dalga dalga ışıklar yayılır;
kubbesini yalar geçer ve gider Sultanahmet câmiine ulaşır.. batarken de
Sultanahmet câmiini kucaklayan ziyâ hüzmeleri, ikindi sonrasının hüzünlü
esintileri ile Ayasofya’yı okşar ve Topkapı sarayının üstünden boşluğa kayar.
Işık, günde iki defa, bu iki ulu ma’bed arasında gelir-gider.. ve âdetâ Hazreti
Mesih’ten Hazreti Ahmet’e Hazreti Ahmet’ten Hazreti Mesih’e birer tahiyye
akisleri sergiler-durur.
Bilhassa hüzne açık sîneler bu iki ma’bed arasında ve Topkapı sarayı
güzergâhında sürekli doğudan batıya doğru, sisli ve serin bir havanın estiğini
duyar, bu esinti ile beraber ruhlarına çarpan çâresizlikle burkulur ve inlerler.
Bazen ufukları bütün bütün sis ve duman kesilir. Bazen de, hafakan haline gelen
ızdırabları, Kudret-i Sonsuz’un inâyetiyle bütünleşir ve birer şehâdet parmağı
gibi hep öteleri gösteren minâreler arasında, değişik bir temâşâ zevkine ulaşır
ve ye’sini parçalayacak bir büyü bulmuş gibi irâdesine fer gelir.. ve bir adım
daha atınca, bizler için her zaman ardına kadar açık bulunan Rahmet-i Sonsuz’un
rahmet kapısından içeriye girer.. bütün kalbiyle ona yönelir ve “Ey açılmaz
kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lûtfedip açtığın binlerce kapı gibi,
Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz, kapılarını aç artık ve yıllardan
beri secdesizlikten simsiyah kesilmiş zeminini secdeli başlarla nurlandır..!”
hicran dolu niyazlarıyla yakarışa geçerler.
Ayasofya’nın bugünkü durumu, hemen herkese dâhiyâne; fakat ızdırâblı bir şeyler
söyletecek mâhiyettedir. Evet onun, yüreklere oturan buruk halini, yüzümüze
bakıp bakıp konuşamayan bir insanınkine benzer şekildeki melâlini her müşâhede
edişimizde ruhumuzun derinliklerine, iç âlemimize benzeyen emeller ve
hülyâlarımıza benzeyen arzular aşılar.. bu esnâda, uykuya yatmış gibi olan bütün
duygularımız uyanır, onu bir sabah aydınlığı içinde kucaklar.. çehresindeki
geçmişe âit rüyâlarımızı, gelecekle alâkalı hülyâlarımızı bir kere daha temâşâ
eder ve o sis-duman içinde kendimizi en tatlı düşlerin akıntısına salıveririz.
Bazen, Sultanahmet minârelerinden yükselip, tâ Topkapı sarayına kadar ulaşan
ezan seslerini, Ayasofya’dan kopup gelen çığlıklar halinde dinler; mâzinin tad
ve şivesi ile gönüllerimizi bir büyünün sardığını duyar ve âdetâ sihirli
kanatlarla geçmişin semâlarında uçuyor gibi oluruz. Bazen ezanla gelen
tedâîlerle, ruhlarımıza o kadar derin şeyler siner ki, sanki minânelerden
yükselen “emr-i bülende” fetih ordusu da mehteriyle, gülbanklarıyla refakat
ediyormuş gibi ihtişam esintileri duyulur her yanda…
Ayasofya’nın çevresindeki o ihtiyar ağaçlar, ihtiyar duvarlar ve kim bilir hangi
hâtıralarla dolup-taşan kubbeler, kubbecikler, zaman zaman ruhlarımızda öyle
anlaşılmaz hisler hâsıl ederler ki, onun bugünkü gecesinden kopup gelen bu
duygular tıpkı birer matkap gibi sînelerimizi deler ve gönüllerimizde
silinmeyecek izler bırakır-geçerler. Ne var ki, bu hâl çok uzun sürmez
birdenbire inanç ve ümit ufkumuzda şafaklar tüllenmeye başlar.. ve kışın bahar
emâreleri karşısında bozguna uğradığı; gecenin, şafağın pençesinde hırıltıya
düştüğü gibi, Ayasofya’yı saran bunca zamanlık kasvetli bulutlar da birer birer
dağılır ve yerlerini bize âit o masmâvi günlere bırakırlar.
Evet, hiçbir zaman karanlıklar ebedî olmamıştır ve olamaz! Hiçbir zaman boşluk
sonsuza kadar sürüp-gidemez! Hiçbir zaman sukût ve sukûtlarla ilânihâye devam
edemez..! Onun içindir ki, gönüllerimize göre olmasa bile, gecenin en karanlık
demlerinde dahi, bize ümitle göz kırpan ışıklar; ruhlarımızı doldurup içlerimize
inşirâh salan ilâhî soluklar ve irâdelerimize fer veren esinti ve kıpırdanışlar
hiçbir zaman eksik olmamıştır, olmamaktadır ve olmayacaktır!
Bilhassa, şu anda dünyânın dörtbir yanında, birbirinden parlak, birbirinden
güzel baharlar tüllenmeye başlamıştır. Her yerde yeşeren bu umûmî bahardan
Ayasofya’da mutlaka nasibini alacaktır ve alması da tabiîdir. Bizler, onun bu
upuzun hicranlı döneminde bile, bu inancımızı hiçbir zaman kaybetmedik.
Kaybetmek şöyle dursun, her gün yeni bir ümitle onun kapı-larının aralandığını
görüyor gibi olduk, ruhlarımızda şehrâyinler yaşamaya başladık.
Her gün, onun için biraz daha gürleşen soluklar, heyecanla çarpan sîneler,
pekişen rûhî râbıtalar, coşan arzular ve sımsıcak dudaklar gibi gönüllerimize
konup kalkan vâridâtlar, ilhâmlar.. yıllardan beri yaşanan hafakanlarla yer
değiştiren ümitler, aşklar, iştiyaklar, inbisâtlar ise, bu mübârek fecrin
aldatmayan emâreleri…
Yıllarca, ışıkların, renklerin ağlayışıyla sararıp solan ve yorgun düşen
Ayasofya, yüzümüze hep mecalsiz mecalsiz baktı ve sitemle burkuldu. Yıllarca
çevresindeki çiçeklerin ekşi çehrelerinden şadırvanın hüzünlü akışına,
güvercinlerinin gamlı gamlı uçuşundan koskoca âbidenin inkırâz rengine bürünmüş
olmasına kadar burada her şey bir ölü evi mâtemiyle inledi ve Heraklit bekledi.
Bu kadar çileden sonra biz ve o, gecenin şu sisli ânında “işteddî ezmetü
tenfericî!” der gibi, gök kapılarının birden bire sırlı bir açılışla ardına
kadar açılacağını; gözlerimize gönüllerimize öteden ışıklar, ümitler yağacağını;
boynunu büküp hüzün murâkabesine dalmış gibi duran selvilerin silkinip neş’e ile
salınacağını ve Ayasofya’nın semâlarında peşipeşine sökün eden şafaklarla
çevresini saran sislerin silinip gideceğini… Hâsılı bir kısım sırlı ışıkların bu
karanlık geceyi delip gül devrine giden yollara nurlar salacaklarını bekleyen
bir hâlimiz var.. bir Fâtih, bir Ulubatlı Hasan, bir Hızır Çelebi ve bir
Akşemseddin bekleyen inançlarımız var, ümitlerimiz var ve düşlerimiz var…
Gözlerim yaşlı, gönlümde hüzünden derya,
Aç artık kapılarını bize Ayasofya!
Yeni Ümit, Ekim-Aralık 1990, Sayı 10
Aydınlarımızın Gaflet Yılları
Yıllar var ki, milletimizin kaderiyle alâkalı, ileriye dönük ciddî hiç bir
plânımız olmadı. Bu bulanık zaman dilimi içinde, hayırları hep nevzuhûr
tecellîleriyle tanıdık; şerleri de, gelip millete tosladığında veya çarpıp onu
yere serdiğinde.. yani bıçak kemiğe dayandığında. Dünyâda olup-biten hâdiseleri,
anlayıp değerlendirmek bir yana, bunlar arasında doğrudan doğruya bizi alâkadar
edenleri dahi sezip-kavrayamadık. Sezip-kavramak şöyle dursun, elli defa, hasım
bir dünyanın kin, nefret ve zulüm paletleri altında preslendikten sonra bile,
çoğumuz itibâriyle bir “Lâ havle” çekip, etrafa bakmadan yolumuza devam ettik..
Bari devam ettiğimiz bir yol olsaydı..!
Zaman zaman bağırıp çağırdığımız, yer yer hamaset destanları kestiğimiz de
olmuştur ama, hep çâresizlik içinde iki büklüm olduğumuz ve hasımlarımız
tarafından nakavt edildiğimiz meş’ûm ve karanlık anlar da.. hiç olmazsa bu
uğursuz dakikalarda olsun galeyanlarımız bir ses getirebilseydi! Ne gezer..!
Toplanıp bir araya geldik.. görkemli mitingler tertip ettik.. tumturaklı laflar
ve hamasî destanlarla gönülleri hoplattık. Ama her şey, havâî fişekler gibi
başımızın üstünde birer şerâre meydana getirdi, sonra da kaybolup gitti.
Yığınlar bunun bir şey olduğunu ve bir işe yaradığını zannededursun; bizler,
dünyânın çeşitli yerlerinde zulüm gören, kinle gerilen, nefretle yutkunan dindaş
ve soydaşlarımız için sadece şehrâyinler tertip ettik, böylece de hem kendimizi
hem de onları aldattık.
Biz kendi kendimize oyalana duralım, elin oğlu gürültüsüz tedrîcî ve sistemli
bir surette kitlelerin rûhuna giriyor.. onları istediği gibi şekillendiriyor..
istediği kalıba sokuyor ve câhiliyle-okumuşuyla, şuursuz yığınları istediği
zaman sokağa döke-biliyor.. istediğine küfrettiriyor ve istediğini başlara tâç
yapıyor.. istediğinde şânlı geçmişimize sövüyor ve sövdürüyor.. istediğinde
soyumuzu tahkîr ettiriyor ve millet ruhuna küfürler yağdırıyor.. istediği zaman
bizleri çinlere-maçinlere kadar kendi mâcerâlarının arkasından koşturuyor ve
istediği zaman beğenmediği iktidarları alaşağı etmek için sun’î bunalımlar
meydana getiriyor; kitleleri birbiriyle vuruşturuyor ve arkasından da bir gece
baskınıyla; cumhuriyet ve demokrasi adına yeni bir diktatörlüğü milletin başına
musallat ediyor…
Evet, bizim safdil oluşumuz ve âlemin de hokkabazlığı; millet; yıllar ve yıllar,
bir türlü sonu gelmeyen bu tarihî tekerrürler turnikesinde döndü-durdu.
Zirvedekiler, milleti sevk ve idare adına, şahsiyetli ve millî ruh kaynaklı bir
politika belirleyecekleri güne kadar da bizim, sâir fi’n-nevm “uyur-gezer”
kalmamız, düşmanlarımızın da sinsi oyunları, gizli işgalleri ve İslâm ülkelerini
içten içe fethetmeleri devam edeceğe benzer. Bugün yeryüzünün büyük bir
bölümünde söz mütegalliblerde bitiyor.. gücü temsil edenler zayıfa hakk-ı hayat
tanımıyor.. her yerede zorbalık ve kabadayılık alkışlanıyor; her insanı insan
kabul edip onun hukukuna saygılı olmak ise, aptallık ve sünepelik sayılıyor.
Süpergüç ve devletlerin politikaları, hemen her zaman, zayıf ve güçsüzleri
istismar etme “sömürme” istikâ-metinde işliyor. Kılıfını bulduktan sonra,
çalıp-çırpma, yeyip-yutma, hatta can çekişenlerin sırtında hakk-ı temettu’ arama
akıllılık sayılıyor.. buna karşılık haram-helâl düşüncesi, hak-hukuka riâyet
gayreti ve insânî değerlere saygılı kalma azim ve niyeti aptallık kabûl
ediliyor.
Bu alabildiğine kör, sağır ve kalpsizce gidişe “dur!” diyebilmek için,
bugünü-yarını aynı anda görecek kadar basîretli; çevresinde olup-biten şeyleri
sezip anlayabilecek, anlayıp değerlendirebilecek kadar firâsetli; oyun ve
entrikalara tenezzül etmeyecek kadar mü’min, oyun ve entrikalara gelmeyecek
kadar firâsetli ve düşmanlarının fikrî, hissî, ahlâkî hulûl yollarını
sezebilecek kadar da şuurlu insanlara ihtiyaç var. Beş-başı ma’mûr bu engin
ruhlar yetiştirilerek, bu fıtrî ihtiyaç giderilmezse, zâlim, zulmüyle başını
alıp-gidecek.. mazlûm ve mağdur da yaşama adına zillet çekecek ve kendini hor ve
hakir görenlerin vesâyâsı altına girip onların gölgesi gibi yaşayacak;
dolayısıyla da hiç bir zaman belini doğrultamayacak ve sürüm sürüm olacaktır.
Sürüm sürüm olacaktır; çünkü, yaşama hakkı kendi elinde değil.. sürüm sürüm
olacaktır; çünkü, şahsiyetsizdir, kimliksizdir, geçmişinden ve kendi kültüründen
kopuktur.
Bunun içindir ki, nesillerin eğitim ve öğretim meseleleri plânlanırken, en az,
çağın ilim, irfan ve teknolojisi kadar İslâmî ahlâk ve değerlere, millî kültür
ve millî terbiyeye de yer verilmelidir ki, gençler, manevî ve rûhî bunalımlara
itilmemiş, dolayısıyla da bir kısım arayışlara mecbur edilmemiş olsunlar.
Evet, yakın geçmişimiz itibariyle, yeni nesillere sağlam bir millî terbiye ve
İslâmî ahlâk verilmediğinden.. çoğunluğu itibariyle yetişen gençler, serseriliğe
açık ve kendi dünyâsına yabancı, hatta düşman yetişmektedir. Günümüzde, Avrupa
ve Amerika’da birkaç ay kalabilme fırsatını elde etmiş ve şöyle-böyle bir
yabancı dili hecelemeye başlamış pek çok insan var ki, yapacak başka bir şey
kalmamış gibi kendi insanını tezyîf etmekte ve milletini hakîr görmektedir.
Bunlardan nicelerini görüp dinlemişizdir.. gidip, dönmüş ve milletlerini tezyîf
etmeye başlamışlardır:
“Âh ne kadar geri bir milletmişiz(!) meğer hayat batıdaymış.. bizim ülkenin
insanları âdetâ canlı cenazeler.. bu mütereddî yığınların, yaşadıkları çağı
yakalamaları mümkün değil… Hele Müslümanlık, o bütün bütün çağ dışı.. biz, bu
kılık ve kıyafetle varılabilecek yerlerin en yakınına dahi varamayız! Dünyâ
başını almış göklerde dolaşıyor, bizler bu sıkma başlarla hâlâ yerde yürürken de
tökezliyoruz. Milletin, yükselip çağıyla hesaplaşması düşünülüyorsa, bu
batılılaşmadan geçer…” vesaire vesaire…
Evet, işte bu düşünceler, merhametsiz yılların ve karanlık günlerin
yabancılaştırdığı derbeder nesillerin düşünceleri ve bir dönemde heder olup
gitmiş yığınların hezeyanları! Bu zihniyetteki kimselerin insanımızın kaderine
hâkim olması, gelecek nesillerin târih ve milliyet düşüncesini zayıflatmakta;
onları yüksek mefkûrelerden uzaklaştırmakta ve düşünce hayatımıza zift gibi
bedbinlikler püskürtmektedir. Açıkçası, düşmanlarımız, rûh, düşünce ve ahlâk
dünyâmızı, içimize saldıkları ajanlarla tahrîp etmekte ve bizleri, âdetâ,
dünyâya hâkim güçlerin kuklaları haline getirmektedir.
Evet, bugünkü şatafat ve debdebesi itibâriyle, dünyâya hükmeden güçlerin bir
kısım üstün yanları var; ama bu insanlık adına her şey demek değildir. Ve hele
Avrupalı ve Amerikalı olmamak da hiç mi hiç ayıp değildir; ayıp olmak şöyle
dursun, şanlı geçmişimizi bilen ve onu rûhunda duyan birisi için, böyle bir
intisap hakarettir. Bir insanın, kendi millet ve geçmişini reddetmesi veya
hafife alması bir aşağılık duygusu, bu densiz şeyi yaparken can alıcı
düşmanlarımızı göklere çıkarması da bir soysuzluktur. Böyleleridir ki, yıllarca,
mübârek milletimizi ye’se, bedbinliğe, karamsarlığa sürükleyip durdu ve bugünkü
kahrolası yabancılaşmayı başımıza musallat ettiler.
Zaten, çoktan beri millî bir gâyemiz, millî bir hedefimiz ve millî bir terbiye
sistemimizin olmayışı; buna karşılık da, yahûdinin yanında Hıristiyan,
Hıristiyanın yanında ateistin, mektepten matbuâta, matbuattan da radyoya kadar
günümüzde buna, sinema, televizyon ve video da eklendi – çok geniş bir sahada
iğfâl ve ifsad kampanyaları, yığınları sersemleştirmiş, kararsızlaştırmış ve
yüzüp-gezenler haline getirmiştir. Buna, günümüzde, bir kısım yeni mefsedet
unsurları da ilâve edilince her şey bütün bütün allak-bullak oldu. Eskiden,
nesillerin ilericileştirilmesini ve batılılaştırılmasını bir kısım Katolik ve
Protestan mektepleri yüklenmişti ve onlar yapıyordu. O gün için, bu mekteplerin,
açıktan açığa gençlerimizi Hıristiyanlaştırdığı söylenemez. Ama, bu mekteplere
girip-çıkan-ların, Müslümanlığı ve Müslümanları hafife aldıklarını da inkâr
etmek kâbil değildir. Müslümanlığı ve Müslümanları hafife almadan da öte, bu
mekteplerde değişik bir dünyâya uyanan gençlerin pek çoğu, Müslümanlığından
utanıyor, Türklüğünü saklıyor; bir batılı ve bir firenk gibi görünmeye
çalışıyordu. Daha sonra da, büyük çoğunluğu itibâriyle bu nesil,
kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her
biri bir vâdiye sürüklenip gitti. Aslında bu mektepler, tâ kurulduğu günden
itibâren, bu milletin başına musallat olmuş birer belâ idi ama bizler bunu, yeni
yeni anlamaya başladık.
Batı bu mektepleri, kendi hesabına, ülke ve insanımızı fethetmenin öncü
kuvvetleri sayar. Bizim ise, buna karşılık şimdiye kadar, ne bir müdâfaa
gücümüz, ne bir sığınağımız ne de arka çıkanımız olmadı. Oysa ki, bu devâsâ iş,
ordular isterdi.. cephane isterdi, strateji isterdi ki yapılabilsin. Ama,
bunların hiç biri olmadı.. hem de olacakken olmadı. Mekteplerimizde, düşünce
dünyâmıza göre, güzel bir müfredat proğramı, sağlam bir terbiye sistemi,
inançlı, fedâkâr, malûmatlı ve hamiyyetli bir muallimler ordusu.. evet bütün
bunlar; öyle hârika bir kuvvettir ki, bu mübârek kuvveti elinde bulunduran bir
millet, değil sadece Avrupa ve Amerika ile hesaplaşması mevsimi gelince bütün
dünyâyı bile dize getirebilir ve dünyâ muvâzenesindeki eski yerini istirdât
edebilir. “İstirdât edebilir” diyorum. Çünkü asırlar ve asırlar boyu bu şerefli
vazife, hep onun uhdesinde kalmıştı.
Biz, kendimizi ve çağlar boyu millî varlığımıza esas teşkil eden dinamikleri
bilmiyoruz ve bilmek istemiyoruz.. belki de, bunları ve gerçek rûhumuzu ihsastan
çekiniyoruz. Çekiniyor ve bir firenk karşısında ezim ezim eziliyoruz.
İspanyalılar, orta ve cenûbî Amerika’ya girdikleri zaman, bir kısım yerliler
onları, güneşin zürriyetinden gelmiş mukaddes varlıklar diye alkışlıyorlardı.
Bugün, batı bizim his ve düşünce dünyâmızı, mantık ve muhakememizi, haysiyet ve
onurumuzu öyle kırmış ve öyle felç etmiş ki, artık her firengi kendimizden
mutlaka büyük görüyor ve onları, güneşin çocuklarıymış gibi ihtiramla
selâmlıyoruz. İnsana olan ihtiram, insânî duyguları harekete getirir;
canavarlara karşı muhabbet ise onların iştihalarını açar. Herkesi kuzu zannedip,
kuzu olmaya kalkışmak sadece çakalları ve kurtları sevindirir. Biz, Balkan
fitnesinde ve Cihan harbinde çakallığın ve kurtluğun en utandırıcılarını gördük.
Overof’un bombaları gönülleri delip geçerken, İstanbul ve İzmir sokaklarında Rum
çocukları, başlarında Yunan bayrakları, şapkalarının üstünde Overof’un ismi ve
panhelenizm türküleriyle ortalığı velveleye veriyorlardı. Onlar veya başkaları
-Allah ülkeyi ve milleti korusun!- aynı imkânları elde ettiklerinde, aynı
şeyleri yapacaklarında tereddüt edilmemelidir.
Yıllarca biz, hep başkaları hakkında hüsn-i zan kesip biçtik -keşke o kadar da
kendi içimizdeki dindarlara karşı insaflı olabilseydik- ve onların kusurlarını
hiç mi hiç görmedik veya görmek istemedik. Küstahça hallerini mutlaka yumuşatma
yollarını araştırdık. Hatta ülkemize tecâvüz edenlerin murdar naaşları başında
durduk, onlara ta’zîmât ve tekrîmâtta bulunduk. Bu kadar küstahlığı
görmemezlikten gelmek ancak ölülerin katlanabileceği bir zillettir.
“Estağfirullah” Rabbi’sine ulaşmış kimseleri, tezyîf edip haklarını çiğneyemem!
İhtimâl, mücâhidâne düşüncelerle içine girmiş bir rûha konaklık yapan herhangi
bir mezarın başında böyle bir terbiyesizlik irtikâb edilseydi, o mübârek ölü,
huzurlu hayatına bir dakika ara vererek, bu terbiyesizliği irtikâb eden küstahı
çarpacaktı…
Keşke, bu kadar olsun, rûhlarımızda hamiyyet ve gayret bulunabilseydi! Ve keşke,
herkesi bağrımıza basarken, bağrımıza bastıklarımızdan bir kısmının, bizi
ısıracaklarını da hesaba katabilseydik..!
Sızıntı, Aralık 1990, Cilt 12, Sayı 143
Aydınlık Yarınlara
Asırlar var ki, mazlumlardan daha mazlum, mağdurlardan daha mağdur şu bizim
dünyâmızın insanı, değişik buuttaki baskılarla gerildikçe gerildi; maruz kaldığı
zulümlerle her gün biraz daha sertleşti ve ardı arkası kesilmeyen gadrlerle
artık kendi olarak düşünmeye başladı. Bugün Cebel-i Tarık’tan, Himalayalara,
Kazan’dan Afrika’nın içlerine, oradan da Balkanlara kadar çok geniş bir sahada
“tegallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler” türlü belâlar, türlü
felâketlerle inleyen yığın yığın insan vardır. Ve asırlardan beri devam edegelen
bu inlemeler bugün yerlerini öfkeye, nefrete hatta patlamalara terketmeye
başlamıştır. Şimdi şu binbir felaketin uyardığı bu ülke insanı şayet
maddî-mânevî mevcudiyetini koruyup, elindeki bütün dinamikleri kullanarak
dirilişini tamamlayabilirse kendisini ispatlamış olacak ve hasımlarının entrika
ve şirretliklerine takılıp kalmayacaktır.
Zuhur eden emarelerin aydınlığında diyebiliriz ki; önümüzdeki günler; üst üste
alacağı şoklarla zalim dünyânın idbarını, bizim dünyâmızın da ikbalini
hızlandıracaktır. Zirâ bu dünyâ, artık uyur-gezerlerin, eşyâ ve hâdiselere
sırtını dönerek “Ya Mahşer!” deyip kendini uykuya salanların, kâinat kitabının
sırlarına kapalı yaşayanların ve sürekli hasımlarının oyunlarına gelenlerin
dünyâsı değil; bu dünyâ hakikata uyanmışların, varlığı didik didik edip onun
esrarına yelken açanların, ilimlere açık yaşayanların ve her bakımdan asrıyla
hesaplaşmaya hazırlananların dünyâsıdır.
Tarih boyunca bu iklim insanı, zulümle, haksızlıkla, şirkle yaka-paça olmuş,
devamlı hak ve adaleti temsile çalışmıştır. Gelecekte de aynı ölçülere sadık
kalarak bu târihî misyonu yerine getireceğinde şüphe yoktur. Karşı tarafın bu
mevzûda göstereceği şiddet, hiddet, kin ve nefret ise hâlâ onlardan bir şeyler
bekleyen bu cephenin gafillerini uyarmak ve emanet devir-teslimini
hızlandırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Bizler, öteden beri, içimizdeki azınlıklara adaletle davrandık. Onların
haklarını görüp gözettik. Eşit muamelede bulunduk. Ve kendi vatandaşlarımız gibi
hür ve her türlü kayıttan âzâde yaşamalarını temin ettik. Târih, bütün bunlara
en sadık şahittir. Onlar ise içlerindeki soydaşlarımızı, dindaşlarımızı daima
ezdi, daima esir muamelesi yaptı, daima hicret ettirme yollarını araştırdı,
hatta, dinlerini, dillerini, yurt ve yuvalarını terk etmeye zorladılar. Bu durum
ise, gelecekte, hem Allah’ın rahmet ve adaleti, hem de mütereddit ve
mütehayyirlerin tercihleri adına bizim dünyâmız için avantaj demektir.
Beşer var olduğu günden bu yana, değişik bir kısım ilâhî prensipler vardır ve
öyle inanıyoruz ki, bu prensiplere göre çok yakın bir gelecekte bütün zalimler
cezalarını görecek ve bütün mazlum, mağdur ve mahkumlar da yeni bir dünyâya
uyanacak ve ebedî mutluluğa ereceklerdir.
Evet, zulüm üzere hayatlarını sürdüren Babil’deki Nemrudlar, Mısır’daki
Firavunlar, Roma’daki Neronlar ve Asya’daki Moğollar günü gelince târumâr
oldukları gibi, bugün, dünyâ-nın dörtbir yanında inançlı insanlara zulüm eden
modern Firavunlar da mevsimi gelince yerle bir olacaklardır. Aslında daha
şimdiden, pek çoğu çekilip gitmekte, arkada kalanlar da bozgunun hızını kesme
hesabıyla meşgul olmaya başladılar bile.
Allah’ın oldurduklarını kimse önleyemez; O’nun soldurduklarını da kimse canlı
tutamaz. O bir şey murâd buyurunca, bir lahzada sebeplerini yaratır ve onu
vareder. O, birilerinin yoluna su serpince yollar dümdüz olur gider.
Bugün bizim dünyâmız, arzu edildiği seviyede ileri ve müterakki olmasa bile geri
de değildir. Hele, hasımlarımızın su yüzüne çıkan düşmanlıkları, dolayısıyla da
baskı ve zulümleri, bizleri daha da uyaracak ve toparlanıp her hususta çağı
yakalamamızı hızlandıracaktır.
İnsanımız uzun seneler kendisini ayakta tutan dinamiklerden habersiz yaşadı. O
İslâm’ın gücünü kavrayamadı, Kurân’ın sırlarını sezemedi ve O’nun ruhundaki
cevherleri değerlendiremedi. Ama, bugün onun, kendi dünyâsına dönüşü çok farklı
olacaktır. O bu dönüşüyle Kur’ân’ı semâdan yeni inmiş gibi tanıyacak, İslâm’la
ilk tanışıyor gibi, onu alabildiğine sıcak bulacak ve önceki nesiller gibi
ülfetlerin hâsıl ettiği sathîliklere takılıp kalmayacaktır.
Bu itibarla denebilir ki, hem Müslümanlar hem de insaf dünyâsı için gelecek
yıllar, Kur’ân yılları olacaktır. Aslında sağımızda solumuzda, delinen ve
çatlayan dünyâların yırtıklarından dışarıya sızan hırıltılar da bunları ifâde
etmektedir.
“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.”
Yeni Ümit, Temmuz-Eylül 1989, Cilt 1, Sayı 5
Bahara Uyananlar
Başını kaldır çevrene bak ve dünü-bugünü birarada görmeye çalış! Herşeyin
muntazam bir tempoyla değişip gelişmekte olduğunu; dün minik bir tomurcuk, kuru
bir tohumcuktan ibaret olan filizlerin, dânelerin boy atıp başak bağladıklarını,
ayağa kalkıp çiçekler açtıklarını görecek ve hayretten hayrete gireceksin…
Evet, tıpkı baharda, otların, ağaçların, hatta bütün canlıların urbalarını giyip
formalarını takması ve her biri kendine has renk, şekil, keyfiyet ve edâ ile
gözlerimizi kamaştırıp gönüllerimizi coşturması, başlarımızı döndürüp
bakışlarımızı bulandırması misillü; dünyânın dörtbir yanında, değişik renk,
değişik şekil ve değişik şîvede, fakat hepsi de o tek ve biricik gerçek
etrafında olagelen en mevzun değişmeler, en dengeli gelişmeler birbirini takip
etmekte ve adetâ Kudret-i Sonsuz, bütün handikaplara rağmen, içiçe baharlar gibi
peşipeşine hârikalar ve mucizeler sergilemekte.
Evet, her biri birer cansız kaya parçasına dönmüş dağlara-tepelere,
dağlarda-tepelerde kütükleşen ağaçlara, ağaçlar arasında kalakalmış cansız
cenazelere, evlek evlek sular yürümekte.. yıllar yılı ayaklarımızın altında ölü
gibi yatan toprak hayat olup fışkırmakta.. hava, su, yeşil yapraklara, renk renk
çiçeklere ve tatlı meyvelere doğru sessiz sessiz akıp gitmekte…
Artık, bugünün dün; yarının da bugün olmayacağını daha iyi seziyor ve daha iyi
anlıyoruz. Bugün ufukta bize göz kırpan güneş, dünkü o solgun yüzlü güneş değil.
Yarının pırıl pırıl güneşleri de bugünün küsuftan sıyrılmaya çalışan güneşleri
gibi olmayacaktır.
Bak daha şimdiden, her tarafta renkler, desenler ve şekiller; renkler, desenler
ve şekiller üzerinde billûrlaşan duygular, düşünceler, anlayışlar her gün daha
da netleşiyor berraklaşıyor ve çizgi çizgi özüne doğru kayıyor!
Aslında bu umumî değişme ve gelişmeyi, kendimizde görüp göstermemiz de
mümkündür. Rica ederim, bugünkü nesillerin dünkü nesiller olduğunu iddia
edebilir miyiz? Sen dünkü “sen”, beriki de dünkü “o” mudur? Demek ki yarınki sen
“sen”, o da “o” olarak kalmayacaktır.
Öyle ise bugünden irâdenle diril ve bir çağlayan gibi özüne doğru akmaya çalış!
Zaten, etrafındaki bu canlılık ve dirilmelere adapte olamaz, duygu ve
düşüncelerinle bu gürül gürül akıntıya kendini salamazsan olduğun yerde
kalakalıp, kuruman kaçınılmaz olacaktır.
Bu canlılık, bu gelişme, bu kaynaşma ne muhteşem, ne göz kamaştırıcı! Bu pırıl
pırıl baharın alkışçıları; temsilcileri ne mübârek ve ümitlerin bittiği aynı
noktada çölleri cennetlere çevirerek irâdelerimize fer kazandıran kudret ne
muazzam ve mübeccel..!
Yeni Ümit, Ocak 1989, Cilt 1, Sayı 3
Beklenen Gençlik (1)
Yıllar var ki, gözlerimiz yollarda ve geleceğin hülyâlı mâvilikleri içinde
varlığı en temiz ruhlardan daha temiz, düşüncesi çağın bütün problemlerini
çözecek kadar güçlü, sînesi meleklerin gönülleri kadar yumuşak ve iradesi
cehennemler karşısında dahi “pes” etmeyecek kadar sağlam, ideal bir nesil
bekleyip durduk. Hakk’ın inayetinin temsilcisi, böyle bir neslin geleceğine dair
ümidimiz olmasaydı, upuzun bir boşluk döneminde ye’se kapılmadan, çözülüp
dağılmadan varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildi. Nebilerin vadinde, velilerin
sırlı ifadelerinde onunla tanıştıktan sonra, her gece düşlerimizde onunla
selâmlaştık, her gün hülyâlarımızda onunla coştuk ve geldik bu günlere ulaştık.
Çehrelerinin akı, kurtuluş günümüzün sabahı bu ay yüzlüler, hayallerimize
girecekleri âna kadar gündüzün geceden farkı yoktu; bizler de bu karanlık âlemin
uyur-gezer hayaletleriydik. Şafaklarımız onların emareleriyle tüllenince, daha
çok bir mezarı andıran bu düşkünler diyarı da güllerle, çiçeklerle kızarmaya
başladı. Eğer bir muhalif rüzgâr esmezse, onların ağızlarının suyuyla bir gül
bahçesine dönen yamaçlarımız, gelecekte bütün insanlık için, ruhun, manânın
tütüp durduğu, dolayısıyla da huzûr ve itmi’nanın soluklandığı, ötelere açık
tenezzüh yerleri haline gelecektir.
Geleceğin dünyâsı onlarla o kadar aydınlıktır ki, o aydınlık çağa göre ay, ancak
bir zerre, güneş, o devrin kutlularının geçtikleri yerlere ışık saçan bir
kandil, varlık bu iklîmde, okunaklı bir kitap ve muhteşem bir meşher, dörtbir
yanda duyulan nağmeler de peygamber kardeşliğine namzet bu kudsîlerin dokunaklı
sesleridir.
Onların yaşadığı zaman diliminde söz pazarları bulaşıklardan temizlenir;
azgınların ağızlarına gem vurulur, bütün başıboşların ipleri çekilir.. söz, söz
sultanlarıyla buluşur, tanışır ve âlem onların soluklarıyla dolar-taşar.
Evet, onlar, bir kere İsrafil gibi sûra üfleyince, birkaç asırdan beri
kendilerini ölüm uykusuna salmış ne kadar uyur-gezer varsa birdenbire
dirilecek.. o güne kadar rüyâlarla teselli olan bütün bahtsızlar uyanacak;
şurada-burada hırıltılarla dolaşıp duran ve şeytanın ümitsizlik bestelerini
seslendirenlerin de sesleri kesilecektir.
Onlar, bütün peygamberlerin mutlak vârisi, insanlığın iftihar tablosu Nebiler
Sultanı’nın da en has mirasçıları olduklarından, bir manâda, tıpkı o ufuk insan
gibi, Âdem Nebi’den sadakat ve vefâ, Nuh peygamberden azim ve kararlılık, Hz.
İbrahim’den hilm-u silm ve teslimiyet, Musa (as)’dan mücâdele ve fütüvvet, Hz.
İsa-Mesih’ten mülayemet ve müsamaha tevarüs etmişlerdir.
Dünden bugüne bu vasıflardan sadece birkaçıyla bile çok ölü gönüller dirilmiş ve
çok ümranlar kurulmuştur. Bunların bütününün bir anda ve bir kadroda bulunması,
vesilelik açısından yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” için öyle müthiş bir kuvvet
kaynağıdır ki, bu kaynağı temsil edenler, bugün olmasa da yarın, zirveleri tutup
insanlığın kaderine hükmedebilirler.. elverir ki, Cenâb-ı Hakk’la, aralarındaki
mîsâkı bozup çeşit çeşit inhiraflara düşmesinler…
Evet, bugün insanlık yeni bir kurtuluş bekliyor. Öyle anlaşılıyor ki, dünyâ
çapındaki bu büyük işi gerçekleştirecek yegâne güç de çağımızda, Hakk rahmetinin
temsilcileri sayılan peygamber vasıflarıyla serfirâz bu altın nesil olacaktır ve
ilklerinkine yakın bu şeref berâtının sonu da bunların ünvanlarıyla
mühürlenecektir.
Yer yuvarlağı onların çevkanlarının ucunda, yaratılış gâyesine uygun çizgiyi
bulacak ve felek onların destanlarını mırıldanıp duracaktır. Bunlar sayesinde
yeryüzü, son bir kere daha bilgisizlik ve görgüsüzlükten arındırılacak; küfür ve
dalâlet, cehâlet ve hayâsızlık Kaf dağının arkasına atılacak ve öteden beri,
sâlim düşüncenin değişmez, tükenmez kaynağı ve Kudret-i Sonsuz’un en son mesajı
Kur’ân, bütün ışık tayflarını sanat ve ilimlerin önüne sererek, sanatkâr ve ilim
aşıklarına onların mübarek gayretleri içinde iman ve ma’rifet zevklerinin en
erişilmezlerini duyuracaktır.
Yaşlı dünyâ ve kaddi bükülmüş insanlık onlar sayesinde, ruhu kendine has
çizgileriyle, düşünceyi ötelere ait derinlikleriyle, iradeyi o baş döndürücü çap
ve çalımıyla, son bir kere daha görüp tanıyacak, müşâhede edip anlayacaktır.
Ey, henüz ufukta küçük bir belirti iken, gönüllerimize ışık ve ümit salıp,
dillerimizin bağını çözen mukaddes nesil ve ey mübârek solukları, asırlardan
beri ciğeri yanmış sevdalıların merhem ve tiryaki nurlu gençlik! Kalk, seninle
temsil edilen manâdan gözlerimize ışıklar çal ve yalancıların mumlarını söndür!
Kalk, hasretle yolunu bekleyenlerin, hicranla inleyenlerin âhlarını dindir! Kalk
ve arslanlar gibi öyle bir kükre ki, çakallar bir daha görünmemek üzere inlerine
girip saklansınlar ve yedi cihan senin velvelenle dolup taşsın! Kalk, Yaratan
aşkına, gençliğinin hakkını ver ve karakuralara kendini ispat et! İspat et ve aç
herkese sîneni açabildiğin kadar; kalmasın kinin, nefretin bozguna uğramadığı
bir tek yer! Öyle insanca davran ki, yılanlar, çıyanlar bile utanıp deliklerine
girsinler! Kalk, önümüzü kesen ve istikbal adına endişelerimizi sarsan, ne kadar
karanlık düşünce, sis ve duman varsa, hepsini elinin tersiyle bir tarafa it ve
bize, aşk, ümit ve mürüvvet neşideleri söyle! Söyle ki, artık kabuslu rüyâlardan
ve baykuşca çığlıklardan usandık!
Sızıntı, Nisan 1990, Cilt 12, Sayı 135
Beklenen Gençlik (2)
Bugün, aşk, pek çoğumuzun sînesinde pas tuttu; mürüvvet avuçlarımızın içinde,
göz göre göre gül yaprakları gibi kurudu ve savruldu.. ümit, kolu-kanadı kırık,
şurada-burada sürüm sürüm.. himmet ve cesâretlerimiz ise, şiddetli fırtınalar
şöyle dursun, en küçük esintiler karşısında dahi savrulup gidecek kadar zayıf…
Böyle bir zemin ve atmosferde, varlığımızı muhafaza ve devam ettirmek için, öyle
sarsılmaz irâde ve yüksek himmetlere ihtiyacımız var ki, dünyâ; gülle, bomba
olsa başında patlasa, her şeyi altüst olup bütün düzeni bozulsa; orduları
kırılıp etrafı dağılsa, bulutlar başına ölüm yağdırıp yerden kaynaklar ölüm
fışkırtsa, yollar bütünüyle gidip sarpa sarsa, köprüler yıkılıp her yanı su
alsa, hiçbir şey olmamış gibi atını mahmuzlayıp “ileri!” diyebilsin ve ölümün
kol gezdiği yerlerde, kanıyla, teriyle güller bitirsin.. Süleyman peygamber
gibi, rüzgârlara binip kurak ve çorak yerlere yağmur olup yağsın; ölü gönülleri
irem bağları gibi donatsın.. zâlimlerin “hayy-hû” yunu kessin, mazlumların
imdâdına yetişsin.. taşa-toprağa altın olma yolunu gösterip, kömürden elmas,
zehirden panzehir çıkarsın.. akrebin kuyruğunu kırıp kendi ağzına soksun ve
yılanın dişinin dibine şeker-şerbet akıtsın…
Evet, öyle sihirli oyunlar göstersin ki, bir kaç asırdan beri bütün insanlığı,
hususiyle de bizim insanımızı çeşitli göz-bağcılıklarla tesir altına alan
bilumum büyücülerin oyunları bozulsun.. şeytanla hemhâl olanların meclislerine
ateş düşşün.. fitne bayraktarlığı yapanların ödleri kopsun.. kinin, nefretin
ocağı sönsün ve yıllardan beri bıkmadan, usanmadan din düşmanlığı yapanlar da
nedâmetle iki büklüm olsun ve kıvransın..!
Bu irâde ve himmet insanlarının gelişi, bizim milletimiz için olduğu gibi, bir
manâda topyekün insanlığın kurtuluşunu da beraberinde getirecektir. Bugün bütün
insanlık, sefil, derbeder ve perişandır; dünyâ çapında hemen her şey elden ayağa
düşmüştür: Söz sofrası şuursuz sarhoşların elinde.. düşünce, yedi dünyâya karşı
dilencilik yapanların sermayesi.. ilim, her şeyi maddede arayanların oyuncağı..
bilim ürünleri, küfür hesâbına istismar vâsıtası… Her ağızdan yükselen ayrı ayrı
ses, her kafadan çıkan farklı farklı düşünce, görgü, bilgi ve töre mahrumu
yığınları bütün bütün şaşkına çevirdi ve huzursuzluk unsurları haline getirdi.
Şimdi, bütün bu menfî durumların yanında ve ışığın, rehberin de güven vermediği
gece kadar karanlık bir dönemde, kitlelerin inandırılıp uyarılması için,
kederini sözlerine karıştıracak, hasret ve hicranlarını göz yaşları haline
getirip kurak ve çorak yerlerin bağrına salacak.. her yere uğrayıp herkesi
ziyaret edecek; uğrayıp ziyaret ettiği yerlere, gönül nağmelerinden mesihî
soluklar gibi diriltici besteler duyuracak öyle söz, hâl ve gönül erleri ister
ki, bu güne kadar tekrar bertekrar aldatılmış ve artık kimseye güveni kalmamış
kalabalıklar, bu yeni ses ve söze inansın, uyansın ve o sözün yankıları içinde
sonsuzluk arayışına geçsin; geçsin de, Cebrâil kanadı takmış gibi, bir solukta
“mevkib-i arş” olup gökler ötesi âlemlere ulaşsın…
Yıllar var ki, kalabalıklar, bu seviyede, onun derd ü ızdırâbından anlayacak ve
elemlerini ruhunda duyup yaşayacak samimileri bekleyip durdu. Uğradığı her yerde
onları aradı.. karşılaştığı herkese onları sordu; aradıkları hakkında tam bir
bilgiye sahib olmasa bile, bunların, gönlündeki gamlara gam çekmeye namzed
gönüllüler olabileceğini vicdânında duydu ve onların hülyâlarıyla teselli oldu.
Ey, yıllar yılı gamı pinhân edip, gam zebûnu yaşayanlar! Bakın, artık önünüzde
karanlıklar birer birer yırtılıyor ve yırtılan karanlıkların ötesinden bir başka
nağmeler geliyor. Sabahın erken saatlerinde, bizlere soluklarını böyle
duyuranlar, önümüz-deki günlerde seslerini tâ yıldızlara kadar
yükselteceklerdir. Duyduğunuz ses, gördüğünüz ışık yalancı şafaklara âit olsa
bile sevinin; çünkü, bütün yalanlar gibi, yalancı şafağın ömrü de kısadır, çabuk
geçer.. önünüzde sizi, hakiki dosta kavuşturacak gerçek bir sabah var..! Gayrı,
ses, renk, ışık sizi dostça selâmlayıp, dostça ses verince, gama, tasaya ne
gerek var..!
Dilleriniz, geleceğin neşideleriyle coşsun.. gönülleriniz hâtiflerin sesleriyle
dolsun.. göz pınarlarınızdan sevinç yaşları dökülsün ve sağda-solda hâlâ tütüp
duran, iblisin sisli-dumanlı ateşlerini söndürsün! Öyle zannediyorum ki, artık,
asırlık hasretleriniz sona erdi. Ve şimdi, sizler, ruh âlemine açılan bir sırlı
kapının önünde bulunuyorsunuz. Gayrı, çevkana dönmüş gibi olan boynunuz mahviyet
ve tevâzu içinde bir halka gibi olmalı; olmalı ki, acz u fakr Hızır gibi
imdadınıza koşsun.. aşk u şevk size kanat olsun.. sonsuza yelken açan gemiler
gibi, bulunduğunuz sâhilden ayrılırken her menzilde ona enîs olup onun
güzelliklerini seyredesiniz…
Bu ledünnîliğinizle, gelecek zamanın kapısında, sizi selâmlayan melekler..
“Ebedî kalmak üzere esenlikle girin ora-ya.” diyecekler; vicdanlarınız da bu
lütûf ve bu iltifata: “Hamd olsun o Allah’a ki, bizlere karşı vadini yerine
getirdi ve bizleri arza vâris kıldı.” sözleriyle mukâbele edecek ve şükranla iki
büklüm olacaklardır.
Sızıntı, Mayıs 1990, Cilt 12, Sayı 136
Bizim Köyümüz
Eskinin köylerini düşünürken hayallerimizi saran o derin sessizlik, o
düşündürücü sükûnet ve o büyüleyen fıtrîlik yok artık. Geçmişin, o dinlendiren,
düşündüren köylerinde, bugün, sessizlik ve sükûnetin yerini; radyo, televizyon,
pikap mırıltıları; otomobil, traktör, motopomp gürültüleri aldı, huzûr ve sükûn
delik deşik olup hudut dışı edildi.
Evet, bugün köylerimize kadar hemen her yerede, sessizlik ve sükûnet o kadar
azalmış, o kadar büzülmüş, o kadar ufalmış ve dar hudutlar içine
sıkıştırılmıştır ki; böyle devam ederse ihtimal, çok yakın bir gelecekte,
dinlenme ihtiyacını duyan kimseler, sessizlik arayışıyla birer birer ormanların
derinliklerine çekileceklerdir. Aslında, daha şimdiden, dev şehirlerimizden köy
ve kasabalarımıza kadar hemen her bucakta sessizlik ve sükûnet ‘ân-ı
seyyâle’siyle en çok aranan bir metâ haline gelmiştir. Şurada-burada ona
rastladığımızda yakalayıp gül gibi kokluyor, çekip içimize sindiriyor ve tıpkı
bir mûsikî gibi dinliyoruz.
Şimdilerde, uzak bir koy ve koruda duyup coştuğumuz bir dilim sessizlik, eski
köylerimizin hemen herzaman tabiî ve daimî iklimiydi. O zamanlar kana kana
tattığımız o sükûnet ve sessizliğe, bugünkü kadar muhtaç olmadığımız için,
ihtimâl ki, böyle bir açlığı ve susuzluğu hissetmiyorduk. O zamanlar biz
hissetmediğimiz gibi, günümüzün, manâsız, gâyesiz, hedefsiz ve fevkalâde
gürültülü hayatıyla bütünleşmiş insanlarının da, ruhun âsûde iklimi sayılan o
huzûr ve sükûnet dünyâsından haberleri yok zannediyorum!
Eski köylerimizle şehirlerimiz arasında öyle sıcak bir bağ, öyle tatlı bir denge
var idi ki, köylü şehire ve şehirliye imrenmez, şehirli de, köylüyü hakir
görmez, köyde oturmayı da ihmal etmezdi. O zamanlar küçük bir şehir sayılan köy;
şehirlinin tenezzühe çıktığı, kendini dinlediği, tabiatla sarmaşdolaş olduğu bir
ilâhî güzellikler meşheri; büyük bir köy gibi görünen şehir de, taşralı için,
vahşi ormanlar, engin denizler gibi biraz ürpertici; ama fevkalâde zevkli, biraz
yorucu fakat alabildiğine eğlendirici bir ‘Lunapark’ gibiydi. Bu iki dünyâ
birbirini tamamlayan farklı iklimleri, çarşı-pazarlarındaki farklı metâları
itibariyle, her mevsim birbirine taşınır durur ve zaman zaman her iki tarafta da
âdeta bir bayram, bir şehrâyin havası yaşanırdı.
Bilhassa eski köylerimizde, daima lezzetli bir sessizlik ve sükûnet hüküm
sürerdi: Sabahları güneşin ışımasıyla, en tatlı zevk dalgaları halinde gelip
gönüllerimize çarpan koyun-kuzu meleyişleri, böcek ve kuş çığlıkları, tabiatın o
içten ve derin mûsikîsine ses katar.. akşamları, gurup loşluğunun örtüleri
altında, varlığın büründüğü o esrarengiz hâl, âdeta insanı büyüler ve rüyâlara
salar.. geceler, hep bir sessizlik ve sükûnet şarkısı olarak tınlar ve alaca
karanlıkla beraber dörtbir yana yağan hülyâlar, evlerimizin içine kadar sızar,
her şeyi te’siri altına alır; az sonra da kandillerin titrek ışıkları altında
meydan, bütün bütün o tatlı hülyâlara kalırdı.
Her türlü gürültüye karşı âdeta tecrit edilmiş gibi olan bu iklimde, hemen
hiçbir yerden hiçbir ses sızmaz; hatta en küçük bir ‘çıt’ dahi duyulmazdı. Ne
sokaklardan akseden serseri kahkahaları, ne sarhoş nârâları, ne motor
gürültüleri, ne de sîren çığlıkları bu şirin gecelerin derin ve ezelî şiirini
hiçbir zaman bozmazdı. Ara-sıra, tabiatın içinde bulunduğumuzu hatırlatan bir
köpek havlaması, bir çakal uluması veya bir çoban türküsü bu sessizliği bozduğu
olurdu, ama; hemen yeniden gece, o efsânevî haline bürünür; bizler de bütün
şaşaasıyla ruhlarımızı saran geçmişin hülyâlarına dalar giderdik…
Bu derûnî hisler içinde, zaman zaman kendimizi, geçmişi yakalamak için, bir
muamma deryaya yelken açmış gibi hisseder ve süratle o tarafa doğru aktığımızı
sanırdık. Bazen, elimizde olmadan sürüklenip gittiğimiz bu garip yolculukta,
öyle bir noktaya varırdık ki; rûhumuz, âdeta bilmediği bir âlemden ürpertici
nağmeler duyar gibi olur ve kendinden geçerdi. Bazen de, mâzinin o pırıl pırıl
hülyâ âlemlerine dalar, gördüğümüz şeylerin sağını-solunu kurcalar, her şeyi
sorgular ve her şeyi anlamaya çalışırdık. Çok defa bu hayâlî seyâhat esnâsında,
sanki önceden hislerimize sızmış geçmişin, o tutuşturucu ve yakıcı alevleri,
kapısı açılıp hava ile teması sağlanan yangın mahalli gibi, birdenbire infilâk
eder, parlar; her şeyi siler, süpürür götürür ve sadece kendisi kalırdı.
En tatlı hülyâların petekleştiği bu mübârek evlerin, en mûtena bir köşesinde,
şânlı geçmişimizi bütün manâ ve muhtevasıyla temsil eden anneler-babalar,
dedeler-nineler bu umumî sessizliğe denk sükûtlarıyla hep birer vakâr ve mehâbet
âbidesi gibi görünür ve bizlere o kadar tesir ederlerdi ki; başkalarını bilmem,
ben onları, gökler ötesi âlemlerde edep ve erkân öğrendikten sonra, gelip
aramıza katılmış rûhânîler gibi hatta onlardan da öte görürdüm. Onlar, daima
içimizden uhrevi âlemleri hatırlatan birer manâ ve melekûtun rikkatli birer
gölgeleri gibiydiler.
Onların oturuş ve kalkışlarına, düşünce ve davranışlarına, aşk u şevk ve ibâdet
anlayışlarına; hele Hakk karşısında elpençe divan durup tirtir titreyişlerine
bakıp da ürpermemek mümkün değildi.
Evet, onların, bu derinlerden derin âlemlerden sık sık esip gelen ve ruhlarımızı
dolduran sırlı bir mûsikî, bazen günlerce, haftalarca tesirini devam ettirir ve
bizleri hep kendiyle meşgul ederdi.
Günde birkaç defa, çok ciddi bir merasime hazırlanıyor gibi onların o yürekten
abdest alışları; sonra da mahşere, hesaba koşuyor gibi namaza gidişleri.. o
esnada sık sık duyulan âh u enînleri ve sızlanışları, bizlerde öyle bir haz ve
lezzet, öyle derin bir halâvet ve rikkat hasıl ederdi ki; aradan bunca yıl
geçmiş olmasına rağmen, onların ruhlarının, ruhlarımıza fısıldadığı o mahrem
beyan ve o sözsüz talâkatın tesiri hâlâ kendini hissettirmektedir.
Hele, Hakk dergâhına yönelirken o vakar ve itmi’nân içindeki halleri, o âbidevî
görünüm ve duruşları, bizlere, öyle derin şeyler anlatır ve gönüllerimizi öyle
saygı ve mehabetle doldururlardı ki; çok defa onların bu teveccühlerindeki sırlı
manâlar, bizleri de büyüler ve onların yanına çekerdi. Bu ciddî ve ihtişamlı
dakikalar, bir haşyet faslı gibi bütün ruhlarımızı bürür; derken, her gün bize
anlatıp durdukları cennetlerin büyüleyici iklimlerine doğru yükseldiğimizi
hisseder; bir adım daha atarak, çeşit çeşit menkıbelerle hayallerimize taht
kurmuş Hakk dostlarıyla selâmlaşır, kudsîlerin sohbetine iştirâk eder ve bir
gümüş fânustan gönüllerimize dökülen ötelerin tılsımlı ışıklarıyla büyülenir
kendimizden geçer ve sonra da bütün bir ömre gâye teşkil edebilecek ruhânî
zevklerin en derinlerine ulaşırdık.
Uhrevî âleme kapı-komşu bu dünyâda, ötelerin lisânı sayılan ezanlar-selâlar,
tesbihler-duâlar, bizleri ayrı bir fasla çağırır ve daha derîn, daha lâhûtî
iklimlerde dolaştırırlardı. Öyle ki, kendimizi hep bir başka dünyâda hissederek,
içeriye adımımızı attığımız bu âlemde sözlerin en derin ve mükemmelleriyle, daha
doğrusu lâhûtileriyle en başdöndürücü tasavvurlara ulaşır; saygının, mehabetin,
haşyetin doldurduğu sînelerimiz, en dindârâne mülâhazalar içinde herkesi ve her
şeyi arınmış, temizlenmiş, kutsileşmiş olarak görür ve bahtiyarlığına tebessüm
ederdi.
O Kudsî dönemlere ait düşünce ve tasavvurlar, ruhlarımıza öyle tohumlar saçmış
ve dimağlarımıza öyle kök salmışlardır ki; onların tesirinden âzâde kalmamız
katiyyen düşünülemeyeceği gibi onları içimizde hissettiğimiz sürece de,
geçmişimizden kopmamız ve geleceğe bîgane kalmamız mümkün değildir. Benim gibi,
o günün köyünü ve köylüsünü az dahi olsa görüp-tanımış olanlar, yıllar ve yıllar
sonra, aynı şeyleri sînelerinin derinliklerinde duyacak ve günümüzün; üzerine
toz-toprak elenmiş köy ve kasaba şeklindeki ‘harab elleri, yıkılmış hân u
mânları, kimsesiz çölleri…’ esir ruhları, meflûç irâdeleri, aşk u heyecansız
gönülleriyle karşılaşıp da, gurbetlerin en acısını, yanlızlığın en hüzünlüsünü
vicdanlarında duydukları bir zamanda, bu hicranlı hâl i hâzırın yanında, olmayı
tahayyül ettikleri ve bu binbir handikap karşısında kurup ortaya koymayı
plânladıkları, geleceğin, o eskilere denk köy ve kasabalarının onların kudsî ve
mutlu sakinlerini, bu sakinlerin buğu buğu huzur tüten yuvalarını, her gün
eşiğine baş koydukları, semâlarla bütünleşen ma’bedlerini, aşk u şevkle
bestelenen ezan ve kâmetlerini, yüreklere haşyet salan duâ ve tesbihlerini, arş
u ferşi velveleye veren na’t ve ilâhîlerini tasavvur ve tahayyül edecek; ettikçe
güç kazanacak ve bir zamanlar bizlerin veya daha önceki nesillerin yıktıkları
şeyleri yeniden inşâ edeceklerdir.
Sızıntı, Ocak 1989, Cilt 10, Sayı 120
Bizim Milletimiz (1)
Bizim toplum yapımız, “işte tâlih” deyip öğüneceğimiz, başkalarının da
imreneceği seviyeler üstü ve hiçbir içtimâî sistemin bugüne kadar arayıp da
bulamadığı, bulsa da ulaşamadığı bir güzellikler meşheriydi. Kendi ruhundaki
dinamiklerden güç alan, kendi öz kaynaklarından beslenen.. vesâyâ bilmeyen,
kimseye ve hiçbir şeye tâbi olmayan; kendi olarak asırlar ve asırlar ayakta
durmasını başaran bu muhteşem içtimâî meşher, bu göz kamaştıran sistem, bütün
bir hasım dünyâ ile hesaplaşa hesaplaşa, çağlar boyu mevcudiyetini devam
ettirmesi âdeta bir hârikadır. kim bilir liyâkatli temsilcilerini bulsaydı,
belki daha asırlarca yaşayabilirdi…
Evet, dünden bugüne bu içtimâî bünye en ideal bir âhengin ifâdesi olarak, mevcud
sistemlerden hiçbirinin ulaşamayacağı en göz kamaştırıcı neticeleri hâsıl edip
ortaya koyması fevkâlade bir hâdisedir. Hele yeryüzündeki mevcud sistemlerden
hiçbirine dayanmadan; Türk sosyalizmi, Türk komünizmi, Türk masonizmi gibi
utandırıcı izâfetlere girmeden, aldatan nispetlere sığınmadan…
Aklın bir hikmeti-i vücûdu olması itibariye, insan düşüncesinden kaynaklanan en
bâtıl sistemler içinde dahi bir dâne-i hakîkat vardır. İhtimal ki, o bâtıl
sistemin orta direği, “ukde-i hayatiyesi”, şahdamarı da o hakikattır ve o sistem
de mevcudiyet ve devamını o hakîkat ve hakîkatçığa borçludur. Bizim, tarihin
derinliklerinden yapılanıp gelen içtimâî sistemimiz ise, tıpkı, arının, çiçek
özlerini alıp, petekte en güzel hendesî şekillerle şekillendirip ortaya koyduğu
gibi, bütün yeryüzü sistemlerinin güzelliklerini özünde toplamış bir hârikalar
galerisidir.
Bu günün insanlarının ızdırap ve buhranlarına büyük ölçüde esas teşkil eden,
dengesiz ferdî mülkiyet ve nasıl olursa olsun kazanma hakkı ile; insanlarda
çalışma şevkini artırma yerine, başkalarının kazancını yağmalamaya iştihâları
kabartma gibi birbirine zıt sistemler arasındaki çatışmaları yokedip cihan-şümûl
bir âhenk kurmak, ancak bu sistem ve onu temsil eden kutsilerle mümkün
olabilmiştir. Kendi nefsine ait hayırların idrakinde olmasına rağmen, kendi
hayır ve menfaatlerini aşarak, kendini, mensup olduğu millete adayabilmiş ve
mezara girinceye kadar da; ahd u peymânına sadık kalmaya azmetmiş kutsilerle…ya
se
Ruh dünyâsında, derinlerden derin, maddesinde fevkalâde zinde, da’vâ ve gayesine
ibadet hassasiyeti içinde bağlı; karşısına çıkacak bütün yanlışlıkları
göğüslemeye hazır ve bütün doğruları yerli yerine oturtarak, her doğruyu kendine
has çizgisinde tutmaya azimli, muâşeret şekillerinin en üstünüyle taçlı.. haya,
hicâp, iffet, ahlâk, saffet ve samimiyette alabildiğine ölçülü.. iç dünyâsı
itibariyle sönme bilmeyen bir vecd ü aşka açık; feyzini daima tek ve mutlak
kaynak sayılan “altın çağ” insanı dediğimiz, saadet asrının Kur’ân cemaatinden
alan.. ilimde, dinde, sanatta, fikirde, siyasette, ticarette, askerlikte,
idarede ve daha bir sürü sahada eser, görüş ve düşünce sahibi bu kudsîler, bizim
toplumumuzun manâ mimarları, aydınlık rehberleri, ruhânî timleriydi ve her zaman
bunların binlercesiyle karşılaşmak da âdiyattan sayılırdı.
Bu mübârek dünyâda idareci kadro, nefis murakabesi, da’vâ düşüncesi ve fikir
çilesiyle pişe pişe olgunlaşmış ve tıpkı sütün kaymağı gibi, kaynaya kaynaya
tabiî ve fıtrî yollarla zirvelerdeki yerini almış.. herkesi ve her şeyi aşmaya
azimli, hak ve hakikat adına hareket etmeye kararlı; birbirinin murakıbı ve
yönlendiricisi.. bütün kıymet unsurları içiçe tam bir mükemmeliyet, asalet ve
şahsiyeti aksettiren; alabildiğine muhteşem, mehip, mevzûn bir ehram gibiydi.
Her tarafta görülen yüzler ve gözler, soylu bir millete ait çizgileriyle
imrendirici ve pırıl pırıldı…
O günkü nesiller, bu temiz çehre ve temiz bakışların uyardığı hâtıralarda
yüzerken, lezzetten lezzete konar-kalkar; sınırsız bir aydınlık, sınırsız bir
haz içinde kendi derinliklerine doğru kayar ve her lahza, böyle bir millet
içinde varolmanın hasıl ettiği hislerle iki büklüm olurlardı.
Bugünün insanlarının ızdırap ve buhranlarına büyük ölçüde esas teşkil eden,
dengesiz ferdî mülkiyet ve nasıl olursa olsun kazanma hakkı ile; insanlarda
çalışma şevkini artırma yerine, başkalarının kazancını yağmalamaya iştihâları
kabartma gibi birbirine zıt sistemler arasındaki çatışmaları yokedip cihan-şümûl
bir âhenk kurmak, ancak bu sistem ve onu temsil eden kutsilerle mümkün
olabilmiştir. Kendi nefsine ait hayırların idrakinde olmasına rağmen, kendi
hayır ve menfaatlerini aşarak, kendini, mensup olduğu millete adayabilmiş ve
mezara girinceye kadar da; ahd u peymânına sadık kalmaya azmetmiş kutsilerle…
Ruh dünyâsında, derinlerden derin, maddesinde fevkalâde zinde, da’vâ ve gayesine
ibadet hassasiyeti içinde bağlı; karşısına çıkacak bütün yanlışlıkları
göğüslemeye hazır ve bütün doğruları yerli yerine oturtarak, her doğruyu kendine
has çizgisinde tutmaya azimli, muâşeret şekillerinin en üstünüyle taçlı.. haya,
hicâp, iffet, ahlâk, saffet ve samimiyette alabildiğine ölçülü.. iç dünyâsı
itibariyle sönme bilmeyen bir vecd ü aşka açık; feyzini daima tek ve mutlak
kaynak sayılan “altın çağ” insanı dediğimiz, saadet asrının Kur’ân cemaatinden
alan.. ilimde, dinde, sanatta, fikirde, siyasette, ticarette, askerlikte,
idarede ve daha bir sürü sahada eser, görüş ve düşünce sahibi bu kudsîler, bizim
toplumumuzun manâ mimarları, aydınlık rehberleri, ruhânî timleriydi ve her zaman
bunların binlercesiyle karşılaşmak da âdiyattan sayılırdı.
Bu anlayış sayesinde, yeryüzünün bitebilen ve sınırlı saadetleri hülyalaşır,
derinleşir ve sonsuzlaşırdı. Ve yine bu sayede, bura ve öteler hesabıyla yaşama
arzusu hararetlenir; genç-ihtiyar herkes varlığa karşı derin bir alâka duymaya
başlar.. hayatı bir lezzet gibi yaşar ve varolmanın zevkleriyle gerinirdi.
İhtimal ki, bu hârikulâde dönemde, semâ daha bir parlak, daha bir büyüleyici;
yeryüzü daha renkli ve daha çarpıcı; eşyâ daha manâlı, daha tılsımlı; ve tabiat
daha okunaklı bir kitap, daha talâkatli bir hatip gibiydi. O günün ruhlarının
istidat ve genişlemesi ölçüsünde, hayat, varlık kadar güzelleşiyor, emeller
kadar ebedîleşiyor ve inançlar kadar da sonsuzlaşıyordu.
O nurlu dönemde, tıpkı hayatın tabiî birer semeresi gibi, o güzel günlerin
letafeti, havası, suyu içinde doğmuş bir kısım yüksek değerler, o günün insanını
tabiat, temayül ve zevklerini hem de onun cismaniyet ve nefsanîliğine rağmen,
fizik ötesi âlemlere yönlendirir ve onu ölümsüzlüğe uyarırdı.
O günlerden, gönüllerimize sızan bu manâlar, bir mutlu dönemi hem bütün rikkat
ve letafetiyle, hem de hasret ve burkuntularıyla ruhlarımıza aksettirdiğinden,
bir yandan zevklere uyanıp zevkle gerinirken, diğer yandan da içimize bir düzine
sızıların aktığını hissederiz. Bir attâr dükkânı içinde ıtriyyat bulunmadığı
zamanlarda dahi, oraya uğrayanları, eski günlerden kalma kokularla mest ettiği..
ve hazâna uğramasına rağmen, mevcudiyetini devam ettirebilmiş bir gül, bütün bir
gül bahçesinin özünü, esasını, rikkat ve hasretini gönüllerimize boşalttığı
gibi, ruhlarımıza sızan bu manâ ve bu hülyâlar da, yaşandıkları zamanların bütün
çeşnilerini ruhlarımıza öyle tattırıp duyurmaktadırlar. Bu itibarla, kâh
eskilerle beraber aynı zevk, aynı hazları paylaşarak köpürür, kâh o eski
günlerde bir kısım dinamikleri yerinde kullanamayıp itile-kakıla bu günlere
sürüklendiğimizden dolayı iç geçirir ve yutkunuruz.
Fert olarak -ile’l-ebed- ölmemezlik elimizden gelmediği gibi, sonsuza kadar
millî ihtişâmımızı sürdürmemiz de mümkün değildi ve düşünülemezdi. Önemli olan,
milletçe, millî hasletlerimizle çeşit çeşit ölümleri atlatarak bugünlere kadar
ayakta kalabilmemizdir ve kanaatimce soylu milletimiz, bunca asimilasyona rağmen
hâlâ yeni yeni nesiller doğurabilme velûdiyetini korumaktadır ve mevsimi gelince
doğuracaktır da.
Aslında bizim, sık sık geçmişin kapılarını aralayıp yeni nesillerin onunla
tanışmasını temine çalışmamız da işte o doğurganlığı hızlandırmaya yöneliktir
ki; ne kadarını yapmaya muvaffak olduğumuzu, yaptıklarımızın da ne kadarının
ihlâsla yapıldığını Allah bilir.
Evet, bizim mâzi tutkumuz, bir nostalji değil, geçmişe ve geçmişlerimize karşı
bir kadirşinaslık ifadesi ve geleceği onun üzerinde nakşedip şekillendireceğimiz
muhteşem kaneviçeyi araştırma gayretidir.
Sızıntı, Mart 1989, Cilt 11, Sayı 122
Bizim Milletimiz (2)
Geleceğin emniyet ve güven üzerine kurulması, geçmişin iyi bilinip tanınmasına,
hissedilip ruhlarda korunmasına bağlıdır. Geçmişimizi bize en iyi duyuranların
başında da şüphesiz, mescitlerimiz, ezanlarımız, ilâhîlerimiz, serhat
türkülerimiz, mehterlerimiz ve bu kaynaklardan fışkıran sanat ve edebiyatımız
gelir. Bugün o koskoca geçmiş büzülüp sıkışmış ve bunların içine sinmiş gibidir.
Ne zaman mescitler, ezanlar, ilâhîler, mehterler kurcalansa, özlerinde geçmişin
buğusu ve şanlı milletimizin kokusu duyulmaya başlar. Bunlar, bizlerle,
cedlerimizin gönüllerinin ortak duygu ve düşüncelerinin mahsûlü; müşterek
hislerinin birer ifâdesi, geçmişe âit aşkların, şevklerin kaynağı ve
hâtıralarımızda yaşayan, kan ve damarlarımızla bütünleşen birer ruh gibiydi.
Kendi derinliklerimize dalarak sînelerimizdeki cennetleri görmek, mahrem
duygularımızı coşturarak ebedî vuslata hazırlanmak için bunlar âdeta birer
sihir, birer füsundu.
Mâzinin derinliklerinden gelen ses ve solukları dinlemek, bu çığlıkların
yükseldiği o uhrevî âlemlerin koridorları sayılan mescitler, tekyeler,
zâviyelerle ötelerin kapılarını zorlamak ibadetin aynı zevk haline gelmesi,
vazifenin aynı mükâfat olması gibiydi. Evet, inanan gönüller bu yerlerde, aşkın,
îmanın ruhunu bulur ve içlerinde öbür âlemin aks-i sadâsını duyarlardı.
Minarelerin alevden sesleri dörtbir yandan duyulunca, ezan bir mûsikî gibi
ruhlara siner, dinleyenlerin heyecanları mûsikîleşir ve artık aşkla coşan
binlerce ruhun, bakışları derinleşen binlerce gözün, ışığa koşan binlerce
pervanenin derin bir haşyet ve saygı ile O bilinmeze doğru akıp gittikleri
görülür ve âdeta bütün dünyâlar, onların duydukları seslerden, koştukları
aydınlık iklimlerden ve soluk soluğa yaşadıkları heyecanlardan ibaret kalırdı.
Bu ilâhî sesler, bu lâhutî nağmelerle lâl kesilen binlerce insanın sükûtu,
inançlı gönüllerde bulunan aşk, şevk ve sevda dolu hisler nâmına da söylemek
niyet ve mükellefiyetiyle arş ve ferşi çınlattıran bir şive ile edâ edilirdi.
Bazen umûmî teveccühün tabiî bir hâl aldığı öyle zamanlar olurdu ki, kendilerini
manânın çağlayanlarına salıp bütünüyle mânevîleşen bu insanların hissiyatlarını
ancak ezanlar ifâde edebilmiş gibi, bütün bütün susar ve ruhun derinliklerine
ışıktan kıvılcımlar saçan o kelimelerin sihriyle büyülenir, sînelerinden
yükselen heyecanlara, aşk ve şevklerinden fışkıran seslere kendi-lerini
kaptırırlardı ve artık gözleri hiçbir şey görmezdi.
Ezan sesleri, ma’bed uğultuları sihirli anahtarlar gibi uyuyan bütün gönül
kapılarını açar, açar da kendilerini bu ilâhî musikî zemzemesine salanlar, bu
seslerde, kendi ruhlarından yükselen nağmeleri duyar; kendi aşk ve heyecanlarını
dinler gibi olurlardı. Hele O’na yüzünü çevirirken gönlünün derinliklerine
yönelebilenler, duâlarla, ricâlarla sık sık gidip O’nun kapısını vuranlar;
îmanla, aşkla dolmuş, ruhlarının duyuş, düşünüş ve tasavvurlarını, ifşâ
edilmedik hislerini, terennüm edemedikleri seslerini bu “lisân-ı Muhammedî” de
bulur; bu sayede günde birkaç defa dolar ve boşalırlardı…
Ma’bedlerde, sînelerin dilleri çözülür gibi olur ve onun ferah-fezâ harîminde
herkes, güzeller güzeli Yüce Yaratıcı’ya seslenme seviyesine erer, seslenme
zevkini duyar ve O’na karşı olan aşk ve muhabbetini gönüllerden taşan bir edâ
ile yerine getirirdi. Sanki ma’bed her zaman, hep aynı ruhla imânın, ümidin
müterâdifi sayılan aşk ve şevki söyler gibi gelirdi. Evet, onda köpüren
hüzünlerde bile, bir başka şevk, bir başka haz çağlamaktaydı. Oradaki hasret ve
hicran iniltileri bir bakıma hekime “arz u hâl” ve yaraya neşter vurma manâsına
geldiği için dolaylı bir zevk ve lezzet demekti.
Bütün bir ömür boyu gönüllerimizde birikmiş rüyâların, arzuların, onun içinde
tahakkuk edeceği ümidini kazandığımız ibâdet, bütün dertlere devâ gibi olup da,
ruhlarımızı şefkatle kucaklar ve düşüncelerimize saadet ümîdi salarak, inancın
arka yüzündeki cennetleri gösterirdi. İbâdetler içinde devamlı mırıldanan,
sayıklanan, haykırılan şeyler, ruhların vuslat arzusu, ebediyet isteği, Allah’ı
sevme ve Allah tarafından sevilme iştiyakıdır. İbâdet, bütün ihtiyaçları
karşılamak için Allah tarafından gönderilmiş öyle semâvî bir sofradır ki, o
sofradan istifâde etmesini bilenler, her gün birkaç defa istidat ve
kabiliyetlerine göre O’nunla halvet olabilirler.
Ezan sesleri, ma’bed uğultuları sihirli anahtarlar gibi uyuyan bütün gönül
kapılarını açar, açar da kendilerini bu ilâhî musikî zemzemesine salanlar, bu
seslerde, kendi ruhlarından yükselen nağmeleri duyar; kendi aşk ve heyecanlarını
dinler gibi olurlardı. Hele O’na yüzünü çevirirken gönlünün derinliklerine
yönelebilenler, duâlarla, ricâlarla sık sık gidip O’nun kapısını vuranlar;
îmanla, aşkla dolmuş, ruhlarının duyuş, düşünüş ve tasavvurlarını, ifşâ
edilmedik hislerini, terennüm edemedikleri seslerini bu “lisân-ı Muhammedî” de
bulur; bu sayede günde birkaç defa dolar ve boşalırlardı…
Ma’bedlerde, sînelerin dilleri çözülür gibi olur ve onun ferah-fezâ harîminde
herkes, güzeller güzeli Yüce Yaratıcı’ya seslenme seviyesine erer, seslenme
zevkini duyar ve O’na karşı olan aşk ve muhabbetini gönüllerden taşan bir edâ
ile yerine getirirdi. Sanki ma’bed her zaman, hep aynı ruhla imânın, ümidin
müterâdifi sayılan aşk ve şevki söyler gibi gelirdi. Evet, onda köpüren
hüzünlerde bile, bir başka şevk, bir başka haz çağlamaktaydı. Oradaki hasret ve
hicran iniltileri bir bakıma hekime “arz u hâl” ve yaraya neşter vurma manâsına
geldiği için dolaylı bir zevk ve lezzet demekti.
Bütün bir ömür boyu gönüllerimizde birikmiş rüyâların, arzuların, onun içinde
tahakkuk edeceği ümidini kazandığımız ibâdet, bütün dertlere devâ gibi olup da,
ruhlarımızı şefkatle kucaklar ve düşüncelerimize saadet ümîdi salarak, inancın
arka yüzündeki cennetleri gösterirdi. İbâdetler içinde devamlı mırıldanan,
sayıklanan, haykırılan şeyler, ruhların vuslat arzusu, ebediyet isteği, Allah’ı
sevme ve Allah tarafından sevilme iştiyakıdır. İbâdet, bütün ihtiyaçları
karşılamak için Allah tarafından gönderilmiş öyle semâvî bir sofradır ki, o
sofradan istifâde etmesini bilenler, her gün birkaç defa istidat ve
kabiliyetlerine göre O’nunla halvet olabilirler.
Zâviye ve zikirhâneler, gönüllerde uyuyan aşk ve şevk ateşini rüzgarlar gibi
körükler, tutuşturur, kızıştırır; tepeden tırnağa bütün ruhları sarar ve
herkesin iç dünyâsında büyük yangınlar meydana getirirdi. Binlerce mahrum ve
görgüsüz ruh bu âteşînî iklime girince kor kesilir, üzerindeki isi-pası atar,
saykıllanır ve pırıl pırıl olurdu. Herkes derin bir aşk hummâsına tutulmuş,
derin bir hamâsetle şahlanmış gibi, beşerî kayıtların cidarlarını zorlar,
cismaniyetin hudutlarından dışarıya çıkar ve namütenâhîliğe yelken açmışçasına
sonsuzluğa, hudutsuzluğa doğru heyecanla çırpınırdı.
Uhrevî âlemlerin sofaları sayılan zâviye ve zikirhâneler, ötelere âit rüyâların
tahakkuk edeceği, ilâhî aşkların vuslatlara açılacağı; ruhların yerçekiminin
olmadığı kuşağa ulaşacakları ve herkesin sevme ihtiyacını, sevilme arzusunu;
mutlu olma emelini gerçekleştirebileceği gönüllerin buluşma ve halleşme
yerleriydi. Bu tatlı rüyâda, herkesin kendi hayatı, gönlünün husûsî iklimiyle
bütünleşir, ruhlardaki vahşetler zâil olur gider, yabancılık bütün bütün silinir
yok olur ve her yanda, dost ikliminden gelen esintiler “üns esintileri”
hissedilmeye başlardı. Aklın, verâların, verâların… verâsında diye hükmettiği
gerçek, kalbin yaklaştırıcı dünyâsında kemmiyetsiz, keyfiyetsiz yakınlardan daha
yakın olurdu.
Yeryüzünde Hakk evleri olmaya şâyeste bu mübârek yerler, bizim için imkânsız
gibi görünen şeylere imkân kapılarını açar, aşılmaz sanılan engelleri parçalar,
dağıtır, mürîdi murâda ulaştırma yollarını kolaylaştırır ve aklın takılıp
kaldığı yerlerde, müdâvimlerini gönlün ışıktan kanatlarıyla sonsuzluğa
uçururlardı.
Bu aydınlık atmosferde, toplum birbirini muhabbetle kucaklar; onun her kesiminde
tatlı bir bahar havası esmeye başlar ve her yanda âdeta Cennet kokuları
duyulurdu. Hatta, maddiyâtın boğucu ikliminden kurtulamamış beden insanları
bile, bu iman ve aşk devrinin cûş u hurûşu içinde böyle bir topluma mensup
olmanın hazzını duyar, böyle bir devri idrak etmekle başlarının semâlara
ulaştığını hissederlerdi. Evet, bu ibtidâî insanlar bile, şimdikinden çok başka,
oldukça derin; hiç olmazsa zirvelerde yaşanan hayattan habersiz ve nasipsiz
değillerdi. O gün, ma’bed ve zâviye her insanın anlayabileceği bir dil
kullandığı gibi, örf, âdet, töre ve millî kültür de sıkı bir korunma altında ve
herkese bir şeyler anlatabilecek mahiyetteydi. Toplumu dörtbir yandan kuşatan
manâ ve ruh, herkese, mutluluğun sihirli kapılarını açıyor ve gönüllere
saadetlerin en erişilmezini duyuruyordu.
Evet, esnafıyla-memuruyla, siviliyle-askeriyle, beyiyle-çobanıyla, bütün bir
millet, binlerce duygu ve düşüncenin yerleşip meydana getirdiği mübârek bir
telakki ve itikat ırmağında yüzüyor gibi, sefaya, huzura açık yaşıyor ve
yarınları hep ümitle süzüyordu. Bu insanların kurdukları medeniyet, dünyâ-ukbâ
düşüncesini birden kucaklıyor, bura ve öteler muvazenesine bağlılığı elden
bırakmıyor ve her işinde Allah’la beraber olmayı esas alıyordu. Asırlarca
insanımızı hava gibi saran, nur gibi ruhlarına nüfuz eden bu medeniyet
sayesindeydi ki, bu insanlar tâlihlerini seviyor, kabulleniyor, ona baş eğiyor
ve streslere, hafakanlara girmeden, huzur içinde yaşıyorlardı. Bu medeniyet
ahiret ve ebediyete inanan, dünyâ ile alâkalı olduğu kadar, semâlara da açık
bulunan bir medeniyetti. Ruh ve maddenin birleşik âleminde bütün kanaatlar,
gönüllere öteleri rasat ettirdikleri için, bu medeniyet, en sağlam temeller
üzerinde, en sarsılmaz ehramlar gibi yükseliyordu.
Bu duygu, bu düşünceyi paylaşanlar için yine de yükselebilir, tekrârı muhâl
değil…
Sızıntı, Nisan 1989, Cilt 11, Sayı 123
Bu Ülke
Bir zamanlar bambaşka güzellikleri, büyüleyici iklimi, ruhlara kucak açan
tabiatı ve sonsuza uyanmış insanıyla bu ülke, kervanların konup kalktığı,
seyyahları, onun altın yamaçlarında tenezzühe çıktığı, gönül ve ruh insanlarının
Ka’be yolcuları gibi akın akın koşup ona geldiği ve bir ibadet neşvesi içinde
onun güzelliklerini yudumladıkları eşi-menendi bulunmayan bir Cennet köşesiydi…
Evet, bu ülke ve onu ayakta tutan dinamikleri yerinde görmek için dünyânın
dörtbir yanından merak ve ziyaret arzusuyla coşan sîneler, hep ona koşar; onun
ovasında-obasında, dağında-bayırında, bahçesinde-bağında ve melekleri andıran
insanları arasında hayret ve hayranlıklarla dolaşır, ayrılırken de hasret ve
hüzünlerle ayrılırlardı. Bu tılsımlı ülke rengârenk güzellikleri ve başdöndürücü
ihtişamıyla misafirlerini öyle büyülerdi ki, gelenler âdeta bu füsunla çarpılır
ve bir daha da onun atlas ikliminden ayrılmak istemezlerdi. Vâkıa, onun zümrüt
çayırlarında yaşayanlar, ülfet ve ünsiyetle bazan bu füsun ve büyüleyiciliği
sezemedikleri, dolayısıyle de lâubaliliğe, alâkasızlığa düştükleri olurdu; ama,
dıştan gelenler için o, her zaman Cennet yamaçlarını, insanı da melekleri
hatırlatacak mahiyette pırıl pırıl idi.
Hele, dağlarının masmavi semalarla bütünleştiği; sahillerinin gökler gibi
derinleştiği; binbir renk ve ışık oyunlarına ma’kes yamaçlarının gölgelerle
oynaştığı; şâhikalarının mehip duruşlarıyla birer hatib gibi, kendilerine has
lisanlarla gürül gürül ses verip durduğu; ince ve yumuşak tabiatının
kıvraklardan kıvrak o çarpıcı beyanı ve büyüleyici manzarasıyla, sonsuzdan gelen
ve sonsuza açık olan en derin, en yüksek bir şiiri ruhlara fısıldadığı;
mehtabının, gümüş bir fânusdan sızıyor gibi etrafa saldığı ışık hüzmeleriyle
yeryüzünü âdeta semavîleştirdiği; güneşinin, bitevî urbalarını atıp bütün
çarpıcılığı ve yakıcılığıyla, hemen her mevsim göz ve gönüllerimize aydınlık ve
neş’e salıp durduğu.. yıldızlarından her zaman ruhlara birer füsun, birer hayal
ve birer hayretin akıp geldiği ve bütün bu güzelliklerin yanında tıpkı bir
gökkuşağı gibi tüllenen bu binbir renk ve âhenk cümbüşü altında, Sonsuz’dan
gelen râbıtalarla birbiriyle sarmaş-dolaş olan ve birbiriyle kaynaşıp bütünleşen
genç-ihtiyar, kadın-erkek en temiz, en duru, en samimi ve en derin duygularla
kaderlerine tebessüm edip saadetten saadete kanatlanan bu insanlar ve onların
ülkesine denk ikinci bir dünyâ gösterilemezdi…
Yüce Yaratıcı onların önlerine, inanç, aydınlık ve ruhânî hazlar adına
manzaraların en güzellerini sermiş, bu başdöndürücü güzellikler karşısında
onları ölümsüzlüğe uyarmış ve gönüllerini itminana kavuşturmuştu. Ve artık
onların nazarında hayat ne bir bilmece, ne de idrak edilmez, manâsı anlaşılmaz
bir sır değildi. Onların nazarında hayat teneffüs edilen bir râyiha, dile-damağa
karışan bir lezzet, ruhun derinliklerinde duyulan bir tad haline gelmişti.
Bu ülkede ilme, inanca, düşünceye açılmış muhteşemlerden muhteşem tabiat kitabı
ve onu didik didik edip anlamaya çalışan, hallaç edip özünü araştıran gayretli
dimağlar, hüşyâr ruhlar; onun esrarına meftun doyma bilmeyen kadirşinas gönüller
ve bütün ömrünü bu ülkeyi imara vakfetmiş çelik iradeler, azimli fıtratlar
dıştan gelen seyyah ve misafirlere rüyâlar kadar tatlı en büyük hazları
yaşatırlardı.
Onun ovalardan obalara, zirvelerden sahillere uzayıp giden güzellikleri, sanata
uyanmış gönüller üzerinde o kadar tesirli olurdu ki, uhrevîleşen bu manzaraları
seyre dalanlar, seyrettikleri şeylerin müşahedesine asla doymaz; bu fırsatı
kaçıranlar da kendilerini levm ederlerdi.
Aradan bunca yıl, bunca zaman geçmesine rağmen, hâlâ, içimizde parıldayıp duran
ışık hüzmeleri, göz ve gönüllerimizi dolduran ihtişamıyla, o günlerle o kadar
içli-dışlı bulunuyoruz ki; bir adım atsak hemen içine girecekmişiz gibi geliyor.
Ruhlarımızın böylesine geçmişle bütünleşmesi sayesindedir ki, belli bir zaman
dilimi içinde, bizi ayakta tutan bütün dinamiklerin kulakardı edilmesine, tarih
ve tarihî değerlerin hafife alınıp geçmişe sövülmesine, ülkenin bir baştan bir
başa harabelere çevrilip vatan evladının dilenciler haline getirilmesine,
iyilerin, inançlıların, faziletlilerin hor ve hakir görülüp, fenâların,
münkirlerin, millet düşmanlarının alkışlanıp başlarda gezmesine rağmen, onlar
şanlı mazilerinden kopmadılar ve kopmayacaklar.
Evet, her şeye rağmen günümüzün nesilleri, geçmişten şimdilere sarkan o ebedî
güzelliklerden paylarını almak için, ruhlarını cetlerinin dünyâsına açık tutuyor
ve oradan gelen ışık tayflarıyla yollarını aydınlatarak kendi çizgilerini
bulmaya çalışıyor ve ona doğru kayıyorlar. Bizimle aynı memeden süt emmeyenler
buna inanmasalar bile, en büyük tefsîr ve takdirlerin yazar-bozar tahtası
sayılan zamanın, bütün düşmanları ümitsizliğe, bütün dostları da sevince gark
edecek olan o parlak yorumu er-geç tahakkuk edecektir.
Evet, aradan yıllar ve yıllar geçse de, gidip de bugüne kadar dönmeyen şanlı
akıncının bir gün tıpkı ufukta tulû eden bir ay gibi eski yerinden bir kere daha
doğacağını vicdanlarımızda duyuyor ve asırlardan beri ülkemizi saran
karanlıkların, mutlaka, yerlerini aydınlıklara terkedeceğine inanıyoruz.
Ne olursa olsun, muhteşem geçmişin güzellik ve füsunu gönül ve hâtıralarımızda
hâlâ o kadar canlı ki, bu ülkede, bize ait her şeyin sesi kısılsa, şanlı mâzinin
temel dinamikleri bütünüyle sarsılsa, tarihin ağzına kilit vurularak tamamen
susturulsa veya söyledikleri artık duyulmaz olsa bile, bizler, hayâlen şanlı
atalarımızın dolaştıkları noktalarda dolaşıyor; onlarla kucaklaşıyor;
ruhlarımızda onların soluklarını duyuyor; onlarla kolkola zirvelere,
zirveleşmelere ulaşıyor ve târihî devr-i dâimler adesesiyle şimdiden yarınki
mutluluklarımızı seyrediyor ve kendimizden geçiyoruz.
Sızıntı, Kasım 1988, Cilt 10, Sayı 118
Cedlerimizle Yüzyüze
Şanlı devirlerimizi bütün ihtişamıyla ihya edip geriye getirmek, “dünü” bir kere
daha yaşamak gibi imkânsızdır. Ne var ki, milletçe varlık ve bekâmız, bu
muhteşem devirlerle çok alâkalı ve içli-dışlıdır. Bizim de ona karşı lakayt
kalmamız mümkün değildir.
Bu önemli hususu çok iyi bilen düşmanlarımız, dünden-bugüne, bize olan
düşmanlıklarını bütün bir târih boyu bizi ayakta tutan hayâtî dinamikleri yıkmak
ve millete millet ruhunu unutturmak istikâmetinde teksif etmişlerdir.
Evet, asırlardan beri millet düşmanlarının, bu millete karşı en sinsi, en
şeytânî plânları dâima onun ruh ve vicdanını şanlı geçmişinden koparma, onu
millî değerlerine karşı yabancılaştırma ve özünden uzaklaştırma istikâmetinde
olmuştur. Zira, millî ve dînî değerlerinden mahrum edilen milletlerin, en emin
kuvvet kaynaklarını, en müstahkem siperlerini kaybedeceklerini onlar da çok iyi
biliyorlardı. Onun için öteden beri, sürekli olarak, ruh kökümüze,
mukaddeslerimize, geçmişe ve geçmişlerimize hücum edip, onları karalamadan geri
kalmadılar.. kalamazlardı da; çünkü bizler, o kök, o değerler ve o ölülerin
semereleri ve devamlarıydık…
Her milletin, asırlar boyu, varlığını onlara borçlu bulunduğu değerlere saygı
duyması, onları, yerinde ta’zim, yerinde de hasretle anması gayet tabiîdir. Hele
bu değerler, o milletin rüyâları ve hülyâları haline gelerek nesiller ve
nesiller boyu onların hatıralarında yaşamış; irâdelerine fer, ruhlarına şevk,
ümitlerine de payanda olmuşsa…
Bizler, bugüne kadar hâtıralarımızda devam edegelen, çağlar ve çağlar boyu
gönüllerimizde yaşayan dînî ve millî değerlerle ayakta kalabildik ve bugünlere
gelip ulaştık. Bu itibarla, kaç asır sonra gelirsek gelelim kendimizi onlardan
hiç mi hiç uzak hissetmedik. Onlar da bizden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar,
duygu ve düşünce dünyâlarımızda hep dipdiri ve taptâze kaldılar.
O devirler, her şeyimizle bizlere, ruhlarımıza, güç kaynaklarımıza, göz
kamaştırıcı ihtişamlarımıza dâyelik yapmış mübârek zamanlardır. Onun için her
millette olduğu gibi, bizim için de soyunda muhteşem devirlerin temsil edildiği
mâzi, elbette pek çok yönleriyle câzibedar ve büyüleyici olacaktır. Ve elbette
ona karşı lakayt kalınamayacaktır. Kışlar, karı-soğuğu; geceler,
karanlığı-yalnızlığı; gündüzler, aydınlığı-renkliliği; tabiat, rengârenk
manzaraları-meşherleri; şehirler, köyler sihirli iklimleri -gelin endamları;
ufuklar, sonsuza açık buğuları- hüzünlü atmosferleri; düzlükler, hülyâlı
güzellikleri – gönüllerimizi çalan büyüleriyle ruhlarımıza bir şeyler
mırıldanarak, sık sık bizleri, içinde bulunduğumuz zamandan uzaklaştırıp,
geçmişin ferah-feza yamaçlarında ve onun hülyâ dolu iklimlerinde gezdirirken,
ona karşı nasıl lâkayd kalınabilir ki..!
O devirler, kendi çocukluk ve gençliğimizi yaşadığımız aynı anda, şanlı
geçmişimizi omuzunda bayraklaştıran soylu şehit ve gâzilerimizle buluşup
kaynaştığımız mukaddes diyarlar ve mübârek zamanlardır. O devirler, analarımızın
sevgi ve mehâbet tüten yüzleri, atalarımızın sarsılmayan ümit ve emelleriyle
tımâr edilmiş öyle mübârek bir bahçedir ki, her an ayrı ayrı güzellik ve
ihtişamları, her mevsim başka başka çiçek ve meyveleriyle hâlâ başlarımızı
döndürmekte, hâlâ gönüllerimize Cennet râyihaları salmaktadır.
Bizler, o eski günlerin ve o eski güzelliklerin, yeni bir edâ ile esip
ruhlarımızı okşamasından anlıyoruz ki, meğer o ilâhî günlerin sesi de -sükûtu
da, ızdırabı da- zevki de, hâlin ma’nâsız zevkine- safâsına nispeten âdeta bir
cennetmiş…
Yakın geçmişimizde bizler, bir hayâlî gelecek adına mâzideki bütün güzellikleri
hafife aldık ve nicelerini tahrip ettik. kim bilir, bu sorumsuzca davranışlarla
ne değerler yıkılıp gitti; ne hayâtî dinamikler nesillere unutturuldu..! Bâri
şimdi olsun, va’dedilen şeylerin birer vehimden ibaret olduğunu anlayıp, heder
olan bunca zaman, bunca sa’y için oturup ağla-yabilseydik..! Ama, ihtimal ki,
henüz yitirdiğimiz bunca târihî değerin kıymetini idrak edemedik…
Bizim için hep değerler dünyâsı olan geçmiş, daima tâze, daima enfes ve daima en
büyüleyici bir zaman dilimi olmuştur. Onun bu eskimeyişi, tâzeliği ve
büyüleyiciliği içindir ki, hep ona itimat eder ve onu severiz. Bizler, zaman
zaman sarsılırız; zaman zaman kuvvetlerimiz za’fa uğrar, cesaretlerimiz kırılır,
ama o, solmadan, pörsümeden, bütün ihtişam ve debdebesiyle hep devam eder. Evet,
o ihtiyarlayıp yıkılma, hazâna uğrayıp savrulma bilmez. Yeryüzü zaman zaman
şekil değiştirir; karalar deniz, denizler kara, bağlar dağ, dağlar da bağ olur
ama, kendi güzellikleriyle geçmiş, olduğu gibi kalır. İşte, bizler de onu, böyle
hiçbir gücün yerinden kımıldatamadığı bu yönleriyle sever, bu yönleriyle
kalbimizin en mûtena yerinde muhâfaza ederiz.
Civanlar yaşlanır, yaşlılar ölür, ölüler çürür.. sevgiler gider, aşklar söner,
neşeler bulanır.. irâdeler felç olur, ruhlar yıpranır, gönüller kararır ama,
zihinlerde birer “yâd-ı cemîl” olarak yaşayan geçmişin ibret dolu, ders dolu,
hayat ve canlılık dolu cennetleri ne sararır, ne de solar.
O, yamaçlarının güzelliği, zirvelerinin vakûr ve mehâbetli duruşu, bahçelerinin
cennetleri andıran renkliliği, çiçeklerinin hazan bilmeyişi ve insanının kendi
özüne, kendi ruh köküne sımsıkı bağlı kalışıyla daima güzel ve daima sevimli
olmuştur.
Bu sevimli dünyâ, bize ait bütün zamanlar ve o zamanlar içinde elde ettiğimiz
kıymetlerin akıp akıp meydana getirdiği öyle bereketli bir havuzdur ki; bizler,
bu efsanevî zenginliğe sahip olduğumuz ve bu tükenmez hazinenin başında
bulunduğumuz sürece ne yokluk görür, ne de sıkıntıya düşeriz. Bu hazine, asırlar
boyu devam edegelen ve en değerli pırlantalardan daha değerli, daha sağlam, daha
güzel dinî ve millî hayatımızın esasları sayılan cevherlerin mecmû’udur. Ve
yeryüzünde onun kıymetine denk kıymet de yoktur.
Bizler, ne zaman samimi bir yürekle ona yönelsek, hemen onun o tılsımlı kapıları
ardına kadar açılır; aradığımız her şeyi, onun o sihirli iklîminde bulur ve
iliklerimize kadar âdeta, yeniden varlığa erdiğimizi duyarız ki, bir adım daha
atsak şanlı cedlerimizle yüzyüze gelecek gibi oluruz.
Sızıntı, Eylül 1989, Cilt 11, Sayı 128
Dua ve Yakarıştaki Güç
Geceler, o tertemiz siyah örtüsüyle bütün bir varlığı sarınca, bir kısım
karanlık ruhlar kendilerini her şeyden kopmuş, yalnız ve garip hissederler. Oysa
ki, en karanlık anlarda, en tenha yerlerde, en kimsesiz çöllerde dahi O, hep
bizimle beraberdir. O gariplerin enîsi , kimsesizlerin kimsesi ve çaresizlerin
çaresidir.
Kırık gönüllerin inkisârını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden
gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O’dur.
O’na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O’na yalvaran matlûbuna ermiş
sayılır.
Eserlerinde O’nu bilip, vicdanında O’nu duyup tanıyanların, bilip öğrenecekleri
başka şey kalmamıştır. O’nun marifetine erenlerin dimağında bilgi parçaları,
elmas sütunlar üzerinde fîrûze kubbeler haline gelir. O’nu tanımayan ruhlarda
ilimler evhâma inkılâp eder; ilimlere mevzû teşkil eden varlık ise cansız
cenazelere dönüşür.
O’na inancın aydınlık ikliminde bütün varlık bir baştan bir başa alabildiğine
netleşir; eşyâ ve hâdiseler üzerindeki duygu ve düşünceler durulardan duru hâle
gelir ve her şey akar O’na ulaşır. Bu saf duygu ve düşünceler ile, O’na
yaklaşıp, O’na yalvarıp yakarmasını bilenler insanların en talilileridir.
Bunu böyle bilerek, dağ-bayır, çöl-şehir, gece-gündüz yalnızlığını hissettiğin
vakitlerde, kalk bütün benliğinle O’na yönel; kalbinin kapılarını O’na aç,
büyük-küçük acı ve ızdıraplarını, arzu ve isteklerini bir bir O’na şerhet!
Acılarının dindiğini, ızdıraplarının, yerlerini huzurlara, itminanlara
bıraktıklarını duyacak ve ruhunun dörtbir yandan iltifât esintileriyle
sarıldığını hissedeceksin.
Belki, sen O’nu, cismaniyete ait kıstaslar içinde hiçbir zaman görüp
duyamayacaksın. Ama O, her lâhza binbir emâre ve işaretlerle varlığını senin
vicdanına duyuracak, yakınlığını sana hissettirecek ve yer yer gönlünün
dudaklarını tebessümlerle süsleyecektir.
Geceler bu vâridâta açık yamaçlar gibidir. Kalbini Hakk tecellîleri karşısında
pırıl pırıl bir ayna haline getiren hakikate uyanmış ruhlar, gecenin gelişiyle
seccadelerinde pusuya yatar ve tecellî avına çıkarlar. Sen de yapayalnız
kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla! Oraların Dost’a halvet yeri ve
gurbet dakikaları da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O’nun
huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O’na say, dök! Dertlerini sadece O’na
aç; O’nun huzurunda inle ve başını O’na giden yollarda ilk eşik sayılan
secdegâha koy ve bekle..! Gönül dünyâna doğru içiçe kapıların açıldığını
duyacak, O’nun varlığının ışıkları altında eridiğini hissedecek ve deryâya düşen
bir damla gibi kendi hesabına kaybolup gidecek, sonra da hesaplar üstü bir
kuşakta okyanusların dev dalgaları ile bütünleşeceksin…
Senin varlığın içinde bir iç, için içinde ayrı bir iç ve iç içe içler seni,
sürekli, daha derinliklere, daha genişliklere ve daha zirvelere doğru çekip
götürecek. Bu iç içe derinliklere yelken açabildiğin ölçüde, kendini ötelerin en
baş döndürücü bâkir iklimlerinde, Cennet’in o sonsuza açık yamaçlarında
tenezzühe çıkmış gibi duyacak ve her yeni adımda Allah’a yaklaşmanın ayrı bir
lütfunu göreceksin.
Dıştan başka bir şey görmeyip, içindeki büyüklüklere, ihtişamlara, derinliklere
ulaşamayan ruhlar, sürekli karanlıklar içinde bocalar durur ve bir türlü
hasretlerden, buhranlardan kurtulamazlar.
Keşke onlar da, pırıl pırıl bu semâlar kadar derin, cihanlar kadar geniş, kendi
mahiyetlerindeki derinlikleri sezebilselerdi..! Keşke onlar da, gerçek insanlar
gibi içlerindeki aydınlığa açık noktaları keşfedip vicdanın dümdüz yollarında,
Yüce Yaratıcı’nın gönül gözlerine saldığı ışıklarla o âlemlere ait sırları
avlayabilselerdi.
Birer nüve halinde, içlerindeki bu aydınlık yolları bulamayanlara, bir ömür boyu
en yüksek hakikatten habersiz yaşayanlara ve maddî mesâfelere takılıp kalarak,
sonsuzluk mesâfelerini sezemeyenlere bilmem ki, acısak mı; üzülsek mi; yoksa,
gözlerinin açılması için duâ duâ yalvarsak mı..?
Sızıntı, Temmuz 1988, Cilt 10, Sayı 114
Dün ve Bugün
Bir zamanlar bizim dünyâmız, kendine has renk ve ışıkları, güzellik ve
derinlikleriyle müşahedesine doyum olmayan bir meşher ve başlı başına bir
kültür; bir medeniyet ülkesiydi. Bu ülkede hayat o kadar sıcak ve yumuşak, o
kadar câzip ve imrendirici idi ki, buraya, cihânın dört bir yanından hac
kafileleri gibi kervanlar teşkil edilir ve onun yamaçlarında tenezzühe
koşulurdu. Onu tanıyamamış olanlar, her bucakta ve her köşe başında ayrı bir
sürprizle büyülenir gider; ona ait ihtişam ve güzellikleri tanıma fırsatını
bulanlar da bir daha bu cazibe ikliminden ayrılmak istemezlerdi.
Bu dünyâda şehirler, köyler maddî ve mânevî râbıtalarla sımsıkı birbirine bağlı
ve bütün ülke köyü, kasabası ve şehirleriyle büyük bir kent gibiydi. Bu ideal
sitedeki bütün insanlar, derin bir ahlâk safveti, sağlam bir din şuuru ve
sarsılmaz bir millî vahdete sahiptiler… Ve bu sayede de erişilmez bir huzur ve
saadet içinde yüzüyorlardı. Hemen her yerde hayat, o kadar hâdisesiz, o kadar
nizâsız ve o kadar tecavüzlere, cinayetlere kapalı sürer giderdi ki, insaflı
seyyahlar burada her şeyin mucizevî cereyan ettiği zehâbına kapılır.
Burada herkes, iyilik ve güzelliklerle dolar boşalır; herkes birbirinin
hayırhahı olduğu şuuruyla hareket eder, herkes, umumun şeref, haysiyet ve
namusunun muhafızı gibi davranır ve herkes toplumun mes’ûd olması yolunda; içten
gelen bir samimiyet, fevkalâde mürüvvetli ve fevkalâde duyarlı olmaya gayret
gösterirdi… İmkânı olanlar imkânlarıyla devletin ve milletin emrine amâde yaşar;
imkânsızlar da sağa sola yüzsuyu dökmeye mecbur edilmezlerdi. Evet, ikinciler
bir şey isteme âdiliğine itilmez, birinciler de verdiklerini duyurma
bayağılığına düşmezlerdi.
Bu ülkede bütün vey, güzellikler, hayırlar tamamen müesseseleşmişti.. ve ülke
insanı da âdeta, Hakk’ın inâyetini temsil ediyor gibi, hayatın her kesiminde
düşkünü, muhtacı, kimsesizi kucaklıyor; alîle, yolda kalmışa ve perişana el
uzatıyordu. Bunca tırpanlanma ve hırpalamadan sonra bile, her biri birer ince
manâ ve rûhî derinliğe işâret eden o zariflerden zarif ma’bedler, medreseler,
şifâhaneler, tekyeler ve zâviyeler şanlı soyumuzun düşünce ve şefkat buudlarını
göstermeleri bakımından ne talâkatli birer lisan ne erişilmez birer
beyandırlar..!
Keşke bunların hiçbirini bozmadan, zâyi etmeden ve kadirbilmezlerin gadrine
uğratmadan, hiç olmazsa birer müzelik eşyâ gibi, bulunduğumuz çağa
taşıyabilseydik! Heyhat, bir döneme ait nesillerin takdirsizliği, hissizliği,
kadirnâşinaslığı yüzünden, her biri başlı başına birer açık hava müzesi teşkil
eden o koskoca târihî hazineler ve o muhteşem güzellikler meşherleri kaybolup
gitti.
Mezarlıklar dahi onun sanatının fesahatlı bir dili ve ötelere uzanmış rengârenk
birer dalı haline gelen manâ ağırlıklı bu yüksek medeniyet, arkada bıraktığı
mamurelere denk harâbeleri, kitaplar gibi kitabeleri, müzeler kadar parlak
kabristanlarıyla hâlâ başdöndürücü bir endama sahip ve hâlâ kalb ve vicdan
insanlarını büyülemekte…
Bugün birçok kimse, o muhteşem medeniyetten arkada kalan her şeye ölmüş dağılmış
bir cenazenin parçaları nazarıyla bakıyor. -Ölüp parçalanmayacaklar sevinsin!-
Medeniyetler de, mezarlardaki insanlar gibi fânidirler: Bir bir gelir, bir bir
varlığa erer, bir bir giderler. Bu geliş ve gidişte ne geleni engellemek ne de
gideni durdurmak mümkün değildir.
Ancak, iyilik ve güzellik düşüncesiyle doğup, öteler ve ebediyyet mülâhazasıyla
gelişen medeniyetlerdir ki, sonsuza kadar, gelecek nesiller için birer ilham
kaynağı ve rûhânîler için de letâfetli birer mütâlaagâh haline gelirler.. tıpkı
bizlerden milyonlarca yıl ötelerde bulunan, hatta ölüp gittikten sonra bile
ışığı bizler ve bizlerden sonraki nesiller tarafından, daha binlerce sene
seyredilecek olan yıldızlar gibi, bu uhrevî buudda gelişen medeniyet de öteler
ve öteler ötesinde daha binlerce sene yaşayacak ve gök ehlince bir kitap gibi
okunacak.. gök kapılarında da bir armoni gibi duyulacaktır.
Bütün bunları görmemezlikten gelerek, ne olduğu ve ne kadar yaşayacağı belli
olmayan yalancı mumlarla, koskocaman bir ışık dönemini mukayeseye kalkışmak,
hatta mukayeseden de öte, mumları yıldız, yıldızları da mum göstermek, şayet bir
aldanmışlık değilse, düpedüz bir târih düşmanlığıdır.
Keşke, o ihtişam dönemine ait ömürleri, ömürlerin bir mutluluk armonisi içinde
göklere doğru akışını ve bir bir saadet içinde çağlayıp geçen mevsimleri,
yılları; mevsimler ve yıllar içinde akıp giden rengârenk hayatı, kalbden kalbe,
ruhtan ruha boşalan neşeyi, sevinci, itminanı ve bunlarla hususî bir ses, bir
şive, bir terkip, bir tarz, bir üslûp haline gelen güzelliklerin kemâlle
kutuplaşmasını, olgunluğun mücerred güzellikler buuduna ulaşmasını günümüzün şu
kadirnâşinâslarına da gösterebilseydik..!
Aslında, günümüzün takdir bilmezleri gibi bizler de muhteşem medeniyeti, üstüste
zelzelelerle, enkaz yığını haline geldikten sonra idrak edebildik. Bizler ve
onlar, bu hârika dünyâyı; onun, sihirli nizamları ve baş döndüren intizamları
hüküm sürerken.. yani bağları henüz bozulmadan, çiçekleri solmadan, ormanları
yanıp kül olmadan, toprakları erozyonla akıp akıp gitmeden; küheylanları
çatlamadan, süvarileri mehlikâ sultana tutulmadan, gazâ bâğîlik sayılmadan,
gâziler sarhoş edilip mehter müzeye kaldırılmadan, kösler susmadan, gözler
hakikata kapanmadan, güneşler batıp heryanı karanlıklar basmadan, akan çaylar
kesilmeden, çeşmelere civa akıtılmadan; ilâhîler susmadan, ilâhîlik
söndürülmeden; her yer mezar haline getirilmeden, mezarlar mezbeleliğe
döndürülmeden… Hasılı, her şey kıvamında iken görüp seyredemedik.
Dün milleti arkasına alıp zirvelerin zirvesinde gezdirenler, torunlarının
başlarına gelecek şu üstüste felaketlerin en küçüğüne dahi ihtimal
vermiyorlardı. İhtimal vermek şöyle dursun, onu rüyâlarında görmeye dahi
tahammülleri yoktu. Bunda da haklıydılar, zira; dünyâya hükmedecek güçleri,
cihanla hesaplaşacak inanç ve imkânları buna yetecek mahiyetteydi. Ama işte
onlar ve işte acı-tatlı hâtıraları..! Günü gelince herkes de gidecek! Koca
dağların yerinden oynadığı bir dünyâda, küçük tepelere ebedî saltanat vehmetmek
aldanmışlıktır. Evet gelen herkes gidecek; ama, kimileri şanlı soyumuz gibi
gönüllerimizde en tatlı hâtıralar bırakıp öyle gidecek; kimileri de milletin
zihninde bir mülevves yâd olarak…
Sızıntı, Aralık 1989, Cilt 11, Sayı 131
Eski Şehirlerimiz
Eski şehirlerimiz, dış görünüşleri, iç derinlikleri, gelin endamları;
çevrelerindeki bağ ve bahçeleri, çağlayan ırmakları ve üfül üfül havasıyla bütün
gönülleri yumuşatır, bütün hülyaları büyüler ve semtlerine uğrayanları âdeta
sarhoş ederlerdi.
Üzerlerinde ötelerden rengârenk ışıkların yağdığı, toprağından ünsiyet, aşk ve
sevginin fışkırdığı, sâkinlerinin, onun bağrında her an ayrı bir vuslatı
teneffüs ettikleri bu güzellikler galerisi şehirler, yedi iklim dört bucağın can
atıp ona koştuğu bir Cennet köşesiydi âdeta.
Her yanıyla güzellik ve tefekküre açık; bağı-bahçesi, çarşısı-pazarı, sokağı ve
evleriyle huzur ve güvenin tütüp durduğu bu beldelerin hemen her yanında, Hakk
güzelliklerinin meşheri tabiat kitabı, renk, desen, nizam ve âhengiyle
köpürdükçe köpürür.. bütün gönüller sevmek ve sevilmeye ihtiyaç arzusuyla
coşar.. ruhlar çevrelerinde kaynayıp köpüren bu nizam ve âhengin verdiği inşirâh
ve sevinçle gündelik sıkıntılardan kurtulur; kitaptan kâtibe, sanattan
sanatkâra, güzelliklerden güzelleştirene ulaşma arzusuyla buuddan buuda koşar ve
hep derinliklere doğru süzülürlerdi…
İnsanların ilhamlı çehrelerinde, binaların büyülü edâlarında her şeyin
lâhûtîliğe boyun eğdiği hissedilir ve her şey, hudutlarını semâvî ilhamların
çizdiği bir derin iklimde yol alıyor gibi, manâlı, mevzun, âhenkli ve pırıl
pırıl yüzer giderdi.
Çarşı-pazar, cami-ev arasında gelip giden insanların hemen hepsinde, onlardaki
beşerî yanlara üstün gelen bir ruhânîlik vardı. Belki de hepsinin yaşadığı veya
hatırladığı aynı duygulardı ki, sînelerinden yükselip yüzlerine akseden manâ ve
ifadeler de bir bütünlük içinde tâçlanıyordu. Hepsi de ruhlarını, sonsuzdan
gelen güzelliklere açmış ve derin bir temkin, ürperten bir vakar içinde
kendilerini, aşkın, imânın, şevkin coşturan ilhamlarına, büyüleyen rüyâlarına
salmış ve efsânevî bir zaman içinde bütün güzelliklerin kaynağına doğru kayıyor
gibiydiler.
Bütün bu toparlanış, bu çağlayış ve bu kayıp gidişler, bazen bir cami, bir
medrese, bir tekye, bir zâviye ve bir erenler meclisiyle noktalanır ve bu son
durak, âdeta, bedenin, ruhânî ve melekûtî güzelliklerini bütün hususiyetleriyle
aksettiren bir menşûr haline geldiği nokta olurdu. İşte bu noktada duygular
aradığı hazlara erer, ruh vuslat kapısının aralandığını duyar ve her tarafa
ışıklar halinde sevgi yağmaya başlar, derken, gönüller hayret ve hayranlıkla
yutkunur kalırlardı.
Hemen bütün muhteşem devirlerimizde, bu mübârek yerler, iman tomurcuğunun açılıp
inkişaf ettiği, duygu ve düşüncenin derinleşip buudlaştığı, ‘kuvve-i inbâtiye’si
hârikulâde yüksek ve tıpkı Cennet yamaçları gibiydi. Buralarda, varlığın
çehresine serpilmiş güzelliklerin küçük bir noktada toplandığı müşâhede edilir..
sevginin inançla bütünleştiği, inancın mârifete kanat açtığı ve mârifetin ruhânî
zevklere ulaştığı duyulurdu. Herkes aynı duygu ve düşünceyle coşar; bütün
hisler, aynı dolaba bağlı kovalar gibi, aynı ırmağa dalar ve yükselir.. herkes
istidadına göre aynı şeylerle dolar, aynı mecrâya boşalır ve ezelî bir çağlayan
içinde ebedî bir çağlayışa kendini kaptırır giderdi.
Hele, o devrin her tarafta sıkça görülen zikir ve fikir hâneleri.. doğrusunu
ifâde etmek gerekirse; buralar, sihirli ve perili binalar gibi, semtlerine
uğrayanları büyüler, kendi dünyâ-larına çeker; onların ruhlarına girer.. sonra
da görüp duydukları, duyup sevk ettikleri her şeyi, bu yeni çırakların
gönüllerine üfleyerek onları da mest ve sermest hale getirirlerdi.
Her akşam gurupla, bu esrarlı ülkede, etrafı saran sihirli ışık, güneşe ihtiyaç
bırakmayacak kadar parlak, gür ve öteler buudluydu. Bu aydınlık dünyâya devam
edenlerin çehrelerinde dalga dalga ışığın dalgalandığını, gözlerinde hakikatın
buğulandığını ve iklimlerinde tevhidin yankılandığını görüp duyanlar, bir daha
da bu Cennetâsâ âlemden ayrılmak istemezlerdi. Onların ruhları ve özleri,
aramızda bulunsalar da, sonsuza ulaşmış gibi olur ve bizlere hep, yeryüzüne
inmiş yıldızların kıymetlerini ifade ederlerdi.
Binbir âh u vah halinde inleyen aşklar, sürekli cezbelerle coşan şevkler, yer
yer çıldırtan vâridâtlar ve Cennet zevklerini unutturacak ruhânî hazlar gibi
manâları geliştiren, besleyen, büyüten, sonra da onları müştak ve hayran
gönüllere duyuran bu iklim, binbir güzellikleriyle âdeta, insanoğlu için en son
erişilebilecek hudut gibiydi.
Evet, bu güzel dünyâda rûhun mesire yerleri sayılan bu nurlu müesseseler,
mantığın dar ve sıkıcı çemberinden kurtulup, kendilerini manânın feyyâz
dünyâlarına salan bahtiyarların, fizik ötesi âlemlere ilk adım attıkları
menziller olduğu gibi, aynı zamanda cismanî hayatın ruhlarda hasıl ettiği kör
düğümlerin çözüldüğü, çeşit çeşit sertliklerin yumuşadığı ve yumuşatıldığı
esrarlı bir iklimdi.
O günün şehirlerindeki hemen her konak, tıpkı bir mescid ve zâviye gibi, ruhânî
yönü ağır, ötelerle münâsebeti kavi ve vicdanın teneffüs edebileceği yerlerdi.
Yine hemen her konakta, medresede ilme, irfana uyanmış, kışlada itaat ve
inkıyada alışmış, zâviyede kaynaya kaynaya pişip olgunlaşmış bir veya birkaç
insan bulunurdu. Yüksek burçlar gibi vakûr ve heybetli, mabetler gibi derin ve
göz kamaştırıcı bu insanlar, fert fert muhteşem bir millette mensup olmanın
hakkını edâ ediyor gibi, en kâmilâne davranışlarla herkesi tesir altına alır ve
halvetlerine erenleri âdeta büyülerlerdi.
Bu mübârek şehir ve onun faziletli sakinleri arasında gençler, kendilerini
cihad, gazâ gibi en yüksek mefkûrelere göre hazırlar; orta yaşlılar, genç
kuşaklara misâl olmanın düşünce niyetiyle kendilerinden bekleneni en mükemmel
şekilde temsil etmeye çalışır; ihtiyarlar, o çok buudlu ve rengarenk ömürlerini
hikâye etme zevkine çekilerek kalb ve kafalarındaki mâzi çağıltılarını yeni
nesillerin ruhlarına boşaltma yollarını araştırır.. hâsılı, herkes hayatına yeni
yeni buudlar kazandırma peşinde olurdu…
Yine o zamanlar, hemen her evde, türbeler kadar aziz ve ziyarete açık bir veya
birkaç gâzî bulunur, bunlar çevrelerine, Allah yolunda olmayı ve o uğurda ölmeyi
anlatır; anlattıklarını gazâ esnasında görüp işittikleri kerâmetlerle süsler,
takviye eder.. zaman zaman dinleyenleri şehitlerle görüştürür, şehâdeti
sevdirir.. bazen de ellerinden tutar onlarla upuzun bir seyahata çıkar: Götürüp
onları tâ Bedr’in arslanlarıyla tanıştırır, Uhud’un yiğitlerine tâ’zim arz eder,
Mute’ye selâm durur, Yermuk’u alkışlar, Malazgirt’e uğrar ve derin bir nefes
alır, sonra doludizgin Mohaç ovasına koşar, derken durur Bizans surları önündeki
sırları hikâye eder, Mercidabık ve Ridaniye’yi anar ve eğilir; sonra da dolu
dolu gözlerle Çanakkale bayırlarını gösterir ‘Ve işte son şeref ve fazilet
mücâdelesi verdiğimiz yerler’ der ve inlerlerdi.
Bu tertemiz dünyâda, ahd u peyman yeniliyor gibi, hep böyle mübârek mefkûrelerle
haşr u neşr olan nesiller için gerilimin gevşemesi asla düşünülemezdi. En
karanlık dönemlerde, yani herkesin müdafaadan ümidinin kesildiği yerlerde dahi
bu mübârek nesiller, akla hayale gelmedik dâsitâni kahramanlıklarla herkesi
şaşırtabilirlerdi. Hatta denebilir ki, çobanların kurtlardan yana oldukları en
talihsiz dönemlerde dahi bu mübârek evlâd-ı vatan, hep kendi olarak kaldı. Tarih
şuuruna ters şeylere baş kaldırdı. Hasımlarıyla yakapaça oldu, hesaplaştı..
sarsılmadı, yeise düşmedi ve bir lâhza bile fütur getirmeden, dünle bugün
arasındaki münâsebetleri araştırdı ve geçmişin kaneviçesine göre mutlu
geleceğini işleyip durdu.
Yakın geçmişin, dolayısıyle de eski şehirlerimizin bir kısım kusurları yok
değildi. Meselâ: O günün mektepleri olan medreseler ihtiyarlamış, bir ölçüde
fonksiyonlarını yitirmiş, muasırlarının ilim, teknik ve teknolojileriyle
hesaplaşacak halleri kalmamıştı. Zamanın tefsirine göre bir bakıma, saf dışı
bırakılan, muhakeme ve akl-ı selimden de müspet puan alamayan eskinin bu kudsî
yuvalarıyla artık çağımızla yarışmamız mümkün değildi ve bu beklenmemeliydi de…
Ne var ki, bütün menfi yanlarına rağmen eskinin bu aydınlık yuvaları; inanç,
istikamet, millet ruhu ve târih şuuru gibi öyle önemli dinamiklere sahip idiler
ki, yakılıp yıkılacağına, günümüzün mantık ve felsefesine göre ıslah
edilebilselerdi, belki de milletçe maruz kaldığımız bu günkü kültür bunalımı
içine girilmeyebilirdi…
Bizler, yetiştiğimiz dönemde, şehir ve köylerimizde, muhteşem geçmişimize ait
izlerin, ardı-arkası kesilmeyen fırtınalarla savrum savrum savrulduğunu görüyor,
hasret ve hicranla iki büklüm oluyorduk. İşte bu esnada bile, ata yâdıgârı o
mübârek beldelerimiz, maddî-mânevî havası, iklimi, tabiatı, ruhânî hayatı ve onu
ayakta tutan dinamikleriyle bizleri kucaklıyor, burcu burcu mâzi kokan bağrına
basıyor ve avunduruyordu. O zamanlar bile, biz onu, çok büyülü buluyor, ona
koşuyor ve tedâilerin diliyle bize anlattıklarını zevkle dinliyorduk. kim bilir
belki de o gün dinlediğimiz şeyler, bir gün gelir yine gerçek olur..!
Şanlı geçmişin Cennet dönemlerinden, birbir toparlanmış ve millet hayatıyla
beslenmiş bir mukaddes birikimi ifâde etmeden âciz, benim perişan cümlelerimi
bir tarafa bıraksanız dahi -ki, bence bırakmanız uygun olacaktır- onlara ait iz
ve emareler, bugün olmasa da yarın çoklarının başını döndürecek, ruhlarına
heyecan salacak ve onları bir kere daha muhteşem mâziyi gözden geçirmeye sevk
edecektir.
İşte, o zamanın tâli’li nesilleri, şimdikinden daha derin, daha hisli zamanlara
erecek; şerefli mâzisinden aldığı hızla, geçmişin hülyâlarına denk dünyâlar
kuracak.. küçük ölçü ve küçük kıstaslardan kurtularak, varolmanın kusursuz ve
ârızasız, güzelliklerin hudutsuz ve inkıtâsız, hazların sınırsız ve pâyansız
olduğuna ulaşacak ve bahtlarına tebessüm edeceklerdir.
Sızıntı, Şubat 1989, Cilt 11, Sayı 121
Geçiş Dönemleri ve Kaoslar
Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla
beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş
nârâları, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları.. en
uğursuz çehrelerin yanında en temiz simâlar, en pes hislerin yanında en ulvî
heyecanlar, en derme-çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkûreler hep iç
içe olmuş ve beraber bulunmuştur.
Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan
virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzîlenmiş tamirci ve koruyucu
unsurların kıyasıya mücâdele ve muhârebesi ve tabiî bu esnada hastanın hülyâ ve
hezeyanları ne ise, toplumların, varolma ve dirilme kavgası verdikleri
dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı
şeylerdir.
Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, âdeta bir kısım acayipliklerin meşheri ve
tersliklerin resmi geçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle
gitmiştir.
Bu dönemlerde, gösterdikleri canlılık ve çıkardıkları seslerle yabancılık
soluyanların, davranışlarıyla başka dünyâlara ait yaratıklar oldukları hissini
uyaranların, hayatlarındaki binbir tuhaflıklarla daha çok karnavalları
hatırlatanların ve karmakarışık bir anlayışın yontup şekillendirdiği muzip
çehrelerin, ne olduğu belirsiz bir ruh hâletinin, bütün bulanık yanlarını
aksettiren şaşkın bakışların mebzûliyeti ölçüsünde; alabildiğine derin,
alabildiğine duyarlı; inanç ve safvetiyle melekler gibi dupduru, irâde ve
azmiyle sıra dağlar gibi metin; içinde yaşadığı toplumla içli-dışlı ve her
ferdin hukukuna saygılı; varlığın sînesindeki güzelliklere karşı hayranlıklarla
dolu, sanatın ciddiyetine inanmış ve sanatla sonsuzluk adına mesajlar sunmasını
bilen; heybet, saygı, nizam, terbiye ve nezaket gibi yüksek mefhumlarla serfiraz
ruhlar da eksik olmamıştır.
Evet, kimilerin, gençliklerinin cinnet ve hezeyanlı, cismaniyetlerinin karanlık
ve buhranlı zamanları; kimilerin, sağlam bünye, doğru düşünce ve ruh zerâfetiyle
âdeta semâvîleştiği ‘an’ları; kimilerin, olgunluğun zirvesinde bulunmalarına
rağmen, her biri birer gayyâ, nefsânîliğinin çukurlarına düşe-kalka kâbuslu ve
utandırıcı bir tükenişe doğru sürüklendikleri; kimilerin, mutlak hakikata
uyanmış duygularıyla, bura ve öteler arasında gelip giderek hayat kaneviçelerine
yeni nakışlar ve yeni nakışlar içinde düşündürücü buutlar kazandırdıkları hep bu
türlü istihâle dönemlerinde müşâhede edilen zıtlık ve tuhaflıklardandır.
Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhîre takılıp kalanlar; hayata
biraz erken uyanmışlığı allayıp-pullayıp ‘gabn-i fâhiş’le satmaya çalışanlar;
kendini feylesof zannedip aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapıları
itibâriyle daha ziyâde çorak yerleri hatırlattıkları halde, dâhiyâne tavırlarla
‘herkesi kör ve âlemi sersem’ sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim
derken gülünç duruma düşenler; zekî görünmek için şaklabanlığa sığınanlar;
hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için her şeyin içinde görünmeye
çalışanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabır ve tahammül gibi göstererek
ulü’l-âzmâne tavırlara girenler, fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahkûm
doğup, mahkûm yaşadıklarını gösterdiği halde ‘arslan artığı üzerinde tilki
kurnazlığı’… Sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler, yükselip en
dev-âsâ ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntünün zerresini dahi duyup
hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızdırap nağmeleri çekip
da’vâ adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştihâ ile, sürekli,
sağda-solda kemirecek şeyler aradıkları halde, kendilerini ganî, tokgözlü,
onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar; aslında beden ve cismaniyete ait
şeylerin dışında hiçbir meseleye akıl erdiremeyecek kadar basit, sathî ve birer
tâlihsizlik örneği olmalarına rağmen, tutarsızlıklarını ve yetersizliklerini
asrîlik gibi gösterip kendi kendilerini aldatanlar; beşerî müşâhede ve
tahassüsleri, beşerî tecrübe ve istatistikleri her şeyin esası görüp gösteren,
hatta kalbî ve ruhî hayata ait vâridâtı dahi bu dar perspektifle ele alıp madde
ve cismaniyeti bütün varlığın özü sayan mâneviyatçı görünümlü materyalistler; iç
dünyâlarını ihmâl ede ede, vicdan ve ruhlarını saran yüzlerce streslerle gidip
hezeyana sığınanlar; şefkate liyâkat hakkını kaybetmiş, acınacak câniler ve
cânilerin elinde inleyen mağdur canavarlar; yalnızlığın, sahipsizliğin ve
köksüzlüğün sağa-sola sürükleyip durduğu enkaz-zedeler, simsiyah çehreler,
mürüvvet bilmeyen ruhlar ve serseri gürûhlar…
Tabiî, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde
yaşayanlar; bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek
düşüncede istikâmete ulaşanlar; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları
kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyâlarında dahi
kelepir düşünmeyenler; sîneleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un
hasret ve ızdırâbı, gönüllerinde Leylâ’nın dert ve hicrânı, ocaklar gibi yanıp
tutuştukları halde gam izhâr etmeyenler; Kaf dağından ağır yüklerin altında inim
inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla
iki büklüm olanlar; makamlar, mansıplar koşup ayaklarına kapandıkları halde,
kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler;
gayret ve çalışmalarına terettüp eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında
‘ben yaptım, ben ettim’i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a
varılamayacağına inananlar.. umman iken katre görünenler, güneş iken zerre
urbasına bürünenler ve bütün bir varlığın kalbi mesâbesinde olmalarına rağmen,
kendilerini hiç ender hiç bilenler… Hâsılı, bütün hayırlarla hayırlılar,
şerlerle şerliler, meleklerle şeytanlar bu devrede hep iç içe ve beraber
olmuşlardır.
Sonra da, bu kaoslu dönemi, bir yeni gün, bir yeni bahar, bir yeni devir takip
etmiştir. Ve zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, Nebîlerin vadinde,
velîlerin yâdında ve güvercinin kanadında olan o yeni dönemin esintileri çoktan
duyulmaya başladı bile…
Ah! her şeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek o kadar şirin!
İnsanların en nezih duygu ve düşüncelerinde tüllenen onun iklimi o denli temiz!
Genç-ihtiyar, kadın-erkek onun insanları öylesine duygulu! Canlı-cansız,
büyük-küçük varlığın bütün parçaları birbirlerine karşı o kadar şefkatli!
Geçtiğimiz yollara bu güzellikleri saçıp duran cömert el o kadar lütufkâr ki,
verdiklerinde vereceklerini seziyor, erdiklerimizde ereceklerimizi görüyor ve
her an ayrı bir şükran hissiyle iki büklüm oluyoruz.
Bu aydınlık sabahta, dörtbir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan
evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde, gökyüzünde bir ‘nâr-ı
beyzâ’ hâline gelip, kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler gibi saran o en
aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar
neş’e ve sevinç olup yağan o en bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle
bütünleşmesini bilenler, her lâhza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup
yaşayacak ve ebedî vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visâlin zevkini
yudumlayacaklardır.
Sızıntı, Nisan 1988, Cilt 10, Sayı 111
Geçmişten Geleceğe Bizim Evimiz
Bir zamanlar dörtbir yanından fışkıran mutluluk ve saadet, içinden taşan manâ ve
huzur, çevresini saran nurlarla, daha çok ayları, yıldızları hatırlatan o gelin
endamlı eski evlerimizi, şimdi, hülyâlarımızda yakalamaya çalışıyor; onların
rüyâlarıyla teselli oluyor ve o tatlı rüyâların bir kere daha gerçekleşmesi
arzusuyla yaşıyoruz.
Bu düşünce, bu emel; kendini ırmağa salarak, avuçlarını suya daldırıp, suyun
içinde güneşi yakalamaya çalışan çocukların çocuksu arzuları gibi görülebilir.
Ama biz; bu rüyânın, bugün olmasa da yarın mutlaka tahakkuk edeceğine inanıyor
ve yakın bir geçmişte yitirdiğimiz bütün değerlerin, yeniden, ferdî, ailevî ve
içtimâî hayatımızda yerlerini alacakları ümidini muhafaza ediyoruz. Ölünceye
kadar da edeceğiz…
İçiyle-dışıyla ve içindeki sâkinleriyle bizim evlerimiz, dünyâ evlerinin en
insanîsi, en ferah-fezâsı, en mukaddesi ve ukbâ düşüncesine en açık olanıydı.
İnsan ona dikkatle bakınca, hemen her zaman çehresinde Cennet köşklerini, içinde
Cennet hurilerini ve onun sonsuzla bütünleşen ruhânî ikliminde ebediyetleri
görebilirdi.
Işığını ötelerden alan, gölgesini ipek tüller gibi başlarımıza salan ve uhrevî
güzellikleriyle sanki, fildişinden, inciden, mercandan, billûrdan, sadeften
yapılmış.. sırmadan, atlastan, ipekten, şaldan, bürümcükten örülmüş göz
kamaştıran aksesuarıyla, sultanî kasırlar gibi olan bizim evlerimiz, öyle derin,
öyle baygın bir görünüşleri vardı ki, âdetâ kendileri de kendi güzelliklerine
büyülenmiş gibi görünürlerdi.
Dünyâya açılan selâmlıklarıyla; sarayları, yalıları, hayatı, dünyevî zevkleri,
ma’bedi ve mektebi; haremleriyle de Cennet köşklerini, Cennet köşelerini,
tekyeleri, zâviyeleri hatırlatan bu sıcak yuvaların, insan ruhuyla uyuşup
bütünleşmeleri o kadar mükemmel, o kadar manâlı idi ki, onun içinde yaşayanlar,
geçmişin, geleceğin şiirini birden dinler ve ölümsüzlük düşüncesinin gönüllerine
sindiğini duyarlardı.
Hemen her ev, iç ve dış aksesuarıyla geçmiş zamanın belli bir dilimini, tarihin
belli bir parçasını temsil eder ve her köşesinde âdetâ değişik şekillerde,
mâzinin kalbinin attığı duyulurdu. Onların harîmine girince bazen, elinde
meş’âle dünyânın dörtbir yanına aydınlık götüren ışık süvarilerinin “hay-hû”yu,
bazen ilim ve düşünce mevkiblerinin , rûhumuzun derinliklerine kadar inen
uyarıcı sesleri, bazen de mehterle coşmuş gürül gürül bir fetih ordusunun
gönüllere ürperti salan tok nağmeleri kulaklara çarpar gibi olurdu. Çocukların
dupduru dünyâlarından yükselen çığlıklar; gençlerin gençliklerinden köpüren ümit
ve neşeler; olgunların duygu ve düşüncelerinden fışkıran ebed duygusu, yüksek
mefkûre, ilim aşkı gibi ledünnî değerler; yaşlıların uhrevîleşen ikliminde sık
sık duyulan füsunlu söyleyiş, manâlı edâ ve îmâlı susuşlarla bizim evlerimiz, o
kadar canlı, o kadar derin ve o kadar şefkatli idiler ki, insan onların
sokaklarında kendini, Cennet’e uzanan kaldırımlardan birinde yürüyor gibi
hisseder ve bir adım daha atsa hemen oraya ulaşacağını sanırdı…
Bu yuvalar, içleriyle-dışlarıyla, gece-gündüz hemen her zaman, o kadar aydınlık
ve çarpıcı idi ki, onların semtinden geçen veya diz çöküp harimlerinde bir
teşehhüt miktarı oturan herkes, büyülenir, az-çok bir değişikliğe uğrar; uyanan
hisleriyle kalbinin pencerelerinden bir şeyler görüp sezmeye başlar ve anlayıp
hissettikleriyle âdetâ bir başka buuda ulaşmış gibi olurdu…
Bu aydınlık hânelerin belli bir bölümünde nurânîleşmiş, uhrevîleşmiş bir nine
veya dede oturur; rüyalara sığmayan şanlı geçmişimizin altın destanlarından
nakiller yapar.. bizleri meraklandırır; imrendirir; neşelendirir ve sihirli
beyanlarıyla hep o devirlere çekerlerdi. Bizler, onları dinlerken farkına
varmadan, geçmişin tatlı hülyâlarına yelken açar ve birdenbire kendimizi, yiğit
nâraları, at kişnemeleri, muharebe uğultuları ve kılıç-kalkan tarrakaları
içinde.. veya düşünen, çalışan, îman ve ümitle ötelere açık bir huzur topluluğu
arasında bulurduk. Böyle şahlanan hayallerimizle bütün o eski zamanları, eski
mekânları hep mukaddes; eski insanları Hak rızasını tahsil ve ülkeyi cennetlere
çevirme yolunda gerilmiş kudsîler; onların ev ve konaklarını da, ruhlara
sonsuzluk duygusu aşılayan pırıl pırıl odaları, ışık ışıl sofaları, üfül üfül
bahçeleriyle; insanlık, aşk, vefa, ilim, sanat, ahlâk gibi kudsî fazilet ve
meziyetlerin çimlenip geliştiği yerler olarak düşünür, tahayyül eder ve
inanırdık.
Günümüzün, insan inleri sayılan; hodgâmlık, kıskançlık, ahmaklık, bunaklık
yatağı; aldanan ve aldatan kalblerin mahbesi, yıkılıp gitmiş emellerin mezarı,
sönmüş aşkların, îmanların, ümitlerin makberi.. konuşmaları istendiği yerde
suskunlaşanların, sükutları arzu edilen yerde usandıracak kadar konuşanların ve
bu zararlı sükutları, dengesiz konuşmaları, acı laubalilikleri, gafilce
tavırlarıyla iyilik deyip şer işleyenlerin, “dışı süs, içi pis, sûreti me’nûs,
sîreti ma’kûs…” barınaklarına bedel; binbir aydınlık içinde Cennet yalılarından
kopup gelmiş, her türlü dert ve sıkıntılardan arındırılmış, bütün sefaletlerden
temizlenmiş; maddiyatı mânevîyata dayalı, malzemesi öteler damgalı; ruhların
rüyâları kadar uzun, renkli ve bereketli; içinde imanın, aşkın yankılanıp
durduğu ma’bedler kadar derin, görkemli ve her biri birer melek otağı olan o
günün mübarek hâneleri tıpkı birer şiir, birer hülyâ birer mûsikî iklimiydi.
Geçmişin bahtiyar nesilleri, bu ışıktan hânelerin gölgelerinde, bütün bir tabiat
ve hilkatın kaderini duyup hissediyor, hayret ve hayranlıklarla kendilerinden
geçiyorlardı.
Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, insan, o günün manâ, büyü ve
nefesleriyle, hülyâlarımıza kadar sinip varlığımızla bütünleşen evleri arasında
veya sokaklarında gezerken, çevredeki binaların birer birer ma’bedleştiğini,
hislerin bütünüyle uhrevîleştiğini, hayatın tamamen rüyâlaştığını duyup
hissetmekte ve âdeta cihan ötesi âlemlere ulaştığı hissine kapılmaktadır.
Bizim nesil, o nurlu evleri ve o mutlu insanları, ancak her şeyin sarsılıp
yerinden oynamaya başladığı, bağların bozulup bahçelerin hazâna uğradığı,
güllerin, çiçeklerin pörsüyüp savrum savrum savrulduğu ve topyekün milletin
koltuk değnekleriyle emeklemeye durduğu tâlisiz bir dönemde idrak edebilmişti.
Bizim yetiştiğimiz dönemde, mâzinin o çalımlı, o âteşîni insanlarının yerinde,
bütün bütün yıkılmış bezmiş, ye’se düşmüş karamsar ruhlar ve Cennet saraylarını
hatırlatan o eski evlerin yerinde de, sessizlik mûsikîsi, sükut ilâhîleri ve
ölüm ağıtları duyuluyordu.
Evet, artık o şevk ve hareket insanlarının yerinde, uyur-gezer inzivâ nesilleri;
eski aşk ve heyecanların yerinde, ölüm hırıltıları ve ümitsizlik iniltileri;
şanlı cedlerimizin ideal ve da’vâ düşüncelerinin yerinde de sadece, çıkar
kavgaları, refah mücadeleleri göze çarpıyordu. Tabiî böyle bir atmosfer içinde
her tarafta duyulan tek şey, çöküntü zeval ve ölüm haberleri, her yanda görülen
şeyler ise, mezarlar gibi evler, cenazeler gibi canlılar, sekerat hırıltıları
gibi nağmelerdi…
Hâdiseler inanılmayacak kadar hızlı cereyan ediyor, tarihten gelen bütün eski
şekilleri değiştiriyor, bize ait şeyleri yıkıyor; en temiz çehreleri alıp
götürüyor ve yerlerine, içlere burkuntu veren yüzler bırakıyordu. Eski
kavimlerin meshine denk, böyle her şeyin makyajla değişme sürati içinde bir anda
başkalaşması, o günkü nesillerin ümitlerini de beraber almış götürmüş ve onları
şaşkına çevirmişti.
Onun içindir ki bizim nesil, önce kendi dünyasını hülyâ ve hâtıralarda aramaya
başladı. Bir uzun bekleyiş ve tereddütten sonra da, hemen bu kül ve enkaz
yığınları arasında kendi altın rüyâlarını, bu birkaç asırlık vîrâne yangınlıkta
eski ümranları kurma hummasına tutuldu. Bu çöl ve bu bataklıkta kendi dünyasını
kurabilmek için onu bekleyen bir sürü şey vardı: Şu birkaç asırlık canlı
cenazelere Hızır çeşmesinden su getirip onları hayata döndürmek; yıllar yılı
yalancı mumlarla teselli bulup avunan aldanmış ruhları, güneşlerin kol gezdiği
âlemlere uyarıp yollarına ışıklar saçmak; gönüllerini yeniden îmanla donatıp
sinelerinde ümit meşaleleri yakmak ve tarihin şu, en şanlı fakat mahzun, en
mübârek fakat gadre uğramış, ilhadzede, dalâletzede, avrupazede necip milletine,
onun şanlı geçmişinin esasları sayıları târihî dinamikleri tanıtıp kabul
ettirmek; evet, bütün bu Kaf dağından ağır yükler onu bekliyordu. O, güçlü bir
inanç ve sarsılmaz bir ümitle içine sindirdiği, muhteşemlerden muhteşem tarihî
mevkiini yeniden elde edebilmek için “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” deyip bu
büyük tarihî misyonu yerine getirme mecburiyetindeydi.
Zaten bundan böyle, onun cankeş ve yarım canlı olarak yaşaması da mümkün
değildi. Ya kendi ruhuyla, kendi düşünceleriyle, kendi inançlarıyla var olacaktı
veya tarih sahnesinden silinip gidecekti.
Aslında, bir zamanlar onu zirvelerde dolaştıran esas ve dinamikler, bütünüyle
bugün de mevcuttu. her şey onun özüne dönüp ruhuyla bütünleşmesine ve bu
dinamikleri bir kere daha gözden geçirip değerlendirmesine kalıyordu ki; ondan
beklenen de bu idi. Bundan ötesi,
“Hakk tecellî eyleyince her işi âsân eder;
Yaratır esbâbını bir lahzada ihsân eder.”
deyip Yüce Yaratıcı’nın hakkımızdaki takdirlerini intizâr etmeye kalıyordu…
Sızıntı, Aralık 1988, Cilt 10, Sayı 119
Gönül
‘Muhabbet bir Süleymandır
Gönül taht-ı revân olmuş.’ (M. Lütfi)
Gönül; insanoğlunun, en önemli, en ciddî yanı; onun mânevî varlığının ifâdesi,
his ve inançlarının kaynağı ve insan derinliklerine açılan yolların hem sona
kadar uzayıp gideni, hem de ilk menzilidir. Gönül yolunda yürüyenler karanlık
bilmez; gönlüyle kanatlananlar bir şeye takılıp kalmaz. Bütün insanî değerler
gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. İman, aşk, ruhânî zevkler bütünüyle
gönül bahçesinin meyveleridir.
Gönül dünyâsında çölleşmiş insanların; duygu, düşünce, muhakeme ve ilim
anlayışında da kuruyup gitmeleri mukadder ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün
vesâyesine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buudlarıyla en ihtişamlı
günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır. Bu
dönemlerde ruh maddeye hâkim olmuş, onu özünde eritmiş.. dünyâ ukbâ ile içiçe
girip onunla bütünleşmiş.. bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri haline
gelmiş.. veralara ait değerler buralarda fiyat ve pazar bulmuş; buralara ait
nesneler de öbür âlemin mizân ve ölçülerinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı.
Bu dönemlerde, şeker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış.. toprak
ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış.. yeryüzünün lâlesi, zambağı,
papatyası, menekşesi sînelerden kopup gelen meltemlerle raksetmeye başlamış ve
her bucakta ukbâ derinliklerinin büyüleri duyulur olmuştu… Zihinlerin
gevezeleştiği, muhâkemelerin cerbezeye yelken açtığı vicdanın dilinin koparılıp,
ruhun çarmıha gerildiği.. daha doğrusu, gönüle ait nağmelerin duyulmaz olduğu
günden beri, yeryüzü bir baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup
kalktığımız binalar birer tabut haline geldi.. hayat, önü – sonu mezar bu tabut
içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne kıpırdanışlar, ruh da bu sis – duman
içinde hasret ve sevdayı birarada yaşayan bir tali’siz oldu.
İşte, böyle bir atmosfer için zurnade her biri birer yol kesiciden ibaret olan,
bedenî duygu ve cismanî düşünceler, yıllarca geçeceğimiz yollarda pusular
kurarak, vicdana kapalı ruhları avlayıp durdu ve onlara çeşit çeşit öldürücü
Azaplar sunarak, onları hezeyan yığınları haline getirdiler. Mukayese ve
muhâkemelere kapalı, düşünmez, anlamaz, tartıp-değerlendirme bilmez hezeyan
yığınları…
Bu itibarladır ki, şimdilerde, her zamankinden daha ziyade gönül hikâyeleri
dinlemeye muhtaç olduğumuzun idraki içindeyiz ve onlarda Hazreti Mesih’in
soluklarının dirilticiliğini görüyoruz. Dünyâ varolduğu günden bu yana, her
zaman semâlar ötesi âlemlerde pervâz edip yol alan tali’liler, hep bu, tenini
aşmış, beden kaydından kurtulmuş.. melekler gibi kanatlı ruhânîler gibi buudlu
ve sürekli gönlünün derinliklerinde yaşayan ruh insanları arasından çıkmıştır.
İki cihanın dizginlerini elinde tutan bu gönül erleri, herkesin kapı kapı
dilencilik yaptığı dönemlerde, Cennet servetlerinin sergilendiği tepelerde
dolaşmış; istiğna soluklamış, istiğna ile gerilmiş ve istiğna ile
kanatlanmışlardır. Ne dünyânın tozu-toprağı onların ufkunu karartmış, ne de
Cennetlerin rengârenk imrendiriciliği başlarını döndürebilmiştir. Her işlerinde
dostun dostluğunu peyleyerek en kazançlı ticarete talip olmuş ve gönlün varoluş
hikmetine, mukabelelerin en insancısıyla mukabelede bulunmuşlardır. Daha ilk
hamlede seslerine ötelerin soluklarını katarak aşklarını terennüm eden bu
insanlar, ikinci hamlede nefeslerini galaksilerin kol gezdiği âlemlere
yükseltmişlerdir.
Gönül; Hakk’ın inâyetiyle, insanlık özünün birleşmesinden doğmuştur. Bu
itibarladır ki, üzerinde Sultan mühürü bulunan kalb, hem ruhânî hem de cismânî
âlemlerle iç içedir. İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının
ayrı ayrı buudlarıdır. Hatta dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile
tamamen, onun kalbî hayatıyla alâkalıdır. Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin
çerağı tutuşur ve insan benliği güneşin taç tabakası gibi aydınlanır. Ruh,
yüzünü tam gönül hâtifine çevirdiği bu esnada, duygular, sırlı, sihirli bir
mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar.. derken, vicdan sevinç ve saygıyla semâa
kalkar.. benlik dörtbir yandan aşk ateşiyle sarıldığını hisseder.. gözler, birer
tulumbacı gibi en cömertçe hislerle bu yangının üzerine yürür ve göz pınarları
çeşmeler gibi çağlar gider.
İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlarda, duygular muvakkat bir
muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkâne dönmüş
boynuyla hep O’nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır. İnsan, gönül
dünyâsında seyahat ederken, ne şaşkınlığa düşer ne de takılıp yollarda kalır..
gönül eri, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı her
menzilde, aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir.. atının dizginlerini tutar ve
onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan berk u burak gibi geçirir.
İnsandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır; onlar birer
pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meşaledir. O hep en yüksek yerde durup
emirler vermeli, sair latîfeler de onu dinlemelidirler. O hep kutup yıldızı gibi
“Hû” deyip kendi etrafında dönmeli, insânî duygular da onun çevresinde tavaf
edip yüz yere sürmelidirler.
Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz O evde kendi sultanlığını vicdanlarımıza
duyurana gönüllerimiz fedâ olsun- canlarımızı gönül sultanına kurban etmeye
azmetmiş, O’nun kararını bekliyoruz. O, gönül penceresinden tenlerimize hayat
üflediği günden beri, mekiğimizi, hep hasret ve vuslat gergileri arasında
işletip durduk ve aşkımızın kaneviçesini örmeye çalıştık. Bir aralık, ruhumuz,
dosttan gelen ılık esintileri duyunca şevk u sevinçten tir tir titremeye
başladı.. derken, edeple başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının aralanacağı
ânı beklemeye koyulduk.
Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber
oldu.. biz de, ölünceye dek bu kutlu rehberin arkasından ayrılmayacağımıza söz
verdik. Çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik…
Sızıntı, Ağustos 1990, Cilt 12, Sayı 139
Hayattaki Cennet Esintileri
Bir kısım güçlükleri olsa bile, hayat, hiç de iddia edildiği gibi fenâ değil.
Evet, yaşama boyunca, zaman zaman bir kısım sıkıntılar, bir kısım hayal
kırıklıklarıyla karşılaşılabilir. Ancak, varlıkla içli-dışlı olmak, çeşit çeşit
güzelliklere uyanmak, güzel şeyleri tanımak; en başdöndürücü, en çarpıcı şeyler
arasında dolaşmak; en nefis kokuları koklamak, en enfes şeyleri tatmak; nefes
almak, kırlarda dolaşmak; inanmak, ümit etmek, ötelere ait binbir güzelliği
burada hazırlamak ve binbir güzellik için hazırlanmak gibi insanla, insanın
duygularıyla gelen ne kadar güzel şey varsa, hemen hepsi de hayat vasıtasıyla
sezilmekte, hayat vasıtasıyla kavranılmakta ve hayatla kazanılmaktadır.
Aslında birçok yönleriyle ölüm de güzeldir. Ancak o, hayatını, düşünerek,
inanarak, inandığını yaşayarak sürdürenler için çok mutlu ve arzu edilebilecek
kadar sevimli bir akıbet olsa bile, hayatını cismaniyete bağlı geçirmeyenler
için hiç de özlenecek bir şey değildir. Aksine o, böyleleri için fevkalâde
sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.
İnanan insan nazarında hayat, her yanıyla binbir güzelliğin kaynağı ve Yüce
Yaratıcı’nın sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Hayat sayesinde içinde
yaşadığımız ve aynı zamanda birparçası olduğumuz bu şirin dünyâyı iyileştirmeye,
güzelleştirmeye çalışır, inanç ve ümitlerle girdiğimiz farklı bir zaman
buudunda, her türlü tasavvurların üstünde zevklere ulaşır; çalışmanın aynen haz
haline geldiğini duyar ve hayatımızı katlayarak yaşayabiliriz.
İnanan insan nazarında hayat, her yanıyla binbir güzelliğin kaynağı ve Yüce
Yaratıcı’nın sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Hayat sayesinde içinde
yaşadığımız ve aynı zamanda birparçası olduğumuz bu şirin dünyâyı iyileştirmeye,
güzelleştirmeye çalışır, inanç ve ümitlerle girdiğimiz farklı bir zaman
buudunda, her türlü tasavvurların üstünde zevklere ulaşır; çalışmanın aynen haz
haline geldiğini duyar ve hayatımızı katlayarak yaşayabiliriz.
Binbir renk cümbüşü içindeki şu tabiat kitabı, ondaki bu başdöndürücü
güzellikleri sezip anlayabilecek idrak ve şuur, güzelliklere uyanmış bir gönül
sonra bütün bunların yanında, eşyâda tasarrufa sâhip ve istifâdeye mâlik
olduğumuza emare sayabileceğimiz bir irâdenin bahşedilmesi ve insanın da bütün
bunların farkında olması.. evet, bütün bunlar güzel değil mi..?
Binbir renk cümbüşü içindeki şu tabiat kitabı, ondaki bu başdöndürücü
güzellikleri sezip anlayabilecek idrak ve şuur, güzelliklere uyanmış bir gönül
sonra bütün bunların yanında, eşyâda tasarrufa sâhip ve istifâdeye mâlik
olduğumuza emare sayabileceğimiz bir irâdenin bahşedilmesi ve insanın da bütün
bunların farkında olması.. evet, bütün bunlar güzel değil mi..?
Bundan öte olsa olsa insana, her gün ayrı bir nizam ve güzellik kapısını arayıp
bulmak ve onu açmaya zorlamak, yeni yeni temâşâlar için gerilime geçmek, sonra
da bitevî karanlıkları arkaya alarak sürekli aydınlıklara doğru koşmak kalıyor.
Yeni Ümit, Ekim 1988, Cilt 1, Sayı 2
Her Şey Olmaya Açık Çocukluk Dünyası
Her millet; ülkesini, insanını ve millî değerlerini onlara emânet edeceği genç
kuşakları, kendi düşünce dünyâsı istikâmetinde ve kendi kültürüyle yetiştirme
mecburiyetindedir. Yoksa, o milletin gelecekte kendi olarak kalması mümkün
değildir. Nesillerin yetiştirilmesinde hemen herkesin kabul ettiği iki hâyatî
müessese vardır ve önemleri itibâriyle, birini diğerine tercih etmek de oldukça
zordur: Bunlardan biri yuva, öteki de mekteptir.
Duygu ve düşünceler ilk defa yuvada, birer tohum gibi çocukların ruhlarına
saçılır, sonra da yeşerip çimlenmeye terk edilir. Uzun bir sessizlik ve
beklemeden sonra tıpkı toprağı delip gün yüzüne çıkan rüşeymler gibi; göz, kulak
ve his yoluyla onların bağrına saçılan her insanî ve İslâmî değer de öyle
yeşerir, boy atar, gelişir ve bütün bir hayatı vesâyâsı altına alacak seviyeye
ulaşır. Bir çocuğun, bizim duygu ve düşünce dünyâmız adına çevresinde olup biten
şeyleri değerlendiremeyeceği söylenemez. Zirâ, bu dönemde dahi o, kendi idrak
ölçüleri içinde her şeyi görür, duyar, düşünür; vakti gelince de, ruh ve
hâfızasına tohumlar mâhiyetinde serpilen bu şeyler-tabiî, içtimâî ve ahlâkî
erozyonlara uğramazlarsa- çiçek çiçek açar ve meyvelerini vermeye başlarlar.
Seneler sonra dahi olsa, eskiden görüp duyduğu hemen her şey, onun ruh ve
vicdânını tesir altına alarak, yıllar ötesinden ona seslenen talâkatlı birer
nasihatçı gibi onu yönlendirir ve her zaman ona ışık ve burak olur.
Yıllar ve yıllar geçse de o, kendine has çocuksu düşüncelerle, görüp-duyduğu,
sezip-anladığı şeyleri, yaşın-başın kazandırdığı seviyeyle ve daha derince, bir
kere daha hisseder, bir kere daha kavrar ve bir kere daha bütün benliğiyle
yaşar…
İlk dönemlere ait hâtıralar, çocukların zihin ve hayâl seviyelerine göre
şekillenir, büyüyüp gelişmeleri ölçüsünde de derinleşir, daha ileri buudlara
ulaşır.. böylece yaş ve baş itibâriyle hep onlarla yaşar-gider. Zamanla
görüp-duydukları, işitip-anladıkları şeyler o minik hâtıralarda, bir daha
silinmeyecek şekilde öyle billûrlaşır ki, onlar plâklar üzerindeki iğneler gibi,
isteseler de, istemeseler de önceden kaydedilmiş bu sesleri, ortaya çıkarmadan
başka ellerinden bir şey gelmez.
Hatta bizler dahi, azıcık, hülyâlarımızı kurcalasak, bir sürü hâtıranın ses
verdiğini duyacak ve irkileceğiz. Ömürlerimiz devam ettiği sürece de, hayatın
hemen her dönemecinde aynı rüyâ ve hülyâları tekrar bertekrar yaşayacak, yer yer
sevinç ve neşelerle gerilecek, zaman zaman da ürperten râşelerden
kurtulamayacağız. Biz ve rüyâlarımız, bizden evvelkilerin eserleri olduğu gibi,
çocuklarımız, onların rüyâ ve hülyâları da bizim onlara bırakacağımız
miraslarımız olacaktır. Bizleri insan yapan ahlâkımız, huyumuz, insanlar içinde
ârızasız yaşamamızı temin eden tabiatımız, mizâcımız; yaşatan aşk u şevkimiz,
öldüren bedbînlik ve yeislerimiz; hatta bütün arzularımız, isteklerimiz bize,
soy ağacımızın damarlarından süzülüp gelmiş saf veya bulanık kan gibidir.
Şimdilerde yaptığımız hemen her şey, o dönemde birer nüve şeklinde kalb ve
ruhumuza saçılan tohumların hakîkata inkılâb etmesinden başka bir şey değildir.
O gün his ve zihin dünyâmıza yerleşen her şey, zamanla benliğimizde yeşererek
bizden birer parça haline gelir, bizimle beraber yaşar; bize imâlarda bulunur,
nasîhatlar eder, yol gösterir, sinyal verir ve mesajlar sunar. Eğer bu ilk
nüveler iyinin, güzelin ve doğrunun nüveleri ise, siyânet melekleri gibi bir
lâhza peşimizi bırakmadan bizleri takip eder ve bizlere kurtuluş yollarını
gösterirler.
Çocukluk dönemimize ait o hakîkat ve rüyâ karışımı dünyâlar, bugünkü hayatımız
için âdetâ bir kaneviçe gibidir. İstikbâldeki bütün icatlarımız, keşiflerimiz,
tespitlerimiz bu kaneviçeye göre şekillenir ve ortaya çıkarlar. Ne var ki, imkân
ve şartların müsaadesizliğinden gelişme fırsatını bulamayan meyveler gibi,
bizim, o ilk basit ve sathî bilgilerimiz de yeşerip olgunlaşma imkânını elde
edemeyince kurur ve ölürler.
Bizler, çocukluk dünyâmızla o kadar içli-dışlıyızdır ki, her zaman o günlerin, o
günkü çevrenin çırakları olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten çocukluk,
gençlik ve olgunluk o kadar iç içedirler ki, birinin nerede bittiğini, öbürünün,
nerede başladığını kestirmek âdetâ imkânsızdır.
Bizler, çocuklukta şuuraltı olan şeylerin farkına varamayız. Daha sonra
şuuraltına yerleşen bu şeylerin birdenbire hissiyâtlarımızla kaynaşıp
bütünleştiğini ve benliğimizin bir parçası haline geldiğini görür ve duyarız.
Sanki çocukluk ve gençliğimizde, kaderimizin rüyâlarını görüyor, olgunluk
döneminde de onları temsil ediyor gibiyiz.
Hep sathîliklere takılıp kalan aklımız, günübirlikçilik içinde günlük
hâdiselerle gülüp eğlenirken, insânî duygularımız, aklın alâka göstermediği
hatta lakayt kaldığı gizli hakîkatlarla tanışır, onlarla kucaklaşır, onlarla
zaman üstü münasebetleri kavrar ve onların aydınlık ikliminde ölümsüzlüğe erer.
Bu itibârla denebilir ki, hayatı hecelemeye başladığımız ilk günlere ait, göz,
kulak ve hislerimize çarpıp geçen hemen her güzel şey, hiç zâyi’ olmadan
şuuraltı ve zihinlerimize yerleşir; sonra da alıp işleyecek, işleyip
geliştirecek usta ve mâhir eller beklemeye başlar…
Çocuk o dönemlerde, benliğinde iz bırakan bu manâların, zamanla derinleşip başka
buudlara ulaşacağını sezemese de, mevsimi gelince o küçük tahayyüller bir bir
ortaya çıkacak ve onun beklenen şahsiyetini mutlaka belirleyecektir.
Ancak çocukluk ve gençlik mevsiminde duyulan ve sonra ruhlarda hâtıralaşan her
renk, her ses ve her söz karantina ve korunmaya alınmazsa silinip gider ve
yerlerini de başka şeylere bırakırlar. Çocuğun çocukluk döneminde şuursuz
gözlerle süzdüğü, alâkasız bakışlarla seyrettiği ve her biri birer hakîkatın
nüvesini teşkil eden ne kadar iyilikler, güzellikler varsa, silik yazıların
üzerinde kalemin yeniden gezdirilmesi gibi, ele alınıp işlenmezlerse, ilk
tembihle kapalı kalır ve ümit edilen meyveleri de veremez…
Evet, şayet bu ilk duygu ve düşünceler, mekteple beslenmez, delikanlılık
muhitinde takviye görmez, olgunluk döneminde de aklın ve basîretin himâyesine
alınmazlarsa, neşv-ü nemâ bulmadan ölür giderler.
Mektebin ilk vazifesi, çocuğun duygu ve düşünce dünyâsına serpilen bu iyi
tohumların korunmaya alınıp geliştirilmesi, fena tohumların da ayıklanıp
temizlenmesi olmalıdır. Olmalıdır ki; yıllarca çocuğun şuuraltında çimlenen
iyilik ve güzellik nüveleri çürüyüp bozulmasın, fenalık ve kötülük tohumları da
boy atıp gelişmesin..! Olmalıdır ki; o, içinde tüllenen hâtıralar halindeki
duyguların temsilcisi ve mimarı olabilsin ve kendi idrâki ölçüsünde hâfızasında
yaşayan renkleri ve şekilleri canlandırma fırsatını bularak, vaktiyle aynı
seviyede zevk edemediği hatta alâkasız ve isteksiz bakışlarla süzdüğü, o döneme
ait duygu ve düşüncelerin izlerini ve gölgelerini, tıpkı çiçeklere konup-kalkan
arıların, onlardan bal özü aldıkları gibi, birer birer toparlayıp kendi hayat
peteğini örebilsin…
Denebilir ki, bu vâdîde çocuğun ilk intibâları, ilk müşâhede ve ilk ihsasları ne
kadar mükemmel olursa olsun, onun ruhunun fakültelerini bütünüyle işleyip
geliştirecek şahsiyetli maarif ve onun ışık ordusu muallimlerdir. Bu manâ
mimarları sayesindedir ki, çocuk yeniden kendini bulur, düşünce tarzını ayarlar,
soyunun kültürüyle bütünleşir ve yüksek ideâllere yelken açar…
Mektep, her çeşit ilim mevzuunda olduğu gibi, dinî hayat, memleket-millet
meseleleri ve dünyâ hâdiseleri karşısında da onları zabt-u rabt altına alacak,
metotlu düşünüp, metotlu çalışmaya alıştıracak ve yuvanın, onların ruhunda
çimlendirdiği iyi ve güzel şeyleri tımar edip geliştirecek biricik müessesedir.
Metotlu düşünce, metotlu çalışma ilim ve hikmet açısından önemli esaslardır.
Aklın ilhâma açık hale getirilip dosdoğru kullanılması demek olan hikmet, din,
ahlâk ve sanatın da en ehemmiyetli desteği ve en mübârek kaynağıdır.
Bu çerçeve ile idealize edilen mektebin gâyesi, müdâvimlerine üstün vasıflar
kazandırarak, onları, ruh ve madde plânında bütün milletlerin üstüne çıkarmak ve
bir zamanlar olduğu gibi onlara medeniyetler üstü medeniyet inşâ etme yollarını
göstermek… Bu gâyeye ulaşmak için de, teker teker bütün müdâvimleriyle uğraşmak,
onlara mukaddesât ve millî değerleri bizzat temsil ederek gösterip aşılamak; her
yanı türlü türlü yabancı düşünce ve asimilelerle rengârenk hale gelmiş
ülkemizde, gerçek millî ahlâkın, faziletli insan şahsiyetinin doğup gelişmesini
hazırlayıp ortaya koymak olmalıdır.
Yoksa, bir kısım nâmüsâit muhitlerde dejenerasyona maruz kalmış nesiller zâyî
olup gidecekleri gibi, yuvanın, bir ölçüde donatıp ihyâ ettiği gençleri muhafaza
etmemiz de mümkün olmayacaktır.
Sızıntı, Ekim 1989, Cilt 11, Sayı 129
İdeal Cemiyet
İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir. Parça ve parçacıkları
günâhlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar, iyiye, güzele ve
hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.
İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz ‘kâmil
insan’ ‘And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık’ meâlindeki
âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin, en göz alıcısı, en
mükemmeli ve tam ‘ahsen-i takvîm’ sözüne uygun olarak yaratılmış olmayı takdir
ve ‘Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arzettik.. bunlar onu yüklenmekten
kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…’ şeklindeki beyanlarla, görülüp
bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar yükselmenin tek namzedi ve her şey
olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle donatılmış bulunmanın şuurunda ve
kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri değerlendirmesini bilen basîret ve idrak
insanıdır.
Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını vahy
ve ilhâmların altında sürdürmeye gayret ederek, irâdesinin hakkını verip ve bu
ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde
kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.
İdeal insan; ‘Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası
nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günâh nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve
bunların insanoğluna musallat olması nedendir?’ gibi binbir bilmecenin, onun
dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet
parıltılarından, ruhuna akseden ilhâm esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan
helezonların tâ zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası ‘melekût’unu
sezer, anlar.. sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehâbetle
ruhun ilk kaynağına yönelir ve itminan soluklar. Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne
ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle sarsılır. Nimet ile nikmeti, kahr ile
lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp küstahlaştığı, karamsarlaşıp
yeisle inlediği aynı anda o, çölde gül bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını
bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli kazanır.
Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi
hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan
koridorunda yürüyormuş gibi hisseder.. ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi
ötelerden gelen huzur ve üns esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ
hisleriyle iki büklüm olur.
İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerede geçen bir Kudret-i Sonsuz’a
îmanı sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır.. ve
kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyâsına, akıl
almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir
noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere âşina bir kulakla
dinleyebilse ‘Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen’ veya
‘Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir
ebediyet otağı Cennetlere..!’ sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini
yaşayacaktır.
İdeal insan; hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip
yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezâletlerden uzak kalmaya
çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe
düşmeyecektir.. gözleri sürekli dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda,
kafası ebedler duygusuyla sermest; gönlü, ruhânîlerin konup kalkmasına açık bir
gönül bahçesi gibi pırıl pırıl ve rengârenk.. o da bu tılsımlı iklimin, gezip
gören, düşünüp araştıran mütâlâacısı ve seyyahı…
Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip,
nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve
itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde
olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatla
yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı.. yerinde ‘Dövene elsiz,
sövene dilsiz’, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile kanatlı; yerinde de
muharebe meydanlarında tepeden-tırnağa yara-bere içinde.. vücudu delik-deşik;
urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış.. mızrağı kırık ve kılıcı kesmez
olmuş ama, yine de atını mahmuzlayıp saflar yarmasını, sîneler deşip kelle
almasını ve bir arslan gibi zâlimleri pençe-i kahrıyla lerzân etmesini bilen ruh
insanıdır.
Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için,
kimseye ve hiçbir şeye serfurû etmez, madde karşısında aldanmaz.. mâlik
bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir duygu ve
düşünce ile değerlendirir.. eşyâ ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder..
mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller
adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve ‘Yaşasın gelecek nesiller’ diyerek
arkasına bakmadan çeker gider.
O, hep Hak rızâsı ve doğruluk peşindedir. Ne bedeni adına hakk-ı temettu, ne de
ruhu hesabına keramet ve hârikalara mazhariyet onun bakışını bulandıramaz.
Allah’a kulluğu en büyük değer sayar ve bu değerler ölçüsü içinde en küçük
kulları dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâc yapar. Onlardan
gelebilecek sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sînesinde
söndürür.. ve edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl
savulabileceği yolunu gösterir. Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde,
yıldırımlar, şimşekler ışık içinde doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere
gönüllere ziyâ olur gider.. onun aydınlık atmosferinde her an ayrı bir
Nemrud’dan ateş ‘berd-u selâm’ olur da haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet
üfler.
Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibariyle henüz bu seviyeyi
yakalayamadık.. ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını
bilemiyor, sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukâbele ediyor, heva ve
heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor ve İslâm uğrundaki mücadelemize
hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok
defa kaybediyoruz.
Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve câzibesi, Kur’â’nın da gönüllere hayat üfleyen o
altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce da’vâ
ve mukaddes emanet hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…
Sızıntı, Haziran 1990, Cilt 12, Sayı 137
İnanç ve Ümit Gücü
Ümitsizlik ve inançsızlık, benliğin çöküşü, irâdenin felç oluşu ve insanın iç
dinamizminin boşalıp gitmesidir. Ye’se takılıp kalan ve kendini çâresizlikler
içinde gören bir sîneye, tedâvi adına müdâhalede bulunmak, tıpkı, bütün bütün
kalbi durmuş birisine müdâhale etmek gibi faydasızdır ve çâre değildir.
Aslında, inançlı bir insanın ümitsizliğe düşmesi düşünülemez, düşmemelidir de.
Vâkıâ, yer yer onda da bir kısım hayal kırıklıkları, inkisarlar görülebilir. Ama
bunların hiçbiri kalıcı değildir; geldikleri gibi giderler; o da vakit
fevtetmeden kendine gelir, doğrulur ve yoluna devam eder.
Aslında, inançlı bir insanın ümitsizliğe düşmesi düşünülemez, düşmemelidir de.
Vâkıâ, yer yer onda da bir kısım hayal kırıklıkları, inkisarlar görülebilir. Ama
bunların hiçbiri kalıcı değildir; geldikleri gibi giderler; o da vakit
fevtetmeden kendine gelir, doğrulur ve yoluna devam eder.
İnançlı insan, imanı, itminânı ve Hakk’a itimâdı sayesinde, inançsızların sık
sık içine düştükleri, o irâdeyi felç eden, mantıklı düşünmeyi engelleyen, endîşe
ve yersiz kuruntulara iten korkulara, vehimlere kapılmayacağı gibi, şeytanın,
insanların ruhuna akıttığı bedbinlik, karamsarlık, evham ve Hakk’a itimatsızlık
gibi öldürücü zehirlerden uzak kalmasını da bilecektir.
İnançlı insan, imanı, itminânı ve Hakk’a itimâdı sayesinde, inançsızların sık
sık içine düştükleri, o irâdeyi felç eden, mantıklı düşünmeyi engelleyen, endîşe
ve yersiz kuruntulara iten korkulara, vehimlere kapılmayacağı gibi, şeytanın,
insanların ruhuna akıttığı bedbinlik, karamsarlık, evham ve Hakk’a itimatsızlık
gibi öldürücü zehirlerden uzak kalmasını da bilecektir.
O, bütün benliğini saran güçlü imanı sayesinde, hayat boyu hep, ışıl ışıl ümit
ve güvenin parıldayıp durduğu aydınlık noktalarda dolaşır, ışıkla haşr ü neşr
olur. Üzüntü ve burkuntulara düştüğü zaman da, hariçte sebepler arama yerine,
ruhunun Allah’la irtibatını kontrol eder; her işinde O Kudret-i Sonsuz’a
dayanır.. elinden geldiğince karanlık ruh ve bedbin gönüllerden uzak durur;
inanç, azim ve kararlılık timsâli şahısları takip eder ve onların izinde olmaya
çalışır. Böylece en karanlık atmosferlerde dahi şevk, neşe, sıhhat ve canlılık
çığlıkları olup yükselmesini bilir…
O, bütün benliğini saran güçlü imanı sayesinde, hayat boyu hep, ışıl ışıl ümit
ve güvenin parıldayıp durduğu aydınlık noktalarda dolaşır, ışıkla haşr ü neşr
olur. Üzüntü ve burkuntulara düştüğü zaman da, hariçte sebepler arama yerine,
ruhunun Allah’la irtibatını kontrol eder; her işinde O Kudret-i Sonsuz’a
dayanır.. elinden geldiğince karanlık ruh ve bedbin gönüllerden uzak durur;
inanç, azim ve kararlılık timsâli şahısları takip eder ve onların izinde olmaya
çalışır. Böylece en karanlık atmosferlerde dahi şevk, neşe, sıhhat ve canlılık
çığlıkları olup yükselmesini bilir…
Böylelerin solukları ümit, inanç ve azim; kelimeleri, zafer, cihâd Allah’ın
inâyeti ve şükür; davranışları da Hakk’ın nimetlerine yeni yeni buudlar ilâve
ederek fâni ve kısacık hayatlarına yüzlerce derinlik kazandırıp “ahsen-i takvim”
e mazhar olduklarını göstermektir.
Yeni Ümit, Nisan 1989, Cilt 1, Sayı 4
İnancın Sihirli İkliminde
Hayatını inancın sihirli ikliminde sürdürebilenlere göre, peşi-peşine
aydınlıkların dörtbir yanı saracağı ve bir baştan bir başa dünyâmızın yeniden
cennetlere döneceği aydınlık yarınlar o kadar yakın ve o kadar kat’idir ki; onu
bugünkü hayatlarının bir parçası olarak duyup yaşayabilirler. Zira, her gün,
ufukta tüllenen emârelerden, emârelerde ışıldayan müjdelere; rüyalarda ağaran
pırıl pırıl şafaklardan, karanlığın sînesindeki hırıltılara kadar hemen her şey,
o mutlu geleceğin şivesiyle onların gözlerine ziya, irâdelerine kuvvet ve
ümitlerine de fer vermektedir.
Evet, duyguda, düşüncede uyanmış bu insanlar için, doğuşları doğuşların,
dirilişleri dirilişlerin takip edip durduğu günümüz, tıpkı bin ‘ba’s u ba’del
mevt’ in birden cereyan ettiği bir dönem gibidir. Onlar, bu binbir düğün, binbir
bayram, binbir şehrâyini birden duyar, birden yaşar ve artık, sadece gözleriyle
kulaklarıyla değil, bütün benlikleriyle yukarılardan akıp gelen ışıkların
altında, menekşe renkli hâdiseleri vecd içinde seyr ede ede ruhlarına, zevkine
doyum olmayan en füsûnkâr güzellikleri içirirler.
Hayatın bütünüyle mânevileşip derinleştiği, ruhun semâvî varlıklar gibi kanat
çırpıp sonsuzluğa açıldığı, geçmiş-gelecek bütün zamanların iç içe girip
bütünleştiği ve her şeyin en içli şiirlerden daha içli, en yumuşak tüylerden
daha yumuşak, en derin aşklardan daha derin ve en zevkli vuslat ‘an’larından
daha zevkli böyle bir yaşama kuşağında, hep güzellikler tüllenir durur; hep
güzel şeyler mırıldanır ve hep güzelliklere açık yaşanır.
Şanlı geçmişin hasreti, muhteşem geleceğin ümit ve iştiyakıyla yanıp kavrulan;
izzete, onura, var olmaya susamış bizler gibi berzahtaki nesiller, bu duygu ve
bu düşünceyle kendi zamanlarını aşarak, geçmişi geleceğin yanında yeniden yaşar,
gürül gürül şanlı mâziyi, istikbalin çağıltılarıyla bir arada dinler; bütün o
sevimli eski ülkelerin, Akdeniz’in, Karadeniz’in, Ege denizi ve daha ötelerin
kokusunu birden duyar ve kendilerini eski dünyaların bayırlarında at koşturan
şen şakrak akıncılar gibi kanatlanmış hissederler.
Evet kaybettiğimiz bütün değerler, yitirdiğimiz duygular, terk ettiğimiz örfler,
âdetler, düşünce tarzları ve sistemler hepsi birden gözümüzün önünde canlanır;
bütün mezardakiler dirilip yurtlarına, yuvalarına dönmeye ve aramızda gezmeye
başlarlar. Darmadağınık dünyâmızın birbirinden koparılıp sağa sola saçılan
parçalarının yeniden biraraya geldiğini ve yıllar yılı birbirine düşman,
birbirinden kaçan bu iklim insanının küme küme özüne döndüğünü, sarmaş dolaş
olup birbiriyle bütünleştiğini zevkle seyrederiz. Tıpkı rüyalarımızda olduğu
gibi, bu ruh haletiyle de, görüp duymak, duyup yaşamak istediğimiz her şeyi
kolaylıkla yakalar ve sahip çıkabiliriz.
Böyle hülyalarımızı besleyen koskoca bir mazi vâridâtı şelâleler gibi gönül
gözlerimiz önünde en büyüleyici seslerle çağlarken, bizler, ötelerin
güzelliklerine aralanan bu perdeden renkleri, şekilleri, nizam ve âhenkleri daha
bir başka sezerek sînelerimizdeki gizli ezelî güzellik aşk ve ihtiyacını
derinden derine duyar ve ruhumuzun derinliklerinde binbir zevke uyanırız.
Kim bilir, yüksek ruh ve derin gönüller daha nice bilinmedik şeyleri keşfeder ve
nice ifadesi imkânsız kapalı temayüllerimizi sezerek idrâk ufkumuzu aşan manevî
güzellik ve hazlarla bütünleşirler.
En tatlı rüyalardan daha tatlı bu seziş ve bu hissedişlerde, duyup
haykıramadığımız, hissedip anlatamadığımız dünkü haz ve sevinçlerimizin, bugünkü
hasret ve hicranlarımızın nağmeleri duyulmaktadır.
En yumuşak tüylerden daha yumuşak, koyun-kuzu, meleyişlerinden daha içli,
civcivlerin cıvıltıları kadar yuvaların şefkat dolu ikliminden kopup gelen bu
ses ve bu nağmelerle ruhlarımız dinlenişe geçer, gönüllerimiz renk renk rüyâlara
dalar ve gözlerimizin önünde eski yuvalarımızın ismet ve iffeti, kahraman
cedlerimizin yiğitlik ve cesareti, incelerden ince milletimizin asalet ve
necabeti tüllenmeye başlar. Hayâl ve hâtıralar, mızraplar gibi gönüllerimize
inip kalktıkça, bu Cennet ülkenin binbir güzellikleri içinde yetişip büyüyen
bizler, kendi düşünce tarzlarımızdan, kendi idrâk ve anlayışlarımızdan, kendi
üslûp ve şîvelerimizden fışkırıp sînelerimize çarpan kendi ruhlarımızın feryat
ve iniltilerini, sevinç ve çığlıklarını duyar, zevkiyle-safasıyla, kederiyle,
tasasıyla kendi dünyamıza uyanır ve kendi ruh âlemimize kavuşuruz.
Sızıntı, Mayıs 1988, Cilt 10, Sayı 112
İnsan Olmanın Düşündürdükleri
Arkadaş, varolduğun sürece her türlü kötülüğe karşı duygu, düşünce ve gönlünün
kapılarını kapa! Her zaman Hakk ölçüleri içinde en iyiyi, en güzeli ve en
doğruyu ara! Bütün kinleri, nefretleri, bencillikleri bir el darbesiyle Kaf
dağının arkasına fırlat ve sîneni sevgiye, insanlığa, mürüvvete aç! Feryat
edenlerin imdadına koş, âh u vâh edenlerin acılarını, ızdırablarını dindir!
Kendini, yıllardan beri yeryüzünü saran karanlıklarla savaşmaya, karanlık
noktaları ilim ve irfan meşaleleriyle aydınlatmaya vakfet! Ve ömrün oldukça da
inkârla, ilhadla, cehâletle savaşmadan bir lâhza geri durma!
Yoluna, Allah’ın gönderdiği ışıklar altında devam et; önünü-arkanı,
sağını-solunu, ruhunu-kalbini onlarla aydınlat! Kafa ve vicdânın gerçeğin
bilgisinden, gönlünde îman ışıklarından mahrum olursa, kötü düşüncelerden
kurtulamaz, inanç, insanlık ve sevgi gibi yüksek değerlere giden yolları
bulamazsın…
Acı dahi olsa, doğruluktan, doğru yoldan, dürüst yaşama ve faziletten ayrılma!
Hak sevgisine halk alâkasına seyâhat eden kervanlar, hep bu duraklardan
hareketle, bu güzergâhı takiple yollarına devam etmişlerdir.
Küçüklerine sevgi, büyüklerine hürmette kusur etme! Millet fertlerini birbirine
bağlayan din birliği, diyanet birliği, vatan birliği hedef birliği, gibi râbıta
ve değerlerin sarsılmamasına dikkat et; millet ruhunu aşındıran bütün ters
düşüncelere, paradokslara, asimilasyonlara karşı koymasını bil ve özünü
korumadan bir lâhza geri durma!
Çalışmanın kutsiyetine inan, başkalarının, senin geçimini sağlamak için sana
bakma mecburiyetinde oldukları vehmine sakın kapılma! İnsanlığın sana değil,
senin insanlığa hizmetle mükellef olduğunu düşün ve bencilliğinin, ancak
fedakârlığın o temizleyip arındırıcı ateşinde yanıp kül olduktan sonra bir şeye
yarayacağına, bir kıymete ulaşacağına inan!
Büyük ümitlerin gerçekleşmesini, arzu edilen mutluluklara ulaşılmasını, Allah’ın
iradesine râm olarak yaşadığın sürece elde edebileceğini düşün ve kendi iktidar,
imkân, güç ve kuvvetinin yerine hep O’nun o sonsuz kudretine sığın!
Her zaman aşkın, sevginin, vefânın yumuşak iklimine koş, onların yumuşatıcı
tesirlerine mutlaka itimât et! Ve, Hakk’ın senin mahiyetine koyduğu bu sırlı
anahtarlarla en paslı kilitleri dahi açabileceğini asla hatırdan çıkarma!
Sızıntı, Ağustos 1988, Cilt 10, Sayı 115
Kâbe
Kâbe; mü’minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap ve ‘insanlar için
vazedilen ilk ev…’ takdîr ve tebcîliyle yüceltilmiş ilk ma’beddir. Temeli,
yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi
âlemlerde plânlandı ve durulardan duru bir Nebî’nin eliyle gerçekleştirildi.
Oturduğu zemînin o işe tahsisi, Adem nebînin yeryüzüne teşrîfinden yıllar ve
yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hazret-i Âdem’le
karşılaştıklarında ‘Sen, var edilmeden evvel bizler defaatle Kabe’yi tavaf
ettik’ diyeceklerdir. Tufandan sonra ‘Hatırla o zamanı ki, İbrâhim ve İsmâil
(as) Kabe’nin temellerini yükseltti ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz, bizden bu
hayırlı işi kabul buyur!’ ilâhî beyânıyla, peygamberler babası Hazreti İbrâhim
ve onun oğlu İsmâil (as) dümdüz olmuş Kâbe arsası üzerinde onu yeniden inşâ
ettiler.
Arzın merkezinden ‘Sidret-ül-Müntehâ’ ya kadar ins, cin ve meleğin her zaman
çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nûrâninin ‘nurdan sütun’ yeryüzünde mücessem
bir kesiti sayılan Kâbe, her lahza görünür-görünmez milyarlarca temiz ruhun,
harîmine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi olmayan bir binâdır ki,
kıymeti semâlara eşittir dense sezâdır.. zaten o gökte ve yerde Allah’ın evi
manâsına ‘Beytullah’ olarak yâd edilmektedir.
Her yıl ehli îmân, dünyânın dörtbir yanından, uçak, vapur ve otomobillerle onun
yumuşak; yemyeşil ve ötelere açık sıcak iklimine koşar ve daha yolun başında
bütün günlük endîşe ve telaşlardan sıyrılarak, sırtındaki sâde, temiz ve beyaz
urbâlarıyla tarifi imkânsız bir imrendiriciliğe ulaşır ve âdeta meleklerle
atbaşı hâle gelir.
Bu kutlu yolculukta az-çok hemen herkes, bambaşka bir âlemin sahillerinde farklı
bir dünyâya doğru yol aldığını duyar gibi olur ve bütün seyahat esnasında hep
hayret kuşaklarında dolaşır durur.. kâh, ulu bir çınarın duruşu gibi vakarlı,
kâh bir korunun sükûtunu andırır mahiyette heybetli ve kâh bir denizin
ürperticiliğini hatırlatır şekilde azametli.. ama mutlaka samimi ve ihlaslı.
Kâbe yolları oldukça uzun, mesafeler de insafsızdır. Tasavvuf yolunun seyr u
sülûku, tasfiyenin çilesi, Cennet çevresinin tepeleri, cehennem civarının
çukurları gibi, bu mübârek seferin de bir kısım sıkıntıları vardır; ama bunlar,
rûhî gerilimin daha da artması ve iç hazırlığın tamamlanması için şarttır. Bu
uzun yolculukta herkes derecesine göre kendini hazırlar.. dolabildiğince dolar..
gerilir ve büyük bir birikimle gider oraya ulaşır.
Bu mübârek yolculuk, eski zamanlarda, atlarla, develerle yapılırdı. O devirde
hacılar, Kâbe’ye varıncaya kadar yüzlerce makam, yüzlerce merkade uğrar..
Enbiyâyı izâmın yaşadığı yerleri ziyâret eder; hayâlen onlarla buluşur-görüşür..
evliyâ ve asfiyânın meclislerine koşar, onların aydınlık ikliminden ışık alır ve
bu masmâvi, manâ dolu yollarda yüzüyor gibi yolculuk yapar.. bir güzellik, bir
şiir, bir romantizm banyosu almışçasına ruhunun gücüyle silahlanır, manâ
âlemlerinden gelecek vâridâtı duymaya hazır hâle gelir ve sonra da gidip Hakk
kapısının tokmağına dokunurlardı…
Evet, bütün bir yol boyu görüp duydukları şeylerden, kalplerinde, ruhlarında
hasıl olan en derin seziş ve duyuş kabiliyetleriyle gidip Kâbe’ye
ulaştıklarında, onu, başı gökler ötesi âlemlere uzanmış; oradan ziyaretçilerine
bakıyor ve için için bir iştiyakla onları bekliyor bulur ve şiddetli bir vuslat
arzusuyla kendilerini onun kucağına atarlardı. Evet, onun vakarlı bir yüze
benzeyen cephesini ve bu nurlu çehrenin çevresinde mermerlere akseden
gölgesini.. göklere doğru uzayıp giden manâsını, etrafa ışık yağdıran
atmosferini gören her gönül, kendince bir şeyler duymaya, bu derin sîmânın
arkasındaki manâları sezmeye ve bu mübârek yolculuğa sebep teşkîl eden gâyedeki
hazzı, en derin bir ibâdet neşvesi içinde tanımaya başlar ve zevklerin en
erişilmezine erer…
Kâbe; bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan herkes,
bulunduğu yerle, onun ruh ve manâsı arasındaki sımsıkı râbıtayı hemen sezebilir.
Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil de yerden fışkırıp
çıkmış veya gökte melekler tarafından inşâ edilip bilahare yeryüzüne indirilmiş
gibidir. O, yanı başındaki, yanmış kavrulmuş, büyük-küçük, dağ-tepe ve taş
yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benzer. Çevresindeki her
şey onun iniltileriyle inler, onunla yukarılara el kaldırır ve sonra da sessiz
onu dinlemeye koyulur.
Kâbe; dost mahremiyetine açık bir haremlik, çevresi ise ağyâra da açık bir
selâmlık, Safâ-Merve hakikat semâsını temâşa için hazırlanmış birer kameriye,
Makam-ı İbrâhim ötelere yükselten nurlu bir merdiven, Zemzem kuyusu da bu aşk
meclisinde bir sâkî gibidir. Bunların bütünü aşk yolcusunu birden selâmlayınca,
insan âdeta uhrevîleşir, rûhuna açılan pencerelerle ‘melekût âlemini’ temâşâya
başlar ve bütün bütün insan muhayyilesi, öyle geniş ufuklara yelken açar ki, bir
adım daha atsa kendini ötelerin hülyâlı mavilikleri içine girecekmiş gibi sanır…
Kâbe, yeryüzü binâlarındandır ve gerekli materyal de kendi çevresinden tedârik
edilerek inşâ edilmiştir ama sanki O, amâ’nın bağrında kök salıp gelişmiş ve
bütün varlığın, esrârını ruhunda taşıyan bir nilüfer gibidir; hem arzla hem de
semâsıyla doğrudan doğruya olmasa bile dolaylı bir alâkasının var olduğu
sezilir. O, geçmiş bütün devirlerden değişik çizgilerle en asil, en soylu, en
eski bir târihî pırlanta ve aynı zamanda değerini kat kat arttırarak hep yeni
kalabilmiş atik ve antik bir binadır; Hazret-i Âdem, sulbünden gelen bütün
nesillerin ruh, karakter ve mizaçlarında en önemli bir kaynak olduğu gibi, Kâbe
de yeryüzünde binâ ve inşaat vak’asının ruh, manâ ve muhtevasını taşıyan sırlı
bir evdir.
O’nun harîminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikata açık gönüllere
dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyânın dörtbir yanından
koşup O’na gelenler, O’nu gördükleri andan itibaren kendilerinden geçer ve bu
umûmî mihrâbın etrafında, ışığın çevresinde raks eden kelebekler gibi pervâz
eder durur ve bütün ışıkların hakiki kaynağıyla daha yakından temas yollarını
araştırırlar. Kendinden geçmiş gönül erlerinin tavâfı, zâhiren Kabe’nin
çevresinde olmaktadır; hakikatta ise, bu deveran kalbe dayalı nurdan bir helezon
içinde mekânsızlıkta cereyan etmektedir.
O’nun iklîmine ulaşan ve O’nunla buluşan âşık ruhlar, zaten özlerinde mevcut
olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun büyüsünü daha
da bir başka duymaya başlarlar.
Böylelerinin nazarında Kâbe, Hakk katındaki yeri, insanlar nazarındaki manâsı,
rûhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir
üstat halini alır ve onların ruhlarına sürekli bir şeyler fısıldar.
Kâbe çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü vardır. Ve
îmânlı sînelerin, büyünün tesirinde kalmamaları da düşünülemez. Her lahza onun
çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel hâlini alıp o mübârek
mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o çağlayan içinde duydukları
heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün unutur, ledünnî ve rûhânî bir başka
âleme uyanırlar. Orada, her söz, her duâ ve her yakarışta kendi aşk ve
iştiyaklarının dile getirildiğini hisseder, kalplerdeki en mahrem duyguların,
duyulmadık en mahrem kelimelerle seslendirildiğine şahit olur ve bütün ömür
boyu, buradaki ses, ışık ve mûsikîyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları,
en ölümsüz hâtırâlar içinde elde etmiş olurlar.
Yeni Ümit, Nisan-Haziran 1990, Cilt 1, Sayı 8
Kamplarda Zaman
Kamplarda geçen ayları, haftaları, günleri değil; bir tek gün, bir tek saati
dahi anlatmaya kalkışsak anlatamayız. Nasıl anlatabiliriz ki, o, bütün
benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî hazlarıyla
tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçesiydi… Bahar bulutları gibi
üzerimizden gelip geçen her dakika, başımıza geçmişten hâtıralar yağdırır..
bizler de, bu mâvi hülyâlar içinde kendimizi geleceğin aydınlık yamaçlarına
atar.. şanlı mâzideki günleri, kendilerine has ışık, renk, desen, kostüm ve
şîvesiyle en canlı şekilde bir kere daha yaşar.. zaman zaman hâlihazırdaki
güzellikleri; hâtıraların renkleri, ideallerin ışıklarıyla daha da derin
hisseder, hatta bazan bir kaç dakika gibi en dar zaman dilimi içinde, duygu ve
düşüncelerimizi sonsuzluğun, sınırsızlığın sardığını duyabilirdik…
Her gece seherin bağrında ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı,
kuş cıvıltısı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; âh u enîn dinlemeye teşne
seccadelere koşar ve berzâh koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı
demlerde ışığına koştuğumuz meşâleyi bir kere daha lebrîz (parlatma-WM) eder..
sonra da îmanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğuşunu
beklemeye koyulurduk…
Her sabah güneş, ağaçların dalları arasından sızarak, altın ve yakûttan
çubuklarıyla yaprakların cümbüşünü başlarımızın üstüne salar.. gözlerimizin
içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli, pırıl pırıl bir yeni
gün çadır ve çardak-larımızın içine dolar; dolar da bizleri en başdöndürücü
rüyâlar âleminde yaşatırdı.
Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi rûhuna çeken sımsıcak, oldukça ağır
saatler bastırır ve hepimizi çamların, çınarların bağrına iterdi. O incelerden
ince rüzgârların dokunmasıyla ses veren yaprak hışırtıları arasında,
çağrışımların “tedâyî” sergilediği zaman dilimlerinde dolaşır, yer yer sıcağın
rahatsızlığından mırıldanan nefsin diliyle “Bu sıcakta harp u darbe çıkmayın!”
vesveseleriyle sarsılır.. ve arkasından da “Ne olurdu, cehennem ateşinin daha
sıcak olduğunu anlayabilselerdi!” soluklarıyla irkilir, toparlanır, kendimize
gelir ve âdetâ sabahın, serin, güzel, mavimtırak saatleri içinde bir başka âlem,
bir başka derinliklere açılır gibi olurduk.
Böyle anlarda dünyâ ve dünyânın ukbâya bakan yamaçlarını mırıldanmak için şair,
içiçe bu güzellikleri resmedip ebedîleştirmek için ressam ve “tın tın” âhengiyle
sermest olduğumuz tabiî koroları duymak, onlara ses katmak için de mûsikîşinas
olmayı kim bilir kaç defa arzulamış, sonra da inlemişizdir…
İkindi sonrası o mavimtrak saatlerde, güneşin altın ışıkları yavaş yavaş erimeye
yüz tutar.. bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hissetmeye
başlardık. Güneş, elindeki sarı mendilini çamların, çınarların üstünde bize
sallarken, gurubu bütün tahassürüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş solan her
şeyin çehresinde fenâ ve zevâlin o titreten damgasını görür, tam “Ben batıp
gidenleri sevmem.” mülâhazasıyla sarsılıp yıkılacağımız an “Ben, boyun eğip,
gözümü, gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim.” nefesleriyle yeniden
toparlanır ve gecenin, insanları derin mülâhazalara salan iklimlerinde dolaşmaya
hazırlanırdık.
Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgârlar biraz sertleşir.. bazen de
poyraz gibi iliklerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüzlerin
bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya
başlardı. İleri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha
tesirli, daha büyüleyici bir hâl alırdı ki, çok defa kendi kendimize “Yolu bu
kadar zevkli olunca, acaba Cennet nasıldır?” der, tahayyürden düşüncelere
dalardık. Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, her şey
ve hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünür ve hakîkatın hayâle karıştığı bu
büyüleyici atmosferde, zaten her biri birer velî namzedi olan kamp sâkinleri,
daha çok rûhânîleri andırmaya başlar ve bu masmâvi iklim bir çay gibi içimize
akar-dururdu.
Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün ışıklar söner..
fâniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan gavvâs ruhlar, âdeta bir
inzivâ demi içine girer; değişik yollardan öteleri kurcalar; ayrı ayrı dillerle,
semâların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen
çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler salarlardı…
Hele, günün belli vakitlerinde müşterek namaz, müşterek tesbîh ve müşterek
duâların aramıza bir inişi vardı ki, onlarla beraber, onları indiren meleğin
yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini âdetâ başımızın üzerinde
hissederdik… Namaz ve duâlar, o inanılmaz tılsımları ve ifade edilememiş
manâ-larıyla ruhlarımızın en derin yerlerine kadar girer ve göz hadekalarımıza
semâvî seyahatin haritalarını sererlerdi.
Kamp bence, arkadaşlarımın sevimli mevcudiyetinin, onlara şefkat ve muhabbetin
tatlı tatlı esip durduğu bir mübârek bucaktı. Hepimiz orada, bir ruh kovanındaki
arılar gibi, bir elimiz çiçeklerde, bir elimiz de peteklerde, çiçek özü ve bal
arası gelip-giderdik. Bu duygu ve düşünce ruhumuzla öyle kaynaşıp bütünleşmişti
ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kalbimde,
bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekteyim.
Kamplarda geçirdiğimiz o alabildiğine duygulu ve alabildiğine aydınlık
dakikalar; bilhassa, ibâdet, sohbet ve ders müzâkereleri esnasında öylesine
renklenir, öylesine derinleşirdi ki, hepimiz âdetâ uhrevîlerle kucaklaşır gibi
olurduk. Cennet, ceddimizin esas yurdu olması itibariyle, ruhlarımıza kendisini
bir sıla hasreti içinde hissettirdiği gibi, biz de, kamptaki saat ve dakikaları,
âhiretin o olgun, ciddî, yumuşak iklimini ve bizi kullukta istihdam eden Zât’ın,
bize olan vaatlerini tahakkuk ettireceğini bir nûr, bir ziyâ tayfları içinde
duyar ve kendi kendimize: “İşte hayat böyle olur” derdik.
Ben, böyle nurlu ve bereketli bir geçmişin ziyan olacağına inanmak istemiyorum.
Zirâ, o günler, dar bir zaman dilimi içinde geçip-gitse de, bizim için bütün bir
geçmişi rasat etme kuşağı ve bütün bir geleceğin de rüyâlarının görüldüğü
berzâhî haritalar olmuştu.
Şimdi, rûhumdaki her hâtırâyı karıştırdıkça görüyorum ki, o yumuşak, şefkatli,
sihirli, şiirli günler, hâlâ içimde dipdiri ve mevsim tanımadan tomurcuk
tomurcuk açılan güller gibi, hiç durmadan solar-solmaz hemen yeniden açılıyor,
rûhumda en romantik duyguları tutuşturuyor ve zaman zaman hâtıraları öyle
canlandırıyor ki, kendimi hâlâ o üfül üfül ağaçların altında ağustos
böceklerinin sesleriyle, nûr soluklu, ışık soluklu talebelerin tesbîh, temcîd ve
ilâhî sadâlarının birbirine karıştığını ve farklı bir koro teşkil ettiğini
içimin derinliklerinde duyuyor ve burkuntu karışımı bir hazla tâli’ime tebessüm
ediyorum.
Kim bilir kampların bize açmadığı daha nice sırlar vardı! Biz onlardan düşünce
ve tahayyül kuşağımıza girenleri yakaladık ve kırık-dökük arzetmeğe çalıştık.
Yine de onlar, benim için sonsuza kadar hayatın en renkli dakikaları olarak
kalacaklardır.
Eğer ötelere seyahatımızda, herkese birer hâtıra götürme fırsatı verilseydi,
şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen
pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mâvi hâtıralarını alır götürürdüm.
O günleri bizimle beraber yaşamayanlara, kampların hülyâlı iklimini anlatmanın
çok zor olduğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim. kim bilir, belki de
bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizliğini görüp de, o
günleri gerçek buudlarıyla dile getirebilecek istidatları, kampları araştırmaya
sevketmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam kendimi bahtiyar
sayarım.
Sızıntı, Temmuz 1990, Cilt 12, Sayı 138
Kendi Güzelliğiyle Geceler
Varlık ve hayata dâyelik yapmasının bilinmesi ölçüsünde, bu gerçeğe uyanmış
gözler için, geceler daha bir derinleşir, güzelleşir ve âdetâ bir hülyâlar
âlemine inkılâp eder.
Gündüzün olmadığı yerde gece, gecenin olmadığı yerde de gündüz soğuk, sevimsiz,
monoton ve bıktırıcıdır. Zaman, bu siyah, beyaz mekiklerle varlığını örer ve
varlık onların kolları arasında renklerin en çarpıcılarını elde ederek
kusursuzluğa ulaşır.
Zamanın, o içten sükûnetine benzeyen gecelerin zahirî durgunluğu insanı
aldatmamalıdır. Bu sükûnet ve sessizlik içinde, en hummalı faaliyetlerden daha
önemli büyük plânlar, büyük projeler ve bu büyük plân ve projeler için gerekli
olan gerilim ve dinamikler teşekkül etmektedir.
Bazılarına göre geceler, bir sis, bir duman gibi insanların üzerine çöküp onları
bunaltan, boğan karanlıktan başka bir şey değildir. Bazılarına göre ise,
yeryüzünde durup yıldızları, mehtabı seyrediyor gibi iç açıcı, coşturucu ve
Cennet koridorlarında yürümek kadar heyecân verici olur.
Bazıları onda, sadece karanlık gördü, kapkaranlık düşündü; geceye yenildi ve
elendi. Bazıları, duyup dinleyeceği sesleri, görüp seyredeceği manzaraları bir
tarafa bırakıp, dikenler arasında saksağan sesleriyle meşgul ola ola ömrünü
tüketti. Bazıları da, gecenin o derin ve mahrem fısıltılarıyla ruhuna
seslenmesini, bütün ruhlara hitap etmesini, bütün insanî hisleri Ezel’in o
mehabetli mesajlarıyla uyarmasını bildi ve gecesini Cennet’in gündüzlerine
çevirdi. Bu bahtiyar gönüller, bir taraftan ihtiyaçları, arzuları, hatta
hayâllere akseden istekleri görüp gözetirken, diğer yandan da, buna karşı koyan
karanlık ruhları, içine düştükleri his dünyâsında zabt u rapt altına almak,
menfî akım ve direnmeleri tesirsiz hale getirmek.. hiç olmazsa, değişik
buudlardaki düşmanlıkları yumuşatmakla ruhlarının gücü, îmanlarının derinliği
ölçüsünde herkese aydınlık gelecekten besteler sunmağa çalıştılar. Zaman zaman
içlerinin derinliklerinden fevkalâde yakıcı ve nefes alış-verişleri andırır
mahiyette ürperten birer inilti; zaman zaman da, çığlığı andıran nağmeler
halinde, intizamlı intizamsız ve mûsikîde olduğu gibi, yarım ses, çeyrek ses,
hatta bazan sırasız, düzensiz; fasılaları yarım süren, aralardaki sükûtlarla
noktalanan ve bir feryat şeklinde yankılanan seslerinin; iç içe dâireler gibi
eklenişleri, çoğalışları, değişip başkalaşışları, birleşip tek ses halinde
gelişleri; sonra da rezonans noktasına ulaşarak karanlıkları yırtıp ötelere
varışlarıyla, yürekleri hoplatan öyle bir orkestra çıkarırlar ki, gecenin tavanı
delinir, duygular, hisler bu menfezden dışarıya kayar ve sonsuza ulaşırlar.
Evet, gece, muzdarip ve çilekeşlerin, ızdıraplarını, içinde besteleyip, gönül
mizmarıyla seslendirdikleri, öylesine muhteşem, öylesine sırlı bir
konservatuardır ki, içinden yükselen sesler, bir solukta gökkubbeyi deler, tâ
ötelere geçer. Ama ne gariptir ki, gecenin örtüsüne bürünenlerin pek çoğu ne bu
sesi duyar ne de etrafında olup bitenlerden bir şey anlar… Duyup anlamaz; zira,
onların nazarları vefasız, niyetleri ölü, düşünceleri eğri, kanaatleri de
çarpıktır.
Varlığı duyup hissetmek, ona ait güzel ses ve güzel manzaraların; gözleri,
gönülleri doldurup ruhlarına nüfuz etmesine, eşyâyı tanıyıp onunla bütünleşmeye,
kalbin kadirşinas ölçüleriyle her şeyi kurcalamaya, daima uyanık ve duyarlı
olmaya bağlıdır. Bu âşina ve duyarlı ruhlar, akan çaydan esen yele, yağan
yağmurdan hışırdayan ağaç yapraklarına, gözlerin içine giren minik ışık
hüzmelerinden semânın derinliklerindeki dev ışık kaynaklarına kadar her şeyi
derin bir tecessüsle takip eder; varlığın ifâde ettiği manâları avlamaya
çalışır; elde ettiği hakikatları vicdanın aydınlık ikliminde değerlendirir,
derken bu aydınlık yolda yeni yeni düşünce buudlarıyla yeni yeni dünyâlara
uyanır ve Cennet zevklerine denk hazlara ulaşırlar.
Bunların nazarında bütün varlık, manâlarla, hislerle taşkın; söyleyen, anlatan,
coşturan bir lisan olduğundan, gece olmuş, gündüz olmuş, karanlık olmuş,
aydınlık olmuş fark etmez… Vâkıa, zâhiren bir güneş kaybetmiş sayılırlar ama;
ona karşılık, ruhlarına açılan pencerelerden, kendilerine şefkatle tebessüm eden
ümitle göz kırpan milyonlarca yıldızla tanışma fırsatını bulmuşlardır.
Şimdi onlar, ufkunda güneşlerin kol gezdiği iklimlere doğru kanatlanmış
giderken, yıldızlar arasında seyahat ediyor gibi ümitli ve neşeli; îmanlarında
duyup, hayâllerinde canlandırdıkları cennetlerde geziyor gibi de tâli’lerine
tebessüm ediyorlar.
Artık onlara göre; tavanı, tabanı inançtan, sevgiden ve rûhânî zevklerden
meydana gelen geceler ve onlardan fışkıran sesler, soluklar; şöyle böyle sezilen
hareketler, düşündüren sükûtlar hepsi de o kadar mûnis, o kadar rûha yakındırlar
ki, insan bu zevkli refakati bir ömür boyu yaşasa hazzına doyamaz…
Uyuyanlar uyuya dursun, hakikata uyanmış ruhlar, bülbüller gibi seslerinin en
tesirli nağmelerini esirgemeden şakıyıp durmakta, güller gibi de çekinmeden
kokularını dörtbir yana salarak temiz ruhlara davetiyeler çıkaracak ve en
karanlık gecelerde dahi, hiçbir gözün seçemeyeceği en müphem şeyleri, yine
onların kendilerine has şive ve üsluplarıyla seçip ayırdedebilmekte ve gecelere
gündüz damgasını vurarak Cennet’in aydın günlerini beklemeye koyuldular bile…
Sızıntı, Ekim 1988, Cilt 10, Sayı 117
Kine Doymayan Dünya
Yaşama mücâdelesi veren ve yarınlara ulaşmak isteyen her millet, ancak, kendi
güç kaynaklarına; kendi manâ köklerine, kendi dînine, kendi îmânına, kendi
azmine dayandığı ölçüde mevcûdiyetini devam ettirebilir. Aksine, ne ayakta
kalması, ne de varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Ya biz bugüne kadar öyle mi
yaptık? Yıllar var ki, kanımızı emen, canımızı çıkaran düşman bir dünyâya
yöneldik, onunla bütünleştik ve onu varlığımızın en esaslı unsuru saydık.. o
kadar ki, bu dünyâyı her zaman mihrâbımız gibi gördük, kıble-nümâlarımızla onu
aradık.. ondan merhamet dilendik ve ondan hayır ümit ettik. Onlar da sürekli
bizim bu zaafımızı değerlendirip kendi dünyâmıza, kendi târihî dinamiklerimize
itimâdımızı sarstı, şuurlarımızı dumûra uğrattı, irâdelerimizi felç etti ve
kapılarının azat kabul etmez köleleri haline getirdiler. Asırlarca, ne onlar
cefâdan usandı, ne de bizler vefâda kusur ettik.. yıllar hep bir Muharrem gibi
gadr u efgânla akıp gitti ve bu cennet ülke âdetâ bize bir Kerbelâ oldu.
Kaybolmuş o yıllardan, devamlı kulaklarımızda uğuldayıp duran ve
tasavvurlarımızı bir sis, bir duman gibi saran bu zâlim dünyânın o günlere âit
yalanlarını, vefâsızlığını, samimiyetsizliğini, istismârını bir kısım tedâilerle
‘çağrışım’ hatırladıkça, aradan bunca yıl, bunca zaman geçmiş olmasına rağmen,
hâlâ ruhlarımızın isyanla kükrediğini, gönüllerimizin nefretle dolup-taştığını
nabızlarımızın öfkeyle attığını hissediyor ve yenilerinin zuhûr edebileceği
endişesiyle tir tir titriyoruz. Endişe ettiğimiz şeyler zuhûr etmiyor da değil..
işte yanıbaşımızda yıllarca devam eden Irak-İran kanlı boğuşması! İşte
Azerbaycan fâciası..! İşte ‘hârap illeri, yıkılmış hânu mânları, kimsesiz
çölleriyle’ hâlâ bir kan ve irin gölü gibi dalgalanıp duran Körfez ve Irak..!
Evet, her fırsatta kendini medeniyetin beşiği, insanı, insânî değerlere taşıyan
aydınlık koridorun ışık kaynağı ve devletlerarası dengenin en önemli unsuru
gören ‘batı’ dediğimiz bu insafsız dünyâ, hemen herzaman ya bizzat veya iğfâl
ettiği bir kısım çapulcularla -hem de medeniyet adına- vahşetlerin en
utandırıcılarını irtikâp etmiş, insanlığı ışığa çıkaracağım diye, yığınları
sürekli karadelikler etrafında dolaştırmış ve dünyânın her yanında,
milletlerarası muvâzeneyi bozucu karanlık oyunlar oynamış, akla-hayâle gelmedik
entrikalar çevirmiştir.. hele İslâm dünyâsına karşı hiç mi hiç insaflı
olamamış.. insaflı olmak bir yana, her fırsatta gelip gelip bu mazlum dünyâya
yüklenmiş.. onu bölüp parçalamış.. yer yer ırk ve mezhep mülâhazasıyla bu koca
âlemi birbirine düşürmüş, öyle kindâr, öyle kanlı bir ittifaktır ki, zamanın
hiçbir diliminde ve târihin hiçbir devrinde kat’iyyen haçlı düşüncesinden
kurtulamadığı gibi hilâli de hiçbir zaman hazmedememiştir.
Bu mağrur ve bencil dünyâ, her zaman kendisini medeniyet kürsüsünün biricik
hatîbi, ilim ve düşünce hayatının en aldatmaz rehberi görmüş; dolayısıyla da
herkesi cehâletle, barbarlıkla karalamış; tabiî, ona göre, bu câhil ve barbar
yığınların(!) hakk-ı hayatı ve hikmet-i vücûdu olmadığından, onları ortadan
kaldırmada da beis görmemiştir.. görmemiş ve bu vahşî, bedevî -gerçek vahşîler
ve bedevîler zamanın tefsiri içinde ortaya çıkacaktır- milletlerin içişlerine
karışmış; bu karışmayı da medeniyet ve demokrasi -bunca zulüm ve şenâate vize
veren bu ucûbeler de ne ise?- hamleleri saymış; kan dökmüş, kan içmiş, ülkeler
yakıp-yıkmış, idâre şekillerine müdâhalede bulunmuş ve kendi içindeki
boğuşmaları aşabildiği ölçüde hemen her zaman başkalarıyla uğraşmış.. sonra da
bütün bunları bir fazilet ve insanlık mücâdelesi gibi göstermeye çalışmıştır.
İhtimal ki, bugün hâlâ o, sebebiyet verdiği katliâmları, çiğnenen ırzları,
pâyimâl olan nâmusları, gizli-açık yağmaları, bir temâşâ zevki içinde
seyretmekte ve bu temâşâdan da, arenalarda masum insanları, vahşî hayvanlara
parçalatan nâpâk soyu kadar olsun teessür duymamaktadır.
Bir zamanlar Ortaasya ve Balkanlarda, târihin en utandırıcı, en zâlim tahrip ve
yağmalarını gerçekleştiren bu iki yüzlü dünyâ, mübârek soyumuzun bize emânet ve
hâtırası olan bu ülkeleri bir baştan bir başa, günâhsız insanların gözyaşları,
tâlisiz nesillerin al kanlarıyla suladığı gibi, şimdilerde yeni ilâve, yeni
sistem ve farklı usullerle insaniyet-perverliğini, ruh asâletini(!) bir kere
daha gözler önüne serdi ve kendini ispatladı…
Ah uğursuz insanlık! Sen, hem de medeniyet, demokrasi, hürriyet ve insan hakları
gibi kelimelerin, dilden düşürülmediği ve edebiyatının yapıldığı bir çağda,
binlerce masum çocuk, tâlisiz genç ve bedbaht yaşlıların, bir kısım modern
cellatlar elinde böyle parçalanıp-doğranmasına sessiz mi kalacaktın? Şeytanlara
rahmet okutturan bu canavarlıklara alkış mı tutacaktın? Nerede Batının yüksek
tirajlı gazeteleri! Nerede Times’ler, Washington Post’lar, Le Figaro’lar,
Independent’ler, Le Monde’ler, Tribune’ler, Daily Telegraph’lar! Nerede insanlık
için intişâr ettiğini dilden düşürmeyen büyük mecmualar! Nerede Observer’ler,
Stern’ler, Newsweek’ler, Reader’s Digest’ler! Nerede dünyâ radyo ve televizyon
kurumları! Bütün bunlar niçin sustular.! Ve yazarken de mazlumları hakîr görüp
zâlimlere ‘bravo’ çektiler!
Aman Allah’ım! Meğer menfaat hırsı, çıkar düşüncesi, İslâm düşmanlığı ve küfür
yobazlığı insanları ne seviyeye düşürüyormuş..? Biz hem muhteşem devirlerimizde
hem de tâli’imize yenik düştüğümüz dönemlerde insanları hep azîz bildik, azîz
tanıdık; başkalarının da böyle davranacağı kuruntusuna kapıldık. Ama; esefle
ifâde edelim ki, şimdiye kadar pek çok defa aldandığımız gibi, şu anda da
aldatılmak istendiğimizi görüyor ve ‘yazıklar olsun!’ diyoruz. Yazıklar olsun
asırlardan beri bize göz açtırmayan Batının kırk harâmilerine! Yazıklar olsun
İslâm dünyâsını bir kere daha zulüm paletleriyle çiğneyip geçenlere! Yazıklar
olsun denizlerimizi kirletip topraklarımızda kan seylâpları meydana getirenlere!
Yazıklar olsun hunhâr haydutların katlettikleri bunca günâhsız insan karşısında
sessiz kalanlara! Yazıklar olsun semâları titreten masum çığlıklarını duyup
ürpermeyenlere! Yazıklar olsun zâlime, zulmü alkışlayana ve bu kızıl kıyâmetten
bir şey anlamayana!
Biz, hicrân dolu sînelerimizin âhıyla inledik ve bir sürü ‘yazıklar olsun!’
çektik. Bu önemsiz olabilir. Ne var ki, Gayretullâh’ın dile gelmesi böyle
olmayacaktır. O konuşunca, bugünkü mağrur ve gaddar başlar ‘keşke..!’ deyip iki
büklüm olacak ve oturup ağlamaya bile fırsat bulamayacaklardır.
Zâlimlere bir gün söyletir Kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserakâllâhü aleynâ.[1]
[1] “Vallâhi, Allah seni bizden üstün kıldı.” (Yusuf, 91)
Sızıntı, Mayıs 1991, Cilt 13, Sayı 148
Koskoca Bir Ömr-ü Heder
Hayatlarını cismâniyetin dar mahbesinde yaşayanlar, dünyâdan kâm alıp, dünyâ
nimetlerinden tam istifâde ettikleri gençlik dönemlerinde, bir kısım geçici
zevkler duyup tatsalar bile, hemen her zaman hicrânlı ve içiçe burkuntularla
kıvrım kıvrımdırlar. Hele yaşlanıp da cismânî hazlardan faydalanamaz hale
geldikleri veya dünyâ nimetlerinden bütün bütün mahrum edildikleri zaman öyle
sefilleşirler ki, doğrusu, bu halleriyle onlara acımamak elden gelmez.
Vaktiyle, binbir füsunla başlarını döndüren o pırıl pırıl dünyevî güzellikler ve
bu güzellikler içindeki bedenî hazlar, şu hicrân döneminde, yer yer gelip
hayallerini sardıkça ölür ölür dirilir ve kendilerini âdetâ, birer enkâz yığını
olarak hissederler.
O çakırkeyf günler, o tülpembe akşamlar, o büyüleyici geceler, o şen ve şakrak
toplanmalar ve o rengârenk halvetlerden en küçük bir eser, en küçük bir emârenin
kalmadığı ve her yanı garipliklerin sardığı şu tükeniş döneminde bunlar,
hasretle oturur-kalkar, hicrânla inler ve ümitsizlik içinde yutkunup dururlar.
Hususiyle, bütün bir hayat boyu hep zirvelerde yaşamış olanlar için, o
istikbâller, o şa’şalı merâsimler, o riyâkârca iltifâtlar, o yüksek değer
atıfları, o elpençe dîvân durmalar, o inim inim etrafı inleten alkışların
birdenbire kesilmesi, onların beyinlerinde inip kalkan öylesine öldürücü
darbelerdir ki, böyleleri için ölüm çok defa yolu gözlenen bir sevgili haline
gelir.
Hayatboyu hep aldanmış ve dünyâ hayatını sâbit zannetmiş bu müflis ruhlar için
her şey bir rüyâ gibi gelip geçer; gelip geçer de, hiçbir şey duymamış,
yaşamamış gibi, arkalarında hicrânlı ve esefli bir hülyâ bırakır ve silinir
giderler.
Evet, bütün o aldatan görkemler, o şımartan gösterişler, o âlâyişlerle şişip
köpüren törenler-kabuller, maskaralığa varan teveccühler, hâkimâne tavırlar,
işveli edâlar, şuh kahkahalar; yerlerini, hazanla savrulan yapraklara, tirtir
titreten poyrazlara, renklere küskün gözlere ve neşeye kapalı sînelere bırakıp
öyle giderler.
Gözlerindeki ışıkların yavaş yavaş sönmesi, aşklarını, heyecanlarını söyleyen
ağızlarının zamanla bütün bütün susması, neş’e ve sevince açık duygularının
birer birer ölmesi, yaşama zevk ve hazzıyla çarpan kalplerinin kasvete
boğulması, eski günlerin neş’e ve sevincini paylaştıkları kimselerin ölüp
toprağa gömülmesi, gömülüp çürümeye terkedilmesiyle sarsılmış bu hayatzede
tâlisizler, ya müsekkinlerle hislerini iptâl ederek başka varlıklar gibi
yaşarlar veya her dakika ruhlarının derinliklerinde bir ebedî yokluğu duyar ve
ölüp ölüp dirilirler.
Hele, bütün fırsatları kaçırıp, geriye dönülmez o son noktaya ulaştıkları zaman,
hasretleri âdetâ sonsuzlaşır ve hicrânları da öldürecek seviyeye ulaşır.. işte o
zaman “keşke!” der, iki büklüm olurlar; ama, artık, iş işten geçmiştir.
Evet, bu esnada, “Keşke, daha önceden varolmanın sırlarını kavrayıp en yüce
hakîkata uyanabilseydik! Keşke, cismâniyetin karanlık iklîminden ve bedenin
öldürücü tutkularından kurtularak, biraz da ruhun ferahfezâ dünyâlarında kanat
çırpıp pervâz edebilseydik! Keşke, millet için yararlı olabilme imkânlarını elde
ettiğimiz ve bilhassa, onun kaderine hâkim olduğumuz günlerde, ona, kendi-olma,
özüyle bütünleşme mevzuunda ışık, burak ve rehber olabilseydik! Keşke,
başkalarının oyuncağı ve âleti olarak, o utandırıcı hayatı yaşamaktansa, izzetle
ölmeyi zilletli hayata tercih ederek, vicdânlarımızın dupduru ve tertemiz
iklimine yükselebilseydik! Keşke, ülke insanı ve nesillerin çeşit çeşit
erozyonlarla yozlaştırıldığı, soysuzlaştırıldığı o karanlık günlerde, ‘yeter bu
târihî yanlışlık!’ deyip gürleyebilseydik! Keşke, ilerici görünme hevesiyle,
Kurân’la gelen ilâhî mesajlara sataşıp durduğumuz o hezeyân dönemlerinde,
dillerimiz tutulsaydı da, câhil kitlelere şeytan ve şeytana da maskara
olmasaydık..!” deyip inleyecekler ama beyhûde…
Evet, bu ülke insanının gerçek mutluluk ve saadetini arzu etmeyen bu tâlisizler,
bütün bir hayat boyu, bir kerecik olsun târihî hakîkatleri görmeye, onlarla
yüzyüze gelmeye cesâret edemediler. Hele, zirveleri tutup o çalıma boğulanlar,
hiç mi hiç bâtıl vehimlerden, modern hurâfelerden, fikirleri felç eden
tabulardan kurtulamadılar. Daha acısı da, bu alîl ruhlar, kendilerini küçük
düşüren bu kabil hastalıklarını bir türlü idrâk edemediler.. edemediler de
Moliere’in dediği gibi; hastalığını hissetmeyen hastalar gibi hep şifâya kapalı
kaldılar.
Kendi hastalıklarını sezemedikleri gibi, milleti hasta, aldanmış, aklı ermez ve
câhil gördüler. Sonra da kendilerine tabasbus yapmayan herkese ve her şeye
ilân-ı harp ettiler. İnsanlığın süratle yeni biri çağa doğru kaydığını; bu yeni
çağın yeni politikalar istediğini bir türlü hissedemediler. O kadar edemediler
ki, süratle akan bir nehrin üzerinde, bir meçhûle doğru sürüklendikleri halde,
nehrin sağında ve solundaki çer-çöpe takılıp kalanlar gibi, bunlar da birkısım
köhne düşüncelere takılıp kaldılar ve bir türlü ileriyi göremediler.
Keşke, son demlerinde olsun, çevrelerindeki karakurulardan bütün bütün sıyrılıp
târihî hataları milletin gözünün önüne sererek, “Ey necip millet, işte sahte ve
münâfıkça fazîletler, işte bu âlî kavmi sefîl eden düşünceler ve işte asırlık
kâbuslu rüyâların iç yüzü..!” deyip haykırabilselerdi! İhtimal ki, bu arslanca
sayhalar, onların günâhlarına keffâret, vatan evlâdının da gözünü açmasına
vesîle olacaktı…
Çok yazık, bu kadarcık olsun erkekçe davranamadılar! Sus ey sersem! Allah onları
affetmek istemiyorsa davranamazlardı ki..!
Sızıntı, Kasım 1989, Cilt 11, Sayı 130
Kudsîler ve Hakikatın Elmas Kılıcı
Kudsîler, geçmiş kitapların doğru haberleri, iddialı kehanetlerin ürperten
işâretleri, inşirah veren kerâmetlerin ümit dolu beşâretleriyle son dönemde yolu
gözlenenler… Yıllar var ki, insanımız, bilerek veya bilmeyerek, gözlerini doğuş
beklediği ufuklara dikti ve onları bekledi.. onlarla avundu, onlarla teselli
oldu.. onların geleceğine dair ümidini yitirince de hazana uğramış yapraklar
gibi sararıp-soldu ve dört bir yanda savrulup durdu. Onlar, yıllar ve yıllar
gönüllerimizde kurtuluş sabahının ışık melekleri olarak yaşadı ve ruhlarımıza
güç, irâdelerimize de fer oldular. Onlarla va’dedilen şeyin gerçek kuvvet ve
inşirahı olmasaydı, milletçe ulaştığımız şu andaki noktayı elde etmek için daha
seneler isterdi; hatta belki de hiç mümkün olmazdı.
Bizler, bir avuç toprak isek; onlar, bu çorak iklimin âb-ı hayatı, bizler,
içinde ışığın yanıp-söndüğü cam parçaları ve su kabarcıkları isek; onlar
-Yaradan gölgelerini üzerimizden eksik etmesin!- zâtında karanlık bu cisimlerin
nûrefşân ışık kaynakları.
Onların varlığı geleceğin şânı, şerefi ve milletin gözünün aydınlığıdır. Sırtı
iki büklüm kamburlaşmış semâ, onların alınlarında parlayan zafer müjdeleriyle
böyle rükûa vardı.. yıldızlar o gün-bugün kulaklarında uğuldayan bu beşâretle
hep yeryüzüne göz kırpmaya başladı.. yer-gök şimdiye kadar duyulmadık bu velvele
ile doldu ve çınladı. Ve yine bu velvele ile bütün yalancıların yalancı mumları
söndü, dümenleri bozuldu ve asırlardan beri cihanı haraca kesen bilumum
şeytanların uykuları kaçtı…
Şimdi, bütün karanlık rûh ve karanlık sîneler, önceden yağmuru sezen romatizmalı
uzuvlar gibi, feleğin döl yatağında gelişen bu melek soluklardan rahatsız ve
âdeta ölüm rüyâları görmekte. Bir kısım karanlık rûh ve karanlık sînelerin
bilhassa son zamanlarda gösterdikleri huşûnet, huzursuzluk ve yaramazlığın
gerçek sebebi de bu olsa gerek. Aslında onların bu türlü davranışları; her gün
biraz daha kendi dengelerini bozacak, kendi politikalarını karıştıracak ve
dolayısıyla da sadece ve sadece kendi tükenişlerini hızlandıracaktır. Bugün
yeryüzü muvazenesinde bunlar söz sahibi olsalar bile, kudsîlerin nurlu ikli-mine
uyanamamış ve onların soluklarıyla beslenememiş dün-yâya hâkim güçlerin,
başlarındaki tâçlar fazla ve iğreti, onlara bağlı bütün hükümranlıklar da gayri
ciddi birer oyun ve birer akrobasidir. İhtimal son zamanlarda, her gün biraz
daha artan bir hızla, mazlûm milletlere karşı gösterdikleri baskı ve şiddetin
asıl sebebi de, işte onların, bu yanlarının ortaya çıkması endişesidir.
Evet, dünyâyı idare ediyor iddiasında olan bu güçler, iş ve icraatlarına
bakılacak olursa, değil dünyâ muvâzenesinde ağırlığı olan süper bir devlet,
herhangi bir devlet ciddiyetiyle dahi te’lif edilemeyecek kadar basitlik ve
seviyesizlik örneği olmuşlardır.
Ama; öyle anlaşılıyor ki, artık bunların da suları ısındı, yavaş yavaş büyüleri
bozulmaya yüz tuttu ve her gün biraz daha artan bir süratle kendi “son” larına
doğru kaymaya başladılar. Gayri bundan böyle, ne mazlûm ve mağdûr milletleri
iğfâl edebilecek oyunları kaldı, ne de dünyâ muvâzenesindeki yerlerini
koruyabilecek güç ve iktidarları.
Buna karşılık bizim altın yamaçlarımızda ise yeni yeni fidanlar filiz vermeye
başladı.. dağlarımız bağ, bağlarımız da Cennet bahçelerine döndü. Şimdi bu bağ
ve bahçelerin her yanında yüreklerimizi hoplatan hoş sesli bülbüller şakıyor…
Hakikat ve onun sadefi söz elmasından öyle kılıçlar meydana geldi ki, bunlardan
bir teki bile yeryüzündeki bütün yalanları biçip-geçmeye yetecek kadar keskin ve
sağlam. Madeni hakîkattan, suyu îmanlı sînelerden bu mukaddes kılıç, senelerden
beri cihanın dörtbir yanında zulüm soluklayıp geçen, geçtiği her yerde zayıfları
ezen; vahşeti vahşîleri utandıracak kadar ürpertici, dünyâyı sorumsuzca idare
eden güçlerin korkulu rüyâları oldu. Sisli-dumanlı düşüncelerin elinde ve henüz
kınından tam sıyrılmamış bulunan bu kılıç, kim bilir bütün bütün yalınlaştığı
zaman karanlık yüreklere ne korkular salacak..!?
Yakın târihe kadar, gerçeği ifadeye yeltenen her dile kilit vurup, hakikatı
haykıran bütün kalemleri kısırlaştıranlar, bâtılın ebedlere kadar yaşayabileceği
vehmiyle, kendilerinden başka kimseyi kabul etmiyor, kimseyi umursamıyor,
kimseyi dinlemiyor; sadece ve sadece kendi hezeyanlarıyla yaşıyorlardı.
Gün gelip de, gece ile gündüz birbirinden ayrılınca, karanlığın kadehi de gidip
boşluğa döküldü. Ve ışıktan rencide olan gözler, ne yapacaklarını bilememenin
şaşkınlığıyla aydınlığa sırtlarını döndü ve şafaklara zift çalmaya başladılar.
Artık hezeyan ekiyor, çılgınlık biçiyor ve kendi işlerini bitiriyorlardı.
Oysa ki kader, hakîkatin yakuttan bayrağını gönül surlarına çekmiş ve o burçlar
üzerinden avaz avaz, bir kaç asırdan beri kendilerini ölüm uykusuna salmış
“mağaradakilere” yeni bir “ba’s-u ba’de’l-mevt” sûru üflemeye başlamıştı bile…
Gönül dünyalarında, bu ilâhî dâvete “evet” diyen kudsîler eski söz ve nefes
cevherlerine öyle bir ses ilâve ettiler ki, değil yeryüzündeki insanlar, eğer
yüce dergahtan “geriye dönüş yok” fermanı olmasaydı, bu yeni nefesle, nice bin
seneden beri toprağın altında çürüyüp giden tenler ve ötelere ulaşmış canlar
bile, bu çığlıkla uyanıp “gelmemek elden gelmezdi; çağrıldık ve geldik”
diyeceklerdi.
Sızıntı, Mart 1990, Cilt 12, Sayı 134
Kur’an (1)
Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi O’dur.
Yeryüzündeki bütün câzibedâr güzellikler, O’nun ışığının varlık üzerine akseden
gölgesi, en büyüleyici ses ve nağmeler o semâvi solukların sadece bir
perdesidir. O’nun ışıktan beyanları arasında tenezzüh, gönülden kirleri,
gözlerden de günahları siler-süpürür. O’nun ötelere açık zümrütten iklimlerini
temâşâ, düşünceye hikmet tohumlarını saçar, aklı semâlar ötesi âlemlerde
gezdirir.
Güneş, O’nun aydınlık dünyâsına nispeten bir ateş böceği, Ay, çehresine ışık
çalınmış bir avuç siyah topraktan ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin
derinliği, muhtevâsının zenginliği ile, gökler ötesinden gelmiş öyle bir
sofradır ki; bize ulaşıncaya kadar, O’nu elden ele bir gül demedi gibi taşıyan
melekler dahi O’ndan müstağni kalamamışlardır.
Yeryüzü ve onun sakinleri, bu ilâhî sofranın gelişini ihtiyaç ve iştiyak
türküleriyle karşıladı ve bu köhne kürenin dört bir yanı O’nun gülüyle,
nergisiyle âdeta Cennet yamaçlarına döndü. O’nun olmadığı dönemde kapkaranlık
kesilen ova, vâdi, dağ, dere, tepe O’nun her yana saldığı nurlarla aydınlandı ve
okunan bir kitap haline geldi. Hele, O’nun şerhedip önümüze serdiği eşyânın
hakikatı âdeta ruhlarımızı dolduran bir hitâp oldu.
İki cihan saadetinin yol göstericiliği O’na verilmiştir. Mutluluğun altın
anahtarı O’nun elindedir. O her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve
şaşkınlıklara sevk eden muammâları çözüp aydınlatmasaydı, bu binbir bilinmezler
karşısında hayretten hayrete sürüklenip duracak, müşahede ve düşüncelerimizi
te’lif etme imkânını bulamayacaktık. O bir Hızır gibi imdadımıza yetişmeseydi,
bu uçsuz bucaksız çöllerde garip, kimsesiz mahvolup gidecektik…
Ey bütün bir ölü dünyâyı tertemiz soluklarıyla canlandıran Ruh, Sen olmasaydın
dünyâların Cehennem’den farkı neydi! Yeryüzünde Hakk rahmetini temsil eden Sen..
gönüllerden îmansızlık zulmetini silen de yine Sen’sin! İnsanlık doğru yolu ve
doğru yolda yürümeyi Sen’inle öğrendi. Öğrendi de kaoslardan ve yollara takılıp
kalmaktan kurtuldu. Varlık Sen’inle aydınlandı ve ruhlara ünsiyet salan dost ve
ahbâb haline geldi..!
“Sâyende azaldı zulmet-i beşeriyet,
Benzer mi fürû’un sönük envârına Bedr’in?
Caiz sana dense güneşi leyle-i kadrin,
Ey nûr-ı hidâyet!”
İsmail Safâ
Şimdi, aç ağzını konuş ki, ağzının suyuna susamış gönüller cana gelsin; diller
ve dudaklara şeker-şerbet erişsin! Ve ilk turfanda hurmalarına denk, gönüllerde
turunçlar yeşersin! Bak, bin-şeref başımıza ayak basışınla “İrem bağlarına”
dönen bu ülke, zakkum ve dikenlerin işgâline uğradı. Bize azap olsun diye mi
bilmem, nûrun gidip “Kaf dağı” nın arkasına saklandı.
Çilemiz bittiyse gel artık; gel ki, Sen’i bütün bütün hiçbir zaman unutmadık.
Zemini sararan, semâsı kararan bu ülkede hâlâ, yoksullar yuvası ma’bedler Sen’in
anber kokularınla dolup-taşmakta, karanlık gönüller Sen’in meşalelerinle
aydınlanıp ışığı tanımakta..!
Ey Mekke’de inip Medine’de çağlayanlaşan Nûr, saklanmak Sana yaraşmaz; aç nurlu
çehrenden nikabı..! Aç ki, çirkinliğe boğulan gözler güzellik görsün! Aç ki,
bizler bir kere daha şem’ine pervâne olalım!
“Ey hutbe-i ezeliye, ey nâzilet’ül-arş..!
Nâsût nüzûlünle ziyâdâr-ı Muhammed…
………………………………………………
Ey nefha-i lâhût!”
İsmail Safâ
Hakk’ın ezelî hutbesi olarak, Arş’dan iniyor gibi in! İn ki; gönüller, Hz.
Ahmet’in aydınlık dünyâsına bir kere daha uyansın! Ey o ışık kaynağı Fahr-ı
Kâinat’ın gönlünde zuhur eden Nûr; ey O’nun güneşlere tâç giydiren hakiki
çehresine ayna olan kitap, seslen dörtbir yana; cihanlar soluklarınla dolsun…
Hatip taslakları seslerini kessin ve kalp hutbeler sussun!
Yıllar var ki, insanlık yanlış şeyleri dinleye dinleye doğruları anlamaz oldu ve
karanlıkta yürüye yürüye yarasalarla arkadaşlığa karar kıldı… Çöz dilinin
bağlarını, ruhlarımız Sen’in söz cevherinin çağlayanlarını duysun! Sal
ışıklarını dünyâmıza, insanoğlu asırlık karanlıklardan kurtulsun! İsrâfil gibi
borunu öttür ve yeryüzünü velveleye ver; ver ki, uykuda olanlar uyansın; ters
yanından doğrulan bencil ruhlar kendilerine gelsin; kendini rahata salmış
olanların ödü kopsun ve birkaç asırdan beri heryanı saran karakuralar savulup
gitsin..!
Yağmur gibi yağ başımıza; kuraklıktan canlarımız dudaklarımıza geldi. Sabâ gibi
Arş’ın kokusuyla es her tarafta; ma’siyet kokusundan ruhların midesi bulandı.
Yıldırımlara bin ve dörtbir yanda gürle; ortalığı saran haşarat kaçıp inlerine
girsin..! Yağmazsan, esmezsen, gürlemezsen nasıl olacak halimiz ve insanlığın
hâli? Millet nasıl canlanacak? Mektep nasıl hamle yapacak? Ma’bed nasıl
nurlanacak? Kalb, ruh, akıl aradığını nereden bulacak? Başka hangi şey bu
perişan ruhların ve bu yaralı gönüllerin dermânı olacak; olacak da, meflûç
ruhları kanatlandırıp uçuracak..? Aklın önü sıra tıkanan yolları açıp düşünceye
sonsuzluğu gösterecek..!
Sen’in olmadığın bir dünyâda irâdenin kolu-kanadı kırık, his âlemi kaos üstüne
kaos; beşerî duygular bir bataklık; muhakemeler tutarsız, mantık aldatan bir
hokkabaz, ilim de bir ukalâlıktır. Bu karanlık dünyâda insânî değerleri aramaksa
beyhûdedir, abestir ve bir aldanmışlıktır.
Sızıntı, Haziran 1989, Cilt 11, Sayı 125
Kur’an (2)
Günümüzde pek çok düşünür, gelecek yılların Kur’ân’a açık yıllar olabileceği
hususunda hemen hemen ittifâk halindedir. Aslında, az dikkat edildiğinde, içinde
bulunduğumuz çağın, düşünce ve tasavvurlarımızın üstünde bir süratle Kur’ân’a
doğru kaydığı hemen sezilecektir.
Evet, artık bugün, en âmiyâne bakışlar dâhi, Kurân’ın ne denli kâinatla
içli-dışlı olduğunu sezebiliyor, O’nun varlık adına beyanlarındaki isabeti
görüyor, mesajlarındaki güç ve nûrâniyet karşısında hayret ve hayranlıktan
kendilerini alamıyorlar.
Bugün, bu yüce kitabın; varlığın bağrındaki sırları, tabiatın ruhundaki
incelikleri zevkle mütalaa edilecek bir kitap şeklinde, ilim ve irfân erbâbının
gözleri önüne serdiğini, yine ilim ve hikmetle uğraşanlar söylüyorlar.
Evet, varlığı didik didik edip, onun, gâye, muhtevâ ve esaslarını herhangi bir
tereddüde meydan vermeyecek şekilde açıklayıp ortaya koyan bu Kurân’dır!
İnsanın; kalbî, ruhî ve fikrî hayatını tanzim edip ona en yüksek hedefleri
gösteren ve elinden tutup gösterdiği hedeflere ulaştıran; ona, lütufla,
merhametle, şefkatle, adaletle muameleyi emredip ve onunla kötülükler arasında,
âdetâ aşılmaz engeller koyan yine o Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’dır.
Allah’ın insanoğluna bahşettiği sıhhat ve âfiyeti, istîdât ve kabiliyeti, imkân
ve kuvveti en iyi şekilde değerlendirme ve bu mevhibelerden hakkıyla istifâde
etme yollarını gösterip insanları birbirine “bâr” olmadan kurtaran yine bu ilâhî
beyandır.
Bu öyle ışık kaynağı bir kitap’tır ki; gönül verip arkasına düşenlerin
ruhlarında hürriyet düşüncesi, adalet anlayışı, kardeşlik ruhu ve başkaları için
yaşama arzusunu tutuşturarak, etten-kemikten varlıklara melekleşme âdâbını
öğretip, onlara, iki cihan mutluluğuna giden yolları gösterir ve bu yolda
kapıları ardına kadar açar…
O, öyle rehber bir kitap’dır ki; sâyesinde hakikate uyanmış gözlerin önüne
geçer, onları ötelerde gezdirir, itmi’nan ve doygunluğa ermiş kalbleri mehâbet
iklimlerinde dolaştırır, mütefekkir ruhları hayret ve hayranlıklarla sarhoş eder
ve temiz vicdanlara her an ayrı bir nefhâ üfler…
Bu öyle parlak bir Beyân’dır ki; ruhların en yükseği ve şekillerin en
mükemmeliyle dünyâya gönderilen insana, mutluluk ve saadetin en idealini, teâlî
ve terakkînin en erişilmezini ve yaşamanın en insancasını göstererek ona,
yolların en doğrusuyla “insân-ı kâmil” olma zirvelerini vaat etmektedir.
Bu şânı yüce Kitap değil midir ki; bütün cihân, derin bir gaflet ve dalâlet
içinde bocalayıp durduğu bir dönemde O, insan ferd ve cemaatlerinin birbirine
karşı hukuk ve muamelelerini, hareket ve davranışlarını, vazife ve
mükellefiyetlerini tanzim ederek, hürriyet, adalet ve müsâvât hakikatlarını, bir
hamlede, gerçek manâlarıyla tahakkuk ettirmiş; zulüm ve haksızlığa karşı
mücadelelerin en çalımlısını vermiş; beşeri, hatta bütün canlıları içine
alabilecek şekilde âlemşümûl şefkat ve merhamete çağırarak, harp ve sulhu insanî
değerler çizgisine çekip, etrafında toplananları yeryüzü emniyet ve huzurunun,
denge ve muvazenesinin temsilcileri haline getirmiştir.
Bu öyle pırıl pırıl nûrefşân bir kitap’tır ki; bir taraftan insana acz ve
fakrını hatırlatarak onun gurur ve bencilliğini firenlerken, diğer taraftan onu
aşk u şevkiyle coşturarak nâmüte-nâhîliklere yelken açmaya çağırır.
Bu öyle bir ilâhî nefhâlar mecmuasıdır ki, bizlere, her emriyle binlerce
faydalar temin ederek ve her yasağıyla da akla, hayale gelmedik zararları
hatırlatarak bizleri emniyet ve güven yamaçlarında dolaştırmaktadır. Evet O,
emanet, ihsan ve adalet mesajlarıyla gönüllerimizi coşturup, Cennet ufuklarını
gösterdiği aynı anda, ahlâksızlık, münkerât ve başkalarının mal, can, ırz ve
hukukuna tecavüz gibi gayyâlara çeken duygu ve düşüncelere karşı da tahşidât
yapıp, bizleri, sürekli Hakk’ın siyânet ve himâye çizgisine çağırmaktadır.
Bu bir kitap’dır ki, kendinden evvel gelip geçmiş bütün peygamberleri kudsî
bilmiş, onların suhuf ve kitaplarını mübârek tanımış, hususiyle Tevrat, Zebûr,
ve İncil’e tazimde bulunmuş; onlardaki ihtilaflı noktaları hal ve fasl, tağyir
edilmiş yerleri tashîh, mahfuz kalmış bölümleri de tespit ederek bir manâda
kaybolmuş kitapları bulup ortaya çıkarmış ve o kitapları tebliğle serfirâz
peygamberleri saygıyla anmış hususiyle Hz. Musa ve Hz. İsa’yı (as) “Ulu’l-azm”
peygamberler arasında sayarak hak ve hakkâniyetin dili olduğunu göstermiş… Sonra
bu iki şanlı peygamberin vâlidelerinin de ilhâma mazhar, ötelere açık, beşer
üstü ruh ve vicdana sahip bulunduklarını ihtâr ederek ihkâk-ı hak maksadıyla
nâzil olduğunu bütün selim kalblere duyurmuş ve kabul ettirmiştir.
Bu kitap’dır ki, insanları türlü türlü sapıklıklardan kurtararak fazilet yoluna
irşâd edip, Allah’ın emirlerini yerine getirenlere gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği ve kimsenin tasavvur edemeyeceği mükâfatlar; o emirleri
ihlâl edenlere de bakışları bulandıracak, başları döndürecek ve yürekleri
hoplatacak cezâlar varolduğunu ifâde ederek akılları hayrette bırakan
muvâzeneler vâz’etmiştir.
Bu Kitap, düşmanlıktan başka bir şey bilmeyen münkir tâlihsizlerin ve dostluğun
hakkını veremeyen iz’ansız dostların bunca tecâvüz, tebdil ve tağyir
gayretlerine rağmen, yeryüzünü şereflendirdiği günden bu yana hep olduğu gibi
kalmış ve kitaplar arasında vahy orijinini koruyan biricik Allah mesajı olmakla
serfirazdır.
Kur’ân, levh-i mahfûzun en nâdide pırlantası olarak nâzil olduğu zaman,
eşi-menendi olmama gibi bir mazhariyetle nâzil olmuştu… Bugün de aynı parlaklık
ve kıymetini, hatta daha da arttırarak bütün ihtişâmıyla devam ettirmektedir.
Gelecek yıllar ise O’nun, güneşlere tâç giydireceği yıllar olacaktır.
Kur’ân-ı Mübîn, ilk zuhuruyla, şarkı, garbı, şimâli, cenubu ışıktan kollarıyla
sardığında, uğradığı her yere bütün ilimleri de beraber götürmüş ve dünyânın
dörtbir yanını Cennet yamaçlarına çevirmişti. O gün O’na sahip çıkanlar, O’nun o
nurdan mesajlarını en mükemmel şekilde temsil ediyor ve insanlığa “Kur’ân
medeniyetine” açılan yolları gösteriyorlardı. Bu öyle yüksek seviyede bir temsil
ve gösterme idi ki, bugün dünyânın muallimi olduklarını iddia edenler, o gün
olsalardı Kur’ân talebelerine ancak çırak olabilirlerdi.
Kur’ân-ı Mecîd, öyle nurdan ezelî ve ebedî mesajlarla gelmiştir ki, beden ve
cismâniyetimizin yanında, kalb, ruh, akıl ve vicdanlarımızı da terbiye ederek
bizleri geleceğin insanları olarak hazırlamakta ve bizlere hedef olarak
maddî-mânevî zirveler ötesi şâhikâları göstermektedir -ki bir kısım körler,
sağırlar görüp duymasalar dahi- O, aklı başında millet ve devletlerin sık sık
başvuracakları bir kevser kaynağı haline geleceğinde şüphe edilmemelidir.
Şayet günümüzün Müslümanları Kur’ân çizgisinde ve ilk Müslümanlar safvetinde
hareket edebilselerdi -ki bugün o istikamette ciddî gelişmelerin olduğu
söylenebilir- bir hamlede sıçrayıp devletler muvâzenesindeki yerlerini alacak ve
taklit vâdilerinde başkalarının türküleriyle tesellî olmaktan kurtulacaklardı…
Kurân’ın ilk talebelerinin cihânı hayret ve dehşetlere sevkeden îmân, ahlâk,
fazilet ve aksiyonları, günümüzün insanının bir kere daha hassâsiyetle ele alıp
incelemesi gerekli olan önemli hususlardandır. Evet, bir zamanlar, Mekke’nın
yalçın kayaları arasında zuhur edip, bir hamlede dünyânın dörtbir yanını
aydınlığa kavuşturan birkaç bin Sahabînin, Kurân’ın aydınlık ikiminde
gerçekleştirdikleri büyük inkılâb, herzaman üzerinde düşünülüp-değerlendirilmesi
iktizâ eden hârikalar cümlesinden bir hâdisedir ve mü’minlerin dâima müracaat
edecekleri tertemiz, dupduru bir kaynaktır.
Bu itibarla diyebiliriz ki; Kur’ân, dünden-bugüne kendisine gönül verenleri
aldatıp-şaşırtmadığı gibi, bundan sonra da aydınlık iklîmine teveccüh edenleri
aldatmayacak hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Zirâ, inanıyoruz ki, zihinler
müspet fenlerle aydınlandığı, gönüller Hakk mârifetiyle şahlandığı ve varlık,
ilim ve hikmet adesesi altında tedkîk ve araştırmaya tâbî tutulduğu sürece,
ilimler adına verilen her hüküm Kurân’ın ruhuna uygunluk içinde cereyan
edecektir.
Evet O, her zaman insanları ilme, ilmî araştırmaya, düşünce ve düşüncede
sisteme, kâinat kitabını okumaya ve varlığın esrarını kavramaya davet edip yol
gösteren bir kitap olmuş ve hakikî çıraklarını hep düşünen ve araştıran insanlar
arasından seçmiştir.
İşte, o geniş deryâdan kısa meâller halinde sadece bir kaç damla:
1. “Allah’ın rahmetinin eserlerine bakınız ki, arz ölüp gittikten sonra nasıl
diriltiyor; O her şeye kâdirdir” (Rum/50).
2. “De ki: Göklerde ve yerlerde neler var, bakıp ibret alınız! Fakat, inanmayan
yığınlara, deliller, uyarılar fayda vermeyecek” (Yunus/101).
3. “Şüphesiz semâvat ve arzın yaratılmasında, gece ve gündüzün deverânında,
insanlara yararlı şeyleri denizlerde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın
gökten indirdiği yağmur ile ölmüş toprağı diriltmesinde, derken her tarafa
canlıları yaymasında, rüzgârları, yerle gök arasında emre musahhar bekleyen
bulutları evirip çevirmesinde aklını kullanıp düşünen bir cemaat için pek çok
âyet ve işâretler vardır” (Bakara/164).
4. “Onlar, göklerin ve yerin melekûtuna (varlığın perde arkası) ve Allah’ın
yarattığı şeylere bakmadılar m?” (A’raf/185).
5. “Onlar, üstlerindeki semâya bakmıyorlar mı? Hiç bir çatlaklığı olmadığı halde
onu nasıl binâ etmiş ve donatmış” (Kâf/6).
6. “Yakîne açık kalbler için yeryüzünde işaretler vardır. Görmüyor musunuz sizin
nefislerinizde de..!” (Zariyât/20-21).
7. “De ki, yeryüzünde gezip dolaşınız… Allah ilk başta nasıl yaratmışsa, sonra
âhiret hayatını da öyle inşâ eder” (Ankebût/20).
8. “Göklerde ve yerde nice hârikalar vardır ki, onlara uğrar geçerler ama, yüz
çevirerek…” (Yusuf/105).
gibi âyetleriyle, insanı kâinattaki hârikaları düşünmeye, varlığın çehresindeki
ince manâları tedkîke, çevremizdeki baş-döndürücü güzellikleri temâşaya ve dört
bir yanda duyulan sesleri dinlemeye davet edip onun ruhunu tefekkürle
şahlandırdığı gibi…
9. “Âfâk ve kendi nefislerinde onlara âyetlerimizi göstereceğiz. Böylece
Kurân’ın hakkâniyeti onlar için iyiden iyiye belli olacak” (Fussilet/53).
fermanıyla da Yüce Yaratıcı’nın, âfâk ve enfüsde gösterdiği başdöndürücü âhenk
ve nizâmı, güzellik ve ihtişamı nazara vererek, seyrine doyulmayan en muhteşem
tabloları müşâhedeye davet etmektedir.
10. “Gökleri ve yeri ve bunlar içinde yaratıp ürettiği canlıları varetmesi de
O’nun hârika icraatındandır(Şura/29).
11. “Yerin sakinleri, insanlar ve henüz mahiyetini bilemedikleri şeylerden
yaratılan her varlığı çift olarak yaratan Allah’ı tesbîh ve takdîs ederiz”
(Yunus/36).
12. “Sen dağları görür ve onları yerlerinde duran câmidler sanırsın… Oysa ki
onlar, bulutların yürüdüğü gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sağlam yapan
Allah’ın sanatıdır” (Neml/88).
13. “Güneş, kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu Azîz ve Alîm
olan Allah’ın takdiridir. Ay için de bir kısım yörüngeler tayin ettik. Nihayet o
eğri bir hurma dalı gibi hilâl olur, geri döner” (Yâsîn/38).
14. “Semâyı Biz kendi elimizle kurduk ve onu sürekli genişletmekteyiz”
(Zariyat/47).
15. “Görmez misin Allah bulutları sürüyor, sonra onları toplayıp birleştiriyor,
daha sonra da üst üste yığıyor ve sen yağmurun bunun arkasından çıktığını
görürsün. Ayrıca, gökten içinde dolunun bulunduğu dağlar gibi bulutları indirir
de onu dilediğine dokundurur, dilediğinden de çevirip uzaklaştırır” (Nur/12-13).
gibi sihirli beyânlarıyla da, bugün hemen herkesin merakla takip ettiği
medeniyet hârikalarına esas teşkîl eden, hatta bir kısmını henüz tam
anlayamadığımız, pek çok ilmî buluşlara parmak basmakta ve ehl-i insâfı dikkate
davet etmektedir.
Yeni Ümit, Ekim 1989, Cilt 1, Sayı 6
Lider
Bin seneyi aşkın geniş bir zaman dilimi içinde hep şanlı devirler yaşamış ve hep
güzelliklere açık bulunmuş şu mübârek dünyâ, bir-iki asır var ki, buhrandan
buhrana sürüklenmekte ve çepeçevre rûhunu saran bunalımlarla inim inim
inlemektedir.. özünden uzaklaşma bunalımı.. tabiat değiştirme bunalımı.. Milli,
dînî ve târîhî değerleri inkâr ve tezyîf etme bunalımı.. ve eskilerin ‘kaht-ı
ricâli dedikleri seviyeli insan, idâreci kadro ve lider kıtlığı bunalımı…
Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki durumu i’tibâriyle, şu karmakarışık dünyânın
gerçek manada bir lider tanıyıp-tanımadığını bilemiyeceğim; bilebildiğim birşey
varsa o da, bizim dünyâmızda böyle bir liderin olmadığıdır.
Evet, bir zamanlar, Merakeş’ten Orta Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine
kadar çok geniş bir sahada mevcûdiyet ve ağırlığını hissettiren o tunç
irâdelerin, o polat sînelerin ve o çelikten sadâların yerinde şimdi sinekler
uçuşuyor.. evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu
tâli’sizler diyârında aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor, bülbül yuvaları
saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrâyinler tertip ediyor…
Süleyman çoktan göçüp gitmiş ve o muhteşem saltanatın yerinde iblisler satranç
oynuyor.. yüreğe, irâdeye, rûha hasret gittiğimiz şu günlerde, şimdiye kadar
yolları elli defa gidip pusuya takılmış yığınlar, bir yenisine takılabilecekleri
vehmiyle köşeye sıkışmış ve ümitsizliklerini, hârika günler ve hârika şahıslarla
giderebileceklerini düşlüyorlar. Bu simsiyah yalnızlıkta herkes karanlıklara
esir ve herkes birbirine teslimiyet salıklamakta.. teb’a yol-iz bilmez, câhil ve
onurlu yaşamanın acemisi.. hâkim güçler insafsız ve temettû’ avında.. ışığa
uyananlar oldukça az -Allah irâdelerine fer versin- onların da çoğu beline kadar
çamur içinde ve başları bulutlarda. Kitlelerin fikir semâları tersine dönmüş
gibi; köstebek deliklerinde dolaşırken yıldızlararası seyâhat rüyâları
görüyorlar.
Hâsılı, bu koskoca dünyâ başıboşların elinde ve bir baştan bir başa
lidersizlikle kıvrım kıvrım…
Lider, özüyle ve zâtî husûsiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve
gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O, görünüşündeki inandırıcılığı,
anlayışındaki derinliği, görüş-lerindeki inceliği, ihâtasındaki genişliği,
tespitlerindeki sağlamlığı.. öğrenme aşkı, öğretme istidâdı ve uhdesine aldığı
her-şeyin üstesinden gelebilme yeteneğiyle -istemediği halde- dikkatleri
üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen, dolayısıyla da
binlerin-yüzbinlerin herzaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye
insanıdır.
Lider, yemesinde-içmesinde, oturup-kalkmasında, davranış ve muâmelelerinde hep
dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru
konuşur, doğruluğu sever ve yalandan tiksinti duyar.. sînesi vefâ ile çarpar,
gözleri samimiyetle açılır-kapanır ve her zaman güven ve i’timât soluklar…
Lider, çevresine karşı güleryüzlü, saygılı, ciddi ve alabildiğine vakûrdur. Onun
yanında bulunanlar yakınlığın lâubâliliğini görmez, uzakta kalanlar da uzaklığın
mahrûmiyetini hissetmezler. Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini
babası, küçüklerini evlâdı bilir ve bir kuluçka hassasiyetiyle, himâye ve
şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve
korur… Soluklarının duyulduğu dâire içindekilere şefkat ve alâkası o kadar
engindir ki, ayaklar altındaki karıncalardan, göklerde uçuşan kuşlara kadar
canlı-cansız herşey o incelikten aldığı nasiple şükrân çığlıkları atar ve iki
büklüm olur yerlere yüz sürer.
Lider, vazifeşinâs, hasbî ve diğergâmdır. Sorumluluklarını yerine getirme
mevzûunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması ne de
imkânların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehâvet onu yolundan
döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz. Üzerine aldığı mesuliyetleri
peygamberâne bir himmetle yerine getirir.. hep yürekten ve cansiperâne
davranır.. sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetler karşılığında herhangi bir
ücret ve mükâfât beklemeden çeker-yoluna gider.
Lider, üstün idrâki, cesâret ve kararlılığı, sabır ve metânetiyle her zaman
çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isâbet, dikkat u
temkinle cesâret, sabr u tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar, onun sihirli
dünyâsında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı olurlar. Fetânetin
aydınlatıcı tayfları altında yarınlar ve yarınlara âit hâdiseler, bugünkü
vak’alar sırasına girer berraklaşır.. cesâret ve kararlılığı sayesinde, aşılmaz
gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer.. tahammül ve
metâneti karşısında ‘olmazları olur hâle gelir, muhâller ve imkânsızlıklar
toz-duman olur gider.
Lider, bir ahlâk ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla
bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesâret ve yiğitliğiyle, millet ve
ülkesinin yılmaz ve sarsılmaz muhâfızı; his ve gönül dünyâsıyla zayıfların en
emîn sığınağı; tevâzû ve mahviyetiyle kapı kapı kovulmuşların biricik tesellî
kaynağı; müsâmaha ve af atmosferiyle sendeleyip düşenlerin ve sürçüp sürçüp
günâhlara girenlerin ümit çerağıdır.
Lider, adâletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zaman da
istikâmetlidir. İnsan ve insanca düşünceleri şefkatle kucaklarken, yılan ve
çıyan deliklerini tıkamayı da ihmal etmez.. onun dünyâsında ne zâlimlerin
toyu-düğünü ne de mazlûmların âh u efgânı hiç mi hiç işitilmez. O, elindeki
keskin kılıcın bir yüzüyle kobraların başlarını alırken, diğer yüzüyle de
bülbüllere yuva örme san’atını öğretir.
Lider, Ağrı dağı kadar mehâbeti, Lût gölü kadar da haşyeti vicdânında duyabilen
gariplikler halîtası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehâbet noktasından
bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder, hayret ve
hayranlıkla ürperirler.. onu, ötelerle irtibâtı, ihlâs ve samîmiyetiyle tanıma
fırsatını bulanlar ise rûhânîlerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve
kendilerinden geçerler.
Yıllar ve yıllar var ki, düşkünler diyârı şu mübârek ülke, taşıyla-toprağıyla,
canlısıyla-cansızıyla, mü’miniyle-kâfiriyle hasretle inledi ve böyle bir liderin
yolunu gözledi.
Bu uğurda elli defa yalancı mumları güneş zannedip alkışladı.. yüz defa
ateşböceklerini yıldız sanıp arkalarına düştü.. ve bilmem kaç defa da
kırkharâmîleri Kabe yolcusu sanarak içlerine girdi. Öyle anlaşılıyor ki, daha
bir süre bu hicranlı arayış devam edecektir.
Yeni Ümit, Ocak-Mart 1991, Sayı 11
Ma’bedden Taşan Mânâ
Mabed, insan rûhuna seslenen müphem bir lisan, gönülleri kendine çeken
büyüleyici bir beyan ve sessiz duruşu içinde, Yüce Hakikat adına her dille bir
şeyler anlatan bir sırlı tercümandır.
İnsan, mabette, bugünü dünle, dünü sonsuzla iç-içe duyar.. mabed, ibadet
düşüncesi, ibadetin kaynağı ve ibadetin manâsıyla dopdolu bir deryada yüzüyor
gibi olur. Bir de mabedin bu talâkatlı beyanına üstat, kudretli ve mâhir bir ses
refakat ederse, zevk tarif edilmez doruğa ulaşır ve gönüllerde inanılmaz bir
tesir bırakır.
Evet, mabedin sessiz, temkînli, vakûr, binbir îmâ ve işaretlerle mırıldandığı
manâ; lisanını gönlünün emrine vermiş, gırtlağını akort edebilmiş mâhir bir
okuyucunun ruhundan yükselen ilâhî nağmelerle birleşip yağmur gibi
duygularımızın üzerine dökülmeye başladığı, akıp ruhumuzu doldurduğu zaman
kendimizi bahara uyanmış güller, çiçekler gibi taptaze hisseder ve iliklerimize
kadar varolmanın zevkini duyarız.
Sanki mabedin dışında varlığa karşı susan ve gönül dünyâsı itibariyle varlık
ötesine kapanan bizler, mabedi, ruhlarımızın derinliklerinde saklı bulunan duygu
ve düşüncelerimizi bedenin karanlık mahpesinden kurtararak, göklere duyuracak
bir müezzin, bir hatip gibi bulur ve onun sesin sessizliğe, sessizliğin sese
karıştığı mübârek hariminde başımızın sonsuzluğa ulaştığını hissederiz.
Gönüllerin ışığa açık olması ölçüsünde mabetteki ses, söz ve aydınlık bazen
hislerimizi coşturarak bizi lezzetten lezzete, heyecandan heyecana; îmandan
aşka, aşktan fedakârlığa götürür ve bize kol-kanat olur yükseltir. Bazen ruhun
sezebileceği bir dille vuslat şevkini fısıldar. Bazen ruhlarımıza Cennet
ırmaklarının çağıltılarını, Cennet bülbüllerinin nağmelerini duyurur ve salım
salım salınan Cennet ağaçlarının altında dolaştırır. Bazen bizleri, bütün
güzelliklerin kaynağı Sonsuz Güzellik’e ulaştırmak için, tüneller açar, köprüler
kurar ve tüp-geçitlerle iki dünyânın iki yakasını birbirine bağlıyor gibi
buradan ötelere menfezler açar, hayâle bir kısım müphem tasavvurlar verir ve onu
şahlandırır.
Mabette, ibadet ü tâat, evrâd u ezkâr gibi hususlarda görülen yeknesak
davranışlar, zâhiren aynı sayılsa bile, bir manzûmenin rediflerinde olduğu gibi,
sonsuz duygu ve düşünce nazmında, o duygu ve düşüncenin esas unsuru ve ayakları
gibidirler. Her tekrar edişte insan, bildiğinin çehresinde bilmediklerini görür,
aklın idrak ettikleriyle vicdanın duyuşlarını içiçe yaşar ve bu aynilikte hep
bir gayrılık ve tazelik duyar.
Bazen mihrap, minber veya arkadaki maksûrelerden birisinden yükselen yeni bir
ses, mabedin o hafiften ve inceden tekrar edip durduğu nakaratla bütünleşince,
geçeceğimiz yollara, tünellere, geçitlere ışıklar saçılmış gibi olur ve yeni bir
yürüyüş komutu almışçasına, ayrı bir buuda doğru, değişik bir ritimde harekete
geçeriz.
Bazen minberlerden, mihraplardan yükselen seslere, cemaat de ruhlarının
heyecanını haykırarak katılır. O zaman mabed sanki, göklerin bütün manâ, rûh ve
usaresini gönüllere boşaltmak için, öte öte çatlayan bir bülbül, bir
ağustosböceği gibi bütün hamlelerini kullanarak ses olur, soluk olur, gerilir ve
yırtılacak hale gelir. Ama yırtılmaz; yeni bir perdeye atlar ve çığlıklarına
devam eder.
Bizler, mabetten yükselen bu sesleri, varolmanın manâ, gâye ve esası olarak,
gönüllerimizden taşan birer feryat halinde duyar, ruhumuzun kubbesinin
delindiğini hisseder ve âdetâ birer ışık, birer hava gibi, uçup göklerin ezelî
şevkine ulaştığımızı, iç dünyâmızın ilâhî esintilerle sarıldığını sezer ve
kendimizden geçeriz. Kulaklarımızda çınlayan her ses, gözlerimizin önünde
tüllenen her manâ, başımızın üstünde muhteşem, azametli kubbeler kuruyor gibi
olur ve farkına varmadan kendimizi sonsuzluğa açılan heybetli kapıların önünde
buluruz. Bu esnada her birerlerimiz, bulunduğumuz yerlerden sıyrılır, yükselir,
herkesin ve her şeyin üstünde kanat germiş ve gölgelerimizi cemaatin başına
salmış gibi oluruz.
Bazen içinde bulunduğumuz halkada, öne-arkaya, sağa-sola o kadar genişler, o
kadar yayılır ve o kadar uzarız ki, mesafeler sıkışır ve buutlar çatlayacak hâle
gelir. Bu noktada, kendimizi, meleklerle, rûhânîlerle, cinlerle sayılmazlığa
ulaşmış bir cemaat içinde ve bir bilinmez metafta tavaf ediyor gibi görür;
varolmanın gerçek gayesini, hayatın hakiki lezzetini ve lezzetlerin
sonsuzlaştığını anlar, duyar ve yaşarız.
Her defasında bu duyup hissettiklerimize esas teşkil eden, farklı ses, farklı
söz, farklı edâ ve farklı şivelerin tesir ve rehberliğinde yeni yeni kâinatlar
keşfediyor gibi olur, gönül gözlerimize açılan menfezlerden, bilmediğimiz
âlemlere dâir güzellikleri seyre dalar, ovalardan yamaçlara, tepelerden vâdilere
doğru koşmaya başlar ve bir çocuk hiffeti içinde haykırıp nârâlar atmak isteriz.
Ara-sıra rehberin değişik komutlarıyla başka iklimlere açılır, yeni yeni
temâşâlara koyulur; dağları, tepeleri aşar; ovalara, vâdîlere uğrar; baharla
kucaklaşır, yazın en tatlı râyihalarını koklar, sonbaharı selâmlar ve ikinci
bahara yelken açarız.
Bu devr-i dâimlerin her biri ayrı bir iklîmde başlar, ayrı bir iklimde gelişir
ve ayrı bir iklimde noktalanır. Bazen aynı mekânda olduğumuzu hissetmeyecek
kadar bulunduğumuz yerden uzaklaşır; rüyâlarda ve hülyâlarda olduğu gibi,
istediğimiz gibi uçar; istediğimiz gibi konar; istediğimizi elde eder ve
istediğimiz yerlere rahatlıkla varabiliriz. Bağımızda, bahçemizde dolaşıyor gibi
göklere açılır, en mahrem noktalara ulaşırız. Ulaşırız da, bütün bütün
karanlıklara kapanıp, aydınlıklara uyanan gözlerimiz, bir adım ötede vuslata
erecek gibi buğu buğu sevinçle açılıp kapanmaya başlar.
Bu kuşakta duyuşlar, davranışlar, hatta kelime ve sözler, kelime ve sözlerin
meydana getirdiği ses hevenkleri, renk desenleri bildiğimiz manâlardan bambaşka
şeyler fısıldarlar bizlere. Bütünüyle tabiilikten fevkalâdeliğe, aleladelikten
hârikulâdeliğe yükselebildiğimiz bu noktada, hislerimizin, etraftaki canlı
güzelliklerle coşup “hû-hû” dediğini duyar ve bu seslerin, âdetâ içimizdeki aşk
ateşine üfleyip onu daha da alevlendirdiğini hissederiz. Gönüllerimiz Mutlak
Sevgili’nin ateşten şîvesiyle dolar ve artık bütün sesler kesilir; duyulup
hissedilen sadece ve sadece O’nun varlığından akseden ışıkların gölgelerinden
ibaret kalır.
Asırlarca, bu mübârek dünyâya hayat üfleyen mabed, bugün boynu buruk, rûhunun
çizgilerini şerhedecek manâ mimarlarını beklemenin yanında, ses-söz üstadı gönül
erleriyle kuruluş niyetine esas teşkil eden buutlara ulaştırılmayı
beklemektedir.
Bilmem ki, bamteli kopmuş mabedi, kim imâr ederek eski hüviyetine ulaştırıp,
yeniden gürül gürül seslendirecek? Kim bu hırıl hırıl sesleri akordedip ruhları
coşturan nağmeler haline getirecek? Kim kaybettiğimiz mabedi yeniden bize iade
edecek..?
Alâkalıların böyle bir şeye gücü yeter veya yetmez; mabed hanendeleri, bir kaç
asırlık boşluğu aşarak sesleriyle, soluklarıyla mabede refakat eder veya
edemezler.. bunlar ayrı mesele; mabedin asırlık gurbetine son verilmesi ise
tamamen ayrı mesele…
Biz şimdi, emarelerin aydınlığında, yıllardan beri hülyâlarıyla yaşadığımız
fâtih neslin, bu kördüğüme kılıç çalacağı günün rüyâlarını görmeye başladık…
Sızıntı, Eylül 1988, Cilt 10, Sayı 116
Mağdur Ülkeler
Uzun yıllardan beri mutluluk ve insanca yaşamanın rüyâ ve hülyâlarıyla avunup
duran, fakat onu bir türlü tahakkuk ettiremeyen tâli’siz milletlerin başında hiç
şüphesiz Ortaasya Türklüğü gelir.
Bir taraftan yıllar ve yıllarboyu devam edegelen hâricî baskılar, ‘tegallübler,
esâretler, tahakkümler, mezelletler’ ve akla-hayâle gelmedik oyunlar, utandırıcı
rezâletler; diğer yandan da, bu dünyânın gaflet ve cehâlete, hâricî baskı ve
sun’î ayrılıklara açık bulunması, bu ülke insanını parça parça etmiş, birbirine
düşürmüş ve her türlü hayat menbalarını kurutup onları yığınlar haline
getirmiştir.
Bağrı yanık, ruhu sarsık, üstüste kalbinden hançerlenmiş bu bahtsız insanlar,
millî varlıklarını kemiren, manâ köklerini darbeleyen ve şanlı geçmişlerini
onlara borçlu bulundukları bütün târihî dinamikleri yokeden en amansız, en
îmânsız hâdiseleri sezememiş, baskılara karşı koyamamış.. desteksiz, kâidesiz,
sağa-sola itilmiş-kakılmış ve hep bir kısım meçhûl beklentiler içinde
olmuşlardır.. yer yer ümit ve avuntularla zaman zaman da inkisâr ve
burkuntularla…
Nihâyet bir gün gelmiş onların ufkunda da bir yalancı şafak belirivermiş..
tabiî, gerçek fecrin emâreleriyle ve onu zorlayan bir yalancı şafak. Herkes gibi
onlar da, tam kendi düşünceleri ve nurlu geçmişleriyle, alâkalı olmasa bile,
belli ölçüde, hemen her düşünce ve her anlayışın çimlenip gelişebilmesine müsait
görünen bu yarım aydınlığı değerlendirmek istemiş ve hapishâne koridoruna çıkmış
olmanın rahatlığıyla, dem ve damarlarına sinmiş kirli havayı çıkarıp ciğerlerini
oksijenle doldurmaya çalışan mahkûmlar gibi, içlerindeki yılların kasvetini
atıp, hak, hürriyet ve mürüvvet soluklamak için dörtbir yana koşmaya ve bu arada
upuzun, aydınlık ve şanlı geçmişlerini paylaştıkları milletlerden de bir şeyler
beklemeye başlamışlardır. Aslında bu onların hakkı ve onlardan evvel diriliş
turnikesine giren bizim gibi milletlerin de vazîfesidir.
Bugün, bu ülkelere seyahat eden birinin, oradaki bîçare dindaşlarımızın ma’ruz
kaldıkları şeyleri, onların dünkü ve bugünkü sıkıntılarını, aşamayıp içinde
boğuldukları problemlerini, beklentilerini ve bekleyip bulamadıklarını gördükten
sonra, inşirâh ve vicdân huzuru içinde geriye döneceğine ihtimal veremiyor;
aksine, müşâhede edeceği yüzlerce fâcia ve ürpertici levha karşısında inleyip
iki büklüm olacağına inanıyoruz.
Vaktiyle, sıhhatli, dinç ve her manâsıyla gerilimli nesiller yetiştiren
Ortaasya, bugün hırpalanmış ve sarsık insanları, unutturulmuş kültürü ve ezilmiş
düşüncesi, lime lime olmuş millet şuuru ve ne yaptığını kestiremeyen devlet ve
devletçikleriyle yürekler acısı bir manzara sergilemekte. Bir zamanlar o kolu
bükülmeyen, bastığı yerleri tir tir titreten, kuvvetli, sağlam, cesaretli
nesillerin yerini şimdilerde, yılların kâbus ve korkulu rüyâlarıyla sindirilmiş,
büyük ölçüde mücâdele azmi kırılmış; farklı düşüncelerle birbirine düşürülmüş..
çok defa huysuz ve birbiriyle kavgalı.. kendi dindaş ve soydaşlarıyla diyaloğa
kapalı tuhaf bir mizacı temsil eden yığınlar aldı. Bu yüzden de, gözlerimizi
kamaştıran ve düşmanlarımızın iştihalarını kabartan yeraltı, yer üstü
zenginlikleri, geniş ova ve obalarıyla bu koskoca ülke kendi insanına karşı
cimri, gayri münbit, vefâsız ve âdetâ bir çöl ve çalılık…
Şimdi bütün bunları görüp de, bu mağdur ve mazlûm dünyânın imdadına koşmayan
bizim okur-yazarlarımız, vicdân sâhibi mütefekkirlerimiz, hayır kurumu ve hayır
cemiyetlerimiz, vakıflarımız hatta siyasi partiler, devlet ve devlet kurumları,
yarın târih huzurunda bu lakaydiliklerini nasıl izah edecek ve gelecek
nesillerin ittiham ve telinlerine ne cevap verecekler..? Ülke ve insanımızla çok
derin târihî bağları bulunan bu mazlûm dünyânın asırlık ızdıraplarını dindirmek,
üstüste sînesine saplanan hançerleri çıkarıp yaralarını sarmak en evvel bize
düşmez miydi..? Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmezlikten
gelemez, görüp anlayamadık, diyemeyiz! Bunca hâdise, bunca fâcia ve bunca
mezâlimi görmemek için sağır, kör ve kalpsiz olmak iktiza eder. Görüp duyuyorsak
‘adam sende!’ diyemeyiz. Diyorsak, aman Allah’ım! Bu ne büyük gaflet, ne derin
uykudur ki, İsrâfîl’in sûru gibi tarrakalar dahi uyarmıyor…?
Âh benim sevgili dünyâm! Acaba bir gün seni canıyla îmanıyla sevecek, yaşama
arzusundan vazgeçip yaşatma sevdâsıyla sermest evlâtlarını görebilecek miyiz..?
Esir milletler esâretten nasıl kurtarılır? Onlara özlerini bulma yolları nasıl
gösterilir? Ve kendi kendilerine ayakta durmaları nasıl te’min edilir? Bunları
düşünmek bizim münevver ve mütefekkirlerimizin vazîfesidir. Şimdiden bunları
düşünmez, çare aramaz ve bu yeni uyanışta rehberlik rolümüzü iyi oynayamasak,
uzun yıllar kendinden uzak kalarak yol-iz belirsizliğine uğramış bu ülkeler,
değişik türden istismarcıların ellerine düşecek, birkaç fasıl da onların
baskıları altında preslenip gideceklerdir. Denebilir ki şu anda dahi, eski
ağaların, yeni istismar yolları aramalarının yanında-getirdikleri sûrî
demokrasiye rağmen – Avrupalılar, Amerikalılar, hatta Pasifik ülkeleri de, bu
mağdur milletleri sağmal gibi kullanma yollarını araştıracak.. bulacak veya
bulamayacak.. ama, ‘bu hân-ı yağmâdan’ mutlaka istifâde etmeye çalışacaklardır.
Şimdiye kadar defaatle işgal ve istismar edilen bu mazlûm insanlar, bugün olsun,
gönülden ele alınıp çağın gereklerine göre yönlendirilmez ve kendi dünyâlarına
giden yollarda ellerinden tutulmazsa, çevrelerinde binbir değişiklik olsa bile,
mahkûm, mazlûm ve mağdûrlar hep aynı kalacak; değişen sadece hâkim sınıflar
olacaktır.
Kanaatımızca, yardım gâyesiyle dahi olsa, bu ülkelere, ikinci bir kez
yabancıların girmesine fırsat verilmemelidir. Ne pahasına olursa olsun, bu
milletçe, onlara, kendi kendilerine ayakta durmaları öğretilmeli ve katiyyen
istismara açık yabancı destek ve kâidelerin insâfına bırakılmamalıdırlar. Bir
millet için yükselme ve ilerleme, o milletin kendi ruh ve manâ kökünden
fışkırarak meydana gelmişse, o, uzun ömürlü ve ümît vadedici olur. Aksine
yükselme de, ilerleme de başkalarının kontrolünde kalır-gider.
Bugün, bu ülkelerin içinde bulundukları durumdan kurtulmaları için, her şeyden
evvel zinde ruh, zinde dimağ, sağlam îmân ve sarsılmaz irâdeye sahip yiğitlere
ihtiyaç var. Aynı gâye ve aynı ideâli, garazsız, ivazsız takip eden ve hertürlü
ihtirastan âzade kalmasını bilen bu yüce kâmetler sayesinde aşılmaz gibi görünen
mânialar aşılacak ve bir gün yollar düzlüğe ulaşacaktır.
Sızıntı, Ekim 1990, Cilt 12, Sayı 141
Mescid-i Aksa
Bazen yerdeki takdirler semâdaki değerlere uymuyor. Bakıyorsunuz oradaki bir
kudsî burada hakîr görülüyor, oradaki metâf-ı kudsiyân burada, en pes ayaklar
altında çiğneniyor. Şimdilerde Mescid-i Aksâ bu manâya ne ürpertici bir misâl..!
Mûsevîler ve Hıristiyanlar için öteden beri takdis edilegelen bu târihî ünlü
ma’bed, Müslümanlar için de ziyareti tavsiye edilen üç mescitten biri olma
kudsiyetiyle serfirâz. Mescid-i Aksâ, Hz. Davut ve Süleyman peygamber döneminde
altın çağını yaşadı. O muhteşem devirden şimdilerin karamsar ruhlarına kalan
sâdece bir ağlama duvarı.
Bu iki ünlü nebîden sonra İsrail milletindeki iç bozulmaları, devlet çapındaki
çözülmeler takip etti. Bunun tabiî lâzımı olarak da işgaller, tehcîrler,
sürgünler, esâretler, vesâireler… Asur’ların işgaline uğrayan Filistin ve
Mescid-i Aksâ, bu zulüm tapanlamasının açtığı yaraları tedâvi edemeden,
öncekileri unutturacak şekilde, bir kez de Babillerin zulüm paletleri altında
ezilip inledi… Derken upuzun esaret yılları ve utandırıcı zilletler… Arkadan bir
başka toparlanma faslı, onun arkasından da Roma’lıların kendilerine has işgal
usulleri ve ayrı bir esâret ve zillet dönemi. Yıllar ve yıllar hep böyle Yahudi
vefâsızlığı, işgalci cefası ve boynunda zincir Mescid-i Aksâ’nın inlemesiyle
sürüp gitmiştir.
Mescid-i Aksâ, ikinci bir altın çağını, âdil halife Hz. Ömer ile idrak etti.
Birkaç asırlık bu yeni gül devrinden sonra haçlılar bir kere daha kan-irin ve
alev içinde onun harîmini kirletip kubbesine salîb yerleştirdiler.
Mescid-i Aksâ’yı esâretten kurtarıp Müslümanlara onurunu iâde edecek güçlü bir
irâdenin beklendiği bu dönemde, Kutlu Ma’bed, karşısında büyük târihî şahsiyet
Selâhaddîn’i buldu, buldu ve kurtuldu. Bu mübarek ma’bedin dört asırlık en son
sükûnet dönemi ise, yüksek ruh, nezih gönül ve büyük dâhi Yavuz Selim’le
gerçekleştirilmiştir.
Bir zamanlar, din ve dînî hâtıraların ruh ve manâ gibi duyulduğu, tütüp durduğu
ince ve nazlı bir mûcizeler iklîmiydi Mescid-i Aksâ… Şimdi onu, hâl-i hazırdaki
sessizliği, daha doğrusu kendisinden beklenen sese göre durgunluğu, küskünlüğü
ve yorgunluğuyla düşünüyor, onunla bulunamamanın “dâü’s-sıla” sıyla inliyoruz.
Mescid-i Aksâ, Ka’be ile beraber aynı zaman dilimi içinde, gökten gelen
emirlerle, yerden fışkırır gibi fışkırıp yükselmiş ve yerinde kudsîlerin
mihrâbı, yerinde de onların minberi olma pâyesiyle çağlar ve çağlar boyu
harîmine girenlere kanatlarını açmış; en amansız, en îmansız devirlerde dahi
onlara “Lâ zılle illâ zılluhû” soluklarıyla emniyet soluklamış ve yeryüzünün
âdetâ “Cennetü’l-me’vâ” sı olmuş mukaddes ve mübarek bir mekândır.
Binbir hâtıra ve hülyâya kaynaklık yapmış bu yüce ma’bed, şimdi, boynu buruk,
iklîmi karanlık, görüp çektiklerinden bîtap, acı acı yüzümüze bakıyor gibi bir
hüzün var çehresinde. Onu böyle müşâhede ettikçe âdetâ içimize kan damlıyor ve
nefesimizin kesildiğini hissediyoruz. O, bir zamanlar gönüllerimize semâvîliği
fısıldayan en kudsî bir mihrap, en mübeccel bir minber iken, şimdi kolu-kanadı
kırılmış, kökünden koparılmış, âlem-şumûl ışığı söndürülmüş, kısır ve inhisarcı
bir anlayışın elinde sönecekmiş gibi duran bir mum ve devrilecekmiş gibi duran
bir garip iskelet…
Bizler, kardeşlerinden koparılmış bu mahzûn ma’bedi, ona ait levhalarda,
maketlerde veya televizyon ekranlarını her müşâhede edişimizde, onu, o muhteşem
günleri içinde tahayyül eder, etrafındaki “hayy-hû” yu duymaya çalışır ve
kendimizi tam onun temiz atmosferine salacağımız esnada, birdenbire onu esîr
eden hâin ellerin gelip rûhumuza saplandığını, ciğerimizi söküp aldığını duyar
gibi olur ve yerimizde kalakalırız. Bu vaziyetiyle o bize hep, bir kısım kanlı
deliler tarafından öldürülmüş, parça parça ve lime lime edilmiş bir mağdûr ve
mazlûm insan şeklinde görünür. Dostlarının vefâsızlığı, düşmanlarının gadr u
cefâsı arasında sıkışıp kalmış bu mazlûm ve mağdûr varlık, sanki kesilip
biçilirken, doğranıp sağa-sola saçılırken çığlık çığlık bağırmış da, sesini bize
duyuramamış gibi bir sitem müşâhede edilir çehresinde.
O, şaşkın ve hayret dolu gözlerimize, kendine has ve mahremiyetiyle her
açılışında, vaktiyle taze, genç, alâka duyulan şimdi uçmuş renkleri, ölgünleşmiş
manzarası; vaktiyle süslü ve nazlı, şimdi ihtiyar ve mecalsiz hâli, vaktiyle
ibâdet ü tâatle çınlayan kubbesi, burcu burcu ruh ve manâ kokan çevresi, şimdi
solmuş nakışları, kesilmiş sesi ve levsiyat işgaline uğramış etrafıyla âdetâ,
bir insanın inkırâz bulan tâli’ini mırıldanmaktadır.
Evet, Mescid-i Aksâ ki, bir zamanlar olgun rûhunu dolduran binbir hâtıra ile
taşkın; geniş, yaldızlı, ziyâlı ve sükûneti üfül üfül; kulakları semâda,
dudakları kalbimizin kulaklarında bize huzur fısıldayan dupduru bir ilâhî
nefehât kaynağı iken, şimdi gözlerimizi yaşlarla dolduran hâli, gönüllerimizi
ezen melâli ile bize hüzün bestesi söyleyen kekeme bir dil…
Onun bu hâle düşürüldüğünü ilk gördüğüm gün: “Eyvah!” dedim! Demek içinde Hz.
Âdem’ın sesinin yankılandığı, çevresinde, Hz. İbrâhim’in soluklarının
hissedildiği, kubbesinin altında Davut ve Süleymân peygamberlerin “hayy-hû”yunun
çınlanıp durduğu, bağrında Peygamberler Sultânı’nın sonsuza yelken açıp dost
vuslatına erdiği, ikliminde Hz. Ömer’in emni-yet ve güven soluklarının
duyulduğu, minberinde Selâhaddin’in tok sesinin işitildiği bu kubbe altında, bu
duvarlar arasında artık, îmanlı gönüller coşkuyla biraraya gelemeyecek, sevgiyle
kucaklaşamayacak ve gürül gürül “ALLAH” diyemeyecek! Eyvah! Demek artık bu
kapılar, ne hızlı ne de yavaşça, ne sevinçle ne de heyecanla inanan gönüllere
ardına kadar açılamayacak! Artık hiç kimse, oraya emeği geçmiş ve orayla alâkalı
hâtıraların içinde yaşamış o büyük ruhlarla, onun bahçesinde, onun şadırvanının
başında, onun semâya açık kubbesinin altında bir araya gelemeyecek ve geçmişin
hülyâlarını yarınları rüyalarıyla içiçe yaşayamayacak! Kimse onun ukbâya açık
pencerelerinde sır arayamayacak, Cennet yamaçlarını andıran ikliminde
rûhânîlerin koşuştuklarını tahayyül edemeyecek!
Demek artık, Mescid-i Aksâ’ya ait bütün rüyâlar, bütün hülyâlar bitmiş..
çevresini aydınlatan ışıklar sönmüş, kubbesini aşıp göklere ulaşan tekbir,
tehlîl ve temcîd sadâları susmuştu… Taşın da, ağacın da kulakları vardır derler.
Dillerinin de olmasını ne kadar arzu ederdim! Evet; şu mübarek ma’bed dili
olsaydı da, dün gördüklerini bugünkü çektiklerinin yanında ifâde edebilseydi!
Belki o zaman, edenler ettiklerinden ürker, geri durur; belki vefâsız dostları
da ürperir kendilerine gelirlerdi!
Ben şahsen, onun geçmişten gelen rûhunun kemirildiğini, manâsının soldurulup
zebîl edildiğini her gördükçe, Kudüs cephesinde ciddî bir bozguna uğradığımızı
hissetmiş ve burkuntuyla iki büklüm olmuşumdur. kim bilir, onun renk atan
kubbesi, kararan duvarları, hüzünle akan şadırvanı ve bunlar gibi konuşmayı,
şikâyet etmeyi, içini dökmeyi beceremeyen insanları, boğulmaya dönen
sükûtlarında, ne çâresizliklerle bize bakmakta ve içlerinde ne acılar
saklamaktadır..!
Bana şanlı geçmişimi gösteren ve onu hayallerime geri veren Mescid-i Aksâ’nın
duman duman o hüzünlü duvarları, çevresinden kopup bulutlara ulaşmış gibi
görünen kubbesi, hak mahremiyeti yolunda kurulmuş ve bizlerde bir haremlik hissi
uyaran kubbe çevresi ve her biri sonsuzluğun ayrı buudlarına açılıyor gibi
görünen büyülü kapıları artık, belirsiz bir sis-duman içinde ve renk atmış birer
resim gibi görünmekte…
Mescid-i Aksâ’nın elden çıkmış olması, mensup olduğum din adına gayretime
dokunuyor. Onu başkalarının elinde esir düşmüş görmek yürekler acısı. Doğrusu,
onu öyle mahfazası kırılmış bir inci gibi gördükçe, içimden nefretler kopup
yükseliyor ve rûhum temelinden sarsılıyor.
O, bugünkü hâliyle, çevresinde gözyaşı dökülse de garip, harîminde namaz kılınsa
da gariptir. Zirâ Mescid-i Aksâ şu anda havra ile beraber kilisenin demir
pençesinde ve esâretlerin en acısını yaşamakta. Ve eğer canlanıp kendimize
gelebileceksek, felç olmuş irâdelerimizin yeniden canlanması, ruhlarımızın
uyanıp kendine gelmesi için bundan daha dokunaklı bir tablo olamaz…
Sızıntı, Eylül 1990, Cilt 12, Sayı 140
Millet Ruhunun Gurbet Yılları veya Batı Tutkusu
Bir kısım zararlı inatlarımızı müşâhede ettikçe, târihî tekerrürlerden hiçbir
şey anlamadığımızı görüyor, üzülüyor, utanıyor ve zaman zaman da sarsılıyoruz…
Birkaç asır var ki batı hayranlığı bizde böyle bir inat ve inattan da öte bir
hastalık halini aldı.
Bizde şiddetli bir vuslat arzusu, onlarda nazlı bir kaçış; bizde, binbir kanalın
içine akıp durduğu o erâcif gölüne karışıp bütünleşme isteği, onlarda inatlı bir
engelleme.. asırlar var, biz bu muhâtaralı sevdâdan vazgeçemedik, onlarda hiç mi
hiç yumuşamadı. Evet, biz ‘Şeb-i arûs’ deyip inledik onlar ise, ‘Beyhude
yorulmayın, kapılar sürmelidir’ deyip aralanmış veya aralanmış gibi görünen
kapıları yüzümüze kapadılar. Biz milletçe varlık ve bekâmızı onlara bağlı görüp,
onlardan koptuğumuz takdirde mahvolup gideceğimiz vehmine kapıldık, onlarsa her
fırsatta bizi yere serip üzerimizde hora tepti ve haklarındaki iyilik vehmimizi
suratlarımıza çarptılar…
Milletçe varolmamızın yolunu, kendi azmimizde, kendi manâ kökümüzde ve kendi
târihî dinamiklerimizde aramamız lâzım gelirken, biz tâlihimizin tepe taklak
olduğu günden bu yana hiçbir zaman böyle bir yolu denemeyi düşünmedik.. aksine
düşmanlarımızdan gördüğümüz en kahredici felâketleri, en utandırıcı muâmeleleri
görmemezlikten gelerek, kanımızı emen, ruhumuzu dinamitleyen hasımlarımızın
kapısında iki büklüm olup onlara dilencilik ettik ve kendimize rağmen hep
onların yanında olduk. Bunca felaket ve bunca kötülükten sonra olsun, yine de
onların yaldızlı laflarına bakıp aldanacak ve ettiklerini görmemezlikten gelerek
arkalarından gideceksek, târih bizi affetmeyecektir.
Ne gariptir ki, onlar, dünden bugüne hep kendilerini insaniyetin hamisi, zulmün
düşmanı, ilim ve sanatın mümessili, bizi de cehalet ve barbarlığın temsilcisi
gibi gösterip, sürekli sefaletimizden ve onlara ihtiyacımızdan dem vurup
durmalarına karşılık, bizdeki bir kısım safderûn kimseler veya kültür
sarhoşları, bu zalim dünyâyı kendi nesillerine Hızır gibi gösterip, devamlı
alkışlatmışlardır. Onların gazete, mecmua, radyo ve televizyonlarında görüp
duydukları hemen her şeyi, fevkalâde bir lâubâlilikle kendi nesillerine anlatmış
ve hatta bu ülkede onların düşüncelerinin kavgasını vermişlerdir.
Oysa ki, batı bizi hiçbir zaman sevip-kabullenmedi… O, güçlü olduğumuz zaman,
tabasbus, riyâ ve entrikalarla, güçlendiği dönemlerde de bizi ezerek ve
inleterek hep kendi hedeflerini takip etti. Tabiî bu hedeflerin başında da
İslâm’ın sesini kesmek geliyordu.. evet, Osmanlı Devleti’nin başına açılan
gâileler bunun için, çevremizde koparılmak istenen kızıl kıyâmetler de bunun
içindi. Mezhep mülâhazasıyla kıyâm edenler onun tahrîkiyle kıyâm ediyordu..
ırkçılık düşüncesiyle başkaldıranların arkasında o vardı. Defaatla ülkemizi
dörtbir yandan sarıp tehdit eden aynı dünyâ, binlerce masum çocuğu, tâli’siz
genci, bedbaht ihtiyarı kendi topraklarında cellatlar gibi boğazlayan da aynı
kanlı ellerdi. Evet, o elleri şeytanları bile ürkütecek cinayetleri
alkışlayanlar. Onlardı Ermeniye çanak tutup, güneydoğudaki eşkiyâya yeşil ışık
yakanlar!
Medeniyetin öncüsü olduğu iddiasını kimseye bırakmayan bu dost(!) dünyâ değil
miydi ki, hemen her zaman bir kanlı kâbus gibi başımıza dikildi ve bizi ezdi,
ezdirdi..! Bu dünyâ değil miydi ki, mazlumları binbir tahkirle yerin dibine
batırırken, zâlimleri tebcîllerle göklere çıkardı! Ve milletimizin aleyhinde
değerlendirilebilecek sinek vızıltılarını top sesi gibi gösterip cihanı
velveleye verdi; bizim, yeri-göğü inletecek canhırâş feryatlarımızı duymadı veya
duymak istemedi. Evet, bir-iki asır var ki, biz, en hâince plânlar, en zâlimce
tecâvüzlerle kahrolup giderken, yıkılan yuvalarımızdan, sönen ocaklarımızdan
yükselen çığlıkları yine sadece biz duyduk, biz inledik ve biz dindirmeye
çalıştık. Şu anda da fazla bir değişiklik olmadığı kanaatindeyiz.
Oysa ki, kendini alâkadar eden en küçük meseleler karşısında sağa-sola
ültimatomlar çeken, donanmalar gönderen ve ambargolarla tehdit eden bu kendini
beğenmiş kızıl ruhlu dünyâ, dün Osmanlı teb’asına yapılan zulüm ve haksızlıkları
nasıl bir umursamazlık ve gönül rahatlığı içinde seyretmiş ise, bugün de
Balkanlardan Ortaasya içlerine kadar olup-biten binlerce fâciayı aynı
umursamazlık içinde görmezlikten gelmekte, hatta yer yer bu fâcia ve fazîalara
sebebiyet verenleri alkışlamakta ve desteklemektedir.
Batı, Müslüman-Türk dünyâsında bir kısım canavarların kanlı pençeleri ve onların
amansız-îmansız elleri altında parçalanan, didiklenen binlerce mâsumun hak,
hürriyet ve emniyetleri için bugüne kadar müspet manâda hiçbir şey yapmadığı
gibi, bir kerecik olsun, erkekçe haykırma mertliğini dahi göstermemiştir. Şu
günlerde olsun, etrafımızda binbir hiyanetle dolaşıp duranlara ‘yeter
ettikleriniz elverir artık!’ diyemez miydi? Demedi.. demeyi düşünmedi.. aksine,
Bulgaristan’da, Batı Trakya’da, Orta Asya’da irtikâb edilen zulümleri, dökülen
kanları, yıkılan hânümânları ve boğazlanan insanları âdeta, medeniyetin vahşete
muzafferiyeti şeklinde görüp alkışladı ve hiçbirzaman bizim hissiyatımıza
saygılı olmadı ve olamadı.
Şimdi, bütün bunlardan sonra onun, Ermeni meselesinde insânî davranacağını,
Türk-Yunan münasebetlerinde Türkiye’ye destek vereceğini, şayet bir yararı varsa
AT’a girmemizi kolaylaştıracağını bugüne kadar yüz kere allayıp-pullayıp gündeme
getirdiği azınlıklar meselesinden vazgeçeceğini ve artık ne olursa olsun bizi
sıkıştırmayacağını, aksine esîr Türklerin problemleriyle meşgul olacağını, İslâm
ve Türk dünyâsını istismar etmeyeceğini, ülkemize misyonerler gön-dererek
Müslümanları hıristiyanlaştırmaya çalışmayacağını, içimizden satın aldığı
insanları başımıza musallat etmeyeceğini, hâsılı, bu kin ve nefret dünyâsı,
bütün o eski huylarından vazgeçip, Hazreti Mesîh’in yumuşaklık, müsâmaha ve
şefkat tavsiyelerine uyacağını beklemek apaçık bir gaflet ve aldanmışlıktır.
Biz nasıl düşünürsek düşünelim, o, bir zaman haçlı orduları ve işgalci
güçleriyle dilediğini yapıp yaptırdığı gibi, şimdi de, içimizden kiraladığı bir
kısım yabancılaşmış kimselerle kendi hedefini ta’kib etmektedir.
Denebilir ki o, bizim için şu anda eskisinden daha tehlikeli sayılabilir. Zirâ
artık, ‘kurt gövdenin içine girdi ve millî ruh delik-deşik edildi.’ Bu arada
bizler de, geçmişimizi onlara borçlu bulunduğumuz bütün târihî dinamikleri bir
kenara atarak gidip onların erâcif dünyâlarına aborde olduk. Duygu ve düşünce
dünyâmız en korkunç erozyonlarla yokolup gitti.. genç dimağlar batı kültürü ve
batı değerleriyle yoğruldu.. toplum hemen her kesimiyle batıya göre yeniden inşâ
edildi -tabiî eğer buna inşâ denecekse,- ırz çiğnendi, nâmus pâyimâl oldu; ama,
batı kapıları bize hiç mi hiç aralanmadı. Demek ki, onun beklediği bedelleri
henüz ödeyemedik…
Bundan sonra da ne onların umduklarını ödeyebilmemiz ne de doyma bilmeyen bu
insanları tatmin etmemiz mümkün değildir. Biz yakın tarihimiz itibariyle, toy
Mehlikâ Sultan hayranları gibi, tehlikeli bir meçhule yelken açtık ve daha sonra
da kenara çıkmaya fırsat bulamadık. Ne yediğimiz tokatlar bizi uyarabildi ne de
gördüğümüz kötülüklerden aklımız başımıza geldi, gayrı bunca şeyden sonra, hâlâ
bir kısım kimseler batıyla zifâfa koşacak ve zirveleri tutanlar da bu sevimsiz
maceraya ‘dur!’ demeyeceklerse, bize daha bir süre ‘Yâ Sabûr!’ deyip beklemek
düşecektir.
Sızıntı, Eylül 1990, Cilt 12, Sayı 140
Millî Öfke
Ortaasya’daki kıpırdanışlar, birkaç asırdan beri rûhunu yitirmiş, paramparça
olmuş bir milletin yeniden diriliş hareketleridir. Bu mübârek topluluk şu anda,
can damarını koparan, kanını emen hasımlarını tanıma, bir esaret tasması gibi
boynunda taşıdığı zincirleri kırma ve özüyle bütünleşip “kendi olma”
mücâdelesini vermektedir. Bu mücâdele ve onun stratejisi ne seviyede olursa
olsun, onun, asırlar boyu varlığını tehdit eden ve bütün hayat kaynaklarını
kurutan dünkü ve bugünkü düşmanlarını sezip anlaması, usûlünce onlarla
hesaplaşmaya hazırlanması ve bir büyük hesap günü için tam bir metafizik
gerilime geçmesi bu mevzûda çok önemli bir adım sayılabilir. Şayet, bu ülke
insanları, hasımlarının kuvvet ve üstün yanlarını da hesaba katarak, Allah’a
güvenir ve bu yeniden varoluş kavgalarını akıl, mantık ve muhâkeme çerçevesinde
sürdüre-bilirlerse, şu bir-iki asırlık kâbusları aşabilir; millî ruh ve millî
seciyeleri dahilinde yükselir ve geleceğin dünyâ emânetçileri arasına
girebilirler.
Tabiî bu arada, millî ruh ve millî seciyeyle alâkalı şeylerle; ahlâk, kültür ve
düşünce adına dış menşeli yabancı unsurların birbirine karıştırılmaması da, bu
milletin bugünü ve yarını açısından oldukça ehemmiyetlidir. Evet, bütün dinî ve
millî değerleriyle yerle bir edilmiş bir dünyânın yıkıntıları arasında, nelerin
ruh ve manâ kökünden fışkırıp çıktığını, nelerin tepeden inme aşılamalarla
millet ağacına ilâve edildiğini tayine çalışmak, millet ruhuyla alâkalı
olup-olmayanı belirleyip ortaya koymak çok önemli bir vazifedir ve mutlaka
yapılmalıdır.
Ortaasya’da yetişen hamiyetli ruhlar ve dıştan onlara el uzatan îmanlı ve
gayretli sîneler, eğer bugün, bu milletin geçmişinden gelen hayâtî unsurlarla,
sonradan aşılanmış şeyleri birbirine karıştırmaz ve kökten gelenlere yol verip
diğerlerini tasfiye edebilirlerse, bu mazlûm milletlerin geleceğini teminat
altına almış ve bu ülkeleri aydınlık yola çıkarmış sayılırlar. Aksine, millet
ruhundan fışkırıp çıkan değerlerle, mağduriyet ve mahkûmiyet dönemindeki aşılar
birbirine karıştırılacak olursa, ihtimal bu dünyâ, bir kere daha öldürücü
girdâplara kapılacak; dolayısıyla da başarı kuşağında hezimetten hezimete
uğrayacak, yükseleceği yerde daha derin çukur-lara düşecek, birleşme yolunda
tefrikalardan yakasını kurtaramayacak ve tam “kurtuldum” diyeceği an; bir kısım
yeni sadme ve yeni plânlarla temelinden öyle bir sarsılacak ki, hafizanallah
belki de bir daha belini doğrultamayacak…
Onun içindir ki, evvelâ, bu milletin rûh yapısını, ihtiyaçlarını, sıkıntılarını,
rahatsızlıklarını, rahatsızlık çeşitlerini tâyin ve tespite çalışmak; sonra da
nelerin ayıklanıp atılacağını ve nelerin bu yeni inşâda birer malzeme gibi
kullanılacağını belirlemek îcâb eder ki, gelecekte, bugün yapılan şeyler,
yeniden tekrar ber tekrar bozulup-yapılmasın.. evet, dünden-bugüne, bu milletin
bünyesine gelip yerleşmiş, dolayısıyla da sökülüp-atılması gerekli olan bir
yığın şey olabilir. Ama, evvelâ, neyin, nasıl yapılacağı plânlanmalı, sonra
atılacak şeyler atılmalıdır! Aksine, yıkmalar yapma plânına göre ele alınmazsa,
tahripler sürer-gider, toplum da birbiriyle zıtlaşan, çatışan yığınlar haline
gelir. Evet, muvaffak olmak için gayret, fâtihlik düşüncesi, halaskârlık azmi ve
ihlas önemli esaslardır. Ancak, yol ve yöntem bilme, bugünün yanında
dünü-öbürgünü de hesaba katma ve şanlı geçmişimizi aydınlatan ışık kaynaklarını
kulak ardı etmeme gibi hususlar da en az bunlar kadar mühimdir. Hamiyet ve
samimiyet, ilm u irfanla desteklenmez, azîm ve irâde araştırma ve taktiklerle
derinleştirilmezse, fayda ümit edilen yerlerden zararlar gelebilir.
Bu itibarla, Ortaasya Türklüğüne içten ve dıştan yardım eli uzatanlar, onların
millî ve dînî temayüllerine, tarih şuurlarına ne kadar uygunluk içinde
bulunabilirlerse, o ölçüde muvaffak olur ve muvaffakiyetlerine de süreklilik
kazandırırlar.
Bu bölük-pörçük olmuş insanları, ellerinden tutup, ilmî, içtimâî, iktisâdî,
siyâsî ve harsî “kültürel” bir seviyeye ulaştırmak için, hâl ve vaziyetin ifâde
ettiği manâ ve meydana getirdiği heyecanın yanında onları devamlı, tam bir
gerilim içinde tutmak ve heyecanlarına süreklilik kazandırmak, yolun az
ilerisinde kendilerini bekleyen “büyük hesaplaşma” adına bir zarurettir.
Evet, bugün, bu ülke insanında değişik sâiklerle meydana gelen milliyet
düşüncesini ve çağıyla hesaplaşma ruhunu hep canlı tutmak ve beşiktekinden, bir
ayağı mezarda en yaşlısına kadar hemen herkese; bugüne kadar, hasımlarımız
tarafından câhil bırakıldığımızı, birbirimize düşürüldüğümüzü, değişik yollarla
tekrar ber tekrar istismar edildiğimizi, en utandırıcı bas-kılarla
yabancılaştırıldığımızı, bir kısım kukla idarecilerin sevk ve idaresine
bırakıldığımızı anlatmalı, uyarmalı ve ona yeniden kendi olarak varlık izhâr
etme yolları gösterilmelidir. Bu yüksek mefkûre, kalb ve ruhumuza o kadar
mâlolmalıdır ki, evde, çarşı-pazarda, mektepte, kursta, kışlada, ibâdethanede,
saban başında, sürü arkasında, memuriyet masasında, parlamento binasında hep o
düşünülmeli, o görüşülmeli ve o konuşul-malıdır. Bugün bir kere daha kendimiz
olarak kendi kendimizi yenilememiz, bütün dînî ve millî değerlere sahip
çıkmamız, yabancılaşmanın her çeşidine karşı hazırlıklı bulunmamız ve çevremizde
de, yeniden kendilerini inşâ etme düşüncesini uyarmamız, bu yeni diriliş için
millî bir vecibedir. Bu büyük vecibeyi yerine getirenlere, istikbalin kapıları
ardına kadar açılacaktır ve bu kapıları kapamaya da kimsenin gücü yetmeyecektir.
Sızıntı, Kasım 1990, Cilt 12, Sayı 142
Ravzâ
Ravzâ, bize dünyâda bulunmanın rûhunu duyuran biricik binâdır. Bu mübârek binâ
ile münasebet ve kalbî alâkalarımız, bizde öyle kudsî heyecanlar hasıl eder ki;
onu düşünüp, onun hakkında bir şeyler söylerken, sanki iffetiyle tanıdığımız bir
nâmus âbidesini anlatıyor gibi yanlışın en küçüğüne dahi düşmeyelim diye korkar
ve tir tir titreriz. Onun aydınlık semtine dehâlet eden her ruh, vicdanının
derinliklerinde, Nâbi’nin:
‘Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu.’
na’tının yankılandığını duyar ve irkilir.
Mekke, beşer târihi boyunca bir kısım kısa aralıkların istisnasıyla, hep
insanlığın mihrabı olmuştur. Mekke’nin bu hususiyeti Kabe’den ötürüdür. Ve bu
yönüyle de Ka’be mihraplar mihrâbıdır. Bu muhteşem mihrâbın bir de minberi
vardır ki -Sahibine vücudumuzun zerrâtı adedince salât ü selâm olsun- o da
Cennet bahçelerinden daha temiz olan Ravzâ-i Tâhire’dir.
Bahçe manâsına gelen Ravzâ; inanmış insanların mukaddes şeylere karşı duydukları
alâka, bu alâkadan kaynaklanan duygu, düşünce ve tasavvurların sürekli değişen
telakkîlerle, sanat-ma’bed-metâf-ı kudsiyân mülâhazaları içinde ötedenberi bir
çeper ve bir surla sınırlandırılmaya çalışılmış bir ‘hazîrat’ül-kuds’ tür.
Bu mübârek mekân, hürmet hissi ve sanat telâkkîsiyle defaatle zarf değiştirmiş..
dış nakışlarıyla tekrar bertekrar oynanmış, ama; kat’iyyen gönüller âlemiyle
alâkalı rûh ve manâsına ilişilmemiş ve ilişilememiştir.
Sahibinin rûhuna doğru parçalanmış sîneler gibi aralanan kapılar veya onun
rûhundan insanlığa açılan menfezlerin çokluğu gibi, Ravzâ-i Tâhire’nin de pek
çok kapısı vardır. Bu kapılar arasında en namlısı da şâir Nâbî merhûmun:
‘Felekde mâh-ı nev-bâb üs-selâm’ın sîne çâkıdır’ sözüyle anlattığı ‘Bâb’üs-selâm
(=selâm kapısı)’dır. Selâm verip bu kutlu kapıdan içeriye girenler, iki adım
ötede Gönüllerin Efendisi’yle karşılaşacakmış gibi bir ruh hâleti hissederler.
Hisseder ve âdeta kendilerini bir kısım farklı esintilere salmış gibi olurlar.
Peygamber huzurunda bulunmanın vakar, ciddiyet ve temkîniyle, namaz kılan, duâ
eden, salât ü selâm okuyan Hakk âşığı gönül erlerinin safları arasında, tıpkı
nurlu bir koridorda yürüyor gibi, ışık alarak, aşk u şevkle dolarak Muvâcehe’ye
doğru ilerleyen uyanık bir insan, her adım başı, akla-hayâle gelmedik
sürprizlerle karşılaşacağı hissiyle ilerler. Hele Muvâcehe, hele Muvâcehe… Oraya
ulaşan nezîh ruhlar, artık gözleri hiçbir şey görmüyor gibi, sadece O’nu anar ve
inler, sadece O’nun hayal ve misâliyle tesellî olurlar. Hele bir de, daha
önceden hazırlanmış ve hayalinde birkaç defa o eşiğe baş koyup vicdanının
derinliği ve gönlünün sınırsızlığıyla oraya varmışsa.. doğrusu öyle bir tabloyu
tasvîr için sözün nutku tutulur ve beyân, aczini ifâdeden başka kelime bulamaz…
İnsan, daha çok hüzünle gülümseyen bir yüze benzeteceği, mübârek Merkâd’in kıble
cihetindeki sütrenin önüne varınca, ümit ve emel heyecanıyla çırpınıp duran
yüzlerce âşık ruhla karşılaşır. Bu alabildiğine yeşil ve sihirli nûr iklîmi,
derecesine göre hemen herkese, bir başka âlemin kapısının önünde bulunma hissini
verir. Öyle ki, muvâceheye ulaşan her âşık rûh, bir-iki kadem ötede sevgilisiyle
buluşacakmış gibi his ve heyecanla köpürür ve vicdanında aşk u şevkin kalem ve
mürekkep görmemiş besteleri duyulmaya başlar.. derken, o altın iklimin sesleri,
sözleri, görüntüleri binbir tedâî ile onun bütün benliğini sarar ve onu
zaman-üstü sırlı bir kuşağa çeker götürür. Bu kuşağa ulaşan herkes, bugünü
dünle, dünü de Dost’un ışık çağıyla bir arada idrâk eder ve onun meclisinden
sızıp gelen en mahrem fısıltıları duyar ve kendinden geçer…
Ravzâ-i Tâhire karşısında hayat, hep bir hülyâ ve rüyâ gibi yaşanır. Bütün bütün
ona sırtını dönmeyen hemen her rûh, onun elinden aşk şarabı içmiş, mest olup
kendinden geçmiş gibi, bir türlü bu sihirli âleminden ayrılmak istemez. Burada
fikirler durur, ruhlar duyguların tesirine girer ve bütün gönülleri bir vuslat
arzusu sarar. Burada, insanın içinde birer çiçek gibi açan mahrem hülyâlar,
âdeta insana Cennet bahçelerinin hazlarını ve cennetliklerin neş’e ve huzûrunu
tattırır gibi olur. Burası, hassas ruhların hülyâlarına matkap salmak için,
Kudret eliyle tâ ezelden plânlanıp kurulmuş ve hisleri, istekleri, sevgileri
tutuşturan, besteleyip mırıldanan, dünyâda, gökler ötesinin bir uzantısı
gibidir. Burada, kendini inanç buudlu tasavvurların rengîn ve zengîn iklimine
salabilenler, uçsuz-bucaksız hülyâlara dalar, yaşadıkları hayatın içinde bir
sır, bir hafî, bir ahfâ yolcusu gibi çok defa bizim için gizli kalan ve
insanoğlunun asıl benliğini teşkîl eden bir başka ‘ben’in varolduğunu duyarlar.
Âdeta, şehâdet âleminin, ince tenteneli perdesi delinip de, her şeyin
hakîkatıyla beraber insanın özü de meydana çıkmış.. dolayısıyla herkes kendini
uhrevîleşmiş gibi hisseder ve öbür âlemin âhengine uyar ve kendini Firdevsî
hazlar içinde bulur.
Bizler, her zaman kendimizi Kâbe’de ibâdet, Ravzâ’da da aşk u hasret kuşağında
hisseder, birincisinde kulluk sırrını idrâkle cevap vermeye çalışır, ikincisini
de samimiyet ve vefâ ile kucaklarız. Buralarda duyduğumuz şeylerin aslını tam
tefrik edemesek bile, en duygulandırıcı şeylerden daha duygulandırıcı, en vecd
verici şeylerden daha coşturucu; hülyâsıyla mest olduğumuz bir âlemi, kendine
has âhengi, şiirî büyüsüyle duyar ve ifâdesi imkânsız hislerle yerlere kapanacak
hâle geliriz.
Her zaman, aşk u şevkin gel-gitleri arasında yaşanan buradaki hayat, bir vuslat
demi, bir ‘şeb-i arûs’ neşvesi içinde yaşanır. Her çığlık, her inilti, dosta
açılan kapıların gıcırtıları gibi yüreklere ürperti salar. Ruh ‘vuslat’ der
inler ara sıra dost yüzü kendi çağıyla kapısının önünde elpençe dîvan
duranların, gözlerini yummuş, saygıyla bir menfez kollayanların hayâllerine kâh
açılır, kâh kapanır. Ama sürekli imrendirir, sürekli ümitlendirir ve daima
rikkatli geçer…
Burada duvarlar, sütunlar ve aşk matkaplarıyla oyulmuş gibi görünen kubbeler,
hatta döşemeler, sergiler hemen her şey, mâvi, yeşil, sarı her rengin nazlı
çiçeklerini andırır mâhiyette, güzelliklerin en derinlerine açılmış yaşıyor
gibidir…
Zaten her zaman nezîh bir rûha benzetebileceğimiz Merkad ve Yeşil Kubbe,
âşıkların duygu ve düşünce dünyâlarındaki, derinliklerle yan yana gelince, öyle
muammâlaşır ki, insan bulunduğu yeri Cennet’ten kopup gelmiş bir parça sanır.
Bugüne kadar mânevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm..
bir hayli mübârek mahalleri müşâhede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında,
rûhumda en derîn izler bırakan Peygamber (sav) köyü -o köyün izleri ebetlere
kadar gönüllerimizde yaşasın- olmuştur. Rûhum o beldeyi her zaman bir ‘dâüssıla’
hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de ‘işte bir avuç toprağını cihanlara
değiştirmeyeceğim beldeler beldesi’ demiş içimi çekmişimdir.
Bunlar, bir ham rûhun duyup hissettiği şeyler. İrfanla kanatlanıp, aşkla
şahlanmış büyük sînelerin duyup hissettiklerini onlardan dinlemek ve onlardan
öğrenmek icap eder. Bu mevzûda benim söylemeye çalıştıklarım ise;
beceriksizliğin ve istibdatsızlığımın çehresinde hamiyet ehlini gayrete
getirmeden başka bir şey değildir… Bu kadarcık olsun bir şey yapabilmişsem, onu
Rûh-u Seyyid-ül-Enâm’ın teveccühüne vesîle sayar, kapısının tokmağına dokunur
‘Beni de Yâ Resûlallah..!’ derim.
Yeni Ümit, Temmuz-Eylül 1990, Cilt 2, Sayı 9
Sünnet ve Hadis
Hadîs, Resûlü Ekrem (as) Efendimiz Hazretlerinin akvâl, ef’âl ve ahvâlini “söz,
fiil ve davranışları” bildiren ilimdir. Çokları, sünnetin takrîrî kısmını da
ef’âli içinde zikretmişlerdir. Öyle veya bu şekliyle bizim arz etmeyi
düşündüğümüz hususu çok alâkadar etmediğinden üzerinde durmayacağız.
Efendimiz’in akvâlinden murad: Kurân’ın (vahyi metlûv) dışında olan mübârek
sözleridir. Fiillerinden murâd ise, zât-ı risâlet-penâhilerinden sâdır olan
efâldir, büyük bir kısmı itibariyle bunlara uymakla mükellef sayılırız. Bu
arada, Sultân’üs-Sekaleyn Efendimiz’in âdet kabîlinden olan işleriyle, şahsı ile
alâkalı sünnetlere uymak mecburiyeti olmasa bile, bunlara dahi halis bir niyetle
ittiba’, âdetleri ibadet haline getirmesi ve O’nun mübârek davranışlarıyla
hedeflenen noktalara yönel-meyi netice vermesi bakımından sevap ve bereket
kaynağı olacağında şüphe yoktur.
Fıkıh ilminde bu ikinci nevi fiiller bahis mevzû değil ise de, hadîs ilminde her
zaman üzerinde durulagelmiştir. Efendimiz’in ahvâli, hadîsçilerce hadîs
muhtevasına dahil, ama, fıkıhçılarca hariçtir. Fakîhler derler ki; Efendimiz’in
ahvâli, ihtiyârî fiiller nev’inden ise, o, efâl-i nebevîyeye zâten dahildir.
Yok, şeref-i nev-i insanın, şemâil-i şerifeleri, mîlâd-ı nebevî’leri, O’nun
zaman ve mekânı gibi siyer kitaplarında zikredilen ve şer’î hükümlere esas
teşkil etmeyen hususlardan ise, o, fukahânın maksadının dışında kalır ve teşrîde
de esas değildir. Oysa ki, hadîsçilere göre, Efendimiz aleyhi ekmel’üt-tehâyâ’ya
izâfe ve isnâd edilen her şey hadîstir ve hadîsçinin iştigâl sahası içine girer.
Sünnete gelince, Hazreti ferîd-i kevn ü zaman Efendimiz’e izafe olunan söz, fiil
ve takrirlerin umumuna denir ki, usul-ü fıkıh ulemâsına göre hadîsin mürâdifi
sayılır.
Biz, burada şimdi, bu çok geniş ve şümullü mevzû üzerindeki söylenmesi gerekli
olan hususları, işin mütehassıslarına bırakarak sünnetin tespitiyle alâkalı
bir-iki önemli meseleyi kuşbakışı arzetmeyi düşünüyoruz.
Sünnet; Allah Resûlü ve O’nun nurlu ashâbının yaşadığı çağdan günümüze kadar,
kitabın yanında korunup-kollanan ve her asırda yüzlerce dev-âsâ insanın,
kabullenip hemen her meselede müracaat ettiği tertemiz ilâhî bir kaynak ve
teşrîde de ikinci esastır.
Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetiyle Hazreti Seyyid’ül-beşer ve O’nun sünnetine
uymayı emrettiği gibi, pek çok sıhhatli ehâdîs-i şerîfe de, yine sünnete
ittibâın önemi ve onun teşrîdeki yeri üzerinde durmaktadır. Denebilir ki, hemen
her devirde aklının altında kalıp ezilmiş bir-iki nasipsiz istisnâ edilecek
olursa, sünnet, din ve dînî hayata esas teşkil etmesi bakımından bugüne kadar
hep Kurân’la beraber mütâlaa edilmiştir. O, Kur’ân’la o kadar içli-dışlı ve o
kadar beraberdir ki, ne onu Kur’ân-‘dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrit etmek
mümkün değildir.
Sünnet, Kurân’ın mübhem kısımlarını tefsîr, mücmel yerlerini tafsîl, mutlak olan
hükümlerini takyit, âm olan kısımlarını da tahsîs etme gibi Kur’ân’a âit
hizmetleriyle âdeta onunla bütünleşmiş gibidir.
Namazlar, rükünleri, şartları, sıhhat ve fesâdı sünnet ve âdâbıyle; hac, ifradı,
kıranı, temettü’ü ve bütün teferruatıyla; zekât, nisâbı, nevileri ve edâ
keyfiyetiyle, Kur’ân’da mücmel olarak zikredilip de, sünnetle ayrıntılı bilgi
verilen meselelerin sadece bir kaçıdır. Kur’ân-ı Kerim’de miras âyetlerinin âm
olarak zikredilmesine rağmen, peygamberlerin mallarının miras olmayacağı,
birbirine mirası olanlar arasında katlin mirasdan mahrumiyete sebebiyet vereceği
sünnetle tahsîs edilen ahkâmdandır. Bundan başka, Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak
olarak zikredilen pek çok hükümler vardır ki, onlar da yine sünnetle takyit
edilmiştir. Bu arada, Kur’ân-ı Kerim’in birtek kelime ile dahi temas etmediği ve
müstakilen sünnetle ele alınan meseleler de az değildir. Ehlî eşeklerin ve
yırtıcı hayvanların etlerinin haram edilmesini, hala ve teyze üzerine yeğenlerin
izdivâcının yasaklanmasını bu cümleden sayabiliriz.
Bu itibarladır ki, ilk asırdan bugüne kadar, Kurân’ın yanında sünnet de aynı
ihtimama mazhar oldu; “kitap” gibi kaydedildi; üzerinde müzâkereler yapıldı ve
eslâfdan ahlâfa kitaplar ve kitapçıklar halinde intikal etti.
Allah Resûlü, hayât-ı seniyyelerinde, kendine itaat etmeyi ve sünnetine uymayı
dinin bir parçası sayıyor; söylediği her sözün arkadan gelecek nesillere
ulaştırılmasına teşvikte bulunuyor.. hatta ashâbına uzak yerlerden hadîs
dinlemeye gelenlere mülâyim ve yumuşak davranmayı emrediyor ve söylediği
sözlerin mutlaka dinlenip-bellenmesi için tahşîdât yapıyor.. muhataplarının
anlayıp ezberlemelerine yardımcı olmak için yerinde konuştuğu şeyleri birkaç
defa tekrar ediyor ve yerinde de mübarek sözlerinin kaydedilmesini tavsiye
buyuruyorlardı.
Beri taraftan ashâp-ı kirâm efendilerimiz de, bütün bir hayatı talim etme
vazifesiyle gönderilmiş olduğuna inandıkları bu Şeref-i Nev’i İnsan ve Ferîd-i
Kevn ü Zaman’ın, değil dinin esaslarına taalluk eden söz ve davranışları, O’nun
tabiî hâl ve hareketlerini dahi, hassasiyetle takip ve tespit ediyor; sonra da
duyup-işittiklerini tekrar bertekrar aralarında gözden geçirip ya hâfızalarına
alıyor veya defterlerine işliyorlardı. O’ndan intikâl eden her şeyi en mübârek
bir hâtıra, en muhteşem bir emanet sayarak tek kelimesinin dahi zâyi’ olmasına
gönülleri râzı olmayan bu müstesna cemaat, hayatlarını bu mukaddes emanete karşı
hep emniyet duygusu içinde sürdürdüler.
Ayrıca, O’ndan gelen her beyan ve mesajı, sabah-akşam gökten gelmiş semâvi
sofralar kabûl eden ve ilâhî emirlere karşı arzuyla dolu, alabildiğine
kadirşinas bu topluluk duyup işittiği bu ışıktan fermanları âdeta, âb-ı hayat
gibi içiyor ve tek damlasını da zâyi’ etmiyordu. Aslında düşünceler,
olabildiğince saf, gelen mesajlar çok yeni ve tâze, sîneler iştiyakla
buhur-buhur, anlatılan şeyler de ebedî mutlulukla alâkalı, hatta onun altın
anahtarı mesabesinde olunca, ne sünnete karşı lâkayd kalınabilir, ne yıllanan
şeyler hâfızalardan silinir, ne de onun içine başka şeyler karıştırılabilirdi.
Ve öyle de oldu. Zaten, hayatını doğruluğu ikâmeye vakfetmiş ve yalanın her
çeşidine kapalı bu ruh insanları, doğrunun tek zerresinin dahi zâyi’ olmasına
gönülleri râzı olmadığı gibi, yalan ve hilâf-ı vâkiye karşı da tavırları tamdı.
Muhalfarz, içlerinden biri yalana tenezzül edecek olsaydı, yüzlerce ağızdan
yükselen protesto sesi, bu yalancı solukları boğacak ve teşebbüs edecek başka
kimselerin içine de korkular salacaktı. Böyle bir tavır ve tutum az da olsa, bir
kısım cüretkârlara karşı yapılmadı da değil…
Evet, ashâp-ı kirâm, hem sünnetin tespiti vazifesini, hem de muhafazasını
tekeffül etmiş bulunuyorlardı. Bu hususta muhkemâta tevfîkan geliştirdikleri bir
kısım tahkîk metotlarıyla, duydukları her şeyi kritiğe tâbi tutabiliyor, râvîyi
istintâk edebiliyor, rivâyet edilen her şeye şâhid istiyor ve çeşit çeşit
mihenklerden geçirerek hadîsi öyle kayd ve tespit ediyorlardı.
Bu arada, Efendimiz (as)’dan duyduğu şeyleri yazan sahâbenin sayısı da az
değildi. Aslında hadîsler de tıpkı Kur’ân-ı Kerim gibi şeref-vücuduyla beraber
kaydediliyordu; ama, gayr-ı resmî ve hususî defterlere. Hadîsin kayd ve
tespitinin Ömer b. Abdülazîz’le başladığını söyleme doğru olsa bile eksiktir.
Zirâ Ömer b. Abdülazîz döneminde yapılan şey devlet emirnâmeleriyle resmi
tedvîndir. Bu da tıpkı, Hz. Ebu Bekir döneminde, hâfızların hâfızasında, değişik
cisimler üzerinde yazılı bulunan Kur’ân âyet ve sûrelerini biraraya getirme
gibi, bir resmî cem’ ve tedvîndi.
Yoksa, Hazret-i Sahib-i Risâlet-Penâhîleri zamanında, O’ndan sâdır olan her şey
yazılıyordu ki, bunlar arasında, daha sonra çok iştihar eden Abdullah b. Amr b.
Âs’ın “Es-sahîfe’t-üs-Sâdıka”sı, Hemmâm b. Münebbih’in
“Es-sahifet-üs-Sahî-ha”sı, Zeyd b. Ali b. Hüseyîn’in “El-Mecmû”u çok meşhur
olmuş ve tedvînin resmileşip yaygınlaştığı dönemde de sonraki müdevvenâta birer
kaynak teşkil etmişlerdi.
Ashâb-ı Kirâm, hadîslerin kayd ve tespitine hassasiyet gösterdikleri ölçüde
orijinalini muhafaza mevzûunda da fevkalâde titiz davranıyorlardı. Aişe
validemiz hadîsleri kelimesi kelimesine nakle alabildiğine hassasiyet
gösteriyor, İbn-i Ömer bir harf bile değiştirmeden rivâyet etmeye çalışıyor,
İbn-i Mes’ûd ve Ebu’d-Derdâ’ gibi kibâr-ı ashâb, hadîs rivâyeti denince sıtmaya
tutulmuş gibi tir tir titriyor ve neden sonra ağzından birkaç kelime çıkıyor ve
kendimden kelime karıştırırım endîşesiyle bazıları da hiç mi hiç rivâyete
yanaşmıyordu.
Tâbiîn-i kirâm’ın da bu meseleye aynı titizlikle yaklaştıklarını söylemek
mübalağa olmasa gerek. Saîd b. Müseyyeb, Şa’bî, Alkame, Sevrî bu hassasiyetin
büyük temsilcilerinden sayılıyorlar. Zaten daha sonraki dönemlerde, hem senet ve
metnin tahkîki, hem de ricâl kitaplarının tedvîni, silik sözlerin hadîs
cevherleri arasına girmesini bütün bütün zorlaştırıyor idi ki, zannediyorum dinî
metinleri bu ölçüde hassâsiyette kritiğe tâbi tutan, İslâm ümmetinden başka bir
ümmet de yoktur.
Yeni Ümit, Ocak-Mart 1990, Cilt 1, Sayı 7
Tahrip Edilen Tabiat
Tabiat baştan başa bir hârikalar meşheridir ama, biz ona “meşher” demektense,
bir “kitap” demeyi daha uygun buluruz. Zira, onu bir kitap gibi duyar, bir kitap
gibi okur ve bir kitabın rengârenk canlı, yaldızlı nakışlarını temâşâ ediyor
gibi hayran hayran seyrederiz. Onu, her sabah yeniden boyanmış, süslenmiş o göz
kamaştırıcı endamıyla, bir ruh, bir hayat kaynağı olarak karşımıza dikilmiş
görür ve kendimizden geçeriz.
Ve hele bir zamanlar bu meşher ve bu kitap, rüyâlara sığmayacak kadar baş
döndürücü, hülyâları avlamak için kurulmuş tıpkı bir tuzak… Yelkenlerini aşk ve
muhabbet iklimine açmış muhteşem bir gemi ve ışıktan parmaklarıyla öteleri
gösteren binbir kandilli bir âvize gibiydi. Zümrütten tepeleri, üfül üfül
vâdileri, içinde binler-yüzbinler canlının oynaştığı, kaynaştığı ormanları,
Cennet bahçelerini hatırlatan bağları, bostanları; cıvıl cıvıl kuşları, çığlık
çığlık böcekleri, gökten akıp gelen rahmet ve bereketi, bu rahmet ve berekete
karşı, yeryüzünde, temiz sînelerden fışkırıp semâlara doğru yükselen hamd ü
senâlarıyla uhrevî âlemin bir kıyısını teşkil ediyordu…
Evet, tabiatı bu şekilde duyan, hisseden gönüller, Kudret Eli’nin onun bağrından
fışkırttığı ses, nağme, tad, koku ve güzelliklerin tiryâkisi gibi, onları
görmeden, tatmadan, onlarla söyleşip konuşmadan edemezlerdi. Edemezlerdi, zirâ
onlarla öyle hemhâl olmuşlardı ki; nasıl nefîs bir yiyecek ve içecek karşısında
tükrük bezlerimiz harekete geçer; nasıl neyi görünce, gayr-i ihtiyari bir şeyler
mırıldanırız… Öyle de, onun mütâlaasıyla sermest bu temiz ruhlar, ona her
bakışta, ötelere ait farklı şeyler hisseder, farklı şeyler duyar ve hep
ürperirlerdi.
Nasıl ki, bir köşk, bir yalının mimârîsi, mimârîsindeki incelik ve zarafeti,
köşkün ve yalının ötesinde, bizlere başka şeyler fısıldar; öyle de bu sanat
hârikası tabiat meşheri de, varlığının ötesinde, bir varedip gün yüzüne çıkaran,
bir tanzim edip ortaya koyan; ortaya koyduğu her eseriyle kendisini hissettiren,
fakat azametiyle bir türlü sezilmeyen, insan idrak ve ihâtasının üstünde bütün
nizam ve güzelliklerin hakiki kaynağını onların vicdanlarına duyurur ve
mesteder.
Tabiatta mimârî, semâlarla içiçe gibidir. Dağlar, o mehîb edâlarıyla başlarını
semânın eteklerine dayamış gibi görünmeleri, göklerin, bu şiddetli vuslat
arzusuna karşı kendilerini salıvermeleri, evet bu mimârî, bütünüyle ne tatlı bir
remzdir! İnsan hayâli, çiçeklere konup-kalkan arılar gibi, onun güzelliğinin
akislerine kona-kalka ufka kadar ilerler… Oraya ulaşınca da, yeniden başlayacak
bir seferle, yolların gökler ötesi sonsuza doğru uzayıp gittiğini sanır. Sanır
da, ruhunun derinliklerinde ötelere ait nağmeler duymaya başlar. Hülyâlarıyla bu
âlemde, uzun süre kalmayı başaranlar; sevdâsıyla yanıp tutuştukları, hasretini
vicdanlarında duydukları hakiki sevgilinin vuslatına erer ve bu tatlı rüyâdan
uyanmak istemezler…
Kalb, ruh ve vicdanlara binbir haz ve lezzetin akıp-durduğu bu irfan kuşağında
seyahate azmetmişler için tabiat, gönüllere inşirâh salan manzaraları; rengârenk
tepeleri, hülyâlı dağları; baygın bahçeleri, ürperten koruları; çağıltılarla
akıp giden çayları “vahdet vahdet!” diye denizlerle bütünleşen ırmakları… Evet,
bütün bunlarla bilhassa, bahar ve yaz mevsiminde tabiat meşheri, bir keyif, bir
neş’e, bir huzûr, bir hayâl diyârıdır âdeta.
Bu kitap ve meşherin, her yanının ayrı bir ihtişamı, ayrı bir şiiri, ayrı bir
füsûnu vardır. Onun bu ayrı ayrı güzellikleri; güzelliklere birer buud teşkil
eden renkleri, şekilleri, biçimleri ve “olandan daha muhteşemini bulmak mümkün
değil” dedirtecek kadar tasavvurlar üstü endamlarıyla, güzellik müsabakasına arz
edilmiş gibidirler. Bu güzellikler galerisine uyanan ruhlar, varlığı daha bir
derin görmeye başlar ve her şeyde tasavvur üstü bir güzellik mûsikîsi dinlerler…
Bu sermest gönüller nazarında ağaçlar “hû” der semaa kalkar; güller, çiçekler,
kendilerine mahsus dillerle Yüce Yaratıcı’yı ilân eder ve müşahedesine doyum
olmayan renkleriyle zambaklar, menekşeler, leylaklar; bayıltan râyihalarıyla
güller, karanfiller, yaseminler; büyüleyici edâlarıyla kamelyalar, orkideler,
manolyalar bizlere hep o gizli güzellikten bir şeyler fısıldarlar. Burada zaman
öyle derince duyulur ki, insan âdeta soyunun yaşadığı bütün devirlerdeki
güzellikleri birden görür, duyar ve yaşar…
Hele, bazı yerler, hiç değişmeyen mevsimleri ve hazan bilmeyen iklimleriyle o
kadar derin, o kadar göz kamaştırıcıdır ki, insanlar, buralarda güzelliklerin
son kıyılarına yaklaşır gibi olur; yaklaşınca da burayla öteleri içiçe ve
birarada görmeye başlar: Buranın yamaçlarında cennetleri heceler; buradaki
nehirlerde Cennet ırmaklarının çağıltılarını duyar; buradaki ağaçların
salınmasında Firdevs bahçelerinin esintisini hisseder… Hasılı, buradaki bütün
güzelliklerin çehresinde sonsuz güzellikleri duyar, müşâhede eder ve insan
ömrünün bu zevkleri bütünüyle yaşamaya yetmeyeceğini düşünerek ebediyet
arzusuyla gerilir, sonra da bu hayâtî arzuyu yerine getirebilecek Kudret-i
Sonsuz’a yönelir.
Rahmet-i Sonsuz tarafından yaratılıp insanoğlunun tenezzüh, müşâhede ve
mütâlaasına sunulan bu muhteşem kitap, bu büyüleyen meşher, ne acıdır ki bugün,
bir çöp yığını kadar dahi önemsenmemekte ve ihtimam görmemektedir. Önemsenme ve
ihtimam görme şöyle dursun, dört yandan çölleştirme, mezbeleliğe çevirme
taarruzları karşısında sarsık, perişan ve lime limedir.
Bugün artık emir ve irâdenin muhteşem bir arşı olan hava, ifritten bir duman ve
kahırla dalgalanan bir girdap… Hakk’ın, hayat ve lütûf kaynağı olan sular,
tehlike ile çağlayan birer seylâp ve hayata kapalı birer zift kanalı; Rahmet-i
Sonsuz’un ihsan ve keremini, hazinedârlık plânında temsil eden toprak,
bini-bereketi akıp gitmiş bir çorak, kuvve-i inbâtiyesi kaybolmuş bir çöl ve
ekolojik dengesi bozulmuş bir ölüm ülkesi gibi…
Bize emanet edilen her şey gibi, bu mücessem kitap, bu muhteşem meşhere de yazık
ettik. Yazık ettik çölleştirdiğimiz ovaya-obaya.. yazık ettik kirlettiğimiz
denize-çaya.. yazık ettik toprağa-havaya.. ve yazık ettik içinde yaşanılmaz hâle
getirdiğimiz ormana, bağa, bahçeye… Daha doğrusu Cennet’e benzeyen bu güzel
dünyâyı cehenneme çevirmekle yazık ettik kendi kendimize..!
Şayet insanlar, nizamını bozup kirlettikleri bu dünyâyı, yeniden imâr edip eski
güzellik ve ihtişamına ulaştırmazlarsa, Nuh Tufanı gibi hâdiselerle bu güzel
dünyâ, enkaz yığınları halinde başımızdan aşağı dökülmesi kaçınılmaz olacaktır.
Sızıntı, Ocak 1990, Cilt 11, Sayı 132
Tarihî Dinamikler
Bir ülkenin büyüklüğü, topyekün o ülkede yaşayanlarla temsil edilir. Hayatın
bazı sahalarındaki kahramanları ve kahramanlıkları anlatıp destanlaştırmakla bir
millet anlatılmış olmaz. Bir milleti anlamak ancak, onun bütün zamanlara ait
hususiyetlerinin ve bütün ferdlere şamil millî meziyetlerinin ortaya
çıkarılmasıyla mümkündür.
Bu devasâ işi de; bir ülke ve ona ait hususiyetleri, bir millet ve ona ait
meziyetleri görüp-değerlendiren “kudsî şahitler” diyebileceğimiz gerçek
mütefekkir ve sanatkârlar yaparlar. Bütün bu millî hususiyet ve meziyetleri, eli
kalem tutanlar yazılarıyla, ressamlar resimleriyle, şâirler şiirleriyle,
nâsirler nesirleriyle, mimârlar âbideleriyle, mûsikîşinâslar da beste ve
nağmeleriyle tespit eder, işler, mırıldanır, sergiler; ruhlarımıza duyurur ve
sevdirirler.
Bu sayede, zamanın ruhunda saklı bulunan bütün görkem ve ihtişamlar ortaya
çıkar. Ve yine bu sayede, fikirsiz, hissiz, hareketsiz ve ruhsuz geçip gittiği
zannedilen belli zaman dilimlerinin, hiç de sanıldığı gibi boş olmadığını;
içinde bulunduğumuz zaman gibi onların da duygularla dopdolu olduğunu duyar,
hisseder, bugünün yanında dünü ve daha önceki günleri de beraber yaşarız.
Müzeler, kütüphaneler, arşivler; muhtelif devirlerin hususiyetlerini aksettiren
sanat eserleri ve vesikâlarıyla, o devirlerin miraslarını koruyan en kuvetli
hazinelerdir. Evet, bizim en paha biçilmez hazinelerimiz, saraylarımız,
kervansaraylarımız, âbidelerimiz, ma’bedlerimiz, kütüphanelerimiz ve
arşivlerimizdir.
Evet, millet olarak bütün hususiyetlerimiz, meziyetlerimiz, karakterimiz,
aşkımız, hamasetimiz ancak sanat sayesinde ölümsüzlüğe erer, ebedîleşir ve
gelecek nesillere intikâl eder. Sanatın takdirkâr kolları arasında yükselme
şansını elde edememiş bütün güzellikler, hârikalar, kahramanlıklar hâfızalardan
silinip gitmeye mahkûmdur.
Üstat kalemlerin ele aldığı büyük millî eserler tarihî değerlerimiz adına
milletin hâfızası gibidir. Bu hâfızaya kaydedilmiş bütün dinî ve millî değerler,
nesiller boyu herkesin, karşısına geçip kendine çeki-düzen vereceği bir endâm
aynası ve her zaman içine kovasını salıp “âb-ı hayat” çıkaracağı bir kevser
kaynağıdır. Böyle bir endam aynasından mahrum olan milletlerin özleriyle
kalmaları oldukça zor, böyle bir kaynağa ulaşamayanların da yaşamaları
imkânsızdır.
Bizler, yeryüzünde pek çok medeniyetler kurmuş, şanlı ve muhteşem geçmişi olan
bir milletiz. Ancak, ne yüksek zevklerimizi, ne medeniyet felsefemizi, ne de
târihî zenginliklerimizi, dünyâya tesirimiz ölçüsünde katiyyen anlatamamışızdır.
Anlatmak şöyle dursun, lâyıkıyla araştırıp, öğrenip hâfızalarımıza nakşettiğimiz
dahi söylenemez.
Daha hazini de, dünyânın dört bir yanında sahip olduğumuz toprakları, dinî ve
millî değerlerimizi koruma uğrunda gösterdiğimiz kahramanlıkları,
mukaddeslerimizi muhafaza yolunda elde ettiğimiz şehitlik ve gazilikleri, ebedî
kalacak şekilde ifâde edememiş, destanlaştıramamış ve üstadca şiirlerin,
nesirlerin ölümsüzleştiren iklimine emanet edememişizdir.
Kim bilir, milletimizin, nice dâsitanî ve hârika yanları böyle bir vefâsızlığa
uğrayarak kaydedilmedi ve unutulup gitti..! Firdevsî, milletinin mağlubiyet
sahneleri arasından, kendince bulup çıkardığı tabloları, ifâde üstatlığının
bütün gücünü kullanarak “altmış bin” beyitlik “Şehnâme”siyle destanlaştırdı.
Eğer Firdevsî, dillere destan o şâirlik otağını, soylu milletimin dolaştığı
zirvelere kurabilseydi, kim bilir nasıl fevvâreler gibi fışkıracak, girdaplar
gibi derinleşecek ve yanardağlar gibi ateş olup dörtbir yana savrulacaktı..!
Vâkıa, bir başka yazıda da ifâde ettiğimiz gibi, kimi millet târih yapar, kimisi
de tarih yazar. Ben, bizim milletimizi birinci kategoriye dâhil görüyorum; o
nazımlara, nesirlere, destanlara malzeme üretmiş, sonra da arkasına bakmadan
çıkıp gitmiştir. Artık bundan böyle o malzemeyi kullanmak ve onları nazımlarla,
nesirlerle ve mermerlerin çehrelerinde hakkedeceğimiz çizgilerle ebedîleştirmek,
korunmaya almak bütünüyle arkadan gelen nesillere kalıyor; ve bu aynı zamanda
bir vefâ borcudur da. Şayet bu borç yerine getirilmezse; korunmaya alınmadığı,
hâfızalara işlenmediği için en hârika ve dâsitanî şeyler dahi silinip gidecek ve
muhteşem tarihimiz içinde hiçbir yazı bulunmayan görkemli, boş bir defter haline
gelecektir. Hatta bir manâda gelmiştir de…
Evet, bizim şanlı geçmişimizde, başkalarının ütopyalarda aradığı medeniyetlerin
en muhteşemi, hem de insanî değerlerin bütünüyle kucaklaşır şekilde teessüs
etmiş ve asırlarca da sürüp gitmiştir.
Ne var ki, bu parlak dönemlerin târihi o gün yazılmadığı gibi bugün de yazılmış
sayılmaz. Bizim milletimiz dünyâ karşısında henüz kendi kendini anlatamamış,
kendi varlığına şehâdetini ilân edememiş ve tarihî ihtişâmına omuz veren
dinamikleri de nazara alarak, kendi medeniyet tarihini yazıp ortaya
koyamamıştır.
Bir zamanlar, söze önem verilmiyor, iş yapılıyordu. Söz faslı başlayınca da,
ikbâl idbâra dönmüş ve yazacak bir şey kalmamıştı. Sanki bir dönem, bir türlü
fiilden fikire geçmiyor ve yaptıklarımızı anlatamıyorduk. Fikre geçmeye karar
verdiğimiz zaman da iş ve aksiyondan uzaklaşmış bulunuyorduk. Zaten, hayatın
değişik yönlerindeki hezimetlerden ötürü, fazlaca yazacak bir şeyimiz de
kalmamıştı. Daha sonraki bir tâlihsiz dönemde ise, Romalıların barbarca
düşüncelerle, Kartacalılara yaptıkları aynı şeyleri biz kendi tarihimize yaptık.
Asırlar boyu milletimizi ayakta tutan bütün tarihî dinamikleri yıktık ve âdeta
baykuşlara şehrâyinler tertip ettik…
Bütün bunlardan sonra, bilmem ki, nesiller, nasıl ve hangi yollarla kendi
dünyâlarına ve kendi iklîmlerine ulaşacaklardı? Nasıl asimilelerden korunacak ve
nasıl “biz” diyebileceklerdi..? Bugün olsun, o hârikulâde kıymetler hazînesi
arşivlerimizi açmaz; “eski kitaptır” diye kaldırıp bir tarafa attığımız
kitaplarımızı tetkik ve mütalâaya sunmaz; bir kısmını kendi ellerimizle
yıktığımız, bir kısmını da zamanın insafsız dişleri arasında aşınıp gitmeye
terkettiğimiz o başdöndürücü âbidelerimizi, o hârika mimârî eserlerimizi tanıyıp
sevmez ve başkalarına da tanıtıp sevdirmezsek, bir kısım zavallı gençlerimiz
“Garb Garb” deyip, kendi ülkelerinde, gurbetler içinde boğulup gideceklerdir.
Sızıntı, Ağustos 1989, Cilt 11, Sayı 127
Vicdan ve Ruhun İklimi
Gerçek hayat, vicdan ve ruhun öteler esintili duru iklîminde yaşanan hayattır;
önü ve sonu itibariyle de aslâ, elemi, kederi, hasreti yoktur.
Hayatı, bütünüyle cismaniyete bağlayan düşünce; mide, bağırsak ve yemek borusunu
insan varlığı üzerinde en hâkim unsurlar haline getirmiş ve insanı bedenî
hazlarının âzat kabul etmez kulu, kölesi yapmıştır.
Yıllar var ki, bu kahredici anlayış içinde insanımızın hem duygu ve düşünceleri,
hem de rûhî ve vicdanî temayülleri kaynayıp gitmiştir. Cismaniyetin bu öldürücü
girdabında fert, sadece, yiyen-hazmeden- ıtrahta bulunan-şehvetini tatmin
yollarını araştıran talisiz bir mahlûk; yuva, bağrında bu çeşit bahtsızları
barındıran bir tavla, yığınlar da, sağda-solda mümbit meralar araştıran
sürülerden farksızdır.
Yine; bu mel’un anlayışa göre, geçmiş-gelecek, her şeyiyle birer masal, öteler
ve ebet düşüncesi faydasız birer hülyâ, rûhânî zevkler ise, birer garip
tesellisinden başka bir şey değildir. Varsa da-yoksa da hâl’i değerlendirip
hayattan kâm almak ve bedenî zevklerle gününü gün etmek…
Oysa ki, geçmişten gelen inanç ve azmimiz, geleceğe açık düşünce ve tavrımız,
bizlere, yaşamadan daha zevkli, daha güzel şeyler fısıldar. Bizler,
gönüllerimizin ihtiyacı olan ve fakat bir türlü erişemediğimiz bütün sevinçleri,
saadetleri bu inanç ve bu düşüncede bulur, sonra da her an perde perde ayrı bir
vuslata erer gibi oluruz.
Bu aydınlık dünyâda geçmişin bağrından ve atalarımızın düşünce ırmağından
çağlayıp gelen şeyler, hiçbir zaman ölü birer hâtıra ve tarihin sayfaları
arasına sıkıştırılmış birer vak’a raporu olmadığı gibi çok eskilerden gelen bu
soylu millet ağacının, şanlı bir geleceği bağrında besleyip büyütmesi de
katiyyen bir hayâl değildir. Aksine, şanlı cetlerimizden tevarüs ettiğimiz her
şey, onların kalp ve his dünyâlarının ayrı ayrı perdeden sesleri ve binbir ibret
sayfalarıyla mâzînin belâğatlı bir lisan olması itibâriyle, daima, yarınlarımıza
ışık tutan birer meş’ale ve bizlere varolma yollarını gösteren birer rehber
vazifesini göreceklerdir.
Bu anlayış sayesindedir ki, hemen hepimiz, ilerde elde edeceğimiz bir aydınlık
devir ümîdiyle yaşar; hatta onu, hasretini çektiğimiz ‘yitirilmiş cennet’
sayarak rüyâ ve hülyâlarımızda, inançlarımızın kollarıyla yakalamaya çalışır;
onun semâlarında uçar, onun atmosferine dalışlar yapar, onun havasını teneffüs
eder ve bütün bir ömür boyu ondaki yerimizi almak için çırpınır dururuz.
Çırpınır dururuz; zira, kaderimiz Âdem nebînin kaderi, cebren iskâna memur
edildiğimiz yer eski dünyâlara nispeten mahzun Serendip, bizler ise, kadrini
bilemeyip dün elden kaçırdığımız cennetleri hasretlerle, iştiyaklarla anan,
arayan batızedeleriz.
Evet, Âdem nebî Cennet’teki memnu’ meyveye el uzatınca yurdundan-yuvasından oldu
ve kendini sıra sıra sıkıntı ve hasretler içinde buldu. Bizler ise, batının
mel’un ve memnu’ meyvesi sayılan, onun medeniyet anlayışına, çarpıcı
fantaziyelerine ve yalancı vaatlerine aldanarak her şeyimizi yitirdik ve
milletlerarası muvazene unsuru olma mevkiinden, devletlerarası gülünçlerden
gülünç en acınacak seviyeye düştük.
Dünkü yerimiz, şimdilerdeki hasret ve inkisarlarımız içindir ki, bugünkü
nesiller, en büyük kahramanlıklar içinde en büyük fedakârlıkları, en derin aşk
içinde en çaplı hizmetleri, en sağlam tevekkül içinde en mantıkî sistemleriyle
kaybettikleri zirvelere yeniden tırmanma, rüyâ ve hülyâlarında görüp-duydukları
cennetleri elde etme; hislerinin hudutsuzluğu, duygularının sonsuzluğuyla
düşünce gergeflerini geçmişin kaneviçesi üzerine ve fakat bugünün renk ve
desenlerine göre işleme mecburiyetindedirler. Yoksa daha bir süre hasret içinde
inler dururuz.
Sînelerinde aşk u heyecan, dillerinde ölümsüzlük nağmeleri, gönül gözleri
dünü-yarını bir arada müşahâdeye uyanmış yolu gözlenen bu yiğitler, hiçbir yana
iltifat etmeden, hiçbir şey karşısında dize gelmeden, kaderlerinin yazılarını
ilan edecekleri noktalara doğru ilerlerken, dünyâları yerinden oynatacak bir
müthiş îman, bir müthiş aşk ve bir müthiş heyecanla yollarına devam etmelidirler
ki, arkadan gelen inançlı nesillerin irâdelerine kuvvet, ümitlerine fer verip
karanlık ruhları da yeis ve hasretler içinde bırakabilsinler.
Büyük ölçüde daha şimdiden, dünyânın dört bir yanında aşkla şevkle gerilmiş
mü’min nesiller, kendi mübarek dünyâlarını ararken, duyup tattıkları, görüp
hissettikleri Hakk’ın lütuflarının câzibe ve çarpıcılığı karşısında, ne fânîlik
ve cismaniyetin aldatıcılığına, ne de her dönemeçte yollarını kesen
gulyabânîlerin çokluğuna aldırmadan tâli’li tırmanışlarına devam etmekte ve
zirvelerin hesabıyla dolup taşmaktalar bile.
Her gün biraz daha güçlü, biraz daha azimli, biraz daha iradeli ve soluk soluğa
koştukları bu yolda, ruhlarının ebedîleştiğini, sonsuzluk düşüncesinin bütün
benliklerini sardığını, cismâniyet ve bedenin ağırlıklarından kurtularak
melekler gibi birer mânevî varlığa inkılâp ettiklerini duyan ve bu yüksek ruh
haletinden ayrılmayı asla düşünmeyen bu hasbî ruhlar, gönül verdikleri bu
aydınlık yoldan uzaklaşmayı en büyük günah sayacak ve görüp sezdikleri ışıklara,
ruhlarını dolduran seslere, daha doğrusu Hakk’ın, gönüllerine saldığı ezelî
vaatlere doğru ve geçmiş ömürlerimizi yeniden bize kazandırmak her biri birer
hâtıra, şuraya buraya dağılmış bir gül devrinin bütün güzelliklerini biraraya
getirmek sonra da bizlere bütün zamanları birden yaşatmak için kendilerini
Cennet esintilerine kaptırmış gibi, alabildiğine şevkli, alabildiğine neşeli,
hiçbir şeye takılıp kalmadan, fevkalâde kıvrak, çalımlı ve tıpkı bir zafer
yürüyüşüyle hayatın daha bahtlı daha intizamlı olduğu iklimlere koşacak ve
bizlere, gönüllerimize, hülyâlarımıza, emellerimize sığmayan en tatlı devirleri
yaşatacaklar.
Sızıntı, Haziran 1988, Cilt 10, Sayı 113
Yeni İnsan
Târihî devr-i dâimlerle Hakk inâyetinin tecellîlerine açık yeni bir çağın sath-ı
mâiline girmiş bulunuyoruz. Bizim dünyâmız adına 18. asır, özünden
uzaklaşanların ve muhâkemesiz mukallitlerin; 19. asır, kendini değişik
fantezilere kaptırmış, geçmişiyle ve târihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20.
asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık
ve rehberini hep dışarıda arayanların çağı olmuştur. Dörtbir yanda tüllenen
emârelerin de teyidiyle, 21. asır ise bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için
bir rönesans çağı olacaktır.
Evet, muhâkemesizlerin, akılsızların ve fanteziler arkasında yüzer-gezer
yığınların içinden, çağın düşünen, muhâkeme eden, akıl kadar tecrübeye, tecrübe
kadar akla ve ikisi kadar da ilhâma ve vicdana inanan, güvenen yepyeni bir insan
doğacaktır.. her şeyiyle mükemmelin peşinde, heptenci, dünyâ ve ukbâ
muvâzenesiyle kanatlı, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan.
Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi
onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince, bu
mübârek velâdet mutlaka gerçekleşecek ve bu ayyüzlü nesil Hızır gibi birdenbire
aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üstüste binmiş bulutlar arasından rahmetin
süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı,
karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin
sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu yeni insan da belki bugün -belki de
yarın, ama mutlaka gelecek…
Yeni insan, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta
durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Doğu-batı, ayağına pranga vurup onu esir
edemeyeceği gibi, manâ köküne ters ‘izm’ler de, ona yol-yön değiştirtemeyecek ve
hatta yerinden kıpırdatamayacaktır. Evet onun, düşüncesi hür, irâdesi hür,
tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. Başkalarına
benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve târihî
dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.
Yeni insan, düşünen, araştıran, inanan, rûhâniyata açık ve rûhânî zevklerle
dopdolu bir insandır. O kendi dünyâsını kurma yolunda, azamî derecede çağının
imkânlarından yararlanmanın yanında, kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip
çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyacaktır.
Şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanacak, düşünenler gibi düşünecek; onlar
gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanacak ve onlar gibi karanlıkların
bağrına nurlar saçacak.. bunları yaparken de, derin bir vefâ hissiyle bir lâhza
bile Hakk düşüncesinden ayrılmayacak.. Hakk’ı tutup kaldırmak için her gün
birkaç defa ölüp ölüp dirilecek.. icâbında yurt-yuva, evlâd u iyâl her şeyi
terketmeye hazır olacak.. mal-can kaygısına, refâh-saadet arzusuna kapılmadan
bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbali yolunda tek
zerresini dahi zâyi’ etmeden tohumları toprağın bağrına saçtığı gibi, Hakk’ın
inâyet yamaçlarına saçacak, sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine
abandığı gibi bir ızdırâp ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranacak,
ürperip yakarışa geçecek ve her gün ölüp-ölüp dirilecek. Hakk yolunda olmayı,
Hakk yolunda ölmeyi hayatının gâyesi bilecek ve böyle bir gâyeyi fevtetmiş
olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacak…
Yeni insan, insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda, kitaptan
gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar
bütün modern imkânlardan-kitle iletişim vasıtalarını kastediyorum- yararlanacak
ve kendini bir kere daha ispatlamaya çalışacak.. sadece kendini ispatlamak
değil, aynı zamanda gasba uğrayan devletlerarası muvâzenedeki yerini ve
itibârını istirdat edecek…
Yeni insan, rûhunun kökleri itibâriyle çok derin, içinde yaşadığı dünyâ
itibâriyle de çok yönlüdür. O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her
sahada söz sahibi ve kendini alâkadar eden her mes’ele ile içli-dışlıdır. Evet
o, doyma bilmeyen ilim aşkı, her gün daha bir başkalaşan ma’rifet tutkusu ve
idrâk üstü ledünnî derinlikleriyle, ak devrin aydınlık insanlarıyla omuz omuza
ve her gün yeni bir mirâcın süvarîsi olarak da rûhânîlerle atbaşıdır.
Yeni insan, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insânî değerlerin koruyucusu
ve kollayıcısıdır. O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi
esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün
varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümûl ‘evrensel’ ve diğergâmdır.
Kendisinin nasıl olmasını seçtiği aynı anda, beraber bulunma mecburiyetinde
olduğu insan vesâir eşyânın da nasıl olması gerektiğini tasarlar; fırsat doğunca
da bütün tasarılarını gerçekleştirmeye çalışır. O, çevresinde iyi olan her şeyi
korur-kollar ve onu başkalarına da salıklar.. bütün fenalıklara karşı savaş ilân
eder ve onları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı âna kadar bir
yay gibi hep gerili kalır. İnanır, inanmayı herkese tavsiye eder.. ibâdete
‘güzel’ der ve onun gürül gürül dili olur. Okunması gerekli olan kitapları okur
ve okutur. Ruh ve manâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir.. sokak
sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyâcı olan her şeyin işportacılığını yapar..
ve bu hâliyle de o, bir sorumluluk ve mükellefiyet remzi olur.
Yeni insan, inşâ rûhuna sahip her türlü şablonculuğun karşısındadır. Öze saygısı
içinde kendini yenilemesini, hâdiselere söz dinletmesini bilir. Ve hep yaşadığı
devrin önünde yürür.. hem de irâdesinin sınırları ötesinde bir gayretle, şevkli,
çalımlı ve Allah’a itimat içinde. Onun hayatında sebeplere riâyetle teslimiyet o
kadar içiçedir ki, işin iç yüzünü bilmeyenler onu, ya esbâbperest -sebeplere
tapan, sebepleri her şey sayan- veya tam cebrî -kaderci- sanırlar.. oysa ki, ne
o, ne de o; yeni insan tam bir denge insanıdır.. sebeplere riâyeti bir vazife
bilir, Hakk’a teslimiyeti de îmânın gereği sayar.
Yeni insan bir fâtih ve kâşiftir. her gün benliğinin derinliklerinde ve fezânın
enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diker, âfâk ve enfüsün sırlı
kapılarını zorlar. Îmânı ve irfânı sayesinde eşyânın perde arkasına ulaştıkça
daha da şahlanır.. ötelerde ve daha ötelerde otağ değiştirir durur.. derken gün
gelir, toprak sînesinde sakladığı şeylerle ona ses verir.. denizlerin
derinliklerinde yatan cevherler onun büyülü asâsıyla ortaya çıkar.. semâlar
kapılarını ardına kadar açar ve ona ‘buyur!’ der.
Sızıntı, Mart 1991, Cilt 13, Sayı 146
Yeni Ümit’in Mütevazi İkliminde
Ömrünün kısalığından şikâyet eden insanların sayısı hiç de az değildir. Ama
acaba, bu şikâyetçiler, o kısa ömürlerini olsun tam değerlendirip
yaşayabiliyorlar mı? Oysa ki önemli olan ömrün uzunluğu kısalığı değil, önemli
olan mevcudun değerlendirilip yediveren başaklar haline getirilmesidir.
Ara vermeden her gün -bir-iki saat olsun- vazifesini muntazam yerine getiren
nice kimseler vardır ki, zamanla ortaya koyabildikleri eserlerin çokluğu
karşısında kendileri bile hayrette kalırlar.
Muntazam ve kesiksiz her çalışma, hendesî “geometrik” bir dizi halinde büyür,
gelişir ve buudlaşır.. tabiî semeresi de öyle olur. Kesik kesik ve duraklamalı
çalışmalar ise, ya eserleri itibariyle sonuna kadar hep bu duraklamaların
izlerini taşır veya netice ve semeresi itibariyle bütün bütün güdük kalır.
Kendini bir yüce da’vâ ve mefkûreye vakfeden herhangi bir insan, kendi imkân ve
iktidârı ölçüsünde tedbirini alıp Hakk’ın tevfikine sığınarak çalışabildiği ve
Montherland’ın tabiriyle “zaman yiyiciler” den uzak kalabildiği takdirde, güç ve
tâkâtının çok fevkinde iş ve hizmetlere muvaffak olacağından, dolayısıyla da bir
o kadar müspet neticeler elde edeceğinden asla şüphe edilmemelidir.
Vâkıa, sistemli düşünme, sistemli çalışma ve çalışmada süreklilik gibi fiyatı
yüksek şeylere, insanların pek çoğu iltifât etmez ve alâka duymaz; ama, bence,
en kestirme ve neticeye en yakın yol da yine bu yoldur.
Kendilerini ucuz ve kolay yollarla elde edilen şeylere kaptıranlar, farkına
varmadan, biraz pahalı fakat daha zevkli ve daha kalıcı şeyleri elden kaçırmış
olurlar.
Evet, zahmetler, sıkıntılar ve belli disiplinlerle kazanılan şeyler hem daha
uzun ömürlü, hem de her biri ayrı birer haz kaynağıdır. Yorulmadan elde edilen
şeylere gelince, onların ne kalıcı müspet neticelerinden ne de birer zevk
kaynağı olduklarından bahsetmek mümkün değildir.
Rahatı ararken ve rahata giderken biraz yorulmalı, birşeyler inşâ ederken,
icabında bir kısım şeyler yıkılmalı, kazanmadan evvel harcamalı, almadan evvel
de verilmeli ki elde edilen şeylerin kıymeti bilinsin ve ucuza elden
çıkarılmasın.
Yeni Ümit, Temmuz 1988, Cilt 1, Sayı 1
Yeniden Varolma
Eksiksiz tam bir yenileşme, ancak, ruh, zekâ, his ve irâdenin müşterek
gayretleriyle mümkündür. Ruh gücünü, bütünüyle kullanmak, geçmişten gelen
bilgileri eksiksiz değerlendirmek, sürekli olarak ilhâm ve mâneviyât
esintilerine açık kalabilmek, körükörüne taklitlere takılıp kalmamak ve her
zaman nizâmîliği tâkip etmek… İşte mantıkî yenileşmenin bir kaç dinamiği!
Ruh zinde, zekâ canlı, his hüşyâr, irâde de sıhhatli ise, bugün, geride veya
ileride olmanın, üstte veya altta bulunmanın hiçbir önemi yoktur. Kim olursa
olsun, ruh ve irâdesiyle var olabiliyor ve yolunda ilerlemeye tâlip ise, bugün
gerilerin gerisinde de bulunsa, yarın zirveleri tutacağı muhakkaktır.
Çin, o hârika surlarını inşâ ve o ileri ahlâkî ve içtimâî prensiplerini
hazırlayıp insanlığa takdîm ettiği dönemde, Avrupalı insan, henüz mağaralarda
yaşıyordu. Nebîler sayesinde, şarkın dört bir yanı Cennet bahçelerinin
ihtişâmına ulaştığı hengamda, Londra şehrinin üzerine kurulduğu yerler,
ayıların, kurtların, içinde serbestçe dolaşabildiği ormanlardan ibaretti.
Ninova’da, Bâbil’de, Karnak’ta beşerî hârikalar devri sürerken, Sorbonlar,
Oksfordlar, Cambridgeler henüz rüyâlara bile girememişlerdi. Batılı “Ortaçağ”
deyip karaladığı bir zaman dilimini -ki gerçekten de onun için öyleydi- koskoyu
bir cehâlet, bir vahşet içinde idrak ederken, İslâm dünyâsı, Endülüsleri,
Bağdatları ve Buharalarıyla, ileride Avrupalıya da ilhâm kaynağı olabilecek
rönesansını yaşıyordu…
Cihan varoldu olalı, hiçbir şey kararında kalmamış; gelenler gitmiş, gidenlerin
yerlerini başkaları almış ve onları da daha başkaları takip edip durmuştur. Bir
zamanın azizleri, başka bir zamanın perişanları; perişan ve derbeder olanları da
azizleri olarak ortaya çıkmışlardır. Bu itibarla bugün aziz görünenlerin yarın
zelîl, bugün zelîl sayılanların da yarın aziz olamayacakları iddia edilemez.
Dün üzerinde silindirler geçmiş gibi yerle bir edilen Japonya, bugün dünyâyla
hesaplaşma yolunda… Dün kolu-kanadı kırılıp bir tarafa itilen Almanya, bugün
başkalarının korkulu rüyâsı… Öyleyse, bizim dünyâmız neden yerinde kalakalsın! O
da pekâla kendine gelip toparlanabilir, toparlanıp çağı ile hesaplaşabilir.
Kaldı ki, görünebildiği kadarıyla, bu dünyâ da yeniden derlenip toparlanma,
geçmişini onlara borçlu bulunduğu târihî dinamiklere yönelme ve hızlı bir
mâneviyât topluluğu haline gelme devresine girmiş sayılır.
Bir asırlık bilgi ve tecrübe birikiminin yanında, Avrupa’nın zulüm, tahakküm ve
yıllardan beri süregelen sinsice ezme politikaları da onun metâfizik gerilimini
bir hayli arttırdığı düşünülecek olursa vasat müsâit ve şartlar da tamam
demektir. Buna mukabil, hasım dünyâ ise bohemlik, lâahlâkîlik, mâneviyât
buhranları ve cismânî hayat cenderesinde canı gırtlağına gelmiş olma gibi
çözülüş sebepleriyle karşı karşıya bulunmaktadır ki, bu haliyle onun için, bugün
olmasa da yarın bir inkirâz kaçınılmaz gibi gözükmektedir.
Bir zamanlar, kısmen dahi olsa, milletimizi de saran zafer ve muvaffakiyet
sarhoşluğu, dolayısıyla da, rahat, rehâvet, tenperverlik, bugün Batı topluluğunu
bütünüyle kıskacına almış ve adım adım onu ölüme götürmektedir. Harp ü darpten
usanmış ve uzaklaşmış, kendini her gün biraz daha dünyânın câzibe ve sûrî
güzelliklerine kaptırmış bu maddeci yığınlar, bir gün bütün bütün mukâvemetleri
kırılacak ve kendilerini, etrafında dönüp durdukları girdabın “ile’l-merkez”
gücüne karşı koruyamayacak, ya başka kuvvet kaynaklarına takılıp başka bir hâl
alacak veya tamamen sahneden silinip gideceklerdir. Varsın onlar şimdilik,
dünyâyı fethettiklerinden, onu zapt u rabt altına aldıklarından dem
vuradursunlar; gelecek, onlara pek de tebessüm edeceğe benzemiyor.
Evet, Bâbil’den, Mısır’dan, Yunan’dan, Bizans’tan, Selçuklu ve Osmanlı’dan
sonra, batı toplumları da, bir manâda, devirlerini tamamlayıp, bugünkü
fonksiyonları itibariyle, târih sahnesinden silinecek ve yerlerini daha inançlı,
daha dinç, daha kararlı ve hayata bakışları daha farklı bir kısım yeni
milletlere bırakacaklardır.
Dünden bugüne yıkılışa giden yollar hep aynı olmuştur. Başlangıcı, bir-iki asır
ötelere dayanan bizim yıkılışımız da aynı çizgide cereyan etmiştir. Dinî
salâbetimizi muhafaza edememiş ve vahdet-i rûhiyemizi koruyamamış, ananelerimizi
devam ettirememiş; gelecek adına hazırlanamamış, gerilememiş; genç nesilleri bu
çizgi ve bu anlayışa göre yetiştirememiş; millet olarak genç kalamamış;
dolayısıyla da ardı-arkası kesilmeyen iç ve dış sarsıntılara mukavemet
edemeyerek tıpkı içi boşalmış bir çınar gibi devrilivermiştik.
Şimdi ise, karşı tarafın binbir rezâlet ve sefâhet içinde adım adım bir ölüm
çukuruna doğru kaymasına mukâbil; biz ve bizim çizgimizde olan milletler,
sürekli zirvelere doğru yükselmekteyiz.
Bugüne kadar, bâtıl üzerine kurulmuş bir dünyâyı, bize hep başka türlü anlattı,
başka türlü gösterdi; kuvve-i mâneviyemizi kırdı ve fert fert hepimizi felç
ettiler. Batı’nın sanâyi ve teknolojik gelişmeleri karşısında şok olmuş
aydınlarımız, çağa göre kendilerini yenileyeceklerine, bize ait bütün değerleri
terk etmek ve duyguda, düşüncede bütün bütün Batılılaşmak gibi korkunç bir
târihî yanlışlık içine girdiler. Tabii, ne tam Batılılaşabildi, ne de kendi
dünyâlarında kalabildiler: Öz gitti, mânevî değerler yıkıldı, millet ağacı
sarsıldı; ama bütün bunların karşılığı olarak, kendi değerleriyle Batı’yı
yakalamak da mümkün olmadı. Olamazdı da; zirâ, ruh yüceliğine, insânî değerlere
binâ edilmemiş bir medeniyet, çağlar boyu manâ ve ruhla haşr u neşr olmuş bir
millet için bütünüyle benimsenemez ve kabullenilemezdi. Nitekim öyle de oldu.
Oldu ama, bu arada millet de kendi ruhundan pek çok şey kaybetti.
Bütün seyyiâtına rağmen Batı, şimdiye kadar bizlere hep bir fazilet kaynağı
olarak gösterildi; fenalıklarına bütün bütün göz yumuldu; iyiliklerinin de
habbeleri kubbeler gibi destanlaştırıldı.. alkışlandı ve alkışlatıldı; kitleler
aldatıldı ve bu bâzicede olan da yine millete oldu.
Şimdi, yeni bir devre başlıyor. Bu devrede çözülme ve çökme sırası onlarda..
tabiî doğrulup kendine gelme sırası da biz ve bizim gibi milletlerde. Bu yeni
tekevvünün hızlı veya yavaş yavaş cereyan etmesi, “esbâb-ı âdiye” içinde,
Allah’ın irâdesini temsil edip alkışlayanların gayretlerine bağlı. İnsanlardaki
gayret ve teşebbüsler birer duâ farz edilecek olursa, Kudret-i Sonsuz’un bu
mevzûdaki halk ve icâdına, bu duâlara icâbet nazarıyla bakılabilir.
Bu itibarladır ki, ne istediğimizi çok iyi bilmeli ve isteyeceğimiz şeyleri
sebeplere riâyet çerçevesi içinde istemeliyiz.
Maalesef bizler, Tanzimat’tan bu yana bir türlü, ne istediğimizi
belirleyebilmiş, ne de bunları usûlü dairesinde ifâde edip tatbikâtına
geçebilmişizdir. Hiç bir zaman ülkenin terakkisi için bilinmesi lâzım gelen
içtimâî ve iktisâdî kâideleri bilememiş, milletin istidat ve kabiliyetlerini
değerlendirememiş, onun ahlâkî ve mânevî yapısını hep kulakardı etmiş.. sadece
ve sadece bir zamanlar Batılı devletlerin yükselmesine esas teşkil eden
dinamikleri görmüş.. görmüş ve onları değişmez, yanıltmaz esaslar sayarak bir
bir kopya etmiş ve şanlı milletimizi mevhum bir kazanç uğruna muhakkak bir
zarara uğratmışızdır.
Oysa ki, her şeyden evvel, asırlardan beri milletimizin kanıyla, canıyla
bütünleşmiş dinî, millî, ahlâkî ve harsî değerlerimiz korunup kollanmalı ve
başkalarından alınacak şeyler de ona göre alınmalıydı. Böyle bir hareket daha
tabiî, daha fıtrî olurdu; dolayısıyla da daha çok semere alınabilirdi. Ne acıdır
ki, bizde öteden beri devam edegelen bütün ıslâhat hareketlerinde, bu önemli
husus hep ihmâle uğramış ve hep gözardı edilmiştir. Ricâ ederim, bugün maddî
terakkînin zirvesinde dolaşan ülkeler, daha işin başında iken, kendilerince
mükemmel saydıkları bugünkü kanunları hazırlayıp, o kanunları hayatlarına hâkim
kıldıklarından dolayı mı yükselmişlerdir; yoksa, terakkî ettikçe daha değişik
şeylere ihtiyaç duyup ona göre yeni içtihat ve yeni kanunlar mı
vazetmişlerdir..?
Aslında, her meselede onları isabetli görmek, bizim için doğruyu bulamama
mevzûunda çok ciddi bir inhiraf; onları kopya ederken dahi, doğru-dürüst kopya
edememe de bir basiretsizlik ve bir ayıptır.
Bizler, ta Mustafa Reşit Paşa’dan Mithat Paşa’ya, O’ndan Genç Osmanlılara,
onlardan da İttihatçılara kadar kat’iyyen bunları düşünememiş; kendi insanımızı
hep, Fransız, İngiliz, Alman gibi mütâlaa etmiş ve onlardan aldığımız düşünce
sistemlerini tıpkı konfeksiyon elbise gibi, milletimizin başına geçirmek
istemişizdir.
Tanzimat ve onu takip eden dönemlerdeki ferman ve kanunnâmeler hep bu anlayış
içinde hazırlanmış, hazırlanırken de “Düvel-i muazzama” ya şirin görünme
hedeflenmiş.. ama kat’iyyen toplumumuzun temel yapısı hesaba katılmamış.. bu
ferman ve kanunnâmelerin getirdikleri, götürecekleri hiç mi hiç düşünülememişti.
“Gülhâne Hatt-ı Hümayûn” u binbir tantana ve debdebe ile okunurken halk
kitleleri şöyle dursun, bu tumturaklı kelimelerden, cümlelerden devlet ileri
gelenleri bile pek bir şey anlamamışlardı.
Şayet Üçüncü Selim’den bu yana gelen devlet adamlarımız, çeşit çeşit ıslahat
fermanları adı altında millet ve ülkenin geleceğiyle alâkalı plânlar teklif
ederken, dinî, değerlerimizi ve millî kültürümüzü muhafazada da biraz olsun
hassasiyet gösterebilselerdi milletçe şimdiye kadar bir hayli mesafe almış
olacaktık. Ama her ıslahat döneminde bu cihet hemen hemen hep kulakardı edildi
ve zaten anomali doğan Tanzimat ve Meşrutiyetler de doğmalarıyla ölmeleri bir
oldu.
Islahat hareketlerine başladığımız o günlerde, bizimle beraber yola çıkan
milletler, bugün maddî terakkînin zirvelerinde dolaşıyorlar. Bunun sırrını
keşfetmek için oturup uzun uzadıya düşünmeye lüzum yok. Dün, ülke içinde
mesâîlerini tanzim edip mükemmel bir iş bölümü yapabilenler, belli bir ölçüde de
olsa, kendi aralarında emniyet ve güven duygusunu yaygınlaştıranlar, millî ve
târihî değerlerini koruyabildiklerince koruyabilenler bugün birer millet
oldular. Âkıbeti ümit vadedici olmasa bile, birer millet…
Şimdi, istirhâm ederim, milletimiz için muasır milletler seviyesinde ciddi bir
mesâî tanziminden, mükemmel bir iş bölümünden ve yine bizim ölçülerimiz içinde
emniyet ve güven duygusunun yaygınlaştırılmasından; her yeri başlıbaşına eşsiz
birer pırlanta sayılan o dinî ve millî değerlerimizi koruyup kolladığımızdan söz
edebilir miyiz…?
Bütün bu menfi hususlara rağmen, insanımız hâlâ her yönüyle canlı, geleceğe
açık, ne olduğunun ve ne olmak istediğinin şuurunda, mükellefiyetlerini yerine
getirmeye kararlı ve baştakilerin hazırlayacağı imkânları beklemektedir. Öyle
inanıyoruz ki, şâyet bir muhâlif rüzgâr esmezse milletimiz; târihî tekerrürlerle
açılan yollarda devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini bir kere daha
alacaktır ve Hakk’ın inâyetiyle bunu önlemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.
Sızıntı, Şubat 1990, Cilt 12, Sayı 133
Zamanın Altın Dilimi
Öteden beri hemen herkes, içinde bulunduğu zamandan şikâyet etmiş ve daha iyi
günlerin özlemiyle inlemiş durmuştur. Cismaniyet ve bedenî hazları itibariyle
kendini bohemliğe salmış, “Geçmiş-gelecek masal hep, eğlenmeye bak ömrünü berbat
etme” diyen bir kısım bön kimseler istisna edilecek olursa, çoğu kimse ya
geçmişe vurgun veya geleceğe tutkundur. Umumiyet itibariyle genç ve serâzât
gönüller daha ziyade hülyâlarında kurdukları bir gelecekte, yaşını-başını almış
dünün olgun insanları da hep geçmişte yaşarlar.
Aslında geçmişin ayrı bir manâsı, geleceğin ayrı bir kıymeti, hâlin de ayrı bir
değer ve ifâdesi vardır. Zamanı, en kıymetli dilimi itibariyle hayallerimizde
kurduğumuz geleceğin sırça saraylarında veya geçmişin semâvileşen parlak
sahifeleri arasında aradığımız sürece, onun, mutlak değerlendirilmesi gerekli
olan altın dilimini görmemezlikten gelmiş; düne ve yarına göz yumup, sadece
bugünle bütünleşip, bugünle teselli olduğumuz zaman da çok önemli iki hayatî
menba’ kaybetmiş oluruz.
Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir
menba’ bugün de, geleceğin fide ve fidanlarını yetiştiren mübârek bir meşcerelik
ve millî bir sermaye iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir
arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrâyin zamanı
sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanmak kuşağında kaybetmekten başka bir şey
değildir.
Yaşayışlarını cismaniyetin mahbesinde sürdürenler, bütün bir gençlik
dönemlerinde, hayatlarının parlak bir talih ve ebedî bir huzur içinde geçeceğini
sanır, kendileriyle beraber her şeyin de fâni olduğunu hiç mi hiç düşünmezler.
Düşünme mevsimi gelince de nasıl düşüneceklerini bilemeden “esefler” ve
“hasret”lerle inler ve şöyle derler: Meğer dünyâya geldiğimiz andan itibaren her
şey bize vedâ etmeye başlamış. Meğer yüzümüze gülen her şey birer “elveda”
tebessümüymüş de bizler anlayamamışız! Nasıl olmuş da üç-beş saatliğine
tenezzühe çıktığımız bu piknik yerine bağlanıp kalmışız da, iki adım ötesini
görememişiz! Meğer dünyâya geldiğimiz aynı gün, çıkışa hazırlanma mesajını da
almışız. Ve o gün-bugün hep bir meçhûl çukura doğru kaymışız da bunun farkına
bile varamamışız. Şimdi görüp sevdiğimiz, sevip bağlandığımız her-şeyin, süratle
bizden uzaklaştığını müşahede ediyor ve “elveda” demeye fırsat bile bulamıyoruz.
Elveda gençliğe, güzelliğe! Elveda zevk u sefâya! Elveda neşeye, huzura,
çığlığa! Elveda ümit meşaleleri arasında çalımlı çalımlı yürüdüğümüz aydınlık
günlere! Elveda mutluluk hülyâlarına, saadet düşlerine! Elveda bütün arzulara,
rüyâlara, emellere..!
Bu boğucu sis ve duman içinde bunlar, daha mezara girmeden ölür; ölülere karışır
ve her lahza birkaç ölümü birden yaşarlar. Böyleleri için bir daha da bu ayrı
ayrı hesapların uyuşarak aynı yekûna varması ve birbirinden kopan unsurların
bir- araya gelerek o eski günlerin bir kere daha yaşanması mümkün olamaz.
Dünü bugünle, bugünü de yarınla birarada mütâlaa edebilen ruh insanlarının
varlık ve hâdiselere bakışları ise, tamamen başkadır. Hatta bunlardan çok fazla
okuyup düşünme fırsatını bulamayanlar bile, hayat ve ölüm hakkındaki
düşünceleriyle diğerlerinden daha derli-toplu, anlayışlarıyla daha derin,
değerlendirmeleriyle de daha isabetli, daha tutarlıdırlar. Ruh insanının, her
şeye derin bir alâka ile konup kalkan bakışları, basiret ve itinalı
davranışları, vazife şuuruna sımsıkı bağlı hareketleri, fâni zaman ve
mekânların, ebedî zaman ve mekânlara varacağını bilen vicdanı, ölüm
girdaplarında dahi, onun ruhuna saadetlerin en erişilmezini duyurur.
Onun olgun ve duygun nazarında, bütün dünyâ ve fâni varlıklar, ölümsüz birer
mânevî varlığa, bu âlemdeki bütün parlak ve göz kamaştırıcı şeyler de uhrevî
kıymetlere ulaşır, gafletli sînelerin burkuntularına rağmen, o çiçekten çiçeğe
konup-kalkan arılar gibi, hazdan haza uçar durur.
Böylelerinin parlak çehrelerinde, tevazu’ mahviyet, vakar ve emniyetin
birleşmesinden hasıl olan büyüleyici hâl, onların meleklerle at-başı
gitmelerinin nişânı, ilhama açık gönüllerinin binbir vâridâtla dolup taşması,
rûhânilerle içli-dışlı bulunmalarının emaresidir. Onlarda fizik, metafizikle
içiçe ve fizik metafiziği tamamlayıcı mahiyette, madde ise âdeta manânın değerli
bir buudu gibidir. Üzerlerinde, hem muhteşem devletler kurmuş, şanlı bir soya
mensup olmanın gizli, derin sezişleri, hem de Allah kelâmı, peygamber beyanına
açık Kur’ân dinlemiş nurlu gecelerin uhrevî iklimlerinde “hû” deyip pervaz
etmelerinden kalma derin bir safvet, ürperten bir vakar ve düşündüren bir
ciddiyet taşıp durmaktadır. Sanki her halleriyle, sessiz ve sözsüz bir şeyler
anlatmakta ve en büyüleyici hutbeler irad etmektedirler.
Onların canlı ve sımsıcak dünyâlarında, her şey bir başka lezzet, bir başka
halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, binbir
modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi
bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hâdiselere bağrını
açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman bir mekik gibi bu iki kutup arasında
gelir-gider ve kendi dilimini örer.
Bu aydınlık dünyâda, fânilerin akıp gidişinde bile, hep ebediyyetin tesellî
verici nağmeleri duyulur ve varlığın ölümlülükten ölümsüzlüğe kaydığı
hissedilir. Burada eşyâ o kadar çarpıcı, o kadar sıcak; dört bir yana canlılık
dağıtan hava öyle lâtif, öyle temiz; bizleri ipek gibi yumuşak kollarıyla saran
atmosfer öyle şefkatli, öyle duygulu; ötelerden göz kırpan yıldızlarıyla, uyuyan
hislerimizi uyaran gökyüzü o kadar muhteşem, o kadar büyüleyicidir ki, görüp
uyanmamak, uyanıp arkasındaki şefkatli eli hissetmemek, hissedip sevgi ve
mutluluğa ermemek mümkün değildir.
Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz
bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir
sermaye..!
Onların canlı ve sımsıcak dünyâlarında, her şey bir başka lezzet, bir başka
halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, binbir
modeliyle geleceğin ren-gârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi
bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hâdiselere bağrını
açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman bir mekik gibi bu iki kutup arasında
gelir-gider ve kendi dilimini örer.
Bu aydınlık dünyâda, fânilerin akıp gidişinde bile, hep ebediyyetin tesellî
verici nağmeleri duyulur ve varlığın ölümlülükten ölümsüzlüğe kaydığı
hissedilir. Burada eşyâ o kadar çarpıcı, o kadar sıcak; dört bir yana canlılık
dağıtan hava öyle lâtif, öyle temiz; bizleri ipek gibi yumuşak kollarıyla saran
atmosfer öyle şefkatli, öyle duygulu; ötelerden göz kırpan yıldızlarıyla, uyuyan
hislerimizi uyaran gökyüzü o kadar muhteşem, o kadar büyüleyicidir ki, görüp
uyanmamak, uyanıp arkasındaki şefkatli eli hissetmemek, hissedip sevgi ve
mutluluğa ermemek mümkün değildir.
Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz
bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir
sermaye..!
Sızıntı, Mayıs 1989, Cilt 11, Sayı 124
Zamanla gelen sürprizler
Her şey gönlümüzce olmasa bile, doğruluk sancağının dalgalanmaya başladığı
muhakkak.. hâdiseler arzu ve isteklerimize göre cereyan etmese de, ruhlarımıza
inşirâh veren esintilerin olduğunda şüphe yok.. evet, yer yer acı bir poyrazın
estiği doğru; ama beri yanda, ilâhî lütufların bir neş’e ve sevinç çağlayanı
haline geldiği de apaçık. Hâdiselerin büyük ölçüde bir sis ve duman arkasında
cereyan ettiği her zaman söylenebilir; ancak dünyâmızın bir bahar iklîmine doğru
kaydığı da bir gerçek…
Azıcık olsun, hâlihazırdaki durumun şikayetlere esas teşkil eden yanlarından
nazarlarımızı çevirip, hayâlen birkaç adım gerilere doğru gidebilsek, şimdilerde
çok karanlık ve meş’um gördüğümüz günlerin, nispetler perspektifinde ne denli
aydınlık, nasıl ümit ve inşirâh verici olduğunu sezip anlayacak ve tali’imize
tebessüm edeceğiz.
Dün, çöl gibi kupkuru bir zemin ve kaos gibi kapkara bir semâ ile çevrili
bulunan bu yoksullar, bu tâlisizler diyârı şimdi, dörtbir yanıyla ümit ışıldayan
gökleri, ovayı-obayı saran rengârenk çiçekleri ve bu iki âlem arasında arılar
gibi gelip-giden, gelip-gidip geleceğin dantelasını işleyen ışığa uyanmış
insanlarıyla âdeta İrem ülkesi… her şey, bir “ba’sü ba’de’l-mevt” mesajı almış
gibi hayat solukluyor, her şey İsrâfîl ile hem-hâl olmuş gibi pür neş’e.. sular
“Ya Hayy!” deyip gönüllere ürperti veren çağıltılarla bir bahara doğru akıyor;
zemin, karın-buzun yol verdiği yerlerde yemyeşil fistanıyla gözlerimize ve
gönüllerimize güzellikler saçıyor; her yanda çiçek kokularına karışıp esen
varolma duygusu ruhlarımıza saadetler üflüyor.. yıllar ve yıllar boyu hayat
adına kâbus yaşayan bitkin yığınlar, vicdanlarında yepyeni emellerin yeşerdiğini
duyuyor ve bir çocuk neşesi tadındaki bu yeni sabahta, iyiliğe, güzelliğe
susamış ruhlarının bütün iştiyakıyla dirilişlerini haykırıyorlar.. tıpkı, Cennet
yamaçlarının huzûr, neş’e, sevinç ve endişesizliğine ermiş gibi…
Evet, hayâllerimizle az gerilere gidip; inanç, ümit ve basîretlerimizle az
ilerilere doğru bakabilsek, her sabahın bir başka zafer renkleriyle
tüllendiğini; her yeni günün büyüyen bir hilâlle ufkumuzda kapandığını, her
gecenin değişik bir doğum sancısıyla gelip-geçtiğini görecek ve hayretten
hayrete düşeceğiz.
Bunlar, görülüp sezilemeyecek gibi şeyler değil ama, yine de bir sürü kör ve bir
sürü kalpsiz, dolayısıyla da bir yığın bedbîn ve bir yığın da karamsar var… Kör
ve kalpsizler, yüksek mefkûremiz adına, her şeyin bir inâyet eliyle ve bir gece
sessizliği içinde yumaklaşıp örgüye hazır hâle geldiğini, kelepleşip târih şuuru
tığının ucunda ve yepyeni bir kaneviçe ile irtibatlandığını göremiyorlar… Kör ve
kalpsizler, eşyânın tabiatına vukufları yok, ilâhî teennîdeki hikmeti de
sezemiyorlar. Düşünün ki, “ol!” dediğinde cihanları bir kerede var eden Kudret-i
Sonsuz, kâinatı altı zamanda yaratıyor.. insanı, çağlar ve çağlar geçtikten
sonra varlığa nezârete memur ediyor.. yavruyu anne karnında -hem de onca çile ve
onca ızdırapla- aylarca tutuyor.. yumurtadan civcive olan o minik mesafeyi
haftalar içine serpiyor ve uzatıyor.. deniz derinliklerinde mercana, ne kanlar
ne kanlar kusturuyor, kusturuyor da ondan sonra günyüzüne çıkma vizesi veriyor..
suları bir sırlı teennî ile bulutlaştırıyor; bulutları akıl almaz bir takdîrle
damlalaştırıp yerin bağrına indiriyor.. zeminin bağ ve bahçelerini zamanın
tığına takıp, mevsim atkıları arasında ve sabırla bir dantela gibi örüyor;
örüyor ve bize ilâhî ahlâkı ta’lim ediyor…
Çocuksu ve aceleci ruhlar, bu teennîyi nasıl telakki ederlerse etsinler ezelden
beri ilâhî âdetler, varolduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle cereyan
etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Beklenen her şey
olacaktır ve O’nun vadettiği günler doğacaktır ama; kaderle tespit edilen
ölçüler içinde olacak ve mevsimi geldiği zaman doğacaktır.
Varlığa bu perspektifle bakan, iç dünyâlarını bu inanç ve bu kanaatla tanzim
eden dengeli ruhlar, her zaman eşyâ ve hâdiseleri daha bir değişik görmüş, daha
bir değişik değerlendirmiş; en sevimsiz hâl ve vaziyetler içinde bile, pek çok
sevimli şeylerin bulunabileceği inancını taşımış ve hayatlarının her lahzasını
âdeta bir temâşâ zevki içinde yaşamışlardır. Gündüzler, iyilikler, güzellikler
onlara bir şey anlatmışsa, geceler, karanlıklar, acılar bin şey anlatmıştır; hem
de ne dâhiyâne bir edâ ile… Her gece, onların gönüllerine benzeyen emeller,
hülyâlarına benzeyen arzular aşılar ve onlarda, sabahlara ulaşma azmini
coşturur… Onlara geçmişin rüyâlarını hikâye eder; rüyâlara giden yolları açar ve
en mahrem hislerini tahrik ederek, en temiz hayâl iklimlerinde gezdirir.
Karanlıkların daha da koyulaşması, onlarda eşi-benzeri olmayan tat ve şivede bir
münâcaat ve yakarış arzusu uyarır.. derken en müphem, en belirsiz durumlarda en
şefkatli ilâhî esintileri duyar; en karanlık anlarda en erişilmez mazhariyetlere
ererler. her şeye en derin hazlar sinerek, varlık ve hâdiselerin, insanı, böyle
sürekli, güzelliğe, ümide, tatlı rüyâlara doğru çektiği bu enfes anlarda, içinde
bulunduğumuz dünyâ sihirli bir diyar gibi parıldar; ruhlarımıza en romantik
duygular fısıldar ve hislerimiz üzerinde en coşturucu bir mûsikî te’siri icrâ
eder.
Böylece, herkesin ve her şeyin boşlukta olduğu, rûhî râbıtaların bütün bütün
gevşediği, arzu ve emellerin bir bir sarsılıp-devrildiği en buhranlı dönemlerde
bile biz, boşluk hissetmez, durgunlukla kilitlenmez, bir hummâ gibi ruhlarımızı
dörtbir yandan saran aşk ve benliğimizin derinliklerinde tutuşan da’vâ
düşüncesiyle, her zaman değişik bir hareket ayarlaması yapar ve yolumuza devam
ederiz.
Zaten milletçe bize âit, ruhlarımızdaki manâların kaynaşarak belli bir kıvama
gelmiş bulunması, kalblerimizin yumuşayıp muhabbetle atması, nazarlarımızın
herkesi emniyetle okşayıp geçmesi, fânî yanlarımızın bu kadar lâhûtîleşmesi ve
bu kadar tatlılaşması, ham ruhlarımızın bu kadar pişip-olgunlaşması, mevsimlerin
birer merhamet çağlayanı haline gelip hep bahar gibi geçmesi; zamanın, tıpkı
şehrâyinlerdeki havâî fişekler gibi başımızın üzerinde ışıklarla
açılıp-kapanması ve bizleri zümrütten kanatları altına alıp “devlet-i ebed
müddet” düşüncesi etrafında seyahat ettirmesi de şimdiden bize, firdevsî
gelecekten mesajlar sunmakta ve gönüllerimizi hep ümit iklimlerinde
gezdirmektedir.
Sızıntı, Nisan 1991, Cilt 13, Sayı 147
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder