19 Ocak 2026 Pazartesi

Fütvetin Nurlu Yolu

Fütvetin Nurlu Yolu.
Kırık Testi.21.
Fethullah Gülen.

Takdim yerine.

Fethullah Gülen Hoca Efendi bir yerde Bediüzzaman Hazretleri için şöyle der.
Yabancı bir düşünce yoktur onda.
Her şeyiyle yerlidir o.
Burada yerlilikten kasıt Kur'ani olmak, düşüncelere Kur'an rengi çalabilmek, çağını Kur'an'ın ışığında okuyabilmektir.
Aynı zamanda sünnet-i seniye rehberliğinde düşünmek, hareket etmek ve yaşamaktır.
Yerliliğin diğer bir yönü de yabancı düşüncelerle tanışmak ve onları okumakla birlikte bu düşüncelerin etkisi altında kalmadan bizim dilimizle, anlayışımızla, hissiyatımızla ve mantığımızla konuşabilmektir.
Yerlilik noktasında Hoca efendinin de Bediüzzaman Hazretleri ile benzer bir duruşu vardır.
O erken yaştan itibaren İslami ilimlerdeki geniş okumalarına, eski yeni bütün fikri akımlardan haberdar olmasına, dolayısıyla da doğuyu ve batıyı iyi bilmesine rağmen kendine has munisiz, sıcak ve akıcı bir üsluba sahiptir.
Okuyucu onun eserlerini okurken su gibi akıp gittiğini hisseder.
istikrarlı büyük bir gemide yolculuk yapıyormuş gibi rahat eder.
Rahatsız edici ifadelere kulak tırmalayan kelimelere rastlamaz.
Bazı kelime ve tabirler mecburen kullanılmış olsa da yanlış anlaşılmaması için izahatta bulunur.
Olay ve şahısları değerlendirirken de hakperest bir duruş dikkati çeker.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış denir.
Ama bu da usulünce ve üslubunca yapılır.
Ayrıca bazı doğruların içindeki risklere dikkat çekilirken bazı yanlışlardaki hakikat daneleri de hatırlatılır.
Böylece konular Kur'an ve sünnet referanslı olmanın yanı sıra realite ile barışık keskin çizgilerden uzak yorumlarla akar gider.
Okuyucularımızı hayata dair ölçüler, hareket stratejileri, tarihi ve güncel hadiselerle şahısların analizlerini içeren geniş yelpazesiyle bir Kırık Testi kitabıyla daha buluşturuyoruz.
Kırık Testi serisinin 21.kitabı olan bu eser geçmişteki bazı Bamteli sohbetlerinin yazıya dökülmüş halidir.
Konuşma dilinden yazı diline aktarılırken içindeki ahengi, duruluğu, akıcılığı korumaya çalıştık.
Burada elbette editör ekibimizin çalışmalarını da takdir etmek gerekir.
Birer ikişer cümleyle geçen konulara temas etmek gerekirse neler var bu kitapta? ifet ve ismet konusunu ele alan hoca efendi dahili iffet şeklinde bir tabir kullanır.
Bu dikkat çekici tabirle iffetin içte kalpte bir şuur halinde bulunması gerektiği ifade edilmiş olur.
Zikir bahsinde zikredilen ifadelerle o ifadelerin manalarının birlikte göz önüne alındığı yeni bir diriliş temennisinde bulunulur.
Gelecekte yaşanması beklenen manevi hayat adına oldukça manidardır.
İçtimai yönü ağır basan ve toplu halde eda edilen hac ibadeti içerisinde insanın kendi nazarında kendini tamamen silmesi ve ümme-i Muhammed için yalvarıp yakarması şeklindeki dua teklifi ve tahşidatı oldukça sarsıcıdır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde asıl gücün makamda, itibarda, parada, kuvvette değil Allah'a dayanmakta aranması gerektiği vurgulanır.
İstişare bölümünde istişaren pek çok özelliği arasında kendine rağmen yaşama ve başkalarının gücünü yanına alma yönleri üzerinde durulur.
Dinde zorlama yoktur prensibinin dinin dışındaki birine dini zorla kabul ettirmeye çalışmamak şeklinde anlaşılması gerektiği belirtilir.
Ayrıca dini emirleri o dine mensup kişilere zorla yaptırmamak, dini onlara zorlaştırıcı şekilde sunmamak, bilakis kolaylık yolunu tercih etmek gibi konulara da değinilmektedir.
Dört halife dönemi analiz edilirken dört halifeye yaklaşımda bazı ölçüler sunulmaktadır.
Allah Resulünün kabul ettiğini kabul etmek bunlardan ilkidir.
Yani Allah Resulü kimi hangi konumda kabul etmişse onu o konumda kabul edip saygı duymak ve özellikle dört halife konusunda hassas olmak.
Devam eden bölümlerde idarecinin idaresi altındakilere güven vermesi ele alınmaktadır.
Denir ki idareci öyle güven vadetmelidir ki mesuliyetindeki birini herhangi bir yere tayin ettiğinde o kişi buraya gönderildiysem murad-ı ilahi bu istikamettedir diyebilmelidir.
Ne güzel bir ölçü.
Ruhi ve kalbi konular baştan sona kitabın muhtevasını oluşturuyor desek mübalaa etmiş olmayız.
Bu çerçevede imanın vadettiği güzellikler sıralanır.
Ötelerin buradaki imana göre şekillendiği ifade edilir.
İslam'ı temsildeki hassasiyete bir kez daha dikkat çekilir.
Acz fakr yolunun bir fazilet değil bir hakikat olduğu hatırlatılır ve insan realitesi nazara verilir.
Yapılan işlerde esas hedefin Allah rızası olduğu vurgulandıktan sonra ihlası kemiren güvelere mercek tutulur.
İnsan aklının sınırlı olduğu, bu yüzden de metafizik bilginin ancak peygamberler yoluyla elde edilmesi gerektiği hakikati dile getirilir.
Zaman zaman temel usul kaideleri ya da bakış açılarına da yer verilir.
Bu bağlamda günümüzde çokları tarafından savunulan moda haline gelen bir görüşe temas edilir.
Tarihselcilik, Kur'an'ın tarihselliğe ve tarihselci anlayışa kurban gitmemesi gerektiği konusunda ikazda bulunulur.
Zira Kur'an her asrın derdine derman olacak şekilde her çağa indirilmiştir.
Çağ okumaları ve analizleri de dikkat çekicidir.
Bu devrin dünyayı bilerek ve isteyerek ahirete tercih etme çağı olduğu ifade edilir.
Bu hastalıklarla mücadele adına kendini Allah yoluna vermiş gönül insanı adanmışlara ihtiyaç olduğu vurgulanır.
O adanmışların özellikleri belirtilirken birinci sırada ihlas ve kardeşlik gelir.
İhlas ve kardeşliğin sağlanmasıyla Allah'ın yardımının ümit edilebileceği belirtilir.
Bu çerçevede üzerinde durulan diğer bir konu İslam'ın yüzünü karartanların durumu ve ışık yolcularına düşen ıslah vazifesidir.
Söz konusu karartmalara karşı aydınlatma ve ıslah etme çalışmalarının en az çeyrek hasır alacağı ifade edilir.
Ardından sıkıntıların inkişaflara gibi olduğu vurgulanır ve böylece Kur'ani bir hakikat ve tarihte çok tecrübe edilmiş bir gerçek ortaya konur.
Eserde ara ara bazı yanlış anlamalar da tashih edilir.
Mesela diyalog çalışmalarını dinden taviz gibi görenleri bunun peygamber yolu olduğu örnekleri ile açıklanarak izah edilir.
Devamında denge üzerine kurulu bir hayat teklifi yapılır.
Sonrasındaysa hizmette vazife almanın, aktif olmanın önemine, kenara çekilme düşüncesinin ne tehlikeli bir düşünce olduğuna değinilir.
hizmette emekliliğin olmadığı, insanın son nefesine kadar küçük de olsa bir şeyler yapabilme gayreti içerisinde bulunması gerektiği hatırlatılır.
Vazife şuuru üzerinde durulan diğer bölümde ise vazife almamanın veya vazifeyi bırakmanın arkasında hem rahmani hem de nefsani duyguların bulunabileceği vurgulanır.
Önemli olan kalbin atışlarının iyi yoklanması, nefsin isteklerine göre hareket edilmemesi, vazifeyi bırakmanın ya da vazife almamanın mutlaka mantıklı, tutarlı ve her şeyden önemlisi de rahmani bir düşünceye bağlı olmasıdır.
Geçmişteki kavimlerin helak olmasına sebep olan günahların hepsinin birden bugün işlendiği de vurgulanır.
Fakat Allah ümmeti Muhammed'i bir rahmet cilvesi olarak helak etmemekte, bununla birlikte lokal olarak zalim ve fasıklar cezalandırılmakta, konumlarının hakkını vermeyen müminler de itap görmekte, musibete uğramaktadır.
Bu konuyla bağlantılı olarak musibetlerin maddi sebeplerinin yanında manevi sebeplerinin de dikkate alınması gerektiği ifade edilir.
Sonraki bölümde gayret-i diniye ile hırs arasındaki ince çizgiye dikkat çekilir.
Din konusunda gayretli insanlara dikkat etmediklerinde hırsa düşebilecekleri ikazı yapılır.
Günümüzdeki en büyük eksikliklerden birinin dava ve mefkure adamı kıtlığı olduğu çözmeye çalıştığımız problemlerin altında bu eksikliğin yattığı acı gerçeğine dikkat çekilir.
Her türlü ayrılığın yaşandığı günümüzde kalplerin telif adına gönül insanlarına çok vazife düştüğü, onların inkisar yaşasalar da ümitsizliğe düşmeden yollarına sevgiyle, şefkatle devam etmeleri gerektiği tembih edilir.
Bu konuyu destekleyecek mahiyette kainatta tesadüf olmadığı ve meydana gelen olayların bizimle mutlaka bir irtibatının bulunduğu ifade edilir.
Bu irtibatı görebilmek için tefekkür ve muhasebe ile olaylara yukarıdan ve bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmak gerektiği vurgulanır.
İlerleyen bölümlerde hizmet erlerine yönelik hareket stratejileri sunulur.
Bu zamana kadar Allah'ın inayetiyle elde edilen başarıların devam etmesi için iyi düşünülmesi, kolektif hareket edilmesi, zamanın iyi okunması gerektiği vurgulanır.
Yapılan her şeyin güzel olabileceği ama acaba başkaları tarafından da güzel olarak algılanıyor mu sorusunun mutlaka sorulmasının ve ona göre hareket edilmesinin zorunlu olduğu hatırlatılır.
Ayrıca yapılan güzel işlerde sadece iyi niyet yetmez.
Bilgi ve araştırmak da gerekir.
Yol almak istiyorsak iyi niyetle beraber bilgiye ve araştırmaya da ihtiyacımız var mealinde aydınlatıcı tespitlerde bulunulur.
Bütün zorluklara veya başarılara rağmen mütevazı olmanın bir peygamber ahlakı, kibrinse şeytana yakışan bir özellik olduğu ifade edilir.
Her türlü gurura kapıları kapatmak ve takdir edilme hislerini bile şirk saymak gerektiği kalbi hayata dair önemli ikazlardandır.
Eserde keyfiyet çok önemlidir ama kemiyetsiz keyfiyet olmaz şeklindeki bir uyarı vardır ki bunun üzerinde ayrıca durmak gerekir.
Keyfiyet kemiyet karşılaştırılmasında keyfiyetin her zaman ağır basması gerektiği ifade edilir.
Öte yandan keyfiyetin kemiyetsiz olmayacağı da vurgulanır.
Hem hareket stratejisi hem de manevi hayat adına bu çok önemli noktaya işaret edilir.
Eserde son 10 yıldır yaşanan zorlu sürece de sık sık temaslarda bulunulur ve sürecin kahramanlarına bazı müjdeler verilir.
İşte bu müjdelerden birkaçı.
Buradaki ölüm fermanları öbür tarafta kurtuluş vesikası olacaktır.
Aziz olmak müstehani olmaya ve dik durmaya bağlıdır.
Sistemli okuma yapmak için öncelikle temel prensipleri özümsemek gerektiği ardından çeşitli alanlarda kitap okunabileceği ifade edilir.
Her alanda o alanın temel disiplinlerini bilerek okuma yapmak gerektiği de dikkat çeken tespitlerdendir.
Günümüzdeki iman zayıflığına dikkat çekilerek çözümler sunulur.
Bu büyük sorunun daha yok mu anlayışıyla sürekli arayış içerisinde olarak devamlı tefekkür ve okuma yapmak suretiyle giderilebileceği belirtilir.
Bugünkü İslam dünyasındaki problemlerin çözümünün kıvama bağlı olduğu, kıvamın da Kur'an ve sünnetle irtibata, steril ortamlarda bulunmaya ve hizmet etmeyile sağlanabileceği ifade edilir.
Hemen herkesi ilgilendiren miras meselesi dinin ortaya koyduğu ölçüler çerçevesinde masaya yatırılır.
Böylece zamanımızda bu konudaki farklı yaklaşımların isabetsizliği de vurgulanmış olur.
Büyüklüğün yolunun tevazudan geçtiği, gerçek büyüklerin hep mütevazı oldukları vurgulanır ve bu konuyla irtibatlı görünebilecek en büyük kredinin güven ve itibar olduğu tespitiyle esere nokta konur.
Bu kısa tanıtım yazısıyla sizleri kitap içinde özet mahiyetinde bir gezintiye çıkardık.
Gerisi dikkatli ve tahkikli okumalarınıza kalıyor.
Kim bilir okurken neler duyup yaşayacaksınız.
Eseri yayına hazırladığımız günlerde muhterem hocamızın ruhunun ufkuna yürüdüğünü öğrendik.
O ilim, ibadet, tefekkür ve hizmet dolu bir hayat yaşadı.
Pek çok insana rehber ve ilham kaynağı oldu ve sonunda hep arzuladığı rabbisine kavuştu.
Hocamız bu dünyadan ayrıldı, vuslata erdi.
Ama inancımız odur ki ilmi, fikri ve manevi mirası yaşamaya devam edecektir.
Rahmeti sonsuz Rabbimizden Hoca Efendiyi rahmetiyle kuşatmasını, Firdevsiyle sevindirmesini, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'le beraber kılmasını diliyoruz.

Konumun hakkı.

Soru:
Cenabı Hak peygamber hanımlarına onların diğer kadınlar gibi olmadığını, dolayısıyla hal, hareket ve tavırlarında çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ifade buyuruyor.
Bu ilahi beyanın günümüz insanlarına verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: 
Cenabı Hak sorunuzu esas teşkil eden Ahzap sure-i celilesindeki ayet-i kerimelerde Ezvac-ı Tahirat'a şöyle hitap etmektedir.
Ey peygamber hanımları, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.
Eğer halinize layık bir takvayla korunacaksanız, namahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir başka mümin kadından daha fazla dikkatli olun ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın.
Konuşurken size yaraşır şekilde ciddiyet ve ağır başlılıkla söz söyleyin.
Ölçülü konuşun.
Dışarı çıkmanızı gerektiren mecburi bir sebep olmadıkça vakarla evinizde oturun.
Mecburi bir ihtiyaç için dışarı çıkmanız gerektiğinde de İslam öncesi cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın.
Namazı hakkıyla ifa edin.
Zekatınızı verin.
Hülasa Allah'a ve resulüne itaat edin.
Ey peygamberin şerefli hane halkı, ey ehlibeyt, Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.
Oturun da evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetlerini anın.
Allah muhakkak ki latif ve habirdir.
Konuma göre subjektif mükellefiyet.
Cenabı Hak bu ayet-i kerimelerle cebri lütfi olarak ihraz ettikleri konumun hakkını vermeleri için peygamber hanımlarına yol gösterme adına işar ve işaretlerde bulunmuştur.
Çünkü onlar sağanak sağanak vahyin yağdığı bir atmosferde bulunuyorlardı.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mahiyet-i daimiyesi ile daimi refakati ile şereflenmişlerdi.
Bu öyle bir konumdur ki ona erişmek için dünyalar verilse değerdi.
Mesela İmam Maturidi Hazretlerinin iradeye yüklediği mana açısından bakacak olursak şöyle de diyebiliriz.
Allah Teala onların eda edecekleri misyonu ezeli ilmiyle bildiğinden daha baştan onlara böyle bir lütufta bulunmuştur.
Yukarıdaki ayet-i kerimelerle onlara mazhar oldukları konum itibarıyla çok daha hassas hareket etmeleri gerektiğini hatırlatmış ve objektif mükellefiyetin üstünde subjektif mükellefiyetin yolunu göstermiştir.
Allah celle celalüu ayet-i kerimenin başında, "Ey peygamber hanımları, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz." buyurmak suretiyle Ezvac-ı Tahiratın sıradan kadınlardan farklı olduğunu vurgulamıştır.
Onlar sıradan kadınlar gibi olsalardı Allah peygambere giden yolu onlara göstermezdi.
Allah Resulü aleyhissalatu vesselam bütün zevcelerini Allah için ciddi fedakarlıklara katlanmış, bu uğurda yurt ve yuvalarını terk etmiş, peygamber yolunda hırzıcan etmiş kimselerden seçmişti.
İşte imkanları ölçüsünde liyakatlerini izhar eden bu yüce kametlere Allah da ekstra lütuflarda bulunmuş ve onları Efendiler Efendisinin saadethanesiyle şeref kılmıştır.
Özel konum azami takva ister.
Cenabı Hak yukarıdaki ayet-i kerimelerde onlara bulundukları konumun önemini hatırlattıktan sonra onlardan bu konumun hakkını vermelerini istemiş ve şöyle buyurmuştur.
Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız yabancılarla tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın.
konuşurken ciddiyet ve ağır başlıkla söz söyleyin.
Burada öncelikle takvaya vurgu yapılmıştır.
Peki takva nedir? O Allah'ın emirlerini yaşama mevzuunda hassasiyet gösterme, şüpheli olan şeylerden sakınma hatta bazen şüpheli olabileceği mülahazasıyla bazı mübahları bile terk etme, teşriyi emirlere, dini hükümlere riayet etme ve tekvini emirleri, kainat kitabındaki ilahi yasaları doğru okuma ve ona göre yaşama demektir.
Peygamber hanımlarına ayrıca başkalarıyla konuşurken dikkatli olmaları ve kadınsı davranış ve ifadelerden kaçınmaları emredilmiştir.
Zira kalbinde maraz taşıyan insanlar hesaba katılmalıdır.
Nitekim henüz ilgili yasak gelmeden önce efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat edince ben falanla izdivaç yaparım diyen birisi çıkmıştır.
Ancak daha sonra peygamber hanımlarının bütün müminlerin anneleri olduğu bildirilmiş ve sizin Allah'ın resulünü rahatsız etmeniz ve kendisinin vefatından sonra onun eşlerini nikahlamanız asla helal değildir ayet-i kerimesiyle onlarla evlenmek ebedi olarak haram kılınmış bu tür duygu ve düşüncelerin kesin olarak önüne geçilmiştir.
Ahzap suresinde geçen eğer müminlerin annelerinden bir şey soracak veya isteyecek olursanız perde arkasından isteyiniz.
Böyle yapmanız hem sizin hem de onların kalpleri yönünden daha nezihtir ayet-i kerimesiyle peygamber hanımlarına hicap emri gelmişti.
Husüle Hz. Ayşe, Hz. Hafsa ve Ümmü Seleme radıyallahu anhünne gibi validelerimiz vahyin menbağından menhelül azbil mevruttan, tatlı su kaynağından elde ettikleri engin müktesebatı dünyanın dört bir yanından gelen kadın ve erkeklere ulaştırıyorlardı.
Onlar bu ulvi vazifeyi yerine getirirken erkeklere bir şeyler anlatma mecburiyetinde kaldıklarında araya bir perde sütre koyuyor ve onun arkasından konuşuyorlardı.
Perde arkasından konuşurken bile kılık yararcasına bir hassasiyet ve ölçüyle hareket ediyor, Kur'an'ın bu emirlerine harfiyen uyarak gayet ciddi ve vakarlı bir üslup tercih ediyorlardı.
Cenabı Hak bir sonraki ayet-i kerimede hem vakarla evinizde durun da İslam öncesi cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın kavli kerimi ile Ezvac-ı Tahirat'ın cahiliye kadınları gibi başkalarının dikkatini çekecek, başını döndürecek, bakışını bulandıracak şekilde süslenerek dışarıda arzayı dammelerini Yaseminlikte reftare dolaşıyor gibi Yasemin kokulu güzel bir bahçede zarif adımlarla süzülerek dolaşıyor gibi dolaşmalarını yasaklamıştır.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir.
Yukarıdaki ayet-i kerimelerde perde arkasından konuşmaları emredilen tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmama emrine muhatap olanlar kendileriyle evlenilmesi ebediyen haram kılınan ve müminlerin anneleri olduğu bildirilen peygamber hanımlarıdır.
saygı ve ihtiram hisleriyle dop dolu olduğu annesine olumsuz ve şehevi duygular besleyebilir mi? Kanaatimce burada dikkat edilmesi gereken iki husus var.
Bir, her insanın içinde her zaman için haram duyguların bir akrep gibi kuyruğunu dikmesi, bir yılan gibi harekete geçmesi ihtimali vardır.
Peygamber eşleri mevzuunda harama karşı gösterilecek en küçük bir temayül insanın ebedi hayatını mahvedebilir.
Bu itibarla Kur'an böyle bir duygunun en küçüğünün dahi insanların içinde oluşmasını engelleme adına seddi zerai kötü sonuçlar doğurabilecek davranışları engellemek için alınan tedbirler gereği daha başta böyle bir yasağa ferman buyurmuştur.
İki, eğer bu meseleler kendileriyle evlenilmesi ebedi haram kılınan ve bütün müminlerin anneleri konumunda bulunan ezvac-ı tahirat için bu kadar hassas ise kadın erkek ilişkileri konusunda diğer insanların ne kadar hassas olması gerektiği daha iyi anlaşılmış olur.
Başka bir ifadeyle bu yasakların ilk muhatapları peygamber hanımları olsa da esasen bu ayet-i kerimelerde onların şahsında bütün mümin kadınlara ders verilip ikazda bulunulmaktadır.
Harici iffet dahili iffet.
Yukarıdaki ayet-i kerimeler aynı zamanda mümin kadınlara tesettürdeki temel espriyi öğretmekte, dahili iffete dikkat çekmektedir.
Bu bağlamda tesettürü sadece üste alınan bir elbiseden ibaret görmek ve onu şekille ilgili bir örtünmeye indirgemek eksik bir yaklaşımdır.
Bu açıdan kadın dışarıda bir kısım hususiyetlerini teşhir etmemeli ve ses, mimik ve el ayak hareketleriyle bile olsa dikkatleri çekecek tavırlardan uzak durmalıdır.
Aynı şekilde kadınların dikkatleri çekecek ölçüde süslü elbiseler giymeleri, çevresindeki insanları etkileyip dikkat çekecek şekilde koku kullanmaları da mahzurlu görülmüştür.
Kadınların dikkat çekici bu tavırları %5 insanın bile kalbinde fitne ve fesat duygusunun oluşmasına sebebiyet verecekse bu mevzuda Kur'an'ın ortaya koyduğu tedbirlere mutlaka riayet edilmelidir.
Örtünmenin yanında dahili iffet de gözetilmeli ve karşıdaki insanların içinde kadına karşı saygı ve ihtiram hissi uyaracak tavır ve davranışlar sergilenmelidir.
Özetle kadın gerek kılık ve kıyafetiyle gerekse hal ve tavırlarıyla kendisine saygı duyulacak, hürmet gösterilecek bir görünüm arz etmelidir.
Kur'an-ı Kerim'in seçtiği kelimeler kendi karakteristikleriyle de ele alındığı zaman peygamber hanımlarına yapılan ikazdan şöyle bir mana da ortaya çıkar.
Bazı insanlar liyakatlerinden değil, Cenabı Hakk'ın ekstradan lütuflarına mazhar olduklarından dolayı belli bir konuma getirilmişlerdir.
Sözlerde ifade edildiği gibi herkes sol yolu tutmuş giderken birdenbire bir emare ve işaretle bu kimseler başka bir yola sevk edilmiştir.
Sonra da o yolda engin varidat ve mevhibelerle karşılaşmış, ne ihsanlara ne lütuflara mazhar olmuşlardır.
Büyüklerimiz Cenabı Hakk'ın ekstradan olan bu lütuflarına cebri lütfi demiştir.
Çünkü bu lütufların arkasında doğrudan insan iradesi yer almamaktadır.
Ancak yine de meseleye yukarıda zikrettiğim maturidi mülahazasıyla yaklaşarak her semerenin arkasında şartı adi planında mutlaka iradenin de bir dahlinin olduğunu dikkate alıp Allah Teala'nın o kişinin ileride yapacağı hizmetlere binaen ona böyle bir lütufta bulunmuş olabileceğini söyleyebiliriz.
Fakat insanın kendisi hakkında meseleye tamamen cebri lütfi nazarıyla bakması, mazhar olduğu bu lütufları önemli birer nimet sayması ve sonra da o nimete kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunması gerekir.
Yüksek bir kuleden derin bir çukura düşme ihtimali var.
Her konum bir mazhariyet olduğuna göre her konumun kendine göre bir hakkı eda edilmesi gereken belli vazife ve sorumlulukları vardır.
Bu durumu biasebil manem elmarem sözüyle ifade etmişlerdir.
Yani bir insan ne kadar ganimete mazhar, ne kadar lütuflarla serfirassa onların kadru kıymetini bilmediği takdirde Allah onu o kadar perişan eder.
Harem odasına kadar girmiş bir insan oranın kıymetini bilmez ve oranın hususiyetlerine karşı saygısızca davranırsa onu salonda oturtmazlar, kapının önüne koyarlar.
Bu sebepledir ki Hz. Pir İhlas kulesinin başından düşen bir insanın düz bir zemine değil derin bir çukura düşme ihtimaline dikkatleri çekmiştir.
Keza bugün belli konumları ihraz eden insanların hizmet etme imkanlarını değerlendirmeyip bu mevzuda ahesterevlik ederlerse yavaş hareket eder, ağırdan alırlarsa kulakları çekilebilir.
Nitekim Hz. Lemalarda başta kendisinin sonra da yazmak için izin aldığı talebelerinden bazılarının yediği şefkat tokatlarını bize nakletmiştir.
O çektiği sıkıntıları Kur'an'a hizmeti maddi manevi füyuzat hislerine feda etmesine bağlamıştır.
Baştan sona üstat hazretlerinin bütün hayatı gözden geçirildiğinde görülecektir ki o bu mevzuda azami derecede bir kemal hassasiyetle yaşamıştır.
Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım diyen bir insanın Kur'an-ı Kerim'e hizmeti maddi manevi füat hislerine feda edebileceğine ihtimal verilemez.
Bir rehber olarak üstat hazretleri bu sözleriyle iç mülahazalarınızda da size rehberlik etmiş, bazı mevzularda ışık tutmuş ve size şöyle bir ikazda bulunmuştur.
Dikkatli olun.
Sizin konum ve mazhariyetleriniz farklıdır.
Siz dava-i nübüvvetin yeryüzündeki varislerisiniz.
İnsanlık yolunda Allah rızası için yapmış olduğunuz hizmetleri maddi manevi füyuzat hislerinize, dünyevi makam ve mansıplara parmakla gösterilmeye, abi denmeye, büyük olarak tanınmaya vesile yaparsanız tokat yersiniz.
O halde konumunuzun kıymetini bilin ve hep ona göre hareket edin.

Zikir itminan münasebeti.

Soru:
Rad suresinde mealen onlar iman edip gönülleri Allah'ı zikretmekle huzur bulan kimselerdir.
İyi biliniz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle oturaklaşır ve huzura erer buyuruluyor.
Kalpleri itminana sevk eden zikrin hususiyetleri nelerdir?
Cevap: 
Ayet-i kerimede kalplerin itminana ermesi zikrullah'a bağlanmıştır.
O halde genel hatlarıyla da olsa zikrin ne olduğu üzerinde öncelikle durulması gerekir.
Esasında zikir namazdan hacca, ondan cihada bütün ibadetlerde yer alan ve onların içlerinde deveran edip duran bir can, bir kan gibidir.
Ayrıca ne zaman ne de hali itibarıyla zikre herhangi bir tahdit konulmuştur.
Dolayısıyla onun alanı çok geniştir.
En büyük zikir Kur'an.
İbadetlerin özünü teşkil eden zikrin en alası, en yücesi ise Kur'an-ı Kerim'dir.
Çünkü o bize hem onu getiren Cibril emini hem yeryüzünün en eminini hem de Allah'ı hatırlatıyor.
Evet, Kur'an-ı Kerim emin bir elle en güvenilir zata teslim edilen mukaddes bir emanettir.
Öte yandan Kur'an'ın muhtevasını açılıp onun vadilerinde dolaştığınızda o yüce beyan size çok şey hatırlatacaktır.
Mesela bir Fatiha-i Şerif içine girdiğiniz zaman nelerle karşı karşıya geliyorsunuz? Bir düşünün.
Daha başta Cenabı Hakk'ın nimetlerini görüyor, hamdle geriliyor ve terbiye gerdesi bulunduğunuz, terbiye edildiğiniz Allah karşısında ürperiyorsunuz.
Böyle bir dehşet yaşarken Rahman ve Rahim isimleri imdadınıza yetişiyor ve siz de bunun karşısında kulluğunuzu sadece Allah'a yaptığınızı ve yardımı da sadece ondan istediğinizi hemen ilan ve itiraf ediyorsunuz.
İçine girip yürüdüğünüz yolun çok emin bir yol olduğunu görünce de istianeyi, Allah'tan yardımı hemen sırat-ı müstakime, hidayete bağlıyorsunuz.
Yani diyorsunuz ki Allah'ım yüce dergahında ilk talepte bulunduğum yardım itidalli olmak, istikamet üzere yaşamak, hakta, adalette, her meselede dengeyi korumaktır.
O yolu bulduktan sonra da potansiyel itibarıyla her an istikametten ayrılma ihtimalinizi hatırlıyor, kayabilirim." endişesiyle bu sefer de gazaba uğramış, dalalete sapmış insanların yoluna düşmemeyi talep ediyorsunuz.
Dolayısıyla Fatiha'nın her bir kelimesi her zaman ona ihtiyaç duyan ve hep onu hatırlama zarureti içinde bulunan bizim gibi aczu fakr içindeki insanları çok ciddi alakadar etmektedir.
İşte siz Fatiha'dan Nas suresine kadar mana ve mazmununu anlamaya çalışarak Kur'an-ı Kerim içinde dolaştığınız ve onun her bir ayetini size hitap ediyor gibi okuduğunuz takdirde o yüce beyanın baştan sona nasıl büyük bir zikir olduğunu ve bütün ayetleriyle insan karakterine, mantığına, düşüncesine, psikolojisine hasılı bütün buğd ve derinlikleriyle insana hitap ettiğini görürsünüz.
Kur'an'dan kainatın zikrini dinlemek.
Tekvini emirleri Kur'an-ı Kerim'in içinde temaşa etmeye çalışma da ayrı bir zikirdir.
Hz. Pir, "Kainat Mescid-i Kebirinde Kur'an kainatı okuyor.
Onu dinleyelim.
O nurla nurlanalım.
Hidayetiyle amel edelim ve onu virdi zeban edelim." Evet, Söz odur ve ona derler.
Hak olup haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nurani hikmeti neşreden odur." ifadeleriyle Kur'an'ın kainat kitabını şerh ettiğini söylemiştir.
Kur'an-ı Kerim kainatın çehresine kendi ziyasını neşretmeseydi, ışığını yansıtmasaydı, bu kainat bir kısım kaoslardan, korkunç kabuslardan ve dehşet veren hadiselerden ibaret kalacaktı.
Biz her şeyin gerçek yüzünü, her bir varlığın Cenabı Hakk'ın pırıl pırıl bir sanatı olduğunu, Kur'an'ın kainat çehresini aksettirdiği ziya sayesinde gördük ve öğrendik.
Vahyin aydınlatıcı tayfları sayesinde bazen insanın içinde bu tür duygular depreşiyor ve ağaçtan ota, ottan ağaca koşup onlara sarılıp onları öpüp sen de onun eserisin diyesi geliyor.
Recaizade Ekrem'in ifadesiyle bir kitabullah-ı azamdır seraser kainat.
Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.
Hz. Pir de kainatın satırlarının derinlemesine incelendiğinde onların mele-i alaan insana gönderilmiş birer mektup ve name olduğunun görüleceğine dikkatleri çekiyor.
Yani bu kainatın sayfa ve satırları arasında gezen, onun kelimelerini kaldıran, harflerini yoklayan kişi onların manasının hep Allah diye haykırdığını görecek ve kendisi de Allah diyecektir.
Çünkü böyle mükemmel bir sistemin başka bir şeye nispeti mümkün değildir.
Gökleri ve yeri yaratıp onlarda mükemmel bir nizam kuran Allah olduğu gibi insan mahiyeti ve fizyolojisindeki ahengi temin eden de Allah'tır.
İşte kainattaki her bir eşya ve hadisenin onu hatırlatması da zikrin diğer bir çeşididir.
Kehkeşenler tesbih tanesi zikri Hazreti Allah'ın bize ihsan ettiği nimetleri mülahazaya alarak Allah'ım zerrat-ı kainat adedince seni tesbih takdis ediyoruz.
Allah'ım bizim kainatın zerreleri adedince ağzımız ve ifade kabiliyetimiz olsaydı bunların tamamıyla seni tesbih edecektik demek suretiyle yerine getirmek mümkündür.
Nitekim müminler günde beş kere namazlarından sonra 33'er defa sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber diyorlar.
Her ne kadar müminlere külfet olmaması için zikir böylesi küçük rakamlarla sınırlandırılmış olsa da her zaman bunu daha da artırmak mümkündür.
Evet, Zikir bizim vazifemiz Allah'ın da hakkıdır.
O hakkı birle eda etmekle iktifa etmeyerek trilyon trilyon adetlerle eda etmenin gayreti içinde olmak gerekir.
Bir insan sırf lafzen sübhanallah, sübhanallah diyerek tesbihini çektiğinde de vazifesini yapmış olur.
Bu ayrı bir meseledir.
Fakat niye trilyon sevabı almanın bahis mevzu olduğu bir yerde bir sevapla iktifa edelim ki trilyonlarla ona kurbiyet kazanmak onun mahiyetine ermek onun teveccüh tayflarıyla serfiraz kalınmak varken niye bire kanaat edelim ki? İsimsiz müsemma döneminde zikir.
İsimli müsemmanın canlı yaşandığı dönemlerde tekkelerde la ilahe illallah, estağfirullah gibi zikirler belki yüzer bin defa söylenmiştir.
İnsan vaziyetinin müsaade etmesine göre değişik kelimelerle Allah'ı zikredebilir.
Mesela arabaya bindi ve 6 saatlik bir yola gidecek.
Bu yolculuğunu zikirle değerlendirebilse belki 100.
000 tane la ilahe illallah diyebilir.
Şuurun peşinde olma esas olsa da bunların hepsini şuurlu söyleyip söyleyememe meselesine de takılmamak gerekir.
Zira insan zikri kemiyet açısından böyle bir enginliğe bağlamazsa onu derinlemesine duyarak eda etmeye hiçbir zaman muvaffak olamaz.
Bir dönemde Hakka teveccühler isimsiz müsemma idi.
Nakşi, Halidi, Kadiri, Şazili, Bekri, Cerrahi diye isimler bilinmiyordu.
Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı.
Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu.
O her sinede mualla yerini koruyordu.
Gönüller adeta onun tecelligahıydı.
Bir dönem geldi ona isim katan insanlar oldu ve zamanla o insanların adlarıyla anılmaya başlandı.
O halis insanlar sayesinde müsemma kapı ardında kalmadı.
O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve isim müsemma birliği gerçekleşti.
Onların dilinden çıkan bir sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber kelimeleri binlere tekabül ediyor.
Gönüller itminana eriyordu.
Ne var ki bir gün geldi bazıları itibarıyla müsemmasız isim devri başladı.
El elden üzüldü, yar elden gitti.
On menhelül azbil mevrud da kurumaya yüz tuttu.
Öz ve ruh gitti.
Mesele artık neshep veraset yoluna girdi.
Dilerim ben hakiki manada kıvamını bulmuş kalp ve ruh ufkunun kahramanları o meseleye yeniden kıvamını kazandırırlar.
Bir kere daha ismi mahzayı müsemma ile buluşturarak bize yeniden bir gül devri yaşatırlar.
Bazı kimseler de Akif'in ifadesiyle o gül devrine erdiklerinden dolayı bülbül kesilirler.
Hz. İbrahim'in itminan-ı kalp talebi.
Müjdeler olsun iman edip de salih ameller yapanlara.
Onlar için kendilerini memnun edecek güzel bir sonuç vardır." buyurulmaktadır.
Bu ayetle zikrin faydasının sadece bu dünyaya münhasır olmadığı, zikir kahramanlarını ahirette de güzel bir akıbetin beklediği haber veriliyor.
Fakat zikir sayesinde kalplerin huzur ve itminana ulaşması dünya cihetiyle de çok önemli bir mesele olduğundan Enbiya-i Izam Allahu Teala'dan bunu da talep etmiştir.
Mesela hıllet şerefiyile şereflenmiş ve bir menkıbede anlatıldığına göre Nemrut tarafından ateşe atılırken bile ateşe müvekkil meleğin ateşle vazifelendirilmiş meleğin yardım etmek istemesi karşısında benim ateşe atıldığımı Allah bilmiyor mu? diyerek Allah'a itimadını ortaya koyup tek başına oradaki mütemerrit meydan okuyacak kadar iman ve itminan-ı kalp kahramanı olan Hz. İbrahim'in Cenabı Hak'tan itminan-ı kalp istediğini görüyoruz.
Çünkü haber gözle görmek gibi değildir.
Hz. İbrahim öyle bir marifet dersi almıştı ki o dersin tesiriyle tepeden tırnağa ürpermiş.
Allah karşısında tir titremiş hudu ve haşyetle iki büklüm olmuştu.
Fakat yine de Helmin mezit demiş.
Aldığı marifet dersi ile daha bir şahlanmış.
Bu aşku iştiyakla başka bir mecliste farklı bir hakikate gözlerini açmıştı.
Oradan da alacağını almış ama yine de doymak bilmemişti.
Çünkü namütenahi istikametinde yapılan seyri süluk-i ruhani sonsuzdur.
Allah'a giden yolda sona ermek mümkün değildir.
Allah namütenahi olduğuna göre onun esma ve sıfat-ı sübhaniyesi de namütenahidir.
Bunların her birinin insana bahşedeceği bir kısım varitler vardır.
Bu meselenin zirvesi ise hakkın şehadetidir.
İşte Hz. İbrahim, o kudret-i baliya, irade-i bahire ve meşiyet-i sübhaniyeyi bir de gözüyle görmek istemiş.
Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana gösterir misin?" demiş ve Cenabı Hakk'ın marifetini talep etmişti.
Cenab-ı Hakk'ın "Yoksa buna inanmadın mı?" kavli sübhanisi şöyle cevap vermişti.
"Elbette inandım.
Lakin sırf kalbim mutmain olsun diye bunu istedim." Hz. İbrahim öyle bir itminan-ı kalbe ulaşmak istiyordu ki bu itminan sayesinde hayatının hiçbir saat, hiçbir dakika, hiçbir saniyesinde gerek taakkul, gerek tasavvur, gerekse tahayyül seviyesinde herhangi negatif bir düşünce bulunmasın.
En can hıraş durumlarda bile of deme yerine hep oh diyerek oturup kalksın.
Böyle bir talep karşısında Cenabı Hak da kendi şehadetini orada ortaya koymuş ve kudret-i kahiresini, mutlak hakimiyeti, irade-i bahiresi, mutlak iradesi ve meşiyet-i sübhaniyesi ilahi iradesiyle ölmüş kuşlara can vermişti.
Hz. İbrahim bu olağanüstü hadiseyi ihsas ve ihtisas ufkunda nasıl müşahede etti? onu iliklerine kadar nasıl duyup ürperdi ve haşyet saygısıyla nasıl asa gibi iki büklüm oldu.
Biz bunları bilemiyoruz.
Fakat açılan bu pencereden kendi idrak ve kabiliyet ufkumuza göre itminanın izini sürebilir, o itminan-ı kalbin iz düşümünü iç dünyamızda yaşayabiliriz.
Buysa hayatımızın her anını, her safhasını disiplinli, kesintisiz ve süreklilik arz eden bir çizgide zikrullah'la aydınlatıp ihya etmeye bağlıdır.

Hac ve dua.

Soru:
Hacan azami derecede istifade edebilmek için hangi hususlara dikkat edilmelidir? O mübarek topraklarda dua ederken nelere öncelik verilmelidir?
Cevap:
Cenabı Hak, "Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kabe'yi tavaf etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır." kavli kerimi ile hac yolculuğuna güç yetirenlere haccı farz kılmıştır.
Günümüzde geçmişe nispeten seyrü seyahat imkanlarının arttığı, yolculukların kolaylaştığı, kutsal topraklarda hac farizasının daha rahat eda edildiği ve bütün bunların yanında insanların imkanlarının daha çok genişlediği bir gerçektir.
Fakat daha da önemli olan birkaç asırdan beri üzerine ölü toprağı saçılmış gibi uyuşuk bir halde bulunan İslam dünyasının yeniden din ve diyanete uyanmaya başlamasıdır.
Bununla beraber şu an hacca giden birkaç milyonun yanında kendilerine böyle bir fırsat tanınmadığından dolayı gidemeyenlerin sayısı da az değildir.
Hac kayıt merkezlerine müracaat ettiği halde kendilerine böyle bir imkan doğmadığından dolayı ağlayarak geri dönen insanlara şahit olduğunuzda toplumun bir kere daha dini duygulara ve düşünceye uyanmaya başladığını anlayabilirsiniz.
Vakaa, insanlarla alakalı bir değişim tarlaya saçılan tohumun başağa yürümesi gibi kısa bir sürede gerçekleşmez.
İnsana yapılan yatırımın dönüşü yavaş olur.
Dolayısıyla bu bir süreçtir ve öyle inanıyoruz ki Allah'ın izni ve inayetiyle bu diriliş süreci daha geniş çapta artarak devam edecektir.
Belki önümüzdeki yıllarda Arafat'ta 10 milyon insan aynı anda ellerini kaldırıp Allah'a yalvaracak.
Bunun neticesinde kim bilir arş-ı rahmet nasıl ihtiza gelecek.
Cenabı Hak ne lütuflarda ne ihsanlarda bulunacak ve böylece inanan gönüller bir kez daha kendi ayakları üzerine doğrulup iman, itminan, huzur ve emniyet soluklayacaktır.
Saniyelerin içine sıkıştırılan seneler.
Hac bir ibadettir.
Dolayısıyla o sırf Allah emrettiği için yerine getirilmelidir.
Çünkü mabudu-u mutlak ve maksudu-u bil istihkak olan Rabb kerime karşı ibadette bulunmak onun hakkı bizim de vazifemizdir.
Bu açıdan bir mümin her şeyden önce üzerimizde sağanak sağanak lütufları bulunan Cenabı Hakk'ın emrine boyun eğmenin bir gereği olarak hac farizasını yerine getirmeli ve böyle bir niyet duruluğuyla Allah'a teveccüh edip o mukaddes beldeleri mümkün olabildiğince değerlendirmeye çalışmalıdır.
Öncelikle hac yolcusu yola çıkarken sidretül münteha iz düşümüne bir yönüyle Cenabı Hakk'ın teveccüh ettiği bir aleme yolculuk yaptığının ve insanlığın Allah'ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin farkında olmalı ve sinesi bu duygularla dop dolu olarak o beldelere ulaşmalıdır.
Aynı zamanda haccı farz, vacip, sünnet, müstehap ve adabına riayet ederek eda etmeye çalışmalı ve orada hep Allah'a müteveccih olmalıdır.
Diğer bir ifadeyle insan hac vazifesi boyunca hep Allah için başlamalı, Allah için işlemeli, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı.
Allah için Kabe'ye yürümeli.
Allah için Kabe karşısında el açmalı.
Allah için mültezeme yüzünü koymalı.
Allah için Hacerül Esved'i istilam etmeli veya öpmeli.
Allah için minaya çıkmalı.
Allah için Arafat'ta bulunmalı ve Allah için Müzdelife'ye inmelidir.
Kısaca orada menasikin her birini Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine Allah'ın izni ve inayetiyle seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.
Ayrıca insanın bu mukaddes yolculuk boyunca labaliliğe neden olabilecek ortamlardan kaçınması gerekir.
Bunun için de elden geldiğince fuzuli işlerden ve bunlarla meşgul edebilecek kişilerden kendini tecit etmelidir.
Evet, İnsan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine gönüllerin yumuşayıp gözlerin ceyhun olduğu yerleri kollamalıdır.
Mesela Muvacihede parmaklıklara yapışmış bir peygamber aşığının hali ve ifadeleri benim yüreğimi delmişti.
Şöyle diyordu o zat: "Ya Resulallah, günlerden beri buradayım.
Sesini alamadım.
Şimdi Kabe'ye gideceğim.
Bana ne getirdin diye sorarlarsa ne diyeyim ben? Buna benzer daha başka öyle şeyler söylüyordu ki insanın etkilenmemesi mümkün değildi.
İşte o mübarek mekanlarda gönüllerde heyecan uyaracak böyle fırsatlar kollanmalı ve bir daha nasip olur mu olmaz mı şuuruyla hareket edilmelidir.
Asılı bu kutsal beldeleri, tazarru ve niyazlarımızı Cenabı Hak'a sunma adına çok iyi değerlendirmeli ve oralarda hep ümmeti Muhammed'in kalbi olarak yaşamalı, heyecan duymalı, o heyecanı dillendirmeye çalışmalıyız.
Mesela Kabe'nin ilk görüldüğü an duaların kabul buyurulduğu sırlı ve sihirli bir andır.
Dolayısıyla bu anın dua adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir.
Aynı şekilde Mina'ya gidildiği zaman Mina Arafat'a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak görülmeli ve saniye boşa geçirmeksizin orada da Cenabı Hak'a iç dökülmelidir.
Arafat'ta yürekleri çatlatırcasına.
Ehli tahkikin ifadesiyle Cenabı Hak Arafat'ta yapılan duaları yüzde nispetiyle söylemek belki bugün doğru olmasa da kabul olunan duaların çokluğunu ifade etmek için söyleyelim.
%99 kabul buyurur.
Hatta diyebiliriz ki Cenabı Hak kendisine gönülden teveccüh etmiş insanların hürmetine liyakati olmayan kişilerin dualarını bile orada kabul eder.
Bilindiği üzere Hz. Ruhu seyyidil enam aleyhi elfi salatin ve selam Arafat'ta hep ümmeti için dua etmiştir.
Kul haklarının affedilmesi için bile adeta çırpınıp durmuştur.
Bir hikmete binaen bu duanın orada kabule karin olmadığı rivayet edilir.
Ancak rahmet ve şefkat peygamberi kalbi kırık ve mahzun olarak Müzdelifeye geldiğinde orada da ellerini açmış ve sabaha kadar hiç uyumaksızın ümmeti için dua dua yalvarmıştır.
İbn Abbas radıyallahu anh bu esnada efendimizin yanında bulunduğunu, duasının sonuna doğru Efendiler Efendisinin tebessüm buyurduğunu nakleder ve sonra da bunu duanın kabul buyrulup efendimize bu mevzuda müjde verildiğini hamleder.
Gönlüm bu meselenin bu şekilde olmasını ne kadar arzu ederdi.
Çünkü bu bizim de beraatimiz sayılır.
Evet, Kabe, Mina, Arafat ve Müzdelife Cenabı Hak'a teveccüh, tazarru ve niyaz adına açılmış birer menfez gibidir.
Oralarda Cenabı Hak kendisine müteveccih olanları asla mahrum bırakmaz.
Öncelikle buna yürekten inanmak gerekir.
Zaten Efendiler Efendisi de bize duanın kabul olacağına itikat ederek dua edilmesini tavsiye buyurmuyor mu? Bu açıdan insan, "Ben dua edeyim de ne olursa olsun düşüncesiyle değil, Allah'ım bahtına düştüm.
Allah'ım büyüklüğüne sığınıyorum.
Allah'ım rahmetinin enginliğine deha ediyorum.
Allah'ım ne olur beni benim çirkinliklerimle başa bırakma.
Allah'ım buraya arınmaya geldim.
Ne olur arındır beni ya Rabbi.
gibi şuurlu ifadelerle göbeğini çatlatırcasına, yüreğini yırtarcasına gönülden dua etmelidir.
Ümmeti Muhammed için yalvarıp yakaran gönüller ve manevi atmosfer.
İnsan bu mübarek mekanlarda ve bu kutlu zaman dilimlerinde kendisi evladu yali ve yakınları için de dua edebilir.
Fakat özellikle günümüzde ümmeti Muhammed'in hali kanaatimce bizim şahsi durumumuzdan çok daha önem arz etmektedir.
Zira Müslüman coğrafyası olarak bugün hali püralimiz ortada.
İslam tarihi boyunca hiç bu kadar perişan bir vaziyete düşmemiştik.
kendi ayaklarımızın üzerinde duramıyor başkalarının altımıza koyduğu şeyler ki bununla onların neyi hedeflediklerini hiçbir zaman bilemiyoruz.
Üzerinde durmaya çalışıyoruz.
Fakat çok defa ayağımız altındaki bu destekler de çekiliyor ve biz ipe asılı bir insan gibi berdar oluyoruz.
Bu acı tablo karşısında iki büklüm kalan, ızdırapla kıvranıp duran Hz. Pir ümmet-ti Muhammed'in dertlerini düşünmenin kendi şahsını düşünmekten alıkoyduğunu ifade ediyor.
Bu açıdan hac etme imkanını elde eden Müslümanlar Kabe'yi gördüklerinde ellerini açarak yüreklerini çatlatırcasına Allah'ım ümmeti Muhammed'e selamet eyle.
Allah'ım ümmeti Muhammed'e rahmet eyle.
Allah'ım ümmeti Muhammed'i mağfiret eyle.
Allah'ım müslümanlara derlenip toparlanmayı müyesser kıl Allah'ım.
Ümmeti Muhammed'e dirilişe giden yolları göster diyerek ümmeti Muhammed için dua dua Allah'a yalvarmalıdırlar.
Minaya yürürken ve gecelerken de aynı şekilde yüzlerini yere koymalı ve ümme-i Muhammed'i dileyerek aynı duaları tekrar edip durmalıdırlar.
Zira Mina kendine has hususiyetleri bulunan mübarek bir mekanın adıdır.
Düşünün ki Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem İslam'ın ilk yıllarında Mekke'de ve daha başka yerlerde muhataplarından bulamadığı cevabı orada bulmuş, orada ona sahip çıkılmıştı.
Demek ki sahip çıkılma esprisi açısından oranın ayrı bir kıymeti vardır.
İşte Cenabı Hakk'ın bu ölçüde bir teveccühünün bulunduğu mekanda biz de sahip çıkılacağımız ümidiyle ellerimizi açmalı ve Allah'ım ümmeti Muhammed'in bükülmüş belini doğrult ve bu diriliş vetiresini tamamla diye dua etmeliyiz.
Arafat'a doğru yürürken de çok önemli bir yerde olunduğunun farkında olunmalıdır.
Belki de bu mekan yeryüzünde Cenabı Hak'a en yakın olan noktadır.
Veli olmayan insanlar bile orada ciddi bir kurbet yaşayabilirler.
Evet, Cenabı Hak orada bulunan insanlara uttufe-i şahanesi adına fevkaladeen lütuflarda bulunabilir.
Bu itibarla da ötelere en yakın bu karargahta insan yine içini dökmeli ve ümmeti Muhammed adına Cenabı Hak'a yalvarıp yakarmalıdır.
Orada yeme içmeye vakit harcanmamalı.
Sadece bayılmayacak ve açlığı yatıştıracak kadar bir iki lokma alınmalı.
Böylece Arafat'taki o altın zaman dilimi güneş batıncaya kadar saniyesi dahi fevt edilmeksizin hep dua, yalvarma ve yakarmayla geçirilmeli ve oranın gerektirdiği samimiyet ve sadakat ortaya konmalıdır.
Bir kez daha ifade edelim ki insan bu mübarek mekanlarda kendisi ve yakınları için dua etse bir kusur işlemiş olmaz.
Fakat Allah'ım ben şu anda kendimi sildim.
Üzerime bir çarpı koydum.
Nazarımı ümmeti Muhammed'e tevcih ettim.
Sadece onları düşünüyor, onlar için diliyorum." diyerek ümmeti Muhammed için dua etmesi fedakarlık ve hasbilik mülahazaları adına çok önemlidir.
Allah'ım sana havale ediyoruz.
Yapılacak dualarda dinin ilası, dünyanın dört bir yanında sinelerin dini mübini İslam'a karşı açılması gibi taleplerin yanında din ve diyanetimize düşmanlıkta bulunan kimseler hakkında da Allah'ım onları hidayet eyle.
ıslahları mümkünse ıslah eyle, ıslahları mümkün değilse onların hakkından gel." denebilir.
Çünkü günümüzde hala Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda eski tiranları unutturacak kadar zulüm ve haksızlık yapan tiran bozmaları bulunmaktadır.
Evet, namaza takılan, camilerin dolmasını hazmedemeyen, başörtülü bir kadın görünce hezeyana giren ve değişik yol ve yöntemlerle İslam'a saldırmayı meslek haline getiren talihsiz insanlar var.
İşte bunları da Allah'a havale etmek dinimize karşı bir vefa borcu olsa gerek.
Hatta din ve Diyanetin yaşanması karşısında rahatsızlık duyan bu kararlı din düşmanları bazen tasrih de edilebilir.
İslam ülkelerinde dinin karşısında olmadıklarını söyleyip durmalarına rağmen İslam'ın en küçük bir emrinin bile çarşıda, pazarda, sokakta yaşanmasına tahammül edemeyen, demokrasinin verdiği hak ve hürriyetleri kendi ülkelerinde dahi inananlara çok gören münafıkları da Allah'a havale etmek lazımdır.
Bu açıdan bu ve benzeri dualarla o mübarek mekanlar rantabl bir şekilde değerlendirilmelidir.
Bu mevzuda belki herkesle aynı seviyede dert ve ızdırap paylaşılamayabilir.
Farklı bir ifadeyle başkaları için yaşamanın önemi kavranamadığından bu hassasiyet herkes tarafından kabul edilmeyebilir.
Fakat her şeye rağmen o mübarek mekanlarda 1002 insanla bir araya gelip halkalar teşkil edebiliyorsanız yüreğinizden kopup gelen inilti ve dualarınızı o insanlarla paylaşabilir.
İnsanların sinelerine bir avuç kor atarak içlerinde bir yangın meydana getirebilir.
Sonra da yüreği yanan insanların feryadu figanıyla el açıp yalvararak ümmeti Muhammed'in yeniden dirilişi adına onlara da amin dedirtebilirsiniz.

Bölüm
Gerçek başarı ve kıvamın korunması.


Soru:
Gönüllüler hareketinin vesile olduğu eğitim ve öğretim faaliyetlerine bakıldığında bilim olimpiyatları gibi alanlarda ciddi başarıların elde edildiği görülüyor.
Adanmışlık ruhu ve insani faziletler açısından da istenen seviyede bir başarıya ulaşıldığı söylenebilir mi? Bu konudaki şayet varsa eksikliklerin sebepleri nelerdir?
Cevap:
Takdir edilen başarılı görülen işlerin arkasında bildiğimiz, bilemediğimiz pek çok faktör vardır.
Mesela sistemli çalışma, iyi bir performans ortaya koyma, ciddi bir azim, ceht ve kararlılık sergileme, meşveret ruhu ve kolektif şuur esaslarına bağlı hareket etme gibi faktörler meselenin elle tutulan, gözle görülen dış yüzüne aittir.
Bu görünür esasların yanında insanın iç dünyası ile alakalı hususlar da vardır ki bununla ilgili kesin bir hükme varmak mümkün değildir.
Mesela insanların iç dünyaları itibarıyla kendilerini ifade etme maksatları yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına bağlı götürüp götürmedikleri ve Allah'la olan münasebetleri hakkında kesin bir yargıda bulunamayız.
Biz hem zahire göre amel etmek hem de başkaları hakkında hüsnü zanda bulunmakla sorumluyuz.
Bundan dolayı ortaya konulan bütün başarıların mimarlarının samimi olduklarına inanır, hakikatine muttali olamadığımız meselelerde yarıp kalbine mi baktın tehdidini hatırlayarak başkalarının iç dünyasını sorgulamaktan sakınırız.
Zira iç aleme ait bu tür hususiyetler tamamen Allah'la kişiler arasındadır.
Dolayısıyla bizim hüküm verme alanımızın dışında kalmaktadır.
Şayet bu konuda bir endişemiz varsa ellerimizi açar.
Ey esma-i hüsnasının ve sıfat-ı ulyasının değişik tecellileriyle kullarını halden hale sokan Allah'ım, lütfunla, inayetinle, kereminle bizim halimizi de en güzel hale tahvil eyle deriz.
Eğitim gönüllülerinin performansına ve bu performansın devamlılığına bakıldığında bunların arka planında ciddi bir meşakkat, zamana sabır gibi katlanılması zor durumlar olduğu görülmektedir.
Bu sebeple bütün bu işlerin gösterişe, alayşe ve şova bağlı yapılabileceğine ihtimal vermek zordur.
Husiyle yurt dışında hizmet eden insanların karşı karşıya kaldıkları sıkıntılara bakıldığında bu hizmetlerin çok ciddi bir inanmışlığa ve adanmışlığa bağlı olduğu anlaşılacaktır.
Netice itibarıyla zahirle hükmetme ve hüsnü zanda bulunmanın yanı sıra yapılan hizmetlerin zorluğu açısından da mesele değerlendirildiğinde ilim irfan yolunda ortaya konan bu işlere sahip çıkanların inanmış ve samimi insanlar olduklarını düşünmek iktiza eder.
Emanet ve sorumluluk şuuru.
Eğitim gönüllüleri Allah'ın izni ve inayetiyle sahip oldukları fazilet ve meziyetleri gönül dili, hal şivesiyle temsil etmek suretiyle dünyanın değişik yerlerinde sulh adacıkları oluşturmak, farklı kültürler ve anlayışlar arasında hoşgörü ve diyalog köprüleri inşa etmek istiyorlar.
Bu şuna benzetilebilir.
İnsanlar bazı jeolojik hadiseler karşısında bir kısım dalga kıranlar oluşturup bir yerdeki felaketin başka bir yere ulaşmasını ve oradaki insanların da bu felaketten etkilenmesini engellemeye çalışır.
Bunun gibi bu adanmış ruhlarda farklı toplumlar ve kültürler arasında şartlanmışlık, önyargı ve cehaletten kaynaklanan çatışmaları engelleme adına dalga kıranlar oluşturmak.
kitle psikolojisi ile daha da alevlenebilecek bu tür olumsuzlukların yayılmasına engel olmak için eğitim ve diyalog faaliyetlerinde bulunuyorlar.
İşte kendilerini böyle bir misyonu eda etmeye adamış insanların manevi açıdan da çok donanımlı olmaları gerekmektedir ki böyle ağır bir emaneti taşıyabilsinler.
Evet, Onların Allah'a iman ve tevekkülleri çok güçlü olmalıdır ki her bir hadise karşısında bütün başarı ve muvaffakiyetlerin Allah'tan olumsuz bir kısım hadiselerinse kendi sui taksirlerinden, kusur ve eksikliklerinden kaynaklandığının farkına varabilsinler.
Başkalarının onlar hakkında sui zanla hüküm vermeleri ve acaba bu olumsuzluklar onların hangi hatalarının neticesi şeklinde düşünmeleri elbette ki doğru değildir.
Fakat Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i sahiha bu konudaki sarih ifadelerinden de anlaşılacağı üzere insanın başına gelen maddi manevi her türlü olumsuz hadiseye kendisinin sebebiyet verdiğini bilmesi gerekir.
Niyet duruluğu insanın görünen maddi hata ve kusurlarının belli olumsuzluklara yol açması gibi niyet bozukluğu konumunun hakkını veremeyip nefsani arzulara yönelmesi ve kendi çıkarlarına odaklanması da kaderi-i ilahi tarafından o kişinin cezalandırılmasına ve bazı falsolar yaşamasına neden olabilir.
Aslında sadece sebebiyet verme mevzuunda değil, genel itibarıyla işlerin hasıl olup olmaması mevzu da fiziksel faktörlerin yanında metafizik durumlar da etkilidir.
Bizim fizik ötesini görmememiz neticeyi değiştirmez.
Zaten bizim gördüğümüz sadece hadiselerin sebepler dünyasına bakan yanıdır.
Mesela tohumu toprağa atmak fizik alemi içinde cereyan eden bir hadisedir.
Fakat bu tohumun ruşeim halinde topraktan çıkmasında burada göremediğimiz daha başka sebepler de rol oynamaktadır.
Biz toprağı, suyu, güneşin şualarını görsek de tohumun kuvvet-i inbatiyesine, büyüme gücüne şahit olamıyoruz.
Hatta sebepler dünyasında yer almasına rağmen tohumun büyümesinde etkili olan havayı bile göremiyoruz.
Aynen bunun gibi insan ve toplum hayatında cereyan eden hadiselerin de fizik alemine ait yönlerinin yanı sıra fizik ötesi aleme ait yönleri de bulunmaktadır.
Mesela bazı güzel neticelerin hasıl olması adına azim, kararlılık, temadi duygusuna bağlı kalma, ihlas, samimiyet, vefa, dik durma, yüce bir gaye-i hayale bağlı hareket etme, Cenabı Hakk'ın irade ve meşiyetine saygılı olma gibi şeyler öyle manevi sebeplerdir ki belki bunların her birinin maddi sebeplerin ötesinde müyessiriyeti vardır.
Mesela Cenabı Hakk'ın çocukluğundan itibaren hep güzel düşüncelerle oturup kalkan ve çok büyük hulyalar peşinde koşan bir insanın bu düşünce ve hulyalarını mevsimi gelince nasıl fiili bir iş halinde kabul buyuracağını ve onun önünü açarak ona tahayyül ettiği şeyleri gerçekleştirme adına nasıl imkanlar lütfedeceğini bilemeyiz.
Bunun tersi de mümkündür.
Yani kötü duygular, bulanık niyetler, içten hesaplı hareketler, haset ve kıskançlıklar menfi bir kısım neticelerin ortaya çıkması adına önemli birer sebeptir.
Mesela hasetle alakalı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde, "Haset etmekten sakının.
Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir buyurmak suretiyle hasedin yapılan güzel amelleri nasıl zayi ettiğine dikkatleri çeker.
Demek ki içteki çekememezlik duygusu öyle bir Allah belasıdır ki sizin yapmış olduğunuz güzel amelleri yiyip bitirir.
Mesela birisi sırf kıskançlıktan ve çekememezlikten dolayı sevmediği insanların hizmetlerini engellemek için bir tepki olarak okul yapar.
Fakat onun içindeki bu menfi duygu bir gün o okulun ya manen ya da maddeten cayır cayır yanmasına sebebiyet verir.
Yani Cenabı Hak niyeti bozuk olduğundan dolayı o insanın içindeki bu olumsuz duygularla onu cezalandırır.
Ancak kendini hasedin ve kıskançlığın girdabına kaptırmış insanların bu tür manevi sebepleri anlamaları mümkün değildir.
Dolayısıyla diyebiliriz ki tevfik-i ilahiye ulaşma yolunda manevi sebepler de en az maddi sebepler kadar önemlidir.
Ne var ki Hazreti Pirin ifadesiyle her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir.
Göz ise maneviyatta kördür.
Halbuki insan basar maddi göz yanında bir de basirete kalp gözüne bağlı şeylerin olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.
Basiretin arkasında idrak, ihsas, ihtisas, iman, Allah'ı bilme duygusu, ilham ve varidatlar vardır.
Bunların mevcudiyetleri görmezlikten gelinemez.
Bazıları bunların farkında olmasalar bile öyle insanlar vardır ki manevi unsurları çok iyi tanır, bilir, onların dilinden anlar ve adeta fiziki bir objeyi elde çeviriyor gibi onları ellerinde evirip çevirir.
Gerçek ve kalıcı başarı için kendini Allah'a adamış insanların tevfik-i ilahiye ulaştıran maddi ve manevi sebepleri çok iyi bilmeleri ve bu sebeplerin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin şuurunda olmaları gerekir.
Başka bir ifadeyle adanmış ruhlar hizmet adına değişik yerlerde planlar yapmalı, okul ve üniversite gibi kurumların açılması ile ilgili projeler geliştirmeli ve bütün bunlarla dünyanın dört bir yanında ruhlarının ilhamlarını müstahit, ilhamı almaya hazır gönüllere duyurmaya çalışmalıdır.
Aynı zamanda manevi kıvam mevzuunda da onların tam tekmil hazırlıklı olmaları gerekir.
Ayrıca bir kısım olumsuz hadiseler karşısında sarsılmama, yılmama ve Allah'ın izni ve inayeti ile fırtınalara karşı dimdik ayakta durabilme de manevi saiklerin kıymetini bilmeye bağlıdır.
Kıvamda süreklilik.
Günde birkaç defa kendi nefsiyle yaka paça olan ve aklından geçen günahları bile affetmeyecek ölçüde merd oğlu mert davranan mana erleri sürekli rehabilitasyonlarla kendileriyle beraber arkadaşlarının da seviyesini yükseltmeli ve manevi kıvamlarına temadi kazandırmalıdır.
Zira kıvamı yakalamak kadar onda temadii de çok önemlidir.
Bazen insan öyle manevi makamlara ulaşır ki varlığı çok farklı duyar.
çok farklı görür, çok farklı hisseder ve çok farklı değerlendirir.
İhsan şuuruyla oturur kalkar ve her an Allah tarafından görüldüğünün farkındadır.
Fakat önemli olan bu his ve şuurun devamlılığıdır.
Çünkü aradaki inkıtalar, kesintiye uğramalar bazen çok ciddi kazanımları bir anda alır, götürür.
Bu açıdan bir taraftan kıvam kazanılmalı, diğer taraftan da hangi konum elde edilmişse o konumda kıvamın temadisi sağlanmalıdır.
Hasılı siz maddi sebepler açısından çok güçlü olsanız hatta elinizde fezayı bile kontrol altında tutacak uydularınız bulunsa yine de bütün bunlar hak rızasına ulaşma adına meselenin sadece bir yanını teşkil eder.
Bilmelisiniz ki sizin asıl güçlü yanınız gücü sonsuz olan Allah'ın havl ve kuvvetine itimat etmeniz ve onunla münasebetinizi hep güçlü tutmanızdır.
Bence adanmış ruhlar birbirlerine hep bu hakikati telkin etmeli ve bu hakikat istikametinde hayatlarını örgüller.

Merkez muhit hattında istikamet çizgisi.

Soru:
Merkezdeki küçük bir arızanın muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet vereceği hakikatinden hareketle merkezi konumda bulunan insanların bağlı kalması gereken temel disiplinler nelerdir?
Cevap:
Yüce bir mefkurenin temsilcisi konumunda görülen insanların tavır ve davranışları çok önemlidir.
Zira önden gidenler doğru yürürlerse onları örnek aldıklarından dolayı arkadan gelenler de doğru çizgide yollarına devam ederler.
Fakat önden gidenler Allah korusun bir kısım hatalar içine girerlerse hatalar arkadan gelenler arasında katlanarak büyür ve bir virüs gibi hızla yayılır.
Umumun hukuku.
Maalesef geçmişten günümüze değişik diriliş hareketlerinde önde görünen bazı kimseler durdukları yerin hakkını tam olarak veremediklerinden hesapsız bir kısım sözlerin, sürçü lisanların, düşünce kaymalarının ve maksadı aşan beyanların kurbanı olmuşlardır.
Bu durum aşağıya doğru indikçe çok daha büyük tahriplere sebebiyet vermiştir.
Bazen münasebetsiz bir söz, tavır hatta sesi yükseltme, yersiz el ayak hareketleri veya yüz ekşitme gibi davranışlar öyle kin ve nefrete yol açmıştır ki daha sonra bunların telafisi mümkün olmamıştır.
Önde görünenlerin bu tür hataları arkadan gelenler tarafından aynen algılanıp taklit edilse bile çok ciddi tahribata yol açar.
Kaldı ki bu tür yanlışlıklar hiçbir zaman aynıyla intikal etmez.
İnsanlar kendi tabiatlarına ve algılama reseptörlerine göre bu yanlışlıkları tevil ve tefsire tabi tutar ve bunlar katlanarak tabana yayılır.
Bu sebepledir ki idareci konumunda yer alan ve önde bulunan kişiler tavır ve davranışlarında her zaman çok hassas ve dikkatli olmak zorundadır.
Geçmişin münasebetini yapıp sergüzeşti hayatımı gözümün önünden geçirdiğimde bu açıdan tashihe tabi tutulacak o kadar çok uktelerle karşılaşıyorum ki her biri için keşke böyle değil de şöyle olsaydı deme lüzumu hissediyorum.
Fakat olmuş bitmiş hadiseler hakkında bu türlü mütalaalarda bulunmanın durumu değiştirme adına hiçbir yararının olmadığının da farkındayım.
Esasen insan iş olup bittikten sonra fayda getirmeyecek bir kısım mülahazalara girmemek için tavırlarını, davranışlarını, sözlerini, hareketlerini düzeltmeye lüzum olmayacak şekilde ayarlamalı ve buna göre bir hayat yaşamalıdır.
Bunun için bilhassa idareci konumunda bulunan insanlar her meselede mutlaka başkalarıyla istişare etmelidir.
Evet, Onlar her meselede danışma heyetleri oluşturmalı ve bu heyetlerle meşverette bulunmadan herhangi bir mevzuda karar vermemelidir.
Her ne kadar elimizde temel kültür kaynakları ve bize miras kalan değerler olsa da bunların günümüze göre yorumlanması da yine ortak akla müracaat etmeyi gerektirir.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki gaye-i hayali başkalarına hak ve hakikati duyurma olan bir mefkure umumun hukukunu ilgilendirir.
Dolayısıyla bu konuda işlenecek herhangi bir kusur umumun hukukuna tecavüz sayılır.
İslam fıkhı açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkı olduğundan yapılan yanlışla hakkına da tecavüz edilmiş olur.
Hatta Resulullah'ın bizden evvel hizmet eden insanların ve bugün bizimle aynı yolda koşan hizmet insanlarının haklarına da girilmiş olur.
kendine rağmen.
Aslında istişare bir manada insanın kendine rağmen hareket etmesi demektir.
Bu onun için hiçbir zaman bir zarar ve kayıp değildir.
Aksine insan bazı durumlarda kendine rağmen hareket etmesi sayesinde kazanır.
Kendi aklı ve mantığına göre hareket etmesinden dolayı da kaybeder.
Bir hadis-i şeriflerinde Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başka hiçbir gölgenin bulunmadığı hesap gününde Allah Teala şu yedi sınıf insanı arşının gölgesinde gölgelendirecektir der ve akabinde de imamun adil buyurarak adalet ve hakkaniyetle hareket eden idareciyi bu yedi sınıfın en başında zikreder.
Demek ki baştaki bir insanın adil olması çok zor bir durumdur.
Çünkü hem toplumun başında olan hem kuvveti temsil eden hem bütün milletin imkanını elinde bulunduran bir insanın adaletten, istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten ve insanlıktan ayrılmaması kendine rağmen yaşamasına bağlıdır.
Başka bir hadis-i şerifte de insanlığın iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuştur.
Üç sınıf insan vardır ki hesap gününde Allah Teala onlarla konuşmayacak, onları temize çıkarmayacak ve onların yüzlerine bile bakmayacaktır.
Onlar için korkunç bir azap vardır.
İşte bunlar zina eden yaşlı, yalan söyleyen hükümdar ve kibirli olan fakirdir.
Burada bazı tezatlıklara dikkat çekilmiştir.
Zina herkes için haramdır.
Fakat yaşını başını almış ve dünyadan elini eteğini çekmiş olması gereken bir insanın böyle bir levsiyat içine girmesi levsiyat üzeri levsiyat demektir.
Böyle bir insana denilecek söz şudur: "Ayıp sana yahu.
Yaşını başını almışsın bey utanmaz adam.
Kuldan utanmıyorsan bari Allah'tan utan." Hadis-i şerifte kendilerini acı bir azabın beklediği ikinci zümre olarak yalan söylemeyi tabiatı haline getirmiş sultan zikrediliyor.
Herkes için günah olan yalanı bütün insanların başındaki idareci söyleyecek olursa bu durum günahı katmerli hale getirecektir.
Hadis-i şerifte üçüncü olarak kibirli fakirden bahsedilmektedir.
Hani derler ya evde yok ayran aşı kendi gezer bölük başı.
fakir fakat aynı zamanda kibirli, çalımlı tavırları var.
Demezler mi ona? "Yahu sen neyine çalım çakıyorsun?" Böyle bir tavırda da günahı katlayacak ciddi bir kayma vardır.
Bu arada şunu ifade edelim ki hadisin mefhumu-u muhalifinden hareketle hadisin anlamını tersinden yorumlayarak mütevazı olan zenginin kıymetini de anlayabiliriz.
Çünkü öteki örneğin zıddına o nefsine rağmen hareket ediyor demektir.
Bu iki hadisten birincisinde insanın kendine rağmen yaşaması söz konusu edilirken diğerinde ise nefsinin arzularına uyarak hayatını sürdürmesinden bahsedilmektedir.
Cehennem bedeni ve nefsani isteklerle kuşatılmış olduğundan dolayı bu isteklere kapılan bir insanın farkında olmadan oraya sürüklenip onun içine düşmesi mukadderdir.
Cennete gelince o da mekarihle, sevilmeyen şeylerle kuşatılmıştır.
Yani oraya girmenin yolu da insanın beşeri tabiatına rağmen yaşaması ve kendisini aşmasından geçer.
İstişare eden hüsran yaşamaz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde istişare eden kaybetmez, hüsrana düşmez.
Buyurmuştur.
Buna göre kaybetmek ve hüsran yaşamak istemeyen kişi tek başına halledebileceği meseleleri bile mutlaka başkalarıyla görüşmelidir.
Şahsen en küçük meseleleri bile hep etrafımdaki üç beş insanla istişare etmeye çalışmışımdır.
Bazen gece saat 100'de kafama bir problem takıldığında o meseleyi burada görüşecek birini bulamazsam Türkiye'den bazı arkadaşları arayarak şöyle bir problem var.
Bunun çözümü mevzuunda lütfen alternatif düşüncelerinizi paylaşın diyorum.
Şimdiye kadar bu konuda hiçbir zarara uğramadım.
Yanıldıksa hepimiz yanıldık.
Yani yanılmayı paylaştık.
Allah huzuruna gidince deriz ki, "Ya Rabbi konuştuk, istişare ettik fakat isabet ettiremedik.
Ne yapalım? Demek ki bu işe hiçbirimizin aklı kafi gelmiyormuş.
Bazı insanların bulundukları yer itibarıyla burayı ben iyi bilirim diyebilecek tecrübe ve birikimleri olabilir.
Fakat hadiselere mahruti geniş bir perspektiften ve bütüncül bir nazarla bakan insanların olabileceği de hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Bu konumdaki insanlar sadece söz konusu hususa bakmakla kalmaz, onun başka yerlerle olan münasebetini de göz önünde bulundururlar.
Ayrıca bazı kimselerin kendi bulundukları konumdan bakarak maslahat olarak gördükleri bazı uygulamalar hakikatte maslahat olmayabilir.
Kim bilir belki onlar sadece maslahat görünümündeki maslahat-ı merdudedir.
Yani bir insanın bana göre böyle deyip de aldığı bir kararın söylediği bir sözün makul olduğunu iddia etmesi o şeyin makul olduğu manasına gelmez.
Çünkü makulün bana göresi olmaz.
Makul ortak aklın kabul ettiği hakikat demektir.
Husiyile makul muhasibinin ifadesiyle Kur'an aklının, mantığının kabul ettiği hakikattir.
Bu yüzden bir insan herhangi bir düşüncesinin makul olup olmadığını test etmek istiyorsa onu önce kitap ve sünnetin kriterlerine göre değerlendirmelidir.
Bunlar yapılmadığı takdirde insanın makul olarak gördüğü düşünceler her zaman için nefis hesabına söylenmiş olabilir.
Kur'an-ı Kerim günde 40 defa okuduğumuz Fatiha-i Şerifeedeki Ancak sana kulluk yapar ve yardımı da ancak senden isteriz ayet-i kerimesiyle bize biz demesini öğretiyor.
Çünkü insan tek başına yapacağı kullukla kurtulamayabilir.
Onun kurtulması bir yönüyle arkadaşlarıyla bir çizgi üzerinde gerçek uhuveti temin ve tesis etmesine ve onların sevaplarını da kendi sevap havuzuna akıtmasına bağlıdır.
Aynı şekilde bir idarecinin yanlışa en uzak, doğruya en yakın bir sonuca ulaşması da biz demesi, ortak akıl ve kolektif şuurla hareket etmesiyle mümkündür.
Hasılı günümüzde yapılan hizmetlerin katlanarak büyümesi için önde görünen insanların kendilerine rağmen yaşamaları ve "Benim aklım, düşüncelerim, kavrayışım bana yeter" mülahazasından vazgeçerek söyledikleri her sözü, verdikleri her kararı sistemli bir düşünceye bağlamaları gerekir.
Evet, Hadisin ifadesiyle adil imam olmak isteyen bir idareci çevresindeki insanların düşüncelerine kıymet vermeli.
Onlarla meşveret etmeli.
Yerine göre kendi düşüncelerinden vazgeçmesini bilmeli ve böylece makul ve mantıki olanı bulmaya çalışmalıdır.
Meseler bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilirse fikir alışverişiyle hakikat ortaya çıkacak ve böylece yanılmaların da önüne geçilmiş olacaktır.
Fakat hangi alan ve hangi branşta olursa olsun iş şahsi inisiyatiflere bırakılır ve şahsi inisiyatifler kullanılarak hareket edilirse yanlışlıklar da kaçınılmaz hale gelecektir.

Fedakarlık ölçüsü ve infakta denge.

Soru:
Allah rızası yolunda yapılan hizmetlerin bir sınırı var mıdır? Hayatını eğitim hizmetlerine vakfetmiş bir insanın maddi manevi fedakarlık ölçüsü ne olmalıdır?
Cevap:
Bilindiği üzere Allah'la münasebet açısından insanların hepsi aynı seviyede değildir.
Belki aralarında Sera'dan Süreyya'ya kadar fark vardır.
Başka bir ifadeyle her bir insanın iman, marifet, muhabbet ve aşku-ı iştiyak seviyesine göre Cenabı Hak'la farklı bir münasebeti söz konusudur.
Mesela dinin bütün emirlerini kılık yararcasına hassasiyetle yaşayan, bununla yetinmeyip nafilelerle de Allah'a yakınlık yolları arayan insanların yanında Cenabı Hakk'ın kendileri için farz kıldığı mükellefiyetlerle iktifa eden insanlar da vardır.
Fakat şurası muhakkak ki hangi seviyede olursa olsun hiç kimsenin Allah'la münasebeti ve irtibatı hafife alınamaz.
Zira bu Allah'ın değer verdiği şeyi hafife alma demektir.
Biraz daha açacak olursak fitnelerin kol gezdiği bugünkü kaygan zeminde kelime-i tevhidi, kelime-i şehadeti söyleyen, beş vakit namazını kılan, Ramazan-ı şerif'te orucunu tutan, şartlarını taşıyorsa zekatını verip hac farizasını eda eden ve bütün bunların yanında falancı filancı denilip değişik saldırılara maruz kalmasına rağmen durduğu yerde sağlam duran bir insan önemli bir duruş sergiliyor demektir.
Öyle inanıyoruz ki böyle bir insan ötede Cenabı Hakk'ın sonsuz lütuflarına mazhar olacaktır.
Çünkü bu gibi şartlar altında Allah rızası için yapılan her bir amelin Allah nezdinde apayrı bir kıymeti vardır.
Bu sebepledir ki mal ve canlarıyla bir hizmete sahip çıkan insanların yapmış oldukları hiçbir fedakarlık asla küçük görülmemeli ve onların her yardımı mutlaka takdirle karşılanmalıdır.
Alkışlanarak gayretler şahlandırılmalı.
Konuya infak açısından baktığımızda asradette sahabe-i kiram efendilerimizin arasında bile seviye farklılığının olduğu görülecektir.
Mesela Tebuk Seferi öncesi onlar infaka çağrıldıklarında Hz. Ebubekir efendimiz bütün servetini vermiş.
Resuli-i Ekrem Efendimizin çoluk çocuğuna ne bıraktın sorusunsa onlara Allah ve resulünü sallallahu aleyhi ve sellem bıraktım şeklinde cevap vermiştir.
İşte bu sıddıkiyet mertebesidir.
O Allah'a ve efendimize karşı sadık, İslam'ı kabul etmede de prototip bir Müslümandır.
Hz. Ömer efendimizse servetinin yarısını getirip teslim etmiştir.
Tabii bu arada şunu da vurgulamak gerekir.
Hz. Ömer efendimiz Hz. Ebubekir efendimizin çok gerisindeydi demek Hz. Ömer'e karşı saygısızlık olur.
Zira onun da kendisine göre racih ağır basan yanları vardır.
Hz. Osman ve Abdurrahman ibn Af gibi sahabi efendilerimize ise 700 deveyi yüküyle beraber tasaddukta bulunmuştur.
O günün imkanlarına göre bunu bugün 500 Mercedes bağışlama şeklinde düşünebilirsiniz.
Hz. Haz Ali efendimiz işin içine ayrı bir ihlas derinliği katarak malının bir kısmını gizli bir kısmını ise açık infakta bulunuyordu.
Açık infak yaparken başkalarına güzel örnek olma gibi bir vazife eda ediyor ve başkalarından geri kalmadığını gösteriyor.
Gizli infakta bulunurkense bunu sadece Allah'ın bilmesini arzu ediyordu.
Fakat bunların yanında bilhassa ilk dönemlerde bu hayır kervanına ikiü avuç dolusu hurmayla 3 be kuruşla iştirak edenler de vardı.
Her şeyini verenlerin yanında malının yarısını, çeyreğini ya da onda birini infakta bulunanların olması tabii bir durumdur.
Dolayısıyla günümüzde de aynı şeylerin olabileceğini unutmamalı, en küçük fedakarlıklar bile takdir edilip alkışlanmalıdır.
Şunun da bilinmesi gerekir ki küçük fedakarlıkları takdir edip alkışlamak meselenin bir yönünü teşkil eder.
Meselenin bir diğer yönü ise insanlara sürekli seviye kazandırma peşinde koşmak, yeni hayır kapıları göstererek yeni hedefler sunmaktır.
Zira bir insan için yapabildiği asgari vazifelerin ötesinde yapabileceği daha nice güzel, salih ameller vardır.
Bu açıdan insan hiçbir zaman du himmet, hedefleri basit olmamalı, himmetini hep ali tutmalıdır.
Her sabah vicdanında Allah'ı daha derin duymaya çalışmalı.
dinin ruhuna vakıf olmaya gayret etmeli.
Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'le kalbi münasebetini daha da güçlendirmek için yollar aramalı ve çıtayı hep yükseltmeyi hedeflemelidir.
Ulaştığı seviyeyi ise hiçbir zaman yeterli görmemeli.
Sürekli helmin mezit daha yok mu diyerek atını mahmuzlamalı ve hep atını daha ilerilere sürmelidir.
Hatta bir gün fena fillah ve beka billah mertebesine erse yani sübuhat-ı veh şuaatı karşısında bütün varlık gözünden selinip gitse bütün fani şeyleri bir kenara atsa cismani ve nefsani yanıyla yok olduktan sonra vücudu cavidanisi ile insanın maddi varlığını aştıktan sonra ulaştığı mertebe yeniden varlığa erse kalp ruh ve hisleri ile farklı bir diriliş yaşasa ve böylece başının yükselebileceği noktanın semasına değdiğini görse yine de bütün bunlara rağmen Allah'ım bana istidadımın üstünde kabiliyetler ihsan eyle ve bu kabiliyetlerde inkişaflar ihsan eyleyerek lütuflarını sağanak sağanak başımdan aşağı yağdır diyerek himmetini hep ali tutmalıdır.
Evet, İster kalp ve ruh hayatında isterse hakka hizmet yolunda insanların seviyesi farklı olsa da bilinmesi gerekir ki işin en asgari seviyesini yapabilenler için de her zaman terakki yolu açıktır.
Onlar sahip çıktıkları bir hizmetin özünü ve esasını içlerinde duydukça daha candan ona sahip çıkacaklar.
Gerekli olan hizmetleri yapa yapa bunlar adeta onların gönüllerine işleye işleye bir süre sonra tabiatlarına mal olacaktır.
Öyle ki gün gelip de kendilerine ihtiyaç kalmadığı, onlardan hakka hizmet yolunda bir talepte bulunulmadığında kendilerini derin bir boşlukta hissedecek, bu hali ölüm gibi görecek, ızdırapla iki büklüm olacak ve infakta bulunma adına değişik arayışlara gireceklerdir.
Fakat böyle bir seviyenin kazanılması zamana aktif bir sabırla o işe sahip çıkmaya ve o işi içselleştirmeye bağlıdır.
Muhataplar çok iyi tanınmalı.
Konuya aydınlık kazandıracak bir yaklaşımsa şudur.
Bazıları meseleyi Medine-i Münevvere'deki geçerli şeri hükümler açısından değerlendirmeye tabi tutup farzları yerine getirmekle iktifa ederler.
Bu yaklaşıma göre bunlar mallarının 40 bir zekatını veya ürünlerinin onda bir öşrünü veriyorlarsa vazifelerini yapıyorlar demektir.
Bazıları da meseleyi Mekke'deki ılaka göre ele alır.
İnfakı emreden Mekki ayetlerde belli bir miktarın tayin edilmediğinden yola çıkar ve verebileceklerini vermeye çalışırlar.
İşte bu noktada hakka hizmet yolunda belli vazifelerin yapılmasına öncülük eden, başkalarının da buna iştiraklerini sağlamaya çalışan rehber konumundaki insanların basiret ve firasetle hareket edip muhatapları çok iyi tanımaları önem arz etmektedir.
Bunlar yapılanları az görür veya insanlara kaldıramayacakları yük yüklemeye kalkarlarsa muhataplarda Allah korusun bir isteksizlik, bir bıkkınlık ve bir nefretin oluşmasına sebebiyet verebilirler.
Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum.
İzmir Bozyaka'da insanların yardımına başvurulmuştu.
Orada meselenin ehemmiyeti ile ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim.
Biri merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi.
Kamudan emekli olan bu zatı tanıyordum.
Emeklilik ikramiyesi ile satın almış olduğu evinin anahtarlarını bana uzattı ve sonra aşağıda herkes bir taahhütte bulundu.
Benim bundan başka sermayem yok.
Ben de evimin anahtarlarını veriyorum." dedi.
Bu gözyaş tablo karşısında ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim.
Daha sonra da git çoluk çocuğunla evinde otur.
Rabbim sana verdikçe sen de infakta bulunursun.
Dedim.
Kanaatimce mesele böyle bir espriye, böyle bir dengeye bağlı olarak ele alınmazsa dinde zorlamaya gidilmiş olur.
Halbuki Cenabı Hak la ikra fiddin kavli kerimi ile dinde zorlama olmadığını beyan buyurmuştur.
Evet, İster insanların dini kabulünde isterse Diyanet adına yapılacak amellerde din adına bazı şeyleri yapmaya zorlama yoktur.
Evet, İslam kolaylıkla zemine oturtulmuştur.
Onu bazı insanların tabiatını aşacak şekilde zorlaştırırsanız yaşanmaz hale getirmiş olursunuz.
Bu defa maksadınızın aksi bir durumla karşılaşırsınız.
Siz insanlardan civanlik göstermelerini istediğiniz, onların ellerini taşın altına sokmalarını arzuladığınız bir durumda dini yaşanmaz hale getirdiğiniz için hadiseler aleyhinize gelişir ve böylece mağlup duruma düşersiniz.
Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Şüphesiz ki bu din kolaylıktır.
Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir." buyurmuştur.
Bu açıdan rehber konumunda olanların muhataplarını çok iyi tanıyarak, kim neyi ne ölçüde kaldırabilir, bunu çok iyi hesap ederek basiret ve firasetle hareket etmesi gerekir.
Böyle akıllıca hareket etmenin aynı zamanda ilahi bir ahlak olduğu da unutulmamalıdır.
Zira yüce Allah la yükellifullahu nefsen illa vah buyurmak suretiyle hiç kimseye takatinin üstünde bir mükellefiyet yüklemediğini beyan etmektedir.
O halde insanlara boylarını aşacak, onları ezecek iş tekliflerini yapmak yerine yaptıkları güzel amelleri alkışlamak suretiyle onları sevindirmeli, iştiyaklarını artırabilecek yollara müracaat edilmelidir.
İnfakta süreklilik aslında insanların infaka zorlanarak ellerindeki imkanların alınması işlerini yürütememelerine sebep olacaktır.
Oysa ki onların çarklarının ve işlerinin büyümesi daha sonra Allah yolunda daha fazla infakta bulunabilmelerini sağlayacaktır.
Bu açıdan da vermeye doyamayan infak kahramanları aşk ve iştiyakla dökülüp saçılsalar bile sizler dengeli davranmalı, uzun vadeli düşünmeli ve meseleyi sürekliliğe bağlamalısınız.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki yapılacak hizmetlerin çokluğundan dolayı muhataplarından daha fazla fedakarlık talep ve beklentisinde bulunan insanlar işlerini monotonluktan kurtararak meselenin muhkematına Kur'an ve hadislerde açık ve kesin bir şekilde belirlenmiş hüküm ve prensiplere zarar vermeden sürekli formatla oynamalı.
inandıkları değerleri her defasında yeni bir renk, desen ve şive ile sunmalı ve böylece muhataplarda sürekli bir aşku heyecan dalgası oluşturmalıdır.
Hiçbir zaman unutulmamalı ki her yeni şey lezzetlidir.
Bu açıdan sizin farklı farklı damarları kullanarak sunacağınız mesajlar yeni bir tat neşve oluşturacak.
Dolayısıyla muhataplarca hüsnü kabul görecektir.
Aksi durumda meseleyi monotonlaştırdığınızda insanlarda zamanla kanıksama hissi oluşur ki bu da bıkkınlık hasıl eder.
Dolayısıyla siz de sunduğunuz mesajların gönüllerde yankı bulması noktasında zorlanırsınız.

Müslüman, sadık ve emin insan.

Soru:
Bir hadis-i şerifte Müslüman dilinden ve elinden emin olunan insan vasfıyla tarif edilmektedir.
Bu güzel vasfı yeniden tabiatımızın bir derinliği haline getirebilmek için neler tavsiye edersiniz?
Cevap:
Muteber hadis kitaplarında geçtiği üzere Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem gerçek Müslüman elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup zarar görmedikleri kimsedir beyanlarıyla hakiki bir Müslümanı dilinden ve elinden kimsenin zarar görmediği insan olarak tarif etmektedir.
Sizin soruda dikkat çektiğiniz mana ve mazmuna kapı aralayabilmek için öncelikle bu hadis-i şerifteki el-müslim kelimesi üzerinde bir nebze durmak istiyorum.
Hadis-i şerifte elmüslim kelimesinin lam-ı tarifle ifade edilmesi burada kastedilenin ideal ve hakiki Müslüman olduğunu göstermektedir.
Yani mutlak zikir kemaline masruftur kaidesince burada beyan buyurulan Müslüman öyle görünen, öyle olduğunu iddia eden kimse değil.
Hakkı gönülden tasdik edip kabullenen, ona teslim olan ve bu imanın gereklerini yerine getiren, onu hayatına hayat kılan kişidir.
Biraz daha açacak olursak lügat itibarıyla silm ve selamet kökünden gelen esleme fiilinin ismi faili olan müslim kelimesi kendini hakka teslim eden kişi manasına geldiği gibi selamete erdiren, esenliğe çıkaran, karşılıklı emniyet ve barış tesis eden insan anlamını da taşımaktadır.
Bu açıdan Müslüman denildiğinde Allah'a teslim olan, bundan dolayı onun emir ve nehylerine hassasiyetle riayet eden ve böylece kendisini selamet atmosferi içinde muhafaza eden insan manasının yanı sıra başkalarının da ondan gelecek şeyler karşısında selamet ve güven içerisinde bulunduğu barış ve emniyetin temsilcisi emanette emin insan anlamının da anlaşılması gerekmektedir.
Müslüman ve esselam elümin ismi şerifleri.
Müslümanların çevrelerinde emniyet meltemleri estiren birer insan olmaları ilahi ahlakla ahlaklanmanın bir yansımasıdır.
Zira esselam ve elmümin Cenabı Hakk'ın isimleri arasındadır.
Bildiğiniz gibi Haşir suresinin sonunda Allah'tır gerçek ilah.
Ondan başka yoktur ilah.
O meltir, kuddüstür, selamdır, mümindir, müheymindir, azizdir, cebbardır, mütekebbirdir.
Buyurulmak suretiyle bu iki isim art arda zikredilmiştir.
Selam ismi kusurlardan salim olan ve yarattığı varlıklara selamet veren demektir.
Müminse insanlarda imanı yaratan ve emniyet vadeden, vadettiği şeyleri yerine getiren manalarına gelmektedir.
Dolayısıyla Allah celle celalüu kullarına karşı bir vaatte bulunmuşsa mutlaka buna itimat edilmelidir.
Esasında müminin taşıdığı reca duygusu da işte bu imana dayanır.
O halde Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışan farklı bir ifade tarzıyla zat-ı uluhiyete ait olan ilahi isim ve sıfatları zliyet planında üzerinde taşımayı gayeyi hayal edinen insan da çevresindekilere hep selamet vadetmeli.
gönülden Allah'a inanmalı ve hal deliyle etrafındakilere emniyet telkin etmeli, güven esintileri estirmelidir.
Aynı zamanda hiç kimse ondan zarar ve ziyan geleceği endişe ve korkusu içinde olmamalıdır.
Öyle ki insanlar en kıymetli varlıklarını rahatlıkla getirip ona teslim etmeli ve ardından hiçbir endişeye kapılmaksızın sırtlarını dönüp gidebilmelidir.
Sıddık ve emanetin enbiya-i izamın sıfatları arasında yer alması meselesinin ehemmiyetini göstermesi açısından önem arz etmektedir.
Evet, Efendimizi kemalat şahikalarına çıkaran doğrulukken müsellemetül kezzabı aşağıların aşağısına atan da yalandır.
Esasında küfür inkarcıların Allah'a karşı söyledikleri büyük bir yalandır.
Aynı zamanda o kainattaki Allah'a delalet eden bütün şahitleri yalanlamak, varlıktaki mükemmel nizam ve ahengi kavrayamamak, görmezden gelmek, kainat ve Kur'an arasındaki makuliyetin örtüşmesini de reddetmektir.
Bu yönüyle o öyle korkunç bir cinayettir ki böyle büyük bir cinayetin cezası cehennem olarak takdir edilmiştir.
Buna karşılık imansa insanı zirvelere çıkarmak suretiyle cennete ehil hale getirir.
Netice itibariyla başta Hz. Ebubekir olmak üzere bütün sahabe-i kiramı yüce mertebelere çıkaran da imanı kazandıran bu doğruluk sıfatıdır.
Peygamberlerin serfiraz oldukları diğer bir sıfat da emanettir.
Onların her biri hayatları boyunca birer emniyet insanı olarak hareket etmiş ve başkalarında hep güven duygusu uyandırmışlardır.
En emin insan Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hal ve tavırlarıyla öyle bir güven telkin etmişti ki insanların bir yere giderken kızlarını ve hanımlarını emanet etmek istediklerinde akıllarından geçen ilk kişi olurdu.
Zira onlar Hz. Sadık-ı Mduk'un göz ucuyla bile emanetlerine ihanet etmeyeceklerinden emindiler.
Aynı zamanda o tam bir edep abidesiydi.
Hz. Hatice validemiz kendisine üstü kapalı evlilik teklifinde bulunduğunda buram buram ter dökmüştü.
Evet, emniyet duygusu adeta onun mahiyetine işlemişti.
Tepeden tırnağa böyle bir emniyet duygusuyla dolu olduğundan dolayı da herkesin güvenini kazanmıştı.
Güven kredisi.
Onun ümmeti olarak bu güven duygusunun bugün bizim için de geçerli olması gerekir.
Özellikle hayatını Allah'ı ve resulünü sevdirmeye adamış mefkure kahramanları çevrelerinde hep emniyet meltemleri estirmeli ve kendilerine karşı herkeste bir güven duygusu oluşturmalıdır.
Öyle ki insanlar onlar hakkında çok rahat bir şekilde "O diyorsa doğrudur.
Onun sözüne itimat edilir." diyebilmelidir.
Esasında bugün insanlar şöyle böyle size teveccüh ediyor, sizin arkanızdan geliyor ve size destek oluyorlarsa bilinmelidir ki bunun temelinde işte bu güven duygusu yatmaktadır.
Evet, insanlar belki tecessüse girmeden, üzerinize mercek koymadan işin tabii seyri içinde sizi o kadar çok test ederler ki en sonunda bu insana güvenilir derler.
Mesela siz yurtçi veya yurt dışında ihtiyaç duyulan yerlerde kurban kesmek istediğinizi söylediğinizde hiç tereddüt etmeden 50 ya da 100 adet kurbanı size teslim ederler.
İşte kılıırk yararcasına bir hassasiyet ve doğrulukla bu güveni kazanma ve devam ettirme çok önemlidir.
Günümüzün adanmış ruhları bugüne kadar estirdikleri güven meltemini devam ettirebilirlerse Allah'ın izni ve inayetiyle bugünden sonra da onlarla tanışan, temasa geçen, onlara güvenen insanlar yanılmadıklarını görerek geri dönmeyeceklerdir.
Bu itibarla mefkure muhacirleri en ağır şartlara rağmen bulundukları konumun hakkını vermeli, bulundukları yerde dimdik durmalı ve hep temel disiplinlere bağlı yaşamalıdırlar.
Dünyayı tercih etmek suretiyle Rabbim muhafaza buyursun.
Gerçek şu ki siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz.
Onun için ahireti terk edip durursunuz.
Onlar dünya hayatını bilerek ahiret hayatına tercih ettiler.
Ayetlerinin tokadına müstehak olmaktan korkmalıdırlar.
Dünyaya dünyanın faneliği kadar, ahirete de ahiretin sonsuzluğu kadar değer vermelidirler.
Esasında ahirete kendi kıymeti harbiyesi ölçüsünde değer atfettiğiniz zaman dünyanın da kıymetini artırmış olursunuz.
Zira hayatlarını bu denge üzerinde götüren insanlar öyle samimi olur, öyle bir vefa sergiler ve öyle emniyet ve güvenle hareket ederler ki onların elinde her şey rantabl olarak değerlendirilir.
Hiçbir şey zayi edilmez.
Dolayısıyla dünya da mamur hale gelmiş olur.
Evet, Katiyen şüpheniz olmasın.
Kendilerini ahirete ve Allah'ın rızasına adamış emanette emin insanlar, bir devirde Endülüs'ü, Devlet-i Aliye döneminde de asır boyunca bulundukları bölgeyi mamur kıldıkları gibi azmettikleri takdirde günümüzün dünyasını da yeniden müreffeh hale getirebilirler.
Bu itibarla bir insan kendini hakka hizmete adamışsa lüksten her zaman uzak durmalı.
Sade, basit bir hayat yaşamalı.
Evi buna uygun olmalı.
Hatta vefat ettiği esnada arkadaşları bir kefen parasını bulabilmek için sağa sola koşuşturmalıdır.
Zira hizmete adanmış biri ne servete, ne dünyaya, ne makama, ne de rahata ipotek edilebilir.
O gönlünü sadece hizmete verdiğinden ve yalnızca Allah'a kulluk yaptığından dolayı başka hiçbir şey onun boynuna tasma, ayağına pıranga vuramaz.
Ticaretle iştigal eden ve meşru dairede kazanıp vermek suretiyle hizmet etmek isteyen insanlar elbette vardır ve olmalıdır.
Bu ayrı bir meseledir.
İşi sadece hizmet etmek olan insanların göstermeleri gereken hassasiyetse ayrı bir mesele.
İdarecilerdeki temsil gücü.
Adanmışlar kendi hizmet arkadaşlarına karşı da hep güven vadedici olmalıdır.
Onlar arkadaşlarının güvenini sarsacak tavır ve davranışlardan her zaman uzak durmalıdırlar.
Arkadaşlarında şüphe uyandırabilecek ve onları endişeye sürükleyecek gizli işler yapmaktan sakınmalı ve her zaman şeffaf hareket etmelidirler.
Bu mevzuda öyle hassas ve temkinli olmalıdırlar ki etraflarındaki hiç kimse olumsuz mülahazalara kapılmamalıdır.
Bu sebepledir ki beraber yürüdüğümüz insanlara her zaman açık olmalı, her meseleyi meşveret ederek karara bağlamalı, emri vaki tavır ve davranışlardan kaçınmalı ve çevremizdeki insanların duygu ve düşüncelerini mutlaka hesaba katmalıyız.
Aynı şekilde yüklediğimiz vazifelerin onların istidat ve kapasitelerine uygun olmasına dikkat etmeli ve mesailerini de buna göre tanzim etmeliyiz.
Bu konuda insanlarda öyle bir güven duygusu oluşturulmalı ki bir yere tavzif edilen insanlar üstlerindeki insanların hüsnuniyetle hareket ettiklerinden ve maslahatın gereğini yaptıklarından her zaman emin olmalıdırlar.
Ayrıca teklif edilen vazifeye ısınmaları, alışmaları ve onu içselleştirmeleri için ciddi bir rehabilitasyondan geçirilmelidir.
Kısaca işlerin taksiminde ve mesai tanziminde öyle şeffaf ve hassas bir şekilde hareket edilmelidir ki kimse bana itimat edilmiyor, ben emin bir insan olarak görülmüyorum şeklinde hissetmemeli ve kimsede güvensizlik hissi oluşturulmamalıdır.
Hz. Haz.
Ömer Halit ibn Velid'i vazifeden aldığında ve Hz. Osman Ebu Zerri' Rebeze'ye gönderdiğinde onlar kendi haklarında verilen bu karara hiç itiraz etmeyerek derhal emre itaat ettiler.
Bu tavrın altında işte bu güven duygusu vardır.
Siz sorumlu olduğunuz insanlara o güne kadarki halinizle ve tavırlarınızla güven telkin edebilmiş, fikri, hissi, akli ve mantıki ismet ve iffetinizi koruyabilmişseniz onlar hakkında vereceğiniz kararlar da onlar tarafından hüsnü kabul görecektir.
İnsanlar yeni bir vazife ile başka bir yere gönderildiklerinde hiç tereddüt etmeden gideceklerdir.
Mesela siz onlara şuradan şuraya git deseniz onlar hakkımda bu kararı veren insanlar benim için en isabetli olanı düşünmüşlerdir.
Diyecek ve gittikleri yerde onca mahrumiyete katlanmayı göze alacaklardır.
Hatta onlara sen şimdilik şu hücre gibi yerde otur deseniz onlar böyle bir vazifelendirilmede değişik maslahatların gözetildiğini düşünecek ve gerekeni yapacaklardır.
Yani siz ne kadar emin ve güvenilir bir idareci iseniz istek ve teklifleriniz o ölçüde çevrenizdeki insanlar tarafından kabul görecektir.
Zira insanların kalp kapılarını açmanın en önemli yolu ve yöntemi sadık olduğunuzu ortaya koymak, güven telkin etmektir.
Bu konuda insanlar size öyle inanmalı ve itimat etmelidir ki çok rahatlıkla hizmet-i imaniye ve Kur'aniyen'nin içinde hangi durumda olursa olsun bana bir vazife tereddüp ederse mutlaka murad-ı ilahi bu istikamettedir diyebilmelidir.
Bu da hiç şüphesiz idareci konumunda bulunanların kılık yararcasına ortaya koydukları temsil gücüyle gerçekleşecektir.

İmanın Vadettikleri.

Soru:
İmanın insana vadettiği güzellikler nelerdir? Bu güzelliklerin insan vicdanında duyulup hissedilmesinde derece farklılıkları var mıdır?
Cevap:
Şimdiye kadar imanın gerek dünyada gerekse ukbada insana vadettiği güzelliklerle ilgili çok şey söylenmiş ve imanla alakalı pek çok münciyat, insanı kurtuluşa, felaha götüren hususlar üzerinde durulmuştur.
Husü ile Hz. Bediüzzaman eserlerinin değişik yerlerinde bu mevzuyu tafsilatlı olarak ele almıştır.
Bütün bunlara bakıldığında imanın hayatı ve varlığı doğru okuyup değerlendirme adına insana çok geniş ve engin bir bakış açısı kazandırdığı görülecektir.
Mesela iman sahibi bir insan varlığa baktığında her şeyi kendisine candan bir arkadaş ve samimi bir yoldaş gibi görür.
Dolayısıyla o ne yol ne de yoldaş gurbeti yaşar.
Aynı zamanda imanın hayatına serptiği nur sayesinde geçmiş ve geleceği aydınlık görür.
Zira ona göre ne geçmiş korkunç bir kabristandır ne de gelecek kapkaranlık bir ölüm çukuru.
İnsanın gelecekle ilgili korkularının ve endişelerinin olması tabiidir.
Fakat imanın verdiği ümit ve nur bu korkulara galebe çalar.
Zira inancını sağlam esaslara dayandıran bir insan bu endişelerin ve korkuların çaresi bulunmayan şeyler olmadığını anlar ve böylece onların tehdidi karşısında duyduğu sıkıntı ve ızdıraptan sıyrılma imkanı bulur.
İnsan berzah ve kabir karanlığından mı endişe ediyor iman? Orada bir nurdur.
Sırattan mı endişe duyuyor? İman kendisini oradan geçirecek bir buraktır.
Akıbetinden mi endişe ediyor? İman onu cennete ulaştıran en emin yol, cehennemden koruyan en sağlam sığınaktır.
Evet, İman insanın çıktığı bu uzun yolculukta adeta yolun sağında ve solunda durup ona emniyet ve güven vadeden bir rehber ve mürşittir.
Ölüm gerçeği ve deve kuşu misali.
Hz. Pirin ifadesiyle iman mahiyetinde manevi bir tuba-i cennet çekirdeği taşıdığından iman sahibi insan daha dünyadayken huzur içinde yaşar.
Zira o çürüyüp yok olma korkusundan, hiçliğe gitme endişesinden imanı sayesinde kurtulur.
Kim ne derse desin, meseleye nasıl yaklaşırsa yaklaşsın, şurası bir gerçektir ki inanmayan bir insanın yok olmanın endişelerini kafasından ve kalbinden bütün silip atması mümkün değildir.
Hatta bu endişeler ve korkular yer insanı öyle kıvrandırır ki daha dünyadayken ona cehennem hayatı yaşatır.
O insan bu sıkıntılardan kurtulmak içinse çoğu zaman kendisini zevk-ü sefaya salar.
Bazen kendini içkiye vererek, zaman zaman cismani ve bedeni arzulara dalarak, bazen de uyuşturucu kullanarak yok olma, hiçliğe gitme, çürüyüp toprak haline gelme düşüncesinin ruhlarda hasıl ettiği endişelerden sıyrılmaya çalışır.
Farklı bir tabirle çakır keyif, serazat ve bohem bir hayat yaşayarak akıbetini düşünmemeye, duymamaya gayret eder.
Buna bir nevi kendini hipnoz etme gayreti diyebilirsiniz.
Heyhat ki bütün bunlar muhakkak bir süre için insanı avutsa da hakikatte ona hiçbir faydası olmayan beyhude çırpanışlardır.
Nasıl ki avcıdan saklanmak isteyen bir deve kuşunun başını kuma sokması onu avcının elinden kurtaramazsa, akıbete dair korkuları gidermek için başvurulan bu tür eğlencelerde insanı korktuklarından emin kılmaz.
İnsanı bütün bu endişelerden kurtaracak ve onu sahili selamete çıkaracak bir şey varsa o da insan için emniyetli bir sefine, gemi, emin bir rehber ve güçlü bir ümit kaynağı olan imandır.
Bir insan ne kadar günahkar olursa olsun imanı varsa akıbeti ile ilgili ümidi de olacaktır.
Çünkü imanın mahiyetinde bu hakikat vardır.
Nitekim Ehl Sünnet vel Cemaat akidesine göre insan ne kadar günah işlemiş olursa olsun kalbinde zerre kadar imanı varsa ebedi cehennemle cezalandırılmayacaktır.
Zira insanda iman gibi bir güzellik varsa günahlar onda asli değil arızi demektir.
Onların çıkış noktası iman değildir.
Bilakis günahlar insanın iman adına gereken yerde duramamasından kaynaklanır.
Diğer bir ifadeyle onlar iman adına bırakılan boşluklardan insanın içine giren virüslerdir.
Küfre gelince günah ve isyanlar küfrün mahiyetinden fışkırmaktadır.
Dolayısıyla onlar küfürde asliyidir.
Evet, Bir kez daha belirtecek olursak, Ehl Sünnet vel Cemaat'in icma ile kabul ettiği akideye göre, zerre kadar imanı olan bile cennete girecektir.
Yani Allah düşürmesin.
Bir insan zina etse, hırsızlık yapsa veya daha başka bir günah işlese bile imanı varsa netice itibarıyla ebedi mutluluk yurduna kavuşacaktır.
Günahlarına tövbe eder.
Cenabı Hak da onun tövbesini kabul buyurursa o kişi günahlarının cezasını görmeden de cennete girebilir.
İşte bütün bunlar imanın insana vadettiği yeri başka bir şeyle doldurulamayacak güzelliklerdendir.
O halde iman insan için çok güçlü bir ümit kaynağıdır.
İnsan bu sonsuz güç kaynağıyla her zaman kendi dar dünyasından sıyrılıp ebedi hayatın güzelliklerine yelken açabilir.
Samimi kardeşlik ve ötelere uzanan ilişkiler.
İman mümini çevresine ve hatta bütün bir varlığa karşı bir emniyet insanı haline getirir.
Onun daracık dünyasını evrensel bir dünyaya dönüştürür.
Mümin kainata mehdi uhuvet, kardeşlik beşiği nazarıyla bakar.
Dolayısıyla herkesi belli ölçüde kardeşi gibi görür.
Haz.
Ali efendimizin ifadesiyle insanlar içinde Müslüman olanları dinde, Müslüman olmayanları ise insanlıkta kardeş olarak değerlendirir.
Elbette ki müminin mümine bakışı çok daha farklıdır.
Zira mümin müminle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmakta, berzah aleminde ve mahşerde bir araya geleceğine, hesabının aynı yerde görüleceğine, sıratı beraber geçeceğine inanmaktadır.
Böyle bir inanca sahip insan çevresiyle münasebet ve irtibatını sadece geçici bir menfaate veya karşısındakinden çıkar elde etmeye dayandırmayacak, bilakis muhataplarıyla ötelerde de devam edecek bir irtibat ve münasebet kurmaya çalışacaktır.
Cenabı Hakk'ın uhrevi yörüngeli böyle bir irtibata ve münasebete dair farklı bir bakışı varsa bu insanı Allah'a yaklaştıracak ve onu hem burada hem de ötede muvaffak kılacaktır ki bu da imanın ayrı bir vaadidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın eli cemaatle beraberdir kutlu beyanına bir de bu açıdan bakabilirsiniz.
Yani Allah celle celalüu cemaat halinde hareket eden insanları bu dünyada kötülüklerden muhafaza buyurup işlerinde onlara muvaffakiyetler ihsan ettiği gibi öte tarafta da onları hep beraber değişik nimetlere mazhar kılacaktır.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi birlikte hareket etmenin dünyaya ait neticelerinin yanında öbür tarafı akseden meyveleri de vardır.
Allah Teala'nın gün gelir yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir.
Kavli keriminden de anlaşılacağı üzere öbür tarafta her şey zerreden kürelere kadar değişime uğrayacaktır.
Dolayısıyla insanların duygu ve düşünceleri de farklı bir mahiyet kazanacak.
Güzel ilişkiler, kardeşlik münasebetleri orada ayrı bir derinliğe ulaşacaktır.
Kim bilir orada bundan nasıl bir zevk duyacak ve mümin kardeşlerinizle nasıl aşıkne bir münasebet içinde bulunacaksınız.
Belki de kardeşinizle yüz yüze gelmek, onun gökçek yüzüne bakmak içinize öyle bir inşirah salacak ki onu cennet nimetlerine bedel sayacaksınız.
Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin de tasavvur edemediği nimetler hazırladım.
hadis-i şerifinde de ifade edildiği üzere oradaki nimetler her türlü tasavvurun üzerindedir.
Yani bu nimetler sizin burada ortaya koyduğunuz güzelliklerin değişim üstüne değişim geçirerek farklı bir mahiyet almasıdır.
Baştaki sorunuzun ikinci kısmı ile alakalı olarak da kısaca şu hususlara işaret edilebilir.
İmanın vadettiği bu güzellikleri her bir insan kendi imanın enginlik ve derinliğine göre duyar ve yaşar.
Bazıları bunu sadece nazari planda duyar ve hisseder.
Bunlar ilk mektepte iman hakikatleri adına hocalarından duyup öğrendikleri şeylerle iktifa ederler.
Halbuki bu sadece işin başlangıcıdır.
Bazıları ise nazari bilgilerini ilim ve tefekkürle delillendirir.
Sağlam esaslara bağlar.
Amel ve ibadetle benliklerine mal eder ve onu marifete dönüştürür.
Başka bir ifadeyle nazari bilgiden ilmel yakine yürür ve oradan da aynel yakine yükselirler.
Aynel yakin mertebesine ulaşıldığında orada ihsan sırrı zuhur eder.
Yani insan bu mertebede her an hakkı görüyor olma mülahazasıyla oturur, kalkar ve hayatını hep bu seviyede sürdürür.
İsterseniz buna hayvaniyetten çıkma, cismaniyeti bırakma, ten kafesinden sıyrılma ve ruhun hayat derecesine seyahat etme de diyebilirsiniz.
Burada her şeyi daha engin, daha net ve kendine has cazibedar güzellikleriyle daha parlak görülür ve duyulur.
Onun için böyle bir hayat mertebesinde cismani ve dünyevi hayat önemsenmez.
sırf emredildiği ve görev verildiği için dünyada bulunulur.
Terhis emri geldiği zamansa ayrı bir sür yaşanır.
Ölüm bir bayram sevinci gibi karşılanır ve işte insan öteleri imanın vadettiği bu güzelliklerle yürür.
Rabbine kavuşur.

Bölüm
İnançsızlıktaki ısrarın sebepleri.


Soru:
İnançsızlık insan gönlünde derin bir boşluk ve tasa halinde sürekli kendini hissettirmesine rağmen insanlar neden inançsızlıkta ısrar eder? Bunun sebepleri nelerdir?
Cevap:
Hayatı her an her şeyin olabileceği korkunç bir kaos ve mücadele sahası ölümü de ebedi yıkılıp gitme şeklinde gösteren inkarın hakikaten insanı cezbeden hiçbir güzel tarafı yoktur.
Aksine o insan için sürekli bir endişe ve tehdit kaynağı, korkunç bir uçurum ve boşluktur.
Fakat insanı kör ve sağır hale getiren öyle zaaflar vardır ki bunlara müptela olan insan apaçık hakikatler karşısında bile ayak diretebilir.
İmandan mahrum kalıp inkara sürüklenebilir.
Bu zaafları ana başlıklar halinde şu şekilde sıralayabiliriz.
Kibir.
Kendisini büyük gören bir insan Allah'a kul olmaktan uzak durabilir.
Halbuki bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere Cenabı Hak kibriya benim ridam.
Azametse benim izarımdır.
Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu derdest eder cehenneme atarım.
buyurmaktadır.
Demek ki büyüklük sadece ona mahsustur.
Bunun karşısında insana düşense Allah'a kul olmaktır.
Evet, sonsuz bir tane olduğuna göre onun karşısında her şey, herkes sıfır olduğunu bilmelidir.
Hazreti Pir bu meseleyi mana-ı ismi ve mana-ı harfi temsiliyle izah eder.
Buna göre insana mana-ı harfi ile bakılmalıdır.
Nasıl ki tek başına bir mana ifade etmeyen harfin bir mana ifade etmesi için bir kelime içinde yer alması gerekiyorsa insan da Allah'a intisap ettiği zaman gerçek kıymetine kavuşacaktır.
Yoksa onun kendine mana-ı ismiyle bakması, kendini müstakil bir varlık olarak görmesi, kendi başına bir şey ifade ettiğini zannetmesi aldanmışlıktan başka bir şey değildir.
Bu açıdan bakıldığında günümüzde bazılarınca dile getirilen özgüven ve benzeri mefhumlar Allah'a güvenmeyle derinleştirilmedikten sonra bir kıymet ifade etmez.
Esasında insanın iradesi, meyelanı ve meyelandaki tasarrufu da Allah'ın ona bir armağanıdır.
Cenabı Hak kendi meşiyet ve iradesinden ona bir pay, bir hisse ayırmıştır.
İnsan kendi cüzi iradesini ortaya koyduğu zaman Allah Teala da meşiyet-i uzmasıyla onu teyit buyurur.
İnsan kendisine böyle baktığı zaman pek çok problem çözülecektir.
Yoksa Firavun'a ait olan ben sizin en yüce rabbinizim gibi mülahazalar sadece bir kibir hırıltısıdır.
Firavun bu sözleri açıkça şirk ve küfür olduğu gibi ben kurtardım, ben yaptım, ben düzdüm, ben koştum, milleti şöyle bir badireden ben halas ettim şeklinde düşüncelere girmek de zımni, üstü kapalı dahi olsa bir nevi uluhiyet iddiasıdır ve gizli bir şirktir.
Zira aynı anda iki tane ben olmaz.
Benlik hakiki manada zat-ı uluhiyete ait olduğuna göre insandaki benlik Allah'ın mevcudiyetini kavrama adına ona verilen bir vahid-i kıyasiden, bir ölçü biriminden ibarettir.
Yani insan iradesiyle onun iradesini, meşiyetiyle onun meşiyetini, azıcık ilimciğiyle onun sonsuz ilmini, küçük basarcığıyla onun her şeyi kuşatan basarını anlamaya çalışacaktır.
Öte yandan insandaki duyuların eksikliği, sınırlılığı ve darlığı Allah'a ait olan şeylerin ihata edilmezliğini fark etmesine ve hissetmesine bir vesile olur.
Mahluklar onun dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar ayet-i kerimesi de insandaki bu sınırlılığa işaret etmektedir.
Çünkü muhit, muhit olduğu aynı anda muhat olamaz.
Muhit Allah'tır.
Yani o her şeyi ilim, irade, meşiyet ve kudretiyle kuşatmıştır.
Bizlerse onun tarafından kuşatılmışız.
İnsan bu mevzuda kendisini olması gerekli olan konuma sağlam oturtamamışsa imandan mahrumiyet yaşar.
İşte büyük çoğunluğu itibarıyla insanların imansızlığının arkasında kibre dayalı böyle bir firavunca mülahaza vardır.
Zulüm imana mani sebeplerden ikincisi de haddini bilmeme ve sınır tanımamadır.
Bunun bir manada zulüm olduğunda şüphe yoktur.
Bütün tiran ve zalimlerin imansızlıklarının arkasında bu durum vardır.
Onlar meydana gelen hadiseleri kendi güç ve kuvvetlerinden bildiklerinden kaybetmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de resmedilen Karun prototipi bu duruma çarpıcı bir misal teşkil eder.
Kur'an onun halini şöyle beyan etmiştir.
Bu imkanlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum." dedi.
Bilmez mi ki o gerçekten Allah kendisinden önceki kuşaklardan, kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helak etmiştir.
Ayet-ti kerimede de ifade edildiği üzere Allah celle celalüu nice güçlü topluluğu dağları yerinden söküp atacak insanı hadlerini bilmediklerinden dolayı derdest edip yerin dibine geçirmiştir.
Bakış inhirafı insanların inançsızlığına sebep olan faktörlerden bir diğeri de bakış inhirafıdır.
Bilindiği üzere Hz. Bediüzzaman niyet ve nazar mevzuuna çok önem vermiştir.
Öyle ki o 40 senelik ömründe 30 senelik tahsil hayatında dört kelime ile dört kelam öğrendiğini, niyet ve nazarın da bu dört kelimeden ikisi olduğunu ifade etmiştir.
Çünkü nazar yani bakış eşya ve hadiseleri anlama ve yorumlamada çok önemli bir faktördür.
Bakış açısını doğru ayarlayamamışsanız görmeniz gerekeni ya hiç ya da doğru göremezsiniz.
Çalışma ve araştırmalarınız sizi belli bir yere kadar götürse de zat-ı uluhiyet hakikatine ulaşamadan gider bir yerde takılır kalırsınız.
Zira bakışta esas olan bakılan şeyi mahiyet-i nefsül emriyesi ile görebilmektir.
Yani bir şey hakikatte neyse onu o keyfiyette görebilme gayretidir.
Dolayısıyla bakılacak şeye doğru bakmak gerekir.
Ayrıca bakışta görme hedef alınmalıdır.
Mesela siz çok sayıda kitabın bulunduğu bir kitaplığa bakarsınız ama bakışınızda bir maksat yoksa karşınızdaki kitapların isimlerini, renklerini göremezsiniz.
Onun için derler ki bakma başkadır, görme başka.
Bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekir.
Kur'an-ı Kerim Firavun'un bakış inhirafını gösterme adına onun şu ifadelerini bize nakleder.
Ey Haman benim için bir kule yap.
Umarım ki böylece yükselebilir.
Göklere yol bulur da Musa'nın ilahına ulaşırım.
Çağımızda aynı çarpık bakışa maruz biri de buna benzer bir ifadeyle küre-i arzın etrafında dolaştığını fakat bir ilaha rastlamadığını söylediğinde üstat Necip Fazıl kendine mahsus sesiyle onun bu sözlerine şöyle mukabelede bulunmuştu.
Abe Ahmak Allah'ın haşa ve kella fezada bir balon olduğunu sana kim söyledi? İşte zamandan, mekandan, maddeden münezzeh yüce yaratıcıyı haşa maddi bir nesneymiş gibi arayıp bulmaya çalışma bir bakış inhirafıdır.
Bazıları böyle bir bataklığa saplanıp kaldığından dolayı da bir türlü imanı bulamamışlardır.
Ataları körü körüne taklit.
Ataları taklit etme de inkarın sebeplerinden bir diğeridir.
Kur'an-ı Kerim pek çok ayet-i kerimesinde müşrik ve kafirlerin bu tutumunun yanlışlığına dikkat çekmiştir.
Mesela Bakara sure-i celilesinde şöyle buyurulmaktadır.
Onlara Allah'ın indirmiş olduğu şeye tabi olun denildiğinde hayır biz atalarımızı hangi yol üzerinde bulmuşsak o yola uyar gideriz derler.
Tarih boyu inanmayanlar, inanmak istemeyenler kendilerine göre bir ata, bir tiran bulmuş ve kör bir taklitle onun arkasından gitmişlerdir.
Bu mukallitlere göre ataları taşa, ağaca, helvadan yapılmış putlara tapsa da onlar layüseldir, sorgulanamazlar.
Onların söyledikleri ve yaptıklarında hiçbir zaman yanlışlık aranmaz.
İşte bu da kaybettiren, imandan mahrum bırakan en önemli hususlardan biridir.
Sineğin ısırmasından kaçarken yukarıda sayılan bütün bu engellere bakıldığında küfrün temelinde akli, mantıki ve fikri bir dayanak bulabilmek mümkün değildir.
İnanmamaya sebep olarak gösterilen bu faktörlere mesnet demek de doğru değildir.
Çünkü mesnet ciddi bir dayanak demektir.
Bu yüzden inanmayan insanlar mesnet vehmedilen şeylere dayanarak inançsızlıklarını devam ettirmektedirler.
Ki esasında bunun da insana vadettiği hiçbir olumlu ve güzel tarafı yoktur.
Bu durumdaki insanlar sadece bazı geçici tesellilerle kendilerini avutmayı tercih ederler.
Kendilerince mükellefiyetten kaçma ve rahat etme yolunu iman dairesi içine girmemekte bulurlar.
Çünkü iman veya dinin arkasından diyanet yani amele dair mükellefiyetler ve sorumluluklar gelecektir.
Zira iman sadece nazari bir mesele değildir.
İmanın bir gereği olarak bir kısım mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ve bazı yasaklardan da uzak durulması gerekir.
Farklı bir ifadeyle inandım demekle iş bitmiyor.
arkasından amel-i salih olarak isimlendirilen bir kısım emirlerin yerine getirilmesi ve münkerat, bai ve fahşa olarak görülen pek çok kötü fiilin de terk edilmesi gerekir.
İşte bazıları bütün bunları hayattan kam zevk almanın önünde bir engel olarak vehmettiklerinden iman dairesine girmemekte ısrar ederler.
Böylece insan üstat hazretlerinin ifadeleriyle inkar vasıtasıyla gayet cüzi bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil inkarda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder.
Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.
Ayrıca burada teselli olarak görülen geçici zevk veren bütün bu hususların kabrin öbür tarafında insana hiçbir faydası, desteği yoktur.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki müminler inançsızlığa sebep olan bu engelleri aşarak iman dairesine girmiş olsalar da bu zaafların kendileri içinde her zaman potansiyel birer tehlike arz ettiğinin şuurunda olmalıdırlar.
Çünkü yukarıda sayılan bütün bu faktörler iman dairesi içine girmeye mani olduğu gibi hafizen Allah imandan çıkmaya da birer sebep olabilir.
Zira bu hastalık ve zaaflar belli ölçüde insanın duygu ve düşüncesi üzerinde hakimiyet kurduklarında vicdanı baskı altına alıp onda delikler, çatlaklar ve kırıklar meydana getirdiklerinde insan hiç farkına varmaksızın iman dairesinin dışına savrulabilir.
Mesela kibirle alakalı olarak Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Kalbinde zerre kadar büyüklük hissi bulunan kimse cennete giremez." buyurmak suretiyle bu öldürücü virüslerden birine dikkat çekmiştir.
Bu açıdan insan sürekli kendisiyle yüzleşmeli, Allah'ın nimetlerini fark etmeli, bu nimetlere hamdü senada bulunmalı ve aynı zamanda bunların birer istidraç sebebi olabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıdır.

Din adına işlenen cinayetlerin vebali.

Soru:
Bir kısım örgütlerin güya din adına işledikleri cinayetler, canlı bomba saldırıları ve benzeri hadiseler sadece dış mihraklarla ve harici yönlendirmelerle izah edilebilir mi? Bu tür hadiselerin bugün Müslüman coğrafyasında da zemin bulmasının sebepleri nelerdir?
Cevap:
Müslüman görünen bazı kimselerin bomba yüklü araçlarla hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanları katletmelerinin, hele aynı şekilde mabetlere saldırıda bulunmalarının ne Kur'an'la, ne sünnetle, ne de Müslümanlıkla telif edilmesi mümkündür.
Ama maalesef günümüzde inanan gönülleri dilh eden, bizi mahcup duruma düşüren böyle bir tablo vardır.
Dış mihrakların bu mevzuda sinsi ve organizeli yönlendirmeleri olmakla beraber İslam'ın yanlış anlaşılması ve yorumlanmasından da kaynaklanan bu tür terör hadiseleri denilebilir ki haçlıların üzerimize gelmesinden, Moğolların İslam dünyasını hercümerc etmesinden daha tehlikelidir ve İslam alemine verdiği zarar daha büyüktür.
Çünkü bu tür zulüm ve cinayetler Müslümanlığın yüzüne zift sürülmesi anlamına gelir.
Yanlış anlaşılan şecaat ve cesaret.
Kanaat-i acizanece bu tür hadiselere sebebiyet veren yanlış anlama ve yorumlamaların en başta geleni hikmetin engin derinliklerini teşkil eden şecaat ve cesaretin günümüzde hatalı yorumlanmasıdır.
Elbette ki inanan bir gönülde şecaat ve cesaret olması gerekir.
Fakat bunun yanında hikmet ve basiret de olmalı.
Muhataplarda emniyet ve güven duygusunu temin edecek bir duruş sergilenmeli.
Hangi şart ve durumda olursa olsun dinin temel prensiplerine bağlı hareket edilmeli ve meşru hedeflere ancak meşru yollarla gidilmesi gerektiği asla unutulmamalıdır.
Farklı bir tabirle gerçek şecaat ve cesaret, bir Müslümanın kendi değerlerini müdafaa etme adına dik bir duruş sergilemesi, hak bildiği meselelerde her zaman sabit kadem bulunması, bu istikamette kolu kanadı budansa da maruz kalacağı her türlü sıkıntıya katlanması demektir.
Bu açıdan saadet asrına baktığımızda insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem ve onun yanında yer alanların Mekke-i Mükerreme'de 13 sene boyunca bir insanın tahammül etmesi mümkün olmayan nice hadiseye katlandıklarını görüyoruz.
Öyle ki sahabe-i kiram efendilerimiz çoğu zaman gözleri dolu dolu bir taraftan Cenabı Hakk'ın kudret-i namütenahisine, diğer yandan da onun insanlığı kurtarmak için gönderdiği habib-i edibine ve ona inanan insanlara yapılanlara bakmış, sonra da hikmetini tam olarak idrak edemedikleri bu tablo karşısında hayret ve dehşetlerini ifade etme adına "Ne kadar halimsin ey rabbimiz" demişlerdir.
Bildiğiniz üzere insanlığın iftihar tablosu Kabe'nin karşısında başını yere koyup secdeye kapandığında inkar ve cehalete kilitlenenler onun başına deve işkembesi koymuşlardır.
Başlarına taş yağsı bu zalimler kaç defa onu taşa tutmuşlardır.
Fakat o sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir zaman sizin başınıza da taş yağsın dememiştir.
aksine kendisine taş atan, dişini kıran, yanağını yaralayan, başını kanlar içinde bırakan insanlar karşısında bile ellerini kaldırmış ve Allah'ım kavmimi hidayet buyur.
Çünkü onlar bilmiyorlar." demiştir.
Onun bu sözüne haşiye düşülecek olursa şöyle denilebilir.
Şayet onlar beni misyonumu kendileri için nasıl ölüp ölüp dirildiğimi bilselerdi böyle yapmazlardı.
Zira Kur'an-ı Kerim inanmayanların tutup gittikleri yanlış yol karşısında Allah Resulünün halini şöyle ifade etmektedir.
Demek bu söze Kur'an'a inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helak edeceksin.
Evet, Gönülleri fetheden, kalpleri yumuşatan, herkesi gerçek insanlığa yönlendiren, insanı özündeki insanlıkla buluşturan insanlığın iftihar tablosu kendisine düşmanlık eden insanlara öfkeyle mukabelede bulunmamış ve hele günümüzdeki bu şenaat ve denaetlerin hiçbirisine asla başvurmamıştır.
Kendisine 15 sene boyunca düşmanlık etmiş olan Ebu Cehil için bile Allah seni yerin dibine batırsın dememiştir.
Bundan dolayı da bir süre sonra Ebu Cehil'in kızı Cüveyri'ye ve oğlu İkrim'e Müslüman olmuş, Müslüman olduktan sonra da baş döndüren bir hayat ortaya koymuşlardır.
Yermük'te Bizanslılara karşı savaşan Hz. İkim'e ağır yaralı olarak çadıra taşındığında birden doğrulmuş ve "Ya Resulallah sen mi teşrif ettin?" demiştir.
Halbuki bu hadise olduğunda insanlığın iftihar tablosuyla tanışmasının üzerinden sadece iki sene geçmişti.
İşin doğrusu Ebu Cehil'in oğlu Hz. Ekrime'nin bu kadar kısa süre içerisinde böylesine dikey yükselmesini şahsen ben izah etmekte zorlanıyorum.
Evet, bu kadar kısa zaman içinde böyle bir marifet ufkuna nasıl ulaştı? İçe doğru nasıl bu ölçüde derinleşebildi? İnsanlığın iftihar tablosu düşmanlarına bile hilim ve hikmetle muamele etmeseydi bütün bunlar mümkün olabilir miydi? Esasen Allah Resulü Mekke'deki o sıkıntılı dönemde küçük bir işaret verseydi Mekke'deki o ilk cesur ve kahraman Müslümanlar pes etmeden kanlarının son damlasına kadar savaşırlardı.
Fakat zincire vurulmuş ve çok ağır işkenceler görmüş olmalarına rağmen onlar sabır yolunu tercih etmiş, güvenilirliklerini zedeleyecek ferdi, fevri, hissi hiçbir davranışta bulunmamış ve hele bu tür canavarlıklara asla başvurmamışlardır.
Zira şefkat peygamberinin yolu insanların ebedi saadetine vesile olmak için kalpleri fetih ve kafaları ikna yoludur.
da hikmetle, merhametle, mülayemetle muameleyi gerektirir.
Evet, Bir kere daha ifade edecek olursak öyle canavarca bir hareket tarzını Kur'an'la, sünnetle, insanlığın iftihar tablosunun üslubuyla, stratejisiyle, düşünce tarzıyla telif etmek mümkün değildir.
Nefret ekip muhabbet biçemezsiniz.
Konuyla ilgili saadet asrından misalleri çoğaltabilirsiniz.
Mesela Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer efendimiz şehrin anahtarlarını almak üzere yanındaki hizmetçisiyle birlikte Medine'den yola çıkıyor.
Yolda üzerindeki elbiseler yırtılınca yanında taşıdığı iğne ve iplikle onları dikiyor.
Hazineye ait iki hayvanı kullanmaya hakkı olmadığı mülahazasıyla yanına tek bir hayvan alıyor ve bu hayvana hizmetçisiyle nöbetleşe biniyor.
Tam Kudüs'e yaklaştıklarında binme sırası hizmetçisine geliyor.
Hizmetçisi Hz. Ömer efendimize binmeye devam etmesi konusunda ısrar etmesine rağmen o bu teklifi kabul etmiyor ve hizmetçisini deveye bindiriyor.
Yahudi ve Hristiyan ruhani reisler şehrin girişinde gelip onu karşılıyor.
Burayı fethedecek insanın bu esnafta olduğunu biz zaten kitaplarımızda görmüştük." diyerek ona tazim ve tekrimde bulunuyorlar, saygı gösteriyorlar.
Şehrin anahtarlarını kendisine Kudüs Patriği Sofirinius teslim ediyor.
Namaz vakti geldiğinde Hz. Ömer namaz kılması gerektiğini söylüyor.
Onlar da "Ey müminlerin emiri, mabedimizin bir köşesinde namazınızı kılabilirsiniz." diyorlar.
Fakat Hz. Ömer, "Müminlerin emiri burada bir yerde namaz kılarsa arkadan gelenler teberrüken orayı bir mescit haline getirirler.
Bu da sizin hukukunuza tecavüz olur." diyerek dışarıya çıkıyor ve kayaların üzerinde namazını eda ediyor.
Şimdi bir Hz. Ömer efendimizin diğer dinlerin mabetlerine olan saygısına, incelik, hassasiyet ve basiretine bakın.
Bir de güya İslam adına yapılan bugünkü çirkin saldırılara.
Mevzumuza ışık tutacak başka bir misal de şudur.
Hz. Ali efendimiz döneminde fitneler aynen günümüzde olduğu gibi kabardıkça kabarmış.
köpürdükçe köpürmüştür.
O dönemde hariciler Harura'da Hz. Ali'ye karşı toplandıklarında biri Hz. Ali'ye gelerek, "Ya imam, hariciler falan yerde ordularıyla toplanmışlar.
senin üzerine gelecekler.
İyisi mi onlar senin üzerine gelmeden sen onların üzerine git ve onları bütünüyle yok et demiştir.
Hayber'in kapısını koparan Şah-ı Merdan kılıcını çektiği zaman bir kılıç darbesiyle birkaç kelleyi birden alan Haydar-ı Kerrar, "İnsanlığın iftihar tablosunun velayetin serkarı yaptığı o büyük imam ne malum onların bizim üzerimize geleceği" diyerek kendisine yakışanı söylemiştir.
Görebiliyor muyuz bu yaklaşımdaki inceliği? Bence esas şah-ı merdanlık Hayber'in kapısını koparmada, Amr ibn Abdi Büüddü bir kılıç darbesiyle ikiye biçmede değil, enaniyetin ben diye Ramazan davulu gibi ses çıkarma ihtimalinin olduğu bir zamanda bu şekilde kendini kontrol altına alıp iradesinin hakkını vermede aranmalıdır.
Evet, Bence esas yiğitlik, gerçek şecaat ve cesaret böyle kritik bir zamanda ne malum bize hücum edecekleri sözünü söyleyebilmektir.
Hz. İmam Hümam Ebu Hanife Hazretleri de onun bu mülahazasını esas alarak nereye yürüyecekleri kesin olarak bilinmediği sürece bir yerde toplanmış bir grubun üzerine yürümenin caiz olmayacağı görüşünü benimsemiştir.
Zaten önemli olan stratejik hareket ederek az zayiatla problemleri çözmeye çalışmak değil midir? Mekke'nin fethine bakıldığında Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in kan dökülmemesi, düşmanlıkların katlanmaması ve problemlerin nazikçe çözülmesi adına gerekli olan her türlü tedbiri aldığı görülecektir.
Evet, insanlığın iftihar tablosu küçük bir iki hadise istisna edilecek olursa neredeyse halkının tamamı müşrik olan Mekke'ye kan dökmeden, zayiat vermeden girmiştir.
Mekke'ye girdikten sonra da size nasıl muamelede bulunmamı beklersiniz diye sorduğunda çocukluğundan itibaren onu çok iyi tanıyan müşrikler sen Kerim oğlu kerimsin." demişlerdir.
Bunun üzerine efendimiz, "Öyleyse gidin hür ve serbestsiniz.
Size bugün kınama yoktur." buyurmuştur.
Onun ağzından çıkan bu sözler Cibril'in solukları gibi ruhlarda öyle bir makes bulmuştur ki müşrik olan Mekke halkı nasıl yanlış bir yolda olduğunu anlamış ve bir iki gün sonra gelip efendimizin etrafında bir hale halini almıştır.
Evet, Yıllarca Allah Resulüne düşmanlık etmiş olan bu en mütemerrit insanlar bile yumuşamış ve Müslüman olmuşlardır.
Hoşgörülü yaklaşım ve iyi muamele onları İslam'ın huzurlu atmosferine çekmiştir.
Ne ekerseniz onu biçersiniz.
İnsan iyi şeyler hasat etmek istiyorsa çevresine sürekli iyilik ve güzellik tohumları ekmelidir.
Osmanlı Devleti çözülüp yıkıldıktan sonra İslam dünyasında üst üste çözülmeler yaşanmıştır.
Günümüzde ise yeniden bir toparlanma, kendimiz olma ve kendi ruhumuzu bulma gayretleri var.
İslam coğrafyasının bütününe değil, sadece Türkiye açısından meseleye baktığımızda bile hiçbir şeyin dünkü gibi olmadığını, son 40-50 yıl içinde pek çok şeyin değiştiğini göreceksiniz.
İşte İslam dünyasındaki bu gelişme ve değişmelerden rahatsız olan bazı güç odakları dinin temel dinamiklerinden habersiz, İslam'ın kriter ve kıstaslarını bilmeyen, hissiyatla ve hamasetle hareket eden bazı kişileri harekete geçirmiş ve onları kendi kirli amellerine alet etmek istemişlerdir.
Paranoya ihtiyacı ve aldatılan kitleler.
Bugün maalesef İslam coğrafyasında yaşayanların hepsi aklı başında dengeli düşünen, kendi kaynaklarını bilen insanlar değildir.
paranoya duygusunu tetikleyerek kendi çıkarlarına göre dünyada kamuoyu oluşturmak isteyenler cehalet ve fakru zaruretten kaynaklanan bu zaafları görmüş, belli senaryolar hazırlamış ve neticede müsait insanları ya aldatmak ya da ilaçlarla robotlaştırmak suretiyle bu senaryolarda figür olarak kullanmışlardır.
Evet, ihmal edilmiş, cehalet mahkum bırakılmış nesilleri kullanıp kitleleri aldatmışlardır.
Aldanmamanın yoluysa bağışıklık sistemimizi güçlü tutmaktan geçer.
Eğer mukavemet sisteminiz güçlüyse bünye girecek virüs ve mikropların hepsinin hakkından gelebilirsiniz.
Fakat bünyenin bağışıklık sistemi zaafa uğradığında başkaları sürekli virüs enjekte edip bünyeyi yere sermek ister ve siz de buna engel olamazsınız.
Küçülüp büzüşen günümüz dünyasında Allah Resulünün yoluna tabi olan Müslümanların çok daha akıllıca hareket etmeleri, her adımı düşünerek atmaları, bir söz söylemeden önce o sözün nereye gideceğini ve karşı tarafta nasıl bir his uyandıracağını hesap etmeleri gerekir.
Hele bulunduğu konum itibarıyla bir heyeti temsil eden insanların bu konuda daha hassas davranmaları önem arz etmektedir.
Zira onların yapacağı bir hatanın cezasını temsil ettikleri heyetin bütünü çeker.
Mesela sıradan bir insanın ağzından falanlar sizin caminize karşı şöyle bir saygısızlıkta bulundular.
Siz de gidin ve onlara zarar verin cümlesi çıktığında kimse buna iltifat etmez.
Fakat kendini dinletebilecek bir sergardan tarafından böyle bir söz söylendiğinde bu dikkate alınır ve tamiri çok zor tahribatlara sebebiyet verir.
Evet, Şecaat ve cesaretin yanında ilim, hikmet, basiret ve firaset yoksa bu insanı öyle bir cinnete sevk eder ki yapılan yanlışlıkların tamir edilmesi, üstesinden gelinmesi mümkün olmaz.
Bu itibarla maruz kaldığımız felaketlerde sadece karşı tarafı suçlamak doğru değildir.
Aslında İslam'ın güzelliklerinin yaşanmasını ve görülmesini istemeyen Hasım Cephe bu tür tuzak ve ayak oyunlarını İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren hayata geçirmek istemiştir.
Ancak raşit halifeler ve onlara örnek alan basiretli idareciler buna fırsat vermemişlerdir.
Ne var ki bilhassa son 23 asırdan beri yabancı unsurlar içimizden müsait bir kısım fıtratları figüre edip kullanmaya muvaffak olmuş, maalesef İslam'ın o parlak çehresini karartmışlardır.
Denilebilir ki İslam'ın hiçbir döneminde günümüzde güya din adına gerçekleştirilen vahşete benzer bir vahşet yaşanmamıştır.
Belki bir dönemde muvahhidin, bir dönemde Karmatiler ve başka bir dönemde de kendilerini batıniliğe salmış bazı insanlar bu tür canavarlıklara teşebbüs etmişlerdir.
Fakat onlar bile canlı bomba olmamış, kadın yaşlı, çoluk çocuk demeden toplu katliamlara yol açarak intihar eylemleri gerçekleştirmemişlerdir.
Mümince mücadele tarzı.
Yeri gelmişken burada bir hatıramı nakletmek istiyorum.
Ziyaretime gelen bir misafir, İslamofobiden bahsederek batılıların Müslümanlara bir canavar nazarıyla baktıklarını ifade etmiş ve onların karikatürlerinde, gazetelerinde ve televizyonlarında İslam aleyhine yayın yaptıklarını anlatmıştı.
Ben de batılılar bir yerde İslam aleyhine saldırıda bulununca maalesef içimizde hissi hareket eden bazı kimselerin aynıyla mukabelede bulunma gibi İslam'la telif edilemeyecek davranışlar sergilediğini, bu yüzden kendimizi tamamen aklamanın doğru olmadığını anlattım.
Bu onun hiç beklemediği ve şaşırdığı bir cevap olsa da inkar edilemez bir gerçekti.
Halbuki yapılan kötülüklere mukabelede bulunurken bize yakışan şekilde davranmalı.
mümine yakışır bir mücadele tavrı geliştirmeliydik.
Aksi takdirde yapılan yanlışlıklar yeryüzündeki tüm Müslümanları zor bir durumda bırakmaktadır.
Çünkü bu tür hareketler belli odakların eline Müslümanlar aleyhine kullanılacak malzeme vermektedir.
Yapılması gerekli olan şey ise üslubumuzu namusumuz bilerek dinin temel esaslarına bağlılık içinde saldırıları bertaraf etmektir.
Vahşet irtikap edenlerin Müslümanlıktan nasibi yoktur.
Sertlikle ve kaba kuvvetle, şiddet ve hiddetle dinin sevdirildiği, insanların İslam'a ısındırıldığı nerede görülmüştür? Bildiğiniz üzere dinin tarifi yapılırken şu ifadelere yer verilir.
Din Allah tarafından vaz edilmiş öyle bir sistemler mecmuasıdır ki akıl sahiplerini bizzat kendi hür iradeleriyle hayra sevk eder.
Bana göre din adına yapılan böyle bir tarif en ileri demokrasilerden bile daha ileri bir mülahazadır.
Çünkü insanın iradesini esas almakta, onu kendi hür iradesiyle başa bırakmaktadır.
İslam'a göre insan yaratılışı itibarıyla kerimdir.
Kadirşinastır.
Din doğru temsil edilebilir ve onun insanın geleceği adına vadettiği güzellikler ortaya konulabilirse insanlar zaten tercihlerini o istikamette kullanacaklardır.
Evet, Eğer siz dinin güzelliklerini gösterir, sevdirir ve içlerde ona karşı bir iştiyak hasıl ederseniz insanlar da hür iradeleriyle onu seçerler.
İsteyen istediği dini seçme hürriyetine sahiptir.
Önemli olan temsilin güzelliğidir.
Bildiğiniz gibi insanlığın iftihar tablosunun o müthiş tebliğ enginliğinden geri kalmayan ve onunla at başı giden diğer bir yanı da onun temsilidir.
O sallallahu aleyhi ve sellem dediği her şeyi milimi milimine yaşamış ve böylece gönüllere taht kurmuştur.
Aslında onun ümmeti olarak bir zamanlar biz de böyleydik.
Ne var ki son bir iki asırdan beri birileri bizim genlerimizi bozdu ve maalesef bazıları hem de din adına nice mesavi irtikap etti.
Kötülükler yaptı, günah işledi.
Halbuki vahşet irtikap eden insanların Müslümanlıktan nasipleri yoktur.
Daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği gibi terörist Müslüman olamayacağı gibi Müslüman da terörist olamaz.
Müslümanların içinden terörist çıksa bile böyle bir kişi Müslümanlığa ait vasıflarını kaybetmiş demektir.
Böyle birine kesinlikle sağlam bir Müslüman denemez.
Nasıl denebilir ki? Savaşın bile belli kuralları vardır.
Efendimizin bir orduyu uğurlarken ifade buyurduğu gibi dinimiz kadınlara, çocuklara, mabetlere sığınmış insanlara ilişilmesini yasaklamıştır.
Dolayısıyla günümüzde din adına işlenen bu cinayetlerle Kur'an ve sünnetin ortaya koyduğu disiplinleri telif etmek mümkün değildir.
Asılığı bize düşen dinin doğru temsil edilmesinin yanında herkese karşı saygılı olmak ve her anlayışı hoşgörüyle karşılamaktır.
Zira başkalarına kendi sistemini dayatma dinin ruhuna zıttır.
Topla, tüfekle, şiddet, hiddet ve kaba kuvvetle insanların üzerine gitmenin, kendince savaş ilan ederek gidip bir alışveriş merkezini işgal etmenin, masum insanları rehin almanın Müslümanlıkla telif edilebilir bir yanı yoktur.
Barış ve esenlik dinine mensup olan bizler aynıyla mukabelede bulunmayı zalimce bir kaide kabul ediyor ve insanca davranmayı her halükâa vahşice hareket etmeye tercih ediyoruz.
Zaten inanan gönlü imana ermiş bir kimse bu tür davranışlara tenezzül edecek kadar aşağılara düşmez düşemez.
Cenabı Hak gönüllerimizi hikmetiyle mamur kılsın.
Murad-ı sübhanisine ters gelen bütün aykırılıklardan bizleri masun ve mahfuz buyursun.
Peygamber yolunda olmayı, onun yolunda yaşayanların yolunda yaşamayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Aczu fakr yolu.
İnsan olarak her gün farklı meşguliyetlerin içine giriyor, farklı tercihlerde bulunuyoruz.
Ancak çoğu zaman yaptığımız işlerde, bulunduğumuz tercihlerde Cenabı Hakk'ın rızasının olup olmadığını bilemiyoruz.
Belki farkına varmadan işlerimizin içine bencillik karıştırıyoruz.
Allah'ı anlatıyoruz zannıyla bilgi taslıyoruz.
Vifak ve ittifaka gelen ilahi inayeti şahsi kabiliyet ve istidatlarımıza nispet etmeye kalkıyoruz.
Kim bilir günlük koşuşturmacalarımızda bunun gibi daha nice hatalara düşüyoruz.
Müslümanlığı hakkıyla yaşamanın önünde çoğu kişinin farkında bile olmadığı gizli tehlikeler söz konusudur.
Gerçekte hayatını muhasebe ve murakabe ekseninde yürütmeyen Allah celle celalüu karşısında günde birkaç defa kendini sıfırlamayan kimselerin bu tür tehlikelerden uzak durması çok zordur.
Aslında varlığımız üzerinde biraz düşünmeyi, Cenabı Hak karşısındaki konumumuzu mülahazaya almayı hep bir ufuk olarak tutsak gizli şirk ifade eden tavır ve ifadelerden uzak kalabilir ve Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini fark ettikçe yapıyorum yerine yaptırıyor demeye başlarız.
Kendi azim, gayret, irade ve cehdimizin onun meşiyetinin gölgesinin, gölgesinin gölgesi olduğunu fark ederiz.
Bu konuda kat etmemiz gereken epeyce bir mesafe var.
Allah karşısındaki konumumuza göre bir kulluk tavrı belirlemek ciddi bir cehdü gayret istiyor.
Aksi takdirde hiç farkına varmadan Allah Teala'nın lütuflarını kendimize mal etme gibi bir hataya düşüyoruz ki bu da bir nevi şirk sayılır.
Mazhar olunan nimetler.
Bizler Cenabı Hakk'ın sayısız ve harikulade lütuflarına mazharız.
Her şeyden önce yoklukta kalmamış varlık sahasına çıkmışız.
Var olmakla kalmamış canlı olmuşuz.
Canlı olmanın yanında insan olarak yaratılmış akıl, şuur, irade ile donatılmışız.
Bunun yanında Allah Teala'ya kul, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ümmet olmakla şereflendirilmişiz.
Aynı zamanda dini-i mübini İslam'ın fesada maruz kaldığı bir zamanda ıslahçılar safında yerimizi almışız.
Ömrümüzün geri kalan kısmını başımızı hiç yerden kaldırmadan secdede geçirsek yine de bu nimetlerin şükrünü eda edemeyiz.
Fakat bu nimetlerin kadru kıymeti bilinemezse bu küfran-ı nimet insanı tepe taklak baş aşağı da getirebilir.
Allah Teala bazı şahıslara daha hususi surette lütuflarda da bulunur.
Kimilerine malu menal, kimilerine makam ve mansıp, kimilerine güç ve iktidar, kimilerine de şan ve şöhret lütfeder.
Onlar bu nimetlerin kimden geldiğini bilir ve şükürle nimetlerin sahibine yönelirlerse kazanırlar.
Aksi halde sahip oldukları nimetleri kendilerinden bilir ve nankörlük yaparlarsa bu sefer de bunlarla kendilerini mahvederler.
Tıpkı kaynaklarda ibretlik hayatlarına yer verilen Belam ibn Baura ve Bersisa gibi.
Kim bilir tarihte Cenabı Hakk'ın lütuf ve nimetlerini suistimal eden ve bu yüzden de mahvolan nice belam ve Bersiselar gelip geçmiştir.
Esasında tarihin uzak köşelerine gitmeye de gerek yok.
Günümüzde de Allah'ın güç, iktidar, şan, şöhret ve itibar verdiği niceleri bu imkanları kendilerinden bildikleri için zehirleniyor.
Alemin teveccüh ve alkışını aldanıyor, kibir ve gurura kapılıyor ve kendilerini adeta bir mihrap haline getiriyorlar.
Her şeyin kendilerine bağlanmasını, her meselenin kendilerine sorulmasını, her müşkülün kendilerinde çözülmesini, herkesin kendilerinin sözünü dinlemesini arzu ediyorlar.
derken tarihe kirli bir sayfa olarak kaydediliyor.
Dünyalarını da ahiretlerini de berbat ediyorlar.
Dikkat etmediği takdirde herkes kaybedebilir.
Kendilerini kutsi bir davaya adayanlar da benzer tehlikelerle karşı karşıyadırlar.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye davasına gönül veren insanlar sergüzeşti hayatlarına bir göz atacak olsalar Cenabı Hakk'ın kendilerine hiç ummadıkları nice sürpriz nimetler lütfettiğini göreceklerdir.
Allah hizmet erlerine öyle nimetlerle serfiraz kıldı ki işin başlangıcında hayal dahi edilemeyen noktalara gelindi.
Talebelerin kalabileceği bir iki ev açtığımızda sevinçten uçuyor.
Bunu gözümüzde çok büyütüyorduk.
Evler yurtlara dönüştüğünde, yurtların sayısı çoğaldığında ayrı bir hayret daha yaşamıştık.
Ardından sadece Türkiye'de değil dünyanın farklı ülkelerinde yüzlerce okul açıldı.
Okulları kültür lokalleri, diyalog merkezleri ve daha başka müesseseler takip etti.
İşin sonu nereye varır? Dün bunları veren Allah yarın daha neler lütfeder? Onu da bilemiyoruz.
Bugüne kadar yapılan hizmetler bizim şahsi dehama, minnacık güç ve iktidarımıza verilemez.
Bu takdirde sebeplerle sonuçlar arasında büyük bir uyumsuzluk ortaya çıkar.
Belli ki bunları bize ihsan eden Allah'tır.
Dolayısıyla bize düşen kulluk vazifesi de Cenabı Hakk'ın bu fevkalade lütufları karşısında şükür ve hamdle ona yönelmektir.
Esasında şükür adına ne yaparsak yapalım yine de işin hakkını veremeyiz.
Sabahlara kadar namaz kılsak, başımızı secdeden kaldırmasak, ara vermeden oruç tutsak, her sene hacca gitsek yine de nail olduğumuz sonsuz nimetlerin şükrünü eda edemeyiz.
Bu yüzden bize düşen yaptığımız ibadet taatleri yetersiz görerek sürekli ey mabudu mutlak maksudu bil istihkak azamet ve ululuğuna yakışır şekilde kullukta bulunamadık.
Ey her şeyden daha ayan olan zat, seni hakkıyla bilemedik.
Ey şükredilmeye tam layık olan Rabbimiz, sana hakkıyla şükredemedik.
Ey her dilde zikredilen, seni hakkıyla zikredemedik.
Ey tüm övgü ve hamdlerin mercii, sana hakkıyla hamdü senada bulunamadık.
Ey göklerin, yerin ve bunların içindeki her şeyin kendisini tesbihu takdis ettiği zat-ı ecellü ala seni hakkıyla tesbihu takdis edemedik deyip inlemektir.
Şükrederseniz artırırım.
İnsan bütün hayatını aczü fakr, şevku-ü şükür duyguları içinde geçirmeli.
Aklına ne zaman bir şey yaptım mülahazası gelecek olsa hemen yukarıdaki cümlelerle durumunu Allah'a arz etmelidir.
Böyle yaşamaya muvaffak olur, nail olduğumuz nimetlere şükür duygusuyla yaklaşırsak Allah da nimetlerini ziyadeleştirir.
Zira o, "Eğer şükrederseniz artırırım." buyuruyor.
Aksine olan biten şeyleri kendimize bağlar, kendi güç ve iktidarımıza verir.
Nankörlüğe düşersek Allah'ın eltaf-ı sübhaniyesinden, lütuflarından mahrum kalırız.
Birilerinin kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız, torunlarıyız dediği gibi biz de dünyada şu kadar eğitim müessesesi açan bir cemaatin efradıyız.
der.
Yapılan güzel şeyleri aidiyet mülahazasına bağlar.
Ve bütün bu güzellikleri kendimizden bilirsek Allah muhafaza ayetin devamında gelen şayet nankörlük yaparsanız bilin ki azabım çok şiddetlidir.
İlahi beyanının tehdidine maruz kalırız.
Allah'ın eltaf-ı sübhaniyesinin devam etmesini istiyorsak öncelikle nimetin gerçek sahibini görmeli, görüp tesbih takdiste bulunmalı ve her şeyi senden sen ganisin rabbim sana döndüm yüzüm demesini bilmeliyiz.
Özellikle başkalarının övgü ve takdirleri karşısında Allah'ın lütuf ve ihsanlarını insanın kendine mal etmemesi çok zordur.
Bu oldukça dikkat ve temkin gerektiren bir mevzudur.
Birileri sizi sahip olduğunuz bir kısım fazilet ve meziyetlerle övmeye başladığında en azından düşünce ve tasavvurlarınız kirlenebilir.
Allah'ı unutarak söz konusu meziyetleri kendinizden bilebilirsiniz.
Bence şirk kokan bu tür düşünceleri hayale dahi misafir etmemeli.
Hatta daha zorunu söyleyeyim.
Uykuya daldığınızda bu tür şeylerin rüyasını bile görmemelisiniz.
Zira meseleye biraz Freud'un görüşleri çerçevesinden bakacak olursak bir kısım rüyaları insanın şuur altı müktesebatının açığa çıkması olarak değerlendirebiliriz.
Bütün bunlar Kur'an ve sünnetin temel esaslarından hareketle Hz. pirin ortaya koyduğu acz, fakr, şevk ve şükür yolunun gerekleridir.
Haddi zatında insanın kendini eli hiçbir şeye yetişmeyen bir aciz, hiçbir şeye sahip olmayan bir fakir olarak görmesi bir fazilet değildir.
Bu sadece hakikati ve genel durumunu itiraftan ibarettir.
Allah karşısındaki konumunu çok iyi belirleyen bir insanın aksi bir düşünceye sahip olması düşünülemez.
Allah'ın sağanak sağanak gelen lütuflarını görebilen ümitsizliğe düşmez.
Her şeyi onun elinde olduğuna, her şeyi ondan geldiğine ve ona döneceğine göre ben niye ye düşeyim ki? Halihazırdaki manzara iç karartıcı olabilir.
Fakat yolu açan, yol veren, güzergahları gösteren ve değişik köşe başlarında karşımıza çıkan gulyebanileri bertaraf ederek güzergah emniyetimizi sağlayan oysa ben niye karamsarlık duyayım ki? Verenin de alanın da tekrar verecek olanın da o olduğuna gönülden inanıyorsam niye yeis bataklığında boğulayım ki? bilakis azmime sarılır ve mesleğin diğer bir esası olan şevk yolunu tutarım.
Yaptığınız işlere şu gözle bakmanızda hiçbir mahzur yok.
Allah'ın kaderi bir planı ve senaryosu var.
Bizler de birer oyuncu olarak hiç farkına varmadan sahneye sürülüyor, tahrip olmuş ve yıkılmış bir binayı tamir etmekle vazifelendiriliyoruz.
Meseleye böyle yaklaşırsanız bir taraftan Allah'a binlerce hamdü sena olsun ki bizi böyle güzel işlerde istihdam ediyor deyip şükre diğer yandan da acaba Allah'ın bizi tavzif ettiği işlerin hakkını verebiliyor muyum? Konumumu verimli bir şekilde değerlendirebiliyor muyum?" diyerek muhasebeye yönelirsiniz.
Allah'a ait lütufları sahiplenmek gizli bir şirk ve ona ait hakları gasp olduğu gibi bunları görmezden gelmekte nankörlük olur.
İkisi de yanlıştır.
En doğrusu sahip olduğumuz lütufların farkında olmak ama bunları tahdis-i nimet mülahazasıyla zikretmek ve Rabbimize binlerce hamdü sena olsun ki bizleri böyle güzel işlerde istihdam ediyor diyebilmektir.
fikir istikameti.
Ne var ki daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu tür konularda fikir istikametini koruyabilmek hiç de kolay değildir.
Bu ancak doğru yola girmeyle mümkündür.
Fakat o yala girdikten sonra da doğru yürüme hususiyeti korunamayabilir.
Zigzaklar yaşanabilir, kaymalar olabilir.
Bir şekilde yürünen yolun adabına riayet edilemeyebilir.
Nail olunan ilahi lütufların hakkı tam verilemeyebilir.
Bunlar neticesinde de şefkat tokatları gelebilir.
Kulak çekme kabilinden bir kısım belalara maruz kalınabilir.
Allah bir kısım zalimleri musallat edebilir.
Tehcirler, tehditler, nefiler, aziller, mağduriyetler, mazlumiyetler, mahkumiyetler, mevkufiyetler, tenkiller yaşanabilir.
Eğer bütün bunlara birer şefkat tokadı nazarıyla bakarsak maruz kaldığımız sıkıntılar bizi tövbe, inabe ve evbe ile Rabbimize yönelmeye sevk eder.
Rabbimizin razı olmadığı tavır ve davranışlarımız olduysa bunlar için bir değil bin kere istiğfar ederiz.
Maruz kalınan mağduriyet ve mazlumiyetler bu mülahazalarla değerlendirilirse yaşanan acılar karşısında hissedilen duygular birdenbire kin ve nefretten, mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesinden kötülüğe aynı kötülükle karşılık verme şefkate ve acımaya döner.
Nitekim tarihin sayfalarına kara bir leke halinde kaydedilecek bu tür zalim insanlara ancak acınır.
Allah bugüne kadar iman ve Kur'an hizmetine sahip çıkan adanmışlara çok güzel hizmetler yaptırdı.
Sahip olunan değerleri dünyanın farklı yerlerinde temsil etme, İslam'ınşan çehresine saçılan ziftleri kısmen de olsa temizleme, dine karşı oluşmuş önyargıları değiştirme, eğitim ve diyalog vasıtasıyla insanlar arasında barış köprüleri kurma gibi imkanlar verdi.
Bugün de aynı yolda yürümeye devam ediliyor.
Allah'tan ümidimiz o ki gelecekte de aynı hizmetler katlanarak yapılmaya devam edecek.
Yürünen yolun doğruluğundan eminseniz, aleyhinizde propaganda yapan, sizi yürüdüğünüz yoldan alıkoymaya çalışan insanlara sadece acırsınız.
Gayretullah'a dokunduğu gün Hz. Mevla'nın zalimlerin iflahını keseceğini bilir.
Bugün halka cevredenlerin yarın hakkın divanında verecekleri hesabı düşünür ve hallerine acırsınız.
Diriliş mimarlarının vazifesi.
Günümüzde Müslümanlık adına yaşanan çoğu problemin arkasında İslam'ı içine tam sindirememiş, ihlas ve ihsan şuuruna erememiş şekil Müslümanları vardır.
Onların İslam'ın ortaya koyduğu kriterlere aykırı davranışları, helal haram sınırlarını tanımamaları hem İslam'ın hem de Müslümanların adına leke sürüyor, duruşunu bozuyor.
Diriliş süvarilerinin yerine getirmesi gereken öncelikli vazife ruh ve kalp hayatımız adına yitirdiğimiz değerleri yeniden ihya etmek ve bunların bütün canlılığıyla tabiatlara mal olmalarını sağlamaktır.
İnsanlığın şekli ve suri Müslümanlıktan kurtulması da buna bağlıdır.
Bu değerlerin başındaysa ihlas gelir.
İhlas ve rıza.
İslam'ın muhtevasını bir şiire benzetecek olursak onun kafiyesi ihlastır ve bu bütün amellerin derin bir kulluk şuuruyla yerine getirilmesi ve Allah'la irtibatlandırılması anlamına gelir.
Bilindiği üzere ihlas her amelin sırf Allah emrettiği için sadece onun rızası hedeflenerek yapılmasıdır.
Hz. pirin birinci sözün başında ifade ettiği gibi ihlas insanın Allah için işlemesi, Allah için başlaması, Allah için görüşmesi, Allah'ın rızası dairesinde hareket etmesi yani kısaca bütün işlerini onun rıza ve hoşnutluğunu gözeterek yapmasıdır.
Elimizi dua için her kaldırışımızda Cenab-ı Mevla'dan rıza ve ihlas istemeliyiz.
Bu konu o kadar önemlidir ki bir kişi akşama kadar hiç durmadan Allahumme el ihlas ver.
Allah'ım senden ihlas ve rızanı istiyorum dese yine de azdır.
Çünkü bir müminin bütün dünyevi mülahazaları elinin tersiyle bir kenara iterek saf ve dupduru bir kulluk şuuru kazanması yaratılış gayesine matuf en büyük hedeftir.
Bu açıdan bakıldığında sadece dünyevi beklentiler değil kulluktaki zirve olan ibadetlerin uhrevi beklentilere bile bağlanmaması yalnızca rabbimizin hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılması gerekmektedir.
Ne var ki böyle bir ufku yakalamanın kolay olmadığı da bilinmelidir.
İhlasa musallat olan, onu delik deşik eden ve güve gibi kemiren o kadar çok şey var ki.
beşeri garizeler, rahat ve rehavet duygusu, şöhret arzusu, pespaye hisler, dünyevi çıkarlar bizi ihlas ve samimiyetten uzaklaştırıyor, uhrevilik ve melekutiliğe açılmanıza mani oluyor ve bize en büyük mazhariyetleri kaybettiriyor.
Dost doğru bir yola girmiş insanlar bile dikkatli yaşamadıkları takdirde süfli duygular ve cüzi menfaatlerden ötürü zamanla ihlas kırılmaları yaşayabilirler.
Allah yolunda yürüdüklerini zannetseler de sükuta maruz kalabilir, kazanma yolunda kaybedebilirler.
Çok iş yapmak, büyük işler çevirmek, büyük çemberler döndürmek marifet değil.
Asıl marifet yapılan her şeyi onun rızasına bağlayabilmektir.
Zira marziyat-ı ilahiyeye, Allah'ın hoşnutluğuna bağlılıktan daha ulvi bir şey yoktur.
Amel ve hizmetlerinizde ihlası yakalayamadığınız takdirde dünyanın rengini değiştirseniz dahi kendinizi kaybedersiniz.
Zahiren çok kazanmış gibi görünseniz de Allah katında kaybetmiş talihsizler kategorisine dahil olursunuz.
Başardım zannettiğiniz işler de uzun ömürlü olmaz.
Saman alevi gibi gelir geçer.
Bu yüzden yapılan her işte ihlası yakalamaya çalışmalı.
Bunun için de iç mücadelenizi sürekli devam ettirmelisiniz.
İhlas nasıl kazanılır? İnsan marifet-i sani konusundaki derinliği ölçüsünde ihlasa muvaffak olur.
Hakiki ihlasa ulaşabilmek marifetullah'ın insanın bütün benliğine hükmetmesine bağlıdır.
Böyle biri ağzını açarken, konuşurken, gözlerini kırparken, elini ayağını hareket ettirirken bütün bunları rabbinin huzurunda olduğu şuuruyla yapar.
Bunu bir lahza olsun hatırından çıkarmaz.
Bakışları derindir, tavırları ciddidir.
Duruşu vakurdur.
Sözleri edeplidir.
Bütün tavır ve davranışları iman-ı billah, marifetullah ve mehafetullah'ın Allah'a inanıp onu tanıma ve ona karşı saygıyla dopdolu olma güdümündedir.
Ondan münasebetsizce tavır ve davranışlar sadır olmaz.
Marifetullah bu ölçüde insan benliğini sarar.
ona hükmederse o kişinin imanında derinlik, amelinde de ihlas olur.
Yeni bir ihya hareketinin insanlığın ve Müslümanlığın yeniden layık olduğu tarzda temsil edilmesine çalışanların yapmaları gereken temel vazife bu kulluk şuurunu canlandırabilmektir.
Mesele sadece insanları namaza alıştırmak değildir.
Tabiri caizse onları namaz delisi yapabilmektir.
Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi mescitten çıktıktan sonra kalbini mescitte bırakan bir sonraki namazı iple çeken namaz delileri.
Öyle ki onlar mesela öğle namazından çıktıktan sonra yahu niye bu müezzinler bir an evvel ikindi ezanını okumuyorlar? okusalar da koşa koşa gidip bir kere daha Cenabı Hakk'ın dergah-ı huzurunda kemer beste-i ubudiyet içinde el pençe divan dursak, başımızı yere koyup yüzümüzü hakkın kapısının eşiğine sürsek, onun büyüklüğünü kendi küçüklüğümüzü ifade etsek diyecek ölçüde ibadete kilitli yaşamalılar.
Sadece namaz değil, orucun da, infakın da, diğer ibadetlerin de delisi olmalılar.
Bütün ibadetleri ihlasla ve şuurlu bir şekilde yerine getirme noktasında çok kararlı durmalıdırlar.
İhlas dolu böyle bir kulluk şuurunun zıddı isa ibadetleri aradan çıkarma mülahazasıyla yerine getirmedir.
Yani kalbi ürpermeden, yaptığı ibadeti beyninin bütün nöronlarında duymadan hatta kimin karşısında durduğunun dahi farkına varmadan gafletle ibadet yapmaktır.
İnsanda en azından ibadetlerini şuurlu yapabilme noktasında bir niyet ve cehd olmalıdır.
O işin başında her şeyi derinlemesine duyamayabilir.
Bu ciddi ve sürekli cehd ve gayrete bağlıdır.
Cüneyd-i Bağdadi ancak 60 seneden sonra arzu ettiği ibadet ve marifet ufkuna alıştığını ifade eder.
Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de ömrünün sonlarına doğru imrendiği zatlar gibi tesbih çektiğini, kendisiyle birlikte adeta bütün varlığın sübhanallah dediğini duyduğunu söyler.
Dolayısıyla asıl önemli olan insanın böyle bir ufka talip olması ve onu yakalama adına sürekli gayret göstermesidir.
İbadetlerinizde enginlik ve derinliklere açılmaya, ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya namzetseniz bugün olmazsa yarın maksadınıza ulaşabilirsiniz.
Bundan sonra yapılması gereken şey ise duyduğunuz şeyleri başkalarına da aktarmaktır.
İhya hareketi müntesiplerine düşen sorumluluk da budur.
Başta da söylediğimiz gibi bu insanları şekil müslümanı olmaktan kurtararak hakiki Müslümanlığa ulaştırma, kalp ve ruh hayatına yönlendirme sorumluluğudur.
Günümüzde pek çok insanın günlük siyasetin cenderesinden sıyrılmaları da esasen bu manevi akımın etkisiyle Allah'la olan münasebetlerini güçlendirmelerine bağlıdır.
İnsanoğlu tabiatı itibarıyla hataya açıktır.
Nitekim herkes hata yapabilir.
Fakat böyle bir kıvama ulaşmış insanların inhirafları nadir olur.
İnhiraf ettiklerinde de hemen Cenabı Hak'a yönelir.
İç döker.
Tövbe ve istiğfarlarla hata ve günahların isini, pasını siler, süpürür, arınıp temizlenirler.
Bir yerde böyle bir keyfiyete ulaşmış bir heyet oluşursa onlar orada maya olur ve bu dalga dalga çevreye yayılır.
Günümüzde insanlığın böyle bir dirilişe ihtiyacı var.
Dini Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi duyacak, yaşayacak insanlara muhtacız.
Bize düşen de hep bu ulvi düşüncelerle oturup kalkma, onları gerçekleştirmeye çalışma ve bu konuda dua dua Allah'a yalvarma olmalıdır.
Bunun dışında kalan şeylerin tamamı bizim için tali meselelerdir.

Kur'an Nesli.

Soru:
Sohbetlerde zaman zaman üzerinde durulan Kur'an nesliyle kastedilen kimlerdir? Bu neslin üzerine düşen vazifeler nelerdir?
Cevap:
Cenab-ı Hakk'ın murad-ı ilahisini yeryüzünde ikame etmeyi biricik maksat haline getiren, kıyamete kadar rehberliği devam edecek Kur'an hakikatlerini hakkıyla temsil eden düşüncelerinde, konuşmalarında ve amellerinde Kur'an'a ittibai şiar edinen nesle Kur'an nesli diyebiliriz.
Nereden bakarsanız bakın onlardan Kur'an'a ait manaların süzüldüğünü görürsünüz.
Bu nesil Allah karşısında veya huzurunda olmanın gereği olarak Allah'ın istediği şekilde bir duruş sergiler.
Geçici bir imtihan yeri olan dünyayı değil sonsuz güzellikler mekanı olan ahireti maksat haline getirir.
Onlar yaşamayı değil yaşatmayı tercih ederler.
Dünyanın fani yüzündeki zevk-ü sefaya değil ahiret yolundaki çile ve ızdıraba talip olurlar.
Kur'an ahlakıyla bezenirler.
Bu yüzden bir hadiste de ifade edildiği gibi onları gören kimse Allah'ı hatırlar.
Onların arkasından yürüyen kişi Allah'a vasıl olur.
Onlar Kur'an'ı şahsi hayatlarında yaşama ve temsil etmenin ötesinde Kur'ani hakikatleri topyekun insanlık çapında ihya etmeye ve hayata hayat kılmaya kendilerini adamış kimselerdir.
Bakış açımız ve tarihselci yaklaşımlar.
Dünyada pek çok inanç şekli, metafizik anlayış ve zat-ı uluhiyet telakkisi bulunmaktadır.
Bizim için önemli olan Kur'an'ın tarifleridir.
Metafizik dünya hakkındaki en hakiki malumat peygamberler tarafından beşere bildirilmiştir.
Zat-ı uluhiyeti en doğru şekilde insanlığa onlar tanıtmıştır.
Ölüm, berzah ve ahiret alemleri ile ilgili en gerçekçi izahları onlar yapmıştır.
Bu konularda semavi vahyin sesine kulak verilmezse yanlış telakkilere girilir.
Nitekim ehli kitap vahyi orijinal haliyle koruyamadığı için itikadi konularda bazı boşluklara düşmüş, yanlış yorumlar yapmış, inhiraflar yaşamıştır.
Şunu unutmamak gerekir ki insan aklının idrak sınırları vardır.
Bir insan dahi de olsa bu sınırların ötesine geçemez.
Ziya Paşa'nın ifadesiyle, "İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sükleti çekmez." Şimdiye kadar nice filozof ve mütefekkir Allah'ın varlığından bahsetmiştir.
Ama onun isim ve sıfatlarına dair gerçek bilgiye ulaşmak için vahmek gerekir.
Zira bu gaybe ait bir meseledir ve bu konuda nihai noktayı koymak bizim idrak sınırlarımızın dışındadır.
Uluhiyet ve rububiyet hakikatlerine dair doğru bilgi elde etmenin yolu peygamberlerin sözlerine kulak vermekten geçer.
Kur'an neslinin başlıca vazifelerinden biri Allah'ı, Kur'an ve sünneti referans alarak tanımak, sadırlara şifa olacak şekilde insanlığa tanıtmaktır.
Mehmet Akif'in şu sözünde gösterdiği ufuk Kur'an nesli için önemli bir hedef olmalıdır.
Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.
Günümüzde bilimsel gelişmeler sayesinde insanların varlığı okuma düzeyleri, eşya ve hadiselere bakış açıları değişmiştir.
Meselerinizi anlatırken konuyu bu değişime dikkat etmeden ele alırsanız hitap ettiğiniz kitlenin zihin ve kalp dünyasında bazı boşluklar oluşabilir.
Bu açıdan kendilerini iman ve Kur'an davasına adamış nesillerin metafizik hakikatleri insanlara sunarken bunu zihni, ruhi, kalbi ve hissi herhangi bir boşluğa meydan vermeyecek, muhataplarının vicdanlarını ve aklı selimlerini tatmin edecek surette yapabilmeleri gerekir.
Yeri gelmişken şunu da ifade etmekte fayda var.
Mehmet Akif'in yukarıda naklettiğimiz mısralarında ifade edilen düşünceyi farklı algılayan ve yorumlayan bazı kimseler Kur'an'a başka bir açıdan yaklaşarak günümüzün şartlarına uygun olarak dinde reforma gidilmesi gerektiğini dillendiriyorlar.
Kur'an'a tarihselci mülahazalarla yaklaşarak onun bazı ayetlerinin günümüzde hükmünün kalmadığını ileri sürebiliyorlar.
Kur'an tarafından vaz edilen bazı prensipleri mevcut algı ve anlayışlara ters bulduklarından bu prensiplere sahip çıkamıyor.
Onların cahiliye toplumuna has düzenlemeler olduğunu dolayısıyla da bizi bağlamayacağını zannedebiliyorlar.
Maalesef ki yanlış yerden bakıyor ve yanlış düşünüyorlar.
Bazıları günümüzün bu gelip geçici modaları ile motive oluyorlar.
Çağımızdaki yaşam tarzından başka bir alternatifin mümkün olduğuna inanmıyorlar.
Modern dünyanın bize dayattığı dünya görüşünü en ideal zannediyor, başka tarzı telakkileri anlayış tarzlarını peşinen reddediyorlar.
Bunun bir neticesi olarak da Kur'an'ın bazı emirlerinin modasının geçtiğine, artık bugünün dünyasında tatbikinin mümkün olmadığına inanıyorlar.
Kur'an'ın uzun asırlardır ihmale uğramasının, doğru anlaşılıp anlatılamamasının ve iyi temsil edilememesinin de bunda etkisi büyük.
Kur'an nesli Kur'an'ın hakikatlerini tam yaşayarak hayatlarına hayat kılsa tüm insanlık, fertler ve cemaatler halinde İslam dünyasına koşacaktır.
Doğru temsilin etkisi.
Bu açıdan günümüzde dünyanın dört bir yanına açılan adanmışların gittikleri yerlerde kendi dünyalarına ait duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini son derece önemli buluyorum.
Bununla birlikte şu realiteyi de hatırdan çıkarmamalı.
Birkaç asırdır dünyada hakimiyet kuran, başkalarına tepeden bakan, düşünceleri kemikleşmiş ve milli gururları yüksek olan, adı konmamış örtük bir kas sistemiyle hareket eden, kendi kültürlerini dünyaya dayatan, ekonomik güç sahibi bazı şahıs, devlet ve milletlerin kendi dünya görüşlerinden başka bir görüşü kabullenmeleri ve sizin değerlerinizi takdir etmeleri kolay değildir.
Her şeye rağmen siz bir yerde kendi dünyanıza ait faziletleri ortaya koyduğunuzda, sahip olduğunuz değerleri yaşadığınızda bu başkalarında ciddi bir hayranlık uyandırabiliyor.
Şimdiye kadar bunun çok fazla misalini gördük.
Etkili doğayen akademisyenlerden dünyanın geleceği adına istikbal vadeden bir şey varsa o da bu harekettir diyenler oldu.
Küçük platformlardaki doğru temsil bile böyle bir hayranlığa vesile olabiliyor.
Bunlar bizim için önemli birer ümit kaynağıdır.
Yeter ki siz kendi civan mertliğinizi sergileyin.
Şimdiye kadar yapageldiğiniz hizmetleri katlayarak devam ettirin.
İnancınızı, sahip olduğunuz değerleri en güzel şekilde anlatın ve temsil edin.
Hangi noktalar hasar görmüşse oraları tamir etmeye, yıkılmış surları onarmaya, kırık ve çatlakları sarmaya, oluşan boşlukları doldurmaya çalışın.
Müslümanlığın baş döndürücü güzelliklerini herkese göstermeye, Allah'ın her bir kulunun bundan istifade etmesini sağlamaya gayret gösterin.
Sahip olduğunuz iman, heyecan ve bilgi sermayesini çok iyi kullanın.
Allah'ın izni ve inayetiyle sizin bu çabalarınız muhataplarınız tarafından hüsnü kabulle karşılanacaktır.
Zira insan fıtratında hakikati arama arzusu ve güzellik kemale iştiyak vardır.

Bölüm
Dünyayı ahirete tercih edenlerin çağı.

Dünyayı dünyaya bakan, heva ve heveslerimize hitap eden yönüyle severseniz onu bilerek ve isteyerek ahirete tercih etmiş olursunuz ki çağımızın en büyük hastalığı budur.
Günümüzde dünyanın cazibedar güzellikleri çoklarının başını döndürüyor.
Maalesef ki inanıyor gibi görünen bazı kişiler dahi bütün kalpleriyle dünyaya bağlılar.
taparcasına dünyayı seviyor ve onu ahirete tercih ediyorlar.
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanıyor, ömürlerini tuli emellerinin peşinde tüketiyorlar.
Kalbi dünyaya sımsıkı bağlı olan insanların ibadetleri şekilden öteye geçmez.
İbadette önemli olan kalbin Allah'la irtibatıdır.
İnsan delice ona bağlanmalıdır.
Aşkla, heyecanla yüreği çatlarcasına ibadet etmelidir.
Dualarında kalbinin iniltileri dile dökülmelidir.
Onun karşısında her şeyi yok bilmelidir.
Fuzuli'nin lali-i güher, mücevher gibi, değerli gibi şu mısraları konuyla ne güzel denk düşüyor.
Hikmet-i dünya ve mafi bilen arif değil, arif odur.
Bilmeye dünya ve mafi nedir? Kullukta ihlas ve samimiyetin önemi.
Nasıl ki güneş doğduğunda gökteki yıldızlar kaybolursa gönlünü Allah'a yönelten bir kimsenin gözünde de dünyanın cazibedar güzellikleri silinir gider.
Hatta o zaman gelir kendini dahi görmez.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi çağımız dünyayı bilerek ahirete tercih edenlerin çağı ve ne yazık ki camidekinin de Kabe'ye gidenin de Arafat'ta el kaldırıp yalvaranın da derdi dünya.
Dua ederken onların seslerine kulak verseniz taleplerinin çoğunlukla dünyevi isteklerden ibaret olduğunu duyarsınız.
Onlar dualarında dünyayı istemek şöyle dursun.
ibadet ve kulluklarını bile dünyevi beklentilerine vasıta yaparlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tabiriyle nice namaz kılan vardır ki yorgunluk ve uykusuzluğu yanına kar kalır.
Nice oruç tutan da vardır ki açlık ve susuzluğu yanına kar kalır.
Oysa ki kullukta esas olan ihlastır, samimiyettir.
Siz ikbal ve istikbalinizi, evlad-u iyalinizi, makam ve mansıbınızı, paye ve şöhretinizi kulluğun içine katarsanız onu kirletmiş olursunuz.
Ama ne acıdır ki çağı dünyaya tapanların çağıdır ve bu tehlikeden uzak kalabilmek de çok zordur.
Dünyevileşme tehlikesi ve tedavisi.
Kur'an-ı Kerim gerçek şu ki siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz.
Onun için ahireti görmezden geliyorsunuz.
Ayetiyle adeta çağımızı resmeder.
Günümüzde vebadan, taundan, cüzzamdan, aids'ten daha tehlikeli bir hastalık varsa o da kulluğu dahi kirletecek şekilde dünyayı birinci sıraya koyma hastalığıdır.
Bu virüs kime musallat olsa onu yere serar.
Böyle birinin ayakta kalması söz konusu olamaz.
Allah'tan dilerim ki onca kötü insanın kötülüklerine ve engellemelerine rağmen Cenabı Hakk'ın bir tevfik-i ilahi olarak önemli hizmetlere muvaffak kıldığı adanmışlar.
Bu virüsten azade kalsınlar.
Dünyevileşme girdabına kapılmamanın en önemli yolu gönlün yüksek gaye-i hayallere bağlanması ve kişinin yüksek idealleri gerçekleştirmeye odaklanmasıdır.
Namı Celili-i Muhammedi'nin her yerde dalgalanmasını bir mefkure haline getiren kişilerin bunun çok aşağısında kalacak şeylere bel bağlamaları söz konusu olamaz.
Zira böyle ulvi bir mefkure dünyevi makam ve mansıplardan hatta dünyada yüzlerce imparatorluk kurmaktan daha önemlidir.
Zat-ı uluhiyeti isteyen, ahireti hedefleyen bir insan, dünyanın cismaniyet ve hayvaniyete bakan yüzüne ehemmiyet vermez, veremez.
Cenabı Hakk'ın rüyetine gözlerini dikmiş olanlar gözlerini başka her şeyden sakınırlar.
Ona müteveccih olan kimseler teveccüh edecek başka kıble aramaktan vazgeçerler.
Dünya bütün güzellikleriyle, parlaklık ve ihtişamıyla karşılarına dikilse onlar onu buğulu, sisli, kirli bir şey olarak görürler.
Belki de hiç görmezler.
Allah Resulü dünyanın kıymet ve mahiyetini anlatma adına şöyle buyurur.
Şayet Allah katında dünyanın zati kıymeti itibarıyla sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı kafire ondan bir yudum su içirmezdi.
İşte dünyanın kadri kıymeti bu kadardır.
Yüksek bir donanımla dünyaya gönderilen insan niçin böyle basit bir şeye talip olsun ki? İnsan ulaşılmaz zirvelere ulaştıracak bir hedefe talip olmalı ve o hedefe sıkı sıkı sarılmalıdır.
Gönlünü dünyaya kaptıranlar, dünya deyip oturan, dünya deyip kalkanlarsa ahirete ait bütün azıklarını dünya hesabına harcamış olurlar.
Bu yüzden gidecekleri ebediyet alemlerine zadu zahiresiz ahiret için hazırlık azık olmadan gitme riski taşırlar.
Dünyanın cazibedar güzellikleriyle başa çıkma yolları.
Dünyanın cazibedar güzelliklerine aldanmamak için yapılması gereken şey Allah'la münasebeti sağlam tutmaktır.
Dualarımızın merkezine Allah'ın teveccühünü, inayetini, mahiyetini, hıfzu-u himayesini, nusret ve yardımını koymalıyız.
Ve daima Allah'ım sana kavuşma iştiyakıyla kalplerimizi doldur demeliyiz.
Ona olan iman, yakin, tevekkül, teslimiyet ve güvenimizi artırması adına yalvarıp yakarmaktan duğur olmamalıyız, uzak kalmamalıyız.
Ama bütün bunların onun hakkını eda etmeye yetmediğini bilmeli ve sözlerimizi ona hakkıyla kulluk yapamadığımızın, onu hakkıyla bilemediğimizin, ona hakkıyla hamdü senada bulunamadığımızın itirafıyla noktalamalıyız.
Belki de onun ululuğunu, kendi küçüklüğümüzü, ibadetlerimizin sığlığını itiraf etmemiz onun merhametine dokunur.
Rahmetinin enginliğiyle münasebete geçer.
Ve dolayısıyla da Allah gerekli olan ama yapamadığımız kulluktan dolayı meydana gelen boşluğu rahmetiyle doldurur.
Ahirette Cenabı Hakk'ın teveccüh ve rahmetine, rıza ve rıdvanına mazhar olmak istiyorsak bu dünyada hep bu değerlerin peşinde olmalıyız.
Hep söylediğimiz gibi teveccüh teveccühü celbeder.
Biz bu tür mülahazalarla dop dolu olduktan sonra dünya kendini bize kabul ettiremez.
Dünyevi nimetler karşısında başımız dönmez, bakışımız bulanmaz.
Dünyayı Allah Teala'ya ulaşma ve kavuşma adına bir vasıta, bir yol, bir koridor olarak kullanırız.
Biz dünyaya böyle bakarsak fani yüzüyle kömür veya toz toprak gibi değersiz olan dünya birdenbire yakuta, zebercede, elmasa dönüşür.
Mihnetin ötesi.
İman, İslam, ihsan şuuru, ihlas, rıza ve Allah'a kavuşmaya duyulan iştiyak, Cenabı Hakk'ın maddi alemle kıyası mümkün olmayan büyük lütuflarıdır.
İnsana bir şehrin, ülkenin ya da dünyanın sultanlığı verilse bile bu verilen maddi nimetler zikredilen bu lütufların binde birine bile tekabül etmez.
Bu açıdan bu dünyada bir müminin en temel meselesi sağlam bir imandır.
Allah'la güçlü bir irtibat kurabilmektir.
İhsan şuurunu kazanabilmektir.
Amellerinde ihlası yakalayabilmektir.
Rıza ufkuna ulaşabilmektir.
Zira piri pak bir vaziyette bu dünyadan ahiret alemine göç edebilmek, kabir suallerine cevap verebilmek, mahşerin ızdırabından kurtulabilmek, engellere takılmadan berzah aleminin uzun yolculuğunu tamamlayabilmek ve nihayetinde cennet nimetlerine, rıza ve rıdvana nail olabilmek buna bağlıdır.
Zira bir mümin için arınmış bir vaziyette Allah'a yürümekten daha büyük bir nimet düşünülemez.
Bu dünyada Allah yolunda çekilen sıkıntılar öbür tarafta ilahi lütuflara, uhrevi nimetlere dönüşecekse ki öyledir.
Bunları cana minnet bilmek, bunlara seve seve katlanmak gerekir.
Evet, sabır ve rıza ile karşılandığı takdirde dünyadaki her elem ahirette sonsuz lezzetlere dönüşecektir.
Üstelik dünyadaki nimetlerin lezzeti nispetinde elemi de vardır.
lezzetlerde ise hiç elem yoktur.
O halde insan dünyasını ahirete göre kurgulamalı ve planlamalıdır.
Dünyayı ahirete götürecek kısa bir yol veya meyvelerini, mükafatını ahirette alacağı bir tarla, bir bahçe olarak görmelidir.
Cennet yolunun yolcusu olabilenler için dünyada yerine getirilen görevler, çekilen sıkıntılar birer geçici eleme dönüşecek ve bunlar ahiret hayatında sahibine bitmez tükenmez bir azık haline gelecektir.
Ahirette katedilmesi gereken yollar dünyaya göre daha uzun, aşılması gereken yokuşlar daha sarp olduğu için kendimizi oraya göre hazırlamak, azığımızı da tas tamam almak zorundayız.
Allah'a gönülden iman eden kişi için asıl kazanç Cenabı Hakk'ın rızasına, rıdvanına, rüyetine, teveccühüne, iltifat esintilerine ben senden razıyım." hitabına mazhar olabilmektir.
Hazreti Pirin ifadesiyle binlerce sene mesudane cennet hayatı Cenabı Hakk'ın cemalini bir lahza müşahede etmeye mukabil gelmez.
Ehli sünnet itikadının nazmen özetlediği Bedül Emali isimli eserde Cenabı Hakk'ın cemal-i bağ kemalini kusursuz mükemmel güzellikte olan Allah'ı gören müminlerin cennet nimetlerini unutacakları ifade edilir.
Bizim nizam, intizam, ahenk, mana, muhteva, estetik adına kainatta gördüğümüz ne kadar güzellik varsa hepsinin kaynağı odur.
Zira dünyanın binlerce sene mesudane hayatı da cennetin bir dakikasına mukabil gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de yer alan cennet tasvirlerine bakacak olursanız cennet nimetlerinin büyüklüğünü onların dünya nimetleri ile kıyas dahi edilemeyeceğini görürsünüz.
Evet, Orada Cenabı Hakk'ın rüyetine mazhar olanların gözünde cennet tamamen silinip gideceği gibi cennet nimetleriyile müşerref olanların gözünde de içindeki bütün güzelliklerle birlikte dünya silinip gidecektir.
Uhrevi nimetler insanları öyle büyüleyecek, kendinden geçirecektir ki onlar meğer hayat buymuş diyeceklerdir.
Böyle bir hayatı kazanmanın yoluysa başta da ifade ettiğimiz üzere imandır, ibadettir, ihsandır, ihlastır.
Kalp ve ruhun hayat derecelerinde yolculuğa çıkabilmektir.
Sofilerin ifadesiyle seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah, seyr anillah ufuklarında dolaşabilmektir.
Fani yüzüne aldanmadan dünyayı ahireti kazanacak bir yer haline getirebilmektir.
Dejenere olan Müslümanlık.
Ne var ki günümüz Müslümanları bu tür mülahazalardan çok uzaklaştı.
Mana ve özü bırakarak şekil ve suretlere kandı.
Bu geri gitmede idareyi elinde tutanların sorumluluğu çok büyüktür.
Zira onlar ortaya güzel bir temsil koyamadıkları gibi yapıp ettikleriyle de Müslümanlığın çehresini kararttılar.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri hatta kendilerini Müslümanların hamisi gibi gösterdikleri halde zulme bulaştılar.
Milletin hukukuna tecavüz ettiler.
Hırsızlık ve yolsuzluk yaptılar.
Rüşvet alıp verdiler.
İnsanları din, dil, ırk, mezhep üzerinden ayrıştırma yoluna gittiler.
Muhalif gördükleri kesimleri ezdiler.
Üstelik bütün bu şenaat ve denayetleri Müslümanlık adına yaptılar.
Bunlar din adına öyle korkunç bir deformasyon ve dejenerasyon yaşanmasına yol açtı ki muhtemelen daha önceki asırlarda en azalı düşmanların yapmış olduğu tahribat bu kadar büyük olmamıştı.
Çünkü onların karşısına dikilecek imanı, ihlası temsil eden Alparslanlar, Melikşahlar, Kılıç Arslanlar, Selahaddin Eyyubiler, Nurettin Zengiler, Şirkuhlar vardı.
Onlar adeta aydınlığın karanlık karşısında baş kaldırarak buraya kadar demesi gibi hak dinliğine düşmanlık edenlere karşı kıyam etmiş ve Müslümanlığın izzetini korumuşlardı.
Günümüzdeki tabloysa tamamıyla farklıdır.
Müslümanlığa sahip çıkması gereken kişiler bilerek ve isteyerek dini kendi algılarına, menfaatlerine göre kullanıyorlar.
dinin hükümlerini çarpıtıyorlar ve bunu Müslümanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyerek yapıyorlar.
Bunun neticesinde de insanların zihninde İslam'ın bütün levsiyat ve mesaviye, kötülük ve çirkinliğe geçit vermesi mümkünmüş gibi yanlış bir anlayış oluşuyor.
Namaz kılmadan, ibadet etmeden de Müslümanlık olabileceği düşünülüyor.
Daha da kötüsü yapılan haksızlıklara, zulümlere, yolsuzluklara dini kılıflar giydiriliyor.
Her tür kötülüğü işlesen bile yine de halis muhlis Müslüman olabilirsin gibi çarpık bir anlayış gelişiyor.
Bu anlayışı sorgulayan insanlar da tekfir ve tadlil ediliyor.
Kafir olmakla, yoldan çıkmakla suçlanıyor.
Dinde çok korkunç bir tahribat yaşanıyor.
Müslümanlık münafıklık dereesine indiriliyor.
İslam dünyasındaki en dahi insanlar, nadide dimağlar, yüksek fetanler himmetlerini bir araya getirseler, günümüzün teknik ve teknolojisini çok iyi kullanarak ses ve soluklarını dünyanın dört bir yanına ulaştırmaya çalışsalar dahi halihazırda yaşanan böylesine bir deformasyonu çeyrek asırdan evvel tamir ve ıslah edemezler.
Ancak ekstradan bir ilahi yardım olursa bu mümkün olabilir.
Dünyevi mülahazalara feda edilen Müslümanlık.
Maalesef günümüzde hakiki iman, ibadet ve din duygusu yıkılmıştır.
İnsanlar ne ailede, ne sokakta, ne mektepte, ne de mabette İslam'ı doğru şekilde öğreniyorlar.
Her şey tamamen dünyevi mülahazalara, çıkar ve menfaatlere bağlanıyor.
Din dahi buna alet ediliyor.
Zimamı elinde tutan idarecilerin tek derdi ise makamlarını koruyabilmek ve hakimiyetlerini devam ettirebilmek.
Bunu sağlama adına her yola başvuruyor, karalamadık insan bırakmıyorlar.
Karanlık emellerine ulaşabilmek için her gün ayrı bir yalan ve iftiraya başvuruyor.
En yüz kızartıcı günahları irtikap etmekten geri durmuyorlar.
Kirli siyasetleriyle kitleleri idlal ve ifal ediyor, yoldan çıkarıyor, kandırıyor, onların kalplerini ve kafalarını zehirliyorlar.
Dolayısıyla niceleri hakiki Müslümanlıktan, samimi kulluktan, kalp ve ruh hayatından, ihsan şuurundan fersah fersah uzaklaşıyorlar.
İslamiyet 21.
asırda maruz kaldığı talihsizlik ve sahipsizliğe hiçbir asırda bu denli maruz kalmamıştır.
Din, iman ve Kur'an düşmanlarının değişik zaman dilimlerinde farklı saldırıları olmuş.
İstilacılar gelip o sağlam kaleye toslamış, münafıklar içten içe onu kemirmeye çalışmış.
Zalim ve zorbaların tasallut söz konusu olmuş.
Fakat bunların hiçbiri bu kutsi abideye bugün olduğu kadar zarar verememiştir.
Bir kısmının ismini yukarıda zikrettiğim kamet-i bala zatların ve ismini bilmediğimiz daha nice İslam kahramanlarının samimi mücadeleleriyle bu saldırılar bir şekilde bertaraf edilmiştir.
Fakat son asırlarda çürüme ve kokuşma içeride başladığı için tahrip de o denli büyük olmuştur.
Esasen ayet-i kerimenin de ifadesiyle kavimler içi deformasyona maruz kalmadığı, sahabe yolunda yürümeye devam ettiği sürece Cenabı Hak onlara ihsan ettiği nimetleri geri almaz, onları değiştirmez.
Zira bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Fakat değişme ve başkalaşma içte olursa, yani Müslümanlar dinin özünden ve ruhundan uzaklaşırlarsa Allah da onlara verdiği nimetleri ellerinden alır, onları bertaraf ederek yerlerine başkalarını getirir.
İnadın hikmet-i vücudu.
Sulh ve ıslah kahramanlarının bütün zorlukları göğüsleyerek dimdik yerlerinde durmaları gözlerini imana, İslam'a, ihsana, İhlasa dikip yollarına devam etmeleri çok önemlidir.
Bütün dertleri dünya olanlar onları anlayamayacak, hazmedemeyecek, rahat bırakmayacak, farklı bela ve mihnetlere maruz bırakacaklardır.
Bunlara rağmen onlar bunların pozitif yanlarına odaklanacak.
Bunları Allah'a daha çok yaklaşma ve ahirete daha iyi hazırlanma adına birer fırsata çevireceklerdir.
Yaşadıkları sıkıntılarla dünya ve içindekiler onların gözünden silinecek, ebedi saadeti, fani debdebe ve ihtişama tercih edeceklerdir.
Allah davasına gönül veren kişiler yaşadıkları sıkıntıları bir bakıma sinek ısırması gibi görmeli ve bunlar karşısında sarsılmamalıdırlar.
Şayet durduğunuz zeminin hakkaniyet ve adalet zemini olduğuna inanıyorsanız orada sabit kadem olmasını bilmelisiniz.
İnadın hikmet-i vücudu hak ve adalette sabit kadem olabilmektir.
Allah inat duygusunu bunun için vermiştir.
Şayet yürüdüğünüz yolun hakkaniyetine inanmışsanız bin fırtına etse sizi yerinizden edemez.
Toprağa kök salmış asırlık çınarlar gibi yerinizde sabit kadem olursunuz.
Kendi hesaplarına göre dünyada bir düzen kurma, sonra da kurdukları düzeni çocuklarına intikal ettirme derdinde olan paranoyak ruhlar şimdiye kadar Allah yolunda koşturan samimi müminlere hiç nefes aldırmamışlardır.
Allah'ın ulül azm peygamberleri olan Hz. İbrahim'i, Hz. Musa Aleyhimesselam'ı ve daha nicelerini yerinden, yurdundan etmişlerdir.
Nice evliya ve enbiya ehli fesat ve ehli nifak baskı ve taziklerinden ötürü yerlerini yurtlarını bırakıp başka diyarlara göç etmiştir.
Fakat onlar gittikleri yerlere tohumlar saçmış, oralarda bağlar, bahçeler inşa etmişlerdir.
Bundan sonra da benzer zulümler ve cefalar olacaktır.
Bunları Allah'ın bir imtihanı olarak görmeli ve bir yönüyle sevinmelisiniz.
Çünkü yolunuz Hz. Ruhu Seyyidül Enam'ın, Raşid halifelerin, Hz. Hasan'ın, Hz. Hüseyin'in yoludur.
Varsın Kerbela'da Hüseyinler şehit olsun.
Yeter ki Allah bizleri Yezit gibi olmaktan korusun.
Haccacın eliyle pek çok Müslümanın canına kıyıldığı bir dönemde Hacca gibi olmaktan muhafaza buyursun.
Şayet sizin misyonunuz insanları Cenabı Hak'a ulaştırmak, Allah'la kalpler arasındaki engelleri bertaraf etmekse hüsnü zannımız o ki mele-i ala'nın sakinleri sizi tebşir ve tebrik edecektir.
Varsın bazı denizler sizi huzursuz etsinler.
Sizin elinizle geleceğin dünyası huzura kavuşacak ve rahat bir nefes alacaksa bunların bir önemi olmayacaktır.
Gerçek insanlık ufkuna yükseliş ve toplumun salahı.
Hangi zaman diliminde ve nerede yaşarsak yaşayalım asıl derdimiz insanlığın gerçek insanlık ufkuna yükseltilmesidir.
Son birkaç asırdır yanlış yollarda yürüyen ve bir türlü kendine gelemeyen insanlığa ancak iyilik duygusuyla dop dolu ve mükemmelliğe talip fertler yardımcı olabilir ve hakiki manada insan olmanın yollarını gösterebilir.
Bulundukları her ortamda insani değerlerin sözcülüğünü yapacak iyilik ve güzellik duygusunun toplum tabanında adım adım yayılmasına katkıda bulunacaklardır.
Kalbi insanlık için çarpan bu güzide fertlerin çaba ve gayretleri sayesinde umumi bir uyanış gerçekleşebilir.
Herkes ortak bir dilde buluşabilir.
Aynı hedef peşinde koşmaya başlayabilir.
Böyle bir atmosferde kendi başına ayakta durmakta zorlanan kişiler de kitle psikolojisi ile aynı koroya dahil olur ve kaybolup gitmekten kurtulurlar.
Bir insanın imanı, heyecanı her zaman onu ayakta tutmaya yetmeyebilir.
İradesi zaman nefsin isteklerine yenik düşebilir.
Şayet böyle biri herkesin iyilik ve hayır peşinde koştuğu bir topluluk içinde bulunuyorsa o da onların heyecanıyla ayakta durabilir.
Kendini nefsin ve şeytanın fitnesinden koruyabilir.
tıpkı MET, Mina, Müzdelife ve Arafat gibi hac mekanlarında bulunan ve aynı heyecanı paylaşan kişilerin psikolojik olarak birbirlerini etkiledikleri gibi.
Bütün aşku şevkinizi kaybetseniz dahi bu kutsal mekanlarda oluşan heyecan dalgaları sizi de önüne katar ve kendinizi hiç olmadığı kadar ulvi ve manevi bir atmosfer içinde bulursunuz.
Evet, Hayatın istikamet içinde yaşanması biraz da salih bir toplum içinde bulunmaya bağlıdır.
Bu açıdan bizler bir taraftan insanı kamil ufkunu yakalamaya çalışmalı, diğer yandan başkalarının da o ufku yakalaması için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz.
Herkesin mahiyetindeki boşluk ve zaaflara her zaman mukavemet edebilmesi kendi ruhunun abidesini ikame edebilmesi kolay değildir.
Toplumun salahı mükemmel yetişen fertlere bağlı olduğu gibi fertlerin ayakta durabilmeleri de salih bir toplumun desteğine bağlıdır.
Tek başına kalan bir insan kolaylıkla devrilebilir.
Korkunç delalet cereyanlarına, günah dalgalarına göğüs gerebilir.
Fakat çevresinde onun elinden tutacak, ona güç ve enerji verecek bir topluluk varsa sabit kadem durması, kendini muhafaza etmesi de kolaylaşır.
Kubbedeki taşlar başa verdiklerinde yer çekimi gibi bir güce karşı durur ve büyük bir yapıyı ayakta tutarlar.
İnsanlar da birbirine destek olduklarında hem kendileri ayakta kalır hem de bütün bir toplumu ayakta tutabilirler.
binaen aleyh kendi istikbalimizi teminat altına almamız bir yönüyle birbirimize güç verebileceğimiz bir zemin oluşturmaya ve bu zemini kendi havamızı teneffüs etmeye müsait hale getirmeye bağlıdır.
Bu sağlanırsa fertlerden birinin bir yokuşta dizlerinin dermanı kesildiğinde etrafında ve yanı başında bulunanların pozitif rüzgarı sayesinde o tırmanmaya devam edebilir.
Bazen başkalarının bizim fikirlerimize, değerlerimize ihtiyaçlarının olduğunu düşünebiliriz.
Ama aynı zamanda bizim de sağlam bir zemine, salih bir çevreye, duygu ve düşüncelerimizi rahatça yaşayabileceğimiz bir kültür ortamına ihtiyacımız vardır.
Fakat bunun gerçekleşmesi çok da kolay değildir.
Geniş dairede buna gücümüz yetmiyorsa dar dairede bunu sağlamalıyız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduğunda yüksek firaset ve fethayetiyle böyle bir toplum yapısı oluşturmuştur.
Medine'de yaşayan çok sayıda farklı anlayıştan düşmanın varlığına rağmen kısa sürede orada söz sahibi olmayı başarmıştır.
Oysa ki onlar Müslümanların işini bitirmek için hücreler halinde çalışıyor ve arkalarından sürekli gizli işler çeviriyorlardı.
kuve-i maneviyeyi kırmak için her yola başvuruyorlardı.
Fırsatını buldukları anda Müslümanlara zarar vermekten geri durmuyor, Medine'de İslam'ın ışığını söndürmek ve bitirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlığın iftihar tablosu Allah'ın nretayetiyle Medine'de öyle bir ortam oluşturdu ki pek çok problem zamanla çözüldü.
Bataklık yavaş yavaş kurudu.
Münafıklar da o salih ortamda eriyip gittiler.
Bir toplumun yapısı orada yaşayan insanların anlayışlarına göre şekillenir.
Mesela insanların insani ve İslami değerlerle donandığı bir yeri sahiplenebiliriz.
Böyle bir beldede gittiğimiz, gördüğümüz, uğradığımız her yer heyecanlarımıza heyecan katar.
50'li yıllarda İstanbul'a gittiğimde Beyazıt, Fatih, Süleymaniye, Yavuz Selim gibi Selahattin camilerini gezmiş, padişahların kabirlerini ziyaret etmiş ve bu tarihi mekanları o kadar çok sevmiştim ki sanki Medine'de dolaşıyormuş gibi bir duyguya kapılmıştım.
Böyle bir atmosferi soluyan insan günaha alabildiğine kapalı olur.
Evet, Müslümanlığın gürül gürül yaşandığı dönemde inşa edilen şehirler insanlara adeta Medine neşvesi yaşatıyordu.
Mimarisiyle, mabetleriyle, medreseleriyle, tekke ve zaviyeleriyle, temizlik ve güzelliğiyle şehirler bizimdi.
Nereye uğrasanız ağzından inci mercan dökülen insanlarla karşılaşıyordunuz.
Allah denildiğinde heyecandan uçacak gibi olan insanlarla oturup kalkıyordunuz.
İçinde yaşayan insanlar faziletli olunca şehirler de elmedinül fadıla faziletli şehir haline geliyordu.
Sıklıkla üzerinde durduğumuz bir yaklaşımla ifade edecek olursak dünya problemi insanla tanıdı.
İnsan kendisine verilen iki büyük gücün akıl ve iradenin neticesi olarak her türlü iyiliğin yanında kötülüğe de açık bir varlık olarak dünyaya geldi.
Evet, onun tabiatında genlerinde fenalığı açık yanlar vardır.
O bir kısım boşluk ve zaafları barındırır.
Hırs, şehvet, kin ve adavet boşluğu gibi.
Topluma ait sorunları çözmek ferdi çözmekten geçer.
Bu durum birbirini etkileyen bir döngüdür.
İnsan gerçek insanlığa ulaşmadığı sürece yaşanan zemin de arızalı olur.
Toplumun bu genel ahvali o zeminde dünyaya gelen insanlara da sirayet eder.
Böyle bir toplumda kamil insanların yetişmesi de yaşaması da çok zor olur.
Gerçek insan olmayı başarabilenler başkalarına da saygılı olurlar.
Kimsenin inancına, mukaddesatına, yaşantısına müdahale etmezler.
Başkalarını tahkir edici bir tavra girmezler.
toplum fertleri arasında müsamaha ve tolerans hakim olur.
Nitekim bu sebeple uzun asırlar boyunca Müslümanlarla iç içe yaşayan azınlıklar kendi dinlerini özgürce yaşamışlardır.
Şayet aynı mekanı paylaşan insanlar belli değerler etrafında anlaşırlarsa huzur içinde bir arada yaşayabilirler.
Herkes inandığı değerleri hiçbir engelle karşılaşmadan, herhangi bir korku ve endişeye kapılmadan inandığı gibi ve serbestçe hayatına taşıyabilir.
Kimse bir başkasına müdahale etmez.
Onun üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaz.
Böyle bir dünyada küreselleşmenin avantajlarını ve mevcut teknolojik imkanları kullanarak kendi değerlerinizi insanlık aleminin gündemine taşıyabilir, bu istikamette çok hızlı mesafe alabilirsiniz.
Yeter ki bunu yaparken elinizdeki paha biçilmez cevherleri hakikatine uygun olarak gösterebilin.
O cevherlerin kıymetini düşürecek tavır ve davranışlardan uzak durun.
Herkese karşı hoşgörülü ve müsamahalı olmayı, herkesi kendi konumunda kabul etmeyi ihmal etmeyin.
Kin ve nefretleri tahrik etmeyin ve insanları şefkatle kucaklayın.
Siz bunu yaparsanız kucaklar size şefkatle açılır.
Siz de inandığınız değerleri bütün bir insanlığa sunma, bütün insanlarla paylaşma imkanını elde edersiniz.
Hülasa edecek olursak adanmışların temel vazifelerinden biri de insanlara insanlıklarını ve insanlığın ortak değerlerini bir kere daha hatırlatmaktır.
Allah'a ve ahirete imanın inkarı mümkün olmayan ne büyük bir hakikat ve büyük bir değer ve ne ölçüde insani bir ihtiyaç olduğunu onlara göstererek onların kalbi ve ruhi hayatları itibarıyla dirilmelerini sağlamaktır.
Buna muvaffak olduğunuz zaman yaşadığınız her yerde büyük bir coşku ve heyecan çağlayanı içinde bulunursunuz.
Nereye baksanız kendi dünyanızdan renkler, desenler, resimler görürsünüz.
Yalnız ömür kısa, yol uzun.
Elimizi çabuk tutmamız gerekir.
Ne kadar hızlı hareket eder, hizmet çıtasını ne kadar yukarıda tutarsanız Allah'ın izni ve inayetiyle insanlığa o kadar önemli şeyler sunmuş olursunuz.
Ütopya peşinde değiliz.
İnsani realiteleri biliyoruz.
Neyin nereye kadar nasıl olacağını az çok hesap edebiliyoruz.
Fakat omuzlarımızdaki vazifenin büyüklüğünün de farkındayız.
Vazifemizi hakkıyla eda edebilirsek Rabbimiz de izni ve inayetiyle yolumuzu açarsa el Medinetül Fadılaların oluşması hayal değildir.
Tazyiklerden sonra gelen inkişaflar.
Cenabı Hak kitab-ı mübinde her zorlukla birlikte bir kolaylık olduğunu ifade buyurur.
Gerek ferdi gerekse sosyal hayattan elde edilen tecrübelere bakıldığında bunun pek çok misali görülebilir.
Tarih sahnesine dikkat edildiğinde genellikle baskı ve tazyikleri açılım ve inkişafların takip ettiği görülür.
Hizmet hareketinin geçmişinde de neredeyse bütün sıçramalar ve açılımlar böyle bir tazyik döneminden sonra olmuştur.
Bilindiği üzere 60'lı yıllardan itibaren sürekli darbe üstüne darbelerle pek çok sıkıntılara maruz kaldık.
Fakat bütün bu sıkıntılar bizim hem kemiyet hem de keyfiyet açısından inkişafımıza vesile oldu.
Maruz kaldığımız baskılar bizim zat-ı uluhiyete tam teveccüh ederek ciddi bir metafizik gerilime geçmemize, saflarımızı sıklaştırarak bünyanı mersus sağlam bina, sımsıkı sağlam bün haline gelmemize vesile oldu.
Farklı bir tabirle kader bizi cebri bir vifak ve ittifaka derlenip toparlanmaya zorladı.
Vifak ve ittifaksa Cenabı Hakk'ın tevfik ve inayetini celbeden en önemli vesilelerdendir.
Evet, insanı bunaltan, sıkıştıran baskılar ve krizler sürpriz şekilde yeni kapıların açılmasına vesile olabilir.
Çünkü insanlar bu tür durumlarda akli melekelerini daha iyi kullanırlar.
İçinde bulundukları zor şartlardan kurtulmanın çarelerini ararlar.
Baş başa verip ne yapmaları gerektiğini planlarlar.
Böyle bir cehdü gayretin neticesi olarak da akıllarına çok orijinal fikirler gelebilir, ilham edilebilir.
İşlerin tıkırında gittiği rahat ve geniş zamanlardaysa çoğunlukla insanların üzerinde ülfet ve ünsiyet hakim olur.
Bakışlar matlaşır.
İşleyen bir sistem zamanla körlüğe sebep olur.
Bir şeyler ters gitmeye başladığındaysa o güne kadar yapılan şeyler bir kere daha gözden geçirilir.
plan ve projelerde eksik ve kusur olup olmadığına bakılır.
Bu da yeni açılımlara vesile olur.
Alternatif yeni yollar bulunur.
Yeni hizmet sahaları keşfedilir.
Mesela yaşadığımız bazı sıkıntılar ilk öğrenci yurdunun açılmasına vesile olmuştu.
Yurdun okula dönüşmesi de yine benzer şekilde bir tazyikin akabinde olmuştu.
İlk yaptığımız kampların bir baskı sonucu dağıtılması farklı yerlerde kamplar yapılmasını netice vermişti.
Şimdilerde hizmet erlerinin yaşamış oldukları baskı ve zulümlerin neticesinde Cenabı Hakk'ın bizi nereye yönlendireceğini ve ne tür sürpriz lütuflarda bulunacağını kestiremiyoruz.
Bugün için bize düşen vazife şartları çok iyi okuyarak sağımıza, solumuza, önümüze arkamıza çok dikkatli bakarak bulunduğumuz konumu verimli bir şekilde değerlendirebilmektir.
En kritik dönemlerde bile kendi işimize bakmalı, vazifelerimize odaklanmalıyız.
Fırtınalar ne kadar muhalif eserse tam bir tevekkül ve teslimiyet duygusuyla hızımızı biraz daha artırmalıyız.
Yarın ne olacağını bilemiyoruz.
Önemli olan bugün elimizden geleni yapmaktır.
Maruz kalınan baskılar karşısında panik yaşamamak da çok önemlidir.
Cenabı Hak dinine hizmet edenlere bugüne kadar çok farklı lütuflarda bulundu.
Kim bilir sırada onun ne tür lütufları vardır.
Kim bilir belki de o hikmeti gereği bizi daha sonra vereceği lütuflara hazırlamak için ağır bir imtihandan geçiriyor, bir kısım bela ve musibetlere müptela kılıyordur.
bizden de temsil ettiğimiz konumun hakkını tam olarak vermemizi istiyordur.
Dayandığımız ve güvendiğimiz sebepleri tek tek elimizden alarak kendisine daha yürekten yönelmemizi murat buyuruyordur.
Şu bir gerçek ki insanoğlu muztar çaresiz duruma düşmeyince yani bel bağladığı sebepler bütün elinden uçup gitmeyince çok defa müsebbibül esbaba yönelmiyor.
belki el kaldırıp dua ediyor, başını yere koyuyor ama bunlar şekilden ibaret kalıyor.
Izdırar hali yaşamadığı sürece kendi benliğinden sıyrılarak bütün gönlüyle, benliğiyle ona yönelemiyor.
Bazen kendi kendine, bazen de sebeplere takılıyor.
İşte Allah Teala onunla aramıza girerek hüsuf ve küsfa yol açan masivadan sıyrılmamız ve nuru tevhid içinde sırrı ehadiyetin zuhur etmesi için kullarını zaman zaman geçici sıkıntılara sokar.
Şayet biz bu imtihanı kazanır muzdar bir gönülle ona teveccüh edebilirsek yaşadığımız mihnet ve sıkıntılar rahmet tayflarına dönüşür.
Öte yandan yaşadığımız tazyiklere, balyozlara, eziyetlere birer şefkat tokadı nazarıyla da bakılabilir.
Bütün bunları bir anlamda zat-ı uluhiyetin hafif bir kulak çekmesi olarak görebiliriz.
Zira onun bize lütfettiği ihsanları rantabl değerlendirememiş olabiliriz.
Ortak akla müracaat etmek yerine keyfi kararlar almış bulunabiliriz.
Allah'tan gelen ihsan ve lütufları kendimizden bilmiş olabiliriz.
Bunlar neticesinde de Rabbimiz bizi ikaz etmek ve yeniden istikamete çağırmak için tabiri caizse hafifçe kulağımızı çekmiş olabilir.
Cenabı Hak yaşadığımız sıkıntıları farklı farklı hayırlara vesile kılıyorsa bunları bir yönüyle cebri lütfi olarak değerlendirmek gerekir.
Bugün birilerinin size çamur atmasına, sırt dönmesine, sizi yalnız bırakmasına da çok takılmayın.
Herkesin mukavemet sistemi aynı değildir.
Rüzgarın şiddetine göre yol ve yön değiştirenler her dönemde olmuştur.
Öteden beri idlal edilen ve kitle psikolojisiyle hareket eden niceleri yanılarak sağa sola saçılmış ve savrulmuşlardır.
Fakat belli bir zaman sonra pek çoklarının akılları başlarına gelmiş, yaptıkları yanlışı anlamış ve durmaları gereken yere geri dönmüşlerdir.
Hatta bazen savrulmaları ölçüsünde toparlanmaya muvaffak olmuşlardır.
Yanıldıklarını anlayan insanlar, bir gün kendileriyle aynı durumda olan kişileri de arkalarına alarak yeniden yanımıza dönebilirler.
Çünkü sizlerin nezahet-i kalbiye ve ruhiyenizden şüphem yok.
İnsanlığın gereği olarak hatalarımız, ihmallerimiz olmuş olabilir ama dünya adına bir talebimiz olmadı.
Allah rızası dışında başka bir şeyi gaye-i hayal haline getirmedik.
Gayrimeşru daireye tenezzül etmedik.
Meseleye bir diğer açıdan bakacak olursak, böyle zor dönemlerde sizinle aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan, aynı recada müttefik olmayan insanlar elenip gidebilirler.
Bir kısım zayıf karakterler dökülebilir.
Böylece elmas ve kömür ruhlar birbirinden ayrılır.
Netice itibariyla bu dava ona omuz verebilecek sağlam karakterlerle temsil edilir.
Vakıa, "Biz kimseye sırt dönmez, kimsenin yüzüne kapıları kapatmaz.
Kimseye terk edilmişlik duygusunu yaşatmayız.
Bu ayrı bir mesele.
Fakat yolunuzda size engel olacak, gönlünüze şüphe tohumları atacak, hal ve tavırlarıyla kuvve-i maneviyenizi sarsacak zayıf karakterli insanlar esen sert fırtınalarla birlikte elenip giderler ve bu bir bakıma sizin için ayrı bir ve-i rahmet olur.
Şunu unutmamalıyız ki Allah'tan koparsak her şey aleyhimize döner.
Ama Allah'la irtibatımızı güçlü tutarsak yaşadığımız sarsıntılar muvkat olur.
Allah kötülük düşünen bir kısım müfsitleri bir kısım hikmetlere binaen size musallat edebilir.
Siz bu imtihanı başarıyla verirseniz çektiğiniz sıkıntılar güzelliğe döner.
En karanlık zaman dilimi olan gecenin nihayeti aydınlanmadır.
Sıkışma, bunalma.
Allah'ın yardımı ne zaman iniltisiyle son kerteye geldiğinde ilahi yardım gelir ve önünüze sürpriz kapılar açılır.
Sıkışmalar genişliklere, enginliklere açılmanın sırlı birer anahtarı gibidir.
Bugüne kadar bizim minnacık çırpınışlarımıza bu kadar çok lütuf ve ihsanlarda bulunan Allah, "Biz vaadimizi hulf etmezsek, sözümüzden dönmezsek, kim bilir gelecekte daha neler neler lütfedecektir.
Bu konuda hiç tereddüdünüz olmasın.
Zira bugüne kadar olanlar olacakların en inandırıcı referansıdır.
Bilemiyoruz.
Belki de gelecekte şimdiye kadar açılan müesseseler, yapılan hizmetler katlanarak çoğalacak ve dünya çapında umumi bir sulhun yaşanmasına, insani değerlerin neşv nema bulmasına vesile olacaktır.
Allah'ın seçtiği ve takdir buyurduğu şeyde hayır vardır.
Bize düşen ondan geleni sabır ve rıza ile karşılamaktır.
Haklarda denge.
Doğru.
Hadis-i şerifte her hak sahibine hakkının verilmesinin gerekliliği vurgulanıyor.
Bunu dengeli yapmanın yolu nedir?
Cevap:
Esasen bu mevzuda aynı mazmuna sahip meşhur iki hadis vardır.
Birinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bazı sahabilere nasihatleri, diğerinde ise Ashab-ı Kiram'dan Hz. Selman-ı Farisi'nin sahabi Ebu Derda Hazretlerine yaptığı nasihat ve bunu öğrenen Allah Resulünün Selman doğru söylemiş diyerek onu tasdik etmesi söz konusudur.
Bahis mevzu edilen hadislerde ve benzeri ayet ve hadislerde de belirtildiği gibi insanın yerine getirmesi gereken görevler ve riayet etmesi gereken haklar vardır.
Allah hakkı, nefsin hakkı, anne baba hakkı, eş hakkı, çoluk çocuğun hakkı, bakıma muhtaç akrabaların hakkı, himaye ve vesayetimize muhtaç kimselerin hakkı bunların başlıcalarıdır.
Bir müminin hiçbir hakkı ihmal etmeden her hak sahibine hakkını vermesi çok önemlidir ve bu bir o kadar da dengeli olunması gereken bir konudur.
Zat-ı uluhiyetin hakkı.
İnsanın üzerine tereddüp eden haklar aynı derecede değildir.
Bazıları çok daha önceliklidir.
Elbette bütün hakların başında zat-ı uluhiyetin hakkı gelir.
Bizi varlık sahnesine çıkaran, bize can veren, bizi insan olarak yaratan, şuurla donatan, diğer varlıklardan üstün kılan, İslamiyetle şereflendiren odur.
Onun hakkına denk bir hak yoktur.
Bir milyon sene yaşasak ve bütün ömrümüzü ibadetle, dini hizmetle geçirsek yine de Rabbimizin hakkını eda edemeyiz.
Nitekim bir hadis-i şerifte ömrünü ibadetle geçiren bir kulun yaptığı bütün ibadetlerin bir gözün şükrüne bile mukabil gelmediği beyan edilir.
Sadi'nin gülistanında ifade ettiği üzere her nefes iki şükrü gerektirir.
İnsan nefes alamasa ölür.
Aldığı nefesi veremese yine ölür.
Bir nefes alıp vermede bile Allah insana iki defa hayat bahşeder.
Zat-ı uluhiyetin hukukuna bu açıdan bakarsanız nasıl altından kalkılması güç ağır bir yük olduğunu, başka haklarla mukayese ve muazene edilemeyeceğini anlarsınız.
Aynı şekilde ona ibadet etmenin nasıl tabii bir sorumluluk olduğunu da.
Çünkü sadece kendisine ibadet ettiğimiz mabudu mutlakımız, hayatın gayesi yapılmaya layık tek varlık maksudu bilihkakımız odur.
Ona kulluk etmek insan olmamızın gereğidir.
Allah'ın hakkını eda etmeye kalksak başka hiçbir hakka sıra gelmez.
Bununla beraber Cenabı Hak bizden üzerimizdeki nimetlerin büyüklüğü ölçüsünde bir vazife istemiyor.
Belki 24 saatin sadece bir saatini namaza ayırmamızı, senenin bir ayında oruç tutmamızı, kazancımızın 4 birini zekat olarak vermemizi ve imkanımız olduğu takdirde ömrümüzde bir defa hacca gitmemizi istiyor.
Eğer bir insan nail olduğu nimetler karşısında bu kadarını da çok görüyorsa ona insaf denir.
Öte yandan Allah Teala sadece kendi haklarını değil başkalarının haklarını da kabul ederek ve bunları yerine getirmemizi isteyerek kendisine karşı olan sorumluluklarımızı azaltıyor, daraltıyor.
Adeta bana şu kadar kulluk yaparsanız da ben bundan razı olurum." buyuruyor.
Kulluğu ve ibadeti kolaylık esasına bağlıyor.
Üstelik ona karşı vazifelerimizi yaptığımız takdirde bizlere ebedi cennet nimetlerini vaad ediyor.
Bütün bunlar onun engin merhametinin bir tecellisidir.
Allah Resulünün yolu.
Sahabe efendilerimiz Allah hakkının büyüklüğünü çok iyi kavramışlardı.
Dinin her bir müslümana yüklediği vazifelerle yetinmiyor, Allah'a daha fazla ibadet etmek istiyorlardı.
Hatta bir seferinde onlardan bazıları gece boyu ibadet etmeye, hiç aralıksız oruç tutmaya, ailelerinden uzak durmaya karar vermişlerdi.
Bu hususta gayri tabii yollara başvurmaya niyetlenenler dahi vardı.
Ne var ki bu Peygamber Efendimizin yolu değildi.
Çünkü o kamil manada ibadetü taat yapmanın yanında ailesiyle meşgul oluyor.
Ashab-ı mesalihi, ihtiyaç sahipleri, ihtiyaçlarının görülmesi için başvuran kimseleri dinliyor ve toplumun sorunlarıyla meşgul oluyordu.
zamanını çok iyi planlıyor, işleri çok iyi taksim ediyor, mesaisini çok iyi tanzim ediyor ve böylece yapması gereken bütün işleri arızasız, kusursuz götürüyordu.
Fakat sahabe efendilerimiz bir bakıma şöyle düşünüyorlardı.
Allah ayet-i kerimenin açık beyanıyla nebi-i ekremin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir.
O bir peygamberdir ama biz onun gibi değiliz.
Allah bizden her şeyin hesabını soracak.
Bu yüzden biz dünyadan elitek çekip ibadetle dolu bir ömür geçirmeliyiz.
Ne var ki onların bu düşüncesi nebi-i ekremin sünnetine muhalifti.
Allah Resulü onlara ruhunda kolaylık bulunan yaşanabilir bir din teklif ediyordu.
Onlar yapmaya azmettikleri o ağır kulluğa bugün güç yetirseler de yaşlandıklarında bunun altından kalkamayabilirlerdi.
Nitekim Abdullah ibn Amr ibn As nafile oruç tutma hususunda Hz. peygamberin hafifletme çabalarına rağmen daha fazla oruç tutmaya güç yetirebildiğini söylemişti.
Ancak yaşlandığında keşke Allah Resulünün bana yaptığı tavsiyeleri tutsaydım.
İtirafında bulunmuştu.
En abid sahabilerden olan bu zat yaşı ilerlediğinde önceki ibadetlerini sürdürmekte zorlanmış ancak başladığı ibadetleri de bırakmak istememiştir.
Hakikat ve orta yol bu olmakla birlikte bu şekilde düşünen sahabenin durumunu yanlış değerlendirmemek gerekir.
Onların inhiraf ettiğini düşünmek doğru değildir.
Sahabilerin niyeti Allah rızasını kazanmak ve bunun yolu olan kullukta kendi sınırlarını zorlamaktı.
Onların bu azim ve kararlılıkları Allah Teala'nın hakkını teslim etme düşüncesine dayanıyordu.
Bu sayede ahirette Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den ayrı düşmeyeceklerine inanıyorlardı.
Fakat bu mevzuda peygamber ölçüsünde itidali koruyamamışlardı.
Allah Resulü de müstakim ve fıtri olan yolu onlara tavsiye etmişti.
Mevzu bahis olan hadislerdeki mazmun şuydu.
Senin üzerinde rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var.
Bedeninin hakkı var, ehlinin hakkı var.
Her hak sahibine hakkını ver.
Buradan anlaşılan mana şudur.
Bir mümin dini emirleri yerine getirirken kusur etmemeli.
Aynı zamanda nefsinin haklarına da riayet etmeli ve ailesinin hukukunu gözetmelidir.
Mümin için hakların hiçbirini ihmal etmemek önemli bir gaye olmalıdır ve bunu yaparken bir hak diğerine mani olmamalıdır.
Allah yolunda yapılan ibadetü taat dahi insanın kendisini, ailesini, anne babasını, çocuklarını ihmal etmesine engel olmamalıdır.
Mesela Allah yolunda hizmet etmek anne babanın hukukunu çiğnemeye bir gerekçe olamaz.
Zira Cenabı Hak kendisine ibadet etmemizi emrettikten sonra anne babaya ihsanda bulunmamızı emretmiştir.
Hele hele bir kişi ihmal ve tembelliğine gerekçe bulma adına ibadeti veya hizmeti öne sürüyor ve böylece anne babasının, eşinin, çoluk çocuğunun hukukunu ihlal ediyorsa onun cürmü çok daha büyük olur.
Bu konuda çok insaflı ve dengeli olmak zorundayız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah'la olan güçlü münasebetine, sorumluluğunun ağırlığına, üzerine tereddüp eden vazifelerin büyüklük, ciddiyet ve hassasiyetine rağmen ailesinin hakkını gözetme konusunda bize teferruat gelebilecek hususları dahi ihmal etmiyordu.
Her gün ikindi namazı sonrası Ezvac-ı Tahirat'ın yanına uğruyor, hal ve hatırlarını soruyor, ihtiyaçlarını gideriyordu.
Sadece şu örnek bile onun haklara riayette ne kadar hassas olduğunu gösterir.
Efendimiz vefatına neden olan hastalığı sırasında Ayşe validemizin yanında bulunmayı arzu etmişti.
Muhtemelen o mübarek anamızın Allah'a açık ayrı bir yanı, ayrı bir hususiyeti vardı.
Fakat Allah Resulü sağlığında eşlerinin yanında sırasıyla kalıyor ve böylece onların hukukunu ihlal etmiyordu.
Hastalığı sırasında Hz. Ayşe validemizin yanında bulunma arzusunu sadece yarın neredeyim sözüyle dile getirmişti.
Durumu anlayan mübarek analarımız da onun arzusunu derhal yerine getirdiler.
Bu nasıl bir hassasiyettir Allah aşkına? Oysa ki mübarek eşleri dahi olsa kimsenin peygambere karşı hak iddia etmesi söz konusu olamazdı.
Onun bütün ümmetinin her bir ferdinin üzerinde öyle büyük bir hakkı vardır ki hiçbirimizin o hakkı ödemesi mümkün değildir.
O olmasaydı ne Ebubekir imanı bulurdu, ne Ayşe Ayşe olurdu ne de başkaları hidayete ererdi.
Akif'in ifadesiyle, "Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi, medyundur o masuma bütün bir beşeriyet." O sallallahu aleyhi ve sellem evlatlarının hakkını, hatırını gözetmede de çok hassastır.
Hz. Fatıma Hz. Ali'nin de teşvikiyle Efendimize gelir ve bir şeyler talep eder.
Fakat efendimiz daha muhtaç durumda bulunan kimselerin varlığını dile getirerek onun bu talebini yerine getiremeyeceğini söyler.
Daha sonra efendimiz Hz. Fatıma'nın üzülmüş olabileceğini bildiği için hemen arkasından evine gelir.
Hz. Fatıma ile Hz. Ali o sırada uzanmaktadır.
Resulullah, "Onlar kalkmak isteyince buna mani olur.
Onların yanına oturur ve istedikleri dünyalıklardan daha hayırlı olduğunu söyleyerek onlara bazı zikirler, dualar öğretir ve kızının gönlünü alır." Görüldüğü üzere insanlığın iftihar tablosu peygamberlik misyonunu hakkıyla yerine getirmiştir.
Ayrıca zimmetine düşen hiçbir hak da kusur etmemiştir.
haklar ve mesai tanzimi.
Mesainizi çok iyi tanzim eder, vaktinizi israf etmezseniz Allah'a ibadetin ve yapacağınız hizmetlerin yanı sıra üzerinize düşen daha başka vazifeleri de yerine getirme imkanı bulursunuz.
Her hak sahibine hakkını vermek istiyorsanız hayatınızı çok disiplinli ve planlı yaşamak zorundasınız.
Hangi günde saatte ne yapacağınız belli olmalı ki hiçbir vazife ihmal edilmesin.
Saniyesini israf etmeden vaktinizi çok iyi değerlendirmelisiniz ki diğer işlere zaman kalsın.
Mesela önemli bir konuda istişare mi yapacaksınız? Vaktinizi laf-ı güzafla israf etmemelisiniz.
Önceden ne konuşacağınızı iyi düşünmeli.
Hatta irticalin esnekliğine bırakmadan meselelerinizi bir yere not etmelisiniz.
Aksi takdirde söz sözü açar.
Hikaye uzar gider ve yarım saatte halledilmesi gereken bir iş saatlerinizi alır götürür.
Bu sefer ne kitap okumaya, ne sohbeti canana ne de ailenizle ilgilenmeye vakit bulabilirsiniz.
Fakat zamanınızı verimli kullanırsanız kitabınızı da okursunuz.
Yatmadan evde çoluk çocuğunuza da yetişirsiniz ve onları tebessümlerinizden mahrum etmezsiniz.
Esasen aile fertlerinin içtimai bir mukabele yapar gibi belli konularda oturup anlaşmaları, ne zaman ne yapacaklarına karar vermeleri ve sonrasında da bu kararlara uymaları ailenin huzuru ve saadeti açısından oldukça önemlidir.
Bir hak ihlali söz konusu olduğunda da aile üyeleri hesap vermesini, birbirinden özür dilemesini ve helallik istemesini bilmelidirler.
Mesela gelmeniz gereken saatte eve gelememişseniz eşinizin karşısına geçmeli, durumu izah etmeli, lütfen hakkını bana helal et diyebilmelisiniz.
Aynı şekilde kadınlar da kocalarının hukukuna riayette kusur etmemeli.
Kendilerine düşen vazife neyse onu yerine getirmelidirler.
Hakkına girdiğiniz kişi kapınızda size hizmet eden, maaşını sizin verdiğiniz, yemeğini sizin ikram ettiğiniz bir kimse dahi olsa bir hak ihlali söz konusu olduğunda da yapmanız gereken şey budur.
Aynı şekilde ondan da helallik dilemelisiniz.
Bu kadındır, bu erkektir, bu hizmetçidir, bu çocuktur, bu eşimdir, bu annemdir, bu babamdır ve benzeri mazeretlerle kendinizi avutursanız öteye ağır kulaklarıyla gidersiniz.
Büyük buluşmada ne sizin uyduracağınız hikayelere kulak verirler ne de öne süreceğiniz mazeretler dinlerler.
Orada her şey açılır, ortaya dökülür ve siz de Allah huzurunda hicaptan hicaba girer, iki büklü maale gelirsiniz.
Her hak sahibinin sizden hakkını alacağı ana kadar da çok ciddi hırpalanırsınız.
Bu yüzden üzerimizdeki bütün haklara riayet edelim.
Allah huzuruna bir hakla gitmemeye dikkat edelim ve kendi kendimizi aldatmayalım.

Taviz değil, peygamber yolu.

Soru:
insanlarla diyalog kurma veya güzergah emniyetini sağlama adına atılan bazı adımlar kimileri tarafından dinden taviz verme olarak algılanabiliyor.
Bu konuda belirli ölçü ve sınırlardan bahsedilebilir mi?
Cevap:
Kur'an hizmetine gönül veren adanmışların engelleme ve ilişmelere maruz kalmadan kendi yollarında rahat bir şekilde yürüyebilmeleri için gerekli olan bazı şeyler vardır.
İdari yapının, fertlerin, toplumun, konjonktürün iktiza ettiği belli şeyler vardır.
Şayet dünyanın değişik coğrafyalarında farklı duygu ve düşüncelere sahip insanların beklentileri hesaba katılmaz, onlara rağmen bir şey yapmaya kalkılırsa maksadın aksiyle tokat yenebilir.
Herkesin rağna iş yapmaya kalkarsanız herkes sizinle uğraşır.
farkına varmadan karşınızda öyle bir düşman cephesi oluşturursunuz ki daha sonra en güçlü strateji uzmanlarıyla çalışsanız, strateji üstüne strateji üretseniz bile karşınıza çıkan problemlerin altından kalkamazsınız.
Bu sebeple daha işin başındayken toplumun farklı kesimlerinin farklı düşüncelerden insanların mevcudiyetini hesaba katma, onlarla asgari müştereklerde uzlaşabilme ve mümkün mertebe belirli konularda onlarla anlaşabilme basiretle hareket etmenin gereğidir.
Bunu dinden taviz olarak görmek doğru değildir.
Bu konuda asıl olan sizin niyet ve maksadınızdır.
Mukabele esası.
Toplumun farklı kesimleriyle, farklı dünya görüşlerine sahip insanlarla barış ve huzur içinde bir arada yaşamak istiyorsanız diyalog yolları araştırmak zorundasınız.
Herkesi kendi konumunda kabul edebilmek, insanların zihin düşüncenize uymayan yanlarına tahammül edebilmek, varsa bazılarının sertlikleri müsamaha duygunuzla onların sertliklerini kırmak, evrensel insani değerlere uygun hareket tarzınızla onlardaki benzer duyguları harekete geçirmek ve evrensel insani değerler açısından aynı yolda olduğunuzu hissettirmek güzergah emniyetini sağlamanın gereklerindendir.
Size ters gelmeyen ve akidenizde delik açmayan bir kısım meselelerde belli platformlarda farklı kesimden insanlarla bir araya gelebilir, müşterek hareket edebilirsiniz.
Evet, siz insanların konumlarına saygı duyarsanız onlar da size saygı duyarlar.
Siz onlara değer verirseniz onlar da size değer verirler.
İnsanların insanlıklarına sığınmak, bazı meseleleri onların insanlığına emanet etmek aynı zamanda kendi insanlığınızı yaşama ve yaşatmanız anlamına gelir.
Bu konuda yapmanız gerekenleri yapmazsanız yürüdüğünüz yolda birçok engelle karşılaşırsınız.
Hakkı temsil ettiğine inanan, inandığı değerlerin akla uygun olduğunu düşünen, bunları defalarca mantık ve muhaye test ettiren bir insanın başkalarıyla diyaloğa geçmekten korkmasına gerek yoktur.
Değerlerinizden eminseniz, onları yaşama konusunda falsonuz yoksa farklı kesimlere açılmaktan, belli platformlarda onlarla bir araya gelmekten, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmaktan hiç endişe etmeyin.
Şayet insanlığa ulaştırmayı arzu ettiğiniz bir mesajınız varsa bu mesajınızı ancak bu yolla ulaştırabilirsiniz.
Bismillah ve billah ve illallah deyip yürüyün.
Bunu da asla taviz verme olarak düşünmeyin.
Zira farklı kesimler arasında diyaloğun olmadığını, daha kin ve düşmanlıkların bulunduğu bir yerde kimseye bir şey anlatamazsınız.
Farklı duygu ve düşüncedeki insanlarla aynı ortamlarda bir araya gelerek, tanışarak, konuşarak ve onlara güven vadederek bunu yapabilirsiniz.
Sertliği kırılmayan ve yumuşamayan insanlar başka fikirlere açık olmaz.
Yeni şeyleri kabul etmezler.
İnsanın vücuduna enjekte edilecek bir ilacı bile kolayca içine alması için rahatlaması ve kendini salması gerekir.
Kendini sıkan bir insana bunu yapmak çok zordur.
Global bir köy haline gelen günümüz dünyasında farklı din mensuplarıyile temasa geçmenin akidemize aykırı olmayan programlarına katılmanın hatta onların mabetlerine gitmenin dinen bir mahzuru yoktur.
Bundan bir kayıp yaşamazsınız.
Ben askerlik öncesi Edirne'de bulunduğum yıllarda havra'ya gidip oturuyor ve Havra mensuplarının okudukları mezamiri dinliyordum.
Onları yakından izleyerek daha iyi tanıma imkanı elde ediyordum.
Hem onlarla diyaloğa geçme imkanı elde ediyor hem de dinleri, ritüelleri ve Allah'la münasebetleri hakkında bilgi ediniyordum.
Şunu açıkça söyleyebilirim ki bunu yaptığımdan ötürü dinimden bir şey kaybetmedim.
Şayet siz başkalarının kültürüne, yaşantısına, dinine yakın alaka duyarsanız onlar da sizinkine alaka duyarlar.
Siz onların halini hatırını sorarsanız onlar da sizin halinize hatırınızı sorarlar.
Oluşan bu zemin ve atmosfer de size daha rahat hareket etme imkanı sağlar.
Vatikan'da Papayla yaptığımız görüşmeyi de birileri dillerine doladı.
Bunu dinden taviz verme olarak görenler oldu.
Ne var ki durum hiç de onların zannettiği gibi değildi.
Bu görüşmenin çok olumlu neticelerini gördük.
Kapalı kapılar açıldı, atmosfer yumuşadı, yeni diyalog imkanları doğdu.
Bu tür diyalogları her iki tarafta kendilerini, kendi davalarını anlatma adına bir fırsat olarak görebilir.
Her iki taraf da kendi hesabına hareket alanını genişletmeyi arzu edebilir.
Bu tür görüşmeleri vesile edinerek farklı kesimlere açılmayı hedefleyebilir.
Bunda da hiçbir mahzur yoktur.
Daha önce işaret ettiğimiz gibi diğerlerine güvenen bir insanın yapılan bu faaliyetlerden endişe duyması yersizdir.
Allah Resulünün örnekliği.
Her tavrı bizim için en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatı bu tür diyalogların misalleriyle doludur.
O Necran'dan gelen Hristiyan heyetini Mescid-i Nebevi'nin içinde misafir etmişti.
Aynı şekilde farklı ülkelerden gelen elçiler de yine orada misafir ediliyordu.
Efendimiz onlarla konuşuyor, onları dinliyor, onlara hediyeler takdim ediyor, izzetü ikramda bulunuyor ve onlarla bazı anlaşmalar akdediyordu.
Aynı şekilde onlardan gelen hediyeleri de kabul ediyor ve kullanıyordu.
Nebi-i Ekrem'in şahsi hayatı ve Allah'la irtibatı açısından çok sağlam bir duruş ortaya koyması, farklı kesimlerle diyaloğa geçmesine, onlara karşı fevkalade müsamahakar davranmasına mani olmuyordu.
Zira bu onun risalet vazifesinin bir gereğiydi.
O bir taraftan dinin hükümlerini milimi milimine yaşıyor, diğer yandan da insanlara karşı hep saygılı davranıyordu.
Zira o tavırları, davranışları, insanlarla münasebetleri, sözleri açısından tam bir edep abidesiydi.
İnsanlığın iftihar tablosunun bu engin müsamaha ufku ve civanmert tavırları karşısında muhataplarında da ona karşı bir alaka hissi oluşuyordu.
O da üstün fetaniyle bu hissi kendi davası adına çok iyi değerlendiriyordu.
Demek ki diyalog adına yapılan bu tür faaliyetlerin hiçbiri dinimizin temel esaslarına aykırı değildir.
Bunları dinden taviz verme olarak görmek büyük bir hata olur.
Çünkü bunlara taviz demek insanlığın iftihar tablosunun hayat-ı seniyelerini ve getirdiği mesajı anlamamak demektir.
Böyle düşünen bir insanın fikri ve itikadi bir inhiraf yaşadığında şüphe yoktur.
Peygamber Efendimize has sınırlı bazı davranışları bir kenara bırakacak olursak, bir Müslümanın onun yaptığı şeyleri yapmaktan uzak durması söz konusu olamaz.
O rehberi küldür.
Hayatın bütün alanlarında bizler için mükemmel bir örnektir.
Bizler onun örnekliğini takip etmiş olmasaydık belki de kendi hislerimizle hareket edecek, onurdan istifade edemeyecektik.
Söz buraya gelmişken efendimizin şu mübarek beyanlarını hatırlayabiliriz.
Allah bana farzları yerine getirmeyi emrettiği gibi insanlarla geçinmeyi de emir buyurdu.
Evet, Allah Resulü herkesin anlayışına, düşünce dünyasına, yetiştiği kültür ortamına göre onlarla münasebet geliştirmekle emredilmişti.
Aksi takdirde onun Allah'tan gelen mesajı muhataplarına ulaştırması söz konusu olamazdı.
İnsanlar onu öncelikle davranışlarıyla, temsiliyle kabul etmeliydiler ki sonra sözlerine de kulak versinler.
Esasen söz davranışlardaki müpem ve kapalı kalan noktaları izah etmeye matuf olmalıdır.
Yani öncelikli olan tavır ve davranışlardır.
Söz arkadan gelmelidir.
Şahsi hayatınız itibarıyla sizi sadık, emin, güvenilir, aklı başında, ifet ve ismet sahibi olarak gören insanlar sizin sözlerinize de kulak vereceklerdir.
sözleriniz, tavır ve davranışlarınızda kapalı kalan noktaları açıklayacak, mücmel kalan hususları tafsil edecek, tereddüt ve şüpheleri giderecektir.
İşte bütün bunlarda ancak insanlarla yakın münasebetler geliştirmekle hasıl olur.
İki şerden daha hafif olanını tercih.
Öte yandan size ve başkalarına zarar verme ihtimali olan kötü niyetli, kötü tığniyetli insanların da sizinle aynı toplumun içerisinde yaşadığını unutmamalısınız.
Siz derdinizi, davanızı neşretmeye çalışırken bu tür insanlarla da karşı karşıya geleceksiniz.
Onların sizin toplum yararına yaptığınız işlere mani olmamalarını sağlamak da yine sizin bir vazifenizdir.
İşte bu tür kimselerle kurulacak bazı insani ve dini ilişkiler, girilen bir kısım tavır ve davranışlar kimileri tarafından taviz, müdaraat, mümaşaat olarak görülebilir.
Ancak siz daha büyük fayda ve maslahatlar gördüğünüz, gelmesi kuvvetle muhtemel zararlardan sakınmak istediğiniz için bunları yaparsınız.
Bir kısım tavizler verseniz de bunun karşılığında daha büyük kazanımların ortaya çıkacağına inanırsınız.
Tıpkı Allah Resulünün Hudeybiye sulhunda yaptığı gibi.
Hudeybiye sulhunun maddelerine bakıldığında zahiren dini değerlerden, Müslüman izzetinden taviz veriliyor gibi görülebilir.
Çünkü şartlar çok ağırdır.
Yapılan işin arka planıyla birlikte kavranması ve değerlendirilmesi Müslüman mantığı açısından kolay değildir.
Nitekim Hz. Ömer gibi teslimiyet kahramanı bir sahabi bile Allah Resulüne gelerek rahatsızlığını dile getirmiştir.
O gün sahabeden çoklarının hissiyatı da aynı istikamettedir.
Fakat her şeyden önce bu vahiye dayanan bir icraattı.
Sonra vahiy anlama ve uygulamada fetan-i azam sahibi Allah Resulü atılan adımın neticelerini çok iyi hesap etmişti.
Sonuç itibariyla Hudeybiye Sülhünden sonra oluşan barış atmosferini çok iyi değerlendirmiş.
Arap çöllerinde güvenli bir şekilde hareket edebilmenin imkanlarını sonuna kadar kullanmış, Arap Yarımadasındaki bütün kabilelere mesajını ulaştırmıştı.
İşin neticesinde karlı çıkan İslam ve Müslümanlar olmuştu.
Hasılı kelam yapılan işlere şunun bunun taviz demesini aldırmadan Allah Resulünün yolunda yürümeye devam etmek, basiretle hareket etmek lazım.
Onların taviz olarak gördükleri davranışlarla bazen imkan kazanırsınız, bazen zaman kazanırsınız, bazen de gönüller kazanırsınız.
Zaman zaman zaruretten dolayı ehvenü şerreyni irtikap etmek durumunda kalırsınız.
Ki zaten bu durumda üçüncü bir ihtimal, bir hayır ihtimali yoktur.
Fakat neticede çok hayırlara ulaşırsınız.
İnandığınız değerleri ikame etme mevzuunda kararlı durursunuz.
Fakat bunu yaparken basiretle hareket eder.
Yaptığınız işlerde toplumun, insanlığın genel durumunu nazarı itibara alır, fitne odaklarını tahrik etmezsiniz.
Başınıza gaili açacak, netice itibariyla akim kalacak meselelerde ısrarcı olmazsınız.
Kemikleşmiş bir kısım düşünceler, uygulamalar varsa bunların değişmesinin zamana vabeste olduğunu bilirsiniz.
Ben bunları düzelteceğim diyerek aceleyle işin üzerine gitmez.
Böylece düzgün olan şeyleri de bozmazsınız.
Bütün bunları da popülist mülahazalara girmeden meşveretle yapar, ortak akla havale edersiniz.
Başkalarıyla münasebetlerinizde taviz gibi görünen bazı muamelelerde bulunsanız da şahsi hayatınız ve aile hayatınız itibarıyla kılık yararcasına bir hayat yaşarsınız.

Bölüm
Vazife şuuru.


Soru:
Herhangi bir konumda vazife yapan bir kişinin kendini yeterli görmediği veya bulunduğu konumun hakkını veremediği mülahazasıyla vazifesini bırakmak istemesi doğru bir düşünce midir?
Cevap:
Bir kimsenin eda etmiş olduğu vazifeyi bırakmasının altında yatan farklı sebepler bulunabilir.
Öncelikle bunların insafla, hakkaniyet düşüncesiyle, aklı selimle ve vicdanın hassas terazileriyle değerlendirilmesi ve buna göre bir neticeye varılması gerekir.
Zira bu tür düşüncelerin kaynağı rahmani olabileceği gibi nefsani ve şeytani de olabilir.
Bazı misaller üzerinden konuyu anlamaya çalışalım.
Bir kişi düşünün ki çok sayıda insanın gözünün içine baktığı bir konumda bulunuyor.
Bu kişinin duruşuyla, sözleriyle, temsiliyle, tavır ve davranışlarıyla arkasında yer alanların kuvve-i maneviyelerini takviye etmesi de onları ümitsizliğe ve karamsarlığa sürüklemesi de mümkün görünüyor.
Özellikle takviye ve desteğe ihtiyaç duyan kimseler değer verdikleri ve örnek aldıkları bu tür insanların rehberliğine bağlı yaşamak isterler.
Bu çizgide yaşayan insanların en azından belli bir zaman dilimi için teşvik edilmeye, gayrete getirilmeye ve motivasyona ihtiyaçları vardır.
Henüz vakti gelmeden böyle bir destek kesilirse insanlar kendilerini gevşekliğe veya ümitsizliğe kaptırabilirler.
Bu açıdan topluma yön verme konumunda bulunan kimselerin temsil ettikleri konumun ağırlığını ve gereklerini bilmeleri ve buna göre bir duruş sergilemeleri önem arz eder.
Önemli bir adım kenara çekilme.
Kendisine tevdi edilen vazifenin ağırlığının farkında olan bir kişi, bulunduğu konumun hakkını veremediğini, kenara çekilmesinin kendisinden daha müsait ve müstahit fıtratların önünü açacağını düşünebilir.
Temsil ettiği konum ve makamı ehil insanlara bıraktığında yapılan hizmetlerin katlanacağına inanabilir.
Bazıları da henüz tavzif edilmeden bu tür mülahazalarla vazifeden uzak durabilir.
kendisinden daha kabiliyetli, daha kudretli kişilerin vazifeyi layıkıyla yapacağını düşünebilir.
Ehil insan arayışı içine girebilir ve kendi yerine bulduğu insanları teklif edebilir.
Tıpkı halifelik teklif edilen Hz. Ömer'in kendisinden daha layık olduğuna inandığı Hz. Ebubekir'in elini tutup ona viyad etmesi gibi.
Hakperestlikle yapılan bu tür bir davranış en yüksek takdire şayandır.
Bazı kimseler de kenara çekilmedikleri takdirde birtakım ihtilaf ve iftirakların yaşanacağından endişe ederler.
Birlik ve beraberliğe zarar vermemek için vazifeyi bir başkasına bırakmayı uygun görürler.
Bu da makbul bir yaklaşımdır.
Tıpkı Ebu Ubeyde ibn Cerrah'ın komutanlığı Amr ibn As'a bırakması gibi.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bazı Arap kabilelerinin üzerine Amr ibn As komutasında bir seriye gönderir.
Düşmanın saldırı için büyük bir hazırlık yaptığı anlaşılınca Medine'den yardım istenir ve Allah Resulü de Ebu Ubeyde komutasında ikinci bir birlik daha gönderir.
Bu kuvvetler bir araya geldiğinde orduyu kimin komuta edeceği konusunda bir fikir ayrılığı yaşanır.
Çok hasbi bir insan olan Hz. Ebu Ubeyde, komutanlığın kendisine ait olduğunu düşünse de ihtilafı önlemek için vazifeyi Hz. Amr'a bırakır.
Bu hareketiyle aynı zamanda Amr bin As gibi bir askeri ve siyasi dahinin gücünü de arkasına almış olur.
Vazife ve mazeret ilişkisi.
Beklentiler ve gerçekler.
Öte yandan bazı kimseler de vardır ki kendilerine tevdi edilen vazifeyi başka bir sebeple bırakıp kenara çekilirler.
Buna mazeret olarak da temsil ettikleri makamı dolduramadıklarını gösterebilirler.
Bazen aradıklarını bulamamaları, beklentilerinin karşılanmaması, arzu ettikleri itibar ve takdiri görmemeleri onları mazeretler ileri sürerek vazifelerini terk etmeye sevk edebilir.
Böyleleri işin başında bir kısım beklentilerle vazife almışlardır.
Bunların kendilerine göre bir kısım iç hesapları vardır.
Bunlar gerçekleşmediğinde onlar açısından vazifeye devam etmenin de bir anlamı kalmaz.
Bazen de ortaya konulan hizmetlerde arzu edilen başarılar yakalanamaz.
Bütün gayret ve çabalara rağmen yapılan işlerden bir türlü istenen netice alınamaz.
Ya da hesapta olmayan bir kısım sebeplerle falso ve fiyaskolar yaşanır.
Bu durumda herkesin kendisini hesaba çekmesi Allah'la münasebetlerini gözden geçirmesi gerekirken bazıları atf-ı cürümlere girer.
Etrafta suçlu arar.
Bu tarz insanlar başarısızlıkları hep çevrelerindeki insanlara bağlama eğilimindedirler.
İçten içe hep başkalarını suçlar.
Suizanla kilitlenir, sürekli beraber oldukları insanların hata ve kusurlarını sayıp dökmeye başlar ve onlarla yol yüremeyeceğini iddia ederler.
Sonra daha da ileri giderek onların vefa ve sadakatlerini sorgularlar.
Fırsatını buldukları anda da bir kısım bahanelerle kenara çekilir ve arkadaşlarını yalnız bırakırlar.
Görüldüğü gibi bunların hepsi birbirinden farklı yaklaşımlardır.
Vazifeyi bırakmak isterken samimi hislerle bir fedakarlık mı ortaya konuyor yoksa vazifeden kaçılıyor, alan boş bırakılıyor ve mazeretler ileri sürülerek yalan mı söyleniyor? Bu konuda herkesin vicdanına müracaat etmesi, içinin sesine kulak vermesi ve gerçek niyetini gözden geçirmesi gerekir.
El alalemi idare etmek, aldatmak kolay olsa da kendimizi aldatamayız.
Ayrıca biz o açığa vurmadıkça bir başkasının niyetini, maksadını, hedefini de bilemeyiz.
Sinelere nigehban olan yalnız Allah'tır.
İstişare ve motivasyon takviyesi.
Üstlendiğimiz vazifelerle ilgili nasıl bir mülahazaya sahip olursak olalım mutlaka konuyu ehil insanlarla istişare etmeli ve nihayet en doğru stratejiyi belirlemeye çalışmalıyız.
Belki samimi niyetlerle hareket ediyor olabiliriz ama vazifeyi bırakmak arkamızda büyük bir sarsıntının yaşanmasına, telafisi zor bir boşluğun oluşmasına yol açacaktır.
Bazen kritik dönemlerde yapılacak bir görev değişimi farklı komplikasyonlara sebep olabilir.
Dolayısıyla genel hukuku ilgilendiren konularda şahsi inisiyatiflerle hareket edemeyiz.
Bu açıdan düşünce ve kanaatlerimizi mutlaka istişare etmeli, kolektif görüşlere başvurmalı ve en doğru karara ulaşmaya çalışmalıyız.
Bu konuda insanları tavzif ve istihdam etme makamında duran kimselere de önemli sorumluluklar düştüğü unutulmamalıdır.
Önemli vazifelere yüklenmiş insanların moral ve motivasyon olarak desteklenmeye ihtiyaçları vardır.
Zira işler her zaman yolunda gitmeyebilir, farklı zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya gelebilir ve üstlendiğimiz sorumlulukların ağırlığı altında ezilebiliriz.
Bu durumda destek ve takviye verebilecek insanların devreye girmesi gerekir.
Onlar daha fedakar bir tutum sergileyip görev başındaki insanları üstlendikleri vazifelerle başa bırakmamalı hatta onların bu konuda yalnız oldukları hissine kapılmalarına dahi müsaade etmemelidirler.
Vazifeyi başkalarına bırakmak, hizmetin sürekliliği.
Son olarak ifade etmek gerekir ki fedakarlık, hakperestlik ve vefanın bir neticesi olarak kenara çekilmek, başkalarına yol açmak takdire şayan olsa da kenara çekilen insanların ilah-i kelimetullah vazifesinden uzak durmamaları, imkan ve şartlara göre işlerin bir ucundan tutmaları çok önemlidir.
Zira adanmış bir gönlün Allah yolunda hizmet ederken ya da hizmet duygularıyla dop dolu bulunurken ruhunu Allah'a teslim etmesi beklenir.
Emekliye ayrılır gibi uzaklaşıp istirahate çekilmek, kendi dünyalık işleriyle meşgul olmak, yapılan hizmetlerin hiçbir yerinde bulunmamak, hiçbir faaliyete katılmamak.
Ayetin ifadesiyle insanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atması olur.
Bu sebeple fedakarlık edip kenara çekilen insanlar küçük de olsa bir işin ucundan tutmalı.
Bunu fiilen yapamayanlar bilgi ve tecrübeleri ile katkı sağlamak yoluyla mutlaka yapılan güzelliklere iştirak etmelidirler.

Gayret-i diniye ve hırs.

Soru:
Gayret-i diniye ve hırsı bazen birbirine karıştırabiliyoruz.
Bu iki kavramın izahını lütfeder misiniz?
Cevap:
Hırs, bir şeyi aşırı arzu etme, ısrarla isteme, doyma bilmeme, aç gözlülük yapma, kaderin takdirine razı olmama, kendi tercih ve takdirini ilahi tercih ve takdirin önüne geçirme gibi anlamlara gelir ve tuli emel, sonu gelmeyen arzular ve tevehüm-ü ebediyet sonsuza kadar yaşayacakmış gibi düşünme gibi duygulardan beslenir.
İnsan farklı şeylere karşı hırs duyabilir ve bunları elde etmeyi şiddetle arzu edebilir.
Ancak şiddetli arzu dikkat edilmezse aklı perdeler, mantık ve muhakemeyi bastırır ve böylece insanı ölçüsüzce hareketlere sevk eder.
Devam eden bu durum başarısızlıklara yol açar.
ardından zarar ve ziyan getirir.
Bediüzzaman Hazretleri bu durumu ifade etme sadedinde hırsın hasarete sebep olduğunu belirtir.
Her insanda şiddeti ve derecesi farklı olsa da hırs vardır.
Önemli olan bu duyguyu irade ile kontrol altına alabilme, doğru bir zemine oturtma ve hayra yönlendirmedir.
Hayatın akışı içinde zaman hırsı tetikleyen durumlar ortaya çıksa da insan mantık ve iradesiyle duygularına hakim olup kendini aşmasını bilmelidir.
Zira mümin için dini adına en önemli meselelerde bile istikameti koruması çok önem arz eder.
Mesela namı celili-i ilahiyi dünyanın dört bir yanına ulaştırma onun en büyük gaye-i hayalidir ve bu Allah katında çok makbul bir ameldir.
Ne var ki burada bile hırsla hareket etmek mahzurludur.
Kayıplara, zararlara sebep olabilir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanın içindeki arzu ve istek ne kadar güçlü olursa olsun kişi adımlarını temkinle atmalı, doğru üslubu yakalamaya çalışmalı ve aklı selimden hiç ayrılmamalıdır.
Ayrıca neticenin hasıl olması mevzuunda hırs göstermemeli, neticeyi yaratanın Allah olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Hırsın makbul olduğu bir yer varsa o da Cenabı Hakk'ın rızasına kilitlenme ve onu elde etmeye çalışmadır.
İnsan iman-ı kamili, ihlas-ı etemmi, rıza mertebesini elde etme konusunda hırslı olabilir, olmalıdır da.
Soruda yer verilen diğer kavramsa gayret-i diniyedir.
Bu da kısaca insanın dini duygularını ve manevi değerlerini canlı tutmasını, onları koruma ve başkalarına duyurma konusunda duyarlı ve titiz olmasını ifade eder.
Gayret-i diniyesi olan bir insan dinini yaşama ve ikame etme konusunda kararlıdır.
Tavizsizdir.
Zat-ı uluhiyete karşı fevkalade bir vefa ve sadakat içindedir.
Mukaddesatına sahip çıkar.
Onu yaşar.
Başkalarına örnek olur ama başkalarını rahatsız ederek kendi değerlerine laf söyletmez.
Özellikle zat-ı uluhiyete yakışıksız bir söz isnat edilecek olması ihtimali karşısında adeta çıldırır.
İnsanın dini konusunda ortaya koyacağı böyle bir gayret her tür takdirin üzerindedir.
Gayret-i diniye sahibi insanların metafizik gerilimleri de yüksek olur.
Onlar dine ait meselelerde oldukça duyarlı ve hassas davranırlar.
Topyekun insanlığın ve özellikle Müslümanların derdini bir yangın gibi içlerinde hissederler.
Müslümanların yaşamış oldukları acılar bir zıpkın gibi onların sinelerine saplanır ve bu acıların dinmesi adına sürekli alternatif çözümler ararlar.
Gayret-i diniyesi olmayan bir kişide dini heyecan da o ölçüde zayıf olur.
Dini hisleri tamamen dumura uğramış, durgun ve ölgün insanlarla da iman ve Kur'an hizmetinin yapılması çok zordur.
Alem-i İslam'ın derdiyle bir gece olsun uykusu kaçmayan, insanlığın derdiyle dertlenmeyen, ellerini Allah'a açtığı zaman ümmeti Muhammed adına dua etmeyen insanların dinleri adına bir şeyi ortaya koymaları güçtür.
Öte yandan bir kişi ne pahasına olursa olsun ben kendi değerlerimi başkalarına ulaştıracağım diyerek yola çıkar.
Ancak başkalarının hissiyatlarını, düşüncelerini ve inançlarını hesaba katmaz.
Günün şartlarını ve konjonktürünü göz önünde bulundurmaz.
sağını solunu yıkarak yol alırsa işte bunun adı gayret-i diniye değil hasarete sebep olan hırs olur.
Hırsla hareket edenler halihazırdaki duruma aykırı hareket edebilir, realitelerle çatışabilir ve farkına varmadan yılanları, çiyanları harekete geçirebilirler.
Bu yüzden de genellikle maksatlarının aksiyle tokat yerler.
Bununla birlikte dinleri adına gayretli olan insanların asırlardan beri biriken problemlerin bir hamlede bir nefada çözülemeyeceğinin farkında olmaları ve bu sebeple teenni, basiret ve firasetle hareket etmeleri çok önem arz eder.
Zira Cenabı Hak enbiya-i izama dahi böyle bir lütufta bulunmamıştır.
Dolayısıyla ilah-i kelimetullah yolunda bile hırsla meselenin üzerine gitme, gayretlerinin neticesini hemen görmek isteme Allah'ın razı olmadığı davranışlardır.
Bu konuda hırs gösteren kişi Allah tarafından teyip görebilir.
Bize düşen vazife ölçülü, dengeli, hikmet boyutlu ve sünnet-i seniye çizgisinde tebliğ ve irşattır.
Hidayet Allah'ın elindedir.
Hülasa-i kelam, "Herkesin hakikati bulması, sırat-ı müstakime'e ulaşması için hedefler daima yüksek tutulmalı ve bu hedeflere ulaşmak için ciddi bir azim ve kararlılık gösterilmelidir.
Böyle bir davranış sergilendiğinde neticeye ulaşılamasa bile niyet ve gayretlerin sevabı alınır." Allah Teala bu konuda hırs göstermeyi dahi hoş karşılamadığı için çok dikkat etmeli.
Kişisel istekler dinin hedefleriyle karıştırılmamalıdır.
Bazı kimselerin küfür ve şirk bataklığında yüzmelerini aklımız almayabilir.
İlahi tasarruf karşısında zaman zaman hayret ve dehşet yaşayabiliriz.
Bütün bunlara rağmen elimizden geleni son noktasına kadar yaptıktan sonra ilahi takdiri rıza ile karşılamalı, irademizin hakkını vererek sabretmeliyiz.
Aksi takdirde takatimizi aşan şeylere talip olabilir, alan ihlali yapabilir, haddimizi aşabilir ve farkında olmadan Allah'a karşı saygısızlığa girebiliriz.
Mefkure toplumu.
Bediüzzaman Hazretleri gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse ezhan enelere dönüp etrafında gezerler şeklindeki sözleriyle yüksek bir gaye-i hayale bağlı yaşamanın önemine dikkat çekmiştir.
Bir insanın yüksek bir hedefi yoksa veya bu hedefi unutmuş ya da görmezden geliyorsa zihni benliğinin etrafında dönen bir peyk uydu gibi olur.
Hayalinde kendisine böyle yüce bir hedef belirlemeyen ve onu gerçekleştirmeye çalışmayan biri zamanla egoist veya egosantrist olur.
Her şeyi kendi şahsına, çıkarlarına, ikbal ve istikbaline bağlar.
İnsanın kendinden kendi egosundan uzaklaşması dinin hükümlerine bağlı kalarak hayatını toplumu inşa etmeye adamasına bağlıdır.
İnsan bir şeye ne kadar yaklaşırsa ona muhalif olan şeylerden o kadar uzaklaşır.
Kendine yaklaşan yüksek mefkurelerden uzaklaşır.
Böyle biri adanmışlardan olamayacağı gibi hayatını da insanlığı ihya etmek için geçiremez.
Zira ulvi bir gaye-i hayali olmayanın dünyaya bağlanmaması, dünya arkasında koşmaması, dünyevi kirlerle kirlenmemesi çok zordur.
Burada kısa bir parantez açarak gaye-i hayal tabirini niçin tercih ettiğimizi izah etmek istiyorum.
Bilindiği gibi üstat gaye-i hayal tabirini tercih ediyor.
Ziya Gökalp de bu manada mefkure ifadesini kullanıyor.
Bugün bu manayı karşılamak için kullanılan ideal kelimesi gaye-i hayal tabirinin ifade ettiği manaları ifadede cılız ve seküler kalır.
Biz din için ideal kelimesini kullanmadığımız gibi müceddit ve müçtehitlere de idealist demeyiz.
Onlar sımsıkı vahiye bağlı birer dava adamıdırlar.
semavilikleri dünyeviliklerine ağır basar.
tekvini emirleri, mütalaaları bile semaviliklerine bağlı olarak devam eder.
Allah'ın rızasını, ahireti, ilahi kelimetullah'ı kendilerine gaye edinmiş mefkure insanlarının, dava adamlarının dünya diye bir dertleri ve hedefleri olmamıştır.
Onlar ancak dini mübini İslam'ı dengeli bir şekilde yaşayabilme adına zaruret ve ihtiyaç ölçüsünde dünyadan istifade etmişlerdir.
Yeme, içme, giyinme, mal mülk sahibi olma gibi dünyaya ait işler onların gözünde arabaya konulan benzin gibidir.
Arabanın hareket etmesi için benzine ihtiyacı olduğu gibi onların da gaye-i hayalleri istikametinde yürüyebilmeleri için bu tür dünyalık şeylere ihtiyaçları vardır.
Yoksa onların gözünde bunların hiçbiri gönül bağlanacak, arkasından koşulacak, esas maksat yapılacak şeyler değildir.
Dünyaya gönül bağlamış bir insanın gerçek anlamda dava adamı olabilmesi çok zordur.
Dine hizmet etme iddiasıyla ortaya çıkan birinin dünyevi zevklerin ve şahsi çıkarların peşine düşmesi hem kendisine duyulan güveni sarsar hem de dilinden düşürmediği dini değerlerin küçümsenmesine yol açar.
Ona düşen vazife beklentisiz olmak, istiğina ve kanaat düsturlarını kendine rehber edinmektir.
Mefkure insanı ruhun heykelini ikame etmek için yırtınır, dövünür, çalışır, çabalar.
Dünya adına bir şeyler elde etmeyi düşünen biri dine hizmet iddiasında bulunuyorsa hizmetlere yalnızca kenarından, köşesinden katkı sağlıyor demektir.
Hizmet inkişaf ederken kalp ve ruh hayatımız itibarıyla olduğumuz yerde kalırsak farkına varmadan zift kanallarına saplanırız.
Husiyle inkişafla birlikte gelen refah bizi gaflete düşürür, felç eder.
Bizi tüccarlık düşüncesi telkin eder.
Bizi dünya adına beklentiye sevk eder ve kendi hesaplarımızın arkasında koşturur.
Biz de zamanla yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatan insanlar arasında yerimizi alırız.
Herkes kendini düşünse, dünyaya talip olup onun peşinden koşsa da bu mefkure insanları için bir ölçü değildir.
Alemin sözleriyle, hal ve hareketleriyle eğri büyrü olması onların hedeflerine doğru koşmaları açısından bir mazeret teşkil etmez.
Bütün insanlar dalalet içinde olsa bile onlara düşen hidayet yollarını araştırmaktır.
Zira başkalarının hidayette veya dalalette olması kabrin öbür tarafında bize ne bir fayda ne de zarar getirir.
Allah orada herkese sadece kendi yaptığının hesabını soracaktır.
Mefkureet topluluğu ve Osmanlı Devleti başlangıcından itibaren devlet-i alenin hep bir mefkuresi vardı.
Osman Gazi tekfurlara karşı bir karakol gibi görev yapmış, çeşitli kırık ve çatlaklıklar içinde kıvranıp duran Selçuklu Devleti'ni batıdan ve Balkanlardan gelebilecek tehlikelere karşı korunmuştur.
Bu yönüyle onun üstlendiği görev Sultan Fatih'in İstanbul'u fethinden geri kalmaz.
Belki ondan daha ileridir.
Çünkü o yoklukta varlık cilvesi göstermiş, fitne ve kargaşaların başını alıp gittiği bir dönemde sağlam temeller atmış, bir düzen kurmuştur.
Muratları, Fatihleri, Yavuzları, Kanunileri netice verecek bir mübarek devletin temellerini atmıştır.
Bütün bunlara rağmen beklentisiz yaşamış, atın üzerinden inmemiş, cihatta askerlerinden geri kalmamış ve ruhunu çadırda teslim etmiştir.
Bu yönüyle o çok müstesna bir insandır.
Ea ettiği misyon açısından onun Halit ibn Velid, Ebu Ubeyde ibn Cerrah, Ukbe ibn Nafi'den bir farkı yoktur.
Aralarında bir üstünlükten bahsedilecekse bu da sahabenin Allah Resulünden aldığı insibın tesiriyle evc kemalat-ı insaniye ulaşmalarından Allah Resulünden aldıkları feyizle insanlığın en yüksek mertebesine ulaşmalarından kaynaklanmaktadır.
Günümüzde böyle bir mefkure topluluğunun bulunup bulunmadığı sorgulanabilir.
Bunu anlamanın yolu sahabe çizgisinde olup olmadığımıza, selef-i salihinin yolunu takip edip etmediğimize, Osman Gazi'nin, Fatih'in, Yavuz'un eda ettiği misyonu eda edip etmediğimize bakmaktır.
Zira bir ağırlık her zaman aynı güçle kaldırılır.
Bir dönemde belli bir güç ve enerjiyle eda edilen bir vazife başka bir dönemde daha düşük bir güçle gerçekleştirilemez.
Dolayısıyla siz de bir mefkure topluluğu olmak, onlarla aynı safta yer almak istiyorsanız onlar gibi bir kıvama, metafizik gerilime, iman gücüne, gaye-i hayale sahip olmalısınız.
Dünya karşısında onlar kadar fütursuz, pervasız ve bağımsız hareket edebilmelisiniz.
Dünya sevgisi kalbine girmiş ve dünyevi bağlarla bağlanmış bir insan bir yönüyle esir sayılır.
Paranın, makamın, yuvanın, zevklerinin esiri olan birinin de ömrünü yüksek gayelerin peşinde değerlendirmesi mümkün değildir.
Zira gözü arkada olan biri ileriyi göremez.
Beklenti içinde bulunan biri dava adamı olamaz.
Bağımlı yaşayan biri seleflerimizden bize intikal eden mukaddes emaneti omuzlayamaz.
Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında toplanan ilklerin yanı sıra yurdunu ve yuvasını düşünmeden dünyanın dört bir yanına hicret eden adanmışların da bir mefkure topluluğu oluşturduğu söylenebilir.
Onlar arkaya bakmadan dünyanın farklı ülkelerine açıldılar.
Bir amele gibi müesseselerin inşaatında çalıştılar.
Bazen aylarca maaş alamadıkları oldu.
Buna rağmen hizmetlerini aksatmadılar.
Amelden duğur olmadılar.
suizanla girmediler.
Arkadakiler bizi düşünür, ellerinde imkan olsaydı elbette maaşları gönderirlerdi." dediler.
Yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler.
Daha sonraki yıllarda bu kıvamın korunup korunamadığı konusuna gelince o hususta bir şey diyemeyeceğim.
Gerçekten bu mukaddes davanın kendilerine emanet edileceği bir nesil yetiştirebildik mi bilemiyorum.
Bunun beni ciddi anlamda düşündüren ve endişelendiren bir husus olduğunu söyleyebilirim.
Kıvamın korunması.
Bu sözlerimde kimsenin ümidini kırmak, aşku şevkini söndürmek istemem.
Fakat genel ahvalimiz ve durduğumuz yer itibarıyla tekrar tekrar kendimizi gözden geçirmemiz, kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
Yüksek gayelere kendimizi adamışsak bunun gerektirdiği kıvamı da yakalayabilmeliyiz.
Bu da sağlam bir imana ve insanın bazı şeyleri kendine kabul ettirmesine bağlıdır.
Bunun için de herkesin iyi bir talim ve terbiyeden geçirilmesine ve sürekli motive edilmesine ihtiyaç vardır.
Oturup kalktığımız her yerde Allah'la irtibatın güçlendirilmesi Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ümmet olma mülahazasının derinleştirilmesi çok önemlidir.
İnsanı olgunlaştıran şeylerden biri de baş koyduğu davanın çilesini çekmektir.
Zira çile çekilmemiş, horlanmamış, ezilmemiş, pişmemiş ham insanların kendilerinden sıyrılmaları ve başkalarını düşünmeleri çok zordur.
Günümüz İslam dünyasının problemi dava ve mefkure insanı eksikliğidir.
Bugün bu eksikliğin ortaya çıkardığı arızalarla uğraşıyoruz.
İlim kitaplardan öğrenilebilir.
İyi bir eğitimle bilgili ve kültürlü insanlar yetiştirilebilir.
Fakat evcemat-ı insaniye müheyya insanlar yetiştirmek istiyorsanız bunun yolu ilmin yanında onlara yüksek bir gaye-i hayal aşılamaktan geçer.
Önemli olan okuduğu ve öğrendiği yüce hakikatleri arızasız, kusursuz temsil edebilecek, onları bayraklaştırarak en yüce noktalara ulaştırmayı asıl maksat edinecek insanlar inanmış, adanmış Müslümanlar yetiştirebilmektir.
Kalplerin telifi.
Son birkaç asırdır İslam dünyası ne yazık ki birbirine yabancılaşmış, birlik beraberlik duygusunu kaybetmiş ve tiranlıklar altında ezilen ve inleyen toplumların ülkeleri haline geldi.
Bu ülkelerde gücü ele geçiren tiranlar sağladıkları bir kısım avantajlarla bazılarını yanlarına çekiyor, rakip ve düşman gördükleri kesimleri ise ötekileştiriyorlar.
Kirli siyasetleriyle insanlar arasına fitne tohumları saçıyor, kin ve nefretleri körüklüyor ve insanları birbirine düşürüyorlar.
Farklı farklı cepheler oluşturmak suretiyle toplumu parçalıyor, ayrıştırıyor, kutuplaştırıyorlar.
Bütün tiranlar kibir ve paranoya hastalığına müptela oldukları için her olaydan kendilerine göre bir mana çıkarıyor, olmayacak şeylerden endişe ediyor, korkuyor ve bu nedenle de aklı hayale gelmedik zulümler işliyorlar.
Kendi saltanatlarına zararı dokunabilecek herkesi düşman görüyor ve sindirmek, tesirsiz hale getirmek için onların üzerlerine yürüyorlar.
Kendi ellerinden çıkmayan hiçbir başarıyı hazmedemiyor, kendilerine mal edilmeyen hiçbir güzelliğe tahammül edemiyorlar.
Tiranların hasım listesine girdiyseniz ülkenize ve insanlığa hizmet adına ne kadar güzel işler yaparsanız yapın yine de onların saldırısından ve hışmından kurtulamazsınız.
Sizin yapacağınız en hayırlı hizmetlere bile bir kulp takmasını bilirler.
Aklı selim, hissi selim ve kalbi selim hiçbir şekilde itiraz edemeyeceği en makul ve hayırlı işleri bile karalamaktan bir an bile geri durmazlar.
Fertler arasına bir kere iftirak tohumları saçılıp toplum farklı kamplara bölününce insanlar sudan sebeplerden ötürü bile birbirlerine düşerler.
Herkes birbirini rakip gibi görür.
birbirinin ayağına çelme takmaya çalışır.
Aynı kıbleye yönelen, benzer duygu ve düşünceleri paylaşan insanlar arasında bile sırf mezak, meşref ve mezhep farklılığından ötürü çatışma yaşanır.
Kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma gibi ulvi duyguların yerini haset, çekememezlik, adavet gibi şeytani hisler alır.
Bu da tevfik-i ilahinin gelmesine engel olur.
Yani Allah Teala birbirini sevmeyen, birbiriyle yakı paça olan insanlardan inayet elini çeker.
Enaniyetin merkez olduğu çağımızda her şey dünyevi menfaatler etrafında örgülendiği için bu tür ihtilaf ve çatışmaların yaşanmasına ortam çok müsaittir.
Bu sebeple küçük bir kıvılcım bile çok büyük çatışmaları rahatlıkla tetikleyebilmektedir.
Bunda en büyük etken enaniyetlerin bir buz parçası değil belki birer iceberk dağı haline gelmesidir.
Bunları eritmek kolay olmayacaktır.
Erimeye başladıkları andan itibaren senelere ihtiyaç vardır.
Velhasıl tiranların cirit attığı, çeşitli zulüm ve baskıların yaşandığı, ayrışma ve çatışmaların doruğa ulaştığı bir çağda mesuliyet şuuruna sahip Müslümanlara düşen vazife öncelikle bu tür ayrışmaların sebeplerini ortadan kaldırmak, ayrılıkların açtığı yaraları tedavi etmek, toplum bünyesinde meydana gelen yıkık ve çatlakları onarmak ve yeniden kalpleri telif etmenin yollarını aramaktır.
Bu arada birileri durmadan etrafa levsiyat saçabilir, kötü kokular neşredebilir, zihinleri karıştırıp iyiliklerin önünü kesmeye çalışabilir.
Ancak mümin imanı gereği bu gibi şeylere hiç takılmamalı, yapılan kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır.
Temsil edilen konuma yakışmayacak her halden uzak durmalıdır.
Kur'an'ın ifadesiyle iyilikle kötülük asla bir olmaz.
Kim ne yaparsa yapsın, hangi kötülüğü irtikap ederse etsin, Müslümanca tavır ve davranışlardan ayrılmamalı, herkese iyilikte bulunmayı prensip edinmelidir.
Kötülüğe kilitlenmiş kimseler yaylarına zehirli oklar yerleştirip size attıklarında siz okunuzun ucuna bir tane gül yerleştiriverin.
Ancak bu suretle yaşanan korkunç tahribatın önüne geçebilir ve yıkılan değerleri tamir edebilirsiniz.
Fitne ve fesadın, ihtilaf ve iftirakın ortadan kaldırılmasında, toplum fertleri arasında birlik ve beraberlik ruhunun tesis edilmesinde, semavi değerler mecmuasını bütün insanlığa sevdirme vazifesine kilitlenmiş insanlara çok şey düşüyor.
Şayet onlar da mevcut akıntıya kapılır, kin ve nefretlerine yenik düşerlerse kamplaşmalar, çatışmalar, kavgalar büyüyerek devam eder ki Allah böyle bir şeyi katiyen tasvip etmez.
Zira Kur'an'ın ifadesiyle Cenab-ı Hakk'ın ümmeti Muhammed'e en büyük lütuflarından biri onların kalplerini telif etmesi, birbirine ısındırmasıdır.
Kur'an müminler arasındaki ilişkiyi kardeşlik olarak nitelendirir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müminleri tuğlaları birbirine kenetlenmiş sağlam bir binaya benzetir.
On şiddetinde bir deprem dahi böyle bir toplumu yıkamaz.
hatta onda çatlak dahi meydana getiremez.
Birileri bu kardeşlik hukukunu ihlal etmiş olabilir.
Birleştirici ve uzlaştırıcı olmaları beklenirken tam tersine toplumu bölmüş, parçalamış olabilirler.
Fakat bize düşen misliyle mukabelede bulunmamak, var olan problemleri büyütmemek, çoğaltmamaktır.
Misliyle mukabelede bulunmak bir yana Kur'an'ın tavsiyesine uyarak kötülükleri bile iyilikle savmaya çalışmak ve böylece yaşanan problemleri en aza indirmek, mümkünse yok etmektir.
İyiliğin insanları kendine çeken, etrafında dönen bir uydu haline getiren sihirli bir gücü vardır.
O öyle sırlı bir güç kaynağıdır ki bir kere onun yörüngesine giren kimse bir daha ondan uzaklaşamaz.
Siz kötülükleri iyilikle savabilirseniz hiç ummadığınız kişiler bile size candan dost oluverir.
Size zulmedenler, gadredenler bir gün başları önlerinde mahcup bir edayla utana sıkıla yanınıza gelip sizden özür diler.
Siz o zaman da karakterinizin gereğini sergiler, iyilikten ayrılmaz Hz. Yusuf'un kardeşlerine dediğini dersiniz.
Bunu zamana emanet etmek gerekir.
Bizler iyiliği bir şiar haline getirir, birleşme ve uzlaşma istikametinde hareket edersek Allah da tevfikini bizden esirgemez.
Semavi nimetlerini başımızdan aşağıya yağdırır.
Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
İyiliğin kadro kıymetini bilemeyecek derecede seciyesi bozuk, namert insanlar olabilir.
Ama genel anlamda insan fıtratı gereği ihsanın, iyiliğin kölesidir.
Bu açıdan herkese, karakterine, konumuna, durduğu yere göre ihsanda bulunmak lazım.
İyilik yaptıklarınız sizinle samimi dost olmasalar bile en azından yaptığınız iyiliklerle gayzlarınızı, kinlerini ve nefretlerini kırmış ve böylece karşınıza çıkacak problemleri azaltmış, yürüdüğünüz güzergahı emniyet altına almış olursunuz.
Birine taş atar, diğeri hakkında olumsuz sözler söyler, öbürüyile ilgili kirli satırlar yazarsanız onlar da karakterlerinin gereğini yaparlar.
Doğrusu çok sancılı bir dönemden geçiyoruz.
Bu sebeple bizlere işin zoru, kirleri gözyaşlarıyla yıkamak, hiddet ve şiddeti gönül heyecanıyla defetmek düşüyor.
Zira vazife ve misyonunuz tamir ve ıslah ise zora talipsiniz demektir.
Çünkü tahrip çok kolay, tamirse çok zordur.
Bir elbiseyi örmesi günlerinize alır.
Ancak o elbiseyi bir ipliğini çekerek sökebilirsiniz.
Bir taşını çekerek bir binayı yıkabilirsiniz.
Onu tekrar asli şekline döndürmekse aylarınızı bazen yıllarınızı alır.
Hasılı zaman zaman intikam duygularına bağlı hareket eden, ölçü ve kıstas tanımayan zalim ve müstebitlerin tazyikleri altında sıkışabiliriz.
Yediğimiz tekme ve tokatlardan ötürü sarsılabiliriz.
Yaşanan korkunç tahribatı düşündükçe uykularımız kaçabilir.
Kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşabiliriz.
En nihayetinde insanız.
Fakat Rabbimize duyduğumuz imanın gücüyle sarsılsak da devrilmeyiz.
İnkisar yaşasak da ümitsizliğe düşmeyiz.
Çünkü yaşanan fırtınaların gelip geçici olduğunu, zifiri karanlıkları aydınlık günlerin takip edeceğini, hiçbir zulmün devamlı olmadığını biliriz.
Birlik ruhunun tesisi.
Günümüzün adanmış ruhları sahip oldukları donanımla ulvi bir gaye-i hayali gerçekleştirme istikametinde dünyanın dört bir yanına açılıyor ve insanlık adına yeni bir basubadel mevt yaşanması yolunda gayret gösteriyorlar.
Ne var ki hayırlı işlerin muzır manilerinin çok olacağı kaidesince bu güzel işlerde de çeşitli engeller can sıkıcı durumlar olabiliyor.
Mesela rekabet hissiyle hareket eden bazı azımsız ruhlar kendilerine göre yeni yollar bulup yürüyecekleri yerde halis niyetlerle yola çıkmış adanmış ruhlara engel oluyor.
eksiği ve kusuruyla bugünlere gelmiş böyle bir oluşumu türlü türlü hile ve tuzaklarla frenlemeye ve kösteklemeye çalışıyorlar.
Eğer ölçü ve dengeyi koruyamazsak bu tür mütecavizlerin tavırları bir süre sonra bize de sirayet edebilir.
Duygu ve düşünce istikametimizi kaybedebiliriz.
Mesela bazıları size kötülük yapmaya kilitlenir ve sürekli kuyunuzu kazmakla meşgul olur.
Ancak bir gün gelir ki sizin dahiniz olmadan kaderin bir cilvesi olarak başkaları da onların kuyusunu kazar ve nihayet onlar da beklemedikleri bir anda bir çukara yuvarlanıp giderler.
Böyle bir durum karşısında oh olsun demeniz dahi size yakışmaz.
Böyle bir düşünceye hesaplanır ve bununla avunarak yapmanız gereken işlerden geri kalırsanız temel insani değerleriniz adına ciddi kırılmalara yol açmış olursunuz.
Rum suresinde yer alan şu ayet-i kerime bu konuda önemli bir ihtarda bulunur.
Yakine ermemiş olanlar seni hafifliğe sevk etmesin.
Biraz daha açarak şöyle diyebiliriz.
Yakin sahibi olmayanların yakinsizlikleri gereği ortaya koydukları bazı hafif tavır ve davranışlar sizi de hafifliğe sevk etmesin, takip ettiğiniz yoldan ayırmasın, sizin de onlara karşı bir kısım olumsuz tavırlar sergilemenize sebep olmasın.
Neticede bu durum aritmik bir duruma yol açmasın.
Çünkü tıpkı kalp gibi toplum hayatında da ritim bozukluğu meydana gelebilir ve bu bazen ölümle de neticelenebilir.
Bu açıdan daha baştan bu konuda temkinli hareket edilmesi gerekir.
Günümüzde onca olumsuzluğa rağmen içtimai ruhun teessüs etmesi ve toplum çapında bir vif ve ittifakın oluşması için elden gelen bütün gayretin gösterilmesi çok önemlidir.
Zira sıklıkla ifade edildiği gibi tevfik-i ilahinin en büyük vesilesi vifak ve ittifaktır.
Bu açıdan farklı mizaç ve meşreheplere sahip insanların belirli faslı müştereklerde bir araya gelmeleri ve birbirine destek olmaları çok önemlidir.
Onlar kendileriyle aynı yolda yürüyen insanlarla birlikte projeler gerçekleştirdikleri gibi başkalarını da koruyup kollamanın ve onlara yardım etmenin yollarını da aramalıdırlar.
Bu konuda öncelikle akli ve mantıki temeller oluşturma gayreti içinde olunmalıdır.
Buna tam muvaffak olunamasa bile en azından kimsenin aleyhine davranılmamalı, negatif şeylerle insanların karşısına çıkılmamalı ve hiç kimse için yıkıcı ya da yok edici bir tutum benimsenmemelidir.
Zira Hz. Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla bir insanın mensup olduğu mesleği yararlı bulması ve onun muhabbetiyle oturup kalkması başkalarına düşmanlık yapmasını gerektirmez.
Başkaları bu konuda gerekli gayreti göstermese ve birlik ruhunun tesisi adına üzerlerine düşen vazifeyi ifa etmeseler de bize düşeni yapmalıyız.
Mesela bu durum kendi yollarını belirleyip o yolda ilerleyen insanların alanına müdahil olmamayı gerektiriyorsa o alana girmemeliyiz.
Ancak farklı vesileleri kullanarak değişik zemin ve platformları değerlendirerek aynı hizmetleri yapma yollarına bakabiliriz.
Mesela birileri Kur'an kursları açarak bir yerlerde Rabbimizin yüce kitabını talim ediyordur.
Siz böyle bir alana girmezsiniz.
Fakat pekala açacağınız kültür lokallerinde farklı faaliyetlerin yanında Kur'an öğretimine de yer verebilirsiniz.
Aynı şekilde eğitim faaliyetleri ile meşgul olan birileri varsa bazı yerlerde okul açma işini onlara teklif edebilir veya okullarınızda onlardan da birkaç kişiyi istihdam edebilirsiniz.
Bütün bunlarla bir taraftan onların gönüllerini fetheder, bir taraftan da ayrılık gayrılık gütmediğinizi göstermiş olursunuz.
Her şeye rağmen elde ettiğiniz bazı başarılar bazılarının kıskançlığını tetikleyebilir.
Bunun önüne geçmenin yollarından biri gerçekleştirdiğiniz faaliyetlerin içinde onların da yer almasını sağlamaktır.
Diyelim ki bir aktivite yapacaksınız.
Öncesinde onlara gidip bu aktiviteye nasıl katkıda bulunabilirsiniz diyerek onların da iştirakini sağlamak için bir yol açabilirsiniz.
O alanda herhangi bir tecrübeleri yoksa biz kendi müesseselerinizde bu tür aktiviteler yapmanız adına size yardımcı olalım gibi teklifler sunabilirsiniz.
Belki bu tür hamlelerimiz ilk başta muhataplarımızda beklediğimiz tesiri göstermeyecektir.
Fakat nihayetinde onlar da insandır.
Bir gün kendilerine yapılan iyiliğin ve arkasında yatan samimiyetin farkına varacaklardır.
Toplumun farklı kesimleri arasında bir reaksiyona sebebiyet vermek istemiyorsanız engin bir vicdana sahip olmak zorundasınız.
Zaman zaman bazı siyasilerin bizim bunca emeğimiz geçti.
Güç ve kuvvetin tek kaynağı biz olmalıyız.
Başkalarının yapmış olduğu güzel işlerin semereleri bile bizim ambarımıza akmalı türünden bencilce mülahazalara sahip olduklarını görürsünüz.
Gönül erleri içinde her zaman bu tür tehlikeler söz konusu olabilir.
Onlar da bunca zamandır arkadaşlarımız fedakarlıklarıyla nice başarılara imza attılar.
Bütün bunlar niye başkalarına mal olsun ki diyebilirler.
Fakat bu tür düşünceler o alanda onlarla mücadele eden insanların tepkisine sebebiyet verebilir.
Bunlar çok iyi düşünülmesi gereken hususlardır.
İnsanları doğru okumak, değerlendirmek, onların belli hadiselere gösterecekleri muhtemel tepkileri hatta iç tepkileri iyi hesaba katmak gerekir.
Zira bizim hedefimiz rabbimizin rızasına giden yolda insanlığa hayırhlık yapmak ve bunu gerçekleştirmek için gönüllere girmektir.
Bir diğer husus da şudur: Başkalarının yanında sevdiğiniz insanları nazara vermemeli ve onlar hakkında mübalalı ifadeler kullanmamalısınız.
Eğer siz piri muganı bütün evliya'ın işaret ve bişaretlerine bağlı beklenen bir zat-ı muazzez-i mübeccel, evliyaların işaret ve müjdelerine bağlı olarak beklenen saygıdeğer zat olarak takdim ederseniz karşınıza bir sürü mübeccal, muazzez ve muazzam insan çıkarmış ve kendi yolunuzu tıkamış olursunuz.
Duyduğunuz bu saygıyı şurada burada ulu hele başkalarının kabullenemeyecekleri onlara mübalağa gelecek ifadelerle dile getirirseniz sevdiğiniz insanlara karşı başkalarında antipati uyandırırsınız.
Fevkalade makamlar vermek yerine fevkalade sadakat ve samimiyet içinde bulunmalısınız.
içinizden keşke sevdiğimi sevse kamu halkı cihan düşünceleri geçebilir.
Bu ayrı bir meseledir.
Fakat başkalarının hissiyatını gözetmeden, kendinizi onların yerine koymadan kitabi bile olsa doğruları yüzlerine vuruyor gibi söylemeniz doğru değildir.
Elden geldiğince şahısları, heyetleri yüceltmeden ve herkesin yaptığı hizmeti de alkışlayarak yol almak lazımdır.
Bütün bunlar insanların iradelerinin hakkını vermesine, makul ve stratejik hareket etmesine ve aynı zamanda içlerindeki bir kısım menfi duyguları bastırıp kontrol etmesine bağlıdır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki birlik ve beraberlik ruhunu tesis etmeye yönelik her türlü gayret insana ibadet sevabı kazandıracaktır.
Makul ve dengeli hareket.
Güzel bir şey ortaya koymakla başkalarına bu güzellikleri güzel olarak algılatmak ve ardından bu güzellikleri sürdürmek birbirinden farklı şeylerdir.
Hakikaten bir işçi gibi çalışarak eğitim müesseseleri açmak, insanların yürüdüğü yollara ışık tutmak, kısıtlı maddi imkan ve kaynaklara rağmen dünyanın dört bir yanına açılmak, takdir edilmesi ve alkışlanması gereken güzel hizmetlerdir.
Fakat bu işin arızasız ve kusursuz devam ettirilmesi de en az başlatılması ve belli bir seviyeye getirilmesi kadar önemlidir.
İşte bunun için elbette ciddi bir fikir cehdi ortaya koymak, makul ve stratejik hareket etmek gerekir.
Hizmet edilen yer neresi olursa olsun orayı çok iyi analiz ederek muhatap olunan insanların hissiyatlarını doğru okuyarak mevcut konjonktürü hesaba katarak kısa ve uzun vadede ortaya çıkması muhtemel problemlerin daha baştan önüne alma bu stratejinin ilk adımları olarak düşünülebilir.
Biraz daha açacak olursak siz çok halisane duygularla bir işi başlatmış olabilirsiniz.
Duygu, düşünce ve tavırlarınız çok insanidir.
Bütün faaliyetlerinizin odağında Allah'ın rızası ve insanlığın faydası vardır.
Planlarınızı hem dinin muhkem hükümlerine hem de evrensel değerler üzerine bina etmiş olarak yol alıyorsunuzdur.
Kimseyle bir probleminiz yoktur.
Fakat belli bir aşamadan sonra sizden çok farklı düşünce, niyet ve anlayışa sahip kişilerin sizinle problemleri olabileceğini hatırdan çıkarmamalısınız.
İşte bu noktada meselenin sadece sizin ihlas ve samimiyetinize bağlı olmadığını söylemek gerekir.
Başkalarının hissiyatlarını doğru okuyamamış, ileride vuku bulacak hadiseleri öngörememişseniz onlara iyilikler ve lütuflar yağdırsanız bile bunlar onlarda beklediğiniz karşılığı bulmayıp size karşı antipatiye yol açabilir.
İşte bu sebepledir ki gerektiğinde geri çekilerek muhataplarınıza bu işi siz daha iyi bilir, daha iyi yaparsınız demek.
Gerektiğinde onlarla kolektif çalışmalar yürütmek, gerektiğinde meseleyi farklı renk ve desenleriyle sunarak onların ufuklarını açmak, gerektiğinde sağlayacağınız desteklerle onların gözünü açmak ve uyarıcı birer mürşit rolü üstlenmek günümüzün adanmış insanlarının üzerinde düşünmesi gereken önemli hususlardandır.
insani duygularla hareket ederek dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen zelzele, sel, fırtına gibi felaketlerden zarar gören insanların yardımına koşabilirsiniz.
Fakat oralardaki farklı dengeleri gözetmezseniz en masumane işleriniz bile zamanla yerli ve yabancı bazı kesimlerin düşmanca duygularını üzerinize çekebilir.
Mesela yaptığınız takdire şayan işlerin sürekli alkışlanması, dikkatlerin size yönelmesi, bazı kişilerde haset duygusuna yol açabilir.
Somut bir örnek vermek gerekirse bir ülkede açtığınız okullar çok başarılı olabilir.
Yapılan olimpiyatlarda hep sizin okullarınızda okuyan talebeler madalya almaya hak kazanırlar.
Diğer okullar aynı başarıyı gösteremediklerinden size karşı bir kıskançlık oluşabilir.
Sizi rakip görerek size karşı bir mücadeleye girişebilir.
Hatta okullarınızın kapanması için ellerinden geleni yapabilirler.
İşte bütün bunların önceden görülmesi, bu minvalde gerekli tedbirlerin alınması ve doğru yaklaşımların geliştirilmesi gerekir.
Nerede hizmet ediyorsak o bölgenin şartlarını çok iyi okumak ve buna göre hareket etmek zorundayız.
Bunda bir art niyet yoktur.
Bu yapılan güzelliklerin iyilik faaliyetlerinin devamı adına tabii bir önlemdir.
Başta da ifade edildiği gibi herkes her şeyi doğru anlayıp gerektiği gibi yorumlayamayabilir.
Bu yüzden sadece iyi niyetle değil aynı zamanda bilgi ve araştırmayla da yol almak gerekir.
Kimi toplumlar sizin müesseselerinizde eğitim almış kişilerin gelecekte kendi ülkelerinin entelektüelleri olarak oranın kaderi hakkında söz sahibi olmalarını istemezler.
Onlara bir kültür geldi.
Bize ait bütün değerleri sildi, süpürdü, götürdü ve bunların yerine kendi değerlerini ikame etti.
Hem de bunu bizim neslimizle yaptı dedirtmemek gerekir.
Dolayısıyla oralarda bulunan insanların yetiştirilmesinde çok hassas davranmalı ve endişeye meydan vermemelidir.
Zaten bizim temel prensibimiz nedir? Bir yere gittiğimizde bize ait güzellikleri insanlara anlatarak sevdirip paylaşmak, aynı zamanda oranın güzelliklerini de alıp kendi değerlerimizi zenginleştirmek.
Bu suretle tüm insanlığın değerlerini bir potada eriterek herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir evrensel insani değerler manzumesi meydana getirebiliriz.
Makul ve stratejik hareket ederken kendinizden, kendi değerlerinizden de taviz vermemelisiniz.
Başkasını tutup kaldırayım dediğiniz yerde kendinizin de ayakta kalmasını sağlamalısınız.
Bir kişi bataklığa düşmüş boğulmak üzere olan birini kurtarmak için iyice düşünmeden, planlamadan aceleyle tedbirsiz atlarsa ne düşeni kurtarabilir ne de kendini.
Konuya güzel bir örnek de şudur.
Allah Enfal suresinin 65.
ayetinde inanmış, sabır kuvvetiyle donanmış ideal bir mümin topluluğunda bir kişinin 10 kişiye bedel olduğunu beyan ettikten sonra 66.
ayette insani realiteyi nazara vererek stratejinin bire iki şeklinde belirlenmesini hükme bağlamıştır.
Demek ki böyle bir güç dengesinin bulunmadığı bir yerde kahramanlık adına mücadeleye girişmek doğru değildir.
Siz bir avuç insanla güçlü bir ordunun üzerine yürürseniz öldüğünüzle kalmış olursunuz.
Ne kendinize ne de korumak için savaşa giriştiğiniz kimselere bir faydanız olur.
Yapılan fedakarlıkların bir hedefi olmalıdır.
Bu da onların bilinçli düşünülerek ve iyi hesap edilerek yapılmasına bağlıdır.
Akıl Allah'ın insana bahşettiği çok önemli bir nimettir.
Düşünce de onun ürünüdür.
İnsan akıl ve düşünceden kopuk yaşamamalı, vicdanı bunlara arkadaş kılmalı ve bir Müslüman olarak meselelerini siyer felsefesiyle test etmelidir.
Yani efendimizin hayat-ı seniyelerini, ifade, davranış ve takrirleriyle bütün sünnetini, günümüz şartlarını ve konjonktürü de hesaba katarak çok iyi değerlendirmeli.
Meselerini bu sağlam zeminde çözmeye çalışmalıdır.
Gönül mimarları Kur'an ve sünnette yer alan temel disiplinlere bağlı hareket etmeli ve aksiyon öncelikli yaşamalıdırlar.
Çünkü meselenin fikriyata ilişkin yanı biraz da şartların belirleyiciliğine göre oluşacaktır.
Biraz daha açacak olursak başlangıçta temel disiplinlere bağlılık içinde ve icmali bir planla yola çıkılarak süreç içinde karşılaşılan problemleri çözme mevzuunda akıl ve düşünceye başvurulacak ve nerede nasıl hareket edilmesi gerektiği mevzuunda daha tafsilatlı planlar ortaya çıkacak.
Bu planların uygulamaya konması esnasında akıl ve kolektif şuur düşünmeye devam edecek.
Derken bu bir salih daireye dönüşecek.
Düşünce aksiyonu.
Aksiyon da düşünceyi besleyerek istenen hedefe ulaşılacaktır.
Meseleyi daha baştan minel baile mihrab detaylı olarak baştan sona planlayarak projelendirip uygulamaya koyma iddiasında olursanız yaptığınız plan proje daha sonra karşınıza çıkacak şartlara uygunluk göstermeyebilir.
Bu da işin başındakileri istibdat ve totaliterliğe sevk eder.
Baskı ve dayatmalar ortaya çıkar.
oligarşik yapılar oluşur.
Tevazu ve kibir.
Gerek insan gerekse toplum hayatında değişim ve dönüşümler birbirini takip ediyor.
Bu değişimlerin bir kısmı ilerlemeye, gelişmeye, büyümeye doğru ilerliyor.
Bir kısmı ise çürümeye, bozulmaya ve yok olmaya.
Bazıları fırtınalar karşısında savruluyor.
Seller önünde bir kütük gibi sürüklenip gidiyor.
Toprağa düşen yapraklar gibi çürüyüp yok oluyor.
Bazıları da var ki toprağa düşen tohumlar gibi filizleniyor, başağa yürüyor, göklere dal budak salıyor ve nihayet meyveye duruyor.
Kimilerindeki değişim iyilik ve güzelliğe, kimilerindeki ise kötülük ve fesada doğru oluyor.
Etrafınızda bir göz gezdirecek olursanız her iki kesimden de sayısız örnek görebilirsiniz.
İnsanlar yapıp ettikleriyle nihayet tebeddülden, tagayyürden, elvan-ı eşkalden müberra olan zat-ı ecelli alaya doğru gidiyorlar.
Bu gidişte önemli olan insanın hep iyilik ve güzelliğe doğru ilerlemesi, her değişimle birlikte ona bir adım daha yaklaşma azim ve kararlılığı içinde bulunmasıdır.
İnsanoğluna muhtaç olduğu değerleri duyurmak suretiyle onu yeniden insanlık ufkuna ulaştırmayı kendine misyon edinen adanmışlar bu gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde hiç durmadan koşturmaya devam ediyorlar.
Buna karşılık Allah rızasını kazanma dışında hiçbir beklentiye girmiyorlar.
Gaye-i hayallerini gerçekleştirebilmek için Ferhat gibi dağları delseler de karşılığında arpa ağırlığında bir mükafat beklemiyor, istiğina, tevazu ve mahviyetten ayrılmıyorlar.
Onların bütün hareket ve çırpınışları ahsen-i takvime mazhariyetin sırlarını ruhlara bir kere daha duyurabilmeye matuf.
kendileri için değil başkaları için yaşıyorlar.
Bu dünyadan göçüp giderken arkada bıraktıkları her şeyin hesabını verecek şekilde hazırlık yapıyorlar.
Kendini yüce bir davaya vakfetmenin en önemli hususiyeti işte budur.
Peygamberlerin ve onların sadık takipçilerinin yolu budur.
Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi tevazu ve mahviyet sahibi olup insanlar içinde sıradan bir insan olarak yaşayan kişiyi Allah yükselttikçe yükseltir.
Buna mukabil büyüklük kompleksi içine gireni ise alçalttıkça alçaltır.
Zira böylesi biri alkış ve takdir düşkünü haline gelir.
Bir yere girdiğinde herkesin kendisine kıyam etmesini, karşısında el pençe divan durmasını ister.
Bir konuşma yaptığında herkesin avuçları patlayana kadar alkış tufanı koparmasını arzular.
Aslında bu kimseler şahsiyetleri itibarıyla küçük insanlardır.
Bu yüzden büyük görünmeye çalışırlar.
Bu hal aşağılık kompleksi içinde olmanın göstergesidir.
Kibir kirli gönüllerin kiridir.
Peygamber efendimiz kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini ifade buyurmuştur.
kendini büyük görme, iman etmeye mani faktörlerden biridir.
Aynı zamanda iman dairesine girmiş bir insanı bu dairenin dışına itebilecek korkunç bir haldir.
Büyüklenme, insanları hakir görme, onlara tepeden bakma öyle bir günahtır ki insanı İslam'ın nezih atmosferinden uzaklaştırabilir.
Zira büyüklük Allah'a mahsustur.
Müezzinler Allahu ekber sadalarıyla günde beş defa minarelerden bunu haykırırlar.
Sonsuz büyük yanında insana düşen sonsuz sıfır olmaktır.
Tarihteki bütün firavun ve tiranları batıran şey gurur ve kibirleridir.
Onlar önce büyüklük taslamış, sonra mevhum büyüklüklerinin altında kalmış, ezilip gitmişlerdir.
Karun Hz. Musa'nın kavmindendi.
Kendi aklına, firasetine, kiyasetine, servetine güvendi ve bu yüzden yerin dibine batırıldı.
Bilgi ufkuyla ilim ve irfanıyla övünen Samiri çölde tek başına yaşamaya mahkum oldu.
Güç ve kuvvetin gözünü kör ettiği Firavun kendisini takip eden kavmi ile birlikte denizde boğuldu.
Kendi dünyasını mahvettiği gibi akılsızca kendisini takip eden insanların dünyasını da harap etti.
İnsan haddini bilmediği, yaratıcısına boyun eğmediği, nimetlerin asıl kaynağını göremediği takdirde güç, servet ve ilim gibi nimetler onun için öldürücü bir zehir haline gelebilir.
Evet, güç ve kuvvet, mal ve servet, makam ve mansıp, başarı ve muvaffakiyet gibi şeyler uyuşturucu gibidir.
İnsan gönlünü bir kere onların cazibesine kaptırdı mı farkına varmadan yavaş yavaş uyuşmaya ve zehirlenmeye başlar.
Nihayet bir gün gelir ki bütünüyle felç olduğunda işten geçmiş olur.
Bu sebeple insanın güç ve kuvveti, makam ve mansıbı, ilim ve hikmeti, mal ve serveti arttıkça tevazu ve mahviyeti de o oranda artmalıdır ki insan onların öldürücü zehrinden uzak kalıp kendini muhafaza edebilsin.
O kendi sınırlı güç ve imkanlarına değil, Allah'ın sonsuz kuvvetine güvenmelidir.
Ne omzundaki yıldızlara takılmalı ne de halkın bahşettiği payelere.
Güç ve kuvveti arttıkça Allah karşısında kendini daha çok aciz ve fakir görmelidir.
Bilindiği üzere aczü fakr ile şevk-ı şükür Risale-i Nur mesleğinin en temel esaslarını oluşturur.
İnsan ne tür imkanlara sahip olursa olsun, hangi makamları işgal ederse etsin, herkes Yahşi men yaman, herkes buğday men saman mülahazasından ayrılmamalıdır.
Yani kendisini her zaman Allah'ın sıradan bir kulu olarak görmelidir.
Kuş gibi göklerde uçsa dahi her türlü üstünlük mülahazasından uzak durmalıdır.
Nefsini insanlar içinde sıradan bir insan olmaya razı etmelidir.
Sahip olduğu aşk-u şevki Cenabı Hakk'ın say ve gayreti karşılığında lütfettiği en büyük mükafat ve armağan olarak görmeli.
bunu şükürle taçlandırmalı ve bunların ötesinde başka payelere talip olmamalıdır.
İnsan gurur ve kibrin her çeşidine karşı kapıları ardına kadar kapatmak istiyorsa takdir edilmeyi dahi şirk saymalıdır.
Allah'tan gelen inayet ve lütufların kendi sırtına yüklenmesinden tiksinti duymalıdır.
Kendisine yönelen övgüleri hakaret gibi görmelidir.
Kibir, gurur, ucb ve riya gibi kalbi hastalıklara karşı kapıları ardına kadar kapamanın yolu buradan geçer.
İnsan buralara kapılarını kapatmazsa cennetin kapıları kendisine açılmaz.
Cennet yolunda yürüdüğünü zannetse, camiden ayrılmasa, ibadetlerini terk etmese dahi kibir ve egoizmden sıyrılamamışsa, hak ve hakikate giden yollar kendisine kapanır.
Bu da onun hafizen Allah sui akıbeti olur.
Rahmeti sonsuz bizleri bu gibi kötü akıbetlerden muhafaza buyursun.

Bölüm
Kemiyet ve keyfiyet.
Kemiyet sayısal durumu, keyfiyetse niteliği ifade eder.
Keyfiyetle fertlerin iç derinliğini, imanını, ihlasını, ihsanını, takvasını anlarız.
Farklı bir tabirle keyfiyet Müslümanlığın insanın hal ve tavırlarına, söz ve davranışlarına, fikir ve düşüncelerine aksetmesi, tam özümsenmesi ve tabiata mal edilmesidir.
Kemiyetin de keyfiyetin de kendine göre ayrı bir önemi vardır.
Fakat ikisi arasında bir öncelik sıralaması yapmak gerekiyorsa elbette keyfiyet başta gelir.
Kemiyetin keyfiyete nispeten önemi daha azdır.
Fakat kemiyet olmadan da keyfiyetten bahsedilemez.
Kemiyete de keyfiyete de yerinde ve gerektiği ölçüde önem verilmelidir.
Bir yandan çok insana açılma hedeflenmeli.
Öte yandan farklı faaliyetlerle onların keyfiyetleri artırılmaya çalışılmalıdır.
Bu açıdan hem hak ve hakikat adına tebeyün eden açığa çıkan duygu ve düşüncelerimizi günümüzün teknik imkanlarını sonuna kadar kullanarak ulaştırabildiğimiz herkese duyurmayı hem de İslam'la tanışların sadık ve vefalı birer Müslüman haline gelmeleri için elimizden gelen her şeyi yapmayı kendimize şiar edinmeliyiz.
Yani her zaman ve zeminde kemiyet mülahazalarımızı keyfiyetle derinleştirmeye bakmalı ve bunun devamı adına emin rehberleri, mürşitleri takip etmeliyiz.
Keyfiyet, kemiyet dengesi.
İrşat ve tebliğde kemiyet ve keyfiyet işin iki önemli yönüdür ve bu ikisinin arasındaki denge muhafaza edilmelidir.
Fakat maalesef kemiyet itibarıyla büyüme çok defa keyfiyetin ramına gerçekleşir.
Bu denge gözetilemediği takdirde güç ve kuvvetin artması, maddi imkanların genişlemesi kıvam ve kalitenin düşmesine yol açabilir.
Dışa doğru genişleme ve inkişafla birlikte içe doğru derinleşme de artmalıdır ki sağlıklı bir büyüme gerçekleşebilsin.
İnsan bünyesi de böyledir.
İnsanın sağlıklı ve mükemmel bir bünye sahip olabilmesi için kemiklerinin, adalelelerinin, sinir sisteminin, dimağının, zihni melekelerinin birlikte ve dengeli bir şekilde gelişmesi ve büyümesi gerekir.
Kemik, sinir ve kas sistemine paralel olarak beyin mekanizması gelişmeyen bir insan kendisinden beklenen fonksiyonları yerine getiremez.
Böyle birine mütekamil bir insan olarak değil bir hilkat garibesi gözüyle bakılır.
Genişleme ve derinleşmede sahabe örneği.
Sahabeyi büyük yapan hususlardan biri de onların dış ve iç inkişaflarını birlikte sürdürmeleriydi.
Onlar gündüzleri ilah-i kelimetullah adına kendilerine düşen sorumlulukları titizlikle yerine getirirken gecelerini de namazla niyazla karşısında iki büklüm bir vaziyette geçiriyorlardı.
Bir taraftan Allah'ın adını uzak diyarlara götürme adına olağanüstü bir performans sergiliyor, diğer yandan da Kur'an ve sünneti çok iyi öğrenip kendi hayatlarında tatbik ediyorlardı.
zat-ı uluhiyete yaklaşmak için sürekli yeni yollar arıyor, onun rızasını elde etmek için her fırsatı değerlendiriyorlardı.
Onlar bir bakıma Kur'an için hazır hale getirilmiş saf ve engin dimağlarını nazil olan ayetleri anlama istikametinde kullanıyor, ayetleri kendi aralarında müzakere etmek suretiyle sürekli farklı enginliklere yelken açıyorlardı.
İşte bu sebepledir ki onlar sağdan soldan esen fırtınalardan etkilenmiyor, toprağa kök salmış ağaçlar gibi yerlerinde dimdik duruyorlardı.
Sahabeden sonra da İslam'ın ilk çağlarında iç ve dış gelişim birlikte devam etmiştir.
Müslümanlar bir taraftan cepheden cepheye koşup cihanın dört bir yanında fetihlerle gönüllere girerken diğer yandan da ilim ve irfanda derinleşmeyi ihmal etmemişlerdir.
Alimler her tarafta İslami ilimlerin tedvin ve tedrisi ile meşgul olmuşlardır.
Tarlada sabanın arkasında çift sürerken bir yandan da dini meseleleri konuşmuş.
tek bir hadisin tespiti için uzun yolculuklara katlanmışlardır.
Kur'an'ın Allah'ın indirdiği şekliyle okunması adına vücuh ve kıraat ilimlerini geliştirmiş ve bunları kırsaldaki insanlara kadar ulaştırmışlardır.
Her tarafta medreseler açmış, ders halkaları teşkil etmiş, talebeler yetiştirmiş, eserler telif etmiş ve baş döndürücü bir ilmi faaliyet ortaya koymuşlardır.
Açılım ve genişlemelerle birlikte yerimizde sapa sağlam durmak istiyorsak bizim yapmamız gereken şey de budur.
Her inkişafla birlikte bulunduğumuz yere yeni kökler salmalı, bir iki kazık daha çakmalıyız.
Büyütülen çadırın yerinde sağlam durabilmesi için daha çok ve daha sağlam kazıklara ihtiyaç duyması gibi biz de dış dünyadaki açılımlarımızla birlikte keyfiyette daha çok derinleşmeliyiz ki kayma ve sapmalardan, dağılma ve devrilmelerden salim kalabilelim.
Genel bir ilke olarak sahabenin mualla mevkiini korumaya çalışıyor ve onları sorgulamama mevzusunda çok hassas davranıyoruz.
Şunu unutmamak gerekir ki Hz. Osman döneminden sonra fitnelere ve karışıklıklara sebep olanlar yalancı peygamberlerin peşine düşen, isyan eden ve çoğunlukla yeni Müslüman olmuş, İslam'ı tam anlamıyla tanıyıp hazmedememiş kimselerdi.
Onlar işleyen bir sistemin içine girmiş olsalar da henüz bu sistemin nasıl kurulduğunu, işlediğini, uğrunda ne kadar göz nuru döküldüğünü, beyin sancısı çekildiğini, ne tür ızdıraplara maruz kalındığını bilmiyorlardı.
Daha sonraki dönemlerde de içinde yaşadıkları toplumda sorun çıkaranlar yeterince ruhi olgunluğa erişmemiş ham ruhlar ve hazırcılar olmuştur.
Muvaffakiyetin sırrı keyfiyet.
Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerinde durduğu üzere irşat ve tebliğ vazifesinin yerine getirilmesi günümüzde farzlarüstü bir farzdır.
Mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri muhtaç sinelere duyurabilmeyi en büyük gaye-i hayal görürüz.
Bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmek için devrin şartlarına göre ne yapılması gerekiyorsa yaparız.
Müesseseler açar.
eğitim faaliyetleri ile meşgul olur.
İçtimai problemlere çözümler üretmeye çalışır.
Açılabildiğimiz kadar dünyaya açılırız.
Fakat bunun yanında kemiyete paralel olarak keyfiyeti de ihmal etmemeliyiz.
İlah-i kelimetullah uğrunda her türlü mehaliki, tehlikeyi göğüsleyip bela ve gailerle uğraşırken diğer taraftan da Kur'an cemaati olarak onda derinleşme yolları ararız.
Aksi takdirde bünye üzerine binen yükü taşıyamaz ve biz de kazanma kuşağında kaybedenlerden oluruz.
Evet, bir taraftan farklı kültür ve inanç coğrafyalarına açılırken diğer yandan kalp ve kafamızı beslemez, iç dünyamızı ihmal edersek omuzladığımız yükün altında eziliriz.
Şayet sevk ve idare adına temsil ettiğimiz konumlarımız artarken, buna paralel olarak kalbi ve ruhi hayatımız enginleşmezse, vücudu büyümesine rağmen kas ve kemik sistemi yeterince gelişmeyen bir insan gibi oluruz.
Ayakta duramayız, felç geçirebiliriz.
İnkişaflarla, nimetlerin çoğalması ile birlikte küstahlaşabiliriz.
Yeme, içme, rahat etme tirakisi olabiliriz.
Dinimiz, diyanetimiz, toplumumuz veya insanlık adına külfet ve meşakkat isteyen hizmetlere omuz veremeyebiliriz.
Rahatımızdan fedakarlıkta bulunamayabiliriz.
Nimet zannettiğimiz şeyler bizim için birer nikmete, cezaya, zarara dönüşebilir.
Problemlerin altında kalıp ezilebiliriz.
Bu itibarla her bir araya geldiğimizde mukavemet sistemimizi geliştirme ve manevi açıdan güçlenme meselesini gündemimizin birinci sırasına almak, insanları cismaniyetten kurtarıp kalp ve ruhun hayat derecelerine yükseltme işini öncelemek, oturup kalktığımız her yerde imanı billah, marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmak.
İman ve Kur'an'a dair eserleri duyarak, anlayarak, karşılaştırarak, müzakere ederek daha derince okumak.
Tembel zihinleri yeniden harekete geçirmek, heyecanı sönmüş ruhlara yeniden heyecan üflemek zorundayız.
Tövbe suresinin 122.
ayetinde ifade edildiği gibi özellikle bir zümrenin diğerlerinin talim ve irşadıyla meşgul olması çok önemlidir.
Bu gayret ve ciddiyet isteyen oldukça mühim bir meseledir.
Zira işin burası tamam olduktan sonra diğer dışa ait işleri yürütmek çok kolaylaşır.
Maalesef bu konuya yeterince ağırlık verdiğimiz söylenemez.
Önceliklerin tespitinde hata edebiliyoruz.
müesseseler açma, onları idare etme, sosyal aktiviteler düzenleme derken okuma, düşünme ve manevi beslenmeye gerektiği kadar zaman ayıramıyoruz.
Belli faaliyetlerin yapılması, plan ve projelerin geliştirilmesi, sevk ve idare gibi işleri daha önemli görebiliyor, toplantı ve istişarelerimizi sadece bunlara hasredebiliyoruz.
Hatta yer yer kendimizi okumadan, tefekkürden, evrad-u ezkardan müstani bile görebiliyoruz.
bürokratik işlere aldanabiliyoruz.
Diğer bir ifadeyle işleri evirip çevirme, etrafı görüp gözetme bizi keyfiyetten uzaklaştırabiliyor.
Oysa ki evrad-u ezkardan uzak kalan, bizim duygu ve düşüncemizi aksettiren, kitapları okumayan, manevi dünyası itibarıyla sürekli yenilenmeyen bir insan kurumaya mahkumdur.
Kim olursa olsun.
Bu konuda kendimizi bir kere daha gözden geçirmeye şiddetle ihtiyacımız var.
Biz hak ve hakikati muhtaç gönüllere duyurma adına ön saflarda canla başla mücadele veriyoruz.
Dolayısıyla okumaya, müzakereye, tefekküre vaktimiz kalmıyor gibi düşünceler şeytanın dürtülerinden başka bir şey değildir.
Bu tür düşünceleri bir kenara bırakarak çay sohbetlerimize, yolculuklarımıza kadar bütün aktivitelerimizin arasında okumaya, dinlemeye, düşünmeye, müzakereye yer ayırmalıyız.
Dinleyerek, izleyerek, okuyarak, müzakere ederek canlı ve diri kalmaya bakmalıyız.
Kullukta derinleşme ve ilmen, zihnen, kalben enginleşme her zaman en önemli hedefimiz olmalıdır.
Bulunduğumuz her yeri bir mescit ve medrese haline getirmeliyiz.
Ayakta durabiliyor ve yaptığımız işlerde muvaffak olabiliyorsak bunun Allah'a teveccüh sayesinde olduğunu bilmeliyiz.
Bu konuda bir kusur yaşandığında göklerin başımıza yıkılacağından, yerin yaralıp bizi içine alacağından korkmalıyız.
Allah yolunda yapılan her hizmet, açılan her kurum önemlidir.
Ama Allah'la irtibatı güçlü tutmanın 1in tane üniversite açmaktan, dünyayı idare etmekten daha önemli olduğunu unutmamalıyız.
İman zaafına bağlı problemler.
Allah Kur'an-ı Kerim'de kendini göklerin ve yerin nuru olarak anlatır.
Nurun, ziyanın, ışığın hakiki kaynağı odur.
Yürüdüğümüz yolları aydınlatacak olan odur.
Dolayısıyla insan onunla irtibatı ölçüsünde tenevvür eder, ondan uzaklaştığı ölçüde de karanlıkta kalır.
Ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Allah iman edenlerin velisidir, yardımcısıdır.
onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
İnkar edenlerin dostları ise tahutlar olup onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sürüklerler.
İnsanın doğruyu yanlışı, güzeli çirkini birbirinden ayırması Allah'la irtibatına bağlıdır.
Ondan kopanlar çoğu zaman eğrilere doğru derler.
Doğrulara da eğri.
Böylelerinin ne doğrusu bellidir ne de eğrisi.
Bu yüzden sözlerine güven olmaz.
Müfsit adımlar ve büyük tahribat.
Pek çok insan farklı sebeplerle böylelerinin peşinde gitmekte bir mahzur görmez, onların kendilerini aydınlıktan karanlığa sürükleyeceğini düşünemez.
Ezeli ışık kaynağından kopan böyle kişilerin topluma yön verme konumunda olmaları toplum için başlı başına bir musibettir.
Onlar kendileri dalalet yoluna saptıkları gibi arkalarında saf tutup gözlerinin içine bakan yığınları da idlal ederler.
Doğru yoldan saptırırlar.
Bunların imana, İslam'a ve Kur'an'a vereceği zarar küfür ve ilhada kilitlenmiş kişilerin verebileceği zarardan çok daha büyük olabilir.
Zira din ve iman düşmanlarını bilir, onlar karşısında kendinize göre bir tavır alır ve meşru müdafaaya geçersiniz.
Fakat sizinle camiye gelen, Kabe'ye yönelen, aynı safta yan yana duran, başını secdeye koyan, Allah diyen hatta dıştan bakınca dini değerleri ihya etmek suretiyle ruhunuzun abidisini ikame edebilecek bir mimar gibi davranan insanların gerçek niyetlerini bilemezsiniz.
Dolayısıyla onların dine vereceği zararın önüne geçmeniz her zaman mümkün olmaz.
Maalesef İslam dünyası son birkaç asırdan beri kendisine liderlik ve rehberlik yapma konumunda bulunan rehumalardan, yol göstericilerden çok çekmiş ve onu kendi hususiyetleriyle ve arka planıyla bilmeyen bu cahil insanların elinde yetim ve öksüz hale gelmiştir.
Bu gibi kişiler işlerine geldiği gibi hareket eder ve tam bir münafık tavrı sergilerler.
İkiyüzlü davranır, yalan söyler.
Dün doğru dediklerine bugün yanlış der.
Bugün söylediklerine yarın başka türlü izahlar getirirler.
Öte yandan dinin açıkça yasakladığı haramları işlemekte ve hatta bunlara dini bir kılıf bulmakta beis görmezler.
Mesela yolsuzluk ve hırsızlık yapar.
Kamu kaynaklarını hortumlar.
İhaleye fesat karıştırır.
Rüşvet verir, alır.
Ama demagoji yaparak bütün bunları kitlelere meşru ve makul göstermeye çalışırlar.
Ve yine onlar kendi makam ve menfaatleri adına birer zalim ve müstebit diktatör kesilerek kendilerine muhalif gördükleri insanlara diş gösterir, salya atar, saldırırlar.
Sözlerini dinleyen kimselere de bunları iflah etmeyin, ışıklarını söndürün, köklerini kazayın diye hedef gösterirler.
Muhalifleri hakkında yalan uydurmakta, iftira atmakta bir beis görmezler.
Onlar işledikleri cürüm ve günahları arkalarına taktıkları kitleler nazarında meşru gösterebilmek için dini hükümlerle oynar.
Onları hevesat-ı nefsaniyelerine göre tevil ederler.
Arzu ettikleri fetva ve hükümleri çıkarabilme adına dini hükümleri keser, biçer ve yeniden şekillendirirler.
Ehli Sünnet ulemasının bugüne kadar şiddetle karşı çıktığı en marjinal yorumları bir yolunu bulup dini düşüncenin içine sokmaya çalışırlar.
İşin tuhaf yanı bir taraftan Müslümanlıkla taban tabana zıt bütün bu şenaat ve denaetleri işlerken diğer yandan da kendilerini dini ihya etmeye soyunan kurtarıcılar olarak lanse etmekten de geri durmazlar.
Oysa ki yaptıkları iş dini heva ve heveslerine uydurma ameliyesidir.
Bütün bunların neticesinde olan Müslümanlığa olur, dine karşı güven sarsılır.
İslam'ın surlarında çatlamalar, yıkılmalar meydana gelir ve o zihinlerde bir harabe haline getirilir.
Zahiren Müslümanlıkta önde gibi görünen bu gibi kişilerin söz ve fiillerine bakanlar, "Eğer din buysa onun dinlenecek, tabi olunacak bir yanı yok." derler.
Böylece hak dini temsil ediyor gibi görünen bu insanlar aslında başkalarını İslam'dan uzaklaştırmış olurlar.
Onların yüzünden nicelerinde dini samimi olarak yaşayanlara karşı dahi bir tiksinti hasıl olur.
Buysa açık açık İslam'ın itibarıyla oynama demektir.
Onların Müslümanlık adına dile getirdikleri kocaman kocaman iddialarına bakmayın.
Gerçek şu ki şimdiye kadar İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık yapmayı karakter haline getirmiş.
Her fırsatı İslam aleyhine kullanmış kişiler dahi dine bu ölçüde zarar verememiştir.
Kimsenin hayat tarzına müdahale etmeye hakkımız yoktur.
Bu dünya imtihan yeridir.
İsteyen inanır, isteyen inanmaz.
İsteyen seküler bir hayat tarzını savunur ve yaşar.
İsteyen Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoluna tabi olur.
Dinde zorlama olmadığına göre herkes kendi düşünce ve inanç dünyasına göre bir hayat yaşama da özgürdür.
Fakat birileri din dedikleri halde dini tahrip ediyor.
Asrı saadeti ağızlarından düşürmedikleri halde her türlü melaneti işliyor.
Dini ihya iddiasıyla ortaya çıktıkları halde ona en büyük zararı kendileri veriyor.
ahlaki değerlerden bahsettikleri halde gırtlakları ne kadar levsiyat içinde yaşıyorlarsa beddua etmek genel tabiatımıza uymasa bile bizim de onlara Allah sizin kolunuzu kanadınızı kırsın ve toplumu sizin şerrinizden muhafaza buyursun demeye hakkımız vardır.
İman kalbinde kök salmış hakiki bir mümin arpa ağırlığında bir haramı bile bilerek isteyerek ağzına koymaz.
Değişik makamları tutan insanlar millete hizmet adı altında bir kısım menfaat çarkları kuruyor ve temsil ettikleri makamları kendi çıkarlarına alet ediyorlarsa onlar Müslümanlığın çok uzağında duruyorlar demektir.
Böylelerinin ülkeleri ve milletleri için güzel, faydalı ve kalıcı hizmetler ortaya koyabilmeleri de mümkün değildir.
Bugün bir şeyler yapıyor gibi görünseler de yarın kendi elleriyle yaptıklarını yine kendileri yerle bir ederler.
Bulunmazsa adalet milletin efradı beyninde geçer bir gün zemine arşa çıksa payeyi devlet.
Namık Kemal.
Belki böylelerini bir dönemde arşa çıkmış görürsünüz.
Fakat arkalarından bir de bakarsınız ki her şeyleri zirü zeber olmuştur.
Tarihi tekerrürler devri daimi içinde bunun o kadar çok örneği vardır ki nerede böyle geniş çaplı bir inhiraf ve zulüm yaşanmışsa onu hemen devlet çapında yaşanan kırılmalar takip etmiştir.
iman zaafı ve gurbet kahramanları.
Genel anlamda İslam dünyasında ve hassaten ülkemizde yaşanan bu tür tahribatların arkasında ciddi bir iman zaafı, İslam'ı, Kur'an'ı, Resul-i Ekrem'i doğru anlayamama vardır.
Çoğumuz yetiştiğimiz kültür ortamında iman adına çevremizden ne görmüş, ne duymuşsak sadece onları taklit ediyoruz.
iman hakikatlerini kalp ve ruh enginliğiyle, akıl ve mantık derinliğiyle ele alıp içimize sindirmiş değiliz.
Yani işin bidayetinde elde ettiğimiz taklidi imanı daha sonraki gayret ve çabalarımızla tahkiki hale getirememişiz.
Bugünün müminleri olarak Allah'tan kopuk ve efendimizden uzak bir hayat yaşamamızın temelinde işte bu taklidi iman problemi vardır.
Durum bu olunca maalesef Kur'an ve sünnet kendi derinlikleriyle bilinmiyor, anlaşılmıyor ve yaşanmıyor.
Evet, bugün din de diyanet de gariptir.
Çünkü gerçek temsilcilerinden mahrumdur ve emin ellerde değildir.
Sadece din ve diyanet değil, dinine yürekten sahip çıkan ıslahçılar da gariptir.
Nitekim Allah Resulü insanların ifsat ettiği şeyleri düzelten gariplere müjdeler olsun." sözleriyle bir yandan dinin ve onun temsilcilerinin yaşayacakları gurbete dikkat çekmiş, diğer yandan da onların eda edecekleri misyonun büyüklüğüne işaret etmiştir.
Madem günümüzde ciddi bir iman zaafı yaşanıyor, o halde yapılması gereken Hz. Pirin ayetül kübra risalesinde kullandığı tabirle ifade edecek olursak daha yok mu artırılamaz mı diyen helmin mezit erbabı yetiştirebilmektir.
Kimdir peki bunlar? iman adına mevcut durumlarını yeterli bulmayarak her gün tecdid-i imanda bulunan, imanını tazeleyen, imanlarını takviye etmekten, imanda derinleşmekten bir an olsun vazgeçmeyen, bunu her zaman için en önemli işleri gören iman kahramanlarıdır.
Allah Resulünün ahir zamanda ortaya çıkacağını haber verdiği fitnelerin çağlayanlar haline geldiği ve bu sebeple dinin gurbet yaşadığı şu dönemde bu gurbete son verecek olanlar dini kendi ruhuna uygun olarak ihya etmeye kendilerini adayan iman kahramanları yani garipler olacaktır.
Himmetleri ali bu yüce ruhlar, nifak ve fesat ehli insanların tahrip ettiği değerleri yeniden hüvviyet-i asliyelerine irmek, asıl hallerine döndürmek için çırpınır dururlar.
Başkalarının din adını ortaya attıkları sakim, sakat, yanlış anlayışlara ve altı boş iddialara takılmadan dini başta Allah Resulünün, sonra da hulefa-i raşidinin anladığı ve yaşadığı şekliyle ihya etmeye çalışırlar.
maneviyatın yerle bir edildiği bir dönemde bütün ümmetlerini onu takviye etmeye harcar.
Yaşanan fırtınalar karşısında devrilmemeleri için insanların manevi immün sistemlerini güçlendirmeye çalışırlar.
Kısacası onlar hakiki Müslümanlığı gerçek yüzüyle ve imrendirici mahiyetiyle temsil etmek suretiyle ondan kaçanların gönlünü yeniden ona cezbederler.

Miras Kavgaları.

Soru:
Günümüzde toplumumuzun önemli yaralarından birisi de miras kavgalarıdır.
Miras taksimi yüzünden kardeşin kardeşe düştüğü, aile içi anlaşmazlık ve küskünlüklerin ortaya çıktığı görülüyor.
Miras taksiminde mümince tavır ve davranış nasıl olmalıdır?
Cevap:
İslam insanın hem ahiret hayatı ve uhrevi çizgisini belirleyen hem de dünyevi hayatını belli bir nizam ve düzen içinde götürmesini temin eden değerler manzumesidir.
Dolayısıyla her meselede olduğu gibi miras konusunda da mümince tavır ve davranış Allah'ın hoşnutluğunu esas alarak dinin hükümlerine riayet etmek ve din kime ne hisse vermişse ona rıza göstermektir.
Fedakarlık ve objektif hüküm.
İnsan miras konusunda bazı fedakarlıklarda bulunabilir.
Mesela imkanları bulunan, maddi durumu iyi olan bir insan kendine düşen miras hakkını almayıp kardeşine verebilir.
Fakat buna karar verecek olan şahsın kendisidir.
Böyle bir fedakarlıkta bulunmadığı takdirde diğer mirasçıların yapması gereken dinin vaz etmiş olduğu hükümlere göre her hak sahibinin hakkına saygı göstermektir.
Bu durumu izah adına kalp ve ruh ufkunun soluklandığı ocaklarda şeriat, tarikat ve hakikat unvanlarıyla formüle edilen bir yaklaşımı burada ifade etmek istiyorum.
Buna göre şeriatta şu senindir, bu da benim.
Tarikatta bu hem senindir hem de benim.
Hakikatte ise bu ne senindir ne de benim.
Yani hakikatte her şey Allah'ındır.
İnsanların ellerinde olan şeylerse onlarda sadece emaneten bulunur.
Bir vahidin üç yüzünü teşkil eden bu üç unsur arasında bütün insanlar için objektif ve bağlayıcı olan şer şerifle belirlenmiş olan hükümlerdir.
İslam fıkh feraiz başlığı altında hangi varisin ne miktarda mal alacağı tafsilatıyla açıklanmıştır.
Bu açıdan miras taksimi yapılırken dini mübini İslam'ın kuralları esas alınarak herkes hakkına rıza göstermelidir.
Başta da ifade edildiği gibi bu konuda bazıları fedakarlıkta bulunabilir.
Mesela bana babamdan, dedemden miras kalan bir mal gösterildiğinde ben şahsen dünya geçicidir burada kalınmaz.
Ne kadar mal olsa murad alınmaz.
Gafil olma sakın geri dönülmez.
Yürü dünya yürü sonun virandır.
Meded bundan sonra ahir zamandır diyerek hisseme düşen malı elimin tersiyle itebilirim.
Fakat böyle bir düşünceyi genelleştirme ve başkalarından hissesine düşen mallardan vazgeçmesini bekleme insan tabiatıyla telif edilemeyen bir beklentidir ve böyle bir arzu ve talep insanlar arasında hoşnutsuzluklara sebebiyet verir.
Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki miras taksiminde objektif olan dinin emrettiği hükümlerdir.
İnsanların çatışmalarında ahiret korkusunun rolü.
Günümüzde miras paylaşımı ile ilgili problemlere gelince kanaatimce asıl mesele çağımızda mala ve paraya karşı aşırı hırs ve düşkünlükle rabbena hep bana şeklinde ifade edilen tasvip edemeyeceğimiz bir halk deyişiyle özetlenebilecek bir bakış açısıdır.
Aslında bir insanın hem rabbena demesi hem de Rabbe muhalefetin bir ifadesi olarak hep bana demesi Allah'a saygı ve hak düşüncesiyle telif edilemez.
Bu malperestlik ve dünyaperestlikten kaynaklanan bir mülahazadır.
Ne yazık ki insanlarda dini duygu, düşünce ve Allah'a hesap verme şuuru zayıfladıkça bu tür hevesler ve hırslar öne çıkmaya başlıyor.
Diğer bir ifadeyle din ve iman noktasında zafiyet yaşanması, dünyanın ebedi zannedilmesi, tevehüm-ü ebediyetten, ebediyen yaşayacakmış zannından kaynaklanan, bitip tükenmek bilmeyen arzu ve emellerinin birbirini takip etmesi günümüzde bu tür problemlere sebebiyet vermektedir.
Dolayısıyla bütün bu olumsuz duyguları baskı altına alabilecek bir şey varsa o da dinin bu mevzuda koyduğu hükümlere rıza göstermek ve dünyanın fani olduğuna inanmaktır.
Dünyanın faniliğine dair efkar-ı millete mal olmuş pek çok söz söylenmiştir.
Bindirirler cansız ata indirirler zulmete.
Ne ana var ne ata örtüp pinhan ederler.
Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş.
Mezarına bir çift taş diker, nişan ederler.
Çeşmi ibretle nazar kıl.
Dünya bir misafirhanedir.
Bir mukim adem bulunmaz.
Ne acip kaşanedir.
Bir kefendir akıbet sermayesi şahu geda.
Bes buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir? Mala mülke mağrur olma deme var mı ben gibi.
Bir muhalif rüzgar eser savurur harman gibi.
İnsan tabiatında mala aşırı düşkünlük vardır.
Bu duygu İslami terbiye ile kontrol altına alınmazsa her zaman bu tür problemlerle karşılaşmak mümkündür.
Nitekim bir gün aşere-i mübeşereden Ebu Ubeyde ibn Cerrah radıyallahu anh Bahreyn'en çok miktarda mal getirdiğinde ashab-ı kiramdan bazıları ondan pay almak için beklerken Resuli Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mealen şöyle buyurmuştu: "Allah'a yemin ederim ki ben sizin fark-u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum.
Asıl korkum sizden evvelkilerin sahip olduğu geniş imkanlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip rekabet ederek helak olmaları gibi sizin de birbirinizi haset edip helak olmanızdır.
Evet, Makam sevgisi, menfaat hırsı, çok mal elde etme arzusu, kıskançlık duygusu gibi zaaflar insan hayatını tehdit eden birer virüs gibidir ve bunlar insanın bedenini değil ruhunu öldürürler.
Oysa ki insan kalıbıyla değil ruhuyla insandır.
İnsanın ruhu ölünce Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle o hayvandan daha aşağı bir duruma düşer.
Kendi değerlerimizden kopuş ve doyumsuz hırslar.
İnsanlar kendi değerlerini yitirdiklerinde kıymet-i harbiyesi olmayan şeylere dilbeste oluyor.
Arzuladıkları bir menfaati elde etmek için ölesiye bir hırsla onun kavgasını veriyorlar.
Böyle kimseler ciddi bir ruhi ve kalbi terbiye görmez ve onların içinde dinin emirlerine saygı duygusu geliştirilmezse toplum içindeki bu tür marazların önünün alınması mümkün olmaz.
Evet, Kapkatçılıkların, hortumlamaların, iktidar hırslarının, tahrip etme duygusunun, milletin başına tebelleş olarak ona çeşit çeşit tegüpler, zorbalıklar, esaretler, tahakkümler yaşatmanın arkasında hep aynı husus vardır.
Bu itibarla biz bizi zapt altına alacak, doğruya yönlendirecek, hesap ve murakabe insanı haline getirecek dinamiklerden uzaklaşınca bunca sıkıntının yaşanması kaçınılmaz olur.
Evet, dini değerler insanların hayatlarına hükmetmediği sürece toplumdaki bu tür problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir.
Siz her Şakinin haydudun arkasına bir tane hafiye taksanız bu defa onlar hafiyelerle ortak olur.
Daha organizeli, daha sistemli kolektif hırsızlıklar, hortumlamalar başlar.
Bunun önüne geçmek için bu sefer hafiyelerin de arkasına bir adam takmanız gerekir.
Bu silsile halinde devam eder.
İşte Hazreti Pirin ifadesiyle bütün bu sıkıntıların üstesinden gelmenin yolu kalplere bir yasakçı koymaktır.
Kalbinde Allah korkusu bulunan bir insan yere düşerken bir başkasının ayakkabısına bastığında, "Bu durumdan dolayı bunun hesabını Allah bana sorar." düşüncesiyle ayakkabının sahibini bulup, "Elimde olmadan senin ayakkabına bastım.
Hakkını helal et." der.
Bu düşüncedeki bir insan yemek masasına oturduğunda da acaba benim ağzıma götürüp getirdiğim bu kaşıkta bir başkasının hakkı var mıdır diye düşünür ve hayatını hep bu hassasiyet üzerine sürdürür.
Sadaka taşları dile gelse yukarıda aktardığım misaldeki hassasiyeti yaşayan Osmanlı toplumundaki nezahet ve ruh nezafetini görmek için zekat ve sadaka taşlarına bakmak yeterli olacaktır.
Bildiğiniz üzere birileri zekat ve sadakalarını götürüp o taşlara bırakıyor ihtiyacı olan insanlar da ihtiyacı kadarını oradan alıyordu.
Böylece veren süma ve riya tehlikesinden kurtulmuş, alanda minnet altında kalmamış oluyordu.
Veren Allah Resulünün lalü güher beyanlarından biliyor ki verilen gizli sadaka ateşin suyu söndürdüğü gibi rabbin gazabını söndürür.
Başka bir hadis-i şerifte efendimiz arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insanı sayarken bunlardan birinin de sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen insan olduğunu buyurur.
Bu hadisi sağınıza verdiğinizi solunuzdaki bilmeyecek şeklinde anlamak da mümkündür.
Yani siz bir yerde birinin cebine sessizce bir şey bırakacaksınız ama sol tarafınızdaki insan onun farkına varmayacak.
İşte sadaka taşlarına bırakılan paralar aynı zamanda o insanların karakterlerini de aksettiriyor.
Onların Allah rızasına ne kadar kilitli olduklarını gösteriyor.
Bu tarz bir infak anlayışından toplumun genel ahlakının da oturmuş olduğunu ve herkesin birer disiplin ferdi haline geldiğini anlıyoruz.
Çünkü ihtiyacı olan biri gidiyor ve sadaka taşlarından sadece ihtiyacı kadarını alıyor.
İslam'a göre kendisine zekat verilen bir insan nisaba malik olmayacak, zekat gerektirmeyecek kadar alabilir.
Hatta belki daha hassas davrananlar sadece o günlük ihtiyacını alıyor ve yarın Allah kerim diyorlardı.
Allah'a, hesaba, mahşere, cennet ve cehennem mülahazasına bağlanmış bu insanlar bence ne bekçiye, ne polise, ne şuna buna ihtiyaç duyarlar.
Düşünün ki Allah Resulü henüz kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, her türlü ahlaksızlığın işlendiği Mehmet Akif'in sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi? Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
İfadeleriyle anlattığı cahiliye dönemindeki insanlardan öyle bir toplum inşa etmişti ki o dönemdeki hırsızlık suçları hakkında bildiğimiz sadece bir iki hadise var.
İki ü zina şaiasından başka yaşanan bir ahlaksızlığa da şahit olmuyoruz.
Aynı şekilde çok geniş bir coğrafyada milyonlarca insanın yaşadığı devlet-i aliye döneminde de bu tür yüz kızartıcı hadiselerin parmakla sayılacak ölçüde az ve sınırlı olduğunu görüyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki İslam terbiyesiyle hakiki insanlığa ermiş bu terbiye gerdelerin, terbiye görmüşlerin kurdukları dünyada bütün bir toplum adeta ahiretle irtibatlı olarak yaşamıştı.
Evet, Onlar cennet yolunda yürümeye çalışmış ve her adımlarını cehenneme kayarım mülahazasıyla atmışlardı.
İşte onların bu hassasiyeti dünyayı da yaşanır hale getirmiştir.
Adeta cennetin bir koridoruna dönüşen bu dünyada cennet zevklerini ve insanca yaşamanın hazzını duymak mümkündür.
Bugünse özür dileyerek ifade etmek istiyorum.
Her sokakta kaç tane yüz kızartıcı hadisenin yaşandığı belli değil.
Dolayısıyla asla unutulmamalıdır ki bizi biz yapan değerleri yeniden bulacağımız ana kadar doyumsuzluk, hırs, miras kavgası gibi kargaşa ve keşmekeşlikler devam edip gidecektir.

Kullukta Devamlılık.

Soru:
İnsan hayatının değişik dönemlerinde, özellikle mübarek gün ve gecelerde matlup olan kulluk ufkunu yakalamak için ciddi bir azim ve gayret gösteriyor.
Fakat bir müddet sonra yorulup yolda kalabiliyor.
Kullukta devam ve temadi nasıl sağlanabilir?
Cevap:
Mübarek gün ve geceler kulluk heyecanlarımızı tazeleyebilmek ve ilahi rahmetle temasa geçebilmek için önemli bir fırsattır.
Bu mübarek zaman dilimlerinin nurani atmosferine sığınan ve bu geceleri hakkıyla değerlendirenler hem yaptıkları ibadetü taatlere karşılık kat sevap kazanır hem de bir değişim satıma girmiş olurlar.
Rahmet kapılarının sonuna kadar açıldığı ve kalplerin yumuşadığı bu kutlu zamanlarda kendimizi bir kere daha muhasebeye çekmeli, hata ve günahlarımızdan ötürü gönülden Allah'a tövbe ve istiğfar etmeli ve yenilenmeye çalışmalıyız.
Bir kere daha kendimizi gözden geçirmeli, bir kere daha Allah'a söz vermeli ve bir değişim için harekete geçmeliyiz.
Tövbe ve istiğfar.
Tövbe ve istiğfarda ciddiyet ve kararlılık esastır.
İnsan günahlarının bağışlanması için samimi bir gönülle Allah'a yalvarıp yakarmalıdır.
Yaptığı hataların pişmanlığını iliklerine kadar hissetmeli ve bir daha aynı hataları yapmama adına azmü cezmü kast eylemelidir.
Ne var ki insan Allah'a verdiği sözü tutamayabilir.
Kulluk hayatını aynı çizgide götüremeyebilir.
Nefis ve şeytanın cazibedar oyunlarına yenik düşebilir.
istemeden de olsa tövbesini bozabilir.
Kulluk hayatını hep istediği çizgide götüremeyebilir.
Bu durum önceden yapılan tövbeleri geçersiz kılmayacağı gibi yeniden tövbe kapısına yönelmeye de engel değildir.
Samimi bir kalple tövbe eden bir insan nezdi uluhiyette bu tövbesinin karşılığını alacaktır.
Yeter ki ahirete imanla gidebilsin.
Tövbe ve istiğfar da bir çeşit ibadettir.
Ve önemli olan şartlarına riayet edilerek yapılıp yapılmadığıdır.
Yoksa sonradan işlenen günahlar tövbenin sevabını alıp götürmez.
Allah sağlam ve kararlı bir şekilde yapılan hiçbir şeyi zayi etmez.
Bu sebeple Allah'a yaklaşma vesilelerini çok iyi değerlendirmeli.
Her fırsatta tövbe ve istiğfarla ona yönelmeli.
Taze bir imanla yolumuza devam etmeliyiz.
İstikamet-i muhafaza.
Zirvelere tırmanmak çok zordur.
Bunun için sarp kayaları aşar, hayati tehlikeler atlatır, büyük bir cehdü gayret ortaya koyarsınız.
Fakat zirvelere çıktıktan sonra orada kalabilmek bundan da zordur.
Zirveye çıkmak için katlanılan risklerin, ortaya konulan emeklerin boşa gitmemesi orada sabit kadem kalabilmeye bağlıdır.
Kulluk hayatı da böyledir.
Maalesef bazıları vardır ki söz gelimi Ramazan ayını kulluk ve ibadet adına çok iyi değerlendirir.
Fakat bu mübarek ayın insanı çepe çevre saran manevi atmosferi sona erince o da kulluk ikliminden uzaklaşır.
Oysa ki insan kulluk ufkunu yakaladıktan sonra istikametini koruyabilmek için daha çok gayret etmeli.
Dua dua Allah'a yalvarmalı.
Bu konuda samimi ve yürekten olmalıdır.
Bir mümin Allah'a kulluğu sayesinde zamanla bazı manevi mertebelere ulaşabilir.
Nefs-i emarinin karanlık dehlizlerinden kurtularak nefs-i levvameye, oradan nefs-i mutmainneye, kulluktaki ihlas ve kararlılığına göre nefs-i radiye ve nefs-i mardiye seviyelerine yükselebilir.
Hatta bizim gibi sıradan insanlar için o kapı açıksa nefs-i safiye ve nefs-i zakiye ufkunu dahi yakalayabilir.
Dikkat edilmesi gereken şudur ki bunların hiçbiri insanda mutlak bir güven hissi hasıl etmemelidir.
Kişi her zaman bulunduğu konumdan aşağı düşebileceği endişesiyle yaşamalı.
muhalif esen rüzgarlardan etkilenmemek için yükseldiği zirvelere çok sıkı tutunmalıdır.
İmanı kamil bir mümin Allah'ın yardım ve inayet eli olmadan istikametini koruyamayacağını bir an olsun aklından çıkarmamalı ve her daim tut elimden tut ki edemem sensiz mülahazalarıyla yaşamalıdır.
Efendimizin şu duaları bu noktaya işaret eder.
Ey hayyu kayyum rahmetine sığınıyorum.
Bütün işlerimi ıslah eyle ve beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başa bırakma.
Nebi-i Ekrem Efendimiz kendisi için böyle dediğine göre bizim gibi günaha bata çıka yürüyen insanların ne demesi gerektiğini sizin insafınıza bırakıyorum.
Beşer olmanın tabiatı gereği zaman sürçebilir, düşebiliriz.
Fakat insan günahın küçüğünü, büyüğünü, gizlisini, açığını, hiçbir çeşidini normal görmemelidir.
Her çeşit inhirafın bir çeşit tabiat deformasyonu olduğunu unutmamalı ve günahtan tiksinti duymalıdır ki o bataklıkta kalmasın ve bir an önce rabbine dönsün.
Rabbine her döndüğünde de bir kere daha inhiraf yaşamayacağına dair kararlı olmalı ve ona söz vermelidir.
Şayet sürçmeyi ve inhiraf yaşamayı bataklığa düşme, çamurda debelenme gibi görmezse kendini gevşekliğe salar.
Yavaş yavaş manevi bağışıklık sistemi çöker ve günahlara karşı mukavemet edemez hale gelir.
Böyle birinin tövbe ve istiğfarla yeniden kendini bulması, istikametini koruması hayli zordur.
Steril ortamlar.
Manevi immün sistemimizi çökertecek bir mikrop, bir virüs kapmamaya çok dikkat etmeli.
Böyle bir şeye maruz kaldığımızda da bir an önce ondan kurtulmaya çalışmalıyız.
Hiç şüphesiz bu steril ortamlarda yaşamaya bağlıdır.
Kullukta devam ve temadinin önemli yollarından biri insanın saflığını ve temizliğini koruyabileceği uygun ortamlarda yaşamasıdır.
Bu sebeple kaldığımız evleri birer ışık ev haline getirmeli.
Sohbetlerimizi sohbet-i canana dönüştürmeli ve hep sadıklarla birlikte olmalıyız ki hem kalbi hayatımızı zehirleyecek virüslerden uzak kalalım hem de zayıf ve aciz düştüğümüz zamanlarda onlardan destek alalım.
Özellikle günaha ulaşmanın çok kolaylaştığı bu ifritten dönemde temiz ortamlarda temiz insanlarla birlikte olmanın ne derece önemli olduğu izahtan varestedir.
İnsan tek başına ayakta durmakta zorlanabilir.
Zamanla ülfet ve ünsiyete yenik düşebilir.
Maruz kaldığı virüslere gerekli tepkiyi veremeyebilir ve yaşadığı inhirafları fark edemeyebilir.
Fakat salih bir daire içinde yer alırsa başkalarının gözleriyle de kendini kontrol etme şansını elde eder.
Mesela zat-ı uluhiyete karşı gaflete girecek, ibadetlerinde tembellik gösterecek, sürtçüp düşecek olsa hemen birileri onun imdadına yetişir.
Günahın ağırlığını muhakkak unutsa bile en azından beraber olduğu insanlardan utanır.
Zira aynı duygu ve düşünce etrafında kenetlenen insanlar birbirlerini şarj ederler.
kubbedeki taşlar gibi başa verdiklerinde düşmezler.
Birlik ve beraberlik ruhuyla hareket eden insanlar birbirini sürçmekten korur.
Buna mukabil kurumuş, çölleşmiş, rahmetin inmediği atmosferde bulunan birinin kayıp gitmesi kuvvetle muhtemeldir.
Allah'la münasebetiniz çok güçlü dahi olsa tek başınıza ayakta durmanız çok zordur.
Her an devrilebilirsiniz.
Bu yüzdendir ki efendimiz cemaatte rahmet, cemaatten ayrılıktaysa azap bulunduğunu, Allah'ın rahmet elinin cemaatle birlikte olduğunu ifade buyurmuştur.
Başka bir hadislerinde ise nebi-i ekrem efendimiz yolculuğa çıkan bir ya da iki kişiyi şeytanın aldatacağını söylemiş.
Günahlardan korunmak için en az ü kişilik bir cemaat oluşturulması gerektiğine vurgu yapmıştır.
Çünkü ihtimal hesaplarına göre üç kişinin aynı türden bir fenalıkta anlaşması çok zordur.
Dolayısıyla bizler canlı ve diri kalmak, hayatımıza yeniden bir şekil vermek istiyorsak bu isteğimizi gerçekleştirebileceğimiz hijyenik ve steril zeminleri oluşturmak zorundayız.
Niyet ve hedef.
İnsanın gevşememesi ve kendini tembelliğe salmamasının yollarından biri de kulluk ve hizmet çıtasını sürekli yüksekte tutmasıdır.
Koyduğumuz çıtaya rahat bir sıçrayışla ulaşabiliyorsak onu zor ulaşabileceğimiz bir yere kaldırmalıyız.
Oraya ulaştığımızda da çıtayı biraz daha yukarı çıkarmalıyız.
Yani her zaman himmetimizi ali tutmalıyız.
Düz yolda yürüyor olma rahatlığıyla hareket edersek kendimizi gevşekliğe salabiliriz.
Kur'an-ı Kerim, "Nefsimizden sıyrılmamız ve gerçek kulluk ufkuna yükselmemiz için melekleri bize örnek gösterir.
İki farklı ayet-i kerimede meleklerin gece gündüz Allah'ı tespih ettikleri ve asla bundan bıkıp usanmadıkları ifade edilir.
Bize düşen de bunu hedeflemektir.
Şayet böyle bir hedefe kilitlenirsek onu gerçekleştirmek için bir ok gibi yolumuzda sapmadan dümdüz gideriz.
Önümüze böyle yüce bir hedef koymazsak nefis ve eneğe takılır, onların etrafında döner dururuz.
Bilindiği üzere insanın mülk, melekut, fizik, metafizik, dünyevi, uhrevi, cismani, ruhi gibi farklı kelimelerle ifade edilen yönleri vardır.
Nüansları bulunmakla birlikte bunların hepsi aynı manaya işaret eder.
İşte insanın gaye-i hayal edinmesi gereken şey mülk tarafına rağmen melekuti yanını inkişaf ettirmesi yani melekleşebilmesidir.
Ayet-i kerimede gösterilen hedef de budur.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla buna hayvaniyetten kurtulma, cismaniyeti bırakma, kalp ve ruhun hayat derecelerinde seyrü seyaahete çıkma da diyebiliriz.
Böyle bir güzergah takip eden, yörüngede dönen bir kişi emin bir yolda yürüyor demektir ve Allah'ın izni ve inayetiyle istikametini kaybetmez.
Sağa sola sapmadan dümdüz gidebilmek için böyle bir hedef belirlemek şarttır.
Son olarak şurası da açıktır ki yüce bir hedefe kilitlenme, melekleşmeye talip olma Cenabı Hakk'ın rahmet ve inayetini celbeder.
Allah kendisi için yola çıkan kimseleri çıktıkları yolda yalnız bırakmaz.
Çıktığınız bu yolda Allah'ın inayet, riayet ve kilayetini arkanıza almış olursunuz.
Size Rahman'ın misafirleri nazarıyla bakılır ve kolay kolay kimse size ilişez.
Kıvam kahramanları.
İnsanlık şahsi, ailevi ve içtimai hayata dair üst üste biriken problemlerle boğuşmaktadır.
Ne yazık ki bu problemlerin çözümü için uzun vadeli ve kararlı adımlar da atılamamaktadır.
Onulmaz gibi görünen dertler derman bulacaksa, çözülmez gibi görülen problemler çözülecekse bu ancak kıvam kahramanlarının gayretleriyle olacaktır.
İnsanlık tarihi boyunca toplumlara rehberler olarak gönderilen enbiya-i izam insanları bu kıvama getirmek için çırpınıp durmuştur.
Onlar insanların yoğrulması, olgunlaşması ve pişmesi adına ölesiye bir gayret göstermiş, onları gerçek insanlık ufkuna yükseltebilmek için hiç durmadan, mola vermeden mücadele etmişlerdir.
Yürüdükleri yolda önlerine dikenli tarlalar, kandan irinden deryalar çıksa da bunlara takılmadan yollarına devam etmişlerdir.
Mesela insanlığın iftihar tablosuna nübüvvet vazifesi verildiğinde insanlık korkunç bir dejenerasyon yaşıyordu.
Mehmet Akif yaşanan bu dejenerasyonu:
bir kerrede mamure-i dünya o zamanlar buhranlar içindeydi.
Bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı.
Bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
Mısralarıyla resmeder ve arkasından da şöyle der.
Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum.
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Çünkü kıvam onda zirveleşmişti ve etrafındaki insanları da birer kıvam kahramanı haline getirmişti.
Nebi-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaşadığı dönemde öyle kutsi bir topluluk meydana getirmişti ki onların hedefinde sadece ihlas, Allah rızası ve Allah'a kavuşma aşkı vardı.
Öyle ki sinesinden bir mızrak yiyip yere yığılan sahabenin ağzından Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki kazandım." ifadesi dökülüyordu.
Bir diğeri, Resulullah'ı koruyabilmek için iki kolunu da kaybettikten sonra kılıç darbelerine karşı bu sefer başını kalkan yapıyordu.
Onlar ölümü gülerek karşılıyor, Allah yolunda öldürülmeyi gerçek kurtuluşa erme olarak görüyorlardı.
İşte bu bir kıvam meselesidir.
Kıvamı elde etmenin yolları.
Sahabe-i Kiram'ı dikey olarak yükselten ve birer kıvam kahramanı haline getiren önemli dinamikler vardı.
En başta onlar insanlığın iftihar tablosuyla aynı atmosferi paylaşıyor ve onun boyasıyla boyanıyor, insiba-ı nebeviye peygamberimizin manevi tesiriyle temizlenmeye mazhar oluyorlardı.
İkinci olarak ardı ardına Kur'an ayetleri nazil oluyor ve onlar da bu vahiy sağanağı altında aranıyorlardı.
kendi aralarında geçen konuşmalarla, cereyan eden olaylarla hatta içlerinden geçirdikleri bir kısım düşüncelerle ilgili doğrudan ayetler nazil oluyor ve onlara yol gösteriyordu.
Yani sürekli vahyin gözetimi altında bir hayat yaşıyorlardı.
Üçüncüsü de bekledikleri, ümit ettikleri ve ulaşmak istedikleri her şeyi Kur'an'ın araladığı kapılardan görmesini biliyorlardı.
Bütün bunlar onlarda öyle bir iman hasıl ediyor, öyle bir metafizik gerilim oluşturuyordu ki maruz kaldıkları sıkıntı ve felaketler karşısında sarsılmıyor, bildikleri yolda hiç tereddüt etmeden yürümeye devam ediyor ve en kötü görünen hadiseleri bile tebessümle karşılayabiliyorlardı.
Bugünün dünyasındaysa Bediüzzaman'ın isabetle belirttiği üzere mücadelenin şekli değişmiştir.
Evet, gelinen zaman diliminde maddi kılıcın yerini Kur'an ve sünnetin elmas düsturları almıştır.
Biz kendi yolumuza, değerlerimize delice bağlı olmanın yanında herkesi kendi konumunda kabul ediyor, herkesle diyaloğa açık duruyor ve dünyada umumi bir sulh atmosferinin oluşması için adımlar atıyoruz.
Bunun yanında evrensel insani değerlere vurguda bulunuyor ve farklı duygu ve düşüncelere sahip insanlarla asgari müştereklerde de olsa buluşmaya çalışıyoruz.
Allah ile insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilmesi için kullanılacak argümanların değiştiği bugünün dünyasında muvaffak olma da yine kıvama bağlıdır.
Gerçi bizler bir yönüyle sahabenin sahip olduğu avantajlara sahip değiliz.
Onlar gibi Allah Resulünün mübarek atmosferlerinden ilahi vahyin ilk muhatabı olmaktan mahrumuz.
Allah Resulünün sunduğu mesajlar asırlardır nurlarını etraf-ı aleme neşrede ede bugünlere kadar gelmiş olsa da bazılarımızın nazarında tesirini, tazeliğini ve teravetini kaybedebiliyor.
Bununla birlikte hem Kur'an'ın mesajı hem efendimizin örnek hayatı ve sözleri hem de Müslümanların asırlardır bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları tecrübeler ve eserler elimizdedir.
Kur'an'a gönülden yönelir.
Sürekli onunla meşgul olur ve tabiri caizse Kur'anlaşırsak aradığımız ve ihtiyaç duyduğumuz her şeyi onda bulabiliriz.
Yeniden Kur'an'a yönelerek onu bize nazil oluyor gibi okuyarak, siyerin felsefesini çok iyi anlayarak ve seleften bize intikal eden mirasa sahip çıkarak biz de birer kıvam kahramanı haline gelebiliriz.
Kıvam kahramanlarını bekleyen vazife
Hz. Pir adanmış ruhları bekleyen ağır mükellefiyeti asırlardır rehedar olmuş yıkılmış bir kalenin tamiri şeklinde resmediyor.
Maalesef birkaç asırdır toplumu ayakta tutan temel değerler yıkıldı ve korkunç bir deformasyon yaşandı.
Ne dine saygı kaldı ne de kutsallara.
Müslümanları bir arada tutan bağlar koptu.
Birlik ve beraberlik bozuldu.
İlah-i kelimetullah davası unutuldu.
Kendilerini asırlardır rehedar olan bu kaleyi tamir etmekle mükellef gören adanmış ruhların bütün bu problemlerin üstesinden gelebilmeleri kıvamlarına bağlıdır.
Zira gerçek kıvamını bulmuş insanların Allah'ın izni ve inayetiyle çözemeyeceği problem yoktur.
Hz. Musa'nın etrafındaki insanlara Kudüs'e girmeleri emredildiğinde o kavmine şu emri vermişti.
Ey kavmim! Haydi Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin.
Sakın geri dönüp kaçmayın.
Yoksa hüsrana düşerek perişan olursunuz.

Ne var ki onlar henüz gösterilen hedefe yürüyecek kıvama sahip değillerdi.
Nitekim şu cevaplarıyla da bunu göstermiş oldular.
Ya Musa, o zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla oraya giremeyiz.
Sen git rabbinle beraber onlarla savaşın.
Biz burada oturuyoruz.
Cenabı Hak'ta gerçek kıvamlarını bulabilmeleri için 40 yıl boyunca onlara çöllerde çile çektirdi.
Bir nevi seyir süluk yaptırdı.
Cenabı Hak ancak 40 yılın ardından seyri süluklarını tamamladıktan sonra onlara mukaddes beldenin kapılarını ardına kadar açtı.
Onlar da Hz. Yuşa ibn Nuh'nun önderliğinde şehre girdiler.
Müslümanlığı gündelik siyasete alet etmekle, demagojiyle, büyük iddialarla, hamaset ve edebiyatla, yalan ve aldatmayla problem çözülmez.
Bilakis bunlar mevcut problemleri daha da büyütür.
Bugün çokça kullanılan tabirle siyasal İslam denilen şey maalesef İslam'ın ruhunu öldürdü.
Meseleyi lafazanlığa, demagojiye bağladı.
Bu açıdan İslam dünyasının da topyek insanlığın da karşı karşıya olduğu problemlerin çözümünün kıvama vabeste olduğu çok iyi bilinmelidir.
İstenen kıvamı yakalamak kalp ve ruh hayatının yaşanmasına, İslami ilimlerin tedrisine ve tekvini emirlerinde mütalaasına bağlıdır.
Hazreti Pirin yaklaşımıyla
vicdanın ziyası ulumu-u diniye, din ilimleri,
aklın nuru da fünun-u medeniyedir.
Fen bilimleridir.
Bu ikisinin bir araya gelmesinden hakikat tecelli eder.
Bu zamanın adanmışları uzun asırlardır birbirinden ayrılmış bu hakikatleri yeniden bir araya getirmeye azami gayret etmeli.
Bunu en büyük sorumluluk olarak görmelilerdir.
İşte o zaman cihanın problemlerini çözme yoluna girilmiştir.
bilir
Bölüm
Kıvam kahramanları.
İnsanlık şahsi, ailevi ve içtimai hayata dair üst üste biriken problemlerle boğuşmaktadır.
Ne yazık ki bu problemlerin çözümü için uzun vadeli ve kararlı adımlar da atılamamaktadır.
Onulmaz gibi görünen dertler derman bulacaksa, çözülmez gibi görülen problemler çözülecekse bu ancak kıvam kahramanlarının gayretleriyle olacaktır.
İnsanlık tarihi boyunca toplumlara rehberler olarak gönderilen enbiya-i izam insanları bu kıvama getirmek için çırpınıp durmuştur.
Onlar insanların yoğrulması, olgunlaşması ve pişmesi adına ölesiye bir gayret göstermiş, onları gerçek insanlık ufkuna yükseltebilmek için hiç durmadan, mola vermeden mücadele etmişlerdir.
Yürüdükleri yolda önlerine dikenli tarlalar, kandan irinden deryalar çıksa da bunlara takılmadan yollarına devam etmişlerdir.
Mesela insanlığın iftihar tablosuna nübüvvet vazifesi verildiğinde insanlık korkunç bir dejenerasyon yaşıyordu.
Mehmet Akif yaşanan bu dejenerasyonu bir kerrede mamure-i dünya o zamanlar buhranlar içindeydi.
Bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı.
Bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
Mısralarıyla resmeder ve arkasından da şöyle der: "Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum.
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Çünkü kıvam onda zirveleşmişti ve etrafındaki insanları da birer kıvam kahramanı haline getirmişti." Nebi-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaşadığı dönemde öyle kutsi bir topluluk meydana getirmişti ki onların hedefinde sadece ihlas, Allah rızası ve Allah'a kavuşma aşkı vardı.
Öyle ki sinesinden bir mızrak yiyip yere yığılan sahabenin ağzından Kabe'nin rabbine yemin ederim ki kazandım." ifadesi dökülüyordu.
Bir diğeri, Resulullah'ı koruyabilmek için iki kolunu da kaybettikten sonra kılıç darbelerine karşı bu sefer başını kalkan yapıyordu.
Onlar ölümü gülerek karşılıyor, Allah yolunda öldürülmeyi gerçek kurtuluşa erme olarak görüyorlardı.
İşte bu bir kıvam meselesidir.
Kıvamı elde etmenin yolları.
Sahabe-i Kiram'ı dikey olarak yükselten ve birer kıvam kahramanı haline getiren önemli dinamikler vardı.
En başta onlar insanlığın iftihar tablosuyla aynı atmosferi paylaşıyor ve onun boyasıyla boyanıyor, insiba-ı nebeviye, peygamberimizin manevi tesiriyle temizlenmeye mazhar oluyorlardı.
İkinci olarak ardı ardına Kur'an ayetleri nazil oluyor ve onlar da bu vahiy sağanağı altında aranıyorlardı.
kendi aralarında geçen konuşmalarla, cereyan eden olaylarla hatta içlerinden geçirdikleri bir kısım düşüncelerle ilgili doğrudan ayetler nazil oluyor ve onlara yol gösteriyordu.
Yani sürekli vahyin gözetimi altında bir hayat yaşıyorlardı.
Üçüncüsü de bekledikleri, ümit ettikleri ve ulaşmak istedikleri her şeyi Kur'an'ın araladığı kapılardan görmesini biliyorlardı.
Bütün bunlar onlarda öyle bir iman hasıl ediyor, öyle bir metafizik gerilim oluşturuyordu ki maruz kaldıkları sıkıntı ve felaketler karşısında sarsılmıyor, bildikleri yolda hiç tereddüt etmeden yürümeye devam ediyor ve en kötü görünen hadiseleri bile tebessümle karşılayabiliyorlardı.
Bugünün dünyasındaysa Bediüzzaman'ın isabetle belirttiği üzere mücadelenin şekli değişmiştir.
Evet, Gelinen zaman diliminde maddi kılıcın yerini Kur'an ve sünnetin elmas düsturları almıştır.
Biz kendi yolumuza, değerlerimize delice bağlı olmanın yanında herkesi kendi konumunda kabul ediyor, herkesle diyaloğa açık duruyor ve dünyada umumi bir sulh atmosferinin oluşması için adımlar atıyoruz.
Bunun yanında evrensel insani değerlere vurguda bulunuyor ve farklı duygu ve düşüncelere sahip insanlarla asgari müştereklerde de olsa buluşmaya çalışıyoruz.
Allah ile insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilmesi için kullanılacak argümanların değiştiği bugünün dünyasında muvaffak olma da yine kıvama bağlıdır.
Gerçi bizler bir yönüyle sahabenin sahip olduğu avantajlara sahip değiliz.
Onlar gibi Allah Resulünün mübarek atmosferlerinden ilahi vahyin ilk muhatabı olmaktan mahrumuz.
Allah Resulünün sunduğu mesajlar asırlardır nurlarını etraf-ı aleme neşrede ede bugünlere kadar gelmiş olsa da bazılarımızın nazarında tesirini, tazeliğini ve teravetini kaybedebiliyor.
Bununla birlikte hem Kur'an'ın mesajı hem efendimizin örnek hayatı ve sözleri hem de Müslümanların asırlardır bu iki kaynaktan hareketle ortaya koydukları tecrübeler ve eserler elimizdedir.
Kur'an'a gönülden yönelir.
sürekli onunla meşgul olur ve tabiri caizse Kur'anlaşırsak aradığımız ve ihtiyaç duyduğumuz her şeyi onda bulabiliriz.
Yeniden Kur'an'a yönelerek onu bize nazil oluyor gibi okuyarak, siyerin felsefesini çok iyi anlayarak ve seleften bize intikal eden mirasa sahip çıkarak biz de birer kıvam kahramanı haline gelebiliriz.
Kıvam kahramanlarını bekleyen vazife Hz. Pir adanmış ruhları bekleyen ağır mükellefiyeti asırlardır rehnedar olmuş yıkılmış bir kalenin tamiri şeklinde resmediyor.
Maalesef birkaç asırdır toplumu ayakta tutan temel değerler yıkıldı ve korkunç bir deformasyon yaşandı.
Ne dine saygı kaldı ne de kutsallara.
Müslümanları bir arada tutan bağlar koptu.
Birlik ve beraberlik bozuldu.
İlah-i kelimetullah davası unutuldu.
Kendilerini asırlardır rehedar olan bu kaleyi tamir etmekle mükellef gören adanmış ruhların bütün bu problemlerin üstesinden gelebilmeleri kıvamlarına bağlıdır.
Zira gerçek kıvamını bulmuş insanların Allah'ın izni ve inayetiyle çözemeyeceği problem yoktur.
Hz. Musa'nın etrafındaki insanlara Kudüs'e girmeleri emredildiğinde o kavmine şu emri vermişti: "Ey kavmim! Haydi Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin.
Sakın geri dönüp kaçmayın.
Yoksa hüsrana düşerek perişan olursunuz.
Ne var ki onlar henüz gösterilen hedefe yürüyecek kıvama sahip değillerdi.
Nitekim şu cevaplarıyla da bunu göstermiş oldular.
Ya Musa, o zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla oraya giremeyiz.
Sen git rabbinle beraber onlarla savaşın.
Biz burada oturuyoruz.
Cenabı Hak'ta gerçek kıvamlarını bulabilmeleri için 40 yıl boyunca onlara çöllerde çile çektirdi.
Bir nevi seyri süluk yaptırdı.
Cenabı Hak ancak 40 yılın ardından seyri süluklarını tamamladıktan sonra onlara mukaddes beldenin kapılarını ardına kadar açtı.
Onlar da Hz. Yuşa ibn Nuh'un önderliğinde şehre girdiler.
Müslümanlığı gündelik siyasete alet etmekle, demagojiyle, büyük iddialarla, hamaset ve edebiyatla, yalan ve aldatmayla problem çözülmez.
Bilakis bunlar mevcut problemleri daha da büyütür.
Bugün çokça kullanılan tabirle siyasal İslam denilen şey maalesef İslam'ın ruhunu öldürdü.
Meseleyi lafazanlığa, demagojiye bağladı.
Bu açıdan İslam dünyasının da topyekun insanlığın da karşı karşıya olduğu problemlerin çözümünün kıvama vabeste olduğu çok iyi bilinmelidir.
İstenen kıvamı yakalamak kalp ve ruh hayatının yaşanmasına, İslami ilimlerin tedrisine ve tekvini emirlerinde mütalaasına bağlıdır.
Hazreti Pirin yaklaşımıyla vicdanın ziyası ulumu-u diniye, din ilimleri, aklın nuru da fünun-u medeniyedir.
Fen bilimleridir.
Bu ikisinin bir araya gelmesinden hakikat tecelli eder.
Bu zamanın adanmışları uzun asırlardır birbirinden ayrılmış bu hakikatleri yeniden bir araya getirmeye azami gayret etmeli.
Bunu en büyük sorumluluk olarak görmelilerdir.
İşte o zaman cihan problemlerini çözme yoluna girilmiştir.
Denebilir.
Yükselişin sırrı tevazu.
Müminin en birinci vazifesi Cenabı Hak'la irtibatını sürekli güçlendirmeye çalışmaktır.
Zira kulluğun değeri insanın Cenabı Hak'la irtibatının kuvvetiyle doğru orantılıdır.
Onunla ne kadar alakadarsanız kulluğunuz da o kadar güçlüdür.
Bu itibarla gönlünüz batıp gitmeyen o baki güzelliğin hayranı olmalı.
Sürekli onu virdi zeban etmeli.
Uzlarınız hep onun razı olduğu amelleri işlemelidir.
Kalbiniz, diliniz ve sair uzuvlarınız hep onu hecelerse sağanak sağanak varidata mazhar olursunuz.
Sofilerin dediği gibi virdi olmayanın varidatı da olmaz.
Evrad-u ezkarı olmayan bunların getireceği yümn ve bereketten de mahrum kalır.
Kalpleri katılaşmış, duyguları dumura uğramış, gözpınarları kurumuş ölgün gönüllerin devrilmeden ayakta kalabilmeleri çok zordur.
Bu yüzden insan Cenabı Hak'la irtibatını güçlendirme konusunda helmin mezit kahramanı olmalıdır.
Doyma bilmeyen bir gönülle sürekli daha yok mu demeli.
imanı billah, marifetullah ve muhabbetullah yolunda derinleşmeye çalışmalıdır.
İman ve marifete dair o güne kadar duyduğu, okuduğu, bildiği ne varsa bunları arka planıyla birlikte bir kere daha ele almalı ve onlarda daha da derinleşmelidir.
Zira olduğu yerde kalan ve kendini durağanlığa salanlar Allah muhafaza bir süre sonra istikameti koruyamayacak duruma gelebilirler.
Sürekli Allah'la münasebetlerini güçlendirme gayretinde olmayan ve devamlı ona doğru hareket etmeyenler fani şeylerin cazibesine kapılır gidebilirler.
Günümüzde birtım insanların dökülüp yolda kalmalarının en büyük sebebi rableriyle münasebet konusundaki zaaflarıdır.
Nasıl ki atıl ve hareketsiz kalan cisimler ya çürüyor ya da sağa sola savruluyor.
Allah'a yakınlaşma gayreti içinde bulunmayan kişiler de ya çürür ya da savrulur giderler.
İstikameti koruyamadıkları için bir gün doğru yerde olsalar diğer gün yanlış kapılarda görünürler.
Bugün ağızlarından bazı sözler dökülür.
Öbür gün bununla çelişen başka şeyler söylerler.
İmanlarını ve marifetlerini güçlendirme konusunda kendilerini durağanlığa salanlar kendi çizgilerini koruyamazlar.
Başkalarının çizgisine girer, onların akıntısına kapılırlar.
Bu tür gelgitler yaşamak istemiyor, sırat-ı müstakim üzere yolunuza devam etmek istiyorsanız Allah'la irtibatınızı güçlendirme konusunda aktif olmak zorundasınız.
Allah'a yakınlık ve tevazu ilişkisi.
Allah'a kulluk yolunda mesafe kateden kişi bunu yeterli görmemeli.
Kendini ve amelini beğenme anlamına gelen ucb tehlikesinden Allah'a sığınmalıdır.
Mümin Allah'a yaklaştığı, onunla irtibatını güçlendirdiği ölçüde mütevazi olur.
Mütevazı olduğu ölçüde de Allah katındaki kıymeti artar.
Kişinin imanı, marifeti ve muhabbeti arttıkça aşku şevki de artar.
Bu kişi kıyamla, rükuyla, secdeyle, duayla Allah'a kulluğunu ortaya koyar.
Fakat ibadetü taat adına ne yaparsa yapsın kulluğun hakkını veremeyeceğini bilir.
Ve sana hakkıyla ibadet edemedik.
Seni hakkıyla bilemedik, sana hakkıyla şükredemedik mülahazalarıyla oturur kalkar.
Günde beş defa huzuru-u ilahide kemer beste-i ubudiyet içinde kulluğunu ortaya koysa ona karşı tekrimatını, tevcilatını, tazimatını, saygı, yüceltme ve hürmetini ifade etse de Allah'ın uluhiyeti yanında kendi ubudiyetini çok yetersiz görür.
Allah karşısında küçüklüğünü idrak etmiş, tevazu kanatlarını yerlere kadar indiren bir insanı Allah yükselttikçe yükseltir.
Kendini büyük zanneden ve kibir deryasına dalan birini ise batırdıkça batırır.
Tevazu, insanı Allah'a yaklaştıran yegane vasıfken kibir de onu ondan uzaklaştıran en büyük engeldir.
Bir kutsi hadis-i şerifte ifade edildiği gibi azamet ve kibriya Allah'a mahsus sıfatlardır.
Bu sıfatlara sahip çıkan kişi farkına varsın varmasın uluhiyete ait hususiyetlere sahip çıkıyor.
Bu manada Allah'a şirk koşuyor demektir.
Büyüklüğü tevazuda görenler.
Tevazu, mahviyet ve hacet insanlığın iftihar tablosunun belirgin vasıflarıdır.
Onu örnek alan raşit halifeler de bu vasıflarda zirveleri tutmuşlardır.
Hz. Ebubekir'in elkulubü dari yer alan şu münacatı tevazudaki derinliğini göstermeye yeter.
Lütfunu esirgeme ey Rab. Bu kuluna ki azığı pek kalil.
İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi.
Ey cel günahı pek büyük.
Sen o günahları yarlığa ne olur? Hali de pek acip hem günahkar bir abdi-i zelil.
Onun ki isyan üstüne isyan, hata üstüne hata.
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atay-ı cezil.
Kum taneleri sayısınca günahlarından sana sığınıyor.
Ne olur müsamahanı göster de sil onları ey cemil.
Nice olur halim yok defterde işe yarar bir fiil.
Günahlarım çok kulluğa gelince pek kalil.
Ruhumun yaralarını sar da hacatıma kıl bir çare.
Sen Şafii hakiki, ben de kalbi sak bir alil.
Kim diyor bütün bunları vahyin bidayetinde insanlığın iftihar tablosunun halisi içine giren Sevri sultanlığında onunla bulunan ömrü boyunca bir kalkan gibi onu muhafaza edip onun yanından hiç ayrılmayan Sıddık unvanıyla serfiraz Hz. Ebubekir.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilafeti döneminde İslam'a yapılan hizmetler Emevi ve Abbasi döneminde yapılanlara da Osmanlı'nın 6 asırda yaptıklarına da denktir.
Onlar Allah'ın izni ve inayetiyle 12 senede 12 asra sığmayacak işler yapmışlardır.
Ama buna rağmen Hz. Sıddık kendini sermayesiz kalmış müflisin ta kendisi olarak görüyor.
Ciddi olarak kendini sorguluyor, isyan ve günahlarından şikayet ediyor.
Utansın kendini bir şey zannedenler.
Esasında sermayesi olan insan böyle yapar.
Dolu insanlardır ki olgunlaşmış başaklar gibi tevazuyla başlarını yere eğerler.
Boş insanlardır ki kuş taklidi yapıp uçmaya çalışır fakat sonra yere çakalıverirler.
Tarih bunun misalleriyle doludur.
Siz de çevrenizde bu tür örneklere rastlamışsınızdır.
Yukarılarda pervaz ediyor gibi görünen mütekebbirlerin nasıl yere çakıldıklarını görmüşsünüzdür.
Bugünün mütekebbirlerinin akıbeti de bundan farklı olmayacaktır.
Hz. Ömer yaşanan kuraklığı kendi günahlarından biliyor.
Benim günahlarım yüzünden ümmeti Muhammed'i mahvetme Allah'ım.
diye yalvarıyordu.
Yağmur duasına çıkıldığında Resulullah'ın amcası Hz. Abbas'ın ellerinden tutuyor ve onu vesile ederek Allah'a yöneliyordu.
Halk neyle geçiniyor, neyle besleniyorsa o da onunla iktifa ediyordu.
Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını almaya giderken mevaliden biriyle yolculuk yapıyor ve yanlarına aldıkları tek deveye sırayla biniyorlardı.
İcabında yolda duruyor, yırtılan elbiselerini yamıyordu.
İmkansızlıktan mı bunları yapıyordu? Hayır.
Hz. Ömer'in halife olduğu dönemde sadece Şam'da ihtiyaç anında kullanılmak üzere binlerce yedek at besleniyordu.
Devlet imkanları olabildiğini genişlemişti.
Buna rağmen o kamu malında fazlasına hakkı olmadığını düşündüğü için oldukça mütevazı ve kılık yararcasına bir hayat yaşıyor, Allah'a vereceği hesabı düşünüyordu.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi kamet-i balalar tevazu kanatlarını yerlere serdikçe Allah da onları yükseltti ve onların eliyle İslam bayrağını her yerde dalgalandırdı.
Namı celili-i ilahi, nam-ı celili-i Muhammedi onlar sayesinde uzak diyarlarda bir bayrak gibi dalgalandı.
Farklı kültür ve milletlerden insanlar akın akın İslam'a koştu.
Allah onların eliyle Bizans ve Sasani gibi dönemin en güçlü iki devletini dize getirdi.
Hz. Ömer'in gelişine, duruşuna ve genel ahvaline bakan Kudüs hahamları, "İşte Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını teslim edeceğimiz zat budur." dediler.
Burada şunu dememe müsaade edin.
Nerede onlar? Nerede biz?
Onları sevdiğini ve onların yolundan gittiğini iddia edenler kendilerini bir kere daha gözden geçirmeli değiller mi?
Hz. Osman ve Hz. Ali'nin durumları da onlardan farklı değildi.
Hz. Osman çok varlıklı biriydi.
Düşünün ki Tebük seferi öncesinde orduya destek maksadıyla 700 deveyi yüküyle birlikte bağışlamıştı.
hem Mekke'nin hem de Medine'nin en zenginleri arasında yer alıyordu.
Buna rağmen o oldukça sade bir hayat yaşıyor, Mescid-i Nebevi'de kumdan bir yastık üzerinde istirahat ediyordu.
Saraylarda değil, sıradan bir evde yaşıyordu.
Öyle ki gözü dönmüş caniler onun bulunduğu eve rahatlıkla girmiş ve Kur'an okuduğu esnada onu şehit etmişlerdi.
Hz. Ali daha çocukken insanlığın iftihar tablosuna iman etmiş ve ilkler arasında yerini almıştı.
Daha sonraki hayatında da mesafe katederek zirveleri tutmuştu.
Allah Resulünün onun hakkında o kadar çok takdirkar sözleri vardır ki bunlar bir araya toplansa bir kitap meydana getirir.
Fakat Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi, Fatih-i Hayber, Reisül Evliya gibi unvanlarla yad ettiğimiz Hz. Ali manzum bir kasidesinde şöyle diyordu: "Allah'ım sadece muhsinleri affedersen eğer sen hevasına yenik düşmüş mücrimleri bulunur mu affeden? Allah'ım lütfunu hatırlayınca bütün korkularım eriyor.
Günahlarım zihnime hücum edince gözlerimden yaşlar geliyor."
Evet, büyük onlardı.
Büyüklüklerini tevazuyla taçlandırıyorlardı.
Onlar tevazuda zirveleştikçe Allah da onları yükseltiyordu.
Onlarsa yükseldikçe kendi isimlerinin üzerine bir çarpı daha çekiyorlardı.
Elkulubü Dari'daki dualara bakacak olursanız Şah-ı Geylani, İmam Gazali, Hasan Şazili, Muhammed Bahaüdin Nakşibent ve daha nice hak dostlarının da sürekli kendilerini sıfırladıklarına şahit olursunuz.
Onlara bakarak kendimizi kontrol ettiğimizde nerede onlar? Nerede Müslümanlık iddiasında bulunan bizler demekten kendimizi alamıyoruz.
Sözü çağın söz sultanına getirelim.
Diyor ki sen ey riyakar nefsim dine hizmet ettim diye gururlanma.
Allah bu dini bir recül facir günahkar adamla da teyit buyurur.
Sırrınca müzekka olmadığım için belki sen kendini o recül facir bilmelisin.
Kim diyor bunu?
Bir dönemin ihya hareketini omuzlarında bayraklaştıran ve yazdığı eserlerle milyonlarca insana ilham kaynağı olan bir zat.
Demek ki bir insanın Allah'a yakınlığı, onunla münasebeti ne kadar güçlüyse tevazu ve mahviyeti de o kadar derin oluyor.
Allah'a yakınlaşan kimseye düşen şey kendini sıfırlamaktır.
Halkın takdir ve alkışlarına veya temsil ettiği makam ve payelere aldanak kendini bir şey zannetmek, zat-ı ilahiye gölge etmek anlamına gelir.
Cenabı Hak kendini bize bildirdiği ölçüde bizleri tevazu, mahviyet ve acaletle serfiraz kılsın ve haddimizi bilmeye muvaffak eylesin.
Amin.

Tövbe ve istiğfar.

Soru: Günahlara karşı net bir tavır ortaya koyabilmek ve samimi bir gönülle tövbe ve istiğfara yönelebilmek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap:
Hata ve günahlar için Cenabı Hak'tan bağışlanma istemeye istiğfar, inhiraf yaşadıktan sonra tekrar ona dönüş yapmaya da tövbe diyoruz.
Tövbe ve istiğfarda önemli olan işlenen günahların manevi hayatımızda, kalp ve ruh dünyamızda açtığı yaraların bilinmesi, günahın pişmanlık ve ızdırabının uykuları kaçıracak ölçüde derinlemesine hissedilmesidir.
Dolayısıyla ister elle, ister dille ister gözle olsun rahatça günah işleyen işlediği günahlar karşısında müteessir olmayan, tövbe ve istiğfarla hemen onları temizlemeye çalışmayan birinin kalbi zamanla katılaşır ve netice olarak da imanı zayıflar.
Şayet bir kimse çok rahatlıkla harama bakabiliyor, yalan söyleyebiliyor, başkalarının gıybetini yapabiliyorsa onun manevi immün sistemi çökmüş demektir.
Mikroplar ve virüsler vücudumuza girdiğinde immün sistemimiz devreye girer ve onlara karşı koyar.
Mesela hastalık zamanlarında burnumuzun akması, öksürmemiz, ateşimizin çıkması gibi durumlar immün sisteminin çalıştığını gösterir.
Zararlı mikrop ve virüsler gibi günahlar da kalp ve ruh hayatımızda yaralar açar.
Manevi immün sistemi güçlü kimseler günahlara hemen tepki verir.
Ondan kurtulmak için gözyaşı döker.
Tövbe ve istiğfara yönelir.
Günah karşısında ortaya konacak böyle bir reaksiyon vicdanın diriliğine, kalbin hayatiyetine ve imanın gücüne delalet eder.
Ölü bir kalp duyarlılığını kaybetmiş bir vicdan günahlar karşısında tepki göstermez.
Günahı günah olarak görmeyen, onun tahribatını hissetmeyen, ona doğru adım atmaktan ürpermeyen kişinin imanını bir kere daha gözden geçirmesi gerekir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde müminin günahı üzerine yıkılıvere bir dağ gibi gördüğünü, görmesi gerektiğini beyan eder.
Bu yüzden büyük zatlar günaha karşı çok hassas yaşamışlardır.
günaha doğru bir adım atmayı bile gırtlağa kadar bataklığa saplanma olarak görmüşlerdir.
Bilerek veya farkında olmadan günah işlediklerinde veya işlediklerini zannettiklerinde hemen tövbe ve istiğfar kurnasına koşmuş ve günaha bir dakika dahi hayat hakkı tanımamışlardır.
Küçüğüne büyüğüne bakmadan günahlar karşısında fevkalade bir ürperti duymuşlardır.
İşte bu günahı günah olarak görme ve onu kendi büyüklüğüyle içte duyma demektir.
Tövbe ve istiğfar şekli olarak bazı lafızların dilden dökülmesinden ibaret değildir.
Tövbe işlenen günaha karşı fevkalade bir pişmanlık duyma ve günahtan dönüp kaçırılan şeyleri telafi etmek suretiyle yaşanan uzaklığı aşıp tekrar rabbin kapısına varma gayretidir.
İstiğfarsa Hz. Gafuru rahimden bağışlanma talebinde bulunmaktır.
Tövbe ve istiğfarın hakkının verilmesi yani günahın içte günah olarak duyulması, günah karşısında kalbin buruklaşması, bunun neticesinde dönüp Allah'a sığınılması ise imanın ve Allah ile irtibatın kuvvetine bağlıdır.
İmana dair eserlerin okunması, enfüsi ve afaki alem üzerinde tefekkür edilmesi, ibadet-i taete devam edilmesi imanı takviye edici hususlardır.
Eğer bahsin ettiğimiz şey iman ve onun takviyesi ise özellikle Risale-i Nurları zikretmeden geçemeyiz.
Zira Risale-i Nur yolu en temelde imanı ispat ve takviye yoludur.
Eşya zıddıyla bilinir.
Bu sebeple imanın boyasıyla boyanan, kalbinde imanın yerleştiği kişi bunun zıddı olan küfür, şirk ve nifak gibi inhiraf sebeplerini veya insanı küfre götürebilecek zulüm, isyan ve günahları çok rahat sezip tanıyabilir ve bunlardan uzak durabilir.
Sıcak sudan çıkan bir insanı hemen soğuk suya atarsanız o suyun soğukluğunu iliklerine kadar hisseder.
Fakat sıcak suyun tesirinden çıkan ve yavaş yavaş soğuğa alışan bir kişi suyun soğukluğunu aynı ölçüde duyamaz.
Günahları da bunun gibi düşünebiliriz.
İmanın enginliğini sürekli kalbinde duyan biri küfür ve dalaleti veya onlara götüren sebep ve vesileleri çok iyi hisseder.
Buna göre de tepki verir.
Onlara karşı koyar.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla günaha giren bir kişi küfre doğru bir adım daha yaklaşmış ve imandan da bir adım daha uzaklaşmış olur.
Günahın büyüklüğüne göre bu birkaç adım bazen daha fazla olabilir.
Bilerek veya bilmeyerek günah kirine maruz kalan biri kalbi ağzına kadar imanla doluysa bundan fevkalade rahatsızlık duyacak, günahın acaletini iliklerine kadar hissedecek ve hiç vakit kaybetmeksizin hemen arınma kurnalarına koşacaktır.
Fakat bir insanın gönlünde imanın gücü ve eseri zayıflamışsa onun günahlar karşısında göstereceği reaksiyon da o ölçüde zayıf olacaktır.
Bu itibarladır ki günümüzde her şeyden daha çok iman üzerinde durmaya ve her fırsatı onu takviye etme istikametinde değerlendirmeye ihtiyaç vardır.
İkinci olarak insanın hakkıyla tövbe ve istiğfar edebilmesi biraz da günahın mahiyetini bilmeye bağlıdır.
Hemen şunu ifade etmek gerekir ki günah hem rabbimizin hukukuna riayetsizliktir hem de nefsimize yaptığımız bir zulümdür.
Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Biz onlara zulmetmedik.
Asıl onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Burada nefisle kastedilen nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mutmainne kategorileri içinde mütalaa edilen nefis değildir.
Nefis kelimesiyle insana kötülükleri emreden mekanizma veya şeytanın insanla münasebet kurduğu santral anlaşılır.
Fakat ayet-i kerimede geçen nefis insanın bizzat kendisi, kendi zatı demektir.
Ayet-ti kerime.
Allah'a isyan eden kimselerin kendilerine zulmettiklerini, haksızlık yaptıklarını, kendilerine yazık ettiklerini haber verir.
Evet, Günah işleyen kişi Allah karşısındaki konumunu koruyamamış, kendi kendine zarar vermiş, kendi akıbetini tehlikeye atmış demektir ki bütün bu neticelerin insanın kendisine karşı işlediği birer zulüm olduğunda şüphe yoktur.
Günahlar aynı zamanda Allah hakkını gözetmemektir.
Çünkü günah işlemek suretiyle Allah'ın koymuş olduğu sınırlar geçilmiş, onun emir ve yasakları görmezden gelinmiş olur.
Bu aynı zamanda Allah'a karşı büyük bir saygısızlıktır.
Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere insanın günah ve masiyet işlemesine karşı Allah'ın gayreti, tabiri caizse kıskanması vardır.
Teşbihte hata olmasın.
Nasıl ki insanın kendi haysiyet ve namusunu müdafaa ve muhafaza etme konusunda bir hassasiyeti vardır.
Namusunu gözünden bile sakınır.
Allah da mükerrem olarak yarattığı kullarının günah işlemeleri karşısında çok gayurdur.
Onların günahlarla kirlenmelerine, kendisinden uzaklaşmalarına razı olmaz.
İşte bütün bunları göz önüne alan bir kişinin günah karşısında ürpermemesi, ürperip tövbeye koşmaması mümkün değildir.
Günahın ne olduğunu bilmeyen ve onu hafife alan bir insansa günahın ağırlığını vicdanında hissetmeyecek ve dolayısıyla tövbe ve istiğfara yönelmeyecektir.
Yönelse de onun tövbesi lafta kalacaktır.
Dilinden dökülenlere kalbi inanmayacaktır.
Dolayısıyla da tebeden sonra günah işlemeye kaldığı yerden devam edecektir.
Oysa ki günahın pişmanlığını vicdanında duyma, mahzun ve kederli bir kalple Allah'a yönelme, tövbesinde kararlı olma, günahla arasına mesafe koyma ve onda ısrar etmeme tövbe ve istiğfarın başlıca şartlarıdır.
Maalesef günümüzde günah kapıları ardına kadar açıldı.
Kapalı bir ibahiyecilik, hiçbir ahlaki değeri kabul etmeme, her şeyi mübah görme anlayışı gelişti.
İnsanlar bataklığın birinden kurtulmaya çalışırken başka bir bataklığın içine düşüyorlar.
Günaha açık yaşayan insanların bir kısmında bir süre sonra üzerlerindeki kiri temizleme düşüncesi de kalmıyor.
Düştüklerinde, sürçtüklerinde yaptıklarından pişman olmuyor ve durumlarını gözden geçirmiyorlar.
Dolayısıyla da günahlarda ısrar ediliyor ve üst üste kirlenmeler yaşanıyor.
Böyle kirli bir atmosferde yaşayan insanların ayaklarını sağlam bir zemine basmaları, salih bir dairede hayat sürmeleri ve sürekli imanda derinleşmeye çalışmaları daha da önem arz ediyor.
Şayet sizin kendi ikliminizi soluklayabileceğiniz mekanlarınız ve ortamlarınız varsa muvakaten günaha açık yerlerde dolaşsanız da hemen buralara sığınır ve aranırsınız.
Bu tür ortamların kendi kendine oluşmayacağısa açıktır.
Öyleyse her yerde sinesi dertli birkaç insan bir araya gelmeli.
Birlikte sohbet ve müzakere yapabilecekleri, dua ve ibadet edebilecekleri manevi ortamlar oluşturmalıdırlar ki buralarda nefeslenebilsinler, manevi olarak arınabilsinler ve yenilenebilsinler.
Rabbe tevekkül.
İnsanlık tarihinin her döneminde nebilerin, sıddıkların, salihlerin yanında firavunlar, Yezitler, Şeddatlar, Şimirler hiç eksik olmamıştır.
Ne var ki ayet-i kerimenin de beyan ettiği üzere akıbet hep müttakilerin olmuştur.
Yüzleri Allah'a müteveccih olanlar utanmayacakları, mahcup olmayacakları, keşke demeyecekleri bir hayat yaşamış ve neticede de içlere inşirah veren aydınlık bir akıbete yürümüşlerdir.
Bu öyle bir akıbettir ki yaşanan sıkıntıların eleme gider, lezzeti kalır.
Bu dünyada çekilen sıkıntılar orada tatlı birer menkıbeye dönüşür.
Salihler de karşılıklı olarak kendileri için hazırlanan koltuklara yaslanır.
Birbirlerine tebessüm ederek bu dünyada yaşadıkları olayları anlatırlar.
Yezitlerin kinle gayzla nasıl üzerlerine geldiklerini, haccacların nasıl amansız ve insafsızca saldırdıklarını, şimirlerin kendileri için nasıl dar ağaçları kurduklarını tatlı birer menkıybe ve hatıra şeklinde birbirlerine naklederler.
Zalimlerin kendilerine çektirdiği sıkıntılar gözlerinde o kadar küçülür ki dünyadayken bunları gözümüzde ne kadar da büyütmüşüz derler.
Sadece bugünü yaşayan, gelecek perspektifleri ve ukba dertleri olmayan yüzleri dünyaya dönük zalimlerse bin hasret ve nedamet yaşayacakları, keşkelerle iki büklüm olacakları karanlık bir akıbete sürüklenirler.
Salihler Allah'a ve onun ebedi nimetlerine kavuşurken o bedbahtlar yollarda kalırlar.
Sızlanırlar.
Allah'a yalvarıp yakarırlar.
Pişmanlık içinde kıvrım kıvrım kıvranırlar.
Fakat kaçırdıkları fırsatları telafi etme imkanı bulamazlar.
Madem ki bizi bekleyen akıbet budur, o halde burada başa gelen sıkıntılar karşısında paniklememek, sarsılmamak, sabırla mukavemet etmek gerekir.
Önemli olan gidilen yolun doğruluğudur.
Şayet nam-ı cel-i ilahinin her yerde bir bayrak gibi dalgalanmasını, ruh-u revan-ı Muhammedi'nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını gaye-i hayal haline getirmişseniz bela ve musibetler karşısında dimdik durmasını bilmelisiniz.
Her şeyi yıkıp savuran, çınarları bile deviren muhalif rüzgarlar karşısında eğilmemeli, yerinizde sabit durabilmelisiniz.
Bu gaye-i hayalim gerçekleşecek olduktan sonra gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa, ikisi de cana safa, lütfun da hoş, kahr hoş demeli ve yürümeye devam etmelisiniz.
Hatta peygamberlerin ve onların sadık takipçilerinin yaptığı gibi yerine göre üzerinize gelen ifritlere karşı meydan okumalısınız.
Nitekim türlü türlü ızdırap ve sıkıntılara maruz kalan Hz. Nuh'un inkarcı ve azgın kavmine karşı sarf ettiği şu sözler böyle bir meydan okumanın ifadesidir.
Biraz açarak meal verecek olursak
şunu bilin ki ben yalnız Allah'a dayanıp güvendim.
Siz de isterseniz bütün hile ve tuzaklarınızı toplayıp üzerime gelin.
Ortaklarınızı da yardıma çağırın.
Yanınıza alın.
Bütün hazırlıklarınızı yapın.
Bütün imkanlarınızı seferber edin ki içinizde keşke şunu da yapsaydık diyeceğiniz bir ukte kalmasın.
Sonra hiç beklemeden, meseleyi ağırdan almadan kararınızı uygulayın.
Yapacağınızı yapın.
Hz. Nuh burada ul azm bir peygambere yakışan edayla konuşuyor.
Önce Allah'a duyduğu sarsılmaz güven ve itimadı ortaya koyuyor.
Sonra da kendisine düşmanlık besleyen kavmi karşısında dimdik duruyor.
Onlara meydan okuyor.
O bu tavrıyla arkadan gelen müminlere de örnek oluyor.
Allah'a inanan insanların hasımları karşısında nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini gösteriyor.
Hangi peygamberin sözlerine kulak verseniz benzer şeyleri işitirsiniz.
Hangi peygamberin hayatına baksanız aynı duruşu görürsünüz.
Ulül azm peygamberlerin ikincisi Hz. İbrahim kendisine karşı kurulan komplo ve tuzakların birbirini takip ettiği bir dönemde bütün Nemrutlara meydan okuyarak dimdik durmuştur.
kendisiyle tartışmaya giren kavmine karşı gür bir sesle şöyle demiştir:
"Allah bana doğru yolu göstermişken siz hala benimle onun hakkında tartışıyor musunuz?
Sizin ona ortak saydığınız şeylerden ben hiçbir zaman korkmam.
Rabbim ne dilerse o olur.
Rabbimin ilmi her şeyi kapsar.
Hala kendinize gelip ders almayacak mısınız?"
Aynı şekilde o bela ve musibetler karşısında içini Allah'a şöyle dökmüştür.
Ey yüce Rabbimiz, yalnız sana güvenip dayandık, sana yöneldik ve sonunda varış da zaten sanadır.
Hz. Musa'nın ümmetinden bazılarının şu tertemiz solukları da aynı noktaya vurguda bulunur.
Tevekkülümüz Allah'adır.
İşimizi ona havale ettik.
Ey Rabbimiz!
Zalim bir kavim karşısında bizi imtihanı kaybeden kimselerden eyleme.
Bizi onların zulüm ve baskılarına maruz bırakma."
Bu yakarışlar da dimdik durmanın farklı bir ifadesi olarak okunabilir.
Zira Allah'a dayanan bir kimsenin başka hiçbir güç karşısında eğilmesi söz konusu olamaz.
Firavun'un ordularıyla önüne çıkan deniz arasında sıkışan Hz. Musa'nın hiç tereddüt etmeden rabbim benimle beraberdir ve mutlaka bana bir yol gösterecektir." sözleriyle yanındakileri teskin etmiştir.
Benzer bir dik duruşu, insanlığın iftihar tablosu müşriklerin kendisini öldürmek için Sevr sultanlığının kapısına kadar geldikleri anda sergilemiş ve
Tasalanma.Şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir sözleriyle Hz. Ebubekir'i sakinleştirmiştir.
Hz. Musa'nın yukarıda zikrettiğimiz sözlerinden sonra deniz ikiye ayrılmış.
Hz. Musa ve kavmi selametle oradan geçerken firavun ve adamları boğulup gitmişlerdir.
Ve yine Cenabı Hak Mekke'li müşriklerin tuzak ve hilelerini bir güvercinle zahiren zayıf ve basit bir örümcekle defetmiş.
Bir yönüyle onları hezimete uğratmış.
Allah Resulüne ise ileride bir medeniyet merkezi haline gelecek olan Yesribin yolunu açmıştır.
İnananlar bir kısım imtihanlarla boğuşmuş olsalar da neticede Allah'a vasıl olmuşlardır.
O dönemlerden günümüze gelecek olursak çağımıza ışık tutan Hz. Piri Muganın da kendi döneminin zalimleri tarafından maruz bırakılmadığı eza görmediği cefa kalmamıştır.
Fakat o hiçbir zaman zalimlere boyun eğmemiştir.
Hatta yer yer onlara meydan okumaktan dahi geri durmamıştır.
Mesela bir seferinde şöyle haykırır.
Dünyayı başımıza ateş yapsanız hakikat-i Kur'aniye feda olan başlar zındıkaya teslimi silah etmeyecek ve vazife-i kutsiyeden vazgeçmeyecekler inşallah.
Başka bir yerde sesini biraz daha yükseltir ve gürül gürül şu sözleri söyler.
Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız.
Kahhar bir elle cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tard edilip ebedi zulümata çabuk atılacaksınız.
Arkamdan pek çabuk sizin nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek.
Ben de huzuru-u ilahide yakalarını tutacağım.
Adalet-i ilahiye onları esfeli-i safiliğine atmakla intikamımı alacağım.
Ey din ve ahiretini dünyaya satan bedbahtlar, yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz.
İlişseniz intikamın muzaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz.
Ben rahmet-i ilahiyeden ümit ederim ki mevtim hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak.
Cesaretiniz varsa ilişiniz, yapacağınız varsa göreceğiniz de var.

Hiçbir zulüm ebediyen devam etmez.
Bela ve musibetler ne kadar uzun sürerse sürsün bir gün mutlaka geldiği gibi geçer.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki kim ne yaparsa kendine yapar.
Zalimler kendi elleriyle kendi berzah ve ahiret hayatlarını karartırlar.
Fakat başa gelen sıkıntılar onları çekenler için keffaretü zünup, günah ve kusurlara kefaret ve vesile-i necat, kurtuluş vesilesi olabilir.
O yüzden başa gelen her şeyi sabırla, rızayla karşılamak çok önemlidir.
Enderuni vasıf ne güzel söyler.
Gelir elbet zuhura neyse hükmü kader.
Hakka tefviz-i umur et.
Ne elem çek ne keder.

İşte bu sebepledir ki başa gelen felaketlerden ötürü ne sarsılmalı, ne paniğe kapılmalı, ne de yürüdüğümüz yoldan dönmeliyiz.
Gidilen yolların durumuna göre vites değiştirebilir, hızımızı ayarlayabiliriz.
Yollar açıldığında vitesi yükseltiriz.
Önümüze rampalar, virajlar çıktığında yolun keyfiyetini göz önünde bulundurarak hızımızı düşürür, yolun durumuna göre seyahatimizi sürdürürüz.
Fakat durmayız.
Hatta yürümeye imkan bulamadığımızda bile yerimizde hareket etmeye devam ederiz.
Bizi bu yola sevk edenin, bu yolda önümüzü açanın ve yapmamız gereken şeyleri bize ilham edenin Allah celle celalüu olduğuna inanıyorsak yaşadığımız sıkıntılardan ötürü ümitsizliğe düşmeyiz.
Yürüdüğümüz yolun Allah yolu olduğuna ve yürüyüşümüzün de ona doğru gerçekleştiğine iman etmişsek biliriz ki o yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yalnız ve yüzüstü bırakmamıştır.
Yol onun, güzergah onunsa bu yolda yürüyenler kaybetmez.
Allah'a güvenen, mahiyet-i ilahiye eren bir insanın tasalanmasına gerek yoktur.
O zahiren kaybettiği yerde bile büyük şeyler kazanır.
Tıpkı bir mızrak darbesiyle yarı yığılan sahabinin Kabe'nin rabbine yemin olsun ki Fevzu necata erdim kurtuldum demesi gibi.
Ancak saraylara, makamlara, dünyanın fani güzelliklerine bağlanan ve varlıklarını bunlarla sürdüren insanlardır ki kaybetmekten korkar, arkada bıraktıkları şeylerin üzüntüsünü yaşarlar.
Çünkü bilirler ki bir zelzele ile dayandıkları şeyler sarsıldığı veya yıkıldığı zaman kendileri de bu enkazın altında kalıp ezileceklerdir.
Gönlünü sadece Allah'a bağlayan insanın endişe edeceği hiçbir şey yoktur.
Çünkü Allah bakidir ve kendisine bağlanan kimseye yalnızlığın hasretini yaşatmaz.
Güven kredisi.
İnsanlar başkalarının hal ve tavırlarını değerlendirirken kendilerini kriter olarak alırlar.
Kendi mülahazaları, hedefleri, duygu ve düşünceleri neyse başkalarının da bunlara sahip olduğunu zannederler.
Mesela bir kişi bütün cehd ve gayretini dünyada belli makamlara gelmeye ve payeler elde etmeye bağlamışsa kendisiyle aynı kulvarda yürüyenlerin de böyle hedeflerinin olduğunu düşünür.
Şöhret, servet, güç, iktidar, dünyevi imkanlar, refah peşinde koşan kimseleri de buna kıyas edebilirsiniz.
Gözünü Allah rızasına dikmiş, halisane hizmet eden insanlar hiçbir zaman bu gibi şeyleri asıl maksat haline getirmezler.
Hatta bunları kalp ve ruhu öldüren birer virüs gibi telakki ederler.
Öte yandan onların ehli dünyayı buna inandırmaları çok zordur.
Çünkü ehli dünya ne kalp ve ruh hayatını ne de istiğina, fedakarlık ve adanmışlık duygusu gibi değerlerin neye tekabül ettiğini bilir.
Onlar dünyaya da içindekilere de kendi kültür birikimleri ve hayat tarzları açısından bakarlar.
Kendileri bu tür dünyevi imkanlar hakkında ne düşünüyor?
onlara ne kadar değer veriyor ve onları elde etme adına nasıl yanıp tutuşuyorlarsa başkalarını da kendilerine kıyas ederek öyle değerlendirirler.
Evet, İnsanoğlu kendi zihninden söküp atamadığı mülahazaları herkesin lazımı gayri mufarıkı bir şeyin ayrılmaz vasfı olarak görür.
Dolayısıyla maddenin esiri olmuş ehli dünya meseleye şöyle bakar.
İnsan olacak da makamı düşünmeyecek.
İnsan olacak da takdir ve alkış müptelası olmayacak.
İnsan olacaksa servet arkasında koşmayacak.
İnsan olacaksa rahat ve konforlu bir hayat aramayacak.
Bu mümkün değil.

Hayatı boyunca bu tür dünyevi nimetlerin arkasında koşmuş ve bu düşünceler derinlemesine ruhuna işlemiş bir kişinin başkaları söz konusu olduğunda bunları aşarak farklı bir mülahazaya açılması çok zordur.
Bütün bunların mahkumu olanlar kendilerinden farklı düşünceye sahip bir insanın varlığını tasavvur edemezler.
Dolayısıyla hayatlarını iman ve Kur'an hizmetine vakfeden adanmışlar arkasında koştukları şeyin sadece ve sadece rıza-i ilahi olduğunu ne kadar anlatsalar da onlara seslerini duyuramazlar.
Hal böyle olunca derdi dünya olanlar gözlerini ukbay dikmiş fedakar ruhların söz ve fiillerini kendilerine göre yorumlar.
Diyelim ki siz iman ve Kur'an hizmetine zarar verebileceğini düşündüğünüz için ayağınıza kadar gelen bir kısım makam ve payeler karşısında müstani ve müstenkif çekimser davranmayı tercih ettiniz.
Derler ki daha büyüğünü elde etmek için böyle davranıyor.
Bileğinizin hakkıyla bir kısım konumlara gelirsiniz.
Bu sefer de hakkınızda güç ve imkan devşirme, hortumlama yapma, devleti ele geçirme gibi türlü türlü itham ve suçlamalarda bulunurlar.
Siz samimi duygularla dünya saltanatında gözünüz olmadığını ifade edersiniz.
Ama onlar bu sefer de sizi gerçeği gizlemekle, takiye yapmakla suçlar.
Ne deseniz, ne yapsanız onları kendinize inandıramazsınız.
Bununla birlikte herkesin kendi tavır ve davranışından sorumlu olduğu unutulmamalıdır.
Kim ne yaparsa yapsın, ne düşünürse düşünsün, gözünü ve gönlünü Allah'ın rıza ve rıdvanına dikmiş hizmet erlerine düşen vazife Allah yolunda yaptıkları hizmetlerde ihlas ve samimiyetlerini sonuna kadar korumak, güveni zedeleyici en küçük inhiraflardan dahi uzak durmak ve her fırsatta bu samimi düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaya devam etmektir.
Onlar sözlerinde, hal ve tavırlarında dost doğru olmalı.
Birer istikamet abidesi olarak yaşamalı ve böylece art niyetli kimselerin eline en küçük bir fırsat bile vermemelidirler.
Allah yolunda hizmet edenlerin en büyük kredileri güvenilir olmalarıdır.
Dolayısıyla onlar bu güven kredisini sarsabilecek her türlü şeyden fersah fersah uzak durmak zorundadırlar.
Mesela kanaat ve istinayı en büyük zenginlik görüp kimseye el açmama, minnet altına girmeme bu güveni koruyabilmenin önemli şartlarından biridir.
Minnet altında kalır, başkalarına medyun olursanız kendinizi ipotek etmiş olursunuz ve bu yüzden diyete dönmek zorunda kalabilirsiniz.
Dolayısıyla kendi elinizi kolunuzu bağlamış, hareket alanınızı daraltmış olursunuz.
İnsan el veriyorsa babasına, annesine, en yakınlarına bile borçlanmamaya bakmalıdır.
Maddi manevi her borçlanma manevra alanınızı daraltır.
Borçlu olduğunuz insanlar hatırlarını, ağırlıklarını ortaya koyarak beklentilerini dile getirdiklerinde onları reddedemezsiniz.
Böylece hürriyetinizi kaybedersiniz.
Bazen olur ki birilerinin sizin değerlerinize aykırı bir kısım isteklerine boyun eğmek zorunda kalırsınız.
Bütün bunlarda kazanılması yıllar alan kredinizi tüketir.
Toplum nazarındaki itibarınızı ve kredinizi korumak ve asılsız suçlamalardan uzak kalmak istiyorsanız sık sık hayatınızın hesabını vermelisiniz.
Tıpkı Hazreti Piri Mugan'ın yaptığı gibi o kendisine yöneltilebilecek suizan ve ithamların önüne geçme adına ne yediğinin, ne giydiğinin, nasıl geçindiğinin hesabını topluma tek vermiştir.
Bunu bir yönüyle günümüzde belli makamlara ihraz eden insanların mal beyannamesi vermesine benzetebiliriz.
Onlar bunu zorunlu olarak yapıyorlar.
Üstat hazretleri ise gönüllü olarak mal beyanında bulunmuştur.
Hayat tarzınız, standardınız başkalarında şüphe uyandıracak olursa onların size olan güvenini ve itibarınızı kaybedersiniz.
İtibarı kalmayan insanların sözünü de kimse dikkate almaz.
Kendilerini ila-i kelimetullah davasına adamış kişilerin hayatlarının değişik dönemlerinde bunu yapmaları beklenir.
Onların hesabını veremeyecekleri hiçbir şeyleri olmamalıdır.
Art niyetli kişiler onları karalamak için hayatlarını didik didik etseler de en küçük bir leke bulamamalılar.
Sadece kendileri de değil, ailelerinin ve etraflarındaki insanların da hesap veremeyecekleri bir şey olmamalıdır.
Aynı şekilde onların da ismet ve iffetleriyle yaşamalarına dikkat etmelilerdir.
Çünkü onlardan sadır olacak bir kısım hataları da size mal eder ve bunlarla sizi zor duruma sokabilirler.
Bu yüzden hasseten belli konumlardaki insanların işin başından itibaren hayatlarını buna göre planlamaları, arkalarında şüpheye mahal hiçbir şey bırakmamaları, tıpkı namus ve şereflerini koruyor gibi itibar ve kredilerini korumaları çok önemlidir.
Onlarla alakalı ne kurcalanırsa kurcalansın hesabı verilemeyecek bir şey olmadığı görülmelidir.
Aksi takdirde bir kişinin hatası içinde bulunduğu veya temsil ettiği heyete mal edilir.
Dolayısıyla umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur ve bunun hesabını Allah'a vermek de çok zor olur.
Üstat hazretleri hayatını kanaat ve iktisat düsturlarına uygun olarak geçirdiği gibi onun en yakınındakiler de böyle yaşamıştır.
Daha önce bu bahtiyarların durumlarını defaatle arz etmiştim.
Onlar hiçbir zaman kendilerini düşünmediler.
Bütün varlıklarını hizmet-i imaniye ve Kur'aniye davasına adadılar.
Fakirhane bir hayat yaşadılar.
Makam, mansıp, mal ve servet peşinde koşmadılar.
Bazılarını gördüm dizleri yamalı pantolonla geziyorlardı.
Bazılarının giydikleri ceketlerin kollarından iplikler sarkıyordu.
Kimsenin kendileri aleyhinde ileri geri konuşmasına fırsat vermediler.
Toparlayacak olursak, bizim en büyük kredimiz güven ve itibarımızdır.
Hizmet-i imaniye davasının devamı adına ihtiyaç duyulan bir kısım maddi imkanlar olmasa da bu dava yolda kalmaz.
Bunlar daha sonra da bir şekilde telafi edilebilir.
Fakat itibar, güven, beklentisizlik, adanmışlık, iffet ve ismet böyle değildir.
Onlar bu davanın namusudur.
Bu yüzden her birimizin kendi namusunu koruma konusunda gösterdiği hassasiyeti bunları koruma konusunda da göstermesi gerekir.
Başkaları sizin hayatınızı ne kadar incelerse incelesin her defasında aynı saffet ve samimiyetle karşılaşmalıdırlar.
En başta da ifade ettiğimiz gibi bütün bunlara rağmen hala size inanmayanlar, kuşkuyla yaklaşanlar olacaktır.
Fakat siz bu hassasiyeti ortaya koyabildiğiniz takdirde büyük çoğunluğun gönüllerine girer, güvenlerini kazanır ve desteklerini arkanıza alırsınız.
Allah'ın izni ve inayetiyle

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...