Fütvetin Nurlu Yolu.
Kırık Testi.21.
Fethullah Gülen.
Takdim yerine.
Fethullah Gülen Hoca Efendi bir yerde Bediüzzaman Hazretleri için şöyle der.
Yabancı bir düşünce yoktur onda.
Her şeyiyle yerlidir o.
Burada yerlilikten
kasıt Kur'ani olmak,
düşüncelere Kur'an rengi çalabilmek, çağını Kur'an'ın ışığında okuyabilmektir.
Aynı zamanda sünnet-i seniye rehberliğinde düşünmek, hareket etmek ve
yaşamaktır.
Yerliliğin diğer bir yönü de yabancı düşüncelerle tanışmak ve onları okumakla
birlikte bu düşüncelerin etkisi altında
kalmadan bizim dilimizle, anlayışımızla, hissiyatımızla ve mantığımızla
konuşabilmektir.
Yerlilik noktasında Hoca efendinin de Bediüzzaman Hazretleri
ile benzer bir
duruşu vardır.
O erken yaştan itibaren İslami ilimlerdeki geniş okumalarına,
eski yeni bütün fikri akımlardan haberdar olmasına, dolayısıyla da doğuyu
ve batıyı iyi bilmesine rağmen kendine has munisiz, sıcak ve akıcı bir üsluba
sahiptir.
Okuyucu onun eserlerini okurken su gibi akıp gittiğini hisseder.
istikrarlı
büyük bir gemide yolculuk yapıyormuş gibi rahat eder.
Rahatsız edici ifadelere
kulak tırmalayan kelimelere
rastlamaz.
Bazı kelime ve tabirler mecburen kullanılmış olsa da yanlış
anlaşılmaması için izahatta bulunur.
Olay ve şahısları değerlendirirken de
hakperest bir duruş dikkati çeker.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış denir.
Ama
bu da usulünce ve üslubunca yapılır.
Ayrıca bazı doğruların içindeki risklere
dikkat çekilirken bazı yanlışlardaki hakikat daneleri de hatırlatılır.
Böylece konular Kur'an ve sünnet referanslı olmanın yanı sıra realite ile
barışık keskin çizgilerden uzak yorumlarla akar gider.
Okuyucularımızı hayata dair ölçüler, hareket stratejileri, tarihi ve güncel
hadiselerle şahısların analizlerini içeren geniş yelpazesiyle bir Kırık Testi
kitabıyla daha buluşturuyoruz.
Kırık Testi serisinin 21.kitabı olan bu eser geçmişteki bazı Bamteli
sohbetlerinin yazıya dökülmüş halidir.
Konuşma dilinden yazı diline aktarılırken içindeki ahengi, duruluğu,
akıcılığı korumaya çalıştık.
Burada elbette editör ekibimizin çalışmalarını
da takdir etmek gerekir.
Birer ikişer cümleyle geçen konulara
temas etmek gerekirse neler var bu kitapta? ifet ve ismet konusunu ele alan
hoca efendi dahili iffet şeklinde bir tabir kullanır.
Bu dikkat çekici tabirle
iffetin içte kalpte bir şuur halinde bulunması gerektiği ifade edilmiş olur.
Zikir bahsinde zikredilen ifadelerle o ifadelerin manalarının birlikte göz
önüne alındığı yeni bir diriliş temennisinde bulunulur.
Gelecekte yaşanması
beklenen manevi
hayat adına oldukça manidardır.
İçtimai yönü ağır basan ve toplu halde
eda edilen hac ibadeti içerisinde insanın kendi nazarında kendini tamamen
silmesi ve ümme-i Muhammed için yalvarıp yakarması şeklindeki dua teklifi ve
tahşidatı oldukça sarsıcıdır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde asıl
gücün makamda, itibarda, parada, kuvvette değil Allah'a dayanmakta aranması
gerektiği vurgulanır.
İstişare
bölümünde istişaren pek çok özelliği arasında kendine rağmen yaşama ve
başkalarının gücünü yanına alma yönleri üzerinde durulur.
Dinde zorlama yoktur
prensibinin dinin
dışındaki birine dini zorla kabul ettirmeye çalışmamak şeklinde anlaşılması
gerektiği belirtilir.
Ayrıca
dini emirleri o dine mensup kişilere zorla yaptırmamak, dini onlara
zorlaştırıcı şekilde sunmamak, bilakis kolaylık yolunu tercih etmek gibi
konulara da değinilmektedir.
Dört halife dönemi analiz edilirken dört halifeye yaklaşımda bazı ölçüler
sunulmaktadır.
Allah Resulünün kabul
ettiğini kabul etmek bunlardan ilkidir.
Yani Allah Resulü kimi hangi konumda
kabul etmişse onu o konumda kabul edip saygı duymak ve özellikle dört halife
konusunda hassas olmak.
Devam eden bölümlerde idarecinin idaresi
altındakilere güven vermesi ele alınmaktadır.
Denir ki idareci öyle güven
vadetmelidir ki mesuliyetindeki
birini herhangi bir yere tayin ettiğinde o kişi buraya gönderildiysem murad-ı
ilahi bu istikamettedir diyebilmelidir.
Ne güzel bir ölçü.
Ruhi ve kalbi konular baştan sona kitabın muhtevasını oluşturuyor desek
mübalaa etmiş olmayız.
Bu çerçevede imanın vadettiği güzellikler sıralanır.
Ötelerin buradaki imana göre şekillendiği ifade edilir.
İslam'ı temsildeki
hassasiyete bir kez daha
dikkat çekilir.
Acz fakr yolunun bir fazilet değil bir hakikat olduğu
hatırlatılır ve insan realitesi nazara verilir.
Yapılan işlerde esas hedefin
Allah rızası olduğu vurgulandıktan sonra ihlası kemiren güvelere mercek tutulur.
İnsan aklının sınırlı olduğu, bu yüzden de metafizik bilginin ancak peygamberler
yoluyla elde edilmesi gerektiği hakikati dile getirilir.
Zaman zaman temel usul kaideleri ya da bakış açılarına da yer verilir.
Bu
bağlamda günümüzde çokları tarafından
savunulan moda haline gelen bir görüşe temas edilir.
Tarihselcilik, Kur'an'ın
tarihselliğe ve tarihselci anlayışa kurban gitmemesi gerektiği konusunda
ikazda bulunulur.
Zira Kur'an her asrın derdine derman olacak şekilde her çağa
indirilmiştir.
Çağ okumaları ve analizleri de dikkat çekicidir.
Bu devrin
dünyayı bilerek ve
isteyerek ahirete tercih etme çağı olduğu ifade edilir.
Bu hastalıklarla
mücadele adına kendini Allah yoluna vermiş gönül insanı adanmışlara ihtiyaç
olduğu vurgulanır.
O adanmışların
özellikleri belirtilirken birinci sırada ihlas ve kardeşlik gelir.
İhlas ve
kardeşliğin sağlanmasıyla Allah'ın yardımının ümit edilebileceği belirtilir.
Bu
çerçevede üzerinde
durulan diğer bir konu İslam'ın yüzünü karartanların durumu ve ışık yolcularına
düşen ıslah vazifesidir.
Söz konusu
karartmalara karşı aydınlatma ve ıslah etme çalışmalarının en az çeyrek hasır
alacağı ifade edilir.
Ardından
sıkıntıların inkişaflara gibi olduğu vurgulanır ve böylece Kur'ani bir hakikat
ve tarihte çok tecrübe edilmiş
bir gerçek ortaya konur.
Eserde ara ara bazı yanlış anlamalar da
tashih edilir.
Mesela diyalog çalışmalarını dinden taviz gibi görenleri bunun
peygamber yolu olduğu
örnekleri ile açıklanarak izah edilir.
Devamında denge üzerine kurulu bir hayat
teklifi yapılır.
Sonrasındaysa hizmette vazife almanın, aktif olmanın önemine,
kenara çekilme düşüncesinin ne tehlikeli bir düşünce olduğuna değinilir.
hizmette emekliliğin olmadığı, insanın
son nefesine kadar küçük de olsa bir şeyler yapabilme gayreti içerisinde
bulunması gerektiği hatırlatılır.
Vazife şuuru üzerinde durulan diğer bölümde ise vazife almamanın veya vazifeyi
bırakmanın arkasında hem
rahmani hem de nefsani duyguların bulunabileceği vurgulanır.
Önemli olan
kalbin atışlarının iyi yoklanması, nefsin isteklerine göre hareket edilmemesi,
vazifeyi bırakmanın ya da
vazife almamanın mutlaka mantıklı, tutarlı ve her şeyden önemlisi de rahmani bir
düşünceye bağlı olmasıdır.
Geçmişteki kavimlerin helak olmasına sebep olan günahların hepsinin birden bugün
işlendiği de vurgulanır.
Fakat
Allah ümmeti Muhammed'i bir rahmet cilvesi olarak helak etmemekte, bununla
birlikte lokal olarak zalim ve fasıklar
cezalandırılmakta, konumlarının hakkını vermeyen müminler de itap görmekte,
musibete uğramaktadır.
Bu konuyla bağlantılı olarak musibetlerin maddi sebeplerinin yanında manevi
sebeplerinin de dikkate alınması
gerektiği ifade edilir.
Sonraki bölümde gayret-i diniye ile hırs arasındaki ince
çizgiye dikkat çekilir.
Din konusunda gayretli insanlara dikkat etmediklerinde
hırsa düşebilecekleri ikazı yapılır.
Günümüzdeki en büyük eksikliklerden
birinin dava ve mefkure adamı kıtlığı olduğu çözmeye çalıştığımız problemlerin
altında bu eksikliğin yattığı acı gerçeğine dikkat çekilir.
Her türlü ayrılığın yaşandığı günümüzde kalplerin telif adına gönül insanlarına
çok vazife düştüğü, onların inkisar yaşasalar da ümitsizliğe düşmeden
yollarına sevgiyle, şefkatle devam etmeleri gerektiği tembih edilir.
Bu
konuyu destekleyecek mahiyette kainatta tesadüf olmadığı ve meydana gelen
olayların bizimle mutlaka bir irtibatının bulunduğu ifade edilir.
Bu
irtibatı görebilmek için tefekkür ve muhasebe ile olaylara yukarıdan ve bütüncül
bir bakış açısıyla yaklaşmak
gerektiği vurgulanır.
İlerleyen bölümlerde hizmet erlerine yönelik hareket
stratejileri sunulur.
Bu
zamana kadar Allah'ın inayetiyle elde edilen başarıların devam etmesi için iyi
düşünülmesi, kolektif hareket edilmesi,
zamanın iyi okunması gerektiği vurgulanır.
Yapılan her şeyin güzel olabileceği
ama
acaba başkaları tarafından da güzel olarak algılanıyor mu sorusunun mutlaka
sorulmasının ve ona göre hareket
edilmesinin zorunlu olduğu hatırlatılır.
Ayrıca yapılan güzel işlerde sadece iyi
niyet yetmez.
Bilgi ve araştırmak da gerekir.
Yol almak istiyorsak iyi niyetle
beraber bilgiye ve araştırmaya
da ihtiyacımız var mealinde aydınlatıcı tespitlerde bulunulur.
Bütün zorluklara veya başarılara rağmen mütevazı olmanın bir peygamber ahlakı,
kibrinse şeytana yakışan bir özellik olduğu ifade edilir.
Her türlü gurura
kapıları kapatmak ve takdir edilme hislerini bile şirk saymak gerektiği
kalbi hayata dair önemli ikazlardandır.
Eserde keyfiyet çok önemlidir ama
kemiyetsiz keyfiyet olmaz şeklindeki bir uyarı vardır ki bunun üzerinde ayrıca
durmak gerekir.
Keyfiyet kemiyet karşılaştırılmasında keyfiyetin her zaman ağır
basması
gerektiği ifade edilir.
Öte yandan keyfiyetin kemiyetsiz olmayacağı da
vurgulanır.
Hem hareket stratejisi hem de manevi hayat adına bu çok önemli
noktaya işaret edilir.
Eserde son 10 yıldır yaşanan zorlu sürece de sık sık
temaslarda bulunulur
ve sürecin kahramanlarına bazı müjdeler verilir.
İşte bu müjdelerden birkaçı.
Buradaki ölüm fermanları öbür tarafta kurtuluş vesikası olacaktır.
Aziz olmak
müstehani olmaya ve dik durmaya bağlıdır.
Sistemli okuma yapmak için öncelikle
temel prensipleri özümsemek gerektiği ardından çeşitli alanlarda kitap
okunabileceği ifade edilir.
Her alanda o
alanın temel disiplinlerini bilerek okuma yapmak gerektiği de dikkat çeken
tespitlerdendir.
Günümüzdeki iman zayıflığına dikkat çekilerek çözümler sunulur.
Bu büyük sorunun
daha yok mu anlayışıyla sürekli
arayış içerisinde olarak devamlı tefekkür ve okuma yapmak suretiyle
giderilebileceği belirtilir.
Bugünkü
İslam dünyasındaki problemlerin çözümünün kıvama bağlı olduğu, kıvamın
da Kur'an ve sünnetle irtibata, steril ortamlarda bulunmaya ve hizmet etmeyile
sağlanabileceği ifade edilir.
Hemen herkesi ilgilendiren miras meselesi dinin
ortaya koyduğu ölçüler
çerçevesinde masaya yatırılır.
Böylece zamanımızda bu konudaki farklı
yaklaşımların isabetsizliği de
vurgulanmış olur.
Büyüklüğün yolunun tevazudan geçtiği, gerçek büyüklerin hep
mütevazı oldukları vurgulanır ve bu konuyla irtibatlı görünebilecek en büyük
kredinin güven ve itibar olduğu
tespitiyle esere nokta konur.
Bu kısa tanıtım yazısıyla sizleri kitap içinde
özet mahiyetinde bir gezintiye çıkardık.
Gerisi dikkatli ve tahkikli
okumalarınıza kalıyor.
Kim bilir okurken
neler duyup yaşayacaksınız.
Eseri yayına hazırladığımız günlerde
muhterem hocamızın ruhunun ufkuna yürüdüğünü öğrendik.
O ilim, ibadet, tefekkür
ve hizmet dolu bir hayat
yaşadı.
Pek çok insana rehber ve ilham kaynağı oldu ve sonunda hep arzuladığı
rabbisine kavuştu.
Hocamız bu dünyadan ayrıldı, vuslata erdi.
Ama inancımız
odur ki ilmi, fikri ve manevi mirası yaşamaya devam edecektir.
Rahmeti sonsuz
Rabbimizden Hoca Efendiyi rahmetiyle kuşatmasını, Firdevsiyle sevindirmesini,
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'le beraber kılmasını diliyoruz.
Konumun
hakkı.
Soru: Cenabı Hak peygamber hanımlarına
onların diğer kadınlar gibi olmadığını, dolayısıyla hal, hareket ve tavırlarında
çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ifade buyuruyor.
Bu ilahi beyanın
günümüz insanlarına verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Cenabı Hak sorunuzu esas teşkil eden Ahzap sure-i celilesindeki ayet-i
kerimelerde Ezvac-ı Tahirat'a şöyle hitap etmektedir.
Ey peygamber
hanımları, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.
Eğer halinize layık bir
takvayla korunacaksanız, namahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir
başka mümin kadından
daha fazla dikkatli olun ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde fesat
bulunan bir kimse ümide kapılmasın.
Konuşurken size yaraşır şekilde ciddiyet
ve ağır başlılıkla söz söyleyin.
Ölçülü konuşun.
Dışarı çıkmanızı gerektiren
mecburi bir sebep olmadıkça vakarla evinizde oturun.
Mecburi bir ihtiyaç
için dışarı çıkmanız gerektiğinde de İslam öncesi cahiliye döneminde olduğu
gibi süslenip dışarı çıkmayın.
Namazı hakkıyla ifa edin.
Zekatınızı verin.
Hülasa Allah'a ve resulüne itaat edin.
Ey peygamberin şerefli hane halkı, ey
ehlibeyt, Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.
Oturun da evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmetlerini anın.
Allah
muhakkak ki latif ve habirdir.
Konuma göre subjektif mükellefiyet.
Cenabı Hak bu ayet-i kerimelerle cebri lütfi olarak ihraz ettikleri konumun
hakkını vermeleri için peygamber
hanımlarına yol gösterme adına işar ve işaretlerde bulunmuştur.
Çünkü onlar
sağanak sağanak vahyin yağdığı bir atmosferde bulunuyorlardı.
Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem'in
mahiyet-i daimiyesi ile daimi refakati ile şereflenmişlerdi.
Bu öyle bir
konumdur ki ona erişmek için
dünyalar verilse değerdi.
Mesela İmam Maturidi Hazretlerinin iradeye yüklediği
mana açısından bakacak olursak şöyle de diyebiliriz.
Allah Teala onların eda
edecekleri misyonu ezeli ilmiyle bildiğinden daha baştan onlara böyle bir
lütufta bulunmuştur.
Yukarıdaki ayet-i kerimelerle onlara mazhar oldukları konum itibarıyla çok daha
hassas hareket etmeleri gerektiğini
hatırlatmış ve objektif mükellefiyetin üstünde subjektif mükellefiyetin yolunu
göstermiştir.
Allah celle celalüu ayet-i kerimenin başında, "Ey peygamber
hanımları, siz
herhangi bir kadın gibi değilsiniz." buyurmak suretiyle Ezvac-ı Tahiratın
sıradan kadınlardan farklı olduğunu
vurgulamıştır.
Onlar sıradan kadınlar gibi olsalardı Allah peygambere giden yolu
onlara
göstermezdi.
Allah Resulü aleyhissalatu vesselam bütün zevcelerini Allah için
ciddi
fedakarlıklara katlanmış, bu uğurda yurt ve yuvalarını terk etmiş, peygamber
yolunda hırzıcan etmiş kimselerden seçmişti.
İşte imkanları ölçüsünde
liyakatlerini izhar eden bu yüce kametlere Allah da ekstra lütuflarda
bulunmuş ve onları Efendiler Efendisinin saadethanesiyle şeref kılmıştır.
Özel konum azami takva ister.
Cenabı Hak yukarıdaki ayet-i kerimelerde
onlara bulundukları konumun önemini hatırlattıktan sonra onlardan bu konumun
hakkını vermelerini istemiş ve şöyle
buyurmuştur.
Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız yabancılarla tatlı
ve
cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide
kapılmasın.
konuşurken ciddiyet ve ağır başlıkla söz söyleyin.
Burada öncelikle takvaya vurgu yapılmıştır.
Peki takva nedir? O Allah'ın
emirlerini yaşama mevzuunda
hassasiyet gösterme, şüpheli olan şeylerden sakınma hatta bazen şüpheli
olabileceği mülahazasıyla bazı mübahları bile terk etme, teşriyi emirlere, dini
hükümlere riayet etme ve tekvini emirleri, kainat kitabındaki ilahi
yasaları doğru okuma ve ona göre yaşama demektir.
Peygamber hanımlarına ayrıca
başkalarıyla konuşurken dikkatli olmaları ve kadınsı davranış ve ifadelerden
kaçınmaları emredilmiştir.
Zira kalbinde maraz taşıyan insanlar hesaba katılmalıdır.
Nitekim henüz ilgili
yasak gelmeden önce efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem vefat edince ben falanla izdivaç yaparım diyen
birisi
çıkmıştır.
Ancak daha sonra peygamber hanımlarının bütün müminlerin anneleri
olduğu bildirilmiş ve sizin Allah'ın resulünü rahatsız etmeniz ve kendisinin
vefatından sonra onun eşlerini nikahlamanız asla helal değildir ayet-i
kerimesiyle onlarla evlenmek ebedi olarak haram kılınmış bu tür duygu ve
düşüncelerin kesin olarak önüne geçilmiştir.
Ahzap suresinde geçen eğer
müminlerin
annelerinden bir şey soracak veya isteyecek olursanız perde arkasından
isteyiniz.
Böyle yapmanız hem sizin hem
de onların kalpleri yönünden daha nezihtir ayet-i kerimesiyle peygamber
hanımlarına hicap emri gelmişti.
Husüle
Hz. Ayşe, Hz. Hafsa ve Ümmü Seleme radıyallahu anhünne gibi validelerimiz
vahyin menbağından menhelül azbil mevruttan, tatlı su kaynağından elde
ettikleri engin müktesebatı dünyanın dört bir yanından gelen kadın ve erkeklere
ulaştırıyorlardı.
Onlar bu ulvi vazifeyi yerine getirirken erkeklere bir şeyler anlatma
mecburiyetinde kaldıklarında araya bir
perde sütre koyuyor ve onun arkasından konuşuyorlardı.
Perde arkasından
konuşurken bile kılık
yararcasına bir hassasiyet ve ölçüyle hareket ediyor, Kur'an'ın bu emirlerine
harfiyen uyarak gayet ciddi ve vakarlı bir üslup tercih ediyorlardı.
Cenabı Hak bir sonraki ayet-i kerimede hem vakarla evinizde durun da İslam
öncesi cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın kavli kerimi
ile Ezvac-ı Tahirat'ın cahiliye kadınları gibi başkalarının dikkatini çekecek,
başını döndürecek, bakışını
bulandıracak şekilde süslenerek dışarıda arzayı dammelerini Yaseminlikte reftare
dolaşıyor gibi Yasemin kokulu güzel bir bahçede zarif adımlarla süzülerek
dolaşıyor gibi dolaşmalarını yasaklamıştır.
Burada şöyle bir soru akla
gelebilir.
Yukarıdaki ayet-i kerimelerde perde arkasından konuşmaları emredilen tatlı ve
cilveli bir eda ile konuşmama emrine
muhatap olanlar kendileriyle evlenilmesi ebediyen haram kılınan ve müminlerin
anneleri olduğu bildirilen peygamber hanımlarıdır.
saygı ve ihtiram hisleriyle
dop dolu
olduğu annesine olumsuz ve şehevi duygular besleyebilir mi? Kanaatimce
burada dikkat edilmesi gereken iki husus var.
Bir, her insanın içinde her zaman
için haram duyguların bir akrep gibi kuyruğunu dikmesi, bir yılan gibi harekete
geçmesi ihtimali vardır.
Peygamber eşleri mevzuunda harama karşı gösterilecek en küçük bir temayül
insanın ebedi hayatını mahvedebilir.
Bu itibarla Kur'an böyle bir duygunun en
küçüğünün dahi insanların içinde oluşmasını engelleme adına seddi zerai
kötü sonuçlar doğurabilecek davranışları engellemek için alınan tedbirler gereği
daha başta böyle bir yasağa ferman buyurmuştur.
İki, eğer bu meseleler
kendileriyle
evlenilmesi ebedi haram kılınan ve bütün müminlerin anneleri konumunda bulunan
ezvac-ı tahirat için bu kadar hassas ise kadın erkek ilişkileri konusunda diğer
insanların ne kadar hassas olması gerektiği daha iyi anlaşılmış olur.
Başka bir ifadeyle bu yasakların ilk muhatapları peygamber hanımları olsa da
esasen bu ayet-i kerimelerde onların şahsında bütün mümin kadınlara ders
verilip ikazda bulunulmaktadır.
Harici iffet dahili iffet.
Yukarıdaki ayet-i kerimeler aynı zamanda
mümin kadınlara tesettürdeki temel espriyi öğretmekte, dahili iffete dikkat
çekmektedir.
Bu bağlamda tesettürü sadece üste alınan bir elbiseden ibaret
görmek ve onu şekille ilgili bir örtünmeye indirgemek eksik bir yaklaşımdır.
Bu
açıdan kadın dışarıda
bir kısım hususiyetlerini teşhir etmemeli ve ses, mimik ve el ayak
hareketleriyle bile olsa dikkatleri
çekecek tavırlardan uzak durmalıdır.
Aynı şekilde kadınların dikkatleri
çekecek ölçüde süslü elbiseler giymeleri, çevresindeki insanları etkileyip
dikkat çekecek şekilde koku
kullanmaları da mahzurlu görülmüştür.
Kadınların dikkat çekici bu tavırları %5
insanın bile kalbinde fitne ve fesat duygusunun oluşmasına sebebiyet verecekse
bu mevzuda Kur'an'ın ortaya
koyduğu tedbirlere mutlaka riayet edilmelidir.
Örtünmenin yanında dahili iffet
de
gözetilmeli ve karşıdaki insanların içinde kadına karşı saygı ve ihtiram
hissi uyaracak tavır ve davranışlar sergilenmelidir.
Özetle kadın gerek kılık ve
kıyafetiyle
gerekse hal ve tavırlarıyla kendisine saygı duyulacak, hürmet gösterilecek bir
görünüm arz etmelidir.
Kur'an-ı Kerim'in seçtiği kelimeler kendi karakteristikleriyle de ele alındığı
zaman peygamber hanımlarına
yapılan ikazdan şöyle bir mana da ortaya çıkar.
Bazı insanlar liyakatlerinden
değil, Cenabı Hakk'ın ekstradan lütuflarına mazhar olduklarından dolayı belli
bir konuma getirilmişlerdir.
Sözlerde ifade edildiği gibi herkes sol yolu tutmuş giderken birdenbire bir
emare ve işaretle bu kimseler başka bir yola sevk edilmiştir.
Sonra da o yolda
engin varidat ve mevhibelerle karşılaşmış, ne ihsanlara ne lütuflara
mazhar olmuşlardır.
Büyüklerimiz Cenabı Hakk'ın ekstradan olan bu lütuflarına
cebri lütfi
demiştir.
Çünkü bu lütufların arkasında doğrudan insan iradesi yer almamaktadır.
Ancak yine de meseleye yukarıda zikrettiğim maturidi mülahazasıyla yaklaşarak
her semerenin arkasında şartı
adi planında mutlaka iradenin de bir dahlinin olduğunu dikkate alıp Allah
Teala'nın o kişinin ileride yapacağı
hizmetlere binaen ona böyle bir lütufta bulunmuş olabileceğini söyleyebiliriz.
Fakat insanın kendisi hakkında meseleye tamamen cebri lütfi nazarıyla bakması,
mazhar olduğu bu lütufları önemli birer nimet sayması ve sonra da o nimete kendi
cinsinden şükürle mukabelede bulunması gerekir.
Yüksek bir kuleden derin bir çukura düşme ihtimali var.
Her konum bir mazhariyet
olduğuna göre
her konumun kendine göre bir hakkı eda edilmesi gereken belli vazife ve
sorumlulukları vardır.
Bu durumu
biasebil manem elmarem sözüyle ifade etmişlerdir.
Yani bir insan ne kadar
ganimete mazhar, ne kadar lütuflarla serfirassa onların kadru kıymetini
bilmediği takdirde Allah onu o kadar perişan eder.
Harem odasına kadar girmiş
bir insan oranın kıymetini bilmez ve oranın hususiyetlerine karşı saygısızca
davranırsa onu salonda oturtmazlar, kapının önüne koyarlar.
Bu sebepledir ki
Hz. Pir İhlas kulesinin başından düşen bir insanın düz bir zemine değil derin
bir çukura düşme ihtimaline dikkatleri çekmiştir.
Keza bugün belli konumları
ihraz eden
insanların hizmet etme imkanlarını değerlendirmeyip bu mevzuda ahesterevlik
ederlerse yavaş hareket eder, ağırdan
alırlarsa kulakları çekilebilir.
Nitekim Hz. Lemalarda başta kendisinin sonra da
yazmak için izin aldığı talebelerinden bazılarının yediği şefkat tokatlarını
bize nakletmiştir.
O çektiği sıkıntıları
Kur'an'a hizmeti maddi manevi füyuzat hislerine feda etmesine bağlamıştır.
Baştan sona üstat hazretlerinin bütün hayatı gözden geçirildiğinde görülecektir
ki o bu mevzuda azami
derecede bir kemal hassasiyetle yaşamıştır.
Milletimin imanını selamette
görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım diyen bir insanın Kur'an-ı
Kerim'e hizmeti maddi manevi
füat hislerine feda edebileceğine ihtimal verilemez.
Bir rehber olarak
üstat hazretleri bu sözleriyle iç mülahazalarınızda da size rehberlik etmiş,
bazı mevzularda ışık tutmuş ve
size şöyle bir ikazda bulunmuştur.
Dikkatli olun.
Sizin konum ve
mazhariyetleriniz farklıdır.
Siz dava-i
nübüvvetin yeryüzündeki varislerisiniz.
İnsanlık yolunda Allah rızası için
yapmış olduğunuz hizmetleri maddi manevi füyuzat hislerinize, dünyevi makam ve
mansıplara parmakla gösterilmeye, abi denmeye, büyük olarak tanınmaya vesile
yaparsanız tokat yersiniz.
O halde konumunuzun kıymetini bilin ve hep ona
göre hareket edin.
Zikir itminan münasebeti.
Soru: Rad suresinde mealen onlar iman edip gönülleri Allah'ı zikretmekle huzur
bulan kimselerdir.
İyi biliniz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle
oturaklaşır ve huzura erer buyuruluyor.
Kalpleri itminana sevk eden zikrin
hususiyetleri nelerdir?
Cevap: Ayet-i kerimede kalplerin
itminana ermesi zikrullah'a bağlanmıştır.
O halde genel hatlarıyla da olsa
zikrin ne olduğu üzerinde
öncelikle durulması gerekir.
Esasında zikir namazdan hacca, ondan cihada bütün
ibadetlerde yer alan ve onların içlerinde deveran edip duran bir can, bir kan
gibidir.
Ayrıca ne zaman ne de
hali itibarıyla zikre herhangi bir tahdit konulmuştur.
Dolayısıyla onun alanı
çok geniştir.
En büyük zikir Kur'an.
İbadetlerin özünü teşkil eden zikrin en
alası, en yücesi ise Kur'an-ı Kerim'dir.
Çünkü o bize hem onu getiren Cibril
emini hem yeryüzünün en eminini hem de Allah'ı hatırlatıyor.
Evet, Kur'an-ı Kerim emin bir elle en güvenilir zata teslim edilen mukaddes
bir emanettir.
Öte yandan Kur'an'ın muhtevasını açılıp onun vadilerinde
dolaştığınızda o yüce beyan size çok şey hatırlatacaktır.
Mesela bir Fatiha-i
Şerif içine
girdiğiniz zaman nelerle karşı karşıya geliyorsunuz? Bir düşünün.
Daha başta
Cenabı Hakk'ın nimetlerini görüyor, hamdle geriliyor ve terbiye gerdesi
bulunduğunuz, terbiye edildiğiniz Allah karşısında ürperiyorsunuz.
Böyle bir dehşet yaşarken Rahman ve Rahim isimleri imdadınıza yetişiyor ve
siz de bunun karşısında kulluğunuzu sadece Allah'a yaptığınızı ve yardımı da
sadece ondan istediğinizi hemen ilan ve itiraf ediyorsunuz.
İçine girip
yürüdüğünüz yolun çok emin bir yol olduğunu görünce de istianeyi, Allah'tan
yardımı hemen sırat-ı müstakime, hidayete bağlıyorsunuz.
Yani diyorsunuz
ki Allah'ım yüce dergahında ilk talepte bulunduğum yardım itidalli olmak,
istikamet üzere yaşamak, hakta, adalette, her meselede dengeyi
korumaktır.
O yolu bulduktan sonra da potansiyel itibarıyla her an istikametten
ayrılma
ihtimalinizi hatırlıyor, kayabilirim." endişesiyle bu sefer de gazaba uğramış,
dalalete sapmış insanların yoluna düşmemeyi talep ediyorsunuz.
Dolayısıyla
Fatiha'nın her bir kelimesi
her zaman ona ihtiyaç duyan ve hep onu hatırlama zarureti içinde bulunan bizim
gibi aczu fakr içindeki insanları çok ciddi alakadar etmektedir.
İşte siz
Fatiha'dan Nas suresine kadar mana ve mazmununu anlamaya çalışarak Kur'an-ı
Kerim içinde dolaştığınız ve onun her bir ayetini size hitap ediyor gibi
okuduğunuz takdirde o yüce beyanın baştan sona nasıl büyük bir zikir
olduğunu ve bütün ayetleriyle insan karakterine, mantığına, düşüncesine,
psikolojisine hasılı bütün buğd ve derinlikleriyle insana hitap ettiğini
görürsünüz.
Kur'an'dan kainatın zikrini dinlemek.
Tekvini emirleri Kur'an-ı Kerim'in içinde temaşa etmeye çalışma da ayrı bir
zikirdir.
Hz. Pir, "Kainat Mescid-i
Kebirinde Kur'an kainatı okuyor.
Onu dinleyelim.
O nurla nurlanalım.
Hidayetiyle amel edelim ve onu virdi zeban edelim." Evet, Söz odur ve ona
derler.
Hak olup haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nurani hikmeti
neşreden odur." ifadeleriyle Kur'an'ın kainat kitabını şerh ettiğini
söylemiştir.
Kur'an-ı Kerim kainatın çehresine kendi ziyasını neşretmeseydi,
ışığını
yansıtmasaydı, bu kainat bir kısım kaoslardan, korkunç kabuslardan ve
dehşet veren hadiselerden ibaret kalacaktı.
Biz her şeyin gerçek yüzünü, her bir
varlığın Cenabı Hakk'ın pırıl pırıl bir sanatı olduğunu, Kur'an'ın kainat
çehresini aksettirdiği ziya sayesinde
gördük ve öğrendik.
Vahyin aydınlatıcı tayfları sayesinde
bazen insanın içinde bu tür duygular depreşiyor ve ağaçtan ota, ottan ağaca
koşup onlara sarılıp onları öpüp sen de onun eserisin diyesi geliyor.
Recaizade
Ekrem'in ifadesiyle bir kitabullah-ı azamdır seraser kainat.
Hangi harfi
yoklasan manası Allah çıkar.
Hz. Pir de kainatın satırlarının derinlemesine
incelendiğinde onların mele-i alaan insana gönderilmiş birer mektup ve name
olduğunun görüleceğine dikkatleri çekiyor.
Yani bu kainatın sayfa ve satırları
arasında gezen, onun kelimelerini kaldıran, harflerini yoklayan kişi
onların manasının hep Allah diye haykırdığını görecek ve kendisi de Allah
diyecektir.
Çünkü böyle mükemmel bir sistemin başka bir şeye nispeti mümkün
değildir.
Gökleri ve yeri yaratıp
onlarda mükemmel bir nizam kuran Allah olduğu gibi insan mahiyeti ve
fizyolojisindeki ahengi temin eden de
Allah'tır.
İşte kainattaki her bir eşya ve hadisenin onu hatırlatması da zikrin
diğer bir çeşididir.
Kehkeşenler tesbih tanesi
zikri Hazreti Allah'ın bize ihsan ettiği nimetleri mülahazaya alarak Allah'ım
zerrat-ı kainat adedince seni tesbih takdis ediyoruz.
Allah'ım bizim kainatın
zerreleri adedince ağzımız ve ifade kabiliyetimiz olsaydı bunların tamamıyla
seni tesbih edecektik demek suretiyle yerine getirmek mümkündür.
Nitekim
müminler günde beş kere namazlarından sonra 33'er defa sübhanallah,
elhamdülillah, Allahu ekber diyorlar.
Her ne kadar müminlere külfet olmaması
için zikir böylesi küçük rakamlarla sınırlandırılmış olsa da her zaman bunu
daha da artırmak mümkündür.
Evet, Zikir bizim vazifemiz Allah'ın da
hakkıdır.
O hakkı birle eda etmekle iktifa etmeyerek trilyon trilyon
adetlerle eda etmenin gayreti içinde olmak gerekir.
Bir insan sırf lafzen
sübhanallah, sübhanallah diyerek tesbihini çektiğinde de vazifesini yapmış olur.
Bu ayrı bir meseledir.
Fakat niye trilyon sevabı almanın bahis mevzu olduğu bir yerde bir sevapla
iktifa edelim ki trilyonlarla ona kurbiyet kazanmak onun mahiyetine ermek
onun teveccüh tayflarıyla serfiraz kalınmak varken niye bire kanaat edelim
ki? İsimsiz müsemma döneminde zikir.
İsimli müsemmanın canlı yaşandığı dönemlerde tekkelerde la ilahe illallah,
estağfirullah gibi zikirler belki yüzer bin defa söylenmiştir.
İnsan vaziyetinin
müsaade etmesine göre
değişik kelimelerle Allah'ı zikredebilir.
Mesela arabaya bindi ve 6 saatlik bir
yola gidecek.
Bu yolculuğunu
zikirle değerlendirebilse belki 100.
000 tane la ilahe illallah diyebilir.
Şuurun
peşinde olma esas olsa da bunların hepsini şuurlu söyleyip söyleyememe
meselesine de takılmamak gerekir.
Zira
insan zikri kemiyet açısından böyle bir enginliğe bağlamazsa onu derinlemesine
duyarak eda etmeye hiçbir zaman muvaffak olamaz.
Bir dönemde Hakka teveccühler
isimsiz müsemma idi.
Nakşi, Halidi, Kadiri, Şazili, Bekri, Cerrahi diye
isimler bilinmiyordu.
Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı.
Her
yerde gürül gürül Allah anılıyordu.
O her sinede mualla yerini koruyordu.
Gönüller adeta onun tecelligahıydı.
Bir dönem geldi ona isim katan insanlar
oldu ve zamanla o insanların adlarıyla anılmaya başlandı.
O halis insanlar
sayesinde müsemma kapı ardında kalmadı.
O müsemma vicdanlarda derinlemesine
duyuldu ve isim müsemma birliği gerçekleşti.
Onların dilinden çıkan bir
sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber kelimeleri binlere tekabül ediyor.
Gönüller itminana eriyordu.
Ne var ki bir gün geldi bazıları itibarıyla
müsemmasız isim devri başladı.
El elden üzüldü, yar elden gitti.
On menhelül
azbil mevrud da kurumaya yüz tuttu.
Öz ve ruh gitti.
Mesele artık neshep
veraset yoluna girdi.
Dilerim ben hakiki manada kıvamını bulmuş kalp ve ruh
ufkunun kahramanları o meseleye yeniden kıvamını kazandırırlar.
Bir kere daha
ismi mahzayı müsemma ile buluşturarak bize yeniden bir gül devri yaşatırlar.
Bazı kimseler de Akif'in ifadesiyle o gül devrine erdiklerinden dolayı bülbül
kesilirler.
Hz. İbrahim'in itminan-ı kalp talebi.
Müjdeler olsun iman edip de salih ameller yapanlara.
Onlar için
kendilerini memnun edecek güzel bir sonuç vardır." buyurulmaktadır.
Bu ayetle zikrin faydasının sadece bu dünyaya münhasır olmadığı, zikir
kahramanlarını ahirette de güzel bir
akıbetin beklediği haber veriliyor.
Fakat zikir sayesinde kalplerin huzur ve
itminana ulaşması dünya cihetiyle de çok önemli bir mesele olduğundan Enbiya-i
Izam Allahu Teala'dan bunu da talep etmiştir.
Mesela hıllet şerefiyile
şereflenmiş ve bir menkıbede anlatıldığına göre Nemrut tarafından ateşe
atılırken bile ateşe müvekkil
meleğin ateşle vazifelendirilmiş meleğin yardım etmek istemesi karşısında benim
ateşe atıldığımı Allah bilmiyor mu? diyerek Allah'a itimadını ortaya koyup
tek başına oradaki mütemerrit meydan okuyacak kadar iman ve itminan-ı kalp
kahramanı olan Hz. İbrahim'in Cenabı Hak'tan itminan-ı kalp istediğini
görüyoruz.
Çünkü haber gözle görmek gibi değildir.
Hz. İbrahim öyle bir marifet
dersi
almıştı ki o dersin tesiriyle tepeden tırnağa ürpermiş.
Allah karşısında tir
titremiş hudu ve haşyetle iki büklüm olmuştu.
Fakat yine de Helmin mezit
demiş.
Aldığı marifet dersi ile daha bir şahlanmış.
Bu aşku iştiyakla başka bir
mecliste farklı bir hakikate gözlerini açmıştı.
Oradan da alacağını almış ama
yine de doymak bilmemişti.
Çünkü namütenahi istikametinde yapılan seyri süluk-i
ruhani sonsuzdur.
Allah'a giden
yolda sona ermek mümkün değildir.
Allah namütenahi olduğuna göre onun esma ve
sıfat-ı sübhaniyesi de namütenahidir.
Bunların her birinin insana bahşedeceği
bir kısım varitler vardır.
Bu meselenin zirvesi ise hakkın şehadetidir.
İşte Hz.
İbrahim, o kudret-i baliya, irade-i bahire ve meşiyet-i sübhaniyeyi bir de
gözüyle görmek istemiş.
Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini bana gösterir
misin?" demiş ve Cenabı Hakk'ın
marifetini talep etmişti.
Cenab-ı Hakk'ın "Yoksa buna inanmadın mı?" kavli
sübhanisi şöyle cevap vermişti.
"Elbette inandım.
Lakin sırf kalbim mutmain
olsun
diye bunu istedim." Hz. İbrahim öyle bir itminan-ı kalbe ulaşmak istiyordu ki bu
itminan sayesinde hayatının hiçbir saat, hiçbir dakika, hiçbir saniyesinde gerek
taakkul, gerek tasavvur, gerekse tahayyül seviyesinde herhangi negatif bir
düşünce bulunmasın.
En can hıraş
durumlarda bile of deme yerine hep oh diyerek oturup kalksın.
Böyle bir talep
karşısında Cenabı Hak da kendi şehadetini orada ortaya koymuş ve kudret-i
kahiresini, mutlak hakimiyeti,
irade-i bahiresi, mutlak iradesi ve meşiyet-i sübhaniyesi ilahi iradesiyle
ölmüş kuşlara can vermişti.
Hz. İbrahim bu olağanüstü hadiseyi ihsas
ve ihtisas ufkunda nasıl müşahede etti? onu iliklerine kadar nasıl duyup ürperdi
ve haşyet saygısıyla nasıl asa gibi iki büklüm oldu.
Biz bunları bilemiyoruz.
Fakat açılan bu pencereden kendi idrak ve kabiliyet ufkumuza göre itminanın
izini sürebilir, o itminan-ı kalbin iz düşümünü iç dünyamızda yaşayabiliriz.
Buysa hayatımızın her anını, her safhasını disiplinli, kesintisiz ve
süreklilik arz eden bir çizgide zikrullah'la aydınlatıp ihya etmeye
bağlıdır.
Hac ve dua.
Soru: Hacan azami derecede istifade
edebilmek için hangi hususlara dikkat edilmelidir? O mübarek topraklarda dua
ederken nelere öncelik verilmelidir?
Cevap: Cenabı Hak, "Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kabe'yi tavaf etmesi
Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır." kavli kerimi ile hac yolculuğuna güç
yetirenlere haccı farz kılmıştır.
Günümüzde geçmişe nispeten seyrü seyahat
imkanlarının arttığı, yolculukların kolaylaştığı, kutsal topraklarda hac
farizasının daha rahat eda edildiği ve bütün bunların yanında insanların
imkanlarının daha çok genişlediği bir gerçektir.
Fakat daha da önemli olan
birkaç asırdan beri üzerine ölü toprağı saçılmış gibi uyuşuk bir halde bulunan
İslam dünyasının yeniden din ve diyanete
uyanmaya başlamasıdır.
Bununla beraber şu an hacca giden birkaç milyonun
yanında kendilerine böyle bir fırsat tanınmadığından dolayı gidemeyenlerin
sayısı da az değildir.
Hac kayıt merkezlerine müracaat ettiği halde kendilerine böyle bir imkan
doğmadığından dolayı ağlayarak geri
dönen insanlara şahit olduğunuzda toplumun bir kere daha dini duygulara ve
düşünceye uyanmaya başladığını anlayabilirsiniz.
Vakaa, insanlarla alakalı bir
değişim
tarlaya saçılan tohumun başağa yürümesi gibi kısa bir sürede gerçekleşmez.
İnsana yapılan yatırımın dönüşü yavaş olur.
Dolayısıyla bu bir süreçtir ve öyle
inanıyoruz ki Allah'ın izni ve
inayetiyle bu diriliş süreci daha geniş çapta artarak devam edecektir.
Belki
önümüzdeki yıllarda Arafat'ta 10 milyon insan aynı anda ellerini kaldırıp
Allah'a yalvaracak.
Bunun neticesinde kim bilir arş-ı rahmet nasıl ihtiza
gelecek.
Cenabı Hak ne lütuflarda ne ihsanlarda bulunacak ve böylece inanan
gönüller bir kez daha kendi ayakları üzerine doğrulup iman, itminan, huzur ve
emniyet soluklayacaktır.
Saniyelerin içine sıkıştırılan seneler.
Hac bir ibadettir.
Dolayısıyla o sırf Allah emrettiği için yerine
getirilmelidir.
Çünkü mabudu-u mutlak ve
maksudu-u bil istihkak olan Rabb kerime karşı ibadette bulunmak onun hakkı bizim
de vazifemizdir.
Bu açıdan bir mümin her şeyden önce üzerimizde sağanak sağanak
lütufları
bulunan Cenabı Hakk'ın emrine boyun eğmenin bir gereği olarak hac farizasını
yerine getirmeli ve böyle bir niyet
duruluğuyla Allah'a teveccüh edip o mukaddes beldeleri mümkün olabildiğince
değerlendirmeye çalışmalıdır.
Öncelikle hac yolcusu yola çıkarken
sidretül münteha iz düşümüne bir yönüyle Cenabı Hakk'ın teveccüh ettiği bir
aleme
yolculuk yaptığının ve insanlığın Allah'ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin
farkında olmalı ve sinesi
bu duygularla dop dolu olarak o beldelere ulaşmalıdır.
Aynı zamanda haccı farz,
vacip, sünnet, müstehap ve
adabına riayet ederek eda etmeye çalışmalı ve orada hep Allah'a müteveccih
olmalıdır.
Diğer bir ifadeyle insan hac vazifesi boyunca hep Allah için başlamalı, Allah
için işlemeli, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı.
Allah için Kabe'ye
yürümeli.
Allah için Kabe karşısında el açmalı.
Allah için mültezeme yüzünü
koymalı.
Allah için Hacerül Esved'i istilam etmeli veya öpmeli.
Allah için
minaya çıkmalı.
Allah için Arafat'ta bulunmalı ve Allah için Müzdelife'ye
inmelidir.
Kısaca orada menasikin her
birini Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine Allah'ın izni ve
inayetiyle seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.
Ayrıca insanın bu mukaddes yolculuk
boyunca labaliliğe neden olabilecek ortamlardan kaçınması gerekir.
Bunun
için de elden geldiğince fuzuli işlerden ve bunlarla meşgul edebilecek
kişilerden
kendini tecit etmelidir.
Evet, İnsan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine
gönüllerin yumuşayıp gözlerin
ceyhun olduğu yerleri kollamalıdır.
Mesela Muvacihede parmaklıklara yapışmış
bir peygamber aşığının hali ve ifadeleri benim yüreğimi delmişti.
Şöyle diyordu
o
zat: "Ya Resulallah, günlerden beri buradayım.
Sesini alamadım.
Şimdi
Kabe'ye gideceğim.
Bana ne getirdin diye sorarlarsa ne diyeyim ben?
Buna benzer daha başka öyle şeyler söylüyordu ki insanın etkilenmemesi mümkün
değildi.
İşte o mübarek
mekanlarda gönüllerde heyecan uyaracak böyle fırsatlar kollanmalı ve bir daha
nasip olur mu olmaz mı şuuruyla hareket edilmelidir.
Asılı bu kutsal beldeleri, tazarru ve niyazlarımızı Cenabı Hak'a sunma adına
çok iyi değerlendirmeli ve oralarda hep ümmeti Muhammed'in kalbi olarak
yaşamalı, heyecan duymalı, o heyecanı dillendirmeye çalışmalıyız.
Mesela
Kabe'nin ilk görüldüğü an duaların kabul buyurulduğu sırlı ve sihirli bir andır.
Dolayısıyla bu anın dua adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir.
Aynı şekilde
Mina'ya gidildiği zaman Mina Arafat'a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak
görülmeli ve saniye boşa geçirmeksizin
orada da Cenabı Hak'a iç dökülmelidir.
Arafat'ta yürekleri çatlatırcasına.
Ehli tahkikin ifadesiyle Cenabı Hak
Arafat'ta yapılan duaları yüzde nispetiyle söylemek belki bugün doğru olmasa da
kabul olunan duaların
çokluğunu ifade etmek için söyleyelim.
%99 kabul buyurur.
Hatta diyebiliriz ki
Cenabı Hak kendisine gönülden teveccüh etmiş insanların hürmetine liyakati
olmayan kişilerin dualarını bile orada kabul eder.
Bilindiği üzere Hz. Ruhu
seyyidil enam aleyhi elfi salatin ve selam Arafat'ta hep ümmeti için dua
etmiştir.
Kul haklarının affedilmesi için bile adeta çırpınıp durmuştur.
Bir
hikmete binaen bu duanın orada kabule karin olmadığı rivayet edilir.
Ancak
rahmet ve şefkat peygamberi kalbi kırık
ve mahzun olarak Müzdelifeye geldiğinde orada da ellerini açmış ve sabaha kadar
hiç uyumaksızın ümmeti için dua dua yalvarmıştır.
İbn Abbas radıyallahu anh bu
esnada
efendimizin yanında bulunduğunu, duasının sonuna doğru Efendiler Efendisinin
tebessüm buyurduğunu
nakleder ve sonra da bunu duanın kabul buyrulup efendimize bu mevzuda müjde
verildiğini hamleder.
Gönlüm bu meselenin bu şekilde olmasını ne kadar arzu
ederdi.
Çünkü bu bizim de
beraatimiz sayılır.
Evet, Kabe, Mina, Arafat ve Müzdelife
Cenabı Hak'a teveccüh, tazarru ve niyaz adına açılmış birer menfez gibidir.
Oralarda Cenabı Hak kendisine müteveccih olanları asla mahrum bırakmaz.
Öncelikle
buna yürekten inanmak gerekir.
Zaten Efendiler Efendisi de bize duanın kabul
olacağına itikat ederek dua edilmesini tavsiye buyurmuyor mu? Bu açıdan insan,
"Ben dua edeyim de ne olursa olsun düşüncesiyle değil, Allah'ım bahtına düştüm.
Allah'ım büyüklüğüne
sığınıyorum.
Allah'ım rahmetinin enginliğine deha ediyorum.
Allah'ım ne
olur beni benim çirkinliklerimle başa bırakma.
Allah'ım buraya arınmaya
geldim.
Ne olur arındır beni ya Rabbi.
gibi şuurlu ifadelerle göbeğini
çatlatırcasına, yüreğini yırtarcasına gönülden dua etmelidir.
Ümmeti Muhammed için yalvarıp yakaran gönüller ve manevi atmosfer.
İnsan bu
mübarek mekanlarda ve bu kutlu zaman dilimlerinde kendisi evladu yali ve
yakınları için de dua edebilir.
Fakat özellikle günümüzde ümmeti Muhammed'in
hali kanaatimce bizim şahsi durumumuzdan çok daha önem arz etmektedir.
Zira
Müslüman coğrafyası olarak bugün hali püralimiz ortada.
İslam tarihi boyunca
hiç bu kadar perişan bir vaziyete düşmemiştik.
kendi ayaklarımızın üzerinde
duramıyor başkalarının altımıza
koyduğu şeyler ki bununla onların neyi hedeflediklerini hiçbir zaman
bilemiyoruz.
Üzerinde durmaya
çalışıyoruz.
Fakat çok defa ayağımız altındaki bu destekler de çekiliyor ve
biz ipe asılı bir insan gibi berdar oluyoruz.
Bu acı tablo karşısında iki
büklüm kalan, ızdırapla kıvranıp duran Hz. Pir ümmet-ti Muhammed'in dertlerini
düşünmenin kendi şahsını düşünmekten alıkoyduğunu ifade ediyor.
Bu açıdan hac
etme imkanını elde eden Müslümanlar Kabe'yi gördüklerinde ellerini açarak
yüreklerini çatlatırcasına Allah'ım
ümmeti Muhammed'e selamet eyle.
Allah'ım ümmeti Muhammed'e rahmet eyle.
Allah'ım
ümmeti Muhammed'i mağfiret eyle.
Allah'ım müslümanlara derlenip toparlanmayı
müyesser kıl Allah'ım.
Ümmeti Muhammed'e dirilişe giden yolları göster diyerek ümmeti Muhammed için dua
dua Allah'a yalvarmalıdırlar.
Minaya yürürken ve gecelerken de aynı
şekilde yüzlerini yere koymalı ve ümme-i Muhammed'i dileyerek aynı duaları
tekrar
edip durmalıdırlar.
Zira Mina kendine has hususiyetleri bulunan mübarek bir
mekanın adıdır.
Düşünün ki Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem İslam'ın ilk
yıllarında Mekke'de ve daha başka
yerlerde muhataplarından bulamadığı cevabı orada bulmuş, orada ona sahip
çıkılmıştı.
Demek ki sahip çıkılma esprisi açısından oranın ayrı bir
kıymeti vardır.
İşte Cenabı Hakk'ın bu ölçüde bir teveccühünün bulunduğu mekanda
biz de sahip çıkılacağımız
ümidiyle ellerimizi açmalı ve Allah'ım ümmeti Muhammed'in bükülmüş belini
doğrult ve bu diriliş vetiresini tamamla diye dua etmeliyiz.
Arafat'a doğru yürürken de çok önemli bir yerde olunduğunun farkında
olunmalıdır.
Belki de bu mekan
yeryüzünde Cenabı Hak'a en yakın olan noktadır.
Veli olmayan insanlar bile
orada ciddi bir kurbet yaşayabilirler.
Evet, Cenabı Hak orada bulunan insanlara
uttufe-i şahanesi adına fevkaladeen lütuflarda bulunabilir.
Bu itibarla da
ötelere en yakın bu karargahta insan yine içini dökmeli ve ümmeti Muhammed
adına Cenabı Hak'a yalvarıp yakarmalıdır.
Orada yeme içmeye vakit
harcanmamalı.
Sadece bayılmayacak ve açlığı yatıştıracak kadar bir iki lokma
alınmalı.
Böylece Arafat'taki o altın zaman dilimi güneş batıncaya kadar
saniyesi dahi fevt edilmeksizin hep dua, yalvarma ve yakarmayla geçirilmeli ve
oranın gerektirdiği samimiyet ve sadakat ortaya konmalıdır.
Bir kez daha ifade
edelim ki insan bu
mübarek mekanlarda kendisi ve yakınları için dua etse bir kusur işlemiş olmaz.
Fakat Allah'ım ben şu anda kendimi sildim.
Üzerime bir çarpı koydum.
Nazarımı ümmeti Muhammed'e tevcih ettim.
Sadece onları düşünüyor, onlar için
diliyorum." diyerek ümmeti Muhammed için dua etmesi fedakarlık ve hasbilik
mülahazaları adına çok önemlidir.
Allah'ım sana havale ediyoruz.
Yapılacak dualarda dinin ilası, dünyanın
dört bir yanında sinelerin dini mübini İslam'a karşı açılması gibi taleplerin
yanında din ve diyanetimize düşmanlıkta
bulunan kimseler hakkında da Allah'ım onları hidayet eyle.
ıslahları mümkünse
ıslah eyle, ıslahları mümkün değilse onların hakkından gel." denebilir.
Çünkü
günümüzde hala Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda eski tiranları unutturacak
kadar zulüm ve haksızlık yapan tiran bozmaları bulunmaktadır.
Evet, namaza
takılan, camilerin
dolmasını hazmedemeyen, başörtülü bir kadın görünce hezeyana giren ve değişik
yol ve yöntemlerle İslam'a saldırmayı meslek haline getiren talihsiz insanlar
var.
İşte bunları da Allah'a havale etmek dinimize karşı bir vefa borcu olsa
gerek.
Hatta din ve Diyanetin yaşanması karşısında rahatsızlık duyan bu kararlı
din düşmanları bazen tasrih de edilebilir.
İslam ülkelerinde dinin
karşısında olmadıklarını söyleyip durmalarına rağmen İslam'ın en küçük bir
emrinin bile çarşıda, pazarda, sokakta
yaşanmasına tahammül edemeyen, demokrasinin verdiği hak ve hürriyetleri kendi
ülkelerinde dahi inananlara çok
gören münafıkları da Allah'a havale etmek lazımdır.
Bu açıdan bu ve benzeri
dualarla o mübarek mekanlar rantabl bir şekilde değerlendirilmelidir.
Bu mevzuda belki herkesle aynı seviyede dert ve ızdırap paylaşılamayabilir.
Farklı bir ifadeyle başkaları için
yaşamanın önemi kavranamadığından bu hassasiyet herkes tarafından kabul
edilmeyebilir.
Fakat her şeye rağmen o
mübarek mekanlarda 1002 insanla bir araya gelip halkalar teşkil edebiliyorsanız
yüreğinizden kopup gelen
inilti ve dualarınızı o insanlarla paylaşabilir.
İnsanların sinelerine bir
avuç kor atarak içlerinde bir yangın meydana getirebilir.
Sonra da yüreği
yanan insanların feryadu figanıyla el açıp yalvararak ümmeti Muhammed'in
yeniden dirilişi adına onlara da amin dedirtebilirsiniz.
Bölüm
Gerçek başarı ve kıvamın korunması.
Soru: Gönüllüler hareketinin vesile
olduğu eğitim ve öğretim faaliyetlerine bakıldığında bilim olimpiyatları gibi
alanlarda ciddi başarıların elde
edildiği görülüyor.
Adanmışlık ruhu ve insani faziletler açısından da istenen
seviyede bir başarıya ulaşıldığı söylenebilir mi? Bu konudaki şayet varsa
eksikliklerin sebepleri nelerdir?
Cevap:
Takdir edilen başarılı görülen işlerin arkasında bildiğimiz, bilemediğimiz pek
çok faktör vardır.
Mesela sistemli
çalışma, iyi bir performans ortaya koyma, ciddi bir azim, ceht ve
kararlılık sergileme, meşveret ruhu ve kolektif şuur esaslarına bağlı hareket
etme gibi faktörler meselenin elle tutulan, gözle görülen dış yüzüne aittir.
Bu görünür esasların yanında insanın iç dünyası ile alakalı hususlar da vardır
ki bununla ilgili kesin bir hükme varmak
mümkün değildir.
Mesela insanların iç dünyaları itibarıyla kendilerini ifade
etme maksatları yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına bağlı götürüp
götürmedikleri ve Allah'la olan
münasebetleri hakkında kesin bir yargıda bulunamayız.
Biz hem zahire göre amel
etmek hem de
başkaları hakkında hüsnü zanda bulunmakla sorumluyuz.
Bundan dolayı ortaya
konulan bütün
başarıların mimarlarının samimi olduklarına inanır, hakikatine muttali
olamadığımız meselelerde yarıp kalbine
mi baktın tehdidini hatırlayarak başkalarının iç dünyasını sorgulamaktan
sakınırız.
Zira iç aleme ait bu tür hususiyetler tamamen Allah'la kişiler arasındadır.
Dolayısıyla bizim hüküm verme alanımızın dışında kalmaktadır.
Şayet bu konuda
bir
endişemiz varsa ellerimizi açar.
Ey esma-i hüsnasının ve sıfat-ı ulyasının
değişik tecellileriyle kullarını halden hale sokan Allah'ım, lütfunla,
inayetinle, kereminle bizim halimizi de en güzel hale tahvil eyle deriz.
Eğitim gönüllülerinin performansına ve bu performansın devamlılığına
bakıldığında bunların arka planında
ciddi bir meşakkat, zamana sabır gibi katlanılması zor durumlar olduğu
görülmektedir.
Bu sebeple bütün bu işlerin gösterişe, alayşe ve şova bağlı yapılabileceğine
ihtimal vermek zordur.
Husiyle yurt dışında hizmet eden insanların karşı
karşıya kaldıkları sıkıntılara bakıldığında bu hizmetlerin çok ciddi bir
inanmışlığa ve adanmışlığa bağlı
olduğu anlaşılacaktır.
Netice itibarıyla zahirle hükmetme ve
hüsnü zanda bulunmanın yanı sıra yapılan hizmetlerin zorluğu açısından da mesele
değerlendirildiğinde ilim irfan yolunda ortaya konan bu işlere sahip çıkanların
inanmış ve
samimi insanlar olduklarını düşünmek iktiza eder.
Emanet ve sorumluluk şuuru.
Eğitim gönüllüleri Allah'ın izni ve
inayetiyle sahip oldukları fazilet ve meziyetleri gönül dili, hal şivesiyle
temsil etmek suretiyle dünyanın değişik yerlerinde sulh adacıkları oluşturmak,
farklı kültürler ve anlayışlar arasında hoşgörü ve diyalog köprüleri inşa etmek
istiyorlar.
Bu şuna benzetilebilir.
İnsanlar bazı jeolojik hadiseler karşısında
bir kısım
dalga kıranlar oluşturup bir yerdeki felaketin başka bir yere ulaşmasını ve
oradaki insanların da bu felaketten etkilenmesini engellemeye çalışır.
Bunun
gibi bu adanmış ruhlarda farklı toplumlar ve kültürler arasında şartlanmışlık,
önyargı ve cehaletten
kaynaklanan çatışmaları engelleme adına dalga kıranlar oluşturmak.
kitle
psikolojisi ile daha da alevlenebilecek
bu tür olumsuzlukların yayılmasına engel olmak için eğitim ve diyalog
faaliyetlerinde bulunuyorlar.
İşte kendilerini böyle bir misyonu eda etmeye adamış insanların manevi açıdan da
çok donanımlı olmaları gerekmektedir
ki böyle ağır bir emaneti taşıyabilsinler.
Evet, Onların Allah'a iman ve
tevekkülleri çok güçlü olmalıdır ki her bir hadise karşısında bütün başarı ve
muvaffakiyetlerin Allah'tan olumsuz bir kısım hadiselerinse kendi sui
taksirlerinden, kusur ve eksikliklerinden kaynaklandığının farkına
varabilsinler.
Başkalarının onlar hakkında sui zanla hüküm vermeleri ve acaba bu olumsuzluklar
onların hangi hatalarının
neticesi şeklinde düşünmeleri elbette ki doğru değildir.
Fakat Kur'an-ı Kerim ve
Sünnet-i sahiha bu konudaki sarih ifadelerinden de anlaşılacağı üzere insanın
başına gelen maddi manevi her
türlü olumsuz hadiseye kendisinin sebebiyet verdiğini bilmesi gerekir.
Niyet duruluğu insanın görünen maddi hata ve kusurlarının belli olumsuzluklara
yol
açması gibi niyet bozukluğu konumunun hakkını veremeyip nefsani arzulara
yönelmesi ve kendi çıkarlarına odaklanması da kaderi-i ilahi tarafından
o kişinin cezalandırılmasına ve bazı falsolar yaşamasına neden olabilir.
Aslında
sadece sebebiyet verme
mevzuunda değil, genel itibarıyla işlerin hasıl olup olmaması mevzu da
fiziksel faktörlerin yanında metafizik durumlar da etkilidir.
Bizim fizik
ötesini görmememiz neticeyi
değiştirmez.
Zaten bizim gördüğümüz sadece hadiselerin sebepler dünyasına
bakan yanıdır.
Mesela tohumu toprağa atmak fizik alemi içinde cereyan eden
bir hadisedir.
Fakat bu tohumun ruşeim halinde topraktan çıkmasında burada
göremediğimiz daha başka sebepler de rol oynamaktadır.
Biz toprağı, suyu,
güneşin
şualarını görsek de tohumun kuvvet-i inbatiyesine, büyüme gücüne şahit
olamıyoruz.
Hatta sebepler dünyasında yer almasına rağmen tohumun büyümesinde
etkili olan havayı bile göremiyoruz.
Aynen bunun gibi insan ve toplum hayatında
cereyan eden hadiselerin de
fizik alemine ait yönlerinin yanı sıra fizik ötesi aleme ait yönleri de
bulunmaktadır.
Mesela bazı güzel neticelerin hasıl olması adına azim, kararlılık, temadi
duygusuna bağlı kalma, ihlas, samimiyet, vefa, dik durma, yüce bir gaye-i hayale
bağlı hareket etme, Cenabı Hakk'ın irade ve meşiyetine saygılı olma gibi şeyler
öyle manevi sebeplerdir ki belki bunların her birinin maddi sebeplerin ötesinde
müyessiriyeti vardır.
Mesela Cenabı Hakk'ın çocukluğundan itibaren hep güzel düşüncelerle oturup
kalkan ve çok büyük hulyalar peşinde
koşan bir insanın bu düşünce ve hulyalarını mevsimi gelince nasıl fiili bir iş
halinde kabul buyuracağını ve
onun önünü açarak ona tahayyül ettiği şeyleri gerçekleştirme adına nasıl
imkanlar lütfedeceğini bilemeyiz.
Bunun
tersi de mümkündür.
Yani kötü duygular, bulanık niyetler, içten hesaplı
hareketler, haset ve kıskançlıklar menfi
bir kısım neticelerin ortaya çıkması adına önemli birer sebeptir.
Mesela
hasetle alakalı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i
şeriflerinde, "Haset etmekten sakının.
Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir buyurmak
suretiyle hasedin yapılan güzel amelleri nasıl zayi ettiğine dikkatleri çeker.
Demek ki içteki çekememezlik duygusu öyle bir Allah belasıdır ki sizin yapmış
olduğunuz güzel amelleri yiyip bitirir.
Mesela birisi sırf kıskançlıktan ve
çekememezlikten dolayı sevmediği insanların hizmetlerini engellemek için bir
tepki olarak okul yapar.
Fakat onun
içindeki bu menfi duygu bir gün o okulun ya manen ya da maddeten cayır cayır
yanmasına sebebiyet verir.
Yani Cenabı Hak niyeti bozuk olduğundan dolayı o
insanın içindeki bu olumsuz duygularla onu cezalandırır.
Ancak kendini hasedin
ve kıskançlığın
girdabına kaptırmış insanların bu tür manevi sebepleri anlamaları mümkün
değildir.
Dolayısıyla diyebiliriz ki tevfik-i ilahiye ulaşma yolunda manevi sebepler
de en az maddi sebepler kadar önemlidir.
Ne var ki Hazreti Pirin ifadesiyle her
şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir.
Göz ise maneviyatta kördür.
Halbuki insan basar maddi göz yanında bir de basirete kalp gözüne bağlı
şeylerin olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.
Basiretin arkasında idrak, ihsas,
ihtisas, iman, Allah'ı bilme duygusu, ilham ve varidatlar vardır.
Bunların
mevcudiyetleri görmezlikten gelinemez.
Bazıları bunların farkında olmasalar
bile öyle insanlar vardır ki manevi unsurları çok iyi tanır, bilir, onların
dilinden anlar ve adeta fiziki bir objeyi elde çeviriyor gibi onları
ellerinde evirip çevirir.
Gerçek ve kalıcı başarı için kendini Allah'a adamış
insanların tevfik-i
ilahiye ulaştıran maddi ve manevi sebepleri çok iyi bilmeleri ve bu sebeplerin
sınırlarının nerede başlayıp
nerede bittiğinin şuurunda olmaları gerekir.
Başka bir ifadeyle adanmış
ruhlar hizmet adına değişik yerlerde planlar yapmalı, okul ve üniversite gibi
kurumların açılması ile ilgili projeler geliştirmeli ve bütün bunlarla dünyanın
dört bir yanında ruhlarının ilhamlarını müstahit, ilhamı almaya hazır gönüllere
duyurmaya çalışmalıdır.
Aynı zamanda manevi kıvam mevzuunda da
onların tam tekmil hazırlıklı olmaları gerekir.
Ayrıca bir kısım olumsuz
hadiseler karşısında sarsılmama, yılmama
ve Allah'ın izni ve inayeti ile fırtınalara karşı dimdik ayakta durabilme de
manevi saiklerin kıymetini
bilmeye bağlıdır.
Kıvamda süreklilik.
Günde birkaç defa kendi nefsiyle yaka paça olan ve aklından geçen günahları bile
affetmeyecek ölçüde merd oğlu mert
davranan mana erleri sürekli rehabilitasyonlarla kendileriyle beraber
arkadaşlarının da
seviyesini yükseltmeli ve manevi kıvamlarına temadi kazandırmalıdır.
Zira kıvamı yakalamak kadar onda temadii de çok önemlidir.
Bazen insan öyle
manevi makamlara ulaşır ki varlığı çok farklı duyar.
çok farklı görür, çok
farklı hisseder ve çok farklı değerlendirir.
İhsan şuuruyla oturur kalkar ve her
an
Allah tarafından görüldüğünün farkındadır.
Fakat önemli olan bu his ve şuurun
devamlılığıdır.
Çünkü aradaki
inkıtalar, kesintiye uğramalar bazen çok ciddi kazanımları bir anda alır,
götürür.
Bu açıdan bir taraftan kıvam
kazanılmalı, diğer taraftan da hangi konum elde edilmişse o konumda kıvamın
temadisi sağlanmalıdır.
Hasılı siz maddi sebepler açısından çok
güçlü olsanız hatta elinizde fezayı bile kontrol altında tutacak uydularınız
bulunsa yine de bütün bunlar hak rızasına ulaşma adına meselenin sadece
bir yanını teşkil eder.
Bilmelisiniz ki sizin asıl güçlü yanınız gücü sonsuz
olan Allah'ın havl ve kuvvetine itimat etmeniz ve onunla münasebetinizi hep
güçlü tutmanızdır.
Bence adanmış ruhlar birbirlerine hep bu hakikati telkin
etmeli ve bu hakikat istikametinde hayatlarını örgüller.
Merkez muhit hattında istikamet çizgisi.
Soru: Merkezdeki küçük bir arızanın
muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet vereceği hakikatinden hareketle
merkezi konumda bulunan
insanların bağlı kalması gereken temel disiplinler nelerdir?
Cevap: Yüce bir mefkurenin temsilcisi konumunda görülen insanların tavır ve
davranışları çok önemlidir.
Zira önden gidenler doğru yürürlerse onları örnek
aldıklarından dolayı arkadan gelenler de doğru çizgide yollarına devam ederler.
Fakat önden gidenler Allah korusun bir kısım hatalar içine girerlerse hatalar
arkadan gelenler arasında katlanarak büyür ve bir virüs gibi hızla yayılır.
Umumun hukuku.
Maalesef geçmişten günümüze değişik diriliş hareketlerinde önde
görünen bazı
kimseler durdukları yerin hakkını tam olarak veremediklerinden hesapsız bir
kısım sözlerin, sürçü lisanların,
düşünce kaymalarının ve maksadı aşan beyanların kurbanı olmuşlardır.
Bu durum
aşağıya doğru indikçe çok daha büyük tahriplere sebebiyet vermiştir.
Bazen
münasebetsiz bir söz, tavır hatta sesi yükseltme, yersiz el ayak hareketleri
veya yüz ekşitme gibi davranışlar öyle kin ve nefrete yol açmıştır ki daha
sonra bunların telafisi mümkün olmamıştır.
Önde görünenlerin bu tür hataları
arkadan gelenler tarafından
aynen algılanıp taklit edilse bile çok ciddi tahribata yol açar.
Kaldı ki bu
tür yanlışlıklar hiçbir zaman aynıyla intikal etmez.
İnsanlar kendi
tabiatlarına ve algılama reseptörlerine göre bu yanlışlıkları tevil ve tefsire
tabi tutar ve bunlar katlanarak tabana
yayılır.
Bu sebepledir ki idareci konumunda yer alan ve önde bulunan
kişiler tavır ve davranışlarında her zaman çok hassas ve dikkatli olmak
zorundadır.
Geçmişin münasebetini yapıp sergüzeşti hayatımı gözümün önünden
geçirdiğimde bu
açıdan tashihe tabi tutulacak o kadar çok uktelerle karşılaşıyorum ki her biri
için keşke böyle değil de şöyle olsaydı deme lüzumu hissediyorum.
Fakat olmuş
bitmiş hadiseler hakkında bu türlü mütalaalarda bulunmanın durumu değiştirme
adına hiçbir yararının
olmadığının da farkındayım.
Esasen insan iş olup bittikten sonra
fayda getirmeyecek bir kısım mülahazalara girmemek için tavırlarını,
davranışlarını, sözlerini, hareketlerini
düzeltmeye lüzum olmayacak şekilde ayarlamalı ve buna göre bir hayat
yaşamalıdır.
Bunun için bilhassa idareci
konumunda bulunan insanlar her meselede mutlaka başkalarıyla istişare etmelidir.
Evet, Onlar her meselede danışma heyetleri oluşturmalı ve bu heyetlerle
meşverette bulunmadan herhangi bir
mevzuda karar vermemelidir.
Her ne kadar elimizde temel kültür kaynakları ve
bize miras kalan değerler
olsa da bunların günümüze göre yorumlanması da yine ortak akla müracaat etmeyi
gerektirir.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki gaye-i hayali başkalarına hak ve hakikati duyurma
olan bir mefkure umumun hukukunu
ilgilendirir.
Dolayısıyla bu konuda işlenecek herhangi bir kusur umumun hukukuna
tecavüz sayılır.
İslam fıkhı
açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkı olduğundan yapılan yanlışla
hakkına da tecavüz edilmiş olur.
Hatta Resulullah'ın bizden evvel hizmet eden
insanların ve bugün bizimle aynı yolda koşan hizmet insanlarının haklarına da
girilmiş olur.
kendine rağmen.
Aslında istişare bir manada insanın kendine rağmen hareket
etmesi demektir.
Bu onun için hiçbir zaman bir zarar ve kayıp değildir.
Aksine
insan bazı durumlarda kendine
rağmen hareket etmesi sayesinde kazanır.
Kendi aklı ve mantığına göre hareket
etmesinden dolayı da kaybeder.
Bir hadis-i şeriflerinde Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
başka hiçbir gölgenin bulunmadığı hesap
gününde Allah Teala şu yedi sınıf insanı arşının gölgesinde gölgelendirecektir
der ve akabinde de imamun adil buyurarak adalet ve hakkaniyetle hareket eden
idareciyi bu yedi sınıfın en başında zikreder.
Demek ki baştaki bir insanın
adil olması çok zor bir durumdur.
Çünkü hem toplumun başında olan hem kuvveti
temsil eden hem bütün milletin imkanını elinde bulunduran bir insanın adaletten,
istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten ve insanlıktan ayrılmaması kendine
rağmen yaşamasına bağlıdır.
Başka bir hadis-i şerifte de insanlığın
iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuştur.
Üç sınıf insan vardır
ki hesap gününde Allah Teala onlarla konuşmayacak, onları temize çıkarmayacak
ve onların yüzlerine bile bakmayacaktır.
Onlar için korkunç bir azap vardır.
İşte
bunlar zina eden yaşlı, yalan söyleyen hükümdar ve kibirli olan fakirdir.
Burada bazı tezatlıklara dikkat çekilmiştir.
Zina herkes için haramdır.
Fakat
yaşını başını almış ve dünyadan
elini eteğini çekmiş olması gereken bir insanın böyle bir levsiyat içine girmesi
levsiyat üzeri levsiyat demektir.
Böyle bir insana denilecek söz şudur: "Ayıp
sana yahu.
Yaşını başını almışsın bey utanmaz adam.
Kuldan utanmıyorsan bari
Allah'tan utan." Hadis-i şerifte kendilerini acı bir azabın beklediği ikinci
zümre olarak
yalan söylemeyi tabiatı haline getirmiş sultan zikrediliyor.
Herkes için günah
olan yalanı bütün insanların başındaki idareci söyleyecek olursa bu durum günahı
katmerli hale getirecektir.
Hadis-i şerifte üçüncü olarak kibirli fakirden bahsedilmektedir.
Hani derler ya
evde yok ayran aşı kendi gezer bölük
başı.
fakir fakat aynı zamanda kibirli, çalımlı tavırları var.
Demezler mi ona?
"Yahu sen neyine çalım çakıyorsun?" Böyle bir tavırda da günahı katlayacak ciddi
bir kayma vardır.
Bu arada şunu
ifade edelim ki hadisin mefhumu-u muhalifinden hareketle hadisin anlamını
tersinden yorumlayarak mütevazı olan
zenginin kıymetini de anlayabiliriz.
Çünkü öteki örneğin zıddına o nefsine
rağmen hareket ediyor demektir.
Bu iki hadisten birincisinde insanın
kendine rağmen yaşaması söz konusu edilirken diğerinde ise nefsinin arzularına
uyarak hayatını
sürdürmesinden bahsedilmektedir.
Cehennem bedeni ve nefsani isteklerle
kuşatılmış olduğundan dolayı bu isteklere kapılan bir insanın farkında olmadan
oraya sürüklenip onun içine
düşmesi mukadderdir.
Cennete gelince o da mekarihle, sevilmeyen şeylerle
kuşatılmıştır.
Yani oraya girmenin yolu da insanın beşeri tabiatına rağmen
yaşaması ve
kendisini aşmasından geçer.
İstişare eden hüsran yaşamaz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
istişare eden kaybetmez, hüsrana düşmez.
Buyurmuştur.
Buna göre kaybetmek ve hüsran yaşamak istemeyen kişi tek başına
halledebileceği meseleleri bile mutlaka başkalarıyla görüşmelidir.
Şahsen en küçük meseleleri bile hep etrafımdaki üç beş insanla istişare etmeye
çalışmışımdır.
Bazen gece saat
100'de kafama bir problem takıldığında o meseleyi burada görüşecek birini
bulamazsam Türkiye'den bazı arkadaşları
arayarak şöyle bir problem var.
Bunun çözümü mevzuunda lütfen alternatif
düşüncelerinizi paylaşın diyorum.
Şimdiye kadar bu konuda hiçbir zarara uğramadım.
Yanıldıksa hepimiz yanıldık.
Yani yanılmayı paylaştık.
Allah huzuruna gidince deriz ki, "Ya Rabbi konuştuk,
istişare ettik fakat isabet ettiremedik.
Ne yapalım? Demek ki bu işe
hiçbirimizin
aklı kafi gelmiyormuş.
Bazı insanların bulundukları yer itibarıyla burayı ben
iyi bilirim
diyebilecek tecrübe ve birikimleri olabilir.
Fakat hadiselere mahruti geniş
bir perspektiften ve bütüncül bir nazarla bakan insanların olabileceği de
hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Bu konumdaki insanlar sadece söz konusu
hususa bakmakla kalmaz, onun başka yerlerle olan münasebetini de göz önünde
bulundururlar.
Ayrıca bazı kimselerin kendi bulundukları konumdan bakarak
maslahat olarak gördükleri bazı uygulamalar hakikatte maslahat olmayabilir.
Kim bilir belki onlar sadece maslahat görünümündeki maslahat-ı merdudedir.
Yani bir insanın bana göre böyle deyip de aldığı bir kararın söylediği bir sözün
makul olduğunu iddia etmesi o
şeyin makul olduğu manasına gelmez.
Çünkü makulün bana göresi olmaz.
Makul
ortak aklın kabul ettiği hakikat demektir.
Husiyile makul muhasibinin
ifadesiyle Kur'an aklının, mantığının kabul ettiği hakikattir.
Bu yüzden bir
insan herhangi bir düşüncesinin makul olup olmadığını test etmek istiyorsa onu
önce kitap ve sünnetin kriterlerine göre değerlendirmelidir.
Bunlar yapılmadığı
takdirde insanın
makul olarak gördüğü düşünceler her zaman için nefis hesabına söylenmiş
olabilir.
Kur'an-ı Kerim günde 40 defa
okuduğumuz Fatiha-i Şerifeedeki Ancak sana kulluk yapar ve yardımı da ancak
senden isteriz ayet-i kerimesiyle bize biz demesini öğretiyor.
Çünkü insan tek
başına yapacağı kullukla kurtulamayabilir.
Onun kurtulması bir yönüyle
arkadaşlarıyla bir çizgi
üzerinde gerçek uhuveti temin ve tesis etmesine ve onların sevaplarını da kendi
sevap havuzuna akıtmasına bağlıdır.
Aynı şekilde bir idarecinin yanlışa en uzak,
doğruya en yakın bir sonuca ulaşması da biz demesi, ortak akıl ve kolektif
şuurla hareket etmesiyle mümkündür.
Hasılı günümüzde yapılan hizmetlerin katlanarak büyümesi için önde görünen
insanların kendilerine rağmen yaşamaları
ve "Benim aklım, düşüncelerim, kavrayışım bana yeter" mülahazasından vazgeçerek
söyledikleri her sözü,
verdikleri her kararı sistemli bir düşünceye bağlamaları gerekir.
Evet,
Hadisin ifadesiyle adil imam olmak isteyen bir idareci çevresindeki insanların
düşüncelerine kıymet vermeli.
Onlarla meşveret etmeli.
Yerine göre kendi düşüncelerinden vazgeçmesini bilmeli
ve böylece makul ve mantıki
olanı bulmaya çalışmalıdır.
Meseler bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale
edilirse fikir
alışverişiyle hakikat ortaya çıkacak ve böylece yanılmaların da önüne geçilmiş
olacaktır.
Fakat hangi alan ve hangi branşta olursa olsun iş şahsi
inisiyatiflere bırakılır ve şahsi inisiyatifler kullanılarak hareket edilirse
yanlışlıklar da kaçınılmaz hale
gelecektir.
Fedakarlık ölçüsü ve infakta denge.
Soru: Allah rızası yolunda yapılan hizmetlerin bir sınırı var mıdır?
Hayatını eğitim hizmetlerine vakfetmiş bir insanın maddi manevi fedakarlık
ölçüsü ne olmalıdır?
Cevap: Bilindiği üzere Allah'la
münasebet açısından insanların hepsi aynı seviyede değildir.
Belki aralarında
Sera'dan Süreyya'ya kadar fark vardır.
Başka bir ifadeyle her bir insanın iman,
marifet, muhabbet ve aşku-ı iştiyak seviyesine göre Cenabı Hak'la farklı bir
münasebeti söz konusudur.
Mesela dinin bütün emirlerini kılık yararcasına
hassasiyetle yaşayan, bununla yetinmeyip nafilelerle de Allah'a yakınlık yolları
arayan insanların yanında Cenabı Hakk'ın kendileri için farz kıldığı
mükellefiyetlerle iktifa eden insanlar
da vardır.
Fakat şurası muhakkak ki hangi seviyede olursa olsun hiç kimsenin
Allah'la münasebeti ve irtibatı hafife alınamaz.
Zira bu Allah'ın değer verdiği
şeyi
hafife alma demektir.
Biraz daha açacak olursak fitnelerin kol gezdiği bugünkü
kaygan zeminde kelime-i tevhidi, kelime-i şehadeti söyleyen, beş vakit
namazını kılan, Ramazan-ı şerif'te orucunu tutan, şartlarını taşıyorsa zekatını
verip hac farizasını eda eden
ve bütün bunların yanında falancı filancı denilip değişik saldırılara maruz
kalmasına rağmen durduğu yerde
sağlam duran bir insan önemli bir duruş sergiliyor demektir.
Öyle inanıyoruz ki
böyle bir insan ötede
Cenabı Hakk'ın sonsuz lütuflarına mazhar olacaktır.
Çünkü bu gibi şartlar
altında
Allah rızası için yapılan her bir amelin Allah nezdinde apayrı bir kıymeti
vardır.
Bu sebepledir ki mal ve canlarıyla bir hizmete sahip çıkan
insanların yapmış oldukları hiçbir fedakarlık asla küçük görülmemeli ve
onların her yardımı mutlaka takdirle karşılanmalıdır.
Alkışlanarak gayretler şahlandırılmalı.
Konuya infak açısından baktığımızda
asradette sahabe-i kiram efendilerimizin arasında bile seviye farklılığının
olduğu görülecektir.
Mesela Tebuk Seferi öncesi onlar infaka çağrıldıklarında
Hz.
Ebubekir efendimiz bütün servetini vermiş.
Resuli-i Ekrem Efendimizin çoluk
çocuğuna ne bıraktın sorusunsa onlara Allah ve resulünü sallallahu aleyhi ve
sellem bıraktım şeklinde cevap vermiştir.
İşte bu sıddıkiyet
mertebesidir.
O Allah'a ve efendimize karşı sadık, İslam'ı kabul etmede de
prototip bir Müslümandır.
Hz. Ömer efendimizse servetinin yarısını getirip
teslim etmiştir.
Tabii bu arada şunu da vurgulamak gerekir.
Hz. Ömer efendimiz
Hz. Ebubekir
efendimizin çok gerisindeydi demek Hz. Ömer'e karşı saygısızlık olur.
Zira onun
da kendisine göre racih ağır basan yanları vardır.
Hz. Osman ve Abdurrahman
ibn Af gibi sahabi efendilerimize ise 700 deveyi yüküyle beraber tasaddukta
bulunmuştur.
O günün imkanlarına göre
bunu bugün 500 Mercedes bağışlama şeklinde düşünebilirsiniz.
Hz. Haz Ali
efendimiz işin içine ayrı
bir ihlas derinliği katarak malının bir kısmını gizli bir kısmını ise açık
infakta bulunuyordu.
Açık infak yaparken
başkalarına güzel örnek olma gibi bir vazife eda ediyor ve başkalarından geri
kalmadığını gösteriyor.
Gizli infakta
bulunurkense bunu sadece Allah'ın bilmesini arzu ediyordu.
Fakat bunların yanında bilhassa ilk dönemlerde bu hayır kervanına ikiü avuç
dolusu hurmayla 3 be kuruşla iştirak edenler de vardı.
Her şeyini verenlerin
yanında malının yarısını, çeyreğini ya da onda birini infakta bulunanların
olması tabii bir durumdur.
Dolayısıyla
günümüzde de aynı şeylerin olabileceğini unutmamalı, en küçük fedakarlıklar bile
takdir edilip alkışlanmalıdır.
Şunun da bilinmesi gerekir ki küçük
fedakarlıkları takdir edip alkışlamak meselenin bir yönünü teşkil eder.
Meselenin bir diğer yönü ise insanlara
sürekli seviye kazandırma peşinde koşmak, yeni hayır kapıları göstererek yeni
hedefler sunmaktır.
Zira bir insan
için yapabildiği asgari vazifelerin ötesinde yapabileceği daha nice güzel,
salih ameller vardır.
Bu açıdan insan hiçbir zaman du himmet, hedefleri basit
olmamalı, himmetini hep ali tutmalıdır.
Her sabah vicdanında Allah'ı daha derin
duymaya çalışmalı.
dinin ruhuna vakıf olmaya gayret etmeli.
Resuli-i Ekrem
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'le kalbi münasebetini daha da güçlendirmek
için yollar aramalı ve çıtayı hep
yükseltmeyi hedeflemelidir.
Ulaştığı seviyeyi ise hiçbir zaman yeterli
görmemeli.
Sürekli helmin mezit
daha yok mu diyerek atını mahmuzlamalı ve hep atını daha ilerilere sürmelidir.
Hatta bir gün fena fillah ve beka billah mertebesine erse yani sübuhat-ı veh
şuaatı karşısında bütün varlık gözünden selinip gitse bütün fani şeyleri bir
kenara atsa cismani ve nefsani yanıyla yok olduktan sonra vücudu cavidanisi ile
insanın maddi varlığını aştıktan sonra ulaştığı mertebe yeniden varlığa erse
kalp ruh ve hisleri ile farklı bir diriliş yaşasa ve böylece başının
yükselebileceği noktanın semasına
değdiğini görse yine de bütün bunlara rağmen Allah'ım bana istidadımın üstünde
kabiliyetler ihsan eyle ve bu kabiliyetlerde inkişaflar ihsan eyleyerek
lütuflarını sağanak sağanak
başımdan aşağı yağdır diyerek himmetini hep ali tutmalıdır.
Evet, İster kalp ve ruh hayatında isterse hakka hizmet yolunda insanların
seviyesi farklı olsa da bilinmesi gerekir ki işin en asgari seviyesini
yapabilenler için de her zaman terakki
yolu açıktır.
Onlar sahip çıktıkları bir hizmetin özünü ve esasını içlerinde
duydukça daha candan ona sahip çıkacaklar.
Gerekli olan hizmetleri yapa
yapa bunlar adeta onların gönüllerine işleye işleye bir süre sonra tabiatlarına
mal olacaktır.
Öyle ki gün
gelip de kendilerine ihtiyaç kalmadığı, onlardan hakka hizmet yolunda bir
talepte bulunulmadığında kendilerini
derin bir boşlukta hissedecek, bu hali ölüm gibi görecek, ızdırapla iki büklüm
olacak ve infakta bulunma adına değişik arayışlara gireceklerdir.
Fakat böyle
bir seviyenin kazanılması
zamana aktif bir sabırla o işe sahip çıkmaya ve o işi içselleştirmeye
bağlıdır.
Muhataplar çok iyi tanınmalı.
Konuya aydınlık kazandıracak bir yaklaşımsa şudur.
Bazıları meseleyi Medine-i
Münevvere'deki geçerli şeri
hükümler açısından değerlendirmeye tabi tutup farzları yerine getirmekle iktifa
ederler.
Bu yaklaşıma göre bunlar mallarının 40 bir zekatını veya
ürünlerinin onda bir öşrünü veriyorlarsa vazifelerini yapıyorlar demektir.
Bazıları da meseleyi Mekke'deki ılaka göre ele alır.
İnfakı emreden Mekki
ayetlerde belli bir miktarın tayin edilmediğinden yola çıkar ve
verebileceklerini vermeye çalışırlar.
İşte bu noktada hakka hizmet yolunda belli vazifelerin yapılmasına öncülük eden,
başkalarının da buna iştiraklerini
sağlamaya çalışan rehber konumundaki insanların basiret ve firasetle hareket
edip muhatapları çok iyi tanımaları önem
arz etmektedir.
Bunlar yapılanları az görür veya insanlara kaldıramayacakları
yük yüklemeye kalkarlarsa muhataplarda Allah korusun bir isteksizlik, bir
bıkkınlık ve bir nefretin oluşmasına sebebiyet verebilirler.
Bu noktada bir
ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum.
İzmir Bozyaka'da insanların
yardımına başvurulmuştu.
Orada meselenin ehemmiyeti ile ilgili bir konuşma
yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım
odama doğru yönelmiştim.
Biri merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak
yanıma geldi.
Kamudan
emekli olan bu zatı tanıyordum.
Emeklilik ikramiyesi ile satın almış olduğu
evinin anahtarlarını bana uzattı
ve sonra aşağıda herkes bir taahhütte bulundu.
Benim bundan başka sermayem yok.
Ben de evimin anahtarlarını
veriyorum." dedi.
Bu gözyaş tablo karşısında ona dinde böyle bir
mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim.
Daha sonra da git çoluk
çocuğunla evinde otur.
Rabbim
sana verdikçe sen de infakta bulunursun.
Dedim.
Kanaatimce mesele böyle bir
espriye, böyle bir dengeye bağlı olarak ele alınmazsa dinde zorlamaya gidilmiş
olur.
Halbuki Cenabı Hak la ikra fiddin kavli kerimi ile dinde zorlama
olmadığını beyan buyurmuştur.
Evet, İster insanların dini kabulünde isterse
Diyanet adına yapılacak amellerde din adına bazı şeyleri yapmaya zorlama
yoktur.
Evet, İslam kolaylıkla zemine oturtulmuştur.
Onu bazı insanların
tabiatını aşacak şekilde zorlaştırırsanız yaşanmaz hale getirmiş olursunuz.
Bu
defa maksadınızın aksi bir
durumla karşılaşırsınız.
Siz insanlardan civanlik göstermelerini istediğiniz,
onların ellerini taşın altına sokmalarını arzuladığınız bir durumda dini
yaşanmaz hale getirdiğiniz için
hadiseler aleyhinize gelişir ve böylece mağlup duruma düşersiniz.
Zira Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem, "Şüphesiz ki bu din kolaylıktır.
Kim bu dini
zorlaştırırsa din ona galip gelir."
buyurmuştur.
Bu açıdan rehber konumunda olanların muhataplarını çok iyi
tanıyarak, kim neyi ne ölçüde
kaldırabilir, bunu çok iyi hesap ederek basiret ve firasetle hareket etmesi
gerekir.
Böyle akıllıca hareket etmenin
aynı zamanda ilahi bir ahlak olduğu da unutulmamalıdır.
Zira yüce Allah la
yükellifullahu nefsen illa vah buyurmak suretiyle hiç kimseye takatinin üstünde
bir mükellefiyet yüklemediğini beyan etmektedir.
O halde insanlara boylarını
aşacak, onları ezecek iş tekliflerini yapmak yerine yaptıkları güzel amelleri
alkışlamak suretiyle onları sevindirmeli, iştiyaklarını artırabilecek yollara
müracaat
edilmelidir.
İnfakta süreklilik
aslında insanların infaka zorlanarak ellerindeki imkanların alınması işlerini
yürütememelerine sebep olacaktır.
Oysa ki onların çarklarının ve işlerinin
büyümesi daha sonra Allah
yolunda daha fazla infakta bulunabilmelerini sağlayacaktır.
Bu açıdan da vermeye
doyamayan infak
kahramanları aşk ve iştiyakla dökülüp saçılsalar bile sizler dengeli
davranmalı, uzun vadeli düşünmeli ve meseleyi sürekliliğe bağlamalısınız.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki yapılacak hizmetlerin çokluğundan
dolayı muhataplarından daha fazla
fedakarlık talep ve beklentisinde bulunan insanlar işlerini monotonluktan
kurtararak meselenin muhkematına Kur'an
ve hadislerde açık ve kesin bir şekilde belirlenmiş hüküm ve prensiplere zarar
vermeden sürekli formatla oynamalı.
inandıkları değerleri her defasında yeni bir renk, desen ve şive ile sunmalı ve
böylece muhataplarda sürekli bir aşku heyecan dalgası oluşturmalıdır.
Hiçbir zaman unutulmamalı ki her yeni şey lezzetlidir.
Bu açıdan sizin farklı
farklı damarları kullanarak sunacağınız mesajlar yeni bir tat neşve oluşturacak.
Dolayısıyla muhataplarca hüsnü kabul görecektir.
Aksi durumda meseleyi
monotonlaştırdığınızda
insanlarda zamanla kanıksama hissi oluşur ki bu da bıkkınlık hasıl eder.
Dolayısıyla siz de sunduğunuz mesajların
gönüllerde yankı bulması noktasında zorlanırsınız.
Müslüman,
sadık ve emin insan.
Soru: Bir hadis-i şerifte Müslüman
dilinden ve elinden emin olunan insan vasfıyla tarif edilmektedir.
Bu güzel
vasfı yeniden tabiatımızın bir derinliği haline getirebilmek için neler tavsiye
edersiniz?
Cevap: Muteber hadis kitaplarında
geçtiği üzere Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem gerçek Müslüman elinden
dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup zarar görmedikleri kimsedir
beyanlarıyla hakiki bir
Müslümanı dilinden ve elinden kimsenin zarar görmediği insan olarak tarif
etmektedir.
Sizin soruda dikkat çektiğiniz mana ve mazmuna kapı aralayabilmek için öncelikle
bu hadis-i şerifteki el-müslim
kelimesi üzerinde bir nebze durmak istiyorum.
Hadis-i şerifte elmüslim
kelimesinin lam-ı tarifle ifade edilmesi
burada kastedilenin ideal ve hakiki Müslüman olduğunu göstermektedir.
Yani
mutlak zikir kemaline masruftur kaidesince burada beyan buyurulan Müslüman öyle
görünen, öyle olduğunu
iddia eden kimse değil.
Hakkı gönülden tasdik edip kabullenen, ona teslim olan
ve bu imanın gereklerini yerine getiren, onu hayatına hayat kılan kişidir.
Biraz
daha açacak olursak lügat itibarıyla silm ve selamet kökünden gelen esleme
fiilinin ismi faili olan müslim kelimesi kendini hakka teslim eden kişi manasına
geldiği gibi selamete erdiren, esenliğe çıkaran, karşılıklı emniyet ve barış
tesis eden insan anlamını da taşımaktadır.
Bu açıdan Müslüman denildiğinde
Allah'a
teslim olan, bundan dolayı onun emir ve nehylerine hassasiyetle riayet eden ve
böylece kendisini selamet atmosferi içinde muhafaza eden insan manasının yanı
sıra başkalarının da ondan gelecek
şeyler karşısında selamet ve güven içerisinde bulunduğu barış ve emniyetin
temsilcisi emanette emin insan anlamının da anlaşılması gerekmektedir.
Müslüman ve esselam elümin ismi şerifleri.
Müslümanların çevrelerinde emniyet
meltemleri estiren birer insan olmaları ilahi ahlakla ahlaklanmanın bir
yansımasıdır.
Zira esselam ve elmümin
Cenabı Hakk'ın isimleri arasındadır.
Bildiğiniz gibi Haşir suresinin sonunda
Allah'tır gerçek ilah.
Ondan başka
yoktur ilah.
O meltir, kuddüstür, selamdır, mümindir, müheymindir,
azizdir, cebbardır, mütekebbirdir.
Buyurulmak suretiyle bu iki isim art
arda zikredilmiştir.
Selam ismi kusurlardan salim olan ve yarattığı varlıklara
selamet veren
demektir.
Müminse insanlarda imanı yaratan ve emniyet vadeden, vadettiği
şeyleri yerine getiren manalarına gelmektedir.
Dolayısıyla Allah celle celalüu
kullarına karşı bir vaatte
bulunmuşsa mutlaka buna itimat edilmelidir.
Esasında müminin taşıdığı
reca duygusu da işte bu imana dayanır.
O halde Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaya
çalışan farklı bir ifade tarzıyla zat-ı uluhiyete ait olan ilahi isim ve
sıfatları zliyet planında üzerinde taşımayı gayeyi hayal edinen insan da
çevresindekilere hep selamet vadetmeli.
gönülden Allah'a inanmalı ve hal deliyle
etrafındakilere emniyet telkin etmeli, güven esintileri estirmelidir.
Aynı zamanda hiç kimse ondan zarar ve ziyan geleceği endişe ve korkusu içinde
olmamalıdır.
Öyle ki insanlar en
kıymetli varlıklarını rahatlıkla getirip ona teslim etmeli ve ardından hiçbir
endişeye kapılmaksızın sırtlarını dönüp gidebilmelidir.
Sıddık ve emanetin
enbiya-i izamın
sıfatları arasında yer alması meselesinin ehemmiyetini göstermesi açısından önem
arz etmektedir.
Evet,
Efendimizi kemalat şahikalarına çıkaran doğrulukken müsellemetül kezzabı
aşağıların aşağısına atan da yalandır.
Esasında küfür inkarcıların Allah'a
karşı söyledikleri büyük bir yalandır.
Aynı zamanda o kainattaki Allah'a
delalet eden bütün şahitleri yalanlamak, varlıktaki mükemmel nizam ve ahengi
kavrayamamak, görmezden gelmek, kainat ve Kur'an arasındaki makuliyetin
örtüşmesini de reddetmektir.
Bu yönüyle o öyle korkunç bir cinayettir
ki böyle büyük bir cinayetin cezası cehennem olarak takdir edilmiştir.
Buna
karşılık imansa insanı zirvelere çıkarmak suretiyle cennete ehil hale
getirir.
Netice itibariyla başta Hz. Ebubekir olmak üzere bütün sahabe-i
kiramı yüce mertebelere çıkaran da imanı kazandıran bu doğruluk sıfatıdır.
Peygamberlerin serfiraz oldukları diğer bir sıfat da emanettir.
Onların her biri
hayatları boyunca birer emniyet insanı olarak hareket etmiş ve başkalarında hep
güven duygusu uyandırmışlardır.
En emin insan Allah Resulü sallallahu
aleyhi ve sellem hal ve tavırlarıyla öyle bir güven telkin etmişti ki
insanların bir yere giderken kızlarını ve hanımlarını emanet etmek
istediklerinde akıllarından geçen ilk
kişi olurdu.
Zira onlar Hz. Sadık-ı Mduk'un göz ucuyla bile emanetlerine
ihanet etmeyeceklerinden emindiler.
Aynı zamanda o tam bir edep abidesiydi.
Hz. Hatice validemiz kendisine üstü kapalı evlilik teklifinde bulunduğunda buram
buram ter dökmüştü.
Evet, emniyet
duygusu adeta onun mahiyetine işlemişti.
Tepeden tırnağa böyle bir emniyet
duygusuyla dolu olduğundan dolayı da
herkesin güvenini kazanmıştı.
Güven kredisi.
Onun ümmeti olarak bu güven duygusunun bugün bizim için de geçerli olması
gerekir.
Özellikle hayatını Allah'ı ve
resulünü sevdirmeye adamış mefkure kahramanları çevrelerinde hep emniyet
meltemleri estirmeli ve kendilerine
karşı herkeste bir güven duygusu oluşturmalıdır.
Öyle ki insanlar onlar hakkında
çok
rahat bir şekilde "O diyorsa doğrudur.
Onun sözüne itimat edilir."
diyebilmelidir.
Esasında bugün insanlar şöyle böyle size teveccüh ediyor, sizin arkanızdan
geliyor ve size destek oluyorlarsa
bilinmelidir ki bunun temelinde işte bu güven duygusu yatmaktadır.
Evet, insanlar belki tecessüse girmeden, üzerinize mercek koymadan işin tabii
seyri içinde sizi o kadar çok test ederler ki en sonunda bu insana güvenilir
derler.
Mesela siz yurtçi veya
yurt dışında ihtiyaç duyulan yerlerde kurban kesmek istediğinizi söylediğinizde
hiç tereddüt etmeden 50
ya da 100 adet kurbanı size teslim ederler.
İşte kılıırk yararcasına bir
hassasiyet ve doğrulukla bu güveni
kazanma ve devam ettirme çok önemlidir.
Günümüzün adanmış ruhları bugüne kadar
estirdikleri güven meltemini devam ettirebilirlerse Allah'ın izni ve inayetiyle
bugünden sonra da onlarla
tanışan, temasa geçen, onlara güvenen insanlar yanılmadıklarını görerek geri
dönmeyeceklerdir.
Bu itibarla mefkure muhacirleri en ağır
şartlara rağmen bulundukları konumun hakkını vermeli, bulundukları yerde dimdik
durmalı ve hep temel disiplinlere
bağlı yaşamalıdırlar.
Dünyayı tercih etmek suretiyle Rabbim muhafaza buyursun.
Gerçek şu ki siz bu
peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz.
Onun için ahireti terk edip durursunuz.
Onlar dünya hayatını bilerek ahiret hayatına tercih ettiler.
Ayetlerinin
tokadına müstehak olmaktan korkmalıdırlar.
Dünyaya dünyanın faneliği kadar,
ahirete
de ahiretin sonsuzluğu kadar değer vermelidirler.
Esasında ahirete kendi
kıymeti harbiyesi ölçüsünde değer atfettiğiniz zaman dünyanın da kıymetini
artırmış olursunuz.
Zira hayatlarını bu
denge üzerinde götüren insanlar öyle samimi olur, öyle bir vefa sergiler ve
öyle emniyet ve güvenle hareket ederler ki onların elinde her şey rantabl olarak
değerlendirilir.
Hiçbir şey zayi edilmez.
Dolayısıyla dünya da mamur hale gelmiş
olur.
Evet,
Katiyen şüpheniz olmasın.
Kendilerini ahirete ve Allah'ın rızasına adamış
emanette emin insanlar, bir devirde Endülüs'ü, Devlet-i Aliye döneminde de
asır boyunca bulundukları bölgeyi mamur kıldıkları gibi azmettikleri takdirde
günümüzün dünyasını da yeniden müreffeh hale getirebilirler.
Bu itibarla bir
insan kendini hakka
hizmete adamışsa lüksten her zaman uzak durmalı.
Sade, basit bir hayat yaşamalı.
Evi buna uygun olmalı.
Hatta vefat ettiği esnada arkadaşları bir kefen parasını
bulabilmek için sağa sola
koşuşturmalıdır.
Zira hizmete adanmış biri ne servete, ne dünyaya, ne makama, ne
de rahata ipotek
edilebilir.
O gönlünü sadece hizmete verdiğinden ve yalnızca Allah'a kulluk
yaptığından dolayı başka hiçbir şey onun boynuna tasma, ayağına pıranga vuramaz.
Ticaretle iştigal eden ve meşru dairede kazanıp vermek suretiyle hizmet etmek
isteyen insanlar elbette vardır ve
olmalıdır.
Bu ayrı bir meseledir.
İşi sadece hizmet etmek olan insanların
göstermeleri gereken hassasiyetse ayrı bir mesele.
İdarecilerdeki temsil gücü.
Adanmışlar kendi hizmet arkadaşlarına
karşı da hep güven vadedici olmalıdır.
Onlar arkadaşlarının güvenini sarsacak
tavır ve davranışlardan her zaman uzak durmalıdırlar.
Arkadaşlarında şüphe
uyandırabilecek ve
onları endişeye sürükleyecek gizli işler yapmaktan sakınmalı ve her zaman şeffaf
hareket etmelidirler.
Bu mevzuda öyle hassas ve temkinli olmalıdırlar ki
etraflarındaki hiç kimse
olumsuz mülahazalara kapılmamalıdır.
Bu sebepledir ki beraber yürüdüğümüz
insanlara her zaman açık olmalı, her meseleyi meşveret ederek karara bağlamalı,
emri vaki tavır ve
davranışlardan kaçınmalı ve çevremizdeki insanların duygu ve düşüncelerini
mutlaka hesaba katmalıyız.
Aynı şekilde yüklediğimiz vazifelerin onların istidat
ve kapasitelerine uygun olmasına dikkat etmeli ve mesailerini de buna göre
tanzim etmeliyiz.
Bu konuda insanlarda
öyle bir güven duygusu oluşturulmalı ki bir yere tavzif edilen insanlar
üstlerindeki insanların hüsnuniyetle
hareket ettiklerinden ve maslahatın gereğini yaptıklarından her zaman emin
olmalıdırlar.
Ayrıca teklif edilen vazifeye ısınmaları, alışmaları ve onu içselleştirmeleri
için ciddi bir
rehabilitasyondan geçirilmelidir.
Kısaca işlerin taksiminde ve mesai tanziminde
öyle şeffaf ve hassas bir şekilde hareket edilmelidir ki kimse bana itimat
edilmiyor, ben emin bir insan olarak görülmüyorum şeklinde hissetmemeli ve
kimsede güvensizlik hissi
oluşturulmamalıdır.
Hz. Haz.
Ömer Halit ibn Velid'i vazifeden aldığında ve Hz.
Osman Ebu
Zerri' Rebeze'ye gönderdiğinde onlar kendi haklarında verilen bu karara hiç
itiraz etmeyerek derhal emre itaat
ettiler.
Bu tavrın altında işte bu güven duygusu vardır.
Siz sorumlu olduğunuz
insanlara o güne kadarki halinizle ve tavırlarınızla güven telkin edebilmiş,
fikri, hissi, akli ve mantıki ismet ve iffetinizi koruyabilmişseniz onlar
hakkında vereceğiniz kararlar da onlar tarafından hüsnü kabul görecektir.
İnsanlar yeni bir vazife ile başka bir yere gönderildiklerinde hiç tereddüt
etmeden gideceklerdir.
Mesela siz onlara şuradan şuraya git deseniz onlar hakkımda bu kararı veren
insanlar benim için en isabetli olanı
düşünmüşlerdir.
Diyecek ve gittikleri yerde onca mahrumiyete katlanmayı göze
alacaklardır.
Hatta onlara sen şimdilik şu hücre gibi yerde otur deseniz onlar
böyle bir
vazifelendirilmede değişik maslahatların gözetildiğini düşünecek ve gerekeni
yapacaklardır.
Yani siz ne kadar emin ve
güvenilir bir idareci iseniz istek ve teklifleriniz o ölçüde çevrenizdeki
insanlar tarafından kabul görecektir.
Zira insanların kalp kapılarını açmanın en önemli yolu ve yöntemi sadık
olduğunuzu ortaya koymak, güven telkin
etmektir.
Bu konuda insanlar size öyle inanmalı ve itimat etmelidir ki çok
rahatlıkla hizmet-i imaniye ve Kur'aniyen'nin içinde hangi durumda olursa olsun
bana bir vazife tereddüp
ederse mutlaka murad-ı ilahi bu istikamettedir diyebilmelidir.
Bu da hiç
şüphesiz idareci konumunda bulunanların kılık yararcasına ortaya koydukları
temsil gücüyle gerçekleşecektir.
İmanın Vadettikleri.
Soru: İmanın insana vadettiği güzellikler nelerdir? Bu güzelliklerin
insan vicdanında duyulup hissedilmesinde derece farklılıkları var mıdır?
Cevap: Şimdiye kadar imanın gerek dünyada gerekse ukbada insana vadettiği
güzelliklerle ilgili çok şey söylenmiş ve imanla alakalı pek çok münciyat,
insanı kurtuluşa, felaha götüren hususlar üzerinde durulmuştur.
Husü ile Hz.
Bediüzzaman eserlerinin
değişik yerlerinde bu mevzuyu tafsilatlı olarak ele almıştır.
Bütün bunlara
bakıldığında imanın hayatı ve varlığı doğru okuyup değerlendirme adına insana
çok geniş ve engin bir bakış açısı kazandırdığı görülecektir.
Mesela iman sahibi
bir insan varlığa
baktığında her şeyi kendisine candan bir arkadaş ve samimi bir yoldaş gibi
görür.
Dolayısıyla o ne yol ne de yoldaş gurbeti yaşar.
Aynı zamanda imanın
hayatına serptiği nur sayesinde geçmiş ve geleceği aydınlık görür.
Zira ona
göre ne geçmiş korkunç bir kabristandır ne de gelecek kapkaranlık bir ölüm
çukuru.
İnsanın gelecekle ilgili korkularının ve endişelerinin olması tabiidir.
Fakat
imanın verdiği ümit ve nur bu korkulara galebe çalar.
Zira inancını sağlam
esaslara dayandıran bir insan bu endişelerin ve korkuların çaresi bulunmayan
şeyler olmadığını anlar ve
böylece onların tehdidi karşısında duyduğu sıkıntı ve ızdıraptan sıyrılma
imkanı bulur.
İnsan berzah ve kabir karanlığından mı endişe ediyor iman?
Orada bir nurdur.
Sırattan mı endişe duyuyor? İman kendisini oradan geçirecek
bir buraktır.
Akıbetinden mi endişe ediyor? İman onu cennete ulaştıran en
emin yol, cehennemden koruyan en sağlam sığınaktır.
Evet, İman insanın çıktığı
bu uzun
yolculukta adeta yolun sağında ve solunda durup ona emniyet ve güven vadeden bir
rehber ve mürşittir.
Ölüm gerçeği ve deve kuşu misali.
Hz. Pirin ifadesiyle iman mahiyetinde
manevi bir tuba-i cennet çekirdeği taşıdığından iman sahibi insan daha
dünyadayken huzur içinde yaşar.
Zira o çürüyüp yok olma korkusundan, hiçliğe
gitme endişesinden imanı sayesinde kurtulur.
Kim ne derse desin, meseleye
nasıl yaklaşırsa yaklaşsın, şurası bir gerçektir ki inanmayan bir insanın yok
olmanın endişelerini kafasından ve kalbinden bütün silip atması mümkün
değildir.
Hatta bu endişeler ve korkular yer insanı öyle kıvrandırır ki daha
dünyadayken ona cehennem hayatı yaşatır.
O insan bu sıkıntılardan kurtulmak
içinse çoğu zaman kendisini zevk-ü sefaya salar.
Bazen kendini içkiye
vererek, zaman zaman cismani ve bedeni arzulara dalarak, bazen de uyuşturucu
kullanarak yok olma, hiçliğe gitme, çürüyüp toprak haline gelme düşüncesinin
ruhlarda hasıl ettiği endişelerden sıyrılmaya çalışır.
Farklı bir tabirle
çakır keyif, serazat ve bohem bir hayat yaşayarak akıbetini düşünmemeye,
duymamaya gayret eder.
Buna bir nevi kendini hipnoz etme gayreti diyebilirsiniz.
Heyhat ki bütün bunlar muhakkak bir süre için insanı avutsa da hakikatte ona
hiçbir faydası olmayan beyhude çırpanışlardır.
Nasıl ki avcıdan saklanmak
isteyen bir
deve kuşunun başını kuma sokması onu avcının elinden kurtaramazsa, akıbete
dair korkuları gidermek için başvurulan bu tür eğlencelerde insanı
korktuklarından emin kılmaz.
İnsanı
bütün bu endişelerden kurtaracak ve onu sahili selamete çıkaracak bir şey varsa
o da insan için emniyetli bir sefine, gemi, emin bir rehber ve güçlü bir ümit
kaynağı olan imandır.
Bir insan ne kadar günahkar olursa olsun
imanı varsa akıbeti ile ilgili ümidi de olacaktır.
Çünkü imanın mahiyetinde bu
hakikat vardır.
Nitekim Ehl Sünnet vel Cemaat akidesine göre insan ne kadar
günah işlemiş olursa olsun kalbinde zerre kadar imanı varsa ebedi cehennemle
cezalandırılmayacaktır.
Zira insanda iman gibi bir güzellik varsa günahlar onda
asli değil arızi
demektir.
Onların çıkış noktası iman değildir.
Bilakis günahlar insanın iman
adına gereken yerde duramamasından kaynaklanır.
Diğer bir ifadeyle onlar
iman adına bırakılan boşluklardan insanın içine giren virüslerdir.
Küfre gelince günah ve isyanlar küfrün mahiyetinden fışkırmaktadır.
Dolayısıyla
onlar küfürde asliyidir.
Evet, Bir kez daha belirtecek olursak, Ehl Sünnet vel
Cemaat'in icma ile kabul ettiği akideye göre, zerre kadar imanı olan bile
cennete girecektir.
Yani Allah düşürmesin.
Bir insan zina etse,
hırsızlık yapsa veya daha başka bir günah işlese bile imanı varsa netice
itibarıyla ebedi mutluluk yurduna kavuşacaktır.
Günahlarına tövbe eder.
Cenabı
Hak da
onun tövbesini kabul buyurursa o kişi günahlarının cezasını görmeden de cennete
girebilir.
İşte bütün bunlar
imanın insana vadettiği yeri başka bir şeyle doldurulamayacak güzelliklerdendir.
O halde iman insan için çok güçlü bir ümit kaynağıdır.
İnsan bu sonsuz güç
kaynağıyla her zaman kendi dar dünyasından sıyrılıp ebedi hayatın güzelliklerine
yelken açabilir.
Samimi kardeşlik ve ötelere uzanan ilişkiler.
İman mümini çevresine ve hatta bütün bir varlığa karşı bir emniyet insanı haline
getirir.
Onun daracık dünyasını evrensel bir dünyaya dönüştürür.
Mümin kainata
mehdi uhuvet, kardeşlik beşiği nazarıyla bakar.
Dolayısıyla herkesi belli ölçüde
kardeşi gibi görür.
Haz.
Ali efendimizin ifadesiyle insanlar içinde Müslüman
olanları dinde, Müslüman olmayanları ise insanlıkta kardeş olarak değerlendirir.
Elbette ki müminin mümine bakışı çok daha farklıdır.
Zira mümin müminle aynı
duygu ve aynı düşünceyi paylaşmakta, berzah aleminde ve mahşerde bir araya
geleceğine, hesabının aynı yerde görüleceğine, sıratı beraber geçeceğine
inanmaktadır.
Böyle bir inanca sahip insan çevresiyle münasebet ve irtibatını
sadece geçici
bir menfaate veya karşısındakinden çıkar elde etmeye dayandırmayacak, bilakis
muhataplarıyla ötelerde de devam edecek
bir irtibat ve münasebet kurmaya çalışacaktır.
Cenabı Hakk'ın uhrevi yörüngeli
böyle
bir irtibata ve münasebete dair farklı bir bakışı varsa bu insanı Allah'a
yaklaştıracak ve onu hem burada hem de ötede muvaffak kılacaktır ki bu da
imanın ayrı bir vaadidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın
eli cemaatle beraberdir kutlu beyanına bir de bu açıdan bakabilirsiniz.
Yani
Allah celle celalüu cemaat halinde hareket eden insanları bu dünyada
kötülüklerden muhafaza buyurup işlerinde
onlara muvaffakiyetler ihsan ettiği gibi öte tarafta da onları hep beraber
değişik nimetlere mazhar kılacaktır.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi birlikte
hareket etmenin dünyaya ait neticelerinin yanında öbür tarafı akseden meyveleri
de vardır.
Allah
Teala'nın gün gelir yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir.
Kavli
keriminden de anlaşılacağı üzere öbür tarafta her şey zerreden kürelere kadar
değişime uğrayacaktır.
Dolayısıyla insanların duygu ve düşünceleri de farklı bir
mahiyet
kazanacak.
Güzel ilişkiler, kardeşlik münasebetleri orada ayrı bir derinliğe
ulaşacaktır.
Kim bilir orada bundan nasıl bir zevk duyacak ve mümin
kardeşlerinizle nasıl aşıkne bir münasebet içinde bulunacaksınız.
Belki de kardeşinizle yüz yüze gelmek, onun gökçek yüzüne bakmak içinize öyle
bir inşirah salacak ki onu cennet nimetlerine bedel sayacaksınız.
Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve
hiçbir insan kalbinin de tasavvur edemediği nimetler hazırladım.
hadis-i
şerifinde de ifade edildiği üzere
oradaki nimetler her türlü tasavvurun üzerindedir.
Yani bu nimetler sizin burada
ortaya
koyduğunuz güzelliklerin değişim üstüne değişim geçirerek farklı bir mahiyet
almasıdır.
Baştaki sorunuzun ikinci kısmı ile alakalı olarak da kısaca şu hususlara işaret
edilebilir.
İmanın vadettiği bu
güzellikleri her bir insan kendi imanın enginlik ve derinliğine göre duyar ve
yaşar.
Bazıları bunu sadece nazari planda duyar ve hisseder.
Bunlar ilk
mektepte iman hakikatleri adına hocalarından duyup öğrendikleri şeylerle iktifa
ederler.
Halbuki bu sadece işin
başlangıcıdır.
Bazıları ise nazari bilgilerini ilim ve tefekkürle delillendirir.
Sağlam esaslara bağlar.
Amel ve ibadetle benliklerine mal eder ve onu marifete dönüştürür.
Başka bir ifadeyle nazari bilgiden ilmel yakine yürür ve oradan da aynel yakine
yükselirler.
Aynel yakin mertebesine ulaşıldığında orada ihsan sırrı zuhur
eder.
Yani insan bu mertebede her an hakkı
görüyor olma mülahazasıyla oturur, kalkar ve hayatını hep bu seviyede sürdürür.
İsterseniz buna hayvaniyetten çıkma, cismaniyeti bırakma, ten kafesinden
sıyrılma ve ruhun hayat derecesine
seyahat etme de diyebilirsiniz.
Burada her şeyi daha engin, daha net ve kendine
has cazibedar güzellikleriyle daha parlak görülür ve duyulur.
Onun için
böyle bir hayat mertebesinde cismani ve dünyevi hayat önemsenmez.
sırf
emredildiği ve görev verildiği için dünyada bulunulur.
Terhis emri geldiği
zamansa ayrı bir sür yaşanır.
Ölüm bir
bayram sevinci gibi karşılanır ve işte insan öteleri imanın vadettiği bu
güzelliklerle yürür.
Rabbine kavuşur.
Bölüm
İnançsızlıktaki ısrarın sebepleri.
Soru: İnançsızlık insan gönlünde derin
bir boşluk ve tasa halinde sürekli kendini hissettirmesine rağmen insanlar
neden inançsızlıkta ısrar eder? Bunun sebepleri nelerdir?
Cevap: Hayatı her an her şeyin olabileceği korkunç bir kaos ve mücadele
sahası ölümü de ebedi yıkılıp gitme şeklinde gösteren inkarın hakikaten
insanı cezbeden hiçbir güzel tarafı yoktur.
Aksine o insan için sürekli bir
endişe ve tehdit kaynağı, korkunç bir uçurum ve boşluktur.
Fakat insanı kör ve
sağır hale getiren öyle zaaflar vardır ki bunlara müptela olan insan apaçık
hakikatler karşısında bile ayak diretebilir.
İmandan mahrum kalıp inkara
sürüklenebilir.
Bu zaafları ana başlıklar halinde şu şekilde sıralayabiliriz.
Kibir.
Kendisini büyük gören bir insan Allah'a kul olmaktan uzak durabilir.
Halbuki bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere Cenabı Hak kibriya benim
ridam.
Azametse benim izarımdır.
Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve
bunları paylaşmaya yeltenirse onu derdest eder cehenneme atarım.
buyurmaktadır.
Demek ki büyüklük sadece ona mahsustur.
Bunun karşısında insana düşense Allah'a
kul olmaktır.
Evet, sonsuz bir tane olduğuna göre onun karşısında her şey,
herkes sıfır
olduğunu bilmelidir.
Hazreti Pir bu meseleyi mana-ı ismi ve mana-ı harfi
temsiliyle izah eder.
Buna göre insana mana-ı harfi ile bakılmalıdır.
Nasıl ki
tek başına bir mana ifade etmeyen harfin bir mana ifade etmesi için bir kelime
içinde yer alması gerekiyorsa insan da Allah'a intisap ettiği zaman gerçek
kıymetine kavuşacaktır.
Yoksa onun kendine mana-ı ismiyle bakması, kendini
müstakil bir varlık
olarak görmesi, kendi başına bir şey ifade ettiğini zannetmesi aldanmışlıktan
başka bir şey değildir.
Bu açıdan bakıldığında günümüzde bazılarınca dile
getirilen özgüven ve benzeri mefhumlar
Allah'a güvenmeyle derinleştirilmedikten sonra bir kıymet ifade etmez.
Esasında
insanın iradesi, meyelanı ve meyelandaki tasarrufu da Allah'ın ona bir
armağanıdır.
Cenabı Hak kendi meşiyet ve iradesinden ona bir pay, bir hisse
ayırmıştır.
İnsan kendi cüzi iradesini ortaya koyduğu zaman Allah Teala da
meşiyet-i uzmasıyla onu teyit buyurur.
İnsan kendisine böyle baktığı zaman pek
çok problem çözülecektir.
Yoksa Firavun'a ait olan ben sizin en yüce rabbinizim
gibi mülahazalar sadece bir
kibir hırıltısıdır.
Firavun bu sözleri açıkça şirk ve küfür olduğu gibi ben
kurtardım, ben yaptım,
ben düzdüm, ben koştum, milleti şöyle bir badireden ben halas ettim şeklinde
düşüncelere girmek de zımni, üstü kapalı dahi olsa bir nevi uluhiyet iddiasıdır
ve gizli bir şirktir.
Zira aynı anda iki tane ben olmaz.
Benlik hakiki manada
zat-ı uluhiyete ait olduğuna göre insandaki benlik Allah'ın mevcudiyetini
kavrama adına ona verilen bir vahid-i kıyasiden, bir ölçü biriminden ibarettir.
Yani insan iradesiyle onun
iradesini, meşiyetiyle onun meşiyetini, azıcık ilimciğiyle onun sonsuz ilmini,
küçük basarcığıyla onun her şeyi kuşatan basarını anlamaya çalışacaktır.
Öte yandan insandaki duyuların eksikliği, sınırlılığı ve darlığı Allah'a ait
olan şeylerin ihata
edilmezliğini fark etmesine ve hissetmesine bir vesile olur.
Mahluklar
onun dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar ayet-i kerimesi de
insandaki bu sınırlılığa işaret etmektedir.
Çünkü muhit, muhit olduğu
aynı anda muhat olamaz.
Muhit Allah'tır.
Yani o her şeyi ilim, irade, meşiyet ve
kudretiyle kuşatmıştır.
Bizlerse onun tarafından kuşatılmışız.
İnsan bu mevzuda kendisini olması gerekli olan konuma sağlam oturtamamışsa
imandan mahrumiyet yaşar.
İşte büyük çoğunluğu itibarıyla insanların
imansızlığının arkasında kibre dayalı böyle bir firavunca mülahaza vardır.
Zulüm imana mani sebeplerden ikincisi de haddini bilmeme ve sınır tanımamadır.
Bunun bir manada zulüm olduğunda şüphe yoktur.
Bütün tiran ve zalimlerin
imansızlıklarının arkasında bu durum
vardır.
Onlar meydana gelen hadiseleri kendi güç ve kuvvetlerinden
bildiklerinden kaybetmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de resmedilen Karun prototipi bu duruma çarpıcı bir misal teşkil
eder.
Kur'an onun halini şöyle
beyan etmiştir.
Bu imkanlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum." dedi.
Bilmez mi ki o gerçekten Allah kendisinden önceki kuşaklardan, kuvvet
bakımından kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helak
etmiştir.
Ayet-ti kerimede de ifade edildiği üzere Allah celle celalüu nice
güçlü topluluğu
dağları yerinden söküp atacak insanı hadlerini bilmediklerinden dolayı derdest
edip yerin dibine geçirmiştir.
Bakış inhirafı insanların inançsızlığına sebep olan faktörlerden bir diğeri de
bakış
inhirafıdır.
Bilindiği üzere Hz. Bediüzzaman niyet ve nazar mevzuuna çok
önem vermiştir.
Öyle ki o 40 senelik ömründe 30 senelik tahsil hayatında dört
kelime ile dört kelam öğrendiğini, niyet ve nazarın da bu dört kelimeden ikisi
olduğunu ifade etmiştir.
Çünkü nazar
yani bakış eşya ve hadiseleri anlama ve yorumlamada çok önemli bir faktördür.
Bakış açısını doğru ayarlayamamışsanız görmeniz gerekeni ya hiç ya da doğru
göremezsiniz.
Çalışma ve araştırmalarınız sizi belli bir yere kadar götürse de
zat-ı uluhiyet
hakikatine ulaşamadan gider bir yerde takılır kalırsınız.
Zira bakışta esas olan bakılan şeyi mahiyet-i nefsül emriyesi ile görebilmektir.
Yani bir şey hakikatte
neyse onu o keyfiyette görebilme gayretidir.
Dolayısıyla bakılacak şeye
doğru bakmak gerekir.
Ayrıca bakışta görme hedef alınmalıdır.
Mesela siz çok
sayıda kitabın bulunduğu bir kitaplığa bakarsınız ama bakışınızda bir maksat
yoksa karşınızdaki kitapların
isimlerini, renklerini göremezsiniz.
Onun için derler ki bakma başkadır,
görme başka.
Bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekir.
Kur'an-ı Kerim
Firavun'un bakış inhirafını gösterme adına onun şu ifadelerini bize nakleder.
Ey Haman benim için bir kule yap.
Umarım ki böylece yükselebilir.
Göklere yol
bulur da Musa'nın ilahına ulaşırım.
Çağımızda aynı çarpık bakışa maruz biri
de buna benzer bir ifadeyle küre-i arzın etrafında dolaştığını fakat bir ilaha
rastlamadığını söylediğinde üstat Necip Fazıl kendine mahsus sesiyle onun bu
sözlerine şöyle mukabelede bulunmuştu.
Abe Ahmak Allah'ın haşa ve kella fezada
bir balon olduğunu sana kim söyledi? İşte zamandan, mekandan, maddeden
münezzeh yüce yaratıcıyı haşa maddi bir nesneymiş gibi arayıp bulmaya çalışma
bir bakış inhirafıdır.
Bazıları böyle bir bataklığa saplanıp kaldığından dolayı
da bir türlü imanı
bulamamışlardır.
Ataları körü körüne taklit.
Ataları taklit etme de inkarın sebeplerinden bir diğeridir.
Kur'an-ı Kerim pek
çok ayet-i kerimesinde müşrik
ve kafirlerin bu tutumunun yanlışlığına dikkat çekmiştir.
Mesela Bakara sure-i
celilesinde şöyle buyurulmaktadır.
Onlara Allah'ın indirmiş olduğu şeye tabi
olun denildiğinde hayır biz
atalarımızı hangi yol üzerinde bulmuşsak o yola uyar gideriz derler.
Tarih boyu inanmayanlar, inanmak istemeyenler kendilerine göre bir ata,
bir tiran bulmuş ve kör bir taklitle onun arkasından gitmişlerdir.
Bu mukallitlere göre ataları taşa, ağaca, helvadan yapılmış putlara tapsa da
onlar layüseldir, sorgulanamazlar.
Onların söyledikleri ve yaptıklarında hiçbir zaman yanlışlık aranmaz.
İşte bu
da kaybettiren, imandan mahrum bırakan en önemli hususlardan biridir.
Sineğin ısırmasından kaçarken yukarıda sayılan bütün bu engellere bakıldığında
küfrün temelinde akli,
mantıki ve fikri bir dayanak bulabilmek mümkün değildir.
İnanmamaya sebep olarak
gösterilen bu faktörlere mesnet demek de doğru değildir.
Çünkü mesnet ciddi bir
dayanak demektir.
Bu yüzden inanmayan insanlar mesnet vehmedilen şeylere
dayanarak inançsızlıklarını devam
ettirmektedirler.
Ki esasında bunun da insana vadettiği hiçbir olumlu ve güzel
tarafı yoktur.
Bu durumdaki insanlar sadece bazı geçici tesellilerle
kendilerini avutmayı tercih ederler.
Kendilerince mükellefiyetten kaçma ve rahat
etme yolunu iman dairesi içine
girmemekte bulurlar.
Çünkü iman veya dinin arkasından diyanet yani amele dair
mükellefiyetler ve sorumluluklar gelecektir.
Zira iman sadece nazari bir
mesele değildir.
İmanın bir gereği olarak bir kısım mükellefiyetlerin yerine
getirilmesi ve bazı yasaklardan
da uzak durulması gerekir.
Farklı bir ifadeyle inandım demekle iş bitmiyor.
arkasından amel-i salih olarak isimlendirilen bir kısım emirlerin yerine
getirilmesi ve münkerat, bai ve
fahşa olarak görülen pek çok kötü fiilin de terk edilmesi gerekir.
İşte bazıları
bütün bunları hayattan kam zevk almanın önünde bir engel olarak
vehmettiklerinden iman dairesine
girmemekte ısrar ederler.
Böylece insan üstat hazretlerinin ifadeleriyle inkar
vasıtasıyla gayet cüzi bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil
inkarda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef
eder.
Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.
Ayrıca burada
teselli olarak görülen geçici zevk veren bütün bu hususların kabrin öbür
tarafında insana hiçbir faydası, desteği
yoktur.
Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki müminler inançsızlığa sebep
olan bu
engelleri aşarak iman dairesine girmiş olsalar da bu zaafların kendileri içinde
her zaman potansiyel birer tehlike arz ettiğinin şuurunda olmalıdırlar.
Çünkü
yukarıda sayılan bütün bu faktörler iman dairesi içine girmeye mani olduğu gibi
hafizen Allah imandan çıkmaya da birer sebep olabilir.
Zira bu hastalık ve
zaaflar belli ölçüde insanın duygu ve düşüncesi üzerinde hakimiyet kurduklarında
vicdanı baskı altına alıp
onda delikler, çatlaklar ve kırıklar meydana getirdiklerinde insan hiç
farkına varmaksızın iman dairesinin dışına savrulabilir.
Mesela kibirle
alakalı olarak Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Kalbinde zerre kadar
büyüklük hissi bulunan kimse cennete
giremez." buyurmak suretiyle bu öldürücü virüslerden birine dikkat çekmiştir.
Bu
açıdan insan sürekli kendisiyle yüzleşmeli, Allah'ın nimetlerini fark etmeli, bu
nimetlere hamdü senada
bulunmalı ve aynı zamanda bunların birer istidraç sebebi olabileceğini asla
hatırdan çıkarmamalıdır.
Din adına işlenen cinayetlerin vebali.
Soru: Bir kısım örgütlerin güya din adına işledikleri cinayetler, canlı
bomba saldırıları ve benzeri hadiseler sadece dış mihraklarla ve harici
yönlendirmelerle izah edilebilir mi? Bu tür hadiselerin bugün Müslüman
coğrafyasında da zemin bulmasının
sebepleri nelerdir?
Cevap: Müslüman görünen bazı kimselerin
bomba yüklü araçlarla hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanları
katletmelerinin, hele aynı şekilde
mabetlere saldırıda bulunmalarının ne Kur'an'la, ne sünnetle, ne de
Müslümanlıkla telif edilmesi mümkündür.
Ama maalesef günümüzde inanan gönülleri dilh eden, bizi mahcup duruma düşüren
böyle bir tablo vardır.
Dış mihrakların bu mevzuda sinsi ve organizeli
yönlendirmeleri olmakla beraber İslam'ın
yanlış anlaşılması ve yorumlanmasından da kaynaklanan bu tür terör hadiseleri
denilebilir ki haçlıların üzerimize gelmesinden, Moğolların İslam dünyasını
hercümerc etmesinden daha tehlikelidir ve İslam alemine verdiği zarar daha
büyüktür.
Çünkü bu tür zulüm ve cinayetler Müslümanlığın yüzüne zift
sürülmesi anlamına gelir.
Yanlış anlaşılan şecaat ve cesaret.
Kanaat-i acizanece bu tür hadiselere sebebiyet veren yanlış anlama ve
yorumlamaların en başta geleni hikmetin
engin derinliklerini teşkil eden şecaat ve cesaretin günümüzde hatalı
yorumlanmasıdır.
Elbette ki inanan bir gönülde şecaat ve cesaret olması gerekir.
Fakat bunun
yanında hikmet ve basiret de olmalı.
Muhataplarda emniyet ve güven duygusunu temin edecek bir duruş sergilenmeli.
Hangi şart ve durumda olursa olsun dinin temel prensiplerine bağlı hareket
edilmeli ve meşru hedeflere ancak meşru
yollarla gidilmesi gerektiği asla unutulmamalıdır.
Farklı bir tabirle gerçek
şecaat ve
cesaret, bir Müslümanın kendi değerlerini müdafaa etme adına dik bir duruş
sergilemesi, hak bildiği
meselelerde her zaman sabit kadem bulunması, bu istikamette kolu kanadı
budansa da maruz kalacağı her türlü sıkıntıya katlanması demektir.
Bu açıdan saadet asrına baktığımızda insanlığın iftihar tablosu sallallahu
aleyhi ve sellem ve onun yanında yer
alanların Mekke-i Mükerreme'de 13 sene boyunca bir insanın tahammül etmesi
mümkün olmayan nice hadiseye
katlandıklarını görüyoruz.
Öyle ki sahabe-i kiram efendilerimiz çoğu zaman
gözleri dolu dolu bir taraftan Cenabı Hakk'ın kudret-i namütenahisine,
diğer yandan da onun insanlığı kurtarmak için gönderdiği habib-i edibine ve ona
inanan insanlara yapılanlara bakmış, sonra da hikmetini tam olarak idrak
edemedikleri bu tablo karşısında hayret
ve dehşetlerini ifade etme adına "Ne kadar halimsin ey rabbimiz" demişlerdir.
Bildiğiniz üzere insanlığın iftihar tablosu Kabe'nin karşısında başını yere
koyup secdeye kapandığında inkar ve
cehalete kilitlenenler onun başına deve işkembesi koymuşlardır.
Başlarına taş
yağsı bu zalimler kaç defa onu taşa tutmuşlardır.
Fakat o sallallahu aleyhi
ve sellem hiçbir zaman sizin başınıza da taş yağsın dememiştir.
aksine kendisine
taş atan, dişini kıran, yanağını yaralayan, başını kanlar içinde bırakan
insanlar karşısında bile ellerini
kaldırmış ve Allah'ım kavmimi hidayet buyur.
Çünkü onlar bilmiyorlar."
demiştir.
Onun bu sözüne haşiye düşülecek olursa şöyle denilebilir.
Şayet onlar beni misyonumu kendileri için nasıl ölüp ölüp dirildiğimi bilselerdi
böyle yapmazlardı.
Zira
Kur'an-ı Kerim inanmayanların tutup gittikleri yanlış yol karşısında Allah
Resulünün halini şöyle ifade etmektedir.
Demek bu söze Kur'an'a inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helak
edeceksin.
Evet, Gönülleri fetheden, kalpleri yumuşatan, herkesi gerçek
insanlığa
yönlendiren, insanı özündeki insanlıkla buluşturan insanlığın iftihar tablosu
kendisine düşmanlık eden insanlara öfkeyle mukabelede bulunmamış ve hele
günümüzdeki bu şenaat ve denaetlerin
hiçbirisine asla başvurmamıştır.
Kendisine 15 sene boyunca düşmanlık
etmiş olan Ebu Cehil için bile Allah seni yerin dibine batırsın dememiştir.
Bundan dolayı da bir süre sonra Ebu Cehil'in kızı Cüveyri'ye ve oğlu İkrim'e
Müslüman olmuş, Müslüman olduktan sonra
da baş döndüren bir hayat ortaya koymuşlardır.
Yermük'te Bizanslılara karşı
savaşan Hz.
İkim'e ağır yaralı olarak çadıra taşındığında birden doğrulmuş ve "Ya
Resulallah sen mi teşrif ettin?" demiştir.
Halbuki bu hadise olduğunda
insanlığın iftihar tablosuyla
tanışmasının üzerinden sadece iki sene geçmişti.
İşin doğrusu Ebu Cehil'in oğlu
Hz. Ekrime'nin bu kadar kısa süre içerisinde böylesine dikey yükselmesini şahsen
ben izah etmekte zorlanıyorum.
Evet, bu kadar kısa zaman içinde böyle bir marifet ufkuna nasıl ulaştı? İçe
doğru nasıl bu ölçüde derinleşebildi?
İnsanlığın iftihar tablosu düşmanlarına bile hilim ve hikmetle muamele etmeseydi
bütün bunlar mümkün olabilir miydi? Esasen Allah Resulü Mekke'deki o
sıkıntılı dönemde küçük bir işaret verseydi Mekke'deki o ilk cesur ve
kahraman Müslümanlar pes etmeden kanlarının son damlasına kadar savaşırlardı.
Fakat zincire vurulmuş ve
çok ağır işkenceler görmüş olmalarına rağmen onlar sabır yolunu tercih etmiş,
güvenilirliklerini zedeleyecek ferdi, fevri, hissi hiçbir davranışta
bulunmamış ve hele bu tür canavarlıklara asla başvurmamışlardır.
Zira şefkat peygamberinin yolu insanların ebedi saadetine vesile olmak için
kalpleri fetih ve kafaları ikna
yoludur.
da hikmetle, merhametle, mülayemetle muameleyi gerektirir.
Evet,
Bir kere daha ifade edecek olursak öyle canavarca bir hareket tarzını Kur'an'la,
sünnetle, insanlığın iftihar tablosunun üslubuyla, stratejisiyle, düşünce
tarzıyla telif etmek mümkün değildir.
Nefret ekip muhabbet biçemezsiniz.
Konuyla ilgili saadet asrından misalleri çoğaltabilirsiniz.
Mesela Kudüs
fethedildiğinde Hz. Ömer efendimiz
şehrin anahtarlarını almak üzere yanındaki hizmetçisiyle birlikte Medine'den
yola çıkıyor.
Yolda
üzerindeki elbiseler yırtılınca yanında taşıdığı iğne ve iplikle onları dikiyor.
Hazineye ait iki hayvanı kullanmaya hakkı olmadığı mülahazasıyla yanına tek bir
hayvan alıyor ve bu hayvana
hizmetçisiyle nöbetleşe biniyor.
Tam Kudüs'e yaklaştıklarında binme sırası
hizmetçisine geliyor.
Hizmetçisi Hz. Ömer efendimize binmeye devam etmesi
konusunda ısrar etmesine rağmen o bu teklifi kabul etmiyor ve hizmetçisini
deveye bindiriyor.
Yahudi ve Hristiyan ruhani reisler şehrin girişinde gelip
onu karşılıyor.
Burayı fethedecek insanın bu esnafta olduğunu biz zaten
kitaplarımızda görmüştük." diyerek ona
tazim ve tekrimde bulunuyorlar, saygı gösteriyorlar.
Şehrin anahtarlarını
kendisine Kudüs
Patriği Sofirinius teslim ediyor.
Namaz vakti geldiğinde Hz. Ömer namaz kılması
gerektiğini söylüyor.
Onlar da "Ey müminlerin emiri, mabedimizin bir köşesinde
namazınızı kılabilirsiniz."
diyorlar.
Fakat Hz. Ömer, "Müminlerin emiri burada bir yerde namaz kılarsa
arkadan gelenler teberrüken orayı bir mescit haline getirirler.
Bu da sizin
hukukunuza tecavüz olur." diyerek
dışarıya çıkıyor ve kayaların üzerinde namazını eda ediyor.
Şimdi bir Hz. Ömer
efendimizin diğer dinlerin mabetlerine olan saygısına, incelik, hassasiyet ve
basiretine bakın.
Bir de güya İslam adına yapılan bugünkü çirkin saldırılara.
Mevzumuza ışık tutacak başka bir misal de şudur.
Hz. Ali efendimiz döneminde
fitneler aynen günümüzde olduğu gibi
kabardıkça kabarmış.
köpürdükçe köpürmüştür.
O dönemde hariciler
Harura'da Hz. Ali'ye karşı toplandıklarında biri Hz. Ali'ye gelerek, "Ya imam,
hariciler falan yerde
ordularıyla toplanmışlar.
senin üzerine gelecekler.
İyisi mi onlar senin üzerine
gelmeden sen onların üzerine git ve
onları bütünüyle yok et demiştir.
Hayber'in kapısını koparan Şah-ı Merdan
kılıcını çektiği zaman bir kılıç darbesiyle birkaç kelleyi birden alan Haydar-ı
Kerrar, "İnsanlığın iftihar
tablosunun velayetin serkarı yaptığı o büyük imam ne malum onların bizim
üzerimize geleceği" diyerek kendisine yakışanı söylemiştir.
Görebiliyor muyuz bu
yaklaşımdaki
inceliği? Bence esas şah-ı merdanlık Hayber'in kapısını koparmada, Amr ibn
Abdi Büüddü bir kılıç darbesiyle ikiye biçmede değil, enaniyetin ben diye
Ramazan davulu gibi ses çıkarma ihtimalinin olduğu bir zamanda bu şekilde
kendini kontrol altına alıp
iradesinin hakkını vermede aranmalıdır.
Evet, Bence esas yiğitlik, gerçek şecaat
ve cesaret böyle kritik bir zamanda ne malum bize hücum edecekleri sözünü
söyleyebilmektir.
Hz. İmam Hümam Ebu Hanife Hazretleri de onun bu mülahazasını
esas alarak nereye
yürüyecekleri kesin olarak bilinmediği sürece bir yerde toplanmış bir grubun
üzerine yürümenin caiz olmayacağı
görüşünü benimsemiştir.
Zaten önemli olan stratejik hareket ederek az zayiatla
problemleri çözmeye
çalışmak değil midir? Mekke'nin fethine bakıldığında Allah Resulü sallallahu
aleyhi ve sellem'in kan dökülmemesi, düşmanlıkların katlanmaması ve problemlerin
nazikçe çözülmesi adına
gerekli olan her türlü tedbiri aldığı görülecektir.
Evet, insanlığın iftihar
tablosu küçük
bir iki hadise istisna edilecek olursa neredeyse halkının tamamı müşrik olan
Mekke'ye kan dökmeden, zayiat vermeden
girmiştir.
Mekke'ye girdikten sonra da size nasıl muamelede bulunmamı
beklersiniz diye sorduğunda
çocukluğundan itibaren onu çok iyi tanıyan müşrikler sen Kerim oğlu kerimsin."
demişlerdir.
Bunun üzerine
efendimiz, "Öyleyse gidin hür ve serbestsiniz.
Size bugün kınama yoktur."
buyurmuştur.
Onun ağzından çıkan bu sözler Cibril'in solukları gibi ruhlarda
öyle bir makes
bulmuştur ki müşrik olan Mekke halkı nasıl yanlış bir yolda olduğunu anlamış
ve bir iki gün sonra gelip efendimizin etrafında bir hale halini almıştır.
Evet, Yıllarca Allah Resulüne düşmanlık etmiş olan bu en mütemerrit insanlar
bile yumuşamış ve Müslüman olmuşlardır.
Hoşgörülü yaklaşım ve iyi muamele onları İslam'ın huzurlu atmosferine çekmiştir.
Ne ekerseniz onu biçersiniz.
İnsan iyi şeyler hasat etmek istiyorsa çevresine
sürekli iyilik ve güzellik tohumları ekmelidir.
Osmanlı Devleti çözülüp
yıkıldıktan
sonra İslam dünyasında üst üste çözülmeler yaşanmıştır.
Günümüzde ise yeniden
bir toparlanma, kendimiz olma ve
kendi ruhumuzu bulma gayretleri var.
İslam coğrafyasının bütününe değil, sadece
Türkiye açısından meseleye
baktığımızda bile hiçbir şeyin dünkü gibi olmadığını, son 40-50 yıl içinde
pek çok şeyin değiştiğini göreceksiniz.
İşte İslam dünyasındaki bu gelişme ve
değişmelerden rahatsız olan bazı güç odakları dinin temel dinamiklerinden
habersiz, İslam'ın kriter ve
kıstaslarını bilmeyen, hissiyatla ve hamasetle hareket eden bazı kişileri
harekete geçirmiş ve onları kendi kirli amellerine alet etmek istemişlerdir.
Paranoya ihtiyacı ve aldatılan kitleler.
Bugün maalesef İslam coğrafyasında
yaşayanların hepsi aklı başında dengeli düşünen, kendi kaynaklarını bilen
insanlar değildir.
paranoya duygusunu
tetikleyerek kendi çıkarlarına göre dünyada kamuoyu oluşturmak isteyenler
cehalet ve fakru zaruretten kaynaklanan
bu zaafları görmüş, belli senaryolar hazırlamış ve neticede müsait insanları
ya aldatmak ya da ilaçlarla robotlaştırmak suretiyle bu senaryolarda figür
olarak kullanmışlardır.
Evet, ihmal edilmiş, cehalet mahkum bırakılmış nesilleri kullanıp kitleleri
aldatmışlardır.
Aldanmamanın yoluysa bağışıklık sistemimizi güçlü tutmaktan
geçer.
Eğer mukavemet sisteminiz güçlüyse bünye girecek virüs ve mikropların
hepsinin hakkından
gelebilirsiniz.
Fakat bünyenin bağışıklık sistemi zaafa uğradığında başkaları
sürekli virüs enjekte edip
bünyeyi yere sermek ister ve siz de buna engel olamazsınız.
Küçülüp büzüşen
günümüz dünyasında Allah
Resulünün yoluna tabi olan Müslümanların çok daha akıllıca hareket etmeleri, her
adımı düşünerek atmaları, bir söz
söylemeden önce o sözün nereye gideceğini ve karşı tarafta nasıl bir his
uyandıracağını hesap etmeleri
gerekir.
Hele bulunduğu konum itibarıyla bir heyeti temsil eden insanların bu
konuda daha hassas davranmaları önem arz etmektedir.
Zira onların yapacağı bir
hatanın cezasını temsil ettikleri heyetin bütünü çeker.
Mesela sıradan bir
insanın ağzından falanlar sizin caminize karşı şöyle bir saygısızlıkta
bulundular.
Siz de gidin ve onlara zarar
verin cümlesi çıktığında kimse buna iltifat etmez.
Fakat kendini dinletebilecek
bir sergardan tarafından
böyle bir söz söylendiğinde bu dikkate alınır ve tamiri çok zor tahribatlara
sebebiyet verir.
Evet, Şecaat ve cesaretin yanında ilim, hikmet, basiret
ve firaset yoksa bu insanı öyle bir cinnete sevk eder ki yapılan
yanlışlıkların tamir edilmesi, üstesinden gelinmesi mümkün olmaz.
Bu
itibarla maruz kaldığımız felaketlerde sadece karşı tarafı suçlamak doğru
değildir.
Aslında İslam'ın güzelliklerinin yaşanmasını ve görülmesini istemeyen
Hasım Cephe bu tür
tuzak ve ayak oyunlarını İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren hayata geçirmek
istemiştir.
Ancak raşit halifeler ve onlara örnek alan basiretli idareciler
buna fırsat vermemişlerdir.
Ne var ki bilhassa son 23 asırdan beri
yabancı unsurlar içimizden müsait bir kısım fıtratları figüre edip kullanmaya
muvaffak olmuş, maalesef İslam'ın o
parlak çehresini karartmışlardır.
Denilebilir ki İslam'ın hiçbir döneminde
günümüzde güya din adına gerçekleştirilen vahşete benzer bir vahşet
yaşanmamıştır.
Belki bir dönemde
muvahhidin, bir dönemde Karmatiler ve başka bir dönemde de kendilerini
batıniliğe salmış bazı insanlar bu tür
canavarlıklara teşebbüs etmişlerdir.
Fakat onlar bile canlı bomba olmamış,
kadın yaşlı, çoluk çocuk demeden toplu katliamlara yol açarak intihar eylemleri
gerçekleştirmemişlerdir.
Mümince mücadele tarzı.
Yeri gelmişken
burada bir hatıramı nakletmek istiyorum.
Ziyaretime gelen bir misafir,
İslamofobiden bahsederek batılıların
Müslümanlara bir canavar nazarıyla baktıklarını ifade etmiş ve onların
karikatürlerinde, gazetelerinde ve
televizyonlarında İslam aleyhine yayın yaptıklarını anlatmıştı.
Ben de
batılılar bir yerde İslam aleyhine saldırıda bulununca maalesef içimizde hissi
hareket eden bazı kimselerin
aynıyla mukabelede bulunma gibi İslam'la telif edilemeyecek davranışlar
sergilediğini, bu yüzden kendimizi
tamamen aklamanın doğru olmadığını anlattım.
Bu onun hiç beklemediği ve
şaşırdığı bir cevap olsa da inkar
edilemez bir gerçekti.
Halbuki yapılan kötülüklere mukabelede bulunurken bize
yakışan şekilde davranmalı.
mümine yakışır bir mücadele tavrı geliştirmeliydik.
Aksi takdirde yapılan yanlışlıklar yeryüzündeki tüm Müslümanları zor bir durumda
bırakmaktadır.
Çünkü bu tür hareketler belli odakların eline Müslümanlar aleyhine kullanılacak
malzeme vermektedir.
Yapılması gerekli
olan şey ise üslubumuzu namusumuz bilerek dinin temel esaslarına bağlılık
içinde saldırıları bertaraf etmektir.
Vahşet irtikap edenlerin Müslümanlıktan
nasibi yoktur.
Sertlikle ve kaba kuvvetle, şiddet ve hiddetle dinin
sevdirildiği, insanların İslam'a ısındırıldığı nerede görülmüştür?
Bildiğiniz üzere dinin tarifi yapılırken şu ifadelere yer verilir.
Din Allah
tarafından vaz edilmiş öyle bir sistemler mecmuasıdır ki akıl sahiplerini bizzat
kendi hür
iradeleriyle hayra sevk eder.
Bana göre din adına yapılan böyle bir tarif en
ileri demokrasilerden bile daha ileri bir mülahazadır.
Çünkü insanın iradesini
esas almakta, onu kendi hür iradesiyle başa bırakmaktadır.
İslam'a göre insan
yaratılışı itibarıyla
kerimdir.
Kadirşinastır.
Din doğru temsil edilebilir ve onun insanın
geleceği adına vadettiği güzellikler ortaya konulabilirse insanlar zaten
tercihlerini o istikamette
kullanacaklardır.
Evet, Eğer siz dinin güzelliklerini gösterir, sevdirir ve
içlerde ona karşı
bir iştiyak hasıl ederseniz insanlar da hür iradeleriyle onu seçerler.
İsteyen
istediği dini seçme hürriyetine sahiptir.
Önemli olan temsilin güzelliğidir.
Bildiğiniz gibi insanlığın
iftihar tablosunun o müthiş tebliğ enginliğinden geri kalmayan ve onunla at başı
giden diğer bir yanı da onun
temsilidir.
O sallallahu aleyhi ve sellem dediği her şeyi milimi milimine
yaşamış ve böylece gönüllere taht kurmuştur.
Aslında onun ümmeti olarak bir
zamanlar
biz de böyleydik.
Ne var ki son bir iki asırdan beri birileri bizim genlerimizi
bozdu ve maalesef bazıları hem de din
adına nice mesavi irtikap etti.
Kötülükler yaptı, günah işledi.
Halbuki
vahşet irtikap eden insanların Müslümanlıktan nasipleri yoktur.
Daha önce de
değişik vesilelerle ifade
edildiği gibi terörist Müslüman olamayacağı gibi Müslüman da terörist olamaz.
Müslümanların içinden terörist
çıksa bile böyle bir kişi Müslümanlığa ait vasıflarını kaybetmiş demektir.
Böyle
birine kesinlikle sağlam bir
Müslüman denemez.
Nasıl denebilir ki? Savaşın bile belli kuralları vardır.
Efendimizin bir orduyu uğurlarken ifade buyurduğu gibi dinimiz kadınlara,
çocuklara, mabetlere sığınmış insanlara ilişilmesini yasaklamıştır.
Dolayısıyla günümüzde din adına işlenen bu cinayetlerle Kur'an ve sünnetin
ortaya koyduğu disiplinleri telif etmek
mümkün değildir.
Asılığı bize düşen dinin doğru temsil edilmesinin yanında
herkese karşı saygılı olmak ve her anlayışı hoşgörüyle karşılamaktır.
Zira
başkalarına kendi sistemini dayatma dinin ruhuna zıttır.
Topla, tüfekle,
şiddet, hiddet ve kaba kuvvetle insanların üzerine gitmenin, kendince savaş ilan
ederek gidip bir alışveriş
merkezini işgal etmenin, masum insanları rehin almanın Müslümanlıkla telif
edilebilir bir yanı yoktur.
Barış ve
esenlik dinine mensup olan bizler aynıyla mukabelede bulunmayı zalimce bir
kaide kabul ediyor ve insanca davranmayı her halükâa vahşice hareket etmeye
tercih ediyoruz.
Zaten inanan gönlü imana ermiş bir kimse bu tür
davranışlara tenezzül edecek kadar aşağılara düşmez düşemez.
Cenabı Hak gönüllerimizi hikmetiyle mamur kılsın.
Murad-ı sübhanisine ters
gelen bütün aykırılıklardan bizleri masun ve mahfuz buyursun.
Peygamber
yolunda olmayı, onun yolunda yaşayanların yolunda yaşamayı cümlemize nasip ve
müyesser eylesin.
Aczu fakr yolu.
İnsan olarak her gün farklı
meşguliyetlerin içine giriyor, farklı tercihlerde bulunuyoruz.
Ancak çoğu zaman
yaptığımız işlerde, bulunduğumuz
tercihlerde Cenabı Hakk'ın rızasının olup olmadığını bilemiyoruz.
Belki
farkına varmadan işlerimizin içine bencillik karıştırıyoruz.
Allah'ı anlatıyoruz
zannıyla bilgi taslıyoruz.
Vifak ve ittifaka gelen ilahi inayeti şahsi kabiliyet ve istidatlarımıza nispet
etmeye kalkıyoruz.
Kim bilir
günlük koşuşturmacalarımızda bunun gibi daha nice hatalara düşüyoruz.
Müslümanlığı hakkıyla yaşamanın önünde
çoğu kişinin farkında bile olmadığı gizli tehlikeler söz konusudur.
Gerçekte
hayatını muhasebe ve murakabe ekseninde yürütmeyen Allah celle celalüu
karşısında günde birkaç defa kendini
sıfırlamayan kimselerin bu tür tehlikelerden uzak durması çok zordur.
Aslında varlığımız üzerinde biraz düşünmeyi, Cenabı Hak karşısındaki konumumuzu
mülahazaya almayı hep bir
ufuk olarak tutsak gizli şirk ifade eden tavır ve ifadelerden uzak kalabilir ve
Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini fark ettikçe yapıyorum yerine yaptırıyor
demeye başlarız.
Kendi azim, gayret, irade ve cehdimizin
onun meşiyetinin gölgesinin, gölgesinin gölgesi olduğunu fark ederiz.
Bu konuda
kat etmemiz gereken epeyce bir mesafe var.
Allah karşısındaki konumumuza göre
bir kulluk tavrı belirlemek ciddi bir cehdü gayret istiyor.
Aksi takdirde hiç
farkına varmadan Allah Teala'nın lütuflarını kendimize mal etme gibi bir hataya
düşüyoruz ki bu da bir nevi şirk
sayılır.
Mazhar olunan nimetler.
Bizler Cenabı Hakk'ın sayısız ve harikulade lütuflarına mazharız.
Her şeyden
önce yoklukta kalmamış varlık
sahasına çıkmışız.
Var olmakla kalmamış canlı olmuşuz.
Canlı olmanın yanında
insan olarak yaratılmış akıl, şuur, irade ile donatılmışız.
Bunun yanında
Allah Teala'ya kul, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ümmet
olmakla şereflendirilmişiz.
Aynı zamanda dini-i mübini İslam'ın fesada maruz kaldığı bir zamanda ıslahçılar
safında yerimizi almışız.
Ömrümüzün geri kalan kısmını başımızı hiç yerden kaldırmadan secdede geçirsek
yine de bu nimetlerin şükrünü eda edemeyiz.
Fakat bu nimetlerin kadru kıymeti
bilinemezse bu küfran-ı nimet
insanı tepe taklak baş aşağı da getirebilir.
Allah Teala bazı şahıslara daha
hususi
surette lütuflarda da bulunur.
Kimilerine malu menal, kimilerine makam ve
mansıp, kimilerine güç ve iktidar,
kimilerine de şan ve şöhret lütfeder.
Onlar bu nimetlerin kimden geldiğini
bilir ve şükürle nimetlerin sahibine yönelirlerse kazanırlar.
Aksi halde
sahip oldukları nimetleri kendilerinden bilir ve nankörlük yaparlarsa bu sefer
de bunlarla kendilerini mahvederler.
Tıpkı kaynaklarda ibretlik hayatlarına
yer verilen Belam ibn Baura ve Bersisa gibi.
Kim bilir tarihte Cenabı Hakk'ın
lütuf ve nimetlerini suistimal eden ve bu yüzden de mahvolan nice belam ve
Bersiselar gelip geçmiştir.
Esasında tarihin uzak köşelerine gitmeye
de gerek yok.
Günümüzde de Allah'ın güç, iktidar, şan, şöhret ve itibar verdiği
niceleri bu imkanları kendilerinden bildikleri için zehirleniyor.
Alemin
teveccüh ve alkışını aldanıyor, kibir ve gurura kapılıyor ve kendilerini adeta
bir mihrap haline getiriyorlar.
Her şeyin kendilerine bağlanmasını, her
meselenin kendilerine sorulmasını, her müşkülün kendilerinde çözülmesini,
herkesin kendilerinin sözünü dinlemesini arzu ediyorlar.
derken tarihe kirli bir
sayfa olarak kaydediliyor.
Dünyalarını da ahiretlerini de berbat ediyorlar.
Dikkat etmediği takdirde herkes kaybedebilir.
Kendilerini kutsi bir davaya
adayanlar da benzer tehlikelerle
karşı karşıyadırlar.
Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye davasına gönül veren insanlar
sergüzeşti hayatlarına bir göz atacak olsalar Cenabı Hakk'ın kendilerine hiç
ummadıkları nice sürpriz nimetler
lütfettiğini göreceklerdir.
Allah hizmet erlerine öyle nimetlerle
serfiraz kıldı ki işin başlangıcında hayal dahi edilemeyen noktalara gelindi.
Talebelerin kalabileceği bir iki ev açtığımızda sevinçten uçuyor.
Bunu gözümüzde
çok büyütüyorduk.
Evler
yurtlara dönüştüğünde, yurtların sayısı çoğaldığında ayrı bir hayret daha
yaşamıştık.
Ardından sadece Türkiye'de
değil dünyanın farklı ülkelerinde yüzlerce okul açıldı.
Okulları kültür
lokalleri, diyalog merkezleri ve daha başka müesseseler takip etti.
İşin sonu
nereye varır? Dün bunları veren Allah yarın daha neler lütfeder? Onu da
bilemiyoruz.
Bugüne kadar yapılan hizmetler bizim şahsi dehama, minnacık güç ve iktidarımıza
verilemez.
Bu takdirde
sebeplerle sonuçlar arasında büyük bir uyumsuzluk ortaya çıkar.
Belli ki bunları
bize ihsan eden Allah'tır.
Dolayısıyla bize düşen kulluk vazifesi de Cenabı Hakk'ın bu fevkalade lütufları
karşısında şükür ve hamdle ona
yönelmektir.
Esasında şükür adına ne yaparsak yapalım yine de işin hakkını
veremeyiz.
Sabahlara kadar namaz kılsak, başımızı secdeden kaldırmasak, ara vermeden oruç
tutsak, her sene hacca gitsek yine de nail olduğumuz sonsuz nimetlerin şükrünü
eda edemeyiz.
Bu yüzden bize düşen yaptığımız ibadet taatleri yetersiz
görerek sürekli ey mabudu mutlak maksudu bil istihkak azamet ve ululuğuna
yakışır
şekilde kullukta bulunamadık.
Ey her şeyden daha ayan olan zat, seni hakkıyla
bilemedik.
Ey şükredilmeye tam layık olan Rabbimiz, sana hakkıyla
şükredemedik.
Ey her dilde zikredilen, seni hakkıyla zikredemedik.
Ey tüm övgü
ve hamdlerin mercii, sana hakkıyla hamdü senada bulunamadık.
Ey göklerin, yerin
ve bunların içindeki her şeyin kendisini tesbihu takdis ettiği zat-ı ecellü ala
seni hakkıyla tesbihu takdis edemedik deyip inlemektir.
Şükrederseniz artırırım.
İnsan bütün hayatını aczü fakr, şevku-ü şükür
duyguları içinde geçirmeli.
Aklına ne zaman bir şey yaptım mülahazası gelecek
olsa hemen yukarıdaki cümlelerle
durumunu Allah'a arz etmelidir.
Böyle yaşamaya muvaffak olur, nail olduğumuz
nimetlere şükür duygusuyla yaklaşırsak Allah da nimetlerini ziyadeleştirir.
Zira o, "Eğer şükrederseniz artırırım." buyuruyor.
Aksine olan biten şeyleri
kendimize bağlar, kendi güç ve iktidarımıza verir.
Nankörlüğe düşersek
Allah'ın eltaf-ı sübhaniyesinden, lütuflarından mahrum kalırız.
Birilerinin kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız, torunlarıyız dediği
gibi biz de dünyada şu kadar eğitim müessesesi açan bir cemaatin efradıyız.
der.
Yapılan güzel şeyleri aidiyet
mülahazasına bağlar.
Ve bütün bu güzellikleri kendimizden bilirsek Allah
muhafaza ayetin devamında gelen şayet
nankörlük yaparsanız bilin ki azabım çok şiddetlidir.
İlahi beyanının tehdidine
maruz kalırız.
Allah'ın eltaf-ı sübhaniyesinin devam etmesini istiyorsak
öncelikle nimetin gerçek sahibini görmeli, görüp tesbih takdiste bulunmalı
ve her şeyi senden sen ganisin rabbim sana döndüm yüzüm demesini bilmeliyiz.
Özellikle başkalarının övgü ve takdirleri karşısında Allah'ın lütuf ve
ihsanlarını insanın kendine mal etmemesi
çok zordur.
Bu oldukça dikkat ve temkin gerektiren bir mevzudur.
Birileri sizi
sahip olduğunuz bir kısım fazilet ve meziyetlerle övmeye başladığında en azından
düşünce ve tasavvurlarınız
kirlenebilir.
Allah'ı unutarak söz konusu meziyetleri kendinizden
bilebilirsiniz.
Bence şirk kokan bu tür düşünceleri hayale dahi misafir etmemeli.
Hatta daha
zorunu söyleyeyim.
Uykuya daldığınızda bu tür şeylerin rüyasını bile
görmemelisiniz.
Zira meseleye biraz
Freud'un görüşleri çerçevesinden bakacak olursak bir kısım rüyaları insanın şuur
altı müktesebatının açığa çıkması olarak değerlendirebiliriz.
Bütün bunlar
Kur'an ve sünnetin temel
esaslarından hareketle Hz. pirin ortaya koyduğu acz, fakr, şevk ve şükür yolunun
gerekleridir.
Haddi zatında insanın kendini eli hiçbir şeye yetişmeyen bir aciz,
hiçbir şeye
sahip olmayan bir fakir olarak görmesi bir fazilet değildir.
Bu sadece hakikati
ve genel durumunu itiraftan ibarettir.
Allah karşısındaki konumunu çok iyi
belirleyen bir insanın aksi bir
düşünceye sahip olması düşünülemez.
Allah'ın sağanak sağanak gelen
lütuflarını görebilen ümitsizliğe düşmez.
Her şeyi onun elinde olduğuna,
her şeyi ondan geldiğine ve ona döneceğine göre ben niye ye düşeyim ki?
Halihazırdaki manzara iç karartıcı olabilir.
Fakat yolu açan, yol veren,
güzergahları gösteren ve değişik köşe başlarında karşımıza çıkan gulyebanileri
bertaraf ederek güzergah emniyetimizi sağlayan oysa ben niye karamsarlık
duyayım ki? Verenin de alanın da tekrar verecek olanın da o olduğuna gönülden
inanıyorsam niye yeis bataklığında boğulayım ki? bilakis azmime sarılır ve
mesleğin diğer bir esası olan şevk yolunu tutarım.
Yaptığınız işlere şu gözle bakmanızda hiçbir mahzur yok.
Allah'ın kaderi bir
planı ve senaryosu var.
Bizler de birer
oyuncu olarak hiç farkına varmadan sahneye sürülüyor, tahrip olmuş ve yıkılmış
bir binayı tamir etmekle
vazifelendiriliyoruz.
Meseleye böyle yaklaşırsanız bir taraftan Allah'a binlerce
hamdü sena
olsun ki bizi böyle güzel işlerde istihdam ediyor deyip şükre diğer yandan
da acaba Allah'ın bizi tavzif ettiği işlerin hakkını verebiliyor muyum? Konumumu
verimli bir şekilde
değerlendirebiliyor muyum?" diyerek muhasebeye yönelirsiniz.
Allah'a ait
lütufları sahiplenmek gizli
bir şirk ve ona ait hakları gasp olduğu gibi bunları görmezden gelmekte
nankörlük olur.
İkisi de yanlıştır.
En
doğrusu sahip olduğumuz lütufların farkında olmak ama bunları tahdis-i nimet
mülahazasıyla zikretmek ve
Rabbimize binlerce hamdü sena olsun ki bizleri böyle güzel işlerde istihdam
ediyor diyebilmektir.
fikir istikameti.
Ne var ki daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu tür konularda fikir istikametini
koruyabilmek hiç de kolay değildir.
Bu
ancak doğru yola girmeyle mümkündür.
Fakat o yala girdikten sonra da doğru
yürüme hususiyeti korunamayabilir.
Zigzaklar yaşanabilir, kaymalar olabilir.
Bir
şekilde yürünen yolun
adabına riayet edilemeyebilir.
Nail olunan ilahi lütufların hakkı tam
verilemeyebilir.
Bunlar neticesinde de şefkat tokatları gelebilir.
Kulak çekme
kabilinden bir
kısım belalara maruz kalınabilir.
Allah bir kısım zalimleri musallat edebilir.
Tehcirler, tehditler, nefiler, aziller, mağduriyetler, mazlumiyetler,
mahkumiyetler, mevkufiyetler, tenkiller yaşanabilir.
Eğer bütün bunlara birer
şefkat tokadı nazarıyla bakarsak maruz kaldığımız sıkıntılar bizi tövbe, inabe
ve evbe ile Rabbimize yönelmeye sevk eder.
Rabbimizin razı olmadığı tavır ve
davranışlarımız olduysa bunlar için bir değil bin kere istiğfar ederiz.
Maruz
kalınan mağduriyet ve mazlumiyetler bu mülahazalarla değerlendirilirse yaşanan
acılar karşısında hissedilen duygular birdenbire kin ve nefretten, mukabele-i
bilmisil kaide-i zalimanesinden kötülüğe aynı kötülükle karşılık verme şefkate
ve
acımaya döner.
Nitekim tarihin sayfalarına kara bir leke halinde kaydedilecek bu
tür zalim insanlara
ancak acınır.
Allah bugüne kadar iman ve Kur'an hizmetine sahip çıkan
adanmışlara çok
güzel hizmetler yaptırdı.
Sahip olunan değerleri dünyanın farklı yerlerinde
temsil etme, İslam'ınşan çehresine saçılan ziftleri kısmen de olsa temizleme,
dine karşı oluşmuş
önyargıları değiştirme, eğitim ve diyalog vasıtasıyla insanlar arasında
barış köprüleri kurma gibi imkanlar verdi.
Bugün de aynı yolda yürümeye
devam ediliyor.
Allah'tan ümidimiz o ki gelecekte de aynı hizmetler katlanarak
yapılmaya devam edecek.
Yürünen yolun doğruluğundan eminseniz, aleyhinizde
propaganda yapan, sizi yürüdüğünüz yoldan alıkoymaya çalışan insanlara sadece
acırsınız.
Gayretullah'a
dokunduğu gün Hz. Mevla'nın zalimlerin iflahını keseceğini bilir.
Bugün halka
cevredenlerin yarın hakkın divanında verecekleri hesabı düşünür ve hallerine
acırsınız.
Diriliş mimarlarının vazifesi.
Günümüzde Müslümanlık adına yaşanan çoğu problemin arkasında İslam'ı içine tam
sindirememiş, ihlas ve ihsan şuuruna erememiş şekil Müslümanları vardır.
Onların İslam'ın ortaya koyduğu kriterlere aykırı davranışları, helal haram
sınırlarını tanımamaları hem
İslam'ın hem de Müslümanların adına leke sürüyor, duruşunu bozuyor.
Diriliş
süvarilerinin yerine getirmesi gereken öncelikli vazife ruh ve kalp hayatımız
adına yitirdiğimiz değerleri yeniden ihya etmek ve bunların bütün canlılığıyla
tabiatlara mal olmalarını
sağlamaktır.
İnsanlığın şekli ve suri Müslümanlıktan kurtulması da buna
bağlıdır.
Bu
değerlerin başındaysa ihlas gelir.
İhlas ve rıza.
İslam'ın muhtevasını bir şiire benzetecek olursak onun kafiyesi ihlastır ve bu
bütün amellerin derin bir
kulluk şuuruyla yerine getirilmesi ve Allah'la irtibatlandırılması anlamına
gelir.
Bilindiği üzere ihlas her amelin
sırf Allah emrettiği için sadece onun rızası hedeflenerek yapılmasıdır.
Hz.
pirin birinci sözün başında ifade ettiği gibi ihlas insanın Allah için işlemesi,
Allah için başlaması, Allah için görüşmesi, Allah'ın rızası dairesinde hareket
etmesi yani kısaca bütün
işlerini onun rıza ve hoşnutluğunu gözeterek yapmasıdır.
Elimizi dua için her
kaldırışımızda
Cenab-ı Mevla'dan rıza ve ihlas istemeliyiz.
Bu konu o kadar önemlidir
ki bir kişi akşama kadar hiç durmadan Allahumme el ihlas ver.
Allah'ım senden
ihlas ve rızanı istiyorum dese yine de azdır.
Çünkü bir müminin bütün dünyevi
mülahazaları elinin tersiyle bir kenara iterek saf ve dupduru bir kulluk şuuru
kazanması yaratılış gayesine matuf en büyük hedeftir.
Bu açıdan bakıldığında sadece dünyevi beklentiler değil kulluktaki zirve olan
ibadetlerin uhrevi beklentilere bile
bağlanmaması yalnızca rabbimizin hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılması
gerekmektedir.
Ne var ki böyle bir ufku yakalamanın kolay olmadığı da bilinmelidir.
İhlasa
musallat olan, onu delik deşik eden ve güve gibi kemiren o kadar çok şey var ki.
beşeri garizeler, rahat ve rehavet
duygusu, şöhret arzusu, pespaye hisler, dünyevi çıkarlar bizi ihlas ve
samimiyetten uzaklaştırıyor, uhrevilik ve melekutiliğe açılmanıza mani oluyor
ve bize en büyük mazhariyetleri kaybettiriyor.
Dost doğru bir yola girmiş
insanlar bile dikkatli
yaşamadıkları takdirde süfli duygular ve cüzi menfaatlerden ötürü zamanla ihlas
kırılmaları yaşayabilirler.
Allah yolunda yürüdüklerini zannetseler de sükuta
maruz kalabilir, kazanma
yolunda kaybedebilirler.
Çok iş yapmak, büyük işler çevirmek, büyük çemberler
döndürmek marifet değil.
Asıl marifet yapılan her şeyi onun rızasına bağlayabilmektir.
Zira marziyat-ı
ilahiyeye, Allah'ın
hoşnutluğuna bağlılıktan daha ulvi bir şey yoktur.
Amel ve hizmetlerinizde
ihlası yakalayamadığınız takdirde dünyanın rengini değiştirseniz dahi kendinizi
kaybedersiniz.
Zahiren çok kazanmış gibi görünseniz de Allah katında kaybetmiş talihsizler
kategorisine dahil olursunuz.
Başardım
zannettiğiniz işler de uzun ömürlü olmaz.
Saman alevi gibi gelir geçer.
Bu
yüzden yapılan her işte ihlası yakalamaya çalışmalı.
Bunun için de iç
mücadelenizi sürekli devam
ettirmelisiniz.
İhlas nasıl kazanılır?
İnsan marifet-i sani konusundaki derinliği ölçüsünde ihlasa muvaffak olur.
Hakiki ihlasa ulaşabilmek
marifetullah'ın insanın bütün benliğine hükmetmesine bağlıdır.
Böyle biri ağzını
açarken, konuşurken, gözlerini kırparken, elini ayağını hareket ettirirken bütün
bunları rabbinin
huzurunda olduğu şuuruyla yapar.
Bunu bir lahza olsun hatırından çıkarmaz.
Bakışları derindir, tavırları ciddidir.
Duruşu vakurdur.
Sözleri edeplidir.
Bütün tavır ve davranışları iman-ı billah, marifetullah ve mehafetullah'ın
Allah'a inanıp onu tanıma ve ona karşı saygıyla dopdolu olma güdümündedir.
Ondan münasebetsizce tavır ve davranışlar sadır olmaz.
Marifetullah bu ölçüde
insan benliğini sarar.
ona
hükmederse o kişinin imanında derinlik, amelinde de ihlas olur.
Yeni bir ihya
hareketinin insanlığın ve Müslümanlığın yeniden layık olduğu tarzda temsil
edilmesine çalışanların yapmaları
gereken temel vazife bu kulluk şuurunu canlandırabilmektir.
Mesele sadece
insanları namaza
alıştırmak değildir.
Tabiri caizse onları namaz delisi yapabilmektir.
Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi mescitten çıktıktan sonra kalbini mescitte
bırakan bir sonraki namazı iple
çeken namaz delileri.
Öyle ki onlar mesela öğle namazından çıktıktan sonra
yahu niye bu müezzinler bir an evvel ikindi ezanını okumuyorlar? okusalar da
koşa koşa gidip bir kere daha Cenabı
Hakk'ın dergah-ı huzurunda kemer beste-i ubudiyet içinde el pençe divan dursak,
başımızı yere koyup yüzümüzü hakkın kapısının eşiğine sürsek, onun büyüklüğünü
kendi küçüklüğümüzü ifade
etsek diyecek ölçüde ibadete kilitli yaşamalılar.
Sadece namaz değil, orucun
da, infakın da, diğer ibadetlerin de delisi olmalılar.
Bütün ibadetleri
ihlasla ve şuurlu bir şekilde yerine getirme noktasında çok kararlı
durmalıdırlar.
İhlas dolu böyle bir kulluk şuurunun zıddı isa ibadetleri aradan çıkarma
mülahazasıyla yerine getirmedir.
Yani
kalbi ürpermeden, yaptığı ibadeti beyninin bütün nöronlarında duymadan hatta
kimin karşısında durduğunun dahi
farkına varmadan gafletle ibadet yapmaktır.
İnsanda en azından
ibadetlerini şuurlu yapabilme noktasında bir niyet ve cehd olmalıdır.
O işin
başında her şeyi derinlemesine duyamayabilir.
Bu ciddi ve sürekli cehd ve
gayrete bağlıdır.
Cüneyd-i Bağdadi
ancak 60 seneden sonra arzu ettiği ibadet ve marifet ufkuna alıştığını ifade
eder.
Aynı şekilde Bediüzzaman
Hazretleri de ömrünün sonlarına doğru imrendiği zatlar gibi tesbih çektiğini,
kendisiyle birlikte adeta bütün varlığın sübhanallah dediğini duyduğunu söyler.
Dolayısıyla asıl önemli olan insanın böyle bir ufka talip olması ve onu
yakalama adına sürekli gayret göstermesidir.
İbadetlerinizde enginlik ve
derinliklere
açılmaya, ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya namzetseniz bugün olmazsa yarın
maksadınıza ulaşabilirsiniz.
Bundan sonra yapılması gereken şey ise duyduğunuz şeyleri başkalarına da
aktarmaktır.
İhya hareketi
müntesiplerine düşen sorumluluk da budur.
Başta da söylediğimiz gibi bu
insanları şekil müslümanı olmaktan
kurtararak hakiki Müslümanlığa ulaştırma, kalp ve ruh hayatına
yönlendirme sorumluluğudur.
Günümüzde pek çok insanın günlük siyasetin
cenderesinden sıyrılmaları da
esasen bu manevi akımın etkisiyle Allah'la olan münasebetlerini
güçlendirmelerine bağlıdır.
İnsanoğlu tabiatı itibarıyla hataya açıktır.
Nitekim herkes hata yapabilir.
Fakat böyle bir kıvama ulaşmış
insanların inhirafları nadir olur.
İnhiraf ettiklerinde de hemen Cenabı Hak'a
yönelir.
İç döker.
Tövbe ve
istiğfarlarla hata ve günahların isini, pasını siler, süpürür, arınıp
temizlenirler.
Bir yerde böyle bir keyfiyete ulaşmış bir heyet oluşursa onlar orada maya olur
ve bu dalga dalga çevreye yayılır.
Günümüzde insanlığın böyle bir dirilişe ihtiyacı var.
Dini Hz. Ebubekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi duyacak, yaşayacak insanlara muhtacız.
Bize
düşen
de hep bu ulvi düşüncelerle oturup kalkma, onları gerçekleştirmeye çalışma
ve bu konuda dua dua Allah'a yalvarma olmalıdır.
Bunun dışında kalan şeylerin
tamamı bizim için tali meselelerdir.
Kur'an Nesli.
Soru: Sohbetlerde zaman zaman üzerinde durulan Kur'an nesliyle kastedilen
kimlerdir? Bu neslin üzerine düşen vazifeler nelerdir?
Cevap: Cenab-ı Hakk'ın murad-ı ilahisini yeryüzünde ikame etmeyi biricik maksat
haline getiren, kıyamete kadar rehberliği devam edecek Kur'an hakikatlerini
hakkıyla temsil eden
düşüncelerinde, konuşmalarında ve amellerinde Kur'an'a ittibai şiar edinen
nesle Kur'an nesli diyebiliriz.
Nereden bakarsanız bakın onlardan
Kur'an'a ait manaların süzüldüğünü görürsünüz.
Bu nesil Allah karşısında
veya huzurunda olmanın gereği olarak Allah'ın istediği şekilde bir duruş
sergiler.
Geçici bir imtihan yeri olan
dünyayı değil sonsuz güzellikler mekanı olan ahireti maksat haline getirir.
Onlar yaşamayı değil yaşatmayı tercih ederler.
Dünyanın fani yüzündeki zevk-ü
sefaya değil ahiret yolundaki çile ve ızdıraba talip olurlar.
Kur'an ahlakıyla
bezenirler.
Bu yüzden bir hadiste de ifade edildiği gibi onları gören kimse
Allah'ı hatırlar.
Onların arkasından yürüyen kişi Allah'a vasıl olur.
Onlar
Kur'an'ı şahsi hayatlarında yaşama ve temsil etmenin ötesinde Kur'ani
hakikatleri topyekun insanlık çapında
ihya etmeye ve hayata hayat kılmaya kendilerini adamış kimselerdir.
Bakış açımız ve tarihselci yaklaşımlar.
Dünyada pek çok inanç şekli, metafizik
anlayış ve zat-ı uluhiyet telakkisi bulunmaktadır.
Bizim için önemli olan
Kur'an'ın tarifleridir.
Metafizik dünya
hakkındaki en hakiki malumat peygamberler tarafından beşere bildirilmiştir.
Zat-ı uluhiyeti en doğru
şekilde insanlığa onlar tanıtmıştır.
Ölüm, berzah ve ahiret alemleri ile
ilgili en gerçekçi izahları onlar yapmıştır.
Bu konularda semavi vahyin
sesine kulak verilmezse yanlış telakkilere girilir.
Nitekim ehli kitap
vahyi orijinal haliyle koruyamadığı için itikadi konularda bazı boşluklara
düşmüş, yanlış yorumlar yapmış, inhiraflar yaşamıştır.
Şunu unutmamak gerekir ki insan aklının idrak sınırları vardır.
Bir insan dahi
de olsa bu sınırların ötesine geçemez.
Ziya Paşa'nın ifadesiyle, "İdrak-i meali
bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sükleti çekmez."
Şimdiye kadar nice filozof ve mütefekkir Allah'ın varlığından bahsetmiştir.
Ama
onun isim ve sıfatlarına dair gerçek bilgiye ulaşmak için vahmek gerekir.
Zira bu gaybe ait bir meseledir ve bu konuda nihai noktayı koymak bizim idrak
sınırlarımızın dışındadır.
Uluhiyet ve rububiyet hakikatlerine dair doğru bilgi
elde etmenin yolu peygamberlerin sözlerine kulak vermekten geçer.
Kur'an
neslinin başlıca vazifelerinden biri Allah'ı, Kur'an ve sünneti referans
alarak tanımak, sadırlara şifa olacak şekilde insanlığa tanıtmaktır.
Mehmet Akif'in şu sözünde gösterdiği ufuk Kur'an nesli için önemli bir hedef
olmalıdır.
Doğrudan doğruya Kur'an'dan
alıp ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.
Günümüzde bilimsel gelişmeler
sayesinde
insanların varlığı okuma düzeyleri, eşya ve hadiselere bakış açıları
değişmiştir.
Meselerinizi anlatırken konuyu bu değişime dikkat etmeden ele alırsanız hitap
ettiğiniz kitlenin zihin ve kalp
dünyasında bazı boşluklar oluşabilir.
Bu açıdan kendilerini iman ve Kur'an
davasına adamış nesillerin metafizik hakikatleri insanlara sunarken bunu
zihni, ruhi, kalbi ve hissi herhangi bir boşluğa meydan vermeyecek,
muhataplarının vicdanlarını ve aklı selimlerini tatmin edecek surette
yapabilmeleri gerekir.
Yeri gelmişken şunu da ifade etmekte fayda var.
Mehmet Akif'in yukarıda
naklettiğimiz mısralarında ifade edilen
düşünceyi farklı algılayan ve yorumlayan bazı kimseler Kur'an'a başka bir açıdan
yaklaşarak günümüzün şartlarına uygun olarak dinde reforma gidilmesi gerektiğini
dillendiriyorlar.
Kur'an'a tarihselci mülahazalarla yaklaşarak onun bazı ayetlerinin günümüzde
hükmünün kalmadığını ileri
sürebiliyorlar.
Kur'an tarafından vaz edilen bazı prensipleri mevcut algı ve
anlayışlara
ters bulduklarından bu prensiplere sahip çıkamıyor.
Onların cahiliye toplumuna
has düzenlemeler olduğunu dolayısıyla da bizi bağlamayacağını zannedebiliyorlar.
Maalesef ki yanlış yerden bakıyor ve yanlış düşünüyorlar.
Bazıları günümüzün
bu gelip geçici modaları ile motive oluyorlar.
Çağımızdaki yaşam tarzından başka
bir alternatifin mümkün olduğuna
inanmıyorlar.
Modern dünyanın bize dayattığı dünya görüşünü en ideal
zannediyor, başka tarzı telakkileri anlayış tarzlarını peşinen reddediyorlar.
Bunun bir neticesi olarak
da Kur'an'ın bazı emirlerinin modasının geçtiğine, artık bugünün dünyasında
tatbikinin mümkün olmadığına inanıyorlar.
Kur'an'ın uzun asırlardır ihmale
uğramasının, doğru anlaşılıp
anlatılamamasının ve iyi temsil edilememesinin de bunda etkisi büyük.
Kur'an nesli Kur'an'ın hakikatlerini tam yaşayarak hayatlarına hayat kılsa tüm
insanlık, fertler ve cemaatler halinde İslam dünyasına koşacaktır.
Doğru temsilin etkisi.
Bu açıdan günümüzde dünyanın dört bir yanına açılan
adanmışların gittikleri
yerlerde kendi dünyalarına ait duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini son
derece önemli buluyorum.
Bununla
birlikte şu realiteyi de hatırdan çıkarmamalı.
Birkaç asırdır dünyada
hakimiyet kuran, başkalarına tepeden bakan, düşünceleri kemikleşmiş ve milli
gururları yüksek olan, adı konmamış örtük bir kas sistemiyle hareket eden, kendi
kültürlerini dünyaya dayatan,
ekonomik güç sahibi bazı şahıs, devlet ve milletlerin kendi dünya görüşlerinden
başka bir görüşü kabullenmeleri ve sizin değerlerinizi takdir etmeleri kolay
değildir.
Her şeye rağmen siz bir yerde kendi dünyanıza ait faziletleri ortaya
koyduğunuzda, sahip olduğunuz değerleri yaşadığınızda bu başkalarında ciddi bir
hayranlık uyandırabiliyor.
Şimdiye kadar bunun çok fazla misalini gördük.
Etkili
doğayen akademisyenlerden dünyanın geleceği adına istikbal vadeden bir şey varsa
o da bu harekettir diyenler oldu.
Küçük platformlardaki doğru temsil bile böyle bir hayranlığa vesile olabiliyor.
Bunlar bizim için önemli birer ümit kaynağıdır.
Yeter ki siz kendi civan
mertliğinizi sergileyin.
Şimdiye kadar
yapageldiğiniz hizmetleri katlayarak devam ettirin.
İnancınızı, sahip
olduğunuz değerleri en güzel şekilde anlatın ve temsil edin.
Hangi noktalar
hasar görmüşse oraları tamir etmeye, yıkılmış surları onarmaya, kırık ve
çatlakları sarmaya, oluşan boşlukları doldurmaya çalışın.
Müslümanlığın baş
döndürücü güzelliklerini herkese göstermeye, Allah'ın her bir kulunun
bundan istifade etmesini sağlamaya gayret gösterin.
Sahip olduğunuz iman,
heyecan ve bilgi sermayesini çok iyi kullanın.
Allah'ın izni ve inayetiyle sizin
bu
çabalarınız muhataplarınız tarafından hüsnü kabulle karşılanacaktır.
Zira insan
fıtratında hakikati arama
arzusu ve güzellik kemale iştiyak vardır.
Bölüm
Dünyayı ahirete tercih edenlerin çağı.
Dünyayı dünyaya bakan, heva ve
heveslerimize hitap eden yönüyle severseniz onu bilerek ve isteyerek ahirete
tercih etmiş olursunuz ki
çağımızın en büyük hastalığı budur.
Günümüzde dünyanın cazibedar
güzellikleri çoklarının başını döndürüyor.
Maalesef ki inanıyor gibi görünen
bazı
kişiler dahi bütün kalpleriyle dünyaya bağlılar.
taparcasına dünyayı seviyor ve
onu ahirete tercih ediyorlar.
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanıyor,
ömürlerini tuli emellerinin peşinde tüketiyorlar.
Kalbi dünyaya sımsıkı bağlı
olan
insanların ibadetleri şekilden öteye geçmez.
İbadette önemli olan kalbin
Allah'la irtibatıdır.
İnsan delice ona bağlanmalıdır.
Aşkla, heyecanla yüreği
çatlarcasına ibadet etmelidir.
Dualarında kalbinin iniltileri dile
dökülmelidir.
Onun karşısında her şeyi yok bilmelidir.
Fuzuli'nin lali-i güher,
mücevher gibi, değerli gibi şu mısraları konuyla ne güzel denk düşüyor.
Hikmet-i
dünya ve mafi bilen arif değil, arif odur.
Bilmeye dünya ve mafi nedir?
Kullukta ihlas ve samimiyetin önemi.
Nasıl ki güneş doğduğunda gökteki
yıldızlar kaybolursa gönlünü Allah'a yönelten bir kimsenin gözünde de dünyanın
cazibedar güzellikleri silinir
gider.
Hatta o zaman gelir kendini dahi görmez.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifade
ettiği gibi çağımız dünyayı bilerek ahirete tercih edenlerin çağı ve ne
yazık ki camidekinin de Kabe'ye gidenin de Arafat'ta el kaldırıp yalvaranın da
derdi dünya.
Dua ederken onların seslerine kulak verseniz taleplerinin
çoğunlukla dünyevi isteklerden ibaret olduğunu duyarsınız.
Onlar dualarında
dünyayı istemek şöyle
dursun.
ibadet ve kulluklarını bile dünyevi beklentilerine vasıta yaparlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tabiriyle nice namaz kılan
vardır ki yorgunluk ve uykusuzluğu
yanına kar kalır.
Nice oruç tutan da vardır ki açlık ve susuzluğu yanına kar
kalır.
Oysa ki kullukta esas olan ihlastır, samimiyettir.
Siz ikbal ve
istikbalinizi, evlad-u iyalinizi, makam ve mansıbınızı, paye ve şöhretinizi
kulluğun içine katarsanız onu kirletmiş olursunuz.
Ama ne acıdır ki çağı dünyaya
tapanların çağıdır ve bu tehlikeden uzak kalabilmek de çok zordur.
Dünyevileşme tehlikesi ve tedavisi.
Kur'an-ı Kerim gerçek şu ki siz bu peşin
dünya hayatına çok düşkünsünüz.
Onun için ahireti görmezden geliyorsunuz.
Ayetiyle adeta çağımızı resmeder.
Günümüzde vebadan, taundan, cüzzamdan,
aids'ten daha tehlikeli bir hastalık varsa o da kulluğu dahi kirletecek şekilde
dünyayı birinci sıraya koyma
hastalığıdır.
Bu virüs kime musallat olsa onu yere serar.
Böyle birinin ayakta
kalması söz
konusu olamaz.
Allah'tan dilerim ki onca kötü insanın kötülüklerine ve
engellemelerine rağmen Cenabı Hakk'ın bir tevfik-i ilahi olarak önemli
hizmetlere muvaffak kıldığı adanmışlar.
Bu virüsten azade kalsınlar.
Dünyevileşme girdabına kapılmamanın en
önemli yolu gönlün yüksek gaye-i hayallere bağlanması ve kişinin yüksek
idealleri gerçekleştirmeye odaklanmasıdır.
Namı Celili-i Muhammedi'nin her yerde
dalgalanmasını bir mefkure haline getiren kişilerin bunun çok aşağısında kalacak
şeylere bel bağlamaları söz
konusu olamaz.
Zira böyle ulvi bir mefkure dünyevi makam ve mansıplardan
hatta dünyada yüzlerce imparatorluk kurmaktan daha önemlidir.
Zat-ı
uluhiyeti isteyen, ahireti hedefleyen bir insan, dünyanın cismaniyet ve
hayvaniyete bakan yüzüne ehemmiyet
vermez, veremez.
Cenabı Hakk'ın rüyetine gözlerini dikmiş olanlar gözlerini
başka
her şeyden sakınırlar.
Ona müteveccih olan kimseler teveccüh edecek başka kıble
aramaktan
vazgeçerler.
Dünya bütün güzellikleriyle, parlaklık ve ihtişamıyla karşılarına
dikilse onlar
onu buğulu, sisli, kirli bir şey olarak görürler.
Belki de hiç görmezler.
Allah Resulü dünyanın kıymet ve mahiyetini anlatma adına şöyle buyurur.
Şayet
Allah katında dünyanın zati
kıymeti itibarıyla sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı kafire ondan bir
yudum su içirmezdi.
İşte dünyanın kadri kıymeti bu kadardır.
Yüksek bir donanımla dünyaya gönderilen insan niçin böyle basit bir şeye talip
olsun ki? İnsan ulaşılmaz zirvelere ulaştıracak bir hedefe talip olmalı ve o
hedefe sıkı sıkı sarılmalıdır.
Gönlünü dünyaya kaptıranlar, dünya deyip oturan,
dünya deyip kalkanlarsa ahirete ait bütün azıklarını dünya hesabına harcamış
olurlar.
Bu yüzden gidecekleri ebediyet alemlerine zadu zahiresiz ahiret için
hazırlık azık olmadan gitme riski taşırlar.
Dünyanın cazibedar güzellikleriyle başa çıkma yolları.
Dünyanın cazibedar
güzelliklerine aldanmamak için yapılması gereken şey Allah'la münasebeti sağlam
tutmaktır.
Dualarımızın merkezine Allah'ın teveccühünü, inayetini,
mahiyetini, hıfzu-u himayesini, nusret ve yardımını koymalıyız.
Ve daima
Allah'ım sana kavuşma iştiyakıyla kalplerimizi doldur demeliyiz.
Ona olan iman, yakin, tevekkül, teslimiyet ve güvenimizi artırması adına
yalvarıp yakarmaktan duğur olmamalıyız, uzak kalmamalıyız.
Ama bütün bunların
onun hakkını eda etmeye yetmediğini bilmeli ve sözlerimizi ona hakkıyla
kulluk yapamadığımızın, onu hakkıyla bilemediğimizin, ona hakkıyla hamdü
senada bulunamadığımızın itirafıyla noktalamalıyız.
Belki de onun ululuğunu,
kendi
küçüklüğümüzü, ibadetlerimizin sığlığını itiraf etmemiz onun merhametine
dokunur.
Rahmetinin enginliğiyle münasebete geçer.
Ve dolayısıyla da Allah gerekli
olan ama yapamadığımız kulluktan dolayı meydana gelen boşluğu rahmetiyle
doldurur.
Ahirette Cenabı Hakk'ın teveccüh ve rahmetine, rıza ve rıdvanına mazhar olmak
istiyorsak bu dünyada hep bu
değerlerin peşinde olmalıyız.
Hep söylediğimiz gibi teveccüh teveccühü
celbeder.
Biz bu tür mülahazalarla dop dolu olduktan sonra dünya kendini bize
kabul ettiremez.
Dünyevi nimetler karşısında başımız dönmez, bakışımız
bulanmaz.
Dünyayı Allah Teala'ya ulaşma ve kavuşma adına bir vasıta, bir yol,
bir koridor
olarak kullanırız.
Biz dünyaya böyle bakarsak fani yüzüyle kömür veya toz
toprak gibi değersiz olan dünya birdenbire yakuta, zebercede, elmasa
dönüşür.
Mihnetin ötesi.
İman, İslam, ihsan şuuru, ihlas, rıza ve Allah'a kavuşmaya duyulan iştiyak,
Cenabı Hakk'ın maddi alemle kıyası mümkün olmayan büyük lütuflarıdır.
İnsana bir
şehrin, ülkenin ya da
dünyanın sultanlığı verilse bile bu verilen maddi nimetler zikredilen bu
lütufların binde birine bile tekabül etmez.
Bu açıdan bu dünyada bir müminin
en temel meselesi sağlam bir imandır.
Allah'la güçlü bir irtibat kurabilmektir.
İhsan şuurunu
kazanabilmektir.
Amellerinde ihlası yakalayabilmektir.
Rıza ufkuna
ulaşabilmektir.
Zira piri pak bir vaziyette bu dünyadan ahiret alemine göç edebilmek, kabir
suallerine cevap verebilmek, mahşerin ızdırabından kurtulabilmek, engellere
takılmadan berzah aleminin uzun yolculuğunu tamamlayabilmek ve nihayetinde
cennet nimetlerine, rıza ve
rıdvana nail olabilmek buna bağlıdır.
Zira bir mümin için arınmış bir
vaziyette Allah'a yürümekten daha büyük bir nimet düşünülemez.
Bu dünyada Allah
yolunda çekilen sıkıntılar öbür tarafta ilahi lütuflara, uhrevi nimetlere
dönüşecekse ki öyledir.
Bunları cana minnet bilmek, bunlara seve seve
katlanmak gerekir.
Evet, sabır ve rıza ile karşılandığı takdirde dünyadaki her
elem ahirette sonsuz lezzetlere dönüşecektir.
Üstelik dünyadaki nimetlerin
lezzeti nispetinde elemi de
vardır.
lezzetlerde ise hiç elem yoktur.
O halde insan dünyasını ahirete göre kurgulamalı ve planlamalıdır.
Dünyayı
ahirete götürecek kısa bir yol veya meyvelerini, mükafatını ahirette alacağı
bir tarla, bir bahçe olarak görmelidir.
Cennet yolunun yolcusu olabilenler için
dünyada yerine getirilen görevler, çekilen sıkıntılar birer geçici eleme
dönüşecek ve bunlar ahiret hayatında sahibine bitmez tükenmez bir azık haline
gelecektir.
Ahirette katedilmesi gereken yollar dünyaya göre daha uzun, aşılması
gereken
yokuşlar daha sarp olduğu için kendimizi oraya göre hazırlamak, azığımızı da tas
tamam almak zorundayız.
Allah'a gönülden iman eden kişi için
asıl kazanç Cenabı Hakk'ın rızasına, rıdvanına, rüyetine, teveccühüne,
iltifat esintilerine ben senden razıyım." hitabına mazhar olabilmektir.
Hazreti Pirin ifadesiyle binlerce sene mesudane cennet hayatı Cenabı Hakk'ın
cemalini bir lahza müşahede etmeye mukabil gelmez.
Ehli sünnet itikadının nazmen
özetlediği
Bedül Emali isimli eserde Cenabı Hakk'ın cemal-i bağ kemalini kusursuz mükemmel
güzellikte olan Allah'ı gören müminlerin cennet nimetlerini unutacakları ifade
edilir.
Bizim nizam, intizam, ahenk, mana, muhteva, estetik adına kainatta
gördüğümüz ne kadar güzellik varsa hepsinin kaynağı odur.
Zira dünyanın
binlerce sene mesudane hayatı da cennetin bir dakikasına mukabil gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de yer alan cennet tasvirlerine bakacak olursanız cennet
nimetlerinin büyüklüğünü onların dünya
nimetleri ile kıyas dahi edilemeyeceğini görürsünüz.
Evet, Orada Cenabı Hakk'ın
rüyetine
mazhar olanların gözünde cennet tamamen silinip gideceği gibi cennet
nimetleriyile müşerref olanların gözünde
de içindeki bütün güzelliklerle birlikte dünya silinip gidecektir.
Uhrevi
nimetler insanları öyle büyüleyecek, kendinden geçirecektir ki onlar meğer
hayat buymuş diyeceklerdir.
Böyle bir hayatı kazanmanın yoluysa başta da ifade
ettiğimiz üzere imandır,
ibadettir, ihsandır, ihlastır.
Kalp ve ruhun hayat derecelerinde yolculuğa
çıkabilmektir.
Sofilerin ifadesiyle seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah,
seyr anillah
ufuklarında dolaşabilmektir.
Fani yüzüne aldanmadan dünyayı ahireti
kazanacak bir yer haline getirebilmektir.
Dejenere olan Müslümanlık.
Ne var ki günümüz Müslümanları bu tür mülahazalardan çok uzaklaştı.
Mana ve
özü bırakarak şekil ve suretlere kandı.
Bu geri gitmede idareyi elinde
tutanların sorumluluğu çok büyüktür.
Zira onlar ortaya güzel bir temsil koyamadıkları gibi yapıp ettikleriyle de
Müslümanlığın çehresini kararttılar.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri hatta
kendilerini Müslümanların hamisi
gibi gösterdikleri halde zulme bulaştılar.
Milletin hukukuna tecavüz ettiler.
Hırsızlık ve yolsuzluk
yaptılar.
Rüşvet alıp verdiler.
İnsanları din, dil, ırk, mezhep
üzerinden ayrıştırma yoluna gittiler.
Muhalif gördükleri kesimleri ezdiler.
Üstelik bütün bu şenaat ve denayetleri Müslümanlık adına yaptılar.
Bunlar din
adına öyle korkunç bir deformasyon ve dejenerasyon yaşanmasına yol açtı ki
muhtemelen daha önceki asırlarda en azalı düşmanların yapmış olduğu tahribat
bu kadar büyük olmamıştı.
Çünkü onların karşısına dikilecek imanı, ihlası temsil
eden Alparslanlar, Melikşahlar, Kılıç Arslanlar, Selahaddin Eyyubiler,
Nurettin Zengiler, Şirkuhlar vardı.
Onlar adeta aydınlığın karanlık
karşısında baş kaldırarak buraya kadar demesi gibi hak dinliğine düşmanlık
edenlere karşı kıyam etmiş ve
Müslümanlığın izzetini korumuşlardı.
Günümüzdeki tabloysa tamamıyla
farklıdır.
Müslümanlığa sahip çıkması gereken kişiler bilerek ve isteyerek dini
kendi algılarına, menfaatlerine
göre kullanıyorlar.
dinin hükümlerini çarpıtıyorlar ve bunu Müslümanların
gözlerinin içine baka baka yalan
söyleyerek yapıyorlar.
Bunun neticesinde de insanların zihninde İslam'ın bütün
levsiyat ve mesaviye, kötülük ve çirkinliğe geçit vermesi mümkünmüş gibi yanlış
bir anlayış oluşuyor.
Namaz
kılmadan, ibadet etmeden de Müslümanlık olabileceği düşünülüyor.
Daha da kötüsü
yapılan haksızlıklara, zulümlere, yolsuzluklara dini kılıflar giydiriliyor.
Her
tür kötülüğü işlesen
bile yine de halis muhlis Müslüman olabilirsin gibi çarpık bir anlayış
gelişiyor.
Bu anlayışı sorgulayan
insanlar da tekfir ve tadlil ediliyor.
Kafir olmakla, yoldan çıkmakla
suçlanıyor.
Dinde çok korkunç bir tahribat yaşanıyor.
Müslümanlık münafıklık
dereesine indiriliyor.
İslam dünyasındaki en dahi insanlar, nadide
dimağlar, yüksek fetanler himmetlerini bir araya getirseler, günümüzün teknik
ve teknolojisini çok iyi kullanarak ses ve soluklarını dünyanın dört bir yanına
ulaştırmaya çalışsalar dahi halihazırda yaşanan böylesine bir deformasyonu
çeyrek asırdan evvel tamir ve ıslah
edemezler.
Ancak ekstradan bir ilahi yardım olursa bu mümkün olabilir.
Dünyevi mülahazalara feda edilen Müslümanlık.
Maalesef günümüzde hakiki iman,
ibadet
ve din duygusu yıkılmıştır.
İnsanlar ne ailede, ne sokakta, ne mektepte, ne de
mabette İslam'ı doğru şekilde öğreniyorlar.
Her şey tamamen dünyevi
mülahazalara, çıkar ve menfaatlere bağlanıyor.
Din dahi buna alet ediliyor.
Zimamı elinde tutan idarecilerin tek derdi ise makamlarını koruyabilmek ve
hakimiyetlerini devam ettirebilmek.
Bunu sağlama adına her yola başvuruyor,
karalamadık insan bırakmıyorlar.
Karanlık emellerine ulaşabilmek için her
gün ayrı bir yalan ve iftiraya başvuruyor.
En yüz kızartıcı günahları irtikap
etmekten geri durmuyorlar.
Kirli
siyasetleriyle kitleleri idlal ve ifal ediyor, yoldan çıkarıyor, kandırıyor,
onların kalplerini ve kafalarını zehirliyorlar.
Dolayısıyla niceleri hakiki
Müslümanlıktan, samimi kulluktan, kalp ve ruh hayatından, ihsan şuurundan
fersah fersah uzaklaşıyorlar.
İslamiyet 21.
asırda maruz kaldığı
talihsizlik ve sahipsizliğe hiçbir asırda bu denli maruz kalmamıştır.
Din,
iman ve Kur'an düşmanlarının değişik zaman dilimlerinde farklı saldırıları
olmuş.
İstilacılar gelip o sağlam kaleye
toslamış, münafıklar içten içe onu kemirmeye çalışmış.
Zalim ve zorbaların
tasallut söz konusu olmuş.
Fakat bunların hiçbiri bu kutsi abideye bugün
olduğu kadar zarar verememiştir.
Bir kısmının ismini yukarıda zikrettiğim
kamet-i bala zatların ve ismini bilmediğimiz daha nice İslam kahramanlarının
samimi mücadeleleriyle
bu saldırılar bir şekilde bertaraf edilmiştir.
Fakat son asırlarda çürüme
ve kokuşma içeride başladığı için tahrip de o denli büyük olmuştur.
Esasen
ayet-i
kerimenin de ifadesiyle kavimler içi deformasyona maruz kalmadığı, sahabe
yolunda yürümeye devam ettiği sürece Cenabı Hak onlara ihsan ettiği nimetleri
geri almaz, onları değiştirmez.
Zira bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Fakat değişme ve başkalaşma içte olursa,
yani Müslümanlar dinin özünden ve ruhundan uzaklaşırlarsa Allah da onlara
verdiği nimetleri ellerinden alır, onları bertaraf ederek yerlerine başkalarını
getirir.
İnadın hikmet-i vücudu.
Sulh ve ıslah kahramanlarının bütün zorlukları
göğüsleyerek dimdik
yerlerinde durmaları gözlerini imana, İslam'a, ihsana, İhlasa dikip yollarına
devam etmeleri çok önemlidir.
Bütün dertleri dünya olanlar onları anlayamayacak,
hazmedemeyecek, rahat
bırakmayacak, farklı bela ve mihnetlere maruz bırakacaklardır.
Bunlara rağmen
onlar bunların pozitif
yanlarına odaklanacak.
Bunları Allah'a daha çok yaklaşma ve ahirete daha iyi
hazırlanma adına birer fırsata çevireceklerdir.
Yaşadıkları sıkıntılarla dünya
ve
içindekiler onların gözünden silinecek, ebedi saadeti, fani debdebe ve ihtişama
tercih edeceklerdir.
Allah davasına gönül veren kişiler yaşadıkları sıkıntıları
bir bakıma sinek
ısırması gibi görmeli ve bunlar karşısında sarsılmamalıdırlar.
Şayet durduğunuz zeminin hakkaniyet ve adalet zemini olduğuna inanıyorsanız
orada sabit kadem olmasını bilmelisiniz.
İnadın hikmet-i vücudu hak ve adalette sabit kadem olabilmektir.
Allah inat
duygusunu bunun için vermiştir.
Şayet yürüdüğünüz yolun hakkaniyetine
inanmışsanız bin fırtına etse sizi
yerinizden edemez.
Toprağa kök salmış asırlık çınarlar gibi yerinizde sabit
kadem olursunuz.
Kendi hesaplarına göre dünyada bir düzen kurma, sonra da
kurdukları düzeni
çocuklarına intikal ettirme derdinde olan paranoyak ruhlar şimdiye kadar Allah
yolunda koşturan samimi müminlere
hiç nefes aldırmamışlardır.
Allah'ın ulül azm peygamberleri olan Hz.
İbrahim'i, Hz. Musa Aleyhimesselam'ı ve daha nicelerini yerinden, yurdundan
etmişlerdir.
Nice evliya ve enbiya ehli fesat ve ehli nifak baskı ve
taziklerinden ötürü
yerlerini yurtlarını bırakıp başka diyarlara göç etmiştir.
Fakat onlar
gittikleri yerlere tohumlar saçmış, oralarda bağlar, bahçeler inşa etmişlerdir.
Bundan sonra da benzer zulümler ve cefalar olacaktır.
Bunları Allah'ın bir
imtihanı olarak görmeli ve bir yönüyle sevinmelisiniz.
Çünkü yolunuz Hz. Ruhu
Seyyidül Enam'ın, Raşid halifelerin, Hz. Hasan'ın, Hz. Hüseyin'in yoludur.
Varsın
Kerbela'da Hüseyinler şehit olsun.
Yeter ki Allah bizleri Yezit gibi olmaktan
korusun.
Haccacın eliyle pek çok Müslümanın canına kıyıldığı bir dönemde
Hacca gibi olmaktan muhafaza buyursun.
Şayet sizin misyonunuz insanları Cenabı
Hak'a ulaştırmak, Allah'la kalpler arasındaki engelleri bertaraf etmekse
hüsnü zannımız o ki mele-i ala'nın sakinleri sizi tebşir ve tebrik
edecektir.
Varsın bazı denizler sizi huzursuz etsinler.
Sizin elinizle geleceğin
dünyası huzura kavuşacak ve
rahat bir nefes alacaksa bunların bir önemi olmayacaktır.
Gerçek insanlık ufkuna
yükseliş ve
toplumun salahı.
Hangi zaman diliminde ve nerede yaşarsak
yaşayalım asıl derdimiz insanlığın gerçek insanlık ufkuna yükseltilmesidir.
Son birkaç asırdır yanlış yollarda yürüyen ve bir türlü kendine gelemeyen
insanlığa ancak iyilik duygusuyla dop
dolu ve mükemmelliğe talip fertler yardımcı olabilir ve hakiki manada insan
olmanın yollarını gösterebilir.
Bulundukları her ortamda insani değerlerin
sözcülüğünü yapacak iyilik ve
güzellik duygusunun toplum tabanında adım adım yayılmasına katkıda
bulunacaklardır.
Kalbi insanlık için çarpan bu güzide fertlerin çaba ve gayretleri sayesinde
umumi bir uyanış gerçekleşebilir.
Herkes ortak bir dilde buluşabilir.
Aynı
hedef peşinde koşmaya başlayabilir.
Böyle bir atmosferde kendi başına ayakta
durmakta zorlanan kişiler de kitle psikolojisi ile aynı koroya dahil olur
ve kaybolup gitmekten kurtulurlar.
Bir insanın imanı, heyecanı her zaman
onu ayakta tutmaya yetmeyebilir.
İradesi zaman nefsin isteklerine yenik
düşebilir.
Şayet böyle biri herkesin iyilik ve hayır peşinde koştuğu bir
topluluk içinde bulunuyorsa o da onların
heyecanıyla ayakta durabilir.
Kendini nefsin ve şeytanın fitnesinden
koruyabilir.
tıpkı MET, Mina, Müzdelife
ve Arafat gibi hac mekanlarında bulunan ve aynı heyecanı paylaşan kişilerin
psikolojik olarak birbirlerini etkiledikleri gibi.
Bütün aşku şevkinizi
kaybetseniz dahi bu kutsal mekanlarda oluşan heyecan dalgaları sizi de önüne
katar ve kendinizi hiç olmadığı kadar ulvi ve manevi bir atmosfer içinde
bulursunuz.
Evet, Hayatın istikamet içinde yaşanması biraz da salih bir toplum
içinde
bulunmaya bağlıdır.
Bu açıdan bizler bir taraftan insanı kamil ufkunu yakalamaya
çalışmalı, diğer yandan başkalarının da o ufku yakalaması için elimizden gelen
gayreti göstermeliyiz.
Herkesin mahiyetindeki boşluk ve
zaaflara her zaman mukavemet edebilmesi kendi ruhunun abidesini ikame edebilmesi
kolay değildir.
Toplumun salahı mükemmel yetişen fertlere bağlı olduğu gibi
fertlerin ayakta durabilmeleri de salih bir toplumun desteğine bağlıdır.
Tek
başına kalan bir insan kolaylıkla devrilebilir.
Korkunç delalet cereyanlarına,
günah dalgalarına göğüs
gerebilir.
Fakat çevresinde onun elinden tutacak, ona güç ve enerji verecek bir
topluluk varsa sabit kadem durması, kendini muhafaza etmesi de kolaylaşır.
Kubbedeki taşlar başa verdiklerinde yer çekimi gibi bir güce karşı durur ve
büyük bir yapıyı ayakta tutarlar.
İnsanlar da birbirine destek olduklarında hem
kendileri ayakta kalır
hem de bütün bir toplumu ayakta tutabilirler.
binaen aleyh kendi istikbalimizi
teminat
altına almamız bir yönüyle birbirimize güç verebileceğimiz bir zemin oluşturmaya
ve bu zemini kendi havamızı
teneffüs etmeye müsait hale getirmeye bağlıdır.
Bu sağlanırsa fertlerden
birinin bir yokuşta dizlerinin dermanı kesildiğinde etrafında ve yanı başında
bulunanların pozitif rüzgarı sayesinde o tırmanmaya devam edebilir.
Bazen başkalarının bizim fikirlerimize, değerlerimize ihtiyaçlarının olduğunu
düşünebiliriz.
Ama aynı zamanda bizim de
sağlam bir zemine, salih bir çevreye, duygu ve düşüncelerimizi rahatça
yaşayabileceğimiz bir kültür ortamına
ihtiyacımız vardır.
Fakat bunun gerçekleşmesi çok da kolay değildir.
Geniş dairede buna gücümüz yetmiyorsa dar dairede bunu sağlamalıyız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münevvere'ye teşrif
buyurduğunda yüksek firaset ve
fethayetiyle böyle bir toplum yapısı oluşturmuştur.
Medine'de yaşayan çok sayıda
farklı
anlayıştan düşmanın varlığına rağmen kısa sürede orada söz sahibi olmayı
başarmıştır.
Oysa ki onlar Müslümanların
işini bitirmek için hücreler halinde çalışıyor ve arkalarından sürekli gizli
işler çeviriyorlardı.
kuve-i maneviyeyi kırmak için her yola başvuruyorlardı.
Fırsatını buldukları
anda Müslümanlara zarar vermekten geri durmuyor, Medine'de İslam'ın ışığını
söndürmek ve bitirmek için ellerinden
gelen her şeyi yapıyorlardı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlığın iftihar
tablosu Allah'ın
nretayetiyle Medine'de öyle bir ortam oluşturdu ki pek çok problem zamanla
çözüldü.
Bataklık yavaş yavaş kurudu.
Münafıklar da o salih ortamda eriyip gittiler.
Bir toplumun yapısı orada yaşayan insanların anlayışlarına göre şekillenir.
Mesela insanların insani ve
İslami değerlerle donandığı bir yeri sahiplenebiliriz.
Böyle bir beldede
gittiğimiz, gördüğümüz, uğradığımız her
yer heyecanlarımıza heyecan katar.
50'li yıllarda İstanbul'a gittiğimde Beyazıt,
Fatih, Süleymaniye, Yavuz Selim gibi Selahattin camilerini gezmiş, padişahların
kabirlerini ziyaret etmiş
ve bu tarihi mekanları o kadar çok sevmiştim ki sanki Medine'de dolaşıyormuş
gibi bir duyguya
kapılmıştım.
Böyle bir atmosferi soluyan insan günaha alabildiğine kapalı olur.
Evet, Müslümanlığın gürül gürül yaşandığı dönemde inşa edilen şehirler insanlara
adeta Medine neşvesi
yaşatıyordu.
Mimarisiyle, mabetleriyle, medreseleriyle, tekke ve zaviyeleriyle,
temizlik ve güzelliğiyle şehirler bizimdi.
Nereye uğrasanız ağzından inci
mercan dökülen insanlarla karşılaşıyordunuz.
Allah denildiğinde heyecandan
uçacak
gibi olan insanlarla oturup kalkıyordunuz.
İçinde yaşayan insanlar faziletli
olunca şehirler de elmedinül
fadıla faziletli şehir haline geliyordu.
Sıklıkla üzerinde durduğumuz bir
yaklaşımla ifade edecek olursak dünya problemi insanla tanıdı.
İnsan kendisine
verilen iki büyük gücün akıl ve iradenin neticesi olarak her türlü iyiliğin
yanında kötülüğe de açık bir varlık
olarak dünyaya geldi.
Evet, onun tabiatında genlerinde fenalığı açık
yanlar vardır.
O bir kısım boşluk ve zaafları barındırır.
Hırs, şehvet, kin
ve adavet boşluğu gibi.
Topluma ait sorunları çözmek ferdi çözmekten geçer.
Bu durum birbirini etkileyen bir döngüdür.
İnsan gerçek insanlığa ulaşmadığı
sürece yaşanan zemin de
arızalı olur.
Toplumun bu genel ahvali o zeminde dünyaya gelen insanlara da
sirayet eder.
Böyle bir toplumda kamil insanların yetişmesi de yaşaması da çok
zor olur.
Gerçek insan olmayı başarabilenler başkalarına da saygılı
olurlar.
Kimsenin inancına, mukaddesatına, yaşantısına müdahale etmezler.
Başkalarını tahkir edici bir
tavra girmezler.
toplum fertleri arasında müsamaha ve tolerans hakim olur.
Nitekim bu sebeple uzun asırlar
boyunca Müslümanlarla iç içe yaşayan azınlıklar kendi dinlerini özgürce
yaşamışlardır.
Şayet aynı mekanı paylaşan insanlar belli değerler etrafında anlaşırlarsa huzur
içinde bir arada yaşayabilirler.
Herkes inandığı değerleri hiçbir engelle karşılaşmadan, herhangi bir korku ve
endişeye kapılmadan inandığı gibi ve
serbestçe hayatına taşıyabilir.
Kimse bir başkasına müdahale etmez.
Onun
üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaz.
Böyle bir dünyada küreselleşmenin avantajlarını ve mevcut teknolojik imkanları
kullanarak kendi değerlerinizi
insanlık aleminin gündemine taşıyabilir, bu istikamette çok hızlı mesafe
alabilirsiniz.
Yeter ki bunu yaparken elinizdeki paha biçilmez cevherleri
hakikatine uygun olarak gösterebilin.
O cevherlerin kıymetini düşürecek tavır ve
davranışlardan uzak durun.
Herkese karşı hoşgörülü ve müsamahalı olmayı, herkesi
kendi konumunda kabul etmeyi ihmal etmeyin.
Kin ve nefretleri tahrik etmeyin ve
insanları şefkatle
kucaklayın.
Siz bunu yaparsanız kucaklar size şefkatle açılır.
Siz de
inandığınız
değerleri bütün bir insanlığa sunma, bütün insanlarla paylaşma imkanını elde
edersiniz.
Hülasa edecek olursak adanmışların temel vazifelerinden biri de insanlara
insanlıklarını ve insanlığın ortak değerlerini bir kere daha hatırlatmaktır.
Allah'a ve ahirete imanın inkarı mümkün olmayan ne büyük bir hakikat ve büyük
bir değer ve ne ölçüde insani bir ihtiyaç olduğunu onlara göstererek
onların kalbi ve ruhi hayatları itibarıyla dirilmelerini sağlamaktır.
Buna
muvaffak olduğunuz zaman
yaşadığınız her yerde büyük bir coşku ve heyecan çağlayanı içinde bulunursunuz.
Nereye baksanız kendi dünyanızdan renkler, desenler, resimler görürsünüz.
Yalnız ömür kısa, yol uzun.
Elimizi çabuk tutmamız gerekir.
Ne kadar hızlı
hareket eder, hizmet çıtasını ne kadar yukarıda tutarsanız Allah'ın izni ve
inayetiyle insanlığa o kadar önemli
şeyler sunmuş olursunuz.
Ütopya peşinde değiliz.
İnsani realiteleri biliyoruz.
Neyin nereye kadar nasıl olacağını az çok hesap edebiliyoruz.
Fakat
omuzlarımızdaki vazifenin büyüklüğünün
de farkındayız.
Vazifemizi hakkıyla eda edebilirsek Rabbimiz de izni ve
inayetiyle yolumuzu açarsa el Medinetül Fadılaların oluşması hayal değildir.
Tazyiklerden sonra gelen inkişaflar.
Cenabı Hak kitab-ı mübinde her zorlukla
birlikte bir kolaylık olduğunu ifade buyurur.
Gerek ferdi gerekse sosyal
hayattan elde edilen tecrübelere bakıldığında bunun pek çok misali görülebilir.
Tarih sahnesine dikkat
edildiğinde genellikle baskı ve tazyikleri açılım ve inkişafların takip ettiği
görülür.
Hizmet hareketinin
geçmişinde de neredeyse bütün sıçramalar ve açılımlar böyle bir tazyik
döneminden
sonra olmuştur.
Bilindiği üzere 60'lı yıllardan itibaren sürekli darbe üstüne
darbelerle pek çok
sıkıntılara maruz kaldık.
Fakat bütün bu sıkıntılar bizim hem kemiyet hem de
keyfiyet açısından inkişafımıza vesile oldu.
Maruz kaldığımız baskılar bizim
zat-ı uluhiyete tam teveccüh ederek ciddi bir metafizik gerilime geçmemize,
saflarımızı sıklaştırarak bünyanı mersus sağlam bina, sımsıkı sağlam bün haline
gelmemize vesile oldu.
Farklı bir tabirle kader bizi cebri bir vifak ve
ittifaka derlenip toparlanmaya zorladı.
Vifak ve ittifaksa Cenabı Hakk'ın tevfik
ve inayetini celbeden en önemli vesilelerdendir.
Evet, insanı bunaltan, sıkıştıran baskılar ve krizler sürpriz şekilde yeni
kapıların açılmasına vesile olabilir.
Çünkü insanlar bu tür durumlarda akli
melekelerini daha iyi kullanırlar.
İçinde bulundukları zor şartlardan kurtulmanın çarelerini ararlar.
Baş başa
verip ne yapmaları gerektiğini
planlarlar.
Böyle bir cehdü gayretin neticesi olarak da akıllarına çok orijinal
fikirler gelebilir, ilham
edilebilir.
İşlerin tıkırında gittiği rahat ve geniş zamanlardaysa çoğunlukla
insanların üzerinde ülfet ve ünsiyet hakim olur.
Bakışlar matlaşır.
İşleyen
bir sistem zamanla körlüğe sebep olur.
Bir şeyler ters gitmeye başladığındaysa
o güne kadar yapılan şeyler bir kere daha gözden geçirilir.
plan ve projelerde
eksik ve kusur olup
olmadığına bakılır.
Bu da yeni açılımlara vesile olur.
Alternatif yeni yollar
bulunur.
Yeni hizmet sahaları
keşfedilir.
Mesela yaşadığımız bazı sıkıntılar ilk öğrenci yurdunun açılmasına
vesile olmuştu.
Yurdun okula
dönüşmesi de yine benzer şekilde bir tazyikin akabinde olmuştu.
İlk yaptığımız
kampların bir baskı sonucu
dağıtılması farklı yerlerde kamplar yapılmasını netice vermişti.
Şimdilerde
hizmet erlerinin yaşamış oldukları baskı ve zulümlerin neticesinde Cenabı
Hakk'ın bizi nereye yönlendireceğini
ve ne tür sürpriz lütuflarda bulunacağını kestiremiyoruz.
Bugün için bize düşen
vazife şartları çok iyi
okuyarak sağımıza, solumuza, önümüze arkamıza çok dikkatli bakarak bulunduğumuz
konumu verimli bir şekilde
değerlendirebilmektir.
En kritik dönemlerde bile kendi işimize bakmalı,
vazifelerimize odaklanmalıyız.
Fırtınalar ne kadar muhalif eserse tam bir tevekkül ve teslimiyet duygusuyla
hızımızı biraz daha artırmalıyız.
Yarın ne olacağını bilemiyoruz.
Önemli olan
bugün elimizden geleni yapmaktır.
Maruz kalınan baskılar karşısında panik
yaşamamak da çok önemlidir.
Cenabı Hak dinine hizmet edenlere bugüne kadar çok
farklı lütuflarda bulundu.
Kim bilir sırada onun ne tür lütufları vardır.
Kim
bilir belki de o hikmeti gereği bizi daha sonra vereceği lütuflara hazırlamak
için ağır bir imtihandan geçiriyor, bir
kısım bela ve musibetlere müptela kılıyordur.
bizden de temsil ettiğimiz
konumun hakkını tam olarak vermemizi istiyordur.
Dayandığımız ve güvendiğimiz
sebepleri tek tek elimizden alarak
kendisine daha yürekten yönelmemizi murat buyuruyordur.
Şu bir gerçek ki
insanoğlu muztar
çaresiz duruma düşmeyince yani bel bağladığı sebepler bütün elinden uçup
gitmeyince çok defa müsebbibül esbaba yönelmiyor.
belki el kaldırıp dua
ediyor, başını yere koyuyor ama bunlar şekilden ibaret kalıyor.
Izdırar hali
yaşamadığı sürece kendi benliğinden
sıyrılarak bütün gönlüyle, benliğiyle ona yönelemiyor.
Bazen kendi kendine,
bazen de sebeplere takılıyor.
İşte Allah Teala onunla aramıza girerek hüsuf ve
küsfa yol açan masivadan sıyrılmamız ve nuru tevhid içinde sırrı ehadiyetin
zuhur etmesi için kullarını zaman zaman geçici sıkıntılara sokar.
Şayet biz bu
imtihanı kazanır muzdar bir gönülle ona teveccüh edebilirsek yaşadığımız mihnet
ve sıkıntılar rahmet tayflarına dönüşür.
Öte yandan yaşadığımız tazyiklere,
balyozlara, eziyetlere birer şefkat tokadı nazarıyla da bakılabilir.
Bütün
bunları bir anlamda zat-ı uluhiyetin
hafif bir kulak çekmesi olarak görebiliriz.
Zira onun bize lütfettiği ihsanları
rantabl değerlendirememiş
olabiliriz.
Ortak akla müracaat etmek yerine keyfi kararlar almış bulunabiliriz.
Allah'tan gelen ihsan ve
lütufları kendimizden bilmiş olabiliriz.
Bunlar neticesinde de Rabbimiz bizi
ikaz
etmek ve yeniden istikamete çağırmak için tabiri caizse hafifçe kulağımızı
çekmiş olabilir.
Cenabı Hak yaşadığımız sıkıntıları farklı farklı hayırlara
vesile kılıyorsa bunları bir yönüyle
cebri lütfi olarak değerlendirmek gerekir.
Bugün birilerinin size çamur
atmasına, sırt dönmesine, sizi yalnız bırakmasına da çok takılmayın.
Herkesin
mukavemet sistemi aynı değildir.
Rüzgarın şiddetine göre yol ve yön
değiştirenler her dönemde olmuştur.
Öteden beri idlal edilen ve kitle psikolojisiyle hareket eden niceleri yanılarak
sağa sola saçılmış ve
savrulmuşlardır.
Fakat belli bir zaman sonra pek çoklarının akılları başlarına
gelmiş,
yaptıkları yanlışı anlamış ve durmaları gereken yere geri dönmüşlerdir.
Hatta bazen savrulmaları ölçüsünde toparlanmaya muvaffak olmuşlardır.
Yanıldıklarını anlayan insanlar, bir gün
kendileriyle aynı durumda olan kişileri de arkalarına alarak yeniden yanımıza
dönebilirler.
Çünkü sizlerin nezahet-i kalbiye ve ruhiyenizden şüphem yok.
İnsanlığın gereği
olarak hatalarımız,
ihmallerimiz olmuş olabilir ama dünya adına bir talebimiz olmadı.
Allah rızası
dışında başka bir şeyi gaye-i hayal haline getirmedik.
Gayrimeşru daireye
tenezzül etmedik.
Meseleye bir diğer
açıdan bakacak olursak, böyle zor dönemlerde sizinle aynı duygu ve düşünceleri
paylaşmayan, aynı recada
müttefik olmayan insanlar elenip gidebilirler.
Bir kısım zayıf karakterler
dökülebilir.
Böylece elmas
ve kömür ruhlar birbirinden ayrılır.
Netice itibariyla bu dava ona omuz
verebilecek sağlam karakterlerle temsil edilir.
Vakıa, "Biz kimseye sırt dönmez,
kimsenin yüzüne kapıları kapatmaz.
Kimseye terk edilmişlik duygusunu yaşatmayız.
Bu ayrı bir mesele.
Fakat yolunuzda size engel olacak, gönlünüze şüphe tohumları
atacak, hal ve tavırlarıyla kuvve-i maneviyenizi sarsacak zayıf karakterli
insanlar esen sert fırtınalarla birlikte
elenip giderler ve bu bir bakıma sizin için ayrı bir ve-i rahmet olur.
Şunu
unutmamalıyız ki Allah'tan koparsak her şey aleyhimize döner.
Ama Allah'la
irtibatımızı güçlü tutarsak yaşadığımız sarsıntılar muvkat olur.
Allah kötülük
düşünen bir kısım müfsitleri bir kısım hikmetlere binaen size musallat edebilir.
Siz bu imtihanı başarıyla
verirseniz çektiğiniz sıkıntılar güzelliğe döner.
En karanlık zaman dilimi olan
gecenin nihayeti
aydınlanmadır.
Sıkışma, bunalma.
Allah'ın yardımı ne zaman iniltisiyle
son kerteye geldiğinde ilahi yardım gelir ve önünüze sürpriz kapılar açılır.
Sıkışmalar genişliklere, enginliklere açılmanın sırlı birer anahtarı gibidir.
Bugüne kadar bizim minnacık çırpınışlarımıza bu kadar çok lütuf ve ihsanlarda
bulunan Allah, "Biz vaadimizi
hulf etmezsek, sözümüzden dönmezsek, kim bilir gelecekte daha neler neler
lütfedecektir.
Bu konuda hiç tereddüdünüz olmasın.
Zira bugüne kadar olanlar olacakların en
inandırıcı referansıdır.
Bilemiyoruz.
Belki de gelecekte şimdiye kadar açılan
müesseseler, yapılan hizmetler katlanarak çoğalacak ve dünya çapında
umumi bir sulhun yaşanmasına, insani değerlerin neşv nema bulmasına vesile
olacaktır.
Allah'ın seçtiği ve takdir buyurduğu şeyde hayır vardır.
Bize düşen
ondan geleni sabır ve rıza ile karşılamaktır.
Haklarda denge.
Doğru.
Hadis-i şerifte her hak sahibine hakkının verilmesinin gerekliliği
vurgulanıyor.
Bunu dengeli yapmanın yolu nedir?
Cevap:Esasen bu mevzuda aynı
mazmuna sahip meşhur iki hadis vardır.
Birinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in bazı sahabilere nasihatleri, diğerinde ise Ashab-ı Kiram'dan Hz.
Selman-ı Farisi'nin sahabi Ebu Derda Hazretlerine yaptığı nasihat ve bunu
öğrenen Allah Resulünün Selman doğru söylemiş diyerek onu tasdik etmesi söz
konusudur.
Bahis mevzu edilen hadislerde ve benzeri ayet ve hadislerde de
belirtildiği gibi
insanın yerine getirmesi gereken görevler ve riayet etmesi gereken haklar
vardır.
Allah hakkı, nefsin hakkı, anne
baba hakkı, eş hakkı, çoluk çocuğun hakkı, bakıma muhtaç akrabaların hakkı,
himaye ve vesayetimize muhtaç kimselerin hakkı bunların başlıcalarıdır.
Bir müminin hiçbir hakkı ihmal etmeden her hak sahibine hakkını vermesi çok
önemlidir ve bu bir o kadar da dengeli
olunması gereken bir konudur.
Zat-ı uluhiyetin hakkı.
İnsanın üzerine
tereddüp eden haklar aynı derecede değildir.
Bazıları çok daha önceliklidir.
Elbette bütün hakların
başında zat-ı uluhiyetin hakkı gelir.
Bizi varlık sahnesine çıkaran, bize can
veren, bizi insan olarak yaratan, şuurla donatan, diğer varlıklardan üstün
kılan,
İslamiyetle şereflendiren odur.
Onun hakkına denk bir hak yoktur.
Bir milyon
sene yaşasak ve bütün ömrümüzü ibadetle, dini hizmetle geçirsek yine de
Rabbimizin hakkını eda edemeyiz.
Nitekim bir hadis-i şerifte ömrünü ibadetle
geçiren bir kulun yaptığı bütün ibadetlerin bir gözün şükrüne bile mukabil
gelmediği beyan edilir.
Sadi'nin gülistanında ifade ettiği üzere her nefes iki şükrü gerektirir.
İnsan
nefes alamasa ölür.
Aldığı nefesi veremese yine ölür.
Bir nefes alıp vermede
bile Allah insana iki defa hayat
bahşeder.
Zat-ı uluhiyetin hukukuna bu açıdan bakarsanız nasıl altından
kalkılması güç ağır bir yük olduğunu, başka haklarla mukayese ve muazene
edilemeyeceğini anlarsınız.
Aynı şekilde ona ibadet etmenin nasıl tabii bir
sorumluluk olduğunu da.
Çünkü sadece kendisine ibadet ettiğimiz mabudu
mutlakımız, hayatın gayesi yapılmaya
layık tek varlık maksudu bilihkakımız odur.
Ona kulluk etmek insan olmamızın
gereğidir.
Allah'ın hakkını eda etmeye kalksak başka hiçbir hakka sıra gelmez.
Bununla beraber Cenabı Hak bizden üzerimizdeki nimetlerin büyüklüğü ölçüsünde
bir vazife istemiyor.
Belki 24
saatin sadece bir saatini namaza ayırmamızı, senenin bir ayında oruç tutmamızı,
kazancımızın 4 birini zekat
olarak vermemizi ve imkanımız olduğu takdirde ömrümüzde bir defa hacca gitmemizi
istiyor.
Eğer bir insan nail
olduğu nimetler karşısında bu kadarını da çok görüyorsa ona insaf denir.
Öte yandan Allah Teala sadece kendi haklarını değil başkalarının haklarını da
kabul ederek ve bunları yerine
getirmemizi isteyerek kendisine karşı olan sorumluluklarımızı azaltıyor,
daraltıyor.
Adeta bana şu kadar kulluk
yaparsanız da ben bundan razı olurum." buyuruyor.
Kulluğu ve ibadeti kolaylık
esasına bağlıyor.
Üstelik ona karşı vazifelerimizi yaptığımız takdirde
bizlere ebedi cennet nimetlerini vaad ediyor.
Bütün bunlar onun engin
merhametinin bir tecellisidir.
Allah Resulünün yolu.
Sahabe
efendilerimiz Allah hakkının büyüklüğünü çok iyi kavramışlardı.
Dinin her bir
müslümana yüklediği
vazifelerle yetinmiyor, Allah'a daha fazla ibadet etmek istiyorlardı.
Hatta
bir seferinde onlardan bazıları gece boyu ibadet etmeye, hiç aralıksız oruç
tutmaya, ailelerinden uzak durmaya karar
vermişlerdi.
Bu hususta gayri tabii yollara başvurmaya niyetlenenler dahi vardı.
Ne var ki bu Peygamber
Efendimizin yolu değildi.
Çünkü o kamil manada ibadetü taat yapmanın yanında
ailesiyle meşgul oluyor.
Ashab-ı mesalihi, ihtiyaç sahipleri, ihtiyaçlarının
görülmesi için başvuran
kimseleri dinliyor ve toplumun sorunlarıyla meşgul oluyordu.
zamanını
çok iyi planlıyor, işleri çok iyi taksim ediyor, mesaisini çok iyi tanzim ediyor
ve böylece yapması gereken bütün işleri arızasız, kusursuz götürüyordu.
Fakat
sahabe efendilerimiz bir bakıma şöyle düşünüyorlardı.
Allah ayet-i kerimenin
açık beyanıyla nebi-i ekremin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir.
O bir
peygamberdir ama biz onun gibi değiliz.
Allah bizden her şeyin hesabını soracak.
Bu yüzden biz dünyadan elitek çekip ibadetle dolu bir ömür geçirmeliyiz.
Ne var ki onların bu düşüncesi nebi-i ekremin sünnetine muhalifti.
Allah Resulü
onlara ruhunda kolaylık bulunan
yaşanabilir bir din teklif ediyordu.
Onlar yapmaya azmettikleri o ağır kulluğa
bugün güç yetirseler de
yaşlandıklarında bunun altından kalkamayabilirlerdi.
Nitekim Abdullah ibn Amr
ibn As nafile
oruç tutma hususunda Hz. peygamberin hafifletme çabalarına rağmen daha fazla
oruç tutmaya güç yetirebildiğini
söylemişti.
Ancak yaşlandığında keşke Allah Resulünün bana yaptığı tavsiyeleri
tutsaydım.
İtirafında bulunmuştu.
En abid sahabilerden olan bu zat yaşı
ilerlediğinde önceki ibadetlerini sürdürmekte zorlanmış ancak başladığı
ibadetleri de bırakmak istememiştir.
Hakikat ve orta yol bu olmakla birlikte bu şekilde düşünen sahabenin durumunu
yanlış değerlendirmemek gerekir.
Onların
inhiraf ettiğini düşünmek doğru değildir.
Sahabilerin niyeti Allah rızasını
kazanmak ve bunun yolu olan
kullukta kendi sınırlarını zorlamaktı.
Onların bu azim ve kararlılıkları Allah
Teala'nın hakkını teslim etme düşüncesine dayanıyordu.
Bu sayede ahirette
Resulullah sallallahu aleyhi ve
sellem'den ayrı düşmeyeceklerine inanıyorlardı.
Fakat bu mevzuda peygamber
ölçüsünde itidali
koruyamamışlardı.
Allah Resulü de müstakim ve fıtri olan yolu onlara tavsiye
etmişti.
Mevzu bahis
olan hadislerdeki mazmun şuydu.
Senin üzerinde rabbinin hakkı var, nefsinin
hakkı var.
Bedeninin hakkı var, ehlinin hakkı var.
Her hak sahibine hakkını ver.
Buradan anlaşılan mana şudur.
Bir mümin dini emirleri yerine getirirken kusur
etmemeli.
Aynı zamanda nefsinin haklarına da riayet etmeli ve ailesinin hukukunu
gözetmelidir.
Mümin için hakların hiçbirini ihmal etmemek önemli bir gaye olmalıdır ve
bunu yaparken bir hak diğerine mani olmamalıdır.
Allah yolunda yapılan ibadetü
taat dahi
insanın kendisini, ailesini, anne babasını, çocuklarını ihmal etmesine
engel olmamalıdır.
Mesela Allah yolunda hizmet etmek anne babanın hukukunu
çiğnemeye bir gerekçe olamaz.
Zira
Cenabı Hak kendisine ibadet etmemizi emrettikten sonra anne babaya ihsanda
bulunmamızı emretmiştir.
Hele hele bir kişi ihmal ve tembelliğine gerekçe bulma
adına ibadeti veya hizmeti öne sürüyor ve böylece anne babasının, eşinin, çoluk
çocuğunun hukukunu ihlal ediyorsa onun cürmü çok daha büyük olur.
Bu konuda çok
insaflı ve dengeli olmak zorundayız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem Allah'la olan güçlü münasebetine, sorumluluğunun ağırlığına, üzerine
tereddüp eden vazifelerin büyüklük, ciddiyet ve hassasiyetine rağmen ailesinin
hakkını gözetme konusunda bize
teferruat gelebilecek hususları dahi ihmal etmiyordu.
Her gün ikindi namazı
sonrası Ezvac-ı Tahirat'ın yanına uğruyor, hal ve hatırlarını soruyor,
ihtiyaçlarını gideriyordu.
Sadece şu örnek bile onun haklara riayette ne kadar
hassas olduğunu
gösterir.
Efendimiz vefatına neden olan hastalığı sırasında Ayşe validemizin
yanında bulunmayı arzu etmişti.
Muhtemelen o mübarek anamızın Allah'a açık ayrı
bir yanı, ayrı bir hususiyeti
vardı.
Fakat Allah Resulü sağlığında eşlerinin yanında sırasıyla kalıyor ve
böylece onların hukukunu ihlal etmiyordu.
Hastalığı sırasında Hz. Ayşe
validemizin yanında bulunma arzusunu
sadece yarın neredeyim sözüyle dile getirmişti.
Durumu anlayan mübarek
analarımız da onun arzusunu derhal
yerine getirdiler.
Bu nasıl bir hassasiyettir Allah aşkına? Oysa ki mübarek
eşleri dahi olsa kimsenin
peygambere karşı hak iddia etmesi söz konusu olamazdı.
Onun bütün ümmetinin
her bir ferdinin üzerinde öyle büyük bir hakkı vardır ki hiçbirimizin o hakkı
ödemesi mümkün değildir.
O olmasaydı ne Ebubekir imanı bulurdu, ne Ayşe Ayşe
olurdu ne de başkaları hidayete ererdi.
Akif'in ifadesiyle, "Medyun ona
cemiyeti, medyun ona ferdi, medyundur o masuma bütün bir beşeriyet."
O sallallahu aleyhi ve sellem evlatlarının hakkını, hatırını gözetmede de çok
hassastır.
Hz. Fatıma Hz. Ali'nin
de teşvikiyle Efendimize gelir ve bir şeyler talep eder.
Fakat efendimiz daha
muhtaç durumda bulunan kimselerin varlığını dile getirerek onun bu talebini
yerine getiremeyeceğini söyler.
Daha sonra efendimiz Hz. Fatıma'nın üzülmüş olabileceğini bildiği için hemen
arkasından evine gelir.
Hz. Fatıma ile Hz. Ali o sırada uzanmaktadır.
Resulullah, "Onlar kalkmak isteyince buna mani olur.
Onların yanına oturur ve
istedikleri dünyalıklardan daha hayırlı olduğunu söyleyerek onlara bazı
zikirler, dualar öğretir ve kızının
gönlünü alır." Görüldüğü üzere insanlığın iftihar tablosu peygamberlik misyonunu
hakkıyla yerine getirmiştir.
Ayrıca zimmetine düşen hiçbir hak da kusur etmemiştir.
haklar ve mesai tanzimi.
Mesainizi çok iyi tanzim eder, vaktinizi
israf etmezseniz Allah'a ibadetin ve yapacağınız hizmetlerin yanı sıra üzerinize
düşen daha başka vazifeleri de
yerine getirme imkanı bulursunuz.
Her hak sahibine hakkını vermek istiyorsanız
hayatınızı çok disiplinli
ve planlı yaşamak zorundasınız.
Hangi günde saatte ne yapacağınız belli olmalı
ki hiçbir vazife ihmal edilmesin.
Saniyesini israf etmeden vaktinizi çok
iyi değerlendirmelisiniz ki diğer işlere zaman kalsın.
Mesela önemli bir konuda
istişare mi yapacaksınız? Vaktinizi laf-ı güzafla israf etmemelisiniz.
Önceden
ne konuşacağınızı iyi düşünmeli.
Hatta irticalin esnekliğine bırakmadan meselelerinizi bir yere not etmelisiniz.
Aksi takdirde söz sözü açar.
Hikaye uzar gider ve yarım saatte halledilmesi
gereken bir iş saatlerinizi alır götürür.
Bu sefer ne kitap okumaya, ne sohbeti
canana ne de ailenizle
ilgilenmeye vakit bulabilirsiniz.
Fakat zamanınızı verimli kullanırsanız
kitabınızı da okursunuz.
Yatmadan evde
çoluk çocuğunuza da yetişirsiniz ve onları tebessümlerinizden mahrum etmezsiniz.
Esasen aile fertlerinin içtimai bir mukabele yapar gibi belli konularda oturup
anlaşmaları, ne zaman ne
yapacaklarına karar vermeleri ve sonrasında da bu kararlara uymaları ailenin
huzuru ve saadeti açısından
oldukça önemlidir.
Bir hak ihlali söz konusu olduğunda da aile üyeleri hesap
vermesini, birbirinden özür dilemesini ve helallik istemesini bilmelidirler.
Mesela gelmeniz gereken saatte eve gelememişseniz eşinizin karşısına geçmeli,
durumu izah etmeli, lütfen
hakkını bana helal et diyebilmelisiniz.
Aynı şekilde kadınlar da kocalarının
hukukuna riayette kusur etmemeli.
Kendilerine düşen vazife neyse onu yerine getirmelidirler.
Hakkına girdiğiniz
kişi kapınızda size
hizmet eden, maaşını sizin verdiğiniz, yemeğini sizin ikram ettiğiniz bir kimse
dahi olsa bir hak ihlali söz konusu
olduğunda da yapmanız gereken şey budur.
Aynı şekilde ondan da helallik
dilemelisiniz.
Bu kadındır, bu erkektir, bu hizmetçidir, bu çocuktur, bu
eşimdir,
bu annemdir, bu babamdır ve benzeri mazeretlerle kendinizi avutursanız öteye
ağır kulaklarıyla gidersiniz.
Büyük buluşmada ne sizin uyduracağınız hikayelere
kulak verirler ne de öne
süreceğiniz mazeretler dinlerler.
Orada her şey açılır, ortaya dökülür ve siz de
Allah huzurunda hicaptan hicaba girer, iki büklü maale gelirsiniz.
Her hak
sahibinin sizden hakkını alacağı ana kadar da çok ciddi hırpalanırsınız.
Bu yüzden üzerimizdeki bütün haklara riayet edelim.
Allah huzuruna bir hakla
gitmemeye dikkat edelim ve kendi
kendimizi aldatmayalım.
Taviz değil, peygamber yolu.
Soru: insanlarla diyalog kurma veya güzergah emniyetini sağlama adına atılan
bazı adımlar kimileri tarafından dinden taviz verme olarak algılanabiliyor.
Bu konuda belirli ölçü ve sınırlardan bahsedilebilir mi?
Cevap: Kur'an hizmetine
gönül veren
adanmışların engelleme ve ilişmelere maruz kalmadan kendi yollarında rahat bir
şekilde yürüyebilmeleri için gerekli
olan bazı şeyler vardır.
İdari yapının, fertlerin, toplumun, konjonktürün iktiza
ettiği belli şeyler vardır.
Şayet dünyanın değişik coğrafyalarında farklı duygu
ve düşüncelere sahip insanların
beklentileri hesaba katılmaz, onlara rağmen bir şey yapmaya kalkılırsa maksadın
aksiyle tokat yenebilir.
Herkesin rağna iş yapmaya kalkarsanız herkes sizinle uğraşır.
farkına varmadan
karşınızda öyle bir düşman cephesi oluşturursunuz ki daha sonra en güçlü
strateji uzmanlarıyla çalışsanız,
strateji üstüne strateji üretseniz bile karşınıza çıkan problemlerin altından
kalkamazsınız.
Bu sebeple daha işin başındayken toplumun farklı kesimlerinin
farklı
düşüncelerden insanların mevcudiyetini hesaba katma, onlarla asgari
müştereklerde uzlaşabilme ve mümkün
mertebe belirli konularda onlarla anlaşabilme basiretle hareket etmenin
gereğidir.
Bunu dinden taviz olarak
görmek doğru değildir.
Bu konuda asıl olan sizin niyet ve maksadınızdır.
Mukabele esası.
Toplumun farklı kesimleriyle, farklı dünya görüşlerine
sahip insanlarla barış ve huzur içinde bir arada yaşamak istiyorsanız diyalog
yolları araştırmak zorundasınız.
Herkesi
kendi konumunda kabul edebilmek, insanların zihin düşüncenize uymayan yanlarına
tahammül edebilmek, varsa
bazılarının sertlikleri müsamaha duygunuzla onların sertliklerini kırmak,
evrensel insani değerlere uygun hareket
tarzınızla onlardaki benzer duyguları harekete geçirmek ve evrensel insani
değerler açısından aynı yolda olduğunuzu hissettirmek güzergah emniyetini
sağlamanın gereklerindendir.
Size ters gelmeyen ve akidenizde delik açmayan bir kısım meselelerde belli
platformlarda farklı kesimden insanlarla
bir araya gelebilir, müşterek hareket edebilirsiniz.
Evet, siz insanların
konumlarına saygı
duyarsanız onlar da size saygı duyarlar.
Siz onlara değer verirseniz onlar da
size değer verirler.
İnsanların insanlıklarına sığınmak, bazı meseleleri
onların insanlığına emanet etmek aynı zamanda kendi insanlığınızı yaşama ve
yaşatmanız anlamına gelir.
Bu konuda yapmanız gerekenleri yapmazsanız
yürüdüğünüz yolda birçok engelle
karşılaşırsınız.
Hakkı temsil ettiğine inanan, inandığı değerlerin akla uygun
olduğunu düşünen,
bunları defalarca mantık ve muhaye test ettiren bir insanın başkalarıyla
diyaloğa geçmekten korkmasına gerek
yoktur.
Değerlerinizden eminseniz, onları yaşama konusunda falsonuz yoksa
farklı kesimlere açılmaktan, belli platformlarda onlarla bir araya gelmekten,
karşılıklı fikir
alışverişinde bulunmaktan hiç endişe etmeyin.
Şayet insanlığa ulaştırmayı
arzu ettiğiniz bir mesajınız varsa bu mesajınızı ancak bu yolla
ulaştırabilirsiniz.
Bismillah ve billah ve illallah deyip yürüyün.
Bunu da asla taviz verme olarak
düşünmeyin.
Zira farklı kesimler arasında diyaloğun olmadığını, daha kin
ve düşmanlıkların bulunduğu bir yerde kimseye bir şey anlatamazsınız.
Farklı
duygu ve düşüncedeki insanlarla aynı ortamlarda bir araya gelerek, tanışarak,
konuşarak ve onlara güven vadederek bunu yapabilirsiniz.
Sertliği kırılmayan ve
yumuşamayan
insanlar başka fikirlere açık olmaz.
Yeni şeyleri kabul etmezler.
İnsanın
vücuduna enjekte edilecek bir ilacı bile kolayca içine alması için rahatlaması
ve
kendini salması gerekir.
Kendini sıkan bir insana bunu yapmak çok zordur.
Global bir köy haline gelen günümüz dünyasında farklı din mensuplarıyile temasa
geçmenin akidemize aykırı olmayan
programlarına katılmanın hatta onların mabetlerine gitmenin dinen bir mahzuru
yoktur.
Bundan bir kayıp yaşamazsınız.
Ben askerlik öncesi Edirne'de bulunduğum
yıllarda havra'ya gidip oturuyor ve Havra mensuplarının okudukları mezamiri
dinliyordum.
Onları yakından izleyerek daha iyi tanıma imkanı elde ediyordum.
Hem onlarla
diyaloğa geçme imkanı elde
ediyor hem de dinleri, ritüelleri ve Allah'la münasebetleri hakkında bilgi
ediniyordum.
Şunu açıkça söyleyebilirim
ki bunu yaptığımdan ötürü dinimden bir şey kaybetmedim.
Şayet siz başkalarının
kültürüne, yaşantısına, dinine yakın alaka duyarsanız onlar da sizinkine
alaka duyarlar.
Siz onların halini hatırını sorarsanız onlar da sizin halinize
hatırınızı sorarlar.
Oluşan bu
zemin ve atmosfer de size daha rahat hareket etme imkanı sağlar.
Vatikan'da
Papayla yaptığımız görüşmeyi de birileri dillerine doladı.
Bunu dinden taviz
verme olarak görenler oldu.
Ne var ki durum hiç de onların zannettiği gibi
değildi.
Bu görüşmenin çok olumlu
neticelerini gördük.
Kapalı kapılar açıldı, atmosfer yumuşadı, yeni diyalog
imkanları doğdu.
Bu tür diyalogları her iki tarafta kendilerini, kendi
davalarını anlatma adına bir fırsat
olarak görebilir.
Her iki taraf da kendi hesabına hareket alanını genişletmeyi
arzu edebilir.
Bu tür görüşmeleri vesile
edinerek farklı kesimlere açılmayı hedefleyebilir.
Bunda da hiçbir mahzur
yoktur.
Daha önce işaret ettiğimiz gibi
diğerlerine güvenen bir insanın yapılan bu faaliyetlerden endişe duyması
yersizdir.
Allah Resulünün örnekliği.
Her tavrı bizim için en güzel örnek olan
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatı bu tür diyalogların
misalleriyle doludur.
O Necran'dan gelen
Hristiyan heyetini Mescid-i Nebevi'nin içinde misafir etmişti.
Aynı şekilde
farklı ülkelerden gelen elçiler de yine orada misafir ediliyordu.
Efendimiz
onlarla konuşuyor, onları dinliyor, onlara hediyeler takdim ediyor, izzetü
ikramda bulunuyor ve onlarla bazı
anlaşmalar akdediyordu.
Aynı şekilde onlardan gelen hediyeleri de kabul ediyor
ve kullanıyordu.
Nebi-i Ekrem'in
şahsi hayatı ve Allah'la irtibatı açısından çok sağlam bir duruş ortaya koyması,
farklı kesimlerle diyaloğa
geçmesine, onlara karşı fevkalade müsamahakar davranmasına mani olmuyordu.
Zira bu onun risalet vazifesinin bir gereğiydi.
O bir taraftan dinin hükümlerini
milimi milimine yaşıyor,
diğer yandan da insanlara karşı hep saygılı davranıyordu.
Zira o tavırları,
davranışları, insanlarla münasebetleri, sözleri açısından tam bir edep
abidesiydi.
İnsanlığın iftihar tablosunun bu engin müsamaha ufku ve civanmert
tavırları karşısında
muhataplarında da ona karşı bir alaka hissi oluşuyordu.
O da üstün fetaniyle
bu hissi kendi davası adına çok iyi değerlendiriyordu.
Demek ki diyalog adına
yapılan bu tür
faaliyetlerin hiçbiri dinimizin temel esaslarına aykırı değildir.
Bunları dinden
taviz verme olarak görmek büyük
bir hata olur.
Çünkü bunlara taviz demek insanlığın iftihar tablosunun hayat-ı
seniyelerini ve getirdiği mesajı anlamamak demektir.
Böyle düşünen bir
insanın fikri ve itikadi bir inhiraf yaşadığında şüphe yoktur.
Peygamber
Efendimize has sınırlı bazı davranışları bir kenara bırakacak olursak, bir
Müslümanın onun yaptığı şeyleri
yapmaktan uzak durması söz konusu olamaz.
O rehberi küldür.
Hayatın bütün
alanlarında bizler için mükemmel bir örnektir.
Bizler onun örnekliğini takip
etmiş olmasaydık belki de kendi hislerimizle hareket edecek, onurdan istifade
edemeyecektik.
Söz buraya gelmişken efendimizin şu mübarek beyanlarını hatırlayabiliriz.
Allah
bana farzları yerine getirmeyi
emrettiği gibi insanlarla geçinmeyi de emir buyurdu.
Evet, Allah Resulü herkesin
anlayışına,
düşünce dünyasına, yetiştiği kültür ortamına göre onlarla münasebet
geliştirmekle emredilmişti.
Aksi
takdirde onun Allah'tan gelen mesajı muhataplarına ulaştırması söz konusu
olamazdı.
İnsanlar onu öncelikle davranışlarıyla, temsiliyle kabul
etmeliydiler ki sonra sözlerine de kulak versinler.
Esasen söz davranışlardaki
müpem ve
kapalı kalan noktaları izah etmeye matuf olmalıdır.
Yani öncelikli olan tavır ve
davranışlardır.
Söz arkadan gelmelidir.
Şahsi hayatınız itibarıyla sizi sadık,
emin, güvenilir, aklı başında, ifet ve ismet sahibi olarak gören insanlar sizin
sözlerinize de kulak vereceklerdir.
sözleriniz, tavır ve davranışlarınızda
kapalı kalan noktaları açıklayacak, mücmel kalan hususları tafsil edecek,
tereddüt ve şüpheleri giderecektir.
İşte
bütün bunlarda ancak insanlarla yakın münasebetler geliştirmekle hasıl olur.
İki şerden daha hafif olanını tercih.
Öte yandan size ve başkalarına zarar
verme ihtimali olan kötü niyetli, kötü tığniyetli insanların da sizinle aynı
toplumun içerisinde yaşadığını
unutmamalısınız.
Siz derdinizi, davanızı neşretmeye çalışırken bu tür insanlarla
da karşı karşıya geleceksiniz.
Onların sizin toplum yararına yaptığınız işlere
mani olmamalarını sağlamak da yine sizin bir vazifenizdir.
İşte bu tür
kimselerle
kurulacak bazı insani ve dini ilişkiler, girilen bir kısım tavır ve davranışlar
kimileri tarafından taviz, müdaraat, mümaşaat olarak görülebilir.
Ancak siz
daha büyük fayda ve maslahatlar gördüğünüz, gelmesi kuvvetle muhtemel
zararlardan sakınmak istediğiniz için
bunları yaparsınız.
Bir kısım tavizler verseniz de bunun karşılığında daha
büyük kazanımların ortaya çıkacağına inanırsınız.
Tıpkı Allah Resulünün
Hudeybiye sulhunda yaptığı gibi.
Hudeybiye sulhunun maddelerine bakıldığında zahiren dini değerlerden, Müslüman
izzetinden taviz veriliyor gibi
görülebilir.
Çünkü şartlar çok ağırdır.
Yapılan işin arka planıyla birlikte
kavranması ve değerlendirilmesi Müslüman mantığı açısından kolay değildir.
Nitekim Hz. Ömer gibi teslimiyet kahramanı bir sahabi bile Allah Resulüne
gelerek rahatsızlığını dile getirmiştir.
O gün sahabeden çoklarının hissiyatı da aynı istikamettedir.
Fakat her şeyden
önce bu vahiye dayanan bir icraattı.
Sonra vahiy anlama ve uygulamada fetan-i
azam sahibi Allah Resulü atılan adımın neticelerini çok iyi hesap etmişti.
Sonuç itibariyla Hudeybiye Sülhünden sonra oluşan barış atmosferini çok iyi
değerlendirmiş.
Arap çöllerinde güvenli
bir şekilde hareket edebilmenin imkanlarını sonuna kadar kullanmış, Arap
Yarımadasındaki bütün kabilelere
mesajını ulaştırmıştı.
İşin neticesinde karlı çıkan İslam ve Müslümanlar
olmuştu.
Hasılı kelam yapılan işlere şunun bunun taviz demesini aldırmadan
Allah Resulünün yolunda yürümeye devam etmek, basiretle hareket etmek lazım.
Onların taviz olarak gördükleri davranışlarla bazen imkan kazanırsınız,
bazen zaman kazanırsınız, bazen de gönüller kazanırsınız.
Zaman zaman zaruretten
dolayı ehvenü
şerreyni irtikap etmek durumunda kalırsınız.
Ki zaten bu durumda üçüncü bir
ihtimal, bir hayır ihtimali yoktur.
Fakat neticede çok hayırlara ulaşırsınız.
İnandığınız değerleri ikame etme
mevzuunda kararlı durursunuz.
Fakat
bunu yaparken basiretle hareket eder.
Yaptığınız işlerde toplumun, insanlığın
genel durumunu nazarı itibara alır, fitne odaklarını tahrik etmezsiniz.
Başınıza gaili açacak, netice itibariyla akim kalacak meselelerde ısrarcı
olmazsınız.
Kemikleşmiş bir kısım düşünceler, uygulamalar varsa bunların
değişmesinin zamana vabeste olduğunu bilirsiniz.
Ben bunları düzelteceğim
diyerek
aceleyle işin üzerine gitmez.
Böylece düzgün olan şeyleri de bozmazsınız.
Bütün
bunları da popülist mülahazalara
girmeden meşveretle yapar, ortak akla havale edersiniz.
Başkalarıyla
münasebetlerinizde taviz gibi görünen
bazı muamelelerde bulunsanız da şahsi hayatınız ve aile hayatınız itibarıyla
kılık yararcasına bir hayat yaşarsınız.
Bölüm
Vazife şuuru.
Soru: Herhangi bir konumda vazife yapan
bir kişinin kendini yeterli görmediği veya bulunduğu konumun hakkını veremediği
mülahazasıyla vazifesini
bırakmak istemesi doğru bir düşünce midir?
Cevap: Bir kimsenin eda etmiş olduğu
vazifeyi bırakmasının altında yatan farklı sebepler bulunabilir.
Öncelikle
bunların insafla, hakkaniyet
düşüncesiyle, aklı selimle ve vicdanın hassas terazileriyle değerlendirilmesi
ve buna göre bir neticeye varılması gerekir.
Zira bu tür düşüncelerin kaynağı
rahmani olabileceği gibi nefsani
ve şeytani de olabilir.
Bazı misaller üzerinden konuyu anlamaya çalışalım.
Bir kişi düşünün ki çok sayıda insanın gözünün içine baktığı bir konumda
bulunuyor.
Bu kişinin duruşuyla,
sözleriyle, temsiliyle, tavır ve davranışlarıyla arkasında yer alanların
kuvve-i maneviyelerini takviye etmesi de onları ümitsizliğe ve karamsarlığa
sürüklemesi de mümkün görünüyor.
Özellikle takviye ve desteğe ihtiyaç duyan kimseler değer verdikleri ve örnek
aldıkları bu tür insanların rehberliğine
bağlı yaşamak isterler.
Bu çizgide yaşayan insanların en azından belli bir zaman
dilimi için teşvik edilmeye,
gayrete getirilmeye ve motivasyona ihtiyaçları vardır.
Henüz vakti gelmeden
böyle bir destek kesilirse insanlar kendilerini gevşekliğe veya ümitsizliğe
kaptırabilirler.
Bu açıdan topluma yön verme konumunda bulunan kimselerin
temsil ettikleri konumun ağırlığını ve gereklerini bilmeleri ve buna göre bir
duruş sergilemeleri önem arz eder.
Önemli bir adım kenara çekilme.
Kendisine tevdi edilen vazifenin ağırlığının farkında olan bir kişi, bulunduğu
konumun hakkını veremediğini,
kenara çekilmesinin kendisinden daha müsait ve müstahit fıtratların önünü
açacağını düşünebilir.
Temsil ettiği
konum ve makamı ehil insanlara bıraktığında yapılan hizmetlerin katlanacağına
inanabilir.
Bazıları da
henüz tavzif edilmeden bu tür mülahazalarla vazifeden uzak durabilir.
kendisinden daha kabiliyetli, daha
kudretli kişilerin vazifeyi layıkıyla yapacağını düşünebilir.
Ehil insan arayışı
içine girebilir ve kendi yerine
bulduğu insanları teklif edebilir.
Tıpkı halifelik teklif edilen Hz. Ömer'in
kendisinden daha layık olduğuna inandığı Hz. Ebubekir'in elini tutup ona viyad
etmesi gibi.
Hakperestlikle yapılan bu
tür bir davranış en yüksek takdire şayandır.
Bazı kimseler de kenara
çekilmedikleri
takdirde birtakım ihtilaf ve iftirakların yaşanacağından endişe ederler.
Birlik
ve beraberliğe zarar
vermemek için vazifeyi bir başkasına bırakmayı uygun görürler.
Bu da makbul
bir yaklaşımdır.
Tıpkı Ebu Ubeyde ibn Cerrah'ın komutanlığı Amr ibn As'a
bırakması gibi.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bazı Arap kabilelerinin
üzerine Amr ibn As komutasında bir seriye gönderir.
Düşmanın saldırı için
büyük bir hazırlık yaptığı anlaşılınca Medine'den yardım istenir ve Allah Resulü
de Ebu Ubeyde komutasında ikinci
bir birlik daha gönderir.
Bu kuvvetler bir araya geldiğinde orduyu kimin komuta
edeceği konusunda bir fikir ayrılığı yaşanır.
Çok hasbi bir insan olan Hz. Ebu
Ubeyde, komutanlığın kendisine ait
olduğunu düşünse de ihtilafı önlemek için vazifeyi Hz. Amr'a bırakır.
Bu
hareketiyle aynı zamanda Amr bin As gibi bir askeri ve siyasi dahinin gücünü de
arkasına almış olur.
Vazife ve mazeret ilişkisi.
Beklentiler
ve gerçekler.
Öte yandan bazı kimseler de vardır ki kendilerine tevdi edilen
vazifeyi başka
bir sebeple bırakıp kenara çekilirler.
Buna mazeret olarak da temsil ettikleri
makamı dolduramadıklarını gösterebilirler.
Bazen aradıklarını bulamamaları,
beklentilerinin karşılanmaması, arzu ettikleri itibar ve takdiri görmemeleri
onları mazeretler ileri sürerek vazifelerini terk etmeye sevk edebilir.
Böyleleri işin başında bir kısım beklentilerle vazife almışlardır.
Bunların
kendilerine göre bir kısım iç
hesapları vardır.
Bunlar gerçekleşmediğinde onlar açısından vazifeye devam
etmenin de bir anlamı
kalmaz.
Bazen de ortaya konulan hizmetlerde arzu edilen başarılar yakalanamaz.
Bütün
gayret ve çabalara rağmen yapılan işlerden bir türlü istenen netice alınamaz.
Ya
da hesapta olmayan bir
kısım sebeplerle falso ve fiyaskolar yaşanır.
Bu durumda herkesin kendisini
hesaba çekmesi Allah'la münasebetlerini gözden geçirmesi gerekirken bazıları
atf-ı cürümlere girer.
Etrafta suçlu arar.
Bu tarz insanlar başarısızlıkları
hep çevrelerindeki insanlara bağlama eğilimindedirler.
İçten içe hep başkalarını
suçlar.
Suizanla kilitlenir, sürekli beraber oldukları insanların hata ve kusurlarını
sayıp dökmeye başlar ve onlarla yol
yüremeyeceğini iddia ederler.
Sonra daha da ileri giderek onların vefa ve
sadakatlerini sorgularlar.
Fırsatını buldukları anda da bir kısım bahanelerle
kenara çekilir ve arkadaşlarını yalnız
bırakırlar.
Görüldüğü gibi bunların hepsi birbirinden farklı yaklaşımlardır.
Vazifeyi bırakmak isterken samimi hislerle bir fedakarlık mı ortaya konuyor
yoksa vazifeden kaçılıyor, alan
boş bırakılıyor ve mazeretler ileri sürülerek yalan mı söyleniyor? Bu konuda
herkesin vicdanına müracaat etmesi, içinin sesine kulak vermesi ve gerçek
niyetini gözden geçirmesi gerekir.
El alalemi idare etmek, aldatmak kolay olsa
da kendimizi aldatamayız.
Ayrıca biz o açığa vurmadıkça bir başkasının niyetini,
maksadını, hedefini de
bilemeyiz.
Sinelere nigehban olan yalnız Allah'tır.
İstişare ve motivasyon takviyesi.
Üstlendiğimiz vazifelerle ilgili nasıl
bir mülahazaya sahip olursak olalım mutlaka konuyu ehil insanlarla istişare
etmeli ve nihayet en doğru stratejiyi
belirlemeye çalışmalıyız.
Belki samimi niyetlerle hareket ediyor olabiliriz ama
vazifeyi bırakmak
arkamızda büyük bir sarsıntının yaşanmasına, telafisi zor bir boşluğun
oluşmasına yol açacaktır.
Bazen kritik
dönemlerde yapılacak bir görev değişimi farklı komplikasyonlara sebep olabilir.
Dolayısıyla genel hukuku ilgilendiren
konularda şahsi inisiyatiflerle hareket edemeyiz.
Bu açıdan düşünce ve
kanaatlerimizi mutlaka istişare etmeli, kolektif görüşlere başvurmalı ve en
doğru karara ulaşmaya çalışmalıyız.
Bu konuda insanları tavzif ve istihdam
etme makamında duran kimselere de önemli sorumluluklar düştüğü unutulmamalıdır.
Önemli vazifelere yüklenmiş insanların
moral ve motivasyon olarak desteklenmeye ihtiyaçları vardır.
Zira işler her
zaman
yolunda gitmeyebilir, farklı zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya gelebilir ve
üstlendiğimiz sorumlulukların ağırlığı
altında ezilebiliriz.
Bu durumda destek ve takviye verebilecek insanların
devreye girmesi gerekir.
Onlar daha fedakar bir tutum sergileyip görev
başındaki insanları üstlendikleri vazifelerle başa bırakmamalı hatta
onların bu konuda yalnız oldukları hissine kapılmalarına dahi müsaade
etmemelidirler.
Vazifeyi başkalarına bırakmak, hizmetin sürekliliği.
Son olarak ifade etmek
gerekir ki
fedakarlık, hakperestlik ve vefanın bir neticesi olarak kenara çekilmek,
başkalarına yol açmak takdire şayan olsa
da kenara çekilen insanların ilah-i kelimetullah vazifesinden uzak durmamaları,
imkan ve şartlara göre
işlerin bir ucundan tutmaları çok önemlidir.
Zira adanmış bir gönlün Allah
yolunda hizmet ederken ya da hizmet duygularıyla dop dolu bulunurken ruhunu
Allah'a teslim etmesi beklenir.
Emekliye
ayrılır gibi uzaklaşıp istirahate çekilmek, kendi dünyalık işleriyle meşgul
olmak, yapılan hizmetlerin hiçbir
yerinde bulunmamak, hiçbir faaliyete katılmamak.
Ayetin ifadesiyle insanın
kendi eliyle kendisini tehlikeye atması olur.
Bu sebeple fedakarlık edip kenara
çekilen insanlar küçük de olsa bir işin ucundan tutmalı.
Bunu fiilen
yapamayanlar bilgi ve tecrübeleri ile
katkı sağlamak yoluyla mutlaka yapılan güzelliklere iştirak etmelidirler.
Gayret-i diniye ve hırs.
Soru: Gayret-i diniye ve hırsı bazen
birbirine karıştırabiliyoruz.
Bu iki kavramın izahını lütfeder misiniz?
Cevap: Hırs, bir şeyi aşırı arzu etme, ısrarla isteme, doyma bilmeme, aç
gözlülük yapma, kaderin takdirine razı olmama, kendi tercih ve takdirini ilahi
tercih ve takdirin önüne geçirme gibi anlamlara gelir ve tuli emel, sonu
gelmeyen arzular ve tevehüm-ü ebediyet sonsuza kadar yaşayacakmış gibi düşünme
gibi duygulardan beslenir.
İnsan farklı şeylere karşı hırs duyabilir ve bunları
elde etmeyi
şiddetle arzu edebilir.
Ancak şiddetli arzu dikkat edilmezse aklı perdeler,
mantık ve muhakemeyi bastırır ve böylece insanı ölçüsüzce hareketlere sevk eder.
Devam eden bu durum başarısızlıklara yol açar.
ardından zarar ve ziyan getirir.
Bediüzzaman Hazretleri bu durumu ifade etme sadedinde hırsın hasarete sebep
olduğunu belirtir.
Her insanda şiddeti ve derecesi farklı olsa da hırs vardır.
Önemli olan bu
duyguyu irade ile kontrol altına alabilme, doğru bir zemine oturtma ve
hayra yönlendirmedir.
Hayatın akışı içinde zaman hırsı tetikleyen durumlar
ortaya çıksa da
insan mantık ve iradesiyle duygularına hakim olup kendini aşmasını bilmelidir.
Zira mümin için dini adına en önemli meselelerde bile istikameti koruması çok
önem arz eder.
Mesela namı celili-i ilahiyi dünyanın dört bir yanına
ulaştırma onun en büyük gaye-i hayalidir ve bu Allah katında çok makbul bir
ameldir.
Ne var ki burada bile hırsla hareket etmek mahzurludur.
Kayıplara,
zararlara sebep olabilir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanın içindeki
arzu ve istek ne kadar güçlü
olursa olsun kişi adımlarını temkinle atmalı, doğru üslubu yakalamaya çalışmalı
ve aklı selimden hiç
ayrılmamalıdır.
Ayrıca neticenin hasıl olması mevzuunda hırs göstermemeli,
neticeyi yaratanın
Allah olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Hırsın makbul olduğu bir yer varsa o da
Cenabı Hakk'ın rızasına kilitlenme ve onu elde etmeye çalışmadır.
İnsan iman-ı
kamili, ihlas-ı etemmi, rıza mertebesini elde etme konusunda hırslı olabilir,
olmalıdır da.
Soruda yer verilen diğer kavramsa gayret-i diniyedir.
Bu da kısaca
insanın
dini duygularını ve manevi değerlerini canlı tutmasını, onları koruma ve
başkalarına duyurma konusunda duyarlı ve
titiz olmasını ifade eder.
Gayret-i diniyesi olan bir insan dinini yaşama ve
ikame etme konusunda kararlıdır.
Tavizsizdir.
Zat-ı uluhiyete karşı
fevkalade bir vefa ve sadakat içindedir.
Mukaddesatına sahip çıkar.
Onu yaşar.
Başkalarına örnek olur ama başkalarını rahatsız ederek kendi değerlerine laf
söyletmez.
Özellikle zat-ı uluhiyete
yakışıksız bir söz isnat edilecek olması ihtimali karşısında adeta çıldırır.
İnsanın dini konusunda ortaya koyacağı böyle bir gayret her tür takdirin
üzerindedir.
Gayret-i diniye sahibi insanların metafizik gerilimleri de yüksek olur.
Onlar
dine ait meselelerde oldukça
duyarlı ve hassas davranırlar.
Topyekun insanlığın ve özellikle Müslümanların
derdini bir yangın gibi içlerinde hissederler.
Müslümanların yaşamış oldukları
acılar bir zıpkın gibi onların
sinelerine saplanır ve bu acıların dinmesi adına sürekli alternatif çözümler
ararlar.
Gayret-i diniyesi
olmayan bir kişide dini heyecan da o ölçüde zayıf olur.
Dini hisleri tamamen
dumura uğramış, durgun ve ölgün insanlarla da iman ve Kur'an hizmetinin
yapılması çok zordur.
Alem-i İslam'ın
derdiyle bir gece olsun uykusu kaçmayan, insanlığın derdiyle dertlenmeyen,
ellerini Allah'a açtığı zaman ümmeti Muhammed adına dua etmeyen insanların
dinleri adına bir şeyi ortaya koymaları
güçtür.
Öte yandan bir kişi ne pahasına olursa olsun ben kendi değerlerimi
başkalarına ulaştıracağım diyerek yola çıkar.
Ancak başkalarının hissiyatlarını,
düşüncelerini ve
inançlarını hesaba katmaz.
Günün şartlarını ve konjonktürünü göz önünde
bulundurmaz.
sağını solunu yıkarak yol
alırsa işte bunun adı gayret-i diniye değil hasarete sebep olan hırs olur.
Hırsla hareket edenler halihazırdaki duruma aykırı hareket edebilir,
realitelerle çatışabilir ve farkına
varmadan yılanları, çiyanları harekete geçirebilirler.
Bu yüzden de genellikle
maksatlarının
aksiyle tokat yerler.
Bununla birlikte dinleri adına gayretli olan insanların
asırlardan beri biriken
problemlerin bir hamlede bir nefada çözülemeyeceğinin farkında olmaları ve bu
sebeple teenni, basiret ve firasetle
hareket etmeleri çok önem arz eder.
Zira Cenabı Hak enbiya-i izama dahi böyle
bir
lütufta bulunmamıştır.
Dolayısıyla ilah-i kelimetullah yolunda bile hırsla
meselenin üzerine gitme, gayretlerinin
neticesini hemen görmek isteme Allah'ın razı olmadığı davranışlardır.
Bu konuda
hırs gösteren kişi Allah tarafından teyip görebilir.
Bize düşen vazife
ölçülü, dengeli, hikmet boyutlu ve sünnet-i seniye çizgisinde tebliğ ve
irşattır.
Hidayet Allah'ın elindedir.
Hülasa-i kelam, "Herkesin hakikati
bulması, sırat-ı müstakime'e ulaşması için hedefler daima yüksek tutulmalı ve
bu hedeflere ulaşmak için ciddi bir azim ve kararlılık gösterilmelidir.
Böyle
bir
davranış sergilendiğinde neticeye ulaşılamasa bile niyet ve gayretlerin
sevabı alınır." Allah Teala bu konuda hırs göstermeyi dahi hoş karşılamadığı
için çok dikkat etmeli.
Kişisel istekler dinin hedefleriyle karıştırılmamalıdır.
Bazı kimselerin küfür ve şirk bataklığında yüzmelerini aklımız almayabilir.
İlahi tasarruf karşısında
zaman zaman hayret ve dehşet yaşayabiliriz.
Bütün bunlara rağmen elimizden
geleni
son noktasına kadar yaptıktan sonra ilahi takdiri rıza ile karşılamalı,
irademizin hakkını vererek sabretmeliyiz.
Aksi takdirde takatimizi aşan şeylere
talip olabilir, alan ihlali
yapabilir, haddimizi aşabilir ve farkında olmadan Allah'a karşı saygısızlığa
girebiliriz.
Mefkure toplumu.
Bediüzzaman Hazretleri gaye-i hayal
olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse ezhan enelere dönüp etrafında
gezerler şeklindeki sözleriyle yüksek bir gaye-i hayale bağlı yaşamanın önemine
dikkat çekmiştir.
Bir insanın
yüksek bir hedefi yoksa veya bu hedefi unutmuş ya da görmezden geliyorsa zihni
benliğinin etrafında dönen bir peyk uydu gibi olur.
Hayalinde kendisine böyle
yüce bir hedef belirlemeyen ve onu gerçekleştirmeye çalışmayan biri zamanla
egoist veya egosantrist olur.
Her şeyi kendi şahsına, çıkarlarına, ikbal ve
istikbaline bağlar.
İnsanın kendinden kendi egosundan uzaklaşması dinin
hükümlerine bağlı kalarak hayatını toplumu inşa etmeye adamasına bağlıdır.
İnsan bir şeye ne kadar yaklaşırsa ona muhalif olan şeylerden o kadar uzaklaşır.
Kendine yaklaşan yüksek
mefkurelerden uzaklaşır.
Böyle biri adanmışlardan olamayacağı gibi hayatını
da insanlığı ihya etmek için geçiremez.
Zira ulvi bir gaye-i hayali olmayanın
dünyaya bağlanmaması, dünya arkasında koşmaması, dünyevi kirlerle kirlenmemesi
çok zordur.
Burada kısa bir parantez açarak gaye-i hayal tabirini niçin tercih
ettiğimizi
izah etmek istiyorum.
Bilindiği gibi üstat gaye-i hayal tabirini tercih ediyor.
Ziya Gökalp de bu manada mefkure
ifadesini kullanıyor.
Bugün bu manayı karşılamak için kullanılan ideal kelimesi
gaye-i hayal tabirinin ifade
ettiği manaları ifadede cılız ve seküler kalır.
Biz din için ideal kelimesini
kullanmadığımız gibi müceddit ve müçtehitlere de idealist demeyiz.
Onlar sımsıkı
vahiye bağlı birer dava
adamıdırlar.
semavilikleri dünyeviliklerine ağır basar.
tekvini emirleri,
mütalaaları bile
semaviliklerine bağlı olarak devam eder.
Allah'ın rızasını, ahireti, ilahi
kelimetullah'ı kendilerine gaye edinmiş mefkure insanlarının, dava adamlarının
dünya diye bir dertleri ve hedefleri olmamıştır.
Onlar ancak dini mübini
İslam'ı dengeli bir şekilde yaşayabilme adına zaruret ve ihtiyaç ölçüsünde
dünyadan istifade etmişlerdir.
Yeme,
içme, giyinme, mal mülk sahibi olma gibi dünyaya ait işler onların gözünde
arabaya konulan benzin gibidir.
Arabanın
hareket etmesi için benzine ihtiyacı olduğu gibi onların da gaye-i hayalleri
istikametinde yürüyebilmeleri için bu
tür dünyalık şeylere ihtiyaçları vardır.
Yoksa onların gözünde bunların hiçbiri
gönül bağlanacak, arkasından koşulacak,
esas maksat yapılacak şeyler değildir.
Dünyaya gönül bağlamış bir insanın
gerçek anlamda dava adamı olabilmesi çok zordur.
Dine hizmet etme iddiasıyla
ortaya çıkan birinin dünyevi zevklerin ve şahsi çıkarların peşine düşmesi hem
kendisine duyulan güveni sarsar hem de dilinden düşürmediği dini değerlerin
küçümsenmesine yol açar.
Ona düşen
vazife beklentisiz olmak, istiğina ve kanaat düsturlarını kendine rehber
edinmektir.
Mefkure insanı ruhun
heykelini ikame etmek için yırtınır, dövünür, çalışır, çabalar.
Dünya adına
bir şeyler elde etmeyi düşünen biri dine hizmet iddiasında bulunuyorsa
hizmetlere
yalnızca kenarından, köşesinden katkı sağlıyor demektir.
Hizmet inkişaf
ederken kalp ve ruh hayatımız itibarıyla olduğumuz yerde kalırsak farkına
varmadan zift kanallarına saplanırız.
Husiyle inkişafla birlikte gelen refah
bizi gaflete düşürür, felç eder.
Bizi tüccarlık düşüncesi telkin eder.
Bizi
dünya adına beklentiye sevk eder ve kendi hesaplarımızın arkasında koşturur.
Biz
de zamanla yiyip içip yan gelip
kulağı üzerine yatan insanlar arasında yerimizi alırız.
Herkes kendini düşünse,
dünyaya talip olup onun peşinden koşsa da bu mefkure insanları için bir ölçü
değildir.
Alemin sözleriyle, hal ve hareketleriyle eğri büyrü olması onların
hedeflerine doğru koşmaları açısından bir mazeret teşkil etmez.
Bütün insanlar
dalalet içinde olsa bile onlara düşen hidayet yollarını araştırmaktır.
Zira
başkalarının hidayette veya dalalette olması kabrin öbür tarafında bize ne bir
fayda ne de zarar getirir.
Allah orada herkese sadece kendi yaptığının hesabını
soracaktır.
Mefkureet topluluğu ve Osmanlı Devleti
başlangıcından itibaren devlet-i alenin hep bir mefkuresi vardı.
Osman Gazi
tekfurlara karşı bir karakol gibi görev yapmış, çeşitli kırık ve çatlaklıklar
içinde kıvranıp duran Selçuklu
Devleti'ni batıdan ve Balkanlardan gelebilecek tehlikelere karşı korunmuştur.
Bu
yönüyle onun üstlendiği
görev Sultan Fatih'in İstanbul'u fethinden geri kalmaz.
Belki ondan daha
ileridir.
Çünkü o yoklukta varlık
cilvesi göstermiş, fitne ve kargaşaların başını alıp gittiği bir dönemde sağlam
temeller atmış, bir düzen kurmuştur.
Muratları, Fatihleri, Yavuzları,
Kanunileri netice verecek bir mübarek devletin temellerini atmıştır.
Bütün
bunlara rağmen beklentisiz yaşamış, atın üzerinden inmemiş, cihatta
askerlerinden
geri kalmamış ve ruhunu çadırda teslim etmiştir.
Bu yönüyle o çok müstesna bir
insandır.
Ea ettiği misyon açısından onun Halit ibn Velid, Ebu Ubeyde ibn
Cerrah, Ukbe ibn Nafi'den bir farkı yoktur.
Aralarında bir üstünlükten
bahsedilecekse bu da sahabenin Allah
Resulünden aldığı insibın tesiriyle evc kemalat-ı insaniye ulaşmalarından Allah
Resulünden aldıkları feyizle insanlığın en yüksek mertebesine ulaşmalarından
kaynaklanmaktadır.
Günümüzde böyle bir mefkure topluluğunun bulunup bulunmadığı sorgulanabilir.
Bunu anlamanın yolu sahabe çizgisinde olup
olmadığımıza, selef-i salihinin yolunu takip edip etmediğimize, Osman Gazi'nin,
Fatih'in, Yavuz'un eda ettiği misyonu eda edip etmediğimize bakmaktır.
Zira
bir ağırlık her zaman aynı güçle kaldırılır.
Bir dönemde belli bir güç ve
enerjiyle eda edilen bir vazife başka
bir dönemde daha düşük bir güçle gerçekleştirilemez.
Dolayısıyla siz de bir
mefkure topluluğu
olmak, onlarla aynı safta yer almak istiyorsanız onlar gibi bir kıvama,
metafizik gerilime, iman gücüne, gaye-i
hayale sahip olmalısınız.
Dünya karşısında onlar kadar fütursuz, pervasız ve
bağımsız hareket
edebilmelisiniz.
Dünya sevgisi kalbine girmiş ve dünyevi bağlarla bağlanmış bir
insan bir yönüyle
esir sayılır.
Paranın, makamın, yuvanın, zevklerinin esiri olan birinin de
ömrünü
yüksek gayelerin peşinde değerlendirmesi mümkün değildir.
Zira gözü arkada olan
biri ileriyi göremez.
Beklenti içinde bulunan biri dava adamı olamaz.
Bağımlı
yaşayan biri seleflerimizden bize intikal eden mukaddes emaneti omuzlayamaz.
Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında toplanan ilklerin yanı sıra yurdunu ve
yuvasını düşünmeden dünyanın dört bir
yanına hicret eden adanmışların da bir mefkure topluluğu oluşturduğu
söylenebilir.
Onlar arkaya bakmadan
dünyanın farklı ülkelerine açıldılar.
Bir amele gibi müesseselerin inşaatında
çalıştılar.
Bazen aylarca maaş alamadıkları oldu.
Buna rağmen hizmetlerini
aksatmadılar.
Amelden duğur
olmadılar.
suizanla girmediler.
Arkadakiler bizi düşünür, ellerinde imkan
olsaydı elbette maaşları
gönderirlerdi." dediler.
Yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler.
Daha sonraki
yıllarda bu kıvamın korunup korunamadığı konusuna gelince o hususta bir şey
diyemeyeceğim.
Gerçekten bu mukaddes
davanın kendilerine emanet edileceği bir nesil yetiştirebildik mi bilemiyorum.
Bunun beni ciddi anlamda düşündüren ve endişelendiren bir husus olduğunu
söyleyebilirim.
Kıvamın korunması.
Bu sözlerimde kimsenin ümidini kırmak, aşku şevkini söndürmek
istemem.
Fakat
genel ahvalimiz ve durduğumuz yer itibarıyla tekrar tekrar kendimizi gözden
geçirmemiz, kendimizle
yüzleşmemiz gerekiyor.
Yüksek gayelere kendimizi adamışsak bunun gerektirdiği
kıvamı da yakalayabilmeliyiz.
Bu da sağlam bir imana ve insanın bazı şeyleri
kendine kabul ettirmesine bağlıdır.
Bunun için de herkesin iyi bir talim ve
terbiyeden geçirilmesine ve sürekli
motive edilmesine ihtiyaç vardır.
Oturup kalktığımız her yerde Allah'la
irtibatın
güçlendirilmesi Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ümmet olma
mülahazasının derinleştirilmesi çok
önemlidir.
İnsanı olgunlaştıran şeylerden biri de baş koyduğu davanın çilesini
çekmektir.
Zira çile çekilmemiş, horlanmamış, ezilmemiş, pişmemiş ham insanların
kendilerinden sıyrılmaları ve başkalarını düşünmeleri çok zordur.
Günümüz İslam dünyasının problemi dava ve mefkure insanı eksikliğidir.
Bugün bu
eksikliğin ortaya çıkardığı arızalarla uğraşıyoruz.
İlim kitaplardan
öğrenilebilir.
İyi bir eğitimle bilgili
ve kültürlü insanlar yetiştirilebilir.
Fakat evcemat-ı insaniye müheyya
insanlar yetiştirmek istiyorsanız bunun yolu ilmin yanında onlara yüksek bir
gaye-i hayal aşılamaktan geçer.
Önemli olan okuduğu ve öğrendiği yüce
hakikatleri arızasız, kusursuz temsil
edebilecek, onları bayraklaştırarak en yüce noktalara ulaştırmayı asıl maksat
edinecek insanlar inanmış, adanmış Müslümanlar yetiştirebilmektir.
Kalplerin telifi.
Son birkaç asırdır İslam dünyası ne
yazık ki birbirine yabancılaşmış, birlik beraberlik duygusunu kaybetmiş ve
tiranlıklar altında ezilen ve inleyen
toplumların ülkeleri haline geldi.
Bu ülkelerde gücü ele geçiren tiranlar
sağladıkları bir kısım avantajlarla bazılarını yanlarına çekiyor, rakip ve
düşman gördükleri kesimleri ise
ötekileştiriyorlar.
Kirli siyasetleriyle insanlar arasına fitne tohumları
saçıyor, kin ve
nefretleri körüklüyor ve insanları birbirine düşürüyorlar.
Farklı farklı
cepheler oluşturmak
suretiyle toplumu parçalıyor, ayrıştırıyor, kutuplaştırıyorlar.
Bütün tiranlar kibir ve paranoya hastalığına müptela oldukları için her olaydan
kendilerine göre bir mana
çıkarıyor, olmayacak şeylerden endişe ediyor, korkuyor ve bu nedenle de aklı
hayale gelmedik zulümler işliyorlar.
Kendi saltanatlarına zararı dokunabilecek
herkesi düşman görüyor ve
sindirmek, tesirsiz hale getirmek için onların üzerlerine yürüyorlar.
Kendi ellerinden çıkmayan hiçbir başarıyı hazmedemiyor, kendilerine mal
edilmeyen hiçbir güzelliğe tahammül
edemiyorlar.
Tiranların hasım listesine girdiyseniz ülkenize ve insanlığa hizmet
adına ne
kadar güzel işler yaparsanız yapın yine de onların saldırısından ve hışmından
kurtulamazsınız.
Sizin yapacağınız en hayırlı hizmetlere bile bir kulp takmasını bilirler.
Aklı
selim, hissi selim ve kalbi selim hiçbir
şekilde itiraz edemeyeceği en makul ve hayırlı işleri bile karalamaktan bir an
bile geri durmazlar.
Fertler arasına bir kere iftirak tohumları saçılıp toplum
farklı kamplara
bölününce insanlar sudan sebeplerden ötürü bile birbirlerine düşerler.
Herkes
birbirini rakip gibi görür.
birbirinin ayağına çelme takmaya çalışır.
Aynı
kıbleye yönelen, benzer duygu ve düşünceleri paylaşan insanlar arasında bile
sırf mezak, meşref ve mezhep
farklılığından ötürü çatışma yaşanır.
Kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma gibi
ulvi duyguların yerini haset, çekememezlik, adavet gibi şeytani hisler alır.
Bu
da tevfik-i ilahinin gelmesine
engel olur.
Yani Allah Teala birbirini sevmeyen, birbiriyle yakı paça olan
insanlardan inayet elini çeker.
Enaniyetin merkez olduğu çağımızda her
şey dünyevi menfaatler etrafında örgülendiği için bu tür ihtilaf ve çatışmaların
yaşanmasına ortam çok
müsaittir.
Bu sebeple küçük bir kıvılcım bile çok büyük çatışmaları rahatlıkla
tetikleyebilmektedir.
Bunda en büyük etken enaniyetlerin bir buz parçası değil
belki birer iceberk
dağı haline gelmesidir.
Bunları eritmek kolay olmayacaktır.
Erimeye başladıkları
andan itibaren senelere ihtiyaç vardır.
Velhasıl tiranların cirit attığı,
çeşitli zulüm ve baskıların yaşandığı, ayrışma ve çatışmaların doruğa ulaştığı
bir çağda mesuliyet şuuruna sahip Müslümanlara düşen vazife öncelikle bu
tür ayrışmaların sebeplerini ortadan kaldırmak, ayrılıkların açtığı yaraları
tedavi etmek, toplum bünyesinde meydana
gelen yıkık ve çatlakları onarmak ve yeniden kalpleri telif etmenin yollarını
aramaktır.
Bu arada birileri durmadan etrafa levsiyat saçabilir, kötü kokular
neşredebilir, zihinleri karıştırıp iyiliklerin önünü kesmeye çalışabilir.
Ancak
mümin imanı gereği bu gibi şeylere
hiç takılmamalı, yapılan kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır.
Temsil edilen konuma yakışmayacak her halden uzak durmalıdır.
Kur'an'ın
ifadesiyle iyilikle kötülük asla bir
olmaz.
Kim ne yaparsa yapsın, hangi kötülüğü irtikap ederse etsin,
Müslümanca tavır ve davranışlardan ayrılmamalı, herkese iyilikte bulunmayı
prensip edinmelidir.
Kötülüğe kilitlenmiş kimseler yaylarına zehirli oklar
yerleştirip size attıklarında siz
okunuzun ucuna bir tane gül yerleştiriverin.
Ancak bu suretle yaşanan korkunç
tahribatın önüne
geçebilir ve yıkılan değerleri tamir edebilirsiniz.
Fitne ve fesadın, ihtilaf ve
iftirakın
ortadan kaldırılmasında, toplum fertleri arasında birlik ve beraberlik ruhunun
tesis edilmesinde, semavi değerler mecmuasını bütün insanlığa sevdirme
vazifesine kilitlenmiş insanlara çok şey
düşüyor.
Şayet onlar da mevcut akıntıya kapılır, kin ve nefretlerine yenik
düşerlerse kamplaşmalar, çatışmalar, kavgalar büyüyerek devam eder ki Allah
böyle bir şeyi katiyen tasvip etmez.
Zira Kur'an'ın ifadesiyle Cenab-ı
Hakk'ın ümmeti Muhammed'e en büyük lütuflarından biri onların kalplerini telif
etmesi, birbirine ısındırmasıdır.
Kur'an müminler arasındaki ilişkiyi kardeşlik olarak nitelendirir.
Peygamber
efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müminleri tuğlaları birbirine kenetlenmiş
sağlam bir binaya benzetir.
On şiddetinde bir deprem dahi böyle bir toplumu yıkamaz.
hatta onda çatlak dahi
meydana getiremez.
Birileri bu kardeşlik hukukunu ihlal etmiş olabilir.
Birleştirici ve
uzlaştırıcı olmaları beklenirken tam tersine toplumu bölmüş, parçalamış
olabilirler.
Fakat bize düşen misliyle
mukabelede bulunmamak, var olan problemleri büyütmemek, çoğaltmamaktır.
Misliyle mukabelede bulunmak bir yana Kur'an'ın tavsiyesine uyarak kötülükleri
bile iyilikle savmaya çalışmak ve
böylece yaşanan problemleri en aza indirmek, mümkünse yok etmektir.
İyiliğin insanları kendine çeken, etrafında dönen bir uydu haline getiren
sihirli bir gücü vardır.
O öyle sırlı
bir güç kaynağıdır ki bir kere onun yörüngesine giren kimse bir daha ondan
uzaklaşamaz.
Siz kötülükleri iyilikle
savabilirseniz hiç ummadığınız kişiler bile size candan dost oluverir.
Size
zulmedenler, gadredenler bir gün başları önlerinde mahcup bir edayla utana
sıkıla
yanınıza gelip sizden özür diler.
Siz o zaman da karakterinizin gereğini
sergiler, iyilikten ayrılmaz Hz. Yusuf'un kardeşlerine dediğini dersiniz.
Bunu zamana emanet etmek gerekir.
Bizler iyiliği bir şiar haline getirir,
birleşme ve uzlaşma istikametinde hareket edersek Allah da tevfikini bizden
esirgemez.
Semavi nimetlerini
başımızdan aşağıya yağdırır.
Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
İyiliğin kadro kıymetini bilemeyecek derecede seciyesi bozuk, namert insanlar
olabilir.
Ama genel anlamda insan
fıtratı gereği ihsanın, iyiliğin kölesidir.
Bu açıdan herkese,
karakterine, konumuna, durduğu yere göre ihsanda bulunmak lazım.
İyilik
yaptıklarınız sizinle samimi dost olmasalar bile en azından yaptığınız
iyiliklerle gayzlarınızı, kinlerini ve
nefretlerini kırmış ve böylece karşınıza çıkacak problemleri azaltmış,
yürüdüğünüz güzergahı emniyet altına almış olursunuz.
Birine taş atar, diğeri
hakkında olumsuz sözler söyler, öbürüyile ilgili kirli satırlar yazarsanız onlar
da karakterlerinin
gereğini yaparlar.
Doğrusu çok sancılı bir dönemden geçiyoruz.
Bu sebeple
bizlere işin zoru,
kirleri gözyaşlarıyla yıkamak, hiddet ve şiddeti gönül heyecanıyla defetmek
düşüyor.
Zira vazife ve misyonunuz tamir
ve ıslah ise zora talipsiniz demektir.
Çünkü tahrip çok kolay, tamirse çok
zordur.
Bir elbiseyi örmesi günlerinize alır.
Ancak o elbiseyi bir ipliğini
çekerek sökebilirsiniz.
Bir taşını
çekerek bir binayı yıkabilirsiniz.
Onu tekrar asli şekline döndürmekse
aylarınızı bazen yıllarınızı alır.
Hasılı zaman zaman intikam duygularına
bağlı hareket eden, ölçü ve kıstas tanımayan zalim ve müstebitlerin tazyikleri
altında sıkışabiliriz.
Yediğimiz tekme ve tokatlardan ötürü sarsılabiliriz.
Yaşanan korkunç tahribatı
düşündükçe uykularımız
kaçabilir.
Kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşabiliriz.
En nihayetinde insanız.
Fakat Rabbimize duyduğumuz imanın gücüyle sarsılsak da devrilmeyiz.
İnkisar
yaşasak da ümitsizliğe düşmeyiz.
Çünkü yaşanan fırtınaların gelip geçici olduğunu, zifiri karanlıkları aydınlık
günlerin takip edeceğini, hiçbir zulmün
devamlı olmadığını biliriz.
Birlik ruhunun tesisi.
Günümüzün adanmış ruhları sahip oldukları donanımla ulvi bir gaye-i hayali
gerçekleştirme istikametinde
dünyanın dört bir yanına açılıyor ve insanlık adına yeni bir basubadel mevt
yaşanması yolunda gayret gösteriyorlar.
Ne var ki hayırlı işlerin muzır
manilerinin çok olacağı kaidesince bu güzel işlerde de çeşitli engeller can
sıkıcı durumlar olabiliyor.
Mesela rekabet hissiyle hareket eden bazı azımsız
ruhlar kendilerine göre yeni
yollar bulup yürüyecekleri yerde halis niyetlerle yola çıkmış adanmış ruhlara
engel oluyor.
eksiği ve kusuruyla bugünlere gelmiş böyle bir oluşumu türlü
türlü hile ve tuzaklarla frenlemeye ve kösteklemeye çalışıyorlar.
Eğer ölçü ve dengeyi koruyamazsak bu tür mütecavizlerin tavırları bir süre sonra
bize de sirayet edebilir.
Duygu ve düşünce istikametimizi kaybedebiliriz.
Mesela bazıları size kötülük yapmaya kilitlenir ve sürekli kuyunuzu kazmakla
meşgul olur.
Ancak bir gün gelir ki
sizin dahiniz olmadan kaderin bir cilvesi olarak başkaları da onların kuyusunu
kazar ve nihayet onlar da
beklemedikleri bir anda bir çukara yuvarlanıp giderler.
Böyle bir durum
karşısında oh olsun demeniz dahi size
yakışmaz.
Böyle bir düşünceye hesaplanır ve bununla avunarak yapmanız gereken
işlerden geri kalırsanız temel insani değerleriniz adına ciddi kırılmalara yol
açmış olursunuz.
Rum suresinde yer alan şu ayet-i kerime
bu konuda önemli bir ihtarda bulunur.
Yakine ermemiş olanlar seni hafifliğe
sevk etmesin.
Biraz daha açarak şöyle diyebiliriz.
Yakin sahibi olmayanların
yakinsizlikleri gereği ortaya koydukları bazı hafif tavır ve davranışlar sizi de
hafifliğe sevk etmesin, takip ettiğiniz yoldan ayırmasın, sizin de onlara karşı
bir kısım olumsuz tavırlar sergilemenize sebep olmasın.
Neticede bu durum
aritmik
bir duruma yol açmasın.
Çünkü tıpkı kalp gibi toplum hayatında da ritim
bozukluğu
meydana gelebilir ve bu bazen ölümle de neticelenebilir.
Bu açıdan daha baştan
bu konuda temkinli
hareket edilmesi gerekir.
Günümüzde onca olumsuzluğa rağmen içtimai ruhun
teessüs
etmesi ve toplum çapında bir vif ve ittifakın oluşması için elden gelen bütün
gayretin gösterilmesi çok
önemlidir.
Zira sıklıkla ifade edildiği gibi tevfik-i ilahinin en büyük vesilesi
vifak ve ittifaktır.
Bu açıdan farklı mizaç ve meşreheplere sahip insanların
belirli faslı müştereklerde bir araya gelmeleri ve birbirine destek olmaları çok
önemlidir.
Onlar kendileriyle aynı
yolda yürüyen insanlarla birlikte projeler gerçekleştirdikleri gibi başkalarını
da koruyup kollamanın ve
onlara yardım etmenin yollarını da aramalıdırlar.
Bu konuda öncelikle akli ve
mantıki
temeller oluşturma gayreti içinde olunmalıdır.
Buna tam muvaffak olunamasa bile
en azından kimsenin aleyhine
davranılmamalı, negatif şeylerle insanların karşısına çıkılmamalı ve hiç kimse
için yıkıcı ya da yok edici bir
tutum benimsenmemelidir.
Zira Hz. Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla bir
insanın mensup olduğu mesleği yararlı bulması ve onun muhabbetiyle oturup
kalkması başkalarına düşmanlık yapmasını
gerektirmez.
Başkaları bu konuda gerekli gayreti göstermese ve birlik ruhunun
tesisi
adına üzerlerine düşen vazifeyi ifa etmeseler de bize düşeni yapmalıyız.
Mesela bu durum kendi yollarını belirleyip o yolda ilerleyen insanların alanına
müdahil olmamayı gerektiriyorsa
o alana girmemeliyiz.
Ancak farklı vesileleri kullanarak değişik zemin ve
platformları
değerlendirerek aynı hizmetleri yapma yollarına bakabiliriz.
Mesela birileri
Kur'an kursları açarak bir yerlerde Rabbimizin yüce kitabını talim ediyordur.
Siz böyle bir alana
girmezsiniz.
Fakat pekala açacağınız kültür lokallerinde farklı faaliyetlerin
yanında Kur'an öğretimine de yer verebilirsiniz.
Aynı şekilde eğitim
faaliyetleri ile
meşgul olan birileri varsa bazı yerlerde okul açma işini onlara teklif edebilir
veya okullarınızda onlardan da birkaç
kişiyi istihdam edebilirsiniz.
Bütün bunlarla bir taraftan onların gönüllerini
fetheder, bir taraftan da
ayrılık gayrılık gütmediğinizi göstermiş olursunuz.
Her şeye rağmen elde
ettiğiniz bazı
başarılar bazılarının kıskançlığını tetikleyebilir.
Bunun önüne geçmenin
yollarından biri gerçekleştirdiğiniz
faaliyetlerin içinde onların da yer almasını sağlamaktır.
Diyelim ki bir
aktivite yapacaksınız.
Öncesinde onlara
gidip bu aktiviteye nasıl katkıda bulunabilirsiniz diyerek onların da iştirakini
sağlamak için bir yol
açabilirsiniz.
O alanda herhangi bir tecrübeleri yoksa biz kendi
müesseselerinizde bu tür aktiviteler
yapmanız adına size yardımcı olalım gibi teklifler sunabilirsiniz.
Belki bu tür
hamlelerimiz ilk başta
muhataplarımızda beklediğimiz tesiri göstermeyecektir.
Fakat nihayetinde onlar
da insandır.
Bir gün kendilerine
yapılan iyiliğin ve arkasında yatan samimiyetin farkına varacaklardır.
Toplumun farklı kesimleri arasında bir reaksiyona sebebiyet vermek
istemiyorsanız engin bir vicdana sahip
olmak zorundasınız.
Zaman zaman bazı siyasilerin bizim bunca emeğimiz geçti.
Güç ve kuvvetin tek kaynağı biz olmalıyız.
Başkalarının yapmış olduğu güzel
işlerin semereleri bile bizim
ambarımıza akmalı türünden bencilce mülahazalara sahip olduklarını görürsünüz.
Gönül erleri içinde her
zaman bu tür tehlikeler söz konusu olabilir.
Onlar da bunca zamandır
arkadaşlarımız fedakarlıklarıyla nice
başarılara imza attılar.
Bütün bunlar niye başkalarına mal olsun ki
diyebilirler.
Fakat bu tür düşünceler o
alanda onlarla mücadele eden insanların tepkisine sebebiyet verebilir.
Bunlar
çok iyi düşünülmesi gereken hususlardır.
İnsanları doğru okumak, değerlendirmek,
onların belli hadiselere gösterecekleri muhtemel tepkileri hatta iç tepkileri
iyi hesaba katmak gerekir.
Zira bizim
hedefimiz rabbimizin rızasına giden yolda insanlığa hayırhlık yapmak ve bunu
gerçekleştirmek için gönüllere girmektir.
Bir diğer husus da şudur: Başkalarının
yanında sevdiğiniz insanları nazara vermemeli ve onlar hakkında mübalalı
ifadeler kullanmamalısınız.
Eğer siz piri muganı bütün evliya'ın işaret ve bişaretlerine bağlı beklenen
bir zat-ı muazzez-i mübeccel, evliyaların işaret ve müjdelerine bağlı olarak
beklenen saygıdeğer zat olarak
takdim ederseniz karşınıza bir sürü mübeccal, muazzez ve muazzam insan çıkarmış
ve kendi yolunuzu tıkamış
olursunuz.
Duyduğunuz bu saygıyı şurada burada ulu hele başkalarının
kabullenemeyecekleri
onlara mübalağa gelecek ifadelerle dile getirirseniz sevdiğiniz insanlara karşı
başkalarında antipati uyandırırsınız.
Fevkalade makamlar vermek yerine fevkalade sadakat ve samimiyet içinde
bulunmalısınız.
içinizden keşke
sevdiğimi sevse kamu halkı cihan düşünceleri geçebilir.
Bu ayrı bir meseledir.
Fakat başkalarının
hissiyatını gözetmeden, kendinizi onların yerine koymadan kitabi bile olsa
doğruları yüzlerine vuruyor gibi
söylemeniz doğru değildir.
Elden geldiğince şahısları, heyetleri
yüceltmeden ve herkesin yaptığı hizmeti de alkışlayarak yol almak lazımdır.
Bütün bunlar insanların iradelerinin hakkını vermesine, makul ve stratejik
hareket etmesine ve aynı zamanda
içlerindeki bir kısım menfi duyguları bastırıp kontrol etmesine bağlıdır.
Ayrıca
unutmamak gerekir ki birlik ve
beraberlik ruhunu tesis etmeye yönelik her türlü gayret insana ibadet sevabı
kazandıracaktır.
Makul ve dengeli hareket.
Güzel bir şey ortaya koymakla başkalarına bu güzellikleri güzel olarak
algılatmak ve ardından bu güzellikleri
sürdürmek birbirinden farklı şeylerdir.
Hakikaten bir işçi gibi çalışarak eğitim
müesseseleri açmak, insanların yürüdüğü yollara ışık tutmak, kısıtlı maddi imkan
ve kaynaklara rağmen dünyanın dört bir yanına açılmak, takdir edilmesi ve
alkışlanması gereken güzel hizmetlerdir.
Fakat bu işin arızasız ve kusursuz devam ettirilmesi de en az başlatılması ve
belli bir seviyeye getirilmesi kadar önemlidir.
İşte bunun için elbette ciddi
bir fikir cehdi ortaya koymak, makul ve stratejik hareket etmek gerekir.
Hizmet
edilen yer neresi olursa olsun orayı çok iyi analiz ederek muhatap olunan
insanların hissiyatlarını doğru okuyarak
mevcut konjonktürü hesaba katarak kısa ve uzun vadede ortaya çıkması muhtemel
problemlerin daha baştan önüne alma bu
stratejinin ilk adımları olarak düşünülebilir.
Biraz daha açacak olursak siz çok
halisane duygularla bir işi başlatmış olabilirsiniz.
Duygu, düşünce ve
tavırlarınız çok insanidir.
Bütün
faaliyetlerinizin odağında Allah'ın rızası ve insanlığın faydası vardır.
Planlarınızı hem dinin muhkem hükümlerine hem de evrensel değerler üzerine bina
etmiş olarak yol
alıyorsunuzdur.
Kimseyle bir probleminiz yoktur.
Fakat belli bir aşamadan sonra
sizden çok farklı düşünce, niyet ve anlayışa sahip kişilerin sizinle problemleri
olabileceğini hatırdan
çıkarmamalısınız.
İşte bu noktada meselenin sadece sizin ihlas ve samimiyetinize
bağlı olmadığını
söylemek gerekir.
Başkalarının hissiyatlarını doğru okuyamamış, ileride
vuku bulacak hadiseleri öngörememişseniz onlara iyilikler ve lütuflar
yağdırsanız
bile bunlar onlarda beklediğiniz karşılığı bulmayıp size karşı antipatiye yol
açabilir.
İşte bu sebepledir ki
gerektiğinde geri çekilerek muhataplarınıza bu işi siz daha iyi bilir, daha iyi
yaparsınız demek.
Gerektiğinde onlarla kolektif çalışmalar yürütmek, gerektiğinde meseleyi farklı
renk ve desenleriyle sunarak onların
ufuklarını açmak, gerektiğinde sağlayacağınız desteklerle onların gözünü açmak
ve uyarıcı birer mürşit
rolü üstlenmek günümüzün adanmış insanlarının üzerinde düşünmesi gereken önemli
hususlardandır.
insani duygularla hareket ederek dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen
zelzele, sel, fırtına gibi
felaketlerden zarar gören insanların yardımına koşabilirsiniz.
Fakat oralardaki
farklı dengeleri
gözetmezseniz en masumane işleriniz bile zamanla yerli ve yabancı bazı
kesimlerin
düşmanca duygularını üzerinize çekebilir.
Mesela yaptığınız takdire şayan
işlerin sürekli alkışlanması,
dikkatlerin size yönelmesi, bazı kişilerde haset duygusuna yol açabilir.
Somut
bir örnek vermek gerekirse bir
ülkede açtığınız okullar çok başarılı olabilir.
Yapılan olimpiyatlarda hep sizin
okullarınızda okuyan talebeler
madalya almaya hak kazanırlar.
Diğer okullar aynı başarıyı gösteremediklerinden
size karşı bir
kıskançlık oluşabilir.
Sizi rakip görerek size karşı bir mücadeleye girişebilir.
Hatta okullarınızın
kapanması için ellerinden geleni yapabilirler.
İşte bütün bunların önceden
görülmesi, bu minvalde gerekli
tedbirlerin alınması ve doğru yaklaşımların geliştirilmesi gerekir.
Nerede
hizmet ediyorsak o bölgenin
şartlarını çok iyi okumak ve buna göre hareket etmek zorundayız.
Bunda bir art
niyet yoktur.
Bu yapılan güzelliklerin iyilik faaliyetlerinin devamı adına
tabii bir önlemdir.
Başta da ifade edildiği gibi herkes her şeyi doğru anlayıp
gerektiği gibi
yorumlayamayabilir.
Bu yüzden sadece iyi niyetle değil aynı zamanda bilgi ve
araştırmayla da yol almak gerekir.
Kimi toplumlar sizin müesseselerinizde eğitim
almış kişilerin gelecekte kendi ülkelerinin entelektüelleri olarak oranın kaderi
hakkında söz sahibi
olmalarını istemezler.
Onlara bir kültür geldi.
Bize ait bütün değerleri sildi,
süpürdü, götürdü ve bunların yerine kendi değerlerini ikame etti.
Hem de bunu
bizim neslimizle yaptı dedirtmemek
gerekir.
Dolayısıyla oralarda bulunan insanların yetiştirilmesinde çok hassas
davranmalı ve endişeye meydan
vermemelidir.
Zaten bizim temel prensibimiz nedir? Bir yere gittiğimizde
bize ait güzellikleri insanlara anlatarak sevdirip paylaşmak, aynı zamanda
oranın güzelliklerini de alıp
kendi değerlerimizi zenginleştirmek.
Bu suretle tüm insanlığın değerlerini
bir potada eriterek herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir evrensel
insani değerler manzumesi meydana getirebiliriz.
Makul ve stratejik hareket
ederken
kendinizden, kendi değerlerinizden de taviz vermemelisiniz.
Başkasını tutup
kaldırayım dediğiniz
yerde kendinizin de ayakta kalmasını sağlamalısınız.
Bir kişi bataklığa düşmüş
boğulmak üzere olan birini
kurtarmak için iyice düşünmeden, planlamadan aceleyle tedbirsiz atlarsa ne
düşeni kurtarabilir ne de kendini.
Konuya güzel bir örnek de şudur.
Allah Enfal suresinin 65.
ayetinde inanmış,
sabır kuvvetiyle donanmış ideal bir mümin topluluğunda bir kişinin 10 kişiye
bedel olduğunu beyan ettikten sonra 66.
ayette insani realiteyi nazara vererek stratejinin bire iki şeklinde
belirlenmesini hükme bağlamıştır.
Demek
ki böyle bir güç dengesinin bulunmadığı bir yerde kahramanlık adına mücadeleye
girişmek doğru değildir.
Siz bir avuç
insanla güçlü bir ordunun üzerine yürürseniz öldüğünüzle kalmış olursunuz.
Ne
kendinize ne de korumak için savaşa
giriştiğiniz kimselere bir faydanız olur.
Yapılan fedakarlıkların bir hedefi
olmalıdır.
Bu da onların bilinçli
düşünülerek ve iyi hesap edilerek yapılmasına bağlıdır.
Akıl Allah'ın insana
bahşettiği çok
önemli bir nimettir.
Düşünce de onun ürünüdür.
İnsan akıl ve düşünceden kopuk
yaşamamalı, vicdanı bunlara arkadaş kılmalı ve bir Müslüman olarak meselelerini
siyer felsefesiyle test
etmelidir.
Yani efendimizin hayat-ı seniyelerini, ifade, davranış ve
takrirleriyle bütün sünnetini, günümüz şartlarını ve konjonktürü de hesaba
katarak çok iyi değerlendirmeli.
Meselerini bu sağlam zeminde çözmeye çalışmalıdır.
Gönül mimarları Kur'an ve
sünnette yer
alan temel disiplinlere bağlı hareket etmeli ve aksiyon öncelikli
yaşamalıdırlar.
Çünkü meselenin
fikriyata ilişkin yanı biraz da şartların belirleyiciliğine göre oluşacaktır.
Biraz daha açacak olursak
başlangıçta temel disiplinlere bağlılık içinde ve icmali bir planla yola
çıkılarak süreç içinde karşılaşılan
problemleri çözme mevzuunda akıl ve düşünceye başvurulacak ve nerede nasıl
hareket edilmesi gerektiği mevzuunda daha tafsilatlı planlar ortaya çıkacak.
Bu planların uygulamaya konması esnasında akıl ve kolektif şuur düşünmeye devam
edecek.
Derken bu bir
salih daireye dönüşecek.
Düşünce aksiyonu.
Aksiyon da düşünceyi besleyerek
istenen hedefe ulaşılacaktır.
Meseleyi daha baştan minel baile mihrab detaylı olarak baştan sona planlayarak
projelendirip uygulamaya koyma iddiasında olursanız yaptığınız plan proje daha
sonra karşınıza çıkacak
şartlara uygunluk göstermeyebilir.
Bu da işin başındakileri istibdat ve
totaliterliğe sevk eder.
Baskı ve
dayatmalar ortaya çıkar.
oligarşik yapılar oluşur.
Tevazu ve kibir.
Gerek insan gerekse toplum hayatında
değişim ve dönüşümler birbirini takip ediyor.
Bu değişimlerin bir kısmı
ilerlemeye, gelişmeye, büyümeye doğru
ilerliyor.
Bir kısmı ise çürümeye, bozulmaya ve yok olmaya.
Bazıları
fırtınalar karşısında savruluyor.
Seller önünde bir kütük gibi sürüklenip
gidiyor.
Toprağa düşen yapraklar gibi
çürüyüp yok oluyor.
Bazıları da var ki toprağa düşen tohumlar gibi filizleniyor,
başağa yürüyor, göklere
dal budak salıyor ve nihayet meyveye duruyor.
Kimilerindeki değişim iyilik ve
güzelliğe, kimilerindeki ise kötülük ve fesada doğru oluyor.
Etrafınızda bir göz
gezdirecek olursanız her iki kesimden de sayısız örnek görebilirsiniz.
İnsanlar yapıp ettikleriyle nihayet tebeddülden, tagayyürden, elvan-ı
eşkalden müberra olan zat-ı ecelli alaya doğru gidiyorlar.
Bu gidişte önemli olan insanın hep iyilik ve güzelliğe doğru ilerlemesi, her
değişimle birlikte ona bir adım daha
yaklaşma azim ve kararlılığı içinde bulunmasıdır.
İnsanoğluna muhtaç olduğu
değerleri
duyurmak suretiyle onu yeniden insanlık ufkuna ulaştırmayı kendine misyon edinen
adanmışlar bu gaye-i hayallerini gerçekleştirme istikametinde hiç durmadan
koşturmaya devam ediyorlar.
Buna karşılık Allah rızasını kazanma dışında hiçbir beklentiye girmiyorlar.
Gaye-i hayallerini gerçekleştirebilmek için Ferhat gibi dağları delseler de
karşılığında arpa ağırlığında bir mükafat beklemiyor, istiğina, tevazu ve
mahviyetten ayrılmıyorlar.
Onların bütün hareket ve çırpınışları
ahsen-i takvime mazhariyetin sırlarını ruhlara bir kere daha duyurabilmeye
matuf.
kendileri için değil başkaları
için yaşıyorlar.
Bu dünyadan göçüp giderken arkada bıraktıkları her şeyin
hesabını verecek şekilde hazırlık
yapıyorlar.
Kendini yüce bir davaya vakfetmenin en önemli hususiyeti işte budur.
Peygamberlerin ve onların sadık takipçilerinin yolu budur.
Bir hadis-i
şerifte ifade edildiği gibi tevazu ve mahviyet sahibi olup insanlar içinde
sıradan bir insan olarak yaşayan kişiyi
Allah yükselttikçe yükseltir.
Buna mukabil büyüklük kompleksi içine gireni
ise alçalttıkça alçaltır.
Zira böylesi biri alkış ve takdir düşkünü haline
gelir.
Bir yere girdiğinde herkesin kendisine kıyam etmesini, karşısında el
pençe divan durmasını ister.
Bir konuşma yaptığında herkesin avuçları patlayana
kadar alkış tufanı koparmasını arzular.
Aslında bu kimseler şahsiyetleri
itibarıyla küçük insanlardır.
Bu yüzden
büyük görünmeye çalışırlar.
Bu hal aşağılık kompleksi içinde olmanın
göstergesidir.
Kibir kirli gönüllerin kiridir.
Peygamber efendimiz kalbinde zerre kadar kibir
bulunan kimsenin cennete
giremeyeceğini ifade buyurmuştur.
kendini büyük görme, iman etmeye mani
faktörlerden biridir.
Aynı zamanda iman dairesine girmiş bir insanı bu dairenin
dışına itebilecek korkunç bir haldir.
Büyüklenme, insanları hakir görme,
onlara tepeden bakma öyle bir günahtır ki insanı İslam'ın nezih atmosferinden
uzaklaştırabilir.
Zira büyüklük Allah'a mahsustur.
Müezzinler Allahu ekber
sadalarıyla
günde beş defa minarelerden bunu haykırırlar.
Sonsuz büyük yanında insana
düşen sonsuz sıfır olmaktır.
Tarihteki bütün firavun ve tiranları batıran şey
gurur ve kibirleridir.
Onlar önce büyüklük taslamış, sonra mevhum
büyüklüklerinin altında kalmış, ezilip gitmişlerdir.
Karun Hz. Musa'nın
kavmindendi.
Kendi
aklına, firasetine, kiyasetine, servetine güvendi ve bu yüzden yerin
dibine batırıldı.
Bilgi ufkuyla ilim ve irfanıyla övünen Samiri çölde tek başına
yaşamaya mahkum oldu.
Güç ve kuvvetin gözünü kör ettiği Firavun kendisini
takip eden kavmi ile birlikte denizde boğuldu.
Kendi dünyasını mahvettiği gibi
akılsızca kendisini takip eden insanların dünyasını da harap etti.
İnsan haddini
bilmediği, yaratıcısına
boyun eğmediği, nimetlerin asıl kaynağını göremediği takdirde güç,
servet ve ilim gibi nimetler onun için öldürücü bir zehir haline gelebilir.
Evet, güç ve kuvvet, mal ve servet, makam ve mansıp, başarı ve muvaffakiyet
gibi şeyler uyuşturucu gibidir.
İnsan gönlünü bir kere onların cazibesine
kaptırdı mı farkına varmadan yavaş yavaş
uyuşmaya ve zehirlenmeye başlar.
Nihayet bir gün gelir ki bütünüyle felç
olduğunda işten geçmiş olur.
Bu sebeple insanın güç ve kuvveti, makam ve
mansıbı, ilim ve hikmeti, mal ve serveti arttıkça tevazu ve mahviyeti de o
oranda
artmalıdır ki insan onların öldürücü zehrinden uzak kalıp kendini muhafaza
edebilsin.
O kendi sınırlı güç ve imkanlarına değil, Allah'ın sonsuz
kuvvetine güvenmelidir.
Ne omzundaki yıldızlara takılmalı ne de halkın
bahşettiği payelere.
Güç ve
kuvveti arttıkça Allah karşısında kendini daha çok aciz ve fakir görmelidir.
Bilindiği üzere aczü fakr ile şevk-ı şükür Risale-i Nur mesleğinin en temel
esaslarını oluşturur.
İnsan ne tür
imkanlara sahip olursa olsun, hangi makamları işgal ederse etsin, herkes
Yahşi men yaman, herkes buğday men saman mülahazasından ayrılmamalıdır.
Yani kendisini her zaman Allah'ın sıradan bir kulu olarak görmelidir.
Kuş gibi
göklerde uçsa dahi her türlü
üstünlük mülahazasından uzak durmalıdır.
Nefsini insanlar içinde sıradan bir
insan olmaya razı etmelidir.
Sahip olduğu aşk-u şevki Cenabı Hakk'ın say ve
gayreti karşılığında lütfettiği en büyük mükafat ve armağan olarak görmeli.
bunu
şükürle taçlandırmalı ve bunların ötesinde başka payelere talip olmamalıdır.
İnsan gurur ve kibrin her çeşidine karşı kapıları ardına kadar kapatmak
istiyorsa
takdir edilmeyi dahi şirk saymalıdır.
Allah'tan gelen inayet ve lütufların
kendi sırtına yüklenmesinden tiksinti duymalıdır.
Kendisine yönelen övgüleri
hakaret gibi görmelidir.
Kibir, gurur, ucb ve riya gibi kalbi hastalıklara
karşı kapıları ardına kadar kapamanın yolu buradan geçer.
İnsan buralara
kapılarını kapatmazsa cennetin kapıları kendisine açılmaz.
Cennet yolunda
yürüdüğünü zannetse, camiden ayrılmasa,
ibadetlerini terk etmese dahi kibir ve egoizmden sıyrılamamışsa, hak ve
hakikate giden yollar kendisine kapanır.
Bu da onun hafizen Allah sui akıbeti
olur.
Rahmeti sonsuz bizleri bu gibi kötü akıbetlerden muhafaza buyursun.
Bölüm
Kemiyet ve keyfiyet.
Kemiyet sayısal durumu, keyfiyetse
niteliği ifade eder.
Keyfiyetle fertlerin iç derinliğini, imanını,
ihlasını, ihsanını, takvasını anlarız.
Farklı bir tabirle keyfiyet
Müslümanlığın insanın hal ve tavırlarına, söz ve davranışlarına, fikir ve
düşüncelerine aksetmesi, tam
özümsenmesi ve tabiata mal edilmesidir.
Kemiyetin de keyfiyetin de kendine göre
ayrı bir önemi vardır.
Fakat ikisi arasında bir öncelik sıralaması yapmak
gerekiyorsa elbette keyfiyet başta
gelir.
Kemiyetin keyfiyete nispeten önemi daha azdır.
Fakat kemiyet olmadan
da keyfiyetten bahsedilemez.
Kemiyete de keyfiyete de yerinde ve
gerektiği ölçüde önem verilmelidir.
Bir yandan çok insana açılma hedeflenmeli.
Öte yandan farklı faaliyetlerle onların keyfiyetleri artırılmaya çalışılmalıdır.
Bu açıdan hem hak ve hakikat adına tebeyün eden açığa çıkan duygu ve
düşüncelerimizi günümüzün teknik
imkanlarını sonuna kadar kullanarak ulaştırabildiğimiz herkese duyurmayı hem
de İslam'la tanışların sadık ve vefalı birer Müslüman haline gelmeleri için
elimizden gelen her şeyi
yapmayı kendimize şiar edinmeliyiz.
Yani her zaman ve zeminde kemiyet
mülahazalarımızı keyfiyetle derinleştirmeye bakmalı ve bunun devamı adına emin
rehberleri, mürşitleri takip
etmeliyiz.
Keyfiyet, kemiyet dengesi.
İrşat ve tebliğde kemiyet ve keyfiyet işin iki önemli yönüdür ve bu ikisinin
arasındaki denge muhafaza edilmelidir.
Fakat maalesef kemiyet itibarıyla büyüme çok defa keyfiyetin ramına gerçekleşir.
Bu denge gözetilemediği takdirde güç ve kuvvetin artması, maddi imkanların
genişlemesi kıvam ve kalitenin düşmesine yol açabilir.
Dışa doğru genişleme ve
inkişafla birlikte içe doğru derinleşme de artmalıdır ki sağlıklı bir büyüme
gerçekleşebilsin.
İnsan bünyesi de böyledir.
İnsanın sağlıklı ve mükemmel bir
bünye sahip
olabilmesi için kemiklerinin, adalelelerinin, sinir sisteminin, dimağının, zihni
melekelerinin birlikte
ve dengeli bir şekilde gelişmesi ve büyümesi gerekir.
Kemik, sinir ve kas
sistemine paralel olarak beyin mekanizması gelişmeyen bir insan kendisinden
beklenen fonksiyonları
yerine getiremez.
Böyle birine mütekamil bir insan olarak değil bir hilkat
garibesi gözüyle bakılır.
Genişleme ve derinleşmede sahabe örneği.
Sahabeyi büyük yapan hususlardan biri de onların dış ve iç inkişaflarını
birlikte sürdürmeleriydi.
Onlar gündüzleri ilah-i
kelimetullah adına kendilerine düşen sorumlulukları titizlikle yerine getirirken
gecelerini de namazla niyazla
karşısında iki büklüm bir vaziyette geçiriyorlardı.
Bir taraftan Allah'ın adını
uzak
diyarlara götürme adına olağanüstü bir performans sergiliyor, diğer yandan da
Kur'an ve sünneti çok iyi öğrenip kendi hayatlarında tatbik ediyorlardı.
zat-ı uluhiyete yaklaşmak için sürekli yeni yollar arıyor, onun rızasını elde
etmek için her fırsatı değerlendiriyorlardı.
Onlar bir bakıma Kur'an için hazır
hale
getirilmiş saf ve engin dimağlarını nazil olan ayetleri anlama istikametinde
kullanıyor, ayetleri kendi aralarında müzakere etmek suretiyle sürekli farklı
enginliklere yelken açıyorlardı.
İşte bu sebepledir ki onlar sağdan
soldan esen fırtınalardan etkilenmiyor, toprağa kök salmış ağaçlar gibi
yerlerinde dimdik duruyorlardı.
Sahabeden sonra da İslam'ın ilk
çağlarında iç ve dış gelişim birlikte devam etmiştir.
Müslümanlar bir taraftan
cepheden cepheye koşup cihanın dört bir yanında fetihlerle gönüllere girerken
diğer yandan da ilim ve irfanda derinleşmeyi ihmal etmemişlerdir.
Alimler her
tarafta İslami ilimlerin
tedvin ve tedrisi ile meşgul olmuşlardır.
Tarlada sabanın arkasında çift
sürerken bir yandan da dini
meseleleri konuşmuş.
tek bir hadisin tespiti için uzun yolculuklara
katlanmışlardır.
Kur'an'ın Allah'ın indirdiği şekliyle okunması adına vücuh ve kıraat ilimlerini
geliştirmiş ve bunları
kırsaldaki insanlara kadar ulaştırmışlardır.
Her tarafta medreseler açmış, ders
halkaları teşkil etmiş, talebeler yetiştirmiş, eserler telif etmiş ve baş
döndürücü bir ilmi faaliyet ortaya koymuşlardır.
Açılım ve genişlemelerle
birlikte
yerimizde sapa sağlam durmak istiyorsak bizim yapmamız gereken şey de budur.
Her
inkişafla birlikte bulunduğumuz yere yeni kökler salmalı, bir iki kazık daha
çakmalıyız.
Büyütülen çadırın yerinde
sağlam durabilmesi için daha çok ve daha sağlam kazıklara ihtiyaç duyması gibi
biz de dış dünyadaki açılımlarımızla birlikte keyfiyette daha çok
derinleşmeliyiz ki kayma ve sapmalardan,
dağılma ve devrilmelerden salim kalabilelim.
Genel bir ilke olarak sahabenin
mualla
mevkiini korumaya çalışıyor ve onları sorgulamama mevzusunda çok hassas
davranıyoruz.
Şunu unutmamak gerekir ki
Hz. Osman döneminden sonra fitnelere ve karışıklıklara sebep olanlar yalancı
peygamberlerin peşine düşen, isyan eden
ve çoğunlukla yeni Müslüman olmuş, İslam'ı tam anlamıyla tanıyıp hazmedememiş
kimselerdi.
Onlar işleyen
bir sistemin içine girmiş olsalar da henüz bu sistemin nasıl kurulduğunu,
işlediğini, uğrunda ne kadar göz nuru
döküldüğünü, beyin sancısı çekildiğini, ne tür ızdıraplara maruz kalındığını
bilmiyorlardı.
Daha sonraki dönemlerde de içinde yaşadıkları toplumda sorun
çıkaranlar
yeterince ruhi olgunluğa erişmemiş ham ruhlar ve hazırcılar olmuştur.
Muvaffakiyetin sırrı keyfiyet.
Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerinde
durduğu üzere irşat ve tebliğ vazifesinin yerine getirilmesi günümüzde
farzlarüstü bir farzdır.
Mana
köklerimizden süzülüp gelen değerleri muhtaç sinelere duyurabilmeyi en büyük
gaye-i hayal görürüz.
Bu vazifeyi
hakkıyla yerine getirebilmek için devrin şartlarına göre ne yapılması
gerekiyorsa yaparız.
Müesseseler açar.
eğitim
faaliyetleri ile meşgul olur.
İçtimai problemlere çözümler üretmeye çalışır.
Açılabildiğimiz kadar dünyaya açılırız.
Fakat bunun yanında kemiyete paralel olarak keyfiyeti de ihmal etmemeliyiz.
İlah-i kelimetullah uğrunda her türlü
mehaliki, tehlikeyi göğüsleyip bela ve gailerle uğraşırken diğer taraftan da
Kur'an cemaati olarak onda derinleşme yolları ararız.
Aksi takdirde bünye
üzerine binen yükü taşıyamaz ve biz de kazanma kuşağında kaybedenlerden oluruz.
Evet, bir taraftan farklı kültür ve inanç coğrafyalarına açılırken diğer yandan
kalp ve kafamızı beslemez, iç
dünyamızı ihmal edersek omuzladığımız yükün altında eziliriz.
Şayet sevk ve
idare adına temsil ettiğimiz konumlarımız artarken, buna paralel olarak kalbi ve
ruhi hayatımız
enginleşmezse, vücudu büyümesine rağmen kas ve kemik sistemi yeterince
gelişmeyen bir insan gibi oluruz.
Ayakta
duramayız, felç geçirebiliriz.
İnkişaflarla, nimetlerin çoğalması ile
birlikte küstahlaşabiliriz.
Yeme, içme, rahat etme tirakisi olabiliriz.
Dinimiz,
diyanetimiz,
toplumumuz veya insanlık adına külfet ve meşakkat isteyen hizmetlere omuz
veremeyebiliriz.
Rahatımızdan fedakarlıkta bulunamayabiliriz.
Nimet zannettiğimiz şeyler bizim
için birer nikmete, cezaya,
zarara dönüşebilir.
Problemlerin altında kalıp ezilebiliriz.
Bu itibarla her bir
araya geldiğimizde mukavemet sistemimizi geliştirme ve manevi açıdan güçlenme
meselesini gündemimizin birinci sırasına almak, insanları cismaniyetten kurtarıp
kalp ve ruhun hayat derecelerine yükseltme işini öncelemek, oturup kalktığımız
her yerde imanı billah,
marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmak.
İman ve Kur'an'a dair eserleri
duyarak, anlayarak, karşılaştırarak, müzakere ederek daha derince okumak.
Tembel zihinleri yeniden harekete geçirmek, heyecanı sönmüş ruhlara yeniden
heyecan üflemek zorundayız.
Tövbe suresinin 122.
ayetinde ifade edildiği gibi özellikle bir zümrenin
diğerlerinin talim ve irşadıyla meşgul
olması çok önemlidir.
Bu gayret ve ciddiyet isteyen oldukça mühim bir meseledir.
Zira işin burası tamam
olduktan sonra diğer dışa ait işleri yürütmek çok kolaylaşır.
Maalesef bu konuya
yeterince ağırlık
verdiğimiz söylenemez.
Önceliklerin tespitinde hata edebiliyoruz.
müesseseler
açma, onları idare etme,
sosyal aktiviteler düzenleme derken okuma, düşünme ve manevi beslenmeye
gerektiği kadar zaman ayıramıyoruz.
Belli faaliyetlerin yapılması, plan ve projelerin geliştirilmesi, sevk ve idare
gibi işleri daha önemli görebiliyor, toplantı ve istişarelerimizi sadece bunlara
hasredebiliyoruz.
Hatta yer yer kendimizi okumadan, tefekkürden, evrad-u ezkardan müstani
bile görebiliyoruz.
bürokratik işlere aldanabiliyoruz.
Diğer bir ifadeyle işleri
evirip çevirme, etrafı görüp
gözetme bizi keyfiyetten uzaklaştırabiliyor.
Oysa ki evrad-u ezkardan uzak
kalan,
bizim duygu ve düşüncemizi aksettiren, kitapları okumayan, manevi dünyası
itibarıyla sürekli yenilenmeyen bir
insan kurumaya mahkumdur.
Kim olursa olsun.
Bu konuda kendimizi bir kere daha
gözden geçirmeye şiddetle ihtiyacımız var.
Biz hak ve hakikati muhtaç
gönüllere duyurma adına ön saflarda canla başla mücadele veriyoruz.
Dolayısıyla
okumaya, müzakereye,
tefekküre vaktimiz kalmıyor gibi düşünceler şeytanın dürtülerinden başka bir şey
değildir.
Bu tür düşünceleri bir
kenara bırakarak çay sohbetlerimize, yolculuklarımıza kadar bütün
aktivitelerimizin arasında okumaya,
dinlemeye, düşünmeye, müzakereye yer ayırmalıyız.
Dinleyerek, izleyerek,
okuyarak, müzakere ederek canlı ve diri kalmaya bakmalıyız.
Kullukta derinleşme
ve ilmen, zihnen, kalben enginleşme her zaman en önemli hedefimiz olmalıdır.
Bulunduğumuz her yeri bir mescit ve medrese haline getirmeliyiz.
Ayakta
durabiliyor ve yaptığımız işlerde
muvaffak olabiliyorsak bunun Allah'a teveccüh sayesinde olduğunu bilmeliyiz.
Bu konuda bir kusur yaşandığında göklerin başımıza yıkılacağından, yerin yaralıp
bizi içine alacağından
korkmalıyız.
Allah yolunda yapılan her hizmet, açılan her kurum önemlidir.
Ama
Allah'la irtibatı güçlü tutmanın 1in tane üniversite açmaktan, dünyayı idare
etmekten daha önemli olduğunu unutmamalıyız.
İman zaafına bağlı problemler.
Allah Kur'an-ı Kerim'de kendini göklerin ve yerin nuru olarak anlatır.
Nurun,
ziyanın, ışığın hakiki kaynağı odur.
Yürüdüğümüz yolları aydınlatacak olan
odur.
Dolayısıyla insan onunla irtibatı ölçüsünde tenevvür eder, ondan
uzaklaştığı ölçüde de karanlıkta kalır.
Ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Allah
iman edenlerin velisidir, yardımcısıdır.
onları karanlıklardan aydınlığa
çıkarır.
İnkar edenlerin dostları ise tahutlar olup onları aydınlıktan çıkarıp
karanlıklara sürüklerler.
İnsanın doğruyu yanlışı, güzeli çirkini birbirinden ayırması Allah'la irtibatına
bağlıdır.
Ondan kopanlar çoğu zaman eğrilere doğru derler.
Doğrulara da
eğri.
Böylelerinin ne doğrusu bellidir ne de eğrisi.
Bu yüzden sözlerine güven
olmaz.
Müfsit adımlar ve büyük tahribat.
Pek çok insan farklı sebeplerle böylelerinin peşinde gitmekte bir mahzur görmez,
onların kendilerini aydınlıktan
karanlığa sürükleyeceğini düşünemez.
Ezeli ışık kaynağından kopan böyle
kişilerin topluma yön verme konumunda
olmaları toplum için başlı başına bir musibettir.
Onlar kendileri dalalet yoluna
saptıkları gibi arkalarında saf tutup gözlerinin içine bakan yığınları da idlal
ederler.
Doğru yoldan saptırırlar.
Bunların imana, İslam'a ve Kur'an'a vereceği zarar küfür ve ilhada
kilitlenmiş kişilerin verebileceği zarardan çok daha büyük olabilir.
Zira
din ve iman düşmanlarını bilir, onlar karşısında kendinize göre bir tavır alır
ve meşru müdafaaya geçersiniz.
Fakat sizinle camiye gelen, Kabe'ye yönelen,
aynı safta yan yana duran, başını secdeye koyan, Allah diyen hatta dıştan
bakınca dini değerleri ihya etmek suretiyle ruhunuzun abidisini ikame edebilecek
bir mimar gibi davranan
insanların gerçek niyetlerini bilemezsiniz.
Dolayısıyla onların dine vereceği
zararın önüne geçmeniz her zaman mümkün olmaz.
Maalesef İslam dünyası son birkaç
asırdan beri kendisine liderlik ve rehberlik yapma konumunda bulunan
rehumalardan, yol göstericilerden çok
çekmiş ve onu kendi hususiyetleriyle ve arka planıyla bilmeyen bu cahil
insanların elinde yetim ve öksüz hale gelmiştir.
Bu gibi kişiler işlerine
geldiği gibi
hareket eder ve tam bir münafık tavrı sergilerler.
İkiyüzlü davranır, yalan
söyler.
Dün doğru dediklerine bugün yanlış der.
Bugün söylediklerine yarın başka
türlü izahlar getirirler.
Öte
yandan dinin açıkça yasakladığı haramları işlemekte ve hatta bunlara dini bir
kılıf bulmakta beis görmezler.
Mesela yolsuzluk ve hırsızlık yapar.
Kamu kaynaklarını hortumlar.
İhaleye fesat
karıştırır.
Rüşvet verir, alır.
Ama demagoji yaparak bütün bunları kitlelere meşru ve makul göstermeye
çalışırlar.
Ve yine onlar kendi makam ve
menfaatleri adına birer zalim ve müstebit diktatör kesilerek kendilerine
muhalif gördükleri insanlara diş gösterir, salya atar, saldırırlar.
Sözlerini dinleyen kimselere de bunları iflah etmeyin, ışıklarını söndürün,
köklerini kazayın diye hedef
gösterirler.
Muhalifleri hakkında yalan uydurmakta, iftira atmakta bir beis
görmezler.
Onlar işledikleri cürüm ve günahları arkalarına taktıkları kitleler
nazarında
meşru gösterebilmek için dini hükümlerle oynar.
Onları hevesat-ı nefsaniyelerine
göre tevil ederler.
Arzu ettikleri fetva ve hükümleri çıkarabilme adına dini
hükümleri keser, biçer ve yeniden şekillendirirler.
Ehli Sünnet ulemasının
bugüne kadar
şiddetle karşı çıktığı en marjinal yorumları bir yolunu bulup dini düşüncenin
içine sokmaya çalışırlar.
İşin tuhaf yanı bir taraftan Müslümanlıkla taban tabana zıt bütün bu şenaat ve
denaetleri işlerken diğer
yandan da kendilerini dini ihya etmeye soyunan kurtarıcılar olarak lanse
etmekten de geri durmazlar.
Oysa ki
yaptıkları iş dini heva ve heveslerine uydurma ameliyesidir.
Bütün bunların neticesinde olan Müslümanlığa olur, dine karşı güven sarsılır.
İslam'ın surlarında
çatlamalar, yıkılmalar meydana gelir ve o zihinlerde bir harabe haline
getirilir.
Zahiren Müslümanlıkta önde
gibi görünen bu gibi kişilerin söz ve fiillerine bakanlar, "Eğer din buysa onun
dinlenecek, tabi olunacak bir yanı
yok." derler.
Böylece hak dini temsil ediyor gibi görünen bu insanlar aslında
başkalarını İslam'dan uzaklaştırmış olurlar.
Onların yüzünden nicelerinde
dini samimi olarak yaşayanlara karşı dahi bir tiksinti hasıl olur.
Buysa açık
açık İslam'ın itibarıyla oynama demektir.
Onların Müslümanlık adına dile
getirdikleri kocaman kocaman iddialarına
bakmayın.
Gerçek şu ki şimdiye kadar İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık yapmayı
karakter haline getirmiş.
Her
fırsatı İslam aleyhine kullanmış kişiler dahi dine bu ölçüde zarar verememiştir.
Kimsenin hayat tarzına müdahale etmeye hakkımız yoktur.
Bu dünya imtihan
yeridir.
İsteyen inanır, isteyen
inanmaz.
İsteyen seküler bir hayat tarzını savunur ve yaşar.
İsteyen Hz.
Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoluna tabi olur.
Dinde zorlama
olmadığına göre herkes kendi düşünce ve
inanç dünyasına göre bir hayat yaşama da özgürdür.
Fakat birileri din dedikleri
halde dini tahrip ediyor.
Asrı saadeti ağızlarından düşürmedikleri halde her
türlü melaneti işliyor.
Dini ihya iddiasıyla ortaya çıktıkları halde ona
en büyük zararı kendileri veriyor.
ahlaki değerlerden bahsettikleri halde
gırtlakları ne kadar levsiyat içinde yaşıyorlarsa beddua etmek genel tabiatımıza
uymasa bile bizim de onlara
Allah sizin kolunuzu kanadınızı kırsın ve toplumu sizin şerrinizden muhafaza
buyursun demeye hakkımız vardır.
İman kalbinde kök salmış hakiki bir
mümin arpa ağırlığında bir haramı bile bilerek isteyerek ağzına koymaz.
Değişik
makamları tutan insanlar millete hizmet adı altında bir kısım menfaat çarkları
kuruyor ve temsil ettikleri makamları
kendi çıkarlarına alet ediyorlarsa onlar Müslümanlığın çok uzağında duruyorlar
demektir.
Böylelerinin ülkeleri ve milletleri için güzel, faydalı ve kalıcı
hizmetler ortaya koyabilmeleri de mümkün değildir.
Bugün bir şeyler yapıyor gibi
görünseler de yarın kendi elleriyle yaptıklarını yine kendileri yerle bir
ederler.
Bulunmazsa adalet milletin efradı beyninde geçer bir gün zemine arşa çıksa
payeyi devlet.
Namık Kemal.
Belki böylelerini bir dönemde arşa çıkmış
görürsünüz.
Fakat arkalarından bir de bakarsınız ki her şeyleri zirü zeber
olmuştur.
Tarihi tekerrürler devri daimi
içinde bunun o kadar çok örneği vardır ki nerede böyle geniş çaplı bir inhiraf
ve zulüm yaşanmışsa onu hemen devlet çapında yaşanan kırılmalar takip etmiştir.
iman zaafı ve gurbet kahramanları.
Genel anlamda İslam dünyasında ve
hassaten ülkemizde yaşanan bu tür tahribatların arkasında ciddi bir iman zaafı,
İslam'ı, Kur'an'ı, Resul-i
Ekrem'i doğru anlayamama vardır.
Çoğumuz yetiştiğimiz kültür ortamında iman
adına
çevremizden ne görmüş, ne duymuşsak sadece onları taklit ediyoruz.
iman
hakikatlerini kalp ve ruh enginliğiyle, akıl ve mantık derinliğiyle ele alıp
içimize sindirmiş değiliz.
Yani işin
bidayetinde elde ettiğimiz taklidi imanı daha sonraki gayret ve çabalarımızla
tahkiki hale getirememişiz.
Bugünün müminleri olarak Allah'tan kopuk ve
efendimizden uzak bir hayat yaşamamızın temelinde işte bu taklidi iman problemi
vardır.
Durum bu olunca maalesef Kur'an ve sünnet kendi derinlikleriyle
bilinmiyor, anlaşılmıyor ve yaşanmıyor.
Evet, bugün din de diyanet de gariptir.
Çünkü gerçek temsilcilerinden mahrumdur
ve emin ellerde değildir.
Sadece din ve diyanet değil, dinine yürekten sahip
çıkan ıslahçılar da gariptir.
Nitekim Allah Resulü insanların ifsat ettiği
şeyleri düzelten gariplere müjdeler olsun." sözleriyle bir yandan dinin ve onun
temsilcilerinin yaşayacakları
gurbete dikkat çekmiş, diğer yandan da onların eda edecekleri misyonun
büyüklüğüne işaret etmiştir.
Madem günümüzde ciddi bir iman zaafı yaşanıyor, o halde yapılması gereken Hz.
Pirin ayetül kübra risalesinde kullandığı tabirle ifade edecek olursak daha yok
mu artırılamaz mı diyen helmin
mezit erbabı yetiştirebilmektir.
Kimdir peki bunlar? iman adına mevcut
durumlarını yeterli bulmayarak her gün tecdid-i imanda bulunan, imanını
tazeleyen, imanlarını takviye etmekten,
imanda derinleşmekten bir an olsun vazgeçmeyen, bunu her zaman için en önemli
işleri gören iman
kahramanlarıdır.
Allah Resulünün ahir zamanda ortaya çıkacağını haber verdiği
fitnelerin
çağlayanlar haline geldiği ve bu sebeple dinin gurbet yaşadığı şu dönemde bu
gurbete son verecek olanlar dini kendi ruhuna uygun olarak ihya etmeye
kendilerini adayan iman kahramanları
yani garipler olacaktır.
Himmetleri ali bu yüce ruhlar, nifak ve
fesat ehli insanların tahrip ettiği değerleri yeniden hüvviyet-i asliyelerine
irmek, asıl hallerine
döndürmek için çırpınır dururlar.
Başkalarının din adını ortaya attıkları
sakim, sakat, yanlış anlayışlara ve altı boş iddialara takılmadan dini başta
Allah Resulünün, sonra da hulefa-i raşidinin anladığı ve yaşadığı şekliyle ihya
etmeye çalışırlar.
maneviyatın yerle bir edildiği bir dönemde bütün ümmetlerini onu takviye etmeye
harcar.
Yaşanan fırtınalar
karşısında devrilmemeleri için insanların manevi immün sistemlerini
güçlendirmeye çalışırlar.
Kısacası onlar
hakiki Müslümanlığı gerçek yüzüyle ve imrendirici mahiyetiyle temsil etmek
suretiyle ondan kaçanların gönlünü
yeniden ona cezbederler.
Miras Kavgaları.
Soru: Günümüzde toplumumuzun önemli yaralarından birisi de miras
kavgalarıdır.
Miras taksimi yüzünden kardeşin kardeşe düştüğü, aile içi
anlaşmazlık ve küskünlüklerin ortaya çıktığı görülüyor.
Miras taksiminde mümince
tavır ve davranış nasıl
olmalıdır?
Cevap: İslam insanın hem ahiret hayatı
ve uhrevi çizgisini belirleyen hem de dünyevi hayatını belli bir nizam ve düzen
içinde götürmesini temin eden
değerler manzumesidir.
Dolayısıyla her meselede olduğu gibi miras konusunda da
mümince tavır ve davranış Allah'ın hoşnutluğunu esas alarak dinin hükümlerine
riayet etmek ve din kime ne
hisse vermişse ona rıza göstermektir.
Fedakarlık ve objektif hüküm.
İnsan
miras konusunda bazı fedakarlıklarda bulunabilir.
Mesela imkanları bulunan,
maddi durumu iyi olan bir insan kendine düşen miras hakkını almayıp kardeşine
verebilir.
Fakat buna karar verecek olan
şahsın kendisidir.
Böyle bir fedakarlıkta bulunmadığı takdirde diğer
mirasçıların yapması gereken dinin vaz
etmiş olduğu hükümlere göre her hak sahibinin hakkına saygı göstermektir.
Bu durumu izah adına kalp ve ruh ufkunun soluklandığı ocaklarda şeriat, tarikat
ve hakikat unvanlarıyla formüle edilen bir yaklaşımı burada ifade etmek
istiyorum.
Buna göre şeriatta şu
senindir, bu da benim.
Tarikatta bu hem senindir hem de benim.
Hakikatte ise bu
ne senindir ne de benim.
Yani hakikatte her şey Allah'ındır.
İnsanların
ellerinde olan şeylerse onlarda sadece emaneten bulunur.
Bir vahidin üç yüzünü
teşkil eden bu üç unsur arasında bütün insanlar için objektif ve bağlayıcı olan
şer şerifle belirlenmiş olan hükümlerdir.
İslam fıkh feraiz başlığı
altında hangi varisin ne miktarda mal alacağı tafsilatıyla açıklanmıştır.
Bu
açıdan miras taksimi yapılırken dini mübini İslam'ın kuralları esas alınarak
herkes hakkına rıza göstermelidir.
Başta da ifade edildiği gibi bu konuda
bazıları fedakarlıkta bulunabilir.
Mesela bana babamdan, dedemden miras kalan
bir mal gösterildiğinde ben şahsen
dünya geçicidir burada kalınmaz.
Ne kadar mal olsa murad alınmaz.
Gafil olma
sakın geri dönülmez.
Yürü dünya yürü sonun virandır.
Meded bundan sonra ahir
zamandır diyerek hisseme düşen malı elimin tersiyle itebilirim.
Fakat böyle
bir düşünceyi genelleştirme ve başkalarından hissesine düşen mallardan
vazgeçmesini bekleme insan tabiatıyla
telif edilemeyen bir beklentidir ve böyle bir arzu ve talep insanlar arasında
hoşnutsuzluklara sebebiyet
verir.
Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki miras taksiminde objektif olan
dinin emrettiği hükümlerdir.
İnsanların çatışmalarında ahiret
korkusunun rolü.
Günümüzde miras paylaşımı ile ilgili problemlere gelince
kanaatimce asıl mesele çağımızda mala ve paraya karşı aşırı hırs ve düşkünlükle
rabbena hep bana şeklinde ifade edilen tasvip edemeyeceğimiz bir halk deyişiyle
özetlenebilecek bir bakış açısıdır.
Aslında bir insanın hem rabbena demesi
hem de Rabbe muhalefetin bir ifadesi olarak hep bana demesi Allah'a saygı ve hak
düşüncesiyle telif edilemez.
Bu
malperestlik ve dünyaperestlikten kaynaklanan bir mülahazadır.
Ne yazık ki
insanlarda dini duygu, düşünce ve
Allah'a hesap verme şuuru zayıfladıkça bu tür hevesler ve hırslar öne çıkmaya
başlıyor.
Diğer bir ifadeyle din ve iman
noktasında zafiyet yaşanması, dünyanın ebedi zannedilmesi, tevehüm-ü
ebediyetten, ebediyen yaşayacakmış zannından kaynaklanan, bitip tükenmek
bilmeyen arzu ve emellerinin birbirini
takip etmesi günümüzde bu tür problemlere sebebiyet vermektedir.
Dolayısıyla bütün bu olumsuz duyguları baskı altına alabilecek bir şey varsa o
da dinin bu mevzuda koyduğu hükümlere
rıza göstermek ve dünyanın fani olduğuna inanmaktır.
Dünyanın faniliğine dair
efkar-ı millete mal olmuş pek çok söz söylenmiştir.
Bindirirler cansız ata
indirirler zulmete.
Ne ana var ne ata örtüp pinhan ederler.
Ne kavim var, ne
kardeş, ne eşin var, ne yoldaş.
Mezarına bir çift taş diker, nişan ederler.
Çeşmi ibretle nazar kıl.
Dünya bir misafirhanedir.
Bir mukim adem bulunmaz.
Ne
acip
kaşanedir.
Bir kefendir akıbet sermayesi şahu geda.
Bes buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?
Mala mülke mağrur olma deme var mı ben gibi.
Bir muhalif rüzgar eser savurur
harman gibi.
İnsan tabiatında mala aşırı düşkünlük vardır.
Bu duygu İslami
terbiye ile
kontrol altına alınmazsa her zaman bu tür problemlerle karşılaşmak mümkündür.
Nitekim bir gün aşere-i mübeşereden Ebu Ubeyde ibn Cerrah radıyallahu anh
Bahreyn'en çok miktarda mal getirdiğinde ashab-ı kiramdan bazıları ondan pay
almak için beklerken Resuli Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mealen
şöyle buyurmuştu: "Allah'a yemin
ederim ki ben sizin fark-u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum.
Asıl korkum
sizden evvelkilerin sahip olduğu
geniş imkanlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip rekabet ederek
helak
olmaları gibi sizin de birbirinizi haset edip helak olmanızdır.
Evet, Makam
sevgisi, menfaat hırsı, çok mal elde etme arzusu, kıskançlık duygusu gibi
zaaflar insan hayatını tehdit eden birer virüs gibidir ve bunlar insanın
bedenini
değil ruhunu öldürürler.
Oysa ki insan kalıbıyla değil ruhuyla insandır.
İnsanın ruhu ölünce Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle o hayvandan daha aşağı bir
duruma düşer.
Kendi değerlerimizden kopuş ve doyumsuz
hırslar.
İnsanlar kendi değerlerini yitirdiklerinde kıymet-i harbiyesi
olmayan şeylere dilbeste oluyor.
Arzuladıkları bir menfaati elde etmek için
ölesiye bir hırsla onun kavgasını
veriyorlar.
Böyle kimseler ciddi bir ruhi ve kalbi terbiye görmez ve onların
içinde dinin emirlerine saygı duygusu geliştirilmezse toplum içindeki bu tür
marazların önünün alınması mümkün olmaz.
Evet, Kapkatçılıkların, hortumlamaların, iktidar hırslarının, tahrip etme
duygusunun, milletin başına tebelleş
olarak ona çeşit çeşit tegüpler, zorbalıklar, esaretler, tahakkümler
yaşatmanın arkasında hep aynı husus vardır.
Bu itibarla biz bizi zapt altına
alacak, doğruya yönlendirecek, hesap ve murakabe insanı haline getirecek
dinamiklerden uzaklaşınca bunca
sıkıntının yaşanması kaçınılmaz olur.
Evet, dini değerler insanların
hayatlarına hükmetmediği sürece toplumdaki bu tür problemlerin üstesinden gelmek
mümkün değildir.
Siz
her Şakinin haydudun arkasına bir tane hafiye taksanız bu defa onlar hafiyelerle
ortak olur.
Daha organizeli,
daha sistemli kolektif hırsızlıklar, hortumlamalar başlar.
Bunun önüne geçmek
için bu sefer
hafiyelerin de arkasına bir adam takmanız gerekir.
Bu silsile halinde devam
eder.
İşte Hazreti Pirin
ifadesiyle bütün bu sıkıntıların üstesinden gelmenin yolu kalplere bir yasakçı
koymaktır.
Kalbinde Allah
korkusu bulunan bir insan yere düşerken bir başkasının ayakkabısına bastığında,
"Bu durumdan dolayı bunun hesabını Allah
bana sorar." düşüncesiyle ayakkabının sahibini bulup, "Elimde olmadan senin
ayakkabına bastım.
Hakkını helal et."
der.
Bu düşüncedeki bir insan yemek masasına oturduğunda da acaba benim ağzıma
götürüp getirdiğim bu kaşıkta bir
başkasının hakkı var mıdır diye düşünür ve hayatını hep bu hassasiyet üzerine
sürdürür.
Sadaka taşları dile gelse yukarıda
aktardığım misaldeki hassasiyeti yaşayan Osmanlı toplumundaki nezahet ve ruh
nezafetini görmek için zekat ve sadaka
taşlarına bakmak yeterli olacaktır.
Bildiğiniz üzere birileri zekat ve
sadakalarını götürüp o taşlara bırakıyor
ihtiyacı olan insanlar da ihtiyacı kadarını oradan alıyordu.
Böylece veren
süma ve riya tehlikesinden kurtulmuş, alanda minnet altında kalmamış oluyordu.
Veren Allah Resulünün lalü güher beyanlarından biliyor ki verilen gizli sadaka
ateşin suyu söndürdüğü gibi
rabbin gazabını söndürür.
Başka bir hadis-i şerifte efendimiz arşın gölgesinde
gölgelenecek yedi grup insanı
sayarken bunlardan birinin de sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen insan
olduğunu buyurur.
Bu hadisi sağınıza
verdiğinizi solunuzdaki bilmeyecek şeklinde anlamak da mümkündür.
Yani siz
bir yerde birinin cebine sessizce bir şey bırakacaksınız ama sol tarafınızdaki
insan onun farkına varmayacak.
İşte
sadaka taşlarına bırakılan paralar aynı zamanda o insanların karakterlerini de
aksettiriyor.
Onların Allah rızasına ne
kadar kilitli olduklarını gösteriyor.
Bu tarz bir infak anlayışından toplumun
genel ahlakının da oturmuş olduğunu ve herkesin birer disiplin ferdi haline
geldiğini anlıyoruz.
Çünkü ihtiyacı olan
biri gidiyor ve sadaka taşlarından sadece ihtiyacı kadarını alıyor.
İslam'a
göre kendisine zekat verilen bir insan nisaba malik olmayacak, zekat
gerektirmeyecek kadar alabilir.
Hatta
belki daha hassas davrananlar sadece o günlük ihtiyacını alıyor ve yarın Allah
kerim diyorlardı.
Allah'a, hesaba, mahşere, cennet ve cehennem mülahazasına
bağlanmış bu insanlar bence ne bekçiye, ne polise, ne şuna buna ihtiyaç
duyarlar.
Düşünün ki Allah Resulü henüz
kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, her türlü ahlaksızlığın işlendiği Mehmet
Akif'in sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu
kardeşleri yerdi? Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı
yıkan tefrika derdi.
İfadeleriyle anlattığı cahiliye dönemindeki insanlardan
öyle bir toplum inşa etmişti
ki o dönemdeki hırsızlık suçları hakkında bildiğimiz sadece bir iki hadise var.
İki ü zina şaiasından başka
yaşanan bir ahlaksızlığa da şahit olmuyoruz.
Aynı şekilde çok geniş bir
coğrafyada milyonlarca insanın yaşadığı
devlet-i aliye döneminde de bu tür yüz kızartıcı hadiselerin parmakla sayılacak
ölçüde az ve sınırlı olduğunu görüyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki İslam terbiyesiyle hakiki insanlığa ermiş bu terbiye
gerdelerin, terbiye görmüşlerin
kurdukları dünyada bütün bir toplum adeta ahiretle irtibatlı olarak yaşamıştı.
Evet, Onlar cennet yolunda
yürümeye çalışmış ve her adımlarını cehenneme kayarım mülahazasıyla atmışlardı.
İşte onların bu hassasiyeti dünyayı da yaşanır hale getirmiştir.
Adeta cennetin
bir koridoruna dönüşen bu dünyada cennet zevklerini ve insanca yaşamanın hazzını
duymak mümkündür.
Bugünse özür dileyerek ifade etmek istiyorum.
Her sokakta kaç
tane yüz kızartıcı hadisenin yaşandığı belli değil.
Dolayısıyla asla
unutulmamalıdır ki bizi biz yapan
değerleri yeniden bulacağımız ana kadar doyumsuzluk, hırs, miras kavgası gibi
kargaşa ve keşmekeşlikler devam edip gidecektir.
Kullukta
Devamlılık.
Soru: İnsan hayatının değişik dönemlerinde, özellikle mübarek gün ve
gecelerde matlup olan kulluk ufkunu yakalamak için ciddi bir azim ve gayret
gösteriyor.
Fakat bir müddet sonra yorulup yolda kalabiliyor.
Kullukta
devam ve temadi nasıl sağlanabilir?
Cevap: Mübarek gün ve geceler kulluk
heyecanlarımızı tazeleyebilmek ve ilahi rahmetle temasa geçebilmek için önemli
bir fırsattır.
Bu mübarek zaman dilimlerinin nurani atmosferine sığınan
ve bu geceleri hakkıyla değerlendirenler hem yaptıkları ibadetü taatlere
karşılık
kat sevap kazanır hem de bir değişim satıma girmiş olurlar.
Rahmet
kapılarının sonuna kadar açıldığı ve kalplerin yumuşadığı bu kutlu zamanlarda
kendimizi bir kere daha muhasebeye
çekmeli, hata ve günahlarımızdan ötürü gönülden Allah'a tövbe ve istiğfar etmeli
ve yenilenmeye çalışmalıyız.
Bir
kere daha kendimizi gözden geçirmeli, bir kere daha Allah'a söz vermeli ve bir
değişim için harekete geçmeliyiz.
Tövbe ve istiğfar.
Tövbe ve istiğfarda ciddiyet ve kararlılık esastır.
İnsan günahlarının
bağışlanması için samimi bir gönülle
Allah'a yalvarıp yakarmalıdır.
Yaptığı hataların pişmanlığını iliklerine kadar
hissetmeli ve bir daha aynı hataları
yapmama adına azmü cezmü kast eylemelidir.
Ne var ki insan Allah'a
verdiği sözü tutamayabilir.
Kulluk hayatını aynı çizgide götüremeyebilir.
Nefis
ve şeytanın cazibedar oyunlarına
yenik düşebilir.
istemeden de olsa tövbesini bozabilir.
Kulluk hayatını hep
istediği çizgide götüremeyebilir.
Bu durum önceden yapılan tövbeleri geçersiz
kılmayacağı gibi yeniden tövbe
kapısına yönelmeye de engel değildir.
Samimi bir kalple tövbe eden bir insan
nezdi uluhiyette bu tövbesinin karşılığını alacaktır.
Yeter ki ahirete
imanla gidebilsin.
Tövbe ve istiğfar da bir çeşit ibadettir.
Ve önemli olan
şartlarına riayet edilerek yapılıp yapılmadığıdır.
Yoksa sonradan işlenen
günahlar tövbenin sevabını alıp
götürmez.
Allah sağlam ve kararlı bir şekilde yapılan hiçbir şeyi zayi etmez.
Bu sebeple Allah'a yaklaşma vesilelerini çok iyi değerlendirmeli.
Her fırsatta
tövbe ve istiğfarla ona yönelmeli.
Taze
bir imanla yolumuza devam etmeliyiz.
İstikamet-i
muhafaza.
Zirvelere tırmanmak çok zordur.
Bunun için sarp kayaları aşar, hayati
tehlikeler atlatır, büyük bir cehdü gayret ortaya koyarsınız.
Fakat zirvelere
çıktıktan sonra orada
kalabilmek bundan da zordur.
Zirveye çıkmak için katlanılan risklerin, ortaya
konulan emeklerin boşa gitmemesi orada sabit kadem kalabilmeye bağlıdır.
Kulluk
hayatı da böyledir.
Maalesef bazıları vardır ki söz gelimi Ramazan ayını
kulluk ve ibadet adına çok iyi değerlendirir.
Fakat bu mübarek ayın insanı çepe
çevre saran manevi atmosferi
sona erince o da kulluk ikliminden uzaklaşır.
Oysa ki insan kulluk ufkunu
yakaladıktan sonra istikametini koruyabilmek için daha çok gayret etmeli.
Dua
dua Allah'a yalvarmalı.
Bu
konuda samimi ve yürekten olmalıdır.
Bir mümin Allah'a kulluğu sayesinde
zamanla bazı manevi mertebelere ulaşabilir.
Nefs-i emarinin karanlık
dehlizlerinden kurtularak nefs-i
levvameye, oradan nefs-i mutmainneye, kulluktaki ihlas ve kararlılığına göre
nefs-i radiye ve nefs-i mardiye seviyelerine yükselebilir.
Hatta bizim gibi
sıradan insanlar için o kapı açıksa
nefs-i safiye ve nefs-i zakiye ufkunu dahi yakalayabilir.
Dikkat edilmesi
gereken şudur ki bunların hiçbiri
insanda mutlak bir güven hissi hasıl etmemelidir.
Kişi her zaman bulunduğu
konumdan aşağı düşebileceği endişesiyle
yaşamalı.
muhalif esen rüzgarlardan etkilenmemek için yükseldiği zirvelere
çok sıkı tutunmalıdır.
İmanı kamil bir mümin Allah'ın yardım ve inayet eli
olmadan istikametini koruyamayacağını bir an olsun aklından çıkarmamalı ve her
daim tut elimden tut ki edemem sensiz mülahazalarıyla yaşamalıdır.
Efendimizin şu duaları bu noktaya işaret eder.
Ey hayyu kayyum rahmetine
sığınıyorum.
Bütün işlerimi ıslah eyle ve beni göz açıp kapayıncaya kadar
nefsimle başa bırakma.
Nebi-i Ekrem Efendimiz kendisi için böyle dediğine
göre bizim gibi günaha bata çıka yürüyen insanların ne demesi gerektiğini sizin
insafınıza bırakıyorum.
Beşer olmanın tabiatı gereği zaman sürçebilir, düşebiliriz.
Fakat insan
günahın küçüğünü, büyüğünü, gizlisini, açığını, hiçbir çeşidini normal
görmemelidir.
Her çeşit inhirafın bir
çeşit tabiat deformasyonu olduğunu unutmamalı ve günahtan tiksinti duymalıdır ki
o bataklıkta kalmasın ve
bir an önce rabbine dönsün.
Rabbine her döndüğünde de bir kere daha inhiraf
yaşamayacağına dair kararlı olmalı ve ona söz vermelidir.
Şayet sürçmeyi ve
inhiraf yaşamayı bataklığa düşme, çamurda debelenme gibi görmezse kendini
gevşekliğe salar.
Yavaş yavaş manevi bağışıklık sistemi çöker ve günahlara
karşı mukavemet edemez hale gelir.
Böyle birinin tövbe ve istiğfarla yeniden
kendini bulması, istikametini koruması hayli zordur.
Steril ortamlar.
Manevi
immün
sistemimizi çökertecek bir mikrop, bir virüs kapmamaya çok dikkat etmeli.
Böyle
bir şeye maruz kaldığımızda da bir an önce ondan kurtulmaya çalışmalıyız.
Hiç
şüphesiz bu steril ortamlarda yaşamaya bağlıdır.
Kullukta devam ve temadinin
önemli yollarından biri insanın saflığını ve temizliğini koruyabileceği uygun
ortamlarda yaşamasıdır.
Bu sebeple kaldığımız evleri birer ışık ev haline getirmeli.
Sohbetlerimizi
sohbet-i canana dönüştürmeli ve hep sadıklarla birlikte olmalıyız ki hem
kalbi hayatımızı zehirleyecek virüslerden uzak kalalım hem de zayıf ve aciz
düştüğümüz zamanlarda onlardan
destek alalım.
Özellikle günaha ulaşmanın çok kolaylaştığı bu ifritten dönemde
temiz
ortamlarda temiz insanlarla birlikte olmanın ne derece önemli olduğu izahtan
varestedir.
İnsan tek başına ayakta durmakta zorlanabilir.
Zamanla ülfet ve
ünsiyete yenik düşebilir.
Maruz kaldığı virüslere gerekli tepkiyi veremeyebilir
ve yaşadığı inhirafları fark
edemeyebilir.
Fakat salih bir daire içinde yer alırsa başkalarının gözleriyle de
kendini kontrol etme
şansını elde eder.
Mesela zat-ı uluhiyete karşı gaflete girecek, ibadetlerinde
tembellik gösterecek,
sürtçüp düşecek olsa hemen birileri onun imdadına yetişir.
Günahın ağırlığını
muhakkak unutsa bile en azından beraber olduğu insanlardan utanır.
Zira aynı
duygu ve düşünce etrafında kenetlenen insanlar birbirlerini şarj ederler.
kubbedeki taşlar gibi başa verdiklerinde düşmezler.
Birlik ve beraberlik ruhuyla hareket eden insanlar birbirini sürçmekten korur.
Buna mukabil kurumuş, çölleşmiş,
rahmetin inmediği atmosferde bulunan birinin kayıp gitmesi kuvvetle muhtemeldir.
Allah'la münasebetiniz çok
güçlü dahi olsa tek başınıza ayakta durmanız çok zordur.
Her an
devrilebilirsiniz.
Bu yüzdendir ki
efendimiz cemaatte rahmet, cemaatten ayrılıktaysa azap bulunduğunu, Allah'ın
rahmet elinin cemaatle birlikte olduğunu ifade buyurmuştur.
Başka bir
hadislerinde ise nebi-i ekrem efendimiz
yolculuğa çıkan bir ya da iki kişiyi şeytanın aldatacağını söylemiş.
Günahlardan
korunmak için en az ü
kişilik bir cemaat oluşturulması gerektiğine vurgu yapmıştır.
Çünkü ihtimal
hesaplarına göre üç kişinin aynı
türden bir fenalıkta anlaşması çok zordur.
Dolayısıyla bizler canlı ve diri
kalmak, hayatımıza yeniden bir şekil
vermek istiyorsak bu isteğimizi gerçekleştirebileceğimiz hijyenik ve steril
zeminleri oluşturmak
zorundayız.
Niyet ve hedef.
İnsanın gevşememesi ve
kendini tembelliğe salmamasının yollarından biri de kulluk ve hizmet çıtasını
sürekli yüksekte tutmasıdır.
Koyduğumuz çıtaya rahat bir sıçrayışla ulaşabiliyorsak onu zor ulaşabileceğimiz
bir yere kaldırmalıyız.
Oraya
ulaştığımızda da çıtayı biraz daha yukarı çıkarmalıyız.
Yani her zaman
himmetimizi ali tutmalıyız.
Düz yolda
yürüyor olma rahatlığıyla hareket edersek kendimizi gevşekliğe salabiliriz.
Kur'an-ı Kerim, "Nefsimizden sıyrılmamız ve gerçek kulluk ufkuna yükselmemiz
için
melekleri bize örnek gösterir.
İki farklı ayet-i kerimede meleklerin gece gündüz
Allah'ı tespih ettikleri ve asla
bundan bıkıp usanmadıkları ifade edilir.
Bize düşen de bunu hedeflemektir.
Şayet
böyle bir hedefe kilitlenirsek onu gerçekleştirmek için bir ok gibi yolumuzda
sapmadan dümdüz gideriz.
Önümüze böyle yüce bir hedef koymazsak nefis ve eneğe takılır, onların etrafında
döner dururuz.
Bilindiği üzere insanın mülk, melekut, fizik, metafizik, dünyevi, uhrevi,
cismani, ruhi gibi farklı kelimelerle ifade edilen yönleri vardır.
Nüansları
bulunmakla birlikte bunların hepsi aynı manaya işaret eder.
İşte insanın gaye-i
hayal edinmesi gereken şey mülk tarafına rağmen melekuti yanını inkişaf
ettirmesi
yani melekleşebilmesidir.
Ayet-i kerimede gösterilen hedef de budur.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla buna
hayvaniyetten kurtulma, cismaniyeti bırakma, kalp ve ruhun hayat derecelerinde
seyrü seyaahete çıkma da
diyebiliriz.
Böyle bir güzergah takip eden, yörüngede dönen bir kişi emin bir
yolda yürüyor demektir ve Allah'ın izni ve inayetiyle istikametini kaybetmez.
Sağa sola sapmadan dümdüz gidebilmek için böyle bir hedef belirlemek şarttır.
Son olarak şurası da açıktır ki yüce bir hedefe kilitlenme, melekleşmeye talip
olma Cenabı Hakk'ın rahmet ve inayetini celbeder.
Allah kendisi için yola çıkan
kimseleri çıktıkları yolda yalnız bırakmaz.
Çıktığınız bu yolda Allah'ın inayet,
riayet ve kilayetini arkanıza
almış olursunuz.
Size Rahman'ın misafirleri nazarıyla bakılır ve kolay
kolay kimse size ilişez.
Kıvam kahramanları.
İnsanlık şahsi, ailevi ve içtimai hayata dair üst
üste biriken problemlerle boğuşmaktadır.
Ne yazık ki bu problemlerin çözümü için
uzun vadeli ve kararlı adımlar da atılamamaktadır.
Onulmaz gibi görünen dertler
derman
bulacaksa, çözülmez gibi görülen problemler çözülecekse bu ancak kıvam
kahramanlarının gayretleriyle olacaktır.
İnsanlık tarihi boyunca toplumlara
rehberler olarak gönderilen enbiya-i izam insanları bu kıvama getirmek için
çırpınıp durmuştur.
Onlar insanların yoğrulması, olgunlaşması ve pişmesi
adına ölesiye bir gayret göstermiş, onları gerçek insanlık ufkuna yükseltebilmek
için hiç durmadan, mola
vermeden mücadele etmişlerdir.
Yürüdükleri yolda önlerine dikenli tarlalar,
kandan irinden deryalar çıksa
da bunlara takılmadan yollarına devam etmişlerdir.
Mesela insanlığın iftihar
tablosuna
nübüvvet vazifesi verildiğinde insanlık korkunç bir dejenerasyon yaşıyordu.
Mehmet Akif yaşanan bu dejenerasyonu:
bir kerrede mamure-i dünya o zamanlar
buhranlar içindeydi.
Bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer
yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu
kardeşleri yerdi.
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı.
Bugün şarkı
yıkan tefrika derdi.
Mısralarıyla resmeder ve arkasından da şöyle der.
Bir
nefhada insanlığı kurtardı o masum.
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Çünkü kıvam onda zirveleşmişti ve etrafındaki insanları da birer kıvam kahramanı
haline getirmişti.
Nebi-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaşadığı dönemde öyle kutsi
bir topluluk meydana getirmişti ki
onların hedefinde sadece ihlas, Allah rızası ve Allah'a kavuşma aşkı vardı.
Öyle ki sinesinden bir mızrak yiyip yere yığılan sahabenin ağzından Kabe'nin
Rabbine yemin ederim ki kazandım." ifadesi dökülüyordu.
Bir diğeri, Resulullah'ı
koruyabilmek için iki
kolunu da kaybettikten sonra kılıç darbelerine karşı bu sefer başını kalkan
yapıyordu.
Onlar ölümü gülerek
karşılıyor, Allah yolunda öldürülmeyi gerçek kurtuluşa erme olarak görüyorlardı.
İşte bu bir kıvam
meselesidir.
Kıvamı elde etmenin yolları.
Sahabe-i
Kiram'ı dikey olarak yükselten ve birer kıvam kahramanı haline getiren önemli
dinamikler vardı.
En başta onlar
insanlığın iftihar tablosuyla aynı atmosferi paylaşıyor ve onun boyasıyla
boyanıyor, insiba-ı nebeviye
peygamberimizin manevi tesiriyle temizlenmeye mazhar oluyorlardı.
İkinci
olarak ardı ardına Kur'an ayetleri nazil oluyor ve onlar da bu vahiy sağanağı
altında aranıyorlardı.
kendi aralarında geçen konuşmalarla, cereyan eden
olaylarla hatta içlerinden geçirdikleri bir kısım düşüncelerle ilgili doğrudan
ayetler nazil oluyor ve onlara yol gösteriyordu.
Yani sürekli vahyin
gözetimi altında bir hayat yaşıyorlardı.
Üçüncüsü de bekledikleri, ümit
ettikleri
ve ulaşmak istedikleri her şeyi Kur'an'ın araladığı kapılardan görmesini
biliyorlardı.
Bütün bunlar onlarda öyle
bir iman hasıl ediyor, öyle bir metafizik gerilim oluşturuyordu ki maruz
kaldıkları sıkıntı ve felaketler karşısında sarsılmıyor, bildikleri yolda hiç
tereddüt etmeden yürümeye devam
ediyor ve en kötü görünen hadiseleri bile tebessümle karşılayabiliyorlardı.
Bugünün dünyasındaysa Bediüzzaman'ın isabetle belirttiği üzere mücadelenin şekli
değişmiştir.
Evet, gelinen zaman
diliminde maddi kılıcın yerini Kur'an ve sünnetin elmas düsturları almıştır.
Biz
kendi yolumuza, değerlerimize delice bağlı olmanın yanında herkesi kendi
konumunda kabul ediyor, herkesle
diyaloğa açık duruyor ve dünyada umumi bir sulh atmosferinin oluşması için
adımlar atıyoruz.
Bunun yanında evrensel insani değerlere vurguda bulunuyor ve
farklı duygu ve düşüncelere sahip insanlarla asgari müştereklerde de olsa
buluşmaya çalışıyoruz.
Allah ile
insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilmesi için kullanılacak argümanların
değiştiği bugünün dünyasında muvaffak
olma da yine kıvama bağlıdır.
Gerçi bizler bir yönüyle sahabenin sahip
olduğu avantajlara sahip değiliz.
Onlar gibi Allah Resulünün mübarek
atmosferlerinden ilahi vahyin ilk
muhatabı olmaktan mahrumuz.
Allah Resulünün sunduğu mesajlar asırlardır
nurlarını etraf-ı aleme neşrede ede bugünlere kadar gelmiş olsa da bazılarımızın
nazarında tesirini,
tazeliğini ve teravetini kaybedebiliyor.
Bununla birlikte hem Kur'an'ın mesajı
hem efendimizin örnek hayatı ve sözleri hem de Müslümanların asırlardır bu iki
kaynaktan hareketle ortaya koydukları tecrübeler ve eserler elimizdedir.
Kur'an'a gönülden yönelir.
Sürekli
onunla meşgul olur ve tabiri caizse Kur'anlaşırsak aradığımız ve ihtiyaç
duyduğumuz her şeyi onda bulabiliriz.
Yeniden Kur'an'a yönelerek onu bize
nazil oluyor gibi okuyarak, siyerin felsefesini çok iyi anlayarak ve seleften
bize intikal eden mirasa sahip
çıkarak biz de birer kıvam kahramanı haline gelebiliriz.
Kıvam kahramanlarını bekleyen vazife
Hz. Pir adanmış ruhları bekleyen ağır
mükellefiyeti asırlardır rehedar olmuş yıkılmış bir kalenin tamiri şeklinde
resmediyor.
Maalesef birkaç asırdır toplumu ayakta tutan temel değerler yıkıldı
ve korkunç bir deformasyon
yaşandı.
Ne dine saygı kaldı ne de kutsallara.
Müslümanları bir arada tutan
bağlar koptu.
Birlik ve beraberlik bozuldu.
İlah-i kelimetullah davası
unutuldu.
Kendilerini asırlardır rehedar olan bu kaleyi tamir etmekle mükellef
gören adanmış ruhların bütün bu problemlerin üstesinden gelebilmeleri
kıvamlarına bağlıdır.
Zira gerçek
kıvamını bulmuş insanların Allah'ın izni ve inayetiyle çözemeyeceği problem
yoktur.
Hz. Musa'nın etrafındaki insanlara Kudüs'e girmeleri emredildiğinde o
kavmine şu emri vermişti.
Ey kavmim! Haydi Allah'ın size yazdığı mukaddes
topraklara girin.
Sakın geri dönüp kaçmayın.
Yoksa hüsrana düşerek perişan
olursunuz.
Ne var ki onlar henüz gösterilen hedefe yürüyecek kıvama sahip
değillerdi.
Nitekim şu cevaplarıyla da bunu göstermiş oldular.
Ya Musa, o
zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla oraya giremeyiz.
Sen git rabbinle
beraber onlarla savaşın.
Biz burada oturuyoruz.
Cenabı Hak'ta gerçek kıvamlarını
bulabilmeleri için 40 yıl boyunca onlara çöllerde çile çektirdi.
Bir nevi seyir
süluk yaptırdı.
Cenabı Hak ancak 40 yılın ardından seyri süluklarını
tamamladıktan sonra onlara mukaddes beldenin kapılarını ardına kadar açtı.
Onlar da Hz. Yuşa ibn Nuh'nun önderliğinde şehre girdiler.
Müslümanlığı gündelik
siyasete alet
etmekle, demagojiyle, büyük iddialarla, hamaset ve edebiyatla, yalan ve
aldatmayla problem çözülmez.
Bilakis bunlar mevcut problemleri daha da büyütür.
Bugün çokça kullanılan tabirle
siyasal İslam denilen şey maalesef İslam'ın ruhunu öldürdü.
Meseleyi
lafazanlığa, demagojiye bağladı.
Bu açıdan İslam dünyasının da topyek
insanlığın da karşı karşıya olduğu problemlerin çözümünün kıvama vabeste olduğu
çok iyi bilinmelidir.
İstenen
kıvamı yakalamak kalp ve ruh hayatının yaşanmasına, İslami ilimlerin tedrisine
ve tekvini emirlerinde mütalaasına bağlıdır.
Hazreti Pirin yaklaşımıyla
vicdanın ziyası ulumu-u diniye, din ilimleri,
aklın nuru da fünun-u
medeniyedir.
Fen bilimleridir.
Bu ikisinin bir araya gelmesinden hakikat tecelli
eder.
Bu zamanın adanmışları
uzun asırlardır birbirinden ayrılmış bu hakikatleri yeniden bir araya getirmeye
azami gayret etmeli.
Bunu en büyük
sorumluluk olarak görmelilerdir.
İşte o zaman cihanın problemlerini çözme yoluna
girilmiştir.
bilir
Bölüm
Kıvam kahramanları.
İnsanlık şahsi, ailevi ve içtimai hayata dair üst
üste biriken problemlerle boğuşmaktadır.
Ne yazık ki bu problemlerin çözümü için
uzun vadeli ve kararlı adımlar da atılamamaktadır.
Onulmaz gibi görünen dertler
derman
bulacaksa, çözülmez gibi görülen problemler çözülecekse bu ancak kıvam
kahramanlarının gayretleriyle olacaktır.
İnsanlık tarihi boyunca toplumlara
rehberler olarak gönderilen enbiya-i izam insanları bu kıvama getirmek için
çırpınıp durmuştur.
Onlar insanların yoğrulması, olgunlaşması ve pişmesi
adına ölesiye bir gayret göstermiş, onları gerçek insanlık ufkuna yükseltebilmek
için hiç durmadan, mola
vermeden mücadele etmişlerdir.
Yürüdükleri yolda önlerine dikenli tarlalar,
kandan irinden deryalar çıksa
da bunlara takılmadan yollarına devam etmişlerdir.
Mesela insanlığın iftihar
tablosuna
nübüvvet vazifesi verildiğinde insanlık korkunç bir dejenerasyon yaşıyordu.
Mehmet Akif yaşanan bu dejenerasyonu bir kerrede mamure-i dünya o zamanlar
buhranlar içindeydi.
Bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer
yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevza bütün afakını
sarmıştı zeminin.
Salgındı.
Bugün şarkı yıkan tefrika derdi.
Mısralarıyla
resmeder ve arkasından da şöyle der: "Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum.
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Çünkü kıvam onda zirveleşmişti ve
etrafındaki insanları da birer kıvam kahramanı haline getirmişti."
Nebi-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaşadığı dönemde öyle kutsi
bir topluluk meydana getirmişti ki
onların hedefinde sadece ihlas, Allah rızası ve Allah'a kavuşma aşkı vardı.
Öyle ki sinesinden bir mızrak yiyip yere yığılan sahabenin ağzından Kabe'nin
rabbine yemin ederim ki kazandım." ifadesi dökülüyordu.
Bir diğeri, Resulullah'ı
koruyabilmek
için iki kolunu da kaybettikten sonra kılıç darbelerine karşı bu sefer başını
kalkan yapıyordu.
Onlar ölümü gülerek
karşılıyor, Allah yolunda öldürülmeyi gerçek kurtuluşa erme olarak görüyorlardı.
İşte bu bir kıvam
meselesidir.
Kıvamı elde etmenin yolları.
Sahabe-i
Kiram'ı dikey olarak yükselten ve birer kıvam kahramanı haline getiren önemli
dinamikler vardı.
En başta onlar
insanlığın iftihar tablosuyla aynı atmosferi paylaşıyor ve onun boyasıyla
boyanıyor, insiba-ı nebeviye,
peygamberimizin manevi tesiriyle temizlenmeye mazhar oluyorlardı.
İkinci
olarak ardı ardına Kur'an ayetleri nazil oluyor ve onlar da bu vahiy sağanağı
altında aranıyorlardı.
kendi aralarında geçen konuşmalarla, cereyan eden
olaylarla hatta içlerinden geçirdikleri bir kısım düşüncelerle ilgili doğrudan
ayetler nazil oluyor ve onlara yol gösteriyordu.
Yani sürekli vahyin
gözetimi altında bir hayat yaşıyorlardı.
Üçüncüsü de bekledikleri, ümit
ettikleri
ve ulaşmak istedikleri her şeyi Kur'an'ın araladığı kapılardan görmesini
biliyorlardı.
Bütün bunlar onlarda öyle bir iman hasıl ediyor, öyle bir metafizik gerilim
oluşturuyordu ki maruz kaldıkları
sıkıntı ve felaketler karşısında sarsılmıyor, bildikleri yolda hiç tereddüt
etmeden yürümeye devam ediyor
ve en kötü görünen hadiseleri bile tebessümle karşılayabiliyorlardı.
Bugünün dünyasındaysa Bediüzzaman'ın isabetle belirttiği üzere mücadelenin şekli
değişmiştir.
Evet, Gelinen zaman
diliminde maddi kılıcın yerini Kur'an ve sünnetin elmas düsturları almıştır.
Biz
kendi yolumuza, değerlerimize delice bağlı olmanın yanında herkesi kendi
konumunda kabul ediyor, herkesle
diyaloğa açık duruyor ve dünyada umumi bir sulh atmosferinin oluşması için
adımlar atıyoruz.
Bunun yanında evrensel insani değerlere vurguda bulunuyor ve
farklı duygu ve düşüncelere sahip insanlarla asgari müştereklerde de olsa
buluşmaya çalışıyoruz.
Allah ile
insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilmesi için kullanılacak argümanların
değiştiği bugünün dünyasında muvaffak
olma da yine kıvama bağlıdır.
Gerçi bizler bir yönüyle sahabenin sahip
olduğu avantajlara sahip değiliz.
Onlar gibi Allah Resulünün mübarek
atmosferlerinden ilahi vahyin ilk
muhatabı olmaktan mahrumuz.
Allah Resulünün sunduğu mesajlar asırlardır
nurlarını etraf-ı aleme neşrede ede bugünlere kadar gelmiş olsa da bazılarımızın
nazarında tesirini,
tazeliğini ve teravetini kaybedebiliyor.
Bununla birlikte hem Kur'an'ın mesajı
hem efendimizin örnek hayatı ve sözleri hem de Müslümanların asırlardır bu iki
kaynaktan hareketle ortaya koydukları tecrübeler ve eserler elimizdedir.
Kur'an'a gönülden yönelir.
sürekli
onunla meşgul olur ve tabiri caizse Kur'anlaşırsak aradığımız ve ihtiyaç
duyduğumuz her şeyi onda bulabiliriz.
Yeniden Kur'an'a yönelerek onu bize
nazil oluyor gibi okuyarak, siyerin felsefesini çok iyi anlayarak ve seleften
bize intikal eden mirasa sahip
çıkarak biz de birer kıvam kahramanı haline gelebiliriz.
Kıvam kahramanlarını bekleyen vazife Hz. Pir adanmış ruhları bekleyen ağır
mükellefiyeti asırlardır rehnedar olmuş yıkılmış bir kalenin tamiri şeklinde
resmediyor.
Maalesef birkaç asırdır toplumu ayakta tutan temel değerler yıkıldı
ve korkunç bir deformasyon
yaşandı.
Ne dine saygı kaldı ne de kutsallara.
Müslümanları bir arada tutan
bağlar koptu.
Birlik ve beraberlik bozuldu.
İlah-i kelimetullah davası
unutuldu.
Kendilerini asırlardır rehedar olan bu kaleyi tamir etmekle mükellef
gören adanmış ruhların bütün bu problemlerin üstesinden gelebilmeleri
kıvamlarına bağlıdır.
Zira gerçek
kıvamını bulmuş insanların Allah'ın izni ve inayetiyle çözemeyeceği problem
yoktur.
Hz. Musa'nın etrafındaki insanlara Kudüs'e girmeleri emredildiğinde o
kavmine şu emri vermişti: "Ey kavmim! Haydi Allah'ın size yazdığı mukaddes
topraklara girin.
Sakın geri dönüp kaçmayın.
Yoksa hüsrana düşerek perişan
olursunuz.
Ne var ki onlar henüz gösterilen hedefe yürüyecek kıvama sahip
değillerdi.
Nitekim şu cevaplarıyla da bunu göstermiş oldular.
Ya Musa, o
zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla oraya giremeyiz.
Sen git rabbinle
beraber onlarla savaşın.
Biz burada oturuyoruz.
Cenabı Hak'ta gerçek kıvamlarını
bulabilmeleri için 40 yıl boyunca onlara çöllerde çile çektirdi.
Bir nevi seyri
süluk yaptırdı.
Cenabı Hak ancak 40 yılın ardından seyri süluklarını
tamamladıktan sonra onlara mukaddes beldenin kapılarını ardına kadar açtı.
Onlar da Hz. Yuşa ibn Nuh'un önderliğinde şehre girdiler.
Müslümanlığı gündelik
siyasete alet
etmekle, demagojiyle, büyük iddialarla, hamaset ve edebiyatla, yalan ve
aldatmayla problem çözülmez.
Bilakis bunlar mevcut problemleri daha da büyütür.
Bugün çokça kullanılan tabirle
siyasal İslam denilen şey maalesef İslam'ın ruhunu öldürdü.
Meseleyi
lafazanlığa, demagojiye bağladı.
Bu açıdan İslam dünyasının da topyekun
insanlığın da karşı karşıya olduğu problemlerin çözümünün kıvama vabeste olduğu
çok iyi bilinmelidir.
İstenen
kıvamı yakalamak kalp ve ruh hayatının yaşanmasına, İslami ilimlerin tedrisine
ve tekvini emirlerinde mütalaasına bağlıdır.
Hazreti Pirin yaklaşımıyla
vicdanın ziyası ulumu-u diniye, din ilimleri, aklın nuru da fünun-u
medeniyedir.
Fen bilimleridir.
Bu ikisinin bir araya gelmesinden hakikat tecelli
eder.
Bu zamanın adanmışları
uzun asırlardır birbirinden ayrılmış bu hakikatleri yeniden bir araya getirmeye
azami gayret etmeli.
Bunu en büyük
sorumluluk olarak görmelilerdir.
İşte o zaman cihan problemlerini çözme yoluna
girilmiştir.
Denebilir.
Yükselişin sırrı tevazu.
Müminin en birinci vazifesi Cenabı Hak'la irtibatını sürekli güçlendirmeye
çalışmaktır.
Zira kulluğun değeri insanın Cenabı Hak'la irtibatının
kuvvetiyle doğru orantılıdır.
Onunla ne kadar alakadarsanız kulluğunuz da o
kadar güçlüdür.
Bu itibarla gönlünüz batıp gitmeyen o baki güzelliğin hayranı
olmalı.
Sürekli onu virdi zeban etmeli.
Uzlarınız hep onun razı olduğu amelleri
işlemelidir.
Kalbiniz, diliniz ve sair uzuvlarınız hep onu hecelerse sağanak
sağanak
varidata mazhar olursunuz.
Sofilerin dediği gibi virdi olmayanın varidatı da
olmaz.
Evrad-u ezkarı olmayan bunların getireceği yümn ve bereketten de mahrum
kalır.
Kalpleri katılaşmış, duyguları dumura uğramış, gözpınarları kurumuş
ölgün gönüllerin devrilmeden ayakta kalabilmeleri çok zordur.
Bu yüzden
insan Cenabı Hak'la irtibatını güçlendirme konusunda helmin mezit kahramanı
olmalıdır.
Doyma bilmeyen bir
gönülle sürekli daha yok mu demeli.
imanı billah, marifetullah ve muhabbetullah
yolunda derinleşmeye
çalışmalıdır.
İman ve marifete dair o güne kadar duyduğu, okuduğu, bildiği ne
varsa
bunları arka planıyla birlikte bir kere daha ele almalı ve onlarda daha da
derinleşmelidir.
Zira olduğu yerde kalan ve kendini durağanlığa salanlar Allah muhafaza bir
süre sonra istikameti koruyamayacak duruma gelebilirler.
Sürekli Allah'la
münasebetlerini güçlendirme gayretinde
olmayan ve devamlı ona doğru hareket etmeyenler fani şeylerin cazibesine
kapılır gidebilirler.
Günümüzde birtım insanların dökülüp yolda kalmalarının en
büyük sebebi
rableriyle münasebet konusundaki zaaflarıdır.
Nasıl ki atıl ve hareketsiz
kalan cisimler ya çürüyor ya da sağa sola savruluyor.
Allah'a yakınlaşma
gayreti içinde bulunmayan kişiler de ya çürür ya da savrulur giderler.
İstikameti koruyamadıkları için bir gün doğru yerde olsalar diğer gün yanlış
kapılarda görünürler.
Bugün ağızlarından bazı sözler dökülür.
Öbür gün bununla
çelişen başka şeyler söylerler.
İmanlarını ve marifetlerini güçlendirme
konusunda kendilerini durağanlığa salanlar kendi çizgilerini koruyamazlar.
Başkalarının çizgisine girer, onların akıntısına kapılırlar.
Bu tür gelgitler
yaşamak istemiyor, sırat-ı müstakim üzere yolunuza devam etmek istiyorsanız
Allah'la irtibatınızı güçlendirme konusunda aktif olmak zorundasınız.
Allah'a yakınlık ve tevazu ilişkisi.
Allah'a kulluk yolunda mesafe kateden
kişi bunu yeterli görmemeli.
Kendini ve amelini beğenme anlamına gelen ucb
tehlikesinden Allah'a sığınmalıdır.
Mümin Allah'a yaklaştığı, onunla
irtibatını güçlendirdiği ölçüde mütevazi olur.
Mütevazı olduğu ölçüde de Allah
katındaki kıymeti artar.
Kişinin imanı, marifeti ve muhabbeti arttıkça aşku
şevki de artar.
Bu kişi kıyamla, rükuyla, secdeyle, duayla Allah'a
kulluğunu ortaya koyar.
Fakat ibadetü taat adına ne yaparsa yapsın kulluğun
hakkını veremeyeceğini bilir.
Ve sana hakkıyla ibadet edemedik.
Seni hakkıyla
bilemedik, sana hakkıyla şükredemedik
mülahazalarıyla oturur kalkar.
Günde beş defa huzuru-u ilahide kemer beste-i
ubudiyet içinde kulluğunu ortaya koysa ona karşı tekrimatını, tevcilatını,
tazimatını, saygı, yüceltme ve hürmetini ifade etse de Allah'ın uluhiyeti
yanında
kendi ubudiyetini çok yetersiz görür.
Allah karşısında küçüklüğünü idrak
etmiş, tevazu kanatlarını yerlere kadar indiren bir insanı Allah yükselttikçe
yükseltir.
Kendini büyük zanneden ve kibir deryasına dalan birini ise batırdıkça
batırır.
Tevazu, insanı
Allah'a yaklaştıran yegane vasıfken kibir de onu ondan uzaklaştıran en büyük
engeldir.
Bir kutsi hadis-i şerifte ifade edildiği gibi azamet ve kibriya
Allah'a mahsus sıfatlardır.
Bu sıfatlara sahip çıkan kişi farkına varsın
varmasın
uluhiyete ait hususiyetlere sahip çıkıyor.
Bu manada Allah'a şirk koşuyor
demektir.
Büyüklüğü tevazuda görenler.
Tevazu, mahviyet ve hacet insanlığın iftihar
tablosunun belirgin vasıflarıdır.
Onu örnek alan raşit halifeler de bu
vasıflarda zirveleri tutmuşlardır.
Hz. Ebubekir'in elkulubü dari yer alan şu münacatı tevazudaki derinliğini
göstermeye yeter.
Lütfunu esirgeme ey Rab. Bu kuluna ki azığı pek kalil.
İflas
etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi.
Ey cel
günahı pek büyük.
Sen o günahları yarlığa ne olur? Hali de pek acip hem
günahkar bir abdi-i zelil.
Onun ki isyan üstüne isyan, hata üstüne hata.
Senden
ihsan üstüne ihsan, hem de atay-ı cezil.
Kum taneleri sayısınca günahlarından
sana sığınıyor.
Ne olur müsamahanı göster de sil onları ey cemil.
Nice olur halim yok defterde işe yarar bir fiil.
Günahlarım çok kulluğa gelince
pek kalil.
Ruhumun yaralarını sar da hacatıma kıl bir çare.
Sen Şafii hakiki,
ben de kalbi sak bir alil.
Kim diyor bütün bunları vahyin
bidayetinde insanlığın iftihar tablosunun halisi içine giren Sevri sultanlığında
onunla bulunan ömrü
boyunca bir kalkan gibi onu muhafaza edip onun yanından hiç ayrılmayan Sıddık
unvanıyla serfiraz Hz. Ebubekir.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in hilafeti
döneminde İslam'a yapılan hizmetler Emevi ve Abbasi döneminde yapılanlara da
Osmanlı'nın 6 asırda yaptıklarına da denktir.
Onlar Allah'ın izni ve inayetiyle
12 senede 12 asra sığmayacak
işler yapmışlardır.
Ama buna rağmen Hz. Sıddık kendini sermayesiz kalmış
müflisin ta kendisi olarak görüyor.
Ciddi olarak kendini sorguluyor, isyan
ve günahlarından şikayet ediyor.
Utansın kendini bir şey zannedenler.
Esasında sermayesi olan insan böyle yapar.
Dolu insanlardır ki olgunlaşmış
başaklar gibi tevazuyla başlarını yere eğerler.
Boş insanlardır ki kuş taklidi
yapıp uçmaya çalışır fakat sonra yere çakalıverirler.
Tarih bunun misalleriyle
doludur.
Siz de çevrenizde bu tür örneklere rastlamışsınızdır.
Yukarılarda
pervaz ediyor gibi görünen
mütekebbirlerin nasıl yere çakıldıklarını görmüşsünüzdür.
Bugünün
mütekebbirlerinin akıbeti de bundan
farklı olmayacaktır.
Hz. Ömer yaşanan kuraklığı kendi
günahlarından biliyor.
Benim günahlarım yüzünden ümmeti Muhammed'i mahvetme
Allah'ım.
diye yalvarıyordu.
Yağmur
duasına çıkıldığında Resulullah'ın amcası Hz. Abbas'ın ellerinden tutuyor
ve onu vesile ederek Allah'a yöneliyordu.
Halk neyle geçiniyor, neyle
besleniyorsa o da onunla iktifa ediyordu.
Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını almaya
giderken mevaliden
biriyle yolculuk yapıyor ve yanlarına aldıkları tek deveye sırayla biniyorlardı.
İcabında yolda duruyor, yırtılan elbiselerini yamıyordu.
İmkansızlıktan
mı bunları yapıyordu? Hayır.
Hz. Ömer'in halife olduğu dönemde sadece Şam'da
ihtiyaç anında kullanılmak üzere binlerce yedek at besleniyordu.
Devlet
imkanları olabildiğini genişlemişti.
Buna rağmen o kamu malında fazlasına hakkı olmadığını düşündüğü için oldukça
mütevazı ve kılık yararcasına bir hayat
yaşıyor, Allah'a vereceği hesabı düşünüyordu.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi
kamet-i
balalar tevazu kanatlarını yerlere serdikçe Allah da onları yükseltti ve
onların eliyle İslam bayrağını her yerde dalgalandırdı.
Namı celili-i ilahi,
nam-ı celili-i
Muhammedi onlar sayesinde uzak diyarlarda bir bayrak gibi dalgalandı.
Farklı kültür ve milletlerden insanlar akın akın İslam'a koştu.
Allah onların
eliyle Bizans ve Sasani gibi dönemin en güçlü iki devletini dize getirdi.
Hz.
Ömer'in gelişine, duruşuna ve genel ahvaline bakan Kudüs hahamları, "İşte
Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını teslim
edeceğimiz zat budur." dediler.
Burada şunu dememe müsaade edin.
Nerede onlar?
Nerede biz?
Onları sevdiğini ve onların yolundan gittiğini iddia edenler
kendilerini bir kere daha gözden geçirmeli değiller mi?
Hz. Osman ve Hz. Ali'nin
durumları da
onlardan farklı değildi.
Hz. Osman çok varlıklı biriydi.
Düşünün ki Tebük
seferi öncesinde orduya destek maksadıyla 700 deveyi yüküyle birlikte
bağışlamıştı.
hem Mekke'nin hem de
Medine'nin en zenginleri arasında yer alıyordu.
Buna rağmen o oldukça sade bir
hayat yaşıyor, Mescid-i Nebevi'de kumdan bir yastık üzerinde istirahat ediyordu.
Saraylarda değil, sıradan bir evde yaşıyordu.
Öyle ki gözü dönmüş caniler
onun bulunduğu eve rahatlıkla girmiş ve Kur'an okuduğu esnada onu şehit
etmişlerdi.
Hz. Ali daha çocukken insanlığın iftihar tablosuna iman etmiş ve ilkler arasında
yerini almıştı.
Daha sonraki hayatında
da mesafe katederek zirveleri tutmuştu.
Allah Resulünün onun hakkında o kadar
çok takdirkar sözleri vardır ki bunlar bir araya toplansa bir kitap meydana
getirir.
Fakat Haydar-ı Kerrar, Damad-ı
Nebi, Fatih-i Hayber, Reisül Evliya gibi unvanlarla yad ettiğimiz Hz. Ali manzum
bir kasidesinde şöyle diyordu: "Allah'ım sadece muhsinleri affedersen
eğer sen hevasına yenik düşmüş mücrimleri bulunur mu affeden? Allah'ım
lütfunu hatırlayınca bütün korkularım eriyor.
Günahlarım zihnime hücum edince
gözlerimden yaşlar geliyor."
Evet, büyük onlardı.
Büyüklüklerini tevazuyla
taçlandırıyorlardı.
Onlar tevazuda zirveleştikçe Allah da onları yükseltiyordu.
Onlarsa
yükseldikçe kendi isimlerinin üzerine bir çarpı daha çekiyorlardı.
Elkulubü
Dari'daki dualara bakacak olursanız
Şah-ı Geylani, İmam Gazali, Hasan Şazili, Muhammed Bahaüdin Nakşibent ve
daha nice hak dostlarının da sürekli kendilerini sıfırladıklarına şahit
olursunuz.
Onlara bakarak kendimizi
kontrol ettiğimizde nerede onlar? Nerede Müslümanlık iddiasında bulunan bizler
demekten kendimizi alamıyoruz.
Sözü çağın söz sultanına getirelim.
Diyor ki sen ey riyakar nefsim dine hizmet ettim diye gururlanma.
Allah bu
dini bir recül facir günahkar adamla da teyit buyurur.
Sırrınca müzekka
olmadığım için belki sen kendini o recül facir bilmelisin.
Kim diyor bunu?
Bir
dönemin ihya hareketini omuzlarında bayraklaştıran ve yazdığı eserlerle
milyonlarca insana ilham kaynağı olan
bir zat.
Demek ki bir insanın Allah'a yakınlığı, onunla münasebeti ne kadar
güçlüyse tevazu ve mahviyeti de o kadar derin oluyor.
Allah'a yakınlaşan kimseye
düşen şey kendini sıfırlamaktır.
Halkın takdir ve alkışlarına veya temsil ettiği
makam ve payelere aldanak kendini bir şey zannetmek, zat-ı ilahiye gölge etmek
anlamına gelir.
Cenabı Hak kendini bize bildirdiği ölçüde bizleri tevazu,
mahviyet ve acaletle serfiraz kılsın ve haddimizi bilmeye muvaffak eylesin.
Amin.
Tövbe ve istiğfar.
Soru: Günahlara karşı net bir tavır
ortaya koyabilmek ve samimi bir gönülle tövbe ve istiğfara yönelebilmek için
dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Hata ve günahlar için Cenabı
Hak'tan bağışlanma istemeye istiğfar, inhiraf yaşadıktan sonra tekrar ona
dönüş yapmaya da tövbe diyoruz.
Tövbe ve istiğfarda önemli olan işlenen
günahların manevi hayatımızda, kalp ve ruh dünyamızda açtığı yaraların
bilinmesi, günahın pişmanlık ve
ızdırabının uykuları kaçıracak ölçüde derinlemesine hissedilmesidir.
Dolayısıyla ister elle, ister dille ister gözle olsun rahatça günah işleyen
işlediği günahlar karşısında müteessir olmayan, tövbe ve istiğfarla hemen
onları temizlemeye çalışmayan birinin kalbi zamanla katılaşır ve netice olarak
da imanı zayıflar.
Şayet bir kimse çok rahatlıkla harama
bakabiliyor, yalan söyleyebiliyor, başkalarının gıybetini yapabiliyorsa
onun manevi immün sistemi çökmüş demektir.
Mikroplar ve virüsler vücudumuza
girdiğinde immün sistemimiz devreye girer ve onlara karşı koyar.
Mesela
hastalık zamanlarında burnumuzun akması, öksürmemiz, ateşimizin çıkması gibi
durumlar immün sisteminin çalıştığını gösterir.
Zararlı mikrop ve virüsler
gibi günahlar da kalp ve ruh hayatımızda yaralar açar.
Manevi immün sistemi
güçlü
kimseler günahlara hemen tepki verir.
Ondan kurtulmak için gözyaşı döker.
Tövbe ve istiğfara yönelir.
Günah karşısında ortaya konacak böyle bir reaksiyon
vicdanın diriliğine, kalbin
hayatiyetine ve imanın gücüne delalet eder.
Ölü bir kalp duyarlılığını
kaybetmiş bir vicdan günahlar karşısında tepki göstermez.
Günahı günah olarak
görmeyen, onun tahribatını hissetmeyen, ona doğru adım atmaktan ürpermeyen
kişinin imanını bir kere daha gözden geçirmesi gerekir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde müminin günahı üzerine
yıkılıvere bir dağ gibi gördüğünü, görmesi gerektiğini beyan eder.
Bu yüzden
büyük zatlar günaha karşı çok
hassas yaşamışlardır.
günaha doğru bir adım atmayı bile gırtlağa kadar bataklığa
saplanma olarak görmüşlerdir.
Bilerek veya farkında olmadan günah işlediklerinde veya işlediklerini
zannettiklerinde hemen tövbe ve istiğfar
kurnasına koşmuş ve günaha bir dakika dahi hayat hakkı tanımamışlardır.
Küçüğüne büyüğüne bakmadan günahlar karşısında fevkalade bir ürperti
duymuşlardır.
İşte bu günahı günah
olarak görme ve onu kendi büyüklüğüyle içte duyma demektir.
Tövbe ve istiğfar şekli olarak bazı lafızların dilden dökülmesinden ibaret
değildir.
Tövbe işlenen günaha karşı fevkalade bir pişmanlık duyma ve
günahtan dönüp kaçırılan şeyleri telafi etmek suretiyle yaşanan uzaklığı aşıp
tekrar rabbin kapısına varma gayretidir.
İstiğfarsa Hz. Gafuru rahimden
bağışlanma talebinde bulunmaktır.
Tövbe ve istiğfarın hakkının verilmesi yani
günahın içte günah olarak duyulması, günah karşısında kalbin buruklaşması,
bunun neticesinde dönüp Allah'a sığınılması ise imanın ve Allah ile irtibatın
kuvvetine bağlıdır.
İmana dair eserlerin okunması, enfüsi ve afaki alem üzerinde tefekkür edilmesi,
ibadet-i taete devam edilmesi imanı takviye edici hususlardır.
Eğer bahsin
ettiğimiz şey iman ve onun takviyesi ise özellikle Risale-i Nurları zikretmeden
geçemeyiz.
Zira Risale-i Nur yolu en temelde imanı ispat ve takviye yoludur.
Eşya zıddıyla bilinir.
Bu sebeple imanın boyasıyla boyanan, kalbinde imanın
yerleştiği kişi bunun zıddı olan küfür, şirk ve nifak gibi inhiraf sebeplerini
veya insanı küfre götürebilecek zulüm, isyan ve günahları çok rahat sezip
tanıyabilir ve bunlardan uzak durabilir.
Sıcak sudan çıkan bir insanı hemen soğuk suya atarsanız o suyun soğukluğunu
iliklerine kadar hisseder.
Fakat sıcak
suyun tesirinden çıkan ve yavaş yavaş soğuğa alışan bir kişi suyun soğukluğunu
aynı ölçüde duyamaz.
Günahları da bunun gibi düşünebiliriz.
İmanın enginliğini
sürekli kalbinde duyan biri küfür ve dalaleti veya onlara götüren sebep ve
vesileleri çok iyi hisseder.
Buna göre de tepki verir.
Onlara karşı koyar.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla günaha giren bir kişi küfre doğru bir adım daha
yaklaşmış ve imandan da bir adım daha
uzaklaşmış olur.
Günahın büyüklüğüne göre bu birkaç adım bazen daha fazla
olabilir.
Bilerek veya bilmeyerek günah kirine maruz kalan biri kalbi ağzına
kadar imanla doluysa bundan fevkalade rahatsızlık duyacak, günahın acaletini
iliklerine kadar hissedecek ve hiç vakit kaybetmeksizin hemen arınma kurnalarına
koşacaktır.
Fakat bir insanın gönlünde imanın gücü ve eseri zayıflamışsa onun
günahlar karşısında göstereceği reaksiyon da o ölçüde zayıf olacaktır.
Bu itibarladır ki günümüzde her şeyden daha çok iman üzerinde durmaya ve her
fırsatı onu takviye etme istikametinde değerlendirmeye ihtiyaç vardır.
İkinci
olarak insanın hakkıyla tövbe ve istiğfar edebilmesi biraz da günahın mahiyetini
bilmeye bağlıdır.
Hemen şunu
ifade etmek gerekir ki günah hem rabbimizin hukukuna riayetsizliktir hem
de nefsimize yaptığımız bir zulümdür.
Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle
buyurulur.
Biz onlara zulmetmedik.
Asıl
onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Burada nefisle kastedilen nefs-i emmare,
nefs-i levvame, nefs-i mutmainne kategorileri içinde mütalaa edilen nefis
değildir.
Nefis kelimesiyle insana
kötülükleri emreden mekanizma veya şeytanın insanla münasebet kurduğu santral
anlaşılır.
Fakat ayet-i kerimede
geçen nefis insanın bizzat kendisi, kendi zatı demektir.
Ayet-ti kerime.
Allah'a isyan eden kimselerin kendilerine zulmettiklerini, haksızlık
yaptıklarını, kendilerine yazık
ettiklerini haber verir.
Evet, Günah işleyen kişi Allah karşısındaki konumunu
koruyamamış, kendi kendine zarar vermiş, kendi akıbetini tehlikeye atmış
demektir
ki bütün bu neticelerin insanın kendisine karşı işlediği birer zulüm olduğunda
şüphe yoktur.
Günahlar aynı zamanda Allah hakkını gözetmemektir.
Çünkü günah işlemek suretiyle
Allah'ın koymuş olduğu
sınırlar geçilmiş, onun emir ve yasakları görmezden gelinmiş olur.
Bu
aynı zamanda Allah'a karşı büyük bir saygısızlıktır.
Hadis-i şeriflerde geçtiği
üzere insanın
günah ve masiyet işlemesine karşı Allah'ın gayreti, tabiri caizse kıskanması
vardır.
Teşbihte hata
olmasın.
Nasıl ki insanın kendi haysiyet ve namusunu müdafaa ve muhafaza etme
konusunda bir hassasiyeti vardır.
Namusunu gözünden bile sakınır.
Allah da mükerrem olarak yarattığı kullarının
günah işlemeleri karşısında çok
gayurdur.
Onların günahlarla kirlenmelerine, kendisinden uzaklaşmalarına razı
olmaz.
İşte bütün
bunları göz önüne alan bir kişinin günah karşısında ürpermemesi, ürperip tövbeye
koşmaması mümkün değildir.
Günahın ne olduğunu bilmeyen ve onu hafife alan bir
insansa günahın ağırlığını vicdanında hissetmeyecek ve dolayısıyla tövbe ve
istiğfara yönelmeyecektir.
Yönelse de onun tövbesi lafta kalacaktır.
Dilinden
dökülenlere kalbi
inanmayacaktır.
Dolayısıyla da tebeden sonra günah işlemeye kaldığı yerden devam
edecektir.
Oysa ki günahın pişmanlığını vicdanında duyma, mahzun ve kederli bir kalple
Allah'a yönelme, tövbesinde kararlı olma, günahla arasına mesafe koyma ve
onda ısrar etmeme tövbe ve istiğfarın başlıca şartlarıdır.
Maalesef günümüzde günah kapıları ardına kadar açıldı.
Kapalı bir ibahiyecilik,
hiçbir ahlaki değeri kabul etmeme, her şeyi mübah görme anlayışı gelişti.
İnsanlar bataklığın birinden kurtulmaya çalışırken başka bir bataklığın içine
düşüyorlar.
Günaha açık yaşayan
insanların bir kısmında bir süre sonra üzerlerindeki kiri temizleme düşüncesi
de kalmıyor.
Düştüklerinde, sürçtüklerinde yaptıklarından pişman olmuyor ve
durumlarını gözden
geçirmiyorlar.
Dolayısıyla da günahlarda ısrar ediliyor ve üst üste kirlenmeler
yaşanıyor.
Böyle
kirli bir atmosferde yaşayan insanların ayaklarını sağlam bir zemine basmaları,
salih bir dairede hayat sürmeleri ve sürekli imanda derinleşmeye çalışmaları
daha da önem arz ediyor.
Şayet sizin kendi ikliminizi soluklayabileceğiniz
mekanlarınız ve ortamlarınız varsa muvakaten günaha açık yerlerde dolaşsanız da
hemen buralara sığınır ve
aranırsınız.
Bu tür ortamların kendi kendine oluşmayacağısa açıktır.
Öyleyse
her yerde sinesi dertli birkaç insan bir araya gelmeli.
Birlikte sohbet ve
müzakere yapabilecekleri, dua ve ibadet edebilecekleri manevi ortamlar
oluşturmalıdırlar ki buralarda nefeslenebilsinler, manevi olarak arınabilsinler
ve
yenilenebilsinler.
Rabbe tevekkül.
İnsanlık tarihinin her döneminde nebilerin, sıddıkların, salihlerin yanında
firavunlar, Yezitler, Şeddatlar,
Şimirler hiç eksik olmamıştır.
Ne var ki ayet-i kerimenin de beyan
ettiği üzere akıbet hep müttakilerin olmuştur.
Yüzleri Allah'a müteveccih
olanlar utanmayacakları, mahcup olmayacakları, keşke demeyecekleri bir
hayat yaşamış ve neticede de içlere inşirah veren aydınlık bir akıbete
yürümüşlerdir.
Bu öyle bir akıbettir ki yaşanan sıkıntıların eleme gider,
lezzeti kalır.
Bu dünyada çekilen sıkıntılar orada tatlı birer menkıbeye dönüşür.
Salihler
de karşılıklı olarak kendileri için hazırlanan koltuklara yaslanır.
Birbirlerine
tebessüm ederek bu dünyada
yaşadıkları olayları anlatırlar.
Yezitlerin kinle gayzla nasıl üzerlerine
geldiklerini, haccacların nasıl amansız ve insafsızca saldırdıklarını,
şimirlerin kendileri için nasıl dar ağaçları kurduklarını tatlı birer menkıybe
ve hatıra şeklinde birbirlerine
naklederler.
Zalimlerin kendilerine çektirdiği sıkıntılar gözlerinde o kadar
küçülür ki
dünyadayken bunları gözümüzde ne kadar da büyütmüşüz derler.
Sadece bugünü yaşayan, gelecek perspektifleri ve ukba dertleri olmayan
yüzleri dünyaya dönük zalimlerse bin hasret ve nedamet yaşayacakları,
keşkelerle iki büklüm olacakları karanlık bir akıbete sürüklenirler.
Salihler Allah'a ve onun ebedi nimetlerine kavuşurken o bedbahtlar
yollarda kalırlar.
Sızlanırlar.
Allah'a yalvarıp yakarırlar.
Pişmanlık içinde
kıvrım kıvrım kıvranırlar.
Fakat kaçırdıkları fırsatları telafi etme imkanı
bulamazlar.
Madem ki bizi bekleyen akıbet budur, o halde burada başa gelen sıkıntılar
karşısında paniklememek, sarsılmamak, sabırla mukavemet etmek gerekir.
Önemli
olan gidilen yolun doğruluğudur.
Şayet nam-ı cel-i ilahinin her yerde bir bayrak
gibi dalgalanmasını, ruh-u revan-ı Muhammedi'nin dünyanın dört bir yanında
şehbal açmasını gaye-i hayal haline getirmişseniz bela ve musibetler
karşısında dimdik durmasını bilmelisiniz.
Her şeyi yıkıp savuran, çınarları bile
deviren muhalif rüzgarlar karşısında eğilmemeli, yerinizde sabit
durabilmelisiniz.
Bu gaye-i hayalim gerçekleşecek olduktan sonra gelse
celalinden cefa yahut
cemalinden vefa, ikisi de cana safa, lütfun da hoş, kahr hoş demeli ve
yürümeye devam etmelisiniz.
Hatta peygamberlerin ve onların sadık
takipçilerinin yaptığı gibi yerine göre üzerinize gelen ifritlere karşı meydan
okumalısınız.
Nitekim türlü türlü ızdırap ve sıkıntılara maruz kalan Hz.
Nuh'un inkarcı ve azgın kavmine karşı sarf ettiği şu sözler böyle bir meydan
okumanın ifadesidir.
Biraz açarak meal verecek olursak
şunu
bilin ki ben yalnız Allah'a dayanıp güvendim.
Siz de isterseniz bütün hile
ve tuzaklarınızı toplayıp üzerime gelin.
Ortaklarınızı da yardıma çağırın.
Yanınıza alın.
Bütün hazırlıklarınızı yapın.
Bütün imkanlarınızı seferber edin
ki içinizde keşke şunu da yapsaydık diyeceğiniz bir ukte kalmasın.
Sonra hiç
beklemeden, meseleyi ağırdan almadan kararınızı uygulayın.
Yapacağınızı
yapın.
Hz. Nuh burada ul azm bir peygambere
yakışan edayla konuşuyor.
Önce Allah'a duyduğu sarsılmaz güven ve itimadı
ortaya koyuyor.
Sonra da kendisine düşmanlık besleyen kavmi karşısında
dimdik duruyor.
Onlara meydan okuyor.
O bu tavrıyla arkadan gelen müminlere de
örnek oluyor.
Allah'a inanan insanların hasımları karşısında nasıl bir duruş
sergilemesi gerektiğini gösteriyor.
Hangi peygamberin sözlerine kulak
verseniz benzer şeyleri işitirsiniz.
Hangi peygamberin hayatına baksanız aynı
duruşu görürsünüz.
Ulül azm peygamberlerin ikincisi Hz. İbrahim
kendisine karşı kurulan komplo ve tuzakların birbirini takip ettiği bir dönemde
bütün Nemrutlara meydan okuyarak
dimdik durmuştur.
kendisiyle tartışmaya giren kavmine karşı gür bir sesle şöyle
demiştir:
"Allah bana doğru yolu göstermişken siz hala benimle onun hakkında tartışıyor
musunuz?
Sizin ona ortak saydığınız şeylerden ben hiçbir zaman korkmam.
Rabbim ne dilerse o olur.
Rabbimin ilmi her şeyi kapsar.
Hala kendinize gelip
ders almayacak mısınız?"
Aynı şekilde o bela ve musibetler
karşısında içini Allah'a şöyle dökmüştür.
Ey yüce Rabbimiz, yalnız sana
güvenip dayandık, sana yöneldik ve sonunda varış da zaten sanadır.
Hz. Musa'nın ümmetinden bazılarının şu tertemiz solukları da aynı noktaya
vurguda bulunur.
Tevekkülümüz Allah'adır.
İşimizi ona havale ettik.
Ey
Rabbimiz!
Zalim bir kavim karşısında bizi imtihanı kaybeden kimselerden
eyleme.
Bizi onların zulüm ve baskılarına maruz bırakma."
Bu yakarışlar da dimdik durmanın farklı bir ifadesi olarak okunabilir.
Zira
Allah'a dayanan bir kimsenin başka hiçbir güç karşısında eğilmesi söz
konusu olamaz.
Firavun'un ordularıyla önüne çıkan deniz
arasında sıkışan Hz. Musa'nın hiç tereddüt etmeden rabbim benimle beraberdir ve
mutlaka bana bir yol
gösterecektir." sözleriyle yanındakileri teskin etmiştir.
Benzer bir dik duruşu,
insanlığın iftihar tablosu müşriklerin kendisini öldürmek için Sevr
sultanlığının kapısına kadar geldikleri
anda sergilemiş ve
Tasalanma.Şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir sözleriyle
Hz. Ebubekir'i sakinleştirmiştir.
Hz. Musa'nın yukarıda zikrettiğimiz
sözlerinden sonra deniz ikiye ayrılmış.
Hz. Musa ve kavmi selametle oradan
geçerken firavun ve adamları boğulup gitmişlerdir.
Ve yine Cenabı Hak
Mekke'li müşriklerin tuzak ve hilelerini bir güvercinle zahiren zayıf ve basit
bir örümcekle defetmiş.
Bir yönüyle onları hezimete uğratmış.
Allah Resulüne
ise ileride bir medeniyet merkezi haline gelecek olan Yesribin yolunu açmıştır.
İnananlar bir kısım imtihanlarla boğuşmuş olsalar da neticede Allah'a
vasıl olmuşlardır.
O dönemlerden günümüze gelecek olursak
çağımıza ışık tutan Hz. Piri Muganın da kendi döneminin zalimleri tarafından
maruz bırakılmadığı eza görmediği cefa kalmamıştır.
Fakat o hiçbir zaman
zalimlere boyun eğmemiştir.
Hatta yer yer onlara meydan okumaktan dahi geri
durmamıştır.
Mesela bir seferinde şöyle haykırır.
Dünyayı başımıza ateş yapsanız
hakikat-i Kur'aniye feda olan başlar zındıkaya teslimi silah etmeyecek ve
vazife-i kutsiyeden vazgeçmeyecekler inşallah.
Başka bir yerde sesini biraz daha
yükseltir ve gürül gürül şu sözleri söyler.
Beni öldürdükten sonra
yaşayamayacaksınız.
Kahhar bir elle cennetiniz ve mahbubunuz
olan dünyadan tard edilip ebedi zulümata çabuk atılacaksınız.
Arkamdan pek çabuk sizin nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma
gönderilecek.
Ben de huzuru-u ilahide yakalarını tutacağım.
Adalet-i ilahiye
onları esfeli-i safiliğine atmakla intikamımı alacağım.
Ey din ve ahiretini
dünyaya satan bedbahtlar, yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz.
İlişseniz
intikamın muzaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz.
Ben
rahmet-i ilahiyeden ümit ederim ki mevtim hayatımdan ziyade dine hizmet
edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak.
Cesaretiniz
varsa ilişiniz, yapacağınız varsa göreceğiniz de var.
Hiçbir zulüm ebediyen devam etmez.
Bela ve musibetler ne kadar uzun sürerse
sürsün bir gün mutlaka geldiği gibi geçer.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki
kim ne yaparsa kendine yapar.
Zalimler kendi elleriyle kendi berzah ve ahiret
hayatlarını karartırlar.
Fakat başa gelen sıkıntılar onları
çekenler için keffaretü zünup, günah ve kusurlara kefaret ve vesile-i necat,
kurtuluş vesilesi olabilir.
O yüzden başa gelen her şeyi sabırla, rızayla
karşılamak çok önemlidir.
Enderuni vasıf ne güzel söyler.
Gelir elbet zuhura
neyse hükmü kader.
Hakka tefviz-i umur et.
Ne elem çek ne keder.
İşte bu sebepledir ki başa gelen felaketlerden ötürü ne sarsılmalı, ne
paniğe kapılmalı, ne de yürüdüğümüz yoldan dönmeliyiz.
Gidilen yolların
durumuna göre vites değiştirebilir, hızımızı ayarlayabiliriz.
Yollar açıldığında
vitesi yükseltiriz.
Önümüze
rampalar, virajlar çıktığında yolun keyfiyetini göz önünde bulundurarak
hızımızı düşürür, yolun durumuna göre seyahatimizi sürdürürüz.
Fakat durmayız.
Hatta yürümeye imkan bulamadığımızda bile yerimizde hareket etmeye devam ederiz.
Bizi bu yola sevk edenin, bu
yolda önümüzü açanın ve yapmamız gereken şeyleri bize ilham edenin Allah celle
celalüu olduğuna inanıyorsak yaşadığımız sıkıntılardan ötürü ümitsizliğe
düşmeyiz.
Yürüdüğümüz yolun Allah yolu olduğuna ve yürüyüşümüzün de ona doğru
gerçekleştiğine iman etmişsek biliriz ki o yolunda yürüyenleri hiçbir zaman
yalnız ve yüzüstü bırakmamıştır.
Yol onun, güzergah onunsa bu yolda
yürüyenler kaybetmez.
Allah'a güvenen, mahiyet-i ilahiye eren
bir insanın tasalanmasına gerek yoktur.
O zahiren kaybettiği yerde bile büyük
şeyler kazanır.
Tıpkı bir mızrak darbesiyle yarı yığılan sahabinin
Kabe'nin rabbine yemin olsun ki Fevzu necata erdim kurtuldum demesi gibi.
Ancak saraylara, makamlara, dünyanın fani güzelliklerine bağlanan ve
varlıklarını bunlarla sürdüren insanlardır ki kaybetmekten korkar,
arkada bıraktıkları şeylerin üzüntüsünü yaşarlar.
Çünkü bilirler ki bir zelzele
ile
dayandıkları şeyler sarsıldığı veya yıkıldığı zaman kendileri de bu enkazın
altında kalıp ezileceklerdir.
Gönlünü sadece Allah'a bağlayan insanın
endişe edeceği hiçbir şey yoktur.
Çünkü Allah bakidir ve kendisine bağlanan
kimseye yalnızlığın hasretini yaşatmaz.
Güven kredisi.
İnsanlar başkalarının hal ve tavırlarını
değerlendirirken kendilerini kriter olarak alırlar.
Kendi mülahazaları,
hedefleri, duygu ve düşünceleri neyse başkalarının da bunlara sahip olduğunu
zannederler.
Mesela bir kişi bütün cehd ve gayretini dünyada belli makamlara
gelmeye ve
payeler elde etmeye bağlamışsa kendisiyle aynı kulvarda yürüyenlerin de böyle
hedeflerinin olduğunu düşünür.
Şöhret, servet, güç, iktidar, dünyevi imkanlar, refah peşinde koşan kimseleri
de buna kıyas edebilirsiniz.
Gözünü Allah rızasına dikmiş, halisane hizmet eden
insanlar hiçbir zaman bu
gibi şeyleri asıl maksat haline getirmezler.
Hatta bunları kalp ve ruhu öldüren
birer virüs gibi telakki
ederler.
Öte yandan onların ehli dünyayı buna inandırmaları çok zordur.
Çünkü
ehli dünya ne kalp ve ruh hayatını ne de istiğina, fedakarlık ve adanmışlık
duygusu gibi değerlerin neye tekabül ettiğini bilir.
Onlar dünyaya da
içindekilere de kendi kültür birikimleri ve hayat tarzları açısından bakarlar.
Kendileri bu tür dünyevi imkanlar hakkında ne düşünüyor?
onlara ne kadar değer
veriyor ve onları elde etme adına
nasıl yanıp tutuşuyorlarsa başkalarını da kendilerine kıyas ederek öyle
değerlendirirler.
Evet, İnsanoğlu kendi zihninden söküp atamadığı mülahazaları herkesin lazımı
gayri mufarıkı bir şeyin ayrılmaz vasfı
olarak görür.
Dolayısıyla maddenin esiri olmuş ehli dünya meseleye şöyle bakar.
İnsan olacak da makamı düşünmeyecek.
İnsan olacak da takdir ve alkış müptelası
olmayacak.
İnsan olacaksa
servet arkasında koşmayacak.
İnsan olacaksa rahat ve konforlu bir hayat
aramayacak.
Bu mümkün değil.
Hayatı
boyunca bu tür dünyevi nimetlerin arkasında koşmuş ve bu düşünceler
derinlemesine ruhuna işlemiş bir kişinin
başkaları söz konusu olduğunda bunları aşarak farklı bir mülahazaya açılması çok
zordur.
Bütün bunların mahkumu
olanlar kendilerinden farklı düşünceye sahip bir insanın varlığını tasavvur
edemezler.
Dolayısıyla hayatlarını iman ve Kur'an hizmetine vakfeden adanmışlar arkasında
koştukları şeyin sadece ve sadece rıza-i ilahi olduğunu ne kadar anlatsalar da
onlara seslerini duyuramazlar.
Hal böyle olunca derdi dünya olanlar gözlerini ukbay dikmiş fedakar ruhların söz ve fiillerini kendilerine göre
yorumlar.
Diyelim ki siz iman ve Kur'an
hizmetine zarar verebileceğini düşündüğünüz için ayağınıza kadar gelen bir kısım
makam ve payeler karşısında
müstani ve müstenkif çekimser davranmayı tercih ettiniz.
Derler ki daha büyüğünü
elde etmek için böyle davranıyor.
Bileğinizin hakkıyla bir kısım konumlara
gelirsiniz.
Bu sefer de hakkınızda güç
ve imkan devşirme, hortumlama yapma, devleti ele geçirme gibi türlü türlü itham
ve suçlamalarda bulunurlar.
Siz
samimi duygularla dünya saltanatında gözünüz olmadığını ifade edersiniz.
Ama
onlar bu sefer de sizi gerçeği gizlemekle, takiye yapmakla suçlar.
Ne
deseniz, ne yapsanız onları kendinize inandıramazsınız.
Bununla birlikte
herkesin kendi tavır ve
davranışından sorumlu olduğu unutulmamalıdır.
Kim ne yaparsa yapsın, ne
düşünürse düşünsün, gözünü ve gönlünü
Allah'ın rıza ve rıdvanına dikmiş hizmet erlerine düşen vazife Allah yolunda
yaptıkları hizmetlerde ihlas ve samimiyetlerini sonuna kadar korumak,
güveni zedeleyici en küçük inhiraflardan dahi uzak durmak ve her fırsatta bu
samimi düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaya devam etmektir.
Onlar sözlerinde, hal ve tavırlarında dost doğru olmalı.
Birer istikamet
abidesi olarak yaşamalı ve böylece art niyetli kimselerin eline en küçük bir
fırsat bile vermemelidirler.
Allah yolunda hizmet edenlerin en büyük
kredileri güvenilir olmalarıdır.
Dolayısıyla onlar bu güven kredisini
sarsabilecek her türlü şeyden fersah
fersah uzak durmak zorundadırlar.
Mesela kanaat ve istinayı en büyük
zenginlik görüp kimseye el açmama, minnet altına girmeme bu güveni
koruyabilmenin önemli şartlarından
biridir.
Minnet altında kalır, başkalarına medyun olursanız kendinizi
ipotek etmiş olursunuz ve bu yüzden diyete dönmek zorunda kalabilirsiniz.
Dolayısıyla kendi elinizi kolunuzu bağlamış, hareket alanınızı daraltmış
olursunuz.
İnsan el veriyorsa babasına,
annesine, en yakınlarına bile borçlanmamaya bakmalıdır.
Maddi manevi
her borçlanma manevra alanınızı daraltır.
Borçlu olduğunuz insanlar hatırlarını,
ağırlıklarını ortaya
koyarak beklentilerini dile getirdiklerinde onları reddedemezsiniz.
Böylece
hürriyetinizi kaybedersiniz.
Bazen olur ki birilerinin sizin değerlerinize aykırı bir kısım isteklerine boyun
eğmek zorunda
kalırsınız.
Bütün bunlarda kazanılması yıllar alan kredinizi tüketir.
Toplum nazarındaki itibarınızı ve kredinizi korumak ve asılsız suçlamalardan
uzak kalmak istiyorsanız
sık sık hayatınızın hesabını vermelisiniz.
Tıpkı Hazreti Piri Mugan'ın yaptığı
gibi o kendisine
yöneltilebilecek suizan ve ithamların önüne geçme adına ne yediğinin, ne
giydiğinin, nasıl geçindiğinin hesabını
topluma tek vermiştir.
Bunu bir yönüyle günümüzde belli makamlara ihraz eden
insanların mal beyannamesi vermesine benzetebiliriz.
Onlar bunu zorunlu olarak
yapıyorlar.
Üstat hazretleri ise gönüllü olarak mal beyanında bulunmuştur.
Hayat tarzınız,
standardınız başkalarında şüphe uyandıracak olursa onların size olan güvenini ve
itibarınızı kaybedersiniz.
İtibarı kalmayan insanların sözünü de kimse dikkate almaz.
Kendilerini ila-i kelimetullah davasına adamış kişilerin hayatlarının değişik
dönemlerinde bunu yapmaları beklenir.
Onların hesabını veremeyecekleri hiçbir şeyleri olmamalıdır.
Art niyetli kişiler
onları karalamak için hayatlarını didik didik etseler de en küçük bir leke
bulamamalılar.
Sadece kendileri de
değil, ailelerinin ve etraflarındaki insanların da hesap veremeyecekleri bir şey
olmamalıdır.
Aynı şekilde onların da ismet ve iffetleriyle yaşamalarına dikkat etmelilerdir.
Çünkü onlardan sadır
olacak bir kısım hataları da size mal eder ve bunlarla sizi zor duruma
sokabilirler.
Bu yüzden hasseten belli konumlardaki insanların işin başından itibaren
hayatlarını buna göre planlamaları,
arkalarında şüpheye mahal hiçbir şey bırakmamaları, tıpkı namus ve şereflerini
koruyor gibi itibar ve
kredilerini korumaları çok önemlidir.
Onlarla alakalı ne kurcalanırsa
kurcalansın hesabı verilemeyecek bir şey olmadığı görülmelidir.
Aksi takdirde
bir
kişinin hatası içinde bulunduğu veya temsil ettiği heyete mal edilir.
Dolayısıyla umumun hukukuna tecavüz
edilmiş olur ve bunun hesabını Allah'a vermek de çok zor olur.
Üstat hazretleri hayatını kanaat ve iktisat düsturlarına uygun olarak geçirdiği
gibi onun en yakınındakiler de
böyle yaşamıştır.
Daha önce bu bahtiyarların durumlarını defaatle arz etmiştim.
Onlar hiçbir zaman kendilerini
düşünmediler.
Bütün varlıklarını hizmet-i imaniye ve Kur'aniye davasına
adadılar.
Fakirhane bir hayat yaşadılar.
Makam, mansıp, mal ve servet peşinde koşmadılar.
Bazılarını gördüm dizleri
yamalı pantolonla geziyorlardı.
Bazılarının giydikleri ceketlerin kollarından
iplikler sarkıyordu.
Kimsenin kendileri aleyhinde ileri geri konuşmasına fırsat vermediler.
Toparlayacak olursak, bizim en büyük kredimiz güven ve itibarımızdır.
Hizmet-i
imaniye davasının devamı adına
ihtiyaç duyulan bir kısım maddi imkanlar olmasa da bu dava yolda kalmaz.
Bunlar
daha sonra da bir şekilde telafi edilebilir.
Fakat itibar, güven,
beklentisizlik, adanmışlık, iffet ve
ismet böyle değildir.
Onlar bu davanın namusudur.
Bu yüzden her birimizin kendi
namusunu koruma konusunda gösterdiği hassasiyeti bunları koruma konusunda da
göstermesi gerekir.
Başkaları sizin
hayatınızı ne kadar incelerse incelesin her defasında aynı
saffet ve samimiyetle
karşılaşmalıdırlar.
En başta da ifade ettiğimiz gibi bütün bunlara rağmen hala
size inanmayanlar,
kuşkuyla yaklaşanlar olacaktır.
Fakat siz bu hassasiyeti ortaya koyabildiğiniz
takdirde büyük çoğunluğun gönüllerine girer, güvenlerini kazanır ve
desteklerini arkanıza alırsınız.
Allah'ın izni ve inayetiyle
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder