Bir İ'câz Hecelemesi
Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi odur.
Yeryüzündeki bütün cazibedar güzellikler, onun ışığının varlık üzerine akseden
gölgesi; en büyüleyici ses ve nağmeler, o semavî solukların sadece bir
perdesidir. Onun ışıktan beyanları hastalıklardan tenezzüh, gönülden kirleri,
gözlerden de günahları siler süpürür.
Onun ötelere açık zümrütten iklimlerini temâşâ, düşünceye hikmet tohumlarını
saçar, aklı semalar ötesi âlemlerde gezdirir. Güneş, onun aydınlık dünyasına
nispeten bir ateş böceği; Ay, çehresine sandal çalınmış bir avuç siyah topraktan
ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin derinliği, muhtevasının zenginliği ile
eksikliğinin ötesinden gelmiş öyle bir sofradır ki; bize ulaşıncaya kadar onu
elden ele bir gül demeti gibi melekler dahi ondan müstağni kalamamışlardır.
Mukaddime
Dar bir açıdan bir kez daha Kur’ân
Bakara Sûre-i Celîlesi
Bakara Sûre-i Celîlesi (1-5. âyetler)
Müfredat mânâsı (1-5. âyetler)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (2-4. âyetler)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (5. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (6-7. âyetler)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (6-7. âyetler)
Bakara Sûre-i Celîlesi (8-10. âyetler)
Müfredat mânâsı (8. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (8. âyetler)
Müfredat mânâsı (9. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (9. âyet)
Müfredat mânâsı (10. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (10. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (11-12. âyetler)
Müfredat mânâsı (12. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (13-14. âyetler)
Müfredat mânâsı (13. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (13. âyet)
Müfredat mânâsı (14. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (14. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (15-16. âyetler)
Müfredat mânâsı (15. âyet)
Müfredat mânâsı (16. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (16. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (17-18. âyet-i kerîmeler)
Müfredat mânâsı (17. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (17. âyet)
Müfredat mânâsı (18. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (18. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (19-20. âyetler)
Müfredat mânâsı (19. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (19. âyet)
Müfredat mânâsı (20. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (20. âyet)
Bakara Sûre-i Celîlesi (21-22. âyetler)
Müfredat mânâsı (21-22. âyetler)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (21-22. âyetler)
Bakara Sûre-i Celîlesi (23-24. âyetler)
Müfredat mânâsı (23-24. âyetler)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (23-24. âyetler)
Bakara Sûre-i Celîlesi (25. âyet)
Müfredat mânâsı (25. âyet)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (25. âyet)
Mukaddime
Yazar: Prof. Dr. Suat Yıldırım
Bir İ’câz Hecelemesi (Bakara Sûresi Örneği)
Bu makalemizde Muhterem Fethullah Gülen’in bu isimle yayınlanan kitabını
tanıtmaya çalışacağım. Kur’ân-ı Hakîm’in mukaddimesi konumunda olan Fâtiha
Sûresi’nde Cenab-ı Allah insanlara اِهْدِنَا dedirtir, yani “Bize hidayet yolunu
göster.” demelerini telkin eder. Hemen ondan sonra gelen Bakara Sûresi’nin
başında هُدًى لِلْمُتَّقِينَ âyeti, duanın kabul edilip bu sûre ile hidayet
rehberinin verildiğini bildirir. Müteakiben bu rehberin çağrısı mukabilinde
beşer topluluklarının nasıl bir tutum sergilediklerini belirtir. Üç âyet onu
kabul eden mü’minleri tavsif eder. Dördüncü âyet Ehl-i Kitab’a işaret eder. 6.
ve 7. âyetler inkâr edenlerin, 8-20. arası on üç âyet ise münafıkların
tutumlarını anlatır. Böylece mü’min, Ehl-i Kitap, kâfir ve münafık olarak bütün
insan gruplarının tavırlarını özetledikten sonra Allah Teâlâ 21. âyet ile
hepsine birden, “Ey insanlar! Hepinize toptan bir daha sesleniyorum; bu Kitab’ın
rehberliğinde sizi yaratan Rabbinize tek ilâh olarak ibadet ediniz!” buyurur.
23. âyet Kur’ân’ın Allah tarafından gönderilen kitap olmadığını iddia edenlere
meydan okuyup tutarlı iseler onun gibi bir kitap ortaya koymalarını teklif eder.
İşte i’câz-ı Kur’ân, yani Kur’ân’ın benzerini yapmaktan insanları âciz bırakan
eşsiz ilâhî kitap olması hadisesi budur. Kur’ân-ı Kerim ile ilgili en önemli
mesele, onun bu özelliğidir. Ama 24. âyet bunu asla yapamayacaklarını bildirip
buna rağmen inanmayanları Cehennem azabının beklediğini, 25. âyet ise iman edip
makbul işler yapanların ebedî Cennet ile ödüllendirileceklerini ilan eder.
Muhterem Fethullah Gülen, bu kitabında sûrenin bir hulâsası durumunda olan bu
miktarını tefsir etmektedir.
Müellif, kitabına i’câz hakkında “Dar Bir Açıdan Bir Kez Daha Kur’ân” başlıklı
bir giriş ile başlar (s.25-40). Îcâz, yani veciz, özlü ifade i’câzın pek önemli
bir kısmı olması itibarıyla burada îcâz-ı kısar ve îcâz-ı hazf nevilerini
Kur’ân’dan birçok örnekle açıklar. Birinci nev’e misallerden şunları zikredelim:
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
“Sen her zaman af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle uğraşmaktan uzak dur!”
(A’râf sûresi, 7/199)
Veciz İhlas Sûresi’nin üç müspet, üç menfi cümleden oluştuğunu, bu altı cümle
ile altı mertebe tevhidi ilan ile o miktarda da şirk çeşitlerini reddettiğini
yazar. Bu bilgiyi, kendisinden iktibas etmesi vesilesi ile Bediüzzaman’ın
İşârâtü’l-İ’câz eserinin Kur’ân belâgatı açısından mutlaka okunması gereken bir
şaheser olduğunu yazar.[1]
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَۤا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara sûresi, 2/179)
âyetindeki îcâz özelliklerini, Arap edebiyatındaki en meşhur örnek olan
اَلْقَتْلُ أَنْفٰى لِلْقَتْلِ “Öldürmek, öldürmeyi ortadan kaldırır.” ile
karşılaştırıp Kur’ân ifadesinin üstünlüklerini gösterir.[2]
Daha sonra îcâz-ı hazf örneklerine geçip “Kelâmın bazı kısımlarının, onlara
delâlet edecek lafzî veya mânevî bir karîne bırakılarak hazf edilmesi.”
şeklindeki tarifini nakleder. Bu bölüme dair de dört örnek vermekle yetinir.
Sonra i’câz vecihlerini, yani Kur’ân’ın mu’cizevî özelliklerini başlıklar
hâlinde verir.[3] Kur’ân kıssalarının anlatımı hakkında şu orijinal tespiti
önemlidir: “Keza Kur’ân, Hazreti Nuh, Hazreti Hud, Hazreti Sâlih, Hazreti
İbrahim, Hazreti Lût ve diğer enbiyâ-i izâm (alâ nebiyyinâ ve aleyhimussalâtü
vesselâm) hazerâtından ve onların kavimlerinden de bahseder; hem de onların
karakter ve tabiatlarını gayet net çizgilerle ortaya koyarak tarih öncesi bu
dönemleri öyle bir resmeder ki, insan o upuzun geçmişi kendine has şivesi ve
deseniyle görüyor gibi olur.”[4] Bu tespitin ışığında o kıssaları tahlil etmek,
şüphesiz ki yeni katkılar sağlayacaktır. Burada verdiği bazı âyetleri tahlil
ettiğine işaret etmeliyim. Ezcümle: “Romalılar size yakın bir yerde yenik
düştüler; ne var ki bu mağlubiyetten sonra birkaç sene içinde onlar galebe
çalacaklar, evvel ve âhir hüküm Allah’a aittir. O gün mü’minler de kendi
açılarından sevineceklerdir.” (Rûm sûresi, 30/1-4) Keza aynı yerde Mâide Sûresi,
5/67; Fetih Sûresi, 48/27; Fussilet Sûresi, 41/53; Nûr Sûresi, 24/55 âyetlerini
de bu açıdan kısaca tahlil eder.[5]
Daha sonra Kur’ân-ı Hakîm’in, kıyamete kadar gelecek bütün zamanlara hitap
ettiğini göstermek için, nüzul döneminde insanlık tarafından bilinmeyip bin yıl
kadar sonra keşfedilen bilimsel keşiflere örnekler verir.[6] Çocuğun ana
karnında yaratılmasına değinen Abese Sûresi, 80/17-19; Târık Sûresi, 86/5-8;
Mü’minûn Sûresi, 23/12-14 âyetlerini ele alarak bunlarda yer alan bazı
bilgilerin ancak çağdaş dönemde keşfedildiğini vurgular. Astronomi alanından
“Güneş de kendisine ait bir yörüngede akar gider.” (Yâsîn sûresi, 36/38), “İnkâr
edenler bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz
ayırdık.” (Enbiyâ sûresi, 21/30) âyetlerinde işaret edilen gaybî haberlere yer
verir. Kur’ân-ı Kerim’in bu kabîl gaybî haberler ihtiva etmesini şu âyete
dayandırır: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi
özvarlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’ân’ın Allah tarafından gelen gerçeğin ta
kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahit
olması yetmez mi?” (Fussilet sûresi, 41/53) Müellifimiz bu âyeti kısaca tefsir
ettikten sonra şöyle der: “[Bu âyet] günümüzde dev teleskoplarla âfâkın
keşfedilip değerlendirileceğini; ilm-i ebdân, ilm-i nefs ve ilm-i ruh… gibi
konuların da bizcesinin ortaya konacağını işaretlemektedir ki –yarınların daha
nelere gebe olduğu mahfuz– bu babda da yine o Mu’cizbeyan Kitap selim vicdanlara
وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ ‘O Kur’ân’ı Biz, hakkın ta
kendisi olarak indirdik ve o mutlak hakkın kendisi olarak nâzil oldu.’ (İsrâ
sûresi, 17/105) hakkaniyetini tescil ettirmektedir.”[7]
Müellifimiz, Bakara Sûresi’nin tefsirine başlarken önce “Sûreye İcmalî Bir
Bakış” başlığı ile sûre-i şerifenin muhtevası ve genel yapısı, içerdiği akaid,
ibadet, ahlâk, hukuk, muamelât, ukûbât ahkâmı hakkında bilgiler vererek onun,
Kur’ân’ın uzunca bir hulâsası olduğunu bildirir. Bakara Sûresi’ni izleyen
sûrelerin, bu sûredeki muayyen konuları ayrıntılı bir şekilde ele aldıklarını
söyleyerek, sûreler arası tenâsüp konusunda dikkate değer bir not
düşmektedir.[8] Onun ayrıntıya girmediği bu tespitini ben sadece M. Reşid
Rıza’nın (ö. 1935) yaptığını biliyorum.[9]
Âyetleri tek tek tefsir etmekle beraber onların pencere açtığı geniş
perspektiflere de baktırır. Aşağıda bazı âyetlerdeki cüz’î hadiselerden küllî
kaideler çıkarmasına örnekler vereceğiz.
“Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) tevhid inancı, bütün monoteist dinlerin
atasıdır.” esası. Daha önceki semavî kitaplara inanmalarından ötürü Ehl-i
Kitap’la ortak bir zemin belirleme, Mezopotamya’dan Filistin’e yerleşip oğlu
Hazreti İshak vasıtasıyla Yahudilerin atası olan Hazreti İbrahim’in
(aleyhisselâm) aynı zamanda Mekke’de Kâbe’yi bina edip, öteki oğlu Hazreti
İsmail vasıtasıyla da Arapların ve tüm Müslümanların ceddi olmasını hatırlatarak
Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların tevhidin sembolü olan aynı babanın evlatları
olduğunu bildirir. Böylece Kur’ân, irşad ve tebliğ adına ayrı bir menfez
açar.[10]
“Dürüstlük bulmak isteyen kimse, dürüst olmalıdır.” kaidesi. “Ey İsrail’in
evlatları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi düşünün. Bana verdiğiniz sözü yerine
getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!”
(Bakara sûresi, 2/40) âyetinde Cenab-ı Allah, Kendisiyle bütün kulları arasında
bir sözleşme bulunduğunu bildirmiş olmaktadır.[11]
“Söylediğini yaşamayanın sözü, insanlarda kabul görmez.” kaidesi. “Halka iyilik
emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa?” (Bakara sûresi, 2/44) âyeti,
Yahudilere hitabın ötesinde, “Sözün başkasına tesirinin birinci şartı, söyleyen
tarafından yaşanmasıdır.” prensibini ortaya koyarak, yaşanmayan sözlerin
sinelerde kabul görmeyeceğini anlatmaktadır.[12]
“Emsal (benzerler) birbirini iter.” kaidesi. “Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar,
Sen onların dinlerine tâbi olmadıkça senden razı olmazlar. Öyleyse de ki:
‘Allah’ın hidayet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen bunca
ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan Allah’a karşı hiçbir
koruyucu ve yardımcı bulamazsın.’”[13] âyetinden bu kuralı çıkarırken şöyle der:
“Nitekim aynı kökten gelmeleri itibarıyla bugüne kadar İslâm’a karşı en büyük
muarazanın semavî dinlerin müntesipleri tarafından yapıldığı inkâr edilmez bir
hakikattir. Zira bunlar arasında cibillî bir ihtilaf söz konusudur fakat bu,
hiçbir zaman aralarında bir vahdetin tesis edilemeyeceği şeklinde de
anlaşılmamalıdır.”[14]
“Zaruretler haramları mubah kılar.” “Zaruretler, miktarına göre takdir edilir.”
kaideleri.[15] “O, size lâşeyi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına
kesilen hayvanın etini haram kıldı. Kim mecbur kalırsa, başkasının hakkına
tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla, bunlardan yemesinde bir
günah yoktur.” (Bakara sûresi, 2/173)
Bu özetlemeyi şöyle bitirir: “Hâsılı, denebilir ki, Bakara Sûresi’nde bir
Müslümanın ferdî ve içtimaî hayatı adına lüzumlu olan bütün prensipler icmalî
olarak anlatılmış ve hiçbir boşluk bırakılmamıştır.”[16]
Sûrenin birinci âyeti Elif, Lâm, Mîm vesilesiyle hurûf-u mukattaa hakkında
izahlara önemli bir yer ayırır.[17] Değerli yazarımızın, başka tespitleri
arasında, bu konudaki şu orijinal izahını aktaralım: “Bu harfler, maddeyi
meydana getiren atomlar ve insanı oluşturan hücreler mesabesindedir. Yani
buradaki asıl mucizelik şuradadır: Nasıl ki canlıyı meydana getiren elementler
bilindiği ve elde mevcut olduğu hâlde yeni bir canlı yaratmaya Allah’tan başka
kimsenin gücü yetmez; öyle de, Kur’ân-ı Kerim de, ت ب، ،ا (elif, be, te) veya
buradaki şekliyle الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi herkesin bildiği harflerden
müteşekkil olduğu hâlde hiç kimse, onun misli “Mu’cizü’l-Beyan” bir kitap
meydana getiremez. Zira Allah’ın (celle celâluhu) hilkati mu’ciz (herkesi âciz
bırakan) olduğu gibi hitabet ve kitabeti de mu’cizdir.”[18]
Bir de başka bir eserde görmediğim şu tespiti de iktibas etmeliyim: “Bir başka
açıdan “Elif, Lâm, Mîm”, bir malum-u meçhulü anlatır. İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i
derinlemesine incelediğinde pek çok hakikate âşina olur. Fakat nasıl ki, çeşitli
ilimlerde ihtisas yapanların, bilmedikleri hususlar karşısında, “Biz açtığımız
her malum sahanın ötesinde bir meçhulle karşı karşıya kalıyoruz; bildiğimiz
şeyler, daima bizim karşımıza bilmediğimiz pek çok yeni şey çıkarıyor.” demeleri
gibi, hurûf-u mukattaa ile karşılaşan bir kişi de, Kur’ân-ı Kerim’in içindeki
bütün sırları ve hakikatleri öğrense de, hakkıyla onun iç derinliği ve
ledünniyatına vâkıf olamayacağını, bildiği şeylerin, bilmediği nice şeyleri
gösterdiğini idrâk ederek Kur’ân karşısında her zaman aczini ifade etme
durumunda kalacaktır.”[19] Demek bu gizemli harfler, bir bakıma, var olmakla
beraber bilemediğimiz nice hakikatlerin de birer unvanı, birer simgesi
durumundadır. Bilindiği üzere bu harfler 29 sûrenin başında bulunmakta olup
haklarında otuzdan fazla görüş ileri sürülmektedir. Bu teklifleri naklettikten
sonra müfessirler “Bunlardan asıl maksadını, asıl Allah Teâlâ bilir.”
derler.[20]
“Bu Kitap, müttakîler için rehberdir.” (Bakara sûresi, 2/2) âyeti, hidayeti
takva sahiplerine mahsus kıldığı zannını uyandırmaktadır. Müfessirler burada
neticenin gözetildiğini, yani cüz’î iradesini iman tarafına kullanarak neticede
iman ve takva dairesine girecek olanların kastedildiğini,[21] Kur’ân’ın aslında
bütün insanlara hitap olduğunu, fakat sonuçta ondan istifade edenler sadece
müttakiler olması itibarıyla (i’tibar-ı mâ se-yekûn), âdeta onlara mahsus diye
nitelendirilmesinin yerinde olduğunu belirtirler. Muhterem Fethullah Gülen
konuya şöyle özetleyebileceğimiz bir başka açıdan daha yaklaşır: Hidayet için
takva, takva için hidayet şart koşulunca, burada bir devr-i bâtıl bulunduğu
zannedilebilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de hidayetin farklı farklı mânâlarda
kullanılması, bir başka açıdan da hidayetin farklı mertebelerinin olması
itibarıyla burada o şekilde bir devirden bahsetmek söz konusu değildir ve
meselenin “devir” olarak anlaşılmaması için bu farklılıkların iyi bilinmesi
lazımdır. Mesela kişinin, küfürden vazgeçip imana gelmesi, imanda derinleşip
rüsuh kazanması, sonra onu tabiatına mâl etmesi; meseleyi daha da
detaylandıracak olursak, hidayetin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn
yollarından geçerek kemale ermesi... evet, işte bütün bu mertebeleri cüz’î ve
küllî dairede duyup zevk etmesi, Kur’ân’ın hidayetinin çeşitliliği adına ortaya
konabilecek farklılıklardandır. Kur’ân, hidayet dairesine giren bu kişinin
elinden tutar ve onu, o yanıltmayan rehberliğiyle, yukarıda bir kısmı arz edilen
farklı hidayet seviyelerinden biriyle taçlandırır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ibtida
(başlangıç) ile intihayı (sonu) cem etmiş bir mukaddes kitaptır. Bu itibarla,
hidayeti, hem ibtidası hem de intihasıyla Kur’ân’da görmek mümkündür. Hidayetin
başlangıcını, Allah ve ibadet telakkisiyle İslâm dairesine giren bir bedevinin
çok basitçe iz’an ve kabulü şeklinde görürsek; zirvesine de Resûl-i Ekrem’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mazhar olduğu hidayet diyebiliriz. Bazı
sosyologların da ifade ettiği gibi, şimdiye kadar hiçbir fikir, doktrin ve kitap
Kur’ân-ı Kerim’in toplumda meydana getirdiği inkılabı gerçekleştirememiştir.
Başka oluşumlarda ancak üç-dört nesilde tamamlanan bir tekemmül sürecini Kur’ân
sayesinde Hazreti Peygamber bir nesilde tamamlamıştır. Demek Kur’ân’ın hidayeti
birinci basamakla başlayıp kemalâtta devamlı yükselen bir terakkî şeklinde
seyretmektedir, âdeta mü’minler adedince sonsuz denecek kadar mertebeleri
vardır.[22]
Müellifimiz âyetleri tefsir ederken onları konu bütünlüğünü göz önünde
bulundurarak gruplandırır (1-5. âyetler, 6-7. âyetler, 8-10. âyetler gibi).
İzaha başlarken önce âyetlerdeki kelimelerin “müfredat mânâsı”nı kaynaklara
dayanarak etraflı bir şekilde verip açıklar. Açıklamasında sadece lügavî
mânâlarla yetinmez, duruma göre kelâm, İslâm düşüncesi, fıkıh, tasavvuf
ilimlerindeki ıstılah mânâlarına da girer. Mesela 6. âyette geçen كَفَرُوا
kelimesini açıklarken kefr, küfr, küfrân, kâfir, kâfûr, kâfire kelimelerinin
anlamlarını[23] verdikten sonra küfr terimini kelâm, akaid, mezhepler tarihi,
İslâm düşüncesi alanları açısından inceler.[24]
Müteakiben aynı âyet grubunda “seçilen kelimelerdeki dil incelikleri” başlığı
altında şu kabîl bilgileri buluruz: إِنَّ te’kid edatının, الَّذِينَ ism-i
mevsûlünün, سَوَۤاءٌ kelimesinin, عَلَى edatının, başka çok müteradif kelimeler
arasında inzar kelimesinin tercih edilmesi, zamirle anlatma imkanı varken zâhir
isim kullanılmasındaki incelikler sarf, nahiv, belâgat ilimleri bakımından
incelenir. Daha başka yerlerde îcâz, itnâb, ma’rife, nekire, tenvin, isim
cümlesi, fiil cümlesi, fiilin mâzi veya muzâri getirilmesi, kasr, istifham ilh.
üsluplarının ihtiva ettiği incelikleri bildirerek Kur’ân’daki üstün edebî
anlatımı, Kur’ân estetiğini imkân ölçüsünde okuyucuya intikal ettirmeyi
hedefler.
Eser belâgat incelikleri yönünden ağırlıklı olmakla birlikte onda, yeri
geldiğinde kelâm,[25] fıkıh,[26] içtimaî tefsir,[27] psikolojik tefsir,[28]
fennî (bilimsel) tefsir,[29] tasavvufî tefsir[30] bakımından dikkate değer
izahlar bulmaktayız. 17-18. âyetler vesilesiyle münafıklar hakkındaki meselleri,
beyan ilmi açısından etraflı bir şekilde tahlil eder.[31] Kur’ân’ın bu
mesellerle onların tutarsızlıklarını, çarpık hâlet-i ruhiyelerini,
bocalamalarını, kişilik bozukluklarını nasıl resmettiğini anlatır. Diğer
taraftan Kur’ân’ın, yeri geldikçe mesel irad etmek suretiyle meseleleri müşahhas
hâle getirmesi hakkında genel mütalâasında da şöyle der: “Ve işte bu şekilde
temsil yoluyla vehim akla, hayal de fikre teslim oluyor.. ve oldukça garip ve
uzak meseleler hâzır hâle geliyor. İnsan öldükten sonra dirilmeyi uzak
görebilir; ancak baharı görünce, sanki çok uzak bir mesele olan o tekrar
dirilme, gözünün önünde mahsüs ve makûl bir hâl alıyor gibi olur. Bunun gibi,
temsil yoluyla mânâlar da âdeta cisim giymiş olurlar. Kur’ân-ı Kerim’in
ifadelerindeki bu canlılığı, Abdülkâhir Cürcânî (ö.471/1079), Zemahşerî
(ö.538/1144), Sekkâkî (ö. 626/1229), Bediüzzaman (ö.1960) ve Seyyid Kutup
(ö.1966) gibi yüzlerce muhakkik çok iyi görmüş ve değerlendirmişlerdir.”[32]
Eserde değinemediğimiz daha birçok özellik elbette vardır. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı
Hakîm’in mufassal özeti olan 286 âyetli Bakara Sûresi’ni, makalemizin başında
belirttiğimiz üzere, âdeta 25 âyette hulâsa etmiş, ilk etapta vakti müsait
olmayanlara kısa yoldan bir fikir vermek istemiştir. Tafsilat almak isteyenleri
de devamını okumaya teşvik etmiştir. Muhterem Fethullah Gülen’in de tam bu
miktarını tefsir etmesi, rastgele olmayıp kesinlikle böyle bir değerlendirme
sonucunda olmuştur. Kendisi bu plândan söz etmese de bu bende kesin bir
kanaattir. Böylece birkaç ciltlik tefsiri okuma imkânı bulamayan geniş okuyucu
kitlesine, bütünlük arz eden küçük bir cilt ile istifade imkânı vermiştir.[33]
Kendisine Kur’ân’a ve Müslümanlara hizmetlerinden dolayı tebrik ve
teşekkürlerimizi sunuyor,
Cenab-ı Allah’ın, ömrüne daha nice bereketler ihsan buyurmasını diliyoruz.
[1] Bir İ’câz Hecelemesi, s.28.
[2] Bir İ’câz Hecelemesi, s.27-28.
[3] Bir İ’câz Hecelemesi, s.29-30.
[4] Bir İ’câz Hecelemesi, s.31.
[5] Bir İ’câz Hecelemesi, s.32-34.
[6] Bir İ’câz Hecelemesi, s.35-40.
[7] Bir İ’câz Hecelemesi, s.37.
[8] Bir İ’câz Hecelemesi, s.71.
[9] Tefsiru’l-Menar, 7/288-289. En’âm Sûresi tefsirinin girişinde özetle şöyle
der: Bakara Sûresi’nden sonraki 3, 4 ve 5. sûreler Ehl-i Kitap ağırlıklı olup
onların hatalarını düzeltir. 6. En’âm Sûresi tevhidin özünü ve mahiyetini
bildirip şirk ve küfrü iptale, 7. A’râf Sûresi tevhid tarihine, onu tebliğ eden
peygamberlerin kavimleriyle mücadelelerine, 8. Enfâl ve 9.Tevbe sûreleri
münafıkların davranışlarına ağırlık verir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’in ilk sülüsü
(üçte biri) böyle bir bütünlük ortaya koyarak tamamlanır. Ayrıntılar nazara
alınmaksızın genel bir bakışla bu, sûreler arası tenâsüp yönünden ilginç bir
değerlendirmedir (Krş.: Suat Yıldırım, Fâtiha ve En’am Sûrelerinin Tefsiri,
İstanbul, 1989, s.44-45).
[10] Bir İ’câz Hecelemesi, s.47.
[11] Bir İ’câz Hecelemesi, s.45-46.
[12] Bir İ’câz Hecelemesi, s.57.
[13] Bakara sûresi, 2/120.
[14] Bir İ’câz Hecelemesi, s.58-59.
[15] Bir İ’câz Hecelemesi, s.60.
[16] Bir İ’câz Hecelemesi, s.61.
[17] Bir İ’câz Hecelemesi, s.70-72, ayrıca s.83-95.
[18] Bir İ’câz Hecelemesi, s.72.
[19] Bir İ’câz Hecelemesi, s.87-88.
[20] Suat Yıldırım, Kur’ân İlimlerine Giriş, İstanbul, Ensar Yay. 7. bas., 2011,
s.107-109.
[21] Nesefî, Medârik, bu âyetin tefsirinde.
[22] Bir İ’câz Hecelemesi, s.76-77.
[23] Bir İ’câz Hecelemesi, s.155-156.
[24] Bir İ’câz Hecelemesi, s.156-159.
[25] Mesela s.157-160’ta küfre sebep olan şeyler; s.164-165’te imanın mahiyeti;
s.170-175’te cebr ve ihtiyar meseleleri.
[26] Mesela s.53-54’te haram ve mubah konusu; s.124-125’te namazı ikâme ve
namazda tâdil-i erkân.
[27] Mesela s.128-132’de zekât ve sosyal adalet; s.354-358’de münafıkların
taklit ve menfaatçilik zihniyeti.
[28] Mesela s.202-209’da nefs, şuur, vicdan hakkındaki izahlar; s.232-234’te
münafıkların ıslah ve dürüstlük iddiaları; s.358-359’de münafıkların düalite
yaşamaları ve kişilik bozuklukları.
[29] Bir İ’câz Hecelemesi, s.35-40’de çağdaş tıp ve embriyonun ana karnındaki
safhaları, keza astronomi alanında gök cisimlerinin yaratılması, Güneş ve Ay’ın
hareketlerine dair Kur’ân-ı Hakîm’deki işaretler.
[30] Mesela s.162-163’te kalb hakkında.
[31] Bir İ’câz Hecelemesi, s.286-289.
[32] Bir İ’câz Hecelemesi, s.293.
[33] Önyargılı bazı kimseler, kitap tanıtımına dair bu makalem ile “kendi
Hocamızı” ölçüsüz şekilde övdüğümüzü iddia edebilirler. Böyle düşünenleri,
makalemizde ilmî ölçülere uymayan yerleri göstermeye davet ediyorum. Keza kitabı
okuyup ilmî yönden değerlendirmelerini öneriyorum.
Dar bir açıdan bir kez daha Kur’ân
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ، وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ كِتَابًا مُعْجِزًا
أَفْحَمَ مَشَاهِيرَ الْخُطَبَاءِ مِنَ الْقُدَمَاءِ، وَخِطَابًا مُسْكِتًا
أَعْجَزَ جَهَابِذَةَ الْبُلَغَاءِ؛ قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ، أَمَرَ
فِيهِ وَزَجَرَ، وَبَشَّرَ وَأَنْذَرَ؛ قُرْآنًا مَنْ تَمَسَّكَ بِعُرْوَتِهِ
الْوُثْقَى وَحَبْلِهِ الْمَتِينِ، وَسَلَكَ سَبِيلَهُ الْوَاضِحَ وَصِرَاطَهُ
الْمُسْتَقِيمَ، فَقَدْ فَازَ وَنَجَا؛ وَمَنْ نَبَذَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ فَقَدْ
هَوَى وَتَرَدَّى فِي مَهَاوِي الرَّدَى.
وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى مَنْ أَرْسَلَهُ اللهُ إِلَى الْعَالَمِ كَافَّةً
هَادِيًا وَبَشِيرًا، وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ
نَذِيرًا، وَعَلَى آلِهِ الْبَرَرَةِ، وَصَحْبِهِ الْخِيَرَةِ، مَصَابِيحِ
الْأُمَمِ، وَمَفَاتِيحِ الْكَرَمِ، وَعَلَى مَنْ تَبِعَهُمْ بِإِحْسَانٍ صَلاَةً
وَسَلاَمًا مِلْءَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ مَا تَنَاوَبَ النَّيِّرَانِ،
وَتَعَاقَبَ الْمَلَوَانِ.
Bugüne kadar Kur’ân’ı anlatma uğrunda nice kalemler gözyaşı döktü ve inledi..
nice sineler onun esintileriyle ürperdi ve titredi.. nice dimağlar onun
mucizevî, büyülü atmosferinde iç içe “ba’sü ba’de’l-mevt”lere erdi ve
uhrevîleşti.
Bizimki kendini bilmezlik olsa da onun yeryüzünü şereflendirdiği asırdan
günümüze dek nice cins dimağlar birer gavvâs gibi o
“el-menhelü’l-azbü’l-mevrûd”a daldı ve kendi çağdaşlarına ne cevherler ne
cevherler sundu..! Biz şimdilik, o harikulâde beyan âbidesiyle alâkalı pek çok
esrar ve incelikleri o alanın mahir üstadlarının güzide eserlerine havale
ederek, dar bir çerçevede bir kere daha “i’câz” ve “îcâz” demek istiyoruz.
İ’câz, sözlük itibarıyla güç yetirilememe, âciz bırakma, benzerinin yapılamaması
ve başkalarının yapmaya, söylemeye muktedir olamayacağı aşkın bir muhteva ve
harika bir beyan demektir.
Îcâz ise bir mazmun ve mefhumu çok az kelime kullanarak özlü söyleme; tabir-i
diğerle, çok az ifade ile pek çok şey işaretleme ve pek az sözle maksadın vâzıh
olarak ifade edilmesi mânâlarına gelmektedir.
Belâgat uleması, îcâz sözüyle alâkalı şu mütalâaları serdederler: Bir söz, ifade
edilmek istenen mânâyı tam karşılayacak ölçüde ise buna “müsavât” denir ki
beliğlerin beyanlarında en şayi olan da budur. Bazen de bir faydadan ötürü ve
tabiî “mukteza-i hâl” veya “mukteza-i zâhir” esprisine bağlı olarak fazla
kelimeler kullanıldığı da olur ki, buna da “itnâb” denegelmiştir ve kendi
çerçevesinde bu da makbul bir ifade tarzıdır. Oldukça az kelime veya haziflerle
–maksadı muhill olmama kaydıyla– ifade ve beyana da “îcâz” denir ki, bu konuyla
alâkalı Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’dan yüzlerce örnek göstermek
mümkündür.
Aslında, üslub-u beyan müsavâtı gerektirdiği yerde o yolu takip etmek; tavzih ve
tefsire ihtiyaç duyulan durumlarda itnâb demek; bazen de herhangi bir mazmun ve
mefhumu ifadede, konuyu iğlâk etmeme ve anlaşılmaz hâle getirmeme kaydıyla îcâz
yolunu seçmek ayn-ı belâgat, dolayısıyla da makbul ve müstahsendir. Mevzu ile
alâkalı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’da bu ifade tarzlarının
hemen hepsinden değişik örnekler vermek mümkündür. Biz burada daha ziyade
Kur’ân’daki îcâz üzerinde durarak, o deryadan sadece birkaç damla ile iktifa
etmek istiyoruz.
Belâgat uleması ekseriyetle îcâzı iki nev’e taksim ederler:
1. Îcâz-ı kısar,
2. Îcâz-ı hazf.
Belâgatçıların, birkaç kelime ile pek çok hakikati ifade etmenin unvanı
saydıkları “îcâz-ı kısar”la alâkalı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da onlarca örnek
bulmak mümkündür. Evet, اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’den مِنَ الْجِنَّةِ
وَالنَّاسِ’a kadar farklı seviyelerde hep bu îcâz hakikatinin nümâyân olduğu
görülür. Ne var ki, biz şimdilik konunun hususiyeti açısından belâgat erbabınca
da üzerinde durulmuş bir-iki örnekle iktifa etmeyi düşünüyoruz.
Mesela, A’râf Sûre-i Celîlesindeki خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ
وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Sen her zaman bağışlama (afv u safh) yolunu tut,
iyiliği emret ve cahillerle uğraşmaktan uzak dur.” (A’râf sûresi, 7/199)
ferman-ı sübhânisi üç cümleden ibaret olduğu hâlde mehâsin-i ahlâkın bütün
disiplinlerini câmi bir beyan harikasıdır. Evet, bu engin beyan içinde bağışlama
ahlâkı, iyilik ve güzellik düşüncesini yaşayıp yaşatma kararlılığı, bilgisiz ve
densiz insanlarla tartışmalara girmeme ciddiyeti, demagoji ve diyalektiklerle
faydasız dalaşmalarda bulunmama vakarı… türünden pek çok hususun hemen hepsini
bir solukta ifade etme gibi bir câmiiyet söz konusudur.
Üzerinde durulan âyetlerden biri de Bakara Sûre-i Celîlesindeki وَلَكُمْ فِي
الْقِصَاصِ حَيَاةٌ “Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara sûresi, 2/179)
âyet-i câmiasıdır. Arap beliğlerinin, bu mazmunu ifade adına ortaya attıkları en
parlak örnek اَلْقَتْلُ أَنْفَى لِلْقَتْلِ “Öldürmek, öldürmeyi ortadan
kaldırır.” sözcüğü olmuştur. Beyan üstadlarının bu konudaki mütalâaları bir
yana, bizim gibi sıradan insanların nazarında bile Kur’ân’ın beyanı karşısında
bu ifadenin ne kadar sönük kaldığı açıktır.
Her şeyden evvel bu sözde اَلْقَتْلُ kelimesi tekerrür etmektedir ki, buna
kelimenin iç musikisi de inzimam edince hiss-i selim ve zevk-i selime aykırı
olduğu hemen hissedilir. Âyette ise mevzuun ve mazmunun özünü aksettiren o engin
iç musiki ile beraber böyle bir tekrar söz konusu değildir.
Sâniyen, “Katl, katli ortadan kaldırır.” yaklaşımı yanlıştır; zira her öldürme
öldürmeyi önlemez/önleyemez; hatta bazen öldürme, peşi peşine öldürmeler fâsit
dairesi bile oluşturabilir.
Sâlisen, âyetteki حَيَاةٌ ve اَلْقِصَاصِ kelimeleri, Kur’ân’ın iç musikisi
açısından gayet latif düşmesine mukabil, اَلْقَتْلُ أَنْفَى لِلْقَتْلِ
ifadesinde kulağı ve hiss-i selimi tırmalayan bir ses söz konusudur.
Râbian, âyette herhangi bir hazif mevcut olmadığı hâlde burada اَلْقَتْلُ
[قِصَاصًا] أَنْفَى لِلْقَتْلِ [ظُلْمًا مِنْ تَرْكِهِ] hazfedilmiş ibarelerin
mevcudiyeti bahis mevzuudur.
Hâmisen, âyette kısas sonucuyla hayat arasında bir tıbâk mevcut olmasına
karşılık, nazire olarak ortaya konan ifadede böyle bir husus mevcut değildir.
Sâdisen, âyetteki kısas kelimesi öldürmenin berisinde daha küçük cinayetleri de
kapsamasına mukabil, nazirede ise bunlara, delâletin hiçbir şekliyle, işaret söz
konusu değildir.
Bu konuda üçüncü bir örnek olarak İhlâs Sûre-i Celîlesi üzerinde de durulabilir.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın pek çok yerinde îcâz vurgusunda bulunan Bediüzzaman
Hazretleri bu sûre ile alâkalı da şunları söyler: Çok kısa olan İhlâs Sûre-i
Celîlesinde üç müspet, üç de menfi cümle mevcuttur. Sûre, bu altı cümle ile altı
mertebe tevhidi ifade ve ilanın yanında o kadar da şirk envaını
reddetmektedir.[1]
Bu konuyla alâkalı “Yirmi Beşinci Söz”deki o bahse bakılabilir. Aslında o
Hazret’in “İşârâtü’l-İ’câz” kitabı, Kur’ân’daki bu tür cezâlet-i beyan örnekleri
adına mutlaka mütalâa edilmesi gerekli bir şaheser mahiyetindedir.
Diğer bir misal olarak, bütün şerlerin ve hayırların özetini ihtiva eden إِنَّ
اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَۤاءِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى
عَنِ الْفَحْشَۤاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ “Şüphesiz Allah, adalet ve
istikameti, en engin mânâsıyla ihsanı ve yakınlarına iyilikte bulunmayı emreder;
hayâsızlığı, çirkin ve nâhoş işleri, zulüm ve tecavüzü de yasaklar.” (Nahl
sûresi, 16/90) âyet-i kerimesi de îcâz açısından üzerinde durulan veciz
beyanlardandır.
Kur’ân-ı Mübin’de benzer îcâz türünün onlarcasını göstermek mümkündür; ancak
konunun hususiyeti bu enginlikteki bir tahlile müsait olmadığından biz de
mecburen çerçeveyi dar tutmak zorundayız. Burada meseleyi noktalayarak bir-iki
örnekle îcâz-ı hazf’e geçmek, birkaç âyet-i kerime ile ona da temas ettikten
sonra ayrı bir beyan sultanlığını işaretlemek istiyoruz.
Belâgat âlimlerinin ifadelerine göre “îcâz-ı hazf”; kelâmın bazı kısımlarının,
onlara delâlet edecek lafzî veya mânevî bir karine bırakılarak hazfedilmesi yani
zikredilmemesidir. Hazfedilen, bir harf olabildiği gibi bazen bir kelime ve bir
cümle de olabilir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da bu tür hazfin de onlarca örneğini
göstermek mümkündür.
Mesela, وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا “Ben iffetsiz biri değilim.” (Meryem sûresi, 19/20)
Burada أَكُنْ olacakken ن harfi hazfedilmiştir. İfadenin bu şekilde vârid
olması, o esnadaki konjonktüre ve heyecan hâline fevkalâde uygun düşmektedir.
Bir başka misal olarak: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ “Size analarınızla
evlenmek haram kılınmıştır.” (Nisâ sûresi, 4/23) âyetinde, evlenmek mânâsına
gelen نِكَاح kelimesi hazfedilmiştir; mesele vâzıh ve anlatılmak istenen husus
da gayet açıktır.
Bunun gibi, bu Kitab-ı Kerim’de, bazen رَبِّ اغْفِرْ لِي “Rabbim beni yarlığa!”
(A’râf sûresi, 7/151) beyanında olduğu misillü muzâfun ileyh yâ’sı (ي) hazf
edilerek îcâza gidilmiş; bazen وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا “Kim tevbe edip
sâlih amel işlerse.” (Furkan sûresi, 25/71) âyetinde olduğu türden عَمَلًا
mevsûfu hazfedilerek sıfatla yetinilmiş ve bazen de وَكَانَ وَرَۤاءَهُمْ مَلِكٌ
يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا “Zira arkalarında her sağlam gemiyi zorla gasp
eden bir melik vardı.” (Kehf sûresi, 18/79) beyanında olduğu gibi sağlam
mânâsına gelen صَالِحَةٍ sıfatı zikredilmeyerek mevsûfla iktifa edilmiştir.
Îcâz-ı hazf cümlesinden olarak bazen birkaç kelâmın birden hazfedildiği de olur.
Sûre-i Yusuf’taki فَأَرْسِلُونِيُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ “Beni gönderin.. Ey
dosdoğru sözlü Yusuf (dedi).” (Yûsuf sûresi, 12/45-46) âyetinde olduğu gibi.
Maksadı muhill olmadan burada şu kelimelerin hazfedildiği anlaşılmaktadır:
فَأَرْسِلُونِ [إِلَى يُوسُفَ لِأَسْتَعْبِرَهُ الرُّؤْيَا، فَأَرْسَلُوهُ،
فَذَهَبَ إِلَى السِّجْنِ، وَقَالَ لَهُ: يَا] يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ “Beni
Yusuf’a gönderin, [rüyanın tabirini O’na sorayım. Bunun üzerine onlar da bu zâtı
hapishaneye gönderdiler de o:] Ey doğru sözlü Yusuf, dedi.”
Kur’ân-ı Kerim’de bu kabîlden o kadar çok hazif vardır ki, bunların bütününü
zikretmek bir mücellet ister; bu ise bu dar tahlilin istiab haddini aşar.. tabi
benim boyumu da...
Aslında Furkân-ı Mübin’deki i’câz ve îcâz hakikatiyle alâkalı, me’ânî ve beyan
üstadları onun o kadar çok derinliğinden söz etmişlerdir ki, bunlardan her biri
tek başına onun “Kelâmullah” olduğunu göstermekte ve aşkınlığına şehadet
etmektedir. Fuhûl-ü ulemanın o engin mülâhazalarını yine onların o harika
eserlerine bırakıp biz bu konuyu da çağımızdaki bir beyan üstadının ifadelerine
işaret ederek noktalamak istiyoruz:
Bediüzzaman, Kur’ân’daki i’câz adına, onun nazmının cezâleti (söylenişte mazmunu
tam aksettirmenin yanında fevkalâde ahengi, tebşîr ettiğinde içlere inşirah
salan letafeti, tehditlerinde gönüllerde ürperti ve râşeler hâsıl eden
müessiriyeti demektir), ifade zenginliğinin yanında hüsn-ü metaneti, üslubunun
garîb ve orijinal olması, tarzının zerafet ve güzelliği, ifadelerinin aşkınlık
ve fâikiyeti, mânâsının kuvvet, rasânet ve hakkaniyeti, lafızlarının fasih, açık
ve anlaşılır olması… gibi mevzular üzerinde durur ve bu hususların hepsini
örnekleriyle ortaya koyar.[2] Biz bu konuyu da şimdilik o güzide kaynaklara
havale ederek geçelim.
Bunlardan başka, Kur’ân-ı Mu’ciznümâ’nın gaybî haberleri de onun mucize ve Hak
kelâmı olduğunu göstermektedir. Evet, bu harika beyan, varlığın mebdeinden
Hazreti Âdem Nebi’nin (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) hilkat ve
sergüzeşt-i hayatına, evlatlarının macerasından onun Allah’la münasebet
enginliğine kadar çok farklı konularda öyle detaylı bilgiler verir ki, onun
Allah kelâmı olduğu kabul edilmediği takdirde bu geniş malumatın, bu kadar
teferruatlı bilginin izahı mümkün olmayacaktır. Keza Kur’ân, Hazreti Nuh,
Hazreti Hud, Hazreti Sâlih, Hazreti İbrahim, Hazreti Lût ve diğer enbiyâ-i izâm
(alâ nebiyyinâ ve aleyhimussalâtü vesselâm) hazerâtından ve onların
kavimlerinden de bahseder; hem de onların karakter ve tabiatlarını gayet net
çizgilerle ortaya koyarak tarih öncesi bu dönemleri öyle bir resmeder ki, insan
o upuzun geçmişi kendine has şivesi ve deseniyle görüyor gibi olur.
Bütün bunların yanında Kur’ân, –zamanın tevil ve tefsirine emanet– gelecekle
alâkalı ihbarlarında o kadar açık bir üslupla meseleleri ortaya koyar ki bütün
bunlar İlm-i Muhit-i İlâhî’ye verilmediği takdirde makûl bir izahı mümkün
olmayacaktır. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da bu türden de onlarca âyet-i kerime
göstermek mümkündür.. ve bu âyetlerden her biri هٰذَا كَلَامُ اللهِ “İşte bu,
Allah’ın kelâmıdır.” diyen birer şahid-i sadık mahiyetindedir. Bu cümleden
olarak o, لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَۤاءَ اللهُ اٰمِنِينَ
مُحَلِّقِينَ رُءُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ... “İnşâallah, siz
kiminiz başını tamamen tıraş etmiş, kiminiz de saçlarını kısaltmış olarak,
herhangi bir korku söz konusu olmadan mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz...”
(Fetih sûresi, 48/27) şeklinde ferman etmiştir. Aylar ve aylar önce bu çerçevede
verdiği haberler mevsimi gelince bir bir gerçekleşmiş ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ
“Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür.” hakikati bir kere daha vurgulanmıştır.
Bunun gibi, yıllar ve yıllar önce Sasanilerle Romalılar arasındaki savaşta
yenilen Romalıların birkaç sene içinde derlenip toparlanıp düşmanlarına galebe
çalacaklarını ifade eden الٓمٓغُلِبَتِ الرُّومُفِۤي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُمْ
مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَفِي بِضْعِ سِنِينَ لِلهِ الْأَمْرُ مِنْ
قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “Elif, Lâm, Mîm.
Romalılar, size yakın bir yerde yenik düştüler; ne var ki bu mağlubiyetten sonra
birkaç sene içinde onlar yeniden galebe çalacaklardır; evvel ve âhir hüküm
Allah’a aittir; o gün mü’minler de kendi açılarından sevineceklerdir.” (Rûm
sûresi, 30/1-4) âyetinin müfâdı, aynıyla birkaç sene içinde gerçekleşmiştir ki,
o gün aynı zamanda Bedir zaferiyle Müslümanların da sevinç yaşadıkları güne
rastlamaktadır.. evet, bu gaybî haber de bişâretin ihtiva ettiği tarih
çerçevesinde santim şaşmadan aynıyla tahakkuk etmiştir. Müslümanların Mekke’de
gayet az, zayıf ve baskı altında bulundukları ve Sasanilerin zafer naraları
attıkları bir dönemde böyle bir şeyin gerçekleşeceğine ihtimal vermek mümkün
değildi; ama Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ve etrafındaki
hakiki mü’minlerin bir gün bütün bunların mutlaka tahakkuk edeceğine inançları
tamdı.
Farklı bir gaybî haber de Mâide Sûresi’ndeki وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ
إِنَّ اللهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Allah Seni, Sana zarar vermek
isteyenlerin şerrinden koruyacaktır. Şüphen olmasın, Allah asla kâfirlerin,
emellerine ulaşmasına fırsat vermeyecektir.” (Mâide sûresi, 5/67) beyanıyla
ortaya konan hıfz u inayet ve teminat u riayet ifade eden âyettir. Şöyle ki,
Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bilhassa Mekke döneminde koruyucuları az,
düşmanları çok ve amansız olmasına, akla hayale gelmedik onca komplo ve mekr u
hileye rağmen âyet-i celîlenin haber verdiği gibi olmuş, onların kötülük
plânları ve entrikaları boşa çıkmış/çıkarılmış ve o Masum-u Masûn kendi
saadethanelerinde ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar hep ilâhî inayet ve
riayetle korunup kollanmış ve kötülüğe kilitlenmiş o habis ruhların arzuları da
kursaklarında kalmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de, herkese هٰذَا كَلَامُ اللهِ
dedirtecek âyetlerin ta’dâdını Allah bilir; biz bu hususu da, geçen şu iki-üç
örnekle noktalayarak gaybî ihbarâta dair biraz daha farklı bazı konuları
hatırlatmak istiyoruz:
Kur’ân-ı Mübin, Fussilet Sûre-i Celîlesinde, tekvinî emirlerin doğru okunacağı,
varlık ve hâdiselerin hak söyleyen birer fasih lisan hâline geleceği ve bütün
önyargısız insanların da bu Mu’cizbeyan Kitab’ın, hakkın ta kendisi olduğunu
ifade ve itiraf edecekleri günlerin yakın bulunduğunu beyan sadedinde
سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَفِۤي أَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ
لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ “Biz onlara gerek âfâkta (dış dünya) gerek kendi öz
varlıklarında varlık ve birliğimizin delillerini göstereceğiz de onlara
Kur’ân’ın Allah’tan gelmiş bir hak ve hakikat olduğu tam tebeyyün edecektir.”
(Fussilet sûresi, 41/53) buyurur ki, bugün makro ve mikro plânda keşfedilip
ortaya konan bütün buluşlar ve onların işaretlediği hakikatler milimi milimine
bu ihbar-ı ilâhiyi doğrulamakta ve Kur’ân’ın semaviliğini haykırmaktadır.
Buna benzer hem bir ihbar-ı gaybî hem de hakiki mü’minlere va’d u bişâret
diyeceğimiz, gerçekleşmiş bir haberi de Nûr Sûre-i Celîlesinin 55. âyeti
işaretlemektedir. Evet, yeryüzündeki hâkimiyet-i İslâmiye’den yıllar ve yıllar
önce Kur’ân-ı Mübin: وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ
مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ
وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا
يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا... “Allah, daha önceki mü’minlere (Hazreti Davud,
Hazreti Süleyman ve daha başkalarına) dünya hâkimiyeti lütfettiği gibi, sizin
içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere de kesin olarak aynı şeyi vaat
etmektedir. (Öyle ki) onlar için razı olup intihap ettiği İslâm dinini yaşama,
temsil etme imkân ve iktidarı bahşederek onları da o korkulu dönemin arkasından
tam bir güvene erdirecek; gayrı onlar yalnız Bana ibadet edecek ve Bana asla
şerik koşmayacaklar...”(Nûr sûresi, 24/55) şeklinde çok önemli bir bişârette
bulunmuştur ki, mevsimi gelince de gönülden Allah’a inananlar o gül devirlerini
doya doya yaşamış ve ütopyalara sığmayan, tasavvurlar üstü içtimaî, iktisadî,
ahlâkî ve idarî sistemler tesis etmişlerdir.
Bu konuyla alâkalı da onlarca âyetten bahsetmek mümkündür ama biz bu fasla da
bir nokta koyarak o menba-ı mu’cizâtın daha farklı bir yanını işaretlemeyi
düşünüyoruz.
Evet, oldukça küçük birer işaretle geçiştirdiğimiz gaybî ihbarların yanında,
ilmî gelişmelerin sunduğu daha derin, daha farklı bir bakış zaviyesi açısından
ve modern anlayışlar çerçevesinde yorumlanmış ve yorumlanabilir daha onlarca
âyetten söz etmek de mümkündür. Bu cümleden olarak da jinekoloji, embriyoloji,
astronomi, jeoloji ve diğer alanlarla alâkalı bir hayli âyetten söz
edilegelmiştir. Erbabı bu hususlarla alâkalı mücelletler meydana getirmiş;
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bu derinliğini de gözler önüne sermiş ve bu tür
tekvinî emirlerin tahlilinde de اَلْقُرْاٰنُ كَلَامُ اللهِ hakikatini ortaya
koymuşlardır. Bunların bütününü burada serdetmek zordur; biz bu konuyu da
bir-iki küçük misalle işaretleyip geçeceğiz.
Embriyolojiyle alâkalı onlarca âyetten birkaçı şunlardan ibarettir:
Kur’ân, Abese Sûre-i Celîlesinde şöyle buyurur: قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَۤا
أَكْفَرَهُمِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُمِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ
“Kahrolası nankör insan, ne kadar küfran içinde o.. (Biliyor musun) Yaratan onu
neden yarattı? Onu bir “nutfe”den yarattı; yarattı ve onu fevkalâde bir biçime
koydu.” (Abese sûresi, 80/17-19) Burada “nutfe”den kastedilen şeyin “zigot”
olduğu açıktır. İnsan Sûresi ikinci âyetteki مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ cümlesiyle
de spermin yumurtayla karışıp birleşmesi ve döllenme vetiresi işaretlenmektedir.
Bunların yanında sperm ve yumurtanın oluşum merkezi ve çıkış noktalarına da
Târık Sûresi’ndeki فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَخُلِقَ مِنْ مَۤاءٍ
دَافِقٍيَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَۤائِبِإِنَّهُ عَلٰى رَجْعِه
لَقَادِرٌ “Şimdi insan bir de neden yaratıldığına baksın; o atılıp dökülen bir
mâyiden (yani menide sperm ve yumurtadan) yaratıldı. Bir mâyi ki o arka kemik
ile göğüs kemikleri arasından çıkmaktadır. Onu böyle ilk yaratan Allah
diriltmeye de kâdirdir.” (Târık sûresi, 86/5-8) âyetleri işaret etmektedir.
Evet, bu âyetlerde sperm ve yumurtanın mezc u imtizacıyla malum döllenme
vetiresi hatırlatılmaktadır ki, Kur’ân farklı üsluplarla da olsa çok yerde hep
bu hususu vurgular ve insanları bu süreci düşünmeye davet eder.
Bu cümleden olarak Mü’minûn Sûresi’nde konu daha bir detaylı anlatılarak şöyle
buyrulur: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍثُمَّ
جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً
فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا
الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ “Andolsun ki Biz, insanı bir “sülâle”den (çamur, balçık özü veya
bunların ihtiva ettiği elementler) yarattık. Sonra onu (bu unsurları, erkeklerin
spermi ve kadınların yumurtası) “nutfe” (zigot) hâline getirdik ve bu zigotu
sağlam (tam donanımlı) bir yere yerleştirdik. Daha sonra bu “nutfe”yi (rahmin
cidarlarına) yapışan, tutunan bir “alaka” hâline getirdik; müteakiben o
“alaka”yı “mudğa”ya (belli belirsiz bir çiğnem ete) çevirdik; bundan sonra da o
“mudğa”yı kemiklere dönüştürdük; bunun ardından, kemiklere et giydirdik. (Bütün
bu vetirenin sonunda) onu hiçbir canlıya benzemeyen harika bir yaratılışa mazhar
eyledik. Yarattığı her şeyi en güzel şekilde halk u takdir eden Allah’ın şanı ne
yücedir!” (Mü’minûn sûresi, 23/12-14) Tercüme azizliği ve mütercimin ufuk
darlığına rağmen konu o kadar açıktır ki, buna ilâhî mucize demenin ötesinde bir
şey söylemek mümkün değildir. Hac Sûre-i Celîlesinin beşinci âyeti ise oraya
mahsus siyak ve sibak çerçevesinde mevzuu bir kez daha vurgular ve münsif
vicdanlara bir kere daha هٰذَا كَلَامُ اللهِ dedirtir.
Aslında konuya müteallik onlarca âyetten bahsetmek mümkündür ama embriyolojiyle
alâkalı bu hususu da noktalayarak yine bu Mu’cizbeyan Kitab’ın farklı bir
mucizesine temas etmek istiyoruz.
Modern yorumcular, astronomiye işaret eden bir hayli âyetin var olduğundan söz
ederler. Bu cümleden olarak –daha önce de geçen ve makam münasebetiyle bir kere
daha zikredilecek olan– Fussilet Sûresi’ndeki سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِي
الْاٰفَاقِ وَفِۤي أَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ “Biz
onlara gerek âfâkta (bütün buudlarıyla yer-gökler) ve gerek kendi nefislerinde
(anatomik, fizyolojik yapılarında, ilm-i nefs ve ilm-i ruh açısından)
âyetlerimizi (delil ve burhanlar) göstereceğiz de onlar nazarında bu Kur’ân’ın
mutlak doğru olduğu tebeyyün edip ortaya çıkacaktır.” (Fussilet sûresi, 41/53)
âyet-i mübini, günümüzde dev teleskoplarla âfâkın keşfedilip
değerlendirileceğini; ilm-i ebdân, ilm-i nefs ve ilm-i ruh gibi konuların da
bizcesinin ortaya konacağını işaretlemektedir ki –yarınların daha nelere gebe
olduğu mahfuz– bu babda da yine o Mu’cizbeyan Kitap selim vicdanlara
وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ “O Kur’ân’ı Biz, hakkın ta
kendisi olarak indirdik ve o mutlak hakkın kendisi olarak nâzil oldu.” (İsrâ
sûresi, 17/105) hakkaniyetini tescil ettirmektedir.
Âfâka ait bir diğer örnek de Yâsîn Sûre-i Celîlesindeki وَالشَّمْسُ تَجْرِي
لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِوَالْقَمَرَ
قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِلَا الشَّمْسُ
يَنْبَغِي لَهَۤا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ
وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ “Güneş de onlara bir âyet ve bir delildir, akar
durur hep yörüngesinde; bu, o Azîz ve her şeyi kuşatan ilm-i muhit sahibinin
takdir ve tayini iledir. Biz, Ay için de bir kısım menziller (metâli’) takdir
ettik; o (bu menzillerdeki seyahatinin sonunda) eski bir hurma çöpü gibi
kavisimsi bir hâl alır. Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi ne de gecenin gündüzün önüne
geçmesi söz konusudur. Gök cisimlerinin hepsi değişik bir yörüngede yüzer
durur.” (Yâsîn sûresi, 36/38-40) âyetleriyle ortaya konan hakikattir. Başta
insanlar, sonra hayvanî, nebâtî hatta madenî varlıkların teşhiri ve temaşaya
sunulması adına bir meşher mahiyetinde yaratılan yerküre, Ay, Güneş ve diğer gök
cisimlerinin hatta Samanyolu gibi galaksilerin, hep birer kanun-u vahdetle iç
içe, pek çok gaye ve maksadı gerçekleştirmek üzere feza-yı ıtlakta tıpkı gemiler
gibi yüzüp durdukları, hem de her çağ insanının anlayabileceği bir üslupla
vurgulanmaktadır ki, günümüze kadar tecrübe ve müşâhedeye dayanan pozitif hiçbir
tespite muhalif düşmemiştir ve düşmeyecektir de...
Bu hususu tenvir için değişik bir örnek olarak Enbiyâ Sûresi’ndeki أَوَلَمْ يَرَ
الَّذِينَ كَفَرُۤوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا
فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَۤاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا
يُؤْمِنُونَ “O inkâr edenler bakıp görmezler mi, gökler ve yer bitişik bir
bütündü de biz onları birbirinden ayırdık, (sonra da) hayat sahibi her şeyi
sudan yaratıp var ettik. (Buna rağmen) onlar hâlâ inanmayacaklar mı?!” (Enbiyâ
sûresi, 21/30) âyetini de gösterebiliriz. Evet, bu âyet-i kerime; Güneş sistemi,
yerküre, hatta bütün gök cisimleri bulutumsu (nebula) ve bir arada iken her
semavî cismin ve tabi bu arada küre-i arzın da o kütleden ayrılarak, ayrılıp
belli safhalardan geçirilerek hâlihazırdaki durumu aldıklarını, hemen her devrin
insanının anlayabileceği bir üslupla anlatmakta ve konunun detaylarını geleceğin
araştırmacılarına bırakmaktadır.
İsterseniz konuyu daha küçük ayrıntılarıyla biraz daha açalım:
Evvela, Kur’ân-ı Mübin أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا “O kâfirler bakıp
görmezler mi?!” hitabıyla şu hususları işaretlemektedir: Bütün semavî cisimler
ve bu arada yerkürenin, bulutumsu bir şekilde yapışık ve bitişikken fevkalâde
bir nizam ve intizam içinde hâlihazırdaki harika keyfiyeti aldığının anlatılması
o kadar açık bir mucizedir ki bunları görmeyen kör, görüp de itiraf etmeyen
nankördür.
Sâniyen, yerkürenin de o bulutumsu kütleden ayrılarak, Ay, Güneş ve diğer
gezegenler gibi bir gök cismi olduğu vurgulanmaktadır ki, son tecrübelerin ve
araştırmaların gösterdiği de bundan başka değildir.
Sâlisen, âyetteki üslup ve ifade tarzından, arz u semanın yaratılışından sularda
canlı cisimlerin hilkatine kadar geçen süre ile alâkalı –mahiyetlerinin
müphemiyeti mahfuz– farklı devirlere de işaret edilmektedir ki, küre-i arzın
serencamesi sayılan bu devirleri, A’râf Sûresi’ndeki إِنَّ رَبَّكُمُ اللهُ
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Rabbiniz o Allah
Teâlâ’dır ki, semaları ve yeri altı günde yarattı...” (A’râf sûresi, 7/54) âyeti
daha açık ve net bir şekilde vurgulamaktadır ve aşağı yukarı başta jeologlar
olmak üzere günümüzün ilim adamları da hemen hemen aynı şeyi söylemektedirler.
Sema, yerküre ve atmosfer derken bizi çok alâkadar eden şu hususu işaretlemek de
tavzih adına herhâlde yararlı olacaktır: Allah, Enbiyâ Sûresi’nde وَجَعَلْنَا
السَّمَۤاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ “Biz, (sizin
üstünüzdeki atmosfer) semayı korunmuş (koruma hususiyetli) bir tavan yaptık;
onlarsa ondaki delillerden hâlâ yüz çevirmektedirler.” (Enbiyâ sûresi, 21/32)
buyurmaktadır ki bu, Dünya’nın da gök cisimlerinden bir cisim olmasına rağmen
gök taşlarına, ultraviyole ışınlarına ve güneş rüzgârlarına karşı atmosferiyle
korunma altına alınmış hususi bir gezegen olduğunu vurgulamaktadır. Aslında bu
sema-i dünyanın ervâh-ı habîse ve şeytanlara karşı da bir perde olması söz
konusudur ama, burada onun bir zırh gibi yeryüzündekileri ve hususiyle de
canlıları koruyucu bir sera vazifesi görmesi hususu daha açıktır. Bu atmosfer
örtüsünde, bir kısım basınçlar ve bunların hâsıl ettiği gazların terkip ve
terekkübü… gibi fizikî hususiyetlerle, aralarında belli farklılıklar bulunan
yedi tabakanın mevcudiyetinden de bahsedilmektedir ki bunlar, erbabının malumu
olduğu üzere;
1. Troposfer, 2. Stratosfer, 3. Ozonosfer, 4. Mezosfer, 5. Termosfer, 6.
İyonosfer, 7. Ekzosfer gibi isimlerle yâd edilmektedirler.
Bu husus İslâm dünyasında, farklı üslupla da olsa, o kadar çok dillendirildi ki,
konunun artık itiraz edilmez bir müteâref hâline geldiği söylenebilir. Aslında
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da bu türden tekvinî emirlerle alâkalı her biri birer
mücellet mevzuu onlarca âyet-i kerime göstermek mümkündür; biz burada da
şimdilik değişik âyetlerin birleşik noktası açısından kesb-i hakikat etmiş
–mevzuun detaylarını o işin uzmanlarına havale ederek– bugüne kadar yazılmış
olan ve yazılması beklenen hususları kuş bakışı bir kere daha işaretlemekle
yetineceğiz.
Günümüzdeki ilmî araştırmalar sayesinde, yerkürenin de bir zamanlar tıpkı bir
ateş topu, daha sonra sert bir kaya (kayaç) safhalarından geçtiği, Güneş
sistemiyle alâkalı bir kısım özellikleri, müteakiben arzın atmosferle korunma
altına alındığı.. dağ ve tepelerin dünyanın dengesini sağlama gibi icraat-ı
ilâhiyeye perdedârlık yaptıkları.. kozmik ışınların Güneş kaynaklı oldukları…
gibi jeoloji, astronomi, embriyoloji ve jinekoloji ile alâkalı ulûm-u müteârefe
hâlini almış nice tespitler vardır ki bunların hemen hepsini icmalen de olsa
Kur’ân’da görmek mümkündür. Evet, elektron kameralarla, anne karnındaki
yaratılma sürecinin nasıl geliştiği, rahimde döllenen zigotun nasıl
iki-dört-sekiz-on altı... şeklinde mitotik olarak çift çift bölünüp bir tekâmül
vetiresi takip ettiği; keza yavrunun amniyon zarı (koruyan zar) ve decidua rahim
duvarı derûnunda üç karanlık içinde yaratılış sürecinden geçtiği hususlarını
işaretleyen bir hayli âyet mevcuttur.
Bunun gibi, ancak günümüzdeki keşif ve tespitlerle belirlenmiş bulunan, dünyanın
da diğer semavî cisimler gibi bir gök cismi olduğu; Güneş’in, çevresindeki
gezegenlere göre bir merkez teşkil ettiği ve etrafındaki peyklerin onun
çevresinde dönüp durdukları; yerküreyi atmosferin bir zırh gibi sarıp
korumasının yanında yağmurlardan rüzgârlara kadar pek çok tekvinî emirlerin
ilâhî icraata perdedârlık yaptığı; dünyanın kendi eksenine bağlı dönüp
durmasıyla gece ve gündüz hâdiselerinin tenâvübî bir keyfiyet arz etmeleri,
diğer bütün seyyarelerde de aynı hususiyetin benzer şekilde var olduğu ve koca
Güneş sisteminin Samanyolu galaksisinin çekiminde bulunduğu... gibi hususların
bir bir nazara verilmesi, bu ilâhî kitabın zaman-mekân üstü ve beşer idrâkini
aşan bir mucize olduğunu göstermektedir.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.399 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci
Şua).
[2] Bediüzzaman, Sözler s.395 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua).
Bakara Sûre-i Celîlesi (1-5. âyetler)
الٓمٓذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَاَلَّذِينَ
يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَوَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ
مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَأُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ
رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere. O
müttakiler ki görünmeyen âlemlere (gayb) inanırlar. Namazlarını dikkatle ikâme
eder ve kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infakta bulunurlar. (Ayrıca) hem
Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.
Ahirete de kesin yakîn içindedirler. İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru
yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.”
Giriş
Bakara Sûresi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden sonra ilk nâzil olmaya başlayan sûre olarak
bilinmektedir. Bununla beraber o, Kur’ân-ı Kerim’in en son nâzil olan
وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا
كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Öyle bir günde rüsvaylıktan sakının ki, o gün Allah’ın huzuruna
çıkarılacasınız. Sonra her kişiye kazandığının karşılığı tastamam ödenecek ve
kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara sûresi, 2/281)
âyetini de ihtiva etmesi bakımından hem Medine’de ilk nâzil olmaya başlama hem
de bazı âyetleriyle en son tamamlanan sûre olma vasfını taşımaktadır.
Bakara Sûresi’nin “Sûre-i Bakara” ve “Sûre-i Kürsî” gibi farklı isimleri vardır.
Bu sûreye, İsrailoğulları’yla alâkalı olan “Bakara” (inek) kıssasının tamamının
burada anlatılmış olması ve bu meselenin başka bir sûrede tekrar edilmemesi
sebebiyle “Sûre-i Bakara”; içinde Âyetü’l-Kürsî’yi ihtiva ettiği için de “Sûre-i
Kürsî” denilmiştir. Evet, kürsî-i ilâhinin her şeyi ihata etmesiyle Bakara
Sûresi’nin bütün ilâhî hükümleri kuşatması arasında ince bir alâka vardır.
Bu sûrenin “Senâmü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ın hörgücü, zirvesi) ve “ez-Zehrâ” (parlak,
ışık saçan, nurefşan) şeklinde biri has, diğeri müşterek olan iki lakabı daha
vardır ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İki zehrâyı (Bakara ile
Âl-i İmrân’ı) okumaya devam ediniz.”[1] hadisiyle, bu sûrenin Âl-i İmrân ile
müşterek lakabına; “Her şeyin bir senâmı (hörgücü, zirvesi) vardır. Kur’ân’ın
senâmı ise Bakara Sûresi’dir.”[2] ifadeleriyle de onun has lakabına işaret
buyurmuştur.
Ayrıca “Senâmü’l-Kur’ân” olan Bakara Sûresi, bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in
başında bulunmasıyla, nereden bakılırsa bakılsın rahatlıkla görünen bir şâhika
olmasının yanında; pek çok ahkâm-ı diniyeyi ihtiva etmesi sebebiyle de âdeta
insanların üzerindeki mukaddes bir sorumluluğu hatırlatan yüksek bir mevkie
sahiptir.
* * *
Bakara Sûresi ile Fâtiha Sûresi arasında çok ciddi bir tenâsüp vardır. Şöyle ki,
mü’minin, Fâtiha Sûresi’ndeki
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
“Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.” (Fâtiha sûresi, 1/6)
duasına sanki Cenab-ı Hak, hemen arkasından gelen Bakara Sûresi’ndeki
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Hidayet rehberidir müttakilere.” (Bakara sûresi,
2/2)
âyetiyle cevap vermektedir.
Bu âyet-i kerimelerde “hidayet” mevzuuyla alâkalı iki latif nükte daha vardır:
1. Cenab-ı Hakk’ın insanlara, iradelerinin dahli olmadan hidayet lütfetmesidir
ki, buna cebrî hidayet de diyebiliriz.
2. Allah Teâlâ’nın, insanlara iradelerini sarf etmeleriyle hidayet bahşetmesidir
ki, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.” ifadesiyle anlatılan
hidayet de işte bu hidayettir. Müslim’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle
buyrulur: “Allah Teâlâ: ‘Namaz (sûresi olan Fâtiha)’yı Kendimle kulum arasında
yarı yarıya taksim ettim ve kulumun dilediği şey onundur.’ buyurdu. Kul,
اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ‘Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi
Allah’adır.’ dediği zaman Allah Teâlâ; ‘Kulum Bana hamdetti.’ der. اَلرَّحْمٰنِ
الرَّحِيمِ ‘O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.’ dediğinde Allah Teâlâ, ‘Kulum Bana senada
bulundu.’ buyurur. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ‘Din gününün, hesap gününün tek
hâkimidir.’ deyince de ‘Kulum Benim yüceliğimi ifade etti.’ teveccühünde
bulunur. Kul, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ‘Yalnız Sana ibadet eder,
yalnız Senden medet umarız.’ deyince de Allah, ‘Bu, kulumla Benim aramdadır ve
kulumun dilediği onundur.’ diye iltifat buyurur. Kul,
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَصِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
‘Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar
ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.’
niyazında bulununca da Allah (celle celâluhu) ‘İşte bu, kulumundur. Kulumun
duasını kabul ettim, istediği şeyi verdim ona.”[3]
Bu hadis-i şerif; ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte
Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere.” (Bakara sûresi, 2/2)
âyetinin, Fâtiha Sûresi’ndeki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Bizi doğru
yola, Sana doğru varan yola ilet.” (Fâtiha sûresi, 1/6) duasına icabet mânâsına
geldiği şeklindeki yukarıda mezkûr hükmü teyit etmektedir.
Ayrıca Allah (celle celâluhu), Fâtiha Sûresi’nde إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.” (Fâtiha
sûresi, 1/5) diyerek kulluk arzında bulunan mü’minlere, Bakara Sûresi’nde
kendisini tanıtmakta ve onlara ihsanda bulunduğu nimetlerini hatırlatmaktadır.
Fâtiha Sûresi’nin son âyetinde zikredilen mağdûbîn (sapıtıp gazaba uğrayanlar)
gürûhunun ilâhî gazaba uğramalarına sebep olan hususlar da Bakara Sûresi’ndeki,
يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ
“Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana
verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim. Ve
yalnız Benden korkun!” (Bakara sûresi, 2/40)
âyeti ve devamındaki şu âyet-i kerimelerde teker teker tafsil edilmektedir:
“Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimeti ve vaktiyle sizin atalarınızı
diğer insanlara üstün kıldığımı hatırlayın, hatırlayın ve öyle bir günden
sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat
kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez. Hem
sizi en feci işkencelere uğrattıkları zaman Firavun’un adamlarından
kurtardığımızı da hatırlayın. Onlar sizin dünyaya gelen erkek çocuklarınızı
kesiyor, kız çocuklarınızı ise (kötülük için) hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda
da size Rabbiniz tarafından çetin bir imtihan vardı. Yine hatırlayın ki, sizin
geçmeniz için denizi yarmış, sizi kurtarıp gözlerinizin önünde Firavun
hanedanını boğmuştuk.
Ve bir vakit de Musa’ya kırk gecelik bir süre ayırmıştık. Ama siz Musa’nın
ayrılmasından az sonra, buzağıyı ilâh edinip öz canınıza kıymıştınız. Bütün
bunlardan sonra Biz sizi affetmiştik ki şükredesiniz. (Ve ayrıca biz) Musa’ya
Kitap ve Furkân’ı verdik. Tâ ki doğru yolda yürüyebilesiniz. (Tur sonrası) Musa,
kavmine: ‘Ey kavmim! Sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize çok yazık ettiniz.
Derhâl Yaradanınıza tevbe edin, nefsinizin kötü arzularını kesin, (Allah
yolunda) kendinizi öldürün. Böyle yapmanız, sizi Yaradanın nezdinde daha
hayırlıdır.’ Böylece Allah da onların tevbelerini kabul etmişti. Zira O,
tevbeleri kabul eden, merhamet ve ihsanı bol olandır.
Bir zaman da: ‘Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.’ dediniz.
Bunun üzerine derhâl sizi yıldırım çarptı. Siz de bakakaldınız. Siz bir müddet
ölü vaziyette kaldıktan sonra, şükredesiniz diye sizi dirilttik. Üzerinizde
bulutları gölge yaptık. Size kısmet ettiğimiz helâl, hoş rızıklardan yemeniz
için kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Aslında nankörlük etmekle onlar Bize
değil, kendilerine yazık ediyorlardı.
Bir zaman da şöyle dedik: ‘Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerden bol bol
yiyin. Şehrin kapısından secde ederek saygılı bir tavırla girin ve
‘hıtta=başlıca dileğimiz affedilmektir’ deyin ki suçlarınızı affedelim;
muhsinlerin mükâfatlarını daha da artıracağız. Ne var ki onlardan zalimler, sözü
değiştirip başka şekle koydular. Biz de o zalimlere, itaat dışına çıktıkları
için gökten acı bir azap indirdik.
Bir zaman da Musa, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. Biz de: ‘Asânı taşa
vur!’ demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış, her bölük kendine
mahsus pınarı bilmişti. (Biz onlara) ‘Allah’ın rızkından yiyin, için fakat sakın
yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın.’ demiştik.
(Ey İsrailoğulları) Bir vakit de siz şöyle demiştiniz: ‘Musa! Biz bir çeşit
yemeye imkânı yok katlanamayacağız. O hâlde bizim için Rabbine yalvar da yerin
bitirdiği sebzeden, kabaktan, sarımsaktan, mercimekten, soğandan çıkarsın. Musa
da: ‘Ne o!’ dedi. ‘Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak
istiyorsunuz? Herhangi bir şehre inin, istediğinizi bulursunuz.’ Üzerlerine
zillet ve yoksulluk damgası basıldı ve neticede Allah’ın gazabına uğradılar.
Evet öyle! Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri
öldürüyorlardı. Öyle oldu; çünkü onlar isyan ediyor ve hadlerini aşıyorlardı.”
(Bakara sûresi, 2/47-61)
Ardından, bu kavmin içinde hidayete eren kişilerin bulunabileceği, Hazreti
Davud’un hükümranlığı, onun Câlût karşısındaki tutumu ve hâkimiyeti gibi
hususlarla, ilâhî nimetler sağanağı, farklı bir kıssa hâlinde dile
getirilmektedir:
“Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın önderlerine dikkat ettin mi? O vakit onlar,
aralarındaki bir peygambere: ‘Ne olur, bize bir hâkim (ve kumandan) tayin et de,
biz de Allah yolunda cihad edelim.’ demişlerdi. O da cevaben: ‘Ya savaşma emri
size farz kılınır da savaşmazsanız?..’ deyince onlar: ‘Ne diye Allah yolunda
cihad etmeyelim ki, vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler
yine biziz.’ Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç
hepsi dönüverdiler. Allah o zalimleri pek iyi bilir.
Peygamberleri onlara dedi ki: ‘Allah size hükümdar olarak Tâlût’u tayin etti.
Onlar ise: ‘Biz hükümdarlığa ondan daha ehil iken nasıl olur da o bize
hükmedebilir ki! Üstelik servetten de nasibi fazla değil.’ dediler. Peygamber
şöyle cevap verdi: ‘Allah onu (sizden daha) seçkin kıldı. Ona geniş ilim ve
sağlam bir vücut verdi. Allah, hâkimiyeti dilediğine verir. Allah Vâsi’ ve
Alîm’dir: Dilediğini zenginleştirir, istidat ve liyakatleri bilir.’
Peygamberleri devamla şöyle dedi: ‘Onun hükümranlığının alâmeti, size içinde
Rabbinizden bir sekine ile Musa ve Harun’un mânevî mirasından bir bakiyenin
bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye
niyetliyseniz bunda elbette sizin için delil vardır.
Tâlût, ordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi: ‘Allah
sizi, bir ırmakla imtihan edecektir. İmdi, onun suyundan içen benden
sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim onun suyunu
tatmazsa o da benden sayılacaktır.’ Derken onların pek azı hariç, varır varmaz
ondan içtiler. Tâlût ve yanındaki mü’minler ırmağı geçince o vakit beri yanda
kalanlar ‘Bugün bizim, Câlût ve ordusuna karşı duracak takatimiz yoktur.’
dediler. (Ölümden sonra diriltilip) Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise
şöyle dediler: ‘Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle büyük
cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Tâlût’un
beraberindeki mü’minler ise Câlût ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: ‘Ya
Rabbenâ, üstümüze sağanak sağanak sabır boşalt, ayaklarımıza sebat ver. Ve kâfir
topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!’ Derken Allah’ın izniyle onları bozguna
uğrattılar. Davud da Câlût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve
daha dilediği birçok şey öğretti. Eğer Allah bazı insanların şerrini bazılarıyla
önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu. Lakin Allah, âlemlere büyük bir inayet ve
lütuf sahibidir. İşte bunlar Allah’ın âyetleri olup Biz Sana onları dosdoğru
bildiriyoruz. (Bu itibarla) Sen de elbette gönderilen o resûllerdensin.” (Bakara
sûresi, 2/246-252)
* * *
Şimdiye kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Fâtiha
Sûresi’nde anlatılan hususlar, Bakara Sûresi’nde; Bakara Sûresi’nde anlatılan
hususlar da diğer sûrelerde tafsil edilmiştir. Mesela,
يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ
قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet
edin. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.” (Bakara
sûresi, 2/21)
âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hak, kullarına يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ “Ey insanlar!”
ifadesiyle hitap etmiş, ardından onların yaratılışlarını nazara vererek
Kendisine kulluk etmelerini emretmiş ve kurtuluşun ancak bu yolla mümkün
olabileceğini bildirmiştir. Nisâ Sûresi’nin başındaki
يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ
وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا
وَنِسَۤاءً
“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden
birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının...” (Nisâ
sûresi, 4/1)
hitabında bulunarak yine “insanoğlunun hilkati” konusuna dikkat çekmiş ve bir
kısım tafsilata girmiştir.
Yine Bakara Sûresi’nde, daha önce de değindiğimiz
يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ
“Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana
verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.. ve
yalnız Benden korkun!” (Bakara sûresi, 2/40)
âyet-i kerimesinde ele alınan “Allah’a verilen ahde vefa” mevzuu,
وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ
أَشُدَّهُ وَأَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا
إِلَّا وُسْعَهَا وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى
وَبِعَهْدِ اللهِ أَوْفُوا ذٰلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِه لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir surette
yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru yapın. Biz hiç kimseye gücünün
yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Hakkında konuştuğunuz kimse akrabanız bile
olsa yine doğruyu söyleyin. Allah’a verdiğiniz ahdi tutun. İşte düşünüp
tutasınız diye Allah bunları size emretti.” (En’âm sûresi, 6/152)
ve
وَأَوْفُوا بِعَهْدِ اللهِ إِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْأَيْمَانَ بَعْدَ
تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلًا إِنَّ اللهَ يَعْلَمُ
مَا تَفْعَلُونَ
“Sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin.
Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonra bozmayın. Hiç
şüphe yok ki, Allah yaptığınız her şeyi bilir.” (Nahl sûresi, 16/91)
gibi âyetlerde de anlatılmıştır.
Bunlar, Bakara Sûresi ile diğer sûreler arasındaki yukarıda ifade edilen uyumu
gösteren misallerden sadece birkaçıdır. Bu uyumda, belâgat bakımından bir
harikulâdelik vardır.
* * *
Şimdi de dillendirilmesi bizim dar idrâkimize emanet asıl konuya geçmek
istiyoruz:
Bakara Sûresi, “hurûf-u mukattaa”dan birisi olan الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) ile
başlamaktadır. “Hurûf-u mukattaa”; Kur’ân-ı Kerim’de sûre başlarında bulunan,
kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı harflere verilen isimdir.
Bakara Sûresi’nin ve diğer bazı sûrelerin başındaki bu tür harflerin mânâları
–işarî tefsir ve esrar-ı hurûfla alâkalı te’viller mahfuz– ancak Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun vârisleri tarafından anlaşılabilen birer
ilâhî şifre mahiyetindedir.
Bu sûre-i celîle الٓمٓ şifresiyle başlamakta ve bununla ileride anlatılacak olan
yüce hakikatlere dikkat çekilmektedir. Burada insanın aklına, “Öyleyse, bu
şifrenin ya Fâtiha Sûresi’nin başında bulunması ya da tertip bakımından Bakara
Sûresi’nin Fâtiha’dan daha önce olması gerekirdi…” gibi bir düşünce gelebilir.
Hâlbuki Allah (celle celâluhu), Fâtiha Sûresi’ni Kur’ân-ı Kerim’in en başına
koyma vahyi ve işaretiyle bize bir kitapta, metot ve tertibin nasıl olması
gerektiğini öğretmekte; bunun için de önce berâat-i istihlâl (bir esere, o
eserin içinde gelecek mevzulara işaretler ihtiva eden edebî bir üslupla başlama)
kabîlinden, Kur’ân-ı Kerim’de geçen hakikatlerin bir fezlekesini ve mücmel bir
hulâsasını vermektedir ki, ondan sonra atıf yapılan meseleler, Bakara Sûre-i
Celilesi’nde yeri geldikçe ayrıca tafsil edilecek ve Bakara’da tafsil edilen
meseleler de birer birer daha sonraki sûrelerde daha detaylı bir şekilde ele
alınacak demektir.
Bir hakikati ifade etmeden önce söze الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi bir kısım
harflerle başlayarak dikkat çekmek, o güne kadar bir kısım Yahudilerce bilinip
değerlendirilse de, Arap toplumunun pek âşina olduğu bir husus değildi. Arapçada
harfler tek başlarına oldukları ve terkibe girmedikleri durumlarda ا ، ب ، ت
(elif, be, te) şeklinde teker teker, kesik kesik telaffuz edilir ve yazılırdı.
İşte harflerin bu durumuna “elif-bâ” denilir; kelimelerde olduğu gibi onların
terkip durumları anlatıldığında da أَبْجَدْ şeklinde yazılır ve kendi basit
sesleriyle okunurdu. Hâlbuki الٓمٓ, “ebced” gibi yazıldığı hâlde “elif-bâ”
şeklinde okunmaktadır. Yazılışına göre “ebced” gibi mânâsız bir kelime
görünümündedir. Gerçi elif-bâ şeklinde okunmayıp da أَلَمَّ , أَلَمْ ve آلَمَ
gibi muhtemel şekillerde okunarak anlamlı bir kelime meydana getirilebilir.
Ancak elif-bâ şeklinde okunması ondan bir anlam çıkarmayı zorlaştırmaktadır. Ne
var ki, önemli olan ve dikkati çeken husus, daha ziyade bunların, hecede
herkesin malzeme olarak kullandığı harfler olmasıdır.
Bu harfler, maddeyi meydana getiren atomlar ve insanı oluşturan hücreler
mesabesindedir. Yani buradaki asıl mucizelik şuradadır: Nasıl ki canlıyı meydana
getiren elementler bilindiği ve elde mevcut olduğu hâlde yeni bir canlı
yaratmaya Allah’tan başka kimsenin gücü yetmez; öyle de, Kur’ân-ı Kerim de, ت ب،
ا، (elif, be, te) veya buradaki şekliyle الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi herkesin
bildiği harflerden müteşekkil olduğu hâlde hiç kimse, O’nun misli
“Mu’cizü’l-Beyan” bir kitap meydana getiremez. Zira Allah’ın (celle celâluhu)
hilkati mu’ciz (herkesi âciz bırakan) olduğu gibi hitabet ve kitabeti de
mu’cizdir. Yani “Kudret” ve “İrade”nin saha-yı taalluku olan kâinatta Cenab-ı
Hakk’ın fermanı mu’ciz olduğu gibi, “Kelâm” sıfatından gelen beyan-ı sübhânisi
de mu’cizdir. Allah Teâlâ, Bakara Sûresi’ni الٓمٓ gibi anahtar sayılan harflerle
başlatarak âdeta insanlara “Haydi buyurun, siz de gerek hitap ve gerekse yazı
dilinde kullandığınız bu harflerle bir kısım kelimeler ve o kelimelerden de
cümleler yaparak, Kur’ân-ı Kerim’in misli bir kitap meydana getirin.” demek
suretiyle onlara meydan okumaktadır.
وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ
مِنْ مِثْلِه۪ وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ
صَادِقِينَفَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz
varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve bu
konuda Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini de çağırın, iddianızda haklı
iseniz. Bunu yapamazsanız –ki hiçbir zaman yapamayacaksınız– öyle ise çırası
insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan o ateşten sakının.”
(Bakara sûresi, 2/23-24)
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ
اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa, ‘Onu kendisi uydurmuş.’ mu diyorlar? De ki: ‘Öyleyse, iddianızda tutarlı
iseniz haydi siz de onunkine benzer bir sûre ortaya koyun ve Allah’tan başka
çağırabileceğiniz kim varsa hepsini de yardımınıza çağırın.’” (Yûnus sûresi,
10/38)
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه مُفْتَرَيَاتٍ
وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa, ‘Kur’ân’ı kendisi uydurmuş.’ mu diyorlar? De ki: ‘İddianızda tutarlı
iseniz, haydi (belâgatta) onunkine benzer on sûre uydurun getirin; bu arada
Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın.’” (Hûd sûresi,
11/13)
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا
الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
“Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir
araya gelseler, birbirlerine destek olup güçlerini de birleştirseler yine onun
gibi bir kitap meydana getiremezler.” (İsrâ sûresi, 17/88)
âyetleri işte bu yüce hakikati dile getirmektedir.
Bakara Sûresi’nde الٓمٓ anahtar ve şifresiyle zihinler teyakkuza geçirildikten
sonra nazarlar Kur’ân’a tevcih edilerek ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte o kitap!”
denmektedir. Malum olduğu üzere ذٰلِكَ Arapçada uzağa işaret etmek için
kullanılan bir işaret edatıdır. Mesafenin uzaklığını ima eden bu kelime, burada
makamın irtifaından kinaye olarak kullanılmış ve Kur’ân-ı Kerim’in makamının
yüksekliği gösterilmek istenmiştir; yani bu ذٰلِكَ ile, “İşte şu şanı yüce ve
çok yüksek olan kitap...” denilmek istenmiştir. الٓمٓ ile bu kitabın şifreleri
verildikten ve çözümü, mütefekkir ve mülhemûndan olan insanlara bırakıldıktan
sonra zihinler, ister istemez ona “şanı yüce kitap” deme ufkuna yükselmişlerdir.
Kur’ân da buna işaret sadedinde الٓمٓ dedikten sonra ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu
şanı yüce ve çok yüksek olan kitap...” demektedir ki, bu iki ifade âdeta bir
vâhidin iki yüzü mesabesindedir.
Bazı müfessirler, الٓمٓ’in mukattaa harflerinden olması hasebiyle i’rabda
mahallinin bulunmadığını ve dolayısıyla da ذٰلِكَ ile aralarında i’rab yönünden
bir irtibatın mevzubahis olmadığını söylemişlerdir. Bununla beraber şu husus da
hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir ki, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bir
vâhidin iki ayrı yüzü olan الٓمٓ ile ذٰلِكَ الْكِتَابُ arasında, herhangi bir
i’rab cereyan etmeyecek derecede kuvvetli bir vahdet vardır. Dolayısıyla الٓمٓ
ذٰلِكَ الْكِتَابُ, şanı yüce bir kitabı açmak için beraberce mütalâa edilmesi
gereken sırlı bir şifredir.
Ayrıca burada bir noktaya daha dikkat çekilmektedir ki, o da, bu kitabın
şanının, kelâm-ı ilâhî olmasından dolayı yüce olmasıdır. Bu sebeple Kur’ân-ı
Kerim tetkik edilirken, her şeyden önce nazarlar, insanın maddî ufkunun
darlığından sıyrılarak, o Kitab-ı Kerim’in muallâ mevkiine çevrilmelidir. Zira
Kur’ân, kelâm-ı ezelî sahibi yüce bir Zât’ın kullarına sunduğu bir kurtuluş
reçetesidir. Eğer Kur’ân’a bu zaviyeden bakılmazsa, onun ihtiva ettiği
hakikatlerden çoğu da görülemez. Ona kendi muallâ mevkiinden nazar edilip
muhtevaya da o zaviyeden bakıldığında görülecektir ki o, öteler ötesinin
sesi-soluğu diyebileceğimiz keyfiyette yüce bir kitaptır. Dolayısıyla Kur’ân-ı
Kerim, herhangi bir kitap veya bir gazete ya da broşür gibi okunacak bir kitap
değildir. Zira o, لَا رَيْبَ فِيهِ “içinde hiçbir tereddüt ve şüphe olmayan”
(Bakara sûresi, 2/2) ilâhî bir kitaptır. Öyleyse Kur’ân’ın ihtiva ettiği
hakikatlere ciddi bir teemmül, tefekkür ve tedebbürle bakılmalıdır ki, onun
gerçek kıymeti ve muhteva zenginliği bilinebilsin. Bu mülâhaza aynı zamanda
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ
لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا
“Hâlâ Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Allah katından değil
de başka bir kaynaktan gelseydi, onda pek çok çelişki bulunurdu.” (Nisâ sûresi,
4/82)
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ أَمْ عَلٰى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا “Onlar
Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?” (Muhammed sûresi, 47/24)
âyetlerine bir bakıma icmalî bir meal mahiyetindedir.
Kendisinde hiçbir şek ve şüphe olmayan bu Kitap, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet
rehberidir müttakilere.”
الٓمٓ mukattaa harfleriyle هُدًى لِلْمُتَّقِينَ âyeti arasında da latif bir
tenâsüp vardır. Şöyle ki, müttakiler için bir hidayet rehberi olan Kur’ân-ı
Kerim, الٓمٓ sırlı şifresiyle muhataplarına meydan okuyarak, âdeta “Haydi, siz
de kafanızı yorun, aynı harfleri kullanarak Kur’ân’ın bir mislini getirmeye
çalışın, bakalım buna muvaffak olabilecek misiniz? Şu şanı yüce kitaba,
Allah’tan (celle celâluhu) gelmiş olma mülâhazasıyla bakın; nazarlarınızı
maddeye inhisar ettirip, aklı gözüne inmiş olanlar gibi bakmayın; onu lâhûtî
hususiyetiyle ele alıp değerlendirin. Zira iradenizin hakkını verip onu iyice
tetkik ettiğinizde, siz de o kitabın içinde şek ve şüphenin bulunmadığını ve
onun ilâhî bir kelâm olduğunu anlayacaksınız.” dedikten sonra هُدًى
لِلْمُتَّقِينَ ifadesiyle de onun, yukarıda arz edilen şekliyle teemmül,
tefekkür ve tedebbürde bulunarak vikâye-i ilâhiyeye (ilâhî korunmaya) girip
Allah’tan korkan müttakiler için tam bir hidayet kaynağı olduğu
bildirilmektedir. Çünkü Kur’ân bütün insanlığa hidayet için inmekle beraber bu
hidayetten istifade etmenin ilk şartı, Allah’tan gereği gibi korkma ve
müttakilerden olmadır.
Burada Kur’ân’ın hidayeti, ittikâ (sakınma) şartına bağlanmış gibi
gözükmektedir. Dolayısıyla bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in bizzat hidayet kaynağı
olması, diğer taraftan da insanların tedebbür ve tefekkür yoluyla O’nun
getirdiği hidayeti elde etmesi hasebiyle bu meselede bir devr-i bâtılın
(Mantıkta, bir hükmü ikinci bir hüküm ile, bunu da birincisiyle ispatlamaya
çalışma yolu, fâsit daire) söz konusu olduğu zannedilebilir. Ancak Kur’ân-ı
Kerim’de hidayetin farklı farklı mânâlarda kullanılması, bir başka açıdan da
hidayetin farklı mertebelerinin olması itibarıyla burada o şekilde bir devirden
bahsetmek söz konusu değildir ve meselenin “devir” olarak anlaşılmaması için bu
farklılıkların iyi bilinmesi lazımdır. Mesela kişinin, küfürden vazgeçip imana
gelmesi, imanda derinleşip rüsuh kazanması, sonra onu tabiatına mâl etmesi;
meseleyi daha da detaylandıracak olursak, hidayetin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn
ve hakka’l-yakîn yollarından geçerek kemale ermesi... evet, işte bütün bu
mertebeleri cüz’î ve küllî dairede duyup zevk etmesi, Kur’ân’ın hidayetinin
çeşitliliği adına ortaya konabilecek farklılıklardandır. Yine kişinin iradesini
tedebbür ve tefekkür istikametinde kullanıp, Kur’ân’ın hidayetinden istifade
adına ona teslim olup onun himayesi altına girmesi; daha sonra içten bir
teslimiyetle kendini o “el-menhelü’l-azbü’l-mevrûd’a” salması... gibi hususlar
hep bu hidayet farklılığını işaretlemektedir.
Evet insan, Kur’ân’ın kullandığı üslup, kelimeler ve bu kelimelerin ihtiva
ettiği mânâlar üzerinde tefekkür ettiği nispette; Cenab-ı Hak, hidayeti arayan
bu kulunun gözünü açar ve ona Kur’ân’ın hidayetinden istifade etme imkânları
bahşeder. Bundan sonradır ki Kur’ân, hidayet dairesine giren bu kişinin elinden
tutar ve onu, o yanıltmayan rehberliğiyle, yukarıda bir kısmı arz edilen farklı
hidayet seviyelerinden biriyle taçlandırır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ibtida
(başlangıç) ile intihayı (sonu) cem etmiş bir mukaddes kitaptır. Bu itibarla,
hidayeti, hem ibtidası hem de intihasıyla Kur’ân’da görmek mümkündür. Hidayetin
başlangıcını, Allah ve ibadet telakkisiyle İslâm dairesine giren bir bedevinin
çok basitçe iz’an ve kabulü şeklinde görürsek; zirvesine de Resûl-i Ekrem’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mazhar olduğu hidayet diyebiliriz.
Bazı sosyologların da ifade ettiği gibi şimdiye kadar hiçbir fikir, doktrin ve
kitap, Kur’ân-ı Kerim’in toplum bünyesinde meydana getirdiği inkılabı
gerçekleştirememiştir. Zira böyle seviyeli bir inkılabın meydana gelmesi, onun
çeşitli devrelerden geçmesine ve bu mevzuda birkaç neslin fedakârane çalışıp
didinmesine vâbestedir. Tarih de şahittir ki, inkılaplar tahakkuk ederken ilk
nesil, çok defa çeşitli medeniyetlerin tesiri altında taklitçiliğe düşmüş;
ikinci nesil ancak onların ortaya attıkları fikir, doktrin, sistem veya mezhebi
realize etmeye muvaffak olmuştur. Hatta bazen bu fikir, sistem veya mezhepleri
bunların arkasından gelen nesiller ancak istikrara kavuşturabilmişlerdir. Sadece
Nebiler Serveri’dir ki Kur’ân-ı Kerim sayesinde üç neslin mevcudiyetine vâbeste
onca inkılabı tek bir nesille tamamlamıştır.
Evet, vahşi ve bedevi bir toplum, vahşet ve bedeviyetin en korkuncunu yaşarken,
Kur’ân ve İnsanlığın İftihar Tablosu sayesinde –hem de daha Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatta iken– en medeni ve en yüce milletlerin
varabileceği son ufka ulaşmıştır. Dahası bu hayretengiz inkılap, gerek içtimaî,
gerek siyasî ve gerekse akidevî olarak hayatın hemen her karesinde böylesine baş
döndürücü bir hızla gerçekleşmiştir. Binaenaleyh ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ
فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesi, yukarıda zikrettiğimiz gibi, ilk plânda
hidayetin bir parçasını elde etmiş olsalar da müttakilerin terakkilerinin
Kur’ân’ın rehberliği sayesinde tahakkuk edeceği hakikatine işaret ediyor
gibidir.
* * *
Burada insanın aklına “Acaba Kur’ân’ın kendileri için bir hidayet rehberi olduğu
müttakiler kimlerdir?” şeklinde bir soru gelebilir. İşte Kur’ân-ı Kerim bu
sorunun cevabı sadedinde, şiirimsi bir tenâsüp ve ahenk içinde
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
“O müttakiler ki görünmeyene inanırlar...” (Bakara sûresi, 2/3)
buyurarak onları tavsif etmeye başlar:
Kur’ân’ın hidayetinden istifade etmek, sadece gayba iman etmeye bağlı değildir.
Evet, onun hidayetinden istifade edebilmek için gayba imanın yanında, iman
edilen hakikatlerin pratik hayatta uygulanması da önemli bir esastır. Mevzua bir
kısım mütefekkir ve filozofların tasnifleri çerçevesinde nazarî-amelî ayrımı
perspektifinden bakacak olursak, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ile ifade
edilen gayba iman meselesi, henüz imanın ve iz’anın pratik hayata intikal
etmediği safhaya bakar. Aslında pratik hayata intikal etmeyen imanın kalbde
derinleşip kökleştiği de söylenemez. Kalbinde o gaybî imanın rüsuh bulmadığı bir
insan da Kur’ân’ın hidayetinden tam istifade edemez. Öyleyse Kur’ân’ın
hidayetinden hakkıyla istifade edebilmek için başta müttaki olmak gerekmektedir.
Müttaki olmak ise bir taraftan gayba inanmaya, diğer taraftan da hem ibadet
hayatına hem de daha şümullü bir takva mülâhazasıyla âyât-ı tekviniye ve âyât-ı
Kur’âniye’den istifade etmeye bağlıdır.
Öyleyse o müttakiler,
وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ
“Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)
Zira namaz, gayba imanın nazariyattan çıkıp pratiğe dökülmesi adına en câmi
ibadetlerden biridir. Filozof Kant, “Allah nazarî akılla değil, amelî akılla
bilinir.” diyerek herhâlde, Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek için o imanın
gereklerini yerine getirmenin zaruri olduğuna işaret ediyordu. Evet insan,
nazarî akılla “inandım” demekle –biz onu mü’min kabul etsek de– kâmil mânâda
mü’min sayılmaz. Bu sebeple kişinin hakiki iman sahibi olabilmesi için mutlaka
imanını nazarîden pratiğe dönüştürmesi, nazariyi sürekli güçlendirmesi ve
aralıksız bir ubûdiyetle onu derinleştirmesi iktiza eder.
İşte bu şekildeki bir donanım ve gayretle iman zamanla o kişinin kalbinde
kökleşecek ve –Allah’ın inayetiyle– sarsılmaz bir hâl alacaktır. Ayrıca burada,
imanın, amelden başka bir şey olduğunu ve onun amelden bir cüz olmadığını da
söylemekte yarar var. Evet, bir şeyi nazarî olarak bilmek ile onu hakkıyla
tanıyarak pratik hayata dönüştürmek birbirinden ayrı meselelerdir.
* * *
Amelînin önemli bir esasını namazın ikâmesi teşkil ettiği gibi diğer hayatî bir
rüknünü de umumi mânâda infak ifade etmektedir. İşte bu ikinci hususa temas
sadedinde
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)
buyrularak müttakilerin diğer bir vasfı daha hatırlatılmaktadır.
Cenab-ı Hakk’ın kullarına sayılamayacak kadar çok ihsanı vardır. Bu ihsanlar,
başlıca ikiye ayrılır:
1. Bedenî ihsanlar: Bunlar bedenimize ait el, ayak, göz, kulak, dil, dudak...
gibi enfüsî nimetlerdir.
2. Malî ihsanlar: Bunlar ise Cenab-ı Hakk’ın insanlara lütfettiği mal, mülk,
servet... gibi âfâkî nimetlerdir ki, fıkıhçılar da bu taksimi biraz daha farklı
olarak ele alıp ibadet ü taatı: 1. Bedenî ibadetler, 2. Malî ibadetler, 3. Hem
bedenî hem de malî olan ibadetler olmak üzere üçe ayırmışlardır. Esasen bu
üçüncü sınıf, ilk iki sınıfın karışımından ibarettir. Böylece ibadetleri, bedenî
ve malî olmak üzere iki temel esasa irca etmek mümkündür.
وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler...” beyanı, mahza
bedenî bir ibadetin ifadesidir. Beden, pratik hayatta ibadetlerle egzersiz yapa
yapa kalb ve ruhun tesirine girecek, derken duygular incelecek ve bu sayede
gayba iman daha bir takviye edilmiş olacak; o, namazla belli bir derinliğe
ulaşacak; ardından da infakla kalblerden makam, mal ve dünya sevgisi atılarak
nazarî iman daha farklı bir derinliğe ulaşacaktır.
Evet, gayba iman ve nazarî kabulün takviyesi için bedenî ibadetlerin yanında bir
de malî ibadetlerde bulunmak şarttır ki, bu hususu da
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)
âyeti ifade etmektedir.
Buraya kadar, Bakara Sûresi’nde kendi anlayış ve araştırmalarına göre gayba
imanı elde etmiş kimselerin durumu söz konusu edildi. Her ne kadar müfessirler,
bu kişilerin hepsini aynı kategoride mütalâa edegelmişlerse de, kanaat-i
âcizânemce bir atıf vavıyla önceki konular üzerine atfedilen
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ
“Hem Sana indirilen Kitab’a hem de Senden önce indirilenlere iman ederler...”
(Bakara sûresi, 2/4)
âyetinde, farklı bir derinliğe daha işaret edilerek, etemmiyet ve ekmeliyet
vurgusu yapılmaktadır.
Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “gayba iman edenler” cümlesiyle henüz
kendilerine gayptan bahsedilmeden ona iman edenler nazara verilmektedir.
Devamındaki cümlede ise nazarî olarak gayba iman ettikten sonra amelî ile
derinleşmenin önemli bir basamağını ihtar eden وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا
رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Namazlarını tam dikkatle îfâ eder, kendilerine ihsan
ettiğimiz nimetlerden de infak ederler.” ferman-ı sübhânisiyle hem bedenî hem de
malî ibadetlerini yerine getirerek, nazarî imanlarını amelî ile derinleştirenler
vurgulanmaktadır.
Evet iman, insanların sadece fıtratları, kalbleri veya fikirleriyle Allah’ı
bulup bilmeleriyle iz’an hâline gelmeyebilir. Gerçi insanlardan bazıları
geçmişlerindeki bilgi birikimleriyle, bazıları ise kendilerine Cenab-ı Hak
tarafından lütfedilen mukaddes sahife veya kitaplar vasıtasıyla nazarî çerçevede
iman etmiş olabilirler. Ne var ki imanın ekmeliyeti, onun amelle desteklenip
derinleştirilmesine bağlıdır. Bütün bunlardan başka bu ümmet için, Allah’ın
(celle celâluhu) önceki mesajlarına imada bulunulmakta; o konudaki derinliğin
ayrı bir vesilesi olarak: وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ
وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ “Hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce
indirilen kitapları tasdik ederler.” buyrulmakta ve ekmeliyetin farklı bir
derinliği hatırlatılmaktadır.
Allah’a iman edenleri iki sınıf hâlinde mütalâa etmek mümkündür:
1. Kur’ân’dan önce nâzil olan sahifelere ve Zebur, Tevrat, İncil gibi mukaddes
kitaplara iman edenler.
2. وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ
قَبْلِكَ âyetiyle ifade edilen, hem Kur’ân’a, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Kur’ân’dan önce nâzil olan ne kadar sahife
ve mukaddes kitap varsa, ne kadar nebi ve mürsel gelip geçmişse hepsine iman
eden mü’minler.
Buradaki وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ
قَبْلِكَ ifadesi, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
ifadesine atfedilmemelidir. Çünkü daha önceki âyette başta iman, daha sonra ise
imanın pratik yönü anlatılmıştı. Bu itibarla da burada yeniden hususi bir iman
meselesinden söz edilmesi uygun değildir. Onun için اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ âyetine atfetmek daha uygun düşmektedir.
Ayrıca burada Kur’ân-ı Kerim’in, Tevrat ve İncil’de bulunan bir kısım hükümleri
müeyyit bulunmasına da bir telmih vardır. Aslında başka bir âyette bu hakikat
açıkça şöyle ifade edilmektedir:
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
“Sana Kitab’ı gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici
olarak indiren O’dur. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat
ve İncil’i indirmişti.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/3)
Bundan başka, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
dendikten sonra gelen وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا
أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyeti, Zebur, Tevrat ve İncil ashabına şamil olduğu gibi,
hanifleri içine alan ikinci bir sınıfa da şamildir. Bu zümrelerin kendilerine
gönderilen ilâhî kitaplarla elde ettikleri iman ancak sâlih amellerle takviye
edildiğinde kemale ulaşacaktır ki, Kur’ân-ı Kerim’de de iman ile amel hemen her
zaman birlikte zikredilmiş ve pek çok yerde imanın arkasından “sâlihât” veya
“amel” zikredilegelmiştir.
Ayrıca burada konunun iman-amel münasebeti şeklinde ele alınmasının yanında
“müttaki”lerin vasıflarının sayılması gibi bir yanı da vardır. Evet, اَلَّذِينَ
يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetinden وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ
إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetine kadar hepsi müttakilerin
vasıfları sayılır.
Hâsılı, buraya kadar izah etmeye çalıştığımız âyetlerde, gayba ve ona ait her
şeye yani kitaplara, peygamberlere ve hassaten Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) risaletine iman zikredilmekte; bununla beraber nazarî plândaki imanın
yeterli olmadığı, bu sebeple onun mutlaka amelle takviye edilmesi gerektiği
anlatılmaktadır.
Bütün bunların ardından, iman edip sâlih amel işleyenlerin mükâfatlarının, buna
muhalif davrananların da cezalarının verileceği yer olan ahiret mevzuu, önceki
âyetlerle ciddi bir tenâsüp içinde, dile getirilerek,
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
“Ahirete de kesin olarak inanırlar.” (Bakara sûresi, 2/4)
denmekte ve müttakilerin başka bir vasfına dikkat çekilmektedir.
Son olarak da
أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte
bunlardır felâh bulanlar.” (Bakara sûresi, 2/5)
âyetiyle, hidayete ve kurtuluşa erecek olanların ancak müttakiler olabileceği
haber verilmekte ve müttakiler muştulanmaktadır.
[1] Müslim, salâtü’l-müsâfîrin 252; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/249, 251, 254,
257.
[2] Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 2; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân; Ahmed İbn Hanbel,
el-Müsned 5/26.
[3] Müslim, salât 38; Tirmizî, tefsîru sûre (1) 1; Ebû Dâvûd, salât 131.
Müfredat mânâsı (1-5. âyetler)
Şimdi de mukattaâttan başlayarak dar bir çerçevede, kelime kelime âyetlerin
müfredat mânâları üzerinde duralım.
Tefsirlerde mukattaâtla alâkalı farklı bilgiler mevcuttur. Bazı tefsirlerde,
müteşâbihâtın bir parçası sayılan mukattaât hakkında genişçe malumat verilmiş,
hatta bunların, bir kısım remiz ve işaretler ihtiva ettikleri mülâhazası dile
getirilerek bunlar vasıtasıyla bazı bâtınî ilimlere ulaşıldığı iddia edilmiş;
bazı tefsirlerde ise bunların mühmel, mânâ ihtiva etmeyen bir kısım harflerden
ibaret olduğu ileri sürülmüştür. Bu arada diğer bir kısım müfessirler her
mevzuda olduğu gibi bu konuda da esas olanın sırat-ı müstakim çizgisinde hareket
etme olduğunu ve bu noktadan hareketle hurûf-u mukattaanın pek çok mânâlarının
bulunabileceğini ancak onlardaki hakiki mânâ ve murad-ı ilâhiyi tayin etmenin
beşer idrâkinin üstünde olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, hurûf-u mukattaadaki
murad-ı ilâhî etrafında –tabi Kur’ân-ı Kerim’deki temel disiplinlere ters
olmamak kaydıyla– bazı şeylerin söylenebileceğini; Kur’ân-ı Kerim’in zâhirî
mânâsının yanında bir de bâtınî hakikatinin bulunduğunu, zâhir ve bâtının bir
ahenk içinde kabul edilip ona göre hareket edilmesi gerektiğini ifade
etmişlerdir.
Konuya böyle yaklaşanlar, mukattaât’ın Kur’ân-ı Kerim’e taksimine bakıldığında
göze çarpan esrarengiz bir durumdan söz ederler. Şöyle ki, Arap alfabesinde
hemze ve elif ayrı sayıldığında yirmi dokuz (29) adet harf vardır. Kur’ân-ı
Kerim’de de 29 sûrenin başında mukattaât bulunmaktadır. Şayet hemze ve elif aynı
sayılacak olursa Arapçadaki harflerin sayısı yirmi sekiz (28) olacaktır.
Mukattaa harflerinin toplamı da 14 olup, Arap alfabesinin yarısına denk
gelmektedir.
Hurûf-u mukattaa, Arap alfabesinin yarısını ihtiva ettiği gibi, dikkatle
incelendiği zaman görülecektir ki, mehmûse,[1] mechûre,[2] şedîde,[3] rahve,[4]
müsta’liye,[5] münhafıda,[6] muntabika,[7] münfetiha[8] gibi harf türlerinin
ihtiva ettiği harflerin de hep yarısını ihtiva etmektedir. Bir türü teşkil eden
harflerin adedi çift ise tam yarısını; tek ise sert olan türlerin harflerinin az
olan kısmını, yumuşak olanlarının da çok olan kısmını almıştır.
Bütün bunların yanında, mukattaa harfleri Arap alfabesinde diğer harflere göre
daha çok kullanılan harflerdir. Mesela, lisana da hafif gelen Elif ve Lâm
harfleri en çok kullanılanlardır.
Netice itibarıyla bu kadar ihtimal içinden seçilerek alınıp Kur’ân-ı Kerim’in
bir kısım sûrelerinin başına birer şifre mahiyetinde konan bu harfleri tesadüf
olarak izah etmek asla mümkün değildir. Bunların böyle bir ihtiyar ve intihap
ile bazı sûrelerin başına yerleştirilmesi bir hikmet tezahürü ve bir işaret olsa
gerek. İşte bu açıdan hareket ederek mukattaa harflerinin de işaret ettikleri
bir kısım hususların olduğunu söylemek her zaman mümkündür.
Esasen harf mevzuu çok mühimdir. Öteden beri ehl-i hakikat ve ehl-i tasavvuf,
elif harfinin lafz-ı celâleyi ima ettiği üzerinde durmuş, Allah’ın (celle
celâluhu) ismini elifle işaretlemiştir. Bu şekilde, Türkçemiz ve sair dillerde
olduğu gibi, kelimenin sadece baş harfi alınarak onunla yetinilmiş demektir.
Bunun gibi, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) de nokta ile yorumlamış
veya noktayı da Efendimiz’in remzi saymış ve “Eğer nokta olmasaydı elif de
bilinmezdi.” demişlerdir. Onlar, bu tasavvurla noktaya izafi bir hüviyet vermiş
ve onunla elifi tanımaya çalışmışlardır. Bu nükte için “Ene Risalesi”ndeki[9]
ifadelere bakılabilir.
Bu, beşerî imkân darlığı içinde bir kısım sınırlar tespit ve tayin edip, “Tayin
ve tespit edilen sınırların verâsı Allah’a aittir.” hükmüne vardıktan sonra,
kendisi için tayin ve takdir ettiği sınırlardan da vazgeçerek hiçliğini veya acz
u fakrını vurgulama adına bir mülâhaza sayılabilir. Şurası da unutulmamalıdır ki
bunlar sadece birer remiz ve işaretten ibarettir.[10]
Şimdi isterseniz geriye dönelim. Evet harf, insanların düşüncelerini anlatırken
kullandıkları temel unsurdur. Düşünceler, mülâhazalar belli mânâlarla anlatılır.
Mânâlar kelimelerle, kelimeler de seslerle ifade edilir. Dolayısıyla mânâlar,
kelimeler ve sesler, idrâkin yani “kavrama” denilen hususun rükünleri veya diğer
bir ifadeyle lisanı durumundadırlar. Ayrıca bu lisanın lisanlarından biri de
kişinin duygu ve düşüncelerini, aklına gelen mânâları ve tasavvur ettiği
kelimeleri yazı yoluyla dile getirmesidir. İşte Kur’ân-ı Kerim, mukattaa
harflerini değişik sûrelerin başında zikretmek suretiyle bütün bu temel
hususlara işaret etmektedir.
Her dilin kendine göre bir alfabesi vardır ve bu alfabelerde “a, b, c” gibi
harfler terkip ve heyet hâlinde değil de parça parça harfler hâlinde dikte
edilir. Bu itibarla da insanların düşüncelerini ifadeye dökmelerindeki en temel
rükün, harflerdir. Bu açıdan harflerin hemen her dil için böylesine büyük bir
ehemmiyet ve kıymeti vardır. Bütün bunlar nazara alınınca Cenab-ı Hakk’ın
değişik sûrelerin başında hurûf-u mukattaa ile “harf” gerçeğine dikkat çekmesi,
harflerin beyan adına ne kadar ehemmiyetli olduğunu ortaya koymaktadır.
Evet, Sûre-i Bakara’nın en başında zikredilen ا، ل، م harflerinde Kur’ân-ı
Kerim’in mucize bir kitap olduğuna dair bir telmih vardır. Yukarıda da kısmen
ifade edildiği gibi Kur’ân, daha başlangıçta zikrettiği bu harflerle âdeta, “Bu
şanı yüce kitap, sizin de çok iyi bildiğiniz ا، ب، ت gibi harflerden müteşekkil
bir kitaptır. Eğer muaraza davanızda sâdık iseniz, haydi siz de onun misli bir
kitap meydana getirin!” diyerek meydan okumaktadır.
Burada şu şekilde bir soru akla gelebilir:
“Elif, Lâm, Mîm’in Kur’ân-ı Kerim’in hemen başında zikredilmesinin hikmeti
nedir?”
Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Kur’ân-ı Kerim, parçalarının birbirinin
tefsiri olması, muhteva bakımından hepsinin birbirine yakın veya aynı
hakikatleri icmal veya tafsil suretinde ifade etmesi gibi hususiyetleriyle –her
ne kadar parça parça nâzil olmuşsa da– bütünlük arz eden bir kitaptır. Evet,
Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve sûrelerine bakıldığında, parça ve bütün her birinin,
ışığıyla karanlıkları delip geçen bir yıldız gibi tek başına oldukları, hepsi
birden nazar-ı itibara alındığında da birbirleri arasında ciddi bir vahdet
bulunduğu müşâhede edilecektir. ا ، ل ، م harflerinin zikredilmesi, bir yönüyle;
“İşte bunlar da sizin kullandığınız hece harfleridir. Eğer gücünüz yetiyorsa,
siz de aynı malzemeyi kullanarak Kur’ân’ın misli bir kitap meydana getirin!”
diyerek herkese meydan okuma mânâsına mâtuf olduğu gibi; bir diğer yönüyle bu
harfleri, bir terkip ve cümlede, bir isim veya lakabın kısaltılmış şekli olarak
mütalâa etmek de mümkündür.
Mesela, tefsirlerin hemen hepsinde Arap şairinin قُلْتُ لَهَا قِفِي فَقَالَتْ
قَافُ “Ben ona (sevgiliye) “dur” dedim. O da bana “durdum” dedi.” sözü bu
mevzuya misal olarak gösterilmektedir. Bu sözde kâfiye olarak mısranın sonunda
gelen قَافُ (ق)muhtasarı, aslında وَقَفْتُ kelimesinin kısaltılmış şeklidir ve
bu, bütün Arap dünyasında bilinen bir ifade tarzıdır. Burada şairin muhatabı,
وَقَفْتُ yerine sadece قَافُ demekle iktifa etmiştir. Yani cevap, bir ق (kâf)
harfiyle ifade edilmiştir. Aslında bu durumu hemen hemen bütün dillerde görmek
mümkündür. Bunun gibi, bazen yazıda kısaltmalara gidilir ve mesela şair-i
şehîrlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek’in isimleri kısaltılarak
M. A. Ersoy, N. F. Kısakürek şeklinde yazılır. Evet, bu açıdan bakıldığında da
Kur’ân-ı Kerim’de 14 sûre-i celîlenin başında zikredilen mukattaa harflerinin
mânâsız olduğunu düşünmek doğru olmasa gerek.
Bir başka açıdan “Elif, Lâm, Mîm”, bir malum-u meçhulü anlatır. İnsan, Kur’ân-ı
Kerim’i derinlemesine incelediğinde pek çok hakikate âşina olur. Fakat nasıl ki,
çeşitli ilimlerde ihtisas yapanların, bilmedikleri hususlar karşısında, “Biz
açtığımız her malum sahanın ötesinde bir meçhulle karşı karşıya kalıyoruz;
bildiğimiz şeyler, daima bizim karşımıza bilmediğimiz pek çok yeni şey
çıkarıyor.” demeleri gibi, hurûf-u mukattaa ile karşılaşan bir kişi de, Kur’ân-ı
Kerim’in içindeki bütün sırları ve hakikatleri öğrense de, hakkıyla onun iç
derinliği ve ledünniyatına vâkıf olamayacağını, bildiği şeylerin, bilmediği nice
şeyleri gösterdiğini idrâk ederek Kur’ân karşısında her zaman aczini ifade etme
durumunda kalacaktır.
Burada dolaylı olarak şu hususu ifadede yarar görüyorum: Filozofların “Künh-ü
Bârî, nâkâbil-i idrâktir.” şeklindeki ifadeleri bir mevcud-u meçhulü
işaretlemektedir. Evet, bazı muhakkik ve mütefekkirler, Cenab-ı Hakk’ın
sıfatlarının şöyle-böyle bilinebileceğine dair bir hükme varmışlarsa da, –esas
itibarıyla biz, ilâhî sıfatlar karşısında dahi “hayret”te bulunuyoruz.– Zât-ı
Baht hakkında bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Evet Allah (celle celâluhu),
“isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhât, Zât’ıyla nâkâbil-i idrâk” diye tarif
edebileceğimiz bir mevcud-u meçhuldür. Yukarıda temas ettiğimiz gibi aslında
biz, sıfât-ı Bârî’yi de tam bildiğimizi söyleyemeyiz.
Kur’ân-ı Kerim ve sair vahy-i ilâhîye gelince bunlar, Cenab-ı Hakk’ın “Kelâm”
sıfatının tecellilerinden ibarettir. Dolayısıyla biz, Kelâm sıfatından gelen her
şeye de hakkıyla muttali olduğumuzu iddia edemeyiz. Kitabullah’ı ne kadar
bilirsek bilelim, bizim bilgilerimizin ötesinde, menbaına râci olması itibarıyla
bilemediğimiz pek çok şey vardır. Diğer bir ifadeyle, nasıl ki, künh-ü Bârî,
nâkâbil-i idrâktır, aynen onun gibi Kelâm sıfatı ve Kelâm sıfatının mazharı bir
kelâm-ı ilâhî –Kur’ân-ı Kerim– de “künhü itibarıyla nâkâbil-i idrâktir” ve onda
da bizim bildiklerimizin yanında bilemeyeceğimiz pek çok husus vardır.
Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, malumiyeti içinde meçhuldür ve meçhuliyeti içinde
bizim bildiğimiz pek çok şeyin bulunduğu da bir gerçektir.
* * *
Buraya kadar mukattaa harfleri hakkında söylediklerimizi özetleyecek olursak;
الٓمٓرٰ, الٓمٓصٓ, الٓمٓ gibi mukattaâtın hepsinin birer mânâsı vardır. Hatta
bazılarınca bu harflerin bir kısmı ilâhî isimler olarak kabul edilmiş, bir
kısmının terkibinde ise daha farklı şeylerden söz edilmiştir. Mesela, hem
mütekaddimîn ve hem de müteahhirîn müfessirlerin birçoğunun ifade ettiği gibi,
her biri mukattaa harfi olan ve ayrı ayrı üç sûrenin başında bulunan نٓ, حٰمٓ,
الٓرٰ harfleri bir araya getirildiğinde Cenab-ı Hakk’ın اَلرَّحْمٰنُ ismi ortaya
çıkmaktadır ki, ilmin kapısı olan Hazreti Ali de (radıyallâhu anh), doğrudan
doğruya hurûf-u mukattaayı “Cenab-ı Hakk’ın isimleri” kabul etmiştir.[11] Ayrıca
Hazreti Ali, hurûf-u mukattaadan كٓهٰيٰعٓصٓ ve حٰمٓ عٓسٓقٓ harflerinin
Allah’ın ayrı ayrı birer ismi olduğunu söylemiş ve her kitabın bir özeti
bulunduğu gibi Kur’ân’ın özetinin de bu hecâ harfleri olduğunu söylemiştir.[12]
Bundan başka, aktâb ve müceddidîn, bu terkiplerde, zalim, kâfir ve fâcirlerin
ağızlarını bağlama gibi bir haslet müşâhede etmişler, –her ne kadar biz bunları
o istikamette kullanmayı tecviz etmesek de– bu isimleri virdleri içinde hep
söyleyegelmişlerdir. Mesela Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri’nin
Mecmuatü’l-Ahzâb adlı dua kitabındaki pek çok hizipte bu mübarek iki terkibi
görmek mümkündür.
Mevzuyla alâkalı olarak Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), “Cenab-ı Hakk’ın
her kitabında bir sırrı vardır. O’nun Kur’ân-ı Kerim’deki sırrı da sûrelerin
evvelidir.”[13] buyurarak hurûf-u mukattaanın sırlı bir şifre olduğuna işaret
etmiştir. İşte bu noktaya binaendir ki, Abdullah İbn Abbas’a (radıyallâhu anh)
göre الٓمٓ’in mânâsı, أَنَا اللهُ أَعْلَمُ “Ben Allah’ım, en iyi bilenim.”[14]
şeklindedir. Ancak bu mânâlar, bir bakıma tefekkür, tetkik ve tedebbürün
geliştirilmesi sonucunda inkişaf etmektedir. Böyle olmayanlar için müteşâbihâtın
içine girip o müteşâbihâtı anlama neşvesine nâil olmak mümkün değildir.
Bunlardan başka, mukattaa harflerinin ebced hesabıyla bir kısım sırlara işaret
ettiğini söyleyen müfessirler de vardır, ama biz burada ebced meselesini uzun
uzadıya ele alıp izah etmekten ziyade mevzuyla alâkalı olarak İbn İshak’ın, İbn
Abbas ve Cabir İbn Abdillah İbn Riâb’dan (radıyallâhu anhum) naklettiği bir
hadisi zikretmekle iktifa edeceğiz:
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bakara Sûresi’nin baş tarafını
(الٓمٓ) okurken Benî Nadîr Yahudilerinden Ebû Yasir İbn Ahtab da dinleyenler
arasındadır. Hemen kardeşi Huyey İbn Ahtab’ın yanına gider. Huyey o esnada
birkaç Yahudi ile beraber bir mecliste bulunmaktadır. Ebû Yasir, “Allah’a yemin
ederim ki, Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine indirilen şu
âyetleri okuduğunu duydum.” der ve الٓمٓذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ
“Elif, Lâm, Mîm. İşte o Kitap! Şüphe yoktur onda. O bir rehberdir müttakilere.”
âyetlerini okur.
Bunun üzerine Huyey, kardeşine: “Sen bunu O’ndan işittin mi?” der. “Evet”
cevabını alan Huyey İbn Ahtab beraberindeki Yahudilerle birlikte Resûlullah’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir ve:
“Ey Muhammed! Sana indirilenler içinde الٓمٓذٰلِكَ الْكِتَابُ diye bir şey
olduğunu duyduk, doğru mu?” diye sorarlar. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve
sellem) cevap verir:
– Evet.
– Bunları Sana Cebrail, Allah katından mı getirdi?
– Evet.
– Yâ Muhammed, Allah Senden önce de peygamberler göndermişti. Ama Senden önce
hiçbir peygambere, hâkimiyetinin ne kadar devam edeceğini ve ümmetinin ömrünü
bildirmedi.
Ardından Huyey İbn Ahtab, beraberinde bulunanlara yönelerek:
“Elif 1, Lâm 30, Mîm 40. Bunların toplamı 71 yıl yapar. Şimdi siz, bu dine
girecek misiniz? O’nun hâkimiyeti ve ümmetinin ömrü sadece 71 yıldır.” der.
Daha sonra Allah Resûlü’ne yönelerek:
– Yâ Muhammed! Bundan başka âyetler de var mı?”
– Evet.
– Nedir o?
– الٓمٓصٓ[15]
– Vallahi bu ondan daha ağır ve daha uzun. Elif 1, Lâm 30, Mîm 40, Sâd da
90’dır. Bu da 161 sene eder. Bundan başkası var mı?
– Evet: الٓرٰ[16]
– Bu daha da ağır ve uzun. Elif 1, Lâm 30, Râ 200. Bu da 231 eder. Dahası var mı
yâ Muhammed?
– Evet: الٓمٓرٰ[17]
– Vallahi, bu hepsinden ağır ve uzun. Elif 1, Lâm 30, Mîm 40, Râ 200. Bu da 271
sene eder.
Aldığı bu cevaplardan sonra Huyey sözü daha fazla uzatmaz ve: “Ya Muhammed! İşin
doğrusu, bu işin içinden çıkamadık, ümmetinin ömrünün az mı, çok mu olduğunu
bilemedik.” şeklinde mırıldanarak kalkıp giderler.
Daha sonra Ebû Yasir, kardeşi Huyey İbn Ahtab ve beraberinde bulunanlara: “Ne
belli, belki de Muhammed’e bunların hepsi birden verilmiştir. 71, 161, 231, 271
toplam 734 sene yapar.” deyince onlar: “Vallahi, bu işten pek bir şey
anlamadık.” derler.[18]
Vâkıa, hâdisenin ravileri arasında Kelbî bulunmaktadır.[19] Kelbî, tefsirde imam
sayılsa da hadiste mevsuk olmayan bir zattır. Esasen böylelerinin “kizb”i sabit
olsa da bu, her söylediği söz yalan demek değildir. Ayrıca Yahudilerin ebced
hesabında oldukça ileri bir seviyeye ulaştıkları öteden beri bilinen bir
gerçektir. Ebced, aynı zamanda cahiliye devrinde de bilinen bir meseledir. Kaldı
ki, o gün bilinmese de daha sonra bu mesele üzerine bir kısım kitapların tedvin
edilmesi, ebced vasıtasıyla ölüm ve doğum tarihlerinin düşülmesi, fetihlerin
bunlarla müjdelenmesi ve onun bu ümmet arasında bir ilim hâline gelmesi de
göstermektedir ki ebced, öyle kabul edilmeyecek gibi de değildir. İşte bu
mülâhazalar çerçevesinde mukattaâtın da ebced hesabıyla bir kısım esrara işaret
etmesi ihtimal dâhilindedir.
Bundan başka, Üstad Bediüzzaman’ın da İşârâtü’l-İ’câz’da ifade ettiği gibi,[20]
mukattaâtın, bu mübarek sûrelerin başında bulunmasında şöyle bir mânâ da murad
olabilir: Bu birbirinden kopuk harflerin mürekkep şeklinde yazılıp da mukattaât
olarak sûrelerin başında bulunması, müsemmânın vâhid-i itibarî olup terkib-i
mezcî olmadığına delâlet eder. Mesela الٓمٓ, Bakara’nın ismi ise müsemmâsı
Bakara; Kur’ân-ı Kerim’in ismi ise müsemmâsı Kur’ân-ı Kerim’dir ve muhteva
itibarıyla Kur’ân-ı Kerim, bir vâhid-i itibarîdir. Kur’ân-ı Kerim’in parçalarına
birer yıldız kümesi nazarıyla bakılabilir. Onun parçaları arasındaki irtibat,
“terkib-i mezcî”de olduğu gibi birbiriyle mânâ bakımından çok alâkaları olmadığı
hâlde şöyle böyle bir araya gelmiş de bir bütün oluşturmuş cüzlerin irtibatı
değildir. Onlar; bir bütünün, aralarında her yönden çok fâik bir tesânüd,
teânuk, tecâvüb bulunan parçaları gibi bir vahdet sergilerler.
الٓمٓ’in, terkibe girmemiş olması itibarıyla i’rabda mahalli yoktur. Çünkü
elfâz-ı mevzûanın i’rabda mahallinin olması için terkip içinde yer alması
gerekir. Bu harflerin başına ya “Yemin ederim, oku, dinle...” gibi mahzuf bir
fiil, ya da “Bu, Elif, Lâm, Mîm’dir” mânâsına ذٰلِكَ veya هٰذَا gibi mahzuf bir
mübteda takdir etmek suretiyle, mahzuf fiilin mefûlü veya mahzuf mübtedanın
haberi olduğu şeklinde bir takdir söz konusu olabilir. Elif, Lâm, Mîm, mahzuf
mübtedanın haberi olarak mütalâa edildiğinde Kur’ân’ın ismi olur. Farklı bir
açıdan da ذٰلِكَ الْكِتَابُ ifadesi, الٓمٓ mübtedasının haberi olur ve “Elif,
Lâm, Mîm, işte o mukaddes, şanı yüce olan kitaptır.” şeklinde mânâ verilir.
Burada önemli bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Efendimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy gelirken değişik keyfiyetlerde geliyordu.
Allah Resûlü bunlardan en ağır olanının çan sesine benzer bir ses formatında
gelen vahiy olduğunu bildirmektedir.[21] Bundan da anlaşılmaktadır ki, keyfiyeti
bizce meçhul olan vahyin nüzulünde sadece Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) muttali olduğu bir ses vardı ve etrafındakiler asla bu sesi
duymuyorlardı. Öyle ise değişik sûrelerin başında bulunan mukattaa harflerinin,
o sûrede meknî bulunan hakikatlerin ağırlığına bir alâmet ve işaret olarak
değişik tecelli dalga boyundaki bir ihtizazı ima ediyor olduğu söylenebilir.
Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), الٓمٓ sesleriyle işittiğimiz bu
harfleri, vahiy telakkisi içinde ancak O’nun âşina bulunduğu bir sesle
algılayıp, bunun neticesinde ne olup biteceğini ve kendisine “Elif, Lâm, Mîm”
denildiğinde ardından muhteva itibarıyla nelerden bahsedileceğini hemen
anlıyordu.
الٓمٓ hurûf-u mukattaa –lâ teşbih velâ temsil– tıpkı mors alfabesiyle gönderilen
bir mesajda, kendisinden sonraki mesajı çözen, ilk bakışta mânâsız gibi görünen
fakat daha sonra gelecek beşerli harflerin mânâlarını hâvî bulunan ve o şifrenin
çözülmesinde anahtar sayılan beş rakamlı şifre gibi, kendisinden sonra gelecek
mesajlar için bir şifre mahiyetinde gibidir. İşte Bakara Sûresi’nin başında
bulunan “Elif, Lâm, Mîm”, kendine has ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) anlayabileceği ses ve edayla âdeta “Bu harf, bu ses ve bu soluklar, o
şanı yüce Kitab’ın şifreleri” demektedir.
Yukarıda da ifade edildiği gibi الٓمٓ’den önce mahzuf bir mübteda takdir
edilecek olursa الٓمٓ onun haberi; farklı bir açıdan da ذٰلِكَ الْكِتَابُ
ifadesi, الٓمٓ mübtedasının haberi olur ve “Elif, Lâm, Mîm, işte o mukaddes,
şanı yüce olan kitaptır.” şeklinde mânâ verilir.
ذٰلِكَ kelimesindeki ذَا, Arap gramerindeki ifadesiyle, ism-i işarettir ve
mahsüsü gösterip, gözle görülebilen bir nesneyi işaretler. Buradaki ل lâm-ı
imâd, uzaklık harfi olup Kur’ân’ın kemaline delâlet ve onun ulvî mertebesine
işaret etmektedir. ك ise hitap zamiridir. ذٰلِكَ ile Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hitap edilmekte ve bununla bir mahsüs gösterilmektedir.
Ayrıca الٓمٓذٰلِكَ الْكِتَابُ ifadelerinde çok latif bir belâgat nüktesi daha
vardır. Şöyle ki, her şeyden önce bu kelimeler arasında çok iyi bir tesânüt ve
tecâvüb mevcuttur. Yani kelimeler birbirine dayanmakta, biri diğerinin ifade
ettiği hakikate yardım etmekte ve bir mânâda onu da anlatmaktadır. Mesela, tıpkı
bir yolda giderken değişik renk ve ışık cümbüşüyle yanıp sönen reklam
panolarının ta uzaktan insanın dikkatini çekmesi gibi, mânâ ve hakikatini tam
kavrayamadığımız “Elif, Lâm, Mîm”deki ses, soluk ve mânâlar da göz kamaştıracak
şekilde daha sonra gelecek olan yüksek hakikatlere dikkat çekmektedir. “Elif,
Lâm, Mîm” esrarengiz hüviyetiyle gözümüzün önünde nuranî bir meşale gibi yanıp
söndükten sonra dikkatler bu ses ve soluğa doğru çevrilmektedir. Daha sonra
karşımıza الٓمٓ ile sıkı bir irtibat içinde olan ve hem mahsüsiyet hem de
uzaklık ifade eden ذٰلِكَ çıkmaktadır. Nihayet bundan sonra da bu iki nuranî
kelimenin nazarlarımızı asıl çevirmek istedikleri ve Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem), ona sımsıkı tutunduğumuz takdirde asla helâk olmayacağımız ve
dalâlete düşmeyeceğimiz müjdesini verdiği,[22] bir ucu ve esası Allah’ın (celle
celâluhu) nezdinde olan o Kitab’a dikkatler çekilmekte ve Kur’ân-ı Kerîm’e
işareten اَلْكِتَابُ kelimesi gelmektedir.
اَلْكِتَابُ’daki اَلْ, onun malum, maruf bir kitap olduğunu işaretlemektedir.
Burada “Mutlak zikir kemaline masruftur.” fehvasınca, kitap denildiğinde ilk
akla gelenin o olduğu ifade edilmektedir ki, böyle bir üslupla, başka kitapların
bütün güzelliklerini kendisinde toplamakla benzerlerinin üstünde olan Kur’ân-ı
Kerim anlatılmakta ve onun azametine işaret edilmektedir. Binaenaleyh malum ve
emsalinin fevkinde olan bu Kitap (Kur’ân-ı Kerim), tefsir kitaplarımızda özet
olarak: “Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) her sûresi, her âyeti mucize
olarak peyderpey inen, O’ndan da bize tevâtüren naklolunup bu şekilde
mushaflarda yazılı bulunan bir kelâm-ı beliğdir.” şeklinde tarif edilmiştir.
Kur’ân’ın, muhtevası itibarıyla tarifi yapılırken şimdiye kadar onun pek çok
derinliklerine temas edilmiştir. İşârâtü’l-İ’câz’da da onun muhtevası göz önünde
bulundurularak şu şekilde tarif edilmiştir:
Kur’ân; şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı
tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercümân-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb
ve şehadet kitabının müfessiri.. zeminde ve gökte gizli esmâ-i ilâhiyenin mânevî
hazinelerinin keşşâfı.. sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakâikin miftâhı..
âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı.. ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında
olan, âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı
ezeliye-i sübhâniyenin hazinesi.. ve şu İslâmiyet âlem-i mânevisinin güneşi,
temeli, hendesesi.. ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası.. Zât ve sıfât ve
esmâ ve şuûn-u ilâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhân-ı kâtıı,
tercümân-ı sâtıı ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. insaniyet-i kübra olan
İslâmiyet’in mâ ve ziyası.. ve nev’-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve
insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi... ve insanlara hem bir
kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı dua, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı
fikir, hem insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları
tazammun eden tek, câmi bir kitâb-ı mukaddes.. hem bütün evliyâ ve sıddıkînin ve
urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her
birindeki meşrebin mezâkına layık ve o meşrebi tenvir edecek; ve her bir
mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes
bir kütüphane hükmünde bir kitâb-ı semavîdir.
Kur’ân; Arş-ı Âzam’dan, ism-i âzam’dan, her ismin mertebe-i âzâmından geldiği
için, –“On İkinci Söz”de beyan ve ispat edildiği gibi– o, bütün âlemlerin Rabbi
itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudâtın ilâhı unvanıyla Allah’ın
fermanıdır. Hem bütün semavât ve arzın Hâlık’ı namına bir hitaptır. Hem
rubûbiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i sübhâniye
hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında
bir defter-i iltifâtât-ı Rahmaniyedir. Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti
haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem ism-i
âzam’ın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzam’ın bütün muhatına bakan, teftiş eden
hikmetfeşân bir kitâb-ı mukaddestir. İşte bu sırdandır ki; Kelâmullah unvanı
kemal-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor.
Kur’ân’dan sonra, sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair
nihayetsiz kelimât-ı ilâhiyenin ise bir kısmı dahi; has bir itibarla, cüz’î bir
unvan ile, hususi bir tecelli ile, cüz’î bir isim ile ve has bir rubûbiyet ile
ve mahsus bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zâhir olan ilhamât suretinde
bir mükâlemedir. Evet, melek, beşer ve hayvanâtın ilhamları, külliyet ve
hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.
Kur’ân; asırları muhtelif bütün enbiyânın kitaplarını ve meşrepleri muhtelif
bütün evliyânın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini
icmalen tazammun eden ve cihât-ı sittesi parlak, evham ve şübehâtın zulümâtından
musaffâ ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî; hedefi ve
gayesi, bilmüşâhede saadet-i ebediye; içi, bilbedâhe hâlis hidayet; üstü,
bizzarure envar-ı iman; altı, biilmelyakîn delil ve bürhan; sağı, bittecrübe
teslim-i kalb ve vicdan; solu, biaynelyakîn teshîr-i akıl ve iz’an; meyvesi,
bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsissâdık
makbûl-ü melek ve ins ü cân bir kitab-ı semavidir…”[23]
Bu tarif ve yaklaşımlar şu anda elimizde muhteva, mahiyet ve hakikatiyle bulunan
Kur’ân-ı Kerim’in, kelâm-ı ilâhî ve Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) nâzil olmuş bir kitap olduğunu göstermektedir. Bu tariflere göre
Kur’ân-ı Kerim’in hem lafzı hem de mânâsı kelâm-ı ilâhidir. Vâkıa kitabet, kitap
ve yazıya ait bir husustur. Bununla beraber bu unvan, ibare denilen lafza ait
nazma da denilir. Birincisinde kitap, bir yere yazılmış olan yazının tamamı,
ikincisinde ise yazılan yazı ile anlatılan “ibare” demektir. Mesela “Falan
kişinin kütüphanesinde şu kadar kitap var.” denildiği zaman birincisi; “Filan
kişinin ezberinde on tane kitap var.” denildiğinde ise ikincisi söylenmiş olur.
Ne var ki, o kişinin kafasında nazm-ı lafzî bulunmakla birlikte yazılı bir şey
yoktur. Aksine lafızlarıyla beraber mânâ vardır ve o kişi, ezberinde olan
şeyleri okurken lafızlar onun nazarında belirleniverir.
Kur’ân, hem lafız hem de mânâ cihetiyle Allah’a aittir. Allah’ın kelâm sıfatı,
O’nun Zâtı ile kaim bir mânâdır. Hâlbuki mânâ ne yazılır ne de okunur. Yazılıp
okunması için nazma dökülmesi gerekir. Yazılıp okunmayana kitap da denilemez.
Öte yandan, “Kur’ân-ı Kerim, sadece lafız itibarıyla kelâm-ı ilâhidir.” görüşü
de yanlış bir anlayıştır. Zira Kur’ân-ı Kerim, sadece kuru bir lafızdan ibaret
değildir. Onun lafzıyla birlikte bir de muhtevası vardır. Binaenaleyh o, hem
lafzı hem de mânâsı itibarıyla kelâm-ı ilâhidir. Bu mesele Kelâm kitaplarında
“Kelâm-ı ilâhî, kelâm-ı nefsîdir.” şeklinde izah edilmiştir. Kelâm-ı nefsî,
Cenab-ı Hakk’ın lafız, harf ve ses olmayan zatî kelâmıdır ve ezelîdir. Kur’ân’ın
ezeliyetiyle ilgili tarih içerisinde ifrat ve tefrit denebilecek bazı anlayışlar
olmuşsa da, her meselede olduğu gibi Ehl-i Sünnet ulemasının ekserisi hep
sırat-ı müstakimi göstermişlerdir.
لَا رَيْبَ فِيهِ ifadesinde لَا, “nâfiye li’l-cins” yani bir cinsin bütün
efradından bir hükmü nefiy için kullanılan bir edattır. Yani لَا رَيْبَ فِيهِ
şüphenin her türlüsünü nefiy mânâsına olur ki, “Ne kadar şüphe cinsi varsa
hiçbiri Kur’ân-ı Kerim için vâki ve vârid değildir.” anlamına gelir.
Evet, لَا رَيْبَ فِيهِ, şüphe adına her şeyi reddetmektedir. Zira Kur’ân’ın
nâzil olduğu devirde cihanın her yanında korkunç bir şüphecilik hükümfermâ idi.
Menşei ve çıkış yeri Batı olsa da o günkü septistler, âdeta bütün insanlığın
efkârına hâkim olmuşlardı. Öyle ki şüphecilik; ilim, fikir, amel ve ahlâk olmak
üzere hayatın hemen her alanına yayılmıştı.
İlimde şüphecilik, ilmî realiteler görmezlikten gelinip; her şeyle alâkalı “şu
da olabilir.. bu da olabilir” şeklinde demagojilere girme;
Tefekkürde şüphecilik, âfâkî ve enfüsî düşünceyle bir yere varılamayacağı
iddiasında bulunma;
Amel ve ahlâkta şüphecilik ise “Buraya kadar şu şekilde bir yol takip ettik,
faydasını göremedik. Bundan sonra yapacağımız şeylerin neye yarayacağını
bilemiyoruz..” gibi mülâhazalarla yol ve yöntem değiştirip durma türünden
şeylerdir.
Evet, işte bütün bunlar fıtrata ters olup, ahlâkta telafisi zor yaralar açan
problemlerdir. Bu düşüncelerin bir yansıması olarak, bir kısım kimselerin
yazdıkları, zamanın değişmesiyle akide, amel, muamelât, ahlâk ve dünya
görüşündeki değişikliklere göre kaleme alınan kitaplar ciddi bir şekilde
incelendiğinde, bunların lebâleb tereddüt ve şüphelerle dolu olduğu
görülecektir. Dahası en rasyonalist görünen yazarların dahi, sofistlerin ve
septistlerin fikirlerinden etkilendikleri ve kendi eserlerinde kendileriyle
çelişkiye düştükleri müşâhede edilecektir.
Kur’ân-ı Kerim ise baştan sona bütün âyetleri itibarıyla tutarlı, şüphe ve
tereddütten tamamen uzak bir beyan abidesidir. Mesela Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın
birliği, meleklerin ve haşrin varlığı... gibi akideyle alâkalı meselelerin
hiçbirisinde şüphe ve tereddüde mahal bırakmamış ve ele aldığı bu meseleleri
dosdoğru ve tereddütsüz bir şekilde ortaya koymuştur. Keza o Kitab-ı Kerim,
Allah’ın (celle celâluhu) insanın mâbudu, kulun da Allah’ın abdi olduğunu ve
mâbuduna her zaman kullukta bulunması gerektiğini hiçbir tereddüde mahal
bırakmayacak bir ciddiyetle anlatır.
O Zikr-i Mübin’in ciddiyetle üzerinde durduğu mevzulardan biri de ahlâktır.
Akide ve amelde şüphecilik olursa ahlâkta istikamet ve istikrarın olamayacağı
açıktır. Evet Kur’ân-ı Kerim’in, insanların Allah’a karşı olan vazifeleri,
nefislerine ve yakınlarına karşı muameleleri, mükemmel bir aile kurup
evlatlarını en güzel şekilde yetiştirmeleri gibi ahlâkî konularda ortaya koyduğu
esaslarda, olabildiğine açık, evrensel ve sabit prensipler ihtiva etmektedir.
Denebilir ki Kur’ân-ı Mübin, hayatın bütün üniteleriyle alâkalı şüpheciliği
tamamen reddetmekte ve her meselesini müşâhede ve yakîne bağlamaktadır.
* * *
Şimdi isterseniz yeniden geriye dönüp لَا رَيْبَ فِيهِ cümlesi ile ذٰلِكَ
الْكِتَابُ beyanı arasındaki irtibata kuşbakışı bir göz atalım: Evet Kur’ân-ı
Kerim, nuraniliğiyle mümtaz ve ذٰلِكَ kelimesi ile müşârun bilbenan olan
(parmakla gösterilen) kendi mahiyetine dikkatleri çektikten sonra, لَا رَيْبَ
فِيهِ ile de âdeta, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) müstesna, insanların
içine gelebilecek muhtemel tereddütleri def etmek istenmiştir. O bakımdan لَا
رَيْبَ فِيهِ ya bir haber, ya haberden sonra ikinci bir haber ya da müstakil bir
cümledir.
لَا رَيْبَ فِيهِ müstakil bir cümle kabul edildiği takdirde mukadder bir suale
cevap yeni bir cümle olur. Yani لَا رَيْبَ فِيهِ, o günkü tefessüh etmiş
yığınlara bakıldığında, “Şu, kimisinin bir, kimisinin iki, kimisinin ise daha
fazla puta taptığı; bazı kimselerin Kâbe’yi çıplak, bazılarının daha başka garip
şekillerde tavaf ettiği; bazı kadınların bir, bazılarının üç, bazılarının on,
bazılarının daha fazla erkekle evlendiği; toplum içinde fuhşiyatın alabildiğine
yaygın olduğu, ahlâkî prensiplerin tamamen yıkılıp gittiği… işte böylesi korkunç
bir ahlâkî belirsizliğin hüküm sürdüğü bir devirde, biz bu insanlara Kur’ân-ı
Kerim’de şüphe olmadığını ve onun bir ‘Allah kelâmı’ olduğunu nasıl anlatırız?”
şeklinde zihinlere gelebilecek muhtemel bir şüpheye çok mânidar bir cevap teşkil
etmektedir.
Şu bir gerçektir ki, insanlar, yaşadıkları çağın efkârına ne tür bir düşünce
hâkim ise karşılarına çıkan her meseleyi o perspektiften ele alır ve ona göre
tahlil ederler. Mesela, günümüzde insanların kafalarında hâkim olan düşünce,
ilim ve teknolojidir. Günümüzün insanı değerlendirmeye tâbi tuttuğu şeyleri ilim
ve teknolojiyle irtibatlandırarak değerlendirme eğilimindedir. Dolayısıyla
onlara şöyle-böyle anlatılan hususlar, onların büyük gördüğü şeylere bir değer
atfetmiyor ve edip eyleyeceği hususları onlarla irtibatlandırmıyorsa muhatapları
nazarında bunların –hakikatte değerleri ne kadar büyük olursa olsun– bir kıymeti
yoktur.
Binaenaleyh günümüzde birçok insan, Kur’ân-ı Kerim’i ve geçmiş Müslümanları bu
zaviyeden değerlendirdiklerinden dolayı onlar hakkında sordukları “Niçin füze
yapmadılar.. niye atomu bulmadılar.. neden elektriği icat etmediler?” gibi
sorularla her şeyi teknolojik hususlara bağlayıp kalmış ve Kur’ân-ı Kerim’in
diriltici ikliminden istifade edememişlerdir. Hâlbuki bunlar, ilim adına bir
kısım izafî değer ifade eden şeylerdir. Bugün için birer teknoloji harikası
olarak görülen bu icatlar miadı dolunca geçip gidecek ve yerlerini çok daha
mükemmel şeylere bırakacaklardır ki, ihtimal bunlar, gelecekte olacaklara
nispeten kağnı arabalarının düştüğü seviyeye düşeceklerdir. O zaman da aynı
zihniyette olanlar, “Bu insanlar atomdan, füzeden ve gezegenlerden...
bahsettikleri hâlde neden şu esrarengiz şeylerden bahsetmemişler?”
diyeceklerdir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, her devre belli bir düşünce hâkim olmuş ve o
devrin fikirleri az-çok bununla yoğrulmuştur. Bu mülâhaza ile denebilir ki,
bugünün hastalığı, eşya ve hâdiselere materyalist bir perspektiften bakmak
olduğu gibi, cahiliye asrının marazı da her şeyi şüphe ve tereddüt zaviyesinden
değerlendirmekti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara mucizevî bir
kitap takdim etmiş olmasına rağmen onların fikir ve nazarları tereddüt ve
şüphecilikle malûl ve hasta olduğundan o Hakikat Güneşi’ni, o Şems-i Sermedî’yi
görememiş ve O’nun nuranî tecellisine muttali olamamışlardı. Şüpheciliğin
böylesine dorukta olduğu bir dönemde Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve
sellem) için olmasa da tâli muhatapların kafasına Kur’ân’a karşı böyle bir şüphe
esintisi gelebilirdi. İşte buna meydan vermemek için Cenab-ı Hak, لَا رَيْبَ
فِيهِ “Ne kadar şüphe cinsi varsa hiçbiri Kur’ân-ı Kerim için söz konusu
değildir.” buyurarak, onları ve bizi bu türlü şeytanî düşüncelere karşı
tedebbür, tefekkür ve teyakkuza sevk etmektedir.
Bu âyetin ilk muhatabı bizzat Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Biz
Kur’ân-ı Kerim’in içini tetkik ettiğimiz zaman, ancak derin bir tefekkürden
sonra onda hiçbir şek ve şüphenin bulunmadığını bir ölçüde sezebiliriz. Ancak
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakan yönüyle durum aynı değildir.
Burada insanın aklına, “İçinde hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmamasına rağmen
âyetin ilk muhatabı olan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben لَا
رَيْبَ فِيهِ buyrulması nasıl anlaşılmalıdır?” şeklinde bir soru gelebilir.
Malum olduğu üzere ilmin kaynakları, “havâss-ı selime, akıl ve haber-i mütevatir
(yalan üzerinde ittifakları imkânsız olan bir topluluğa dayanan haber)” olmak
üzere üçtür. Bir şahsın sahip olduğu bilgilerin şüphe ve tereddütten uzak ve
doğru olması için her şeyden önce o şahsın “havâss-ı selime” denilen sağlam
duyularının olması, bu duyularla aldığı malumatı, aklın muhakeme imbiklerinden
geçirmesi ve daha sonra da onu dinî ve aklî temel disiplinlerle test etmesi
gerekmektedir. İşte bu şekilde oluşan bilgi, yani mükemmel muhakemesi olan, aklî
kıstaslarla meseleyi ele alan ve iç-dış ihsaslarından geçirdiği şeyleri ele alıp
değerlendiren, bunlarla beraber haber verdiği meseleleri ötelerle
irtibatlandıran bir zatın şüpheye açık olması asla söz konusu değildir.
İşte bu mânâda Cenab-ı Hak, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben,
لَا رَيْبَ فِيهِ, yani âdeta, “Senin içinde, Sana nâzil olan Kur’ân-ı Kerim
hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüt bahis mevzuu değildir. Öyleyse
münkirlerin Kur’ân hakkında ortaya attıkları şüphe ve tereddütler Seni mahzun
etmesin!” demektedir.
Evet, Nebiler Serveri’nin Kur’ân’la alâkalı herhangi bir şüphe ve tereddüdü
olmamıştır. Zira Allah Resûlü, her an لَا رَيْبَ فِيهِ atmosferinde
yaşamaktaydı. Yine O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine vahyi getiren
Cibril’i (aleyhisselâm) görüyor, onun getirdiği vahyi duyuyor, ağzıyla okuyor ve
sonra da vahyin geldiği o sıklet ânında dahi kendisine vahyedilen ilâhî mesajı
kavrama melekesine sahip bulunuyordu. Zaten O’nun getirdiği hakikatlere
bakıldığında selim aklın ve vicdanın reddedeceği hiçbir meselenin olmadığı da
açıktır. Ayrıca, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil olan
hakikatler, sadece O’na değil, kendisinden önce pek çok peygambere de
gönderilmiş ve onlar da hayatları boyunca aynı hakikatleri tebliğ etmişlerdi.
Aynı zamanda kadimden günümüze kadar gelip geçmiş sayısız ehl-i hakikat de
peygamberlerin getirdikleri bu hakikatler üzerinde ittifak etmişlerdir ki, bütün
bu irşad erlerinin yalanda ittifak etmeleri mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hak,
لَا رَيْبَ فِيهِ ifadesiyle, başta bu beyanın ilk muhatabı olan Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün insanlığa Kur’ân-ı Kerim
hakkında hiçbir şüphe ve tereddüdün mevzubahis olamayacağını ihtar etmektedir.
* * *
Şimdi geriye dönüp buraya kadar hecelemeye çalıştığımız, kullanılan kelimelerin
bir tek hakikat etrafında nasıl birleştiklerini bir kere daha arz edelim:
Yukarıda da bir nebze üzerinde durulduğu gibi, الٓمٓذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا
رَيْبَ فِيهِ ifadeleriyle Kur’ân-ı Kerim’in yüceliği anlatılmaktadır. Zira
“ittikâ edenler”in Kur’ân-ı Kerim’e sarılmaları ve onun rehberliği altında
hidayete erebilmeleri için, onların nazarında Kur’ân’ın kıymet-i harbiyesinin
bilinmesi lazımdır. Öyleyse burada matlup olan, Kur’ân-ı Kerim’in yücelerden
yüce oluşunu hem kafamıza hem ruhumuza hem de hislerimize sindirecek şekilde
gösterme olmalıdır. Mesela, ilk bakışta gözümüzün önünde rengârenk hâliyle
tele’lü eden الٓمٓ’e bakalım. Mukattaât hakkında yukarıda verilen bilgiler
yanında, ister الٓمٓ’in ebced yönüyle bir kısım esrara bakışı; ister onun أَنَا
اللهُ أَعْلَمُ şeklinde ele alınışı; ister ا’in Allah’a, ل’ın Latîf’e, م’in
Melik’e delâlet etmesi ve isterse “Allah-Cebrail-Muhammed” hakikatine işarette
bulunması gibi remizler, ehl-i tahkik tarafından değişik şekillerde tespit
edilip ortaya çıkarılagelmiştir ki, bu yönüyle Kur’ân-ı Kerim’in büyüklüğü ilk
bakışta göze çarpan الٓمٓ ile apaçık müşâhede edilmektedir. Zira ilâhî kelâm,
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir vasıta ile gelmiştir. Esasen
vasıta, bir teminatın ifadesidir. Bu vasıta, bütün peygamberlere vahiy getiren
Cibril-i Emin’dir. O Cibril-i Emin ki, مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلهِ وَمَلَۤائِكَتِه
وَرُسُلِه وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرِينَ O’na ve
Mikâil’e düşmanlık yapanı Allah kendine düşman saymıştır.[24] Cibril-i Emin’in
kelâm-ı ilâhiyi getirdiği Zât ise, herkes tarafından “el-Emin” olarak tanınan
Hazreti Muhammed’dir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), selim bir fıtrata,
sorgulanamaz bir iffete ve eşsiz bir sıdk u emanete sahiptir. O kadar ki,
kendisine vahiy geldiği zaman, kimse O’na hıyanet ve yalancılık isnadında
bulunamadı ve O’nun doğru sözlü olduğunu inkâr etme yolunda herhangi bir söz
söylemedi. Her ne kadar bazı cahil densizler O’na –hâşâ– “mecnun”, “sihirbaz”
dediler ise de esasen bu tür yakıştırmalara kendileri de inanmıyorlardı.
Bazıları ise, saygısızca, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir
hastalığa tutulmuş olabileceğini iddia ediyorlardı. Binaenaleyh insan الٓمٓ’e
bakar bakmaz, bir tarafta Vacibu’l-Vücud, ortada Allah ile elçisi arasında bir
vasıta olan Hazreti Cibril-i Emin ve beri tarafta da sıdkı ve fetanetiyle eşsiz,
kimsenin kendisine yalan ve hıyanet töhmetinde bulunamayacağı kadar emanette
mümtaz bir şahsiyet olan İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunmakta olduğunu anlar ki, şüphenin bu hakikat
surlarını aşması mümkün değildir.
الٓمٓ, kelâm-ı ilâhinin büyüklüğüne bu şekilde delâlet ettikten sonra, hemen
ardından gelen ذٰلِكَ الْكِتَابُ bu mânâya cevap vermekte ve o da mazmunuyla
Kur’ân’ın ulvî ve muhteşem bir kitap olduğunu gözler önüne sermektedir. Kur’ân-ı
Kerim, bu yüceliği ifade ederken, هٰذَا “bu” ism-i işaretini veya هُوَ “o”
zamirini değil de, bunların yerine özellikle ذٰلِكَ’yi kullanmıştır. Hâlbuki
yerine göre هُوَ’nin ifade ettiği mânâlar çok büyüktür. Çünkü هُوَ “mutlak”
mânâda O’na delâlet eder. Fakat bu ifade, هُوَ الْكِتَابُ şeklinde söylendiğinde
ذٰلِكَ الْكِتَابُ ile ifade edilen belâgat nükteleri kayboluverir. Zira هُوَ,
ıtlaka (herhangi bir kayıt koymayıp genel bırakma) delâlet eder ve Zât-ı Bârî
için söz konusudur. Zât-ı Bârî’yi, ism-i hâssı olan lafz-ı celâlesi ile anmadan
sonra belki söylenilmesi en mukaddes veya insanın içindeki zulümâtı dağıtıp,
O’ndan gelecek nurların kişinin iç dünyasına nüfuz etmesi bakımından en
elverişli bir isimdir. Onun için ehl-i tarikat, هُوَ veya يَا هُوَ ifadelerini
çok defa vird-i zebân etmiş ve halka-i zikir ve hatme-i hâcegânlarında يَا هُوَ
ile yetinmişlerdir. Ne var ki هُوَ, ıtlakıyla Kur’ân-ı Kerim’e de baksa ذٰلِكَ
ile anlatılan mânânın enginlik ve ulviyetini ifade edemez. Çünkü ıtlakta ihata
edememe vardır. Mutlak ihata edilemez. Hâlbuki Kur’ân, insanlar için nâzil
olduğuna göre muhataplarının onu ihata etmeleri lazımdır. Bunun için burada
ذٰلِكَ özellikle seçilerek kullanılmıştır.
Ayrıca ذٰلِكَ kelimesinde şöyle bir nükte daha vardır: Yukarıda da ifade
edildiği gibi, ذٰلِكَ’deki ذٰ, nahiv ifadesiyle, ism-i işarettir ve mahsüsü
gösterip, gözle görülebilen bir nesneyi işaretler; ortadaki ل uzaklık harfi olup
Kur’ân’ın kemaline delâlet eder ve ulviyetini gösterir; sondaki hitap zamiri ك
ise Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakmaktadır. Burada uzaklık
işaretindeki nükteyi işaretlemede de yarar var: Varlığı Kendinden olan Cenab-ı
Vacibü’l-Vücud, Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle bize bizden yakın olmasına rağmen,
biz O’na O’nun azamet ve ulûhiyeti cihetiyle olabildiğine uzak bulunuyoruz.
Dolayısıyla burada kelâm-ı ilâhî, Allah Teâlâ Hazretleri’nden gelmesi itibarıyla
özünde uzaklık işareti olan ذٰلِكَ ile gösterilmekte ve bununla hem Kur’ân’ın
makamının yüceliği ve yüksekliği hem de çok âlî makamlardan nâzil olduğu ifade
edilmektedir. Aynı zamanda hitap zamiri olan ك ile, Efendimiz’in, Cenab-ı
Hakk’ın huzurunda bulunduğu ifade edilmiş, Kur’ân’ın O’nu (sallallâhu aleyhi ve
sellem) muhatap aldığı belirtilmiştir.
Burada kelâm-ı ilâhî, Zât-ı Vacibü’l-Vücud ve Efendimiz arasındaki münasebet
öyle beliğâne ortaya konmuştur ki dahası olamaz. Evet, Nebiler Serveri
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın muhatabı olarak, âdeta huzurunda O’nu
müşâhede etmektedir. Binaenaleyh Allah’ın, kullarına yakınlığı, Kur’ân-ı
Kerim’in makamının yüceliğiyle beşere uzaklığı ve aynı zamanda Zât-ı
Vacibü’l-Vücud’un onu muhatap olarak alması itibarıyla kendi yakınlığını ifade
etmesinde sonsuz bir bu’d (uzaklık) içinde sonsuz bir kurb (yakınlık) esprisi
görülmektedir.
Ayrıca burada şöyle bir belâgat nüktesi de söz konusu olabilir: Cibril-i Emin,
vahyi, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ın
gözetimi altında ulaştırmaktadır. Aynı zamanda başta Cibril-i Emin’in kendisi
olmak üzere, diğer melekler de Nebiler Serveri’ne nâzil olan bu vahye mahkeme-i
kübrada şahitlik edeceklerdir. Dolayısıyla Allah Resûlü’ne inzâl buyrulan vahyin
içine hiçbir şüphe ve tereddüt giremez ve hiçbir cin ve şeytan da ona kat’iyen
hiçbir şey katamazlar. Dolayısıyla bu çerçevedeki ilâhî vahye inanan insanlar da
âdeta melekler gibi onda hiçbir şek ve şüphenin olmadığına inanırlar. İşte
Kur’ân’ın, ذٰلِكَ kelimesinde ذٰ ile mahsüsü işaret ve iması, hemen ardından ل
ile uzaklığı ifade etmesi ve daha sonra da ك hitabı ile yakınlığa delâleti
türünden hususlar başlı başına bir mucize gibi görünmekte ve bir kere daha selim
fıtratlara هَذَ كَلَامُ اللهِ dedirtmektedir.
Daha sonra ise, الٓمٓ ve ذٰلِكَ ile anlatılan, harf-i tarifle bilinirliğine
işaret edilen الْكِتَابُ gelmektedir. Malum olduğu üzere kitaplar, göze bakan
yönüyle, daha ziyade hacim ve muhtevalarıyla birbirinden ayrılır. Burada
الْكِتَابُ denmesiyle binlerce, milyonlarca kitap içinde mârufiyeti, mutlak
bilinirliği ile “İşte kitap budur!” denilebilecek yegâne kitabın “o” olduğu
anlaşılmaktadır. Bu sebeple de artık ayrıca onu tarif ve beyana gerek yoktur.
Esasen burada Cenab-ı Hak اَلْكِتَابُ’ı bir ism-i mevsûl ve ardından gelen bir
sıla cümlesiyle اَلَّذِي كَتَبَهُ اللهُ (Allah’a ait olan) gibi bir şekilde
tarif veyahut başka bir âyette geçtiği gibi كِتَابٌ مَرْقُومٌ “yazılmış bir
kitap” (Mutaffifîn sûresi, 83/9, 20) şeklinde ifade edebilirdi. Fakat öyle değil
de, ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte kitap bu!” şeklinde mutlak olarak zikredilmiştir.
Zira bu Kitab’ı tarif edip uzun uzun açıklamaya hiç lüzum yoktur. Şöyle ki,
önyargısız bakıldığında insanlar arasında Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve
sellem) tarife gerek kalmadan tanındığı gibi, اَلْكِتَابُ dendiği zaman da
maddî-mânevî hüviyet ve muhtevasındaki büyüklüğüyle bütün kitaplar arasından
“Kur’ân” anlaşılmaktadır/anlaşılmıştır.
Bundan başka لَا رَيْبَ فِيهِ cümlesi de Kur’ân-ı Kerim’in büyüklüğüne parmak
basmaktadır. Zira bu ifadeyle, o Kitab’ın (Kur’ân) içinde hiçbir şüphe ve
tereddüdün olmadığı ve olamayacağı bildirilmektedir. Malumdur ki dış, için
zarfıdır. Dolayısıyla mazrufta herhangi bir şüphe ve tereddüt olmayınca zarfta
da olmayacaktır. Kur’ân’ın muhtevası, Cenab-ı Hakk’ın kelâm-ı nefsîsidir.
Tabir-i diğerle Kur’ân, muhteva itibarıyla Cenab-ı Hakk’a râcidir. Üstad
Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın arkasında semavî vahiy, önünde
ise dünya-ahiret saadeti vardır. Zaten ileride tekrar ele alıp izah etmeye
çalışacağımız أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ
الْمُفْلِحُونَ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılanlar.
Ve işte bunlardır felâh bulanlar.” (Bakara sûresi, 2/5) âyetiyle bu hakikate
işaret edilmekte ve Kur’ân’ın hidayetine tâbi olanlara iki cihan saadeti vaat
edilmektedir.
Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılmaktadır ki, الٓمٓ, ذٰلِكَ الْكِتَابُ ve
لَا رَيْبَ فِيهِ ifadelerinin hepsiyle anlatılmak istenen mânâ, o Kitab’ın
(Kur’ân’ın) büyüklüğüdür.
* * *
İşte malum, maruf ve kendisinde hiçbir şüphe ve tereddüdün bulunmadığı bu büyük
Kitap, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’dir. Yani o Kur’ân, takva dairesi içinde olan,
istidat ve kabiliyetlerini heder etmemiş bulunan ve iradeleriyle Cenab-ı Hakk’ın
iradesine “lebbeyk” diyenler için sırat-ı müstakime götüren bir mahz-ı
hidayettir (hidayetin ta kendisidir, sırf hidayettir). Ayrıca, هُدًى لِلنَّاسِ
“İnsanlar için hidayettir.”[25] âyetinden farklı olarak burada Kur’ân-ı Kerim’in
müttakiler için hidayet olmasından bahsedilmiştir. Evet o, müttakiler için hem
mebde hem de münteha itibarıyla ayn-ı hidayettir.
İnsanların hidayete vesileliği, Kur’ân-ı Kerim’in hidayetinin başladığı noktada
biter. Söz konusu olan hidayetin mertebelerini üç madde hâlinde zikretmek
mümkündür:
1. İnsanın şirk, küfür ve dalâletten, rüşd ve sırat-ı müstakime ulaştırılması.
2. Bu rüşd ve hidayetin devam ve temadisi.
3. İhsan sırrının bütün derinlikleriyle duyulup hissedilmesi.
Evet, Kur’ân-ı Kerim’in hidayeti, insanın, iradesini kullanması, Kur’ân-ı
Kerim’i anlaması ve Kur’ân’ın rehberliğini kabul edip onun diriltici iklimine
girmesi ufkunda gerçekleşir. İnsanların hidayet etmesi, daha doğru tabirle
hidayete vesileliği, işte bu noktada sona ermektedir. Binaenaleyh insanların
hidayetinde bir ölçüde sadece irşad etme söz konusu iken, Kur’ân-ı Kerim’in
hidayetinde ise kişinin elinden tutup sonsuz ufuklara götürme, erdirme mânâsı
söz konusudur. Burada هُدًى kelimesi, –عَادِلٌ yerine عَدْلٌ kelimesinin
kullanılması gibi– ism-i fâili olan هَادٍ “hidayet edici” yerine kullanılmakta
ve “Kur’ân-ı Kerim müttakilere bir mahz-ı hidayettir.” mânâsına gelmektedir.
Burada, “Kur’ân-ı Kerim, kâfirleri de içine alan bütün insanlar için bir mahz-ı
hidayet değil midir?” şeklinde bir soru akla gelebilir.
Kur’ân-ı Kerim, –yukarıda da ifade edildiği gibi– sadece müttakiler için bir
mahz-ı hidayettir; kâfirler için mahz-ı hidayet değildir. Evet, doğru dürüst
yaşamayı ondan ilham alan ve ona göre hayatına çeki-düzen veren, derken ahiret
hayatı adına da ümitvâr olabilen; böylece dünyevî hayatında huzura eren herkes
Kur’ân’ın hidayetinden bir ölçüde istifade etse de, hakiki mânâda bir müttakinin
mazhariyetini elde edemez.
Bu itibarla, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakilere bir mahz-ı hidayettir.”
buyrulmakla, müttakilerin hidayeti, kâfirlerin rüşd ve hidayetinden ayrılmış
olmaktadır. Mesela, مَنْ يَهْدِي اللهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَا
هَادِيَ لَهُ “Allah kime hidayet verirse onu doğru yoldan saptıracak, kimi de
idlâl ederse onu hidayete sevk edecek yoktur.”[26] beyanındaki “Hâdî=Hidayet
edici”, Allah’tır (celle celâluhu) ve buradaki hidayet, kâfirleri dahi içine
alan ve bütün insanlar için söz konusu olan bir hidayettir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
âyetindeki hidayet vesilesi ise Kur’ân’dır ve ondan tam istifade de ancak
müttakilere mahsustur.
اَلْمُتَّقِينَ kelimesi, وَقَى – يَقِي kökünden türemiş olup iftiâl babından
اِتَّقَى fiilinin ism-i fâili olan الْمُتَّقِي kelimesinin çoğuludur. وَقَى
fiili, وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ “Allah bizi can yakıcı azaptan himaye
etti.” (Tûr sûresi, 52/27) âyetinde olduğu gibi, vikâye ve himaye etti mânâsına
gelmektedir. Bu fiil, “iftiâl” babına girince yani اِتَّقَى şeklini alınca
“sakındı, korundu, birinin himayesine girdi” mânâlarına gelir. Malum olduğu
üzere “iftiâl” babı mutâvaat (dönüşlülük) içindir. اِتَّقَى fiilinin ism-i fâili
olan اَلْمُتَّقِي de, “bir şeyden sakınan, himayeye giren ve himayeyi kabul
eden” mânâlarına gelmektedir. İsimlerdeki devam ve sebat mânâsı da nazar-ı
itibara alınınca müttaki: “Zamanın ve kâinatın değişik hâdiselerine karşı
himayeye girme lüzumu duyuldukça devamlı korkan ve Allah’ın himayesine giren”
demek olur.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, hidayetteki devamlılık ve terakki, aynıyla
ittikâda da müşâhede edilmektedir. Binaenaleyh ittikâdaki korkma, sakınma ve
tevakki etme, sadece kuru bir korkmadan ibaret değildir; onun yanında, bir hamle
ve aksiyonda bulunma mânâsını da taşımaktadır. Yani bir yönüyle emredildiği
şeyleri yerine getirerek ve yasaklardan da uzak durarak Allah’tan korkma, diğer
yönüyle de Allah’ın himayesine girme.. O’na iltica etme.. yalnız O’na sığınıp
dua ve istiğfarda bulunma.. O’ndan alıkoyan şeylerden uzak durma ve O’na
götürecek iyilik ve güzelliklere sımsıkı tutunma, demektir.
Binaenaleyh ittikâda, hem bütün şirk, masiyet ve “mâsivâ”dan iç dünyasını
temizleme mânâsına gelen تَخْلِيَة hem de kâmil iman ve hasenâtın bütün
çeşitleriyle mamur hâle gelme demek olan تَحْلِيَة vardır. Nitekim Kur’ân-ı
Kerim, إِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَۤاءِ ذِي
الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَۤاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı;
en güzel davranışı, muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder.
Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü de yasaklar. Düşünüp tutasınız
diye size öğüt verir.” (Nahl sûresi, 16/90) âyetiyle ittikânın her iki yönünü
birden hatırlatmaktadır. Âyetin إِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ
وَإِيتَۤاءِ ذِي الْقُرْبٰى kısmı, işin yapmakla emrolunduğumuz pozitif yönünü;
وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَۤاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ kısmı da yapmaktan
nehyedildiğimiz negatif yönünü ihtiva etmektedir.
* * *
Kur’ân-ı Kerim’de ittikâ ve takva, üç mertebede zikredilegelmiştir:
1. Allah’a şirk koşmaktan ve küfürden içtinap etmek. وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ
التَّقْوٰى “Allah (celle celâluhu) onlara takva kelimesini yoldaş edip gerekli
kıldı.” (Fetih sûresi, 48/26) âyeti, takvanın bu mertebesine işaret etmektedir.
Buradaki mânâsıyla takva; şirki, küfrü ve dalâleti bırakıp hidayet üzere
bulunmak demektir.
2. İman ettikten sonra büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar
etmekten kaçınmak ve yapmakla mükellef olunan farzları îfâ etmektir ki, وَلَوْ
أَنَّ أَهْلَ الْقُرٰى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا “Eğer o ülkelerin ahalisi iman etse
ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı...” (A’râf sûresi, 7/96) âyeti, takvanın
bu ikinci mertebesine bakmaktadır.
3. يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ “Ey iman
edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının.” (Âl-i
İmrân sûresi, 3/102) âyet-i kerimesinin işaret ettiği takvadır ki, kişilerin
seviyelerine göre değişik şekilde olan ve bir mânâda “ihsan” mertebesini ifade
eden daha derin bir takva telakkisini işaretlemektedir. Bu âyet, daha çok ihsan
mertebesindeki mü’minlere bakmaktadır. Her ne kadar bazı müfessirler bu âyet-i
kerimenin mensuh olduğunu söyleseler de, âyetin hükmü bir anlamda ehl-i ihsan
için geçerliliğini korumaktadır. لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِۤي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ
فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَۤاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَۤاءُ وَاللهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar, sizler
içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı
hesaba çeker. Sonra da dilediğini affeder ve dilediğini de azaba uğratır.
Doğrusu Allah her şeye kadirdir.” (Bakara sûresi, 2/284) âyetinde ise bu âyetin
tefsiri ve lazımı anlatılmaktadır ki işte bu, ihsanın en âlî mertebesidir. Bu
âyet-i celîle de, düz mü’minler için, objektif olarak لَا يُكَلِّفُ اللهُ
نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde
yükümlü tutmaz.” (Bakara sûresi, 2/286) âyetiyle mensuh olsa da, yukarıdaki
tevcih çerçevesinde, ehl-i ihsan için belli bir ufuk mükellefiyeti açısından
onun da hükmü devam etmektedir. Zira takvada zirveyi tutmuş kutlular, içlerinden
geçirdikleri şeylerden dahi hesaba çekilirler ve/veya hesaba çekileceklerine
inanırlar ki, bu aynı zamanda takvanın da en âlî mertebesidir.
Buraya kadar zikredilenler içinde “hakka’l-yakîn ufku” açısından takvanın daha
fâik bir derecesi daha vardır ki, onun en alt mertebesinde en ileri mü’minler,
en âlî mertebesinde de asfiya-i fihâm ve yerleri hiç değişmeyen enbiya-i izâm
vardır. Enbiya-i izâmın, sırf duygu ve düşünce dünyalarında dahi kötülükleri bir
anlık olsun misafir etmeleri düşünülemez. Eğer böyle bir durum mevzubahis olacak
olursa, o yüce kâmetler, sahip oldukları o mertebede çok şiddetli tokat yerler.
Fakat asfiya, bu noktada enbiya gibi değildir; onların zihinlerinden kötülük
geçmesi bahis mevzuu olabilir, onlar bundan dolayı muâheze olunmazlar.
لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا
طَعِمُۤوا إِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ
اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَأَحْسَنُوا وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“İman edip sâlih amel yapanlara bundan böyle Allah’a karşı gelmekten
sakındıkları ve imanlarında sebat ile arızasız ve kusursuz amellerine devam
ettikleri, sonra takvaları ve imanları tam sağlamlaşıp kökleştiği, daha sonra da
bu takva ile beraber, ihsan mertebesine erip başkalarına iyilik ettikleri ve her
yaptıklarını da güzel yaptıkları takdirde, daha önce yiyip içtikleri şeylerden
dolayı kendilerine bir vebal yoktur.” (Mâide sûresi, 5/93) âyet-i kerimesi,
takvanın bu üç mertebesini de toplamıştır.
Âyet-i kerimede, إِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “İlâhi
himayeye sığınarak, iman edip amel-i salih işledikleri…” ifadesiyle, takvanın
ilk mertebesi; ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا “sonra ilâhi himayeye sığınarak,
imanları tam sağlamlaşıp kökleştiği…” lafızlarıyla ikinci mertebesi; ثُمَّ
اتَّقَوْا وَأَحْسَنُوا “daha sonra yine ilâhî himayeye sığınarak ihsan
mertebesine erdikleri takdirde…” ibaresiyle de üçüncü mertebesi
işaretlenmektedir.
Kur’ân-ı Kerim, bazen bu âyet-i kerimede olduğu gibi, bir âyetiyle takvanın üç
mertebesini birden; bazen –yukarıda zikredildiği gibi– تَخْلِيَة ve تَحْلِيَة
şeklinde iki mertebesini birden; bazen de “korkma” mânâsı itibarıyla sadece bir
mertebesini ifade eder. Mesela وَاتَّقُونِ “Benden korkun.” (Bakara sûresi,
2/197) ifadesinde sadece bir “korkma” (تَخْلِيَة) bahis mevzuu iken,
وَأَحْسِنُۤوا “İhsan şuuruyla hep iyiliği ve güzelliği takip edin.” (Bakara
sûresi, 2/195) ifadesinde ise sadece bir “süsleme ve donatma” (تَحْلِيَة) bahis
mevzuudur.
Hâsılı takva, ister تَخْلِيَة ister تَحْلِيَة yönüyle ele alınsın onun yukarıda
zikredilen üç mertebeye de tatbiki mümkündür. Bu takdirde takva; şirk, küfür ve
dalâletten sakınıp, onların içine düşmekten korkmak.. bunun yanında ilâhî
himayeye girerek, onu kabullenmek.. sonra imanda derinleşip bu kabulü sâlih
amelle taçlandırarak ihsan ufkuna doğru koşmak, koşmakla kalmayıp bütün bir
hayat boyu bu yolda sebat etmek.. daha sonra da ihsan ruh ve telakkisiyle elde
ettiği mazhariyetle hakka’l-yakînin en âlî mertebesine doğru kanat çırpıp
yükselmeye çalışmak... mânâlarına gelir.
Bütün bu engin mânâlarıyla takva, Allah nezdinde en kıymetli bir haslet, onunla
donanan müttakinin makamı da Cennet’tir. Onun için Tirmizî’deki bir hadis-i
şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: لَا
يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لَا بَأْسَ
بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ “Kul, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir
kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.”[27]
Bu mertebe, bir bakıma takvanın son mertebesi olarak değerlendirilebilir. Zira
“mahzurlu olan şeyleri işlerim” endişesiyle, çok defa herhangi bir mahzuru
bulunmayan bazı fiilleri; açık bir nehiy olmadığı hâlde “belki sakıncalı bir şey
içerisine girebilirim” endişesiyle, içinde şüphe ve tereddüt bulunan hususları
terk etmedikten sonra hakiki takva derecesine çıkılamaz.
[1] Hems, Tecvid ilminde, harf telaffuz edilirken sesin ve nefesin akmaya devam
etmesine denir. Hems harfleri (Hurûf-u mehmûse) 10 tanedir: ت، ث، ح، خ، س، ش، ص،
ف، ك، ه.
[2] Cehr, hems sıfatının zıddı olup harfi telaffuz ederken sesin ve nefesin
akmamasıdır. Cehr harfleri (Hurûf-u mechûre) 18 tanedir: أ، ب، ج، د، ذ، ر، ز، ض،
ط، ظ، ع، غ، ق، ل، م، ن، و، ي.
[3] Şiddet, harf sakin olduğu durumda, onun telaffuzu esnasında sesin ve nefesin
akmamasına denir. Şiddet harfleri (Hurûf-u şedîde) 8 tanedir: أ، ب، ت، ج، د، ط،
ق، ك.
[4] Rahve, şiddet sıfatının zıddıdır, sakin harfin okunması esnasında ses ve
nefesin akmasına denir. Rahve harfleri (Hurûf-u rahve) 16 tanedir: ا، ث، ح، خ،
ذ، ز، س، ش، ص، ض، ظ، غ، ف، و، ه، ي.
[5] İsti’lâ, harfin telaffuzu esnasında dil kökünün üst damağa yükselmesine ve
harflerin kalın okunmasına denir. İsti’lâ harfleri (Hurûf-u müsta’liye) 7
tanedir:خ، ص، ض، غ، ط، ق، ظ.
[6] İnhifad/istifâl, isti’lâ sıfatının zıddı olup, harfin telaffuzu esnasında
dilin üst damağa yükselmeyip aşağıda kalmasına ve harflerin ince okunmasına
denir. İnhifad/istifâl harfleri (Hurûf-u munhafida/müstefile) 21 tanedir: أ، ب،
ت، ث، ج، ح، د، ذ، ر، ز، س، ش، ع، ف، ك، ل، م، ن، ه، و، ي.
[7] İtbak/ıntıbak, harf telaffuz edildiği esnada dil kökünün ve ortasının yukarı
damağa yükselmesi ile birlikte dilin üst damağa yapıştırılmasıdır. İtbak/ıntıbak
harfleri (Hurûf-u mutbika/muntabika) 4 tanedir: ص، ض، ط، ظ.
[8] İnfitah, itbak sıfatının zıddıdır, harf telaffuz edildiği esnada dil ile
yukarı damak arasının açık olmasına denir. İnfitah harfleri (Hurûf-u münfetiha)
24 tanedir: أ، ب، ت، ث، ج، ح، خ، د، ذ، ر، ز، س، ش، ع، غ، ف، ق، ك، ل، م، ن، ه، و،
ي.
[9] Bediüzzaman, Sözler s.583 vd. (30. Söz, 1. Maksad).
[10] Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz.: M. F. Gülen, “Sınırlının
Sınırsıza Mikyas Olması” Çizgimizi Hecelerken s.60-66.
[11] İbn Atıyye, el-Muhararu’l-vecîz 1/82; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr 1/20.
[12] es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 1/136; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/44.
[13] er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 2/4; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân
15/120.
[14] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 1/88; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/44.
[15] A’râf sûresi, 7/1.
[16] Yunus sûresi, 10/1; Hûd sûresi, 11/1; Yusuf sûresi, 12/1; İbrahim sûresi,
14/1; Hicr sûresi, 15/1.
[17] Ra’d sûresi, 13/1.
[18] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/82.
[19] el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 2/208.
[20] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.31.
[21] Buhârî, bed’i’l-vahy 1, bed’i’l-halk 6; Müslim, fezâil 87.
[22] Bkz.: İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/125; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/329.
[23] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.7.
[24] Bkz.: Bakara sûresi, 2/98.
[25] Bakara sûresi, 2/185; Âl-i İmrân sûresi, 3/4; En’âm sûresi, 6/91.
[26] Dârimî, nikâh 20; Ma’mer İbn Râşid, el-Câmi’ s.162.
[27] Tirmizî, kıyâmet 20; İbn Mâce, zühd 34.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (2-4. âyetler)
Buraya kadar müfredat üzerinde yapmış olduğumuz izahlardan sonra şimdi de aynı
kelimeleri dar bir çerçevede belâgat açısından ele almak istiyoruz.
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesindeki هُدًى kelimesi, هَدَى – يَهْدِي’den masdardır.
Binaenaleyh هُدًى, bu yönüyle هَادٍ kelimesinin ifade ettiği mânâdan çok daha
derin bir mânâya delâlet etmektedir. Zira هُدًى ifadesinde “mahz-ı hidayet”
mânâsı vardır. اَلْمُتَّقِينَ kelimesi, yukarıda da ifade edildiği gibi وَقَى –
يَقِي kökünden türemiş olup iftiâl babından اِتَّقَى fiilinin ism-i fâilinin
çoğuludur. Bu şekliyle هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesi, devam ve sebata delâlet
etmektedir ve “içinde hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan o kitap, daima şirk,
küfür, dalâlet, günah ve mâsivâdan sakınan ve uzak duranlar için hidayetin ta
kendisidir” mânâsına gelmektedir. Dolayısıyla, sakınma ve uzak durmada eksiklik
olduğu zaman, hidayette de aynı eksikliğin olacağı nüktesi ortaya çıkmaktadır.
İşte Kur’ân-ı Kerim, hayatlarını böylesine bir takva ve ihsan atmosferinde
geçirenler için sırf hidayettir.
لَا رَيْبَ فِيهِ sözüne dikkat edilecek olursa هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ile
aralarında sıkı bir irtibatın bulunduğu açıkça görülecektir. Zira Kur’ân’ın iç
derinlik ve ledünniyatı tetkik edilerek mânâsına nüfuz edildiğinde, onda en ufak
bir şüphe ve tereddüdün olmadığı açık-seçik ortaya çıkacaktır. Binaenaleyh
“ittikâ”da devamlı olan bir insan, içinde hiçbir şüphe ve tereddüt olmayan
Kur’ân-ı Kerim’den istifade edecek ve Kur’ân-ı Kerim de o müttaki için bir
mahz-ı hidayet olacaktır.
Burada هُدًى kelimesinin sonunda bir de tenvin vardır. Tenvin ise tenkîr içindir
ve kâfirlerin ve çirkin şeylerin bahis mevzuu olduğu yerde tahkir, mü’minlerin
ve güzelliklerin bahis mevzuu olduğu yerde de tazim ifade eder. هُدًى
لِلْمُتَّقِينَ’de söz konusu olan bir güzellik olduğu için, nekre bir kelime
olan هُدًى kelimesi tazim ifade eder. Dolayısıyla mânâ, “O Kitap, müttakiler
için çok muazzam bir hidayettir ve onlar, kendileri için bir mahz-ı hidayet olan
o Kitap’tan azamî derecede istifade ederler.” şeklinde olur. Kur’ân-ı Kerim’in
değişik yerlerinde geçen هُدًى لِلنَّاسِ ifadesindeki tenvinde bir tahkir
(azlık, küçüklük) mânâsı mülâhaza edilecek olursa, bir bakıma “Kâfir dahi o
Kitap’tan bir nebze de olsa istifade edebilir.” anlamı taşır.
Şimdi de هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesinin kendisinden önce geçen âyetlerle
münasebetine bakmaya çalışalım:
الٓمٓ, Kur’ân-ı Kerim’in haysiyet-i ezeliyesi noktasına bakmaktadır. Yani bu
ilâhî kelâm, bir kısım sır ve remizlerle dopdolu bir mesajdır. ذٰلِكَ الْكِتَابُ
insanın içinde hayret ve dehşet uyaran الٓمٓ ile hâsıl olan mânânın görünürdeki
gerçeklerini anlatmaktadır. لَا رَيْبَ فِيهِ Kur’ân’ın kendine has zenginliğini
ve ilmî, ahlâkî özelliğini işaretlemektedir. Yani o Kitap, her türlü şüphe ve
tereddütten münezzeh, mukaddes ve müberrâ bir kitaptır. Onda ne aklî ne fikrî ne
de amelî herhangi bir şüphe söz konusu değildir.
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ise Kur’ân’ın nâzil oluş hikmetini ve pratikteki gayesini
ifade etmektedir. Zira onun nüzul sebebi, insanları, hususiyle de bunlar içinde
müttakileri, rüşd ve hidayete ulaştırmaktır. Öyleyse Kur’ân, insanların hidayete
kavuşmaları için anlatılmalı ve hakikatleri tedebbüre tâbi tutulmalıdır: Onun
için الٓمٓ’den هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’e kadar gelen ifadelerin hepsi bir fasıl
hâlinde gelmiştir. Yani aralarına atıf vavı koyarak الٓم، (وَ)ذٰلِكَ الْكِتَابُ،
(وَ)لَا رَيْبَ فِيهِ، (وَ)هُدًى لِلْمُتَّقِينَ demeye gerek duyulmamıştır.
Çünkü, yukarıda da ifade edildiği gibi, tek bir hakikat olan Kur’ân-ı Kerim’in
güzelliğini, azamet ve ihtişamını anlatmada الٓمٓ, onun haysiyet-i ezeliyesine;
ذٰلِكَ الْكِتَابُ, meşhudât ve mahsüsâtına; لَا رَيْبَ فِيهِ onun kendisine has
ve ayrılmaz bir özelliği olarak her türlü şüphe ve tereddütten uzak bulunduğuna;
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ de onun nüzulünün esas gaye ve hedefine bakmaktadır.
İnsanların rüşd ve hidayeti bir tek hakikat olduğu için, Kur’ân aralarına atıf
vavı koyarak bu ifadeleri parçalara bölmemiştir.
Evet, şimdiye kadar yapılan izahlardan anlaşılacağı üzere هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
ifadesiyle Kur’ân’ın, hem mü’min hem de ihlas ve ihsan ufkunu yakalayan kutlular
için sırf hidayet kaynağı olduğu hatırlatılmaktadır. Gerçi tâbiîn imamlarından
bazıları “müttakîn”in mânâsını اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Görmedikleri
âleme inananlar.” ferman-ı sübhânisiyle yorumlamışlardır ama o, bizim
mülâhazalarımız üstünde bir tevcihtir.
Burada, “baştan beri izah edilmeye çalışılan “müttakiler”in kimler olduğu, onlar
üzerinde bu kadar geniş ve derince durmadan anlaşılamaz mı?” şeklinde bir soru
akla gelebilir. Böyle bir soruya bizzat Kur’ân, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’den هُمُ
الْمُفْلِحُونَ’a kadar olan âyetlerle cevap vermektedir:
Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ifadesine, “O müttakiler ki, gıyaben
inanırlar” veya “gaybî hakikatlere inanırlar.” şeklinde bir mânâ vermek
mümkündür.
اَلْغَيْب kelimesi غَابَ – يَغِيبُ’den masdar olup, başka yerde bulunmak,
hazırda olmamak, göz önünde bulunmamak mânâsına gelmektedir. “Gaybet” ve “gıyâb”
da aynı mânâdadır. Aynı zamanda bu kelime, هُدًى’de olduğu gibi, masdar olduğu
hâlde ism-i fâil mânâsında kullanılmıştır ve “gâib: göz önünde bulunmayan”
anlamına da gelmektedir. Ancak ileride de izah edileceği üzere يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ ifadesindeki اَلْغَيْب kelimesine ism-i fâil olarak “gâib” mânâsı
vermek, kanaat-i âcizânemce çok uygun değil gibidir. Binaenaleyh يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ cümlesine “Gayb’a iman ederler.” veya “Gıyaben iman ederler.”
şeklinde bir mânâ vermek daha uygun olsa gerek. Hatta bir zaviyeden “Gıyaben
iman ederler.” sözü de tenkit edilebilir. Zira bugün bir kısım ilim ve bilim
çevrelerince insanların, sadece duyu organlarıyla algıladıkları ve tecrübe
alanlarına giren şeylere iman etmeleri gerektiği iddia edilmektedir. Hâlbuki
duyu organları ve tecrübeler, kat’iyen imanın rüknü olamazlar. Dolayısıyla “Ben,
sadece elle tutulan, gözle görülen, kulakla işitilen ve laboratuvar tecrübeleri
neticesinde elde ettiğim malumata inanırım.” diyen bir kişi, imanı asıl
mânâsıyla anlayamamış demektir. Onun için âyet-i kerimede يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ buyrularak, müttakilerin, iman edilmesi gereken hakikatlere hem
aklen hem de kalben inanmalarının esas olduğu vurgulanmış olmaktadır.
Dolayısıyla o takva erleri, sadece gözlerinin gördüğü “meşhûdât”a inanmazlar.
Âlem-i şehadet ve âlem-i mahsüsât denilen maddî âlemi, vicdanları ile “şuhûd-u
Hak” arasında bir berzah kabul eder ve bu âlem-i şehadet silinmeden şuhûd-u
Hakk’a vâsıl olamayacaklarına inanırlar. Bunun içindir ki ehl-i tahkik,
genellikle âlem-i şehadetin kıstaslarına itibar etmemiş ve gayb âlemine ait
gördükleri temessülâtı da bu âlemin ölçüleriyle değerlendirmemişlerdir. Aksine
onlar, bu âlemdeki bütün müşâhedelerini öbür âlemin kıstaslarıyla ölçüp biçmiş,
ona göre bir hükme varmışlardır. Vicdan kahramanları, bu âlemi, öteki ve hakiki
âlemin bir gölgesi saymış, hatta bunlardan bazıları, onu zevk-i ruhanî için bir
gölge şeklinde duyup hissetmiş; bazıları da kendilerini ve o âlemi tamamen
fenâ-i mutlak içinde bir fâni veya adem-i mutlak içinde bir mâdum-u izafî
görmüşlerdir.
Bu konuda esas olan Ehl-i Sünnet’in görüşü ise, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ
“Eşyanın hakikatleri (vücudu, mevcudiyeti) sabittir.”[1] şeklindedir. Yani hangi
mânâda olursa olsun kâinatın mevcudiyeti bir gerçektir, fakat her şeyin varlığı,
Allah’ın (celle celâluhu) vücuduyla (mevcudiyetiyle) kâimdir. Bu itibarla da
mahlûkatın varlığı zıllî (gölge mahiyetinde) bir varlıktır. Bununla beraber bu
varlığın, Cenab‑ı Vacibu’l-Vücud’la kâim olup, O’nun vücuduna nispeten zayıf bir
gölge mahiyetinde olması ve O’nu düşünmeden bunlara hakiki bir vücud verme
imkânının bulunmaması itibarıyla, onlara bir değer atfedilmemesi, bir hakikate
karşı hürmetsizlik değil, aksine o büyük hakikate karşı hürmetin ifadesi
sayılmıştır.
Bir kısım ehl-i tahkik, gözle gördükleri âlemdeki değişik temessülâtı, rüya ve
hayal saymış ve bunları birer gölge olarak değerlendirmişlerdir. Hatta onların
bazıları, sekr hâlinde müşâhede ettikleri âlemleri asıl âlem ve hakâik-i eşya
kabul etmiş, dolayısıyla da o âlemde gördüklerinin tevilini yapma lüzumu
duymamış; duymamış ve bu âlemi, o âlemin kıstaslarına göre tevil etmişlerdir.
Her ne kadar onların bu yaklaşımları, ilk bakışta bir mübalağa ve mugalata gibi
görünse de, şu bir gerçektir ki, âlem-i şehadet, âlem-i gayb üzerinde tenteneli
bir perdedir ve hakiki âlem de ötelerdeki âlemdir.
İşte اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ifadeleriyle vasıfları anlatılan o
müttakiler, vicdanlarıyla şuhûd-u Hak arasında bulunan bu perdeleri aşarak,
meselenin özünü, tenteneli o perdenin ötesinde duydukları vech ile ifade etmek
istemişlerdir. Yani onlar, otların bitmesi, çiçeklerin açması ve ağaçların meyve
vermesi.. gibi, kâinatta baş döndürücü bir ahenkle cereyan ve deveran eden
hâdiseleri görmüş ama her zaman bunların gösterdiği şeylerin arkasındaki
hakikatlere inanmışlardır. Bu kutlular zümresine dâhil olmak isteyenlerin
karşılarına gözlerle görülebilen, kulaklarla işitilebilen ne tür hakikatler
çıkarsa çıksın ve bu hakikatler, birbirinden ne kadar ince, derin ve ledünnî
olursa olsun, onlar gözleriyle ya da teleskop veya mikroskoplarla
görebilecekleri hakikatlerin ötesinde en büyük hakikati arar ve akıllarıyla
değerlendirip, vicdanlarıyla buna ermeye çalışırlar. Zira onlara göre yegâne
hakiki vücud ve hakiki varlık O’dur. Hakikat-âşina pek çok ehl-i tahkik,
araştırmaları neticesinde, kâinatta hakiki hiçbir şeyin olmadığını, hakiki
hakikatin esmâ-i ilâhiye, sıfât-ı sübhâniye ve Zât-ı ilâhiye olduğunu
söylemişlerdir. Hatta bu mevzuda daha da derinleşenler, bir bakıma esmâ-i
ilâhiyede sıfât-ı ilâhiyenin gölgelerini görmüş, onlara dahi hakiki vücut vermek
istememişlerdir.
Daha sonra وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “(O müttakiler) namazı tam îfâ ederler ve
dosdoğru kılarlar.” ifadesiyle müttakilerin bir başka vasfı olan “namaz kılma”ya
dikkat çekilmekte ve bu ifade, اَلْمُتَّقِينَ sözünün sıfatı ilk cümle olan
يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ üzerine atfedilmektedir. Buradan da “amelin imandan bir
cüz olmadığı” anlaşılmaktadır. Çünkü namaz kılmak imandan bir cüz olsaydı kendi
üzerine atfedilmiş olacağından وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ, cümlesi يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ üzerine atfedilmezdi. Birbiri üzerine atfedildiğine göre iman ile
amel birbirinden farklı, fakat birbiri üzerine atfedilecek cinsten şeylerdir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ –وَفِي
رِوَايَةٍ بِضْعٌ وَسِتُّونَ– شُعْبَةً وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ
“İman, yetmiş küsur –bir rivayette de altmış küsur– şubedir. Haya da imandan bir
şubedir.”[2] buyurmuştur. Başka bir rivayette ise şu ziyâde vardır:
فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الْأَذَى
عَنِ الطَّرِيقِ “Bu şubelerden en üstünü ‘Lâ ilâhe illallah’ sözüdür, en aşağı
mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara itmektir.”[3]
Peygamberimiz bu hadis-i şerifinde hayâyı, Lâ ilâhe illallah demeyi ve yolda
bulunan rahatsız edici bir şeyi bertaraf etmeyi imandan birer şube olarak
zikretmektedir. Bundan da anlaşılmaktadır ki amel, imana dâhil değil, bir
anlamda onun şubelerindendir. Gerçi iman ile amel birbirinden farklı şeyler olsa
da amel, bir sarayın müştemilâtı gibi, imanın teferruatından sayılmıştır. Tabiri
caizse iman, evvela o sarayın, sâniyen içteki tefrişat ve dekorasyonunun plân ve
projesi; amel ise bu projenin tamamen şeklî yönüdür. İşte iman ile amel arasında
böylesine sıkı bir irtibat vardır. Onun için وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesi
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ üzerine atfedilmiştir.
إِقَامَة kelimesi kök itibarıyla, ayakta durmak, bir işin başında bulunmak ve
bir işe vaziyet etmek mânâlarına gelen قِيَام kökünden, if’âl bâbında masdardır
ve bir şeyi kaldırıp doğrultmak, düzeltmek, şekil vermek, olması gerekli olan
hüviyete irca etmek, bir şeyin îfâsına ihtimam göstermek ve bir vazifeyi
yaparken çevik-çavak olmak gibi mânâlara gelmektedir. Bazılarının aklına
“وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ yerine يُصَلُّونَ de denilebilirdi.” şeklinde bir
düşünce gelebilir. Ne var ki, يُصَلُّونَ kelimesi, يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ
ibaresinin ihtiva ettiği mânâları ifade etmemektedir. Onun için, âyet-i kerimede
daha kısa bir tabir olan يُصَلُّونَ yerine, bir bakıma itnâb yapılarak söz
uzatılmış ve يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesi seçilerek kullanılmıştır. Kur’ân-ı
Kerim’de, namaz hakkında صَلَّى fiili de kullanılmakla beraber daha çok “ikame-i
salât” benzeri kalıplar kullanılmış, bazen de namazın haysiyetinin ve ona karşı
hudû, huşû, saygı ve edebin muhafazasını işaretleme babından حَافِظُوا عَلَى
الصَّلَوَاتِ[4] ve اَلَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ[5] buyrulmuştur ve
görüldüğü gibi bunlar belli hususiyetler ifade eden beyanlardır.
اَلصَّلَاةَ kelimesi ile إِقَامَة kelimesi arasında böylesine ciddi bir irtibat
söz konusudur. Evet, Kur’ân-ı Kerim’in, kelimeleri hassasiyetle seçip yerli
yerinde kullanması ona has bir keyfiyettir.
Örf-i şer’îde “salât”, “namaz” mânâsına gelmektedir. Bir diğer mânâsıyla,
“Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, mü’minlerden de dua” anlamınadır. Yani
salât, kulların Allah’a karşı yaptıkları dua, meleklerin kullar hakkında
yaptıkları istiğfar, Allah’ın da mü’minler hakkında merhametinin ifadesidir.
Arapça’da الصَّلَا kelimesi, kalça kısmına verilen addır. صَلَّى ise, “vücudunun
o kısmını hareket ettirdi” demektir. Rükûda, secdede o kısım hareket ettiği için
namazı ifadede bu kelime kullanılmıştır. Bunun benzeri كَفَّرَ fiilidir.
“Kâfire”, kalçadaki kaba etin ismidir. Yahudiler birbirlerine selam verip
saygılarını ifade ederlerken başlarını eğer, hafif bir şekilde bellerini kırarak
reverans yapar ve sonra kalçalarını hareket ettirip doğrulurlardı ki, Araplar bu
durumu ifade için كَفَّرَ الْيَهُودِيُّ “Yahudi mezkûr hareketi yaptı.”
derlerdi. Bu şekilde “iki uyluğu hareket ettirme” mânâsına صَلَّى, namazdaki
rükû ve secdelerde yapıldığı gibi bizim “belini eğmek” dediğimiz mânâda
kullanılırdı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Araplar hem Yahudilerin baş ve
belleriyle yaptıkları selam şeklini hem de yerlere eğilip eli hareket ettirerek
verdikleri selam şeklini biliyorlardı.
Evet, lügat itibarıyla, dua ve niyazda bulunmak ve ayrıca beden ile yukarıda
tasvir edildiği şekilde hareket etmek mânâlarına gelen اَلصَّلَاةَ kelimesi
İslâm’da, Kur’ân’ın emrettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
tarif buyurduğu şekilde kıyam, kıraat, rükû, sücûd gibi bir takım kalb, dil ve
bedene ait fiillerle, hususi esaslardan oluşan ibadetin adıdır. Bu itibarla
Kur’ân-ı Kerim, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesinde özellikle “salât” kelimesini
seçerek kullanmıştır. Zira, salât kelimesinin yerini burada başka hiçbir kelime
dolduramaz. Bunun için mânâ, ne يُقِيمُونَ الْعِبَادَةَ ne يُقِيمُونَ مَا فَرَضَ
اللهُ عَلَيْهِمْ ne de sadece يُصَلُّونَ ile değil de وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ
ile ifade edilmiştir.
Evet, إِقَامَة kökünden gelen يُقِيمُونَ kelimesi, iç ve dış dinamiklerle bir
işe fevkalâde derecede ihtimam gösterip, onu hakkıyla ikâme etmeyi; اَلصَّلَاةَ
kelimesi de kalbin Allah’a karşı haşyetle, saygıyla dopdolu bulunmasını, lisanın
bunu dile getirmesini ve aynı zamanda insanın da bunu rükû, sücûd ve kâde gibi
malum hareketlerle yerine getirmesini ifade etmektedir. Binaenaleyh وَيُقِيمُونَ
الصَّلَاةَ “Onlar vücutlarını Allah’ın istediği, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) kendilerine tarif edip fiilen gösterdiği şekilde hareket ettirerek,
değişik pozisyonlara girmek suretiyle, Allah’ın onlardan ikâmesini istediği
ibadeti en mükemmel şekilde yerine getirme hususunda ihtimam gösterir ve hudû,
huşû ve saygıyla onu eda ederler.” mânâsına gelmektedir.
Namazda, emre esas teşkil etmese de, bir çeşit fizikî ve bedenî eğitim de söz
konusudur. Ne var ki, صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Namaz kılarken Beni
gördüğünüz gibi namaz kılınız.”[6] hadis-i şerifinden anlaşıldığı üzere yapılan
ibadetin Allah katında makbul olabilmesi ve kişiye sevap kazandırabilmesi için
hem kalbin Allah’a karşı haşyet, hudû ve saygıyla dopdolu bulunması hem de
davranışların, Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikâme adına
tarif edip gösterdiği şekle uygun îfâ edilmesi gerekmektedir. Zira insan namaz
kılarken kalbi haşyet, huşû ve saygıyla çarpmıyorsa, zâhiren namazını kılmış ve
borcundan kurtulmuş olsa da kâmil mânâda namazını eda etmiş sayılmaz ve iç-dış
erkânına riayet edilerek kılınan namazdan hâsıl olacak sevabı alamaz. Aynen onun
gibi kişi, o ibadeti en zor bedenî hareketlerle yerine getirse de, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) tarif edip gösterdiği şekle uygun değilse kâmil
mânâda namazını eda etmiş olmaz ve ondan beklenen engin sevabı da elde edemez.
Evet, namazda, ilâhî lütuf olarak bedeni sağlıklı tutacak bir kısım fizikî
hareketlerin yapılması emredilmiş olsa bile, kişi namazını eda ederken bunları
maksat edinmemelidir.
اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدِّينِ “Namaz, dinin direğidir.”[7] hadis-i şerifi,
namazın dindeki ehemmiyetini göstermesi adına çok mânidardır. Zira Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) bu beyanıyla, dini yüksek bir binaya, namazı da
onun dayandığı bir sütun veya bir kaideye benzetmektedir. Hatta hadis kriterleri
açısından tenkit edilse de bu hadisin devamında مَنْ أَقَامَهَا فَقَدْ أَقَامَ
الدِّينَ وَمَنْ تَرَكَهَا فَقَدْ هَدَمَ الدِّينَ “Namazı dosdoğru ikâme eden
kişi, dini ikâme etmiş, onu (terk edip) yıkan kişi de dini yıkmış olur.”[8]
buyrulmaktadır ki, بَيْنَ الْعَبْدِ وَبَيْنَ الْكُفْرِ تَرْكُ الصَّلَاةِ “Kul
ile küfür arasındaki perde, namazın terkidir.”[9] hadis‑i şerifi bu mânâyı teyit
etmektedir.
Evet, namaz terk edildiğinde, küfürle insan arasında artık herhangi bir perde
kalmamıştır ve insan âdeta kâfir görüntüsü sergiliyor demektir. Onun için imanın
dil ile ikrar edilmesinin alâmeti olarak, يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ’ın arkasından
şeâirin en büyüğü sayılan namazın zikredilmesi çok mânidardır. İnsan, imanını
diliyle ikrar etmese de namaz kılması onun hakiki mü’min olduğunun daha açık bir
alâmetidir. Çünkü şeâir (İslâm’a ait âdet, işaret ve kaideler), fiilen Allah’ı
ilandan ibarettir. Onun için imanın hemen arkasından ehemmiyetine binaen şeâirin
en büyüğü kabul edilen namaz zikredilmiştir.
Namaz, hem kalbî hem de bedenî bir ameldir. Onun için, burada kalbe mahsus bir
amel olan imandan, o imanın pratik hayattaki yansımaları olan amellere
geçilirken, bu amellerin en başında, –o da çok önemli olmasına rağmen, malî bir
ibadet olan– zekâttan önce وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesiyle “namazın ikâmesi”
zikredilmiştir ki burada konu ile alâkalı bir hususa bilhassa dikkatlerinizi
çekmek isterim: وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesiyle kişinin namazını ikâme
ederken hem o vakitteki namazının başından sonuna kadar hem de hayatı boyunca
kılacağı bütün namazlarında aynı iç duruluğunu, içten saygısını ve haşyetini
devam ettirmesinin önemi işaretlenmektedir.
Zekâtta ise böyle bir durum mevzubahis değildir. Zira kişi bir an içinde niyet
edip zekâtını verdiğinde bu mükellefiyet yerine getirilmiş olur da daha sonra o
kişinin aklından ne geçerse geçsin niyetine zarar vermez. Hâlbuki huşûun,
namazın bütün rükünlerine şamil olması gerekir. Bunun için tâdil-i erkâna
riayet, Şafiî mezhebine göre farz, Hanefi mezhebine göre ise vaciptir. Hatta
Hanefi ulemasından bazıları da tâdil-i erkânın farz olduğunu söylemişlerdir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, –tâdil-i erkân ister farz, isterse vacip olsun–
namazın bütün rükünlerinde, namazın ikâmesinin ruhunda anlatılmak istenen saygı,
haşyet ve huşûun hâkim olması önemli bir esastır.
Öyleyse nasıl ki bir insan imandan ayrıldığı zaman kâfir olur hatta kalbin bir
an tasdikten uzak kalması küfür emaresi sayılır; namazın herhangi bir rüknü de,
onun ikâmesinin ifadesi olan saygı, haşyet ve huşûdan uzak kaldığı zaman bir
mânâda namaz nâkıs sayılır. Aslında mesele dil açısından ele alındığında da
وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ’nin bunu çok açık bir şekilde anlattığı görülecektir.
Zira وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesindeki يُقِيمُونَ fiili, muzâri sigasıyla
gelmiştir. Muzâri sigası, teceddüde ve geniş zamana delâlet eder; buna göre, o
şahıs gelecekte de kılacağı bütün namazları âdeta bir sinema şeridi gibi
zihninde canlandırır ve kendisini mütemadiyen namazı ikâme ediyor olma ruh
hâleti içinde müşâhede eder. Bu da Kur’ân’ın bu husustaki enfes tasviridir. Bu
itibarla da وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ, “Namazı daima dosdoğru ikâme ederler.”
mânâsına gelmektedir. Cenab-ı Hak bizleri namazı tastamam ikâme etmeye muvaffak
kılsın. Amin..!
* * *
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Nezd-i ulûhiyetimizden onlara rızık olarak
verdiğimiz şeylerden infak ederler.”
Buradaki مِمَّا; مِنْ ile مَا’nın idğamlı hâlidir. Malum olduğu üzere مِنْ,
teb’iz (bir şeyin bir kısmını zikretme) ifade eder ve burada infakın Cenab-ı Hak
tarafından verilen rızkın bir kısmından olacağını işaretler. مَا ise, eski
Türkçede “nesne”, günümüzde daha yaygın olarak kullanıldığı şekliyle “şey”
mânâsına gelir ve daha ziyade “akıl sahibi olmayan şeyler (nesneler)” için
kullanılır. Arapçada akıl sahibi varlıklar için مَنْ kelimesi kullanılır ki,
“kimse” mânâsına gelmektedir.
“Rızık”, lügat itibarıyla haz, nasip, pay; ıstılahî mânâsı açısından ise Cenab-ı
Hakk’ın canlılara faydalanmaları için ihsan ve lütfettiği her şey mânâsına
gelmektedir. Ehl-i Sünnet’e göre, rızkın ıstılahî mânâsı, lügat mânâsıyla
aynıdır. Ancak, Mutezile, haramın rızık olmadığı kanaatindedir. Mutezile’nin bu
kanaati, Ehl-i Sünnet akidesine ters olduğu gibi, kâinatta câri olan kanunlara
da aykırıdır. Binaenaleyh yukarıda da ifade edildiği gibi rızık, bütün canlılara
faydalanmaları üzere bahşedilen nesne veya nesneler olduğu için, bu anlamdaki
rızka, hayvanların, hatta ağaçların istifade ettiği şeylerin hepsi dâhildir.
Hâlbuki hayvanlar için helâl ve haram meselesi söz konusu değildir. Eğer harama
“rızık değildir” denilecek olursa, bu takdirde “Mütemadiyen haram yiyen
kimseler, hiç rızık yemiyorlar.” türünden gayr-i makûl bir hüküm ortaya çıkar.
Buna mukabil Ehl-i Sünnet, rızkı, “helâl rızık-haram rızık” şeklinde ikiye
ayırır.
Ayrıca rızık, zevce ve çocuk gibi nimetleri de içine alan şümullü bir mânâ ifade
etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, huri, gılmân ve evlat gibi nimetlerin
verilişini birer rızık olarak anlatmaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, rızık
sadece mala has olmayıp canlıların istifade ettikleri her şeyi ihtiva
etmektedir.
“İnfak, nafaka verme, sarf etme, harcama ve malın elden çıkarılması”
anlamındadır. Tıpkı rızık gibi infak da oldukça şümullü bir mânâ ifade eder.
Evet infak, hakiki mânâsıyla malı, mecazi mânâsıyla malın dışındaki şeyleri de
içine alır. Zaten اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ âyet-i kerimesinin kelimeleri arasında,
anlatmak istediği hakikat etrafında bir “tecâvüb” (birbirinin ihtiyacına cevap
verme) vardır ve kelimelerin heyet-i umumiyesi, âdeta bir koordinasyon
içindelermiş gibi bir keyfiyet arz eder. Âyet-i kerimedeki infakı ifade eden
يُنْفِقُونَ kelimesinin, mânâ itibarıyla hem hâle (şimdiki zamana) hem de
geleceğe delâlet eden muzâri sigasında gelmesi ve kelimenin mânâsının şümulü,
infakın maldan olabileceği gibi sıhhat, ilim, fikir, düşünce, hatta başkalarını
harekete geçirecek müspet bir hareket... gibi diğer şeylerden de olabileceğine
işaret etmektedir. İnsanın hoşuna giden ve muhtaç olduğu şeyleri, hoşuna
gitmesine ve ihtiyacına rağmen başkalarına vermesi mânâsına gelen “îsâr” da bir
nevi infaktır.
Evet, infak edilecek şeylerin başında şüphesiz “zekât malları” gelmekle beraber,
umumi mânâda infak çok şümullüdür ve zekâtın dışındaki ihsanları da ihtiva
etmektedir. Nitekim Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem), إِنَّ فِي
الْمَالِ لَحَقًّا سِوَى الزَّكَاةِ “Malda şüphesiz zekâttan başka da hak
vardır.”[10] hadis-i şerifleriyle bu hakikati ifade buyurmak istemişlerdir. İşte
bu umumi mânâdaki infak, Kur’ân-ı Kerim’de: يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ
قُلْ مَۤا أَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ
وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ
فَإِنَّ اللهَ بِه عَلِيمٌ “Sana Allah yolunda kimlere ve ne harcayacaklarını
sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, yoksullar
ve yolda kalmış garipleredir. Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu
bilir.”[11] âyet-i kerimesiyle açıklanmıştır. Fakat وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَ “Kendilerine mutlak olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.”
ifadesinin umumi olmasıyla, infakın sadece maldan değil, başka şeylerden de
olabileceği hatırlatılmaktadır.
Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi namaz, din binasının direğidir. Akideye,
bedenî ve malî ibadetlere benzemesi ve kalbin huşû ve hudûunu ifade etmesi...
gibi değişik yönleriyle namaz câmi bir ibadettir. Onun için namaza bütün
ibadetlerin fihristi nazarıyla bakılmıştır. Bu itibarla o, “mü’minin miracı
olma” gibi hiçbir ibadet için söz konusu olmayan büyük bir kıymeti hâiz
sayılmıştır. İnsan oruç tutarken, zekât verirken, hatta hac vazifesini eda
ederken dahi tahakkuk ettiremediği miracını namazda gerçekleştirir. Evet, miraç
yapmak isteyen kimselere namaz bu isteklerini gerçekleştirme adına bir helezon
sayılagelmiştir. Ne var ki, kimin namazının ve hangi namazın miraç olduğu müphem
bırakıldığı için bu yüce ufka ulaşmak, namazın devamlı ve ihtimam gösterilerek
kılınmasına ve bu uğurda cehd ü gayret gösterilmesine vâbestedir.
Zekât ise İslâm binasının bir köprüsüdür. Nitekim اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ
الْإِسْلَامِ “Zekât, İslâm’ın kantarasıdır (köprüsüdür).”[12] hadis-i şerifi bu
hakikati işaretlemektedir. Zekât, bir insanın İslâm binası içine girebilmesi
adına behemahal geçmesi gereken dar ve zorlu bir yol mahiyetindedir. Çünkü
وَأُحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ[13] âyetinin ifadesiyle nefisler, cibillî
olarak cimrilik üzerine yaratılmışlardır. Bir anlamda gelecek nesillere bir
şeyler bırakmak için tutumlu olma duygusu suistimal edilince bundan cimrilik
doğmuştur. Binaenaleyh bu duygularla mücehhez olan insanın zekât yolundan
geçmesi zorlaşmış sayılır. Yukarıdaki âyet gibi وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ
لَشَدِيدٌ “Doğrusu o (insan), mal sevgisine çok düşkündür.”[14] mealindeki âyet
de insan fıtratına dikkatleri çekmektedir. İnsandaki mal-mülk edinme his ve
hevesini silip atmak oldukça zordur. Burada dolaylı olarak bu âyetin “özel
mülkiyet” meselesine baktığına da temas etmek gerekmektedir.
Evet zekât, mutlaka geçilmesi gereken, aynı zamanda da fevkalâde dar olan bir
köprüdür. Dolayısıyla da insanlar hakiki İslâm binasına geçebilmek için her
hâlükârda zekât vermelidirler. Nisap miktarı mala mâlik olan ve zekât veren
mü’minin yanında, ona mâlik olmayan mü’minin de, bu yoldan geçmenin lüzumuna
inanıp elindeki mevcut mallardan vererek bu köprüye bir katkıda bulunması
gerekmektedir. Dahası, elinde hiçbir şey olmayan bir mü’min bile çalışmalı ve bu
köprüyü tesis etmek için meşru yollardan kazanç temin etmeye bakmalıdır; zira
وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ[15] âyet-i kerimesinden anlaşılacağı
üzere o mü’minler zekât vermek için devamlı faaliyet içindedirler. Onların bütün
aktivitelerinin arkasında zekât verme duygu ve düşüncesi yatmaktadır.
Binaenaleyh insan, her zaman, almak için değil, aksine vermek için
hazırlanmalıdır. اَلْيَدُ الْعُلْيَا خَيْرٌ مِنَ الْيَدِ السُّفْلَى “Üst (veren)
el, alt (alan) elden daha hayırlıdır.”[16] hadis-i şerifi bu hakikati ifadede
önemli bir esastır. Aslında bu husus bir Allah ahlâkıdır. Çünkü Allah (celle
celâluhu), kullarına bol bol nimetler ihsan etmekte ve ihsan ettiği bu
nimetlerden onların da muhtaç olanlara vermelerini istemektedir. Sadece veren
değil, alan kişi de ilâhî ahlâkla ahlâklanmak için kendi çapına göre az dahi
olsa vermeye çalışmalıdır.
Evet, bedenî ibadetlerin en önemlisi olan namaz ve malî ibadetlerin esası
sayılan zekât, insanın yapacağı bütün ibadetleri câmi bulunan, İslâm binasının
hayatî iki büyük rüknüdür.
Âyetin dil açısından tahliline geçmeden önce konuyla alâkalı İşârâtü’l-İ’câz’da
zikredilen şu tespitleri arz etmekte yarar var:
“İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü,
zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar.
İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilallerden, ihtilaflardan
meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilacı, muavenettir.
Evet zekâtın vücubu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir
maslahat, geniş bir rahmet vardır.
Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi
lekelendiren beşerin mesâvisine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede
görünen ihtilaller, fesatlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu
görürsün.
Birisi: ‘Ben tok olayım da başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.’
İkincisi: ‘Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat
edeyim.’
Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci
kelimeyi sildiren ancak zekâttır.
Nev-i beşeri umumi felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyâtı,
asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan da hurmet-i ribâdır.”[17]
Binaenaleyh zekât veren, infakta bulunan veya umumi mânâsıyla her türlü hayır
peşinde koşan bir insanın, “Ben tok olayım da başkası açlıktan ölürse ölsün bana
ne!” şeklinde bir duygu ve düşünce içinde olması mümkün değildir. Çünkü إِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım
dileriz.”[18] ortak paydası etrafında hâlelenen mü’minler, mutlak adalet ve
eşitlik ekseninde vicdanî bir cemaat teşkil etmektedirler. Dolayısıyla onlar,
hep beraber hareket edildiği zaman anlaşabilecek şekilde, aralarında eşitlik
bulunan bir cemaat olarak Allah’ın huzurunda arz-ı ubûdiyet etmekte ve O’ndan
yardım talep etmektedirler. Malum olduğu üzere matematikte toplanabilecek
şeylerin aynı cinsten olmaları esastır. Yani “Bir koyun+bir elma+bir insan=3
eder.” denilemez. Çünkü bu işlemi meydana getiren unsurlar arasında cins
itibarıyla bir eşitlik söz konusu değildir. Aynen onun gibi, vicdan
insanlarından oluşan sâlih bir cemaatin teşekkülü, içtimaî adalet prensipleri
çerçevesinde o cemaatin fertleri arasındaki eşitliğe bağlıdır.
Böylesi bir sosyal adalet ve eşitliğin tesis edildiği bir toplumda;
1. Dünya malı ve dünya anlayışı cihetiyle zengin, Cenab-ı Hakk’ın kendisine
lütfettiği şeylerden verir ve böylelikle fakir hoşnut edilir.
2. İhtiyaç sahiplerinden gelebilecek öfke, şiddet ve hiddetin kesilmesi ve
zenginlerden gelebilecek zulüm ve gadrin sona ermesi için “Ben tok olayım, fakat
başkaları da benimle birlikte tok olsun; şayet başkaları aç kalacak olursa, ben
de onlarla birlikte aç kalayım.” yüksek insanî duygu ve düşüncesi hâkim olur.
Onun içindir ki, bu eşitliğin zirve noktada temsil edildiği Asr-ı Saadet’te
Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), insanların fakr u zaruret içinde kıvrandıkları
ve günde ancak iki-üç tane hurma ile yetindikleri bir dönemde, kendisi de aile
efradıyla birlikte aynı şeylerle yetinmiş ve gerçek bir devlet adamının nasıl
olması gerektiğini göstererek halkıyla eşit şartları paylaşmıştır.
Asr-ı Saadet’te tesis edilen böyle bir sosyal adaletin, huzurlu bir toplum
hayatı için ilelebet devam ettirilmesi gerekir ki böyle vicdanî bir toplum
hâline gelmiş ve inançla coşmuş sineler, Hazreti Mâbud-u Mutlak’ın huzurunda da
mahlûkiyet ve abdiyette eşit olduklarını ifade edebilsinler.
İşte zekât, bu eşitliği sağlayan en büyük âmillerden birisidir. Bunun karşısında
ise “faiz” vardır. Kur’ân-ı Kerim, faizi haram kılmakla sosyal hayattaki büyük
bir hastalığı tedavi etmiştir. Zira faiz, “Sen zahmetler içinde kıvran ki, ben
nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.” felsefesine dayanmakta ve adaletsiz
sistemi vasıtasıyla, tefecilik usulüyle, mal stoku yapma veya daha değişik
spekülasyonlarla başkalarını fakr u zaruret içinde bırakarak hayat-ı
içtimaiyedeki eşitliği temelinden dinamitlemektedir.
Yine İşârâtü’l-İ’câz’da[19] ifade edildiği şekliyle, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَ âyetinde:
1. Teb’izi ifade eden مِنْ israfı reddeder.
2. مِمَّا’nın cümlenin başında zikredilmesi, verilecek sadakanın, kişinin kendi
malından olmasının lüzumuna işaret eder.
3. رَزَقْنَا ifadesi, sadakayı veren kişiyi, minnet etmekten yani yaptığı
iyiliği başa kakmaktan meneder. Çünkü veren Allah’tır, kul ise yalnızca bir
vasıtadır.
4. Rızkın نَا’ya olan isnadı, yani “bizim verdiğimiz rızıktan” şeklinde ifadesi,
fakirlikten korkulmaması gerektiğine işaret eder.
5. Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi
şeylere de şamil bulunduğuna delâlet eder.
6. يُنْفِقُونَ maddesi; alanın, sefahete değil, zaruri ihtiyaçlarına yani
nafakasına sarf etmesi gerektiğine işaret eder.
Evet, rızkı veren Cenab-ı Hak’tır. Dolayısıyla infakta bulunan kişi, verdiğini
insanların başına kakmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim: يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا
لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذٰى كَالَّذِي يُنْفِقُ مَالَهُ
رِئَۤاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ “Ey iman edenler!
Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, incitmek suretiyle sadakalarınızı boşa
çıkarmayın.. ve Allah’a da, ahirete de inanmadığı hâlde sırf insanlara gösteriş
yapmak için malını harcayan kimsenin durumuna düşmeyin...”[20] âyetiyle bu
hakikati dillendirmektedir. Ayrıca, rızkı veren Cenab-ı Hak olduğuna göre,
infakta bulunurken fakirliğe düşmekten korkulmamalıdır. Nitekim Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisinden herhangi bir şey istenildiğinde varsa
verir, olmadığında da vaat ederdi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bazen
üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olursa tereddüt etmeden verir ve
bununla ayrı bir ruhanî zevk yaşarlardı.
Bir defasında bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Resûlü ona
istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti. Başka biri
istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için, Allah Resûlü vaat etmişti. Yani
mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hazreti Ömer’i fevkalâde
üzmüş, Allah Resûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu.
Dizleri üzerine doğruldu ve: سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ ثُمَّ سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ
ثُمَّ سُئِلْتَ فَوَعَدْتَ “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir
daha istediler vaat ettin. (Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ
Resûlallah!)” dedi. Ancak bu sözler Allah Resûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti.
Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah İbn Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış
ve: أَنْفِقْ يَا رَسُولَ اللهِ! وَلَا تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إِقْلَالًا
diyerek tesellide bulunmuştu. Yani: “Ver ey Allah’ın Resûlü, sakın Allah’ın Seni
fakir bırakacağını ve Sana olan nimetlerini kesivereceğini zannetme!” İki Cihan
Serveri bir müddet sükût buyurdu ve ardından şöyle dedi: بِذَلِكَ أُمِرْتُ “İşte
Ben de bununla emrolundum.”[21]
Bir başka husus: وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ ifadesinde olduğu gibi وَمِمَّا
رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ifadesindeki يُنْفِقُونَ kelimesinin muzâri sigasıyla
vârid olması da yine teceddüde (yenilenmeye, devamlılığa) delâlet etmektedir.
Ayrıca, âyet-i kerimedeki رَزَقْنَا’nın mâzi, يُنْفِقُونَ’un muzâri olarak
gelmesiyle Cenab-ı Hak, sanki kullarına, “Allah’ın geçmişte verdiği her rızıktan
hâl ve istikbalde, durmadan, tekrar tekrar infak ediniz.” buyurur gibidir.
Konu şöyle tasvir edilebilir; sanki rızık, insanların başlarına rahmet-i
ilâhiyeden yağıyor veya yerden fışkırarak bütün çeşitleriyle onları çepeçevre
sarıyor. Buna karşılık onlar da hazinedarlık ettikleri bu rızkı, bakım ve
görümleriyle mükellef oldukları en yakın çevreden en uzak çevreye kadar bütün
ihtiyaç sahiplerine infak ediyorlar.
Bir başka tasvirle ifade edilecek olursa, sanki bir hazine odasının bütün
menfezlerinden, kapı ve pencerelerinden içeriye gürül gürül rızık akıyor da,
hazineden mesul olan memur, Hazreti Samed’den gelen bu rızkı, el açıp kapısına
gelenlere bol bol infak ediyor.
* * *
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
“Hem Sana indirilen Kitab’a hem de Senden önce indirilen kitaplara inanır ve
tasdik ederler. Ahirete de kesin olarak inanırlar.”[22]
Bu âyet-i kerime, başındaki atıf “vav”ı ve “ism-i mevsûl”den de anlaşılacağı
üzere, bir önceki âyet üzerine atfedilmiştir. Çünkü اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ ile gayba iman şeklinde “icmalî iman” anlatıldıktan sonra sanki
burada da “tafsilî iman” anlatılmaktadır.
Âyetteki inzâl kelimesi, bir şeyi yukarıdan aşağıya sarkıtmak ve indirmek
demektir. Türkçemizde bir memuru makamından indirmek veya onun maaşını eksiltmek
de aynı kökten gelen “tenzil” kelimesi ile ifade edilir. Kur’ân-ı Kerim’in dünya
semasına indirilişi, bir defada indirilme mânâsına gelen inzâl sözüyle,
yeryüzüne indirilişi de “tenzil” kelimesiyle ifade edilmiştir.[23] Tenzil
kelimesi tef’îl babından gelmektedir. Tef’îl babı ise genellikle teksir (çokluk)
için kullanılır. Dolayısıyla tenzil, vahyin “ceste ceste inmesi”ni ifade eder.
İnzâl ve tenzil arasındaki bu fark, açık olarak Kur’ân-ı Kerim’in bir muallâ
mekâna def’aten indirildikten sonra Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) 23
senelik nübüvvet hayatı boyunca parça parça inmesiyle de teyit edilmektedir.
Ayrıca, âyet-i kerimede geçen ikinci أُنْزِلَ’den de anlaşıldığı şekliyle,
–siyak-sibak nazara alındığı takdirde– Kur’ân-ı Kerim dışında, diğer
peygamberlere gönderilen suhuf, Zebur, Tevrat ve İncil gibi ilâhî mesajlar için
de aynı durum bahis mevzuu olabilir.
Esasen inzâl, şer’î mânâda, vahy-i semavinin taraf-ı ilâhî’den –ki nezd-i ilâhî
âlîdir– taraf-ı nübüvvete indirilmesine denegelmiştir. Bu âyet-i kerimede
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inen Kitap’la (Kur’ân), O’ndan daha
önce nâzil olan ilâhî suhuf ve kitaplara inanılmasının gerektiğine, ikisinin
birden ve bir bütün hâlinde zikredilmesi de delâlet etmektedir. Aslında Kur’ân-ı
Kerim burada diğer suhuf ve kitapların da birer ilâhî kelâm olduklarına
şehadetle onları da tasdik etmektedir ki, نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ
مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ “Sana
Kitab’ı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici
olarak indiren O’dur. Bundan önce de O, insanlara doğru yolu göstermek için
Tevrat ve İncil’i indirmişti.”[24], وَالَّذِۤي أَوْحَيْنَۤا إِلَيْكَ مِنَ
الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “İlâhî kitaplar içinde
Sana vahyettiğimiz bu Kitap, daha önceki kitapları tasdik eden gerçeğin ta
kendisi bir kitaptır...”[25] gibi âyetler hep bu hakikat etrafında şeref-nüzul
olmuşlardır. Binaenaleyh mü’minler de, Yahudi ve Hıristiyanlar da bu yaklaşıma
dikkat etmeli ve temkinli olmalıdırlar. Zira Kur’ân-ı Kerim her ne kadar zâhiren
Tevrat ve İncil’in hükümlerini neshetmişse de haddizatında onlar da bidayet
itibarıyla birer ilâhî kelâm olup mü’minler nazarında Hak’tan gelmiş
olmalarıyla, asılları açısından kutsaldırlar.
Evet, her vahy-i semavî, inzâl keyfiyetindeki hususiyetiyle mukaddestir.
Dolayısıyla Kur’ân dışındaki kütüb-ü semaviye, mensuhiyetleri ve bazı
kısımlarının tahrif edilmiş olması itibarıyla bugün kendileriyle amel edilmese
de, kerametleri ilk vürûd ve nüzullerine ait, onlara inanma da bir esastır.. ve
mü’minler bu çerçevede onları tasdikle mükellef sayılırlar. Ne var ki Yahudi ve
Nasranîler, Kur’ân mesajını görmezlikten geldiklerinden, kendi devirleri ve daha
sonraki dönemlerde sadece kendi kitaplarını kabul etmiş ve onların dışında ne
bir kitap ne de bir nebiye hayat hakkı tanımayarak bütün bir İslâm camiasını
küstürmüşler ve tarih boyunca pek çok defa bu ilâhî meşaleyi söndürmek için
seferler teşkil etmiş, Müslümanların üzerine yürümüşlerdir.
Bu arada Kur’ân-ı Kerim’in diğer kitapları da tasdik etmesi ve onlara şahit
olması, dün ve bugün dünyada bir kısım fitneleri önlemiş ve bir sulh anahtarı
vazifesi görmüştür. Yani bugün Yahudinin elindeki Tevrat ile Hıristiyanın
elindeki İncil, sahip oldukları saygınlığı büyük ölçüde Kur’ân-ı Kerim’e
borçludur. Aksine, âlemlere rahmet olarak inen Kur’ân-ı Kerim ve onun tebliğcisi
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilinmediği ve tanınmadığı
yerlerde ise kat’iyen o saygınlığı görememişlerdir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim nâzil olduktan sonra insanlığın diğer peygamber ve dinlere
karşı sergiledikleri katı tavır kısmen yumuşamış ve belli ölçüde de olsa
birbirini kabullenen nesillerin yetişmesine ışık tutmuş, en azından başkalarının
kanaatlerine saygılı olma ve hiç olmazsa insanı insan olarak değerlendirip
herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncelerini savunan bir kısım “liberal
sistemler”in, “hümanist cereyanlar”ın zuhuruna vesile olmuştur.
Ayrıca وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ
قَبْلِكَ âyetinde; “Hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen
kitapları tasdik ederler.” demekle önceden kendilerine kitap gönderilen nebilere
inanmakta iken daha sonra Allah Resûlü’ne inanan kişilere de dikkat
çekilmektedir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla alâkalı
bir hadis-i şeriflerinde mükâfatları ikişer kat verilecek olan üç zümreden
bahsederken, ثَلَاثَةٌ لَهُمْ أَجْرَانِ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ اٰمَنَ
بِنَبِيِّهِ وَاٰمَنَ بِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ buyurarak,
bunlar arasında ilk olarak Ehl-i Kitap’tan olup kendi peygamberine imandan
sonra, Hazreti Nebi’ye (sallallâhu aleyhi ve sellem) erişen; O’na da iman edip,
tâbi olan ve tasdik eyleyen kimseleri saymıştır.[26]
İşte bu hadis-i şerifte zikredilen üç zümreden birincisi, Abdullah İbn Selâm ve
Necâşî gibi önceden başka nebilere inanmışken daha sonra Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) inananlardır ki tebcil ve takdir edilmişlerdir.
Ayrıca وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ
قَبْلِكَ âyetinde şöyle bir nükte daha söz konusudur: Kur’ân-ı Kerim ve ondan
önce nâzil olan ilâhî suhuf ve kitaplara, nüzul keyfiyetlerine bağlı olarak
inanmak bir esastır. Şöyle ki, bir insanın “Allah’a inanıyorum.” diyebilmesi
için Allah’ın varlığına; “Ahirete inanıyorum.” diyebilmesi için ahiretin bütün
debdebe ve ihtişamıyla zuhur edeceğine inanması şart ve elzem olduğu gibi, bir
insanın “Kur’ân’a inanıyorum.” diyebilmesi için de Kur’ân’ın Allah tarafından
Peygamber Efendimiz’e peyderpey nüzulüne inanması şart üstü bir şarttır.
Aynı zamanda bu âyette Müslümanlara, Kur’ân’dan önce nâzil olan suhuf ve
kitaplara da nüzul keyfiyeti itibarıyla saygılı olmaları, en azından onları
tekzip etmemeleri talim buyrulmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
إِذَا حَدَّثَكُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ فَلَا تُصَدِّقُوهُمْ وَلَا تُكَذِّبُوهُمْ
وَقُولُوا اٰمَنَّا بِاللهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ فَإِنْ كَانَ حَقًّا لَمْ
تُكَذِّبُوهُمْ وَإِنْ كَانَ بَاطِلًا لَمْ تُصَدِّقُوهُمْ
“Ehl-i Kitap size bir şey anlattığı zaman onları ne yalanlayın ne de tasdik
edin. Fakat şöyle deyin: ‘Biz Allah’a ve O’nun gönderdiği bütün kitaplara ve
peygamberlere inandık.’ Böyle yapmakla onların söylediği şey doğru ise tekzip
etmemiş, eğer yanlış ise tasdik etmemiş olursunuz.”[27]
Binaenaleyh bu âyet-i kerime ve bu hadis-i şerif Müslümanlara, Ehl-i Kitab’a
nâzil olan vahye inanıp saygılı olmalarını; aynı zamanda bunun altında Ehl-i
Kitab’a da âdeta, “Sizin kitaplarınız kabul edilip tasdik edilmediği bir dönemde
Kur’ân-ı Kerim onları tasdik edici bir şahit olarak gelmiştir. Zaten siz kendi
kitaplarınızdan, hem Kur’ân’ı hem de hâl ve tavırlarıyla Sahib-i Kur’ân’ı
(sallallâhu aleyhi ve sellem) çok iyi tanıyor ve biliyordunuz. Bu sebeple Ehl-i
Kitap olarak evvela sizlerin onları tanımanız gerekmektedir.” diyerek Kur’ân ve
Sahib-i Kur’ân’a karşı saygılı olmalarını salıklamaktadır.
Ayrıca burada âyet-i kerimenin وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ kısmıyla alâkalı
olarak İşârâtü’l-İ’câz’da[28] temas edilen birkaç nükteye de –ifade tarzıyla az
oynayarak– dikkatlerinizi çekmek istiyorum:
1. Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir resûldür.
2. Resûl-i Ekrem, ekmelü’r-rusüldür. Yani O, en mükemmel Nebi’dir. Çünkü “Ekâbir
ve sultanlar, daima halk, cemaat ve ordunun sonunda gelirler.” fehvasınca
Nebiler Serveri, tıpkı bir sultan gibi kendisinden önce gelen umum peygamberleri
teyiden gelmiş; gelmiş ve sinesi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) aşkıyla
yanıp tutuşanlara, “Bir sultan gibi kadem bastın gönül tahtına, sultanım safa
geldin!” dedirtmiştir.
3. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hâtemü’l-enbiyadır. Meşhur kaide
şudur ki, “Vahdet tekessür ettiği zaman teselsül eder gider. Ama kesret ittihad
ettiği zaman da istikrar kazanır.” Tabir-i diğerle, bir meselenin istikrar
kazanabilmesi için onun nihayet itibarıyla mutlaka bir vahdete bağlanması
lazımdır. İşte bu vahdet, nübüvvet müessesesinde Efendimiz’le teessüs etmiştir.
O’nunla vahdet tesis edildikten sonra yeni bir peygamberin gelmesi, nihayeti
bulunmayan bir teselsülü gerektirir. Bu ise mümkün değildir. Dolayısıyla O
(sallallâhu aleyhi ve sellem), hâtemü’l-enbiyadır ve peygamberlik ağacının en
son ve en mükemmel meyvesidir.
4. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun risaleti evrenseldir. Çünkü مِنْ قَبْلِكَ
ifadesiyle Allah, sanki Resûlü’ne âdeta şöyle demektedir: “Senden evvel gelen
nebi ve resûllerin hepsi, Senin seleflerin; Sen ise onların hepsinin halefisin.
Binaenaleyh Sen, onların bütününün mirasına vârissin. Öyleyse Sen, aynı zamanda
âlemşümulsün.” Nitekim Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir
hadis-i şeriflerinde بُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ عَامَّةً “Ben bütün insanlara
gönderildim.”[29] buyurarak risaletinin evrensel olduğu hakikatini ifade
etmişlerdir.
5. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği hakikat ve düsturlar,
diğer peygamberlerin sundukları mesaj ve disiplinleri bir araya getirerek
risaleti bünyesinde toplamış ve onların hükmünü ortadan kaldırmıştır.
* * *
Bu âyetin üçüncü fıkrası olan وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ kısmına gelince,
burada tamimden (genellemeden) sonra bir tahsis vardır. Yani وَالَّذِينَ
يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetinin
ifade ettiği mânâ içinde “ahirete iman” da vardır. Zira Allah’ın peyderpey
indirdiği suhuf ve kitapların hemen hepsinde, ama icmalî ama tafsîli, ahiret
inancına dair âyetler mevcuttur. Ne var ki, burada umumi ifadeden sonra tahsis
yapılarak وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ifadesi, kendinden önceki ifadelere وَ
ile atfedilmiştir. Hususi ehemmiyetin vurgulandığı böyle bir atfa “atfü’l-hâss
ale’l-âmm” denir.
اَلْاٰخِرَة kelimesinin başındaki harf-i tarif, ahd için olduğu takdirde mânâ,
“İşte sizin öteden beri araştırıp durduğunuz, adını söylediğiniz ahiret budur.”
şeklinde olur. Malum olduğu üzere اَلْاٰخِرَة kelimesi, اَلْاٰخِر sıfatının
müennesidir ve “son ya da sonradan olan şey” demektir. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de
ahiret, bazen دُنْيَا, bazen أُولٰى, bazen de عَاجِلَة kelimelerinin
karşılığında kullanılagelmiştir:
1. دُنْيَا : Dünüv veya bir görüşe göre denâet kökünden türemiş olan dünyaya,
“öte”ye nispeten bize yakınlığından veya ahiret karşısında pespaye olduğundan
dolayı “dünya” denilmektedir.
2. أُولٰى : وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولٰى “Elbette Senin için
sonraki hayat, ilk hayattan (veya işin sonu, başından) daha hayırlıdır.”[30]
âyetinde olduğu gibi bazen de ahiret, “ûlâ”nın karşılığında kullanılmıştır.
Bunlardan biri önce, diğeri sonra gelir. Nitekim ahiret, sonra gelen
mânâsınadır.
3. عَاجِلَة : Bazen de ahiret, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَوَتَذَرُونَ
الْاٰخِرَةَ “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun
için ahiret (duygu ve mülâhazasını) terk edip durursunuz.”[31] âyetinde olduğu
gibi, عَاجِلَة’nin karşılığında kullanılmıştır. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır
ki, ahiret; zatı, cevheri, arazı ve sıfatlarıyla, bir “mukabele” sanatı içinde
dünyanın karşısında özel bir âlem olarak zikredilmektedir.
Bu âyet-i kerimedeki son kelime olan يُوقِنُونَ ise, إِيقَان kökünden gelip,
yakînen inanma, bir şeyin dosdoğru olduğunu kabul etme, muhalif mânâlarıyla
reybîlik ve tereddütten uzak olma ve aksine ihtimal vermeme mânâlarına
gelmektedir. Binaenaleyh يُوقِنُونَ kelimesi, bu mânâları ifade ederken ahiret
hakkında şüphe ve tereddüde düşülmemesinin gerektiği vurgulanmaktadır ki, bu da
onun aksinin iman sayılamayacağını ihtar etmektedir. Yani bunun aksine ihtimal
veren biri kat’iyen müttakilerden olamaz. Zira kişinin müttakînden olabilmesi
“Acaba ahiret olmayabilir mi?” şeklindeki bir yaklaşım ve anlayışla te’lif
edilemez.
İşte bu mânâda îkân ve yakîniyyât, umumiyet itibarıyla klasik telakkideki
ifadesiyle “akıl, havâss-ı selime, mücerrebât, müşâhedât ve mütevâtirât” ile
sübut bulur. Aynı zamanda bu hususlar –ifadelerde tasarruf hakkı mahfuz– ilmin
esbabı da sayılmıştır. Bazı felsefî cereyanlarda bunlardan bazıları öne
çıkarılmış, mütevatir haber gibi bazıları da görmezlikten gelinmiştir. Aslında
böyle düşünenlerin dünyaya ait bir kısım işlerde onu kabul etme gibi bir çelişki
yaşadıkları da açıktır. Mesela, birkaç adam gelip, Amerika kıtasının
mevcudiyetini söylese, onlar orayı bizzat müşâhede etmiş ve gidip görmüş gibi
kabul ederler. Esasen bu, tam bir tenakuzdur. Bu arada kimileri, bazı ilmî
alanlarla alâkalı meselelerde yakînin varlığını kabul etseler de bazılarında
şüphe içindedirler. Mesela matematik mevzuunda hemen hemen herkes yakîne
sahiptir. Zira “1, 2’nin yarısıdır”, “2, 1’in iki katıdır” ve “1, 2’den
başkadır” gibi hükümler, birer riyazî hakikattir ve yakîn ifade eder. Ayrıca,
yakînî olan şeylerin bir kısmı zaruridir. Yani iki tane 1’in 2 olması ve 2’nin
2’ye bölündüğü zaman 1 olması zaruridir. Ama fizik ve kimyadaki veriler, zaruri
değil, yakînîdirler. Zaten bu ilimlerdeki verilerde mühim olan, onların zaruri
olması değil, vâki olmasıdır. Mesela suyu meydana getiren hidrojen ve oksijen
elementlerinin bir araya gelmesiyle suyun oluşması; yine havanın terkibi,
içindeki maddelerle insanın teneffüsüne elverişli bir hususiyet ihtiva etmesi
yakînî bir bilgidir. Yani bunlar hakkında rahatlıkla herhangi bir hüküm
verilebilir.
Ne var ki, aynı şeyleri tıp ilmi hakkında söylemek mümkün değildir. Zira henüz
tecrübe safhasında bulunan tıbbın kanunlarına belli ölçüde güven duyulsa da ne
yakînî ne zaruri ne de vâki denilemez. Çünkü bu kanunlar hakkında kesin hükümler
ortaya koymak, büyük ölçüde bazı deney ve gözlemlere bağlıdır. Hatta bu deney ve
gözlemler neticesinde faydasına inanılarak tatbik edilen tedavilerde bir kısım
yan tesirlerin olması da her zaman mümkündür. Mesela faydasına inanılan bir ilaç
veya tedavi şeklinin zararlı olduğunun uzun zaman sonra anlaşılmasıyla ilgili
yaşanmış birçok tecrübe vardır. Binaenaleyh tıp ve diğer ilimlerde serdedilen
hatalı delillerin götürdükleri bir kısım nazariyelere yakînî nazarıyla
bakılamaz.
Bu itibarla dünün kimya ve astronomi bilginleri istidlâldeki hatalarından dolayı
bir kısım yanlış kaide ve prensipler vaz’ etmiş olabilirler. Mesela, astronomi,
bir dönemde dünyayı bütün kâinatın merkezi addetme gibi yanlış bir hüküm ortaya
koymuştu. Bu dün böyleydi; bir anlamda bugün de böyledir. Bu açıdan, o alanla
alâkalı hususlara da yakînî nazarıyla bakılamaz. Bununla birlikte bu hükmün
yakînî hiçbir değeri olmadığı iddiasında bulunmak da doğru değildir.
Şimdi de isterseniz ahiretle alâkalı bilgilerin yakînîlik arz edip etmediğini
inceleyelim: Mesela, herkes tarafından yakînen bilinen meselelerden biri sayılan
“hayat” muammasını ele alacak olursak, beşerî imkânlarla hayat hâsıl etmeye
imkân ve ihtimal yoktur. Ancak, Allah (celle celâluhu) dilerse, herhangi bir
canlı yapmaya beşeri de muvaffak kılabilir. Böyle bir şeye “Mümkün değildir.”
denilemez. Zira mümkün olmasa canlı olmaz. Vâkıa, beşer eliyle bir canlının
meydana gelmesi bugün için pek mümkün görünmemektedir. Ama yukarıda da ifade
edildiği gibi, şayet Allah (celle celâluhu) dilerse, kerametvâri onların azim ve
gayretleri vasıtasıyla da yaratır ve yaratmıştır da. Nitekim O (celle celâluhu),
Hazreti Mesih’in eliyle ölüleri diriltmiş, bugün için tedavisi imkânsız gibi
görünen en onulmaz hastalıkları tedavi etmiş ve anadan doğma körlerin gözünü
açmıştır.[32]
Binaenaleyh bugün yakînî görünmeyen çok şeyin gelecekte yakînî birer bilgi
hâline gelmesi ihtimal dâhilindedir. Mesela daha evvelki devirlerde, insanların
zihinlerinde cansız şeylerin canlı ve hayattar şeylere medar olup olamayacağı
şüphe ve tereddüt konusuydu. Günümüzde ilim ve teknolojinin gelişmesiyle dün
için şüphe ve tereddüt mevzuu olan pek çok husus, bugün artık söz konusu
değildir. Zira ilim ve teknoloji, havadaki zerrelerin titreşimlerinin sesleri
intikal ettirdikleri ve her bir zerrenin âdeta Eflatun şuuruyla bu ağır vazifeyi
îfâ ettiğini yakînî bir surette ispatlamış bulunmaktadır.
Evet, en büyük müfessir olan zaman, dün şüphe ve tereddütle bakılan meseleleri,
bugün riyazî bir kat’iyet içinde ortaya koymuştur. İhtimal, günü gelince, bütün
ecramın diğer nesneler gibi etrafında olup bitenlerin ses, söz ve hatta
resimlerini tespit ettikleri görülecektir. Her ne kadar bugün için bu meseleye
şüpheyle bakılsa da yarın tecrübeler bunun doğruluğunu yakînî olarak ispat
edecektir. Dolayısıyla ahiret gibi metafizik bir meseleyi, bugünün kriterleri
içinde “yakînî değildir” nazarıyla bakarak değerlendirmek, en basit ifadesiyle,
bir gaflet ve muhakemesizliktir. Bunun gibi gelecekte, ölmüş bir insana soru
sorulduğunda onun bu soruya cevap verebileceği de ihtimalden uzak
görülmemelidir.
Binaenaleyh bir yönüyle ilimler ilerlerken “Artık tabiattaki kanunların üstüne
çıktık; keşfedip hâkim olmadığımız hiçbir kanun kalmadı.” gibi materyalist bir
anlayışla dalâlet-âlûd bir yaklaşım ortaya koymak; diğer bir yönüyle de “Bugün
gördüğümüz şeylerden başka bir hakikat tanımıyoruz. Biz daha çok mahsüsâtımıza
itimat ederiz ve bunun dışında bir şey tanımayız.” gibi bir şüphecilik içinde
bulunmak, insanı içinden çıkılmaz bir durgunluğa sürükleyen öldürücü bir
inhiraftır.
Burada وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyetinin haşre bakan yönünü izah için
Üstad Bediüzzaman’ın Sözler isimli kitabından “Onuncu Söz” olan “Haşir
Risalesi”ni ve İşârâtü’l-İ’câz’da bu âyetin tefsiri sadedinde zikredilen
esasları nazara vermeden geçemeyeceğim:
Bu risalelerinde Üstad, ilâhî isim ve sıfatlar, kâinatın hâl-i hazırdaki şekli,
nizamı, rahmet-i ilâhiyenin gereği; davet-i nebeviyenin esası; beşer mahiyetinin
câmiiyeti ve insan latifelerinin haşri iktiza etmesi... gibi çok farklı
yöntemlerle konuyu anlaşılır bir hâle getirmiştir ki konunun tafsilatıyla
alakalı mezkûr eserlere müracaat edilebilir.
* * *
İsterseniz şimdi de وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyetini dil açısından
hecelemeye çalışalım:
1. Yukarıda da ifade edildiği gibi, وَبِالْاٰخِرَةِ’deki وَ, umumi ifadeden
sonra daha özel bir anlam ifade etmekte ve inzâl edilen kitaplar içinde icmalen
anlatılmış olsa da burada hususi bir rükün olarak ahiret akidesinin ehemmiyeti
gayet net olarak vurgulanmaktadır.
2. اَلْاٰخِرَة kelimesindeki harf-i tarif, ahd içindir ve burada mânâ, “Sizin
ebediyet arzusuyla öteden beri araştırıp durduğunuz, ancak mahiyetini tam
bilemediğiniz ahiret, işte böyle bilinen bir ebediyet yurdudur. İşte bunun
hakkında yakîn çok önemlidir.” şeklinde olur.
3. هُمْ zamirinin, اَلْاٰخِرَة ile يُوقِنُونَ kelimelerinin arasına girmesinde
şöyle bir belâgat nüktesi söz konusudur: Ahirete tam mânâsıyla inananlar, ancak
ve ancak müttakilerdir. Bu ifade, mefhum-u muhalifiyle ele alınacak olursa,
kendilerine peygamberler vasıtasıyla ilâhî suhuf ve kitap gelen kimselerin
ahiret hakkında bir kanaatleri olsa da, her kişinin tasdiki yakîn derecesinde
değildir. Ayrıca يُوقِنُونَ kelimesinin muzâri sigasıyla gelmesi, bu mevzuda bir
kavs-i urûc ve seyr ü sülûkun ifadesi olarak, insana, içinde bulunduğu andan
başlayarak, nâmütenahî istikametinde hayatının sonuna kadar karşısına çıkan
“bedihî, yakînî” bütün delilleri değerlendirerek ahiret akidesini tahkim etmesi
gerektiğini ihtar etmektedir. Zira يُوقِنُونَ kelimesinde “yakîn hâsıl ederler”
mânâsı da vardır. Binaenaleyh insan, hayatı boyunca hep bu yakîni pekiştirmeye
çalışmalıdır.
Burada üzerinde durulması gerekli olan iki önemli nokta söz konusudur:
1. Her şeyden evvel insan, ahirete yakîn hâsıl edecek donanım peşinde olmalıdır.
Zira ahiret mevzuu; bir mânâda mahsüsât, müşâhedât ve mücerrebâtın dışında
olduğundan çokları buna yakîniyyât nazarıyla bakmayabilir.. ve bu tür kimseler
şüphe ve tereddütten sıyrılamazlar. İnsanın tam bir yakîne sahip olması ve iç
dünyasındaki sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulması için devamlı surette ahiret
akidesini takviye etmesi gerekmektedir.
2. İnsan, ahirete inanması lazım geldiği ölçüde inanmalıdır. Konunun kuşkuya,
tereddüte tahammülü yoktur. Bu itibarla da burada yakîn çerçevesinde bir inanç
gerekmektedir. İman, bir tasdikten ibaret olup, vâkıa mutabık bir esası
kabullenme olmasına karşılık; yakîn, şüpheyi, tereddütü ve inanılan şeyin aksine
ve zıddına ihtimal vermeyi ortadan kaldıran sağlam bir iz’an demektir. Böylesi
şüphe ve tereddütlerin kol gezdiği bir noktada, insan bir kere tam inansa da
hemen her zaman onun inancına dokunabilecek pek çok hâdise olabilir. Öyleyse
insan, herhangi bir sarsıntıya maruz kalmamak için her zaman inancında yakîn
hâsıl etme peşinde olmalıdır.
Ayrıca وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ifadesinde şöyle bir tasvir ve resim de
söz konusudur:
İnsan, bu dünyada emniyet, huzur ve saadet içinde yaşayabileceği bir bina
yapmanın yanında bu binanın üzerine de içinde ebedî olarak yaşayacağı ahiret
binasını kurmaya çalışmaktadır. İşte böyle biri o ahiret binasını kurarken,
mütemadiyen tefekkür, tezekkür ve sâlih amelle sağından solundan o binayı
payandalamalıdır ki o muhteşem saray yıkılmasın. Zira onun düşmanı olan İblis ve
avenesi daima onun yaptığı bu binayı tahribe çalışmaktadır. Onların tahriplerine
karşılık mü’min de sürekli tamir ve takviye için koşup durmalıdır ki gayretler
heba olmasın.
İşte bu tasvirde olduğu gibi insan ahiret inancı adına en ufak bir şüphe ve
tereddüde meydan vermeyecek şekilde bir hassasiyet göstermelidir ki bütün bu
mânâları, يُوقِنُونَ kelimesi gayet veciz olarak ifade etmekte ve mü’mine kalbî
ve ruhî saadeti adına âdeta sihirli bir anahtar sunmaktadır.
Evet, bu konuda düz inanma hafife alınmamalıdır. Ancak ahiret için “iman”
kelimesi umumiyet, “îkân” kelimesi ise hususiyet arz etmektedir. İman umumi bir
tasdik olup, iman edilmesi gereken her şeye inanmayı; îkân ise daha ziyade
inanılacak şeylere dair vâki ve muhtemel şüphe ve tereddütleri elden geldiğince
izale etmeyi ifade eder. Bu sebeple dikkat edilecek olursa, Cenab-ı Hakk’ın
esmâ-i hüsnâsı arasında, “Kendi vahdaniyetine en başta Kendisi şehadet eden,
tasdik eden, kullarını emniyete erdiren ve onlar arasında birbirlerine karşı
emniyet hâsıl eden” mânâsına “Mü’min” ismi olduğu hâlde, O’nun ne “Mûkin” gibi
bir ismi, ne de “yakîn” gibi bir sıfatı bulunmaktadır. Zira yakîn, yukarıda da
ifade edildiği gibi, şüphe ve tereddüdü izale etmek için kullanılan bir
kelimedir. Kullar için şüphe ve tereddüt söz konusu olsa da Cenab-ı Hak için
bunlar asla bahis mevzuu değildir ki, O’nun böyle bir isim veya sıfatı bulunsun.
Ayrıca, iman ile yakîn kelimeleri, kök itibarıyla birbirinden ayrıdırlar. İman,
umumi olarak inanılması gereken hususların hepsine inanmayı ifade etmesine
karşılık, ahiretle alâkalı meselelerde imanda îkân, istîkân, yakîn ve teyakkun
söz konusudur. Şöyle ki, Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de Kendisini değişik
âyetlerle tanıtmış, ama Resûlü’nün diliyle de Zât’ı hakkında düşünmeyi men
etmiştir.[33] Zira, Zât-ı Baht akılla idrak edilemeyeceğinden dolayı, O’na “min
haysu hüve hüve” iman edilmelidir. Vücud-u Bârî hakkındaki yakîn, esmâ ve sıfât
çerçevesinde temkin edalı bir yakîn olmalıdır. Ahiret hakkındaki yakîne gelince,
o alabildiğine detaylandırılarak kabul edilmelidir ki bu, ferdî, ailevî ve
içtimaî hayatı tanzim etme ve ahenk içinde sürdürme adına da fevkalâde
önemlidir.
* * *
Kur’ân-ı Kerim, buraya kadar hususi ve umumi mânâsıyla kimin “müttaki” olduğunu,
hem tahliye (تَخْلِيَة) hem de tahliye (تَحْلِيَة) buudlarıyla onu herkesin
hemen ilk anda anlayacağı şekilde anlatmış ve o vasıfla donanmış topluluğu gayet
veciz bir şekilde ortaya koymuştur. يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sözü, muzâri
sigasıyla, müttakilerin devamlı surette imanlarını yenilediklerine, gayba
inanmakla kalmayıp imanlarını sürekli artırdıklarına ve “sayrûret” mânâsıyla da,
yani bir taraftan iman yenilerken diğer taraftan da emn ü eman içine girerek,
emin hâle geldiklerine işaret etmektedir.
وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ, müttakilerin dinin binası veya din binasının direği
olan namazı, onun iç ve dış derinliğine, mânâ ve mahiyetine uygun bir şekilde
ikâme ettiklerinin/edeceklerinin resmini işaretlemektedir.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ, takva kahramanlarının, Cenab-ı Hak
tarafından kendilerine bahşedilen nimetlere mukabil, kendilerini birer emanetçi
ve tevziat memuru görerek, Allah’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği o nimetleri
yine O’nun rızası dairesinde ihtiyaç sahiplerine verdiklerini tablolaştıran bir
içtimaî yardımlaşma fotoğrafı mahiyetindedir.
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ise, vahy-i semavinin bütün bir geçmişe sağanak
sağanak rahmet olup yağdığını, nice kâmil fert, millet ve devletlerin o münbit
zeminde ve vahy-i semavî gölgesinde serpilip geliştiğini tahayyül ettiren ayrı
bir resim gibidir. Bundan başka, bu âyette nebilerin arkasından giden
kimselerin, müttakiler zümresine dâhil olabilmeleri için yapmaları gereken
önemli hususlardan birinin de Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla üzerinde durduğu dört
imanî rükünden biri olan ahirete yakîn hâsıl etme olduğu talim buyrulmaktadır.
İşte baştan beri tasviri yapılan müttakiler grubunun akıbetini ise yine Kur’ân-ı
Kerim çok canlı bir tasvirle ve bir fezleke hâlinde, أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ
رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından
doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlar felâh bulanlardır.”[34] ile ifade
etmekte ve içlere inşirah salmaktadır.
أُولٰۤئِكَ : أُولٰۤاءِ lafzının hilafına ذٰ’nın çoğulu bir ism-i işarettir.
Buradaki كَ ise bir hitap harfidir ki, ذٰلِكَ’de olduğu gibi, ilk olarak ve
doğrudan doğruya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) has bir hitap, ikinci
olarak da herkese bir imadır. أُولٰۤئِكَ kelimesinde sonsuz uzaklık içinde
sonsuz bir yakınlık vardır. Dolayısıyla mânâ, “Size diyorum, işte peygamberlerin
arkasındaki bahtiyar topluluk!” şeklindedir.
عَلٰى هُدًى “(Onlar) bir hidayet üzerinedirler.” denerek, “masdar”dan “hâsılün
bi’l-masdar”a geçildiği vurgulanmaktadır.
Burada “hidayet” ile alâkalı olarak şu hususları belirtmekte de fayda mülâhaza
ediyoruz:
Buraya kadar geçen kısımda هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ve أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ
رَبِّهِمْ âyetlerinde olmak üzere iki yerde “hidayet” geçmektedir. Bu iki
hidayetten her ikisi de, Fâtiha’daki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasına
bir arz ve bir icabettir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ bir icabet, عَلٰى هُدًى ise bir
arzdır. Arzla icabet arasında şöyle bir fark söz konusudur: Mesela, “Ben, bir
mal almak istiyorum.” şeklindeki bir talebe bir başkasının “Ben sana istediğin
malı verdim.” demesi bir icabet; herhangi bir kimsenin böyle bir talep
olmaksızın satılacak malını tüccara sunması ise bir arzdır. Binaenaleyh,
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ’de her mânâsıyla sırat-ı müstakime bir talep
vardır. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’de bu talebe bir icabet; عَلٰى هُدًى’de ise bu
icabeti takip eden bir arz vardır.
Meseleyi sarf ilmi ve iştikak bakımından ele alacak olursak; هُدًى kelimesi,
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesinde masdarı, أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِم
cümlesinde ise hâsılün bi’l-masdarı işaretlemektedir. İlkinde insanın kesbi,
ikincisinde ise Allah’ın yaratması vardır. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Bu müttakiler
zümresi yapacakları işler itibarıyla, seçkin vasıflarıyla görünecekleri âna
kadar mesele proje ve plândan ibaret olup, konu nisbiyet ve kisb
çerçevesindedir. عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ’de ise Cenab-ı Hak, bu yüce
vasıflara sahip olan ve hayatını Kur’ânî çizgide sürdürenlere talep ettikleri
şeyi artık lütfetmiştir.
Aynı zamanda هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’deki hidayet, müttakilere isnat edilmiştir.
Hâlbuki “halk” beşere isnat edilemez. أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِم
ifadesinde ise hidayet doğrudan doğruya onların Rabb-i Kerim’leri tarafından
gelen bir ihsan ve bir lütuf olarak vurgulanmıştır.
وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve kurtuluşa erenler de ancak işte onlardır.”
أُولٰۤئِكَ kelimesi yukarıda izah edildiği için burada tekrarına lüzum
görmüyoruz. اَلْمُفْلِحُونَ kelimesi, اَلْمُفْلِحُ kelimesinin çoğuludur.
اَلْمُفْلِحُ ise أَفْلَحَ – يُفْلِحُ – إِفْلَاح’tan gelmektedir ve “felâh
bulan-kurtulan” demektir. Dünya, nefis ve şehvet engellerini aşmış bulunanlar,
Cehennem’e girmekten kurtulup, Cennet yoluna girmiş olmaları itibarıyla felâhla
müjdelenmişlerdir.
Ayrıca اَلْمُفْلِحُونَ’daki harf-i tarif de tahsis ifade etmektedir. Bundan
başka, te’kid ifade eden هُمْ, zamir-i fasıldır ve nahiv kaidesince, mübteda ile
haberin her ikisi de mârife oldukları takdirde, mübteda ile haberin bilinmesi ve
habere sıfat veya müşârun ileyh nazarıyla bakılmaması için araya girer ve bu
durumda cümle kasr ifade eder.
[1] Nesefî, el-Akâid s.1.
[2] Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57.
[3] Müslim, îmân 58; Ebû Dâvûd, sünnet 14; Nesâî, îmân 16.
[4] Bakara sûresi, 2/238.
[5] Mü’minûn sûresi, 23/2.
[6] Buhârî, ezân 18, edeb 27, temennî 9; Dârimî, salât 42.
[7] el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 3/135, 136; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân
3/39.
[8] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/40.
[9] Müslim, îmân 134; Tirmizî, îmân 9; Ebû Dâvûd, sünnet 15.
[10] Tirmizî, zekât 27; Saîd İbn Mansûr, es-Sünen 5/100.
[11] Bakara sûresi, 2/215.
[12] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/380; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/183.
[13] Nisâ sûresi, 4/128.
[14] Bkz.: Âdiyât sûresi, 100/8.
[15] Mü’minûn sûresi, 23/4.
[16] Buhârî, zekât 18, vesâyâ 9; Müslim, zekât 94-97.
[17] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.45.
[18] Fâtiha sûresi, 1/5.
[19] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.43-44.
[20] Bakara sûresi, 2/264.
[21] et-Tirmizî, eş-Şemâil s.294; el-Bezzâr, el-Müsned 1/396; et-Taberî,
Tehzîbü’l-âsâr 1/88.
[22] Bakara sûresi, 2/4.
[23] Bkz.: İsrâ sûresi, 17/106; Şuarâ sûresi, 26/192; Fussilet sûresi, 41/2;
Vâkıa sûresi, 56/80; Kadr sûresi, 97/1.
[24] Âl-i İmrân sûresi, 3/3.
[25] Fâtır sûresi, 35/31.
[26] Buhârî, cihâd 145; Müslim, îmân 241.
[27] Ebû Dâvûd, ilim 12; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/136.
[28] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.49.
[29] Buhârî, teyemmüm 1; Dârimî, salât 111; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/304.
[30] Duhâ sûresi, 93/4.
[31] Kıyâmet sûresi, 75/20-21.
[32] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/49; Mâide sûresi, 5/110.
[33] Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/250; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân
1/136.
[34] Bakara sûresi, 2/5.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (5. âyet)
أُولٰۤئِكَ kelimesi, nebilere tâbi o kutlu kâfileyi nazara vermektedir.
أُولٰۤئِكَ genelde uzakta olan mahsüsa işaret eden bir ism-i işarettir. Bununla,
işaret edilen kimselerin yüce-yüksek ve görkemli endamları işaretlenmektedir.
Vâkıa uzağı işaret eden zamirle bazen hafife alma, hakir görme de
kastedilebilir; ama burada sibak, tahkire müsait değildir. Çünkü يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ؛ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ؛ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ve
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ gibi çok müstesna ve âli vasıflarla tavsif
edilen bir zümrenin tahkir edilmesi düşünülemez.
Öyleyse burada, uzaklığın altında gizli bir taltif bulunmaktadır. Evet, Allah
(celle celâluhu), şanlarına tazimen onları, âdeta azamet ve cesametleriyle,
takdir u tebcîl ederek zirvede duruyor gibi ve nereden bakılırsa bakılsın herkes
tarafından görülebilecek kadar büyük, yüce ve görkemli bir şekilde tasvir
etmektedir. Aynı zamanda daha önce ذٰلِكَ الْكِتَابُ’daki hitap zamiri olan كَ
ile Resûl-i Zîşân Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sana diyorum, işte
şu kitap.” denildikten ve O’nun terbiyesine teslim edilen bahtiyarlar, O’nun
getirdiği ahlâk-ı âliye ile donanıp birer terbiye ve edep timsali olduktan sonra
buradaki أُولٰۤئِكَ’deki كَ ile de yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap
edilmekte ve ağır vazifesinin altında en yüksek bir heyecanla inim inim inleyen
Mahzun Nebi’ye “İşte Sana diyorum ey şanı yüce Nebi! Bunlar Senin arkandan gelen
kimselerdir.” denilerek kendisine bir kere daha iltifat edilmektedir.
عَلٰى هُدًى : Şâyân-ı dikkattir ki, âyet-i kerimede mesela لَهُمُ الْهُدَى
“Onlar için hidayet vardır.” değil de özellikle عَلٰى هُدًى “Hidayet üzerine.”
denilmektedir. Evet, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’deki هُدًى ifadesinde, hidayeti elde
etmek için kişinin sa’y u gayreti söz konusudur. Buradaki هُدًى’de ise عَلٰى
harf-i cerrinin isti’lâ (üst-üzerinde) mânâsı ifade etmesiyle âdeta bize şöyle
bir tablo çizilmektedir: Hidayet bir cadde, bir şehrah veya bir binek ya da bir
taht olmuş; hidayet üzerine olan kişiler de onun üzerine çıkıvermişlerdir. Artık
onlar, kendilerini engelleyen şeyleri aşıp, bütün cismanî problemlerden
sıyrılmış ve hidayet tahtının üzerine oturarak felâha açık hâle gelmişlerdir.
مِنْ رَبِّهِمْ ifadesi, hidayet üzerine olan bu kutluların terbiyesi teker teker
Rabbileri tarafından yapılmaktadır mazmununu vurgulamaktadır. Bundan şunu
anlamak mümkündür: هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ile açılan terbiye kapısı, عَلٰى هُدًى
مِنْ رَبِّهِمْ ile kemale erdirilmiş ve cehd u gayreti neticesinde hidayete
liyakat kazanan kimselere Hakk’ın hoşnut olacağı keyfiyet kazandırılmıştır.
Ayrıca, أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
âyet-i kerimesinde “hidayet” ile “felâh”ın ayrı ayrı şeyler olduğu belirtilmek
üzere, أُولٰۤئِكَ kelimesi ikinci kez zikredilmiştir. Hidayet; dünyada hakkı
bulmak, her şeyi apaçık görmek, hakka, ulvî hakikatlere bihakkın vâkıf olmak
suretiyle اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
duasındaki ufku yakalamak demektir. Bu mânâda hidayet, imana en birinci
vesiledir ve bununla, alınacak en ciddi mesafe de alınmıştır. Felâh ise,
hidayetin netice ve semeresidir. Bu sebepledir ki âyet-i kerimede hidayet ve
felâh beraber zikredilmiştir.
Burada önemli bir husus da اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlak ve bunun ifade
ettiği şümuldür. Yani “Onlar, Cehennem’den kurtularak felâha ermişler; Cennet’i
elde ederek felâha ermişler; dünyanın sıkıntılarından kultularak felâha
ermişler; vicdan huzurunu elde ederek felâha ermişler...” gibi pek çok mânâyı
şamil umumi bir ifadedir.
اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا
الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ
Allah’ım bize hakkı hak olarak gösterip ona ittiba etmeyi, bâtılı da batıl
olarak gösterip ondan içtinap etmeyi nasip ve müyesser eyle.
﴾اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَصِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ﴿
“Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar
ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” (Fâtiha
sûresi, 1/6-7)
Bakara Sûre-i Celîlesi (6-7. âyetler)
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ
تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَخَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ
وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“İnkâra saplananları ister uyar, ister uyarma onlar için birdir, imana
gelmezler. Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de
bir perde inmiştir. Ve bunların hakkı büyük bir azaptır.”
Bakara Sûresi’nin başından 21. âyete kadar genişçe dört sınıf, –vâkıa bazı
müfessirler buna üç sınıf demektedirler– anahatlarıyla da iki sınıf
anlatılmaktadır. İki sınıf takdirine göre bu âyetlerde esasen bir mü’min, bir de
kâfir zümresinden bahsedilmektedir. İmanları, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
ile icmalen, وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ
مِنْ قَبْلِكَ ifadeleriyle ise tafsilen anlatılan mü’minler de iki grup hâlinde
zikredilmişlerdir:
1. Hiçbir geçmiş malumatları olmayan, gayba iman etmiş kimseler.
2. Daha evvel kendilerine inen bir kısım ilâhî kitap ve suhuflar vasıtasıyla
taklidî dahi olsa inanan kimseler.
Bu âyetlerde aynen mü’minler gibi kâfirler dahi iki gürûh hâlinde ele
alınmıştır. Esasen burada zikredilen zümreleri dört sınıfa ayırmada da, kanaat-i
âcizanemce, bununla bir tetâbuk (uyum) var. Şöyle ki, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ
بِالْغَيْبِ ile إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا arasında mukâbele (tezat) sanatı
vardır. Yani gayba inanıp Allah’a iman edenlerle, O’nu inkâr edenler arasında;
diğer taraftan kendilerine kitap inen ve daha sonra Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) inananlar, ayrıca hem Efendimiz’e inen Kitab’a hem de daha
evvel inen kitaplara inanan mü’minlerle münafıklar arasında da bir mukâbele
vardır. İnanmayanlar gürûhu da kendi arasında “kâfir” ve “münafık” olmak üzere
ikiye ayrılır.
İşte böyle bir mukabeleye binaen, إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ
أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz onlar ki,
küfürde ısrar ettiler, kasdî ve inadî küfre girip inkâra saptılar. Senin onları
uyarman da uyarmaman da onlar için birdir, inanmazlar.” (Bakara sûresi, 2/6) ve
خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ
غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Allah onların kalblerini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için
(dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” (Bakara sûresi, 2/7) âyetlerinde
dört sınıfın ele alındığı ve üçüncü sınıf olan münafıkların da bu sınıflar
içinde anlatıldığı sezilmektedir.
Ayrıca إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ
تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ âyetinin başı ile sonu arasında da farklı bir
tetâbuk vardır. Zira âyetin başındaki كَفَرُوا “küfrederler” ile لَا يُؤْمِنُونَ
“iman etmezler” aynı mânâya gelmektedir.
Müfredat Mânâsı (6-7. âyetler)
Malum olduğu üzere إِنَّ Arapçada, ismini nasb, haberini ref eden ve fiile
benzeyen harflerden biri olup, kullanıldığı yere göre “elbette, muhakkak,
şüphesiz...” gibi tahkik ve te’kid mânâlarını ifade etmektedir.
الَّذِينَ, ism-i mevsûldür. كَفَرُوا ise cem-i müzekker gâib sigasında fiil-i
mâzidir. Bu kelimenin masdarı, كَفْر/كُفْر’dür ve mutlak mânâda “örtmek”
anlamına gelir. Tohumu tarlaya gömüp üstünü örten kimseye Arapçada sözlük mânâsı
itibarıyla “kâfir” dendiği gibi, كَفَرَ اللَّيْلُ ضَوْءَ النَّهَارِ “Gece,
gündüzün ziyasını örttü.” misalinde olduğu gibi gündüzün aydınlığını örten
geceye de, kara bulutlara da, denize de, insanın vücudunu örten zırha da...
sözlük anlamı açısından “kâfir” denir. Yine aynı kökten gelen “kâfûr” kelimesi
ise, meyvenin tomurcuğu, henüz yaprakları açmamış gonca, buhurdanlıklarda
yakılan ve örtülü olduğu hâlde yanmakla etrafa hoş bir koku saçan bitki gibi
birkaç anlamda kullanılagelmiştir. Ayrıca kalça etlerine “kâfire” dendiğini daha
önce zikretmiştik.
Lügat mânâsı itibarıyla “küfür” ve “küfrân”, nimeti örtüp görmezlikten gelmek ve
nankörlük yapmak demektir. Bunun için bir kısım ehl-i tahkik ve ehl-i tefsir,
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا cümlesine, “Onlar ki kalblerindeki muhabbet
kabiliyetlerini örttüler.” şeklinde mânâ vermişlerdir. Nitekim Duhâ
Sûresi’ndeki, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap eden وَأَمَّا
بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!” (Duhâ
sûresi, 93/11) âyet-i kerimesinde geçen “tahdis-i nimet”, küfür ve küfrânın
zıddıdır. Evet, O’nun mamur bulunması gereken ahlâk-ı âliye adına kendisine
lütfedilen nimetleri örtmemesi telkin edilmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri bir yerde, “Bazen tevazu, küfrân-ı nimeti istilzam eder,
belki küfran-ı nimet olur. Bazen de tahdis-i nimet, iftihar.. ikisi de zarardır.
Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet olsun ne de iftihar. Meziyet ve
kemalâtı ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakiki’nin eser-i in’amı
olarak göstermektir. Mesela: Nasıl ki, biri murassa ve müzeyyen bir elbise-i
fâhireyi sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana: ‘Maşaallah çok
güzelsin, çok güzelleştin.’ dese; sen de tevazukârane ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç.
Bu nedir, nerede güzellik?’ desen, o vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana
giydiren o mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik sayılır. Eğer müftehirane desen:
‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, haydi gösterin!’ O vakit de,
mağrurane bir fahrdir. İşte fahrden, küfrandan kurtulmak için; ‘Evet ben
güzelleştim, fakat güzellik libasındır; dolayısıyla da o libası bana
giydirenindir, benim değildir.’ demelisin.”[1] ifadeleriyle bu hakikate işaret
etmektedir.
Küfür de tıpkı iman gibi kavlî, fiilî ve kalbî olur. İnsan, küfrü gerektiren bir
sözle dahi küfre girer. Ancak hayatî bir tehdit söz konusu ise o kimse kâfir
olmaz. Mesela bir insan, ikrah (tehdit, zorlama, cebir) karşısında sırf
lisanıyla Kur’ân’ın ilâhî bir kelâm olmadığını söylese kâfir olmaz. Ama ortada
herhangi bir zorlama yokken, şakadan veya ciddi olarak, mukaddes bildiğimiz
şeylerden herhangi birini inkâr, tezyif veya istihza edip alaya alsa kâfir olur.
Yine Kur’ân’ın bütününü veya bir emrini hafife alır mahiyette bir yüz işareti,
bir kaş-göz hareketi veya bir söz, böyle birini kâfir yapacağı gibi; Kur’ân’ın
bütününü veya bir parçasını inkâr da küfür sebebi sayılmıştır. İmanla alâkalı
meselelerin herhangi birine dair kalbde şöyle-böyle bir tekzibin meydana gelmesi
de esbab-ı küfürdendir. Aslında her şekliyle küfür, Üstad Bediüzzaman’ın
ifadesiyle, “Bir fenalıktır, bir tahriptir ve bir adem-i tasdiktir.”[2]
Evet küfür, kavlî, fiilî ve kalbî bir tekziptir ve şer’î mânâda “inanmamak”
demektir. İnanmayana, inkârcı olana “kâfir” denir. Haramı helâl, helâli haram
sayan, dinin herhangi bir esasını inkâr eden kâfir olacağı gibi kalbinde bir
tekzip/yalanlama ve inkâr hissi taşıyan kimse de kâfir olur. Bunun gibi,
İslâm’ın ister usûl, ister fürûuna dair herhangi bir rüknünü kaldırmaya çalışan,
ona karşı çıkma azminde bulunan kimse fiiliyle, bu konuda söz söyleyen, düşünce
üreten de söz ve düşüncesiyle kâfir olur. Mesela dinin rükünlerinden olan bir
hükmü kaldırmaya yeltenmek, bunu kaldırıp yerine başka şeyler koymaya çalışmak,
Allah’ın (celle celâluhu) ahkamını gelip geçici saymak, şeâirden olan Ezân-ı
Muhammedî’yi kaldırmak küfür olduğu gibi, hiçbir mücbir sebep olmadan haç,
zünnâr takmak.. gibi başkalarına has kılık ve kıyafeti keyfi tercih etmek de o
kişinin Müslümanlar tarafından kâfir sayılmasına sebep olabilir. Ancak burada,
istisnâî bir durum vardır ki, o da şayet şeâirden herhangi birini îfâ ediyorsa o
kişi hakkında ihtiyaten küfür hükmünü vermemenin daha uygun olduğudur. Mesela
namaz, oruç, hac... gibi ibadetlerini îfâ eden bir kişi hakkında “kâfir” hükmüne
varmamak gerekir.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki iman, dinin vaz’ etmiş olduğu rükünlerin
mevcudiyetiyle vardır ve onu ayakta tutan ne kadar rükün varsa iman onlarla
kâimdir. Küfür ise imanın rükün ve esaslarından herhangi birinin ortadan
kalkmasıyla meydana gelir. Çünkü imanla küfür, birbirinin nakîzidir. Mantık
tabiriyle, “Mûcibe-i külliyenin nakîzi, sâlibe-i cüz’iyedir.” Bunların bütününün
var olmasıyla iman, bir tanesinin yok olmasıyla da küfür meydana gelir. Mesela
imanın erkânına inanıldığı ama İslâm’ın usûl ve fürûuyla alay edilip hafife
alındığı, hafife alanlara kavlen, fiilen ve en azından kalben karşı çıkılmadığı
ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ihmal edildiği zaman da küfür
hesabına tehlikeli bir duruma girilmiş olur.
Evet imanla küfür, birbirinin nakîzidir; zıt şeylerin bir araya gelmeleri mümkün
olmadığı gibi imanla küfrün de bir araya gelmesi mümkün değildir. Zira
birbirinin nakîzi olan iki şeyden birisinin bulunduğu yerde diğeri bulunmaz.
Öyle ise bir alan, mütenakız olan şeylerin ikisinden birden hâlî olmadığı gibi,
ikisinin aynı anda bir sahada bulunmaları da mümkün değildir. Mantık tabiriyle
bunlardan birincisine “mâniatü’l-hulüv”, ikincisine de “mâniatü’l-cem” denir. Bu
sebeple bir insana, aynı anda “hem kâfir hem de mü’min” denilemeyeceği gibi,
aynı zamanda “ne kâfir ne de mü’min” denilemez. Bu noktada Mutezile, büyük günah
işleyenleri imanla küfür arasında bir yere (el-Menziletü beyne’l-menzileteyn)
koymakla Ehl-i Sünnet’ten ayrılmış ve ciddi bir yanlışa düşmüştür. Zira bir
insan ya kâfir ya da mü’mindir. Fâsık dahi fıskının derecesine göre ya kâfir ya
da mü’min sayılır.
Evet, öyle fısk ve zulüm vardır ki, bunlar ayn-ı küfür kabul edilirler. Mesela
Allah’ın koyduğu esaslara karşı gelmek ve Allah’a şirk koşmak, küfür içinde
mütalâa edilebilecek bir fısk u fücûrdur. Öte yandan kişinin yapmakla mükellef
olduğu namaz kılmak, oruç tutmak... gibi ibadetleri yerine getirmemesi de –şayet
alışkanlık hâline gelmemişse– bir fısktır; ama bu fıskı işleyen kişi, yine
mü’min olarak mütalâa edilegelmiştir.
Ancak ben burada, suistimal edilebilecek bir hususa dikkatlerinizi çekmek
istiyorum; şöyle ki ameli terk etmek, mutlak olarak küfrü gerektirmez. Zira
Ehl-i Sünnet’e göre bir kişi, üzerine farz olan ibadetlerini yapmayı terk etse
de kâfir olmaz. Ne var ki terkten başka bir de terkte ısrar vardır. Küçük
günahlarda ısrarın zamanla onları büyük günah hâline getirmesi gibi, büyük
günahlarda ısrar da küfre sebebiyet verebilir. Mesela bir tembellik eseri olarak
namazını ara sıra kaçıran bir insan, kâfir olmaz. Ama namazını hiç kılmayıp bunu
da itiyat hâline getiren; dahası bu konuda laubali davranan bir insan, sahabe-i
kiram’ın “Biz hemen hemen hakkında küfür hükmüne varırdık.” dediği sınıfa dâhil
olur. Bu iki durum birbirine karıştırılmamalıdır. Onun için ibâdet u taatını
terk eden kimseler hakkında herhangi bir hüküm verirken mutlaka dikkatli
olunmalıdır.
Ayrıca burada bir kere daha amelin önemini vurgulamakta fayda var. اَلَّذِينَ
يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetinin tefsirinde de ifade edildiği gibi, Ehl-i
Sünnet’e göre bir insanın hakiki mü’min olabilmesi için iman etmesi gereken
şeyleri kalbiyle tasdik, lisanıyla da ikrar etmesi gerekmektedir. Kalbin tasdik
etmesi aslî rükündür, lisanın ikrarı ise tâlî bir rükün sayılagelmiştir. Onun
için insan bazen meşru bir mazeret durumunda –daha evvel geçmişti– imanını
lisanen ikrar etmeyebilir. Bazen de fiil, ikrar yerine geçebilir. Mesela bir
insan, diliyle ikrar etmediği hâlde ezan okumak, namaz kılmak, oruç tutmak...
gibi İslâmî esaslardan birisini yerine getirdiği takdirde, bu fiiller birer
ikrar sayılır.
Bundan anlaşılan şudur: İnsanın iman mevzuunda bir iç mükellefiyeti, bir de dış
mükellefiyeti vardır. Bu iç mükellefiyette mü’min, tavır ve davranışlarını
Allah’ın Müheymin ve Rakîb olduğu inancına ve kendisinin tamamen O’nun gözetimi
altında bulunduğu hesap ve anlayışına göre tanzim eder ve ona göre vaziyet alır
ki, bu bir kalb tasdiki ve iz’an demektir.
Dış âleme gelince, mü’minin açıktan açığa mükellefiyetlerini yerine getirmesi,
her şeyden önce mü’minleri suizandan kurtarması ve onlara günah işletmemesi;
sâniyen kendisine ahkâm-ı şer’iyenin uygulanması ve mensup olduğu heyetin bir
parçası olduğunu ortaya koyması adına önemli bir esastır. Binaenaleyh mü’min,
bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın görüş ve bilmesine karşı içini tanzim edip ona göre
vaziyet almak, diğer taraftan da mü’minlerin hüsn-ü zan beslemeleri ve
kendisinin ahkâm-ı ilâhiyenin tatbikine mahal hâline gelebilmesi adına, sarih
veya zımni bir mukavele ile mensup olduğu topluma karşı tavır ve davranışlarına
çeki düzen vermek mecburiyetindedir.
سَوَۤاءٌ kelimesi aslen تَسَاوٍ/اِسْتِوَاء (eşitlik) mânâsına masdardır ama
مُتَسَاوٍ/مُسْتَوٍ (eşit) mânâsına isim olarak kullanılması daha yaygındır ki
burada da o anlamdadır. Daha sonra gelen أَأَنْذَرْتَهُمْ’ün başındaki أَ bir
işin yapılıp yapılmamasının eşit olduğunu belirtmek için kullanılan tesviye
(eşitlik) hemzesidir. أَنْذَرْتَهُمْ’ün masdarı olan إِنْذَار kelimesi ise,
if’âl bâbından gelip, “dünya ve ahirette kötülüğe terettüp eden bir şeyin
encamından korkutmak veya neticesinde mukadder ve muhakkak olan kötü bir
akıbetten sakındırmak için ikaz ve ihtar etmek” demektir. Mesela geçim sıkıntısı
endişesiyle önceden yatırım yapmayı tavsiye etme ya da makam ve mevkiini
muhafaza etme adına “aman, sakın” deme dünyevî bir inzardır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, inzar mevzuuyla alâkalı olarak İşârâtü’l-İ’câz’da
şöyle bir işarette bulunur: “Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri
celâlî, diğeri cemâlî iki türlü tecellisi vardır. Celâl ile Cemâl’in, sıfât-ı
ef’âl âleminde tecellisinden; lütuf ve kahır, hüsün ve heybet tezahür eder.
Ef’al âlemine tecelli edince; تَخْلِيَة (tahliye, arınma, arındırma) ile
تَحْلِيَة (tahliye, tezyin) doğar.”[3]
Bunların birisi, yasaklanan hususlardan temizlenmeye, ikincisi ise
emredilenlerle mamur hâle gelmeye bakar. Bu husus, evâmir âleminde emir ve nehiy
şeklinde zuhur eder. Sonra bu, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker
konusunda teşvik, tergib, terhib, inzar şeklini alır. İnzar umumiyetle terhibin
yanında, tergib ise tebşirle beraberdir. Öyleyse şöyle denebilir: Tergib-tebşir,
inzar-terhib, bunlar bir hakikatin pozitif ve negatif yanlarını ifade
etmektedirler ve bir vâhidin farklı yüzleri mesabesindedirler. Cenab-ı Hakk’ın
bize olan emirlerinde her zaman bir tergib ve terhib, bir inzar ve tebşir söz
konusudur. Tergibin karşısında terhib, tebşirin karşısında inzar fevkalâde
latiftir. Burada nahvî bir kaide ile cümleyi tevil-i müfrede sokacak olursak
mânâ, إِنْذَارُكَ وَعَدَمُ إِنْذَارِكَ مُسْتَوٍ لَهُمْ şeklinde olur.
Daha sonra, bu mazmunun müfessir ve mübeyyini olarak لَا يُؤْمِنُونَ “Onlar iman
etmezler.” kaydı gelmektedir ki, bu bir bakıma isti’naf-i beyanî cümlesi
gibidir. Yani “Onlar niçin iman etmezler?” şeklinde tevcih edilen mukadder bir
soruya da Kur’ân, خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى
أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Allah (celle celâluhu) onların (kesp ve meyelanları
sebebiyle) kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir
çeşit perde gerilmiştir...” (Bakara sûresi, 2/7) şeklinde cevap vermektedir.
* * *
خَتْم kelimesi, “bir şeyi tevsik eder mahiyette mühürlemek, mühürleyip muhafaza
etmek” mânâlarına gelir. Burada da, isti’la için gelen عَلَى ile sılalanmıştır
ve mânâsı, “mühürlemek ve girişi, çıkışı önlemek” olur.
خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalblerini mühürlemiştir.” قُلُوب;
قَلْب’in çoğuludur. Esasen kalb, “yürek” ve “gönül” olmak üzere iki mânâda
kullanılagelmiştir. Bunlardan biri, göğsün sol tarafında bulunan, atar ve toplar
damarların merkezi olup kendi kendine hareket eden, ayrıca karıncık ve
kulakçıkları bulunan, vücuda kan pompalayan, çam kozalağı şeklinde –eskilerin
tabiri ile “sanavberiyyüşşekl”– cismanî kalbdir ki daha ziyade tıp ilminin
meşguliyet alanı sayılan kalb işte bu kalbdir. Diğeri ise, başta Kur’ân-ı Kerim,
Sünnet-i Sahiha ve tasavvufta kastedilen, aynı zamanda latîfe-i Rabbâniye
denilen kalbdir ki, “kalbsiz, yüreksiz, temiz kalbli veya kalbi çürük...” vb.
sözlerle ifade edilen ve mahall-i mârifet olan esas kalb de budur. Keza, insan
mahiyetinden hedeflenen, vicdanın duyuş ve sezişleri, kuvve-i akliye ve
idrâkiyenin madeni, merkezi de işte bu latîfe-i Rabbâniyedir. Bu yönüyle kalb,
insanın engin bir derinliğinin unvanıdır ve ruhun da santralidir.
Cismanî kalb, insan vücudu için hayatî bir uzuvdur; bunun yanında o, insanın
maddî yapısını mânevî yapısıyla irtibatlandıran, onu uyaran ve yerinde düğmesine
dokunuyor gibi beden-ruh münasebeti çerçevesinde onunla münasebettar olan çok
fonksiyonel bir mübarek organdır. Evet, yapısı itibarıyla bir çam kozalağı
şeklinde olan bu cismanî kalb, latîfe-i Rabbâniye denilen mânevî kalbimiz için
âdeta bir anahtar ve bir düğme mahiyetindedir.
Bu iki kalbin birbiriyle çok sıkı alâkası vardır ama, insanların çoğu bu alâkayı
tam olarak anlayamamaktadır. Şu kadar var ki, insanın bedenine nispeten cismanî
kalbi ne ise, ruhuna nispeten latîfe-i Rabbâniyesi de odur. Binaenaleyh nasıl
ki, cismanî kalbin çalışması, vücuttaki bütün mekanizmaların fonksiyonlarını eda
etmesine vesile olmakta, öyle de latîfe-i Rabbâniye de çalıştığı nispette
insanın ruhanî hayatının yükselmesine, ruh plânında seyr-i ruhanisine, kemalâtın
zirvesine tırmanmasına vesile olmaktadır.
Bu iki kalbi birbirine karıştırmamak gerektiği gibi, أُذُن (kulak) ile سَمْع
(işitme)’yi ve عَيْن (göz) ile بَصَر (görme)’yi de birbirine karıştırmamak çok
önemlidir. Vâkıa, bunları biz Türkçede kullanırken bazen müşterek bir unvanla
bazen de farklı kelimelerle ifade ederiz. Mesela latîfe-i Rabbâniye olarak
değerlendirilen şeye de; insan vücudundaki o cismanî organa da “kalb” deriz.
Ancak, dilimizde bu cismanî kalbe, “yürek” dendiği hâlde latîfe-i Rabbâniye olan
kalbe “yürek” denilmez. Bazen “iradeli” ve “cesaretli” mânâsına “yürekli insan”
gibi tabirler kullanıldığı da olur ama, burada görüldüğü gibi, mutlak olarak
değil, terkibe girdiğinde olur.
Latîfe-i Rabbâniye olan kalbin kendine has birtakım rükünleri de vardır. İnsanın
içindeki bütün letâif, âdeta onun ordusu gibidir. Mesela insanın basarı, bir
başka ifadeyle mânevî bakışı, onun nazarıdır; kalb onunla bakar. Akıl, kalbin
ruhu, şuur ise aklı gibidir; aklı gibidir zira kalb, bilinecekleri, şuurla
bilmektedir.
سَمْع kelimesi, Türkçeye tercüme edilirken, أُذُن kelimesinin ifade ettiği
mânâyı da içine alarak işitmek, kulak ve dinlemek şeklinde mânâlandırılmasına
rağmen Arapçada, سَمْع ile أُذُن mânâ itibarıyla birbirinden farklıdırlar. Zira
Arapçadaki أُذُن kulağa, سَمْع ise daha ziyade kulakla harekete geçen işitme
mekanizmasına denilmektedir.
عَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ : Türkçeye çevrilirken عَيْن ile بَصَر birbirinden
ayrılmadan, her ikisine de “göz” denilmektedir. Hâlbuki Arapçada عَيْن maddî
göz, بَصَر ise görme duyusu ve kalb gözü için kullanılmaktadır.
Kalb ve sem’e vurulan mühürlerin her birisi, ayrı ayrı delillere ait olduğundan,
خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ
غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ifadelerinde عَلٰۤى tekrar edilmiştir. Ayrıca
kalb ve sem’ için “Allah onların kalblerini ve sem’lerini mühürlemiştir.”
ifadesi kullanılmış olmasına mukabil, basar için “Basarlarının üzerinde perde
vardır.” ifadesinin seçilmesi, bu mevzuda doğrudan doğruya insanın kesbinin
ehemmiyetini göstermektedir.
Aynı zamanda buraya kadar fiil cümlesi kullanılmasına rağmen, وَعَلٰۤى
أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ’de üslubun değişip, fiil cümlesi yerine isim cümlesine
iltifat edilmesi (dönülmesi) basar ile görülen delillerin sabit olduğuna, kalb
veya sem’ ile ulaşılan delillerin ise yenilendiklerine ve sabit olmadıklarına
işarettir. Yani âfâkî ve enfüsî birçok delil, bu âyet-i kerimedeki ifadelerin
muhatabı olan insanın nazarına arz edilmiş, Cenab-ı Hak, onun gözünü açıp o
delilleri göstermiş; ancak insanın basarında hak ve hakikatleri müşâhede
etmesine engel bir perde bulunduğu için bu da öyle bir üslup ve ifade tarzıyla
vurgulanmıştır.
Burada şöyle bir nükte de söz konusudur: Sadüddin Teftâzânî, imanı, “(İnsanın,
iradesini sarf edip âfâkî ve enfüsî tetkik, tefekkür ve tedebbürü neticesinde)
Cenab-ı Hakk’ın insanın içinde yarattığı bir nurdur.” şeklinde tarif
etmektedir.[4] Bu tariften anlaşılan şudur; kalbde iman nurunun parıldaması
Allah’ın aydınlatması ile olmaktadır. Şu hâlde bu ilâhî nurun sönmesi de Cenab-ı
Hakk’ın mühürlemesi ile meydana gelmektedir.
Ayrıca buradan şu mânâyı da çıkarmak mümkündür: Kalbe mühür basıldığında açık
yer kalmamakta ve kalb, “feyz-i akdes”ten gelen nur ve sırlarla beslenemediği ve
hava alamadığı için ondaki iman ateşi de sönmektedir. Ama dikkat edilecek olursa
kalb ve kulaklarının mühürlenmesi, Allah tarafından onların kesblerine bir ceza
olmasına karşılık, gözlerindeki perde, şart-ı âdi plânında onların bakıp
görmezliğine karşılık bir mekr-i ilâhidir. Bu itibarla insan, her zaman gözünü
açmalı, âfâkî ve enfüsî delilleri değerlendirerek sürekli kalbine mârifet
nurları göndermelidir. Zira bakmak ve kalbe mârifet göndermek onun kesbine
bırakılmıştır. Rahmet-i ilâhiyeden ümit edilir ki, kalbe gelen bu mârifet
nurları insan gönlünde iman meşalesini tutuşturur. Demek ki, insan ne kadar
delillerle içli dışlı olursa olsun imanın kalbde hâsıl olması, tamamen bir
lütf-u Rabbânî ve ihsan-ı ilâhidir. Zaten hikmet ve rahmet-i ilâhiye umumiyetle
böyle bir araştırmayı mukabelesiz bırakmamakta ve sarf edilen cehd ü gayretleri
de boşa çıkarmamaktadır.
Netice itibarıyla, غِشَاوَةٌ “perde, gözü kapayan ve göz varken görememe hâline
sebebiyet veren şey” gibi mânâlara gelmektedir. Kanaat-i âcizânemce kelimeye,
“göz merceğini kapayan mânevî bir katarakt” mânâsı vermek de mümkündür. Zira
katarakt olmuş bir göz, iyi bir ameliyat olmazsa göremez. Nitekim sinir sistemi
bulunup, görme melekeleri tam olmakla beraber bu fonksiyonlarla bütün cisimlerin
resmedileceği nokta arasında perde bulunan bir göz, o cisimleri tefrik edemez.
İşte bu da Bediüzzaman ifadesiyle “aklın göze inmesi”[5] demektir ki, böyle bir
göz, mânâya karşı kör olduğundan, hiçbir zaman eşyayı asıl mahiyetiyle
değerlendiremeyecektir. Dolayısıyla وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Onların
gözlerine de bir perde inmiştir.” ifadesi, gözün bütün meleke ve fakülteleri
faal olmasına rağmen fonksiyonunu tam edâ edememesi, eşyayı görememesi ve
varlığın arka plânını değerlendirememesi demektir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “İşte bunların hakkı büyük bir azaptır.” ع-ذ-ب kökünden
gelen عَذَابٌ kelimesi, نَكَال ve عِقَاب’a göre “ceza” mânâsını ifadede daha
hafiftir. Esasen aynı kökten gelen عَذْب kelimesi, “tatlı” mânâsındadır. Nitekim
Arapçada مَاءٌ عَذْبٌ denir ki, “tatlı, içimi kolay su” demektir. عَذَابٌ
kelimesine gelince, yukarıda da ifade edildiği gibi نَكَال ve عِقَاب’dan daha
hafif bir bela, musibet ve nikmet mânâsına gelmektedir.
عَذَابٌ kelimesinin sonunda tenvin vardır. Tenkîr ifade eden bu tenvin, tehvîl
ve tazime delâlet ederek o azabın, mahiyeti meçhul ve korkunç olduğunu
işaretler. عَظِيمٌ kelimesi, tâzimi ifade eden عَذَابٌ’daki tenvine bir te’kid
olarak gelmiştir ve o ürperten azabı fevkalâde büyük göstermek içindir.
* * *
Bu iki âyetin sebeb-i nüzulüne gelince: İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh) gelen
rivâyetlerde bildirildiğine göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Mekke’deki müşriklerin Müslüman olmaları için olağanüstü bir hassasiyet
gösteriyordu. Nitekim: لَقَدْ جَۤاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ
عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size
kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir.
Kalbi sizin için tir tir titrer, O, mü’minlere karşı da pek şefkatli ve
merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128) âyet-i kerimesinde de bu hakikat açıkça
görülmektedir. Bu âyet-i kerimede Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
mü’minlere karşı olabildiğine re’fet ve şefkat, sair insanların da Müslüman
olabilmeleri için ciddi bir arzu ve istek içinde olduğu müşâhede edilmektedir.
Aslında, Allah Resûlü, Medine-i Münevvere’yi teşrif buyurduklarında, iman
dairesine girmeleri adına orada yaşayan Yahudilerle Evs ve Hazreç münafıklarına
da aynı hırs, aynı re’fet ve şefkati göstermiştir. Nebiler Serveri (sallallâhu
aleyhi ve sellem), bu meselede o kadar şiddetli bir arzu izhar etmişti ki,
Cenab-ı Hak, فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰى اٰثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا
بِهٰذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Şimdi bu söze (Kur’ân) inanmazlarsa, Sen onların
arkasına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip bitireceksin!” (Kehf sûresi, 18/6);
keza, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman
etmiyorlar diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin!” (Şuarâ sûresi,
26/3) diyerek Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yönüyle bu ölçüde
bir arzu göstermekten vazgeçirmek murad buyurmuş, bir yönüyle de hem O’nu
(sallallâhu aleyhi ve sellem) takdir etmiş hem de onların iman etmeyeceklerine
dair tembihte bulunmuştur.
Medine’de ilk nâzil olan ve en son tamamlanan Bakara Sûre-i Celîlesinin bu
âyetlerinde Allah (celle celâluhu), Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),
“Gerçek şu ki, küfreden ve küfre düşen herkes değil, küfürde ısrar eden
kimseleri Sen azap ile korkutsan da korkutmasan da onlar için müsavidir; onlar
asla iman etmezler.” buyurarak, ilâhî âdetini ihtar etmektedir. Nitekim Firavun,
Nemrut, Kârun ve bütün dinsiz, cebbâr, zalim ve kendini beğenmiş benciller gibi,
hayatlarını küfür ve dalâlet içinde geçirip, bütün bir ömür boyu hiç mi hiç hak
ve hakikate dönmeyi düşünmeyen tali’sizler, neticede küfür ve dalâletleri içinde
boğulup gitmişlerdir. Bir sözde de ifade edildiği gibi: “Nasıl yaşarsanız öyle
ölür, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” Binaenaleyh küfre düşenleri bu
gayyâya iten herhangi bir cebir mevzubahis değildir. Zira onlar küfre meyletmiş,
dolayısıyla kalbleri kaymış; Cenab-ı Hak da onları kaydırmıştır. فَلَمَّا
زَاغُۤوا أَزَاغَ اللهُ قُلُوبَهُمْ وَاللهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“Evet, onlar bâtıla meyledince, Allah da onların kalblerini hakkı kabul etmekten
bütün bütün uzaklaştırmıştır. Öyle ya, Allah, yoldan çıkmakta ısrar eden bir
gürûhu kat’iyen hidayet etmez, onları doğru yola çıkarmaz.” (Saf sûresi, 61/5)
âyet-i kerimesi de işte bu hakikati ifade etmektedir. Onun için mü’minler daima
kaymadan korkmalı ve رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا
وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim Kerim
Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve nezdinden de
bize bir rahmet gönder. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhâb Sensin, Sen!” (Âl-i
İmrân sûresi, 3/8) diyerek Cenab-ı Hakk’a sığınmalıdırlar.
Yukarıda da ifade edildiği gibi, bu âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hak, kâfirlerin
iman etmeleri için yanıp tutuşan, hatta yer yer heyecanlar yaşayan Habibi’ni
(sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta “Senden evvelki peygamberler de aynı
ızdırabı çekmiş ve insanların kurtuluşa ermelerini istemişlerdi. Ancak öncekiler
gibi bunlar da, Sen inzar etsen de, etmesen de iman etmeyecekler.” diyerek
hakikat-i hâli ve onların âkıbetini haber vermektedir.
Burada akla, “Madem iman etmeyecekler, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
niçin ümmet-i davet olarak bu insanları kendine muhatap alıyor ve hepsini dine
davet ediyordu?” şeklinde bir soru gelebilir.
Evet, Cenab-ı Hak onların iman etmeyeceğini bildiği ve Resûlü’ne de bildirdiği
hâlde “Artık onları davet etme!” demiyor; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) de onları İslâm’ın aydınlık iklimiyle tanıştırabilmek için ızdırap
soluklanıyor ve var gücüyle çalışıyordu. Çünkü nebinin gönderilmesindeki
hikmetlerden birisi de, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerinde ifade edildiği
gibi, O’nun yaptığı davete icabet etmeyenler aleyhinde bir hüccet olmasıydı.[6]
Nitekim Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifesini yaptığına dair
hayatının çeşitli dönemlerinde kendi ümmetinin şehadetini istemiş, onlar da
“Nasihat ettin ve Allah’ın emrettiği şeyleri tebliğ buyurdun.”[7] diyerek
şehadette bulunmuşlardı.
Burada izaha muhtaç olan hususlardan biri de şudur: Âyet-i kerimede iman
etmeyecekleri belli olmuş, kalbleri, kulakları mühürlenmiş ve gözlerine perde
inmiş kimseler için yine de teklifte bulunulması teklif-i mâlâ yutâk gibi
zannedilebilir.
Bu, onların fıtrat-ı selimelerine yapılan bir hitaptır. Zira her insan,
yaratılırken hanif fıtrat üzerine yaratılmıştır. Dolayısıyla küfre, dalâlete
düşmemiş olan o selim fıtratlarıyla âfâkî ve enfüsî delilleri tetkik ederek
Allah’a inanabilecekleri nazar-ı itibara alınarak onlara teklifte bulunulmuştur
ki, bu zaviyeden bakınca “teklif-i mâlâ yutâk”ın söz konusu olmadığı açıktır.
Bütün bunlardan başka, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ve يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ile إِنَّ
اَلَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ arasında bir de tezat sanatı vardır.
Şöyle ki, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’de Kur’ân-ı Kerim’in müttakiler için bir hidayet
kaynağı olduğu ifade edilirken إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ
أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ’de, bu ifadelere konu
olanlar müttaki olmadıklarından, Kur’ân’ın onlar için hidayet kaynağı
olamayacağı, dolayısıyla neticenin kötü olacağı bildirilerek, fenalıktan
sakındırma, azap ve ceza vaat etmenin onlara tesir etmeyeceği ve onlar için
inzarın olmasıyla olmamasının müsavi olduğu bildirilmektedir. Bir tarafta هُدًى
لِلْمُتَّقِينَ ile ifade edilen, Kur’ân’dan azami derecede istifade etmiş
müttakiler grubunun, diğer tarafta da إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ
عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ile ifade
edilen, inzar edilip-edilmeme kendileri için müsavi olan nankörler gürûhunun
mevcudiyeti söz konusu. Ayrıca bir yanda يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ile ifade
edilen sineleri imanla coşmuş mü’minler topluluğu, diğer yanda da لَا
يُؤْمِنُونَ ile ifade edilen tali’siz körler, sağırlar yığını. Bunlardan başka,
bir tarafta وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَوَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ
مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ifadeleriyle anlatılan namaz
kılmak, zekât vermek gibi sâlih amellerle ve kendilerinden daha önceki ümmetlere
inen ilâhî kelâmlara inanmakla serfiraz gayba iman kahramanı kutlu bir cemaat;
öbür yanda, خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى
أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ifadeleriyle anlatılan, suistimalleri yüzünden kalb ve
kulakları mühürlenmiş, gözlerine perde inmiş zavallı bahtsızlar...
Genellikle tefsirler, kalbin mühürlenmesi mevzuunu daha ziyade kader açısından
ele almış, Mutezile ile Cebriye’nin bu konudaki tartışmaları yanında Ehl-i
Sünnet’in ifrat ve tefritten uzak, sağlam ve müstakim düsturlarını ortaya
koymaya çalışmışlardır. İsterseniz şimdi konuyu biraz daha müşahhaslaştırmaya
çalışalım:
Şöyle ki; ülkemizde, bazı şehirlerde bazı bölgeler itibarıyla zaman zaman insan
sağlığını tehdit edecek derecede hava kirlenmeleri olmaktadır. Bu şehirlerden
biri de başkent Ankara’dır. Ankara kurulurken bu şehrin herhâlde 50-60 sene
sonra nüfus, sanayi ve daha değişik yanlarıyla nasıl bir hâl alacağı hesap
edilmemişti. Oysaki şu kâinat, milyonlar ve trilyonlar sene öteleri gören,
bilen, kuracağı cihanları ona göre kuran ve bütün zaman ve mekânı ihata eden o
muhit ilmin sahibi Cenab-ı Hak tarafından yaratılmıştır ve hâlâ ahenk içinde
varlığını devam ettirmektedir. Allah (celle celâluhu), kâinatta tecelli eden
Kuddûs ismiyle; havadaki alışverişi, denizlerin araya girmesiyle meydana gelen
tasfiye/temizleme kanunu gibi ilâhî kanunları öyle ayarlamıştır ki, kâinatta en
küçük bir kirlenmeye ve düzensizliğe meydan vermemiştir. Ayrıca Allah (celle
celâluhu), rahmaniyet ve rahimiyeti ile insanoğluna bahşettiği irade
vasıtasıyla, ona kâinatta câri kanunlarına müdahale hakkını vermiş ve onu
Kendine halife yapmıştır. Ne var ki insan, kâinata Hakk’ın vaz’ ettiği
prensiplere göre değil de kendine göre, sorumsuzca müdahalede bulunmuş, tabiî
düzeni bozmuş ve her yönüyle yerküreyi çöplüğe çevirmiştir.
Bugün bütün dünyada ürpererek müşâhede ettiğimiz topyekün olumsuzluklar, varlık
ve eşyaya sorumsuzca müdahele eden insanların eseridir. Şimdilerde her ne kadar
çözüm adına birtakım tedbirler alınmış olsa da bunlar yetersiz kalmıştır ve
neticede insanlık, değişik alanlarda o kadar ilerlemiş olmasına rağmen binlerce
hastalık ve rahatsızlıkla kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Bugünün insanları
akıllarını başlarına alıp Cenab-ı Hakk’ın koyduğu prensipler dairesinde varlığı
doğru okuyup doğru değerlendirecekleri güne kadar bu problemin önüne geçilmesi
mümkün değildir. Aslında burada, dikkat edilmesi gereken bir husus daha var ki o
da, bu kirlenmenin birden bire meydana gelmemiş olmasıdır. Aksine bu ibretlik
durum şu âna kadar birikmiş ihmal ve hesap edilmeyen bir kısım işlerin
neticesinde kronik bir hâl almıştır ki, toparlanıp kendimize geleceğimiz güne
kadar da bu kapkara tablo devam edeceğe benzer.
Bunun gibi, bazı kimseler gençliklerinde hayatlarını suistimal ederler. Bu tür
suistimaller, tıpkı rutubetli yerlerde oturma, soğuğa maruz kalma veya sigara,
içki vb. sağlığa zararlı maddeleri kullanmadan hâsıl olan rahatsızlıklara
benzerler. Bütün bunlar, gençlik, güç, kuvvet ve sağlık gibi ilâhî nimetleri
suistimal etmenin cezası gibidir. Mesela, aşırı alkol kullanmaktan dolayı siroz
hastalığına yakalanan bir insan, hastalığı belli bir safhaya gelince farkına
varsa da iş işten geçtikten sonra yapacak bir şey kalmamıştır ve o insan kendi
intihar ve idamına mühür basmış demektir.
Bunun gibi, tevekkülsüzlük ve teslimiyetsizlik, stresler ve anguazlarla kıvranan
birisine “Boş yere mânâsız düşünmeyi bırak! Allah’a tevekkül kıl ve O’na teslim
ol; ol da sıkılma!” denildiği hâlde gereksiz yere düşünmekten ve iç sıkıntılara
girmekten dolayı belli rahatsızlıklara maruz kalan bir insana, bazen hiçbir
müdahalenin faydası olmayabilir ve o insan kendi ölüm fermanına mühür basmış
olur. Bu noktadan sonra o kimse, akıbetinden ne kadar endişe duyarsa duysun, ne
kadar hâlinden şikayet ederse etsin, artık onun acı akıbeti mühürlenmiş olur ve
bundan öte hiçbir müdahalenin de faydası olmaz. Onun bu durumunu, o âna kadar
olan kalbî ve ruhî boşlukları hazırlamıştır, dolayısıyla da kimseden şikâyet
etmeye hakkı yoktur.
Yukarıda zikredilen misallerde de görüldüğü gibi, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta câri
âdetullah dediğimiz bir kısım kanunları vardır ve hepsinin simasında da şartlı
bir cebrin mevcudiyeti söz konusudur. İnsanlar, bu cebrî kanunlara karşı
takınmaları gereken tavrı takınmadıklarından ve esbabı görmezlikten
geldiklerinden dolayı bu kanunlar tarafından mahkûm edilmekte ve yanlışlarının,
suistimallerinin muhteva ve derecesine göre de kendilerine değişik mühürlerin
vurulmasına sebebiyet vermektedirler. Mesela, yüksek bir yerden düşen birinin
sakatlanması, yüzme bilmeyen birinin denizde boğulması, atmosferin üst
tabakalarına çıkan kimsenin havasızlıktan ölmesi gibi cârî olan cebrî kanunlar
izzet ve azametin perdeleridirler ve mutlaka onlara riayet edilmesi
gerekmektedir. Her insanın mutlaka bu kanunlara riayet etmesi, riayet etmediği
takdirde de hiç olmazsa meydana gelecek neticelere itiraz etmemesi gerekir. Zira
bu duruma kendisi sebep olmuştur.
Aslında insanın gözle görülen maddî yapısı, gözle görülemeyen hakiki yapısının
anahtarı mesabesindedir. Ruh ve beden arasındaki bu ince ve dakik münasebet,
insanın iç ve dış yapısında da aynen söz konusudur. Şayet onun mânevî yapısını
teşkil eden kalb, sem’ ve basar hayatı mühürlenip perdeleniyorsa, buna sebep
olan da yine onun bizzat kendisidir. Gençliğin suistimal edilmesi, belli bir
dönemde günahlara alışmak ve ferâizi terk etmeyi alışkanlık hâline getirmek..
gibi mânevî hastalıklar da tıpkı hava kirliliği gibi kalbin yaralanıp
kararmasına, kararıp ölmesine sebep olmaktadır. “İnsan bir hata yaptığı zaman
kalbinde siyah bir iz meydana gelir. Eğer o kimse, hatasından döner ve Hakk’a
yönelerek af talep eder, tevbede bulunursa kalbi yeniden cilalanarak leke
silinir. Bilakis aynı günahı işlemeye devam ederse, kalbdeki leke genişler,
hatta bir zaman gelir ki, kalbi bütün bütün kaplar. İşte bu, Cenab-ı Hakk’ın,
كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ‘Hayır! Gerçek öyle
değil! Asıl onlardır ki yapmaya alıştıkları o kötü işler, gitgide kalblerini
paslandırdı da, onun için ahireti inkâr etmeye durdular.’ (Mutaffifîn sûresi,
83/14) âyetinde zikrettiği pastır.”[8] hadis-i şerifi de bu hakikati ifade
etmektedir.
Mânevî hayat adına az bir atmosfer kirlenmesi, kalbî hayatta bir kararmaya ve
çok defa “feyz-i akdes”ten gelen nurların ve sırların ulaşmasına mâni engellerin
meydana gelmesine sebep olabilir. Böyle bir durum da ancak tevbe ile izale
edilebilir. Aslında kalbinde bir nebzecik berrak bir yer bulunan kimse, yaptığı
hatalar neticesinde oluşan o siyahlığı hissedebilir. Bunun içindir ki, günah
işleyen ve işlediği her günaha tevbe ile mukabele eden kimse, işlediği
günahlardan hep rahatsızdır. Çünkü onun kalbinde hâlâ bir beyaz âlem, bir siyah
âlemi takip etmektedir ve bu kişi, hâl-i hazırda günahı sevaptan ayırabilecek
durumdadır. Fakat kalb tamamen kararıp da bir nokta kadar olsun beyazlık
kalmayınca, o kalbi taşıyan insan artık zıtları ayırabilme kabiliyetini de
kaybetmiş sayılır.
Onun içindir ki, sürekli günah işleyen ve farzları terk eden birinin kalbinde,
işlediği günahlardan dolayı en ufak bir burkuntu, teessür ve mahzun olma hâli
müşâhede edilmez. Günah, –yukarıdaki hadis-i şerifte de zikredildiği gibi–
işleyenin kalbinde evvela bir nokta gibi belirir. Şayet o kimse, tevbe ile onu
izale ederse o leke yok olup gider; hatta yine günah işleyip tekrar tevbe
ederse, Allah (celle celâluhu) onu da izale eder. Böyle bir kalb, her ne kadar
aslî ilk mahiyetini tekrar kazanamasa da –Allah lütfederse o da mümkündür– o
artık günahların neticesinde bütün bütün küfre girip ruhunu öldürmez. Farzları
terkte ısrar etmek küfür vesilesi olduğu gibi, günahta ısrar da küfre götürücü
mühim bir âmildir.
Bu hususu Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Her bir günah içinde küfre giden bir
yol vardır.”[9] şeklinde çok veciz olarak ifade eder. Esasen günah, küfür
değildir ama, insanı küfre götüren bir sebeptir. Evet, kalb tamamen karardıktan
sonra كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ sırrı tecelli
ederek o kişinin Rabbisiyle arasındaki alışveriş kesiliverir. Kalemden dökülen
mürekkebin beyaz kağıt üzerinde düzenli veya düzensiz izler bırakması gibi
insanın kalbine gelip uğrayan günahlar da birer leke bırakıp öyle giderler.
İşte خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ de bu cümledendir ve burada herhangi bir
cebir söz konusu değildir. Zaten إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا da bunu
göstermektedir. Şöyle ki كَفَرُوا, mâzi bir fiildir. Bu ifadede “Onlar küfre
girdiler.” denilmek suretiyle küfür, fâilin fiili olarak inkâr edenlere nispet
edilmektedir. Her ne kadar Allah’ın küfre rızası olmasa da, onların kesblerinden
ötürü haklarında o küfrü, kalblerini mühürleme şeklinde yaratan O’dur. Burada
خَتَمَ fiili Allah’a isnat edilmekte ve خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Allah
onların kalblerini mühürledi.” denilmektedir. Zira Cenab-ı Hak, herkesin
okuyabileceği şekilde bütün âfâk ve enfüste Kendisini gösterdiği hâlde, hiçbir
şey anlamayan veya anlamak istemeyen bu kimselerin kalblerini mühürlemiş, onlar
da gidip küfre yuvarlanmışlardır.
Burada dolayısıyla bir hususu daha arz etmekte yarar var: خَتَمَ اللهُ عَلٰى
قُلُوبِهِمْ ifadesi, “Allah, her küfre girenin kalbini mühürlemiştir.” şeklinde
anlaşılmamalıdır. Zira kalblerinin mühürlendiği haber verilen kimseler, küfürde
ısrar eden kişilerdir. Dolayısıyla bu ifade, “Allah, küfürde ısrar eden
kimselerin kalblerini mühürlemiştir.” şeklinde anlaşılmalıdır.
Üç çeşit küfür vardır:
1. İnadî küfür: İmana ait meseleleri bildiği hâlde, inadından iman etmeyenlerin
küfrüdür. Asr-ı Saadet’te de bu çeşit küfre giren kimseler mevcut idi. Onlar
Kur’ân-ı Kerim’in, اَلَّذِينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا
يَعْرِفُونَ أَبْنَۤاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ
وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu (o kitaptaki
Peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir
grup bile bile gerçeği gizliyorlar.” (Bakara sûresi, 2/146) ve فَإِنَّهُمْ لَا
يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِاٰيَاتِ اللهِ يَجْحَدُونَ “Doğrusu
onlar Seni yalancı saymıyorlar; fakat o zalimler, bile bile Allah’ın âyetlerini
inkâr ediyorlar.” (En’âm sûresi, 6/33) gibi âyetlerle nitelendirdiği bir kısım
Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerden oluşan kimselerdi. Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) fazileti, insanî üstünlüğü, sıdkı ve emaneti herkesçe
müsellemdi. Nebiler Serveri’nin böyle bir dava ile ortaya çıkmasını müteakip
O’nu inkâr edip yalanlamaya hiç mi hiç imkân olmamasına rağmen onlar, sadece
inatlarından dolayı, O’na iman etmediler. Bu tür inadî küfre saplananlar, o gün
olduğu gibi –her ne kadar bazıları “o güne mahsus idi” dese de– bugün de
mevcuttur. Nice kimseler lüzumsuz bir onur, mağrurane bir izzet-i nefis ve sonu
gelmez kuru bir inatla kendilerini küfür içine salmışlardı ve vazgeçme niyetinde
de değillerdi. İşte, kalbi mühürlenenlerden birinci zümre bunlardı ve kanaat-i
âcizanemce “İnzar etmen veya etmemen müsavidir.” beyan-ı sübhanisi gereğince bu
tür küfre sahip olan insanlarla irşad ve aydınlatma dışında uğraşmanın,
beklentiye girmenin de çok fazla yararı yoktu.
2. İnkârî küfür: Bu, Hakk’ı bilmemekle beraber, bilmek de istemeyen, zevk ve
sefahat içinde bohemce ve laubali bir hayat yaşayanların küfrüdür ki, bu tür
insanlara da hak ve hakikati anlatmak oldukça zordur. Bunlardan bazıları inanan
kitlenin ağırlığına, çapına ve meydana getirdiği ilelmerkez çekime göre zaman
zaman mü’minlerin safına geçseler de ekseriyetle kendi cephelerinde hep kendi
azgınlıklarını yaşamışlardır. Cenab-ı Hak, böyle kimseler için فَذَرْهُمْ فِي
غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى حِينٍ “Sen onları, bir süreye kadar daldıkları gaflet içinde
kendi hâllerine bırak!” (Mü’minûn sûresi, 23/54) buyurmaktadır ki, إِنَّ شَرَّ
الدَّوَابِّ عِنْدَ اللهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ وَلَوْ
عَلِمَ اللهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَأَسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا
وَهُمْ مُعْرِضُونَ “Allah katında yerde gezinen canlıların en kötüsü, o
düşünmeyen sağır ve dilsizlerdir. Şayet Allah onlarda bir hayır olduğunu
bilseydi, onlara da (hakkı, hakikati) işittirirdi. Ne var ki onlara Hak sözü
işittirilseydi dahi onlar yine yüz çevirir ve döner giderlerdi.” (Enfâl sûresi,
8/22-23) âyet-i kerimeleri de bunların içler acısı durumlarını resmetmektedir.
3. Cehlî küfür: Bu çeşit küfür ise Hakk’ı bilmeyen –dar bir çerçevede biliyor da
olabilirler– ve şeytanın, heva ve heveslerine musallat olup zina, hırsızlık,
fuhşiyat, kumar gibi ahlâksızlığın her çeşidini irtikâp ettirdiği
muhakemesizlerin küfrüdür. Böylesi sarhoş ve kendinde olmayan kimselere bir nur
göstererek onları içinde bulundukları bataklıktan kurtarmak mümkündür.
Tekrar başa dönecek olursak, “Madem iman etmeyecekler, Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) niçin onları ümmet-i davet olarak muhatap alıyor ve dine davet
ediyordu?” sorusuna ilk olarak verilen “Bu, O’nun yaptığı davete icabet
etmeyenlerin bahanelerini ellerinden almak içindi.” cevabı daha evvel geçmişti.
İkinci olarak, yukarıda küfür çeşitleri için yapılan izahattan, kâfirlerin
hepsinin kalbinin mühürlenmediği de anlaşılmaktadır. Böyle bir durum, laubali
hayat tarzlarından dolayı küfre düşenlerde az; diğer inatçılarda, yani şeytanın,
hevâ ve heveslerine yapışıp onları sefahet ve dalâlet vadilerinde dolaştırdığı
kâfir gürûhunda ise daha çoktur. Hem Asr-ı Saadet’te hem de daha sonraki
devirlerde, sefahatin fenalığına ikna edildikleri gün Müslümanlığa girenlerin
sayısı hiç de az değildir. Binaenaleyh işte bu çok farklı kâfir çeşitleri
içinden bir kesimin dahi Kur’ân’ın getirdiği nurdan istifade etmesi bahis mevzuu
ise, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları inzar etmesi ne teklif-i
mâlâ yutâk ne de abesle iştigaldir. Çünkü ortada çok küçük bir gürûh dahi olsa
iman edebilecek kimseler var demektir.
* * *
Baştan beri خَتْم kelimesine, insanın iradesini kullanması ve Cenab-ı Hakk’ın da
yaratması perspektifinden yaklaşarak mevzuyu izah etmeye çalıştık. Havanın
kirlenmesi, hayatın suistimal edilmesi, fırsatların kaçırılması gibi misallerle
de insanın sebep olduğu hususların (mühürlerin), daha sonra cebren zuhur eden
meseleleri aşmasına bir engel teşkil ettiği hususu üzerinde durduk.
Şimdi de isterseniz Bediüzzaman Hazretleri’nin İşârâtü’l-İ’câz isimli eserinde
bu âyetin tefsiri sadedinde zikrettiği bir kısım açıklamalar üzerinde durmaya
çalışalım. Üstad Bediüzzaman, bu âyeti açıklama sadedinde şöyle der:
“Bu âyetin üzerinde durmak îcab eder. Ehl-i İtizâl, Ehl-i Cebr, Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat gibi Ehl-i Kelâm’ın bu âyet-i azîmenin altında yaptıkları muharebe-i
ilmiyelerini dinleyelim. Zira bu gibi fikrî harpler, ehl-i nazarı dikkate davet
eder. Binaenaleyh onların bu âyette takip ettikleri cihetleri kontrol etmek
lazımdır. Evet, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın sırat-ı müstakim üzerine olduğunu,
ötekilerin ya ifrata veya tefrite maruz kaldıklarını ispat için bazı
münasebetlerin zikredilmesi lazımdır:
Birincisi: Tahakkuk etmiş hakâiktendir ki; tesir-i hakiki, yalnız ve yalnız
Allah’ın elindedir. Öyle ise Ehl-i İtizâl’in abde verdiği tesir-i hakiki hilaf-ı
hakikattir.
İkincisi: Allah hakîmdir, öyle ise sevap ve ikab abes değil; istihkaka göredir.
Öyle ise ızdırar ve cebir yoktur.
Üçüncüsü: Her şeyin biri mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak
üzere iki ciheti vardır. Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde ise
çirkin görünür; aynanın arka yüzü gibi. Melekût ciheti ise her şeyde güzeldir ve
şeffaftır. Aynanın dış yüzü gibi. Öyleyse çirkin görünen şeyin yaratılışı,
çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı,
mehâsini ikmal içindir. Öyle ise çirkinin de bir nevi güzelliği vardır.
Binaenaleyh bu hususta Ehl-i İtizâl’in “Çirkin şeylerin halkı (yaratılması)
Allah’a ait değildir.” dedikleri safsataya mahal yoktur.
Dördüncüsü: Mesela darb ve katle terettüp eden elem ve ölüm gibi hâsıl-ı
bil’masdar ile tabir edilen şey, mahlûk ve sabit olmakla beraber, câmiddir.
İlm-i sarfta malumdur ki, câmidlerden ism-i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Bunlar
ancak kesbî, nisbî, itibarî olan mânâ-yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise,
ölümün “halk”ı katl değildir. Öyle ise Ehl-i İtizâl’in hatalarına hata nazarıyla
bakılmalıdır.
Beşincisi: İnsanın katl gibi zâhirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelanına
intiha eder. Cüz-i ihtiyarî denilen şu nefs meyelanı üzerinde ise münazaalar
deveran etmektedir...
Altıncısı: Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i ilâhiye, abdin irade-i
cüz’iyesine bakar. Yani bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle
ise cebr yoktur.
Yedincisi: İlim, maluma tâbidir. Bu kaziyeye göre, malum, ilme tâbi değildir;
çünki devir lazım gelir. Öyle ise bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbabını
kadere havale etmekle, taallül ve bahaneler gösteremez.
Sekizincisi: Ölüm gibi hâsıl-ı bilmasdar denilen şey, kesb gibi bir masdara
mütevakkıftır. Yani âdetullah üzerine o, hâsıl-ı bilmasdarın vücuduna şart
kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde-i hayatiye meyelandır. Bu
düğümün açılmasıyla, meseledeki düğüm de açılır.
Dokuzuncusu: Cenab-ı Hakk’ın ef’âlinde, tercih edici bir garaza, bir illete
ihtiyaç yoktur. O hususta tercih edici, Cenab-ı Hakk’ın ihtiyarıdır.
Onuncusu: Bir emrin, behemehâl bir müessirin tesiriyle vücuda gelmesi lazımdır
ki, tereccüh bilâ-müreccih lazım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsis edici
bir şey bulunmasa bile muhal lazım gelmez.
On Birincisi: Bir şey, vücudu vâcib olmadıkça vücuda gelmez. Evet irade-i
cüz’iyenin taallukuyla irade-i külliyenin taalluku bir şeyde içtima ettikleri
zaman, o şeyin vücudu vâcib olur ve derhâl meydana gelir.
On İkincisi: Bir şeyi bilmekle, mahiyetini bilmek lazım gelmez. Ve bir şeyi
bilmemekle, o şeyin adem-i vücudu lazım gelmez. Binaenaleyh cüz-i ihtiyarînin
mahiyetinin tabir edilememesi, vücudunun kat’iyyetine münafî değildir.
Nazar-ı dikkatinize arz ettiğim şu esasları tam mânâsıyla anladıktan sonra, şu
maruzatımı da dinleyiniz:
Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Ehl-i İtizâl’e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen
masdardan neş’et etmiş hâsıl-ı bilmasdar olan esere hâlık değildir. Abdin elinde
ancak ve ancak kesb vardır. Zira Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur. Zaten
tevhid de öyle olmasını ister.
Sonra Ehl-i Cebr’e dönerek deriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ızdırar ve
cebr altında değildir. Elinde küçük de olsa bir ihtiyar vardır. Çünki Cenab-ı
Hak hakîmdir; cebr gibi zulümleri intâc eden şeylerden münezzehtir.”[10]
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.416 (Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Mesele,
Dördüncü Sebep).
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.341 (Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas).
[3] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.64.
[4] et-Teftâzânî, Şerhu’t-Teftâzânî s.69.
[5] Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.222 (Şûle)
[6] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/45; Fetih sûresi, 48/8; Müzzemmil sûresi, 73/15.
[7] Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 84.
[8] Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29.
[9] Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte).
[10] Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.72-73 (Bakara sûresi 7. Âyet, Mukaddime).
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (6-7. âyetler)
Yukarıda da izah edildiği gibi إِنَّ Arapçada, ismini nasb, haberini ref eden ve
fiillere benzeyen altı harften biri olup, kullanıldığı yere göre “elbette,
muhakkak, şüphesiz” gibi tahkik ve te’kid mânâsı ifade etmektedir. Arapçada,
Türkçede karşılığı olmayan bazı harfler vardır ki, إِنَّ de işte bunlardandır.
Mesela خَالِدٌ قَائِمٌ “Halit ayaktadır.”, إِنَّ خَالِدًا قَائِمٌ “Şu iyi
bilinmelidir ki, Halit ayaktadır.”, إِنَّ خَالِدًا لَقَائِمٌ “Muhakkak Halit
gerçekten ayaktadır.” ifadelerinin hepsi mânâ bakımından aynı gibi görünse de,
bunlar arasında önemli mânâ farklılıkları vardır. Eğer muhatabın, Halit’in
ayakta olduğuna dair hiçbir tereddütü yoksa ona bu haberi vermek için خَالِدٌ
قَائِمٌ demek yeterlidir; bu mevzuda az dahi olsa bir tereddüt bahis mevzuu ise
إِنَّ خَالِدًا قَائِمٌ diyerek ifadeyi te’kid etmek gerekir; muhatap Halit’in
ayakta olduğunu inkâr ediyorsa ifade إِنَّ خَالِدًا لَقَائِمٌ şeklinde daha
te’kidli olur.
Bundan anlaşılan da şudur: Bu ifadelerdeki farklılık, sadece kelime ve harf
farklılığıyla değil, asıl muhatabın durumuyla alâkalı bir husustur. Dil üstadı
Abdülkâhir Cürcânî’nin, muhatabın söylenen şeyi uzak görmesi nispetinde sözün
te’kid unsurlarıyla te’kid edilmesi evladır hükmü[1] de işte bu hakikati ifade
etmektedir. Ayrıca إِذْ أَرْسَلْنَۤا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا
فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُۤوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ “Evet, iki Resûl
gönderdik onlara, yalanladılar onları. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir
üçüncü Resûlle. Dediler hep birden: ‘Biz Allah’ın Resûlleriyiz size!’” (Yâsîn
sûresi, 36/14) ve قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
“Resûller dediler: Elbette biliyor Rabbimiz, size gönderilen Resûlleriz biz.”
(Yâsîn sûresi, 36/16) âyetleri bu konuya güzel birer misal teşkil etmektedir.
İlk âyetteki ifadede de te’kid vardır (إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ) ama
muhatapları olan kavmin inkârda ısrarları üzerine söyledikleri sözü hikaye eden
ikinci âyette aynı ifadeye bir de “lâm-ı te’kid” eklenmiştir (إِنَّا إِلَيْكُمْ
لَمُرْسَلُونَ).
Üstad Bediüzzaman, bu âyette tahkik ifade eden إِنَّ’deki nükteyi şöyle tasvir
etmektedir: إِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler,
hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate
yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden
olmadığını ve ancak hakâik-i sâbiteden bulunduğunu ispat eder. Bu cümlede
إِنَّ’nin hususî nüktesi, bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’de
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şek ve inkâr bulunmadığı hâlde şek ve inkârı
ref’etmek şe’ninde olan إِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için
Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şiddet-i hırsına işarettir.”[2]
Daha önce de zikredildiği gibi اَلَّذِينَ, ism-i mevsûl olup, gözle görülmeden
evvel akılla bilinen, yeni ve garip bir kısım hakikatlere işaret eden bir
edattır. Dolayısıyla onun vasıtasıyla ulaşılan hakikatler, sılası görülmeden,
gözle müşâhede edilmeden akıl ve ilimle bilinen hakikatlerdir ki, buna,
“ilme’l-yakîn” de denir. İşte, إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا ifadesindeki اَلَّذِينَ
ism-i mevsûlüyle de o âna kadar bilinmeyen, yeni fakat garip gerçeklerden
bahsedilmektedir.
Buradaki اَلَّذِينَ ile yukarıda zikredilen hem kâfir hem de münafık sınıfı veya
sadece münafık ya da sadece kâfir sınıfı anlatılmaktadır. Şayet اَلَّذِينَ ile
sadece kâfirler kastediliyorsa bunlar, bilinen kâfirlerden başka kâfirlerdir.
Zira Mekke müşrikleri ile Medine’deki münkirlerin, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) nübüvvetinden önceki hâlleri ile nübüvvetinden sonraki hâlleri
arasında çok ciddi değişmeler olmuştur. Çünkü o âna kadar müşrikler,
Efendimiz’in hayır adına tebliğ ettiği esaslardan pek çoğunu yapıyorlardı. Fakat
nübüvvetin gelmesinden sonra Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) de
onların atalarından kendilerine intikal eden bir kısım hususları yapmaya
başlayınca müşrikler, onları bile inkâra kalkışacak kadar acayip bir inkâr
sergilemiş ve bunun neticesinde daha değişik bir küfr ü küfrana sapmışlardı.
Yine Yahudilerden bazıları, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
risaletini açıklamadan önce pek yakında bir peygamberin geleceğinden bahsediyor
ve Kur’ân’ın ifadesiyle, onu bütün vasıflarıyla kendi oğullarını tanıdıkları
gibi tanıdıklarını dillendiriyorlardı.[3] Hatta onlar, Evs ve Hazreç kabileleri
içinde hep bunun propagandasını yapıyor ve “Beklediğimiz peygamber geldiği zaman
bizler, siz Araplara galebe çalacağız.” diyorlardı. Ne var ki Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini açıklayınca birden bire O’na karşı
tavırlarını değiştirmiş ve farklı bir görüntü sergilemeye başlamışlardı. Şöyle
ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkındaki beşaret ve işaretler de
dâhil olmak üzere o güne kadar kabul ettikleri şeylerin hepsini inkâr ediyor ve
önceleri söylediklerini kendileri söylememiş gibi davranıyorlardı. Binaenaleyh
اَلَّذِينَ, bilinen bir mevzudan bilinmeyen bir mevzuya; ülfet peyda edilen bir
meseleden, garip, yeni ve orijinal bir mevzuya intikal etmeyi ifade sadedinde
zikredilmiş ve küfürdeki çeşitlilik ve onun iman karşısındaki zıddıyeti,
orijinal bir üslupla ifade edilmiş oluyordu.
Ayrıca سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ beyanında سَوَۤاءٌ kelimesinin عَلٰى harf-i cerri ile
sılalanmasında şöyle bir belâgat nüktesi vardır:
Âyet-i kerimede إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ
أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “İnkâra saplananları ister inzar et,
ister inzar etme onlar için birdir, imana gelmezler.” (Bakara sûresi, 2/6)
buyrulmaktadır. Dikkat edilecek olursa burada سَوَۤاءٌ عَلَيْكَ أَأَنْذَرْتَهُمْ
أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ “Onları inzar edip etmemen Senin için müsavidir.” değil
de, سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ denilmiştir.
Yani “Sen, onları inzar etsen de olur etmesen de olur.” yerine “Sen onları inzar
edeceksin. Zira inzar etmezsen peygamberlik vazifeni yapmamış olursun. Her ne
kadar Senin inzarın onlara tesir etmeyecek olsa da bu durum, Seni vazifenden
alıkoymamalıdır. Senin vazifen, risaletini tebliğdir; kabul ettirmek Alîm u
Hakîm olan Allah’a (celle celâluhu) aittir.”
Diğer bir husus; bu âyet-i kerimedeki عَلَيْهِمْ kelimesiyle “inzar etmek ve
etmemek” ifadeleri, bu sözlerin muhatabı olan cemaatin “vurdumduymaz” bir
karaktere sahip olduklarını tasvir etmektedir ki, bu edebî tasvirde inzar tıpkı
bir rahmet (yağmur) gibi o cemaat üzerine yukarıdan aşağıya sağanak sağanak
yağmasına rağmen, onların bu inzarı duymazlıktan ve görmezlikten geldiklerinin
ve bu vurdumduymazlıklarıyla küfrün kötü neticesine ve kalblerinin
mühürlenmesine müstehak olduklarının fotoğrafı gözler önüne serilmektedir.
Burada ayrı bir incelik de “irşad” veya “tebliğ” gibi kelimeler yerine özellikle
“inzar” kelimesinin kullanılmış olmasıdır. Mesela أَأَبْلَغْتَهُمْ أَمْ لَمْ
تُبْلِغْهُمْ veya أَأَرْشَدْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُرْشِدْهُمْ yerine
أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ denilmiştir. Evet, irşad kelimesi
kullanılmamıştır; çünkü irşad, irşad edilmeye açık olan kimselere yapılır –ki
buna siyak hiç de müsait değildir. Zira onların kalb, kulak ve gözleri
mühürlenmiştir.– Tebliğ kelimesi ise daha ziyade kendilerinden bir hayır ümit
edilen kimseler için söylenilegelmiştir. Ayrıca, خَتْم kelimesi bunlarda hayır
adına hiçbir ümidin olmadığını göstermektedir. Öyleyse bunlara sadece gittikleri
yolun sonunun çok kötü olduğunu hatırlatmak, ifade bakımından daha uygun
düşmektedir. Türkçemizde de böylesine bir çıkmaza girmiş kimseleri girdikleri
yolun kötü encamından inzar etmek için değişik sakındırma ifadelerinin
kullanılması söz konusu olagelmiştir. Mesela, olabildiğine dalâlet ve sefahete
dalmış bir insan, çeşitli çarelere başvurulmasına rağmen vazgeçirilemediği zaman
ona, “Sen kumar ve içki gibi kötü alışkanlıklarınla hem kendine hem de
sevdiklerine kötülük yapıyorsun. Son kez söylüyorum, bunları bir an önce terk
et!” şeklinde son bir nasihatte daha bulunularak, kendisini bekleyen kötü akıbet
ona anlatılır ve yaptığı işten sakındırılmaya çalışılır. Binaenaleyh âyet-i
kerimede eğri yolun encamını ve sû-i akıbetin nasıl olduğunu hatırlatma mânâsına
“inzar” kelimesinin seçilmesi gayet latif ve yerindedir.
Buradaki لَا يُؤْمِنُونَ “Onlar iman etmezler.”, كَفَرُوا “Onlar küfre
girdiler.”in bir mübeyyini ve açıklayıcısıdır.
خَتَمَ اللهُ : Cebriye, bu ifadeyi, إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا’da anlatılan hususa
bir sebep veya –farklı bir ifadeyle– onu bunun neticesi sayarak “Allah’ın
onların kalblerini mühürlemesi sebebiyle onlar küfre düştüler.” ya da tabir-i
diğerle, “Onların küfre girmesi, Allah’ın onların kalblerini mühürlemesi
neticesi olmuştur.” diyerek bu insanların küfre düşmelerini tamamen Cenab-ı
Hakk’a isnat etmişlerdir. Mutezile ise tam tersini iddia etmiş, yani إِنَّ
الَّذِينَ كَفَرُوا’yu خَتَمَ اللهُ’ya bir sebep sayarak, “Kendi iradeleriyle
küfre girmeleri yüzünden Allah onların kalblerini mühürledi.” ya da “Kendi
iradeleriyle küfre girmeleri, Allah’ın onların kalblerine mühür vurmasını netice
verdi.” diyerek böylelerinin kalblerinin mühürlenmesini, –âdeta zaruri bir
netice olarak– tamamen onların iradelerine, iradeleriyle girdikleri küfre
vermiştir. Ehl-i Sünnet ise, Cebriye ve Mutezile’nin düştüğü ifrat ve tefrit
anlayışından ve o tür bir zaruri sebep-netice münasebetinden uzak bir yaklaşımla
“Evvela onlar kendi iradelerini kullanarak küfre düşmüşler, Cenab-ı Hak da
onların kalblerini mühürlemiştir.” sözleriyle düşüncelerini ortaya koymuşlardır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, İşârâtü’l-İ’câz’da خَتَم kelimesindeki istiare-i
temsiliyeye işaret ederek şöyle demektedir:
“خَتَمَ اللهُ cümlesiyle; kalb ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakâik-i
ilâhiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar
oldukları hâlde; küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerât‑ı muzırra
yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki
akreplerden, yılanlardan içtinab edilsin.”[4] Yani kalbi mühürlenmiş bir kimse,
Müslümanlar arasında kâfir olarak bilinirse, Müslümanlar onun küfründen korunmuş
olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanların, münafıklar hakkında müteyakkız
olmaları telkin edilerek, sosyal hayatlarını sarsıntılardan korumaları adına
onlar hakkında geniş açıklamalarda bulunulmuştur. Zira münafık, gizli düşmandır.
Kâfir ise Allah’ın, kalblerine, sem’lerine ve basarlarına mühür vurduğu açık
düşmandır. Dolayısıyla Müslümanlar, onlar hakkında gerekli tedbirleri alıp
kendilerini koruyabilirler. Zaten إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا âyetinde de işte bu
“bilinen kâfir” mânâsı kastedilmiştir. Sahabe ve tâbiînden pek çok kimse, bu
kâfirlerin Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve İbn Ebî Muayt gibi malum ve önde gelen
kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca bu ifadeden, kıyamete kadar gelecek
olan bütün kâfirlerin, hususiyle de onların elebaşlarının kalb, sem’ ve
basarlarının değişmeyen âdet-i ilâhiye çerçevesinde mühürleneceğini anlamak da
mümkündür.
Yine Bediüzzaman Hazretleri, خَتَمَ اللهُ ifadesinde lafzatullahın mütekellim
zamiri yerine sarih olarak zikredilmesiyle alâkalı şöyle bir nükte
zikretmektedir:
“اللهُ : Zamir-i mütekellimin yerine ism-i zâhirin gelmesi, tekellümden gaybete
iltifattır. Ve bu iltifatta latif bir nükte vardır. Şöyle ki: لَا
يُؤْمِنُونَ’den sonra بِاللهِ mukadder ve menvî (maksud) olduğuna nazaran, sanki
nur-u mârifet onların kalblerinin kapılarına geldiğinde kalblerini açıp kabul
etmediklerinden, Allah da gazaba gelerek onların kalblerini hatmetti (mühürledi,
kapattı).”[5]
عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰۤى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ خَتَمَ
اللهُ: Burada قُلُوب çoğul, سَمْع tekil, أَبْصَار ise yine çoğul olarak
gelmiştir. Esasen eskilerin اَلطُّرُقُ إِلَى اللهِ بِعَدَدِ أَنْفَاسِ
الْخَلَائِقِ[6] şeklinde ifade ettikleri gibi, mârifet-i ilâhiyeye giden yollar,
mahlûkatın solukları sayısıncadır. Bu itibarla da, kalben Cenab-ı Hakk’a vâsıl
olan mârifet yolları nâmütenâhidir. Onun için bu âyet-i kerimede kalb kelimesi,
قُلُوبِهِمْ “onların kalbleri” şeklinde çoğul olarak zikredilmiştir. سَمْع’in
müfred kullanılmasına gelince: Sem’in yolu birdir ve o da vahy-i semavîdir.
أَبْصَار’ın cem’iliği ise: Âfâkî ve enfüsî tetkikte onda da yollar
nâmütenâhidir. Binaenaleyh iki cemi’ arasında sem’in müfred olarak zikredilmesi
bu nükteyi işaretliyor olabilir.
Üstad Bediüzzaman, bu hususla alâkalı da şunları söyler: “Kalb ile basarın
taalluk ettikleri şeyler mütehâlif, yolları mütebâyin, delilleri mütefâvit,
talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına,
masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd
olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.”[7] Yani vahyi
işittiren Allah (celle celâluhu) tek, O’ndan işitip cemaate işittiren peygamber
de tek olduğu gibi, onu işiten, dinleyen fertler, hakiki fert olma liyakatini
kesb eder ve herkes teker teker kendine göre işitir. Aynı zamanda burada irşadda
insanların teker teker ele alınması gerektiğine de bir telmih var gibidir. Kalb
ve gözlerin durumuna gelince, bunlar telakkiler adedince değişebilir. Kalbin
serâdan süreyyâya (yerden göğe) kadar delillere mahall-i vürûd olması, basarın
serâdan süreyyâya delilleri müşâhede ve değerlendirme yöntemleri yine
nâmütenahidir. Allahu a’lem, bunun için âyet-i kerimede kalb ile basar cemi’,
sem’ ise müfred olarak gelmiştir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ : Âyet-i kerimede وعَلَيْهِمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ yerine
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ denilmektedir ki bu ifadeden, onların bu azabı, tıpkı
mal kazanır gibi kendilerinin kazandıkları anlaşılmaktadır. Yani onlar,
tarlalara iyi bir tohum zannıyla zakkum saçmışlar, faydalı bir ürün elde ettik
düşüncesiyle de ektiklerini biçip hasat ederek ambara doldurmuşlar; ne var ki
ambara doldurdukları şey daha sonra karşılarına yılan ve çıyan olarak çıkmış.
Sanki onlar kendi lehlerine bir iş yaptıkları zannıyla her zaman çalışmışlar ama
hep belâ ekip azap biçmişlerdir.
عَذَابٌ kelimesine gelince o, yukarıda da izah edildiği gibi, “tatlı” mânâsına
da gelen bir kökten gelmektedir; evet, sanki onlara, küfür ve küfrandan lezzet
aldıkları hatırlatılarak, işaret tarikiyle, “Tatlı amelinizin acısını çekin!”
diye başlarına vurulmakta, yüzlerine çarpılmaktadır. Yani عَذْب “tatlı (su)”
kelimesinin türediği aynı kökten gelmesi itibarıyla عَذَابٌ kelimesi
kullanılarak, “Esasen bu azaba müstehak olanlar, Cennet ehli gibi ahirette ilâhî
nimetleri tadacaklardı; fakat onlar, iradelerini suistimal edip kötüye
kullandıklarından dolayı, o tatma, azap hâline dönüştü.” şeklinde bir tehvîle
(korkutma) gidilmiştir.
Ayrıca عَذَابٌ kelimesindeki tenvin, tenkîr için olması itibarıyla tazim ve
tehvîle de delâlet etmektedir. Tenkîrin, tazime delâlet etmesi, azabın ihata
edilemeyecek kadar büyük olduğuna; tehvîle delâlet etmesi ise, onun tasavvurunun
dahi insanı ürpertecek kadar korkunç olduğuna işaret etmektedir. Tenvinin tenkîr
için olması, bazen de anlatılmak istenilen şeyin meçhul olduğunu göstermektedir
ki bunda, Cehennem azabının dünya azabı cinsinden olmadığı ve dünya azabı ne
kadar büyütülürse büyütülsün asla Cehennem azabının büyüklüğünü ifade
edemeyeceğine de bir ima vardır.
عَظِيمٌ kelimesi ise, tazim ifade eden عَذَابٌ’deki tenvine açık bir te’kiddir.
اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْأَبْرَارِ
بِرَحْمَتِكَ يَا رَحِيمُ، يَا رَحْمٰنُ، يَا غَفَّارُ.
[1] el-Cürcânî, Delâilu’l-i’câz s. 250.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.65.
[3] Bakara sûresi, 2/146; En’am sûresi, 6/20.
[4] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.70.
[5] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.77.
[6] Bkz.: İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye 3/549; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/396,
6/165, 14/160.
[7] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.78.
Bakara Sûre-i Celîlesi (8-10. âyetler)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ
بِمُؤْمِنِينَيُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا
أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَفِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret
gününe inandık.’ derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve mü’minleri
aldatırlar. Hâlbuki onlar sadece kendilerini aldatıyorlar ama bunun farkında
değiller. (Aslında) onların kalblerinde bir hastalık var. Allah da onların
hastalığını artırdıkça artırmakta. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de
onlar için elim bir azap vardır.”
Önce de temas edildiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’de taksime tâbi tutulan sınıfların
üçüncüsünü, diğer bir yönüyle de, iki sınıfa ayırdığımız kâfirler gürûhunun
ikinci kısmını münafıklar teşkil etmektedir. Onların şahsî hâllerini ve ruhî
hayatlarını ele alarak ifade edip küfürdeki ilk mübaşeretlerini, Cenab-ı
Hakk’ın, kalblerinde maraz bulunduğu hükmünü vermesinin tafsilini anlatan
münafıklarla alâkalı on üç âyetten bu ilk üç âyet, onların umumi durumlarını bir
istiare-i temsiliye suretinde anlatmaktadır. Diğer âyetler ise, ileride izahı
yapılacağı üzere, münafıkların toplum hayatında kavlî, fiilî ve kalbî çeşitli
tavırlarını, duygu ve düşüncelerini tercüme edip dile getirmektedir.
Evet, bu âyetlerde kâfirlerden daha ziyade münafıklar üzerinde durulmaktadır ki,
bunun da başlıca sebepleri maddeler hâlinde şu şekilde sıralanabilir:
1. Yukarıda da ifade edildiği gibi kâfir hakkında Cenab-ı Hakk’ın hükmü belli
olup mü’minler bu zümreye karşı uyarıldıktan sonra, tavırları açık ve net
olmayan münafıklara geçilmiştir. Münafıklar, Kur’ân-ı Kerim’de de ifade edildiği
gibi, iki taraf arasında gel-git yapmaları[1] ve bazen Müslümanlara yaklaşmaları
bazen de yandaşlarıyla beraber olmaları itibarıyla sabit bir çizgileri
olmadığından, bunların umumi ahvâl ve ahlâkını gösterme adına Kur’ân-ı Kerim
gayet veciz bir şekilde ruh portrelerini ortaya koyarak onlar karşısında
mü’minleri dikkatli olmaya çağırmaktadır. Dikkat edilecek olursa küfürle iman
arasında pek çok mertebe bulunması ve münafığın bu mertebeler arasında sürekli
mekik dokuması, öyle karışık bir hâlet-i ruhiyenin ifadesidir ki, bunu bir
tabloda bütün hatlarıyla resmetmek çok zordur. Bunların bu oynak ruh hâllerini
anlatmak için belki de bir cilt eser yazmak gerekecektir. Ancak Kur’ân-ı Kerim,
koca bir cilt eserle anlatılabilecek bu meseleyi kâfirlere nispeten biraz uzunca
olsa da beş-on âyetle gayet veciz bir şekilde anlatmaktadır.
2. Münafıklardan gelecek şer, kâfirlere nispeten daha gizli, dolayısıyla da
onlar daha tehlikelidirler.
3. Kıyamete kadar insanlık içinde bu türden, vicdanları tefessüh etmiş ve nifaka
kilitlenmiş kimseler hemen her zaman bulunacağından, mü’minlerin bu tür
tembihlere ihtiyaçlarının olacağı açıktır. İşte bu sebepledir ki âyetler,
mü’minlerin münafıklara karşı uyanık olmalarını tembih için onlara ezelî bir
ders vermektedir.
Kur’ân-ı Kerim, açıktan açığa mütecaviz ve saldırgan kâfirlere karşı cihad
etmeyi ve Müslümanlara karşı savaşanları öldürmeyi emrettiği hâlde, Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), münafıkların kâfirlerden daha tehlikeli
bulunmalarına, onlar hakkında pek çok âyet nâzil olmasına, hatta kendisi de
bizzat onları tanımasına rağmen onlara karşı umumi olarak öldürme işine asla
teşebbüste bulunmamıştır. Nitekim Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh), hususiyle
münafıkların elebaşı olan Abdullah İbn Übey İbn Selûl’ün öldürülmesine ve emsali
hakkında bir kısım kararlar isdar edilmesine dair taleplerine cevap olarak
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahih hadiste şöyle buyururlar:
“‘Muhammed, ashabını öldürtüyor.’ dedirtmek istemem.”[2] Diğer bir husus da,
münafıklar dış görünüşleri itibarıyla Müslüman olduklarından diğer Arap
kabilelerini, onların Müslüman olmayıp kâfir olduklarına ikna etmek mümkün
değildir. Binaenaleyh İslâm’ın bir esası olan “zâhire göre hükmetme” prensibiyle
hareket edilerek, münafıkların içleri dışlarını yalanladığı hâlde zâhirî olarak
Müslüman göründüklerinden onlara ilişilmemiştir.
Âyet-i kerimedeki وَمِنَ النَّاسِ “İnsanlardan bir kısmı” ifadesi, münafıkların
mahdut sayıda olduklarına işaret etmektedir. Hatta bazı yorumcular, burada ahd
ile anlatılan münafıkların, Tebük seferinde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) suikast teşebbüsünde bulunan, Allah Resûlü’nün de Hazreti Huzeyfe’ye
isimlerini bildirdiği 14 kişiden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Kanaat-i
âcizanemce bu ifadeyle umumi mânâda bütün münafıkların anlatılmış olması daha
uygun gibi görünmektedir. Zira Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
bildiği ve Hazreti Huzeyfe’ye bildirdiği münafıklar 14 kişi miydi, yoksa daha
fazla mıydı, bu konu çok su götürür bir husustur. Nitekim Cenab-ı Hak,
münafıklarla alâkalı bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:
وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ
مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُمْ
مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلٰى عَذَابٍ عَظِيمٍ
“Çevrenizdeki bedevilerden ve Medine ahalisinden öyle münafıklar vardır ki,
onlar nifak işinde fevkalâde mahirdirler. Pek sinsi hareket ettikleri için Sen
onları bilemezsin, ama Biz onları pek iyi biliriz.. ve onları çifte cezaya
çarpacağız. Sonra da azabın daha müthişine itileceklerdir.” (Tevbe sûresi,
9/101)
Bir başka âyet-i kerimede de,
وَلَوْ نَشَۤاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ
“Eğer dileseydik onları Sana tek tek gösterirdik, Sen de onları alâmetlerinden
tanırdın.” (Muhammed sûresi, 47/30)
buyrulmaktadır.
لَوْ edatının ifade ettiği mânâdan hareketle, “Eğer dileseydik onları Sana
gösterirdik, Sen de onları tanırdın.” ifadesinden, Cenab-ı Hakk’ın münafıkların
hepsini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirmediği ve Nebiler
Serveri’nin de onları tanımadığı anlaşılmaktadır. Evet, Allah Resûlü’nün
münafıklardan bildikleri olduğu gibi bilmedikleri de vardı. Herhâlde Cenab-ı
Hak, onların en şerlilerini Efendimiz’e bildirmişti. Allahu a’lemu bissavâb.
[1] Bkz.: Nisâ sûresi, 4/143.
[2] Buhârî, tefsîru sûre (63) 5, 7; Müslim, birr 63.
Müfredat mânâsı (8. âyet)
وَمِنَ النَّاسِ : Dil açısından baktığımızda, mü’minler anlatılırken ayrı bir
tarz ve üslup, kâfirler anlatılırken değişik bir ifade şekli, münafıklardan söz
edilirken ise bambaşka bir anlatım söz konusu olmuştur.
Malum olduğu üzere مِنْ teb’iz içindir. اَلنَّاس ise, اَلْإِنْسَان kelimesinin
alâ gayri’l-kıyas cem’idir ve aslı أُنَاس’tır. إِنْسَان kelimesinin, أُنْس veya
نِسْيَان kökünden türemiş olduğu söylenmektedir. Bu kelime أُنْس kökünden olduğu
takdirde, herkesle ülfet ve ünsiyet tesis edebilen içtimaî bir varlık; نِسْيَان
kökünden geldiği kabul edildiğinde de unutkan bir varlık mânâsına gelmektedir.
İkinci mânâda bu varlığa insan denilmesi, kendini vazife zamanında unutup,
mükâfat zamanında hatırlama veya kendisine lütfedilen nimetleri unutma gibi bir
nükte ile irtibatlandırılabilir. Bazıları, اَلنَّاس kelimesinin, doğrudan
doğruya bir ism-i cem’i olduğunu söylemişlerdir ki müfred, tesniye ve cem’i yok
demektir. اَلنَّاس’ın başındaki harf-i tarif de ahd içindir.
مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ âyetindeki مَنْ malum
olduğu üzere ism-i mevsûldur. Kur’ân-ı Kerim, bazen bu türlü kimselere câmid
nazarıyla bakmasına rağmen bu âyet-i kerimede münafıklar, akıl sahibi varlıklar
olarak ele alınmıştır.
يَقُولُ : Bu kelimenin müfred olarak kullanılmasında şöyle bir nükte vardır:
Teker teker münafıklardan hangisiyle karşılaşılsa, tek başlarına oldukları hâlde
aynı şeyi ama nevileri namına söyleyerek اٰمَنَّا “Biz iman ettik.” derler ve
aldatma psikolojisi içinde kendi nevini, yani münafıklar gürûhunu tezkiye
lüzumunu duyarlar.
مَنْ umumiyet ifade eden lafızlardandır ve lafzı itibarıyla يَقُولُ gibi müfred
olmasına karşılık; mânâsının umumiyet ifade etmesi itibarıyla hem اٰمَنَّا hem
de وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ’in işaret ettiği üzere cem’e delâlet eder. Yani
مَنْ’in râci olduğu şey müfred olabileceği gibi, cemi’ de olabilir. İşte bu
itibarladır ki مَنْ, lafız itibarıyla müfred, mânâ itibarıyla ise umumiyet ifade
eden lafızlardandır.
بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ : Lafz-ı celâle, Zât-ı Vâcibu’l-Vücûd’un ism-i
hâssıdır. الْاٰخِرِ müzekkerdir, müennesi ise الْآٰخِرَة’dir. Burada يَوْم’e
nispetle اَلْاٰخِرِ olmuştur.
يَوْم kelimesi, hem gün hem de gündüz için kullanılabilen bir isimdir. Bazen
“gündüz”, bazen de “gece ve gündüzden müteşekkil bir gün” mânâsına gelir. Ona
izafe edilen hususun bir günü veya bir gündüzü kapsaması durumunda günün ya da
gündüzün tamamını ifade edeceği gibi, aksi durumda ise o günün ya da gündüzün
bir bölümünü ifade eder. Mesela صُمْتُ يَوْمًا “Bir gün oruç tuttum.” diyen bir
insan, sabahtan akşama kadar oruç tuttuğunu ifade etmiş olur. Ama أَكَلْتُ
الْيَوْمَ خُبْزًا “Ben bugün ekmek yedim.” diyen insan, gün boyu ekmek yediğini
değil, o günün belli bir bölümünde bu işi yaptığını anlatmaktadır. يَوْم
kelimesi, mutlak olarak “vakit” mânâsına da kullanılır. وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ
ifadesindeki “ilâhî gün”, dünya karşılığında sürüp giden upuzun bir zaman
mânâsına gelen nispî ve izâfî bir gündür.
وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ : Buradaki مَا, nefy (olumsuzluk) ifade eder.
بِمُؤْمِنِينَ’deki zaid بِ ise –daha doğrusu bâussıla– nefy mânâsını te’kid
ettiği gibi, fiil cümlesi yerine isim cümlesinin tercih edilmesi ise istiğraka
delâlet eder ve o zaman mânâ “Haddi zatında onlar hiç inanmıyorlar, asla
inanmazlar.” şeklinde olur.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (8. âyetler)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ
بِمُؤْمِنِينَ
“Öyle insanlar vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler; ama onlar
iman etmemişlerdir.”
Buradaki مِنْ, teb’iz için olup insanlardan belli bir gürûha delâlet etmektedir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, o dönemde nifak ve şikakı idare eden pek çok kimse
varmış. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine-i Münevvere’yi teşrif
buyurunca bir kısım Yahudilerin bütün ümniye ve kuruntuları boşa çıkmış ve
Medine yoluyla Arap yarımadasında hâkimiyetlerini devam ettirmeyi düşlerken,
kendi içlerinden çıkmasını bekledikleri hâlde Kureyş’ten çıkan bu sürpriz
Peygamber, onların kuruntu ve plânlarını altüst etmişti. Bunun üzerine büyük bir
sarsıntı geçiren bu kimselerin içinde çok inatçı bir gürûh teşekkül etmişti ki,
âyet-i kerimedeki teb’iz ifade eden مِنْ ile, umumi mânâda sarsıntı geçiren bu
topluluk içinde sağa sola gidip yalpa yapan, bir türlü yörüngesini bulamamış
azınlığı teşkil eden bu münafık gürûh kastedilmektedir. Karşılaştıkları
kimselere yalan söyleyip “Biz Allah’a iman ettik.” diyenler de işte bu azınlığı
teşkil eden kimselerdir. Onlar, mü’minlerle karşılaştıklarında اٰمَنَّا
diyorlardı ki, aslında burada küçük bir telmih vardı. Şöyle ki اٰمَنَّا’nın mâzi
sigasıyla ifade edilmesinden anlaşılan, Kur’ân’ın işaret ettiği bu azınlık
gürûh, bu yeni dine (İslâm’a) bid’at nazarıyla bakıyor ve içlerinden şöyle
diyorlardı: “Biz çok önceden iman etmiştik, şimdi yeniden iman edecek hâlimiz
yok.” Bunu derken de Nebiler Serveri’ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) hafife
alma ve reddi işmam eden bir üslupla söylüyor ve اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ
الْاٰخِرِ “Biz Allah’a ve ahiret gününe (zaten) inanmıştık.” diyorlar; ancak
bunun yanında Kitab’a inandıklarını da özellikle söylemiyorlardı. Zira onlar,
Kitab’a inandıklarını söyleseler ya Tevrat’ı ya da İncil’i kastedeceklerdi.
Fakat hem Tevrat hem de İncil, âhir zamanda gelecek Son Peygamber’i müjdeliyor
ve O’nun vasıflarından bahsediyordu. Binaenaleyh Tevrat veya İncil’e
inandıklarını söylediklerinde Kur’ân’a da inanmak zorunda kalacaklardı. Hâlbuki
onlar, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Kur’ân’a inanmıyorlardı.
Yukarıda da ifade edildiği gibi, fiil cümlesi yerine isim cümlesinin tercihi ve
بِمُؤْمِنِينَ kelimesindeki nefyi te’kid eden بِ harf-i cerri, cümleye çepeçevre
onları kuşatacak bir mânâ kazandırmıştır. Yani: وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Hiç
iman etmiş değillerdir.” âyeti hem dünlerini hem de bugünlerini gözler önüne
sererek onların genel durumlarını resmetmektedir. Şöyle ki, onlar adına geçmişe
doğru bir yolculuk yapılıverse, ulü’l-azm bir peygamber olan Hazreti Musa’ya
(aleyhisselâm) da o devrin münafıklarının asla inanmadıkları görülecektir.
Onlar, Hazreti Musa’nın vefatından sonra bir kabile dinine inanmış olma darlığı
içinde onun dinine sahip çıkmışlar; fakat bu münafık gürûh, daha sonra Hazreti
Mesih zuhur edince onu da inkâr etmişlerdir. Bu itibarla da münafıkların
اٰمَنَّا demeleri aslında koca bir yalandan ibarettir. Zira onlar tarihin hiçbir
döneminde hakiki olarak iman etmemişlerdi/etmeyeceklerdi de.
Ayrıca bunlar, اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ şeklinde ifade ettikleri
gibi sadece Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman etmiş olsalar da yine de bu,
kâmil mânâda bir iman sayılmazdı; zira iman, bütün esaslarıyla bir bütündür ve
ancak onu meydana getirecek rükünlerin varlığıyla gerçekleşebilir. Onun içindir
ki, “Sadece Allah’a ve ahiret gününe inandım.” diyen bir insan hakiki mü’min
sayılmaz.
Dil açısından âyet-i kerimedeki nüktelere gelince; Kur’ân-ı Kerim, daha önceki
âyetlerde mü’minleri Allah’a iman etmeleri, emn ü eman içinde olmaları, emniyet
telkin etmeleri, vefakâr olmaları gibi mümeyyiz vasıflarla; kâfirleri ise inzar
ve adem-i inzarın yani uyarılmanın ve uyarılmamanın haklarında müsavi olması,
kalblerindeki bütün istidat ve kabiliyetleri köreltip ruhlarındaki inkişaf
istidadını öldürmüş olmaları ve böylece inkâr eksenli ikinci bir fıtrat
kazanmaları gibi mümeyyiz vasıflarıyla ele almaktadır. Zira kâfirler de her
insan gibi, yaratılış itibarıyla hakka açık bir fıtrata sahip olarak dünyaya
gelmişken, iradelerini kötüye kullanmaları ve kendilerini imanın diriltici
iklimine taşıyacak istidat ve kabiliyetlerini köreltmeleri neticesinde ثُمَّ
قَسَتْ قُلُوبُكُمْ “Sonra kalbleriniz katılaştı.” (Bakara sûresi, 2/74) veya
فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ “(Kitab’ı tanımalarının
üzerinden kendilerince) uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet ve kanıksama
meydana gelmiş, neticede kalbleri katılaşmıştı.” (Hadîd sûresi, 57/16)
âyetlerinde ifade edildiği gibi inkâr edalı ikinci bir fıtrat kazanmışlardı.
Evet onlar, imana açık o ilk fıtratlarını değiştirip kabiliyetlerini kaybetmiş
ve kaskatı kesilerek âdeta birer taş hâline gelmişlerdi ki, ثُمَّ قَسَتْ
قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً
“Sonra kalbleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı!”
(Bakara sûresi, 2/74) âyet-i kerimesi de işte bu hakikate işaret etmektedir.
Yukarıdaki izahlardan da anlaşılacağı üzere münafıklar, kâfirlerle beraber olup
onlarla beraber hareket etmenin yanında, bazen de mü’minlerle birlikte Allah’ın
nezd-i ulûhiyetinde, nübüvvetin himaye kanatları altında ve Kur’ân’ın saçtığı
nur ikliminde görünmektedirler ki, böylesi karma karışık bir ruh hâletine sahip
olmaları itibarıyla Kur’ân-ı Kerîm onları mümeyyiz vasıflarıyla tanıtacak kesin
bir tarif yapmamış ve ne mü’minler ne de kâfirler için kullanılan tabirlerle
değil de, mü’min-kâfir bütün insanların ortak bir paydası olan “insan olma”
vasfını kullanarak وَمِنَ النَّاسِ beyanıyla resmetmiştir.
Ayrıca اَلنَّاس kelimesinde şu tür nüktelerin mevcudiyeti de söz konusudur:
1. Esasen münafıklar da insandırlar. Ama Kur’ân-ı Kerim, “Onların yaptığı bu
akıl almaz ve insanlık dışı işler bir insan tarafından nasıl irtikâp edilir!”
gibi bir hayreti ifade etmesi bakımından doğrudan doğruya onları insanî ufka
yönlendirme imasında bulunmaktadır; çünkü bir insan bu şekilde nifaka
düşmemelidir; zira nifaka düşen birinin insaniyeti sorgulanır hâle gelmiş
demektir.
2. Kur’ân-ı Kerim, ayıp ve kusurlarının açığa çıkmaması, aradaki perdenin
yırtılmaması ve yaptıkları bu insanlık dışı işleri artık çok rahatlıkla yapar
hâle gelmemeleri için münafıkların bu hâllerini setretmekte ve onları وَمِنَ
النَّاسِ ifadesiyle sadece “insan” olarak ele almaktadır.
3. Bundan başka وَمِنَ النَّاسِ ifadesiyle Kur’ân-ı Kerim, insanlar içinde
mü’minler ve kâfirler olduğu gibi münafıkların da bulunacağına; münafıkların
mü’minlerin maddî güç ve hâkimiyetleri karşısında İslâm’ın zâhirini kabul etmiş
gibi gözüktükleri hâlde iç dünyalarında sürekli küfürle içli-dışlı olduklarına
ve yeryüzünde insan kaldığı müddetçe daima böyle bir münafık gürûhunun da
bulunacağına dair bir telmihte bulunmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim, مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ibaresinde
evvela münafıkların “İman ettik.” sözlerinin boş bir ifade olduğunu beyan
buyurmakta, onların bu sözlerinin iman olmadığını vurgulama sadedinde: “Onlar
‘İman ettik.’ derler.” diyerek bunun, كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَۤائِلُهَا
“Hayır, hayır! Bu onun söylediği mânâsız bir sözdür.” (Mü’minûn sûresi, 23/100)
âyetinin de ifade ettiği gibi hakikatten uzak bir söz olduğunu belirtmektedir.
Evet münafıkların اٰمَنَّا “Biz iman ettik.” demeleri sadece bir “lâf-ı güzaf”,
bir boş sözden ibarettir ve kat’iyen imanın ifadesi olarak içten gelen bir söz
değildir.
Aynı âyet-i kerimede ayrıca şöyle bir nüktenin var olduğu da söylenebilir: مَنْ
يَقُولُ اٰمَنَّا ifadesinden, münafıkların iman etmediklerini söylemeye
cesaretlerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Ne var ki Kur’ân bize onların sözlerini
naklederken ya aynen iktibas ederek ya da onların maksatlarını, duygu ve
düşüncelerini, içten konuşmalarını veya değişik kurgularını, Kur’ân’ın kendine
ait ulvî kalıpları içinde formüle ederek intikal ettirmektedir. Binaenaleyh مَنْ
يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ifadesi, o günkü münafıkların
söyledikleri sözün bize intikal etmiş bir iktibasından ibarettir. Allah (celle
celâluhu) onların söyledikleri sözleri bize naklederken hem onların
hissiyatlarına hem de duygu, düşünce ve inançlarına tercüman olarak
nakletmektedir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın onların sözüne bir ilave veya
kısaltmada bulunduğunu söylemek doğru değildir. Öyleyse yukarıda da ifade
edildiği gibi, onların اٰمَنَّا demeleri bir “lâf-ı güzaf”tan ibarettir ve ona
kat’iyen “iman” denilemez.
اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ifadesinde şöyle bir nüktenin
mevcudiyeti de söz konusu olabilir: Allah’a ve ahirete iman, bütün semavî
dinlerin üzerinde ittifak ettikleri iki önemli esastır. Âyet-i kerimede
münafıkların اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe
iman ettik.” demeleri her şeyi bu iki esasa bağlı götüren diğer din mensuplarına
mümâşat adına bir tavır da olabilir; zira bu iki rükün inkâr edildiği zaman
hiçbir anlayışa göre imanla alâkaları kalmayacak ve yalnızlaştırılacaklardır.
Evet, daha sonraki âyette de görüleceği gibi münafıklar, kesin bir kanaat sahibi
olmadıkları ve daima şüphe ve tereddüt anaforunda savrulup durdukları hâlde,
اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ sözünü bütün din sahiplerini
karşılarına almama üslubuyla söylemiş gibidirler. Ayrıca bu sözün altında hem
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Kur’ân-ı Kerim’e karşı sinsi
bir tavrın bulunduğu da açıktır. Evet, münafıklar bu sözleriyle, iman
ettiklerini söyledikleri esaslar arasında Allah Resûlü’nü ve Kur’ân-ı Kerim’i
kasten zikretmemişlerdir.
Burada münafıkların, tereddütlerini imaya delâlet edecek bir kelime seçip onunla
kendilerini anlatmaları gerekirken اٰمَنَّا “Biz iman ettik.” diyerek mâzi
sigasıyla anlatmalarına ve âdeta “Artık şimdi bize iman lazım değil.” şeklindeki
üsluplarına karşılık Kur’ân-ı Kerim, وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ ifadesiyle,
onların ne geçmişte ne de şimdi iman etmiş olmadıklarını ve اٰمَنَّا بِاللهِ
وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ sözlerinin de hakiki iman için yeterli bulunmadığını
bildirmektedir.
Müfredat mânâsı (9. âyet)
Münafıklarla alâkalı ikinci âyette ise şöyle buyrulmaktadır:
يُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ
وَمَا يَشْعُرُونَ
“Onlar, akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Aslında
kendilerinden başkasını aldatamazlar ama bunun farkında değillerdir.”
Şöyle ki, onlar takıyye ve hud’a (aldatma, hile) yapmak suretiyle Allah’a ve
mü’minlere karşı muhâdaa (aldatmaya çalışma) suretiyle harp ilan etmeye
kalkışıyorlar. Hâlbuki onlar sadece nefislerine hud’a yapıyor ve böylelikle
kendi kendilerini aldatmış, nefislerine zarar vermiş oluyorlar da bunu, ilk
anlayış ve kavrayış merhalesi sayılan şuurlarıyla dahi sezemiyorlar.
يُخَادِعُونَ kelimesi خَدَعَ sülâsi fiilinin müfâale babından muzârisidir. Bu
bab bazen tek taraflı kullanılsa da çoğunlukla iki taraf arasında müşâreket
içindir, yani karşılıklı yapılan işler için kullanılır. Her ne kadar ilk bakışta
insanın aklına “İnsan nasıl Allah’ı –hâşâ– aldatmaya kalkışabilir?” şeklinde bir
soru gelse de, durum tetkik edilince meselenin mahiyeti anlaşılır. Şöyle ki,
Allah’a karşı yapılan bu muhâdaa, doğrudan doğruya kendi inançlarının, kalbî
yapılarının gereği ve tesirinde kaldıkları hâlet-i ruhiyenin sonucudur ve Zât-ı
Ulûhiyet’e karşı kat’iyen söz konusu değildir. Evet onlar, bununla sadece kendi
duygu ve düşüncelerini ifade etmiş olurlar. Yani güneşi balçıkla sıvadıklarını
zannederler.
“Hud’a” kelimesinin mânâsı, zâhirde ıslahçı, selâmet-saadet taraftarı görünmekle
beraber içinde fısk u fücûr, başkalarına zarar verme ve siyasî mânâsıyla, kendi
haince stratejileriyle başkalarının nizam ve ahenklerini altüst etmeyi plânlama
demektir. Beyzâvî’nin beyanına göre, farenin avcıya karşı korunmak için iki
delik açmasına, girdiği delikte avcı onu çıkacak diye beklerken, onun öbür
delikten çıkmasına muhâdaa denir.[1] Evet onun girdiği delik başka, çıktığı
delik başkadır. İşte münafıklar, ifade tarzında tasvir edilen bu muhâdaayı
–hâşâ– Allah’a karşı yapmaya kalkışıyorlar.
يُخَادِعُونَ اللهَ cümlesinde, ilâhî isimlerden herhangi biri değil de bizzat
doğrudan doğruya Zât’ın ismi olan lafz-ı celâlenin الله kullanılması, bunların
küstahlıklarının boyutunu göstermesi açısından gayet mânidardır. Yüceler Yücesi
Zât hakkında hiçbir kitap bu denli küstahlığa kapı aralamadığı hâlde onlar su‑i
edepte böylesine ileri giderek –hâşâ– Allah’a muhâdaaya kalkışacak kadar
küstahlaşmışlardır.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا “Aynı zamanda onlar iman edenlere de muhâdaa yapıyorlar.”
Buradaki ifadeden de, aynı zamanda onların bir şaşkınlık içinde oldukları
anlaşılmaktadır. Hâşâ, Allah’a muhâdaa insanın kendi başına vurduğu bir taş
gibidir; mânâsız olduğu ve sonuçsuz kalacağı açıktır. Cenab-ı Hakk’a dayanan
inananlara karşı muhâdaa yapmak da geriye tepecek boş bir atıştır. Bu ifade,
Kur’ân-ı Kerim’de pek çok yerde tekrar edilen, mü’minlere karşı yapılacak
muhâdaaların geriye tepeceğinin de özeti gibidir. Zira, her şeyden evvel
mü’minler, Allah’a iman edip O’na dayanmışlardır ve onlara karşı yapılacak hile
ve hud’anın boşa çıkacağı açıktır.
Aslında burada münafıkların iki küstahlığı söz konusudur: Biri, akıl ve mantıkla
izah edilemeyecek bir tavırla Zât-ı Vacibü’l-Vücud’a karşı; bir diğeri ise,
onların sırlarını ve iç dünyalarını mü’minlere izhar eden Allah’a inanmış ve
dayanmış mü’minlere karşı muhâdaa. Öyle ise bu yaptıklarıyla sadece kendilerini
rezil etmiş ve oynadıkları bütün oyunları da kendi aleyhlerine çevirmiş
olmaktadırlar.
Evet, hud’a yapılamayacak birine karşı hud’aya kalkışmakla وَمَا يَخْدَعُونَ
إِلَّا أَنْفُسَهُمْ “Kendi nefislerine hud’a yapmış oluyorlar.” Onların bu hâli,
gündüz gözü gözlerini kapatan kimsenin hâline benzer. Gözlerini kapayan böyle
biri sadece kendi gündüzünü gece yapmıştır. Güneş bütün ihtişamıyla
mevcudiyetini herkese hissettirse de وَمَا يَشْعُرُونَ “Onlar farkında
değillerdir.”
Burada ilim, akıl, vicdan, tefekkür gibi kelimelerin yerine يَشْعُرُونَ
kelimesiyle ilk kavrayış demek olan şuur vurgusu fevkalâde önemlidir. Yani
onların yaptıkları akla, zihne gitmeden ilk kavrayışla dahi anlaşılacak kadar
basit bir meseledir ama gel gör ki bunu dahi anlamamaktalar. Merhum Âlûsî ve
Allâme Elmalılı Hamdi Yazır gibi müfessirler, eserlerinde nefis, şuur, akıl,
fikir kelimelerini hem felsefî hem de psikolojideki yerleriyle genişçe izah
etmişlerdir. Arzu eden onlara bakabilir. Ben şimdilik bu konunun hak ettiği
engince izahı onların eserlerine bırakarak meseleyi icmalen ele almada fayda
mülâhaza ediyorum:
1. Nefis: Nefis, insanın özüne, kendisine denir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de
zikredilen اُقْتُلُۤوا أَنْفُسَكُمْ ifadesindeki vecihlerden biri “Kendinizi
öldürün.” şeklindedir. Ayrıca nefis kelimesi, kalb ve ruh mânâlarına da
gelmektedir. Şeriat ıstılahında ise nefis; insanın gazap, şehvet gibi
kuvvelerine, hayvanî arzularına esas teşkil eden temel unsurdur. O, saflaştığı
zaman insana hizmetçi hâline gelebildiği gibi, saflaşacağı âna kadar da insanın
mücadele aşk ve şevkinin zembereği vazifesini görmektedir. Onun için, insanı
sürekli fenalıklara yönlendirene nefs-i emmâre; bir ileri bir geri değişimler
arenasında ama yaptığı olumsuzluklardan rahatsızlık duyana nefs-i levvâme;
ötelere açık, ilhamla müeyyed olana nefs-i mülheme; sıçrayıp tam itminana ulaşıp
huzur soluklamaya durana nefs-i mutmainne; onun Hak’tan razı olduğu hâline
râdıye ve nihayet Hakk’ın da kendinden razı olduğu ufka mardiyye; derken
zılliyet plânında enbiya ufkunun vârid ve mevhibelerine açık ve her şeyi ‘min
haysü hüve hüve’ temaşa eden nefse de zâkiye veya sâfiye denmektedir.
2. Şuur: Şuur, ilk hissediş ve duyuşun ifadesi olarak yorumlanagelmiştir. O, bir
meselenin bilinmesi adına, henüz akıl ve muhakeme merhalesine geçilmeden önce
ilk mertebedir. Binaenaleyh şuurla elde edilen ilim, ilmin en zayıfıdır. Evet,
eşya ve hâdiselerle temasta duyulan ilk his, insana bir ilk şuur intibaını
vermektedir. Fakat bu intibaya şuur denebilmesi için hâricî bir tesirin olması
gerekmektedir. Zira hâricî bir tesir olmadığı takdirde bu bir his olmadan öteye
geçemez. Aynı zamanda, hissedilebilen şeylerin, hariçten hissedilebilmesine de
şuur denilmektedir. Mesela hararet, soğukluk, şua ve kokuyu hissetmeyi ifade
etmek için hep şuur kelimesi kullanılmaktadır.
Şuurun âni ve hâli intibaları vardır. Bu şuna benzer: Bir projeksiyonla biz
birbirine bağlı kareler müşâhede ederiz. Sıra ile nazarımıza arz edilen bu
şeylerde, parça parça kareler birer birer bizim nazarımıza akseder. Teker teker
bir sinema şeridindeki lemhalardan herhangi birinin diğerleriyle münasebetini
düşünmeye yani bu münferit hissedişte tek tabloyu müşâhede ediş ve bundan hâsıl
olan intibaımıza da şuur diyoruz. Bunu, وَمَا يَشْعُرُونَ sözünü ve diğer
kelimelerle arasındaki farkı anlamak için hatırlamada fayda var.
3. Vicdan: Metâlib ve Mezâhib’de de temas edildiği gibi hâricî intibalarla bir
şeyler hissedip şuur dediğimiz şeye mukabil, bir de hariçten kat-ı alâka ile
doğrudan doğruya nefsin kendinde bir şuur vardır ki, buna kendi kendini bilmek
mânâsına vicdan diyoruz. Binaenaleyh şuur bir hâricî his olmasına rağmen, vicdan
hâricî his yönü düşünülse de tamamen bir iç duyuştur. Bu duyuş sıcaklık,
soğukluk gibi hâricî bir ihsasla şuurun hâsıl olmasına lüzum kalmadan doğrudan
doğruya, kendi kendine bir şey hissedilmesidir ki, Bergson ve Pascal gibi 20.
asrın büyük filozofları daha ziyade vicdanın bu tür duyuşlarına önem
atfetmişlerdir. Ne var ki bunlar, entüisyon (intuition), hads veya sezi
dedikleri hususları, inanmanın en önemli unsuru kabul ederek, âfâkî delillerle
Kur’ân-ı Kerim gibi ilâhî kitaplara ve nebilerin beyanlarına bir bakıma kulak
tıkamışlardır. Bu konudaki yanlışlık, vicdan ve ona ait bir kısım sezileri iman
adına kâfi sebep saymalarındadır. Yoksa haddi zatında bu da diğer yol ve
yöntemlerin yanında önemli bir rükün mahiyetindedir. Bundan anlaşılan şudur;
şuur nasıl hâricî ihsaslar karşısında bir duyuş, bir hissediştir; öyle de,
vicdan dahi hariçten kat-ı nazar nefsin kendi içinde bir hissedişi ve duyuşudur.
Öyle ise bir bakıma vicdan, nefsin kendini bilmesi veya kendi varlığını anlaması
demektir. Sözün hulâsası, şuurun şuuru vicdandır.
Şöyle ki, insan her an, gözü ile bir şey görür, kulağıyla bir şey duyar.. ve dış
ihsaslarıyla algıladığı şeyler de olur; bunların hepsi zâhirîdir. Kalbin hissi
ise daha ziyade bir hiss-i bâtındır. Hariçten gelen şeylerden müteessir olsa da,
çok defa daha ziyade nereden geldiğini, nasıl olduğunu bilemediği ledünnî bir
tesirin var olduğunu duyar. Bazen bu tür sübjektif duyuşlar sekr, istiğrak,
kalak ve heyman hâllerinde ortaya çıkar. Bazen de bizim bu dış duyularımıza
(havâss-ı hamsemize) gelip ilişen resimler (eşbah) olur ki yukarıda da işaret
edildiği gibi teker teker bunların her birerlerini diğerleriyle
münasebetlerinden kopuk ve ayrı ayrı olarak ele almaya şuur denmektedir. Bu
türlü kopuk kopuk idrâkin de hâfızaya intikali söz konusudur ama bunlar kopuk
kopuk birer idrâktirler. Meselenin içine akılla, tefekkürle girilmediği zaman
işte bu parça parça şuurlar projeksiyondaki bir resme im’an-ı nazar etme gibi,
onun dışına çıkmayan idrâkler olarak kalırlar. Esasen şuur böyle bir şeye hasr-ı
nazar edip kalmaz da; nazarını ondan alır, öbürüne bakar. Fakat bu iki şey
arasında münasebeti kuran, bir üçüncü hükme varan –ki esas hüküm de odur, o şuur
değil– akıl veya ilimdir.
İnsanın göz kırpışları, bakışları, kavrayışları şuurla başlar. Akıl, bu şuurun
taalluk sahasının ötesindedir. O, şuurun ortaya koyduğu levhaların özünü alır,
tahlil ve terkiplerle bir kısım istidlâllere varır ve neticesinde bunlardan
hareketle bir kısım lazımlara, melzumlara gider. Mesala, sırtımıza gelip çarpan
ve bizi ısıtan hararetin, behemahâl arkamızda bir hararet var olduğu hissini
uyarması bir şuurdur. Gözümüze gelip çarpan bir şuaın, karşıda bir şuaın olduğu
hissini bizde uyarması bir şuurdur. Ama bu şuurun ötesinde onun özünü alan göze
bir şua çarptı, göz merceğinden içeri girdi, resimlendirmeler içeride yapıldı,
fikre tembihte bulunuldu, beyin fakülteleri çalıştı ve biz resimleri, ışık
dalgalarını, hüzmelerini gördük. İşte bütün bunları yapacak olan ise akıldır.
Şuurun resimlendirdiği şeylerden öz olarak aldığı, tahlil ve terkipler yaptığı
ve sonra bunlarla istidlâller yaparak, bir kısım lazım ve melzumlar arasında
gelip giderek kurduğu bazı bağlar da vardır ki, bu saha tamamen aklın sahasıdır.
“Işık göze nereden geliyor? Güneş’ten gelen şua bize nasıl ulaşıyor? Dalgalar
hâlinde gelen şuaların keyfiyeti nasıldır? Farklı dalga boyları hâlinde gelen bu
şualar göze nasıl giriyor? Göz merceğinin massetme (algılama) keyfiyeti
nasıldır? İmtisas durumu nasıl oluyor? Burada bir ihtisas, bir ihsas vardır;
bunların keyfiyeti neden ibarettir?” gibi hususları biz aklın sahası olarak
kabul ediyoruz.
Avam ifadesiyle meseleyi ele alacak olursak şuur, bir kısım malumat, mahsüsât
kırıntıları ortaya dökmesine karşılık, akıl, bu kırıntıları bir araya getirmek
suretiyle terkipler yapıyor ve bunları yeniden çözmek, tahliller yapmak
suretiyle yeni mânâlara ve mülâhazalara ulaşıyor. Aklın tarifi mevzuunda o kadar
çok söz söylenmiştir ki, her hâlde şuurun verâsında, öylesine hâkim bir sahaya
hâkimiyeti içerisinde aklın ele alınması belki lazımıyla, melzumuyla tariflerin
en makûlu olur zannediyorum. Demek oluyor ki, akıl esasen, şuurun nispetlerini
değerlendirmekle işe başlıyor. Şöyle ki, sperm ve yumurta bir araya geldiği
zaman şuur, aşılanma oldu diyor. Akıl böyle bir aşılanmada spermin vazifelerini,
yumurtanın vazifelerini araştırıyor; şuurun işi bıraktığı yerde, akıl alıyor o
vazifeyi üzerine ve bir kısım terkiplerle yeni yeni neticelere ulaşmaya
çalışıyor.
Diğer bir yaklaşımla şuur, insanın “ben” veya “ego” da denen nefsine uğrar;
benlikte gelip geçici hüviyette bir çizgi bırakır. Onun bıraktığı bu çizgiler
bir bakıma, artık şuurun alanı dışına çıkmıştır. Bellek de dedikleri “hıfz”da
bunlar birer birer kaydedilir. Biz bu ameliyeyi yapan fakülteye “kuvve-i hâfıza”
diyoruz. Şuurun her lemhası nefse uğradıktan sonra, kuvve-i hâfızada muhafaza
edilir. Bu hıfz esasen zihnî bir kuvvetin eseridir. Bazen de şuurun lemhaları,
aklın sermayesi olarak gelen değişik şe’n ve hususlar zaman aşımı veya onun
üzerinden daha müessir şok hâdiselerin gelip geçmesi ya da şuurda derin bir
çizgi bırakmaması gibi hâllerle, gayr-ı meş’ur (şuurun duyup hissedemediği) hâle
gelir. Ancak hiçbir zaman bütün bütün kaybolmazlar. Yani bunlar bir şuuraltı
müktesebat hâline gelir. Biz bunların bazılarını ne teakkul ne tezekkür ne
tefekkür ne de tahattur edebiliriz. Ne var ki, hayatımızda onların benzeri
lemhalarla karşı karşıya geldiğimizde, öyle bir hâdiseyi hatırlamasak da,
şuuraltı müktesebat bütün vuzuhuyla ortaya çıkar.
Mesela siz, küçüklüğünüzde bir araba gürültüsünü müteakip bir belaya maruz
kalmış ve sonra böyle bir hâdisenin vuku bulduğunu unutmuş olabilirsiniz; ancak
her ne zaman böyle bir gürültü tarrakasını duyuverseniz aynı ürperti, aynı
haşyet, aynı korku ile tir tir titremeye başlarsınız. Bu, oradaki şuuraltı
çizgilerin insan ruhunda tesir icra etmesinin bir sonucudur. Bazen de bir kısım
çağrışımlarla bu tür şuuraltılar ortaya çıkar ve biz bunlara tezekkür ve
tahattur deriz. Yani “Unutmuştum hatırladım, birden tezekkür ettim.” deriz.
Aslında bizim hayatımız hep bu türden şuuraltı ve şuurüstülerle doludur. Bu
şuuraltı ve şuurüstü meselelerle insanın çağrışımlarını bulup, şuurunun içine
girmek mümkündür. Psikiyatride ve Freud’un her zaman değişebilen nazariyeleri
içinde belki değişmeyen bir mesele varsa, o da işte bu meseledir. Evet, onun
iddiaları içinde de doğru olan hususlar vardır; doğru olmayan, onun her dediğini
doğru sanmaktır.
Demek ki insan daima akıl ve şuurla beraber bir seyr u sülûk içinde olmalı ve
akıl, şuurun refakatinde böyle bir seyri gerçekleştirmelidir. Evet, şuur, bir
kısım lemhalar ve levhalar sunmasına mukabil akıl bu levhalar ve bu lemhalarda
hep farklı hakikatlere intikal etmektedir. İşte aklın, şuurun refakatinde
seyrettiği bu ameliyeye biz ilim diyoruz. İnsanın havâss-ı hamse-i zâhiresi (beş
duyu), değişik yollarla aldığı şeyleri şuurun imbiğinden geçirip aklın takdirine
sunmaktadır. Akıl, kendisine sunulan mahsüsatın özünü alır, süzer, değerlendirir
onu bir ad ve unvanla ortaya koyar. Ne var ki, şuurun avladığı ve aklın da
değişik imbiklerden geçirdiği her şey ilim değildir. Böyle hükümlere yerine göre
faraziye, nazariye veya hipotez denir. Şöyle ki, bazen şuurumuz bize bir lemha
sunar. Güneş’in başımızın üzerinde dönüyor olması gibi bir lemha. Biz bu lemhayı
akıl süzgecinden geçirerek bir hükme varırız: Yer duruyor, Güneş hareket ediyor.
Bu şekilde vardığımız hüküm bir ilim değildir; bu sadece bir nazariyedir. İlim;
şuurun taalluk ettiği meş’urda hakikat hesabına en son varabileceği hükümdür.
Başka bir ifadeyle ilim, tenâsüb-ü illiyet (sebep-sonuç) prensibi çerçevesinde
illetle malûl arasında tam bir münasebet kurarak varılacak nihai hükümdür. Onun
için Hazreti Üstad, faraziyeler ve nazariyeler üzerine bina edilmiş ilimler
cehildir, der.[2] Zira burada hakikat aranmamıştır ki bulunabilsin. Aslında
böyle bir ilim de insanı hakikate götürmez.
Şimdi isterseniz, şuur, akıl, şuuraltı, tezekkür, tahattur, ilim ve ilim
güzergahındaki faraziyeleri gördükten sonra biraz da meselenin özüne ve esasına
bakmaya çalışalım. Evet, acaba وَمَا يَشْعُرُونَ bize gerçekten ne ifade ediyor?
İnsan bazen içinde, tasavvufî ifadesiyle, bast hâli dediğimiz bir inşirah, bir
huzur, bir zevk duyar ve bunu ta iliklerine kadar yaşar. Bazen de kabz hâli
olur. Hiç farkına varmadan bast hâlinin inşirah meltemlerine mukabil, hüzün ve
sıkıntı rüzgârları eser insanın içinde, ki insanın bunları duymasına ihsas veya
ihtisas denmektedir. Bu esintiler hâricî bir sebeple meydana geldiği gibi, böyle
bir sebep olmaksızın da meydana gelebilir.
Benlikte, nefiste meydana gelen duyuşlara, hissedişlere ihsas denir. Bir de
ihtisas vardır. İhsas, daha ziyade hariçte bir nokta-i istinat ve mevcut bir
sebebe dayalı olduğu hâlde, ihtisas, hariçten kat-ı nazar kendi içinde ve hiçbir
şeye dayanmadan ruhta duyulan bir şeydir ki, işin bu cephesi tamamen vicdana
aittir. Öbür cephesi ise akla malzeme sunan şuurla alâkalıdır. Bu itibarla ister
ihtisas yönüyle, ister ihsas yönüyle meseleyi ele alalım; zaman müdahaleli
insanın bu türlü parça parça, kopuk kopuk duyuşlarına şuur denir.
İşte Kur’ân-ı Kerim, münafıklar hakkında, وَمَا يَشْعُرُونَ derken, daha ileri
seviyede fikrî, kalbî, ruhî hiçbir derinliğe sahip olmadan ve bu türlü
araştırmalar neticesinde varılabilecek ufukların kendilerinden istenmesi değil,
bir çocuğun dahi anlayabileceği, hatta bir hayvanın dahi idrâk edebileceği
kadarıyla en basit bir idrâk, en ibtidaî bir kavrayış, en sığ ve dağınık bir
düşünce tarzı, işte bu kadar dahi bir duyuşları olsaydı, bu “muhâdaa”ya
başvurmayacaklardı demek istemektedir.
* * *
Şimdi de dar bir çerçevede bu âyeti, münafıkların Allah’a ve mü’minlere yapmaya
cüret ettikleri muhâdaanın sebepleri açısından incelemeye çalışalım:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’yi teşrif buyurduğunda, Sa’d
İbn Ubâde’nin (radıyallâhu anh) ifadesiyle, orada kendisini Medine
hükümdarlığına layık gören, bunun için de bir hazırlık içinde bulunan Abdullah
İbn Übey İbn Selûl vardı. Belki başkaları da vardı ama bu zat en önde idi. İşte
bu İbn Selûl, böylesine kurulacağı koltuğun, giyeceği kostümlerin hayalleriyle
oturup kalkarken Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında
görünce pirelendi, öfkelendi ve kinle, nefretle köpürmeye durdu.[3]
Ayrıca Medine’de Yahudiler, Arapları hor ve hakir görüyor, bir gün onları ezip,
hâkimiyetleri altına almayı kendilerinden bir peygamberin gelişine
bağlıyorlardı. Evet, onlar bu peygamberin, mutlaka kendi içlerinden zuhur
edeceğine inanıyorlardı. İçlerinde zuhur eden bir peygamberle dünyanın her
yerindeki insanlığı, Yahudi efendiliği altında esir edecekleri hülyalarıyla
yaşıyorlardı. Şüphesiz bu, onların zihinlerinde bir ümniye şeklinde hep canlı
tutuluyordu. Aslında Yahudiler oldukça realist olmalarına rağmen bu mevzuda
ciddi bir kuruntu içindeydiler. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
zuhuruyla onların düşündükleri şeylerin tamamen aksi olmuştu. Kur’ân, yer yer
bunların bu tür kuruntularından bahseder. Peygamberimiz’in, Yahudilerin hor
gördüğü insanlığı aziz edecek şekilde bütün ilhad dünyasının karşısına çıkması,
Yahudilerin kuvve-i mâneviyelerini kıracak bir hâdise olmuş ve onları bütün
bütün panikletmişti. İşte bu, onlarda cinnet derecesinde şok tesiri yaptı ve
fıtratlarında ciddi bir maraza dönüştü. Bu marazdı onları Allah’a karşı
muhâdaaya sevk eden sebep ve sâik. Kur’ân-ı Kerim, onları muhâdaaya, kine,
nefrete sâik olan marazın, فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ beyanıyla, derinlemesine
kalblerine yerleşmiş ve tabiatları hâline gelmiş olduğunu vurgular ki, fevkalâde
mânidardır.
Onların cinnet derecesine gelmiş o kahreden psikolojileriyle doğrudan doğruya
Allah’a karşı harp ilan etmelerini anlamak için şöyle bir misal verilebilir.
Mesela, birisinin gönül verip maddî-mânevî mutluluk, refah ve ikbalini kendisine
bağladığı ve beklentilere girdiği birisini düşünün. Bu çok sevdiği insan ona
maddî-mânevî refah ve saadet vaadi adına açık durmakla beraber, o onda,
ümniyeleri istikametinde beklediğini bulamıyor ve iç inkisarlar yaşıyor. Hatta
daha da hezeyana girerek o çok seviyor gibi göründüğü zata karşı küsüyor,
kırılıyor ve tavrını sorgulamaya kalkıyor.
İşte böyle bir ruh hâletiyle doludizgin giderken beklenmedik korkunç bir gayz
içine giriyor. Bu durum nefretle soluklanma ve bütün bütün dengesini kaybetme
hâlidir ki, o zaman böyle birinde artık ne akıl ne mantık ne fikir ne tahattur
ne de tezekkür kalır. İşte bu bir hastalıktır ve bu ruhî maraz onlarda, doğruyu
eğri görme hâlini hâsıl etmiştir ki, gayrı böylelerinin fıtrat-ı selimeleri
bozulmuş, hayvanî yanları hükmetmeye başlamış demektir. Böyle bir ruh hâleti
içinde bulunan birisi ise –hâşâ!– Allah’ı (celle celâluhu) bile sorgular hâle
gelir. Onun için âyetteki يُخَادِعُونَ اللهَ ifadesini, onların, doğrudan
doğruya, tevile, tefsire sapmadan, bizzat Allah’a karşı harp ilan ettikleri
şeklinde anlamak mümkündür. Bunu tam bir maddecilik mülâhazasıyla ele alacak
olursak, muhâdaanın müfâale babından Allah’a karşı nasıl bir ilan-ı harp
anlamına geldiğini görürüz.
Psikolojik yönüyle meseleyi ele alacak olursak, bu durumun mü’minlerde bile ara
sıra bir kısım lemhalar hâlinde kendisini gösterdiği olur. Cenab-ı Hak’tan,
imanlarına karşılık zafer ve muvaffakiyet ümit eden bazı imanı zayıf kimseler,
kâfirlerin zaferi veya kendilerine gelen tokatlar karşısında, sözle açığa
vurmasalar da, içlerinde Allah’a karşı bir küskünlük hissi belirebilir.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا “Mü’minleri de (aldatmaya kalkışırlar).” Bunlar, Allah’a
karşı muhâdaa yapınca, mü’minlere karşı haydi haydi yaparlar. Burada önemli bir
nükte-i belâgat şudur: Bir kısım inkârcılar size oyun yapabilirler, münafıklar
her gün farklı bir entrikayla karşınıza çıkabilirler; buna karşı yine de siz hiç
müteessir olmayın, zira bunlar her şeyden önce Allah’a karşı ilan-ı harp edecek
kadar çılgın kimseler. Dolayısıyla da mutlaka Allah’tan (celle celâluhu)
bulurlar. Bu açıdan işi O’na bırakmak en doğrusu. Aslında bir keresinde Hazreti
Musa, kavminin kendisine isyanlarına mukabil Allah’a yalvarıp, “Bunların rızkını
kes Allah’ım!” dediği zaman, Allah (celle celâluhu) “Onlar devamlı bana isyan
ettiler, ben yine de rızıklarını verdim.” buyurur. Zaten Allah’a hud’a yapmakla
ilan-ı harp edenlerin mü’minlere karşı aynı şeyi yapacakları açıktır. Ayrıca
muhâdaanın, böyle bir kudret-i kâhire’ye karşı yapılmasının boşa çıkacağının
anlatılması yanında, bunda mü’minlere bir tesellinin olduğu da açıktır. Evet,
Allah’a karşı muhâdaaları boş olduğu gibi mü’minlere karşı muhâdaaları da boş
bir gayrettir. Bu, إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًاوَأَكِيدُ كَيْدًا “O kâfirler,
var güçleriyle hile kurarlar. Ben de kurarım (yani hilelerini boşa çıkarırım).”
(Târık sûresi, 86/15-16) mealini müeyyiddir.
وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ “Onlar öz nefislerine, kendi kendilerine
hud’a yapıyorlar, kendilerini aldatıyorlar.” Burada “müfâale” babından, وَمَا
يُخَادِعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ kıraatı da vardır ki o zaman mânâ “Kendi
kendilerine muhâdaa yapıyorlar.” olur. Zira onlar, uğraşılmaz biriyle uğraşmaya
kalkışıyorlar. Mesela, iç dünyalarında gizledikleri bütün sırlarını bilen, bütün
ledünniyatlarına vâkıf birine karşı, onlar hâlâ bir kısım hile ve hud’a peşinde
iseler, kendi oyunlarıyla kendilerini ateşe atıyorlar demektir. Binaenaleyh
meydana getirdikleri zarar da doğrudan doğruya kendilerine ait olacaktır.
[1] Bkz.: el-Beyzâvî, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl 1/162,163.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.602 (Otuzuncu Söz, İkinci Maksat).
[3] Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (3) 15, merdâ 15, edeb 115.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (9. âyet)
يُخَادِعُونَ kelimesi muzâridir. Demek ki insanlar içindeki bu münafıklar gürûhu
sadece bir devirde hud’asını, hilesini ve oyununu oynayıp o işten vazgeçecek
değildir. Ayrıca bunlar, Saadet Asrı’nda devamlı bu türden oyunlar oynadıkları
gibi, hâdiselerin yenilenmesine göre teceddüt eden yeni yeni oyunları da
olacaktır ve bu daha sonraları da devam edip duracaktır. Evet bunlar daima
mü’minlere karşı bunu yapacaklardır; az yukarıda ifade edilen öbür kıraatin
ifadesiyle de mü’minler karşısında kendileri de muhâdaaya uğrayacaklardır. Yani
Allah onların hud’alarını başlarına dolayacak ve ettiklerine bin pişman
edecektir.
İkincisi, يُخَادِعُونَ اللهَ “Allah’a karşı hud’a yapıyorlar.” demekle, Allah’a
muhâdaa yapmakla ne kadar mantıksız bir iş yaptıklarına dikkat çekmenin yanında
onlar aynı zamanda, bu çirkin işi de devamlı yapıyorlar, diyerek daha derin bir
kınamada bulunuluyor. Evet, çirkin olan bir işi devamlı yapmak ondan daha
çirkindir. Ondan da çirkin bir şey varsa o da bunu Allah’a karşı yapmaktır.
Ondan daha acınacak olanı da bunu kendilerine karşı yapıyor olmalarıdır. Çünkü
onlar kullanamayacakları bir silahı ellerine alıp ateşliyorlar ve kurşun dönüp
kendilerine isabet ediyor. Aslında âyetin devamı da işte bu hususu vurguluyor:
وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ Onlar o hud’aya kendilerini korumak, rahat
etmek, huzur ve saadet içinde olmak için başvursalar da, maksatlarının aksiyle
tokat yiyor ve kendi nefislerine kötülük yapmış oluyorlar. Onlar, bu hâlleriyle
en basit bir idrâkle anlaşılabilecek bu kadar açık, bu kadar net bir meseleyi
anlamaktan bile âciz bir durumdalar. Demek ki, onlarda böyle basit bir idrâk
dahi yok.
Burada ayrı bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum: “Acaba bunlar, bu
kadar zeki oldukları hâlde, nasıl böylesine basit bir meseleyi idrâk
edemediler?” sorusu akla gelebilir. Evet, onlarda böyle bir idrâk vardı ama
Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, bir insan bir meselede çok fazla
derinleşir, ona derinlemesine dalarsa, o meselenin dışındaki konularda,
hususiyle o mevzua zıt meselelerde, umumiyet itibarıyla gabîleşir.[1] Bir örnek
istenecek olursa, Einstein gibi dünyada eşi az bulunan dehalar, kendilerini
ilgilendirmeyen meseleler karşısında umumiyet itibarıyla cahilce bir görünüm
sergilemişlerdir. Oysaki kendi alanında onun aklının cevelangâhı olan ufuklara,
en zeki insanların aklı asla ulaşamamıştır.
İşte bu zeki kavim, maddeye o denli dalmışlardı ki, basit bir şuurla dahi idrâk
edilebilecek, mânâ ve ruha ait bu meseleleri idrâk edememişlerdir. Zira bu iki
mesele birbirinden çok uzak ve birbirine çok zıttır.
Aslında Yahudiler içinde inanmış kimseler de vardı. Tabi, imanları Allah
nezdinde makbul keyfiyette olmayanlar da vardı. Böylelerine kendi aralarında da
kâfir nazarıyla bakılıyordu. İşte bunlar, zaten taklidî bir imana sahip
olmalarından ötürü gel-git yaşıyor, dışarıda mü’min görünüyor, içeriye dönüp
şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da mü’minlere yapabilecekleri oyunları,
hud’aları, keydleri, mekirleri plânlamaya duruyorlardı. Binaenaleyh bunların hem
dış dünyaları hem iç dünyaları mü’minlere zarar verme düşüncesi ile dopdolu idi
ve bir türlü doğru dürüst inanamıyorlardı. Onun için Kur’ân-ı Kerim onlarla
alâkalı iman noktasında وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ dediği gibi, idrâk ve anlama
noktasında da, وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ diyordu.
Evet, onlar sadece nefislerine hud’a yapıyorlar ve buna da şuurları asla taalluk
etmiyordu, edemezdi de. Çünkü onları meşgul eden kendilerince önemsedikleri öyle
meseleler vardı ki, onları aşamıyor ve asıl düşünülecek hususları
düşünemiyorlardı.
Niçin acaba bu düşüncelere düştü münafıklar? Cevabı, arkadan gelen âyet-i
kerimede.
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا
كَانُوا يَكْذِبُونَ
“Kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını ilerletti ha
ilerletti. Yalancılıkları ve samimiyetsizlikleri sebebiyle bunlara gayet acı bir
ceza vardır.” (Bakara sûresi, 2/10)
Müfredat mânâsı (10. âyet)
Bu mevzudaki diğer bir husus da ahirete mütealliktir; şöyle ki bunlar, yalan
söyleye söyleye tabiatlarında yalan bir cibilliyet hâline gelmiş ve ikinci bir
fıtrat iktisap etmelerine yol açmıştır ki, bunun neticesi de ahirette azab-ı
elimdir. Evet, bunlar o kadar çok yalan söylemektedirler ki, artık yalan onların
ayrılmaz bir parçası olmuştur. Dahası, bunlar hem yalan söylerler hem de yalanı
yalan saymazlar. O kadar ki insanları aldatmaları, hile, siyaset, propaganda
yapmaları onlarca âdeta bir kiyâset ve fetanet sayılmaktadır. Öyle ki onlar bu
kiyâset ve dirayet saydıkları durumlarıyla Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) karşı da demogojiye kalkışmaktadırlar.
Evet, bunlar her yönüyle âdeta yalan kesilmişlerdi; sürekli yalan imal ediyor ve
yalanla oturup kalkıyorlardı. Arap şairi bir şiirinde, فَلَوْ شِئْتُ أَنْ
أَبْكِيَ بَكَيْتُ تَفَكُّرًا “Ağlayacak olsam, tefekkür ağlarım.”[1] der. Yani o
kadar düşünüyorum, o kadar efkârlanıyorum ki, ağlamam dahi tefekkür edalı
oluyor. Bunlar da yalana o kadar revaç vermişlerdi ki, yalan hem ferdî
hayatlarında hem ticarî hayatlarında başkalarını aldatma ve çeşitli
spekülasyonlara başvurma konusunda kullandıkları mühim bir unsur hâline
gelmişti. Bunlar siyasî hayatlarında yalanı; halkı aldatmak, idarî işlerde
memurlara baskı yapmak, içtimaî hayatlarında kitleleri kandırıp arkalarından
sürüklemek için bir unsur olarak kullanıyor ve hep yalan düşünüyor, yalan
yaşıyor, kizble mâlemal bulunuyorlardı.
İşte bu hâle gelen ve bu türlü düşünen kimselerdir ki doğru söyleyen insanların
sözlerini de yerinde yalan sayacak ve söylenen her sözün arkasında bir art niyet
olduğunu düşüneceklerdir ki bu, tam içtimaî bir maraz ve ruhî bir hastalıktır.
Evet bunlar, يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ “Çıkan her sesten pirelenir,
her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfikûn sûresi, 63/4) Böyleleri
kendi aralarında baş başa verdiklerinde hep fitne ve fesat planladıklarından;
yan yana gelen, baş başa veren iki kişinin konuşmasında hep aynı şeyleri
düşünürler. Sürekli yalanla oturup-kalktıkları için doğru olan hiçbir söze de
inanmazlar. Böylelerinin karşısına Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)
de çıksa, O’nu da tekzip edeceklerdir. Zira onlar, tabiatlarıyla yalan
kesildiklerinden, kendilerine kıyas ederek herkesi yalancı görmektedirler.
İşte bu maraz-ı ruhî iledir ki –hâşâ– Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)
de öyle sandılar... Evet, kendileri yalan söylediklerinden, fem-i güher-i
Nebevî’den zuhur edenleri de yalan saydılar. Kendilerinin istikbale matuf
verdikleri haberlerin mahz-ı yalan olduğu zaviyesinden bakarak Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait verdiği haberleri de aynı şekilde
gördüler. Reybîlik, şüphecilik ve tereddüt içinde tamamen erimiş, kaynamış ve
bir yalan bulamacı hâline gelmiş bu kimselerdir ki Efendimiz’i de tereddüt
etmeden tekzip etmişlerdi.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalancılıkları ve
samimiyetsizlikleri sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.”
Kizb (yalancılıkları) esasen onların kesbi, azab-ı elim de Cenab-ı Hakk’ın
yaratıp onlar için hazırladığı cezadır. Dolayısıyla da onlar sebebiyet
verdiklerinden, bu azabı çekmeye müstahak olmuşlardır. Bu mevzuda وَلَهُمْ
عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ cümlesinde haklarındaki azabın
عَلَيْهِمْ ile değil de لَهُمْ ile ifade edilmesi –7. âyet-i kerimenin
tefsirinde geçen izahlar mahfuz– azabın onların lehinde olduğunu gösterir
gibidir. Lehlerinde olan azap, ebedî yokluğa nispetendir. Yoksa hiçbir azabın
insanın lehinde olduğu düşünülümez. Ayrıca, haklarındaki takdirin عَذْب (tatlı)
olması mümkünken onlar için عَذَابٌ olmuştur.
عَذَابٌ kelimesindeki tenvin, azabın meçhuliyetini gösterir. أَلِيمٌ kelimesi
ise maruz kaldıkları azabın onları çepeçevre sardığını ve onların her yanlarıyla
“azap kesildiklerini” ifade eder. Bu azap, sürekli can yakan bir azap olması
itibarıyla her zaman elemini hissettiren ağır bir azaptır.
Bundan başka, tasvirinin canlılığı bakımından şöyle bir mânâ da akla gelebilir:
“Bunlar için azap vardır.” derken Kur’ân-ı Kerim sanki azabı; eli, ayağı, kolu,
dili, dudağı olan bir şey hâline getiriyor ve “elim” derken âdeta azap onların
karşılarında bir canlı gibi kalkıyor, oturuyor ve elindeki iğnesiyle,
çuvaldızıyla, kılıcıyla, mızrağıyla yanlarına sokuluyor ve onlara sürekli elem
veriyor. Kur’ân’ın bu canlı tasviri içinde azap, oynayan, fıkırdayan, onlarla
uğraşan âdeta bir canlı şeklinde tasvir ediliyor. Kelimenin burada böyle “elim”
şeklinde seçilmesinin sair kelimelere rüçhaniyeti var ve canlılık bakımından
böyle düşünülmesi daha muvafık görünüyor.
بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ cümlesinde بِ sebebiyet mânâsınadır. Burada Kelâm
açısından, Cebriye’ye bir cevap da çıkarılabilir. Her hasene, bir bakıma Cenab-ı
Hakk’ın lütfuna, ihsanına; her seyyie de azaba bir sebeptir. Bu itibarla da eğer
Cenab-ı Hak bir kısım kimseler hakkında, azab-ı elim hükmünü vermişse bu onların
yalanları sebebiyledir. Burada Mutezile’ye de cevap sadedinde, bu sadece bir
sebebiyet vermeden ibarettir. Ancak bu elim azap burada verilmiyor, tasavvuru
kâbil olmayan bu azabı onların günahlarına karşılık Allah öbür âlemde
verecektir. Öyleyse kesb (günah işlemek suretiyle azaba müstehak olma) onlara,
halk (yaratma) da Allah’a aittir. Bu âyet, Cebir’in ve İtizâl’in içindeki bir
“dâne-i hakikat”in bulunmasını hatırlatma yanında Ehl-i Sünnet akidesinin
hakkaniyetini ortaya koymaktadır.
Diğer bir husus da, münafıkların ancak cinayet kelimesiyle ifade edilebilecek
çeşitli günahları içinde, buraya kadar söylenilen şekliyle sadece onların
yalanlarının esas alınmasıdır. Evet, yalan çok büyük bir günahtır ve aynı
zamanda bunların yalanları, وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ
وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Öyle insanlar vardır ki,
‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler; oysa iman etmemişlerdir.” âyetinde
de görüldüğü gibi Allah’a karşı bir yalandır. Onlar Hakk’a inanmıyorlardı,
inanmak işlerine gelmiyor ve inandık demelerine rağmen gerçeğe ters olarak yalan
beyanda bulunuyorlardı. Yani bu yalanlarıyla onlar Allah’a karşı saygısızlıkta
bulundukları gibi insanları da aldattıklarını sanmaktadırlar. Aynı zamanda
kendilerine karşı da yalan söylemiş olmaktadırlar. İşte yalan, böyle sağa sola
dal-budak salmış korkunç bir cinayet olması itibarıyla, dünyada ve ahirette
yalancıların canını yakacak azabı, Allah (celle celâluhu) yalana bağlamıştır.
Ayrıca yalan, bir bakıma küfrün de diğer bir adıdır. Zira küfür, Allah’ı inkâr
etmektir, yalan da gerçeği inkârdır. Evet, küfür, biricik hakikate delâlet eden
âfâkî ve enfüsî delillerin delâletini görmezlik mânâsına geldiğinden, o en büyük
yalandır. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), وإِنَّ
الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارَ،
وَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى
الْجَنَّةِ، “Yalan, insanı “fücûr”a (günaha), o da Cehennem’e; doğruluk “birr”e
(iyilik) ve o da Cennet’e götürür.”[2] diye ferman buyurmuşlardır. Burada “sıdk”
ile “birr” ve “kizb” ile de “fücûr” sebep-sonuç muvazenesi çerçevesinde
zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıddıktır, sâdıktır.
Müseylimetü’l-Kezzâb, Esvedü’l-Ansî kezûbdur, kezzâptır. Kıyamete kadar zuhur
edecek bütün deccaller, –deccal kelimesinde de esasen mübalağa kipiyle yalancı
mânâsı bulunması itibarıyla– yalanın, kizbin temsilcisidirler. Efendimiz’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra bu âna kadar zuhur eden, otuz veya otuzun
üstünde ne kadar süfyan ve deccal varsa, hemen hepsi de yalanlarıyla meşhur
olmuşlardır.
Yalan, öyle bir hastalıktır ki, insan onun en küçüğünü bilerek-bilmeyerek bir
kere kullanıverdi mi gerisi gelmeye başlar. Mesela, siyasî plânda bir kişi –halk
diliyle söyleyecek olursak– kendi dümenini çevirmek suretiyle halkı aldatmayı,
toplulukları kandırmayı plânlar ve bunu dirayet, kiyâset ve akıllılık sayarsa,
yalan deryasına yelken açmış olur; ihtimal bir daha da geriye dönemez. İktisadî
plânda halkı sömürmeyi, istismar etmeyi, halkın parasını elinden almayı
akıllılık sayar veya fesadını salâh göstermeyi beceri gibi görürse bir daha da
doğruluğa yönelemez. Ne var ki onun çevirdiği bu dümenler, hileler, dalavereler,
yavaş yavaş halk tabakaları arasında bilinmeye başlar da, ukbâsını yitirdiği
gibi dünyasını da kaybeder ve kendi kurduğu düzenin mağduru hâline gelir.
Şöyle ki, Saadet Asrı’ndan bu yana yalanla oturup kalkan bu kizbin temsilcileri,
–ilk dönem münafıklarının anlatılması bahsinde de görüldüğü gibi– hep kurdukları
tuzağın kurbanı olmuşlardır. Yalanın temsilcisi olan bu kimselerin, Medine-i
Münevvere’de içtimaî, siyasî, iktisadî konularda ortaya attıkları, hatta kültür
adına ileri sürdükleri bir sürü yalan vardır ki, bununla bütün halkı sömürme,
istismar etme ve onlar üzerinde hâkimiyetlerini devam ettirme plânları
kuragelmişlerdir. Ancak onların kurdukları bu tuzaklar kendilerinin başına
dolanmıştır. Yani halk dilinde, مَنْ دَقَّ دُقَّ “Eden, bulur.” şeklindeki söze
mâsadak olmuşlardır. Bunların yeryüzüne neşrettikleri yalan, öyle bir yalancı
toplum meydana getirmiştir ki, bunlar, yalanın babası olan münafıklar gürûhunun
dahi önüne geçmişlerdir. Ne var ki gün gelmiş, kendileri de kurdukları bu kizb
değirmeninde öğütülüvermişlerdir. Zira bir gün gelmiş, onların bu kapitalist
anlayışına ve maddeci görüşüne karşı Komünizm çıkıvermiştir. Beri tarafta
bunların aksine Liberalizm, Faşizm gibi sistemler çıkıvermiştir. İhtimal ileride
kendilerini bitirip tüketecek daha çeşitli içtimaî çalkalanmalar olacak,
ektikleri zehir tohumları onları da zehirleyecektir. İşte yalan, onun temsilcisi
için dahi bu kadar tehlikeli olması itibarıyla onlar için hem dünyada hem de
ahirette, وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ mazmununca vesile-i
azap olmuştur.
Evet, yalan söylemeleri ve dini yalanlamalarına bir ceza, bir mukabele olma
mânâsında, onlar için can yakıcı hatta “can yakıcılığın ta kendisi bir azap”
vardır. İşârâtü’l-İ’câz’da, yalanın, insanlığın sukût sebebi olup, kizble
Müseylimetü’l-Kezzâb’ın esfel-i sâfiline yuvarlanmasına; sadakatın da
insanoğlunun suûd (terakki) vesilesi olup, o alanın kahramanı Hazreti Muhammed
aleyhissalâtü vesselâmın da beşerin en faziletlisi olduğuna vurgu yapılır.[3] Bu
konuda bu kadarlıkla iktifa edip başka bir konuya geçmek istiyoruz.
Buraya kadar, Cenab-ı Hakk’a karşı veya O’na inanan mü’minlere karşı yapılan
münafıkça bir vasıftan bahsedildi ki o da münafıkların, şahsî akide, davranış,
duygu ve düşüncelerinde, neticesi itibarıyla kendilerine zarar veren kizb/yalan
meselesiydi. Dünyanın neresinde olursa olsun böyle birilerini gördüğünüzde,
onlar hakkında mülâhazalarınızı gözden geçirmeniz icab eder. Bunlar insanlar
içinde her zaman bulunacak; onlarla beraber yaşayacak ve inanmadıkları hâlde,
inandıklarını söyleyeceklerdir. İç ve dış dünyaları arasında bir araştırma ve
tecessüste bulunduğunuzda onların zâhir ve bâtın bütünlüğüne sahip
olmadıklarını, içlerinin bazen dışlarından çok uzak, bazen çok geride olduğunu
görecek; onların yalan söylediklerine ve hilâf-ı vâki beyanda bulunduklarına
şahit olacaksınız.
Keza bunlar değişik hile ve dalaverelerle her meseleyi halledeceklerine
inandıklarından, mütemadiyen tuzak kurma, komplo peşinden koşma, –Kur’ânî
tabirle– “mekir” ve “keyd” yapma işiyle iştigal ettiklerinden, âdeta bunun
dışında bir şey bilmez hâle geldiklerini göreceksiniz. Dahası, bunlar insanlara
karşı yaptıkları bu şeyleri, Allah’a dayanan mü’minlere karşı da yapacak, hatta
bütün duygu ve düşünceleri itibarıyla hileden başka bir şey bilmedikleri için
Allah’a karşı yapma cüretinde de bulunacaklardır.
Ne var ki münafık, bütün bunları yaparken sürekli gel-gitler yaşayacak; amelde,
duyguda, düşüncede asla tereddütten kurtulamayacaktır. Ayrıca, İslâm hesabına
herhangi bir gelişmeyi çekemeyecek, bundan rahatsız olacak ve haset hâsidi yiyip
bitirdiği gibi, onları da iman ve İslâm adına meydana gelen başarılar yiyip
bitirecek ve hastalıklarına hastalık ilave edecektir. İşte çok yönlü olan,
onların akide ve şahsî amel açısından nifaklarına alâmet olarak anlatılan bu
husus, münafık alâmetlerinin bir tanesidir.
Daha önceki âyetlerde, münafıkların, mü’minlere ve hatta Cenab-ı Hakk’ın Zât’ına
karşı gözü dönmüşçesine muhâdaada bulunma küstahlığına temas edilmişti. Onları
bu muhâdaaya sevk eden şeye gelince o, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesine göre,
kalblerinde bir marazın bulunması şeklinde ortaya konmuştu. Müteakiben, diğer
bir münafık alâmeti sayılan ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede fitne ü fesada
sebebiyet veren şeylerden biri olarak sayılan bir diğer husus da, toplum
sınıfları arasında, aşağı sınıf-yukarı sınıf ayrımcılığının yapılması ve “Bu
sınıf daha yüksek, bu değil.” gibi asırlarca hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr
ü zeber eden bir anlayışın hâkim olmasıdır ki, inananlar arasında farklı; kendi
takımları, grupları, şeytanları, yandaşları ve hâkim güçlerle baş başa
kaldıkları zaman farklı tavır ve davranış ortaya koymalarını, buna esas teşkil
eden iç durumlarını, yani temel psikolojilerini ifade için Kur’ân, konuyu
müşahhas olarak ortaya koymanın yanında, bir de istiare-i temsiliye yoluyla
mücerredin enginliği çerçevesinde daha bir pekiştirir; ta ki anlayışımızın
ulaşmakta zorluk çektiği hususları daha iyi anlayabilelim.
Şöyle ki, aslında onları inhirafa sevk eden husus, bir maraz-ı kalbî, bir
maraz-ı ruhî ve bir maraz-ı ahlâkîdir. Böyle bir marazla malûl olanların doğru
düşünüp doğru davranmaları çok zor ve hatta imkânsızdır. İşte Kur’ân-ı Kerim bu
noktaya dikkatleri çekerek فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ der. Onların kalblerinde böyle
kronik bir rahatsızlık olduğundan فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا Cenab-ı Hak da
onların marazını sürekli artıp duran bir hastalık hâline getirir.
[1] el-Cürcânî, Delâilu’l-i’câz s.136; el-Kazvînî, el-Îzâh fî ulûmi’l-belâğa
s.106.
[2] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 102-105.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.82-83.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (10. âyet)
7. âyetteki عَلٰى قُلُوبِهِمْ ile buradaki فِي قُلُوبِهِمْ arasında bir tetâbuk
vardır. Kâfirlerin kalbleri üzerine mühür vurulmuş, münafıkların kalblerinde ise
bir maraz vardır. Bu, hem kâfirin hem de münafıkın kalb cihetiyle malûl olduğunu
gösterir. Bu itibarla da münafıkların –inanmayanlar gürûhunun ikinci sınıfı
olarak– kâfirlerin yanında yer aldıkları söylenebilir.
مَرَضٌ kelimesi, Arapçada, sülâsî babların dördüncüsünden gelir. Bundan
türetilen sıfat, ism-i fâil olarak مَارِضٌ şeklinde değil, مَرِيضٌ şeklinde
sıfat-ı müşebbehe olarak gelir. مَرَضٌ kelimesi, Türkçemizde hastalık demektir.
İnsanın asabî ve adalî olarak kısmen veya tamamen bir kısım fonksiyonlarını
yerine getirememesi ve muvazenesizliğe düşüp kendisinden beklenileni
verememesine maraz dendiği gibi, bu kelime, mizaç bozukluğu mânâsına da
kullanılır. Marazı bu açıdan ele alırsak mânâ, “Onların kalblerindeki hastalık
sebebiyle mizaçları bozulmuş ve artık ruhî ve bedenî fonksiyonlarını tam eda
edemiyorlar ve kendilerinden bekleneni veremiyorlar.” şeklinde olur. Tâbiîn
imamlarından Katâde İbn Diâme, İkrime ve Dahhâk’ın beyanlarına göre bu
rahatsızlık, Allah’a sağlam inanamama hususunda bir tereddüt ve şüphe
hastalığıdır.
Aslında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi teşrif ettiği
dönemde, inanç noktasında bunların kalblerinde ciddi bir hastalık vardı ve böyle
bir hastalık içinde bulunduklarından, başkalarını da kendileri gibi hasta
görüyorlardı. Evet karşılaştıkları herkesi aynı hastalıklarla malûl
görüyorlardı. Yani onlar, kendileri gibi başkalarını da ahiret hakkında tereddüt
içinde, Allah hakkında bozuk anlayışlı, tabi, amel noktasında da zikzakları
olan, fikrî, aklî, amelî, ahlâkî, ruhî reybîlik ve tereddüt içinde
zannediyorlardı. Aslında insan kendinde bulunan bir hastalığı, karşısındaki
insanda da vehmeden bir karaktere sahiptir. Böyle bir ruh hâleti içinde bulunan
tali’siz, biraz da öyle görmek istediğinden, başkalarını da kendi vehm ü
hayaliyle değerlendirir ve aynı şeyle malûl görür.
Bunun gibi, onlarda potansiyel ciddi bir maraz vardı; günü gelip de
Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Medine’yi teşrif edince –daha evvel arz ettiğim
gibi– bir kısım kuruntularla oturup-kalkan kimselerin plân, tasavvur ve
ümniyeleri altüst olmuştu. O gün bir dünya hâkimiyeti kurmak isteyen inkârcı
düşünce, gelişen Müslümanlık karşısında küfrünü gizleme yoluna girivermişti.
Küfür zâhiren gizlenince nifak düşüncesi doğmuştu. Onlar zâhiren Müslüman
görünüyorlardı ama içlerinde korkunç bir küfür hükümfermâ idi. Küfür düşüncesi
onların cibilliyetlerine, fıtratlarına ve ruhlarına öyle sinmişti ki, artık
tefrik etmeden Nebi’ye karşı da keyd ve mekrde bulunmaktan çekinmiyorlardı.
Hatta Allah’a karşı bile küstahça hileye, hud’aya kalkışıyorlardı.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiği zaman, bu tür marazla
malûl olan bu kimseler, karşılarında böyle bir Nebi’yi görünce tamamen sukût-u
hayale uğradılar ve altüst oldu plânları. Bu sebeple Cenab-ı Hak da, فَزَادَهُمُ
اللهُ مَرَضًا “Onların hastalığını artırdı.”
Burada bir noktaya daha dikkat etmek lazım: ف harfi burada “sebebiyet” mânâsı
ifade eder, yani esas hastalığı davet eden yine onlardaki bir hastalıktır. Yani
onlarda bir hastalık vardı. Hastalığın artması meselesi sanki bir
komplikasyondu. Onlar hastalıklarına yanlış tedavi uyguladılar ve onu azdırdı,
onulmaz bir hâle getirdiler. Keşke illetlerini bilebilselerdi.. heyhat,
bilemediler ve kendilerine ettiler! Şair ne güzel söyler:
Bil illeti, kıl sonra mudâvâta tasaddi,
Her merhemi her yâreye derman mı sanursun?
En ummadığın keşfeder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?
Evet, illet bilinemediğinden tedavi yoluna tam tasaddi edilememişti. Aslında
bunların içlerinde bir nebiye kavuşma, akidelerini ıslah etme ve dünyaya hâkim
olma hırsı vardı. Ne var ki, Nebi ile karşılaşınca kıskançlıklarına yenik
düşmüş, potansiyel marazlarını azdırmış ve onulmaz bir komplikasyona sebebiyet
vermişlerdi ve marazın altından, ziyade-i maraz çıkmıştı. Evet, فَزَادَهُمُ
اللهُ مَرَضًا “Bu sebeple Allah onların marazlarını artırmıştı.”
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi şereflendirdiklerinde orada
mütevazi bir site devlet teessüs etti. Ardından her yerde birbirini takip eden
fetihler başladı. Bu itibarla da haset cephesinin ümitleri her gün biraz daha
sarsılıverdi. Hendek vakası olduğu zaman, onlar yaptıkları hıyanet sonucu artık
Medine-i Münevvere’de yaşayamayacaklarını anlayarak gidip Hayber’e iltica
etmişlerdi ki, orada da uzun zaman kalabileceklerine inanmıyorlardı. Dahası
bilemiyorlardı ki, Cezire-i Arap’ta meydana gelen bu nur ve bu nurun hâsıl
ettiği yüksek vakum bir gün kendi dışındaki her şeyi evirip çevirip kendine
benzetecek ve mutlaka kendi desenini hâkim kılacaktı. Bilmiyorlardı, zira
kıskançlık gözlerini kör etmişti. Bundan dolayı da, fetihleri gördükçe, o
oluşuma katılıp o vücuttan bir uzuv, bir rükün olmaları ve o cereyan içinde
yerlerini almaları gerekirken inatlarına takılıp yanlış yola girdiklerinden
hastalıkları arttıkça artmıştı. Öyle ki nerede Müslümanlık adına bir fütuhata
şahit olsalar, “Yine mi?” diyor ve hafakandan hafakana giriyorlardı. Nerede
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) uzanan bir yardım eli, bir destek
görseler, “Yine mi O’na yardım yapılıyor?” deyip hasetle kıvranıyorlardı ve
nerede İslâm’ın nuru, İslâm’ın güneşi şûlefeşân olsa tedirgin oluyorlardı.
İşte bütün bu hastalıklar, فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ beyanıyla gösteriliyor ki bu,
onların kalblerindeki kinin, kıskançlığın, hasedin, nefretin dışa vurmasından
başka bir şey değildi. Evet, işte bunlardı onların iç âlemlerini tahrip eden
hastalıklar ve tabi bu hastalıklara sabebiyet veren de onların kendileri idi.
* * *
Meseleyi, kelime ve cümlelerin hususiyeti açısından ele aldığımızda o nükteler
bize daha çok şey anlatacaktır:
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا : فِي burada zarf içindir. Yani
bu maraz, bedenî hastalıklar gibi, tıbbın zâhirî bir muayene veya laboratuar
tahlilleriyle teşhis edebileceği türden bir hastalık değildi; kalb
hastalıklarındandı. Sanki kalb, bedenin her köşesine hayat suyunu
püskürttüğünde, içinde bulunan hastalığı da her yana pompalamış oluyordu ki,
inanmış gönüllere imanın hâkim olması gibi, bir sürü hastalıkla malûl bulunan bu
kimselerin maddî-mânevî hayatlarına da iç içe marazlar hâkimdi. Dolayısıyla da
bunlar hep hastalık görecek, hastalık duyacak, hastalık konuşacak ve herkesi
kendileri gibi hasta sanacak, hasta şuuruyla akıl yürüteceklerdi. Zira hastalık
onların kalblerindeydi.
Evet kalb, insanın cismanî varlığında, onun bizzat müteharrik kayyimi
mesabesindedir, o durunca cismanî hayat da durur. Onun gibi mânevî kalb
durduğunda da ruhanî hayat durur. Bu tevcihe göre onların o mânevî
hastalıklarının da فِي zarfının işaretiyle, kalblerinin derinliklerinde olduğu
anlaşılıyor. Evet, onlarda bu ana unsur hastaydı ve bütün sistemin de ahengi
bozulmuştu. Sahih hadiste: أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ
صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ
الْقَلْبُ “Dikkat edin, bedende bir parça et vardır; o sağlıklı olduğu zaman
bütün beden de sağlıklı olur, o bozulduğu zaman bütün beden de bozulur.
Bilesiniz ki o kalbdir.”[1] buyrulur ki, çok önemlidir. Biz, bu iki kalbin
birbiriyle alâkasını, عَلٰى قُلُوبِهِمْ’in tefsirinde arz etmiştik. İşte
Kur’ân-ı Kerim, onların kalblerinin içinde hastalık var derken, asılda hastalık
var; öyleyse diğer uzuvlara da sirayet edecek demektedir.
Ayrıca araz yani hastalık insanda arizîdir, sıhhat ise asıldır. Maddî-mânevî
yapısıyla insan dünyaya gelirken sıhhatli olarak gelir. Maddî-mânevî arızalar,
hastalıklar insanların kesbi, Allah’ın da yaratmasıyla sonradan ârız olur.
Öyleyse Kur’ân: فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ifade buyururken, “İçlerinde kesblerine
mütevakkıf Allah’ın yarattığı, selim fıtratlarını bozan bir hastalık var.”
demektedir. مَرَضٌ kelimesinin tenvin-i tenkîrle gelmesi, kendileri tarafından
bilinemeyen bir hastalık veya beşer tarafından zor sezilen bir hastalık olduğunu
gösterir. Zira bu hastalık, onların kalbî rahatsızlıklarından doğup bütün
ledünniyatlarına hâkim olan ve psikolojinin çeşitli dallarıyla ele alındığında
ancak anlaşılabilen bir hastalıktır. İşte bu yaklaşımdan hareketle diyoruz ki,
onlarda anlaşılması çok zor bir hastalık vardır.
O zaman فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ cümlesine şöyle mânâ verebiliriz: Onların; önce
kalblerinde başlayıp, sonra bütün iç dünyalarını saran, yayılıp genişleyen,
derken bedenin bütün fakültelerini çepeçevre ihata eden ve fıtrat-ı asliyelerini
bozan, anlaşılması zor, tam kavranamaz bir marazları var. İçlerinde öyle bir
marazın olması, görme, duyma, hissetme ve sair bütün duygu ve düşünce
ahenklerinin bozulması gibi bir sonuç doğuracağından, doğruyu görememe ve
duyamama gibi komplikasyonlara sebebiyet verecektir.
Ayrıca, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا ve يُخَادِعُونَ اللهَ âyetleri arasında tam
bir tekâbülün (mukâbele) olduğu görülmektedir. Şöyle ki: Onlar Allah’a muhâdaa
ederler, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا “Allah da onların marazlarını artırır.”
şeklinde bir mütekabiliyet söz konusudur.
Burada ف’nin sebebiyet mânâsına oluşundan şunu anlamak da mümkündür: Onlar
hastalıklarını bilemedikleri için, tedavi yoluna da tasaddi edememişlerdi ki,
kendilerinin sebebiyet verdiği içlerindeki bu gizli hastalık, bütün vücudu
sarıvermişti de farkına varamamışlardı. Allah da (celle celâluhu) kalblerindeki
bu hastalıkları artırdıkça artırmıştı.
مَرَضًا kelimesinin temyiz olarak gelişinde de şöyle bir nükte söz konusudur: Bu
şekildeki bir temyiz, müphem bir nispetten belirsizliği kaldırır ki bu da şu
anlama gelir: Acaba hasta tabiatlı, gözleri ve görmeleri, kulakları ve
duymaları, kalbleri ve iç ihsasları çarpık bu kimselerin Cenab-ı Hak neyini
artırıyor, ziyade ne ile alâkalıdır? Şöyle ki, hadislerde görüldüğü üzere
hastalıklar, mü’minin sevabını artırır, derecesini yükseltir ve onu günahlardan
arındırır.[2] Acaba hastalık, mü’minde artırdığı bu hayırlı şeylere mukabil,
münafıkların neyini artırmaktadır? Temyiz için gelen مَرَضًا kelimesiyle
anlaşılmaktadır ki, Allah (celle celâluhu) bunların sadece marazlarını
artırıyor. Mü’mine şeker-şerbet olan belâ ve musibetler, münafıkta fâsit
daireler şeklinde sürekli mevcut marazı artırıyor.
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا
يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet
olarak indiririz. Ama o, zalimlerin sadece ziyanını artırır.” (İsrâ sûresi,
17/82) İnsanların içlerindeki tiksinti hâsıl eden rics (çirkin şey, huzursuzluk,
inkâr), hep başka ricse sebebiyet vermektedir. Evet, âyet-i kerimede de
buyrulduğu gibi rics, hep ricsi çekmektedir. وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ
مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ “(Yeni
bir sûre indiğinde) kalblerinde küfür ve nifak hastalığı olanların ricsine rics
kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe sûresi, 9/125) Evet, âyet, onlarda
önceden bulunan habâsete, denâete, tiksinti uyaran şeylere yeni şeyler inzimam
ettiğini ve onların kâfir olarak bu hâl üzere ölüp gittiklerini anlatmaktadır.
Bu, esasen onların muhâdaalarına, Müslümanlar aleyhindeki komplolarına,
keydlerine, mekirlerine sebebiyet veren ruhî, ahlâkî, fıtrî hastalıklarının bir
sonucuydu. İşte böyleleri için hem dünyada hem ahirette azab vardır. Bu azab-ı
elimi anlatan cümle, hem muhâdaanın hem inanmadıkları hâlde inanmış görünmenin
hem de kalblerinde maraz bulunmasının neticesi olarak şöyle noktalanmaktadır:
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ Yani onlar için dünyada ve
ukbada azabın elim olanı ve en can yakanı vardır. Bu onların yalan söylemeleri
veya Peygamber’i yalanlamaları sebebiyle, bu mevzuda bir mahiyet kazanıp ikinci
bir fıtrat iktisap etmelerine ceza olarak verilmektedir.
Bir hakikati yalan sayma, bir şeyi tekzip etme ve yalan söyleme Allah nazarında
büyük bir cürüm, büyük bir hatadır. Bunların başında da, birinci âyette
gördüğümüz gibi, göz göre göre hilaf-ı vâki beyanda bulunma gelmektedir. Şöyle
ki, onlar: يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ
بِمُؤْمِنِينَ “Gerçekten inanmadıkları hâlde Allah’a ve ahiret gününe inandık
derler.” Bu itibarla da her şeyden evvel onlar, Allah’ın görüp bildiğini
bildikleri hâlde yalan söylüyorlar. İşte bu insanlara, kevnî hakikatlere ve
nefislerine karşı yalan söylemelerinin mukabili olarak dünyada ve ahirette
kendileri için can yakıcı bir azap vardır. Yalan söyledikçe de her yalana
mukabil vicdanlarında –varsa vicdanları– azap duyacaklardır.
اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا وَقِنَا النِّفَاقَ وَالشِّقَاقَ وَالْاِفْتِرَاقَ
وَالضَّلاَلَ، آمِينَ.
[1] Buhârî, îmân 39, büyû’ 2; Müslim, müsâkat 107.
[2] Bkz.: Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 51; Tirmizî, cenâiz 1.
Bakara Sûre-i Celîlesi (11-12. âyetler)
﴾وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُۤوا إِنَّمَا نَحْنُ
مُصْلِحُونَأَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ﴿
“Ne zaman onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın!’ denilse ‘Biz sadece barışçıyız,
ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler. Gözünüzü açın, bunlar
bozguncuların ta kendileridir, lakin şuur yoksunudurlar, fark edemiyorlar.”
Bu âyetle de, münafıkların hayat-ı içtimaiyede sebebiyet verdikleri, verecekleri
ayrı bir hususa dikkat çekilmektedir. Fakat önce...
Müfredat mânâsı (11. âyet)
إِذَا bir edattır, şart ifade eder. قِيلَ meçhul fiil-i mâzi, ل harf-i cer, هُمْ
zamir-i muttasıl, لَا تُفْسِدُوا nehy-i hâzır. İfsat kelimesi, fesat kökünden
gelir ve if’âl babındadır. Lügat mânâsı itibarıyla, fesada verme, telef etme,
bozma, ihlal etme ve bağı, akdi çözme mânâlarına gelir ki bu da ancak insanların
eliyle olur. Nitekim: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ
أَيْدِي النَّاسِ “Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların yaptıkları
işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bir fesat meydana geldi ve
nizam bozuldu.” (Rûm sûresi, 30/41) âyeti bu hakikati ifade etmektedir.
فِي الْأَرْضِ : اَلْأَرْض üzerinde bulunduğumuz yerküredir. Ayrıca arz, bir
şeyin altı, alt tarafı mânâsında da kullanılır ki, yerküremiz de izafî olarak
ayaklarımızın altındadır. Çoğulu أَرَضُونَ ve أَرَاضِي şeklindedir.
قَالُۤوا mâzi fiilden cem-i müzekker gâibdir.
إِنَّمَا kelimesi, hasr ifade eden bir edattır.
نَحْنُ zamir-i munfasıl olup mütekellim maa’l-gayr makamında kullanılır.
مُصْلِحُونَ kelimesi if’âl babından أَصْلَحَ fiilinin ism-i fâilidir ve ifsadın
tam zıddı bir mânâya gelmektedir. İfsatta; fesada verme, telef etme, akdi bozma,
insanları birbirine düşürme, nifak ve şikak çıkarma gibi mânâlar söz konusu
olmasına mukabil ıslahta, fesada sebebiyet veren hâllerin ortadan kaldırılması
bahis mevzuudur. Lügatlarda ıslah kelimesine, “onarma, fitneyi fesadı izale
etme, nifak ve şikakı kaldırma, bozuk düzeni ıslah etme, deformasyona maruz
kalmış bir şeyi yeniden şekillendirme, reforma tâbi tutup eski hâline irca etme”
gibi mânâlar verilmiştir. Ferdî, ailevî ve içtimaî zaviyeden daha başka mânâlar
da melhuz olabilir.
Şimdi de kelimelerin ifade ettiği bu mânâlardan hareketle âyetin mazmununa
bakabiliriz.
Evet, Kur’ân’ın beyanı vechile, o münafıklara: “Yeryüzünde fitne ve fesat
çıkarmayın, toplumun değişik kesimleri arasında kardeşlik rabıtalarını kopararak
herc ü merce sebebiyet vermeyin ve ifsattan vazgeçin!” denildiğinde onlar: “Siz
ne diyorsunuz! Bizler birer ıslahçıyız, yeryüzünden fitne ve fesadı gidermek
suretiyle sulh-u umumiyi temin edip, değişik kesimleri birbirleriyle uzlaştıran
ıslahçılar gürûhundanız.” derler.
Bu âyette emr-i bi’l-ma’ruf vazifesini yapmak için mü’minlere eğriyi-doğruyu
gösterme adına nasihat edildiği gibi, onların karşısında bulunan ifsatçılar
gürûhuna da aynı şekilde nasihat edilmekte ve fitne ve fesattan vazgeçmeleri
istenmektedir; istenmektedir zira onların en bariz vasıfları fitne ve fesattır.
Fitne ve fesat, hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kâtil (öldürücü zehir) hükmünde
olduğundan, onun bertaraf edilmesi çok önemlidir.
Her şeyden evvel bir toplumda fitne ü fesat ve herc ü merc devam ettiği sürece
ne şahsî ne ailevî ne de içtimaî huzurdan, sükûndan söz edilemez. Öyleyse ilk
önce bu fitne ü fesadın izalesine çalışmak lazımdır ki, bu da her toplumda, söz
ve hareketleriyle fesat çıkaranlara karşı “Zinhar fesat çıkarmayın ve toplumu
birbirine düşürmeyin.” diyecek bir ıslahçılar grubunun bulunmasını
gerektirmektedir. Gerçi, buna karşılık onlar da her devrin fesatçıları gibi
hareket edecek, hiçbir müfsit “Ben müfsidim.” demez prensibiyle “Biz ifsatçı
değiliz.” diyeceklerdir. Bu gerçeğe binaen hiç kimse kendini fesatçı
görmeyeceğinden, mü’minlerin onlarla muamelelerinde bu hususu da nazara
almalarında yarar var.
Sâniyen: Onların, إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ demeleri, bundan önceki âyette
görüldüğü gibi yine fıtratlarındaki zikzakın bir sonucudur. Bu açıdan da âyetler
arasında bir irtibat söz konusudur. Sibaka göre siyakın böyle olması gayet latif
düşmektedir. Esasen o zavallılar fıtrat-ı selimeleri bozulduğu ve olumsuz bir
fıtrat-ı sâniye iktisap ettikleri için, salahı fesat, fesadı da salah
zannetmekte ve lehlerinde olan bir şeyi aleyhlerinde, aleyhlerinde olanı da
lehlerinde görmektedirler. Evet onlar, gülistanı hâristan (dikenlik), nîrânı
(cehennemleri) cinân (cennetler) şeklinde görmektedirler. Bu itibarla da en
tatlı, en leziz şeyler onlar için acı ve acı verici; en acı ve acı verici şeyler
de aksine en mütelezziz şeyler hâlinde görünmektedir. İşte bu bir fıtrat
bozulmasıdır, ne var ki onlar bunun farkında bile değillerdir.
Kur’ân’ın resmettiği bu tip insan psikolojisinin çok iyi anlaşılması lazımdır
ki, bilmeyerek yanıltılmayalım ve aldatılmayalım. Evet, onlar anarşi çıkarırken
sulh yaptıklarını sanırlar ve terörle bir yere varılacağını zannederler. Bunun
için de toplum hayatında, sınıflar arası mücadele hissini tetikleyerek sürekli
kavgalara sebebiyet vermekte ve kitleleri birbirine düşürmektedirler. Böyle bir
münafık karakterin geniş dairede toplum hayatına hâkim olduğunu düşünün, öyle
bir toplumda herc ü merc kaçınılmaz olacak, zengin-fakir, çalışan
sınıf-çalıştıran sınıf birbirinin hasmı hâline gelecek; bir yanda paraya
hükmeden kapitalistler, beri tarafta ezilen fakirler.. derken gerginlikler
arttıkça artacak ve korkunç ihtilaf ve iftiraklarla inleyen yığınlar kahrolup
gideceklerdir.
Bu durumda, hayat-ı içtimaiyede amûd-i fikârî (omurga) konumunda bulunan orta
sınıf ve bu sınıfı besleyen daha alt katmanlar yok olup gidecek; derken koskoca
bir dünya emek ve sermaye mücadelesiyle sarsılacak ve neticede içtimaî, iktisadî
hayat felce uğrayacaktır. Neticede bu anlayış, tam zıddıyla mukabele görmek
suretiyle sistem alternatiflerinin doğmasına sebebiyet vererek toplumları iç içe
karmaşalara sürükleyecektir ki, Liberalizm ve Kapitalizm karşısında Komünizmin
doğması bu vetirenin sonucudur. Dikkat ederseniz bunlar, bu feci süreç sonunda
sulh-u umumiyi temin edeceklerini söylüyorlardı. Aslında fesadı sulh görüyor ve
kendilerini de ıslahçı kabul ediyorlardı.
Böyleleri, selim fıtratlarını kaybettiklerinden hayat-ı içtimaiye adına öldürücü
zehir olan meseleleri şerbet diye sunuyor ve kendileri gibi bütün âlemi de
sersem görüyorlardı.
Bir diğer husus da; onlar hem Saadet Asrı’nda hem de daha sonraki asırlarda bu
fitne ve fesadı irtikâp ederken kendilerini uzlaştırıcı, arabulucu gibi görüyor
ve takdir bekliyorlardı. İbn İshak’ın İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh)
rivayetinden anlaşılan şudur: Onlar “Biz ıslahçılarız.” derken şunu
kastediyorlardı:
“Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler ile ümmet-i Muhammed arasında çok
ciddi uçurumlar vardır. Biz, bir kısım köprüler tesisiyle hatt-ı muvâsalayı
temin etmek ve bütün Ehl-i Kitap’ı bir araya getirmek istiyoruz.”[1]
Aslında bu beyanları yalandı ve Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği gibi onlar bu
yalanın cezasını göreceklerdi. Bunlardan bazılarının da şöyle-böyle dinsizlere
yanaşma, şirin görünme gibi bir hâlleri vardı ki bu da, Kur’ânî tabirle,
“zalimlere ednâ bir rükûn/meyil”le meyletmek suretiyle helâk olma demekti. وَلَا
تَرْكَنُۤوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ
دُونِ اللهِ مِنْ أَوْلِيَۤاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ “Bir de sakın zulmedenlere
meyletmeyin, sempati duymayın, yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan
başka yar ve yardımcınız da yoktur. Böyle davranınca, O’ndan da yardım
görmezsiniz.” (Hûd sûresi, 11/113) Tabi bu meyil, onlara göre, Üstad
Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye’de kullandığı tabirle, “aradaki hatt-ı
muvâsalayı temin”[2] maksadına matuftu.
Hâlbuki aradaki dere o kadar geniş idi ki, böyle bir şey kat’iyen mümkün
değildi. Nasıl olur ki, bir tarafta Allah’a iman dâhil bütün içtimaî, iktisadî
huzurun ana unsuru olarak “madde”yi kabul eden sistem, diğer yanda bütün
içtimaî, iktisadî ve siyasî huzurun teminini Allah’a imanda gören başka bir
nizam.. evet, bunlar birbirinden o kadar uzak idi ki, sözde arabuluculuk
yapıyoruz diyen bu gürûh, hatt-ı muvâsalayı temin edemedi ve o derin dereye
düşüp boğuldular ya da öbürlerine iltihak ettiler.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (11. âyet)
Kısaca verdiğimiz meal ve müfredat bilgilerinden sonra şimdi de âyetin dille
alâkalı nükteleri açısından muhtevası üzerinde durmaya çalışalım:
وَإِذَا قِيلَ cümlesi onlara böyle bir ikazın yapılması gerektiğini ifade
etmektedir. Böyle bir ifadeden biz irşad etme ve emr-i bi’l-ma’ruf yapmanın
fıtrî, beşerî ve insanlık için lüzumlu bir mesele olduğunu anlarız. قِيلَ
kelimesi meçhul fiildir ki, bu da herhangi bir insan bu işi yaparsa yeterli olur
demektir. O kadar ki, nasihat yapma, hayırhâhlıkta bulunma mevzuunda bir kişinin
yapması, o hizmetin diğerlerinden düşeceğini gösterir ki bu da cihadın farz-ı
kifâye olduğuna delâlet eder.
“Fesat çıkarmayın.” mânâsını ifade eden لَا تُفْسِدُوا kelimesi fiil-i
muzâridir, teceddüde delâlet eder. Demek ki onlar fesadı peyderpey ve zincirleme
çıkarıyorlardı. İfade, “İşte bu muzaaf cinayeti yapmayın.” demektedir.
Demek ki onlar, hep fesat düşünüyor ve bir fesat çıkardıktan sonra hemen
ikincisine koşuyorlardı. Zaten her devrin münafığı kendi devrine fesat çıkarır.
Fiildeki teceddüt bunu da hatırlatır. Ayrıca; “Fesat çıkarmayın, sonra bu fesat
teceddüt eder durur.” mânâsı da söz konusu olabilir ki, bu da ilk fesat tohumunu
attıktan sonra siz kenara çekilseniz dahi o zincirleme devam eder gider de
vebali hep size râci olur. Yani fesada sebebiyet vermeniz cihetiyle siz mesul
olursunuz. Evet, hem sizin yanlış bir iş yapmanız hem de başkalarına kötü örnek
olmanız açısından vebaliniz katlanır durur.
فِي الْأَرْضِ “Sizin ayağınızın altında ve sizin için âdeta bir beşik gibi olan
‘yerkürede’” sözünden şu anlaşılmaktadır: İnsanlar yeryüzünde bir hânenin içinde
yaşayan hâne halkı gibidirler. Beşikleri bir olduğu gibi o beşiği sallayan bir;
keza o beşiği herkese aynı nimetlerle donatıp önlerine koyan da birdir. Siz
yeryüzünde fesat çıkardığınız zaman, bunun neticesi herkese dokunacak ve
zengin-fakir, zayıf-kavi, zalim-mazlum bundan zarar görecektir. Evet, فِي
الْأَرْضِ yeryüzünde, yani onların hânesinde sözüyle, güçlünün yanında zayıfa,
kavinin yanında âcize ve zalimin yanında masuma da olan olacak, diyerek fesat
çıkaranların rikkat-i cinsiyelerinin yani insanın kendi cinsine karşı şefkat
hislerinin harekete geçirilmesi hedeflenmiştir.
Buraya kadar olan kısım o hayırhâhların ve nasihatçilerin deyip edeceğiydi. Buna
karşılık muhatapları diyalektiğe başvurarak قَالُۤوا diyeceklerini diyorlar. Bu
da göstermektedir ki onlar, kendilerine yapılan nasihati ne dinlemiş ne kulak
vermişlerdir. Zaten onlar böyle şeyleri anlayacak durumda da değillerdir.
Hâlet-i ruhiye itibarıyla başka şeylerle dolu bulunduklarından, kendi
dünyalarına ait mefsedet dışında hiçbir şeyi dinlemezler, dinleseler de
anlamazlar. Evet, onlar kendi düşünce dünyalarının dışında ne anlatırsanız
anlatın onu kendi kıstasları içinde anlar ve ona göre de karşılık verirler. Siz
Allah, ahiret ve Cennet... dersiniz, onlarsa, “Doğru, bizim kırlarda
cennetlerimiz var.” diye mukabelede bulunurlar. Onlara göre burada çalışıp
ahirette mükâfat görmek değil, burada çalışıp burada yiyip içmek esastır. Evet,
her şeyi o yanlış kıstaslarına göre değerlendiren bu tali’sizler o dar
düşüncelerinden kat’iyen sıyrılamazlar. Binaenaleyh siz ne derseniz deyin onlar
kendi bildiklerinden şaşmaz ve kahrolası gururlarının güdümünde “Sen nasihat
ededur.” إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ “Gerçekte sadece biz ıslahçılarız.”
sözleriyle soluklanır ve bildiklerini söylerler.
إِنَّمَا kelimesi hakikaten veyahut iddia olarak maluma dâhil olur. Bu da
onların, muhataplarıyla istihza ettiklerini gösterir. Yani “Siz bize fesat
çıkarmayın.” diyorsunuz; oysaki siz de biliyorsunuz ki asıl ıslahçı bizleriz.
إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ Bir isim cümlesidir ki, te’kidle beraber devam ve
sebata delâlet etmektedir. Böyle bir diyalektikle onlar, “Biz şimdiye kadar hep
ıslahçı olduk ve ıslahçılarız.” diyorlar.
Aslında daha önce arz ettiğim gibi onlar, hiç kimsenin kendi namına kötülüğü,
fesadı kabul etmeme hâlet-i ruhiye ve psikolojisiyle bunu söylemiş
olabilecekleri gibi cibilliyetlerinin, fıtratlarının bozulmuş olması itibarıyla,
yaptıkları fesatları, salâh saymaları şeklinde de anlaşılabilir. وَلٰكِنْ لَا
يَشْعُرُونَ ne var ki onlar, bu hususun farkında değiller.
Evet, أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ “Gözünüzü
açın, bunlar bozguncuların ta kendileridirler ama şuurları yok, farkında
değiller.”
[1] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 1/126; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 1/45.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.114 (Habbe).
Müfredat mânâsı (12. âyet)
أَلَۤا kelimesi, dikkati çeken, uyaran bir tembih edatıdır ki, eskiden
hocalarımız bize bu edatı anlatırken şöyle mânâ verirlerdi: “Âgâh u mütenebbih
olun ki!” Mütenebbih olma da uyanma, kendine gelme, etrafından haberdar olma
gibi mânâlara gelmektedir. Ayrıca, أَلَۤا’da bunların yanında geçmişi hatırlama,
geleceği de dikkate alma mânâları söz konusudur.
هُمْ muttasıl zamirdir ve إِنَّ ile te’kid edilmiştir.
هُمُ الْمُفْسِدُونَ : اَلْمُفْسِد kelimesi de ism-i faildir ve اَلْمُصْلِحُونَ’a
karşılık fesadı çıkaranlar demektir.
* * *
Burada şu disiplinler üzerinde durmakta yarar var: Biz mü’miniz, bu itibarla da
evvelen ve bizzat hüsnüzanla mükellefiz.
Sâniyen ve bi’l‑araz, gelecek zararlara karşı da uyanık olma mecburiyetindeyiz.
Binaenaleyh herhangi bir kimseden açıktan açığa bizi hedef alan bir zarar
görmedikten sonra onun hakkında “zararlı” hükmüne varamayız. Evet, biz ki
Müslümanız, aldanırız fakat asla aldatmayız. Ancak bunun mânâsı, her zaman
aldanırız demek değildir. Çünkü sahih hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem), “Bir mü’min, bir delikten iki kere ısırılmaz.”[1] buyururlar. Efendimiz
bu hadislerini, daha önce esir alınan, sonra Müslümanlığı kabul eden, akabinde
irtidat edip Mekke’ye giden ve burada Müslümanlar aleyhinde hicviyeler yazan,
yazdıran ve nihayet ikinci kez ele geçince de “Beni bırak, eman ver, size
dehalet edeceğim.” diyen Ebû İzze el-Cümahî’ye karşı söylemişlerdi.[2]
Evet mü’min, hüsnüzannında yer yer aldanabilir fakat ondaki bu aldanma daimi
değildir. Öyleyse, âyette anlatıldığı gibi mü’minin karşısına bazen “Biz
ıslahçılarız.” diye çıkan kimseler olabilir. Bunlar içtimaî, siyasî, iktisadî,
kültürel ve ilmî açıdan ıslah adına yaptıkları bütün değiştirme, dönüştürme ve
inkılaplarında bize hüsnüniyetli görünebilir, biz de buna aldanabiliriz; ancak
baştan bu yana sıralanan türlü türlü denî sıfatlar ile muttasıf olan bir gürûhu
gördüğümüz zaman dikkatli olmamızı da yine Kur’ân salıklamaktadır. Böylelerinin
mâzideki sergüzeşt-i hayatlarını dikkate alıp, tezekkür etmek ve onlarla alâkalı
geleceğe de o nazarla bakmak en doğrusudur.
Evet, mutlaka aldanmamaya dikkat etmelidir; dikkat etmeli ve “İman ettik.”
dedikleri hâlde iman etmeyen, muhâdaasını Allah’a kadar götüren; “Yeryüzünde
fesat çıkarmayın!” dendiğinde de fesadı insanlara sulh gibi gösteren, ifsada
sulh-u umumi diyebilen ve sonra da hiçbir şey yapmamış gibi kendilerini ıslahçı
olarak anlatan bir gürûhun varlığı da göz ardı edilmemelidir.
İşte Kur’ân bize: “Bu kadar karışık bir zümreyi gördüğünüz zaman çok dikkatli
olun!” mülâhazasını أَلَۤا ile ifade ettikten sonra, onların gerçek
karakterlerine dikkatleri çekme sadedinde: إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ “Onlar
fesatçıların ta kendileridir.” buyurarak onları herhangi birinin anlatmasına
göre değil de kendi davranışları içinde anlamalısınız diyor.
Burada dikkat çeken bir başka husus da, Kur’ân-ı Kerim أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ
الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ derken, münafıkların kendilerinin de
iz’an, ilim, akıl yürütme bir yana, şuurlarıyla dahi künhüne varamadıkları bir
fesat içinde bulunduklarını göstermektedir. Evet, bu tür fesat içinde bulunan
kimseler, partiler, hizipler her zaman kendilerini doğru sanmaktadırlar. Bu
itibarla sanki Kur’ân: “Size diyorum; onlar fesatçıların ta kendileridir; ama
kendileri bunun şuurunda değiller. Dolayısıyla da onlardan sulh u salah adına
bir şey beklemek beyhudedir.” demektedir.
Hâlık’ın nazarında değer ifade eden şeyler sıfatlardır, cisimler değil. Ebû
Bekir (radıyallâhu anh) cismi itibarıyla belki Ebû Cehil gibi okkalı değildi..
ve tabiî şekil ve sureti hiç önemsemezdi.. hele olduğunun üstünde hiç mi hiç
görünmezdi. Ayrıca, ne kavmiyle ne de kabilesiyle bir şey olduğu iddiasındaydı;
ama o, Allah (celle celâluhu) nezdinde öyle bir kıymeti hâiz idi ki, onunla
alâkalı Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bütün insanlığın imanı, Ebû
Bekir’in imanıyla karşılaştırılsa onun imanı ağır basar.”[3] buyuruyor ve ondaki
o iç cevhere dikkat çekiyordu. Evet, Allah (celle celâluhu) sıfatlara ehemmiyet
vermekte ve onunla insanı değerlendirmektedir. Öyleyse kim Allah nazarında
makbul olan sıfatları hâiz ise o artık olacağını olmuş demektir.
Bu açıdan Kur’ân-ı Kerim bize münafıkların müfsit olduğunu anlatıp
muhataplarına, “Siz onları, sıfatlarıyla tanımaya bakmalısınız; şekle şemaile
asla aldanmamalısınız; aksine münafığı düşünce, hâl ve tavırlarında tespit
etmeye çalışmalısınız.” diyor ki أَلَۤا ile işaretlenen de işte budur.
Öyleyse; hüsnüzan yanında tedbir ve temkin adına bize düşen şey, “falan-filan
müfsittir” deme yerine şuna bakmak olmalı: Kim inanmadığı hâlde inanmış
görünüyor, yalan söylüyor ve başkalarını aldatmak için hileden hud’aya, hud’adan
hileye koşuyorsa işte müfsit odur. Kim Allah’ın yardımını ve tevfikini bir
tarafa bırakarak, Allah’ın emrettiklerini yerine getirmiyor ve hilelerle halkı
aldatacağını, iğfal edeceğini, kandıracağını zannediyorsa işte müfsit odur. Keza
kim yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor, helâl-haram tanımıyor ve İslâm’ın servet
mevzuundaki temel disiplinlerine aykırı hareket ediyor, ticarî ahlâksızlık,
içtimaî ahlâksızlık yapıyor ve maddeyi esas alıp her şeyi maddî plânda görüyor
ise işte bütün bu sıfatları itibarıyla gerçek müfsit odur. Evet, âyette işte bu
vasıflar nazara veriliyor. Yani siz kimde bu vasıfları görürseniz, onlara karşı
mutlaka ihtiyatlı olmalı ve temkin içinde bulunmalısınız.
Dil açısından Kur’ân-ı Kerim’in bu beyanı, iç dünyaları itibarıyla onları
deşifre etmekte ve bizi de uyarmaktadır. Evet, Kur’ân-ı Kerim إِنَّمَا نَحْنُ
مُصْلِحُونَ sözünü, onların yalanları olarak müekked bir cümleyle yüzlerine
çarpıyor.
إِنَّمَا نَحْنُ : إِنَّمَا te’kid içindir ve إِنَّ kelimesi, kâffe (amel
etmesine mani olan) مَا ile kullanıldığında hasr ifade eder. نَحْنُ kelimesi ise
zamir-i munfasıldır.
Buna göre onlar: “Eğer yeryüzünde ıslahçı olarak gösterilecek bir zümre varsa o
da, biziz.” diyorlar. Aslında, günümüzde de hangi ifsatçıya sorarsanız sorun,
“Biz her türlü klik, mezhep, meşrep anlayışların çok çok ötesinde insanlığa
hizmet eden kimseleriz.” dediklerini duyarsınız. Onlar böyle diyecekler ama
görünen köy kılavuz istemez, onlar bozguncuların ta kendileridirler ve yalan
söylemektedirler.
İşte bunları işaretleme adına Kur’ân-ı Kerim أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ
الْمُفْسِدُونَ sözüyle onları faşediyor. Evvela, أَلَۤا ile dikkat çekiyor ve
“Uyanık olun, dikkat etmezseniz aldanırsınız.” diyor. Sâniyen, onların إِنَّمَا
نَحْنُ مُصْلِحُونَ demelerine karşılık إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ diyor ve
onların gerçek yüzlerini ortaya koyuyor. Ayrıca, onların اَلْمُصْلِحُون
ıslahçılar değil, اَلْمُفْسِدُونَ fesatçılar olduklarını vurguluyor.. Ve
وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ beyanıyla da onların şuursuzluklarını hatırlatıyor.
Şuur kelimesi üzerinde dururken, onun bir iz’an olmadığını görmüştük. Evet o,
bir inanç değildir ki insanı amele sevk etsin, bir ilim değildir ki tefekküre
esas teşkil etsin, akıl değildir ki, birbirinden farklı lemhalarından makûl bir
sonuca ulaşsın. O, esas itibarıyla sadece cismanî ve ruhanî bir kısım müşâhede
ve duyuşların lemhalarını aksettirmektedir. Buna göre şöyle denebilir: Bunların
şuurları o kadar az ki, herc ü merce sebebiyet vermekle döktükleri kanı bile
görmüyorlar. Hatta öldürdükleri nebileri bile göremiyorlar.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, اَلْمُفْسِدُونَ sözüyle, müfsitlerin belli ve bilinen
kimseler olduklarını da işaretliyor. Evet, onlar bellidirler, zira Bedir’de kafa
karıştırıp bir kısım sahabe-i kiram’ı da farklı düşüncelere çekerek ordu içinde
bozgunculuk yaptılar. Uhud’da bir hayli sahabinin kafalarını çelip araya ihtilaf
attılar... keza Tebük hâdisesinde bozgunculuk çıkarıp Efendimiz’i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) yalnızlaştırmaya çalıştılar. Hususiyle bunlardan bazıları
durmadan bozgunculuk yapıyor ve kafa karıştırıyorlardı. Gün geldi Hayber’de
toplandılar ve orayı âdeta bozguncuların kalesi hâline getirdiler.
Binaenaleyh; bunları öyle derince araştırmaya da lüzum yok. Onların şuurları
buna taalluk etmese de, en basit şuura sahip olan insan bile yapılan şu şeylerin
bozgunculuktan ibaret olduğunu hemen anlar. Onlar, döktürdükleri ve döktükleri
kanların şarıl şarıl akmasına, her yerin, öldürdükleri insanların naaşlarıyla
dolup taşmasına ve daha nice ürpertici şeylere sebebiyet vermelerine mukabil
hâlâ yaptıkları bu ifsada ıslahat diyorlarsa bu sadece maddeye saplandıklarından
akıllarının gözlerine inmiş olmasıyla yorumlanabilir. Zaten böyle olduğu için
yaptıkları ifsadı ıslah zannetmiyorlar mı?
Buraya kadar olan kısımda iki veya üç âyet-i kerime çerçevesinde verilmeye
çalışılan izahat içerisinde, toplum hayatı için nifakın ve onun arkasındaki
inkârcı düşüncenin öteden beri insanlık için ne büyük karmaşa, kargaşa ve herc ü
merce sebebiyet verdiği anlaşılacaktır. İleride tafsilen anlatıldığında onun ne
öldürücü bir zehir olduğunu da görmüş olacağız. Tavzih sadedinde daha sonraki
âyet-i kerimede onların da diğer insanlar gibi Allah’a inanmaları lazım
geldiği/geleceği hususunda çok yönlü ihtarda bulunulmaktadır. Ne var ki onlar,
kendilerini mü’minlerden üstün gördüklerinden bu ihtarı da anlayamayacaklardır.
Aslında burada mukabele sanatıyla nifakın işte bu türlü bir alâmeti ortaya
konmaktadır. Tabi bu alâmetlerin hepsi yan yana getirildiğinde bu farklılıkların
hâsıl ettiği, renk ve desen itibarıyla karışık bir ruh hâletinin ifade edildiği
görülecektir. Onların bu hâlini, مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ لَۤا إِلٰى
هٰۤؤُلَۤاءِ وَلَۤا إِلٰى هٰۤؤُلَۤاءِ “Onlar, mü’minlerle kâfirler arasında bir
oraya bir buraya gelip gitmek suretiyle bocalayıp duruyorlar: Ne tam onlardan
olabiliyorlar ne de bunlardan...” (Nisâ sûresi, 4/143) beyanı ne güzel ifade
etmektedir..!
[1]Buhârî, edeb 83; Müslim, zühd 63.
[2]el-Aynî, Umdetü’l-kârî 14/277, 2/173; Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh
9/253-254.
[3]Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/63, 5/376; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr
1/186.
Bakara Sûre-i Celîlesi (13-14. âyetler)
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُۤوا أَنُؤْمِنُ كَمَۤا
اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا
يَعْلَمُونَ وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا
إِلٰى شَيَاطِينِهِمْ قَالُۤوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ
“Ne zaman onlara: ‘Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin.’
denilse onlar, ‘Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?’ derler. Asıl
beyinsizler onların kendileridir de bunun farkında değiller. Bunlar iman
edenlerle karşılaştıklarında ‘Biz de mü’miniz.’ derler. Ne var ki şeytanlarıyla
baş başa kaldıklarında da: ‘Emin olun, biz sizinle beraberiz, onlarla alay
ediyorduk.’ derler.”
Daha önce de ifade edildiği üzere duygu ve düşünceleri itibarıyla işleri hile
yapma ve aldatma olan münafıklar, Resûlullah’a da hud’a ve hilede bulunmaya
kalkışmış ve bu konuda o kadar ileri gitmişlerdi ki yalanlarına O’nu da
(sallallâhu aleyhi ve sellem) inandıracaklarını sanmaya başlamışlardı. Aslında
bu yanlış telakki, akide noktasında bir şüphe, bir tereddüt ve bir reybîlik
ifadesiydi. Zaten âyetlerde münafıkların hem fesat çıkarmaları hem de sulhun
yanında olduklarını iddia etmeleri ve fesadı salah, salahı da fesat gördükleri
açıkça ifade edilmektedir. Aslında hangi devirde olursa olsun nifak virüsünün
bütün insanlık için ne denli zararlı olduğu Kur’ân-ı Kerim’de açıkça ortaya
konmakta ve insanlık bu nifak şebekesine karşı tekrar ber tekrar uyarılmaktadır.
Bundan başka, münafıklarla alâkalı yukarıda geçen âyet-i kerimede, akideden
muamelatın teferruatına, ondan da ahlâkî değerlere kadar sınıflar arasında fark
gözetmeyi esas alma gibi korkunç bir inhiraf müşâhede edilmektedir. Tabi ki,
kendilerine has bir iman iddiasında bulunurlarsa böyle bir imana bağlı ferdî,
ailevî ve içtimaî hayatı ilgilendirecek ne kadar saha varsa o sahaların hemen
hepsinde ciddi bir farklılık kendini gösterecektir. O anlayışa göre içtimaî
nizam ele alındığında, tamamen maddî olan böyle bir nizamın temelinde ekonominin
ve maddî refahın yattığı görülecektir. Bu anlayış itibarıyla da münafıkların
içtimaî hayattaki refah ve saadet telakkileri tamamen maddî durumun
mükemmeliyetine bağlı olacaktır.
Buna mukabil, inanan insana göre huzur sadece maddiyatın mükemmelliğiyle
değildir; o, Allah’a ve ahirete iman kaynaklı, öyle sağlam dayanaklıdır ki,
insan bin mahrumiyet içinde bulunsa da onu duyar. Evet, mü’minin düşünce
dünyasının temelinde Allah’a iman, peygambere iman ve ahirete iman yatmaktadır.
Diğer bütün değerler, teferruat kabilindendir ve zatî kıymetleri de ona göredir.
Bu âyet-i kerimede de وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ
قَالُۤوا أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ
السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ denilerek, mü’minlerin emr-i bi’l-ma’ruf
vazifesiyle münafıklara olan nasihatleri, hususiyle mü’minlerin en büyük
temsilcisi olan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara karşı
irşadkâr ifadeleri, onların Müslümanlara ve Efendimiz’e aşağılayıcı bir üslupla
mukabele etmeleri ve ardından mü’minler tebrie edilip asıl
sefihlerin/beyinsizlerin kimler olduğu vurgulanmaktadır. Sanki bu âyet-i
kerimede mü’minler ile münafıklar arasında bir diyalog kurulmakta ve önce
mü’minler konuşmakta, sonra da münafıklar onlara cevap mahiyetinde mukabelede
bulunmaktadır. Neticede ise Allah (celle celâluhu) her iki kesim hakkında
hükmünü vermektedir.
Müfredat mânâsı (13. âyet)
إِذَا kelimesi de إِنْ gibi şart edatıdır ama إِنْ şek ifade etmesine rağmen,
إِذَا kesinlik veya bir durumun vukuunun en azından rüçhaniyet kesbettiğini
ifade eder.
قِيلَ fiil-i mâzi olup meçhul sigasıyla gelmiştir.
اٰمِنُوا kelimesi, اٰمَنَ’den emr-i hâzır cem-i müzekker muhatap olup “iman
edin” mânâsındadır.
كَمَا : كَ, harf-i teşbihtir. مَا, masdariyye veya kâffedir. كَمَا, mahzuf
(zikredilmemiş) bir masdarın sıfatı makamındadır.
اَلنَّاسُ’ın izahı daha önce genişçe ele alındığı vechiyle, sıradan
“insanlar”dan daha ziyade “malum ve maruf insanlar” anlamına gelmektedir. Yani
bu insanlar, herhangi bir insan değil, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) iman eden insanlar demektir.
السُّفَهَۤاءُ, “sefih” kelimesinin cem’idir ve “sefeh”ten gelmektedir. Sefeh,
görüş ve düşüncede hafif, noksan olma, aklı her şeye ermeme demektir. Daha
ziyade avam halk için kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de değişik âyet-i kerimelerde
de ifade edildiği gibi kâfirlerin öteden beri peygamberlere inanan insanları
“süfeha”, “erâzil” gibi kelimelerle tavsif etmeleri, ilk inananların biraz da
fakir, zayıf ve avamdan kimseler olduklarını göstermektedir.
Burada لَا يَعْلَمُونَ kelimesine dikkat etmekte yarar var. İlim, şuurun zirve
noktasıdır. Şuur kelimesinin tahlil edildiği yerde de ifade edildiği gibi onun
zirvesine ilim, bu seviyede ilim ehline de âlim denilmektedir. Zannediyorum
buradaki لَا يَعْلَمُونَ kelimesinde de bu ve buna benzer mânâlar gözetilmekte
Şimdi de isterseniz, bu izaha göre âyetin mealine tekrar bakalım:
“Bir de onlara yepyeni ve terütaze bir duyuş ve hissedişle sahabe-i kiram gibi
iman edin dendiğinde derler ki: ‘Sefihlerin, yani ayak takımının, mârifetsiz,
kültürsüz, ilmî seviyeleri olmayan o kimselerin inandığı gibi mi inanacağız?’ De
ki: ‘Dikkat edin, geçmişlerine bakın ve gelecekleri hakkında uyanık olun. Esas
sefihler, yani duygu ve düşünce eksikliği içinde bulunanlar o münafıklardır.
Fakat bunu bilemiyorlar, bilemezler de.’”
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (13. âyet)
لَا يَعْلَمُونَ : “Bilememe” ifadesi, nefy-i istikbal kipiyle anlatılmaktadır.
Ayrıca burada “bilemezler” sözü, “istikbalde bilemezlerse şimdi de bilmiyorlar”
anlamına gelmektedir. İfade burada مَا يَعْلَمُونَ şeklinde olsaydı, o zaman
cümle, “Şimdi bilmiyorlar ancak ileride bilebilirler.” anlamına gelirdi ki, bu
münafık karakterini tam aksettirmezdi. Evet, bu hususu şimdi olmadığı gibi
ileride de bilmeleri mümkün değildir. Çünkü bu bir ilim meselesidir.
O gün mü’minler münafıklara yer yer “İman edin.” diye tebliğde bulunuyorlardı;
buna karşılık münafıklar da اٰمَنَّا diyerek iman ettiklerini ifade ediyorlardı.
Ancak Allah’ın, bu âyet-i kerimede mü’minlerden münafıklara tekrar اٰمَنَّا
dedirtmelerini istediği görülmektedir ki, burada iki mülâhaza söz konusudur:
1. Münafıklar, “İman ettik.” demelerine rağmen yine de onlara “İmanın bütün
erkânına iman edin.” denilmektedir. Çünkü imanın rükünlerinden bir tekine bile
inanılmadığı takdirde o iman, iman olmaz.
2. Allah, mü’minlere, münafıkların durumlarını çok iyi bildiklerini
söyletmektedir. Zira mü’minlerin onlara اٰمِنُوا “İman edin.” demeleri, onların
gerçekten Allah’a iman etmediklerinin farkında olduklarını ifade eder.
Bundan başka كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ beyanıyla onlardan tıpkı mü’minlerin
inandığı gibi iman etmeleri istenmektedir. Esasen bu bir bakıma meselenin
tavzihi gibidir. Yani bu ifadeyle onlara âdeta şöyle denilmektedir: “Siz şimdiye
kadar bir çeşit inanış içindeydiniz. Şu anda da değişik bir inanç peşindesiniz.
Ama ne o inanışınız ne de bu imanınız kat’iyen makbul değildir. Şu anda yepyeni
ve terütaze bir iman anlayışıyla zuhur eden, اَلنَّاسُ’la ifade edilen yeni bir
insan topluluğu var. Aslında siz de bunları çok iyi biliyorsunuz. Bu insanlara
ittiba etmek suretiyle gerçekten iman ediniz.” اَلنَّاسُ “insanlar” kelimesinin
başındaki harf-i tarif, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında
halkalar teşkil eden maruf insanları yani sahabe-i kiram’ı ifade etmektedir.
Ayrıca daha önceki 8. âyet-i kerimede geçen وَمِنَ النَّاسِ ifadesiyle bu âyette
geçen اَلنَّاسُ kelimesi beraber ele alındığında, burada münafıklar için bir
kınama olduğu nüktesini çıkartmak da mümkündür. وَمِنَ النَّاسِ ifadesiyle
“insanlardan öyleleri vardır ki” denilerek münafıkların bir bakıma insanlar
içinde garip bir gürûh olup, hâl, tutum, davranış ve anlayışlarıyla hiç de
hakiki mânâda insan olmadıkları ifade edilmektedir.
Ancak, âyet-i kerimede, münafık olmalarına rağmen yine de insanlar içinde
kendilerine bir yerin verildiği görülmektedir. Bu, şeytanın meleklerle beraber
Hazreti Âdem’e secde etme emrine muhatap olmasına benzer. Aslında şeytan, كَانَ
مِنَ الْجِنِّ “O, cinlerden idi.” (Kehf sûresi, 18/50) âyetinin mantukunca cin
taifesindendi ve cinlerin de merede kısmındandı ama meleklerle beraber
bulunuyordu. Bunun için, وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلاَئِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ
فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ “Bir vakit meleklere: ‘Âdem için secde edin!’ dedik.
Bütün melekler secde ettiler de İblis etmedi.” âyetinde, melek olmamasına,
cinlerden olmasına rağmen meleklerle beraber secde emrine muhatap olduğu ifade
ediliyor. Aynen onun gibi insanlar içinde de beşerin şeytanı sayılan münafıklar
anlatılırken “İnsanlar içinde bir gürûh vardır ki...” ifadesi kullanılmaktadır.
Bir mânâda onlara: “Siz marazınızın artmasıyla ve selim fıtratlarınızı bozmakla
insanlar arasındaki yerinizi kaybetme durumundasınız. Öyleyse اٰمِنُوا كَمَۤا
اٰمَنَ النَّاسُ “Hakiki insanların iman ettiği gibi iman edin.” denilmektedir.
Onlar ise, “Biz sefihlerin yani görgü ve düşüncesi kısır olanların inandığı gibi
mi inanacağız?! Bunu mu bize teklif ediyorsunuz?!” diyerek bu teklifi geri
çevirmişlerdir/çevirmektedirler.
Bundan şu da anlaşılabilir: Münafıklar, esasen kendilerine göre bir çeşit
inanıyorlardı. Ne var ki bu inanma, Allah katında makbul olan iman şeklinde
değildi. Bu çarpık anlayışla onlar, mü’minlerin inanma şeklini sefihlere has bir
iman olarak görüyor ve bu şekildeki hakiki imana karşı tavır alıyorlardı.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Münafıklar, أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ
السُّفَهَۤاءُ ‘Sefihlerin, yani bilgisiz, kültürsüz, ilmî seviyeleri olmayan
sıradan kimselerin inandığı gibi mi inanacağız?’ ifadesini kendilerine emr-i
bi’l-ma’ruf yapan mü’minlere mi, yoksa şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman
kendi kendilerine mi söylüyorlardı?”
Bu mevzuda tefsirciler değişik yorumlar ortaya koymuşlardır. Esasen her iki
mânâyı kabul etmekte de bir beis olmasa gerek. Vâhidî, münafıkların insanların
içinde değil de daha ziyade şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman أَنُؤْمِنُ
كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ dediklerini ifade etmektedir.[1] Zira onlar,
mü’minlerin yüzüne karşı bunu söyleyecek cesarette değillerdi.
Ancak âyetlerin umumi akışına bakıldığında, münafıkların bu ifadeleri,
mü’minlerin yüzlerine karşı söylediklerini anlamak da mümkündür. Zira münafıklar
ile mü’minlerin arasındaki münasebet, bazen karşılıklı konuşma şeklinde de
olabiliyordu. Dolayısıyla bu karşılıklı konuşma esnasında münafıkların
أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ cümlesini ifade etmeleri onların
küstahlıklarına uygun düşmektedir. Aslında, siyak-sibak bütünlüğü içerisinde
âyetlere bakıldığında, onların bu cümleyi rahatlıkla mü’minlerin yüzlerine karşı
söyleyebilecekleri de mümkün görünmektedir. Zira münafıklar, Allah’a karşı bile
hud’a yapma cüretini izhar etmiş, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ve mü’minlerin firâsetini kâle almadan bu mevzuda onlara mukabelede bulunmuş,
kendilerine "Fesat çıkarmayın!" denildiğinde sözde akıllıca davrandıklarını
zannederek “Fesat çıkarmıyoruz, biz ıslahçılarız.” demişlerdi…
Bir kere umumi karakterlerine bakıldığında münafıkların fıtratlarının bozulduğu
açıkça müşâhede edilmektedir. Böyle bir fıtrat bozukluğu yaşayan bu insanların,
karşılaştıkları mü’minlere: أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ demeleri
gayet normaldir. Vâkıa onların böyle demeleri, hâlet-i ruhiye itibarıyla
öfkenin, şiddetin ve hiddetin ulaşabileceği son noktaya ulaşmış olmasının
onlarda hâsıl ettiği bir feveran ve patlamanın neticesiydi.
Ayrıca onlar burada maksatlarını gizleyip başka şekilde söyleme mânâsına bir de
tevriyede bulunuyor, أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ ifadelerini iki
şekilde anlaşılabilecek bir üslupla söylüyor ve diyalektik yapıyorlardı. Evet
onlar, söyledikleri sözü; hem yukarıdaki şekilde hem de, “Ya ne zannediyorsunuz,
tabi inanacağız. Yoksa bizim sefihlerin yaptığı gibi mi yapacağımızı
zannediyorsunuz?” şeklinde anlaşılabilecek biçimde söylüyorlardı ki, böyle bir
üslupla bir taraftan asıl maksatlarını gizlemiş oluyor, diğer taraftan da
içlerindeki gayzlarını seslendiriyorlardı. Esasen Kur’ân-ı Kerim’in bu mevzudaki
ikazlarına bakıldığında münafıkların hiç mi hiç inanmadıkları anlaşılmaktadır.
Aslında onların –bir şaşkının da ifade ettiği gibi– kendilerince bir inançları
vardı. Ne var ki, Allah’ın dini yanında kendine göre inanmanın çerçevesinin ne
olduğu da belli değildi. Belki, nebilerin sesinin soluğunun ulaşamadığı
devirlerde insanların kendilerine göre bir inanç sistemi oluşturmaları imkân
dâhilindeydi; ancak Peygamber vahyini duyduktan sonra artık “kendine göre bir
iman” olmazdı. Abdülaziz Mecdi Efendi’nin hayatıyla alâkalı bir eserde
okumuştum. Zannediyorum, Feylosof Rıza Tevfik, Tevfik Fikret’i müdafaa
sadedinde, bir mecliste şunları söyler: “Tevfik Fikret tamamen mutekit idi,
dindar idi, fakat dini herkesten başka bir surette anlardı.” Bunun üzerine
Merhum Babanzade gayet latif bir ifadeyle şu mukabelede bulunur: “Filozofçuğum!
Fikret büyük bir şairdir, deyiniz. Şiiri lâyık-ı takdirdir, deyiniz. Peki,
deriz. Numune-i fazilet idi, deyiniz. Birçok kuyud-u ihtiraziye ile ona da,
peki, deriz. Fakat, mü’min idi, Müslüman idi demeyeniz. Çünkü sizi herkesten
evvel kendisi tekzip eder.”[2]
Tekrar konuya dönecek olursak, burada bir nükteden daha söz edilebilir. Kur’ân,
ibtida ile intihayı cem eden bir kitaptır. Yani mübtedi bir insan samimi
hissiyatıyla kendini ona verdiği zaman tatmin olup doyabileceği gibi, müntehî
sayılan bir başkası da onu farklı bir derinlikte duyabilir. Bu itibarla Kur’ân,
öyle bir iman anlayışı vaz’ etmiştir ki onun dışında başka bir iman anlayışı
ortaya koymak densizlik olur. Ne var ki, Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu iman
anlayışında bir kısım terakki farklılıklarının olduğu açıktır. Evet, bir
sahabinin imandaki seviyesiyle Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
iman mertebesi bir olmadığı gibi bir hak erinin yakîniyle bizim gibi sıradan
birinin yakîn ü iz’anı bir değildir. İsterseniz bir de bu zaviyeden meseleye
bakalım; o zaman kendi imanlarını akademik seviyede gören, ekonomik ve kültürel
açıdan kendilerinden daha aşağıda gördükleri insanların imanlarını alaya alan
münafıkların nasıl bir gaflet içinde bulundukları görülecektir.
Netice itibarıyla münafıkların أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ demeleri
ister sahabiyle istihza etmek olarak ele alınsın, ister aslında inanmadıkları
hâlde inanıyor gibi görünmelerinin ifadesi olsun, isterse sahabeyi sefih sayıp,
okumuş, kültürlü ve görgülü kimseler için ayrı bir iman anlayışı
iddiasındaydılar şeklinde anlaşılsın; evet konu hangi şekliyle ele alınırsa
alınsın münafıkların ciddi bir tutarsızlık içinde oldukları müşahede
edilecektir.
* * *
Ayrıca, وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُۤوا أَنُؤْمِنُ
كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ ifadelerinde şu tür nükteler söz konusudur:
1. İman, şahısların hissiyat ve anlayışlarına göre çeşitlilik ve renklilik arz
etmez. Onun tek rengi vardır, o da إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الْإِسْلَامُ
“Allah nezdinde din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/19) âyetinde ifadesini
bulur. Başka düşüncelerin ürünü olarak din diye ortaya sürülen hiçbir sistem,
İslâm’ın yerini tutmaz/tutamaz. Nitekim وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ
دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Kim,
İslâm’dan başka bir din, bir sistem ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir
anlayış) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.”
(Âl-i İmrân sûresi, 3/85.) âyet-i kerimesi açık ve net olarak bu hakikati ifade
etmektedir. Evet İslâm dışında gidilen yolların hepsi merduttur ve hiçbirinin
nezd-i ulûhiyette makbuliyeti de söz konusu değildir.
2. اَلنَّاسُ kelimesiyle ifade edilen o maruf insanlar sahabe-i kiram’dır.
“Mutlak zikir, kemaline masruftur.” prensibinden hareketle “insanlar” denince,
en kâmil mânâda insan olan ashab akla gelmektedir. Binaenaleyh burada sanki
münafıklara “Siz sahabe-i kiram gibi iman edin.” denilmektedir. Bu ifade, o
devrin münafıklarına, inanma mevzuunda örnek olarak uyulması gerekenlerin
sahabeler olduğunu anlattığı gibi aynı zamanda, ondan sonra gelecek kimseler
için de “sahabenin imanının daima örnek bir iman” olduğunu anlatmaktadır.
3. اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesindeki kâf-ı teşbihle sadece
münafıklara değil bütün insanlara, “Ey çağın insanları ve daha sonrakiler, siz
asla sahabe gibi inanamazsınız.” şeklinde bir ima da söz konusudur. Zira
müşebbeh (benzetilen), müşebbehün bih’in (kendisine benzetilen) aynı değildir.
Meseleyi değiştirip ashaptan ileriye giderek teşbihte bir taklib yapmak belâgat
kaidelerine aykırıdır. Öyleyse sahabeyi takip eden nesiller imanda ne kadar
ileriye giderlerse gitsinler hep “gibi” olacak fakat kat’iyen “aynı”
olamayacaklardır.
4. Bundan başka أَنُؤْمِنُ “İnanacak mıyız?” ifadesinde şöyle bir nükte de
mevcuttur: Münafıklar önceden اٰمَنَّا“Biz iman ettik.” demişlerdi. Yani
demagoji yaparak, “Bir kez daha mı iman!” demek istemişlerdi. Fiil-i muzâri hem
teceddüt ifade etmekte hem de hakikaten hâle, mecâzen de istikbale bakmaktadır.
Evet münafıklar, bu ifadeyle “Daha önce iman etmiştik, bundan sonra da hep
inanma mecburiyetinde mi kalacağız?” demek istemiş ve ayrı bir inhiraflarını
seslendirmişlerdi.
5. Ashab-ı kiram arasında Selman-ı Fârisî, Ebû Hüreyre ve Bilal-i Habeşî
(radıyallâhu anhüm) gibi fakirlikleriyle meşhur ve maruf olmuş bazı kimseler
vardı ve münafıklar da bu sahabileri yakından tanıdıkları için onlara doğrudan
doğruya –hâşâ– sefih diyorlardı. Binaenaleyh münafıkların ifadelerinden hareket
edilecek olursa السُّفَهَۤاءُ kelimesindeki harf-i tarifi, “ahd-i zihnî” olarak
düşünmek icap edecektir. O takdirde السُّفَهَۤاءُ kelimesi “şu aramızda
maruf/belli sefihler” mânâsına gelmiş olur.
Vâkıa, farklı bir zâviyeden bakıldığı takdirde bunun ahd-i hâricî olarak
düşünülmesi de mümkündür. Buna göre münafıklar “Biz şu akılsız ve budalaların
inandıklarına mı inanacağız?” demek suretiyle kendilerince mü’minlerle istihza
ediyorlardı. Kur’ân-ı Kerim, onların daha evvelki iddialarının cevaplarını
verdiği gibi bu istihzalarını da cevapsız bırakmamıştır.
Konuya bir de âyetin sebeb-i nüzulü açısından bakmak yararlı olacaktır. Evet,
esbâb-ı nüzul, esasen temel hususun tasvirini yaparak o tip hâdiselere bir
bakıma cevap olması ve daha sonra gelecek hâdiseleri de o tür hâdiselere tatbik
etme imkânı hazırlaması açısından çok önemlidir. Her ne kadar bazı âyetler,
hususi şahısların hususi hareketlerinden ötürü nâzil olmuşsa da bunu umuma
teşmil etmekte herhangi bir mahzur yoktur. Zira herkesin bu türlü derslerden
alacağı ibretler vardır.
Abdullah İbn Übey İbn Selûl ve onun liderliğindeki o zâhiren çok zeki görünen,
akl-ı meaşla zeki olan ancak meâdı bilmeyen (yani dünyayı gören fakat ahireti
bilmeyen) bu kimseler sahabe‑i kirama –hâşâ– sefih nazarıyla bakıyorlardı ki,
burada şöyle bir durum söz konusudur:
Daima rahatını ve zevkini düşünen, rahat ve huzurunu ihlal edecek her türlü
hareketi kötü kabul eden ve bu türlü hareketlerle huzurunu kaçıranlara sefih ve
deli nazarıyla bakan bir kısım maddeciler hemen her devirde görülegelmişlerdir.
Nitekim Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ı o kadar
çok hatırlayın, o kadar çok anın ki neticede size deli desinler.”[3] hadis-i
şerifi de bu hususu teyit eder mahiyettedir. Evet, inanan bir kimsenin,
hasımları tarafından mecnun olarak itham edilmesi hep olagelmiş bir husustur.
Zaten bir mü’minin davranışları, mülhitlere ve fısk u fücûr içinde olanlara
tıpatıp uyuyorsa o mü’min, gerçekten onlardan ayrılarak zâti kimlik ve
şahsiyetiyle kendini olduğu gibi gösterememiş demektir. Kat’i hatlarla
mülhitlerden ve mütemerritlerden farklılık arz eden bir mü’minin bütün
davranışları, mülhit ve mütemerritleri kendi yanlış kıstasları içinde hep yanlış
mülâhazalara sevk edecektir.
Mesela bir mü’min, Peygamberinin: “Kim bugün iman ederek ve sevabını Allah’tan
bekleyerek burada savaşıp ölürse Cennet’e girer.” müjdesini duyup elindeki
hurmaları atar ve: “Bunların eliyle ölmekle Cennet’e gireceksem bu canıma
minnet.” diyerek hayatını istihkâr eder ve şehadete yürür.[4] Hayatı en mühim
mesele sayan ve Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle bin sene ömür yaşamayı isteyen bir
insanın,[5] hayatını istihkâr edip böylesine her şeyi elinin tersiyle iten bir
zata sefih demesi kendince gayet normaldir.
Şimdi bir insan düşünün ki, çoluk çocuğunu kendi öz yurdunda bırakıyor ve bir
sığıntı gibi başkalarının evine sığınıyor. Zamanında Yemen ve Şam ticaretiyle
önemli imkânlara sahip olan bu insan, sığındığı o kimsenin bağında, bahçesinde
bir işçi gibi çalışıyor. İşte böylesine akıl almaz fedakârlık ve sıkıntılara
göğüs geren bir mü’minin bu durumunu gören münafıklar bu kişiye sefih diyorlar.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, mü’min ve münafıklar nazarında ölçüler çok farklı
ve değer hükümleri de ayrı ayrı idi. Böyle olunca onlar kendi içlerinde
sahabiye, normal görerek, –hâşâ– sefih diyebiliyorlardı. Vâkıa yer yer bunu
izhar da ediyorlardı.
قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَۤاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ
“Size karşı olan düşmanlıkları ağızlarından taşıp meydana çıkmaktadır;
kalblerinin gizlediği düşmanlık ise daha büyüktür.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/118)
âyeti bunu açıkça göstermektedir. Cenab-ı Hak da onların içlerindeki bu
düşmanlığı أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ“İyi
bilin ki, asıl sefih onlardır ama bilmiyorlar” âyetiyle açığa çıkartmakta ve
onların karakterlerini ortaya koymaktadır.
İslâmî kaynaklarda Bakara sûresi 10-14. âyetlerin sebeb-i nüzulü olarak şu
hâdise zikredilir: Abdullah İbn Übey adamlarıyla beraber bir gün yürürlerken
Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Ali’ye rastlarlar. Abdullah İbn Übey
yanındakilere: “Bakınız ben şu gelen sefihleri başımızdan nasıl savacağım.”
şeklinde mırıldanır ve yaklaştıkları zaman hemen Hazreti Ebû Bekir’in elini
tutar, ona “Merhaba Teymoğullarının efendisi, şeyhu’l-İslâm, Resûlullah’ın
mağarada arkadaşı, kendini ve malını Resûlullah’a vermiş bulunan Hazreti
Sıddık!” der; sonra Hazreti Ömer’in elini tutar, ona da, “Merhaba
Adiyoğullarının efendisi, dininde kuvvetli, nefsini ve malını Resûlullah’ın
yoluna adamış Hazreti Faruk!” diye riyada bulunur; sonra Hazreti Ali’nin elini
tutar ve aynı riyakâr tavırla, “Merhaba Resûlullah’ın amca oğlu ve damadı,
Resûlullah’tan sonra bütün Hâşimoğullarının efendisi!” sözleriyle alayına devam
eder.
Bunun üzerine Hazreti Ali: “Abdullah, Allah’tan kork, münafıklık etme, çünkü
münafıklar Allah’ın en kötü kullarıdır.” mukabelesinde bulunur. Abdullah İbn
Übey de cevaben: “Sen ey Ebâ Hasen, benim hakkımda böyle mi düşünüyorsun?
Allah’a yemin ederim, bizim imanımız sizin imanınız gibi ve bizim tasdikimiz de
sizin tasdikiniz gibidir.” der ve ayrılırlar. Daha sonra arkadaşlarının yanına
dönen Abdullah İbn Übey onlara: “Nasıl yaptığımı gördünüz değil mi? İşte siz de
bunları her gördüğünüzde böyle yapınız.” talimatını verir, onlar da “Sağ ol, sen
hayatta olduğun sürece seninleyiz.” diye onu pöhpöhlerler. Ebû Bekir, Ömer ve
Ali (radıyallâhu anhüm) efendilerimiz de bunu Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve
sellem) aktarınca ilgili âyetler nâzil olur.[6]
Âyetlerin sebeb-i nüzulü olarak bu hâdise zikredilse de mevzu itibarıyla mesele
umumidir. İmanı kurtarma adına yapılan âlemşümul çalışmalar göz önüne
alındığında günümüzde de birtakım hizmete adanmış kimselerin sefih nazarıyla ele
alındıkları görülecektir. Yani tarihin hemen her devrinde bütün tazeliği ve
nezahetiyle hak ve hakikat namına mücahedede bulunan kimselerin davranışları
sefeh eseri olarak mütalâa edilmiş ve bu insanlara çok defa sefih nazarıyla
bakılmıştır. Ancak, لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى
الْحَقِّ حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ “Ümmetimden bir
grup, hak üzerine kâim olmaktan asla geri kalmaz. Allah’ın emri (kıyamet)
gelinceye dek onlar hep galiptirler.”[7] hadis-i şerifinin de işaret ettiği gibi
kıyamet gününe kadar insanları hak ve hakikate çağıran mutlaka bir cemaat
bulunacak ve bu cemaate sefih diyenler de olacaktır. Evet, Hazreti Âdem’le
başlayan bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir.
İşte Kur’ân-ı Kerim, bu husustaki hükmünü şöyle noktalamaktadır: أَلَۤا
إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ “Dikkat edin asıl sefihler
onlardır; ama bunu bilemiyorlar.” Evet, münafıklara “İnsanların inandığı gibi
inanın.” denilip yol gösterildiğinde onlar, “Sefihlerin inandığı gibi mi
inanacağız!” demişlerdi. Bu hususa daha önce de değinmiştik. اَلنَّاسُ kelimesi,
başındaki harf-i tarifle, o gün daha ziyade Müslüman saflarında bulunan inanan
insanları akla getirmekteydi. Ancak bu اَلنَّاسُ ifadesinde şöyle bir mânâ da
melhuzdur: “Siz de insansınız, onlar da insan. Daha evvel hep beraber
bulunuyordunuz. Sonra insanlardan bir grup, sizin gibi küfürde kalmayıp iman
ettiler ki, hâlâ da insandırlar. Sizin onlardan herhangi bir üstün yanınız yok.
Öyle ise onların iman ettikleri gibi siz de iman ediniz.” Ayrıca bu kelimenin
tercih edilmesinde, “İnsanlığınızın gereği olarak mesele ele alındığında sizin
de iman etmeniz gerekecektir ve bunun insanlık adına tenkit edilecek bir tarafı
da yoktur.” gibi bir mânâ da söz konusu olabilir.
أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ“Dikkat edin, asıl
sefihler onlardır fakat bilmezler.” Evet onlar, her ne kadar mü’minlere sefih
deseler de sefahatin ne olduğunu bilmemektedirler. Sefahet, bilmeye mütevakkıf
bir meseledir. Daha önce de ifade edildiği gibi “sefih” lügat mânâsı itibarıyla
“muhakemesi, re’yi, görüşü kısır olan kimse”, şer’i mânâsı itibarıyla da “aklın
ve şer’in sınırlarına riayet etmeyen insan” demektir. Yani o, “sefil arzularını
yaşayan, miskinlik içinde bulunan ve olumsuz alışkanlıkları olan kimse” mânâsına
gelmektedir. Gerçi bazen yüzüne bakılmayan fakire, iltifat görmeyen zayıfa,
ezilen mazlum kişilere de sefih denilmektedir ki bu da daha ziyade –Kur’ân-ı
Kerim’in değişik yerlerinde ifade edildiği gibi– müşriklerce nebilere ittiba
eden kimseler hakkında kullanılagelmiştir.
Mesela, Hazreti Nuh’a (aleyhisselâm) inanmayan kimseler: وَمَا نَرَاكَ
اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ “Biz, içimizde
ancak ayak takımının sana ittiba ettiğini görüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27)
diyerek inanan insanları “erâzil (ayak takımı, toplumun en alt tabakası)”
kelimesiyle vasıflandırmış ve “süfeha” kelimesinin yerine “erâzil” sözcüğünü
kullanmışlardır. Az önce de geçtiği üzere “sefih”i anlama ilme bağlıdır. İlim
ise insanın kendi nefsini bilmesinden başlar; başlar da insan, kendini tanımanın
ışığı altında hakka, irfana ve onun neticesinde de Cennet ve cemalullaha ulaşır.
Kendini bilemeyen insanlar ise, Yunus’un
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır!
ifadelerinde de olduğu gibi, Allah’ı da bilemeyeceklerdir. Nitekim başka bir
âyette de, نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttular,
Allah da onlara nefislerini unutturdu.” (Haşir sûresi, 59/19) buyrulur. Bu iki
esas arasında telâzum olduğu söylenebilir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, münafıkların söyledikleri sözlerde bir ilmî
gerçeklik bulunmamaktadır. İşte Kur’ân-ı Kerim de bu âyetteki fezlekeyle bize
bunu göstermektedir. Nitekim bu siyakta geçen âyetlerde evvela مَا يَشْعُرُونَ
“Farkında değiller”, ikinci olarak لَا يَشْعُرُونَ “Farkında değiller ve
olmayacaklar”, üçüncü olarak da لَا يَعْلَمُونَ “Bilmiyorlar” denilmektedir ki,
bundan anlaşılan da şudur: Münafıkların, şu anda gözlerinin önünde olup
bitenlere kat’iyen şuurları taalluk etmemektedir. Burada مَا “nefy-i hâl”
içindir, yani hâl-i hazırda bir şeyin (burada şuurun) olmadığını ifade eder.
Sonraki âyetin sonunda ise “nefy-i istikbal (bir şeyin gelecekte olmaması)”
ifade eden لَا ile لَا يَشْعُرُونَ denilmektedir. Zira مَا يَشْعُرُونَ ile ifade
edilenler, لَا يَشْعُرُونَ olma yolundadırlar. Evet, bunlar, şuuren şu anda olup
bitenleri kavrayamadıkları gibi istikbale ait meseleleri de
kavrayamayacaklardır. Zira şuur, akla malzeme hazırlayan bir güçtür. Münafıklar
aklî meselelerde bir durağanlık yaşadıkları için, tamamen ilmî bir mesele olan
sefahat sözcüğüne sığınıp onunla başkalarına çamur atmaları kendi
bilgisizliklerini göstermektedir.
Bundan da anlaşılan şudur ki onlar, bilinecek şeyleri bilmemektedirler hatta
bilmediklerini dahi bilmemektedirler. Dolayısıyla da bir türlü bu mürekkeb
(katmerli) cehaletten kurtulamamaktadırlar; kurtulamamaktadırlar, zira onlar
kendilerini biliyor zannetmektedirler. Evet insan, bir şeyi bilmiyorsa onun
cehaleti bir cehl-i basit, şayet bilmediğini dahi bilmiyorsa bir cehl-i
mürekkeb; ve eğer bir şey bilmediği hâlde biliyor iddiasında ise bu da bir
cehl-i mük’abtır (üç boyutlu). Evet bunlardan biri tek buudlu basit cehalet,
ikincisi iki buudlu mürekkeb cehalet, üçüncüsü ise üç buudlu mük’ab bir
cehalettir. İşte burada لَا يَشْعُرُونَ ifadesi münafığın böylesine muzaaf (kat
kat) bir bilgisizlik içinde olduğunu işaretlemektedir.
Münafıklar ve bir kısım Ehl-i Kitap –insaflı olanlar müstesna– bu kategori
içinde mütalâa edilegelmişlerdir. O gün ortada yeni bir mesaj ve bu dinin
temsilcisi etrafında toplanmış, önceleri az ama zaman geçtikçe çığ gibi gelişen,
büyüyen aydınlık bir kitle vardı. Onlar bunu hiç anlayamıyor ve
sindiremiyorlardı. Gerçi azıcık basiretleri olsaydı ve kendi vicdanlarına,
vicdanî müktesebatlarına dönüp baksalardı daha farklı davranacaklardı ve hem
Tevrat’ın hem de İncil’in bir Nebi-yi Ümmî’den haber verdiğini göreceklerdi.
Esasen onlar, böyle bir peygamberin kendi çevrelerinde zuhur edeceğini çok iyi
biliyorlardı. Nitekim Hazreti Mesih’ten sonra o devre kadar Resûl-i Ekrem gibi
şânı yüce, fezâil ve meârif âbidesi bir zatın zuhur ettiğine de hiç şahit
olmamışlardı. Eğer onlar birazcık olsun vicdan ve iz’an sahibi olsalardı Resûl-i
Ekrem’in o işaret edilen peygamber olduğunu hemen anlayacaklardı. Ne var ki, bu
kadarcık olsun dönüp vicdanlarına bakmıyorlardı. Onun için de bir türlü
tereddütten kurtulamıyorlardı. Aslında, âhir zamanda gelecek Nebi’nin ahiret
hakkında tafsilat vereceğini kitaplarında da görüyorlardı ama içlerindeki kin ve
haset böyle bir şeyi kabule fırsat vermiyordu. Bundan anlaşılan şu idi ki,
bunlar, esasen yanıltmayan bir şuura, bir akla ve bir ilme sahip değillerdi,
bundan dolayı da gözlerinin önünde olup biten bu gerçekleri göremiyorlardı.
Bu itibarla لَا يَعْلَمُونَ kelimesi, “Onlar, size sefih dediler. Aslında
onların kendileri şuursuz, aklı olmayan ve aynı zamanda ilimsiz kimselerdir.”
şeklinde Efendimiz’e ve mü’minlere yönelik bir teselli mânâsı ifade etmektedir.
Bir diğer yönden burada şöyle bir şey anlamak da mümkündür: “Onlar şuursuz,
akılsız ve ilimsiz kimselerdi. İslâm ise, şuur, akıl, fikir ve ilim üzerine
müesses bir dindir. Müslüman olarak ancak bunları mü’minler bilebilirler.
Öyleyse, onlarda olmasa da sizin meselelerinizin temelinde şuur, akıl, fikir ve
ilim vardır.”
* * *
وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلٰى
شَيَاطِينِهِمْ قَالُۤوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ
“Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, ‘Biz de mü’miniz.’ derler. Fakat
şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da: ‘Emin olun biz sizinle beraberiz,
sadece onlarla alay ediyoruz.’ derler.”
[1] el-Vâhidî, Tefsîru’l-Vâhidî 1/93.
[2] Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun: Hayatı ve Şahsiyeti s. 182.
[3] Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/68, 71.
[4] Buhârî, meğâzî 17; Müslim, imâret 143.
[5] Bkz.: Bakara sûresi, 2/96.
[6] es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 1/155.
[7] Buhârî, i’tisâm 10; Müslim, imâret 171.
Müfredat mânâsı (14. âyet)
إِذَا şart edatıdır.
لَقُوا kelimesi, لَقِيَ – يَلْقَى - لِقَاءً’den gelir. Mâzi fiilin cem-i
müzekker gâip sigası olup “karşılaşma, yüzyüze gelme, görüşme, mülaki olma” gibi
mânâlara gelmektedir.
Bunun gibi, خَلَوْا kelimesi de, خَلَا – يَخْلُو – خُلُوًّا وَخَلَاءً وَخَلْوَةً
kökünden gelir, mâzi fiilin cem-i müzekker gâip sigası olup, إِلَى harf-i
cerriyle kullanıldığında “halvete varmak, baş başa kalmak” gibi anlamlara gelir.
وَإِذَا خَلَوْا إِلٰى شَيَاطِينِهِمْ ifadesinde, bir kısım cümleler tayyedilmek
suretiyle îcâza gidilmiştir şeklinde yaklaşacak olursak, takdiri: وَإِذَا
خَلَوْا [وَانْصَرَفُوا وَذَهَبُوا وَخَلَصُوا] إِلٰى شَيَاطِينِهِمْ şeklinde olur
ki mânâsı için şöyle denebilir: “Yalnız kaldıkları, yüz çevirip, çekip
gittikleri ve gidip şeytanlarına ulaştıkları zaman…”
Pek çok müfessir, buradaki إِلٰى harf-i cerrinin مَعَ mânâsına geldiğini ifade
etmişlerdir. Buna göre mânâ: وَإِذَا خَلَوْا مَعَ شَيَاطِينِهِمْ “şeytanlarıyla
baş başa kaldıkları zaman” şeklinde olur.
شَيَاطِين şeytan kelimesinin çoğuludur. Kelime, Kur’ân-ı Kerim’de hem müfred
(tekil) hem de cemi’ (çoğul) olarak birçok yerde geçmektedir. Şeytan kelimesi,
ism-i cins olarak ele alındığı gibi, ism-i hâs olarak da ele alınagelmiştir.
İsm-i cins olduğunda, inatçı ve saldırgan olan her şeye bir mânâda şeytan denir
ki bu, o türü genel olarak ifade eder. Evet, her nevide, o nevi içinde
şeytanlığa has hususiyetleri bulunan türe “insan şeytanı, cin şeytanı, hayvan
şeytanı” denegelmiştir.
İsm-i hâs olmasına gelince: “Şeytan” kelimesi, Allah’a baş kaldırıp “Beni
ateşten yarattın.. ben daha hayırlıyım.” diyen, Hazreti Âdem’e secde etmeyen ve
Allah’ın huzurundan kovulan maruf şeytanı yani İblis’i anlarız. Ancak bu maruf
şeytanın, onun insanlar arasındaki avenesiyle de her zaman açık-kapalı bir
tesvîl (günahları süsleme) şeklinde tesiri söz konusudur. Evet;
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ
يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَۤاءَ رَبُّكَ
مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar)
aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da
yapamazlardı. Öyle ise artık Sen onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.”
(En’âm sûresi, 6/112)
âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi insî şeytanlar ile cinnî şeytanların
birbirleriyle sürekli irtibatlı oldukları görülmektedir. Bunlar, bir yerde fitne
ve fesada dair iğfal (aldatma) ve idlâl (saptırma) cinsinden bir fikir ve
düşünceyi süsler, bezer, insanlar arasında yayıverirler. Zannediyorum dünyanın
hemen her yerinde fitne ve fesada ait düşünce ve fikirlerin sloganik hâle
gelmesi de onların aralarındaki bu diyalogdan kaynaklanıyor.
Nâs Sûresi’nde “vesvâs” ve “hannâs” olarak ifade edilen, her insana musallat
olabilen, görünmeyen fakat insanı baştan çıkarmak için devamlı vesvese veren
şeytanlar vardır. Bir gün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû
Zerr’e: “İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden Allah’a sığındın mı?” dedi.
Hazreti Ebû Zer de bu suale, yine bir sual ile karşılık verdi: “İnsanlardan da
şeytan var mı?” Allah Resûlü cevabında: “Evet, hem de onlar cinnî şeytanlardan
daha da şerirdirler.” buyurdu.[1] Bu hadis-i şerif açıkça hem insanlar hem de
cinler arasında şeytanlar bulunduğunu göstermektedir. Hazreti Üstad, “Eğer onlar
maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan
suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler
olacaktılar.”[2] sözleriyle cin ve ins şeytanları arasındaki duygu ve düşünce
benzerliğine işaret eder.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleyi daha da şümullü tutarak, “Her
bir devenin üzerinde (bir rivayette: arkasında) bir şeytan vardır.”[3]
buyururlar. Hazreti Ömer’in başından geçen şu vak’a da bu meseleyi teyit eder
mahiyettedir: Hazreti Ömer, Şam’a geldiklerinde bir ata biner. At ciddi bir
şetâret ve neşât içinde kendinden geçmiş insan gibi zevk ve şevkle şahlanır.
Onun böyle yarış atları gibi gururlu ve kibirli davranışları Hazreti Ömer’in
hoşuna gitmez, Koca Halife, bu attan aşağıya inerek şöyle der: “Beni bir şeytana
bindirdiniz.”[4]
Şeytan kelimesinin kaynaklarda شَطَنَ’den veya شَاطَ – يَشِيطُ’dan geldiği
zikredilmektedir. شَطَنَ’den geldiği düşünülecek olursa, “uzak olmak,
uzaklaşmak” mânâsına gelmesi itibarıyla “Allah’ın rahmetinden uzak olan.”
demektir. شَاطَ – يَشِيطُ’dan geldiği kabul edildiği takdirde de “helak olmak,
yanmak, batıl olmak” anlamına gelmektedir. Secde ile Allah’a yakınlığı mümkün
iken, Allah’a başkaldırıp serkeşlik etmesiyle kendi elleriyle kendini helâke
sürükleyip, kendi menfaatine olan şeyleri iptal ettiğinden ona “şeytan”
denilmiştir. Evet o, rahmet-i ilâhiyeden uzaklaşmış, yanmayı hak etmiş ve bütün
davranışları bâtıl, değersiz hâle gelmiş denî bir mahlûktur.
مُسْتَهْزِئُونَ : İstihza, هَزِئَ – يَهْزَأُ fiilinin istif’âl babındandır ve
“maskaraya alma, biriyle alay etme, birini hakir görme” gibi mânâları içerir.
مُسْتَهْزِئُونَ kelimesi, bu fiilin ism-i fâil sigasının çoğulu olup, “istihza
edenler” mânâsınadır.
Şimdi verilen bu iştikak bilgileri ışığında âyetin mânâsını hecelemeye
çalışalım:
Onlar, Müslümanlarla karşılaştıkları zaman onlara karşı “Biz iman ettik.”
derler. Sonra dönüp şeytanlarıyla, reisleriyle ve hemfikir oldukları kimselerle
baş başa kaldıkları ve onlarla beraber bulundukları zaman “Biz kat’iyen
sizinleyiz, sadece onlarla istihza ediyorduk.” derler.
Yukarıda esbab-ı nüzul için arz edilen Abdullah İbn Übey İbn Selul örneğine bu
âyet-i kerime perspektifinden bakılabilir. Hatta Abdullah İbn Übey İbn Selul
zihniyetindeki insanların her devirde Müslümanlarla nasıl istihza
ettikleri/edecekleri bundan çıkarılabilir.
[1] Nesâî, istiâze 48; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/178, 265.
[2] Bediüzzaman, Lem’alar s.103 (On Üçüncü Lem’a, Onuncu İşaret).
[3] el-Hâkim, el-Müstedrek 1/612; İbn Hibbân, es-Sahîh 4/602, 6/411.
[4] er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 1/17,61.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (14. âyet)
وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا : Buradaki إِذَا şart edatıdır ve cezm
(kesinlik) ifade etmektedir. إِذَا’nın cezm ifade etmesinden, münafıkların
Müslümanlarla sık sık karşılaştıkları anlaşılmaktadır.
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا “Onlar ki iman ettiler.” Burada “iman etmek” fiilinin mâzi
sigasıyla anlatılması şu hususu işaretlemektedir: Müslümanlar da tıpkı diğerleri
gibi daha evvel iman etmiş değillerdi. Yani onlar da sonradan iman ettiler. Bu
tarz ifadede iki nükte hatıra gelmektedir:
Birincisi, “İman edenler de bir zamanlar sizin içinizde, sizden birileriydi.
Ancak onlar, iman etmekle sizden ayrıldı ve emniyet yoluna girdiler.”
İkincisi, bir edebî tasvir çerçevesinde وَإِذَا لَقُوا الْمُؤْمِنِينَ gibi bir
ifade yerine الَّذِينَ اٰمَنُوا diyerek hem ism-i mevsûl hem de ism-i mevsûlun
sılası olan اٰمَنُوا ile şu önemli husus resmediliyor: Sizin de açıktan açığa
gördüğünüz gibi, birer birer cephenizden insanlar ayrılıyor ve içten bir
iştiyakla “İman ettik.” deyip onların cephesine iltihak ediyorlar. Gözünüzün
önünde dünden bugüne hep iman ettiler, ediyorlar ve edecekler.
Onlar ise bu tür İslâm’a yönelişler karşısında, وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ
اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا âyetinde ifade edildiği üzere, mü’minlere karşı
takıyye yapıp اٰمَنَّا diyorlardı. Bu bir bakıma şu demek oluyordu: “Hani daha
önce iman ettik dedik ya!” Aslında أَنُؤْمِنُ كَمَۤا آمَنَ السُّفَهَاءُ ifadesi
de bir bakıma bunu teyit ediyor.
Evet orada “İman ettik.” derler ama, وَإِذَا خَلَوْا إِلٰى شَيَاطِينِهِمْ
“Şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman” قَالُۤوا إِنَّا مَعَكُمْ “Biz sizinle
beraberiz.” derler. Demek ki onlar, mü’minlerle devamlı oturup kalkmıyorlardı.
Sık sık fikirlerini olgunlaştırmak, pişirmek için fikir babalarına müracaat
ediyor ve şeytanlarının yanlarına gidip geliyorlardı. Yukarıda da işaret
ettiğimiz gibi, خَلَوْا kelimesi إِلٰى ile kullanıldığı zaman “vâsıl oldu”
mânâsı da verilebilir. Demek ki onlarla şeytanları arasında her zaman bir vuslat
cereyan ediyordu. Vuslata vardıkları zaman إِنَّا مَعَكُمْ “Biz sizinle
beraberiz.” diyorlardı.
Burada şöyle bir belâgat nüktesi de göze çarpmaktadır: Bunlar haddizatında
mü’minlerden her zaman şüphelenip ciddi bir reybîlik içinde bulunmalarının
yanında âdeta kendi kendilerinden de şüphe ediyorlardı. Evet mü’minlerle
karşılaştıklarında اٰمَنَّا diyen bu kimseler, kendi adamlarının yanlarına
döndüklerinde de bu sözü hakikaten kalbden söylemediklerini belirtme lüzumunu
hissediyor da: “Biz onlarla karşılaştığımızda اٰمَنَّا dedik ama içimizden
gelerek söylememiştik; aslında biz her zaman sizinle beraberiz.” diyerek güven
vermek istiyorlardı ve onlara karşı da tereddüt yaşıyorlardı. Yani onlar,
Müslümanlarla karşılaştıklarında Müslümanlara müdârât yapıyor olduklarının
anlaşılacağı endişesini taşıyor; şeytanlarının yanına döndüklerinde de
Müslümanlara karşı sergiledikleri o sûrî muameleden ötürü “Acaba bizimkiler
bizden şüpheleniyor mu?” paniğini yaşıyorlardı. Bunu, te’kidli isim cümleleri
içinde emniyet telkin etmeye çalışır mahiyetteki ifadelerden anlamak mümkündür:
إِنَّا مَعَكُمْ, bir isim cümlesidir ve “Gerçekten biz sizinle beraberiz.”
anlamına gelmektedir. إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ cümlesi de “Biz sadece
onlarla istihza ediyorduk.” şeklinde dostlarına güven verme mânâsındadır.
Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde nazara verilen, “kuvvetin hakta olması” ve
“mü’minlerin aziz olmaları...” gibi prensipler açısından yukarıdaki meseleye
bakıldığında şu neticeler ortaya çıkmaktadır: Mü’min, izzet-i nefis sahibidir;
ne var ki nefis, bizzat ve lizatihâ aziz değildir. Bunun mânâsı şudur ki,
mü’min, Allah’a itimat ettiği için her zaman azizdir, komplekse girmez ve
tezellüle rıza göstermez.. Allah’tan başka kimsenin karşısında bel kırmaz, boyun
bükmez.. ve aynı zamanda o, çok şefkatlidir, kimseyi zelil kılmaya ve
küçümsemeye de yeltenmez. Düşmüşün elinden tutar kaldırır, mazlumun imdadına
koşar. Bunların yanında o her zaman hakperesttir, hakikat-âşinadır, hakka
hürmetkârdır, hakkın hatırını her şeyden âli bilir, kimde görürse görsün
tereddüt etmeden onu alır ki, “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu, nerede bulursa
alsın.”[1] zayıf hadisi de bir bakıma bu ufku işaretlemektedir.
Esasen zikredilen bu vasıflar, bir mü’mini resmetmektedir. Konu tekâbül sanatı
çerçevesinde ele alındığında münafıklar, tamamen bunun zıddı bir görünüm arz
etmektedir ki, günümüzde de bu, Kur’ân’ın tilmizleriyle felsefe tilmizleri
arasında aynıyla görülmektedir. “Yirmi Beşinci Söz” ve “On İkinci Söz”de açık
bir şekilde ifade edildiği gibi münafık, izzet-i nefisten mahrum olduğu için bir
zillet-i nefis örneğidir. Evet o, her zaman tenezzül ve tezellül içinde
bulunmanın yanında şefkatsiz ve merhametsizdir, tahkir eder başkalarını.
Hakşinas değildir, bilmez Hakk’ın hatırını; bilmez de hep hakkı kuvvette görür.
Münafıkın bu durumunu وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا beyan-ı
sübhânisi apaçık göstermektedir. Onlar, iman edenlerle karşılaştıklarında
اٰمَنَّا derler. Evet, Hakk’ın kuvveti, İslâm’ın ihtişamı ve Müslümanların
satveti karşısında küçük dillerini yutup اٰمَنَّا der, zillet gösterir, boyun
büker, bel kırar ve serfürû ederler. Onlar bunu mü’minlerin yararlandığı
nimetlerden istifade etmek için yaparlar.
وَإِذَا خَلَوْا إِلٰى شَيَاطِينِهِمْ : Münafıklar, mü’minleri hiçbir zaman
candan kabul etmezler. Onların nokta-i istinadı ve fikir babaları, sık sık
buluşup, baş başa kalıp, kendilerinden fayda umdukları cinnî ve insî
şeytanlarıdır, hemen her zaman onlara dayanırlar; zira kalben onların
yanındadırlar. Devamlı mü’minlerin içinde kalmaları, insî şeytanlar tarafından
ta’n u teşnîye (kötülemeye ve ayıplamaya) sebebiyet vereceği endişesiyle arayı
uzatmadan hemen gider onlara yanaşır ve onlarla vuslat yaşarlar; yaşarlar da sık
sık إِنَّا مَعَكُمْ “(Aklınıza başka bir şey gelmesin) biz tabi ki sizdeniz.”
derler ve onlara karşı vefa ahd u peymanında bulunurlar, ama bu bir nifaktır,
arkasında da bir kısım Ehl-i Kitap vardır. Bunların, apaçık bir bürhanla gelen
Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun insanlığın son halaskârı
olduğunu, ilk mü’minler olan ashab-ı kiram’ın (radıyallâhu anhüm) da Kur’ân’ın
bir mucizesi olduklarını görmelerine, dahası Efendimiz’i de (sallallâhu aleyhi
ve sellem) evlatları gibi tanımalarına rağmen temerrüt edip O’na karşı sürekli
düşmanlık içinde bulunmaları münafıklara malzeme teşkil ediyordu ki, âyet
icmâlen bu hususları işaretlemektedir.
Bu noktada istidradi olarak “şeyâtîn”le alâkalı bir değerlendirme de yerinde
olacaktır. Şeytan (aleyhilla’ne), çeşitli hadis-i şeriflerin beyanına göre,
oldukça mütemerrit ve bir yönüyle de muamma bir varlıktır. Onun hakkı bilmesi,
sonra bu bilgiden kendisinin istifade edememesi, uzun zaman Allah’a ibadet
ediyor gibi davranması ve daha sonra temerrüt ederek kendi gibi “merede”nin
başında gelmesi, bir mânâda onu bir muamma hâline getirmektedir. Erbab-ı
tasavvuf içinde hayrı şerri bir bilenler, ‘kubh’u ‘hüsn’ü aynı görenler, ikisine
aynı nazarla bakanlar, diğer bir ifadeyle Celâl’i Cemâl’den tefrik etmeyenler,
‘halk’ı hep hayra bağlayanlar, ihsaslarının muktezası olarak, şeytanı da bir
bakıma farklı bir tezahür olarak görmüş ve şer’î kıstaslarla telif edilemeyecek
şekilde bambaşka anlatmış ve onu itaatin sembolü olan Hazreti Âdem’le bir
tutmuşlardır. Bu arada “Emre itaati Âdem’den, aşkı da şeytandan öğrenmek
lazımdır.” şeklinde beyanda bulunanlar bile olmuştur. Suizanna bâdi tasrihi
uygun bulmadığımız için bu kadarla iktifa etmek istiyoruz.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in düşünce sisteminde bu melun, merdûd ve matrûd
(kovulan) varlık, hissiyata mağlup olmanın prototipidir. Aslında o, cin
taifesindendir ve meleklerle de alâkası yoktur. İhtimal o, insanların
terakkisine negatif yönde bir zemberek konumundadır; onunla mücadele etme ve
onun tesvîl ü tezyinine (aldatmak için günahları süslü göstermesine) bakıp
Cenab-ı Hakk’ın inayetine sığınma zembereği… Şeytanın yaratılmasında böyle bir
şey söz konusu olsa da onun mahiyeti, işi, icraatı çirkindir. Hususiyle
insanların fiillerine karışması, o fiillerin akıbetlerinde tezyin şeklinde bir
tesiri olması yönüyle o, çok kabihtir. Onun içindir ki, her Kur’ân okurken ve
hususiyle de sabah-akşam dualarında: أَعُوذُ بِاللهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ
الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ demek suretiyle hep ondan istiaze eder,
yatarken-kalkarken sürekli istiaze ile Allah’a ahd ü peymânımızı yeniler, her
zaman onun şerrinden Allah’a sığınır, hıfz u inayetine girme cehdinde bulunuruz.
Şeytan, mü’minlerin nazarında, bizzat yaratıcı olmasa bile insanların heva-i
nefsini tehyiç ve tahrik etme adına “kesb”e müessir mahiyettedir. Bazı
tasavvufçuların onu bir zaviyeden de olsa itaatin sembolü olan Hazreti Âdem’in
üzerine çıkarmaları ve “Emre itaati Âdem’den, aşkı da şeytandan öğrenmek
lazımdır.” demeleri büyük bir yanlışa kapı aralama anlamına gelmektedir. Ayrıca
şeytan, kendilerini İslâm içinde gören Yezidiler tarafından da ilâhlık
seviyesine kadar yükseltilmiştir ki bu da ayrı bir dalâlettir. İhtimal, bu fâsit
inanç sahipleri, Allah’a secde ettikleri gibi şeytana da secde etmektedirler.
Bazı doğu dinlerinde ise o, Allah’ın karşısında şerri temsil eden ikinci bir
kuvvet olarak, yani Allah’ın –hâşâ– rakibi olarak tasvir edilmektedir. Persler
şeytana “diyv” demektedirler ki, bu kelime Batı dünyasına ilâh mânâsına “diev”
şeklinde geçmiştir. “Diev” tabiri, Batı dilleri arasında da dolaşa dolaşa
Fransızlar arasında yine mâbuda verilecek bir ad olarak “diyo” kelimesiyle
mânâsını bulmaktadır. Alman edibi Goethe, Faust isimli eserinde şeytanı, Allah
karşısında çok büyük göstermekte ve bilhassa “Gökteki İlk Oyun” sahnesinde
şeytanı (Mefisto) çok derin ve içten ele alıp insanla şeytanın sonuna kadar
vuruştuklarını/vuruşacaklarını resmetmekte ve şeytan ile insan arasında,
kıyamete kadar devam edecek olan bu mücadelenin kimin lehine zaferle
neticeleneceği hakkında herhangi bir hükme varmadan, sahneyi bir meçhuliyet
içinde tamamlamaktadır.
Bütün bunlardan anlaşılan şudur; şeytan, insana müessir olabileceği mekanizma,
faaliyet ve enerjisini devam ettirdiği zaman, öyle korkunç bir kuvvet hâline
gelmektedir ki insan, şerri temsil eden bu kuvvet karşısında âciz kalıp çok defa
teslim olmaktadır. Haddizatında إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا “Şüphe
yok, şeytanın kurduğu tuzak ve düzen zayıftır.” (Nisâ sûresi, 4/76) âyetinin de
ifade ettiği gibi, onun insan için hazırladığı hile, tuzak ve komplolar çok
zayıftır. Burada önemli olan, insanın iç dünyasını şeytanın müdahale ve
münasebetine karşı ilâhî seralarla koruma altına almasıdır.
﴾رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ
يَحْضُرُونِ﴿
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِه وَصَحْبِه أَجْمَعِينَ
الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.
[1]Tirmizî, ilim 19;İbn Mâce, zühd 15.
Bakara Sûre-i Celîlesi (15-16. âyetler)
اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ
تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
“Allah da onların alaylarına mukabele eder, ama onlara mühlet verir de
azgınlıkları içinde bir müddet daha bocalar dururlar. İşte onlar hidayet yerine
böyle dalâleti tercih ettiler. Bu hiç de kârlı bir ticaret olmadı. Doğru yolu da
bulamadılar.”
Bu iki âyette münafıkların amellerinin neticesi, sa’ylerinin semeresi ve
yaptıkları kötü işlerin sonucunda maruz kaldıkları/kalacakları hüsran
anlatılmaktadır. Bundan önceki âyet-i kerimelerde nifak alâmeti olarak
münafıkların, mü’minlerle karşılaştıklarında, içlerinde olan şeyin zıddını izhar
etmek suretiyle, iman ettiklerini söyleyip, Müslümanları aldatmaya çalıştıkları,
diğer yandan da nokta-i istinat ihtiyaçlarına binaen şeytanlarının, reislerinin
yanlarına döndüklerinde onlarla beraber olduklarını, hem de te’kidle ifade
ettikleri ve Müslümanlarla olan münasebetlerinin sadece onlara karşı bir
istihzadan ibaret olduğunu anlattıkları zikredilmişti. Bu âyet-i kerimelerde
ise, Müslümanlarla istihza ettiklerini ifade eden münafıklara, Allah’ın (celle
celâluhu) fiilen mukabele etmesi, kavlen söyledikleri sözleri reddetmesi ve bu
işin cezasının da O’nun (celle celâluhu) tarafından verileceği vurgulanmaktadır.
Daha önce يُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا
أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ “Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya yeltenirler;
ancak sadece kendilerini kandırırlar da farkına bile varmazlar.” (Bakara sûresi,
2/9) âyetinin ifadesiyle, münafıkların, Allah’a ve mü’minlere karşı muhâdaada
bulundukları, şeytanî bir sistem sayılan “takıyye” ile onları aldatmaya
çalıştıkları ve aldananın da yine kendilerinin olduğu anlatılmıştı. Bu âyet-i
kerimelerde ise onların istihzalarının istihza ile mukabele görmesi
anlatılmaktadır. Bu meyanda istihza kelimesi bundan önce ism-i fâil olarak, isim
cümlesinin içinde zikredilmesine karşılık burada fiil cümlesi şeklinde
zikredilmektedir.
Müfredat mânâsı (15. âyet)
Bir önceki âyetin izahında da geçtiği üzere, هَزِئَ fiilinden gelen istihza
kelimesi, biriyle alay etme, birini hafife alma, maskaraya alma, onun izzet ve
haysiyetini rencide etme... gibi mânâlara gelmektedir. Belki de onlar, istihza
yaparken Müslümanların haysiyet ve izzetlerini rencide etmeyi düşünmemişlerdi.
İhtimal onların asıl maksadı, bir taraftan içlerindeki küfrü gizlemek, diğer
yandan da Müslümanlara gelen hayır ve bereketten istifade etmekti. Herhâlde,
مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ (Nisâ sûresi, 4/143) âyetinin de ifade ettiği gibi
onların temel felsefesi, ne tam kâfirlerden ne de mü’minlerden görünmeyerek hep
beyne-beyne kalmak ve bu sayede her iki tarafın da nikmetinden kurtulup
nimetlerinden istifade etmekti.
İstihza kelimesinin, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a isnadı doğru değildir.
O’nun isimleri arasında “Müstehzî” diye bir ismi yoktur. Bu türden bir
isimlendirme Kur’ân’ın bize öğrettiği Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına uygun düşmez
ve edebe münafidir. Allah’ın, Kendi varlığına ayna yaptığı insanla alay etmesi
kat’iyen düşünülemez. Aslında burada murad olan, onların istihzasına karşılık,
bu fiilin lazımıdır. Binaenaleyh Allah kimseyi maskaraya almaz ve kimseyi
istihkâr edecek bir ifade kullanmaz ama bunları yapanlara o cinsten karşılığını
verir. Yani Cenab-ı Hak, onların bir orada bir burada görünmelerine karşılık
onları, ikiyüzlülük rüsvaylığıyla rüsvay etmektedir ve edecektir.
Burada şu hususa da dikkat etmek gerekir; bu meselenin kesbî yönü onlara
aittir.. evet istihza eden kişinin ele aldığı mevzu istihza edilecek bir mevzu
değil ise kendisi o duruma düşer. Mesela kâmet ü kıymeti itibarıyla seviyesiz
bir insan, çok kıymetli ve büyük bir insanı hafife aldığı zaman dikkatli nazara
sahip kimseler nazarında o insanın kendisi maskara oluverir. Mesela birisi
kalkıp, –hâşâ– Resûl-i Ekrem’e çamur atmaya kalkışarak O’nun bir kısım ahval-i
âliyesini ve etvâr-ı mukaddesesini istihkâr etse ve çok mukaddes, müberrâ olan
mübarek ahvalini hafife alsa sadece kendisi maskara olmuş olur. Hâsılı, bir fiil
olarak istihzayı ve neticesini, maskara olma durumunu yaratan Allah’tır. Fakat
istihzayı fiilen kesb eden onlar olmuştur.
يَمُدُّ kelimesi مَدَّ mâzi fiilinin muzârisidir. Lügat mânâsı itibarıyla
“çekmek, uzatmak, ziyade olmak, artmak” mânâlarına gelmektedir. Mesela مَدَّ
الْبَحْرُ sözü, “Denizin suyu yükseldi.” demektir. Denizlerin kabarmasına med
(مَدّ), çekilmesine de cezir (جَزْر) denilmektedir. Günümüzde her ne kadar
med-cezir hareketine “gel-git” denir olmuşsa da bu ifade, med-ceziri tam olarak
anlatmamaktadır. Med, denizin kabarması, havzını aşması, dışa taşması ve
dışarıya doğru yayılması mânâlarına gelmektedir.
Aynı zamanda bu kökten iştikak eden إِمْدَاد kelimesi de, bizim Türkçede
kullandığımız şekilde, “imdada koşma, medet etme, yardıma gitme” demektir. Evet,
denizin kabarıp taşmasında da bir bakıma bu mânâ vardır. Yani deniz kabarıp
taşması sayesinde sahile ve çevresine yardıma koşmuş gibi olur. Nitekim:
“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ‘Ben peş peşe gelen
bin melek ile size medet gönderip yardım edeceğim.’ diyerek duanızı kabul
buyurdu.” (Enfâl sûresi, 8/9) âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hakk’ın, melekleriyle
sahabe-i kiram’a yardım göndermesi de bu kelimeyle anlatılmaktadır.
طَغَى fiilinin masdarı olan طُغْيَان kelimesi de coşma, taşma mânâsına
gelmektedir. Lügat mânâsı itibarıyla, طَغَى “taştı, bulunduğu yeri aştı,
sınırlarının dışına çıktı” demektir. إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَۤاءُ حَمَلْنَاكُمْ
فِي الْجَارِيَةِ “Şüphesiz, su taştığı vakit sizi gemide biz taşıdık.” (Hâkka
sûresi, 69/11) âyet-i kerimesinde Nuh tufanı anlatılırken suyun tuğyan ettiği ve
taştığı ifade edilmektedir. Denizler belli sınırlar içinde, birer su havzı
mahiyetindedirler ve hep o sınırlar içinde kalırlar. Gökteki su ile yerin
altındaki su kanalları da kendi sınırları içindedirler. Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın
ayarladığı kanunlar çerçevesinde bulundukları sınırların dışına çıkmamakta ve bu
şekilde hep bir denge içinde bulunmaktadırlar. Ne var ki, bazen yeryüzündeki
denizler, gökteki yağmurlar ve yerin altındaki su menbaları tuğyan edip taşar ki
buna da tufan diyoruz. Buna binaen diyebiliriz ki, tabiatta Allah’ın vaz’ ettiği
tekvinî ve teşriî kanunlar ihlal edildiğinde ne yerde yürüme ne denizde yüzme ne
de gökte bulunma imkânı kalmayacaktır. Şer’î mânâsı itibarıyla insanın şeriat
hudutlarını aşması da bir tuğyandır. Bu aynı zamanda fıskın hususi mânâsı
demektir.
يَعْمَهُونَ : عَمَهَ – يَعْمَهُ veya عَمِهَ - يَعْمَهُ’dan gelmektedir ve
tereddüt, hayret, şaşkınlık, yolunu bilememe, sırat-ı müstakimi bulamama,
dalgın, baygın ve âdeta sekir hâlinde olma anlamına gelmektedir. Genel
itibarıyla bu âyet-i kerimedeki kelimelerin mânâlarına bakıldığı zaman âdeta
birbiriyle omuz omuza vermişçesine münafıklardaki şaşkınlık, panikleme ve
haddini tecavüz etme gibi hususların anlatımını destekledikleri görülmektedir.
Bu hakikat, يَمُدُّهُمْ kelimesinde, med-cezir hareketiyle denizin taşmasının;
طُغْيَانِهِمْ kelimesinde, suların kanallarına girmeyip mecralarını aşmasının;
يَعْمَهُونَ kelimesinde ise insanların sekir ve istiğrak hâlinde yürüyeceği yolu
bile bilememeleri, gelişi güzel yürümeleri, sağa sola çarparak, toslayarak
taşkınlık ve şaşkınlık içinde baygın baygın yaşadıklarının resmedilmesi şeklinde
ortaya konmaktadır. Teker teker her bir kelime, aynı hakikat etrafında omuz
omuza verip –Üstad’ın sık sık tecâvüb dediği– hakikati göstermektedir.
Kelimelerin müfredat mânâlarını verdikten sonra şimdi isterseniz biraz da umumi
mânâ üzerinde fikir yürütelim. Daha önceki âyet-i kerimelerde münafıkların,
şeytanlarına ve reislerine döndüklerinde mü’minlerle nasıl alay ettikleri
anlatılmaktaydı. Burada, insanın aklına “Acaba bunun neticesinde ne oldu?”
sorusu gelmekte ve insan bir bekleyiş içine girmektedir. Bu suale cevap olarak,
وَإِنَّ اللهَ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ diyerek atıfla ifade yerine mesele doğrudan
doğruya isti’nâf (başlangıç) cümlesiyle anlatılmakta ve اَللهُ يَسْتَهْزِئُ
بِهِمْ “Allah onların alaylarına mukabelede bulunur.” denmektedir ki bu da
siyak-sibak açısından gayet uygun düşmektedir.
Şöyle ki, Cenab-ı Hak âyetin başında اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ, sonunda da
وَيَمُدُّهُمْ buyurarak bir taraftan onların istihzalarını yüzlerine çarparken
diğer taraftan da onlara taşkınlıkları hususunda mehil vermektedir. Burada
zâhiren bir tezat varmış gibi görünse de esasen bu durum, her kâfire karşı
Cenab-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesinin bir tecellisidir. Evet, kâfirlerin dünyada
pek çok arzu ve istekleri yerine getirilmekte ve taşkınlıklarında âdeta onlara
müsamaha gösterilmektedir. Öyle ki aklın zâhiri nazarında onlar için bütün azap
ve nikmet ortadan kaldırılmakta, yerlerine saadet ve nimet verilmektedir.
Hususiyle küfürde ileri gidenler için bu husus, Allah’ın değişmeyen bir kanunu
gibidir. Cenab-ı Hakk’ın bu icraatı, onlar hakkında istidraç olmaktadır ki,
onlar bu şekildeki icraatı gördükçe iyiden iyiye şımarmaktadırlar. Yani Allah bu
şekilde hükmünü infaz etmeden önce onlar, kendilerini yaptıklarıyla böyle bir
akıbete hazır hâle getirmektedirler. Evet Allah, kâfirlerin başlarından aşağıya
nimetleri yağdırmakta, onlar da hiçbir sıkıntı çekmeden ve nikmet yüzü görmeden,
maddeten rahat bir hayat sürmektedirler.
Esasen neticesi itibarıyla düşünüldüğünde küfür içinde bir Cehennem zakkumu
bulunmaktadır ki, âyetin sonundaki fezleke de tek kelimeyle bunu
vurgulamaktadır. Bu aynı zamanda latif bir tasvir sayılır ve konuya bir canlılık
ve hareket kazandırmaktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi istihza kelimesi
burada mecaz olarak kullanılmıştır. Cenab-ı Hakk’a istihzanın isnadı muhal
olduğundan bu yola tevessül edilmiştir. Bu tasvirde istihza kelimesinin ifadeye
kazandırdığı canlılık, يُجَازِيهِمْ عَلَى اسْتِهْزَائِهِمْ “Mü’minlerle istihza
ettiklerinden dolayı onları cezalandırır.” ifadesinden çok daha fazladır. Onlar,
إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ “Biz istihza ediyorduk.” demişlerdi ki Allah da,
buna mukabil اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ buyurmuştu. Görüldüğü gibi âyet-i
kerimede doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın istihza neticesinde onlara mukabelede
bulunduğu gayet canlı bir tablo olarak nazarlara arz edilmektedir.
اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesinde, –Cenab-ı Hak için böyle düşünmek, O’na
olan saygımıza muhalif olur ama söz konusu bir insan olsaydı– şöyle canlı bir
tablo tasavvur edilebilir: Onlar mü’minlerle istihza ettiler. Bunun üzerine o da
hemen hızlıca harekete geçti ve onların istihzalarına mukabelede bulundu. Bu
mânâlara gelen يُجَازِيهِمْ عَلَى اسْتِهْزَائِهِمْ sözü âyetteki canlılığı ifade
etmemektedir. Bu sebeple âyetteki kelimeler dîk-i elfazdan (kelime darlığından)
dolayı değil, mecaz-ı aklîye isnad edilmek suretiyle meseleye bu canlılığın
kazandırılması için seçilmiştir.
Ayrıca bu ifadede, Allah’ın onlar hakkındaki istihzasının, onların
hissedemeyeceği şekilde olduğuna da bir ima söz konusudur. Şöyle ki Kur’ân,
münafıkları âdeta çamur içinde bocalayıp duran bir yığın hâlinde tasvir
etmektedir. Bu tasvir çerçevesinde, sanki onlar bu çamuru misk-i amber gibi
yüzlerine gözlerine sürmektedirler. Onlar bu hâldeyken Cenab-ı Hak âdeta çamurun
kokusunu arttırmakta ama onlar bunu misk zannetmekte ve oradan çıkmayı
düşünmemektedirler. Sanki Allah, o çamurun içinde onlar ne arzu ederlerse onu
vermekte ve onlara bu şekilde medet etmektedir. Netice itibarıyla de onlar,
çamurdan bir yığın hâline gelmektedirler. Sonra da hükm-ü ilâhî, çamur hakkında
ne merkezde gerçekleşecekse olacaklar ona göre olacaktır.
Bir önceki âyetle bu âyet arasındaki münasebete gelince: Münafıkların إِنَّمَا
نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ “Biz onlarla istihza ediyoruz.” (Bakara sûresi, 2/14)
demelerine mukabil insanın aklına; “Bunun üzerine acaba mü’minler, münafıklara
ne dediler?” veyahut “Mü’minlere karşı böylesi hakaretler savuran münafıklar,
nasıl mukabele gördüler?” şeklinde bir soru gelmektedir. Bu soruya cevaben
Allah, اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ isti’nâf cümlesiyle onların istihzalarına
mukabelede bulunduğunu/bulunacağını ifade ile mü’minlerin misliyle mukabeleye
kalkmalarına gerek olmadığını hatırlatıyor.
İkinci olarak, önceki âyetin ifadesiyle mü’minler, münafıkların istihzalarına
maruz kalmışlardır. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ “Bir fiile, kendi
cinsinden bir fiille karşılık verilir.” fehvasınca burada bir tetâbuk vardır.
Münafıklar, istihza ettikleri için istihza ile mukabele görmektedirler. Her ne
kadar istihzanın fiil olarak Allah’a isnadı caiz olmasa da onların görecekleri
karşılık yine istihza olacaktır.
Bu ifadenin lazımı olarak sanki Allah, mü’minlere şöyle demektedir: “Siz,
münafıkların istihzasından müteessir olmayın; zira onların yapmış oldukları bu
istihzaya karşı sizin yapacağınız mukabele ne olursa olsun size karşı yapılan
istihzayı karşılamayacaktır. Çünkü onlar, sizinle, dininizden yani Allah’a
inanmanızdan dolayı istihza etmektedirler. Öyleyse bu ağır cinayetlerinin
cezasını da ancak Allah verebilir.” Aslında mü’minin, hayalinde kurguladığı en
büyük ceza dahi bu korkunç cinayeti karşılamayacaktır. Mü’minin kalbini tatmin
edecek ceza ancak Allah’ın (celle celâluhu) onlara verdiği/vereceği
dünyevî-uhrevî ceza olacaktır.
Daha önce genişçe izah edildiği gibi يَمُدُّهُمْ ifadesiyle Allah’ın,
tuğyanlarını artıracak şekilde –istidraç olarak– münafıklara medet verdiği ifade
edilmişti. Belâgat açısından يَمُدُّهُمْ ifadesine bakıldığında burada Mutezile
ve Cebriye’nin fikirlerinin tutarsızlıklarını görmek de mümkündür. Şöyle ki
medet, mevcud bir güç ve kuvvet üzere gelen ikinci bir yardım demektir. Lügat
mânâsı itibarıyla ise “mevcut sınırların aşılması, belli bir limitin üstüne
çıkılması” mânâsına gelmektedir ki bu da insanlarda bir istitaat, bir güç ve
kuvvetin varlığını göstermektedir. Şöyle ki, Cenab-ı Hakk’ın onlara nifaklarında
medet vermesi, onların iradelerini tamamen nefyetmemektedir. Onlar taşkınlığı
kendi iradeleriyle talep etmişler, Allah da tuğyanları neticesinde onlara medet
etmiştir. Aslında tuğyanın onlara nispeti de bunu göstermektedir ki bu bir
bakıma müsebbebin sebebine izafe edilmesi anlamına gelmektedir. Bu da,
يَمُدُّهُمْ kelimesindeki mezkur mânâyı teyit etmektedir.
‘Tuğyan’a gelince: Mesela bir nehir tuğyan ettiği zaman kendi mecrasını aşar ve
yatağının dışında akmaya başlar; netice itibarıyla da geniş bir alanı istila
eder. Aynen onun gibi, bunlar da sınırlarını aşarak bir tuğyan içine girmişler
demektir. Ayrıca, طُغْيَان kelimesiyle يَعْمَهُونَ kelimesi arasında da bir
tenâsüp vardır. Münafıkların fiilen tuğyanlarında ve kendilerine ait kesblerinde
böyle bir taşkınlığa düşmeleri neticesinde, Allah da onları şaşkına çevirerek
nefislerini unutturmuş ve onları benliksizleştirmiştir. “Ben yolumu yitirdim,
yolların günahı ne!” diye bir söz vardır. Bu söz tam münafıkların durumuna
uygundur, zira yolunu yitirenler onlardır. Yolun bir günahı yoktur. Yoldan
çıkan, kendine etmiş olur; münafıklar kendilerine etmişlerdir.
* * *
Bu âyetlerde, kâfir ve münafıkların mü’minlere taarruzda bulunarak onlarla
istihza etmeleri hâlinde, onlara da aynı şekilde mukabele yapılmasının mahzursuz
olduğuna bir işaret vardır. Ancak aynı zamanda konu münafıklarla ilgili olması
itibarıyla mü’mine her saldıran ve onu hafife alan kimseye mukabelenin tecviz
edilemeyeceği hususu da ortaya konulmaktadır.
Burada şöyle bir tasavvufî hakikat de söz konusudur: İnsan, kendisine gelen
nimetler karşısında bu nimetlerin bir istidraç olabileceği endişesiyle daima tir
tir titremeli ve Cenab-ı Hakk’a sığınmalıdır. Zira yukarıda da ifade edildiği
gibi kişiye dünyada bol bol nimet verilmesi her zaman onun salahına delâlet
etmez. Bazen bu nimetler, o kimsenin neticede helâk olmasına da sebebiyet
verebilir.
* * *
أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ
تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ “İşte onlar hidayete bedel dalâleti
peylediler; (peylediler ama) bu ticaret kârlı olmadı; zira onlar hidayet üzere
değillerdi.” (Bakara sûresi, 2/16)
Daha önceki âyet-i kerimelerde mü’minlerin yüce vasıfları anlatılma sadedinde:
أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte
onlar, Rabbilerinden bir hidayet üzeredirler ve asıl kurtulup felâha erenler de
onlardır.” (Bakara sûresi, 2/5) denmişti. Burada ise, münafıkların özellikleri
anlatıldıktan sonra أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى
فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ denilerek önceki âyetlere
mukabele yapılmaktadır.
Evet, ortada “hidayet” ve “dalâlet” unvanlarıyla iki yol mevcuttur. Mü’minler
hidayet yolunu seçmiş, neticede de hidayete ererek kazanıp kurtulmuşlar;
münafıklar ise hidayet karşısında âdeta dalâleti satın almışlar ve hidayeti ona
feda etmiş ve yaptıkları bu ticarette hüsran u haybete maruz kalmışlardır.
Müfredat mânâsı (16. âyet)
Daha evvel de izah edildiği gibi أُولٰۤئِكَ ism-i işarettir ve ذَا’nın alâ
gayrı’l-kıyas cem’idir. Buradaki ك hitap edatıdır ve hitap Efendimiz’edir
(sallallâhu aleyhi ve sellem). الَّذِينَ ism-i mevsûldur. اشْتَرَوْا kelimesi
شَرَى – يَشْرِي kökünden, “satın aldılar” mânâsına gelmektedir. Müfessirler bunu
اِسْتَبْدَلُوا (değiştirdiler) şeklinde tefsir ederler. Aslında bu lafız
اِسْتَبْدَلُوا mânâsına gelse de اِسْتَبْدَلُوا kelimesinin اشْتَرَوْا’in ifade
ettiği mânâyı tam karşılamadığı açıktır.
اَلضَّلَالَة kelimesi “yolunu sapıtma, inhiraf etme, şöyle-böyle bir doğru
parıltısı hissedip ümitlense de tam istikameti bulamama” mânâlarına gelmektedir.
رَبِحَتْ : رِبْح masdarının fiil-i mâzi müfred müennes gâibesi olup “kazandı,
kâr etti, ticaret yaptı” mânâlarına gelmektedir. Bilindiği gibi, mal-emtia
mübadelesinde elde edilen fazlalığa kâr (رِبْح) denir.
Bu kelimelerin ifade ettiği mânâlar çerçevesinde âyet-i kerimeye şöyle bir mânâ
vermek mümkündür:
Ey Habib-i Zîşânım! İşte çok uzaktan tasvirlerini gördüğün şu zümre, hidayet
karşılığında dalâleti satın alan, sapıklığı peyleyen öyle kimselerdir ki, onlar
bu şekildeki ticaretleriyle bir kazanç, bir kâr elde edememişlerdir.
Yukarıda da ifade edildiği gibi اِشْتَرَوْا kelimesi “satın aldılar” mânâsına
gelmektedir. İştirâ (satın alma), “istibdal”den farklıdır. Satın almada, biri
satıcı diğeri müşteri olmak üzere karşılıklı iki şahsın bulunması şarttır.
İstibdal ise bir şeyi diğer şeyle değiştirme demektir. Bu işlem yapılırken her
zaman iki şahsın bulunması şart değildir. Yani bir şahıs, mesela kendi paltosunu
çıkarıp onun yerine ceketini giyer.. ya da ceketini çıkarıp onun yerine
paltosunu giyer.. bütün bunlar istibdaldir ama iştirâ değildir.
Ticaret iki maksattan dolayı yapılır. Bunlardan biri, sermayeyi muhafaza etmek,
ikincisi ise kâr elde etmektir ve bunlar, ticaretin temel prensiplerindendir.
Âyet-i kerimede ifade edilen, onların ticaretlerinde kazanç elde etmemeleri,
hüsranlarını ifade etmektedir. Hidayeti verip, karşılığında dalâleti alarak
böyle bir alışveriş yapma, ticaretin bu iki temel kaidesine ters düşmektedir.
Nitekim bu şekilde ne sermaye muhafaza edilmiş ne de bir kazanç elde edilmiş
olmaktadır. İnsanın sermayesi, hidayettir. Doğan her çocuk İslâm fıtratı üzerine
doğmaktadır. Yani her insan, inanabilme ve hidayete erebilme kabiliyeti ve
donanımıyla yaratılmıştır. İşte onlar, bu türden donanmış bulundukları istidat
ve kabiliyetleri vermiş ve karşılığında dalâleti satın almışlardır.
Hidayet vücûdî (varlığa, mevcudiyete taalluk eden, var olan), dalâlet ise ademî
(yokluğa taalluk eden, bir şeyin yokluğuna dayanan) bir şeydir. Hidayet, insanın
âfâkî ve enfüsî delilleri araştırması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın onun kalbinde
yakacağı bir nurla her şeyi doğru görmesi; dalâlet ise kişinin inanması gerekli
olan rükünlerden birini dahi terk etmesiyle kendini karanlıkta bırakması
demektir. Evet kişi, imanın bütün rükünlerine inansa da mesela, sadece kitaplara
inanmasa, yine dalâlete düşmüş demektir. Hatta bütün erkân-ı imaniyeye tam
inansa fakat Kitab’ı heva ve hevesine göre tefsir etse, değiştirse yine dalâlete
ve sapıklığa düşmüş sayılır. Bundan dolayı dalâleti, “kâfirlerin içine
düştükleri ve çıkamadıkları sapıklık” mânâsının yanında “İslâm’a yakın ve uzak
her türlü inhirafın unvanı” şeklinde anlamak da mümkündür. Bu nokta-i nazardan
hareketle Mutezile, Cebriye, Şia, Müşebbihe ve Mücessime… gibi fırkalara da
ehl-i dalâlet denilmektedir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
ümmetinin yetmiş küsur fırkaya ayrılacağını ve bunlardan sadece birinin, o da
kendi ve ashabının yolu üzere bulunanların hidayette olduğunu
bildirmişlerdir.[1]
أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى âyetinin ifadesiyle
sermayesi hidayet olan, yani hidayet gibi bir sermayesi bulunan insan, vücudî
olan bir nimeti, yani bizzat kıymet ve değer ifade eden bir şeyi vererek
karşılığında hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan dalâleti elde etmiş olmaktadır.
Bu durumda ne sermaye muhafaza edilebilmekte ne de bir kâr söz konusu
olmaktadır. Kâr şöyle dursun onlar iç içe üç kayıp yaşamaktadırlar:
1. Ticaret gibi memduh bir işi kendi prensipleri içinde
değerlendirememektedirler.
2. Sermayelerini kaybetmektedirler.
3. Hidayetin ekstra vâridatını kaybetmektedirler.
İşte böyle yanlış bir “iştirâ”dan ötürüdür ki onlar muzaaf bir hüsran
yaşamaktadırlar.
Burada ribhin ticarete, ticaretin ribhe isnadı hakikat değil, mecazdır, çünkü
kazanç elde eden, ticaretin kendisi değil, ticareti yapandır. Hidayet, insanın
içine girdiğinde bir canlı gibi ona varlığını hissettirmektedir. Yani hidayette
olan insan, biri kendi öz varlığı, diğeri de elde ettiği hidayet olmak üzere
âdeta iki varlık gibi yaşamaktadır. Dalâlet içinde olan insan da, biri kendisi
diğeri de dalâlet içinde bir dalâlet olmak üzere iki varlık gibi yaşamaktadır.
Şimdi, onların ticaretinde, hareketli levhaların yer değiştirmesi gibi hidayet
süratle dalâletin yerine, dalâlet de süratle hidayetin yerine geçmektedir ve bu
mübadelede hiçbir şey kazanılmamaktadır. Şöyle ki, burada فَمَا رَبِحَتْ
تِجَارَتُهُمْ “Onların ticaretleri kâr etmedi.” beyanının yerine, mesela فَمَا
رَبِحَوا في تِجَارَتِهِمْ “Onlar ticaretlerinde bir şey kazanmadılar.”
denilseydi kat’iyen bu resim ve bu canlılık görülemeyecekti.
Evet, Kur’ân bu üslubuyla bir canlılık sergilemektedir. Öyle ki burada hidayetle
dalâlet âdeta nöbet değiştiriyor gibi yer değiştirmektedir ve işte bu mübadele
işine ticaret denilmektedir; ama bu ticaret esasen herhangi bir kazanç
getirmemektedir.
Ticarete isnadın mecaz olarak kullanılması ve bunun altında ticaret yapan
münafıkların durumunun kastedilmesi çok yerindedir. Esasen onlar bidayette selim
bir fıtrata ve hanif bir ruha sahiptiler. Evet bu, onlarda bir istidat hâlinde
vardı. İkinci olarak, münafıkların ön saflarda bulunanları daha ziyade
Yahudiliği ve Hıristiyanlığı benimseyen Araplardandı. Bunlar hem geçmiş dinleri
hem kendi dinlerini hem de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geleceğini
çok iyi biliyorlardı. Bu itibarla ruhlarında peygamber mesajını alacakları âna
kadar hidayet şuuru da vardı ve sadece Sahib-i Hidayet (sallallâhu aleyhi ve
sellem) geldiği zaman kibriti çakıp meşaleyi tutuşturma işi kalmıştı.
Evet, işte onlar böyle bir hidayet potansiyeline sahip bulunuyorlardı. Ne var
ki, Sahib-i Hidayet geldiğinde bunu vermiş, karşılığında dalâleti satın
almışlardı. Eğer onlar selim fıtratlarını bozmasalar, tehevvüd, tenassur veya
temeccüs etmeselerdi, geçmiş kitaplarda geleceği bahsedilen, intizar ettikleri o
Zat geldiği zaman O’nu kabul ederek hidayete tam nâil olacaklardı. Ancak onlar,
kibre, gurura kapılarak potansiyel hidayeti verip karşılığında dalâleti satın
almışlardı; satın almış ve bu mübadelede hiçbir kazanç temin edememişlerdi.
Aslında onlar gerçek hidayeti hidayet görmemişlerdi.
Evet onlar, “bilkuvve mühtedîn” idiler. Ama asla “bilfiil mühtedîn”
olamamışlardı. Şayet bu kimseler ellerindeki imkânları değerlendirselerdi
bilfiil o hidayeti de duyup hissedeceklerdi. Ama onlar Sahib-i Hidayet’e
sırtlarını dönmüş ve kendi minik ışıklarını da karartmışlardı.
[1]Tirmizî, îmân 18; Ebû Dâvûd, sünnet 1; İbn Mâce, fiten 17.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (16. âyet)
أُولٰۤئِكَ ism-i işarettir. Mahsüsa işaret edip, uzağı göstermektedir. Buraya
kadar münafıkların bir kısım vasıfları anlatılmış ve nazarlarda bu sıfatlar ile
kendini gösteren bir zümre tecessüm ettirilmişti. Münafıklar, “inandık” demişler
fakat inanmamışlar, Allah’a karşı hile ve hud’ada bulunmuşlar, ama esasen
nefislerine karşı hud’a yaparak başkasına zarar verelim diye ellerindeki silah
ile kendilerini yaralamışlardı. Keza yeryüzünde hep fitne fesat çıkarmışlar ve
bozgunculukta bulunmuşlardı; kendilerine “Bu işten vazgeçin.” denildiğinde de
ıslahçı olduklarını söylemiş ve her devirdeki anarşistler gibi yeryüzünde sulhun
ve sükûnun temsilcisi olduklarını iddia etmişler, bir taraftan anarşi ve
huzursuzluk çıkarırken diğer taraftan da muslih olduklarını göstermeye
çalışmışlardı. Bunlardan başka onların bir diğer vasıfları da mü’minlerle
karşılaştıkları zaman iman ettiklerini söylemeleri, şeytanlarıyla baş başa
kaldıklarında da mü’minlerle münasebetlerinin onlarla istihzadan ibaret olduğunu
ifade etmeleriydi.
أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ İşte buraya kadar anlatılan vasıflarla âdeta tecessüm eden
o münafıklar, اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى hidayet karşılığında dalâleti
satın almışlardı.
اَلَّذِينَ kelimesi ism-i mevsûldür ve اشْتَرَوْا kelimesiyle sılalanacağı âna
kadar bir anlamda meçhuldür. Bu kelime aynı zamanda “şu hususi ve Hak’tan uzak
kimseler” mânâsında bir gariplik ifade etmektedir. Böyle bir mânâ أُولٰۤئِكَ
kelimesinin hem mahsüs hem de uzağa delâlet etmesinden çıkarılmaktadır. Bir
anlamda bu şöyle bir mânâya gelmektedir: Şu âna dek insanlık tarihinde bunlar
kadar garipleri görülmemiştir. اَلَّذِينَ kelimesi bu hususu işaretlerken,
اشْتَرَوْا kipi de mefûlleriyle beraber bunu göstermektedir. Yani onlar dalâleti
alıp, hidayeti vermişlerdir ki çok garip bir durumdur. اَلَّذِينَ ile اشْتَرَوُا
الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى ifadesi, bir tek hakikatin etrafında omuz omuza vermiş
bir “tecâvüb” içerisinde bulunmaktadır. Bu kelimelerin hepsi birden, onların
garip üslubunu arz etmektedir. Öyle ki, اَلَّذِينَ ism-i mevsûlü, dalâletin
hidayetle mukabelesi gibi unsurlar hep aynı mânâyı seslendirmektedir.
Ayrıca اشْتَرَوْا kelimesi burada geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Onlar,
inanmadıkları hâlde inandık demek suretiyle dalâleti alıp hidayeti bıraktıkları;
fesatçı oldukları hâlde, ıslahçı göründükleri; mü’minleri aldatma mevzuunda,
onların arkasında Allah’ın olduğunu unutarak kendi sapıklıklarını tescil
ettikleri ve netice itibarıyla haklarında verilen bu hükmü, kesblerinin neticesi
olarak kendilerinin iktisap etmiş olduğu anlatılmaktadır. Bu sebeple اشْتَرَوْا
kelimesi mâzi kipiyle gelmiştir.
فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ kelimesindeki ف bir mânâda sebebiyet ifade eder.
Şöyle ki, hidayet verilip karşılığında dalâlet alındığı takdirde ticaretin
kazanç elde etmeyeceği açıktır. Aynı zamanda burada şöyle bir husus da söz
konusudur: Müslümanlardan ilk saffı teşkil eden kimseler ticaret kanunlarını çok
iyi biliyorlardı. Zira Kur’ân’ın muhataplarının bir kısmını, muhacirîn-i izam
teşkil ediyordu ki onlar, –Kureyş Sûresi’nde anlatıldığı gibi– kış mevsiminde
Yemen’e, yazın da Şam’a ticaret münasebetiyle gidip geliyorlardı ve ticaretten
maksadın kâr olduğunu da çok iyi biliyorlardı. Binaenaleyh âyette, bilip
anlayabilecekleri bir temsil ile mesele kendilerine anlatılıyordu. Keza
münafıklar ve Yahudiler de ticareti çok iyi bilmekte idiler. Nitekim emek ve
sermaye meselesini ortaya atan, ticareti kendi çıkarları hesabına çok iyi
değerlendiren ve Kur’ân’ın farklı muhatapları sayılan bir kısım Ehl-i Kitap da
bu hususa vâkıf bulunuyordu. İşte bu sebeple âyet-i kerime onların
anlayabilecekleri bir ifade tarzıyla meseleyi resmedivermişti.
وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ beyanına gelince, burada mâzi, cem-i müzekker
sigasıyla bir keynûnet ifadesi söz konusudur. Bundan anlaşılan ise şudur;
hidayet ve dalâlet, yaşana yaşana, terdatla, tekrarla insanın ruhunda bir mizaç
ve tabiat hâlini almaktadır. Yani bir yönüyle hidayet, amelde ve pratik hayatta
bir tekrarın ifadesi olarak rüsuh bulup sabitleştiği gibi dalâlet de bir
alışkanlık neticesi olarak, insanda rüsuh bulmakta, bir daha da “dâll” olan
kimseden ayrılmamaktadır. Binaenaleyh ister hidayet, ister dalâlet keynûnete
bağlanarak anlatılmışsa o râsıhadır ve köklüdür ve وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
fehvasınca böyleleri asla hidayetin kokusunu dahi duymamış ve hidayet içine
girememişlerdir. Onlar hidayet mevzuunda amelî durumlarıyla her şeyi
değerlendire değerlendire farklı bir keynûnete sahip olamamışlardır. Daha önce
de işaret edildiği gibi burada كَانُوا kelimesiyle مُهْتَدِينَ kelimesi aynı
meseleyi anlatıyor gibidir.
اَللهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَإِلَيْهِ الْمَرْجِعُ وَالْمَأٰبُ.
Bakara Sûre-i Celîlesi (17-18. âyet-i kerîmeler)
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَۤاءَتْ مَا حَوْلَهُ
ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ صُمٌّ
بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
“Bunların hâli, aydınlanmak için ateş yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş
çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve
karanlıklar içinde bırakır da göremez olurlar. Sağır, dilsiz ve kördür onlar.
Onun için (Hakk’a) dönmezler.” (Bakara sûresi, 2/17-18)
Kur’ân-ı Kerim buraya kadar münafıkların mücerret hakikatler çerçevesinde bir
kısım belirgin vasıflarını ve o mücerret hakikatlere terettüp eden neticeleri
anlattı ki biz bunları daha ziyade iman nuruyla, hayal ile takip, tespit ve
tasavvur edebiliriz. İşte böyle birbirinden ayrı fakat aynı zamanda tek gerçeğin
farklı yüzlerinin akisleri sayılan davranışları bir ortak noktaya bağlamak, her
zaman bu türlü mücerret meselelerde başvurulagelen temsil yoluyla olmuştur. Onun
için buradaki dört âyet-i kerimede de bunların temsilî durumları anlatılarak
konu âdeta müşahhas hâle getirilmiştir. Konu ilk iki âyette mürekkeb bir
temsille anlatılmıştır ki, beyan ilmine göre biz buna “teşbih-i mürekkeb”
diyoruz. Burada, hususi hâllerine hususi misaller vermek suretiyle değil de,
umumi hâlet-i ruhiyeleri ve umumi görünüşleri itibarıyla umumunu birden
anlatabilir mürekkeb bir teşbihle temsili durumları ifade ediliyor. Üçüncü ve
dördüncü âyetlerde, yani ikinci bölümdeki temsilde ise, “muferrak” bir teşbihle
yani benzetilenle benzeyen arasındaki parçaların birbirine tam mutabakatı
şeklinde bir teşbihle konu temsil ediliyor.
Âyet-i kerimeye başlarken esasen beraat-ı istihlal nevinden bu geçen dört âyetin
ruhundaki temsili hatırlamakta fayda var:
Âyet-i kerime; مَثَلُهُمْ kelimesiyle başlıyor. Aslında, Kur’ân-ı Kerim başka
yerlerde de, burada olduğu gibi, temsillerle bir konuyu anlatırken çok defa bu
kelimeyi kullanmıştır. Vâkıa, Kur’ân’da anlatılan bazı temsillerde mesel, mesîl
veya temsil kelimesi kullanılmamıştır, ama konunun temsilî hüviyette nazarımızda
canlanması itibarıyla anlarız ki bu bir temsildir.[1] Mesela, dalâlet ve hidayet
yollarının yolcusu iki şahsın durumları bize anlatılırken, birinin her mevsimde
semere veren bağlarından, bunun kendisini şımartmasından, öbürünün de bu
durumundan kurtulması için ona olan nasihatlerinden bahsedilir. Gel gelelim
dalâlet yolunun yolcusu bu nasihatlere kulak asmaz da, neticede Allah tarafından
gelen bir afetle bağları harap hâle geldiğinde nedamet hisleriyle ellerini
oğuşturur, ancak artık bu son pişmanlığın ona bir faydası olmayacaktır. İşte bu
tablo nazarlarımıza arz edilirken söze وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ
“Onlara o iki adamın meselini anlat.” (Kehf sûresi, 18/32) diyerek başlanılarak
mesel kelimesi açıktan kullanılır. Ama başka bazı âyetlerde kelime zikredilmez
lâkin tasvir edilen şeylerden anlarız ki, bu üslupla Kur’ân, iman ve amel gibi
mücerret hakikatleri müşahhas ve mahsüs misaller hâline getirmekle o konunun
zihinlerimizde daha fazla kökleşip yerleşmesine yardımcı oluyor.
Kur’ân-ı Kerim’de meselle anlatılan o kadar çok konu vardır ki, o hemen hemen
pek çok mücerret hakikatleri âdeta bu tür istiare-i temsiliye veya teşbihle
birer canlı resim gibi ortaya kor.
Üzerinde durduğumuz âyet-i kerimelere gelince: Yukarıda da temas edildiği gibi
buraya kadar olan âyetlerde fezlekeleriyle beraber mesele mücerret olarak vaz’
edilmişti. Bu hâliyle, konuyu derleyip toplayıp, münafıklar hakkında, “Acaba
bunların hâlet-i ruhiyesi ne idi; bunu tek tabloda görmek, göstermek mümkün
müdür?” şeklinde zihinlerde bir beklenti oluşabilir. Zira gördük ki, onlar
muhâdaa yapıyorlar, sürekli içlerinde olmayan şeyi izhar ediyorlar, dahası
inanmadıkları hâlde inanmış gibi görünüyorlar, fesadı salah sayıyorlar,
mü’minlere karşı başka türlü, kendi şeytanlarına ve reislerine karşı başka türlü
tavırlar sergiliyorlar; öyle ki umumiyet itibarıyla reisleriyle beraber
oldukları hâlde menfaatlerinden ötürü bir türlü mü’minlerden de alâkalarını
kesemiyorlar.
Evet, işte böyle farklı hakikatler peşi peşine ifade edildiği için biz bunları
tam tavsif edemiyoruz; daha doğrusu tam tersim edemiyor, resimler için bunlar
budur diyemiyoruz. İşte burada her ne kadar konular çok canlı resimler hâlinde
bize gösterilse de tam ihata edemediğimiz için, Kur’ân hepsini tek bir tabloda
ve bir teşbih-i mürekkeble beyan ve ifade sadedinde bu âyet-i kerimede
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا buyurarak meseleyi daha bir
tenvir buyuruyor.
Esasen burada değişik iki hâlet-i ruhiyenin tasvirinin verildiği, yani iki tip
münafığın söz konusu olduğu hissediliyor. Yoksa bir misal irad ettikten sonra
bir kere daha “muferrak” bir teşbihle aynı meselenin ele alınmasının Kur’ân’ın
belâgat ve i’câzına pek muvafık düşmediği açıktır.
Mesel kelimesi “misil” ve “mesîl” ile aynı mânâya gelir ki, benzer, eş, menend
demektir. Teşbih ve temsil bazen aynı mânâda kullanılsa da yine de teşbih ile
temsil arasında bir nüans mevcuttur. Ayrıca mesel kelimesinden Türkçemizdeki
masal mânâsı, ataların sözü, ibret veren, insanın gözünü açan sözler
kastedilebileceği gibi destanlar, âbâ u ecdaddan evlada, ahfada intikal eden
değerli sözler de kastedilir ki, bu da bu kelimenin ne kadar geniş alanlı
kullanıldığını gösterir.
Bu itibarla da, ikinci şıkta ele aldığımız mesellerle daima bir teşbih ve temsil
kastedilmez. Mesela biz, bir meseleyi halledememe aczine bazen “sakal-bıyık
meselesi” deriz. Sakal-bıyık meselesi deyince, o kompleks durumu sakal-bıyık
meseliyle ifade ederiz. Bunun mânâsı, “yukarıya tükürsen bıyık, aşağıya tükürsen
sakal” demektir. Yani bazen karşımıza iki zıt durum çıkar ve biz bu iki
meseleden birini bir türlü tercih edemeyiz. Zira her ikisini de gerekli kılan
faktörler vardır. İkisini birden de atamayız. Mâniatü’l-cem ve mâniatü’l-hulüv
yani ikisini birden tutma, ikisini birden atma mümkün olmayan bir yerde, bu
sıkışık hâli ifade etmek için “sakal-bıyık” deriz. Yine birinin haksız yere,
bahanelerle bir başkasını ezmesini ifade etmek için “kurt-kuzu meselesi” deriz.
Ve hemen “Altı aylık kuzu, bir sene evvel kurdun suyunu bulandırmış.” meseli
hatıra gelir…
Binaenaleyh bu gibi darb-ı meseller bize hep mâziden intikal edegelmişlerdir.
Biz bunlarla teşbih, temsil kastetmesek bile bazen bunlarda teşbih ve temsil
mânâları da gözetilmiş olabilir. Arz edilen bu iki misalde ise hem teşbih hem de
temsil mânâsı vardır. En azından biz öyle anlarız. Edebiyat ve dil açısından ele
alındığında, mesel ve temsil, bir hakikatin bir hakikate veya hakikatin hayale
ya da meşhur bir mesele misalî surette tatbik edilip benzetilmesine denir.
Şimdi, mesel hakkında kısaca bunları kaydettikten sonra âyetlerin müfredat
mânâlarına geçebiliriz.
[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/6, 261; Hûd sûresi, 11/24; İbrahim sûresi, 14/18;
Cum’a sûresi, 62/5; Yûnus sûresi, 10/24; Kehf sûresi, 18/32 vd.
Müfredat mânâsı (17. âyet)
اَلَّذِي : مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا ism-i mevsûl. Eskiler
bize bunu, “şol şey ki, öyle bir şey ki, şu ki...” gibi mânâlarla tercüme
ederlerdi.
اِسْتَوْقَدَ kelimesi istif’âl babından olup وَقَدَ – يَقِدُ kökünden gelir.
Tutuşturdu, yaktı demektir. فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ
وَالْحِجَارَةُ “Öyle bir ateşten korkun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”
(Bakara sûresi, 2/24) âyet-i kerimesinde geçen وَقُود kelimesi de yakıt
demektir. Mevzumuz olan âyetteki اسْتَوْقَدَ نَارًا“ateşi tutuşturdu, cayır
cayır yanar hâle getirdi” demektir.
نَارًا kelimesi, bilindiği gibi, ateş demektir. Nar ile nur aynı kökten gelir.
Bazı kelimeler temeyyüz ederek nuraniyetleri itibarıyla üste çıkmış, inâre,
tenvir gibi aydınlatma mânâlarını almışlar, bazı kelimeler de denâetleri,
ağırlıkları, kesafetleri itibarıyla âdeta aşağıya düşmüş, onlar da ihrak edici,
yakıcı mânâ kesbetmişlerdir. Zaten genel mahiyeti itibarıyla ateşin iki
hususiyeti vardır: Biri itibarıyla yakar, ısıtır, pişirir; diğeri itibarıyla da
aydınlatır, tenvir eder, göze medet verir. Binaenaleyh biz, ateşin bir tarafına
onun bir hususiyetini, diğer tarafına da diğer özelliğini koyuyoruz ki, belâgat
nükteleri anlatılırken böyle bir kelimenin seçilmesindeki incelik de ancak bu
sayede anlaşılabilecektir.
فَلَمَّا ibaresi, iki kelimeden, ف ve لَمَّا’dan müteşekkildir. لَمَّا mâzi
fiilin başına geldiğinde حِينَ mânâsına gelir, فise takip, tertip ifade eder.
أَضَاءَتْ kelimesi hem lazım (geçişsiz) hem de müteaddî (geçişli) olarak
kullanılır. Müteaddî mânâsına olduğu takdirde أَنَارَ “aydınlattı” anlamına
gelir ki burada da öyle kullanılmıştır.
حَوْلَ kelimesi, bir başka kelimeye izafe edildiğinde, “çevresi, etrafı”
mânâsına gelir.
ذَهَبَ, “gitti” mânâsına üçüncü babdan mâzi fiildir. الله lafz-ı celâlesi,
Cenab-ı Hakk’ın ism-i alemidir. ذَهَبَ fiili, buradaki gibi بharf-i cerriyle
müteaddî olduğunda “gitti” değil de “giderdi, götürdü” anlamına gelir.
تَرَكَ “terk etti, bıraktı” mânâsına gelen bir fiil-i mâzidir.
ظُلُمَات kelimesi “zulmet”in çoğuludur. Bu da üst üste, kat kat, tabaka tabaka
zulmetler, karanlıklar demektir.
لَا يُبْصِرُونَ ifadesi, إِبْصَار masdarından gelir ki, ”gözün ermesi, ulaşması”
demektir ve “görme”den daha şumüllüdür.
İsterseniz bu kısa tahlille müfredat konusunu burada noktalayalım.
Bir nebze de Kur’ân-ı Kerim’deki meseller
Kur’ân-ı Kerim, ifadelerinde yeri geldikçe temsil yolunu seçmiştir ki, edipler
de çok defa bu yola başvuragelmişlerdir. Belâgatta beyan ilmi, ediplerin daima
başvurdukları bir kaynak olmuştur, sık sık onunla susuzluk gidermiş ve bazen de
gerekmediği hâlde, lüzumsuz yere onunla fantezilere girmişlerdir. Vâkıa,
temsilin insan ruhunda bir heyecan uyardığı açıktır. Ancak ilâhî ve nebevî
beyanlar, özellikle de her yönüyle mucize olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, temsil
tarikini intihap ederken mübalağasız, mücâzefesiz (ölçüsüzlükten müberra), o
yöntemi gerektiği kadarıyla almış ve gerektiği kadarıyla değerlendirmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de istimal edilen temsil yoluyla, çok defa akıl almaz gibi
görünen muğlak, müphem ve mücerret konuların insanlar tarafından idrâki temin
edilmiş olur. Bazen karşımıza öyle makûl (aklın sahasına giren) meseleler çıkar
ki haddizatında akıl bunları reddetmez, ancak fikrin karşısında hayal kendi
rolünü oynar, aklın karşısında da vehim suver-i şuuriyeyi değerlendirme
mevzuunda devreye girer ve havayı bulandırır. İşte aklın böyle makûl meseleleri
kavrayıp değerlendirmesi için bazen temsil tarikine başvurulagelmiştir.
Böyle bir yolla, gabi ve cahil bir insan, akıllı ve âlim bir insan gibi
anlatılandan istifade etmiş olur. Şöyle ki, ulûhiyete ait derin bir hakikati
anlatmak istediğinizde, gabi, âlim, cahil ve düşünen insan ayrımı yapmadan
hakikat-i mücerredenin herkes tarafından anlaşılmasını istiyorsanız, herhâlde
temsil yolunu intihap edersiniz. Mesela, öldükten sonra tekrar dirilme gibi
makûl bir meseleyi, Allah’ın kudretiyle anlamak mümkün iken insanlar bu makûl
meseleleri vehmin araya girmesi yüzünden anlayamayabilirler, anlayamamaktadırlar
da. Bu mülâhaza iledir ki, Kur’ân-ı Kerim bunu anlatma sadedinde: فَانْظُرْ
إِلٰى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَۤا إِنَّ
ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şimdi bak,
Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları
yapan kim ise ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rûm
sûresi, 30/50) diyerek temsil yoluna başvurur.
قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللهُ
يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْاٰخِرَةَ إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki:
Dünyayı gezin dolaşın da Allah’ın bu âlemi yaratmaya nasıl başladığını anlamaya
çalışın. Sonra, Allah tekrar yaratmayı da, ölümden sonra diriltmeyi de
gerçekleştirecektir. Allah elbette her şeye kadirdir.” (Ankebût sûresi, 29/20)
Evet, insanların haşirden şüpheleri varsa yeryüzünde gezsinler, baksınlar
yaratılış nasıl başladı. Bir dönem yaratılış nasıl başladıysa öldükten sonra
yeniden bir daha öyle gerçekleşecektir.
Görüldüğü gibi vehmin bir mevzuda makûl meselelerin anlaşılmasına engel olmasına
karşılık Kur’ân temsil yolunu kullanıyor.. Ve işte bu şekilde temsil yoluyla
vehim akla, hayal de fikre teslim oluyor.. ve oldukça garip ve uzak meseleler
hâzır hâle geliyor. İnsan öldükten sonra dirilmeyi uzak görebilir; ancak baharı
görünce, sanki çok uzak bir mesele olan o tekrar dirilme, gözünün önünde mahsüs
ve makûl bir hâl alıyor gibi olur. Bunun gibi, temsil yoluyla mânâlar da âdeta
cisim giymiş olurlar. Kur’ân-ı Kerim’in ifadelerindeki bu canlılığı, Abdülkâhir
Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî, Bediüzzaman ve Seyyid Kutup gibi yüzlerce muhakkik
çok iyi görmüş ve değerlendirmişlerdir. Bu canlılık, bazı nazarlarca kadavralar
hâlinde görülen hakikatlerin o nazarlarda revnakdâr birer hâl alması gibidir.
Evet biz, Üstad’ın da İşârâtü’l-İ’câz’da ifade ettiği gibi[1] mücerret
hakikatleri ancak temsil yoluyla akla takrib edebiliriz.
Burada bir örnek olarak Hadîd Sûresi’nin 13. âyetindeki temsilî tablo
gösterilebilir: يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ
اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَۤاءَكُمْ
فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ
الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ “Münafık erkek ve kadınlar o
gün mü’minlere derler ki, ‘Bir parça bize de arz-ı dîdâr edip, nazarlarınızı bu
tarafa çevirin de sizin yüzünüzün nurundan istifade edelim.’ Buna mukabil onlara
denir ki: ‘Siz arkanıza dönün de bir nur arayın.’ Derken, aralarına bir sûr
çekilir. Bu duvarın bir kapısı olup bu kapının iç tarafında rahmet, dış
tarafında ise azap vardır.”
Şimdi burada bir toplum görüyoruz ki çepeçevre etraflarını zulmetler sarmış;
buna mukabil mü’minler onların yanlarından geçerken altları üstleri, sağları
solları bitevi nur. İşte, bu nuranî cemaatin geçişini gören münafıklar, –ki
burada tablo çok canlıdır– “Bari biraz bize de teveccüh edin de nurunuzdan
istifade edelim.” derler, derler ama onlara denir ki: “Hayır, siz orada bizim
yüzümüze bakmamıştınız. Şimdi geriye dönünüz de kendinize bir nur arayınız!”
Onlar da döner ve arkalarında bir nur aramaya dururlar. Derken aralarında bir
sur oluşuverir; yani bir sütre, bir perde indirilir; indirilir de artık
münafıklar mü’minleri göremezler. Bu surun bir de kapısı vardır. “Bâtını, yani
mü’minlere bakan tarafı rahmet, münafıklara nazır tarafı ise azaptır tamamen.”
Bu ifadelerden münafıkların ahirette dahi buradaki ruh hâletlerine göre bir
muamele görecekleri anlaşılmaktadır.
Konumuz olan âyete bakacak olursak, temsilde yer alanların durum ve genel
keyfiyetleri صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ (Bakara sûresi, 2/18)
fezlekesiyle gösteriliyor ki, herkesin ruh hâletine göre bir şey ifade eder.
Âyetteki mesel, aydınlanabilecek kimselerin aydınlanmasını, zulmette kalanın da
kapkaranlık dünyasını nazara veriyor gibi bir mânâ ifade ediyor.
Üstad, haşir meselesinde, o umumi “ba’sü ba’del-mevt”i, ilgili âyetten (Rûm
sûresi, 30/50) mülhemen haşr-i baharîyle zihne takrib edip anlamamızı
kolaylaştırdığı gibi,[2] Cenab-ı Hakk’ın sonsuz bu’diyet içindeki kurbiyetini
anlatırken de Güneş misaliyle aynı yolu takip ederek O’nun bize sonsuz
yakınlığına mukabil bizim O’ndan sonsuz uzak olmamızı, yani yakınlığıyla her
zaman başımızı okşamasını, ama aynı anda bizim uzaklığımız açısından da O’nun
(celle celâluhu) müteâl olduğunu anlatıyor ki, bununla, وَنَحْنُ أَقْرَبُ
إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona (insana) şahdamarından daha yakınız.”
(Kaf sûresi, 50/16) hakikati akla yaklaştırılmış oluyor. Biz bu sayede
yukarıdaki âyetle يَوْمَ نَطْوِي السَّمَۤاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا
بَدَأْنَۤا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ “Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin
yazdığı kağıtları dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl
başladıysak tekrar diriltmeyi de öyle gerçekleştiririz.” (Enbiyâ sûresi, 21/104)
âyetini beraber anlama imkânını elde etmiş oluyoruz.
Aynen bunun gibi Üstad, nuranî ve ruhanî olan şeylerin temessül etme
keyfiyetini, yani belki aynı anda bin yerde bulunmaları durumunu, Güneş ve ayna
misalleriyle ifade sadedinde, birbirine karşı mütekabil aynalar içinde
cisimlerin muhtelif suretlerinin uzayıp gittiği, bin tane aynanın içinde bir tek
cismin binlerceye ulaştığı misaliyle açıklıyor ki, nuranî ve ruhanilerin
ayniyetleriyle tecelli etmelerini anlama açısından bu da beliğ bir temsil
sayılır.[3]
Bu açıdan temsil; beyan ve ifadenin çok mühim bir rüknü kabul edilmektedir. Ne
var ki, temsil yaparken temsille hakikati birbirinden ayırabilmeyi mümkün
kılacak karineler vaz’ etmek de bir esastır. Eğer bir meseleyi anlatırken onun
hakikaten bir mecaz ve temsilî bir ifade tarzı olduğu okuyucuya bir karineyle
gösterilmezse çok defa beyan suistimalatına sebebiyet verilebilir. Mesela,
havariler ve onlardan sonra gelen Hıristiyan nâşirler, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz
re’fet, şefkat ve merhametini anlatmak için edat-ı teşbihi de kaldırarak “baba”
mânâsına bir kelime kullanmışlardır. Burada maklûb bir teşbih de düşünülebilir.
Fakat mübalağa maksadıyla edat-ı teşbihin kalkmasıyla, bu gibi yerler daha
sonraları –tabi onlar velediyet akidesine de inandıklarından– Allah’ın –hâşâ–
insanların babası şeklinde anlaşılmasına sebep olmuştur.
Mesela, فَإِنَّ اللهَ كَالْأَبِ الرَّحِيمِ الشَّفِيقِ “Şüphesiz Allah, çok
merhametli ve şefkatli bir baba gibidir.” Böyle bir benzetme esasında doğru
değildir. Çünkü Allah, anneden babadan daha merhametlidir. Bir de bunu anlatmak
edat-ı teşbih kaldırıldığında إِنَّ اللهَ أَبٌ “Allah –hâşâ– babadır.” olur ki
ilk söylenişinde samimi gibi görünen o ifadenin temsilî mânâsı tamamen
unutularak sanki hakikaten Allah’a “baba” deniyor gibi bir inhirafa girilmiş
olur. Onun için bir hakikat temsilî bir yolla anlatılırken sözün içinde mutlaka
bir karine bırakılmalı; ta ki temsil, hakikatin kendisi zannedilmesin. Yoksa
geçmiş dinlerde olduğu gibi çok defa suistimalata sebep olur.
Temsil tariki, Kur’ân-ı Kerim’in –arz ettiğim gibi– çok istimal ettiği bir
yoldur. Bunu o mu’ciz beyanın pek çok yerinde görürüz. Ankebût Sûresi’nde
وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَۤا إِلَّا
الْعَالِمُونَ “İşte, bazı gerçekleri anlatmak için, Biz bu kabîl misaller
getiriyoruz ama bunları, ancak ibret almasını bilenler anlar.” (Ankebût sûresi,
29/43) denilmekte, Sûre-i Haşr’in sonunda da: وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا
لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ “Bu darb-ı meselleri irad ediyoruz ki,
insanlar düşünüp tefekkür etsinler.” (Haşir sûresi, 59/21) buyrulmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de çok defa yermeler, övmeler, teşvikler, sakındırmalar, delil
getirmeler temsil yoluyla anlatılır. Mesela, Fetih Sûresi’nin 29. âyetinde de
sahabe-i kiram’ın gelişmesinin; toprağa atılmış bir tohum, sonra başını
topraktan dışarıya çıkaran bir sümbül, derken büyüyen, gövdesi üzerinde
doğrulan, bir ağaç ve neticede semalara doğru ser çeken ulu bir çınar gibi
olduğu, bir temsille tasvir edilir.
Hem mesela o, birini zemmedeceği zaman şöyle diyor: فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ
الْكَلْبِ إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذٰلِكَ مَثَلُ
الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ
يَتَفَكَّرُونَ “Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da
dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da! Âyetlerimizi yalan sayan
kimselerin hâli işte buna benzer. Sen olayı onlara anlat, belki düşünüp
kendilerine çekidüzen verirler.” (A’râf sûresi, 7/176) Burada kınama maksadına
matuf bu türlü insanların hâlini kelbin durumuyla ifade ediyor ki, mütemerrit
mülhidin durumunu ifade adına gayet beliğdir.
Keza kendilerine kitap verildiği hâlde onun muhtevasından istifade etmeyenlerin
durumunu anlatırken de Kur’ân şu temsili kullanır: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا
التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا
“Kendilerine Tevrat verilip, onun mesajını insanlara ulaştırmak ve onu
uygulamakla yükümlü tutuldukları hâlde bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler,
tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkep gibidirler.” (Cum’a sûresi, 62/5) Burada
Kur’ân, uhdelerine alıp taşıdıkları değerden habersiz ve ondan istifade edemeyen
insanların hâlini, sırtında kitap taşıyan merkebe benzetiyor ki, bu şekilde bir
temsilin kullanılması hem onlar için hem de bizim için sakındırma ve uyarma
adına fevkalâde önemlidir.
İşte مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا âyet-i kerimesi de bu
mevzuda irad buyrulmuş, ayn-ı hakikat bir teşbih u temsildir.
Temsil ve teşbihin, büyük hakikatleri anlatma yollarından biri olduğunu,
Kur’ân-ı Kerim’in temsil tarikini intihap etmesindeki temel espriyi, temsilin
yerini ve nerelerde kullanılması gerektiğini, kullanılırken de dikkat edilmesi
gereken hususları anlatmaya çalıştığımız bu faslı noktalayarak, çıkış yapıtğımız
âyetin izahına devam etmek istiyoruz.
* * *
Evet, zannediyorum âyetin mânâ-i ruhisini arz etmenin vakti gelmiştir. Kur’ân-ı
Kerim, suver-i zâhire içinde münafıkların umumi durumlarını iç içe daireler
hâlinde bize intikal ettirip sonra da o âyât ü beyyinatın sonunda fezleke
mahiyetinde irad edilen ifadelerle haklarında takdir edilen cezaları
zikrettikten sonra; edip eylediklerinin neticelerini bir de teşbihle anlatarak,
onları çölde ateş yakıp çevresinde kümelenen insanlara benzetir. Bu teşbih-i
temsille bir durum diğer bir duruma kıyas edilmekte ve konu farklı bir tavzih
boyutuyla ortaya konmaktadır. Evet, onların hâli, ateş yakan bir insanın hâline
benzemektedir. Öyle ki, yanan o ateş etrafını aydınlatıp da çevredeki her şey
olduğu gibi ortaya çıkınca, Cenab-ı Hak bu kez nurlarını ellerinden alır da
onları içiçe karanlıklar, zulmetler içinde bırakır; bırakır da çevrelerini asla
göremezler.
* * *
Burada münafıkların durumuyla, misal olarak irad edilen durumun telif edilmesi
söz konusudur. Eğer biz, yukarıda münafıkların durumunu anlatan âyetlerle
buradaki meseli ayrı ayrı ele alır, ayrı ayrı mütalâa eder, öyle görür ve biri
“misal”, biri “mümesselün leh (temsile mevzu teşkil edenler)” olan iki husus
arasındaki mutabakatı tespit edemezsek Kur’ân-ı Kerim’in müşahhas ve mahsüs
olarak nazarımıza sunduğu espriyi tam göremeyiz. Bunu rahatlıkla görebilmek, bu
iki âyet grubu arasını telif ve tevfik edebilmemize bağlıdır. Acaba o telif ve
tevfik neden ibarettir? İşte hecelemesi:
Burada mânâ ve mefhum olarak âyetlerden şu anlaşılıyor: Evvela, bir zümrenin
nazarında bir ziya, bir ışık ve bir parıltı beliriyor. O belirince onlar az çok
etraflarını görüyorlar. İyi veya kötü ünsiyet edecekleri veya vahşet duyacakları
farklı manzaralarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu biraz da onların ruh
hâletlerine göre belirlenen bir husus oluyor. Ruhları, çevreyi onlara vahşet
dolu bir tablo gibi gösteriyorsa, onlar da vahşet dolu bir tablo müşâhede
ediyorlar; aksine güzel görüp güzel düşünebiliyorlarsa ünsiyet dolu bir hava,
bir bâd-ı nesimle karşı karşıya kalıyor ve o güzelliklerin in’ikasıyla
kendilerinden geçiyorlar. Ondan sonra da Allah (celle celâluhu) onların
nurlarını alıp götürüyor. Yine onları o karanlık içinde bırakıyor. Karanlık
içinde kalınca da mütemadiyen gözlerinin önünde yanıp sönen ışıklar karşısında,
bir türlü göz uyumu sağlayamamış kimseler gibi, eşyayı doğru göremez hâle
geliyorlar. Sadece o an değil, daha sonra da göremiyorlar. Çünkü bir insan daima
karanlıkta dursa az çok gözü alışır karanlığa ve etrafında olup bitenleri
seçmeye başlar. Ama ışık sık sık parlar sönerse, göz de uyum sağlayamaz ve
sürekli kendini değişik durumlara, değişik pozisyonlara ayarlamaya çalışır ve
tabi, hiçbir zaman da buna muvaffak olamaz.
İşte âyetler onların bu durumlarının iç yüzünü anlatmaktadır. Bu hususların
izahına gelince, öyle anlaşılıyor ki bunlar geçmişlerde az çok iman nurunu
görmüş, duymuş, hissetmişler ama daha sonra taklitle, atalarına körü körüne
tebaiyetle ve şuursuzca başkalarının arkasına takılmakla, kendilerince büyük
saydıklarını taklit etmekle nur-u hakikat ara sıra gözlerinin önünde parlasa
bile ondan tam istifade etme imkânına sahip olamamaktadırlar. Hayırlı
seleflerini ara sıra hatırlamakta, hatırlayınca da içlerinde bir ümit parıltısı
oluşmaktadır ama bu kalıcı değildir.
Evet, her millet yer yer mâzisi ve ecdadının büyüklüğüyle, onlara ait mefahirle
iftihar eder: “Biz falanlar ve filanlar...” diye köklerini hatırlar ki bu, onun
yeniden dirilmesi, cana gelmesi hususunda ümitlendiren hâli sayılır. Ne var ki,
muvakkaten parlayan bu yeni nurdan istifade etme imkânı olmadığı –kanaatlerince–
belli olunca da her şey bir kere daha silinir gider; gider de onlar bir kez daha
ruhî zulmetleri, vicdanî karanlıkları içinde kalıverirler. Demek ki bazı
münafıkların seleflerinin umumi mânâda öyle olduğu anlaşılıyor. Yani onlar,
seleflerinin, Cenab-ı Hakk’ın yaktığı nurdan istifade ettiğini ve sa’ylerinin
semeresini, ekip diktikleri ağaçların, ekinlerin meyvelerini görmüşler ama şerli
halefler olarak tamı tamına onlardan istifade edememişlerdir. فَخَلَفَ مِنْ
بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ
يَلْقَوْنَ غَيًّا “Kendilerinden sonra onların yerlerine öyle bir nesil geldi ki
namazı zayi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar gelecekte
azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem sûresi, 19/59) Evet, onlardan
sonra bir kısım nesiller gelmişti ki, bunlar atalarının yolundan gitmemiş,
namazı zayi etmiş ve şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olmuşlardı. Böyle olunca da
Allah’la aralarındaki rabıta bütün bütün kopmuş ve şehvete daldıklarından ötürü
de her şeyi şehvet renginde görmüş, dinî hakikatleri anlayamaz hâle gelmişlerdi.
Mâmâfih, ne evvelkileri ne de bu asırdakileri düşünmeyip bunu sadece Saadet
Asrı’ndaki münafıklarla alâkalı değerlendirecek olursak şu üç husus karşımıza
çıkar:
Birincisi: Onlar Kur’ân-ı Kerimle tanıştıkları dönemde ciddi bir maddeperestlik
içindeydiler. Tamamen fıtratı ifade eden Kur’ân âyetlerini duyunca bir kısım
tedailerle Tevrat’ta, İncil’de ve daha önce inmiş diğer ilâhî kitaplarda bulunan
hakikatlerle ilgili onlarda bir çağrışım oldu. Ne var ki, bu fırsatı
değerlendiremeyip fevt ettikleri için nurun yerini zulmet aldı, onlar da
hidayeti dalâletle değiştirdiler. Yani hidayet gitti, yerine dalâlet geldi. İbn
Abbas (radıyallâhu anh) bu hususu anlatırken, onların evvelleri, ilkleri veya
ataları, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldiği zaman iman etmişti,
der. Fakat sonra hidayeti bırakıp dalâlete talip oldular ve imandan sonra
yeniden küfre girdiler.
İkincisi: Onlar daha önce inen ilâhî kitaplardan, İncil, Tevrat ve sair
suhuflardan itikadî, amelî ve içtimaî hakikatlere dair çok şey biliyorlardı.
Kur’ân-ı Kerimle tanışınca bu hakikatleri ve bu arada Efendimiz’e ait işaret ve
beşaretleri de hatırladılar. Ve farklı çağrışımlar içine girdiler. Ancak onlar,
beklenen Peygamberi kendi içlerinden bekledikleri için Efendimiz’e (sallallâhu
aleyhi ve sellem) inanmadılar. Allah da nurlarını alıp götürdü ve onları zulmet
içinde bıraktı. Tabi hidayetin yerini de dalâlet aldı.. karanlık katmanlı
korkunç bir dalâlet.
Üçüncüsü: O zaman Benî İsrail, zuhur edecek âhir zaman peygamberine dayanıp onu
nokta-i istinat ederek insanlık üzerinde son kez bir sulta, bir hâkimiyet kurma
iddiasında idiler. Bu üçüncü tevcihe göre ateşi yakan münafıklardı ve ara sıra
onlara yeşil ışık yakıyorlardı. Evet o günkü inkârcılara, oradaki Evs ve Hazreç
dinsizlerine yeşil ışık yakıyorlardı. Onlar da başkalarına karşı: “Peygamber
gelecek ve sizin üzerinizde hâkimiyet kuracağız.” diyorlardı. Bu sayede az da
olsa bir ümitle gözlerinin önünde ziya şuleleri parıldayıp sönüyordu. Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye gelince, taklit ve şehvetlerine
ittibaları, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı peşin hüküm ve
muhkem önyargıyla önceden O’nun hakkında verecekleri hükmü vermiş olmalarından
dolayı ittiba edemediler, O’nu tam göremediler.
Konunun doğrudan doğruya Saadet Asrı’yla alâkalı olduğu kabul edilirse, yukarıda
saydığımız bu tevcihler bahis mevzuu olur.
Arz edilen bu üç husus, mümesselün leh’i, وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا
بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Öyle insanlar da vardır
ki, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler ama hakikaten iman etmemişlerdir.”
(Bakara sûresi, 2/8) âyetinden, sayfanın sonuna kadar fezlekesiyle beraber
bütünüyle anlatılan münafıkların hâlleridir. Arz ettiğim bu üç hususa dair İbn
Abbas ve tâbiîn imamlarından Süddî’den de bir rivayet vardır. Müfessirînden,
dalâletin hidayetle değiştirilmesi, küfrün imanın yerini alması ve hakikatin
yerini bâtıla bırakması gibi mânâlar ihtiva eden yorumlar da rivayet edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’in temsillerinin hususiyetlerinden biri de, muhtelif meseleleri
tek bir temsil çerçevesinde ele alıp anlatmasıdır. Yani birkaç âyette anlatılan
o dağınık meseleleri tek bir temsilde toplayıp anlatma da Kur’ân-ı Kerim’e
mahsus mucizevî bir üsluptur. O böyle mürekkeb bir teşbihle, yani ateşin
yanması, karanlığın bu ateşle zâil olması, sonra hemen o ışığın söndürülmesi ve
yeniden zulmetin gelmesi.. gibi hususlarla öyle bir resim sunuyor ki dahası
olamaz. Bu, çölde yaşayan insanların bilebileceği, zevk edebileceği bir
temsildir. Çöl insanı çölde ateş yakmanın, orada başkalarından yardım
beklemenin, yardım arzu ve isteğinin başkalarına duyurulmasının ne demek
olduğunu çok iyi bilir. Bu tasvirdeki sahneyi kısmen çölde kum fırtınasına
tutulan veya Doğu Anadolu’da kar fırtınasına tutulan kimse herhâlde daha iyi
anlar.
Evet, bir insan çölde muztar durumda kaldığında yerini, mevcudiyetini
başkalarına duyurmak için yapacağı en makûl iş hemen bir ateş yakmaktır. İşte
temsil bir yönüyle bunu işaretliyor ki, vahşî sahrada, kimsesiz ve ne yaptığını
bilmeyen bir kimsenin en önemli işi, varlığını hissettirebilecek bir ateş yakma
olmalıdır. Bir de çöldeki karanlık başka bir yerdeki karanlığa hiç benzemez.
Başka bir yerde az çok bir ışık şûlesi, parıltısı görülür ve göreni ümitlendirir
ama çölde bunların hiçbiri söz konusu değildir. Çölde güneşler batar, karanlıkla
beraber her yanda bir yalnızlık hissi tüllenmeye başlar, gurbetlerle kuşatılır
ruh.. ve işte bu dehşet içinde insanın, hem kendisine bir enîs olması hem de
etrafını görmek için yapabileceği tek iş –Kur’ânî tabirle– “istîkâd-ı nâr”dır..
yani bir ateş yakmaktır. Hem ısınmak hem hevâm ve haşaratı kaçırmak hem etrafını
görebilmeye çalışmak hem de bu suretle orada mevcudiyetini başkalarına duyurmaya
çalışmak.. evet, işte münafığın durumunu aksettiren canlı fotoğraf..!
Ayrıca bu temsilde şu da görülmektedir: “İstîkâd” tabiri istif’âl babındandır.
Bu kipte talep ve tahavvül mânâsı olduğu gibi ta’diye (geçişlilik) anlamı da
vardır. Şöyle ki bu şaşkınlar, ateş yakmayı şiddetle arzu etmiş ve o karanlık
tabloyu değiştirme gayretine düşmüşlerdir. Onlar için yapılacak tek şey olması
itibarıyla güç bela bir ateş yakmış, bir ölçüde de olsa onunla teselli
olmuşlardır. Evet, ateş yakmak müstakil bir iştir, insanı meşgul eder. Ama
yaktıktan sonra onu muhafaza etmek ayrı bir derttir. Tıpkı saadet ve huzur vaat
eden bir sistem kurmak, kurduktan sonra da korumak ne ise bu da öyledir.
Bunlar bir ateş yakmışlardır ama başlarından aşağıya bardaktan boşalır gibi
dökülen yağmura veya ortalığı birbirine katıp karıştıran fırtınaya karşı
yaktıkları bu ateşi nasıl koruyacaklardır? Meselenin bir bu yönü var. Bir de,
biraz evvel de arz edildiği gibi bunlar, gayret ve cehdle meydana getirdikleri
bu ateşin, fırtınalarla sönme ihtimali karşısında hep gerilim içindedirler;
hatta sönecek diye belki ateşe bile içlerinde düşmanlık hissi taşımaktadırlar.
Zira genel manzara itibarıyla gözlerinin normal görme durumunu bile
koruyamamaktadırlar; koruyamamakta ve karanlıkta görebilecek kadar dahi
durumlarını muhafaza edememektedirler. Bence, arz edilen bu hususların hepsini
وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ “Onlar görmezler.” ifadesi işaretliyor gibidir.!
Burada müfredatın müfredata tatbikinin açık olmadığına daha önce değinmiştik.
Yani şu parça şuna, bu da buna şeklinde parçaların birbirine tatbiki net
görünmemektedir. Zira bu mürekkeb bir teşbihtir. “Müşebbeh” de “müşebbehün bih”
de mürekkeb bir bütünlük arz etmektedir. Bir başka deyişle bu, mürekkebin
mürekkebe benzetilmesinden ibarettir. Oldukça kötü ve bozuk bir ruh hâleti
içinde ne yaptığını, ne yapacağını bilemeyen, küfürle iman arasında sürekli gel
git yaşayan, şaşkınlık ve tereddütler ağında yol yorgunu bir yığın ki, bir şey
almak için elini uzatırken onu kaybediyor, kaybettikçe haybet ve hüsran ruh
hâleti içine giriyor ama şaşkınlıkla yeniden kaybettiğini elde etmeye çalışıyor.
İşte böyle birinde ümitsizliğin ümidi, zulmetin parıltıyı takip etmesi hâlini..
evet, genel anlamdaki bu değişken psikolojik durumu مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي
اسْتَوْقَدَ نَارًا âyeti mürekkeb bir teşbihle ne güzel ifade etmiştir!
Parçaların birbirine tatbikini ise أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَۤاءِ فِيهِ
ظُلُمَاتٌ (Bakara sûresi, 2/19) âyetini hecelerken –inşâallah– göreceğiz.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.165.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.85 (Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat).
[3]Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.207 (On Altıncı Söz).
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (17. âyet)
مَثَلُ kelimesi esasen henüz hangi mesel olduğu belli olmadığından bir garabet
arz etmektedir. Vâkıa الَّذِي kelimesi buna omuz vermiş ve bu garabeti ifade
etmektedir.
كَمَثَلِ’deki teşbih de yine bu garabeti ifade etmektedir ki “Künhü nâkâbil-i
idrâk bu meselenin semt-i garabetini teşbihlerle aşabilirseniz aşınız.” der
gibidir.
Bunlar aynı zamanda cezâlet-i Kur’âniye açısından omuz omuza vermiş tecâvüb ve
tesânüd içindeki kelimelerdir. Ama biz o hususu değil, kuyûdun fevâidi diye de
isimlendirebileceğimiz, tercih edilen kelimelerdeki dil inceliklerini arz etmeyi
düşünüyoruz.
Evet, bu gürûhun durumu, “garip bir misal” olarak nazarlarımıza arz
edilmektedir. Renk, desen ve şive itibarıyla hiçbir kalıba girmeyen, daima
zikzak çizen, daima oynak ve hep ümitsizliğin ümidi takip etmesi, daima saadetin
felâketle sonuçlanması gibi garabet arz eden bir durumun mevcudiyeti söz konusu
onlar için.
الَّذِي kelimesi, bazı nahivcilere göre مَنْ, مَا gibi lafzı, müfred fakat
mânâsı cemi’dir. Bu itibarla da ondan sonra lafzına râci müfred bir kelime de
gelebilir, mânâsına râci cemi’ de. Mesela وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُۤوا “Siz
daldınız, tıpkı dalanlar gibi.” (Tevbe sûresi, 9/69) âyetinde الَّذِي müfreddir,
ama sılası cemi’ sigasıyla خَاضُۤوا gelmiştir. Vâkıa, başka nahivciler الَّذِي
sadece müfred içindir, cemi’ için الَّذِينَ kullanılır demişlerdir.
Burada الَّذِي kelimesinin seçilmesinde diğer bir nükte ise şudur: Münafıklar o
tereddüt ve şaşkınlıkları içinde hep yalnız ve tek başlarına idiler. Yani
onlardan her bir fert, bir keşmekeşlik ve panik havası içinde sadece kendini
düşünüyordu. Sağlam bir heyet-i içtimaiye teşkil edemediklerinden dolayı hemen
her fert kendi mukadder akıbetinin helecan ve heyecanını yaşıyordu.
Burada diğer bir husus daha var gibi. Şöyle ki, nasıl böyle karanlık ve zulmanî
bir hava içinde hedefi, yönü, yöntemi belli olmayan bir topluluğun fertlerinin
her birisi farklı istikametlere yönelir. Karanlıklar içinde bulunan yığınların
böyle münferit hareket etmeleri onların hepsine ayrı bir kıble diker. (Fıkıh
kitaplarında da, karanlıkta cemaatle namaz kılan kimselerden imam bir yöne
doğru, cemaatten de kimisi doğuya, kimisi kuzeye, kimisi güneye, kimisi başka
yöne müteveccihen namaz kılsalar namazları olur mu, olmaz mı şeklinde üzerinde
durulan bir mesele vardır.) Aynen bunun gibi birbirlerini görebilecek hâlde
olmayan kimselerin tevhid-i kıble yapmalarına, aynı yöne teveccüh etmelerine de
imkân yoktur. Aksine onlar her hâllerinde bir ferdiyet görünümü
sergileyeceklerdir. Bir gaye-i hayal olmazsa ya da unutulur veya unutulmuş gibi
yapılırsa herkes الَّذِينَ الَّذِينَ diyeceği yerde الَّذِي الَّذِي diyecek,
ferden ferdâ hareket edeceklerdir. Allahu a’lemü bi’s-savâb.
الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا : اسْتَوْقَدَ kelimesi, daha önce de arz ettiğim
gibi, istif’âl babındandır. Bu babın س’i birçok mânâya gelir. Eski usûl Arapça
okuturlarken bize bu س için, “Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman,
tamam teslim olur, el-ân rücu kıl Rabbü’l-A’lâ’ya.” diye öğretirlerdi. Bu
mânâların hepsini burada mülâhaza mümkün müdür, o ayrı bir konu. Kelime,
etraflarında toplanıp oturdukları ateşi sırf etraflarını rahat görebilmek için
yaktıklarına işaret ediyor.
حَوْلَهُ kelimesinden de onların sadece kendi çevre ve kendi muhitlerinin
aydınlandığı anlaşılıyor. Bundan başka, meydana getirecekleri fitne de zaten
sadece kendi muhitlerinde muvakkat bir tesir yapacak, ama muhitlerinin dışına
çıkamayacaktır. Evet, حَوْلَهُ “çevresi” sözünün seçilmesi; ziya ve zulmet
konusunun yanında, meydana getirecekleri fitnenin sınırlı olacağı ihtimalinin de
işareti gibidir.
Ayrıca ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Allah onların nurunu
alıp götürdü ve onları zulmet içinde bıraktı.” âyeti mazmununca, insanın kendi
kendine aydınlanması veya –sebebiyet müsellem– kendi kendine zulmete düşmesinin
imkânsızlığı vurgulanıyor ki bu, aynı zamanda Mutezile anlayışına da net bir
cevap teşkil etmektedir. Zira âyet açıkça ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ
فِي ظُلُمَاتٍ “Allah onların nurunu alıp götürdü ve onları üst üste, kat kat
zulmetler içinde bıraktı.” diyerek, onların nurunun sönmesini ve kat kat
zulmetler içerisinde kalmalarını bizzat Zât-ı Ulûhiyet’e nisbet etmiştir.
ظُلُمَات kelimesiyle, sadece bir tek zulmet olmadığını, vicdanlarının sıkıntı ve
ızdırapla inlediğini, çevrelerinin kendilerine yabancılaştığını, birbirini takip
eden ürpertici hâdiselerin onları tehdit eder hâle geldiğini, bir iki küçük
ümitbahş meselenin yanında bir hayli ümitşiken hâdisenin ortaya
çıktığını/çıkabileceğini ve تَرَكَهُمْ sözü ile de onların böyle peşi peşine
gelen karanlıklar içinde terk edildiklerini anlatıyor ki, artık böyle bir
durumda ne bir himaye ne bir inayet ne de bir kerem söz konusu olacaktır. Bu üst
üste zulmetler içinde, Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) balığın karnında yaşadığı
karanlıklar içindeki hâline nispetle, kendilerini –mânevî hayatlarıyla ilgili
olması sebebiyle– bin beter zulmetler içinde bulacak ve لَا يُبْصِرُونَ
fehvasınca, baksalar da bir şey göremeyecekler. Kelime nefy-i istikbal
olduğundan, şimdi göremedikleri gibi gelecekte de göremeyecekler demek olur. Bu,
لَا يَشْعُرُونَ kelimesinin tekâbülü mahiyetindedir. Zira şuur olmayınca basar
ve basiret de olmayacaktır. Buna baştan kendileri sebebiyet vermiş olmaları
itibarıyla فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ
الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan,
sinelerindeki gönüller!” (Hac sûresi, 22/46) âyeti, mazmun olarak tam onların
hâlini aksettirmektedir.
Artık bu noktada şu sibak ve siyaka göre yeniden münasebetler kurup kelimeler
arasında şu bağ var, bu bağ var demeye hiç lüzum yok. Zira sadedinde
bulunduğumuz âyetin arkasından صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
“Sağır, dilsiz ve kördürler onlar.. onun için dönemezler.” (Bakara sûresi, 2/18)
âyeti gelmektedir. Evet âyet, mürekkeb bir teşbih içinde bir bakıma onların
zulmanî ve acınacak hâlde olmalarına rağmen acınma hakkını da yitiren
densizlerin durumuna düştüklerini öyle bir resmetmektedir ki, hayalen yanlarına
gittiğinizde körebe oynar gibi gözlerinin kapalı, kulaklarının duymaz olduğunu,
pür-heyecan birkaç söz söylemeye çalıştıkları hâlde bir türlü maksatlarını ifade
edemediklerini ve geldikleri yere dönmeyi düşündükleri hâlde onu da asla
beceremediklerini müşâhede eder gibi olursunuz. Evet, âyet bunu bütün
canlılığıyla ifade etmektedir. Körebe oyunu, ne yaptığını, nereye gideceğini
bilememe, hesapsız hareket etme, davranışlarda plâna itimat etmeme hâlini ifade
eder ki, her hâlde bu hususu anlatmak için çok uygun bir deyimdir.
Evet, Kur’ân-ı Kerim صُمٌّ “Onlar hepsi sağırdırlar”, بُكْمٌ “dilsizdirler”,
عُمْيٌ “kördürler” ve لَا يَرْجِعُونَ “dönemezler”, başta iradeleriyle dışarıya
çıktıktan sonra aslî fıtratlarına, geçmiş dinlerine, ümit ettikleri o
peygamberin zuhur edeceği beklenti âlemine artık bir daha geriye dönemezler
demektedir. Zira onlar her türlü imkânlarını kaybetmişlerdir.
Müfredat mânâsı (18. âyet)
صُمٌّ kelimesi, صَمَّ – يَصَمُّ fiilinden gelir. Dördüncü babdan pek çok fiilde
olduğu gibi sıfat-ı müşebbehe olarak müfred müzekkeri أَصَمُّ’dur ki “sağır”
demektir. Bunun müennesi صَمَّاءُ’dur. Her ikisinin cemi’si de صُمٌّ gelir.
بُكْمٌ kelimesi de yine dördüncü babdan, بَكِمَ – يَبْكَمُ kökünden olup sıfat-ı
müşebbehesi أَبْكَمُ gelir. “Dilsiz” demektir. بَكْمَاءُ dilsiz kadın için
kullanılır. Her ikisinin cemi’si de بُكْمٌ’dür ki, kadın-erkek dilsiz kimseler
demektir.
عُمْيٌ kelimesi ise “gözün kör olması, ışıktan istifade edememesi, etrafını
görememesi” hâllerini ifade eden عَمِيَ– يَعْمَى fiilinden gelir. Sıfat-ı
müşebbehesi müzekker için أَعْمَى, müennes içinse عَمْيَاء şeklindedir. Âmâ
kelimesini biz de Türkçemizde aynı mânâda kullanırız. أَعْمَى ve müennesi olan
عَمْيَاء kelimelerinin cemi’si عُمْيٌ’dür. İşte burada üç kelime gayet fonetik
bir letâfet içinde صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ şeklinde ifade edilmektedir ki gayet
latif düşmektedir.
Önceki âyette, haklarında darb-ı mesel yapılanların umumi ahvâli bir temsille
anlatılmıştı, burada ise o temsil figürlerinin hususi durumları anlatılıyor.
Demek bunların hepsi kör, hepsi sağır, hepsi dilsizmiş de kimseye seslerini
duyuramıyor; etraflarında söylenen sözleri duyamıyor; dahası, iyi kötü
çevrelerinde olup biten şeyleri de doğru okuyamıyorlarmış.
Şimdi biraz evvel arz edilen noktadan hareketle buradaki durumu tahlile
çalışalım. Burada davet iki şeye oluyor: Biri hayra, biri şerre. Zira “istîkâd
(ateş tutuşturma)” kelimesi, ya münafıkların reisine veyahut Allah’ın eliyle
Resûl-i Ekrem’e aittir. Burada iki ihtimal de söz konusu olabilir. Bazen de bir
tek hâdise iki hususa birden bakabilir. Mesela buradaki bu ibare, Allah’ın
yaktığı nurla mü’minler tenevvür ederken, münafıkların şahsî düşünceleri
itibarıyla karanlıklar yaşadığını ifade eder.
أَفَمَنْ شَرَحَ اللهُ صَدْرَهُ لِلإِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّه۪
فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللهِ أُۨولٰۤئِكَ فِي ضَلَالٍ
مُبِينٍ
“Hiç Allah’ın, göğsünü İslâm’a açması sayesinde, Rabbisi tarafından nura kavuşan
kimse, kötü tercihi sebebiyle fıtratını değiştiren, kalbi katılaşan, göğsü
daralan kimse gibi olur mu? Yazıklar olsun kalbleri Allah’ı anma hususunda
katılaşmış olanlara! İşte onlar besbelli bir sapıklık içindedirler.” (Zümer
sûresi, 39/22)
âyeti her iki hususu da ifade eden bir beyandır.
Evet, Allah bir insanın kalbini imana açıp şerhetti mi artık o, Allah’tan gelen
bir nur ile aydınlanmış demektir. Onun oturuşu nur, kalkışı nur, görüşü nur,
duyuşu nur.. yani o, çepeçevre nur içindedir ki, Buhârî ve Müslim hadislerinde
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle çepeçevre nuraniyete
taleplerini:
اَللَّهُمَّ اجْعَلْ فِي قَلْبِي نُورًا، وَفِي بَصَرِي نُورًا، وَفِي سَمْعِي
نُورًا، وَعَنْ يَمِينِي نُورًا، وَعَنْ يَسَارِي نُورًا، وَفَوْقِي نُورًا،
وَتَحْتِي نُورًا، وَأَمَامِي نُورًا، وَخَلْفِي نُورًا، وَاجْعَلْ لِي (وفي رواية:
واجعلني) نُورًا
“Allah’ım! Kalbime nur, gözüme nur, kulağıma nur, sağıma nur, soluma nur, üstüme
nur, altıma nur, önüme nur, arkama nur ver ve baştan aşağı bana nur ihsan eyle
(bir rivayette: beni nur kıl).”[1]
şeklinde seslendirir. Keza
اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
وَالَّذِينَ كَفَرُۤوا أَوْلِيَۤاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ
إِلَى الظُّلُمَاتِ
“Allah iman edenlerin yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
İnkâr edenlerin dostları ise tağutlar olup onları aydınlıktan karanlıklara
götürürler.” (Bakara sûresi, 2/257)
âyetiyle de tek bir hâdise içinde, bir hidayet ve bir nurun herkesin fıtratına
ve müstaid olmasına göre şekillenmesi.. birinin nura mazhariyetle zulmetten
çıkması; berikinin tağutlara intisabı ve ittibaıyla nuru bırakıp zulmete gitmesi
yukarıdaki mülâhazanın farklı bir teyidi mahiyetindedir.
Evet, münafıkların da yerinde nuru kendileri için faydalı görüp, az dahi olsa
ümide kapılıp, ondan istifade etme hazırlıkları yaparken birden bire hayal
kırıklığı ve yıkılan ümitleriyle oldukları yerde kalakalmaları, onlara dünyada
bir inkisar yaşattığı gibi ötede de yani kabirde, berzahta da aynı şekilde
inkisarlar yaşatacaktır. Hatta mahşerde Allah’ın huzuruna gittiklerinde de aynı
şey olacaktır. Orada yaşanan sergüzeştiyi anlatma sadedinde Kur’ân, daha önce
bir başka münasebetle zikrettiğimiz âyet-i kerîmede:
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا
نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَۤاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا
فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ
مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ.
“O gün münafık erkek ve kadınlar, mü’minlere: ‘N’olur,’ derler, ‘yüzümüze bir
bakın da nurunuzdan biz de yararlanalım!’ Bunun üzerine onlara şöyle denilir:
‘Arkanıza dönün de bir nur arayın!’ Derken, aralarına bir duvar çekilir. Bu
duvarın bir kapısı olup bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap
vardır.” (Hadîd sûresi, 57/13)
buyurur ki, mü’minler sağları-solları, önleri-arkaları pür-nur yürürken ve
muradlarına ererken, münafıklar dökülüp yollarda kalmanın ezikliği ile, “Dönün,
bir parça bize bakın da bütün bütün karanlıkta kalmayalım.” derler. Bu, “Bir
parça bizi de nurunuzla gözetin.” anlamına da gelir. Mü’minler de onlara:
“Dünyada dönüp durup hep döneklik yaptığınız için dönün kapkaranlık dünyanızda
–bulabilirseniz– bir ışık arayın.” derler. Bu muhavere devam ederken birden bire
perdeler iner, arada engebeler, sütreler oluşur ve bu diyaloğa son verilir.
Surun, sütrenin sadece mü’minlerin gireceği tek kapısı vardır ki, içeride
kâbil-i idrâk olmayan engin bir rahmet, sütre berisi ve dış tarafta da tarifi
imkânsız bir azap vardır. Azabı tadanlar çığlık çığlık bağırırlar: “Dünyada
sizinle beraber değil miydik?” Ama nafile...
İsterseniz şimdi geriye dönelim. Evet, görüldüğü gibi mesele iki şekilde cereyan
ediyor: Bir hayra davet, bir de şerre. Konuyu şerre davet olarak ele aldığımızda
şöyle anlayabiliriz: اسْتَوْقَدَ نَارًا, bu ateşi yakan kimse insanları şerre
davet etmekte, fitne çıkarmakta, halkı kandırmakta, onlara boş ümniye ve
kuruntular vaat etmekte, onları bir kısım idealler arkasında sürüklemekte,
ütopik fikirlerle onları meşgul etmekte, yalancı bir ışık yakmaktadır. Işık
yakma sözü Türkçede de bu mânâda kullanılır. اسْتَوْقَدَ نَارًا beyanında
sarahat yok; bu kim olursa olsun.. Abdullah İbn Übey İbn Selûl, Ka’b İbn Eşref
veya başkası... fark etmez. Tabi bunların ışıklarının sönmesi, hâliyle fitne
ateşlerinin sönmesi demektir.
ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ Işıklarını Allah aldı götürdü ve gözleri görmez oldu,
işleri de altüst. Allah onların fitne ateşlerini işte böyle söndürdü.
Hayra davet keyfiyetine gelince; Cenab-ı Vacibü’l-Vücud, Habib-i Edib’inin
eliyle onlara bir nur, bir ışık yaktı. Bu ışık, geçmiş kitapları teyit eder
mahiyetteydi. Onların o güne kadar bir beklenti hâlinde tekrar edip durdukları
meseleleri realite safhasına çıkarıcı ve ümit bakımından onları besler mahiyette
bir ışık yaktı. Ne var ki onlar, kanaat değiştirip farklı bir yola
gittiklerinden dolayı Allah (celle celâluhu) da o ışığı söndürdü. Bu arada
Aleyhissalâtü vessselâm etrafında toplananlar ise o nur ile nurlandılar, Allah
da onların kalblerine inşirah verdi. İşte Allah nurunun iki tarafa bakan farklı
yanları…
Demek oluyor ki, temsil ele alınırken مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ
نَارًا cümlesinde, seçilen kelimelerin karakteristik durumları itibarıyla, bir
tek hâdise gibi görülen tek bir meselede hem münafıkların karanlık durumları hem
de Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirip yaktığı ışık ve bu
ışığın etrafında kelebekler gibi toplanıp pervâz edenlerin nur-efşân hâlleri
ifade ediliyor. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaktığı ışığa karşı
onların kör, duygusuz, dilsiz, kalbsiz olmalarına mukabil, mü’minlerin hem o
nurdan istifade etmeleri hem de Allah tarafından muhafaza edilip fitne
ateşlerinin onlara zarar vermeyeceği vurgulanıyor.
[1] Buhârî, daavât 10; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 181.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (18. âyet)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördür onlar. Onun
için dönmezler.” âyetinde geçen kelimelerin inceliklerine gelince:
Evvela insanlar, misal içinde de müşahede ettiğimiz gibi, kendilerini böyle
olumsuzluklar içinde görünce, yani ıpıssız bir çölde, kimsesiz, garip, tek
başına, vahşi hayvanların dehşet verici sesleri ve tabiatın bir mânâda ürpertici
manzarası karşısında etrafında neler olup bittiğini iyice anlayabilmek için önce
kulak kabartırlar. Ne var ki kulakları o sesleri seçememekte, hiçbir şey
duyamamaktadırlar. Çünkü صُمٌّ “sağırdırlar”. Ayrıca çöldeki o vahşete ayrı bir
vahşet katan, etraflarında olup biten şeyleri duyamayışları, iç içe ürpertiler
yaşayışları canlarını gırtlaklarına getirir de, bir ızdırar hâliyle o
vahşet-âlûd durumlarını etraflarına duyurmak ve başkalarından yardım istemek
için kendilerini sıkar ve “Yardıma gelen yok mu?” diye bağırmak isterler. Ne var
ki, bağırmaya teşebbüs ettiklerinde bakarlar ki dilleri de tutulmuş. Evet, onlar
بُكْمٌ “dilsizdirler”. Ne ses duyarlar ki onunla ünsiyet etsinler ne seslerini
duyurabilirler ki bir enîsin gelmesine vesile olsun. Son çare olarak bu korku ve
vahşet veren karanlıklar içinde etraflarını bir kere daha süzmeye dururlar.
Heyhat, o gayretleri de boşunadır; hiçbir şey göremezler; zira onlar عُمْيٌ
“kördürler”. Son bir gayret bu vahşet-âlûd durumu derk edip fıtrat-ı selimeye
dönmek için çırpınırlar ama, فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ “Onlar dönemezler.”
Dönemezler, çünkü istidatları körelmiştir. Ve bu Cehennem’e benzeyen hâlete
kendileri sebep oldukları için onun içinden çıkamazlar; çıkamaz ve çırpındıkça
batarlar.
Burada işârî olarak bir diğer hususu da arz etmekte yarar var: Bunlar, şehevât-ı
nefsaniyelerine inhimak ettikleri, o atmosferde duyulan her şey şehevât-ı
nefsaniye ve behîmî arzularının sesi soluğu olduğundan ve bir türlü de bunun
dışına çıkamadıklarından, etraflarında hak adına söylenen şeyleri asla
duyamazlar. Çünkü صُمٌّ “sağırdırlar”.
Kalblerinde iman olmadığından dolayı, gelen âfâkî malumatı değerlendiremedikleri
ve bundan ötürü de kalblerinde iz’an hâsıl edecek ölçüde bir canlılık olmadığı
için “La ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah” diyemezler; zira بُكْمٌ
“dilsizdirler”.
Vicdanları sâlim olmadığı, içlerinde bir musaddık bulunmadığı, âfâkî âlem de
onlara bir şey ifade etmediği için onlar عُمْيٌ “bakar kör”dürler. Kur’ân-ı
Kerim’in bu mülâhazayı teyit sadedinde: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ
وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Onların gözleri (basarları)
kör değil; esas göğüslerindeki kalbleri (yani basiretleri) kördür.” (Hac sûresi,
22/46) âyetiyle bu tür bakar körlere vurguda bulunduğu ve insanları basiretli
olmaya çağırdığı daha evvel de ifade edilmişti.
İşte bu vaziyetteki kimselerdir ki, hiçbir zaman ayrıldıkları o ilk noktaya,
fıtrat noktasına dönemezler. Vâkıa, ebediyen dönemezler değil. Çünkü âyet لَا
يَرْجِعُونَ “dönemeyecekler” demekte, لَنْ يَرْجِعُوا “ebediyen dönemeyecekler”
dememektedir ki bu, her şeye rağmen yine de bir ümidin olduğunu, aslında
isteseler dönebileceklerini anlatır. Bu ifadelerle de insan iradesinin önemi
vurgulanır ki, kendi iradeleriyle düştükleri gibi –Allah’ın (celle celâluhu)
izniyle– yine kendi iradelerini kullanarak bu durumdan kurtulabilecekleri
anlaşılır.
Bakara Sûre-i Celîlesi (19-20. âyetler)
أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَۤاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ
أَصَابِعَهُمْ فِي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللهُ مُحِيطٌ
بِالْكَافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَۤا أَضَۤاءَ
لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَۤا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَۤاءَ اللهُ
لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Yahut onların durumu, gökten sağanak hâlinde boşalan ve içinde yoğun
karanlıklar, gök gürlemeleri ve şimşekler bulunan yağmura (tutulmuş kimselerin
hâline) benzer. Yıldırımların verdiği dehşetle, ölüm korkusundan parmaklarını
kulaklarına tıkarlar. Fakat Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek
nerdeyse gözlerini kör edecek. Önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, (şimşek
sönüp) karanlık çökünce de dikilir kalırlar. Allah dileseydi kulaklarını sağır,
gözlerini kör ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir.”
Bu iki âyet-i kerimede de, ikinci bir temsille âdeta değişik bir münafık tipi
tasvir ediliyor. Temsilin hususiyetinden anlaşılan o ki, farklı olan sadece
temsil değil; aynı zamanda mümesselün leh de farklılık arz ediyor. Yani evvelki
temsilde anlatılan münafık bu ikinci temsilde anlatılan münafıktan oldukça
farklı. Çünkü birinci temsilde onların kör, sağır ve dilsiz oldukları, iç içe
karanlıkların onları kuşattığı, ızdırar ruh hâletiyle aydınlanmak için
yaktıkları ateşin söndüğü ve sönen ateşle ümitlerinin de karardığı
resmediliyordu; ikinci temsilde ise zaman zaman bir kısım parıltıların zuhur
ettiği, bu parıltıların zuhuruyla onların da bir miktar yürüdükleri
belirtilerek, yer yer duydukları gök gürültüsünün korkutan sesini, şimşeğin
parlaklığını, yıldırımın hâsıl ettiği ürpertiyi hissedebilecek, görebilecek,
duyabilecek ve bunları ifade edebilecek durumda bulunan bir grubun resmedilmesi
söz konusu.
Bu üslup farklılığından da, evvelki temsille anlatılan gürûhun âmi, görgüsüz,
bilgisiz, etrafında olup biten şeyleri anlayamayan bir münafık tipi olduğu;
ikinci temsilde anlatılanların ise münafıkların –tabir caiz ise– havas tabakası
olduğu hissi uyanıyor ki, bunların çevrelerinde olup biten şeylerden haberdar
oldukları, gözleri bir parıltı gördüğünde parıltının zuhurunu fırsat bilip
yürümeye azm ü ikdamda bulundukları ve ellerine geçen her imkânı değerlendirme
fikrine sahip oldukları görülüyor.
Bu temsillerde ikinci bir husus da, bunların mürekkeb ya da muferrak bir teşbih
sayılmasıdır. Vâkıa bu gibi meselelerde farklı mütalâaların bulunması tabiî
gibidir. Zira mürekkeb bir teşbihin eczâsını parçalayıp bir şeye tatbik etmek de
mümkündür. Belâgatçılar her ne kadar bu tür teşbihlerin birini muferraka, birini
de mürekkebe hamletseler de Kur’ân-ı Kerim’e has bir edebiyat stili çerçevesinde
her iki şıkka da kâbil-i tatbik olması itibarıyla bunu böyle kabul etmek daha
muvafık görünüyor.
Müfredat mânâsı (19. âyet)
Şimdi de isterseniz âyet-i kerime, müfredatıyla ne ifade ediyor, onu
heceleyelim:
Konuya, أَوْ كَصَيِّبٍ denerek başlanıyor ve anlatılan hususların temel
unsurları, parçaları bir araya getirilerek tek misalde birleştirilip böyle bir
münafık grubun varlığı vurgulanıyor. Biz bunlara, takdiren “ashab-ı sayyib”
diyelim.
كَصَيِّبٍ’e, “yağmur misali” yahut “yağmura tutulanların misali” şeklinde mânâ
verebiliriz. صَيِّب kelimesi, صَابَ – يَصُوبُ fiilinden türemiş bir kelimedir.
Türkçemizde kullandığımız “isabet” ve “musibet” kelimeleri de bu kökten gelir.
Aslı صَوَبَ’dir. Bu fiilin mânâlarından biri, “gökten, üst taraftan inme,
dökülme”dir. Sayyib kelimesi, bu kökten iştikak etmiş سَيِّد vezninde sıfat-ı
müşebbehedir ki, yağmur mânâsına kullanıldığı gibi, yağmurun kaynağı bulut
mânâsına da kullanılır. Yağmur mânâsına aldığımızda, kelimenin nekre olarak
seçilmesinin ifade ettiği çokluk anlamıyla birlikte “yukarıdan aşağıya şakır
şakır dökülen” mânâsına gelir. Biz böyle bir yağmuru anlatırken daha ziyade
“Bardaktan boşalıyor gibi” tabirini kullanırız.
Ayrıca bu kelime bize, yakın, üst üste yığılmış kesif bulutlardan yağmurların
gelmesi itibarıyla havanın keyfiyeti hakkında da şöyle-böyle fikir veriyor
gibidir.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ ifadesine gelince; bulutun kesâfetini, üst üste yığılmış hâlini,
yağmurun onun içinden inmesini, keza onun yakın ufku kuşatmasını ve insan
üzerinde bütün semayı kaplamış intibaını uyarmasını âyetteki kelimelerin tecâvüb
ve tesânüdünden (kelimelerin bir anlam etrafında dayanışması) çıkarabiliriz.
Musibetin de aynı kökten geldiğini söylemiştik. صَيِّب sözcüğünün seçilmesinde,
–onların kanaatlerine göre maruz kaldıkları– musibete de bir telmihin var olduğu
söylenebilir. صَيِّب dendikten sonra, belli ki şakır şakır dökülen o su, yağmur
mahiyetinde semadan dökülür; işte bunu vurgulamak için مِنَ السَّمَاءِ “semadan”
denmiştir.
السَّمَاء kelimesi سَمَا – يَسْمُو kökünden gelir. Mânâsını şu şekilde ifade
etmişlerdir: كُلُّ مَا عَلَاكَ فَهُوَ سَمَاءٌ “Senin üzerinde, senden yukarıda
olan her şey (izafi olarak, sana göre) ‘sema’dır.” Bu açıdan, yerin üstünde
olması itibarıyla atmosfer, Dünya’nın fevkinde olması yönüyle Güneş sistemi ve
Güneş sisteminin bağlı bulunduğu büyük galaksi de hep sema sayılır. Kur’ân’da
semaya اَلسَّقْفُ الْمَرْفُوع (Tûr sûresi, 52/5) da denmiştir ki bu, “başımızın
üzerine kaldırılmış yüksek, âlî tavan” demektir. وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا
مَحْفُوظًا (Enbiyâ sûresi, 21/32) âyetinde ise, onun “korunmuş bir tavan” olduğu
ifade edilmiştir. Bir hadiste ise, مَوْجٌ مَكْفُوفٌ1 şeklinde tarif edilmiştir
ki bu ifade Risale-i Nur’da, “emvâcı karardâde olmuş bir deniz” şeklinde tercüme
edilmektedir.[2] “Mekfûf”, “bütün kaynamaları, çalkalanmaları ve dalgaları
dinmiş, sabit, karara ermiş, ahengini bulmuş ve Allah’ın astronomik nizamı
muttarit kılması ile artık bir nizam ve intizam içine girmiş” demektir. Evet,
sema, böylesine mevceleri dinmiş bir makro âlemin unvanıdır.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ : Zulümât, zulmet kelimesinin çoğuludur. Zulüm ve zulümât aynı
kökten gelir. Bir hadiste de bu ikisi beraber şöyle kullanılır: اَلظُّلْمُ
ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Zulüm, kıyamet günü zulümâttır (iç içe
karanlıklar şeklinde zalimin karşısına çıkar).”[3] Bunlardan biri, haksızlık,
başkalarının hukukunu çiğneme demektir; diğeri ise insanın basarında,
basiretinde karanlık hâsıl eden bir keyfiyettir. Zulmün; haksızlık, kendine
tanınan sınırları geçme, haddini tecavüz etme şeklindeki şer’î mânâsına mukabil
zulmet, karanlığın ışığa galebe çalması, ışığın sınırlarını tecavüz etmesi gibi
tekvinî bir mânâ ifade etmektedir.
وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ : Mutlak cem için olan وَ ile ifade edilen bu kelimeler,
semavî bir hâdisenin çeşitli yönlerinden ikisinin adıdır. Gök gürültüsü anlamına
gelen رَعْدٌ kelimesinin telaffuzunda da, kelime musikisi açısından gök
gürültüsündeki ürperti ve titreme; gök gürlemesinde titreyerek çıkan havanın
titreşimi ve bunun insanlarda bir ürperti hâsıl etmesi hissedilmektedir ki bütün
bu fonksiyonların başka bir kelimeyle ifadesi imkânsızdır.
بَرْقٌ kelimesine gelince o, hemen çakan, parlayan, kaybolan ve süratli olarak
parıltılar saçan bir ışık sarmalı, şimşek demektir. Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) miraçta sırtına bindiği “Burak”[4] da –keyfiyeti ne ise– aynı
kökten gelmektedir ki, sürat-i hareketinden, nuraniyetinden, gözünün gördüğü
yere ayağını basmasından, ışık süratinde veya daha seri hareket etmesinden bu
unvanla yâd edilmiştir.
يَجْعَلُونَ kelimesi, جَعَلَ – يَجْعَلُ’den malum bir muzâridir. Bu kelimenin
çeşitli mânâları vardır: Yarattı, kıldı, yaptı demektir. Aynı zamanda Arapça
yardımcı fiil nevilerinden “ef’âl-i şurû’”dandır; mesela وَجَعَلَ يَأْكُلُ
“Yemeye durdu.” demektir. وَاللهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا (Nûh sûresi,
71/19) âyetinde olduğu gibi “ca’l” Allah’a da isnat edilir ki “Allah yeri size
bir yaygı yaptı.” meâlindedir. Hazreti Âdem’in hilafetinin anlatıldığı
âyetlerdeki إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَۤائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ
خَلِيفَةً “Hatırla ki, Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım
demişti.” (Bakara sûresi, 2/30) ifadesi ise, Hazreti Âdem’in yaratılmasını değil
de, yaratılmasının neticesi hilâfetle serfiraz kılınmasını anlatır. Vâkıa جَعَلَ
bazen sunîlik, yapmacıklık da ifade eder. Biz “Ca’lî bir surette işi şöyle
yaptı-böyle yaptı.” deriz ki, bu öncekilerden farklı bir kullanım şeklidir.
أَصَابِعَهُمْ cemi’ bir kelimedir ve “onların parmakları” mânâsınadır.
اٰذَان kelimesi, أُذُن kelimesinin çoğuludur. Kulaklar demektir. Vâkıa,
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ “Parmaklarını kulaklarına tıkarlar.”
şeklinde ifade edilen durum aslında, parmak uçlarının kulağın deliğine sokulması
şeklinde tahakkuk eder. Gerek parmak ucu yerine parmağın bütününün, gerekse
kulak deliği yerine kulağın bütününün zikredilmesi mecazdır ki, ayrı bir belâgat
nüktesi ifade etmektedir.
اَلصَّوَاعِق kelimesi, “korkunç ses, çığlık, helâk edici azap, ölüm” gibi
mânâlar verilen صَاعِقَة kelimesinin cem’idir. ص - ع - ق kökünden, hem üçüncü
babdan (صَعَقَ - يَصْعَقُ) müteaddî fiil, hem de dördüncü babdan (صَعِقَ -
يَصْعَقُ) lâzım fiil gelir. Birincisi, “çarpmak, azaba çarptırmak, korkunç bir
sesle devirmek” mânâsına gelmesine mukabil, ikincisi “ölmek, bayılmak,
devrilmek” gibi anlamlar için kullanılır. Kelime fiil olarak da, isim formatında
da Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir. Misal sadedinde şu âyetleri zikredebiliriz:
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ
إِلَّا مَنْ شَاءَ اللهُ
“Sûra üflenir; Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa
çarpılmış olarak cansız devriliverirler.” (Zümer sûresi, 39/68)
وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا
“Ve Musa da Tur’da düştü, bayıldı.” (A’râf sûresi, 7/143)
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ
وَثَمُودَ
“Eğer yüz çevirirlerse Sen şöyle de: Sizi, Âd ve Semûd halklarını çarpan azap
misali bir azapla uyarırım.” (Fussilet sûresi, 41/13)
Konuyla alâkalı Buhârî ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte de Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem),
لَا تُفَضِّلُوا بَيْنَ أَنْبِيَاءِ اللهِ، فَإِنَّهُ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ،
فَيَصْعَقُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ، إِلَّا مَنْ شَاءَ اللهُ،
ثُمَّ يُنْفَخُ فِيهِ أُخْرَى، فَأَكُونُ أَوَّلَ مَنْ بُعِثَ، فَإِذَا مُوسَى
آخِذٌ بِالْعَرْشِ، فَلَا أَدْرِي أَحُوسِبَ بِصَعْقَتِهِ يَوْمَ الطُّورِ، أَمْ
بُعِثَ قَبْلِي
“Allah’ın peygamberleri arasında, ‘Şu şundan hayırlıdır.’ gibi tafdilde
bulunmayın. Şöyle ki; ilk defa ‘Sûr’a üfürüldüğünde, –Allah’ın diledikleri
dışında– göklerde ve yerde kim varsa çarpılmış olarak cansız devriliverirler.
Sonra ikinci defa üfürülür de ilk diriltilen Ben olurum. Ancak o esnada Hazreti
Musa’yı (aleyhisselâm) Arş’ın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum,
daha önce yaşadığı Tur’daki (tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan
dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?”[5]
buyurmaktadır.
حَذَرَ الْمَوْتِ : “Ölüm korkusuyla” demektir. حَذَرَ “sakınma, korkma, ürkme,
kaçınma, bir şeyden uzaklaşma” anlamlarına gelmektedir. الْمَوْت ise “ölüm”
demektir.
Evet, münafıklar ölüm endişesiyle, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına
tıkıyorlar, böylece o korkunç sayhadan kurtulmaya çalışıyorlar ama heyhat,
وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ fehvasınca onlar çepeçevre kuşatılmış
bulunuyorlar.
أَحَاطَ : مُحِيطٌ fiilindendir ve “ihata etme, kuşatma, etraflarını çevirme,
dışarıya çıkmalarına imkân vermeme” mânâlarına gelir.
كَافِر de كَفَرَ – يَكْفُرُ’dan ism-i fâil veya sıfat-ı müşebbehedir ki,
“hakikatin üstünü örten, selim fıtratı setreden, kalbindeki inanma, mârifet ve
muhabbet istidadını körelten kimse” demektir. Allahu a’lem...
* * *
رَعْد, بَرْق ve صَاعِقَة kelimeleri hakkında icmâlen söylenenlerin yanında, bu
kelimelerle alâkalı, asrımızdaki ilmî gelişmeler neticesi anlaşılan bazı
hakikatlerden de söz etmekte yarar var.
Kur’ân-ı Kerim, üzerinde durmaya çalıştığımız bu âyet-i kerimede, bu üç
kelimeden ikisini و harfi ile bir araya getirerek, diğerini ise ayrı bir yerde
zikretmiştir. Bu ise muhataba şu kanaati veriyor: Bunlardan ikisi, birbiri
üzerine mutlak cem için atıf edatı olan و’la atfedilip diğeri de onlardan farklı
bir yerde zikredildiğine göre bunlar, çoklarının zannettiği gibi peşi peşine
meydana gelen ve birbirlerine sebep-sonuç münasebetiyle bağlı hâdiseler
değildir. Aksine, bir anda zuhur eden bir hâdisenin farklı yönleridir.
Tefsirlerde, konuyla alâkalı şu hususların da üzerinde durulmuştur: رَعْد
Cenab-ı Hakk’ın bulutlara müvekkel meleğinin ismidir. Bu melek, vazifeli olduğu
şey itibarıyla esbâb-ı âdiyeye iktiran çerçevesinde tarrakalar, gürültüler
çıkarır.. hususiyle de bulutların izdivacı için, rüzgârları elindeki kamçısıyla
sevk ederken bizim duyduğumuz o gök gürültüsü meydana gelir.
بَرْقٌ ise bu vazifeyi îfâ eden meleğin kamçısı veya kamçısından çıkan bir
ışıktır. Melek gibi nuranî bir varlığın kamçısı da herhâlde onun gibi nuranî
olur. صَاعِقَة ise o kamçının tesiridir; nereye dokunursa onu helâk eder.
Bundan da anlaşılan, ayrı ayrı görülen bu hususların, yani şimşeğin çakması, gök
gürültüsünün zuhur etmesi ve sâikanın bir yere gidip çarpmasının tek bir
hâdisenin çeşitli tezahürlerinden ibaret olduğudur.
Kâinatta her hâdiseye bir melek müvekkel olması kabulüne binaen elbette
bulutları sevke müvekkel de bir melek vardır. Bulutlar birbiri içine girdiği
zaman aralarındaki izdivaçtan hâsıl olan gürültüyü temsile de yine o melek
müvekkeldir. Bu vetirede zuhur eden ateşe nezaret eden de o melektir. Allah’ın,
bizim keyfiyetini kavrayamayacağımız şekilde bir melek tarafından bu işleri
gördürmüş olması uzak görülmemelidir. Aslında modern yorumlar açısından fünûn-u
müspetenin bu mevzuda anlattıkları şeylerle bunları telif de her zaman
mümkündür.
Gökteki gürültünün ve meydana gelen ateşin, bulutları aşılayan rüzgârın
mârifetiyle hâsıl olduğu, hem İslâm’ın zuhur ettiği devirlerde hem de daha
sonraki dönemlerde, bugün olduğu gibi o gün de atmosfer ve biyosfer ilmiyle
iştigal edenlerin temas ettikleri konulardandı. Bazıları, bulut içindeki
boşluklardan rüzgâr bu sesi ve ateşi çıkarıyor, diyorlardı. Cisimlerin birbirine
sürtüldüklerinde ateş çıkarmaları da malumları idi. Dahası Araplar “merh” ve
“afâr” denilen ağaçların yaş olmalarına rağmen birbirlerine sürtüldüklerinde
ateş çıktığını çok iyi biliyorlardı. Bir taraftan şarıl şarıl su çıkarken, diğer
taraftan sürtülünce ateş çıkan bir ağacın mevcudiyeti Araplara yabancı değildi.
Bu bakımdan onlar gökteki bu olayları yerdeki hâdiselerle yorumlayabilirlerdi.
Bu konuda İbn Sina ise daha değişik şeyler anlatır. Kendi devri itibarıyla çok
erken bir dönemde o: “Denizler tebahhur ederken kısmen bunların içinden buharla
beraber “duhân” da yükselir. (Bugünkü mânâsıyla çeşitli gazlar.) Sonra bulutlar
müterâkim bir hâl alınca bulutların içindeki bu duhân o gürültüyü, tarrakayı ve
şimşeği çıkartır.” Yani birbirine zıt bu iki şeyin imtizacı ve müsâdemâtı
(çarpışmaları) bu sesi ve ateşi çıkarıyor, demektir ve asırlar boyu bu
mevzularla iştigal edenlere hâkim olan fikir de hep bu olmuştur.
Ancak bugün bunun bir elektrik hâdisesi olduğu çok iyi biliniyor. Hava akımları,
sebepler açısından bulutların teşekkülü ve umumiyet itibarıyla havada hâkim olan
elektrik ve hususiyle yağmuru meydana getiren su damlalarında bulunan enerji ve
elektrik.. bunlar zaten belli bir seviyeye yani çiğ noktasına kadar yükselirken
bünyelerindeki enerjiyi sarf ede ede yükselmeleri ve enerjileri bittiği anda da
orada kalmaları... gibi hususlar konunun bugün herkesçe bilinen yanlarıdır.
Biz içinde bulunduğumuz sıcak yerlerde meydana gelen buharın, sıcak yerle soğuk
yer arasındaki ilk berzah (iki şeyi birbirinden ayıran hâil) olan camlarda,
soğuk hava olursa hemen buz bağladığını, kırağı tuttuğunu yahut havanın
sıcaklığına göre damlalar hâlinde orada yapışıp kaldığını görürüz ki bu, nemin
enerjisini sarf ede ede belli şekilde yükseldiğini gösterir. Bu durum bulutların
teşekkülünde ilk merhale sayılır. Bulutlar teşekkül ettikten sonra bunların bir
araya gelmesi, yani Kur’ân’ın ifadesiyle “rükâm”ın hâsıl olması da âyette şöyle
anlatılıyor:
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللهَ يُزْجِي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ
يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه
“Baksana, Allah bulutları sevk ediyor, sonra onları bir araya getirip üst üste
yığıyor. İşte görüyorsun ki yağmur bunların arasından çıkıyor.” (Nûr sûresi,
24/43)
Buna göre, meleğin bulutları sevk etmesi ve üst üste onları yığması –ki bunu
Allah (celle celâluhu) melek nezaretinde rüzgârla yaptırıyor– sonra bu müterâkim
bulutların arasından “vedk”ın (yağmurun) boşluklara inmesi/indirilmesi, sonra
bir nizam ve intizam altında toprağın bağrına boşalması, sonra arzın
derinliklerinde havuzlar oluşması… bunlar hep birbirini takip eder ki, bu süreç
Kur’ân’da gayet net anlatılır.
Bu mevzuda bildiğimiz diğer bir husus da, havadaki her yağmur damlasının
elektrik yüklü bulunması ve bunlar eşit elektrik yüklü oldukları müddetçe de
birbirlerini itmesi keyfiyetidir. Zira eşitler arasında umumiyet itibarıyla
itmenin kâinatta câri bir kanun olduğu herkesin malumudur. Evet, mütenakız
şeylerin birbirlerini çekmesine mukabil emsal olan şeyler birbirlerini iter.
Mesela negatif elektrik yükü, negatifi iter; pozitif de pozitifi. Biri pozitif,
diğeri negatif ise birbirlerini celb ve cezb ile bir vahdet teşkil ederler.
Şimdi bu esaslara göre رَعْد, بَرْق ve صَاعِقَة’nın meydana gelişine bakalım.
Havada bir bulutun, diğer bir buluta karşı bir gerilişi vardır. Biz tellere
fazla elektrik verildiğinde şiddetli elektrik gerilimini ifade için, o tellere
“yüksek gerilim hatları” diyoruz. Bunların bulunduğu yerlerde telsiz gibi
cihazların rahat çalışmadığı herkesin malumudur. Bu itibarladır ki umumiyetle
radyo telsiz hatları ve benzer değişik alıcı-verici direkleri, güç hatlarından
uzak yerlere kurulur. İşte iki bulut arasında veya bulutla yer arasında böyle
bir gerilme, havanın mukavemetini kırıp da havaya galebe çaldığı an, bu iki
gerilim ittihad eder. Hâliyle havada bir boşluk hâsıl olur. (Atom bombası ve
diğer bombalarda da çıkan ses esasen bu boşluktan sonra havanın gelip
çarpışmasından ibarettir.) İşte bir yönüyle havadaki bu gerilim, bir yönüyle bu
iki gerilimin birleşmesi.. birleşirken de havada bir boşluğun hâsıl olması ve bu
boşluğun dolması için bir gürültünün, bir elektriklenmenin ve bir elektrik
akımının yere inmesinin veya yerden yukarıya çıkmasının meydana geldiğine şahit
oluruz.
Umumiyet itibarıyla, zıt elektrik yüküne sahip bu unsurların karşılıklı
birbirini çekmesi daha ziyade müspetten menfiye doğru olur. Yani pozitif
negatife doğru gider. Hava esasen menfi elektrik akımlarının mahalli olduğundan
küre-i arz da menfi elektriğin nâkilidir. Havadan, müspet elektrik, menfi
elektriğin nâkili olan küre-i arza geldiği gibi, bulutla küre-i arz arasında
böyle bir imtizaçla yeryüzündeki müspet akım da havadaki menfi akıma doğru
gider. Binaenaleyh şimşek bazen yukarıdan aşağıya bazen de aşağıdan yukarıya
doğru gider. Önceleri zannedilirdi ki, o hep havadan aşağıya doğru gelir. Böyle
bir durum insanlara elektrik akımını çekebilecek bir mânia ihzârı düşüncesini
yani siper-i sâika (paratoner) yapma fikrini vermiştir. Siper-i sâika minarelere
ve yüksek binalara takılarak bununla elektrik yere çekilir ve bu sayede
canlılara, binalara ve sair şeylere gelebilecek elektrik çarpması ve yangın gibi
zararlar önlenmiş olur.
وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ: Kur’ân-ı Kerim bu kelimelerin mahiyetlerine temas etmeden
meseleyi icmâlin enginliğine bırakıyor. Böylelikle her devirde, kelimelerin
lügavî ve ıstilahî mânâlarını o ilmin ulemasının teviline havale ediyor. Şöyle
ki, bu asırda bilinen şeyler bunlar; bunların ötesinde anlatılacak ve bilinecek
şeyler varsa onları da ileride gelenler anlatacaklardır; o, onların işi.
Kur’ân-ı Kerim’in ifadesinde değişmeyen bir husus varsa o da bir tarrakanın
vücudu ve onun öbür yanında şimşeğin zuhuru, sonunda da, bir sâikanın meydana
gelmesiyle bazen can ve malın helâki ve daha başka negatif görünen bazı
durumların hâsıl olmasıdır.
Şimdi isterseniz gök gürültüsünü, yıldırımı, berki, sâikayı kendi mânâları
içinde mütalâaya havale ederek âyet-i kerimenin mücmel meal-i münîfini
hecelemeye çalışalım:
“Vehayut da o münafıkların hâli, sağanak sağanak bardaktan boşanır gibi bir
yağmura tutulmuş kimselerin hâline benzer. O sağanak yağmuru hâsıl eden bulutun
içinde veya havada üst üste zulmetler, karanlıklar, ra’d ve berk vardır. Böyle
bir tablo karşısında onlar sâikalardan korkup ürktüklerinden parmaklarını
kulaklarına ca’lederler (sokarlar veya korlar değil), yani avcıyı gördüğü zaman
deve kuşunun başını kuma sokması gibi, ellerinde olmayarak bu suni işi tek çare
görür ve yaparlar. Ama bütün bunlar birer beyhude gayrettir, zira Allah onları
çepeçevre altlarından-üstlerinden, sağlarından-sollarından, dünyalarından ve
ukbâlarından, kudretiyle ve ilmiyle –Ehl-i Sünnet anlayışı olarak– kuşatmıştır.”
* * *
Arz edilen buradaki iki temsilin kavranması oldukça önemlidir. Zira bu temsilde
bir zümre, fakat kendi içinde ikiye ayrılan, farklı gürûhların ruh hâleti ifade
edilmektedir. Bu yaklaşımı teyit eden rivayetlerden de söz edilmektedir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sahih hadiste: اٰيَةُ الْمُنَافِقِ
ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ
“Münafığın üç alâmeti vardır: Söylerken yalan söyler, vaat ettiği zaman sözünden
döner, kendisine bir emanet tevdi edildiğinde de hıyanet eder.”[6] buyuruyor.
Bir başka hadis-i şerifte de O (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyururlar:
أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ
مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْ نِفَاقٍ حَتَّى يَدَعَهَا: إِذَا حَدَّثَ
كَذَبَ وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ
“Dört şey vardır ki, kimde onların bütünü bulunursa o hâlis münafıktır. Kimde de
bu dört hasletten biri mevcut olursa, o kimse onu terk edinceye kadar, onda
nifaka ait bir haslet var sayılır. Böyle biri, konuştuğunda yalan söyler, söz
verdiğinde sözünde durmaz, vaat ettiğinde vaadinden döner, kavga ettiğinde de
haddi aşar.”[7]
Bu ikinci hadis-i şeriften anlaşılan, nifak alâmetinin dört olduğudur. Bu dört
alâmet bulunduğu zaman o kimse hâlis münafık sayılır. Aksine bu dört alâmet
birden bulunmaz da sadece onlardan biri bulunursa onda da nifak alâmetinden biri
mevcut demektir. İkisi bulunursa iki alâmet, üçü bulunursa üç alâmet var
demektir. Bu hadisler açısından münafıkların kendi içlerinde iki gürûha
ayrıldıkları, bir kısmının tamamen dinden, imandan mahrum, şeytanlara tâbi
oldukları, diğerlerinin ise bazı yönleriyle münafıklık yaptıkları anlaşılıyor.
Kur’ân-ı Kerim’de, وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ
وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ “Öyle insanlar vardır ki, hiçbir bilgiye
dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur da azgın ve hayasız her şeytanın
peşine takılır.” (Hac sûresi, 22/3) buyrulmaktadır.
Yani insanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilim ve görgüleri olmadığı hâlde
boşuna cidal, mirâ veya diyalektik yapar dururlar. Aslında onlar, bir kısım
şeytanlara tâbi olmuşlardır. Bunlar, münafıkların okuma-yazma bilmeyen âmi
gürûhudur ve önlerindeki şeytanlarına uymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de başka bir
âyette aynı konu tasrif esprisine bağlı olarak şöyle ifade edilir:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا
كِتَابٍ مُنِيرٍ
“Öyle insanlar vardır ki, hiçbir bilgiye, hiçbir delile ve hiçbir aydınlatıcı
kitaba dayanmaksızın Allah hakkında diyalektik yapar durur.” (Hac sûresi, 22/8)
Burada, kitapsız, hidayetsiz, cehalet girdabı içinde olmasına rağmen ilim adına
mirâ ve mücadele yapan bir gürûhtan bahsediliyor ama bunların tâbi oldukları bir
şeytan zikredilmiyor. İşte bunlar da –tabir caiz ise– münafıklar içinde havâs
gürûhudur.
Yukarıda gördüğümüz temsil, çeşitli sıfatları ile bize anlatılan münafıklar
gürûhunun umumi evsâfını câmi bir mahiyettedir. Zaten temsilin vazifelerinden
biri de müteferrik meseleleri bir kısım fasl-ı müştereklere bağlı olarak ortaya
koymaktan ibarettir.
* * *
Şimdi de isterseniz, küçük bir atf-ı nazarla temsilin mümesselün lehe tatbiki
meselesini heceleyelim:
Bu iki temsilin, birbirine yakın olmanın yanında çok farklı şeyler ihtiva
ettikleri de bir gerçek. Mesela birinci temsilde, tamamen gözlerinin kör,
kulaklarının da sağır olması yanında dilsiz oldukları, meramlarını
anlatamadıkları, bulundukları yerde şaşkınlık ve hayret içinde oldukları,
ziyasız ve nursuz bulundukları anlatılmasına mukabil; diğer temsilde, ara sıra
ufuklarında çakan şimşeğin farkına vararak “yıldırım çaktı-çakmadı, gürültü
oldu-olmadı” meselesini tefrik edecek bir hâlde, etraflarını mütemadiyen tehdit
eden sâikanın tarrakalarını, etraflarında olup biten şeylerin mevcudiyetini
hisseden bir gürûh resmedildiği görülüyor. Bu iki gürûh bazı noktalarda müşterek
olmakla beraber bazı noktalarda ayrılmaktadırlar. Mesela, ikinci gürûhta,
mütemadiyen etraflarında olup biten şeylerden haberdar oldukça bir telaş, bir
endişe ve korku, bir ızdırap ve heyecanın yüreklerini ağızlarına getirmesi, buna
karşılık diğer gürûhta ise ruhsuz bir infialin hükümfermâ olduğu müşahede
edilmektedir. Evet, ikinci gürûhta ciddi bir korku hâkimdir. Çünkü etraflarında
olup biten şeyleri az çok bilmektedirler. Bir ışık, gökteki bir tarraka onlarda
bir tedbir hissi hâsıl etmektedir. İlk gürûh ise böyle bir duyuştan da
mahrumdur. Korku ikinci gürûhta öyle bir hâle gelmektedir ki, dehşetlerinden
şaşırıp çevrelerindeki sesleri duymamak için ellerini kulaklarına sokmaya
çalışmaktadırlar. Bu esasen bir hayretin ve dehşetin ifadesidir. Birinci gürûh
ise etraflarını tamamen görememekte ve olup bitenlere karşı hep kör ve sağır
kalmaktadır.
Hâsılı nifak mağduru, daha çok mazluma benzeyen bu zalimler, ahiretlerinin
yanında dünyalarını da karartmış tâli’sizlik örneği öyle bahtsızlardır ki onca
mesâvilerine rağmen hâllerine insanın acıyası geliyor.
Yağmur, bulutun içinden kopup gelmektedir. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle o,
bulutun ekşi çehresinin tatlı tebessümüdür.[8] Bütün hevâmma, haşerâta,
insanlara ve nebâtâta rahmet edalı katrelerle gelen yağmur, haddizatında
ötelerin sevindiren bir armağanıdır. Bu tâli’siz gürûhlardan biri bunu hiç görüp
duyamamakta, diğeri ise yanlış yorumlarla onu ürperten bir şey saymaktadır.
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا
يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet
olarak indiririz. Ama o, zalimlerin sadece ziyan ve hüsranını artırır.” (İsrâ
sûresi, 17/82) âyetinde ifade edildiği gibi Kur’ân haddizatında mahz-ı şifadır.
Keza gökten gelen o ilâhî nimet de mahz-ı şifa ve rahmettir ama nazara ve niyete
göre mahiyet değişikliğine uğratılmaktadır. Evet, Kur’ân da nazar ve niyete göre
bazen yanlış algılanabilir.
Misal verilen şeyle misal kahramanları için mürekkebin tatbiki üzerinde duruldu.
Daha önce de arz edildiği gibi burada bir “muferrak tatbik” de yapılabilir.
Şöyle ki, münafıkların çeşitli davranışları alınıp karşı karşıya getirilerek
bunlar arasında bir tetâbuk (uygunluk) ortaya konmaya çalışılır. Mesela, nasıl
ki yağmur bütün nebâtâta, hevâmm u haşerâta rahmettir. Aynen öyle de İslâm ve
Kur’ân da bütün insanlara ve hayvanlara öyle rahmettir. Ama onlar, bu perişan
hâlleri, kötümserlikleri ve karamsarlıkları ile olup biten şeylere sadece dış
yüzleri açısından bakıp da işin arka plânını göremediklerini, Kur’ân-ı Kerim bu
üslupla nazara veriyor.
Evet, Kur’ân, va’d ü vaîdi ile ra’d ü berk gibi, bir taraftan insanları memur
oldukları şeylere şefkat ve re’fetle sevk ederken, diğer yandan da yasak ettiği
hususlarla alâkalı tahşidatlarla ve ürkütücü, korkutucu bir ifade tarzıyla
onları olumsuzluklardan sakındırmaktadır. Onların genel durumu ve Kur’ân’ın
inzar ve tebşiri işte böyle bir temsille fevkalâde mükemmel ifade edilmiştir.
Evet, yağmurun içindeki gök gürültüsü ve şimşeğin kendine göre bir hususiyeti
vardır. Şöyle ki, havadaki bir takım gazlar, yıldırımın sürtünmesiyle rahmet
hâlinde yere inerler. Bu gazlar zâhiren öldürücü keyfiyeti hâizdir. Bulut
ortalığı kapladığında zulmanî bir durum hâsıl olur ve her tarafı karanlıklar
istila ediverir. Bulut ve karanlığın arkasını göremeyenler için bu tablo çok
ürperticidir. Görebilenler için ise Cennet yolundaki sıkıntıların iç halâveti
söz konusudur.
Evet Cennet, insanın nefsine hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmış, Cehennem ise
şehevâtla (insanın nefsini gıcıklayan şeylerle) muhâttır. Münafıklar için de
durum aynıydı. Ama onlar, sahip oldukları ruh hâleti neticesi, nefsin hoşuna
gitmeyen şeyler ve zulmânî gördükleri basit sıkıntılar içindeki bârân-ı rahmeti
göremediler; Cennet yolunun da aynı Cennet gibi olması gerekir türünden bir
mülâhazaya kapıldılar.
Vâkıa, mü’minler için de bu her zaman bahis mevzuudur. Ne var ki onlar bilirler
ki, bu mekârihe katlanmak ve şehevâtı terk etmek tıpkı bulutun ekşi yüzünün
arkasındaki letâfeti görmek gibidir; onun için katlanırlar katlanılacak şeylere.
Evet, görüldüğü gibi “muferrak” olarak da konu bu şekilde tahlil edilebiliyor.
İsterseniz bu Kur’ânî tasvire şöyle de bakabiliriz: Hiçbir yolun olmadığı,
bilinmediği, ıpıssız bir çölde şiddetli bir yağmur yağıyor, etraf baştanbaşa
kopkoyu karanlık ve atmosfer üst üste bulutlarla örtülü. Nûr Sûresi’nde ifade
edildiği gibi “Ellerini çıkarsalar göremeyecekler.” (Nûr sûresi, 24/40) şeklinde
kapkaranlık bir ortam. Ara sıra bir ümit belirtisi zuhur etse de
şaşkınlıklarından dolayı o da onlar için hemen serap oluyor.
وَالَّذِينَ كَفَرُۤوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ
مَۤاءً حَتّٰى إِذَا جَۤاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللهَ عِنْدَهُ
فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ
“Dini inkâr edenlere gelince: Onların işleri, düz, ıssız bir çöldeki serap
gibidir ki, susayan kimse su zanneder. Ama gidip de yanına varınca su namına
hiçbir şey bulamaz; orada –gaybubetini yaşadığı– Allah’ı bulur. O da onun
hesabını tastamam görür. Zira Allah, hesabı seri olandır.” (Nûr sûresi, 24/39)
Görüldüğü gibi bunların arkasından koştukları şey, ulaşılmayan bir şey hâline
geliyor. Resmedilen bu tabloda, ciddi bir telaş içinde bocalayan bir kısım
kimseleri görüyoruz ki, olabildiğine bir korku, müthiş bir dehşet içinde
kendilerinden geçmiş ve ne yapacaklarını bilememe şaşkınlığı yaşıyorlar. Bazen
kalkıp bir iki adım yürüyor, bazen oldukları yerde kalakalıyorlar. Aslında daha
sonraki âyet de bu sahneyi tamamlıyor mahiyettedir. Evet, bunlar durumun
dehşetinden yer yer ellerini kulaklarına götürüyor, bazen de yüzlerini kapamaya
çalışıyorlar. Ne var ki, bir türlü içlerini yakan ve dışarıdan kendilerini
tehdit eden bu ürpertici duruma çare bulamıyorlar; bulamıyor ve kendilerini
yapayalnız, terk edilmiş hissediyorlar.
Hâsılı burada evvelki gürûha mukabil, az çok ümitlenen, şöyle-böyle bir ümit
ışığının parlamasına, belirmesine göre tavır değiştiren mütereddit bir gürûh
görülüyor. Bunlar gerçekten inanmadıkları hâlde içlerinde bazen inanma ümidi
beliriyor gibi oluyor, bazen de onu yitiriyorlar. Bir an geçmiş kitaplardan
kalma malumat zihinlerinde canlanıyor ve bir ışık elde etmiş gibi oluyorlar. Bu
ise onlarda diğerlerine nispeten daha fazla bir şaşkınlık hâsıl ediyor. Zira
insan kendisini karşılayacak bir felâketin, bir musibetin geldiğini bilirse daha
çok endişe, daha çok telaş eder. Nasıl ki şoförün yanında oturan kimse, trafik
kaideleri karşısında, hata sayılabilecek tavırlara karşı daha fazla ürperir,
titrer ve korkar, aynen öyle de kâinattaki hâdiselerin seyrini bilen,
etraflarında cereyan eden hâdiselere az çok vâkıf bulunan kimseler diğerlerine
nispeten daha çok endişe duyar ve paniklerler. Onun için akıl bunlara, azap
veren bir alet hâline gelir; gelir de akıllarını, kalblerini çıkarıp atmak,
hayvan gibi yaşamak isterler. Ama insan olarak yaratıldıklarından dolayı bu
zulmanî vaziyetten de kat’iyen kurtulamazlar.
İşte yer yer Müslümanlarla beraber görünmeye çalışan ama kendilerinden, kendi
yandaşlarından da bir türlü vazgeçemeyen; bir zafer, bir muvaffakiyet söz konusu
olduğu zaman hemen ganimete koşan, yerinde Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) muvaffakiyetini gördüklerinde “Galiba bu, O!” diye ümide kapılan, aksine
zâhirî bir kısım sarsıntılar karşısında yeniden gevşeyen, dağılıp giden; şeair-i
İslâmiye kendilerine tebliğ edilmediği zaman rahatlayan, şeair tebliğ
edildiğinde şimşeğe, yıldırıma çarpılmış gibi dehşetlerinden tir tir titreyen,
ürken, korkan; böylece ne bir türlü işin içine giren ne de işin dışında kalan,
mütemadiyen menfaatlerini takip edip Müslümanların yanında sırf menfaatlerinden
ötürü bulunan faydacı, pragmatist bir cemaat görünümü sergileyen müzebzeb
kimselerdir münafıklar.
Kur’ân’ın bir âyeti bu hâlleriyle onları şöyle resmeder:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللهَ عَلٰى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ
اطْمَأَنَّ بِه وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه خَسِرَ
الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
“İnsanlardan öyle bir gürûh vardır ki, onlar her zaman işin bir kenarından, bir
yanından tutarak Allah’a kulluk yapmaya çalışırlar (veya kulluk yapıyor
görünürler. Hiçbir zaman işin tam altına girmezler ve vazifeyi tam uhdelerine
almazlar.) Buna göre, onlara eğer bir hayır isabet ederse kalbleri mutmain olur
(Oh iyi oldu, iyi ki buradaydık derler.) Bir şer, fitne isabet edince de geldiği
istikametin tersine dönüverirler; dönüverirler de hem dünya hem de ahiret
hüsranı yaşarlar.” (Hac sûresi, 22/11)
Münafıklar gürûhunun dünyayı da, ahireti de terk edememede tıpkı deve kuşu gibi
davranmalarını aksettiren bu temsil de fevkalâde canlı bir resim ortaya
koymaktadır.
Buraya kadar, “misal”in “mümesselün leh”e tatbikini, sonra da tasvirini
hecelemeye çalıştık. Temsille sergilenen sahne cidden ürpertici. Kur’ân bu iç
içe resimleri tek bir perdede öyle tasvir ediyor ki, az dikkatle hemen herkes o
şaşkın gürûhun nasıl bir rol oynadığını açıktan açığa müşâhede edebilir. Şöyle
ki sahne olabildiğine karanlık; seyirciler için bile kasvet hâsıl edecek ölçüde
üst üste bulutlar ve bu sahnede çakıp duran ışıklarda yıldırımların, şimşeklerin
ürperticiliği.. sahnede bulunan oyuncuların seslerini boğacak şekilde gök
gürültüleri... Hususiyle çölde yaşayan biri meseleyi böyle canlılığı içinde çok
daha iyi müşâhede edebilir. Evet, yağmura tutulma hâlini ve o geniş sahada
şimşeklerin görünüşünü, ra’dın duyuluşunu, iç içe dehşetin bütün çevreye hâkim
oluşunu her zaman çölde görmek mümkündür. İşte bu açıdan ifadelerde o derece bir
canlılık var ki, tasviri insan idrâkini aşar. Hiçbir edip bu denli canlı bir
tabloyu birkaç kelimeyle böyle resmedemez. Konuyu hayalen takip eden herkes bunu
görebilir.
[1] Tirmizî, tefsîru sûre (57) 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/370.
[2] Bediüzzaman, Lem’alar s.85 (On İkinci Lem’a, İkinci Mesele).
[3] Buhârî, mezâlim 9; Müslim, birr 57.
[4] Buhârî, bed’ü’l-halk 6, enbiyâ 43, menâkıbü’l-ensâr 42; Müslim, îmân 264.
[5] Buhârî, enbiyâ 34; Müslim, fezâil 159.
[6] Buhârî, îmân 24, şehâdât 28, vesâyâ 8, libâs 69; Müslim, îmân 107-110.
[7] Buhârî, îmân 24, mezâlim 17; Müslim, îmân 106.
[8] Bkz.: Bediüzzaman, Şualar s.96 (Âyetü’l-Kübrâ)
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (19. âyet)
صَيِّب kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Burada özel seçilmiştir. “Matar” denseydi
bunu tam ifade edemezdi. “Midrâr” kullanılsaydı o da uygun düşmeyecekti;
düşmeyecekti zira “sayyib” nekreliğiyle bir taraftan sağanak sağanak bardaktan
boşanır gibi yağmuru, diğer taraftan da bunun neticesinde oluşan musibetin
geldiği âlemi ifade etmektedir; zira “musibet” ile “sayyib” aynı kökten gelen
kelimelerdir.
سَمَاء kelimesinin “sayyib”ten sonra zikredilmesine gelince, bilinmelidir ki,
sema ulvîdir, insan dua ederken de hep elini yukarıya doğru kaldırır, yağmursa
yukarıdan aşağıya doğru gelir. İsm-i cins olarak getirilen bu kelime bulutun
ihâta sahasını göstermek için “Bütün sema bulutlarla kapalıydı.” mânâsını ima
eder. Bu, bulutun dehşetini, yağmurun dehşetini, hususiyle onların iç
dünyalarında işin azametini gösterme bakımından resmedilen tabloyu tamamlayıcı
bir ifadedir.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ “Onda zulmetler var.” derken her bedbin ve karamsar insan, kendi
dünyasını karanlık gördüğü gibi onlar da bu karanlıkların kendi dünyalarına
hâkim olduğunu zannetmektedirler. Evet insan, biraz bedbin, az da karamsar oldu
mu öyle zanneder ki, çepeçevre bütün musibetler hep onun başına gelmektedir.
Evet, burada öyle bir semadan bahsediliyor ki o sema altında mütehayyir,
mütereddit, müzebzeb bir toplum bulunmaktadır. Bunlar ümit ettikleri şeyde
nevmit (ümitsiz) olmakta; ümitsizliğe düştükleri yerde de kendilerini şaşırtacak
bir nimet, bir ihsan emaresiyle karşılaşmaktadırlar.
İşte böylesine ruh bozukluğu ve dengesizlik içinde bir yığın kendi dünyalarını
çok karanlık görmektedirler ki, فِيهِ ظُلُمَاتٌ mümesselün leh’in hâlet-i
ruhiyesini gösterir.
ظُلُمَاتٌ kelimesi, arz edildiği gibi:
1. O iç içe müterâkim bulutların onların bütün ışığını alıp götürdüğünü
vurgulamak;
2. Söz konusu olanın sadece bir zulmet olmayıp maddî-mânevî pek çok zulmetlerin
bulunduğunu ifade içindir. Şöyle ki evvela, onların ruhlarında bir karanlık,
kalblerinde ayrı bir karanlık, yağmurda farklı bir karanlık ve bulutlarda ise
daha başka bir karanlık var; ayrıca yıldırımların, sâikaların gönüllerinde hâsıl
ettiği ümitsizlik karanlığı… İşte onların dünyalarında, âfâkî ve enfüsî üst üste
bu karanlıkları ifade etmek için burada kullanılacak kelime “zulümât” olmalıdır.
رَعْد ve بَرْق kelimeleri zâhiren peşi peşine geliyor. Esasen gök gürültüsü ve
ışığın bize gelip ulaşması farklı zamanlarda olur. Bu, ses süratiyle ışık
süratinin birbirinden farklı olmasından kaynaklanır. Işık, malum, saniyede 300
bin km mesafe kat’eder. Sesin hızı ise ondan çok daha düşüktür (saniyede
yaklaşık 340 metre). Önce ışığı görür sonra da sesi duyarız. Işığın bize ulaşma
ânıyla sesin ulaşma ânı arasındaki (saniye cinsinden) zaman farkını 340’la
çarptığımızda çıkan sonuç bize, (metre cinsinden) şimşeğin oluştuğu yerin
uzaklığını verir.
Ayrıca رَعْد ve بَرْق kelimelerinin müfâdı, hâdisenin kendisine veya o hâdiseyi
meydana getiren zâhirî sebebe göre değil, ra’d ve berk’e maruz kalanlara
göredir. Binaenaleyh bunlar bir şimşek çakıverince arkadan bir gök gürültüsü
geleceği hissine kapılırlar; gök gürültüsü gelince de hep öyle temadi ettiği
için şimşeğin çakacağını düşünürler. Aslında herkeste böyle bir hâlet-i ruhiye
mevcuttur. Biz böyle bir durumda, “Gelen çarptı, giden çarptı.” deriz ki, bu
peşi peşine yumruklandım, hırpalandım demektir.
Binaenaleyh “mümesselün leh” olan kimselerin dimağında, bunlardan biri geldiği
zaman ötekisini hatırlatacak, ötekisi geldiği zaman da berikisini anlatacaktır.
Öyle ki biri ra’d dediğinde hemen onlarda bir ürperti, bir titreme hâsıl olacak,
şimşek denince de gözleri kamaşacak ve zulümât içinde zulümâttan başka bir de
ra’d ve berkle dehşet ve endişeye kapılacaklardır. Ayrıca burada, zulümâttan
sonra ra’d ve berk kelimelerinin gelmesi, onlarca ayrı bir telaş sebebine işaret
eder; zira zulümât temadi etse ve onlar hiçbir şey görmeseler, yani şimşek
çakmasa, ufukları aydınlanmasa, gidecekleri yeri açık seçik görmese ve herhangi
bir gürültü duymasalar… bir bakıma o sessizliğe alışacaklarını düşünürler. Demek
ki onlar için iş sadece zulümâtla bitmiyor. Bir de ra’d ve berk problemi var.
“İşte böyle metruk ve ciddi bir suizan içinde, Allah hakkında azıcık iman
belirtileri varsa onu da kaybeden bu yığın, acaba ne hâldeler?” gibi hemen akla
gelebilecek bir soruya cevap olarak isti’nâf cümlesiyle şöyle buyruluyor:
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ
وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “(Yıldırımların verdiği dehşetle) ölüm
korkusundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Ne ki, Allah kâfirleri çepeçevre
kuşatmıştır.”
يَجْعَلُونَ fiil-i muzâridir. Teceddüde delâlet eder. Demek ki tekrar ber tekrar
ra’d ü berk de birbirini takip ediyor, onlar da bir türlü zulümâttan
kurtulamıyorlardı; kurtulamıyor ve mütemadiyen ellerini kulaklarına götürüp
duruyorlardı. Bu anlamda muzâri kipi hem hâle hem de istikbale delâleti
itibarıyla tabloya farklı bir canlılık kazandırmaktadır. Öyle ki temadi edip
giden hâdiselerin peşi peşine sebep-netice, illet-malûl cereyanı fikrini veriyor
gibidir. Konuyu hayalen takip ettiğimizde karşımızda ürperti içinde sık sık
ellerini kulaklarına götüren bir gürûh canlanmaktadır.
أَصَابِعَهُمْ kelimesi, o esnada onların yaşadığı dehşetin azametini gözler
önüne sermektedir; zira insan olumsuz bir sesi işitmemek için parmağını değil
parmağının ucunu kulağına sokar. Bu itibarla da يَجْعَلُونَ أَنَامِلَهُمْ
“Parmaklarının uçlarını kulaklarına sokarlar.” denebilirdi. Kur’ân
“parmaklarını” diyor ki bu da onların neredeyse parmaklarının bütününü
kulaklarına sokma gibi bir ürperti ve şaşkınlık içinde olduklarını
göstermektedir.
اٰذَانِهِمْ denmesi de herkesin kendi kulaklarını tıkadığını göstermektedir;
zira kelimedeki hem zamir cemi’ hem de kulak kelimesi cemi’dir. Burada da bir
mübalağa mânâsı ifade edilmiş gibidir, zira sadece kulaklarını kapamakla iktifa
etmiyorlar da “İki kulaklarını birden tıkıyorlar.” sözüyle de farklı bir
mübalağa işaretleniyor. Şöyle ki onlar olup bitenleri duymamak için iki
kulaklarını da birden tıkıyorlar.
Bunu مِنَ الصَّوَاعِقِ yani o sâikalardan ötürü yapıyorlardı. Onlarda korku o
kadar derindi ki, bir his yanılması olarak, her gök gürültüsünün, her şimşeğin
akabinde bir sâika meydana gelecek diye tir tir titriyorlardı.
Ben şahsen burada bir de onların bu durumlarına karşı bir istihzânın var
olduğunu hissediyorum. Esas kulaklarını tıkadıkları an şimşeğin çaktığı andır. O
anda dehşete kapılıp da gelecek şeyi beklemenin mânâsı yoktur. Çünkü zaten
şimşek çaktığı an gök de gürlemiş, sâika da çoktan düşmüştür. Evet, bunlar iç
içe hâdiselerdir. Münafıklarsa şaşkınlıklarının ifadesi olarak ancak şimşek
çakıp gök gürledikten sonra kulaklarını tıkıyorlar. Hâlbuki şimşek görüldüğü
zaman zaten olan olmuştur. Evet, bunlar gök gürültüsünü duyduktan sonra
kulaklarını tıkıyorlar ki, bu kulak tıkama esasen uğradıkları o elim azaptan
kurtulmaları için bir çare değildir. Sadece deve kuşunun başını kuma sokması
gibi boş bir teselliden ibarettir.
حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm endişesi” veya “hayat endişesi ile”. Burada evvela
münafığın karakteristik durumu anlatılıyor ki, o da onların hayatı çok
sevmeleri, ölümden endişe etmeleridir. Kur’ân-ı Kerim’de, bu evsafı taşıyan
birileri hakkında وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيَاةٍ “Kasem olsun
ki, Sen onları hayata karşı herkesten ziyade hırslı bulursun.” (Bakara sûresi,
2/96) buyruluyor. Öyle ki onlar artık o esnada kalbin meyil gösterdiği her şeyi
(mal-menal, evlad u ıyal) unutmuş, o dehşetli hâdiseler içinde sadece kendi
hayatlarının endişesiyle kıvranıp durmaktadırlar.
اللهُ kelimesi lafz-ı celâle. Bir insan, etrafı kendisine düşman gördüğünde,
dehşet salan hâdiseler karşısında kendini yapayalnız hissettiğinde ve bütün
bütün ümidi sarsıldığında öyle bir nokta-i istinat bulmalıdır ki, hükmü hem
havaya, hem zemine, hem zamana, –Lem’alar’ın başında denildiği gibi[1]– hatta
hem karaya hem denize hem gecenin karanlığına hem de balığa geçsin. Böyle bir
nokta-i istinat olarak bulsalar Allah’ı (celle celâluhu) bulacaklardır. Zira bu
manzarayı hazırlayan Allah’tır. Ama onlar nankörlüklerinden ötürü bir türlü o
kapıya yönelemiyorlar. Ayrıca وَاللهُkelimesi şunu da ifade ediyor: Onların,
hâdiselerin neticesinde gidip dayanacakları son bir melce ve mencâ olan Allah
(celle celâluhu) dahi bunları kudret ve iradesiyle çepeçevre ihata etmiştir.
Yani O da onların aleyhindedir.
وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ : مُحِيطٌ kelimesi “ihata eden” anlamındadır.
Esasen o esnada bulutların onları çepeçevre sarması ve etraflarında peşi peşine
duydukları sâikaların tarrakaları, gözlerini çıkarır gibi şimşeğin çakıp
kaybolması, onlarda zaman, zemin bütün hâdiseler aleyhlerinde ittifak etmiş gibi
bir kanaat uyarmaktadır. Bütün bu hâdiseleri onların aleyhinde ittifak ettiren
muhit bir şey vardır ve bu âyet bir bakıma onların içinde dahi beliren bu hisse
tercüman gibidir. Burada مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “kâfirleri kuşatmıştır” denip
de مُحِيطٌ بِهِمْ “onları kuşatmıştır” denmemiştir:
Evvela, âyetlerin sonundaki harf ve hâtimelere uysun, tevafuk olsun diye ki
Bakara Sûresi’nin âyetleri umumiyet itibarıyla böyle م ve نile sona erer.
Sâniyen, onların bu hâle maruz kalmasına sebep olan şey küfürleridir.. ve
اَلْكَافِرِينَ sözüyle Kur’ân-ı Kerim onların küfürlerine de vurguda bulunuyor.
Ayrıca وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “Allah kâfirleri çepeçevre ihâta
etmektedir.” âyetinden şunu da hissedebiliriz: Ara sıra lemha-i ümit ve lemha-i
inayet gören kimseler mutlak kâfir olmadıklarından az çok bir şey görüyor ve
hissediyorlar demektir. Mutlak kâfir olanlara gelince onlar, alttan-üstten,
sağdan-soldan, yerden ve gökten, dünyadan ve ukbâdan ihâta edildikleri için
hiçbir lemha-i ümit, hiçbir inayet eseri onlar için bahis mevzuu değildir.
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَۤا أَضَۤاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ
وَإِذَۤا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَۤاءَ اللهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ
وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şimşek neredeyse gözlerini kör edecek. Önlerini aydınlattığında onun ışığında
yürürler, karanlık çökünce de oldukları yerde dikilir kalırlar. Allah dileseydi
kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir.”
(Bakara sûresi, 2/20)
Bu âyet-i kerimeyle başlı başına bir münafık tavrı ve durumu tasvir edilmektedir
denebileceği gibi bunu, ikinci misalin devamıdır şeklinde anlamak da mümkündür.
Her ne kadar birinci durum zayıf bir ihtimal olarak görünse de burada şöyle bir
mânânın söz konusu olduğu açıktır:
Münafıkların içinde bir grup daha vardır ki, onlar vahy-i semaviyi başlarının
üzerinde çakan şimşekler şeklinde duymakta ve mütalâa etmektedirler. Öyle ki,
her an vahyin ve inen dinî emirlerin parlaklığı gözlerini kamaştırıp bunları
körler hâline getirmektedir. Meseleye ikinci misalin devamı olarak yaklaşacak
olursak, sağanak yağmura tutulmuş bu zümrenin, “ra’d”ı, “berk”i ve “sâika”yı
görüp işittikten sonraki hususi durumları, hususi dünyalarının tasviri
yapılmaktadır ki, bir bakıma buna tetimme-i temsil veya teşbih denebilir. Evet,
أَوْ كَصَيِّبٍ ile temsil edilen münafık gürûhunun hakikat-i hâllerine bir
tetimme mahiyetinde getirilmiş tetimme-i temsil denebilir ki, kavî olan ihtimal
de budur.
Burada görülen ve hissedilen şey, bu tetimme-i temsilin onların ruh durumlarını
izah olarak îrad edilmesidir: Vahy-i semaviden ümitvar olur gibi bir his içinde
bulunma, sonra yine nevmîd olup karamsarlığa girme; girip gönüllerinde iman
nuruna bir ma’kes arama, ancak içlerinde musaddık olmadığından yine açıkta
kalma, menfaat ve taklit arasında gelip giderek bundan fayda umma, ganimete bel
bağlama, ümitvar olma, fakat aynı zamanda “Her nimet bir maûnetle gelir.”
mülâhazasına toslama ve yeni bir teşevvüşe girme ki hep ikilem, hep ikilem…
Aslında onlar bu ikilemlerle Cennet koridoru mahiyetindeki bu dünyayı âdeta
Cehennem dehlizi hâline getirmekteler ama bunun farkında değiller…
[1] Bediüzzaman, Lem’alar s.4 (Birinci Lem’a).
Müfredat mânâsı (20. âyet)
Müfredat mânâsı itibarıyla kelimelerin hususiyetlerine gelince:
يَكَادُ nahiv ifadesiyle ef’âl-i mukârabeden bir fiildir. Genel olarak da
haberini أَنْ’siz muzâri olarak alır. Ancak az da olsa bunun aksine أَنْ ile
aldığı olur.
Mesela, Mülk Sûresi’nde geçen تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ (Mülk sûresi,
67/8) ifadesinde, haberi olan تَمَيَّزُ fiili, başına أَنْ almaksızın gelmiştir.
Mânâsı “Cehennem neredeyse şiddetinden çatlayacak gibi.”dir. كَادَ yardımcı fiil
olarak kendinden sonra gelen fiilin vukûunun yakın olduğunu bildirip “hemen
hemen, nerdeyse..” gibi mânâlara gelir. Dolayısıyla –Nahivciler arasında ihtilaf
edilen bir yanı olmakla birlikte– bu fiil müsbet kullanıldığında, yardımcı
olduğu fiilin mânâsı menfi, menfi kullanıldığında ise müsbet çıkar. Mesela
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظ “Neredeyse şiddetinden çatlayacak.” âyetinde
كَادَ müspet olduğu için ana fiilin mânâsı menfidir, yani –çatlamaya yaklaşmış
olmasına rağmen– “çatlamadı” demektir. فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ
“(Sığırı) boğazladılar. Ancak neredeyse bunu yapmayacaklardı.” (Bakara sûresi,
2/71) âyetinde ise, كَادَ menfi olduğu için ana fiilin mânâsı müspettir; yani
“neredeyse yapmayacaklardı” ifadesi, öncesinde de belirtildiği gibi bunu
yaptıklarını anlatır. Bunlar كَادَ fiiline ait hususiyetlerdir.
الْبَرْقُ: Berk’in “çakan, parlayan, gözleri kamaştıran ve çakmasıyla zevali bir
anda olup biten şimşek” mânâsına geldiğini daha önce görmüştük.
يَخْطَفُ : خَطِفَ fiilinin muzârisi olup “süratle kapıp kaçırma, çarpıp alma”
gibi anlamlara gelmektedir. Bundan başka o, ister eliyle, ister gözüyle, ister
kulağıyla bir şey hakkında hırsızlık yapma, süratle bakma, hemen zihin veya
hayal dairesine o mânâyı intikal ettirme mânâlarına da gelmektedir. Yani süratle
kulak kabartma ve hemen zihin hazinesine o mânâyı intikal ettirme yahut ellerle
süratle yakalama ve kaçırma, hırsızlık yapma anlamına gelmektedir. Bu âyette ise
daha ziyade gözlerin ziyasının aniden kapılıp kaçırılması, görürken görmez hâle
gelmesi gibi bir husus işaretlenmektedir.
Bu kelimeyle ilgili şu âyeti de zikretmekte yarar var:
إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
“Şerir şeytanlar ve cinler, Mele-i âlâda cereyan eden hâdiselere kulak kabartır,
kulak hırsızlığı yaparlar. Ancak hemen arkasından bir şahap peşlerine takılır da
onları semalar âleminden tard eder.” (Sâffât sûresi, 37/10)
Bakara Sûre-i Celîlesindeki bu âyette ise, şimşek, münafıkîn ve şeyâtînin
gözlerini alıyor, çarpıyor ve hırsızlıyor gibi bir mânâ söz konusudur, nükte-i
belâgat bölümünde üzerinde durulabilir.
أَبْصَار kelimesi, بَصَر kelimesinin çoğulu olup “göz” mânâsına gelir. Fakat
daha ziyade nasıl kalbin latîfe-i Rabbâniye olarak mânevî bir yönü var, öyle de
kalbin gerçekten görücü unsuruna da basar denilmektedir. Bunun cemi’si ise
أَبْصَار’dır. أَبْصَار başka عُيُون başkadır.
كُلَّمَۤا : كُلّ kelimesi, bir mecmuun bütün fertlerini istiâb edip içine alan
bir sözcüktür. Muzâf olduğunda, muzâfun ileyhi nekre ise bütün fertler mânâsına
gelir. Bu itibarla كُلُّ فَرْدٍ ifadesi, istisnasız her bir fert demek olur.
Bunun anlamı da “müstesna hiçbir fert yok” demektir. Yine كُلُّ شَيْءٍ “her şey”
demektir. كُلّ kelimesi mârifeye muzâf olduğu zaman ise o şeyin umum eczâı
mânâsına gelir ki. Yani mesela; كُلُّ إِنْسَانٍ “bütün insan fertleri” anlamına
gelmesine mukabil, كُلُّ الْإِنْسَانِ ile “insanın bütün uzuvları, iç-dış
yapısı” kastedilmiş olur. Kısaca كُلّ kelimesi buradaki gibi mâ-yı masdariye
veya zarfiyeye muzâf olduğunda ise tekerrür ifade eder ve “her zaman, her
defasında” mânâsına gelir.
اَضَۤاءَ kelimesi daha önce görmüş olduğumuz gibi “aydınlatma, parıldama ve
parıldatma” anlamlarında kullanılmaktadır.
لَهُمْ malum olduğu üzere, başına لalmış zamir-i mecrur-u muttasıldır.
مَشَوْا : مَشَى – يَمْشِي’den fiil-i mâzi cem-i müzekker gâibdir. İnsanın mutad
yürüyüşüne مَشْي denilir. Bu dilde, gece yürüyüşü başka, gündüz yürüyüşü başka
kelimelerle ifade edilir. مَشْي bir koşma değil, aynı zamanda ağır bir hareket
de değil, normal ve mutad bir yürüyüş demektir.
إِذَۤا أَظْلَمَ’deki إِذَۤا şart içindir. إِنْ kelimesine göre nispî olarak
kat’iyet ifade eder.
أَظْلَمَ kelimesi if’âl babından olup “karanlık çöktü, karanlığı çökertti”
mânâlarına gelmektedir. Yerine göre bunlardan biri kastedilir. İf’âl babından
gelmesi itibarıyla hemzesi “ta’diye” için olabileceği gibi “sayrûret” için de
olabilir. Bu tabire, “Karanlık yüzde ve satıhta idi de geldi başlarına çöktü.”
veya “Başka bir tarafta mevcut idi de geldi onları kapladı.” yahut “Etraf
açıkken karanlık bastı.” yahut da “Onlar o muzlim vicdanlarında ziyayı zulmet
gibi gördüler, o atmosferi karanlık buldular.” şeklinde mânâ verilebilir ki
bunların hepsiyle de meseleyi telif etmek mümkündür.
قَامُوا kelimesi قَامَ fiilinin mâzi, cem-i müzekker gâib sigasıdır ki, “Ayakta
kalakaldılar.” şeklinde mânâ vermek uygun olur.
شَۤاءَ kelimesi üçüncü babdan gelmekte olup, “diledi, meşîeti taalluk etti”
mânâlarını ihtiva etmektedir.
ذَهَبَ yine üçüncü babdan bir kelime olup “gitti” anlamındadır. بile
kullanıldığında “götürdü, giderdi” mânâsına gelir.
إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ : شَيْء kelimesi ile قَدِير ismi üzerinde
de durmak yararlı olacaktır.
شَيْء kelimesi, مَا mânâsına da, مَنْ mânâsına da kullanılır. مَا kelimesine
eskiden “nesne”, مَنْ’e de “kimesne” derlerdi. Daha sonraları ise nesne tamamen
yerini “şey”e, “kimesne” de “kimse”ye terk etti. “Şey”, tarif olarak, bilinip
kendisinden haber verilmesi sahih olan bir nesne demektir. Bunları Ta’rîfât
kitaplarındaki tariflere bırakıp geçelim.
“Şey” kelimesinde zikredeceğimiz üç husus var:
Evvela, bu âyetle alâkalı olanıdır ki, burada “şey” kelimesi ister mevcut olsun,
ister mâdum olsun mümkine denir. Mâduma “şey” denir mi, denmez mi şimdilik o
hususu geçelim. Burada maksud olan “mümkin”dir, “vacib” değildir. Bu itibarla da
âyetteki “şey” kelimesi bu mânâda anlaşılmalıdır.
إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Cenab-ı Hak (celle celâluhu) her şeye
kadirdir.” ifadesi, akla şöyle bir soru getirmektedir: Cenab-ı Hakk’ın
kudretinin mevcuda taalluk keyfiyeti nedir? Mevcut nasıl olsa var, kudretin
yeniden buna taallukundan ne anlaşılmalıdır? Bazıları bu anlayıştan hareketle,
kudret, bir şeyi yoktan meydana getirmek için taalluk eder; dolayısıyla onun
taalluku yokadır; o, vara taalluk etmez demişlerdir. Bu anlayışta olan biri,
“Cenab-ı Hakk’ın kudreti mevcuda değil, mâduma taalluk eder.” şeklinde
düşünmektedir. Oysaki Cenab-ı Hak nasıl Hayy’dır, Kadîr’dir; öyle de Kayyûm’dur.
Yoktan var etmede kudret, var etmek, vücuda mazhar kılmak için taalluk eder. O
şey vücuda geldikten sonra da onu her an tebeddül ve tegayyürler çerçevesinde
hep var eder durur. Bu itibarla o, hayatı boyunca hep farklı var olma vetireleri
yaşar. Dolayısıyla her varlığın, hem vücudunda hem de vücudunun devamında
kudrete ihtiyacı vardır. Binaenaleyh buradaki “şey”le biz hem mevcudu hem de
mâdumu kastediyoruz.
Cehmiye mezhebinin kurucusu Cehm İbn Safvân gibi bazıları, Cenab ı Hakk’a “şey”
denmez der. Onlara göre bu, Cenab-ı Hakk’ı mahlukatına benzetme mânâsı taşır.
Ehl-i Sünnet’in nokta-i nazarına göre ise bu kelime, yukarıda da belirttiğimiz
gibi “bilinip kendisinden haber verilmesi sahih olan” her mevcuda şamildir,
bundan dolayı Allah’a da şey denilebilir.
Bed’ü’l-emâlî’de:
نُسَمِّي اللهَ شَيْئًا لَا كَالْأَشْيَاءِ ... وَذَاتًا عَنْ جِهَاتِ السِّتِّ
خَالِ “Biz Allah’a da ‘şey’ deriz. Fakat O, sair nesneler gibi bir şey değildir
(O, araz ve cevher gibi şeylerden münezzeh ve mukaddestir). O’na ‘zât’ da deriz
ama O öyle bir Zât’tır ki, altı yönden ve hayyizden, mekândan hâlîdir,
münezzehtir, mukaddestir.”[1] denilerek bu hakikate işaret edilmektedir.
قَدِيرٌ kelimesine gelince, o, “kudret sahibi, muktedir, istediği şeyi istediği
keyfiyette yapmaya gücü yeten” mânâsında bir siga-i mübalağa ya da sıfat-ı
müşebbehedir. Esmâ-i hüsnâ içerisinde hem Kadîr hem de Kâdir isimleri mevcuttur.
Ne var ki, aralarında bir farkın olduğu da açıktır. Biz, birinin gücünü ifade
için “Falan, falan işi yapmaya “kâdir” desek de hiçbir zaman bunu “kadîr”
şeklinde ifade etmeyiz. Evet, Kadîr ismi, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ına has bir
isimdir, başkaları hakkında kullanılamaz. Ama Kâdir ismine mânâ verirken, “Allah
dilerse yapar, dilerse yapmaz.” şeklinde ifade ederiz. Bunda da kudret mânâsı
söz konusudur ama fiil ve o fiili terk, müsavi bir durum arz etmektedirler.
İsterseniz şimdi bir de meseleyi itikadî açıdan ele alalım. Meydana gelmesine
Allah’ın meşieti taalluk eden her şey meydana gelir; Allah’ın meşieti, meydana
gelmemesi şeklinde tecelli eden şey de meydana gelmez. Buna göre biz bir bakıma
ademe de meşiet-i ilâhiyenin taallukunu görüyor gibi oluruz. Aslında bu, ulema
arasında ihtilaf mevzuudur. Onlardan bazıları, وَلَوْ شَۤاءَ اللهُ “Eğer Allah
dileseydi...” gibi âyetlerin mânâsından hareketle: “Eğer Allah dilemiş olsa idi,
olurdu; olmadığına göre demek ki dilememiş, yani olmayacak şeye (mâduma) Cenab-ı
Hakk’ın meşieti taalluk etmez.” demişlerdir ki şu mânâya gelir: “Meşiet-i
ilâhiye taalluk edince olur, meşiet-i ilâhiye taalluk etmeyince olmaz.” Hâlbuki
hakikat hiç de öyle değildir. İşin doğrusu şudur: Meşiet-i ilâhiye bir şeyin
olmasına taalluk ederse o olur; olmamasına taalluk ederse de olmaz. Evet, olmada
da, olmamada da meşiet-i ilâhiye esastır. Medar-ı ihtilaf bu meseleyi
Mevkıfü’l-beşer tahte sultâni’l-kader isimli eserinde Mustafa Sabri Bey
delilleriyle ariz ve amik olarak arz eder...[2]
قَدِير kelimesine dönecek olursak; onun açılımını اَلْفَعَّالُ لِمَا شَاءَ كَمَا
يَشَاءُ “Allah neyi dilerse ve nasıl dilerse öyle yapar.” şeklinde yapabiliriz.
Yukarıda da ifade edildiği gibi Kâdir ismi, “dilerse yapar dilerse yapmaz”
hakikatine bakmaktadır. Bunlardan birinde, insanın meyelanı söz konusudur,
diğerinde ise değildir. Ayrıca Kadîr isminde âyât-i tekviniyedeki cebir söz
konusudur ki; orada insan iradesi hiç hesaba katılmaz. Allah dilediği şeyi
dilediği keyfiyette yapar.
Kudret ve meşiet meselesi Kelâm’da en zor meselelerdendir. Kuvvet mânâsına da
gelen bu kelime tek yönlü bir şeye gücün yetmesi demektir. Kudret ise daha umumi
olarak gücün yetmesi anlamındadır ve Türkçede bunu ifade eden kelime yoktur.
Yani bir insan sadece mecburen iradesini kullanır, enerjisini kullanır ve bir
şey yapar. Mesela, bir cismi iterek belli bir istikamete sevk eder. Buna bir
kuvvet nazarıyla bakarız ama kudret diyemeyiz. Kudret denmesi için iç içe zıt
şeylerin olması da söz konusudur. Yani insan o cisme vurup iterken aynı zamanda
çekmeyi de gerçekleştirmeye muktedir olması gereklidir. Bir cismi güç kullanarak
belli bir istikamete itmeye kuvvet denir ki, bu mânâda enerji de bir kuvvet
kaynağıdır.
Kudrete gelince o kuvvet ve aynı zamanda iradedir. İterken çeker, çekerken iter.
Binaenaleyh kuvvetle kudret birbirinden ayrı şeylerdir. Bunlardan birinde tek
buud, diğerinde çok buud söz konusudur. Bazı erbab-ı ilim, “Birinde mecburilik,
diğerinde ise ihtiyarilik var.” demektedirler. Evet o kudret-i kahire çekerken
iter, iterken çeker. Kuvvette bu husus söz konusu değildir. Bir örnek; mesela
birini hasta etmek için bir mikrop enjekte etmek yeter. Ama o adam
hastalandığında, hastalığı verirken hemen geriye alma gücüne de sahip
olunamadığından bu tek yönlü bir şey olur. Allah (celle celâluhu) ise hastalığı
verirken aynı zamanda onu alıverir de yaptığı şeyi geriye çevirir. Allah’ın
kuvvetinin taalluku itibarıyla meseleyi düşünecek olursak ona kudret, beşerin
kuvvetinin taalluku itibarıyla düşünecek olursak buna da kuvvet diyoruz.
Ayrıca buradan ayrı bir mânâ daha seziliyor ki o, bazı yorumcuların mezelle-i
akdâmı olmuştur. إِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ “Bütün
mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi Allah
Teâlâdır.” (Zâriyât sûresi, 51/58) âyetinin ifadesiyle Cenab-ı Hak, Rezzâk ve
aynı zamanda Zü’l-kuvve yani kuvvet sahibi, Kavî ve Metin’dir. Bu Kavî ve
Metin’in arka arkaya zikredilmesi bir ıttıradı ve yeknesaklığı ifade etmektedir
ki, bu da daha ziyade konunun mahall-i taallukunun tekvinî âyetler olduğunu yani
kuvvetin mahall-i taallukunun tekvinî emirler olduğunu göstermektedir. O alanda
cari olan şeylere biz kendi dilimizle enerji ve kuvvet diyebiliriz ki bu da
bütün tahavvül ve tebeddülün esasen o kudret-i kâhirenin eseri olduğunu
göstermektedir. Bu hususu da لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ “Havl ve
kuvvet ancak Allah’ın elindedir.”[3] beyanı gayet net olarak ifade etmektedir.
Rızkın zaruri olarak yine bu kanunlar çerçevesinde meydana gelmesi de o hususta
kuvvetin taalluku olarak görünmektedir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın kudretinin
iki taallukundan birisi âyât‑ı tekviniyede cebrî o metin kanunlardır ki, kavi ve
metin olarak o alanda taallukları söz konusudur. İşte bu yönüyle kudretin
taallukuna kuvvet diyoruz ve Vacibu’l-Vücud’un kudret-i kâhiresini ifade için
O’nu Kadîr ve Kâdir ismiyle anıyoruz.
Şimdi buna göre âyetin mânâ-i münifine bakalım:
Onlar bu dilhıraş, yürek parçalayan hâdise içinde yanıbaşlarında ra’dın
tarrakalar çıkarması, gözlerinin önünde şimşeğin çakıp gözün ziyasını alıp
götürmesi ve her hâdisenin kalbde bir irtiad yani bir ürperti, bir titreme hâsıl
etmesi karşısında ara sıra çakan şimşek ne zaman onların tepesinde çaksa, o
aydınlıkta ve aydınlığın buutları çerçevesinde biraz yürürler. Şimşek gaybubet
ettiği ve iç içe karanlıklar onları çepeçevre sardığı anda da oldukları yerde
kalakalırlar. Cenab-ı Hakk’ın meşieti onların görme ve işitme duyularını almaya
taalluk etseydi onları da alıverirdi. Muhakkak Allah her şeye ve her şe’ne gücü
yeten, kudreti kendinden bir Kadîr-i Mutlak’tır.
Bu açıdan burada anlatılmak istenen meselenin, ikinci temsilin devamı şeklinde
–buna yukarıda tetimme-i temsil denilmişti– ele alınması daha uygun olacaktır.
Vâkıa, müteahhirînden hususiyle de bu devirdeki yorumculardan bazıları “Bu
müstakil bir temsildir, burada üç ayrı temsille münafıkların üç gürûhunun durumu
anlatılıyor.” demektedirler ama âyet-i kerime siyak ve sibakıyla buna pek müsait
görünmemektedir. Zira bu âyetteki zamirler, öbür âyetteki ifadelere işaret
etmektedir ki münafıklar gürûhu burada şimşeğin çakması hâdisesi karşısındaki
durumlarıyla resmedilmektedir.
Girişte arz ettiğim gibi vahy-i semaviden ümitvar olma, onun gönüllerde makes
bulmasını düşünme veya düşünür gibi olma, fakat sonra bunu tamamen kaybetme
hâlet-i ruhiyesi içinde olan kimselerin, o hususu düşüncede istikrarlı
kimselerin görüp duyduğu gibi görüp duymalarına imkân yoktur.
* * *
Şimdi isterseniz bu meseleyi bir de içtimaî durumları anlatılan bir toplumun
içtimaiyatına bakan yanıyla ve onların imansızlıklarının hâsıl ettiği ruh
hâletleri itibarıyla yani ilm-i nefs ve ilm-i ahlâk açısından birer cümleyle
hulâsa edelim.
İçtimaiyat (sosyoloji) açısından mesele ele alınacak olursa, burada taklitle
menfaat arasında gel git yapan bir toplumun hâlet-i ruhiyesinin anlatıldığı
görülür. Onların din ve iman namına durumları sadece taklitten ibarettir. Öyle
ki bunlar sadece atalarından gördükleri şeyleri yaşama, ilimleri ve
basiretleriyle meseleleri ele alamama gibi bir darlığın mahkûmudurlar. Öte
yandan burada bir de menfaat meselesi bahis mevzuudur. Öyle ki, şayet bir gün
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkaniyet ve sıdkı zuhur ederse,
bütün bütün kaybetmemek için ona göre de bir vaziyet almaktadırlar. Aksine
–hâşâ– şayet sıdkı ve nübüvveti doğru değilse böyle küçük bir lem’anın parlaması
beyhude yorulma olacaktır. İşte bu iki hususu resmetme adına küçük bir aydınlık
ve arkasından hemen bir karanlıktan söz edilmektedir.
Ayrıca onların İslâm’a yakın gibi durmalarında, ganimet elde etme ve saldırıdan
korunma gibi bel bağladıkları bir husus da bahis mevzuudur. Ne var ki, her
inayet ve ihsan bir ağırlık ve mükellefiyete dayalı olarak meydana gelir.
Binaenaleyh onlardan, ganimeti hak etmeleri için cihad etmeleri istenmekte,
nübüvvetten istifade etmeleri için de ubûdiyetle mükellef tutulmaktadırlar.
Bu açıdan da iki mülâhaza arasında bir mekik hareketiyle sürekli gel git
yaşamaktadırlar. Böyle istikrarsız bir toplumun huzurlu olması düşünülemez.
Nitekim âyetin sonu da bu hususu ihtar etmektedir: وَلَوْ شَۤاءَ اللهُ لَذَهَبَ
بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Yani Allah
dilese ve irade buyursaydı, onların gözlerinin görmesini ve kulaklarının
işitmesini alıverirdi de ne görür ne de duyarlardı. Ne var ki, Cenab-ı Hakk’ın
meşieti o istikamette cereyan etmedi; etmedi de onların gözlerini ve kulaklarını
almadı. Buna göre –Allahu a’lem– tablo şöyle resmedilebilir:
Cenab-ı Hak, bir kısım hikmet ve maslahatlardan ötürü onların görme ve işitme
kabiliyetlerini almamıştır. Evet, onlar vâkıa görür, işitir durumdadırlar ama
bakış zaviyesinin doğru olmaması onları bu hâle getirmiştir. Öyle ki bunlar, kâh
görüyor kâh görmüyor olmalarından hep ızdırap içindedirler. Belki gözleri ve
kulakları olmasa da görüp duymasalar bu kadar muzdarip olmayacaklardı ve ne
şimşeğin çakması ne de ra’dın tarrakaları onlara çok fazla endişe vermeyecekti.
Ayrıca onlar şöyle böyle bir şey yapıyor göründükleri hâlde aslında
yapamıyorlardı. Öyleyse onların gözleri ve kulakları bulunmalıydı ki, yol
almasalar da âlem nazarında yürüyor görünsünler ve hiçbir şey yapmadıkları
hâlde, o bakış ve bu kulak verişle, yapıyor zannedilsinler. Bundan da
anlaşılmaktadır ki, onlar hayatlarında hep hareket hâlindeler ama hareketleri ne
dünya hayatına ait bir hayır getirmekte ne de ahiret hayatına ait onlara bir şey
vaat etmektedir. Temsil gayet nettir. Onlar yürümektedirler, ama ne tarafa
gittikleri belli değildir ve oldukları yerde dolaşıp durmaktadırlar. Öyle ki
bazen bir şimşeğin çakmasına göre mütereddit adımlarla yol alıyor gibi
görünmekte ama temelde yerlerinde saymaktadırlar.
Burada zikredilebilecek bir başka husus da şudur: Cenab-ı Hak cebrî olarak
duygularını almak suretiyle onları bütün bütün mahrum bırakmamıştır. Bu anlayışa
göre şöyle bir tasvir söz konusudur: Çölde şaşkına dönmüş bir kitle, başları
üzerindeki şimşek ve yıldırım onları daha bir şaşkına çevirmekte, gözlerine
kulaklarına girerek âdeta onlarla alay etmektedir. Öyle ki çölün bu vahşi
durumundan kurtulamadıkları müddetçe de bu hâl hep böyle devam edecektir.
Karanlıkta bir miktar kalkıp ayakları üzerine doğrulacaklar; meçhul bir
istikamete doğru tereddüt içinde birkaç adım atacak ve gözlerinin önünde
ışıkların sönmesiyle de oldukları yerde kalakalacaklardır. Burada, tıpkı tipide
veya kum fırtınasında bunalmış bir toplumun hem umumi durumlarının hem de ruh
hâllerinin tasviri yapılmaktadır.
Bir de meselenin ilm-i nefs (psikoloji) açısından tasviri söz konusudur. Şöyle
ki, düal (iki türlü, iki yüzlü) görünen fertlerin her zaman kendilerine has bir
durumları vardır. Bunların yüzlerinde yalancı bir tebessüm, gözlerinde sinsi bir
bakış, kulaklarında haince bir dikkat ve bütün davranışlarında bir sunilik
vardır. Binaenaleyh onlar, bu yönlerinin sezilmiş olabileceği endişesiyle
sürekli suçluluk hâlet-i ruhiyesiyle hep bir tedirginlik içindedirler. Bu ruh
hâletine binaen, bir bakarsınız yüzlerinde yalancı bir tebessüm, ardından bir
kasılma ve somurtma. Öyle ki birden gözlerindeki o tebessüm söner ve onun yerini
bir telaş alır. Yalancıktan olan o kulak kabartma birden bire sona erer ve
kulaklar başka seslerle çınlamaya durur. Haklarında söylenen sözlerden tir tir
titrer ve halkın kendilerince mânâlı bakışlarından endişe duymaya başlarlar.
Halk anlayacak diye yüzlerinin rengi birden bire değişir ve görüntülerin yerini
“olma”lar alır. Aslında, ruh hâleti itibarıyla bütün suçlu ve kusurlular
suçunun, kusurunun bilindiğini hissettiği zaman daima hep aynı endişeyi
duymuşlardır. Bu husus, her iki tabloda ve o tabloların tetimmesinde de açıktan
açığa görünmektedir.
Ahlâk açısından; bu temsillerde resmedilen toplumun durumunda şunları görüyoruz:
Her şeyden evvel bu toplumda ciddi bir istikrarsızlık söz konusu. Şöyle ki, kış
mevsiminde yaz kıyafetiyle, yaz mevsiminde kış giysisiyle, yazda bahar edasıyla,
baharda sonbahar tavrıyla farklı görüntüler sergileyerek çevrelerini sürekli
meşgul ediyorlar. Oysaki Kur’ân-ı Kerim, “kelime-i tayyibe”yi (güzel söz)
anlatırken onda istikrar ve kök salıp semaya ser çekme üzerinde durmakta;
“kelime-i habîse”yi (çirkin, kötü söz) ise istikrarsızlığın remzi olarak her gün
ve her mevsim başka bir yerde bulunma resmiyle ortaya koymaktadır.[4]
Binaenaleyh ahlâk açısından istikrarsızlık ve o münafıkça tavır ve davranışlar
öyle kötü şeylerdir ki, onlar bununla bir şey kazandıklarını sansalar da hep
kayıplar yaşamaktadırlar. Zira böylelerinde sabit bir hayat tarzı yoktur; bazen
herkesin güldüğü anda onlar ağlar, âlemin ağladığı anlarda da gülerler.
Evet, Müslümanlar zaferyab olduklarında onlar mahzun olur, aksine Müslümanlar
mağlup olup herkesin ağladığı demlerde de gülerler. Onlarda her zaman bir
aykırılık görülür. Böyle bir hânenin içinde yetişen nesiller de böyle hissiz ve
duygusuz yetişirler. Zira nesillerin de otlar, ağaçlar gibi kuvve-i inbatiyesi
muttarıt (düzenli) bir zemine ihtiyaçları vardır. O olmadığı takdirde onlarda da
istikrar söz konusu olamaz. Bunun için, bir münafık hânede yetişen evlat, şayet
daha sonra sıcak bir mü’min harîmi bulamamışsa, ataları gibi münafık olarak
yetişir. Evet, o habis cazibeden sıyrılabilip Müslümanlığın cazibe-i kutsiyesi
içine girenler kurtulmuş olurlar.
Onların bu hâli, İslâmî ahkâm ve fıkıh açısından da bir özellik arz etmektedir.
Şöyle ki, Kur’ân-ı Kerim’de, mü’minlerin dışında mütecaviz kimseler hakkında da
verilmiş hükümler vardır. Ama münafıklar hakkında şöyle böyle net bir hüküm
verilmemektedir. Müslümanlarla harp durumunda olan mütecaviz kâfirler için,
savaş ahkâmının gereği olarak: وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ “Onları
nerede bulursanız öldürün.” (Nisâ sûresi, 4/191) buyrulur. Hâlbuki Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) münafıkları öldürmekten ashâbını men etmiştir. Bu
konuyla alâkalı şunlar söylenebilir:
1. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) münafıkları bildiği hâlde –bir
hadisin de ifadesiyle– “Ashabını öldürüyor.”[5]dedirtmemek için onları
öldürtmekten kaçınmıştır.
2. Münafıkların daha önceden de Müslümanlarla sıkı bir münasebetleri olduğundan
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “te’lîf-i kulûb”de bulunmuş, ganimetten
istifade edebilecekleri yerde istifadelerini sağlayarak Müslümanlığa
ısınmalarını hedeflemiştir.
3. İslâm, hukuk açısından insanların kalblerine göre değil, davranışlarına göre
hüküm verilmesini emretmektedir. İçlerine göre hüküm vermeye gelince o,
Allâmü’l-guyûba aittir. Biz gayba muttali olmadığımıza göre, نَحْنُ نَحْكُمُ
بِالظَّاهِرِ deme, zâhire göre hükmetme mecburiyetindeyiz. Binaenaleyh Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Tebük vakasını müteakip pek çok mazeretle
huzuruna gelen münafık gürûhunun hemen hepsini dinlemiş, mazeretlerini kabul
etmiş, bir şey söylememiş ve onların içlerini Allah’a havale etmiştir.[6] Bu,
“İçinizi Allah’a havale ediyorum. Dışınıza göre ben sizin Müslüman olduğunuza
hükmediyor ve mazeretinizi kabul ediyorum.” anlamına gelmektedir. Onun içindir
ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), münafıklar hakkında zecrî bir duruma
başvurmamış ve onları Allah’a (celle celâluhu) havale etmiştir. Ancak, bundan
istinbat edilebilecek ahkâm, sadece münafığı kendine has keyfiyetiyle kavrama,
küfrü ve tecavüzü ifade eden açık bir durum oluncaya kadar onları hukuki açıdan
Müslümanlardan ayırmama şeklindedir. Bütün bunların yanında münafıkları bilme,
onlara İslâm’ın sırlarını intikal ettirmeme veya o sırların onlara intikaline
meydan vermeme de üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.
[1] el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.149.
[2] Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-beşer tahte sultâni’l-kader s.108-133.
[3] Bkz.: Buhârî, meğâzî 38, deavât 51, 68, kader 7; Müslim, zikir 44-46.
[4] Bkz.: İbrahim sûresi, 14/24, 26.
[5] Buhârî, tefsîru sûre (63) 5, 7; Müslim, birr 63.
[6] Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (20. âyet)
Âyet-i kerimede beraber kullanılan, يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ ifadesinde;
يَكَادُ’daki mukârabe, الْبَرْقُ’daki sürat ve يَخْطَفُ’daki süratli kapış,
tabloya çok fevkalâde bir canlılık kazandırmaktadır. Evet, ef’âl-i mukârabeden
olup “neredeyse, hemen hemen” mânâsına gelen كَادَ fiilinde bir yakınlık ve
sürat mânâsı söz konusudur. Ayrıca بَرْق kelimesinde bir süratli çakış, خَطِفَ
fiilinde de seri bir kapış vardır. Gökten göze inecek ve gözün ziyasına fer
olabilecek şimşek parıltısı sürati ifade etmektedir. Âyet-i kerimenin cezâlet-i
beyanı açısından şöyle denebilir: يَكَادُ fiili يَخْطَفُ fiiliyle yan yana
gelince, süratle hemen kapıp kaçırma mânâsı ortaya çıkmaktadır. Yani sanki
onların gözleri hemen görebileceği bir duruma gelince, onlar görmezden evvel
şimşek hemen görme hissini kapıp kaçırmaktadır. Evet, dikkat edilince böyle bir
düşünme tarzı âyet-i kerimenin mânâsında hemen hissedilmektedir. Çünkü karanlığa
alışan bir göz etrafını biraz görür ve ona alışır. Ama ara sıra çakan şimşek,
onun doğru görmesine engel olur. Evet, gözünün önünde an be an şimşek çakan
kimse, karanlık içinde az da olsa etrafını görme durumuna hiçbir zaman
gelemeyecektir. Göz, etrafıyla bir mutabakat ve uyuma varacağı an, şimşeğin
çakması onun görme istidat ve kabiliyetini alıp götürür ki âyetin ifade ettiği
de işte budur. Şimşeğin gözün görmesini kapıp götürmesi, bir belâgat nüktesi
olarak gayet latiftir.
أَبْصَار kelimesi, onların gözlerinden ziyade basiretlerinde körlük olduğuna
işarettir. Onların bu işi görebilecek ve hissedebilecek bütün görme
kabiliyetleri köreltilmiş ve baksalar da görmez hâle getirilmişlerdir. Zaten
mümesselün leh’te, hakikati görmeyen de basiret gözüdür ki, misalde de bu
alınmakta ve mümesselün leh’teki hakikate telmih yapılmaktadır. Yani onlara,
“Misale saplanıp kalmayın, dikkat edin.” denilmektedir. Misali verirken,
misaldeki kayıtların âdeta kanallar hâlinde mümesselün leh’e bağlanmış olduğu
açıkça vurgulanmaktadır. Yani hangi kanalın ucuna dokunulursa mümesselün leh’ten
ses duyulmaktadır. Bu açıdan, ebsâr kanalına dokunulduğunda da onlardaki mânevî
körlük sesi duyulmaktadır.
كُلَّمَۤا أَضَۤاءَ ifadesi, münafıkların her fırsatı değerlendirmeye
çalıştıkları hissini ifade etmektedir. Sanki onlar, gözlerini belli bir noktaya
teksif etmiş de şimşeğin çakmasını bekliyorlarmış ve çakınca da hemen kalkıp
yürüyeceklermiş gibi bir hâl sezilmektedir. Bir de cümlenin isti’nâf (başlangıç)
cümlesi olması itibarıyla sanki soru sorana cevap veriliyormuşçasına bir üslup
tercih edilmiştir: “Neredeyse şimşek gözlerini kapıp götürecekmiş gibi.” Öyleyse
bunların hâli oldukça karışık olacaktır ve şaşkınlık içinde mütemadiyen şimşek
çakması ve karanlık basması arasında gelgitler yaşayacaklardır.
لَهُمْ kelimesinden, bu kadarcık şimşeği dahi onların, “aleyh”lerinde değil
“leh”lerinde bir hâdise saydıkları mânâsı anlaşılmaktadır.
مَشَوْا kelimesi ise onların süratli yürüyemediklerini, hızlı hareket
edemediklerini anlatmaktadır. Aslında, –Kur’ân’ın ifadesiyle[1]– karanlıkta
ellerini, parmaklarını çıkarsalar göremeyecekleri bir yerde süratli adım
atmalarına da imkân yoktur. Bu da her tarafta tereddüt olduğu, her tereddüdün de
bir tehdide dayalı olduğunu ifade bakımından gayet önemlidir.
فِيهِ zarfı, o ışığın, yani şimşek ışığının darlığını ifade etmektedir. Yani
onlar ancak şimşeğin aydınlatma buutları içerisinde, gözlerinin görebildiği o
saha çerçevesinde adım atabiliyorlar. Tasvir mükemmeldir.
وَإِذَۤا أَظْلَمَ cümlesindeki إِذَۤا kelimesinin ifade ettiği kat’iyet,
cümlenin kendinden sonra gelecek unsurlarıyla ifade edilecek hususların
gerçekleşeceğini/gerçekleştiğini bildirir. Bu, mümesselün leh’le düşünüldüğünde
“onların vicdanlarına karanlık çöktüğünde, ruh hâletlerini karamsarlık
sardığında, dahası dünyaları ve ufukları karardığında ve maddî-mânevî zalâma
maruz kaldıklarında.. ki bunların hepsi gerçekleşmektedir.” gibi bir resim
ortaya çıkmaktadır.
قَامُوا “Oldukları yerde kalıverirler.” demektir ki bize şunu anlatır: Onlar hep
tereddütle adım atmaktadırlar ama ışık sönünce de yeni bir şimşeğin çakmasını
beklemeye dururlar. Resmedilen bu ruh hâleti de bize şu hakikati hatırlatır:
İnsan ne olursa olsun, kendi ruhunu sıkabilecek bir âlem içinde bir tek adımı
dahi zayi etmek istemez, her bir adımını değerlendirmeyi düşünür.
لَوْ kelimesi كُلَّمَۤا’nın aksine, kıyas-ı istisna-i gayr-i müstakimdir. Yani
Cenab-ı Hak onların gözlerinin görmesini ve kulaklarının işitmesini almayı
dilese ve meşieti ona taalluk etseydi onları alırdı. Alma olmadığına göre demek
ki meşiet taalluk etmedi. لَوْ malum olduğu üzere “harf-i imtina”dır. Yani
şartında zikredilen şey vuku bulmadığı için cevabında zikredilenin de vuku
bulmadığını bildirir. Mesela لَوْ جَاءَنِي لَأَكْرَمْتُهُ “Eğer bana gelseydi,
ben ona ikram ederdim.” örneğinde olduğu gibi. Bunun mânâsı, “Gelmedi, ben de
ikram etmedim.”dir. Burada da, “Allah dileseydi onların gözlerinin ziyasını
alırdı. Gözlerinin ziyasını almadı, demek ki bunu dilemedi.” demektir.
شَاءَ kelimesi göstermektedir ki, her şeyde esas olan ilâhî meşiettir. Esbap bir
perdedir. Ziyayı zulmete çevirme de Allah’ın meşietiyledir.
الله: Burada lafz-ı celâle doğrudan doğruya zikredilmektedir ki, zâhiren her
şeyde bir kısım esbap söz konusu olsa da verâların verâsında her zaman zatıyla
O’nun (celle celâluhu) tasarrufu bahis mevzuudur. Dikkat edilecek husus da işte
budur. Onların Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı tavırları,
menfaat-ı dünyeviye mülâhazaları, hazımsızlıkları, zikzaklı hayat tarzları, âbâ
u ecdadı taklit etmeleri… gibi şeyler hep birer sebepten ibarettir. Bu
sebeplerin verâsında, şart‑ı âdi plânında o esbaba binaen onların küfürlerini
halk eden Allah’tır (celle celâluhu). Mümesselün leh’te arz edildiği gibi, “Eğer
Allah onların gözlerinin görmesini, kulaklarının işitmesini almayı dileseydi,
alırdı. Dilemediği için almadı.” Bundan anlaşılmaktadır ki, meyelan, meyelandaki
tasarruf mahfuz, her şeyin verâsında hâkim olan, hiçbir sebep ve müsebbep değil
bizzat Allah’ın meşiet ve kudretidir.
سَمْع ve أَبْصَار kelimeleri, biri müfred, diğeri ise cemi’ olarak gelmiştir.
Mesmûâtın bir olduğu, daha önce kâfirlerle alâkalı kısım arz edilirken ifade
edilmişti. أَبْصَار’ın cemi’ gelmesi ise, onun daha çok türü olduğu, yani
herkesin değerlendirmesi ayrı olabileceği ve netice itibarıyla ayrı ayrı
görmeler söz konusu olacağı içindir. Halbuki duyma tek yerden olur; Allah (celle
celâluhu) birdir, O duyurur; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) birdir, O
tebliğ eder ve ferden ferdâ herkes kendi kendine duyar. İşte bütün bu müfredleri
ifade için bunda سَمْعِهِمْ diğerinde ise أَبْصَارِهِمْ denilmiştir.
Meselenin ciddiyeti, muarızların muhalefet derecesi ne olursa olsun Cenab-ı
Hakk’ın hâkimiyeti lâyezâldir. O (celle celâluhu), zatında لَمْ يَزَلْ – “ezelî”
bulunduğu gibi aynı şekilde لَا يَزَال – “ebedî”dir. Evet, O’nun bidayeti söz
konusu olmadığı gibi nihayeti de yoktur ve kudreti de sınırsızdır. İnsanın
kuvveti düşünülürken bir meyelan ve onda tasarruf gibi bir şey akla gelmektedir.
Evet insanın iktidarı, mütesâvittarafeynden (iki tarafı birbirine müsavi ve denk
olan) birini yapma veya terk etme iktidarından ibarettir. Allah’ın kudreti ise
her türlü tedahülden, kayıtlardan müberrâ ve münezzehtir. قَدِير ismi de işte bu
mânâyı ifade etmektedir. Bu kelime mübalağa sigası veya sıfat-ı müşebbehedir.
Mübalağa sigası kabul edilmesi, kudretinin enginliğine delâlet eder. Sıfat-ı
müşebbehe olması ise O’nun kudretinin gelip geçici değil daimî, zâtî olduğunu
işaretler. Vâkıa, Cenab ı Hakk’ın قَادِر ismi de vardır. Fakat onun keyfiyet-i
taalluku başkadır. Öyleyse قَدِير ismine mânâ verirken “Kudret-i zatiye,
kudret-i dâime sahibi” demek icabeder. O zatî olduğundan dolayı da her türlü
izafetten münezzeh, mukaddes ve müberrâdır. Beşerin takati gibi sınırlı, izafi
ve mahdut değildir.
* * *
Buraya kadar ifade edilen –الٓمٓ müstesna– mü’minler hakkında dört âyet-i
kerime, kâfirler hakkında iki âyet-i kerime ve münafıklar hakkında 13 âyet-i
kerime ile üç sınıf üzerinde duruldu ve hususi vasıflarına vurguda bulunuldu.
Burada mü’minler, bütün kitaplara inanmanın yanında bir de gayba iman gibi bir
paye ile serfiraz oldukları anlatılarak tebcil edilmektedirler. Kâfırler ise,
inzar ve tebşire kapalı olmanın yanında küfre kilitlenmiş olarak nazara
verilmektedir. Bunlardan bir kısmı küfre davetçi ve açıktan küfrün müdafileri
olmasına karşılık diğerleri küfrün içine düşmüş çıkamamakta ve taklit içinde
bocalamaktadırlar. Münafıklar da bunlar gibi, bazısı avam, bazıları da havas
nifak gürûhu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem temsilde hem de mümesselün leh’te
her ikisinin durumunu da görmek mümkündür. Bir bakıma bunlar için de, kâfirler
hakkında düşündüğümüz aynı şeyi düşünebiliriz. Bunlardan biri, küfre davet eden
münafıkîn gürûhu, diğeri de bunları veya âbâ ve ecdadını taklit eden münafıkîn
gürûhu. Her dönemde de bu hep böyle olmuştur. İşte bütün bunları böyle tertip,
tasvir ve ifade ettikten sonra beyan-ı Kur’ân bütün bu farklı cemaatler hakkında
ister ilâhî mesaja icabet eden olsun, ister henüz icabet etmemiş bulunsun,
mesajın menâtını da göstererek herkese umumi bir davette bulunmakta: يَۤا
أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ “Ey insanlar! Sizi
yaratan, var eden Rabbinize ubûdiyette bulunun (kul olun, kulluk vazifesini
yerine getirin)!” şeklinde umum insanlığı birden mütalâa ve müşahedeye arz edip
tevhid-i rubûbiyete karşı tevhid-i ubûdiyeti ihtar etmektedir.
[1] Nûr sûresi, 24/40.
Bakara Sûre-i Celîlesi (21-22. âyetler)
يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ
قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا
وَالسَّمَۤاءَ بِنَۤاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً فَأَخْرَجَ بِه مِنَ
الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ
تَعْلَمُونَ
“Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden öncekileri yaratan Rabbinize ubûdiyette
bulununuz, kulluk vazifenizi yerine getiriniz. Böyle yapmakla takva dairesine
girip her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz. O Rabbinize ki, yeryüzünü
size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size
rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse gerçeği bilip dururken zinhar
Rabbinize eş koşmayın.”
Bu âyet-i kerime yeni bir makta’ başlangıcıdır. Baştan buraya kadar anlatılan
meselelerin Kur’ân’ın hulâsası olan Fâtiha ile münasebetini görmüştük. Daha
önceki âyetlerde tevhid-i rubûbiyet, tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i ubûdiyeti
zikrederek, Fâtiha’da icmalî bulunan mü’min, sâlih, sıddık ve şühedanın durumu,
yine orada işaret edilen ehl-i küfür ve ehl-i dalâletin durumu, kısmî bir
tafsille mü’min cemaatleri, kâfir ve münafık gürûhları olarak ifade edilmişti.
Bu makta’da da yine Fâtiha’da işaret edilen mücmel hakikatlerin bazılarına
tafsilî bir bakış söz konusudur.
Mesela, hemen bidayette إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ – “Yalnız Sana
ibadet eder, yardımı da yalnız Senden bekleriz.” (Fâtiha sûresi, 1/5) misakını
hatırlatan يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetini görmekteyiz. Yani Cenab-ı
Hak burada: “Ey insanlar ibadet edin.” diyor, biz de icabet etmiş bir ümmet
olarak إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ’le icabetimizi ilan ediyoruz.
Bunun gibi orada daire-i rubûbiyetini bizlere Rabbü’l-âlemîn unvanıyla
tanıttırmasına karşılık, burada da daire-i rubûbiyetteki tasarrufunu رَبَّكُمُ
الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbiniz” şeklinde ihtar ediyor. Binaenaleyh burada farklı bir kısım
hakikatler anlatılsa da, onun mâkabliyle sıkı bir münasebetinin bulunduğu
sezilebiliyor.
Burada diğer bir münasebet şekli de şudur: Bu makta’a kadar üç zümrenin veyahut
da kendi içinde öncüler ve mukallitler olmak üzere her sınıfın iki kısma
ayrılması itibarıyla altı zümrenin icmalî durumlarından bahsettikten sonra,
mü’minler, kâfirler ve münafıklar olarak hepsini birden ubûdiyete davet ediş söz
konusudur. Bu davette, bundan sonraki makta’da anlatılan dört büyük hakikat, ta
Hazreti Âdem’den bu yana hiç değişmeyen tek hakikat olarak vurgulanmaktadır ki o
da şudur:
Daire-i rubûbiyet içinde Allah’a ibadet etmekle ulûhiyeti hatırlatmak ki, يَۤا
أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ifadesi işte bunu ihtar etmektedir; sonra ikinci
rükün olarak, tekvinî âyetlerin şerhi ve tefsiri olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan
hatırlatılmakta; üçüncü olarak Kur’ân’la risaleti müeyyed olan Peygamberimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) dikkat çekilmekte, sonra da, buna karşı inat ve
inkârla mukabele etmekle azab-ı nîrâna; ona mukabil, iman edip sâlih amellerde
bulunmak suretiyle de bağıstan-ı cinâna istihkak kesbedileceği vurgulanmaktadır.
Bu itibarla da burada imanın dört esas rüknünün anlatıldığı görülmektedir. Zaten
bütün peygamberlerin peygamberliklerinde esas olan hususlar da bunlardır. Yani
ubûdiyetimiz içinde Cenab-ı Hakk’ın rubûbiyetini, rubûbiyeti içinde tevhidini ve
tevhidde de ulûhiyetini hatırlayıp ibadet ve ubûdiyette bulunmaktır.
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللهَ وَاجْتَنِبُوا
الطَّاغُوتَ “Kasem olsun biz her ümmet içinde bir peygamber gönderdik. Onlara şu
esasları tebliğ etsinler diye: Allah’a ibadet edin, ubûdiyette bulunun, (O’na
serfürû edin ve) bütün tağutlardan, (fikrinizde, hayalinizde ilâhlaştırdığınız
her şeyden) içtinap edin.” (Nahl sûresi, 16/36) âyetinde peygamberlerin esas
davası olan bu husus hatırlatılarak bu esaslara dikkat çekilmektedir. Bunun
gibi, يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلٰهٍ غَيْرُهُ “Ey kavmim!
Allah’a kul olun ki sizin başka bir ilâhınız yoktur.” ifadeleriyle bütün
peygamberlerin mesajının bu olduğu üzerinde durulmaktadır. Evet, her peygamberin
dava-yı nübüvvetini ilan ve tebliğde ilk söylediği hakikat hep bu olmuştur.[1]
Mesela bu verdiğimiz âyette bir tek cümle içinde: Bizim ubûdiyette Allah’ı
birlememizi, yani sadece O’na kulluk yapmamızı, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ misakına sadakatimizi ve mabûdiyeti O’na tahsisimizle tevhid-i
ulûhiyetimizi; Rabbülalemin’e ahd ü peymânımızın ifadesi olarak bizi terbiye
eden, terbiyecimiz bulunan O Mâbud-u Mutlak’ı rubûbiyet dairesinde de tevhid
etmemizi yani bütün tasarrufun O’na ait olduğunu, O’nun ortağa, yardımcıya, eşe,
menende ihtiyacı olmadığını ve bütün bu hususların sibakla münasebetini görüyor
ve هَذَا كَلاَمُ اللهِ diyoruz.
[1] A’râf sûresi, 7/59, 65, 73, 85; Hûd sûresi, 11/50, 61, 84; Mü’minûn sûresi,
23/23, 32.
Müfredat mânâsı (21-22. âyetler)
اَلنَّاسُ kelimesini, iştikak itibarıyla daha evvel görüp mahmili ile beraber
ele almıştık.
خَلَقَكُمْ: Arapça birinci babdan gelen خَلْقkelimesi, buradaki mânâsı
itibarıyla, ibdâ tarikiyle sanatını izhar etmek yani yoktan yaratmak mânâsına
gelir ki, bu mânâda yalnızca Vacibü’l-Vücud’a isnat edilen bir kelimedir.
Türkçede bunun karşılığı “yaratmak”tır. Binaenaleyh yaratma kelimesi sadece
Allah’a isnat edilir.
Üzerinde duracağımız ikinci kelime لَعَلَّ. Bu kelime, malum olduğu üzere,
tereccî içindir, ümit edilen, olması umulan, ihtimal dahilindeki hususları
ifadede kullanılır. Tereccî’nin Cenab-ı Hakk’a isnadı, kat’iyet ifade etmediği
mülâhazasıyla uygun görülmemiştir; yani Cenab-ı Hak ümit etmez; O
Allâmü’l-guyûb’dur; ümit ise olup olmayacağı bilinmeyen şeyler için
kullandığımız bir tabirdir. Ancak tereccî, mütekellim’e (sözü söyleyen) râci
olabileceği gibi mütekellem anh’a (kendinden bahsedilen) veya muhataba da râci
olabilir. Ayrıca ta’lîl, işfak gibi mânâlar da taşıyabilir ki, bunların hepsi de
bir mânâda tereccî anlamıyla alâkalıdır.
Mütekellime râci olmasına bir örnek verecek olursak: يَا هَامَانُ ابْنِ لِي
صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ “Firavun (veziri) Hâmân’a, ‘Bir sarh
(yüksek bir kule veya ehram) yap da başına çıkıp esbab-ı semaya muttali olayım.
(Yani bu şekilde esbab-ı semaya muttali olmayı umuyorum’) demişti.” (Mü’min
sûresi, 40/36) Bu tereccî mütekellime râcidir, yani uman, sözü söyleyenin
kendisidir. Firavun, bu yüksek ehramların başından esbab-ı semaya muttali
olabilirim ümidi ve recâsı içindeydi. لَعَلَّ’nin diğer mânâlarıyla alâkalı da
Kur’ân-ı Kerim’de pek çok misal vardır. Mesela işfak ve tahzir mânâsına şu örnek
verilebilir: Bir meselede Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sakındırmak,
olması gerekenden fazla şefkat ve re’fetten; merhamet-i ilâhiyeden ileri re’fet
ve şefkatte bulunmadan tahzir için, tadil ve takdir edalı bir ifadeyle şöyle
buyrulur: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا
بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Neredeyse bu Allah beyanına inanmadıklarından dolayı
kendini helâk edeceksin?” (Kehf sûresi, 18/6) Bir başka örnek: Peygamberin
tebliği neticesinde kâfirlerin hidayeti kabul edip etmeyecekleri Allah nazarında
bellidir, kat’idir. Ama O (celle celâluhu), işi recâya bağlar ve Hazreti Musa ve
Harun’u (aleyhimesselâm) Firavun’a gönderirken: فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا
لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Ona kavl-i leyyin ile, yumuşak bir üslupla,
tatlı dille konuşun. Belki düşünür, haşyete erer, içinde saygı hâsıl olur.”
(Tâhâ sûresi, 20/44) buyurur ki burada tereccî, mütekellem anh’a ya da muhataba
râcidir; yani “Onun hakkında böyle bir recâ kapısı açıktır, bunu ümit
edebilirsiniz.” demektir. Sadedinde olduğumuz âyet-i kerimede ise mütekellem anh
ile muhatap aynıdır, ta’lîl anlamıyla da beraber düşünüldüğünde mânâ şöyle olur:
“Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin; edin ki takvaya
ermeyi, ilâhî himayeye girip korunmayı ancak bu şekilde ümit edebilirsiniz.”
فِرَاش kelimesi, birinci ve ikinci babdan kullanılan فَرَشَ fiilinden
gelmektedir. Fiilin mânâsı, “bast etme, serme, döşeme, yayma, yayılma”dır.
Türkçede kullandığımız mefrûş, mefrûşat kelimeleri de bu köktendir. Âyetteki
فِرَاش kelimesiyle, yeryüzünün insanlar için tefriş edilmiş bir döşek ve beşik
mahiyetinde olduğu hatırlatılır. Öyle ki, bu tefriş edilmede yeryüzüne, insanın
üzerinde rahat yatabileceği bir döşek hüviyeti kazandırıldığından, âdeta döşek
gibi üzerinde yatıp nimet-i ilâhiyeden istifade etmesi gibi latif bir resim
vardır. Bu belâgat nüktesinin de üzerinde durulmaya değer.
بِنَۤاءً kelimesi بَنَى – يَبْنِي fiilinden, zemine nispeten bir taban üzerine
kurulan kubbe, kubbe-i âsumân anlamına gelir.
اَلثَّمَرَاتِ : ثَمَرَة kelimesinin çoğuludur. Meyveler, yeryüzünde yetişen her
türden mahsuller demektir.
رِزْق kelimesini daha evvel görmüştük.
أَنْدَادًا kelimesi, “eş, menend, şerik” mânâlarına gelen نِدّ kelimesinin
çoğuludur. Lafzen ve mânen misl-emsal gibidir. أَنْدَاد cem-i kıllettir, yani
azlık ifade eden bir çoğuldur. Bir bakıma da zıddın karşılığı olarak kullanılır.
“Cenab-ı Hakk’ın ne zıddı vardır ne de niddi.” denir. Yani ne Kendi gibi
benzeri, eşi, menendi, emsali vardır ne de bir zıddı. O’na zıt farz etmek,
daire-i ulûhiyette bir sınır tayin etmek, yani –hâşâ– buraya kadar “O” (celle
celâluhu), bundan ötesi de “gayr” demek olur. Cenab-ı Hak, nura nispeten bir
zulmet veya zulmete nispeten bir nur gibi zıddiyeti olan bir varlık değildir.
Bütün varlığın O’nunla münasebeti Hâlık-mahlûk (Yaratan ve yaratılan)
münasebetinden ibarettir. O yaratır, varlık da yaratılır. Dolayısıyla Allah
(celle celâluhu) zıddan da münezzeh ve mukaddestir ve eşten, benzerden de. İşte
فَلَا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا âyeti böyle bir niddi reddeder. لَيْسَ
كَمِثْلِه شَيْءٌ “O’nun (celle celâluhu) benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ
sûresi, 42/11) âyeti de misliyyeti reddeder. Hazreti Hakkı konuyla alâkalı şöyle
der:
Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.
Buna göre âyetlerin meal-i münifi şöyle olmalıdır:
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize hâlisâne ubudiyyet
tavrını takının ve kulluk edin ta daire-i takvaya ermiş olasınız, ümit edilir ki
bu sayede takvayı ihraz etmiş olursunuz. Yani enzâr-ı âlemde, daire-i takvaya
girenlerin tavrını takınmış olursunuz. Müslüman olmanız itibarıyla bu önemli bir
noktadır. Düşünün ki o lütufkâr ve merhametli Rabbiniz yeri sizin için bir firâş
yaptı.. yıldızlarla yaldızlanmış âsumânı bir kubbe kıldı.. semanın bir
parçasından, yani kubbe-i âsumânın en altı ve arzınızın üstü, size nispeten
yukarıdan peyderpey sağanak sağanak yağmuru indirdi de bu sebeple yerden çeşit
çeşit semerâtı çıkarttı. Bu, bütün hâdiselerin önemli bir faslıdır. Bütün bu iç
içe lütuflar size rızık olarak verilmiştir. Binaenaleyh âfâkî ve enfüsî, innî ve
limmî birçok deliller karşısında siz de Rabbinize eş, ortak ve menend koşmaya
kalkmayınız. Aslında siz de bunları biliyorsunuz ve bu kadarı hakkında bir ilme
sahipsiniz.”
* * *
Âyetlerin Kısmî Tafsilatına Gelince: Cenab-ı Hak, Fâtiha Sûresi’ndeki ahd ü
misakı ve bununla da ruhlar âlemindeki misakı hatırlatarak vicdanımıza dikkati
çekmekte ve hususiyle de iki yönüyle şu hakikatleri ifade etmektedir:
Her şeyden evvel اَلنَّاسُ kelimesiyle, bir yönüyle kendisine ünsiyeti, diğer
yönüyle de belki nisyana maruz kalışımızı ve bundan dolayı da lütfunu hatırlatır
mahiyette “Ey insanlar! Sizi –yani letaifinizle, ervahınızla, insanî
hüviyetinizle, küçük cisminizle fakat büyük mahiyetinizle..– sonra babalarınızı,
dedelerinizi, annelerinizi ve nenelerinizi, cüz-i ferd ve zerrelerinizi yaratan
Allah’a ibadet edin.” demektedir.
اَلَّذِي خَلَقَكُمْ “Ki sizi O yarattı.” Biz burada muhatap alınan insanların iç
ve dış yapılarıyla, ruh ve cisimleriyle yaratılışlarına dikkatin çekildiğini
düşünüyoruz.
وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Sizden öncekileri de (O yarattı).” Bununla
tefsircilerin ifade ettikleri gibi sadece baba, dede değil aynı zamanda anne ve
nene de kastedilmektedir. Hatta, خَلَقَ kelimesiyle meselenin ele alınmasında da
bu görülür. Evet, siz bir kısım hücrelerden mürekkepsiniz. Hatta size nispeten
bunlar bir veya iki tane hücreden mürekkeptir. Bir sperm, bir de yumurta.
Bunlarsa bir kısım moleküllerden var edilmektedir. Bunlar da atomlardan,
atomların parçacıklarından, partiküllerden ve varsa verâsından, yani esir gibi
unsurlardan meydana gelmektedir. Binaenaleyh asıl zerratınızla başlayıp size ta
evvelinizden hâl-i hazıra kadar oluşan durumunuzu kazandırmada خَالِق ismiyle
başınızda kayyûm bulunan Hazreti Allah’a ibadet edin ki bu suretle هُدًى
لِلْمُتَّقِينَ dairesine girmiş olasınız.. ve أُۨولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ
رَبِّهِمْ dairesinde “hâsılün bi’l-masdar”ın ifade ettiği lütufla serfiraz
kılınasınız. Yani âyât-ı tekviniye ve şeriat-ı fıtriyeden istifade edip Allah’a
sığınmış ve değişik mehâlikten korunmuş olasınız.
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ beyanında لَعَلَّ’deki tereccî mânâsı mütekellime râci
olarak düşünülürse şu mânâ melhuz olur: Sizin takva dairesine girmeniz ancak bu
suretle mümkündür; ancak Allah (celle celâluhu) bu işleri yapsanız dahi sizi
daire-i takvaya sokma mecburiyetinde değildir. Fakat muhataplar olarak sizin
takva ümit etmeniz ancak bu yol ve bu surette olabilir. Hak (celle celâluhu)
nazarında sizden ümit edilen budur. Zira donanımınız bunu gerektirmektedir.
Risaleler’de de ifade edildiği gibi, arslanın pençesine ve kavunun tadına bakan
anlar ki, evvelkisi parçalamak için, ikincisi ise yensin diye yaratılmıştır.
İnsanın mahiyetine bakıldığı zaman anlaşılan ise şudur: O, daire-i takvada
Mâbud-u Mutlak’a ibadet etmek, kullukta bulunmak için halk edilmiştir. Ayrıca,
لَعَلَّ’nin müşahitlere ait yönüyle de biz yine bu tevcihte bulunmak istiyoruz..
evet O (celle celâluhu), öyle lütufkâr bir Rabdir ki, yeryüzünü bir döşek gibi
yaratıp bütün ilâhî nimetlerini sağanak sağanak başlarımızdan aşağıya boşaltarak
dünya ve ahiret saadetimizi temin etmiş ve her lütfuyla bize kendini
duyurmuştur.
“Yeryüzünün bir döşek, “firâş” olarak anlatılması yerine “mefrûş” denmesi daha
uygun olur muydu?” diye akla gelebilir. Fakat bu kelimeyle zikredilerek sanki
ayn-ı döşek, ayn-ı mahall-i rahat ve ayn-ı mahall-i saadet olduğunun
vurgulanması daha latif düşmüştür. Ayrıca Allah (celle celâluhu), türlü türlü
nimetlerle donatıp tanzim ettiği, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ve
kilidini içine derc ettiği küre-i arzı, iç ve dış bozucu unsurlardan korumak
için de gök kubbeyi ona bina yapmıştır ki, âlemin nazarlarına teşhir ettiği
sanatların bozulmaması, korunması, neşv ü nema bulması ve faydalı hâle gelmesi
için böyle bir lütuf tecellisi de ayrı bir hatırlatıcı olmuştur.
Bundan başka O, bütün bunların neşv ü nemasına medar olmak üzere, sizin
semanızdan, evvelki semaya nispeten size daha yakın atmosferden peyderpey
yağmuru indirdi de cismaniyetinizin muhtaç olduğu ayrı ayrı pek çok semereyi
size bu sebeplerle lütfetti.
İnsanın cismaniyeti vitaminler, proteinler türünden pek çok esbaba muhtaç olduğu
gibi, bunların sağlanması için yağmura, yağmurla beraber inen bir kısım
toksinlere, şimşeklere ve yıldırımlara da ihtiyaç vardır ki, O (celle celâluhu),
yağmurun inmesinden bitkilerin, meyvelerin neşv ü nema bulmasına kadar pek çok
nimeti, semadan indirdiği bu rahmet damlalarıyla sizin için rızık olarak
gönderdi.
Burada emir-nehiy, va’d-vaîd ve tergib-terhibe latif bir telmih de
bulunmaktadır. Şöyle ki, Allah (celle celâluhu), bütün bunları her hareket ve
hâdisenin nokta-i mihrakiyesi olan rızkın etrafında topladı. Buna göre yerin
tefriş edilip hayata uygun hâle gelmesi, bir sürü karmakarışık ihtimal hesapları
içinde beşerin yaşamasına müsait bir keyfiyet kazanması, sema ile arz arasında
bir izdivacın hâsıl olup bulutların telkihi ve yağmurun yağması, bu sayede
nebâtât ve semerâtın yetişmesi ve bunların besleyici şeylerle donatılması.. evet
bütün bunlar hep rızık diye verilmiştir. Demek ki, gök ve yer bütün
levâzımâtıyla rızık için önemli esbap sayılıyor ve her şey maddî-mânevî “rızık”
diyor, hep onun etrafında dönüp duruyor. لَكُمْ sözüyle ise “Bütün bu hâdiseleri
buraya kadar devam ettirmek, ille-i gâiye olan sizin içindir.” demek isteniyor.
Aslında, bakıp görenler için bütün bu hâdiselerde insanın nazara verildiği
görülmektedir. Nokta-i mihrakiye olarak rızık vaz’ ediliyor. Rızık insana, her
şey de rızka koşuyor.
Bütün bu fıkralarda âfâkî, enfüsî, innî ve limmî deliller anlatıldıktan ve siz
bunları görüp bildikten, anlayıp duyduktan sonra Rabbiniz olan Allah’a gayrı
nasıl eş ve ortak koşarsınız? Birkaç eş ortak şöyle dursun Allah’ın bir tane
bile eşi ve ortağı yoktur. “Burhan-ı temânü”e binaen eğer iki tane veya daha
fazla ilâh olsaydı yer ve gök fesada giderdi. Binaenaleyh, böyle düşünmekle
nasıl bir tehekküm ve istihzaya maruz kalındığını görünüz de Allah’ın eş ve
ortakları vardır demeye kalkmayınız. Allah’ın eş ve ortağının olması şöyle
dursun, O (celle celâluhu), büyük küçük hiçbir icraatında da yardımcıya muhtaç
değildir. Kalb ve kafanızı kullansanız siz de bunu anlayacaksınız. Öyle ise
sakın sakın فَلَا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا Yani Allah’a eş-ortak tutmayınız,
böyle bir ca’lîliğe, böyle bir suniliğe girmeyiniz. Fıtrat bütün kitabetiyle,
tabiat kendisine has bütün hitabetiyle hariçte Allah’ın eşi ve ortağının
olmadığını ilan etmektedir. Öyle ise siz kendi zihniniz ve hayalinizde Allah’a
eş, ortak ve menend ittihaz edip O’na (celle celâluhu) ortaklar koşmakla fıtrat
ve tabiatı terk edip ca’lîliğe sapmış oluyorsunuz. İmdi gelin, bu anormal hâlden
sıyrılıp fıtrî ve tabiî olmaya bakın. Tabiata ve tekvinî emirlere kulak verin.
Fıtratın tertemiz, nezih simasını okumaya çalışın. Âyât-ı ilâhiyeyi sık sık
mütalâa edin ve fıtratın sesine kulak verin; göreceksiniz ki netice itibarıyla
hepsinin gür sesinin, يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي
خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey insanlar! Sizi
ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize kullukta bulunun ki takva dairesine,
ilâhî himayeye giresiniz.” dediğini göreceksiniz.
فَلَا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا: Allah’a eş ve ortak koşma hem zâhirî hem de
bâtınî olabilir.. evet, bu bazen doğrudan doğruya putları Allah’a eş-ortak koşma
şeklinde olur, bazen de insanın farkına varamayacağı şekilde meydana gelir.
Mesela şahsa bir kurban keser, Allah’a eş ortak koşmuş olur. Çünkü bütün
kurbanlar Allah adına kesilir. Bazen bir türbenin, bir ziyaretin karşısında bir
beklentiye girer ve ona serfürû eder, ubûdiyet tavrı takınır vs.. Bunlar açık
bir şirk değildir ama şirkin hafîsi sayılırlar. İnsan bazen onlara mum yakar,
taş yapıştırır, bez bağlar ve bunların kendisine bir hayır getireceği
tevehhümüne kapılır. O, bu hâliyle açık bir şirk yapmasa da gizli bir şirk içine
girmiş olur. Binaenaleyh bütün bunlar, gizli ve açık her türlü şirkten münezzeh
ve mukaddes olan Allah’a eş ve ortak koşma mânâsına gelebilir.
Âyetlerden istihraç edeceğimiz meselelerin başında hiç şüphe yok ki, burada
bidayette arz edildiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın tevhid-i ulûhiyetini, tevhid-i
ubûdiyetimizle ilan edip, tevhid-i rubûbiyete karşı secde-i şükrana kapanmak
gerektiğidir. Zaten bu iki âyette anlatılan hakikat de bundan ibarettir; yani bu
âyetlerde, fıtratın gayesinin ubûdiyet olduğu ifade edilmektedir ki, وَمَا
خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları
sırf (Beni tanıyıp yalnız) Bana ibadet etsinler ve kullukta bulunsunlar diye
yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) âyeti de vicdanî bir mârifete, kalbî bir
iz’ana bağlı böyle bir kulluğu anlatmaktadır. Risaleler’de de ifade edildiği
gibi “Ubûdiyet mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i nimet-i
sâbıkadır.”[1] Evet ibadet, daha sonra Cenab-ı Hakk’ın bize bahşedeceği
lütuflara bir sebep, bir illet, bir mukaddime değil, belki şu âna kadar daire-i
vücuda çıkmış ve bizim onunla perverde olduğumuz âfâkî-enfüsî, sonsuz nimetlere
karşı bir şükran vazifesini îfâ etmekten ibarettir.
Aslında mahiyet itibarıyla ubûdiyet, bütün çeşitleriyle, mü’minin nazarî
plândaki durumunu amelî plânda takviye etmekte ve o nazarîyi meleke hâline
getirmektedir. Yine bu hususa da Risaleler’de dikkat çekilerek şöyle denilir:
“Allah’a kulluk, mesâil-i akaidiyeyi, insanda râsih meleke hâline getirir.”[2]
Ayrıca, pek çok düşünür ve kalb-ruh erleri nazarî akılla Allah’ın gerçek mânâda
bilinemeyeceğini, ancak amelî akıl ile onun vicdanda tam duyulabileceğini, insan
tabiatının bir derinliği hâline geleceğini söylerler ki, doğrudur. Bu da bize,
Kant’ın, “Nazarî akılla Allah bilinmez, amelî akılla bilinir.” sözünün mânâsını
hatırlatmaktadır. Evet biz, inanılması gereken iman esaslarının hakikatini,
onlara inandıktan sonra sâlih ameller ile onları tahkim edip kalbimizde râsih
melekeler hâline getirmek suretiyle ancak duyabiliriz.
Bu konuda, Allah’a kulluk ve O’nun emirlerine ve nehiylerine uymadan ibaret olan
“şeriat-ı garrâ”ya ittibaın yanında, şeriat-ı fıtriye ve âyât-ı kübra gibi
âyât-ı tekviniyeye tevfik-i hareket de çok önemlidir. Ne var ki bunun hakikatine
de yine dinin temel disiplinlerine uymakla erilir. Zira insan, her zaman o cüzî
aklı ve cüzî ilmiyle kâinatta dönen dolap ve çarklara tevfikî hareket edip o
dolapların üstünde kalmaya muvaffak olamaz. Bu konuda bütün kâinatı görebilecek
bir göz ve bu görüşten hâsıl olan bir ilim gerekir ki, insan dönen bu dolaplara
göre düşünce ve davranışlarını plânlayabilsin. Böyle bir durum ise ancak şeriat
disiplinleriyle mümkün olabilir. Zira şeriat, Allah’ın kelâmı ve kitabına
dayanmaktadır. Onun için insan emir ve nehiylere uymanın yanında sünnetullaha
yani kâinatta cari kanunlara da tevfik-i hareket ederse fıtratı yaşar, fıtrî
olur ve bulunması gereken yerde bulunur.
Ubûdiyet aynı zamanda insanı içtimaî ve şahsî kemale erdiren önemli bir
dinamiktir. Zaten içtimaî kemal dediğimiz şey de şahısların ve fertlerin
kemaline vâbestedir. Cemiyeti oluşturan fertler kemale ermedikten sonra toplumun
kemali düşünülemez. İnsanın mahiyeti, cüzî fakat istidatları çok geniştir.
Kitab-ı kebir-i kâinata bir fihriste mahiyetinde yaratılan insan, istidatlarını
inkişaf ettirebildiği ölçüde ve kulluğu sayesinde küçük bir cirim olmadan çıkar,
âlemin enmûzeci hâline gelir. O, âlemde gizlenmiş olan hakikati veya mahiyeti
ancak böyle bir kulluk sayesinde duyar. Aslında kulluk, abd ile Mâbud arasında
çok ulvî bir intisabın ifadesidir. İnsan hangi pâyeler, hangi makamlarla
serfirâz olursa olsun ancak Allah’a intisaptan ibaret olan kullukla kemalin
zirvesine yükselebilir. Keza o kullukla kendi mahiyetini ulvileştirmek suretiyle
Cennet’e ehil hâle gelir ve Allah’ı görmeye liyakat kazanır; kazanır da bu
sayede esfel-i sâfilîne düşmekten ve Cehennem’e yakıt olmaktan kurtulur.
Burada diğer bir husus da, Cenab-ı Hak (celle celâluhu) insanı kulluğa davet
edip de ulûhiyetini hatırlatarak onu rubûbiyeti karşısında inkıyada davet
buyururken, bu işteki hikmet ve delili de göstermiş olmaktadır. Bu âyette
Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine ve bizim de kulluk yapmamızın
gerekliliğini gösteren, –İşârâtü’l-İ’câz’da ifade edildiği gibi[3]– bir hayli
vâzıh “innî” ve “limmî” delil vardır. Eserden müessire intikal suretiyle
istidlâle innî diyoruz ki, bu kat’iyet ifade eder. Müessirden esere geçmeye de
limmî diyoruz. Ayrıca bu delil-i innî içinde ve özünde hem bir delil-i inayet
hem de bir delil-i ihtirâ mevcuttur.
Burada, Cenab-ı Hakk’ın ihsanlarını sayması, yani ağzımıza tat alma kabiliyeti
vermesinin hemen yanı başında yeryüzünü tatlı nimetlerle donatması.. gözümüzü
görmekle serfirâz ve nurefşân kılmasının yanında gökyüzüne ziyayı sürme
çekmesi.. kulağımızı duyma nimetiyle şereflendirmesi yanında fezada bir kısım
ses titreşimlerini o kulağın duyacağı şekilde ayarlaması ve hazırlaması... evet,
işte böyle âfâkî ve enfüsî pek çok inayet ve ihsan ifade eden harikaları
hatırlatması söz konusudur ki, bu delillerden hareketle biz, bizi gören, bilen
ve bu hizmetleri bize göre ayarlayıp hazırlayan Allah’ın varlığına yakîn hâsıl
etmiş oluyoruz. İşte biz bunlara inayet delili diyoruz.
İnayet delilinin hulâsası وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لَا تُحْصُوهَۤا
âyetinde ifade edilmektedir ki, âyet “Allah’ın nimetlerini sayıp dökmeye
kalksanız, hesap edemez, saymada üstesinden gelemezsiniz.”(İbrahim sûresi,
14/34) anlamına gelmektedir.
İnayet delili hem enfüsî hem de âfâkî olarak karşımıza çıkmaktadır. اَلَّذِي
جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ
مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ “Kulluk yapın o Rabbinize
ki yeryüzünü size bir döşek, semayı da bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip
onunla rızık olarak size çeşitli mahsuller lütfetti.” (Bakara sûresi, 2/22)
Başta kendimiz, ailemiz, evimizin içi, bağ ve bahçemiz, zeminimiz... derken,
yakından başlayıp uzaklaştıkça, enfüsten âfâka doğru bir nimetler silsilesini
zikretmektedir. Evet وَالسَّمَۤاءَ بِنَۤاءً’de açıktan açığa bir âfâkî delil
müşahede edilmektedir. Vicdanlarda âfâkî olanı belki vuzuhuyla göremeyeceğiz ama
enfüsî delille sağlam kanaat elde etmek mümkün olabilecektir.
Keza burada innî delil çerçevesinde söz konusu edilecek delillerden biri de
“delil-i ihtirâ”dır. İhtirâ, ibdâ ve inşâ demektir. Cenab-ı Hakk’ın her şeyi
orijinal olarak yaratması demektir ki buna da yine enfüsî ve âfâkî olarak
اَلَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ ifadeleri delâlet etmektedir.
اَلَّذِي خَلَقَكُمْ “O Allah ki sizi yarattı.” sözü enfüsî delile bakmaktadır.
Yani “Allah sizi ihtirâ etti, ibdâ etti, inşa etti.” denmekte, yani zerreler
âleminden unsurlar âlemine, ondan küçük canlılar âlemine, ondan
“ilmü’l-ecinne”nin yani embriyolojinin anlattığı şekilde ceninin gelişme
safhalarına ve ondan da çocukluğa, delikanlılığa, olgunluğa kadar bütün etvâr-ı
hayatınızı yaratan, kayyûmiyetiyle ayakta tutan Allah, nefsinizde size ihtirâ
delilini göstermektedir.
وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Sizden öncekileri de (yarattı).” beyanı da ihtirâ
delilinin âfâkî olanını nazarlara sunuyor. Bu ise “Babalarınızı, dedelerinizi,
annelerinizi, nenelerinizi O yarattı.” anlamının yanında, “Cüz-i fert ve
zerrelerinizi, esir ve ondan sonraki bütün mahiyetinizi O yarattı.” anlamına da
gelir. Bir tek âyet içinde innî delille hem inayet hem de ihtirâ delillerini
izhar edip bunların hem âfâkî hem de enfüsî kısmını göstermek suretiyle daire-i
ulûhiyet hakkında kuvvetli bir tahşidat yapılması, ancak belâgat-ı Kur’âniye’den
beklenebilecek bir hususiyettir.
* * *
Bu âyetlerle sair âyetlerin münasebetlerine icmalen göz atmak yararlı olacaktır.
Evvela, bu âyetlerin sibakıyla sıkı bir münasebeti olduğu daha önce
hatırlatılmıştı. İster müttakiler, ister kâfirler, isterse münafıklar,
insanlardan bir kesim olmaları itibarıyla, Cenab-ı Hak bu âyetle umumunu kulluğa
davet etmektedir. Bu şekilde kulluğa davette umumi hitap itibarıyla herkesin
kendisine göre bir hissesi bahis mevzuudur.
Şöyle ki, âyet, mü’minlere hitabının yanında münafıklara; “Siz Allah’a kullukta
sabitkadem olun. Nefsin aldatmalarına takılarak atalarınızın arkasından taklide
dalmayın; kalb ve kafa izdivacı çerçevesinde hâlisen Allah’a kul olmaya bakın.”
derken, kâfirlere, “Önce nazarınızda büyütüp sonra putlar hâline getirerek
karşılarında serfürû ettiğiniz o bütün derme-çatma mabutlarınızı bırakın da,
sizi, âbâ u ecdadınızı, sizden evvelkilerin taptığı, tapşırdığı putlarınızı da
yaratan Allah’a kulluk edin. Aslında vicdanlarınıza, ‘Gökleri ve yerleri kim
yarattı?’ diye sorulduğu zaman cevabın ‘Allah’ olacağı da sizce müsellemdir.”
diyor gibidir.
Evet, âyetin özünün sibaktaki zümrelerle böyle bir münasebetinin olduğu
söylenebilir. Ayrıca âyetin kelimelerinde şöyle latif bir münasebet de
mevcuttur: Bir tarafta nimet, inayet ve ihtirâ tablosu; diğer tarafta da kulluk
tablosu.. Allah (celle celâluhu), nimetlerini tâdat sadedinde hemen kulluğa
davet etmektedir. Evet, bir tarafta اُعْبُدُواemr-i celîli, diğer tarafta da
niçin ibadet edeceğimize cevap teşkil eden emrin hikmet buudlu illeti
anlatılmakta. “O, sizi, sizden evvelkileri yarattı. Zemini size bir beşik, gök
kubbeyi de bir bina yaptı.”
Bu arada, يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا “Ey insanlar! Kullukta bulunun!”
ifadesinde de, gaybî üsluptan hitaba iltifat edilmesinde farklı bir letafet söz
konusudur. Bu şekildeki bir iltifatla karşısına alıp bazı sorumluluklarla
mükellef kılacağı o kullar, mükellefiyetin meşakkatlerine karşı iltifat
taltifiyle sevineceklerdir. Zira Rabb-i Kerim’in iltifatı her şeyden daha
önemlidir. Evet, O razı olup kabul ettikten sonra sizleri hem dünyada hem de
ahirette mesut edecektir. İşte يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا diyerek O’nun
sizi muhatap olarak huzuruna alması, kulluğun yüklediği bütün o meşakkatleri
size unutturacak kadar iltifat dolu bir teveccühtür.
[1] Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal).
[2] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.84.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.87.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (21-22. âyetler)
يَا bir nida edatıdır. Kendisine hitap edilen kimsenin hitap edene ikbalini
teminde kullanılır. Buradaki sesleniş, senin de içinde bulunduğun bütün âfâk-ı
âlemdeki herkese bir çağrıdır ve herkes bu çağrıya muhataptır. Cenab-ı Hakk’ın
burada يَا kelimesiyle nida edip bütün insanlığa seslenmesi, emredeceği şeyin
celâlet, azamet ve haşmetini işaretler. Yani bu, “Bütün bu nidayı duyanlar kulak
kesilsinler. Kendilerine ilan edeceğim hakikat, âlem çapında çok geniş bir
hakikattir.” anlamına gelmektedir.
أَيُّ kelimesi bir “tevsîm” edatıdır. Nahivdeki ifadesiyle harf-i nida ile
münâdâ arasında âleteyn-i tarif cem olmasın diye bulunur. Yani dil açısından يَا
النَّاسُ demek doğru değildir. Çünkü يَا belli bir kimseye hitap etmek içindir.
النَّاسُ da zaten mârifedir. İki tür mârifenin yan yana gelmesine içtima-i
âleteyn-i tarif diyoruz. İkisinin yan yana gelmesi, Arap dilinde hoş
karşılanmadığından araya أَيُّ، أَيُّهَا، أَيُّهٰذَا gibi kelimeler girmektedir.
Bu bir nahiv kaidesidir. Tevsîm, nişan koyma mânâsınadır. Âlemşümul hüviyeti
içinde bütün deme, seslenme fiillerine evvelen ve bizzat mazhar kılınması ve
Allah’a muhatap olabilecek durumda yaratılması itibarıyla nişan insana
konmuştur. Öyleyse Cenab-ı Hakk’ın hitabı karşısında şuurlu bir şekilde
ubûdiyeti farz olarak üzerine alan insandır.
هَا bir tembih edatıdır. Bununla celâlet, haşmet, azamet ve ihatanın yanı
başında bir de huzur anlatılmaktadır. Kur’ân’ın ifadesi içinde beyan-ı ilâhî
olarak biz daima mikro âlem ile makro âlemi yan yana, en büyük ile en küçüklüğü
omuz omuza, sonsuz azametle sonsuz küçüğü birbiri içinde, sonsuz uzaklık ile
sonsuz yakınlığı da hep iç içe görüyoruz.
اَلنَّاسُ iştikak itibarıyla ünsiyet kökünden gelmektedir. Bir tevcihe göre
“nisyan”dan gelmiş olma ihtimali de söz konusu edilmiştir. Nisyandan olması
itibarıyla mânâ şöyle olur: “Ahz-ı misakı unutmuş olabilirsiniz. Ben ise
nisyandan ötürü sizi muaheze etmeyeceğim. Ey hâli bu olan insanlar, ibadet
edin.” Ünsiyet mânâsına göre ise: “Ey Benim enîsim olanlar, yani vicdanlarında
Mâbud-u Mutlak’ı enîs olarak bilenler, bulanlar ve bu ihtisasla payidâr
olanlar!” şeklinde latif bir iltifatı işaretler.
اُعْبُدُوا kelimesiyle ise bu kelâm ve tekellümden, iblağ ve tebliğden,
mütekellim ve muhatabın karşı karşıya bulunması gibi bir durum anlaşılır. Yani
Allah, insanların ubûdiyet etmesi için konuşur, Resûl-i Ekrem bir ubûdiyet tavrı
olarak dinler ve insanlar O’na kulluk yapsınlar diye tebliğ eder. Böylece bu
ilâhî hitap içinde bir ubûdiyet zemzemesidir ki, çalkalanıp durur.
رَبَّكُمُ kelimesi, Rabbü’l-âlemîn olan Hazreti Allah’ın o geniş kâinat
dairesindeki celalî tecellisine mukabil şuurlular âleminde cemalî tecellisinin
bir ifadesi olarak insanları terbiye ettiğini hatırlatmaktadır ki, burada, “sizi
terbiye edip zerrât âleminden canlılar âlemine, ondan insan âlemine, ondan
insan-ı kâmil mü’min âlemine ve hususiyle ‘siz’ diyerek Hazreti Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şahs-ı mânevîsi altında ümmet-i Muhammed olma
âlemine yükselten.. evet işte size bu terbiyeyi veren Rabbinize ibadet edin.”
nüktesi sezilmektedir.
الَّذِي خَلَقَكُمْ “O ki sizi yarattı.” Ubûdiyetin en büyük dâisi hilkattir.
Veya ters çevirip şöyle de söyleyebiliriz. Hilkatin en büyük gayesi ubûdiyettir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve
insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât
sûresi, 51/56) âyet-i kerimesi de bunu ifade etmektedir. Yani O yarattı ki siz
de ibadet edesiniz. Öyleyse ibadet edin, çünkü sizi O yarattı.
وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Sizden evvelkileri yaratan da O’dur.” Onlar ve
onlardan evvelkilerin hepsi geçip gittiler. Risaleler’de izah edildiği gibi
çağlayan bir çayın üzerinde Güneş’in şualarıyla belirip kaybolan kabarcıkların
yerini, arkadan gelenlerin alması türünden her şeye nikabını açıp cemalini
gösteren sermedî bir Şems var ki, gidenler gidiyor, bu defa arkadan gelenler o
cemal ile serfirâz oluyor. Aynen onun gibi, bütün tarih boyunca gelip giden
beşerin inkıraza uğraması, yok olması neticede sizin de inkıraza uğrayacağınızı
ifade etmektedir. İfade gelenin gideceğini, gidenin gelmeyeceğini, arkadan
yenilerin gelip onların yerini alacağını, onların da sahneden çekileceğini ve
bütün bu gelip gitmelerin, çalkalanmaların verâsında tebeddül ve tağayyürden
münezzeh, müberrâ olan Allah’ın (celle celâluhu) sonradan gelmediğini ve
gitmeyeceğini fakat daima var olduğunu; binaenaleyh hilkatin zimamının da O’nun
elinde bulunduğunu; kulluk yapılırsa ancak böyle bir Mâbud-u Mutlak’a
yapılmasının gerektiğini ifade etme adına ne kadar latif düşmektedir! Sizi ve
sizden evvelkileri yaratması ve bununla sizi ubûdiyete davet etmesi, âyât-ı
tekviniyeye karşı vazifelerinizi hatırlatmakla beraber Kur’ân-ı Kerim’e karşı da
anlayışlı olup Allah’ı da saygıyla anmanızı istemesi, takva dairesine girmeniz
içindir. İşte لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ifadesi de bu nükteye parmak basmaktadır.
اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا “O (celle celâluhu), yeryüzünü
yaşamanıza müsait bir döşek yaptı.” ifadeleri de yeryüzündeki nimet-i ilâhiyeyi
hatırlatmakla bizi ubûdiyete davet ettikten sonra, ubûdiyete karşı bir iştiyak
arzusunu uyarmaktadır. Mâbud-u Mutlak’a kulluk yaparken size olan sâbık
nimetlerine bakarak kulluk yapmalısınız. Evet, binanızın tavanını aydınlattığı,
orada bir sirâc-ı münir yaktığı, bir sobayı tutuşturduğu, zemin yüzü sofrasına
hazırlanan nimetleri onda pişirdiği için Rabbinize ibadet etme
mecburiyetindesiniz. Zannediyorum böyle bir ifade, uyanık gönüllerde kulluğa
karşı fevkalâde bir heyecan, bir aşk ve şevk uyaracaktır.
فِرَاشًا sözünden öyle anlaşılmaktadır ki, zemin yüzü ancak bir annenin,
çocuğunun istirahatı için hazırlayabileceği sıcak bir döşekten daha mükemmeldir.
Bu kelime, yeryüzünün mahz-ı rahat (rahatın ta kendisi) bir döşek olduğunu ifade
etmektedir. Yani insan düşünmese bile, bu nimetleri hazırlayan Zât, ağacın
dalında, hayvanın memesinde ve daha değişik nimet mahzenlerinde insana tebessüm
eden çeşit çeşit nimetlerle donatılmış zemin yüzünde sadece elini uzatarak alıp
ağzına koyacağın bütün ihsanları sana hatırlatarak ibadete karşı derin bir arzu
ve iştiyak uyarıyor.
“Aynı zamanda semayı da bina yaptı.” mânâsına gelen وَالسَّمَۤاءَ بِنَۤاءً
ifadesinin kudsî kelimelerinde ise şu mânâlar mündemiçtir: Bu kadar nimetleri
sizin istifadenize sunmanın yanında, bir meşher olarak onları nazarlarınıza arz
edip takdir ve teşekküre sevk etmek için onları burada ihzar etmesi.. bunun için
de sema ile yer arasında münasebetler kurup yeryüzünde bu sanatların devamını
temin etmesi ne büyük bir ikramdır! Her gelen alkışlasın ve O (celle celâluhu)
her an alkışlansın diye sanatlarını devamlı yenilemektedir ve sizin de
yenilenmenizi dilemektedir.. dilemektedir ki insan her gördüğünde ona hayran
olsun. Sema ile bunların devam ve temadisi karşısında, gece-gündüzün birbirini
takip etmesinde, Güneş’in ziyasıyla başlarımızı okşamasında, hararetiyle
yiyeceklerimizi pişirmesinde.. işte bütün bu hususları ve daha nice şeyleri
hatırlatmada وَالسَّمَۤاءَ بِنَۤاءً beyanı ne kadar latiftir!
وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً “O (celle celâluhu), semadan mübarek bir su
indirdi.” ifadesi çerçevesinde semadan yağmurun inmesi, denizlerin buharlaşması,
damlacıkların atmosferde çiğ noktasına ulaşması ne müthiş bir nizamın
ifadesidir. “O (celle celâluhu), mânevî âleminizin kayyimi olan ferman-ı
sübhânisini nasıl melek vasıtasıyla semadan inzâl ediyor, öyle de maddî
yapınızın kayyimi sayılabilen yağmuru da esbap dairesi içinde ilâhî nimetlerinin
yerden çıkarılması için semadan öyle indiriyor.” mânâsına gelen beyanıyla Kur’ân
tesadüfü, ülfet ve ünsiyeti yırtarak, bir kere daha “Allah!” dedirtiyor.
مَۤاءً kelimesiyle ifade edilen, rahmettir. Zira bazen gökten çamur da iner,
dolu da iner, kar da iner. Ne var ki, burada beyan buyrulan ve bizim nimet
olarak anlayıp hissedebildiğimiz şey sadece ve sadece sudur, yağmurdur.
Binaenaleyh, مَۤاءً sözüyle ifade edilip, ثَلْج (kar) veya بَرَد (dolu) gibi bir
sözcükle ifade edilmemiştir.
فَأَخْرَجَ بِه مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ “O yağmurla size rızık olarak
çeşitli semereler çıkardı.” Evet, bununla O, sizin için çeşit çeşit semereleri
yerden çıkarmıştır. Sadece bir semere değil, madde-i esasiye olarak ne kadar
hayatî ihtiyaç varsa hepsini o inzâl ile ihraç etmiştir. Bütün semereleri yerden
çıkarmada odak noktası ise rızıktır. O, bunu sizi rızıklandırmak için yapmıştır.
لَكُمْ sözü ile de ille-i gâiyenin bütün insanlık âlemi olduğunu anlatmaktadır.
فَلَا تَجْعَلُوا لِلهِ أَنْدَادًا hitabı ise, “Ey insanlar! Yukarıdaki fıkraları
nazara alarak zinhar Allah’a eş ortak koşmayın!” anlamına gelmektedir. Yani
demek istiyor ki: Senin şu gördüğün su habbelerinin yukarıya çıkması, sonra
aşağıya boşalması, bununla çeşitli semerelerin yerden fışkırması, bütün bunların
Allah’ın iradesiyle meydana gelmesi, sonra siz ve sizden evvelkilerin
yaratılışı, asıl zerrelerinizin yaratılması... evet bütün bunlar fıtrat ve
tabiatta şerik-i Bârî’ye yer olmadığını göstermektedir. Öyle ise inat etmeyin,
“Allah” deyin; zira Kur’ân, size fıtratın ve tabiatın dışında bir şey
söylemiyor. Buna binaen suniliği bırakın ve tekvinî emirleri doğru okuyup doğru
yorumlamaya çalışın...
Kur’ân, لِلهِ lafz-ı celîliyle de şunu anlatıyor: “Sizin eş menend koştuğunuz
Allah, zatında Vâhid ve Ehad’dir. Hakikatte O’ndan başka Mâbud-u Mutlak yoktur.
Siz vehm ü hayalinizle ona eş ortak koşmakla salim düşünceye muaraza
ediyorsunuz. O, Allah’tır ve bütün esmâ-i hüsnâsını câmi zatî ismi ile kendisini
bize tanıttırmaktadır.”
Ayrıca Kur’ân أَنْدَادًا kelimesiyle istihza ve tehekkümde bulunmaktadır. Şöyle
ki, sizin iddia ettiğiniz gibi Allah’ın birkaç tane değil, bir tane bile benzeri
olamaz. Zira olsa, iki muhtarlı bir köy, iki müdürlü bir nahiye gibi bütün âlem
fesada uğrar. Siz ne kadar akılsızsınız ki bir yerde iki idareci bulunduğu zaman
fitne ve fesadın hükümfermâ olacağına inandığınız hâlde, ciddi bir nizam içinde
ve hep ahenk ile hareket eden kâinatın işleyişini –hâşâ– “endâd”a veriyorsunuz.
وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ifadesi, “En basit ilmî plânda dahi anlaşılması mümkün,
kesin olan bu hakikati siz de bildiğiniz hâlde, yani hariçte Allah’ın eşi
menendi olmadığına sizin de bir ilminiz ve ıttılaınız olması salim düşüncenin
gereği olduğu için artık Allah’a (celle celâluhu) eş ortak koşmaktan sakının!”
türünden bir nükte-i belâgat ifade etmektedir.
Buraya kadar beyanda bulunduğumuz hususlarla daire-i rubûbiyeti karşısında
kendisine ibadet ü taatta bulunduğumuz ve tevhid-i ulûhiyetini kabul ve teslim
ederek huzurunda elpençe divan durup inkiyadda bulunduğumuz Hazreti Allah’a
karşı ubûdiyetimizi ve O’nun mabûdiyetini ifade etmeye çalıştık ki bununla
imanın mühim dört rüknünden birini anlatmış oluyoruz. Diğer rükünlere gelince;
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve onunla müeyyed Resûl-i Zîşân; bir de imanın yümnüyle
hareket edenler için dâr-ı cinân ve küfrün şeâmetiyle zayi olup gidenler için de
su-i akıbet ve azab-ı nîrân... Bundan sonraki âyetlerde de –inşâallahu teâlâ–
onlar icmalî mânâlarıyla görülecektir. Her şeyin en doğrusunu Hazreti
Allâmü’l-Guyûb bilir.
Bakara Sûre-i Celîlesi (23-24. âyetler)
وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ
مِنْ مِثْلِه وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın, Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz
varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve
Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz. Bunu
yapamazsanız –ki asla yapamayacaksınız– çırası insanlarla taşlar olan ve
kâfirler için hazırlanan o ateşten sakının.”
Yukarıda, mü’min-münafık-kâfir, bunların umumunu birden muhatap olarak nazara
alıp öteden beri devam edegelen hakâik-i âliye-i İslâmiye’nin dört mühim esasını
hecelemeye çalışmıştık. İşte bu dört büyük hakikatten biri, tam bir ubûdiyet
tavrı takınma çerçevesinde daire-i rubûbiyete karşı arz-ı inkıyatta bulunma ve
daire-i ulûhiyete karşı da iz’an içinde olma hususu idi.
Bizim tevhid-i ubûdiyette bulunmamız, Zât’ında Cenab-ı Hakk’ı tevhid edip,
tevhid-i ulûhiyetini iz’anla ifade ettiğimiz gibi, O’nun (celle celâluhu) o
muhteşem saltanatının unvan-ı mübecceli tevhid-i rubûbiyete sahip bulunduğunu da
ilan demektir. O (celle celâluhu) Zât’ında bir olduğu gibi icraatında da birdir;
ortağı, yardımcısı yoktur. İşte Zât-ı Ulûhiyet hakkında akide adına bilmemiz
gereken şeylerin bazıları bunlardan ibarettir. Biz, يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ
اعْبُدُوا âyetiyle kısmen bunu gördük ki o, kavl-i mücerret olarak sadece bir
iman meselesi telkin etmiyordu; onun yanında aynı zamanda bir yönüyle inayet ve
ihtirâ delilleriyle gayet net olarak âfâkî ve enfüsî delilleri de icmalen
nazarımıza vererek bu meselenin sağlam delillere dayandığını da gösteriyordu.
İman erkânının en mühimlerinden biri de hiç şüphesiz ki Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan’a imandır. Kur’ân-ı Mu’ciz’in, fâik beyanıyla harika ve mu’cize
olarak kendisini kabul ettirmesi, aynı zamanda elinde böyle bâhir bir mucize
bulunan Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin de
tasdiki demektir.
Aslında Efendimiz, Kur’ân’ın delili; Kur’ân da Efendimiz’in peygamberliğinin
delilidir. Böyle olunca, Kelâmî ifadesiyle, “Devir olmuyor mu?” denebilir.
Hayır, olmuyor; zira Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ispat edici delili, sadece
Aleyhissalâtü vesselâm olmadığı gibi, Efendimiz’in peygamberliğine delil de
sadece Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan değildir. Kur’ân’ın sair i’câz yönleriyle Allah
kelâmı olduğu sabit bulunduğu gibi, Efendimiz’in risaleti de Kur’ân’dan başka
O’nun sair mucizeleri, kendine mahsus hâlleri ve sıfât-ı hâssalarıyla
müsellemdir ve o risalet sadece Kur’ân-ı Kerim’e dayalı değildir. Binaenaleyh
burada bir devir meselesi asla bahis mevzuu olmaz. Onun için bu iki âyette
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın kelâm-ı ilâhî oluşuyla, bununla müeyyet olan
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resûlü olduğu imanın iki
rüknü olarak ortaya konmaktadır. Bu üç husus sübut bulunca, arkasından fezleke
olarak muannitlere Cehennem hatırlatılıyor. Gelen âyetin başında da Cennet
anlatılarak, kesif-zulmanî, latif-nuranî iki cemaatin su-i akıbet ve hüsn-ü
meâdları işaretleniyor.
Kur’ân-ı Kerim’in, ona nazire olabilecek bir eser ortaya konması mevzuundaki
“tahaddiyât”ı, yani onun âleme meydan okumaları genelde Mekke’de cereyan
etmesine mukabil, Medenî bir sûre olan Bakara Sûre-i Celilesindeki وَإِنْ
كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ
مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ âyeti
Medine’de nâzil olmuştur.
Kur’ân’ın bu tür tahaddîlerinde farklı tasrifler söz konusudur. Vâkıa bunlarda
bir sıra takip edip etmediğine dair ne kat’i bir eser (sahabe ya da tâbiîn sözü)
ne de bir hadis-i şerif vardır. O bir yerde: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ
وَالْجِنُّ عَلٰۤى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ
بِمِثْلِه وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا “De ki: Yemin ederim! Eğer
insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar,
hatta birbirlerine destek olup güçlerini de birleştirseler, yine onun gibi bir
kitap meydana getiremezler.” (İsrâ sûresi, 17/88) buyurur. Bu âyette, “Kur’ân-ı
Kerim’in benzerini, onu tebliğ eden Nebi-yi Zîşân benzeri bir zattan olmak üzere
meydana getirin.” türünden bir tahaddîde bulunuluyor. Yani ortaya koyacağınız
şey hem Kur’ân gibi, onun seviyesinde olsun hem de Hazreti Muhammed
(Aleyhissalâtü vesselâm) gibi ümmî bir zatın eseri olsun deniyor.
Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle buyruluyor: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ
فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ
دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Yoksa Kur’ân’ı O’nun (sallallahu aleyhi
vesellem) kendisi uydurdu mu diyorlar. De ki: İddianızda tutarlı iseniz haydi
onunkine benzer on sûre ortaya koyun, bu isterse sizin kendi uydurmanız olsun ve
Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardıma çağırın!” (Hûd sûresi,
11/13) Yani müşrikler, –hâşâ– “Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Allah’a (celle celâluhu) karşı bir yalanda mı bulundu diyorlar? Yani bunları
kendi fikir ve karihasıyla ortaya koyduğunu mu iddia ediyorlar? O zaman buyurun
siz de bütün Kur’ân kadar değil, hiç olmazsa on sûre kadar bir mecmua ortaya
koyun.”
Hatta o mübarek Kur’ân gibi bir kitap ve Nebi-yi Ümmî gibi bir zat olmasın,
مُفْتَرَيَاتٍ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ akla mantığa uymayan derme çatma
şeylerden, uydurma hikâyelerden ve en mütebahhir filozof ve düşünürlerin
ihtirâatıyla olsun, dahası وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللهِ bu
işte, bu mevzuda gücünüzün, takatinizin, ününüzün yettiği herkesi de çağırın
yardımınıza; çağırın da size yardımcı ve destek olsunlar. Evet, önceki âyette
Kur’ân’ın bütünüyle, burada ise on sûreyle bir tahaddî yapılmaktadır.
Müfredat mânâsı (23-24. âyetler)
وَإِنْ كُنْتُمْ : إِذَ kelimesiyle إِنْ lafzının kullanıldığı yerler birbirine
yakındır, ikisi de şart içindir. Ne var ki, kat’iyet söz konusu olduğu yerde
إِذَ , şekkin daha galip olduğu yerde ise إِنْ kullanılır. Bu kelimeleri yakînen
tanımada fayda var. Bunları tanıdığımız nispette kullanıldıkları yerler
itibarıyla tasvire, genel manzaraya ve ifade tarzına vâkıf oluruz. Bu, o dilin
inceliğiyle alâkalıdır.
كُنْتُمْ kelimesi “oldunuz, öylesiniz”, şartla beraber düşünüldüğünde ise “oldu
iseniz, öyleyseniz” demektir ve كَانَ fiilinden mâzi, cem-i müzekker muhatap
sigasıdır. Bu kelime yerine göre önceden olma mânâsına da kullanılmakla beraber,
sonradan olma mânâsının düşünülmesi burada daha uygun olacaktır. Zira o zaman
“Kur’ân-ı Kerim’e nazire olacağını düşündüğünüz suni dahi olsa bir şey ortaya
koyun!” meydan okumasına daha baştan imada bulunulmuş olacaktır.
رَيْبٍ kelimesinin üzerinde uzun boylu durmuş, içtimaî, fikrî, ruhî ve ilmî
reybîliği arz etmeye çalışmıştık.
مِمَّ : مِنْ harf-i cerri, teb’iz için de kullanılması itibarıyla “ondan sadece
bir parça” manasına işaret eder.
Burada أَنْزَلْنَ kelimesi değil de نَزَّلْنَ kelimesi tercih edilmiştir; zira
نَزَّلْنَ kelimesinde tedricen inme söz konusudur. Yani o Kur’ân’ın ceste ceste,
sırası geldikçe, esbab-ı nüzule bağlı olarak, maslahat ve hikmete binaen gelişi,
“Def’aten indirdik.” mânâsındaki أَنْزَلْنَ kelimesiyle değil de, teksir için
olan tef’il kipiyle ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de yağmurun yağması da
bazen bu kiple ifade edilir ki, sağanak sağanak ve peşi peşine muttasıl yağma
anlamına gelir.
عَلٰى عَبْدِنَ : Daha önce de üzerinde durduğumuz عَبْد kelimesi, “kul”
demektir. Cenab-ı Hak, Zât-ı Ulûhiyet’ine izafe etmek suretiyle, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vazife itibarıyla konumunu hatırlatıyor ve
nübüvvetiyle beraber O’nun Allah’ın bir kulu olduğunu ihtar sadedinde, “Kulumuz”
tabirini kullanarak O’nun yüksek konumunu işaretliyor.
فَأْتُو kelimesi أَتٰى – يَأْتِي’den gelir ve emr-i hâzırdır. أَتٰۤى أَمْرُ
اللهِ “Allah’ın emri geldi.” (Nahl sûresi, 16/1) âyetinde de görüldüğü gibi bu
fiil “gelmek” mânâsına lâzım (geçişsiz) bir fiil olmasına karşılık, buradaki
gibi ب harf-i cerriyle müteaddî yapıldığında “getirmek” anlamına gelir.
سُورَةٍ : Sur kelimesi de sûre ile aynı kökten gelir. “Mahfuz, mahsur bir yer”
demektir. Her bir Kur’ân sûresi kendi başına yarı istiklaliyeti hâiz olduğundan,
kelime, âdeta müstakil bir sur, bir kale içinde olma gibi bir anlam
taşımaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine necm de denir. Tıpkı uçsuz bucaksız
nebülözler, galaksiler gibi… Bunlar da bir yönüyle bir sisteme bağlı, diğer
yönüyle ise müstakildirler. Mesela Samanyolu içinde Güneş sistemimiz böyledir;
bir bakıma müstakil olmasına mukabil bir bakıma da Samanyolu içindeki büyük
çekim kuvvetine takılı ve onun çekim dairesi içinde dönmektedir. Aslında bizce
çok muhteşem görünümlü Samanyolu da böyle bir çekim kuvvetinin tesirinde, o
çekim dairesi içinde hareket etmektedir.
مِنْ مِثْلِه ifadesindeki مِثْل kelimesi daha önce de geçtiği üzere benzer,
menend, eş demektir.
Buradaki “ه” zamiri ya Kur’ân-ı Kerim’e râci, ya da Efendimiz’e râcidir.
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) râci olması âyetin muhtevası
itibarıyla pek müsait gibi görünmüyor. Çünkü âyette Kur’ân-ı Kerim anlatılıyor
ve muhteva onun üzerine dönüyor. Ancak zayıf bir ihtimal dahi olsa مِثْلِه’deki
zamirin Efendimiz’e ircasında da ayrı bir nükte söz konusu olabilir. Allahu
a’lem, buna göre şöyle denmiş olur: “Haydi hem Kur’ân gibi bir kitap hem de
Nebi-yi Ümmî gibi bir zattan benzerini getirin.” İşin hakikatini Allah bilir.
وَادْعُو : دَعَا – يَدْعُو fiilinden emr-i hâzırın müzekkere hitap çoğuludur ve
“çağırın” demektir.
شُهَدَۤاءَ da شَهِيد’in çoğuludur. Bu da hâzır ve gören demektir. Yani olup
biten vakalara nigehbân, işin içyüzünden haberdar, önde gelenleriniz, sürekli
vesvese veren şeytanlarınız, bilgin dessaslarınız... gibi çağıracağınız her kim
ve ne varsa hepsini çağırın demektir. Çağırın da içinizde bir ukde kalmasın.
دُونَ kelimesi فَوْقَ’nın zıddıdır ve aşağı demektir. Vâkıa, burada غَيْر
mânâsına gelmektedir ama bir mânâsı itibarıyla فَوْقَ’ya nispetle alt ve aşağı
demek olan bu kelimenin seçilmesi, Allah’tan gayrı her şeyin daire-i ulûhiyete
nispeten dûn olmasına işaret eder.
صَادِقِينَ : صَدَقَ - يَصْدُقُ fiilinin ism-i fâilinin çoğuludur, “doğrular,
doğru sözlü kimseler” demektir ve “yalancılar” mânâsına gelen كَاذِبِينَ’in
zıddıdır. Kökü olan sıdk (doğru), vâkıa mutabık olan şeye; kezib (yalan) ise
vâkıa mutabık olmayana denir. Sıdk-kezib meselesine diğer bir yaklaşım da,
konunun muhatabın kanaatine göre değerlendirilmesi hususudur.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُو : لَمْ تَفْعَلُو “cahd-i mutlak”tır. Esasen إِنْ de, لَمْ
de birer âmildirler ve iki tane âmilin içtimaı dil zevki açısından hoş
görülmemiştir ama burada إِنْ amel etmemektedir, yani fiilen âmil değildir; amel
eden لَمْ’dir. إِنْ amel etmediği takdirde başka bir âmil ile cem olabilir.
وَلَنْ تَفْعَلُو : Yukarıdaki “cahd-ı mutlak”a mukabil “cahd-ı müstağrak” diye
ifade edilen bu kip, –Kelâm’da da bir mevzuda üzerinde durulduğu üzere– nefy-i
müekked içindir; nefy-i müebbed için değildir.
فَاتَّقُو kelimesinin ifade ettiği takvayı da daha evvel hecelemeye çalışmıştık.
نَار : النَّار ve نُور kelimelerinin ikisi de aynı kökten gelmektedir ve ateşin
iki hüviyetini anlatmaktadırlar. نُور onun aydınlatıcı hüviyetini, نَار ise
yakıcı keyfiyetini ifade eder
الَّتِي kelimesi de tıpkı اَلَّذِي gibi ism-i mevsûldür. Fakat bu müennestir ve
الَّذِي’den farklı olarak çeşitli şekillerde (اللَّاتِي – اللَّوَاتِي –
اللَّائِي - اللَّوَائِي ) çoğul yapılır.
وَقُود kelimesi ise yakıt, çıra, yanıcı madde gibi anlamlara gelir. Araplar ateş
yakmak için malzeme olarak kullandıkları şeye وَقُود derler. وَضُوءٌ
veznindedir. Abdest almak için kullanılan suya وَضُوء denildiği gibi ateşi
tutuşturmak için kullanılan nesneye de وَقُود denir.
النَّاسُ kelimesinin, me’haz-ı iştikakı ile beraber belâgat nüktelerini daha
önce görmüştük.
اَلْحِجَارَةُ kelimesi “taş” mânâsına gelen حَجَر kelimesinin çoğuludur,
“taşlar” demektir. İlerde kükürt, kömür gibi taş cinsinden yakıtların da zuhur
edeceğine işaret etmesi açısından buna Kur’ân’ın bir mucizesi olarak
bakılabilir.
أُعِدَّتْ kelimesi “hazırlandı” demektir. Nitekim eskiden, aynı kökten gelen
“idadi” mektepleri vardı; bunlar, bir meslek için veya bir sonraki eğitim
merhalesi için hazırlık mesabesindeydi. Bu kelime Kur’ân-ı Kerim’de farklı
yerlerde farklı münasebetlerle kullanılmıştır. Mesela harbe dair bir âyette
وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ
تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا
تَعْلَمُونَهُمُ اللهُ يَعْلَمُهُمْ “Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar
kuvvet hazırlayın, savaş atları yetiştirin ki bu hazırlıkla Allah’ın
düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde sizin bilemeyip de ancak
Allah’ın bildiği başkalarını korkutup yıldırasınız.” (Enfâl sûresi, 8/60)
Şimdi de bu müfredata göre âyetlerin münif mânâsını arz etmeye çalışalım:
Abd-i hâssımız Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ceste ceste
indirdiğimiz Kur’ân hakkında reybîlik içinde iseniz, herhangi bir şüphe ve
tereddüdünüz var ise ondaki bir sûrenin mislini de siz ortaya koyuverin. Bu
hususta güvendiğiniz, size yardım edeceğini umduğunuz kimler varsa onları da
çağırın. Eğer davanızda sadık iseniz bunu yaparsınız. Yok eğer yapamaz iseniz
–ki asla yapamayacaksınız– o hâlde yakıtı, çırası, yakıcı maddesi insanlar ve
taşlar olan –tasavvuru müthiş– o ateşten korkunuz ve Allah’ın himayesine giriniz
ki, o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır.
* * *
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhataplarının birbirinden farklı
ciddi tereddütleri vardı. Çeşit çeşitti bu tereddütler:
Evvela, doğrudan doğruya vahyin ne olduğu, yani onun mahiyeti konusunda reyb
içinde idiler.
Sâniyen, “Vahiy böyle gelir miymiş!” şeklinde, vahyin vasfı hakkında tereddüt
yaşıyorlardı. Mesela, Resûlullah Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
meleğin gelmesine, vahiy geldiği an fevkalâde tezahürüne, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) fevkalâde bir hâl içinde bulunmasına akıl
erdiremiyorlardı ki, bu onların vahyin vasfındaki tereddütleriydi.
Sâlisen, başka âyetlerde de ifade edildiği gibi, bir tereddütleri de vahyin
Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmesi hakkındaydı ki, bir çeşit
gururla “Ebû Talib’in yetimi” deyip vahyin O’na gelmesini istiğrab ediyorlardı.
Hatta “Vahiy gelecekse Taif’te Urve İbn Mesud es-Sekafî’ye, Mekke’de de Velid
İbn Muğire’ye gelmeli.” hezeyanı yaşıyorlardı.[1] Bu da Efendimiz’in o mübarek
şahsiyetini tanımamaları, vahiy ile Efendimiz’in şahsiyeti arasında bir
münasebet kuramamalarından kaynaklanan bir tereddüt idi.
Râbian, böyle metafizik bir hâdiseye inanma onlar gibi maddeci bir toplum için
güçtü. Yani inandığımız Allah’tan beşere gelecek vahiy de imkân ve vücûb
âleminin birleşik noktası gibi tamamen metafizik bir şeydi; bu, ilmen izahı
kâbil bir vaka sayılır mıydı?
Bütün bunların hepsinden kaynaklanan ciddi tereddütleri vardı ve bu ruh
hâletiyle onlar Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan hakkında şüphe içindeydiler;
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetini de sindiremeyip inkâra
gidiyorlardı.
Reybîlik hangi cinsten olursa olsun, Kur’ân’ın Allah kelâmı olmasıyla
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvveti müsellem olunca onların
hepsi kendi kendine yıkılmış gitmiş olacaktır. Ve işte Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan:
“İnzâl ettiğimiz şeyde eğer şüphe ve tereddüdünüz var ise haydi benzeri bir sûre
getirin.” deyip sonunda da “doğru iseniz” diyerek onların sesini kesmektedir.
“Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) –hâşâ– peygamber değil, Kur’ân
da Allah kelâmı değildir. Vahiy başkasına inmesi gerekirken O’na inmesini biz
kabul edemeyiz. Bu başka birisi olmalıydı...” şeklindeki demagojilere ve mantık
oyunlarına karşı Allah (celle celâluhu) “İşte Kur’ân, işte siz; haydi getirin
mislini.” diyerek onları susturmuş oluyor.
Aslında Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatının büyük bir
bölümünü yani kırk yaşına kadar olan kısmını bu toplum içinde sıdk u sadakatle
serfirâz olarak geçirmiş bir mübeccel şahsiyetti. Hiç kimse, O’nun hilaf-ı vâki
bir beyanda bulunacağına ihtimal vermezdi. Kur’ân-ı Kerim bunu ifade sadedinde
فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِاٰيَاتِ اللهِ
يَجْحَدُونَ “Onlar Seni yalanlamıyorlar, onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr
ediyorlar.” (En’âm sûresi, 6/33) buyurur. Nitekim İbn İshak, Meğâzî’sinde bu
meseleyle alâkalı bir hususu anlatırken, Muğire İbn Şu’be’den şunu nakleder: Ebû
Cehil ve Muğire İbn Şu’be bir gün Mekke sokaklarında yürürlerken karşılarına
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkar ve bu fırsatı değerlendirip onlara
peygamberliğini anlatır. Ebû Cehil demagojilerle bunu reddeder. Ancak Efendimiz
ayrılıp gittikten sonra Muğire İbn Şu’be’ye şöyle der: “Ben biliyorum ki, O
doğru söylüyor. Ama ben şunu hazmedemem: Benî Kusay –Efendimiz’in kabilesi–
dediler ki ‘Mekke-i Mükerreme’de hicâbe (Kâbe’nin perdedârlığı ve anahtarlarını
elinde bulundurma) bizde, nedve (Müslümanlıktan evvel Kureyş’in belli hususları
müzakere için toplandığı yer) bizde, livâ (sancak) bizde, sikâye (Kâbe’yi
ziyarete gelen hacıların sularını tedarik etme) bizde…’ Hepsini kabul ettik ama
bir de kalkar nübüvvet bizde derlerse işte ben bunu çekemem.”[2]
Muğire İbn Şu’be bunu Müslüman olduktan sonra anlatır. Bundan anlaşılmaktadır
ki, gösterilen reaksiyon, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsına
karşı değildi. O’nun getirdiği mesaj ve davaya karşıydı. Efendimiz kırk yaşına
kadar sıdk, emniyet ve iffet ile serfirâz olarak yaşamış bir zat olduğundan,
âyetin sonundaki إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Eğer davanızda sadık iseniz.”
fezlekesi de gayet latif düşmektedir. Aslında O’nun, ondan sonraki misyonunu
sürdürmek için kendini kabul ettireceği en mühim husus da sıdk ve emanetle
serfiraz kılınmış olmasıydı.
Allah Resûlü, Cenab-ı Hak (celle celâluhu) tarafından kendilerine gönderilen bir
peygamber olduğunu, elindekinin de Allah kelâmı olduğunu ve O’na uyduklarında,
ebedî olan bir saadete mazhar olacaklarını haber veriyordu. Kur’ân-ı Kerim de
O’nun sıdkını vurguluyor ve inanmayanlara şöyle buyuruyor: “Siz bugüne kadar
O’nu sâdık tanıdınız. Şimdi bu husus, sıdkın temsilcisi işte o zatla ortaya
konuyor.. ve sizin sâdık bildiğiniz o zat size çok hayati şeylerden bahsediyor.
Siz ise aksini iddia ediyorsunuz. Mantıken birbirine zıt iki meselenin ikisinin
de doğru olması mümkün değildir. Zıddeyn (iki zıt) içtima etmez. Bunlardan
birinin butlanı zâhir olunca, diğeri sıdk olarak zuhur edecektir. O, “Ben
sadıkım.” diyor; siz de öyle diyordunuz ama şimdi O’nu tekzip ediyorsunuz; öyle
ise Kur’ân-ı Kerim’in mislini getirin, sıdkınızı gösterin ve tenakuzdan
kurtulun.”
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا
النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِين
“Şayet bunu yapamazsanız ki, asla ve kat’a yapamayacaksınız. O zaman,
tutuşturucu yakıtı, insanlar ve taşlar olan Cehennem’den sakının. Çünkü o, böyle
kâfirler için hazırlanmıştır.”
Burada bir hususa dikkatinizi çekmek isterim: İlm-i yakînin mesnetleri ve temel
rükünleri vardır. Mesela bedihiyyât, ilmin önemli erkânındandır; yine aklî
istidlâl, ilmin hayatî rükünlerindendir. Bu arada pozitif gerçekler, aklî
istidlâl ile ilmin rükünleri arasında mütalâa edilir. Pozitivistler, ilmi sadece
pozitif gerçeklere irca etmeleriyle ifrata sapmışlardır. Pozitivizm bizatihi
müstakil bir ilim değildir. O önemli bir şeydir ama her şey değildir. Evet, his
ve müşahede bizzat ilim değildir. Siz mikroskopla bir hücrenin mahiyet ve
keyfiyetini görebilirsiniz. Hücrenin içindeki aminoasitlerin diziliş şeklini,
DNA’nın hareket ve faaliyetlerini X ışını veya daha başka vasıtalarla
görebilirsiniz. Ancak bunlar mutlak mânâda kat’i ilim sayılmazlar. Burada onun
kadar aklî istidlâlin de büyük bir önemi vardır. Asıl ilim, bunların yanında,
değişik yöntem ve kıstaslarla müşahedenin dışında, daha üst katmanlarda elde
edilmektedir. (Bu mevzuda derinlemesine bilgi edinmek isteyenler için Mustafa
Sabri Bey’in, Mevkıfü’l-akl ve’l-ilm ve’l-âlem isimli eserinin ilim bahsi
tavsiyeye şâyândır.) Evet bunlar, ilm-i yakîni elde etmek için başvuracağımız
erkândır ve tecrübe de bunlardan biri sayılır.
Bunlardan başka, inkârı kâbil olmayan –dindeki adıyla– “mütevatir haber” denen
husus da önemli bir bilgi kaynağıdır. Herhangi bir meseleyle alâkalı böyle bir
icma ve ittifakla hâsıl olan bilgi, verilen haber, hâsıl olan malumat da yakîn
ifade etmektedir. Mesela müşrikler, kırk yaşına kadar Peygamber Efendimiz’i
(aleyhissalâtü vesselâm) çok iyi biliyorlardı. Biliyorlardı ki, O’nun o güne
kadar, din adına farklı bir iddiada bulunmasına sebebiyet verecek, kendisinden
bu tür hususları öğreneceği hiç kimseyle teması olmamıştı. Suriye’ye ticari
sefer yapışlarında orada bir iki gün kalmıştı. Yirmi üç senede ceste ceste nâzil
olan Kur’ân-ı Kerim’in o iki gün içinde öğrenilmesi mümkün değildi. Kaldı ki
Kur’ân-ı Kerim’de öyle konular mevcuttur ki, onların hiçbirini kütüb-ü sâlifede
görmek mümkün değildir. Diğer bir iddia da, Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Ehl-i Kitap’tan bir kölenin talim ettiği
şeklindedir ki –bu iddia şimdiki müsteşriklerin de serrişte ettiği bir husustur–
Kur’ân-ı Kerim buna karşı: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا
يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا
لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ “Biz onların, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hakkında: ‘Mutlaka ona öğreten bir insan vardır!’ dediklerini pek iyi biliyoruz.
Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili başka
(a’cemî)dir, hâlbuki bu Kur’ân, açık bir Arapçadır.” (Nahl sûresi, 16/103)
beyan-ı sübhânisiyle meseleyi kesip atmaktadır. Aslında o köle, Arap da değildi,
güzel, kusursuz Arapça konuşamıyordu. Aynı zamanda bir insan, kendi karihasıyla
böyle şeyleri diyebilecek durumda ise, neden onunla kendisini ifade etmeyip de
başkasına öğretsin ki?!
Evet o zat, kusursuz Arapça konuşmasını bile bilmiyordu. Hâlbuki belâgat-ı
Kur’âniye, cahiliye devrinin şairlerini, edip ve belâgat üstatlarını dize
getirmişti. Kur’ân-ı Kerim bu hususu pek çok âyetiyle vurgular. Binaenaleyh O
(sallallâhu aleyhi ve sellem), kırk yaşına kadar din ve diyanet adına ne bir
müktesebat sahibi olmuş ne de bu mevzuda bir iddiada bulunmuştu. Bulunmuş
olsaydı daha sonraki dönemlerde bu iddiayı geliştirmiş ve sistemleştirmiş olduğu
düşünülebilirdi. Fakat o güne kadar din-diyanet adına hiçbir şey konuşmamış olan
Efendimiz birdenbire kırk yaşının başlarında en mütebahhir insanların dahi
bilemeyeceği pek çok malumatla ortaya çıkıyordu. O güne kadar bir tek kelimesini
söylemediği şeyleri insanlara anlatıyordu. Açık bir farklılıkla beşerî iffeti,
nezaheti, emniyeti ve fetaneti müsellem bir zatın böyle sürpriz şekilde
birdenbire mühim bir dava ile ortaya çıkması, bunu yaparken de hilâf-ı hâl
beyanda bulunmaması ve söylediği şeylerin de vâkıa mutabık ve herkesin teslim
edeceği şeyler olması.. dahası kütüb-ü sâlifeden dosdoğru haberler vermesi gayet
bedihî olarak gösterir ki, O Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediği şeyleri
kendinden söylemiyor…
Sâniyen, her biri birer deha olan Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi
kimselerin ve Huzur-u Risalet-penahiye geldiklerinde O’nun okuduğu âyetlerin
ihtişamı karşısında büyülenen A’şâ, Hansâ gibi –Hassan İbn Sabit’in iki mısralık
şiirinde sekiz yanlış bulan bir kadındır– şair ve ediplerin evlad u iyâllerini,
mal u menallerini terk ederek Aleyhissalâtü vesselâm’ın yanlarında yerlerini
almaları, aklen ve mantıken, Kur’ân-ı Kerim’de herkesi büyüleyen ve cezbeden bir
câzibenin olduğunu gösterir. Bütün bunlardan başka, Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) Kur’ân’la getirdiği esaslar ve prensipler, şahsî ve içtimaî
hayatın bütün dertlerine derman olmuş ve o devirdeki anlayışın çok fevkinde
içtimaî problemlere çözümler sunmuştur. Tecrübe ile sabittir ki, bir insan bu
kabîlden küçük bir meselede dahi, pek çok tekrarat ile ele alıp tecrübe etmeden
kat’i bir şey söyleyemez.
İşte bu da göstermektedir ki, binler defa tecrübe edilmiş gibi muhkem kaziyeler
hâlinde ortaya konan Kur’ânî hakikatlerin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) gibi ümmi bir insanın dimağından çıkması mümkün değildir.
Sâlisen, –yine İşârâtü’l-İ’câz’da Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade
ettiği gibi– bir zat düşünün ki, elinde bir kitap var ve bu kitap kendinden
evvel gelmiş-geçmiş kitapların ittifaklı meselelerinde onlara omuz veriyor,
ittihad ediyor. İhtilaflı meselelerinde de sulhkarâne aralarını buluyor.
Tartışma mevzuu olan meselelerde tam bir hakemlik yapıyor. Evet, işte böyle bir
durumda anlaşılır ve inanılır ki, bu zata Allamü’l-guyûb olan Allah her şeyi
öğretiyor ve o da böylece geçmişteki bütün bu kitapları derinliğine ariz ve amik
biliyor.
Şimdi akla, aklın istidlâlât u bedihiyyâtına, tecrübeye dayalı bu delâille
beraber, onların pek çoğunun bildiği fakat Efendimiz’in bilmesine ihtimal
vermedikleri vakaları Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara
dosdoğru olarak haber vermesi, O Zât’ın hakkaniyeti adına öyle sağlam ve yakîn
hâsıl edecek hususlardır ki, O’nu kabul etmemeyi bir tarafa bırakın, bunlar
karşısında tereddüde düşmek bile reybîlik sayılır. Öyleyse bunda şüphe bile
olmamalıdır.
Aslında وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ âyetinde de böyle bir tehekküm ve istihza
sezilmekte. Şöyle ki, ‘reyb’e mahal olmadığını gördüğünüz hâlde gayr-i fıtri bir
şekilde tereddüde saparak komik duruma düşüyorsunuz. Zira Kur’ân-ı Kerim
“buyurun, emsalini getirin” derken bütün bu bedihiyyâtı, aklî istidlâlâtı,
tecrübe yollarını nazara vererek onları hür ve serbest bırakıyor.. ve gayet açık
olarak “hodri meydan” dercesine; “Buyurun, Kur’ân-ı Kerim’i tecrübe edin,
Hazreti Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tecrübe edin, tekrar tekrar
üzerinde durun ve onun emsalini getirmeye çalışın.” diyor.
Bazılarının aklına şöyle bir istifham takılabilir: “Kur’ân-ı Kerim’le onlara
meydan okunuyor ve ‘O’nun gibi bir zattan (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu
Kur’ân’ın bir mislini getirin.’ deniyor. Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mümtaz bir fıtrat, nadide ve nadire-i hilkat bir zat. Bu itibarla öyle
bir dimağ ve öyle mükemmel bir ruh nerede bulalım ki Kur’ân-ı Kerim’in mislini
getirtebilelim. Eğer biz de O’nun gibi üstün yaratılışlı, temiz, nezih, pırıl
pırıl bir dimağ ve inkişaf etmiş bir ruh bulabilsek, ona teklif ederiz, o da
yazar getirir.”
Bu mülâhaza bir bakıma itiraz şeklinde olsa da; diğer yönüyle meseleyi teslimden
başka bir şey değildir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onların
iddia ettiği gibi kendisine isnat edilen Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtiva ettiği
hükümleri şahsen ortaya koyabilecek olsaydı bunları daha önceden de kendi namına
söyleyebilirdi. Hâlbuki O, “Ben Allah’ın bir kuluyum ve mesaj da O’nundur.”
diyor ve mütevazıâne ilâhî mesajı tebliğ ediyordu. Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman kendisini nazara verircesine
davranmamış, sunduğu şeyleri kendi nefsine, kendi anlayışına isnat etmemiş, hep
ciddi bir tevazu ve mahviyet örneği sergileyerek “Bütün bunlar Allah’tandır.”
buyurmuşlardır.
Öyleyse Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ ettiği Kur’ân-ı
Kerim’in ihtişamını kabul ettikten, azameti, celâdeti ve haşmeti karşısında
kendinizi inkıyada mecbur saydıktan ve şu anda içinde bulunduğunuz toplumda
Kur’ân’ın bir benzerini getirebilecek herhangi bir ferdin bulunmadığına kanaat
getirdikten sonra siz de teslim ediyorsunuz ki, Kur’ân, beşer takatini aşan bir
harikadır.
Bu mevzuda hatıra gelebilecek bir iki hususu daha arz etmek istiyorum. Kur’ân-ı
Kerim, bir sürü edip ve beliğin söz sahibi olduğu bir devirde nâzil oldu. Siz
bunu belki elli bin defa hatiplerden işittiniz, belki elli bin defa da
kitaplarda gördünüz ve okudunuz. O devir, Hazreti Musa ve Hazreti İsa (alâ
nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) devirlerinde hükümfermâ olan bir kısım harikulâde
şeylere mukabil belâgatın hükümfermâ olduğu bir devirdi. Başka hususlardan daha
ziyade o dönemde fesâhat ve belâgat inkişaf etmişti. Hakikaten cahiliye devrine
ait eserleri mütalâa ettiğimizde bunu açıktan açığa görürüz.
Ben şahsen İmriü’l-Kays’ın vefatı esnasında söylediği yanık, içten ve insan
hissiyatı hesaba katılarak ifade edilmiş sözlerini okurken her zaman
heyecanlanırım. Keza A’şâ’nın neşidelerine bakıldığında da hayran olmamak mümkün
değildir. Lebid muhteşem ve dev bir şairdir, Kur’ân’ı tanıyınca ona teslim-i
silah etmiştir. Hansâ, kardeşi Sahr hakkında o dillere destan mersiyesiyle
hakikaten o günün üdebâsını ağlatmış ve parmak ısırtmıştır. Hassan İbn Sabit’in
cahiliye devrine ait şiirleri de edebiyat ve belâgat açısından çok muhteşemdir.
İşte böyle edebiyatçıların bu derece saltanat sürdüğü ve o günün insanının
fikrine, hayaline, ruhuna hâkim olduğu böyle bir devirde Kur’ân-ı Kerim’in edebi
yönüyle meydana çıkması ve bunların hiçbirinden bir itirazın sâdır olmaması
fevkalâde önemlidir. Daha sonraki devirlerde bir kısım kendini bilmezlerin
cahilane itirazlarının ne önemi olabilir? Vâkıa o dönemde de Müseylime’nin bir
iki tane erâcifi olmuştur ama onlar da insanı güldürecek mahiyettedir.[3]
Bundan anlaşılan şudur ki: Devr-i Risalet-penahinin bütün edip ve beliğleri
Kur’ân-ı Kerim’in bu noktadaki harikulâde keyfiyetini hep teslim etmişlerdir.
Kaldı ki –dikkat edin– Kur’ân-ı Kerim, cahiliye devri şairlerinin kullandığı
malzemeyi de hiçbir zaman kullanmamıştır. Bu yönüyle de baştan sona
harikulâdedir.
Aynı zamanda Kur’ân, onların tarzınca şiir türü şeyler söylememiştir. Evet o,
çok değişik ve bâkir bir terminolojiyle gelmişti ki mevzu ve muhtevasıyla da
dikkatleri çekiyordu. Ele aldığı mevzuların şebâbeti, tarâveti, gençliği ve
orijinalliğinin yanında o, farklı bir buud ve derinliğin sesi-soluğu olarak
duyuluyor ve hissediliyordu. Konuları tamamen bâkirdi yani o güne kadar üzerinde
durulmamış, işlenmemiş, öteler soluklu, kalb ve ruh edalı mevzuları ele
alıyordu. Ne ki bunlarda da öyle bir tarâvet, bir halâvet, bir neşât, bir
şetâret vardı ki duyanları büyülüyordu.
O gün cahiliye devrinin şairleri hep belli temaları işliyorlardı; bunlar da daha
ziyade kadın, neşe, deve ve at türü şeylerdi. Tarafe’nin şiirlerine
baktığımızda, meliklerin destanlaştırıldığını, harplerde mızrak atmanın ve kılıç
darbelerinin tasvirlerini görürüz. Bütün cahiliye şiirini tetkik ettiğimizde bu
tür şeylerin dışında bir tek kelime söylemedikleri görülür. Bunlar çok güzel
resmedilmiş olabilir ama böyle bir darlık içindedir. Herkes bu tür mevzulara
vâkıf olduğundan, malzemeyi bu hususlarda rahat kullanmışlardır. Kur’ân-ı Kerim
ise bunların hepsini bâtılı tasvir saymış ve insanlığın dünyevî-uhrevî
problemlerini ve onların çarelerini dillendirmiştir. Evet, Kur’ân-ı Kerim,
hayatî şeylerden bahsetmiş ve kullandığı kelimeler ve ortaya koyduğu düşünce
sistemiyle tamamen farklı bir derinlik sergilemiştir. Bugün dildeki devrim ve
insanın fikrî yapısının devamlı değişmesi karşısında nesiller, ortaya atılan
mevzuları anlama hususunda çok zorluk çekiyor, hatta çok defa söylenenleri
anlamıyor. Düşünce dünyası başka, bu düşünce dünyasını ifade eden terminoloji
ise daha başka. Bir düşünün, o günün edibinin karşısına apayrı bir mevzu çıkıyor
ve bütün o üdebâ ve büleğâ, işlenmemiş, yontulmamış, rötuşlanmamış yepyeni
kelimelerle anlatılan bu terütaze mevzu karşısında dilini tutuyor, “Bunlar asla
söylenemez!” diyor…
İkinci bir husus da şudur: وَالشُّعَرَۤاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ أَلَمْ تَرَ
أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ
“Şairler var ya, bunların peşine ancak sapkınlarla çapkınlar düşer. Görmez misin
onlar her biri bir vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır durur ve
yapmayacakları şeyleri söylerler.” (Şuarâ sûresi, 26/224-226) âyetlerinin de
ifade ettiği gibi şairler umumiyet itibarıyla mübâlağalar, mücâzefeler, bir
kısım hilâf-ı vâki beyanlar ve yalanlarla meseleyi şaşaalandırarak şiirlerine
ihtişam katıyorlardı.
Bir meseleyi destanlaştırırken, devrimizin propagandistleri gibi, onu
gerçeklerden çok uzaklaştırarak, daha ziyade şiirdeki hava, eda, ton gibi
unsurlarla muhatapların ruhunda heyecan uyandırmayı esas alıyorlardı. Onun için
de o devir şairinin sıdkla asla alâkası yoktu. Bundan dolayı da serbest hareket
ediyorlardı. Hatta duygu ve düşüncelerini çok daha rahat ifade edebilmelerinin
arkasında bunun olduğu da söylenebilir.
Kur’ân-ı Kerim ise beyan ettiği her hususla alâkalı söyleyeceğini vâkıa
mutabakat içinde söylüyordu. Onda mübâlağa ve mücâzefe yoktu. Böylesine
disiplinli ve bağlayıcı kayıtlar içinde edebî ihtişamını muhafaza etme Kur’ân-ı
Kerim’e has bir keyfiyettir. Onun için edipler, Lebid ve Hassan İbn Sabit gibi
kimselerin şiirlerine baktıkları zaman cahiliye devrine ait olanların daha
parlak, İslâm devrine ait olanların daha sönük olduğunu görürler. Zira cahiliye
devrinde onlar gayet rahat malzeme kullanma imkânına sahip bulunuyorlardı.
Hassan, hiçbir zaman cahiliye devrindeki kadar muhteşem şiir söyleyememişti.
Lebid ise buna hiç cesaret edememişti. Vâkıa o, مَا كُنْتُ لِأَقُولَ شِعْرًا
بَعْدَ أَنْ عَلَّمَنِيَ اللهُ الْبَقَرَةَ وَاٰلَ عِمْرَانَ “Allah, bana Bakara
ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrettikten sonra ben şiir söylemeye haya ederim.”
demiştir.[4] Ne var ki ortada bir realite de vardır. Zira eğer şiir yazsaydı
kat’iyen cahiliye devrindeki limite ulaştıramayacaktı. Bu itibarladır ki,
cahiliye devri şairleri, bir bakıma ifadelerinde çok rahat olmalarına mukabil
Kur’ân-ı Kerim; yalan, doğru, mücâzefe, mübâlağa yollarından sadece doğru yolunu
seçmiş ve böylece her şeyi vâkıa mutabakata bağlamıştı. Mü’min artık mübalağa ve
mücâzefede bulunamazdı. Bütün bunlarla beraber Kur’ân ihtişamından hiçbir şey
kaybetmemişti. Şairler de bunu görüyorlardı.
Sâlisen; Kur’ân-ı Kerim, emir-nehiy, va’d-vaîd, Cennet-Cehennem, tevhid-i
rubûbiyet ve tevhid-i ulûhiyete ait hakikatler gibi belli sabit hakikatleri
işliyordu. Binaenaleyh bu tür meselelerin gerektirdiği ciddiyete münasip
düşmeyen ifadeler Kur’ân-ı Kerim’de bulunmayacaktı. Zira bu türlü mevzular
ciddiyet ister, net anlaşılmak ister, olumsuz te’villere kapalı olmak ister.
Yerinde konunun maddelere ayrılmasını, tasnife, tertibe tâbi tutulmasını ister.
İşte Kur’ân-ı Kerim de bunu yapmıştır. Mesela miras hukuku, ukûbat (ceza hukuku)
bahisleri ve bazı içtimaî meseleler ifadede netlik ve ciddiyet ister. Kur’ân, bu
hususları belli bir ciddiyet çerçevesinde ele alıp bu hassasiyeti muhafaza
etmekle beraber edebî ihtişamıyla da hep göz kamaştırıcı olmuştur.
Râbian; en edebî eserlerin dahi bütünü aynı belâğat seviyesine çıkamayabilir.
Mesela bu bir şiir ise, bazen sadece birkaç mısrada bir ihtişam müşahede edilir.
Bizim felâketli günlerimizin şairi, aruzu çok rahat kullanan, nesir gibi şiir
yazan M. Akif’i dahi bu nazarla ele aldığımızda bazen hiçbir edebî değeri
olmayan sözler söyler ki, Necip Fazıl’ın onun bu yönlerini ele aldığı bir
konferansında şöyle dediğini hatırlıyorum: “Mehmet Akif’in şiir yönü sıfırdır.
O, devlere mahsus büyük bir davayı serçe gibi cılız kanatlarıyla üzerine aldı ve
damların seviyesine dahi yükselemedi.” M. Akif’in her yerde böyle olduğuna
iştirak etmiyorum. Ne var ki böyle olduğu şiirler de az değildir. Aslında o,
bütün şiir gücünü kullanmasına rağmen, hatta Mısır’da kaldığı zaman yazdığı
şiirleri daha sonra değiştirme lüzumu duymasına ve sönük gördüğü mısraları daha
muhteşem mısralarla değiştirmiş olmasına rağmen yine de edebî bir zevkle ele
alındığında her mısraında ona yakışan ihtişamı, o parlaklığı görmek mümkün
değildir.
Bu husus, cahiliye devri şairleri için de, diğer bütün şairler için de
geçerlidir. Buna mukabil, Kur’ân-ı Kerim’in başından sonuna kadar neresine nazar
edersek edelim, her kelimesinin siyakıyla-sibakıyla münasebetinde, cezâlet-i
beyan itibarıyla lafızlarının birbirine omuz vermesinde, konuları ifade ederken
seçilen kelimelerde ve iç musiki adına kelimelerin çıkardığı ses tonu, hava ve
edada hep bir ihtişam müşahede eder, bir tesirle heyecanlanır ve âdeta
büyüleniriz. Buna mukabil en büyük edipler dahi, bütün edebî güçlerini ortaya
koydukları en önemli şaheserlerinin bile ancak bazı bölümlerinde ciddi bir şey
ortaya koyabilmektedirler; en dev şairlerin yazdıkları şiirlerin bütün
mısralarında aynı ihtişamın korunamadığı bir gerçektir. Hiçbir şeyle kâbil-i
kıyas olmayan Kur’ân-ı Kerim’in ise bu mevzuda eşi-menendi yoktur ve daima o
muhteşem ifade keyfiyetini muhafaza etmiştir.
Hâmisen; her şair, şiirin bir tarafını tutmuştur. Mesela kimisi lirik tarafı,
kimisi hamaset tarafını ve kimisi de millî meseleleri dile getirme tarafını
tutmuştur. Cahiliye devrinde de bu böyleydi; mesela İmriü’l-Kays’ın işlediği
mevzular kadındır, neş’edir ve attır; A’şâ’nın işlediği mevzular daha ziyade
neş’e, keyif ve içkidir; içkiye müptela bir adamdır. Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın
işlediği mevzular pek çoğu itibarıyla tergibdir, recâdır. Nâbiğa’nın şiirlerinde
ise korku imajı, bedbinlik ve karamsarlık hâkimdir. Bunların her biri, mevzu
olarak ele aldığı sahada söz sahibi birer otorite olarak görülmüşlerdir ama
sahalarının dışına çıktıklarında sönük birer muma dönmüşlerdir.
Kanaatim şu ki, cahiliyenin bu dev şairleri Devr-i Risalet-penahiyi idrâk edip
Kur’ân güneşinin doğuşuna muttali olsalardı şiir anlayışlarında –yenilerin
diliyle– ciddi bir reforma gideceklerdi; tabi, Kur’ân devrindeki şiirleri çok
sönük, cahiliye devrindekileri ise daha parlak görünecekti. Bunlar şiirde takip
ettikleri sistemi değiştirselerdi de yine bir sönüklük müşâhade edilecekti.
Kur’ân-ı Kerim ise –dikkat buyurun– en cüzî bir yaratılış hakikatinden en küllî
rubûbiyet ve ulûhiyet hakikatine kadar bütün mesâili ele alıp işlemiş ve mu’ciz
bir beyan sergilemiştir.
Kur’ân وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ “Yaş ve kuru hiçbir
şey yoktur ki, açık, net bir kitapta bulunmasın.” (En’âm sûresi, 6/59) ferman-ı
sübhânisi işaretiyle çevçevelediği bütün rubûbiyet, ulûhiyet, ubûdiyet
hususlarını, mülk ve melekût âlemlerinin sırlarını en ince teferruatına kadar
ele alıp işlemiş ve her konuda ulaşılmazlığını göstermiştir. Bu kadar ayrı ayrı
mevzuların, bu kadar kısa zaman içinde en bâkir kelimelerle ve değişik
terminolojik bir üslupla işlenmiş hakikatler olarak bir ümmî tarafından ortaya
konabilmesi, cahiliye edip ve beliğlerinin nazarında ihtimal dâhilinde bile
görülmeyecek bir mevzu olduğundan, önyargısız gelip dinleyen, ona kulak veren
herkes ister istemez teslim olma lüzumunu duymuştu.
İleride, Kur’ân-ı Kerim’in kullandığı beliğ üslubu belli bir tasnif çerçevesinde
arz etme imkânı bulmayı ümit ederim.
* * *
İşte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kulluğu içinde nübüvvete ait o
muallâ mevkide durup Cenab-ı Hakk’ın kendisini serfirâz kıldığı o yüksek
şâhikadan bütün insanlara: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ “Ey
insanlar, Rabbinize kulluk edin!” diye seslenerek onları Hakk’a ubûdiyete davet
ediyor ve kulak verip dikkat kesilen muhataplara nübüvvetini, Kur’ân-ı Kerim’in
kelâm-ı ilâhî olduğunu ve hakkaniyetini anlatıyor. Bunları anlatırken de bütün
gücüyle onların dikkatlerini Kur’ân-ı Kerim’e çekiyor. “Dikkat edin!” diyor,
“Eğer varlığı ve meydana gelişini.. eğer psikoloji ve sosyolojinin
prensiplerini.. ve eğer abd–Mâbud ilişkisini, halk-Hâlık-mahlûk münasebetini
biliyorsanız Kur’ân-ı Kerim’e dikkat ediniz. Bunu yapabildiğiniz takdirde
kat’iyen anlayacaksınız ki bu Kur’ân kat’iyen bir beşerin eseri olamaz. Zira o,
konu edindiği her şeyi fevkalâde bir sebep-müsebbep insicamı ve uyumu içinde
anlatıyor. Evet o, varlığın meydana gelmesini, illet-malûl münasebeti içinde
ifade ediyor. Vücud-u eşyanın verâsındaki hikmet ve hakiki illeti gösteriyor ve
her hâdisenin arkasındaki sebepleri yaratan Müsebbibü’l-esbab’a nazarları
çeviriyor.
O, kendi üslubuyla derinlemesine ilm-i nefsi ele alıyor –Frenkçe adıyla
psikoloji– kâinatla münasebetinde insanın duyduğu ve düşündüğü şeyleri şerh
ediyor ki, insanlık onca çabasına rağmen onun işaretlediği ufka ulaşamamıştır.
Yaratıldığı günden bugüne gelişen insan düşüncesinin, psikolojiye dair ortaya
koyduğu ürünleri ve bu mevzudaki Kur’ânî disiplinleri ele alınız, inceleyiniz,
siz de o yüksek farkı göreceksiniz. Vâkıa, bu mevzuda şunu da hemen ifade
etmekte yarar var: Kur’ân’ın ilm-i nefsle alâkalı tespitlerini ele alan doyurucu
bir eserin mevcudiyetinden bahsetmek henüz mümkün değil, o hususta müstakillen
yazılmış bir tefsir bilmiyorum. Ancak bu mevzuun da ariz ve amik ele alınması
lazımdır. Dilerim bir gün bunu yapacaklar da çıkar!
Aslında Kur’ân-ı Kerim’in bir konuyu ele alışına ilm-i nefs açısından
bakıldığında, basiret sahibi herkes, hâlet-i ruhiyesiyle kendini Kur’ân’ın
âyetleri içinde hisseder. Yüz ekşitmeleri, göz kırpışları, bazen tatlı
gamzeleri, bazen reveransları, bazen tavrı, edası, bazen ses tonuyla kendini hep
onun içinde görür. Evet, ilm-i nefisten behreniz varsa, Kur’ân-ı Kerim’in içine
daldığınız zaman –tabi tam teveccühle olursa– insanın derinlemesine şerh
edildiğini görür ve ürperirsiniz. Keza içtimaiyat ilmiyle (sosyoloji) meşgul
olduğunuzda, bütün beşerî çalkalanmalar ve bu çalkalanmalardaki âmiller
karşısında çaresizlik yaşamanıza karşılık Kur’ân-ı Kerim’in içinde o herc ü
mercin çözüm tekliflerini duyacak, hissedecek ve hayranlıkla köpüreceksiniz.
Evet, bütün beşerî olumsuzlukların gürültüsünü, çareleriyle beraber onun
muhtevasında duyacak ve rahat bir nefes alacaksınız. Sosyoloji ilmi, geçen
asırlarla beraber gelişmiş olmasına, yüzlerce ilim adamının terini alnında
taşımasına rağmen Kur’ân-ı Kerim’in ulaştığı zirveye ulaşmış değildir,
ulaşmasına da imkân yoktur. Bu açıdan eğer biraz içtimaiyattan haberiniz varsa
siz de Kur’ân-ı Kerim’in beşer mahsulü olduğu fikrini reddedecek ve “Bu, bir
Allah kelâmıdır.” diyeceksiniz.
İşte Kur’ân, فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه fermanıyla bu muhtevalı kitabın
zenginliğine dikkati çekiyor ve diyor ki, buyurun böyle bir kitabı getirin.
Hatta onun sûreleri gibi bir tek sûre getirin. Hususiyle de bir ümmîden bunu
getirin. Ümmîden getirmekten de vazgeçip مِثْلِه’deki zamiri Peygamberimiz’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) irca etmeyelim de şöyle diyelim: Siz kimden olursa
olsun, ulemadan, edip ve beliğlerden müteşekkil bir heyetin gayretiyle bunu
getirin. Ne ki bu mutlaka Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasını hâvî bulunmalıdır. Yani
onun ifade ettiği şeyleri aynı eda ve aynı derinlikte ifade etmelidir. Bunu arz
ederken hayatı ve vücud-u eşyayı yani varoluşu ve eşyanın varoluşundaki
illet-malûl tenâsübünü, içtimaiyat ilmini, ilm-i nefsi, ahkâmı ve Hâlık-mahlûk
münasebetleri hususatını ihtiva eden bir kitap olsun. Böyle bir kitap
getiremeyeceğinize göre, gelin inkıyat edin ve Kur’ân-ı Kerim’e teslim olun.
Bundan başka Kur’ân-ı Kerim bu meselede tahaddîde bulunurken farklı iki mucize
de izhar etmiştir.
Bunlardan biri,وَلَنْ تَفْعَلُو “Asla yapamayacaksınız.” ifadesi ile izhar
buyrulan mucizedir ki, hiçbir zaman böyle bir şeyin gerçekleşmeyeceğini beyan
buyurmuş ve buyurduğu gibi de olmuştur. Evet, Devr-i Risalet-penahiden asrımıza
kadar gelen bütün edip ve beliğler dostluk şevkiyle ya da düşmanlık duygusu ve
nefretiyle bu mevzuda çırpınıp durmuşlar, hatta iktibaslar yapıp pek çok eserler
meydana getirmişlerdir ama ne dostun şevk u iştiyakı ne de düşmanın bu mevzudaki
muaraza arzusu Kur’ân-ı Kerim’in benzeri bir kitabın meydana gelmesine
yetmemiştir. Bu itibarla burada hemen “cümle-i mu’teriza” (günümüz ifadesiyle
ara söz) olarak araya sıkıştırılmış bulunan وَلَنْ تَفْعَلُو sözünün ifade
ettiği mucizeyle karşılaşmaktayız.
İkincisi, Kur’ân-ı Kerim, ileride tafsilen arz edileceği vechile, kevnî,
ledünnî, enfüsî mucizelerinin yanında وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Onun
yakıtı, çırası insanlar ve taşlardır.” demek suretiyle ayrı bir mucizeye daha
dikkat çekmiştir. –Allahu a’lem– buradaki mucize, taşları dahi yakacak veya
taşların yakıt olarak kullanılacağı bir ateşten bahsedilmesidir. Esasen cahiliye
devrinde taşın yanması, demir madenlerinin şiddetli ateşlerde eritilmesi belki
düşünülebilirdi ama, taşın doğrudan doğruya kendisinin vakûd-yakıcı olma
meselesi düşünülemezdi. Biz bunu ancak bu çağda anlayabiliyoruz. Şöyle ki,
hararet bir seviyeye yükseldikten sonra taş yanma keyfiyetini kaybeder, artık
yakıcı bir hâl alır. Yani doğrudan doğruya taş, yakacak hâle gelir.
Diğer bir yönüyle de, kelimenin başındaki harf-i tarifin ahd için olduğu
düşünülürse, son zamanlarda zuhur eden kömür ve kükürt gibi belli taşlara işaret
de olabilir. İster kükürt, ister kömür, tutuşturucu, yakıcı vazifesi görmedeki
malumiyetiyle Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın mucizelerindendir.
Kur’ân’ın kendi ruhu içinde, nazmının inşası, lafızlarının tenâsübü ve o
fevkalâde tasvir gücü, açık-kapalı –sahabenin engin anlayışı mahfuz– ilk defa
Abdülkâhir Cürcânî, kısmen merhum Sekkâkî, biraz daha derince, onlardan sonra
gelen Zemahşerî gibi zatlar tarafından dillendirilmiştir. Bu arada önemli bir
dil de Üstad Bediüzzaman Hazretleri olmuştur. Merhum Seyyid Kutup’un tasvir
üzerindeki cehdi de oldukça önemlidir. Kur’ân’ın tefsiri içinde behemehal bu
meselenin de ele alınması çok önemlidir. Arapça bilmeyen kimseler ilk plânda
belki bu zemzeme-i Kur’ân’ı, bu demdeme-i beyanı pek hissetmezler ama üzerinde
duruldukça onlar da bir şeyler anlayacaklardır. Bu itibarla da bu, mutlaka âli
bir heyet tarafından gerçekleştirilmelidir. Fakir, İşârâtü’l-İ’câz’da üzerinde
ısrarla durulan şu hususları da önemli görüyorum:
1. Ele alınan her mevzuun, her makta’ın bir yönüyle Kur’ân-ı Kerim’in bütünüyle
ve hususiyle de o sûreyle münasebeti,
2. Cümlelerin veya âyetlerin birbiriyle münasebeti,
3. Bizim seçilen kelimelerdeki dil incelikleri veya “kuyûdun fevâidi” diyerek
ele aldığımız hususların yerli yerine vaz’ edilmiş yani her kelimenin o yerin
iktizasına göre getirilip konmuş olması...
Bu hususlara mutlaka dikkat edilmelidir. Bir iki sûre bu tarzda tahlil edilse
Kur’ân’ın nasıl bir mucize olduğu hemen anlaşılır ve bu yüce kitabın tamamı
hakkında bir kanaate sahip olunabilir.
* * *
Geriye dönecek olursak وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى
عَبْدِنَ âyetinde ele alınan mevzuun daha evvelki mevzularla sıkı bir münasebeti
görülür.
Şöyle ki, sûrede öncelikle Kur’ân-ı Kerim’i medihle söze başlanıyor: الٓمٓ
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” Sonra da
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.” geliyor. Sûre-i
Bakara’nın başından buraya kadar olan âyetler arasında ciddi bir alâka göze
çarpıyor. Daha sûrenin başında, muhteva, iç enginlik ve farklı üslubuyla
Kur’ân-ı Kerim’in sair ifadelere, hutbelere, süslü beyanlara meydan okuduğu
görülüyor. Tabi bu, bakış zaviyesini belirlemiş olanlara göre bir duyuş. Aksine
ona sathî bakanlar için tereddüt ve şüphe kaçınılmazdır. Ancak dikkatli bakan ve
bütüncül bir nazarla meseleleri ele alan kimselerdir ki onu mahz-ı hidayet
kaynağı olarak görürler. Bu itibarla o daha söze başlarken, reyb içinde olan
mütereddit kimselere, kâfir, münafık ve mü’minlere, her birinin bakış açısı
itibarıyla ima ve işarette bulunur.
Diğer bir husus da, daha başlangıçta Cenab-ı Hakk’ın, insanları imana ve ibadete
çağırmasıdır. Tabir-i diğerle tevhid-i ulûhiyete, tevhid-i rubûbiyete davetidir.
Birbirinden ayrılmayan, birbirinin lazımı olan hususları vurgulamanın zımnında,
iman esaslarından biri olan nübüvvete de bir işaret söz konusudur. Mezkûr
hususlar sabit olup da nübüvvetin olmaması düşünülemez. Ayrıca evvelki âyetlerde
abd-Mâbud münasebetinin, يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُو âyetinde de
ümmet-nübüvvet münasebetinin anlatıldığı söylenebilir. Demek oluyor ki ilk
makta’ sayılan sûrenin başından son makta’da ifade edilen hakikatlere kadar her
kelime ve cümle fevkalâde bir münasebet içindedir.
Âyette cümlelerin birbiriyle münasebeti de gayet açıktır. Şöyle ki mesela,
وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَ bir cümledir. فَأْتُوا بِسُورَةٍ
مِنْ مِثْلِه maksadı anlatan ayrı bir cümle. Ama bunlar birbiriyle münasebeti
açısından tek bir cümle gibidirler.
Mesela, Kur’ân diyor ki: “Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet
ediniz.” Buna mukabil, “Kabul ettik, Rabbimiz Allah’tır ama nasıl ibadet
edeceğiz?” mukadder sualine cevap olarak Kur’ân daha başta İslâmî esasları
zikrederek sualin cevabının o ilâhî program içinde olduğunu vurguluyor.
Ardından, “Bu kitabın Allah’tan geldiğini nereden bileceğiz?” sorusuna cevap
olarak, “Onun benzerinin getirilememesi size yetmiyor mu?” deniyor. Evet, bu
Kur’ân öyle bir kitap ki, bir yönüyle bizim maslahatımızı yani bütün beşerî
maslahatları gösteriyor, diğer yönüyle de kendi kendine hüccet oluyor; evet o,
hücceti de, delilleri de içinde bir kitab-ı muciz-beyandır.
Bir diğer münasebet de şudur: Çeşitli dönemlerde imanın rükünleri içinde
insanların en çok şüphe ettikleri, Allah’ın indirdiği kitaplar ve peygamberlik
müessesesi olmuştur. Bu açıdan her iki yerde de bu konu “reyb” kelimesiyle ele
alınmıştır. Kuran ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ “İşte Kitap! Şüphe yoktur
onda.” diyor. Demek kalblerde, dimağlarda sathilikten ötürü bir tereddüt var ki,
o içinde hiçbir şüphe olmadığı hakikatine dikkatleri çekerek bu reybîliği
reddediyor. وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَ “Eğer
kulumuza indirdiğimiz Kur’ân hakkında şüpheniz varsa...” âyetinde ise o,
muhataplarından, onun Allah kelâmı olduğunda herhangi bir şüpheleri varsa,
samimi davranıp önyargılarından sıyrılmalarını ve kendi kendine hüccet
olabilecek o beyana insaf nazarıyla bakmalarını istiyor.
“Pekâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in semavî ve Allah kelâmı olduğunu nasıl anlayacağız?”
şeklinde akla gelebilecek bir soruya da Kur’ân’ın cevabı şudur: فَأْتُوا
بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه “Haydi, onun benzeri bir sûre de siz getirin.”
Aslında Kur’ân’a nazire olabilecek bir şeyi getirip ortaya koyma da öyle hemen
olacak iş değildir. Malum, hazır bir şey olacak ki getiresiniz. Öyleyse burada
tayyedilmiş (zikredilmemiş) hususlar vardır ve onların nazara alınması fevkalâde
önemlidir.
Evet, Kur’ân, ince bir ifade tarzıyla melzumu zikr ve lazımı murad etmiştir.
İşârâtü’l-İ’câz’da da ifade edildiği gibi[5] sanki onlara, “Tekellüfe sapmadan
önce tahkikat yapın; misil, mesîl, misal bunlar üzerinde durun, bir şey bir şeye
ne zaman benzer? Benziyor dediğimiz şey hakikaten benziyor mu? Bu konuda
mukayese yapmayı ihmal etmeyin, sonra bütün gücünüzle çalışın; semere-i
sa’yinizi ortaya koyun; bütün bunları müteakip de uydurduğunuz şeyleri test edin
ki, şunu niye yapmadık demeyesiniz.” denmektedir. Evet bunlar o cümlede
melhuzdur, zira فَأْتُو emriyle getirilmesi istenen şey, hemen elinizi
uzattığınızda alıp getireceğiniz hazır bir şey değildir. Kur’ân مِنْ مِثْلِه
sözüyle açıktan açığa bu kıyasa, misile, mesîle, misale dikkat çekiyor ve onlara
âdeta şöyle diyor: “Evvela düşünün-taşının, ölçün-biçin ve yapacağınızı öyle
yapın. Aksine, gelişi güzel Müseylimetü’l-Kezzâb gibi ortaya bir laf
atıverirsiniz ve Kur’ân’a benzedi zannedersiniz de bununla sadece kendinizi
gülünç duruma düşürmüş olursunuz.”
Bu reybî, şüpheci taifenin aklına gelebilir ki; “Biz bunu yapamıyoruz ama belki
geçmiş insanlar arasında ya da hâl-i hazırda bizim bilmediğimiz kimseler içinde
bizden daha zeki dimağlar, daha mükemmel karihaların Kur’ân’a nazire yapıp onun
misli bir eser ortaya koymaları mümkün olabilir. Binaenaleyh biz bu tahaddîye,
bu meydan okumaya karşı Kur’ân’ın benzerini getiremiyor olabiliriz, ne var ki
birileri çıkıp bu işi yapabilir.”
Buna cevaben deniyor ki: وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ Allah’tan
gayrı bütün şahitlerinizi, geçmişte ve gelecekte beliğ hutbeleriyle arz-ı dîdâr
eden bütün ediplerinizi, beliğlerinizi de çağırın; ister geçmişten,
kitaplarıyla, divanlarıyla eskiler, daha eskiler ve Muallaka şairleri gibi söz
erbabını, isterse hâl-i hazırda bulunan ve sizin şu yenik ve perişan durumunuza
muttali olanları ve sizi söz cambazlıklarıyla iğfal edenleri de yanınıza alınız
ve Kur’ân’ın nazirini getiriniz.
Burada aynı zamanda şuna da bir ima’nın var olduğu görülüyor: Allah (celle
celâluhu) Hazreti Muhammed’in eline, nübüvvetini ispat etmesi için bir tasdik
alâmeti olarak mu’cizü’l-beyan bir kitap veriyor. Onunla hem murad-ı sübhânisini
beyan ediyor hem de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) has bir elçi olduğunu
ispat ediyor. Siz ise bu meselede tereddüt içindesiniz. Eğer onun doğru
olmadığını iddia ediyorsanız mislini getiriniz. Onu getireceğiniz âna kadar size
susmak düşer. Muhal-farz mislini getirirseniz, o sukût edecek, meydan size
kalacak ve siz ispat edilmiş bir dava ile ortaya çıkmış olacaksınız. Ne var ki,
onu kat’iyen getiremeyeceksiniz. وَلَنْ تَفْعَلُو ifadesi bunu ifade etmektedir.
Acaba getirebilme imkânı hiç yok muydu? Hayır, geçmişte kimse getiremediği gibi,
gelecekte de kimse getiremeyecektir; getiremeyecek zira, Asr-ı Saadet’te
hükümfermâ olan şey daha ziyade edebiyattı, belâgattı. Sıklıkla üzerinde
durulduğu gibi, Musa (aleyhisselâm) devrinde hükümfermâ olan sihirdi; İsa
(aleyhisselâm) devrinde tıp, Devr-i Risalet-penahide ise daha ziyade şairlerin
büyüleyici beyanlarıydı. O dönemde bazen bir söz, insanları birbirine düşürüyor,
bir başka söz de sulha vesile olabiliyordu. Binaenaleyh söz sultanlığının
yaşandığı bir devirde Kur’ân-ı Kerim’in o büyüleyici beyanına karşı sehere-i
şuarâ (büyüleyici şairler) secde ettiklerine göre ileride de hiç kimse onun
benzerini getiremeyecek demektir. Onun için فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُو ifadesinin
ardından gelen وَلَنْ تَفْعَلُو beyanıyla, gerek Asr-ı Saadet’te gerekse daha
sonraki devirlerde Kur’ân-ı Kerim’e eş, menend bir eser ortaya konamadığı gibi
gelecekte de bunun söz konusu olamayacağı anlatılmıştır.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا - وَلَنْ تَفْعَلُوا - فَاتَّقُوا النَّارَ ibaresindeki
cümle-i mu’teriza (ara söz), “Bir dakika!” deyip birkaç mucizeye dikkatlerimizi
çekmiş oluyor:
Birincisi,وَلَنْ تَفْعَلُو kâfi bir mucize-i Kur’ân’ı anlatıyor ki, kıyamete
kadar kimse Kur’ân’ın mislini getiremeyecektir, bugüne kadar getiremedikleri
gibi. Devr-i Risalet-penahide belki bu işe daha az teşebbüs olmuştur. Çünkü
onlar erbab-ı lisan idi, dilden anlıyorlardı ve böyle bir şeye teşebbüs cüretini
gösteremiyorlardı. Daha sonraki devirlerde mesela Mütenebbî, Maarrî, Gulam Ahmed
ve daha başkaları küstahlıklarını izhar etme yolunda böyle bir teşebbüste
bulunmuşlardı. Aslında bunlar Kur’ân’ın iç derinlik, fesâhat ve belâgatına tam
muttali değildiler. Kendi şiir vadilerinde birer şair veya kâhin idiler. Onun
için Devr-i Saadet’teki aczi göremeyerek bir olmazın peşine takılmışlardı.
Aslında onlar da neticede bunu başaramayacaklarını anlamışlardı.
İkincisi, Kur’ân-ı Kerim meydan okuyunca bunların izzetleri, haysiyetleri
rencide oluyor, “yapamazsınız” deyince de gururları kırılıyordu. Hâlbuki o
devirde burnu bulutlarda gezen o çok mağrur edip ve şairler böyle bir şeyi çok
rahat sindiremezlerdi. Bu itibarla Kur’ân’ın bu tarz ifadesi onları fevkalâde
bir gayzla, nefretle, kinle Kur’ân-ı Kerim’e karşı mübarezeye zorluyordu. İşte
böyle kuvvetli bir saik altında pek çok kitabın yazılması, nice muaraza
örneğinin ortaya dökülmesi gerekirdi. Hâlbuki şu âna kadar dost ve düşmanın
kitaplarında bu mevzuyla alâkalı bir şeye şahit olamıyoruz. Ayrıca arz edildiği
üzere, bu iş o gün mümkün olmadığı gibi bugün ve istikbalde de olmayacak
demektir. Evet, ilk dönemde olmadığına göre daha sonraki devirlerde de
olmayacağı açıktır.
Burada bir hususa daha dikkatinizi rica edeceğim. Bir kısım edipler, daha sonra
Arap dili üzerindeki oyunlarıyla kısmen dili Kur’ân’dan uzaklaştırdılar. Onlar
bununla iyi bir şey yaptıklarını sanıyorlardı. Aslında Kur’ân dili, Peygamber
(sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı ve sahabe anlayışı, her şeyin doğru
anlaşılmasında çok önemliydi. Binaenaleyh aslında fikren, hayalen o devre gidip
Kur’ân’ı, nüzul atmosferinde duymak çok önemliydi. Hazreti Üstad birkaç yerde:
“Bir adam,سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ “Gökte ve yerdekiler
O’nu (celle celâluhu) tesbih etti/ediyor.” (Hadîd sûresi, 57/1) âyetini okudu.
Dedi: ‘Bunun hârika telâkki edilen belâgatını göremiyorum.’” diyor.[6] Sonra;
“سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
âyetindeki belâgat-ı mâneviyeyi zevk etmek istersen, kendini nur-u Kur’ân’dan
evvel o asr-ı cahiliyette, o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey zulmet-i
cehil ve gaflet altında, tam bir perde-i cumûd-u tabiata sarılmış olduğu anda
Kur’ân’ın lisan-ı mânevisinden سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ
gibi âyetleri işit, bak; nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem,
سَبَّحَ – تُسَبِّحُ sadasıyla, işitenlerin zihninde diriliyor, hüşyar hâle
geliyor ve kıyam edip zikrediyorlar.”[7] diyor.
Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerim’in üslubundaki enginliği ve ihtişamı
görebilmek için mutlaka ve doğrudan doğruya cahiliye devri ve bedevilik
dönemindeki insanların yavaş yavaş zulmeti terk edip nura gelişleri ve vahşetten
sıyrılıp Kur’ân’ın getirdiği medeniyet anlayışına intikal edişleri nazar-ı
itibara alınmalıdır ki o derinlik tam hissedilebilsin. Böyle bir anlayış içinde
bakmayıp da şu bozuk düzen devrin şartları ve hâdiseleri zaviyesinden o mu’ciz
beyan ele alınacak olursa tam ve hakkıyla zevk edilemez.
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Çırası ve yakıtı
insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının.” beyanının
da diğerleriyle münasebeti var. Zira yukarıdaki âyetle muhataplara şu denmiş
oluyor: “Kur’ân’ın menendini, eşini getiremediniz, âciz kaldınız. Öyle ise o bir
mucizedir, size de bunu kabul etmek düşer.” Bunun mukabilinde onlardan
gelebilecek “Onu kabul etmenin gereği nedir, ne yapmalıyız?” mukadder sualinin
cevabı, “Emirlere imtisal ve nehiylerden içtinap edeceksiniz. Takvanın asıl
mânâsı da işte budur. Daire-i takvaya girerek Allah’a sığınmak ve size
bahşettiği imkânları iyi değerlendirip dünya ve ukba saadetini elde etmeye
çalışmak. Aksine, nazîrini getiremediğiniz hâlde hâlâ bu mucize-i bâhireye karşı
gözünüzü kaparsanız o zaman “hutame”ye (Cehennem) “hatap” (odun) olursunuz.
Sakının çırası, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem’den...” şeklinde olur.
Burada mücmel olarak hesap yani imanın rükünlerinden bir diğeri olan ahiret de
anlatılmış oluyor. Cehennem’e mukabil Cennet ise, mü’minleri tebşir sadedinde
bir sonraki âyette ele alınmaktadır.
Aynı zamanda bu makam, bir sonraki âyette gelecek “tergib”e mukabil bir “terhib”
makamıdır. Böylesine tesirli bir terhib ancak yakıtı insanlar ve taşlar olan bir
Cehennem tasviriyle yapılabilirdi. Evet, o öyle müthiş bir ateş ki, çırası
taşlar ve insanlardır. Bu tasvir çok müthiş ve ürperticidir. Zira ağaçları,
otu-kökü ve kömürü tutuşturmak için bir kibrit, bir parça gaz ve birkaç çıra
yetebilir. Cehennem ateşinin şiddetine bakın ki onu tutuşturmak için gaz, kibrit
ve çıra yerine insanlar ve taşlar kullanılıyor. Artık varın gerisini siz
düşünün! Bu tehvîl (gönüllere ürperti salma) makamında hem de mübalağasız
meselenin böyle beliğâne ele alınması hakikaten onun çok faik bir beyan ve üstün
bir ifade tarzı olduğunu gösteriyor.
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmıştir.” âyeti bize şunu da
anlatır: Dünyada musibetler umumileştiğinde, o musibet bir parça olsun hafifler.
Cehennem’de ve Cehennem azabında ise böyle bir hafifleme söz konusu değildir.
Ahirette ilâhî kudret daha önde, hikmet ise ona göre bir bakıma daha geridedir
ve esbap perdesi aradan kalkmıştır. Orada bütünüyle hakka’l-yakîn zirvesinde
daire-i akaid hükümfermâdır. Öyleyse küfre ve dalâlete giren, nev’i şahsına
mahsus olarak azaba maruz kalacak; iyilik yapan da nev’i şahsına mahsus naîm-i
Cennet ile mütelezziz olacaktır. Oysaki dünyada durum böyle değildir. Şöyle ki,
bazen bir beldede haksızlık ve zulüm işlendiğinde gelen musibet umumi olarak
gelir. وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَۤاصَّةً
وَاعْلَمُۤوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “O fitneden sakının ki, geldiğinde
içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki
Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl sûresi, 8/25) Burada ise أُعِدَّتْ
لِلْكَافِرِينَ deniyor. Kâfir, Cehennem’e; mü’min de Cennet’e giriyor, inanç ve
yaşam tarzlarına göre muamele görüyorlar.
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ ifadesi aynı zamanda, Cehennem’in henüz
yaratılmadığını, dünya harap olup ahiret âlemi kurulduktan sonra yaratılacağını
iddia eden Ehl-i İtizâl’e de önemli bir cevap teşkil eder. Evet, Cehennem şu
anda hazırdır. Ne var ki, o henüz açılıp, inkişaf etmiş ve tafsilî hüviyetiyle
ortaya çıkmış değildir. Ama icmalî mânâsıyla şu anda da mahlûktur ve
müstahaklarını beklemektedir.
Buraya kadar, bu iki âyet içinde dercedilen cümlelerin birbiriyle ve ta Sûre-i
Bakara’nın başına kadarki bütün bir mebhasla olan çok sıkı münasebetlerini
göstermeye, okuyan ve dinleyenlerin zihninde oluşabilecek sorulara cevap vermeye
çalıştık.
[1] Bkz.: Zuhruf sûresi, 43/31.
[2] İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256.
[3] İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 3/320; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/412.
[4] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve 1/736; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 4/540.
[5] Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.137.
[6] Bediüzzaman, Sözler s. 485 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Zeyl); Şualar s. 124
(Yedinci Şuâ, Âyetü’l-Kübrâ).
[7] Bediüzzaman, Sözler s.400 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule).
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (23-24. âyetler)
Şimdi de, bizim kuyûdun fevâidi dediğimiz, seçilen kelimelerdeki dil incelikleri
üzerinde teker teker durmak istiyoruz.
Evvela burada Kur’ân وَإِنْ كُنْتُمْ diyor. Daha önce de geçtiği üzere, إِنْ
şart edatıdır ve mutlak şek içindir. Şöyle ki, anlatılan şeyin vukuu kat’i ise
ya da en azından ekseriyet yahut zann-ı gâlip ifade ediyorsa, bu durumda
kullanılacak edat إِذَ ; şayet vukuu ile adem-i vukuu müsavi ise, yani olup
olmayacağı şüpheli ise o zaman da إِنْ kullanılır. İşte burada, onların
reybîliğine, şüpheciliğine ima sadedinde إِنْ kullanılmıştır. Buradaki şek,
şüphe, muhatabın durumuna göredir, yoksa mütekellim olan Cenab-ı Allah’a göre
mesele kat’idir.
Aynı zamanda şüphe sebeplerinin izale edilebilecek türden olduğu da yine إِنْ
edatıyla vurgulanmıştır. Yani azıcık ciddi baksalar bu kitapta reyb olmadığını
görecekler. Bu itibarla denebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’e beşer kelâmı demek,
düşünmeden verilmiş peşin bir hükmün ifadesidir. Böyle bir ifadenin başında
muhataba bakan إِنْ kelimesinin bulunması, oradaki şekkin bütünüyle temelsiz ve
üflemekle zâil olacak kadar zayıf olduğunu gösterir. Fesübhânallah! Reyb ile
yakîn arasında böyle ince zar gibi bir perde var. Ama yine de bazıları ona
takılıp kalabiliyorlar..!
Burada, Kur’ân’da başka yerde geçen إِنِ ارْتَبْتُمْ “Eğer şüphe ettiyseniz,
şüphe ediyorsanız…”[1] ifadesi ihtiyar edilebilecekken bunun yerine وَإِنْ
كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ “Eğer herhangi bir şüphe içerisindeyseniz…” buyuruluyor:
Bu ifade tarzı kesinlik ifade eder. Yani onlar devamlı şüphe düşünmekte, şüphe
soluklamakta ve şüphe ile oturup kalkmaktadırlar.. âdeta şüphe, tabiatlarının
bir derinliği hâline gelmiş gibidir.. reyb etraflarını o kadar sarmış ki başka
bir şey görecek hâlleri kalmamıştır…
فِي رَيْبٍ bir zarftır. Şayet reyb birine zarf ise o da reybin mazrufu olmuş
demektir. İnsanlarda reybin mahalli kalb, dimağ veya vicdandır. Vicdanda reyb
olur mu, olmaz mı o felsefi bir konu ve münakaşası yapılabilir. Ne var ki bu
reyb, bu şek ve tereddüt hangi sistemde olursa olsun onları öyle pençesine
almıştır ki, artık hep reyb içinde yüzüyor, reyb düşünüyor ve reyb konuşuyor
olmuşlardır. Evet, maraz önce kalbde başlar, sonra da metastazla bütün bedeni
istila eder. Bu mânâ, cezâlet-i beyanda açıktır ve bu konuda bütün kelimeler
birbirini takviye etmektedir. Ayrıca رَيْبٍ kelimesindeki tenvin de tenvi’
içindir. Yani pek çok mütenevvi reybler demektir. Bu da bir yönüyle reybin
çokluğunu göstermek içindir. Bir yönüyle فِي zarf edatı, bir yönüyle de keynûnet
hususiyeti ve diğer yandan tenkîr tenvininin bulunması ciddi bir tesânüt ve
tenâsüp içinde reybîliğin derinliğini aksettirmektedir.
مِمَّا نَزَّلْنَ cümlesinde de aynı tenâsübü görebiliriz. Cümleye yapılan bir
takdire göre مِنْ teb’îz mânâsı ifade eder. مَ kelimesi nekredir ve “şey”
mânâsına gelir ki مِمَّ “indirdiğimiz şeyin bir parçasından” demek olur.
Ayrıca, نَزَّلْنَ kelimesi, peyderpey indirmek mânâsını taşıması açısından yine
cüz’iyet ifadesiyle aynı hususu işaretliyor.
سُورَةٍ kelimesi, bütün Kur’ân değil herhangi bir sûre demektir ki bütün bunlar,
“Kur’ân-ı Kerim’den bir tek parçaya nazire getirin.” mânâsı etrafında
toplanmaktadır ve burada da bir tecâvüb ve tesânüt söz konusudur.
Âyette, “tek seferde indirme” mânâsını taşıyan أَنْزَلْنَ değil de, “ceste
ceste, parça parça, belli bir vetire takip ederek indirme” anlamını taşıyan
نَزَّلْنَ kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzulü نَزَّلْنَ ile
anlatılır. Onun Levh-i Mahfuz’dan sema-i dünyaya inmesi, –oradaki hüviyeti nasıl
ise– o hüviyet ve keyfiyetiyle mele-i a’lânın sakinlerine –âyân-ı sâbitesiyle
mi, temessülatıyla mı– gösterilmesi ise birden olmuştur ve إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ
فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ (Duhân sûresi, 44/3) ve إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي
لَيْلَةِ الْقَدْرِ (Kadir sûresi, 97/1) âyetlerinde olduğu gibi if’âl babından
أَنْزَلْنَ ile ifade edilmiştir.
عَلٰى عَبْدِنَ ibaresindeki kelimelerin de ifade ettiği mânâlar var.
Evvela, عَلٰى harf-i cerri, isti’lâ içindir. Bu yönüyle de vahyin masdarının
ulviyetini vurgulamakta, vahyin semaviliğine dikkat çekmektedir. Ayrıca insanın
üzerine inen bir şeyin onun üzerinde, omuzlarında meydana getirdiği ağırlık da
yine bu kelimeyle işaretlenmektedir.
عَبْدِنَ kelimesiyle, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en mümtaz
hususiyetinin O’nun kulluğu olduğu, yani resûl olmadan evvel de kul olduğu
vurgulanarak, Allah’la insanlar arasında değişmeyen münasebetin kulluk olduğuna
dikkat çekilmektedir. Aslında O’nun hayatındaki pek çok mazhariyet de kulluğunun
semeresidir ve şüphesiz bunlardan biri de miraçtır. Bu itibarla da denebilir ki,
burada Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en mümtaz bir vasfı nazara
verilmektedir.
İkinci olarak, Cenab-ı Hakk’ın عَبْدِنَ demek suretiyle kulluğu Zât-ı
Uûhiyet’ine izafe etmesi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kulluğunun
hususiyetine ve kimsenin bu konuda O’na benzemediğine işaret etmektedir.
Üçüncü olarak da terkip şunu ifade etmektedir: Siz başkalarının beyanında
tereddütlü olabilirsiniz; başkalarına eş, ortak isnat etme teşebbüsünde
bulunabilirsiniz; ancak o kul bizim kulumuzsa ve onun ağzıyla biz konuşuyorsak,
onun konuşan dili oluyorsak, değil onun tebliğ ettiği vahy-i metluv, gayr-i
metluv beyanının benzerini getirmeniz dahi mümkün değildir.
فَأْتُوا بِ kelimesi “getirin” mânâsında emirdir. Melzumu zikredip lazımı murad
gibidir. Yani teşebbüs, tahkik, araştırma, sonra misli, meseli, mesîli, kıyası,
makîsi öğrenme, ondan sonra benzerini getirme mazmununu mutazammındır. Aslında
bu, onlar için teklif-i mâlâ yutâk, yani güç yetirilemeyecek bir şeydi. Teklif-i
mâlâ yutâk, yani birine, kudreti dahilinde olmayan bir şeyin emredilmesi,
tamamen onun âcizliğini ortaya çıkarmak içindir ve altında bir istihza, bir
tehekküm ve tahkir söz konusudur. Yani “Haydi getirin bakayım, getirin de
göreyim.” demek gibi bir şeydir.
سُورَةٍ kelimesinde “sûre” başta da gördüğümüz gibi Kur’ân-ı Kerim’den bir
bölüm, bir parça demektir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir yerde “surlu sûre”
tabirini kullanır.[2] Sûre ile ‘sur’un aynı kökten geldiğine daha önce
değinmiştik. Burada bir belâgat nüktesi olarak şu husus ifade edilebilir: Siz
Kur’ân’ın tahaddîsi karşısında bir tek sûrenin surlarını dahi aşıp ona erişemez,
benzerini ortaya koyamazsınız. Yani bir sûreyi dahi fethedemezsiniz. Eğer
fethetme bir hakikatin ortaya çıkması, bir kapalı şeyin açılması ise,
اَللّٰهُمَّ افْتَحْ عَلَيْنَا حِكْمَتَكَ وَانْشُرْ عَلَيْنَا رَحْمَتَكَ
“Allahım, bize hikmetinin kapılarını aç, rahmetini üzerimize saç.” duasıyla
mü’minler için bir mânâda açılım olsa da, siz bu surlu sûreyi fethedip içine
giremezsiniz, hâkim olamazsınız, yaptık diyemezsiniz.. gibi bir telmih de söz
konusu olabilir.
Hâsılı, سُورَةٍ sözüyle âdeta “Siz en küçük bir sûreye dahi nazire
getiremezsiniz. Kevser Sûre-i Celîlesini dahi tanzîr edemezsiniz.” deniyor.
مِنْ مِثْلِه kelimesindeki zamirin Kur’ân’a râci olduğu düşünüldüğünde şu ihtar
ediliyor denebilir: “Sizin bir kısım müzahrefat türü şeyler ortaya koymanız
mümkündür fakat Kur’ân gibi bir kitap getiremezsiniz. Binaenaleyh bu kitap
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir ümmînin beyanı olamaz.”
Daha önce de ifade edildiği gibi buradaki zamirin Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) râci olma ihtimali de söz konusudur. Vâkıa bu husus, beliğlerce pek
hüsn-ü kabul görmemiştir ama buna ciddi bir mâni de gözükmemektedir. Zira
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir ümmînin –o ümmîye canlar
kurban– böyle bir kitap ortaya koyması mümkün değildir.
İnsan bunaldığı zaman meydan okumayı ciddiye alır; çare arar ve sağdan-soldan,
alttan-üstten, önden-arkadan medet ister. Kur’ân bu durumda olan kimselere diyor
ki: وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ “Seslenin bütün etrafınıza; ellerindeki imkânlarla
imdada koşsunlar.. Muallaka şairlerine ki hâlâ Kâbe’nin duvarında asılı bulunan
o şahane şiirlerini değerlendirsinler.. veya benzerlerini tanzim edip
getirsinler.. dahası onlar yetmiyorsa gelecek nesiller de imdat etsin.. evet, bu
konuda maddî-mânevî bel bağladığınız kim varsa hepsini çağırın...”
Evet, bu bir meydan okumadır. Böyle bir meydan okuma karşısında onlar
bunalmışlardır ve insan bunaldığı zaman sesinin duyulması için bağırır. Bağırma,
bunların yapabileceği tek şeydir. Zira bir taraftan tehdit ediliyorlar.. âdeta
onlara –tefsirde istimali doğru olmasa da– halk diliyle “hodri meydan” deniyor.
Diğer taraftan âbâ ü ecdadlarının dini, bağlandıkları akideleri yıkılıyor; her
şey tezelzül içinde, her gün itibarlarının sarsılmasıyla iki büklüm bir şekilde
tehdit edilmeleri karşısında canları gırtlaklarına gelmiş bu insanlara Kur’ân:
“Bağırın! Bağırırken de mânâlı bağırın! Şahitlerinizi / hâzır olanlarınızı ve
Allah’tan gayrı size yardım edebilecek ne kadar cin, ins varsa hepsini çağırın!
Yani putlarınızın içine giren şeytanlarınız dâhil hepsini çağırın!
Verebileceklerse size bir fikir versinler de onları değerlendirip Kur’ân’a
nazire yapın!” diyor.
Bu meydan okuma, cinler için de aynıyla vâriddir; evet onlar, âlem-i şehadete
intikal eden bizim için gayb bir kısım meselelere muttali olduklarından,
Kur’ân’ın tahaddîsi onlar için de söz konusudur. Aslında مِنْ دُونِ اللهِ
kaydıyla, melâike-i kiram, cinler ve insanlar hepsi bu meydan okumaya
muhataptır. Ancak melâike-i kiramın Cenab-ı Hakk’ın kelâmına karşı bir nazire
getirmeye kalkışmaları söz konusu olamayacağından geriye cinler ve insanlar
kalmaktadır. Buna binaen Kur’ân-ı Kerim, tahaddîde bulunduğu diğer bir âyette
sadece cin ve insi zikretmektedir: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ
عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ
كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرً “De ki, bütün insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın
bir benzerini ortaya koymak maksadıyla bir araya gelseler, bu hususta
birbirlerine zahîr de olsalar, yine de onun gibi bir eser ortaya koyamazlar.”
(İsrâ sûresi, 17/88) Evet, cinnin mütemerritleri dahi Kur’ân’ın belâgat ufkuna
ulaşamamış ve nazire getirmekten aciz kalmışlardır.
إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ fezlekesi ise şunu ifade ediyor: Siz kendi kendinize
diyorsunuz ki, biz de Kur’ân’ın bir benzerini getirebiliriz. Aslında bu bir
meseleyi beğenmeyen kimselerin hâlet-i ruhiyelerinin ifadesidir. Onlar yapıyor,
biz de yaparız ne var sanki. Bu, aşağılık duygusu içinde bulunan mağlup hemen
her fert ve topluluğun idare-i kelâm etmede dile getirdiği ifadelerdendir.
İşte bu إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ cümlesi ile onlara: “Kendi kendinize konuşup
durduğunuz ve yaparız dediğiniz hususlarda, eğer doğru iseniz buyurun, meydan
sizin.” denmektedir.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُو : Bu husus daha evvel de ifade edilmişti. Bu cümle esas
itibarıyla mâziye delâlet ediyor. Bunda şöyle bir işarî nükte söz konusu
olabilir: Kur’ân-ı Kerim’in cihanı şereflendirdiği Saadet Asrı’nda Kur’ân-ı
Kerim’e benzeyebilecek bir ifade ortaya konamadığı gibi, daha önceki yıllarda da
konamamıştır. Evet, o dönemdeki hatiplerin müdebdeb ifadeleri, Kur’ân-ı Kerim’e
hiçbir zaman nazire teşkil etmemiş ve onların o müzeyyen hutbeleri, Kur’ân-ı
Kerim’in benzeri olmamıştır, olamamıştır.
وَلَنْ تَفْعَلُو Asla yapamayacaksınız!” Evet, geçmişte böyle bir şey
yapamadığınız gibi, istikbalde de bunu kat’iyen yapamayacaksınız.! Hâdiseler de
bu hususu teyit etmiş ve aksi zuhur etmemiştir.
Öyleyse فَاتَّقُو “Korkun, sakının!” Bu kelimeyle, ittikâya, korunmaya,
sakınmaya, ilâhî himayeye girmeye çağrıda bulunulmuştur. اِجْتَنِبُو veya
تَجَنَّبُو de denmemiştir. Çünkü tecennüp etme, mutlak olarak bir şeyden uzak
durma demektir. Mesela insanın, gözüne doğru bir şey gelince gözünü kırpması
infialî bir sakınmadır. Evet insan, kendisine gelip çarpan şeyler karşısında
infialleriyle, refleksleriyle farkında olmayarak mukabelede bulunur ki, bunların
her biri birer tecennüptür. Ama bu, o şeyi bertaraf edici bir sakınma değildir.
Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim’in nazarında matlup olan sakınma, esbabıyla sakınmadır.
Buna göre deniyor ki: “Eğer Kur’ân-ı Kerim’in mislini getiremezseniz onun Allah
kelâmı olduğu sizce de sübut bulacak. Allah kelâmı olduğu sübut bulduğu takdirde
de O’nun (celle celâluhu) tehdidi ve sizin de su-i akıbetiniz söz konusu. Öyle
ise, gelin o altı boş iddialardan vazgeçin.. O’nun (celle celâluhu) himayesine
sığının.” İşte biz buna ittikâ diyoruz ki, bu da ancak emirlere imtisal,
nehiylerden de içtinap etmekle olur.
النَّار Mahiyeti sizce tam belli değil, bir yönüyle durumu sonradan belli
olacak.. yakıtı, insanlar ve taşlar olan bir ateş ki, şimdiden keyfiyetini
kestirmek mümkün değil. İşte o ateşten sakının.
الَّتِي ism-i mevsûl; sılası, bir cezâlet-i beyaniye ile o ateşi ifade ediyor.
Bilindiği üzere ism-i mevsûlün kendisinde bir meçhuliyet vardır, onun bir şey
ifade etmesi sılasıyla olur. Evet, الَّتِي kelimesinin müfâdı, sonrasını
duyacağımız âna kadar meçhuldür. Sıla zikredilince, yakıtı insanlar ve taşlar
olan bir ateş olduğu bilinecek ve mesele idrâk edilecektir. الَّتِي وَقُودُهَا
النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Bir ateş ki, yakıtı insanlar ve taşlardan ibaret.”
Yakıtının insanlar ve taşlar olması, –daha önce de değinilmişti– terhib ve
tehvîl açısından, yani işin dehşetini göstermesi bakımından çok müessir;
gönüllere ürperti salıyor.
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmıştır.” fezlekesiyle,
Cehennem’e girmeye vesile vasıf zikredilerek mevzu noktalanıyor. Başka bir ifade
şekliyle, Cehennem’in i’dâd edilmesi, Cehennem’i gerektiren vasfa bağlanmıştır
ki, o da küfürdür. Bu, Kur’ân-ı Kerim’e ait bir cezâlet-i beyaniyedir ki,
birinin müstehak olduğu durumu anlatırken aynı zamanda hangi sebeple ona
müstehak olduğuna da dikkatleri çeker. Burada “Şu insanlar Cehennem’e gider.”
denseydi yeniden bir beyan lazım gelirdi. Çünkü o zaman, “Acaba hangi sebeple
Cehennem’e gidiyorlar?” sorusu akla gelirdi. Bu açıdan لِلْكَافِرِينَ denilerek,
yeni bir sual tevcihine meydan bırakmayıp, küfürleri sebebiyle Cehennem’e
gidecekleri ifade edilmiş oluyor.
Kur’ân’ı Kerim, ister makta’ları, ister cümleleri ve ister kelimeleriyle ele
alındığında, onda harikulâde bir tesânüt, bir tenâsüp ve bir tecâvüp müşahede
edilmektedir ki, Devr-i Risalet-penahideki o mağrur, o kibirli, o başı göklerde
gezen şairler Kur’ân’ın bu yönünü görmüş, o mu’ciz-beyân kitaba karşı itirazda
bulunamamış ve serfürû etme lüzumunu duymuşlardır. O devirde
Müseylimetü’l-Kezzâb’ın bir-iki cümleyle gülünç muarazası müstesna Kur’ân-ı
Kerim’e karşı nazire yapmaya teşebbüs eden olmamıştır.
سُورَةٍ kelimesini arz ederken, en küçük bir sûreye de nazire yapılamaz
demiştik. Fahreddin Râzî bu meselenin üzerinde uzun uzadıya durur ve Kevser
Sûresi’ne dahi nazire yapılamaz, der.[3] Vâkıa, Müseylime kendine göre o sûreye
bir nazire yapmıştı. Şöyle diyordu kendince: إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْجَمَاهِير
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَهَاجِرْ إِنَّ مُبْغِضَكَ رَجُلٌ فَاجِرٌ “Biz sana pek çok
şey verdik. Rabbin için namaz kıl ve sana tâbi olmayanları bırak veya hicret et.
Sana buğz eden, fâcir bir adamdır.”[4] Son zamanlarda Avrupalı müsteşriklerden
biri bunu ele alarak mal bulmuş mağribî edasıyla “Kur’ân’a nazire yapılabilir.”
deyiverdi.
Şimdi isterseniz bu iki sözü bir iki hususta kıyaslayalım. Aslında derin bir
teemmüle gerek yok; en mübtedi bir insan dahi Kur’ân-ı Kerim’e nazire olarak
ortaya konan bu şeyi gördüğü zaman gülecektir.
Evvela, Cenab-ı Hak azametle buyuruyor: إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ “Biz azîmu’ş-şan
Sana verdik.” Bir parça belâgattan anlayan biri Cenab-ı Hakk’ın rubûbiyet,
ulûhiyet ve azamet ifade eden “azamet nûnu” ile ifade buyrulmuş “Biz azimüş-şan”
beyanındaki ihtişamı anlar. Hazreti Üstad, benzer bir meseleyi anlatırken şöyle
der: وَقِيلَ يَۤا أَرْضُ ابْلَعِي مَۤاءَكِ وَيَا سَمَۤاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ
الْمَۤاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا
لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ “‘Ey yer, suyunu yut ve ey sema, sen de suyunu tut!’
diye emir buyruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerinde yerleşti ve
‘Kahrolsun zalimler!’ denildi.” (Hûd sûresi, 11/44), keza ثُمَّ اسْتَوٰۤى إِلَى
السَّمَۤاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ
كَرْهًا قَالَتَۤا أَتَيْنَا طَۤائِعِينَ “Sonra iradesi bir gaz hâlinde olan göğe
yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: ‘İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa
emrime uyun gelin!’ onlar da: ‘İsteyerek, gönüllü olarak geldik.’ dediler.”
(Fussilet sûresi, 41/11) fermanları gibi ifadeler bir insan tarafından söylense
hezeyan olur.[5] Bu, koskoca bir orduya bir çocuğun “yat, kalk” şeklinde emir ve
komut vermesi gibi bir şeydir. Ama bu direktif komutan tarafından söylenirse
celâdet ve haşmet içerisinde büyük bir mânâ ifade eder. Aynen bunun gibi إِنَّا
أَعْطَيْنَاكَ beyan-ı sübhânîsini ancak Allah (celle celâluhu) söyleyebilir.
İkincisi, âyette seçilen kelime الْكَوْثَرَ’dir. Kevser kelimesi, “hayr-ı kesir,
şefaat, ilim, hidayet, dünya ve ukba hayrı” mânâlarına gelmektedir. Yani
Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle ferman edilmektedir: “Azamet ve
ulûhiyetimle, kemal-i kudret, haşmet-i saltanat ve umum raiyyetim hesabına Sana
kevseri verdik. –Bunlar, Arapçada dilin karakteristik durumundan çıkan
mânâlardır. Cenab-ı Hak bütün âlemlerin Rabbi olması itibarıyla konuşurken böyle
konuşur.– Binaenaleyh verdiğimiz şey sadece Sana has değil; umum ümmeti de
alâkadar etmektedir. Senden onlara, onlardan da Sana.. Senden mesaj ve irşad,
onlardan hayırla yad, ardı arkası kesilmeden mütemadiyen teselsül edip
gidecektir. Onların Seni hayır dualarıyla yad etmeleri Senin Makam-ı Mahmud’a
vusûlüne vesile olacaktır ki; aslında kevserin bir mânâsı da işte bu şefaat-i
kübra makamıdır. Onlar Sana dua edecek, Sen de onlara ahirette şefaat
edeceksin.”
Bundan başka kevser, aynı zamanda Cennet’te bir nehrin de adıdır ki onu da Sana
verdik. Diğer bir anlamıyla kevser, ümmetin ulemasıdır ve tıpkı Senin irşatta
yaptığın rehberlik gibi onlar da ümmetin içinde hayra hidayete vesile olabilen
peygamberlerin vârisleri öyle kimselerdir ki, biz işte onları da Sana lütfettik.
اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ “Âlimler, peygamberlerin
vârisleridirler.”[6] Ve bunlar dinin hakikatini tam ifade edebilen sâlih bir
zümredir.
Şimdi bütün bunlardan sonra gelin aradaki farkı görün. Kur’ân إِنَّا
أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ fermanıyla bütün bunları söylemesine mukabil, o ise,
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْجَمَاهِرَ hezeyanıyla diyor ki: “Sana pek çok şeyler
verdik.” Hayr-ı kesir, hidayet, ilim, şefaat-i kübrâ gibi pek çok mânâlara gelen
kevser kelimesinin yerine konan ifadenin ne kadar zayıf düştüğünü anlatmaya
gerek yoktur zannederim.
Üçüncüsü, “Seni kötüleyenin kendisidir ebter (soyu kesik).” ifadesiyle Kur’ân,
erkek evlatları yaşamadığı için Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) ebter
diyerek tahkir eden zatın kendisinin akim kalacağını, soyunun kesileceğini,
devam etmeyeceğini söylemek suretiyle istikbale dair verdiği gaybî haberle bir
mucize sergiliyor. Hâlbuki nazirede, bu çirkin yakıştırmayı yapan Âs İbn Vâil’in
akim kaldığına dair bir şey yok. Sadece رَجُلٌ فَاجِرٌ “Fâcir bir adam” deniyor.
Kevser Sûresi’nde ise, o zatın sadece kâfirliği, fâcirliği değil aynı zamanda
ebter olduğu da anlatılmak suretiyle mukabele-i bilmisil yapılıyor.
Derinlemesine bakıldığında daha pek çok tenakuz ve ifade eksiklikleri
bulunabilir. Ancak bu misal ve kıyaslamalar, Kevser Sûresi’ne nazire olarak
Müseylimetü’l-Kezzâb ve daha sonraki dönemlerde onun sözlerinin bazılarını
değiştirmek suretiyle aynı hezeyanı deneyen mülhitler tarafından o kısa sûreye
dahi nazire yapılamayacağını göstermesi açısından yeterlidir zannediyorum.
Aslında, Kur’ân-ı Kerim’e nazire yapılamayacağını o devrin edip ve beliğleri
anladığı gibi daha sonrakiler de itiraf etme mecburiyetinde kalmışlardır. Öyle
ki, Üstad’ın da bir iki yerde, Câhız’a izafe ederek tekrar ettiği gibi,
“Muâraza-yı bi’l-hurûf mümkün olmadı, muharebe-yi bi’s-süyûfa mecbur
oldular.”[7] Evet, eğer çok kısa ve rahat bir tarik olan kelimelerle mücadele
imkânı olsaydı, onlar kılıçlarla mücadele ve muharebe yolunu seçmeyeceklerdi.
Harfler ve kelimelerle mücadele imkânı olmadığı için muharebe yolunu tercih
ettiler. Bu zor yolu seçmeleri gösteriyor ki, kolay yolda yürümek onlar için
imkânsızdı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Kur’ân’ın o sehl-i mümteni, yani
zâhiren insanın rahat anlayabileceği ve ilk bakışta benzeri yapılabilir gibi
görünen ifadeleri, duru suların derinliklerini ketmetmeleri gibi bir sırrı
ihtiva etmektedir.
* * *
Evet, beyan-ı Kur’ân’a karşı insanın muarazada bulunması mümkün değildir. Burada
esas maksat, belâgat-ı Kur’âniye ve i’câz-ı Kur’ân’ın vurgulanmasıdır. Bize
düşen de temel prensipleri itibarıyla Kur’ân’ın mucizevî yanlarının ortaya
konmasıdır ki, pek çok müfessir de bunu öne çıkarmıştır. Bu cümleden olarak
Üstad Bediüzzaman bazı risalelerinde ısrarla bu husus üzerinde durmuştur.
İcmalen de olsa hatırlatılmasında yarar var.
Bazılarına göre –daha evvel de geçmişti– Kur’ân-ı Kerim’in en önemli mucizesi,
onun insan takatini aşan o yüksek üslubudur. Diğer bazılarına göre, hayat-ı
içtimaiyeyi tanzim eden onun o harika disiplinleridir. Bazılarına göre ise
Kur’ân’ın en büyük mucizevî yanı, –benim ruh hâletimde de büyük bir yeri olan
budur– insanın ledünniyatını, iç yapısını ve derinlemesine enfüsî yanlarını
emsalsiz bir şekilde ele almasıdır ki onun bu hususiyeti insanın, insanlığın güç
ve takatini aşacak mahiyettedir.
Nurlar’da ise hemen hemen bunların hepsini câmi (kapsayan) mahiyette bir tahlil
gözükmektedir. Ezcümle, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın nazmının
cezâleti üzerinde durur ve bir İhlâs Sûre-i Celîlesinin otuz altı buudunu
işaretler ve bir satır içinde otuz altı satır olduğunu gösterir.[8] Bazen de o
cezâlet-i beyanı –biraz evvel misallerini irad etmeye çalıştığımız hususlarda
olduğu gibi kelimeler arasındaki tecâvüb, tesânüd ve tenâsüpte ortaya koyar ve
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ (Enbiyâ sûresi, 21/46) ve
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (Bakara sûresi, 2/3) gibi âyetlerle
misallendirir.[9]
Ayrıca سَبَّحَ – يُسَبِّحُ kelimeleriyle, gökler ve yerdeki her şeyin Allah’ı
tesbih edişini faik bir ifade ile dillendirerek, Kur’ân’ın beşer karihasının
eseri olamayacağını ortaya kor. İnsan, mütekellimi, muhatabı nazar-ı itibara
alarak bu hakikate bakabilse daha ne bedî nüktelere şahit olur..!
Bütün mukattaât, Nebe ve Kâf gibi sûreler okunduğunda insan kendini bir büyülü
atmosferde hisseder ki başka bir beyanda onu duymak mümkün değildir. الٓمٓ –
الٓرٰ – حٰمٓ – قٓ – صٓ gibi farklı üslup o âna kadar gelmiş geçmiş ediplerin,
beliğlerin beyanlarında bulunmayan garip bir tarz-ı beyandı…
Lafzının fesâhatıyla alâkalı olarak meânî uleması ve dil üstadlarının zikrettiği
hususlar, mücelletlere sığmayacak genişliktedir. Meânî, beyan ve bedi’ uleması
sık sık o “el-menhelü’l-azbü’l-furât”a başvurarak tezlerini teyit etmişlerdir.
Hele onun beyanındaki metanet, rüsûh, sağlamlık ve ihtişamın emsalini göstermek
mümkün değildir. O hep hakîmdir beyanında ve ifadesinde. Kısa bir cümlesi âdeta
mücelletlik bir mevzu ihtiva eder.
Mesela: اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Fâtiha sûresi, 1/2) cümlesinde
öyle bir beyan vardır ki, anlayan “İşte medh ancak bu kadar olur!” der. Bu
ifadede en küçük bir müdahene eseri de görülmez; tabi senada da en ufak bir
kusur hissedilmez. اَلْحَمْدُ لِلهِ cümlesiyle anlatılan bu hakikatte fevkalâde
bir metanet görülür. Hem mesela “Uhuvvet Risalesi”nde[10] ve “Yirmi Beşinci
Söz”de أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ (Hucurât sûresi, 49/12)
âyetiyle ele alındığı gibi zemm makamında öyle tesirli bir zecr üslubu görülür
ki dahası olamaz. Keza وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ اَلَّذِي جَمَعَ مَالًا
وَعَدَّدَهُ“Veyl o hümeze-lümezeye ki mal biriktirir (sonrada bir cimri
edasıyla) onu hep sayar durur.” (Hümeze sûresi, 104/1-2) âyetlerinde servet ü
sâmân biriktirmeyi ve kaş-göz işaretiyle insanlarını kınamayı ve hafife almayı
öyle bir ifade eder ki, insan “Ancak bu kadar olur.” der.
Bunlar gibi, haşr u neşre dair âyetlerde de fevkalâde bir câmiiyet müşahede
edilir. Ezcümle: فَانْظُرْ إِلٰى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَۤ “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl
hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her
şeye hakkıyla kadirdir.” (Rûm sûresi, 30/50) veyahut قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ
فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْاٰخِرَةَ
إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Dünyayı gezin dolaşın da,
Allah’ın ilk hilkati nasıl gerçekleştirdiğini anlamaya çalışın! Sonra tekrar
yaratacak olan, yani ölmüş bedenleri yeniden hayata mazhar edecek olan da yine
Allah’tır. Allah elbette her şeye kadirdir.” (Ankebût sûresi, 29/20) أَوَلَيْسَ
الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰۤى أَنْ يَخْلُقَ
مِثْلَهُمْ “Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir!
Elbette kadir! Hallâk O’dur, Alîm O’dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen
O’dur).” (Yâsîn sûresi, 36/81)
Bu ve benzeri âyetler haşri ispatta öyle bir metanet ve rasanet gösterir ki
dahası olamaz. Keza ifhamda (muhatabı ilzam etme, sesini kesme) örnek olarak
üzerinde durduğumuz âyet-i kerime verilebilir: وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا
نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه وَادْعُوا
شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Eğer kulumuza
indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun
sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka
güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz!” Evet, bu âyet-i
kerime, muarızların sesini soluğunu keser mahiyette bir metanet göstermektedir.
Teferruatlı bilgi için işaret edilen kaynaklara bakılabilir
Keza Kur’ân’ın lafzının câmiiyeti de üzerinde durulması icap eden ayrı bir
konudur. Bu konuda bir misal olarak وَالْجِبَالَ أَوْتَادً “Dağları da arzı
tutan birer kazık yapmadık mı?” (Nebe sûresi, 78/7) âyeti gösterilebilir.
Hazreti Üstad, “Bu âyetten ümmî bir insan ne anlar? Çoban ne anlar? Haymenişîn
(çadırda yaşayan) ne anlar? Edip ne anlar? Coğrafyacı ne anlar? Hikmet ilmine
vâkıf olan ne anlar? Devrin jeofiziğine vâkıf insan/insanlar ne anlar?” diyerek
bütün bu farklı anlamalar çerçevesinde âyetin câmiiyetini gösterir.[11]
Keza: أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا
رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَ “O Hakk’ı inkâr edenler görüp bilmediler mi ki gökler ve
yer bitişikti de biz onları birbirinden ayırdık.” (Enbiyâ sûresi, 21/30)
âyetinde de harika bir câmiiyet vardır. İlk insanlar ne anlarlardı bundan; ilim
erbabı olmayan ne anlar, feza fiziğine, astrofiziğe vâkıf bir insan ne anlar,
edip ne anlar… Bütün bu anlayışlara göre, âyetin lafzında engin bir genişlik var
ve lafzın câmiiyeti dediğimizde biz bunları anlıyoruz ki Kur’ân’ın vücûh-ü
i’câzından biri de işte budur.
Kur’ân’ın bir de mânâsının câmiiyeti var ki, bütün fıkhî içtihatların yanında
daha sonraki devirler itibarıyla ondan pek çok ilmî hakikatler de istinbat
edilmiştir ki, kütüb-ü fıkhiye, kütüb-ü tefsir, kütüb-ü kelâm, kütüb-ü tasavvuf,
kütüb-ü ahlâk gibi o câmiiyetin birer ürünü olan kitaplar milyonlara ulaşmış ve
kütüphaneleri doldurmuştur. İmam Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed
İbn Hanbel, İmam Sevrî, İmam Evzaî ve daha niceleri… hepsi de dilin kaideleri
çerçevesinde yaptıkları istinbatlarında, değişik tevil ve tefsirlerinde, temelde
hep aynı, teferruatta biraz farklı, ama hep onun ruhuna uygunluk içindedirler.
İşte bu husus da, Kur’ân-ı Kerim’in mânâsındaki zenginlik ve câmiiyeti
göstermektedir.
Bundan başka bir de onun muhtevasının câmiiyeti vardır ki üzerinde durulmaya
değer. Mesela o, kevnî hakikatlerden, ilâhî hakikatlerden bahsettiği zaman baş
döndüren çok ciddi bir zenginlik gösterir. Batılı araştırmacıları,
mütefekkirleri en çok hayrette bırakan husus da budur. O, kevnî hakikatleri
anlattığı aynı anda ulûhiyete ait hakikatlere girerek insanları asıl hakikat
konusunda düşünmeye davet eder.
Bu cümleden olarak, يَوْمَ نَطْوِي السَّمَۤاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ
كَمَا بَدَأْنَۤا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَۤا إِنَّا كُنَّا
فَاعِلِينَ “O gün gök sayfasını tıpkı kitap rulolarının dürülmesi gibi düreriz.
Varlığı ilk defa yoktan var ettiğimiz gibi onu tekrar yaparız (ölüleri
diriltiriz). Bu üzerimize aldığımız bir vaattir. Onu yapacak da biziz.” (Enbiyâ
sûresi, 21/104)
Semaların tayyi (dürülmesi) meselesi gibi kevnî bir hakikat anlatılırken bir
taraftan Cenab-ı Hakk’ın makro âlemde tasarrufu, diğer yandan da insanın
Allah’la münasebeti hatırlatıldıktan sonra hemen insanı çok alâkadar eden öbür
âleme dikkat çekilerek haşre vurguda bulunulmaktadır.
Keza أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ
جَدِيدٍ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه نَفْسُهُ
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ilk yaratmada acizlik mi
gösterdik? Hayır, hayır (onlar da öyle olmadığını biliyorlar) ama yine de
yeniden yaratılış konusunda şüphe içindeler. Andolsun, insanı Biz yarattık,
nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz; zira Biz ona şah damarından
daha yakınız.” (Kaf sûresi, 50/15-16)
Evet, “Biz insana şah damarından daha yakınız.” ifadeleriyle kevnî hakikatlerin
içinde ulûhiyete ait hakikatlerin câmi bir mahiyette takdimi, Kur’ân-ı Kerim’in
hassa-i lazimesidir ve başka hiçbir beşerî ifadede bunu bulmak mümkün değildir.
Bu da Kur’ân-ı Kerim’in ayrı bir câmiiyetidir.
Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’in gayptan verdiği haberler de üzerinde durulacak önemli
bir konudur. O, gerek mâziden gerekse istikbalden pek çok hâdiseye temas eder.
Geçmişe ait hâdiseler açısından onun ele aldığı konulara o detaylarla hiç kimse
temas etmemiştir. Hatta câmi tarih dedikleri, tarihçilerin babası saydıkları
Heredot’un kitabında bir kısım kavimlerin tarihinden bahsedilirken, “kurûn-u
ûlâ”ya ait Âd kavmi, Semûd kavmi ve Hazreti Nuh kavmi gibi milletlere müteallik
hiçbir beyan yoktur. Oysaki bugün bazı araştırmalar, bu toplumların hem de
Kur’ân’ın haber verdiği çerçevede yaşamış olduğunu ortaya koymakta, Kur’ân-ı
Kerim’in mâziden verdiği bu haberlerin ayn-ı hakikat ve mahz-ı hak olduğunu
ispat etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim istikbalden de haber verir. Rûm Sûresi’nin başındaki, Fetih
Sûresi’nin sonundaki âyetler, Mâide Sûresi’ndeki وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ
النَّاسِ “Allah Seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.”
(Mâide sûresi, 5/67) beyanı ve daha niceleri, istikbale dair Kur’ân-ı Kerim ne
haber vermişse hepsinin aynıyla zuhur ettiğini göstermektedir.
Kur’ân, sarahaten olduğu gibi işareten ve remzen de pek çok kevnî veya ilâhî
hakikatleri haber verir ki, vakti ve sırası geldiğinde bunlar bir bir zuhur
etmiştir. Bu mevzuda ehl-i kalb, ehl-i şuhûd, ehl-i mükâşefe gerek kevnî
hakikatlere dair, gerekse kendilerine ilham edilen ulûhiyet hakikatlerine dair
neyi keşf ve müşahede etmiş ve kitaplara geçirmişlerse bütünü geçmiş kitaplarda
hem de onca tahrife rağmen mevcuttur ve Kur’ân-ı Kerim’in bu mevzudaki
beyanlarına tıpatıp uymaktadır. Uymayan hususlar, tahrif kurbanı hususlardır.
Kur’ân-ı Kerim’in vücûh-u i’câzından biri de onun şebâbeti yani her devirde genç
kalmasıdır. Üstad buna misal verirken يَۤا أَهْلَ الْكِتَابِ hitabını يَا أَهْلَ
الْمَكْتَبِ teviliyle ele alır.[12] Aslında Kur’ân’ın hangi âyeti ele alınırsa
alınsın, tarâveti, halâveti, şebâbeti insanı büyüler mahiyettedir.
Buna yakın Kur’ân-ı Kerim’in diğer bir mucizevî yönü de, onun daima zamanı aşma
keyfiyetidir. Zamanın Kur’ân’ı kayıt altına alamamış olması; mesela bütün
devirlerde hayat-ı şahsiyeye verdiği ders ve terbiye, hayat-ı içtimaiyeye
verdiği ufuk enginliği ve bütün devirlerin derdine derman olacak reçetelerden,
faizin haramlığı ve zekâtın farz oluşu gibi prensipleri, Kur’ân’ın zamanla
aşınmadığını, aksine onun bütün zamanları, devirleri aştığını ve mu’ciz bir
beyan olduğunu gösterir.
Onun bir diğer yönü de, içtimaî hayata dair vaz’ ettiği düsturlar ve terbiye ile
ilgili getirdiği prensiplerdir. Şu âna kadar insanlığı terbiye adına
terbiyecilerin ortaya attıkları prensiplerin yetersizliği ve aczine mukabil;
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bu konudaki kifâyeti onun mucize olduğunu gösterir.
Bunun için sırf günümüzde arz edilen yarım yamalak dersler bile nazar-ı itibara
alınacak olursa, Kur’ân’ın terbiye mevzuunda dahi bîhemta olduğu ortaya çıkar.
Benzer diğer bir husus olarak da onun, bütün yönleriyle ilmü’n-nefsin
(psikoloji) teşrihatını yapması zikredilebilir. Fert psikolojisi, aile
psikolojisi, cemiyet psikolojisi, recâ psikolojisi, havf psikolojisi.. bütün
bunları insan, Kur’ân-ı Kerim’de takip, tetkik ve tahkik ederken âdeta kendi ruh
hâletinin teşrih edildiğini ve his dünyasının anatomisinin nazarına arz
edildiğini hisseder gibi olur. Asırları aşarak insan ledünniyatına, insanın
içine böylesine inme ve onun içinde sinmiş şeyleri deşifre etme, bir bakıma
psikanaliz yapar gibi bütün şuuraltı müzmeratı su yüzüne çıkarma meselesi
Kur’ân-ı Kerim’e has bir keyfiyettir ki, psikologların, pedagogların kitapları
bundan yoksun olduğundan, onların aczine; Kur’ân’da bulunduğundan dolayı onun da
mucize olduğuna apaçık delâlet eder. İşte bu hususların hepsini kendi içinde
çeşitli kısımlara ayırdığınız zaman vücûh-u i’câzın nerede ise kırka ulaştığı
görülür.
Bu arada şu hususları hatırlamada da yarar var: Üzerinde durulan âyetteki en
önemli hususlardan biri, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
nübüvvetidir. Nübüvvet mevzuunda “On Dokuzuncu Söz”ün reşhalarındaki beyanat,
keza İşârâtü’l-İ’câz’da bu âyetin tefsirinde üzerinde durulan, Efendimiz’in
şahsına ait özellikleri.. nübüvvetle alâkalı sıdk, emanet, fetanet, ismet,
tebliğ gibi evsaf-ı âliyesi.. sonra şahsî, ailevî hayatla alâkalı getirdiği
prensipler.. yaptığı âlemşümul inkılaplar.. gayptan verdiği haberler..
liderliği.. mükemmel kumandanlığı.. fevkalâde aile reisliği.. yetiştirdiği
kimselerin fevkalâdeliği.. âdâb ve ahlâk-ı seyyieyi kaldırıp onların yerine
ahlâk-ı âliyeyi ikâme etmesi.. insanların dem ve damarlarına işlemiş
olumsuzlukları onlara terk ettirmesi.. ve bir tekini dahi beşerin en
mütefekkirlerinin yapamayacağı daha pek çok şeyleri çok kısa zamanda yapması...
gibi hususlar O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini apaçık
göstermektedir ki, bütün bunlar O’nun Allah’ın sadık kulu olduğunun ve Cenab-ı
Hakk’ın iltifatıyla serfirâz bulunduğunun alâmetidirler.
Binaenaleyh bu hususu da bütünüyle Risaleler’deki ve sair kitaplardaki
nübüvvetle alâkalı bahislere havale ederek, Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve
sellem) alâkalı Kur’ân-ı Kerim’deki daha başka âyetlerin tefsirinde yer yer
–inşâallah– anlatılacağına binaen şimdilik bu kadarı ile iktifa etmek istiyoruz.
[1] Mâide sûresi, 5/106; Talâk sûresi, 65/4.
[2] Bediüzzaman, Sözler s.560 (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat).
[3] Bkz.: er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 2/108, 32/126.
[4] el-Cürcânî, Delâilu’l-i’câz s.290; er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 32/126.
[5] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.218 (On Dördüncü Reşha).
[6] Tirmizî, ilim 19; Ebû Dâvûd, ilim 1; İbn Mâce, mukaddime 17.
[7] Bkz.: es-Suyûtî, el-İtkân 2/313-314; Bediüzzaman, Mektubat s. 212.
[8] Bediüzzaman, Sözler s.399 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule).
[9] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.397-399 (Yirmi Beşinci Söz, İkinci Sûret).
[10] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.312 (Yirmi İkinci Mektup, Hâtime).
[11] Bediüzzaman, Sözler s. 421-422 (Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şua)
[12] Bediüzzaman, Sözler s.439 (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şu’le).
Bakara Sûre-i Celîlesi (25. âyet)
وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ
تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ
رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِه مُتَشَابِهًا
وَلَهُمْ فِيهَۤا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“İman edip sâlih amel işleyenleri müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan
cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine bir şey
ikram edilse: ‘Bu, daha önce de bize sunulan şey!’ derler. (Oysa bu, onların
aynısı olmayıp) benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz
eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.”
Muhakkiklerin tefsirlerinde işaret ettikleri gibi öncelikle burada bir tekâbül
sanatı söz konusudur. Bir önceki âyette detaylı olarak tasvir edilen
Cehennem’di. Orada çırası, yakıtı insan ve taşlar olan; kâfirler için
hazırlanmış bulunan Cehennem’den bahsedilmişti. Arkadan gelen bu âyette ise
altından ırmakların çağladığı Cennet bağ ve bahçelerinden bahsedilmektedir.
Evet, وَبَشِّرِ الَّذِينَ âyet-i kerimesi bir lazımî mânâya –mefhuma– atıf
yaparak tekâbülü temin ediyor. Burada zâhiren doğrudan doğruya “vav”ı
atfedeceğimiz bir şey yok. Atfın, atfedilen şeyle aynı cinsten olması lazımdır.
Binaenaleyh buraya kadar gelen âyetlerin, cümlelerin mazmun ve fehvasından hâsıl
olan mânânın lazımına “vav”la işaret edilerek Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) şöyle denmektedir: “Sen de bir kulsun fakat abd-i hâssın, Senin
hususi bir vazifen var; şüphesiz bu vazife de tebliğ ve irşattır. Elinizdeki
Mu’cizü’l-Beyan olan o kitap da Senin sıdkına sadık bir şahittir. Bununla, Hak
tarafından Senin nübüvvetin tescil edilmektedir. Madem irşad ve tebliğ Senin
vazifendir, bunun önemli iki rüknü de tergib ve terhibdir; buraya kadar inzarda
bulunduğun gibi bundan sonra da tebşirde bulunacaksın. Evet, evvela bir terhibde
bulundu isen sonra da tergibde bulunmalısın.” Demek ki buradaki “vav”,
“fehva”nın lazımı üzerine atıf vazifesi görüyor.
Böyle bir makta’ ile başlayan mevzuun daha evvelki âyetlerle ve sûrenin başıyla
da sıkı alâkası mevcut; zira Bakara Sûresi’nin başında Kur’ân-ı Kerim’den
istifade edecek, sâlih, müttaki, müstakim kimseler anlatılırken, onların namaz
kıldıkları, zekât verdikleri, infakta bulundukları ve kendilerine inen kitaba
inandıkları gibi kendilerinden evvel inen kitaplara da inandıkları vurgulanır.
Oradaki sâlih ve müstakim zümre ile buradaki müstakim grup aynıdır, arada işte
böyle bir ayniyet mevcuttur.
Sâniyen, en yakın makta’, يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي
خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbinize ibadet edin.” (Bakara sûresi, 2/21) ile başlamaktadır ki
mü’min, münafık, kâfir herkesi ubûdiyete davet eden; tevhid-i ulûhiyeti ifade
yanında, tevhid-i rubûbiyeti vurgulayan bu âyet-i celile-i kerime, kabul
eden-etmeyen bütün insanları ubûdiyete çağırmaktadır. Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) de herkesi ümmet-i davet kabul ederek tebliğ ve irşatta
bulunması açısından vazifesinin bir yönüyle inzar, diğer yönüyle tebşir olması..
inzarın أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ fezlekesiyle yapılması, tebşirin de hemen
ardından وَبَشِّرِ الَّذِينَ ile vurgulanması.. ve اٰمَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ ile anlatılan hususun, dava-yı nübüvvette mühim bir yer teşkil
etmesi haysiyetiyle bu makta’ da evvelki âyetlere bağlanmış oluyor.
Müfredat mânâsı (25. âyet)
Evvela, و görüldüğü gibi bir fehva ve ondan hâsıl bir lazımî mânâya işaret
etmektedir.
بَشِّر kelimesi, tef’il babından “müjdele, bişâret ver” mânâsına bir emr-i
hâzırdır. Türkçemizde buna muştu, bu ameliyeyi yapmaya da muştulama diyoruz.
Tef’il babından olması itibarıyla, bu ameliyenin peyderpey ve aralıklarla
yapılacağına işaret vardır, yani bir bişâretten sonra bir bişâret daha ver,
demektir. Böylece Kur’ân, bu mübarek zümrenin ruhlarında, fıtratlarında nefret
uyarabilecek şeylere meydan vermemiştir.
Ardından gelen اٰمَنُوا “İman ettiler.” sözü işin iman, عَمِلُوا “Amel ettiler.”
sözü ise aksiyon yönünü hatırlatır. الصَّالِحَات “sâlih, iyi ameller” kelimesine
gelince o da yapılacak şeylerin yararlı olmasını ihtar eder.
الصَّالِحَات kelimesi şu âna kadar görmediğimiz, görülmesi gerekli bir
kelimedir. صَالِح veya صَالِحَة’nın cem’idir. Sâlih; yararlı, yaraşıklı, hayırlı
şey, Cenab-ı Hakk’ın hoşuna gidecek, dünyada huzur, ahirette de bereket ve
saadet vesilesi olan iş demektir. Bu kelime esasen bir sıfattır fakat burada
isim olarak kullanılmıştır.
Daha önce üzerinde durmadığımız ikinci kelime جَنَّاتٍ’dir; جَنَّة kelimesinin
cem’idir. Cennet, örtme/örtünme, perdelenme, gizlenme mânâlarına gelen جَنَّ –
يَجُنُّ / يَجِنُّ – جُنُونًا kökündendir. Bizim Türkçede kullandığımız cinnet de
aynı köktendir ki bir çeşit perdelenme demektir. Yani bu hâldeki insan, gözü
görürken, kulağı işitirken, duyguları çalışırken görülecekleri doğru göremeyen
kimse demektir.
Lügat itibarıyla cennet, ağacı bol olup da zemini görülmeyecek kadar girift
ağaçların boy attığı bahçeye, bağistâna denir.
Şer’î mânâsıyla ve Kur’ân’da ekseriyet itibarıyla maksut olan şekliyle o, gayb
olan, gözlerin göremediği; sevabın, hasenatın, sâlihatın mükâfat yurdu olan,
hususiyetleri tasavvurları aşkın bir dâr-ı karardır.
تَجْرِي kelimesi ‘cereyan’dan gelmektedir. Biz, akıp giden her şeyde bu tabiri
kullanırız. Ancak o daha ziyade suların çağlayıp gitmesi ve gürül gürül akmasını
ifadede kullanılır.
تَحْتَ kelimesi, daha evvel de zikredildiği üzere فَوْقَ’nın zıddıdır ve alt
demektir.
أَنْهَار : نَهْر kelimesinin cem’idir ve “nehirler, ırmaklar” demektir.
كُلَّمَا kelimesi geçmişti. “Bütün, bir şeyin hepsi” demek olan كُلّ kelimesi
مَا’ya muzâf olmuş, külliyete tekerrür mânâsı katmıştır; “Her ne zaman ki…”
mânâsına gelir.
رُزِقُوا kelimesi rızk kökünden fiil-i mâzî, meçhul, cem-i müzekker gâib kipidir
ve “rızıklandırıldılar” mânâsına gelmektedir.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ cümlesinde birinci مِنْ ibtidâ için, ikinci مِنْ ise
teb’îz içindir. Cennet’in bütün nimetlerini yemeleri mümkün olmadığından,
oradaki nimetlerin bir kısmından istifade edeceklerini beyandır.
أُتُوا kelimesi أَتٰى’dan fiil-i mâzi, meçhul, cem-i müzekker gâibdir.
“Kendilerine verildi.” mânâsına gelmektedir.
مُتَشَابِهًا kelimesi تَشَابَهَ’den ism-i fâildir. Kur’ân-ı Kerim’de birkaç
yerde geçer. Müteşâbih, birbirine benzeyen, benzer şeyler demektir. Biz, ecsâmın
birbirine benzemesine teşâbüh diyoruz. Mesela, bir meyvenin diğer meyveye
benzemesi bir teşâbühtür, bu meyvelerden her birine de müteşâbih denir. Aynı
zamanda rüyalarda nazarlara arz edilen timsallerin sembollerinin âlem-i yakazada
(hakiki varlık âleminde) bir kısım hakikatlere yani âyân-ı sâbitenin aynî
şeylere benzemesine de biz teşâbüh deriz. Bu kelimeyi bazen, aralarındaki
benzerliğin çok fazla olmasından dolayı birini diğerinden ayıramadığımız, net
hüküm veremediğimiz, mahiyetini tam bilemediğimiz şeyleri ifade için de
kullanırız ki, şer’î bir ıstılah olarak müteşâbih bu mânâya gelir ve Kur’ân-ı
Kerim de Âl-i İmrân Sûresi’nde onu bu mânâsıyla “muhkem”in (açık, net hüküm
ifade eden) karşısında ele alır: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ
مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ “Bu
muazzam kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar
Kitab’ın esasıdır. Âyetlerin diğer bir kısmı ise müteşabihtir.” (Âl-i İmrân
sûresi, 3/7)
أَزْوَاجٌ kelimesi, eş anlamına gelen زَوْجٌ kelimesinin çoğuludur ve eşi olan,
onunla beraber bir çift teşkil eden her şey için kullanılır. Mesela, erkeğin
karşısında kadın, kadının karşısında erkek için kullanılır. Vâkıa, karışma
ihtimali olan yerde erkeğe “zevç”, kadına ise “zevce” denir ama haddizatında
kelime her ikisini de şamildir.
مُطَهَّرَةٌ kelimesi de “tef’il” babından ism-i mefûldür; “temiz kılınmış,
olabildiğine nezih, temiz mi temiz, pâk mı pâk” anlamlarına gelmektedir.
خَالِدُونَ kelimesi, lügat mânâsı itibarıyla “uzun zaman kalanlar” demektir ki,
خُلْد kökünden gelmektedir. Ne var ki şer-i şerifte çok defa ebed kelimesiyle
takviye ve te’kid edildiğinden bunun da genelde ebediyet mânâsına geldiğine
hükmedilmiştir. Vâkıa, Kur’ân-ı Kerim’de أَبَد kelimesi خَالِديِنَ ile beraber
üç defa Nisâ Sûresi’nde, bir defa Mâide, iki defa Tevbe, bir defa Ahzâb, bir
defa Teğâbün, bir defa Talâk, bir defa Cin, bir defa da Beyyine Sûresi’nde olmak
üzere 11 yerde geçmektedir.[1]
Sebkat eden âyetlerle beraber nazar-ı itibara alındığında anlaşıldığı üzere,
nübüvvet vazifesinin mühim bir rüknünü inzar teşkil ettiği gibi diğer bir
rüknünü de tebşir teşkil etmektedir. Bu çerçevede mânâ-i münîfi şöyle ifade
etmek mümkündür:
Habib-i Zîşânım! İman edip, mutlak ifadesiyle sâlihâtı eda eden kimseleri,
altlarından ırmakların çağlayıp gittiği, akıp akıp durduğu cennetlerle müjdele!
O cennetler ki, ne zaman onlara, onun nimetlerinden, meyvelerinden herhangi bir
şey, rızık ve nasip olarak verilse, kendi aralarında muhavere sadedinde “Bu daha
evvel dünyada ibadet hâlinde, Cennet’te nimet hâlinde ve birkaç gün evvel de
burada emsaliyle bize nasip olan rızık cinsinden.” derler. O nimetler onlara
böyle birbirine benzer şekilde ihsan edilir. Ve onlar orada yalnız değillerdir;
onlar için orada ünsiyet edebilecekleri, içlerini dökecekleri, onlara inşirah
üzere inşirah yaşatacak eşler de vardır ve bu eşler pâk mı pâk, nezih mi nezih,
temiz mi temizdirler. Onlar orada, zevâl-i lezzetle de asla müteellim olmazlar,
zira zevâl-i lezzet elemdir. Evet, onlar, mazhar oldukları bütün nimetlerle
beraber Cennet’te “hâlidûn”durlar, kalıcıdırlar.
Tafsilî mânâya dair serdettiğimiz bu sözlere, bütün nüanslara riayet ederek arz
edilmeye açık ama müfredat mânâsına göre bir nokta-i tezekkür, bir mirsad-ı
tefekkür mülâhazasıyla bakılabilir.
* * *
Tafsilî mânâya dair birkaç söz:
Kur’ân-ı Kerim burada, yerinde kısaca izahını gördüğümüz imanı, iz’anı elde
edenleri ve onu sâlihâtla taçlandıranları lütuflarla müjdeliyor. Sâlihât’a
gelince o, Kur’ân-ı Kerim’de zikredilirken hep mutlak bırakılır.. ıtlâk, umum
ifade eder. Sünûhat’ın başında, bu mesele arîz ve amîk olarak ele alınmıştır.
Orada şöyle denir:
“Kur’ân, sâlihatı mutlak ve müphem bırakıyor. Zira ahlâk ve faziletler, hüsün ve
hayır, çoğu nisbîdirler. Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil
oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet
muhtelif olsa muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça onun
mahiyeti de değişir.”[2]
Bu tespitten sonra tevazudan izzete, ondan vakar ve hüsnüniyete kadar her şeyin
bir yönüyle sâlihât olabileceği; hatta yerinde vakar izharı adına kibir
zannedilebilecek tavır takınmanın dahi Kur’ân-ı Kerim’in bu ıtlâkıyla sâlihât
arasına girmiş olduğu ifade edilebilir.
İşte bütün yaraşıklı, hayırlı, bereketli işler, dünyada insanın içine inşirah
salan ve “Vazifemi yaptım.” dedirtmekle insanın içinde ümit duygularını
canlandıran, ukbâda da Cennet gibi bir neticeye bakan her fiil, sâlihâttan birer
nümunedir. Ne var ki Kur’ân-ı Kerim tebşiri burada imanla, sâlih amelle
irtibatlandırmış ve sadece iman eden veya sadece amel eden kimse dememiştir.
İman eden kimse amel etmezse günaha girmiş olur. Amel eden kimse iman etmemişse
o da münafık sayılır. Vâkıa, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in çoğunluğuna göre amel,
imanın cüz’ü değildir. Bununla beraber Cennet’le tebşir meselesi doğrudan
doğruya nass-ı Kur’ân ile hem imana hem de sâlih amele ta’lik edilmiştir ki,
bunlardan sadece birini yapmakla insan bu tür Cennet nimetlerinden istifade
edemez. Amelsiz iman ile aynı neticenin hâsıl olması ancak hususi inayetle
mümkündür.
وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ
تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “İman edip sâlih amel işleyenleri müjdele:
Onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.” Evet, insanın hayatta en
çok istediği şey, altından ırmakların çağladığı, bağların ve bahçelerin iç içe
arz-ı dîdâr ettiği, tatlı tatlı rüzgârın estiği, suların akıp gittiği,
bülbüllerin öttüğü ve insanın bütün elemlerden âzâde, âsûde bir hayat yaşadığı;
ne baş ağrısı ne diş ağrısı olmayan bir hayattır.
Hemen âyetin başında müjdeleme yapılırken, “Acaba nedir bu müjdelenen şey, bize
ne verecekler?” mukadder sualine bir cevap mahiyetinde, “Onlar için altlarından
ırmakların akıp gittiği cennetler vardır.” cümlesi gelir. Kur’ân-ı Kerim’de,
hangi âyette Cennet ifade edilse büyük bir nispette hemen altından ırmakların
aktığından bahsedilir. Hatta bazı âyetlerde bu ırmakların keyfiyeti de
vurgulanır.
Mesela, مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَۤا أَنْهَارٌ مِنْ
مَۤاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ
وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى
وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ
خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَۤاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَۤاءَهُمْ “Allah’a
karşı gelmekten sakınanlara vaat edilen Cennet’in misali şudur: Orada bozulmayan
su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içerken lezzet veren şarap
ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü meyve ile bir de
Rabbileri tarafından mağfiret vardır. Bu nimetlere erişenler hiç Cehennem
ateşinde devamlı kalıp da kaynar sular içirilip bununla bağırsakları lime lime
olan kimseler gibi olur mu?” (Muhammed sûresi, 47/15)
Burada, Kur’ân-ı Kerim’in, müttakilere vadedilen Cennet’in misalini anlatırken
riayet ettiği nüanslara dikkat edildiği takdirde şu hususlar görülür:
O Cennet’te, tertemiz saf sulardan öyle nehirler vardır ki, sürekli köşklerin,
villaların altından çağlayıp giderler. Bunun yanında, tadı bozulmamış,
dünyadakilere benzemeyen, tertemiz, nezih, berrak, dupduru süt ırmakları; insana
sekir vermeyen, başını döndürmeyen, dünya şaraplarından farklı meşrubat
çağlayanları ki, içtikçe maddî-mânevî bir zevk u lezzete sebebiyet verecek
mahiyette, oraya mahsus nehirlerdir. Bunlardan başka bir de saf, tertemiz,
dupduru baldan bir nehir ki, içenler, içtikçe yeni bir iştahla yine içmek
isterler.
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyeti, Cennet mevzuunda o kadar tahşidatta bulunmuştur
ki, beyan-ı Kur’ân’dan sonra o mevzuda yeni bir şey söylemek zâid olur.
مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَۤائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا
زَمْهَرِيرًا وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا
تَذْلِيلً “Koltuklarında diledikleri gibi dinlenir dururlar. Orada ne güneş
sıcağı görürler ne de dondurucu soğuklara uğrarlar. Cennet ağaçlarının gölgeleri
onların üzerlerine sarkar, meyveleri devşirilebilecek şekilde emre âmade
olmuşlardır.” (Dehr sûresi, 76/13-14) beyanlarına ve devamındaki âyetlere
bakılacak olursa, erîkelere (koltuklar, kanepeler) yanları üzerine uzanmış
insanların tasviri verilmekte ve ağaç dallarının kendilerine yaklaştırıldığı, el
uzatıp da onları koparma zahmetine dahi girmeden doğrudan doğruya derilmiş,
uzatılmış, âdeta ağızlarına konulmuş gibi bir resim nakşedilmekte...
Bunlar bir önceki âyette ifade edildiği gibi bir bakıma hakikat-i insaniyeye
ihsan edilen, mahiyetleri müteşâbihliklerine emanet hakikat-i nimettir. Acaba
hakikat-i insaniye nedir? Bilemediğimiz o hakikati şu dünya hayatında olduğu
gibi kavramamız mümkün mü? Bunları ilm-i muhit-i ilâhiye havale daha uygun
olacaktır. Zaten bu meseleyi tavzih eden Kur’ân-ı Kerim’in فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ
مَۤا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَۤاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
“Onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlere aydınlık,
gönüllere ferahlık hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiçkimse
bilemez.” (Secde sûresi, 32/17) âyetinden de anlaşıldığı üzere biz sadece bize
anlatılan dünya nimetlerini tefekkür mirsadı yaparak, verilecek nimetlerin
çeşitleri hakkında belli bir malumata sahip olabiliriz.. evet, hiçbir zaman
oradaki nimetlerin hakikatini idrâk edemeyiz. İşte bu âyet bir mânâda bizlere:
“İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez.” Siz dünyadaki zevk ve lezzet
kantarlarınızla ukbâdaki zevk ve lezzetleri tartamazsınız demektedir.
Bu konu, Buhârî ve Müslim’deki bir kudsî hadis-i şerifte şöyle ifade edilir:
أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ
وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Sâlih kullarıma hazırladığım öyle şeyler
vardır ki, ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de kalb-i beşere hutûr
etmiştir.”[3]
Evet, Cennet’te insanlara ihsan edilen şeyler, tamamen müteşâbihtir. Yani
Hazreti Üstad’ın ifade esprisiyle, burada bir “sübhânallah” der, orada bir
meyve-i Cennet yersin.[4] Şöyle denebilir; orada bir elmayı tadarken tedailer
olur ve sen anlarsın ki bu, işte o “sübhânallah”ın semeresi bir elmadır. Sonra
bir armut yersin ve onu tattığında da onun “elhamdülillah” neticesi bir armut
olduğunu sanırsın. Bir başka zaman sana karpuz takdim ederler; tattığında onun
da “Allahu Ekber” meyvesi bir karpuz olduğu mülâhazasına girersin. İşte
sâlihâtın orada bir Cennet meyvesi olarak temessül etmesi, bir yönüyle bu
şekilde müteşâbih bir şey..!
Nimetlerin “müteşâbih” oluşunu, dünyada tattığımız nimetler cinsinden,
benzerinden olması yönüyle de anlayabiliriz. Yani Cennet’in elmasını tadınca,
hakikaten dünyada yediğimiz elmalara benzediğini söyleriz ama ortada ne tam bir
ayniyet ne de gayriyet söz konusudur. Yani “Bu da elma ama bizim elmalar böyle
değildi.” diyebileceğiniz bir durum bahis mevzuudur.
Bir diğer husus da, tadılan nimetlerin ayniyeti içinde her defasında hususiyet
farklılığı ile sunulmasıdır ki orada tattığımız nimetleri bir daha tatmayacağız
demektir. Aralarında ciddi bir benzerlik bulunmakla beraber tattığımız
nimetlerin hep başka olacak olması, iki sebebe mebnidir:
1. Birbirine benzeyecektir; çünkü insan tanımadığı, bilmediği bir nimeti tenâvül
ederken çekingen davranabilir. Sahih hadiste ifade edildiği gibi, Resûl-i
Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) keler sunulduğu zaman yadırgaması ve
أَجِدُنِي أَعَافُهُ “Tiksinti duyuyorum.” buyurması, “Bunu yemek haram mıdır?”
diye sorulunca da “Benim beldemde yoktu böyle bir şey.”[5] demesi konumuza ışık
tutmaktadır. İşte bir yönüyle, insan bilmediği şeylere karşı tiksinti
duyabileceğinden ötürü müteşâbih yiyecekler bir bakıma orada tenâvül edeceğimiz
nimetleri bilmemiz ve tiksinti duymamamız açısından bizim için önemlidir.
2. Diğer bir zaviyeden ise, eğer o nimetlerde ayniyet olsaydı da, o ayniyetle
beraber bir gayriyet olmasaydı, her gün ikram olunan aynı nimetlere karşı
zamanla bir bıkkınlık oluşabilirdi. Binaenaleyh öyle nimet olmalı ki, ne aynı
olsun ne de gayrı. Birbirine benzesin, bir nimetten diğer nimete tedailerle
intikal edilsin, ama tam aynı da olmasın...
Bütün bunlardan anlaşılan şudur: Cennet’te mü’minlere takdim edilecek nimetler
tamamen hakâik-i nimettir ve bu hakâik-i nimeti kavrayacak da ancak hakikat-i
insaniyedir. Ben cismimle mi bunu tenâvül ederim, ağzımın kuvve-i zâikası mı
bunu tadar, yoksa vicdanım mı duyar, bunlar bizim ufkumuzu aşan şeylerdir.
Hakikat-i insaniyenin ona karşı olan teveccühleri, kalbî ve ruhî münasebetleri
ölçüsünde ancak tam duyulabilir. Böyleleri için orada takdim edilecek şeyler de
insana, bedeni, cismaniyeti ve âlem-i eşbaha ait keyfiyetini unutturacak kadar
âlî, ruhanî belki vicdanî çok derin hazlar duyurur.
Vâkıa bu, cismanî zevki inkâr da değildir; değildir ama cismaniyet zevkini çok
geride bırakacak ölçüde anlayamadığımız öyle ulvî bir zevktir ki; habru’l-ümme
Hazreti İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: لَيْسَ فِي الْجَنَّةِ شَيْءٌ مِمَّا
فِي الدُّنْيَا إِلَّا الْأَسْمَاءُ “Dünyada sizin görüp tattığınız nimetlerin
Cennet’te sadece isimleri vardır.”[6] Yani Cennet’teki nimetlerin dünyadakilere
benzerliği, sırf “budur” diyebilmeniz için bir mirsad-ı tefekkür olacak
kadardır; yoksa hadd-i zatında tam bir ayniyet yoktur.
Bunlarla, müteşâbihe ait bazı hususları hecelemeye çalıştık ki bu, orada verilen
rızıkların tebeddül, tegayyür ve teceddüt esprisine bağlı olduğunun ifadesidir.
İnsan orada Allah tarafından tekrar ber tekrar tecdit edilen bu nimetlerden zevk
duyacak ve bu tarifsiz lezzetin kendi aralarındaki muhaverelere konu oluşu:
قَالُوا هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ “Bu, bundan evvel bize hep ihsan
edilegelen nimetlerden bir nimet.” şeklinde cereyan edecektir. لَا لَغْوٌ فِيهَا
وَلَا تَأْثِيمٌ “Ne boş bir şey ne insanı rahatsız ve tedirgin edebilecek bir
husus ne de bir günah meselesi orada bahis mevzuu değildir.” (Tûr sûresi, 52/23)
İşte onlar, hep böyle âlî şeylerle iştigal edecek, zevkten zevke
yürüyeceklerdir.
وَأُتُوا بِه مُتَشَابِهًا “Nimetler onlara müteşâbih olarak takdim edilecek.”
âyetinde أُتُوا fiili “takdim edilecek” mânâsında meçhul olarak geliyor.
Evvela; fiil, fiil-i mâzidir ki, “Bu ifade edilen şeylerin gerçekleşmesi
muhakkaktır, bunda hiç diriğ etmeyin, endişelenmeyin ve bunu olmuş gibi kabul
edin. Çünkü iş, Allah’ın elindedir, dolayısıyla da olacaktır.” mânâlarına işaret
etmektedir.
Belâgat nüktesi açısından ikinci husus şudur: Siz orada hiç zahmet
çekmeyeceksiniz. قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ “Zira oranın meyveleri hemen el ile
koparılacak durumdadır.” (Hâkka sûresi, 69/23) Allah’ın size ihsan ettiği
hizmetçilerle size takdim ettiği nimetler, o hizmetçilerin elleriyle rahatlıkla
size sunulacak ve siz bu müteşâbih nimetlerle perverde edileceksiniz.
Dünya nimetlerini ahiret nimetleriyle kıyaslayacak olursak, ahiret nimetleri
elemsiz bir lezzet şeklinde tecelli edecektir ve insanın zevk-i imanisi ve
sâlihâtından hâsıl olan haz, Cennet’teki nimetlerin zevkini derinleştiren ayrı
bir husus olacaktır. Dahası, buradaki ibadet ü taatın meşakkati, sıkıntısı orada
tamamen lezzet hâlini alacaktır. Burada vicdanda duyulan mantıkî ve vicdânî her
haz, orada hakikat-i vücudu işaretleyen farklı bir lezzete dönüşecektir.
وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ “Orada onların tertemiz eşleri de
olacaktır.” İnsan bu nimetler içinde yüzüp onları tadarken her şeye rağmen yine
de ciddi bir eksiklik hisseder. Zira Allah (celle celâluhu) kâinatta hiçbir şeyi
yalnız yaratmamıştır. Daha evvelki âyetlerde şimşekle ilgili bahiste temas
edildiği gibi, yaratılan her şey çift yaratılmış; havadaki su buharları dahi
zâit ve nâkıs (artı ve eksi) kanunu ile bu çift olmanın şümulüne girmiş, otlar,
ağaçlar bu erkeklik-dişilik esası çerçevesinde üremiş, gelişmiş; hatta atomlar,
elektronlarıyla, protonlarıyla, nötronlarıyla hep “çift” olma keyfiyeti
sergilemişlerdir. Öyle ise, mahlûkat içindeki yeri ve konumu itibarıyla insan da
çift olacaktır ve ancak çift olduğu zaman mesrur ve müreffeh olabilecektir.
Bu lütuflara ermek için insan, dünyada imanının, iz’anının derinleşmesine
çalışmalıdır ki, zâhiren bunlar iradenin neticesidir. Diğer yönüyle de mârifet
ve muhabbetini derinleştirme gayreti içinde bulunmalıdır ki, gidip ta rü’yet ü
rıdvan ufkuna ulaşıp Cennet nimetlerine erişebilsin. Şart-ı âdi plânında da olsa
bütün bunların anahtarı akıl ve irade, onları doğru kullanmanın sırlı anahtarı
ise vahy-i semavidir. Evet, burada bu dinamikler doğru çalıştırıldığı ve inbisat
ettirildiği nispette kim bilir Cennet-nümûn daha neler söz konusu olacaktır. Her
şeyden evvel iman, içinde öyle bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor ki, Hazreti
Üstad’ın da ifade ettiği gibi, inbisat ettiği zaman bir Cennet-i ahiret olacak
ve dünyada da insana o cenneti yaşatacaktır.[7] Dünyada bu duyuş inbisat edince
bağ ve bahçeler hâlinde ahirette arz-ı dîdâr edecektir.
Buna binaen insanın burada duygu ve kabiliyetlerinin gelişmesi ve genişlemesi
nispetinde oradaki, huzur-u kibriyadaki nimetlerden istifadesi de farklı
olacaktır. Evet, maddî ve mânevî zevk olarak insanın Cennet’in bütün nimetlerini
iliklerine kadar duyabilmesi, onun mârifet-i Sâni adına malumatına, vicdanında
duyduğu hakâike, iz’anının derinliğine, muhabbetinin enginliğine ve müşahedeye
olan iştiyakının da vüs’atine bağlıdır. Bu hususlar onda ne kadar geniş, ne
kadar ulvi ve derin ise orada da bu hazlar o nispette yüksek olacaktır.
Bunun içindir ki burada nazarını dinî bir disiplinin gereği olarak haramdan
sakındıran ve iffetine dikkat eden, namus konusunu hayati ehemmiyet taşıyan bir
mesele olarak ele alan –kadın olsun, erkek olsun– zevçlerin bu hususlardaki
hassasiyetleri nispetinde orada bu nimetten istifade edişleri –o âlemin
ölçülerine göre– daha bir derin olacaktır. Evet, bu وَلَهُمْ فِيهَۤا أَزْوَاجٌ
مُطَهَّرَةٌ bişâreti, böyle bir istikamete bağlıdır. Şayet burada afif yaşamış,
namuslarına dikkat etmiş ve bu mevzuda titizlik göstermişler ise, orada bu
nimete mazhar olacaklardır. Cismaniyete ait bu hususlar da yine oranın
derinliğine göre gerçekleşecektir. وَلَهُمْ فِيهَۤا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ
fehvasınca, erkek, iffetin oraya akseden hususiyetleriyle, kadın da maddî-mânevî
kirlerden pâk ve temiz olarak, hatta hayız, nifas, istihaza gibi durumlardan,
huysuzluk, huşûnet gibi kötü ahlâktan müberrâ keyfiyetiyle orada bulunacaktır.
Dünyada kadın ve erkeklerin arasında çok defa görülen huzursuzluk orada
görülmeyecektir. Orada huzur, orada selâm, orada emniyet olacak ve her şey bu
hususların etrafında dönüp duracaktır.
وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.” Muhalfarz bu
nimetler, böyle baş döndürücü güzelliği, insanı tepeden tırnağa zevke gark edici
keyfiyeti ve eksik hiçbir şeyinin olmaması yanında şayet dünyada olduğu gibi bir
gün çeker giderse o zaman nikmete inkılap eder ki, dünya nimetleri ile ahiret
nimetlerini birbirinden ayıran husus da işte budur. (Ne var ki, ötelerin
tasavvurları aşkın Cennet’i de, burada hayatın Cennet çizgisinde sürdürülmesiyle
tam alâkalı.) Bu dünyada insan hür ve emniyeti temin eden bir devletin raiyyeti
olarak yaşar, Cennet köşesi gibi bir ailesi ve cıvıl cıvıl çocukları sayesinde
hep Cennet-nümûn bir hayat sürdürebilir.. fakat yine de inanan insan bu nezih
hayatın çehresinde öteleri heceler durur. Zira, Üstad Bediüzzaman’ın da “İsm-i
Kuddûs’ün Cilvesi”nde[8] ifade ettiği gibi, dünya o kadar güzeldir ki, ahiretin
gerçek yüzünü göremeyenler dünyanın bu yüzüne âşık olurlar. Ama esas dünyanın
çirkin, sevimsiz bir yüzü daha vardır ki, o da onun fena ve zevalindedir. İşte
bu fena ve zeval tasavvuru dahi elemdir. Hususiyle de inanmayan insanın aklına
geldiği zaman onun içine damla damla tasa akar. Onun içindir ki Kur’ân,
nimetlerin zeval acılığını izale edebilecek ayrı bir inayet-i ilâhiyeye işareten
şöyle buyurur: وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.”
Onlar orada bağ ve bahçeler içindeler; altlarında çağlayanlar var ki, akıp
gidiyor gürül gürül. Yanıbaşlarında da yâr-ı vefadarları, tertemiz eşleri var.
Ancak bütün bunlara rağmen verilenler ebedî olmazsa ve insan bu nimetlerle
beraber “hâlidîn”den değilse, zeval-i lezzet elem olması itibarıyla, o insan
dağidâr olacaktır. Onun için Kur’ân, “(Hayır, öyle zannedildiği gibi değil.)
Onlar orada ebedî kalacaklardır.” diyor ve âhiret saadetinin en önemli
derinliğine vurguda bulunuyor.
Bu âyetlerin mâkabli ile olan münasebetine gelince:
Daha Bakara Sûre-i Celîlesinin ilk âyetlerinde, sâlihât ve sâlihâtın
çerçevesinin neden ibaret olduğuyla alâkalı bir fikir veriliyor. Daha sonra
sâlihât bazı âyetlerle tavzih edilmek suretiyle Allah’a ubûdiyetin şekli
vurgulanarak O’nun ulûhiyetini, rubûbiyetini ilan etmek ve daire-i rubûbiyete
karşı tevhid-i ubûdiyetle O’na tahsis-i nazarda bulunmak –ki mutlak mânâda
sâlihâtın özü de işte budur– gerektiği anlatılıyor. Görüldüğü gibi, akide ve
amel âdeta iç içe girmiş mahiyette bir görünüm arz ediyor. Sonra bu işi yapan ve
yapmayanların mükâfat ve mücazatı olarak işin akıbeti vurgulanıyor. Bunlardan
biri, أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ ile, diğeri de bu وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âyetiyle.. İşte ta baştan buraya kadar olan âyetler
sanki tek makta’ içinde ve bir anda nâzil olmuş, bir tek meseleyi ifade ediyor
gibi bir resim söz konusu...
Cümlelerin birbiriyle münasebetine gelince:
Evvela, وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ beyanında, daha
önce arz edildiği gibi, mâkablinin fehvasına ve onun lazımî mânâsına işareten
bir atıf “vav”ı bulunuyor. Binaenaleyh “İnsan, Allah’a kullukta bulunup tevhid-i
rubûbiyet ve tevhid-i ulûhiyeti ikrar ettiğinde ne olur, kabullenmediği ve
kitaba, nübüvvete inanmadığı takdirde ne olur?” şeklindeki iki sorunun
ikincisine, bir önceki âyette geçen فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا
النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Öyle bir ateşten sakının ki,
onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” beyan-ı sübhânisi ile cevap verilmişti. İlk
soruya cevap ise buradaki وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ Rahmanî müjdesidir ki,
bir insanın maddî-mânevî, ruhanî-cismanî bütün arzularına cevap verebilecek
mahiyette bulunan “Cennet’ül-huld”ü nazara verir.
Evet Cennet, maddî-mânevî, mahiyet-i insaniyeye göre hazırlanmış bir
“müstekar”dır; eğer o sadece ruhaniyete nazır olsaydı, insanlık hakikati tam
gözetilmemiş olurdu. Nitekim bir kısım kimseler, muhabbeti, Allah’a imandan önce
ele alır ve Allah’a karşı duyulacak saygıyı, huzuru, Cennet ve Cehennem’in
önünde düşünürler. Bu, niyet olarak çok güzeldir ama, kulluk yapmanın veya
yapmamanın neticesi olan, iyi ve kötü amellerle hakiki mahiyetleri tam tezahür
edecek olan Cennet ve Cehennem gibi iki büyük hakikati hafife alma ve meselenin
ciddiyetini bilememe, laubalilik veya zevke, hâle yenik düşme sayılır ki,
Yunus’un Cennet’le alâkalı –ona aitse– sözleri ve Cehennem’i hafife alması bu
türdendir. O şöyle der:
Cennet Cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç huri;
İsteyene ver sen onu,;
Bana Seni gerek Seni.
Biz buna bir öncelik meselesi veya hâle mağlubiyet deyip geçelim. Haddi zatında
Cennet öyle büyük bir nimettir ki, insan Cennet’ten Allah’ı görür, Cennet’te
huzura erer, Cennet’te nebilerle görüşür, Cennet’te hakâik-i imaniyeye şahit
olur ve Cennet’te esrar-ı Kur’ân’ın açılımıyla şereflendirilir. Yani Cennet
olmadan hiçbir hakikat tam tezahür etmez ve Cennet olmadan insan maddî-mânevî
beklentilerini bulamaz. Sırat’ı, Cehennem’i hafife alma da şöyle dillendirilir:
Sırat kıldan incedir,
Kılıçtan keskincedir;
Varıp onun üstünde,
Evler yapasım gelir.
Ta’n eylemen hocalar,
Hatırınız hoş olsun;
Varuban ol tamuda,
Biraz yanasım gelir.
Kim söylerse söylesin şayet bu sözler bir önceliğe bağlı söylenmemişse, Cennet
ve Cehennem gibi iki Kur’ânî hakikat hafife alınmış sayılır. Bazı kimseler,
“İnsanları sevmek esastır.” –bir mânâda Hümanizm– derler. Aslında Allah’a (celle
celâluhu) iman ve O’nu sevmek, başta insan olmak üzere bütün varlığı O Zât’ın
(celle celâluhu) sanat eserleri olarak görmeyi ve bu açıdan bütün mahlûkatı
sevmeyi gerektirir. Bunun aksine, muhabbet esastır diyerek Allah’a, Nebiye,
Cennet ve Cehennem’e iman gibi hakikatleri hafife almak bir inhiraftır. Cennet
ve Cehennem büyük birer hakikattir ve insanın, bunların birinden kurtulup
diğerini elde etme davası, dünyada en büyük davalardandır. Üstad’ın “Meyve’nin
Dördüncü Meselesi”nde ifade ettikleri gibi,[9] insanın filan devlet kadar
serveti, filan devlet kadar da aklı olsa o büyük davayı kazanmaya verecektir;
zira o davayı kazanamama ebedî hüsran, dünya ve akıbet zindan, kazanma ise
firdevs ü cinân ve rü’yet ü rıdvan demektir.
Binaenaleyh, insanın insanlığını görmezlikten gelmeyip onu insan olarak ele
aldığımız takdirde maddî ve mânevî, cismanî ve ruhanî bütün arzularının
karşılanacağı yerin ancak Cennet olabileceği tebeyyün eder. İşte bu bakımdan
müjdenin, جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ olması, çok tonlu, çok
dolu, olabildiğine zengin ve insan vicdanında itminan hâsıl edecek şekilde, onun
şöyle-böyle tasarlayabileceği şeklin çok üstünde bütün nimetlerin bir bir
sıralanması, hem insan tabiatı hem de insan ruhundaki ebedî saadet arzusu
açısından o kadar yerinde ve uygun düşmüştür ki bu ancak, beyan-ı sübhânide ve
ifade-i Kur’ânî’de bulunabilecek bir hususiyettir.
Üzerinde durulası bir diğer husus da şudur: Öyle bir tablo tasavvur edin ki,
nimetler önümüzde çağlayanlar hâlinde akıp gitsin, kulaklarımızda hep ağaçların
hemhemesi, demdemesi, ezvâcın sesi-soluğu ve وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ10 ile ifade
edilen Cennet gençlerinin, çocuklarının cıvıltıları duyulsun... hangi insan
tabiatı bunları önemsemez? Hele bir de bunlar hep farklılaşarak devam ediyor ve
insana sürekli sürprizler yaşatıyorsa. İşte: كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ
ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ “(Öyle cennetler
ki,) ne zaman meyvelerinden onlara ikram edilse: ‘Bu bize daha önce de ikram
edilmişti’ diyeceklerdir.” ferman-ı sübhânisi bu hususu ifade sadedinde, daima
bir yenilenme içinde ilâhî nimetlerin geleceğini haber vermektedir. Bu ifade,
daha evvelki âyette hâsıl olan istifhama, isti’nâfî bir cümle olarak cevap
mahiyetinde irad buyrulmuş gibi gözükmektedir. Ayrıca bütün bu nimetlerin bir
gün zâil olup gitmemesi ve zeval-i lezzetle onların eleme inkılap etmemesi
hususunu ifade adına da وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedî
kalacaklardır.” buyrulmaktadır ki, bu da o mazhariyetlerin en önemli derinliğini
ifade etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in ifadelerinden anlıyoruz ki, Mevla-i Müteal’i görüyor gibi
kulluk yapanlar için bir “hüsnâ” yani esmâ-i ilâhiyenin cilvegâhı olan Cennet,
bir de ziyade vardır ki, o da rü’yet ve hulûddur. Evet, لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا
الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ11 âyet-i kerimesindeki “ziyade”ye rü’yet-i ilâhiye de
demişlerdir. “Cenab-ı Hakk’ın cemâlini gören ölmezdi ebedâ.” sözünde ifadesini
bulduğu şekliyle rü’yet-i ilâhiye ile Cennet’teki hulûd birbirini gerektiren
şeylerdir. Zira o kadar derin olan bir insan âdeta melekleşir ve ebediyete
namzet hâlini alır.
[1] Bkz.: Nisâ sûresi, 4/57,122,169; Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/22,
100; Ahzâb sûresi, 33/65; Teğâbün sûresi, 64/9; Talâk sûresi, 65/11; Cin sûresi,
72/23; Beyyine sûresi, 98/8.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, Sünûhat s.17.
[3] Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.
[4] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.705 (Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf).
[5] Buhârî, et’ime 10, 14; Müslim, sayd 43, 44.
[6] el-Makdisî, el-Ehâdîsü’l-muhtâra 10/16.
[7] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.16 (İkinci Söz).
[8] Bediüzzaman, Lem’alar s.329 (Otuzuncu Lem’a, Birinci Nükte).
[9] Bkz.: Bediüzzaman, Şualar s.190 (On Birinci Şua, Dördüncü Mesele).
[10] Vâkıa sûresi, 56/17; Dehr sûresi, 76/19.
[11] Bkz.: Yûnus sûresi, 10/26.
Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (25. âyet)
وَبَشِّر’deki و; atfedilen şeyler arasındaki münasebete binaen aynı zamanda bir
inzara da işaret etmektedir. Zira bu şeyler mütekabildirler ve zıt, zıddı
üzerine atfedilmiştir. Biz Kur’ân’da çok defa bunu görürürüz. Böyle zıddın zıdda
atfı, peşi peşine gelmesi, yan yana izah edilmesi, bir mânâda Kur’ân ifadesi ile
“mesânî” cümlesindendir.[1] Şöyle ki, önce mü’min anlatılır sonra kâfir..
veyahut önce kâfir sonra da mü’min; önce süedâ sonra eşkiyâ; önce süedânın
sa’yine terettüp eden niam-i ilâhiye daha sonra eşkiyanın şekavetine terettüp
eden azab-ı elim... Buna, daha önce geçtiği üzere tekâbül veya mukabele sanatı
da deriz. Binaenaleyh Kur’ân’ın tebşiri inzarla, tergibi terhible, recâyı havfla
beraber ele almasından hareketle, وَبَشِّر ifadesindeki tebşir emrinin başında
bulunan atıf vâvı, nazarlarımızı, mâkablindeki inzara çevirir.
بَشِّر kelimesi “müjdele” demektir. Ekstradan ve sürpriz olarak mânâsını
hatırlatan müjdeleme ifadesi, İşârâtü’l-İ’câz’da da ifade edildiği gibi[2]
esasen Cennet’in fazl-ı ilâhî olduğunu göstermektedir.. evet, Cehennem adl-i
rabbânî, Cennet ise fazl-ı ilâhidir. Günahları ve kötülükleri, insanın nefsi
ister ve o Cehennem’e müstahak olur. Cennet’i isteyen ise esbabıyla ister ki,
onun vücudu, bütün esbabının vücuduna vâbeste ve mütevakkıftır. İnsan, ameliyle
Cennet’i elde edemez; onu dileyen ve hazırlayan ihsan-ı ilâhî ve rahmet-i
rabbâniyedir. Sözün özü, Cennet tamamen Rabbânî bir lütuftur.
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinde iman ve amelin her ikisi
de mâzi fiille îrad edilmiştir. Bunda bir tasvir söz konusudur. Bu tasvir
sayesinde, hâdiseler insanın gözünün önünde cereyan ediyor gibi olur. Fiille
yapabildikleri nispette fiilen, yapamadıkları zaman da niyetleriyle hep o işte
kâim olma adına çok canlı bir resim ortaya konmaktadır. Amele teşvikte böylesi
gayet latif düşmektedir. Buna mukabil mükâfat da vukuu muhakkak bir kelime ile
anlatılmalıdır ki, onlar için şevklerini şahlandırıcı olsun. Yani, “Mutlaka size
o nimetler verilecek, hiç diriğ etmeyiniz. İman edip sâlih amel yaptıktan sonra
bu muhakkak olacaktır.” denerek mükâfat sadedinde o nimetler hatırlatılmış
olmaktadır. İman ve amel sahiplerine beşaretin yapılması, mükâfat sadedinde
anlatıldığından dolayı, o eltâf-ı ilâhiyeye vukuu muhakkak nazarı ile baktırmak
ve şu anda hazır bulunan Cennet’le sevindirmek ve yine herkes için muhtemel olan
Cehennem’den sakındırmak adına bu kiplerin seçilmesi fevkalâde mânidardır.
الصَّالِحَاتِ kelimesi, ıtlâkı (herhangi bir sıfatla kayıtlanmadan mutlak olarak
zikredilmesi) ile bütün güzel işlere şamildir. Hatta hâlis bir niyet dahi bu
sâlihât içine girebilir. Sünûhat’ın başında ifade edildiği gibi[3] bu meselenin
ıtlâkında tamim vardır. Bir kelime ile çok şeyler ifade edilmiştir.. lafız ve
kalıp, çerçevesini aşkın mânâları ihtiva etmektedir.
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ âyetini teşkil eden
sözcükler arasında da bir “tecâvüb”, bir “tesânüd”, bir “teânuk” söz konusu.
Şöyle ki, anlatılmak istenen şey, Cenab-ı Hakk’ın mü’minlere ilâhî nimetleri ve
orada bütün hâdiselerin onların lehinde cereyan etmesidir. Dünyada değişik
musibetlere giriftar olan münafıkların durumunda müşahede ettiğimiz, her
hâdiseyi aleyhlerinde görüyor olmalarına mukabil, bunlarsa her hâdiseyi
lehlerinde sayabilecek bir durumu elde etmiş bulunmaktadırlar. Öncekilerin
hayatları dünyada başlayıp dünyada bitmekte, sonrakilerinki ise ebedler âleminde
sürüp gitmektedir.
İşte şu cümlede, teker teker kelimelere baktığımızda, onları omuz omuza, el ele,
kol kola bir araya gelmiş, insanın ötedeki huzurunu örgülüyor gibi görürüz.
لَهُمْ “Onlar içindir” diyor. Yani her şey onlara mahsus ve onlar âdeta ille-i
gâiye ve bir bakıma Cennet nimetlerinin onlar için hazırlanması da bir finalite.
Öyle ki, artık onların aleyhlerinde hiçbir şey söz konusu olmayacaktır. Hatta bu
kelimeden şunun da sezildiği söylenebilir: Orada ilâhî nimetler kendilerine
takdim edilince, dünyadaki nimetler gibi rahatsız eden bazı arızalar, mesela bir
kısım artıkları dışarıya atma gibi rahatsız edici hususlar orada söz konusu
değildir. Evet, orada ne yeme, hazmetme zahmeti ne de ıtrahat meşakkati söz
konusudur. Nimet de lehlerinde, netice-i nimet de.. işte gerçek saadet..!
جَنَّات kelimesi hangi mânâsı ile ele alınırsa alınsın, altından ırmakların
aktığı bağlar, bahçeler ve içlerinde zevçler, zevceler bulunan bir yer veya şu
anda mestûr olan keyfiyeti ile ihâta ve idrâkleri aşkın, مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ
وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Hiçbir gözün görmediği,
hiçbir kulağın işitmediği ve insanın hatırına gelmeyecek şekilde”[4] tasavvurlar
ötesi baş döndüren bir dünya.. size vaat edilmiş ve sizin için hazırlanmış bir
müstesna âlem.. öyle ki adında ruhanî bir zevk var; zira bağ ve bahçe sözünde
her zaman bir sürur hissedilir. Hatta zindandaki bir insan hayaliyle bir bağa,
bir bahçeye gitse, kendini Cennet’te sanır.
تَجْرِي kelimesi “cereyan edip gidiyor ve çağlıyor” demektir. Şöyle-böyle
onların ülfete kapılabilecekleri bir görüntüye meydan vermemek için devamlı, hep
terütaze bir berraklıkla çağlayıp gidiyor. Ayrıca bu sayede onlar, bir içtikleri
yerden bir daha içmiyorlar. Maşrabalarını her defasında farklı bir akıntıya
daldırıyorlar. Evet, تَجْرِي sözü, o kaynakların durağan, dolayısıyla da
kirlenmeye açık havuzlar olmadığını gösteriyor; zira temiz fıtratlar, ince
ruhlar bu türden şeylere karşı tiksinti duyabilirler. Evet, orada her şey,
müstesna varlık insan âbidesiyle uyum içinde ve tam ona göredir.
Ayrıca bu cereyan, uzağında, sağında-solunda değil, مِنْ تَحْتِهَا tam ayağının
ucunda. Aslında fıtrat-ı beşeriye de bunun böyle olmasını ister; bir de
ırmakların bu şekilde çağlaması insan içinde huzur hâsıl eden bir husustur.
Sonra اَلْأَنْهَارُ “nehirler” geliyor. Demek ki tek bir nehir değil, her biri
insanın değişik latifelerine bakan farklı nehirler. Yani bozulmayan su
ırmakları, tadı değişmeyen sütten nehirler, rahatsızlık vermeyen, sekir verme
hususiyeti olmayan şaraptan nehirler, süzme baldan nehirler.. Evet, Kur’ân,
nehirler sözü ile orada bu kabîlden pek çok nehir olduğunu işaretlemektedir.
İhsan-ı ilâhî ve Cennet nimetlerinin anlatıldığı bu gibi yerlerde biz, insanın
çeşitli zevk alma kabiliyetlerinin hepsine cevap verme adına eltâf-ı ilâhiyenin
ne kadar çok olduğunu anlıyoruz. “Cennet Risalesi”nde, “Cennet hurilerinin
yetmiş hulle altında bacaklarındaki ilikleri görülür.”[5] hadis-i şerifini izah
ederken Hazreti Üstad özetle der ki:[6] Bu yetmiş hulle, insanda bir o kadar
zevkin ifadesidir; yani bu, insanın o kadar ezvâk donanımına ve o kadar arzusuna
cevap verebilecek bir güzelliğin resmedilmesidir. Bunun gibi, Cennet’te o kadar
nehirler var ki, bunların her biri, insanın içinde şu anda keşfedemediği bir
arzusuna cevap teşkil edecek çaptadır.
Görüldüğü gibi, أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ
cümlesinin tamamının, o fevkalâde derinliğiyle bir tecâvüb, teânuk ve tasanüdü
işaretlediği açıktır.
Ardından gelen cümle: كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا
هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا “Ne zaman o
cennetlerin meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilse: ‘Bu daha önce de
bize sunulan şey!’ derler. (Oysa bu, onun aynısı olmayıp) benzeri olarak
kendilerine sunulmuştur.”
كُلَّمَا daha önce de gördüğümüz gibi tekerrür ifade eder, “her ne zaman ki”
demektir. كُلّ kelimesi nekreye muzâf olduğu zaman umum efrâda şamil olur.
Burada مَا’ya muzâftır, مَا da nekredir ki mânâ: “Her ne zaman olursa olsun..
hangi gün, hangi saatte ve mekânın hangi noktasında olursa olsun…” şeklinde
olur. Buradaki anlamı itibarıyla ise: “Ne zaman onlara bir nasip, bir pay, bir
rızık verilirse...” mânâlarını belirler.
رُزِقُوا fiili iki hakikate bakıyor gibidir: Evvela; mâzi olması itibarıyla şu
anlaşılır: O nimetlerden, o rızıktan istifadenin vukuu muhakkak ve şu anda da
hakikatiyle hazır, dolayısıyla sizi beklediğini kabul edebilirsiniz. Sâniyen;
fiil meçhul olması itibarıyla da şunu anlatır: Siz hiçbir zahmet çekmeden gaybî
ellerle size verilecek, veyahut sizin dünyada tabiî görüp hâdiseleri kendilerine
isnat ettiğiniz esbap o gün kudret dairesinde şuurlu gibi size hizmet edecektir.
Belki ağaç tedellî edip meyveyi sizin ağzınıza koyacak, maşrapa inecek aşağıya
ve dalacak daldığı yere, tekrar dudağınıza yükselerek size kevserler sunacaktır.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ ifadesinde geçen iki مِن’e daha önce değinmiştik. Bunlar
adesesinden baktığımızda mânâ şu olur: Cennet’in bütün nimetlerinden istifade
edeceksiniz ama birden bütün nimetlerden değil, her defasında sadece bir
kısmından istifade edeceksiniz; zira o, bir bakıma celâlî ve vâhidî tecellî
eseridir. İnsan cemâlî tecelliye göre kâmet-i kıymetiyle mütenasip o nimetlerden
istifade edecektir.
ثَمَرَةٍ kelimesindeki tenvin tenkîr için olduğundan “herhangi bir meyvesinden,
hangi meyvesi olursa olsun” demek olur. Bundan şu mânâ anlaşılabilir: Peşi
peşine, müteşâbih olarak gelen bu nimetler, ihsanlar bütün Cennet’teki nimetlere
şamildir. Yani onlarda, bir şey yedikleri zaman daha evvel onu tattıkları
kanaati, keza bir şey içtikleri zaman onu da daha önceden yudumladıkları
düşüncesi hâsıl olacağı gibi, zevk ve haz duyacakları bir manzaraya
baktıklarında benzerinin sebkat ettiğini, zevceleriyle mülâtefe ve muâşakada
bulunduklarında aynı şeyleri hissedeceklerdir. Evet, onlar orada, her şeyde
sürüp giden bir yenilenme ve tazelenme içinde ayniyete yakın bir gayriyetin
cereyan ettiğini müşahede edeceklerdir.
قَالُوا kelimesi mazhariyetler muhaveresini gösteriyor; şöyle ki, oradaki bütün
muhavereler, niam-i ilâhiyenin onların başlarına sağanak sağanak yağdığını
anlatma istikametinde cereyan etmektedir ki, bu da baş döndüren o nimetlerin
tatlı muhaverelerle taçlanması demektir.
هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ ifadesi, رُزِقْنَا kelimesiyle
işaretlemektedir ki, burunlarının dibine kadar yaklaştırılmış bulunan bu
nimetler dünyada esbap perdedârlığı ile farklı şekilde sunulsa da, onlar da
Cenab-ı Hakk’ın ihsanı olarak verilmişti. Evet, dünyaya ait nimetler verilirken
de yine Allah’ın eliyle lütfedilmişti. Hatta bu nimetleri ilan adına yapılan
tekbirler, tahmidler, tehliller de yine Allah’ın (celle celâluhu) bize lütfu ve
ihsanıdır; Cenab-ı Hakk’ın bunlara muvaffak kılmış olması da ayrı bir hamd ü
senâ ister. Bunların neticesi ve semeresi olan Cennet nimetleri de başka değil,
yine Cenab-ı Hakk’ın lüftunun tezahürüdür. Yani baştan verilen şey, sebep olarak
Allah’ın lütfu, netice de yine Allah’ın lütfudur. O neticeye terettüp eden hamd
ü şükür de O’nun (celle celâluhu) daha farklı bir lütfudur. Bunları رُزِقُوا ve
رُزِقْنَا kelimelerinden çıkarıyoruz.
Hem وَأُتُوا بِه مُتَشَابِهًا cümlesinde hem de رُزِقْنَا kelimesinde aynı
nükte-i belâgat görünüyor. Her türlü nimet onlara veriliyor, onlar alma
zahmetine bile katlanmıyorlar; zira veren Allah’tır (celle celâluhu) ve O,
esbabı onlar için istihdam ediyor. Öyle ki, o kudret dairesinde yok yok, her şey
var. Gılmân-ı Cennet ki pırıl pırıl.. lü’lü-ü meknûn (sadefinde saklı inci) veya
lü’lü-ü mensûr (saçılmış inciler) gibi.. bütün bu atâyâ aynı zamanda
“müteşâbih”, hepsi birbirine benziyor. Daha önce de arz edildiği gibi, ayniyetin
bazen bıkkınlık, tam gayriyetin de tiksinti hâsıl edeceği.. buna mukabil
teşâbühte bu iki durumun hiçbirinin söz konusu olmadığı/olmayacağı muhakkak.
Bütün bu nimetlerin başında ise, وَلَهُمْ فِيهَۤا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ “Onlara
orada tertemiz eşler de var.” ferman-ı sübhânisiyle anlatılan, Cennet’i sımsıcak
bir yuva hâline getiren fazl-ı ilâhî bulunmaktadır ki, burada şu husus üzerinde
durulabilir:
Eşlerin birbiriyle irtibatı nasıldır, orada bu akdin keyfiyeti nasıl olur onu
bilemeyiz.. yeni bir akit mi, yoksa buradaki nikâh mı? Ne şekilde olursa olsun,
oradaki akit doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın meşîetine bağlıdır. Bu mesele
biraz daha tamim edilerek denebilir ki, onlara verilecek bu türden şeyler dahi
buradaki ruh hâletlerine uygun ve bir bakıma da onların kendilerine benzer
mahiyette olacaktır. لَهُمْ kelimesinden de anlaşılır ki, bu karşılıklı kopmaz
bir bütünleşme ve doğrudan doğruya Cenab-ı Allah’ın yaptığı bir akittir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadiste “Meryem’i bana
nikâhladılar.”[7] buyurur ki, orada, şahitlerin huzuruna ihtiyaç olmadan akdin
doğrudan doğruya Allah tarafından yapıldığını gösterir. Ayrıca orada Cenab-ı
Hakk’ın vereceği zevcelerle alâkalı bir hadiste: إِنَّ لِلْمُؤْمِنِ زَوْجَتَيْنِ
يُرَى مُخُّ سُوقِهِمَا مِنْ بَيْنِ ثِيَابِهِمَا “Cennet’te her insana öyle iki
zevce vardır ki, elbiselerinin üstünden bacağının iliği görünür.”[8]
denmektedir. Bu hadisi, bunlardan birisi dünya kadını, diğeri de Cennet
kadınıdır şeklinde anlayanlar olmuştur. Herhâlde bu, en az verilen içindir.
Çünkü biliyoruz ki, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyada nikâhı
altına giren bütün zevceleri orada da O’nun hanımları olacaklar, zira onlar
ümmühât-ı mü’minîndir. Üstelik herhâlde Firavun’un hanımı Hazreti Âsyâ
(radıyallâhu anhâ) ve Hazreti Meryem (radıyallâhu anhâ) da Efendimiz’e tezvîc
edilince[9] sayı daha fazla olacaktır. Fakat sahih hadisin ifade ettiği ikidir.
70 adet şeklindeki rivayetleri bazıları zayıf kabul etmiş ve mevsûk değildir
demişlerdir. Bununla beraber bu Cenab-ı Hakk’ın meşîetine kalmıştır, istediği
şeyleri lütfeder…
أَزْوَاجٌ kelimesi “zevçler, eşler” demektir ki, kadınlara göre erkekler,
erkeklere göre de kadınlar için kullanılır. Buradaki ıtlâktan şu nükte
çıkarılabilir: Bir kısım mütedeyyine ve sâliha kadınlar dünyada başlarından
nikâh geçmeden göçüp gittikleri gibi bir kısım erkekler de yine mücerret olarak
vefat eder giderler. Dünya hayatında başlarından evlilik geçmeyen o erkeklerin
ötede sâliha hanımlardan ahirete gitmiş kimselerle tezviçleri düşünülebilir;
zira Cennet’te behemehâl her insanın bir hayat arkadaşı olacağı söz konusudur.
مُطَهَّرَةٌ Aynı zamanda bu eşler tertemizdir ve olabildiğine pâktırlar;
Cennet’e râci فِيهَا’daki zamir de buna bir işarettir.. evet onlar Cennet’e
layık keyfiyette pâk ve mutahhardırlar. Hatta hayız, nifas, istihâza gibi
kadınlık hâllerinden dahi âri, berî ve muallâdırlar. Nâpâk durumlar onlar için
söz konusu değildir. Dahası onlar, farklı densizliklerden de müberrâ
bulunmaktadırlar. Keza, erkekler de onlar gibi her türlü huysuzluktan,
hırçınlıktan münezzeh ve müberrâdırlar.
Hem de وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ onlar bu Cennet’te, Cennet’e ait o baş döndüren
sonsuz güzellikler içinde ebedîdirler.
اَللّٰهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْأَبْرَارِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ
الْمُخْتَارِ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْأَخْيَار،ِ اَلْحَمْدُ لِلهِ أَوَّلًا
وَآخِرًا بِعَدَدِ قَطْرِ الْأَمْطَارِ وَأَمْوَاجِ الْبِحَارِ، وَصَلِّ وَسَلِّمْ
عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ اَلْمُخْتَارِ، آمِينَ يَا
مُعِينُ.
[1] Bkz.: Hicr sûresi, 15/87; Zümer sûresi, 39/23.
[2] Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.121.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Sünûhat s.17.
[4] Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.
[5] Buharî, bed’u’l-halk,8; Müslim, cennet, 14; Tirmizî, kıyame, 60.
[6] Bediüzzaman, Sözler s.545 (Yirmi Sekizinci Söz).
[7] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/52, 8/258, 22/451.
[8] Buhârî, bed’ü’l-halk 8; Müslim, cennet 14.
[9] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/52, 8/258, 22/451.
18 Ocak 2026 Pazar
Bir İ'câz Hecelemesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Pırlantalarda Geçen Şiirler
Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...
-
aldanma insanların samimiyetine... menfaatleri gelir her şeyden önce. vaad etmeseydi Allah cenneti; O’na bile etmezlerdi secde. zulmü alkış...
-
Gödülüm Karşıda mağaralar Altında dere tarlalar Akar değirmenlere Şu kaşulun deresi Tutuyalı suyunu İki daşın boyunu Kurda verdi koyu...
-
Allah: binbir esma sahibi, mutlak ve gerçek mabûd olan Rahman: bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahim: hususi rahmet...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder