11 Ocak 2026 Pazar

Kalbin Zümrüt Tepeleri - 1 2 3 4

 Kalbin Zümrüt Tepeleri - 1 

Bölüm Başlıkları

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde kısa bir seyahat (Kırık testi-1)
Tasavvuf
Tasavvuf (Ölçü veya Yoldaki Işıklar)
Adı Konulmamış Bir Tasavvuf Hareketi (Fasıldan Fasıla-4)
Kur’an ve Sünnet’te Geçmeyen Tasavvufî Tabirler (FG İle Amerika’da 1 Ay)
Menşei İtibariyle Tasavvuf
Sofî
Tevbe, İnâbe ve Evbe
Muhâsebe
Tefekkür
Tefekkür-zikir münasebeti (Kırık testi-1)
Firar ve İ’tisâm
Halvet ve Uzlet
Hâl, Makam
Kalb
Kalb ve Bazı Dinamikleri
Hüzün
Havf ve Haşyet
Açıklama (Havf ve Haşyet)
1.Heybet nedir?
2.Haşyet nedir?
3.Farkın derinliği (Heybet ↔ Haşyet):
4.Seyr u sülûk açısından:
5.Kelâm açısından bağlantı:
6.Kur’an bağlantısı:
İltica buudlu haşyet (Kırık Testi-1)
Recâ
Zühd
Takvâ
Takvânın iki yönü (Kırık testi-1)
Verâ’
İbâdet, Ubûdiyet ve Ubûdet
Murakabe
İhlâs
İstikâmet
Tevekkül, Teslim, Tefvîz ve Sika
Tevekkülde haricî sebep aramama (Kırık testi-1)
Huluk
Tevazu
Tevazu (Kırık testi-1)
Fütüvvet
Sıdk
Hayâ
Şükür
Sabır
Rıza
İnbisât
Kast ve Azim
İrâde, Mürîd ve Murâd
Yakîn
Zikir
İhsan
Basiret ve Firaset
Sekîne ve Tuma’nîne veya İtmi’nân
Kurb, Bu’d
Mârifet
Muhabbet
Aşk
Şevk u İştiyâk
Cezbe, İncizap
Dehşet ve Hayret
Kabz u Bast
Bast’ta Teyakkuz (Kırık testi-1)
Kabz u Bast İle Havf u Reca (Kırık testi-1)
Kabz u Bast ve İnsan Karakteri (Kırık testi-1)
Kabz ve Bastın Sınırları (Kırık testi-1)
Kabzda Bile Kapıdan Ayrılmama (Kırık testi-1)
Fakr u Gınâ

https://www.youtube.com/playlist?list=PLwc9hfsdASn-Op9lGeflHvFKrZ3i9Sjy3

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde kısa bir seyahat (Kırık testi-1)

Kalbin Zümrüt Tepeleri kalb ve ruhun hayattan çıkmak için bir ufuk ve bir hedef göstermektedir.
Sadece biz Müslümanların dükkânında bulunan değerli mücevherleri sergilemekte;
 kalp (sahte, taklit) akçe ile kalb hizmetini ayrı ayrı ayırmakta;
 yanlış teviller, hatalı anlayışlar ve çarpık yorumlarla yaralanan pek çok tasavvufî gerçeğin asıllarını ve sıhhatli hallerini ortaya koyuyor.

Okuyanın gönlünde o ulvî hakikatlere karşı merak uyarmakta, hiçbir olmazsa olmaz onların kendi düzeyinde ve ıstılahlar çerçevesinde anlama çabasına teşvik etmektedir.
Diğer taraftan, onların anlamaları ve sonra hayatın vazgeçilmez bir yanını daha iyi hale getirmek adına bazı temel esaslar sağlar.
Evrâd ü ezkâr, kâmilen edâ edilen namaz ve derin bir aradakür gibi, zümrüt tepelere tırmanırken mutlaka lâzım olan vasıtalara dikkat çekmektedir.

Hâsılı, Kalbin Zümrüt Tepeleri, maddeperestlik ve cismâniyetin dar kalıplarından sıyrılıp kalb ve ruh ufkuna yürüme, mânevî ve madde ötesi âlemlerin engin atmosferinde açılan kapıyı aralama yolları öğretmektedir.

Soru: Efendim, Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde öyle şeyler var ki, doğru alâkalı iki duygu arasında bocalıyoruz.
Hem öğrenmek istiyor, hem de tatmadığımız şeyler olduğu için onlar hakkında soru sormanın haddimiz değildi hissini taşıyoruz…

Cevap: Estağfirullah, ben sizlerin anladığınız ve çok sevdiklerinizi kanaatinizi taşıyorum.
Kanaatimce, orada anlatılanlar, şiirlerin durumu mülahazamıza sökülmeye uygun olur.
Yani, bir şiiri yorumlayan ve onu şerh eden insan o şiirden pek çok şey anlar;
 bu, biraz ufuk ve gönlün zevk alma meselesidir.
Herkesin kendi gönül ve idrak enginliğine göre değişen mânâlar.
Dikkat edilmesi gereken hususlar, meseleleri sadece epistomolojik bazı şeyler gibi değerlendirmemek gerekir.

İnsan, önce ıstılahları öğrenmekle başlamalı.
Zira, inkişaf adına en önemli unsurlardan biri, ıstılahların yapacağıdır.
Daha sonra da çok zaman geçirmek, anlatılan hususların sürekli olarak kurgulanması gerekir.
En önemlisi de, Allah’a (celle celâluhû) güvenmek, ona itimat etmek ve sığınmaktır.
Biz talibi olur ve peşinden koşarsak, Cenâb-ı Hak, en ulvî hakikatleri de yüreğimize koyabilir.

Kelimelerin parçalanmış, parçalarının parçalarının içirilmiş pek çok hakikat olabilir.
İnsan bu olabilirliği kabul edip derince bakmalı meselelere.
İfadelere takılmamalı.
Hani, bir müftü efendi, Haşir Risalesi’ni eline alınca, diyor ki, “Bu, Allah’a inanmış insanlar için Esmâ-i İlâhîye’ye dayalı haşri ispat ediyor.
Yani Allah’a inanan birine bu ödülü verecek bir şey yoktur.”
 Abdülmecid Efendi, o müftüye cevap veriyor ve Haşir Risalesi’nin başında Zât-ı Ulûhiyetin varlığının da ispatlandığını söylüyor.
Üstad Hazretleri meselesini tavzih ediyor ve diyor ki, “Abdülmecid ona cevap verdi;
 ama cevap eksik.
Aslında o işaret ve hakikatlerin içinde bir düzeyde haşir anlatılırken, diğer tarafta da tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyete göndermeler yapılıyor, onlarda da anlatılıyor.”
 İşte Meselesi, bir bakış zaviyesi yakalanması ve görülmemesi meselesidir.

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde, kavramlar tarife ve tavsiften, yani istılâhî sözcüklerin açıklamasından, duymaya ve hissetmeye doğru bir yürüyüş, bir geçiş;
 basitten mürekkebe doğru bir yürüyüş ve geçiş vardır.
Aslında tasavvufî ahlâkı, onun terminolojisini, tasavvuf ve ahlâk farklılıklarını vaaz u nasihatlarla kürsüde, sohbette, konferansta arz yapmayı planlıyorum.
Ama nasip bu şekilde yapmakmış.

Tasavvuf

Tasavvuf;
sofî ve mutasavvıfların Hakk’a ulaşma yollarına verilen bir isimdir.
Tasavvuf, hakikat yolunun nazarî yanını, dervişlik de amelî cephesini ifade eder.
Ayrıca, tarikatın nazarî tarafına “ilm-i tasavvuf”, amelî yanına da “dervişlik” denilmiştir.
Erbâb-ı hakikatten bazılarına göre tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve envâr-ı zâtiyesiyle ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır.
Diğer bir ifadeyle, insanı kendi iradesiyle yok edip, irade-i hâssası ve ihtiyâr-ı ehadiyesiyle hareket ettirmesidir.
Tasavvufa bir diğer yaklaşım ise, insanın her türlü ahlâk-ı zemîmeyi gidermesi ve ahlâk-ı âliyeyi ikame etmesi istikametinde sürekli mücâhede ve murâkabe şeklindedir.

Tasavvuf mevzuunda, Hz.Cüneyd’in ifadesi;
“fenâfillâh” ve “bekabillâh”ı hatırlatır mâhiyettedir.
Şiblî’nin sözleri ağyâr endişesine kapılmadan maiyyet-i ilâhiyede bulunabilme şeklinde hülâsa edilebilir.
Ebû Muhammed Cerîr’in beyânı ise, her zaman kötü huylara karşı tavır almak ve ahlâk-ı haseneyi avlamak, sözleriyle özetlenebilir.

Tasavvufu, eşyâ ve varlığın ruhuna nüfûz etmek, hadiseleri mârifet eksenli yorumlamak ve Cenâb-ı Hakk’ın her icraatını O’nu rasat etmeye bir menfez kabul edip, kemmiyet, keyfiyet ve tasavvurlar üstü bir iç müşâhede ile, ömrünü, O’nu temâşâ edebilme peşinde geçirmek ve her hâlükârda O’nun, bizi görüyor olduğu mülâhazasıyla hep iki büklüm yaşamak, diye yorumlayanlar da olmuştur.

Bu ayrı ayrı tariflerden şöyle toplu bir netice çıkarmak da mümkündür:
Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılarak, melekî vasıflar ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır.

Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riâyet, bâtınen de o âdâba vukuftur ki, bu iki kanadı sıhhatli kullanan sâlik, zâhirde olan ahkâmı bâtından görür, bâtında olan ahkâmı da zâhirde duyar ve yaşar.
Böyle bir müşâhede ve duyuş sayesinde o, hedefe hep edeple yürür ve ona yakın dolaşır.

Tasavvuf, mârifet-i rabbâniyeye açık bir yol ve bir ciddiyet mesleğidir.
Onda lâubâlilik ve hezlin yeri yoktur.
Nasıl olabilir ki, o mesleğin esası, çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi sürekli mârifet nakşetmeye..
ağyârdan kalbi temizlemeye..
nefsi tabiî temâyüllerinden alıkoymaya..
bedenî ve cismânî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya..
her zaman rûhâniyata açık bulunmaya..
ömrünü, Hz.Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın çizgisinde sürdürmeye..
Hakk’ın istekleri karşısında kendi murâdâtından vazgeçmeye..
Hakk’a intisâbı en büyük pâye bilip O’nun huzurunu soluklamaya dayanır.

Burada, tasavvufun;
temeli, mevzuu, faydası, esası ve erkânı üzerinde durmak da îcâp eder:

Tasavvufun temeli, dînin esaslarına sımsıkı sarılıp, emir ve yasaklarına da hassasiyetle riâyet ederek, açlığa, uyanıklığa mülâzemette bulunup, elden geldiğince nefsin haz duyduğu şeylerden mücânebettir.

Tasavvufun mevzuu;
insanın, kalbî ve rûhî hayat seviyesine çıkarılması, kalbin tasfiyesi ve letâifin merci-i aslîlerine yönlendirilmesidir.

Tasavvufun faydası;
insanın melekî yanlarının inkişaf ettirilmesi, icmâlî ve mübtediyâne imanın bir kere de keşfen ve zevken duyulup yaşanmasıdır.

Tasavvufun esası;
ibadet ü tâate devamla, sathî olan kulluk şuurunun, derinleştirilerek insan tabiatının önemli bir yanı hâline getirilmesi ve insan için ikinci bir fıtrat sayılan rûhânîliğin elde edilmesiyle, dünyanın kendisine ve bizim heveslerimize bakan fâni yüzüne karşı bütün bütün kapanarak, ukbâya ve esmâ-i ilâhiyeye bakan çehresine uyanmaktır.

Tasavvufun erkânına gelince, onları da şöyle sıralamak mümkündür.

1- Nazarî ve amelî yollarla hakikî tevhide ulaşmak..
2- Hz. Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hz.Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek..
3- Hak sevgisiyle dolup-taşmak ve O’ndan ötürü de, bütün kâinâta “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakarak herkesle ve her şeyle hüsn-ü muâşerette bulunmak..
4- Her zaman îsâr ruhuyla hareket ederek, elden geldiğince başkalarını nefsine tercih etmek..
5- Murâd-ı ilâhîyi kendi murâdâtının önünde tutarak, ömrünü “fenâfillâh”, “bekabillâh” zirvelerinde sürdürmeye çalışmak..
6- Aşk u vecd ve cezb ü incizaba açık bulunmak..
7- Simalarda sineleri duyup anlamak ve hadiselerin çehresinde ilâhî esrârı okumak..
8- Mânevî sefer niyetli ve hicret mülâhazalı uhrevîlikleri çağrıştıracak yerlere seferler tertip etmek..
9- Meşrû dairede zevk ve lezzetlerle iktifâ edip, gayr-i meşrû daireye adım atmama mevzuunda kararlı olmak..
10- Tûl-i emel ve onun menşei olan tevehhüm-i ebediyete karşı sürekli mücadele ve mücahede içinde bulunmak..
11- Dîne hizmet ve bütün insanlığı Hakk’a ulaştırma yolunda bile olsa, kurtuluşun, yakîn, ihlâs ve rızâ yolundan geçtiğini bir an dahi hatırdan çıkarmamaktır.

Ayrıca bu hususlara şunları da ilâve edebiliriz:
Zâhir ve bâtın ilimlerle mücehhez olma ve bir kâmil insanın rehberliğine sığınma..
bu son iki husus Nakşîler arasında ayrı bir önem arz eder.

Burada “tasavvuf” deyip, tasavvuf düşünüp, tasavvufu yazarken, dervişlik ruhunun icmâlî mânâsını ihtivâ eden;
ve ahlâk, edep, zühd kitaplarının da esası sayılan, hatta bir mânâda kalblerin Hakikat-i Ahmediye ile iltika noktası kabul edilen, seyr u sülûk-i rûhânînin işaret kristalleri de diyebileceğimiz aşağıdaki hususlara temas etmeden geçemeyeceğiz:

Bu hususların başında, “Benim gözlerim uyur, ama kalbim uyanıktır”[1] beyânıyla irtibatlandıracağımız..
ve “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar”[2] beyânına esas teşkil eden “yakaza” gelir.
Sonra da onu
tevbe,
inâbe,
muhasebe,
tefekkür,
firar,
i’tisâm,
halvet,
uzlet,
hâl,
kalb,
hüzün,
havf,
recâ,
huşû,
zühd,
takvâ,
vera’,
ibadet,
ubûdiyet,
murâkabe,
ihlâs,
istikamet,
tevekkül,
teslim,
tefvîz,
sika,
huluk,
tevâzu,
fütüvvet,
sıdk,
hayâ,
şükür,
sabır,
rızâ,
inbisât,
kasd,
azim,
irade,
mürîd,
murâd,
yakîn,
zikir,
ihsan,
basîret,
firâset,
sekîne,
tuma’nîne,
kurb,
bu’d,
mârifet,
muhabbet,
aşk,
şevk,
iştiyak,
cezbe,
incizap,
dehşet,
hayret,
kabz,
bast,
fakr,
gınâ,
riyâzât,
tebeddül,
hürriyet,
hürmet,
ilim,
hikmet,
himmet,
gayret,
vilâyet,
seyr,
gurbet,
istiğrak,
gayb,
kalak,
vakit,
safâ,
sürûr,
telvin,
temkin,
mükâşefe,
müşâhede,
tecelli,
hayat,
sekr,
sahv,
fasl,
vasl,
fenâ,
beka,
tahkîk,
telbîs,
vücud,
tecrîd,
tefrîd,
cem’,
cem’u’l-cem’
ve tevhid
takip eder ki,
bu kitapçıkta icmâlî mânâlarıyla dahi olsa,
bunları tanımanın mümkün olabileceğini düşünüyoruz.

Her şeyin doğrusunu yalnız Allah (c.c.) bilir ve doğru yola hidayet etmek de O’na mahsustur.

[1] Buhârî,teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125
[2] Hz.Ali ve Süfyan es-Sevrî gibi bazı İslam büyüklerine dayandırılan bu söz için Bkz.Aliyyü’l-Karî, el-Masnû’ 1/199;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/414, 525; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/52

Tasavvuf (Ölçü veya Yoldaki Işıklar)

Tasavvuf, İslâm hakikatinin insan vicdanı tarafından duyulup hissedilmesi mesleğidir.
Bu itibarla da onu, yaşadığı hayatın şuurunda olmayanlar idrak edemeyecekleri gibi, başkalarına ait menkıbelerle teselli olanlar da anlayamayacaklardır.

Tasavvuf, neticesi itibarıyla, insanın kendi aczini, fakrını, hiçliğini kavrayarak, varlığının esasını teşkil eden Hakk’ın vücûdunun şuâları ve sıfatlarının tecellileri karşısında bütünüyle eriyip yok olmanın bir başka unvanıdır.

Tasavvuf, insan ruhunun saflaşıp kendi özüyle bütünleşmesi, bütün zaman ve mekânları aşarak bir bilinmez buuda ulaşması keyfiyetidir.
Ve işte ancak bu sayededir ki, her fert, Mirâc-ı Nebevî ile açılan kapıdan geçerek, gidip Rabbine ulaşır ve bir nevi mirâca mazhar olur..
tabiî, kendi istidât ve kabiliyetine göre bir mirâca…

Felsefe ve hikmet, insanın düşünce ufkunu genişletir ve onun, eşya ve hâdiseleri tanımasına yardımcı olurlar.
Tasavvuf ise, idrak edilmez bir buutta eşya ve hâdiselerin Yaratıcısıyla insanın temasını temin eder ve onu Allah’ın dostu ve enîsi haline getirir.

Tasavvuf, tarikat ehlinde de görüldüğü gibi, zikir ve fikir yoluyla insan ruhunun, nâmütenâhî olan “Kemâlât-ı İlâhiyye”den feyiz alarak aydınlanmasından ibârettir.
Başlangıcı, insan benliği mikyas yapılarak sonsuza bir kısım farazî hatlar koymakla başlar;
nihâyeti de, benlik ve benlik sırlarından vazgeçip, her şeyi O’ndan bilmekle noktalanır.

Tasavvuf, felsefenin elinin ulaşamadığı ulûhiyet gerçeğinin, kalb eli, kalb ayağı ve kalb gözüyle araştırılması yoludur.
Aklın, yalın ayak ve baş açık hayalleriyle ters yüz edildiği bu yolda kalb, bir üveyk gibi kanatlanır, kendi kadirşinas kriterleriyle o Mevcûd-u Meçhûl’ü tanımaya çalışır.
Sonra da, elde ettiği irfanını, “mâ arafnâke hakka mârifetik” (Seni hakkıyla bilemedik) sözleriyle ilân eder.

Tasavvuf, İslâm’ın ruhudur.
Onsuz İslâm düşünülemez.
Tarikatlar ise, bunu sistematize etmişlerdir.

Adı Konulmamış Bir Tasavvuf Hareketi (Fasıldan Fasıla-4)

Soru: Bir Gazeteci, Sizin Teşvik ve Tavsiyeleriniz Işığındaki Faaliyetleri, “Adı Konulmamış Bir Tasavvuf Hareketi” Olarak Tarif Ediyor.
Bu Tarifi Nasıl Değerlendiriyorsunuz?

Tasavvuf, İslâm’ın ruhî hayatıdır.
Hiçbir dönemde ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisine göre İslâm’ı temsil edenler, o ruh ve mânânın dışında olmamışlardır.
Tarikat ise tasavvuf düşüncesi içerisinde, dinin özüne varmak suretiyle Hakk’ın rızasını ve dolayısıyla dünya ve ahiret saadetini kazanmayı amaçlayan disiplinler mecmuasıdır.

Tasavvuf, bir hayat tarzı olarak Asr-ı Saadet’te yaşanmış;
daha sonra ise tarikat ricali’ diyebileceğimiz insanlar tarafından, şahısların karakter, ruhî yapı ve anlayışlarına göre sistemleştirilmiştir.
Bu gayet normal bir harekettir.
Şu anda benim gücüm yetse ve insanların içlerini, kafalarını okuyabilsem, sünnet kıstasları içinde istidat ve kabiliyetlerine göre onlara bu kabil vazifeler tahmil ederdim.
Örneğin birisi tefekkür insanıdır.
Ona devamlı tefekkürle hemhâl olmasını salık verip aynı zamanda şu evrâdı da ihmal etme derdim.
Kur’ân’ı çok iyi anlayan başka birisine de devamlı Kur’ân’la meşgul olması tavsiyesinde bulunurdum.
Bu bir yönüyle değişik istidatları, müstaid oldukları konularda istihdam etmektir.
Esasında meşâyihin yaptığı da bundan farklı değildir.
Onlar, şahısların karakterlerine, içtimaî durumlarına, genel yapılarına göre onlara, dinin ruhuna uygun sorumluluk tahmil ederek, herkesin kabiliyetine göre onun mânevî terakkisini sağlayıp, ‘İnsanın yaratılışından gâye, insan-ı kâmil olmaktır.’ esprisini gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir.
İşte tasavvuf budur..!

Bu işe, ‘Adı konulmamış bir tasavvuf hareketi’ denmekle, şayet Allah’a yaklaşma yolunda olan insanlar veya insan-ı kâmil olma peşinde koşan insanlar mânâsı kastediliyorsa, bu doğrudur ve bu mânâda mutasavvıf olmayan veya tasavvuf yolunda bulunmayan bir mü’min yok demektir.
Ama bununla, tasavvuf duygu ve düşüncesini ister muhatapların farklılığı, isterse o işi temsil eden şahısların farklılığı açısından tarikatlar hâline getirip sunma meselesi anlaşılıyorsa bu mânâda bu çalışmalar, ne tasavvuf ne de tarikattir.

Kur’an ve Sünnet’te Geçmeyen Tasavvufî Tabirler (FG İle Amerika’da 1 Ay)

Soru: Tasavvuf’ta rastladığımız pek çok terimin, meselâ, Sızıntı’nın son sayısında anlatılan velâyet mertebelerinin, “Nükebâ, Nücebâ, Evtâd, Ğavs, Kutub” gibi tabirlerin Kur’an ve Sünnet’te sarahaten geçmemesini nasıl izah edebiliriz?

Nasıl fıkıh sahasında Cenab-ı Allah Ümmet’in âlimlerine bir saha bırakmış, onlar bu sahayı içtihadlarıyla dolduruyorlar;
aynen bunun gibi, maneviyat âleminin âlimlerine de benzer bir sahayı bırakmış ve o âlemin âlimleri de bu sahayı içtihadları denebilecek keşif, müşahede ve mükâşefeleriyle dolduruyorlar.
Bu tabirlerin ve onların keşif ve müşahedelerinin aslı Kur’an’da ve Sünnet’te yok demek değildir.
Meselâ, velî” kelimesi Allah’ın dostu manâsında, iman eden ve İslâm’ın ahkâmını yerine getiren herkes için umûmi manâda kullanılabilir;
fakat onun bir de has manâsı vardır.
“Dikkat edin, Allah’ın velileri var ya, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de” (Yunus/10:62) âyetinde, bu husûsi velâyeti aramak daha doğru olur.
Bunun gibi, Kur’an-ı Kerim’de mü’minleri senâ eden pek çok âyette;
takva, ihsan gibi tabirlerin iç veya ileri tabakalarında, hattâ müşahede veya şehâdet kelimesinde, Tasavvuf’un dayandığı temelleri görmek mümkündür.

Tasavvufla Alâkalı İki Önemli Hata

Bu mevzuda önemli hatalar yapılıyor.
Bir grup, Şeriat’ı ihmal ve onu sanki gereksiz bir seremoni gibi görmekle hata ediyor.
Yine Tasavvuf grupları içinde, bugün yapılan en büyük hatalardan biri de, menkıbe kahramanı olmak varken, geçmiş büyüklerin menkıbeleriyle avunmaktır.
O menkıbeler, insanları aynı ufka şahlandırabildikleri ölçüde faydalıdır;
yoksa birer avunma, birer teselli, birer anlatma vasıtası olarak nakledildikleri sürece, fayda değil, zarar getirir.
Hata yapan diğer grup ise – bunu bilhassa Vehhabilik’te görüyoruz – Tasavvuf adına her şeyi ya şirk telâkki ediyor, ya da Hind’den, İran’dan, başka dinlerden ve geleneklerden alınmış görüyor.
Halbuki, bu dinlerin hepsinde, hak dinden kalmış unsurlar vardır.
İkinci olarak, ‘dîk-ı elfaz’ dediğimiz kelime kıtlığı, uygun tabir bulamamadan dolayı, farklı din veya geleneklerde bazı manâlar için aynı kelimeler kullanılmış olabilir.
Ancak, ehl-i tasavvufun o lâfızlara yüklediği manâya ve onların hayatına bakmak lâzım.
Böyle yapılmayıp da, lâfızlara takılarak, Tasavvuf’u Hind’e, Çin’e, İran’a bağlamak, bu mevzuda yapılan bir diğer büyük hatadır..
ve bu hatalar küçümsenmemelidir.”

Menşei İtibariyle Tasavvuf

İslâmî ilimler tarihine göre, ilk devirlerde şer’î hükümler yazılmıyordu.
Bu hükümlerin, îtikad, ibadet, muâmelâta ait bölümleri çok tekrar edilmesi ve pratikle de desteklenmesi sayesinde çokları tarafından ezberleniyor ve hatırlarda kalabiliyordu.
Bu açıdan şer’î hükümlerin toparlanıp bir araya getirilmesi çok da zor olmamıştı/olmuyordu.
Zira, yapılan şey bir mânâda hayatımızın veya hafızalarımızda yaşattığımız şeylerin kompoze edilip kâğıtlara dökülmesi gibi bir şeydi.
Bir diğer zaviyeden de, yukardaki ilim dalları, her Müslümanın mutlaka meşgul olması lâzım gelen hayatî meselelerden olduğu için, ilim adamları, ilk önce dînin bu bölümlerini ele alıp, hemen her kısımla alâkalı kitap ve risaleler yazarak, hafıza ve sadırlarındaki gerçekleri tedvin etmekle işe başladılar.

Fakîhler, fıkhın kitaplaştırılması, hadisçiler sünnetin hıfz ve tesbiti, kelâmcılar akâid meselelerinin tarsîni, tefsirciler Kur’ân ve Kur’ânî ilimlerin telifiyle meşgul olup, her biri kendi sahasında cihanpesendâne gayretler sarfederek yüce İslâm dîninin hakikatlarını, hem de herhangi bir iltibâsa meydan vermeyecek şekilde tesbit edip ortaya koydular.
Bu arada, Hakikat-i Ahmediye’nin rûhânî yönüne daha fazla ihtimam gösteren mutasavvıfîn de, yine aynı kaynaklara dayanarak, tasavvufla alâkalı gerçekler üzerinde durup, insanın özü, varlığın esası ve mâverâsı, insan ve kâinâtın mâhiyet ve iç yüzleri gibi konuları işleyip sürekli nazarları eşyânın perde arkasına çevirmeye çalıştılar;
çalıştı ve tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivâyetlerine, fakîhlerin içtihad ve istinbatlarına;
kendi riyâzâtlarını, rûhî hayatlarını, kalbi tasfiyelerini, nefsi tezkiyelerini, hâsılı, dîni bir bütün hâlinde duyma, yaşama zevk ve anlayışlarını da ilâve ederek farklı ekoller geliştirdiler.
Bu sayede, zâhidlerin zühdü, âbidlerin ibadeti, erbâb-ı vera’ın dînî hassasiyeti, muhlislerin incelik ve duyarlılığı, muhiblerin aşk u şevki, fakirlerin acz ü fakr mülâhazası… gibi kalbin aksiyonlarıyla alâkalı ve tamamen amelî esaslara dayalı olan İslâm’ın rûhî hayatı, ilmî bir mâhiyet alarak, kendine göre metodu, mesleği, meşrebi, mevzuu, kâideleri ve ıstılahları ile tasavvuf ilmi şeklinde vücuda gelmişti ki, bugün değişik şubeleriyle bir kısım farklılıklar arz etse de, temeli itibarıyla Hakikat-i Ahmediye’nin özü, usâresi olduğunda şüphe yoktur.

Ne var ki, bazı dönemler ve bazı şahıslar itibarıyla, aslında bir hakikatin iki ayrı yüzünden ibaret olan şeriat-ı garrânın ahkâmı ile, murâkabe, riyâzât, mücahede gibi rûh-u şeriat birbirinden ayrı zannedilerek, bunların birinin zâhirperestlik, diğerinin de bâtınîlik vehmiyle birbirine düşman gibi tavır aldıkları da bir gerçektir.
Vâkıa bu ayrılık, biraz da, zâhir-i şeriatın, fakîhler, müftîler tarafından;
diğerinin de mutasavvıflarca temsil edilmesiyle destekleniyor gibi görünse de, buna, herkesin mizâcına daha uygun olanı öne çıkarması şeklinde bakmak da mümkündür.

Fakîhler, muhaddisler, müfessirler mebde’ itibarıyla, tâ devr-i risâletpenâhi’ye dayanan bir kısım usûl ve kurallara göre Kur’ân ve Sünnet’e müracaat ederek, kendi sahalarında önemli eserler ortaya koydukları gibi, mutasavvıflar da yine Kitap ve Sünnet’e başvurarak, bu ana kaynaklardan riyâzât, mücahede, murâkabe, hâl ve makamla alâkalı içtihad edip ortaya koydukları meselelerin yanında, kendi rûhânî hayatlarını, aşklarını, şevklerini, iştiyaklarını, vecdlerini, cezbelerini, incizaplarını da kaydederek zâhirperest buldukları insanları bu yöne kanalize etmeye çalışmışlardır.

Aslında her iki tarafın maksadı da, ilâhî emir ve yasaklara riâyet ederek Allah’a ulaşmaktı ama, bazen yol muvâzenesi şer’î ölçülere göre kurulamadığından, ifratlara, tefritlere giriliyor ve şimdilerde var gibi gördüğümüz ayrılıklara sebebiyet veriliyordu.
Oysaki, temelde herhangi bir ayrılık söz konusu olmadığı gibi, dînin böyle ayrı ayrı ünitelerinin müstakillen tedvin ve temsili de ayrılık demek değildi.
Fıkıh ilminin ibadet ve muâmelâta ait hükümlerle meşgul olmasına, yani insanın fikrî ve amelî davranışlarını zabturapt altına alıp düzenlemesine mukabil;
tasavvufun, ruhu terbiye, kalbi tasfiye, nefsi tezkiye etme çizgisinde, insan hayatını, kalb ve ruh seviyesine yükseltme gayretleri kat’iyen ayrılık değildir.
Ayrılık olması bir yana, bunlardan her biri, şeriatın önemli bir cephesini ikame etmeyi üzerine almış bir üniversitenin fakülteleri hükmündedir.
Bunlar öyle fakültelerdir ki, üniversite mâhiyetindeki küllün tamam olması biraz da bunların tamamiyetine bağlıdır.
Zaten bunlardan biri, insanın nasıl ibadet edeceğini, ibadet için nasıl temizleneceğini, namazı nasıl kılacağını, orucu nasıl tutacağını, zekâtı nasıl vereceğini, muâmelelerinde hangi esaslara uyacağını anlatıyor;
diğeri de, daha çok, bütün ibadet ü tâat ve muâmelâtın, kalb ve ruhla alâkası üzerinde duruyor, şeklî insaniyetten sîret ve mânâdaki insaniyete sıçrama yollarını araştırıyor ve insan-ı kâmil olmaya giden yolları salıklıyordu.
Bu itibarla da, bunlardan hiçbirinin ihmale tahammülü yoktu…

Gerçi, bazı nâkıslar biraz ileri giderek, fıkıh ve sünnetle iştigal edenlere “zâhir erbâbı”, “rüsûm ulemâsı” demişler ise de, kâmil mutasavvıflar her zaman, şeriatın temel prensiplerini esas almış, Kitap ve Sünnet’e göre geliştirdikleri usûl ve metodlarla, ortaya attıkları her düşünceyi onun atkıları üzerine bir dantelâ gibi işlemiş ve temel kaynaklara bağlılıkta aslâ kusur etmemişlerdir.
El-Muhâsibî’nin “el-Vesâyâ” ve “er-Riâye”si, el-Kelâbâzî’nin “et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf”u, et-Tûsî’nin “el-Lüma’”ı, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin “Kûtü’l-Kulûb”u, el-Kuşeyrî’nin “er-Risâle”si bu sadefin incilerinden sadece birkaçı..
bunlar arasında, nefsi hesaba çekmek ve tezkiye etmek gibi tek mevzu etrafında örgülenen eserler olduğu gibi, müteaddit mevzuları bir araya getirerek hacimli kitaplar telif edenler de olmuştur.
Nihayet bütün bu devâsâ kametlerden sonra, Hüccetü’l-İslâm İmâm Gazzâli gelerek “İhyâu Ulûmi’d-Dîn” eser-i mübeccelini yazıp, tasavvuf yolunun bütün âdâp, erkân ve ıstılahlarını bir kere daha gözden geçirerek, umum meşâyihin kabulüne mazhar hususları tesbit ve tenkidi gerekenleri tenkit edip, birbirinden ayrı görünen bu iki mübarek akımı bir defa daha buluşturmuş ve kaynaştırmıştır.
Öyle ki, ondan sonra gelen pek çok mutasavvıf, kendi ilimlerini, şer’î ilimlerin bir levni, bir buudu bularak, her yerde birlik ve beraberlik soluklamaya başlamış..
ve o güne kadar “ulemâ-i rüsûm” deyip hafife aldıkları insanlarla kaynaşıp bütünleşmiş..
ve bilhassa, tasavvuf mesleğinde, daha farklı yorumlanan, hâl ilmi, hatır ilmi, yakîn ilmi, ihlâs ilmi, ahlâk ilmi ve daha pek çok vicdânî ve zevkî gerçekleri medreseye taşıyarak, zâhir ulemânın da, erbâb-ı tasavvufun da üzerinde mutâbakata varacakları bir hayli müşterekler bulmuşlardır.

Tasavvuf;
bâtın ağırlıklı bir ibadet yolu olması ve şer’î hükümleri de rûhî yanları, kalb üzerindeki tesirleri ve vicdanda tebellür eden derinlikleri itibarıyla ele almasından ötürü, başka mesleklere göre biraz daha ledünnî, engin ve zor anlaşılır olsa da, çıkış noktası ve hedefi açısından, Kitap ve Sünnet kaynaklıdır ve İslâmî yolların hiçbirine münâfî de değildir.
Münâfî olmak şöyle dursun, diğer bütün şer’î ilimler gibi o da Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihadlarını esas alarak, hep ilim, mârifet, yakîn, ihlâs ve ihsan ruhu gibi hakikatler üzerinde durmuştur.

Tasavvufu;
bâtın ilmi, esrâr ilmi, ahvâl ve makamât ilmi, sülûk ilmi, tarikat ilmi gibi bir kısım farklı unvanlarla ifade etmek, onun şer’î ilimlerden ayrı olduğu mânâsına gelmez;
bu ad ve unvanlar, asırlar ve asırlar boyu, şeriatı yaşama zevkinin farklı mizaç ve meşrepler tarafından değişik şekilde duyulup hissedilmesinden kaynaklanmıştır.
Tasavvufçuların nokta-i nazarlarını ve şeriat hâdimlerinin düşünce ve istinbatlarını esasta birbirinden farklı göstermek, işi çarpıtmak sayılır.
Vâkıa, her zaman bir kısım mutaassıp tasavvufçular bulunduğu gibi, öteden beri bir kısım zâhirperest fakîhler, muhaddisler, tefsirciler de olagelmiştir.
Ne var ki, bu müfrit ve mufarritlere nisbeten sırât-ı müstakim erbâbı hep ekseriyeti teşkil etmiştir.
Buna binâen, bir kısım fakîhlerin sofîler hakkında, bir kısım sofîlerin de fakîhler hakkında yakışıksız söz ve düşüncelerine bakarak, bu iki ehl-i hak cephe arasında ciddi bir münâferetin varlığına hükmetmek kat’iyen yanlıştır.
Zira, her zaman kavga çıkarıp, kavgaya karışanların sayısı, müsâmaha ve afv u safh yolunda olanlara nisbeten deryada katre kalmıştır.

Aslında bunun böyle olması da gayet tabiiydi;
çünkü her iki tarafın başvurduğu kaynak da aynıydı..
fukahâ, şer’î hükümlerde Kitap ve sünnete müracaat ettikleri gibi, mutasavvıfîn de aynı kaynaklara dayanıyordu.

Zaten tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu esaslar da, fıkhın ve fukahânın mesleğinden çok farklı değildi.
Genelde her iki cephe de, amel-i sâlih ve dürüst muâmele üzerinde duruyordu.
Ayrıca sofîler, a’mâl-i hasene, tehzîb-i ahlâk ve tezkiye-i nefis gibi konulardan da bahsediyorlardı ki, vicdan ancak a’mâl-i hasene vasıtasıyla mârifet-i ilâhiyeye uyanabilir..
insan bu sayede ihlâs ve rızâ yoluna yönelebilir;
yönelir ve şer’î her meseleyi derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirebilecek seviyeye yükselebilir.
Zira, bu sayede artık, gönülden içeri ayrı bir gönül, irfandan sonra farklı bir irfan ve lisândan öte ayrı bir lisân hâsıl olmuştur.

Evet, a’mâl-i sâliha ve güzel ahlâkla daha bir netleşen lâhûtîlik tahakkuk zirvesine ulaşır..
mücahede-i nefis, halvet, zikir ve murâkabe yoluyla hicaplar münkeşif olur ve varlığın perde arkasına ıttılâ ile, icmâlî iman bir kere de zevk ve keşifle pekiştirilerek âdetâ şuhûdî bir yakîn hâlini alır.

Sofî

Sofî kelimesi, tasavvuf ehli olanlar için kullanılan bir tabirdir.
Bu kelimeyi “sûfî” şeklinde kullananlar da vardır.
Zannediyorum bu farklı kullanım, biraz da kelimenin menşeinden kaynaklanmakta.
Onun ‘sof’tan, ‘sofus’tan, ‘safâ’dan, ‘safvet’ten geldiğine kail olanlar veya dindarlıktan kinâye olduğunu düşünenler “sofî”;
‘sûfân’, ‘sûfâne’ veya ‘suffe’den geldiğini iddia edenler, ve ayrıca ‘softa’ mânâsına gelen ‘sofu’dan ayırmak isteyenler de “sûfî” şeklinde kullanmışlardır.

Erbâbının, sofîyi tarif sadedinde şu ifadeleri meşhurdur:

Sofî;
kalbî hayatı açısından saflaşmış ve iç âlemi itibarıyla berraklığa ermiş “hak yolcusu” demektir.

Sofî;
Cenâb-ı Hakk’ın kendisi için seçip intihap buyurduğu;
intihap buyurup onu nefsinin tesirinden kurtararak duruluğa erdirdiği iddiasız “hak eri” demektir.

Sofî;
mahviyet ve tevâzuuna nişâne, iç huzuru ve gönül rahatlığıyla “sûf” (yün) giyip sevgiyi seven ve ona, onun sahibine cefâ tattırmayan;
dünyanın, dünyaya ve hevesâtımıza bakan yanlarıyla ona aldırış etmeyen Hakikat-i Ahmediye yolunun yolcusudur.
Evet, sûfîlerin sûf giymeleri, giyinişlerine izâfe edilen bir isimle anılarak kendilerine “mutasavvıf” denmesi, onların hallerini, özlerini ve tavırlarını nazara vermek içindir.
Çünkü sûf giymek, öteden beri peygamberlerin, onlara uyanların ve her zaman kendilerini ibadete verenlerin şiârı olagelmiştir.
[1] Eğer, gerçekten peygamberler ve onların havârilerinin giydikleri yün ise, “sûfî” kelimesinin, “sûf”a nisbetinin doğru olduğunu söyleyebiliriz.

Sofî;
nefsânî bulanıklıklardan sıyrılıp özüne ermiş ve beşerî bütün küdûrâttan arınarak lâhûtîleşmiş, gerçek insanlığa yükselme yolunun şehsuvârı demektir.

Sofî;
ehl-i suffeye benzeme gayretinden ötürü bu nâm-ı celîli alan ve ömrünü o ismin hakkını vermeye bağlamış ideal gönül erinin adıdır.

Sofî kelimesinin “sâf”tan müştak olduğunu da söyleyenler olmuştur;
iştikak hatası mahfuz, sürekli Hak karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde bulunmaları açısından, sakat bir asıldan da gelse, düşündürücü bir fasıl gibi görünmektedir.
Gerçi himmetlerinin yüksekliği ve kalblerinin sürekli Allah’a müteveccih olması, onların her zaman bu mevkiin erleri olduğunu gösterir ama, “sâf”tan sûfînin iştikakı yanlıştır.
Sofînin;
Rumca “hikmet” mânâsına gelen “sofîya” kelimesinden veya Yunanca “sofus”tan geldiğini iddia edenler de olmuştur.
Fakir bunun, yabancıların bir yakıştırması olabileceği kanaatindeyim;
o kanaatteyim, sofîlerin pek çoğu hikmet erbâbı olsa bile..

İslâm tarihinde ilk sofî lâkabını alan büyük zâhid Ebû Hâşim el-Kûfî’dir.[2] Bu zat, hicrî 150 senesinde vefat ettiğine göre, sofî tabirinin hicrî ikinci asırda ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Bu demektir ki, sofî kelimesinin böyle hususî bir mânâda kullanılması ashâb ve tâbiûn-u kirâm efendilerimizden sonra olmuştur.

Bir sistem olarak, zâhid Ebû Hâşim’le tanıdığımız sofîlik, ilk zuhûru itibarıyla, Peygamberimiz ve arkadaşlarının yaşayışlarındaki sadelik çizgisinde, dünya cihetiyle dünyaya karşı ciddi bir tavır içinde, sürekli rakâik ve ölüm ötesi hadiselerle irtibatlı, tamamen kalb ve ruh insanlarının mesleğiydi.
Bu itibarla da o, hep rûhânî hayatın emrinde oldu.
Sofîlik, çıkış gâyesi açısından, kalbi Hakk’a bağlamak ve sîneyi aşk u muhabbetle dağlamaktan ibaretti.
Ayrıca, hakikî sofîler tarih boyu “hüsn-ü huluk” ve “edep” dedi, peygamberler yolunu takip ettiler.
Her meslek gibi onda da bir kısım inhirafların ve çarpıklıkların yaşandığı devirler olmuştur.
Ne var ki, sadece inhiraflara ve çarpıklıklara bakarak bu saf gönüller mesleğini karalamak da insafsızlık olsa gerek.

İmâm Kuşeyrî, kendini rûhânî hayata salan sofîlerden bahsederken özetle şöyle der:[3] Müslümanlıkta büyüklüğün unvanı olarak, Allah Rasûlü’ne arkadaşlık unvanından daha büyük pâye yoktur.
Bu mazhariyet başka dönem insanlarıyla paylaşılmayacak kadar büyük bir mazhariyettir.
Bundan sonra en büyük nam ve pâye ise, Allah Rasûlü’nün ashâbını görüp tanıma bahtiyarlığına ermişlerin unvanı olan “tâbiûn” unvan-ı celîlidir.
Bu kadri yücelerden sonra da tâbiûnla buluşup görüşme mutluluğuna ermişlerin nâm-ı celîlü’l-kadri olan “tebe-i tâbiîn” gelir..
bu üç aydınlık zümrenin gurûbuna ve bu arada bir kısım fitnelerin zuhûruna muhâzî olarak da fıkıh cephesinde fakîhler, hadis cephesinde muhaddisler, akâid cephesinde muhakkikîn-i mütekellimîn çok önemli misyonlar edâ ettikleri gibi, İslâm’ın rûhî cephesinde de en önemli gelişmeleri sofîler gerçekleştirmişlerdir.

Sofîler, hayat tarzları itibarıyla fevkalâde dürüst, olabildiğince sade, her türlü karışıklıktan âzâde, bedenî zevk u safâ ve cismânî tutkulardan uzak, zâhidlik, fakirlik ve nâsikliğin yükseltici ikliminde ömür sürdürmeye kilitli, Peygamber Efendimiz ve güzîde İslâm büyüklerine benzemeye kararlı öyle dengeli insanlardır ki, onları bu evsâf-ı âliyeleriyle ne eski hekim ve filozofların devamı kabul etmek, ne Hristiyan mistiklerle irtibatlandırmak, ne Hint fakirizminin bir kolu saymak ne de günümüzdeki bir kısım mehâbet ve mehâfet bilmez lâubâlîlerle aynı görmek mümkündür.
Bir kere tasavvuf, ilk zuhûru ve temsilcileri itibarıyla, kalbin iç yüzü, eşyânın perde arkası ve varlığın sînesindeki gizli esrârın ilmi kabul ediliyordu;
sofî de bu ilmin talebesi ve bu yolun nihayetine ulaşmaya kararlı süvarisi.
Bu süvari bütün bir ömür boyu her insan için ideal bir ufuk sayılan “insan-ı kâmil” olma zirvesine koşacaktı.
Bu, Nâmütenâhî’ye ulaşma cehdiyle bitmeyen bir yolculuk, tükenmeyen bir azim ve herhangi bir beklentiye girmeden tevakkufsuz sürdürülen bir maratondu.
İşte hakikî tasavvuf bu, sofî de bu muhtevânın mübarek temsilcisi büyük kahraman! Meseleye böyle yaklaşılınca, sofînin filozoflarla, mistiklerle, yogilerle hiçbir münasebeti olmadığı gibi, tasavvufun da mistisizm, yogizm ve felsefeyle uzaktan-yakından alâkası olmadığı kendi kendine ortaya çıkar.

Vâkıa, İslâm’ın zuhûrundan evvel, Yunan ve Hint filozofları da tasfiye yolunda yürümüş ve sofîlerin yaptıklarına benzer mücahedede bulunmuşlardı ama;
bu iki yol öz ve esas açısından birbirinden çok farklı şeylerdi.
Bir kere sofîye, tasfiyesini, zikir, ibadet ü tâat, nefis muhâsebesi, tevâzu ve mahviyet esaslarına bağlı olarak gerçekleştiriyor, sonra da âhir ömrüne kadar bu çizgisini korumaya çalışıyordu.
Eğer filozofların tasfiyesine de tasfiye denecekse, o “keyfemâyeşâ” bir tasfiye idi..
bu tasfiyenin içinde ibadet ü tâat, nefis murâkabesi, tevâzu ve mahviyet bulunmadığı gibi, hemen her zaman gaflet ve benliğin küstahlaştırılması söz konusu idi.

Sofîye, başlıca iki gruba ayrılır:

1- İlim yörüngeli hareket edip, mârifet kanatlarıyla vuslat arayanlar.
2- Mücerred zevk, vecd ve keşif yolunda gidenler.

Evvelkiler, ilim ve mârifet kanatlarıyla “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr anillâh” ufuklarında bitmeyen bir yolculuk yaşar ve ömürlerini “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ın üveykleri olarak sürdürürler..
varlığın içinde müşâhede ettikleri her tebeddül, her tağayyür, her tekevvün onlara Hz.Kudret ve İrade’den yüzlerce mesaj sunar, her hâdise onlara ayrı ayrı dillerle çok farklı nağmeler fısıldar.

İkincilere gelince, bunlar da, seyr u sülûk ve zühdlerinde ciddi olmakla beraber, keşif, kerâmet, zevk, vecd, tevâcüd peşinde olduklarından zaman zaman hedeften zuhûl ile “kurb” ikliminde “bu’d” yaşayabilirler.
Birinci yol, Kur’ân’ın rehberliği altında yürüyen vilâyet-i kübrâ temsilcilerinin yolu;
ikinci yol ise, temelde Kur’ân ve sünnet yörüngeli olsa da, yer yer arzular, hisler, beklentiler öne çıktığından önceki yol kadar selâmetli değildir.

Ayrıca sofîler, kendi aralarında insanları üçe ayırırlar:

Birinci sınıfa “kâmil ve vâsıl” insanlar derler ki, bunlar da kendi içlerinde iki kısma ayrılır:
Biri umum enbiyâ-i izâm ve rusül-i kirâm hazerâtı, diğeri de onlara mütâbaat ve inkıyadla Hakk’a vâsıl olmuş kümmelîndir.
İşte, kendi istidatlarının arşı itibarıyla gerçek kâmil insanlar da bunlardır.
Bunlardan bazıları kendi nefsinde kâmil ve vâsıl olmakla beraber mürşid olmayabilir.
Hatta, bazı vâsıllar, vuslatı tamamladıktan sonra, bir daha da cem’ ve hayret bahrinin dalgalarından kurtulamaz ve ilelebed duyguları ve düşünceleriyle orada müstehlik kalırlar.
Dolayısıyla da bunların nâsût âlemiyle münasebetleri bütün bütün kesilir ve irşâd imkânını elde edemezler.

İkinci sınıfa “sâlik” derler;
bunlar da yine iki kısma ayrılır:
Birinci kısım, sadece Allah tâlipleri olup hem dünyayı hem de âhireti düşünmeyenlerdir.
İkinci kısım ise, âhiret ve cennetin tâlibi olmakla beraber meşrû dairede dünyayı da isterler ki, bunlar da zâhidler, âbidler, âcizler ve fakirlerdir.
Bunların aczleri, fakrları Allah’la (c.c.) münasebetleri açısındandır.

Üçüncü sınıfa gelince, bunlar, bütün bütün dünyaya hasr-ı himmet ettiklerinden, sofîye onlara “mukîmîn” der ki, bunlar, eşrâr ve ashâb-ı şimâlden bir kısım bahtsızlarla hiçbir şeyi görmeyen, işitmeyen, anlamayan talihsizlerdir.

Ayrıca bu üç sınıftan ilklere “mukarrabîn”, ikincilere “ashâb-ı yemîn”, üçüncülere “ashâb-ı şimâl” diyenler de olmuştur.

[1] Örnek olarak Bkz.Buhârî, libâs 11;Müslim, iman 268-269, taharet 79;Tirmizî, libâs 10;el-Hâkim, el-Müstedrek 2/103, 655, 3/455, 459
[2] el-Kınnevcî, Ebcedü’l-ulûm 2/154
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.54

Tevbe, İnâbe ve Evbe

Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen sorumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıyacağımız tevbe;
hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasavvur ve davranışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen muhâlefetten kurtulup, O’nun emirleri ve yasakları zâviyesinden, yeniden O’nunla muvâfakat ve mutâbakata ulaşma gayretidir.
Tevbe, sırf bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dolayı, o şeye karşı tiksinti duyulması, terk edilmesi değildir.
O, Allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden -aklın zâhirî nazarında güzel görünse, yararlı olsa da- uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.

Bir de “tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yırtığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir.
Yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”;
“hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâhazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başkalarına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misâl teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de, gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.” [1] buyrularak böyle bir tevbeye işâret edilmektedir.

Tevbe, tevbe edenlerin durumu itibarıyla üç bölümde mütâlaa edilmiştir:

a. Hakikatlara kapalı avam halkın tevbesi ki, Hakk’a muhalefetin, kalbinde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve onun günahını idrâk şuuruyla gönlünde buğulaşan bu duyguyu, bütün benliği ile Hak kapısına yönelerek, tevbe ve istiğfarla alâkalı malum sözlerle ifâde etmesidir.

b. Perde arkası hakikatlara yeni yeni uyanmaya başlamış havâssın rücûu ki, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında, himmet kanatlarını açıp Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayretidir.
Böyle bir performans gösteren ruh:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلاَ:
{إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ}، قِيلَ:
يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلاَمَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ:
النَّدَامَةُ
.

“Resûlullah:
‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir;
Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.’ dedi ve şu meâldeki âyeti okudu:
‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.'[2] Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca da:
‘Gönülden pişmanlıktır’ buyurdular.” [3] hakikatının tam mazharı bir ruhtur.

c. Yaşayışlarını “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” [4] ufkunda sürdüren has üstü hasların teveccühüdür ki, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan mâsivâ (Hak’tan gayri her şey) ile alâkalı her ne varsa, bütününü benliklerinin derinliklerinden söküp hiçliğin gayyâlarına atarak, yeniden “nûru’l-enver” (bütün ışıkların hakikî menbaı) ile münasebetlerinin şuuruna ulaşmaları demektir ki, “O ne güzel kuldu! Zira o, sürekli (Allah’a) rücûdaydı.” [5] gerçeğini gösterir ve “evb” yörüngesinde hareket ederler.

Ferdin, bir kısım iç deformasyonlardan sonra yeniden safvet-i asliyesine dönüp özüyle bütünleşmesi veya sık sık kendini yenilemesi mânâsında tevbe, hemen her mertebesiyle:

1- Gönülden nedâmet etmek,
2- Eski hataları ürperti ile hatırlamak,
3- Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,
4- Sorumlulukları yeniden gözden geçirip fevt edilen mükellefiyetleri yerine getirmek,
5- Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları ibadet ü tâat ve gece yamaçlarında seyahatla doldurmak,
6- Ve haslar, haslar-üstü haslar itibarıyla, zikr u fikr u şükrün dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak;
duygu ve düşüncelerine kasdî olarak mâsivâ bulaşmış olabileceği endişesiyle sarsılıp inlemek..

gibi hususları ihtiva eder.

Hatanın seviyesi ne olursa olsun, tevbe ederken, yeni günah tasavvurlarına karşı pişmanlık ve tiksinti ile inlemeyen, her şeye rağmen bir kere daha istikamet çizgisinin altına düşebileceği endişesiyle ürpermeyen, Hak’tan uzak kalmanın sonucu olarak, içine düştüğü yanlışlık ve inhiraflardan kurtulmak için Hakk’a kulluğa, kullukta samimiyete sığınmayan, tevbe adına yalan söylemiş sayılır…

Mevlânâ bir yerde gerçek tevbenin sembolü ‘nasûh’u şöyle konuşturur:

تُوبه اى كَرْدَمْ حَقِيقَتْ بَا خُدا
نَشْكَنَمْ تَا جَانْ شُدنْ اَزْ تَنْ جُدا
بَعْدَ ازان مِحْنَتْ كِرا بارِ دِگر
پا رَود سُـوى خَطَر إِلا كه خَر

“Cenâb-ı Hudâ’ya bir hakikî tevbe ettim ki, can tenden ayrılıncaya kadar onu bozmayacağım.
Aslında o mihnetten sonra, merkepten başka kim ayağını bir kere daha helâk ve hatar tarafına atar ki..?”

Tevbe bir fazilet yemini, onda sebat ise bir yiğitlik ve irâde işidir.
Usûlünce tevbe edip sebat edenin şehitler mertebesinde olduğunu Hz.Seyyidü’l-evvâbîn söylüyor.[6] Tabiî sürekli tevbe ettiği halde, bir türlü günah ve inhiraflardan kurtulamayanın tevbe ve istiğfârının, tevvâbların, evvâbların yöneldikleri kapıyla alay olduğunu da…[7]

Evet, “Cehennemden korkarım.”
deyip günahlardan kaçınmayan, “Cennete müştâkım.”
deyip amel-i sâlih işlemeyen, “Peygamberi severim.”
deyip sünnetlere karşı alâkasız kalan biri, iddialarında ciddi olamayacağı gibi, ömrünü kat’î günah ve sûrî tevbeler arasında sürdüren, dolayısıyla da, Hakk’a dönüşlerini isyanlar arası molalara benzeteceğimiz böyle vefânâşinasların samimiyet ve hulûslarını kabul etmek de oldukça zordur.

Sâlikin ilk menzili, tâlibin ilk makamı tevbe, ikinci makamı ise inâbedir.
Sofîler arasında, herhangi bir mürşide intisâb etme merâsiminde temsil edilen usûl, âdâb ve töreye de “inâbe” denildiğini hatırlatıp geçelim… Tevbede, duygu, düşünce ve davranışların, muhâlefetten muvâfakata, muârazadan mutâbakata yönlendirilmesine karşılık, inâbede mevcut mutâbakat ve muvâfakatın sorgulanması bahis mevzuudur.
Tevbe, “seyr ilallah” ufkunda bir seyahat ise, inâbe “seyr fillâh”, evbe de “seyr minallah” kuşağında bir miraçtır.

Bu üç teveccühü şöyle de anlatabiliriz:
Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir tevbe;
makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir inâbe;
O’ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir.
Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ  “Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır.[8] İkincisi evliya ve mukarrabînin vasfıdır;
kâmetleri de, mebde’ itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.” [9], müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble geldi.”
dir.[10] Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir.
Şiarları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur.
Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” [11] şeklindeki ilâhî takdîr ve iltifattır.

Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur.
Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifâde etmektedir.
Hz.Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.” [12] sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir.
Ayrıca tevbe, “kurb” ve “maiyyet”i bilmeyenler içindir.
Hayatlarını kurb ufuklarında geçirenler, her tasarruflarına hâkim, her işlerine nigehbân ve onlara her şeyden daha yakın olan Cenâb-ı Hakk’a herhalde, avamî mânâda rücûu gaflet sayarlar.
Bu mertebe ehl-i vahdet-i vücûdun değil, ehl-i vahdet-i şuhûdun, onlardan daha çok da Mişkât-ı Muhammed ve Sünnet-i Hazret-i Ahmed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Hazretleri’nin zıllinde seyr u sülûk yapanların mertebesidir.
Seviyesi bu mertebeye ulaşmayan ve makam-ı tabiatta vücudla uğraşanlar için evb ve inâbeden ve hele bu makamların müntehâsından söz etmek takliddir ve bâlâ pervâzâne sayılır.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَابُوا وَأَصْلَحُوا إِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ

[1] Tahrîm sûresi, 66/8
[2] Bakara sûresi 2/222
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.168;el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 4/261, hadis no: 10438 (İbn Neccâr’dan naklen). Kuşeyrî, hadisi senediyle zikretmektedir.Hadis kitaplarında da bu hadisin değişik kısımları farklı lafızlarla parça parça yer almaktadır.Örnek olarak Bkz.İbn Mâce, zühd 30;et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439;el-Hakîm et-Tirmizî,Nevâdiru’l-usûl 2/349
[4] Buhârî, teheccüd 16;Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125
[5] Sâd sûresi, 38/30, 44
[6] Bkz.ed-Deylemî, el-Müsned 2/76
[7] Bkz.el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/436;ed-Deylemî, el-Müsned 2/77
[8] Nûr sûresi, 24/31
[9] Zümer sûresi, 39/54
[10] Kaf sûresi, 50/33
[11] Sâd sûresi, 38/30, 44
[12] Buhârî, deavât 3;Müslim, zikir 41, 42;Tirmizî, tefsîru sûre (47)

Muhâsebe

Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diye­bileceğimiz muhâsebe;
mü’minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçi­rip, hayır­ları, güzellikleri şükürle karşılaması;
inhirafları, gü­nahları istiğ­farla gidermeye çalışması;
yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedâmetle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzu­unda da ciddi bir teşebbüs sayılır.

“Fütûhât-ı Mekkiyye” sahibinin de belirttiği gibi, selef-i sâli­hîn, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hâfızalarına alır;
sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vic­dânî ızdırâba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ile­ride ruh­larında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır..
ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfâra sığınır, hata ve in­hiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehâlet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olur­lardı.

İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve rûh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorum­laması diye de ifade edebileceğimiz muhâsebe, gerçek insânî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır.
Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tef­rik edip gönül istikame­tini koruyabilir.

Evet, onun, hâl’i değerlendirip geleceğe hazırlanabilme­si;
geçmişte işlediği yanlışları telâfî edip Allah nezdinde akla­nabil­mesi;
dünü, bugünü ve yarını itibarıyla kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi;
daha önemlisi de Allah’la münasebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhâsebesiyle müm­kün görülmektedir.
Zîrâ insanın hem zaman üstü muhtevâsı, hem de zamanla mu­kayyet duyguları, onun kalbî ve rûhî hayatıyla ve kendi ledünniyâtının şuurunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.

Müslüman ne kalbî ve rûhî hayatı, ne de umumî davra­nış­ları itibarıyla kat’iyen muhâsebeden müstağni kalamaz.
O, bir yandan dün ihmal ettiği, hattâ yıkılmasına göz yumduğu geçmi­şini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankıla­nan: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ “Tevbe edip Allah’a dönün!..”
[1] ve وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbede bulunun!..” [2] ümit edalı, rahmet şîveli ilâhî nefehâtıyla onarıp ihyâ etmeye çalışırken;
diğer yandan da: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!..”
[3] yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarıyla teyakkuza geçer;
kendine çeki-düzen verir, elinden geldiğince bütün fena­lıklara karşı ka­panır..
içinde bulunduğu ânı, tıpkı bir döllen­me mevsimi, bir bahar faslı gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o ânın her lâhzasına ayrı bir derinlik kazandırır.
Zaman zaman cismâniyete toslayıp sarsılsa da;
 إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Sineleri her zaman Allah’a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah’ı anarlar ve derken gözleri açı­lıverir.”
[4] ilâhî beyânına göre her zaman tetiktedir.

Muhâsebe, mü’minin iç dünyasında bir kandil, vicdanın­da da bir hayırhah ve nasihatçı gibidir.
Her fert onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah’ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçının rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.

Muhâsebe;
iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saa­dete mazhariyet gibi mevzularda, tamamen, ilâhî inayet, ilâhî rahmet yörüngelidir..
ve yeis gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır.
Evet o, her zaman huzur ve itminâna açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir.
Muhâsebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman;
 لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلاً وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا “Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.”
[5] iniltileri yankılanır..
ve onun, hu­zur ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mes’ûliyet ve sorumlulukla iki bük­lüm olmuş en yüce kametlerin;

لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ “Keş­ke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım.” [6] inkisârları uğuldar;
uğuldar da onlar;
 ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ “Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı..
ve vicdanları da bu daralma altında kaldı.”
[7] tesbitinin her an ken­dileri için vâki ve vârid olduğunu hissederler.
Onların beyin­lerinin her guddesinde;
 وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ “Siz içinizi dök­seniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi he­saba çekecektir.”
[8] tınlamakta..
ve dillerinde: أُمِّي يَا لَيْتَنِي لَمْ تَلِدْنِي “Âh! Keşke, anam beni doğurmasaydı.”
[9] çığlıkları nümâ­yândır.

Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söy­lene­bilir;
ama bu seviyede nefsini muhâsebeye tâbi tutmaya­nın da zamanı değerlendirmesi;
bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir.
Böylesi zaman­zedelerin uhre­vîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân hâricidir.

Nefsin sürekli sorgulanması ve ona itâb, imanın kemâlindendir.
Hayatını “insan-ı kâmil” ufkuna göre plânlamış her rûh, yaşadığı hayatın şuurundadır ve ömrünün her dakikasını nef­siyle mücâdelede geçirir.
Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafa­sından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder.
Şeytana, âsâba, hassâsiyete açık her işinde nefsânîliğini yakın takibe alır;
çok defa onun en güzel, en mâkul davra­nışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular;
akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu rûh hâleti içinde hayat dantelasını örmeye çalışır.
Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.

O, böyle bir sadâkat ve vefâ, böyle bir tevâzu ve mahvi­yetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece, ona gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine:
“Gel ey sâdık ki, mahremsin, bura mahrem ma­kamıdır;
seni ehl-i vefâ gördük…” denir ve her gün ayrı bir semâvî seyahatle şereflendirilir.
Zaten, Cenâb-ı Hak da: وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!”
[10] diye­rek bu saflardan saf rûh adına kasem etmiyor mu..?

اَللَّهُمَّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ نَجِّنَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ يَوْمَ الدِّينِ‎ ‎وَعَلَى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ ‏أَجْمَعِينَ

[1] Nûr sûresi, 24/31
[2] Zümer sûresi, 39/54
[3] Haşir sûresi, 59/18
[4] A’râf sûresi, 7/201
[5] Buhârî, küsûf 2;Müslim, küsûf 1;Tirmizî, zühd 9;İbn Mâce, zühd 19
[6] Bir önceki hadisi naklettikten sonra Hz.Ebû Zerr’in (r.a.) söylediği bu söz için Bkz.Tirmizî, zühd 9;Ahmed b.Hanbel, Müsned 5/173
[7] Tevbe sûresi, 9/118
[8] Bakara sûresi, 2/284
[9] Hz.Ömer, Ebû Meysere Amr b.Şurahbîl gibi bazı İslam büyüklerine isnat edilen bu söz için Bkz.İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ 3/360;İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/98, 152;Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/486
[10] Kıyâmet sûresi, 75/2

Tefekkür

Herhangi bir mevzuda, geniş, derin ve sistemli düşünme mânâlarına gelen tefekkür;
erbâbınca, kalbin çırası, rûhun gıdası, bilginin rûhu ve İslâmî hayatın da kanı, canı ve ziyâsıdır.
Tefekkür olmayınca kalb karanlıklaşır, ruh hafakanlara girer ve İslâmî hayat da kadavralaşır.

Tefekkür, kalbde öyle bir nurdur ki, hayır ile şer, fayda ile zarar, güzel ile çirkin onunla görülür ve sezilir..
kâinat onun sayesinde okunan bir kitap hâline gelir ve Kur’ân’ın âyetleri onunla kendilerine has ayrı bir derinliğe ulaşır.

Tefekkür, hâdiselerden ibret alma ve çeşit çeşit netice çıkarmanın çerağı, tecrübelerin altın anahtarı, hakikat ağaçlarının fideliği, kalb nurunun da gözbebeğidir.
Onun içindir ki, her güzel şeyde olduğu gibi tefekkürde de zirveleri tutan Ufuk İnsan:
“Tefekküre denk ibâdet yoktur;
öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın;
zira O, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.” [1] meâlindeki sözüyle, düşünebileceğimiz sahanın sınırlarını belirler ve bize, güç, imkân ve iktidarlarımızın hudutlarını ihtâr eder.

Bu hususu hatırlatma sadedinde Minhâc sahibi ne hoş söyler:

دَر آلاء فِكر كَردن شَرطِ راهست
وَلى دَر ذاتِ حَق مَحضِ گُناهست
بُوَد دَر ذَاتِ حَـق اَندِيشه بَاطِل
مُحالِ مَحِض دان تَحصيلِ حَاصل

“Nimetleri tefekkür etmek bu yolun şartıdır.
Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ında tefekkür apaçık bir günahtır.
Evet, Allah hakkında düşünmek bir bâtıldır;
O’nu hem bir muhâl hem de hâsılı tahsil bil..!”

Zâten Kur’ân-ı Kerîm de: وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ “Onlar göklerin ve yerin yaratılış ve şekillendiriliş keyfiyetinde tefekkür ederler.” [2] meâlindeki âyetleriyle, kâinat kitabını, bu kitabın yazılış keyfiyetini, harf ve kelimelerinin hususiyetlerini, cümleleri arasındaki nizâm ve âhengi, hey’et-i umûmiyesindeki rasânet ve sağlamlığı nazara vererek bize en yararlı düşünme yolunu salıklamıyor mu?

Evet, her düşünce, her tasavvur ve her davranışta Hakk’ın Kitabı’na yönelmek, onu anlamaya çalışmak, hayatı ondan anladığımız şeylere göre tanzim etmek ve yaşamak;
kâinat kitabındaki ilâhî sırları keşfedip ortaya koymak ve insana her an ayrı bir imanî derinlik ve renkliliği duyurup tattıran bu yeni keşif ve tesbitlerle, imandan mârifete, mârifetten muhabbete, muhabbetten, rûhânî hazlara uzayan bir ışıktan yolda bütün hayatı zevk hâline getirmek, sonra da âhiret ve rıdvân-ı ilâhîye yürümek;
işte insan-ı kâmil olmanın nurlu yolu..!

Tefekkür, araştırma sahası itibarıyla bütün ilimlere açıktır;
ama, aklî ilimler, pozitif tesbitler, bu büyük netice için sadece birer mukaddime, birer vâsıta ve birer yoldur.
Bunların hemen hepsi de, gerçek muhtevâ ve yüzleriyle ilm-i vâhid-i ilâhîye müteveccihtirler.
Tabiî insan dimağı yanlış muâlecelerle inhirâfa uğratılmamışsa…

Evet, varlığı bir kitap gibi mütâlaa ve tefekkür ancak, bütün eşyâ ve eşyâya ait hususiyetlerin Allah tarafından yaratılmış olduğunu kabul etmekle beklenen semereyi verir ve bereketli bir vâridat kaynağı hâline gelir ki, bu da her şeyin her hâliyle, Allahü Teâlâ’ya istinadını yakînen idrâk eden mârifetullah, muhabbetullah ve zikrullah ile itminâna ulaşmış kalbî ve rûhî hayat kahramanlarının şiârıdır.

Mebde’de her şeyi Cenâb-ı Hakk’a istinad ettirme esasına göre sistemleştirilmeyen bir tefekkür, neden sonra Allah’a yönelip ve neticede O’nda mütenâhî olmasına mukabil;
tâ baştan halk ve emir, her şeyi O’na bağlama esasına göre plânlanmış bir tefekkür ise, sonsuza kadar hep yeni yeni buudlarıyla sürer gider ve kat’iyen inkıtâa uğramaz.
Yani böyle bir tefekkür “Evvel” ve “Zâhir” isimleriyle Allah’tan başlayıp sonra yine “Âhir” ve “Bâtın” isimleriyle Allah’a müteveccih olacağından mütenâhî değil, lâtenâhîdir.
İşte böyle, tâ işin başlangıcında hedefi belirlenmiş bir tefekküre teşvik, aynı zamanda varlığın şekil ve tecelli yollarını tesbite çalışan tabiî ilimlerin usûl ve sistemlerini öğrenip kullanmaya da bir irşattır.

Evet, gökler ve yer bütün eczâ ve mürekkebâtıyla, Allah’ın mülkü olduğundan varlık kitabında mütâlaa edilen her hâdise, her şe’n ve her nizâm, Yüce Yaratıcı’nın şerîat-ı fıtriyedeki ahkâm ve tasarruf keyfiyetlerini de okumak demektir.
Bu kitabı hakkıyla okuyabilen ve okuduğu şeylere göre hayatını düzenleyen birinin yolu herhalde hidâyet ve takvâ yolu, varacağı yer cennet, içtiği de kevser olacaktır.
Evet, dünyada çeşit çeşit nimet ve rengârenk güzelliklerin gerçek sahibi olan Allah’tan gaflet ve hep İblis’in rehberliğiyle nankörlük vâdilerinde dolaşan felâket ve hüsran ashâbına karşılık, o, her şeyin gerçek sahibi Mün’im-i Hakîki’yi tanıyıp, O’na iman ve imandaki şuur ile inkıyad ederek, melâike, enbiyâ ve sıddîkînin öncülüğünde, hep şükür-nimet, nimet-şükür daireleri içinde dolaşır ve dökülen dökülene yığınların mahvoldukları aynı vâdilerde Yüce Yaratıcı’nın lütuflarına mazhariyetin hakkını verir ve ömrünü bir tefekkür üveyki gibi geçirir.
Şayet bir tümseğe ayağı takılsa, fikir dünyasını zikirle buudlaştırır;
tedbirden teslime, temkinden tefvîze geçer, âlemin mesâfelere esir düştüğü yerlerde o, göklerde tayerân ederek gider hedefine ulaşır…

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ يَذْكُرُونَكَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلأَرْضِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِ الْمُتَفَكِّرِينَ وَعَلَى آلِهِ الْمُخْلَصِينَ

[1] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/136;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/67;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/370-371
[2] Âl-i İmran sûresi, 3/191.Ayrıca Bkz.Ra’d sûresi, 13/3;Nahl sûresi, 16/1-18, 65-72;Rûm sûresi, 30/19-27;Câsiye sûresi, 45/12-13 vd

Tefekkür-zikir münasebeti (Kırık testi-1)

Soru: Efendim, bir yazınızda, düşünürken tıkanıklıkların zikirle açılabileceğini söylüyorsunuz.
Ancak biraz detay ne şekilde ortaya çıkıyor?

Cevap:  Evet, hakikî bir mü’min, şükür-nimet, nimet-şükür daireleri içinde dolaşır ve ömür bir tefekkür üveyki gibi geçirir.
Şayet bir tümseğe ayağı takılsa, fikir dünyasını zikirle buutlaştırır;
 tedbirden teslime, temkinden tefvîze geçer;
 âlemin mesâfelere esir düşen yerlerde o, göklerde tayerân ile hedefe ulaşmak…

Orada da bir mevhibe-i ilâhî söz vardır.
Biz aklımızı son sınırına kadar kullanırız.
Aklın da bir serhaddi vardır, oraya kadar gideriz.
Eğer sorun çözülüyorsa ve mevcut bir sürü çözüm bekleyen sorun ortaya çıkıyorsa, Cenâb-ı Hakk’a daha bir ciddî yönelir, onun dünyadaki bir çıkış yolunu bekleriz.
Allah Teâlâ, akla hayale hiç gelmeyen ürünlerin bir kısmını çözebilir ihsan edebilir.
O ihsan kapısıdır ve o kapının anahtarı zikirdir, her çeşidiyle Cenâb-ı Hakk’ı anmaktır.
Yani, kalbimizle onu anmak, düşünce dünyamızla ona yönelmek, dilimizle onun adını ve sıfatlarını tekrarlamak ve Rahmân u Rahîm’e tam teveccüh etmek… Evet, teveccüh teveccühü sonuç verir;
 siz teveccüh eder, yüzünüzü güneşe çevirirseniz, gözbebeğinizde güneş belirir.
Çiçeklerin güneşe baktıkları açıldıkları gibi siz de Allah’a (celle celâluhû) yönelirseniz, gönlünüz, sırrınız, hafîniz ve ahfânız açılır.
Lâtife-i Rabbâniyeniz inkişaf eder, ilhama davetiyelerden çıkarmış olursunuz.
Sadece aklın kabalıklarından elde ettiğiniz sadakacıklara bağlı kalırsınız;
 Aynı zamanda ilham hazinelerinden gelen esintilerle de ilgileniyorsunuz.
Akla hayale gelinmiş şekilde bir kısmı sünûhat ve tulûat, kalbe gelen ilhamlar, derin duyular ve sezişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
ilhama davetiyeler çıkarmış olursunuz.
Sadece aklın kabalıklarından elde ettiğiniz sadakacıklara bağlı kalırsınız;
 Aynı zamanda ilham hazinelerinden gelen esintilerle de ilgileniyorsunuz.
Akla hayale gelinmiş şekilde bir kısmı sünûhat ve tulûat, kalbe gelen ilhamlar, derin duyular ve sezişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
ilhama davetiyeler çıkarmış olursunuz.
Sadece aklın kabalıklarından elde ettiğiniz sadakacıklara bağlı kalırsınız;
 Aynı zamanda ilham hazinelerinden gelen esintilerle de ilgileniyorsunuz.
Akla hayale gelinmiş şekilde bir kısmı sünûhat ve tulûat, kalbe gelen ilhamlar, derin duyular ve sezişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
Sadece aklın kabalıklarından elde ettiğiniz sadakacıklara bağlı kalırsınız;
 Aynı zamanda ilham hazinelerinden gelen esintilerle de ilgileniyorsunuz.
Akla hayale gelinmiş şekilde bir kısmı sünûhat ve tulûat, kalbe gelen ilhamlar, derin duyular ve sezişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
Sadece aklın kabalıklarından elde ettiğiniz sadakacıklara bağlı kalırsınız;
 Aynı zamanda ilham hazinelerinden gelen esintilerle de ilgileniyorsunuz.
Akla hayale gelinmiş şekilde bir kısmı sünûhat ve tulûat, kalbe gelen ilhamlar, derin duyular ve sezişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
derin duyular ve sesişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.
derin duyular ve sesişler olur.
İşte zikir, böyle bir sonuçtaye götüren bir başvuru yolu;
 bir açılma eğilimini ortaya koyma tarzı ve üslubudur.
İnsanın, gücü henüz olmadığı, kendi tâkatıyla başa çıkamadığı hâdiseler karşısında “Kudreti Sonsuz”un rahmeti ve inâyetine sığınma koridorudur.
“Allah’tan başka hakikî güç ve kuvvet sahibi yoktur, sadece o vardır”ını kullanma, o hazineden elde edilen ilham adındaki altın anahtarlarla problemlerin açma bilgilerinin açılması.

Bir yandan zikir, daha sağlıklı düşünmeyi ve meseleleri halletmeyi, fikrî tıkanıklıkları aşmayı özetlemeyi, diğer taraftan da, fikirden zikre geçilir;
 fikir de zikri doğurur.
Bazen derin bir düşünce, aşk derecesinde bir zikretme lüzumu doldurur insanın gönlüne.
Kâinat kitabının birkaç romantik tercümesi, mütalâa edince gönül coşar da Rabb’ini anmak, onun isimleriyle susuzluğunu gidermek ister.
Fikir, elinizden tutup sizi ubûdiyete götürmek.

Ve böylece salih bir daire meydana gelir.
Zikir, sizi fikirde yeni ufuklara ulaştırır;
 daha önceden dar aklınızla, kevnî veya tekvinî mantığınızla düşünürken, zikir sayesinde letâif-i Rabbâniyeniz devralır ve artık onlara da düşüncelerinize yardımcı olur.
Daha farklı bir derinlikte düşünmeye başlarsınız.
Tefekkür öyle bir eşiğe gelir ki, başınızı secdede bulur ve tekrar onu anmaya durursunuz.
Fikir ve zikir, birbirinin sürekli besler;
 desteği.
Birinin kolunun kanadının kırıldığı yerde, diğer arkadaşına kol kanat olur;
 parçasını tutup uçurur.

Akılla vahiy arasında da aynı münasebeti düşünebiliriz.
Onun için dedi ki, akıl, vahyin vesayeti giriş yaptığı zaman gerçek gelişmeler yükselir.
Yoksa belli bir noktadan sonra akılların karanlığı görülmeye başlar, karanlıklara teslim olur.
Fakat o idrak edemediği ve kavrayamadığı Meseleler karşısında vahyin rahlesi önünde diz çökse, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’dan gelen esintilerle yeniden önü aydınlanır;
 arasında farklı ufuklar açılıyor.
Dolayısıyla o da hiç hız kesmeden yürür.

Akıl, kâinatı ve tabiatı düşünmeyi esas alan natüralist bir mülâhazayla veya kozmos düşüncelerine bağlı olarak bazı şeyler ortaya koyabilir;
 ama bu sadece Allah’a (celle celâluhû) inanmayanlar için böyledir ve yalnızca onlar için bir ölçüde yeterli olabilir.
Çünkü onları, ötesini zaten göremiyorlar.
Ne var ki, Allah’a (celle celâluhû) inananların sadece elde ettikleri ürünlerle tatmin olmaları mümkün değildir.
Düşünce ufuklarını mutlaka genişletmeleri, derinleştirmeleri lâzımdır.
O da ancak vahiyle mümkün olur.

Soru: Hocam, Âl-i İmran Sûresi’nin son âyetlerinde de tefekkür ve zikir beraber anılıyor…

Cevap: Evet, bu âyet-i kerimelerde meâlen şöyle satın alıyor:
“Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gidişinde, düşünen insanlar için elbette âyetler vardır.
Onlar ki Allah’ı kâh ayakta divan durarak, kâh oturarak, zaman zaman da yanları üzere uzanmış olarak zikreder;
 göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki:
‘Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlardan tenzih etmenizi rica ederiz.
Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/190-191).

“Ulü’l-elbâb”ın kullanımında;
 sadece “akıl sahipleri”nin o âyetleri çıkacağı, üzerlerinde düşünecekleri belirtiliyor.
Bu faydayi, öncesi ve sonrasını değerlendirecek olursa olsun, “akıl sahibleri” yapılarının “Lâtîfe-i Rabbaniye sahibi, akıl ve kalb izdivacına muvaffak olmuş insanlar” demek olduğunu anlarız.
Yani, hem aklın ayağını kullananlar, hem de vahyin kanadıyla uçanlar… Onlar, hayatlarını zikre bağlamış kimselerdir;
 hayatlarını zikirle süslerler;
 hiç hız kesmeden, sürekli zikrederler.
Ayaktayken, oturuyorken ve uzanmışken Allah’ı (celle celâluhû) zikrederler.
Uzanmış durumdayken bile onu zikretmeleri bir iç anıştır.
Âyet bu üç rol da kaydedilerek, zikrin sürekliliğine dikkat çekilmektedir.
Evet, onların hayatlarının onun aşamalarını, hemen onun faslını zikirle derinleştiren, zikirle süsleyen insanlardır.

Âyet-i kerimede “…zikrederler” sözünden sonra yine “tefekkür ederler” denmektedir.
Görüldüğü gibi sorunlarla başlanmış, zikre geçilmiştir.
Daha sonra zikir, bağlantı adına yeni ufuklar açılmış ve bu defa da zikirle açılan o ufka göre düşünceler hâsıl olmuştur.
Âyetteki zikir ve fikir kelimeleri mastar ya da mazi olarak değil, muzari fiil kipinde kullanıldı.
Muzari, geniş zaman kipidir.
Bunları, dün düşündüler, bugün yaşadıklarını düşünüyorlar ve gidiyorlar da ayrı bir bakışıp deryasına yelken açacaklar… Onlar, hayatlarını sürekli zikir fikir arası seyahatlerle mânâ yapıyorlar.
Devamlı okur, peşi peşine yeni yorumlar ortaya çıkıyor;
 yeni yorum ve okumalar onlara yeni ufuklar açar;
 o yeni ufuklara göre de daha farklı şeyleri düşünürler.
Ve hayatlarını hep böyle düşünceler ve zikir arası bir dantela gibi örerler.

Ayet daha sonra, “Ey Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın” denmekte ve düşünceye son nokta konmaktadır.
Evet, o kadar düşünüp öyle zikreden bir insan, kâinattaki hiçbir şeyi batıl, abes ve değersiz görmez;
 onun şeyde bir hikmet tecellîsi müşahede eder.

Soru: Efendim, biraz önce düşüncenin zikirle buud kazandığı ve derinleşmesini anlatırken zannediyorum o âyetler yoktu.
Fakat aynen Kur’ân’daki sisteme göre değerlendirme yapılmıştır.
Bu melekeyi kazanmak için Kur’ân’la çok meşgul olmak mı gerekiyor?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim’le çok zaman geçirmek, Kur’ân’ı çok iyi bilmek, onun bütününü bir harita gibi göz önünde tutabilmek oldukça önemlidir.
Fakat daha da önemlisi, Kur’ân’a itimat etmek, güvenmek ve gönlü ona vermektir.
Zannediyorum, bir insan samimâne, sâfiyâne gönlünü Cenâb-ı Hakk’a verir ve Kur’ân’a bir çırak olarak teslim, bütün tenkit mülahaza uzak kalır ve ona teveccüh ederse, aklına hayaline hiç gelmezk şekilde ufuklar önünde açılır.

Zikirle fikir yolu açılır, zikir boyutu yeni düşünme ufukları açılırsa, oradaki çok küçük esintilerle bile, sizin onca beyin cehdi ortaya koymanıza rağmen, yaşlılıkta göremediğiniz eğitimli mazhar olabilirsiniz.
Bu, Kur’ân’a tam teslimiyetinizin, onu tam kabullenmenizin, nefnize rağmen aklınızın ermediği noktalarda bile baştan tam teslim olmanızın bir semeresidir.
Zaten bizler için görünen gibi görünen durumlar da ancak böyle bir teveccüh ve teslimiyet sayesinde açılabilir.

O sayede, dil kaidelerine, sarf ve nahive, gramere kanıtlayan insanların takıldığı yerde siz ne mucizeler ne beliğ ifadeler yaşarlar.
Başkalarının kendi kıt idraklerinden dolayı “Şu âyet orada değil de nerede olacak” demesine mukabil siz “Aman Allah’ım, ne şifalı bir münasebet var burada!” oynayabilirsiniz.
Onların akıllarına takılır yolda kalırlar;
 ama siz, Cenâb-ı Hakk’ın yolunu açmasıyla saygı ve hürmet kanatlı atınızı mahmuzlar daha çalıştırırsınız’

Firar ve İ’tisâm

Herhangi bir şeyden kaçma ve uzaklaşma mânâlarına gelen firar;
erbâbınca, halktan Hakk’a seyerân etmenin, gölgeden asla ilticâda bulunmanın, damlayı bırakıp deryaya yönelmenin, zerreden vazgeçip güneşe teveccühün ve benlikten sıyrılıp vücudu Hak şuaları içinde eritmenin unvanı olmuştur ki;
bunu insanın “seyr-i kalbî” ve “seyr-i ruhâni”sine işaret eden: 
فَفِرُّوا إِلَى اللهِ “Kaçıp Allah’a sığınınız” meâlindeki âyetle irtibatlandırmak mümkündür.

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır.
Böyle bir firârî ve Hak mültecîsinin nasıl pâyelendirildiğini, o kapının sadık bir bendesi olan Hz.Mûsa (alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’den dinleyelim:

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ

“Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtığım için, Rabbim bana hâkimiyet lütfetti ve beni mürselînden kıldı.” [1] Bu beyânıyla Hakk’ın nebîsi, zevk ve vuslata, hilafet ve kurbete varan yolun firardan geçtiğine dikkati çekiyor ve peygamberâne irâdelere öncülük ediyor.

Avamın firarı;
varlığın dağdağasından, ma’siyetin çirkinliğinden Allah’ın üns ve gufrânına sığınma şeklinde olur.
Bunlar gözlerini her açıp kapayışlarında: 
رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ“Yarlığa Rabbim ve merhamet buyur;
buyur ki, Sen merhameti en hayırlı olansın.”
[2] âyetini okur..
ve oturur-kalkar:
أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ “Rabbim işleyegeldiğim şeylerin şerrinden Sana sığınırım.” [3] der inlerler.

Havâssın firarı;
sıfatlardan sıfatlara, sırdan şuhûda, rüsûmdan usûle ve nefsânî duygulardan ruhâni ihsaslaradır ki:
اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ “Allahım Senin gazabından rızâna, ukûbetinden afvına sığınırım.” [4] sözleri onların her zamanki vird-i zebânlarıdır.

Haslar üstü hasların firarı ise, sıfâttan Zât’a ve Hak’tan yine Hakk’adır ki, her zaman: أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ “Sen’den yine Sana sığınırım.” [5] der, heybet ve mehâbet soluklarlar.

Bu firarların hemen hepsi de gidip bir ilticâ, bir himâye ve bir i’tisâmla noktalanır.
Firar, firar edenin ruh derinliği ile mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) olduğu gibi, netice itibarıyla varılan nokta da farklı farklıdır.

Birinciler, otağlarını mârifet yamaçlarına kurar, zerreden güneşlere kadar her şeyle O’nu hatırlar, O’nu anarlar..
ölçüleri aşan isteklere girer ve olmayacak şeyler düşlemeye başlarlar..
ve derken, vicdanlarında: مَا 
عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ“Seni hakkıyla bilemedik.” [6] gerçeğini duyar ve dillerinde:

اِعْتِصَامُ الْوَرَى بِمَعْرِفَتِكَ
عَجَزَ الْوَاصِفُونَ عَنْ وَصْفِكَ
تُبْ عَلَيْنَـا فَإِنَّنَا بَشَـرٌ
مَـا عَرَفْنَـاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ

“Varlık senin mârifetinin peşinde, erbâb-ı lisân seni vasfetmekten âcizdir.
Gel tevbemizi kabul buyur;
buyur ki, biz birer beşeriz, seni hakkıyla bilemedik.”
sözleriyle kendilerinden geçerler.

İkinciler, her an ayrı bir mârifet deryasına yelken açarlar ve hep ayrı ayrı vâridâtın televvünâtıyla ömür sürdürürler.
Sürdürürler ama, bir türlü berzahlardan kurtulup tam hayret ufkuna da ulaşamazlar.
Gözleri sürekli suûd merdivenlerinde, arşiyeden arşiyeye uçar ve sukût tasavvurundan tir tir titrerler…

Üçüncüler hâlin gel-gitlerinden kurtulmuş, başları her an hayretin ayrı bir derinliğinde ve gözleri “Şerâb-ı aynemâ” ile mahmur öyle mestlerdir ki, içinde bulundukları durumdan, -ihtimal- İsrâfil’in sûruyla bile kendilerine gelemezler.
Duygu, düşünce ve tahayyüllerinin derinliğini, ancak yine kendileri gibi mest olan biri ifade edebilir:

آن خِيَالاتي كه دَامِ اَوْلِيَاسْت
عَكسِ مَهْ رُويَانِ بُستَانِ خُدَاسْت

“Evliyâullaha tuzak olan o hayâller ise, Hudâ bahçesinin ay yüzlülerinin cemâllerinin yansımasından ibarettir.”
” بستان خدا” dan maksat, mertebe-i vâhidiyyet;
مه رويان” dan murad da, Allah’ın esmâ ve sıfâtıdır ki, ehadiyyet mertebesinde temâyüz ederler.
Bu itibarla, meseleyi şöyle vaz’ edebiliriz:
Evliyâullah’ın ayaklarına tuzak olan başka değil, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tecelliyâtıdır.
Ve o tecelliyât, hakikate karşı kapalı olan gözsüzler nazarında hayâletten ibarettir.
Sarı Abdullah Efendi’nin ifadesiyle:
“Enbiyâ ve evliyânın merâyâ-yı kalbleri, mezâhir-i esmâ ve sıfât-ı külliye-i ilâhiye olmakla, sıfât-ı rabbâniye onların ay yüzlerinin bostanı olup onlara her an ayrı bir sihir sunmaktadır.”

Hâsılı;
bunlar, firar edecekleri her şeyden firar edip 
فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لاَ انْفِصَامَ لَهَا fehvâsınca, öyle sağlam bir tutamağa sımsıkı sarılmışlardır ki -Allah’ın izniyle- artık onlar için kopup gitmek söz konusu değildir.
Zira teveccühte bulunulup kendisine bel bağlanılan Zât, ezelden ebede kadar varlığı devam eden ve her şeyi her zaman görüp gözeten, gerçek varlık ve büyüklük sahibi bir Zâttır ve bunlar O’nu bulmuş, O’nun kopmaz, kırılmaz ipine sarılmış, dolayısıyla da düşüp helâk olmaktan, ayrı kalıp yalnızlığa düşmekten ve yol şaşkınlığı yaşamaktan kurtulmuş olurlar ki, 
اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ“Allah (c.c.), bu ölçüde iman edenlerin dostudur;
onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”
[7] mazmununca, onları dört bir yandan kuşatan bütün karanlıklar kalkar.
Gözler doğruyu görmeye, kulaklar doğruyu işitmeye başlar;
gökler, yıldız yıldız tebessümler yağdırır..
aylar, güneşler bir uhrevî derinliğe bürünür..
zerreden sistemlere kadar her şey okunan bir kitap, temâşâ edilen bir manzara hâlini alır..
baharlar neşeyle kahkaha atar..
yazlar duygularımıza kemâl endamlı melodiler dinletir..
acılar, elemler silinir gider..
köpük köpük her yanı ruhânî zevkler bürür..
ve insanca var olmanın, yaşamanın bütün hazları birden duyulur.

Bu sonsuz ruhânî zevkleri “ilelebed” duymak isteyenler, her zaman fevkalâde bir titizlikle, Allah’ın istemediklerinden istediklerine, yasaklarından emrettiklerine, sevmediklerinden sevip razı olduklarına hicretler gerçekleştirir, firarlar yaşar ve her şeyi O’na bağlamada karar kılarlar ki, hakikî i’tisâm da işte budur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ بِهِ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَكَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

[1] Şuarâ sûresi, 26/21
[2] Mü’minûn sûresi, 23/118
[3] Buhârî, deavât 2;Tirmizî, deavât 15
[4] Müslim, salât 222;Tirmizî, deavât 76, 113;Ebû Dâvûd, salât 340
[5] Müslim, salât 222;Tirmizî, deavât 76
[6] Bkz.el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2/410;Mer’î b.Yûsuf;Ekavîlü’s-sikat s.45
[7] Bakara sûresi, 2/257

Halvet ve Uzlet

Yalnızlık ve tek başına yaşama mânâlarına gelen halvet ve uzlet, bir anlamda, herhangi bir rehber ve mürşidin nezâretinde inzivâya çekilip vaktini ibâdetle geçirmekten ibarettir.
Diğer bir tefsire göre ise o, kalbi bâtıl itikadlardan, karanlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hak’tan uzaklaştıran tahayyüllerden arındırarak, bütün mâsivâya (Hak’tan gayri her şey) karşı kapanıp letâifin dili ile Hak’la sohbetin değişik bir unvanıdır.
Uzlet halvetin bir buudu, riyâzât da diğer buududur.

Halvetin ilk basamağı kırk günlük bir fasılla tamamlandığı için buna “Erbaîn çıkarma” da denmiştir.
Mürşid ve rehber, mürîd ve mürîd namzedini halvete sokacakları zaman onu alır, odasına kadar götürür;
orada duâ eder ve ayrılırlar.
Mürid, yapayalnız kaldığı o hücrede âdeta bir îtikâf hayatı yaşar! Ölçülü yer, ölçülü içer..
ve gücü yettiğince, Allah’a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir;
hattâ cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır..
ve gece-gündüz durup dinlenmeden sürekli zikr u fikirle meşgul olur…

Halvet;
halktan uzlet ve riyâzât buuduyla menşei çok eskilere dayanır ve hemen hemen tasavvuf yollarının hepsinde de mevcuttur.
Hattâ bu hususu daha da ileriye götürüp enbiyâ-i izâm ile irtibatlandırmak da mümkündür.

Evet;
başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere birçok nebî ve velînin uzlet ve halvetlerinden söz edilebilir.
Ne var ki, sistem aynıyla alınmadığı, alınamadığı gibi, alındığı kadarıyla da orijini tam korunamadığından, değişik kalıplara ifrağ edilerek, az dahi olsa başkalaştırılmıştır.
Hz.İbrahim’in “uzlet”i;
Hz.Musâ’nın “erbaîn”leri, Hz.Mesih’in “riyâzât”ı, Sultan-ı Enbiyâ’nın “halvet”leri ve daha niceleri..
değişik şartlarda, değişik ortamlarda ve değişik karakterler üzerinde farklı tatbikatlarla farklılaşmış, mâhiyetleri kısmen değişmiş ve başkalaşmıştır.
Zaten başka türlü de olamazdı;
zirâ halvet, şahısların ruh yapıları, mizaçları, mezakları, karakterleri ve ruhanîliğe istidatlarıyla çok alâkalıdır.
Bu itibarla, kime nasıl ve ne kadar halvet teklif edileceğini ancak kâmil mürşidler bilir.

İlk dönemlerinde Hz.Mevlânâ bir hayli “erbaîn” çıkarır.
Mürşidini bulunca, halveti terk ve celveti ihtiyar eder ki;
ondan evvel ve ondan sonra da pek çok kimse aynı yolu takip etmişlerdir.

Halvetin riyâzât buudu;
nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve meâliye müştâk olan rûhu, kemâlât-ı insâniye semâlarına doğru şahlandırmaktır.
Evet, ancak, riyâzât ile nefse gem vurulabilir;
riyâzât ile o, kötü duygu ve tutkulardan vazgeçirilebilir;
riyâzât ile teslimiyet ve inkıyâda zorlanabilir ve riyâzât ile mahviyet ve tevâzua alıştırılarak ayaklar altındaki topraklar hâline getirilebilir ki;
güllere saksılık yapmanın yolu ve erkânı da budur:

خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ
كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ

“Toprak ol toprak ki, gül bitsin;
zirâ topraktan başkası güle mazhar olamaz.”

Riyâzat yoluyla, hemen herkes belli lütuflara mazhar olabilir;
kimileri ilim ile ahlâkı, ihlâs ile ameli tehzib ederek hem Hak’la hem de halkla muamelelerinde edep şuuruna ulaşır..
kimileri, sürekli kendilerini Rabbileriyle olan muamelelerinin gel-gitlerinde bulur ve bir lâhza ara vermeden O’na daha da yakınlaşma yollarını araştırır..
kimileri de, sert kabuğundan sıyrılan yusufçuk gibi hayatlarını, yeni ulaştıkları semâvî âlemlerin kelebekleri sayılan ruhâniler arasında sürdürür…

Halvette asıl olan, gönül gözünün aslâ ağyâra kaymaması ve gece-gündüz demeden Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır olup beklemesidir.
Bu bekleyiş aynı zamanda pasif bir bekleyiş de değildir.
Bu bekleyiş kalbe akacak vâridâtı kaçırmama heyecanı içinde, gönül gözleri açık ve Hak’la halvet âdâbıyla geçirilen temkinli bir bekleyiştir.
Bu mânâyı soluklayan Lâmekânî Hüseyin Efendi’nin şu sözleri ne hoştur:

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca,
Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca.
İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur;
Ol âb-ı safâbahş ile bu desti dolunca.
Sen çık aradan hânesini sâhibine ver;
Bî-şek gelir Allah evine sen savulunca..
Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca!

Vâkıa Allah zamandan, mekândan münezzehtir ama, O’nun insanlarla alış-verişi de yine hep kalb yamaçlarında cereyan eder.
Bu itibarla da kalbin zümrüt tepeleri, O’ndan gelecek tecelli dalgalarına her zaman açık ve hazır olmalıdır ki;
Hazret-i Hakkı’nın ifâdesiyle:

“Kasrına nüzûl eyleye Sultan gecelerde…”

Cenâb-ı Hak bir yerde Hazret-i Dâvud’a (a.s.) şöyle buyurur:
“O evi Benim için boşalt ki, Ben orada olayım.”
Bâzıları boşaltmayı, kalbin ağyâr düşüncesinden, yabancı mülâhazalardan ve O’nu nazara almadan, âlemle gereksiz münasebetlerden arındırma ve uzaklaştırma şeklinde anlamışlardır.
Hazret-i Mevlânâ’nın bir hoş sözü de burada düşünce ufkumuza bir ziyâ gibi düşer:

قَعرْ چِـه بَگُُزِيد هَركِه عَاقِلَسْـت
زَانكِه دَر خَلْوَتْ صَفَاهَاي دِلَسـت
ظُلْمَت چِه بِهْ كِه زِ ظُلْمتهَايِ خَلق
سَر نَبَردْ آن كَس كِه گِيرَد پَاي خَلْق
خَلْوَت اَزْ اَغْيار بَـايَد نَـه زِيَـار
پُوسْـتِين بَهرِ دَيْ آمـد نَـه بَهَار

“Akıllı olan, kuyu dibini seçmiştir;
zirâ halvette gönül safâsı vardır.
Kuyu dibinin zifiri karanlığı, halkın zulmetinden iyidir.
Halkın ayağını tutan kimse baş alıp getirememiştir;
yâni nihâyete erip sırra muttali olamamıştır.
Halvet ağyâra karşı lâzımdır, yâr’a karşı değil;
kürk kış için gereklidir, bahar için değil…”

Halvetten murâd, kalb hânesini ağyârdan temizleyip yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde Hak’la beraber bulunan ruhlar ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar.
Buna mukabil, bütün ömrünü halvette geçirdiği halde, kalbini ağyârdan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti de bir aldanmışlıktır ve beyhûdedir.

Aslında mâverâî bir halvette, halktan tecerrüd ve uzlet yoktur.
Böyle bir halvette insan, Mevlânâ’nın ifâdesiyle, bir pergel gibi, ayağının biri lâhût ufkunda, diğeri de nâsût kutbunda, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşar ki, enbiyâ ve asfiyâ kuşağında bilinen halvet de işte bu halvettir.
Cenâb-ı Hak, Dâvud’a (a.s.):
“Yâ Dâvud nen var, böyle halktan ayrılıp yalnızlığı ihtiyâr ediyorsun?” buyurur.
Hazret-i Dâvud:
“Yâ Rabbi halkı Senin için terk ediyorum” der.
Cenâb-ı Hak O’na:
“Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve ihvânından ayrılmamaya bak ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!” ferman eder.
Yâni, mâdem ki hedefin Biziz ve mâdem ki, azmin köyümüzedir, sakın gönlünü Bizden gayrisine açma.!

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتَنَا خَيْرًا مِنْ عَلاَنِيَتِنَا وَأَحْسِنْ عَلاَنِيَتَنَا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَصْحَابِهِ ذَوِي الصِّدْقِ وَاْلإِحْسَانِ

Hâl, Makam

Hâl;
insanın kendi derinliklerinde ötelerden gelen esintilerle yaşaması ve kalb ufkunda cereyân eden gece-gündüz, sabah-akşam farklılığının duyulup hissedilmesidir.
Onu insanın cehd ve gayreti olmadan, insan kalbini saran sevinç-hüzün, kabz-bast şeklinde anlayanlar, bu oluş ve sezişin devam ve istikrârına “makam”, onun zevâl bulup gitmesine de “nefsânîlik” demişlerdir…

Bu itibarla, “hâl”e, bir ilâhî mevhibe ve gönül yamaçlarının “üns” esintileri, “makam”a da insan irâde ve azminin bu nefehâtı soluklayıp benliğine mal ederek ikinci bir fıtrata ulaşması diyebiliriz.

Hâl;
yaratılış, hayata mazhariyet, nur ve rahmet gibi, perdesiz her şeyin gerçek kaynağını gösterir ve hâlis tevhidi ihtar ederek, insanı sürekli metafizik gerilime ve alternatif arayışlara sevk eder.
Makam ise, sa’y ü gayretin sisli-dumanlı prizması içinde dediğini der ve hakikati kendi kemâlât arşına bağlar.
Onun içindir ki, kalbe gelen vâridâtın duyulup-sezilmesi ve her lâhza, kalblerde “kenzen” bilinene doğru ayrı bir yol vurulması;
içinde biraz da kendimizi anlatmanın bulunduğu o vâridâtın kendi rengimize göre ifâde edilmesinden daha kadirşinâsça bir davranış sayılmıştır.

Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Sâdık u Masduk, bir makam münasebetiyle:
“Allah sizin cisim ve sûretlerinize değil, kalblerinize nazar eder..”
[1] diyerek Hak cânibince önemsenen noktayı hatırlatıp, halkça yönelinecek mihrâbı iş’âr ile âyineyi, tecelliye tevcîh buyurmak istemiştir.
Derecesi daha düşük bir rivayette, kalblerin yanında ameller de zikredilerek:
“Allah sizin kalblerinize ve amellerinize bakar…”
[2] beyânı ise, hâlin devamıyla ulaşılan “makam”a hâl hatırına bir iltifâttır.

Hâl, mutlak irâdenin muradına uygun vakitlerde, ara ara gelen tecelliler, bu tecellilerin yayılma sahası kalb ufku, avlayıp bir kalıba ifrağ eden de his ve şuurdur.
Bu itibarla makama, dalgaları dinmiş, istikrara ulaşmış bir pâye nazarıyla bakılmasına karşılık;
hâl, yüksek takdirlere bağlı gel-gitlerin ağında, her zuhûr bir evvelkisinden ayrı ve farklı kareler içinde, sürekli belirip-kaybolan ve tıpkı güneşten gelen değişik boy ve renklerdeki dalga paketlerine benzetilebilir.

Hassas ruh ve mârifete uyanmış şuurlar, suyun üzerindeki kabarcıklarda, güneşin akislerini gördükleri gibi, gönül yamaçlarında da, hâl dalgalanmalarını öyle görür, hisseder ve ayrı ayrı idrâkle ona mukabelede bulunurlar.
Kalb balansını iyi ayarlayamamış, dolayısıyla da irtibatsız kalmış kopuk ruhlar, bunları birer vehim ve hayâl sanabilirler;
varlığa Hakk’ın nuruyla bakanlar için ise bunlar ayânlardan ayân gerçeklerdir.

En büyük Hâl Eri, bir önceki mazhariyetlerini, bir sonraki durumu itibarıyla dûn gördüğünden -o dûn hâlin nuruyla Allah gönüllerimizi donatsın!- “Ben günde yetmiş defa istiğfar ediyorum…”[3] buyururlardı.

Zaten, Nâmütenâhî’ye dönük bir ebedî yolculukta, ebedî ışık ve ebedî buraka ihtiyacını hisseden dupduru bir gönlün, başka türlü düşünmesi de mümkün değildir…

اَللَّهُمَّ يَا مُحَوِّلَ الْحَوْلِ وَاْلأَحْوَالِ حَوِّلْ حَالَنَا إِلَى أَحْسَنِ الْحَالِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ يَا رَبِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ

[1] Müslim, birr 33
[2] Müslim, birr 34;İbn Mâce, zühd 9 Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/285, 539
[3] Tirmizî, tefsîru sûre (47); İbn Mâce, edeb 57

Kalb

Dil beyt-i Hudâdır ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.
(İ.Hakkı)

Gönül ve yürek olarak da tanıdığımız kalb başlıca iki mânâda kullanılır:
Birisi, göğsün sol tarafında, sol memenin altında ve daha çok da çam kozalağına benzeyen, aynı zamanda yapısı ve dokusu itibarıyla da bedendeki her uzuvdan farklı bulunan;
ihtiva ettiği harika karıncık ve kulakçıkları, bütün his ve duygulara merkeziyeti, bütün damarlara ve damarcıklara merciiyeti ve insan uzuvları arasında bizatihî müteharrik olma gibi imtiyazı;
hem bir motor gibi çalışması hem de bir emme-basma pompası gibi faaliyet göstermesi itibarıyla çok hayatî bir organdır ki bu organa biz yürek de deriz.

İkincisi ise, öncekinin dublesi, alternatifi, melekûtî buudu ve aynı zamanda, şuur, idrâk, ihtisas, akıl ve irade gücünün de merkezi rûhânî bir latîfedir ki, tasavvufçular ona “hakikat-i insaniye” filozoflar da “nefs-i nâtıka” demişlerdir.
İnsanın asıl hakikatı da işte bu kalbdir.
İnsana bu mânevî buudu itibarıyla “âlim”, “ârif”, “müdrik” denir.
Ruh bu lâtîfenin esası ve bâtını, biyolojik ruh da bineğidir.
Allah’a muhatap olan, sorumluluklar yüklenen, ceza gören, mükâfat alan, hidâyetle kanatlanan, dalâletle yuvarlanan, aziz kabul edilen, hor görülen ve ilâhî mârifetin “mir’ât-ı mücellâ”sı olan hep bu lâtîfedir.

Kalb, hem idrâk eden hem de idrâk edilen hususiyette bir yapıya sahiptir.
İnsan;
rûhuna, cismine, aklına onunla girer.
Kalb rûhun gözü gibidir.
Basiret, kendi dünyasına göre onun nazarı;
akıl, ruhu;
irade de, iç dinamizmidir.

Umumiyet itibarıyla biz “gönül” derken de bu ikinci kalbi kastederiz.
Gönül ve kalb farklılığı, bunların mecazen birbirinin yerinde kullanılması bir yana, bu rûhânî lâtîfe cismânî kalble sımsıkı alâkalıdır.
Bu alâkanın keyfiyeti, dünden bugüne filozofları ve İslâm hukemâsını bir hayli meşgul etmiştir.
Ancak, bu münasebet ister evvelen ve bizzat, ister sâniyen ve bi’l-araz, ister kalbin faaliyeti açısından, ister onun kabiliyetiyle irtibatlı olsun, sinelerimizde taşıdığımız “sanevberiyyü’ş-şekl” et parçası zâhirî kalble, insanın insanlığının remzi ve bütün duygularının hayat kaynağı olan “latîfe-i rabbâniye” bir hakikatın iki yüzü denebilecek şekilde birbiriyle iç içe olduğunda şüphe yoktur.
Ne var ki, bu alâka ve irtibatın keyfiyeti de, kalb, rûh, akıl ve idrâkin keyfiyeti gibi biraz buğuludur.

Kur’ân’da, dînî ilimlerde, ahlâkta, edebiyatta, tasavvufta kalb dendiği zaman, daha ziyade bu ikinci mânâdaki kalb kastedilir.
Aynı zamanda iman, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i rûhânî de, bu mânâdaki kalbin “ille-i gâiyesi” ve varlığının hakikî hedefleridir.

Kalb, iki yönü olan öyle nûrânî bir cevherdir ki, bir yönüyle devamlı ruhlar âlemine, diğer yönüyle de cisimler âlemine bakar.
Cisim, şer’î ölçülerin birleştiriciliğinde rûhun emrine girmişse, kalb, ruhlar âlemi yoluyla aldığı feyizleri bedene ve cisme taşır;
orada da huzur ve itminân esintileri meydana getirir.

Kalb, eskilerin ifadesiyle “nazargâh-ı ilâhîdir.”
Allah, insana insanın kalbiyle bakar.[1]
وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ fehvâsınca da, insanla muâmelesi kalbe göre cereyan eder.
Zira kalb;
akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok hayatî hususların kalesi mesâbesindedir.
Kalb ayakta ise, bu duygular da hayatta sayılır;
o, yıkılmış veya bir kısım mühlikâtla sarsıksa, bu lâtîfelerin hayatiyetinden, devam ve temâdisinden bahsetmek de oldukça zordur.
Hazreti Sâdık u Masduk:

أَلاَ إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ؛ أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ

“Bakın, cesette bir çiğnem et vardır ki, o sıhhatli olunca bütün ceset de sağlam olur;
o fesada yüz tutunca da bütün ceset bozulur gider.
Dikkat! İşte o kalbdir.” [2] buyurarak kalbin insan bedenindeki yer ve önemine dikkatleri çekmiştir.

Kalbin bundan da ehemmiyetli yanı mahiyetindeki istinad ve istimdat noktaları itibarıyla her zaman Cenâb-ı Hakk’ı göstermesi, varlık kitabıyla tafsilen anlatılanları, ihtiyaç ve ihtiyaçların karşılanması diliyle insan gönlüne sürekli ihtar etmesidir ki, hadis diye rivayet edilen bir mübarek sözde onun bu lâhûtî buudu nazara verilmektedir.[3] İbrahim Hakkı, o sözü nazmen şöyle tercüme eder:

Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninden.

Böyle, mârifet-i ilâhînin pürüzsüz, mücellâ ve yalan söylemeyen sadık bir lisânı olması itibarıyladır ki, insânî mülkün melekûtu sayılan kalb, Kâbe’den daha eşref görülmüş ve Zât-ı Hak adına bütün kâinatların ifade edebileceği yüce gerçeği beyânda biricik hatip kabul edilmiştir.

Kalb, düşünce sıhhati, tasavvur sıhhati ve ruh sıhhati, hatta beden sıhhati için âdeta bir kale gibidir.
İnsanın maddî, mânevî duyguları bu kaleye sığınır ve korunmuş olurlar.
Bu açıdan insan için bu kadar önemli olan kalbin de karantinaya ve gözetilmeye ihtiyacı vardır.
Zira o, yaralanınca tedavisi çok güç ve ölünce de hayata döndürülmesi çok zor bir lâtîfedir.
Kur’ân bize: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma…”[4] duâsını öğütlemekte, Efendimiz de sabah-akşam el açıp hem de defaatle:

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dîninle sabitleyip perçinle!”[5] tazarruunda bulunmakla bu çok önemli korunma ve karantinayı hatırlatmaktadır.

Evet, kalb, bütün hayırların, bereketlerin insana ulaşmasında önemli bir köprü vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda şeytânî ve nefsânî bütün dürtülere ve bütün hâtıralara vize verebilme mevzuunda da tehlikeli işlere âlet olabilir.
O, Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur;
yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlarda da şeytanın zehirli oklarının hedefi hâline gelir…

Kalb, iman, ibadet ve ihsan rûhunun vatan-ı aslîsi ve her zamanki otağı..
Allah-kâinat-insan arasında ince ince akıp duran duyguların yüksek debili bir ırmağı olmasına rağmen, bu cihanbahâ lâtîfeyi yerinden etmek ve bu ırmağa mecrâ değiştirtmek için, onun, sayılmayacak kadar da düşmanları vardır.
Kasvetten küfre, ucubdan kibre, tûl-i emelden hırsa, şehvetten gaflete, menfaatten makam düşkünlüğüne kadar yığın yığın düşman, taarruz vaziyetinde onun zaaf ve boşluklarını kollamaktadır.

İman kalbin canı, ibadet onun damarlarında akıp duran kanı, tefekkür, murâkabe, muhâsebe ise onun bekasının esaslarıdır.
imansız birinde kalb ölü ve ötelere karşı bütün bütün kapalı, ibadetsiz birinde o ölüm ağında ve onulmaz hastalıklarla sürüm sürüm, tefekkürsüz, muhâsebesiz ve murâkabesiz bir bünyede ise her türlü tehlikeye açık ve emniyetsizdir.
Birinci kategoriye giren insanlar sinelerinde emme-basma pompaları nev’inden bir et parçası taşısalar da, kat’iyen bunların kalblerinin var olduğu söylenemez..
ikinci nev’e girenler, varlık-yokluk arası vehimlerinin sisli dünyasında hep mesafelerin esiri olarak yaşar ve bir türlü hedefe ulaşamazlar..
üçüncü kısma dahil olanlar ise, bir hayli mesafe almış, bir hayli engebe aşmış olmalarına rağmen, tam zirveye ulaşamadıkları için, her zaman tehlike sath-ı mâilinde sayılırlar;
düşe-kalka yürür, müsâbakasını yene-yenile sürdürür ve ömürlerini vefâsız ve aşılmaz bir tepenin yamaçlarında tüketirler.

İnanmış, inancını yaşamış ve otağını ihsan düzlüklerine kurmuş olanlara gelince, bunlar sebepler plânında emniyet doruğunda, ilâhî himâye açısından da güven kuşağında sayılırlar.
Varlığı basîretle süzer, Allah’ın nuruyla eşyânın perde arkasına muttali olur, hep temkinde bulunur;
kalbi güvercin kalbi gibi tir tir yaşar ve her yerde O’nun hoşnutluğunu arar;
her işlerini Allah rızâsına göre ayarlar ve Allah sevgisiyle yatar kalkarlar.
Allah da onları hem sever, hem de inanan gönüllere sevdirir.
Derken işte bunlar “makbûl-ü ins ü cân” olur ve her yerde hüsn-ü kabul görürler.

Sûre-i Yûsuf’un sıddîk kahramanı, mübarek ismine izâfe edilen sûrede tam beş defa ihsan ehli olarak zikredilir ki;
[6] bu, yer-gök, dost-düşman, Yaratan-yaratılan herkesin, O’nun yakîn, muhâsebe ve murâkebesine şehadeti demektir.

Yûsuf (a.s.) henüz genç bir tomurcukken, Allah O’nun ihsan şuuruna dikkati çeker ve “İşte Biz ehl-i ihsânı böyle mükâfatlandırırız.” [7] buyurur.
Hapishanede, şakî-said herkes O’nun düşünce ufkundaki derinliği, duruluğu ve ledünnîliğini sezince, O’nu merci’ kabul eder, O’na koşar, O’na inanır, O’na bağlanır ve “Haydi bize te’vil-i ehâdisi bildir;
bildir ki, Seni ihsan şuuruyla serfiraz görüyoruz.” [8] der ve problemlerini O’na arz ederler..
girdiği her imtihanı başarıyla bitirmiş, dost-düşman herkesin sinesine taht kurmuş bu babayiğidi, Allah bir kez de, dünya karşısında tavrını değiştirmemesiyle takdir buyurur ve “Rahmetimizi dilediğimize nasip kılar ve ihsan şuuruna erenlerin ecrini zâyi etmeyiz.” [9] der ve ilâhî teminâtını ihtarda bulunur..
o güne kadar kalbleri her zaman, O’na karşı kıskançlıkla atan kardeşleri, gün gelip de haset atmosferinden sıyrılabildiklerinde “Doğrusu, biz seni ihsanla bütünleşmiş kimselerden görüyoruz.” [10] diyerek O’na, kapalı da olsa tarziyede bulunur ve sadâkatini itiraf ederler.

Ve, nihayet Hz.Yûsuf (a.s.), olgunlaşmış, itminâna ulaşmış bir insan olarak, bunca şahidin yanında, mazhar bulunduğu ilâhî lütuflara bir de kendi şehadet eder ve “Doğrusu kim Allah’tan korkar, takvâ dairesinde yaşar ve her çeşidiyle sabrı temsil edebilirse, Allah da, böylesine ihsâna ermişlerin ecrini zâyi etmez.” [11] der, tahdis-i nimette bulunur.

Evet, böyle herkesin hüsn-ü şehadette bulunduğu bir kalbin, ilâhî âdetler gereği gel-giti, inhirafı düşünülemeyeceği gibi, mahrumiyetine de ihtimal verilemez.
Zira o kalb, kâinata nisbeten arş ne ise, insana nisbeten odur ve her an Hakk’ın nazar buyurduğu bir mücellâ aynadır.
Hakk’ın bakıp bakıp her an ayrı bir değer verdiği böyle bir ayna kırılıp atılabilecek herhangi bir cisim değildir.
O, insanlık gerçeğinin rûhu ve Allah’ın da memdûhudur.

Hz. Mevlânâ:

حَق هَمِي گُويَد نَظَر مَانْ بَر دِلَسْت
نِيست بَر صُورَت كِه آن آب و گِلَسْت
تُوهَمى گُويي مَـرَا دِل نِيزهَسْت
دِل فَرازِ عَرشْ بَاشَـد نِـي بَسْـت

“Allah buyuruyor ki:
‘Bizim nazarımız kalbedir;
sudan, balçıktan olan sûrete değildir.’ Sen, benim içimde kalbim var diyorsun, amma gönül, Arş’ın yücesindedir, aşağılarda değil.”
der ve işte bu hakikatı ihtar eder.

اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مَحْبُوبِ الْقُلُوبِ

[1] “(Allah sizin cisim ve suretlerinize değil) kalblerinize nazar eder.”(Müslim, birr 33)
[2] Buhârî, iman 39;Müslim, müsâkat 107
[3] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/255.Yakın manadaki bir hadis için Bkz.et-Taberânî, Müsnedü’-ş 
Şâmiyyîn 2/19
[4] Âl-i İmran sûresi, 3/8
[5] Tirmizî, kader 7, deavât 90;Ahmed b.Hanbel, Müsned 6/302
[6] Yûsuf sûresi, 12/22, 36, 56, 78, 90
[7] Yûsuf sûresi, 12/22
[8] Yûsuf sûresi, 12/36
[9] Yûsuf sûresi, 12/56
[10] Yûsuf sûresi, 12/78
[11] Yûsuf sûresi, 12/90

Kalb ve Bazı Dinamikleri

Kalb, iki yönü olan öyle nûrânî bir cevherdir ki, bir yönüyle devamlı ruhlar âlemine, diğer yönüyle de cisimler âlemine bakar.
Cisim, şer’î ölçülerin birleştiriciliğinde rûhun emrine girmişse, kalb, rûhlar âlemi yoluyla aldığı feyizleri bedene ve cisme taşır;
orada da huzur ve itmi’nân esintileri meydana getirir.

Kalb, bütün hayırların, bereketlerin insana ulaşmasında önemli bir köprü vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda şeytânî ve nefsânî bütün dürtülere ve bütün hatıralara vize verebilme mevzûunda da tehlikeli işlere alet olabilir.
O, Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur;
yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlar da, şeytanın zehirli oklarının hedefi haline gelir.

Kalb, iman, ibadet ve ihsan rûhunun vatan-ı aslîsi ve her zamanki otağı ve Allah-kâinat-insan arasında, ince ince akıp duran duyguların yüksek debili bir ırmağı olmasına rağmen, bu cihan-bâhâ lâtifeyi yerinden etmek ve bu ırmağa mecra değiştirtmek için, onun sayılamayacak kadar da düşmanları vardır.
Kasvetten küfre, ucbdan kibre, tûl-i emelden hırsa, şehvetten gaflete, menfaatten makam düşkünlüğüne kadar yığın yığın düşman, taarruz vaziyetinde onun zaaf ve boşluklarını kollamaktadır.

İman kalbin canı;
ibadet onun damarlarında akıp duran kanı;
tefekkür, murâkabe, muhâsebe ise onun bekasının esaslarıdır.
İmansız birinde kalb, ölü ve ötelere karşı bütün bütün kapalı;
ibadetsiz birinde o ölüm ağında ve onulmaz hastalıklarla sürüm sürüm;
tefekkürsüz, muhâsebesiz ve murâkabesiz bir bünyede ise her türlü tehlikeye açık ve emniyetsizdir.
Birinci kategoriye giren insanlar, sinelerinde emme-basma pompaları nev’inden bir et parçası taşısalar da, kat’iyen kalblerinin var olduğu söylenemez..
ikinci nev’e girenler, varlık-yokluk arası vehimlerinin sisli dünyasında hep mesafelerin esiri olarak yaşar ve bir türlü hedefe ulaşamazlar..
üçüncü kısma dahil olanlar, bir hayli mesafe almış, bir hayli engebe aşmış olmalarına rağmen, tam zirveye ulaşamadıkları için, her zaman tehlike sath-ı mâilinde sayılırlar:
Düşe-kalka yürür, müsâbakasını yene-yenile sürdürür ve ömürlerini bir vefasız aşılmaz tepenin yamaçlarında tüketirler.

İnsanı Hakk’a ulaştırmada en aldanmaz vesilelerden biri kalbdir ve kalbin en büyük ameli de ihsandır.
İhsan, ihlâs yamaçlarına açılmanın en emin yolu.
Rıdvan tepelerine ulaşmanın en sıhhatli vasıtası ve Şâhid-i Ezelî’ye karşı da bir temkin şuurudur.
O’na doğru her gün, imanla donanmış, amelle kanatlanmış ve takvâ ile derinleşmiş yüzler-binler ‘şedd-i rihal’ eder, yolculuğa koyulurlar ama, o zirveye ya birkaç insan ulaşır ya da ulaşamaz.
Ulaşamayanlar, ulaşma adına didinmelerini sürdüre dursunlar;
ulaşanlar, orada Allah’ın sevmediği şeyleri bütün çirkinlikleriyle duyar, hisseder ve onlara karşı kapanır;
Allah’ın güzel gördüğü şeylerle de fıtratının gereğiymişçesine birleşir, bütünleşir ve sürekli ‘ma’rûf’ soluklarlar.

Hüzün

Hüzün;
gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça’daki “hazen”den alınmıştır.
Sofîye bu kelimeyi;
sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz.

Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Rûh-i Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm’ın âh ü efgânı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert plânında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân-ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ;
 
اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ “Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun;
doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.”
[1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur.
Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe, O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çâre! çâre!” çığlıklarıyla O’na dehâlet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.

Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir..
evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir..
ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu’na -o tabloya canlarımız fedâ olsun!- “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır!
[2]

Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur.
Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbâin”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.

Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil;
kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: 
أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim.” [3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.

Süfyân b.Uyeyne:
“Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.”
[4] der.
Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.

Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır.
Hüzün de dimağ ve vicdânın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.

Tevrat’ta:
“Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur;
ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..”
[5] buyrulur.

Bişr-i Hâfî de:
“Hüzün bir hükümdar gibidir;
otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…”
[6] der.
Sultan ve hükümdârın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harâbedir.
Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?

Yakup aleyhisselâm, Yûsuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı.
Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takvâ ü vera’larına denk tutulmuştur.

Günah ve ma’siyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masdûk söylüyor..[7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!

Hüzün vardır, ibadet ü tâatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür.
Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür.
Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riâyet etmeye çalışır;
çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.

İlk Nebî, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı.
O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu.
Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visâl ve maruz kalınmış firak hüznüne..
o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu…

Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu.
Onun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, adeta okyanuslarınkine denkti..
ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı.
Derken o da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı.
Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü..
ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…

Hz. Mûsâ, Hz.Dâvud, Hz.Süleyman, Hz.Zekeriyyâ, Hz.Yahyâ, Hz.Mesih hemen hepsi de, hayatı adeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar.
Ve, hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…

رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَ ِلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِاْلإِيمَانِ وَلاَ تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ

[1] Fâtır sûresi, 35/34. [2] Peygamber Efendimiz’in (sas) hep hüzün ikliminde yaşadığı ile ilgili olarak Bkz.et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/156;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155. [3] Bkz.Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/162;İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/75;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/234. [4] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.231. [5] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230. [6] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.230. [7] Buhârî, merdâ 1;Müslim, birr 52;Ahmed b.Hanbel, Müsned 6/157.

Havf ve Haşyet

Arapça’da, korkma, ürperme, irkilme mânâlarına gelen havf;
ıstılâhî mânâsı itibarıyla;
şer’an haram olmayıp da daha hafif mertebede memnû bulunan bir şeyi işlemekten sakınma anlamına bir kelime.
Havf sofîlerce;
“recâ” duygusunun yanında, hak yolcusunun emniyete düşüp aldanmaması ve kuruntulara takılıp kalmaması için, mânevî seyr ü seferde hem bir denge unsuru ve hem de nâz u şatahata götürecek düşünceleri ta’dîl eden bir iksir kabul edilmiştir.

Havf, Kuşeyrî’ye göre;
“Mânâ yolcusunun, Allah’ın sevmediği, hoşlanmadığı şeylerden sakınmasını ve uzak kalmasını sağlayan, gönlün derinliklerinde bir korku duygusu.”
şeklinde yorumlanmıştır ve daha çok da, gelecekle alâkalı tesiri üzerinde durulmuştur[1].

Evet havf, ya bir insanın arzu etmediği şeylere maruz kalacağı endişesinden veya isteyip dilediği şeyleri kaçıracağı düşüncesinden kaynaklanır ki, her iki durum da istikbâl ile alâkalıdır.
Aslında Kur’ân-ı Kerîm de, pek çok âyât ü beyyinâtıyla amel ve davranışların ilerideki neticelerini nazara vererek, istikbâl buudlu bir dünya kurmayı hedefler.
O’nun kurmak istediği dünyada, geleceği, iyi ve kötü semereleriyle bir ruh, bir mânâ, bir düşünce, hattâ bir aksesuar olarak görmek her zaman mümkündür.
O, müntesiplerinin gönlüne bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olmayı aşılar ve ayaklarını her zaman yere sağlam basmalarını hatırlatır:

وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللهِ‎ ‎مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ

“Hiç hesaba katmamış oldukları şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılıverdi.” [2] ürperti hâsıl eden fermanı:

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِاْلأَخْسَرِينَ أَعْمَالاً اَلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

“De ki:
Amellerin bütün bütün boşa gidenini size haber vereyim mi? Onların ameli ki, dünya hayatında bütün çalışmaları boşa gittiği halde kendilerini güzel iş yapıyor sanmaktadırlar.” [3] gönülleri hoplatan beyânı gibi daha pek çok âyet vardır ki, bunlar insanın hayat dantelâsının öteden getirilmiş atkı ipleri gibidirler..
-Bu iplerle hayatını kanaviçe gibi örene ne mutlu- Kur’ân sık sık bunlarla gönüllerimize uhrevîlik aşılar ve gözlerimizi sürekli ukbâya çevirir.

Cenâb-ı Hak nurlu beyânında, bizi huzuruna celp ve maiyyetiyle şereflendirmek için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır.
Bu kamçı, tıpkı annenin itapları, yavruyu onun şefkatli kucağına ittiği/çektiği gibi;
insanı ilâhî rahmetin enginliklerine cezbeder ve onu cebrî lütufların vâridâtı ile zenginleştirir.
Bu itibarla, Kur’ân-ı Kerîm’de havf ü haşyetle tüllenen her emir ve direktif, bir buuduyla ürpertici görülse de, diğer yanıyla rahmet televvünlü ve inşirah vericidir.

Ayrıca, Cenâb-ı Hak’tan havf edip O’na karşı saygılı olan bir vicdanın, başkalarının kasvetli ve rahmet cânibine yönlendirmeden uzak, yararsız, hatta zararlı korkularından kurtulması bakımından da ayrı bir önem arz eder.
Cenâb-ı Hak, nur-efşân ve ümitbahş beyânında yer yer:

فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!”[4] buyurarak, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılarak dağınıklığa düşülmemesini:

يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا

“Sadece ve sadece Benden korkun.” [5] diyerek de, hiçbir yararı olmayan fobilere girilmemesini ihtar eder ve:
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Her an üzerlerinde nigehbân bulunan Rabbilerinden korkar ve emrolundukları şeyleri titizlikle yerine getirirler.” [6] ve:

يَدْعُونَ‎ ‎رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا

“Havf u haşyet içinde, aynı zamanda tazarru ve niyazlarının kabul olacağı ümidiyle Rabbilerine dua ederler…”[7] gibi pür-envâr beyânlarıyla havfla mâmur, haşyetle serfiraz gönülleri senâ eder;
eder, zîra hayatını havfa göre örgüleyen bir ruh, iradesini temkinli kullanır, adımlarını dikkatli atar ve ayağını çürük bir yere basmamaya çalışır.
İşte böyle titiz ruhlardır ki, rızâ semasının üveykleri sayılırlar.
Lücce sahibinin havfla alâkalı şu tesbiti ne hoştur:

بَاش دَر دِين ثَابِت اَرْتَرسِي زِقَهرِ حَق كِه پَا
كَرده مُحكَم دَر زَمين عَرعَرنِيم صَرصَراست

“Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sabit kadem ol;
zîra ağaç, şiddetli rüzgârlara karşı ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.”

Havfın en aşağı mertebesi, imanın şartı ve muktezası olan havftır ki: وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Eğer gerçek mü’minler iseniz Benden korkun.” [8] meâlindeki âyet buna işaret etmektedir.

Bunun bir üstü, ilim buudlu havftır ki:

مِنْ إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

“Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” [9] âyeti de bu mertebeyi ihtar eder.

Daha üst bir mertebe ise, mârifet mertebesidir ve heybet televvünlüdür ki: وَيُحَذِّرُكُمُ اللهُ نَفْسَهُ “Allah size kendisine karşı ürperti içinde bulunmanızı emreder.” [10] beyân-ı sübhânîsi de bunu hatırlatır.

Bundan başka, bir kısım sofîler havfı;
biri heybet, biri haşyet olmak üzere kendi içinde de ikiye ayırmışlardır.
Her ikisi de korku ve saygı düşüncesinden kaynaklanmasına rağmen, bunlardan heybet daha ziyade “firar” yörüngeli, haşyet ise “ilticâ” mahreklidir.
Seyr u sülûkte heybet sahibi, sürekli firar düşüncesi yaşar;
O’nunla oturur-kalkar, O’nu düşler ve O’nu tasarlar;
haşyet sahibi ise, her lâhza ayrı bir mülâhaza ile O’na ilticâ etme vesileleri araştırır ve O’na sığınma fırsatları kollar.

Bu itibarla da çok defa, rehbet yolunu seçenler, firarı da devam ettirirler.
Firarı devam ettirdikleri için de kolayı zorlaştırır ve ruhbanların maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalır, dolayısıyla da firarın hasıl ettiği bu’diyet ölçüsünde, O’ndan uzak kalmanın ızdırabını yaşarlar.
Hayatlarının her lâhzasında “hevâ”yı “hüdâ”ya çevirebilmiş haşyet sâlikleri ise, her an ayrı bir ilticâ yol ayrımında ayrı bir “kurb” kevseri içer ve “Daha yok mu?” diyerek coşarlar.

Haşyet, kâmil mânâda bir enbiyâ hususiyetidir;
nebiler;
sürekli içinde, âdetâ İsrafil’in sûrunun duyulduğu bu atmosferde ve Hakk’ın azamet ü celâlinin savleti karşısında bir can ile ölür, birkaç can televvünü ile dirilirler.
Onların his, şuur ve idrâk ufuklarında her zaman:

فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا

“Cenâb-ı Hak azametle dağa tecelli edince, dağ şak şak oldu, parçalandı ve Mûsâ kendinden geçip bayıldı.” [11] gerçeğinin tulû ve gurûbları yaşanır.
Akrabü’l-Mukarrabîn ve Seyyidü’l-Hâşiyîn de:
“Ben sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum;
âh bir bilseniz, gök bir gıcırdayışla gıcırdayıp inledi ki!.
Zaten öyle olması gerekirdi;
zira göklerde meleklerin secdegâhı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur.
Allah’a yemin ederim ki, eğer azamet-i ilâhî adına benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız, hatta zevcelerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır, dağ ve sahralarda çığlık çığlık Allah’a yalvarırdınız.” [12] buyurur.
Bu hadiste hem Peygamberin ilticâ buudlu haşyeti -ki, kendi, bilinebilecek her şeyi bildiği halde firarı değil O’na sığınmayı seçmiştir- hem de diğer insanların firar buudlu heybetlerini anlatmıştır… Ebû Zerr (r.a) hadisteki:
“Keşke, kökünden sökülen ve kesilip-biçilen bir ağaç olsaydım.” [13] ilâvesiyle kendi hesabına bu düşünceye beliğ bir tercüman olmuştur.

Haşyet ve mehâbete göre programlanmış bir ruh, havf mülâhazası olmasa da günahlara bulaşmaz..
işte mehâbet bendesi bir ismet kahramanı: نِعْمَ الْعَبْدُ صُهَيْبٌ لَوْ لَمْ يَخَفِ اللهَ لَمْ يَعْصِهِ “Suheyb ne yüksek bir karakterdir;
-muhalfarz- Allah’tan korkmasa da günah işlemez.” [14]

Havf erbâbı bazen sızlar, bazen ağlar ve gözyaşlarını ceyhun ederek günde birkaç defa, hususiyle de yalnızlık zamanlarında gözyaşlarıyla “bu’d” ateşlerini söndürür ve bu’dlar bu’du cehennem üzerine yürür.
Zira:

اَ يَلِجُ النَّارَ رَجُلٌ بَكَى مِنْ خَشْيَةِ اللهِ حَتَّى يَعُودَ اللَّبَنُ فِي الضَّرْعِ

“Allah korkusundan ağlayan birinin, sağılmış sütün yeniden memeye dönmesi muhaliyeti gibi cehenneme girmesi mümkün değildir.” [15] fehvâsınca, cehennem ateşini söndüren en tesirli iksir gözyaşlarıdır.
Bazen de, hem yaptıklarını hem de yapmadıklarını sürekli birbirine karıştırır;
yaptıklarının “hüdâî” olmayıp da “hevâî” olabileceklerinden, yapmadıklarının da bütün bütün şeytânî olmasından irkilir, devamlı hüzünle yutkunur ve en isabetli karar diyerek doğrulur, O’na ilticâ eder.
Bunlardan birinci şıktakilere:
وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ “Rabbilerinin huzuruna döneceklerinden ötürü, yürekleri çarparak vereceklerini verirler.” [16] meâlindeki âyet münasebetiyle, Âişe validemiz’den nakledilen şu vak’ayı misâl olarak gösterebiliriz:
Validemiz buyurur ki:
“Bu âyet nâzil olunca ‘âyette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?’ diye Rasûlullah’a sordum.
İnsanlığın İftihar Tablosu Seyyidü’l-ma’sûmîn:
‘Hayır yâ Âişe, âyette anlatılmak istenen, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmaması endişesiyle tir tir titreyenlerdir.’ buyurdular.” [17] Bu birinci kategoride zikredilenlere “düz mü’minler” diyeceksek, ikincilerine “derin mü’minler” veya “kâmil insanlar” demek uygun olur zannediyorum.

Ebû Süleyman ed-Dârânî:
“Kulun, havf ve recâ arası bir yol tutup gitmesi esas olmakla beraber, her zaman kalbin korku ve saygıyla atması daha emin bir yoldur.” [18] der.
Onunla aynı düşünceyi paylaşan Şeyh Galip ise, havf mevzuundaki hislerini şu müstesna mısraıyla âdetâ hulâsa eder:

Bin havf ile çeşm-i cânı bâzet!

اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ وَوَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى َصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضَى

[1] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.214
[2] Zümer sûresi, 39/47
[3] Kehf sûresi, 18/103-104
[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/175
[5] Bakara sûresi, 2/40.(
 فَإياَّيَ فَارْهَبُونِ şeklinde:Nahl sûresi, 16/51)
[6] Nahl sûresi, 16/50
[7] Secde sûresi, 32/16
[8] Âl-i İmran sûresi, 3/175
[9] Fâtır sûresi, 35/28
[10] Âl-i İmran sûresi 3/28, 30
[11] A’râf sûresi, 7/143
[12] Tirmizî, zühd 9;İbn Mâce, zühd 19
[13] Tirmizî, zühd 9;Ahmed b.Hanbel, Müsned 5/173
[14] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/428-429.Benzer ifade için Bkz.ed-Deylemî, el-Müsned 1/234;İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 1/161
[15] Tirmizî, fezâilü’l-cihâd 8;Nesâî, cihâd 8;Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/505
[16] Mü’minûn sûresi, 23/60
[17] Tirmizî, tefsîru sûre (23);İbn Mâce, zühd 20
[18] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.218 

Açıklama (Havf ve Haşyet)

1. Heybet nedir?

Kökeni: “Haib” (korkutucu, heybetli) kökünden gelir.

Mahiyeti: Kulun, Allah’ın azametini, kudretini, celâlini görüp adeta titremesi ve bu karşısında kaçma, uzaklaşma isteği duymasıdır.

Firâr boyutu: Burada “firar” (kaçış) mecazi bir kaçıştır.
İnsan, Allah’ın büyüklüğünü, cezalandırma kudretini, hiçbir varlığa benzemeyen aşkınlığını görünce kendi küçüklüğünden ürker.
Bu da onda sürekli bir “yaklaşsam yanarım, en iyisi O’nun heybetinden kaçayım” duygusu doğurur.

➡ Örneğin, Hz.Musa’nın Tur dağında Allah’ın tecellisi karşısında yere düşmesi, bu heybet haline örnektir.

2. Haşyet nedir?

Kökeni: “Haşiye” (çekinme, derin saygı ile karışık korku) kökünden gelir.

Mahiyeti: Haşyet, heybet gibi kaçış doğurmaz;
tam tersine, kulun kalbinde O’na sığınma, iltica etme, daha çok yaklaşma arzusu uyandırır.

İlticâ boyutu: İnsan, Allah’ın hem celâlini (azametini) hem de cemâlini (rahmetini) gördüğünde, “O’ndan kaçış yok, O’ndan yine O’na sığınmalıyım” bilincine varır.

➡ “Allah’tan ancak yine Allah’a kaçarım” (Hz.Peygamber) sözü bu hâli ifade eder.

3. Farkın derinliği (Heybet ↔ Haşyet):

Heybet: Firâr merkezlidir → Kişi kendi aczini ve Allah’ın yüceliğini fark ettikçe, “uçuruma düşme” korkusu yaşar.
Bu, bazen ruhbanlık (çok ağır ibadetlerle hayatı zorlaştırma) eğilimine bile götürür.

Haşyet: İlticâ merkezlidir → Kişi Allah’ın azametini görür ama O’nun rahmetini de idrak ettiği için her an “yakınlık ve sığınma” arayışı içindedir.
Bu da kurbiyet (Allah’a yakınlık) duygusu üretir.

4. Seyr u sülûk açısından:

Heybet sâliki (yolcusu):

Sürekli firar hissi içinde yaşar.

Allah’ın azameti karşısında kendi benliğini hep suçlar.

Bunun sonucu, bazen aşırı zühd ve ruhbanlık eğilimi olabilir (dünyadan tamamen kopma).

Fakat paradoksal olarak, bu kaçış O’ndan uzaklaşma duygusu da getirebilir

Haşyet sâliki:

Her an Allah’a sığınacak bir vesile arar.

Her yeni farkındalık, onda yeni bir yakınlık kapısı açar.

“Daha yok mu?” diyerek sürekli artan bir şevk ve muhabbet yaşar.

Bu da kurbiyet (yakınlık) doğurur.

5. Kelâm açısından bağlantı:

Kelâmcılar genelde havfı, insanın Allah’ın cezalandırma kudreti karşısında duyması gereken duygu olarak işler.

Tasavvuf ise bu havfı psikolojik bir analizle ikiye ayırır:

Heybet = celâl merkezli havf

Haşyet = cemâl merkezli havf

Yani kelâmda tek katmanlı bir korku kavramı, tasavvufta derinleşerek farklı manevi istikametlere yol açar.

6. Kur’an bağlantısı:

Heybet’i çağrıştıran ayet:
“Allah’ın azametinden dolayı dağları görürsün, onları donmuş sanırsın…” (Neml 88)

Haşyet’i çağrıştıran ayet:
“Allah’tan, kulları içinde en çok âlimler haşyet duyar.”
 (Fâtır 28)

Özetle:

Heybet: Allah’ın azameti → kulda ürkme ve firar hali.

Haşyet: Allah’ın azameti + rahmeti → kulda saygı + sığınma hali.

Sonuç: Heybet O’ndan uzaklık (bu’d), Haşyet O’na yakınlık (kurb).

İltica buudlu haşyet (Kırık Testi-1)

Soru: Efendim, bir yazınızda “iltica buudlu haşyet”i kullanıyorsunuz.
Bunu bir yanlışlıkla açıklayabilir misiniz?

Cevap:  Müsaade olur, önce “haşyet”in ne olduğu mevzuyla başlar.
Sıkça hediyeler kelimelerden birisi “havf”tır ki, “korkma, ürperme, irkilme” mânâlarına gelir.
Tasavvuf erbabınca, haram olmasa bile dinimizde kerih görülen bir şeyi işlemekten sakınmak olarak tarif edilen havf, “recâ” duygusuna karşı bir denge unsurudur.

Bazıları havfı, heybet ve hasyet olarak kendi içinde bölüştürmüşlerdir.
Her ikisi de korku ve saygı düşüncelerinden kaynaklansa da, heybet daha ziyade “firar”, haşyet ise “iltica” odaklıdır.
Seyr u sülûkte heybet sahibi, sürekli firar (kaçma) düşüncesi içindedir;
 haşyet sahibi ise, her lâhza ayrı bir mülâhaza ile Allah’a (celle celâluhû) ilticâ etme (sığınma) kredileri araştırır ve ona sığınma pazarları kollar.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
“Ben sizin görmediğinizi gördüğünüzü, duyduğunuzu öğrendiğinizi;
 bir bilebilseniz, gök öyle bir gıcırdayıpla gıcırdayıp inledi ki!… Zaten öyle olması gerekirdi;
 zira, göklerde meleklerin secdegâhı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur.
Allah’a yemin ederim ki, eğer azamet-i ilahî adına benim içindei bilseydiniz, az güler yüzlüydünüz, hatta zevcelerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır, dağ ve sahralarda bağırarak Allah’a yalvarırdınız.”

İşte bu hadis-i şerif “ilticâ buudlu haşyet”e misal olarak yapılabilir.
Çünkü bu hadis de göstermektedir ki, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), bilinebilecek her şeyi bildiği halde firarı tercih etmemiş, kapsandığın kaçmayı ve bir hal yemeyi istememiş, bilakis yine Cenâb Hakk’a sığınmayı seçmiştir.

Ebû Zerr Hazretlerinin “Keşke, kökünden sökülen ve kesilip biçilen bir ağaç olsaydım!” beyanında, kendi hesabına “firar buudlu heybet”e güzel bir misaldir.

Recâ

İyi bir şeyi bekleme ve elde edebilme ümidi..
Allah’ın lütuf ve ihsanlarını umma hissi..
gelecek adına emellerle dopdolu olma ve arzu edilen şeylerin elde edilebileceği mülâhazasıyla yaşama mânâlarına gelen recâ, sofîlerce:
“Gönülden istenen bir şeyin tahakkuk etmesi inancıyla, onun meydana geleceğini ümit etme ve bekleme” şeklinde tarif edilmiştir.
Bu itibarla, hasenât adına bir şeyi işleyip kabulünü beklemek, kezâ ma’siyetten tevbe edip hüsn-ü kabul göreceği mülâhazasıyla ümitlenmek birer recâdır.

Hata, günah ve seyyiâtın şahsa yüklenmesi, hasenâtın ise, Allah’ın rahmetine atfedilmesi esasına dayanan recâ, sâlikin, bir kısım yanlışlıkların, kötülüklerin ve yakışıksız şeylerin ağına düşmemesi, iyilikler ve güzelliklerle de şımarıp küstahlaşmaması için, istiğfar ve dua kanatlarıyla sürekli “seyr ilallah” ufkunda seyahatla şerlerden kaçınıp hayırlara sığınması;
inâbe ve tazarru lisânıyla da devamlı “seyr maallah” ikliminde Hak kapısının tokmağına dokunmasından ibaret sayılmıştır.
Böyle bir denge kurulabildiği takdirde, ne havfta inkıtâ ve yeis, ne de recâda gevşeklik ve şatahat olur.

Evet, günahlardan kaçınıp Allah’tan inâyet beklemek;
yarışırcasına hayrât ve hasenât yolunda koşup sonra da Allah rahmetinin enginliği mülâhazasıyla o kapıya yönelmek, sadık bir recâdır ve sadıkların ümit ufkudur.
Aksine, amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Allah’ı kendi hesaplarıyla bir şeylere -estağfirullah- icbar ediyor gibi “bühbühe-i cennet”ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazret-i Rahmânü’r-Rahîm’e karşı da bir saygısızlıktır.

Recâ, bir temennî değildir;
temennî, herhangi bir tasavvur ve beklentinin meydana gelmesi mevzuunda kat’iyet bulunmayan, dolayısıyla da ümit vaad etmeyen kuru bir intizar olmasına mukabil, recâ;
matluba ulaştıracak bütün vesileleri değerlendirip, rahmeti ihtizâza getirme yolunda peygamberâne bir basîret ve şuurla bütün ilticâ kapılarını zorlamanın ad ve unvanıdır.

Bir diğer ifade ile recâ;
ilim, kudret ve irade sıfatları gibi, rahmet ve affediciliğin de ihâta ve şümûlüne inanıp, ehadiyet dalga boyunda bir kısım teveccühlere muntazır olmak demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’in rahmetin her şeyi aştığını;
[1] bir kudsî hadisin de, ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmesi,[2] zannediyorum işte bu gerçeği hatırlatmaktadır.
Aksine, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı
[3] böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelen recâ hissini yitirip ye’se kapılmak affedilmeyen bir günahtır.

Recâ:

“Kerem kıl kesme Sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden..”(M.Lütfi Efendi)

deyip kalben Kerîm ü Vedûd’un cömertliği etrafında pervâz ederek O’na sığınma yollarını araştırmaktır.
Rabbin hususî mülâtefesi sayılan böyle bir mazhariyeti elde etmiş olanlar, hiç tükenmeyen bir hazine bulmuş sayılırlar.
Hele insan sahip olduğu şeylerin bütününü kaybettiği veya ona karşı her türlü musibetin sökün edip geldiği veyahut hayra muvaffak olamamanın, şerden kurtulamamanın verdiği ızdırap ve inkisârın vicdanlarda duyulduğu;
yani sebeplerin bitevî sukût edip her yolun “Müsebbibü’l-esbâb”a döndüğü hengâmda, recâ, bir berk olur, burak olur..
onun yollarını aydınlatır ve onu, ulaşılması insan gücünü çok çok aşan ulaşılmazlara ulaştırır.

Gazze’de son dakikalarını yaşayan İmam-ı Şafiî’nin recâ adına şu son ve dolgun soluklarını kaydetmeden geçemeyeceğim:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي
جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا
تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ
بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım.
Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”
[4]

Allah korkusunun insanı günahlardan uzaklaştırıp, O’na yönelttiği, O’na yaklaştırdığı yerlerde sürekli “havf” soluklamak;
yeis çukurlarına düşüldüğü veya ölüm emârelerinin belirdiği zamanlarda da “recâ”ya sarılmak, havf-recâ dengesi adına ölçü sayılacağı gibi, ruhta hâsıl olan emniyet duygusuna karşı korku unsurlarını harekete geçirmek, ümitsizlik hazanlarının esip-durduğu hengâmda da recâ seralarına sığınmak, havf-recâ dengesi adına ayrı bir yorum.
Bu itibarla, bazen en mükemmel amelin yanında duman duman korku tütebilir ve az bir amelin sağında-solunda da recâ tüllenebilir…

Yahyâ b.Muaz’ın bu mülâhaza için bir tazarruunu kaydetmek istiyorum:
“Allahım, çok defa günah ve hatalara bulaştığım zaman, ruhumda taşıdığım recâ, en mükemmel amellere iktirân eden recâdan daha güçlü görünüyor;
zira ben arızalarla ma’lûl bir insanım;
kat’iyen masûn sayılamam;
günahlara bulaştığım zaman hiçbir iş ve amele değil, bilâ kayd ü şart Senin affına itimat ederim.
Nasıl etmem ki, Sen cömertlikle mevsufsun!”
[5]

Zaten çoklarınca recâ, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsn-ü zan beslemenin bir başka buudu sayılmıştır.
Ve:
أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.”
[6] meâliyle vereceğimiz kudsî hadis de bu hususî mülâtefenin ifadesidir.

Ebû Sehl’i, rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görür ve sorarlar:
“Üstad bu yüksek pâyeyi nasıl elde ettiniz?” Ebû Sehl cevap verir:
“Rabbim hakkında beslediğim hüsn-ü zan sayesinde.”
[7]

Bu itibarla denebilir ki, eğer recâ, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetiyle tecelli etmesi için bir vesile ise, insan iyi-kötü hiçbir halinde bu vesileyi elden bırakmamalıdır.
Evet, insanın ameli, ihlâsı, hasbîliği, diğergamlığı önemli birer güzellik buudu sayılsalar da, insanla alâkalı olmaları itibarıyla, Allah’a ait bulunan affın yanında çok önemsiz kalırlar.
Zira öncekiler, zâhîrî esbap açısından insanın işi ve davranışları sayılmasına karşılık, ikincisi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın rahmet buudlu şe’n-i hâssı ve mülâtefesidir.

Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır.
Bundan daha büyük bir armağan varsa o da, bu iki duygu arasındaki muvazeneye riâyet ederek, onları Allah’a ulaşmada birer nurânî kanat olarak kullanmaktır.

اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الآخِرَةِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى أَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ

[1] A’râf sûresi, 7/156. [2] Buhârî, tevhid 15, 55;Müslim, tevbe 14-16;İbn Mâce, zühd.
[3] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/168;ed-Deylemî, el-Müsned 4/366. [4] İmam eş-Şâfiî, Dîvânu’l-İmam eş-Şâfiî s.100;ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 1/150. [5] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.224;el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/153;İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/36-37. [6] Buhârî, tevhid 15;Müslim, tevbe 1;Tirmizî, deavât 132. [7] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.225;el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/153

Zühd

Dünyevî hazları terk edip, cismânî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen zühd;
sofîlerce daha çok, dünya lezzetlerine karşı alâkasız kalıp, ömür boyu âdeta bir perhiz hayatı yaşamak, davranışlarında “takvâ”yı esas tutarak, dünyanın, kendine ve insanın nefsine bakan yönlerine karşı da kararlı, müstağni ve müstenkif bulunmak mânâlarına gelir.

Bir diğer mânâda zühd, ebedî olan ukbâ saadeti için, muvakkat dünya rahatını terk etme şeklinde yorumlanmıştır ki, bunu da evvelki tefsire ircâ edebiliriz.

Haram ve helâllere karşı hassas olmak, zühdde ilk adım sayılır;
ikinci adım ve kâmil merhale ise, meşrû ve mubah şeylerde bile, kılı kırk yararcasına titiz yaşamaktır.

Zühd insanı diyeceğimiz zâhide gelince o, hem üzerine aldığı sorumluluklara karşı, hem gelip ona toslayan belâ ve musibetlere karşı hem de her köşe başında önünü kesen günah ve ma’siyetlere karşı olabildiğince sabırlı, küfür ve dalâlet müstesnâ Yaratan’ın her türlü takdirinden hoşnut, ve O’nun kendisine bahşettiği şeylerle, yine O’nun hoşnutluğunu, ahiret yurdunu ve insanın mutlak hakikate yönlendirilmesini gâye-i hayâl hâline getiren insandır.
Onun kalbinin kulağında sürekli:

قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلِيلٌ وَاْلآخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقَى “De ki:
Dünya metâı ne de olsa azdır;
ahiret ise takvâ ehli için mahz-ı hayırdır.”
[1] hakikati tınlamada, beyninin her guddesinde:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara;
bu arada dünyadan da nasîbini unutma!”
[2] gerçeği şu’lefeşân olmakta ve basîret ufkunun her köşesinde:

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan ibarettir.
Âhiret yurdu ise, doğrusu işte gerçek hayat odur;
eğer bilselerdi.”
[3] ilâhî beyânı duyulmaktadır.

Zühdü;
mudâyaka ve sıkıntı anlarında dahi şeriatın hudutlarını koruyup kollama, zenginlik ve genişlik zamanlarında da başkaları için yaşama şeklinde tarif edenler de olmuştur..
ve yine onu Allah’ın helâlinden ihsan ettiği nimetlere karşı şükürle mukabelede bulunma, sonra bu mala terettüp eden bütün hakları yerine getirme..
ve İslâm’ı i’lâ etme, insanlara faydalı olma mülâhazalarının dışında mal biriktirmeme, tûl-i emellere girmeme şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.

Süfyân-ı Sevrî gibi büyükler, zühdü;
âdî şeyler yiyip, basit elbiseler giymekten daha ziyade, Hak rızâsına göre programlanmış ve tûl-i emellere karşı da kapalı kalabilmiş bir kalb ameli olarak görmüşlerdir.
[4] Bu anlayışa göre gerçek zühdün emâresi üçtür:

1. Dünya adına elde edilen şeylerden sevinç duymama ve kaybedilen şeylerden ötürü de mahzun olmama..
2. Medhedilince sevinmeme, zemmedilince de yerinmeme..
3. Hakk’a kulluk ve O’nunla halveti her şeye tercih etme.

Evet, zühd de, mebde itibarıyla tıpkı havf ü recâ gibi bir kalb amelidir.
Ancak, zühd duygusunun insanın davranışlarına aksetmesi veya onları yönlendirmesi açısından bir farklılığı söz konusudur ki, bu da onun bir aksiyon ve davranış buudu oluşudur.
Zühde göre programlanmış bir sîne, şuuru taalluk etsin-etmesin, yeme-içme, yatma-kalkma, konuşma-sükût etme, halvet peşinde olma veya celvette kalma gibi birbirine zıt bütün davranışlarında zühd düşünür, zühd soluklar, zühd televvünlü yaşar ve sürekli zühd rüyaları görür.
Bütün bunlardan sonra da, dünyanın kendine ve insanların hevesâtına bakan yanlarına karşı ciddi bir tavır alması söz konusudur.

Bu duyguyu Mevlânâ ne hoş terennüm eder:

چِسْت دُنْيا اَزْ خُدَا غَافِل بُودَن
نِـي قُمَاش و نُقرَه وُفَـرْزَندوُزَنْ
مَال رَاكَز بپَرِ حَق بَاشِي حَمُول
(نِعْمَ المَالُ الصَالِحُ) گُفت آن رَسُول
آب دَر كَشْتِي هَلاَكِ كَشْتِي است
آب اَنْدَر زِيرِ كَشْتِي پُشْتِي است

“Dünya nedir? O Hudâ’dan gafil olmaktır;
kumaş, gümüş, evlad ve kadın değildir.
Eğer dünya malını Hak rızâsı için omuzlarsan, ona Hz.Resûl:
‘İyi insan için iyi mal ne güzeldir!’
[5] buyurmuştur.
Geminin içindeki su geminin helakine sebep, geminin altındaki su da onun hareketine vesiledir.”

Evet, ne dünyevî imkânlar ne de zenginlik zühde mâni değildir.
Elverir ki insan onlara karşı hâkimiyetini korusun ve onların mahkûmu olmasın.
Vâkıa İnsanlığın İftihar Tablosu, kalbi zühde göre programlandığı ve gözlerinin içine başka hayâl girmediği halde fakirlerden fakir yaşamayı tercih etmiş ve ömrünü zâhidâne geçirmişti
[6].
Zirâ O, ümmetine ve hususiyle de neşr-i hak vazifesinde bulunanlara misâl olma mevkiinde idi.
O, böyle davranmakla evvelâ, peygamberlik vazife-i kudsiyesi, dünyaya alet ediliyor töhmetine meydan vermeyecekti.
Sâniyen O, bu yüce vazifede: إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ  “Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.”
[7] diyen seleflerine iktidâ etme ululuğunu gösterecekti.
Sâlisen O, neşr-i hakkı kendilerine vazife edinmiş ümmetinin âlimlerine hem bir nümûne hem de rehber olma sorumluluğunu taşıyordu.
Bu itibarla da, hayatını en fakirâne bir çizgide sürdürecekti..
ve sürdürdü de.

وَشَدَّ مِنْ سَغَبٍ أَحْشَاءَهُ وَطَوَى
تَحْتَ الْحِجَارَةِ كَشْحًا مُتْرَفَ اْلأَدَمِ
وَرَاوَدَتْهُ الْجِبَالُ الشُّمُّ مِنْ ذَهَبٍ
عَـنْ نَفْسِـهِ فَأَرَاهَا أَيَّمَا شَـمَمِ
وَأَكَّدَتْ زُهْدَهُ فِيهَا ضَـرُورَتُهُ
إِنَّ الضَّرُورَةَ لاَ تَعْدُو عَلَى الْعِصَـمِ
وَكَيْفَ تَدْعُو إِلَى الدُّنْيَا ضَرُورَةُ مَنْ
لَوْلاَهُ لَمْ تَخْرُجِ الدُّنْيَا مِـنَ الْعَدَمِ

“O, açlıktan bağırsaklarını sargıyla sardı..
ve o lâtîf ciltli mübarek böğürlerini taşlarla sıkıştırdı
[8].
Koca koca dağlar altın kesilip O’na arz olunmayı niyaz ettiler de, himmeti çok yüksek olan O Zat onlara karşı müstağni davrandı.
[9] O’nun dünyevî ihtiyaçları da zühdünü teyid eder;
zirâ O Masumlar Masumu’nun zaruret ve ihtiyaçları O’nun ismetine ilişememişti.
Onun ihtiyaçları, O’nu dünyaya nasıl davet edebilirdi ki.! O olmasaydı, dünya ademden kurtulup varlığa eremezdi.”
diyen Busayrî, O’nun ihtiyaç içindeki istiğnâsını ve zarûret içindeki yüce himmetini ne güzel ifade eder!

Zühde dair daha ne güzel sözler söylenmiştir! Biz onlardan, tevehhüm-i ebediyetin yalanını yüzüne vuran ve tûl-i emeli temelinden sarsan, Hz.Ali’nin bir sözüyle bu faslı noktalamak istiyoruz:

اَلنَّفْسُ تَبْكِي عَلَى الدُّنْيَا وَقَدْ عَلِمَتْ
أَنَّ السَّـلاَمَةَ فِيهَا تَرْكُ مَا فِيهَا
لاَ دَارَ لِلْمَرْءِ بَعْدَ الْمَوْتِ يَسْـكُنُهَا
إِلاَّ الَّتِي كَانَ قَبْلَ الْمَوْتِ بَانِيهَا
…………………………………….
……………………………………..
أَمْوَالُنَـا لِـذَوِي الْمِيرَاثِ نَجْمَعُهَا
وَدُورُنَا لِخَـرَابِ الدَّهْـرِ نَبْنِيهَا
كَمْ مِنْ مَدَائِنَ فِي اْلآفَاقِ قَدْ بُنِيَتْ
أَمْسَتْ خَرَابًا وَدَانَ الْمَوْتُ دَانِيهَا
لِكُلِّ نَفْسٍ وَإِنْ كَانَتْ عَلَى وَجَلٍ
مِنَ الْمَنِيَّةِ آمَـالٌ تُقَـوِّيـهَـا
فَالْمَرْءُ يَبْسُطُهَا وَالدَّهْـرُ يَقْبِضُهَا
وَالنَّفْسُ تَنْشُرُهَا وَالْمَوْتُ يَطْوِيهَا

“Nefis dünyaya karşı âh ü efgân içinde..
hem de kurtuluşun, dünya ve içindekilerini terk etmeye bağlı olduğunu bildiği halde.
İnsanoğluna öbür âlemde, buradan göçmeden bina ettiği evlerin dışında, içinde oturacağı bir yuva yoktur.

………………………………………………

Mallarımız ki biz onları mirasçıları için topluyoruz.
Evlerimiz ki biz onları dehrin harap etmesi için bina ediyoruz.
Çevremizde muhkem yapılmış nice binalar vardır ki harab oldu..
ve öleceklere ölüm gelip çattı.
Hemen herkeste şöyle-böyle ölüm korkusu olsa da, dünyaya karşı onları canlı tutan emelleri de var.
Kişi onları serer, sergiler, zaman gelir dürer.
Nefis dört bir yana yayar, arkadan ölüm gelir katlar ve dürer…”

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

[1] Nisâ sûresi, 4/77
[2] Kasas sûresi, 28/77
[3] Ankebût sûresi, 29/64
[4] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/386;el-Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/102
[5] Ahmed b.Hanbel, Müsned 4/197;Buhârî, el-Edebü’l-müfred s.112;İbn Hibbân, es-Sahîh 8/6
[6] Bkz.Buhârî, rikak 17;Müslim, zühd 18-36;Tirmizî, zühd 35, 38;Ahmed b.Hanbel, Müsned 5/254
[7] Yûnus sûresi, 10/72;Hûd sûresi, 11/29
[8] Bkz.Buhârî, meğâzî 29;Müslim, eşribe 143
[9] Bkz.Tirmizî, zühd 35

Takvâ

Takvâ, vikâye kökünden gelir;
vikâye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir.
Şer’î ıstılahta takvâ, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi” şeklinde tarif edilmiştir.

Lügat ve şer’î mânâlarının yanında bazen korku, takvâ tabiriyle;
bazen de takvâ, korku sözcüğüyle ifade edilmiştir ki, şeriat kitaplarında, her iki şekilde de kullanıldığını görmek mümkündür.

Bir de takvânın oldukça şümûllü ve umumi mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemâl-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyete;
cehennem ve cehennemi netice veren davranışlardan cenneti semere verecek hareketlere;
sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmâm eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

İşte bu mânâda takvâ insan için biricik şeref ve değer kaynağıdır ki: إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ “Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvâda en derin olanınızdır.” [1] âyet-i pürenvârı buna işaret etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’den başka hiçbir kitabın takvâya, bu ölçüde, bu derinlikte, bu şümûlde ve Kur’ân’dakine denk bir mânâ yüklediğine şâhid olmadığım gibi, İslâm’ın dışında hiçbir ahlâk ve terbiye sisteminin de bu seviyede, madde ve mânâyı kucaklayan;
kökü dünyada, dalları, çiçekleri, meyveleri ukbâda sihirli bir kelimeye rastlamadım.
Evet, mânâ ve muhtevâ itibarıyla takvâda öyle bir büyü var ki, ona sığınmadan Kur’ân’ı tam anlamak ve Kur’ân yörüngesinde yürümeden ona ulaşmak mümkün değildir.
Her şeyden evvel Kur’ân, kapısını müttakîlere aralar ve onlara [2] هُدًى لِلْمُتَّقِينَfısıldar;
neticede, Hz.Furkan ekseninde yaşamaya işaret eder ve nazarları [3] لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ufkuna çevirir.

Hakk’ın, en çok beğendiği iş takvâ, O’nun en temiz, en nezih kulları da müttakîlerdir.
Takvâ adına müttakîlere en saf, en duru mesaj da Hz.Furkan-ı Bedîu’l-beyân’dır.
Hakk’ın kulları, her zaman Kur’ân’la beslenir, ötede de rü’yet ü rıdvanla.
Buradaki vicdânî zevk, oradaki rûhânî haz, takvâdaki derinliğe bir ikinci mevhibe olması itibarıyla Cenâb-ı Hak: اِتَّقُوا اللهَ حَقَّ تُقَاتِهِ  “Allah’a karşı olabildiğince takvâ dairesinde olun!”[4] buyurarak bu mânâdaki takvânın önemini hatırlatır.

Evet, bütün hayır vesilelerini değerlendirme, bütün şer yollarına karşı kapalı kalma veya kapalı kalmaya çalışma mânâlarına gelen takvâ sayesinde insan, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtulur ve “a’lâ-yı illiyyîn” yolcusu olur.
Bu itibarla da denebilir ki, takvâyı bulan, bütün hayırların, yümünlerin, bereketlerin kaynağını bulmuş olur.
İşte bir şâhid daha:

دِين وُ تَقْوَى رَا خُدَايَا هَر كِه دَادْ
هَسْـت اُو اَنْدَر دُو عَالَم بَر مُـراد
هَر كِه مَرد پَارْسَـا وُمُتّقِيسـت
اُو سَعِيد وُرَسْتگَارَست نِي شَقِيست
هَر كِه اوُ رَا نِيسْت اَز تَقْوَى شِعَار
هَسـتئِ او نِيست غَير اَز شَيْن وعَار
نِيست زِندَه دَر حَقِيقَت مُرده است
غَيْرَ اَز آن كِه رَهْ بَحَضرَتْ بُرده اسـت

“Allah din ü takvâyı kime verdiyse o, dünya-ahiret muradına ermiştir.
Kim ki, hak eri ve takvâ sahibidir, o bir şakî değil saiddir ve dosdoğru yoldadır.
Kim ki takvâdan nasipsiz ve takvâ emâresinden yoksundur, onun varlığı ayıp ve ardan başka değildir.
Aslında, Hazreti Hakk’a yol bulandan başkası da diri değil, ölüdür.”
(Gülşen-i Tevhid).

Takvâ, paha biçilmez bir hazine;
en zengin hazinelerin en mûtenâ yerinde eşsiz, bîhemta bir cevher;
bütün hayır kapılarını açan sırlı bir anahtar ve cennet yolunda bir buraktır.
Onun bu müstesnâ yerine binâendir ki o, Kur’ân-ı Kerîm’in zülâl beyânıyla, tam yüz elli defa ışık tayfları halinde gelir ve ruhlarımızın dimağına akar.

Takvânın bu umumî isti’mâline mukabil bir de herkes tarafından bilinen has bir mânâsı vardır ki, çok defa “takvâ” denince o hatırlanır.
O da;
şeriatın emir ve yasaklarına karşı fevkalâde duyarlı olmak, mükâfattan mahrumiyet veya cezayı gerektiren davranışlardan uzak kalmaya çalışmaktan ibaret görülmüştür ki: اَلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ اْلاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ “Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınırlar.” [5] fermanı bu önemli esasın bir yanını;
 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Onlar ki iman edip sonra da salih amel işlemeye koyuldular.” [6] câmi’ beyânı da diğer yanını ifade etmektedir.
Farzları titizlikle yerine getirme ve büyük günahlardan kaçınma, takvânın zarûrî ve câmi’ iki esasıdır.
Sağâir dediğimiz küçük günahlara gelince:

لاَ يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لاَ بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ

“Kul gerçek takvâya ulaşamaz, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe!”[7] gibi pek çok beyân-ı nebevî var ki, Kur’ân’ın “lemem”[8] dediği şeylere karşı da titiz olmayı ihtar etmektedir.

Evet, tam ihlâs, ancak her çeşit şirk şâibesinden sakınmakla, kâmil takvâ da şüphelerden bütün bütün kaçınmakla elde edilebilir.
Zirâ;
 اَلْحَلاَلُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لاَ يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ  câmi’ hadisi;
[9] kalb ve ruh seviyesinde bir hayatı, şüpheli şeyler karşısında hassas olmaya bağlamıştır.
Hadis;
helâlin belli, haramın da belli olduğunu, Sahib-i Şeriatın bu iki hususu herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde beyân ettiğini, ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeylerin bulunduğunu ve insanların çoğunun bunları bilemeyeceğini, bu itibarla da, şüpheli şeylerden sakınmak lâzım geldiğini;
ancak şüpheli şeylerden sakınan kimsenin dînini, ırzını koruyabileceğini, şübühâta düşen kimsenin ise, harama girme ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğunu, tıpkı, koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının, koruya girmesi melhuz bulunduğu..
gibi hususları anlattıktan sonra Hz.Rûh-u Seyyidi’l-enâm buyurur ki:
“Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır;
Allah’ın korusu da haramlardır.
Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur;
o bozulunca beden de bozulur.
İşte o kalbdir!”

Bu esaslara binâen, takvâ-yı tâmmın, ancak şüpheli şeyler ve küçük günahlardan sakınmakla elde edilebileceğini söyleyebiliriz.
Böyle bir içtinâb ise her şeyden evvel iyi bir haram ve helâl bilgisine, bundan da öte sağlam bir mârifet ve vicdan kültürüne vâbestedir.
İş gelip bu noktaya dayanınca:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ “Sizin Allah nezdinde en asil ve en şerefliniz, takvâda en ileri olanınızdır.” [10] âyetiyle;
 إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Kulları içinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.” [11] beyânı âdetâ kutuplaşır;
takvâ, asâlet ve şerefe inkılap eder, ilim de saygıya bürünür ve bir bayrak gibi tüllenir.
Kalbini ve sırrını bu renklerle bezeyen ruhlar, أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى  “İşte o kâmet-i bâlâlar, kalblerinde, Allah’ın takvâ imtihanına tâbi tuttuğu kimselerdir.” [12] ilâhî iltifatıyla da birer imtihan kahramanı olarak anlatılırlar.

İbadet ve itâat kutbunda takvâ denince, daha çok iç safveti, gönül derinliği ve ihlâs enginliği anlaşılır;
ma’siyet dairesinde de günah ve şüpheli şeylere karşı kesin tavır ve kararlılık.
Bu itibarla da, kulluğun çeşitliliğine göre, aşağıdaki hususların hepsini takvânın ayrı bir buudu sayabiliriz:

Kulun, mâsivâullahtan (Allah’tan gayri her şey) onların zâtları itibarıyla kaçınması,

Dînin ahkâmına bihakkın riâyet etmesi,

Esbap dairesinde cebre düşecek davranışlardan, kudret dairesinde i’tizâle sapacak inhiraflardan sakınması,

Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunması,

Yasaklara muhalefet etmeye çekecek nefsî hazlara karşı devamlı uyanık olması,

Maddî-mânevî her şeyi Allah’tan bilip, nefsine hiçbir şeyi temlik etmemesi,

Kendini hiç kimseden daha âlî ve daha hayırlı görmemesi,

Allah’tan başka hiçbir şeyi gâye-i hayâl edinmemesi,

Hazret-i Rehber-i Küll’e bilâ kayd ü şart inkıyâdda bulunması,

Âyât-ı tekviniyenin sürekli tetkik ve tefekkürüyle kalbî ve ruhî hayatını yenilemesi,

Ve değişik buudlarıyla râbıta-ı mevti hayatının bir düsturu hâline getirmesi

Hâsılı, takvâ bir kevser, müttakî de ona ulaşmış bahtiyardır.
Ne acıdır ki, Hak katında bu mazhariyeti elde etmiş insan sayısı da pek azdır.
Bir şâirimizin sözüyle bitirelim:

“Hak Teâlâ eder takvâ ehlidir ulunuz
Müttakînin makamı cennet, içtiği kevser olur.”

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ آمِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ إِمَامِ الْمُتَّقِينَ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْيَقِينِ

[1] Hucurât sûresi, 49/13

[2] “(Bu Kur’ân,) müttakîler için bir hidayet kaynağıdır.”(Bakara sûresi, 2/2)

[3] “Umulur ki takva dairesine girersiniz.”(Bakara sûresi, 2/21, 63, 179, 183;En’âm sûresi, 6/153;A’râf sûresi, 7/171)

[4] Âl-i İmran sûresi, 3/102

[5] Şûrâ sûresi, 42/37;Necm sûresi, 53/32

[6] Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde geçen bu ifade için örnek olarak Bkz.Bakara sûresi, 2/277; Yûnus sûresi, 10/9;Hûd sûresi, 11/23;Kehf sûresi, 18/30, 107

[7] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 19;İbn Mâce, zühd 24

[8] Necm sûresi, 53/32

[9] “Helal(ler) de haram(lar) da açıktır, bellidir.Bu ikisinin arasında da, şüpheli, insanların bir çoğunun hükmünü bilemeyeceği meseleler vardır.”(Buhârî, iman 39;Müslim, müsâkat 107)

[10] Hucurât sûresi, 49/13

[11] Fâtır sûresi, 35/28

[12] Hucurât sûresi, 49/3

Takvânın iki yönü (Kırık testi-1)

Allah Teâlâ’ya göre her şey çok kolaydır.
Biz, esbap planında düşününce her şeyi zor ve çetin görüyoruz.
Bizim, özellikle de bu devirde, kalb ve ruhun dereceyi hayatına ulaşmamız da ulaşılması imkansız bir hedef gibi görünüyor.
Fekat, kalpler O’nun elinde.
O murad buyurursa, bizi de salih kulları olmaktan çıkarır.

Ne var ki, bu yolda çok fedakarlık istiyor, bu uğurda sabırla bakım çabalamak gerekiyor.
Rezzâkı Hakîkî’nin bize verdiği bütün nimetleri yine O’nun rızası istikametinde sarfetmek iktiza ediyor.

Bir de bu yolun yolcusu, her zaman takvayı esas almalıdır.
Tekvinî emirlere bakmada da takvadan sapmamalıdır.
Takvanın bu iki bakış açısını ihmal etmez.
Takvanın iki yönü:

1) Teşriî emir ve nehiylere riayet;
yani, dinin “yap” veya “yapma”nın özelliklerinida emre imtisal etmek.

2) Tekvinî emirlere riayet;
yani Allah’ın (cc) kainatta cari sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmektir.

Efendimiz Aleyhissalâtü damarâm’ın hayatı seniyyelerine bakar, O’nun sebepleri gözardı etmeden, âyet tekvîniyeyi çok iyi okuyarak, hep takva yönetimili yaşadığını görürüz.
Mesela;
O, ashabına “Gece yatarken, evde yanan ateşi söndürürsünüz.”
buyurmuşlardır.
İşte burada ve benzeri sözlerinde sebeplere riayetlerin alevlenmesi ve dolayısıyla evde herhangi bir kazaya sebebiyet verilmemesini ifade eden büyüme.

Allah için yemeiçme, Allah için çolukçocuk sahibi olma, Allah için işleme, Allah için başlama..
bunları ardı ardına sıralayın ve çoğaltın çoğaltabildiğiniz kadar.
Bunların hepsini, Allah için yaptıklarınız;
Allah adına hareket ettiğiniz zaman takva dairesine girip onu yaptığınız amelde ibadet sevabı kazanmış olursunuz.
Fakat “Hele bir namaz kılayım da görsünler!” “Hele bir konuşayım da nasıl konuşulurmuş öğrensinler.”
“Herkesten daha çok vereyim de vermek, civanmertlik nasıl oluyormuş bilsinler.”
Dediğiniz an pek çok şeyi yapabilirsiniz.

Verâ’

Lügat ve kâmuslarda;
“uygunsuz, yakışıksız ve gereksiz şeylerden sakınmak, haram ve yasaklara karşı da, titiz davranmak, tetikte olma..
veya memnû’ şeylere girme endişesiyle, bütün şüpheli hususlara karşı kapanma” mânâsına hamledilmiştir.

Bu, دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لاَ يَرِيبُكَ “Sana kuşku vereni bırak, şüphesiz olana geç.” [1] islâmî prensibine ve [2]اَلْحَلاَلُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ hadisinde anlatılan gerçeğe belli mutâbakat noktalarında bir misliyet görünümü arz eder.

Sofîlerden bazıları vera’ı;
yakînin sıhhati, davranışların istikameti ve Cenâb-ı Hak’la münasebetlerde de âlî himmet ve temkinli olma şeklinde yorumlamışlardır.

Bir ehl-i dil onu, “göz açıp-kapayıncaya kadar olsun Hak’tan gâfil olmamak..”
bir diğeri, “hayatın her lâhzasında, O’ndan başka her şeye kapalı kalmak..”
daha bir başkası ise, “hâliyle veya diliyle hak yolcusunun dünya ve ehl-i dünyaya tezellül ve tenezzülde bulunmayıp, bütün varlığı ve kendini aşması” şeklinde tarif etmişlerdir ki:

تَوَرَّعْ عَنْ سُـؤَالِ الْخَلْقِ طُرًّا
وَسَلْ رَبًّا كَرِيمًا ذَا هِبَاتٍ
وَدَعْ زَهَرَاتِ الدُّنْيَا كَاللَّوَاتِي
تَرَاهَـا لاَ مَحَالَةَ ذَاهِبَاتٍ

“Zinhâr halka dilencilik etmekten sakın! Ve istediğini sadece keremi çok engin Rabbinden iste! Bir gün mutlaka geldiği gibi gidecek olan dünyanın ziynet ve debdebesini bırak!” sözleri bu mülâhazayı çok güzel ifâde eder.

Vera’ı hayat ve davranışlarını gerekli, lüzumlu ve ötelere uzanan şeylere kilitleyip, lüzumsuz, fânî ve zâil şeylerin gerçek konumlarını kavrama şuuruyla hareket etme şeklinde de yorumlayabiliriz ki;

مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ yâni “Kıvamında ve kendi iç güzellikleriyle yaşanan Müslümanlık, mâlâyâniyâta karşı kapalı olan Müslümanlıktır.” [3] ölçüsü de bunu hatırlatıyor olsa gerek…

Pend-i Attar sâhibi attarca üslubuyla bu düşünceye hoş ve enfes bir ses katar:

تَـرسْـكَارِي اَزْ وَرَعْ پَـيْدَا شَـوَدْ
هَرْ كِه بَاشَدْ بِي وَرَعْ رُسْوَا شَوَدْ
بَا وَرَعْ هَرْكَسْ كِه خُودْ رَا كَردْ رَاستْ
جُنْبُشُ و آرَامَشْ اَزْ بَهرِ خُدَاستْ
آنْ كِه اَزْ حَقْ دُرُسْــتِي دَارَدْ طَمَعْ
دَرْ مَحَبّتْ كَاذِبَشْ دَانْ بِي وَرَعْ

“Vera’ duygusundan Allah korkusu peydâ olur, vera’sız kimse ise kıyamette rüsvây olur.
Kim ki vera’ çizgisinde istikametini buldu, onun duruşu da, kalkışı da, hareketi de, sükûtu da Allah için oldu.
Bir kimse ki, hak dostluğunu umar, eğer vera’ yoksa, o kimse muhabbet iddiasında yalancıdır.”

Vera’, zâhir ve bâtın buudlarıyla yerine getirilmesi kulluk borcu umûmî bir ameldir.
Vera’ yolcusu, takvâ ile ulaşılan zirvelerde dolaşırken, bir taraftan zâhiriyle, emr u nehiylerin âzâd kabul etmez kölesi olarak hayatını onlarla örgüler..
ve “Allah için işler, Allah için başlar”,[4] Allah için oturur, Allah için kalkar.
Allah için yer, Allah için içer, “lillâh, livechillâh dairesinde hareket eder”[5], diğer taraftan da bâtınını “Hazîratü’l-Kuds”ün izdüşümü hâline getirerek, kalbindeki “kenz-i mahfî” ile halvet olur ve bütün bütün ağyâra kapanır.
Yani, O’na götürmeyen düşüncelerden uzaklaşır..
O’nu hatırlatmayan görüntülere sırtını döner, O’nu söylemeyen beyânlara -onlara beyân denecekse- kulaklarını tıkar ve O’nun kıymetler listesine girmeyen şeylerden de elini-eteğini çeker.

İşte bu mânâdaki vera’, insanı Allah’a amûdî (dikey) olarak yükseltir.
Bundandır ki, Cenâb-ı Hak, Hz.Mûsâ’ya:
“Bana yaklaşmak isteyenler vera’ ve zühd gibisini bulamamışlardır.” [6] ferman eder.

Asr-ı Saadetle insanlığın tanıdığı vera’, Tâbiûn ve Tebe-i Tâbiîn döneminde âdetâ semavîleşti ve her mü’minin gâye-i hayâli hâline geldi.
Bu dönemde idi ki, Bişr-i Hâfî’nin kızkardeşi, Ahmed b.Hanbel’e gelerek:
“Ya İmam! Ben çok defa dam üstünde iplik büküyorum..
bazen de devlet memurları ellerinde meşaleler oradan geçiyorlar ve elimde olmayarak o ışıktan da istifade etmiş oluyorum..
bu ipliğe haram karışıyor mu?” deyince, koca İmam hıçkıra hıçkıra ağlar ve “Bişr-i Hâfî’nin hânesine, şüphenin bu kadarcığı bile bulaşmış bir şey girmemeli.”
fetvasını verir.[7]

Ve yine bu dönemde idi ki, gözü bir kere harama ilişen biri, bütün bir ömür boyu “günahım!” deyip feryât ediyordu.
Evet bu dönemde idi ki, bilmeyerek haram bir lokmanın girdiği mide, istifrâa zorlanıyor ve bunun için günlerce gözyaşı dökülüyordu.[8]

Yanlışlıkla cebine koyduğu başkasına âit bir kalemi, sâhibine ulaştırmak için Merv’den Mekke’ye yolculuk yapıldığını, bunlardan birinin kahramanı olan büyük muhaddis, üstün fakih ve derin zâhid İbnü’l-Mübârek anlatıyor.[9] Üzerinde başkasına ait bir hak varolduğu mülâhazasıyla, alacaklıya, ömrünün sonuna kadar hizmetkâr olmaya azmetmiş insan sayısı hiç de az değildi.
Meşhur zâhid Fuzayl b.
İyâz bu vâdinin kahramanlarından sadece biridir.
Ve bu aydınlık dünyada daha niceleri..! Evliyâ, tabakat ve menkıbe kitapları bu altın insanların ruhânileri aşan hayatlarıyla lebâleb..
bu sâhifeler, onlara sâdece hatırlatma ölçüsünde açılıyor.
Şâyet hatırlatabiliyorlarsa?

اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا اْلإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَأَصْحَابِهِ الْمَهْدِيِّينَ

[1] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 60;Nesâî, eşribe 50;Ahmed b.Hanbel, Müsned 3/153
[2] “Helal(ler) de haram(lar) da açıktır, bellidir.”(Buhârî, iman 39;Müslim, müsâkat 107, 108)
[3] Tirmizî, zühd 11;İbn Mâce, fiten 12
[4] Bedîüzzaman, Sözler, 1.Söz..
[5] Bedîüzzaman, Lem’alar, 3.Lem’a, 3.Nükte.
(Bu ifadelere ilham kaynağı olan, “(Verdiği zaman) Allah için veren, (vermediği zaman da) Allah için bundan geri duran, (sevdiklerini) Allah için seven, (kızdıklarına da) Allah için kızan, imanını kemale erdirmiş demektir.”hadisi için Bkz.Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 60;Ebû Dâvûd, sünnet 16;Ahmed b.Hanbel, Müsned 3/438, 440)
[6] İbn Ebi’d-dünyâ, el-Vera’ s.47;el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.197
[7] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 8/353;el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.196;İbnül-Cevzî, Sıfatü’s-safve 2/525-526
[8] Ahmed b.Hanbel, el-Vera’ s.84-85;İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd s.109, 111;Beyhakî,Şuabü’l-îmân 5/56
[9] İbnü’l-Mübârek’le ilgili olarak anlatılan benzer kıssa için Bkz.el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.198

İbâdet, Ubûdiyet ve Ubûdet

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma mânâlarına gelen ibâdet ve ubûdiyet;
bazılarına göre aynı mânâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lâfızları gibi mânâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbâdet, “Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelmesine mukabil;
ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma” şeklinde yorumlanmıştır.
Zaten, ibâdette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir.
“Fâtiha Üzerine Mülâhazalar”ın ilgili bölümü,
[1] daha farklı şeyler de ihtivâ etmektedir.

Ayrıca, ibâdet ve ubûdiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur:
Meşakkat ve külfetle edâ edilip, havf ve recâ derinlikleri bulunan niyet ve ihlâs yörüngeli bütün mâlî ve bedenî mükellefiyetler birer ibâdet;
îfâsında bu türlü buudların söz konusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubûdiyettir.
Zannediyorum İbn-i Fârıd da:

وَكُلُّ مَقَامٍ عَنْ سُلُوكٍ قَطَعْتُهُ
عُبُودِيَّةٌ حَقَّقْتُهَا بِعُبُودَتِي

“Seyr u sülûkte aştığım mertebelerde her ubûdiyeti, ibâdet-i hâlisemle gerçekleştirdim.”
sözleriyle bu farka işaret etmektedir.

Ayrıca sofîlerden bir kısmı, ibâdeti avamın kulluk hizmeti, ubûdiyeti şuur ve basîret insanlarının îfa ettiği vazife, ubûdeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir ki;
birincisi, mücâhede insanının işi, ikincisi aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalb ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hâli olarak yorumlanabilir.

Bir diğer tevcihle, yukarıda sözü edilen hususların hemen hepsini “ibâdet-i zâtiye-i mutlaka” ve “ibâdet-i sıfâtiye-i mukayyede”ye ircâ edenler de olmuştur.
Bunlardan birincisi;
sürekli, Hâlık-mahlûk, abd-Ma’bûd, görüp/gözeten-görülüp/gözetilen münasebetlerinin şuurunda bulunma;
duygu, düşünce, tavır ve davranışlar itibarıyla hep bu ruhu temsil etme ve hep bu mânâya kilitli kalma;
ikincisi de, bu icmâli tafsil etme, bu mânâyı canlandırma ve bu duyguları, bu düşünceleri irade ile renklendirme diye ifade edebiliriz ki;
bu da irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

1) Sırf cennet arzu ve iştiyakıyle îfâ edilen ibâdetler.
2) Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.
3) Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla edâ edilen vazifeler.
4) Abd-Mâbûd, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler..

Bazıları, bunlardan birincilere “tâcirân”, ikincilere “bendegân”, üçüncülere “sâdıkân”, dördüncülere de “âşıkân” demişlerdir.
Bir ölçüde bu tasnife ışık tutması bakımından, Râbiatü’l-Adeviyye’nin:
“Yâ Rab, kurb-i cemâline yemin ederim ki, ben Sana ne cehennem korkusu ne de cennet arzu ve iştiyakıyle ibâdet etmedim..
ben, Sen Sen olduğun için Sana ibâdet ettim.”[2] 
sözleri bu konuda ölçü gibidir.

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir.
Esasındaki sürekliliği itibarıyla onu aşan ve onun önüne geçen, fakat sürekli olmayan en büyük ilâhî pâyelere bile bir mânâda fâikiyeti vardır;
fâikiyeti vardır ki, Allah O Rehber-i Küll ve Muktedâ-yı Ekmel’ini, sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce “عَبْدُهُ” demiş, sonra “رَسُولُهُ” sözüyle bu mübarek cümleyi taçlandırmıştır.
Kezâ, O “Şeref-i Nev-i İnsan” ve O “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı miraç adı altında, gökleri şereflendirmeye dâvet ederken, dâvetiyenin başına: 
[3]أَسْرَى بِعَبْدِهِ iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususî fâikiyetine işaret buyurmuştur.
Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cânânın o mübârek cisme can olduğu ve “sübühât-ı vech” şualarının hoş-âmedî televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbâlde, bin bir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى “Kuluna vahyetti ha vahyetti.”
[4] denmesi ne mânidardır!..

Hz. Mevlânâ, söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ
مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ
مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar âzad olunca şâd olur;
ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Bazıları ibâdet ve ubûdiyete daha farklı mânâlar da yüklemişlerdir:

* Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.

* Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Allah’ın ezelî ve ebedî rubûbiyetine karşı hayatın bütün sâniye ve sâliselerini kulluk şuuru ile bezeme.

* Bütün vücudî şeyleri, O’nun varlığının ziyâsının gölgesi bilip ona göre davranma ve onları gasp ve temellük edip övünmeme, üzerindeki Hakk’ın ihsanlarını görmezlikten gelerek de miskinleşmeme.

* Ayrıca, her zaman vicdanda O’na intisap şerefinin duyulması ve başka pâyelerle şeref ahz ü atâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması..
gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur.
Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir.
Mübtedîler için duyulup hissedilen, müntehîler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyet bulunmanın dışında her şeyden kalben tecerrüd etme mânâsına hürriyet.
Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibarıyla da gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.

Bu ince hususa dikkati çeken bir Hak dostu:

بَندْ بَكُسِل بَاشْ آزاد اُى پَسَر
چَندْ بَاشِي بَندِ سِيمُ وبَندِ زَر

“Ey oğul, zincirleri çöz ve âzad ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdâdî de:
“Kul, Allah’tan başkalarının esâretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez.”
tembihinde bulunur.

Bir başkası, bir adım daha atarak;
duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbeâtının bile ağyâra kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir:

كُوس نَامُوس اَرْ زَنِي اَز چَرخِ اَنْجَمْ بَر گُزَر
چُون دَفِ رُسْواييست إِين پُر جَلال چَنْبرست

“Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç;
zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvaylık defidir.”

اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضَى وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْوَفَاءِ

[1] Bkz.M.Fethullah Gülen, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar s.170-194.
[2] Muhammed Haccâr, el-Hubbu’l-hâlid s.57.Yakın mânâda bir ifade için Bkz.Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.125.
[3] “(Tüm kusur ve noksanlıklardan münezzeh ve müberradır o Zât ki) gece vakti kulunu (Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya) seyr ü sefer ettirdi.”(İsrâ sûresi, 17/1)
[4] Necm sûresi, 53/10.

Murakabe

Gözetme, mülâhazaya alma, intizarda bulunma, kontrol etme ve kontrol edildiği şuuruyla yaşama mânâlarına gelen murâkabe;
hâl ehlince Allah’tan gayri her şeyden alâkayı keserek kalben Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ilm-i ilâhî’nin her şeyi kuşatmış olduğu inanç ve mülâhazasıyla nefsini menhiyâta karşı gemleyip ve hayatını Allah’ın emirleri ışığı altında dizayn edip yaşamaktan ibaret görülmüştür.

Murâkabeyi;
her zaman Hakk’ın murâdını takip etme ve Cenâb-ı Hak tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayat ve davranışlarımızı ciddi bir çizgide sürdürme şeklinde de yorumlayabiliriz.
Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna;
yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir.
Kur’ân-ı Kerîm: 
“Sen ne halde bulunsan ve Kur’ân’dan ne tilâvet etsen, sizler de amelden ne işlerseniz, ona dalıp gittiğiniz esnâda mutlaka Biz üzerinizde nigehbân bulunuruz…” (Yûnus sûresi, 10/61) nur-efşân beyânıyla bu gerçeği ihtar etmektedir.

Eğer murâkabe, Hakk’ın hoşnut olmadığı uygunsuz hâtıralara, huzurdan uzaklaştıran yaramaz düşüncelere, davranışları baskı altına alan sevimsiz mülâhazalara karşı kalbin kapanması ve rûhun sonsuza açık bütün kanallarının ilâhî vâridâta göre ayarlanması ise, bize de, menfî-müsbet bu açıp-kapama işini çok iyi değerlendirmek düşer.
Allah’ın değer verip öne aldığı şeyleri, en içli, en derin arzularımız dâhil, her kıymetin üstünde tutma;
O’nun büyük gördüklerini büyük görüp başlarda gezdirme, değer vermediği şeyleri de hatırdan, gönülden çıkarıp atma, bu mevzuda ilk adım sayılır.
Hak rahmetinin enginliğinin düşünülmesi, insanda Allah sevgisini ve ibâdet aşkını coşturur;
O’nun mehâfet ve mehâbetinin mülâhazası ise, ma’siyet iştihasını kaçırır ve insanı dikkatli yaşamaya zorlar.
Murâkabeye gelince, ibâdet ü tâatı, bir kısım cisimlerin tülbentten geçirilmesi gibi öyle bir eler ki, adeta onların içinde Hak mülâhazasından başka hiçbir şey kalmaz;
zîrâ murâkabe aynı zamanda ferdin yapayalnız anlarında dahî, her an görülüp gözetildiği şuuruyla duygu ve düşüncelerini bulandırmama gayretidir.

Murâkabe yolu, mürşid ve rehbere ihtiyaç hissetmeden, gidip Hakk’a ulaşan kestirme yolların en önemlilerindendir ve velâyet-i kübrâ çeşnilidir.
Bu yolun bahadırları, her zaman ve her yerde, acz ü fakr nâmeleriyle Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir ve ihtiyaç tezkeresiyle halvethâneye alınabilirler.
Bunlar, hayatlarının her ânında tabiatı süzerken, Allah’ın kendilerini kontrol ettiğini hisseder ve her türlü ağyâr mülâhazasından uzaklaşırlar;
eşyâyı dinlerken de, O’nu söylemeyen bütün seslere karşı kapanır, O’na âit nağmeleri duymaya çalışırlar;
varlığı konuşurken, O’nun güzelliklerini şakıyan bir bülbül olur ve O’nunla irtibatlandıramadığı her şeyi mâlâyanî sayar, onlara karşı da ebkem (dilsiz) kesilirler.
Zaten, göz, O’nun görmesini, kulak O’nun işitmesini, dil de O’nun beyânını hatırlatmıyorsa, bu uzuvların birer et parçasından farkı yoktur.
“Cenâb-ı Hak, kendine ‘Basîr’ dedi ki, seni fenâlıklara karşı her zaman korkutucu..
O kendine ‘Semî” dedi ki, dudaklarını fenâ şeylere karşı kapatıcı..
ve O kendine ‘Alîm’ dedi ki, sana bildiğini bildirip, fesat düşüncesine karşı kararlı olasın.”
diyen Hz.Mevlânâ, murâkabeyi, fenâ duygu, fenâ tutku ve fenâ davranışlara karşı koruyucu bir sütre ve Cenâb-ı Hakk’ın hukukunu görüp gözetmede de biricik teminat saymaktadır.

Murâkabenin başlangıcı ve birinci merhalesi, Allah’ın hâzır ve nâzır olduğuna ve her hâlimize şâhid bulunduğuna yakîn hâsıl edip, O’nun irâde ve meşîetine kalben teslîmiyetle, dileklerimizden daha çok, dileklerini kollayarak “Allah her şey üzerinde rakîb ve gözetleyicidir.”
 (Ahzâb sûresi, 33/52) ufkunda seyahat etmektir.

İkinci merhalesi, sâlikin huzur-u kalble Cenâb-ı Hakk’a yönelip, ilâhî feyizlerin kalbine akmasını sabır, temkin ve teyakkuz içinde beklemesidir.
Böyle bir yönelişte, mürşid, zikir ve râbıtaya da ihtiyaç yoktur.
Ancak şer’î âdâba muvâfakat kaydıyla bunların bulunması “nûrun alâ nûr” olur.
İster birinci merhale olsun ister ikinci merhale, hak yolcusu, bütün benliğiyle 
“Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet (veya ubudiyet) etmek… Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görüyor ya!”[1] ile ifâde edilen ‘ihsân’ rûhunu tam temsil edebildiği, bu mülâhazada herhangi bir kopukluk olmaması için, her zaman kendini kolsuz, kanatsız, âciz, fakîr ve muhtaç gördüğü ve:
“Tut beni Allahım, tut ki, edemem Sensiz.”
iz’ânıyla sâdece O’nu nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâd bildiği ölçüde sağlam bir murâkabe yolunda ve dolayısıyla da emniyette sayılabilir.

Hayatını sürekli bu çizgide sürdürenlerin rûhunda zamanla bir meleke hâsıl olur ki -buna huzur-u kalb de diyebiliriz- bu meleke sâyesinde vicdân sürekli ilâhî vâridâta açık kalır ve Hazret-i Ehadiyet’ten ona devamlı feyizler akmaya başlar.

Murâkabenin en önemli vâsıtalarından biri “muhâsebe”dir -Hususî olarak üzerinde durulmuştu.- İnsanın kendi kendini kontrol edip hesâba çekmesi, günah, hatâ ve benliği baskı altına alan daha başka duyguların şuurunda olunması mânâsına gelen muhâsebe yoluyla fert, kalbinde doğruyu bulabilir, onu davranışlarıyla temsil edebilir..
ve rûhunda 
“Tesbîh ve takdîs ederim beni göreni, görüp mekânımı bileni ve konuşmalarımı işiteni” sırrı bütün vuzûhu ile belirir.
Böyle biri, bütün benliğiyle ilim ve meşîetçe yakın takibe alınmış olduğunu hisseder ve ürperir..
ve derken, gözlerini açar-kapar her yerde O’nun murâdını arar…

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ سَيِّدِ اْلأَنَامِ وَعَلَى أَصْحَابِهِ ذَوِي اْلاِحْتِرَامِ

[1] Buhârî, iman 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, iman 1

İhlâs

İhlâs;
doğru, samimî, katışıksız, dupduru;
riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama..
veya gönül safveti, fikir istikameti içinde Allah’la münasebetlerinde dünyevî garazlardan uzak kalma ve tam bir sadâkatle kullukta bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, daha sonra, meşâyih-i kirâmın, onun tarifi ile alâkalı söyledikleri sözlerin hemen büyük bir bölümü;
sunmaya çalıştığımız bu tarif etrafında cereyan etmektedir.

İhlâs;
ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, abd ve Ma’bud münasebetlerinde sır tutucu olması, yaptığı şeyleri Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması, tabir-i diğerle;
vazife ve sorumluluklarını, O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi ve O’nun uhrevî teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki, saflardan saf sâdıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.

Bu itibarla, sadâkat bir asıl ve kaynak, ihlâs da ondan nebeân eden bir “mâ-i zülâl” sayılmıştır.
Kırk gün bu mâ-i zülâli içen birinin kalbinden lisânına hikmet kanallarının açıldığı ve açılacağı, sözleri “lâl ü güher” Söz Sultanı’nın beyânı.[1]

Sadâkat, peygamberlik âleminin en birinci vasfı, ihlâs ise en nûrânî buududur.
Başkalarının hayat boyu elde etmek için uğraşıp durdukları ihlâsa onlar doğuştan mazhardırlar.
Kur’ân-ı Kerîm nebî ihlâsını anlatma sadedinde: إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا “Şüphesiz o ihlâsa erdirilmişti.” [2] fermân-ı sübhânîsiyle bu önemli mazhariyeti ihtar eder.

Sadâkat ve ihlâs, enbiyâ-i izâm için hayatî birer sıfat oldukları kadar, da’vâ-yı nübüvvetin temsilcileri için de su kadar, hava kadar önemli birer vasıftırlar.
Bu iki hususiyeti elde etmek ve bu nûrânî iki kanatla kanatlanmak, onların en ehemmiyetli güç kaynaklarındandır.
Birinciler, ihlâssız bir adım atamayacaklarına inanırlar;
ikinciler de atamayacaklarına inanmalıdırlar.

Gerçekten de, sadâkat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir.
Zira onlar, Allah tarafından teminat altındadır..
ve Allah, çok iş ve çok semereden daha ziyade, her işte rızâsının gözetilmesine önem verir.
Evet O’nun nazarında “Bir dirhem ihlâslı iş, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” [3]

İhlâs, bir kalb amelidir.
Ve Allah da, kalbî temâyüllerine göre insana değer verir..
evet;

إِنَّ اللهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَامِكُمْ وَلاَ إِلَى صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ (fehvâsınca) “O, sizin sûret, şekil ve dış görünüşlerinize değil;
kalblerinize ve kalbî temâyüllerinize bakar.” [4]

İhlâs, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ü tâatı sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan onunla dünya ve ukbâ pazarlarında en pahalı nesnelere talip olabilir ve onun sayesinde âlemin sürüm sürüm olduğu yerlerde, hep elden ele dolaşır.

İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Rasûlü: أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.” [5] buyurur..
ve: أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ ِللهِ فَإِنَّ اللهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا خَلَصَ “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin;
zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.” [6] diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.

Amel bir cesetse ihlâs onda can, amel bir kanatsa ihlâs da diğer kanattır.
Ne ceset cansız olabilir, ne de tek kanatla bir yere varılabilir:

بَايَـدَتْ إِخْـلاَص دَرْ جُملَه عَمل
تَـا پَذِيـرَد طَاعَتَتْ رَبِّ أَجَـل
چُونْكِه إِخْلاص مُرغِ طَاعَترا جَنَاح
بِي جَنَاح كُيْ مِي پَرِي أَوجِ فَلاَح

“Sana bütün davranışlarında ihlâs gerektir;
ta ki, Rabb-i Ecell senin amelini kabul ede;
zira ihlâs tâat kuşunun kanadıdır.
Siz, kanatsız felâh semtine nasıl uçabilirsiniz ki..!” deyip inleyen Mevlânâ ne hoş söyler! Bir hoş söz de Bâyezid-i Bistâmî’den:
“Bütün iç dinamizmimi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a tam otuz sene ibadet ettim.
Sonra gaybdan:
‘Ey Bâyezid, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur.
Eğer gâyen O’na ulaşmaksa, Hak kapısında kendini küçük gör ve amelinde ihlâslı ol’ sesini duydum ve tembihini aldım…”[7]

Bazılarına göre, ibadet ü tâatta, halkın görüp hissetmesinden kaçınmak ihlâs..
bazılarına göre ise, halk mülâhazasını bütün bütün unutmak..
bazılarına göre de, ihlâsı dahi hatırlamamak..
evet bunlara göre ihlâs;
ameli her türlü mülâhazadan uzak bulundurmak ve sürekli murâkabe ile maddî-mânevî bütün hazları unutmaktır.

İşin daha doğrusu ihlâs, kul ile Ma’bud arasında bir sırdır ve bu sırrı Allah, sadece sevdiklerinin kalbine koymuştur[8].
Kalbi ihlâsa uyanmış bir insanın nazarında, medh ü zem, tâzim ü tahkir ve yaptığı işlerle bilinip bilinmemesi, hattâ sevap ve mükâfat mülâhazası kat’iyen söz konusu değildir;
değildir ve böylelerinin gizli-açık her halleri aynı çizgidedir…

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى قُدْوَةِ الْمُخْلَصِينَ وَآلِهِ الْمُخْلِصِينَ

[1] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/80;ed-Deylemî, el-Müsned 3/564;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/189, 10/70. [2] Meryem sûresi, 19/51. [3] Bedîüzzaman, Lem’alar, 17.Lem’a 13.Nota 3.Mesele, 20.Lem’a 4.Sebep.
[4] Müslim, birr 33. [5] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/342;ed-Deylemî, el-Müsned 1/435. [6] ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/51;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/336;ed-Deylemî, el-Müsned 5/271;el-Makdisî, el-Ehâdîsü’l-muhtâra 8/90.(Lafız, el-Ehâdîsü’l-muhtâra’dan alınmıştır)
[7] Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.215. [8] Bir kudsî hadisten alınan bu ifade için Bkz.ed-Deylemî, el-Müsned 3/187.

İstikâmet

Doğruluk demek olan istikamet;
ehl-i hakikatça, itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp, nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ gösterme şeklinde yorumlanmıştır ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip, “Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaadedilen cennetle sevinin!” derler” (Fussılet sûresi, 41/30)âyeti, işte bu ölçüde Allah’ın rubûbiyetini itiraf ve O’nun birliğini tasdik edip, iman, amel ve muâmelelerinde peygamberlerin yürüdüğü şehrahta yürüyenleri, ötelerde saf saf meleklerin karşılayıp, bin bir korku ve tasanın kol gezdiği o ürpertici vasatta onları, müjdelerle coşturacaklarını haber veriyor.

İstikamet;
tabiat mertebesinde mükellefiyetleri yerine getirmek, benlik mertebesinde hakikat-i şeriata muttali olmak, ruh mertebesinde mârifete açılmak, sır mertebesinde de rûh-i şeriatı zevk etmekten ibaret görülmüştür.
Bu mertebeleri bihakkın görüp gözetmenin ne kadar güç olduğunu anlatması bakımından o en büyük ruh ve mânâ insanının:
“Hûd suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.”
[1] sözü -ki فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ  “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” [2] âyetine işâret buyuruyorlardı- ne mânidardır!

Zâten O’nun duygu, düşünce ve davranışları da hep istikamet edâlı değil miydi.? Ve huzur-u ruhefzâlarına kurtuluş ve ebedî saadete eriş beklentileriyle sığınan bir sahâbiye: قُلْ آمَنْتُ بِاللهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.” [3] diyerek, iki cümlelik “cevâmiu’l-kelim” ile, bütün itikâdî ve amelî esasları câmi’ bulunan istikameti hatırlatmıyor muydu?

Hâlinde istikamet olmayan hak yolcusunun;
bütün sa’y ü gayreti boşa gideceği gibi, israf ettiği zamandan ötürü de, böyle birinin her zaman sorgulanması söz konusu olabilir.
Yolun başında, neticeye ulaşmak için istikamet şart ve bir yol azığıdır;
sülûkün nihâyetinde ise, Hakk’ı bilmenin bedeli, Hak mârifetine ermenin de şükrüdür ki vâcib sayılır.
İşin başında zikzakların yaşanmaması, yol esnâsında ferdin kendini murâkabesi, nihâyette de O’nunla alâkalı olmayan bütün düşünce ve davranışlara karşı kapanması, istikametin önemli alâmetlerindendir..

كَسِي دَانَم زِ اَهْلِ اِسْتِقَامَتْ
كِه بَاشَدْ بَر سَرِ كُويِ هِدَايت
بَا اَنْوَار هُوِيت جَان سُپرده
زِاُوسَـاخِ طَبِيعَت پَـاك مُرْدَه

“İstikamet erlerinden birini bilirim ki, hidâyet köyünün başını tutmuş durur.
Bu hüviyet nurlarına canını ısmarlamış ve tabiat kirlerinden pâk olarak ölmüştür.”
diyen hak dostu ne hoş söyler!

Kul, her zaman istikametin tâlibi olmalı, keşf ü kerâmetin değil;
zîrâ istikameti isteyen Allah, harikulâdelere dilbeste olan da kuldur.
Bizim gönül kaptırdıklarımız mı, yoksa Allah’ın istedikleri mi..?

Bâyezid-i Bistâmî’ye:
“Falan kimse suda yürüyor, havada uçuyor” dediklerinde, Hazret:
“Balıklar, kurbağalar da suda yüzüyor;
sinekler, kuşlar da havada uçuyor.
Görseniz ki bir adam seccadesini suya sermiş yüzüyor veya havada bağdaş kurmuş oturuyor;
zinhâr ona iltifat etmeyiniz! Onun hâl ve hareketlerindeki istikamete ve onların da sünnete uygunluğuna bakınız!”
[4] buyurur..
ve bize, hârikalar atmosferinde pervâz etmeyi değil, istikameti ve kulluk zemîninde yüzü yerde olmayı salıklar..

İstikâmet, Hakk’a kurbet yolunda üç basamaklı bir merdivenin son basamağıdır.
İlk menzil “takvîm”dir ki;
hak yolcusu, bu mertebede İslâm’ın nazarî ve amelî bölümlerinde temrinat yapa yapa onu tabiatının bir parçası hâline getirerek, bir ölçüde nefsini aşmaya muvaffak olur.
İkinci menzil “ikâmet” ve “sükûn”dur ki;
sâlik âlem-i emre âit mesâvîden -ki riyâ, süm’a, ucub gibi kullukla telifi imkânsız yaramaz şeylerdir- uzaklaşarak, kalbini şirke ve şirk şâibelerine karşı korumaya alır.
Üçüncü menzil, “istikamet”tir ki, bu makam, Hak yolundaki seyyaha sır kapılarının aralandığı makamdır ve ilâhî vâridâtın kerâmet ve ikram unvânıyla indiği kutup noktadır.
Bu mânâdaki istikamet ehl-i hak arasında bilinegeldiği şekliyle çok defa âdiyattan sıyrılarak, “yedullah” kuşağında “kadem-i sıdk” üzere yaşamaktır ki, burası aynı zamanda ilâhî eltâfın sağanak sağanak olduğu bir hârikalar iklimidir.
Bu iklimde çiçekler hiç solmaz..
burada yamaçlar kar-kış bilmez..
ve burada hep baharlar tüllenir durur ki 
[5]وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا beyânı da bu temâdi ve ölümsüzlüğü ifade etmektedir.
Zîra, âyette “سَقَيْنَا” yerine “أَسْقَيْنَا” buyurulması bu gerçeğe parmak bastığı gibi, “مَاءً غَدَقًا“nın bol su mânâsına gelmesi ve “اِسْتَقَامُوا“daki “س“in de talebi tazammun etmesi, burada bize bilhassa şu hususu hatırlatmaktadır:
Siz tevhid üzere taleb-i ikâmet, Allah ve Resûlü’yle aranızdaki ahitlere riâyet ve ilâhî hudutları da koruyup-kolladığınız sürece suyu kesilmez bu çeşme hep akacaktır.

Efendimiz de, bu hususa temas buyurarak:
“Kulun kalbi müstakim olmadıkça imanı müstakim olamaz, lisânı dosdoğru olmayınca da kalbi müstakim olamaz.”
[6] ferman ederler.
Bir başka beyânlarında ise:
“Her sabah insanoğlunun uzuvları lisâna karşı:
‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork;
zîra sen müstakim olursan biz de müstakim oluruz;
sen eğri-büğrü olursan biz de eğriliriz’ derler.”
[7] diye önemli bir mevzuu ihtarda bulunur.

Son olarak bir can alıcı hatırlatmayı da Es’ad Muhlis Paşa’dan dinleyelim:

“İstikamette gerektir reviş-i[8] sıdk u sebât
Kademin merkeze koy, devrede perkârın
[9] ucu.”

اَللَّهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُتَّقِينَ وَآلِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 57. [2] Hûd sûresi, 11/112. [3] Müslim, iman 62;Ahmed b.Hanbel, Müsned 4/385.(Lafız Müsned’den alınmıştır)
[4] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/40;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/301. [5] “(Allah teâlâ şöyle buyurur: İnsanlar ve cinler) eğer Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.”(Cin sûresi, 72/16)
[6] Ahmed b.Hanbel, Müsned 3/198;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/41. [7] Tirmizî, zühd 60;Ahmed b.Hanbel, Müsned 3/96. [8] Gidiş, hal, tavır.
[9] Pergel.

Tevekkül, Teslim, Tefvîz ve Sika

Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben beşerî güç ve kuvvetten teberri kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen itimad-ı tâmmeye ulaşma ile sona eren âlem-i emre ait ahvâl veya rûhanî seyrin mebdeine “tevekkül”, iki adım ötesine “teslim”, bir tur ilerisine “tefviz” ve müntehâsına da “sika” denir.

Tevekkül;
kalbin Allah’a tam itimat ve güveni, hattâ başka güç kaynakları mülâhazasından bütün bütün sıyrılması mânâsına gelir.
Bu ölçüde bir güven ve itimat olmazsa, tevekkülden söz edilemez;
kalb kapıları ağyâra açık kaldığı sürece de hakikî tevekküle ulaşılamaz.

Tevekkül;
sebepler dairesinde arızasız esbâba riâyet edip, sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarrufunu intizardır ki, iki adım ötesi, çok Hak dostu tarafından “gassâlin elindeki meyyit” sözüyle ifadelendirilen[1] teslim mertebesidir.
Birkaç kadem ötede ise, her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan tefviz gelir.
Tevekkül, bir başlangıç, teslim onun neticesi, tefviz de semeresidir.
Bu itibarla da, tefviz hem daha geniş hem de müntehîlerin hâline daha uygundur.
Zira onda, insanın, kendi havl ve kuvvetinden teberri etmesinin -ki bu teslim mertebesidir- ötesinde, [2] لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ ufkuna ulaşıp, o kenz-i mahfîyi her an içinde duyması ve kendi güç, kuvvet ve servetine bedel, لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ olan cennetin hususî hazinelerine sahip olması ve onlarla gınâya ermesi söz konusudur.
Diğer bir mânâda bu, hak yolcusunun, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadın ihtarıyla, aczini, fakrını duyup, hissettikten sonra “Tut beni elimden;
tut ki, edemem Sensiz!” diyerek o biricik güç, irade ve meşîet kaynağına yönelmesidir.

Tevekkül;
dünyevî olsun, uhrevî olsun, ferdin kendi maslahatlarına Rabbini vekil kabul etmesi ise;
tefviz, bu vekâletin arkasındaki asaleti vicdânî bir şuurla itirafın adıdır.

Diğer bir yaklaşımla tevekkül;
Cenâb-ı Hak ve O’nun nezdindekilere bel bağlayıp itimat etme ve O’ndan başkasına kalbin kapılarını bütün bütün kapama demektir ki;
buna, bedenin ubûdiyete, kalbin rubûbiyete kilitlenmesi de diyebiliriz.
Bu mülâhazayı merhum Şihab:

تَوَكَّلْ عَلَى الرَّحْمَنِ فِي اْلأَمْرِ كُلِّهِ
فَمَا خَابَ حَقًّا مَنْ عَلَيْهِ تَوَكَّلاَ
وَكُـنْ وَاثِقًا بِاللهِ وَاصْبِرْ لِحُكْمِهِ
تَفُزْ بِـاللهِ تَرْجُوهُ مِنْهُ تَفَضُّلاَ

“Her işinde sadece ve sadece Allah’a tevekkül ol -ki O’na tevekkül eden asla kaybetmez-, Allah’a güven, O’na itimat içinde bulun ve senin hakkındaki hüküm ve kazasına da sabret;
zira O’ndan beklediğin şeyleri, ancak, yine O’nun ihsanı olarak elde edebilirsin.”
sözleriyle ifade eder.
Zannediyorum, Hz.Ömer Efendimiz de, Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye yazdıkları bir mektuplarında:
“Eğer kazaya rızâ gösterebilirsen, o bütünüyle hayırdır.
Buna gücün yetmezse, dişini sık, sabret.” [3] sözleriyle bu hususu hatırlatmak istemişlerdi…

Bir başka zaviyeden tevekkül;
hemen herkes için Hakk’a itimat ve güvenmenin adı;
teslim, kalbî ve rûhî hayata uyanmışların hâli;
tefviz ise, esbap ve tedbire takılmamanın unvanıdır ki, haslar-üstü haslara mahsus bir hâl veya makamdır.
Tefviz semasında seyahat eden hak yolcusu, zâhiren tedbir ve sebeplerle meşgul olsa da, bu iştigal sırf esbap dairesinde bulunmanın gereği ve onun da, Hak karşısındaki memuriyetinden ötürüdür.
Aksine, öyle yapmayıp da onları doğrudan doğruya nazara alsa, semaların üveyki iken arzın sürüm sürüm sürünen haşereleri hâline gelir.
Menkıbe kitaplarında bu mülâhazayla alâkalı şu hadiseyi zikrederler:
Bir Hak dostu, sebepler ağında, aşırı tedbir heyecanıyla yol aldığı esnada hâtiften şu sesi duyar:

لاَ تُدَبِّرْ لَكَ أَمْرًا إِنَّ فِي التَّدْبِيرِ هَلْكَى
فَوِّضِ اْلأَمْرَ إِلَيْنَا نَحْنُ أَوْلَى لَكَ مِنْكَا

“Vazgeç tedbir kuruntularından;
zira tedbirde helâk vardır.
İşleri Bize havale eyle, çünkü Biz sana senden daha evlâyız.”
Sebepler dağdağasından sıyrılıp, vasıtalara gönlünde yer vermeme mânâsına gelen “tedbiri terk eylemek” halkın içinde Hak’la münasebetlerini sımsıkı tutabilen koçyiğitlere mahsus bir derinliktir.

Sebeplere tevessül ile beraber onlara tesir-i hakikî vermeme, derecesine göre hem bir tevekkül -herkes için-, hem bir teslimiyet -eşyânın perde arkasına uyananlar için-, hem de bir tefviz ve sikadır -huzur erleri için-..
Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellem, irade ve cehd ü gayreti, tefviz u tevekkül ile iç içe ne hoş ifade buyururlar:

لَوْ أَنَّكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا تُرْزَقُ الطَّيْرُ تَغْدُو خِمَاصًا وَتَرُوحُ بِطَانًا “Eğer Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizi, sabah yuvasından aç ayrılıp, akşam tok olarak dönen kuşların beslendiği gibi rızıklandırırdı.” [4] Bu peygamberâne sözden herkes seviyesine göre bir şeyler anlar:

1. Avam, bundan Hz.Mevlânâ’nın hadis iktibaslı:

گَرْ تَوَكُّل رَهْبَرَسْـت
اِين سَبَب هَمْ سُنَّت پَيْغَمْبَرسْت
گُفت پَيْغَمْبَرْ بَآوازِ بُلَندْ
بَـا تَوَكُّلْ زَانُوي اُشْـتُر بَبَند

“Evet, tevekkül her ne kadar rehber ise de, sebeplere riâyet de Peygamber sünnetidir.
Hz.Peygamber (huzuruna girip de:
‘Devemi bağlayayım mı, yoksa tevekkül mü edeyim?’ diyen bedeviye) yüksek sesle, ‘Devenin dizine ipini vur, öyle tevekkül eyle!’ dedi”[5] beyânı çizgisinde herkese açık Allah’a itimat mânâsına anlar ki: وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Tevekkül edecekler başkasına değil, sadece ve sadece Allah’a güvenip dayansınlar.” [6] âyeti buna işaret eder.

2. Hayatını kalb ve ruhun yamaçlarında sürdürenler ise bundan, kendi havl ve kuvvetlerinden teberri ile Allah’ın havl ve kuvvetine teslim olup, gassâlin elindeki meyyit hâline gelmeyi anlarlar ki:

وَعَلَى اللهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gerçek mü’minler iseniz Allah’a itimad-ı tâmme içinde bulunun!”[7] fermanı bunu ihtar eder.

3. Fenâfillâh ve bekâbillah zirvelerinde dolaşanlara gelince, bunlar Hz.İbrahim gibi ateşe atılırken bile “حَسْبِيَ اللهُ” deyip,[8] “Cenâb-ı Hakk’ın benim hâlimi bilmesi, benim bir şey istememe ihtiyaç bırakmamıştır.”
tefvizi veya İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, düşman gölgelerinin mağaranın içine düştüğü ve herkese ürperti veren tehditlerinin Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılandığı esnada bile, fevkalâde bir güven ve emniyet içinde:
“Tasalanma, Allah bizimle beraberdir!”[9] sözleriyle ifade edilen sikayı anlarlar ki: وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ “Kim Allah’a tefviz-i umûr ederse O, ona kâfidir.” [10] beyânı da bu gerçeği hatırlatır.

Tefviz en yüksek mertebe, sika en âlî makamdır.
Bu mertebeyi tutan ve bu makamın hakkını veren, sadece aklıyla, mantığıyla, inançlarıyla değil, bütün zâhir ve bâtın duygularıyla Hakk’ın emir ve iş’ârlarında erir ve O’na bir mir’ât-ı mücellâ olur ki, mertebeler üstü bu mertebenin kendine göre bir kısım emâreleri de vardır:

1. Tedbiri takdir içinde görüp sükûnet bulmak,
2. İradesini gerçek iradenin gölgesi bilip asla yönelmek,
3. Kahrı, lütfu aynı görüp bütün benliğiyle kazaya rızâ göstermek..

bunlardan bazılarıdır.

Bu mânâda tefvizi, Minhâc sahibi şöyle resmeder:

وَكَّلْتُ إِلَى الْمَحْبُوبِ أَمْرِي كُلَّهُ
فَإِنْ شَاءَ أَحْيَانِي وَإِنْ شَاءَ أَتْلَفَا

“Ben her işimi Sevgili’ye bıraktım;
artık O ister beni ihyâ eder, isterse itlâf.”
Bir güzel söz de Enderûnî Vâsıf’tan:

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader
Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.”

Tefvizle alâkalı sözlerin en güzellerinden birini de:

“Hak şerleri hayreyler,
Sen sanma ki gayreyler,
Ârif ânı seyr eyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Sen Hakk’a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”[11]

matlaıyla başlayan tefviznâmesinde İbrahim Hakkı söyler.

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ

[1] Örnek olarak Bkz.el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/109;el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.271;el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/261, 389;İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 1/200, 266, 2/114, 121
[2] “Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.”
[3] İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/177
[4] Tirmizî, zühd 33;İbn Mâce, zühd 14;Ahmed b.Hanbel, Müsned 1/30, 52;İbn Mübarek, Kitabü’z-zühd s.197.(Hadisin metni Kitabü’z-zühd’den alınmıştır)
[5] Hadis için Bkz.Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 60;İbn Hibbân, es-Sahîh 2/510
[6] İbrahim sûresi, 14/12
[7] Mâide sûresi, 5/23
[8] Buhârî, tefsîru sûre (3) 13;et-Taberî, Câmiu’l-Beyân 17/44, 23/76;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 1/19.Bu ifade, Kur’ân-ı Kerim’de de iki yerde geçmektedir: Tevbe sûresi, 9/129;Zümer sûresi, 39/38. [9] Tevbe sûresi, 9/40
[10] Talâk sûresi, 65/3
[11] İbrahim Hakkı, Mârifetnâme I/149

Tevekkülde haricî sebep aramama (Kırık testi-1)

Soru: “Deliller, burhanlar, insanın halinin dilini kullanma inkişafına erince, bir mânâda o da artık ne delil der;
 ne tevekkülde hâricî sebep arar ne de başka sebeplerin arkasında;
 aksine, her şeyi onunla bilmeye, onunla görmeye, onunla tanıyıp onunla sevmeye başlar” deniliyor.
“Tevekkülde haricî sebep aramama”yı açıklayabilir misiniz?

Cevap: Deliller, hakikî tevhide ulaşmada bir sebeptir.
Biz, medlulden delillere dönmeyi esas alırız;
 Üstad’ın yaklaşmasıyla, bizim gördüğümüz deliller Rabb’in kayyumu olamaz.
Belki o deliller bize ait arızalardan dolayı, bir kısım duygularımızı tam işlemeden dolayı başvurduğumuz taşıtlardır.
Belli bir gelecek geldikten sonra da, halî ve zevkî tam bir vahdet tecellî eder.
Delili nazar-ı itibara alma ihtiyacı duyulmaz.
Çünkü artık vicdan konuşur ve o bir şahid-i sadık olur.
Belki Cenâb-ı Hakk’ın gönüllere attığı bir tevhid mülâhazası kendisini hissettirir.
Artık sağda solda deliller hiç ihtiyaç duyulmaz.
Herhangi bir sebebe, bir taşıtya ihtiyaç hissetmeden, tamamen her şeyi Cenâb-ı Hak’dan bilme, her meselede Cenâb-ı Hakk’a itimat etme ve güvenme, sebepleri tamamen aradan çıkarma, delilleri bütün bütün azletme de yine bir haldir;
 belki bir mânâda zevk meselesidir.

Huluk

Huy, tabiat, seciye de diyebileceğimiz huluk;
yaratılışın en önemli gâyesi, cebr-i halkînin gerçek buudu ve insan iradesinin “halk” hakikatı üzerinde ilâhî ahlâk hedefli tasarrufudur.
Bu tasarrufu iyi kullanıp, “halk”a huluk urbası giydirebilen kimseye, iyi işler bütünüyle kolaylaşır.

Evet halk da huluk da aynı kökten gelir ve temel yapıları itibarıyla birbirinden farkı yoktur.
Ancak;
halk, gözle görülen, dış duygularla idrâk edilen sûret, hey’et, şekil ve heykel ile alâkalı madde ağırlıklı mânâ olmasına mukabil;
huluk, gönül ile idrâk olunup, hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz, bir muhteva ve bir mânâdır.

Dış yüzü itibarıyla bilinmez bir meçhul olan insan, gerçek kimliğini ancak, huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar.
İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karakterleri bir gün onları mutlaka ele verir.
Cahiliye şairinin şu ârifâne sözü ne mânidardır:

وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ
وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ تُعْلَمِ

“Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o huyunun gizli kalacağını zannededursun, o er-geç ortaya çıkar ve bilinir.” [1]

Bir başka ifadeyle, şekil ve şemâilin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur.
Gerçi, “huluk” dediğimizde güzel ahlâkı hatırlamakla beraber, bazı huyların zamanla meleke hâline gelmesi esasına binaen, hem hayrın hem de şerrin tabiatımızın birer derinliğine dönüşmesi ve “ahlâk-ı hasene”, “ahlâk-ı seyyie” diye diğer bir taksimden de söz edilebileceği bahis mevzuu olsa da, bizim burada “huluk” sözcüğüyle ifade etmek istediğimiz sadece güzel ahlâktır.

Tasavvufun en sağlam kriteri huluk “iyi huy”dur.
Hulukta birkaç kadem önde bulunan, tasavvufta da ileride sayılır.
Fevkalâde haller, baş döndüren makamlar ve beşer üstü tasarruflar iyi huy zemininin gülü, çiçeği, meyvesi olması itibarıyla makbul sayılsa da, ahlâk-ı haseneye iktirân etmedikleri zaman hiçbir kıymet ifade etmezler ve üzerinde durmaya da değmez.!

Zaten, Hz.Sahib-i Şeriat da;
“hangi mü’min imanı itibarıyla daha faziletlidir?” sorusuna:
أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا “Huyu en güzel olandır.” [2] demiyor mu?

Niye olmasın ki, bir kere Allah, en mümtaz kulunu, tesliye, te’min ve senâ makamında, O’nun üzerindeki onca nimet ve lütuflarına rağmen وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Her hâlde Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkansız, idrâki nâkabil en yücesi üzeresin.” [3] diyerek O’nun bu yüce ahlâkı ve rûhî mezâyâsıyla, yani hilkatinin gâyesi, hedefi ve gerçek mânâsı sayılan hulukuyla nazara vermektedir;
ilk insanla başlayıp Işık Çağı’na kadar tekemmül edegelen ve O’nunla noktalanan Kur’ân buudlu hulukuyla..

Esasen, huluk dediğimiz gerçeğin, dînin derinlemesine yaşanması ve Kur’ân’ın arızasız temsil edilmesi mânâsına geldiğini, Sa’d b.Hişâm’ın, Hz.Âişe Vâlidemiz’e, Efendimiz’in ahlâkına dair sorduğu suâle cevaben Hz.Âişe’nin:
“Kur’ân okumuyor musunuz?”;
“okuyoruz” deyince de:
“O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” [4] şeklindeki sözleri de teyid etmektedir.

Ayrıca, bu mevzuda şeref-nüzûl olan âyet de[5], âyeti teşkil eden kelimelerle bu ahlâkın ilâhî, Kur’ân orijinli ve idrâk üstü olduğunu hâsseten hatırlatmakta ve onun tecelli ve zuhûrunu, Muhatab-ı Mükerrem’e mahsus görmenin ötesinde, “huluk” kelimesindeki tefhîm tenviniyle, O’nun Kur’ân derinlikli ve lâhût enginlikli hulukunun hiçbir ahlâk sistemiyle kabil-i kıyas olmadığına ve bu yüce ahlâkın nâkabil-i idrâk bulunduğuna bilhassa işaret etmektedir ki, bu da O’nun gelmiş-gelecek bütün insanlar arasında eşi-menendi olmayan bir güzeller güzeli huy peygamberi olduğunu gösterir.

Evet O, maddesi-mânâsı, zarfı-mazrufu, halkı-huluku itibarıyla bütün sâlihâta açık, hayrın her çeşidini elde etmeye namzet ve büyüklüğün her türlüsüne mazhar olabilecek fıtrat, seciye ve melekelerle serfirâz kılınmış;
sonra da bu ilk mevhibelerini en iyi şekilde değerlendirerek “a’lâ-yi illiyyîn-i kemâlât”a yürümüş;
sadece yürümekle de kalmamış;
bi’l-asâle kendisinde tecelli eden bütün lütufları, bütün akdes ve mukaddes feyizleri: 
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ “Şânım hakkı için Rasûlullah’ta size örneğin en güzeli vardır…”[6] gerçeğiyle uyanmış o saflardan saf muasırı temiz ruhlara ulaştırmış, ellerinden tutup, onları da tebaiyetlerine terettüp eden şâhikalar üstü şâhikalara çıkarmıştır.

Dilinde:

1. “Îmânı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.” [7]
2. “İnsan ibadet ü tâatla katedemediği mesafeleri ahlâk-ı hasene ile alır.” [8]
3. “Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlâktır.” [9]

gibi pırlanta sözler..
ve elinde insan-ı kâmil olmanın sırlı formülü, arkasına düşenleri hep meleklerin dolaştığı vadilerde dolaştırmıştır.

Hüsn-ü hulukun alâmetini, kavlî-fiilî kimseye eziyette bulunmama..
kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma..
ve fenalıklara iyilikle mukabelede bulunma..
cümleleriyle hülâsa etmişlerdir ki, 
10وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ  hakikatıyla serfirâz olan Zât, buna en canlı ve çarpıcı misâldir.
O, ne karşısına dikilip ‘âdil ol!’ diyene,[11] ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene,[12] ne başına toz-toprak saçıp yüzüne hakaret savurana,[13] ne de muallâ zevcesine iftira edene[14] gönül koymuştur.
Gönül koymak şöyle dursun, hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş,[15] öldüklerinde de cenazelerini teşyide bulunmuştur;
[16] bulunmuştur;
zira ahlâk-ı hasene O’nun tabiatının rengi, varlığının da bir buuduydu.

Nice güzel huylu, yumuşak ve hümanist görünenler vardır ki, onların hayatlarında ahlâk-ı hasene ve mülâyemet, plâstize bir yalan ve hemen kırılacak bir kristal gibidir.
Küçük bir öfke, az bir şiddet, hafif bir damara dokundurma, onların gerçek yüzlerini ve hakikî düşüncelerini ortaya çıkarmaya yeter.

Güzel ahlâkla donanmış bir sîne, ihtimal cehenneme konsa bile tavrını değiştirmez..
orada da hilm ü silm çizgisinde yaşar;
zebanilerle hasbıhâl eder, başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar.

Güzel ahlâka açık bir gönül, geniş bir mekâna benzer ki, dünya kadar gâile dolsa da, o yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir.
Huyu kötü, sînesi de dar kimselere gelince, bunlar kargadan bile aptal öyle Kâbil’lerdir ki, koskocaman arzda bile, kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar.[17]

Biz,

“Ahlâk iledir kemâl-i âdem
Ahlâk iledir nizâm-ı âlem.”

deyip şimdilik bu faslı da kapatalım…

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَآلِهِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ

[1] Züheyr b.Ebî Sülmâ’nın bu sözü için Bkz.el-Hamevî, Hızânetü’l-edeb 2/492. [2] İbn Mâce, zühd 31;Ahmed b.Hanbel, Müsned 4/278.(Hadis kitaplarında, benzer mânâda bir çok hadis zikredilmektedir.Örnek olarak Bkz.Buhârî, edeb 38;Tirmizî, radâ’ 11, iman 6;Ebû Dâvûd, sünnet 16)
[3] Kalem sûresi, 68/4. [4] Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 139;Ebû Dâvûd, salât 316;Nesâî, kıyâmu’l-leyl ve tatavvu’u’n-nehâr 2. [5] Yukarıda geçen, Kalem sûresinin (68.sûre) 4.âyeti.
[6] Ahzâb sûresi, 33/21. [7] Tirmizî, radâ’ 11;Ebû Dâvûd, sünnet 16;Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/250, 6/99. [8] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/260;ed-Deylemî, el-Müsned 1/197;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 8/24, 25;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/260-261. [9] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/212;Abd b.Humeyd, el-Müsned s.452;et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 24/253, 25/73;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/75. [10] “Her hâlde Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkansız, idrâki nâkabil en yücesi üzeresin.”(Kalem sûresi, 68/4)
[11] Buhârî, edeb 95, menâkıb 25;Müslim, zekât 142. [12] Buhârî, farzu’l-humus 19;Müslim, zekât 128. [13] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 8/14;et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/342;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 6/21. [14] Buhârî, şehâdât 15;Müslim, tevbe 56. [15] Ebû Dâvûd, cenaiz 4;Ahmed b.Hanbel, Müsned 5/201;et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/163. [16] Buhârî, tefsîru sûre (9) 12;Müslim, münâfıkîn 2-3. [17] Bu satırlarda, Mâide sûresinin (5.sûre) 31.âyet-i kerîmesine telmihte bulunuluyor.

Tevazu

Tevâzu;
yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır.
Onu;
insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz.
İster öyle ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş ve Alvar İmamı edasıyla:

“Herkes yahşi men yaman,
Herkes buğday men saman.”

diyebilmişse, o kimse, başı göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı hâline gelmiş demektir.
Zaten, Hz.Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde de:

مَنْ تَوَاضَعَ ِللهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” [1] denmiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma’kûsen mütenâsip şeyler…

Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme..
bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma..
bazıları ilâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme;
bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, her birinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır.
Ancak, bunlardan sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.

Halifeler halifesi Hz.Ömer’i (r.a.) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar:
“Bu ne hâl ey Allah Rasûlü’nün halifesi!” Mukarrebliğin mukimi Ömer:
“Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim;
-hâşâ ki o, bizim anladığımız mânâda bir bulanıklık olsun- o hissi kırmak istedim.”
der.[2] Onun sırtında un, taşıması minberde kendini levmetmesi,[3] levmedenlere ses çıkarmaması[4] hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi..
valiliği döneminde Ebû Hureyre’nin, şuna-buna sırtında odun taşıması;
[5] Zeyd b.Sâbit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi;
buna mukabil Tercümânü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması;
[6] Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi[7] ve Hz.Ebû Zerr’in başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması[8]..
gibi hadiseler hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidirler.

Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadîm’inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında, tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz.
Kur’ân’ın: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى اْلأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler.
Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.” [9] beyânı onlardan sımsıcak bir ses;
 أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler.” [10] beyânı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir.
Hele: رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا “Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsâlidirler;
her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!”[11] fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın unvanı gibidir.

İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzuyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:

1- Allah bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı..
ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.[12]

2- Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş;
Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.[13]

3- Allah için yüzü yerde olanı, Allah yükseltir ha yükseltir;
aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük olan da odur.[14]

4- Allahım, beni benim gözümde küçük göster![15] Ve daha niceleri… Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş miydi:

a. Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;[16]
b. Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;[17]
c. Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;[18]
ç. Herkes bir iş görürken, O da iştirâk ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;[19]
d. Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;[20]
e. Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;[21]
f. Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;[22]
g. Dul[23] ve yetimleri görür-gözetir;[24]
h. Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi…[25]

Allah Rasûlü’nden Hz.Ömer’e, ondan Ömer b.Abdülaziz’e, ondan da dünya kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devâsâ gönül erlerine kadar, binler-yüzbinler hep aynı çizgide:
“Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emâresi de kibir ve enâniyettir.”
demiş, ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevâzuu yeğlemişlerdir.

Gerçek tevâzu;
Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesinden ibarettir.
Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevâzi, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler.
Evet, Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dînî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.

1- Dine karşı tevâzu ve mahviyet içindedirler;
onun ne menkûlüyle ne de ma’kûlüyle hiçbir çelişkileri yoktur.
Kur’ân-ı Kerîm’in beyânât-ı neyyiresi, sünnet-i sahîha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’ân içinde bulunurlar.
Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dînin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.

Bu itibarla, “akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz.”
sözü tevâzudan nasipsiz, sözün gerçek mahmilini bilmeyen bencillerin lâkırdısı olduğu gibi, “re’y ve kıyas nassların önünde gelir” düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidracdır.

2- Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz.Şâri’in beyânının dışında her şeye karşı kapanır;
zevk ve idrâklerine açılan farklı mülâhazaları da:

وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا
وَآفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ

“Nice sağlam ve kusursuz sözleri ayıplayanlar vardır ki, kabahat onların sakat idrâklerindedir.” [26] sözüyle karşılar ve kendi yetersizlikleriyle yorumlarlar.

3- Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler.
En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar.
Zaten, Allah’a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanların da, O’na sağlam bir kul olmaları düşünülemez.
Hz.Bediüzzaman bir yerde meâlen ne hoş söyler:
“Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme.
Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma.
Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.” [27]

4- Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar.
Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler.
Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.

Hâsılı, tevâzu hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir.
Gül toprakta biter.
İnsan semâlarda değil, yerde üremiştir.
Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.[28] Hz.Muhammed Mustafa (s.a.s.)’e yapılan gökler davetiyesinin başında, O’nun tevâzu ve mahviyetinin remzi olan ” عَبْدُهُ “[29] kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.

اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِين

[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/140;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 10/325.Ayrıca benzer mânâdaki hadis-i şerifler için Bkz.Ahmed b.Hanbel, Müsned 3/76;İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd s.156;Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/358
[2] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.244
[3] İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ 3/293
[4] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azîm 6/314;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 4/284
[5] el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/355;İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/330
[6] İbnü’l-Mukri, Takbîlü’l-yed s.95;İbn Hacer, el-İsâbe 4/146
[7] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.247
[8] İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/330
[9] Furkan sûresi, 25/63
[10] Mâide sûresi 5/54
[11] Fetih sûresi, 48/29
[12] Müslim, cennet 64;Ebû Dâvûd, edeb 48;İbn Mâce, zühd 16
[13] Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[14] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/172;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/129;el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 2/110
[15] ed-Deylemî, el-Müsned 1/473;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 10/181
[16] Buhârî, isti’zân 15;Müslim, selâm 15
[17] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131, 133
[18] Buhârî, nafakat 8, edeb 40;Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 45
[19] Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/383;İbn Hişâm, es-Siretü’n-nebeviyye 3/24
[20] et-Tirmizî, eş-Şemâil 78;Ahmed b.Hanbel, Müsned 6/256
[21] Buhârî, et’ime 55;Müslim, eymân 42
[22] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131
[23] Buhârî, nafakat 1;Müslim, zühd 41
[24] Buhârî, talâk 25;Müslim, zühd 42
[25] Buhârî, tefsîru sûre (9) 12;Müslim, münâfıkîn 3
[26] İbn Kays, Kıra’d-dayf 1/258;el-Hamevî, Hızânetü’l-edeb 1/192
[27] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 17.Lem’a 2.Nota
[28] Bkz.Müslim, salât 215;Nesâî, tatbîk 78;Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/421
[29] “O’nun (Cenab-ı Hakk’ın) kulu” (İsrâ sûresi, 17/1)

Tevazu (Kırık testi-1)

İnsanın kendini “sıfır” olarak kabul etmesi;
 “sıfır” bile değil, Arapça’daki ifadeyle “sıfır” bilmeli.
Çünkü “ı” larda kendini hissettiren bir darbe var.
Samimi mü’min, o kadarcık dahi olsa nefsini nazara vermemeli.

Kendinde bir şey vehmeden ölmüştür.
İkram ve imtihanı ilahî olarak bazı şeyler kendisine gösterilense veya güzel rüyalar görse bunu dahi anlatıp kendine ödeyen hasta ruhlar vardır.
Bu çok tehlikeli bir yöntemdir.
Daha tehlikelisi ise “Binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle…” denmesidir.
Bir adam uçsa, gitse ağacının tepesine konsa, sonra da bunu sağda-solda anlatsa bu adam boştur.
Ben nezaketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboştur.
Çünkü Hak dostları Cenabı Hakk’ın sırlarını ifşa etmez.
Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifşa edilmezler.
Allah da zaten sırrını yalamayacak kimselere onları bildirmez.
Bunlar imtihan sebebidir.
Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemeleri gerekir.
Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni bu avcılar yaman olur, endişeler ve seni vurur.

Allah’ın kulları onu hiçbir şey görmez.
Mesela Kutup önünü hep sisli-dumanlı görüyor.
Ufku açık değil.
Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde de eder ama o kendisini çukurlar içinde görür.

Ayakların hep yere bassın, düştüğü zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın.
Kendi vehimlerinle oluşan dünyada mevcut zannettiğinden yüksek oranda çiçeklenme düşer, düşer, yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yer sağlam kalmaz.
Dikkat kamın, olduğun zannetildiğinden yerin düşmemesi de kaçınılmazdır.

Fütüvvet

Gençlik ve yiğitlik sözcükleriyle karşılamağa çalıştığımız fütüvvet, örfî mânâsı itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefâ, şefkat, ilim, tevâzu ve takvâ gibi gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar ve dinamikler halîtası ve hak yolcusunun uğradığı makamlardan bir makam, fakr u fenâdan bir renk, velâyetten de bir sestir.

Tamamen başkaları için yaşama anlayışına kilitlenme ve her türlü ezâyı, cefâyı ‘of’ demeden sîneye çekmenin bir unvanı olan fütüvveti, hüsn-ü hulukun derin bir buudu ve mürüvvetin ayrı bir televvünü saymak da mümkündür.

Delikanlı mânâsına gelen “fetâ”dan türetilmiş “fütüvvet”, bazılarınca, her türlü fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlâslı ubudiyetin de unvanı sayılmıştır ki,

إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا

“Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdir;
biz de onların hidayetlerini artırdık ve kalblerini imanî irtibatla metânetleştirdik;
metânetleştirdik de o zaman baş kaldırıp:
‘Bizim Rabbimiz bütün semâvat ve arzın da Rabbidir.’ dediler.
‘Biz asla O’ndan başkasına ilâh diyemeyiz.
Dersek, o zaman hadden efzun bir yalan söylemiş oluruz.’”
[1] âyeti bunun beliğ bir tercümanı ve gürül gürül bir beyânıdır.

سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْراهِيمُ “Putları diline dolayan, İbrahim dedikleri bir yiğit işittik.” [2] fermanı ise, himmeti insanlık, tek başına bir millet sayılan ve ferdiyet üstü bir şahsiyete sahip gerçek bir fütüvvet erinin güç, tesir ve içinde bulunduğu toplum nezdindeki mânâsını ifade etmektedir.

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ “Onunla beraber iki genç de zindana girmişti.” [3] veya وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ “Yûsuf gençlere:
‘Onların erzak bedellerini yüklerinin içine koyun!’ dedi.”
[4] gibi yerlerde ise, yiğitlik söz konusu değil, düz bir delikanlılıktan, hatta ayarı düşük bir gençlikten, daha doğrusu emir kulu hizmetçilerden bahsedilmektedir.

Işık Çağı’ndan bu yana birçok kimse fütüvvete dair bir hayli söz söylemiştir:
Kimilerine göre o, fakiri hor görmeme, ganînin ağına düşmeme..
kimilerine göre herkese karşı insaflı olup ama kimseden insaf beklememe..
kimilerine göre ömür boyu nefsinin amansız düşmanı olarak yaşama..
kimilerine göre hem bu dünyada hem de öteki âlemde;
“milletî! milletî!” veya “ümmetî! ümmetî!” mülâhazalarıyla yakarışa geçip kendini unutma ölçüsünde arkasında gidenleri düşünme..
kimilerine göre, “Mâbûd-u bi’l-hakk”a yönelmeye mâni bütün putları kırıp, her çeşit bâtıla karşı kıyam etme..
kimilerine göre de, nefsi adına her türlü kötülüğü sîneye çekip, Allah’a ait hakların söz konusu olduğu yerde de arslanlar gibi kükreme..
kimilerine göre en küçük şahsî kusurları karşısında dahi ömür boyu inleyip durmasına karşılık, başkalarının en büyük günahlarını görmezlikten gelme;
hatta başkalarına velâyet mertebelerinde yer ararken, kendisine sıradan kulluğu bile fazla bulma..
kendinden uzaklaşana yaklaşma yolları arama;
eziyet edene ikramda bulunma..
hizmette ön sıralarda, ücret almada gerilerin gerisinde kalabilme gibi vasıflardan ibarettir.

Bu arada, bütün bu vasıfları dört ana esasa ircâ edenler de olmuştur ki, o da;
Hz. Haydar-ı Kerrar’ın beyânı vechiyle:

1. Güçlü olduğu yerde affetme,
2. Hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunma,
3. Düşmanları hakkında bile hayırhahlıktan geri kalmama,
4. İhtiyaç içinde kıvrandığı durumlarda bile “îsâr” ruhuyla hareket edip başkalarını düşünme..

şeklinde hulâsa edilebilir.
Aslında, Hz.İmam’ın hayatı da âdetâ bu esaslarla örülmüş bir dantelâ gibidir:
Evet o, İbn Mülcem hakkındaki muamelesinden,
[5] muharebede yere yıktığı düşmanını affetmesine, sahabeden kendisiyle harbetmiş bir hasmının öldürülmesi karşısında duyduğu teessürden,[6] ömrünü îsâr esaslarına göre yaşadığından dolayı bir kış günü yazlık elbise içinde tir tir titremesine[7] kadar her hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi..
ve 
لاَ فَتَى إِلاَّ عَلِىٌّ وَلاَ سَيْفَ إِلاَّ ذُو الْفِقَارِ “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi de kılıç bulunmaz.”[8] sözünün tam mâsadakıydı..
O, tertemiz olarak dünyaya gelmiş, nezâhet içinde yiğitçe yaşamış, dünyanın kirlerine bulaşmadan da Allah’a ulaşmıştı ki, bu hâliyle Hz. Mûsâ’nın, fütüvvetle alâkalı sorusuna Cenâb-ı Hak’tan aldığı cevaba tıpatıp uyuyordu.
Evet Cenâb-ı Hak, Hz.Kelîm’in fütüvvetle alâkalı suâline:
“Nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana tertemiz iâde etmendir.”
şeklinde cevap vermişti.

Tevhid ve İslâm düşüncesini kabule müheyyâ olarak yaratılan ruhun;
bütün letâifiyle gerçek tevhide yönelmesi nefsânî ve bedenî hazları aşarak kalbin enginliklerine açılması ve memuriyetinin gereği esbâba tevessülün dışında her şeye karşı kapanması, Hak mülâhazasını sarsacak her türlü duygu ve düşünceye daha baştan tavır alması fütüvvetin en bâriz emâreleri ve insan-ı kâmil olmanın da merdivenleridir.
Başta bu aksiyonu göstermeyenin, nefis, hevâ, şeytan, dünyaya meyl ü muhabbet ve nefsânî hazlardan da sıyrılmayanın, fütüvvet gibi bir zirveye ulaşması söz konusu değildir.

Fütüvvet yolu Kafdağı’ndan geçen define,
Bu defineden düz yolda yorulanlara ne!..

رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُقْتَدَى وَعَلَى آلِهِ ذَوِي اْلإِحْسَانِ وَالْوَفَاءِ

[1] Kehf sûresi, 18/13-14
[2] Enbiyâ sûresi, 21/60
[3] Yûsuf sûresi, 12/36
[4] Yûsuf sûresi, 12/60
[5] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe 4/118
[6] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 9/150
[7] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 9/122
[8] Aliyyü’l-Karî, el-Esrâru’l-merfûa s.265;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/488;el-Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd 10/264;ez-Zehebî, Mîzânü’l-i’tidâl 5/390

Sıdk

Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış mânâlarına gelen sıdk;
hak yolcusunun hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre plânlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması..
diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası hâline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, hakkı ilân adına şehâdetinden mizahlarına kadar;
hattâ “Her zaman doğrularla beraber olun!” (Tevbe, 9/119) fehvâsınca, dost ve arkadaş çevresi itibarıyla dahi hep doğruluk aramasıdır ki;
hadisin ifadesiyle böyleleri yüce divanda “sıddîk”;
aksine, tasavvur ve düşüncelerinden davranış ve muamelelerine kadar yalanla içli-dışlı yaşayan ve hayatını hilâf-ı vâkiler çizgisinde sürdürenler de o ulu divanda “kezzâb” olarak yâd edilecektir.
[1]

Sıdk, Hakk’a ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın talihli namzetleridirler.
Sıdk, amelin rûhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir.
Sıdkla mü’min münafıktan, ehl-i cennet de ashâb-ı nârdan ayrılır.
Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamberlik sıfatıdır ve bu sıfat sayesinde halâyık ve kapı kulları, sultanlarla aynı nimetleri paylaşacak hâle gelirler.
Allah bu dîn-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu ilâhî mesaja ilk defa “evet” deyip koşanı sıdkıyla tavsif ederek “Sıdk mesajıyla gelen ve O’nu gönülden tasdik eden…” (Zümer, 39/33) diyerek tebcil buyurmuştur.

Sıdk;
ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi;
ez-kazâ düşerse, yeniden Hak’la mutâbakatı yakalayabilmek için hâlden hâle girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır ki;
Hz.Cüneyd:
“Sâdık kimse günde kırk defa hâlden hâle döner durur;
aksine bu bir mürâî ise, kırk sene ızdırapsız olarak kaldığı yerde kalır.”
[2] der.

Sıdkın en aşağı mertebesi, şahsın iç-dış, gizli-açık her hâlinin aynı çizgide cereyan etmesidir.
Bundan sonra duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde sâdık olma derecesi gelir.
Bu itibarla sâdıklar, söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan kahramanlar;
sıddîklar da, hayâl, tasavvur, duygu, düşünce, hattâ mimiklerine kadar her hâl ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş hak erleri babayiğitlerdir.

Sözde, davranışta, azimde, vefâda, amelde ve muamelede bütün meleke ve kabiliyetlerini doğruluğa yönlendirme kâmil bir sadâkat ve aynı zamanda bir peygamberlik vasfıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm:

“O yüce kitapta olanlar arasında İbrahim’i hatırla ki O sıddîk bir nebiydi.”(Meryem, 19/41) diyerek, mutlak zikrin masruf olduğu işte bu zirveyi ihtar etmiştir.
Sıdk, enbiyâ-i izâmın en önde gelen vasfı, her devirde imana ve Kur’ân’a hizmet mesleğinin en güçlü dinamiği olduğu gibi, öteki âlem itibarıyla da her mü’min için en sağlam bir kredi kartı ve en geçerli bir itibar senedidir.
Allah:
“Doğru olanlara doğruluklarının fayda verdiği gün bugündür.”(Mâide, 5/119) buyurarak bu önemli hakikate dikkatlerimizi çeker.

Enbiyâ, asfiyâ ve mukarrabîni zirveler zirvesine ulaştıran ve onlara mânevî terakkilerinde berk ve burak olan sıdk, şeytan ve onun avanesini aşağıların aşağısına sürükleyen de yalandır.
Düşünceler ancak sıdkın kanatlarıyla pervâz eder ve değerler ufkuna ulaşabilir..
davranışlar ancak sadâkat zemininde neşv ü nemâ bulur..
yalvarış ve yakarışlar ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde “İsm-i A’zam”a iktirân etmiş gibi, rahmet arşına ulaşır ve hüsn-ü kabûl görür..
evet sıdk, âdetâ İsm-i A’zam iksiri gibi tesir eder.
Bâyezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A’zam’ı soranlara:
“Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asgar (küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim” der ve ilâve eder:
“Bence İsm-i A’zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır;
sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A’zam olur.”
[3]

Evet, Hz.Âdem’in alnında tevbe nurunu parlatan sıdktır..
dünyanın tûfana gömüldüğü bir dönemde, Tûfan Peygamberi’ne sefîne-i necât olan sıdktır..
alev alev ateşler içinde Hz.Halil’i “berd ü selâm”a ulaştıran sıdktır..
evet o, âdiyât içinde emekleyip duran kimseleri hârikulâdeliklere yükselten bir peyk ve varlığın perde arkası kapılarını açan sırlı bir anahtardır.
O peykle seyahat eden takılıp yollarda kalmaz, o anahtarı kullananın da yüzüne kapılar kapanmaz.
Bu engin mülâhaza, âşıklar sultanı Hz.Mevlânâ tarafından ne hoş terennüm edilir..

صِدْقِ عَاشِقْ بَرْ جَمَادِي مِي تَنَدْ
چِه عَجَبْ بَـر دِلِ إِنْسَـانِي زَنَدْ
صِدْقِ مُوسَى بَر عَصَا وُكُوهْ زَدْ
بَلكِه بَر دَرْيـايِ پُراُشْـكُوه زَدْ
صِدْقِ أَحْمَدْ بَر جَمَالِ مَـاه زَد
بَلكِه بَر خُورْشِيدِ رَخْشَانْ رَاهْ زَد

“Âşığın sıdkı cansızlara da tesir eder;
insanın kalbine müessir olması neden tuhaf sayılsın? Hz.Mûsâ’nın sıdkı;
dağa, asâya, hattâ o muhteşem deryâya bile tesir etmişti.
(Hz.Mûsâ’nın, Tûr dağındaki tecelli esnasında asâsının yılan olduğu,
[4] Benî İsrâil’i Nil’den geçirirken onu deryâya çalınca, on iki yolun açıldığına işaret ediyor[5] ki, bunların hepsi Kur’ân âyetleriyle sabittir).
Hz.Ahmed’in sıdkı ise Ay’ın cemâline, hattâ o parlak Güneş’e tesir etmişti.”

Kur’ân, değişik âyetleriyle, gerçek mü’min olmayı, insanın söz ve davranışlarından iç âlemine kadar her hâl ve tavrını sıdka göre dizayn etmesine ve sadâkat etrafında örgülemesine bağlamıştır.
Ayrıca böyle bir tanzim ve düzenlemeyi de dünyevî mutluluk ve uhrevî saadetin esası saymıştır.
İşte Beyân-ı Sıdk’tan birkaç pırlanta:

1- “De ki:
Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmeye, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmaya beni muvaffak eyle!..”(İsrâ, 17/80)
2- “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lutfeyle!” (Şuarâ, 26/84)
3- “İman edenleri Rabbileri nezdinde kadem-i sıdk (ve hüsn-ü istikbâl) ile müjdele!” (Yûnus, 10/2)
4- “Şüphesiz müttakîler, cennet bahçelerinde ve ırmaklar başında, O gücü her şeye yeten Sultanlar Sultanı’nın nezdinde sıdk oturağı (ve otağında)dırlar..”(Kamer, 54/54-55)

Evet, müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk, mak’ad-ı sıdk unvanıyla dünyadan ta ukbâya uzanan bir çizgide, hem uzun bir yola, hem yol azığına hem de neticeye işaret buyrulmuştur.

Dünya, muhteşem bir sistem ve bir fabrika gibi bütünüyle ahiret hesabına işlediği için, onlar bir işe teşebbüs ederken, bir beldeye girerken, bir yere hicret ederken, bir yerde ikamete karar verirken;
otururken, kalkarken hep sıdkı, sadâkati gözetler, bir müdhal-i sıdk, muhrac-i sıdk, lisân-ı sıdk, kadem-i sıdk ve mak’ad-ı sıdk mülâhazasıyla davranır..
öbür âlem hedefli yaşar ve sürekli bahtlarına tebessümler yağdırırlar.

Niyet ve kasıtta sâdık olmak başta gelir..
evet, doğru düşünce, doğru karar ve doğru davranışa niyet, sıdkın ilk basamağıdır.
Ayrıca sıdka azmeden insanın, karar ve niyetinden dönmemesi, düşünce ve azmini sarsacak ortam ve sâiklerden de uzak kalması şarttır.

İkinci basamak;
dünyada kalmayı ve yaşamayı, sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah’ın rızâsına mazhar olmak için arzu etmektir ki;
bunun da bir kısım emâreleri vardır:
Her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görmek, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında ‘pes’ etmemek, dünyevî endişelerle yol ve yön değiştirmemek bunlardan sadece birkaçı..

Üçüncü basamak;
sıdkın tamamen bir vicdan mârifeti hâline getirilmesi ve insan tabiatının, her hâl ve her tavrında sadâkate düğümlenmesidir ki, o da, en büyük mertebe sayılan rızâ makamının ifadesi olan şu mübarek sözle ifade edilir:

رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَسُولاً[6]

Evet, en büyük sadâkat, Rabbin rubûbiyetine rızâda, İslâm’ın ilâhî sistem olarak kabullenilmesinde ve Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın rehberliğine teslimiyettedir.
Gerçek insan olmanın yolu da bu çok ağır, çok zor sorumluluğu yüklenmekten geçer.
Sözlerimizi bir güzel manzumeyle noktalayalım:

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh;
Yardımcısıdır doğruların Hz.Allah!

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُسْتَقِيمِينَ

[1] Buhârî, edeb 69;Müslim, birr 103-105;Ebû Dâvûd, edeb 80
[2] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.336
[3] Bkz.Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/39
[4] Tâhâ, 20/17-20
[5] Şuarâ, 26/63
[6] “Rabbim diye Allah’tan, dinim diye İslâm’dan, peygamberim diye de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) hoşnut (olmak)” Müslim, iman 56; Nesâî, cihad 18; Ahmed b.;Hanbel, Müsned 1/208

Hayâ

Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ;
sofîye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir.
Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar.
Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.

Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:

1) Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz;
insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
2) İmandan gelen hayâdır ve İslâm dîninin önemli bir derinliğini teşkil eder.

Fıtrî hayâ, İslâm dîninin rûhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır.
İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerâit altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi, أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرَى “O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?”[1] gibi âyetlerle anlatılan iman şuuruyla..

إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.” [2] misillü beyânlarla ifâde edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse, uzun ömürlü olamaz;
olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temâdisi imana bağlıdır.
Bu münasebeti Hz.Seyyidü’l-Enâm (s.a.s.), ashâbından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca:
 دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ اْلإِيمَانِ “Bırak onu, hayâ imandan gelir..” [3] diğer bir ifâdelerinde:

اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً… وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيمَانِ “Îmân yetmiş şu kadar şûbeden ibarettir, hayâ da imandan bir şûbedir.” [4] buyururlar.

Bu itibarla diyebiliriz ki;
fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve rûhî hayatın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller.
Aksine bu duygu, iman ve mârifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez;
takviye edilmek şöyle dursun nefsânîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum plânında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur.
İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz, bu hususa temas eder ve 
إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!”[5] buyurur.
Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde, onun hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür.
Evet hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar;
yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.

Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrâk etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.

Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.[6]

Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip onun kendisine olan muâmelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyurulmaktadır: يَا ابْنَ آدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ “İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.” [7] Bu arada Cenâb-ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz.Îsâ’ya:

يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحِ مِنِّي “Yâ İsa, evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka va’zet;
yoksa benden utan!”[8] şeklindeki sözünü de hatırlatmakta yarar var…

Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır.
Bu cümleden olarak:
Affına ferman geleceği âna kadar, Hz.Âdem’in tavırlarından dökülen “suçluluk” hayâsı..
gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettikleri halde: 
مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ “Sana hakkıyla ibâdet edemedik.” [9] diyen meleklerin “taksîr” hayâsı..
mârifet erbâbının onca derinliklerine rağmen: 
مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.” [10] sözleriyle solukladıkları “iclâl” hayâsı..
hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalb insanlarının her zaman duyup hissettikleri “heybet” hayâsı..
her an kurb içinde bu’d;
bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının “minnet” hayâsı..
Hz.Mahbûb’u, sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan “vefâsızlık” hayâsı..
duâ ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda “ihlâsı ihlâl” hayâsı..
her zaman ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri ‘pes’ işler karşısında hissettikleri “gayret” hayâsı sayılabilir..

Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar.
Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.

İkinci mertebe;
kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılı) ve: 
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ  “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.” [11] ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler:

اِسْتَحْيُوا مِنَ اللهِ تَعَالَى حَقَّ الْحَيَاءِ، مَنِ اسْتَحْيَى مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ فَلْيَحْفَظِ الرَّاْسَ وَمَا وَعَى وَلْيَحْفَظِ الْبَطْنَ وَمَا حَوَى وَلْيَذْكُرِ الْمَوْتَ وَالْبِلَى، وَمَنْ أَرَادَ اْلآخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنّْيَا، فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَى مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ

“Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Âhireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır..
işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.” [12]

Üçüncü mertebe;
 
وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى “En son durak Rabbindir.” [13] hedefine ulaşma yolunda, rûhî ve kalbî hayatın şuhûd enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i rûhânînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.

Bir insanın gerçek insanlıktan nasîbi, hayâdan hissesi ölçüsündedir.
Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcûdiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır.
Bu mülâhazaya binâendir ki:

فَلاَ وَاللهِ مَا فِي الْعَيْشِ خَيْرٌ
وَلاَ الدُّنْيَا إِذَا ذَهَبَ الْحَيَاءُ

“Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.” [14] demişler.

Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır.
Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı.
Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:

Cenâb-ı Hak mahşerde hesâba çektiği bir ihtiyara:

“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar.
O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler.
Bunun üzerine Hz.Erhamürrâhimîn:

“Öyle ise onu cennete götürün.”
buyurur.
Bu defa da melekler istifsâr ederek:

“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler.
Allah da onlara:

“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım;
ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” fermân eder.
Kenz’in rivâyetine göre;
Cibrîl bu haberi Efendimiz’e iletince, o şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur:
“Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.” [15]

Hâsılı:

إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ اْلإِلَهِ وَقَدْ
جَاءَ التَّخَلُّقُ بِاْلأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِهِ

“Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir.
Bunun böyle olduğu hadisle sâbittir.
Öyleyse gel, sen de bundan nasîbini al!”

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لاَ يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى خَيْرِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Alak sûresi, 96/14
[2] Nisâ sûresi, 4/1
[3] Buhârî,iman 16; Müslim,iman 59; Ebû Dâvûd,edeb 6
[4] Müslim,iman 57-58; Nesâî,iman 16.(Az farkla: Buhârî,iman 3; Ebû Dâvûd, sünnet 14)
[5] Buhârî,enbiyâ 54,edeb 78; Ebû Dâvûd,edeb 6; İbn Mâce,zühd 17
[6] el-Kuşeyrî,er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.342
[7] el-Beyhakî,Şuabü’l-îmân 6/150; İbn Asâkir,Târîhu Dimaşk 34/150
[8] İbn Ebî Âsım,Kitabü’z-zühd s.54; Ebû Nuaym,Hilyetü’l-evliyâ 2/382; ed-Deylemî,el-Müsned 1/144
[9] et-Taberânî,el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim,el-Müstedrek 4/629; el-Beyhakî,Şuabü’l-îmân 1/183[10] Bkz.el-Münâvî,Feyzu’l-Kadîr 2/410; Mer’î b.Yûsuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45
[11] Hadîd sûresi, 57/4
[12] Tirmizî,rekaik 24; Ahmed b.Hanbel,Müsned 1/387
[13] Necm sûresi, 53/42
[14] Ebû Temmâm,Dîvânü’l-hamâse 2/26
[15] el-Müttakî,Kenzü’l-ummâl c.15,Hadis no: 42680 

Şükür

Görülen herhangi bir iyiliğe karşı gösterilen memnûniyet ve minnettarlık mânâlarına gelen şükür;
ıstılahta, insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gâyeleri istikametinde kullanmaya denir ki;
kalble, lisânla îfâ edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir.

Lisânla şükür;
vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarını nefyederek her türlü lütuf ve nimetlerin Allah’tan geldiğini kabul ve itirafla gerçekleşir.
Evet, bütün iyilikleri, güzellikleri kısmet eden ve mebde’den müntehâya sebeplerini hazırlayan O olduğu gibi, vakt-i münasibinde gönderen de yine O’dur.
Takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semâvî sofralar halinde önümüze seren O olduğu için neticede minnet ve şükran da O’nun hakkıdır.
O’nu görmezlikten gelerek sebeplere takılmak, hatta onlara serfürû edip minnettarlıkta bulunmak;
hazırlanıp ayağımızın ucuna kadar getirilen bu sofranın, hazırlanışını ve hazırlayanını nazara almadan, getirip önümüze koyan tablacıyı bahşişlere boğmaya benzer ki:
 يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاة ِالدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ اْلآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ 
“Onlar, dünya hayatının sadece kendilerine bakan dış yüzünü bilirler, ahirete bakan yönünden ise bütün bütün gafildirler.” [1] Evet bunlar, sırf sebeplere bakıp ilim ve mârifet itibarıyla daha ilerisini göremeyen cahiller, nâkıslar ve nankörlerdir.

Kalble şükür;
zâhir ve bâtın bütün nimetleri ve bu nimetlerden yararlanmayı Allah’tan bilip hayatın bu anlayışa göre yönlendirilmesi, şekillendirilmesidir..
ve aynı zamanda lisân ve cevârihle yapılan şükrün de esasını teşkil eder ki:
 وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً 
“O, gizli-açık nimetlerini bol bol size ihsan etmiştir.” [2] beyânı onun keyfiyet buudlarına;
 وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا 
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız da saymakla bitiremezsiniz.” [3] fermân-ı sübhânîsi de kemmî sonsuzluğuna işaret etmektedir.

Cevârih ile şükre gelince, o, her uzuv ve her lâtîfeyi yaratılış gâyesi istikametinde kullanmak ve onlara mahsus kulluk vazifelerini yerine getirmekten ibaret sayılmıştır.

Ayrıca, lisânın şükrünü evrâd ü ezkâr, kalbin şükrünü yakîn ve istikamet, cevârihin şükrünü de ibadet ü tâat şeklinde yorumlayanlar olmuştur.
Onun böyle bütün bir iman ve ibadete taallukundan ötürüdür ki, büyükler ona imanın yarısı nazarıyla bakmış, kendi şümûlü içinde sabırla müşterek mütâlaa etmişlerdir.

Allah, kelâmında pek çok defa şükrü emretmiş ve onu, [4]لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ve [5]وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ gibi âyetleriyle emrin ve halkın gâyesi göstermiş;
göstermiş ve: 
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
 
“Eğer şükrederseniz ben de nimetimi artırırım;
şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” [6] fermanıyla şükredenlere mükâfat vaadinde, küfrân-ı nimette bulunanları da cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.
Bundan başka O, kendisine “Şekûr” demiş[7] ve bütün nimetlerin asıl kaynağına ulaşma yolunu da şükre bağlamıştır;
bağlamış ve bu mevzuun doludizgin şehsuvarlarından Hz.İbrahim’i:
 شَاكِرًا لِأَنْعُمِهِ “O’nun nimetlerine karşı şükürle gerilmiş”[8] sözüyle;
Hz. Nuh’u da: إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا 
“Şüphesiz, o, şükürle oturup kalkan sadık bir bende idi.” [9] beyânıyla tebcil ve takdir etmiştir.
Şükür önemli bir amel ve kıymetli bir sermaye olmasına rağmen, وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Kullarımdan şükredenler pek azdır.” [10] fehvâsınca, hakîki mânâda âmili fazla olmayan bir ameldir.
Gerçi, أَفَلاَ أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!”[11] duygusuyla kıvrım kıvrım kıvrananlar ve bütün ömürlerini şükür kuşağında geçirenler de vardır ama, yine de bunların sayıları oldukça azdır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu Şükür Kahramanı, değeri çok yüksek, âmili çok az bu önemli amelin en önde geleniydi.
O, oturur-kalkar şükreder ve yanına gelenlere de şükür tavsiyesinde bulunurdu.

اَللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ “Allahım! Seni anmam, Sana şükredebilmem ve Sana ibadetlerin en güzeliyle yönelebilmem için bana yardım et.” [12] O’nun sabah akşam dilinden düşürmediği nurlu sözlerdendi..

Evet, eğer şükür, nimete mazhar olanın onu verene karşı iki büklüm olması, sevgi ve alâka ile O’na yönelmesi, bütün mazhariyetlerini itiraf etmesi ise, yukarıdaki peygamber sözü bu hususların en kestirmeden ifadesi sayılır.

Kimi aşa-ekmeğe, evlâd ü ıyâle ve barınacağı mekâna;
kimi bunlarla beraber varlığa, sıhhate ve afiyete;
kimi bir adım daha ileri atarak imana, irfana, rûhânî zevklere ve itminâna;
kimi de hamd ve minnet şuuruna şükreder.
Bu sonuncusuyla insan, acz, fakr ve yetersizliklerini birer sermaye olarak kullanabilir de teşekkür devr-i dâimleri (salih daireleri) içine girerse, gerçek şâkirînden olur.
Bir hadiste ifade buyrulduğu gibi, Dâvud aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a:
“Yâ Rab! Senin şükrünü nasıl edâ edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!” deyince, Cenâb-ı Hak:
“İşte şimdi tam şükrettin.” [13] buyururlar ki, zannediyorum مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Allahım, Sana hakkıyla şükredemedik.”
sözüyle anlatılmak istenen de budur.

Hakîkî şükür, nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir;
zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi, büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır.
Nimetin bilinmesinden kabûlüne, ondan da Cenâb-ı Hakk’a yönelmeye uzanan çizgide iman ve İslâm’ın hazırlayıcılığı, Kur’ân’ın belirleyiciliği üzerinde her zaman durulabilir.
Evet, Allah’ın üzerimizde olan lütufları imanın ışığı altında ve İslâm’ın emirlerini yaşarken daha bir belirginleşir, netleşir, duyulur-hissedilir hâle gelir ve Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verildiği görülür ki;
bu da, o ihsan ve lütufları bahşeden Zât’a karşı bizde senâ hislerini coşturur;
coşturur ve

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!”[14] gerçeğine uyanarak, emrolunduğumuz minnet ve şükran vazifesini rûhumuzun derinliklerinden fışkıran bir heyecanla yerine getiririz.

Aslında her insanda, nimete ve nimet verene karşı perestiş hissi vardır.
Ama bu hissin uyarılacağı, uyarılıp yönlendirileceği âna kadar, tıpkı deryâda yaşayan mâhîler gibi, başından aşağıya yağan nimetleri ne duyar ne de hisseder.
Dahası, çok defa onları çevresindeki basit sebeplere bile verebilir.
Eğer biz, etrafımızdaki nimetleri görmemeye körlük, sağırlık ve duygusuzluk diyeceksek, mazhar olduğumuz bunca şeyi kör, sağır ve duygusuz sebeplere havâle etmenin de inhiraf olduğunda şüphe yoktur.
مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez.”
;
[15] veya:  َنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللهَ  “İnsanlara karşı şükran ve minnet hissi taşımayan Allah’a da şükretmez.” [16] sözleri, birinci şıkka bakar ve mutlak şükrün önemini hatırlatır.

وَاشْكُرُوا لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ “Sadece Bana şükredin ve zinhâr nankörlükte bulunmayın.”
;
[17] veya وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ “Yalnız O’na kullukta bulunun ve O’na şükredin.” [18] gibi âyetler de ikinci şıkkı nazara verir ve hakîkî tevhidi ihtar eder.

Ayrıca şükrün esasını teşkil eden hususlar itibarıyla onu şu üç bölüm içinde mütâlaa etmek mümkündür:

1. Herkes tarafından nimet olduğu kabul edilen, avam-havâs, müslim-gayr-i müslim herkesin sevip arzu ettiği nesnelere karşı şükür ki açıktır, üzerinde fazla durmaya değmez.

2. Zâhiren bir kısım sevimsiz şeylere karşı şükür ki, dış yüzü itibarıyla ağır, îfâsı zor ve ancak hadiselerin perde arkasına muttali olanlara Allah’ın lütfudur ve rızâ televvünlüdür.

3. Hayatlarını mahbûbiyet yörüngesinde sürdürenlerin şükrüdür ki, nimetlere hep nimeti veren açısından bakar, O’nun büyüklüğüyle lütufları, ihsanları duyar ve ömürlerini şuhûdun engin hazları içinde geçirirler..
kullukları ayrı bir zevk zemzemesi, gönül hayatları ayrı bir aşk u şevk tûfânı ve Hak’la münasebetleri de ayrı bir temkin disipliniyle, şuhûdun engin hazları içinde.

Böyleleri, sürekli mevcudu bağlama ve mefkudu avlama peşindedirler.
Elde ettikleri mukaddes ve akdes feyizlerle her an daha bir renklenip, derinleşip yollarına devam ederken, nazar ağları da her an ayrı ayrı vâridlere serilir, avlar, dolar ve taşar…

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ الْمَحْبُوبِينَ الْمُقَرَّبِينَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِ الْمُخْلَصِينَ الْمَحْبُوبِينَ الْمُقَرَّبِينَ

[1] Rûm sûresi, 30/7
[2] Lokman sûresi, 31/20
[3] İbrahim sûresi, 14/34
[4] “Umulur ki şükredersiniz” (Bakara sûresi, 2/52, 56, 185; Âl-i İmran sûresi, 3/123; Mâide sûresi, 5/6, 89; Enfâl sûresi, 8/26; Nahl sûresi, 16/14, 78; Hac sûresi, 22/36; Kasas sûresi, 28/73; Rûm sûresi, 30/46; Fâtır sûresi, 35/12; Câsiye sûresi, 45/12)
[5] “Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”(Âl-i İmran sûresi, 3/144)
[6] İbrahim sûresi, 14/7
[7] Bkz.Fâtır sûresi, 35/30, 34; Şûrâ sûresi, 42/23; Tegâbün sûresi, 64/17
[8] Nahl sûresi, 16/121
[9] İsrâ sûresi, 17/3
[10] Sebe sûresi, 34/13
[11] Buhârî, teheccüd 6; Müslim, münâfıkîn 79-81; Tirmizî, salât 187
[12] Nesâî, sehv 60
[13] İbn Ebi’d-Dünya, Kitabü’ş-şükr s.7; İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/72; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/100-101; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 1/398, 9/343; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azîm 2/541, 3/530. [14] Duhâ sûresi, 93/11
[15] Ahmed b.Hanbel, Müsned 4/278, 375
[16] Ebû Dâvûd, edeb 11; Tirmizî, birr 35; Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/258, 295, 388, 3/32, 74
[17] Bakara sûresi, 2/152
[18] Ankebût sûresi, 29/17

Sabır

Ağrı, acı, tahammülü güç ve katlanması zor hâdise ve vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma mânâlarına gelen sabır;
açık-kapalı “Sabırla yardım isteyiniz.”
(Bakara,2/45), “Sabredin ve sabırda yarışın” (Âl-i İmran,3/200) âyetlerinde ifade edildiği gibi sabrın aynını emir..
yahut “Onlara karşı acelecilik etme” (Ahkaf,46/35), “Onlara arkalarınızı dönüp kaçmayın.”
(Enfâl,8/15) beyânlarında olduğu gibi onun zıddını yasaklama..
“Sabredenler, hayatlarını sadâkat çizgisinde sürdürenler” (Âl-i İmran,3/17) ifadelerinde geçtiği gibi bu vasıflarından dolayı sabredenlere senâda bulunma..
“Allah sabredenleri sever.”
(Âl-i İmran,3/146) fermanında görüldüğü gibi Allah sevgisine mazhariyetlerini anlatma..

“Allah sabredenlerle beraberdir.”
(Bakara,2/153) İltifatında müşahede edildiği gibi sabrı yaşayanları maiyyet-i ilâhiye ile pâyelendirme..
“Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.”
(Nahl,16/126) irşadkâr beyânından anlaşıldığı gibi sabırla mahz-ı hayra erilmesini beyân..
“Elbette o sabredenlere mükafatlarını, yaptıkları işlerin en güzeline göre vereceğiz.”
(Nahl,16/96) uhrevî mücâzâtı nazara veren teselli-bahş fermanıyla sâbirîn olanları müjdeleme..
“Şayet sabr u sebat eder ve itaatsizlikten sakınırsanız, şunlar da şu dakikada üzerinize geliverirlerse…” (Âl-i İmran,3/125) yardım vaad eden beyânlarıyla sabredenlere ilâhî imdadı hatırlatma gibi, Allah tarafından, değişik yönleriyle sürekli nazara verilen çok önemli bir kalbî ameldir..
ve bir zaviyeden de, diyanetin, yarısını şükrün teşkil etmesine karşılık diğer yarısının unvanı olmuştur.

Bu mülâhazayı pekiştiren Hz.Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan şerefsudûr olmuş: عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ؛ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لِأَحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ:
إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ
 “Mü’minin durumu şâyân-ı takdirdir;
niye olmasın ki;
onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir.
O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur;
herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”
 
[1] sözü ne mânidardır.

Ayrıca sabır;
sabredilen hususlar itibarıyla aşağıdaki bölümlere ayrılır:

1. Allah’a kulluğun zorluklarına katlanma mânâsına ibadet ü tâate karşı sabır.
2. Günah yolunun nefse hoş gelmesine mukabil ma’siyet duygusuna karşı sabır.
3. Hakk’ın kaza ve kaderine rızâ göstermeyi de ihtiva eden semâvî ve arzî belâlara karşı sabır.
4. Dünyanın câzibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeden Kur’ânî çizgiyi koruma adına sabır.
5. Zaman ve vakit isteyen işlerde, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır.
6. Emre bağlılıktaki inceliği kavrayarak, “اِرْجِعِي[2] fermânına kadar vuslat iştiyakına karşı sabır.

Bunlardan bazıları kulun iradesiyle alâkalı olsa da, bazılarında aslâ insanın dahli söz konusu değildir…

Sabır;
kendi keyfiyeti ve tahakkuk itibarıyla da altı kısım içinde mütâlaa edilmiştir:

1. Sabr lillâh ki;
Allah için sabretme mânâsına gelir ve sabır mertebelerinin ilkidir.
2. Sabr billâh ki;
sabrın Allah’tan bilinmesidir ve evvelki mertebeye göre bir kadem daha ileri sayılır.
3. Sabr alâllah ki;
“Her işte hikmeti vardır.”
deyip, Hakk’ın celâlî ve cemâlî tecellileri karşısında aceleciliğe girmeme sabrıdır.
4. Sabr fillâh ki;
Allah yolunda kahr u lütfu bir bilme sabrıdır..
ve evvelkilere göre hem ağırlığı hem de derece farkı vardır.
5. Sabr maallah ki;
maiyyet ve kurbiyet-i ilâhiyeye dair hususiyetleri itibarıyla, bulunduğu makamın esrarına riâyetle beraber, Hak’la beraber olabilme sabrıdır.
6. Sabr anillâh ki;
vuslata karşı dişini sıkıp dayanma azmidir ve hakikat âşıklarının sabrıdır.

Bunlardan başka bazıları, sabrı;
başa gelen şeyler karşısında edebini bozmamak..
bazıları, iyi-kötü hâdiseleri tefrik etmemek..
bazıları, kendine rağmen yaşamak..
bazıları, kahr u lütfu aynı ruh hâletiyle karşılamak..
bazıları, Kitap ve Sünnet’le gelen mesajları cennet davetiyesi gibi kabul etmek..
bazıları, Sevgili uğrunda can-cânan her şeyi feda edebilmek şeklinde ifade etmişlerdir ki;
hepsinin kendine göre birer mahmilinin bulunduğu söylenebilir.

Ayrıca sabredilecek herhangi bir mesele karşısında dişini sıkıp dayanana “sâbir”;
sabretmeyi tabiatıyla bütünleştirmiş olana “mustabir”;
sabır mevzuunda tam bir vicdan rahatlığına ermiş bulunana “mutasabbir”;
bu hususta hiç zorlanma hissetmeyene “sabûr”;
herkesin sabrettiği şeylerden daha ağırlarını göğüsleyebilecek babayiğite de “sabbâr” denir.

Bu arada işârî tefsirciler de, sabrı;
Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetleriyle irtibatlandırarak şu kabil yorumlarda bulunmuşlardır: 
[3]اِصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا âyetinde “اِصْبِرُوا” ile insan nefsinin taate karşı sabrı, “وَصَابِرُوا” kelimesiyle maruz kalınan şeyler karşısında dayanılması, “وَرَابِطُوا” sözüyle de Allah’a karşı aşk u iştiyakın devam ettirilmesi..
veya “اِصْبِرُوا” ile sabr fillâh, “وَصَابِرُوا” ile sabr billâh, “وَرَابِطُوا” ile de sabr maallah..
yahut “اِصْبِرُوا” ifadesiyle nimetlere karşı duygu, düşünce istikameti, “وَصَابِرُوا” ile zorluk ve sıkıntılara katlanma azmi, “وَرَابِطُوا” ile de her şeye rağmen Allah’la münasebetin devam ettirilmesi kastedilmiştir.

Erbâb-ı hakikatçe sabra bir diğer yaklaşım ise;
iyi-kötü her şeyin Cenâb-ı Hak’tan bilinip, aklın zâhirî nazarında iyi olanlara şükürle, nâhoş görünen şeylere karşı da rızâ ile mukabelede bulunma şeklindedir.
Ancak insanın, altından kalkamayacağı musibetler, zor edâ edeceği mükellefiyetler ve çoklarının yuvarlanıp içine düştüğü günahlara girme endişesiyle hâlini Allah’a arz etmesi, o çok ağır sorumlulukları için O’ndan yardım istemesi ve günahlardan korkup O’nun sıyânetine sığınması..
gibi hususlar da şikayet olmasa gerek.
Şikayet olması şöyle dursun, böyle bir tavır çok defa şahsın niyet ve düşüncesine göre tazarru, niyaz, tevekkül ve teslimiyet bile sayılabilir.

Hz. Eyyub’un:
“Rabbim, gerçekten bana zarar dokundu;
Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.”
(Enbiyâ,21/83) şeklindeki sızlanışı..
ve Hz.Yakub’un:
“Ben bu dağınıklık ve tasamı sadece Allah’a açıyorum.”
(Yûsuf,12/86) mahiyetindeki iniltisi, isti’taf buudlu böyle bir tazarru ve niyazdır.
Zaten Cenâb-ı Hak da Hz.Eyyub için:
“Doğrusu biz onu sabırlı bulduk, O ne güzel kuldur! Zira O hep evvâb ve yüzü Allah kapısındadır.”
(Sâd,38/44) diyerek onun tevekkül ve teslimiyet derinlikli sözlerini sabır içinde ayn-ı şükür kabul etmiyor mu?

Başta büyük peygamberler olmak üzere, bütün enbiyâ, asfiyâ ve evliyâ, sabrın her çeşidini temsilin yanında, Hak’la sımsıkı irtibatlı oldukları halde, halkın içinde dişlerini sıkıp “sabr anillâh” yaşamaları, onların en mümeyyiz vasıflarıdır ve erişilmezliklerinin emâresidir.
Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu ve peygamberlik semâsının güneşi Efendiler Efendisi de: أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اْلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belânın en zorlusuna maruz peygamberlerdir;
sonra da derecesine göre diğer makbul insanlar.” 
[4] buyurmuyor mu?

Sabır;
hem zirve insanların hâli hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır.
Zirvelere ulaşmış kimseler, o makamın gereği olarak, sabrın her çeşidini hem de en iyi şekilde temsil ederek mazhariyetlerinin bedelini ödemeye çalışırlar;
haklarında zirvelere ulaşma takdiri yapılmış kimselere gelince, onlar da çeke çeke, katlana katlana, başkalarının bin türlü ibadetle ulaştıkları şâhikalara sabır dinamizmiyle ulaşırlar.
Bir hadiste:
“Cenâb-ı Hak, kuluna, ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa, ibadet ü tâatıyla o zirveye ulaşması imkânsız görünen kimseleri, nefis ve aileleri itibarıyla müptelâ kılar..
sonra da o ibtilâya karşılık onlara sabır verir;
derken, onları yükseltip o menzile erdirir.”
[5] buyrulur.

Bu açıdan denebilir ki;
belâ, mükellefiyetin ağırlığı ve ma’siyetin baskısı, potansiyel birer rahmet olduğu gibi, bunlar karşısında gerekli tavrı almak da bu rahmetin özü sayılabilir.
Bu özün özü ve esası da, ne bu ağır yükten ne de ona katlanma keyfiyetinden kimsenin haberdar olmamasıdır..
bu hususla alâkalı ne hoş söyler Fuzûlî:

Âşıkım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme
Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!

Evet, insan, yerinde ocaklar gibi yanmalı ama, gam izhar etmemelidir.
Yerinde dağların altında kalıp ezilmeli ama, kimseye dert dökmemelidir.

Bu ölçüler içindeki bir sabır mülâhazasını Hz.Mevlânâ, Mesnevî’sinde şöyle özetler:

Bir buğdayın, insana gıda ve kuvvet, onun dizlerine derman, gözlerine nur ve yaşamasına esas olabilmesi için, onun, toprağın bağrına gömülmesi, toprakla mücadele ede ede filizlenip gelişmesi, sonra biçilip harmanda dövülmesi, samandan ayrılıp değirmende öğütülmesi, teknelerde yoğrulup hamur hâline getirilmesi, fırınlara atılıp ateşte pişirilmesi, sonra dişlerle bir kere daha parçalanıp mideye gönderilmesi şart ve zaruridir.

Bunun gibi, insanın insanlığa yükselip bir işe yarar hâle gelmesi için de, onun çeşitli imbiklerden geçirilerek defaatle elenmesi, elenip özünü bulması elzemdir.
Yoksa, insânî kabiliyetlerle mücehhez olduğu halde, hedefe ulaşamayıp yollarda kalabilir.

بَنْدَه هَمَانْ بهْ كِه بَلاَكَشْ بُوَدْ
عُودْ هَمَانْ بهْ كِه دَرْ آتَشْ بُوَدْ

“Kul, belâ çekici olunca;
öd ağacı da, yanıcı olunca iyi olur.”
(Mecmûatü’l-meârif) demişlerdir ki gayet lâtîftir.!

Her çeşidiyle sabır kullukta bir zirvedir.
Bu zirvenin zirvesi de rızâdır..
ve zannediyorum Allah katında rızâ mertebesinden daha yüksek bir pâye de yoktur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَا وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّاضِي الْمَرْضِيِّ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ الْعَلِيِّ

[1] Müslim, zühd 64. [2] “(Rabbine) dön!” (Fecr sûresi 89/28)
[3] “(Ey iman edenler!) Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin ve cihâd için daima hazırlıklı ve uyanık bulunun!” (Âl-i İmran,3/200)
[4] Tirmizî, zühd 56;İbn Mâce, fiten 23;Dârimî, rikak 67
[5] İbn Hibbân, es-Sahîh 7/169;el-Hâkim, el-Müstedrek 1/495;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 7/164;el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 2/292

Rıza

Rızâ;
insan kalbinin, başa gelen hadiselerle sarsılmaması, kaderin tecellilerini iç hoşnutluğu ile karşılaması;
diğer bir yaklaşımla, başkalarının üzülüp müteessir oldukları, şaşırıp dehşete düştükleri olaylar karşısında gönül mekanizmasının tam bir sükûn ve itminân içinde olmasıdır.
Bu konuda diğer bir yorum da şöyledir:
Rızâ, Allah’ın kaza, takdir ve muâmelelerinin, nefislerimize bakan yanlarıyla, acılık, sertlik ve anlaşılmazlıklarına katlanıp her şeyi gönül rahatlığıyla karşılamak demektir.

Rızâ yolu, başlangıç itibarıyla irâdî olsa da, sevdiklerine Hakk’ın bir mevhibesi olması itibarıyla irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağandır.
Bu bakımdan da o, Kur’ân ve Sünnet’te sabır gibi emredilmemiş, bir mânâda sadece tavsiye olarak hatırlatılmıştır.[1] Vâkıa “Belâlara karşı sabretmeyen, kazaya rızâ göstermeyen kendisine başka Rab arasın.” [2] meâlinde bir hadis var ise de bu söz, hadis kriterleri açısından ma’lûl kabul edilmiştir.

Ehlullah’tan bir kesim, rızâyı, tevekkül ve teslimin nihayetinde bir makam olarak görmüş, bazıları da, sâlikin diğer halleri gibi kesbî olmayıp zaman zaman zuhûr eden, zaman zaman da kaybolan bir vârid olarak kabul etmişlerdir.
İmam Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu diğer bir kısım kimseler ise onun, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı olduğunu, nihayeti itibarıyla da bir tecelli ve halden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir.[3]

Efendimiz’den şerefsudûr olan: ذَاقَ طَعْمَ اْلإِيمَانِ مَنْ رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا “Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hz.Muhammed (s.a.s.)’i de nebî kabul edip razı olan, imanın zevk-i mânevîsini tatmış olur.” [4] hadisi, mebde’ itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de meşîet-i hâssaya ait bir mevhibe olduğuna işaret buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetine rızâ, O’nu sevmek, O’na karşı saygılı olmak, O’na yönelmek ve beklediklerini de yalnız O’ndan beklemek..
rubûbiyetine rızâ, hakkımızdaki takdir ve tedbirlerini gönül rahatlığıyla karşılamak, başlangıcı acı görülen hadiselerde, o hadise ile gelen şokun atlatılacağı âna kadar sükûtu ihtiyar edip acele karar vermemek..
ve kulları hakkındaki tasarruflarında O’na inanıp O’na güvenmek, dolayısıyla da O’nun yaptığı her şeyden hoşnut olmak şeklinde..
Nebînin elçiliğine rızâ ise, bilâ kayd ü şart O’na teslim olup, O’nun hedy ü hidâyetini kendi hevâ ve hevesinin önünde tutmak, akıl, mantık ve muhâkemesini O’nun emrine vermek ve kendi zekâsını, O’nun ilâhî vahyi kucaklayan engin fetânetinin aynası hâline getirerek, gölgeye değil asla yönelmek mâhiyetinde..
İslâm’dan razı olmak ise, وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ اْلإِسْلاَمِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ “Her kim İslâm’ı bırakıp da başka din ararsa, o aslâ kabul olunmaz.” [5] esasından hareketle, dînin, ferdî, ailevî, içtimâî, idârî hayata hayat yapılması şeklinde özetlenebilir.

Bazı zamanlarda ve bazı şerâit altında böyle bir rızâ arayışı insanı, halk içinde de olsa, yalnızlığa ve gurbete itebilir.
Ne var ki, Allah maiyyetine ermişlerin ve peygamber çizgisini paylaşanların yalnız kalmayacakları ve gurbet yaşamayacakları da bir gerçektir.
Zaten hayatlarını “üns billâh” atmosferinde sürdürenlerin vahşet ve yalnızlığı da söz konusu değildir.
Böylelerinin yalnızlık ve vahşeti bir yana, muvakkat gurbetleriyle, Hakk’a daha bir yaklaştıklarını, yaklaşıp “üns” esintileriyle coştuklarını ve sonsuzdan gelen meltemleri duyarak gerilip “Allahım, gurbetimi artır, beni, Sen’den uzaklaştıracak şeylerin insafsızlığına terketme ve gönlüme maiyyetini duyur!” dediklerini çok işitmişizdir.

Daha önce de ifade edildiği gibi, rızâ, hakikati itibarıyla ilâhî bir armağan, sebepleri itibarıyla da insan iradesiyle alâkalı bir mazhariyettir.
İnsan ancak, imanının derinliği, amelinin ciddiyeti ve ihsan şuurunun enginliğiyle, tevekkül, teslim, tefvîz fasıllarından geçerek rızâ ufkuna ulaşabilir.
Rızâ, böylesine tahsili güç ve insan iradesiyle elde edilmesi zor olduğundandır ki Cenâb-ı Hak onu doğrudan doğruya emretmemiş;
sadece tavsiyede bulunmuş ve o mertebeye erenleri de tebcillerle, takdirlerle pâyelendirmiştir.[6]

Esbap açısından, rızâ mertebesine ulaşma adına;
Rabbiyle muâmelelerinde ciddi olmak;
talepsiz gelen nimetleri, “tahdis-i nimet” ve şükre vesile olmaları mülâhazasıyla kabullenmek;
her türlü mahrumiyeti rızâ ve iç rahatlığıyla aşmak;
vahşetlerin, yalnızlıkların, kabzların pençesinde kıvranırken bile, derin bir iç inşirâhıyla bütün sorumluluklarını yerine getirmek;
Hakk’ın emir ve yasaklarını “şeb-i arûs” davetiyesi gibi kabul etmek misillü bir kısım esaslar söz konusu olsa da, mebde’ itibarıyla onun en önemli rüknü;
duygu, düşünce ve davranışlarıyla ferdin, Allah’a yönelip O’nu duyması, O’nunla doyması, O’nunla oturup-kalkması ve gönlünde her gün lâhûtîliğe ait yeni yeni kurgular geliştirmesidir.

Havf ü recâ, insan üzerindeki tesirleri itibarıyla dünyevîdirler.
Bu iki his, dünyada ümitsizlik ve mutlak emniyete karşı önemli birer misyon edâ etseler de, semerelerinin dışında ötede mevcudiyetleri söz konusu değildir.
Rızâ ve muhabbete gelince, onlar dünya ve ukbâyı kucaklayan enginlikleriyle ötelerde ve ötelerin de ötesinde sürer giderler.

Rızâ hem dünyada hem de âhirette çok önemli bir huzur kaynağıdır;
ama bu, rızâya ermiş olanların bütün bütün ızdırap ve sıkıntılardan kurtulmuş olmaları mânâsına da gelmez.
Aksine rızâ yollarında dış yüzleri itibarıyla dünya kadar sevimsiz ve ürperten şeyler vardır.
Ne var ki, rızâ kahramanları, o yolda karşılaştıkları zahmetleri ayn-ı rahmet kabul eder..
içtikleri zehirleri tiryâka çevirir..
maruz kaldıkları meşakkatleri de Sevgiliyle alış-veriş ve muâşaka sayarlar.

Aslında rızâ yolu, ağır ve sıkıntılı olduğu kadar emin ve kestirmedir de.
Bu yol, bazen bir hamlede, bir nefhada hak yolcusunu, insânî kemâlâtın tâ zirvelerine ulaştırabilir.
Bu, sâlik, bütün aktivitesiyle, cepheden cepheye koşarken veya kâinâtı bir kitap gibi süzerken, süzüp her yerde Hakk’ı soluklarken böyle olduğu gibi, imkânsızlıklar ağında, kolu-kanadı kırık inlediği ve niyetleriyle mefkûresinin semâlarında dolaşmaya çalıştığı, hatta evinde, kanepesinin üstünde oturup idealleriyle oynaştığı zamanlarda da böyledir.

Rızânın neticesi, biraz da insanın ümit ve recâ derinlikleriyle mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) olarak Rabbin hoşnutluğundan esip-gelen büyülü bir sevinç ve sürûrdur.
Bu, ne kurb mülâhazasının hâsıl ettiği zevk, ne ibadet ü tâatten duyulan lezzet ne de günahlara karşı verilen savaştan meydana gelen vicdandaki hazdır.
Bu, ümit zâviyeli, recâ dalga boylu ve temkin edâlı rûhânî bir halâvettir..
ve doğrudan doğruya O’ndan, rızâ makamına hususî bir teveccüh ve bir rahmet esintisidir.
Rızâ mertebesi bütün mülâhazaların Hakk’a kilitlenmesi makamı olması itibarıyla, onu zevklere, lezzetlere, hazlara vesile saymak veya o türlü beklentiler içinde bulunmak, esası duruluk ve safvet olan o makama karşı saygısızlıktır.
Aslında, kalb ameli olarak mütâlaa ettiğimiz diğer bütün ahvâl ve makamât için de aynı şeyleri düşünebiliriz.
O’nu sevmek ve her hâlükârda O’nun hoşnutluğunu aramak, başka sebeplerden dolayı değil, yine O’ndan ötürü olmalıdır.

Dünden bugüne, ruh ve kalb dünyasının kahramanları, rızâ ile alâkalı, birbirine yakın ve birbirinin tamamlayıcısı pek çok şey söylemişlerdir:

Zünnûn’a göre rızâ;
olacak şeyler henüz olmadan, ferdin, Hakk’ın ihtiyârını kendi iradesine tercih etmesi;
Hakk’ın takdiri yerine gelip her şey olup bittikten sonra da, “Hayır, Allah’ın ihtiyar ettiğindedir.” [7] deyip herhangi bir rahatsızlık duymaması ve musibetlerin pençesinde kıvranırken dahi O’na karşı en âşıkâne duygularla coşmasıdır.[8]

Hz. Zeynelâbidîn’e göre rızâ;
hak erinin, Allah’ın irade ve ihtiyarına muhalif bütün arayışlara karşı kapanıp, herhangi bir yabancı dilek ve temennide bulunmamasıdır.[9] Ebû Osman’a göre;
Cenâb-ı Hakk’ın bütün celâlî ve cemâlî tecelli ve takdirlerini hoşnutlukla karşılayıp, celâlin ayn-ı cemâl ve cemâlin de ayn-ı rahmet olarak kabul edilmesidir[10] ki, Allah Rasûlü’nün أَسْأَلُكَ الرِّضَى بَعْدَ الْقَضَاءِ “Olacak olduktan sonra Senin rızânı isterim.” [11] nurlu beyânı da buna işaret etse gerek.
Evet, Allah’ın hükmü henüz yerine gelmeden O’na karşı rızâ, rızâya azimdir;
gerçek rızâ ise, başa gelen şeylerin şoku yaşanırken dişini sıkıp ona katlanmaktır.

Bu arada, yukarıdaki mütâlaalardan herhangi birine ircâ edeceğimiz ve rızânın ayrı birer buudu sayılan şu küçük mülâhazaların tesbitinde de yarar var.
İşte onlardan birkaçı:

1. Rızâ, ulûhiyet ve rubûbiyet kaynaklı hiçbir karara karşı rahatsızlık duymamak,
2. Allah’tan gelen her şeyi sevinçle karşılamak,
3. Kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla göğüslemek,
4. En sarsıcı ve ciğersûz hadiseler karşısında bile kalb balansının ayarını korumak,
5. Allah’ın “levh-i mahfûz-ı hakikat”teki takdirlerini düşünerek başa gelenler karşısında yok yere vurunup dövünmemek…

Rızâyla alâkalı bu tâlî esaslar içinde mütâlaa edebileceğimiz daha başka hususlar olsa da, mevzuu dağıtmamak için bu faslı noktalamak istiyoruz.

Düz insanların rızâsı, haklarındaki ilâhî takdir ve tecellilere itiraz etmeme..
mârifette derinliklere ulaşmış kimselerin rızâsı, kaza ve kaderden gelen her şeyi gönül rahatlığıyla karşılama..
kendini aşmış kalb ve ruh insanlarının rızâsı ise, kendi mülâhaza ve mütâlaalarını devreden çıkarıp sadece ve sadece O’nun istek ve teveccühlerini rasat etme şeklinde yorumlanmıştır ki: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي “Ey itminâna ermiş nefis! Dön Rabbine, O senden hoşnut sen de O’ndan hoşnut olarak..
dön de gir kullarımın arasına ve ardından da cennetime.” [12] âyetleri hemen bu mertebelerin hepsini ihtivâ etmekte ve hemen hepsiyle alâkalı teveccüh edecek hususlara cevap mâhiyetindedir.

Evet, bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, rızâ mertebesine ulaşabilmek, nefsin Allah’a yönelişiyle kayıtlanmıştır.
Bu yöneliş bizim, zaman ve mekânla alâkalı durumumuz açısından ve dünyevî-uhrevî buudlarımız itibarıyla değil;
Hakk’ın, zamanları ve mekânları aşan tecelli ve teveccühlerine göre değerlendirilmelidir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, bu yöneliş;
dünyada, tevekkül, teslimiyet ve tefvîz televvünlü;
vefat esnasında, kalb itminânı ve Rabbiyle karşılıklı hoşnutluk münasebeti şeklinde;
ikinci dirilişten sonra da, sâlih kullar arasında yerini alma ve cennete girme lütuf buudlarıyla tecelli edecektir.

Bir başka zâviyeden umum halk ve düz insanların rızâ telakkisi, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetini rızâ ile karşılama, başka arayışlara, başka yönelişlere bütün bütün kapanma ve hayatını قُلْ أَغَيْرَ اللهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ “De ki:
O her şeyin Rabbiyken, ben Allah’tan başka bir rab mı arayacağım?”[13] ve قُلْ أَغَيْرَ اللهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ “De ki:
Gökleri ve yeri yaratan, yediren-içiren ve yiyip-içmeye muhtaç olmayan Allah’tan başkasını mı rab edineyim?”[14] gerçekleri etrafında örgülenme şeklinde yorumlanmıştır ki, böyle bir rızâ düşüncesi, aynı zamanda hakikî tevhidi ifade etmesi bakımından her mü’min için mutlaka çok önemlidir.
Bu seviyedeki rızâ, Hak sevgisinin kalbe hâkim olması ve o kalbde âdeta başka sevgilere yer kalmaması, hatta ağyâr adına sevilen şeylerin de O’ndan ötürü sevilmesi ve sevginin ibadet şekline dönüşmesiyle gerçekleşir.

İkinci derecedeki rızâ, mârifet erbâbının rızâsıdır..
ve buna “rızâ anillâh” da denir ki, Hakk’ın kaza ve kaderini gönül hoşnutluğuyla karşılayıp, kalb ibresinin en az bir zaman içinde dahi, en küçük sapmalara meydan vermemesi hâli diyebiliriz.
Birincinin, rızâ adına avamca bir yaklaşım sayılmasına karşılık bu, mârifetle donanmış kalblerin Hak’la muâmelesi olarak kabul edilmiştir.

Üçüncü derecedeki rızâya gelince o, asfiyânın rızâsıdır ve Hakk’ın rızâsına rızâ şeklinde özetlenebilir.
Bu makamla şereflendirilen fert, kendi namına öfkelenmez..
kendi namına huzur ve sevinç hissetmez..
kendi duygu, düşünce ve arzularından vazgeçerek, hep Rabbinde fâni olmanın zevk ve lezzetlerini yaşar.

Birinci derecedeki rızâ;
irâdî olması ve tevhidi ifade etmesi bakımından farz ve aynı zamanda kurbet yolunun da mebdei;
ikincisi ise, öncekinin devamı, son mertebenin de esası olması açısından vacip mesâbesinde ve kurbet mülâhazalarıyla dopdolu;
üçüncüsüne gelince, o, kesbîlikten daha çok mevhibe televvünlü ve ayn-ı kurbet olan nafileden sayılmıştır.

Ayrıca, bu derecelerden sonuncusunun, ikinci ve birinci dereceleri ihtivâ ettiğini söylemek de mümkündür.
Zira, rızâ yolunda olma ve rızâ mülâhazasıyla yaşama, bir asıl ve esas, bütün bütün rızâyla bütünleşme ve rızâlaşma da onun neticesi ve semeresidir.
Tâbir-i diğerle, ilk iki mertebe Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarıyla alâkalı;
üçüncüsü ise, buna terettüp eden sevap, mükâfat, tecelli, vâridât ve mukabeleyle alâkalıdır ki, zannediyorum رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan..
işte bu, Rabbilerinden korkan kimselere ait bir mazhariyettir.” [15] âyet-i pürenvârı da bu üç hususa birden işaret etmektedir.
Aynı gerçeğin bundan daha açık bir ifadesini de

ذَاقَ طَعْمَ اْلإِيمَانِ مَنْ رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَسُولاً “Rabbim diye Allah’tan, dînim diye İslâm’dan, peygamberim diye de Hz.Muhammed (s.a.s.)’den hoşnut olan, imanın zevk-i ledünnîsini tatmış sayılır.” [16] sözleriyle Efendimiz dile getirmektedir.

Aşağıdaki mülâhazalarla, rızâ adına duygu ve düşüncenin beslenebileceğini, bu çetin yolun bir kısım sertliklerinin kırılabileceğini, cismânî ve dünyevî tepkilerin de bir ölçüde ta’dîl edilebileceğini düşünüyoruz:

* Hakk’ın takdir ve tecellileri karşısında insan bir figürdür;
o, üzerine aldığı rolün şekil ve keyfiyetine karışamaz..

* Başa gelen her şey, şart-ı âdî plânında insanın eğilimlerine göre tesbit edilmiştir.
Ve bunu değiştirmeye de Yaratan’dan başka kimsenin gücü yetmez..

* İnsan her şeyiyle Allah’ın mülkü ve kölesidir;
köle, efendisinin tasarruflarına müdahale edemez..

* Eğer insan, gerçekten Allah’ı seviyorsa, O’ndan gelen gülü de, dikeni de hoş görmelidir.

* İnsan başına gelen şeylerin neticelerini pek kestiremez;
oysaki bunların içinde dünya kadar maslahatlar da olabilir.

وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin hakkınızda hayırlıdır..
ve yine olur ki siz bir şeyi seversiniz ama, o sizin için şerdir;
siz bilmezsiniz, her şeyi Allah bilir.” [17] fermân-ı sübhânîsi bunu tasrih etmektedir.

* Müslüman, Allah’a teslim olmuş kimse demektir..
bu itibarla da onun, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına karşı hoşnutsuzluğu kat’iyen söz konusu olamaz.

* Her şeyden evvel mü’min bir hüsn-ü zan insanıdır;
insanlara karşı hüsn-ü zanla emredilen birinin, Rabbisinin muâmelelerine karşı sû-i zan ifade eden hoşnutsuzluğu nasıl söz konusu olabilir ki.?

* Kaderden gelen hadiseler karşısında, iyi görmek, iyi düşünmek ve hüsn-ü te’vilde bulunmak, her şeye rağmen insanın içini huzur ve inşiraha gark eder.

* Dünyada, yerine getirme mecburiyetinde olduğumuz sorumluluklar veya maruz kaldığımız hususlar, öteler hesabına şekillenmemiz için birer esas ise, cebrî eğitim ve öğretim gibi, insanın bunları severek yerine getirmesi gerekmez mi?.

* Kulun, Rabbisinden gelen şeylere karşı rızâ göstermesi, Rabbisinin de ondan razı olması demektir.

* Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine karşı rahatsızlık duymanın, gam, keder ve dağınıklığa sebebiyet vermesine karşılık, hep rızâ yörüngeli yaşamak ise, hislerimiz açısından cehennem içinde dahi olsak bize, cennetlerin neşvesini yaşatır.

* Rızânın gerektirdiği yerlerde, sebepleriyle hep onu arama, ilâhî teyidâtın reddedilmeyen davetiyesidir.

* İnsanlara karşı kalb bulanıklığı ve gıll ü gış eğer bir sû-i edepse, bunun, Allah’ın icraatına karşı duyulup hissedilmesinin nasıl affedilmez bir günah olduğunu ifadeye saygımız müsaade etmeyecektir.

* Bir insan için kader ve Hakk’ın tecellilerine rızâ, en önemli bir saadet vesilesidir.
Konuyla alâkalı Hz.Sâdık u Masduk’un

مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللهُ، وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللهُ “Âdemoğlunun en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, hiç şüphesiz Allah’ın kazasına razı olması..
ve onun en önemli talihsizliği de Allah’ın takdirlerini öfkeyle karşılamasıdır.” [18] şeklindeki mübarek sözleri de bu hususu tenvir etmektedir.

* Bir insanda Allah’ın icraatına karşı hoşnutluk hissi, onun kalbini lâhûtî esintilerle doldurur;
hoşnutsuzluk duygusu ise, şeytânî vehimlerle.

* Hayatlarını rızâ yörüngeli yaşayanlar, ömürlerini âdetâ bir şükür dantelâsı hâline getirirler;
hep hoşnutsuzluk homurdanıp duranlar ise, bu nankörlük değirmeniyle, en müsbet, en olumlu işlerini bile ezer, öğütür ve bitirirler…

* Hakk’ın icraatına karşı adem-i rızâ ve öfke, şeytanın insana nüfûz yollarının en müessiridir.
Böyle bir ruh hâleti içinde bulunup da şeytana yenik düşmeyen çok az insan vardır.

* Hakk’ın seninle olan muâmelesini gönül rızâsıyla karşılaman, seninle gök sâkinlerinin ortak paydasıdır..
ve bu da, şeref olarak sana yeter.

* Râzı olan, hüdâ’ya;
olmayan da, hevâya uymuş demektir.

* Allah’ın, hakkımızdaki hükümlerine razı olmak, O’nun istediklerini, şahsî arzu ve isteklerimizin önüne geçirme mânâsına gelir.
Bilmem ki, aksi mülâhazaları hatırlatan madalyonun öbür yüzünü ifadeye gerek var mı?

* Bütün ibadet ve tâat, rızâ meşcereliğinin meyveleri;
bütün ma’siyetler de, rızâdan mahrumiyetin..

* Rızâ, insanı, Rabbiyle iç cedelleşmeden kurtarır.
Böyle bir cedelleşmenin nasıl bir sû-i edep olduğunu söylemeyi isrâf-ı kelâm sayarız..

* Hakk’a karşı rızâ duygusu عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُكَ “Hakkımdaki her hükmün ayn-ı adâlettir.” [19] düsturuna saygı ve inancın ifadesidir..

* Yeryüzünde ilk ma’siyet, şeytanın, kendi hakkındaki takdire rızâ göstermemesiyle başlamıştır.

* Bir insan için rızâdan daha büyük bir pâye yoktur;
eğer olsaydı Allah, cennet ötesi âlemlerde sevdiklerini onunla pâyelendirirdi..
oysaki, ötelerde sonu olmayan en son nimet [20] وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ fehvâsınca Hakk’ın hoşnutluğudur..

* Rızâ, dînin temeli sayılan en önemli esaslar üzerine bina edilmiştir.
O, tevekküle dayanmakta ve onun hakikati, yakînle kanatlanmakta ve onun özü, muhabbetle ebediyete mazhar olmakta ve onun mâyesi, sadâkatin şâhidi, şükrün de fiilî beyânıdır.

* Rızâ bir hamlede insanı evc-i kemâlâta çıkaran öyle büyülü bir asansördür ki, ona binebilenler, hedeflerine zamanüstü bir hızla ulaşırlar.

* Muhabbet, ihlâs, inâbe, evbe, rızâ yamaçlarının çiçekleridirler.
Hak rızâsına kilitlenememiş gönüllerde bu vasıfları aramak ise beyhûdedir.

Zâhirî duygularla îfâ edilen amellerin mükâfatları, kat kat da olsa, kemmiyetin dar kalıplarıyla ifade edildiğinden az sayılır.
Rızâ ve rızâ buudlu kalbî amellerin sevapları ise, kalbin enginliğiyle mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) ve tasavvurlar üstüdür.

Rızâ, Hak katında en büyük bir mertebedir ve onun en seviyelisi de en büyüklerin ortak vasfıdır.
Hz.Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan diğer peygamberlere, onlardan da diğer bütün asfiyâ ve evliyâya uzanan çizgide, ihlâs, yakîn, tevekkül, teslimiyet ve tefvîzde finale kalmış devâsâ kametlerin, ona ulaşabilmek için soluk soluğa yarış yaptıkları mübarek bir hedeftir.
Bu hedefe ulaşma uğrunda nelere katlanılmış, ne tahammülfersâ şeyler göğüslenmiş ve ne kandan irinden deryâlar geçilmiştir.

İşte rızâya kilitli bir çilekeşin iniltileri:

اَي جَفَايِ تُـو زِدَوْلَت خُوْبتَر
وَانْتِـقَـامِ تُـو زِجَـانْ مَحْبُوبْتَرْ
عَاشِقَم بَرْقَهرُ وُ بَر لُطْفَشْ بَجِد
بُو العَجَب مَن عَاشِقِ هَرْ اِينْ دُوضِد
وَالله اَرْ زِينْ خَار دَرْ بُسْتَان رَوَم
هَمْچُو بُلْبُل زِينْ سَبَبْ نَالاَنْ شَوَمْ
اِينْ عَجَبْ بُلبُل كِه بُكَشَايَدْ دَهَانْ
تَـاخُورَدْ او خَـارْ رَا بَا گُلِسْتَان

“Ey sevgili, senin cevr u cefân devletli olmaktan daha güzeldir.
Senin intikamın candan daha sevgilidir.
Ben cidden O’nun kahrına da lütfuna da âşığım.
Ne gariptir ki ben zıtların âşığıyım.
Allah’a kasem olsun ki, bu hâr-ı belâdan bostân-ı safâya gidersem, hep bülbül gibi inleyici olacağım.
Gariptir;
bülbül ağzını açtığında hem hâr hem de gülistan söyler.”
(Mesnevî)

Bu sahada hoş bir söz de Hurûfî şair Nesîmî’den:

Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr senden dönmezem
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr senden dönmezem.

Evet, rızâ makamı, cem u fark üstü bir makamdır ve o makamın solukları da:
[21] ضَرْبُ الْحَبِيبِ زَبِيبٌ “Lütfun da hoş kahrın da hoş.”
sözleridir.

اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْمَرْضِيِّينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلَصِينَ

[1] Örnek olarak Bkz.Tevbe sûresi, 9/62;Mümtehine sûresi, 60/1;Beyyine sûresi, 98/8
[2] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/320;el-Mu’cemü’l-evsat 7/203, 8/192;el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/218
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.309
[4] Müslim, iman 56;Ahmed b.Hanbel, Müsned 1/208
[5] Âl-i İmran sûresi, 3/85
[6] Örnek olarak Bkz.Mâide sûresi, 5/119;Mücadele sûresi, 58/22
[7] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/478-479
[8] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.311
[9] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.311
[10] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.311
[11] Nesâî, sehv 62;Ahmed b.Hanbel, Müsned 5/191
[12] Fecr sûresi, 89/27-30
[13] En’âm sûresi, 6/164
[14] En’âm sûresi, 6/14
[15] Beyyine sûresi, 98/8
[16] Müslim, iman 56;Ahmed b.Hanbel, Müsned 1/208
[17] Bakara sûresi, 2/216
[18] Tirmizî, kader 15;Ahmed b.Hanbel, Müsned 1/168
[19] Ahmed b.Hanbel, Müsned 1/391, 452
[20] “Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır” (Tevbe sûresi, 9/72)
[21] Sevgilinin vurup dövmesi size üzüm şırası içirmek demektir

İnbisât

Genişleme, yayılma, içte derinleşme ve kendi tabiatını aşma mânâlarına gelen inbisât;
erbâbınca, şer’î hudutlar çerçevesinde, gönlün herkese açılması, tatlı dil ve güler yüzle hoşnut edilebilecek herkesin hoşnut edilmesi..
ve Allah’la münasebet açısından da havf ü recâ halîtası bir hâletin, insan benliğine hükmetmesinden ibarettir ki, bu seviyeye ulaşan kalbler, huzurda bulunmanın heybetiyle soluklarını yutar, huzur esintilerinin neşe ve sevinciyle de dışarıya çıkarırlar.
Nefes alırken ürperir, verirken de inşirâh duyarlar.

Bu itibarla inbisâtı, halkla alâkalarımız ve Hak’la münasebetlerimiz içindeki inbisât olmak üzere ikiye ayırabiliriz:

1.Halkla alâkalı münasebetlerimiz içinde inbisât;
Hak’la aramızdaki irtibâtı koruyup-kollama kaydıyla, insanlar arasında, insanlardan bir insan olarak, herkesi kabûl edip onlara kendi idrâk ve anlayışları içinde muâmelede bulunmaktan ibarettir.
Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s.), çevresiyle münasebetlerinde, yer yer işi lâtîfeye vardıracak şekilde, tekellüfsüz, yumuşak ve rahat davranır;
hikmet dolu nükteleriyle onların havsala ve idrâk seviyelerinde dolaşır ve o murâkabe insanlarına tebessüm eder, tebessüm ettirir ve nefes aldırırdı.
“Kalb tıpkı bir ayna gibidir.
Zaman zaman ciddilik o aynayı buğulandırabilir..
o buğuları da lâtîf lâtîfelerden başka bir şeyle silip aynayı cilâlamak mümkün değildir.”
(Az bir tasarrufla Minhâc)

2.Hak’la irtibâtımız içinde inbisât;
hâller üstü bir hâlle, korku ve ümîdi birden ruhta yaşama ve “inbisât” halîtasını soluklamadan ibarettir.
Havf ü recâ, nefsin hâllerinden olup, yolun başındakilerin Hak’la münasebetlerine bir unvan;
tamamen âriflerin hâli olan inbisât ise, kalbî hayatın ayrı bir buudu ve gönül erlerine has bir hâlettir.
İnbisât seviyesine ulaşamayanların inbisât gibi görünen halleri, çok defa kendilerinde hâsıl olan bir ülfet-i mârifetle, temkini tahrip ve insanı Allah’a karşı sû-i edep sayılabilecek lâubaliliklere sevk edebilir…

İnbisât;
insanın cismânî arzulardan sıyrılarak ve bedenî tutkuların tesirinden kurtularak Hakk’ın isim ve sıfatlarına mücellâ (pırıl pırıl) bir ayna olma makamında zuhûr eder ki -bu makama ister “cem’” ister “mahv” mertebesi diyelim netice değişmez- şahsın, Hak’tan gelen esintilerle şekillendiği ve renkler üstü renklere büründüğü sırlı bir noktadır.
Bu noktaya ulaşanların inbisâtı ketmetmeleri imkânsız, ulaşamayan mübtedîlerin inbisâttan dem vurmaları ise küstahlıktır.
“Eğer şâhın nedîmi naz ve cilve yaparsa, sen de onu yapmaya kalkma! Çünkü sen, o senede mâlik değilsin! Ey bu fânî âlemin kayıtlarından kurtulamayan kimse, sen mahv u sekr ve inbisâtı ne bilirsin!” Ruhun şâd olsun Mevlânâ! Beden ve cesedin kulları rûhu ne bilir! Bedenin mahbûsu rûhâniyât ve ledünniyâtı ne bilir! Hak ateşi ile elli defa yanıp püryân olmuş gönüllere sormalı şâk şâk sînelerin derdini ve verâların rengiyle tüllenen inkıbâz ve inbisâtları..!

اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا اْلإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ

Kast ve Azim

Kast;
teveccüh, îtimat, dosdoğru yürüme, bir hedef belirleyip o istikamette hareket etme, ifrat ve tefrite düşmeden itidalli düşünme, itidalli yaşama ve hep itidali takip etme mânâlarına gelir ki, lügatlere mevzu teşkil eden bu mefhumlarla erbâbının;
Mahbûb-u Hakîkî olan Allah sevgisini, Allah hoşnutluğunu elde etme yolunda, O’ndan başka her şeyden kalbî alâkayı kesme şeklindeki tariflerini irtibatlandırmak her zaman mümkündür.

“Dil beyt-i Hudâdır, ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzûl eyleye Rahman gecelerde.”(İ.Hakkı)

Yani, “Gönül bir Hudâ evidir, onu Allah’tan gayri her şeyden pâk tut ki, o sarayın gerçek sahibi, tecelli köşkünü rahmetle şereflendirsin.”
ifadesinde bu yüksek teveccüh ve îtimadı ve bu yüksek hedefi tahakkuk ettirme istikametindeki niyet ve kararlılığı anlatmakta ve kasttan azme, azimden hedefe, çok uzak ve yakın, çok uzun ve kısa bir mesafeyi kuşbakışı gözlerimizin önüne sermektedir.

Aslında ifrat ve tefrite, dolayısıyla da kalbî ve rûhî sıkıntılara mâruz kalmadan huzur ve itminân içinde bulunmanın önemli tek bir yolu vardır;
o da, Hak rızâsı ve Hak sevgisinin esas alınıp, hayatın bir dantelâ gibi bu esaslar çerçevesinde nakşedilip yaşanmasıdır.
“Bir gönül ki, Dost’tan, Dost talebinden hâlîdir, o, ızdırap ve sıkıntılardan kurtulamaz! Bir baş ki, onda Dost sevgisi yoktur;
o başta öz ve mânâ arama! Zira o baş, bir post ve deriden ibarettir.”
(Mesnevî)

Gönlünde O’na doğru seyahate karar vermiş ruhlar, bir lâhza bile yolculuktan, yol tasavvurundan ve o yolda hedeflenen yüce mânâ ve yüce gâyelerden gafil olmazlar.
Bir kere gözleri ağyâra kaysa ve ağyâra “yâr” deseler, bir ömür boyu efgân eder inlerler.
O’nun yoluyla hiç tanışmama büyük bir talihsizlik, “tanıyıp-tanıştım” dedikten sonra takılıp yollarda kalma ise bir hüsran ve haybettir.
Hem de ne hüsran ve haybet!

Kast, evvelâ, kalb yamaçlarında doğar ve gelişir, his vadilerinde bir çağlayan hâline gelir ve gürler.
Sonra da insanın bütün benliğini sarar..
ve trafik işaretleri gibi ona gideceği hedefi gösterir.
Bu mânâda kast, şuurlu bir niyettir ve gönül tepelerine saçılmış bir tohum gibidir.
Bu niyetle gerilen ruh ve gönül tepelerine tohum saçan el, bir de ilahî teyidle desteklenmişse, her hamle ve her gayret döl yatağını yüzlerce hayr u berekete açar ve beklemeye koyulur.
Kast ile belli bir turnikeye giren insan, iki adım ötede azimle buluşur ve o atmosfere girince de âdeta hedefe doğru yüzmeye başlar.

Azmi;
herhangi bir mevzuda kararlı olmak, karar verdiği şeyde çeşitli alternatiflere kapalı bulunmak, arkasına düşüp talep ettiği hususlarda sebât etmek ve üzerine aldığı sorumlulukları ciddi bir mes’ûliyet şuuru ile yerine getirmek şeklinde de tarif edebiliriz.

Azim, kastın ötesinde irâdenin daha derince bir buududur.
Ve aynı zamanda, tevekkül ve teslimiyet semâsına yükselme yolunun da ilk basamağıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, bu başlangıç ve sonu o kendine mahsus büyüleyici ifâdeleriyle sadece dört-beş kelime içinde şöyle noktalar:
“Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül ol..!” (Âl-i İmran sûresi, 3/159) Bu ilk basamak tevekkülle aşılır ve teslimiyetle tesbit edilirse, tepeler dümdüz, düz yollar da bütün bütün pürüzsüzleşir ve insan havada uçuyor gibi gider maksuduna ulaşır.

Kast u azim, kendilerine mahsus derinliklerle, irâdenin buudlarından iki buud ve onun önemli iki esasıdırlar.
Uzun seyahatlere niyet etmiş her yolcu, mutlaka kast u azim menziline uğrayıp “vize” alma mecburiyetindedir.
Bu menzilden vize aldıktan sonradır ki, gerçek yolculuk başlar.
Hem de, kast u azim kanatları altında ve onlarla başlayan bir sırlı derinlik içinde… İrade murada inkılap edip onun içinde eriyince, birer proje ve taslaktan ibaret olan kast u azim de itibarî birer unvan hâline gelir ve silinir-giderler.
Hak dostu:
“Her kim mükellefiyetlerinin üstünde, Allah’a vuslat arzusuyla şahlanırsa, Hudâ ona gelir.”
der.
Gelir de, onun gören gözü, işiten kulağı ve konuşan lisânı şeklinde tecelli eder.

Evet, kast u azmin kanatlarıyla yoldakiler için vuslat, fenâ içinde bir bekâdır.
Yolları aşmış ve muradlaşmış ruhlar içinse, vuslat, bekâ içinde bekâdır ve hayırların hayır doğurduğu bu “doğurgan dâire” içinde elemin izine bile rastlanmaz.
Elemin izine rastlamak şöyle dursun, orada elemler lezzet ufkunda doğar-batar, kahırlar da lütuflarla iç içe yaşar.
Başı bu noktaya ulaşmış bahtiyar bir ruh her zaman “Kahrın da hoş lütfun da hoş” der..
ve elinde rızâ kâsesi, Hak’tan gelen her şeyi cennet kevserleri gibi yudumlar gezer.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الثَّبَاتَ فِي اْلأَمْرِ وَأَسْأَلُكَ الْعَزِيمَةَ فِي الرُّشْدِ وَأَسْأَلُكَ شُكْرَ نِعْمَتِكَ وَحُسْنَ عِبَادَتِكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

İrâde, Mürîd ve Murâd

İsteme, dileme, arzu ve isteklerin gerçekleştirilip ortaya konması yeteneği veya iki şeyden birini tercih etme mânâlarına gelen irâde;
hayatını kalb ve ruh seviyesinde yaşayanlarca:
“Nefsin isteklerini aşma, bedenin arzularına başkaldırma, Hakk’ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek kendine rağmen her yerde ve her durumda O’nda ve O’nun murâdında fâni olma” şeklinde anlaşılmış ve tarif edilmiştir.

Mürîd;
kendi güç ve kuvvetinden teberrî edip, zerreden sistemlere kadar her şeyi kabza-i tasarrufunda tutan Kudreti Sonsuz’un irâdesine râm olan..
murâd ise, Hak arzusuyla dopdolu hâle gelmiş;
bütün bütün mâsivâya (O’ndan başkasına) kapanmış;
O’nun hoşnutluğundan başka hiçbir şeye istek ve iştihası kalmamış, dolayısıyla da Hakk’ın murâd ve matmah-ı nazarı (gözdesi) olmuş bahtiyar ruh demektir.

İrâde;
 يُرِيدُونَ وَجْهَهُ “İş ve davranışlarında sırf O’nu ister ve dilerler.” [1] gerçeğine göre, hak yolunun yolcuları için ilk menzil ve sonsuza yelken açanlar için de bir ilk konaktır.
Nâmütenâhîye açılan hemen herkes, ilk defa bu liman ve bu piste uğrar.
Sonra da bu birinci durağın anilmerkez gücüyle yükselir, hedefe doğru yol almaya başlar.
Bu yol alış, şahsın safveti, madde ile irtibatı ve merkezdeki gücün iticiliğiyle mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır).
Hakk’ın tevfiki ve irâde gücüne göre, kimileri bu mesafeyi yerde yürüme sür’atiyle, kimileri peyk, füze ve ışık hızıyla, kimileri de her türlü kemmiyet ölçüleri üstünde kat’eder.
Nebîde miraç, velîde arşiye, dervişte seyr u sülûk, Hakk’ın tevfikiyle desteklenmiş irâde, mürîd ve murâda birer parlak misâldirler.

Mürîdle irâde arasında bir alâka vardır ama, bu daha çok bir iştikak alâkasıdır.
Sebeplerin, sathî akıllar nazarında, ilâhî izzet ve azamete perde olması gibi, izâfî bir varlık sayılan insan irâdesi de

فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ “Dilediğini dilediği gibi yapan”[2] Zât’ın irâdesinin gölgesinin gölgesidir.
Gölge asla tâbi olduğu gibi, yaratılan irâdeler de yaratıcı irâdeye tâbidirler.
Gölgede vehmedilen parlaklık, canlılık ve câzibenin, aynalara akseden sûretlerin parlaklık, canlılık ve câzibesinden farkı yoktur… Ne var ki, yolun başındakiler için bunu anlayıp kavramak pek de kolay değildir.

Mürîd, irâdesini mutlak irâdeyle irtibatlandırıp murâd ufkuna ulaşacağı ve bedenden rûha, cisimden kalbe, düşünceden vicdana yükseleceği âna kadar, kat’iyen “fark”tan kurtulamaz..
kurtulamaz da, irâdeyi ayrı, irâde edeni ayrı ve murâdı da hep ayrı görür.
Evet, hak yolcusu, yolun başlangıcında mürîd, nihâyetinde murâd..
kulluğu tabiatına mâl etme gayreti içinde mürîd, Hak’la münasebetlerin, fıtratın ayrılmaz bir yanı hâline geldiği noktada murâd..
sevilip-arzu edilme yollarını araştırma faslında mürîd, her şeyde O’ndan bir kısım izler görüp sevgi ve mârifet arası gelip-gittiği ve bu geliş-gidişiyle zevk-i rûhânî kaneviçesini ördüğü zaman da murâddır.

“İlme’l-yakîn”in başlangıcından “hakka’l-yakîn”in nihâyetine kadar bu çok geniş mesafede, nisbî pek çok ibtidâ ve intihâlar vardır.
Meselâ:
Pek çoklarına göre رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي “Rabbim sînemi aç, rûhuma genişlik ver.” [3] bir intihâdır.
Ama أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ “Biz, Senin sîneni açıp rûhuna genişlik vermedik mi?”[4] mazhariyetine göre bir ibtidâdır.
Kezâ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ “Rabbim göster cemâlini göreyim Seni.” [5] kendi makamında bir son ama,

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى “O’nun gözü ne kaydı ne de kamaştı.” [6] ufkuna göre bir başlangıçtır.
Bunun gibi إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Şüphesiz benimle beraberdir Rabbim ve bana yol gösterecektir.” [7] bir maiyeti idrâk ifâdesidir.
Ama, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” [8] hakikat-i âliyesiyle kâbil-i kıyas değildir.

Mebde’de, sadâkat, vefâ ve azim esastır..
müntehâda, ciddiyet, temkin ve edep.
Mebde’de kusur edenler, takılır yollarda kalırlar..
müntehâdakiler ise itab görür ve hırpalanırlar.

Mükellefiyetleri yerine getirmede hassasiyet ve sürekli Hakk’a yalvarıp yakarma, irâdeyi besleyen önemli kaynaklardan biridir.
Bunun ötesinde, Hak inâyetinin, insanın gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili ve tutup yakalayan eli hâline gelmesi[9] ise, onun nâfilelerdeki titizliğine bağlıdır.

اَللَّهُمَّ أَلْهِمْنِي رُشْدِي وَأَعِذْنِي مِنْ شَرِّ نَفْسِي اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَتَرْكَ الْمُنْكَرَاتِ وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ

[1] En’âm sûresi, 6/52;Kehf sûresi, 18/28
[2] Bürûc sûresi, 85/16
[3] Tâhâ sûresi, 20/25
[4] İnşirâh sûresi, 94/1
[5] A’râf sûresi, 7/143
[6] Necm sûresi, 53/17
[7] Şuarâ sûresi, 26/62
[8] Tevbe sûresi, 9/40
[9] Bkz.Buhârî, rikak 38;Ahmed b.Hanbel, Müsned 6/256

Yakîn

Yakîn, şekten, şüpheden kurtulmak;
doğru, sağlam ve kesinlerden kesin bir bilgiye, hem de herhangi bir tereddüt ve kuşkuya düşmeyecek şekilde ulaşmak ve o bilgiyi rûha mâl etmek demektir.
Yerinde îkân, istîkân ve teyakkun da diyeceğimiz yakîn, mârifet yolcusunun ruhânî seyahatinde yükselip yaşadığı mânevî bir makamdır.
Böyle bir makam, derece, mertebe, terakkî ve inkişâfa açık varlıklar için sözkonusudur.
İçinde derece ve mertebelerin bulunmadığı, kendisi için inkişâf ve terakkînin de bahis mevzuu olmadığı ilm-i ilâhî için yakîn kat’iyen söz konusu değildir.
Bir kere ilâhî isimler tevkîfîdir..
ve gaybın lisân-ı fasîhi Hz.Şâri’ (s.a.s) tarafından -tabiî kendisine verilen vâridat ölçüsünde- nelerden ibaret olduğu bildirilmiştir ama, bunlar arasında, yakîne kaynaklık yapabilecek “mûkin” diye bir isme rastlanmamaktadır.
Sâniyen yakîn, şek, şüphe, tereddüt şânından olan nesneler hakkında kullanılır;
Zât-ı Ulûhiyet ise bunlardan münezzeh ve müberrâdır.

Hakikat ehlince yakîn;
iman esaslarını ve bilhassa, imanın kutb-u a’zamını, aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmak demektir.
Onu, imanda delil ve bürhanları aşarak, “latîfe-i rabbâniye” yoluyla gaybları müşâhede, eşyânın perde arkasını murâkabe ve sırları muhafaza şeklinde de tarif etmişlerdir.
Ona, bütün bilgi kaynaklarını, bütün müşâhede ve murâkabe yollarını kullanarak varılan noktalar ötesi nokta -ki, o nokta bir yönüyle intihâ, diğer yönüyle de ibtidâ sayılır- demek, zannederim daha uygun olur.
O noktaya ulaşan hakikat eri, sık sık sonsuza yelken açar..
kalben miraca, rûhen مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى “Ne göz kaydı ne de haddi aştı.” [1] ufkuna ulaşır..
pâr pâr yanan ilâhî tecelliler kehkeşânları arasında seyahat eder ve “âyetü’l-kübrâ”yı heceleyecek lisân, görüp duyacak sem’ u basarla taltif edilir.
Yani sonsuzluk yolcusunun kâinat kitâbını sistemli mütâlaası, eşyâyı tekrar-ber-tekrar hallaç etmesi neticesinde, büyük-küçük her varlık üzerinde, Allah’a mahsus taklit kabul etmez sikke ve tuğraların ifâde ettikleri mânâlara..
âfâkta ve enfüste müşâhedesine takdim edilen ibret levhalarını seyr ede ede ulaşılmaz perde arkası sırların inkişâfına..
hayatını ilhamların tılsımlı ve aydınlık ikliminde sürdüre sürdüre insânî güçle aşılamayan ve ihâta edilemeyen “kenz-i mahfî”nin tenezzül dalga boyuyla kalbde tecellisine..
ve bu kaynaklardan süzülüp gelen ışık dalgaları mahiyetindeki vâridâtı göz, kulak ve diğer lâtîfelere hem de hiç kırmadan, değiştirmeden aksettiren vicdan menşûrunun iş’âr ve işâretlerine âşina olması, duyup hissetmesi, zevkedip tatmasıdır ki, ancak, çok hususî mânâda Allah’a yakın olanların lütuflandırılacakları bir mazhariyettir.

Yakînin en azı bile, kalbi nurlarla dolduracak, tereddüt sis ve dumanlarını silip süpürecek ve insanın iç dünyasında, sevinç, itminân ve revh u reyhân esintileri meydana getirecek kadar güçlüdür.
Hz.Zünnûn’un da dediği gibi;
yakîn, kalbi ebediyet arzusu ve sonsuzluk emeliyle coşturur.
Bu yüksek duygu ise, insanda zühd düşüncesini uyarır ve geliştirir..
zühd yamaçları, hikmete açık düşünce kuşaklarıdır..
zühdle kanatlanıp hikmete ulaşan ruh, benliğine âkıbet mülâhazasını perçinler ve hâkim kılar..
ukbâ mülâhazasıyla oturup kalkanlar ise, halk içinde olsalar dahi hep Hak’la beraberdirler.

Yakînin başlangıcı, perde aralanması berzâhı, iki adım ötesi mükâşefe -kalbin ilâhî tecellilerle doygunluğa ulaşıp, şüphe, tereddüt ve bütün kuşkulara kapanması ki;
bu noktaya ulaşanlardan bazıları:
“Perde açılsa yakînim ziyâdeleşmez.” [2] demişlerdir- eşyânın hakikatinin renkler ve keyfiyetler üstü tüllendiği bu iklimden iki soluk sonrası da müşâhede -gözle görülmemişler, kulakla işitilmemişler ve insan tasavvurlarını aşan- mevhibeler âleminde seyahat ufkudur.

Yakîn, mebde itibarıyla kesbî, müntehâ ve netice itibarıyla da bedîhî, lutfî -kesbî sözüyle, Ehl-i Sünnet imamlarının, eğilim ve eğilimdeki tasarruf dedikleri cüz’î irâde ve onun taallukunu kastediyorum- ve mutlaka mârifet vizelidir.
Mârifet;
bakış zâviyesi, isabetli nazar, dupduru niyet ve sâlikin delillerle buluşup tanışmasına, Allah ihsânının iktirân etmesiyle meydana gelir, billûrlaşır, benliğin bütün derinliklerini aydınlatır..
derken dört bir yandan insan rûhuna ışıklar yağmaya başlar..
varlığın her ufkunda peşipeşine şafaklar sökün eder..
maşrıkların yanında mağribler de ağarır ve istidâdına göre her fert, kendini ışıklarla muhât bir nokta gibi görür rûhunun derinliklerinde..
kesret dağdağasının silinip gittiğini müşâhede eder ve her şeyin bir vahdet zemzemesi içinde zevke inkılap ettiğini duyar ve yaşar…

Evet, yakîn, başlangıcı itibarıyla, biraz tozlu-dumanlı, dolayısıyla da huzursuzluk esintilerine açık geçer;
neticesi itibarıyla ise, tasavvurlar üstü bir huzurla iç içedir.
Mebde ve müntehâdaki bu farklılığı göremeyenler, yakînde hatarât, huzurda tavattun ve emniyet varolduğu iltibâsına düşmüşlerdir.
Oysaki mesele, tamamen bir mebde ve müntehâ meselesi..
hatarât ise [3]إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ fehvâsınca herkes için bahis mevzuu..
tavattun ve emniyete gelince onlar, Allah’ın yakîn seralarında yetiştirdiği inâyet turfandalarıdır.

Bir kısım Kur’ân âyetlerinde işâret buyurulduğu gibi, yakîn, tasavvuf erbâbınca üç bölüm içinde mütâlaa edilmiştir:

1. İlme’l-yakîn ki;
apaçık delil ve bürhanların aydınlık dünyasında, o delil ve bürhanlar vesâyetinde hedeflenilen hususlarla alâkalı en sağlam inanç ve en kesin iz’âna ulaşma hâli,

2. Ayne’l-yakîn ki;
keşif, müşâhede ve duyup hissetmenin, rûha kazandırdığı engin ve tarifler üstü mârifete ulaşabilme pâyesi,

3. Hakka’l-yakîn ki;
perdesiz, hâilsiz;
aynı zamanda kemmiyetsiz, keyfiyetsiz ve tasavvurları aşan sırlı bir maiyyeti ihrâz mazhariyeti diye yorumlanmıştır.
Bazıları bu mazhariyeti, kulun, benlik, enâniyet ve nefis cihetiyle fenâ bulup Zât-ı Hak’la kâim olması şeklinde tefsir etmişlerdir.

Bu üç hususu, avamca şöyle bir misâl ile anlatmak da mümkündür:
Bir insanın ölmeden ölümü bilmesi “ilme’l-yakîn”, gözünden perdenin kaldırılıp canını almaya gelen melekleri görmesi ve sekerât öncesi bir kısım metafizik hâdiselere şâhit olması “ayne’l-yakîn”, ölümün kendine has keyfiyetini tadıp duyması da “hakka’l-yakîn”dir.
Buna göre bir insanın, ilmî istidlâl yoluyla herhangi bir mevzuda elde ettiği kesin bilgiye ilme’l-yakîn, gözüyle, kulağıyla ve diğer sâlim duygularıyla ulaştığı mârifete ayne’l-yakîn, istidlâl ve müşâhade üstü ve doğrudan doğruya onun vicdanına gelen, vicdanından fışkıran ve bütün zâhir-bâtın duygularının ufkunu saran irfâna da hakka’l-yakîn denir.

Yakînin, hususiyle de hakka’l-yakînin, hakâik-i mücerre-deye tatbikine gelince, yukarıdaki mülâhazalarda da işaret edildiği gibi, o, tamamen hâlî, zevkî bir meseledir..
ve bundan öte fazla bir şey söylemek de bizim boyumuzu aşar.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى صَاحِبِ الْيَقِينِ الأَتَمِّ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اْلاَكْرَم وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Necm sûresi, 53/17
[2] Hz.Ali’nin (r.a.) sözü olarak meşhur olan bu ifadeler için Bkz.Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/203; Aliyyü’l-Karî, el-Esrâru’l-merfûa s.193
[3] “Allah’ın rahmetiyle kuşatması durumu hariç (Beni de amelim kurtarmaz)” (Buhârî, rikak 18, merdâ 19;Müslim, münâfıkîn 71-78;İbn Mâce, zühd 20)

Zikir

Anmak, hatırlamak, yâd etmek mânâlarına da gelen zikir;
sofîlerce, Allah’ın (c.c.) ad ve unvanlarının teker teker veya birkaçının bir arada tekrar edilmesinden ibarettir.
Zikir, Allah’ı münferiden veya topluca anma yollarının -bu yolun adı ne olursa olsun- bazılarında “اَللهُ“, bazılarında “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ” -mürşid ve rehberin tayinine göre- bazılarında da daha değişik isim ve unvanlarla edâ edilir.

Zikir de, tıpkı şükür gibi hem lisân, hem kalb, hem beden, hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur.
Cenâb-ı Hakk’ı bütün esmâ-i hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, O’nun hamd ü senâsıyla gürlemek, yerinde tesbîh u temcîdlerle gerilmek, yerinde Kitab’ını okumak ve onun rehberliğine sığınmak;
kâinat kitâbındaki âyât-ı tekvîniyesini mânâ-yı harfiyle mırıldanmak;
aczini, fakrını duâ ve münâcât lisânıyla ilân etmek…
Evet, bütün bunların hepsi lisâna âit birer zikirdir.

Başta “latîfe-i rabbâniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâd etmek, yâni O’nun varlığına dair delillerin mülâhazasıyla oturup kalkmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek;
sonra da O’nun cihan çapındaki rubûbiyet ahkâmını, bu ahkâm karşısında sorumluluklarımızla alâkalı meseleleri, emr ü nehiyleri, va’d ü vaîdleri, mükafât ü mücazâtları tefekkür etmek;
enfüsî ve âfâkî yollarla varlık ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak;
bu araştırmalar esnasında basar ve basîrete açılan uhrevî güzellikleri tekrar-ber-tekrar temâşâ etmek..
zerreden seyyârelere kadar her şeyin, “âlem-i kuds” hesabına atan birer nabız, âlem-i lâhût’a nur-efşan birer tercüman ve “hakikatü’l-hakâik”a birer menfez olduklarını tasavvur etmek de bir kalbî zikirdir.
Her zaman bir nabız gibi atan varlığı duyabilenler, bir hatip gibi konuşan âlem-i lâhûtu dinleyebilenler ve bu menfezlerden celâl ve cemâl tecellilerini temâşâya muvaffak olanlar, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği öyle rûhanî zevklere ulaşırlar ki, bazen bu zevk zemzemesi içinde geçen hayatın bir saati yüzlerce seneye muâdil gelebilir;
gelebilir ve bu kudsî seyahat o zevkli sonsuzluğuyla, vâridât ve mânevî hazlar “salih dâiresi” içerisinde köpüre köpüre devam eder gider.
“Sübühât-ı vech”in nurları her yanı sardığı bu noktada insanın müşâhedeleri insanı aşar;
aşar da her gönül erbâbı ve her istidat, “zâtü’l-emr”e muvâfık olsun-olmasın, duyup hissettiği şeylerle kendini bir zikir velvelesi içinde bulur.
Derken, ihtiyârî-gayri ihtiyârî, esmâ-i ilâhîyi mırıldanmaya başlar.

Bazen zikir, öylesine köpürüp insan benliğini sarar ki, zikirden de zâkirden de nâm u nişân kalmadığı böyle bir istiğrak hâlinde, kimileri “لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ اللهُ“, kimileri “لاَ مَشْهُودَ إِلاَّ اللهُ” kimileri ” لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ” ve kimileri de, tabiî şuurlarının külliyeti ölçüsünde, ” لاَ “dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek ” إِلاَّ اللهُ“a geçer ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhid”e devam ederler.

Herhalde, işte böyle bir kurbet ve böyle bir maiyyet atmosferinde geçen saniyeler, -tabiî vâridâta açık münevver saniyeler- kapalı ve nursuz senelerden daha bereketli ve daha ebediyet buudludurlar.
Bu mübârekiyete işâret için hadis olarak rivâyet edilen bir kutlu sözde:

لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لاَ يَسَـعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلاَ نَبِيٌّ مُرْسَلٌ 
“Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki o esnâda Bana ne bir mukarreb melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.” [1] buyurulur.

İlâhî emir ve yasakları, ciddi bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifâsına koşmak ve derin bir mes’ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki, lisânla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu nevi zikirden kaynaklanmakta ve bu “anilmerkez” güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir.
Bedenî zikir daha çok, ulûhiyet kapısının tokmağına dokunmak sûretiyle, o dergâha kabul yollarını araştırarak beşerî acz ü fakrımızı ilân üslubuyla ilâhî kudret, ilâhî kuvvet ve ilâhî gınâya ihtiyacımızı bir arz hamlesidir.

Evet, zikreden ve zikrinde de ısrarda bulunan zâkir, Cenâb-ı Hak’la mukâvele yapmışçasına hıfz u himâye ve inâyet seralarına alınmış olur ki فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “Anın Beni ki anayım sizi”[2] ilâhî fermânı da aczin ayn-ı kuvvet, fakrın ayn-ı gınâ hâline geldiği bu sırlı keyfiyeti ifâde etmektedir.

Yani siz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edince, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak..
siz duâ ve münacâtlarla hep O’nu mırıldanınca, O da icâbetle size lütuflar yağdıracak..
siz onca dünyevî işlerinize rağmen O’nunla münasebetlerinizi devam ettirince, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek..
siz yalnız anlarınızı O’nun huzuruyla şereflendirince, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size “enîs ü celîs” olacak..
siz rahat zamanlarınızda O’nu dilden düşürmeyince, O da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında size sürekli rahmet esintileri gönderecek..
siz O’nun uğrunda yollara dökülüp O’nu cihana duyurunca, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak..
siz bütün davranışlarınızda ihlâslı olunca, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek…[3]
Böylece, zikir arzusu, zikir cehdi, zikre mazhariyet nimetiyle kıymete ulaşacak, derken Allah da bu tevfik ve hidâyet lütfunu hususî ihsanlarıyla daha bir derinleştirecektir ki, وَاشْكُرُوا لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ “Bana sürekli şükredin ve sakın nankörlüğe düşmeyin!”[4] emr-i rabbânîsi de işte, zikirden şükre, şükürden zikre bu “salih dâire”yi ihtar etmektedir.

Zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Ondan sonra da, Hazret-i Sâhib-i Şeriat’tan sâdır olan nurlu sözler gelir.
Cehrî, hafî her şekliyle zikir, duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan ziyâ-i “sübühât-ı vech”in bedene taşınması ve rûha mâl edilmesi ameliyesidir.

Zikir, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık nimetleri karşısında O’nu, ins-cin herkese ilân etmenin unvanıdır.
Bu ilân kesildiği an yeryüzü ve ondaki varlıkların da hikmet-i vücudu kalmaz.
Zaten, Peygamber beyânıyla -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- yeryüzünde “Allah Allah” diyenlerin kalmayışı, kıyametin kopmasıyla irtibatlandırılmıyor mu?..[5]

Hangi şekliyle olursa olsun “zikrullah” yolu, Hakk’a ulaşma yollarının en kavîsi ve en emînidir.
O olmadan Hakk’a vuslat zordur.
Evet, vicdanların şuurla O’nu anması, letâifin her an O’na dem tutması ve lisânın bu armoniye tercümân olması, sonsuzluk yolunun yolcuları için ne tükenmez bir zâd ü zahîre ve ne bereketli bir kaynaktır!

Zikrullah, kurbet helezonunda öyle bir seyahattir ki;
dil, duygu, gönül bir koro teşkil edip de Allah’ı anmaya durunca insan, bir anda kendini sırlı bir asansör içinde bulur ve bir lâhzada rûhların uçuşup durduğu iklime ulaşır;
ulaşır da gök kapılarının aralığından ötelere ait neler ve neler seyreder..!

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur.
Namaz bütün ibâdetlerin pîri ve din sefinesinin direği olduğu hâlde[6] belli zamanlarda edâ edilir ve edâ edilmesi câiz olmayan vakitler de vardır.[7]
Zikrullah ise, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile mukayyet değildir.

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ 
“Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar.” [8] fehvâsınca, ne zaman itibarıyla ne de hâl itibarıyla zikrullah’a tahdit konmamıştır.

Kitap, Sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, zikrullah konusunda yapıldığı ölçüde bir başka şeye terğib ve teşvik yapıldığını hatırlamıyorum.
Aslında o, namazdan, cihada kadar her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir.

Ancak, herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerinde tesiri ölçüsündedir ki;
sofîler buna “müşâhede” veya “huzur-u kalb” derler.
Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O’na ulaşır.
Bazıları da vicdanlarında O’nu “kenzen” bilir ve derunlarındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdat sayesinde sürekli maiyyette olur.
Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir.
اَللهُ يَعْلَمُ أَنِّي لَسْتُ أَذْكُرُهُ وَكَيْفَ أَذْكُرُهُ إِذْ لَسْتُ أَنْسَاهُ 
“Allah biliyor ki ben O’nu şimdi anmıyorum, anmak ne demek, ben O’nu hiç unutmadım ki..!”[9] sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek olsa gerek.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي لَكَ ذَكَّارًا لَكَ شَكَّارًا لَكَ رَهَّابًا لَكَ مِطْوَاعًا لَكَ مُخْبِتًا إِلَيْكَ أَوَّاهًا مُنِيبًا وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الذَّكَّارِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الْمُخْبِتِينَ الْمُنيبِينَ

[1] Aliyyü’l-Karî, el-Esrâru’l-merfûa s.197;el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/226
[2] Bakara sûresi, 2/152
[3] Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32), tevhid 35;Müslim, iman 39, cennet 5-6
[4] Bakara sûresi, 2/152
[5] Müslim, iman 234
[6] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 3/39;el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 3/136; ed-Deylemî, el-Müsned 2/404
[7] Buhârî, mevâkîtü’s-salât 30, 31;Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 285-296
[8] Âl-i İmran sûresi, 3/191
[9] Beyhakî, bu sözün bir hikmet erbabından nakledildiğini belirtir. (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/331)

İhsan

İhsan;
lügat itibarı ile iki şekilde kullanılır:
Biri ” أَحْسَنَهُ ” dur ki;
bir şeyi güzel ve mükemmel yaptı, ihsan şuuru ile davrandı, hep mükemmeli takip etti;
diğeri ise ” أَحْسَنَ اِلَيْهِ “dir ki;
iyilik etti, ihsan ve cemilede bulundu mânâlarına gelir.

Her iki anlam da, Kur’ân’da ve Sünnet’te nazar-ı itibara alınmış, yer yer bunlardan birisine, zaman zaman da her ikisine birden tevcihte bulunularak telvine gidilmiştir ki, Hazret-i Yûsuf’un (alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm) ihsan şuurunu tescil bölümünde buna işaret edilmişti.

Hakikat ehlince ihsan;
hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler plânlama, iyi işlere mukayyet kalma ve kullukla alâkalı bütün davranışların, Allah’ın nazarına arz edilmesi şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde temsil edilmesinden ibaret kalbî bir ameldir.

İhsana ulaşabilmek için, duygu, düşünce ve tasavvurların sağlam bir imana bina edilmesi, iman gerçeğinin İslâmî esaslarla derinleştirilmesi ve kalbin kadirşinas ölçüleri ile ilâhîleştirilmesi şarttır.
Başkalarına ve başka şeylere ihsan duygusu ise Hak murakabesi ile bütünleşmiş böyle bir kalbin tabiî tavrıdır.

Evet, اَلإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ 
“İhsan, görüyormuşçasına senin, Allah’a ibadet etmendir;
sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” 
[1] hakikatınca, yapılan her şeyi arızasız ve Cenâb-ı “Şâhid-i Ezelî”nin nazarına arz edilebilecek şekilde, inanarak, duyarak, irade, his, şuur ve lâtîfe-i rabbâniye buudları ile yerine getirmek bir esas, bir temel prensip ve hakikat erlerince ulaşılması gerekli olan bir ufuk;
başkalarına karşı iyilik duygusu, iyilik düşüncesi ve iyi davranmak ise, insan ruhu ile bütünleşmiş böyle bir ihsan şuurunun zuhûru, taşması ve intişârıdır ki;
birinci şıkkın tabiî neticesi ve ihsana programlanmış bir vicdanın programlandığı şeyi ifade etmesinden ibarettir.

Bu mânâdaki, ihsanın insanlara bakan yanını,

أَنْ تُحِبَّ لِأَخِيكَ مَا تُحِبُّ لِنَفْسِكَ 
“Kendin için sevdiğini kardeşin için de sevmen”
[2] düstûru;
bütün yaratıkları içine alan evrensel buudunu da,

إِنَّ اللهَ كَتَبَ اْلإِحْسَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ فَإِذَا قَتَلْتُمْ فَأَحْسِنُوا الْقِتْلَةَ وإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذَّبْحَ وَلْيُحِدَّ أَحَدُكُمْ شَفْرَتَهُ وَلْيُرِحْ ذَبِيحَتَهُ 
“Allah, her şeye karşı ihsanı kabul etmiştir;
öyle ise öldürürken (ölümü hak etmiş kimseleri) ihsan tutkusu ile öldürün!
(Bir hayvanı) boğazlarken ihsan hissi ile boğazlayın (yani) bıçağınızı iyi bileyin ve keseceğiniz hayvanınızı rahat ettirin!”
[3] hadis-i şerifleri ifade etmektedir.

İhsan şuuru, salih bir dairenin (kısır döngü karşıtı olarak kullanıyorum) kapısını açan sırlı bir anahtar gibidir.
O kapıyı açan ve o aydınlık koridora adımını atan insan, yürüyen merdivenlere binmiş gibi, kendini sihirli bir yükselişin helezonunda bulur.
Bir de, bu mazhariyetiyle beraber, iradesinin hakkını verip kendi de yürüyüşünü devam ettirirse, her adımda iki basamak birden yükselir ki;
zannediyorum,

هَلْ جَزَاءُ اْلإحْسَانِ إِلاَّ اْلإِحْسَانُ “İhsanın mükâfatı da başka değil yine ihsandır.” [4] ilâhî beyânı da işte bunu hatırlatmaktadır.
Nitekim bir gün, Hazreti Sâdık u Masduk bu âyeti okumuş ve ashabına sormuştu:
“Biliyor musunuz Rabbiniz bununla ne anlatmak istiyor?
” Ashab:
Allah ve Resûlü bilir;
cevabını verince, O da sözlerine şöyle devam etmişti:

يَقُولُ:
هَلْ جَزَاءُ مَنْ أَنْعَمْتُ عَلَيْهِ بِالتَّوْحِيدِ إِلاَّ الْجَنَّةُ
 
‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir..!’ diyor.” 
[5]

İhsan şuuru, yağmur yüklü bulutlar gibi bir baştan bir başa bütün kalb tepelerini sarınca, ilâhi eltaf sağanak sağanak boşalmaya başlar..
ve insan kendini لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ 
“İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” 
[6] kuşağında bulur;
bulur ve insan olma mazhariyetini en engin hazlarıyla duyar ve yaşar.
Bu mevzuda bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerin kurup durduğu hâlis niyetlere terettüp eden, fazl ve lütuf kaynaklı ilâhî vâridat vardır ki, onun tasavvuru bizi de bizim düşüncelerimizi de aşar..!

İnsanı Hakk’a ulaştırmada en aldatmaz vesilelerden biri kalbdir ve kalbin en büyük ameli de ihsandır.
İhsan, ihlâs yamaçlarına açılmanın en emin yolu, rıdvan tepelerine ulaşmanın en sıhhatli vasıtası ve Şâhid-i Ezelî’ye karşı da bir temkin şuurudur.
O’na doğru her gün, imanla donanmış, amelle kanatlanmış ve takvâ ile derinleşmiş yüzler-binler “şedd-i rihâl” eder yolculuğa koyulurlar ama, o zirveye, ya birkaç insan ulaşır, ya da ulaşamaz.
Ulaşamayanlar ulaşma adına didinmelerini sürdüredursunlar;
ulaşanlar orada Allah’ın sevmediği şeyleri bütün çirkinlikleriyle duyar, hisseder ve onlara karşı kapanır;
Allah’ın güzel gördüğü şeylerle de fıtratlarının gereğiymişçesine birleşir, bütünleşir ve sürekli “mâruf” soluklarlar.

اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الآخِرَةِ اَللَّهُمَّ اقْسِمْ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا سَيِّدِ الْمُحْسِنِينَ مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِين

[1] Buhârî, iman 37;Müslim, iman 7; Ebû Dâvûd, sünnet 16
[2] Bzk. Buhârî, iman 7; Müslim, iman 71
[3] Müslim, sayd 57;Tirmizî, diyât 14; Ebû Dâvûd, edâhî 111
[4] Rahman sûresi, 55/60
[5] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/372; ed-Deylemî, el-Müsned 4/337;  İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azîm 4/279
[6] Yûnus sûresi, 10/26

Basiret ve Firaset

Sözlüklerin;
idrâk, fetânet, delil ve şâhit kelimeleriyle karşılamaya çalıştıkları basîret, kâmus ve ta’rifât kitaplarında:
“Kalb gözünün açıklığı, idrâk genişliği, daha başlangıçta iken neticeyi görüp-sezme ve yarınları bugünle beraber değerlendirebilme melekesi” olarak tarif edilmiştir.

Gönül erlerinin muhâverelerinde basîret, bir başka derinlik ve ihâtaya ulaşır.
Şöyle ki;
o, tefekkür ve ilhâmın rehberliğinde biricik irfan kaynağı,
eşyânın hakikatini kavramada rûhun ilk idrâk mertebesi;
aklın, renk, şekil ve keyfiyetlere takılıp kaldığı noktalarda,
rûhî değerleri görüp tesbit eden bir vicdânî şuur ve ilâhî tecellilerle nurlanıp Zât-ı Ulûhiyetin ünsiyeti ziyâsıyla sürmelenmiş öyle bir idrâktir ki,
idrâklerin yalın ayak, baş açık hayâllerle yorulup bîtâp düştükleri vâdilerde o,
delil ve şâhide ihtiyaç duymadan eşyânın perde arkası sırlarıyla halvet olur ve aklın şaşkın şaşkın dolaştığı yerlerde gider hakikatler hakikatine ulaşır.

Basar, Allah’ın nur-efşân bir sıfatıdır;
her müstaidin basîreti de 
نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ “Aralarında taksimi yapan Biziz.” [1] mîzânıyla bu ilâhî sıfattan hissesi ölçüsündedir.
Böyle kaderî bir tecellide en büyük hisse ile, bu lâhûtî kaynaktan kana kana istifâde edip, sonra da rûhunun ilhâmlarını, arkasında saf bağlamış bendelerinin sînelerine boşaltma mazhariyetinin biricik sîmâsı, Hak tecellilerinin mücellâ âyinesi Hz.Muhammed (s.a.s.)’dir ve bu mevzuda O’nun eşi-menendi yoktur.
 
قُلْ هَذِهِ سَبِيليِ أَدْعُوا إِلَى اللهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي 
“De ki:
İşte benim yolum! Ben Allah’a -körü körüne değil- basîret üzere davet ediyorum..
bana tâbi olanlar da öyle…”
[2] beyânı, Nebîler Sultanı ve arkasındakilerin bu ilâhî mevhibe ve onun vâridâtından istifâdelerinin hususiyet ve azametine işâret etmektedir.

Bu ışıktan idrâk sayesindedir ki, miracın kutlu yolcusu, idrâksizler için hemen her zaman, anlaşılmaz bir “amâ” sanılan varlığın perde arkasını, bir solukta gezip gördü..
bir kitap gibi mütâlaa etti..
iman rükünlerinin misâlî levhalarının sergilendiği gayb yamaçlarında dolaştı..
kader kalemlerinin yürekleri hoplatan nağmeleriyle ürperdi..
hûri-gılman teşrifatçılığına uğrayıp geçti..
“ne mekân var ânda, ne arz u semâ…”
duygularının mûsikîleştiği noktada 
قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى 
“İki yay arası kadar, hatta daha da yakın…”
[3] nefehâtiyle istikbâl edildi ve armağanlandırıldı…

Bazen basîretteki temâşâ zevki firâsetle ayrı bir derinliğe ulaşır ki, o zaman idrâk “te’vîlü’l-ehâdîs”e (eşyânın melekûtî yönlerine nüfuz ve hâdiselerin yorumuna) uyanır ve ruh, üç buudlu şu mekânda, birkaç buudu birden yaşamaya başlar.
Derken vicdan, varlığın gören gözü, atan nabzı ve kavrayan aklı olur.

Sezme, anlama mânâlarına gelen firâset, idrâkin iz’ânlaşması ve basîretin daha da derinleşmesi demektir.
Hak nurunun tecellisine açık firâsetli gözler, gölgelere aldanmayan öyle ay yüzlülerdir ki, basîretlerinin nuruyla en karanlık zeminde dahi her şeyi apaçık görür, iltibasları aşar, benzerliklere aslâ takılıp kalmaz..
cüz’iyyâtın esiri olmaz..
kamışın içinde şekeri, suyun ruhunda oksijen ve hidrojeni birden müşâhede ve idrâk eder ve gönlü hep “fark” ikliminde dolaşır.

İnsan sîmâsından kâinat çehresine kadar her nokta, her kelime, her satır
 
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ 
“Elbette bunda basîret ve firâseti olanlar için ibretler vardır.”
[4] gölgesinde seyahat edenlere çok mânâlı birer lâfız, hatta birer kitaptır.

اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ، فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللهِ 

“Mü’minin firâsetinden korkun ve titreyin.
Çünkü o, Allah’ın nuruyla nazar eder.” 
[5] sırrıyla her tarafı görebilecek bir tarassut noktasına oturmuş bu yüksek kâmetler, eşyânın hakikatiyle temasa geçer, varlığın perde arkası itibarıyla gerçek çehresine muttali olur, her şeyin hakikî yüzünü kavrayıp ortaya koyarak hâdiselerin yüzlerine nur saçar..
ve ömrünü karadelikler etrafında geçirenlere rağmen hep firdevsî yamaçlarda zevkten zevke koşar dururlar.

Gözleri firâsetle açılıp-kapanan bir rûhun nazarında, varlık, yaprak yaprak bir kitap, canlı-cansız bütün eşyâ bin bir mânâ ile ışıldayan kelimeler, varlığın çehresi ve insanların sîmâları da aldatmayan birer beyân olur.
Gönül erleri o kitabın tekvînî âyetlerinden, o âyetlerin nur-efşân cümlelerinden, her gözün göremediği, her kulağın işitemediği öyle şeyler duyar, öyle şeyler görürler ki, en muhteşem dimağlar dahi bunların tasavvurundan âciz kalır.
Her mü’minin derecesine göre, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın tasavvur edemeyeceği sürprizleri, onlar her lâhza burada duyar, sezer ve zevk ederler.

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ قُلُوبًا أَوَّاهَةً مُخْبِتَةً مُنِيبَةً فِي سَبِيلِكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ رَهْبَرِ سَبِيلِكَ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Zuhruf sûresi, 43/32
[2] Yûsuf sûresi, 12/108
[3] Necm sûresi, 53/9
[4] Hicr sûresi, 15/75
[5] Tirmizî, tefsîru sûre (15) 6

Sekîne ve Tuma’nîne veya İtmi’nân

Sekîne;
sükûn kökünden, vakar, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet;
ya da dalgaların dinmesi ve onun sakinleşmesi mânâlarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır.
Sekîne, tasavvuf erbâbınca;
gaybî vâridatla kalbin oturaklaşmasıdır ki;
böyle bir kalb, sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollar, lâhûtî esintilere açık bulunur ve hep itminân etrafında dolaşır.
Bu makam aynı zamanda “ayne’l-yakîn” mertebesinin de başlangıcıdır.
Bu itibarla da, çok defa ilim yoluyla gelen vâridatla, basîretin avladığı şeyler birbirine karışır;
muvakkaten müşâhede ufku buğulanır;
bundan da bir kısım iltibaslar doğabilir.

Sekîne, bazen, sezilip-sezilmedik gizli işaret ve emâreler şeklinde zuhûr eder;
bazen de bizim gibi avamdan insanların bile tanıyıp-bileceği kadar açık tecellilerle gelir.
Sekîne ve ona refreflik eden işaret ve emâreler ister vicdan kulağına fısıldanan birer mânevî esinti, birer ilâhî nefha gibi ancak çok dikkatle sezilebilecek türden olsun;
isterse, İsrailoğullarına ihsan edildiği gibi herkesin görebileceği şekilde ve hârikalar izhâr eden bir cisim mâhiyetinde -ki Üseyd b. Hudayr’ı, Kur’ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bürüyen buğumsu şeyleri hatırlayabiliriz- zuhûr etsin, kuvve-i mâneviyemizi kanatlandırsın ve irâdelerimize fer versin, o her zaman, “Îmânlarına iman katmak için mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur.” meâliyle ifâde edeceğimiz هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ âyetinde[1] anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan mü’minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere ilâhî bir teyiddir.
Bu teyide mazhar olmuş bir mü’min artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda onunla iç ve dış âhenge ulaşıp bir huzur insanı hâline gelmesi de söz konusudur.

Sekîneye mazhar bu âhenk ve huzur insanı, davranışları itibarıyla vakur, emniyet telkin edici, inandırıcı ve ciddî;
iç âlemi itibarıyla ve Allah’la münasebetleri açısından da temkinli, dikkatli, benlik, çolpalık ve şatahat düşüncesinden uzak ve bir kısım Bektâşiyâne hezeyanlara karşı da hep kapalıdır.
Her vâridat ve her inşirâh veren esintiyi O’ndan bilir, edep ve şükranla iki büklüm olur, her huzursuzluk ve tatminsizliği de mahiyetindeki boşluklarla irtibatlandırır, kendini sorgular ve nefsiyle hesaplaşır.

Tuma’nîne veya itminân, tam sükûn, tam oturaklaşma ve kalbî hayat adına gel-gitlerin bütün bütün sona ermesi şeklinde tarif edilmiştir ki, bu da, itminânın sekîne üstü bir hâl olduğunu göstermektedir.
Sekîne, nazarî bilgilerden kurtulup, gerçeğe uyanma mevzuunda bir başlangıç ise, tuma’nîne bir nihâî nokta ve bir son duraktır.

Tasavvuf erbâbının, tuma’nîne üstünde gösterdikleri “râdıye” ve “mardıyye” dereceleri itminânın, ebrâra âit birer buudu ve rızâ semâsının iki derinliği;
“mülheme” ve “zekiyye” de onun mukarrabînle alâkalı, zor idrâk edilir iki diğer mertebesidir ve vâridatı gibi bişâreti de hem çok hem de dupdurudur.

Sekîneye mazhar ruhlarda, yer yer ters akıntılar kendisini hissettirebilir, ama tuma’nînede her şey rayına oturmuşluk içinde cereyan eder;
kalb tıpkı bir kıble-nümâ gibi sürekli Hak hoşnutluğunu gösterir, vicdan ibresinde de en küçük bir sapma olmaz.
Bu öyle yüksek bir “yakîn” mertebesidir ki, bu mertebede seyahat eden ruh, her konakta ayrı bir وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي “İsterim ki kalbim itminâna ulaşsın.” [2] gerçeğine şâhid olur ve her menzilde ayrı bir vâridatla taltif edilir.
Dolaştığı her yerde وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
“Hak dostları için ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar..” [3] nefehâtını duyar.
أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ 
“(Onların üzerine melekler iner ve derler ki:) Korkmayın! Tasalanmayın, size va’dolunan cennetle sevinin!”[4] bişâretini hisseder,

أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Biliniz ki, kalbler ancak, Allah’ın zikriyle huzura erer.” [5] kevserini zevk eder ve her zaman tabiatının, cismaniyetinin çok çok üzerinde yaşar.

Tuma’nîne, insanın sebepler üstü ve vasıtalar ötesi bulunmasının unvanıdır.
Akıl, tabiatüstü seyahatini bu mertebede noktalar..
ruh, bu noktaya ulaşınca dünya kaygılarından kurtulur..
his, bu sihirli konakta bütün aradıklarını bulur ve damla iken deryâ olur.

Bu mertebeyi elde etmiş kimsenin ünsü “üns billâh” şevki “şevk ilâllah” bekâsı “bekâ billâh” kelâmı da “maallah”tır.[6]
O, kendine aralanan bu panjurdan, kendi sınırlılığı içinde sınırsız görmeye, sınırsız işitmeye ve sınırsız iktidara ulaşır;
ulaşır da, herkesin bocaladığı, şaşkınlığa düştüğü en girift, en karmaşık hâdiseler girdabından dahi bir solukta sıyrılıp çıkabilir.

Böyle bir ruh, dünyevî telâş ve endişelerden kurtulduğu gibi, herkesin korkup tir tir titrediği ölüm ve ölüm ötesi handikapları da اِرْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً 
“O senden, sen de O’ndan hoşnut olarak dön Rabbine.” [7] iltifat ve teveccühleriyle gülerek karşılar ve ölümü var olmanın en tatlı, en imrendirici neticesi olarak görür.
O, ölümle noktalanan dünya hayatından sonra -İbni Abbas’ın mezarının başında duyulduğu gibi- her menzilde [8]اِرْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً fermânını işitir, kabir hayatını cennet yamaçlarında geçirir, mahşeri bir hayret ve hayranlık olarak duyar, mizanı bir mehâfet ve mehâbet neşvesi içinde yaşar, köprüyü de mecburi istikamet olduğu için geçer;
geçer ve ruhunda itminâna ermiş gönüllerin karargâhı olan cennete ulaşır.

Böyle bir ruh için dünya affa giden yolda hazırlanmış bir Arafat;
ondaki zaman, büyük bayram için bir arefe;
ukbâ ise bayramlar bayramıdır.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْمُخْتَارِ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ

[1] Fetih sûresi, 48/4
[2] Bakara sûresi, 2/260
[3] Bkz.Bakara sûresi, 2/62, 112, 262, 274, 277
[4] Fussılet sûresi, 41/30
[5] Ra’d sûresi, 13/28
[6] Buradaki tabirler sırasıyla;“kalbde cemâl-i ilahiyye müşahedesinin eserini duymak”, “kalbde sürekli tütüp duran Allah arzusu”, “varlığın Hakk’ın varlığıyla kâim bilinmesi”, “kelâmın da O’nun kelâmından geldiği şuuru” manalarındadır
[7] Fecr sûresi, 89/28
[8] Fecr sûresi, 89/28

Kurb, Bu’d

Yakınlık mânâsına gelen kurb, sofîyece, insanın mâverâîleşip cismâniyet çeperini aşarak Allah’a yaklaşması demektir.
Kurbu, Allah’ın (c.c.), kullarına yaklaşması şeklinde anlayanlar olmuş ise de, bu O’na mekân ve mesafe izâfe mânâlarını işmâm etmesi itibarıyla uygun görülmemektedir.
Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan yakınlığı “keynûnet”ler ve “sayrûret”ler üstü bir yakınlıktır.
Değilken sonradan meydana gelen bir kurb, sonradan var olanların ve varlıklarını değişik tekevvünlerle sürdürenlerin hususiyetidir.
Bu iki kurbu, birkaç kelime içinde “Her nerede olursanız O sizinle beraberdir.”
(Hadîd sûresi, 57/4) nur-efşân beyânı ne güzel ifâde eder!
Böyle bir yakınlık aynı zamanda, iman ve amel-i sâlihle elde edilen hususî yakınlık da değildir..
şakî-saîd, hayırlı-hayırsız, sâlih-tâlih, canlı-cansız zerreden sistemlere kadar herkesi kanatları altına alan umûmî bir kurbiyettir.

Evet, kurb-i umûmî, herkesi ve her şeyi şemsiyesi altına almasına mukabil, kurb-i hususi, imana dayanır ve Allah’ın iyi, güzel, doğru dediği hususların yaşanıp yerine getirilmesiyle gerçekleştirilir ki, bu da ancak, kurb yolunu bulmuş ve sonsuza uzayan koridora girmiş bulunan, her gün ayrı bir iman derinliğiyle sabahlayan-akşamlayan ve إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ 
“Şüphesiz Allah, takvâya sarılanlar ve ihsan şuuruyla iyiliği ve güzelliği takip edenlerle beraberdir.” (Nahl sûresi, 16/128) ufkunda seyahat eden bahtiyarlar için bahis mevzuudur.
Bu mertebeyi yakalayanlar nefes alırken إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Şüphesiz beraberimdedir Rabbim ve bana yol gösterecektir.” (Şuarâ sûresi, 26/62) derler;
nefeslerini verirken de إِنَّ اللهَ مَعَنَا  “Şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe sûresi, 9/40) der kurbet soluklarlar.

Kurb-i hususide iman şuuru ve ihsan hakikatı, gözde ziyâ ve cesette can gibidir.
Bu iki temel esasa bağlı olarak farz ve nâfilelerin yerine getirilmesi ise, nâmütenâhîlik semâlarına açılmada iki nûrânî kanat mesâbesindedir.
Evet, insanı Allah’a yaklaştırma yollarının en emini, en kestirmesi ve en makbûlü farzları edâ yoludur.
Ve gerçek mahbûbiyet ve dolayısıyla da kurbet ise, sınırlı ve kayıtlı olmayan nâfilelerin nâmütenâhî, engin ve vefâ tüten ikliminde tahakkuk eder.
[1] 
Hak yolcusu, her an ayrı bir nâfilenin kanatları altında sonsuza uzanan yeni bir koridorda kendini bulur, yeni bir mazhariyete ulaştığını hisseder;
farzları edâya daha bir iştihalı ve nâfilelere karşı da daha bir iştiyaklı hâle gelir.

İşte bu nokta ve bu mânâya uyanan her ruh, Allah’ı sevdiği ölçüde, vicdanında Allah tarafından sevildiğini de duyar ve bir kudsî hadiste ifâde buyurulduğu gibi, artık onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya “meşîet-i hâssa” dairesinde cereyan etmeye başlar.[2]
 

Diğer bir ifâde ile, farzlarla “kurbet” insanın makam-ı mahbûbiyete ulaşmasının ve Hakk’ın sevip hoşnut olduğu kimseler arasında bulunmasının ayrı bir unvanı;
nâfilelerle kurbet ise, onun hareket ve davranışlarının Zât-ı Hakk’a izâfe edilmesi makamıdır ki, فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمَى 
“Onları, siz öldürmediniz, bilakis onları Allah öldürdü, attığın vakit de sen atmadın ve lâkin Allah attı.” (Enfâl sûresi, 8/17) gölgesinde herkese hususî bir iltifat ve teşriftir.

Hususî bir teveccühten ibaret olan kurbette, teveccüh noktasını görmezlikten gelerek onu, insanın ef’âl ve davranışlarıyla izâha kalkışmak da yanlıştır.
Yakınlık O’nun ululuğunun şe’ni ve rahmetinin bir buudu, uzaklık da bizim hâlimiz ve mahiyet boşluğumuzun bir çukurudur.
Gülistan sahibi:

دُوسْت نَزْدِيكْتَر اَزْ مَنْ بَمَنْ استْ
وِينْ عَجَبْتَر كِه مَن اَزْ وَيْ دُورَم
چِكُنَم بَا كِه تَوَان گُفْت كِه اُو
دَر كَنَارِ مَـن وُ مَن مَهْجُورَم

“Dost bana benden daha yakındır;
ne acâyip ki ben ondan uzağım…
Ne yapıp ne diyebilirim ki;
dost benim yanımda, kucağımda oysaki ben ondan uzağım.”
diyerek, kurbun kime âit, bu’dun kime ait olduğunu çok güzel işaretlemektedir.

Bu’d;
uzaklık ve helâk mânâsına gelir.
Tasavvufçular onu, mebde’ itibarıyla füyûzâtın kesilmesi ve Hak’tan uzaklaşma, netice itibarıyla da -tabiî bir inâyet-i hâssa olmazsa- hizlân ve mahrumiyet şeklinde görmüş ve ürperilmesi gereken bir husus olduğunu vurgulamışlardır.

Kurbun;
avam-ı mü’minîn, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne göre dereceleri bulunduğu gibi, “bu’d”un da kendi içinde alt alta dereke ve mertebeleri vardır;
bu mertebelerin mutlak helâk noktasını da şeytan işgâl eder.

Kurbun-bu’dun birer teveccüh veya mahrumiyet şeklinde bulunması ayrı şey, sezilip bilinmeleri ayrı şeydir.
Bazen, en büyük ikram, ikramın hissettirilmemesi şeklinde gelir ve “Akrabu’l-mukarrabîn” (En üst seviyede kurba mazhar olan) kendi yakınlığını bilemez.
Bazen mekr tam olur, bu’dun zulmetleri sezilemez..
bazen de sekir hâli hâkim olur, kurb-bu’d tefrik edilemez..
ve dolayısıyla da böylelerinde kurb iştiyakı ve bu’d endişesi görülmez.

جَامِي مَكُنْ اَنْدِيشَه نَزْدِيكِي وَدُورِي
لاَ قُرْبَ وَلاَ بُعْدَ وَلاَ وَصْلَ وَلاَ بَيْنَ

“Câmî, sen yakınlık ve uzaklık endişesine düşme, zirâ aslında ne uzaklık ne yakınlık ne vuslat ne de ayrılık diye bir şey yoktur.”
sözleri bu serâzâd ve sermest ruhların düşüncelerini ifâde eder.

Bu’dun gerçek ürperticiliği ve mahrumiyeti müsellem;
bazı ruhlar da vardır ki, kurbun mehâbet esintileri karşısında tir tir titrer ve o andaki ruh hâletiyle kendilerini kahr u tedmîrin pençesinde sanırlar, “Kurb-i sultân âteş-i sûzân buved.”
[3] 
bu münasebetle ve bu mânâda söylenmiş olsa gerek.
Bütün bunlara rağmen kurb, ilâhî nefehât ve üns esintilerine açık cennet yamaçlarına benzetilecekse, bu’da, mahrumiyet ve hizlân gayyâları demek uygun olur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ رِضَاكَ وَمَا قَرَّبَ إِلَيْهِ مِنْ قَوْلٍ وَعَمَلٍ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلَصِينَ

[1] Buhârî, rikak 38;Ahmed b.Hanbel, Müsned 6/256. [2] Buhârî, rikak 38. [3] “Sultana yakınlık, yakıcı ateştir.”

Mârifet

Herkesin elinden gelmeyen ustalık, maharet;
her yerde ve herkeste görülmeyen hususiyet, hüner ve hususî bir bilme diye mânâlandıracağımız mârifet;
hak yolunun yolcularınca, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı hâline gelmesi ve bilenin her hâlinin bilinene tercüman olması mertebesidir.
Mârifeti, vicdanî bilginin zuhur ve inkişafı şeklinde tarif edenler de olmuştur ki, böyle bir zuhur ve inkişaf, aynı zamanda insanın kendine has değerleriyle zuhur ve inkişafı da sayılır.
“Nefsini bilen Rabbini bilir.” 
[1] sözünün bir mahmili de bu olsa gerek.

Mârifetin ilk mertebesi, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellîlerini görüp sezmek ve bu tecellîlerle aralanan sır kapısının arkasında, sıfatların hayret verici iklimini temâşâ etmektir.
Böyle bir seyahat esnasında sürekli, hak yolcusunun gözünden, kulağından lisanına nurlar akar;
onun kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar;
davranışları Hakk’ı tasdik ve ilân eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdeta bir “kelime-i tayyibe” disketi hâline gelir..
derken her an vicdan ekranına 
إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “O’na ancak güzel kelimeler yükselir.
Onu da amel-i salih yükseltir.”
[2] pür-envâr hakikatinden ayrı ayrı ışıklar akseder durur.
Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır;
sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalblerde kenzen bilinene

“Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil mâdeninde”

mealiyle anlatılmak istenen مَا وَسِـعَنِي سَـمَائِي وَلاَ أَرْضِي وَلكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ  bir müteşâbih beyanda[3] ifade edildiği gibi ışıktan koridorlar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temâşâ zevkine erer.

Hak yolcusunun bütün bütün ağyâra kapandığı, tamamıyla nefsanîliğe karşı gerilime geçtiği ve kendini huzurun gel-gitlerine saldığı işte bu nokta, mârifet noktasıdır.
Bu nokta etrafında dönüp durana “irfan yolcusu”, başı bu noktaya ulaşana da “ârif” denir.

Mârifet mevzuunda söylenen sözlerin farklılığı, istidat ve meşrep ayrılıklarından kaynaklandığı gibi, seviye farklılığıyla da alâkalı olabilir:
Kimileri, mârifeti, sadece tecellîgâhta aramış ve ârifteki heybet hissini mârifetin tezahürü sanmış..
kimileri, mârifetle sekîneyi birbiriyle irtibatlandırmış ve ikincisinin vüs’ati ölçüsünde birincisinin derinliğine hükmetmiş..
kimileri onu, bütün bütün kalbin mâsivâya (Allah’tan gayri her şeye) kapanması şeklinde anlamış..
kimileri de onu, ilâhî tecellîlerin gel-gitleri arasında kalbin hayret ve hayranlıkları olarak yorumlamışlardır ki, böylelerinin -bulundukları makamın gereği- gönülleri her zaman hayretle atar, gözleri hayranlıkla döner ve dillerinde:

 
لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ
 
“Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.” 
[4] sözleri..
zuhur ve tecellîlerin ağında takdir soluklarlar…

Mârifet ikliminde hayat, Cennet bahçelerinde olduğu gibi dupduru ve âsûde;
ruh, sonsuza ulaşma duygusuyla hep kanatlı;
gönül, itminana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neşe, fakat tedbirli ve temkinlidir..
 
لاَ يَعْصُونَ اللّٰهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ 
“Allah’a, emrettiği şeylerde isyan bilmez ve emrolundukları şeyleri yerine getirirler.”
[5] ikliminde sabahlar-akşamlar ve hep meleklerle atbaşı olurlar.
Duyguları tomurcuk tomurcuk mârifete uyanmış bu ruhlar, günde birkaç defa Cennetlerin cuma yamaçlarında seyahat ediyor gibi, yaprak yaprak açılır ve her an ayrı bir buudda Dost’la yüz yüze gelir, O’nunla hemhâl olmanın hazlarına ererler.
Gözleri Hak kapısının aralığında olduğu sürece, her gün, belki her saat birkaç defa visâl neşvesiyle mest ü mahmur hâle gelir ve her an ayrı bir tecellî ile köpürürler.

Âlim geçinenler, ilimleriyle emekleye dursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin!
Ârif, nurdan bir menşur içinde hep huzur yudumlar ve huzur mırıldanır.
Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldığı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar ve âdeta gözleri ağlarken kalbi sürekli güler.

Bu müşterek hususiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında.
Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken;
bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür.
Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar;
ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbini senâ etmekten doymaz.
Ve doymadan göçer-gider bu dünyadan.
Bazıları da hep, heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder-durur ve bu deryadan ayrılıp sahile ulaşmayı aslâ düşünmez.
Bazıları tıpkı toprak gibidir;
gelip geçen herkes basar-geçer başına.
Bazıları bulut gibidir;
salih-talih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar.
Bazıları da hava gibidir;
her zaman duygularımız üzerinde bin bir rayiha ile eser-durur.

Mârifet ehlinin kendine göre emareleri de vardır;
ârif, Mârûf’tan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez..
O’ndan gayrisiyle halvet olmaz..
göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan başkasına açmaz.
Gerçek ârifin, başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayalin girmesi, onun için en büyük azaptır.
Bu ölçüde mârifete eremeyen, yârı-ağyârı tefrik edemez;
Yâr’la hemdem olmayan da hicrandaki azabı bilemez…

İsterseniz bu faslı şu sözle noktalayalım:

“Ârif’in can gözlerinde nûr-u irfân var olur
Ârif’le avn-i Hudâ, sırr-ı maârif yâr olur.”
(M.Lütfî)

اَللّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا وَأَعِنَّا وَلاَ تُعِنْ عَلَيْنَا
وَصَلِّ اللّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمَبْعُوثِ فِينَا
وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ

[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343
[2] Fâtır sûresi, 35/10
[3] Bkz.: Ahmed b.Hanbel, ez-Zühd s.81;el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/15; ed-Deylemî, el-Müsned 3/174
[4] Müslim, salât 222; Ebû Dâvûd, salât 148
[5] Tahrîm sûresi, 66/6

Muhabbet

Muhabbet;
sevgi, kalbî alâka, herhangi bir şeye veya herhangi birine düşkünlük mânâlarına gelir ki;
insanın duygularını bütünüyle tesiri altına alması itibarıyla aşk, vuslat arzusuyla yanıp-tutuşma şeklinde daha derin buudlara ulaşmasına da şevk u iştiyak denir.
Muhabbeti, kalbin Mahbûb-u Hakîkîyle münasebeti..
O’na karşı duyulan, önüne geçilmez şiddetli iştiyak..
gizli-açık her meselede O’nunla mutlak mutâbakat..
her mevzuda Sevgili’nin murad ve isteklerinin kollanması..
ve vuslat demine kadar kendinden geçip ayılmama şeklinde de tarif etmişlerdir ki, bunların hepsini bir noktaya ircâ mümkündür:
“Yâ Hak!” diyerek doğrulup Allah huzurunda durma ve bütün kaygılardan, fânî alâkalardan kurtulma…

Gerçek muhabbet, insanın, bütün benliğiyle Sevgili’ye yönelip O’nunla olması, O’nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi, her an Sevgili’ye ait ayrı bir mülâhaza ile atar..
hayâli, her zaman O’nun büyülü ikliminde dolaşır..
duyguları her lâhza O’ndan, başka başka mesajlar alır..
irâdesi bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesîrelerinde seyahat eder.

Muhabbet kanatlarıyla nefsini aşan, aşk u şevk buudunda Rabbine ulaşan muhib, zâhirî uzuvları, bâtınî duygularıyla gönlünün Sultanı’na ait hak ve mükellefiyetlerini yerine getirirken, kalbi hep O’nu müşâhede ile meşgul;
hüviyeti, Hakk’ın sübühât-ı vechiyle[1] yanmış ve hayrette;
dudağında kâse-i aşk ve önünde bir bir gayb perdeleri aralanırken o, bu perdelerin arkasından sızan baş döndürücü mânâların mütâlaasıyla mahmûr ve erişilmez bir temâşâ zevki içindedir.
Yürürken Hakk’ın emriyle yürür, dururken O’nun emriyle durur.
Konuşurken O’ndan esintilerle konuşur, susarken de O’nun hesabına susar.
O, kimi zaman “billâh”, kimi zaman “minallah”, kimi zaman da “maallah” ufkundadır.

Muhabbet, Hakk’a nisbet edildiğinde ihsan, halka isnat edilince de baş eğme, söz dinleme, kayıtsız-şartsız inkıyâd etme mânâlarına da hamledilmiştir ki, Râbiatü’l-Adeviyye’nin:

تَعْصِي اْلإِلَهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ
هَذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ
لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ
إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

“Allah’a isyan edip durduğun halde O’nun muhabbetinden dem vuruyorsun..
kasem ederim bu anlaşılır gibi değil! Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O’na itâat ederdin; çünkü seven sevdiğine itâat eder.” [2] sözleri, bu mülâhazayı ifade etme bakımından oldukça ehemmiyetlidir.


Muhabbetin iki önemli rüknü vardır:

1) Zâhirî ki;
her zaman Sevgili’nin hoşnutluğunu takip etmektir,

2) Bâtınî ki;
iç âlemini O’nunla alâkalı olmayan her şeye karşı bütün bütün kapamaktır.
Hak erleri, muhabbet dediklerinde bu mânâdaki muhabbeti kastederler.
Onlara göre, lezzet, menfaat, hatta mânevî hazlara karşı duyulan alâkaya muhabbet denmez;
dense dense ona “mecâzî sevgi” denir.

Ne var ki, muhabbet-i hakîkî dahi olsa, Mahbûb’a taalluku itibarıyla, herkeste aynı seviyede değildir:

1) Avamın muhabbeti, düşe-kalka bir muhabbettir ki, bunlar, Hakikat-i Ahmediye’nin (a.s.) gölgesinde ihsan rüyâları görür, mârifet şafaklarına dair emâreler müşâhede eder ve yer yer ötelerden şahaplarla ürperir ve uzaktan uzağa hayret ra’şeleri duyarlar.

2) Havâssın muhabbeti ki;
onlar, muhabbet âleminin üveykleri gibidirler.
Hemen her zaman Kur’ân’ın aydınlık dünyasında Ahlâk-ı Muhammedî’yi (s.a.s.) temsille ömürlerine derinlik kazandırır ve onu temsil ederken de, maddî-mânevî, bedenî-ruhî hiçbir beklentiye girmez, hiçbir zevke talip olmazlar..
vazifelerini en seviyeli şekilde yerine getirip başarılı bir temsil sergileyebilirlerse, tıpkı salkımları ağırlaşan meyve ağaçları gibi, tevâzu kanatlarını yerlere kadar indirir ve “Sevgili!” der inlerler..
bir falso ve fiyaskoyla sarsıldıklarında da nefislerinin başına çullanır ve onunla yaka-paça olurlar.

3) Havâs ötesi havâssın muhabbetidir ki;
bunlar Muhammedî (s.a.s.) semâda yağmurla bütünleşmiş bulutlar gibidirler;
varlığı O’nunla duyar, O’nunla yaşar, O’nunla görür, O’nunla soluklarlar.
Hiç bitmeyen bir devr-i dâim içinde sürekli dolar-boşalır;
dolarken, hasret, çile ve vuslat arzusuyla dolarlar;
boşalırken de ışığa biner, yeryüzüne iner ve canlı-cansız bütün varlığı şefkatle kucaklarlar.

Muhabbet seviyeleri farklı dahi olsa, O’na aşk u iştiyakla yönelen herkes, alâkasının seviyesine göre mukabele ve iltifâta mazhar olur.
Birinciler, hususî rahmet ve inâyet bulurlar O’nun kapısında..
ikinciler, celâlî ve cemâlî sıfatların idrâk ufkuna ulaşır,
beşerî boşluklardan ve karanlıklardan kurtulurlar..
üçüncüler, O’nun vücudunun nurlarıyla ziyâdâr olup eşyânın hakikatine uyanır ve varlığın perde arkasıyla münasebete geçerler.
Yani Cenâb-ı Hak evvelâ, sübühât-ı vechiyle tecelli edip, sevdiği kimselerin cismânî ve zulmânî sıfatlarını yakar-yıkar,
sonra da cemâlî nurlarıyla onları, sem’ u basar gibi ilâhî sıfatlar dairesine alır;
damlayı derya, zerreyi de güneş yapar.
Yani onları, benlik ve nefisleri cihetiyle acz ü fakra uyarır, yok oldukları iz’ânına ulaştırır ve gönüllerini Zât-ı Ulûhiyetin envâr-ı vücûduyla doldurur.

Bu mazhariyete eren muhib, varlık ve yoklukla izâh edilmeyen bir ebedî hayata erer ve ateşte kızarmış bir demirin, ateş olmadığı halde, kendini ateş zannedip “ben ateşim” dediği gibi, o da duyuş ve sezişlerini bu türlü hulûl ve ittihâd şâibeli sözlerle mırıldanır.
Bu türlü durumlarda esas olan göz açıklığı ve Sünnet mîzanlarıdır.
Ama;
hâl’e mağlup, müşâhede ve hazlarıyla mahmûr hak erleri, bazen bu gerçeğe muhalif beyânda da bulunabilirler.
Bu gibi durumlarda, insafla onların niyetlerini araştırmak ve aceleden hüküm vermemek çok önemlidir.
Aksine, insan farkına varmadan اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [3] sözüyle maiyyet-i ilâhiyeye mazhar pek çok kimseye düşmanlık beslemiş ve مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا kudsî hadisinde ifâde buyurulduğu gibi, Allah dostlarına düşmanca tavır almakla, Allah’a karşı ilân-ı harp etmiş olur.[4]

اَللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا اْلإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِي قُلُوبِنَا وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْشِدِِينَ

[1] Azamet nurlarının tecellisi.
[2] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/386. [3] Tirmizî, zühd 50. [4] Buhârî, rikak 38.

Aşk

Aşk;
şiddetli sevgi, iptilâ, düşkünlük, kemâl, cemâl ve müşâkeleden dolayı duyulan aşırı muhabbettir ki, böylesine, daha ziyade mecâzî aşk denegelmiştir.
Bir de, cemâli kemâl noktasında, kemâli cemâl kutbunda o Ezel ve Ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbet vardır ki, işte ona da hakikî aşk demişlerdir.

Allah’a karşı duyulan bu derin muhabbet veya “aşk-ı hakîkî” bizi O’na ulaştırmak için, yine O’nun tarafından bize armağan edilmiş ışıktan bir kanattır.
O’na, varlığın esası olan Nûr’a ulaşmak için muvakkaten rûhun kelebekleşmesi de denebilir.

Aşk, varlığın en esaslı ve aynı zamanda da en sırlı sebebidir;
Allah, Zâtının bilinmesini sevip istediğinden ve gelecekte gerçeğe uyanık ruhların O’nun esmâ, sıfât ve Zâtına karşı duyup izhâr edecekleri derin alâkadan ötürü mükevvenâtı yaratmıştır.
İnsanlarda söz ve ferman dinlememe şeklinde zuhûr eden aşk, Hâlık’ın, acz ve mahlûkata has temâyüllerden münezzehiyetine ve O’nun istiğnâ-i zâtîsine muvafık düşecek şekilde öyle bir muhabbettir ki;
hilkat onun bağrında gerçekleşmiş, insanlık onunla gün yüzüne çıkmış, gönüller onunla donanarak Hak’la münasebetin en önemli merkezi hâline gelmiştir.

Aşk, vuslat kademelerinin final noktasıdır;
o noktaya ulaşan muhibbin, atacağı bir adım ya kalmıştır veya kalmamıştır… Hakk’ın ilk tecellisi, Zât’ının iktizâsından ibaret olan işte bu muhabbet üstü muhabbettir.
Bilâ kayd ü şart, O’na aşk isnadından kaçındığım için bu tâbiri bilhassa kullanıyorum.
Bu ilâhî muhabbete ilim diyenler de olmuştur;
çünkü o, mutlak ve münezzeh olan Zât âleminin tecelli itibarıyla ilk tenezzülüdür.
Bu tenezzüle;
Allah ilminden ibaret olması itibarıyla “ilim”, görmek ve görünmek muhabbetinden ötürü “aşk-ı münezzeh”, bütün varlığı ihtivâ etmesi zâviyesinden “levh”, her şeyin tafsilatıyla ele alınması noktasından da “kalem” denir ki, “ceberût” ve “Hakikat-i Ahmediyye” de bu âlemin bir başka unvanıdır.
Aşk-ı münezzeh, Hakk’ın Zât’ıyla alâkalı bir sırdır;
O’nun diğer sıfatları ise, aşka muzaf’tır.
Bundan dolayıdır ki, aşk kanatlarıyla uçanlar, doğrudan doğruya Zât’a ulaşır ve hayrete ererler.
Diğerlerinde, eşyâ ve esmâ berzahlarından geçme zarureti vardır.

İnsanı Allah’a ulaştıracak yollar sayılmayacak kadar çoktur..
tasavvuf ve hakikat ilimleri, o yollarda yolcuların zâdı, zahîresi, ışığı, rehberi;
tasavvuf kışlaları da, bekleme salonları, sonsuza açılma limanları ve bu uzun yolculukla alâkalı tâlim ve terbiyeyi derpiş eden mekteplerdir.

Mahlûkâtın solukları sayısınca Hakk’a uzanan bu vuslat yollarını iki ana tarîka ircâ edebiliriz:

1) Hak yolcusuna riyâzet;
az yeme, az içme, az uyuma, çok tefekkürde bulunma ve gereksiz ihtilâttan sakınma gibi disiplinlerin telkin edildiği yol ki;
bazılarının “berzahiyye”, bazılarının da “sofî tarîkatları” dedikleri tasavvuf sistemlerinin çoğu, bu esaslar üzerinde arşiyelerini ikmâl edegelmişlerdir.
Bu yolun sâliklerinin en önemli virdleri, “esmâ-i seb’a” denilen “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hayy, Kayyûm, Kahhâr” gibi mübarek isimlerdir.
Bu isimlerle, nefsin yedi mertebesi addedilen, “emmâre, levvâme, mülheme, mutmainne, râdıye, mardıyye, sâfiye veya zekiyye” derecelerinin kat’edilmesi hedeflenir.
Bazıları bu isimlere, “Kâdir, Kaviyy, Cebbâr, Mâlik, Vedûd” gibi celâlî isimleri, bazıları da “Ferd, Vâhid, Ehad, Samed” gibi cemâlî isimleri ilâve ederler.

2) Kitap ve Sünnet’e ittibâ üzerinde hassasiyetle durulup evrâd ü ezkârın teşvik edildiği yol ki;
bu yolda sülûk edenler, her meselede sünneti tâkib eder ve her işlerini sünnetle irtibatlandırmaya çalışırlar.
Hususî birkaç ism-i şerifi vird edinme yerine, Allah Rasûlü’nün ibadet, duâ, zikir, fikir usûlünü araştırır ve Allah’ı bütün esmâsıyla anarlar.
Bu yolda yürüyenler kılı kırk yararcasına, şeriat ahkâmına riâyet etmenin yanında, mürşid ve rehberlerine de sımsıkı bağlanır, sonra da kendilerini aşk u cezbenin gel-gitlerine salıverirler.
Zaten aşk u cezbe zuhûr ettikten sonra, onların gözlerinde varlık kendine bakan yönleriyle bütün bütün silinir-gider;
derken nefis ve enaniyet cihetiyle yokluğa ulaşır;
zevken ve şuhûden vahdeti duymaya başlarlar ki, işte bu noktada, bir kere daha temkinle yüz yüze gelir ve sülûklerini tamamlamış olurlar.

Bu yolun en önemli esasları;
ibadet, aşk, cezbe, zikrullah ve sohbettir.
Buradaki zikrullah, aynı zamanda müşterek mütâlaa, müzâkere ve mübâhaseleri de ihtivâ eder ki sünnet-i sahîha da 
يَتَدَارَسُونَ بَيْنَهُمْ sözüyle[1] bize bunu anlatır.

Gerçek aşkın son sınırlarında dolaşan sâlik, vecd ü cezbe gibi bazen kendini şevk ve iştiyak akıntıları içinde de bulabilir ki, o da aşkın ayrı bir buudu sayılır.

اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضَى وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ ذَوِي الْوَفَاءِ

[1] “Aralarında müzakere ve mütalaa ederler” (Müslim, zikir 11)

Şevk u İştiyâk

Şiddetli arzu, aşırı istek, marifet kaynaklı neş’e, sevinç ve hasret çekme manâlarını ihtiva eden şevk;
sûfîyece, tam idrak ve ihata edilemeyen veya müşahede edilip de sonra kaybolan mahbûba “sevgili” karşı, kalbin arzu ile coşması şeklinde ta’rif edilmiştir.
Bazıları onu, ma’şûkun cemâlini görmek için âşığın kalbinde tütüp duran neş’e, sevinç, heyecan ve hasret;
bazıları da, mahbûba meyi ü muhabbetten gayrı, âşığın kalbindeki bütün hâtıraları, bütün meyilleri, bütün iştiyakları, bütün arzuları ve bütün dilemeleri yakıp kül eden bir kor şeklinde yorumlamışlardır.

Şevkin menşei muhabbet, muhabbetin neticesi de şevktir.
Hasretle yanan bir kalbin şifâsı vuslattır;
şevk de bu yolda nurdan bir kanat..
âşık vuslata erince, şevk de zail olur;
ama iştiyak daha da artar ve müştakın vicdanı her mazhariyetten sonra köpürür ve هَلْ مِنْ مَزِيدْ “Da-ha var mı, arttırılamaz mı?” der.
Onun içindir ki, her an ayrı bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk-i rûhânî ile aşkı, şevk ufkunda, şevki, iştiyak kutbunda devredip duran Ufuk İnsan ve Kutup Peygamber (sas), bir vuslat kuşağı sath-ı mailinde en birinci dilek olarak:
“Allah’ım Sen’den, Sen’in cemâl-i bâ kemâlini müşahedeye ve Sana vuslata şevk istiyorum” sözleriyle O’na yalvarır ve mezîd ister.

Bazı tefsirciler, وَالَّذِينَ آمَنُوا اَشَدُّ حُـبًا لِلَّهِ “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok daha sağlam ve daha güçlüdür”(el-Bakara/165) âyetini tefsir ederken şunları da kaydederler:
Şevk, minvechin idrâk olunup, minvechin idrak olunmayan şeylerde bahis mevzudur.
Yoksa tam idrak ve ihata edilebilen şeye karşı şevk olamayacağı gibi hiçbir zaman bilinip kavranması mümkün olmayan şeylere karşı da şevk tasavvur olunamaz.
Evet görmediği, sesini işitmediği, evsâfına muttali’ olmadığı şeylere iştiyak beslemediği gibi, tamamiyle ihata:
idrâk edebileceği nesnelere karşı da alâka ve arzu hissetmez.

Şevk u iştiyak iki şekil ve iki surette cereyan eder:

1. Sevgiliyi müşahede ve vuslattan sonra meydana gelen ayrılık esnasındaki iştiyaktır ki;
Mevlâna’nın “ney”i, Yunus’un “dolab”ı, o ürperten inilti ve gıcırtılarıyla, ezel bezmindeki vuslat ve maîyyete duydukları şevkten birer feryattır ve bu feryat “Şeb-i arûz”a kadar da sürüp gidecektir.

2. Müştak olan âşık, sevdiğini perde arkası görür, fakat tam ihata edemez;
hisseder, ama tam duyamaz..
parmağını aşkın balına banar;
ne var ki bir adım daha atmasına izin verilmez..
“yandıkça yandım bir su!” der ama, yanması matluptur, çığlıkları nazara alınmaz…

Ruhun, böyle zamanüstü “elest” bezminde [1] O’nu müşahede edip de sonra beşeriyetin gereği veya teklif sırrı ve gaybe imânın öne çıkması sebebiyle, muvakkat bir hasret ve hicrana atılan insanoğlu, bir ömür boyu O’nu sayıklar durur ve O’na iştiyakla yanar, tutuşur.
Bundan daha önemlisi de, nezih ruh, temiz gönül ve selim fıtratlara karşı, istiğnâ izâtisine 
[2] muvafık şekilde Zât-ı akdes’in şevkidir… Kim bilir belki de, sinelerde ocak gibi tütüp duran iştiyakın asıl kaynağı da bu şevktir..?

Şevk, zahir ve bâtın duyguları mahbûba tevcih edip ondan başkasına karşı olan iştihâlara bütünüyle kapanma, iştiyak ise, ona karşı arzu ve isteklerle dolup taşmadır..
ve bunların her ikisi de ruhu besleyen önemli kaynaklardandır.
Her ikisi de elemli fakat inşirah verici, sıkıntılı, fakat ümit va’dedicidirler.

İnsanlar arasında, aşkla yanıp, şevkle inleyenden daha ızdıraplı fakat aynı zamanda daha mes’ûd kimse yoktur.
O, vuslat mülahazasıyla neş’elenip coştuğu zaman o kadar rûhânîleşir ki, o esnada “Cennet’e gir!” deseler, ihtimal ki girmez.
Ayrılık hasretiyle de öyle yanar-yakılır ki, Dost’la (c.c.) hemhal oluncaya kadar, ateşini Cennet kevserleri bile söndüremez.
Ne var ki, içinde bulunduğu o cehennemin kurtulmayı da hiç mi hiç düşünmez…

Düşünmek bir yana, onun şevk u iştiyakına Cennet sarayları dahi mâni olsa, Cehennem ehlinin ateşten kurtulmak için feryatlar kopardığı gibi, o da çığlıklar atar.

Dünya insanları şevki, şevk ehlini bilmez, şevk ehli de, kendini dünyaya kaptırmış nadanlara hayret eder ve onların hallerinden ürperir.
Nasıl ürpermesin ki, Cenâb-ı Hakk Hz.Davud’a şöyle ferman eder:
“Ya Dâvud, eğer dünyaya meyl ü muhabbet gösterenler, onları nasıl beklediğimi, onlara olan şefkatimi ve günahlara baş kaldırmalarını nasıl istediğimi bilselerdi, Bana olan şevk u iştiyakla ölürlerdi…”

Şevk, bir alev gibi bütün benliği sarınca, âşık, ızdırap ve haz karışımı duygularla coşar ve çığlık atar:

اَلشَّوْقُ حَيَرَنِى، اَلشَّوْقُ اَحْرَقَنِى اَلشَّوْقُ فَرَّقَنِى بَيْنَ الْجَفْنِ وَ الْوَسَنِ
اَلشَّوْقُ قَرَّبَـنِى، اَلشَّوْقُ اَغْرَقَنِى اَلشَّوْقُ اَقْـلَقَنِى، اَلشَّوْقُ اَدْهَشَنِى

“Şevk başımı döndürüp beni hayrete sürükledi;
şevk ciğerimi kebâb etti;
şevk gözlerimle uykum arasına girdi..
Şevk beni aştı;
şevk beni ızdıraba boğdu;
şevk ruhuma dehşetler saldı.’ Bazen, ruhtaki bu infial bedene akseder, onu raks ve semâa zorlar.
İnsan iradesinin “hâl”e yenik düştüğü bu durumlarda âşık mazur sayılır:

فَقُلْ لِلَّذِى يَنْهٰى عَنِ الْوَجْدِ أَهْلَـهُ اِذَا لَمْ تَذُقْ مَعَنَا شَرَابَ الْهَوٰى دَعْـنَا
اِذَا اهْتَزَّتِ اْلاَرْوَاحُ شَوْقاً اِلَى اللِّقَاءِ تَرَقَّـصَتِ اْلاَشْـبَاحُ يَا جَاهِلَ الْمَعْنٰى
فَيَا حَادِىَ الْعُشَّاقِ قُمْ وَ احْدِ قَائِمًا وَ زَمْزِمْ لَنَا بِاسْمِ الْحَبِيبِ وَ رَوِّحْـنَا

“Vecd ehlini husûsî hallerinden vazgeçirmek isteyene:
‘Sen bizimle aşk şarabını tatmadın, bırak bizi, de!’ Behey ma’nâ bilmez nadan;
ruhlar sevgiliye karşı şevkte köpürünce, cesetler oynamaya başlar.
Ey aşıkları coşturup maşuka sevkeden rehber! Ayağa kalk ve onları şahlandır;
kalk sevgilinin adıyla gönüllerimize hayat üfle!”

Acz u fakr yolu itibariyle şevk, hizmette fütur getirmeme, ye’se düşmeme;
mâruz kalınan, en kötü, en çirkin gibi görünen durgunlarda bile, Cenâb-ı Hakkın bir eser-i rahmeti var olabileceği mülahazasıyla buruk, hüzünlü fakat ümitli bir bekleyiş ve Allah’a karşı fevkalade güven içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır ki, günümüz hizmet erlerimizin dört buud ve dört derinliklerinden biri sayılır.

[1] Elest bezmi: Cenab-ı Hakk’ın ruhlara “Elestü bi rabbiküm: Ben sizin Rabbiniz değimliyim?” sorusuna ruhların “Bela: Evet Rabbimizsin”diye cevap verdiği an.
[2] 
İstiğna-i Zâtî: Zatında Cenab-ı Hakk’ın ihtiyaçsızlığı.

Cezbe, İncizap

Çekme, çekip kendine bağlama, kendinden geçme ve rûhî heyecan sözleriyle ifadelendireceğimiz cezbe, tasavvuf ıstılahında;
Allah’ın, sâliki kendine çekmesi, bundan doğan vecd hâli ve sâlikin beşerî sıfatlardan sıyrılarak ilâhî vasıflarla -ahlâk-ı âliye-i Kur’âniye de diyebiliriz- ittisafı ve tecelliyât-ı celâl ile vahdeti duyup hissetme veya müşâhedesidir ki, bu tecellilere ma’kes olan pâk ve müstaid bir ruh, kendini ötelerden kabarıp gelen dalgaların gel-gitlerine salar;
tıpkı yüzme ameliyesiyle bütünleşmiş iyi bir yüzücü gibi, endişesiz, korkusuz, telâşsız ve derin bir teslimiyetle;
bazen de şevk u tarâb içinde sürekli yüzer-durur.

Cezbe, insanın özüyle irtibatlı “ile’l-merkez=merkez çek” bir kuvve-i kudsiye tarafından, yine onun yaratılış gâyesine ve mahiyet ibresinin gösterdiği ufka doğru bir çekme ve cezbetme ise;
incizap, ruha vârid bu davete, onun karşı koymadan “severek, isteyerek geldim”
[1] demesidir.

Cezbe, esbâb-ı âdiye ile elde edilemeyecek kadar büyük bir mevhibe ve mazhariyettir;
bu mazhariyetin biricik sebebi de cebr-i mukaddes ve ihtiyar-ı mübecceldir.
Evet, hem cezbeyi kucaklayacak ruhtaki istidat ve gönüldeki safvet, hem de meâlîye müştak bu nezih fıtratın ikinci bir mevhibe ile şereflendirilmesi, ikisi de Hakk’a aittir.
 
ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır;
onu dilediğine verir;”
[2] verir de bir “ân-ı seyyâle” içine, koca zaman parçalarını ve onlardaki şuûnâtı sığıştırır..
bir tek adıma, cennetlere ulaşma gücünü bağışlar ve bir nazara, kömürü elmas hâline getirme kabiliyetini bahşeder.

Evet, insan iradesiyle aşılması imkânsız gibi görünen çok uzun mesafeler, çok baş döndürücü irtifâlar, Hakk’ın cezbedip yükseltmesiyle, miraç gibi, bir hamlede, bir nefhada gerçekleşiverir.
Bu mânâya işaret içindir ki, bir mübarek sözde şöyle denmiştir: 
جَذْبَةٌ مِنْ جَذَبَاتِ الرَّحْمَنِ تُوَازِي عَمَلَ الثَّقَلَيْنِ 
“Hazret-i Rahmân’ın cezbelerinden tek bir cezbe, ins ü cinnin amel (leriyle elde edilen kurbete) denktir.”
[3]

Hakk’ın cezbiyle ruhlarında, iman-islâm-ihsan esrarını duyan münceziplere “Üveysî meşrep” denir ki, bunların bütün duygu, düşünce, hissiyat ve davranışları, o kudsî cezbe ile müncezip olmaları sayesinde hep istiğrak ve hayret içinde geçer.

Bazen de, cezbe ile, riyâzet ve ibadet arasında “devir” gibi bir “salih daire” teşekkül eder;
hak yolcusu, ibadet ve riyâzeti ölçüsünde cezbe ile taltif edilir ve cezbesi nisbetinde de kendini riyâzet ve ibadete verir.
Şer’î kıstaslar ibresinin gösterdiği istikamette hareket edildiği sürece de, bu alış veriş ve bu doğurgan teselsül devam eder.
Aksine, Mişkât-ı Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’nın nur-efşân ikliminden uzaklaşıldığı ölçüde de, çeşit çeşit iltibaslar baş gösterir, lâubâlilikler zuhûr eder ve şer’î mükellefiyetlerin hafife alınması gibi zulmânî hallerle karşılaşma “fâsit daire”leri içine girilir.

Her şeyden evvel cezbe bir istidat ve bir ilk mevhibedir.
Allah’ın bu ilk cebrî atâsı olmadığı takdirde, hak yolcusu, mücerred riyâzet, ibadet ve tasfiye ile ne o cezbeyi elde edebilir, ne incizaba erebilir ne de “ism-i Vedûd”dan süzülüp gelen ışıkla, kâinat çehresindeki cezb ü incizap dalgalanmalarını görüp anlayabilir..
ve böyle birisine, “hiçbir şey değil” denmesi doğru olmasa bile, ciddi bir şey olduğunu söylemek de oldukça zordur.

“Cezbe-i aşk olmayınca neylesin şeyhim beni,
Hak’tan ilham gelmeyince neylesin şeyhim beni..!”
Yunus

Cezbe insanı, bazen, kendini feyz-i ilâhî muhitinde müstağrak görerek, dünyayı da, ukbâyı da, dünya ve ukbâ ile münasebetlerini de öyle bir nisyana gömer ki, artık O’nun tecellilerinden başka bir şey göremez.
Muallim Naci:

“Bir cezbe verdi tab’ıma bahrin hurûşu kim,
Sandım muhît-i feyz-i ilâhî hayâlimi…”

der ve kendini, kendi gibi diğer şeyleri de o Cazibedâr-ı Mukaddes’in cezbiyle mest ü mahmur görür.
Evet, “Muhabbet-i ilâhînin cezbesinden ve şarab-ı muhabbetten herkes ve her şey mesttir:
Felek mest, melek mest, nücûm mest, semâvât mest, şems mest, kamer mest, zemin mest, anâsır mest, nebat mest, şecer mest, beşer mest ve baştan başa bütün canlılar mesttir.”
[4]

Cezbe iki türlü olur:

1. Hafî (gizli olanı) ki:
Cezbeli;
Hakk’ı sever, Hakk’ın emirlerini yerine getirmekten derin bir zevk alır ve sürekli daha derin bir haz kaynağına doğru çekildiğini hisseder.

2. Celî (açık olanı) ki:
O, her an daha da inkişâf eden, daha da büyülü bir hâl alan, çok derin bir duyuş ve sezişle, O Mutlak Cazibedâr’ın cezbiyle, üns, huzur ve itminân tüten sırlı bir dünyaya müncezip olduğunu duyar ve hep meczup olarak yaşar..
tabiî, hâlden anlamayanlar da, onun hayatındaki televvünâta bakarak onu deli sanırlar.
Bu hâl ve bu iltibâsı ifâde etmesi bakımından, Abdülaziz Mecdi Efendi’nin, cünûn redifli şu gazeli oldukça manidârdır:

“Cezbe derler bir cünûn vardır fevz-i emin
Bundan eyler îtilâ bâlâya esrâr-ı cünûn”

Evet, cezbenin zâhiren cinnete benzeyen yanları vardır;
ama yine de ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir.
Cezbe tecellileriyle halden hâle intikal edip duran meczubun idrâki, ya kayıp normal beşer idrâkinin altına düşer;
düşer de, ondan hiss-i selim, akıl ve şer’-i şerifle tevfiki imkânsız haller zuhûr etmeye başlar..
veya yükselip âdî insanlar seviyesini aşarak öyle beşer üstü bir zirveye ulaşır ki, onun ötesindeki seyahatinde, hep elinde Sünnet meşalesi, hiss ü aklın önünde sonsuzluğa pervaz eder durur da, görenler onu mecnûn zanneder.

Heyhat! Aklın altına kayıp düşmüşlük ifadesi cinnet nerede;
aklı, hissi tevfik-i ilâhînin yedeğine alıp sürekli onların önünde yürümek nerede.!?

للَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالسَّلاَمَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالْفَوْزَ بِالْجَنَّةِ وَالنَّجَاةَ مِنَ النَّارِ وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا سَيِّدِ اْلأَبْرَارِ وَاْلأَخْيَارِ

[1] Bkz.Fussılet sûresi, 41/11. [2] Hadîd sûresi, 57/21. [3] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/397. [4] Bedîüzzaman, Sözler, 32.Söz, İkinci Mevkıf Dördüncü Remiz.

Dehşet ve Hayret

Aşk u şevk vâdilerinde seyahat eden hak yolcusu, zaman zaman aşk ateşiyle yanar durur, zaman zaman da Sevgili’nin sunduğu ölümsüzlük şarabını içer ve şevk u tarâbla coşar..
yanıp gezerken “ey sâkî aşkın od’una yandıkça yandım bir su ver!” der inler;
Sevgili’nin aralanan kapısını iştiyakla süzerken de “parmağım aşkın balına bandıkça bandım bir su ver!” der, yalvarır ve “mezîd” ister.

Yolcuda, yolculuk düşüncesi, dünya endişesi ve mesâfeler mülâhazası bâkî kaldığı sürece;
tâbir-i diğerle, yolcu tecelli-i esmâ ve sıfâtı aşıp tecelli-i Zât’la şereflendirileceği “ân”a kadar, ateş ve şürb, yanıp-yakılma ve perde arası cilvelerle
 وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا
“Rabbileri onlara tertemiz bir şarap sunmuştur.” 
[1] nasibini alıp mârifet vâdilerinde “mezîd” arama devam eder.
Böyle bir sînede her yeni vâridat, yeni yeni iştiyak menfezleri açar..
her açılan menfezden onun gözüne-gönlüne ışıklar akar-gelir.
Onun duygu ve düşüncesi, eşyâ ve gönlü arasında bir tığ gibi işler ve kendi mârifet kanaviçesini örer.

Bir arının;
çiçeklere bal olma yolunu açıp onları peteklere taşıması gibi, o da esmâ ve sıfât-ı ilâhînin tecellileriyle salınan çiçekleri gönlüne taşır, onları vicdanın kadirşinâs imbiklerinden geçirir..
kirpiklerinin gidip tâ sıfât hüzmelerine iliştiğini duyar gibi olur..
ve “Zât!” der, kendini hayret ve dehşete salar…

Gülistân sahibinin:

دِيدَارْ مِي نُمَايِي وپَرْهِيزْ مِيكُني بَازَار ِخُوش وآتَشِ مَـا تِيزْ مِيكُنِي
أُشَاهِدُ مَنْ أَهْوَى بِغَيْرِ وَسِـيلَةٍ فَيَلْحَقُنِي شَأْنٌ أَضِـلُّ طَـرِيـقًا
يُؤَجِّجُ نَارًا ثُـمَّ يُطْفِى بِرَشَّـةٍ لِـذَاكَ تَرَانِي مُحْرَقًا وَغَـرِيـقًا

“Yer yer cemâlini gösterir ve tamamen görünmeden de hemen saklanırsın! Böylece kendi pazarını kızıştırır bizim de ateşimizi artırırsın.
Ben gönlümü kaptırdığım (sevgiliyi) perdesiz görünce bana bir hâl olur.
(Bir hâl olur ki) yolumu yitiririm.
Kâh olur sevgili (sînemde) ateş yakar;
kâh olur bir serpinti ile onu söndürür.
Onun içindir ki, beni, hem yanıp kebâb olmuş, hem de (deryalarda) boğulmuş görürsün.”
sözleriyle, sâlikin ateş ve şürb hâlini ifadesi, dehşet ve hayret mûsikîsiyle seslendirilmiş gibidir.
Bir başkasının:

اَزْ {سَقَيهُمْ رَبُّهُمْ} جُمْلَه ابْرَار مَسْتْ
دَرْجَمَالِ لا َيَزَالِي هَفْتُ و پَنْجُ و چَارْ مَسْتْ

“Bak gör, ” سَقَاهُمْ رَبُّهُمْ” den bütün ebrâr oldu mest, o lâyezâl cemâlinden yedi, beş, dört oldu mest.” [2] sihirli beyânlarıyla onları sürekli mest ü mahmûr göstermesi, değişik zâviyeden ve ayrı bir yaklaşım…

Hak yolcusu, dehşet ve hayret vâdilerinde dolaşırken, kalb balansı iki âleme göre ayarlanmamışsa, yâni duygular, hâlin enginliklerinde pervâz ederken, mantık ve muhâkeme mişkât-ı nübüvvetle irtibatlı değil ve seyahat, Hakikat-ı Ahmediye (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) zıllinde sürdürülmüyorsa, bîhûş olmak, muvâzeneyi kaybetmek, şaşkınlığa düşmek, dolayısıyla da rûh-u şeriata muhâlif söz ve davranışlarda bulunmak kaçınılmaz olur.

زَنَانِ مِصْرِي بَ 
7;َنْگَام جِلْوَهِء يُوسُف

زِ رُويِ بِي خُودِي اَزْ دَسْتِ خُودْ بَبَرِيدَند
مَقَررَسْت كِه دِل پَاره پَاره مِيكَرْدَنْد
اگَر جَمَالِ تُواَى نُورِ دِيدَه مِي دِيدند،
زِ خُوبي تُو بَهَر جَا حِكَايَتِي مِي گُفتَند،
حَدِيثِ يُوسُفِ مِصْرِي فُسَانه اِي بَاشَد

“Mısır kadınları Hz.Yûsuf’un cemâlini gördüklerinde kendilerinden geçmiş ve o dehşet içinde kendi ellerini kesmişlerdi.
(Ey gözümün nuru Efendim!) eğer onlar senin cemâlini görselerdi, ellerindeki hançerleri kalblerine saplarlardı.
Senin güzelliğinin bahsedildiği yerlerde;
Yûsuf’un güzelliğinden söz etmek efsâneden ibaret kalır.”
O sihirli, o kıvrak ve o içten sözleriyle Molla Câmî, dehşet ve hayreti ne güzel anlatır! Fânî ve güzelliği kendinden olmayan dünyevî hüsün ve cemâller, insanı böyle baştan çıkarırsa, güzellikler ve kemâller, güzellik ve kemâlinin pek çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesi bulunan bir Zât’ın müşâhede ve mükâşefesiyle hâsıl olan hayret ve dehşetin baş döndürücülüğünü kavramak -zannediyorum- bizler gibi fânîlere zor müyesser olur.

Hizmet erlerinin, hizmet mülâhazasıyla, maddî-mânevî, cismânî-ruhâni bütün zevklerini sarıp-sarmalayıp, gözün, kulağın ulaşamayacağı bir kenara koymaları, hizmetlerinin çehrelerinde ilâhî inâyetin cilvelerini görüp, hayretlerle, hayranlıklarla dopdolu, vazife-inayet arası gelip-gitmeleri ve bir ölçüde hizmetin dışında her şeye karşı kapalı bulunmaları, [3] قَسَمْنَاُ  نَحْن hazine-i hâssasından ışık ordusuna hususî bir hayret mevhibesi olsa gerek…

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ فِي قَلِبِي نُورًا وَفِي لِسَانِي نُورًا وَفِي بَصَرِي نُورًا وَفِي سَمْعِي نُورًا وَعَنْ يَمِينِي نُورًا وَمِنْ خَلْفِي نُورًا وَمِنْ أَمَامِي نُورًا وَاجْعَلْ مِنْ فَوْقِي نُورًا وَمِنْ تَحْتِي نُورًا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ نُورًا وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Dehr sûresi, 76/21. [2] İsmâil Hakkı Bursevî, Tefsîru Rûhi’l-Beyân 10/276. [3] “(Bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında) Biz taksim ettik.” (Zuhruf sûresi, 43/32)

Kabz u Bast

Hemen her seviyedeki insanın, değişik buudlarda yaşama yörüngesi içine girip onu tesir altına alan “kabz u bast”, yaşadığı hayatın şuurunda olan ve hayatını duyarak yaşayan hemen her ferdi alâkadar eder.

Kabz;
tutulma, derdest edilme, avuç içine alınma, can çıkacak hâle gelme;
ya da insanın, mânevî feyizlerin kesilmesi ve mâhiyetindeki boşlukları itibarıyla, aslında sımsıkı bir münasebet içinde bulunması lâzım gelen ebedî feyiz kaynağıyla alâkasının gevşemesi ve kısmen de olsa, boşlukta kalması demektir.
Buna karşılık “bast” ise, yayma, açma, sergileme, ferah-fezâ bir duruma erme;
veya insanın, varlık içinde rahmet vesîlesi olma noktasına yükselip eşyâyı istiâb edecek hadde ulaşması, gönlün genişleyip şenlenmesi ve zihnin en muğlak şeyleri dahi çözebilecek seviyeye yükselmesi demektir.

Havf ü recâ (korku-ümit) irâdî birer tavır ve hak yolunun sâlikleri için bir ilk menzil ve ilk nokta olmasına karşılık;
kabz u bast, bir kısım irâdî sebeplerin dışında, hakikat yolcusunun yolunu kesen veya onu şahlandırıp kanatlandıran nihâî sınırda sırlı bir alış-veriştir.

Havf ü recâ, istikbâle ait, sevilip sevilmeyen şeylere karşı bir endişe hissi, bir ümitlenme neşvesi ise;
kabz u bast, hâlihazır itibarıyla kalbe gelen değişik boy ve renkteki dalgaların tesirinde, kalbin neşeyle atması veya kasvetle kasılması şeklinde de yorumlanabilir…

Mârifet yamaçlarında seyahat edenler için kabz ne ise, yoldakiler için havf, onlar için bast ne ise, yoldakiler için de recâ aynı şeydir.

Kabz u bast;
itibarî bir mâhiyeti olan insan irâdesinin nisbî tesiri bir yana, Allah’ın elindedir.
Ve “Allah hem kabz eder hem de bast eder.” [1]
Bütün varlık, O’nun kabza-i tasarrufunda olduğu gibi, semâlardan insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren de O’dur.
“Kalb, Hazret-i Rahmân’ın parmakları arasındadır ve onu hâlden hâle çevirir ve istediği şekli verir…”[2]
Peygamber (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) sözü de bunu hatırlatmaktadır.

Allah, dilediği zaman kalbleri öyle sıkar, öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O’ndan gayri kimse o ihtiyacı gideremez..
ve istediğinde de onlara öyle genişlik ve inşirâh verir ki, gayrı hiçbir şeye ihtiyaç hissetmezler.

Kabz celâlî, bast cemâlîdir;
birinde “vâhidiyet” sırrıyla
azamet ve ululuk, diğerinde de rahmet ve tecelli-i tenezzül nümâyandır.
Birinde, zerreden sistemlere kadar bütün varlığı elinde tesbîh daneleri gibi çeviren kudretin ürperticiliği;
diğerinde, bu ezip-geçen akıl almaz büyüklüğün, bu her şeyi iki büklüm eden müthiş ceberûtun hayret ve dehşetiyle tir tir titreyen ruhlara “üns” esintileri halinde iltifât ve okşayıcılığı söz konusudur.

Ne var ki, herkes bu tecelli ve bu iltifâtı aynı seviyede duyup hissedemez.
Zira kabz ve bastın tecellileri biraz da şahısların sînelerinin genişlik ve darlığıyla mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) tecelli eder.
Evet, bir avamın, iç sıkıntısı veya gönül inşirâhı şeklinde hissettiği şeylerle;
gözleri, verâlara aralanmış kapı aralığından, hep gözetlenip durduğu şuurunda olan, heyecan ve endişe dolu hüşyâr bir kalbin, yerinde inbisât ve neşe, yerinde de endişe ve burukluğu elbette ki bir değildir.

Her şey gibi kabz u bast da, Yaradan’ın tasarrufunda, gecelerin gündüzleri, gündüzlerin de geceleri takip etmesi misillü birbirini takip eder durur.
-Sebeplerin âdî birer şart telakkî edilmeleri mahfûz- ilâhî irâde, kabz u bast dilimlerini daraltır, genişletir ve insanı gerilimlere iter veya sevinçlerle coşturur.
Evet, insan bazen çok geniş bir zaman dilimini, kabzın pençesine düşmeden, kuşların havada uçtukları gibi pervâz eder-geçer.
Bazen de bir boşluktan bir boşluğa yuvarlanıyor gibi, kabz hâlleri sıklaşır, kabz dilimleri genişler, ruh bunalır ve insan da âdeta iki büklüm olur.

Bazen, ilâhî bir mevhibe olan makamın hakkını verememe, bir kabz vesîlesi olduğu gibi, çok defa günahlar da beraberinde kabz hâlini getirirler.
Bu itibarla, kabz hâli, bir mü’min için her zaman bir teyakkuz vesîlesi olmalıdır.
Gafletlere karşı tavır alınmalı, günahlar, tevbe ve iyiliklerle savılmalı ve gönül gözü bir kere daha verâlara tevcîh edilmelidir.

Bast hâli;
kabzın, hayret, ürperti, yokluk ve hiçlik melodileriyle gelmesine karşılık, neşe, sevinç ve şatahat şeklinde tecelli eder.
Bu itibarla bast, öteleri müşâhedeye açılamamış ve uhrevîliklere göre akort olamamış bir kısım çelimsiz ruhlar için aldatıcı ve kaybettirici olabilir.
Bu türlü tehlikeler kabz hâli itibarıyla da söz konusu edilebilir..
ama kat’iyen, bast kadar değildir.
Zira, kabzla sıkışmış insan, her an vicdânıyla “sımsıkı tut beni, tut ki düşerim Sensiz!” der, cisimlerin hava boşluklarını aştıkları gibi o da hevâîlik boşluğunu aşar, O’nun inâyetiyle bütünleşir ve o kasvetli zaman diliminde, bast hâliyle ulaşılamayan noktalara ulaşabilir.

Onun için bast hâlinde bazı ruhların gaflet ve gevşekliklerine karşılık, kabz hâli hemen herkes için bir teyakkuz faslı sayılmıştır.

Ayrıca, bize ait kusur ve gafletlerle gelmiş bir kabz, ilerideki bir bastın başlangıcı;
şatahat ve gevşekliğe götüren bir bast ise, tehlikeli bir kısım kabzların sebebi olabilir…

Gerçek mü’min, her hâli kendi çerçevesi içinde değerlendirip semere almasını bilen insandır.

Kabz u bast O’ndan birer tecellidir bilene,
Şükr içindir bast ve kabz eder insan bilene…

اَللَّهُمَّ اشْرَحْ صُدُورَنَا لِلإِسْلاَمِ وَثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى اْلإِيمَانِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْفِخَامِ

[1] Bakara sûresi, 2/245. [2] Müslim, kader 17;İbn Mâce, duâ 2;Ahmed b.Hanbel, Müsned 2/168

Bast’ta Teyakkuz (Kırık testi-1)

Bazen, kabzın bölümlerine düştüğünüzde, ne kadar gözünüz hakikate açılsa, ne kadar ulvî alemleri müşahede etseniz de bunlardan kaynaklanan kalıntılar kalır.
Önünüzü, arkanızı hep karanlığı görebilirsiniz.
Bütün güzel ve inşirah veren kareler silinir zihninizi giderir.
Vefa ile bunu bast’a (iç rahatlığı) ve huzura çevirmek için eşikten ayrılmamak gerekir.

Gözünü kapıdan ayırmadan beklemek lazım.
İnsan sürekli böyle bir imtihan içindedir.
Zaten bu yolda olmayan, ama türlü meseleleri birbirinden tefrik dayanacak kadar duyarlı olmayan, hayat herc ü merhamet içinde ömrü yaşayan insanların Allah’la (cc) bu türlü bir alışverişi anlaması da mümkün değildir.

Ayrıca sürekli olarak tehlikeli olabilir.
Bazen içte inşirah (gönül ferahlığı) hasıl olur, insanın oynaması gelir.
Sebebi belli olmadan insan maiyyetiyle dolarıyla da yerinde duramaz hale gelir.
Arkadaşlarda bu türlü haller sonunda ben tevbe ve istiğfar tavsiye ediyorum.
Çünkü öyle bir gaflette insan yanlışlığa düşebilir, her şeyi kendinden bilebilir, inşirahların kaynağının kendisi olduğunu zannedebilir.
Oysa kul, başarılarında dahi tevbe ediyor, başarılı olduğunda da günah işlemiş gibi Allah’a yönelmeli;
 yönelmeli ki, bu başarıları kendisinden bilmesin ve Cenâb-ı Hak onları hezimetlere çevirmesin.

Kabzdan kurtulma yollarından en önceki zikredilmesi hususu ayet ve hadislerde ifade satın alınan husustur:
İşlenen günahın, kötülük ve seyyienin hemen arkasından bir sevabın, iyilik ve hayrın yapılmasıdır.
İnşaallah, yapılan bu hayır o kötülüğü silinip gidecektir.

Kabz u Bast İle Havf u Reca (Kırık testi-1)

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ifade edildiği gibi, havf u reca (korku-ümit), iradî birer tavır, hak yolunun salikleri için bir ilk menzil ve ilk nokta olmasına karşılık;
 kabz u bast, bir kısım iradî sebeplerin dışında hakikat yolcularının yolunu kesen veya onu şahlandırıp kanatlandıran nihaî sınırda sırlı bir alış-veriştir.
Havf u reca, istikbale ait sevilip sevilmeyen karşı bir endişe hissi ve bir ümitlenme neşvesi ise;
 kabz u bast, halihazırda hazır kalbe gelen farklı boy ve renkteki dalgaların tesirinde kalbin kasvetle kasılması veya neşeyle atması şeklinde yorumlanabilir.
Havf u reca ile kabz u bastın karıştırılması gerekir.
Birisinin, insanın beklentileri ve gerçeğinin sonucudur.
Diğeri, haldir ve hemen mertebede, makamı ve payede kulun başına meydana gelen bir durum;
 yolcuyu sürekli ilgilendiren bir husustur.

Kabz u Bast ve İnsan Karakteri (Kırık testi-1)

İnsan karakteri ile kabzı arasında bir ilgi olabilir.
Bazı ruhlar kabza daha yakınlar.
Bazı hassas insanların mazhar olduğu karşı bile “Ben ne yaptım ki böyle bir mükafat verildi.”
 Derler;
 bast safra onlar için bayağı bir sıkıntı kaynağı olur.
Böyleleri, farklı hadiselere karşı da derin bir duyarlılığa sahiptirler.
Daha önce bencil ruhların mülahazasına bağlayarak arz etmiştim:
Benciller derler ki, “Ateşin düştüğü yeri yakar.”
 Bu söz, hodbîn ve egoist ruhların sözüdür.
“Ateş çevresini de yakar.”
 beyan ise bir parça diğergam ruhların sözü.
“Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar.”
 Sözüne gelindiğinde bu kamil ruhların vicdanlarının sesidir.

İşte, ihsasları bu derece derin, dünyanın herhangi bir yerinde bir hadise olduğu zaman kendine göre mânâ çıkaracak bir ruh çok defa kabzın demir kısmına düşer, kızdırap çeker.
Dışta cereyan eden hadiseler onda fırtınalara sebep olur.
Hatta onun fizikî yapısını tesir eder.
Bir kısım ruhi problemlerin, bir kısım psikosomatik (ruhî sebeplerle ortaya çıkan bedenî) rahatsızlıklara sebepleri henüz sunulduğu gibi, farklı yerlerdeki cereyan eden hadiseler aynen psikosomatik yayılma gibi onun yayılmada kendini gösterir.
Ağrı ağrır, ağrı ağrır, dişi ağrır vs… o şahsın bu tür rahatsızlıklarına “dünyasomatik” rahatsızlıklar diyebilirsiniz.
Veya cihannüma ruhların “cihansomatik rahatsızlıkları”…

Kabz ve Bastın Sınırları (Kırık testi-1)

Kabz ve bast birbirine komşu olan komşulardır.
Birinin bittiği yerde başkalaşmaya başlar;
 birinin başladığı yer diğerinin bitiş noktasıdır.
Kabz kısa da olabilir, çok uzun da olabilir.
Bazen Nebî’yi bile pek mahzun edecek şekilde kabzlar yaşanabilir.
Allah’ın Elçisi, muhatapları inanmıyor diye o derece sıkıntıya girer ki, vadi vadi dolaşır.
Nebi’nin kabzı da budur.
Bazıları da vardır ki;
 dünya tutuşsa onun bir tutam otu yanmaz.
Günümüzde, dünyanın sıcaklıktaki ateş düşerse düşsün, kendi bağırsakları da yanacak, takip eden insanların ihtiyaçları vardır.
Bilmem nerede, hangi vadide, hangi dağın arkasında, hangi mazlum öğrenme hali, içine bir rehber gibi düşecek insanlar…

Kabzda Bile Kapıdan Ayrılmama (Kırık testi-1)

Kabz (iç darlığı) halindeki zaman dilimleri uzun ya da kısa sürede tamamlanır.
Bu, bazen Allah’tan uzaklaşma ile gelmiş bir küsuftur.
Günah ile gelmişse tevbe ve istiğfar ile süresi kısaltılabilir.
Bazen çok uzun kabzlar ümitsizlik durumu olur, insan bu salgının neredeyse hiç ışık görmez.
Her ne kadar uzun ya da kısa sürse ve şart-ı adi planında insan iradesi, insanın günahları ve teveccühsüzlüğü onda rol oynamasa da bir gerçek vardır:
“Allahu yakbidu ve yebsut – Kabzı veren de, onu basta çeviren de Allah’tır.”
 (Bakara, 2/245) hakikatince kabzın gelişi, süresi ve basta inkılabı Allah’ın kudret elinde olan bir haldir.

İnsan, ona rağmen vefa ve sadakatle sürekli Rahmet Kapısı’na yönelmelidir.
Kabzı da, bastı da Allah’tan gelen bir imtihan gibi bilmeli ve yönlendirildiği o kapının tokmağını çalmaya ve o eşikte beklemeye, iç değişimlere ve kalbi tıkanıklıklara maruz kaldığı dönemlerde devam edilir.

Fakr u Gınâ

Fakirlik, yoksulluk, muhtaç bulunduğu şeylere sahip ola-mama mânâlarına gelen fakr;
erbâbınca kalben bütün varlıktan vazgeçip, sadece ve sadece abd ve Ma’bûd münasebeti içinde bulunma, yalnız Allah’a muhtaç olduğunu duyma ve varlığa karşı ihtiyaç alâkalarından kurtulma şuuruyla yaşamaya denir ki, tasavvufçuların “fakr”dan anladıkları da işte budur.
O, halkın anladığı mânâda fakirlik ve yoksulluk olmadığı gibi, insanlara karşı ihtiyaçlarını izhâr ederek dilencilikte bulunmak da değildir.

Fakr;
varlığı kendinden olmayan her şeyden alâkayı kesip, doğrudan doğruya Hazret-i “Ehad ü Samed”e teveccühten ibarettir.
Bu itibarladır ki;
insan bütün fâniyat ve zâilâtı kalben terk edip, sıfât ve Zât-ı İlâhî’de fânî olduğu ölçüde fakra ulaşmış ve اَلْفَقْرُ فَخْرِي  “Fakirlik iftihar vesilemdir.”
[1]  fehvâsınca fahre ermiş sayılır.
Bir kudsî sözde de ifade edildiği gibi, fakr, iman ve iz’ânın bir buudu hâline gelince, bütün iradeler, bütün meşîetler ve bütün havl ü kuvvetler silinir gider de, sadece ve sadece Allah’ın (c.c.) havl ve kuvveti kalır…
Böyle birisinin dünyalar dolusu serveti de olsa, fânî ve zâil olması itibarıyla her şeyi vehm ü hayâl farz ederek, sadece O’nu görür, O’nu bilir, O’nu düşünür..
ve acz ü fakr şuuruyla sadece ve sadece O’na güvenir, O’na dayanır ve O’ndan başka her şeye karşı bütün bütün kalben bîgâne hâle gelir.
Nâbî merhum ne hoş söyler:

“Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbî,
Fakr, âyinesidir suret-i istiğnânın.”

Fakr ile alâkalı bir hoş söz de Hz.Mevlânâ’dan:

اَلْفَقْرُ جَوْهَرٌ وَسِوَى الْفَقْرِ عَرَضُ وَالْفَقْرُ شِفَاءٌ وَسِوَى الْفَقْرِ مَرَضُ
اَلْعَالَـمُ كُلُّهُ صُـدًى وَغُـرُورُ وَالْفَقْرُ مِـنَ الْعَالَمِ سِرٌّ وَغَرَضُ

“Fakr, her şeyin özü;
onun gayrisi ise sûret ve şekildir.
Fakr bir şifa, başkası ise marazdır.
Bütün âlem bir hevâ, bir çalım ve gurur;
fakr ise varlığın sırrı ve özüdür.”

Aslında insan, kendi acz, fakr ve ihtiyacını iman şuuruyla görüp sezemese bile, bir realite olarak o hep aciz, fakir ve muhtaçtır.
Cenâb-ı Hak onun bu tabiî durumunu hatırlatma sadedinde şöyle buyurur: 
 يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللهِ وَاللهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ 
Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız;
Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Ganiyy ü Hamîd’dir.”
[2]
 Evet insan “mümkinü’l-vücûd” iken vücûda gelebilmek için O’nun tercih, takdir ve meşîetine muhtaç olduğu gibi, varlığını devam ettirebilmek için de yine her lâhza O’nun feyz-i vücûduna muhtaçtır.

İnsanın fakr ve ihtiyacı O’nun zilletine sebep değildir.
Aksine, fakrının şuurunda olduğu ölçüde izzetine vesiledir.
Zira “Ganiy-yi Mutlak” olan Allah’a karşı fakr u ihtiyaç şuuru, gınânın ta kendisidir.
Evet insan, vicdânındaki nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâdı duyup, hissedip O’na yöneldiği nisbette “başka şeylere muhtaç olmadığı” şuur ve idrâkine ulaşır ki, böyle birisi tam bir fakir olduğu halde, hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı ihtiyaç hissetmez.
Ve yine böyle bir fakir, kendi varlığı dahil her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir ve sahip olduğu şeyleri O’nun vücûdunun ziyasının bir gölgesi sayar ki, tevhid şuurunun bu seviyeye ulaşmasına “fenâ fillâh” denir..
ve iki adım ötede de “bekâ billah” vardır.
Bu mânâ ile alâkalı olarak Hayâlî merhum şöyle der:

“Hayâlî fakr şalına çekmek cism-i üryânı,
Ânınla fahrederler, atlas ü dîbâyı bilmezler.”
Fakr;
evliyânın şiârı, asfiyânın hâli ve Hak sevgisinin de en bâriz emâresidir.

Fakr;
Cenâb-ı Hakk’ın, dostlarının kalbine koyduğu öyle bir sırdır ki, onunla nurlanan gönüller ma’mûr olur.


Fakr;
insanın kalb gözünü, Hakk’ın tükenmez hazinelerine açan nurdan bir anahtardır;
bu anahtara sahip olan, dünyanın en zengini sayılır.

Fakr;
gınânın kapısıdır;
o kapıdan geçebilenler vicdanlarında “Mâlikü’l-Mülk”ün sonsuz definelerine ulaşırlar;
ulaşırlar da, fakrı ayn-ı gınâ bulurlar.
Bu itibarla da, Hz.Cüneyd’in de buyurduğu gibi, diyebiliriz ki:
“Gınâ, fakrın kemâle erme keyfiyetinden başka bir şey değildir.”
[3]

Evet, Allah’a karşı iftikar tamamlanınca, mutlak gınâya ulaşılır;
gınâya ulaşılınca da, insan ruhu başka bir şeye ihtiyaç hissetmez ki, halk arasındaki:
“Asıl zenginlik kalb zenginliğidir.”
sözünün mânâsı da bu olsa gerek…

Evet insan, böyle bir zenginliğe erince âdetâ her yerde geçerli bir kredi kartını elde etmiş gibi olur.
Böyle sırlı bir sermayeye sahip olan ise ne güçsüzdür, ne de fakir.
Bir eski söz, bu yeni gerçeği, hiç yoktan iyidir ölçüsünde şöyle anlatır:

Kuvvet O’nun biz güçlüyüz;
O’nun namıyla ünlüyüz,
Zirveler aşar yürürüz;
Zorluklar âsândır bize.

Malımız yok pek ganîyiz;
O’nun ile olduk aziz.
Tefekkürdür mesleğimiz;
Yaş-kuru irfandır bize.
[4]

اَللَّهُمَّ تَمَّ نُورُكَ فَهَدَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ،عَظُمَ حِلْمُكَ فَغَفَرْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ‏ بَسَطْتَ يَدَكَ فَأَعْطَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ رَبَّنَا وَجْهُكَ أَكْرَمُ الْوُجُوهِ وَجَاهُكَ أَعْظَمُ الْجَاهِ ‏ وَعَطِيَّتُكَ أَعْظَمُ الْعَطِيَّةِ وَأَهْنَاهَا تُطَاعُ رَبَّنَا َتَشْكُرُ وَتُعْصَى فَتَغْفِرُ ‏وَتُجِيبُ الْمُضْطَرَّ وَتَكْشِفُ الضُّرَّ وَتَشْفِي السَّقِيمَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْعَالَمِينَ مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ

[1] Bkz.el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/113. [2] Fâtır sûresi, 35/15. [3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.418. [4] M.Fethullah Gülen, Kırık Mızrap-1 s.44-45.

HAL (İslam Ansiklobedisi)

MAKAM (İslam Ansiklobedisi)

KALB ZAMANI 6.BÖLÜM:
HÂL, MAKAM

Sözlükte “değişme, dönüşme, durum ve tavır” gibi anlamlara gelen hâl kelimesi (çoğulu ahvâl) Arapça havl kökünden gelir.
Birçok sûfî, kelimenin bu anlamından hareketle hali parlayıp sönen ve sürekliliği olmayan şimşeğe benzetmiş ve “Hal, isminden de anlaşılacağı üzere geçici bir şeydir” demiştir (Kuşeyrî, s.54).
Cüneyd-i Bağdâdî, “Hal kalbe inen bir şey olup devam etmez” derken bu hususa işaret etmiştir (bk.Serrâc, s.66).
Öte yandan ilk sûfîlerden itibaren hal kelimesi, “yerleşme, konaklama” mânasına gelen 
hulûl masdarı ile arasında bir ilgi kurularak bu masdarın ism-i fâili gibi görülmüş ve buna dayanılarak kelimeye bazı tasavvufî mânalar yüklenmiştir.
Bu görüşte olanlar hali, “Kalbe hulûl eden veya saf zikrin kalbe girmesini sağlayan ve yok olmayan şeydir” diye tarif etmişler ve yok olana hal denemeyeceğini belirtmişlerdir (Serrâc, s.66, 411).
Buna göre kelimenin havl kökünden geldiğini söyleyenler onun değiştiğini ve yok olduğunu, hulûl kökünden türediğini söyleyenler ise sabit ve devamlı olduğunu ifade etmişlerdir.
Ancak genellikle halin devamlılığı olmayan gelip geçici bir duygu olduğu kabul edilmiştir.
Nitekim İbnü’s-Sâiğ’a göre hal şimşek gibidir, anında yok olup gider;
devam ederse ona hal değil nefsin vesvesesi (hâdis-i nefs) denir (Sülemî, s.315).
Neşe-hüzün, kabz-bast, heybet-üns gibi ruhî durumları gelip geçici bir his ve heyecan olarak gören sûfîlere göre de bir hal meydana gelir gelmez hemen yok olur;
bu bakımdan şimşeğe benzer.
Fakat bir hal yok olunca hemen ardından onun bir benzeri veya zıddı olan başka bir hal meydana gelir.
Meselâ kabz hali peş peşe gelen kabz halleriyle devam eder.
Belli bir süre devam eden bu haller er geç sona erer ve peşinden onun zıddı olan bast hali meydana gelince kabz hali tamamen ortadan kalkar.

Tasavvufta mânevî ve ruhî duygu ve heyecanları ifade eden hallere büyük önem verilmiş ve ehl-i hâl olmak mutluluk kabul edilmiştir.
Sûfîler, hal sahibi olmanın önemini anlatmak için Hz.Peygamber’in sohbetlerinde bulunan Hanzale b.Rebî‘i örnek verirler.
Hanzale, Resûl-i Ekrem’in huzurunda iken cennet ve cehennemi gözüyle görüyormuş gibi bir hal yaşar, huzurdan ayrılınca da bu duyguları kaybolurdu (Müslim, “Tevbe”, 12).
Bu durumdan yakınan Hanzale’ye Hz. Peygamber bu tür hallerin zaman zaman meydana gelebileceğini, fakat devamlı olmayacağını söylemiştir (Serrâc, s.190).

Haller konusunda tasavvufta yapılan incelemeler sonucunda ulaşılan bilgilere “ilm-i hâl” veya “ilm-i ahvâl” denir.
Bir çeşit tasavvuf psikolojisi demek olan ilm-i hâl öneminden dolayı tasavvuf ilmiyle aynı anlamda kullanılır.
Nitekim sûfîler tasavvufa “ilm-i hâl” veya “ilm-i ahvâl”, şer‘î ilimlere de “ilm-i kāl” demişlerdir.
Bu adlandırmanın sebebi tasavvufun ancak yaşanarak anlaşılabilmesi, sözle veya yazıyla anlatma veya anlaşılma imkânı bulunmamasıdır.
Bu husus biri “lisân-ı hâl”, diğeri “lisân-ı kāl” olmak üzere iki ayrı dinî ifade biçiminin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Tasavvufî his ve heyecanların, mânevî hayatın ve ruhî sırların sözle anlatılmasını mümkün ve câiz görmeyen sûfîler bunları birbirine hal diliyle anlatırlar;
başka bir ifadeyle ulvî duyguların anlaşılabilmesi için yaşanmasının şart olduğunu belirtirler.

Tasavvuf tarihinde mânevî hallerden ilk bahsedenler Serî es-Sakatî, Zünnûn el-Mısrî, Hâris el-Muhâsibî ve Ebû Süleyman ed-Dârânî gibi sûfîler olmuştur.
Bâyezîd-i Bistâmî ise “erbâb-ı ahvâl” olarak tanınıyordu (Sülemî, s.48, 67, 215; Ali Sâmî en-Neşşâr, III, 316).
Bu dönemde özellikle hal ile “makam” arasındaki ilişkiler üzerinde durulmuş, nitelik itibariyle birbirinden pek farklı olmayan bu iki kavramdan geçici olan duyguya hal, sürekli olana makam denilmiş, bazı hallerin zamanla makama dönüştüğü örneklerle gösterilmiştir.
Meselâ tövbe hissi geçici olursa buna hal adı verilmiş, bu duygunun tekrarlanarak devamlılık kazandığı zaman makam şekline dönüşeceği söylenmiştir.
Sabır, tevekkül, rızâ ve zühd gibi makamlar için de aynı durum söz konusudur.

İnsan davranışları tasavvuf düşüncesinde ef‘âl, ahlâk ve ahvâl olmak üzere üçe ayrılır.
Ef‘âl insanın iradeli eylemleridir.
Ahlâk doğuştan gelir;
ancak sürekli bir eğitimle değişebilir.
Ahvâl ise iradenin etkisi olmaksızın doğrudan insana verilir.
Makamların irade ile ve çalışılarak kazanılan nitelikler (mekâsib) olmasına karşılık haller tamamıyla ilâhî bağışlardan (mevâhib) ibarettir.
İyi işler ve güzel davranışlarla halleri daha da saf hale getirmek mümkündür.
Çünkü mânevî haller ihlâslı olarak iyi işler yapanlara Allah’ın lutuflarıdır.
Bu anlamda haller güzel davranışların meyveleri olup iş ve davranışların temizliği oranında saflaşırlar.
Şer‘î emir ve yasaklara samimiyetle uymak ve ahlâkî davranışlarda bulunmak mistik hallerin temelini oluşturduğu gibi niteliğini de yükseltir (Kuşeyrî, s.183, 196).

Tasavvufta ulaşılan her makamın kendine mahsus ahvâli vardır.
Bir makamdan diğer bir makama yükselen sûfînin halleri de değişir ve böylece daha mükemmel hallere ulaşmış olur.
Ayrıca belli bir makamda bulunan sâlikin halleri de kendisi bu makamda iken sürekli değişir ve mükemmelleşir.
Hallerdeki değişim sonsuza kadar sürüp gider.
Bu durum Hakk’a doğru yapılan mânevî yolculuğun (seyrüsülûk) sonsuzluğunu ifade eder.
“Bazan kalbimi bir perde bürür ve onun için günde yüz defa istiğfar ederim” (Müslim, “Ẕikir”, 41;Ebû Dâvûd, “Vitir”, 26) meâlindeki hadisi sûfîler, “Hz.Peygamber bir halden daha ileri bir hale ulaştığında önceki halde bulunmuş olmayı kusur saydığından tövbe ederdi” şeklinde yorumlamışlardır.
Sûfîlerin, “Salih insanlara sevap kazandıran amelleri onlardan daha salih insanlar işlerlerse bu ameller onlara günah getirir” demelerinin anlamı da budur (Kuşeyrî, s.184).

Hal ile vakit kavramları da birbirine yakın anlamlar taşır.
Genellikle vakti hal anlamında kullanan sûfîler geçmiş ve gelecek zamanla pek ilgilenmezler.
Çünkü onlara göre geçmişi ve geleceği düşünmek, içinde yaşanılan zamanı (hal) zayi etmekten başka bir şey değildir.
En önemli ve değerli zaman vakit ve hal denilen şimdiki zamandır.
Bu durum tasavvufta, “Dem bu demdir dem bu dem” şeklinde de ifade edilir.
Sûfî “ibnülvakt”tir, her an içinde yaşadığı zaman parçası olan hali değerlendirir.
Her vakitte o vakitte yapılması en doğru olan şeyi yapar;
her an Allah ile arasındaki hali mülâhaza edip bunu değerlendirir.
Bazı sûfîler bu değerlendirmeyi her gün, bazıları her saat, bazıları her vakit, bazıları da her an (her nefes) yaparlar.
Tasavvuf yoluna yeni girenler bazan, bu yolda mesafe alanlar daha sık, ileri noktalara ulaşanlar ise her nefes bunu gerçekleştirirler.
Birincisine “vakit sahibi”, ikincisine “hal sahibi”, üçüncüsüne “nefes sahibi” denir (İzzeddin el-Kâşî, s.70).

Genellikle hal kavramı zayıf ve kuvvetli veya birbirinin zıddı olan birçok değişik halleri ihtiva eder.
Tövbe, vera‘, zühd, fakr, sabır, tevekkül ve rızâyı makam olarak gösteren Serrâc murâkabe, kurb, muhabbet, havf, recâ, şevk, üns, itminan, müşâhede ve yakīni de hal olarak gösterir (el-Lümaʿ, s.68-104).
Tasavvuf terimlerini onar onar gruplandıran Herevî muhabbet, gayret, şevk, kalak, ataş, vecd, dehşet, heyemân, berk ve zevki “ahvâl” başlığı altında toplamıştır.
Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî’nin Âdâbü’l-mürîdîn’i ile İzzeddin el-Kâşî’nin Miṣbâḥu’l-hidâye’sinde “ahvâl” başlığı altında toplanan haller birbirinden farklıdır.
Bu durum his ve tavırla ilgili her şeye tasavvufta hal dendiğini gösterir.

Tasavvufta sûfîler haller açısından hallerine hâkim olanlar (âbâ-i ahvâl), hallerine mahkûm olanlar (ebnâ-i ahvâl) diye iki gruba ayrılmıştır.
Hallerine mağlûp ve mahkûm olanlar cezbeli ve coşkulu sûfîler olup sözlerini ve davranışlarını kontrol edemezler.
Bu halde iken kendilerinden şer‘î hükümlere uygun düşmeyen söz ve davranışlar sâdır olabilir.
Bunlar halin hükmü altında bulundukları sürece sorumlu sayılmazlar.
Hallerine hâkim ve galip olan velîlerin sözleri ölçülü, davranışları dengeli ve şer‘î hükümlere uygundur.
Peygamberler ve büyük velîler hallerine hâkimdirler.
Başlangıçta haline mağlûb olan sâlik tasavvuf yolunda ilerledikçe haline hâkim olur.
Bazı sûfîler ve ârifler ise hal kaydından tamamıyla âzade olmuşlar, kendilerini “muhavvilü’l-ahvâl” olan Allah’a teslim ederek O’ndan gelen her şeye râzı olmuşlardır.
Bâyezîd-i Bistâmî, “Herkesin bir hali vardır, ama ârifin hali yoktur” (Herevî, 
Ṭabaḳāt, s.561) sözüyle bu hususa işaret etmiştir.
Tasavvufta hale hâkim olmak ona mahkûm olmaktan çok daha değerli bir durumdur.
Hal kaydından kurtulmak ise en yüksek makamdır.
Hal ve hâlet telvin ehli için söz konusudur.
Temkin ehli olanlarda hal ve hâlet bulunmaz.

Mânevî halleri yaşamakta olan bir sâlikten bazı kerametler zuhur edebilir.
Dolayısıyla ehl-i hâl bazan duası makbul keramet sahibi velî anlamına da gelir.
İbnü’l-Arabî hali, “kulun yaratma hususunda Hakk’ın sıfatıyla zuhur etmesi ve eserlerin onun himmetiyle meydana gelmesi” şeklinde tarif ederken bu noktaya işaret etmiştir (el-Fütûḥât, IV, 151).

BİBLİYOGRAFYA

et-Taʿrîfât, “ḥâl” md.

Tehânevî, Keşşâf, I, 360.el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “ḥâl” md.

Müslim, “Tevbe”, 12, “Ẕikir”, 41.

Ebû Dâvûd, “Vitir”, 26.

Serrâc, el-Lümaʿ (nşr.Nicholson), Leiden 1914, s.54-57, 66, 68-104, 190, 411.

Kelâbâzî, et-Taʿarruf (trc.Süleyman Uludağ), İstanbul 1979, bk.İndeks.

Sülemî, Ṭabaḳāt, s.48, 67, 119, 127, 215, 310, 315.

Kuşeyrî, er-Risâle, Kahire 1386/1966, s.54, 183-184, 196.

Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb (Uludağ), s.289, 518.

Herevî, Menâzil (Revân), s.151-169; a.e. (nşr.s.de Langier), Paris 1962, s.71-80.a.mlf., Ṭabaḳāt, s.561-650.

Ebû Mansûr el-Abbâdî, Ṣûfînâme (nşr.Gulâm Hüseyn-i Yûsufî), Tahran 1347 hş., s.137-184, 199-218.

Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn (nşr.Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1363 hş., s.230-231.

Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, s.399, 445, 696.

Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s.546-547.

Necmeddîn-i Kübrâ, Tasavvufî Hayat (haz.Mustafa Kara), İstanbul 1980, s.91 vd.

Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif, Beyrut 1966, tür.yer.

İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 384;IV, 151.

Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s.57.

Yahyâ b.Ahmed el-Bâharzî, Evrâdü’l-aḥbâb ve fuṣûṣü’l-âdâb (nşr.Îrec Efşâr), Tahran 1358 hş., s.53.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, s.6-104.

Ziyâeddin Nahşebî, Silkü’s-sülûk, Tahran 1369, s.7.

İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr.
Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1970, II, 480-481.

İzzeddin el-Kâşî, Miṣbâḥu’l-hidâye ve miftâḥu’l-kifâye, Tahran 1367 hş., s.69, 70, 125, 404-430.

Ankaravî, Minhâcü’l-fukarâ, Bulak 1256, s.224-238.

b.Carra de Vaux, Les penseurs de l’Islam, Paris 1923, IV, 201-203.

Zekî Mübârek, et-Taṣavvufü’l-İslâmî, Beyrut, ts.(el-Mektebetü’l-İslâmî), II, 107-123.

Kāsım Ganî, Târîḫ-i Taṣavvuf der İslâm, Tahran 1340 hş., s.819.

Ali Sâmî en-Neşşâr, Neşʾetü’l-fikri’l-felsefî fi’l-İslâm, Kahire 1978, III, 316-320.

M.Takī Ca‘ferî, Tefsîr u Naḳd u Taḥlîl-i Mes̱nevî, Tahran 1362 hş., IV, 338.

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s.127.

Seyyid Sâdık Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368 hş., IV, 123-144.Th.W.Juynboll, “Hâl”, İA, V/1, s.106-107.

L.Gardet, “Ḥāl”, EI2 (İng.), III, 83-85.

Sözlükte “ayak üstü durulacak yer, ikametgâh, mertebe, mevki” gibi anlamlara gelen makām kelimesi tasavvuf terimi olarak ahlâk ilkeleriyle sülûkün mertebelerini, velîlerin kabirlerini veya sembolik türbelerini ifade etmektedir.
Kur’an’da rabbin (er-Rahmân 55/46; en-Nâziât 79/40), meleklerin (es-Sâffât 37/164), Hz. İbrâhim’in makamından (el-Bakara 2/125), takvâ sahipleri için güvenli bir makamdan (ed-Duhân 44/51) ve kerîm makamdan (eş-Şuarâ 26/58; ed-Duhan 44/26) bahsedilmekte, Hz.Peygamber’in övülmüş bir makam (makām-ı mahmûd) sahibi olduğu bildirilmektedir (el-İsrâ 17/79).
Övülmüş makam ifadesi ezan duasında da geçmektedir (Buhârî, “Eẕân”, 8; Tirmizî, “Ṣalât”, 43;Nesâî, “Eẕân”, 38).

Tasavvufta makam kavramı III.
(IX.) yüzyıldan itibaren mücâhede ve sülûk kavramına bağlı olarak doğmuştur.
Tasavvufî anlayışa göre nefis günah ve kötülüklerden mücâhede ve riyâzetle arındırılabilir.
Günah ve kötülüklerden aşama aşama uzaklaşan sâlikin yaşadığı sevinme ve üzülme gibi bir anlık duygusal değişmelere 
hâl, halin sürekli ve kalıcı oluşuna makam adı verilmiştir.
Makam, düzenli ve disiplinli bir gayret sayesinde halin istikrar ve süreklilik kazanmış şeklidir (bk.
HAL).
Bununla birlikte hallerin ancak bir kısmı makama dönüştürülebilir.
Meselâ ara sıra işlediği günahlardan dolayı pişman olan bir sâlik disiplinli ve düzenli çaba ile pişmanlık duygusunu sürekli ve kalıcı duruma getirince bu hali makama dönüşmüş olur.
Seyrüsülûk bir anlamda insanın, yaratılışında var olan iyi huy ve temiz duygularını kalıcı ve sürekli bir duruma getirmeye çalışmasıdır.
Bu da hallerin makama dönüşmüş olması demektir.
Öte yandan hal ile makam arasında bazı farklar bulunduğu kabul edilmiş, genellikle sevinme, üzüntü, rahatlık ve sıkıntı gibi duygular hal;
zühd, tövbe, sabır, şükür ve takvâ gibi dinî ve ahlâkî ilkeler makam olarak adlandırılmıştır (Serrâc, s.65; Kuşeyrî, s.191).
Hal ile makam arasındaki bir fark halin ilâhî bir lutuf olarak görülmesi, makamın ise çalışarak bir süreç içinde kazanılmasıdır.
Bazı sûfîlere göre haller de makamlar gibi kalıcı olabilir.
Bunlar bir halin daha başka haller içerdiğini düşünürler (Kuşeyrî, s.94).

Mısır’da Zünnûn el-Mısrî, Horasan’da Bâyezîd-i Bistâmî ile Şakīk-ı Belhî, Bağdat’ta Serî es-Sakatî tasavvufî hal ve makamlardan bahseden ilk sûfîlerdir.
Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî Maḳāmâtü’l-ḳulûb adlı eserinde kalp, fuâd, sadr ve lüb makamlarından bahsetmiştir.
Ona göre sadr İslâm’ın, kalp imanın, fuâd mârifetin, lüb tevhidin kaynağıdır.
Ebû Bekir el-Kettânî ise bazısı nur, bazısı zulmetten olmak üzere Allah ile kul arasında bin makamın bulunduğu kanaatindedir (Herevî, s.49, 439).
Makamlar hakkında sûfî müelliflerin 7, 9, 10, 40, 100 ve 1001 gibi farklı rakamlar verdikleri görülmektedir.
İlk sûfî müelliflerden Ebû Nasr es-Serrâc tövbe, vera‘ takvâ, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ olmak üzere yedi makamı sıralar, daha başka makamların bulunduğuna da işaret eder (el-Lümaʿ, s.65).
Necmeddîn-i Kübrâ el-Uṣûlü’l-ʿaşere adlı eserinde on makamdan (tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, teveccüh, sabır, murakabe, rızâ) söz eder.
Hâce Abdullah el-Herevî Menâzilü’s-sâʾirîn ve Ṣad Meydân adlı eserlerinde makamları 100 olarak tesbit etmiş ve her makamı üç dereceye ayırmıştır.
Meselâ ihlâs makamının birinci derecesi riyadan sakınmak, ihlâsa karşılık bir şey talep etmemek, ikinci derecesi ihlâslı iş yapmak için çabalamakla beraber yapılan işin Allah’a lâyık olmadığını görüp mahcup olmak, üçüncü derecesi ihlâslı olmak fakat ihlâsı görmemek ve ihlâslı olduğunu iddia etmemektir.
Makamın derecelerine 
menzil, bazan hal denir.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî tevekkül, yakīn, şükür, sabır, murakabe, istikamet, ihlâs, sıdk, hayâ, hürriyet, zikir, tefekkür, fütüvvet, huluk, firâset, gayret, nübüvvet, risâlet, fakr, gınâ, tahakkuk, hikmet, edep, sefer, mârifet, muhabbet, şevk, semâ, keramet, mûcize ve rüya gibi tasavvufun temel meselelerini birer makam olarak ele alıp incelemiştir (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 264-486).

Sûfîler, bir makama ulaşmanın geride kalan makamla ilişkiyi kesmek anlamına gelmeyeceğine, aksine ilk kazanılan makamın hayatın sonuna kadar devam edeceğine dikkat çekmişlerdir.
Meselâ tövbe hem ilk hem son makamdır.
Sabır, şükür, rızâ, zühd gibi makamlar da böyledir.
Bazan bir makam iki veya daha fazla makamı içerir;
bazan da bir makam bütün makamları kapsayacak kadar etkili ve belirgin olabilir (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 149-152).
Makam ve hallerin arasına kesin sınırlar konulmamış, onların bir bütün olarak yaşandığı, geliştirilip güçlendirildiği kabul edilmiştir.

Seyrüsülûkte makamların bir ölçüde sabit bir sıralaması vardır.
Makamlar tövbe ile başlar, tevhidle sona erer.
Mürşidler sâlikin bir makamı tam olarak gerçekleştirmeden bir sonraki makama geçmesine, meselâ tevekkül makamının hakkını tam olarak vermeden kanaat makamına, tövbe makamının hakkını vermeden inâbe makamına geçmesine izin vermemişlerdir.
Çünkü makamlar tam olarak gerçekleştirilmeyip eksik bırakılırsa ilk makamlardaki kusurlar mutlaka ilerideki makamlarda kendini belli edip sülûkü engelleyecektir (İbn Haldûn, s.585).

Her makamın belli nitelikleri, gerçekleşme şartları, hikmetleri ve hükümleri, bunlara uygun olarak gerçekleştirilen bir makamın da belli sonuçları vardır.
Sâlikin makamlardan bir veya birkaçına ulaşması ölünceye kadar bu makama sahip olacağı anlamına gelmez.
Kazanılan makamların kaybedilmesi mümkündür.
Öte yandan şarta bağlı olan bir makam şartın ortadan kalkmasıyla sona erer.
Meselâ havf ve recâ makamı cennete girene kadar devam eder, cennette havf-recâ söz konusu olmaz (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 507).

Hücvîrî, her sâlikin ulaştığı makamlar içinde belli bir makamın niteliklerine daha fazla sahip olduğunu, bunun da onun yaratılışından geldiğini belirtir.
Bu anlamda tövbe Âdem’in, zühd Nûh’un, teslim İbrâhim’in, inâbe Mûsâ’nın, hüzün Dâvûd’un, recâ Îsâ’nın, havf Yahyâ’nın, zikir Muhammed’in makamıdır (Keşfü’l-maḥcûb, s.484).
Hücvîrî’nin burada makamı “meşrep ve karakter” anlamında kullandığı görülmektedir.

Makamlar ahlâkî olgunluğa ermedeki aşamalar sayıldığı gibi Hakk’a giden yoldaki menziller olarak da görülmüştür.
Ferîdüddin Attâr, Manṭıḳu’ṭ-ṭayr’da yedi makamdan (talep, aşk, mârifet, istiğnâ, tevhid, hayret, fakr/fenâ) bahsetmiş, bunları geçilmesi güç yedi vadi olarak tasvir etmiştir.
İbnü’l-Arabî, el-İsrâʾ ile’l-maḳāmi’l-esrâ adlı eserinde mi‘racda Hz.Peygamber’in ulaştığı makamı ruhun Hakk’a yükselmesi şeklinde açıklamıştır.
Allah’ı sürekli olarak zikreden ve Kur’an’ın sırları üzerinde derin düşüncelere dalan velîler bu makama erişirler.
Ona göre burak Allah sevgisinin, Mescid-i Aksâ Hakk’ın nurunun, duvar kalp saflığının, süt zevkî bilginin, semânın kapısını çalmak nefis mücâhedesinin, refref ilâhî aşkın, sidretü’l-müntehâ imanın simgeleridir.
Bu noktaya ulaşılınca perde kalkar ve sırlar keşfolunur (el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 357).

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî makamı “kazanılmış ahlâkî ve ruhî melekeler” olarak tanımlamıştır.
Ona göre akıl, kalp ve nefis üç latife olup bunlardan her birinin halleri ve makamları vardır.
Aklın temel makamı yakīndir, diğer haller ve makamlar onun şubeleridir.
Kalbin makamı muhabbet, hali sekrdir;
nefsin makamı tövbe, hali aşağı arzulara mağlûp olmaktır (Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, s.612-639).
İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-tenbîhât adlı eserinin sonunda âriflerin makamlarını felsefî açıdan değerlendirmiştir.
Velîlerin hakiki veya sembolik kabir ve türbelerine de makam denilir.
Veysel Karanî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bâyezîd-i Bistâmî, Yûnus Emre, Karaca Ahmed gibi ünlü velîlerin çeşitli yerlerde ziyaretgâh olan makamları vardır.

BİBLİYOGRAFYA

Buhârî, “Eẕân”, 8.

Tirmizî, “Ṣalât”, 43.

Nesâî, “Eẕân”, 38.

Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî, Maḳāmâtü’l-ḳulûb, Beyrut 1968.

Serrâc, el-Lümaʿ, s.65.

Sülemî, Ṭabaḳāt, Kahire 1949, s.243, 264, 561.

Hücvîrî, Keşfü’l-maḥcûb, s.224, 484.

Herevî, Menâzil, tür.yer.

Şehâbeddin es-Sühreverdî, ʿAvârifü’l-maʿârif, Beyrut 1966, s.469, 529.

İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 86, 264-486, 507.

a.mlf., el-İsrâʾ ilâ maḳāmi’l-esrâ (nşr.Suâd el-Hakîm), Beyrut 1408/1988.

Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s.87.

Yahyâ b.Ahmed el-Bâharzî, Evrâdü’l-aḥbâb ve fuṣûṣü’l-âdâb (nşr.
Îrec Efşâr), Tahran 1358 hş., s.18, 37-42, 51.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Beyrut 1403/1983, I, 149-152.

Kuşeyrî, er-Risâle, Kahire 1966, s.94, 191.

İbn Haldûn, Muḳaddime, Tunus 1984, s.585.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, Kahire 1966, s.606-639.

el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s.930-940.

Hasan Âsî, et-Taṣavvufü’l-İslâmî, Beyrut 1414/1994, s.346-354.

A.Schimmel, İslamın Mistik Boyutları (trc.Ergun Kocabıyık), İstanbul 1999, s.108

 
Bölüm Başlıkları

Riyazet
Hürriyet
Îsâr
Edeb
İlim
Hikmet
Firaset
Vecd ve Tevacüd
Dehşet ve Heyman
Berk
Zevk, Ataş
Kalak
Gayret
Vilâyet
Sır
Gurbet
İğtirab
İstiğrak
Gaybet
Vakt
Safâ
Sürûr
Telvin ve Temkin
Mükâşefe
Müşâhede
Tecelli
Hayat
Sekr ve Sahv
Fasl, Vasl
Farklı Bir Açılımıyla Mârifet
Fenâ Fillah
Bekâ Billâh
Tahkik
Telbis
Vücûd
Tecrid
Tefrîd
Cem
Fark
Tevhid
Yakaza
Mücâhede
Çile
Sohbet ve Musâhabe
Seyr u Sülûk
Derviş
Sâlik
Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi
Kâb-ı Kavseyni Ev Ednâ
İnsan-ı Kâmil

Riyazet

Hayatın disipline edilmesi; yeyip-içme ve yatıp-kalkmanın hamd ü şükür gayeli ve ihtiyaç ölçüleriyle mukayyet hâle getirilerek dengelenmesi şeklinde yorumlayacağımız riyâzet; sofîye ıstılahında, nefsin terbiyesi ve ahlâkın tehzibi mânâlarında kullanılmış, yemek-içmek-uyumak dahil, nefsin arzu ettiği şeylere karşı kesin tavır belirleyerek cismanî istekleri gemleme yolu kabul edilmiştir.

Zühd ü takvâ ve kurb u mükâşefe maksadıyla, dünyanın beden-i hayvânîye bakan zevklerinden kaçınma ve nefsin bâlâpervâzâne arzu ve “dayatma”larına karşı, kalbî ve ruhî hayat atmosferine sığınarak, vicdanî ve iradî melekeleri harekete geçirip sürekli Allah yolunda olabilme de riyâzetin bir diğer yorumu.

Tasavvufta belli işaret kristalleri sayılan “hâl” ve “makam” rızâ ve muhabbet yörüngeli Hak yolculuğunda, riyazâtla ulaşılan ve duyulan bir kısım ukbâ buudlu televvünlere ve televvünler ötesi, tariflere sığmayan zevk-i ruhânî havuzlarıdır.
Bu havuzlara ulaşabilme ve onlarda ruhun muhabbet ve rızâ kanatlı ferah-fezâ dünyasını duyma, yaşama hep riyâzetin kolları arasında, nefsin terbiyesi ve ruhun tehzibi vadilerinde gerçekleşir.

Riyâzet insanı, aynı zamanda bir sadâkat eridir.
O hem Hak’la muâmelesinde hem de halkla münasebetlerinde hep vefâ ve sadâkat peşindedir.
Zaten, insanın, dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden sıyrılarak, kendini Cenâb-ı Hakk’a adayıp, hakikat eri olmayı hedeflemesi mânâsına gelen riyâzetin gayesi de, nefsin terbiye edilip insanlığa yükseltilmesi, Allah sevgisinin, insânî duygu, düşünce ve davranışların kaynağı hâline getirilmesi; yani hep Allah için düşünülmesi, Allah için konuşulması, Allah için muhabbet duyulması “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalınarak, her zaman Hakk’ın soluklanmasından ibaret sayılmıştır.

Bazılarına göre riyâzet, nefsin horlanıp hakir görülmesi şeklinde de yorumlanmıştır ki, bunu fenalıktan başka bir şey düşünmeyen “nefs-i emmâre”ye veya hodgâmlık cihetiyle insanın kendi kendini sıfırlayıp enâniyetten tecerrüdüne ya da şahsî arzuları itibarıyla “Ölmeden evvel ölünüz!” teklifine bir cevap sayılabilecek mahiyetteki bedenî istekleriyle ölme mânâsına hamletmek mümkündür.
Bu itibarla da buna, “terbiye-i nefs” değil de “riyâzet-i nefs” demek daha uygun olur ki; tıpkı toprak gibi nefsin de didik didik edilip sürülmesi, bağrına iyi ve güzel şeylerin nüvelerinin saçılması, üzerine, varlığın esas unsurları sayılan su, hava ve ateşin salınması suretiyle yoğrulması, yumuşatılması ve güllere, çiçeklere kâselik yapabilecek kıvama getirilmesi demektir ki:

“Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zira topraktan başkası gülün mazharı değildir..” sözleri de zannediyorum bu terbiye ve tekâmülü, bu mahviyet ve tevâzuu anlatmaktadır.

Ayrıca, tasavvuf düşüncesinde, nefsi, kendi boşluklarından, kendi zaaflarından uzaklaştırarak ona ikinci bir tabiat kazandırma mânâsına “riyazâtü’l-edeb”; sülûkte, murâdın çok iyi belirlenip tek hedef hâline getirilmesi mânâsına “riyazâtü’t-taleb” şeklinde ikili bir yaklaşım da söz konusu olmuştur ama, bunları da yine, nefsin terbiyesi ve ahlâkın tehzibi mânâlarına ircâ ederek yorumlayabiliriz.
Lücce sahibinin: حِكمَتْ اَندَر رَنج تَن تَهذِيبِ عَقل و جَان اَست “Teni incitmedeki hikmet akl ü cânın tehzibidir.” şeklindeki sözleri de bu mülâhazayı teyîd eder mahiyettedir.

Riyâzet mevzuunda, riyâzet erbabınca, farklı şöyle bir taksime de gidilmiştir:

1) Mübtedîlerin riyazâtı ki; ilim ile ahlâkın, ihlâs ile amelin tehzib edilip, tam bir hakşinaslıkla Hakk’ın da, halkın da hukukuna riayetten ibaret görülmüştür.

2) Yolun sonuna yaklaşmışların riyazâtı ki, iç dünyası itibarıyla sâlikin, bütün bütün ağyardan tecerrüd edip, derûnundaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesini alarak, sürekli vicdan ibresinin gösterdiği istikameti takip etmesi..
dahası onun yol mülâhazası ve yolculuk televvünatını tamamen unutması şeklinde yorumlanmıştır.

3) Müntehîlerin riyazâtı ki, hâl ve zevk itibarıyla şâhid ve meşhûd ikiliğinden kurtularak cem’u’l-cem -ileride üzerinde durulacak- mertebesine yürünmesinin yani kalbin derinliklerinde esmâ ve sıfâtın vahdetini duyarak Mün’im’i aynen Müntakim, Kâbız’ı tıpkı Bâsıt, Mâni’i de Mu’tî gibi görüp zevketmek, farklı ve birbirine zıt gibi görünen esmâ-i İlâhî, sıfât-ı Sübhânî ve onların bütün eserlerini denge ve uyum televvünüyle bir tek şey gibi duyup hazzetmenin ünvanı saymışlardır.

Hürriyet

Meşru her isteğin, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirilmesi..
veya herhangi bir baskı, mahkûmiyet, boyunduruk altında bulunmama hâli..
ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi şeklinde yorumlanan hürriyet, ister düşünce tarihi, ister hukuk açısından üzerinde en çok yazı yazılan ve söz söylenen bir mefhum.

İnsanın temel hakları kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; şahsî haklar, siyasî haklar, umumî haklar kategorileri ve bunların teferruâtı sayılan, inanma, ibadet etme, barınma, çalışma, mülk edinme, düşünme, düşünülen şeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danışma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeşitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne, doğrudan doğruya mevzû teşkil etmeseler de, her zaman insanoğlunun en önemli meseleleri olarak kabul edilegelmiştir.

Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah’ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir.
Bu büyük ve müstesna ihsan, İslâm literatürlerinde, ferdin kendi haklarına sahip olması şeklinde tarif edilmiştir ki; vuzûhu biraz da aksinin kavranılmasına bağlıdır.
Bunun aksi ise, ferdin haklarına başkasının sahip olmasıdır ki, bu da düpedüz kölelik demektir.
İnsana bu hakları, hususî bir çerçevede bahşeden Allah’tır.
Bu itibarla da insanın, bu hakları değiştirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakkı yoktur.
Hürriyetle alâkalı bu günahlardan birini işleyen insan, insanlığının bir bölümünü yitirmiş sayılacağı gibi, Allah indinde de ciddî bir sorumluluk altına girmiş sayılır.
Zira, böyle bir anlayış ve davranış her şeyden evvel insânî değerlere karşı saygısızlık demektir.
Böyle bir saygısızlığı irtikâp edenin, kendi varlığının şuurunda olduğu söylenemez; kendini idrak edememiş birinin de, gerçek, muhabbet ve Hakk’a kulluktan nasibi yoktur.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah’ı tanımayan haknâşinasların, insânî haklara sahip olma mânâsında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah’tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.

Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve “maksûdun bizzat” sayılmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfürû etmemesi mânâsına hamledilmiştir ki, riyâzetin en önemli meyvelerinden biri sayılır..
ve kalbin Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesinin de en açık emaresidir.
Bin riyâzet veya inâyetle bu noktaya ulaşmış hak yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alâkasını keser; hürriyet semâlarında pervâz eden hulyaları, hürriyet iştiyakıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Hâris felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menal gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, âlem-i halka ait bütün husûsiyetleri ve âlem-i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir.
Büyükler bu düşünceyi ifade için: 

بَند بَكُسِل بَاشُ آزاد اَى بُسَر
چَند بَاشِي بَندِ سِيمُ و بَندِزَر

“Evlat, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demişlerdir ki, Hz. Cüneyd’in hürriyeti kendisine soranlara: “Cenâb-ı Hakk’a bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun.” şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.

Evet, eğer hürriyet, Cenâb-ı Hakk’a hâlisâne kullukla mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) ise -ki öyledir- hayatlarını başkalarının gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarını söylemek oldukça zor, hatta imkânsızdır.
Konu ile alâkalı, bir hak dostu şöyle der:

كُوسِ نَاموس أرزَنِي اَزْ چَرخ اَنجُم بَر گُزَار
چُون دَفِ رُسوَاييست اينْ پُر جَلاَ جِل چَنبَراست

“Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvaylık defidir.”

Hakikî hürriyet kemal-i ubûdiyetin lâzımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz.
Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah’a kulluğu ölçüsünde hürdür.
Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacakları gibi, gerçek insânî değerleri kavramaları da mümkün değildir.
Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismâniyetin girdaplarından kurtulamaz, kalbin, ruhun hayat ufkuna ulaşamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.

Hayatını, hep bedenî mülâhazalar ağında geçiren, mazhar olduğu nimetler karşısında iki büklüm olacağına küstahlaşan, üzerindeki ilâhî mevhibeleri bozbulanık hırslarla yaşayan, kazandığında şımarıklaşan, kaybettiğinde inkisardan inkisara düşen ve elindeki imkânları yitireceği endişesiyle tirtir titreyen bir talihsiz, cihanlara sultan olsa da hür değildir.

Evet, kalb, değişik matluplara, mahbuplara, maksûdlara dilbeste olduğu sürece kat’iyen hür olamaz.
Değişik mülâhazalarla sürekli başkalarına bedel ödeyen birisi nasıl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismanî hazlar karşılığında şuna-buna ipotek etmiş birinin hür olmasına imkân var mı?.

Allah’ın bir insanı, kesrete müptelâ edip, onun kalbini fâniyât u zâilât arenası hâline getirmesi ve onu hep cismâniyetin girdaplarında dolaştırması böyle bir talihsiz için en büyük “mekr-i ilâhî” olmasına karşılık, bir diğerinin, bâtınını, dünyanın; nefis ve hevesâtımıza bakan yanlarına karşı kapaması; diğer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayı da kalbten uzaklaştırması en büyük bir ihsân-ı ilâhîdir.
Bu ise insanı gerçek hürriyete taşıyan bir mânevî köprüdür.

Îsâr

İnsanın, başkalarını kendisine tercih etmesi mânâsına gelen îsâr; ahlâkçılara göre, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsî çıkarlarından önce düşünmek..
tasavvuf erbabınca ise, en hâlisâne bir tefânî düşüncesiyle topyekün şahsiliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olmanın unvanı kabul edilegelmiştir.

Îsârın tam karşıtı “şuhh”tan doğan cimrilik ve şahsî çıkar duygusudur ki, Hak’tan, halktan ve Cennet’ten uzak kalmanın âmili sayılmıştır.[1] Evet, “şuhh”tan “buhl” diyeceğimiz cimrilik; “îsâr” ruhundan da “cûd”, “sehâ” ve “ihsan” sözcükleriyle ifade edeceğimiz cömertlik, semâhat ve civanmertlik doğmuştur.
Cûd: ferd-i mü’minin, gönlünde herhangi bir rahatsızlık duymadan, sahip olduğu şeylerin, hiç olmazsa bir kısmını infak etmesinin ve başkaları için o kadar var olabilmesinin adıdır.

Sehâ; müminin, infakı ve başkalarını düşünmeyi önde götürmesi ve kendi mutluluğu içinde, hatta onun da önünde onların mutluluğunu düşünebilmesi, ihsan ise; onun, ihtiyacı olduğu hâlde başkalarını kendine tercih edebilmesidir ki:

وَلاَ يَجدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) âyetiyle işaret edilmek istenen îsâr zirvesi de işte budur.
Biz, buna, o has ve enfes tarifiyle ihsan da diyebiliriz.

Îsârın gayri ihtiyarî olanına “esere” denir ki, ortada çiğnenen bir hak söz konusu değilse sabır vâridatından öte bir meziyeti yoktur ve kat’iyen îsâr seviyesinde de değildir.

Yukarıda yarım yamalak karşılıklarıyla aktarmaya çalıştığımız cûd ve sehâ, aynı zamanda seviye ve derece farkını da ifade etmek üzere şöyle sıralanabilir:

1) Hak yolunda ve O’ndan ötürü iman ve ehl-i iman uğrunda candan geçilmesidir ki, civanmertliğin zirvesi sayılır.

2) Riyâset ve makam mevzuunda her türlü fedakârlıkta bulunmadır ki, birincisine nisbeten bir kadem daha geri kabul edilmiştir.

3) Maddî refah ve mutlulukta başkalarını düşünme ki, öncekilere göre oldukça ucuz bir kahramanlıktır.

4) Bedel ve karşılık beklentisine girmeden ilim ve fikir bezlinde bulunmak ki diğerleri kadar ağır olmasa gerek.

5) Sa’yin semeresini infak ki, zekât ve sadaka gibi sorumluluklarımız bu cümleden sayılabilir.

6) Güler yüz, tatlı dil ve değişik hayırlara vesile olma ki, hemen herkesin muvaffak olabileceği bir hayır türüdür.

Bunlardan birincisi, cûd ve sehânın zirvesi, îsârın da esaslı bir derinliğidir ki, ona muvaffak olmak her babayiğidin kârı değildir.
Bu babayiğitliği Baharistan sahibi şöyle seslendirir:

بَسِيم و زَر جَوَانمَردِي تَوَان كَرد
خُوش آنكَس که جَوَانمَردِي بَجَان كَرد

“Gümüş ve altınla cömertlikte bulunmak kolaydır; hoştur o kimse ki, canıyla cömertlik eder.”

İnsanların temsil durumları itibarıyla îsâr da kendi içinde derece derecedir:

1) Başkalarını yedirip içirip kendisinin aç ve susuz durması ve başkalarını görüp-gözettiği hâlde kendisini yer yer ihmal etmesi ki, herhangi bir kul hakkını çiğnememe kaydıyla ebrâr ahlâkındandır ve insanı evc-i kemalât-ı insaniyeye çıkarır.

2) Herkese ve her şeye rağmen, Allah’ın ona olan bütün ihsanlarını, sadece ve sadece O’nun rızâsını düşünerek bezletmektir; bezlettikten sonra da düşünmemektir ki mukarrabînin tavrıdır.
Bu tavrın temsilcilerinde verme hazzı birkaç kadem daha alma sevincinin önündedir.

3) “Îsâr-u îsârillah” sözleriyle ifade edilen hâldir ki; apaçık hususî mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ücret ve huzûzât vaktinde bütün mevhibeleri nisyâna gömüp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlığının ziyâsının gölgesi olduğunu hissetmektir ki, “Akrabü’l-Mukarrabîn”in yoludur.
Bu mânâda, Hz. Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn-i Zaman bir îsâr kahramanıdır; O kahramanın mîrâcı da bu engin arayış sayesinde O’nu aranan biri hâline getirmenin serencamesidir..
O’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesi ise, ümmeti adına Cennet’ten çıkıp cehennemlere gözyaşı salması, salıp bütün insanları dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceği bir başka îsâr derinliğidir.

اَللهُمَّ اجْعَلْنَا بـجَاهِ نَبيِّكَ الْمُصْطَفى مِنَ الَّذينَ {لاَ يَجدُونَ في صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بهِمْ خَصَاصَةٌ}[2] وَصَلِّ اللهُمَّ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلى الِهِ وَصَحْبه وَسَلِّمْ.


[1] Bkz: Tirmizî, birr 40
[2] Haşr, 59/9

Edeb

Akıllılık, usluluk, hâl, tavır ve davranış güzelliği veya insanlara iyi muamelede bulunma mânâlarına gelen edep; sofîlerce “edeb-i şeriat”, “edeb-i hizmet”, “edeb-i Hak” ünvanları altında yanlışlıklardan korunma ve yanlışlığa sürükleyen sebep ve sâikleri bilmekten ibaret sayılmıştır.
Edeb-i şeriat: Dinin usûlünü bilip uygulamak; edeb-i hizmet: Cehd ü gayret ve hizmette her zaman birkaç kadem önde; ücret, takdir ve bilinmede birkaç kadem geride bulunmak; ayrıca, esbaba tevessülde kusur etmemenin yanında bütün iyilik ve güzellikleri Allah’tan bilmek; edeb-i Hak da: Hakk’a yakınlığı temkinle bezeyip, şatahat ve lâubâliliğe girmemekten ibarettir.

Bir diğer yaklaşım da, “edeb-i şeriat”, “edeb-i tarikat”, “edeb-i mârifet” ve “edeb-i hakikat” şeklindedir ki; birincisi: Allah Rasûlü’nün, hususî, umumî, kavlî, fiilî, hâlî ve takrîrî bütün sünnetlerini hayata geçirip yaşamak; ikincisi: Mürşid ve muallime karşı tam teslimiyet, tam muhabbet, ölesiye hizmet, sohbete devam ve kalbinde itiraza yer vermemek; üçüncüsü: Yakınlık ve temkin dengesini, havf ve recâ muvâzenesini, lutuflara mazhariyet ve acz u fakr mülâhazasını muhafaza etmek; dördüncüsü: Cenâb-ı Hakk’a tahsîs-i nazarla beklentilere girmemek, endişelere düşmemek ve gönül gözlerini ağyar hayâlinden bile korumak şeklinde yorumlamışlardır.

Aslında, bir bakıma tasavvuf da “edep” demektir..
her “vakit”, her “hâl” ve her “makam”ın hususî edebiyle bir edep.

Ne var ki, bu edeplerden her biri, insanın iç âleminde gerçekleştirebildiği ölçüde, onun ahlâk, tavır ve davranışlarında da kalıcı olabilir; yoksa, vicdanın enginlikleri ve duyguların derinlikleriyle bütünleşememiş bir edebin devam ve temâdisi söz konusu olmadığı gibi, insanı, iç âlemine göre değerlendiren Allah nezdinde de bunlar, hiçbir kıymeti hâiz değildirler.
O rengin ve zengin ifadeleriyle hem edebi hem de edebin bu farklı yanlarını Hz. Mevlânâ ne hoş ifade eder:

پيش اَهلِ دِل اَدَب بَر بَاطِنَست
زَانكِه اِيشَان بَر سَرَائِر فَاطِن اَست
پيش اَهلِ تَن ادَب بَر ظَاهِرَست
كِه خُدَا زِ ايشَان نَهانرَا سَاترست
اَز خُدَا جُويِيم تَوفـيـق ادَب
بِى ادَب مَحرُوم گَشت اَز لُطفِ رَب

“Gönül erbabınca edep bâtınîdir; zira onlar, sırlara açık ve muttalîdirler.
Beden insanı olan ehl-i ten nezdinde ise edep zâhirîdir; çünkü Cenâb-ı Hakk onlardan bâtınî olan şeyleri gizlemiştir.
Biz, her zaman Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileriz, (zira) edebi olmayan, Cenâb-ı Hakk’ın lutfundan mahrumdur.”

Ebû Nasr Tûsî’ye göre edep, şu üç maddede hulâsa edilebilir:

1) Söz üstadları ve sözde süs arayanların edebi ki, gönlün sesi ve soluğu olmaması itibarıyla tasavvufçularca “kîl u kâl” sayılmıştır.

2) Din-i Mübîn-i İslâm’ı, kalbî ve ruhî hayat seviyesinde temsil edenlerin edebi ki, nefsin riyazâtla, duyguların muhabbet ve mehâfetle yoğrulması ve kılı kırk yararcasına şer’î hudutlara riayetten ibaret olan şer’î edep.

3) Sürekli muhâsebe ve murâkabe ile, “tecellîgâh-ı ilâhî” olan kalbi pâk tutanların edebi ki, hayâllerine bile, huzurun edebine muhalif herhangi bir hâlin târî olmaması şeklinde yorumlanmıştır.

Hakikat erleri, her mânâdaki edebe fevkalâde önem vermiş ve onu insan ruhuyla bütünleştirme istikametinde her türlü takdirin üstünde bir cehd göstermiş, bu konuda dünya kadar söz söylemiş ve bu sözleri en hâlisâne duygularla temsil etmeye çalışmışlardır.

İşte o altın sözlerin mîrî olanlarından biri:

لِكُلِّ شَيْءٍ زِينَةٌ فِي الْوَرَى
وَزِيـنَـةُ الْـمَـرْءِ تَـمَـامُ الأدَبِ
قَـدْ يَـشْـرُفُ الْـمَرْءُ بِـآدَابِـهِ
فِـينَا وَإِنْ كَانَ وَضِيعَ النَّسَبِ

“İnsanlar arasında her şeyin bir süs ve zînet yanı vardır; insanoğlunun zîneti ise, edebindeki tamâmiyettedir.
İnsan vardır ki o, nesebiyle göz doldurmasa bile, âdâbıyla mazhar-ı şereftir.”

Ve işte Divân-ı Ali’den, halk üslûbuyla söylenmiş bir başka cevher:

لَيْسَ الْبَلِيَّةُ فِي أَيَّامِنَا عَجَبْ
بَلِ السَّلاَمَةُ فِيهَا أَعْجَبُ الأعْجَبْ
لَيْسَ الْجَمَالُ بِأَثوَابٍ تُزَيِّنُهَا
إِنَّ الْـجَمَالَ جَمَالُ الْعِلْمِ وَالأدَبْ

“Şimdilerde belâ şâyân-ı taaccüp değildir; asıl insanı şaşkınlığa sevkeden şey bunca belâlar içinde sâlim kalabilmektir.
Güzellik, giyilen elbisenin insana kazandırdığı güzellik değildir; hakikî güzellik, ilim ve edep güzelliğidir.”

Avârif’te de, edeple alâkalı şu ürperten tespit yer almakta: “İman tevhidi gerektirir; tevhidi olmayanın imanı da yoktur.
Tevhid dinî esasların hayata geçirilmesini iktiza eder, dinî hayatı olmayanın tevhidi olduğu da söylenemez.
Dinin hayata hayat olması edebi zarûri kılar, edebi olmayanın müteşerrî olabileceğini düşünmek bir tenâkuzdur.” Nasıl olmasın ki:

أَنبِيَا چُون بَا ادَب رَفتَند رَاه
هَر يكي شُد خَاصّ دَرگاهِ إله

“Zira nebîler, katettikleri yolu edeple katettiler.
Katetti ve her biri Allah dergâhının seçkini hâline geldi.”

Ayrıca edebi, fiilî ve kavlî diye ikiye ayıranlar da olmuştur ki, biz bunlardan fiilî olanının, edebin genel tarifleri içinde üzerinde durmuş ve izah etmeye çalışmıştık.
Şimdi bir kere daha hatırlatmak üzere, o konuda söylenmiş bazı değerli sözleri kaydedip geçelim:

“Edepdir kişinin dâim libâsı
Edepsiz kişi üryâna benzer.

………………………..

Edep ehl-i ilimden hâlî olmaz
Edepsiz ilim okuyan âlim olmaz

………………………..

Edep iledir nizâm-ı âlem
Edep iledir kemal-i âdem”

Kavlî edep, düşüncede safvetin, gönülde istikametin, Allah’la engin bir münasebetin ifadesi açısından, asırlarca hem medrese, hem de tekyede, hakkında çok şey söylenmiş bir konudur.

Vehbî:

“Boşboğazlık ile açma deheni, lîk âdâbıyla söyle sözünü!
Eyle evvel sözüne endişe, sonra düşmeyesin teşvişe.!”

sözleriyle katılır bu melek-enîs örfaneye.

Bir başkası da:

“Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,
Giy ol tâcı emin ol her belâdan!”

ifadeleriyle soluklar edep adına hislerini.

Hz. Mevlânâ’nın:

خَوَاجَه دَريَاب كِه جَان دَر تَن انسَان اَدَبَست matlaıyla o uzun ve lâtiflerden lâtif edeble alâkalı manzumesi ise, takdirlerimizi aşacak mahiyettedir:

“Efendi bil ki, insanın tenindeki cân edepdir.
İnsanoğlunun göz ve kalb nûru edepdir.
Âdem bir ulvî âlemdendir, süflîden değil; bu dönen kümbetin hem dönmesi hem de revnak ve zîneti edepdir.
Şeytanın başına ayağını koymak istersen, gözünü iyi aç, şeytanın canını çıkaran edepdir! İnsanoğlu eğer edepden yoksun ise, o insan değildir; zira insanoğlu ile hayvan arasındaki fark edepdir.
Aç gözlerini bak, Allah kelâmı olan Kur’ân âyet âyet edepdir.
Akıldan sordum: ‘İman nedir?’ Akıl kalb kulağına ‘iman edepdir’ dedi.”

İslâm’ın, güzel kabul ettiği söz ve davranışlar şeklindeki tarifiyle, edebin ahlâkla alâkalı olanı ve Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın, kavli, fiili ve takrîriyle şekillenen, şekillenip fıkha esas teşkil eden kısmı ayrı bir tahlil konusu ve bu çerçevenin dışında kalırlar..

اَللهُمَّ وَفِّقْنَا إِلى مَا تُحِبُّ وَتَرْضى، وَصَلِّ اللهُمَّ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبهِ أَجْمَعِينَ.

İlim

İnsan duyularıyla elde edilen veya Allah’ın (c.c.) vahiy ve ilham yoluyla bildirdiği bilgi ki, zaman zaman onun herhangi bir tezahürünü ifade sadedinde: Gerçeğe, vâkıa uygun bilgi veya birşeyi olduğu gibi kavrama mânâlarına da hamledilmiştir.
Aynı zamanda, ilim, kesin olsun olmasın, tasavvur veya hüküm olarak, mutlak mânâda idrak etme, düşünme ve anlama mânâlarına da gelir.
Hatta çok defa, ilim sözcüğüyle mârifet mânâsını kasdettiğimiz de olur.

İlim bahsinde, hangi konunun bizi daha çok alâkadar ettiği belli olmakla beraber, az dahi olsa, ilim, ilmin sebepleri ve bölümleri gibi bir kısım tasavvurî taksimlere temasın yararlı olacağına inanıyorum.

İlim, kendi içinde vasıtalı ve vasıtasız olmak üzere ikiye ayrılır:

a- Her insan ayrı ayrı bir kısım hususiyetlerle yaratılmıştır.
Bu hususiyetleri bilmek, değerlendirmek her ferde vasıtasız olarak verilmiş bir bilgi mevhibesidir.
İnsanın, havasızlık, susuzluk, açlık, tasa, sevinç gibi hususları idrak etmesi..
ve çocukların süt emmesi, kuşların uçması, balıkların yüzmesi, bülbülün yuva örmesi, yeni doğmuş yavruların kendileri için tehlikeli sayılan şeylerden sakınmaları gibi özelliklere veya bu özelliklerle hayatları için yapılması lâzım gelen şeyleri anlamaları mânâsına gelen şuur veya idrake vasıtasız ilim diyoruz.

b- Buna karşılık, akıl ve hisler aracılığıyla öğrenilen ilimler de vasıtalı ilimlerdir.
Maddî şeylerle alâkalı bilgiler daha çok, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularıyla elde edilir.
Fizikötesi bilgiler ise, zihin, muhakeme, kalb, sır, hafî, ahfâ, hatta sâika ve şâhika yollarıyla..

Konuyla alâkalı değişik bir taksim de, ilmin elde edilme yolları açısından karşımıza çıkar.
İslâm’a göre ilmin sebepleri üçtür:

1- Göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret olan, bizim “sağlam duyu organları” dediğimiz “havâss-ı selîme.”

2- “Haber-i sâdık” sözcüğüyle ifade edeceğimiz doğru haber ki, o da kendi içinde ikiye ayrılır:

a. Yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayacak kadar çok sayıdaki bir cemaatin ihbârı mânâsına gelen “mütevâtir haber.”

b. Allah tarafından gönderilen peygamberlerin mesajları mânâsına “haber-i rasûl.”

3- İlmin üçüncü sebebi de akıldır.
İster düşünülmeden hemen akılla bilinen bedihiyyât kabîlinden olsun, isterse düşünülerek ve istidlâl yoluyla ulaşılan bilgiler nev’inden olsun, bu kabîl ma’kûlâtın zâhirî sebebi akıldır.
Bundan başka ilim, aklî ve naklî olmak üzere ikiye ayrılır.

Bunlardan birincisini şu üç kategoride hulâsa etmek mümkündür:

1- Sağlık ve eğitim gibi topluma lüzumlu ilimlerdir ki, lüzumları nisbetinde vâcib veya farz-ı kifâye sayılmışlardır.

2- Din nazarında mezmum olan ilimlerdir ki, sihir, simyâ, remil, tılsım ve hokkabazlık gibi mârifetleri bu cümleden sayabiliriz.

3- Mübah ve îcabında vâcib sayılan ilimlerdir ki, hendese, hesap, kelâm, tıp, fizik, kimya ve tarih gibi ilimler bu kategori içinde mütalâa edilirler.

Naklî ilimler de kendi içinde mükâşefe ve muâmele adlarıyla iki bölümde hulâsa edilmişlerdir.
Bunlardan muâmele kısmı, fiil ve terkten ibaret olmak üzere dört bölümde ele alınmıştır:

1- Usûl ki; Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas’tan ibarettir.
Aynı zamanda bunlara “edille-i şer’iyye” de denir.

2- Fürû ki; bunlar da, ibadet, muâmelât, münâkehât ve ukûbât gibi adlarla kitaplarda yerlerini almışlardır.

3- Mukaddimât ki; lügat, sarf, nahiv, maânî, beyan, bedî gibi ilimlerdir..
ve bunlar, hadis, tefsir, fıkıh ilimlerini sıhhatli anlama yolunda sadece birer vasıtadırlar.

4- Mütemmimât ki; bu da tamamen Kur’ân ilimleriyle alâkalıdır.
Kur’ân’ın lafzıyla alâkalı olan kısmı: Mehâric, tashîh-i huruf, aşere, takrib unvanlarıyla..
mânâsına taalluk eden bölümler, tefsir ve te’vil adlarıyla..
ahkâmıyla alâkalı kısımlar da usûl kitaplarının konusu olan, nâsih-mensûh, hâss-âmm, celî-hafî, hakikat-mecaz-kinâye, mücmel-müfesser, muhkem-müteşâbih gibi isim ve unvanlarla ele alınmış ve işlenmişlerdir.

Naklî ilimlerin mükâşefe kısmına gelince, bu da, ledünnî ve vicdanî namlarıyla iki bölümde mütalâa edilmiştir ki, “Kalbin Zümrüt Tepeleri”ni doğrudan doğruya alâkadar eden de işte bu bölümdür.
Bu bölümde ele alınıp işlenen şeyler, bir açıdan müstakil gibi görünse de, esasen bunlar da yine Kitap ve Sünnet’e dayanmaktadır.
Bu temiz kaynaklardan istinbat edilmeyen, Kitap ve Sünnet filtresinden geçmeyen vâridat ve mevhibeler kuşkuyla karşılanır.
Bunların hücciyetleri bir yana, sübjektif bağlayıcılıklarının olduğu bile söylenemez.

Hz. Cüneyd: “Peygambere uğramayan yollar kapalıdır, neticeye ulaştırmaz” veya “Kitap ve Sünnet bilmeyenin arkasından gidilmez!” sözleriyle..

Ebû Hafs: “Her zaman hâl ve davranışlarını Kitap ve Sünnet’e göre değerlendirmeyen ve kendini kontrol etmeyen, bu meydanın erlerinden sayılmaz” beyanıyla..

Ebû Süleyman-ı Dârânî: “Kalbe gelen vâridatı ancak Kitap ve Sünnet gibi iki şâhid-i sadıkla kabul ederim.” tembihiyle..

Ebû Yezîd: “Otuz sene nefsime karşı mücâhedede bulundum, ilmî ölçülere riayet kadar ona ağır gelen bir şey görmedim.” tesbitleri ve “Bir insana göklerde tayarân etme kerâmetinin verildiğini görseniz dahi aldanmamalısınız; onun emirler, nehiyler ve şer’î hudutlara riayet mevzuundaki hassâsiyetine bakmalısınız!” ikazlarıyla..

Ebû Saîdi’l-Harrâz: “Dinin ruhuna muhalif olan bâtın bâtıldır” vecizesiyle..

Ebu’l-Kâsım Nasrâbâzî: “Tasavvufun özü, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, hevâ ve bid’atlerden uzak kalmak, kusurlardan dolayı herkesi mâzur görebilmek, evrâd ü ezkârda tekâsül göstermemek, elden geldiğince ruhsatlardan uzak durmak ve dinde şahsî yorumlardan sakınmaktan ibarettir.” irşadıyla bu önemli hususu ders veriyor olsalar gerek..
ve daha nicelerinin, konuyla alâkalı ne lâl ü güher ifadeleri..!

َBu meydanın erlerine göre “ilim” “hâl”den önce gelir.
Zira “hâl” tamamen ilme tâbidir.
Aslında ilim enbiyanın mîrâsı, âlimler de bu peygamber terikesinin vârisleridirler.
Bu konuda [1]اَلْعُلَمَاءُ وَرَثةُ الأنْبيَاءِ fermân-ı Nebevîsi, ulemâ için pâyeler üstü bir pâye ifade eder.
Gerçeğin ilmi veya gerçeğe ulaştıran bilgi, kalblerin hayatı, basîretlerin nûru, sînelerin vesile-i inşirâhı, akılların cevelangâhı, ruhların lezzet kaynağı, hayrette kalanların rehberi ve dostu, yalnızların “enîs ü celîs”i, meleklerin temennâ durdukları kıymetler üstü kıymeti hâiz, arz televvünlü, semâ kaynaklı bir mâidedir.

Evet, ilim, imana önemli bir basamak, hidâyet ve dalâleti, şüphe ve yakîni birbirinden ayıran esaslı bir mihenk ve insanın insanî yanlarını ortaya çıkaran ilâhî bir sırdır.

بَعِلْمَسْتْ آدَمِـي اِنسَانِ مُطلَق
چُو عِلمَش نِيست شُد حَيوَانِ مُطلَق
عَمَلِ بِي عِلْمْ بَاشَدْ جَهْلِ مُطلَق
بَجَهل اَى جَان نَـشَايَد يَافتَن حَقّ

ilimle mutlak insan, ilim olmayınca da mutlak hayvandır.
İlimsiz amel mutlak cehâlet, ey cân cehâletle Hak bulunmaz.” diyen hak dostu mübalağa etmemiş olsa gerek…

Tasavvuf erbabınca ilim; akıl, sem’ u basar yoluyla elde edilen bilgi ve mârifetten daha çok, verâlardan akıp gelen tecellî-i ilm-i ilâhî dalga boylu öyle bir nûr ve ziyâdır ki, gelir bütün ruhu sarar ve insanın derûnundaki sır yamaçlarında, hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde çiçek çiçek tüllenir ve hep Sonsuz’un vâridatıyla gürler.
Bu ilâhî tecellîye mazhariyetin mebdei, sır ve ötesinin Şems-i Ezel’e teveccühü, beden ve cismâniyetin kalb ve ruh seviyesine yükselmesi ve sînenin iman, muhabbet, aşk ve cezbe ile Zât-ı Hakk’a yönelmesi; müntehâsı da ilm-i ledünnîdir.

İlm-i ledünnî: وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا “Biz ona nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 18/65) fehvâsınca, berzahsız, hicapsız doğrudan doğruya “Hazîratü’l-Kuds”den insânî enginliklere yağan bir bârân-ı rahmettir.
Kulluktaki derinlik, Allah ve Rasûlü’ne karşı vefâ ve sadâkat, duyguların rızâ eksenli, davranışların ihlâs yörüngeli olması ve kalbin de yakînden yakîne koşması, ledünnî vâridat için, hatta o vâridatın sağanak sağanak boşalması için bir yol ve bir şart-ı âdîdir.

Bütün enbiyanın ilmi, Cenâb-ı Hakk’ın vahyi ve tâlimiyle zuhûra gelmesi açısından bilasâle ilm-i ledünnî olduğu gibi, onların arkalarından giden ilhama mazhar evliyâ ve asfiyânın ilimleri de bittebaiyye o mâhrûların -ay yüzlüler- ziyâ-i ilimlerinin şuâları olması itibarıyla ledünnî sayılır.
Bu ilmin Hz. Hızır’a tahsisi, belli bir zaman, belli bir makam ve belli bir hâl itibarıyladır ki, o ilmin bazı cüz’iyâtı açısından Hz. Hızır, kendine fâik olan bazı zâtlara, mercuhun hususî bir kısım meselelerde râcihe tereccühü nev’inden öne geçmiştir.
Yoksa onun ne Hz. Mûsâ’ya ne de diğer ulülazm zâtlara üstünlüğü söz konusu değildir.

Ayrıca, Hz. Mûsâ’nın ilmi, ilâhî ahkâmın mârifeti ve bu mârifetin, eşyanın perde önü ve perde arkası muvâzenesini koruma gibi bir derinliğe açık olmasına karşılık, Hz. Hızır’ın bilgisi daha çok eşyanın bâtınına ait idi.
Nitekim, bu ayrıma, Hz. Mûsâ ile konuşması esnasında Hızır da işaret eder: “Yâ Mûsâ! Ben Allah’ın bana tâlim ettiği bir ilme sahibim ki, sen onu bilemezsin.
Sen de, Allah’ın sana tâlim ettiği bir bilgiye maliksin ki, ben onu bilemem.”[2]

Evet, ilm-i ledünnî, tâlim ve taallümle elde edilmeyip Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir mevhibesi ve bir kuvve-i kudsiyesinin nûrânî tecellîsidir.
Bu tecellî, sanattan Sâni’e eserden Müessir’e giden bir bilgi olmaktan daha çok, Sâni’den zîşuur sanata, Müessir’den esere akan bir mârifettir.
Hatta o, esrâr-ı Hakk’a ait mahrem vâridatın insan ruhunda taayyününden ibaret sayılmıştır.

وَالله أَعْلَمُ بالصَّوَابِ.


[1] Âlimler, peygamberlerin (Aleyhissalâtü vesselâm) varisleridir. (Buhârî, ilim 10; İbn Mâce, mukaddime 17)
[2] Buhârî, tefsir (18) 4. Ayrıca Bkz.: “Biz ona nezdimizden Rabbanî bir ilim öğretmiştik.” (Kehf sûresi 18/65)

Hikmet

İlim, irfan, fıkıh, felsefe, sebeplerin ruhunu kavrama, eşyanın perde önü ve perde arkasına ıttıla, kâinat kitabı ve dinin özündeki fayda, maslahat ve gayelere vukuf gibi..
pek çok mânâlara gelen hikmet; hakikat ulemâsınca, daha çok faydalı ilim ve salih amel beraberliği şeklinde yorumlanmıştır ki, bunlardan biri diğerinin iradî sonucu, beriki de bir kısım yeni mevhibelerin başlangıcı ve mukaddimesidir.

Yukarıdaki yaklaşımı nazar-ı itibara alarak bazıları, tıpkı aklı, “amelî ve nazarî” şeklinde iki bölümde ele aldıkları gibi, hikmeti de “amelî ve nazarî” diye iki kısma taksim etmişlerdir.
Nazarî hikmet, varlık ve hâdiseleri, bir meşher gibi temâşâ etmek; bir kitap gibi okumak; bir senfoni gibi dinlemek; her zaman eşyanın perde arkasını kollamak; fizik ve metafizik dünyalardaki sırlı münasebetleri mütâlaa etmek, çözmeye çalışmak ameliyesi, cehdi ve mevhibesidir.

Amelî hikmete gelince o, böyle nazarî bir yolla elde edilen ilim, irfan, alâka, münasebet ve kulluk şuuruyla bu meşherin sahibine, bu kitabın kâtibine, bu koronun idarecisine yönelip ubûdiyetle O’nu aramak, aşkla, şevkle hep O’na koşmak, hayret ve dehşetle O’nun huzurunda olmanın saygı ve mehâbetini yaşamaktır.
Bu itibarla da hikmeti, evveli tefekkür, tefahhus, tecessüs ve temâşâ; ortası itaat ve ibadet; sonu da zevk-i ruhânî ve ebedî saadet şeklinde hulâsa edebiliriz.

Ayrıca bu önemli hususların yanında, Kur’ân’ın hikmetle alâkalı şu tesbitleri de her biri başlı başına birer esas sayılacak mahiyettedir.

1) Hikmet, Kur’ân’ın incelikleri ve sırları mânâsına gelir ki, bu, aynı zamanda Kur’ân’ın şerh ve izah ettiği kâinat kitabının da sırları ve incelikleri demektir.
Bu gerçeğe Kur’ân:

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا “Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 2/269) âyetiyle işaret eder.

2) Peygamberlik ve esrâr-ı risâlet ki, bu mânâ, hadisçilerce Sünnet’e hamledilmiştir ve وَاتَاهُ الله الْمُلْكَ وَالْحِكْمَة “Allah Dâvud Aleyhisselâm’a saltanat ve hikmet verdi.” (Bakara, 2/251) veya وَلَقَدْ اتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ “And olsun biz Lokman’a hikmet verdik.” (Lokman, 31/12) gibi âyetler bu gerçeği ihtar eder.

3) Nazarî ve amelî hikmet mânâlarını da ihtiva eden bir câmiiyetle hayırhahlıktır ki, أُدْعُ إِلى سَبيلِ رَبِّكَ بالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ “İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) meâlindeki âyetler de bu anlamdaki hikmeti hatırlatır.

Hikmeti, yerli yerince davranma ve her şeyi yerli yerince kullanma şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Mûtedil ve müstakim olma mânâlarına da gelen bu son tesbiti şu şekilde biraz daha açmak mümkündür:

1) İfrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip itidali korumak..
sorumluluklarımızı şer’î çerçeve içinde anlamak ve yerine getirmek..
esbap dairesi içinde kaldığımız sürece sebeplere riayette kusur etmemek..
iyiliklerde dahi olsa aşırılığa girmeyip dinin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesini korumak..
ve hayatı Sünnet programlı yaşamaya çalışmak..

2) Hakk’ın takdirlerini kendi tercihlerimiz önünde düşünmek ve O’nun şer’î ve kevnî her türlü icraatını gönül rızasıyla karşılayıp, ömürlerimizi أَسْلِمْ تَسْلَمْ “Teslim ol, selâmeti bul!”[1] çizgisinde sürdürerek “her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah” mülâhazasını bir lâhza bile hatırdan çıkarmamak..

3) Düşünce ve davranışlarımızda, peygamberâne bir azim ve idrakle قُلْ هذِه سَبيلي أَدْعُو إِلَى اللهِ عَلى بَصيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَني “De ki: İşte benim yolum; basiret üzere Allah’a davet ediyorum..
ben de, bana tâbi olanlar da…” (Yûsuf, 12/108) gerçeğini ruhlarımızda duyup her şeyi Fetânet-i Âzam’ın vesâyetinde basîretle plânlayıp icrâ etmek bu hikmet telâkkilerinin birer televvünü sayılabilir.

Büyük ölçüde hikmetin kaynağı vahiy ve ilhamdır.
Bu açıdan da, peygamberlerin ve derecesine göre diğer mürşidlerin, metâları hikmet birer hakîm olduklarını söylemek yerinde bir tesbit olsa gerek.
Zira bu zâtlar, kendilerine sığınan gönül ve ruh hastalarını “tıbb-ı ruhânî” ile tedavi eder ve ellerinden geldiğince onların kalbî hayatlarını “ahlâk-ı rezile” virüslerinden temiz tutmağa çalışırlar.

Bu itibarla da, onların hareket sahaları ve meşguliyet alanlarını da göz önünde bulundurarak, aşağıdaki önemli meselelerin tahlili içinde işaret nev’inden bir kere daha “hikmet” demek istiyoruz:

1) Hikmet; bir düşünce, tasavvur ve davranış bütünlüğüdür.
Evet düşüncede isabet, ifadede gereklilik ve ölçü, sonra da o çizgide hareket tam bir hikmet televvünüdür..

2) İlimde yakîn, amelde sağlamlık ve itkan hikmete bir diğer yaklaşım..
buna ilmin amel ile ve sanat ruhunun itkanla beslenmesi de diyebiliriz.

3) Dinin gaye ve maksatlarını kavrayıp, onu ferden temsil etmenin yanında, topyekün hayata hayat kılma düşünce ve cehdi de hikmetin bir başka çizgisi.

4) Varlığın özü ve iç yüzündeki gerçeği, her nesneye ait ayrı ayrı hususiyetleri ve bu hususiyetler arasındaki münasebetleri, Yaratıcı tarafından hedeflenen gayeleri idrak ve şuur da hikmetin ayrı bir buudu..

5) Sebepler ve illetler âlemine yönelerek, varlığı fayda ve maslahat yanlarıyla görüp tanımak, tahlil ve terkiplerde bulunmak, Yaratıcı’nın halifesi olma unvanıyla, O’nun izni ve emri dairesinde varlığa müdahale, hilâfet televvünlü, sanat buutlu hikmetin ayrı bir yanı.

6) Nizam ve âhengiyle kâinattaki her şeyin yerli yerinde olması ilâhî hikmetinden hareketle, kendi dünyamızda bu denge ve düzenin korunmasına riayet, arz, atmosfer ve semâlardaki muvazenenin muhafazası istikametinde değişik ad ve unvanlarla değişik ilim dallarını geliştirmesi de hikmetin ayrı bir yorumu.

7) Her zaman en iyi hedefleri takip ederek, sevk ve idare edilenler arasında, iyilik ve güzellik arayışları içinde bulunmak, insanlarla muâmelelerimizde ilâhî ahlâkla tahalluk etmek suretiyle arzı ve arzdaki idârî sistemleri semâvîleştirme gayreti göstererek peygamberlerin gönderilme gayelerini gerçekleştirmek de hikmetin bir diğer enfes tarafı…

İnsanoğlu her zaman, şeytanın telkin ve vesvesesiyle, rahmânî mantık ve muhakemeyi tefrik edebilmesi için, aklını Rasûlüllah’ın (sav) emrine vererek tetikte olma mecburiyetindedir.
İşte ancak bu sayededir ki, insanda, müstakim muhakeme ve ilâhî hikmet mevhibeleri belirmeye başlar..
duygu, düşünce istikameti güçlenir ve derken fert, davranış bütünlüğüne ulaşır..
sonra da bu duygular işlene işlene onun tabiatıyla bütünleşir ki, bu da ilâhî ahlâkla ahlâklanma demektir.
İsterseniz buna nazarî aklın amelî akla, nazarî hikmetin de amelî hikmete inkılâp etmesi..
veya bir kısım büyüklerin yaklaşımıyla, insanın melekî yanlarının şeytânî yönlerinin önüne çıkması da diyebiliriz.

Bu açıdan da, ilim ile amele, hikmet gerçeğinin birer parçası, birer derinliği olarak bakmak icab eder ki, bu da amel, imanın bir cüz’ü olmasa da, dinin bir yanı olduğu hakikatini ifade demektir.
Zaten, İslâmiyet’te, bilgiden hemen kulluğa geçilmesi de herkesin ittifak ettiği bir esastır ki, وَمَا خَلَقْتُ الْجنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben, cin ve insanları bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) âyeti de bu hususu ihtar etmektedir.
Evet, herhangi bir konuda, nazarî olarak derinleşip de amele geçmeme, faydasız bir gayret, dolayısıyla da apaçık bir hüsrandır.
Başta da ifade edildiği gibi; varlık bir hikmet kitabı, bir hikmet meşheri, Kur’ân da bu hikmetler mecmuasının dili, tercümanı, yorumcusu ve tarifnâmesidir.
İnsanların vazifesi ise, Kur’ân’da kâinat kitabını okumak, kâinat meşherini tanımaya çalışmaktır ki, böyle biri, Kur’ân’ın ifadesiyle hayr-ı kesîre mazhar olur ve letâifinin enginliğine, zenginliğine göre de değerler üstü değerlere ulaşır.
Aksine, varlığın çehresindeki gerçekleri görüp de arkasındaki hakikatlere ulaşamama ve bu nizamla hedeflenen gayeyi sezememe, varlığın ve var olmanın en önemli mesajını alamamadır ki, bu da mutlak bir kazanç kuşağında apaçık bir kaybetme demektir.

اَللهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ امِينَ.


[1] Buhârî, bed’ü’l-vahy 6; Müslim, cihad 74

Firaset

Tasavvurda zenginlik, düşüncede tutarlılık, varlığın perde arkasına ıttılâ ve basiretli davranma da diyebileceğimiz firâset; insanın, kalbini kin, nefret, iğbirar, nifak ve ucup gibi..
mânevî hastalıklardan temizleyip, iman, mârifet, muhabbet ve aşk u şevkle bezemesi sayesinde Allah’ın, onun içine attığı öyle bir nûrdur ki, ona mazhar olan fert, feritleşir, duyuş ve sezişleriyle derinleşir; hatta başkalarının gönüllerindeki sırlara aşina olup, simaların arkasındaki gerçekleri görebilir..
ve tabiî, eşyanın perde arkasına uyanabildiği ölçüde, “Hazreti Allâmü’l-Guyûb’ un mücellâ bir mir’atı hâline de gelebilir..!

Bu mânâdaki firâsete işaret sadedinde, gayb ve şehadetin fasih lisanı Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ، فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بنُورِ اللهِ “Mü’minin firâseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nûruyla bakar.”[1] Buyurur.
Firâsetin, iman nûruyla yakından alâkasını gösterme bakımından يَا أَيُّهَا الَّذينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا الله يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا “Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı hep takvâ dairesi içinde bulunursanız, O size furkan (açık-kapalı, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden temyiz ve tefrik edecek bir kabîliyet, bir ışık) verir.” (Enfâl, 8/29) meâlindeki âyeti de burada zikretmek uygun olur zannederim.

َFirâset, ister yukarıdaki tarif ve izahlar çerçevesinde kalbin, Hazreti Allâmü’l-Guyûb’un ilim ve füyûzâtına açılması ve bu mazhariyete erenlerin, görüş, düşünce, karar ve hükümlerinde isabet kaydetmeleri şeklindeki yorumu ile; ister, bilgi birikimi, tecrübe, mümarese, sezi enginliği ve karakter bilgilerini değerlendirerek elde edilen neticeleriyle olsun, o tamamen bir mevhibe-i ilâhiyedir..
ve bu ilâhî mevhibeden en çok hissemend olanlar da, hiç şüphesiz -derecelerine göre- evliyâ, asfiyâ ve enbiyadır.
Bunlar arasında ufuk firâset ise, heykel-i akl-ı evvel Hazreti Seyyidü’-Enbiyadır ki; Allah: إِنَّ في ذلِكَ لآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمينَ “Keskin nazar firâset erbabı için elbette bunda ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) beyanıyla, umum basiret, his ve idrak insanlarına işaret buyurmasına mukabil,

وَلَوْ نَشَاءُ لأرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بسيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ في لَحْنِ الْقَوْلِ “Dileseydik onları sana (oldukları gibi) gösteriverirdik de simalarından hepsini tanır ve hepsini konuşma üsluplarından anlardın.” (Muhammed, 47/30) ferman-ı samedânisiyle o zirveler zirvesi firâset insanının açık farkına îmâda bulunmaktadır…

Firâset, imandaki iç derinlik, yakîndeki enginlik ölçüsünde daha bir kuvvetli ve keskin hâl alır.
Hatta bazı hususî mazhariyetler sayesinde o, insan basîretinde Hak nazarının aynı tecellîsi olarak zuhûr eder ki; firâset etrafındaki müşahede ve söylenen sözler bunun çokça meydana geldiğini ve anlatılanların da mübalağa ve mücazefe olmadığını gösterir.

Ebû Saîdi’l-Harrâz: “Firâset ziyâsıyla temâşâ eden, Hak nazarıyla bakmış sayılır.” der.

Vâsıtî: “Firâset kalbte şimşek gibi çakıp, mukayyet bütün gayb âlemlerini aydınlatan ve insanoğlunu, topyekün varlığı, olduğu gibi görüp değerlendirme seviyesine yükselten ledünnî bir şuâdır.” tesbitinde bulunur.

Dârânî: “Firâset, nefsin derinliklerinin keşfi ve gaybın ayân, pinhânın da nihân olmasıdır.” yorumuyla yaklaşır konuya.

Şah-ı Kirmânî: “İnsan, haramlara karşı gözünü kapar, şehevânî duygulardan elini-eteğini çeker; iç dünyasını murakabe ile, dış âlemini de Sünnet-i Seniyye’nin ihyasıyla onarır ve her zaman helâl dairesinde kalabilirse, böyle biri firâsetinde asla yanılmaz.” hatırlatmasını yapar.

Bunların hemen hepsi de, iman sayesinde inkişaf eden firâsetlerdir..
ve bunlarda yanılma payı da oldukça azdır.
Gördüren O ve gören gözler de O’ndansa, niye yanılsınlar ki..!

Allah Rasûlü’nün, şahısları çok iyi tanıyıp, herkesi yerli yerinde istihdamında, Rabbinin O’na bu tür ihsanı söz konusu olduğu gibi, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin kerâmetvârî pek çok tesbit, teşhis ve takdirlerinde de aynı ikram-ı ilâhî bahis mevzuudur..
ve o hususlarla alâkalı firâsetleri ifade etmek için kocaman mücelletler ister.

Ayrıca, aklın ve ruhun hikmet-i vücûduyla alâkalı ve bazı kimselerin ileride yapacakları iyiliklerden ötürü, avans nev’inden onların mazhar oldukları ve olacakları firâsetler de vardır ki, bunlara, sebeplerinden evvel “Müsebbibü’l-Esbab”ın hususî iltifatı nazarıyla bakılabilir.

Şimdi İbn Mes’ûd’un beyanı içinde bunlardan örnek olarak bir kaçını zikredelim:

1) Mısır Azizi ki, Hz. Yusuf için:

أَكْرِمي مَثْويهُ عَسى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا “Ona güzel bak ve hoş tut; ümit edilir ki, bize faydası dokunur veya evlat ediniriz.” (Yûsuf, 12/21) demişti..

َ2) Şuayb’ın (as) kızı ki, Hz. Mûsâ hakkında:

يَا أَبَتِ اسْتَأْجرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمينُ “Babacığım!, bunu işçi olarak tut, zira senin çalıştıracağın en en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.” (Kasas, 28/26) tesbitinde bulunmuştu.

3) Firavun’un zevcesi ki, Hz. Mûsâ’yı ırmakta bulunca:

قُرَّتُ عَيْنٍ لي وَلَكَ لاَ تَقْتُلُوهُ عَسى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا “Sana ve bana göz aydınlığı.. öldürmeyin; bize faydalı olacağı ümit edilir. Ya da onu evlat ediniriz.” (Kasas, 28/9) firâsetini göstermişti.

Bir de, riyâzet; açlık, susuzluk, uykusuzluk ve çile çekmekle elde edilen firâset vardır ki, böyle bir firâsetin bilhassa iman ve amel-i salihe iktiran etmeyenine istidraç nazarıyla da bakılabilir.
Bu kabîl sezi ve keşiflerde, mü’min-müşrik, Müslüman-Hristiyan, veli-rahip farketmez; heskes belli şeyler sezebilir.

Bundan başka bazıları, şekil ve kıyafetten hüküm istinbatını da firâset içinde mütalâa etmişlerdir ki, böyle bir sezi, hangi mânâya gelirse gelsin, tasavvuftaki firâsetle alâkasının olmadığı bedîhîdir.

اَللهُمَّ اتِ نَفْسي تَقْويهَا وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْليهَا.[2] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلى رَسُولِكَ وَصَفِيِّكَ الْمُصْطَفى وَعَلى الِهِ وَأَصْحَابهِ.


[1] Tirmîzî, Tefsiru’l-kur’ân (15) 6; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/12
[2] Müslim, zikr 73; Nesâî, istiâze 13, 65; Müsned 4/371, 6/209

Vecd ve Tevacüd

İnsan benliğini bütünüyle iştiyakın sarması; hâlin, akıl, mantık ve muhakemenin önüne geçmesi diyebileceğimiz vecd, Cenâb-ı Hakk’ın, kulunun kalbine sürpriz bir teveccühü ve beklenmedik bir vâridatıdır.
Böyle bir tecellî cemâl dalga boyuyla gelince “üns” esintileri hâsıl olur; celâl televvünlü olunca da temkin ve sükûn meydana gelir..
ve tabiî bu celâlî tecellîler arasında, hüzün, keder, havf ve dehşet fırtınaları da eksik olmaz.

Vecdi, zikr ü fikrin kalbe galebe çalması esnasında ruhun, aşkın feveranlarına tahammülden aciz olması şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Cenâb-ı Hakk’ın celâlî ve cemâlî tecellîlerinden bol bol hissemend olan kalbin duyup yaşadığı hayret, heyecan ve ürperti de vecd adına ortaya atılan yorumlar arasında.

Vecd, vücûddan farklı bir hâlettir.
İleride anlatılacağı üzere vücûd; nefsin te’sir dairesini aşıp bütün bütün cismaniyetten sıyrılarak “bî kem u keyf” hakikî matlûba zaferyâb olmaya mukabil, vecd; kalbin beklenmedik bir anda, sürpriz olarak muhabbet, şevk, iclâl ve tâzim gibi ahvâlin feveranı keyfiyetidir ki, bunun bir kadem ötesinde de, sürekli evrâd ü ezkârın semeresi sayılan “mevâcîd” hakikati gelir.

Vecd, genelde iki şekilde tezahür eder:

1) İlâhî bir kısım vâridat ve tecellîyât-ı Sübhâniye’nin, insan kalbinde, onun kast ve iradesi taalluk etmeksizin tekellüfsüz hâsıl olmasıdır ki; biz buna, yerinde “mükâşefe” de deriz ki; ve böyle bir doğuş veya mükâşefeyi bir kısım esbap ve emare ile irtibatlandırmak söz konusu değildir.

2) İnsanın bütün benliğini saran ve onda ağlama, haykırma, ürperme hisleri hâsıl eden bir zevk ü şevk veya dehşet ü hayret tecellîsidir ki, halka-i zikir ve hatme yapılan mahallerde, hakikat ilminin müzakere edildiği meclislerde çok görülür.

Bu türlü vâridat ve tecellîlerin, açıktan herhangi bir sebebe iktiran etmeyip külfetsiz zuhûr edenine “vecd” denir ki, Konyalı Zerkûbî’nin çekiçlerinin sesinden Hazreti Mevlânâ’nın coşup:

جَانـهَاي بَسـتَه اَندَر آبُ و گِل
چُون رَهنَد اَز آبُ و گِلهَا شَاد دِل
دَر هَوَايِ عِشق چُون رَقصَان شَوَند
هَمَچُو قُرصِ بَدر بِى نُقصَان شَوَند

“Su ve balçığa bağlanmış cânlar, su ve balçıktan kurtulunca, aşkın hava ve esintileriyle raksetmeye başlar ve dolunay gibi noksansız olurlar.” demesi bu cümledendir.

Biraz külfet, biraz zorlama ve konsantrasyon arayışı neticesinde meydana gelene de “tevâcüd” denir.
Zaten tevâcüd “tefâul” bâbından olması itibarıyla, mevcud olmayan bir şeyi izhar veya onu hâsıl etme yolunda gösterilen ekstra gayret esprisine dayanır ki, bunu da Efendimizin (sav):
“Kur’ân okurken ağlayınız, eğer ağlayamazsanız kendinizi ağlamaya zorlayınız!”
[1] meâliyle vereceğimiz nûrefşân beyanıyla irtibatlandırmak mümkündür.

Şimdi bu son durum itibarıyla “tevâcüd”ü de evvelki üç hususa ilâve edecek olursak, konuyu şöyle özetlemek uygun olur zannediyorum:

1) Tevâcüddür; zorlama, tekellüf ve iç âlemle konsantrasyon yolunda elde edilmeye çalışılan vecde benzer bir keyfiyettir ve yoldakilerin hâlidir..
tabiî, kalbî ameller adına da ayarı en düşük olanıdır.

2) Vecd’dir; iman, mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî ile donanmış bir kalbin, beklenmedik bir anda şevk ü tarâb veya bir kısım vâridatla coşmasıdır ki, üzerinde durduğumuz konunun esasını teşkil eder ve ثلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ “Kimde şu üç şey bulunursa, imanın tadını tatmış olur.”[2] gerçeğine dayanır.
Bu gerçeğin hulâsası da: Allah ve Rasûlü’nü her şeyden fazla sevme, sevdiklerine Allah (c.c.) için muhabbet etme, Cehennem ve Cehennem vesilelerine karşı teyakkuz ve ürperti içinde bulunma..
gibi hakikatlerdir.

3)
 Mevâcîddir; evrâd ü ezkâr ve kalbin, Hazreti “Vâcibü’l-Vücûd” ve “Vâhibü’l-Hayat”la münasebet derinliği ve O’na yaklaşma yollarını araştırması sayesinde sürekli metafizik gerilim, sürekli duyuş ve sürekli değişik vâridlere mazhariyettir ki, وَرَبَطْنَا عَلـى قُلُوبهِمْ إِذ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّـموَاتِ وَالأرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ “Biz, onların kalblerini pekiştirdikçe pekiştirdik de doğrulup başkaldırdı ve kükreyerek: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir.
O’ndan başkasını anmamız söz konusu değildir.” (Kehf, 18/14) mefhumu ile sunacağımız âyet de bu soluk soluğa aşkın, heyecanın ifadesidir.

4)
 Vücûddur; ve makam-ı ihsanın zirvesi [3]كَأَنَّكَ تَرَاهُ ufkunun soluğu-sesi ve “sübühât-ı vech” heyecan ve dehşetine mazhariyetin de televvünatı şeklinde yorumlanmıştır.

Vecdin, ayrıca kendi içinde de bir kısım dereceleri vardır:

1) Birinci derecede vecd, iradî olarak, görme, duyma, düşünme çerçevesinde cereyan eder ki; bu mertebe, kalbin, iman ve mârifet halâvetini duyup ağyara kapanması mertebesidir.

2) Kalbin derinliği ölçüsünde ve ona akan feyizler sayesinde, vicdan mekanizmasının “sem u basar” ve tefekkür üstü tenevvür ve doğuşlara uyanma hâletidir.

3) Bütün letâif-i insaniyenin, O’nun boyasına boyanması sayesinde, ağyar düşüncesinin bütünüyle ortadan kalkıp, her şeyde O’nu görme, O’nu bilme, O’nu düşünme, O’nunla hemhâl olma tasavvurlar üstü keyfiyetidir.
Öyle ki, insan o mertebede bazen yarım adımlık bir aşkınlıkla “dehşet”e, bir tam adımla da “heyman”a girer -ki zannediyorum- tabii ve akıl idrakimizle onları yorumlamada biraz zorlanacağız.

اَللهُمَّ تَمَّ نُورُكَ فَهَدَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ، عَظُمَ حِلْمُكَ فَغَفَرْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ،[4]

 وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلى الِهِ وَأَصْحَابهِ أَجْمَعِينَ.


[1] İbn Mâce, ikametü’s-salât 176
[2] Buhârî, îmân 9; Müslim, îmân 67
[3] O’nu (Allah’ı) görüyormuşcasına… (Buhârî, îmân 37; Müslim, îmân 1.)
[4] Ebû Ya’lâ, el-Müsned 1/344

Dehşet ve Heyman

Vecd u tevâcüdün sonunu hayret ve heymanla noktalamıştık.
“Hayret”e daha önceki bölümlerde anlatıldığı mülâhazasıyla temas etmeyecek; fakat onun bir başka varyantı sayılan “dehşet”le, makam olmasa da sâlik için bazı ahvâlde bir uğrak sayılan “heyman”dan birkaç cümle ile bahsetmek istiyoruz.

fKorkutan veya ürperten bir hâdise veya manzara karşısında duyulan havf ve ürküntü mânâlarına gelen “dehşet”, hak yolcusunun, seyr-i ruhânî esnasında ve Mahbub’un cemalinin tecellîleri karşısında tutulup kalması şeklinde yorumlanmıştır ki, Kitap ve Sünnet’te onunla alâkalı sarih bir beyan olmasa da, فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ “Onu karşılarında görür-görmez aşkınlığına (büyülendi) ve (şaşkınlıktan) ellerini kestiler.” (Yûsuf 12/31) meâliyle vereceğimiz âyetle irtibatlandırmak mümkündür.

Dehşeti; insanın, bir türlü aklına sığdıramadığı, sabredip karşısında duramadığı ve ilmiyle, idrakiyle kavrayamadığı herhangi bir hâdise ile yüz yüze geldiğinde tutulup kalma şeklinde de ifade etmişlerdir ki, buna “şuhûd”un akla galebe çalması, muhabbetin sabrın sınırlarını zorlaması ve “hâl”deki televvünün insan idrakini aşması da diyebiliriz.
Zannediyorum, konuyla alâkalı şöyle bir yaklaşım yerinde olur:

1) Hâlin, hak yolcusunun ilim ve idrakini bastırması, vecdin onun tâkatini aşması, keşfin himmetin üstüne çıkması durumunda sâlik yer yer “dehşet” soluklar.
Kur’ân okunurken, namaz kılınırken hudû ve huşû esas olmakla beraber, insanın iradesini aşan feveranla hudû ve huşûun delinmesi..
aşırı vecd u mevâcidin sâlikte, temkin ve muvazene keyfiyetini sarsmasından kalbin mânevî aritmiye girmesi, Hakk’ı talebin her zaman sadâkat ve vefa istemeseine karşılık, şuhûdun cazibesiyle, sâlikin aceleciliğe düşmesi.. gibi hususlar buna birer misal teşkil edebilirler.
2) Sâlikin, zevkî veya hâlî şuhûdundan, ufkundaki resim ve suretler silinip onun her yanını “cem” televvünleri kaplayıp “ezel” onun zaman ufkunun önüne geçince, ruh da Hak müşâhedesiyle müşâhedeye erince -ki bir kudsî hadiste bu makama فَبيَ يَسْمَعُ وَبيَ يُبْصِرُ “Benimle duyar benimle görür.”[1] şeklinde işaret edilmiştir.- hak yolcusu kendini dehşetin dalgaları içinde bulur.
3)
 Sâlik u muhibbin, beklenmedik şekilde kalb yamaçları Vâridat-ı Sübhâniye ve Eltâf-ı İlâhiye sağanağına tutulduğunda veya dört bir yanını kurbet ziyâları sardığında ve pinhânlar ayân olup en kâmil mânâda “ihsan” ufku zuhûr ettiğinde onun benliğini bütünüyle bir dehşet kaplar; o da kendini tamamen gaybûbetin enginliklerine salar ve dehşet mülâhazalarına teslim olur.

“Öyle bilmezdim ben kendimi
O ben miyim ya ben O mu?
Âşıkların budur demi
Yandıkça yandım bir su ver!” (Gedâî)

bu makamla alâkalı söylenmiş güzel ve sade sözlerdendir.

Yoldakilere ait bu duyuş ve seziş bazen iltibaslara da vesile olabilir; olabilir ve ömrünü Kitap-Sünnet endeksli yaşamayanlar ve şuuraltılarını Mişkât-ı Muhammediye’den (sav) akıp gelen ışıklarla beslemeyenler, bu türlü ahvâlde her zaman aldanabilir ve temkine, teyakkuza ters bir kısım şatahata girebilirler.

Heyman:

Heyman içtikçe daha bir yanan ve bir türlü suya kanmayan mânâlarına geldiği gibi, aşk yüzünden deli ve kara sevdalı anlamlarına da gelir.

Tasavvuf erbabına göre heyman, âşık u sâlikin, yol esnasında kalbini saran sürpriz tecellî ve ilâhî mevhibelerle, taaccüp, istihsan ve ruhânî zevklere dalıp kendinden geçmesi ve iradesine hakim olamaması demektir.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha’da heymanla alâkalı açık bir beyan olmadığından, çoğu ehl-i hakikat, “dehşet” gibi onu da makamlardan herhangi bir makam görme yerine bir “hâl” ve televvün şeklinde anlamışlardır.
Bazıları onu, وَخَرَّ مُوسى صَعِقًا “Mûsâ baygın olarak yere yıkıldı…” (A’râf, 7/143) âyetiyle irtibatlandırmak istemişlerse de, vahyi telâki makamıyla, kendinden geçmenin birbirine uygun düşmediği açıktır.
Bence, Tûr Hâdisesi’ne böyle bir yaklaşım yerine; celâlî tecellînin, bütün suret ve resimleri silip, hakikat-ı mücerrede dalga boyunda zuhûruyla, biraz da Hz. Museviyet’in gereği olarak duyulan bir hayret ve şuurlu bir dehşet demek daha uygun olur zannediyorum…

Heymanı da tıpkı dehşet gibi üç kategoride tahlil etmek mümkündür:

1) Yolculuğun ilk merhalelerinde, acz u fakr, hisset ve değersizliğinin şuurunda olan sâlikin, kadrini, kıymetini çok aşkın ekstra lutuflara mazhar olunca, Hz. Eyyûb gibi “Senin hiçbir lutfundan müstağni kalamam.”[2] deyip, ilâhî tecellîlere sinesini açtıkça açarak “Daha yok mu?” (Kaf, 50/30) mülâhazalarıyla köpürme mertebesidir ki, yoldakilerin ekserisinin, bu vadideki düşünce ve davranışlarını bu mertebeye ircâ etmek mümkündür.

2) Sâlikin, halihazırdaki hulûs ve istikbaldeki meziyetlerine avans mahiyetinde lutfedilen aşkın vâridât karşısında, yeni bir idrak, taze bir ruh ve gerilmiş bir irade ile, o esnada kapısı aralanan acâib ve garâibi derin bir temâşâ zevkiyle seyredip رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا “Rabbimiz, nûrumuzu (ikmal ve) itmam buyur!” (Tahrî, 66/8) diyerek, ciddî bir azim ve tam bir metafizik gerilimle, elde edilen mazhariyetlerin ötesine hâhiş duyma ruh hâletidir ve

“Parmağım aşkın balına
Bandıkça bandım bir su ver.” (Gedâî)

sözleri, bu seviye ile alâkalı söylenmiş güzel sözlerdendir.

3) Heymanü’l-fenâdır ki; sâlik, hâlî veya zevkî olarak kadem-nazar vahdetine ulaşır ve kâinatı fenâ ve zeval ufkundan müşâhedeye başlar..
derken her an değişik bir buutta “bekâ billâh” tecellîleriyle artık varlığı bütünüyle görmez olur ve ihsan mertebesinin bir vâridatı olarak görüldüğünü tam hisseder ve görebileceği şevkiyle de coşar.

Tabiî bütün bunlar, imanın gücü, yakînin derinliği, kalbî muamelenin devamı ve ahvâl-i sadıkanın da temâdisi nisbetinde zuhûr ederler ki, bu evsafın tam temsil edilmesi de yine Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın tebaiyetine bağlıdır; O’na bağlılığın tam hissedilmediği ahvâlde, zuhûr eden fevkalâdelikler çok defa insanı aldatabilir.
Tâlib-i feyz-i Hüdâ olanlar, mutlaka Hz. Muhammed (sav) halkasına girmeli; âşık-ı nûr-u Hüdâ olanlar da behemehâl o halkanın ritmine uymalıdırlar.

اَللهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا، وَأَعُوذ بكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ، وَأَسْأَلُكَ عَمَلاً مُتَقَبَّلاً،[3] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبهِ أَجْمَعِينَ


[1] el-Hakim et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13
[2] Buhârî, gusl 20; Nesâî, gusl 7; Müsned 2/314
[3] İbn Mâce, duâ 3; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 4/444, 6/31; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/283; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/154, 9/32

Berk

Lügat mânâsı itibarıyla “şimşek” sözcüğüyle karşılayacağımız “berk”, hak yolcusuna yolun ilk merhalelerinde tecellî eden bir nûrdur ki, “kurb” sâlikleri için ilk davetiye sayılır.
Ehl-i hakikat, tecellî-i berkiyeyi, Kur’ân-ı Kerim’de, değişik üsluplarla ele alınıp ifade edilen وَهَلْ أَتَاكَ حَديثُ مُوسى إِذ رَأَى نَارًا فَقَالَ لأهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي انَسْتُ نَارًا “Sana Mûsâ’nın haberi de geldi; hani O bir ateş görmüştü de, ailesine: Hele siz durun da ben bir ateş gördüm demişti.” (Tâhâ sûresi 20/9-10) meâlindeki âyetlerle irtibatlandırarak, böyle bir ışık çakmasının, peygamberler için nübüvvetin, veliler için de vilâyetin mebdei gerçeğinin hatırlatılmak istendiğine dikkat çekildiğini anlamışlardır.

Hakikat yolundaki seyahatin ilk adımlarını iman, amel-i salih ve yakaza teşkil ettiğinden, berke ilk hakikî adım denmesi doğru olmasa da, onu, a’mâle göre değil de ahvâlin ilk adımlarından biri olarak kabul edip izafî bir evveliyet verebiliriz.

Berkle vecd arasındaki fark, vecd, huzur-ı hâne-i halvette, berk ise, harem-i harîme mahrem olma adına duhûle izin esnasında tecellî eder.
Bu itibarla da, vecd, “hâl” nûrlarından şevk ve kalak salar insanın gönlüne; salar ve talepte “hel min mezîd” (Kaf, 50/30.) ufkuna, ahvâlde de terakkiye davet eder.
Berk ise, basar ve basirete göz kamaştıran bir ışık gibi çarpar ve Dost kapısının aralandığını ihtar eder.
Vilâyet eşiğini aşma merhalesinde olanlar için İbn Fârıd’ın heyecan dolu şu sözlerini kaydedip geçelim:

“Tûr tarafından göz kamaştıran bir şimşek mi çaktı, yoksa Leylâ’nın yüzündeki nikablar mı aralandı?..”

Evet, cismaniyet gecesinde iz iz Leylâ zahir oldu ve gönüllere vuslat ümidini saldı; derken sînelerdeki geceler gündüzlere dönüştü.

Berk, vuslat yoluna girmeye izin olması itibarıyla, hak yolcusuna bir seyahat “start”ı sayılır ve “seyr ilallah” adına evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ın velî namzedi kuluna, îtâ ve azametini duyurması; ve o kulun da bu hususta kendi aczini, fakrını duyması, Allah’a olan muhabbet ve alâkasını hissetmesi, fâniyât ve zâilâtla ünsiyete bedel “üns billâh”a açılması gibi ilk vâridata işaret sayılabilir.
Ayrıca, yol meşakkatine ve mekânın vahşetine karşı, Tûr’da Hazreti Mûsâ’nın mazhar olması nev’inden, sâlikin bir şeyler duymaya ve vahşeti de ünsiyete çevirmeye ihtiyacı vardır.
Evet berke, ünsün halâveti, yolda bulunanın merâretine mukabil gelsin diye bir “mağrem” ve “mağnem” dengesi nazarıyla da bakabiliriz.

Sâniyen, berkle huzur hatırlatılarak, sâlike temkin sinyali verilir ve bu sinyalle onun gönlüne “Haziratü’l-Kuds”e girme tedbir ve temkini atılmak suretiyle iç âleminde rağbet kadar rehbet de uyarılır ki, hak yolcusu seyahatinde ne ye’se düşsün ne de şatahata girsin…

Sâlisen; berk dalga boyuyla gelen vâridat, Rabbin mülâtafe ufkundan, yolcuya yol azığı nev’inden bir ihsandır ki, gönderene bakan yönüyle bir vesile-i iftihar ve gönderilene ait yanıyla da bir netice-i iftikardır.
Hak yolcusu bu mazhariyetini sürekli قُلْ بفَضْلِ اللهِ وَبرَحْمَتِهِ فَبذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا “Onlara söyle, ancak Allah’ın lutfu ve rahmetiyle ferahlasınlar.” (Yûnus, 10/58.) diyerek soluklar.
Üzerinde eltaf-ı Sübhâniyeyi düşünürken, “her şey O’ndan” der ve “Elhamdülillah” çeker..
ve bu ihsanlara liyakatsızlığı açısından da
der iki büklüm olur.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun:
“Değildir bu bana layık bu bende
Bana bu lutfile ihsan nedendir?” (Gedâî) 
أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ ادَمَ وَلاَ فَخْرَ “Ben insanoğlunun efendisiyim bunda fahr yok.” (1) sözü bu gerçeği câmi bir kristaldir.
اَللهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فَوَاتِحَ الْخَيْرِ وَخَوَاتِمَهُ وَجَوَامِعَهُ وَأَوَّلَهُ وَاخِرَهُ وَظَاهِرَهُ وَبَاطِنَهُ وَالدَّرَجَاتِ الْعُلَى مِنَ الْجَنَّةِ..
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ الْمُشَفَّعِ وَعَلى الِهِ وَصَحْبهِ ذوِي الْقَدْرِ الْوَفِيِّ.


[1] Tirmîzî, menakıb 1; İbn Mâce, zühd 37; Müsned 1/295

Zevk, Ataş

Bir şeyden hoşlanma, haz duyma, cümbüş ve eğlence mânâlarına gelen ‘zevk’, sofiye ıstılahında, ilâhî tecellilerin ilk esintileri ve şuhûd ufkunun yer yer zuhûr eden varidlerindendir ki, ‘bevârik-i mütevâliye’ de diyebileceğimiz ilâhî ışık tayflarının Hakk’ın kenzen bilindiği kalbi sarmasıdır..
ve doğruyu eğriden tefrik etmenin de birinci konağıdır.
Meâliye iştiyak ve davranış safveti bu konakta konaklamanın pasaportu ve vizesi sayılabilir.

Allah’la kalbî muamele, vefa çizgisinde cereyan ettiği sürece, ‘şürb’ kelimesiyle de ifade edebileceğimiz zevk-i ruhânî, sâkîsiz, kâsesiz kalbin enginliklerinde duyulmaya başlar ve hak yolcusu, dünyevî kıstaslarımız açısından derecesine göre mest ü mahmûr hale gelir.
Sürekli ‘zevk’ sürekli ‘şürb’e, sürekli şürb de susama mânâsına gelen sürekli ‘ataş’a sâik olur; olur da sâlik ruhunda hep yanmaları kanmalarla beraber duyar ve ‘Ey sâkî aşkın oduna yandıkça yandım bir su ver’ (Gedaî) der, dolaşır.
Öyle ki, hak yolcusu, O’na karşı her an artan arzu ve iştiyakla, zevki hasretle, doymayı da açlıkla beraber hisseder ve aralanan kapının ardına kadar açılması sevdasıyla yanar tutuşur.
Tabiî, böyle bir yolcu için artık, mazhar olduğu bu tecellilerin inkıtâı bir imsak, yeniden zuhûru da bir iftar halini alır; alır da o, sık sık

‘Ver şarab-ı aynemâ’dan vakit iftardır bu dem
Mamur eyle bu harâbı lutf-i izhardır bu dem’ (Muhammed Lütfi)

der ve hep beklentilerini mırıldanır.

Bir diğer yaklaşımla ataş, o Biricik Maksud’u talep ve özlemede öyle bir iştiyak ve hırstır ki, sevgiyle coşan sâlikin sînesi mağmalar gibi ateşlerle köpürürken, gözleri ‘ve sekâhum Rabbuhum’ (=Rableri onlara tertemiz bir şarap sunmuştur) (Dehr, 21) tüllenen bulutlarda ‘Ciğerim kebap oldu, ahıma iltifat yok mu?’ der, sızlar; sızlar zira, müştak cismâniyet fanusunda mahsur kaldığı sürece, Mahbûb-u Hakîkî tam tecelli etmez.
Bu itibarla da, berzahta sayılan müştakın susuzluğu, onu cayır cayır yakacak şekilde arttıkça artar..
bu rûhanî zevk ve ataşı şu beyitler ne hoş ifade eder; ‘Cemal gösterir, sonra da görünmeden sakınırsın.
Böylece hem kendi pazarını hem de bizim ateşimizi kızıştırırsın.
Beni baştan çıkaran sevgiliyi gördükçe bana öyle bir hâl olur ki, yolumu şaşırırım.
O önce beni ateşlere yakar; sonra da bir su serpintisiyle söndürür..
onun için beni hem ateşlere yanmış, hem de suya garkolmuş görürsün.’ (Gülistan).
Bir başka zaviyeden zevk, acı-tatlı yanlarıyla, lisan, beden ve diğer uzuvlarla duyulup hissedildiği gibi kalb ve vicdanla da duyulup hissedilir.
Allah Rasûlü: ‘Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed aleyhisselamdan hoşnut olan îmanın tadını zevk etmiş olur’ (Müslim, İman 56; Tirmizî, İman 10; Müsned, 1/208) sözleriyle bu rûhânî hazza işaret buyururlar.
Vâkıa O, bu ledûnnî zevki bazen cismânî zevkleri anlatan kelimelerle de ifade etmiştir ki, Ashâb-ı Kirâm’ı savm-ı visalden menettiği yerde: ‘Ben sizin gibi değilim; ben yedirilip içiriliyorum’ (Buhari, Savm 48; Müslim, Sıyam 55-56) derken böyle bir üslûp kullanmıştır.
Ne var ki, kalbî ve rûhî hayat açısından söz konusu olan zevkin rûhânî olanıdır ve ‘vecd’e göre de süreklilik ifade eder..
eder de, kalb ve rûhu her zaman ayrı bir televvünle besler.
Yerinde de geçtiği üzere vecd ve heyman ise, hususî tecellilerle, bazı ahvâle ait vâridlerdir ki, göz kamaştırıcılığına rağmen sâlikin mübtediliği ölçüsünde ve onun havsalasıyla mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olarak zuhûr eder.

Zevk; temel kaynakları itibarıyla da farklı farklıdır.
Îman, tasdik ve taate karşılık Cenab-ı Hakk’ın, cennet, ebediyet ve rü’yet gibi her biri, dünya hayatının binlerce senesini aşan fâikiyeti cihetiyle, O’nun va’dlerinde halâvet ayrı bir zevk ufku..
insan vicdanının, maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî bütün lezzetlerden sıyrılarak ‘üns billah’ ufkuna yönelip sürekli O’nunla hemhâl olması ayrı bir haz buudu..
kurb-u mutlak’a mazhariyetle -bütünüyle terk-i enâniyet ma’nâsına- kendinden uzaklaşarak sadece O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme zirvesine yükselerek ‘beka billah-maallah’ın temâdi eden zevklerini duymak ayrı bir halâvet şâhikasıdır..
evet herkes, îmanı, tasdiki, marifeti ve ledünnîliği ölçüsünde rûhânî zevklerden ‘hissemend’ olur.

Cismânî zevkler, doyma noktasına ulaşınca, insanda onlara karşı bir alâkasızlık meydana gelmesine mukabil, rûhânî zevklerde sürekli bir ataş (susuzluk) hali yaşanır.
Buna; hiç eksilmeyen bir zevkle içtikçe içme arzusu da diyebiliriz.
Öyle ki sâlik, mürşid-i kâmilin söz ve davranışlarıyla onun rûhuna boşalttığı ilâhî mevhibelere karşı ‘daha yok mu?’ diyerek her zaman yolda ve tetikte olma hali ve vicdanın ma’rifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî adına nâmütenâhiye açılma keyfiyetidir ki, böyle bir vicdan, daha doğrusu onun en birinci rüknü olan kalb, kurb-u mutlak’a ulaşacağı âna kadar sürekli ‘Sen’i Sen’i!’ der-durur..
gün gelip de bütün bütün cismâniyet hapsinden kurtularak, bedenin ağırlıklarından sıyrılınca artık o, kalb ve ruhun semalarında, zaman ve mekân-üstü olma mazhariyetiyle, hemen her lâhza ataş ve şürb arası gelir-gider ve aralanan kapıların ardına kadar açılmasını intizar eder.

Bir de mürid ve sâlik, murad ve mahbûb haline geliverince artık O’nun ziyâsıyla nurlanır.
O’nun boyasıyla boyanır ve ‘sübühât-ı vech’in mâsivayı bütün bütün yakıp kül etmesiyle varlığın gerçek mâhiyeti zuhur eder; değişik ahval ve televvünler aşılarak, her lâhza ‘Muhavvilü’l-ahval, Kesiru’n-neval, Haliku cemii’l-ef’al’ ünvanıyla, ‘bi kem u keyf’ Zat-ı Vâhid-i Ehad duyulup hissedilmeye başlar ki, Hz. Mevlânâ aşağıdaki mısralarıyla (mealen) bu ufka işaret eder:

‘Bir şarap iç ki, kâsesi yarin yüzü, kadehi de bâde ile mest olanların gözü olsun.
Vech-i Bâkî bardağından bir şarap iç ki, sâkîsi, ‘Rabbleri onlara şarab-ı tahûr içirdi’ (hakikatiyle mermuz zat) olsun.
İşte o mey’in zuhuru sana, mestlik vaktinde cismâniyet pisliğinden paklık kazandırır.
Bu ne garip şerbet, bu ne tuhaf lezzet, bu ne güzel zevk, bu ne acip devlet, bu ne müthiş hayret, bu ne garip şevk.!’

Bir başkası da bu makam münasebetiyle duygularını;

‘Bak,’ve sekâhum Rabbuhum’den cümle ebrâr oldu mest,
Ol Celâl-i Layezâl’den yedi, dört, beş hepsi mest.’

mısralarıyla dile getirir ve şarab-ı aynemâ’yı kalblerimizin dudaklarında dolaştırır gibi olur…

Kalak

Bulunduğu yer ve olduğu hâlden sıkılma, içinde bulunduğu kafesten sıkılma ve esaretten rahatsızlık duyma hâli diyeceğimiz kalak; âbidin, Cennet’e olan iştiyakının ötesinde, ârifin, mârifet hislerinden daha derince ve muhibbin sabrını yakıp kül eden öyle bir kara sevdadır ki; bu sevdaya tutulan sâlikin, kalbinin ufuklarında sürekli vuslat şuaları çakar-durur ve sînesi her zaman وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ “Allah’ın hoşnutluğu en büyük olandır.” (Tevbe, 9/72) mülâhazasıyla atar.

Seyyidina Hazreti Mûsâ, vuslat arzusuyla, sabrın yanıp kül olduğu böyle bir kalak faslını: وَعَجلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضى “Rızânı hedefleyerek Sana ulaşmak için acele ettim” (Tâhâ, 20/84) sözleriyle ifade eder ve şevk konsantrasyonu içinde bulunan helecan, heyecan ve iştiyak-ı fevkalâdesini dile getirir.

Bir de mecazî aşklarda, mahbubun başkaları tarafından da sevilebileceği endişesiyle meydana gelen kalak vardır ki Câmî, onu;

هَر كِه گُويَد عَاشِقَم آتش فُتَد دَر جَانِ مَن،
زَان كِه مِى تَرسَم كِه بَاشَدْ عَاشِقِ جَانَانِ مَن

“Biri ‘âşığım’ deyince cânıma ateş düşer; zira korkarım o benim cânânıma âşıktır.” sözleriyle ifade eder.
Kalak adına böyle bir mülâhaza, tasavvuf düşüncesindeki kalakla karıştırılmamalıdır.
Bu yolun acısı da, tatlısı da O’ndandır ve O’nun içindir.
Bundan dolayı da, hak yolcusunun, duyduğu her acı, şeker-şerbet, hissettiği lezzetler de aynı kevserdir.

Şevk ve iştiyak, sabır sınırlarını zorlamaya başladığı andan itibaren, gönülde vuslat arzusundan başka ne varsa silinir-gider..
hatta muhabbet ve aşk dahi belli ölçüde mülâhazadan düşer..
ve derecesine göre:

a- Varlık kendi dalga boylarıyla müştakı sıkmaya başlar; başlar ve yer yer halvet arzusuna kapılır, zaman zaman da ölüp gerçek vuslatı duyma iştiyakıyla yanar-tutuşur.
Hem öyle bir yanar-tutuşur ki, gayri O’ndan başka gözü hiçbir şeyi görmez olur.

b- Müştak, cismaniyet ve bedene rağmen, kalbî ve ruhî hayatla öyle bir şahlanır ki, artık akıl onu frenleyemez, irade de yönlendiremez olur; olur da tefrik ve temyiz gerektiren işlerde bile iltibastan kurtulamaz.
Dudaklarından sık sık:

“Öyle bilmezdim ben kendimi
O ben miyim ya ben O mu?”

dökülür ve ibadet ü taat bir yana, dünyevî işlerde dahi hep şuhûd ufuklarında dolaşır.

c- Kalak kahramanına hicab, belli ölçüde aralanıp da, halvet yolunun belirli-belirsiz görülüp hissedilmesiyle onda öyle bir mâverâîlik meydana gelir ki, gayri bundan sonra o, bir daha kurtulamayacağı ateşin pençesine düşer ve Mahbub-u Hakîki’ye vuslattan başka her şeye karşı kapanır.
Artık o, muhib olduğu aynı anda mahbubdur; mürid olduğu aynı anda muraddır ve arandığı aynı anda da aranandır.

Allah Rasûlü’nün vahiyle tanışmadan önceki hâli, tabiî kendi gelişme ve terakkisi içinde, kalağın ilk iki nev’ine ircâ edilebilir ki, Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin konuyla alâkalı, uzunca bir manzumesinden iktibas ettiğimiz şu dupduru beyitler, bu hususu fevkalâde bir selâsetle ifade ederler:

“Nedendir ki ahzân içinde sürersin vâhid?
Nedendir mübarek zamirinde vardır melâl?
……………………………………………………………………………….
Cevap vermeyip bunlara tuttu gitti gerû,
Varıp halvetine yine eyledi intikâl..
……………………………………………………………………………….
Dedi: kalb müştâk, nefsim eder ihtirâk,
Gözümden akar yaş nedir Hâkim uş Lâyezâl?..
Karârım çû selb oldu, hiç tâkâtım kalmadı;
Ne kılsın dilâram, çû cânımda yoktur mecâl.
……………………………………………………………………………….
Çıkıp dağa yüzünü turâba koydu secdede,
Tazarru edip ağladı, dedi: Ey Bî Zevâl!
Melekler görüp sızladı, hûr-i în döktü yaş
Ki İlâhî Habibin elif kâmetin kıldı “dâl”…

Bilâl-i Habeşî ve diğer Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin de bu mülâhazayı ifade eder güzel sözleri vardır:غَدًا أَلْقَى الأحِبَّةَ مُحَمَّدًا وَصَحْبَهُ “Yarın ben dostlara; Hazreti Muhammed ve Ashâbına kavuşacağım.”[1] sözleri sadece onlardan bir tanesi.Kalakın zirvedeki sultanı da yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dır ki; dünya bütün ihtişam ve debdebesiyle ayağının ucuna kadar geldiği bir dönemde O, vazifesini bitirmiş ve iştiyakını ifade etme kertesine gelmiş ulaşılmaz bir Şâhika İnsan olarak; [2]اَللهُمَّ الرَّفِيقَ الأعْلى diyerek mahbubiyet makamının gereğini yerine getirme arzusuyla bütün bütün Mahbub-u Mutlak’a yönelir ve nüzûller, urûclar silsilesinin son halkasını mahbubiyet ve Muhammediyet’in mahviyet ve Ahmediyet’e intikaliyle noktalar.
عَلَيْهِ وَعَلى الِهِ أَكْمَلُ التَّحَايَا مِلْءَ السَّموَاتِ وَمِلْءَ الأرْضِ.


[1] Müsned 3/223, 262; Abd b.
Humeyd, el-Müsned 1/413
[2] Buhârî, merdâ 19; fedâilu’s-sahabe 5; Müslim, selam 46

Gayret

Çalışıp-çabalama, ırz, namus, şeref ve itibarın korunması mevzuunda hassas davranma mânâlarına gelen gayret; mukaddes ve münezzeh ilâhî gayretin ifadesi olan yasaklara karşı duyarlı olmayı ve fuhşiyâttan, münkerâttan uzak durmayı, Cenâb-ı Hakk’ın, kullarını temiz tutması, koruyup-kollaması adına gayreti sayarak, lâakal bir mütekâbiliyet mülâhazasıyla, olabildiğince titiz davranmaktır ki, esası bazı ilâhî isim ve sıfatlara dayanan bir huluk-ı Rabbânîdir.

Bu önemli hususu tembih sadedinde Allah Rasûlü (sav): “Sa’d’ın gayretine mi hayret? Ben Sa’d’dan daha gayûrum, Allah da benden…” buyururlar ki; aslı, Allah’ın sevip-hoşgördüğü şeyleri, fevkalâde bir iştiyakla yerine getirip; hoşlanmadığı hususlara karşı da olabildiğince kararlı davranmak ve Zât-ı Vacibü’l-Vücûd’un, esmâ, sıfât ve zâtını gönülden sevmek, sevmekle de kalmayıp O’nun herkes tarafından sevilmesi gayreti içinde bulunmak ve Rabb’iyle olan münasebetlerini dünya ve ukbâda her şeye tercih etmek şeklinde hulâsa edebiliriz.
Bilhassa, bu son noktayı hatırlatma adına bir hak dostunun, şu heyecan dolu duyguları oldukça manidar sayılır:

“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan,

Sözümüz cümle heman kıssâ-i cânân olsa..!”

Gayret, açık-kapalı münkerâta karşı bir tavır ve ilâhî gayretin bir uzantısı ise, ona Allah ahlâkıyla tahalluk etmenin bir televvünü nazarıyla da bakılabilir.
Hazreti Lisan-ı Hakikat:
مَا أَحَدٌ أَغْيَرُ مِنَ اللهِ وَمِنْ غَيْرَتِهِ حَرَّمَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “Allah’tan daha gayûru yoktur; bu gayretindendir ki O, açık-kapalı fuhşiyâtı haram kılmıştır.”[1] Diyerek, lâhûtî kaynağına dikkati çekmiş, sonra da:
إِنَّ اللهَ يَغَارُ وَإِنَّ الْمُؤْمِنَ يَغَارُ وَغَيْرَةُ اللهِ أَنْ يَأْتِيَ الْعَبْدُ مَا حُرِّمَ عَلَيْهِ “Allah gayret tecellîsinde bulunur, mü’min de gayûr davranır; Allah’ın gayreti kulun işleyeceği haramlara karşıdır.”[2] Fermanıyla, gayretteki mütekâbiliyeti ihtar etmiştir.

Erbab-ı hakikat, gayreti iki şekilde anlamışlardır:

1) Sevgiliye asla rakip ve alternatif kabul etmeme.

2) Sevgiliye tahsis-i nazar edip O’nu sevmede herkesin önünde bulunmaya çalışma.

Her iki şık itibarıyla da, cismâniyete karşı tavır alıp, kalb ve ruh ufkuna yönelmek, kötü huylara karşı savaş ilân edip ahlâk-ı haseneyi hayat hâline getirmek ve kendi içimizde kıskançlık ölçüsünde O’na âidiyetimizi duymak, bizi hakikî insanlığa taşıyan esasların başında gelir.
Böyle bir mülâhaza aynı zamanda, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna karşı olan gayretine de bir cevap mahiyetindedir.
Allah’ın kuluna karşı gayreti, onu başkalarına bırakmaması, sadece kendine kullukla şereflendirmesi ve onu mevhum ilâhların fasid vehimleri arasında perişan etmemesi şeklinde anlaşılacaksa, kulun gayreti de: Mevlânâ Câmî’nin:

يَكِي خَواهْ، يَكِي خَوانْ، يَكِي جُويْ، يَكِي بِينْ، يَكِي دَانْ، يَكِي گُويْ “Yalnız Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et, Bir’i gör, Bir’i bil, Bir’i söyle!” mülâhazasıyla, düşünce ve davranışlarında sadece ve sadece O’nu görüp O’nu bilmesi, O’nu arayıp O’na müteveccih olması şeklinde gerçekleşmelidir.

Bazılarına göre ise gayret; sâlikin, sadece O’nunla meşgul olması, O’nunla meşbû bulunması ve en ciddî bir kıskançlık ruh hâletiyle, zevât-ı şahsiyelerinden ötürü başka her şeye karşı bütün bütün kapanması şeklinde ifade edilmiştir ki, bir bakıma sabırsızlığın mezmum olmayan kısmından sayılan ve Mahbub’ dan ayrılığa dayanamayıp da âh u efgân içinde hep “Yâr!” deyip dolaşanların hâli böyle bir gayretin tezahürleri sayılmıştır..
ve Mesnevî’nin ilk beyitleri de sanki böyle bir gayret ve hasretin nağmeleri gibidir..
evet Mevlânâ:

“Dinle neyden nasıl hikâye eyler; (durmuş) firaklardan şikayet eyler…..
Ayrılıktan parça parça olmuş sîne isterim ki, ona derd-i iştiyakımı şerhedeyim.
Her kim ki kendi aslından uzak kaldı (o hep) Sevgili’ye vuslat günlerini arar.” diyerek, işte bu hasret ve bu gayreti terennüm eder.

Ayrıca gayretin, erbab-ı gayret’e göre de üç mertebesi vardır:

1) Âbidlerin gayretidir ki, hayatlarını bir dantela gibi takvâ ve salih amel atkıları üzerinde örer ve ömürlerini bir gergef gibi işlerler.
O’nun için olabilme mevzuunda o kadar gayretlidirler ki, yanlış bir iş, önemsiz bir hata ömür boyu onlara vicdan azabı olmaya yeter.

2) Hakk’a dilbeste olmuş sâliklerin gayretidir ki hâlden hâle koşar, muhabbetten zevke yürür, zevkten daha engin iştiyaklara açılır ve gözlerini O’ndan ayırmadan çalışırlar; çalışır ve فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (Zât’ı) oradadır.” (Bakara, 2/115) fehvasınca, her şart ve ahvâlde letâiflerinin ibresiyle hep Hakk’a müteveccih olur ve gözlerinin içine başka hayâl gireceği endişesiyle tir tir titrerler.
Gönül dillerinde sürekli: لِي مَعَ اللهِ زَمَانٌ “Benim Allah’la farklı bir zamanım var.”[3] mantûkunca kalblerinin koylarında hep o ânı avlamaya çalışırlar.
O’nu görme, O’nu bilme yolunda değerlendirilememiş bir zaman parçasını, zamana karşı en büyük bir saygısızlık ve israf sayarlar.

ذلِكُمْ بمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الأرْضِ بغَيْرِ الْحَقِّ وَبمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَ “Bu ceza sizin yeryüzünde haksız yere (küstahlaşıp) ferih-fahûr yaşamanız yüzündendir.” (Mü’min, 40/75) hakikatiyle sürekli ürperir ve her lâhza ayrı bir perdede كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأيَّامِ الْخَالِيَةِ “Geçmiş günlerdeki mahrumiyet (ve fedakârlıklar)a mükâfat olarak afiyetle yiyin, için.” (Hâkka, 69/24) eltâf-ı Sübhaniye’sini duyarlar.

3) Âriflerin gayretidir ki, her an ayrı bir مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.” ufkunda dolaşır, tasavvurlar üstü güzellikleri temâşâ eder..
gördüklerini bazen kendi gözlerinden bile kıskanırlar.
Bazen de, buranın tam bir rasat yeri olmadığına hayıflanır ve gözlerinden dert yanar, hatta sırlarına karşı serzenişte bulunur ve titreyen bir ibre gibi karar gününe kadar hep ihtizaz içinde olurlar.

ّاَللهُمَّ الْعَفْوَ وَالْغَيْرَةَ، اَللهُمَّ إِلى مَا تُحِبُّ وَتَرْضى، وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفى.


[1] Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 32-34
[2] Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36
[3] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/173

Vilâyet

Birinin idaresine verilen şahıs, toplum, memleket veya ülke mânâlarına gelen vilâyet; sofiye ıstılahında, sâlikin, nefis ve enâniyet cihetiyle fani olması ve Hz. Vâcibü’l-Vücûd’a karşı yakınlık kazanması yolunda, üzerinde Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hâkimiyetini duymasıdır ki; bu seviyeye ulaşan hak yolcusu, ilâhî tevellîye erer, temkine mazhar olur ve kurb ufuklu yaşar.
Vilâyetin mebdeine اَلله وَلِيُّ الَّذِينَ امَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidâyet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara, 2/257) nûrefşân beyanıyla; müntehasına da أَلا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil ki Allah’ın veli (kul)ları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yûnus, 10/62) şerefbahş fermanıyla işaret buyurulur.

Vilâyete mazhar olana “velî” denir ki; bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın mübarek isimlerinden biridir.
Bu isme tam bir “mâkes-i münevver” ve “mir’ât-ı mücellâ” olmuş veli, “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”a da mazhar sayılır.
Ancak velînin bu mazhariyeti onu, Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dan müstağni kılamaz.
Bilakis, mertebesi ne olursa olsun, bütün hak dostlarının en bereketli feyiz kaynaklarından biri, hatta vesileliğinin hususiyeti itibarıyla birincisi, “mişkât-ı nübüvvet” ve “kevser-i hakikat” olan Hz. Zât-ı Ahmediye aleyhissalatü vesselâm ve O’na tebaiyettir.
Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de birkaç yerde gayet “net” olarak vurgulanır ve o menba-ı feyz ve maden-i hakikate dikkatler çekilir.
İşte o pürenvâr beyanlardan biri:

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ الله فَاتَّبعُونِي يُحْببْكُمُ الله

“De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmrân, 3/31)

“Gülşen-i Râz”da bu gerçek şu renkli ifadelerle dile getirilir:

نَبِـي چُون آفتَاب آمَد وَلِي مَاه
مُقَابِل گَردَد اَندَر “لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ”
زِ{إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ} يَابَد اُو رَاه
بَـخَلوَتـخَانَــهءِ {يُحْبِبْكُمُ اللهُ}


“Nebî güneş, velî de ‘Benim Allah’la öyle bir ânım vardır ki’[1] mülâhazasıyla serfiraz olan o güneşe karşı ay gibidir.
Velî ancak [Eğer siz onu seviyorsanız]’dan [Allah da sizi sever] halvethânesine yol bulur.”

Evet, ay, güneşten nûrunu aldığı gibi, velî de ancak, nebîye uymak suretiyle tenevvür eder..
eder ve Hak ziyâsını aksettiren bir mir’ât-ı mücellâ olur.
Bir mânâda bu mülâhaza enbiya için de söz konusudur; bu itibarla da O Sultan-ı enbiyadır.

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُـمْ كَـوَاكِـبُهَا
يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ
وَكُلُّ ايٍ أَتَى الرُّسُـلُ الْكِرَامُ بهَا
فَـإِنَّمَـا اتَّـصَلَـتْ مِـنْ نُــورِهِ بـهِمِ

“İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler.
(Aslında) Peygamberân-ı izâm’ın gösterdiği her mucize, Peygamber aleyhissalatü vesselâmın nûrunun onlara ittisali sebebiyledir.” Ruhun şâd olsun Busayrî..

Velî kelimesi, ya fail mânâsına gelir; o takdirde, günahlara karşı tavır alan ve ibadet ü taata karşı da dişini sıkıp sabreden; yahut mef’ûl mânâsına hamledilir ki, o zaman da, Cenâb-ı Hakk’ın inâyet, riayet ve hıfzına mazhar olmuş talihli demektir ki; bu izah, bir kudsî hadiste ortaya konan, Allah’la kul arasındaki zımnî mukavele ile tam uyum arzeder.
Üzerinde pek çok durulan bu kudsî hadisin metnini teberrüken kaydetmek istiyorum:

ُإِنَّ الله تَعَالى قَالَ: مَنْ عَادى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اذنْتُهُ بالْحَرْبِ.
وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ.
وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ.
فَإِذا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بهَا.
وَإِنْ سَأَلَنِي لأعْطِيَنَّهُ وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأعِيذنَّهُ.

“Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “Her kim Benim velîlerimden bir velîye düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona îlân-ı harp ederim.
Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz.
Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim.
Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasıta olan ayağı olurum (Hâsılı; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar).
Böylesi bir kul Benden birşey isterse istediğini muhakkak ona veririm.
Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyânetim altına alırım.”[2]

Bu açıdan hemen her devirde vilâyetin iki önemli buudu üzerinde durulmuş ve bu iki şey bir vahidin iki yanı olarak kabul edilmiştir:

1) Sâlikin, kılı kırk yararcasına hukukullaha riayeti.

2) Buna karşılık Cenâb-ı Hakk’ın da onu hıfzına, riayetine ve kelâetine alması.

Bu hıfz u riayet, nebîde mâsumiyet, velîde de mahfûziyet şeklinde tecellî eder..
ve bu iki husus birbirinden farklı şeylerdir.

Evliyâ-yı kirâmın mükerremiyeti muhakkak, kerameti hak; ama her velî için şart değildir.
Bir velînin kendi vilâyetini bilip-bilmemesi ihtilaflı olsa da, bir kısım mazhariyetlerinin bulunduğunda şüphe yoktur.

İbrahim Ethem bu hususiyetleri: “Kesben olmasa da kalben dünyayı terk etme; bütünüyle Allah’a yönelme ve sürekli O’nun teveccühünü bekleme..”

Yahya b. Muaz: “Üns billâh’a ulaşma yolunda her sıkıntıyı göğüsleme ve her şeye katlanma..”

Bayezid-i Bistâmî: “Onca ibadet ü taat ve kulluktaki fevkalâde hassasiyetine rağmen, başkaları tarafından bilinme arzusuna kapılmama…” şeklinde kaydetmişlerdir ki, Harraz’ın ifadesiyle, bu evsafı hâiz olan hak dostuna Cenâb-ı Hakk kendini anma kapılarını aralar..
sâlik, zikirden lezzet almaya başlayınca, Hz. Mezkûr da elinden tutar onu “kurb” zirvesine ulaştırır.
Sonra da vefa ve sadâkatine göre ona “ünsbillah” hil’atini giydirir.
Ve artık bu zirvede sâlik, sadece O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar ve O’ndan ötürü olanların dışında, ağyara karşı da tamamen kapanır.
Hatta O’ndan gelen ikram ve ihsanlardan bile mekr olabileceği mülâhazasıyla tir tir titrer.
Evet, Peygamber’in peygamberliği ve bu kudsî mazhariyetin bir tezahürü olan mucizelerini izhar etmesi O’nun misyonunun gereği olmasına karşılık, velînin kendini de, kendiyle alâkalı tecellîleri de gizlemesi edeptir.

Bu hususu İbnü’l-Arabî şöyle ifade eder:

سَـتـْرُ الْكَرَامَةِ وَاجـبٌ مُـتَحَـقِّـقٌ
عِنْدَ الرِّجَالِ فَلاَ تَكُنْ مَخْذُولاً
َوَظُهُورُهَا فِي الْمُرْسَلِينَ فَرِيضَةٌ
وَبـهَا نُــزِّلَ الْـوَحْــيُ تَـنْـزِيــلاً

“Hak dostları nezdinde kerâmeti gizlemek vaciptir.
(Zinhâr izhar edip) mahzül ve rüsvay olma!
Peygamberlerin (onların elleriyle gösterilen harikaları) açıklamaları lâzımdır.
(Zira) vahyin gelişinin bu (harika)larla iktirânı vardır.”

Buradaki kerâmet hissî kerâmettir ki, gönüle geleni bilmek..
bazı gaybî şeylerden haber vermek..
tayy-i mekân edip az zamanda çok mesafe almak..
tayy-i zamanla serfirâz olup, kısa bir süre içinde pek çok şey yapmak… gibi harikalar bu türdendir..
ve bu yolun zirve kâmetleri, bu kabîl şeylere yönelmeleri bir yana, “min gayri kasdin” kendilerinden zuhûr edenlerden dahi fevkalâde rahatsızlık duymuşlardır.

Buna mukabil bir de; dinin ruhuna vukuf..
mekârim-i ahlâka muvaffakiyet..
hukukullah ve hukuk-u ibâda olabildiğince riayet..
bildikleriyle amel ve bereket..
mârifette yakîn, amelde ihlâs, ibadet ve muamelâtta ihsan şuuru… gibi mânevî kerâmetler vardır ki; avamın görüp bilemediği, dolayısıyla da değer vermediği bu ilâhî ihsanlar, havassın ağlarını gerip avlamak istedikleri değerler üstü değerlerdir ve izharından kaçınılsa da, talebi Hakk’ı taleptir..
vilâyet-i kübrânın varisleri de hep bu mazhariyetin kahramanları arasından çıkmıştır.

اَللهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصينَ الْمُخْلَصينَ الْمُتَّقينَ الْوَرِعينَ الْمُقَرَّبينَ الْمُحِبّينَ الْمَحْبُوبينَ، امينَ.


[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/173; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s. 197
[2] Buhârî, rikâk 38; Müsned 6/256

Sır

Gizli şey demek mânâsına gelen sır; sofiye ıstılahında: Kalbde ilâhî vedîa olan bir lâtife-i rabbâniyedir.
Bedende ruhun emanet ve vedîa olması mânâsında bir lâtife.
İrade, zihin, his “lâtife-i rabbâniye” dediğimiz vicdan mekanizmasının dört temel esası ve ruhun hâssası olduğu gibi, “sır” da kalbin böyle bir hâssası ve orta ölçekte bir buudu sayılır.
Vicdanın temel esaslarının, kul-Rab münasebetleri açısından meselâ; iradenin Allah’a kulluk, zihnin mârifetullah, hissin muhabbetullah ve kalbin rü’yet-i cemâlullah misillü birer hedef ve gayesi bulunduğu gibi sırrın da ilâhî esrara açık bir hususiyeti ve gayesi vardır.

Bütün varlığın, Cenab-ı Vâcibu’l-Vücûd’un kudret eliyle yaratılıp ortaya konması açısından, yaratılanların Yaratan’a nisbet edilmeleriyle alâkalı sırlara “esrâr-ı rubûbiyet”, kalbte tecellî-i evvelin inkişâfıyla meydana gelen ve bütün ilâhî isimler arasında ehadiyet buudunu izhar eden, dolayısıyla da, her şeyde her şeyi müşâhede zevkinin zuhûrundaki sırlara da “esrâr-ı tecellîyât” denir.

Sırrı; her türlü cismanî levsiyâttan müberrâ, mâsivâ lekelerinden arınmış ve her zaman ruh âlemiyle açık münasebette bulunan “kalb” diye de yorumlayanlar olmuştur.

Sırra; اَلله أَعْلَمُ بمَا في أَنْفُسِهِمْ “Allah onların iç dünyalarında olanı en iyi bilendir.” (Hûd, 11/31) âyetiyle delillendirerek, her zaman vefâ ile çarpan, sadâkatle ürperen, peygamberlerin mesajlarına açık, Allah’ı ve ahiret yurdunu her şeye tercih eden temiz sîne demek de mümkündür..
aynı zamanda bu yorumu, bütün kalblerin “sır” seviyesi olarak da düşünebiliriz.

Bazıları bu evsâfı; sırrın, kalbde zuhûrunun sebepleri ve dâîleri saymışlardır ki; Allah, o kalblere dini kabul, varlık ve birliğini ikrar, öteleri tasdik ve peygamberlerini de iz’ân imkân ve ortamını hazırlayınca, onlar da bu imkânı en iyi şekilde değerlendirerek, sır mevhibesiyle ulaşmaları gereken hedefe ulaşmaya çalışırlar..
veya Allah, onların, bu lâtifeyi çok iyi değerlendireceklerini bildiğinden, hususi atâsıyla bu mevhibeye açık gönülleri mâmûr kılar; kılar; zira O, أَلَيْسَ الله بأعْلَمَ بالشَّاكِرِينَ “O şükürle gerilenleri en iyi bilen değil midir?” (En’âm, 6/53) hakikatinin biricik sahibidir.

Bu itibarla da onunla bazen; إِنَّ الله يُحِبُّ الْعَبْدَ التَّقِيَّ الْغَنِيَّ الْخَفِيََّ “Allah takvâ ile serfiraz, masivadan müstağni ve gizli enginlikleri olan kulları sever.”[1] sözlerinin müfâdı..
bazen de: رُبَّ أَشْعَثَ أَغْبَرَ مَدْفُوعٍ بالأبْوَابِ لاَ يُؤْبَهُ لَهُ لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللهِ لأبَرَّهُ “Nice saçı-başı dağınık, kapı kapı kovulan ve asla önemsenmeyen kimse vardır ki, (herhangi bir hususla alâkalı) Allah’a yemin etse, Allah onu yemininde yalan çıkarmaz.”[2] beyanıyla resmedilen muallâ ve müberrâ gönül murad edilir.

Sırla alâkalı yukarıdaki beyanın ışığı altında, sır ehli de üç bölümde mütalâa edilmiştir:

1- Gözleri Allah’tan gayri bir şey görmeyen, her zaman, her yerde sadece ve sadece O’nun rızâsını arayan ve nefsin isteklerine karşı da kapalı kalmasını bilen bir kısım hak erleridir ki; himmetleri, hiçbir arzu ve istek karşısında kırılmayacak kadar âlî; maksatları, ilâhî emirleri aksettirecek ölçüde duru; hayat sistemleri uhrevîlik çizgisinde; yolları emin; gözlerini açıp-kapayıp hep O’nun muradını takip etmektedirler.
Nâm u nişândan kaçar; Hakk’a kulluğu varoluşlarının gayesi bilir ve bu duygularını dünyevî-uhrevî her türlü mülâhazanın önünde tutarlar ki, günlük yaşayışları hemen her zaman: فِي بُيُوتٍ أَذِنَ الله أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بالْغُدُوِّ وَاْلآصَالِ رِجَالٌ لاَ تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلاَ بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللهِ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالأبْصَارُ “Bir takım evler ki, Allah o evlerin (kadrinin) yüksek tutulmasına ve içlerinde (mübarek) isminin zikredilmesine izin vermiştir ki, onların derûnunda sabah-akşam, kendilerini ne ticaret, ne de alım-satım Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı ricâl (yiğitoğlu yiğitler) vardır; kalblerin ve gözlerin döneceği günden korkar (ve tir tir titrerler).” (Nûr, 24/36) ufkunda cereyan eder..
ve hep ışık alır-ışık verirler.

2- Allah’la münasebetlerini ve O’nun nezdindeki durumlarını iradî olarak gizlemeye çalışan öyle vefalı gönüllerdir ki; ilâhî tecellî ve vâridleri tesettürü gerekli birer namus gibi korur..
gayri ihtiyari ortaya çıkanlarını değişik tevriyelerle âdeta çarpıtır..
her biri semâ-yı vilâyetin birer yıldızı olduğu hâlde ateş böceği gibi görünmeye çalışır..
mücâhede yolunun birer üveyki olmalarına rağmen saksağan görünümünü tercih eder..
arz u semâda haslar hası pâyesiyle tebcîl edilirken dahi ciddî bir melâmet ruhuyla kendilerini sıfırlamasını bilir..
hizmet ederken fevkalâde civanmertçe, bir nefer gibi mütevâzi, ama en önde; maddî-mânevî ücret taksiminde ise kendini unutturacak kadar gerilerin gerisinde ve beklentisizdirler.

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ

“Allah onları, onlar da Allah’ı sever; mü’minlere karşı (fevkalâde) mütezellildirler (tevâzu kanatlarını yerlere kadar indirirler), küfür nankörlerine karşı da izzetli (ve satvetli)dirler.
Sürekli Allah yolunda mücâhedede bulunur ve kınayanın kınamasına da aldırış etmezler.” (Nûr, 24/36) gerçeğinin tam temsilcileri öyle babayiğitlerdir ki; Rabbileriyle baş başa kaldıklarında derinlikleri ihata edilemeyen birer ârif u âbid, dünyaya sözlerini geçirmede de birer erkân-ı harp ve dâhî, mensup oldukları milletin haysiyet ve şerefi adına fevkalâde hassas, töhmet ve sûizanna vesile olacak “pes” davranışlardan da olabildiğine uzaktırlar.

3- Cenab-ı Hafîz u Muîn’in himâye, inâyet ve kelâeti altında zirveleşmiş öyle kahramanlardır ki, oturur-kalkar Rabb-i Kerîm’lerini anar..
her hâdise, her düşünce ve her mülâhazayı O’nu anmanın birer bahanesi, hatta mukaddimesi sayar ve âdeta, kendileri olarak kendilerinden kaçar, kendilerini duymaz ve kendilerine karşı yabancı yaşarlar..
iyiliklerini insanlardan saklamanın da ötesinde kendi kendilerinden saklama mülâhazaları içinde dolaşır ve vicdanlarında sürekli araya girmelerin ızdırabını duyarlar..
yer yer kendilerine takıldıkları olsa da, bunu bir kâbuslu rüya telâkki eder ve bir an evvel ondan kurtulma yollarını araştırırlar..
yeni merhalelere motive olmanın dışında her zaman, vecd u istiğrakın gel-gitleri arasında ömürlerini sürdürür ve hep inâyet-i hâssa seralarında, riayet-i tâmme yamaçlarında ilâhî eltâf soluklarlar.

Bunlar, sürekli sırlar ötesi bir gizlilik içinde mahfîdirler ama, Allah’ın matmah-ı nazarı ve varlığın da en hayatî unsurlarıdırlar.
Hak eşyaya onlarla bakar, kâinat onların sır kevserleriyle beslenir.


[1] Müslim, zühd 11; Müsned 1/168, 177
[2] Müslim, birr 138; cennet 48; Tirmîzî, menakıb 54, İbn Mâce, zühd 4

Gurbet

Gariplik, yabancılık, vatandan ayrı düşme mânâlarına gelen gurbet; sofîye ıstılahında, Maksûd’a ulaşabilmek için, o güne kadar alışılagelen dünya ve onun câzibedar atmosferinden uzaklaşma veya o atmosferde uhrevî buudlu yaşama şeklinde yorumlanmıştır ki, buna dünyanın mânevî mimarlarının hâlleri de diyebiliriz ki, hâlden hâle intikal gurbeti, halktan Hakk’a yönelme gurbeti, Hak’tan halka nüzûl gurbeti bu sözcükle zihinlerimizde canlanan ahvâlden sadece bazılarıdır.
Gurbetle alâkalı bir rivâyette, urûc ve nüzûlün kahramanı Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav) “Cenâb-ı Hakk nezdinde kulların en sevimlisi gariplerdir.” buyururlar.
Gariplerin kimler olduğu sorulunca da: “Din ve diyânetleri adına halktan uzaklaşabilenlerdir ki, Meryem oğlu Îsâ ile haşrolacaklardır.”[1] şeklinde cevap verilir.
Seyyidinâ Hz. Mesih’le uhrevîliğin ilk basamağını paylaşmak, Hz. Îsâ’nın gurbet derinliğini ifade etme bakımından mânidardır.
Garip olarak ölenin şehit olacağına dair de rivayetler vardır ki[2] -yurttan-yuvadan ayrı düşme mânâlarına da hamledilmesi mahfuz- hâlinden-dilinden anlamayan insanların içinde hâl
ehlinin gurbeti; fâsık ve fâcirlerin arasında salihlerin gurbeti; mülhid ve münkirler karşısında iman ve iz’an ehlinin gurbeti; cahil ve görgüsüzler dünyasında ehl-i ilim ve irfânın gurbeti; suret ve şekil erbabı beyninde mânâ ve hakikat erlerinin gurbeti… gibi garipliklere işaret eder ve:

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir.
Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”[3] Farklı bir rivayette: اَلَّذِينَ يَزِيدُونَ إِذا نَقَصَ النَّاسُ ilavesi söz konusudur ki; “Halk iman ve takvâ açısından zaaf gösterdiği o gurbetler gününde onlar, keyfiyet olarak sürekli köpürür dururlar.” nûrefşân beyanıyla her devrin kudsîlerini nazara verir.

Erbab-ı hakikat, gurbeti, daha çok, vicdanlarıyla duyup bildikleri, sezip sevdikleri, hatta bir mânâda sürekli maiyyet solukladıkları hâlde cismâniyet berzahında yaşamaktan ibaret görmüş ve yolda bulunmanın gereği, bir taraftan dişlerini sıkıp ona katlanırken, diğer taraftan da vicâhînin revh u reyhânına ve “meydân-ı tayarân-ı ervâha uçmaya” hazır bulunmuş, hatta bunun için hep çırpınıp durmuşlardır.
İşte böylesi âriflerin bir anayurt kabul ettikleri ruhânîler otağından ayrı düşüp, dünyevî berzahlarda, hasret ve hicranlar içinde bulunmalarını ifade sadedinde her zaman:

“İşit neyden nasıl hikâyet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder.” (Mesnevî) demiş ve bu iç içe gurbetlerini dile getirmişlerdir.
Zannediyorum, Bilâl-i Habeşî Hazretleri, kendisine dâr-ı bekâ ufku göründüğü esnada: “Ben gurbetten asıl vatana gidiyorum…” türünden söylediği sözler de yine bu hasret ve bu özlemin ifadesiydi…

Evet herkes derecesine göre, kervanların konup göçtüğü bir saray mesabesindeki bu dünyaya garipler gibi gelip konaklar ve henüz üzerinden gurbet duygusunu atma fırsatını bulamadan da çarçabuk kapı dışarı edilir.
Bundan ötürü de, ruhunda ötelerin özlemini duyanlar ayrı bir gurbet; “malı, mülkü, safası fâni hulyâ” bu dünyaya dilbeste olanlar da ayrı bir gurbet ızdırabıyla hep kıvranır dururlar..
evet bu dünyada:

“Gönlüm artık gurbetten usandı ve vatan temennisinde.” (Hüsrev Dehlevî) mülâhazasıyla herkes bir Hüsrev; herkes dünyanın bu dar hendesesinden bîzâr, herkes yeni ufuklar peşinde ve vatan-ı aslî duygusuyla kıvrım kıvrımdır.

Buraya kadar serdedilen mütalâalar açısından gurbeti, yararı olan, zararı olan, yararı ve zararı olmayan gurbetler diye üç bölümde ele almak da mümkündür:

1) Yararlı ve Hz. Sahib-i Şeriat’ın lisanında memduh sayılan gurbet, hak erleri dediğimiz ehlullahın gurbetidir ki, söz ıtlak edildiğinde kemaline masruf olması esprisine binaen, akla gelen gurbet de işte bu gurbettir..
ve bu gurbet “üns billâh”la taçlanmış, mârifet derinlikli, muhabbet ve iştiyak televvünlü bir gurbettir.
Böyle bir gariplik içinde bulunan sâlik, gurbet rampasıyla sık sık “üns billâh”a yükselir..
hiçbir zaman mutlak yalnızlığa düşmez; yalnızlık anlarını O’na ulaşmanın işaretleri kabul eder ve kendini her zaman Allah’ın vilâyeti, Peygamberin imâmeti ve mü’minlerin refakatiyle müeyyed görür; görür ve zâtî değerleri ölçüsünde dünya ile olan münasebetlerini devam ettirir..
her zaman ibadet ü taatla dopdolu, tam bir zahid; ama görünüp bilinmeye karşı bayrak açmış bir zahid ü âriftir.
Hadisin ifadesiyle cennetlerin sultanı gibidir ama, hayatını kimsenin önemsemediği bir çizgide sürdürmektedir: Öyle ki, ne yandan bakılırsa bakılsın o, saçı-başı, kılığı-kıyafeti ve oturup-kalkışı itibarıyla hep insanlardan bir insandır.
Dünyevî-uhrevî, maddî-mânevî bütün servet ve zenginlikleri, o nimetlerin Hakikî Sahibi’ni anmaya vesile sayar; her zaman şükürle gerilir, şevkle oturur-kalkar ve uhdesine verilmiş bütün ilâhî mevhibeleri sırtında bir âriye gömlek gibi görür; ne onların mevcudiyetleriyle şımarıklaşır ne de fıkdânlarıyla kedere, tasaya düşer.

Diğer bir yaklaşımla, ebrâr ve mukarrabînin de gıpta ettiği bu garipler, [4]عَضُّوا عَلَيْهَا بالنَّوَاجذِ fehvasınca, halkın dinden yüz çevirdiği bir dönemde, Sünnet’e sımsıkı sarılır..
bid’atlara karşı savaş ilân eder..
duygu, düşünce ve hissiyatlarını hep tevhid anlayışı etrafında örgüler..
ömürlerini Allah’a intisabın zevki, şevki ve hazları içinde geçirir..
Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a iktidayı, insanları Allah’a ulaştıran bir geminin kaptanına teslim olma şeklinde görür..
ve diğer nisbî intisapları da bu nakş-ı âzâmın bir ipliği, bir izdüşümü, bir varyantı ve bir müşiri sayarlar.

Asr-ı Saadet ve âhir zaman vilâyetinin en önemli ve en bereketli bir kaynağı sayılan bu mânâdaki gurbet, cazibesi az, kıymeti çok, sıkıntısı fazla, derecesi yüksek, şatahat ve iddialara kapalı bir ululuk yoludur..
ve her devirde bu tertemiz kaynak etrafında bir avuç nezih gönül ve pak vicdan bir araya gelmiş, cemiyeti saran terslikleri göğüslemiş, ruhlara karşı pusu kurup bekleyen gulyabanîlerle savaşmış; insanları sevgiyle kucaklamış; onları, dünyevî-uhrevî beklentilerine ulaştırmaya çalışmış; sonra da mutluluk adına hiçbir şey tadıp duymadan çekip öbür âleme gitmişlerdir..
çekip gitmelidirler de; zira refah, maddî mutluluk, dünyanın gâye-i hayâl hâline gelmesi, onlar için öldüren birer zehir ve onların vefa telakkilerine karşı da bir “çelişki”dir.
Böyle zıtlar arenasında “teâruz-tesâkut” deyip yaşamaktansa -ki bu kabîl yaşayış gurbet içre gurbet mânâsına bir “iğtirab”dır ve ömürlerini yaşatma zevkine göre plânlamış kimseler için ölümden de beterdir- beraetlerini alıp dostların bulunduğu diyara göç etmeyi tercih ederler.

2) Yararı olmayan ve sahibinin başında sürekli duman duman bir musibet gibi tütüp duran, inkâr, ilhad ve dalâletten kaynaklanan bir gurbettir ki, kabir yolculuğuyla sürüp gideceğinden, hatta öbür âlemde de, hem de çaresiz ve sevapsız devam edeceğinden, zannediyorum en acınacak gurbet de işte bu gurbettir.

3) Ne yararı ne de zararı olmadığı hâlde anne karnından başlayıp, bir mânâda kabre kadar devam eden gurbettir ki, bu gurbet her faninin kaderidir.
Bazı garipler itibarıyla, niyetin hulûsu sayesinde bazen sevaplara vesile olması da söz konusu olan bu gurbet, her zaman ruhta gerekli olan kıvam korunamadığından ötürü, bilhassa Allah’a açık olmayan sînelerde sürekli bir vesile-i hicrandır.
Bir şâir:

دَر غُربَت اَگَركَسِي بمَانَد مَاهِي
گَركُوهِ بُـوَد اَز اُونَمَانَد كَاهِي؛
بِيجَارَهء غَرِيب اَگَر سَاكِن بُوَد
چُون يَادِ وَطَن كُنَد بَر آرَدْ آهِي؛
…………………….
زِهِجرَانَـش مِى دَارَم شِكَايَت
نَمِي گُنجَد دَر اِينجَا إِين حِكَايَت

“Bir kimse eğer gurbette bir an dahi kalsa, dağ kadar metin olsa da, saman kadar bile güçlü sayılmaz.
Çaresiz garip, yerinde hep sakin bulunsa da, vatanı hatırlayınca, hiç durmaz (hep) ah çeker.
Dostların ayrılığından çok şikayetim var ama, (gel gör ki) bu hikâye bu makama sığmaz.” diyerek gurbet derdinden dâde gelmiş bu kabîl hicran ehline ne hoş tercüman olur.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي لَكَ ذكَّارًا، لَكَ شَكَّارًا، لَكَ رَهَّابًا، لَكَ مِطْوَاعًا، لَكَ مُخْبتًا، إِلَيْكَ أَوَّاهًا مُنِيبًا.[5] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُنِيبِينَ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبهِ اْلأوَّاهِينَ.


[1] İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn 3/195
[2] Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4/269; İbn Mâce, cenâiz 61; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 11/57, 246
[3] Müslim, îmân 232; Tirmîzî, îmân 13; İbn Mâce, fiten 15; Müsned 4/72
[4] Ebû Dâvûd, sünnet 5; Tirmîzî, ilim 16; İbn Mâce, mukaddime 6
[5] Tirmizî, deavât 102; Ebû Dâvûd, vitr 25; İbn Mâce, duâ 2; İbn Hibban, es-Sahîh 3/229

İğtirab

Katmerli gurbet de diyebileceğimiz iğtirab; sürekli düzelmeleri bozulmaların takip etmesi ve salâhları fesatların kovalaması; gece-gündüz devridaimi gibi, gönlün biraz aydınlanmasını müteakip hemen yeniden karanlığın bastırması duygusudur ki, hemen her zaman [1] طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ muştusuyla serfiraz hizmet erlerinin korkulu rüyaları olagelmiştir..
ve onu, düşündükçe ürpermişlerdir.

Gurbet için de aynı mülâhazalar söz konusu olabilir; iğtirab, ya sırf cismanî, ya hâlî ve kalbî ya da her ikisinin birden duyulup hissedildiği muzaaf bir yalnızlıktır.

Cismanî iğtirab, tıpkı gurbette olduğu gibi, yurttan-yuvadan, dosttan-ahbaptan uzak kalmaya denir ki, bilhassa, ulaşma yolları bütünüyle bozulup, köprüler de harap olunca, çaresizlikten dolayı ruhları tam bir iğtirab istilâ eder.
Beden insanları için çok defa ölümle neticelenen iğtirab, Allah ve ahirete imanla tadil edilmezse, her zaman tahammülfersâ bir hâdise sayılabilir, imanla, bu müterakim gurbetleri göğüsleyip, sonra da şöyle veya böyle vefat edenlere مَوْتُ الْغَرِيبِ شَهَادَةٌ “Bu kabîl yalnızların vefatı şehadettir.”[2] fehvasınca, o bir nimettir.
Evet o, küfür, ilhad ve dalâletten kaynaklanmıyorsa, “Her ızdırabın bir mükâfatı vardır.” esasına binaen, insanı Cenâb-ı Hakk’a yönlendirdiği ölçüde çok yararlı bir ihsan-ı ilâhîdir.
Hatta bazılarınca, imanla yumuşatılmış böyle bir gurbet, ızdırabı çok, mükâfatı sabır ve tahammülünkine denk iç içe öyle tatlı bir belâdır ki, insan onu, zahirindeki hicrandan ötürü bulanık bir ah u efganla karşılamasına mukabil, vicdan ona hep: “Gel, gel” der.
Bir şâirin:

غَرِيبَانِي كِـه حَـالِ مَن بِبِينَند
زَمَانِي بَـرسَـرِ خَاكَم نَشِينَند
غَرِيبَـانـرَا غَرِيبَان يَـاد دَارَند
كِه إِيشَان يَكديِگَررَا يَادگَارَند
خُـدَايَـا چَارَهء بِيچَارَه گَانِي
مَـرَا وَجُزمَرَا چَـارَه تُودَانِي
چُنَان كَز شَبتَر آرِي رُوزِ رُوشَن
اَز اين اَندُه تَر آرِي شَادِيُ مَن

“Benim bu hâlimi gören garipler, bir gün (gelip) benim mezar toprağıma otursunlar; (otursunlar) zira garipleri ancak garipler anlar.
(Evet) garipler birbirlerine yâdigâr (ve emanet)tirler.
Ey Rabbim Sen çaresizlerin çaresisin; benim de, başkasının da çaresini (ancak) Sen bilirsin.
Geceden apaydın gündüzü çıkardığın gibi, bu kederden de benim neş’e ve sürûrumu çıkarabilirsin…” sözleri bu duyguyu ifade etmesi bakımından gayet nefistir.

İğtirabın hâl televvünlüsü [3] طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ beyan-ı Nebevîsi’yle tebcîl edilmiştir.
Fesat istilâsına uğramış bir zaman diliminde, çağın getirdikleriyle boğuşan çaresiz bir salih insan; cehalet girdabına kapılmış bir toplum içinde hakikatâşina bir alim; nifakın kol gezdiği bir dünyada sadâkate kilitlenmiş bir vefa insanı iç içe böyle bir gurbet yaşamaktadır ve fesadın azgın köpürüşlerini, cahil yığınların zebil olup gidişlerini, nifak ve nifakçıların her zaman prim alışlarını gördükçe iliklerine kadar kendini yalnızlık içinde hissederek “Keşke bu insanlara bir şeyler anlatabilseydik!” der inler.

Kalb buudlu iğtiraba gelince o, ârifin, Hak katındakileri duyuş, seziş ve bekleyişleri açısından öyle bir gurbetidir ki; duyar, hisseder; duyup hissettikleriyle ruhânî zevklere açılır; açılır ama, vuslat-ı hakikîye kadar çevresinde Hakk’a kapalı insanların gurbetlerini ruhunda duyduğu gibi, seyr-i ruhânînin getirdiği gurbetlerden de bir türlü kurtulamaz; sürekli kalbinde, “kurbet”, “üns billâh” ve “lika” şevk u iştiyakını duyar; duyar ama, hakikî olmasa bile, ya endişe, korku ve hassasiyetinin örgüleyip yürüdüğü yollarda karşısına çıkardığı berzahların tesirinde kaldığından ya da bir kısım şuuraltı mülâhazaların resmettiği şekil ve suretler, kalb gözü hadekasını birer perde gibi sardıklarından, derecesine göre muğteribin yakînî, zannî, tahmînî veya vehmî bir gurbeti söz konusudur ki, değişik dalga boyundaki bu şerareler, vefa, sadâkat ve kurb hususiyetlerine çarparak onların ruhî şekillerine dokunur..
ve şekil değişmelerinden meydana gelen boşluklarda gurbet esintileri duyulmaya başlar ki, işte bu, mütemadî bir iğtirabtır.
Zira sâlik, yukarıdaki mülâhazalarla arzetmeye çalıştığımız hususları, kazanma kuşağında kaybetme gördüğünden kendini çaresizlik içinde hisseder..
ve bu yalnızlık endişesi, yalnızlık vehmi ve yalnızlık düşüncesiyle يَا لَيْتَنِي لَمْ تَلِدْنِي أُمِّي “Keşke anam beni doğurmasaydı!”[4] der ki, bu bildiğimiz gurbetlerin en ağırı, en idrak edilmezi ve en değerlisidir.

Dünyevî gariplerin, uhrevîlikle teselli olmalarına; hâl gurebâsının, mârifet ve muhabbet soluklayarak nefes almalarına karşılık, bütün ölçüleri alt üst eden âriflerin gurbeti, Kafdağı’ndan daha ağır olsa gerek; zira, onlar, dünyanın da garibi, ahiretin de garibidirler.
Ehl-i dünya onları anlamaz; çünkü onların ufku dünyadır ve onun ötesinde bir şey görüp bilmeleri de mümkün değildir.
Âbid ve zahidler diyeceğimiz ahiret ehli de onları anlamaz; zira onların himmetleri de ibadet ve zühdleri ölçüsündedir..
âriflerin himmeti ise, Mâbudlarıyla irtibatları nisbetindedir…

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ.
امِينَ يَا مُعِينُ.


[1] Müslim, îmân 232; Tirmîzî, îmân 13; İbn Mâce, fiten 15; Müsned 4/72
[2] İbn Mâce, cenâiz 61; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4/269; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 11/57, 246
[3] Müslim, îmân 232; Tirmîzî, îmân 13; İbn Mâce, fiten 15; Müsned 4/72
[4] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/360

İstiğrak

Dalma, içine gömülme, boğulma mânâlarına gelen “gark” kelimesinden türetilmiş istiğrak; kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbini dünyevî endişelerden temizleyip bütünüyle Hakk’a yönelme..
ve binnetice vecde gelerek bir mânâda kendini bilemeyecek şekilde dalgınlaşıp hayrete dalmak demektir ki, Hak dostluğuna erip “halvet-i hâssa” ile şereflenenlerin muhabbetten müşahedeye, müşahededen muhabbete gidip gelmek suretiyle, ya bütün bütün mâsivâyı (Allah’dan gayrı her şey) gönlünden çıkarıp atma veya Hakk’a im’ân-ı nazar ettiklerinden ötürü O’ndan başkasını “net” olarak tam müşahede edememe hâlidir.
Bu, O’nu “net” olarak müşahede etmeleri mânâsına da gelmez.
Buradaki müşahede bir “sezi” ve duyuştur.

Bu durumdaki bir sâlik, Allah’da fani olmanın hâsıl ettiği iç seziş ve duyuşlarla, bütünüyle “cem” televvünlerine gömülür ve artık hiçbir şeyi tam olarak fark edemez..
ki bu hâli idrak edip bu zevki duyanlar bazen Vücûd-u İlâhîye istiğraklarını, ya “Ene’l-Hak” ya da “Sübhâne mâ a’zame şe’nî” sözleriyle ifade edegelmişlerdir.
Aslında, bu bir zevk ve hâl işi olmasına rağmen çok defa iltibaslarla hakikat zannedilmiştir..
evet, sâlik bazen, neyin ne olduğunu fark edemez ve bir damla mesabesindeki mahiyetini, içine karışıp kaybolduğu “Ehadiyet” deryası sanır ve yakışıksız şatahatlara girer.
Böyle bir zevk ve bu ölçüde bir hiss-i fenâ herkes için söz konusu olmasa da, “seyr u sülûk-i ruhânî”de çokları bu hâli duyar ve yaşar ki, bunlardan bazılarına da “Üveysî meşrep” denir.
Bu meşrebe telmih sadedinde merhum Muallim Naci:

“Bak ne istiğraka sevkettin beni,
Gözyaşı zanneyliyor çeşmim seni”

diyerek hoş bir söz eder.
İstiğrakın üç mertebesi vardır:

1) İlmin hâlde istiğrakıdır ki; başlangıç itibarıyla hak yolcusu bazı şeyleri bilse de, onları tam duyup zevk etmediği için, gerektiği ölçüde o şeylerin hakikatlarına vâkıf değildir..
evet, ilim ayrı şey, onu yaşayıp hissetmek ayrı şeydir.
Aslında, iman, muhabbet, aşk, zevk-i ruhânî insanın tabiatının birer buudu hâline gelecekleri âna kadar nazarîdirler ve hakikatlerinin tam bilindiği de söylenemez.
Ne zaman ki bunlar, insan vicdanında zevken ve keşfen duyulurlar, işte o zamandır ki hâl, mücerred ilme galebe çalar ve ilim hâlin içinde müzmahil olur gider.
Buna, aynı zamanda peygamber ilmi de denir.
Buna ilim denmesi, sadece bu işin mebdeinin unvanı olması itibarıyladır.
Yoksa o, aksiyon itibarıyla bir hâl ve pâye itibarıyla da bir makamdır.
Gerçek peygamberlik mülâhazası mebde ve müntehayı cem etmesi açısından, mebdee bakan yanıyla, Hz. İbrahim ve İsmail’ le alâkalı فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبينِ “İkisi de Hakk’a inkıyât edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Sâffât, 37/103) ilâhî beyanı, böyle bir ruh hâletini ifade etmesi bakımından gayet mânidardır ve böyle bir istiğrakın müntehası, bizim tasavvurlarımızın istiâbını aşar.
Konuyu biraz daha açacak olursak; burada mücerred ilimden, ilimle hedeflenen hâle intikal söz konusudur.
Ve müstesnaların hâli müstesna, onlar her zaman en güzel örnek konumlarıyla misallere, mesellere sığmayacak kadar “âlicenap”tırlar.
Onlar şimdilik mesellerin en güzeliyle kendi numune dünyalarında kalakalsınlar; hâlin, bahis mevzuu olmadığı mücerred bilgisiyle bir bilgin كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا (Cum’a, 62/5) fehvasınca, şuurunda olmadan sırtında kitap taşıyan merkûptan farksızdır.
Bilgisiz hâl bir dalâlet ve ilhad, “hâl”siz bilgi de bir gaflet ve cehalettir.
Nübüvvet bilgisi sayılan ilimle istikamet ise ilim cevherinin hâl televvünleriyle en yüksek semâvî bir “araz” hâline yükselme keyfiyetidir.

2- İşârâtın keşifte istiğrakıdır ki; ruhta Zât-ı Ulûhiyet hakikatinin inkişafı ile sâlik, O’nun mukaddes isimlerinden “Ehadiyet” mertebesine, yani Cenab-ı Feyyâz-ı Mutlak’ın, kulun idraki seviyesinde ona hususî vâridlerde bulunma mertebesine yönelir ki, bu mertebede ruh bütünüyle mâsivâdan alâkasını keser ve kalbin kadirşinas ibresinin gösterdiği ufka teveccüh eder.
Böyle bir mazhariyete eren sâlikin nazarında, isimlerdeki ihtilaf tamamen ortadan kalkar ve her şey sıfat perdedarlığıyla Hz. Zât’ın nûrlarına müstağrak görünür.
Bu makama vasıl olacağı âna kadar, Cenab-ı Feyyâz-ı Ezelî’yi “Cemil, Celil, Lâtif, Kahhar…” gibi pek çok isimlerle anan hak yolcusu, duyuş ve hissedişlerinin tesiri altında olmadan temyiz ve tefriki bırakarak, Hz. Nûr-u Zât’ın “bî kem u keyf” televvünleriyle mest ü mahmur bir hayata kendini salar.

Bu hâli ifade sadedinde mest ü mahmurların pîr-i muğânı Hz. Mevlânâ ne hoş söyler:

چهِ تَدبِير اَي مُسَلمَانان كِه مَنْ خُودْ رَانَمِي دَانَم
………………………………….
نَه اَز دُنيَا نَه از عُقبا نَه اَز جَنَّت نَه اَز دُوزَخ،
نَه اَز آدَم نَه اَز حَوَّا نَه اَز فِردَوسِ رِضوَانَم
مَكَانَم لاَ مَكَان بَاشَد نِشَانَم بِي نِشَان بَاشَد،
نَه تَن بَاشَد نَه جَان بَاشَد كِه مَن اَزْ جَايِ جَانَانَم
دُو دِيدَه چُون بِيرُون كَردَم عَالَمرَا
يَكِي دِيدَمْ، يَكِي دَانَم، يَكِي گُويَم، يَكِي جُويَم، يَكِي خَوانَم
كُنُون اَي شَمسِ تَبريزي چُنان مَستم در إين دنيا،
بجُز مستي در إين عالم نباشد هيچ درمانم
……………………………………

“Ey müslümanlar ne çare ben kendimi bilmiyorum ……………… Ben ne dünyadan, ne ukbâdan, ne Cennet’ten, ne Cehennem’ den, ne Âdem’den, ne Havva’dan ne de firdevs-i âlâdanım; mekânım lâ mekân, nişânım bînişân oldu.
Artık bende ne can var ne de ten; zira ben cânân otağındayım.
İki gözü de (kapı) dışarı ettim; iki âlemi birden görüyorum..
gayrı Bir’i biliyor, Bir’i söylüyor, Bir’i arıyor ve Bir’i okuyorum..
ey Şems-i Tebrizî! Dünyada öyle bir mestim ki, bu âlemde mestlikten başkası bana derman olamaz.”

3) Şevâhidden “cem”in duyulduğu istiğraktır ki; ilâhî sıfatların emare ve tecellî dairesinden dahi hâlî ve zevkî olarak sıyrılıp sadece ve sadece “Ehadiyet” nûrlarının şualarıyla Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın hakikatlarıyla mermuz Hz. Zât’ın tecellî-i akdesi içinde mahv u müzmahil olarak ilk kaynaktan başka hiçbir şeyi duyup hissetmeme hâlidir ki, bu hâle, kenziyetteki makama avdet ve âlem-i ıtlaka dönmek de denir.
Bu “hâl” ile hâllenen ruhun çok defa vird-i zebânı:
كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ وَاْلآنَ كَمَا كَانَ “Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.
O, şu anda da yine öyle..”[1] ve sırdaşlarına beyanı da:
“Mekânım lâ mekân oldu,
Bu cismim cümle cân oldu;
Nazar-ı Hak ayân oldu,
Özüm mest-i likâ gördüm.” (Nesimî)

şeklindedir.
Herhalde varlığı kendinden olan Zât-ı Ulûhiyet’le, mevcudiyeti, O’nunla kâim bulunan diğer varlıkların vücuddan nasiplerinin ifadesi, hâl ve zevk ehli için bundan daha güzel olamazdı.

Sâlikin bu makamdaki hâlini ifade sadedinde bir güzel sözü de Abdurrahman Halis Hazretlerinden nakledelim:

مُسَلمَانَان چِه حَالَست اِين زِ كَارِ خِويش حَيرَانَم
……………………………………
گَهِي دَر عِشـق شَـيدَايَم گَهِي مَجنُونِ رُسـوَايَم
گَهِي دَرَوِيشِ بِـي جَـايَم گَهِي سُـلطَانِ دَورَانَم
……………………………………
كِه مَن مَستِ مَىِ عِشقَم دِگَر چِيزِي نَمِيدَانَم
زِ زُهدِ خُشكِ سَرپوشِ بَكُلِّي گَشتَه اَم فَارِغ
بِحَمدِ اللهِ وَالْمِنَّه زِ خَيلِ بَادَه نُو شَانَم
مَن اَندَر كُويِ وَحدَت مِي زَنَم لاَفِ وَحِيدرَا
چهِ بِيمَم اَزشَهِ دَورَان چِهِ بَاك اَز خِرقَه بُوشَانَم

“Ey müslümanlar bu ne hâldir? Ben kendi hâlimde şaşkınlık içindeyim.
Bazen âşık-ı şeydâyım, bazen de bir mecnûn-u rüsvâyım, bazen mekânsız bir fakir, bazen de zamanın sultanıyım.
…………………….
Zira ben aşk şarabının sarhoşuyum; başka bir şey de bilmiyorum.
Ben kuru zühd külahına boş vermiş biriyim.
Cenâb-ı Hakk’a hamd ve minnet olsun ki, ben (aşk yolunda) bâde içenlerdenim.
Ben vahdet köyünde O Biriciğin sözünü söylüyorum; zaman şâhından endişem ve hırka giyenlerden de korkum yoktur.”

Hâle mağlubiyetle söylenmiş ve Kitâb’a, Sünnet’e muhalif bir kısım beyanları bilhassa tayyettim.
O hâl ile serfiraz hak dostlarının öyle düşünmemeleri kendi özleriyle zıtlaşma, makam-ı farkta bu kabîl düşüncelerin ifadesi de dalâlettir.
Hele, onları taklîden avam halkın bu kabîl beyanlarda bulunması apaçık bir ilhaddır.

اَللَّهُمَّ يَا هَادِيَ الْمُضِلِّينَ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ خَلْقِ اللهِ مُحَمَّدٍ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ الْمُهْتَدِينَ امِينَ يَا مُعِينُ.


[1] Buhârî, tevhid 1; Müsned 4/431; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/204

Gaybet

Kaybolma, belirsizleşme diyebileceğimiz “gaybet” kalbin, madde âlemiyle olan alâkalardan uzaklaşması, hatta “mâsivâ” dediğimiz, Allah’tan gayrı her şeyden tecerrüd etmesi demektir ki, “gayb” sözcüğünün ifade ettiği mânâdan oldukça farklı sayılır.
Zira gaybın, ortada bulunmama, hâzır olmama mânâlarına gelmesine mukabil, gaybet, hâzır olduğu hâlde, mâsivâ ile alâkasızlaşma, varken yokluk içinde bulunma hâletidir.

Bu zaviyeden “gaybet”e varlıkta câri olan ahkâm ve ahvâlden kalbin tecerrüdü veya hak yolcusunun, ilâhî vâridat sağanağına mazhariyetle, nefse ait ahvâlden tamamen gâib olması da diyebiliriz ki, böyle ilâhî vâridlerin temâdisi, göz kamaştırıcılığı ve tecellî-i Zât’ın kalbi tamamen istilâ etmesi sebebiyle sâlikte hem hâzır hem de gâib olma hâli beraber yaşanır.
Buna, şiddet-i zuhûrdan ötürü bakarken görememe, dinlerken duyamama, düşünürken de hayret teşettütüne düşme de diyebiliriz.
Böyle bir durumda hak yolcusu için huzur aynen gaybet olur, gaybet de huzur hâline gelir.
Hazreti Yusuf karşısında Mısır’lı kadınların, dil-dudak, el ve bıçaklarını birbirine karıştırmaları, karıştırıp bıçakları ellerine çalmaları bu konuda iyi bir misal teşkil etse gerek.
Evet, O’nun Cemali’nin gölgesinin gölgesi… olan Hazreti Yusuf’un çehresini müşahede, bir ölçüde huzuru gaybete, gaybeti de huzura çevirebiliyorsa, O’nun “Sübühât-ı vech”inin başları nasıl döndüreceği ve bakışları nasıl bulandıracağı izahtan vâreste olsa gerek.

Gaybetin huzura, huzurun da tam gaybete çevrilmesi, sâlikin, O’nun Zât’ının nûrlarından başka her şeye karşı bütün bütün kapanmasıyla gerçekleşir ki, böyle bir durumda hak yolcusu, sadece O’nu duyma, O’nu düşünme, O’nun tasavvurlar üstü mülâhazasıyla oturup-kalkma ve O’na tahsis-i nazar etme suretiyle, bir taraftan hakikî huzuru idrak ederken, diğer taraftan da eşya ve hadiseleri tamamen göremez ve duyamaz hâle gelir.
Bazı ahvâlin hususiyetlerine tâbi olarak sâlikin, yeniden eşyayı duyması ve hâdiseleri farketmesiyle -ki buna “rücû” derler- mâsivânın huzuru öne çıkar ve kalble, Hazreti Sahib-i kalb arasında bir husûf yaşanır; iştiyak-ı tam, aşk-ı tam ve azm-i tamla aşılabilecek bir husûf… Kabz u bast gibi, huzur ve gaybubet fasılları arasında da her zaman geniş veya dar aralıklı bir tenavübîlik söz konusudur.
Huzur, bazen şuhûdun müradifi (eş anlamlısı) olarak da kullanılır ki, bununla bazen murakabe, bazen müşahede mânâsı kastedilir.
Vâhidî ve Ehadî tecellîlerin keskinliği ölçüsünde, pekçok sâlik için aynı zamanda mezelle-i akdâm sayılan bu makam, Sünnet-i Seniyye kıstaslarıyla değerlendirilmezse “Hakk’ı bizzat müşahede ettim” gibi iltibaslara girilebilir.
Böyle bir huzur, bizim cismanî ve hayvanî dünyamızdan bütün bütün sıyrılıp, kalb ve ruhla aynı şeyleri paylaşma gibi bir melekûtîlik ifade ettiğinden, şatahat ve iltibaslara girmemek kaydıyla “Hazîratü’l-Kuds”ün vesayetinde yaşama demektir ki, Hâfız:

حُضُورِي گَرهَمِي خَواهِي اَز اُو غَافِل مَشَو حَافِظ
مَتَى مَا تَلْقَ مَنْ تَهْوَى دَعِ الدُّنْيَا وَأَهْمِلْهَا

“Hâfız, eğer daimî huzur istiyorsan, O’ndan gafil ve gâib olma! Eğer sevdiğine visal arzusu duyuyorsan, dünyayı da, dünya ehlini de bir kenara at.” sözleriyle ifade eder ki, klâsik zühd anlayışımız açısından fevkalâde yerindedir.
Şeyh-i Ekber de bu mülâhazaya: “Kalbin Hak’la huzuru, halktan gaybubetine bağlıdır.” tesbitiyle iştirak eder.

Bize bakan yönüyle gaybet, Hak’la alâkalı yanıyla “huzur” diyeceğimiz hâl, sâlikin seviyesi itibarıyla da oldukça farklılık arzeder:

1) Muhibbin, Mahbub-u Hakikî’den başka her şeyden gaybubetidir ki, bu seviyede seyahat eden hak yolcusu, tamamen O’na tahsis-i nazar eder; varlıkla olan zarurî ve tabiî münasebetlerinde de hep “O’ndan ötürü” mülâhazasını güder: Öyle ki, seyr-i ruhanîsinde karşılaştığı her şeyde O’ndan bir şeyler duyar, bir şeyler hisseder ve her varlığı okşar-geçer.

2) Yol erkânına vâkıf sâlikin gaybetidir ki, ulaştığı ufuk itibarıyla o, ruhunun derinliklerinde hâl ile ilmi müşterek duymaya başlar ve bu sayede, hâle iktiran etmeyen mücerred ilim dalâletinden ve ilimle beslenmeyen hâl gafletinden kurtularak gaybet-i halk ve huzur-u Hak’la serfiraz olur.

3) Makam-ı cem’le müşerref ârifin gaybetidir ki, böyle bir zirveye terakki eden hak dostu, kendini, kendi ahvâl ve makamatını duyup hissetmediği gibi, Hazreti Zât’ın “Sübühât-ı Vech”iyle tamamen kül olup savrulduğundan, bazen Hazreti Esmâ ve Sıfât’ı bile mülâhaza edemeyecek kadar istiğrak içinde bulunur ki, böyle bir ruh hâletiyle o, zaman zaman, “vahdet-i vücûd” düşüncesini hatırlatacak kelimelerle, yer yer de “vahdet-i şuhûd”u işmam edecek beyanlarla içini döker; hatta bazen, panteizmi ve monizmi hatırlatacak sözler sarfeder ki; böyle bir yaklaşım, zevkî ve hâlî bir hususu, hakikate karıştırmaktan başka bir şey değildir.
Hayret ve dehşete açık bu makama ait duygularını Merhum Abdünnâfi şöyle ifade eder:

“Seyreyle nedir bu özge hâlet,
“Gaybet”mi acep yoksa bu hâlet!
Akleyleyemez bu özge gavta,
Emvacına yoktur anda takat
…………………………………………
…………………………………………”

Aynı zamanda bu makam; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarıyla bilinmesinin ötesinde, Zât’ını Zât’ıyla bilme mertebesidir ki; buna, Hazreti Zât’ın Zât’ıyla bilinmesi, Zât’ına Zât’ıyla istidlâl edilmesi, Zât’ına Zât’ıyla ulaşılması ve هُوَ اْلأَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ “Evvel O’dur, Âhir O.
Zahir O’dur, Bâtın O.” (Hadîd, 57/3) isimlerinin halitasıyla remzedilen, ne cisim, ne araz, ne cevher, ne mütehayyiz; yemez-içmez, üzerinden zaman geçmez; tebeddülden, tagayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâ, biraz da bazı meşrebler için mezelle-i akdâm sayılan, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz en ekmel bir Zât-ı Akdes mülâhazasına bakan ve sükût içinde kalbin hayret dolu gözlerine temâşâ ümidi salan en yüksek mertebelerden biridir.

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ،[1] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اْلأَوَّابِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.


[1] Âl-i imrân, 3/8

Vakt

Zamandan bir parça ve çağ da demek olan vakit; sofîlerce, Hak yolcusunun üzerine akıp gelen ilâhî vâridat ve kurb dalga boylu tecellîlerin zamanıdır ki; böyle bir vâridat kendine has televvünleriyle sâlikin benliğini sarar -tabiî herkesin istidâdı ölçüsünde- ve onun ruhuna kendi ilâhîliğini nakşeder..
eğer gelen vâridler, havf ve hüzün eksenliyse, sâlik âdeta, bir havf ve hüzün timsâli hâline gelir; şayet sürûr ve inşirah televvünlüyse bu kez de onun duygu dünyasında -temkin kaydıyla- bir huzur ve coşku duyulmaya başlar.

Böyle bir sâlik, Hak’tan gelen bu vâridlerin şuurunda ise “lutfun da hoş, kahrın da hoş” mülâhazasıyla, sürekli rızâ soluklar, itminan içinde oturup kalkar ve teslimiyet, tevekkül, tefvîz vadilerinde “sika” avlamaya çalışır… Hak’tan gelen bu esintileri, şart-ı âdi plânında, -hususiyle de irade ve ihtiyarın müdahalesi esas olan konularda kaçırılan fırsatlar gibi fevt edilmesi- “ebrâr” ve “mukarrebîn”e göre hata sayılabilir ve kalbin Hak’la muamelesinde irtifa kaybetmesinden ötürü de herkesin derecesi ölçüsünde cezalandırılabilir; cezalandırılabilir, zira bu seviyedeki hak yolcusu zamanın en küçük parçalarını bile, behemehâl en rantabl şekilde değerlendirme, birleri binlere yükseltme gayreti ve niyeti içinde bulunma mecburiyetindedir.
Aslında bundan dolayıdır ki tasavvuf ıstılahında sofîye “ibnü’l-vakt” denilmiştir.

İbnü’l-vakt olma, sâlikin, yaşadığı ânın gereklerini çok iyi düşünerek, faaliyetlerini Allah nezdinde en evlâ ve en faydalı sayılan işlerden başlamak suretiyle, en küçük bir zaman parçasına pek çok iş sıkıştırarak, Hakk’ın bahşettiği imkânları, ilâhî mevhibeler adına yedi veren, yetmiş veren, yediyüz veren..
tohumlar gibi değerlendirmeye çalışmasıdır ki; bu bir manâda ilâhî vâridat ve işaretlerin geldiği kaynağa yönelme ve istikametle aktif beklemeye geçerek Hakk’a tahsis-i nazar edip, iradesini Hazreti Murad’ın iradesine bağlamak suretiyle vaktin ve hâlin bulunmadığı noktaları kollama demektir.
Hazreti Mevlânâ, mebdei “vakit”, müntehası da “lâmekân ve lâzaman aralığı olan” böyle zevkî ve hâlî bir mertebeye ki -biz buna vücûb ve imkân arası mülâhazasını işaret eden “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” (Necm, 53/9) makamının izdüşümü de diyebiriz- şöyle işaret buyururlar:

صُوفِي ابْنُ الْوَقتْ بَاشَدْ دَرْ مِثَالْ
لِيك صَافِي فَارِغَست اَز وَقت وَحَال

“Sofî ibnü’l-vakt örneğidir; sâfiye gelince o vakitten de hâlden de hâlidir.” Enbiya-i izâm, asfiyâ-i fihâm, evliyâ-i kirâmın, irsal, tavzif ve tekrim dönemleri, makro plânda birer kapı aralama ve ilâhî vâridlerle dünyaları şereflendirme, nûrlandırma vakitleridir.
Bu kudsîlerin neşrettikleri envârın istilâ ve ihatasının genişliği ölçüsünde vakit, vakitler sultanı ve bu kutlu zaman parçasının gece gündüz çerçevesindeki dilimleri de eyyâmullah (Allah günleri) sayılmasına karşılık, onların temsil ettikleri aydınlık düşüncenin daralması, büzüşmesi, hatta yeryüzünde büyük ölçüde mahrumiyetlerin yaşanmasına da, zamanın hazana uğraması, vaktin kararması diyebiliriz.

Evet, Cenâb-ı Hakk, yolundaki kullara teveccüh buyurmak, merhametle kuşatmak isteyince, onları vakitle te’yid eder ve zamanı, onların zaman üstü olmalarına bir merdiven yapar.
Tabiî inhiraf edenleri yalnızlığa salmak isteyince de, zamanın başına şerri dolar ve onları kararmış, bereketsiz ve Hakk’a kapalı vaktin yamaçlarında dolaştırır.
Böyle uğursuz bir zaman parçasına vakit demek, sırf mukabele mülâhazası ve mekânın itibarî bir buudu olması düşüncesine binaendir.
Yoksa aslında “mutlak zikir kemaline masruf” ve vakit, Hakk’ın şuûnâtının tarassut menfezlerine akan bir çağlayandır.

Vaktin gerçek kahramanları her zaman bugünü düşünmüş, bugünü değerlendirmiş; dünü, yarını da bugünün mebdei ve akıbeti olması itibarıyla mülâhazaya almış ve sonrakileri birer atkı, ilkini de hayat dantelamızın örgüsüne esas unsur olarak kabul etmişlerdir.
Bunların bir adım daha önünde bulunan zaman üstü hak erlerine gelince, onlar, zamanın her parçasını Hakk’a tahsis-i nazar etmek yoluyla, öyle sihirli bir hâle getirmişlerdir ki: مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ fehvasınca onların örfânesine iştirak etmeyen, ne onların mazhar oldukları vâridat sağanağını, ne de girdaplar sırlılığındaki mârifet ve haz ufuklarını kavrayabilir.
İşte böylelerinin idrak ufku itibarıyla vakit; sağanak sağanak yağmurla coşan bir semâ ve üfül üfül yeşilliklerle salınan bir zemin hâlini alınca, sâlik yer yer geçmiş vâridleri düşünerek hep: أَفَلاَ أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ya ben çok şükreden bir kul olmayayım mı?”[1] der, iki büklüm olur; zaman zaman da minnet hislerini kelâm-ı nefsîye dönüştürerek iç mülâhazalarının enginliklerinde kendini şükran dalgalarının kucaklayıcılığına salar ki, böyle bir kutlunun nazarında sorumluluklar hep hayra ve berekete, hayır ve bereketler de temkin ve tedbir çizgisinde bir salih daireye inkılâb ederek sürer gider…

Nimetlerin kaynağına vukûf ve ruhun böyle bir teveccühdeki iltifatı kavraması sayesinde sâlik, tasavvurlar üstü bir haz derinliğine ulaşır, hatta nikmetleri dahi birer nimet gibi hissetmeye başlar ki, böyle bir mazhariyet belli bir meşreb ve mizaçtaki bazı ruhlar için lâubâlilik ve şatahat kapılarını aralamasına mukabil, seyr u sülûklarını “Sünnet-i Seniyye” rehberliğinde sürdürenler, her zaman temkinle televvünü bir arada duyar ve ilâhî ahkâma inkıyatla, Hakk’a yakınlıklarını mehâfet ve mehâbetle süsler, yer yer ilim ve mârifet kanatlarıyla vilâyet semâsının derinliklerinde pervâz eder ve “Her şey Sen’den” diyerek kilometrelerle ifade edilmeyecek bir irtifâı, sonsuz mahviyetle bir arada götürürler; götürür ve sürekli hâlden hâle intikal içinde temkin kâsesi ile televvün yudumlarlar.

Bunun ötesinde son bir adım daha atabilenler için, eşya ve hâdiseler bütün bütün silinip gider..
mâzi-müstakbel birbirine karışır..
vakit ve zaman dediğimiz izâfî şeyler de Hazreti Sâhibü’l-Vakt’in nâmütenâhîliğinde eriyerek sâlike bakan yönüyle tamamen yok olur..
ve bu vadide yolculuğunu sürdüren sâlik, “cem” televvünlerini zevk ederek, her şeyin “tecellî-i vâhidiyet” içindeki mütelâşî manzarası karşısında, hayret buudlu bir istiğrak, ürperten bir dehşet, hatta tecellîyi tezahüre karıştırmak gibi bir ruh hâleti yaşar ki, işte böyle bir zirve, insanın duygu, düşünce ve zevk âleminde pek çok iltibasa kapıların aralandığı bir noktadır..
ve böyle bir noktada bazı mizaçlar, tecellî-zuhûr iltibasına girdikleri gibi, damlayı derya, zerreyi güneş, sıfırı sonsuz ve hiçi de her şey görerek أَنَا الْحَقُّ، مَا أَعْظَمَ شَأْنِي، مَا فِي الْوُجُودِ إِلاَّ اللهُ، مَا ثَمَّ مَوجُودٌ عَلَى الْحَقِّ إِلاَّ اللهُ gibi sözler söyleyebilirler..
hem de temkin, tedbir ve fark mülâhazasının yol vermemesine rağmen söyleyebilirler.

Oysa ki her şeyin O’ndan olması ve O’nunla kâim bulunması başka, O olması bütün bütün başkadır.
Ne var ki hâdiselerin; peygamber meşalesi altında, yine peygamberâne bir basîret ve şuurla yorumlanacağı ve seyr u sülûk-i ruhânînin temyiz ve temkin yörüngeli hâle geleceği âna kadar bazı mizaçların bu iltibaslardan kurtulmaları oldukça zordur.

اَللَّهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ،[2]
وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مَحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] Buhârî, teheccüd 6; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 79-81
[2] Allahım! “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lutfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet.” (Fâtiha sûresi 1/6-7)

Safâ

Kalbin, arı-duru, kedersiz-küdûretsiz ve tertemiz olması diyeceğimiz safâ; sofîye ıstılahında, beşerî, cismanî ve nefsânî bulanıklıklardan arı-berî ve şeffaf olma hâlidir ki; “Şüphesiz onlar bizim nezdimizde saflardan saf hayırlı kimselerdi.” (Sâd, 38/47) meâliyle vereceğimiz âyet-i kerime, bir kısım enbiya-yı izâmın tebcîli ve takdiri makamında işte böyle bir safveti vurgular.
Aynı kökten gelen “Mustafa” kelimesi, her şeyin özü, hulâsası ve usâresi mânâlarına gelmesi itibarıyla, her zaman, enbiya-yı izâm ve asfiyâ-i fihâm hazerâtının, oturup-kalkıp ulaşmayı hedefledikleri, Hulâsa-i Mevcudât ve Rûhu Seyyidi’l-Kevneyn olan Efendimiz’in hususî mertebesine bakması açısından, “İsim, aynı müsemmadır.” fehvasınca, hem ayrı bir önem arzeder hem de enbiya arasında bir aşkınlık remzidir.

Safâ; kaynakların en arı, en duru ve en bereketlisinden akıp, insanın gönül havzına ulaştıktan sonra, muhatap, hâl ve zamanın gereklerine göre, semâvî fakat arzî yeni bir dalga boyu ile yolları ve yoldakileri aydınlatarak yolcuları yürütüp, yolları da yürünür hâle getirmesi, sâlikin ruhunda hâsıl ettiği safvetle onu ulûhiyet hakikatine yönlendirip ruhunu münâcâtın sonsuz zevkleriyle şahlandırması ve gönlünü de sürekli aşk u şevk ve vuslat tutkusuyla coşturması açısından üç bölümde mütâlaa edilegelmiştir:

1) Safâ-i ilmîdir ki; hak yolcusunun, seyahatini, Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselam’ın, ilim ve mârifet meş’alesi altında sürdürmesi, yol boyu hep Kitap ve Sünnet’e mukayyed kalarak, her zaman kılı kırk yararcasına sefer âdâbına riayette bulunması yanında, yolculuk meşakkatlerini göğüsleye göğüsleye ve himmetini de Gayeler Gayesi’ne yönlendirip, hep metafizik gerilim içinde bulunma hâli diye yorumlanmıştır.
Daha farklı bir yaklaşımla “safâ-i ilmî”, sâlikin, seyr u sülûk-i ruhanîsini, Hz. Mişkât-ı Nübüvvet’in rehberliğinde sürdürerek, sürekli O’ndan gelen âdâbı gözetip, kalbini, ruhunu, aklını O’nun yoluna kurban etmesi, O’nda ölüp O’nunla yeniden dirilmesi, O’nu takip etmesi, ruh dünyasında hep O’nunla oturup-kalkması, problemlerinde O’na müracaat etmesi, her işinde O’nun hakemliğine başvurması ve son haddine kadar ölesiye bir cehd ve gayretle, maiyyeti, maiyyetullah sayılan, o Seçilmişler Seçilmişi Hz. “Fahrü’r-Rusul”e iktida edip, Gayeler Gayesi’ne ulaşma mârifeti, muhabbeti, aşk u şevki ve daha değişik mazhariyetleridir ki; Gülşen-i Tevhid sahibi bu makama işaret sadedinde:

رَو بِجُو عِلمي كِه بِگُشَايَد دِلَت
حَل شَوَد اَز تُوبَتُو هَر مُشكِلَت

“Git öyle bir ilim ara ki, senin gönlünü açsın ve her problemini halletsin.” der.
İnsana hakikî hedefini ilham etmeyen, böyle bir hedefe ulaşma mevzuunda gerekli stratejiler adına onun basiretine nur, iradesine fer, ruhuna aşk u şevk ve gönlünde de gökler ötesi âlemlere ulaşma arzu ve iştiyakını uyarmayan ilim, bütün bütün boş bir vehim ve hayâl olmasa da bir şey vaadetmediği muhakkaktır.

2) Safâ-i hâlîdir ki; kalbin, Hak mehâbeti ve hakikat aşkıyla açılıp kapanması, heyecan ve hafakanlarını, Cenâb-ı Hakk’a münâcât, yakarış ve sızlanışlarıyla seslendirerek, yer yer ruhuyla hakikat arasına giren vahşetleri ve gurbetleri giderip gönlünü huzur esintilerinin yamaçları hâline getirmesi ve bütün varlığı -kendi nefsine bakan yönüyle- his, şuur ve idrak açısından sapan taşı gibi yokluğa fırlatması mânâsına gelir.

Evet insan, hâli itibarıyla safvet ve şeffafiyete erince, onun gönlü ulûhiyet hakikatinin tecellîleriyle köpürür, ruhu hakikat aşkıyla coşar ve içinde açılan menfezlerle, varlığın perde arkası güzelliklerini temâşâ ile kendinden geçer, derken duygularının dili çözülerek, kelimelerle, cümlelerle ifadesi mümkün olmayan münâcâtların en büyüleyicileriyle “Hazîratü’l-Kuds”e yönelir, orada içini döker, Hakk’ın teveccühünü duyar, zevklerin en enginine erer; hatta bazen öyle bir ân gelir ki, esmâda, Müsemmâ-yı Akdes’in Zât’ı mülâhazasıyla, sıfâtta, Hz. Mevsûf-u Mukaddes’in rahamûtu murakabesiyle, köpüren hislerinin dalgaları içinde meleklerin ibadet neşvesini bütün benliğinde hisseder, ruhanîlerin temkinine şahit olur, melekûtun esrârına büyülenir ve insanüstü bir hâl alır ki.
Minhâc sahibi bu seviyeye işaret sadedinde:

گَه وَصفِ اِين بَگُفتُ و گُو مُحَالَست
گَه صَاحِبحَال بَدانَد اِين چِه حَالَست

Bazen bu hususta söz söylemek muhaldir (daha doğrusu kîl u kâldir).
(Bazen de bu hâlin ne olduğunu) ancak hâl sahibi bilir.” der ki fevkalâde yerindedir.
Şimdi isterseniz, bu bölümü de مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ “Tatmayan bilmez.” deyip noktalayalım…

3) Safâ-i ittisâldir ki; kulun, bütün bütün ef’âl, sıfât ve zâtını, Hazreti Vacibü’l-Vücub’un ef’âl, sıfât ve Zât’ında fani kılıp, daha doğrusu fani bilip, fani hissedip Hazreti Vücud ve Hazreti İlm’in sübühâtının müşahedesiyle müstağrak yaşamaktır.
Bir diğer ifade ile, safâ-i ittisal, ubûdiyet hazzının rubûbiyet hakkı içinde mütelâşî olup gitmesi, varlığın perde arkası esrârının dört bir yanı tutması, Hazreti İlim ve Vücûd’un feyezânının vicdanı tamamen istilâ etmesi ve ötede insanın gözüne açılacak gerçeğin zılliyet plânında basiretle temâşâ edilmesi demektir.
Biraz daha açacak olursak bu, lâhut âlemi ve bu âlemin bir kısım esrârının, ceberût âlemi ve bu âleme ait bazı hususiyetlerin, melekût âlemi ve bu âlemin teferruatının, Hazreti Sadık u Masduk ve Kâşifu’l-Hakâik’in: فَبِيَ يَسْمَعُ وَبِيَ يُبْصِرُ وَبِيَ يَبْطِشُ وَبِيَ يَمْشِي “Ben’imle işitir, Ben’imle görür, Ben’imle tutar, Ben’imle yürür.”[1] beyanı çerçevesinde O’ndan şerefsudûr olan hakâikin, bir kere de “kurb” ufkunda, kalb, sır, hafi, ahfâ rasathâneleriyle temâşâ edilerek, herkese açık olan nazarî ve zarurî hakikatlerin sübjektif ilmîliğe dönüşmesi, bu bilginin yakînle derinleşmesi, yakînin -letâifin müsâadesi ölçüsünde- hakka’l-yakîne yönlendirilmesi ve “Sübühât-ı Vech”in şuaları karşısında hususiyetlerin bütün bütün silinip gitmesi, mahiyetlerin eriyip kül olması, artık sadece ve sadece Hazreti Kayyûmiyet’in duyulup hissedilmesidir ki, böyle bir makamda, damla deryaya dönmüş, zerre güneşe karışmış ve her şey hiç ender hiç olmuş gibi tasavvurlar üstü zevkî ve hâlî bir durum istilâ eder insanın her yanını; eder de sâlikin nazarı kayyumiyetten başka bir şey görmez olur..
ve bir zevk zemzemesi içinde, sadece O’nu bilir-O’nu duyar, O’nunla işler-O’nunla başlar ve âdeta O’nunla oturur-O’nunla kalkar.
Böyle bir televvünat içinde bazen iltibaslara girerek, her şeyi O’nun tezahüründen ibaret saydığı anlar da olabilir..
evet, görme, bilme, duyma ve zevk etme konusunda herkes aynı mülâhazayı paylaşsa da, his, şuur ve idrak melekesini Hazreti Mişkât-ı Nübüvvet’le aydınlatamamış olanlar, yorumlarında hatalara girebilirler.
Böyle bir mülâhazayı ifade sadedinde, hatasıyla-sevabıyla, söylenmiş dünya kadar güzel söz vardır.
Biz, onlardan sadece bir tanesini zikrederek konuyu kapamak istiyoruz:

چُون تُـو دِيدِي پَرتَوِي آن آفِتَـاب
تُـو نَـمَاندِي بَـاز شُد آبِي بَآب
قَطرَه بُودِي گُـم شُـدِي دَر بَحرِ رَاز
مِـي نَيَـابِـي زَمَـان اِين قَطرَه بَاز
گَـرچِه گُم گَشتَن نَه كَارِ هَركَس اَست
دَرفَنَا گُم گَشتَگَان چُون مَن بَس اَست

“Vaktâ ki sen, o güneşin ziyâsını gördün (Sübühât-ı Vech’in nûrlarıyla yanıp kül oldun) artık sen kalmadın.
Katre deryanın (dalgalarına) karıştı ve sen bir katre idin; şimdi ise sır denizinde kayboldun.
Artık o katreyi (bir daha da) bulamazsın.
Gerçi gâib olmak herkesin kârı değildir; ama benim gibi fenâ bulanlar da az değildir.”

Safâ-i ittisali, hulûl ve ittihadı işmam edecek bir üslupla anlatanlar, kendi zevk ve hâllerini anlatıyorlarsa, bunlar yorum ve seslendirme iltibası içindedirler; derhâl Mişkât-ı Muhammediye’ ye sığınarak iltibaslarını düzeltmelidirler.
Yok, böyle zevkî ve hâlî bir hususu bir düşünce sistemi ve felsefe olarak benimsemişlerse, dalâlet içindedirler ve [2]مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي kal’ayı kudsiyesine girecekleri âna kadar da bâğî sayılırlar.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ..
اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ..
اَللَّهُمَّ إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِشْكَاةِ الْهِدَايَةِ وَوَسِيلَةِ السَّعَادَةِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/374
[2] Tirmîzî, îmân 38; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/129; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 1/189; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/390

Sürûr

Neş’e ve sevinç mânâlarına gelen sürûr; insanın içini ve dışını saran bir tür hoşnutluktur ki, her vicdanda farklı farklı hissedilse de hemen hepsi Hazreti Enîs’ten gelen değişik dalga boyundaki “üns” esintilerinin lâtife-i rabbâniyeyi sarmasından ibaret görülmüştür.

Âşıklar, sürûru vuslat kokusuyla, sadıklar gönüllerinde vefa duygusuyla, kurb kahramanları ise tasavvurlar üstü yakîn televvünleriyle duyar ve her sınıf, derecesinin kendisine ifâza ettiği ölçüde

قُلْ بفَضْلِ اللهِ وَبرَحْمَتِهِ فَبذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ “Söyle, onlar, Allah’ın fazlı ve rahmetiyle sevinip neş’elensinler; (evet) ancak bununla sevinin ki, bu (ötekilerin) toplayıp durduklarından hayırlıdır.” (Yûnus, 10/58) der ve kaynağını mülâhazaya alarak ilâhî vâridlerin sevinciyle oturur-kalkar ve inşirah soluklar.

İman ve imanın vadettiği bütün neticeler; İslâm ve İslâm’ın gösterdiği yüksek hedefler; Kur’ân ve O’nun dünyevî-uhrevî meyveleri; ihsan ve onun işaret ettiği ru’yet hakikati, seviyesine göre hemen herkese Allah’ın birer fazlı ve rahmeti, bunların gönüllerde hâsıl ettiği neş’e ve sevinç de kalbin zümrüt tepelerinin sürûr çiçekleridir.

Evet, iman, İslâm, Kur’ân ve ihsana mazhariyet en büyük birer ilâhî mevhibe ve bu mevhibeden kaynaklanan; kaynaklanırken de zımnî birer şükür ve senâ mânâsını tazammun eden sürûr, bütün dünyevî hazları, zevkleri, lezzetleri aşkın öyle lutuflar üstü bir lutuftur ki, topyekün dünya ve içindekilerle peylense değer..
onun o aşkın kıymetinden ötürü değil midir ki Kur’ân: “Bu onların toplayadurduklarından kat kat daha hayırlıdır.” (Yûnus, 10/58) ferman eder.

Kur’ân’ın pek çok yerinde, hedefsiz ve akıbeti meçhul sevinçlerin yerilmesine karşılık, Allah ve ulûhiyete ait maârif; Peygamber ve nübüvvetin vaadettiği şeyler; İslâm ve O’nun insanlığa armağanları yukarıdaki âyet gibi pek çok ilâhî beyanla:

يَسْتَبْشِرُونَ، يَفْرَحُونَ، لَهُمُ الْبُشْرى، وَيَنْقَلِبُ إِلى أَهْلِهِ مَسْرُورًا، وَلَقّيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا “Onlar neş’elenirler..” (Âl-i İmrân, 3/170) “Sevinç duyarlar..” (Ra’d, 13/36) “Müjdeler olsun onlara!.” (Yûnus, 10/64) “Ve sevinçle döner yuvasına..” (İnşikak, 84/9) “Allah onların yüzlerine behçet ve güzellik, gönüllerine de sevinç verir.” (Dehr, 76/11) vurgulanır ve ötekilerin suiakıbetlerine karşılık, bunlara, neş’enin, sevincin, inşirahın zevki, lezzeti ve şiiri içirilir.

Sürûr, vicdandaki duyuş ve hissedilişi itibarıyla, üç ana bölümde mütalâa edilmiştir:

1) Zevk sürûru ki; sâlikin, Envâr-ı Hak’tan uzak kalma ve O’ndan kopup gitme endişesine, mârifetsizlik zulmetlerine yenik düşme korkusuna ve yalnızlık vahşetine maruz kalma telâşına karşı, bir teselli soluğu ve şifâ-bahş bir ilâhî iksirdir.

Avâmın, Envâr-ı Hak’tan uzak kalma ve Hak’tan kopup gitme endişesi daha çok, Cennet’i çepeçevre sarmış bulunan mekârihi aşamaması, Cehennem’i ihata eden şehevâta takılıp kalması; havâssın yalnızlığa maruz kalma korkusu, mehâsine ve maruf olan şeylere iştiha duymaması, mesâvî ve suiahvâli de kerih görmemesi; haslar üstü hasların yalnızlık ve gurbet telâşı ise, dünya ve ukbâ, bura ve öteler arasındaki tercihte duraklama, âhesterevlik etme şeklinde kendini gösterir.
Bütün bu hususlar derecesine göre herkes için birer tasaya sebeptir.
Ve sebeplerinin rüçhaniyetiyle gönül ufkunda doğan sürûr da bu tasaya karşı ilâhî bir inşirah vesilesidir.
Evet, ister bilgi ve mârifetin zıddı olan cehalet, ister yanlış davranış ve taşkınlıkların esası olan bilgisizlik olsun, bunlar, birer birer veya hepsi birden ruhlarda keder ve tasa kaynağıdırlar.
Yer yer sînelerde sürûr tecellîsiyle Hazreti Enîs-i Mutlak, zaman zaman insan ruhunu saran ilhad, inkâr ve dalâlet zulmetlerini giderir ve dostlarının gönüllerini kendi nurâniyetiyle aydınlatarak, onları Nûr Âyeti’nin mazharı birer ışık kaynağı hâline getirir.
Buna, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerini karanlıklardan ışığa çıkarması; çıkarıp bu kimselerin gönüllerini mârifet nurlarıyla ihyâ etmesi ve Nefha-yı Sübhâniyesi’yle onları ebediyete namzet kılması da diyebiliriz ki, اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ امَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah iman edenlerin dostudur; onları (inkâr, ilhad ve dalâlet) karanlıklarından kurtarıp (imanın, İslâm’ın, ihsanın) nuruna kavuşturur.” (Bakara, 2/257) âyet-i pürenvârı.. أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا “Ölü iken iman ile diriltip kendisini nurlandırdığımız, o ışıkla yürüyen, hiç (inkâr) karanlıkları içinde kalıp ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?” (En’âm, 6/122) beyan-ı Sübhânîsi gibi pek çok Kur’ân âyeti bu ilâhî teveccühün belli buutlarına işaret eder.

İnsan ruhunun, hakikî menba-ı feyzi olan lâhut âleminden cüdâ düşerek dağınıklıklara dûçâr olmasına, vahşet duymasına, tatminsizliklere maruz kalmasına, başka arayış ve başka beklentilere sürüklenmesine karşılık أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminâna kavuşur.” (Ra’d, 13/28) ufkunun şuâlarıyla beslenen kalb, sürûr-u ilâhî mevhibesini zevk ederek her türlü olumsuzluğun hakkından gelebilecek bir aşkınlığa ulaşır.

2) Şuhûdun sürûrudur ki; ilimden mârifete yükselen sâlikin, ibadet ü taatı, kalbî muamelesi, ruhî irtibatı sayesinde bedenî hayatını, ihtiyar ve iradesini, ilâhî meşîet bahr-i muhiti içinde bütün bütün mütelâşî ve yok sayarak, Rabb’in irade ve ihtiyarıyla yeni bir varlığa ermesi ufkunda tecellî eden bir sürûrdur ve insanın uhrevî buudunun öne çıkması, itikat dairesinin sebepler âlemine galebe çalması ve hâdiselerin öteler dalga boyu hususiyetleriyle duyulup hissedilmesinden ibaret sayılmıştır.
Siz isterseniz buna “fenâ fillâh” da diyebilirsiniz.

Minhâc sahibi bu engin sürûru şöyle resmeder:

حَـالَتِـى كَـز غَيب آيَــد پدِيد
جُز بَذَوق آن عِلم رَا نَتوَان شَنيِد
جَـهدِ مِـى كُن تَا زِ خُود يَايِى رَهَا
وَاجِبِ اِين عِلم اَست اَگَر دَارِى بَهَا
عِلمِ صُورَت پِيشَهءِ آبُ و گِل اَست
عِلمِ مَعنَى رَهبَر جَـانُ ودِل اَست
گَنجِ پُنهَانِيسـت عِلــمِ مَعنَـوِي
دَرْ تُو آيَدْ گَر زِخُود بِيرُون شَوِي

“Bir hâl ki gayb ilminden meydana gelir; o ilmi zevkten başka bir yolla duyup hissetmek mümkün değildir.
Hep çalış ki kendinden kurtulasın; (zira bu ilme ulaşmanın yolu kendinden kurtulmadan geçer.) ve bu ilim sana vâcibtir eğer pahasını tedârik edebilirsen..
sûrî ilim, su ve çamur tabiatlı, (ilâhî vâridlerle beslenen) mânevî ilim ise, gönül ve cân rehberidir.
(Evet) mânevî ilim bir gizli hazinedir; kendinden sıyrılabildiğin ölçüde sana gelir.”

3) İcâbet-i semâ sürûrudur ki; tam mazhar olunabildiği ölçüde, ruh mekanizmasının her yanından vahşeti izale eder..
hak yolcusunda Hazreti Müsemma-yı Akdes’i müşahede arzusunu kamçılar..
ve onda, temâşâ kapısının tokmağına dokunabilme ümidini coşturur; dahası ruhu uhrevî neş’e ve sevinçlere gark eder.

Bu seviyedeki sürûr ufkunda bir yandan kalb, ruh ve bütün lâtifelerin en samimi bir istekle Hazreti Mütekellim-i Ezelî’ye yönelmeleri, diğer yandan da: اَگَر نَه خَواهي دَاد، نَه دَادي خَواه “Eğer vermeseydi, istek ve teveccühü de vermezdi.” fehvâsınca, Hazreti Mennân u Mücîb’in duyup bildiği şeyleri kabul ve icabetle şereflendirmesi ki; bu seviyeye eren hak yolcusu, her zaman ruhundaki sürûr çağıltılarıyla kendinden geçer..
dört bir yanında “Hazîratü’l-Kuds”ten gelen buğu buğu üns esintilerini duymaya başlar..
kendini âdeta, ceberût ve rahamût âlemlerinin eşiğinin dibinde hisseder..
ve duygularını kuşatan köpük köpük gizli bir arzu ile, müşâhede kapısının tokmağına dokunma heyecanıyla gerilir..
tıpkı saf bir ruh gibi “bî kem u keyf” duyup hissettikleriyle mest olur..
ve döner kendi tâlihine tebessümler yağdırır.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ وُجُوهُهُمْ نَاضِرَةٌ؛ إِلَى جَمَالِكَ الْمُقَدَّسِ نَاظِرَةٌ.
وَصَلَّى اللهُ عَلَى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ أَكْمَلُ التَّحَايَا وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّيِنَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى آلِهِ أَجْمَعِينَ.

Telvin ve Temkin

Renk verme, boyama, boyanma ve farklı görünümler arzetme mânâlarına gelen telvin; sofiye ıstılahınca, bir hâlden bir hâle, bir tavırdan bir tavıra intikal ederek farklı renk ve görüntüler sergileme..
konup-kalktığı yerler itibarıyla “müstevda” iken Hak rızâsı hedefli hareketleriyle hep “müstekar” olma peşinde koşanlara has önemli bir payedir.

Eğer telvin -bazı kimselerin de ifade ettiği gibi- her zaman değişip durmak suretiyle farklı görüntüler sergilemek ise, telvin sahibi henüz hedeflediği ufka ulaşamamış, itminana erememiş, oturaklaşamamış “ibnü’s-sebil” ve “ibnü’z-zaman” diyebileceğimiz bir mübtedîdir.
Aksine, şayet sahib-i telvin; ibtidâyı yaşarken intihâyı duyabiliyor ve değişip durmaları, konup kalkmaları لَبثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “Bir gün ya da onun bir bölümünde (orada) kaldık..” (Kehf, 18/19) (yani o kadarcık bir “müstevda” yaşadık) sâbitesince görüp değerlendirebiliyorsa, o, niyet, irade ve azmiyle makamdan makama, dereceden dereceye uçacak ve geçtiği noktaların üstünde sürekli hedefin gölgesini gördüğü, hatta O’nu duyduğu; ruh ve duygularıyla hep O’nunla olduğu için, yol aldığının, yollarda oturup kalktığının ve merdiven çıktığının farkına bile varamayacak; hâle ait tebeddül ve tegayyürün hâsıl ettiği boşlukları, her zaman niyet ve nazar ufkuyla doldurup, hususiyle de hedefin câzibe ve ihtişamıyla meşbû, meşgul, hatta mahmur bulunduğu anlarda hep elvan ü eşkalden, zevken müberrâ kalacaktır.
Bir de, yol boyu sergilediği yüksek performansa yer yer hedef televvünlü avanslar alabiliyorsa, artık onun “müstevda”ı aynen “müstekar” demektir..
evet, böyle bir seviye insanının televvünü, “ma yeûlü ileyh” itibarıyla her zaman temkin sayılabilir.
Bu itibarla da, bu seviyedeki hakikat yolcularının, telvinde hep temkin solukladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Zira bu mânâdaki telvin, bir ilâhî şe’n ve sıfattır.
Eğer o bir ilâhî şe’n ve sıfatsa; zaten onda eksik ve kusur tasavvur edilemez; edilemez, çünkü Cenâb-ı Hakk Zât’ıyla olduğu gibi, sıfât ve şe’nleriyle de kusursuzdur ki كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ “O her gün (bî kem u keyf) ayrı bir şe’n ve hâldedir.” (Rahman, 55/29) âyeti de bu gerçeği ihtar etse gerek.

Tasavvuf erbabı, telvini iki bölümde mütâlaa edegelmişlerdir:

1) Seyr u sülûkün başlangıcında, az-çok nefis ve hevâ insibağıyla alâkası olan telvindir ki; sâlik için tehlikelere, aldanmalara; mehdiyet ve mesihiyet türünden bâlâpervâzâne iddialara açık ve her zaman istikbal vadetmeyen telvin..

2) Na’t-ı ilâhî olan telvindir ki, Hak ve Hüdâ dalga boylu, acz, fakr, şükür ve tefekkür derinlikli, hüsn-ü âkıbete namzet, her zaman itminan edalı ve geleceğin temkin basamakları sayılan televvünleri şimdiden duyma, yaşama ve aksettirebilme hâlidir.
Böyle bir telvinde aldanma oldukça nadir..
tehlikeler az..
şatahat ve iddialar ise hemen hemen yok gibidir.
Dolayısıyla da birinci telvin gibi zahiri görkemli ve gürültülü fakat saçılıp savrulmaya namzet, renkli ve cazibedâr ama hevâ ve hevese açık değildir, değildir, zira:

بَاد كَاهِي رَا بَهَا مُون مِي بَرَد
بَاد كُوهِي رَا عَجَب چُون مِي بَرَد

“Rüzgâr, saman çöpünü (sürükler) çöle götürür; ama dağı nasıl (sürükleyip) götürebilir ki?”

Mîzanü’l-İrfan Sahibi de bu hususu dildâde bir üslûbla şöyle ifade eder:
“Hem telâş eyler mezâlikte bütün,
Eyler o tayy-i menzil gece-gün.
Bir sıfattan diğere seyreyler o,
Bir makamdan âhere devreyler o.

……………………………………………………………

Eyler ahvâli tebeddül dembedem,
Başka bir âlemdedir her gün kadem.
Eyler hem kat-i merâhil daimâ,
Her an ayrı bir televvün rû-nümâ..
Böyle eyler terakkî-i kemal,
İşte telvin hâletidir bu hâl!”

Temkin; oynak ve hafif-meşrepli olmanın zıddı; vakur, ciddî, uslu ve oturaklı olma hâlidir ki; tasavvuf erbabınca, istikamette derinleşip istikrar kazanma, yüzüp-gezmeden kurtularak huzûr ve itminana ulaşmaktan ibarettir.
Böyle bir hak yolcusu, ibtidâsı aynı intihâ, sürekli rızâ ufkunun müşahedesiyle, hâlden hâle, makamdan makama intikali fark etmeden, her zaman vuslatın neşvesiyle, hüsn-ü âkıbetini duymanın itminanını yaşar ve çok defa sefer meşakkatinin zerresini bile hissetmez.

Hak yolcusu, bidâyet-i hâl itibarıyla, hâlin gereği, hep televvün edalıdır; zira o, seyr u sülûk-i ruhânîde, esmâdan müsemmâya, sıfattan mevsufa, hâlden makama, yolcular için uzun bir mesafe sayılan eb’âdı aşarken, sürekli farklı şeyler görür, farklı şeyler duyar, farklı şeyler hisseder; bu duyuş, bu görüş ve bu hissedişler, her zaman sâlikin benliğini tesir altına alacağından, onun tavırlarından hep televvün akar..
ve bu yolda olma hususiyeti, hakikat yolcusunun hedefe ulaşacağı “ân”a kadar devam eder.
Gün gelip de “fenâ fillâh” ufkunda, “bekâ billâh” hakikatı zuhûr edince, telvin de yerini temkine bırakır, televvün temekkünle becâyiş olur.
Ve artık Mîzanü’l-İrfan Sahibinin de dediği gibi:

“Çün ere Maksûd’una merd-i Hüdâ,
“İrciî” remziyle eyler nidâ..
Kâbe-i maksûda bulunca vusûl,
Matlab-ı âlâya erdikde yol;
İşte temkin-i tarikattir bu hâl!
Ekmel olmuş burda erbab-ı kemal…”

der ve itminan soluklar.

Temkin, itminandan bir iki kadem daha üsttedir ve وَلاَ يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لاَ يُوقِنُونَ “Yakîne ermemiş olanlar, seni hafifliğe (ve telvine) sevketmesin.” (Rûm, 30/60) fehvasınca ulü’l-azmâne bir oturmuşluğun ifadesidir.

Yolun başındakilerin temekkünü; sağlam niyet, ulü’l-azmâne irade, kaynağından gelen tam bilgi ve yolun yol rehberiyle yürünmesine bağlıdır.
Yani, maksat, rızâ-i ilâhî; azık, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde dinin hayata hayat kılınması ve yolun da Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın rehberliğinde sürdürülmesidir ki; bunu: Gaye, Allah; maksad, O’ndan gelenlere karşı duyarlı olup olabildiğince titiz yaşamak; yol da değişik türden ifratlar ve tefritlere karşı istikamet ifadesi kabul edilen sırat-ı müstakîmdir.

Kendini tamamen Hakk’a adamışların temekkünü; kalben ağyar münasebetlerinden sıyrılıp, her an sînesini Hak tecellîleri için pak tutmak suretiyle hazır bulunarak, ilâhî vâridleri avlamakla meşgul olmaktır ki; Hz. Hakkı:

“Dil beyt-i Hüdâ’dır ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde..”

tembihleriyle bu gerçeğe parmak basar.

Ârif-i billah olanların temekkünü; makam-ı cem ünvanıyla da ifade edilen ihsan şuurunun en kâmil mânâda duyuluş ve hissedilişiyle sürekli murâkabe hâlidir ki, “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”ın tam tahakkukuyla elde edilir ve bu sayeye hak eri kendi feyiz kaynağına muttali olarak teveccüh-ü tâmmeye erer ve ciddî bir iştiyak içinde tam bir hayretle hep O’na yönelir..
vücûd ve devamının, O’nun Vücûd ve Kayyûmiyetinden beslendiğini duymaya başlar; başlar ve Rehber-i Ekmel’in ziyâ-yı feyziyle ne vücûdiye ne de şuhûdiyeye girmeden

هَجَرْتُ الْخَلْقَ طُرًّا فِي هَوَاكَا
[1]عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ ile çerçevelenen hakikat dairesinden, her şeyin varlığının da bekâsının da O’ndan olduğu mülâhazasıyla kendini daha bir güçlü, daha bir yerleşik hissederek, tam bir bekâya mazhariyetini, tam bir fenâdan geçtiğini itiraf ve ifade sadedinde:

وَأَيْتَمْتُ الْعِيَـالَ لِكَيْ أَرَاكَا

“Topyekün varlığı senin aşk u sevdan uğrunda terkettim.
Seni görme yolunda iyâlimi de yetim bıraktım.” der, her şeyini yollara döker ve “Seni, Seni” mülâhazalarıyla dolaşır durur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَا وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ .
وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى سَبِيلِ السَّلاَمِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ آمِينَ يَا مُعِينُ.


[1] Tirmîzî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 6; İbn Mâce, mukaddime 6

Mükâşefe

Keşf kelimesinden gelen mükâşefe; hakikat ehline, ilâhî sırların zuhûr etmesi demektir ki; sâlikin, mânevî mücâhede yoluyla yükselip esmâ ve sıfât hakikatlerini duyması, sezmesi ve bilmesi ruh hâlinden ibarettir.
Öyle ki, bu mertebeye ulaşan hak yolcusu, bir yandan ilâhî isim ve sıfâtlarla alâkalı seyahatini -istidadı ölçüsünde- tamamlamış sayılır; diğer yandan da, “arş-ı rahmet”in izdüşümü olan lâtife-i rabbâniyeye ilâhî sırlar akmaya başlamış olur.
Bu mazhariyete erenlere yer yer melekût âleminin perdeleri aralanır ve eşyanın perde-önü, perde-arkası ayân olur ki, sofîye buna; hicâbın mâverasındaki umûr-u gaybiyeye ıttıla mânâsına mükâşefe der.
Bu da, -erbabınca bilindiği üzere- mükâşefenin taalluk ettiği hususlar itibarıyla, mücerret hakikatler ve gözle görülmeyen mânâlar olmasına karşılık; müşahedenin taalluk ettiği hususların zevât olduğu gerçeğine muvafık düşmektedir.

Mükâşefeye; sırdaş dostlar arasında, birbirlerine karşı açılabildiklerince açılmaları şeklinde bir yaklaşım da söz konusudur ki -Hakk’ın, şe’n-i rububiyetine layık düşmeyen şeylerden münezzehiyeti mahfuz- Hz. Ahmed-i Mahmûd’un bütün bütün nâsutiyeti aşıp makam-ı vâlây-ı: فَأَوْحى إِلى عَبْدِهِ مَا أَوْحى “Allah ona esrâr-ı kelâmını açtı ha açtı.” (Necm, 53/10) payesine ulaşması buna en üst seviyede bir misal teşkil eder.

Mükâşefeye, dostun dosta sır armağan etmesi makamı diyenler de olmuştur ki, Hak’la sevdikleri arasında sürekli böyle bir sır teâtîsi her zaman söz konusu olagelmiştir.
Yani kul, kalbin esrârını, yine kalbin lisanıyla Rabbine fısıldar; Hazreti Allâmü’l-Guyûb da onun kalbinin yamaçlarına maarif lâl ü güherleri yağdırır, kul, mârifet ufkuna yükselerek Rabbini, güzel isimleri ve pak sıfatlarıyla tanıyıp onların envarına müstağrak olduğu ölçüde, Hz. “Gayb-ı Mutlak” da perde aralayarak onun gönül gözlerine nûr hakikatini ifaza buyurup onu ihsan şuurunun zirvelerine ulaştırır..
ve bu noktaya ulaşacağı âna kadar da her sâlikin lâhut ile münasebeti “min verâi hicâb” (perde arkası)dır.
O, bu ufka ulaşması yolundaki seyahatinde, gördüğü şeyleri büyük ölçüde sisli-dumanlı bir cam arkasından temâşâ ediyor gibi görür; görür ve hiçbir zaman, sıfât ve şuûnun tecellîlerine, açık-seçik muttali olamaz.
Muttali olduğunu zannettiği şeyler ise sırf bir vehm ü hayâldir.

Hak yolcusu ile hakikat arasındaki perdeler, kulun Hak’la münasebeti açısından farklı farklıdır: Esmâ ve sıfât hakikatlerine kapalı bulunma bir perde olduğu gibi, kalbin, Allah’la beraber başkasına yönelmesi de ayrı bir perdedir.
Varlığın felsefî kriterlere göre yorumlanması -aynı ölçüde olmasa da- o da yine bir hâil sayılır.
Hatta Mişkât-ı Muhammediye’nin dışında -O’nunla beraber bulunsa da- ayrı bir ışık kaynağı aramak da tehlikeli bir perdedir.
Kibir, haset, ucup, riyâ, fahr ve enâniyet misillü iç inhiraflar, hakikatin olduğu gibi duyulup hissedilmesine mani olması ölçüsünde, küfür ve dalâletin basamakları sayılan günahlar da önemli birer engel sayılırlar.
Bu perdelerin sebebiyet verip karşımıza çıkardıkları tezgâhları; nefis tezgâhı -şeytan tezgâhı, kendine ve bizim hevesatımıza bakan yanlarıyla- dünya tezgâhı veya beşerî boşluklar, beşerî zaaflar tezgâhı diye sıralayabiliriz ki, bunlar da her biri tek başına sâliki öldürücü birer tuzaktır.
Bu tuzaklar sürekli çalıştırıldığı ve beşerî boşluklar açık bırakıldığı takdirde söyleyeceğimiz her şey beyhude, her davranış bâd-i hevâ, bütün gayretler boşuna ve vuslat kuşağında hicran yaşamamız da kaçınılmazdır.

Bu perdelere takılmadan, yolda bulunmanın hakkını verenler için ilk mükâşefe, Hazreti Meşhûd-u Ezelî’nin, sâlikin kalbinde hâsıl ettiği bir mârifet tecellîsidir ki, onu elde eden ârif, sabit kadem olabilirse, yollar ona, şuhûda kadar açılabilir.
Ne var ki, böyle bir tecellî süreklilik arzetmeyebilir; yer yer kesilir ve yollar bir bölümü itibarıyla kararır, yürüme esnasında sık sık duraklamalar yaşanır.
Ne var ki bütün bunlara rağmen hak yolcusunun kalbindeki yükselme arzusu hiçbir zaman dinmez; zaman zaman başı dönüp sarsılsa da, o, her zaman yürüyüp menzile ulaşma arzusuyla çırpınır-durur.
Böyle dağdağalı bir yolculukta ye’se düşmeden yolda olmanın hukukuna riayet etmek bir babayiğitliktir ve bu babayiğitliği devam ettirebilenler her zaman kesintisiz inkişaflara, aralıksız mükâşefelere ve derken ilmîlikten aynîliğe yürürler ki, bunun hemen iki kadem ötesinde temkin ve teyakkuz destekli “mükâşefe-i ayn” hakikatini duyup hissetmeye başlarlar.
Bu kudsî yolculuğu daha da sürdürebildikleri takdirde, seyahatleri gider müşahede ile noktalanır (burada müşahedenin ayrı bir Zümrütten Tepe konusu olduğunu hatırlatıp geçelim).

Mükâşefe-i ayn, ilâhî nûrların, sâlikin kalb ufkunu aşarak, onun umum letâifini ihata etmek suretiyle bütünüyle duygularda hissedilip yaşanması mertebesidir..
tabir-i diğerle o, medlûlu deliller üstü duymanın, zevketmenin unvanıdır.
Seyr-i ruhanîsinin mebdei olması itibarıyla, bu mertebenin en büyük kahramanı olan Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav), başta Miraç olmak üzere, hayat-ı seniyyelerinin zirvelerinde, -O’nun hayatı hep zirvelerde geçmiştir- sürekli mükâşefeden müşahedeye yürüyerek, her zaman esrâr-ı imanı duyup zevketmiş; Cennet, Cehennem, melekler, hatta kader kalemlerinin cızırtılarına kadar ötelerle alâkalı en sırlı şeylere muttali olmuş, sonra da dönüp asliyet plânındaki bu müşahedelerini, cüz’iyet ve zılliyet zeminindeki bendelerine armağan ederek geçip gittiği kapıları aralık bırakmış; dahası, yürüdüğü yolları, kalblerdeki mârifet nûrlarına göz kırpan reflektörler gibi ışığa açık işaretçilerle teminat altına almış ve gezip temâşâ ettiği makamlarda; مَا زَاغ الْبَصَرُ وَمَا طَغى (Necm, 53/17) fehvasınca gözü kaymadan, bakışı bulanmadan ve başı dönmeden dolaşmış, sonra da bu kevn ü fesadın dahasına tahammülü olmadığı bir noktada, yolu da yolculuğu da arkasındakilere emanet ederek [1]اَللَّهُمَّ الرَّفِيقَ اْلأَعْلَى deyip Rabbine yürümüştür.
Arkadan gelen vefalı dostları da, bu mükâşefe yolunda, sebepleri ve neticeleriyle miras aldıkları bu ruhânî seyahat ve temâşâyı sürdürmüş; his, müşahede ve duygularında, yerinde keskin ve isabetli içtihadlarıyla, yerinde: [2]يَا سَارِيَةُ الْجَبَلَ الْجَبَلَ gibi boşalma ifade eden sözleriyle, yerinde: “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyâdeleşmez.” [3] türünden sır vermeleriyle ve yerinde de: “Ümitvâr olunuz şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.” [4] gibi bişaretleriyle seslendirmiş ve mükâşefenin değişik televvünlerinden ne resimler ve ne mânâlar sunmuşlardır.!

اَللَّهُمَّ أَنْتَ اْلأَوَّلُ فَلاَ شَيْءَ قَبْلَكَ، وَأَنْتَ اْلآخِرُ فَلاَ شَيْءَ بَعْدَكَ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ دَابَّةٍ نَاصِيَتُهَا بِيَدِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ،[5] وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ.


[1] Buhârî, meğâzi 83; Müslim, selâm 46, fedâilü’s-sahabe 87
[2] Ebû Nuaym, Delâilü’n-nübüvve s. 579; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 3/42
[3] Aliyyülkârî, el-Esrârü’l-merfûa s. 193
[4] Bediüzzaman, Sünuhât-Tuluât-İşârât s. 44
[5] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 23/316, 352; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/705, 2/29

Müşâhede

Bir şeyi temâşâ etme ve gözleme mânâlarına gelen müşâhede; ef’âlde esmâyı, esmâda “Müsemmâ-yı Akdes”i basiretle rü’yete denir.
Diğer bir yaklaşımla, müşâhede, kurb erlerinin, “min verâi hicâb” ufkuna ulaşarak, eşyanın “ehadiyet-i Hakk”a (Hak birliği) şeffaf bir ayna hâline gelmesinden ibaret sayılmıştır.

Müşâhede, hak yolcusunun, temâşâsını basiret nûruyla gerçekleştirmesi açısından rü’yet diyebileceğimiz görmeden ayrılır ki, İsmail Hakkı Merhum, Muhammediye Şerhi’nde bu farklılığa şöyle işaret eder: Yüksek bir mazhariyet olan müşâhede, basiretin müşâhedesidir, basarın değil; zira basarla görülüp hissedilen şey, Hak nûrunun zılli, eseri ve tecellîsidir.
Basiretle müşâhede edilene gelince o, Hak nûrunun hakikati ve “bî kem u keyf” kalben Hakk’ı temâşânın da bir unvanıdır.

Müşâhede, daha evvel üzerinde durduğumuz mükâşefeden de farklıdır.
Mükâşefe dairesinin rasat ufku, mânâlar ve mücerret hakikatler olmasına karşılık, müşâhedeninki -Zât-ı Ulûhiyet’in idrak edilemeyişi mahfuz- zevâttır.
Diğer bir ifade ile müşâhede, Zât-ı Ulûhiyet hakkında, hususî mânâsıyla O’na ait teveccühe esas sayılabilecek bir yöneliş; mükâşefe ise, ilâhî isim ve sıfatları duyup hissetme ve yaşayıp zevk etme hâletidir.

Müşâhedenin ayakları; duyup sezecek dipdiri bir kalb, işitip değerlendirecek fevkalâde bir duyarlılık ve ötelerle tam bir irtibat ve konsantrasyondur ki, إِنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda (ilâhî kelâm) kalb taşıyan ve dikkatini toplayıp kulak kesilen kimseye hatırlatma vardır.” (Kaf, 50/37) ilâhî beyanı buna işaret ediyor gibidir..

Müşâhedenin de mükâşefe gibi kendi içinde birbirinden farklı dereceleri vardır.
Bu dereceler, hakikati temâşâ adına, değişik kâbiliyetlerin kıymet ölçülerine göre, onlara tahsis edilmiş birer rasathâne mesâbesindedir.
Bu rasathânelerden, herkes, imanının enginliği, yakîninin derinliği ve gönlünün vüs’ati ölçüsünde alış verişe mazhar olur ve müşâhede ile şereflendirilir.

Bu derecelerin birincisi; ilim, iman hakikatiyle beslenen mârifet müşâhedesidir ki, bu noktaya ulaşan sâlik, vicdanındaki güçlü yakîni sayesinde, idrak ufkuna sürekli, ilim televvünlü “vücûd” nûrlarının aktığını hisseder ve derin bir iştiyakla “Hazretü’l-cem”e yürümeye başlar.

İkincisi; müşâhede-i muâyenedir ki, bu ufka ulaşan ârif, delil ve müşâhedeleri aşıp, Hazreti Esmâ ve Sıfât’ın asliyetinde eriyerek kendi zılliyetinin şuuru ile zıllî-şuhûdî bir tevhide erer ve artık gözü başka bir şey de görmez.
Bu makamla alâkalı, “Mîzanü’l-İrfan” Sahibi şunları söyler:

“Keşf-i zâtî var ki bir âlî makam,
Orda geçmez sikke-i nakd-i kelâm.
Kim ederse o makamda tâk-ı bâb,
Hep nidâ-i “len terânî”dir cevâb…
Hâl-i Mûsâ’dan verilirse nişân,
Bir tecellî-i celalîdir hemân..”

Üçüncüsü müşâhede-i cemdir ki bu zirveyi tutan ârif-i kâmil, müşâhedeye inkılâb etmiş iman ve yakîni sayesinde bütün Esmâ-i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye’yi câmi “Hazreti Vücûd”un onu cezbi ve nâsutiyetini ifnâsıyla, doğrudan doğruya, ukbâ nazarıyla, Hâlık’ı, Mabud’u, Rabb’i, Vâcid’i, Mûcid’i ve Ziyâ-yı vücûdu kim olduğunu bilir, bulur ve bütün bütün ağyar münasebetlerinden kurtulur.

Bu makam münasebetiyle Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri: “Müşâhede, kalblerin safâsı vaktinde ve ilâhî nûrlar sayesinde idrak olunan gaybın tecellîsinden ibarettir” buyurur.
Mîzanü’l-İrfan Sahibi de bu mülâhazayı şöyle ifade eder:

“Ger tecellî eylese Sultan-ı Zât,
Mahvolur tavr-u vücûd-u kâinat.
Olsa Mahbub-u Hakikî cilveker,
Hiç kalır mı zıll-i zulmetten eser..!
Gerçi burda remzeder bazı zevât
Berk-i Zât’ı zannederler aynı Zât…”

Haddizatında böyle bir yaklaşım, asliyetle zılliyeti birbirine karıştırma ve zevkî, hâlî, vicdanî bir temâşâyı, Zât-ı Hakk’ı müşâhede sanmaktır ki, bu da apaçık bir iltibas demektir.
Aşağıdaki mısralar, böyle bir iltibasdan sızmış küçük bir-iki katredir:

گَر دُو چَشم حَق شِنَاس آمَد تُرَا
دُوست پُربِين عَرصَهِء هَر دُو سَرَا
غَرِيقِ دَريَايِم اَگَرچِه قَطرَه ايِـم
جُملَهءِ شَمسِـم اَگَرچِه ذَرَّه ايِم

“Eğer sana, Hakk’ı tanıyan iki göz verildiyse, iki cihanı da Dost’la dolu gör! Biz her ne kadar katre isek de garîk-i deryayız..
her ne kadar zerre olsak da bütün bir güneşiz.”

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى رَسُولِكَ الْمُجْتَبَى وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ وَالْوَفَاءِ.

Tecelli

Görünme, belirme, ortaya çıkma ve Allah’ın hususî lutuflarına nail olma da diyeceğimiz tecellî; Cenâb-ı Hakk’tan gelen meârif nûrları sayesinde, sâlikin kalbinde ilâhî sırların ayân olması hâlidir ki; her hak yolcusu istidat ve seviyesi ölçüsünde bu vâridatı vicdanında duyabilir.

Ulvî-süflî, basit-mürekkep hemen her ortamda ve hususiyle de zahiri ve bâtını itibarıyla bütün kemalâta namzet ve ona en mücellâ bir ayna konumunda bulunan insanda, görülüp sezilen, duyulup hissedilen tecellîye “tecellî-i âsâr”; ilâhî ef’âlin kulun kalbinde münkeşif olması ve bakış zaviyesini ayarlayıp -Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle- tabiatperestliğe düşmeden “tecellî-i esmâ’ya açılma mazhariyetine “tecellî-i ef’âl”; ilâhî isimlerin nûrları altında tamamen onların rengine boyanıp ve duygular itibarıyla onların aynası hâline gelmeye “tecellî-i esmâ”; Allah tarafından mü’minlere, hususiyle de sadık kullara ifaza olunan ve onları dört bir yandan saran tecellîye “tecellî-i rahîmî” veya “tecellî-i has”; bütün mevcudata ifaza olunan ve vücûd hakikatine bakan muhit tecellîye “tecellî-i Rahmânî” veya “tecellî-i âmm”; Allah sıfatlarından birinin veya birkaçının mü’min bir kalbte münkeşif olmasına “tecellî-i sıfat” -ki böyle bir mazhariyete eren kimseye Cenâb-ı Hakk onda tecellî ettireceği herhangi bir sıfatın in’ikas veya inkişafı sayesinde o kulunu, insan üstü bir seviyeye ulaştırır ve ona işitilmeyen sesleri işittirir, görülmeyen nesneleri gördürür- mebdei Zât’tan ayrılıp tamamen taayyün edecek şekilde ilâhî sıfatlardan herhangi bir sıfatla alâkalı meydana gelen tecellîye “tecellî-i sıfatî”; tecellî-i esmâ ve sıfatın tavassutuyla, Hz. İlim veya Vücûd’un kâmil bir kalbte inkişafına “tecellî-i Zâtî” denir ki, böyle bir tecellîde esmâ ve sıfât-ı ilâhî itibara alınmama gibi bir mülâhaza söz konusu olsa da, işin aslı Cenab-ı Hazreti Vacibü’l-Vücûd ancak, esmâ hicabı ve sıfât muhitiyetiyle mülâhaza edilebilmektedir.

Hz. Zât’a ait tecellî, külliyet ve asliyet plânında bütün varlığın vücûd-u ilmîden, haricî vücûd ufkuna ulaşmasının ‘ille-i gâiye’si kabul edilen Hz. Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafâ’ya has tecellî-i ulûhiyet ve rubûbiyet -ki ümmeti de bu tecellîyi cüz’iyet ve zılliyet ölçüsünde paylaşır- bir dağ vasıtasıyla Hz. Mûsâ’ya mahsus sırf tecellî-i rubûbiyet bu tecellî-i âzamın kemmiyetsiz-keyfiyetsiz bir buudunu teşkil etmektedir.

Son hususu sofîce bir yaklaşımla şöyle de yorumlayabiliriz: Hz. Mûsâ’nın böyle bir tecellîyi talebe cür’eti, Hz. Vücûd-u Hakk’a aşkı ve O’nunla konuşmaya olan iştiyakının heyecan, helecan ve kalakıydı ki, Hz. Hakikat-ı Ahmediye’nin zuhûrunun vesilesi olan Hz. Âdem’in memnu meyveye el uzatması misillü, onda tahammül-fersâ böyle bir arzu ve temayül hissi uyarmıştı.

Evet, Hz. Mûsâ, peygamberlik emarelerinin peşi peşine zuhûr ettiği bir sırada, “son nokta” deyip köpük köpük bir iştiyakla; “Rabbim göster (cemâlini) bakayım Sana.” (A’râf, 7/143) diye inlemiş; hikmetle gürleyen lisan-ı kudret de: “Sen asla Beni göremezsin!” (A’râf, 7/143) mukabelesinde bulunmuştu.
Yani, sen nasıl Beni görebilirsin ki, henüz “Erinî” perdesinin verâsında ve ikilik kaydıyla mukayyet bulunuyorsun..
oysa ki, sen, O’nun varlığının nûrunun bir gölgesisin.
Eğer, فَبِيَ يُبْصِرُ “Benimle beni görür.”[1] ufkuna yükselebilirsen; işte o zaman –لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ “Gözler O’nu ihata edemez.” (En’âm, 6/103) hakikati mahfuz- beni görebilirsin.
Evet bakmak istediğinde, varlık dağına yokluk bakışıyla bakmalısın ki, tecellî vaktinde varlık dağı olduğu gibi kalsın ve sen de göreceğini görebilesin.

Heyhât ki, böyle bir şeye Hz. Ahmed-i Muhammed’den başkası mazhar olabilsin..! Derken iştiyaka cevap, taleb-i rü’yete ret sadedinde Hz. Rab, Tûr veya mahiyet-i Mûsâ’ya tecellî etti; etti de Tûr veya Hz. Mûsâ, yahut ikisi birden sarsıldı ve yerle bir oldular.
Ders-i irşad bitip de Hz. Mûsâ, Rubûbiyet tecellîsinin satvetiyle içine düştüğü mahiyet-i beşeriye baygınlığından uyanınca: “İlâhî! Seni lisan-ı kudsî ile takdis ve noksan sıfatlardan da tenzih ederim.
Ben artık, bütün bütün ‘fenâ fillâh’ ve ‘bekâ billâh’ mülâhazasıyla Sana müteveccihim.
Bizler Sen’i enâniyetimizin zulümâtiyle değil, ancak Sen’in Zât’ının nûrlarıyla müşahede edebiliriz.
Ve ben bunun böyle olduğuna ilk iman edenlerdenim.”dedi.
Sözün özü:

“Aşk, Tûr’un cânı mesabesinde oldu..
ve Tûr âşıkâne mest olunca, Mûsâ da bayılıp yere yıkıldı.”

Tecellî-i Rubûbiyetin birkaç perdesi vardır:

1) Tecellî-i Zât’tır.
Bu tecellî her ne kadar esmâ ve sıfât ötesi bir tecellî ise de, mülâhazada infirat esası söz konusudur.
Muhammediye Sahibi, satır aralığında itizâli iğneleyerek bu ruhânî idraki şöyle ifade eder:

“Hayali nakş-ı cânımda münkeşif olalı gönlüm
Hep ism ü resmi mahvetti bu tasvir-i misalîden.
Yüzünü görmeye imkân, çû vardır arz-u mendim,
Kulağım hâlîdir zira kelâm-ı i’tizâlîden…”

2) Tecellî-i Sıfat’tır ki, Zât’tan ayrı ve muayyeniyet içinde bir veya birkaç sıfatla olan tecellîdir ve iki bölümde mütalâa edilir:

Birincisi, ashab-ı temkînin mazhar bulunduğu celâlî tecellî, ikincisi de, erbab-ı telvînin lâzımı olan cemâlî tecellîdir.

Bu itibarla, bir sâlike vücûd sıfatıyla tecellî edildiğinde, eğer o zât temkin ve teyakkuz erbabından değilse, Hz. Cüneyd gibi: “Cübbemin altında O’ndan gayrısı yoktur.” diyebilecektir.
Vâhidiyet sıfatının tecellîsi söz konusu olduğunda, yine erbab-ı temkin olmayanlar, zevk ettikleri hâlâtı, Hz. Bayezid gibi: “Ben özümü tesbih ederim; şanım ne yücedir!” şeklinde konuşabileceklerdir.

Bekâ sıfatının ihata ve istilâsı bahis mevzuu olduğunda da Hallâc-ı Mansûr misillü: “Ene’l-Hak” türünden şathiyyat söz konusu olabilecektir.

Ve tabiî, zevkî ve hâlî olarak değil de, hakikî bir temessülle kudret ve iradeye mazhar olan birisi için ki asliyet plânında -o Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a has bir keyfiyettir- “Attığını Sen atmadın; bilesin ki onu Allah attı.” (Enfâl, 8/17) şeklinde tecellî edecektir.
Veya hallâkiyet sıfatına bir mir’ât-ı mücellâ olma haysiyetiyle Hz. Mesih için “Çamurdan kuş şeklinde bir şeyi inşa edip ona üfürürsün de o da biiznillah kuş olur.” (Bakara, 2/260) mahiyetinde bir fevkalâdelik söz konusu olacaktır.

3) Tecellî-i Ef’âldir..
ve bu tecellî, tecellî-i sıfattan bir bölüm olup fâni fiillerin bâki fiillerde fenâ bulması demektir ki, bunu da yine Muhammediye Sahibi gayet selis bir üslubla şöyle ifade eder:

“Yine arz eyledi Dilber nûrun kasr-ı Celâlîden,
Yine nâlân-ı şeydâyım şarâb-ı Lâyezâlîden,
Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten,
Ki, bu câna nida geldi nida-i Züt’teâlîden..
Anın sevdasını buldum, geçip sevda-yı sevdadan,
O sevdayı bulan geçti bu sevda-yı melâlîden…
……………………………………………….”

Tecellî pususuna yatmış sâlik, bazen o denli mahmur hâle gelir ki; baktığı her yerde ve her şeyde O’nu duyar, O’nu hisseder; hatta bazen kendisine, hâlin galebesi neticesinde nereye baksa, sürekli orada kendini görür ve böyle bir ruh hâletiyle bazen “Ene’l-Hak” iltibasına, bazen de هَلْ فِي الدَّارَيْنِ غَيْرِي “İki cihanda benden başkası mı var?” şathiyyatına girebilir.

Şimdiye kadar bu konuda pek çok iltibas yaşanmış ve pek çok şathiyyat duyulmuştur.
Biz tek bir örnek verip konuyu kapamak istiyoruz:

اين مَن نَه مَنَم اگَر مَنِى هَسـت تويى
وَردَر مَن پيرَهنِى هَسـت توئى
دَر رَاهِ غَمَت نَه تَنْ بَمَن مانَد نه جان
وَر زَانكِه تُرا جَان وتَنِى هَست تويى

“Ben ben değilem, eğer ben ben isem o Sen’sin! Eğer üzerimde gömlek varsa o da Sen’sin.
Sen’in yolunun gamlısı olarak bende ne ten ne de can kaldı.
Eğer benim için bir ten ve can varsa o da Sen’sin.”

Bu kabîl tecellîlerin hemen hepsi sıfatlara taalluk eden bir tür tecellîdir ki, akl-ı meâş veya vehm ü hayâllerine aldananlar, Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ziyâ-yı himmet dairesinin dışına düşerek hem kendilerini helâk etmiş, hem de başkalarını aldatmış olurlar.

Böyle kaygan bir zeminde gelip-gidenlerin hâllerini de isterseniz Mîzanü’l-İrfan Sahibinden dinleyelim:

“İnkişâf-ı Zât etse eğer zuhûr,
Bazı sâlik burada bîkarar olur.
Sâlike ayn-ı belâdır bu hâl,
Mürşid olmak gerek ehl-i kemal..
Yoksa o Mansûr gibi berdâr olur..
Hâl-i sâlik orada düşvâr olur.
Kim “Ene’l-Hak” derse Mansûr olmadan,
Kâfir-i billah olur cân u ten
Bu mezâlik bir belâdır hâsılı,
Burada durmaz evliyânın ekmeli..”

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13

Hayat

Dirilik ve canlılık sözcükleri ile ifade edebileceğimiz hayat; cehâlet, dalâlet ve küfürle ölmüş bulunan kalbî hayatın, iman, mârifet ve muhabbetle dirilmesi demektir ki, أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بهِ فِي النَّاسِ “Ölü iken iman ile diriltip nûra erdirdiğimiz ve halk içinde o ışıkla yürüyen.” (En’âm, 6/122) meâlindeki âyet buna işaret etse gerek.

Erbab-ı hakikat’ça hayat, beden ve cismâniyet zulmetlerinden kurtularak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmek demektir.
Bu mazhariyetin, külliyet kesbetmiş bir fert olması itibarıyla, Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a bakan yanını وَكَذلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا “İşte, böylece sana, emrimizden (kalblere diriliş vaad eden Kur’ân’ı vahyettik).” (Şûrâ, 42/52) âyeti; bütün dirilmeye namzet insanlara bakan yönünü de; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ امَنُوا اسْتَجيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْييكُمْ “Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanız itibarıyla dirileceğiniz şeylere dâvet ettiğinde, Allah ve Rasûlü’nün bu çağrısına icâbet ediniz!” (Enfâl, 8/24) fermân-ı Sübhânîsi ile te’lif etmek mümkündür…

Arzın hayatı, ondaki bütün dirilişler, değişik buuttaki neşv ü nemâlar, gelişip yayılmalar; toprak ve onun muhtevası, su ve onun hayatiyeti, hava ve onun içindeki muhtelif gazlarla sımsıkı irtibatlı olduğu gibi, hakikî insânî hayat da, hakikat ilmi, irade ve himmet gücü, ahlâk ve karakter sağlamlığı, maiyyet-i ilâhiye iştiyakı ve böyle bir mazhariyeti duyma sevinciyle ciddî alâkalıdır ki, bütün bunlar, aynı zamanda “meydân-ı tayarân-ı ervâh”a uçmanın bir pisti ve ebedî hayata ulaşmanın da rampasıdır.

EEvet arz, bütün o potansiyel derinlik ve zenginliklerini:

وَاللهُ أَنْزَلَ مِنَ السَّـمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بـهِ اْلأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Allah gökten bir su indirdi ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti.” (Nahl, 16/65), وَأَحْيَيْنَا بهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذلِكَ الْخُرُوجُ “Biz, o su ile ölü bir beldeyi dirilttik.
İşte (kabirden) çıkışınız da böyle olacaktır.” (Kaf, 50/11), وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ “Biz, her canlı şeyi sudan var ettik.” (Enbiyâ, 21/30) beyanlarıyla ifade edilen kaynaktan elde ettiği gibi, imansızlık, mârifetsizlik, muhabbetsizlik kuraklığına, çoraklığına maruz kalmış ve hatta ölmüş ruhlar da; inançla hayat ufkuna yönelir, mârifetle onu duymaya başlar, aşkla onun enginliklerine açılır; azim, irade ve kararlılıkla da dirilirler; dirilir ve وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen en yüksek bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4) tebcîli ile serfirâz Ahlâk Kahramanı’nın rehberliğinde تَخَلَّقُوا بأخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlâkı ile ahlâklanın.”[1] hedefini gerçekleştirdiği ölçüde, ilâhî maiyyete ulaşır; o maiyyetin eb’âda sığmayan ferah-fezâ ikliminde sevinçle kanat çırpar; sürekli, şevkle şükür soluklar; mevsimi gelince, Hak huzurunda bulunmanın iştiyakıyla lâmekânî ve lâzamânî bir ufka erer ki, orada vicdanı her zaman:
َفَإِذا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا “Bir de ben onu sevdim mi, artık onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli… (ilh.) olurum.”[2] hakikatini duyar; ruhu da فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ “(Onun için) rahatlık, güzel nasip ve naîm cenneti var.” (Vâkıa sûresi 56/89) fehvâsınca, cennetlerde, Rabbü’l-Âlemin’in civârında, Hz. Erhamü’r-Râhimîn’in
maiyyetinde, Sultân-ı Akderu’l-Kâdirîn’in gücü ile hep sonsuza doğru pervâz eder durur.

Artık, aynı hayat olan bu mertebede ne ölüm vardır ne de zevâl..
olsa olsa, nefis ve cismâniyet cihetiyle bir fenâ; kalb, ruh ve insânî lâtifeler itibarıyla da bir bekâ vardır ki; siz buna isterseniz “fenâ fillâh-bekâ billâh-maallah” da diyebilirsiniz.

Böyle yüksek bir neticeye ulaşan sâlikin hayatında, üç tür soluk veya nefes söz konusudur: Havf soluğu, recâ soluğu, muhabbet soluğu.
Nefis, cismâniyet ve beden adına önemli bir misyon eda ettiği gibi; havf, recâ ve muhabbet de kalbî, ruhî hayat hesabına ehemmiyetli birer dinamik sayılırlar.
Yüce Allah’ın ululuğunu düşünmek, O’nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup-kalkmak, annesinin itabından endişe duyup da, yine onun şefkatli kucağına sığınan yavrunun duyduğu mânevî hazzın kat katını insanın vicdanına ifaza eder.
Evet, O’nun hakkında hüsnüzan edip, rahmetinin enginliğini mülâhazaya almak, öylesine ruhânî bir sürûrdur ki, eğer tecessüm etse, bir mânevî Cennet şeklini alır.
O’nun eserlerinin çehresinde isimlerine ulaşmak, isimlerinin tecellî iklimlerinde dolaşıp sıfatlarını soluklamak, onların taalluk noktalarını mülâhazaya alarak zevkin hayret buutlu olanlarını duymak, tarifi, tavsîfi imkânsız öylesine engin ve rengîn bir hazdır ki, böyle bir mazhariyeti ancak bu ölçüde bir miracı gerçekleştiren şehsuvarlar duyabilirler.

Bu kutlu yolun yol boyu televvünlerini her adımda duymasalar bile, hiç şüphesiz bu cihan değer hedefe, rampadan hareketle, en hızlı ulaşacaklar, acz u fakr, şevk u şükür azığı ile yollara koyulanlardır.
Onlardır ki, damla iken derya olmasını bilir, zerre iken kehkeşanların kol gezdiği iklimlerde dolaşır ve kendilerini hiç ender hiç gördükleri hâlde, bir santral gibi bütün bir varlığın özüyle, gâyesiyle iç içe yaşarlar.
Gezip dolaştıkları her yerde:

“Fakrıyla eriştim fahre
Münâcat eyleyip Hakk’a
Derim ya Hayy ya Kayyûm” (İbrahim Hakkı)

der, şevk u şükür gülbanklarıyla coşarlar..
coşar ve bu ufkun bir kadem ötesinde bulunan gerçek hayat ve gerçek vücûdun nûrlarıyla kendilerinden geçerler ki, bazılarının “vücûd”, “şuhûd” yorumları bir yana, hayatın ve vücûdun hakikatini “bî kem u keyf” duyar ve “Bir bu kadar zevke bu ömür kâfî değil” (Y.K.) derler.

اَللَّهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى رُوحِ سَيِّدِ اْلأَنَامِ وَوَسِيلَةِ حَيَاةِ الدَّارَيْنِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] Ali el-Cürcânî, Ta’rifât 1/216; Münâvî, Teârif s. 2/564
[2] Buhârî, rikâk 38; Müsned 6/256

Sekr ve Sahv

Sarhoşluk ve kendinde olmama hâli diyebileceğimiz sekir; sofîye ıstılahında sâlikin, sübühât-ı vechin şuâları karşısında mest olup kendini kaybetmesidir ki, onun yeniden his ve şuur âlemine dönmesi demek olan sahv ile beraber zikredilir..
ve sahv u sekir şeklinde kullanılır.

Sekir ile gaybet arasında her zaman bir eksiklik ve fazlalık söz konusudur.
Şayet sekri yaşayan hak yolcusunun bâtını ilâhî vâridlere doymamışsa, o sekir noksandır..
ve böyle bir sâlik, gaybet ve ihsas hâlleri itibarıyla, sürekli gel-gitler içindedir..
dahası o, davranışları açısından da temkinden daha çok telvin edalıdır.
Böyle bir hak yolcusuna, kendinde olmama mânâsına sekrân demektense mütesâkir demek daha uygundur.
Bazen de bunun aksine, sekre sebebiyet veren vâridler, sağanak sağanak gelir ve sâlikin bütün benliğini istilâ eder ki, işte o zaman tastamam bir sekir hâsıl olur.

Bazen sekir; kavi bir iman, ciddî bir mârifet, dengeli bir havf u heybetten kaynaklanır ve daha geniş bir alanda kendini hissettirir.
Has dairede sekre gelince o, vecd erbabına mahsus bir “hâl” olup, ne zaman hak yolcusu, sübühât-ı vechin nûrları veya “bî kem u keyf” cemal nimetleriyle şereflendirilse, hemen sekir hâsıl olur..
ruh, şevk u tarâba girer..
ve gönülde aşkın bir heyecan yaşanır.
Sahv, sekrin zıddıdır ve sâlikin yeniden ihsas ve şuur âlemine dönmesi demektir.
Sekri hak olan seyyahın sahvi de haktır.
Ömürlerini gaybet vadilerinde ruhânî zevklere gömülerek geçiren hak âşığı mest u mahmurları, ne zaman sultan-ı hakikat istilâ etse, duygu dünyalarında bir damla gibi deryaya düşer ve erirler..
bir cisim gibi yanar kül olur ve başkalaşırlar..
dahası bütün ihsas yolları ve köprüleri bir bir yıkılır..
her yerde ve her şeyde sadece O duyulur ve O hissedilir ki, böyle ihsas üstü hâli فَلَمَّا تَجَلّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسى صَعِقًا “Rabbi dağa tecellî buyurunca, onu paramparça etti ve Mûsâ yığılıp yerinde kaldı.” (A’râf, 7/143) beyan-ı Sübhanîsi’yle irtibatlandıran bir hayli insan vardır..
ve böyle bir irtibattan hareketle; Tûr Dağı onca kuvvetine salâbetine ve Seyyidinâ Hazreti Mûsâ da bir Ulü’l-azm Kelîmullah olmasına rağmen, dağın parça parça olduğu, Hazreti Kelimullah’ın da yıkılıp yerinde kaldığı gibi, ilâhî tecellîler sırasında erbab-ı vecd de başkalaşır; tavırdan tavıra girer; mest u mahmur davranır ve müteşâbihâtın geniş vadilerinde çok defa mest u mahmur konuşur:

“Sâkiyâ doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,
Ma’mur eyle bu harâbı lutf-i izhardır bu dem.” (M.
Lütfi)

sözleri o deryadan bir damla ve o hâlden bir kesittir.

“Nesimî Sâki lutfundan bu gün mest-i tecellîdir,
Beni mest eyleyen dâim o meyden Mustafâ gördüm.” (Nesimî)

beyanı mest u mahmur böyle bir gönlün nağmeleridir.

Bu vadide söylenmiş sekirle alâkalı daha nice beyan vardır ki, konumuzun istiâp haddini aşar.
Düşünün ki, o koca Hâfız bile divanına: [1]أَلاَ يَا أَيُّهَا السَّاقِي أَدِرْ كَأْسًا وَنَاوِلْهَا sözleriyle başlar.

Hak yolcusu sekir durumunda hâlî ve zevkî, sahv durumunda da ilmî ve temkinîdir; sekir hâlinde o, kendi cehd u gayreti olmaksızın, her zaman bir zemzeme-i haz ve lezzet içinde, sahv hâlinde ise, bir temkin ve ihsas, bir iradîlik ve şuur öncülüğünde hep Hazreti Hakikat’ı duymaya çalışmaktadır.

Bazıları sekri, Hazreti Mahbûb’un tam duyulup hissedilmesi anında, kalbin fevkalâde galeyâna gelmesi şeklinde anlamışlardır ki, buna, nefsin gaybî vâridat karşısında zevk u sürura gömülmesi veya aşkın galebe çalmasıyla sâlikin kendini yitirmesi de diyebiliriz.
Birinci sekir tabiî, ikincisi ise ilâhîdir.
Ne var ki, sekir neden kaynaklanırsa kaynaklansın, hak yolcusu sürekli hayret yaşar; hep şevk u tarâb içinde oturur-kalkar ve sekri daha da derinleştikçe, hayret ve dehşet vadilerinde dolaşmaya başlar; hatta bir an olur ki iradesi bütün bütün çözülür ve artık kendini O’nun varlığının nûrunun bir gölgesi gibi duyar ki, bu noktaya ulaşan sâlike “murad” denir.
Böyle birinin fani sıfatlarının yerini, Hazreti Bâki’nin sıfatlarının tecellîsi işgal eder; eder ve artık o فَبِيَ يُبْصِرُ “Benimle görür.”[2] hakikatinin mücellâ bir aynası hâline gelir.

Böyle bir zirveye işaret sadedinde Semeretü’l-Fuad sahibi duygularını şöyle dile getirir:

بُلبُلِ طَبعَم اَزُو گُويَـا شُـدَه
چَشمِ دِيدِ مَن اَزُو بينـا شُدَه
زُو شَنِيدَم نُطقُ و نُطقَم اُو بدَاد
وَاِين اَســرَار دَر جَانَم نِهَاد
هَست اَز نُورِ خُدَا رُوشَن دِلَم
زَانكِه اَز نُورِ مُحَمَّد خُوش دِلَم

“Bülbül tabiatlı benim dilim O’nunla çözülmüştür.
Benim gören gözüm O’nunla görmektedir.
Ben nutku O’ndan işittim; O bu nutku bana lutfetti ve onunla sırları gün yüzüne çıkardı.
Şimdi, Hüdâ’nın o parlak nûru sayesinde gönlüm pırıl pırıl..
ve yine bu sebeptendir ki, Hazreti Muhammed’in (sav) nûruyla hoş kalbli biri olmuşum.”

Bazıları sekri, kelimenin ifade ettiği mânâ itibarıyla yadırgamış, aklen ve şer’an mezmum olan bir mefhumun tebcîl edilmesi şeklinde anlamış ve ona karşı belli tavırlar içinde olmuşlardır.
Aslında aşk u vecdin gereği kendinde olmama “hâli” diyebileceğimiz sekir, Hazreti Tecellî’nin insanı mest ve sermest eden vâridat veya tayflarına bir mânâda maruziyet, bir mânâda da mazhariyetten kinaye olarak kullanılmıştır.
Cihet-i câmia da, zevk u lezzet ve temyiz edememe gibi hususlar olsa gerek… Tevbe ile alâkalı bir hadis-i şerifte Hazreti Sahib-i Muhkemât, böyle muvakkat, fakat aşkın bir sevinç karşısında:
[3]اَللَّهُمَّ أَنْتَ عَبْدِي وَأَنَا رَبُّكَ bedevî misalindeki beyanıyla bize bu konuda kapı aralar.
Kaldı ki, her zaman hâle mağlup, aşk u iştiyakla yanıp-tutuşan dünya kadar insan gelip geçmiştir.

“Ey mutribâ çal sazları mest u harabem men bu gece” (M. Lütfî) diyen zât, mecazın cevazıyla, başka değil, âşıkların şevk u tarâbını anlatıyor.

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da pek çok hakikat yolcusu, her yerde temâşâ ettikleri ilâhî nûr, renk ve şekil karşısında, kendi çerçevelerine göre hep aynı şeyleri mırıldanacaklardır.

Aslında, sâlikin kalbi vecd ile sarıldığı, gönlü Ebedî Mahbûb’a aktığı, vicdanıyla gidip maiyyet yaşadığı esnada, Enbiya basiret ve azmi gerekir ki bu türlü iltibaslara girilmesin.
Yoksa, muhabbet çağlayanlarına yelken açan âşık u sadıklar, yer yer mecralarından taşarak aşkın yaşayacaklardır; yaşayacak ve beraberliğin verdiği neşve ve sürurla her zaman kendilerini, o aşk dalgalarına salacak, hep “Hû” deyip hayret yaşayacaklardır.

Sekir süresince hak yolcusunun gaybet duygusu hep “Hû” ile seslendirilir.
Aşağıdaki mısralar -iltibasa açık yanları mahfuz- bu vadide söylenmiş güzel sözlerdendir:

“Dîdemin envarı Hû’dur, aklımın fermanı Hû;
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû;
Gönlümün seyranı Hû’dur, cânımın cânânı Hû;
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Nakd-i cânın harç kılmış yoluna dildârının,
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermânı Hû.” (Abdiyâ)

Sahv, ârifin, his ve şuur gaybûbetinden sonra, ikinci bir ihsas ve idrakle kendine gelmesi veya ömrünü, Enbiya-yı İzâm gibi hep gözleri açık, ihsasları tam ve şuuru yerinde olarak geçirmesinden ibaret sayılmıştır ki, ona sekrin zıddı da diyebiliriz.
Tokadîzâde Şekîb’in:

“Bezminin mahrem-i bîhûşu olan ehl-i huzûr,
İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir”

beyti, konuyla alâkalı önemli bir çerçeve sayılabilir.

Sekir bir hâl ise, sahv bir makamdır ve sekre göre daha objektif, daha sıhhatli ve daha istikametli bir makamdır.
Sekir, sübjektif Hak mülâhazasına istinad etmesine karşılık sahv, isimleriyle mâlum, sıfatlarıyla muhat, nâ kâbil-i idrak Zât-ı Ecell u A’lâ mülâhazasına dayanmaktadır.
Diğer bir tabirle sekir, infisal televvünlü, sahv ise ittisal edalıdır.
İlkinde az-çok “fenâ fillâh” işareti, ikincisinde de “bekâ billâh” remzi sezilir.
O’nun bekâsıyla bir bekâ billâh ki, böyle bir hâl, “bekâ billâh-maallah” sözcükleriyle ifade edilir.

Bazıları, sekri sahva tercih etmiş ise de, bu, ya hâle mağlup olmuş mestlerin mülâhazasıdır veya sülûkun televvün vadilerinde cereyan etmesinden kaynaklanmaktadır; zira sekirde gaybet, sahvda huzur vardır.
Sekrin hâle mağlubiyeti, sahvin ihsas ve şuura merbut bulunması, sekrin televvün, sahvin temekkün ifade etmesi, sekrin, bazı velilerin yolu, sahvin Enbiya ve asfiyânın mesleği olması gibi hususlar, sahvin birkaç kadem önde olduğunu göstermektedir ve وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Gelmesi muhakkak yakîn gelinceye dek Rabbine ibadet et!” (Hicr, 15/99) diğer bir yaklaşımla; gözlerin ölümle iman rükünlerinin hakikatine uyanacağı âna kadar, seyr u sülûk-i ruhânîyi devam ettir; ettir, zira nâmütenâhîye müteveccih seyahat de nâmütenâhîdir.

Bundan başka sahv, hayat mülâhazasıyla da sımsıkı irtibatlı ve cem-i irade hâlidir.
Sekirde “cem-i vücûd” ve “cem-i şuhûd” mülâhazalarının yer yer iradeyi baskı altına almalarına karşılık, sahvde:
فَبِيَ يَسْمَعُ وَبِيَ يُبْصِرُ وَبِيَ يَبْطِشُ وَبِيَ يَمْشِي “Benimle duyar, Benimle görür, Benimle tutar ve Benimle yürür.”[4] gibi Allah maiyyetinin tezahür ve tecellîleri sayılan bir hususî inâyet, hususî riayet ve hususî medet söz konusudur.

رَبَّنَا اتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا.[5] وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ أبَدًا.


[1] Ey sâki! Bana bir kadeh şarap doldur
[2] el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13
[3] Müslim, tevbe 7
[4] el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevadiru’l-Usûl, 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13
[5] Kehf, 18/10

Fasl, Vasl

Ayırmak, ayrılmak ve belli bir çerçeve içine yerleştirilmek de diyebileceğimiz FASL; dünya ve ukbâ alâkalarından -onların kendilerine bakan yanları itibarıyla- sıyrılmak..
böyle bir sıyrılmada iradenin dahli olabileceği mülâhazasıyla, ondan da sıyrılmak..
neticede de bütün bu sıyrılmaları bir daha hatırlamamak üzere nisyâna gömmekten ibaret sayılmıştır.

Başlangıçta, nefsin cismâniyet üzerindeki hâkimiyetine karşı koyarak, insanî melekelerin öne çıkarılmasıyla başlayan fasl; kalbin, hakikî matlup ve maksûd olan Zât-ı Ulûhiyet’le münasebeti ölçüsünde O’nu anıp, O’nunla meşgul olmak suretiyle başka alâkaların gevşeyip çözülmesine; O’nun muhabbetiyle oturup kalkma sayesinde başka sevgilerin sönüp gitmesine -O’ndan ötürü sevmeler yine O’na râcîdir- O’nun mehâfet ve mehâbet iklimine sığınarak başka endişe ve korkulardan kurtulmaya; ümit ve beklentilerde sadece ve sadece O’na yönelerek, herkesten ve her şeyden alâkayı kesip, O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu söylemek ve O’nda fâni olmakla devam eder gider…

Bu itibarla faslın başlangıcı, iradî olarak Allah’a yönelip bütün dünya ve ukbâ endişelerinden sıyrılmak..
ortası, böyle bir cehd ve gayreti bir daha aklına getirmeyecek şekilde ruhundan söküp atmak -zira, böyle bir faslı görüp hatırlamakta dahi varlık kokusu hissedilmekte ve “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” gerçeğinden gaflet olunmaktadır..- âlâsı ise, hakikî varlık ve müessiriyet açısından, ikiliğe karşı bütün bütün kapanarak O’nun mülâhazasıyla erimek, irade ve iradenin müktesebatını da sıfât-ı Sübhaniye’nin birer yansıması şeklinde duyarak, hissederek, sürekli vahdet nûrlarıyla müstağrak yaşamaktır ki; bazı mizaçlar bu mertebeye erince küllîyi cüz’îye, gölgeyi asla karıştırarak “vahdet-i vücûd”dan dem vuragelmişlerdir.
Aslında, onların bu hissi, olsa olsa bir zevk-i şuhûd olabilir; ama kat’iyen “vücûd” olamaz.

VASL; ulaştırma, birleştirme, kavuşturma mânâlarına gelip, sâlikin, ilm-i şuhûd ile Hakk’a vuslatı şeklinde yorumlanmıştır ki; bazılarının zannettiği gibi o, kat’iyen kulun Hak’la, Hakk’ın da kul ile ittisâli demek değildir.
Zira, Hazreti Kadîm, hâdisle (sonradan var edilen) kâim olamayacağı gibi, hâdis de kadîme mahal olamaz.
İşte, bu kabîl anlayışlar bir kısım suitevillere sebebiyet vereceğinden ötürü bazı muhakkikler, “Zât-ı Hak vuslat ve infisali kabul etmez” diyerek, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) medlûlünce, Hz. Zât’ın, her an iki cihanda mukaddes ve münezzeh bir çeşit vaslının söz konusu olduğunu ısrarla vurgulamışlardır; vurgulamış ve sâlik vicdanındaki vaslı, mükâşefe erlerinin basiretlerinden zulmânî perdeler kaldırılarak, gönül gözlerinin maiyyet sır ve nûrlarına vâkıf ve âşina olması şeklinde anlamışlardır.
Böyle bir maiyyet ve kurb anlayışının ise, en yumuşak panteistlerin bile ittisal ve infisal telâkkîleriyle te’lif edilemeyeceği açıktır.
Çünkü, bu anlayışa göre sâlik, sürekli keynûnetler (oluşumlar) ağında ve Hz. Kudret ve İrade’nin sevkiyle de hep insiyaklar süreci içinde bir muhtar u mecburdur.
Böyle birine, konumu açısından dense dense kâbil, münfail, ayna denir ama; kat’iyen fâil, masdar ve asıl denemez.

Hz. Mevlânâ’nın bu mülâhazaya katkısı şöyledir:

گر بَجَهل آيِيم آن زِندَانِ اُوست
وَر بَعِلم آيِيم آن بُستَانِ اُوست
وَر بَخَواب آيِيم مَسـتَان وَيِيم
وَر بخَندِيم آن زَمَان بَرق وَيِيم
وَر بَخَشمُ وجَنگ عَكسِ قَهرِ اُو
وَر بَصُلحُ وعُذُر عَكسِ مِهرِ اُو
مَا كِيِيم اندر جِـهَانِ پِيجُ و پِيج
چُون اَلِف اُو نَدَارَد هِيچ هِيچ

“Eğer cehaletle gelirsek, cehalet O’nun zindanıdır..
eğer ilim ile gelirsek, ilim O’nun bostanıdır..
eğer uyuklayarak gelirsek, biz O’nun mestleriyiz..
şayet gülersek, o zaman da O’nun şimşeğiyiz..
eğer öfke ve cenkle gelirsek, bu O’nun kahrının yansıması; sulh ve özürle gelirsek, bu da O’nun mehridir..
bu cihanda iki büklüm olan bizler neyiz ki, (O’na karşı varlık iddiasında bulunalım); biz bir elif gibiyiz ki, o elifin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.”

Vaslın da kendine göre dereceleri vardır:َ 1) İçinde tevekkül, istiâne, tefvîz ve iltica mânâlarını da ihtiva eden “ittisal-ı i’tisam” ki [1]وَمَنْ يَعْتَصِمْ بالله , [2]وَاعْتَصِمُوا باللهِ , [3]وَاعْتَصِمُوا بـحَبْلِ اللهِ gibi âyetlere dayanır; iman, islâm mertebelerine bakar.
2) Amelde, ihlâsta halâsa ermeyi; yakînin hâsıl olmasıyla istidlâl yolundan müstağnî kalmayı ve tevhîd-i kıble sayesinde kalb dağınıklığından kurtulmayı da tazammun eden “ittisâl-i şuhûd” dur ki, ihsan mertebesine işaret eder.

3) Tasavvurlar üstü Allah’a yakınlık sayesinde, kurb nûrlarının dört bir yanı ihatası, muhabbetin aşka, aşkın ateşe dönüp feverân etmesi, Hak beraberliğine ait esintilerin (üns esintileri) ruhu çepeçevre sarması ve bâtının, zâhirin önüne çıkması mânâsında “ittisal-i vücûd”dur ki, bu seviyeyi idrâk etmeyenler için ne duyulması, ne hissedilmesi, ne de dile getirilmesi mümkündür.
Yol bu noktaya ulaşınca, sâlik kendini bir düşünce fakirliği, bir idrâk âcizliği ve bir beyan güçsüzlüğü içinde bulur; bulur da kendi kendine bir لاَ حَوْلَ çeker, döner مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ“Tatmayan bilmez.” der, nefesini toparlar ve sonra da Hz. Mevlânâ gibi:

كَشفِ اين مَعنَى اگر خَواهِى بِيَا،
تِيغِ {لا} زَنْ بَرْ سَرِ غَيْرِ خُدَا.
بَعد نَفي خَلق كُن اثبَـاتِ حَق،
تَاكِه گَردِى عَينِ بَحرِ ذَاتِ حَق.
اَز مِيَان بَـر خِيَزد إين ما ومَنِي،
پَس گدَا گَردَد بَحَق شَاهُ و غَنِى.
عَالَمِ تَوحِيـد رُو بنُمَايَـدَت،
آنچه گُفتَم جُملَه بَـاوَر آيـدَت.
قَولِ عَارِف نِيست از تَقليدو ظَن،
مَحضِ تَحقِيق ويَقِين اَست اين سُخَن.

“Eğer bu mânânın “tam” açığa çıkmasını istersen, gel “Lâ” kılıcını mâsivânın başına vur.! Halkı nefyettikten sonra Hakk’ı isbat et; edebilirsen Hakk’ın zâtının tecellî denizine gark olursun.
İşte o zaman biz ve benlik de ortadan kalkar.
Zâtında fakir kimse, O’nun (inâyetiyle) zengin ve sultan olur.
Tevhîd âlemi sana zuhûr edince, dediklerimizin hepsine inanırsın.
Ârifin sözü, zan ve taklit değil, o sırf bir tahkîk ve yakîndir.” der ve her yanı bir Bağ-ı İrem duygular âleminde seyahat eder.

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] Âl-i İmrân, 3/101
[2] Hac, 22/78
[3] Âl-i İmrân, 3/103

Farklı Bir Açılımıyla Mârifet

Lügat mânâsı itibarıyla bilmek de demek olan mârifet; düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgidir ki, ilimden farklı bir muhtevaya sahiptir.
İlim; okuma, öğrenme, araştırma, terkip ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebat olmasına karşılık mârifet; tefekkür, sezi ve iç müşâhedeyle ulaşılan ilmin özü demektir.
İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır.

Ayrıca ilim, küllî ve umumî bir bilme, mârifet ise herhangi bir şeyi –bu şeye Zât-ı ulûhiyet de dahildir– vech-i cüz’üyle tanımak demektir.
Bu itibarla da, öteden beri Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad’e bilittifak “Âlim” denmiştir ama, “ârif” denmeden hep kaçınılmıştır.
Ayrıca, dâniş, irfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarına da gelen mârifet; erbab-ı hakikatçe, bir şeyin “latîfe-i rabbaniye” ile duyulması, bilinen şeyin misal-i ilmîsi, icabında kaybolup sonra da dönüp gelen ve tekerrür ettikçe derinleşen hafıza, şuur, idrak mahfuzatı ve bir hakikati diğerlerinden tam tefrik ve temyize yarayan yeterli malumat demektir ki; ef’âl ve sıfatların bilinmesi ve bilinen şeylerin de tafsile açık olmasıyla hulâsa edilebilir.

Bir insanın mârifet erbabından olup Hak nezdinde âriflerden sayılabilmesi, onun Allah’ı, Allah’a ulaştıran yolları, hatta yollardaki handikapları ve bu handikapların aşılması için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik edebilme iradesini ortaya koymasına bağlıdır.
Evet, “ârif-i billâh” Hazreti Zâtı Ehad ü Samed’i ef’âl, esmâ ve sıfâtıyla bilip, muamele ve davranışlarıyla bu mârifetini resmeden; her zaman gönlünü pak tutup her lahza ihlâs arayışı içinde bulunan; gücü yettiğince, ahlâk-ı rezile ve onun saiklerinden uzak kalabilen; mukteza-i beşeriyet olarak ruhuna bir pas düşüp de ufkunun kararması karşısında hemen cismaniyetine baş kaldırıp Hazreti Müheymin’e sadakatini fısıldayan; Hak rızası söz konusu olunca, başa gelen her şeye katlanmasını bilen; sonra da belli ölçüde, her zaman ışıklarını hissedip zevklerini duyduğu, o her girizgâhta Hak teyidiyle belirginleşmiş peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasına başkalarını da çağıran kâmil insan demektir.

Bir diğer yaklaşımla mârifet; bir şeyin hakikatini kendi dışında herhangi bir mülâhaza ve belirleyici faktörle değil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç unsurlarıyla belirleme demektir.
Bu çerçevede Zât-ı ulûhiyetle alâkalı mârifet, zâtî ve sübûtî sıfatları itibarıyla Hazreti Zât’ı “bî kem u keyf” bilme demektir ki, bu insanın başka şeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve içine koymasından çok farklı bir mârifettir ve tamamen vicdanî duyuş, seziş ve bilişten kaynaklanmaktadır.
Aynı zamanda bu duyuş ve seziş entüisyoncuların “sezgi” dedikleri şeyle de karıştırılmamalıdır.
Evet O, ef’âl ve esmâsıyla malum, sıfât ve na’tlarıyla mâruf olsa da, hakikat-i zâtiyesi ve bu zâtın ihata edilmesi açısından idrakleri aşkın ve şuur ufkumuz itibarıyla da bir mevcud-u meçhuldür.
muhal ı-farz ve yetersizliğini olanın muhit,

اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ

itirafı  Muhat’ın da kabil-i idrak olmadığını ifade adına enfes bir beyandır ki, bu  mazmun مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ  sözleriyle fevkalâde güzel  seslendirilmiştir.

Evet, mutlak var olan O’dur..
en doğru gerçek de O’nun varlığını itiraf ve birliğini ikrardır.
O’nun mârifetinin “elif-be” şeklindeki mebâdîsi, iman, islâm hakikatine ve ihsan şuuruna ulaşmak; ulaşırken de, böyle mübarek bir hedefi gerçekleştirmede, bütün feyizlerin ve bereketlerin asıl kaynağı olan hedefin dışındaki tâli besleyicilere asla iltifat etmeden, hedef ve kaynak eksenli olan sülûkü devam ettirmek ve her gün yeni bir tulû ümit ve iştiyakıyla hep O’na yönelmek ve her tulûda yepyeni bir vuslat neşvesi duymak; bütün bunların netice ve müntehâsında da, O’nun esmâ, sıfât ve şayet, O’nun gücünün gölgesi olan iradelerimizin hakkını vererek güç yetirebiliyorsak, Zât’ının esrarına vâkıf olmaktır.

Lütfiye-i Vehbî’de bu mülâhazalar şöyle seslendirilir:

Sa’y edip ârif-i billâh ola gör;
Nail-i mârifetullah ola gör..!
Çün “en u’raf” dedi Hazreti Vedûd,
Mârifettir dû cihanda maksûd.
Mârifet, zînetidir insanın,
Pes olur mertebesi nâdânın.
Mârifet devlet-i ruhanîdir,
Mârifet eltâf-ı rabbanîdir.
………………………………..
Ol senin olacak ey ruh-u revân,
Hep senin olmuş olur iki cihân…

Tasavvuf kitaplarında kudsî hadis diye rivayet edilen şu mübarek sözler bu konudaki bütün şerhlerin, izahların esası mahiyetindedir ve bize oldukça ciddî ipuçları vermektedir:

“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez.
Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin..
açlığa alış ki, Beni göresin..
ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.
Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir..
nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!”

Mârifet-i ilâhiye bazen, “Hakkı bilenin dili tutulur.” fehvâsınca, sâlik için bir hayret, bir dehşet ve sükût ufku olur.
Bazen de, “Hakkı bilenin dili çözülür.” medlûlünce, hak yolcusu için bir beyan kaynağı hâline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankılanır.
Muhammed Pârsâ’nın yaklaşımıyla: “Allah’tan başka Zâtullahı bilen yoktur.” sözü de, “Allah’tan başkasını bilmem.” beyanı da kendi vadilerinde doğrudur ve bu, aynı anda zıtların doğruluğu demektir.

Evet, O’nun varlığından başka hakikî vücud ve O’nun ef’âlinden başka hakikî ef’âl yoktur; var görülen şeyler tamamen izafî, esbaba nisbet edilen şeyler de nisbîdir.
İşte bu itibarladır ki, hakikî mârifet; ârifin, Mâruf’un ziya-i nurunda eriyip zatı cihetiyle yok olması ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlığa ermesi sayılmıştır.
Siz bunu “fenâ fillâh-bekâ billâh” mülâhazalarıyla da ele alabilirsiniz…

Zannediyorum, Minhâc sahibi de:

گَرتُو بِينَايِي زِ اَنوَارِ يَقِين……عَارِفُ و مَعْرُوف رَا جُز اُو مَبِين

“Eğer yakîn nurlarıyla görebiliyorsan, ârif ve Mâruf’u ayrı ayrı görme!” o kıvrak ifadeleriyle bu mülâhazayı vurgulamak istemiş.
Büyük Fuzûlî de bu derinliği şu damlalarla seslendirir: “ Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil; Ârif odur bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?”

Bundan başka sofîler, mârifet adına bir diğer çerçeve daha ortaya koyarak onu, ilâhî esmâ hakikatlerinin bilinmesi, varlıkta tecellî vak’asının kavranması, var oluş esrarının keşfedilmesi, vücud hakikatinin asliyet ve zılliyet itibarıyla vuzuh ve inkişafı, din gerçeğinin, Hazreti Murad’ın meşîetine uygun temsili ve taakkulu şeklinde yorumlamışlardır ki; bu konulardan her biri başlı başına kitaplık birer mevzudur ve bu sahifelerin istiap haddini aşar.
Burada biz sadece Ziyaiyye’de nazmen ifade edilen, konuyla alâkalı bazı önemli ifadelere temas edip geçmeyi düşünüyoruz:

Bab-ı salis mârifettir ey civan,
Bunda dönemez çarh-ı beyan-ı lisan.
………………………………………………….
Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi,
Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..
……………………………………………..
Perdelendi bunda mir’ât-ı ukûl,
Bu makama olmaz idrak-i vusûl.
Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,
Buna olmaz misallerden bir misal…
………………………………………………..
Burada Allah’tan olur hep mevhibe,
Nûr-u nûranî mukaddes bir mertebe..
…………………………………………………..
Bütün avalim burada müstağrak kamu,
On sekiz bin âlemden vâsi’dir O…
………………………………………………
Burada Bir’den başka yoktur hak vücud,
İşte bu vahdet olur asıl şuhûd..
Bu şuhûda başka mânâ verme sen!
Küfr olur, ilhad olur ey nûr beden.
Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,
Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd…
Sır iledir bu mânâ hep aşikâr,
Sırra var da sen de anla ey nigâr!
Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,
Acz ü hayrettir bu vadide hüner.
Aczini idrak olur idrak-i Hak,
Gör ne söyler Hazreti Sıddîk’a bak..! 

Aslında, mârifet makamı, bir hayret, bir dehşet ve bir mehâbet makamıdır.
Tasavvuf erbabının, mârifetle alâkalı mütalâalarının hemen hepsinde bu anlayışa rastlamak mümkündür.
Bunlardan bazıları mârifeti, heybet duygusunun feverânıyla mebsûten mütenasip (doğru orantılı) görmüş ve mârifetin artması ölçüsünde heybetin de derinleşebileceğine hükmetmişlerdir.
Bazıları mârifeti, sekine ve itminanın ayakları şeklinde değerlendirmiş; mârifet nisbetinde de iç sükûn ve temkinin artacağını vurgulamışlardır.
Bazıları, kalbin “üns billâh”a ermesi ve sâlikin kurb süreci yaşaması şeklinde yorumlamışlardır.
Şiblî’nin yaklaşımı ise daha farklı menfezler aralar mahiyettedir.
Ona göre mârifet: Ârifin, Allah’tan başka hiçbir şeyle zatî alâkasının kalmaması, O’nun aşkında şikâyete kapalı olması ve yerli yerine oturmuş kulluk mülâhazaları sayesinde, dava ve iddialardan kaçınarak Hak mehâfetiyle oturup kalkması, akıbeti hakkında da dolu dolu endişeler duymasından ibarettir.

Evet, kendisini besleyen sağlam kaynaklarla çok iyi irtibatlanmış, peygamberlik ruh ve mânâsının vesayetine sığınmış, beşerî ufuk ötesi hakâikle şöyle veya böyle münasebete geçmiş, evet, bu ölçüde münasebet içinde bulunan böyle birinin fâniyât u zâilâtla bizzat alâkadar bulunması ve Rabbinden başkasına tenezzülü söz konusu olamaz.
Kur’ân, bu zirveyi 1 إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰۤؤُۨ gibi câmi beyanla vurgular ve işte bu önemli mârifet-haşyet münasebetini hatırlatır.
Hazreti Ârif-i Mutlak da: 2 أَنَا أَعْرَفُكُمْ بِاللّٰهِ وَأَشَدُّكُمْ لَهُ خَشْيَةً sözleriyle bu zirveye daha farklı derinlik menfezleri açar.

Kalbi bu ölçüde Rabbiyle irtibatlı, gerçek ârifin “libas-ı takva”sıyla alâkalı daha dünya kadar cevher-i hikmet meşcereliği ve akl-ı meâdın güzergâhı sayılan tasavvufî eserlerin, hakikat meşhergâhı olan sahifelerinde daha dünya kadar güzel söz serdedilmiştir ki, işte onlardan birkaçı:

Hak mârifetine eren birinin nazarında, dünya, dünya cihetiyle daralır, büzüşür bir fincana döner.

İlâhî mârifette derinleşen ruhların her zaman nâmütenâhî genişlemeleri söz konusudur.

Gönül dünyasının ballar balı sayılan Hak mârifetini tadanlar, servetlerini yele verir, Hak kurbetine koşarlar.

Gönülde mârifet peteğinin zenginliği, aşk u şevk ve muhabbetin en esaslı kaynaklarındandır ki, bu kaynakların feverânı ölçüsünde, sâlik, vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur ve bu ölçüde yanıp tutuşmayı da mazhariyetinin hakikî bedeli sayar.

Ârifi başkalarından ayıran şu hususlar da fevkalâde calib-i dikkattir: Ârif, yaptığı işlerde kat’iyen beklentiye girmez..
maddî pâyeler bir yana, mânevî mansıplar uğrunda bile rekabet düşünmez, gıpta yaşamaz ve yaşatmaz..
o, elindekine göz dikenlerle cedelleşmez..
kendini en küçük kimselerden dahi üstün görmez..
kaçırdığı fırsatlardan ötürü “âh u vâh” edip şikâyette bulunmaz..
elde ettiği maddî muvaffakiyetlerden dolayı da gafilâne sevinç ve küstahlıklara girmez; hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahşedilse, Hak maiyyetini arar ve başka şeylere teveccühü israf sayar..
bütün varlığa karşı onların nefislerinden ötürü kat’î tavır alır ve “üns billâh”ın bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir..
halkın içinde Hak’la beraber olma ikiliğini, iradesinin en büyük zaferi ve Hakk’ın ona en engin ihsanı kabul ederek azminin çehresinde ilâhî meşîeti, sa’yinin neticesinde rabbanî inayeti ve her kademede daha nice ayrı ayrı hikmeti, ayrı ayrı kerameti temâşâ edip kesrette vahdetin cilvelerini görür..
çoğu Bir’e irca ederek damlanın deryaya dönüştüğünü anlar..
bir tek zerrenin güneşleri ifade ettiğini kavrar..
hiçliğin nasıl bir vücud meşcereliği olduğunu vicdanen müşâhede eder ve çok kere mest ü müstağrak yaşar.

Temkin, sebat, ciddiyet, ledünnîlik ve kararlılık böyle mütekâmil bir mârifetin en önemli tezahürleri sayılırlar.
Evet, gerçek mârifet odur ki sâlik, gün boyu “üns billâh” ve maiyyet tecellîlerinin sağanağı altında yaşadığı hâlde, onun, iç ve dış dünyasında asla boşluk emaresi hissedilmez..
davranışlarında kat’iyen laubalilik görülmez..
en coşkun nimet ve vâridât fevvareleri karşısında bile nefsanî israf ve küstahlığa düşmez..
aksine bilgisinin vüs’ati ölçüsünde temkine koşar, teyakkuzla oturur-kalkar ve yaşayışını kalbî ve ruhî hayat eksenli sürdürmeye çalışır.

Elbette ki herkesin, aynı ölçüde, bir mârifet ufku üveyki olması mümkün değildir; kimileri, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı mukaddesi sayılan sıfatları ve O’nun ef’âl-i sübhaniyesi arkasındaki nimetleri idrak ufkunda dolaşır; dolaşır, enfüsî ve âfâkî delilleri temâşâ ve değerlendirmekle sürekli, gönlündeki hakikat aşkının, Hakikatler Hakikati’ne olan münasebetlerinin destanlarını mırıldanır..
fiillerden isimlere, isimlerden na’t ve sıfatlara gider-gelir ve gidip gelirken de, imanın, mârifetin, muhabbetin, aşkın, cezb u incizabın farklı telden mûsıkîleriyle ürperir..
tekvînî emirlerde görüp duyduğu her disiplinin, vicdanında bir aksini duyar..
ve “Daha var mı?” diyerek bir başka temâşâ ve bir başka zevk-i ruhanîye koşar ki işte bu yol, enbiyâ-i izâmdan tevarüs edilen, herkese açık objektif hakikat yoludur ve bu yolun yolcusu her an ayrı bir mârifetin zafer kahramanı gibi, Hakk’ın iltifat tâkları altında hep O’na yürür…

Kimileri, zât, sıfât ve nuût-u ilâhiyenin ziya ve tecellîlerinin beşer ufku itibarıyla bir iltisak ve iltika noktasına ulaşmış gibi pek çok buudun tek buud hâline gelmiş olma his ve şuuruyla “cem” mülâhazasına girer; girer de nefsi ve zatı itibarıyla fenâ bulup gider, sonra da Hazreti İlim ve Vücud’un kayyûmiyetiyle yepyeni bir varlığa erer.

Evvelkilerin, sıfât ve nuût âleminde dolaşıyor olmalarına karşılık ikinciler, o sıfat ve na’tların kaynağına müteveccihtirler; –sıfatların ayniyet ve gayriyet mülâhazalarını nazarî ilimler mecmuaları sayılan kelâm kitaplarına havale ediyorum– dolayısıyla da onların bu temâşâ, bu duyuş ve bu değerlendirişleri, ne Zât mülâhazasına zihnî bir hicab sayılan mücerred sıfât hedefli ne de sıfatları nefyini işmam eden mücerred Zât hedeflidir.
Bu itibarla da böyle bir yol hasların yolu sayılmış ve kurb yolcularının şehrahı kabul edilmiştir.

Bu yolda, Kitap, Sünnet, akıl ve fıtratın şehadetleri, Allah’ın sanat eserleriyle âdeta pırıl pırıl çok dallı bir yol gibi belirir her yerde.
Sâlik ayaklarını bu teminatlı şehraha sağlam basabilmişse, artık o, her yerde Hakk’ın kendi nefsine şehadetini duyar ve 3 شَهِدَ اللّٰهُ der; melekler ve ilim erbabının ikrarlarını, bu beliğ ilanın bir aks-i sadâsı gibi vicdanında işitir.
وَالْمَلٰۤئِكَةُ  وَأُۨولُوا الْعِلْمِ 4 sözlerini soluklar..
derken, O’nun Zât’ının  lâzımı olmayan bütün vasıta ve vesilelerin eriyip gittiğini görür ve tam bir huzur-u zevkîye erer.

Kimileri de, insanın idrak ufkunu aşkın öyle bir mârifet çağlayanı içindedirler ki, onların dünyasında delillerin ağzında birer fermuar..
bütün şahidler, Şahid-i Hakikî’nin huzurunda bulunmanın verdiği hicapla iki büklüm..
bütün vasıtalar, yakını uzak etme hacaletiyle tir tir..
dellallar da suskun ve o ana kadar ortaya attıkları beyanların tashihiyle meşgul.
Her şeyin “bî kem u keyf” bir vicdan müşâhedesiyle, Kutup Yıldızı gibi kendi etrafında dönüp durduğu işte bu nokta, sık sık “sübühât-ı vech” ile gözlerin kamaştığı, melekler gibi sâlikin de bakışlarının bulandığı, “sen”in, “ben”in “Hû”ya teslim-i silah ettiği bir zirvedir.
Bu zirveye ulaşan insan yer yer, ilmin de, vücudun da hakikî kaynağının çepeçevre her şeyi kuşattığını görür; tarif ve yorumu, herkesin kendi seviyesinin maşrıklarından bir sürü tulûu birden duyar, birden yaşar, birden zevk eder ve her zaman “cem” mırıldanır durur.
Bu cem sâlikin, isimlerin, zât, sıfât ve ilâhî ef’âl ile tecellî iltisakının duyulup hissedilmesi ve vicdanın da vesile ve vasıtalara açık yanları itibarıyla dağınıklıktan kurtulup … وَإِنَّاۤ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ 5 ufkuna ulaşmasıdır; yoksa o, bazılarının vehmettiği gibi “fenâ-i mutlak” ve “ittihad” demek değildir.

رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا،6 وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ۽ الَّذِي انْشَقَّتْ بِهِ الْأَسْرَارُ وَانْفَلَقَتْ بِهِ الْأَنْوَارُ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَأَصْحَابِهِ الْأَطْهَارِ

1“Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tazim ederler.” (Fâtır sûresi, 35/28)

2 “Allah hakkında mârifeti en fazla olanınız benim.
Allah’a en fazla haşyet duyanınız da benim.” (ed-Deylemî, el-Müsned 1/56. Yakın ifadeler için Bkz.: Buhârî, edeb 72; Müslim, fedâil 127.)

3 “(Allah’tan başka ilâh bulunmadığına) şahit bizzat Allah’tır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/18)

4 “Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, (Aziz ve Hakîm Allah’tan başka ilâh olmadığına) şahittirler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/18)

5 “… Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi, 2/156)

6 Kehf sûresi, 18/10.

Fenâ Fillah

Fenâ; yok olma, zeval bulma mânâlarında “bekâ”nın mukabili bir kelimedir ve bir kısım farklı mefhumlarla izâfî münasebeti de söz konusudur.
Meselâ; tevbe-i nasûhun lâzımına “fenâ-yı muhalefet”, zühd hakikatinin nihâî gereğine “fenâ-yı huzûz”, sadâkat ve muhabbetin zirvesine “fenâ-yı huzûz-i dâreyn” ve sekrin neticesindeki “gaybet”e “fenâ-yı zahirî” denir ki, bunların hemen hepsi, hak yolcusuna bakan yanları itibarıyla birer tavır, birer duyuş ve birer zevk hâli olmalarına karşılık, Hazreti Zât, sıfât ve esmâ-i ilâhiyeye bakan yönleri açısından vahdet nûrlarının kesret ahkâmı içinde tecellî etmesi; tecellî edip sâlikin, varlık-yokluk gel-gitleri arasında yaşaması demek olan “sahk”; kezâ onun vücûd-u Hak karşısında eriyip gitmesi diyebileceğimiz “mahk” ve davranışlarının, Hazreti “Fa’âlün Limâ Yürîd”in işlerinin gölgesi olduğunu duyup zevketmesi şeklinde yorumlayacağımız “tams” fenânın birer buudlarıdırlar ve bir yandan, gerçek “Vücûd” ve “İlim”in ziyâsının birer gölgesi olarak mâsivânın zâtî bir kıymeti olamayacağını hatırlatırken, diğer yandan da, insan idrakinin, duyuş, seziş ve yorum izâfîliğiyle de, hakikat ve nisbet arasında birer köprü vazifesi görürler.

Hakikatte her şey ne ise, her zaman odur.
Ne hulûl, ne ittihat, ne keynûnet ne de fenâ-yı mutlak; eşya eşyadır, hâdiseler onun bir buudu..
kul kuldur, Allah da mutlak vücûd ve ilim sahibi..
her varlık O’nun vücûd ve ilminin bir lem’a-i tecellîsi; insan da bu tecellîlerin duyan, hisseden, yorumlayan, değerlendiren; ama aynı zamanda yanılabilen, insaf ve iz’ân sahibi ise yanılgılarını düzeltmek isteyen bir tercümanı, bir solisti, şuurlu bir enstrümanı veya bir orkestra şefidir.
O, hâlin televvünlerine göre, sürekli ufkuna akan veya değerlendirmesine sunulan malzemeyi yorumlar..
onlara kendi his ve duyuşlarından yeni sesler katar..
bazen bu sesler, seslendirilen hakikatlerle uyum içinde olur; bazen de hâl, zevk, his, sezi hakikatin önüne geçer ve varlıktaki tenâsübün, şuur ve idrak aynalarındaki âhengini bozarak aritmiye sebebiyet verebilir ki, bu da çok defa, kesret ve vahdet ahkâmının birbirine karıştırılmasıyla neticelenir.
Hallâc’ın “Ene’l-Hak” şeklindeki iltibaslı ifadesi, Şiblî’nin, “Namaz kılsam münkir, kılmasam kâfir olurum.” tarzındaki beyanı, İbn Arabî’nin, “Kul Rab, Rab de kuldur; ah bir bilseydim mükellef kim?” gibi müteşabihi, Yunus’un “Suçlu kimdir, azab nedir?” türünden hayretleri… ve daha yüzlerce insanın, iltibas sayacağımız bu kabîl mülâhazaları -duyanın, hissedenin kendi hâl ve zevkine göre normal kabul edilse de- birer aritmi örneği sayılabilirler.

Yukarıdaki iltibaslı ifadelerin arkasındaki niyet ve maksadı Allah bilir; ama zannediyorum Şiblî namaza hazırlanırken, kesretin hükmettiği bir atmosfer içinde idi; namaz esnasında vahdet nûrları tecellî edip onu çepeçevre sarınca, tabir-i diğerle, mürid Murâd’da, mutî’ de Mutâ’da nefis ve enâniyet cihetiyle eriyip mütelâşi bir hâl alınca, o, bu muvakkat gel-gitlerini böyle bir hayret ve dehşet mûsıkîsiyle seslendirmişti..
İbn Arabî’nin, şathiyyat kabîlinden olan müteşabihi de, aynı şekilde zevkî ve hâlî bir duyuş, bir seziş ve yorumun ifadesi olsa gerek..
bu kabîl zevkî ve ruhî hâlâta açık olmayan ve kalbleri sübühât-ı vechin şuaâtına kapalı bulunan bazı avamın -meselenin aşkınlığını nazar-ı itibara almadan- bu tür şathiyyatı zahirlerine hamlederek, belli bir seviyeden sonra insandan tekâlif-i ilâhiyenin düşeceğine kâil olmaları; bazı kendini bilmezlerin de, irade ve kasda iktiran etmeyen, hatta pek çoğu itibarıyla yoruma açık bulunan bu şekil müşkil ve müteşabih beyanları küfür ve dalâlet saymaları, “zıtların yanlışlığı” nevinden birer ifrat ve tefrit inhirafından başka bir şey değildir.

Kaldı ki eğer bu sözler, aşk-üstü bir sahk u mahk hâletinin ve bir “fenâ fillâh” olma zevkinin sesi soluğu ise -ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- bu zâtlar, kat’iyen tevile açık bu sözlerinden dolayı muâheze edilmemeli ve bu aşk kahramanlarının dini temsildeki hassasiyetlerine bakılmalıdır.
Nitekim, “Ene’l-Hak” diyen Hallâc’ın, her gece yüz rekat namaz kıldığı ve daha başkalarının da aynı derinlikte bir kulluk şuuru içinde bulunduğu rivayet edilir.
Bu itibarla da, bu hâl erlerinin, dinin ruhuna muhalif gibi görünen beyanları, mutlaka Kitap ve Sünnet’in temel disiplinlerine göre yorumlanmalı; kâbil-i tevil olmayanlarda da, bu zâtların üç-beş cümlelik şaz müteşabihleri yerine, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ruh-efzâ beyanlarına uyulmalıdır.
Onlar, söyledikleri sözleri ıztırar anaforları içinde söylediklerinden dolayı mâzurdurlar; onları ihtiyarî olarak taklit edenlerse, iki hâli birbirine iltibas ettiklerinden ötürü kendilerini tehlikeye atmış olurlar.
Evet,

گَرنَهِء هَمكَار بَانيكَان زِهَمنَامى چه سُود
يَك مسيح أبراء أكمه كرد وديكر أعْورسرْ

“Eğer her işinde iyilerle beraber değilsen, isim birliği neye yarar ki! İsimleri bir olan Mesihlerden birisi körlerin gözlerini açarken, öbürü tek gözlüdür.” (Lücce) fehvâsınca, peygamberâne tavır ve davranışlar içinde olma bir vilâyet yolu, körü körüne taklit ve hele yolu sarpa uğratanlara iktidâ tam bir yolsuzluktur ve her zaman bir mânevî ölümle neticelenmesi mukadderdir.

Bu mülâhazaya Hazreti Mevlânâ şu sözleriyle iştirak ederek bu kabîl konularda önemli bir hususa dikkatlerimizi çeker:

كَار پَاكَان رَا قِيَاس از خود مَگير
گَرچِه مَانَد دَر نُوِشتَن شِير وُ شِير
كَامِلى گَرخَـاك گِيرَد زَرشَـوَد
نَاقِصِ ارزَر بُردَه خَاكِستَر بُـوَد

“Pak ve nezih insanları kendine kıyas etme! Her ne kadar yazılışta şîr (süt) şîr (arslan)e benzese de (aynı değildir).
Eğer bir kâmil insan toprağı (avucuna) alsa altın olur; eğer nâkıs biri de altını (eline) alsa kül olur.”

Sofiye nezdinde fenâ; aşağıdaki taksim içinde ele alınagelmiştir:

1) Fenâ-yı ef’âldir ki; bu ufka ulaşan hak yolcusu, her nefes alış-verişinde “hakikatte Allah’dan başka fâil yok” gerçeğini mırıldanır-durur; acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçlarının çehresinde, hep O’nun güç, kuvvet ve servetinin emarelerini müşahede ederek sürekli vicdanının enginliklerinden yükselen nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesiyle-soluğuyla yaşar.

2) Fenâ-yı sıfâttır ki, bu zirveye ulaşan sâlik; bütün hayatların, ilimlerin, kudretlerin, kelâmların, iradelerin, sem u basarların O’nun sıfât-ı sübhaniyesinin birer şuâı, birer tecellîsi ve birer aks-i nûru olduğunu duyar, zevkeder ve bütün “havl” ve “kuvvet”inden teberride bulunarak, esmânın arkasında Müsemmâ-yı Akdes’in şuaâtıyla medhuş ve sıfatların verâsında Mevsûf-u Mukaddes’in ihsaslarıyla mütehayyir, “bî kem u keyf” hep vuslat-ı tâmme hulyalarıyla oturur-kalkar.

3) Fenâ-yı zâttır ki, mağrip ve maşrıkın iç içe olduğu bu matlaa ulaşan hakikat eri, zevkî ve hâlî olarak “Allah’tan başka hakikî hiçbir varlık olamaz” der ve bütün kevn ü mekanları O’nun ilminin, haricî vücûd nokta-i nazarından bir zuhûru ve “var” diyebileceğimiz her şeyi de O’nun “vücûd” nûrlarının tecellîsinden ibaret görür; görür ve her nefes alış-verişinde bu ruhânî zevk ve hâleti “her şey Sen’den” sözcükleriyle seslendirir..
seslendirirken de, O’nun varlığının ziyâ-yı hakikatında eriyip-gitmeyi ve fenâ bulmayı vücûda mazhariyetin gerçek bedeli sayar.

Böylece her hak yolcusu evvelâ; وَالله خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de sizin fiillerinizi de Allah yarattı.” (Sâffât, 37/96) medlûlünce, ef’âl âlemi açısından fâniliğin ilk sinyalini alır; “Her şey Sen’den, Sen Fâil’sin.” der temkine yürür.
Sonra وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللهَ رَمى “Attığını sen atmadın onu Allah attı.” (Enfâl, 8/17) fehvasınca, hiçliğinin idrakiyle, O’nun sıfatlarının gölgesinde tamamen erir ve onları aksettiren bir ayna hâline gelir.
Hatta derecesine göre metâf-ı ins u cân olur.
Seyr u sülûkünü devam ettirebilirse, bu kez, bütünüyle mâverâîliğe açılır ve كَانَ اللهُ وَلاَ شَيْءَ مَعَهُ وَاْلآنَ كَمَا كَانَ “Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu; şu anda da O Ezel Sultanı ebed saltanatının biricik Sahibi.”[1] mantûkunca, zirveler üstü bir seviyede hâlî, zevkî bir fânilik hissiyle bütün bütün yok olduğunu duyar ve bekâya yürür.
Böyle bir duyuş ve seziş, ister deryadan bir damlanın, bîpâyân o derya karşısında, menşei, hâli ve akıbeti itibarıyla ne idüğünü itiraf sadedinde bir hakperestlik ifadesi olsun, ister O’nun her şeyin Kayyûm’u bulunması ve O’na dayanmadan hiçbir nesnenin varlığından söz edilemeyeceği mülâhazasından kaynaklansın fenânın, insan mahiyetinin mutlaka ortaya çıkarılması gerekli olan bir ana unsuru, bekânın da, Hazreti Kayyûm’un “lâzım-ı gayri mufârıkı” olduğunda şüphe yoktur.
Yolculuk bitip, seyr u sülûkun tamamlanmasıyla kul, kendi özündeki bu gerçeği ortaya çıkarınca, Hazreti Sultan da ona, kendi kayyûmiyetinden bekâ tâcı giydirecektir ki, daha sonra tafsil edileceği üzere, tasavvufta böyle bir mazhariyet “fenâ fillâh-bekâ billâh maallah” sözleriyle ifade edilir.

Düşüncelerini “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” potasında şekillendirebilmiş tevhid erleri, Hazreti “İlim” ve “Vücûd” deryasında eriyip yok olmayı hep bu mülâhazalar içinde değerlendirmiş..
ve bir taraftan rubûbiyet dairesinin hukukuna fevkalâde bir titizlikle riayet ederken, diğer taraftan da sekr ve gaybetlerinde dahi hep temkin ve teyakkuz hâlinin âdâbına uymaya çalışmışlardır.
Zaten, onların söz ve tavırlarına az dikkat edilse, davranışları itibarıyla hâle mağlubiyet ve neşveli görünmenin dışında, temkine muhalif herhangi bir aşırılık da müşahede edilmez.
Onlardan biri:

زِسَازِ مُطْرِبِ پُرِسُوز اين رَسِيد بَگُوش كِه چُوبُ و تَارُو صَدَاىِ تَن تَن هَمَ اَزُوست

“Mutribin sazının sûziş-i nağmelerinden gelip kulağa akan (sazın) ağaç ve tellerinin tın tın sadâsı O’ndandır.” derken, bütün mâsivâyı Cenâb-ı Hakk’ın vücûd deryasından bir damla gibi görmekte ve içinde bulunduğu o derin istiğraktan ötürü de, damlayı deryadan, zerreyi güneşten, aynayı onda tecellî eden gerçekten ayıramayarak; bir Türkçe sözde de:

“Bu deryaya ey cân sen oldun ırmak,
Denizle ırmağı ne zordur ayırmak..”

şeklinde ifade edildiği gibi, kanatlanıp enginliklerine açıldığı vahdet deryası veya âsumanında kaybolmakta, daha sonra deryanın o karşı konulmaz telâtumuna yenik düşerek ne sahili görebilmekte ne de kenara çıkabilme irade ve şuurunu gösterebilmektedir.

Bu mestlerden bir diğeri de:

گَهِى دَر كِسوَتِ لَيلَى فُرُوشَد
گَهِى بَر صُورَتِ مَجنُون بَر آمَد
چُويَار آمَـد زِ خَلوَتخَانَهِ بِيرُن
هَمَان نَقشِ دَرُون بيِرُون بَر آمَد

“O bazen Leylâ urbasıyla tenezzül etti bazen de Mecnûn suretinde şereflendirdi.
Sevgili, halvethâneden dışarı adım atınca, içerinin süsü-ziyneti de ayân-beyan ortaya çıktı.” diyerek fenâ fillâh ufkuna ermiş bir sâlikin, “vücûd-u mevhibe-i rabbâniye” ufkuyla, varlığı bir ayna gibi görüp, her şeyde kendini temâşâ etme sekr ve istiğrakını dile getirmektedir.

Böyle zirvelerde dolaşan bir istiğrak eri, tevhid ihsaslarını, zevk u şevk hâlâtını, maiyyete mazhariyetini ve O’nu duyma heyecanını bazen bağırıp haykırarak, bazen bayılıp kendinden geçerek, bazen de kendini raks ve tevâcüde salarak seslendirir ki, bunların hemen hepsi seyr u sülûkun, kalbin derece-i hayatında sürdürülmesi esnasında yaşanır ve duyulur.
Bu engin deryanın müstağrak gavvaslarından biri, gönlündeki vecd ve tevâcüd tufanıyla çevresine şöyle boşalır:

“Ben ol şahbâz-ı aşkım ki,
Dû âlemde mekânım yok;
Ben ol ankâ-yı sırrım ki,
Özümden hiç nişanım yok.
Lihâz-u hâcible dû cihanı
Eyledim hoş sayd,
Temâşâ eyle bil ânı ki,
Tîrim yok kemânım yok.
Ben oldum her lisanı
Gûş ile gûyâ ve sâmi’,
Acebtir bundan artık kim
Kulağım yok lisânım yok.”

Ayrıca, sâlike taalluk eden yanları itibarıyla da fenâyı şu bölümler içinde mütalâa etmişlerdir:

1) Halktan gelecek korku ve onlara karşı duyulan beklenti hislerinden tecerrüd etme mânâsına “fenâ-yı halk.”

2) Bütün şahsî istek ve arzulardan sıyrılma anlamında “fenâ-yı hevâ.”

3) İradenin, Hakk’ın murad ve meşîeti karşısında erimesi demek olan “fenâ-yı irade.”

4) Aklın, ilâhî sıfatların tecellîsi karşısında “mahk” u “sahk”a uğraması diyebileceğimiz “fenâ-yı akıl” ki, bu sonuncusu, beraberinde bir dehşet ve hayret de getireceğinden, sâlik, çok defa esbab dairesi içindeki kriterleri koruyamayarak hayret ve dehşet yaşar.
Bu hayret ve dehşetini ifadeden de geri durmaz.
Hazreti Cüneyd’in, “Bir zaman yer ve gök ehli benim hayretime ağladılar; zaman geldi ben onların hayretine ağladım.
Şimdi öyle bir hâldeyim ki, ne onlardan haberim var, ne de kendimden…” sözleri bu konuda önemli bir örnek teşkil eder.

Gedâî’nin bu konudaki hayreti de kayda değer zannediyorum:

“Öyle bilmezdim kendimi,
O ben miyim ya ben O mu.?
Âşıkların budur demi,
Yandıkça yandım bir su ver!”

Minhâc Sahibi’nin sözleri daha kıvrak, daha âşıkâne ve daha bir hayret televvünlüdür:

“Bilmiyorum ben ben miyim, yahut O muyum?.
Bir acâib hâldeyim ve ben ben değilim.
Âşık mıyım, mâşuk muyum, aşk mıyım neyim?.
Ben vahdet kadehi ile sarhoşum ben ben değilim.
Ben neyim, namsız nişansız ankâ mı? Ben, kurbet Kâf’ıyım; ben ben değilim.
Ben cânım itibarıyla fâni ve cânân ile bâkiyim; ben evc-i rif’atteyim ben ben değilim.”

Fenânın ne olduğunu bir kere daha hatırlayacak olursak, bu sözler bir “fenâ fillâh” kahramanı için gayet normaldir; zira fenâ, Hak’tan gayrı her şeyin -tabiî sâlikin seviyesine göre- nazardan silinip gitmesi ve kalb-i şuhûdîsinde sadece O’nun bâki kalmasıdır.
Sâlik terakki edip, zâhir ve bâtınını, iz’ân ve şuurunu hakikatin mârifetiyle nûrlandıracağı mertebeye yükselince, artık her şeyin kimin elinde olduğunu apaçık müşahede etmeye başlar; başlar ve günebakan çiçekler gibi varlığını, bekâsını elinde bulunduran o Zât’a yönelir.
Sonra da tevhid-i fikir ve teksif-i himmetle, daha derinleştikçe, bütün varlığın da O’nun vücûdunun ziyâsından gelen birer tecellî olduklarını anlar; derken bütün kâinat ve hâdiseleri tamamen tevhidî bir mülâhaza ile daha farklı değerlendirme ufkuna ulaşır ve her şeyi perde arkası hususiyetleriyle duyup yorumlama mazhariyetine erer.

Yeni bir kademde bulunup bir merhale daha yükselince; varlık adına bütün hâdiselerin, insanî bütün faaliyet ve gayretlerin, bilâ kayd u şart Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına dayandığını, her şeyin bu kaynakların bağrında varlığa erdiklerini ve o ilâhî meşcerelikte serpilip geliştiklerini imanî bir şuurla kavrayarak bütün şuûnun O’nun havl ve kuvvetiyle hâsıl olduğu iz’ânına ulaşır; ulaşır ve bütün işlerde kendi irade ve ihtiyarının sınırlarını daha net görür; derken gölgeden bütün bütün vazgeçerek aslın vesayetine sığınır, O’nun vüs’at ve enginliği içinde yeniden bir kere daha var olur.

Bundan öte bir adım daha atabildiği takdirde o, zâtıyla, sıfatlarıyla, beşerî bütün hususiyetleriyle umum varlığın, Allah’ın o kuşatan ilmindeki ilmî vücûdlardan çıkıp, Hazreti “Vücûd” dan istimdad ile haricî vücûd urbaları giydiklerini “hakka’l-yakîn”in bir cilvesi olarak hisseder..
hislerinde derinleşerek istiğrak ufkuna ulaşır.
Derken, her şeyin O’nunla var, O’nunla kâim, O’nunla dâim olduğunu bir iç temâşâ ile müşahede eder ve

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ “Yerin üstünde olan herkes fanidir.” (Rahman, 55/26) hakikatının her yanda bayrak açtığını, sonradan var edilen her nesnenin zevale mahkûm olduğunu, devamı müddetince de Hazreti “Kayyûm”un tecellî-i feyzinden beslendiğini, hatta bir lâhza tecellî inkıtâına maruz kalırsa muzmahil olup gideceğini vicdanî bir sezi ile duyar ve hâlî, zevkî daha derin bir tevhid ufkuna ulaşır.

Birinci mertebedeki fenâ ehl-i ilimden muhakkik olanların; ikincisi, irade kahramanları sayılan ehl-i sülûkun; üçüncüsü de şuhûda açık mârifet erbabının seviye ve istifaza ufuklarına bakar.

Birinci mertebe itibarıyla hak yolcusu Hazreti Mâruf hakkındaki mârifet ve şuuruyla -tabiî mârifet ve şuurunun derinliği ölçüsünde- kendi çerçevesinde tamamen eriyerek ikinci bir “ba’sü ba’del mevt” yoluna girmiş olur.
İkinci mertebe açısından her sâlik, mârifet üstü ruhânî bir müşâhede ve mükâşefe sayesinde, iç dünyası itibarıyla bir gaybet ve istiğraka düşerek, kesret içinde halvet ve binbir gürültü içinde hâlî bir sessizlik yaşar.
Üçüncü mertebe zaviyesinden ise her sâlik-i müntehî, bütün bütün beşerî arzu ve isteklerden tecerrüd ederek, Hazreti “İlim” ve “Vücûd”un zuhûr ve tecellîleriyle nereye baksa, her yönde ufkunu أَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (Zât’ı) oradadır.” (Bakara, 2/115) fehvâsınca hep O’nun emareleri sarar..
neyi görse, O’na ait şuâlarla irkilir..
hangi şeyi temâşâ etse, O’nun sübühât-ı vechiyle hayret ve dehşete düşerek bir sürü müteşabihle hep O’nu sayıklar…

Hak yolcusu, bir bir bu fenâ mertebelerini aşıp da tam bir “fenâ fillâh” kahramanı hâline gelince, artık her ufukta ona “bekâ billâh” renkleri tüllenmeye başlar.
Böyle bir sâlik, her an karşısına çıkan ayrı bir ‘لاَ’ yı aşar ve her lâhza ayrı bir ‘إِلاَّ’ ya ulaşır.
Ona, yürüdüğü bu yolda adımlarını biraz daha açması ve tecellî sağanaklarının da inkıtâsız devamı sayesinde, Rubûbiyet-i külliye ve Kayyûmiyet-i tâmme perdesiz, hicapsız zuhûra başlar ve bir an gelir ki, vicdanî bir duyuş ve sezişle, O’nun tahtının her şeyi kapladığını duyar ve O’na tam yönelmenin şekillerinden tevbe, inâbe ve evbe merdivenleriyle yükselerek O’nun ulûhiyetinin herkese açık nûrlarına gömülür; gömülür ve ibadetlerinde olağanüstü bir mehâfet ve mehâbet zevkine müstağrak olur..
Allah beyanını şeker şerbet lezzeti içinde dinleme iştiyakına erer..
kendini bazen mehâfetin temkin iklimlerinde, bazen mehâbetin teyakkuz yamaçlarında, bazen de rahmetin her şeyi aşkın ummânlarında hissederek havf u recâyı, hüzn ü sürûru aynı anda birden yaşar ve bir daha da o kapıdan ayrılmamaya çalışır; öyle ki artık o, her tasavvuru, her düşüncesi, her sesi, her soluğuyla kendini O’na ifade ederek tam bir وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/99) kahramanı hâline gelir ve bir “hel min mezîd?” (Kaf, 50/30) yolcusu olarak hiç durmadan ilerler; ilerler; zira bilir ki, o durduğu zaman yol da biter, yolculuk da, hedefe ulaşma gayesi de..
çünkü bu yolculuk Nâmütenâhi’yedir..
burada böyle bitmeyen bir cehd ü gayret, ötede değişik tecellîlere mazhariyet şeklinde hep devam edip gidecek demektir.

اَللَّهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ، صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ،[2] وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] Buhârî, tevhid 1; Müsned 4/431; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/204
[2] Allahım! “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lutfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet.
Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” (Fâtiha sûresi 1/6-7)

Bekâ Billâh

Kelime mânâsı itibarıyla, devam, sebat ve hep aynı hâl üzere kalma anlamına gelen bekâ; kulun, kendi nefsi dahil bütün eşyayı -onların zâtları ve nefisleri itibarıyla- yok kabul edip, canlı-cansız her nesneyi Hazreti Vücûd’un ya da Hazreti İlim’in ziyâsının bir tecellîsi ve bir gölgesi olarak vicdanî müşahede ile müşahede etmesidir.
İşte böyle, nefis ve benlik cihetiyle mahv u sahka uğrayıp, sonra da Hakk’ın bekâsıyla yeniden var olan sâlik, artık Hakk’ın vücûduyla mevcûd, Hakk’ın bekâsıyla bâkî, Hakk’ın hayatıyla hayy, Hakk’ın ilmiyle âlim, O’nun iradesiyle mürîd, sem u basarıyla da semî ve basîrdir; insan üstü görür, duyar veya öyle görüp duymaya terettüp eden mazhariyetlerle serfirâz olur.

Bu seviyede zevkî ve hâlî olarak kendi isim ve resminden sıyrılabilen müntehî bir sâlik, izâfî olarak, arz ve semâda Allah’ın sıfatlarından biriyle tavsif edilir ki, melekûta açık olanlar vicdanlarında her zaman bunun bir aks-i sadâsını duyabilirler.
Böyle bir hâl, her gönül erinin, kendini idrak ve zevk edişine göre isimlendirilmesi de sayılır ki, bu da Mahbûb-u Hakikî’den başka hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey düşünmeyen; kalbi hep O’nun varlık ve bekâsıyla atan; ruhu her an O’nun ayrı bir lem’a-yı tecellîsiyle yenilenip duran saf ruhların temâşâ ve zevk ufkudur.
Sâlikin, onu bu zirveye taşıyan Hak’la münasebeti, Hakk’ın da onunla bu ölçüdeki muamelesi devam ettiği sürece, böyle bir “bekâ billâh” kahramanı; ilim, idrak, his ve şuur itibarıyla, az da olsa başka şeylerin tesiri altına girmeyi kalbî ve ruhî hayatını söndürebilecek bir mânevî küsûf gibi görür; ezkaza, böyle bir şeye mâruz kaldığını hissederse, bir an evvel bu kâbuslu durumdan sıyrılmak için, Hazreti Mahbub’un, meârif-i mahsusası ile onun ruhuna bir perde aralamasını beklemeye koyulur ve göz kırpmadan da bekler durur.

Bir diğer yaklaşımla bekâ; fâni meşhudât ve mahsusâtın kendi renk ve çizgileriyle bütün bütün zâil olmalarını müteakip -bu biraz da zamanın tesiri altında bulunmayı duymaya göredir- kendi şartlarına bağlı, gelip geçici mukayyet bir devam veya ilâhî inâyetin harikulâde teyitleriyle mutlak bir istimrardır.
Şöyle ki hak yolcusu; yoldaki işaret ve işaretçilerle seyr u sülûkunu sürdürürken, belli bir noktadan sonra -nokta ifadesi yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyettir- emareler, işaretler yol kenarlarına çekilir ve görünmez olurlar.
Medlûlün, kendi varlığının ziyâsıyla delil ve işaretlerin nûrlarını aşkın hâle geldiği ve şahitlerin, yüce gerçeğin destanı adına birer malzeme veya enstrümana dönüştüğü makam görüntülü bu nokta; farklı bir nefes alma noktasıdır ve farklı bir zâviyeye yönelme hâlidir.
Yolculuk devam ederse -bu biraz da sâlikin istidadının, daha ötelere açık olmasına ve azmin sürekliliğine bağlıdır- afakî ve enfüsî atmosferlerin her yanında “fenâ” esintileri hissedilmeye başlar.
Sülûk, zaman ve mekan üstü bir hâl alınca da; vicdanda bekâya açık tam bir fenâ duyulur ve hissedilir ki; artık böyle mânevî bir atmosferde ne hâl ne de meâl söz konusudur.
Bu noktaya -yukarıdaki nokta mülâhazası mahfuz- ulaşınca aklın dili tutulur..
idrak kendi kabuğuna çekilir..
ve artık her yanda yıldızlar parlaklığında şahitler de olsa, güneş zuhûr ettiğinde her şeyin gaybûbet etmesi gibi, en parlak ışık kaynakları dahi silinir gider..

“وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ – Ancak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zâtı baki kalır.” (Rahman 55/27) mazmûnunca, fevka’l-idrak, fevka’l-ihata ve fevka’l-ihsas sadece ve sadece O kalır.

İlmin bilinen sebepleriyle elde edilen bilginin derkenar hâline gelmesi; bilinenlerin bir mâlum-u mahza içinde eriyip yok olması; bütün görmelerin, sezmelerin zâtî olarak silinip gitmesi; bunlara karşılık, görme, bilme, sezmelere dayanan mânâ ve muhtevânın olduğu gibi devamı; hakikatin her şeye galebe çalması ve bütün mahiyetleri “cem” nûrlarının kuşatması neticesinde izâfî gerçeklerin birer birer kaybolması mânâsında O’nun bekâsı ki, birinci derece ilmî, ikinci derece şuhûdî ve üçüncü derece de zevk-i vücûdî mertebelerine bakar.
Bu mertebelerin hemen hepsinde, fenâ bekâya bir yol teşkil eder ve onun gerçekleştiği her yerde, ayrı ayrı his ve idraklerin seviyesine göre bakabilir ve eşyanın başına kendi hakikatinden izâfî atkılar, izâfî renkler salar.
Bu itibarladır ki, bu makam, sadece “bekâ billâh” sözcüğüyle değil de, daha yerinde bir deyimle, “bekâ billâh-maallah” sözleriyle ifade edilmesi yeğlenmiştir.

Ayrıca böyle bir yaklaşımda, iki farklı zâviye söz konusudur:

1) İnsanın, eşya ve hâdiseleri onların vücutları ve zâtları itibarıyla fâni bulup, fâni hissettiği bir hâldir ki -bu seviye, her şeyin kendi nefsine bakan yanlarıyla mütelâşî olup gitmesi seviyesidir..
ve sâlikin, bu mânânın hâsıl ettiği atmosferle kuşatıldığı yer de “Hazreti Cem”dir- her şey zevken ve hissen itibardan düşer ve bütün bütün sıfırlanır.

2) Müteyakkız sâlike, farkın galebesi durumunda eşyanın bitamâmihâ fenâ bulmaması; aksine bütün varlığın nisbî ve izâfî vücutlarının bekâsı söz konusudur ki, bu iki ayrı seviyedeki duyuş, seziş ve zevk edişe büyükler, “Cem’de sukût, farkta sübût söz konusudur.” demişlerdir.

Konuyu Sahabî telâkkisine yaklaştırarak yorumlayacak olursak; hiçbir şey kendi nefsi itibarıyla var değildir; her şey Vücûd-u Hakk’ın kendi dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir.
Eşyanın hakikatinin sübûtu kendi çerçevesinde bir gerçek, Hakikî Vücûd’a nisbet edildiğinde ise izâfîlikten öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Böyle bir telâkki, mebde’de bir itikat ve kabul, neticede ise bir ilme’l-yakîn, bir şuhûd ve bir zevktir ki, seyr u sülûk-i ruhânî sayesinde, sâlikin kalbinde bütün varlık ya tamamen kıymetten düşer ve sıfırlanır veya Hakikî Vücûd’un nâmütenâhi ziyâsı karşısında, güneş tulû ettiğinde ateş böceklerinin ateşlerinin silinip gitmesi gibi silinir gider; sâlik de, kalben ve zevken bütün mâsivâdan sıyrılarak O’nun iradesinin vesâyetine, meşîetinin şümûlüne ve vücûdunun nûrlarına müstağrak olarak kendini zevk-i ruhânisinin çağlayanlarına salar ve “Hû” der durur.

Böylece her sâlik, zevken ve hâlen kendi fiillerinde fâni olmakla Hakk’ın ef’âlinde yeni bir vücûd ve bekâya açılır.
Kendi sıfatlarında fâniliği duymakla Hak sıfatlarındaki bekâyı zevkeder.
Kendi zâtını unutmakla da -unutma hususu farklı yorumlara açık bir konudur- Hakk’ın vücûdunun ziyâsıyla yer yer fark, zaman zaman da cem mülâhazalarıyla yeni bir varlığa erer ki, böyle bir mertebeye erişen talihli sâlikin önünde, istidadının ölçüsü nisbetinde sadece “maiyyet-i ilâhiyye” kalmıştır ki, o da bekâ billâh kahramanının ulaşacağı en son zirvedir.
Böyle bir makama mazhariyet beraberinde bazen hayret, bazen sekr ve dehşet getirir.
Câmî bu hayreti, şu sözleriyle çok güzel ifade eder:

عِشق جُز نَايِي وُ مَاجُزَ او نه اِيم
وى دَمِـــي بــي او نـــه إِيــم
نَـي كِـه هَـردَم نَـغمَـه آرَايـي كُند
دَر حَقِيقَت اَز دَمِ نَايِي كُنَد

“Aşk neyzensiz, biz de onsuz değiliz.
O bir lâhza bizsiz biz de onsuz olamayız.
Ney ki her zaman nağmesini süsler; hakikatte ise nağmenin süsü de neyzenin soluklarındandır.”

Bir başkası ise, böyle bir hayreti ve hayret üstü dehşeti şöyle dile getirir:

“Dîdemin envarı Hû’dur, aklımın fermanı Hû.
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
Sırrımın esrârı Hû’dur, mihrimin tâbânı Hû.
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû.
Nakd-i vârın harç kılmış yoluna dildarının,
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, dert ile dermanı Hû.”

Öyle ki, artık hep O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar, O’nunla işler, O’nunla başlar, O’nun cezbiyle müncezib kendini vahdet çağlayanlarına salar ve iradî, gayri iradî hep O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur; dönüp dururken de sürekli O’nun şuaât-ı ilim ve vücûdunun ağyarı ifnâ, yârânı ibkâ tecellîleri karşısında “Yâ Hayy” der kendini hisseder gibi olur, “Yâ Hak” der O’nun ziyâ-yı vücûdu karşısında erir gider.

اَللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ أَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ وَاسْقِنَا مِنْ شَرَابِ حُبِّكَ وَأَدِمْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُعَرِّفِ طَرِيقَ الْحَقِّ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.

Tahkik

Bir şeyin gerçek veya doğru olup olmadığını araştırma-soruşturma, ortaya çıkarma ve inkâr edilemeyecek, çürütülemeyecek delillerle ispatlama mânâlarına gelen tahkik; erbab-ı tasavvufça, Hazreti Zât-ı Ehad u Samed’i, vücûd ve evsâf-ı kemaliyesiyle, -Kur’ânî muvazene içinde- bilmenin ötesinde, ulûhiyet hakikatinin “bî kem u keyf” müntehî bir sâlikin vicdan ve letâifinde, hususî tecellîlerle belirip duyulması şeklinde yorumlanmıştır ki; bu seviyeye eren bir hakikat eri, ondan öte artık, ne şüphe, ne tereddüt, ne de herhangi bir kuşkuya maruz kalmadan, istidâdı müsait olduğu ölçüde, yolculuğunu ya “seyr fillâh” ya da “seyr minallah” ufkunda sürdürür ve -biiznillah- herhangi bir husûfla da karşılaşmaz; karşılaşmaz, zira o mazhar olduğu makam ve pâye itibarıyla artık hep, Hakk’ın gözüyle görmekte, O’nun sem’iyle işitmekte ve her şeyi O’nun sıfatlarının ziyâsı ve vesâyeti altında duyup hissetmektedir.

Tabir-i diğerle böyle bir tahkik kahramanı hep Hak yolunda, Hak için Hak iledir.
Hak dostları arasında böyle bir pâye “makam-ı mahbubiyet”e ait bir pâyedir ve Hazreti Mahbub’un hususî bir teveccühünün remzidir.
Başı bu pâyeye eren bir tahkik eri, Hakk’ın mahbubu olduğu gibi, onun gök ehlince sevilmesi ve yerde temiz kalblerin ona teveccüh etmesi de ona karşı Hak teveccühünün bir aks-i sadâsıdır.
Bu bâtınî alâkanın zahirî emaresine gelince o da, farzların kusursuz olarak yerine getirilmesi üzerine bina edilmiş bir nafile tutkusudur.

Evet, farzları vaktinde hakkıyla yerine getiren, getiremediklerini de ciddî bir nedâmet ve telâfi duygusuyla kazâ eden, sonra da tabiatının gereklerini yerine getirme ölçüsünde nafilelere düşkünlük gösteren bir hakikat âşığı, her zaman hakkı duyar, hakkı görür, hakkı tutar kaldırır ve hakka doğru yürür ki, böyle birinin gönlüne ağyarın gölge etmesi ve gözlerine başka hayâlin girmesi asla söz konusu değildir.
Ara-sıra ufkunu buğu ölçüsünde bir sis bürüse de, bahar bulutları gibi gelip geçicidir ve bu yeni bir açılımın da şafak emaresidir..
evet onlar sıkıntı hâlinde de, sevinç-neş’e zamanında da sürekli yol alır ve hep kazanırlar.

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bu tahkik kahramanlarını şöyle resmeder:

“Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
Nûr-u Hakkı âleme bîçûn[1] karîn
Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsiru)[2] dedi,
Bulduğu için nûrunu bu mâ u tıyn.[3]
Nûr-u pâk bulmasaydı âb u hâk,[4]
Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
Nûr-u (Lâ şarkî ve lâ garbî)[5] bulan,
Ehl-i dil mişkât-ı nûr olmuş yakîn.
Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
Âminûn u sâlimûn u gânimîn.[6]
Hakka tefvîz ile Hakkı sen seni,
Fâil-i Muhtâr’ı bul Ni’me’l-Muîn.”

Bir diğer yaklaşımla tahkik; sâlikin, imanını mârifetle, mârifetini muhabbetle derinleştirerek bunları âdeta birer gez-göz-arpacık gibi kullanıp, uğradığı her izâfî makamın ufkuna göre Hak rızâsına talip olması ve onu takip etmesidir.
Bu yüce hakikatin, seyr u sülûk-i ruhânînin her mertebesinde duyulup hissedilmesi farklı farklıdır; zira, her hak yolcusunun imanı, mârifeti, aşk u iştiyakı onun yakîniyle mebsûten mütenâsib (doğru orantılı)’dir..
ve imanda, mârifette, muhabbet ve zevk-i ruhânîdeki farklılık, tahkikteki farklılığın bir neticesidir.
Evet, nazarî bilgilere dayanan iman -aksine ihtimal vermeyecek şekilde de olsa- [7]لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعِيَانِ fehvâsınca, gaybî fakat emare ve işaretleriyle müşahede ve mükâşefeye istinat eden yakîn gibi değildir; tıpkı böyle bir yakînin de, insan mahiyet ve tabiatının bir buudu hâline gelmiş kâmil bir iz’âna denk olmadığı gibi… Bunlardan birincisi, her şeye rağmen, tahkik sahasında ilâhî teveccühe vesile olabileceği ümit edilen ve ببضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Değersiz bir sermaye” (Yûsuf, 12/88) ölçüsünde kıymet-i zâtiyesi olmayan bir şart-ı âdi; ikincisi, mevcudiyetinin nisbî-kisbî olmasının yanında Hazreti “Cevâd”ın cömertliği ile tomurcuklaşabilmiş bir meyve namzedi; üçüncüsü de, O’nun nûr-u vücûdunun şuaâtı altında fenâ bulmuş, sonra da farklı bir renkte ikinci bir varlığa ermiş hem var hem yok hâlis bir meyve; belki de ondan da öte tam bir hulâsa..
Hazreti İbrahim, أَرِنِي كَيْفَ تُحْيي الْمَوْتى “Ölüleri nasıl dirilttiğini göster bana.” (Bakara, 2/260) talebiyle tahkikin mebdeine, لِيَطْمَئِنَّ قَلْبي “Kalbim itminana erip doygunluğa ulaşsın..” (Bakara, 2/260) mesned-i talebiyle de onun müntehâsına işaret etmiştir.
Elbette ki, böyle yüce bir peygamber ufku itibarıyla, bu ölçüdeki bir tahkikin, ne “ilme’l-yakîni”ni, ne “ayne’l-yakîni”ni, ne de “hakka’l-yakîni”ni kavramamız mümkün değildir; bizim bu şekildeki yaklaşımımız, kendi zevk ve ruh hâlimizi ifade edebilmemiz için bir “vâhid-i kıyâsî” ve bir “mirsad-ı mülâhaza” olarak değerlendirilmelidir ki, Allah Rasûlü de (sav), Hazreti İbrahim’in itminana ermek arzusuyla ortaya attığı böyle bir talebine karşı: نَحْنُ أَحَقُّ بِالشَّكِّ مِنْ إِبْرَاهِيمَ “(Bu şekilde izâfî) bir şekk İbrahim’den daha çok bizi alâkadar eder.”[8] diyerek bu ince farka işaret buyurmuşlardır.

Tahkik kahramanı; İman, mârifet, muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i ruhânî açısından tevhidî bir düşünceyle sürekli ona tahsis-i teveccüh ve im’ân-ı nazarda bulunarak O’nu biricik murad ve rızâsını da tek hedef kabul edip celâlî esintilerde cefâ mülâhazasına, cemâlî meltemlerde de safâ duygusuna kapılmadan, kahrı-lûtfu bir bilme esprisiyle bütün tecellîleri yolda bulunuyor olmanın tezahürleri sayarak; daha doğrusu öyle duyup öyle hissederek, onlara takılıp kalmadan, onlarla doğrudan doğruya meşgul olmadan, gerçek gâyenin dışındaki her şeyi gelip-geçici birer gölge telâkkî edip, sonra da hedefe kilitlenmenin gereği deyip hep ona ulaşma azmi içinde bulunan tam bir gönül eridir.

Evet o, dişini sıkıp elemlere katlanarak, elinden geldiğince cismanî lezzetlere karşı tamamen kapanarak ve dinin emir ve yasaklarına da kılı kırk yararcasına riayet ederek “Hû” deyip ilerleyen öyle bir semâ yolcusudur ki, her dönemeçte kendini ayrı bir itminan esintisiyle istikbal ediliyor görür, her makamda ayrı bir rızâ televvünüyle hoşâmedîler alır ve zâhir-bâtın duygularında:

“Bana Hak’tan nidâ geldi; gel ey âşık ki mahremsin!.
Bura mahrem makamıdır seni ehl-i vefâ gördüm.” (Nesîmî)

sözlerinin tın tın ses verdiğini duyar.
Doğrusu, burası öyle bir makamdır ki, bu makamda duyulan iman O’ndan, mârifet O’ndan, sevgi O’ndan ve aşk u şevk de O’ndandır.
Bu makamda duyguları çepeçevre saran سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki!” (Bakara, 2/32) itiraf-ı azîmesi, vicdanlarda hissedilen biricik gerçek de هُوَ الْبَاقِي اْلأبَدِيُّ الْسَرْمَدِيُّ hakikatidir.
İşte böyle bir tahkike erinceye kadar göze-kulağa neler ilişir neler.! Mertebe rütbeye, hâl de makama dönüşünce, mahiyet-i insaniye “sübühât-ı vech”in şuaâtı karşısında للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Allah onlara şöyle hitab eder: “Bugün mülk ve hakimiyet kimin?) Mutlak galip, tek Hâkim olan Allah’ındır!” (Mü’min, 40/16) der erir-gider ve cihetler üstü dört bir yanda (Rahman, 55/27) وَيَبْقى وَجْهُ رَبِّكَ ذو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ gerçeği duyulmaya başlar.
Bu noktayı tutacağı âna kadar, “dün-bugün-yarın” diyen insan mantığı, o makama erip, kendini o makamın mevhibe sağanakları içinde bulunca [9] أَنْتَ اْلأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ اْلآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ hakikat-ı ezeliye ve lâyezâliyesi karşısında mütelâşi olup dört bir yana saçılır; hatta vicdan bazen izâfî vücûdunu dahi nisyâna gömerek كَانَ اللهُ وَلاَ شَيْءَ مَعَهُ “O vardı da başkası yoktu.”[10] mülâhazasını bir kere daha derinden derine duyar..
“Ne hulûl ne ittihat; hakikî “vücûd” Sana ait; mâsivâ ise, Senin varlığının ziyâsının gölgesinden ibaret” diye mırıldanır ve bütün benliğiyle O’na nisbetin şerefini soluklar; mütevazi, mahviyet içinde ve hacâletiyle beraber “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin bütün fezâilini ruhunda duyar.

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَمَحَبَّتَكَ وَمَعِيَّتَكَ.
وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وعَلَى أَصْحَابِهِ الَّذِينَ هُمْ مُحِبُّوكَ وَمُقَرَّبُوكَ…


[1] Bîçûn: Eşsiz, benzersiz
[2] Benimle işitir, Benimle görür.
(el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13.)
[3] Mâ u tıyn: Arapça; su, toprak anlamına
[4] Âb u hâk: Farsça; su, toprak anlamına
[5] Lâ şarkî ve lâ garbî: Hazreti Tecellî’den kinaye, ne doğulu ne de batılı
[6] Emniyet, Selâmet ve kazanç içindedir demek
[7] Müsned 1/215; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/46; es-Sehâvî, el-Mekâsıdü’l-hasene, s. 414-415; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/168-169
[8] Buhârî, tefsiru sûre (2) 46; Müslim, îmân 238
[9] Ezelden beri var olan Sen’sin.
Sen’den gayri de ezelde hiçbir şey yoktu.
Her şey helâk olduktan sonra bâki kalan sadece Sen’sin, Sen’den gayrı bâki olan hiçbir şey yoktur.
(Müslim, zikir 61; Tirmizî, deavât 19; Ebû Dâvûd, edeb 98)
[10] Buhârî, tevhid 1; Müsned 4/431; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/204

Telbis

Telbîs; gayret ehline Hazreti Feyyâz-ı Ezelî’nin ihsan buyurduğu nûrlu dakika, saat ve daha geniş zamanları; sonra bütün bu zaman parçaları içinde insanlara lutfettiği ikramları, kerametleri; o kâmil insanların, yalana, aldatmaya girmeden sürekli gizleyip halk nazarında âhâd-ı nastan bir insan olarak bilinme gayretidir ki, fark-cem arası ihsasların gel-gitleri içinde duyulur..
ve böyle bir sâlik-i mülebbis, sürekli ihlâs arayışı içinde bulunur..
günde birkaç defa kendini sadâkat kontrolünden geçirir..

Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan hususî teveccühlerini ve o teveccühlerin değişik vâridler ve ikramlar şeklindeki tezahürlerini de, bir taraftan tecellî edip geldikleri kaynağa saygının gereği, diğer taraftan da, O’ndan gelen her şeyin gizli birer armağan olması mülâhazasıyla her zaman Veren’le verilen arasında, saklı birer sır gibi kalmasına dikkat eder ve bunların kimse ile paylaşılmasını istemez.
Dahası, her fırsatta Cenâb-ı Hakk’ı nazara vererek O’na müteallik şeylerin öndeliğinde ısrar eder ve izharı gerektiren ciddî bir sebep ve sâik söz konusu değilse, hemen her zaman Hazreti Halilü’r-Rahman’ın kavmine karşı, إِنّي سَقيمٌ “Ben hastayım.” (Sâffât, 37/89), بَلْ فَعَلَهُ كَبيرُهُمْ هذَا ” (Hz.İbrahim’e (Aleyhisselam), ilâhlarımıza bu işi kim yaptı diye sorulunca) “Belki bu! Büyükleri o, ona sorun” dedi.” (Enbiyâ, 21/63) türünden ta’rizlere başvurarak değişik telbîslerle dikkatleri, hep aranması gerekli olana çevirir ve aranan insan olmadan da âdeta yılandan-çıyandan kaçındığı gibi kaçınır.

Olgun bir telbîs insanı, kendi iç derinliğini ve muhteva zenginliğini ağyara hissettirmeme ve sürekli kendini sıfırlamada öyle ustaca manevralarda bulunur ki; ne melâmet mülâhazasıyla şahsında İslâm’ı ta’n ve teşnî’e kapı aralar ne de harika yanlarıyla başkaları üzerinde, mazharı göründüğü envâr u esrârın gerçek sahibi olduğu hissini uyarır.
Hemen her zaman, en sadıklara yaraşır derin bir vefa hissiyle, değil iddia ve iddia işmam eden söz ve davranışlar, üzerinde tebellür eden hususiyetlere mazhariyet demeden dahi kaçınır.
Ve aksi bir davranışı apaçık bir gasp telâkki eder; telâkki eder ve Hak ihsanlarının merkez noktasında bulunduğu zamanlarda bile hep edebini takınır ve kendi kendine: “Sen bunlara ne kaynak, ne sahip, ne de mazharsın..
evet, üzerinde yer yer belirip sonra da kaybolan bu hususî vâridler, kat’iyen senin olamaz!.
gelirken sen getirmediğin, giderken de gitmelerini önleyemediğin için onlara “benim” diyemezsin.! Bu ölçüdeki ihsan ve utûfeler karşısında senin durumun, Hazreti Feyyâz-ı Mutlak’tan gelen bu mevhibelere kesif bir ayna olmak ve O’nu nazara vermekten ibarettir.” der.
Böyle bir mülâhazanın söz konusu olmadığı durumlarda da: “Sen ilâhî sırları ketmetmelisin; ketmetmelisin ki alış-veriş devam etsin ve senin imkân ve iktidarını aşkın bu mevhibeler, senin temellük iddianla istidraç ve mekr-i ilâhîye dönüşmesin..” diye mırıldanır ve dışı itibarıyla hep düz bir insan gibi göründüğü aynı anda, iç âlemi itibarıyla fevkalâde gayûr ve gözlerinin içine başka hayâlin girmesine fırsat vermeyecek kadar da titiz davranır.

Telbîs erinin yürüdüğü cadde sapasağlam bir tahkik yolu, hedefi Hak rızâsı, meşrebi açık-kapalı halktan istiğna ve iç dünyası her an ayrı bir murakabe ile hep sürpriz derinlikler peşinde ve yükselişler adına dur-durak bilmeyecek kadar heyecanlı; halkın içinde Hak’la beraber olmanın temkînini aksettirecek kadar da engindir.
Halkın içinde dolaşır durur ve Hakk’ın mârifet-muhabbet ve zevk-i ruhânî adına kendisine olan ihsanlarını onlarla paylaşmaya çalışır; paylaşmaya çalışır, yol ve yön bilmezlere rehberlik eder..
onlara ışığa giden yolları gösterir..
A’râf’takilere Cennet iş’ârında bulunur..
hedefsiz yaşayanların gönüllerine mefkûre üfler..
ve herhangi bir külfete girmeden toplumun her kesimiyle alış-verişte bulunabilir.

Bir telbîs kahramanının gerçek çehresi, kendini nefy ü inkâr ve her şeyde Hakk’ı izhar olduğuna göre; Herevî’nin onu Hakk’a isnat etmedeki ifratını da, İbn Kayyim ve taraftarlarının tefritini de bir tarafa bırakarak bir kere daha hatırlatmak isteriz ki; telbîs, farzlarla ıstıfâ-yı ruhîsini ikmal etmiş hak yolcusunun nafile tutkusunda derinleşip maiyyet-i ilâhiyeye ermesi ve Cenâb-ı Hakk’ın celâlî ve cemâlî tecellîlerine tam bir mir’ât-ı mücellâ olmasıdır ki, Cenab-ı Feyyâz bu seviyeyi ihraz eden bir sâlikin gören gözü, işiten kulağı olur ve ona kendi olarak kalmanın yalnızlığını, sahipsizliğini, güçsüzlüğünü kat’iyen tattırmaz.
Ona bahşettiği kriterler ve onları yerinde kullanma ilhamlarıyla onu dünyevî-uhrevî en güzel akıbetlere ulaştırır.
Ona görülmedik şeyleri gösterir, duyulmadık şeyleri duyurur..
ve onu bir enstrüman gibi kullanarak insanlar arasında kendi muradını onun nağmeleriyle terennüm eder.

Peygamberlik ufkunun hususî derinliği, safveti ve kıyas kabul etmezliği mahfuz, وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Attığını attığın zaman sen atmadın onu ancak Allah attı.” (Enfâl, 8/17) ve إِنَّ الَّذِيـنَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللهَ يَدُ اللهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ “O sana bey’at edenler Allah’a bey’at etmişlerdir, Allah’ın inâyet eli onların üzerindedir.” (Fetih, 48/10) icmâlî meâlleriyle vereceğimiz bu âyetler tevhid edalı, cem televvünlü, fark buudlu böyle bir üslubun işaret kaynağı gibidirler, işaret kaynağı gibidirler, ama bu çizgide hak erlerinin yaşadığı telbîs Hz. Zât’ın zâtı itibarıyla değil, sıfatları itibarıyladır ve gerçek çerçevesi de muhkemâta ircâ ile belirlenecek bir telbîstir.
Evet, âyetlerde işaret edilen atıp vurmanın, görüp konuşmanın, bey’at edip yüceltmenin keyfiyeti -aslında keyfiyet sözü bile, söz yetersizliği mazereti olmasa apaçık bir saygısızlık- ne olursa olsun Hak, sıfât-ı celâliye ve kemaliyesiyle o Müstesna Zât’ta mütecellî demektir.

İşte bu mülâhazayı, Hz. Mevlânâ, biraz da “fenâ fillâh, bekâ billâh” esprisi içinde şöyle ifade eder:

گُفت نُوحُ اَى سَر كَشَان مَن مَن نَيَم
مَن زِجَـان مُردَم بَجَانَان مِى زِيَم
چُـون بَمُـردَم از حَوَاسِّ بُو البَشـَر
حَق مَرَاشُد سَـمعُ و اِدرَاكُ و بَصَر

Hazreti Nuh: “Ey isyanda baş çekenler, ben ben değilim; ben cânım itibarıyla ölü, cânan ile diriyim.
Zira ben, insanlığın babası Hz. Âdem’in bazı hisleri itibarıyla ölüp fani oldum..
ve Cenâb-ı Hakk bana sem’ u idrak ve basar oldu.”

Kadîmden beri ehl-i hak hep böyle vücûdda adem, ademde vücûd mülâhazası üzerinde duragelmiştir.
Bu konudaki en tutarlı yaklaşım da; nefis ve enâniyet cihetiyle yok olup, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla yeniden dirilişe erme olsa gerek…

Vücûd

Bulunma, var olma mânâlarına gelen vücûd, istiğfar eden günahkârlar için لَوَجَدُوا اللهَ تَوَّابًا رَحيمًا “Onlar Allah’ı tevbelerini kabul eden bir Rahîm olarak bulurlar.” (Nisâ, 4/64) veya herhangi bir inhiraf sonucunda istiğfar edenlerle alâkalı يَجدِ اللهَ غَفُورًا رَحيمًا “Allah’ı Gafûr ve Rahîm olarak bulurlar.” (Nisâ, 4/110) ya da münkirlerin inkâr ve suiakıbetini ifade sadedinde وَوَجَدَ اللهَ عِنْدَهُ فَوَفيهُ حِسَابَهُ “O, neticede Allah’ı bulur ve O’na mülâki olur, Allah da tastamam onun hesabını görür.” (Nûr, 24/39) âyetleriyle anlatılan Hz. Zât’ın isim ve sıfatlarının bir taallukuna mazhariyet değil; اِبْنَ ادَمَ اُطْلُبْنِي تَجدْنِي “Âdemoğlu Beni ara ki Beni bulasın.”[1] eseri ve daha bir kısım müteşâbih hadislerle bahis mevzuu edilen “bî kem u keyf” O’nu hakikatı itibarıyla bulmadır ki; netice de böyle bir bulmada hak yolcusu zevkî, hissî ve hâlî sübühât-ı vechin şuaâtı karşısında bütün bütün eriyerek, geriye sadece temyiz edemeyeceği bir “zevk” ve bir de “hâl” kalır.
İmanla harekete geçip mârifet ve muhabbete yürüyen böyle bir yolcuya “sâlik”, afakî-enfüsî emarelerin dillerini anlayarak ve onların şehadetlerini duyarak yolculuğu sürdürene “kâsıd”, hedefe ulaşıp vicdanının istiâbı ölçüsünde kalblerde kenzen bilinen hakikate -zaman, mekan ve hayyiz üstü- ulaşana da “vâcid” denir.

İşin başlangıcında, imanla tam bir metafizik gerilim, devamı itibarıyla emarelerin ufkunda sevk ve insiyak, her müstaidin kendi yolunun sonunu duyması açısından da “Hazîratü’l-Kuds”ün şuaâtı karşısında eriyip bütün bütün yok olma söz konusudur ki, bu ne hulûl, ne ittihad, ne tecessüm, ne inkılâp ne de başlangıç itibarıyla O’ndan ibaret bulunmadır; bu, sadece ve sadece derya karşısında, deryada hissedilen damlayı, güneş karşısında ondan gelen zerreyi duyma keyfiyet ve zevkidir.
Ebû’l-Hasan en-Nûri, böyle bir zevki seslendirme sadedinde; “Ben yirmi senedir hep bulma ve yitirme arasında gelip gidiyorum; ‘keyfiyeti meçhul’ Rabbimle vuslat yaşadığımda kalbimi kaybediyorum, kalbî varlığımı duyunca da O’nun gaybûbetine mâruz kalıyorum.” der ki, hâl ehlinin tahavvülünü ifade etme bakımından gayet enfestir.

Elbette ki yolun bidâyetindekilerin bu hâlâtı duyup hissetmesi mümkün değildir; zira peşi peşine cereyan eden bu ahvâl, belli ölçüde suya girmiş bir dalgıcın suyu hissetmesi, kendini derinliklere salınca tamamen suyun çekimine tâbi olması ve bütün bütün o derinliklerde kaybolunca da yalnız suyu duyması gibi bir şeydir.
Bir nesnenin hakikatine erme yolunda böyle bir duyuş eğer mârifet türü şeylerden ise, o ilim ötesi, mârifet edalı bir vicdan kültürü; eğer bir iç müşahede ise o da, bir “muâyene”; eğer hak yolcusu, araştırma, terkip ve tahlil adına bir “hel min mezîd” (Kaf, 50/30) eri ise o da bir mükâşefe ve müşâhede; şayet bu kimse bir “cem kahramanı ise” o da bir “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” hâlidir ve böyle bir hâl ehli sürekli mâsivâullahtan istiğnâ dairesi içinde döner durur.

Birinci merhale itibarıyla hak yolcusu şüphe, tereddüt ve bütün kuşkulardan sıyrılarak öyle bir vicdanî mârifete ulaşır ki, artık o noktadan sonra “bulma” adına -yer yer hakikatin seslendirilmesi nevinden varlık ve hâdiselerden bahsedilse de- istidlâle fazla ihtiyaç duyulmaz..
ve sâlik, böyle bir “ilm-i ledünnî” kaynaklı “vücûd” mülâhazasıyla, şahid ve deliller sayesinde elde edeceği bilginin yanında, hatta üstünde ve ötesinde zevkî bir mârifet ve hiss-i bâtın ufkuna yükselir.

İkinci merhale itibarıyla ise sâlik, “Hazreti Vücûd”u; cisim, cevher, araz, tahayyüz, zaman, mekan gibi hususlarla kayıtlamadan basiret nûrlarıyla ve “ayne’l-yakîn” müşahede ölçüsünde duyup hissetme zirvesine ulaşır.

Üçüncü merhale itibarıyla ise müntehî, zevkî, hâlî bir müşahede ile, Mevcûd-u Hakikî’den başka her şeyin silinip gittiği bir şâhikaya yükselir ve duygu dünyasında tam bir fenâ-yı mutlaka erer.
Böyle bir tertip; mârifeti ilmin üstünde, şuhûdu mârifetin ötesinde ve vücûdu da şuhûdun fevkinde kabul edenlere göre bir esas sayılsa da, şuhûdu vücûdun verâsında kabul edenler için tashihe ihtiyacı olan bir yaklaşımdır.

Bundan başka, vücûd hakikatine dayanan; fakat zaman zaman felsefî ve nazarî bir hüviyet arzeden, zaman zaman da hâlî ve zevkî bir keyfiyetin ifadesi olan bir de “Vahdet-i Vücûd” mülâhazası söz konusudur.
Böyle bir bahis münasebetiyle, tâkatimiz ölçüsünde o istikamette de hafif bir kapı aralamanın yararlı olacağı kanaatindeyiz.

Bütün varlık, Zât-ı Ehad u Samed’in isim ve sıfatlarının bir gölgesi ya da bir tecellîsi olması, eşya ve hâdiselerin perde arkasına muttali olanlar için her şeyin; sâlikin, zevkî, hâlî ve hissî muzmahil olup gitmesi nazariyesine dayanan, bazen felsefî bir görünüm arz eden, bazen bir taklit olarak soluklanan, bazen de tasavvufî bir duyuşun ifadesi olarak dile getirilen “Vahdet-i Vücûd” telâkkisi, bugüne kadar seslendirilme sâiklerinin değişikliği ölçüsünde farklı yorumlara tâbi tutulmuş, “Vahdet-i Şuhûd” dan, “Vahdet-i Mevcûd”a kadar geniş bir alanda yorum ve tevil zemini bulmuştur.
Bu konu “Kalbin Zümrüt Tepeleri” mevzuuyla doğrudan alâkalı olmasa da, suiistimale açık pek çok menfezi bulunması açısından işaret nevinden de olsa bir kısım ana başlıkları itibarıyla bir kere daha hatırlatılmasının faydalı olacağı mülâhazasındayız.

Vücûd; varlık, mahiyet, zât demektir ve tasavvuru da münakaşa edilmeyecek kadar açıktır.
Böyle bir görüş, pek çok yeni felsefeciyle beraber bir hayli İslâm düşünürünün de paylaştığı bir görüştür.
Ancak, vücûd başka, zât ve mahiyet ise tamamen başkadır.
Tasavvurda zât ve mahiyet vücûddan önce gelir.
Söz gelimi bir parça su, hâricî vücûd açısından henüz mevcûd değilken, onun hem zâtı hem de mahiyeti pekâlâ tasavvur edilebilir, resimlendirilebilir ve bir çerçeveye konabilir.
Oysaki vücûd, böyle bir zât ve mahiyete nisbeten ikinci derecede ve zâid bir konumdadır; zira zâtî hususiyetler, bazı arazî keyfiyetlerle müşterek mütalâa edilmeyince, orada hâricî bir vücûddan söz etmek mümkün değildir.
Meseleyi yine “su” misaliyle ele alacak olursak, “su”daki farklı hâl ve keyfiyetler onun mahiyeti üzerine zâid hususiyetlerdir.
Zâtî ve aslî keyfiyette hiçbir zaman değişiklik olmamasına karşılık, arazî keyfiyetler, her zaman yerlerini başka hâl ve tabiatlara bırakarak değişebilirler..
evet su, arazî keyfiyetleri itibarıyla sıvı olabileceği gibi, buz ve buhar hâline de gelebilir.

İşte böyle su gibi fizikî bir unsurun hem bir zâtı hem de mahiyet ve aslı olduğu misillü, aklî ve metafizik varlıkların da hem birer zâtları hem de mahiyetleri vardır.
Ancak böyle bir meselede, vücûdu mümkün olanla mutlak ve vacip bulunanın birbirine karıştırılmaması da fevkalâde önemlidir.
Hemen bütün İslâm düşünürleri, vacip olan vücûdu, kendine has bir mevcûd kabul etmiş, O’nun varlığını da mahiyete muhtaç olmaktan ve tabiî mürekkep bulunmaktan da müberrâ saymışlardır; zira başka bir şeye ihtiyaç, varlığı mümkün olan veya yaratılanların lâzımıdır.
Varlığı kendinden olan ise bu türlü avârızdan münezzehtir.
Aslında, Hazreti “Vacibü’l-Vücûd”a ayrı bir mahiyet, ayrı bir vücûd isnadı, “farz-ı muhal” mülâhazasıyla bile caiz değildir; zira O, ne yalnız bir vücûd, ne mahiyet ne de ikisinden mürekkeptir..
evet, vücûd-u vacibde ne bunların ayrı ayrı mülâhazaları ne de hepsinin birden tasavvuru mümkündür.

“Âlem” dediğimiz bütün bir varlıkta O mütecellîdir..
her şey önce birer birer, sonra bir bütün olarak O’nun varlığının emarelerinden ibarettir.
Her zaman eşya ve hâdiseler gürül gürül çağlayarak akar ve varlıklarının her karesiyle sürekli O’nu haykırırlar.
Bir yönüyle bütün kâinat ve insan böyle bir tecellî çağlayanının devam ve temâdîsinin bir ünvanı, vicdan da bu çağıltıyı duyan, değerlendiren bir müşahid, bir mütalâacı ve bir değerlendiricidir.

İşte bu zaviyeden, bütün varlık, O’ndan gelir ve mütemâdî tecellîlerle de âdeta bir ırmak gibi sürekli akar-durur.
Bu akıştaki intizam, âhenk ve sür’at sayesinde biz, ne kendi mahiyetimizdeki ne de eşyadaki inkıtâların farkına bile varamayız.
Eşya ve şüûn tecellî kareleri arasındaki fâsılalar, sezilmeyecek bir sür’at ve intizamla gelip geçtiğinden, varlık-yokluk münâvebesini duyup hissetmek mümkün değildir.
Her şey bir bir gelir, varlığa yürür; varlıkları yokluklar takip eder..
evet, bir bir gelenler, sonra bir bir çeker-gider; gidenleri arkadan gelenler izler; ne var ki biz, ne gelenleri görür ne de gidenleri hissederiz.

“Gelir bir bir, gider bir bir kalır Bir,
Gelen gider, giden gelmez bu bir sır…”

Bu sırrı anlamayanlar, ömürlerini körler, sağırlar gibi geçirir; ne bir şey duyar ne de bir şey hissederler.
Bu sırra âşina olanlarsa, varlığı temâşâ ederken kâh “şuhûd”dan bahseder, kâh “vücûd”u mırıldanır, kâh mülâhazalarını tam kompoze edememenin acziyle maksadı aşan beyanlarda bulunur..
hulûl işmam eden sözler söyler..
ittihaddan dem vurur..
hatta zaman zaman, gidip vahdet-i mevcûda saplandıkları, saplanıp O da bir “ruh-u sârî” ve bir “kanun-u sârî” diyerek zât, sıfât ve esmâ mevzuunda en büyük günahlara girer.
Gerçi bir mânâda O’nun bir asıl, varlığın da O’nun vücûdunun ziyâsının bir in’ikâsı olması itibarıyla bütün âleme bir hayâl ve gölge nazarıyla bakılabilir ve kâinat, insan, hâdiseler “bir varmış-bir yokmuş” mülâhazası içinde değerlendirilebilir; ama bu kat’iyen her şey “O” demek değildir.
Evet, ezelde sadece O var idi..
O’ndan gayri de hiçbir şey yoktu.
Bize göre bir gün geldi O murad buyurdu; ilmindeki plân, program, ilmî ve kaderî mahiyetleri, kudret, irade ve meşietiyle ilmî vücûdları haricî vücûda çıkararak varlığının tasavvurlar üstü tecellîlerini bir de ağyarın gözüyle görüp temâşâ etti ve her şeyi kendi zâtına bir mir’ât-ı mücellâ konumuna yükseltti.
Yani ilminin ihatasını ve vücûdunun tecellîsini farklı aynalarda izhar ederek o aynalara iltifatta bulundu.

O, henüz hiçbir şey yokken böyle bir tek emirle, âyân-ı sâbiteye hâricî vücûd urbası giydirip onu değişik buudlarıyla izhar ve teşhir eylediği gibi, isterse her şeyi bir anda yok da edebilir..
evet

“Bir kere var ol dedi, var oldu cihan
Olma derse mahvolur ol dem heman.”

Varlık, ezelde yok olduğundan, haricî vücûda yürürken O’nun sun’-u bedîiyle var olduğu gibi, vücûda erdikten sonraki varlığını da O’nun kayyûmiyetiyle sürdürdüğünden, ona “yok” denmesi onun izafîliğindendir ve bu telâkki doğrudur..
evet, her şeyin vücûdu O’ndandır ve her şey varlığını O’nun kayyûmiyetiyle devam ettirmektedir.
Ancak, ezelden ebede kadar var olan O Ezel ve Ebed Sultanı, kendi ilim ve vücûdunun bir tecellî ya da bir gölgesinin gölgesini varlık şeklinde plânlayıp bizi ve bütün kâinatları bu büyük plânın birer parçası hâline getirerek bizlere nefhettiği ilâhî bir ruhla, kendi bediî eserlerini, bir de, milyarlarca farklı aynalarda müşahede etmek istedi ve takdirlerini takdirlerimize emanet eyledi.
İlmî vücûdlarımız itibarıyla mücmel ve mübhem bulunan “sen”, “ben”, “siz”, “biz” ünvanlarına senlik ve benlik sıfatlarına; seçilme ve birbirinden ayrılma, başka başka mahiyetler alma ve mahiyetlerimizdeki cevherlerin hususiyetleri açısından kaderî plândaki istidatlarımıza göre kâbiliyetler, kâbiliyetlere göre hedefler ve o hedeflere ulaşmak konusunda meyelanlar ya da o meyelana tasarruflar bahşederek, bizi ve her şeyi ilim ve vücûd sıfatlarının yanında diğer sıfât-ı sübhaniyesiyle de serfirâz kılmıştır ki, bize ve bizim gibilere de, böyle mukadder, mukaddes bir mazhariyete râzı olmadan başka bir şey yakışmaz.

Konuyu bu şekilde tesbit ettikten sonra geriye, temeli, dayanağı ve devamı itibarıyla belli bir zevk ve bir hâl ufkuna ulaşanlar için, kendi varlıklarını lizâtihi yok kabul etmek kalıyor ki bu da, Hazreti “İlim” ve “Vücûd”un asliyet, dâimiyet ve kayyûmiyeti karşısında, O’nun zâil bir gölgesinin varlığını nefyetmek gibi bir şeydir.
Evet her şeyi bir vahid gibi duyup hissetmek başka, bunların aynı şey olması tamamen başkadır; hakâik-i ilâhiye başka, kevnî ve izafî hakikatler başkadır.
Gerçi hakâik-i ilâhiyeden “Allah”, “Rahman”, “Rezzak” gibi isim ve sıfatlar mevsufları itibarıyla bir tek hakikat gibidir ama, bunlardan her birerleri delâlet ettiği hususî mefhum hasebiyle diğerlerinden başka ve akıl, zihin açısından da temayüzleri bedihîdir.
Bu itibarla, bir gerçek ârifin, bu türlü durumlarda hem ittihad noktalarını hem de imtiyaz noktalarını tefrik edip düşünce istikametini korumasına karşılık, yoldaki bir hâl ehlinin her zaman bazı iltibaslara düşmesi söz konusudur ki, değişik tefsirlere açık olan da işte bu türlü kimselerin yorumlarıdır.

Kevnî hakikatler ele alındığında da yine, canlı-cansız, canlılar arasında hayvan-insan-melek-şeytan gibi esmâ ve sıfât mertebesine ait belli ad ve unvanlarla değişik tecellîler görünür.
Bu ad ve unvanların arkasındaki bütün varlıklar bir birlik arz ederler; zira bunların verâsında “taayyün-ü evvel”, “âlem-i ceberût” veya “hakikat-ı Ahmediye” diyeceğimiz bir mertebe söz konusudur ki, o da bir tevcihe göre vâhidiyet, diğer bir tevcihe göre de ehadiyet tecellîsidir.
Bu mebde’deki vâhidiyet-ehadiyet mertebesine tenezzül ile âyân-ı sâbitenin bir tafsil ve inkişafı olarak taayyün etmiş ve belirgin bir hâl almıştır.
Bu itibarla da, bunlardan biri diğerinin aynı değil; bir tafsil ve inkişafıdır.

İşte bu ölçüde varlığın perde arkasına açık bir ârif, hakâik-i ilâhiye ve mutlak vâhidiyet yanında kevnî hakikatleri de müşahede eder ama, başkaları gibi iltibasa girmez..
evet, bir mânâda her şeyin mütelâşi olup gittiğini hissetse de, her nesneyi diğerinden aklen farklı ve hissen bir muayyeniyet ve imtiyaz içinde görür; tecessüslerini fark içinde sürdürür..
sürdürür de ne müşahede ve mükâşefenin vâridlerini görmezlikten gelir ne de his ve akl-ı selimin imtisaslarına karşı lâkayt kalır.
Aksine, bu ufka otağını kurmuş bir ârif-i billah, duyup hissettiklerini bazen hakikat ve izafet, asıl ve zıll mülâhazalarıyla dile getirir; bazen de اَلْحَقِيقَةُ وَاحِدَةٌ وَالتَّعَيُّنَاتُ مُتَعَدِّدَةٌ “Aslî hakikat tek, harice akseden ayân ise müteaddittir.” diyerek duygularını soluklar ve hep aynı eksen üzerinde hareket eder durur.

Bundan başka, öteden beri vücûd-u Hak, farklı iki mertebede mütalâa edilegelmiştir.
Bu mertebelerin birinde, hâl ve müşahede itibarıyla sıfatlar mülâhazaya alınmaz; dolayısıyla, sıfatların mütekabiliyeti ya da birbirine muhalefeti söz konusu değildir.
Yani bu mertebede sadece ve sadece zât mülâhazası hakimdir ki; “zât-ı baht” veya “zât-ı halis” de diyebileceğimiz bu makama erbabı: “ehadiyet”, “âlem-i lâhut”, “âlem-i lâ taayyün” ve “gayb-ı hüviyyet” demişlerdir.
“Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi” herkes vicdanının enginliği ve inkişafı ölçüsünde böyle bir hâli farklı şekilde zevkeder ve yaşar.
Diğer mertebede ise, Hazreti Zât, bütün sıfatlarıyla mülâhazaya alınır ve aynı zamanda burada sıfatların mütekabiliyeti ve birbirinden farklılığı da söz konusudur ki, işte bu mertebeye, “Hazreti Vâhidiyet”, “âlem-i ceberût”, “taayyün-ü evvel” veya “hakikat-i Muhammediye” denir.

Hazreti Vâhidiyet’in, Hazreti Ulûhiyet de diyeceğimiz bir bâtın ve Hazreti Rububiyet diyeceğimiz bir de zahir yüzü vardır.
Vâkıa, bunları bir hakikatin iki yüzü şeklinde de ifade etmek mümkündür.
Aradaki farklılığı biraz da seyr u sülûk-i ruhânî esnasında sâlikin zevki belirler ki; ayrı ayrı duyuş ve sezişlerde ayrı ayrı yorum ve seslendirmelerin olması gayet normaldir.
Meselâ, bunlardan bir kısmı, nefis ve benlikleri itibarıyla tamamen izmihlâle yönelir ve bütün ruhlarıyla Hazreti Vücûd’un duyulup hissedilmesine mâni kabul ettikleri izafî ve zıllî vücûd telâkkilerinden sıyrılarak hep “fenâ fillâh”la oturur, “bekâ billâh”la kalkar ve maiyyet maîninden huzur yudumlarlar.
Diğer bir kısmı ise, kendi vücûd-u izafîlerini duyup hissetmeyecek kadar Hazreti Vücûd’un şuâları karşısında bütün bütün eriyip yok olmuşlardır ki, ne kendilerini ne de çevrelerini görüp hissedebilirler.
Kendilerini ve çevrelerini görüp hissetmek bir yana, istiğrak ve izmihlâllerinin derinliği ölçüsünde farkı rüya sayar; ağyara vücûd isnadını da âdeta şirk-i hafî kabul ederler.

İşte böyle farklı farklı duyup hissedişlerin ifade, yorum ve seslendirilmeleri de farklı farklıdır.
Bazılarının üsluplarında açık bir “panteizm” sezilir.
Bazılarının beyanı “monizm”i yorumlar gibidir.
Bazılarına vahdet-i vücûdcu diyebilirsiniz..
bazıları ise gayet net vahdet-i şuhûdcudur.

Şimdi isterseniz bu farklı konuları bir de mutasavvifîn ve mütekellimîn açısından ele alalım:

Teftâzânî, vücûd hakkındaki telâkkileriyle tasavvufçuları iki kategoride mütalâa eder.
Ona göre bunlardan bir kesim, vahdet-i vücûd mevzuunda oldukça mâkul bir çizgide yürür..
ve mevcûd gibi vücûdda da kesretin var olduğunu kabulle beraber, seyr-i ruhanîlerinde kendi kemalâtlarının arşına ulaşıp da kendilerini tevhid deryasında müstağrak; zâtlarını Zâtullah’da, sıfatlarını da Sıfâtullah’da eriyip gitmiş görünce, gayrı onların nazarında bütün mâsivâullah kaybolur gider; gider de Hazreti Vücûd’dan başka bir şey göremez olurlar.
Bu hâle, “fenâ fi’t-tevhid” dendiğine daha evvel temas edilmişti ki, Hazreti Seyyidü’l-Muvahhidîn, bir kudsî hadisle bu noktaya şöyle işaret buyururlar: “Allah: Kulum, nâfile ibadetlerle Bana yaklaşır, yaklaşır da Ben de onu severim; sevince de onun işiten sem’i, gören basarı olurum.”[2] Bu mertebeye yükselen bir müntehî, bazen müşahede ettiği resimleri, bazen de vicdanında duyduğu ahvâli ifade edecek tabir bulamadığından, maksadı aşan beyanlarda bulunabilir; hatta hulûl ve ittihada çekilebilecek sözler bile söyleyebilir.

İkincilere gelince, onlar açıktan açığa nazarî bir vahdet-i vücûda kâildirler..
ve bir mânâda her şeyi O’ndan ibaret kabul etmektedirler ki; bu telâkkiye göre, görüp duyduğumuz âlemde, vücûd-u Bârîden başka hakikî hiçbir vücûd yoktur; kesret dediğimiz şeyler ise sırf bir hayâl ve seraptan ibarettir.

Teftâzânî’nin bu tarifinde, Mustafa Sabri Bey’in de işaret ettiği gibi, birinci kategoriye girenlere “sofiyyûn” ikincilere de “mutasavvifûn” denir.
Birincilerin beyanı, vecd ve istiğrak gibi bir hâli ifadede, kelime yetersizliğinden kaynaklanan bir iltibas ve bir hata söz konusudur.
İkincilerin mülâhazası ise tamamen bir düşünce tarzı, bir kanaat ve bir felsefedir.
Celâleddin ed-Devvânî, bu kanaati kanaatin arka plânıyla şöyle izah eder: Zâtî olsun, zamanî olsun, varlığın kendi kendine meydana gelmesi imkânsız ve muhâl olduğundan, vücûdu mümkün olan hemen her şeyin behemahâl vacibu’l-vücûd bir illet ve sebebe dayanması zarurîdir.
Bu itibarla, hiçbir mâlûl ve mahlûk kendi kendine var olamadığı, varlığını devam ettiremediği gibi, dayandığı noktaya aykırılığı ve muhâlefeti de söz konusu değildir.
Öyle ise bütün eşya ve hâdiseler, dayandıkları sebep ve illetlerle kaimdirler.
Dolayısıyla da her şeyin vücûdu itibarîdir.
Yani varlığın her parçası, dayandığı illet ve sebep itibarıyla izafî bir vücûda sahip olsa da, ondan, müstakil bir varlık gibi söz etmek mümkün değildir.

Böyle bir yaklaşım açısından, kâinatta her zaman itibarî ve izafî pek çok vücûd söz konusu olsa da, varlığı kendinden hakikî vücûd sahibi bir tanedir, O da vücûd-u Bârî’dir.
Bizim müşahede edip duyduğumuz şeyler ise, Zât-ı Hakk’ın şuunâtından ibarettir..
Muhyiddin İbn Arabî bu konuda daha da ileri giderek: “Hiçbir şey bir neş’etten, bir tezahürden, bir akisten öte herhangi bir kıymet-i vücûdiyeye malik değildir.
Ne var ki, bu neş’et, bu tezahür ve bu akisler (tıpkı bir film şeridindeki kareler gibi) o kadar hızlı ve peşi peşine hareket etmektedir ki; biz bir galat-ı hisle onda bir devam ve temâdînin var olduğunu zannetsek de, her şeyin böyle mütemâdî bir tecellîden ibaret olduğunda şüphe yoktur” der.
Câmî ise aynı çizgide: كُلُّ مَا فِي الْكَوْنِ وَهْمٌ أَوْ خَيَالٌ أَوْ عُكُوسٌ فِي الْمَرَايَا كَالظِّلاَلِ “Kâinatta her şey, ya bir vehim, ya bir hayâl ya da aynalardaki gölgeler, akisler gibidirler.” diyerek bu mülâhazalara iştirak eder.
Bedreddin’in konu ile alâkalı mütalâaları tamamen onun madde mevzuundaki düşüncelerini aksettirir ki, “Vâridat” baştan sona bu kabîl çarpık düşüncelerin harmanı mahiyetindedir.
Bu itibarla da onu, nazarî vahdet-i vücûdcular arasında saymak bile doğru olmasa gerek…

Vahdet-i vücûd konusunda, bazılarının hâlî ve zevkî mülâhazaları, bazılarının Zât-ı Hakk’a tahsis-i nazar etmeleri, bazılarının da konuya tamamen nazarî ve felsefî olarak yaklaşmaları pek çok farklı düşünce, farklı yorum ve farklı seslendirmelerin doğmasına sebep olmuştur.
Bununla beraber nerede ve hangi dönemde olursa olsun, bu görüşü paylaşanlar, Allah’ın vücûdundan başka, kendi kendine kaim, hakikî bir vücûdun bulunmadığı konusunda ittifak içindedirler.
Bu temel mülâhazaya göre, Allah’tan başkasına vücûd isnadı, onların varlıklarının hakikî ve onlarla kaim olması açısından değil, Allah’a nisbet ve taallukları itibarıyladır.
Yani bu sisteme göre hakikî Vücûd birdir.
Bütün eşya ve hâdiseler ise bu biricik Vücûdun akis ve tecellîlerinden ibarettir.
Farklı bir yaklaşımla, vücûd bir ummân, eşya ve hâdiseler ise bu ummânın “bî kem u keyf” mevceleri mesâbesindedir.
Ne var ki bu dalgalanmalarda her bir dalganın yine de kendine göre bir temayüz ve muayyeniyeti söz konusudur.
Her bir dalga zuhûr itibarıyla bir hususiyete malik olmasının yanında, ummân içinde mütelâşî görünmesi açısından da, hissî ve zevkî olarak tamamen itibardan düşmekte ve gidip bir hiçe incirâr etmektedir.

Vahdet-i vücûd, hissî ve zevkî yanları nazara alınmadan, asliyet ve zılliyet hususları üzerinde durulmadan felsefî bir mülâhaza ile tahlile tâbi tutulursa, ta’tîl düşüncesine (sıfat ve esmâ-i ilâhiyeyi kabul etmeme felsefesi) girilir ki, böyle bir durumda hem din, hem ahlâk, hem de ilim ve hikmet açısından dünya kadar menfî şeylere sebebiyet verilmiş olur.
Hatta tevhid yolunda yürürken, tevhid adına bir şirk-i hafîye düşülmesi bile söz konusu olabilir…
Aslında, İslâm dini, قُولُوا لا إِلهَ إِلاَّ اللهُ تُفْلِحُوا “Lâ ilâhe illallah’ deyin kurtuluşa erin.”[3] gibi temel disiplinleri, قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ De ki: “O, Allah’tır.
Tektir.” (İhlâs, 112/1), وَإِلـهُكُمْ إِلهٌ وَاحِدٌ “Hepinizin İlâhı tek İlâhtır.” (Bakara, 2/113) misillü ana esaslarıyla, sürekli tevhid-i ulûhiyeti nazara vermiş ve لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka mevcûd yok.”
 veya لاَ مَشْهُودَ إِلاَّ هُوَ “O’ndan başka meşhûd yok.” gibi sözlerle ifade edilen “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şuhûd” gibi konuları hiç bir zaman temel disiplin olarak söz konusu etmemiştir.
Dolayısıyla da bu zengin ve rengin ahvâl, öteden beri hep bir zevk ve hâl işi olarak değerlendirilmiş ve kat’iyen objektif ve bağlayıcı bir esas olarak görülmemiştir.

Evet, vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd, seyr u sülûk-i ruhânîde, mârifet ufku itibarıyla belli seviyeye ulaşmış, bazı mizaç ve meşreplerin mazhar oldukları hâl açısından duyup zevk ettikleri, sezip değerlendirdikleri öyle hususî bir kısım imtisas ve ihsas ürünüdürler ki, böyle bir duyuş ve sezişi netice veren ahvâlden sıyrıldıklarında veya istiğrak ve sekirden yakazaya yürüdüklerinde, o hususî ahvâle ait hususî vâridleri de bir kenara bırakır ve her şeyi Hazreti Mişkât-ı Nübüvvetin ışık tayfları altında yeni yeni yorumlara tâbi tutarlar.
Bununla beraber bir kısım ehl-i mârifetin, bazen sekir ve istiğrak ânındaki sözleri, bazen de, kendilerinde olmalarına rağmen, dîk-ı elfâz ve beyan yetersizliğinden iltibaslara vesile olan ifadeleri her zaman hüsnüniyetlilerin güzel yorumlarına, suiniyetlilerin de felsefe yapmalarına bir kaynak teşkil etmiştir.
Evet şer’î mülâhazaya bağlı bir mantık لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ sözünden “Allah’tan başka hakikî mevcûd yoktur.” gibi bir mânâ sezmesine mukabil, felsefî bir mülâhaza aynı sözü “Her mevcûd Allah’tır.” şeklinde anlayabilmiştir.
Birinci görüşü paylaşanlar, sübjektif bir mülâhaza ile Allah’tan gayrı her varlığı nisbî, izafî, hatta sadece şuura akseden zıllî ve cüz’î bir nesne olarak görmelerine ve âlem nâmına bildiğimiz şeylerin, bir kısım hislerimizle algılanmış, sonra da hayâllerimizle resimlendirilmiş ve zihinlerimizde hakikat suretini almış fotoğraflar olarak görmelerine karşılık; ikinciler görülüp-görülmeyen bütün bu âlemin O olduğu iddiasındadırlar ki; böyle bir mülâhazada tevhid değil şirk söz konusudur..
ve böyle bir görüşün, sofiyenin zevken ve hâlen idrak edip seslendirmeye çalıştığı vahdet-i vücûdla da uzaktan yakından alâkası yoktur..
bunun olsa olsa vahdet-i mevcûdla alâkası olabilir ki, o da hulûl ve ittihat mülâhazalarını da beraber getiren bir çarpıklıktır.
Dünden bugüne devam edegelen “Üzeyr ilâh”, “Mesih ilâh”, “Ali ilâh”, “Bahâullah ilâh”, hatta “Firavun ilâh”, “Nemrud ilâh” gibi müşriklerin bile çok defa cesaret edemedikleri şirkin en çirkinine açılan yollar hep bu köprüden geçerek birer sistem hâline gelmişlerdir.

Allah-kâinat ve insan meseleleri, Kur’ânî disiplinler açısından gayet vâzıh olmasına rağmen, kadimden beri bir kısım cahillerle, bir kısım maksatlılar, böyle çarpık yaklaşımlarla, hem de tevhid adına, bir yandan âlemi ispat ve Allah yerine ikâme etmeye çalışmış, diğer yandan da kâh ulûhiyet hakikatini tahrif, kâh O’nun sıfatlarını inkâr ve kâh O’nu, her şeye sirayet eden bir ulûhiyet-i sâriye şeklinde mütalâa ederek ta’tîle sapmış ve ittihattan, hulûlden dem vurmuşlardır; dem vurmuş ve لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ sözü, لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ mânâsına gelmektedir, diyerek tahrifin en sevimsizini irtikâp etmişlerdir.

Kanaatimce bu konuda yapılması gerekli olan tek şey, varlığı nefy ve inkâra dayanan vahdet-i vücûdu, bir hâl, bir zevk işi olarak kabullenip, istiğrak, hâle mağlubiyet, duyulup hissedilen şeyleri ifadede kelime yetersizliği, beyan darlığı diyerek onları mazur görmek; “Bütün alem Allah’tır ve O’nun vücûdu bir vücûd-u âmmdır” mülâhazasıyla vahdet-i mevcûd şeklindeki bir mülâhazayı ise, felsefî düşüncenin bir uzantısı kabul edip böyle bir anlayışa karşı koyarak Müslümanların zihinlerini sıyânet etmektir.
Bu itibarla, çerçevesi korunamadığı takdirde, her zaman vahdet-i vücûdda bir kısım yanlış anlamalar söz konusu olabilir.
İlm-i ledünne mazhariyetle eşya ve hâdiselerin gerçek kıymet-i harbiyelerini görüp, hissettikten sonra onlardan yüz çevirerek Hazreti Şahid-i Ezelî’ye yönelmeyi, işaretlerden ve işaretçilerden istiğnâ-i mukayyetle Hazreti “Vücûd”un nûrlarına müstağrak olmayı ve böyle bir istiğrakla nefis ve benlik cihetiyle eriyip gitmeyi hatarsız tevhid saymamıza mukabil; felsefî ve nazarî bir kısım mülâhazalarla, bütün eşyaya ulûhiyet isnadını bir şirk, bir haddini bilmemezlik ve esmâsıyla mâlum, sıfatlarıyla muhât, ilim, kudret ve irade gibi evsâf-ı celilesiyle her şeyi kuşatmış Hazreti Hakk’ı -hâşâ- ta’tîl etme sayıyor ve imanımızın gereği ürperiyoruz.

Evet, nefsi, benliği dahil her şeyi Hazreti “Vücûd” adına fâni gören ve bekâsını Hak bekâsında bilen ve “heme ezost” diyen bir “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” eri nerede?.
Bütün eşya ile beraber kendini de ulûhiyetin mahall-i hulûlu veya O’nunla ittihad etmiş bir parçası gibi gören bencil, mağrur, hâl ve zevkten habersiz bir mütefelsif nerede?.
Birinciler, Hakk’ın varlığı karşısında kendilerini deryada damla, güneşte zerre, eşya içinde hiç ender hiç kabul etmelerine karşılık, ikinciler, damlayı ayn-ı derya görmekte, zerreyi güneş kabul etmekte ve bütün kâinatları O’nun bir tezahürü saymaktadırlar.
Birinciler temkin düşünceli, mehâbet eksenli ve hak hedeflidirler.
İkinciler lâubâli, gayrı ciddî, hedefsiz ve gayesizdirler.
Mîzanü’l-İrfan sahibi birincileri şöyle resmeder:

“Müntehîler ehl-i temkindir bütün,
Onlar erbab-ı kemaldir büsbütün.
Bunların ahvâline derler vücûd,
Etmez onları işgal bûd u nebûd.
Bu makamda kâl ile olmaz beyan,
Hâl ile anlar, olurlar müstebân.
Onlar ermişler fenâ-yı zâta çün,
Geçmiş onlar bu vücûddan büsbütün.
Çün vücûd-u Hak’ta bulmuşlar fenâ,
Vecd ü ahvâlden bütün gelmiş gınâ.
Görmemişler Hak’tan artık bir vücûd,
Kalblerinde bir Hudâvendi vedûd.
Nisbet-i abdiyet kalmıştır hemân
Benzemez bu hâle hâl-i dîgerân.
Ehl-i nisbet işte bunlardır ahî,
Bundan artık söylemez kâtib dahî.”

Bu mülâhazaya göre bütün mevcûdat Vacibü’l-Vücûd’la vardır..
ve Zât-ı İlâhî’nin eşya ve hâdiselerle alâkası da onu var etme, varlığını devam ettirme, gözetme alâkasıdır.
Bütün bunların teferruatıyla alâkalı keyfiyet de bizim için halli müşkül bir meçhuldür.
Şimdiye kadar hiç kimse, hatta açıktan açığa O’ndan söz edenler bile, O’nun alâka ve maiyyetinin ne demek olduğunu bilememişlerdir.
Onların ve bizim bildiğimiz tek şey, her nesnenin vücûd kaynağı O olduğu gibi, Kayyûm’u da O’dur.
O’nsuz hiçbir şey “yok-var” olamaz ve hiçbir mevcûd da varlığını devam ettiremez.
Bu itibarla da her şey O’ndandır ve her şeyin biricik kaynağı da bütün evsâf-ı kemaliye ve cemaliyesi ile O’dur ve işte, böyle bir yaklaşımda da sebep ve kaynak ikiliği yoktur.

Evet, âşıklar sultanının dediği gibi:

جَنَابِ حَق رَا يَقين كه دُويِى نِيست
دَر آنْ حَضرَت مَنُ و مَاوُ تُويِى نِيست
حُـلُـولُ و اِتِّـحَاد اِينـجَـا مُحَـالَسـت
كِه دَر وَحدَت دُويى عَينِ ضَلاَلَـسـت

“Cenâb-ı Hakk için ikilik söz konusu değildir; O Hazret’i mülâhazada benlik, bizlik, senlik yoktur.
Ve bu konuda hulûl ve ittihad da muhâldir.
Zira (hakikî) vahdette ikilik apaçık bir dalâldir.”

İşin aslı zevken ve hâlen böyle olumlu görünmesine rağmen bazen sekir, bazen de istiğrak neticesinde sağlam bir mahmil bulmada zorlanacağımız pek çok sözün söylenmiş olduğunu da itiraf etmeliyim.
İşte onlardan mest ü mahmur birinin vahdet-i mevcûda açık vahdet-i vücûd mülâhazaları:

{نَحْنُ أَقْرَبُ} گُفت يَعنِي قَطرَه دَر دَريَا يَكِيست،
عَاشِق و مَعشُوق و سَاقِي مَسْت و صَهبَا يكيِست.
اَي كه دُور اُفَتـاده از خِويش اَگـر داري خَبَـر،
مَشهَدُو مَشهُود و شَاهِدُو مَولَى و مَولي يكيِست.
گَرچِـي عَالَم مَظهَرِ اسـمَاء حُسنِي خُدَاسـت،
اِسـمِ اَعظَم دَر جُمـلَـهءِ اَسـمَاء يَكِيسـت.
هَسـتِيءِ مُطلَق تُـويِي دِگر خَيَال بِيش نِيسـت،
زَانكِه اَنـدَر نَشـئهء تُو جُملهءِ اَسمَاء يَكِيست.
حُسـن عَالَم گيـر تُـو اَز بَهَر اِظهَـارِ كَمَال،
مِي نُمَـايَـد دَر هَزَرَان آينـه اَمـَّا يَكيِسـت.
بَـاهَمَه خُوبـان اگرچـى حُسن تُو هَمرَاه بُوَد،
دَر حَقيقَت دِلبَـر يَكتـايِـى بِي هَمتَا يكيِست.
اِين هَمَه آشُوبُ و غَوغَا دَر جِهَانِ اَز عِشق اُوست،
گَشت مَعلوم اين مَعلُوم اين زَمَان سَر فتنَهء غَوغَا يَكِيست.

“Cenâb-ı Hakk, ‘Ben insana şah damarından daha yakınım.’ (Kaf, 50/16) buyurmuştur.
Yani derya ve deryada katre birdir.
Ey insan sen kendinden uzak kalmışsın; haberdar olabilsen, meşhed de, meşhud da, şahid de, mevlâ da, mevlî de birdir.
Her ne kadar âlem Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-yı hüsnâsının mazharı ise de, bütün esmâ içinde ism-i azam birdir.
(Ey Rab!) Sen mutlak bir mevcûdsun, diğer şeylere gelince onlar hayâlden başka bir şey değildir.
Bu itibarla da, Senin yarattığın her şey birdir.
Senin herkesi esir edip (büyüleyen) güzelliğin her ne kadar bütün güzellere yoldaş oldu ise de, yine de hakikatte o yektâ dilber birdir.
Cihanda her fitne (ve baştan çıkarma) O’nun aşkındandır.
Öyle ise bilinmelidir ki, bu fitne ve kavganın başı da birdir.” Doğrusu, bu üslûbun kendisi de apaçık bir fitnedir.
Kimileri böyle bir beyanda bile, dinin ruhuna uygun yorumlar çıkarıp ortaya koyabilirken, kimileri aynı beyanları te’vilde hep monizm gayyalarında dolaşagelmişlerdir.

Evet, tasavvuf ilmine ait bir kısım ıstılahlar vardır ki, onların hakikatlerini anlamayanlar, anladıklarıyla hiçbir zaman kendilerini hatadan kurtaramamışlardır.
Oysaki, matematik, geometri, fizik, kimya, tıp gibi fenlerin kendilerine mahsus terminolojileri olduğu gibi, tasavvufun da kendine göre ıstılahları vardır..
ve bu ıstılahlar bilinmeden tasavvufu doğru anlamak da mümkün değildir.

Hulâsa; vahdet-i vücûd, bir makam değil, bir hâldir ve sâlikin mârifet ufku itibarıyla duyup sezdiği, zevk edip yaşadığı bir vahdet bilgisinin unvanıdır.
Böyle bir seviyeye ulaşan bu meşrepteki bir sâlik, hakikî varlığın tek olduğunu, o da Hakk’ın varlığından ibaret bulunduğunu bir hiss-i bâtınla duyar..
ve her şeyi, o Mutlak Vücûd’un ziyâsı karşısında ya bir gölge olarak hisseder veya hayâli bir mevcûd sayar.
Ne var ki, sofiyeden vahdet-i vücûdcular böyle bir hissî mârifeti, nazarî ve felsefî olarak değil; yaşayarak ve kalbî tecrübeleriyle test ederek vicdanlarının bir buudu hâline getirir, sonra da, gerekiyorsa beyan güçleri ölçüsünde onu ifade etmeye çalışırlar.
Onların, kesrette vahdet ve vahdette kesretle alâkalı ifadeleri, vahdetin esas, kesretin ise hayâl olduğu mülâhazasıyla hep bu sübjektif ve vicdanî duyuşun sesleri ve yorumlarıdırlar.
Zâten oturup kalkıp, her şeyde O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerini müşahede eden bir hâl ve zevk erinin başka şekilde olması da düşünülemez.
Evet onlar, akıl ve hayâlin ulaşabildiği ufukların çok ötesinde, o Yüce Varlığın huzurunu duyarak “Sen” der kendilerinden geçer ve

“Cemalin nice yüzden görem diyen dilber
Şikeste aynalar gibi pâre pâre gerek”

şeklinde hislerini mırıldanarak hep o Mevcûd-u Meçhule yönelirler.

Vahdet-i şuhûd, her şeyi bir görme hâlidir ki, İmam-ı Rabbânî’yle başlı başına bir ekol hâline getirilen bu mülâhaza vahdet-i vücûddan sahabî telâkkisine daha yakın olmakla beraber, yine de bir sekir ve gaybet hâli ve vecd ü istiğrak meâlli olması açısından temkin-i etemm ve yakaza-i tâmme mesleği kabul edilen sahabî mülâhazasıyla tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez.
Bu meslek erbabı, sekr u istiğrak hâlinde söyledikleri sözleri, fevkalâde bir temkinle muhataplarına sunar ve onların herhangi bir şaşkınlığa düşmelerine de kat’iyen fırsat vermezler.

Vahdet-i mevcûd, batılıların “panteizm” hatta değişik varyasyonları itibarıyla “monizm” de dedikleri felsefî bir ekoldür.
Kâinatta her şeyi bir ilâh veya onun tezahürü görmeye dayanan böyle bir görüşün, İslâm Tasavvufuyla te’lifi şöyle dursun, Müslümanların geliştirdikleri herhangi bir felsefî cereyanla uzlaştırılması dahi mümkün değildir.
Daha evvel de temas edildiği gibi bu düşünceyi paylaşanlar “heme ost-her şey O’dur” diyerek bir ulûhiyet-i sâriye dalâletine düşmelerine karşılık, Sünnî mutasavvifîn her zaman “heme ezost-her şey O’ndandır” mülâhazasıyla kendilerini ifade edegelmişlerdir.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى الرَّشَادِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ البَرَرَةِ.


[1] Ebu’l-Kâsım Cürcânî, Târihu Cürcân 1/562; İbn Receb, Câmiu’l-ulûm ve’l-hikem s. 362; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/302
[2] Buhârî, rikâk 38
[3] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 20/343; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 6/21

Tecrid

Soymak, soyulmak, yalnız bırakmak ve her şeyden el-etek çekmek mânâlarına gelen tecrid; enfüsî olarak cismanî ve bedenî arzulardan bütün bütün sıyrılmak, afâkî olarak da kalben, Allah’tan gayrı (mâsivâ) her şeyden yüz çevirip, sadece ve sadece O’na yönelme; yönelip zahirini mal ve menaldan, bâtınını da O’ndan başkasına gönül verme dağınıklığından, O’na gönül verirken de karşılık bekleme gibi garazlardan-ivazlardan pâk tutmaktır ki işte bu mülâhazaların kahramanına da “ehl-i tecrid” denir.

Ehl-i hakikat tecridi, Tâhâ sûre-i celilesindeki فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ“Şimdi çıkar nalınlarını.” (Tâhâ, 20/12) meâlindeki âyetle işârî olarak irtibatlandırıp, “beyt-i Hüdâ” dedikleri gönüllerini dünyevî ve uhrevî mülâhazalardan temizleyerek Hazreti Sultan’ın nüzûlüne -bu da bir müteşabih- müsait hâle getirme şeklinde anlamışlar.
Bir kadem daha ötede diğer bir zümre ise onu, sâlikin, kalbî görüş, kalbî duyuş ve kalbî sezişleriyle bütün bütün Hazreti ‘Nûru’l-Envar’a yönelip ve duygu dünyasında O’ndan başka her şeyi -tabiî istidadı ölçüsünde- ifnâ ederek sadece ve sadece O’nunla kalma hâlinden ibaret görmüşlerdir.
Diğer bir açıdan tecrid, enfüsî olarak nefis, beden ve cismaniyete; afakî olarak da dünya ve içindekilere karşı tavır alma şeklinde yorumlanmıştır ki, bu dört şeyden tecerrüdle tecride ermeyen hak yolcusu, hakikî halvete ve halvetteki zevk-i ruhaniye de ulaşamaz.

Tecriddeki bu lâtif işareti ifade sadedinde Minhâc Sahibi:

دَر حَرَمِ حَرِيم دُوست نَگردِي مَحرَم
تَا زِ اَندِشَهءِ اَغِيَار مُجَرَّد نَشَوِي

“Bütün bütün ağyar endişesinden sıyrılmadıktan sonra
 Yâr hareminin harîmine mahrem olamazsın.”

der ki, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin:

“Dil beyt-i Hudâ’dır ânı pâk eyle sivâdan,
 Kasrına nüzul eyleye Rahmân gecelerde”

mazmunuyla tam bir mutabakat arzetmektedir.

Seyyid Şerif’in ifadesiyle, kalb ve sırdan mâsivâ paslarını silmenin bir unvanı olan tecrid, müşahede erbabının zevken ve hâlen görüp duydukları her şeyden sıyrılarak, Hazreti Şâhid-i Ezelî’nin envar-ı vücûduyla müstağrak yaşamaktan ibarettir ve bunun âsâr-ı feyzi, duyuluş ve hissedilişi de sâlikin istidat ve kâbiliyetine göre farklı farklıdır.

Bir mübtedî gönlünde, mârifet inkişafının ilk belirmesi esnasında, “ilm-i yakîn” diyeceğimiz kesbî malumat renk renk solar, matlaşır, sönükleşir ve derken hak yolcusuna yer yer eşyanın perde arkası ses vermeye başlar; başlar da bütün cismanî ihtiyaçlar veya zaruretler, hatta bütün dünya ve içindekiler yavaş yavaş zâtî değerlerini yitirerek, hakikate mücellâ birer ayna veya onu aksettiren, ifadelendiren sırlı, buğulu birer aksesuar hâline gelirler.
Bu mazhariyetin duyulmasıyla bazen sâlik Fuzûlî gibi:

“Meslek-i tecriddir ferâğat evi
 Terk-i mal ile hânumândan geç!”

diye haykırır, bazen de Yunus Emre gibi: “Ballar balını buldum varlığım yağma olsun!” der inler…

Seyr u sülûk-i ruhânî sayesinde bir müntehînin bütün benliğinden varlık endişesi silinip gidince, Hazreti Mâlum’dan gayrı artık ne bir iz ne de bir eser kalır.
Böyle bir mazhariyete eren bir hak yolcusu, şayet seyr-i ruhânisini, Hazreti Sahib-i Şeriat’ın minhacına muvafık sürdürmüyorsa, pek çok sâlikin müvelleh ve hayran yaşadığı böyle bir mertebede bazen “hakâik-i eşya”yı nefyetme gibi kaymalar da söz konusu olabilir.
Seyr u sülûk-i ruhânîlerinde “Mirsadü’s-Sünne”yi esas alanlar ise, her yerde yalnız Bir’i görür, Bir’i bilir, Bir’i söyler, Bir’i çağırır ve bin bir şafak emareleri içinde Bir’e yönelir ve O’ndan başkasına da iltifat etmezler.

Ahmedî, bu mertebeyi kendi idrak ve zevki açısından şöyle seslendirir:

“Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı,
 Cümlesinden el yudum, pes dû cihânım kalmadı.
 Çünkü hubbullah erişti çekti beni kendine,
 Açtı gönlüm gözünü, artık humârım kalmadı.
 Aynı tevhid açılıp hakka’l-yakîn gördüm ânı,
 Şirki sürdüm aradan, şekk ü gümânım kalmadı.”

Müntehîler üstü müntehîlerin hâline gelince, o ifadelere sığmayan, tecerrüdün tamamen tecride inkılâb ettiği ve sâlikin bir mânâda tam bir inhilale girdiği öyle derin bir zevk hâlidir ki, tatmayan bilmez, bilenler ifade edemez, ifade edebilenler de çok defa iltibastan kurtulamazlar.
Zevken ve hâlen bu ölçüde inkişaf eden bir sâlikle, Cenâb-ı Hakk arasındaki böyle bir münasebet, Hakk’ın has kullarına bir sır armağanı olsa gerek..
bize de bu sır armağanına saygı duymak düşer.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى الرَّشَادِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْبَرَرَةِ الْكِرَامِ.

Tefrîd

Tefrid; yalnızlaşmak, dünyadan el-etek çekerek bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmak..
ve daha has ifadesiyle, sâlikin, hiç kimsenin sahip olamadığı hâl ve makamları ihraz etmesine rağmen, mahviyet içinde ciddî bir tevhid mülâhazasıyla kendi ahvâline karşı kapalı kalıp her şeyi Hak’tan bilmek, Hak’ta görmek, Hak ile duymak ve hep Hak’la bulunmak pâyesidir ki أَنَّ الله هُوَ الْحَقُّ الْمُبينُ “Allah o apaçık hakkın tâ kendisidir.” (Nûr, 24/25) fermanı bu pâyeye işaret etse gerek…

Aralarında televvün benzerliği bulunan “tefrid”le “tecrid” birbirinden farklı mansıb ve zevk hâllerini ifade ederler: Tecrid, ağyardan tamamen kat-ı alâka edip yâr ile hemdem olma hâli; tefrid ise sâlikin, kendiyle alâkalı ahvâli duyup hissetme yerine, vicdan ve tabiat ibresinin her zaman Hakk’ı gösteriyor olma mazhariyetidir.
Tecridde, Hak hedefli kulluk neşvesi; tefridde ise, yol boyu ma’bûdiyet mülâhazası hakimdir.
Böyle bir mülâhazanın derinliği de, herkesin istidâdına vâbestedir ve duyulup hissedilen şeyler itibarıyla da derece derecedir.

Birinci derecede bir tefrid yolcusu -ki bu, “tefrîdü’l-işâreti ile’l-Hak” sözcükleriyle ifade edilegelmiştir- hedefe kilitlenmiş gibi hep O’nu arar, O’nu duymaya, O’nu hissetmeye çalışır ve O’nu görmeye koşar; koşar ama, ne kilitlenmenin keyfiyetini ne de hedefi yakalamak için gez-göz-arpacık mânâsına gelen enstrümanların hususiyetlerini düşünür.
O, bir tabiîlik içinde her zaman bunları kullansa da, zihnî, hissî ve fikrî meşguliyeti sadece ve sadece hedef etrafında yoğunlaşmıştır; oturur-kalkar hep onu düşler.
Evet o, bütün mülâhaza kâbiliyetleriyle sürekli Onunla irtibata geçmeye çalışır, O’na ulaşmak için çırpınır durur ve âdeta ömrünü hep bu tatlı rüyanın yamaçlarında geçirir.

Bu ölçüde hedefe kilitlenen bir hak yolcusu, hem teveccühünde hem muhabbetinde hem de müşahedesinde her zaman tefridin vâridatını duyar; matlûbunda, mahbubunda, meşhûdunda tam birlik neşvesine erer; erer de talebinde, aşk u muhabbetinde, şuhûdunda bütün benliği ile tevhide yönelir ve kalbî, hissî, şuurî dağınıklıktan kurtularak kesrette vahdet kevserleri yudumlamaya başlar; başlar ve kasd u teveccüh mertebesinde sürekli bir iştiyak u ataş hisseder; muhabbet mertebesinde mahv u telef dalgaları arasında erir-gider; şuhûd zirvesinde de ağyardan bütün bütün sıyrılarak “bî kem u keyf” yâr harîmine mahrem olur.

İkinci derecede bir tefrid sâliki -ki bu da “tefrîdü’l-işâreti bi’l-Hak” cümlesiyle özetlenmiştir- akdes ve mukaddes feyizlere mazhariyetini veya daha yerinde bir ifade ile “memerriyetini” -eğer mazhar olduğu lutufları bizzat temsil ediyor vehmiyle fahre ve gurura girmezse- duyar ve sürekli hamd ü senâlar ile gerilir ki, bu makam, insan-ı kâmil olma esrarını ve Hazreti Hakk’a mükemmel bir ayna hâline gelme mazhariyetini izhar makamıdır.
Hassan b.
Sâbit’in:

وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِي
وَلَكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِي بِمُحَمَّدٍ
[1]

“Ben, bana ait sözlerle Hazreti Muhammed’i medh ü senâ etmedim; ben (O’nun nâm-ı celîlini sözlerime mevzû edinmekle) kendi ifadelerime O’nunla övünülebilirlik kazandırdım.” mısraları bu vetîreye ait mülâhazalara ne hoş ışık tutar.
Böyle bir lutfu gürül gürül ifade edip haykırmak ise, وَأَمَّا بنعْمَة رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbi’nin nimetini yâd et ve haykır!” (Duhâ, 93/11) İlâhî fermanının gereğidir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun: “Ben, Hazreti Âdem evladının efendisiyim..
ben, mahşerde ilk haşredilecek olanım..
ilk şefaatçi ve şefaatına müsbet cevap alacak olan benim…”[2] kabîlinden şerefsudûr olmuş sözleri ve Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin “tahdîs-i nimet” nev’inden bu tür beyanları, hep bu makama ait mazhariyeti ifade sadedinde söylenmiş iftihar televvünlü Hak ihsanlarını ilân soluklarıdır ki, aslında böyle bir mazhariyet, söz konusu mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî kahramanlarının irfan eşikleri sayılır..
bunun ötesindeki tefrid mertebesi ise, ikinci derecedeki tefrid sâliklerinin, mârifet ufuklarına ait ayrı bir enginliğe bakar ve bize erişilmez bir aşkınlıktan gizli imalarda bulunur.

Erbabınca, “tefrîdü’l-işâreti ani’l-Hak” remziyle seslendirilen bu pâye ve mansıb, Hakk’ın en câmi teveccühleriyle, bast ötesi bir inbisat, ilim üstü bir mârifet, takdiri aşkın mehâbet ve mehâfetle zahir ve batın açısından tam maiyyete erme ve iç âlem itibarıyla “cem” soluklayıp, halkın içinde Hak’la beraber olma, Hak’tan alıp halka ulaştırma ve insanlara Hakk’a vuslat kapılarını aralama makamıdır.
Böyle bir pâye kahramanının temel hususiyetlerini veya onun iç kimliğini, insanlar içinde insanlardan bir insan olma; her işini rızâ yörüngesinde götürme; dünyayı ukbâ ufuklu yaşama; vicdanında her zaman ilâhî maiyyeti zevk etme; duyduklarını, gördüklerini, hissettiklerini başkalarına duyurma, duyurup Hakk’a uyarma; O’ndan gayrı her şeye O’ndan ötürü alâka duyma..
ve her şeyi O’nun varlığının ziyâsının bir gölgesi gibi… görme şeklinde hulâsa edebiliriz.

Birinci işaret ufkunda bulunanlar, gaye düşünüp, gaye soluklayıp, gaye rüyaları görürler.
İkinci işaret zirvesinde seyredenler, “vücûd” nûrlarıyla sübuhât-ı vechin şuaâtına açık gönül yamaçlarında mazhariyet ve memerriyetlerini “tahdis-i nimet” nev’inden seslendirir ve şükürle oturur, şükürle kalkarlar.
Hiçbir işaret mertebesine koyup değerlendirmeye cesaret edemediğimiz; ikincilerin tasavvurlar üstü ayrı bir derinliğini paylaşan o en şahikadakilere gelince, onları sadece vazifeleri ve vazife şuurları itibarıyla heceleyebiliyoruz.
Onlar Hak’tan mesajlar alır, halka ulaştırırlar; halkı, Hakk’a vuslata çağırır, aradaki engelleri bertaraf etmeye çalışırlar; yaşamaya yaşatmak için katlanır, yaşatmanın söz konusu olmadığı bir yerde hayatı yaşanmaz bir ızdırap gibi duyarlar.
İşte bunlar, halis mürşidler ve mübelliğlerdir ki, bunların ilk safını enbiya ve mürselîn hazerâtı, ikinci safını da onların has vârisleri teşkil eder.

Birinci derecedeki tefrid yolcuları, her zaman arayış içinde bulunan ve ihlâsa koşan iman ve mârifet kahramanı muhlislerdir.
İkinci derecedeki sâlikler, vefa ve samimiyetini tam ifade edebilmiş mârifet ve muhabbet fedaisi sadıklardır.
Vazife ve misyonlarıyla tanımaya çalıştığımız üçüncüler ise, Hakk’ı halka duyuran, aç vicdanları doyuran ve ruhları vuslata uyaran mürşid ve mübelliğlerdir.
Bu en son makamın şehsuvarları ilk iki mertebe ile alâkalı evsâfı da hâiz olduklarından bunlara âriflerin imamı müntehîler denmesi doğru olur.
Bütün müntehîlerin müntehîsine gelince O, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ve Ferîd-i Kevn u Zaman olan Efendimiz Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmelü’t-Tehâyâ’dır.
O’nun daire-i kudsiyesine yakın bir hayli büyük insan ve hatta Ulü’l-Azm Enbiya-yı İzâm vardır..
ve derecelerine göre bunların her biri de müstesna bir hil’atle şereflendirilmişlerdir.
Ne var ki, bu meydanın biricik Sultanı da yine o kudsîler ordusunun Başbuğu Hazreti Muhammed Mustafa’dır.
Başkalarının bir “ân-ı seyyâle”sine canlar feda ettikleri o Hazreti Nûru’l-Envâr’ın iltifatına mazhariyet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hep ahvâl-i mütemâdîsi olmuştu.
Tabir-i diğerle, başkalarındaki bütün güzellikler ve ziyâ, O’na akseden ilâhî tecellîlerin in’ikâsından ibaretti.

Bür’e Sahibi, bu mazhariyeti şöyle ifade eder;

وَكُلُّ آيٍ أَتَـى الرُّسُـلُ الْكِرَامُ بِهَا
فَإِنَّـمَا اتَّـصَـلَتْ مِـنْ نُورِهِ بِهِمِ
فَـمَـبْـلَـغُ الْــعِـلْـمِ فِــيـهِ أَنَّــهُ بَـشَــرٌ
وَأَنَّــهُ خـَـيْــرُ خَـلْـقِ اللهِ كُـلِّهِمِ
لَـوْ نَـاسَـبَـتْ قـَـدْرَهُ ايَـاتُـهُ عِـظَـمًا
أَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَـى دَارِسَ الرِّمَمِ

“Peygamberân-ı izâm’ın getirdiği mucizeler, Hazreti Muhammed’in (sav) nûrunun onlara ittisali sebebiyledir.
(Bizim) bilgi(miz), O’nun hakkında ‘O bir beşerdir.’ der.
Ama O yaratılanların en hayırlısıdır.
Eğer O’nun elinden zuhûr eden harikalar, O’nun gerçek kıymetine münasip cereyan etseydi; ism-i şerifleriyle dua edildiğinde çürümüş kemikler bile dirilirdi.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السَّموَاتِ وَأَهْلِ اْلأَرَضِينَ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ.


[1] Hassân b. Sâbit’in sözü olarak; İbnü’l-Esîr, el-Meselü’s-sâir 2/357; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ 2/321; İmâm er-Rabbânî, el-Mektûbât 1/58 (44.Mektup)
[2] Müslim, fedâil 3; Ebû Dâvud, sünnet 13; Tirmîzî, menâkıb 1

Cem

Toplanmak, toplamak, biriktirmek, biriktirilmek mânâlarına gelen “cem” tasavvuf erbabınca; zevkî ve hâlî olarak bütün dünya ve içindekileri (mâsivâ) görmeyecek, duymayacak ölçüde Hakk’a tahsîs-i nazar, tahsîs-i şuur, tahsîs-i histe bulunarak, kalben bütün eşyaya karşı kapanıp sadece ve sadece O’nu bilmek, O’nu duymak ve mârifetinin derecesine göre, O’nu görmek ve kasdî olarak O’ndan başka şeyleri görüp onunla meşgul olarak dağınıklığa düşmekten kurtulmak demektir.
Böyle bir yaklaşım vahdet mülâhazası şeklinde anlaşılırsa karşılığı kesret olur; Hakk’a tahsîs-i nazarla kalbin mâsivâdan kat-ı alâkası mânâsına hamledilirse, o zaman da karşılığı “fark” olur ki, -inşâAllah- ileride müstakil bir bahiste tahlil edilecektir.

Cem, müntehîlere ait bir hâl veya makamdır.
Cem mevhibeleriyle şereflendirilen bir hak yolcusu, artık bi’l-asale hep Onu duyar, O’nu bilir ve bulunduğu ufuk ve zevk-i ruhânî seviyesine göre de, halkı tam sezer veya sezemez; ama her zaman Hakk’ı, hem de halksız olarak bir vicdanî sezişle sezer ve her yanda Hakk’a ait mânâların temâşâsıyla hep büyülenmiş gibi yaşar.
Ufkunda doğup batan eşyada, O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerini görür; “Zât” iştiyakıyla pervaneler gibi O’nun sübühât-ı vechine koşar..
yer yer hayret ve hayranlık arası gelir-gider ve سُبْحَانَ مَا أَعْظَمَ شَأْنَكَ der inler.

Böyle zevkî ve hâlî bir payenin iki adım ötesinde bir de “cem’ül-cem” vardır ki, bu hâl, sâlik için tamamen bir gaybûbet hâlidir.
Kendini böyle bir duyma ve hissetme zemzemesi içinde bulan hak yolcusu, artık ne başkalarını ne de kendisini duyar ve hisseder.
“Fark”tan bütün bütün uzaklaşarak Hak’tan gayrı her şeyi, -O’nun ziyâ-yı vücûdunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla- unutur ve bütün benliğiyle asla yönelir.

Tevhid mülâhazası içindeki bir sâlikin nazarında her şey, Hakk’ın ziyâ-yı vücûdunun gölgesi -bunlar kelime yetmezliğinden meydana gelen sakatât- cem’de gölgesinin gölgesi, cem’ül-cem’de ise, vicdanî olarak doğrudan doğruya “sübühât-ı vech”in şuaâtının hükmünü icrâ etmesi söz konusudur.
Ayrıca bazıları, cem’ül-cem’den sonra; Hazretü’l-Cem diye bir üçüncü makamdan daha bahsederler ki, muhakkikin bu makamı, farzlar üstü nâfilelerle, bize bizden daha yakın olan Zât-ı Hakk’a yaklaşmanın bir unvanı saymışlardır.
Bu seviyeyi ihraz eden sâlik, Hak’la bâki olduğunun şuuruna erer; her şeyi iç müşahedeleriyle daha bir derince ve daha bir netçe temâşâ etmeye başlar; iç sezileriyle zahirî havâssının önüne çıkar; ruhuyla duyar, basiretiyle görür, vicdanıyla değerlendirir ve keşfin araladığı kapı aralığından nazarî bilgilerinin gerçek yüzlerini müşahede etme imkanını elde eder ki; bu mertebe هُوَ اْلأَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالْظَّاهِرُ وَالْبَاطِن “Evvel O’dur.
Âhir O.
Zâhir O’dur.
Bâtın O.” (Hadîd sûresi 57/3) hakikatinin eksiksiz bir mazhar-ı tâmmı ve sâlikin de bir mir’ât-ı mücellâ hâline gelmesi noktasıdır.
Böyle zirveler zirvesinde seyahat eden bir hak eri, istidat ve kâbiliyeti ölçüsünde, ya bir Kutup Yıldızı gibi “seyir fillâh” der ve kendi etrafında döner, Hakk’a koşar-durur ya da kalbiyle asıl yörüngesinde kalır ve kalıbıyla halk içinde olur.

İster öyle-ister böyle cem mertebesini ihraz eden herkes aynı zamanda “bekâ billâh”a da mazhar olmuş demektir.
Tevhid-i sıfâtta kendi sıfatlarından, tevhid-i zâtta kendi zâtından fâni olan bir müntehî, “bekâ billâh” unvanıyla yeniden varlığa erer..
ebediyetin neşvesini duymaya başlar; başlar ve kendi fiillerinin, Hakk’ın ef’âli içinde eriyip gittiği zevkiyle “cem” der..
sıfatlarının Hakk’ın sıfatları karşısında müzmahil olduğunu müşahede ederek kıyam hâlindeki ubudiyetin rükû ile derinleşmesi anlamında “cem’ül-cem” ezvâkıyla erir-gider..
ve zâtının Hazreti İlim ve Vücûd muvâcehesinde mütelâşî olup gitmesi sonucu tamamen bir iç müşahede ve zevk-i ruhânî ile kendini “Hazretü’l-Cem” mülâhazasına salar ve hayret üstü hayretlere müstağrak olur.

Diğer bir yaklaşımla, kulluk vazife ve sorumluluklarının, tam bir edep, inkıyat ve şuurla yerine getirilmesine “fark”; şart-ı âdi plânında ortaya konan bu “bidâ’at-i müzcât” ölçüsündeki mini sermayeye “min haysü lâ yahtesib” lutfedilen ilâhî ihsan ve vâridler sağanağına mazhariyet veya memerriyet keyfiyetine de “cem” denir.
Bu mülâhazayladır ki, hâl ehli “Farkı anlamayan kulluğu bilemez, cem’i duymayan da mârifetten anlamaz” demişlerdir.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Yalnız Sana ibadet ederiz.” (Fâtiha, 1/5) ferdî vicdanın mâşerî vicdana tercümanlığı sadedinde, fark makamının sesi ve kulluk pâyesinin soluğu, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ve yalnız Senden medet umarız.” (Fâtiha, 1/5) de cem mertebesinin ifadesi ve beşerî acz u fakrın ilânıdır.
Her sâlik için yolculuğun başında duyulan tek ses ve çizgi fark sesi, fark çizgisi, nihayetinde ise cem zevkidir.
Bazı istidatlara göre nihayetler nihayeti ise “ehadiyet” mertebesinin remzi olan “cem’ül-cem” ve “vahidiyet” zirvesinin işareti olan “Hazretü’l-Cem”dir.

Kâşânî’ye göre fark, nazarî Hak mülâhazasını henüz inkişaf ettiremeyenlerin mârifet ve zevk-i ruhânileri -burada aynı anlayışı paylaşmadığımızı belirtmeliyim- cem, halkı aradan çıkararak Hak mülâhazasıyla müstağrak hâle gelme; cem’ül-cem ise, halkı Hak’la kâim görme, duyma zirvesidir ki, bu makam aynı zamanda cem’den sonra gelen cem üstü fark makamıdır.
Böyle bir makamda sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın ef’âl, sıfât ve zâtî şe’nleri mülâhaza edildiğinden Hazreti Hak, bu mertebe kahramanlarının -keyfiyeti meçhul- gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olması itibarıyla, onların nisbî-kisbî fiilerine terettüb eden kendi ef’âlini, o mertebenin mazhariyetine hitap sadedinde, esbâb-ı âdiyeyi bütün bütün vazifeden azl ile kendine nisbet eder ki;

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Onları siz öldürmediniz Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın; ancak Allah attı.” (Enfâl, 8/17) âyeti mucizât-ı nebeviye hakkındaki sarâhatinin yanında, bu mertebeye işaret ettiği de pek çok mutasavvifînin müşterek görüşüdür.

Bu mânâda bir cem, panteistlerin iddia ettikleri anlamda bir vücûd birliği ifade etmediği gibi, fark da bunun aks-i tâmmı değildir.
Kadîm kadîmdir; hâdis hâdistir.
Hâlık Hâlık’tır; mahlûk da mahlûktur.
İki husus arasındaki nisbet tezahür nisbeti değil yaratma ve tecellî nisbetidir.
Böyle bir tecellîde her zaman iki durum söz konusudur: Bu tecellîlerden birinin kesif bir cisme, ikincisinin de lâtif bir cevhere sebebiyet vermesi veya -yoruma açık bir tabirle- inkılâb etmesidir.
İşte bu birbirinden uzak iç içe yanlarıyla insan كُلٌّ يَعْمَلُ عَلى شَاكِلَتِهِ “Herkes kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) fehvâsınca, yer yer cismine göre, zaman zaman da ruhuna göre davranışlar sergiler..
evet kesif bir cisimden ibaret olması itibarıyla onun gözü hep tabiatta ve cismaniyettedir.
Lâtif bir ruhla memzûc bulunması açısından da ruhânî âlemlere ve meâlîye meyyaldir.
Şer’in tayin buyurup garanti ettiği yükselme yolları sayesinde hak yolcusu, fâni ve zâil şeylerden alâkasını kesip bekâya yöneldiğinde,

أَفَمَنْ شَرَحَ اللهُ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ “Allah’ın kalbini İslâm’a açtığı kimse Rabbinden bir nûr üzere değil midir?” (Zümer, 39/22) mazmununca, fevkalâde bir temkin ve teyakkuzla, Rabbinin nûru rehberliğinde her zaman gönüllere inşirah veren ufuklarda dolaşır..
yer yer bazı hissî iltibaslara rastlasa da, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın aldatmayan pişdarlığı sayesinde onları rahatlıkla aşar..
hep mârifetin mişkât-ı nübüvvet kaynaklısına koşar; koşar ve panteistlerin düştükleri hatalara kat’iyen düşmez.

Diğer bir zaviyeden cem; cem-i ilim, cem-i vücûd, cem-i ayn olmak üzere üç kategoride mütalâa edilegelmiştir:

Cem’ül-ilim; delil ve bürhanlarla elde edilen ve mebdei itibarıyla seyr u sülûk-i ruhânî esnasında, mârifetin ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ayne’l-yakînden de -mecazen dahi olsa- hakka’l-yakîne yükselen enfüsî bir ilim ve bir ilm-i ledün şeklinde anlaşılmıştır ki, istidlâl yolunda yürümenin neticelerindendir; ama, ne enfüsî ne de afakî delillerle ulaşılan gerçeklerin aynı değildir; tabiî tam gayrı da değildir; şart-ı âdi plânındaki istidlâlle Cenâb-ı Hakk’ın, bir meyelândan ibaret olan cüz’î iradeye -tenâsüb-i illiyet prensibiyle izah edilmese bile- hususî bir atâsıdır.
Zaten, onun lutuflarıyla bizim irademiz arasında ne zaman bir tenâsüp olmuştur ki..?

Cem’ül-vücûd; sâlikin vicdanî ve hissî şuhûduyla, eşya ve hâdiselerin ne ile kâim olduğunun tam zuhûr etmesi ve bütün varlığın vicdanî müşahedede eriyip gitmesi, hatta cihetlerin bile tuz-buz olup yoklara karışması makamıdır ki, bu makama kadem basan gönül sultanları sadece ve sadece Hazreti Vücûd veya Hazreti İlim’in şuaâtını duyar ve bütün varlığı da bu şuââtın gel-gitlerinden ibaret sayarlar.
Tecellî mazhariyete, zıll de asla karıştırılmadığı takdirde, böyle bir ufka erenler için her vadide acz u fakrını müdrik yüz bin gedâ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ “O, Hay’dır.
(Her zaman var olan, ezeli ve ebedi hayat sahibidir.) O Kayyum’dur.
(Bizatihi var olup başkasına muhtaç olmayan ve her şeyin varlık ve bekası kendisine muhtaç bulunandır.) (Bakara, 2/255)”der inler.

Cem’ül-ayn; afakî ve enfüsî bütün işarât ve delillerin, Cenâb-ı Hakk’ın, sâlikin kalbine attığı nûr-u mârifet ve zevk-i ruhâniye nisbeten mütelâşî olup gitmesi demektir ki, bazıları bu noktaya hak yolcusunun seyahatinin sonu nazarıyla bakmışlardır.
Onların bu mülâhazaları eğer, yakazadan temkine, temkinden tevbeye, tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye yani sürekli Hakk’a müteveccih olmanın adı ve Hâlık-mahlûk, âbid-Mâbud, Rab ve abd münasebetinin ünvanı ise, buna kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur.
Yok eğer, cem’ül-ayn derken, hakâik-i eşyanın nefy u inkârı, varlıktan Vareden’e istidlâlin gereksizliği; emr ü teklifin düşmesi, ben-sen-o mülâhazalarının hakikatte ve nefsü’l-emirde ortadan kalkması kastediliyorsa, bu bir fikir kayması, inanç inhirafı ya da fantastik düşüncelere kapılarak farklı bir şeyler söyleme gayretinden başka bir şey değildir.
Bu mülâhaza, aynı zamanda mağrur bir kısım panteistlerin ve monistlerin mülâhazasıdır.
Birinci tesbit ise enbiya-yı izâmın ve asfiyâ-yı fihâmın ahvâlidir.
Bu zevât, nâmütenâhiye müteveccih yolu nâmütenâhi görmüş, mebde ve müntehâyı aynı şuur ve teyakkuz içinde duymuş, yaşamış ve her zaman hak kapısının eşiğine baş koymayı hayatlarının en birinci gâyesi saymışlardır.
Bunlardan ekmelü’l-mükemmelîn olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a hitap sadedinde Cenâb-ı Hakk: وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Sana yakîn gelinceye dek Rabbine ibadete devam et.” (Hicr, 15/99) ferman buyurarak, her canlı için müteyakkan bulunan ölüm gelinceye kadar, kulluğa devam etmesini talep etmiştir ki, bir taraftan ölümün teklifte son sınır olması vurgulanırken, diğer yandan da, Efendimiz’e nisbeten, likâullahın, hakka’l-yakînin bir unvanı olması itibarıyla, mâruz kaldığı belâ, musibet ve sıkıntılara karşı, onun için ayn-ı visal olan likâullah hatırlatılarak müdâyakaları hafifletilmek istenmiştir.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِيّنَ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ إِمَامِ الْمُتَّقِينَ وَقُدْوَةِ الْمُخْلَصِينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِيّنَ، آمِينَ…

Fark

Lügat mânâsı itibarıyla, ayırmak, ayrılmak, seçilmek mânâlarına gelen fark; sofîyece, kesretten vahdeti, vahdetten de kesreti apaçık müşâhede etme hâli diye yorumlanmıştır.
Biraz daha açmak icap ederse fark, Zât-ı Bârî hakkındaki mârifet-i tâmme ufkundan bakıp halkı görmek ve Hak maiyyetiyle beraber halkın içinde olmayı da dengeli götürmek demektir.

Cem’de; mârifet, muhabbet ve ruhânî zevklere bağlılık, cem ihtiva eden farkta ise, bu mârifet, muhabbet, zevk-i ruhânî ve ötesindeki ahvâli başkalarına duyurma meselesi de söz konusudur.
Onun için farkı olmayanın kulluğu, cem’i duymayanın da mârifeti tam değildir demişlerdir.
Bundan dolayı da erbabınca, her iki hâl de lüzumlu bulunmuş ve her iki pâyenin yerleri de ayrı ayrı hatırlatılmıştır.
Zaten, daha evvel de geçtiği gibi, إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Yalnız Sana ibadet ederiz.” (Fâtiha, 1/5) itirafının farka, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ve yalnız Senden medet umarız.” (Fâtiha, 1/5) tazarruunun da cem’e işaret ettiği söylenmektedir.

Cem, sübjektif, zevkî ve hâlî bir eksen, fark ise, objektif bir şeriat mihveridir.
Birincisinde, hâl ve derûnîlik aklın, mantığın önünde; ikincisinde ise her zaman şer’î muhakeme esastır.
İkincisinden her zaman birincisine geçilir ki buradaki fark, fark-ı evveldir.
Cem’den ikinci kez farka dönüş ise bir farklılık mazhariyetidir.
Cem’de kalanlar, ruhlarının vüs’ati ölçüsünde ruhânî zevklere gömülür, istiğraktan istiğraka koşar ve başkaca da bir şey bilmezler ki, İsa Mahvî merhum:

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,
Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyar olan”

mısralarıyla bunu ifade eder.
Makam-ı cem’de kalıp ikinci farkı idrak edemeyenler, peygamberlik esprisini tam kavrayamamış sayılırlar.
Urûc bir terakki, nüzûl ise onun kemalidir.
Birincisindeki ferdî haz ve mir’âtiyete karşılık, “fark ba’del cem” unvanıyla ikincisinde ulü’l-azmâne bir tavır, mâşerî bir haz ve câmi bir mir’âtiyet söz konusudur ki, bunda her zaman halktan Hakk’a varılır ve her şeyde bittecellî Hak görülür, çoklukta birliği duymak, birlikten çokluğa bakmak bu pâyeye ait bir mevhibedir.

Ayrıca, bu mülâhaza içinde bir de “fark-ı cem” meselesi söz konusudur ki, o da; zevk ve hâl ehli için, tecellî itibarıyla Hazreti Vâhid’in değişik aynalarda farklı televvünlerinden ibarettir ve değişik aynalarda Hazreti Vâhid’in farklı farklı müşâhede edilmesinin bir unvanıdır.
Bu mertebelere gelince, onlar da Hazreti Ehad’in şe’nlerinin -aynaların kâbiliyetlerine göre- birer zuhûrudur.
Zuhûr mahalleri itibarıyla bu şe’nler tamamen itibarîdirler ve Hazreti Vâhid’in o itibarlara teveccühü anında ortaya çıkarlar.

Cem’den sonraki fark, bir fark-ı tâmdır ve sâlikin, mâsivâya (varlık ve hâdiselere) karşı olan kalbî alâkasını bütün bütün kesip, Hazreti Vâhid u Ehad’in dergâhına tam bir teveccühle, O’nda fâni olması hâlidir ki; bu bize daha çok, değişik yollarla ulaşılan “fenâ fillâh” mülâhazasını hatırlatmaktadır.
Bu pâyeyi idrak edenler “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” da olduğu gibi, içinde bulundukları bütün dünyayı ve topyekün eşyayı, hem de gözlerinin önünde olduğu hâlde görmezler de, basiretleriyle hemen her şey ve her hâdisede, sadece ve sadece şuûn ve sıfatların temâşâsıyla -bigayri keyf ve idrak- müstağrak yaşar ve kesret aynalarında hep vahdet cilveleriyle oturur kalkarlar.
Güneşin doğmasıyla, zâtında var olan yıldızların görünmez, bilinmez, duyulmaz ve hissedilmez olması gibi وَللهِ الْمَثَلُ الأعْلى “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” (Nahl, 16/60) bu mertebenin kahramanları da, kendi mârifet rasathânelerinde Hazreti Mevcûd ve Hazreti Mâlûm-u Hakikî’nin şuûn ve sıfatlarının tecellî atmosferinde, başka şeyleri göremez olurlar.

Diğer bir yaklaşımla cem’de, cismâniyet ve hayvaniyetten sıyrılma ve nefsânî ego itibarıyla ölme; farkta ise, kalbî ve ruhî hayat mertebesine yükselerek rahmânî ego açısından yeniden var olma söz konusudur ki, bu mertebeyi ihraz eden sâlik, “ben nefsânî benliğimi yitirdim ve yeni bir rahmânî benliğe erdim” der ve her fırsatta -şart-ı âdi plânında meyelânın varlığı mahfuz- “lâ fâile illallah” hakikatını haykırır; haykırır ve “hakka’l-yakîn” ölçüsünde “vücûd” ve “ilim” gerçeklerini duyarak Hazreti Hayy u Kayyûm’un her şeydeki hakimiyetinin temâşâsıyla kendinden geçer.

Ne var ki, bunca fenâ ve zeval mülâhazasına ve bunca cezb ü incizâba rağmen, farkta her zaman temyiz söz konusudur.
Öyle ki fark kahramanı, seyr u sülûk-i ruhânînin her mertebesinde Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’ın hakikî müessiriyetini kabulünün yanında, kendi nisbî, kisbî meyelânları konusunda da bir an bile gaflete düşmez ve “her şeyi Allah yaratıyor” derken dahi, şart-ı âdi plânında ve hususiyle de tahrip ve günahlarla alâkalı hususlarda temayüllerine bakmayı kat’iyen ihmal etmez.
“Bizi de, fiillerimizi de yaratan Allah’tır.” der ama iyi-kötü her işin ondaki bir meyelâna tâbi olduğunu da unutmaz.

Fark konusunda bir kesim, hep ifrat içinde olmuş ve inhiraftan inhirafa sürüklenip durmuştur.
Bunlara göre herkes -hâşâ- kendi fiilinin hâlıkı ve insan iradesi de “bilâ kayd u şart” tam bir müessirdir.
İkinciler ise, Hakk’ın sonsuz meşiet ve iradesi karşısındaki meyelân ve meyelândaki tasarruf hakkını görmezlikden gelerek tefrite düşmüş ve insanı, kendine hakk-ı tercih tanımayan kâhir bir irade karşısında, rüzgârlarla savrulan yapraklar gibi tahayyül etmişlerdir.
Üçüncüler ise, Hakk’ın kazâ ve kaderindeki esrârı kavrama mazhariyetiyle, her şeyin, Allah’ın kudret ve meşietiyle meydana gelmesini kabulün yanında, insanın şöyle-böyle eğilim ve temayüllerinin de genel programda hesaba katıldığına inanmış ve bir taraftan sürekli hayır meyillerini dualarla beslerken, diğer yandan da şer eğilimlerine karşı istiğfarla mücadele vermişlerdir.

Birinciler, pek çoğu itibarıyla bir kısım esbâb-perest ve tabiat-perest kimselerdir ki, gözleriyle görüp duygularıyla hissettiklerinin dışındaki şeylere hemen hemen hiç inanmazlar.

İkinciler, hâl ve zevklerine yenik düşerek, iradelerini tamamen nefy ile kendilerini âdeta câmidler gibi farzedip her hâlleriyle tam bir cebrîlik sergilerler.

Üçüncüler ise, her şeyde Hakk’ın hikmet ve hakimiyetini, halk ve tedbirini görmenin yanında, imanî bir şuur ve vicdanî bir sezişle kendilerine, zâtî değeri olmayan bir meyelânın verildiğine inanır ve “ben yaptım”, “ben ettim” derken ne dediklerinin, ne yaptıklarının farkındadırlar.
Hem öyle farkındadırlar ki, hiçbir zevk, hiçbir hâl, hiçbir istiğrak onların bu kabulünü değiştiremez.

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ،[1] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ اْلأَوَّابِينَ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.


[1] Âl-i İmrân, 3/8

Tevhid

Tevhid; vahdet kökünden, birleştirme, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.
Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Tevhid; mebde’de, Allah’ın zâtını,
[1]كُلَّمَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللهُ تَعَالى غَيْرُ ذلِكَ fehvâsınca, aklen tasavvur edilebilecek her şeyden tecrid; müntehâda da, zevk u hâlin vüs’at ve derinliği ölçüsünde mâsivâyı (Allah’tan başka her şey) kalben bütün bütün unutup O’na tahsîs-i nazar etmektir.
Bu mânâda tevhid, İslâm’ın hem esası hem de meyvesidir.
Bu çerçevede mebde ve müntehâ mülâhazasıyla bir tevhid telâkkisi, sofîyece sık sık üzerinde durulagelmiştir.
Sofîyenin dışındakiler ise, ona biraz daha farklı anlamlar yüklemişlerdir.

Bunlara göre kısaca tevhid; Cenâb-ı Hakk’ı rubûbiyetiyle tastamam bilip, ulûhiyetine karşı da ubûdiyetle mukabelede bulunma ve mes’uliyet şuuruyla hareket etmedir ki, bir taraftan O’nun biricik tasarruf sahibi olduğunu, kavlî, fiilî ve hâlî ikrarla beraber, O’nu benzer, zıt, nidd ve nazirden tenzih etmek; diğer taraftan da, böyle bir Mâbud-u Mutlak ve Maksûd-u bi’l-istihkaka karşı ta’zim, tebcîl, takdis mânâlarını hâvi ubûdiyet-i kâmilede bulunma demektir.
Bu mülâhazaların bütününü şu şekilde hulâsa etmek de mümkündür: Tevhid; hem bir tevhid-i ilmî ve imanî, hem bir tevhid-i keşfî ve zevkî hem de Hakk’ın kendi has kullarına hususî mevhibesi olan tehvid-i zâtîdir.

1. Tevhid-i imanî ve tevhid-i ilmî, şuhûd ve istidlâl ile elde edilen tevhiddir ki, bu mazhariyeti paylaşanların, şirkten ve şâibe-i şirkten uzaklaşarak ömürlerini hep vahdâniyet-i ilâhîyi düşünme, O’nu yâd etme ve gönlünün derinliklerinde O’nu duyması şeklinde tecellî eder.

2. Keşfî ve zevkî tevhid, şuhûd ve istidlâl yoluyla elde edilen mârifeti, daha sonra da vicdanî bir keşif ve zevkle duyup hissetme; yaşayıp kalble seslendirme demektir.

3. Tevhid-i zâtî, Hazreti Vahid u Ehad’in, kendinin kendine olan şehadetini tazammun eden öyle derin bir tevhiddir ki, O, kime duyurmuşsa o duyar; kime hissettirmişse o hisseder; duyup hissedenlerin de ya dilleri tutulur ya da O’nun müsaadesi ölçüsünde çevrelerine ifade ve ifaza edebilirler.
Bu mertebedeki tevhidi duyan bir sâlikin nazarında bütün delil ve işaretler renk atar; eşya min vechin serâb olur; bütün varlık itibarîliğe bürünür ve edep insana artık “sus” der; sus der, zira bu makam sükût makamıdır ve bu tevhid de tevhid-i sükûtîdir.

Bu mülâhaza çerçevesinde Mevlânâ tevhid hislerini şöyle seslendirir:

“Ey birader, kîl u kâl erbabından elini çek ki, Cenâb-ı Hakk sende ilm-i ledün izhar eylesin..
söz gelip buraya dayanınca, dudak “pes” edip kapandı..
kalem bu noktaya ulaşınca o da kırıldı.
Burası, fesahat yapıp dil dökecek makam değildir; (gel) dem vurmadan vazgeç; doğruyu en iyi Allah bilir.”

İlm-i ledünnün, mârifet-i ledünne inkılâp etmesi; vicdanın hususî bir iltifatla donanması, cezbin de incizâbın rengine boyanması demek olan bu hâl veya bu makam damlanın deryalaştığı, zerrenin kâinatlaştığı, hiçlerin vücûd pâyesiyle şereflendirildiği mir’âtiyet makamıdır.
Ziyâ Paşa, Harâbât mukaddimesinde derin bir şiir zevkiyle bu hâli şöyle resmeder:

“Ey varlığı, varı var eden Var!
Yok yok, Sana yok demek ne düşvar.!”

Damlaya derya olma yolunu açan, zerreyi güneş hâline getiren, yoka var olma payesini kazandıran, ibtidâ ile intihâyı câmi ve herkese açık objektif bu tevhidin üstadları peygamberlerdir.
Onlar, söz ve mesajlarına tevhidle başlar, duracakları yerde de sükûtî tevhid mülâhazasıyla sükût ederler.
Aynı zamanda, hak yolcularının Allah’a açılma sürecinde ilk rıhtım, ilk liman ve ilk rampaları da yine bu ibtidâ ile intihânın birleşik noktası sayılan objektif tevhid mülâhazasıdır.
İlk mürselden Son Nebi ve Mürsel’e kadar, vazife ve sorumluluğu “yakaza” şehrahında götüren bütün hak elçilerinin birinci mesajları, اُعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلهٍ غَيْرُهُ “Allah’a ubûdiyette bulunun ki, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”[2] sözleriyle ifade edilen imanın işte bu rükn-ü a’zamı olmuş; daha sonra da bunun vuzûh ve inkişâfıyla alâkalı diğer emirler…
Böyle bir tevhid telâkkisi, İslâm’a girişin kapısı, onu, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn mertebesinde duyup zevk etmenin kaynağı, Hakk’ın kendini, kendi bildiği gibi -istidatlara göre- bildirmesinin de ilk çağrısıdır.
Böyle bir tevhid anlayışıyla İslâm’a girilir; fıtratları yol almaya müsâit olanlar onunla yol alır; onunla nazar ve istidlâlî araştırmalarına gerçek derinliğini kazandırır; onunla izâfî hakikatlerin perde arkasına muttali olur ve onunla kadim ve hâdis farkının içyüzünü görür; Yaratan ve yaratılan arasındaki en büyük münasebet olan Hâlık-mahlûk münasebetini kavrar, abd ve Mâbud alâkasını anlar..
hatta yine onunla, Rabb’in yaratıklarına karşı mukaddes, münezzeh mübâyenetini, O’nun sıfatlarının kemal, külliyet ve asliyetini; kendi sıfatlarının da eksiklik, cüz’iyet, zılliyet ve izâfîliğini idrak eder; eder ve bütün mülâhazalarını enbiya-yı izâmın telâkki çerçevesine oturtur.
Bu üstadların tarif ettiği çerçevede, tevhid adına tenzih ederken ta’tîlden, Hakk’a yakınlığı seslendirirken hulûl ve ittihattan, kendini O’nun tecellîlerini temâşâya salarken temsilden, sıfatlarını yorumlarken de teşbih ve tecsim hatasına düşmekten kurtulur ve günde -lâakal- kırk defa tekrar ettiği sırat-ı müstakîm erbabından olma liyâkatini ortaya koymuş olur..
ve yine bu mânâdaki tevhidle hak yolcusu, kaza ve kaderin biricik gerçek kaynağını kavrar; Mutezile ve Cebriye’nin felsefe kaynaklı inhiraflarında ömrünü tüketmez; O’na yönelir..
O’na kullukta bulunur..
O’nu sever..
O’na karşı her hükmüne derin bir saygı duyar..
her şeyi O’ndan bilir -iradesindeki tercih hakkı mahfuz- her şeyi O’ndan bekler..
her zaman O’na itimat eder..
dünya ve ahiret mutluluğunu da O’ndan diler ve dilenir.

Tevhidi, mahiyet ve sıfatlardan mücerret bir vücûd olarak kabul eden Aristo, İbn Sînâ ve Nasîruddin et-Tûsî gibi mütefekkirler, kendilerinden sonra daha farklı şekilde sistemleşip devam edecek olan monizm inhirafına kapı aralamış ve pek çok batıl cereyanın doğmasına vesile olmuşlardır.
Tevhidde hulûl ve ittihada sapanlar ise -bunun neoplatonizm cereyanı ile İslâm ilâhiyatına bulaştığı da söylenebilir- varlığı, Hazreti Vâcibu’l-Vücûd’un mütemâdi tezâhürü ve eşyayı da âdeta O’nun aynı gibi görerek “tevhid” dedikleri aynı noktada şirke girmişlerdir.
İlâhî sıfatları inkâr eden Kaderiye ve Cehmiye’nin Allah’a acz isnad etmeleri ve insan iradesini ilâhlaştırmaları açıktır ve dalâletleri de izahtan vârestedir.
Hele insanı, eli-kolu bağlı, kaderin kâhir rüzgârları karşısında savrulup duran çer çöp telâkkileriyle ele alan Cebriye’nin hâli, aklın bedâhetine bütün bütün ters olmanın yanında Allah’a karşı da en büyük bir iftiradır.
İşin doğrusu, bütün bu cereyanların hemen hepsinde bir dâne-i hakikat bulunsa da müntesipleri ifrat ve tefritlerle inhiraflardan kurtulamamış ve ortaya attıkları düşüncelerle de arkadan gelenlere bir sürü kayma noktaları hazırlamışlardır.

Bize gelince; peygamberlerden duyup öğrendiğimiz, onların doğru vârislerinin beyan, tavır, iç müşâhede ve keşifleriyle ikinci kez tanıyıp zevk ettiğimiz, görüp şâhit olduğumuz tevhid; Yüce Yaratıcı’nın rubûbiyet ve mârufiyeti, bizim de ubûdiyet ve mârifetimiz açısından Kur’ân ve Sünnet-i Sahîha’nın ısrarla üzerinde durduğu ana temalardandır.
Kur’ân ve Allah Rasûlü, sık sık Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât, esmâ ve ef’âlini, keyfiyeti meçhul “arş” üzerinde istivâsını, enbiya-yı izâm ve rusül-ü fihâmla konuşmasını, kezâ istediğine, kendiyle konuşma imkân ve şerefini bahşetmesini pek çok yerde zikreder ve O’nun hayatını, ilmini, sem’ini, basarını, kudretini, iradesini, kelâmını, yaratmasını, öldürmesini, öldürdükten sonra diriltmesini, rızık vermesini sürekli hatırlatır ve tevhidi bütün bunların hepsine bağlayarak bizi böyle bir kabul ve iz’âna çağırır.

“Allah o İlâh’tır ki kendisinden başka ilâh yoktur.
Hayy’dır, Kayyûm’dır.
Kendisini ne bir uyuklama, ne uyku tutamaz…” (Bakara, 2/255) âyetinden “De ki: “Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın!…” (Âl-i İmrân, 3/26) âyetine, “O’dur Rahmân, rubûbiyet arşına istivâ eden, kâinata hükümran.” (Tâhâ, 20/5) beyanından “Elif, Lâm, Mîm.
Allah o İlâh’tır ki kendinden başka ilâh yoktur.
Hayy O’dur, Kayyûm O’dur.” (Âl-i İmrân, 3/1-2) fermanına, “De ki: Her türlü hamd O Allah’a mahsustur ki, asla evlad edinmemiştir…” (İsrâ, 17/111) âyetinden İhlas Sûre-i Muazzaması’na kadar hemen bütün Kur’ân’da Onun rubûbiyet mazmununun bir nabız gibi attığını, O’nun vücûd ve rubûbiyet nûrlarının bütün eşya ve hâdiselerin çehresinde yıldızlar gibi her zaman parıldayıp durduğunu görmek mümkündür.
Rubûbiyet dairesinin bu ihtişamını görüp sezen her vicdan, bu geniş ve şümullü rubûbiyet tablosu veya iç içe rubûbiyet tabloları karşısında, derin bir ubûdiyet şuuruyla gerilime geçer ve “böyle bir tevhid-i rubûbiyet şöyle bir tevhid-i ulûhiyet ister” diyerek: اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ “Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır.
O Rahman’dır, Rahim’dir.
Din gününün, hesap gününün tek Hakimidir.” (Fâtiha, 1/2-4) âyetlerini okur ve vicdanında tevhid-i rubûbiyetin dört mertebesini birden duyarak iki büklüm olur.. يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا…الخ “Ey insanlar! Hem Sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz…” (Bakara, 2/21) hitâbına “lebbeyk” çekerek temkine geçer.. وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et…” (Hicr, 15/99) tembihiyle O’nun ezelî rubûbiyetine karşı lâyezâl bir ubûdiyet şuuru mesajını alır.. فَاعْبُدِ اللهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ “O halde sen de yalnız Allah’a ibadet et…” (Zümer, 39/2) fermanından Ona tahsis-i nazarın esas olduğunu anlar.. قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ لا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ…الخ “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem…” (Kâfirûn, 109/1-2)sûresini, başının üstünde bir bayrak gibi dalgalandırır, bütün mâsivâya karşı tavrını ilân eder.. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha, 1/5) ile fıtratının gâyesini haykırır ve bu yüce gâyeyi yerine getirme hususunda da fevkalâde bir mahviyet, tevâzu ve tezellülle her şeyi O’ndan beklediğini itirafta bulunur..
vve ulaştığı bu hitap makamı ve kurbet ufkunun hakkını eda sadedinde, birbiriyle iç içe iki mertebe tevhid-i ulûhiyeti ilân ve itirafını

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lutfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet.” (Fâtiha, 1/6-7) talebiyle tavzih eder pekiştirir..
bu pozitif istidâdan sonra غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” (Fâtiha, 1/7)Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lutfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet.” (Fâtiha, 1/6-7) cümlesiyle bu isteğin negatif buudunu beyanla da hassasiyet ve titizliğini ortaya kor ve günde ortalama kırk defa tevhid-i rubûbiyetten tevhid-i ulûhiyete ve bu gerçeğin azametiyle de tevhid-i ubûdiyete koşarak “ahsen-i takvîm”e mazhariyetinin hakkını eda etmeye çalışır.
Hulâsa; Kur’ân-ı Kerim’in tevhid hakkındaki beyanı fevkalâde açıktır.
O’nun emrettiği tevhid hem “tevhid-i rubûbiyet” hem de “tevhid-i ulûhiyet” tir.
Sûrelerin en uzunu olan Bakara Sûre-i Celîlesi’nden en kısa sûrelerden sayılan Sûre-i İhlas’a kadar hemen her sûrede açık kapalı tevhid takrir edilir.
İhlas Sûresi’nde bir yandan tevhid-i ulûhiyet takrir edilirken diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh olduğu vurgulanır.
Kâfirûn Sûresi ise, açık bir netice olan ibadet ve perestişin Allah’a yapılacağını ihtar eder ve bizi tam bir tevhid-i kıbleye çağırır.
Aslında, ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhid yörüngesi üzerinde yürümektedir.
Evet O’nda, Allah’tan, Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden haber veren âyetler “tevhid-i ilmî-yi haberî”ye meşhur ifadesiyle “tevhid-i ulûhiyet”e delâlet eden beyanlardır.
Eşi, şeriki, zıddı, niddi olmayan Mâbud-u Mutlak’a ibadete ve O’ndan mâadasını da [3]وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ fehvâsınca mâbudiyetten azle delâlet eden fermanlar da, “tevhid-i irade-i talebî”, mâruf ifadesiyle “tevhid-i rubûbiyet”i gösteren delillerdir.

Diğer bir yaklaşımla, tevhid-i rubûbiyet veya tevhid-i ilmî, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ın haber verdiği hakikatleri tasdik; tevhid-i amelî veya tevhid-i ulûhiyet de emrolunan şeyleri emrolunduğu çerçevede yerine getirme ve yasaklanan şeylerden de içtinab etmekten ibarettir.
Tevhid-i ilmînin tamamiyeti, Zât-ı Bârî’yi kemal sıfatlarıyla muttasıf bilip noksan sıfatlardan da tenzih etmekle gerçekleşir; tevhid-i amelî ise, böyle bir Zât-ı Ecell-i Âlâ’ya ibadet etmek, muhabbet duymak, O’na karşı ihlâslı davranmak ve havf u recâ dengesini korumakla tahakkuk eder.

Pratik olarak gerçekleştirilebildiği takdirde potansiyel intihâ sayılan, halihazırdaki durumu itibarıyla Hak yolcusunun ibtidâ televvünlü bütün seyahatleri, deliller, bürhanlar ve afakî-enfüsî müşâhede ufkunda cereyan eder.
Deliller, bürhanlar, afakî-enfüsî müşâhedeler tevhidin en sağlam ayaklarıdırlar; her sâlik, seyr-i sülûk-i ruhânîsinin hemen her merhalesinde, bunların iş’ar ve işaretlerini makamıyla münasebet içinde imtisas eder, değerlendirir; değerlendirmelerin daha engin yorumlara, duyuşlara açılması ölçüsünde de delilde aynı medlûlü duyar.. br> şahitte “bî kem u keyf” meşhûda ulaşır..
ve peygamberlerin sundukları mesajları; keşiflerin, zevklerin, vicdanî duyuşların gökler kadar engin atmosferinde, medlûl, meşhûd ve müberhen öncelikli; hatta âdeta, delilden, şâhitten, bürhandan azade kalmış gibi duygular üstü duymaya, görmeler üstü görmeye, işitmeler üstü işitmeye başlar ve بِغَيْرِ كَيْفٍ وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ “Keyfiyeti meçhul idrak edilemez ve misallendirilemez.” ufkunda ulvî ve nezih bir temâşâ zevkine erer.
İşte, âfakta ve enfüste görülüp sezilen bu delil ve şahitler sayesinde, Allah’ın eşya ve hâdiseler üzerinde hususî mührünün nümâyân olması demek olan bu tevhid telâkkisi objektiftir ve herkese açık bir mârifet ufkudur.
Böyle bir kabulün inkişafıyla, zâhirî sebeplerin gerçek mahiyetlerinin ortaya çıkması ve bütün esbab ve illetlerin Hazreti Müsebbibü’l-esbab karşısında mütelâşi olup gitmesi, aklın iç diyalektiğinin tamamen sükût etmesi ve artık delil, şahit, bürhan değil de, bunlarla hâsıl olan mânânın bir işrakla noktalanması ise, haslara ait bir tevhid tezahürüdür..
derinlik ve televvünü de hâlin ve zevkin enginliğine bağlıdır.
Böyle bir noktayı ihraz eden sâlik, artık emareler ve işaretlerle değil de, vicdanındaki duyuş, seziş ve işrak sayesinde deliller ve işaretlere terettüp eden hususî iltifatlara müstağrak yaşar, iş’arlar, işaretler üstü Hazreti Şâhid-i Ezelî’nin, onun içine attığı ışıkla hep nûr düşünür, nûr konuşur, nûrla oturur-kalkar ve Hazreti Münevvirü’n-nûrun sübühât-ı vechiyle sürekli mahmur dolaşır.
Deliller, bürhanlar, onun hâlinin dilini kullanma inkişafına erince, bir mânâda o da artık ne delil der; ne tevekkülde hâricî sebep arar ne de başka vesileler arkasında koşar; aksine, her şeyi O’nunla bilmeye, O’nunla görmeye, O’nunla tanıyıp O’nunla sevmeye ve görüp duyduklarını Onunla mârifete, aşka, şevke, cezb u incizâba çevirmeye başlar ve ömrünü “cem”, “fark” arası gel-gitlerin dalgaları arasında sürdürür durur.

Bu nokta, her şeyin Hazreti Vacibü’l-Vücûd’a, ayne’l-yakîn seviyesinde zuhûr makamı olması itibarıyla, zâhirî sebepler bütün bütün silinip gitmeseler de, saâdet ve necat gibi önemli meselelere sebep olmaları görünümünü yitirir ve matlaşırlar.
İman, tasdik, mârifet, muhabbet gibi bâtınî sebeplerin duyuluş ve hissedilişleri daha bir artarak ve derinleşerek devam eder.
Onun içindir ki hakikî bir hak yolcusu, seyr u sülûk-i ruhânîde terakki ettikçe, ibadet ü taata karşı şehvet ölçüsünde bir düşkünlük göstermeye başlar..
mârifet ve muhabbeti arttıkça, dua ve münâcatlarıyla coşar ve Hak dergâhının her zaman şakıyan bir bülbülü hâlini alır; oturur-kalkar ve kalbinin diliyle hep O’nu mırıldanır.
Ama, ne burada durup öteleri temâşâ etmesi, ne de kuşlar gibi göklerde kanat çırpıp mesafelerle savaşması, onun mebdeden müntehâya mahviyet, tevâzu ve hacâlet içinde sürdürdüğü kulluktaki temkin ve âhengine asla zarar vermez.

Hazreti Vacibü’l-Vücûd’un zâtına tahsis buyurduğu tevhide gelince; o, evvelâ enbiya, sonra da asfiyâya mahsus bir mazhariyettir..
ve bizim için böyle bir mârifet ve zevk ufkunu tam idrak edip duymak da imkânsız gibidir; zira o, Rabb’in, kendi rubûbiyetine şâyeste ve “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahit bizzat Allah’tır…” (Âl-i İmrân, 3/18)

“Allah o ilâhtır ki kendisinden başka ilâh yoktur.
Hayy’dır, Kayyûm’dur…” (Bakara, 2/255)

“Allah’tır gerçek İlâh! O’ndan başka yoktur ilâh…” (Haşr, 59/22)

“Muhakkak ki Benim gerçek İlâh.
BBenden başka yoktur ilâh.
 O hâlde sen de yalnız Bana ibadet et.” (Tâhâ, 20/14) gibi âyetlerle ifade buyurduğu “tevhid-i tâmm”ı, erbabının dupduru gönüllerine ifâzası ve onlara gönül dilleriyle bunu seslendirme imkânını bahşedip hususî bir tevhidle şereflendirmesi; şereflendirip o engin ihsanlarını, onların aczlerinin çehresinde daha bir derinleştirmesi, sonra da bu incelerden ince hususu, [4]مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ.
, [5] مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ , [6] مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ.
, [7]مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ.. gibi sözlerle bir mârifet mülâhazası, bir ibadet şuuru, bir acz u fakr tavrı, bir şevk u şükür iştiyakıyla ifade ettirmesi büyük bir mazhariyettir.
Ve onlardan olmayanın da bunu kavraması mümkün değildir.
Nasıl mümkün olabilir ki bu, hususî bir mevhibedir ve hangi şart-ı âdiye bina edilirse edilsin, Hazreti Vehhâb’ın bir atıyyesidir; O’nun atıyyelerini de ancak matıyyeleri yüklenir ve temsil eder.

Böyle bir tevhidi, kâmil mânâda ancak enbiya-yı izâm ve asfiyâ-yı fihâm efendilerimiz duyup hissedebilirler; hissedebildiklerinin de ancak mezun oldukları miktarını fâşedebilirler.
Asfiyâ o vadide her zaman at koşturur, kapalı motif ve sembollerle -hadlerinin elverdiği ölçüde- onu soluklamaya çalışır; daha gerilerdeki evliyâ ise, gerektiğinde onu kelâm-ı nefsiyle mırıldanır; ama bunların hepsi de, gereksiz yere hâl ve zevk ifşâsından fevkalâde sakınır; hatta fâşetmeyi ulûhiyet haysiyetine karşı irtikab edilmiş bir hata sayar ve ağyara sır vermiş olmadan ötürü tir tir titrerler.
Herhalde böyle bir konuda, enbiya-yı izâmın mesajlarını yeterli bularak, mevzuu onların idrak ufkuna göre seslendirip [8] اَلْعَجْزُ عَنِ اْلإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ itirafıyla hakikatin ilmini ve ehassü’l-havâssın tevhid telâkkisini Allah’a havale etmek en selâmetli yol olsa gerek.

İster akide açısından, ister tasavvufî zevk ve hâlin ifadesi olarak tevhidi en zirvedekilerin mülâhazası içinde düşünürken dahi, kat’iyen Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın rehberlik ve daire-i irşadının dışında kalmamaya çalışmak bir esastır; zira O’nun mişkât-ı nübüvvetinin dışında, en parlak ışıkların, en engin zevklerin ve en derin mârifetlerin dahi nefsânî birer zevk ve yalancı birer ziyâ olmaları ihtimalden uzak değildir.

Çelebizâde Abdülaziz Efendi’nin, İbrahim Hakkı Hazretlerinin: “Hüdâ Rabbim nebim hakka, Muhammed’dir Rasûlullah” şeklindeki manzum akidesi türünden “Gülşen-i Niyaz”daki mevzûn ifadeleri hem akide kitaplarındaki geleneğe hem de asfiyâ telâkkisine uygun olması itibarıyla, sözlerimizi böyle bir nazımla noktalamak istiyoruz:/p>

“Vahdet-i zâtı eyleyüp tahkîk,
Etmişimdir sıfâtını tasdîk.
İlim, kudret, hayat, sem’ u basar,
Zât-ı pâkinde oldular muzmer.
Gerçi zâtla kadîm oldu sıfât,
Ne sıfât zâttır ne de gayru’z-zât.
Aceze’l-vâsıfûne an sıfâtik,
Ma arafnâke hakka ma’rifetik.
Ehadiyette yok şebîh ü nazîr,
Mülkte hâcet-i müşîr ü vezîr..
Ne arazsın ne cism ü cevhersin,
Ne müteşekkil ne musavversin.
Yâni min haysü zâtihi’l-akdes,
Sıfât-ı Hak hemîn tecerrüd bes.
Sende yoktur eyâ Semî’ u Mucîb,
Hadd ü add ü tecezzî vü terkîb.
Sana nisbetle yâ Aliyye’ş-şân,
Ne zamana itibarı var ne mekân..
Olmadı yok o ihtimal yine,
Ekl ü şurb ü libas ü nevm ü sine.
Pâktır dâmen-i celâlet-i Hak,
Şehvet isnad olunmadı mutlak.
Fer’ ü asl ihtimalin eyledi sed,
Âyet-i “lem yelid ve lem yûled”.
Lem yezel ü lâ yezâlsin bîşek,
Safha-i dil bu itikada mihenk.
Hem evvelü bidâyet Ol’dur Ol,
Âhirü nihâyet de Ol’dur Ol.
Muhdis-i âlem O Zât-ı Kadîm,
Hem masnû-ı feyz ü fazl-ı amîm.
Eser-i sun’u âlem ü âdem,
Hükm-ü vefkıncedir vücûd u adem.
Emr-i “Kün” le zuhûr etti tamâm,
Ulvî vü süflî cümle-i ecrâm.
Etmeseydi eğer feyz-i vücûd,
Bilinmezdi resm ü râh-ı şuhûd.
Hâlık-ı hayr ü şer cenâbındır,
Hem masdar-ı her fiâl bâbındır.
O’dur merkez-i hatâ vü sevâb,
O’na vâbestedir sevâb ü ikâb.”

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ، وَصَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي هُوَ وَسِيلَةُ التَّوْحِيدِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ ذَوِي التَّمْكِينِ السَّدِيدِ.


[1] Allah, senin aklına gelen her şeyin verâsındadır.(Bkz.: el-Herevî, er-Raddü ale’l-kâilîn bi vahdeti’l-vücûd 1/16, 90)
[2] A’râf sûresi 7/59, 65, 73, 85; Hûd sûresi 11/50, 61, 84; Mü’minûn sûresi 23/23, 32
[3] “(Allahım!) Sana isyan edeni biz terk ederiz.” (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 2/210)
[4] Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’ruf!
[5] Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bud!
[6] Ey her dilde meşkûr olan Allahım, Sana hakkıyla şükredemedik!
[7] Ey Mezkûr, Seni hakkıyla zikredemedik!
[8] İdrakten aciz kaldığını itiraf etmek gerçek idraktir

Yakaza

Kelime olarak uyanıklık demek olan yakaza; tasavvuf erbabınca, mebde itibarıyla Hakk’ın emir ve yasakları karşısında uyanık, titiz ve duyarlı olmak; bir kısım ilâhî ihsanlara mazhariyet mânâsında müntehâ itibarıyla da değişik makam ve mertebelerin bazı vâridleri karşısında her zaman fikrî, ruhî istikametini koruyup iltibaslara düşmemek ve hep basiret üzere bulunmak demektir.

Yakazayı; mübtedîler için, zecr ve men’ vukuunda bunlardaki maksad-ı ilâhîyi kavrama; müntehîler için de “kıyam billah” mânâsına gelen “seyr ilallah-seyr billah-seyr fillâh” gibi menzillerin hemen bütününde, her zaman Hakk’ın huzuru mülâhazası içinde bulunup hep temkin u istikameti kollama..
ya da konumunun gerektirdiği mârifet ve şuurla “Ben bir hakir kulum, her nefes muhtaç olduğum Mevlâ’dan nasıl gaflet ederim.” diyerek, hep uyanık, hep mahviyet içinde, hep gözü Hakk’ın kapısının aralığında, mevsimi gelince de iltifat göreceği düşüncesiyle sürekli ümitli; herhangi bir itaba uğrayacağı endişesiyle de, kalbi güvercinlerin kalbi gibi tir tir ve her zaman İbrahim Hakkı gibi:

“Gafletle uyumak ne revâdır abd-i hakîre
Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde”

deyip muttasıl teyakkuzda bulunma olarak yorumlayanlar da olmuştur.

Yakaza ehli, seyr u sülûk-i ruhânînin hemen her mertebesinde basiret üzere hareket eder ve her davranışıyla:

قُلْ هذِه سَبيلي أَدْعُوا إِلَى اللهِ عَلى بَصيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَني

“De ki: İşte benim yolum budur! Ben basiret ve idraklerine seslenerek insanları Allah’a çağırıyorum.” (Yûsuf, 12/108) hakikatini temsil eder..
duyup işittiği her şeyden kendine göre bir nasihat çıkarır..
gördüğü her nesne ve her hâdiseyi farklı bir ibret levhası gibi değerlendirir ve sürekli tezekkür, tefekkür ve tedebbür ufuklarında dolaşır.
Sözlerinde hikmet, sükûtunda ibret, tavırlarında da mehâbet vardır..
kkarşılaştığı her çehrede Hakk’ı hatırlar ve ürperir, onun sîmâsının müşahedesinde de hep Hak hatırlanır.

Bu mânâdaki yakazaya, basiret üstü istibsar demek de mümkündür ki, bu aynı zamanda sâlikin “akl-ı meâd” itibarıyla diriliş ufku sayılır -bazıları bunu kalbin bir buudu olarak da yorumlamışlardır- bu ufku ihraz etmenin önemli bir vesilesi
[1]يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ لا إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ hakikatinin tekrarı, diğer bir yolu da [2]لا إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ nûrânî cümlesinin vird-i zeban edilmesidir.
Bu ufku ihraz etmede, “eyyâmullahın mârifeti” sözcüğüyle ifade edeceğimiz, Allah’ın geçmişte mutî kullarına iltifat ve teveccühlerinin, nankörlere de itap ve cezalarının hatırlanmasının da, bir müeyyide olarak tesiri büyük olsa gerek.

Niyet ve nazar sağlamlığı, bakış zaviyesinin sıhhat ve istikameti ve şartlanmışlıktan uzak kalabilme mânâlarına gelen “ağrazdan selâmet” de bu ufku koruyabilmenin ehemmiyetli kâidelerindendir.

Aklı hevâsına teslim, gözleri “eyyâmullah”a kapalı ve bakışlarında inhiraf bulunanların istibsarı söz konusu olamayacağı gibi, böylelerinin teyakkuzu da bahis mevzuu değildir. br> Şâyet teyakkuz, görme, gözetme; görüldüğünün ve gözetildiğinin farkında olmak ise bu, teyakkuz erinin sürekli istibsar yolunda bulunmasına ve hayatını da her zaman hukukullahı görüp gözetmeye, ayrıca Hak tarafından da görülüp gözetildiğine bağlamasına vâbestedir.
Gözlerini ağyar rüsûmundan, gönlünü de yabancı hatıralardan sıyânet edemeyen uyanık sayılmaz ve böyle birinin hangi mertebede olursa olsun güvende olduğu da söylenemez.
Aslında güven, güven telâşı içinde ömürlerini geçirenlere Hakk’ın hususî bir atıyyesidir; dolayısıyla da kendini mutlak güvende sayanların emniyeti söz konusu değildir.
Göz ve gönlün yakazası, Hakk’ın her ân, her hâlimize nigehbân bulunması şuuruyla, his, idrak, irade ve kalblerimizle O’na tahsis-i nazar ederek ömrümüzü hep O’nun huzurunda bulunma âdâbıyla sürdürmektir.

Nazmu’l-makamât Sahibi bu mülâhazayı şöyle resmeder:

تَوَجَّهْ إِلَـى الذَّاتِ الْعَلِيَّةِ دَائِمًا
بِـغَـايَـةِ فَـقْرٍ وَابْـتِـهَالٍ تَـذَلُّلاَ
إِلَى أَنْ غَدَا هَذَا التَّوَجُّهُ لاَزِمًا
لِقَلْبِـكَ لَـوْ تَنْفِيهِ لَـنْ يَتَزَيَّـلاَ
وَهَذَا يُسَمَّى بِالْحُضُورِ لِعُرْفِهِمْ
وَهَذَا هُوَ الْمَقْصُودُ مِنْ ذِكْرِهِ الْعُلاَ

“Her zaman Yüceler Yücesi O Zât’a tezellül göstererek iki büklüm ol; ol ve fevkalâde bir fakr u ibtihalle O’na yönel!.
Hem öyle bir yönel ki, bir gün sen o teveccühten vazgeçsen bile, kalbin kat’iyen sarsılmamalı ve yerinde kalakalmalıdır.
İşte, hakikat erlerinin kendi aralarında huzur dedikleri de budur..
vve o Yüce Zât’ı zikirden maksat da bu olsa gerek.
”Evet, dikkatleri belli bir noktaya toplayarak “Hak, benim bütün davranışlarıma nigehbân bulunuyor” şuuru ve idraki içinde bulunma, “O her zaman beni gördüğüne göre -bir ölçüde “ihsan” mânâsıyla da irtibatlı görünüyor- ben de her zaman temkinli ve tetikte olmalıyım” mülâhazasıyla, avını bekleyen bir avcı gibi, göz kırpmadan, sürekli O’ndan gelecek vâridatı bekleme; dahası [3]لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ hakikatine tam itimatla, O’ndan başkasına kat’iyen arz-ı hâcette bulunmama; her yerde ve her zaman O’nu arama, O’nu sorma ve O’na ulaştıracak yolları kollama, müteyakkız bir sâlikin her zamanki hâlidir ve böyle bir hak yolcusu ömür boyu Cenâb-ı Hakk’ın riayet ve inâyeti altındadır.
Bu mansıbın en büyük kahramanı Hazreti Sultanu’l-müteyakkızîn: “Benim gözlerim uyur kalbim uyumaz”[4] buyurarak böyle bir yakaza-i dâimîye işaret buyururlar.
Dünyada bu hakikate kapalı yaşayanlara tembih sadedinde, o nûr medresenin en mümtaz talebelerinden biri sayılan Hazreti Ali de:
“İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar.”[5] sözleriyle yakazanın ayrı bir buuduna dikkatleri çeker.
اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِ الْمُقَرَّبِينَ مُحَمَّدٍ حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُشْتَاقِينَ إِلَيْكَ.
 


[1] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 10/169; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/54
[2] ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 22/51; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 4/273
[3] Güç ve kuvvet, ancak Allah’ın (elinde)dir. (Buhârî, ezan 7; Müslim, salât 12)
[4] Buhârî, teheccüd 21; Müslim, salât 12
[5] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/312

Mücâhede

İnsanın teşebbüslerinde ciddî olması, güç ve tâkatını tam olarak ortaya koyması diyebileceğimiz mücâhede; gönül erbabınca, iradenin hakkını vermek, nefis ile savaşmak, onu yenebilme yollarını araştırmak, bedenin istekleriyle dinin emirleri -velev müstehab ve âdâb olsun- çakıştığında tercihlerini her zaman din istikametinde gerçekleştirmek; yemede, içmede, uyumada, konuşmada zarurî olanla iktifâ edip, ibadet ü taat ve hayrât u hasenâtta iyiliğe doymamak demektir.

Öteden beri erbab-ı mârifetin; maddî mücâhede, mânevî mücâhede; diğer bir tasnifle “cihad-ı asğar”, “cihad-ı ekber” diye tahlil edegeldiği mücâhede, nefis ve şeytana karşı, mesâvi-i ahlâk diyebileceğimiz fena huy ve fena davranışlara karşı ve kendi şartları içinde zarurî hâle gelince, düşmana karşı savaşın, direnmenin, tetikte olmanın, teyakkuzun ve hazırlıklı bulunmanın unvanı olmuştur.
Nefis, şeytan ve mesâvi-i ahlâka karşı; hatta iman, ibadet ve güzel ahlâk duygusunu yerleştirme istikametindeki gayretlerin bütünü “cihad-ı ekber”, diğerleri de “cihad-ı asğar” olarak mütalâa edilmek suretiyle konu iki ana bölüme ircâ edilmiştir.
İlim ve fikir yoluyla insanlara hizmet etmemiz, söz veya davranışlarımızla iman, İslâm hakikatlerini ve Muhammedî ahlâkı içimize sindirerek, vicdanlarımızda duyarak önce temsil sonra da tebliğ etmemiz, her iki cihad ruhunun da halitası olması itibarıyla, her iki mücâhedeye ait hususî meziyetlerin bütününü birden ihtiva eder.

Riyâzet, irşad, tebliğ veya maddî cihadla alâkalı yazılmış hemen her eserde وَجَاهِدُوا فِي اللهِ حَقَّ جِهَادِهِ “Allah uğrunda tam hakkını vererek cihad edin!” (Hac, 22/78) gibi âyetler serlevha yapılarak, mücâhede bu umumî espri içinde ele alınmıştır.
Ne var ki, burada biz daha çok cihad-ı ekber üzerinde durmak istiyoruz:

Cihad-ı ekber veya sofiyece mücâhede -başta da işaret ettiğimiz gibi- nefs-i hayvanînin çirkin ve sevimsiz isteklerine, şeytanın sinsi vesveselerine, cismaniyet ve bedenin aşırı arzu ve “dayatma”larına karşı birer iradeli varlık olduğumuzu ortaya koymak, his, şuur, idrak ve kalb-i insanînin bir diğer unvanı sayılan “latife-i Rabbaniye”ye karşı da saygılı olma savaşını vermektir.
Evet, işte bu mânâda bir cihad, cihadların en büyüğüdür; böyle bir büyüklüğü ihraz eden insan da Allah nezdinde, kadri yüce, O’nun maiyetine mazhar olma mânâsına çok büyük sayılabilir.
Zira, nefis ve bedenin arzularına bu ölçüde baş kaldırıp ömrünü, rızâ hedefli, ihlâs yörüngeli, ibadet ü taat, zühd ü takvâ dairesi içinde devam ettirebilmek, düşman hattında, gülle, bomba altında hasımlarla yaka-paça olmaktan daha zor olsa gerek… İşte böyle bir zorluktan ötürüdür ki, Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), bir gazâdan avdet ederken: رَجَعْتُمْ مِنَ الْجِهَادِ اْلأَصْغَرِ إِلَى الْجِهَادِ اْلأَكْبَرِ “Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.”[1] buyurarak, ashabını böyle çok önemli bir meselede irşad etmek istemiştir.
Bir başka defa da; اَلْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ فِي اللهِ “Gerçek mücâhid, Allah rızâsı yolunda kendi nefsiyle mücâhede eden kimsedir.”[2] tembihiyle, cihad-ı ekberin, şeytan ve hevâ-i nefisle mücâdele etmekten ibaret olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Ayrıca, cihad-ı asğarın, ara sıra vacib olmasına karşılık, cihad-ı ekberde bir süreklilik söz konusudur.
Dahası, cihad-ı asğardaki muvaffakiyet, büyük ölçüde cihad-ı ekberdeki başarıya bağlıdır.
Bu itibarla her fert evvelâ, kendi içini temizleyip orada enfüsî âhengi tesis etmelidir ki, oturması, kalkması, düşünmesi, konuşması, işlemesi, başlaması da Allah için olsun; olsun da tesirin gerçek kaynağı bulunan ilâhî meşieti yanına alabilsin.
Zaten, böyle bir maiyete mazhar olmaksızın başarı elde etmek de mümkün değildir.

Evet, imanla belli bir hedefe doğru yönlendirilmeyen, İslâmî ruhla disipline edilmeyen, ihsanla derinleşip Hak murakabesine açılmayan kimselerin ne hakikat eri olmaları, ne ihkâk-ı hak etmeleri ne de beşerî münasebetlerde tutarlı bir tavır sergilemeleri mümkündür.
Evet, hayatlarını, yeme-içme-uyuma üçgenine bağlamış beden insanları, cismaniyetlerine söz geçiremedikleri gibi ruhlarını yükseltip ona zaferler yaşatmaları, Hak’la hemhâl olup O’na karşı vicdan menfezlerini açık tutabilmeleri de imkânsızdır..
ve hele bunların kinden, nefretten, iğbirardan bütün bütün sıyrılarak, Allah’tan ötürü topyekün varlığı kucaklamaları kat’iyen söz konusu değildir.

Kusursuz bir toplum ancak kusursuz fertlerden meydana gelir; böyle fertler de bugüne kadar hep, iyi bir ruhî terbiye eseri olagelmişlerdir.
Bu itibarla da biz, fikrî, ruhî, zihnî bir sürü teşevvüş ve problemi olan insanlardan sağlam bir millet inşâ etme gayretlerini beyhûde buluyoruz.
Kâmil topluma gitmenin yolu kâmil fertlerden geçer; kâmil fertlerin ise ancak, yukarıdaki tarifler çerçevesinde, mücâhede potasında kaynaya kaynaya şekillenebileceğini düşünüyoruz.

Böyle bir mücâhedenin en önemli esası da hiç şüphesiz cismanî ve nefsânî arzuları zabt u rabt altına alıp vicdan mekânizmasının manevra kâbiliyetini artırmaktır.
Kendi esasları içinde “seyr u sülûk-i ruhanî” bu ehemmiyetli işin bilinen en selametli yoludur.
Şimdilik bu hususların tahlilini tayyederek, nefsin ne can alıcı bir hasım olduğunu Hakim Busayrî’nin:

كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً
مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ

“Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri şirin göstermiştir ki, kimse (onun) yağın içinde zehir (sunduğunu) bilememiştir.” sözleriyle hatırlatıp, konuyu, Hüdâî’nin, seyr u sülûke köprü sayılan bir manzumesiyle noktalayalım:

“Ey nefs yeter sehv ü zelel,
İnsafa gel, insafa gel!
Terk et gitsin tûl-i emel!
İnsafa gel, insafa gel!

Bu adet ü bid’at nedir?
Bu şöhret-i ziynet nedir?
Bu kuru kermiyet[3] nedir?
İnsafa gel, insafa gel!

Bir gün eser bâd-ı ecel,
Ten bağına verir halel,
İhlas ile eyle amel!
İnsafa gel, insafa gel!

Etme Hüdâîyâ inâd!
Fermana eyle inkiyâd!
Gel eyle kıl Mevlâ’yı yâd!
İnsafa gel, insafa gel!”

اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِ الْمُقَرَّبِينَ مُحَمَّدٍ حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُشْتَاقِينَ إِلَيْكَ.


[1] el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, 13/523; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/424
[2] Tirmîzî, fedâilü’l-cihad 2; Müsned 6/20
[3] Hummalı ve hararetli çalışma

Çile

Zevk u sefadan bütün bütün el çekerek, beden ve cismaniyeti aşma istikametinde katlanılan sıkıntı, eziyet mânâlarına gelen çile; hak yolcusunun, nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi adına, asgarî kırk gün olmak üzere, çetin bir perhiz ve disiplin içinde yaşamasına denir ki, bu süre zarfında derviş, yeme-içme, uyuma-konuşma..
gibi hususlarda zaruret sınırları içinde kalarak, vaktinin büyük bir bölümünde ibadet, zikir, fikir, murakabe ve muhâsebe ile meşgul olur ve âdeta ölmeden evvel ölmüş gibi davranarak, sürekli ölüm temrinleriyle nefsânîliği açısından fenâ bulur ve ruhunun bütün menfezleriyle Hakk’a açık bir hakikat eri donanımıyla yeniden hayata “bismillah” der ve Rabbine yürür.

Daha çok dervişlerin, tekye ve zâviyelerinin tenha bir köşesinde veya evlerinin âsûde bir hücresinde çekmeğe çalıştıkları çile; riyâzet mülâhazasının hatırlattığı hususları çağrıştıran, hatta bazı yanları itibarıyla onun fonksiyonlarını edaya vesîle olan bir Hakk’a kurbet hamlesi veya aktif bir vuslat beklentisidir.
Asgarîsi kırk gün olması itibarıyla, kelimeyi Farsça aslına ircâ ederek “çile” dedikleri gibi, bazen de o kelimenin Arapça karşılığıyla “erbaîn” de demişlerdir.
Kırk demek olan erbaîn, tam kırk gün demek değildir; bu süre bazen gün, bazen hafta, bazen ay, bazen de senelerce sürebilir..
bazen derviş, bütün bütün cismaniyetten sıyrılıp çıkmak ve nefs-i hayvânîsini aşabilmek için ömür boyu bile çile çıkarabilir; çile ile oturur-kalkar..
kapılarını sürekli ızdıraba açık tutar..
dahası, Hak yolunda katlanılan şeyleri sevgilinin armağanı olarak kabul eder..
dertler, sıkıntılar, kederler ağırlaştıkça o, hayatı daha bir sever..
yaşadığını duyuyor olma neşvesi içinde musibetleri hoşâmedî ile karşılar ve Allah için başa gelen her şeyi aziz bir misafir gibi selâmlar; hatta bazı gönül erleri, onu belâ şeklinde insana ihsan edilmiş bir nimet kabul ederek, “hel min mezîd” (Kaf sûresi 50/30) deyip, artırılmasını bile istedikleri olmuştur.
Fuzûlî, Mecnûn’u konuşturma sadedinde bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade eder:

“Az eyleme inâyetini ehl-i derdden,
Yani ki, çok belâlara kıl müptelâ beni.”

Mevlânâ, ızdırap ve çileleri, her sabah kapımızı çalan bir misafire benzetir ve bu aziz misafirin i’zaz edilmesi gerektiğini vurgular:

هَر دَمِى فِكرى چو مهمَانِ عَزِيز،
آيَـد اندَر سِينَه هَر رُوز نِيز
رَسُـولِ غَم اگـر آيَـد بَر تُو،
كَنَارَش گِير هَمچُون آشنَايِى

“Her an aziz bir misafir gibi gönlüne bir tasa, bir keder gelir çatar… Eğer sana bir gam elçisi gelirse, onu bir dost gibi karşıla, kucakla; zaten o da sana yabancı değil; yani, arada bir âşinalık var.”

Mevlânâ’nın bu düşüncelerini İbrahim Hakkı, çağının ifade urbasını giydirerek, şöyle seslendirir:

“Gelir çûn kalbine hüzün, elem, gam;
Çek onu sen, sana bil âşina hoş.
Nüzûl eyler kalbe havâtır Hak’dan,
Kabul et cümleyi, de: Merhaba hoş!
Müsafirdir gam, et izzet ona kim,
Gide senden Hudâ’ya her belâ hoş..
……………………………………………………………
Cefâdan kaçma, nâmerd olma Hakkı,
Cefâdan merd-i Hak bulmuş safâ hoş.”

Eşrefoğlu Rûmî ise, zehirin şeker-şerbet kabul edilmesini salıklar ve:

“Eşrefoğlu Rûmî, yari sevenlerin budur kârı,
Ol dost için ağuları şeker gibi yutmak gerek.” der.

Bu yolda, belâ ve musîbetlerle içli-dışlı olmak, hiç olmazsa celâli-cemali bir bilmek, safâyı-cefâyı aynı görmek önemli bir esas kabul edilmekle beraber, halvethâne veya çilehâne hücrelerinde geçirilen “erbaîn”lerin kendine göre bazı usûl ve âdâbı vardır:

Dervişler dünyasında ana çizgileriyle çile; kırk gün veya birkaç tane kırk gün, meâlîye müştak hak yolcusunun duygu ve düşüncelerinin bulanmayacağı, kalb ufkunun kirlenmeyeceği müsait bir yerde, tamamen uhrevîliğe kilitlenerek, öteler ve öteler ötesi mülâhazalarıyla saflaşıp derinleşmesinin, kalb ve ruhun hayat seviyesine yükselerek ruhânîlerle aynı atmosferi paylaşmanın en kestirme yoludur ve bütün semâvî olan-olmayan ya da semâvî olduğu bilinmeyen din şeklindeki organizasyonlarda, ruha kendi gücünü kazandırma veya ruhun gücünü ortaya çıkarma mülâhazalarıyla başvurulagelen bir yöntemdir.
Hem mistisizmi hem yogizmi hem de parapsikolojiyi alâkadar eden böyle bir konunun yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri olmasa gerek.

Sofîler, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ’nın, Rabbiyle mülâkat hazırlığı adına kırk günlük tasfiye faslını,[1] “erbaîn” de diyebileceğimiz “çile”ye bir me’haz ve mesnet kabul ettikleri gibi, İsrailoğulları’nın bir yerde zaaf gösterip, savaştan geri durmalarına karşılık, hem bir ceza hem de daha sonraki mücadeleleri adına bir hazırlık olması açısından, kırk yıllık “Tîh” hayatlarını[2] da önemli bir kaynak kabul ederler.
Hristiyanlık’ta da Paskalya öncesi kırk günlük bir perhiz dönemi vardır ki, işte bu, onlarda da farklı bir “erbaîn”in var olduğunu gösterir.
Her din ve sistem taraftarı, erbaîn’i farklı yorumlayıp farklı yaşasa da, semâvî dinler ve gayri semâvî organizasyonların hemen hepsinde çilenin var olduğu söylenebilir.
Hatta tam kırk gün olmasa da, Kitap ve Sünnet’le müeyyed bulunan itikâfı da böyle bir tecrid ve tecerrüd hamlesi içinde zikretmek mümkündür.

Ayrıca, bu konuda hem İslâm dünyasında hem Yahudilik ve Hristiyanlık âleminde, hem de Müslümanlar arasındaki farklı mezhep ve düşünce sistemlerinde ister çile unvanıyla, ister erbaîn nâmıyla, hem nefislerin tezkiyesi hem de ruhların terbiyesi adına, belli bir süre için bir tecrid ve tecerrüdden, bir halvet ve inzivadan hep bahsedilegelmiştir.
Bizim dünyamızda böyle bir tasfiye ve tezkiye şimdiye kadar hep çilehâne veya halvethânelerde gerçekleştirilmiştir; başkalarınınki de, kendilerine mahsus mâbedlerin bir köşesinde…

Derviş, bağlı bulunduğu mürşidin rehberliğinde bu çilehâne veya halvethâneye girer..
orada tam bir inziva hayatı yaşar..
az yer, az uyur, az konuşur..
günlerini tamamen ibadetle geçirir..
her gününü, her gecesini farklı bir muhâsebe ile değerlendirir, farklı bir murakabe ile derinleştirir..
sürekli zikirle kalbine hayat üfler, fikirle enfüs-âfâk arası seyahatten seyahate koşar..
kalbî ve ruhî hayata sıkı tutunarak bütün benliğinde Rabbini duymaya çalışır ve her zaman gönlünün bir yanından kendine aralanan kapının arkasını, halvette halveti, uzlette de vahdeti görmeğe, duymaya çalışır..
bu yolda en küçük şafak emarelerini bile, kalbinin yamaçlarında gerçek birer tülû gibi müşahede etme, rasat etme noktalarını araştırır..
imkânlarının sınırlılığını, iradesinin yetmezliğini acz u fakr iniltileriyle dile getirir; getirir ve Hakk’ın sonsuz kudretiyle ümidini şahlandırır..
nâçâr kaldığı yerde kendisine sürpriz bir şekilde bir kapı aralanacağı recâsıyla, sık sık:

“Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden” (M. Lütfi)

der ve en miskin bir dilenci gibi hâlini, o her şeye nigehbân Rabbine arz eder.
Mârifeti, muhabbeti arttıkça, o da Rabbiyle münasebetlerini daha bir derinleştirerek, sadece O’nu görüp, O’nu duyup, O’nu düşünmeğe himmetini hasreder..
ve en zarûrî ihtiyaçlarını dahi asgarîye indirerek, âdeta ruhânîler gibi, bütün bütün cismaniyetin üstüne çıkarak, evvelâ ahvâl ve evsafında, sonra da zâtında semâvîlere mahrem-i râz olur ve kurb-i sultanda üns esintileri teneffüs etmeğe başlar.

Çile hep aynı olsa da, dervişler onu, biraz istidatları biraz da mukavemetlerine göre farklı farklı çıkarırlar.
Kimileri, dünyevîlikten tamamen sıyrılarak, gece-gündüz demeden, yemez-içmez-uyumaz; bunlara ciddî ihtiyaç hissedince de, “def-i belâ” kabîlinden hepsini geçiştirir ve sürekli zikir, fikir ve ibadetle dopdolu yaşar..
kimileri, bedenî ve cismanî ihtiyaçlarını ölmeme çizgisinde götürür ve ötesini israf sayar..
kimileri, hayatın her saniye, salise ve âşiresini duyma gayreti gösterir ve zamanın en küçük bir parçasının bile kurbet yolunun dışında geçip gitmesine fırsat vermez.
Saatler gelip geçer, haftalar birbirini takip eder, elemler ve ızdıraplar içinde mahrumiyetler uzar gider de, çileyi artık bir yaşam biçimi olarak duymaya başlamış derviş, “erbaîn”lerin bitmesini kat’iyen istemez.
Gerçi Sofiye usûlüne göre, kırk gün tamam olunca rüya ya da daha başka müşahedelere binaen dervişin halvet durumu gözden geçirilir; iç dünyasının atlasına kalbî, ruhî hayat seviyesini aksettiren birinin, belli merasimlerle “erbaîn”leri sona erdirilir ve çileye bir nokta konur ama, tezkiye ve arınmanın tamamlanmamış olması mülâhazasıyla da, yeni erbaîn fasılları her zaman söz konusu olabilir.

Çile ile alâkalı Mevlevîlerin upuzun merasimleri olduğu gibi, Farsların, Azerîlerin, hatta bir kısım Bektaşîlerin de kendilerine göre bir hayli renkli merasim ve şölenlerinin olduğunu kitaplar yazıyor.
Derviş, hangi yol ve hangi sisteme mensup olursa olsun, çileden maksad; nefsin tezkiyesi, ruhun tasfiyesi, ve onun kendi iç dünyasını keşfedip tanıması; tanıyıp nefis veya ruh mertebeleri itibarıyla her gün yeni yeni seyahatlerle daha farklı buudlara açılması ve kalbî hayat öne çıkarılarak bu rampadan sırra, hafîye, ahfâya yürünmesi, mürid-mürşid arası münasebetlerin teessüsü, emre itaatteki inceliklerin anlaşılması; ruha tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkı kazandırılarak, كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunun gönüllere yerleştirilmesi..
gibi esaslardır.
Çile ortamında, ister mürşid tarafından, ister sâlikin kendi iç mülâhazalarından almak istediği ruh ve mânâ işte budur.
Bütün bunlarla ulaşılmak istenen hedef de insan-ı kâmil olmaktır.

Ancak, böyle uzun merasimlere girmeden, iç dünyamızla bütünleşmiş acz u fakr, şevk ü şükür mülâhazasıyla, vilâyet-i kübrâ varisi bir rehberin gözetiminde; meşru dairedeki zevk ve lezzetlerden istifade ederek; ama şüpheli şeylerden de kaçınarak fevkalâde bir takvâ, fevkalâde bir zühd ve fevkalâde bir ihlâsla da aynı neticelere ulaşmak mümkündür.
Elverir ki, haramlara girilmesin, şüpheli şeylere karşı hassas davranılsın ve helâl olan nesnelerde de ihtiyaç ölçüsüne bağlı kalınsın.

Aslında, davâ-yı Nübüvvet’in varisleri için çile, halvethâne ve çilehânelerdeki uzlet-ibadet..
halvet-evrâd ü ezkâr..
terk-i râhat-ihtiyar-ı azap..
mâsivâdan kat-ı alâka-mânevî füyûzât hisleri..
gibi, biraz da meşakkatli temrinât yerine, halk içinde Hakla beraber olma..
İslâmî duygu, düşünce ve tavırlarla çevrede ibadet iştiyakı uyarma..
açıktan açığa dini en iyi şekilde temsil ederek, başkalarında da dinî hisleri harekete geçirme..
şahsî füyûzât arzu ve isteklerine karşılık, herkeste inanma duygularını geliştirmekten ibarettir ki, bu, aynı zamanda Sahabî mesleğidir.

Bu mânâda çile, şahsî hayatımızın tekâmülü kadar, hatta onun da ötesinde ömrümüzü başkalarının elem ve lezzetlerine bağlayıp, tamamen onlar için yaşamanın adı ve ülü’l-azmâne diğergâmlığın da başka bir unvanıdır.
Evet çile, hakikat erinin her gün birkaç kere ölüp ölüp dirilmesi, her zaman hayatı ve memâtı iç içe yaşaması, alâkadar olduğu daire içinde nereye ateş düşerse düşsün, yangını kendi sinesinde hissetmesi, maddî-mânevî her muzdaribin ızdırabını ruhunda duyması, “ızdırabı çekmeyen bilmez” bencilce mülâhazasına karşılık, uzak ve yakın çevrede yaşanan elem ve acıların hepsini kendi yaşıyormuşçasına iki büklüm olup kıvranması demektir.

İnkâr ve ilhad fırtınaları karşısında dişini sıkıp aktif bekleyişe geçmek en büyük çile..
cahiller arasında yaşamaya katlanıp, onları aydınlatmaya çalışmak muzaaf bir çile..
insanî ve İslâmî değerleri tanımayıp, dini, imanı hafife alan nâdanlarla uğraşmak mürekkep bir çile..
bütün bu çile vesilelerinin birden yaşandığı ve

“Dostun bî-vefâ, feleğin bî-rahm, devrânın bî-sükûn
Derdin çok, dermanın yok, düşmanın kavi, talihin de zebûn”

olduğu bir atmosferde sürekli Hakk’ı soluklayıp durmak, hayatı zehir gibi yudumlayarak yaşamak mük’ab bir çile ve hak yolcusunu amûdî (dikey) olarak semâvîleştirecek bir hamledir.

Bu mânâdaki çile kahramanlarının merkezini enbiya-yı izâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise evliyâ asfiyâ yerlerini alır.

[3] أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اْلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ bunu ifade eder ve musibetlerin şiddetiyle, çilekeşlerin salâbeti arasında tam bir münasebetin bulunduğunu hatırlatır.

Çilenin çile olması, biraz da onu çekenlerin azlığına bağlıdır.
Herkesin, her zaman maruz kaldığı, biraz da ayağa düşmüş ızdırap ve sıkıntılara çile denmez.
Ona çile demek çileye saygısızlıktır.
Çile, yalnız duyulur, yalnız yaşanır; ve o, ancak çilekeşlerin azlığı ölçüsünde kendini tam hissettirir.
Kuyuya atılmakla çilesi başlayan Hz. Yusuf aleyhisselâm, hâlinden, yolundan ve dilinden anlamayan firavunlar ülkesinde onun muzaafını yaşamıştı; yaşamış, derken peygamberlik çerçevesi ve mukarrebîn ölçüsünde, müstakbel pâyesi adına birkaç defa tepeden tırnağa arınmıştı.
Âdem Nebî (sav) ağlayarak çile atmaya çalışmış; Nuh Peygamber, kıyamet ölçüsündeki hâdiseleri göğüsleyerek..
Hazreti Halil, farklı buudlarda hep bir ateş çemberi içinde dolaşarak..
Hazreti Kelîm, gücün, kuvvetin tuğyanına karşı savaşarak..
Hazreti Rûhullah, darağaçlarının ölüm edalı gölgeleri altında insanları Allah’a çağırarak..
ve Hazreti Rûhu Seyyidi’l-Enâm, bunların bütününe denk musibetler ağında ağlayarak, inleyerek ve başkalarını kurtarma adına ocaklar gibi yanarak, fakat gam izhar etmeyerek hep çilenin mük’abıyla içli dışlı olmuştu.

Dünden bugüne daha yüzlerce çilekeş, çektiklerini düşün-meyecek kadar teslimiyet içinde, belki de sermest olduklarından, en korkunç musibet ve ızdıraplarla yaka-paça olurken dahi, sadece yaşatmanın zevkini duymuş, belâları “eyvallah”la selâmlamış ve yollarına devam etmişlerdi.
Çile ve ızdırabın en büyüğü fikir çilesi ve ızdırabıdır.
Düşünme, düşündürme ve koskoca kâinatlar ağırlığındaki muammaların altına girerek, varlık bilmecesinin sırrını çözmeğe çalışmak, en sarp uçurumlardan daha derin ve daha sarp meseleler karşısında pes etmeden sürekli uğraşmak ve düşünceyi vahyin semeresiyle buluşturmaya çalışmak; sonra da bu büyük terkibi, aç ve susuz gönüllerin hazmedebilecekleri ölçüde hulâsalandırarak, onlara da duyurup tattırmak, duyurup tattırmak ve bıkmadan, usanmadan bunu tekrar edip durmak..
evet işte, gözleri nebîler ufkunda, melekler kadar içten ve derin bu ızdırap süvarileri, zehirde panzehiri bulmuş, ateşte “berd ü selâm”a ermiş öyle bahtiyarlardır ki, onların ne erbaînlerinin sonu gelir ne de sonu gelen çileye onlar razı olur.
Aslında onları bu çile cennetlerinden uzaklaştırmaya kalkışsanız da, uzaklaştıramazsınız; şayet uzaklaştırırsanız, ateşlerini söndürmüş ve onları da öldürmüş olursunuz.

Evet, işte hakikî dervişin ruhunu besleyen en temiz kaynak bu ölçüdeki çiledir..
ve o, hak erini sonsuza ulaştırmada en güçlü vesiledir.

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ،[4] رَبَّنَا أَفْرِغ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ،[5] وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ قُدْوَةِ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّابِرِينَ الصَّادِقِينَ.


[1] Bkz: Bakara sûresi 2/51; A’râf sûresi 7/142
[2] Bkz: Mâide sûresi 5/26
[3] Tirmîzî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikâk 67
[4] Mümtahine sûresi 60/4
[5] Bakara sûresi 2/250

Sohbet ve Musâhabe

Sohbet; Cenâb-ı Hakk’a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma, bir insanın kendisine karşı duyulan hüsnüzannı, gönülleri sonsuza yönlendirmede bir kredi gibi kullanma ve hep hayırhahlık mülâhazasıyla oturup-kalkmaya denir ki; zannediyorum Yunus da, “Asayiş kılan cânı evliyâ sohbetidir.” diyerek, işte böyle yüksek hedefli musahabenin hayatiyetini vurgulamak istemişti..

Sofîyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir.
Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikatı duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir.
Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zâtın mertebesiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve صِبْغَةَ اللهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللهِ صِبْغَةً “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara, 2/138) hakikatının aşkın bir remzidir.
Ondan sonra, O’nun metbûiyyetine bağlı bir tâbiiyyet içinde ve asliyetine nisbeten bir zılliyet mahiyetinde diğer bütün dava-i nübüvvet ve dava-i vilâyet vârislerinin insibağları gelir ki, verenin ve alanın istidadına göre çok farklı ve mütefâvittir ve bu konudaki ahz ü atâ da tamamen kabiliyetlere göre cereyan etmektedir.

“Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi,
Ebr-i nisandan ef”i sem, sadef dürdane kapar.” (Mîrî)

Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızâsını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmak; sohbet ise, gönül kapılarını ardına kadar ilâhî vâridat ve mevhibelere açık tutarak, bir hak dostuna mülâzemette bulunup, onun Hak tecellîlerine açık o zengin atmosferini paylaşmak demektir.
Sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi, sohbette de en yüksek şâhikaların üveyki olma pâyesiyle serfirazdır ki, bu, o toplumun musâhabesinde merkez noktayı tutan zâtın bir tek nazarı -bu konu, Nazar başlığıyla ayrıca tahlil edilecektir- müstaid ruhları bir hamlede evc-i kemale çıkarmasında aranmalıdır.
Tabiî, kalblerini, iradelerini, hislerini, şuurlarını o Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönmeye bağlamış bu aktif sabır kahramanlarının istidat ve performanslarının da nazardan dûr edilmemesi gerekir..

Her hak dostu, “Sıbğatullah”dan belli bir tasarruf mevhibesiyle şereflendirilmiştir; bu mevhibenin sınırları da, mum ışığı ölçüsündeki bir ziyâ ile himmet örfânesine iştirak eden herhangi bir hak erinden, kehkeşanların ışık kaynağı sayılan “Şemsü’ş-Şümûs”lara kadar olabildiğine geniştir.
Ayrıca, daha önce de işaret edildiği gibi, bunda istidat ve kabiliyetlerin istifade ve istifazasının sınırlayıcılığı da söz konusudur ki, bu da, evliyâ ve asfiyâ adedince “Sıbğatullah tecellîsi ve insibağ keyfiyetinin var olduğunu gösterir.” Evet, Hazreti “Nûru’l-Envâr”a bir mir’ât-ı mücellâ olan zâttan, zılliyet ve cüz’iyet plânında ona düz bir ayna olmaya çalışan en küçük bir sâlike kadar, birbirinden farklı pek çok sıbğ u insibağ mertebesi söz konusudur.
Asliyet ve külliyet plânında bu mazhariyetin ferd-i ferîdi olan zâtın sohbet ve musâhabesi, umumî fazilette erişilmeyen öyle bir pâyedir ki, hiçbir kimse, hiçbir zaman, hiçbir “seyr u sülûk” helezonuyla kat’iyen o mertebeye ulaşamaz.
Düşünün ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın haricî vucûd nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nûrumdur.”[1] diyen Hazreti Mazhar-ı “Nûru’l-Envâr”ın sohbetiyle şereflenmiş o bahtiyar kimseler, hakkın en birinci talipleri, Hak yolunun en müştak sâlikleri, Allah rızâsının da en kusursuz müridleri oldukları hâlde, bu hususlardan herhangi biriyle değil de, sohbet pâyesiyle öne çıkarılarak, bu güzîde topluluğa, “musâhabe kahramanları” mânâsına, “Ashâb” denmiştir.

Her sohbet eri, musâhabe merkezinde bulunan zâtın, Hazreti Ehad ü Samed’e imanını, irfanını, O’na muhabbetini ve O’nunla münasebetini -şuuru taalluk etsin, etmesin- onun her tavrında müşahede ederek, asliyetteki bu aşkınlığı zılliyet plânında duyup yaşaması açısından, hemen her zaman âsârı görülen, fakat yakalanıp değerlendirilemeyen, tarifi, teşhisi zor sırlı bir lâhûtî atmosfer içinde bulunur.
Nisbet farklılığı mahfuz, bu durum, hemen her hâlis hakikat eri için de söz konusudur ki, Mevlânâ’nın ifadesiyle; merkez noktayı tutan zâtın ilelmerkez (merkezçek) câzibe-i kudsiyesi etrafında pervaz ederek “Şemsu’ş-Şümûs”a yürüyenler, hem onun irfan deryasından istifade eder, hem de onun zincirinin halkaları olmaları itibarıyla, tebaiyyetin gerektirdiği edep içinde, onun uğradığı hemen her noktaya uğrayabilirler.

Bana göre, bazı feyiz kaynakları çevresinde halkalar teşkil ederek, belli yol ve yöntemlere bağlılık içinde değişik ad ve unvanlarla müesseseleşmeye gitmenin arkasında da bu espri olsa gerek..
evet, işte bu mânâ ve bu esasa binaen çok erken dönemde sofiye, Cenab-ı Feyyaz’la ferdî plândaki münasebetini, ötelere açık olduğuna inandığı bir heyet içinde daha da pekiştirmek niyetiyle hep tekye ve zâviyelere ya da o türden “bîkem u keyf” Hakk’ın rasat edilebileceği nûrefşân evlere koşmuş ve “Mescid-i Nebevî’deki “Suffe”nin birer gölgesi kabûl ettiği bu ışık komplekslerinde damlayı deryaya, zerreyi güneşe, cismanî zulmetleri de nûra dönüştürme yollarını araştırmışlardır.
İşin temel esprisi bu olduğuna göre, böyle bir telâkkînin dinin ruhuna ters düştüğünü söylemek mümkün değildir.
Bu şekildeki bir anlayışın dinin ruhuna münâfî olması şöyle dursun, böyle bir yorum ve hamlede, ferdî plândaki zaaf ve boşluklara karşı, cemaat referansıyla Hak sıyanetine sığınma söz konusudur ki, böyle bir şeyi gerçekleştiren herhangi bir fert, artık bir kafa ile değil, pek çok akılla düşünür; mensubu olduğu o heyetin gönlüyle Allah’a yönelir, sesini-soluğunu onların ah u efganıyla besleyerek, ferdî nâğmelerini bir yüce koronun gür sadâsı hâline getirebilir ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, o insan, “iştirak-i a’mâl-i uhreviye”ye ait tasavvurlarıyla, ibadet ü taatında bir aşkınlığa ulaşabilir.

Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertler ve en kâmil insanlar bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir.
Evet, sohbetin nûrânî atmosferinde ifade de istifade de, ifaza da istifaza da, hissettirme de hissetme de, hep farklı buudlarda cereyan eder ve her şey, ferdîlikteki riyâzîliğe mukabil, hendesî açılıma bağlı bir keyfiyette gerçekleşir.

Aslında bu sohbetlerde en önemli gaye, imanın mârifet ufkuna ulaştırılması, mârifetin “yakîn”in değişik mertebeleri sürecine bağlanması, Hakikat-ı Ahmediye vesayetinde kalb ve ruhun hayat mertebelerinde seyahatler gerçekleştirilmesi ve bu seyahatlerin de şuurlu temâşâ ile değerlendirilmesidir.
Böyle bir seyahat ve temâşâda gönül erlerinin en önemli sermaye ve azıkları da, zikr ü fikir gibi kalb ve lisan amelleriyle letâifi harekete geçirmek, şevk ü şükürle de ilâhî mevhibelere karşı liyakatını ortaya koymaktır.
Bu türlü mevhibelere mazhariyet umûmiyet itibarıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın risâlet ve siyâdetine baktığından, dahası, bu siyâdet ve risâletin şâhitleri ve bürhanları olduklarından, zılliyet plânındaki memerri olmaktan daha çok, asliyyet çerçevesindeki mazharı bulunan Hazreti Sahib-i Kur’ân’ın hakkaniyetine birer hüccet sayılırlar.
Bu, biraz da, muvakkat mümessillerin mahviyet ve tevâzularına, ayrıca “nefs-i emmâre”den sıyrılmalarına bağlıdır.
Aksine, sohbet erleri, tabir-i diğerle, hakikat yolcuları eğer nefs-i emmârelerinden bütün bütün sıyrılamamış; sıyrılıp, hevâ ve heveslerinin yerine Hak rızâsını tam ikame edememiş iseler, değişik mevhibelere mazhariyeti veya bazı letâifin inkişafını kendilerinden bilme gafletine düşerek, şükür makamında fahre girebilir ve gölgeyi asıl zannederek iltibaslar yaşayabilirler.
Hele bir de, bazı ikram veya cezb ü incizâblara memer iseler -bilhassa mazhar demiyorum- şatahat vâdîlerine yuvarlanarak; aslında bu kabîl başarı kulvarlarında iç içe kazançlar söz konusu olduğu hâlde onlar üst üste hasaretler yaşayabilirler.

Evet, seyahat ve musâhabeleri Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında gerçekleştiremeyenler, dinin ruhundaki muvazeneyi her zaman tam koruyamayacaklarından, yer yer lâubalîliklere girebilir, zaman zaman söz ve davranışlarıyla, seviyesinin huzuru sayılan makama saygısızlıkta bulunabilir; hatta bazen, vilâyeti nübüvvete tercih etme gibi küstahlıklara düşebilir; dolayısıyla da, pîrlerinin, pîr-i müganlarının söz, sistem ve vaz’ ettikleri esasları peygamber yolunun esas, erkân ve âdâbına tercih ederek, güneşi bırakıp mum ışığına sığınma gibi hatalar irtikâp edebilirler.
Vilâyeti nübüvvete tercih eden nâdânların, efendilerini, hakikî ve aslî sohbetin mümtaz talebeleri sayılan Sahâbe’den üstün görme tavırlarından söz etmeyi zâid görüyorum… Eğer durum yukarıda arz etmeye çalıştığımız çerçevede -daha doğrusu, tam bir çerçevesizlikte- cereyan ediyorsa -ki, günümüzde bu çarpık anlayışın pek çok örnekleriyle karşılaşmak mümkündür- sohbetin yerini, onun dedikodusu almış..
mânâ kendi vizyonunda karartılmış..
lâhûtîliğe bağlı esaslar, yerlerini havâîliğe ve nefsânîliğe bırakmış..
câzibe-i kudsiye uçup gitmiş; gelip, onun o nûr ufkuna nefsânî incizâblar oturmuş..

“Er olan erimiş, yağ gibi gitmiş;
Şirin erler, zîr u türaba yatmış;
Sümbüller yerinde muğeylan bitmiş;
Petekler sönmüş, ballar kalmamış..!” (M. Lütfi)

demektir ki, böyle bir ortamdaki musâhabenin insibağından da, hakikata ve Hakikat-ı Ahmediye (sav)’ye ulaştırmasından da asla söz edilemez.
Doğrusu, düşünülen konuşulan şeyler itibarıyla kahvehânelerdeki sohbetleri hatırlatan tekye, zâviye ve halvethânelerdeki musâhabelerde ilâhî vâridattan bahsetmek şöyle dursun, şeytânî şerârelerden endişe duyulmalıdır.
Dolayısıyla da, ihsan ve ihlâs ufkundan uzaklaşmış bu mekânlardaki feyiz alış verişine benzeyen her muamele bir aldanma veya istidraç, buralarda Allah’ın hususî iltifatına mazhariyet beklentisi bir vehim ve bu yerlerin cemaat görünümündeki müdâvimleri de birer yığının ruhsuz parçalarından ibarettir.
Hele bir de mesleklerinin revacı adına başkalarıyla uğraşıyor; gıybetlere, iftiralara giriyor ve suizan gibi bir küfür silahını kullanıyorlarsa, böylelerinin oturup kalktıkları yerler tekye değil, birer mahall-i takiyye, zâviye değil birer hâviye ve bu meclislerin merkez noktasını tutanlar da sofî değil, birer softadır.
Her zamanki erbab-ı kemali tenzihle beraber itiraf etmeliyim ki, sohbet ve musâhabe meclisleri gibi, dünden bugüne en müteâl mazhariyetlerin meşcereliği veya helezonları sayılan müesseselerin, hiç olmazsa bunlardan bazılarının, yukarıdaki çerçeve içinde mütalâaya alınmaları çok acı ve şâyân-ı teessüftür.
İhtimal, bu mekânlara uzayan yolların perişan olup, köprülerin göçmesinde ve bu eğilimi engin tavırların şiddetlenip bir kısım aşılmaz zorlukların ortaya çıkmasında kaderin tembih ve tenkil ifade eden gizli bir fetvası oldu ki,

“Bâd-i hazân esti, bağlar bozuldu;
Gülistanda katmer güller kalmadı…” (M. Lütfi)


[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/265 (lafız farkıyla)

Seyr u Sülûk

Gezme, gezinme, temâşâ etme mânâlarına gelen “seyr” kelimesiyle; bir yola girme, bir kimseyi veya bir yönü takip etme, bir düşünce ve bir sisteme bağlanma anlamındaki “sülûk” sözcüğünden mürekkep olan “seyr u sülûk” ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaşıp kalb ve ruhun hayat çizgisinde gönül ayağıyla Allah’a yürümenin, O’na vâsıl olma yollarını araştırmanın ve böyle bir vuslata erebilmek için “mesâvi-i ahlâk” da diyebileceğimiz fena huylardan uzaklaşmanın ve Kur’ânî ahlâkla ittisaf etmenin unvanı olagelmiştir.

Ayrıca, “seyr u sülûk”la doğrudan doğruya alâkalı olmasa da, ilâhî tecellîler açısından ihtiva ettiği mânâlar itibarıyla, bu ruhânî yolculuğun değişik buudları sayılan şu hususu hatırlatmakta da yarar görüyoruz:

İlâhî tecellîler ve sâlikin bu tecellîlere mazhariyeti açısından “seyr” iki şekilde mütâlaa edilegelmiştir; seyr-i nüzûlî ve seyr-i urûcî.

Seyr u nüzûlî: Mukayyet ve mümkün olan varlığın zuhûr etmesi için, mutlak ve vacib olan vücûdun tecellî ve feyiz ifazası mânâsına bir seyirdir ki, küllî dairede Vâhidiyet-i Hakk’ın, cüz’î dairede de Hazreti Ehadiyet’in “bî kem u keyf” kesret ufkuna nüzûlünden ibarettir.
Buna, Vacib’in imkan mertebelerine, Mutlak’ın mukayyet dairelerine doğru bir inbisât-ı tecellî ile inkişaf ve zuhûru da diyebiliriz.
Bu seyir, taayyün-i evvelden, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı Benim nûrumdur.”[1] mertebesine, ondan da topyekün kâinat ve insan mertebelerine kadar temâdî eden bir tecellîdir.

Seyr u urûcî ise; varlık ağacının en câmi meyvesi olan insanın, upuzun bir seyr u sülûk-i ruhaniyle yeniden irade, his, şuur ve latife-i Rabbaniye uğrunda mebdeine ve merciine yönelerek, Hazreti Vacibü’l-Vücûd’un ziyâ-yı vücûdunda beden ve cismanî arzuları itibarıyla tamamen muzmahil olmasıdır ki; işte biz burada, mebdeden müntehâya, “seyr” unvanıyla dört mertebede bu ruhânî yolculuğu tahlil etmeye çalışacağız:

Birinci mertebe; “seyr ilallah” mertebesidir ve Hakk’a yürümenin başlangıcı olması itibarıyla buna “sefer-i evvel” de denir ki, Müsemmâ-yı Akdes de diyebileceğimiz Hazreti Zât mülâhazası mahfuz, ef’âl âleminden isimler ufkuna, sonra da bu isimlerin gölgesinde mebde-i taayyün olan isme ulaşmakla nihayet bulan bir yolculuktur; sâliki çok, müdâvimi ona nisbeten az, herkese açık bir seyahat-ı kalbiye ve ruhiyedir.
Bu seyahat ister “sülûk” unvanıyla “seyr-i afakî” olsun, ister “cezbe” namıyla “seyr-i enfüsî” şeklinde tecellî etsin, yolculuk sona erince sâlikin kalbinden “mâsivâ” alâkası büyük ölçüde silinir-gider ve hak yolcusu kendini “fenâ fillâh” gel-gitleri içinde bulur ki, erbabı bu mazhariyete “vilâyet-i suğrâ” diyegelmişlerdir.

İkinci mertebe; “seyr fillâh” mertebesidir ve yine bir hamle hazırlığı ihtiva ettiğinden dolayı da buna, ikinci yolculuk mânâsına “sefer-i sânî” dendiği gibi “cem” de denmiştir ki, -fâni, bâki gerçeği mahfuz- sâlikin beşerî sıfatlardan tecerrütle ilâhî sıfatlarla ittisaf etmesi, istidadı ölçüsünde esmâ-i ilâhiyeyi temsilen Kur’ân ahlâkıyla tahalluk ederek -buna Allah ahlâkı da diyebiliriz- “ufk-i a’lâ”ya ulaşmasıdır ki, bu yolculuğun son konağına erenlere büyük ölçüde varlığın perde arkası inkişaf eder ve onların gönüllerine “ilm-i ledün” akmaya başlar; başlar ve hak yolcuları isimler, sıfatlar, zâtî şe’nler âlemlerine ait mârifet şuâları karşısında eriye eriye nisbet-i tâmmenin zuhûruna ererler ki, böyle bir mazhariyete de “bekâ billâh” denegelmiştir.

Üçüncü mertebe; “seyr maallah” ve diğer namıyla “sefer-i sâlis” veya “fark maa’l-cem ” mertebesidir ki, bir “vâsıl” için bu mertebede “bî kem u keyf” sadece O görülür, O bilinir, O duyulur; her yanı O’nun mârifet nûrları sarar ve âdeta sübühât-ı vech her şeyi siler-süpürür-götürür de her tarafta كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Artık yeryüzünde olan her nesne fenâ bulmuş ve sadece senin Rabbinin zâtı bekâsını devam ettirmektedir.” (Rahman, 55/26-27) hakikatı nümâyan olmaya yüz tutar; yüz tutar da başka varlıklar, başka bilmeler, başka görmeler, başka duymalar sâlikin mârifet enginliği ve zevk çağlayanının debisi ölçüsünde itibarîleşmeye başlar, hatta mâsivâ hissedildiği nisbette kalbe sıklet verir ve zaman gelir, hak yolcusu zevk ve hâl enginlğine karşı bütün bütün kapılarını kapar, sürmeler ve zaten dava-yı nübüvvetin vârislerinden de değilse halvet ve inzivalarla hep kendi sübjektif enginliklerinde yaşar.
İşte bu ölçüde, hak erinin nazarında bütün zıtların yok olduğu böyle bir mertebenin nihayeti de “aynü’l-cem ” unvanıyla yâd edilir.
Nesîmî bütün rüsûmun silinip gittiği bu zevkî ve ruhî hâli, derin bir istiğrak neşvesiyle şöyle ifade eder:

“Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hak ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm.

Bana Hak’tan nidâ geldi
Gel ey âşık ki mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefâ gördüm.”

Bu makam aynı zamanda, kadehler gibi O’nun aşkıyla dolup boşalma, O’nu çılgınca sevme ve sevdirme makamıdır.
Bu mertebenin vâridatıyla şahlanmış bir gönül, O’ndan bahsetmeyen her sözü israf sayar, her mülâhazayı da saygısızlık.
İster ki her sözün dibâce konusu O olsun, her meclisin hitamı O’ndan bahislerle noktalansın ve herkes âşıkâne sadece ve sadece O’ndan söz etsin.
Bir âşık-ı meçhul bu hissi ne hoş seslendirir:

“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan;
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!”

Dördüncü mertebe; “seyr anillah” mertebesidir; bu seviyedeki “seyr”e “sefer-i râbi’ ” dendiği gibi “telvin ba’de’t-temkin” de denegelmiştir.
Bu pâyeyi ihraz eden bir vuslat eri, vahdetten sonra, yine vahdet yolunda, yeni yorumlarla kesrete yönelir.
Tabir-i diğerle, vahdet ve izâfî vuslatta duyup zevkettiği mânevî hazlarını, başkalarına da duyurmak, miraç nüzûlünün gölgesinde tenezzül üstüne tenezzül kendi hayatını, başkalarını kurtarmaya, “Hazîratü’l-Kuds”e yükseltmeye, erdiklerine erdirmeye, gördüklerini gördürmeye bağlar ve binlercenin ruhunda tutuşturacağı vuslat arzusuyla oturur-kalkar.
Mütehayyirleri ufuk ötesine irşad etme; tâlipleri terbiye; râğipleri itminana ulaştırma; yoldakilere rehberlikte bulunma; zulmette bocalayıp duranlara nûr gösterme; nûra ermişleri mârifetle şahlandırma; mârifet şehsuvarlarını da zevk-i ruhânî yamaçlarında koşturma mefkûresiyle gerçekleşebilen böyle bir Hak’tan halka rücû, peygamberlerin has çıraklarına mahsus bir hâldir ve ilk donanımla teklif arasındaki tenasübe de iyi bir örnektir.
Bu yüce pâyeyi, bazı tasavvuf erbabı “bekâ billâh maallah” veya “fark ba’de’l-cem” şeklinde isimlendirmişlerdir.

Bu ufka erenler, vahdeti kesrette, kesreti de vahdette görür, tek yüzlü iki derinliği birden yaşar, kendi maiyetiyle beraber, maiyete taşıdıklarının haz ve hazz-ı ruhanîsiyle her lâhza ayrı bir vuslata “bismillah” der..
ne iltibas, ne şatahat ne de naz; niyazla oturur-kalkar ve sürekli temkin soluklar..
“ilallah”ta “fillâh” esintilerini duyar; “maallah”ta “minallah” veya “anillâh” gerçeğini müşahede eder..
hem vâcid yaşar, hem fâkid bulunur; hem mehcûr görünür, hem vâsıl bulunur ve kurb-bu’du bir arada duyar.

Böyle bir hak yolcusu, yolcuların en kâmili, mürşidlerin en mütekâmili, tam bir terbiye üstadı ve irşad halifesidir.
Kendisine teveccüh edenlerin sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularını coşturur; semtine uğrayan herkese sevdiğini sevdirir..
حَبِّبُوا الله إِلَى عِبَادِهِ يُحْببْكُمُ اللهُ “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.”[2] fehvâsınca böyle bir vâsıl, zılliyet plânında hem muhibtir hem de mahbub..
duygularındaki safvet, düşüncelerindeki derinlik, temsilindeki ciddiyet, hâl ve davranışlarındaki duruluk onu, hemen herkesin her hâlükârda başvuracağı öyle bir âb-ı hayat kaynağı, bir ümit meşalesi hâline getirmiştir ki her tâlib-i feyz-i Hudâ ona koşar, her âşık-ı nûr-i Hudâ O’nun rehberliğine sığınır; sığınır zira:
“Menşe-i hüsn-ü ameldir hüsn-ü hâl,
Hüsn-ü hâlde oldu âsâr-ı kemâl.” (Anonim)

Sülûk; vuslata istidat kazanmak, vuslat temâdisinin önemli bir vesilesi sayılan sürekli yolculuk mülâhazasıyla yaşamak, fena huylara karşı her zaman ciddî bir tavır içinde bulunmak, yaşaya yaşaya ahlâk-ı haseneyi tabiatının bir derinliği hâline getirmek, Hakk’ın kenzen bilindiği kalb evini, O’nun teveccühlerini konuk etmek için ağyar duygu ve endişelerinden temizlemek ve iç âleminde her an, azizlerden aziz bir misafiri ağırlamaya hazır bulunmak demektir ki, İbrahim Hakkı bu mülâhazaları şöyle seslendirir:

“Dil beyt-i Hudâ’dır ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.”

Başta da işaret edildiği gibi “sülûk” tabiri, böyle tek başına kullanıldığı gibi, “seyr u sülûk” şeklinde de kullanılagelmiştir.
Bazen buna bir de “ruhânî” kelimesi ilave edilerek “seyr u sülûk-i ruhânî” denmiştir ki, bunların hemen hepsiyle anlatılmak istenen şey, Hakk’a vasıl olmak için, O’ndan gayrı her şeyden -tabiî bu şeylerden kendi nefislerine ve bizim heveslerimize bakan yönleri itibarıyla- yüz çevirerek sadece ve sadece O’na yönelmek; O’na tahsis-i nazar etmek; yolunu sarpa uğratmayacak Kur’ân ve Sünnet mümessili zahidlerin vesâyetinde bulunmak; vesvese, şüphe, tereddüt ve hayret hâllerinde onların irşadlarına başvurmak; acz, fakr ve ihtiyaçlarının şuurunda olarak her hâlinde O’na muhtaç olduğunun idrakiyle yaşamak; gönlünü, aşk u şevkle; hissini, ilâhî tecellîlerin müşahedesiyle; irade ve bütün lâtifelerini istiğfarla -yani şer meyelanlarının köklerini kurutmak ve dua ile hayır temayüllerinin sürgünlerini güçlendirmekle- şahlandırmak, beslemek ve takviye etmek… gibi hususlardır.

İhlâs ve ihsan şer’î mânâlarıyla, seyr u sülûkün en önemli ayağı ve kuvvet kaynağıdırlar.
Sâlikin gönlü, ihlâs hissi ve ihsan şuuruyla atarken, bazen sadece “Lâ ilâhe illallah” der, Esmâ-i Hüsnâ’dan birini veya birkaçını isbat makamında birden mülâhazaya alır ve “Lâ Hâlika, lâ Râzıka, lâ Musavvira… illallah” isbatıyla soluklar; bazen de tafsile açılarak her ismi ayrı bir mihrâb-ı teveccüh kabul etmek suretiyle, Hazreti Vâhibu’l-Hayat’ın güzel isimleri adedince kalbinden menfezler açar ve ihsan şuurunun araladığı kapı arkasını temâşâya yönelir; yönelir, bazen eşyada tecellî eden renk, tat, koku, şive, âhenk, nağme ve hikmetlerin çehresinde; bazen de, kalbin vüs’atine göre, وُجُوهٌ يَومَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “Yüzler vardır o gün pırıl pırıl (O Güzeller Güzeli) Rabbi’lerine bakakalmış…” (Kıyâmet, 75/22-23) ufkunda seyahat üzere seyahatler tertip ederek vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur; yanar-tutuşur ve hissin, aklın, fikrin aciz kaldığı sırlı ve derin bir müşahede arzusuyla iman rampasına dayanarak irfan semâlarına yükselmeye çalışır; muhabbetini aşka çevirir..
aşkını şevkle besler..
cezb ü incizâbın kanatlarıyla sonsuzun enginliklerine açılır..
melekler burcuna yükselir, ruhânîlerden hoşâmedîler alır..
erilmezlere erer..
görünmezleri görür; görür ama, aradığının şekil ve suretlerden münezzeh olduğu mülâhazasıyla gözüne ilişen ve hatırına dalaşan her fotoğrafı da şeytanî birer resim sayar ve

“Ne cism u ne arazdır, ne cevher ne mütehayyiz,
Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tağayyürden dahi elvân u eşkâlden
Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.”

hakikatlerine sımsıkı bağlı kalarak, mârifette hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ mülâhazasıyla eğilir ve künh-i Bârî’nin nâkâbil-i idrak olduğunu haykırır; ne ölçüde kullukta bulunursa bulunsun مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ itiraflarıyla inler aczini seslendirir; ne kadar çok ve içten O’nu anarsa ansın مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ sözleriyle zikirdeki yetersizliğini mırıldanır ve sürekli yüzü yerde yaşar.

Dinin emirlerine saygıyı Allah’a yaklaşmanın en birinci vesilesi sayar; takvâyı da en bereketli bir yol azığı.
Bu çerçevede bir yandan nefsini terbiyeye tâbi tutarken diğer yandan da ruhunu tasfiyede asla kusur etmez.
Terbiyeyi de, tasfiyeyi de din kurallarına bağlılık içinde gerçekleştirmeye çalışır; Şer’-i şerîfe uymayan her tezkiye ve temrin gayretini dinden uzaklaşma sayar ve böyle bir yolla elde edilmiş harikulâde hâlleri de istidraç kabul eder.
Seyr u sülûkün her kademe ve derecesinde yol selâmetine fevkalâde ihtimam gösterir; yol selâmetini dinî esaslara bağlılıkta görür ve Allah indindeki kadr u kıymetini de takvâ derinliğinde bilir.
Ona göre Allah’ı ancak müttakîler bulur; “Müttakînin makamı Cennet, içtiği de kâfûr olur” (Anonim).

Gülşen-i Tevhid Sahibi bu mülâhazayı:

“Eğer eman istiyorsan din u takvâ bütün korku ve tehlikelere karşı en metin bir kaledir.” sözleriyle ne hoş ifade eder!

Nefis terbiyesi, bütün dinî sistemlerde çok önemli bir esas kabul edilegelmiştir.
Buradaki nefisten maksat, eskilerin ifadesiyle “nefs-i nâtıka” veya “nefs-i insanî”dir ki, Kur’ân’ın bir kısım işaretlerine dayandırılarak yedi ayrı mertebede ele alınmıştır:

Eğer nefs-i nâtıka sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna “nefs-i emmâre” veya “nefs-i hayvanî”, din u takvâ yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp-kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvâme”, fenalıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabb’ine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona “nefs-i mülheme”, ihlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefse “nefs-i mutmainne”, kendi murâdâtından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık bu da bir “nefs-i râziye” ve Hak hoşnutluğunu en büyük bir gaye hâline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor رَضِيتُ وَارْضَ عَنِّي “Ben razı oldum Sen de razı ol!” mülâhazalarıyla dolup boşalıyorsa bu da bir “nefs-i marziyye”dir.
Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefse de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye” denegelmiştir.

Nefs-i emmâre mertebesinde bir mü’min, çok defa işlediği günahların ya farkında değildir ya da hayatını hesapsız yaşamaktadır.
Hatta namazında, niyazında, evrâd u ezkârında olsa da, henüz kendi kendini kontrol etme ve iç murâkabe düşüncesi gelişmediği için, ne tam taatin şuurunda, ne de masiyetin idrakindedir.
Böyle birinin, her zaman elinden tutulmaya, havf u recâ dengesine uyarılmaya, mârifet, muhabbet ve mehâfet hisleri açısından derinleştirilmeye ihtiyacı vardır.
Sâlikin, bu ilk mertebede nasihat dinlemesi, kusurlarını hafızasına nakşedip sık sık kendini sorgulaması, ibadet u taatte kararlı davranıp günahlara karşı da dişini sıkarak dayanması “cihad-ı ekber”in mebdei sayılır.
Böyle bir mebde yolcusu mübtedî sâlikin, mücâhedesini devam ettirdiği ölçüde, duygu ve düşüncelerinde bazı farklılaşmalar hissedilmeye başlar; bunların başında da, yaptığı en güzel amelleri dahi yeterli bulmama ve olumsuz davranışlarının en küçüğünü bile ciddî ciddî sorgulama hususları gelir ki; işte bu mertebe “nefs-i levvâme” mertebesidir.

Nefs-i levvâme mertebesindeki bir sâlik, limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O’na doğru yürümeye -bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır- başlamıştır ama; o, yine de yer yer sapmalar yaşar..
kaymalara mâruz kalır..
bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve hayatında güzellikleri çirkinlikler takip eder..
sık sık sürçer ve düşer; sonra da her defasında nedâmetle toparlanır..
istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder.
Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar..
vicdan azabıyla kıvranır..
zaman gelir iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münâcâtlaştırır ve hep inler durur.
Nefs-i levvâme erbabı berzah yolcusu sayılır ve kalb ibreleri mihrâb-ı tâmmı tespit heyecanıyla tir tir titrer, fikirleri afak ve enfüs arası gel-gitler yaşar, dilleri de ya “Lâ ilâhe illallah” der, “Lâ maksûde illallah” mülâhazasıyla O’na teveccüh ve iştiyakını ortaya koyar veya doğrudan doğruya O’nun “Maksûd-u bil hak” ve “Ma’bûd-u bil istihkak” olduğunu mırıldanır durur.

Hâlin iç mülâhazalara ulaştığı, kadem ve nazarın aynı ufku paylaştığı seviyeye ulaşan nefs-i levvâme yolcusunun gözünde en küçük hatalar zamanla en büyük günahlar gibi görünmeye, en küçük sürçmeler en büyük masiyetler gibi hissedilmeye başlar ki, o andan itibaren onun nazarında ak-kara daha bir belirginleşir, iyi-kötü kendi renkleriyle birbirlerinden tam ayrılır ve o, günahların çirkin yüzünü tahayyül ettikçe hep tiksinti duyar; sevapları düşündükçe de, onlara gönlünce ulaşamamanın hacâletiyle kıvranır; ama her zaman ümitli, azimli ve kararlıdır.
İşte böyle bir nefse Allah, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ “Biz, yolumuzda gayret gösterip mücâhede edenleri, Bize ulaştıran yollara hidâyet ederiz; şüphesiz Allah ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebût, 29/69) fehvasınca, iyiyi, güzeli, marziyâtını ve marziyâtına ulaştıracak esasları ilham eder ki, mebdeden uzaklığı itibarıyla bu açıdaki bir nefis de “nefs-i mülheme” pâyesiyle şereflendirilmiş sayılır.

Nefs-i mülheme mertebesinde bir hak yolcusu, bütün etvâr ve ahvâliyle “Hû” der O’na yönelir..
her şeyde ve her yerde Onun sun-u bediînin temâşâsıyla soluklanır..
her nesneyi bir hayret levhası gibi müşahede eder..
ve her tabloda yeni bir hiss-i takdirle şahlanır..
dili “Lâ ilâhe illallah” derken, kalbi ve bütün letâifi “Lâ ma’bûde illallah” hakikatini mırıldanır..
sürekli “Hû” zamirinin ıtlâkındaki derinlikle nefes alır-verir..
ve her nefes alış-verişiyle âdeta, kalbinde bir kor, bir kıvılcım gibi uyuyan aşk u şevki körüklemeye başlar..
ruhu “ataş” der inler; dili,

“Ey sâki aşkın nârına yandıkça yandım bir su ver
Düşeli dilber derdine yandıkça yandım bir su ver” (Gedâî)

nağmeleriyle arzuhâl eder..
ve artık, dünyevî matlupları, zâtları itibarıyla talepten vazgeçtiği gibi, ukbâyı da Hazreti Zât’a bakmayan yönleriyle ikinci derece mülâhazaya alır..
düşüncelerinde, tahayyüllerinde sürekli O’nun konukluğuna koşar..
sözlerini O’nun iştiyakıyla süsler ve O’na iştiyak uyarmakla derinleştirir.
Dolarken O’nun vâridatıyla dolar ve her doluşuyla ruhunda petekleştirdiği ballar balını müştak gönüllere sunmaya koşar..
sık sık Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi:

“Pâk eyle gönül çeşmesini ta dolunca!
Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca!
İnkârı kov, dil testisini ol çeşmeye tuttur.!
Ol âb-ı safâbahşile bu testi dolunca…”

der ve dolma istikametinde azmini kamçılar.
Dolunca da:

“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!
Ey âşık-ı nûr-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!” (M.Lütfî)

çığlıklarıyla bir velvele olur ve çevresine boşalır.

Bu noktaya eren bir sâlik, az yer, az içer, az uyur, hep hayret içinde bulunur ve dünya umuruyla da, sırf esbab dairesi içinde bulunduğundan ötürü meşgul olur.
Bu pâyeye ait sorumluluklarını yerine getiren ve Hakk’ın mevhibelerine karşı şükrünü eda eden bir sülûk eri, bazen tecellî-i esmâ, bazen de tecellî-i ef’âl ile nefes alır verir.
Ne var ki o, seyr u sülûk-i ruhânîsini, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetinde ve Sünnet rehberliğinde sürdüremez ya da Kitap ve Sünnet mümessilleri rehberliğine sığınmazsa, ubudiyetinde şatahata girebilir ve bazen de niyaz makamında nazlanma inhirafına düşebilir.
Bu ise apaçık bir sukûttur.

Nefs-i mülhemenin nihayeti, aynı zamanda “ilme’l-yakîn”in zirvesi “ayne’l-yakîn”in de matlaı sayılır.
Sâlik, bu noktaya ulaşacağı âna kadar, nazarî olarak öyle düşünmesi ve öyle demesi gerektiği için her şeyin Hak’tan olduğunu ifade eder; bu mertebenin zirvesine erdiği andan itibaren ise, bütün benliği ile: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “De ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisâ, 4/78) mazmununu telaffuz etmeye başlar..
o, her telaffuzunda yepyeni itminan esintileri duyar..
ve dinin emredip Allah’ın da sevdiği her şeyi tabiatının bir buudu gibi zevketmeye başlar ki, böyle bir mazhariyeti de ancak, nefsinde itminana erenler hissedebilirler.
Bunu duyan nefis bir “nefs-i mutmainne” ve bu makam da nefs-i mutmainne makamıdır.

Nefs-i mutmainne zirvesine ulaşan bir müntehî nazarında, kendi hususiyetleriyle bütün eşya, bütün elvân u eşkâl eriyip gider ve o, sürekli “Lâ ilâhe illallah” hakikatini düşünür, onu söyler; söylerken de hakikî ve aslî vücûd olarak sadece O’nu duyar..
O’nun nûr-u vücûduyla iç içe yaşar..
ve bütün varlığı, ilim ve vücûdun birer tecellîsinden ibaret olarak zevkeder..
ve böyle bir ruh hâlinin gereği olarak da bütün varlığın, O’nun feyz-i vücûduyla meydana geldiğini ilân mânâsına لاَ مَوْجُودَ فِي الْحَقِيقَةِ إِلاَّ اللهُ der.
Bu mülâhaza ne bir vücûd ne de şuhûd telâkkisidir; bu öyle bir zevk ve duyuş hâletidir ki, tatmayan bilmez, bilenler de tam ifade edemez.
Bu makama eren bir hak yolcusunun sinesinde O’ndan gayrı her şey, yine O’nun ziyâ-yı vücûduyla silinir gider ve her yanda sadece ve sadece Hazreti Ef’âl, Hazreti Esmâ ve Hazreti Sıfât nümâyân olmaya başlar; başlar da, gözler ve gönüller sürekli onlarla dolar-taşar.
Böyle bir sermesti içinde her an ayrı bir vuslat bişaretiyle yol alan hakikat eri, biraz da, “ayne’l-yakîn” derecesinde her şeyin O’na ait olduğunu duyması sonucu “Ballar balını buldum varlığım yağma olsun.” diyerek, sırtında âriye bir gömlek gibi gördüğü bütün varlığını infak etmeye koşar.

Artık böyle biri, kendinden “can” istendiğini hissetse, hemen kurbanlık koyun gibi boynunu uzatır.
-Bu makamda, o asliyete göre bir zılliyet, o külliyete göre bir cüz’iyet şeklinde فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبينِ “Her ikisi de Allahın emrine teslim olup, (İbrahim) oğlunu şakağı üzere yere yatırınca…” (Sâffât, 37/103) hakikatinin kahramanlarını hatırlayabiliriz.- Rikkat-i kalb bu pâyenin en bâriz özelliğidir; sâlik her zaman: “Ağla ey gözlerim, hiç durma ağla!” der, gözyaşlarıyla nefes alır verir..
her şeyi sever, her şeyi koklar ve okşar ve hususiyle her biri birer mücellâ ayna olması itibarıyla insanlara karşı gönülden alâka duyar..
her renkte, her tatta, her kokuda, her seste, her şivede O’ndan tecellîlerle selâmlaşır..
her selâmlayışta çok farklı hislerle farklı düşüncelere girer; ama her defasında zevk u şevkini teyakkuz ve temkinle frenler..
hatta bazen bu ciddî teyakkuz ve temkin sayesinde, ruhunda köpüren ve dalga dalga bütün benliğini saran neş’elerin, sevinçlerin ve hazların kendine ait olması mülâhazasıyla, herkesin uğrunda canlar feda ettikleri topyekün ruhânî zevklerden de sıyrılarak, “lillah”, “livechillah”, “lieclillah” sözleriyle ifade edilen çerçeveye koşar ve Yunus diliyle “Bana Seni gerek Seni” der inler.

Bu esnada, bazı istidatlara sağanak sağanak ikramlar yağmaya başlar; başlar ve bu aynı zamanda keşiflerle, kerametlerle imtihana tâbi tutulma faslı demektir.
Böyle bir makamda lutfedilen bütün keşifler, kerametler, muhlis bir sâlik nazarında -istidraç endişesi mahfuz- bir ilâhî armağan olmanın ötesinde herhangi bir kıymeti de haiz değildir.
Basiretli bir sâlik, işte böyle kendisinde ikinci bir tabiat âsârının belirmeye başladığı ve onun gönül dünyasında her gün ayrı bir “feth-i mübin”in yaşandığı, pinhânların ayân olduğu, gözden hicâbın kaldırılıp, eşyanın perde arkası kendi renk ve çizgileriyle zuhûr ettiği ve bazıları için başların dönüp bakışların bulandığı durumlarda o hep, Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetine koşar..
düşünce ve tasavvurlarını Sünnet mihengine vurur..
beyanlarını “usûlüddin” mizanlarıyla çerçeveler..
ve yoluna: [3] مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي reflektörleri arasında devam eder.
Hazreti Üstad-ı Küll ve Muktedâ-yı Ekmel’den sonra yoldakilere rehberlik vazifesini, Kitap ve Sünnet’in aydınlık temsilcileri mürşid-i kâmiller yaparlardı.
Onların olmadığı dönemlerde ise çokların yolu sarpa sardı ve yol mütehayyirleri, takılıp yollarda kaldı…

Evet, bu makam aynı zamanda; “seyr maallah” makamı olması itibarıyla, hususî bazı vâridleri de vardır ve bazen de bu vâridler ifade yetersizliğinden “hulûl” ve “ittihad”a çekilebilecek biçimde seslendirilebilir.
İşte böyle bir durumda sâlik, tam kazanma kuşağının zirvelerinde iken kaybetme çukurlarına yuvarlanabilir; yuvarlanabilir zira, zirvelerle çukurlar birbirlerine zıt oldukları hâlde hep yan yana bulunurlar.
İhlâs kulesinin tepesinden düşecek birinin düz bir zemine değil de, derin bir çukura yuvarlanacağının hatırlatılması, değişik bir zaviyeden, zirvelerle çukurların bu beraberliğini vurgular.
Onun içindir ki, seyr u sülûkta yolculuk ilerledikçe temkine, teyakkuza daha fazla ihtiyaç duyulagelmiştir.
Öyle ki ufuk sezilip de her yanda kurbet esintileri duyulmaya başlayınca, hak yolcusu, daha derin murakabelere dalagelmiş ve sık sık kendini sıfırlamış..
üzerindeki mevhibelerin gelip geçiciliğini düşünerek mahiyetinin bir mazhar değil de bir ayna olduğunu görmeye çalışmış ve “Yâ Hû” soluklarıyla o vâridat ve lutufların kaynağına yönelip üveysî bir eda ile: “İlâhi Sen Rab’sın bense abd; Sen Hâlık’sın bense mahlûk; Sen Rezzak’sın bense merzuk; Sen Malik’sin bense memlûk; Sen Aziz’sin bense zelil; Sen Ganî’sin bense fakir…” demiş ve en büyük pâyenin kulluk pâyesi olduğunu hem de derin bir acz, fakr ve ihtiyaç hissiyle dile getirmiştir.

Bazı ehl-i hakikate göre, seyr u sülûkta en son mertebe “mutmainne” zirvesidir.
Bu mertebeden sonra sözü edilen “râziye”, “marziyye”, “kâmile” veya “sâfiye” makamları, itminan mertebesinin değişik buutlarda zuhûr ve inkişâfından ibarettir ki, bunlara birer mertebe ve derece demekten daha ziyâde “cezebât-ı Hak” tezahürleri demek daha uygun olsa gerek.

İster bir makam sayılsın, ister mutmainne mertebesinin inkişâfı, bu noktadan sonra, “Yâ Hayy” ism-i şerifinin bir mazhar-ı tâmmı ve şeffaf bir aynası sayılan sâlik-i müntehî, Hak’tan hoşnut olmayı kendi tabiî derinliği gibi duyar ki, bu zirve “râziye” zirvesidir.
Kahr u lutfun bir bilindiği bu ledünnî derinliğe eren hakikat kahramanında, beşeriyet sıfatları bütünüyle muzmahil olur gider ve her yanda yepyeni televvünlerle yepyeni bir var oluş başlar; “mahv”dan sonraki “sahv”, “fenâ”dan sonraki “bekâ”, “ilme’l-yakîn”den sonra ki “ayne’l-yakîn”le gelen bir farklı var oluş.
Böyle bir müntehînin nazarında her zerre bir lisan kesilir ve her hâliyle O’nu zikreder..
her ses O’ndan farklı şekilde akseden birer nağme gibi duyulur..
her renk “lâhut” ikliminin tebessümleri gibi gözlere gönüllere yağar..
ve o, gezip dolaştığı her yerde “Lâ maksûde illallah”, “Lâ ma’bûde illallah” hakikatleriyle nefeslenir..
durumunun ve konumunun müsaadesi nisbetinde, kalbî ve ruhî hayatı adına bu mübarek cümleleri oksijen gibi yudumlar; tabiat-ı beşeriye gereği cismaniyetinde oluşmaya yüz tutan her hevâîliği de karbondioksit gibi dışarı atar..
ve hevâ-i nefsin artıkları sayılan âsâb ve hassasiyeti yatıştırır..
mücadelenin kızıştığı yer ve zamanlarda iâne talebi ve istigâse gözyaşlarıyla ebedî mihrabına yönelir ve sızlar..
muvaffakiyet ve zaferlerini de birer Hak ihsanı olarak duyar ve

“Değildir bu bana layık bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” (M. Lütfi)

sözleriyle mırıldanır..
hep içten ve derin, hep Hak’tan hoşnut ve memnuniyet içinde bulunduğunu ihsas eder..
kim bilir her gün kaç defa:

“Gelse celâlinden cefâ, yahut cemâlinden vefâ
İkisi de câna safâ, senden hem o hoş, hem bu hoş” (İ. Hakkı)

der, rızâ düşüncesini yeniler..
hatta bazen o, gönül gözlerine cezb ü incizâb semâlarından akıp gelen bu güzelliklerin farkında bile olamaz.

İşte böyle bir anlayış ve duygu dünyasına otağını kuran bir hakikat eri -buna Hakk’ın kulu demek daha uygun olur zannediyorum- tecellî-i ef’âl ötesinde, tecellî-i esmâ ve sıfâta açılarak “ilme’l-yakîn”in en üst mertebelerine yürür ki, bunun ötesi, Hak hoşnutluğunun kendine has emareleriyle duyulup hissedildiği ve selim vicdanların şehadetiyle bilindiği “marziyye” şâhikasıdır.
Muhakkikînce, bu pâyeye, “hakka’l-yakîn” televvünlü “ilme’l-yakîn” dendiği gibi “ehadiyet” mertebesi, “cem’u’l-cem” makamı da denegelmiştir.
Bu makam erbabı, seyrini daha çok “seyr anillah” şâhikalarında sürdürür..
hâl-hayret-temkin ufkunda dolaşır durur; dolaşır durur ve artık Hak, onun gören gözü, işiten kulağı olur; hep doğruyu görür, doğruyu duyar ve insanlar arasında ilâhî ahlâkın mübarek bir temsilcisi gibi oturur kalkar..
başkalarında gördüğü kusurları affeder, ayıplara göz yumar, mü’minlere hüsnüzanda bulunur, herkesi şefkatle kucaklar ve Hak’tan ötürü her milletle barışık yaşar..
vicdanında duyduğu Hak hoşnutluğunu kalb imbiklerinden geçirerek kendi hoşnutluğu hâline getirir; gönül tezgâhlarında her şeyi şekere-şerbete çevirir ve bu ballar balını avuç avuç herkese tattırır..
ve hemen her yerde, her zaman “Hazreti Râzı”ya gönülleri yönlendiren bir rıdvan kıblenümâsı gibi hareket eder; Allah için sever, Allah için kucaklar, Allah için koklar ve sürekli Hakikat-i Muhammediye makamının mebdei sayılan böyle bir pâyenin hakkını eda etmeye, O’nunla nisbetini derinleştirmeye çalışır.

İtminan mevhibesinin idrak edilme sınırlarını aşkın müntehâsını “nefs-i kâmile” mertebesi teşkil eder.
Dört bir yanda ilâhî tecellîlerin bütün mâsivâyı kendi rengine boyadığı, renklerin, şekillerin, keyfiyetlerin kendi çerçevelerinde silinip gittiği zevkî ve nazarî iç içe istihâlelerin yaşandığı ve “seyr”in, “seyr billah” ufkunda sürdürüldüğü bu şâhika, vahdette kesretin, kesrette de vahdetin yaşandığı ilâhî sırlara açık öyle bir zirveler zirvesidir ki, asalet ve külliyet plânında orada sadece enbiyanın sesi-soluğu duyulur; zılliyet ve cüz’iyet dairesinde de dava-yı nübüvvet vârislerinin..
bu vârislerin en önemli hususiyetleri, yakazadır; bunlar nerede, niçin, hangi misyonla vazifeli bulunduklarının şuurundadırlar.
Küllü cüzden, küllîyi cüz’îden, aslî olanı zıllîden, metbuu da tâbîden tefrik eder ve kat’iyen iltibasa düşmezler.
Ne şatahat, ne naz, ne fâikiyet ne de imtiyaz; mazhar oldukları her şeyi O’ndan bilir ve bu mazhariyetlerini koruma istikametinde ortaya koyacakları her cehdi, netice-i nimet-i sâbıka olarak bir şükür esprisi içinde, fevkalâde bir tevâzu ve mahviyetle ortaya koyar, mükâfat adına değil de, vazife ve sorumluluk hesabına “hel min mezîd” (Kaf, 50/30) der dolaşırlar.
Bu ölçüde safvete eren mutmain bir ruh, bütün mesûliyetlerini bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir ve benliğinin derinliklerinde her lâhza ayrı bir vuslat zevkiyle coşar.
Onun, “nefehâtü’l-üns” esintilerinin aks-i sadâsı sayılan solukları, okşayıp geçtiği her yere sekîne aşılar geçer..
onun sükûtu, varlığı hallaç etme ölçüsünde mük’ab bir tefekkür, sözleri de Mezâmir’den akan hikmet kristalleridir.
Gözler her yerde onu görme uğrunda açılır kapanır ve onun tavırları, davranışları Hakk’ı hatırlatır..
hatırlandığı her yerde gönüllere bir murakabe kıvılcımı düşer ve tutuşan her gönül:

“Ey bülbül-ü şeydâ yine efgâna mı geldin.?
Azm-i gül edip zâr ile giryâna mı geldin?
Pervâne gibi ateşe dâim cân atarsın,
Yoksa bu aşk oduna sen yana mı geldin…”

der, mağmalar gibi köpürür, ocaklar gibi yanar ve giryâna gelenlere yanıp kül olmayı meşkeder.

Bundan başka sofîye, ruh için de bazı mertebelerden söz edegelmişlerdir.
Ruhun iç yüzü diyebileceğimiz bâtınına “sır” denir.
Sırrın bâtını ise “sırru’s-sır” kabul edilir.
Sırru’s-sırın en önemli bir buudu “hafî”, en engin bir derinliği de “ahfâ”dır.
Bâtından maksat, bir nesnenin özü, esası ve mayası demektir.
Bu lâtifelerden sadece biri âlem-i halktan, diğerleri âlem-i emirdendir..
ve âlem-i emirden olan lâtifelerin en derini, en zor erişileni ahfâdır.
Ahfâ, diğer lâtifeler itibarıyla merkezi tutuyor gibi bir hususiyet arzetmektedir.
Hafî, âlem-i emre ait hususiyetleriyle tıpkı bir mahfaza gibi onu kuşatır; sırru’s-sır, bir sur gibi bunların hepsini ihata eder ve ruh bir atmosfer gibi bütün lâtifeleri kucaklar ve kalbe bağlar.
Bu lâtifelerin inkişâf ettirilmesi, kalbî ve ruhî hayatın, hayata hayat olmasına bağlıdır.
Bu itibarla da, henüz cismaniyetten kurtulamamış, letâif-i insaniye ufkuna ulaşamamış bahtsızların, belli seviyedeki ruhlara akıp gelen bu mevhibeleri duymaları mümkün değildir.
Bunları duyabilmenin asgarî şartları, evvelâ istidat, sonra o istidadı inkişâf ettirme adına sa’y u gayret ve daha sonra da usulüne göre çile çekmek ve “erbaîn”lerle beden hakimiyetinden kurtulabilmektir.

هَدَانَا اللهُ وَإِيَّاكُمْ إِلَى الطَّرِيقِ الْقَوِيمِ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.


[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/265 (lafız farkıyla)
[2] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/91
[3] Tirmîzî, îmân 38; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/129; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/309; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 1/189

Derviş

Derviş; Farsçadaki derviz, dervij sözcükleri gibi fakir, yoksul mânâlarına gelen bir kelime.
Dünyevî fakirlik, acizlik, yoksulluk da aynı sözcükle ifade edilse de Allah’a karşı, aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olma anlamındaki böyle bir yoksulluk, bu kelimeye yüklenen has bir mânâ.
Tasavvufta derviş dendiğinde, söz konusu olan da işte bu mânâdır.

Hakikî anlamıyla fakirlik ve ihtiyaç, tese’ül ve dilenciliği hatırlatması açısından böyle bir mânâ hak yolunun yolcuları için bahis mevzuu olmasa gerek.
Zira, kendini Allah’a adamış bir hakikat eri, aynı zamanda bir kanaat ve istiğna insanıdır.
O, aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi, açarsa derdini sadece Allah’a açar ama kat’iyen halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaz ve bulunmak da istemez.
Dervişin, “kapı eşiği” mânâsına gelmesi, insanlara karşı zillet gösterme anlamı itibarıyla değil, Allah karşısındaki tevâzuu, mahviyeti ve kendini sık sık sıfırlayarak, maddî-mânevî uzerinde taşıdığı değerlerin izafîliğini vurgulaması açısındandır.
Onun, insanlara karşı aynı alçak gönüllülüğü göstermesi de Yaratan’dan ötürü, özü ve mahiyetindeki ilâhî cevherlerle başlı başına antika bir Hak sanatı olması itibarıyladır.

İşte bu mânâda, bazen çok kâmil kimselere bile “falan falan zâtın dervişidir” diyerek dervişliğin hem Hak nazarındaki hem de halk nazarındaki yeri hatırlatılmak istenmiştir.
Ayrıca bazen, sade, mütevazi, kanaatkâr, tekellüfsüz rahat kimselere derviş dendiği gibi, çok büyük ve ârif kimselere de bazı vasıflar ilavesiyle “derviş-i sultan dil: padişah gönüllü fakir” denir ki, biz bu tabiri daha çok “gönlü çok zengin” sözcüğüyle, kanaatkâr kimseler hakkında kullanırız.

Tasavvuf erbabı arasında has mânâsıyla derviş; kalben mâsivâdan alâkasını kesip, hakikate ulaşma niyet ve cehdiyle, kendini Hakk’a kulluğa adamış, zühd, takvâ, sabır, ikdam, sevgi ve hoşgörü insanı demektir.

Derviş, ilk adımını, günahlardan uzaklaşıp, farz, vacip, sünnet..
gibi sorumluluklarını yerine getirmekle; ikinci adımını herkesi sevip, herkese sinesini açarak, kâinata bir “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakmak ve Ahlâk-ı Muhammediye (sav) Hakikat-i Ahmediyeyi (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) istidâdı ölçüsünde tam temsil etmekle; üçüncü adımını da, ihlâs ve ihsan ufku itibarıyla, nazarî bilgilerini, inanç ve kabullerini, hâlî, zevkî, şuhûdî derinliklere açılmakla atmış olur.

Birinci adımı itibarıyla derviş; takvânın mebdeine açılır, dini, Kur’ân’ı anlamaya namzet olduğunu ve vuslata talip bulunduğunu ortaya koyar; derken samimiyeti ölçüsünde de niyetinin mükafatını görür ve yürür rıdvan tepelerine kadar Cennet’in derinliklerine..

“Hak Teâlâ eder müttakîdir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet, içtiği kâfûr olur.” (Anonim)

sözleri mebdeden müntehaya bu kademin önemini vurgular.

İkinci adımı itibarıyla o, canlı-cansız bütün varlıkla münasebete geçer, herkese konumlarının gereği takdirlerini arz eder, her şeyi sever, her şeyi kucaklar; düşmanlıklara muhabbetle karşı koyar, kötülükleri iyiliklerle savar ve bu yolun darılma değil, dayanma yolu olduğunu düşünerek koşar hedeflediği rızâ payesine ve hep Yunus gibi mırıldanır durur:

“Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek; sen derviş olamazsın…”

Üçüncü adımı itibarıyla ise o, artık bir huzûr ve şuhûd insanıdır.
Tamamen O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme ve Ona enîs-i sadık olma yoluna girmiştir; girmiştir ve fark etmez artık dost vefasını ve düşman cefasını.
Hele bir de duymuşsa Yâr sesini gayri duymaz ağyar nefesini; sıyrılır bütün bütün mâsivâ (Allah’tan gayri her şey) kaydından ve bürünür ikinci bir tabiat ve mahiyete sırdan.
Bilir bilinmesi gerekenleri ve kurtulur bilgi hamallığından.

Dervişlik; herkese açık bir kapıdır.
O kapıya yönelen hiç kimseyi cevapsız bırakmaz ve geriye çevirmezler.
Ne var ki, böyle bir kapıdan girişin de kendine göre bir kısım âdâbı vardır ki, ararlar onları gelip eşiğe dayananlardan ve onlara riayete bağlarlar içeriye alınmayı.

Tokâdîzâde Şekip:

“Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha,
Cândan geçenlerdir eren Allah’a.
Hakikat yolunda ben bu dergâha,
İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm.”

diyerek hem kapının her zaman açık bulunduğunu, hem de bu yolun, Cânân’a cân verme yolu olduğunu hatırlatarak ümitlerimizi şahlandırdığı aynı anda ihlâs ve ihsan çağrısında da bulunur.

Cân vermeden Cânan’a erilemeyeceğini hatırlatma bakımından Hazreti İbrahim -Kur’ân’ın da bu yönüyle O’nu nazara verdiği gibi- ne güzel örnektir: O, Hakk’a vuslat yolunda “nâr-ı Nemrud”u göğüsler..
yurdunu-yuvasını terk ederek gider çadırını -o çadıra köşklerimiz, villalarımız feda olsun- beyâbâna kurar..
Allah’a tefvîz-i umûr ederek, götürür eşini, evladını insiz-cinsiz bir vadiye bırakır..
uzun yıllar devam edegelen şiddetli evlat arzusuna bahşedilmiş “semere-i fuâd”ını tereddüt etmeden bir kurban gibi Hakk’a sunar… Hâsılı her hamlesinde öyle müthiş bir irade, bir azim ve bir kararlılık sergiler ki -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hususî durumu mahfuz- Onun bir benzerini göstermek mümkün değildir.

“Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi;
Cân isteyen endişe-i cânana düşer mi” (Seyyid Nigâri)

sözleri sanki böyle bir vuslat kahramanı için söylenmiş gibidir.
İşte dervişlik, böyle bir vuslat kahramanlığına talip olma demektir ki; o da başta dinî hükümlerin mânâ, maksat ve gâyesinin şuurunda olarak, bilâkaydüşart hayatını Allah’ın rızâsına bağlamanın ayrı bir unvanıdır.
Onu, özüne, sözüne, nefsine hâkim olarak aşk u şevk rehberliğinde Hakk’ı arama diye tarif edenler de olmuştur ki, minvechin ayrı bir önem arzeder.
Merhum Rızâ Tevfik’in melâmet urbası içinde sunduğu dervişlik, böyle bir mülâhazayı tenvir bakımından oldukça önemlidir:

“Dervişlik özüne hâkim olmaktır,
Esîr-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip Hakk’ı bulmaktır,
Keşkül, teber, asâ, tığ, şiş değildir.

İbadet namına dalgın oturma!
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma!
“Yâ Hû”, “yâ Hay” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.

Sırr-ı Hakk’ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile dîdârı gören;
Ârif-i âgâha o zevki veren,
Benk ü bâde, afyon, haşhaş değildir.

Keramet umma hiç Necef taşından,
Ayrılma insandan öz kardaşından;
Hakk’ı göremezsin Bağlarbaşı’ndan,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.

Ham ervah her yanda var yığın yığın,
Nedir onlarla verip aldığın!
Uzlete mail olan gönlüne sığın!
Cihan gönül kadar geniş değildir.”

Dervişlikte, nazarî ilimleri takip talebelik; öğrenilen bilgileri hayata geçirip yaşamak temsil; bilinip yaşanılan şeyleri hâlen ve zevken daha derince duymak ise -farklılığı istidatlara bağlı bütün mertebeleriyle- yakîndir.
İsterseniz bunlardan birincisine nazarî şeriat, ikincisine amelî şeriat, üçüncüsüne de hakikat buudlu şeriat diyebilirsiniz..
dervişlik, mebdeden müntehaya bütün bu menzillerde, ayrı ayrı görünümler hâlinde karşımıza çıkan sâlikin hiç değişmeyen her zamanki unvanıdır.

Bir kısım hakikat erbabı, vuslat yolunda dervişliği “olmazsa olmaz” şeklinde kabul etmektedirler ki, onlara göre, bedenî rahatsızlıklarda hekim tavsiyesi istikametinde tedavi, perhiz, diyet ne ise, nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve ruhun mâverâîleşmesi adına da dervişlik aynı şeydir.
Bedene ait rahatsızlıklarda, tabibin tavsiyeleri esas alınması gerektiği gibi mânevî rahatsızlıklarda da, bir mürşid, bir üstad ve bir bilgenin öğütlerini almaya ihtiyaç vardır.
“Hastalık yok hasta var.” mülâhazasında olduğu gibi denebilir ki, bu konuda da her insan âdeta başlı başına bir âlem gibidir ve onun rahatsızlıklarının tedavisi de -usulde olmasa da- teferruatta farklı yöntemler gerektirmektedir:

Meselâ; bir türlü cismaniyet ve bedenin baskısından kurtulamayan, dolayısıyla da kalbî ve ruhî hayat seviyesine ulaşamayan bir sâlik için zühd çok önemlidir.
Onun bu boşluğunu teşhis ve tespit eden ârif bir rehber, herhalde böyle birinin tedavisini, kesben olmasa da kalben dünya ve mâfîhâyı (dünya ve içindekiler) terke bağlayarak ona sürekli “terk-i dünya” telkininde bulunacaktır.
Aksine, bütün himmet ve gayretini uhrevî hazlara bağlayıp Hakikî Matlûb ve Maksûd’u ihmal eden bir hak yolcusuna da “terk-i ukbâ” temrini yaptıracaktır.
İster dünya, ister ukbâ bir hakikat erini asıl hedefinden alıkoymuyorsa, hatta fani şeylere bekâ rengi vermeye birer malzeme teşkil ediyorsa, böyle birine de dünya-ukbâ kapılarını ardına kadar açacaktır.
Bu çerçevede düşüncelerini dile getiren Mevlânâ: “Dünya, Allah’tan gafil olmaktır; yoksa, gümüş, kumaş, evlad u iyal sahibi olmak değildir.” Dini ihya yolunda kullanılabilecek mal ve servet, Peygamberimiz (sav)’ce övülmüş ve: “Helal mal, salih kimse için ne hoştur!” buyurularak meşru kazanç şâyân-ı takdir bulunmuştur.
“Su geminin içine girerse onu batırır, altında kalırsa onu yüzdürür.
Sen de, mal muhabbetini kalbine doldurmazsan, seyr u sülûk denizinde rahatlıkla yürüyebilirsin.” der ki, hakikî dervişlik de işte budur.

Hazreti Âdem’den beri hakikî dervişler hep böyle düşündü ve böyle davrandılar.
İsmi o şekilde konmamış olsa bile, Ashâb-ı Suffe’yi her zaman bu ümmetin ilk dervişleri saymak mümkündür.
Zira onlar, hiç kimseye nasip olmayacak şekilde, dünya-ukbâ muvazenesine riayet etmenin yanında, sürekli ilâhî hakları da gözeterek birer rızâ kahramanı olmasını bilmişlerdir.

Ashâb-ı Kiram’dan sonra, bazen zahitlik, bazen sofîlik, bazen de dervişlik unvanıyla değişik organizasyonlar şeklinde devam edegelen bütün seyr u sülûk erbabı idareye, siyasete karışmadan, himmetlerini iman ve tevhidi ikameye hasrettikleri sürece, toplumlarının damarlarında kan ve can vazifesi görmüşlerdir.
Aksine toplumlara zararlı olmanın yanında kendilerini de bitirmişlerdir.

Aslında, temeli, tevâzu, mahviyet ve hacâlete dayanan dervişliğin, dünyevî işlere alet edilmesi, ruhlarda öyle bir kirlenme vesilesidir ki, ihtimal böyle bir kirliliği hususi inâyetten başka hiçbir şey temizleyemez.

Son sözü yine Mevlânâ söylesin:

دَروِشَـان رَا عــَار بُـوَدْ مُحـتَـشـَمِى
دَر خَاطِرِ شَان بَارِ بُوَد مُحتَشَمِى
اَندَر رَهِ دُوست فَقرِ مُطلَق خُوشتَر
كَـندَر رَهِ او خَـار بُوَد مُحتَـشَمِى

(Rubâiyât’tan) “Dervişler için ihtişamlı bir hayat ayıptır.
İhtişamlı hayat onların gönlünde bir yük gibidir.
Dost yolunda yokluk (ona olan ihtiyacını duyma hissi) çok hoştur.
Zira Dost yolunda saltanat ve ihtişam dikene benzer; dervişin ayağını incitir.”

اَللَّهُمَّ بَارِكْ لِي فِي دِينِيَ الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِي، وَفِي آخِرَتِي الَّتِي إِلَيْهَا مَصِيرِي، وَفِي دُنْيَايَ الَّتِي فِيهَا بَلاَغِي، وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Sâlik

Bir hedefi takip eden, bir yolda yürüyen ve Allah’a ulaşma gayreti içinde bulunan hak yolcusu diyeceğimiz sâlik; usulünce, Hakk’a ulaşma cehdi içinde bulunan herkese denir ki; her ferdin, istidat, kabiliyet ve mazhar olduğu/olacağı mevhibeler açısından farklı farklıdır: Kimileri, fevkalâdeden bir ihsan-ı ilâhî ile, seyr u sülûk-i ruhânîde gözetilmesi esas sayılan disiplinleri görüp gözetmeseler dahi, bir hamlede, bir nefhada Allah tarafından çekilip rızâ ve muhabbet mertebesine ulaştırılırlar ki, bunlara cezbedilen (meczûbîn-i ilâhî) sâlikler denir.

Bunlar başkalarının pek çok “erbaîn”lerle ulaşacakları hâl veya makamları, miracın gölgesinde birkaç dakika, birkaç saat veya birkaç günde elde edebilir, çarçabuk nefsânî kirlerden arınır, en hızlı şekilde kalb tasfiyesinden geçer ve hiçbir zaman sa’y u gayretlerle ölçülemeyecek bir süratle Matlûb, Maksûd ve Mahbub’larına ulaşarak, maiyyete mazhariyetin bütün ruhânî ezvâkını birden duyar ve zâhir u bâtının birleşik noktası sayılan “insan-ı kâmil” ufkunu ihraz etmiş olurlar.
Bu mânâdaki “meczûbîn-i ilâhî” insanlar arasında Hak sırlarının gizli defineleri, ziyâ-yı ilim ve vücûdun yeryüzündeki nokta-i mihrakiyeleri ve mü’minlerin gönül hayatları adına, ebedî susuzluklarını giderecekleri Hızır çeşmesinin de sâkîleri sayılırlar.
Sözleriyle ölü kalbleri ihya eder, nazar ve teveccühleriyle kör gözleri açar, atmosferlerine girenlerin de kalbî ve ruhî yaralarını iyileştirirler.
Bunlar yer yer, ayrı bir mevhibe ve ayrı bir vâridatla hep mest u mahmur yaşar, iç içe girmiş zâhir ve bâtınlarının alâim-i semâsıyla çevrelerindeki taliplere temâşâların en baş döndürücülerini yaşatır..
gözleri basiretlerinin emrinde, dilleri gönüllerine bağlı; bakıp gördükleri her şeyde O’na ait renk ve çizgilerle kendilerinden geçer..
ağızlarını açıp konuştuklarında hep inci-mercan saçarlar..
ve tabiî her zaman O’nun “nîm-u nigâh”ıyla olsun başları dönmüş mestler gibi yaşarlar ki, hâlden anlamayanlar onları mecnun veya sarhoş sanırlar.
Bu türden sâliklerin hâlini Bağdatlı Rûhî:

“Sanman bizi kim şîre-i engür ile mestiz,
Biz ehl-i harâbattanız mest-i elestiz.”

diyerek ne hoş dile getirir!

Kimileri, ilk işaret ve işaretçilerle muvakkaten cezbeye gelip kendilerinden geçseler de, mahiyetlerindeki programın gereği hemen kendilerine gelir, yakazanın temkin zeminine sığınır ve gözleri açık olarak Hakk’a vuslat yolculuğunu sürdürürler ki; bunların duygu, düşünce, söz ve davranışlarında insanları iltibasa sevk edecek hiçbir şeye rastlanmaz; ne şatahat, ne naz ne de lâubalîlik, hep مَا زَاغ الْبَصَرُ وَمَا طَغى “O’nun gözü ne kaydı ne de şaştı.” (Necm, 53/17) atmosferinde veya serasında yürürler O’na güvenerek rızâ ufkuna doğru…

Kimileri, seyr u sülûk-i ruhânîlerini, bu ulvî seyahatın disiplinlerine riayet ederek tamamlar; inâyet televvünlü cezbe ufkuna ulaşır ve iradelerinin kudsî bir incizâb merkezine bağlandığını hisseder gibi olur ve daha sonraki hayatlarını da, âdeta kendilerini bir akıntıya salmışçasına hep o câzibe-i kudsiyeye bağlı sürdürürler.
Artık nefisleri adına yokluğa kanat açmış bu kimselerde ne telâş, ne endişe, ne gam ne de keder; “Dost” der, Dost’la hemdem olur ve O’nun huzuruyla bütün huzursuzluklardan azade yaşarlar.

Niyazi Mısrî’nin şu meşhur mısraları, bir zaviyeden işte bu ufku işaretlemektedir:

“Dünya gamından geçip,
Yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup,
Çağırırım Dost Dost.”

Kimileri de mebdeden müntehaya kadar her zaman sa’y u gayret içinde bulunur..
herhangi bir beklentiye girmeden hâlisâne bir kulluk sergiler..
ne cezbe görür ne incizâb duyar..
ne naz bilir ne gider kuruntulara yaslanır.
Dişini sıkar ve iradesinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince âdâbına riayetle, gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduğunu ortaya koyar.
İşte böyle biri, inanıp Müslümanca yaşamayı bütün ezvâk ve kerâmâta tercih ettiği/edeceği gibi Cennet ve ötesini de kat’iyen Hakk’a kulluğunun hedefi saymaz.
İmanı ve ubudiyeti Rabb’in en büyük ihsanı bilerek bu büyük ihsana mazhariyetin şükran hisleriyle her zaman iki büklüm yaşar.
Mevlânâ kendi üslubuyla, böyle bir mazhariyeti şöyle resmeder:

بَازِ سَعَادَت رَسِيد دَامَنِ مَارَاكَشِيد
بَر سَرِى گَردُونِ رِديم خَيمَه وَ اَيوَان خِوِيش
دَروِيش مَرَاگُفت يَارچُون اَز اِين رُوزگار
چُون بُوَد آنكَس كِه دِيدَ دَولَتِ خَندَان خِوِيش
آن شَكَرِى رَاكِه هِيچ مِصر نَدِيدَش بَخَواب
شُكر كِه مَن يَا فتَم دَرِين دِندَان خِوِيش

“Mutluluk ve saadet gelip eteğimizi çekti ve götürüp çadırımızı gökyüzüne kurdu.
Dün de o sevgili bana: “Bu vefasız dünyanın elinden ne hâldesin?” diye sordu.
(Ben de) gülen devletin gülen bahtını gören nasıl olur (dedim).
Mısır’ın, rüyasında bile göremediği şekeri, şükürler olsun ben dişimin dibinde buldum.” Sâlikin ilk işi, sağlam bir niyetle, istidat, kabiliyet ve seviyesine göre, “tevbe”, “inâbe”, “evbe” unvanlarıyla yad edilen, Allah’ın sevmediklerinden sevdiklerine, istemediklerinden istediklerine, hayvanî ve cismanî hayattan kalbî ve ruhî hayata hicrete azmetmesidir.
Böyle ciddî bir niyet, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve ahlâk tehzibiyle desteklendiği sürece, sâlikin zamanla zâhiri de bâtını da farklılaşır ve daha bir mâmur hâle gelir; gelirde ufukları bir bir aydınlanır..
ihlâs ve samimiyetinin derinliği ölçüsünde vicdan mekanizması itibarıyla bir nûrânîleşme ve davranışları açısından da apaçık bir istikamet örneği sergilemeye başlar.
İmanın, tam bir iz’ana inkılâp etmesi, iz’anın mârifetle derinleşmesi, mârifetin muhabbete dönüşmesi, muhabbetin alev alev aşk hâlini alması, aşkın gidip ta hayrete ulaşması yoluyla, topraktan, balçıktan yaratılan insan âdeta semâ ehlinin matmah-ı nazarı hâline gelir ve melekûttaki “sâcidîn”, “râkiîn” esnafına bir kıblenümâ olur.
Artık ona teveccüh eden doğruya yönelmiş, ona tutunan da sağlam bir ipe sarılmış sayılır.

Mevsimi gelince, iç derinlikleri itibarıyla bir “menba-ı feyz” hâline gelen bu “nüsha-i kübrâ”, bir mevhibeler merkezi ve bir vâridat mahzenine dönüşerek herkese âb-ı hayat sunan bir mübarek sâkî durumuna yükselir; yükselir ve kâse kâse semtine uğrayanlara kevserler sunar.
Böyle hâlden hâle intikal ederek yürüyen ve yükselen sâlikin, birbirinden farklı uğradığı her menzile “hâl”, kendi istidat ve kabiliyetinin nihaî inkişaf noktası sayılan, bizim hak yolcusunun “arş-ı kemalât”ı diyeceğimiz hakikî ve izafî müntehaya da “makam” denir.
“Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi.” Her Hak yolcusu yolculuğunu belli bir zirve ile noktalar ve ulaştığı bu burç veya şerefeden bütün mülk ve melekûtu temâşâ eder.
Umum ehl-i kemalâtın, kendine göre ulaşacağı son nokta onun için bir zirvedir ve bütün bu zirvelerin hepsi de izafîdir.
Fânileri Bâkî’den ayıran imkân-vücûb arası ve “ev ednâ” sözcüğüyle işaretlenen hakikî bir zirve de vardır ki, o da Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) mahsustur.
O’nun dışındaki bütün “ebrâr” ve “mukarrabîn”le alâkalı, “daha yüksek”, “daha âlî”, “daha büyük”… gibi sözcükler tamamen izafîdir ve herkesin istidat sermayesi ve mazhar olduğu ilâhî mevhibeler itibarıyladır.

Ne olursa olsun, bir sâlik, kendi kemal ufkuna kadem basıp da kalbini “feyz-i akdes” ve “feyz-i mukaddes”lere mücellâ bir ayna hâline getirince, ona nazar-ı Hak ayân olur..
gönlü üfül üfül ilham esintileriyle tanışır ve seviyesine göre varlığı daha değişik duyup yorumlamaya başlar.
Her şeyi farklı görür, farklı duyar..
ve görüp duyduklarını gösterip duyurmanın heyecanıyla -istidadı el veriyorsa- yanar-tutuşur..

Ve oturur kalkar “el-Ma’bûdu Hüvallah” der..
gerilir, koşar “el-Maksûdu Hüvallah” hakikatını soluklar..
afakı, enfüsü didik didik ederek düşünür “el-Ma’rûfu Hüvallah” sözcükleriyle nefes alır-verir..
ve her şeyi esmâ ve sıfât yörüngesinde “Zât” hakikatına bağlayarak gaybî imanın enginliğini zevkî ve hâlî bir çerçevede kalben şuhûdî hâle getirir ve Hâkânî’nin dediği gibi:

“Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh,
Diye “lâ na’büdü illâ iyyâh”

der, hâlî ve kâlî Hakk’a kulluğu, Cennet ve rü’yet-i Cemâlullah neşvesi içinde duyar..
ve O’nun istek, dilek ve rızâsına tam uygun olmadığı kanaatinde bulunduğu -bunların bir kısmı bazı uhrevî mülâhazalar da olabilir- her şeyi geriye çeker, sadece ve sadece O’nu düşünür ve O’nun, düşünülmesine geçit verdiği alanlarda -gerek duymaya göre- tefekkühte bulunur.
Müntehî bir sâlik için, “hüve” unvanıyla sadece ve sadece O söz konusudur.
O’nun söz konusu olması “evvelen ve bizzat”, “mâsivâ” mülâhazası ise, O’nun izni dairesinde “sâniyen ve bil-araz”dır.
Böyle bir mülâhazada dünya ve ukbânın birbirinden farkı da yoktur; tevhîd-i kıble ufkuna ulaşmış bir sâlik için, biricik Matlûb ve Maksûd, O ve O’nun rızâsıdır.

Burada bir kere daha Mevlânâ’yı konuşturalım:

اَي طَــالِـــبِ دُنــــيـَـــا مـــز دُورِي
وَي عَاشِقِ خُلدِ اَز اِين حَقِيقَت دُورِي
وَي شَاد بَهَر دُو عَالَم اَز بِيخَبَرِي
شَــادِئِـي غَـمَـش نَـدِيَـدَه ئـي مَعذُورِي

“Ey dünya talibi, sen bu âlemde bir gündelikçi gibisin.! Ey Cennet aşığı, sen de hakikattan çok uzaksın.! Ey hakikattan bîhaber ve iki âlemle sevinen kimse, sen de Dost uğrundaki gam zevkini duymamışsın; sen de mazur sayılırsın…”

Hâsılı, hedefini iyi belirlemiş ve bulunduğu ufkun farkında olan bir sâlik; dert kaynağı sayılan canı da, teni de teneşir tahtasına bırakır ve bütün varlık sermayesini gönül kapısının önüne saçar.
Yol kesen her türlü ağyar düşüncesinden sıyrılarak kalbine yönelir ve onun dilini anlamaya çalışır.
Göz ve kulaklarını basiretinin emrine vererek, fizik ötesi saf mülâhazalar âlemine dalar.
Böyle bir mazhariyetle bazen bir hamlede lâmekânîliğe yükselir ve ikinci hamlede de sesini bütün semâvât ehline duyurur.

Gönlün bütünüyle cân hâtifine çevrildiği bu nokta, bir sıçrayışla insanı sonsuzluk kapısına fırlatacak bir rampa gibidir.
Böyle bir rampada çevkâna dönen boyunlar, bir adım sonra baş ve ayağın aynı noktada bir araya gelmesiyle bu arşiye ve ferşiye kahramanını bir halkaya dönüştürür ki, işte böyle bir an dilek kuşunun uçurulması gerektiği andır..
evet böyle bir durumda sadece kalbin ılık nefesleri duyulur..
bütün dilin-dudağın sesi kesilir..
baş daha bir bükülme gayreti göstererek, sırtını kalbe verir..
ve kendi kendine وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Sana ölüm, yakîn âvâzıyla gelip çatıncaya kadar Rabbi’ne ibadete devam et!” (Hicr, 15/99) duygularını mırıldanır.

اَللَّهُمَّ أَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَحُبَّ عَمَلٍ يُقَرِّبُنِي إِلَى حُبِّكَ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ وَسَلِّمْ عَلَى حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الْمُصْطَفَى وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ وَالْوَفَاءِ.

Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi

Seyr u sülûk-i ruhanîde; letâif-i aşere (on lâtife) veya yedi nefis mertebesine bağlı olarak kalbî ve ruhî hayat derecesini elde etme, erbabınca müteâref bir yöntemdir ve çile disiplini dahil bugüne kadar insan-ı kâmil olmanın biricik yolu kabul edilegelmiştir.
Ancak, hem seyr-i ruhânî hem de onun içinde önemli bir yer işgal eden çile vasıtasıyla kazanılmış mertebe, derece, mevhibe ve vâridata ulaşmanın başka alternatiflerinin bulunduğu da bir gerçek.
Bilhassa bu alternatifler arasında, bir mânâda, peygamberlik hakikatinin tecellîsi ve sahabî mesleğinin inkişaf ettirilmesi yolu da diyebileceğimiz farklı yöntemler de vardır:

Esbab açısından, çok şeye güç yetirememe şuurunda olma mânâsında acz; her nesne ve her varlığın hakikî sahibi, maliki Allah olduğu gerçeğini kavrama anlamında fakr; herkesi ve her nesneyi O’ndan ötürü kucaklama şeklinde yorumlayacağımız şefkat; her gün yepyeni bir heyecanla afak ve enfüsü hallaç etme vüs’atinde, disiplinli düşünme diyeceğimiz tefekkür; ayrıca bu çerçevede sürdürülen hizmette hiç sönmeyen bir aşk u iştiyak, sonra da bu mazhariyetlerin şuurunda olarak, bütün bunlara, söz, tavır ve davranışlarla mukabelede bulunma mânâsına gelen kesintisiz şükür böyle bir alternatif yöntemin temel esaslarıdırlar.

Bediüzzaman Hazretleri’ne göre bu yol, daha kestirme, daha selâmetli ve daha emindir; acz; aşkın yanında, hatta önünde mahbubiyet ufkuna uzanan öyle ışıktan bir helezondur ki, acizliğin kavranılması ölçüsünde insan bu yöntemle her yoldan daha sür’atli matlubuna ulaşabilir.
Fakr; şuurdaki derinliği ölçüsünde, en disiplinli cehd u gayretlerin bile önünde öyle tükenmez bir sermayedir ki, hak yolcusu onunla bir hamlede rahmâniyetin vesayetine sığınır ve Kudreti Sonsuz’un her şeye yeten gücüne ulaşır ve dayanır.
Şefkat; aşktan daha derin, daha içten öyle bir duygudur ki; rahîmiyetin tezahürü böyle bir duyguyu taşıyan hiçbir yolcu şimdiye kadar yolda kalmamıştır.
Tefekkür; afak ve enfüsün tetkik u temâşâsıyla her şeyi hikmete bağlayan aydınlık ruhların yolu..
şevk; her zaman nokta-i istinad ve nokta-i istimdadının şuurunda olan, dolayısıyla da hiçbir zaman ümitsizlik ve inkisara düşmeyenlerin hâli..
şükür de; iç içe hiçlere terettüp eden bunca nimete karşı şuurlu mukabelenin ayrı bir unvanıdır.

Mevzû, temel esprisi itibarıyla: “Ben acizim, Sen Muktedir; ben fakirim, Sen Gani; ben muhtac u muztarrım Sen Rahîm; ben bir mütehayyir ve müteharriyim, Sen ise her yerde aranan, her şeyden sorulan Biricik Hedef ve Gayesin.” esasları üzerine cereyan ettiğinden, herhangi bir aciz u fakir, muhtaç u mütehayyirin kendi nefsini müzekkâ görmesi ve ona bir paye vermesi ya da daha bugünden unutulma damgasını yiyeceğini bile bile Allah’a karşı belli ölçüde de olsa, nisyân yaşaması; sa’y u gayretine terettüb eden başarıları kendinden bilmesi, fenalıkları kadere mâletmeye çalışması ve kendini, bir çeşit müstakil bir mevcut telakki etmesi kat’iyen söz konusu değildir.

Konuyu bu şekilde temellendirince; Bediüzzaman Hazretleri’nin tasnifi çerçevesinde şu dört ana hususdan -iç içeliği ile beraber- birbirinden farklı dört ayrı hareket noktası ve dört temel disiplin ortaya çıkar.

Bunları:

1) Nefsin mahiyet ve cibilliyetinde bulunan kendini müzekkâ görme temayüllerine rağmen onu tezkiye etmeme ve aklamama gayreti.

2) Kendini unutması gereken hususlarda unutma azmi, hatırlaması icap eden yerlerde de hatırlama cehdi.

3) İyiliklerin ve kötülüklerin gerçek kaynakları belirlenerek her başarı ve hezimetin onlara bağlanması ve mazhariyetlerde, fahirlenme yerine hamd u şükür soluklanması, fenalıklarda da teessür ve nedametlerin yaşanması.

4) Hak yolcusunun hemen her menzil, her hâl ve her makamda kendini ve meziyetlerini Hakk’ın ziyâ-yı vücûdunun bir gölgesi veya gölgesinin gölgesi bilip varlığını, varlığıyla alâkalı hususiyetlerini Hazreti ilm u Vücûd’un bir ayine-i tecellîsi görmesi şeklinde hulâsa etmek mümkündür.

Şimdi bu hususları, Hazreti Pir’in temel düşüncesine sadık kalarak biraz daha açalım:

Birinci durum ve hareket noktası açısından konu şöyle özetlenebilir; nefis, mahiyet ve cibilliyeti itibarıyla fevkalâde kendine tutkundur.
O her şeyden önce kendini sever; başkaları ile olan irtibatını da yine kendine bağlar: Öyle ki o bazen, inanmış bir gönlün, Mabud-u Mutlak ve Maksûd-u Bilistihkak’a teveccüh etmesi ölçüsünde kendine yönelir, kendine perestiş eder; dolayısıyla da hiçbir kusuru, hiçbir kabahati kabule yanaşmaz; yanaşmaz ve kendini hep müzekkâ görür.
Onun bu olumsuz tavırlarına karşı “cihad-ı ekber” çerçevesinde, kararlı bir mücâhede ile nefsin sürekli sorgulanması, murakabe ve muhâsebe izâbehânelerinde eritilip yumuşatılması, yoğrulup şekillendirilmesi ve ne pahasına olursa olsun kat’iyen onun aklanmasına gidilmemesi; aklanmasına gidilmemesi bir yana, tezkiye edilmeme azim ve kararlılığının bir aklanma kurnası kabul edilmesi gerekir ki, özündeki insanî derinlikler inkişaf ettirilebilsin..
evet eğer biz, sürekli tezkiye-i nefs etmemek suretiyle bir temizlenme arayışına bağlı kalabilirsek, melekler de, ruhânîler de nezafet ve nezahetimize gıptalar yağdıracak ve bir hadisin işaretiyle, dört bir yandan bu yolun yolcularıyla musafahaya koşacaklardır[1]; aksine, onu hep paka çıkarma ve müzekkâ görme gafletine düşersek, cinleri de, şeytanları da ürkütecek menfur bir mahiyetin mümessilleri hâline gelmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Evet -Mevlânâ’ nın da dediği gibi- bazen insan, şeytânî duyguların tesirinde âdeta bir iblis olur; bazen de, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerinde meleklerle atbaşı hâle gelir..

İkinci durum ve disiplin açısından şunlar söylenebilir; tezkiyesiz “nefs-i emmâre”si bulunması itibarıyla insan, bir lâhza bile gönlünden çıkarmaması gereken en hayatî mevzûları sık sık unutabilir, hatta bazen onları hatırlamak dahi istemez; buna mukabil, hiç hatırlanmaması gerekli olan hususları da bir türlü gönlünden söküp atamaz.
Halbuki o, her zaman, Allah rızâsı istikametinde hizmeti, amelde ciddiyeti, çevresindeki kimselere karşı sorumluluğunu, ölümü ve ölüm ötesini düşünmeli; buna mukabil, her türlü kini, nefreti, ihtirası, nefsanî haz ve arzuları ruhundan söküp atmalıdır ki; içindeki ruhânîliği söndürmesin, şeytânîliği de hortlatmasın.

Evet, yoldakiler olarak bizim için her zaman, Allah’a iman ve O’nun rızâsı çizgisinde yaşamayı ganimet bilmemiz; bütün duygu, düşünce ve davranışlarımızla O’nu memnun etmeye yönelmemiz; her yerde ve her zaman hayatımızı O’nun maiyyetine bağlamamız ve bu sırlı maiyyet sayesinde -ki اينجَاكَسِست پنهَان، خوددلا مَگِيرتَنهَا “Burada gizli biri var, ey gönül kendini yalnız sanma.” (Mevlânâ) fehvasınca- her lâhza ayrı bir münasebet bulup O’nunla gönül irtibatımızı sıkı tutarak, sınırlılığımızı aşıp sınırsızlığa yürümemiz, damlayı deryaya döndürüp cüz’de küllün esrarına talip olmamız bizim için birer esastır.
Hayatımızı bu esaslar dairesinde sürdürebildiğimiz ölçüde, olmaz gibi görünen şeyler zamanla birer birer aşılır, cüzler küllün aks-i sedası ve aynası hâline gelir; yoklar varlık rengine bürünür; reşha kamerin önüne geçer; toprak semâlar kadar ulvileşir ve zerre gibi çok küçük mahiyetler kâinatlar kadar genişler.

Âşıklar Sultanı Mevlânâ bu mülâhazayı ifade sadedinde:

“Denizin yolunu bulmuş bir küpün önünde, ırmaklar secdeye varırlar.” der ve bize kendi varlık hendesemizi aşmamızı, ruhumuzun o sırlı potansiyel vüs’atine ulaşmamızı salıklar.

Üçüncü durum ve disiplin açısından şu mülâhazalar zikredilebilir:

Seyr-i afakî ve seyr-i enfüsî ile henüz tam inkişaf etme yoluna girememiş bir nefis, iyilikleri kendinden, fenalıkları da ya esbab ya da çarpıttığı o yanlış kader telâkkisinden bilir; mazhariyetleriyle coşup şükürle gürleyeceğine, ucup, gurur, fahir gibi iç çöküntü ve çözülmelere girerek hamd ü sena hislerini öldürmenin yanında ufkunu da bu fena huyların isiyle-pasıyla kirletip varlık yolunda her zaman yokluğa düşebilir.
Ama eğer o, bütün iyilikleri Allah’tan birer mevhibe, fenalıkları da kendi iradesinin ürünü görebilirse, en olumsuz durumlarda dahi iç içe vâridlere mazhar olup çok değişik güzellikleri birden duyabilir.
Elverir ki o, hemen her zaman kemalini kemalsizliğe bağlayıp, sürekli Hak karşısında iki büklüm bulunsun; kudretini acizliğinin semeresi, servetini de fakirliğinin lâzımı bilerek şevk u şükürle gürleyebilsin.

Evet, bir mü’min olarak her zaman, bütün meziyetlerimizin Allah’tan, bütün rezilelerimizin de nefisten kaynaklandığını bilmemiz, bu mülâhazaya bağlı iç kontrol sistemimizi sürekli hareket hâlinde bulundurmamız çok önemlidir.
Hak yolcusu, bu disiplinlere bağlı kalarak iç dünyasını canlı ve hareketli tutabildiği takdirde, en verimsiz ortamlarda bile hep meyve verir ve hep yeşile yürür.
Aksine onun ruh dünyasında değişik erozyonlarla çoraklaşma başladığı andan itibaren de, en münbit zeminlerde dahi o, sadece dikenlere dâyelik eder ve viranelerin yascısı baykuşlar gibi inler durur.

Eğer insan, sırf bir bedenden ibaret olsaydı, cismanî dünyasıyla alâkalı kaygılarının da bir anlamı olabilirdi.
Aslında bu mükerrem varlığı sırf bir beden ve cesetten ibaret görmek, onu çürüyen, kokuşan, mikro varlıklara yem olan bir mevcut derekesine düşürmek demektir ki bu da, en eşref bir varlığa karşı hakaretlerin en büyüğü sayılır.
Oysaki insan, yaratılışı, donanımı, ilk mevhibeleri itibarıyla meleklerden de ulvidir..
evet o, beden ve cismaniyetin çok çok üstünde ve ötesinde kalbi, ruhu, sırrı, şuuru, idraki, aklı, zekâsı ve daha değişik zâhirî-bâtınî derinlikleriyle, görülen çerçevesini çok aşkın bir değerler enmuzecidir.
O, bu ölçüdeki enginlik ve zenginliğiyle kâh kanatlanır, meleklerin kıvanç duyacağı semâlarda pervaz eder; eder ve gider fanileri sonsuzluktan ayıran zirvelere ulaşır.
Kâh akıl, mantık ve muhakemesini sonuna kadar kullanarak aya, güneşe, yıldızlara seyahatler düzenler; radyo, televizyon, internet vasıtasıyla en uzak mesafelerdeki ses, görüntü ve değişik bilgi malzemelerini yatak odalarımıza kadar getirir ve sesi aşkın, ışığa yakın bir süratin diliyle bize “tekârub-i zaman”, “tekârub-i mekan”dan ne besteler ne besteler sunar.

Ne var ki, bu engin istidat ve mahiyetine rağmen bazen onun; kinlerin, nefretlerin, hırsların, şehvetlerin ağına düşerek en sefil varlıklardan daha sefil hâle geldiği de bir gerçek.
İşte bu yanıyla da o, efendiliği içinde bir köle, sultanlığı yanında bir dilenci, semâvîliğe namzet olmasına karşılık da âdeta yerlerde sürüm sürüm bir solucandır.
Bu ölçüde esnek ve her şey olmaya müsait insanoğlu, bütün iç dinamizmiyle Allah’a yönelerek iyilikleri ve güzellikleri Ondan bilip şükürle şahlanabildiği, fenalıkları da nefsine bağlayıp her zaman ciddî bir teyakkuzla onu kontrol altına alabildiği, her gün birkaç defa muhâsebe ve murakabe kurnaları altında arınarak fıtrî safvetine ulaşabildiği ölçüde her akşam, her sabah birkaç kez kötü duygu ve tutkuların enkazı üzerinde hakikî insan olma otağlarını kurabilir; mütevâziâne fakat içten, üst üste başarılarıyla, ama mahviyet içinde kendini ifade edebilir.
Bu, aynı zamanda onun her hamlede yeniden bir kere daha kendini keşfetmesi, kendi derinlikleriyle kendini duyması ve her lâhza yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e ermesidir ki, biz buna, Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Can ayağının ten prangasından kurtulması ve ruhun semâvîliğe yönelmesi.” diyoruz.
Aslında bu ölçüde semâvîleşmiş bir ruh, aynı zamanda bütün şuur ve idrak gücüyle kendi iç derinliklerine yönelir..
sık sık kendini ikmal eder..
her dakika ayrı bir üslûpla nefsinin eksik ve gediklerini sorgular..
hayatını tamamiyete bağlı götürmeye çalışır..
yer yer varlığın perde önünde, zaman zaman da her şeyin ötesinde dolaşır..
gönlünün enginliklerini her temâşâ edişinde kendinden geçer..
her temâşâ onda yeniden bir şahlanma arzusu uyarır..
her arzu onun ruhunda kendini yenileme iştiyakına dönüşür..
derken gönlünü bir “Beyt-i Hudâ” gibi görür ve dudaklarından

“Dil Beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyleye Rahman gecelerde”

sözleri dökülmeye başlar; başlar da yönelir kalbine ve onu, değişik kirli tasavvur ve kirli hayâllerden temizlemeye koyulur..
sırrını mârifetle süsler, hafîsini aşk u şevk çerağıyla aydınlatır, ahfâsını sadâkat iniltileriyle seslendirir..
ve oturur-kalkar Ebedî Sevgilinin dertlisi olduğunu, O’nun kurbanı olmaya âmâde bulunduğunu mırıldanır -ah o ne tatlı derttir ki, anılınca bütün dermanlar unutulur! O ne enfes heyecan ve yorgunluktur ki, gerçek rahatın derinliği de ancak onun atmosferinde duyulur.- bîkarar gezer çölden çöle, dert peşinde ve O’nunla dertleşecek koy arar.
Kimbilir şimdiye kadar bu yolda niceleri:

“Derd-i derûnuma derman arardım,
Dediler derttir dermanın senin.
Dergâh-ı dildâra kurban arardım,
Dediler ki kurbandır cânın senin.” (M. Lütfi)

deyip inlemiş..
ve niceleri:

“Derman arardım derdime,
Derdim bana derman imiş.
Pinhân arardım aslıma,
Aslım bana pinhânmış.” (Niyazi)

hisleriyle boşalmış; boşalmış ve bize, benliklerinin her parçası, bir ney gibi O’nun derdi, O’nun tutkusu ve O’nun iştiyakıyla iç içe ne hasret ve vuslat fasılları sunmuşlardır…

Mevlânâ, bu ince faslı:

“Ey gönül bir sen, bir de O’nun derdi var; ah O’nun dertlisi olmak ne hoştur! Aslında o dert, senin dermanındır.
Bundan ötürü de sen, O’ndan gelen ızdırap ve sıkıntıları çek de sakın şikayet etme; zira O’nun fermanı budur.
Eğer cismanî arzularını ayaklar altına alabilmişsen, o zaman nefis kelbini öldürmüş olursun ki, işte asıl öldürülecek de odur” sözleriyle seslendirir ve mevzua kendi ufkunun rengini katar.

Dördüncü disiplin ve hareket noktası olarak konuyu şöyle açmak mümkündür: Nefis kendini bizzat müstakil bir mevcut gibi görür veya öyle görme istidadındadır.
Bu konuda bazen o, öylesine temerrüde girer ve bayağılaşır ki, her hâli, Mâbuduna karşı isyan buudlu bir düşmanlığa dönüşür, halbuki hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat mevcudiyeti söz konusu değildir.
Aksine, canlı-cansız her varlık, mazhar olduğu hayat mertebesi itibarıyla, sadece ve sadece Yüce Yaratıcı’nın isimlerine şöyle-böyle ayinedarlık etmektedir.
Gerçi o, belli bir keyfiyeti haiz, belli bir derinliğe sahiptir ama, varlığı O’ndan, çerçevesi O’ndan; hususiyetleri O’ndan, muhtevası da O’ndandır..
ve her hâlükârda her zaman O’nunla kaimdir.
Bu açıdan da nefsine bakan yönleriyle o, sonsuz karşısında bir sıfır, hakikî mevcut yanında bir hiç, asla nisbeten de bir gölgeden ibarettir.
Onun kendini böyle yorumlaması, hakikî varlığa erme adına olumlu bir hamle, aksi ise ölüm ürperticiliğinde bir tökezlemedir.
Evet insan gaflet edip kendini, dinamikleri kendinden bir varlık gördüğünde, yuvarlanır başaşağı yokluğa gider; benliğinden vazgeçip Hakk’ın mücellâ bir aynası olduğunu düşündüğü takdirde de, sonsuzluğun üveyki hâline gelir; gelir, kendi dar çerçevesini yokluğa fırlatarak, Hakikî Mevcudun ziyâ-yı vücûduna erer ve bütün darlıklardan kurtulur.

Merhum İkbâl bu mülâhazayı:

“Senin özünde Hakk’ın varlığından bir cevher ve O’nun tecellîsinden bir şule var.
Bilmiyorum ki, elde edilen bu inci Onun deryası olmasaydı nerede bulunurdu.” Sözleriyle seslendirir ki, bir meçhul beyan üstadı da:

“Bil kendini sen, Allah’ı bilmekse muradın,
Kim nefsine ârifse odur ârif-i billah”
diyerek, getirir konuyu مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Kendi benliğinin sırlarına vâkıf olan Rabbinin esrarına da vâkıftır.”[2] özlü sözüne bağlar..
Hazreti Mevlânâ ise mevzuu şöyle özetler:

“Kul benlik ve enâniyet cihetiyle yok olmadıkça, onun için hakikî tevhid ve Hakk’a ulaşmak imkânsızdır.
Tevhid hulûl değildir; o, benlikten kurtulmak, (cismanî ve nefsânî arzular itibarıyla) yok olmak demektir.
(Bu böyledir) başka türlü boş sözlerle de bâtıl hak olamaz.”

Netice itibarıyla diyebiliriz ki; seyr u sulûk-i ruhânî de, aşk, çile ve emsali yol erkanının yanında, takip edilecek kestirme bir yol varsa o da, acz u fakr, şefkat ve tefekkür yoludur.
Aczinin şuurunda olan her hak yolcusu: “Tut beni elimden tut ki edemem sensiz.” der, bütün benliğiyle Kudreti Sonsuz’a yönelir..
fakrını her düşündükçe daha bir içten Hakk’ın servet ve gınasına teveccüh eder; teveccüh eder ve üzerindeki bütün mevhibeleri O’ndan bilir; âlemin fahr ve şatahatla tökezlediği aynı noktalarda hamd ü senalarla oturur kalkar, şükr ü şevkle soluklanır..
evet hayatını acz u fakre bağlamış mütefekkir bir hakikat eri, ne iyilikleri kendinden bilmenin fahrini yaşar, ne de fenalıkları kader ya da esbaba havale ederek fikrî ve ruhî teşevvüşe düşer.
Aksine bütün mazhariyetlerini Hak’tan bilir, O’na dayanır ve O’na nisbetin hazlarını duyar; her zaman fenalıkları da nefsine bağlayarak tevbe, inâbe ve evbe atmosferinde, diğer bir ifade ile sürekli hasretin son sınırında ve vuslatın serhadlerinde dolaşır.
Varlığını, Hakk’ın ziyâ-yı vücûdunun bir gölgesi saydığından, ne şahsî vücûd mülâhazalarına girer ne de şuhûd arayışı ihtiyacını duyar.
“Varlığım O’ndan, hususiyetlerim O’ndan, varsa mevhibelerim O’ndan” der, her zaman ayrı bir maiyyet huzuruyla, hiç olmazsa böyle bir huzur ümidiyle yaşar ve bu yolda bulunuyor olmanın şevk u şükrüyle oturur kalkar; ama kat’iyen lâubaliliğe, şatahata ve bâlâpervâzâne iddialara girmez.

Fakir, bu alternatif yolun temel esaslarını biraz da sulandırarak, şiir şeklindeki bir manzumede şöyle ifade etmeye çalışmıştım:

“Arkadaşlar, arkadaşlar,
Şevk mezhebi yoldur bize!
İmana doymuş yoldaşlar,
Dikenler hep güldür bize!

Şükür, gördük Hak yüzünü,
Bulduk özlerin özünü,
Minhâc ettik her sözünü,
Beyanı bürhandır bize.

Kuvvet O’nun biz güçlüyüz;
O’nun namıyla ünlüyüz..
Zirveler aşar yürürüz;
Zorluklar âsândır bize.

Malımız yok pek ganiyiz;
O’nun ile olduk aziz.
Tefekkürdür mesleğimiz;
Yaş-kuru irfandır bize.

Ova-oba, bütün çöller,
Her yanda zikreden diller,
Rengârenk açılmış güller,
Herbiri beyandır bize!

Şevkle hizmet şiârımız,
O’nu düşünmek kârımız,
Evvel-âhir âvâzımız:
Kitabı imamdır bize!

O’nu bilip onu bulduk,
Hüzn ü yeisten kurtulduk;
Bulanıktık..
ve durulduk,
Rahmeti ummandır bize.”

رَبِّ تَقَبَّلْ تَوْبَتِي وَاغْسِلْ حَوْبَتِي وَأَجِبْ دَعْوَتِي وَثَبِّتْ حُجَّتِي وَاهْدِ قَلْبِي وَسَدِّدْ لِسَانِي وَاسْلُلْ سَخِيمَةَ صَدْرِي، [3] وَصَلِّ وَسَلِّمِ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِي وَسَنَدِي مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


[1] Müslim, tevbe 12-13; Tirmîzî, kıyamet 59; İbn Mâce, zühd 28
[2] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/262
[3] Tirmizî, deavât 102; Ebû Dâvûd, vitr 25; İbn Mâce, duâ 2

Kâb-ı Kavseyni Ev Ednâ

İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” demek olan bu tabir; esasında Efendimiz’in Mirac münasebetiyle Allah’a yakınlığının derecesini ifade için şerefnüzûl olmuştur.
Tasavvufî yaklaşımla, daire-i ef’âl ve esmâ ufkunu aşarak, sıfatlar zirvesi veya daha ötesine ulaşma demektir ki, birinci mülâhaza itibarıyla buna “Kurb-u Sıfatî”, son kayıt itibarıyla da “Kurb-u Zâtî” demişlerdir.
Tabiî, bu kurb, her şeye her şeyden daha yakın Zât’a karşı bizimle alâkalı bir kurbdur ve sâlikte zevkî ve hâlî olarak ikilik zâil olup -hakikat-i eşyanın sübut ve temyizi mahfuz- istiğrak buudlu bir izmihlâldir ki, Hz. Vücûd’un şuaâtı karşısında müstağrak bulunan hak yolcusu O’ndan başka bir şey göremez, duyamaz ve bilemez.
Veya, gördüklerini Hakk’ın gördürmesi, duyduklarını Hakk’ın duyurması, tuttuklarını Hakk’ın tutturması ve elde ettiklerini de Hakk’ın atâsı şeklinde duyar; vücûdunun bütün zerrâtıyla O’nun beliğ bir lisanı hâline gelir ve hep O’nu haykırır.

Bu, bir urûc semeresidir; asliyet ve külliyet plânında varlığı hilkatin gayesi Zât’a (sav) ait bir hususiyet; zılliyet ve cüz’iyet plânında da, derecelerine göre O’nun mişkât-i nübüvveti altında yolculuk yapan seyr-i ruhânî erbabına bir fazl-ı ilâhîdir.
Urûc; madde-i asliyesi taş, toprak, çamur, balçık, hava, su..
veya daha küçük element ve parçacıklardan ibaret olan insanın, “insan-ı kâmil” olma yolunda iman, amel-i salih, ihlâs ve Hakk’a tahsîs-i nazar etme gibi hususlarla, varlığını teşkil eden cevherlerin kesif hususiyetlerinden sıyrılarak; diğer bir ifade ile, beden ve cismaniyet mahbesinden çıkıp, kalb ve ruhun hayat ufuklarında ısrarlı seyahatlerde bulunmak suretiyle, ayrılığı ve uzaklığı kendisine ait bir vahşet ve yalnızlıktan kurtulup, “üns billâh” ufkuna ulaşması demektir ki, daha önce O’ndan geldiği gibi -buna ‘mebde de denir- yeniden O’na rücû etmesinin -buna da ‘mead’ denir- unvanıdır.
Mebde’den meada böyle bir hareket-i devriyede iki kavsin bir noktada birleşmesi gibi bir resim söz konusu olduğundan ve bu hareket aynı zamanda bir daireye benzediğinden, nihayeti itibarıyla buna “kâb-ı kavseyn” denmiştir.

İmkân-vücub arası bir nokta sözcüğüyle ifade edebileceğimiz “ev ednâ”ya gelince o, tamamen Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a mahsus bir payedir.
Aslında potansiyel olarak her insanda biri iniş, diğeri de çıkış olmak üzere iki hareket söz konusudur.
İniş, tasavvuf erbabınca “kavs-i nüzûl”, çıkış veya yükseliş de “kavs-i urûc” olarak adlandırılmıştır.
Felsefeciler bunları “sudûr” ve “zuhûr” nazariyelerine bağlı birer devir gibi görmüş iseler de, aksine bu tamamen, bir nefha-i ilâhî olan insan ruhunun, iman, amel-i salih, ihlâs ve nefis mücâhedesi, nefis tezkiyesi ile inkişaf ettirilip, Hakk’a bir mir’at-ı mücellâ hâline getirilmesinden başka bir şey değildir..
ve insan-ı kâmil olmanın da ayrı bir unvanıdır.
Nâdirî, bu hususu enfes mütalâalarıyla:

“Matla-yı a’lâyı ev ednâyı cây etsek n’ola
Tir veş ettik makam-ı ‘kâb-ı kavseyn’i güzâr”

şeklinde seslendirir ki, bu yolun herkese açık olmasını ifade bakımından fevkalâde güzeldir.

İnsan-ı Kâmil

Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir.
“Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla gelen Hakikat-ı Muhammediye’dir (sav).
Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn..
bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.

Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili, “akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta-i vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofiler de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-ı kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-ı ekber, iksir-i a’zam..
şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülâhazaların hepsini câmî bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kâmilin âyine-i vücûd-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir.
Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O Zât’ı hem vicdanın enginliği, hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.

Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semâların önüne geçer.
Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez.
Onun bakış zâviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nûrsuzdur..
tabiî böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla fetret insanı sayılırlar.
Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil, mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.

Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nûrlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir.
Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşahede eden de, mazhar ve tecellîgâhın şeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır.

İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir.
İman, İslâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızâsı hedefi, Hakk’ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da -kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla- bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.

İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir.
Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur..
güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler..
güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur..
her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar..
O’nu düşünür..
O’nu konuşur..
her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir lisanı olarak yaşar.
Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıydı.
İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun -önyargısız ve insaflı olmak şartıyla- temâşâ yetiyordu.
Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sav) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir.

Eğer kemalden maksat; Hakk’ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insânî lâtifelerin inkişafı; ve bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak’la tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-yı Ehadiyet’le bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaşılması ise, -ki öyledir- bu yüce evsafı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu “kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeref-i nev-i insanın ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir..
evet O Zât, kemaliyle ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır.
Sofîye ıstılahında insan-ı kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz’î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve manevî bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir.
Seyyid Şerif’e göre, beşerin medâr-ı fahri olan Zât; “kadri, kıymeti fevkalâde yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan talihlilerden başkası O’nu tam idrak edemez.” Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır; hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır.
Hazreti Ali’nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândır, cihanlar onda matvîdir.
(Türkçesi Âkif’e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî şuûnâtının tam bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hadiselerin câmi bir indeksidir.
Hazreti Vücûd, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücûdunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir.
Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-batınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti.
Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise -ki öyle olduğu açıktır- bizim gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..!

Varlık ve hadiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir.
Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir.
O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır.
Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer..
damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur..
zararlılara karşı o bünyeyi korur..
ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler..
bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder..
ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) mazmununca insan-ı kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm itibarıyla bil-âsale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik.” (Sebe, 34/28) işaretiyle de bütün insanlığa rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.

İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvinî emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zâviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî lâtifelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir.
Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbîdir.
O’nu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidâdı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve O’nu bulma yoluna girmiş sayılır.
Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkında birer mecazdır.
Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakınlığını duymaktır..
evet, hayvâniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar, basiretiyle temâşâsı zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir.
Bu mevzûda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.

Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhûru, has bir mânâda bu mir’ât-ı mücellâda temâşâ buyurur.
Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neşvesine ermiş olur.
Aslında bütün bunlar, asliyet plânında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ı kâmille alâkalı hususlardır.
Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu payeyi ihraz ederler.
Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizâb hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.

Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmaniyet şuûnâtını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler.
Bu itibarla da her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır.
Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir plânla mütecellî ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktu-bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin zâtı, Hazreti Zât’ın aynası; ilmi, ilminin lem’ası ve o da, varlık içinde Hak sırlarının sırlı bir anahtarıdır.

Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir.
İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır.
O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telâkki eder; eder de ne kendini, ne sıfatlarını, ne de zâtî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ “Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü.” (Enfâl, 8/17) mazmununa bağlı görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Attığında da sen atmadın; onu Allah attı.” (Enfâl, 8/17) hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her şeyi O’ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun ekstradan tecellîleri sayarak,

“Değildir bu bana lâyık bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir.?” (M.Lütfi)

der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar.
Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder.
Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin.
Zât-ı Hak, bi’l-asâle bir mevcud, insan ise, O’nun ziyâ-yı vücûduyla kâimdir.
İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücûdu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka bir şey değildir.

İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar, ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer.
Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur.
İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enâniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun vücûduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz.
Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde, bu mazhariyet ve bu payenin kahramanlarıyla alâkalı olarak şöyle der:

هَست محو و محوست آنجا پديد آمد مرا
تا بديدم از ورايى آن جهان جان صفت
ذَرّه ها اندر هوايش از وفاو از صفا

“O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var.
Bir câna benzeyen dünyanın ötesinde, O’nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm.
Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.”

İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da, çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı’dır.
O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O’na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz’ etti..
ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar.” (Nahl, 16/16) işaretiyle, âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder.
Aslında o, her zaman bir mihrab, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır.
İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mabud münasebeti ufkuna yükselirler.
Bu ufuk, külliyet plânında ve vâhidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş televvünlü, cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da lâtife-i rabbâniye buudludur.
Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının, ahvâlimize muttalî olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır.
İbrahim Hakkı:

“Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde.”

diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar bizlere.
Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş söz de Mevlânâ’ya ait:

نيك اختريت باشد گر چون قمر نخسيى
گر شهريار خواهي اندر سفر نخسيى
در سـايهء خدا خســبند نيكبختان
زنهار اي برادر جـاي دگر نخسيى

“Eğer sen O Eşsiz Padişah’ı istiyorsan ve eğer O’nun yolunda sefere çıkmış isen, bu yolculukta uyumamak gerekir.
İyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar.
Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!” Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lâhutî mülâhazalara çeken geceleri, ya kıyam edebi, ya rükû tâzimi, ya secde mahviyeti ya da evrad u ezkâr tazarruu ile geçir.

Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir.
Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir.
Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhûrun butûndan, butûnun da zuhûrdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o da insan-ı kâmil âlemidir.
Hakk’ın kendi zâtına ilmi, bi’l-asale kendisine aynadır.
Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada müteayyindir.
İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet plânında kendi aynasıdır.
O da, bu ilim aynasında müteayyindir.
Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zâviyesinden Hazreti Zât’ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesâbesindedir..

Evet, insanın zâtı, Zât-ı Hakk’a, sıfatları da sıfât-ı Sübhaniye’ye dayandığı gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırılılık ya da zılliyet ve cüz’iyet de tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın evsafındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.

Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır.
Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” payesi vardır.
Ve o payenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav)’dır.
O’nun bu ölçüde “aksa’l-merâtib”i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı; davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lutfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir.
Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır.
Evet, semâ-i risâletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük insanların nûr ve ziyâsı, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın içinde bulunmadığı zaman itibarıyladır.
Busayrî:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır.
Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” diyerek, O Zât’ın, güneşin üstünlüğünü hâiz olduğunu, diğerlerinin ise, O’na nispette peykler mesâbesinde bulunduğunu ve O’nun olmadığı dönemlerde çevrelerine nûrlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir tesbittir.

Her şeyden evvel, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı gelişmiştir.
Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur.
İsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının en temel unsuru da diyebilirsiniz.

“Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ
Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..”

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücûdun âyinedarlığından arz ve semânın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayışındandı.
İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanımda idi.
İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücûd-u hâricî ile şereflendirildi.
İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüb eden duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu.
Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semâviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı hâline getirecektir.
İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu.
İşte إِنَّا عَرَضْنَا اْلأمَانََةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأرْضِ وَالْجبَالِ فَأبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً “Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvinî zâviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular.
(Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı.
Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü.” (Ahzâb, 33/72) âyeti, bu umumî serencamenin esrarlı bir tercümanıdır.
Arz, semâ ve bütün eşyanın hakikat-ı uzmâyı görme, gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların “lâtifeler” unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam temessül kabiliyetleri, ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri fevkalâde dardır.
Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir.
Ancak insandı ki, tekvinî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu..
ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.

Evet her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama; yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı.
Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”..
gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilâhî maksadı gerçekleştireceklerdi.
İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Cân’ın nefahâtıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücûdlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar.
Mevlânâ, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semâsının bu üveyklerini şöyle resmeder:

مردان رهش زنـده بجان دگرنـد
مرغـان هواش ز آشـيان دگرند
منگر تو بدين ديده بدشان كايشان
بيرون ز دو كون درجهان دگرند

“Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler.
Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır.
Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler.”

Allah, ef’âl ve esmâsıyla mâlûmdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve hâdiselerdir.
İnsan ise, varlığın hem nüvesi, hem de meyvesidir.
İnsan-ı kâmile gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur.
Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ı kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir.
Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve ef’âl dairesiyle alâkalı câmi bir lisandır..
ve vücûd mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücûd mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hakk, kendi azamet ve celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir..
onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur.
Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O’nunla görür, O’nunla bilir, O’nunla tutar ve O’na bağlayarak münasebete geçer.
Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve münasebette bulunmaların asliyet plânında bir tek mümessil ve kahramanı vardır; o da, Hakikat-ı Muhammediye’dir (sav).
Zira O’nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vâhidiyet hakikatine dayanmaktadır.
“Allah” ism-i zâtı, O’nun -mürebbisi mânâsına- Rabb-i hâssıdır.
Ve bu ism-i şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı Sübhaniye’yi de tazammun ettiğinden, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelü-t tehâyâ), hem esmâ-i İlâhiye’ye, hem sıfât-ı Sübhaniye’ye, hem de şuûnât-ı Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu itibarla da, “Mir’ât-ı Muhammediye’ den Allah görünür dâim.” sözü mübalâğa değil, vâkıa tam muvafıktır.
Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından ذلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu Allah’ın bir fazlıdır, o’nu dilediğine verir.” (Cum’a, 62/4) Onların mir’âtiyetleri de izafîdir.

Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat-ı Sübhaniye’nin mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir.
“Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi.” fehvâsınca, semâ-i risalet ve vilâyetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler.
Bunlar, kendi arş-ı kemalâtları itibarıyla müntehî, Hazreti Ekmel-i Kümmelîn (Kâmiller Kâmili)’e nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açısından değil, mir’âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler.
Ârifler, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîde derece derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esmâ-i İlâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep farklı farklı olagelmiştir.
evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrebînin, dinin yoruma açık yanlarıyla alâkalı, yani fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.

Enbiya ve mürselîn arasındaki farklılık ise:

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık” (Bakara, 2/253) mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır.
Hz. Âdem’in mazhar olduğu icmalî “ilim”, Hz. İbrahim ve İsmail’deki “ilim”le beraber “hilm”, Hz. Mesih’deki “kudret”, başkalarına nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir.
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’s-salâti ve etemmü’t-teslîmât)’da ise, bütün enbiya ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı Sübhaniye’nin tafsilî bir şekilde ve a’zam derecede tecellîsi söz konusudur.

Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı)’tir.
Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir.
Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik sayılır.
Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl, beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.

Son söz:

“Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.” (Niyazi)

يَا رَبَّنَا يَا سَيِّدَنَا وَيَا غَايَةَ رَغْبَتِنَا، أَسْأَلُكَ يَا اَللهُ أَنْ لاَ تُشْوِيَ خَلْقِي بِالنَّارِ،[1] نَعُوذُ بِاللهِ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ،[2] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ كُلَّ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ.


[1] el-Hâkim, el-Müstedrek 1/729
[2] Müslim, cennet 63; Müsned 1/292, 305

 

Bölüm Başlıkları
İrşad ve Mürşid
Sefer
Vâsıl
Samt
Halvet ve Celvet
İlm-i Ledün
Veli ve Evliyaullah (1)
Veli ve Evliyaullah (2)
Feyiz ve Tecelli
Tecelli
Vahiy ve İlham
Âyân-ı Sâbite ve Âlem-i Misal
Ulvî Âlemler
Ehadiyet-Vâhidiyet
Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (1)
Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (2)
Vahdet ve Kesret (1)
Vahdet ve Kesret (2)
Ruh ve Ötesi (1)
Ruh ve Ötesi (2)
Ruh ve Ötesi (3)
Ruh ve Ötesi (4)
Vicdan (1)
Vicdan (2)
Akıl
Nefis (1)
Nefis (2)
Keramet (1)
Keramet (2)
Nazar ve Teveccüh
Sübuhât-ı Vech
Vâridât ve Mevhibe
Hullet

İrşad ve Mürşid

Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk’a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah’a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak’la buluşturma; Hak’la tanışık ruhların da, O’nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olma mânâlarına gelen irşad; insanları ferden ferdâ veya cemaat hâlinde hususî bir terbiyeye tâbi tutarak bunların içindeki liyâkatlileri “bi’l-kuvve” ve “bi’l-istidat” insanlık seviyesinden “bi’l-fiil” insan olma mertebesine..
tabir-i diğerle, “insan-ı kâmil” olma ufkuna yönlendirmenin unvanı olagelmiştir.

İrşadı; zâhir ve bâtına vâkıf, kalb-kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimselerin, bir kısım istidatları, seviyeli insan olmaya çağrısı şeklinde anlamak da mümkündür.
Bu mânâda ona, kalb ve ruh kahramanlarının, kendi hususî mazhariyetlerini başkalarına duyurma cehdi de diyebiliriz ki, işte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.
Aslında, irşad ve mürşid konusunda tasavvuf erbabı da, meseleyi hep bu çerçevede ele almış ve onu, aşkın insanların, insanüstü gayretleri şeklinde yorumlamışlardır.
Onlara göre, gönülleri Hakk’a uyarma adına ortaya konan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşad denemeyeceği gibi, ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara da mürşid denemez..
denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler.
Bir enfes Türk atasözünde:

“Kendi muhtâc-ı himmet bir dede,
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.”

denir ki, tam böyleleri için söylenmiş gibidir.
Üsküdarlı Salim Süleyman ise, bu mülâhazayı biraz da şâirâne bir eda ile şöyle seslendirir:

“Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış âciz,
Nerde kaldı ki keyfiyet-i irşadı bile”

Bağdatlı Rûhî’nin konuya yaklaşımı daha da alaylı bir üslûp iledir:

“Gör zâhidi kim sâhib-i irşad olayım der,
Dün mektebe gitti, bugün üstad olayım der.”

Aslında, dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevî neticeleri itibarıyla en değerli bir iş varsa o da irşaddır..
tabiî, en kıymetli insan da irşad eri olan mürşiddir.
Ne var ki, herkesin irşadı da onun kâmet-i kıymetine göredir; öyle ki, bu konuda kutbiyet ve gavsiyet dairelerinin irşad kahramanlarından düz mev’izecilere kadar bir sürü irşad erinden bahsetmek mümkündür.

Umumî mânâda mürşid; kısmen üzerinde de durduğumuz gibi, irşadla alâkalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat dellâlı, bir mânâ kahramanı ve gönüllere Hak nefehâtını duyuran bir peygamber varisidir.
Ona “seccade-nişîn”, “post-nişîn” veya “şeyh” denmesi, irşad vazifesindeki bir kısım hususî durumları itibarıyladır.
Şöyle ki, tavzif, salâhiyet, Hakk’a kurbet ve ilm-i ledünne açık olma..
gibi imtiyazları olan bir mürşid, düz bir vaiz ve nâsihten çok farklıdır: Sıradan bir irşad eri, anlatıp duyuracağı hakikatları kendi gönül ve idrak ufkuna göre duyar, hisseder ve başkalarına da bu çerçevede duyurur..
Hakk’ın matmah-ı nazarı ve bir Kutup Yıldızı gibi herkese yol gösteren bir kutup veya kâmil mürşid ise anlatıp duyuracağı hususları temel kaynakların renk ve desenine göre yorumlar, seslendirir ve başkalarına sunacağı her şeyi kalb ve ruhunun şivesiyle sunar..
kutbiyetini gavsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı bir kâmile gelince mevsimi gelince bunların üzerinde durmayı da düşünüyoruz atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar ve onları Kur’ân ve Sünnet malzemesiyle âdeta yeniden inşa eder.

Hangi seviyede olursa olsun irşad, Hak rızasının hedeflenmesi şartıyla, kulluk vazifelerinin en mübecceli, böyle bir mükellefiyeti, mazhariyetleri ölçüsünde yerine getiren hakikat eri de peygamber varisi bir mürşiddir.
Ancak bir mürşid-i kâmille yol arkadaşlığında, hem refâkat zevki ve hem pek çok vuslat emaresi bulunmasına karşılık, nâkısıyla yolculuğun sıkıntılı olduğu/olacağı da bedîhîdir.

Edebiyatımızda “Lâ” ile mermuz bir manzûmede şöyle denir:

“Mürşide var, mürşide var, mürşide,
Andan olur derde derman ey dede.”

Enverî, bu gerçeğe şöyle bir ses katar:

“Rü’yet-i dîdâr-ı Hak’tan “Len terânî” remzini,
Çeşm-i zârım aşkıyla “Tûr” olmayınca bilmedim;
Kisve-i âl-i abâ Enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrûr olmayınca bilmedim.”

Şimdi, herkesin istidat, müktesebât ve mazhariyetlerine göre farklara girmeden konuyu, umumî mânâda, hemen her mürşid için temel disiplin sayılan bir kısım esaslarla irtibatlandırarak biraz daha açmaya çalışalım:

Mürşid; insan-kâinat-Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alâkalı husûsiyetleri bilen ârif bir insan demektir.
Allah’ı bilmeyen münkir ve cahil, O’nunla varlık arasındaki münasebeti görüp sezemeyenler kör ve gafil, kendini bilmeyen de yalnız ve gariptir ve bunların hepsinin irşad edilmeye ihtiyaçları vardır.

Mürşid; her zaman Kur’an ve kâinat kitabına karşı ince ayarlı iyi bir mütalâacı; varlığın esrarına âşinâ mütecessis bir dimağ; gözü sürekli mahsûsât üzerinde, ağzı ve kulağı Kur’ân’ın tilâvetinde, her şeyi basirete bağlı götürmeye çalışan bir gönül eridir.
Hisleri sağlam, müşahedeleri ihâtalı, muhakemeleri de peygamberâne tavırlarla bezeli bir gönül eri.
O, ele aldığı her meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakar..
hükümlerinde tekvînî emirlerle tenzîlî fermanların birleşik noktalarını gözetir..
insanlara Allah’ın muradını iletirken ve bilgi, irfan ruhunun ilhamlarını muhtaç gönüllere duyururken sadece ve sadece O’nun hoşnutluğunu düşünür..
her hamle ve her hareketini O’na yakınlık düşüncesine bağlı götürmeye çalışır.

Mürşid; dava ve düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh hâleti ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran ve ulaşanla ulaşılacak olan arasında bir köprü insanıdır.
O, ücretlere, bedellere, mükâfatlara, ödüllere karşı her zaman kapalı kalmanın yanında, talepsiz gelen maddî ve mânevî bir kısım ihsanları da çevresindeki halis kimselerin gayretlerine bağlayarak, hep onları nazara verir..
bütün mevhibeleri gönlünde onlarla paylaşır ve mensubu konumunda bulunanları Hak teveccühlerinin birer vesilesi sayar.
Bu seviyedeki bir fedakârlık, her zaman tebcil edilecek bir fedakârlıktır ama, hakikî mürşid, bu ölçüdeki gayretlerini dahi kat’iyen şâyân-ı takdir görmez..
takdir beklemez..
ve hele asla, hiçbir hareket ve faaliyetini Allah rızasının dışında dünyevî-uhrevî herhangi bir neticeye bağlamaz.
O, Hak karşısında her zaman düz durur; zira bilir peygamberlerin yolunda yürüdüğünü ve bu yolun bir kısım âdap ve erkânının bulunduğunu, bunların başında da, irşadın Hak hoşnutluğuna bağlanması lâzım geldiğini.

Mürşid, muhataplarını bütün husûsiyetleriyle bilen ve onları her zaman şefkatle kucaklayan; sevinçlerine, kederlerine iştirak eden; başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını görmezlikten gelen bir sevgi ve müsamaha kahramanıdır.
O, çevresindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur..
bir mum gibi içten içe “cız cız” ederek hep kendine rağmen yaşar..
oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkûresini ifade adına hiçbir fedakârlıktan geri kalmaz: Diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşar; koşar ve ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem vermez.
İltifat gördüğünde “aman estağfirullah”la mukabelede bulunur.
Tepki ve tenkitleri de “eyvallah”larla karşılar ve yoluna devam eder.

Mürşid, derecesine göre maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî değişik bilgilerle mücehhez, farklı konuları muhataplarıyla müzakere edecek kadar yetenekli ve onların problemlerine alternatif çözümler getirecek seviyede de bir bilgedir.
Hâcegân ekolünün büyükleri, o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerde okutulan bütün ilimlerden icazetli müstaitleri irşadla tavzif ediyor, tekye ve zaviyelerini, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş, fizikî âlem kadar metafizik dünyalara da açık bulunan bu gönül insanlarıyla birer Hızır çeşmesi haline getiriyorlardı.
Bize göre, bu ölçüdeki insanlarla gerçek derinliğine ulaşamamış irşad yuvaları birer harabe, bu yuvalarda irşad hikâyeleri anlatanlar birer aldanmış ve bu nursuz mekânlara sürüklenen yığınlar da birer talihsizdir.
Bir hak eri ne hoş söyler:

“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…”

Mürşid; ilim ve mârifet ufku itibarıyla ne kadar da aşkın olsa, telkin, tebliğ ve temsilinde, muhataplarının idrak seviyelerini görüp gözetecek kadar arşiyesini ferşiyesiyle iç içe yaşayan bir kâmil, nüzûlünü urûca bağlamış bir vâsıl ve tenezzülünde etrafındakilerin sesi-soluğu olmuş kusursuz bir nâsihtir.
O, terbiyegerdelerinin duygu, düşünce ve hissiyatlarını gözeterek yapacaklarını yapar ve söyleyeceklerini söyler.
Ufkuna ait vâridâtın husûsî rengi ya da değişik mülâhazalara bağlı o vâridâtın iğlâk ve iphamıyla, muhataplarının düşüncelerini karıştırmadan her zaman uzak durmaya çalışır; çalışır zira hakikî mürşid, Kur’ân’ın has bir talebesidir ve Kur’ânî olma mecburiyetindedir.
Kur’ân, yüceler yücesi bir sıfatın sesi-soluğu olmasına rağmen, vâhidî ve celâlî bir tecellî dalga boyunda değil de, ehadî ve cemâlî bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir.
Kur’ân’ın insanlarla muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde cereyan ettiği gibi, onun müstesna mübelliği, mürşidler mürşidi Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelü’t tehâyâ) irşad ve tebliğleri de hep bu üslûba bağlı cereyan etmiştir.
O’na isnad edilen bir sözde bu husus vurgulanarak şöyle buyrulur:

” نَحْنُ مَعَاشِرُ الاَنْبِيَاءِ أُمِرْنَا أَنْ نُكَلِّمَ النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ– Biz nebiler topluluğu, insanların seviyelerine inmek ve onlara anlayabilecekleri bir üslûpla konuşmakla emrolunduk.”

Mürşid, bir hâl insanı ve yaşadıklarını seslendiren bir sadakat kahramanıdır.
Zaten, davranışları itibarıyla inandırıcı olmayan bir kimsenin başkalarına bir şeyi kabul ettirmesi de mümkün değildir.
Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma’kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak.
Şu tembih bu husûsu tenvire yeter zannediyorum: Cenâb-ı Hak Hazreti İsa’ya:

“ يَا عِيسَى! عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي– Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.” buyurur.
Bu irşad, Hazreti Şuayb’ın Kur’ân’da geçen: “ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ – Ben sizi men ettiğim bir hususta size muhalif düşmek istemem.” (Hûd, 11/88) ifadeleriyle de tam bir uyum arz etmektedir.

Sefer

Yolculuk yapma, bir yerden bir yere intikal etme mânâlarına geliyor sefer.
Sofiye onu, kayıtlı yaşamaktan kurtulup kayıtsızlığa erme, bedenî ve cismanî alâkalardan sıyrılarak, kalb ufkunda Allah’a teveccüh etme şeklinde yorumlar.
Bu tarif çerçevesindeki seferi, seyr-i sülûk-i rûhânîdeki “seyr ilallah”, “seyr fillâh”, “seyr anillâh” ıstılahları ile kastedilen rûhânî yolculukla irtibatlandırmak da mümkündür.

Böyle bir teveccühün mebdei, tamamen irâdî ve iman, İslâm, ihsan köprülerinden geçerek ihlâs, riyâzet, zühd ve takvâ ekseninde bir seyahat; müntehâsı da, aşk, şevk, ilâhî cezbe ve incizab ehline ” وَنَحْنُ أَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ -Biz, ona şah damarından daha yakınız.” sözleriyle kendini bize anlatan Zât’ın, yoldakilere ait uzaklığı ortadan kaldırarak, ihsan tecellîsi dalga boyunda onlara husûsî bir iltifatıdır ve onlar, vicdanlarında bunu hep duyarlar.
Yolun belli bir noktasından sonra, ruhlarında bu esintiyi duyanlar, mazhariyet ve zevklerini, “Ne mekân var anda, ne arz u semâ.” (Süleyman Çelebi) şeklinde mırıldanır ve sürekli o zaman-mekân üstü seyahatlerine devam ederler.
Böyle bir yolculuk, sâlikin hazırlanma keyfiyetine, rûhî ve kalbî istidât ve kabiliyetine ve tabiî her şeyden evvel, Hazreti “Akrabü min külli karîb”in ona husûsî atâsına göre farklı şekillerde gerçekleşir ve derece derece zuhur eder:

İlk sefer; âfâkî ve enfüsî tefekkürle, kesrette vahdeti görmek, “nûr-u tevhid” içinde Hakk’ın husûsî teveccühü mânâsına “sırr-ı ehadiyyet”i kalben sezip, zevken duymak ve serâdan süreyyâya her şeyin üzerinde O’nun mührünü müşâhede ile, sürekli marifet yudumlayarak ilerlemek şeklinde tecellî eder ki bu bize, “seyr ilallah” çerçevesinde bir seyahati hatırlatmaktadır.
Bu mertebedeki sâlik, her nesneden -tabiî, o nesnenin nefsine bakan yanları itibarıyla- alâkasını kesip, sürekli “ağyâr”dan “Yâr”e yönelme gayreti içinde bulunur..
ve gönlünün derinliklerinde bu pâyenin esintilerini duydukça ya da kalbinin zirvelerinde tâlihinin ufkunu temâşâ ettikçe daha bir yükselme iştiyakıyla şahlanır ve müşâhede-zevk “salih daire”si içinde sürekli köpürür durur.
Onun bu mânâdaki halini, “Allah’a karşı gelmekten sakınan takvâ erlerine, şeytandan bir fit veya sinyal erişince hemen düşünüp toparlanırlar ve gözleri açılıverir de, basîretlerine sahip olurlar.” âyeti ile irtibatlandırmak mümkündür; sâlik, bu ufk-u âlâda her şeyi daha bir farklı görür, daha bir farklı duyar, daha bir farklı değerlendirir ve hep bir farklılık sergiler.

İkinci sefer; kalb ve kafadaki müteferrik bilgi ve sezgilerden sıyrılarak marifet ufkunda vahdete yürümek ve tevhid zevkini letâifiyle de ifade etmekle gerçekleşir ki, bunu da “seyr fillâh”ın mukabili sayabiliriz.
Sâlikin esmâda Müsemmâ-yı Akdes’i duyması; duyup kendini sıfatların vesâyetinde hissetmesi ve acz u fakr yörüngesinde “el-fakru fahrî” deyip, bir “vâhid-i kıyâsî” mülâhazasıyla kendi ufkunda O’na yürümesi, O’nu duyup, O’nu bilip, O’nu söyleyip, zevken O’nun maiyyetine bağlanmasından ibarettir.
Biz, bu mertebeye “seyr fillâh” dedik ama, bazıları ona, “seyr bi’l-Hak” demeyi daha uygun bulmuşlardır.
İşte böyle bir şâhikaya ulaşan gönül eri, esmâ ufkunda sıfat adesesi ile sürekli bu ufkun verâsını ve verâların verâsını izlemeye, gözlemeye alır ve “lâtife-i Rabbâniye” ağını gererek, gece-gündüz hep esrar avlar.
Tıpkı günebakan çiçekleri gibi, gönül gözleri belli bir ufukta, vicdanen bir alış-veriş içinde ve bulunduğu ufkun mehâbetiyle oturur kalkar ve tir tir titrer.
Bu mertebedeki bir sâlikin umûmî ahvâlinden her zaman: “Onlar, Rablerine döneceklerinden emin ve kalbleri tir tir titreyerek verdiklerini verirler.
İşte bunlardır hayra koşan ve yarışı kazananlar!” hakikatı nümâyândır..
ve o, gözlerini varlığa çevirince hep esmâyı görür; varlık ötesini mülâhazaya alınca da hayrete varır.

“Esmâyı müsemmâdan gayrı göremez ârif;
Esrâra olur vâkıf derviş-i pîr-i geylan..” (M.
Lütfü)

Üçüncü sefer; zâhir-bâtın farklılığını aşarak, cüz’iyyet planında “mertebe-i ehadiyyet”i ve külliyet dairesinde “mertebe-i vâhidiyyet”i iman, iz’an ve zevken duymak mazhariyetidir.
Böyle şâhikalar üstü bir şâhikanın da “cem” ufkuna tekabül ettiği açıktır.
İttihad ve hulûl değil, zevken ve hâlen sûretteki zıdlıkları aşarak, her şeyin apaçık tevhide bağlanması mânâsında bir cem.
Evet, Mevlânâ’nın da ifade ettiği gibi, tevhid ve cem ittihad ve hulûl değil, sâlikin kendi ufkunda yok olmasıdır.
Bu makam, aynı zamanda asliyet itibarıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a ait çok yüksek bir pâyedir..
ve zılliyet planında, bu mertebenin kahramanları için de, gönülde isneyniyetin silinip gitmesi ve “vücub imkân arası bir makam” diyebileceğimiz “Kâbe kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşılması söz konusudur ki, bütün vilâyet derecelerinin serhaddi sayılır.
Evet, tefsirdeki tevcihlerden birine göre, buradaki “kurbet-i kusvâ”, “hakikat-ı Hazreti Muktedâ-i Ekmel”e ait bir pâye; gölgesi de, cüz’iyyet çerçevesinde sadrı-sînesi müsâit bütün müntehîlerin ulaşmaya çalıştıkları bir “ufk-u âlâ”dır.

Dördüncü sefer; dâvâ-yı Nübüvvet’in vârislerine has, Hak’tan halka yönelme şeklinde “cem” sonrası, “fark” televvünlü bir kutlu seyahat ve tamamen fazl-ı İlâhî çerçevesinde özel bir teveccühe mazhariyetin unvanıdır.
Böyle bir yolculukta, sâlik, ayağını sağlamca vahdet ufkuna bastıktan sonra, fevkalâdeden mevhibeler adına duyup tattıklarını, görüp zevk ettiklerini başkalarına da duyurmak iştiyakıyla, urûcunu nüzûlle derinleştirerek, halk içinde Hakk’ın tercümanı olma pâyesine yürür.
“Seyr anillah ve billah” sözleri ile ifade edilen böyle bir sefer, seferlerin en yücesidir ve şâhikalar şâhikasını ihraz etmenin de bir başka unvanıdır.

Bu mansıbın kahramanları bazen, zâhir halleri itibarıyla garîb görünürler.
Ama, İlâhî maiyyete mazhariyetlerinin şuurunda olduklarından, ömürlerini hep طُوبَى لِلغُرَبَاءِ “Gariplere müjdeler olsun.” “ünsbahş” atmosferinde geçirir..
sürekli ötelerin esintilerini duyar..
ve iki âlemi birden yaşarlar.

Sofiyeden bazıları, iptidâda sefer, intihâda ikâmet mülâhazasında bulunmuş; bazıları, her ikisinde de ikâmet kanaatini izhar etmiş; diğer bazıları da, her iki halde de “sefer” diyerek, baştan sona kadar her şeyi sefere bağlamışlardır.

Seferle alâkalı değişik yol ve sistemlerde, biraz da mizaç ve meşreplerin farklılığından kaynaklanan daha başka mülâhazalar da vardır ama, bunlar biraz da husûsî ıstılahlara girdiğinden, umûmî mânâdaki sefer mülâhazasının dışında kaldıklarını düşünerek biz şimdilik sadece Nakşîlerin, on bir tabire yükledikleri on bir esastan biri olan “sefer der vatan”a küçük bir işarette bulunup, diğer tabirlerin de birer cüz’î mânâsına işaretle yetineceğiz:

“Sefer der vatan”; hak yolcusunun fena huylardan, cismanî ve bedenî arzulardan sıyrılarak, melekî vasıflarla ittisaf etmesi mânâsına kullanılagelmiştir ki, Hazreti Muhâcir-i Ekber’in (sav) اَلْمُهَاجِرُ مَنْ هَاجَرَ مَا نَهَى اللهُ عَنْهُ “Gerçek muhâcir, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp hicret edendir.” beyanına mutabık düştüğü söylenebilir.

On bir esas ve on bir tabirden diğerleri de şunlardır:

1) Hûş der dem; bu, sâlikin nefeslerini bilerek, duyarak alıp vermesidir ki, bu sayede o, her zaman âdetâ bir zâkir sayılır.

2) Nazar ber kadem; bu da, hak yolcusunun, bütün dikkatini, ayağını basacağı yere teksif edip, her zaman gözünü ağyârdan koruması ve gönül gözlerine başka hayallerin girmesine yol vermemesini ifade eden bir tabirdir ki, sâlikin, Hazreti Hak’tan başka her şeye kapanması yerinde kullanılır.

3) Halvet der encümen; zâhirde halk ile, bâtında Hak ile bulunma yerinde kullanılan bu tabir, Nakşîlerde halvete karşı bir tavır da ifade eder gibidir.
Onlara göre, halvette gizli bir şöhret hissi söz konusudur.
Halk içinde bulunmak ise, hem böyle gizli bir şöhrete kapalı bulunma, hem de insanlara yararlı olma açısından her zaman tercih edilegelen bir tavırdır.

4) Yâd kerd; hatırlamak demek olan bu tabir, hak yolcusunun sürekli kendi iç âlemini gözden geçirip murakabe etmesi ve nefesini tutup, kalbinden Allah’ı zikretmesi yerinde kullanılır ki, buna kalbî zikir de diyebiliriz.

5) Bâz keşt; zikrini bitiren sâlikin, “ فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ fehvasınca, başka bir hayra geçme sadedinde, “Allahım, Sen benim biricik maksûdum ve rızan da yegâne matlûbumdur.” mânâsına gelen “ إِلَهِي أَنْتَ مَقْصُودِي وَرِضَاكَ مَطْلُوبِي ” cümlelerini tekrar etmenin işareti gibidir.

6) Nigâh daşt; mâsivâyı (Allah’tan gayri her şey) hatırdan geçirmemeye çalışma yerinde kullanılan bu tabir, iç murakabeden daha öte bir mânâ ifade eder ve istidâtlara göre farklı farklıdır.

7) Yâd daşt; sâlikin, her zaman Hakk’ın kendisini gözettiği şuurunda bulunması yerinde kullanılan bu tabir, “ihsanla” anlatılmak istenen şeyin aynıdır.

8) Vukûf-u zamânî; bir müntehînin, yaşadığı zamanın her parçasında temkin ve teyakkuz içinde bulunması ve hep basiret üzere olması mânâsınadır ki, sona doğru önemli makamlardan biri kabul edilegelmiştir.

9) Vukûf-u adedî; sâlikin durumuna göre, mürşidin ondan, belli sayıda belli kelimeleri zikretmesini istemesi yerinde kullanılagelmiş bir tabirdir.

10) Vukûf-u kalbî; müntehînin bütün letâifiyle Allah’a yönelip, her zaman tam bir konsantrasyon içinde bulunmasından kinaye bir tabirdir ve zirvedekilere ait bir hâli işaretlemektedir.

Vâsıl

Vâsıl, mârifet zirvesinin en son basamağı itibarıyla Allah’ı bilen ve bilgisinin derinliği ölçüsünde O’nun emir ve yasakları mevzuunda her zaman titiz davranan; iç dünyası açısından, diğer bir ifadeyle, kalb ve ruh ufkunun en son tarassut mahallinden ilâhî tecellîler matlaına hâlen, zevken ve keşfen ulaşan gönül eri demektir ki; Türkçe’de biz ona “eren” ve bu çerçevede Hak’la münasebete geçmiş değişik seviyedeki “vâsılûn”a da “erenler” deriz.

İster “vâsıl” ister “eren” diyelim, anlatılmak istenen, hususî gayretleri hususî bir himmetle, hususî cehd ve teveccühleri de hususî bir vilâyetle taçlandırılarak tasavvurlar üstü kurbetle şereflendirilmiş hakikat eri demektir ki, böyle biri, kendi adına ilâhî cezbe ile müncezip, iradesi itibarıyla Hakk’a vuslata programlanmış bir muhlis ve el alanları da yanıltmayan tam bir rehber sayılır.
Tokâdîzâde Şekip merhum:

Yıldızım düşkündü, tali’im küskün,
Muzlimdi eyyâm-ı hayatım bütün;
Erenler elimden tuttular bir gün,
Şanlı demler sürdüm, devranlar gördüm.

diyerek, vâsılûna ait bu önemli hususu vurgular.

Vâsıllar, hem yol süresince hem de vuslat ufkuna ulaştıklarında hemen her zaman kemal-i hassasiyetle Allah’ın emir ve yasakları üzerinde fevkalâde bir titizlikle durur ve ibadet ü taatlerini de hep O’nun büyüklüğüne bağlı götürmeye çalışırlar.
Dahası, ne kadar içten ve hâlisâne de davransalar, yine de “hukukullah”a tam riayet edememiş olma endişesiyle tir tir titrerler.
Bu itibarla da onlar, her zaman gayretlerine denk bir duyarlılık içindedirler ve Hakk’a karşı sorumluluklarını, aşkın bir derinlikle yerine getirme peşindedirler.
Böylesine samimî ve içten bir himmete ve böylesine ciddî ve mütemâdî bir gayrete her zaman Hak’tan ekstra lütuflar söz konusudur ki,

فَإذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذي يَسْمَعُ بِه وَبَصَرَهُ الَّذي يُبْصِرُ بِه..1

fehvâsınca, Cenâb-ı Feyyâz, onlara duyurulacak şeyleri duyurarak ve görülecek şeyleri de göstererek, onları sürekli mahbûbiyet makamı etrafında dolaştırır ve sonunda götürür, marziyyâtını duyuracağı ufuklara ulaştırır.

Bütün vâsılûn belli hususlarda müşterek görünseler de, mazhariyetlerinin tür ve vüs’ati açısından aralarında ciddî farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir.

Bunlardan bir kısmı, hemen her zaman vecd içinde vahdet deryasında müstağrak bulunduklarından, akıl, mantık ve muhakemeleri de sürekli ilâhî tecellîlerin vesâyetindedir ve ömürlerini hep hedefe kilitli sürdürürler.
İlâhî sıyanetle ondan inhirafları da söz konusu değildir; söz konusu değildir, zira benlikleri “sübühât-ı vech” şuâlarıyla bütün bütün yanıp kül olduğundan, ondan başka bir şey göremez, duyamaz, hissedemez ve âdeta sürekli mest ü mahmur yaşarlar.
Hem öyle bir yaşarlar ki, artık bir daha da “sahv” sahillerine ve cismanî akıl rıhtımlarına uğramayı hiç mi hiç düşünmezler; kim bilir belki de, isteseler de düşünemezler..? Ancak, bazı mizaç ve meşrepler için bu mertebede bir kısım iltibaslar da vârid olagelmiştir ama, bu çok da yaygın değildir.
Evet, bu mertebede bazıları, incizabın şiddetinden âdeta bir cinnet yaşıyor gibi, medâr-ı teklif olan akıllarını kaybedebilir; dolayısıyla da şer’î esaslara mugâyir hâl, tavır ve sözlerde bulunabilirler.
Cibâli Baba gibi zatların avamca şatahatını ve bu sahanın devâsâ kametleri sayılan Bâyezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî ve Hallac-ı Mansur gibi zevâtın 2 لَيْسَ في جُبَّتي سِوَى اللهِ ,3سُبْحَانى مَا أَعْظَمَ شَأْني ve4 أَنَا الْحَقُّ türünden ifadelerini ve kitaplara geçmiş bu kabîl beyanlarını böyle bir incizap şiddetine veya sekre bağlamak mümkündür.

Vâsıl, cismanî vuslatlardaki humûdet ve durgunluğun aksine; her zaman bir hareket, temâşâ, teveddüd ve teârüfe programlanmış gibi hep aktiftir.
Dolayısıyla da, cismanî aşkların vuslatla ölmesine karşılık, vâsılın kalbî ve ruhî hayatının sonsuzla olan münasebetinde bir süreklilik söz konusudur.
Bu öyle farklı bir vuslattır ki, hazzı da, zevk-i ruhanîsi de derinleşerek devam eder ve eren, her an yeni bir vuslata eriyor gibi hep taze taze “şeb-i arûslar” yaşar.
Böyle bir vuslatı Nesimî:

Mekânım lâ-mekân oldu,
Bu cismim cümle cân oldu;
Nazar-ı Hak ayân oldu,
Özüm mest-i likâ gördüm.
Bana Hak’tan nidâ geldi:
Gel ey âşık ki, mahremsin;
Bura mahrem makamıdır,
Seni ehl-i vefa gördüm…

sözleriyle seslendirir ve zılliyet planında قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى5 pâyesine göndermelerde bulunur.
Böyle bir vuslatta iradenin nisbîlik ve müessiriyeti mahfuz, cezbe çok önemli bir faktördür.
Onun bu önemini vurgulama sadedinde öteden beri “ehlullah” arasında: جَذْبَةٌ مِنْ جَذَبَاتِ الْحَقِّ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ الثَّقَلَيْنِ6 denilerek, cezbe mevhibesinin, ins ve cinnin pek çok ibadetle elde edebilecekleri bir kurbet vesilesi olduğu hatırlatılagelmiştir.

Cezbe, bazen sâlikin, ciddî bir kasd, teveccüh ve kararlılığına ilâhî bir lütuf olarak gelir ve bir hamlede onu “evc-i kemalât”a çıkarır.
Bazen de Cenâb‑ı Hak, sâliki, yol meşakkatinden, seyahat külfetinden sıyanet etmek için, cüz’iyet planında ve zılliyet çerçevesinde سُبْحَانَ الَّذۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه7 hakikatine tebeî bir mazhariyetle hissedar eder ve bu yolla onu asl’ı duyma ufkuna ulaştırır.
İster öyle, ister böyle, cezbenin Rahmânî bir atâ olduğunda şüphe yoktur.

Hz.Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde böyle bir ilâhî cezbe ile erdiği vuslatı: بِبَرَدْ عَقْلُ و دِلَمْ عَشْقِ بُرَاقِ مَعَانِي matlaıyla başlayan uzun bir şiirinde şöyle seslendirir: “Mânâların aşk burağı, aklımı da gönlümü de alıp götürdü.
Onları nereye götürdüklerini bana sor.! Onları senin bilemeyeceğin bir tarafa, ötelere götürdü.
Bu sayede ben öyle bir revak ve kemer altına ulaştım ki, orada ne ay var ne de gökler.
Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da dünyalığını yitirmiş… Cân, bî kem u keyf, Süheyl yıldızı gibi Rükn-ü Yemânî tarafından görününce, ay da görünmez olur güneş de yedi göğün kutbu da..
evet, Cânın nuru (sübühât-ı vech) onların hepsini bastırır…”

Zılliyet planında gerçekleşen böyle bir urûc ve vuslat, asliyet çerçevesinde, Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) miraç serancamesinde Süleyman Çelebi tarafından:

Bir fezâ oldu o demde rûnümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ…

sözleriyle dile getirilir.
Ne var ki, cüz’iyet dairesinde ve zılliyet planındaki bir urûcla, umum insanlık hesabına külliyet dairesinde ve asliyet planında gerçekleşen bir miraç arasındaki fark da, nebi ile veli arasındaki fark kadar büyüktür.

Vâsılûnun diğer kısmına gelince onlar, vahdet deryasında istiğraklarını yaşadıktan sonra, yani nefis ve enaniyet cihetiyle yokluğa erip, tasavvufî ifadesiyle “fenâ fillâh”a mazhariyeti duyup tattıktan sonra, ihraz ettikleri hâl ve makamların menfezleriyle ruhanî haz ve zevkleri adına bütün ihsaslarını başkalarına da duyurmak ve elde ettikleri pâyeleri müstaid ruhlarla paylaşmak için “mahv” deryasında eriyip gitmeyi “sahv” ufkunda dirilip diriltmekle taçlandırır ve peygamberlere tam vâris olmanın gereği olarak döner, bizim ufkumuza tenezzül ederler.

Hakk’ın bu mükerrem ibâdı, mebde’de ilâhî emir ve yasaklar mevzuunda hassaslardan hassas davrandıkları gibi, nihayetler nihayetine ulaştıklarında da hep aynı titizliği gösterir..
ve ne cezb u incizab yaşarken ne de sübühât-ı vechin her şeyi yakıp kül ettiği müşâhede ve mükâşefe zirvelerinde kat’iyen şatahata girmez ve kulluk tavırlarında asla kusur etmezler; kusur etmez de hep, وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقينُ8 “Ölüm gelip sana çatıncaya kadar Rabbine ibadet içinde ol.” fehvâsınca, mârifet ve muhabbetleri, aşk u şevkleri, cezb u incizabları ölçüsünde hemen her zaman Allah’a kulluk adına iradelerinin hakkını tamı tamına yerine getirmeye çalışır ve Hak kapısının bendeleri olmayı bütün pâyelere tercih ederler.
Her zaman Hakk’a kulluğu O’ndan gelecek mükâfatların önünde tutar.
O’nun hakkındaki ilim ve mârifetlerini yetersiz görür ve her fırsatta mazhariyetlerinin şükrünü edadan âciz olduklarını vurgularlar.
Öyle ki, kulluklarını değerlendirirken: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ!9 diyerek ubûdiyet adına hiçbir şeyi yapamadıklarını mırıldanır, mârifetlerini gözden geçirirken: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ!10 sözleriyle bilgi ufuklarının yetersizliğini ortaya kor ve itizarda bulunur; Cenâb-ı Mün’im’in nâmütenâhî ihsanları karşısında gerektiği ölçüde şükür edememenin ezikliği ile de: مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ! der ve sürekli inlerler.

Evet bu yüce kametler, en derin bir sorumluluk duygusuyla vazifelerini yerine getirirken bile olabildiğine temkinli, fevkalâde teyakkuz içinde ve sürekli mehâfet ve mehâbet soluklamaktadırlar ki,

وَالَّذينَ يُؤْتُونَ مَۤا اٰتَوْ وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ۝أُولٰۤئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ
“Rablerine döneceklerine inandıklarından, verdiklerini verirken bile kalbleri tir tir titremektedir.
İşte hayır işlerinde hakkıyla koşan ve yarışı başta götüren de bunlardır.” (Mü’minûn sûresi, 23/60-61)

mealindeki âyetin onların iç dünyalarını aksettiren en mükemmel bir çerçeve ve resim olduğunu söyleyebiliriz.
Yine de, her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ۽ الَّذِي اصْطَفَيْتَهُ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الَّذينَ اجْتَبَيْتَهُمْ.

[1] Buhârî, rikak 38; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/58; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 9/139.
[2] Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l-esrar 3/114.
[3] Bkz.: el-Gazzâlî, el-Maksadü’l-esnâ 1/154; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü iblîs 1/417.
[4] Bkz.: el-Gazzâlî, İhyau ulûmi’d-dîn 1/36.
[5] “İki yay aralığı kadar ya da daha yakın.” (Necm sûresi, 53/9)
[6] es-Süyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/271; el- Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/397.
[7] İsrâ sûresi, 17/1.
[8] Hicr sûresi, 15/99.
[9] et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.
[10] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.

Samt

Konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek demek olan samt; Sofiyece, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ 

“Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanında hazır bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiş olmasınlar.” fehvasınca, temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hattâ çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir.
Samtla alâkalı, Hazreti Andelib-i Zîşân’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) “Ya hayır söyle veya sükût et” mealiyle vereceğimiz beyanları bir “kavl-i fasl” mahiyetindedir ve hem konuşma hem de susma adına bir çerçeve niteliğini taşımaktadır.
Burada, yine O’na (sallâllahü aleyhi ve sellem) atfedilen “Sözün hikmet, sükûtun da tefekkür olsun.” tavsiyesini hatırlatmakta da yarar görüyoruz.

Aslında çok konuşma ve hele mâlâyâniyâttan ise, hep mezmum görülmüş ve öteden beri insanları felâkete sürüklemiş günahların (mühlikât) en tehlikelilerinden biri kabul edilegelmiştir; gelmiştir de, seyr-i sülûk-i rûhânîde hak yolcuları, bir dil âfeti olarak buna karşı sürekli uyarılmışlardır.
Hak erleri arasında çok yeme, çok uyuma, çok konuşma, “kesret-i taâm”, “kesret-i menâm”, “kesret-i kelâm” sözcükleri ile, sâlikin boynunda birer tasma, ayaklarında pranga ve kollarında kelepçe olduğu sürekli hatırlatılmış ve hatarları üzerinde ısrarla durulmuştur.
Eski ifadesi ile “sebeb-i kesret-i hatîât ve zellât” olduğu sık sık ihtar edilmiştir.
Hazreti Ömer Efendimiz’e isnad edilen ” مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ– Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur -buna sakatâtı çok olur da diyebiliriz.” şeklindeki söz de, bu mülâhazayı teyid eder mahiyettedir.

Hem ahlâk kitapları, hem de tasavvuf risaleleri kendi açılarından ‘samt’ı ele almış ve onu, sâlikin önemli bir zenginliği, müntehînin gizli bir definesi ve her müminin de edeb emaresi saymış, üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Ne var ki, bir müminin hem “emr-i bi’l-ma’ruf” ve “nehy-i ani’l-münker” konularında, hem ilim ve irşad mevzûlarında, hem de mazarratları def’ ve menfaatleri celb etme hususlarında, konuşması da bir vecibe görülmüştür.
Evet dinimizde, ihkâk-ı hak etme mevzûunda konuşulacak şeyleri konuşma bir vecibe, sükût etmek ise bir mâsiyettir.
Bu itibarla da denebilir ki, Allah’ın rızası gözetilmeden ve meşrû bir gaye takip edilmeden çok konuşma zararlı olduğu gibi, konuşulması gerekli olan yer ve zamanlarda konuşmama da aynı ölçüde zararlı ve mezmumdur..
evet, her zaman sükût istihsan edilse de bazen konuşma, ondan daha makbul görülmüştür.
Bu açıdan, sükûtun altın kabul edildiği yerler de vardır, gümüş kabul edildiği yerler de.
Onun için, nerede sükût edilip nerede konuşulması gerektiğini bilmek çok önemli görülmüştür.
Hakkın çiğnenip, hakikatin tahkir gördüğü bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçık şeytan-ı ahras (dilsiz şeytan) sayılmış; faydasız ya da batıl şeyler konuşanlar da, şeytanın dostu ve tercümanı kabul edilmişlerdir.

Konuşması gerekli olan birine konuşma fırsatı verilmesi ve o ölçüde yararlı olamayacak kimselerin susması ahlâkî bir sükût olup, düşünce ve beyan pazarında haddini bilmeye delâlet eder.
Konuyla alâkalı:

“Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî;
Bırak meydanı cevher fürûşân olanlara!”

denilmiştir.

Hâl ehli ve hikmet erbabı yanında dilini tutmak, edeble alâkalı bir samttır, hâle ve hikmete hürmetin ifadesidir.
Şeyhülislâm Yahya Efendi, bu hususla alâkalı şöyle der:

“Sözün dinle, kelâm-ı ehl-i hâli gayra benzetme;
Bilirsin vâizâ, çok fark vardır kâlden kâle.”

Ayrıca, Hakk’a vâsıl olmuş maiyyet erleri yanında, murakabe ölçüsünde bir sessizlik vardır ki, o da, hem mehbit-i ilham-ı ilâhî olan kalblere, hem de o kalbleri doygunluğa ulaştıran Zât’a karşı bir tâzim samtı ve kadirşinas gönül erlerinin sükûtudur.
Bunlar susmaları gerektiği yerde susar, ilham esintilerinin önünü açarlar; dünya nimetlerine bedel, cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler.

Bazen de anlatmaya esas teşkil eden konu bizim idrak ufkumuz ya da mevzûun derinliği bakımından o kadar aşkın olur ki, sesimizi keser, çevremizdekilere de “sus” der ve her şeyi samta emanet ederiz: “Arza ne hâcet, hâlimiz ayândır..” veya bir kelâm-ı nefsîyle: “Hâl-i pür-melâlimize bak, bizi yalnız bırakma!” ifadeleri böyle bir samtın sesi soluğu olduğu gibi, Hazreti Mevlânâ’nın:

“چهره ء زَرْدِ مَرا بین و مرا هیچ مگو
دَرْدِ بی حَد بِنِگرْ بَهَرِ خدا هیچ مگو
دلِ پر خون بنگر چشم چو جیحون بنگر
هرچه وبینی بگذرْ چون وچرا هیچ مگو

– Sararmış solmuş yüzüme bak da, bana hiçbir şey söyleme! Sayısız dertlerimi gör, (ama) Hüdâ aşkına bana bir şey söyleme! Kanla dopdolu gönlüme bak; ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret; ne görürsen geç hepsinden; neymiş, nasılmış diye bir şey söyleme!” şeklindeki beyanları da, böyle bir samt çağrısının ifadesidir.

Avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur; arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murakabesi yaşarlar; muhibler de, aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefâ samtı ortaya koyarlar.
Birinciler, sükûtları ile beyan sakatâtından kurtulmuş ve muhtemel ta’n u teşnîden korunmuş olurlar.
İkinciler, sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murakabenin de vâridâtına mazhar olurlar.
Üçüncüler, “âşıkım dersin, belâyı aşktan âh eyleme/Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme” fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefâ örneği sergilerler.

Halvet ve Celvet

Tenha bir yere çekilme, inzivada bulunma ve yalnızlığı intihab etme mânâlarına gelen halvet, sofîlere göre, halktan uzletle bütün bütün Hakk’a yönelip, duyuş, seziş, zevk ve hâl çerçevesinde her zaman O’nunla bulunmak, O’nu duymak, O’nu bilmek, O’na tahsis-i nazar etmek, gönülden O’nunla hâlleşmek ve zâhir-bâtın duygularla O’na bağlanmak; muztar kaldığında içini O’na dökmek ve hâlini sadece O’na açmak… gibi hususların bütününe hamledile gelmiştir.

Halvette esas olan, ruhun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ve vicdan sisteminin bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek O’nun maiyyetine ermesidir.
Böyle bir teveccüh ve maiyyete erme neticesinde hak yolcusunun bir kısım vâridlerle desteklenmesi, ilham esintilerine mazhariyeti, hatta “bî kem u keyf” Hak’la söyleşmesi –ki, erbabı ona “necvâ” der– gibi hususlar, tamamen onun cehdine ve samimiyetine lütfedilen birer mevhibe-i ilâhiyedir; gaye değildirler, istenilmeleri de sû-i edebdir.
Dahası, amelin onlara bina edilmesi, apaçık hedeften sapma ve kazanma kuşağında kaybetme demektir.
Kâmil ruhlar bu kabîl şeylerin talepsiz gelenlerinden bile ürkmüş, istidraç olabileceği endişesiyle sarsılmış ve bu tür mazhariyetleri ahiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yiyip bitirme sayarak:

Allahım, Sen o vâridâtı arzu edenlere ver;
Bana sadece dîdârına giden yolları göster.

demiş ve sürekli O’na tahsis-i nazar etme üzerinde durmuşlardır.

Erbabınca hep böyle değerlendirile gelen halvet, bazı mutasavvıfînce çerçevesi biraz daha daraltılıp surî inzivalara bağlanarak, çilehanelerde “kıllet-i kelâm”, “kıllet-i taâm”, “kıllet-i menâm” ve “uzlet ani’l-enâm” şeklinde yorumlanmıştır ki; biz bunu, “Çile” ya da “Erbaîn” başlıklarıyla sunmaya çalıştığımız konulara bağlayabiliriz.
Meseleye bu zaviyeden yaklaşan mutasavvıfîn; teferruatta bir kısım farklılıklar arz etse de, hemen her dinde ve her ruhanî sistemde halvetin var olduğundan bahisler açmış ve onun evrenselliğini vurgulamışlardır.
Onlar, Hz.Musa’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) Eyke’deki on senelik ikametini,[1] Tur’daki kırk günlük mîkâtını,[2] İsrailoğulları’nın Tih’deki kırk senelik maceralarını,[3] Hz. Meryem’in وَاٰوَيْنَاهُمَۤا إِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ “Onları, suyu çağlayan ve ikamete elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık.”[4] âyetiyle anlatılan uzletini, nihayet Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) “tehannüs” unvanıyla Hira’daki ibadete bağlı yalnızlığını[5] hep halvet şeklinde yorumlamış ve onun ruh tasfiyesi ve nefis tezkiyesi adına mutlak bir esas olduğu üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Bu hâdiselerin açıkça halvete me’haz teşkil etmediği söylense de, halvette, bir “beyt-i Hudâ” olan kalbin ağyâr düşüncesinden arındırılması ve onun hususî bir kısım temrinlerle lebrîz edilerek, ilâhî tecellîleri intizara müsait hâle getirilmesi de bir gerçektir.

Evet, halvet, halvet olarak değil, hâne-i dilde Yâr sohbetine vesile olması açısından önemlidir.
Bu yönüyle de ona, seyr-i ruhanînin bir buudu, Hakk’a vuslat ve maiyyete ermenin de bir yolu nazarıyla bakabiliriz.

Aslında, sâlikin “erbaîn”lerle gerçekleştirmeye çalıştığı halvet, onu kalbî, ruhî, hissî ve şuurî tezkiye ve tasfiyeye ulaştırması açısından tamamen “celvet” adına ve hak yolcusunu irşada hazırlama hesabınadır.

Evet, halvet, sâlikin, cismanî ve nefsânî mahiyetinden sıyrılarak, kendini insanî derinlikleriyle duyması ve yaratılışındaki nihâî gayeyi müşahede edebilmesi; aczi, fakrı ve ihtiyaçları adesesiyle, mazhar olduğu mevhibelerin çehresinde “sırr-ı ehadiyet”i temâşâ etmesi sayesinde bütün letâifiyle tevhide yönelebilmesi için bir yol ve asıldır.

O, müfrit bir halvetînin:

رَاحَتِي في خَلَوَتِي يَا إخْوَتِي
لأَنِّي كُلَّمَا صَحِبْتُ قَوْمَاً
أَظْهَرُوا عَيبِي وَأَبْدَوا ذِلَّتِي
مَا وَجَدْتُ في حَيَاتِي صَادِقَاً
بَلْ وَجَدْتُ رَاحَتِي في خَلَوَتِي

“Kardeşlerim, benim rahatım halvettedir; zira, kimle arkadaşlık kurdu isem, ayıplarımla uğraştı ve sürçmelerimi fâşettiler.
Doğrusu hayatımda hiç sadık birine rastlamadım.
Bu itibarla da ben, rahatı yalnızlıkta buldum.” sözleriyle ifade ettiği gibi bir “ferrâr” işi değil, muvakkaten geriye çekilip donanımını tamamladıktan sonra yeniden vazifeye koşan bir “kerrâr” hareketi ve zâhiren bir inziva ve halvet, niyette ve hakikatte ise celvete yürüme azmidir.

Halvetî, yolun başında itikâf yapıyor gibi “uzlet ani’l-enâm” der, bir köşeye çekilir..
az yer, az içer, az uyur, az konuşur; oturur-kalkar Hakk’ı zikreder..
sürekli tefekkür ve murâkabeye bağlı yaşar..
derken istidadının nihâî ufkuna, tabir-i diğerle, kemalâtının arşına ulaştığı hissedilince de, celvete yönelir ve insanlardan bir insan olma mülâhazasına bağlılık içinde halka hizmet vermeye çalışır.
Halvetî, halvetle, nefsi ve enaniyeti açısından yokluğa erer; Hakk’ın varlığının ziyasıyla da, solmayan, renk atmayan bir vücud-u câvidânî kazanır.
Artık böyle bir hakikat erinin tasavvurlarında, düşüncelerinde, konuşmalarında kendi yoktur; Hak vardır, hakikat vardır.
Bu itibarla da o: “Ben bende değilim…” diyebilir.
Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde, مارا سفرى فتات بيماmatlaıyla başlayan bir gazelinde bu mukayyet yokluğu:

“Bize Hak yolunda bir sır, bir yolculuk nasip oldu.
Biz, bizsiz olarak neş’elenir ve sevinç duyarız.
Öyle ise gelin, hep bizsiz olalım, bizsiz kalalım.
Önceleri kapılar yüzümüze kapalıydı; biz bizden kurtulunca, bütün kapılar da açılıverdi.
Biz bu yolda bizsiz olduğumuz için gönüllerimiz huzurla doldu.
Bizden gizlenen o Güzeller Güzeli Sevgili bizsiz olarak yüzümüzü okşadı.
Biz O’nun uğrunda can verdik; O da bizi bizden kurtardı.” sözleriyle anlatır.

Celvet; sâlikin kendine ait şeylerden sıyrılıp, ilâhî sıfatların bir mazhar-ı tâmmı ve esmâ-i Sübhâniye’nin de bir mir’ât-ı mücellâsı olarak bütün müktesebât ve mevhibeleriyle kendisini hizmete adayıp, hayatını başkalarının ebedî mutluluğuna bağlamanın bir başka unvanıdır.
Diğer bir yaklaşımla celvet, sâlikin halvet veya ona alternatif başka bir yolla kendine ait itibarî değerlerden sıyrıldıktan sonra aklını, mantığını, muhakemesini ve dilini mişkât-ı nübüvvetin ziyası altında insanlığın hizmetine bağlama hamlesidir.

Bir celvetî, celvetîlerin bazı hususiyetlerini şöyle resmeder:

Celvetîler verirler rûha cilâ,
Onlardır her zaman halka muktedâ;
Vardır onlarda dahî üç îtibâr:
Tezkiye u tasfiye u tecliye
Bunlar âyinedirler bilkülliye.

İster halvetî ister celvetî, hüner Hakk’a kul olmak, kulluğun hakkını vermek ve O’nu gönlünün sesiyle herkese duyurmak ve herkese sevdirmektedir, gerisi bir sürü güft u gû…

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الحَقَّ حَقاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحُمَّدٍ وَعَلَى الهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

[1] Bkz.Kasas sûresi, 28/27-29
[2] Bkz.A’râf sûresi, 7/142
[3] Bkz.Mâide sûresi, 5/26
[4[ Mü’minûn sûresi, 23/50
[5] Bkz.Buhârî, bed’ü’l-vahy 3; Müslim, îmân 252

İlm-i Ledün

Türkçe’de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda “ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ledün” kelimesi, “ilm-i ledün” şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatlar mânâsına gelir.
Başta, umum Enbiyâ ve Mürselîn olmak üzere, bütün evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebînin – bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne mânâya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız – ilimleri, Cenâb-ı Hak tarafından vahiy ve ilham unvanıyla gönüllere ilkâ edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır.
Hususiyle de, “ekrabu’l-mukarrebîn” olan İlm-i Ledün Sultanı’nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alâkalı her türlü bilgi ve marifeti – bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz – ilm-i ledün nev’indendir ve O Ferîd-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi’nin:

“Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı’dır,
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.”

mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedârı ve bu hususî irfan havzının da bir marifet kahramanıdır.
Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliyâ ve enbiyâ, bütün asfiyâ ve mürselîn için her zaman söz konusu olmayabilir.
Zira, ilm-i ledün, ilâhî feyz yoluyla, hususî bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir.

İlm-i ledün, her zaman zahirî şer’e muvafık olmayabilir.
Bu gibi durumlarda meşhûdâtlarını “usûlü’d-dîn” prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da yanıltabilirler.
Keşf ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür..
dünya ve ukbâyı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder..
ve tilmizlerine gayb u şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!

Kur’an-ı Kerim, Kehf Sûresi’nde bu mazhariyeti hâiz, Allah’ın has bir kulundan bahsederken – Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler – “Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî esrar) ilmi öğretmiştik.” (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur.
Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür..
ve Hazreti Musa gibi “ülü’l-azm” enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır’a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır.
Sahîh-i Buhari’de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa’ya “Yâ Musa, ben, Allah’ın bana öğrettiği öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem.” der.

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususî bazı kimselere Cenâb-ı Hakk’ın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malûmat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar.
Zira bu ilim – liyâkat, istidat, Allah’a yakınlık..
gibi hususların şart-ı adî planında vesilelikleri mahfuz – tamamen Allah’ın bir atâ tecellisidir ve kat’iyen kesbî de değildir.
Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur.

Evet o, ذلكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مِنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ -Bu tamamen Allah’ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütuf ve ihsan sahibidir.” (Cuma, 62/4) fehvasınca hususî bir tecellinin unvanıdır.

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilâhî esrara açık olsa da, yine de enbiyâ-i izâmın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevî-uhrevî saadetlerinin de teminatıdır.
Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz’ etmek de mümkündür:

Hazret-i Musa’nın ilmi, insanların dünyevî hayatlarını tanzim ve uhrevî saadetlerini temine matuf bir “ilm-i şeriat”, Hızır’ın ilmi, gayb ve esrarla alâkalı ledünnî bir mevhibe; Hazreti Musa’nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alâkalı ahkâm ve kazaya müteallik, Hızır’ın malûmatı ise sadece melekût eksenli bir kısım vâridattan ibarettir – ki, buna “ilm-i ledünn-ü sırf” dendiği gibi “ilm-i hakikat” , “ilm-i bâtın” da denegelmiştir..
ve bu ilim, aynı zamanda ilâhî esrarın da en önemli kaynağıdır.
Bir zat, bu mülâhazayı ifade sadedinde şöyle der:

“Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,
Esrar-ı Hak’kı ilm-i ledünde ara..!”

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alâkasının olmadığı açıktır.
Zira bu ilim, Cenâb-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedellî çerçevesinde vukû bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir mârifettir..
ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır.
Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rûhânîsini Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enam’ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytanî vesvese ve nefsanî hevâcisle iltibası da söz konusudur.

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususî mânâsıyla olmasa da, ilm-i ilâhînin tecellileriyle alâkalı en geniş bir alanı işgal eder.
İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak tecelli edince ona “hâtır” denir.
Ancak, bazen böyle bir hâtır veya ihtara, Hak’tan geldiği kendi karîneleriyle kat’î değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir.
Kendi karineleriyle Hak’tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz.
Böyle bir esintinin Hazret-i “İlim”den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü vâridâtın Kitap ve Sünnet’e muvafakatıdır.
Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hâtır veya sûfîlerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havâtırın, nefsin hevâcisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir.
İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hâtırın Hazret-i İlim’in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.

Aksine, şeytanî vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havâtır, şeytanî; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de “heces” veya hevâcis-i nefsanîdir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen sâlik, hemen Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkemâtına göre yeniden ince bir ayara tâbi tutması gerekir.

Sûfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba “hâtır-ı Hak”, melekten geldiği bilinene “hâtır-ı melek”, nefis ve şeytan tarafından esip rûhu saran manevî şerarelere de “hevâcis” veya “şeytanî vesveseler” diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da “usûlü’d-din” ve “Sünnet-i Seniye” mizanlarını bilmeye vabestedir.
Zira, bu türlü havâtırın bazıları şer’î prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytanî gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur.

Nefis ve onun hevâcisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz.

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا البَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Veli ve Evliyaullah (1)

Veli; malik, sahip, muîn, sadık, nâsır mânâlarına gelip, hak dostu, hak eri; dostluk hisleriyle Allah’a yönelen ve O’nun tarafından dostluk muamelesi gören ermiş insan demektir.
Böyle bir mazhariyete ermişliğe de velilik anlamında “velâyet” ve bu konudaki en üst payeye de “kutbiyet” denir.

Kâmil mânâda velâyet, kulun, nefis ve cismaniyet itibarıyla fenâ bulması, mârifetullah, muhabbetullah, Hak müşahedesi ve esrar-ı ulûhiyetin inkişafıyla “kurb” ufkuna ulaşıp yeni bir vücud-u câvidânî kazanmasından ibarettir.
Mağriplerin ayn-ı meşrık olduğu, hazanın bahara dönüştüğü, fenânın bekâ hâline geldiği böyle bir zirveye ulaşmış hak eri nazarında, artık her şey O’nunla başlar, O’nunla biter; O’nunla doğar, O’nunla batar ve O’nun ziyâ-yı vücuduyla varlığa erer.
Böyle bir müşâhid, her şeyi O’na bağlaması ölçüsünde bütün varlığı daha bir farklı ve değişik duyar ve görüp hissettiği her nesnenin, gönlünde “kenzen” bilinen hakikatler hakikatine bağlı cereyan ettiğini daha bir engince müşahede eder; eder ve doğup batan sabahların-akşamların çehresinde, sürekli bize göz kırpıp duran pırıl pırıl göklerin derinliklerinde, her zaman bir başka türlü tüllenen mevsimlerin rengârenk güzelliklerinde, engin denizlerin mehîb duruşlarında, ırmakların derin bir vuslat iştiyakıyla deryalara doğru çağıldayıp durmalarında, kuşların-kuşçukların çığlıklarında, koyunların-kuzuların meleyişlerinde kemmiyet ve keyfiyet üstü bir sezi ile hep O’ndan gelen ışıklarla irkilir, O’ndan gelip gönlüne boşalan mânâlarla ürperir.
Derken müşahede ufkunda bütün suretler ve şekiller silinip gider de; o kendini, sadece O’nu görüyor, O’nu duyuyor, O’nu hissediyor gibi bir tefekkür ve zevk zemzemesi içinde bulur.

Böyle bir gönül erinde şevk, bütünüyle iştiyaka dönüşür; cezb, incizab hâlini alır; gaflet her türüyle zeval bulur ve her yanda nur-u Hak ayân olur.
Akıl kalble el ele tutuşur ve varlık baştan başa okunan bir kitap rengine bürünür.
İnsanı aldatan bütün yalancı mumlar bir bir söner ve her yana âdeta semadan yıldızlar iner.
Dünyevîliğiyle dünya fenâ bulur ve ötelere ait bir desenle yeniden kurulur.
Zulmetler ard arda yırtılır ve bu yırtıklardan etrafa ışıklar fışkırır.
Her varlık hak erine can olur, yoldaş olur..
ve gönül tek bir noktada aradığını hemen her şeyde bulur; bulur ve bütün vahşi yalnızlıklardan kurtulur.
İşte böyle rûhânî bir miraçla “üns billah”a ermiş bir sâliki, Cenâb-ı Hak göz açıp kapayıncaya kadar olsun nefsiyle baş başa bırakmaz; bırakmaz ve o artık, bütün benliğiyle “lillah”, “livechillah” ufkuna müteveccih, Allah da sonsuz inayet ve riayetiyle onu koruyup kollamaktadır.
Ne keder, ne tasa, her yanda üfül üfül vefa, onun gönlünde de köpük köpük uhrevî bir safa, her taraf bağ-ı cennet, o da bir firdevslik olarak: ” اَلاَ اِنَّ أوْلِيَاءَ اللهِ لا َخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ – İyi biliniz ki evliyâullah için hiçbir korku yoktur; onlar asla tasa da yaşamazlar.” (Yunus, 10/62) hısn-ı hasîni içinde nefsânî karanlıklardan uzak, rahmânî nurlarla kuşatılmış ve -Hakk’a karşı mehafet ve mehabet hisleri mahfuz- sürekli öteden bişaret mesajları almakta ve bunlara tayyibatla mukabelede bulunmaktadır.

“Veliyyullah” veya “evliyâullah” dendiğinde, bundan “âdâullah”ın karşılığı kabul edilen bütün mü’minler anlaşılsa da -ki aslında, Kur’ân ve sünnette evliyâullah sözcüğüyle anlatılan da budur- tasavvufta veli tabirine yüklenen daha başka mânâlar da vardır.
Sofilere göre veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren Allah’ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir.
Böyle bir hak dostu, bu pâye ile bulacağı her şeyi bulmuş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir ki artık o, fâni ve zâil şeyleri kendi çerçeveleriyle hiç mi hiç düşünmez.
“Mal-menal varsın başkalarının olsun, bana Allah yeter” der ve mâsivâya karşı “min vechin” hep kapalı yaşar.
Zannediyorum Nâbî merhum da

“Evliyâ mâle tenezzül mü eder?
Sıklet-i nâsa tahammül mü eder?”

şeklindeki sözleriyle bu hususu hatırlatmak istemişti.
Zaten bir veli, Hakk’a tahsis-i nazarda ısrarlı olması, Hakk’ın da sürekli ona ihsan ve iltifatta bulunması itibarıyla, artık onun ağyâra teveccühü asla söz konusu değildir.

Evliyâullah, hemen hepsi de birer kalb ve ruh insanı olmalarına rağmen meşrepleri, mezâkları, mizaçları, mazhariyetleri, vazife ve misyonları itibarıyla ebrâr, mukarrabîn, ebdal, evtâd, nücebâ, nükebâ, imam, gavs ve kutup gibi farklı ad ve unvanlarla yâd edilirler.
Ne var ki, nâm ve nişanları ne olursa olsun, istidatlarıyla “mebsûten mütenasip” hemen hepsinin müşterek vasıfları; sıdk, emanet, ihlâs, takva, verâ, zühd, rıza, muhabbet, hilm ü silm, tevazu, mahviyet, tevbe, inabe, evbe, haşyet, mehafet..
gibi hususlardır.
Ve bunlar, içlerindeki bir kısım meczuplar istisna edilecek olursa, hemen hepsi de bu esaslar çerçevesinde hareket etmektedirler.

Ebrâr:

Ebrâr; iyiler, hayra kilitlenmiş kimseler, riyazet ve ahlâkî istikametle Hakk’a ermeye çalışan birr u takva erleri..
ve özleri-sözleri doğru, hayatlarını kılı kırk yararcasına yaşayan Hakk’ın sadık kulları demektir.

Ebrârın bir kısmı Hakk’a bağlılık, vefâ ve O’nunla gönülden münasebet içinde bulunmanın yanında, sadece kendileriyle meşguldürler; her hamle ve hareketleri Allah rızası çizgisindedir ama, bu hamle ve hareketler şahsî kemalât yörüngelidir.
Bunlar, ağları gerilmiş hemen her zaman, mânevî füyuzât avlama peşindedirler; peşindedirler ve bazen kendilerinden de halktan da o kadar uzaklaşırlar ki, vahdet denizinin gaybî vâridât dalgaları arasında istiğraktan dehşete, dehşetten hayrete sürekli gel-gitler yaşarlar da, görenler onları meczup sanır ve alaya alır.
Ne var ki, Hak’la münasebetlerinin derinliği ne olursa olsun, bu çizgideki ebrâr, zihinlerde hâsıl ettikleri bulanıklıktan ötürü muktedâ bih (uyulup örnek alınacak kimse) olamazlar.

Ebrârın diğer kesimi ise, her zaman Mişkât-ı Nübüvvetin ziyası altında hareket ettiklerinden, hep dengeli davranır, her hamle ve hareketlerini vahy-i semâvî, kalb ve aklın vesâyetinde plânlar ve seslendirirler.
Şer’î meseleleri doğru anlar ve iltibaslara meydan vermeyecek şekilde yorumlarlar.
Eşyanın perde önü ve perde arkasıyla alâkalı mülâhazalarında hep muvazeneyi korur, vecd u istiğrak hâlleriyle alâkalı zuhurat ve ihsaslarını “usûlü’d-din” prensipleriyle tashih eder ve istinbatlarını çevrelerine öyle sunarlar.
Her zaman dünyayı, enbiyanın kriterleriyle değerlendirir, kalben ona karşı tavırlarını belli etmenin yanında, Hak güzelliklerinin meşheri, ilâhî isimlerin tecelligâhı ve ahiretin de tarlası olması itibarıyla da ona gereken ihtimamı göstermede kusur etmezler.
Bunu yaparken de, bütün gayretleriyle Hak hoşnutluğu ve ebedî saadet arkasında dur-durak bilmeden sürekli koşarlar; koşar ve ömürlerinin saat, dakika ve saniyelerini, yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara çevirerek hep peygam-berâne bir azim içinde bulunurlar.
Her zaman, gözlerini kendi üzerlerinde hissettikleri kitlelere karşı birr ü takva örnekleri sergilerler.
Her görüldükleri yerde birer işaretçi gibi O’nu hatırlatır, herkesi O’na yönlendirir ve O’nu gösterirler.
Hâsılı bunlar;

“İşleri birr ü takva, düşleri birr ü takva,
Her zaman Hakk’a uyar ve halkı gözetirler.”

Mukarrabîn:

Mukarrabîn; Allah’a yakınlıklarıyla ebrâr-üstü kurb kahramanlarının unvanıdır.
Bu âlî unvan, peygamberler ve meleklerin önde gelenleri için de söz konusudur.
Hakk’a yakınlık hususiyetiyle serfiraz bu talihliler, Hak yolunun mahir üstadları; hakikat meydanının “müşârun bi’l-benân” arslanları; yolculuklarını zirvelerde sürdüren üveyikler; seyr-i rûhânînin en önemli faslını bitirerek ikamete azmetmiş müsafirler; ulaştıkları ufkun vâridâtı adına görüp hissettikleri hakikatler sayesinde, fâniyât u zâilâta “min vechin” gözlerini kapamış haremgâh-ı ilâhî mahremleri; hevâ ve heves çerilerini aşk u iştiyak ordularıyla hezimete uğratmış gönül süvarileri; beden ve cismaniyetlerini kalb ve ruhlarının terkisine bağlamış mârifet erleri; fenâ çöllerini aşıp bekâ billah bahçelerine ulaşmış huzûr sultanları; Hakk’ı yine Hak’la görme ufkuna ermiş müşahede ve mükaşefe kahramanları; Allah sevgisini tabiatlarının en belirgin rengi hâline getirmiş âşıklar ve Allah tarafından sevildiklerini hissetmenin zevkiyle mest u mahmûr mâşuklar; “يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ – O, onları sever, onlar da O’nu severler.” iltifatının tam mazharı öyle yiğitlerdir ki, biz hepimiz, mevcudâtın gerçek rengini onların irfan merceğiyle görür ve duyarız; eşyanın melekût yönünü de yine onların, varlığın çehresine saçtıkları nurlar ile müşahede ederiz.

Mukarrabînin sayılarıyla alâkalı ehlullah arasında bazı rivayetler var ise de -ki bu rivayetlerden birinde bunlar kutubdan sonra üç yüz “ahyâr”, kırk “ebdâl”, dört “evtâd” ve iki “imam”dan..
diğer bir rivayette ise, kutubdan sonra dört bin kişilik bir veliler ordusundan ibaret gösterilmiştir -bu rakamların hiçbirinde ittifak söz konusu değildir-.
Adetleri ne olursa olsun, bu kurb kahramanlarının hemen hepsi de Hakk’ın en mükerrem ibâdıdır ve meleklerle aynı ledünnîlik ve aynı derinliği paylaşmaktadırlar.

Bazı sofilere göre, hemen her zaman var oldukları kabul edilen (dört bin) hak eri arasında şöyle bir silsile-i meratip söz konusudur: Bunlardan üç yüzü, hayra kilitlenmiş mânâsına “ahyâr”, kırkı mânevî hayatı idarede izzet ve azametin perdedârı “ebdâl” veya “büdelâ” yedisi salih amel ve ihlâsı tabiatlarının birer derinliği hâline getirmeye muvaffak olmuş “ebrâr”..
farklı diğer bir tasnife göre ise: bunlardan bir kat daha Hakk’a yakın ve değişik ihsanlarla, iltifatlarla serfiraz, ama sayıları belli olmayan “mukarrabîn” ki, bazıları bu unvana bağlı olarak, demir direkler ve sütunlar mânâsına gelen dört “evtâd”ı, Hak katının soyluları ve seçkinleri anlamında olan “nücebâ”yı; halkın umurunu görüp gözetenler diyebileceğimiz “nükebâ”yı ve bütün bunların üstünde gavs ve kutbu zikrederler.
Bazıları bunların hepsine birden “ricâlü’l-gayb” der çıkarlar işin içinden.

Ebdâl:

Ebdâl; “bedîl”in cem’i olup temiz, safderûn, derviş adam mânâlarına gelen ve evliyâullahdan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilâhî icraatın perdedârları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir.
Osmanlılarından evvel bu kelimeyi İranlılar, kalender, ışık insan, sofî yerinde kullanmışlardı.
Sonra Babaîliğe bağlı bir tarikatın adı oldu.
Osmanlılar döneminde ise, fütursuzlukları ve pervasızlıkları itibarıyla bir kısım fütüvvet erleri bu ad ve bu unvanla anıldı.
Tekye ve zaviyelerde ise ebdal sözcüğü, hep “ricâlullah”ın unvanı olarak yâd edilegeldi.

Biz, dilimizde, ebdalı “abdâl” şeklinde kullandığımız gibi, bazen ahmak mânâsına “aptal” dediğimiz de olur.
Tıpkı büdelâya bön ve ebleh mânâlarında “budala” dememiz gibi.
Bazen de abdal şeklinde yanlış telaffuz ettiğimiz bu kelimenin sonuna bir “-lar” ilavesiyle “abdallar” deyiveririz.

Sofîyeye göre ebdâl, velâyet mertebesini ihraz ettiği hâlde, çok defa görünüp bilinmeden hayır işlerinde koşan hak erleri demektir..
ve bunlar, birbirinden farklı iki grup teşkil etmektedirler:

Birinci grup itibarıyla ebdâl, bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesâvi-i ahlâkını mehâsin-i ahlâka çevirebilmiş ve her türlü şekavete karşı duran süedâ zümresinin müdavimi olmuş hak erlerine,

İkinci grup itibarıyla da, üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi “evliyâullah”dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere denir.
Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir.
Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur.
Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır.
Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var… Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

Bazıları, evtâd, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdâla hâl ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar.
Birincileri “seyr ilallah” yolcuları olarak görmekte, ikincileri de “seyr fillah”, “seyr anillah” müntehîleri farz etmektedirler.

Ebdâlı yedi kabul edenlerin bir diğer mütalâaları da şöyledir:

Bu yedi zattan her biri ayrı bir iklimde ikametle, oradaki ilâhî icraata nezaret eder; faaliyet-i Sübhâniye’yi alkışlar ve şuursuz varlıkların şuurdârâne hareket ve aktivitelerinin şuurlu bir temsilcisi olarak Cenâb-ı Hakk’a tayyibâtla mukabelede bulunurlar.
Sofîlere göre, bu yedi zatın aynı zamanda belli birer makamı ve o makamlara göre de birer unvanları vardır: Birinci bedîl, Hz.İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbinin aksi ve izdüşümü mahiyetindedir; unvanı da “Abdu’l-hayy”dır.
İkincisi, Musa Aleyhisselâm’ın kalbî hususiyetlerini haizdir, namı da “Abdu’l-alîm”dir.
Üçüncüsü, Harun Aleyhisselâm’ın kalbine ayna durumundadır, hususî ismi de “Abdu’l-mürîd”dir.
Dördüncüsü İdris Aleyhisselâm’ın kalbî özelliğini aksettirir ve “Abdu’l-kâdir” namıyla anılır.
Beşincisi, Yusuf Aleyhisselâm’ın kalbiyle mürtebittir ve “Abdu’l-kâhir” unvanıyla meşhurdur.
Altıncısı, İsa Aleyhisselâm’ın kalbî muhtevasına bağlıdır, o da bu mazhariyetiyle alâkalı “Abdu’s-semî” unvanıyla yâd edilmektedir.
Yedincisi, Âdem Aleyhisselâm’ın kalbi üzerinedir; “Abdu’l-basîr” namıyla bilinmektedir.
Bu tespitlerin hiçbiri, ayât-ı Kur’âniye veya sünnetle müeyyed olmayıp, ehl-i keşfin müşahedesiyle sabit ve yoruma açık hususlardandır; bu itibarla da, herkesin kabul etmesi gibi bir durum söz konusu değildir.
Ancak, vazife, konum, mazhariyet ve unvan ne olursa olsun, ehlullah silsilesinde bulunanların hemen hepsi “arif-i billah”, Hak tarafından müeyyed ve musaffâ kalbleri, müzekkâ nefisleriyle de her zaman ilâhî esrara açık kimselerdir.

Ebdâl unvanı altında ricâlullahın yer ve vazifeleriyle alâkalı diğer bir tevcih de şöyledir:

Bunların üç yüzü Âdem nebinin kalbi, kırkı Hazreti Musa’nın kalbi, yedisi Hz. İbrahim’in kalbi, beşi Cibril-i Emin’in sînesi, üçü Mikâil Aleyhisselâm’ın sînesi, biri, birincisi ve velâyet-i kübrâ temsilcisi olanı da Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın kalbi üzerinedir ve O’nun aynasıdır.
Bunlardan en sonuncusu vefat edince, üsttekilerden biriyle; onlardan biri ölünce de daha yukarıdan bir başkasıyla meydana gelen boşluklar doldurulur ve mevcut adet yeniden tamamlanmış olur.

Ebdâlın sayılarıyla alâkalı rivayetler farklı farklı olduğu gibi, ikamet ettikleri yerler ve yâd edildikleri adlar, unvanlar da oldukça birbirinden farklıdır.
Ricâlullah arasında böyle bir sınıfın mevcudiyetiyle alâkalı, yirmi kadar hadis vardır ve özet olarak bu hadislerde, onların şu mazhariyet ve mümeyyiz vasıfları anlatılmaktadır: Ebdâlın yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak yağmur yağdırır..
düşmanlarına karşı mü’minlere yardım eder..
ve onlardan belaları def ü ref eyler.
Ebdâl, yerküre için mânevî bir cazibe merkezi gibidir, Allah esbab-ı mânevî plânında onlarla arzı yörüngesinde durdurur..
Cenâb-ı Hak onların hürmetine başkalarını da rızıklandırır..

Ebdâl, kendilerine haksızlık yapanları affeder, kötülük edenlere iyilikte bulunur..
sehâvet ve semâhatle hep Cennet yolunda yürür.
Kalb selameti onların baş şiarıdır ve onlar her zaman Müslümanlara hayırhâhlıkta bulunurlar.
Dünyaya karşı asla hırs göstermezler..
ve düşmanlarıyla bile nizâ ve cidale girmezler.
Konuşurken, her zaman mübalağadan uzak durur ve itidali temsil ederler.
Bid’atlerden kaçınır, ibadetlerinde de ifrat ve tefrite düşmezler.
Seviyeleri ne olursa olsun asla kendilerini beğenmezler.
Kazaya rıza, haramlara karşı tavizsiz davranma ve Cenâb-ı Hakk’a karşı da fevkalâde bir gayret ve saygı içinde bulunma..
ve ne olursa olsun kimseyi lanetlememe ebdâlın en önemli hususiyetleri olarak zikredilmektedir.

İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi hadisçiler, ebdâlla alâkalı hadislerin bütününü mevzu görerek reddetmişlerdir.
İmam-ı Suyutî, konuyla alâkalı rivayetler birbirini takviye ettiğinden, bu hadislerin mânevî tevâtür derecesine yükselebileceği mülâhazasıyla mevzûya farklı bakmıştır.
Hafız Sehâvi ise, kendince orta bir yol takip ederek, konuyla alâkalı rivayetlerin hemen hepsinin zayıf olduğunu söylemiş ve mülâhaza dairesini açık bırakmıştır.
Konu bu kadar karmaşıklaşınca, herhalde bize de “Her şeyin doğrusunu Allah bilir.” deyip sükût etmek düşecektir…

Ebdâl kelimesine yakın diğer bir tabir de “büdelâ” sözcüğüdür.
Türkçede galat olarak “ebdâl”ı “aptal”şeklinde kullandığımız gibi “büdelâ”yı da “budala” yaptığımıza daha önce işaret etmiştik.

Bedel’in çoğulu olan “büdelâ”, sofîler arasında ricâlullahtan yedi önemli kimsenin müşterek unvan-ı mahsusu olarak bilinmektedir.
Bunlar, yerinde tayy-ı mekân eder ve yerinde de nûraniyet sırrıyla bir anda farklı bölgelerde bulunabilirler.
Bu intikal ve bulunuşlar dublelerin ve misalî vücudların aksi mi, yoksa, bizzat vücudun “tayy-ı mekân” etmesi mi?.
konu net değildir.
Aslında, bazen büdelâ, kendileri bile böyle esrarlı bir intikalin farkına varamayabilirler.
Fütühât-ı Mekkiyye sahibi büdelâyı yediler diye kaydeder ve yaklaşık olarak şu mütalâada bulunur: büdelâ, yedi ayrı iklimde Cenâb-ı Hakk’ın icraatının nezâretçileridirler.
Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın şuunât-ı Sübhaniyesini temâşâ eder ve insan ufku itibarıyla hem o icraata perdedâr görünürler hem de alkışlarlar.
Bunların hepsi üveysiyyü’l-meşrebdir; dolayısıyla da herhangi bir pîrin daire-i irşadına girmeleri söz konusu değildir.

Veli ve Evliyaullah (2)

Nücebâ:

Herhangi bir şeyin özü, usâresi, aslı ve insanların asîli mânâlarına gelen necîbin çoğulu bu tabir; ricâlullahtan kırklar veya kırkların bir kısmı hakkında kullanılan ayrı bir unvandır.
Muhakkikîne göre bunlar, uruclarını nüzulle ikmal etmiş ve “seyr minallah”la halka yönelmiş, onların ıslâhlarıyla meşgul olan birer yaşatma kahramanıdırlar; oturur kalkar halkı Hakk’a yönlendirir, gönülleri iyilik duygusuyla şahlandırır ve fenâlıklara karşı da mânevî setler oluştururlar.

Dua, niyaz ve teveccühle, gelmesi muhtemel felâketlere karşı durur, musibetleri göğüsler ve yerinde, bir kısım devâhîye karşı kurban olmaya amâde bulunduklarını îlan ederler; eder ve her zaman bir ferâgat örneği sergilerler.
Bunların sîneleri her zaman yüksek bir fedakârlık hissi, merhamet ve şefkat duygusuyla çarpar.
Hayatlarını başkalarının saadetine adadıklarından ömürlerini başkalarının sıkıntılarıyla hep bir dert küpü gibi geçirirler.
Tıpkı mercanlar gibi sînelerinde kan ve inler dururlar bir ömür boyu.
Başkalarından esip gelen sevinçlerle bir damla mutlu olsalar da, insanların ızdırapları adına, görüp duyduklarıyla hemen her zaman buruk yaşarlar; buruk yaşarlar; zira onlar yüklendikleri misyon itibarıyla peygamberlerin varisleridirler. 
 

Nükebâ:

Nükebâ; bir cemaatin başı, kâhyası ve teftiş edip denetleyen mânâlarında nakîbin çoğulu bir kelime olup, rûhânîler gibi insanlardan hiç ayrılmayan onların yanlışlarını düzelten ve rıfk u mülâyemetle herkesi hayra yönlendiren pîr-u pîrân demektir.
Rifâî ve Bedevî medreselerinde, münhasıran seyr-i sülûk-i rûhânîlerini ikmal ederek postnişîn olanlara nükebâ dense de, muhakkikîn-i sofiyece bunlar bâtınî derinlikleri zâhirî ufuklarının önünde, iç mükaşefeleri dış müşahedelerine faik, nazarları her zaman melekût âleminde ve ilâhî esrara aşina olmalarının yanında, insanların sırlarına da -O’nun izniyle- vâkıf bir kısım müzekkâ nefislerdir ve âlem-i mülkle âlem-i melekût arasında bir nevi tercümanlık hizmeti görür, kendi istidatları, kabiliyetleri ölçüsünde, muhataplarının seviyelerine göre varlığı yorumlar ve ısrarla her şeyden Yaradan’a ulaştırabilecek yollar bulmaya çalışırlar.
Onların nazarında kâinat kelime kelime, satır satır, cümle cümle, paragraf paragraf her parçasıyla mânidar bir kitaptır ve bu kitap iç içe mesajlar ihtiva etmektedir.
Evet işte bu hüşyar gönüllerde ve dillerde sürekli:

“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât,
Hangi harfi yoklasan mânâsı Allah çıkar.”

hakikati nümayândır.

Evtâd:

Ağaç veya demir kazık demek olan “veted”in cem’i evtâd, tasavvuf erbabınca, ricâlullahtan birbirine sımsıkı bağlı, biri birisiz edemeyecek kadar iç içe cem-i sahih teşkil etmiş dört kişilik bir erenler grubunun unvanıdır.
Bunlar hemen her asırda İdris, İlyas, İsâ ve Hızır (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselâm) gibi dört büyük nebinin misyon yörüngelerinde seyr-i sülûk-i rûhânîlerini sürdürür ve onların gölgelerinde vazifelerini eda ederler.
Evtâdın, gördüğü hizmet itibarıyla unvanları “Abdülhayy”, “Abdülalim”, “Abdülmürid” ve “Abdülkadir” olup, Hazreti Âdem, Hazreti İbrahim, Hazreti İsâ ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iç muhtevalarını aksettirir..
veya onların hakikatini zılliyet plânında temsil ederler.
Hak’la irtibatları Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (aleyhimüsselâm)’ın mirsadıyladır.
Bunların her biri Kâbe’nin bir rüknüne nâzırdır ve bu rükün de onun gerçek makamının kapısı, merdiveni mesabesindedir.

Muhyiddin İbn-i Arabî, evtâdın yedilerden ibaret olduğunu ve daha önce sebkat ettiği üzere, vazifelerinin de onlar arasındaki mânevî hiyerarşiye göre yürütüldüğünü vurgular ki; bilmediğimiz böyle bir konuda bize sadece sükût edip geçmek düşer..

Bazıları nücebâ, nükeba, evtâd gibi ehlullahın bütününe birden, mânevî güç ve kuvvet sahibi hak erleri mânâsına “ricâlullah” diyegelmişlerdir.
Bunların en belirgin yanları hudû ve huşûları, her zaman mağlub-u tecelli-i Rahman olmaları, görüldüklerinde Hakk’ı hatırlatmaları ve mütemadî Hak huzurunda bulunmanın hâsıl ettiği mehafet ve mehabetle hep saygılı hareket etmeleri, muktezâ-yı beşeriyet ve bahsi hacâlet-âver meselelerde -bunlar meşru çerçevede cereyan eden hususlar olsa bile- hicapla tir tir titremeleri, her şeyde değişik bir tecellî dalga boyuyla Hakk’ı duymaları, Hakk’ı duyduklarında da âdeta kendilerini unutmaları, bütün mazhariyetlerini O’na bağlayıp, kendilerini tamamen hiç görüp, hiç bilmeleri ve çok defa başkaları tarafından da bilinmemeleridir -bu son durumları itibarıyla böylelerine “ricâlü’l-gayb” veya “cündullah” da denir ki, Fatih cennetmekân hazretleri temel mefkûresini seslendirdiği bir manzumesinde herhalde:

“Fazl-ı Hakk u himmet-i cündullah ile,
Ehl-i küfri serteser kahreylemektir niyyetim.”

diyerek, kuvve-i kudsiye sahibi bu zâtlara işaret etmektedir-.

Ayrıca insanların gönüllerine esrar-ı ilâhîyi duyurma hizmetleri açısından bunlara “ricâlü’l-feth”, herkes tarafından her zaman bilinip tanınmamaları itibarıyla “ricâlü’l-gayb”, çok defa cezb u incizab yaşamaları zaviyesinden “ricâlü’l-kuvve”, her zaman afv u safh yolunda yürüyüp, kendilerine kötülük yapanlarla bile iyi münasebetler peşinde olmaları bakımından da “ricâlü’l-mennân” denir.

Gavs:

Yardım etme, imdada yetişme, medet-resân olma, rûhânî himayede bulunma mânâlarına gelen gavs, tasavvuf erbabınca, mânevî mertebelerin en yükseğini ihrâz eden zâtlar için kullanılan bir tabirdir.

Bu payeyi ihraz eden zat; hususî bir ilâhî teveccühle şereflendirilmiştir ve -Allah’ın izniyle- Hızır gibi sıkışanlara, darda kalanlara imdâdât-ı Sübhâniye işaretiyle yetişir..
böyle bir hususiyeti hâiz olmayana “gavs” denmeyeceği gibi, kutbiyeti içinde imdâdât-ı Rabbâniye âyinedarlığına müstaid bulunmayan kutuplara da gavs ismi verilmez.

Böyle bir zât, gavsiyetle beraber kutbiyeti de hâiz olursa, ona “gavs-ı a’zam”, aksine kutbiyet pâyesiyle serfiraz bir şahıs da gavsiyetle şereflendirilmişse, ona da “kutb-u a’zam” denir.
Burada, her unvanın farklı bir mahmilinin olabileceği de unutulmamalıdır.

Aslında bu yüce payelerle şereflendirilenler, zılliyet plânında Hakikat-i Muhammediye’yi temsil ettiklerinden, ilâhî hakikatlara mir’âtiyet açısından Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)’ın maiyetindedirler.
Bu itibarla da onlar, “Zâtıma mir’ât ettim zâtını/Bile yazdım âdım ile âdını.” (Süleyman Çelebi) gerçeğine cüz’iyet çerçevesinde mazhar sayılırlar.
Evet “O’nu Hak âyine-i zât etti/Zât-ı yektâsına mir’ât etti.” (Hâkânî) sözü evvelen ve bizzât hakîkî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a aittir; sâniyen ve bi’l-araz da izâfî insan-ı kâmillere masruftur.

Sofiye; her asırda bir gavsın bulunduğuna ve onu, yaşadığı dönem itibarıyla bütün “ricâlullah”ın başbuğu, insanlar arasında ilâhî inayete ermenin kapısı, mâneviyat âleminin hakemi ve ilâhî füyuzatın da ilk tecellî merkezi kabul ederler.
Yerinde izah edileceği gibi gavs, eğer kutbiyeti de haiz bulunuyorsa, kendisi kutb-u ekber, payesi de kutbiyet-i kübrâdır.

Bu mansıpla şereflendirilmiş bir mânâ kahramanının öyle mazhariyetleri vardır ki, değil bizim gibi sıradan insanlar, hak erlerinin en ileri seviyedeki müntehîleri bile onların çoğunu idrakten acizdirler.
Bir kere, bu mânâdaki bir kutbiyet, Esmâ-i İlâhiye’nin en câmi aynası, varlığın özü ve usâresi, Hakikat-ı Muhammediye’nin de mazhar-ı tâmmıdır.
Bu imtiyazladır ki o -biiznillah- Hakikat-ı Ahmediye’nin (as) vesayetinde ve Mişkât-ı Muhammediye’nin ziyası altında, zılliyet plânında tam bir sahib-i salâhiyettir.

Ehlullah, dünden bugüne, bu payeyi ihraz etmiş kimseler olarak, Abdülkadir Geylânî, Hasenü-l Harakânî, Şeyhü’l Harrânî ve İmam Rabbanî..
gibi zatları zikredegelmişlerdir.
Kutbiyetle beraber gavsiyeti de haiz bu kimseler, yer yer “kutb-u a’zam”, zaman zaman da”gavs-ı a’zam” şeklinde yâd edildikleri gibi “kutbiyet-i kübra”yı temsil etmeleri açısından da kutuplar kutbu mânâsına “kutbu’l-aktâb” unvanıyla anılmaktadırlar.

Bu zatlar, ekmeliyetin temsilcileri olmaları açısından, dava-yı nübüvvetin halis varisleri, ve hilâfet-i Muhammediye’nin (sav) de has mümessilleri sayılırlar.
Böyle bir payeyi ihrazda tezkiye-yi nefs, tasfiye-yi kalb ve mücahedenin tesiri ne ölçüde önemli olursa olsun, yine de her şey “ ذلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ – Bu, Allah’ın bir fazlı ve ihsanıdır, onu dilediğine verir.
Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir.” (Cum’a, 62/ 4) medlulüne bağlı bir hazine-i hâssadan gelmektedir.

Bu yüce paye, bazen tek bir fertle, bazen samimî bir kardeşlik, ivazsız bir ittihat, tam bir ittifakla rızâ-yı ilâhî etrafında kenetlenmiş bir şahs-ı mânevî tarafından da temsil edilegelmiştir.
“Hâlisen livechillâh” iman ve Kur’ân’a hizmet eden değişik cemaat ve heyetlerin böyle bir mazhariyeti haiz olacaklarını kabul etmede bir mahzur olmasa gerek.

Kutup:

Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir.
Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

Kutbiyet, mânevî mertebelerin en yükseğidir, bazen kutup, kutbiyetle beraber gavsiyeti de haiz olur ve bu önemli buudla o daha bir derinleşir ve tam bir menba-ı feyz-i ilâhî hâline gelir; gelir ve Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi ekmelüttehâyâ)’nın has ve hâlis bir varisi olma mazhariyeti ile, bulunduğu çağda Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesayetinde ve zılliyet plânında O’nu temsil eder ve O’nun vazifesini görür.

Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir.
Her zaman melekûta açık bu sırlı santralin a’yân-ı zâhire ve bâtına üzerinde, tıpkı ruhun ceset üzerindeki aktivitesine benzer bir tesir ve nüfuzu söz konusudur.
Onun nüfuzu mârifetine, mârifeti Hakk’ın ilmine, o da, “ne aynı ne de gayrı” çerçevesiyle Hazreti Zât’a tâbidir.
Kutup zatında bir damladır; ama göz bebeğiyle güneşlere açık bir damla..
o bir zerredir; ama bütün semalara ayna olabilecek bir zerre..
o bir sıfırdır, ama sonsuzu aksettirecek kadar zâtî değerlere dayalı bir sıfır.

Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar.
O her zaman bir güneş gibi etrafına ışık saçar ve dört bir yanı aydınlatır..
sürekli ummanlar gibi köpürür ve gönüllere hayat ifâza eder.
Kutup, kendi ruhundaki potansiyel zenginlik ve derinlikleri tam inkişaf ettirip ortaya koyan bir insan olması itibarıyla, beşerî çerçevenin çok çok üstünde bir performans kahramanıdır.
O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir.
Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.
Teşriî emirlerde olmasa da, tarîfî emirlerde veraset-i nübüvvet cihetiyle o bir vâzı’dır.
Şia’nın bu payeyi, münhasıran Hazreti Ali’ye bağlamaları ve Mehdi ile noktalamaları onlara ait özel bir içtihat ve genişi daraltma mânâsına bir tahdittir.
Allah dilediği her müstaidi bu şerefle şereflendirebilir ve onunla kendini anlatabilir.

Ayrıca, ehlullah tarafından kutup, “kutbu’l-irşad” ve “kutbu’l-vücûd” diye ayrı bir tasnife daha tabi tutulmuştur.
Bunlardan “kutbu’l-irşad”, “kutbiyet-i kübrâ” payesiyle nübüvvetin ruhunu, kutbu’l-vücûd ise “Hâtemü’l-evliyâ” namıyla “Hâtem-i nübüvvet”in bâtınını temsil etmektedir.
Her devirde birkaç kutbu’l-irşad’ın bulunabilmesine karşılık, kutbu’l-vücûdun sadece bir tane olabileceği, konunun üstadlarına ait bir mülâhaza.
İşte bu kutup, hangi melek-i mukarreb ve nebiy-yi mübeccelin yörüngesinde seyahat ederse etsin veya kimin kürsi-i nişîninde bulunursa bulunsun o her zaman Hazreti Kutbu’l-enbiyâ (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimizin ziyâ-yı vücuduna ve imdâd-ı rûhânîsine müteveccihtir.

Bazıları, Hazreti Âdem’den bu yana gelip geçen kutbu’l-vücûdların isimlerini tasrih etmişler ise de, bu mülâhaza fazla hüsnükabul görmemiştir.
Ekseriyetin ittifak ettiği bir husus varsa, o da, hangi devirde olursa olsun kutbu’l-vücûdun “Abdullah” ve “Abdulcâmi” unvanıyla yâd edilmesidir.
Aslında, ebdâl, nücebâ, nükebâ, evtâd, ve kutupla alâkalı bütün bu konularda Hazreti Sâhib-i Şeriat’tan herhangi bir şey sâdır olmamıştır.
Bütün bu tasnifler keşfe, müşâhedeye dayandırılmaktadır.
Bu açıdan da, çerçevenin daha geniş, daha dar ve daha farklı olabileceği ihtimalden uzak tutulmamalıdır.
Her şeyin doğrusunu Allah bilir ve bize de: رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الاَبْرَارِ demek düşer.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَارْزُقْنَا اتّبَاعَهُ وَأَرِنَا البَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى ذَاتِ المُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلأَحَدِيَةِ شَمْسِ سَمَاءِ اْلأَسْرَارِ وَمَظْهَرِ اْلأَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَعُيُونِ الْعِنَايَةِ

Feyiz ve Tecelli

Artma, çoğalma, taşma ve bolluk, bereket mânâlarına geliyor feyiz.
Bir şeyi var etme, onu varlığın bütün hususiyetleriyle serfiraz kılma; ilhamlarla, mevhibelerle kalbî ve ruhî hayatı derinleştirerek bazı kimseleri iç enginliklere ulaştırma..
gibi hususlar da birer feyiz ama, şe’n-i Rubûbiyet’e has tecellî türünden birer feyiz.

Bundan başka feyiz kelimesi, başka sözcüklere izafe edilerek çok daha geniş bir alanda kullanılır ki: Allah’ın halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk (bunlar sırasıyla şu mânâlara geliyor: Yaratma, bir örneği ve benzeri olmayacak tarzda icat etme, düzüp koşma, hayata mazhar kılma, öldürme ve rızıklandırma) gibi sıfatlarına bağlı akdes ve mukaddes tecellîlere “feyz-i tekvînî”, Hak’tan gelip insanın gönlüne doğan ilhamlara “feyz-i ilâhî” ya da “feyz-i Rabbânî”, herkesin istidadına göre ilâhî mevhibelere mazhariyetine “feyz-i istidadî”, mârifet ve muhabbet-i ilâhîyeye bağlı zevk-i ruhânîye “feyz-i ibadet” veya “feyz-i ubudiyet”, aşk u iştiyaka varan ruhanî alâkalara da “feyz-i aşk” denilegelmiştir.
Bu ifadelerin hemen hepsine eklenecek, ilâve edilecek ya da bunlardan çıkarılacak sözcükler olabilir; ancak çerçevenin düz durduğuyla alâkalı söylenebilecek bir şey olacağını zannetmiyorum.
“Taayyün-ü evvel”deki feyizden (yerinde üzerinde durulabilir..) tekvînî emirlerdeki tecellîye, ondan insanların gönlüne ilkâ edilen vahiy, ilham ve ihsaslara kadar her şey, böyle bir feyezânın değişik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir.

Evvelâ, bütün varlık O’nun nur-u feyzi ile, O’nun irade ve meşietine bağlı olarak ve yine O’nun ilmî programlarına uygunluk içinde yaratılmış..
eşi-benzeri olmayacak şekilde vaz’ ve tanzim edilmiş..
hayat mucizesiyle ayrı bir derinliğe ulaştırılmış ve metafizik enginliklere açık hâle getirilerek ufuk ötesi yeni mevhibelere kapı aralanmış..
ölüm ve sonrasıyla, var olma hâdisesinin mebde, münteha ve gayesi gösterilmiş..
maddî-mânevî rızıkla da bütün varlığın, hususiyle de insanoğlunun her zaman muhtaç olduğu hayatî bir mevzu hatırlatılmış..
ve böylece -tabir yerindeyse- değişik tecellî dalga boyundaki her bir feyizle “Kenz-i Mahfî”ye dair bir sır kapısı aralanmıştır.

Eşya ve hâdiselere ilk var olma işareti “feyz-i akdes”den gelmiş, “feyz-i mukaddes”de, haricî vücudları murad buyurulan “a’yân”a haricî vücud alarmı verilmiş ve “mümkinü’l-vücud” ayn’lar arasında var olma vetiresi başlamış; sonra da her varlık ve her nesne, ilk mevhibeleri sayılan kabiliyetleri çerçevesinde, daha ileri götürücü yeni feyizler beklemek üzere sîne-i istidadını açıp, bu tecellîlerin geldiği noktaya yönelmiştir.

Feyz-i akdes, kutsallardan kutsal bir feyiz tecellîsi demek olup, bütün yaratıkların ilmî vücudları, malûm hakikatleri ve istidatlarının -bu, değişik varlıklara göre farklı farklıdır- a’yân-ı sâbite (Hz.Zât’ın ilmi çerçevesinde hakâik-i mümkinât) itibarıyla ortaya çıkmalarında fail ve müessir-i hakikîye perde-i izzet bir tecellîdir.
Bu şekilde hakâik-i mümkinenin ortaya çıkması -buna hakaikin ilk inkişafı da diyebiliriz- ezelde her bir varlığa bahş buyurulan istidat ve kabiliyetlere bağlı cereyan eder.
Kudret’in âdiyat üstü tasarrufları müstesna, her varlık istidadıyla mukayyet bulunur.
Bu hususu tenvir sadedinde şair Belîğ’in:

“Halkın istidadına vâbestedir âsâr-ı feyz,
Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef’î sem kapar.”

şeklindeki sözlerini hatırlatıp geçelim.

Feyz-i mukaddes; takdis edilmiş feyiz mânâsına gelip, bütün mümkin varlıkları, a’yân-ı sâbitedeki hakikatleri çerçevesinde, irade ve meşiet-i ilâhiyenin haricî vücuda çıkarma tecellîsinden ibaret görülmüştür.

Mevzuu şu şekilde takdim de mümkündür: Feyz-i akdesle hakâik-ı mümkine, var olmanın misalî satırlarına, sahifelerine ve risalelerine akseder; feyz-i mukaddesle ise, haricî vücud urbalarını giyerek Levh-i Mahv u İsbat’ın harf, kelime, cümle ve kitapları şeklini alarak daha farklı bir buudda Hz.Müşâhid-i Ezelî’ye ayinedarlık etme seviye ve payesine yükseltilmiş olur.
Bu iki tecellîdeki farkı şöyle de vaz’etmek mümkündür: A’yân-ı sabite -ileride üzerinde genişçe durma niyetiyle şimdi geçiyorum- ile onlardaki kabiliyetlerin levha levha ilm-i ilâhî de ilk taayyün sonrası sübutlarının esası olan tecellîye feyz-i akdes; a’yân-ı sabitedeki bu varlıkların, istidatlarına göre haricî vücud kazanmalarındaki fâiliyet perdesi tecellîye de feyz-i mukaddes denmektedir.
Sofîler de bunu böyle kabul etmekte ve a’yân-ı sabiteyi ilmî vücudları itibarıyla feyz-i akdes, haricî vücudları açısından da feyz-i mukaddes tecellîsi olarak görmektedirler.
Onlara göre, ilmî vücud haricî vücuddan farklı olduğu gibi, bu iki vücud türünün dayandığı kaynaklar veya mahall-i tecellîler de birbirinden farklı olmalıdır..
ve farklıdırlar da: Feyz-i akdesde, a’yân-ı sabite ve onların istidatları birer ilmî vücuddan ibaret olmasına karşılık; feyz-i mukaddesde, hem a’yân hem de bu ayn’ların lâzım ve tâbileriyle görülen, duyulan, sezilen ve keşfedilip muttali olunan, bütün bir mükevvenâttır.

Felsefeciler, feyiz konusunda sofîlerden oldukça farklı düşünürler.
Konumuz olmasa da, ilk hakîmlerden itibaren bu mevzu etrafındaki düşüncelere de kısaca göz atmak istiyoruz:

Felsefecilerin bazıları, feyiz ve sudûr kelimelerini müteradif lafızlar gibi kullanmış ve her iki sözcükle de, varlığın -hâşâ- Allah’tan sudûr yoluyla meydana geldiği, geliyor olduğu iddiasında bulunmuşlardır..

Bazıları, bu feyezânın ilâhî irade ve ihtiyar ile gerçekleştiğini kabul etmekle beraber, araya daha başka vasıtalar sokarak, müessirleri ikilemiş, üçlemiş..
ve bir sürü şerik takdirine gitmişlerdir..

Bazıları, sudûrun lâzımını tasrih ederek, bu feyezânın tabiî ve zaruri bir çerçevede cereyan ettiği hükmüne vararak -hâşâ- ilâhî meşiet ve ilâhî iradeyi tamamen görmezlikten gelmişlerdir..

Bazıları, Yaratıcı’yı gayri şahsî bir ilk illet farz ederek, her nesnenin belli bir düzen içinde O’ndan zuhûr ettiği iddiasında bulunmuşlardır..

Bazıları, ilk feyezân ve zuhûru, tek bir akla bağlamış, ardından da şöyle bir üçlemeden söz etmişlerdir: 1- Aklın kendisi.
2- Bu akılda ilk illet düşüncesi.
3- Bu düşünceden de ikinci bir aklın sudûru..

Bazıları, ilk akıldan itibaren tâ feleklerin farazî ruhlarına, ondan da faal akla kadar bir sürü akıl (ukûl-u aşere) takdirine gitmiş; hatta araya bir de “nefis” sokuşturmuşlardır ki; bunların hemen hepsi de “recmen bi’l-gayb” türünden iddialardır ve dinin ruhu ile telif edilmeleri de imkânsızdır.
Ayrıca bütün bu iddiaların, ne ilim adına ne de iman, mârifet ve zevk-i rûhânî hesabına pratik hiçbir yararları da yoktur.

Gerçi, zaman zaman bu tür konuların bir kısım İslâm mütefekkirlerini de meşgul ettiği olmuştur; ama ne bu düşüncelerin ne de benzeri cereyanların, İslâm’daki kalbî ve ruhî hayatın ayrı bir unvanı olan tasavvufî hayata hiçbir katkıları olmamıştır; katkıları olması bir yana, çok defa saf zihinleri bulandırmış, bazı iman esaslarının ruhuna dokunmuş ve bir hayli batıl cereyana da ilham kaynağı olmuştur.

Bu arada bazı tasavvuf büyüklerinden de sudûr ve zuhûr mülâhazalarıyla alâkalı bir kısım düşüncelerin sâdır olduğu görülmüş veya iddia edilmiş ise de, zannediyorum bu kabil çarpık fikirler, ya başkaları tarafından onların eserlerine sokulmuş ya da bu zatlar tevhid ve ilâhî irade açısından konuyu farklı bir yoruma bağlayarak, bu tür bir yaklaşımı mahzursuz görme zuhûlüne düşmüşlerdir.

Aslında, ne Kur’ân, ne Sünnet, ne de “selef-i salihîn”in safiyâne te’vîl ve tefsirleri içerisinde bu kabil mülâhazalara hiç yer verilmemiştir.
Öyle ise, olsa olsa bunlar eski mirastan kültür atlasımıza aksetmiş müzahref felsefî -hilkat mevzuunda böyle düşünen felsefî cereyanları kastediyoruz- bilgiler olabilir ki, hemen hepsi de, gidip gayri iradî sudûr ve zuhûr düşüncesine dayanmaktadır.

Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de belirttiği gibi, bu tür düşünce sistemlerinin temelinde; اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ – Birden ancak bir sudûr edebilir; bu birin dışındaki bütün diğer varlıklar ise onun vasıtasıyla meydana gelir.” prensibi vardır ki, böyle bir mülâhaza ile mutlak ganî, mutlak muktedir olan “Rabbü’l-âlemîn”in -hâşâ- âciz vasıtalara muhtaç gösterildiği ve rubûbiyetinin perdedârı olan bir kısım sebeplerin O’nun şeriki gibi takdim edildiği açıktır.
Az daha açalım: Böyle bir yaklaşım, hilkat konusunda Allah’a, hem de sudûr yoluyla, tarifi bile tam yapılamamış bir “akl-ı evvel” verip, sonra da Yüce Yaratıcı’yı -yüz bin defa hâşâ- âtıl tasavvur etme anlamında bütün mülkünü, mülkünün her parçasını ve bu parçaların her hâlini değişik sebeplere, vasıtalara bağlamak demektir ki, zannediyorum böyle bir hezeyanı eski-yeni vesenîler dahi kabul etmeyecektir.

Aslında Kitap ve Sünnet’in hilkat mevzuundaki beyanları herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek kadar açık olduğu gibi, hakikî İslâm mütefekkirlerinin konuyla alâkalı yorum ve içtihatları da, bu kabil mülâhazalara geçit vermeyecek ölçüde nettir.
Kur’ânî düşünce ve İslâmî yorumlara göre topyekün varlık, nokta, harf, kelime, cümle, paragraf ve nihayet bütün bir kitap olan her şeyiyle biricik feyiz kaynağı ve Hâlikı Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğu gibi, görülen-görülmeyen umum yaratıkların her âşire, her saniye, her dakika, her saat ve her günkü hâlleri; yani var olmaları, farklı keyfiyetlerle gün yüzüne çıkmaları, değişip durmaları, fenâ ve bekâları itibarıyla da -ihtiyar sahibi varlıkların, şart-ı âdî plânında iradelerinin müessiriyeti mahfuz- O’nun emir, irade ve meşietine bağlı cereyan etmektedir.
Evet görülen-görülmeyen bütün âlemlerin yaratılması da, sevk ve idaresi de, her şeyin feyiz kaynağı, mebde-i evveli, müessir-i mütemâdîsi Allah’a aittir.
Konuyla alâkalı mülâhazaların tam ifade edilemeyişi veya ifadelerdeki iştibahlardan ötürü bir kısım yanlış anlamalar istisna edilecek olursa, bu hususta, vahşî-medenî bütün insanlığın ittifakı söz konusudur: Selim akıllar hep böyle düşünmüş..
sağlam duyguların ihsasları bu çerçevede cereyan etmiş..
varlığın ruhundaki nizam, âhenk, gaye ve hikmetler de hep bunu haykıragelmiştir.

Dikkatle çevresine bakan herkes, gelip geçenlere tebessümler yağdıran çiçeklerin rengârenk çehrelerinden, ağaçların birer gelin edasıyla salınmalarına, yıldırımların ürperten tarraka-larından kuş ve kuşçukların gönüllerimizi dolduran o ince ve müessir nağmelerine; ışık, hararet, cazibe, elektrik ve kimyevî alâkalardan biyolojik faaliyetlere; insanların zahir istidat ve kabiliyetlerinden kalb, ruh, his ve şuurlarıyla alâkalı aktivitelerine kadar her şey, hem Allah’ın varlığına, hem de O’nun bütün eşya ve hâdiseler üzerindeki hakimiyetine delâlet ettiğini duyacak, hissedecek ve mehabetle ürperecektir.

Evet, eğer insan, gelip kulaklarına çarpan ve gözlerine ilişen ses-söz ve görüntüleri vicdanın hassas imbiklerinden geçirerek değerlendirebilse, engin denizlerin yüreklere ürperti salan homurdanmalarından, ormanların büyülü uğultularına; âsûde koyların sessizlik murakabesine benzeyen görüntülerinden dağların mehabetli duruşlarına; güllerin-çiçeklerin o rengârenk işveli hâllerinden onlarla mütemâdî bir aşk u vuslat hayatı yaşayan kuşların, kuşçukların muâşakalarına; varlığın okunan bir kitap, temâşâ edilen bir meşher, gezilip görülen bir saray, ekilip biçilen bir mezraa olmasından insanların, her şeyin üzerindeki bu ince gayeleri, hikmetleri kavrayıp değerlendirme kabiliyetleriyle serfiraz kılınmalarına kadar her şey, o akdes ve mukaddes feyiz kaynağından ve O’nun ilim, irade ve meşietiyle kaynayıp geldiğini aklen ve vicdanen duyacak ve ruhunu saran mârifet, muhabbet, aşk u şevk ve ruhânî zevklerle kendinden geçecektir.

Hâsılı, maddî-mânevî, canlı-cansız, büyük-küçük her varlık ve her nesne Allah’ın bir feyziyle gün yüzüne çıkmış; O’ndan gelen mütemâdî tecellîlerle varlığını sürdürmekte ve belli bir gayeyi takip etmektedir.
Evet, yoktan var olma ayrı bir tecellî ve ayrı bir feyze, var edilenleri görüp gözetme de farklı bir tecellî ve farklı bir feyze vâbestedir.
Peygamberler vasıtasıyla iman, mârifet ve muhabbet yollarının açılması ayrı bir feyezân; evliyâ, asfiyâ ve hakikî mürşidlerce aynı hakikatlerin, beşer idraki seviyesine göre ve çağın gerekleri açısından içtihat ve istinbatlarla ortaya konması ayrı bir ifâza; en küçük ve en önemsiz vesilelerin dahi değerlendirilip âdeta birer esrar havzı hâline getirilmesi ve bir mânâda herkese tefeyyüz imkânının sağlanması da izafî ayrı bir feyiz ve feyezândır.

“Hâlik’ın nâmütenâhî feyzi var,
Her feyezanda ayrı bir tecellî;
Gördüğümüz her şey bitevî esrar,
Her sır erbabına celîden celî…”

Ve zannediyorum artık sıra tecellîye gelmiştir…

رَبَّنَا اتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً رَبَّنَا اجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجاً وَمَخْرَجاً وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى الهِ وَصَحْبِهِ أجْمَعِينَ

Tecelli

Açılıp belirme, ortaya çıkma, belli bir çerçevede zâhir olma..
sıfât ve esmâ-i ilâhiyenin münferiden veya müctemian kendi hususiyetleriyle inkişaf etmeleri, ilâhî esrar ve envârın kalblerde belli emarelerle kendilerini hissettirmeleri..
pek çok görünmez ve bilinmez gaybî ahvâl ve şe’nlerin vicdanla bilinir ve gönül gözüyle görülür hâle gelmesi..
Cenâb-ı Hak’la kulluk münasebetlerini sağlam ve düzgün sürdürebilenlerin iç dünyalarıyla aydınlanmaları… gibi mânâlara gelir tecellî.
Ayrıca, “işrak”, “izâe”, “inâre” sözcükleriyle de ifade edilen bu tabir ayna ve meclâ itibarıyla söz konusu olan hususiyetlerin yanında, Zât-ı Ulûhiyet’e müteallik yönleri açısından da şu unvanlarla yâd edilegelmiştir: Tecellî-i Zât, tecellî-i şuûn –az bir kesimin söz konusu ettiği bir tecellîdir– tecellî-i sıfât, tecellî-i esmâ, tecellî-i âsâr –bunu tecellî-i ef’âl içinde mütalâa edenler de var– ve tecellî-i ef’âl.

1 – Tecellî-i Zât: Hazreti Zât’ın hiçbir şe’n ve sıfatı mülâhazaya alınmaksızın “bî kem u keyf” mebdei Zât olan bir tecellîdir ki, ef’âl âleminde ancak esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tavassutuyla –tabiî bu tavassutun mahiyetini de kavrayabiliyorsak– gerçekleşmektedir ki, teferruatını idrak şimdiye kadar kimseye müyesser olmamıştır.
Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) vesâyet yolcuları böyle meselelerde her zaman, Seyyidinâ Hz.Ebû Bekir gibi اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ1 demiş ve meâlîler meâlîsi bu kabîl konular karşısında hayret ateşlerini:

İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.
(Ziya Paşa)

mülâhazalarıyla söndürmeye çalışmışlardır.

Tecellî-i Zât, Hazreti Zât’la alâkalı muammâ-âlûd mesâil gibi o kadar muğlaktır ki, böyle bir konunun izahı sadedinde söylenen sözler bile, hep birer iğlak örneği olarak kitaplara geçmiştir.
İşte, Muhammediye sahibi Yazıcıoğlu’ndan, tecellî-i Zât’la alâkalı bir tefsir ve bir yaklaşım:
Hayali nakş hânemde musavver olalı gönlüm,
Hep ism u resmi mahvetti bu tasvîr-i misâlîden.
Menem deryâ-i tevhide çû mahv-ı mahz-ı müstağrak,
Getürsem ger n’ola güher bu deryâ-i visâlîden…

Muhyiddin İbn Arabî ise:

تَجَلّٰى لِيَ النُّورُ الْأَعَمُّ بِكُنْهِه۪
فَشَاهَدْتُ ذَاكَ النُّورَ ف۪ي كُلِّ صُورَةٍ
وَمَنْ حَلَّ بِالْبَيْتِ الْمُعَظَّمِ قَدْرُهُ
وَقِبْلَتُهُ صَارَتْ إلٰى كُلِّ وِجْهَةٍ

“Nur-u eamm (vâhidî ve celâlî tecellî) bana bütünüyle zuhur edince, onu her sima ve çehrede temâşâ eder oldum –bu izahta da bir tercih var– her kim gidip o şanı yüce Kâbe’ye girse her yön onun kıblesi olur.” diyerek, açılmazı açma adına daha hayret-âmiz şeyler söylemiştir.
Aslında konuyla alâkalı, aczimizi idrak çerçevesinin dışındaki her mütalâa hayretlerimize dehşet ilâve etmekte ve ürpertilerimizi daha da artırmaktadır.

2 – Tecellî-i Şuûn: Mebdei Zât’tan temeyyüz ve taayyün etmiş olup sıfatların esası sayılan “min verâi hicab” bir tecellîdir ve yaratıklardaki kabiliyet ve istidatların –Allahu a’lem– esası ve menbaı mahiyetindedir.
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍ “O her vakit ayrı bir tecellî ile ayrı bir iştedir.”2 fehvâsınca, Cenâb-ı Zât-ı Kibriya’nın zâhir-bâtın, küllî-cüz’î, celâlî-cemalî nâmütenâhî tecellîsi vardır ve bu tecellîlere de ancak “ekall-i kalil” erbab-ı hakikat vâkıf bulunmaktadır.
Tecellî-i Zât’ta olduğu gibi, tecellî-i şuûnda da Hz.Rehber-i Ekmel’in (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslîmât) ziya-i hakikatine bağlı kalınmazsa, bir kısım iltibas ve iştibahlara hatta dalâlet ve inhiraflara gidilmesi mukadderdir.
Düşünce tarihinde karşılaştığımız hezeyanların pek çoğunun temelinde, rehbersizlikten kaynaklanan bu kabîl iştibah ve iltibaslar vardır.
Bir tasavvuf büyüğü, mir’âtiyet ve memerriyeti oldukları gibi göremeyip onları farklı mülâhazalara bağlayanları, oldukça sert, fakat yerinde bir tenbihle şöyle uyarır.

Zât-ı rûhu zanneder ayn-ı Hudâ,
Sözlerinde “ene’l-Hak”dan bir sadâ..
Kim “ene’l-Hak” derse Mansur olmadan,
Kâfir-i billâh olur cân u beden..

3 – Tecellî-i Sıfât: Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından herhangi birinin sâlikin kalbinde inkişafı demektir ki, ister mâkes ister mazhar ve memerr kabul edilsin müstaid bir gönülde böyle bir şavk küçümsenemeyecek bir mazhariyettir.
Bu seviyedeki bir pâyeyi ihraz eden müntehî, kendi tabiat çerçevesinin çok çok üstünde ilâhî envâr, esrar ve eltâfın mücellâ bir aynası konumuna yükselir ve sıfatlara ait nurların bir âhize ve nâkilesi hâline gelir; gelir ve farklı duyup farklı görmeye, farklı hissedip farklılıklar ortaya koymaya başlar.
Evet, eğer bir insanda “sem’” sıfatı tam tecellî etmişse o kimse, tıpkı Hz.Süleyman (aleyhisselâm) gibi canlı-cansız pek çok varlığa ait sesleri duyar..
değişik şifreleri çözer, kodları anlar..
ve onlarla kendi dünyaları çerçevesinde münasebete geçebilir..
evet, Hak tecellîleriyle ufku aydınlanmış bir sâlik görülmezleri görmeye başlar, duyulmazları duyar ve bu mazhariyetin temâdîsi durumunda hep kendi tabiatını aşkın yaşar ve aşkın işler görür.
Yazıcıoğlu Muhammed Efendi böyle bir tecellî kahramanını şu şekilde resmeder:

Yine arz eyledi dilber yüzün kasr-ı celâlîden,
Yine nâlende şeydâyım şarab-ı lâ yezâlîden;
Yine keşf-i hicab etti gözüm, gönlüm cehaletten,
Geru câna nidâ etti nidâ-i zü’t-teâlîden…

4 – Tecellî-i Esmâ: İlâhî isimlerden bazılarının sâlikin gönlünde münkeşif olması mânâsında kullanılan bu tabir; tecellî-i ef’âli, herhangi bir yolculuk problemiyle karşılaşmadan aşan hak erinin –dahasına istidadı varsa– tecellî-i sıfât ufkuna ulaşma yolunda muvakkaten ârâm eylediği bir ara mevhibeler meclâsıdır.
Sâlik, muvakkaten dahi olsa bu ârâmgâha uğrar, ilâhî lütuflarla donanımını ikmal eder ve yürür bir başka mazhariyetler ufkuna.
İşte böyle gönlü, bir veya birkaç ismin tecellîsiyle mamur hâle gelmiş herhangi bir müstaid, mazhar olduğu isimlerin feyzini ruhunda tam duyup hissettiği esnada, o isme bağlı olarak Cenâb-ı Hak’tan ne isterse ona lütfî bir tarzda mutlaka icabet edilir.
Talep ve isteme ondan, icabet ve is’af da Cenâb-ı Hak’tandır.

Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbabını bir lâhzada ihsan eder.
(İbrahim Hakkı)

Bütün tecellîlerde olduğu gibi, tecellî-i esmâ ile alâkalı arz ettiğimiz bu hususların umumu, fevka’l-esbab birer zuhur ve zuhurları da kalbin kadirşinas kriterleriyle değerlendirilecek şekilde ve ancak kalb erbabının anlayacağı mahiyettedir.
Bu konudaki suali de cevabı da ancak kalbi hüşyar olanlar tam anlayabilirler.
İşte mevzu ile alâkalı meçhul bir Hak dostunun mülâhazaları:

Benim dilim bunda lâldir,
Bu ne kîldir ne de kâldir.
Veli söylediğim hâldir;
Anlar bunu erbab-ı hâl…

5 – Tecellî-i Âsâr: Bütün şehadet âleminin esası, mâyesi ve müessiri mânâsında kullanılan bu deyim, küllî-cüz’î, ulvî-süflî bütün sebep ve vasıtalar ve bu esbab ve vesâite bağlı yaratılan her şeyin çehresinde Kudreti Sonsuz’un varlığını aksettirme anlamında bir tecellîdir ve bu tecellînin en etemm, en ekmel şekli de insanın suretinde mütecellîdir..
evet insan, Hazreti Rahmân u Rahîm’i gösteren en câmi bir ayna mahiyetindedir.

6 – Tecellî-i Ef’âl: Bu tabir, Cenâb-ı Hakk’ın bazı fiillerinin, sâlikin gönlünde inkişaf etmesi mânâsında kullanılagelmiştir..
ve önemli bir mazhariyettir.
Ne var ki, seyr u sülûkunu Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelüttehâyâ) bağlı götüremeyenler için bu mertebede bir kısım kaymaların yaşandığı da bir gerçektir.
Tecellî-i ef’âle ayna bir zat, kendi irade ve isteklerine bağlı meydana geliyor gibi gördüğü bazı tasarrufları kendinden bilme vartasına düşebilir.
Bu ise, kazanma ufkunda tam bir kayıptır ve eğer çabuk peygamber vesâyetine girilmezse, ebedî hüsrana sürüklenmesinden korkulur.

Aslında, her hak yolcusu, ilk mevhibelerini Allah’tan bildiği gibi, bu mevhibelere fazlî bir surette terettüp eden semereleri de yine O’ndan bilmeli ve bütün muhasebe sistemini kendi hiçliğine bağlayarak, bir memerr ve bir meclâ olmanın ötesinde nefsine herhangi bir hisse çıkarmaya kalkışmamalıdır; kalkışmamalı ve bilmelidir ki, kendini böyle harika şeylerin mazharı ya da mümessili gördüğü takdirde iki durum söz konusudur:

1.Bütün bu mevhibelerin kesilmesi.
2.Bu ihsanların birer istidraca dönüşmesi.

Her iki hâlde de feyiz kaynağından uzaklaşma olduğu açıktır.
Bu itibarla sâlik her zaman, Sonsuz karşısında tevazu ve mahviyet yolunu seçmeli ve her şeyi O’ndan bilmelidir.
Bu konuyla alâkalı Gavsî ne hoş söyler:

Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken

Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…

Cenâb-ı Hakk’ın, zât, şuûn, sıfât, esmâ, âsâr ve ef’âliyle alâkalı tecellîlerinin yanında sofîler bir de, cemalî ve celâlî tecellî üzerinde durmuşlardır:

1 – Tecellî-i Cemal: Allah’ın, lütuf, ihsan, şefkat, merhamet… gibi isim ve sıfatlarının inkişafında müşâhede edilen “ehadî” tecellîdir.

2 – Tecellî-i Celâl: Hazreti Vâcibü’l-Vücud’un, azamet, ceberût ve ululuğunu aksettiren ve ism-i Zât’ın cilve-i âzamı sayılan “vâhidî” tecellîlerdir.

Bunlardan birincisinin bilhassa Rahîm ism-i şerifiyle münasebettar, ikincisinin de Rahmân ism-i azimiyle alâkalı olduğunda kibâr-ı muhakkikînin ittifakı söz konusudur.

Tecellî ile alâkalı bu kadar mesâil arasında, bazı sofîler onu, sırf mü’min kalblerde beliren bir kısım feyizler şeklinde anlamış ve sadece bu tür envâr-ı guyûb üzerinde durmuşlardır.
Onların, guyûb nurlarının mü’min kalblerde zuhuru dedikleri bu tecellî, mir’âtların veya memerrlerin istidatlarına göre inkişaf eder ve en müstaidlerde her şeyin esasını tam aksettirecek şekilde ortaya çıkar ki, insanın bütün bâtınî duyguları bu tecellîlerle beslenir; latîfe-i rabbâniye, onlarla bir “beyt-i Hudâ”ya dönüşür..
sır, onlarla bir temâşâ noktası hâline gelir..
hafî, onlarla bir halvet koyu olur..
ahfâ, onlarla bir haremgâh hâlini alır.
Aslında insanın iç derinlikleriyle alâkalı bu letâif üzerinde de durmak icap ederdi ama, zannediyorum konuyu burada kesmek daha isabetli olacak…

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِص۪ينَ الْمُخْلَص۪ينَ الْمُتَّق۪ينَ الْوَرِع۪ينَ الزَّاهِد۪ينَ الْمُقَرَّب۪ينَ.
وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ أَجْمَع۪ينَ.

1 “İdrakten âciz kaldığını itiraf etmek gerçek idraktir.” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/252; es-Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/103)

2 Rahman sûresi, 55/29.

Vahiy ve İlham

Vahiy ve ilham, usûl ve furûa müteallik değişik ilim dallarında arîz ve amîk olarak üzerinde durulagelmiş bir konu: Bunlar feyiz ve tecellînin önemli birer buudu olmaları itibarıyla, hemen tedvin döneminden itibaren tasavvufçuların da sık sık başvurageldikleri mevzulardan olmuşlardır.
Öyle ki, mutasavvifîn arasında “tecellî” denilince, daha çok vahiy ve ilham hatırlanmış, birincinin inkıtaa uğraması itibarıyla ortada muhaverelere mevzu olarak sadece ikincisi kalmıştır.

Birine bir şey anlatmak, ima ve işarette bulunmak, elçi göndermek, herhangi bir kimse ile bir başkasının duyamayacağı şekilde sırran konuşmak, kesb üstü bir yolla kalblere ilim ve mârifet ilka etmek, hatta sevk-i ilâhî diyeceğimiz çerçevede bazı ruhları ve daha değişik varlıkları farklı yönlere tevcih etmek ve onları bazı işlerde başarılı kılmak, belli hedeflere yönlendirmek..
gibi çok geniş kullanım alanları olan iki kelimedir vahiy ve ilham.

Usûlcülere göre vahiy; Allah’ın vasıtalı-vasıtasız peygamberlerine nezd-i ulûhiyetinden bazı bilgiler ilka etmesi veyahut mahiyeti bizim için meçhul bazı yollarla nebîlerin kalblerine attığı ruhânî bir kısım sözlerdir ki, vahyin her çeşidini görmüş, duymuş, yaşamış ve onu hakka’l-yakîn seviyesinde temsil etmiş Hazreti “Akrebu’l-Mukarrebîn” (aleyhi ekmelüttehâyâ) bunu: إِنَّ رُوحَ الْقُدُسِ نَفَثَ في رُوعِي – Rûhu’l-Kudüs kalbime üfledi.” şeklinde ifade ederek, hâdisenin ruhî bir alış veriş olduğunu ortaya koymasının yanında, bu alış verişin cereyanı konusunu ve tahakkuk keyfiyetini de sükût geçmiş ve müzakere dışı bırakmıştır.

Kalblere ilka veya üfleme diyeceğimiz vahiy, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât)’a değişik şekillerdeki tecellîlerinden, وَأَوْحَيْنَا إلى أُمِّ مُوسَى (Kasas, 28/7) âyetiyle ifade edilen Hazreti Musa (alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in annesinin kalbine üflenen ilham eksenli vahye, ondan da وَأَوْحَى رَبُّكَ إلى النَّحْلِ – Rabbin bal arısına da şöyle vahyetti.” (Nahl, 16/68) mazmunuyla anlatılan “sevk-i ilâhî” ve teshir mânâlarındaki ihsas ve iş’âra kadar pek çok çeşidiyle gayet geniş bir alanda cereyan eder.

Evet vahiy, bazen herhangi bir kelime ve cümle söz konusu olmadan sırf bir ses, bir işaret, bir ima ve kapalı bir telkinle de gerçekleşebilir ki, biz mutlak “vahiy” sözünü telaffuz ettiğimizde örf-ü şer’îde bilinenin dışında, bunlardan herhangi birini de kasdetmiş olabiliriz: فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيّاً – Onlara sabah akşam tesbihe devam ediniz işaretinde bulundu.” (Meryem, 19/11) veya وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إلَى أَوْلِيَائِهِمْ – Şeytanlar kendi dostlarına değişik telkin ve iş’ârlarda bulunurlar.” (En’âm, 6/121) âyetlerinde anlatılan vahiy, örf-ü şer’îdeki mânâsının dışında, işaret, telkin ve vesvese mânâlarına mahmuldür.

Örf-ü şer’îde vahiy, aşağıdaki şu üç husustan birine ircâ ile gerçekleşegelmiştir:

1. وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللهُ إِلاَّ وَحْياً– Allah, insana vahiy yoluyla konuşur.” (Şûrâ, 42/51) fehvasınca, doğrudan doğruya murâd-ı sübhâniyesini has kullarının kalbine ilka etmekle..

2. أَوْ مِنْ وَرَائِى حِجَابٍ – Veya perde arkasından hitap ederek.” (Şûrâ, 42/51) mazmununca, Hazerât-ı Mustafeyne’l-Ahyâr’ın his ve kulak gibi zâhir ve bâtın alıcılarına emir ve isteklerini duyurmakla..

3. أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِىَ بِإذْنِهِ مَا يَشَاءُ– Ya da aracı bir melek göndererek, dileklerini onun vasıtasıyla elçisine vahyeder.” (Şûrâ, 42/51) ferman-ı celilince de, belli bir şekil ve surete bürünmüş bir mutâ u emini vazifelendirmekle…

Evet, Cenâb-ı Hak emir ve mesajlarını, mükerrem ibâdı sayılan peygamberân-ı izâma, bu üç yoldan biriyle duyurmakta ve çoğunluk itibarıyla bu konuda bir melek istihdam ederek kendi sistemini insanlara talim buyurmaktadır.
Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha bu emin vasıtanın Cibril olduğu üzerinde dururlar, işte böyle bir mutâ u eminle sunulan mesajların daha yüksek ve daha sağlam olduğu kabul edilir.
Aynı zamanda, Allah’la peygamberleri arasında elçilik vazifesi gören böyle bir zat, vahiy gönderenin, gönderilenlere karşı şahidi mesabesindedir ve bu açıdan da, bu yolun bir vahiy şehrahı olduğu söylenebilir.
Zaten başta Kur’ân ve Sünnet olmak üzere bütün dinî kaynaklar, vahyin enbiyâ-i izâma (alâ Nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm) ekseriyet itibarıyla bu şekilde ulaştırıldığı istikametindedir.
Diğer taraftan, vahyin bir muamele-i kalbiye olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değildir ve üzerinde durup düşünmeyi gerektirecek mahiyettedir.
İşte bu şekildeki aşkın ve ulvî bir muamele, özel donanımlı kimselere Hakk’ın hususî bir teveccühüdür ve dünyada hiçbir mevhibe ile mukayese edilemeyecek kadar da yüksektir.
Hakk’ın, seçkin kullarıyla böyle bir muamelesi, nebîde “vahiy” şeklinde, velîde de “ilham” keyfiyetinde tecellî eder.
Tamamen semâvî ve metafizik televvünlü böyle bir mâide-i semâviyede, nebî, velî müşterek gibidirler.
Ama vahiy, objektif hitap mânâsını ihtiva etmekte; şeffaf, şahitle müeyyed, dolayısıyla da bağlayıcı; ilham ise, hususî, yoruma açık, şahitsiz ve bu itibarla da ilzam edici değildir.
Yani nebî vahyi Hak’tan telâkki ettiği gibi velî de ilhamlarını yine O’ndan almaktadır.
Ancak velîye Cibril nâzil olmamakta, dolayısıyla da böyle bir mesaj mülzim bir hitap sayılmamaktadır.

Vahiy ve ilham, insanoğlunun melekî yanını ve fizikötesi derinliklerini işaretlemektedir.
“ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي – Ona (Âdem) Ben kendi ruhumdan üfledim.” (Hicr, 15/29; Sa’d, 38/72) mantukunca Âdem (alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vetteslîmât)’in hilâfetle serfiraz kılınması, esbab-ı mâneviye plânında böyle bir nefhaya bağlı olduğu gibi,

” يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ – Allah, âlem-i emirden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğine indirir.” (Gâfir, 40/15) mazmununca, o aynı zamanda maddî-mânevî bir vesile-i hayattır..
evet ruh, hayatın biricik unsuru olduğu gibi, vahiy de insanlarda hayat-ı mâneviyenin en önemli vesilesidir.
Hazreti Âdem (alâ Seyyidinâ ve aleyhissalâtü vesselâm)’in şahsında insanoğlu bu iki nimetle de payidar kılınmış, yani Âdem ve evlâtları, ilk nefha-i insaniye ile potansiyel halife yapılmış, sonra da bir kısım müstaidlerin vahiy ve ilhama mazhar kılınmasıyla kimileri nübüvvetle, kimileri de vilâyetle şereflendirilmişlerdir.
Burada şöyle bir tevcih ve taksim de söz konusudur: Bu ilâhî nefha ile birinci derecede madde, insanî ruhla şereflendirilmiş; ikinci derecede vahiy ve ilham unvanıyla ifade edilen bu nefha sayesinde, insan tabiatı fena ve kötü huylardan arındırılarak, mehâsin-i ahlâk ile hakikî insan olmaya yönlendirilmiş; üçüncü derecede de bu seviyedeki insanlar, hususî tevcihlerle, ruhların uçuştuğu âlemin üveykleri hâline getirilmişlerdir.

Bu itibarla da denebilir ki, vahiy ile beslenmeyen nesillerin kâmil mânâda hayat-ı insaniyeleri söz konusu olmadığı/olamayacağı gibi, ilhamla köpürmeyen sînelerin de hakikî mânâda hilâfetle (yeryüzünde eşya ve hâdiselere müdahale imkânıyla Allah’a halife olma) serfiraz kılınmaları bahis mevzuu değildir.
Aslında, insanların kalbî ve ruhî hayatları adına vahiy “olmazsa olmaz” bir esas; ilham ise, değişik asırların, değişik toplumların idrak seviyelerine göre onu açan, müphemâtını açıklayan ve mücmel yanlarını tafsil eden, muhtelif çağ ve muhtelif coğrafyaların ihtiyaçlarına karşı lütuflar tecellîsi şeklinde hususî bir teveccüh ve feyezândır.
Kur’ânî renk ve desenle esip gelen, gerçek değerini Kur’ân ve Sünnet muvafakatına bağlayan; susarken kendi sınırlarında kalıp, Kur’ân’a saygıdan dolayı susan, konuşurken de O’nun referans çerçevesi içinde kalan; ama kat’iyen vahyi kendi hesabına konuşturmayan bu çok önemli menbâ, objektif ve zarurî bir bilgi kaynağı sayılmasa da, her zaman erbabı nezdinde bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud” hizmeti göregelmiştir.
Hatta bir kısım fuhûl-ü ulemâ onu, içtihad şartlarının mânevî bir rüknü gibi görmüş, “müctehedün fîh” çok meselede böyle bir feyezânı tercih ettirici bir sebep olarak değerlendirmişlerdir.
Ehlullahın ona bakışları ve ona karşı duydukları saygı ise her türlü izahtan vâreste ve kullanma alanı da oldukça geniştir.
Bu genişlik, biraz da mevcut bilgilerimizin dolu dolu değerlendirilmesine bağlıdır.
Buna, ilmin amele dönüştürülmesi ve mârifetle derinleştirilerek ilâhî mevhibelere açık durulması da diyebiliriz.
İsterseniz bunu, yağmurun arkasındaki rüzgârlara da benzetebilirsiniz.
Bu rüzgârlar estiği veya estirildiği sürece, ilham sağanak sağanak yağmaya başlar, hiç olmazsa çisentileri eksik olmaz.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ ve etemmütteslîmât): “Bildikleriyle amel edene Allah, bilmediklerinin ilmini de ilham eder.” buyururlar ki, buna “kerâmet-i ilmiye” de demek mümkündür.
Sebep durumunda ve mebâdî konumunda olan mücerret ilim, erbabınca “ilm-i zâhir” ve “ilmü’l-kesb”, ikincisi ise “ilm-i bâtın” ve “ilmü’l-irs ve’l-hibe” diye adlandırılmıştır.

Peygamberlerden başkasının ilhamı, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın muhkemâtına uygunluğu ölçüsünde kabule şâyân görülüp şer’-i şerife muvafakatı çerçevesinde tâlî bir esas sayılsa da, sübjektif ve vicdanî bir hâdisedir ve bağlayıcılığı da söz konusu değildir.
Enbiyâ-yı izâma gelen vahiy ise; o, tamamen objektiftir; vicdan, nefis ve maddî ihsasların ötesinde vukuu kat’î ve “ilme’l-yakîn” derecesinde, hatta “ayne’l-yakîn” mertebesinde bir hâdise-i semâviye-i ilâhiyedir..
ve umumiyet itibarıyla da bir elçi vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
” فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى – Derken Allah, kuluna vahyettiğini vahyetti.” (Necm, 53/10) âyetiyle anlatılan -bu, aynı zamanda vahyin geliş yollarından biridir- özel duruma gelince o, müstesna bir kurb kahramanına, vasıtalar üstü hususî bir teveccüh ve miraç hakikatinin ruhuna uygun semâvî bir iltifat ve ekstra bir armağandır.

Bu kabil hususî tebcil ve takdirlerin dışında vahiy, ilk nüzûlünde melek vasıtasıyla gerçekleştiği gibi, daha sonra da büyük ölçüde hep böyle bir muvâcehe ve mukabeleye bağlı cereyan etmiştir; cereyan etmiş ve çok defa bir melek aracılığı söz konusu olmuştur: Melek, getirdiği mesajları Peygamber’in kalbine ilka ettiği gibi, aynı zamanda, vahye esas teşkil eden Kur’ân âyetlerinin nasıl telâffuz ve tilâvet edileceği konusunda da Nebî’ye üstadlık ve rehberlik yapmıştır; nihâî durumu itibarıyla mefdûlün fâdıl’a, hususî bir mânâda muvakkat rüçhaniyetinin gereği bir rehberlik…

Muhyiddin ibn Arabî vahyi, cem’ makamından tafsil mertebesine doğru bir inkişaf sayarak, bu önemli tecellîyi kendi felsefesiyle izaha çalışmış ve neticede her şeyin, icmâlinden tafsile açılımdan ibaret olduğunu vurgulamak istemiştir.
Bir başka esrar kahramanı ise, vahiy tecellîsini ilim hüviyetinden haricî vücud keyfiyetine intikal şeklinde yorumlamıştır ki, böyle bir yorumlamada ona, Hazreti İlm’in özel donanımlı bazı şahıslara hitap telâkkisi içinde vasıtalı-vasıtasız, ama mutlaka irâdî olarak feyezânı diyebiliriz.

İlham, i’lâma göre bâtınî bir bildirme olup, feyiz yoluyla kalbe ilka edilen ilim ve irfan demektir ki, şer-i şerifte hüccet ve delil sayılmadığı gibi ilzam ediciliği de söz konusu değildir.
İ’lâmda, cehd ü gayret ve kesbin esas sayılmasına karşılık, ilhamda irade, cehd ü gayret ve kesbin şart-ı âdî plânında murââtları bahis mevzuu olsa da mesele tamamen mevhibe yörüngeli cereyan etmektedir.
Ayrıca ilham, vahyin aksine büyük ölçüde vasıtasız kalbe ilka edilmekte ve hususî bir muhavere veya muhabere şeklinde gerçekleşmektedir ki, vasıta söz konusu olduğu durumlarda bile bu vasıtanın görülmesi, şehadeti ve rehberliği asla bahis mevzuu değildir..
evet; cumhura göre vahiy melekleri, peygamberlerden başkasına inmez, onlara görünmez ve onlara mesaj getirmezler…

İlhamın, ilham erleri ve bir de onlara güvenip itimat edenler için vuzuh ve inkişaf isteyen bazı konularda tenvir ve tavzih ölçüsünde müessiriyeti müsellem olsa da böyle bir tavzih ve tenvirin de Kitap ve Sünnet’e muvafakatları şarttır.

Aslında, hem vahiy hem de ilham, hususî donanımlı müstesna bazı fıtratlara Allah’ın özel bir ihsanıdır..
ve bu ihsandan maksat da, o ihsanın televvünleriyle kavlî ve hâlî murâd-ı sübhânîye tercümanlıktır: Nebî de, velî de bu âriye mazhariyeti, Hakk’ın murâdâtını anlatıp temsil etmede kullanır ve kat’iyen kendilerine bir pâye çıkarmayı düşünmezler.

Evet, Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’nin de dediği gibi, Cenâb-ı Hak’tan gelen vahiy ve ilham feyezânının duyulup alınması, hususî bir tabiat ve donanıma vâbestedir.
Böyle hususî bir donanım sayesinde ancak insanın beden ve cismaniyetinin belli buudları sayılan ve bir anlamda fena huyların da kaynağı kabul edilen bazı duyguları vazife-i fıtratlarıyla sınırlandırıp had altına almak mümkün olacaktır ki, insanın rûhânî derinlikleri inkişaf edip ortaya çıkabilsin.
Mesâvi-i ahlâk kaynaklarına karşı böyle bir tavır alınması ve meâlîye açık insan ruhunun önünün açılması ölçüsünde, insanoğlu da, tıpkı rûhânîler gibi değişik tecellî dalga boyundaki esintileri duyacak hale gelerek, pek çok gaybî şeylere muttali olup zaman-mekân üstü bir ufka yükselebilir.

Peygamberler, bu sahanın erişilmez ve müstesna kahramanlarıdırlar.
Bu müstesna kâmetlerden sonra da Hakk’ın yerde ve gökteki mükerrem ibâdı sayılan evliyâ, asfiyâ gelir ki, bunlar kendi içlerinde teşkil ettikleri ebrâr ve mukarrabîn sınıflarıyla, birer âhize ve nâkıle gibi, murâd-ı ilâhîyi alır, aldıklarını çevrelerine duyurur ve her zaman yoldakilere rehberlikte bulunurlar.

Âyân-ı Sâbite ve Âlem-i Misal

Her şeyin özü, esası, zâtı mânâlarına gelen ayn, çoğulu “âyân”, “sâbite” kelimesine muzaf kılınıp “âyân-ı sâbite” şeklini alınca “hakâik-ı eşyâ-yı ilmiye” diyebileceğimiz Hz.Âlem-i ilmiyede esmâ-i ilâhiyenin sûret-i tecellilerinden ibaret olup hakâik-i mümkinâta dair ilmî vücudlar çerçevesinde zâtlar ve mâhiyetler demektir.
Bu mânevî sûret ve ilmî hakikatlerin, Hz.Zât’la zamânî gibi görülen münasebetleri zaman itibarıyla değil, bizzattır; evet ilm-i ezelîdeki bilinenlerle, zamana bağlı taayyün, birbirinden farklı şeylerdir.
İlm-i ilâhîde mevcut olan her şey, min vechin vücud, râyiha ve hususiyetini teşemmüm etmiş bulunsa da hâricî vücud nokta-ı nazarından mümkin unvanıyla mevcud-u mukayyet ve mâdûm arası bir konum ihrâz etmektedir.

Sofiye ve bir kısım mütekellimîn -umûr-u âliye’ye ait bu kabil mevzuları ifadede elfaz ve kelime yetersizliği mahfuz- âyân-ı sâbite ve bu sabit ayn’lara ait istidatların mevcudiyetlerine esas teşkil eden mevcud u meçhul ve tamamen “sırrullah” diyebileceğimiz tecelliye -daha önce de geçtiği üzere- “feyz-i akdes”, bütün bu hakâik-i ilmiyenin, hariçte zuhûrunun kaynağı sayılan tecelliye de “feyz-i mukaddes” demişlerdir; demiş ve bu mülâhazalarla, bir yandan âyân-ı sâbite ile mümkinât-ı mevcûdenin aynı şey olmadığını hatırlatmak istemiş, diğer yandan da zuhur ve tecelli farklılığını ihtar ederek panteizm ve monizm mesleklerinin varlık hakkındaki yanlış yorumlarına karşı mevcudâtın mebde ve mesîri ile alâkalı Kur’ânî tevcihi ortaya koymuşlardır.

Zannediyorum, pek çok konuda olduğu gibi bu mevzuda da çok defa ifratlara-tefritlere girildiğinden, hakâik-i âliye-i ilâhiyedeki umûmî muvâzene korunamıyor ve çok tehlikeli yanlışlıklar yapılıyor: Her şeyi, o muhît meşîet ve kâhir kudretin tecellisine bağlı yorumlayanlar, kesreti bütün bütün görmezlikten gelerek, umum eşyayı O’nun zuhurundan ibaret sayıyorlar; esbâbı olduğundan fazla öne çıkararak her şeyi kesrete bina edenlerse mazhar, meclâ ve memerri masdar zannederek her hâdiseyi bir kısım natüralist mülâhazalara ircâ ediyorlar.
Aslında, varlıktaki vahdet, tecellinin kaynağındaki birlikten; mazharlardaki farklılık ve çokluk da ilm-i ilâhîde eşyanın modelleri diyebileceğimiz âyân-ı sâbiteye göre kudret ve iradenin farklı tasarruflarından ileri gelmektedir.

Bir nesnenin esasları kendinden, zâtı itibarıyla var olması başka, onun Hz. “İlim” ve “Vücud” tecellileriyle farklı aynalarda farklı görüntüler sergilemesi daha başkadır.
Böyle bir farklılığı sezebildiğimiz takdirde, vücud ve şuhûd mülâhazalarının dayandığı esasları bir mânâda görmek mümkün olabileceği gibi, sûret ile hakikat arasındaki ayrılığı ve var edip ayakta tutanla var olup onunla kâim bulunanı idrak etmek de mümkün olacaktır.

Bu farklılığı biraz da avam üslûbuyla şöyle açabiliriz: Varlık ve eşya, kendi zâtları itibarıyla mâdûm, Hakk’ın ziya-i vücudunun gölgesi veya gölgesinin gölgesi olması açısından da mevcut sayılırlar.
Vücûd-u sûrî başkadır, vücud-u hakikî başka: Sûretler, şekiller O’nun atıyyelerinden birer akistirler; ne O’durlar ne de O’ndan müstağnidirler.
O, “var olun!” dedi var oldular.
Feyzini kestiği anda yok olur giderler.
Ne hulûl, ne ittihad, ne tecessüm, ne tecessüd ne de rûh-u sârî; O’nun esmâ ve sıfâtı bütün mevcudâtın hakikî medârı..
işte hepsi o kadar…

“Sûrete nazar eyler isen “sen” ile “ben” var,
Ammâ ki hakikatte ne sen var ne de ben var.” (Anonim)

Şimdi, var edip ayakta durduran O “Hayy u Kayyûm” olduğuna göre, kimin haddine düşmüş zâtî varlık iddiasında bulunabilsin.
Her nesnede O’nun vücud ve ilmi birer esas ve kaynak, bütün varlık ve eşya farklı birer ayna ve bu aynalarda sürekli bozma-yapma-şekillendirme mânâsında tecelli eden de ilâhî esmâ..
insanoğlu bu aynaların en câmii ve mücellâsı, Hz.Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ise, en kâmili ve muhtevâlısıdır.
İşte size bu mülâhazayı aksettiren kâili meçhul hoş bir söz:

“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Âyân-ı sâbite, yukarıda da temas edildiği gibi, “taayyün-ü evvel”den kat-ı nazar, min vechin mâdûm sayılan umûr-u mümkinedendir.
Sâbit ayn’lar, zuhur hâlinde hafî ve bilinmezdirler, vücûda geldiklerinde de kendi nefisleri itibarıyla mâdûmiyetlerini devam ettirirler.
Bir sultanın icraatında onun vezirleri birer perdedarlık vazifesi gördükleri gibi, Hz.“İlim” ve “Vücud”un tecellisinde de sebepler o türden birer perdedardırlar.
Bu perdedarlık -Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle-[1] aklın zâhirî nazarında, izzet ve azametin umûr-u hasîseye bizzat mübaşeretine karşı tekvînî bir tenzih olduğu gibi, potansiyel olarak hilâfetle serfiraz kılınmış bulunan insanoğlunu da böyle önemli bir konuda -Allahu a’lem- irşad içindir.

Dünya dediğimiz bu kevn ü fesat âleminde var ve yok olmalar gibi, âyân-ı sâbite ufkunda da irâdî olarak kahr u lütuf tecellileri birbirini takip etmektedir; etmekte ve kahrdan idamlar ve lütuftan da icatlar meydana gelmektedir.
Âyân-ı sâbite ve misâlî modellerdeki bu tebeddül ve tağayyür, hâricî vücudla şereflendirildikten sonra da devam etmekte ve âdeta her şey sâbit ayn’lar kaynağından fışkırarak misâlî levhalar hâlini almakta, müteâkiben de bu berzahî motifler, kendilerine göre farklı vücud urbaları giyerek daha değişik buudlarda âyinedarlık vazifelerini sürdürmektedirler.

Ziyâ-zulmet, hayır-şer, saîd-şakî hemen hepsi bu âyân-ı sâbiteden akseden misâlî levhalarda bellidirler; ancak, ziyânın ziyâ, zulmetin zulmet, hayrın hayır, şerrin şer, saîdin saîd, şakînin de şakî kabul edilmesi hâricî vücud ve teklif altına giren varlıklarda onların bu teklif âlemindeki temâyüllerine bağlanmıştır.
Ortaya çıkıp teklif altına girecekleri âna kadar onlar hakkında, Allâmü’l-Guyûb’dan başkasının şudur-budur diye hüküm vermesi doğru değildir.
“Mustafeyne’l-Ahyâr”ın, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bilmeleri ise bu konuda bir istisna teşkil etmektedir..
ve bizi bağlayan kaidelerin, kuralların üstünde cereyan eden bir hâdisedir.
Hz.Allâmü’l-Guyûb’un beyanları bazen âyân-ı sâbiteye, bazen de vücûd-u hâricîye taalluk ettiğinden, dikkatle bakmayanlar iki hâdiseyi birbirine karıştırabilirler.
Kur’ân’ın şeytan hakkında mâkablinden kat’-ı nazar ederek: ” كَاَنَ مِنَ الْكَافِرِينَ – O, kâfirlerdendi.” fermanı, onun sâbit ayn’lar arasındaki durumu itibarıyla; sibâkıyla irtibatı içinde ” اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ – Kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” [2] beyanı ise, teklif âlemindeki şekâvet sebeplerinin ortaya çıkmasına göredir.

Her zaman olmasa da, bazen evliyâullahın âyân-ı sâbitedeki ahvâli, açık veya rüyalarda olduğu gibi bir kısım sembollerle müşahede etmeleri, onlara fevkalâdeden bir lütuf ve hususî bir tecellidir.
Bu seçkinlere bazen, daha sonra olacak şeyler bildirilerek onlara ait hususiyet ihtar edilmiş olur.
Bazen, zuhur edecek hâdisenin keyfiyetine göre bu temkin kahramanlarına teyakkuz sinyalleri verilir.
Onların gönülleri tazarru ve niyaza yönlendirilir.
Bazen de esbâb ve Müsebbibü’l-Esbâb konusundaki muvazeneyi koruma adına onlara tembihte bulunulur ve haslar üstü hasların nazarları hakikî tevhide yönlendirilir.

Âyân-ı sâbite ile alâkalı bu bilgiler ve bu müşahedeler, mustafeyne’l-ahyâra çok defa misâlî levhalar hâlinde arz edilir.
Bu levhalar bazen, daha sonraki haricî vücud çerçevesine tam uygunluk içinde tecelli eder; bazen de mânâ ve muhtevalarına göre bir kısım sembollerle.
Sembollerle ifade edilen hususların, açık olmayan rüyalar gibi tevile ihtiyaçları vardır.
Bu teviller de, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’daki anahtar kelimeleri bilmeye veya keşfe vabestedir.
Aksine, ortaya atılan yorumlar “racmen bi’l gayb” olması itibarıyla Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a karşı saygısızlık demektir.
Ne şekilde olursa olsun, âyân-ı sâbiteye ait mânevî sûret ve modellerin akis ve temessül ettikleri âlem veya merâyâya “âlem-i misâl”, bu âlemde şekillenen resimlere de “suver-i misâliye” denir ki, daha sonraki -böyle bir zaman mülâhazası bize göredir- hissî ve maddî sûretler bu mânevî heyetlerin tecessüm veya gölgesi mahiyetindedir.
Bu sûretlerin sırf rûhânî ve latîf olanına “mutlak misâl âlemi”; mufassal, mücessem ve tekâsüf etmiş olanına da “mufassal misâl âlemi” denilegelmiştir.

Ayrıca âlem-i misâli, varlık ve hâdiselerin mânevî sûretler halinde, kendi özel kılıflarıyla ihsaslar dünyasına girmeleri, görülüp hissedilmeleri, hatta bir kısım tesirlerle kendilerini zâhir veya bâtın hâsselerimize duyurmaları şeklinde de yorumlayanlar olmuştur ki, ruh ve melâikenin belli sûretlerde temessülleri bu hususa birer örnek teşkil edebilir.
Evet, emir ve ruh âlemine ait nice basit (mürekkep olmayan) mâhiyetler vardır ki, bunlar mazhar oldukları isimlerin müsaadesi ölçüsünde ilâhî irade ve meşîete bağlı temessül edip tıpkı cismânî varlıklar gibi görünebilir ve fizîkî dünya üzerinde -esbab açısından- tesir icrâ edebilirler.
İlmin süt şeklinde[3], İslâm’ın muhteşem bir kap mahiyetinde[4], Kur’ân’ın bal ve turunç keyfiyetinde[5], düşmanlık duygusunun yılan-çıyan sûretinde temessülü ile alâkalı pek çok âsâr vârid olmuştur.

Sofîler, âlem-i misâl alanını biraz daha açarak şu mütalâada bulunurlar: Âlem-i misâl, dünya-ahiret arası mutavassıt bir mekân, taayyün-ü sânî (ayrı bir yazı konusu), nüfûs-u nâtıka, ervâh-ı kudsiye-i mücerrede (ruhların cisimlerle münasebete geçmeden önceki lâtîf hâl ve keyfiyetleri) madde-mânâ arası berzah âlemi vs..
bu mütalâalara göre misâl âlemi, mânâ ve mahiyetlerin belli bir taayyünle yeni bir hüviyet ve yeni bir keyfiyete ulaşmak için geçtikleri berzahî bir köprü, fizik ve metafizik dünya arasında sırlı bir koridor, birbirinden farklı iki buud ortasında bulunan hâil ve perde, mücerred hakikatlerle müşahhas varlıkların iltisak noktası, duyulup hissedilmeyenlerle duyulup hissedilenleri birbirinden ayıran ufuk..
ayrıca berzahı, meânî ve mücerred hakikatlerin urba giyme hazîresi görenler de olmuştur.
Mücerred mahiyetler, hâricî vücud atlasıyla berzahta tanışır ve daha sonraki âlemlere de bu rıhtım ve bu rampadaki donanımlarla yürürler.
Zaten ona berzah denmesi de böyle bir ara âlem olması itibarıyladır.

Sözlüklerin berzaha yükledikleri; iki şey arasındaki hâil, iki denizi birbirinden ayıran dil, hâciz ve engel gibi mânâların yanında ona, dünya ile ahireti birbirine bağlayan özel koridor, ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden ve gidip haşr u neşre dayanan uhrevî vetire; âlem-i ervâh ve meânî-i mücerrede ile cismâniyet âleminin iltisak noktası; kalb ve ruh ufkuyla nefsânî hayat ortasındaki geçit diyenler de olmuştur.

Evet, varlıklar, “taayyün-ü evvel”le başlayıp zâhirî kılıf ve hâricî vücud yolunda ilerlerken, âdeta metamorfoz geçiriyor gibi farklı bir mahiyet ve farklı bir hüviyete sıçradıkları/sıçrayacakları her rampaya berzah dendiği gibi her şey ve her nesnenin -donanımına göre- ebediyete yürüme yolundaki o uzun menzile ve insanlar için kabirle başlayan hayata da berzah denmektedir.
Birinci mülâhaza itibarıyla o, ruh ve ceset arasında, mücerred ve müşahhas ortasında bir köprü; ikinci mülâhaza açısından da dünya ve ahiretin birleşik noktasında, gayb ve şehâdet âlemi karışımı, ötelere açık rıhtımların başında bir intizar salonu gibidir.
Herkes o köprüden gelip geçecek ve Hakk’ın diledikleri de gidip o intizar salonuna uğrayacak; sonra da donanım ve kazançlarına göre öbür âleme yürüyecektir ve yürümektedir.

Berzah dendiğinde bizim anladığımız mânâlar bunlardır.
Bazı mutasavvıfîn “berzahu’l-câmi” diye ayrı bir berzahtan daha bahsederler ki o bütün berzahların aslı, esası mânâsında istimal edilen bir tabirdir ve “tecelli-i vâhidiyet” ya da “taayyün-ü evvel”in başka bir unvanı olarak kullanılagelmiştir.
Berzah-ı câmi, bazılarınca “berzah-ı evvel”, “berzah-ı âzam”, “berzah-ı ekber” adlarıyla da yâd edilmektedir.
Bu berzahın özü, esası, insanî ruh ve mânâ; çekirdeği ve meyvesi de Hakikat-i Ahmediye (aleyhi ekmelüttehâyâ)’dır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle[6] O’nun nûru, kâinat kitabını yazan kalemin mürekkebi, varlık ağacının hem çekirdeği hem meyvesi, cennetlerin anahtarı, cehennem yollarının aşılmaz sûru, gönüllerdeki itminân hissinin kimyâ-yı saadeti ve insanî kemâlâtın da aldatmayan biricik rehberidir.

عَلَيْهِ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَكْمَلُ الصَّلَوَاتِ
وَأَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ وَأَشْرَفُ التَّحِيَّاتِ

[1] Bediüzzaman, Sözler s.263 (16.Söz’ün 3.Şua’ı), 380, 381 (22.Söz’ün 2. Makamının 1.Lem’ası), 969 (Lemeât “Sebep Sırf Zâhirîdir”); Lem’alar, 30. Lem’anın 7.İşaretinin 2.Remzi.

[2] Bakara sûresi, 2/34; Sâd sûresi, 38/74.

[3] Bkz.: Buhârî, ilim, 22, fezâilü ashâbi’n-Nebî 6, ta’bîr 15-16, 37; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 16; Tirmizî, ru’yâ 9, menâkıb 17; Dârimî, ru’yâ 13; Müsned, 2/83, 154.

[4] Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, fezâilü ashâbi’n-Nebî 5, 6, ta’bîr 28, 29, tevhîd 31; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 19; Müsned, 2/28, 39, 89, 104, 107, 450.

[5] Bkz.: Buhârî, et’ime 30; fezâilü’l-Kur’ân 17, 36, tevhîd 57; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 243; Tirmizî, edeb 79; Ebû Dâvûd, edeb 16; Nesâî, îmân 32; İbn Mâce, mukaddime 16; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 8; Müsned, 4/397, 404, 408.

[6] Bediüzzaman, Mektûbât, 24.Mektubun 2.Zeyli’nin Hâtimesi.

Ulvî Âlemler

Halik’in namütenahi isimleri olduğu gibi o esma ve arkalarındaki sıfatların birinci, ikinci ve üçüncü… derecede tecelli alanları ve taayyün noktalarının bulunduğu da bir gerçek.
Bu âlemler, hem bizim idrak ufkumuz hem de kendi mânâ ve muhtevaları itibarıyla aşkın âlemlerdir.
Âlem-i mülk ve âlem-i şehadete dair, her zaman net bazı şeyler bilmemiz mümkün olsa da, lâhut, rahamût, ceberut, melekût âlemleriyle alâkalı ne keyfiyet çerçevesinde ne de kemmiyet plânında açık bir şey söylememiz oldukça zordur.
Bu konudaki bütün mülâhazalar, Kitap ve Sünnet’in belirleyici temel esaslarına sadık kalınarak tamamen keşfe, müşahedeye, mükâşefeye bağlı beyanlardır.

İlim nazariyesi (epistemoloji) açısından Allah’tan gayrı zâhir-bâtın, lâtif-kesif, meşhud-gayrimeşhud, canlı-cansız, dünyevî-uhrevî her şeye âlem denir.
Yukarıdaki çerçeve içinde bütün varlık ve onun perde arkası, Hazreti Zât’ın varlığının delili, icraatının belgeleri, kemâlinin aynaları, kaderi plân ve programının kitap ve defteri, belli bir tafsil adına her şeyin mahall-i taayyünü, aynı zamanda sıfat ve isimlerinin tecelli alanı olması itibarıyla görünen-görünmeyen hemen her şey O’na ait derin izler, emareler, nişanlar taşıdığından, hatta O’nü haykırdığından O’nun şahitleri mânâsına âlem unvanıyla yad edilmiş, hepsine birden “avalim” veya “âlemin” denmiş; akıl, ruh, nefis, şuur, his ve idrak gibi O’nun “Ol!” deyivermesiyle meydana gelen emir kaynaklı şeyler âlem-i emre bağlanmış; maddî, cismanî, terkip ve tahlil hususiyetlerini haiz, müddete vabeste arzî ve semavî bütün nesneler de âlem-i halk çerçevesinde mütalâa edilmişlerdir.

Bu taksime bağlı ve bir mânâda onun içinde, “âlem-i şehadet”, “âlem-i gayb” diye bütün avalime esas teşkil eden iki ana âlem daha vardır ki, zikredeceğimiz bütün âlemler onların birer şubesi mesabesindedir:

1) Gözle görülmeyen ve zahirî duyu organlarımızla hissedilmeyen, gayb âlemi ki, başta lâhut, rahamût, ceberut, melekût âlemleri olmak üzere, görülmezlik ve duyulmazlığın değişik basamaklarında yerlerini alan ve farklı unvanlarla yad edilen, mânâ âlemi, ruh âlemi, misal âlemi, berzah âlemi ve bâtınî, lâtif, nuranî daha bir sürü âlem hep bu gaybî âlem çerçevesinde mütalâa edilegelmiştir.

2) Gözle görülebilen ve zahir duyu organlarıyla hissedilebilen şehadet âlemi ki, âlem-i halk, âlem-i mülk, âlem-i madde, âlem-i cisim, âlem-i suret, âlem-i kesafet, gibi değişik ad ve unvanlarla yad edilen ne kadar âlem varsa hemen hepsi bu âlemin birer fakültesi durumundadır.

Âlem-i gayb ve âlem-i şehadet, âlem-i emir ve âlem-i halk birbirinden farklı unvanlarla anılsalar da, bunlar iç içe âlemlerdir ve biri diğerinin zahirî buudu, öbürü de berikinin bâtınî derinliğinden ibarettir.
Ancak, sıfat ve esmâ-i İlâhiyenin, hatta şe’n-i Rububiyetin birer mahall-i tecellisi ve farklı mertebede birer taayyün faslı sayılan bu âlemler tamamen birbirinden ayrı hususiyetler arz etmektedirler.

Ehl-i tahkike göre varlığın, hususiyle insanoğlunun değişik vilâdet mertebeleri vardır:

Bunlardan birincisi, esma ve sıfatın ilk zuhuru mertebesi; ikincisi, esnaf-ı melekûtun ceberut basamağında tulûu derecesi; üçüncüsü, cisim ve cevherlerin melekût burcunda bürûzu kademesidir.
Böyle bir gelişme ve inkişaf tasavvuf ve bazı felsefî ekollerdeki “nüzul” ve “urûc” mülâhazalarına benzese de, urûc ve nüzûlla alâkasının olmadığı açıktır.
Zira bunlar, birer taayyünün unvanı olarak zikredile-gelmişlerdir..
ve aynı zamanda seyr u sülûk-i ruhanîde de sâlikin “bekâbillah”a kadar uğrayacağı menzilleri işaretlemektedirler: Hak yolcusu, asar âleminden ef’âle, ondan esma ve sıfata, ondan da “bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin.” (Bed’u’l-Emâlî) tecelli-i Zât’a urûc eder.
Buna, âlem-i mülkten âlem-i melekûta, ondan âlem-i ceberut ve âlem-i rahamûta, ondan da “fenâfillah-bekâbillah” ufku şeklinde yorumlanan âlem-i lâhuta, bir mârifet, bir zevk-i ruhanî seyahati de diyebiliriz.
Hakikî bekâbillah âlem-i melekûtu duymakla başlar ve kalbî, ruhî hayat mertebesini tam ihrazla da daha ötelere devam eder gider.
Nihayet varlığını, O’nun ziyâ-i vücudunun bir gölgesi görebilecek mülâhazalara ulaşınca da “min vechin” seyahat sona erer.
Biz şimdi, farklılıkları çerçevesinde, yukarıdan aşağıya -konuyu biraz da kendi idrak ufkumuza bağlıyoruz- “bî kem u keyf” bu inkişafı takip etmeye çalışalım:

1) Âlem-i Lâhut: İcmalî tarif çerçevesinde, âsârıyla müberhen, esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, tasavvuru nâkâbil-i idrak, gaybu’l-gayb, kenz-i mahfî, âlem-i ıtlak, gayb-ı mutlak, hakikatü’l-hakayık unvanlarıyla bilinen vâhidiyetin (Bazıları ehadiyet demede ısrar ediyor) mahall-i tecellisi âlemler üstü bir âlemdir.

Bir diğer yaklaşımla âlem-i lâhut; bizim varlığımızın, varlık basamaklarından birini ihraz edişimizin, gayb ve şehadet âlemlerinin, onlara ait bütün hususiyetlerin, hatta bizim ihsaslarımızın, duygularımızın, düşüncelerimizin, zâhir-bâtın latifelerimizle alâkalı faaliyetlerimizin biricik feyiz kaynağı ve “Allah” ism-i şerifine bakan aşkın bir âlemdir.
Bütün şuunât-ı ilâhiye, sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i hüsnânın da mahall-i icmali -bu da yine kelime yetmezliğinden kaynaklanan fakir bir ifade- ve birleşik noktası mesabesindedir.
Evet bu âlem, bilmutabaka bir tecelli-i Zât âlemidir; ama, bittazammun ve bililtizam diğer bütün âlemlerin de biricik kaynağıdır (Burada icmal ettiğimiz, tecelli-i Zât, tecelli-i şuun, tecelli-i sıfat ve tecelli-i esma konuları üzerinde daha önce durmuştuk).
Ve tecelli, taayyün itibarıyla da bu ilk ve muhit âlem, aynı zamanda “ubudiyet” mülâhazasını da hatırlatan bir âlemdir.
Yani ulûhiyet hakikati, mâbudiyet, maksudiyet, mahbubiyet mânâlarını da hâvi bulunduğundan bu âlem, Kur’ân’ın emir ve tavsiyeleri çerçevesinde Hakk’a ubudiyeti de tazammun etmektedir.
Evet Allah, Allah olduğu için aynı zamanda Mâbud’dur, Maksud’tur, Mahbub’tur…

Lâhut, Zât-ı Ulûhiyet’in câmi bir aynası olması itibarıyla ezelden ebede değişmezliği haizdir.
Evet, o âyine-i ezel olduğu gibi tecellî-i lâyezaldir.
Tarih boyu değişik düşüncelerden ubudiyet şekilleri doğagelmiş ve bu ubudiyetlere merci olmak üzere farklı mâbudlar uydurulmuştur.
Ne var ki birer birer doğan bu ubudiyetler, mevsimi gelince veya miadı dolunca hemen hepsi unutulmuş, mâbud kabul edilen bütün ilâhlar hafızalardan silinip gitmiş; sadece ve sadece o Vahid u Ehad, o sıfât-ı ulyâ ve o esmâ-i hüsnâ sahibi Zat-ı Ecell ü A’lâ baki kalmıştır.
O, ezelîdir; ezelî olduğu için de ebedîdir; kıdemi sabit ademi de mümtenidir..
ve işte lâhut âlemi de böyle bir tecellinin biricik mir’ât-ı mücellâsıdır.

Bir diğer yaklaşımla lâhut âlemi, kâinatın heyet-i mecmuasında görülen/görülebilecek olan, maddî-mânevî her şeyin vücudunu, evsafını, hususiyetlerini, mebdeini, meadını, gelişimini, değişimini, inkişafını ve akıbetini câmi ilk mahall-i taayyün -yine dîk-i elfaza takıldık- ve icmalî ilk ayine-i tecellidir.

2) Âlem-i Rahamût: Küre-i arz üzerindeki hayvanat ve nebatatın varolmaları, hayata mazhariyetleri, yaşamaları, üremeleri ve bütün bu merhalelerin hemen hepsinde apaçık müşahede edilen uyumları, âhenkleri, insicamları, intizamları gibi hususlar., sonra insanoğlunun ruhanî ve cismanî letâif ve uzuvları itibarıyla mazhar olduğu şefkat, merhamet, inayet, riayet., gibi özel bütün teveccühler hep bu ikinci taayyün diyeceğimiz rahmaniyet ve rahimiyetin mahall-i inkişafı olan âlem-i rahamûta bakmakta, bu âlemin menfezleriyle teveccühe teveccühle mukabeleyi ifade etmekte ve o yolla beslenmektedir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hakk’ın ehadiyet ve samediyetinin, bütün kâinat ve eşyadaki umumî, mutlak, fakat inkişaf ve tafsile açık zatî teveccühleri lâhutiyete ait bir tecelli -tecelli demek de doğru ise- her nesne ve herkesin belli ölçüde ve istidadına vabeste olarak yine onun rahmet, şefkat, himaye, inayet, riayet ve sıyânetinden istifaza ve istifadesi ise -vahidî ve ehadî tecellilerin farklılığı mahfuz- rahamût ufkundan akseden bir cilvedir.
Rahamût âlemi tamamen, sıfat ve esma dairesine bakmaktadır.
Rahmaniyete nisbeti açısından sıfât-ı Zât’ın daire-i hâssı, rahimiyetle münasebeti itibarıyla da sıfât-ı fiile mahsus bir tecelli alanı mesabesindedir.
Rahamûtun, Cenâb-ı Zât’ın, gazabına sebkat eden engin, vâsi, hatta namütenahi rahmetinin mebde’den müntehaya her tekevvün ve her şe’n adına bir mebde-i taayyün olduğunu söylemek de mümkündür.
Evet, Hazreti Zât’ın rahmaniyeti, O’nun fevkalâde merhametli olduğunu, rahmet ve şefkatinin sınırı, haddi ve nihayetinin bulunmadığını ifade ettiği gibi, o rahmaniyetin mahall-i tecellisi olan Rahamût da olabildiğine engin, şamil ve her şeyi kucaklayan bir mahall-i rahmet -vasfına tam muktedir değiliz- olduğunda şüphe yoktur.
Rahimiyet sıfatının, fiilî ve amelî bir durumu haiz olması açısından rahamût âlemine, her şeyin ilm-i vücud merhalesinden -böyle denebilecekse- ötelerin en son noktasına kadar, varlıkla alâkalı, her şey ve herkesin liyakati ölçüsünde ona mütemâdî tecellilerin kaynağı demek uygun olur zannediyorum.
Rahmaniyet ve rahimiyetteki farklılıklar açısından rahamût âlemi birinci sıfat itibarıyla ezele, ikinci sıfat açısından da lâyezale bakar.
Evet, her şeyin ilk yaratılışında mazhar olduğu cebrî lütfîler, ihsanlar Hazreti Zât’ın rahmaniyetine bağlı asardır ve bu asardan mahrum herhangi bir varlığın mevcudiyeti de söz konusu değildir.
Her şey vücuduyla, hususî vasıflarıyla, yaşamasıyla, üremesiyle, neslini devam ettirmesiyle rahmaniyet çizgisinde rahamûta; herkesin sa’y u gayret, cehd ü hareket ve aktivitelerine terettüp eden ikramlar, ihsanlar, teveccühler, cennetler ve Cemalullah’a mazhariyetler de ona rahimiyet ufkundan bakmaktadır.

Hem âlem-i lâhut hem de âlem-i rahamût birer bilme; bilip rahmet, şefkat, inayet., gibi cebrî lütfî tecellilerle kendini bildirme, sonra da bütün bunları nazara vererek gönülleri ubudiyet-i kâmileye hazırlama, yönlendirme âlemleridir.

3) Âlem-i Ceberut: İlâhî isim ve sıfatların tecelli alanı olarak bilinir.
Ona; âlem-i vahdet, berzah-ı kebir, hakikat-ı Ahmediye, ruh-u a’zam, ruh-u küllî, zıll-i evvel de denmektedir.
Bazı sofiye, âlem-i ceberûtu tamamen esma ve sıfat dairesinden ibaret görüp, onu âlem-i lâhut ve rahamût arasında veya lâhut ve melekût ortasında bulunan ilâhî kudret ve azamet âlemi olarak yorumlamıştır.
Bu âlemin semavî ve manevî olduğunda şüphe yok.
Ancak böyle bir âlemin, Hermes’in semavî mülâhazaları ve Eflatun’un İdeler alemiyle münasebetinin olmadığı da açıktır.
İbrahim Hakkı Hazretleri’ne göre ceberut âlemi, bütün âlemlere nazır, kürsînin üstünde ve arş-ı a’zamın altında -altla-üstle her ne kastediliyorsa- manevî bir âlemdir.

Bu mütalâalar çerçevesinde, melekût âlemi kürsînin altında tasavvurlar üstü, aşkın lâhut âlemi ise, istiva-i arş mazmununa bağlı ve “fevk-taht” mülâhazalarından müberrâ, her şeyin üstünde.
Rahamût âlemine gelince o ayrı bir mahall-i tafsil ve inkişaf; ceberut âlemi ise, rahamût âleminin önünde veya yanında bir âlem-i azamet ve hakimiyettir…

Kaza ve kader hâdisesinin ceberut âlemi ile hususî bir münasebeti vardır.
Bu münasebet, kadere mevzu şahıslar planındaki hâdiselerle de dolayısıyla alâkalıdır.
Âlem-i ceberut, hemen bütün eşya ve hâdiseler adına saf ve lâtif bir âlemdir.
Bu itibarla da onun âlem-i mülk ve melekûta bir fâikiyeti vardır.
Bu âlemde bütün varlık ve hâdiseler külliyet plânında bir vetire takip ederler; alttaki melekût ve mülk âlemlerinde ise, cüz’iyat ve teferruat dairesinde bir gelişme ve inkişaf gösterirler.

4) Âlem-i Melekût: Emir âlemi, ervah âlemi, berzah âlemi, son taayyün ve ruh-i izafî ufku da diyeceğimiz lâtif varlıklar âleminin son mertebesi ve âlem-i mülkün de tavanı mesabesindedir.
Bu şekilde bir tasnif ve tertip; zât, sıfat ve ilâhî isimlerin tecelli mertebelerine birer unvan olmaları açısından zikredilmektedir., ve böyle bir yaklaşımın temeli de keşfe, zevke, muhkem nusûsa bağlılık içinde içtihada, te’vile ve tefsire dayanmaktadır.

Ceberut, melekût ve mülk âlemleri, iç içe, zâhir-bâtın münasebeti çerçevesinde birbirinin farklı derinliklerinden ibarettir: Yani ceberut âlemi, eğer müstakil ve zatî bir âlemse, melekût ve mülk âlemleri onun birer buudu durumundadırlar.
Aslında ceberut âlemi tamamen bir mahiyetler âlemidir ve haricî vücudu da söz konusu değildir.
Onda, her nesne, muayyen mahiyetler şeklinde birer icmal; melekût ve mülkte ise zahir ve bâtın yanlarıyla her şey bir tafsil ve inkişaf vetiresi yaşamaktadır.

Melekût dahil, bütün üst âlemler muallâ ve aşkın âlemlerdir ve bu âlemler için alt-üst, ön-arka, gece-gündüz, dün-bugün söz konusu değildir.
Öyle ki, inkişaf etmiş bir gönül, melekûtî ufku itibarıyla dünü bugünle beraber, bugünü de yarınla beraber duyup yaşayabilir ve zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyabilir.

Aslında, insanın hilâfeti de onun, kalbi itibarıyla ve melekûtla münasebeti açısındandır.
Onun zahiri mülk, bâtını ise melekûttur.
Kâinatlarla arş, arzla Kabe arasında da aynı şeyler söz konusudur.
Melekûta açık bir kalb sahralardan daha geniş, mülk itibarıyla koca bir ceset ise fincandan daha dardır.
Mülk hissin kesafet mahalli, melekût letâifin inbisâtı sahasıdır.
Melekûtî varidat her ruhun serveti, kuvveti ve temelidir ve hiçbir kimsenin bundan müstağni kalması da mümkün değildir.
Bu itibarla da, melekûttan kopan ruh, bütün bütün kaybetme vetiresine girmiş sayılır.

Mülkün de, melekûtun da mazhar-ı tammı, mümessil-i hassı Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ‘dır.
O, zahiriyle en kâmil şekil, suret ve sîretin, bâtınıyla da, ruh-u İslâm’ın benzersiz temsilcisidir.
Miraç bu ufkun bir kerameti, bir mucizesi ve bir inkişafıdır.
Evet O, miracıyla hem mülk hem de melekûta ait müşahede, mükâşefe ve muayenelerin en erilmezlerine ermiş, yer ve gök ehlinin medar-ı fahri olma payesine yükselmiştir.

Hakk’ı müşahedenin değişik mertebe ve basamakları vardır.
Tevhid-i ef’âl ufkundan müşahede bu mertebelerin ilki, tevhid-i sıfat zirvesinden müşahede ikincisi, tevhid-i Zât şahikasından duyup zevk etmek ise sonuncusudur.
Ne var ki, bu seviyedeki müşahedelere mâni bir kısım perdelerin mevcudiyeti de beşer tabiatının muktezasıdır.
Evet hissî, hayalî, vehmî bazı hicaplardan tutun da şer’î kriterlere riayet edememe, Sünnet muvazenelerini koruyamama ve şatahata girme., gibi hususların her zaman insanın karşısına çıkıp onu engellemeleri söz konusudur.

İşte bu perdelere takılmayan kalbler, yükselip mâsiva kirlerinden arınınca, değişik hakâyık, hatta hakikatü’l-hakâyık karşısında mücellâ birer ayna hâlini alır., ve Hazreti Zât ve Sıfât’ın envârına birer makes seviyesine yükselir; yükselir de hak yolcusu bulunduğu yerden melekûtla münasebete geçer..
ceberûtun dilini kullanır..
rahamûtla alış verişte bulunur..
ve tecelliyât-ı lâhutla farklı bir aşkınlığa ulaşır; derken, kalb, melekût mırıldanmaya, ruh ceberut soluklamaya, sır lâhûtî duygular yaşamaya başlar ki, bunlardan birincisi “feth-i karîb”, ikincisi “feth-i mübîn” üçüncüsü de, “feth-i mutlak” unvanlarıyla yad edilmektedir.

اَللَّهُمَّ يَا مُفَتِّحَ اْلأَبْوَابِ افْتَحْ قُلُوبَنَا وَحَوَاسَّنَا إِلَى اْلإيمَانِ وَالإسْلاَمِ وَاْلإحْسَانِ وَوَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَالهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوي الْقَدْرِ وَالوَفَاءِ

Ehadiyet-Vâhidiyet

Ehadiyet; birlik, teklik mânâsına gelen “ehad” kelimesinden türetilmiştir.
“Bir” demek olan, ferd ve vâhid mânâlarını da ihtiva eden ehad, mâadâyı nefyetmede emsali kelimelerden daha mübalâğalı ve ikincisi olmayan bir rakamdır.
Bu itibarla da vâhid kelimesinin isbatta kullanılmasına karşılık ehad lâfzı hep nefiyde kullanılagelmiştir.
Ehad, hiçbir şeyin ona, onun da hiçbir şeye nisbeti söz konusu olmayan bir kelimedir ve Zât-ı Ehad u Samed’in has sıfatıdır.
Ehadiyet âlemi ise böyle bir sıfatın tecelli ve inkişaf ufkudur.
Vâhidiyet sıfâtta iştiraki nefyetmesine mukabil, ehadiyet tam tenzihe bakması itibarıyla Zât-ı Mutlaka ve Sırfe’ye -esmâ ve sıfât mânâları meknî- nazırdır.
Hulâsa ehadiyet, bütün kesretlerin kendisinde fena bulup gittiği, bütün lâhutî hakaikin onda meknuz bulunduğu, umum varlığı kamilen tutan, ezeliyet ve ebediyeti birden ifade eden bir hakikat-i mukaddesenin unvanıdır.

Bazılarının zannettiği gibi, ehadiyet mülâhazası ile esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin yok farz edilmesi veya -feteâlâllâhu ammâ yezunnûn- bunların mütelâşi olup gitmesi söz konusu değildir.
Söz konusu olan, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin müessiriyet, tecelli ve inkişafları mahfuz, bir zât-ı mutlaka-i sırfe mülâhazasıdır.
Buna, ulûhiyet dairesi muvacehesinde, her şeyin kendine bakan yönüyle fani ve mâdum sayılmasına, rububiyet âlemi itibarıyla bütün varlığın O’nun vücuduna bir ayna olmasına, vâhidiyet mertebesinde de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin bir güneş gibi her şeyi gölgede bırakmasına mukabil, ehadiyet ufkunda Zât-ı Mutlaka’dan başka hiçbir şeyin mülâhazaya alınmaması da diyebiliriz.

Diğer bir yaklaşımla, vâhidiyet tecellisi itibarıyla, esmâ ve sıfâtın ziyası karşısında bütün varlık ve eşyanın, tıpkı güneş karşısında kaybolan semavî cirmler gibi – “ حَقَائِقُ الأشْيَاءِ ثَابِتَةُ ” sözüyle anlatılan gerçek mahfuz ve melhuz- muzmahil olup gitmesine mukabil, ehadiyet mülâhazasında, hakikat-ı nefsi’l-emriyelerine rağmen esmâ ve sıfât dahi “min vechin” gaybet-i mukayyedeye girer ve bütün idrak ve ihsas ufkunu, ehadiyet-i ilâhiye veya sübühât-ı vechin şuaâtı tutuverir; tutuverir de Zât-ı Baht’a göre ağyar sayılan her şey bir mânâda silinir gider.
Bu itibarla, ehadiyetten maksat -burada kelâmcıların, sıfât-ı sübhaniyenin, Zât’ın aynı veya gayrı olmaları mülâhazalarına girmeyi gereksiz görüyorum- Zât-ı Mutlaka ve Sırfe’dir.
Şöyle ki ehadiyet mülâhazasında, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı rabbaniye bizzat nazara alınmamakta, his, şuur, idrak ehadiyetin nâkâbil-i idrak olması mülâhazasıyla hayret ve dehşet yaşamaktadır.
Vâhidiyette ise bütün merâyâ ve mecâlî, esmâ ve sıfâtın zuhur alanı hâline gelerek her şeyi kaplamaları gibi bir durum söz konusudur.

Lâhut, rahamût, hatta bir mânâda ceberût âlemleri, ehadiyet tecellilerinin -alâ merâtibihim- mahall-i taayyünleridir ve bu âlem, aynı zamanda, münezzeh, müberra, mukaddes lâhut âleminin de “bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin” mahall-i tecelli ve inkişaf sahasıdır.
“Kenz-i mahfî”nin “ لأَعْرَفَ ” ufkunda celâlî ve cemalî açılımı bu mebde-i taayyünle başlamıştır/başlamaktadır.
Bu itibarla da bu âlem, bütün izzet, azamet ve kahırların yanında, umum lütufların, ihsanların, hususî iltifatların da mahall-i tevziidir.
Ve burası aynı zamanda, Hazreti Zât’ın kendi zâtına, kendi ef’aline, kendi san’at ve âsârına muhabbetini ifade ettiği; edip onu ruhlarımıza duyurduğu; vicdanlarımızı aşk u şevkle şahlandırdığı câmi bir ayine-i “Samed” ve vâhidiyete de bir açılma merhalesidir.

Evet, ehadiyet âlemi, vâhidiyet dairesi önünde hakaik-i ulûhiyet ve esrar-ı sübhaniyenin sırlı bir ifadesi gibidir.
O hakaik-i ulûhiyete dair söylenebilecek sırları söyler; söyler de okuyabilen herkes onda esrar-ı “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Kul hüve’llâhu Ehad”ı okuyabilir.
Yani Allah, ilâhiyetinde vâhid olduğu gibi rububiyetinde de birdir.
Keza O, sıfât-ı sübhaniyesinde tek ve yektâ bulunduğu gibi esmâ-i ilâhiyesinde de Ferd ü Samed’dir..
evet Allah, zâtında vâhid, vücudunda vâhid, rahmaniyetinde vâhid, rahimiyetinde vâhid, rezzakiyetinde vâhid, hallâkiyetinde vâhid… bir Vâhid ü Ehad’dir.

Daire-i ulûhiyet, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi câmi -İsm-i Zât’ın umum esmâ-i hüsnayı bittazammun ve bililtizam iktiza etmesi bunu göstermektedir- âlemler üstü bir âlemdir ve tecelli sahası itibarıyla da rahamûttan melekûta ve ondan da bittafsil zâhir-bâtın hemen her âlemin menba-i feyezanıdır.
Ehadiyet, bir âlem-i münkeşife ve müteayyine, vâhidiyet de ikinci bir âlem-i tafsil ve taayyüniyedir.
Bu açıdan ulûhiyette câmi ve şamil celâl edâlı bir cemal, ehadiyette mütesavi bir tecelli-i celâl ve cemal, vâhidiyette ise cemal inkişaflı bir celâlden söz edilebilir.
Bu hususta ehadiyete ait hususiyetleri vâhidiyette, vâhidiyete ait hususiyetleri de ehadiyette görüp konuyu öyle yorumlayanlar da vardır.
Böyle bir yaklaşım “Bismillahirrahmanirrahim”deki zât, sıfat ve ismin ifade ettikleri mânâya da uygun düşmektedir.

Esmâ ve sıfâtın zuhur ve hafâsı, tabir-i diğerle, münhasıran Hazreti Zât’ın nazara alınması ya da esmâ ve sıfât mülâhazasına iktiran içinde düşünülmesi itibarıyla iki ana merhalenin -bu mütalâa da yine zaman mülâhazasından tecerrüd edememeye bağlı bize ait bir nakîsanın ifadesi- mevcudiyeti söz konusudur:

İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât ve itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı ehadiyet meclâ ve aynasıdır ve aynı zamanda zâhir ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır.
Bu itibarla da ona umumiyetle “berzahiyyetü’l-kübrâ” denegelmiştir.
“Taayyün-ü evvel” bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-ı Ahmediye ise -ehadiyet ve vâhidiyetteki farklı mütalâa türünden, “hakikat-ı Ahmediye” ve “hakikat-ı Muhammediye”yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir- en yaygın ve en çok kullanılan isimdir.

İkinci merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecelli ve inkişaf alanıdır ki, bu âlem melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir.
Vâhidiyet ufku da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecelli-i esmâ ve sıfât karşısında mütelâşi olup gittiği dairedir.
“Ayn-ı sâniye” bu dairenin en mâruf unvanı, “menşe-i mâsivâ” tecelli alanı itibarıyla en meşhur adı, “Hazretü’l-Cem” de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.

Vâhid ve dolayısıyla da vâhidiyet, hâricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf’un bütün vücuhuyla vâhidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır.
Bu, bütün güzelliklerin -celâlî bile olsa- lütufların, ihsanların, mükafatların inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır.
Aynı zamanda bu mukaddes ve müteal merci-i mübarek, -idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık- pek çok hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaı sayılmıştır.
İsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellisi de diyebilirsiniz..
aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve azametler O’nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.

Ehadiyette, ulûhiyet ve rahmaniyete bakan -bu bir itibara göre böyledir, bu mülâhaza-i vâhidiyet için düşünen mutemet insanların sayısı da az değildir- bir ihata edilmezlik, bir nâkâbil-i idrak olma keyfiyeti söz konusudur.
Evet insan, her zaman ehadiyetle müfad celâlî tecelliyi kavrayamayabilir; zira onda, ulûhiyet ve rahmaniyet tecelli dalga boyunda bir külliyet, bir umumiyet ve dolayısıyla da göz kamaştıran ve görmeye mani azamet ve izzetin kuşatıcılığı bahis mevzuudur.
İşte bu hâliyle de o muhittir..
ve dolayısıyla da ihata edilmesi imkânsızdır.
Bu durumda da vicdanlar bir tenezzül ve daha farklı bir inkişafa ihtiyaç duymaktadırlar.
Kur’ân-ı Kerim’in bazı yerlerde ortaya koyduğu böyle bir tavr-ı tenezzülün, vicdanların ihtiyacını karşılamak üzere bu kabil bir inkişafa baktığı söylenebilir: Kur’ân, çok defa, kâinat ve hâdiseleri nazara verdiği aynı anda, görülüp hissedilebilen, okunup anlaşılacak olan cüz’iyyât dairesindeki bir şefkat, bir merhamet, bir nizam ve bir âhengi hatırlatarak, ihata edilmezler üzerine kavranılabilirlik merceğini koyup her şeyi doğru okumamızı sağlar ve bizi muhit olanın ihata edilmezliği karşısında hayrette bırakmaz.

Ulûhiyette bir celâl-i kâhir ve bu celâlin zirvesinde de bir cemal-i bâhir nümâyandır.
Zira ulûhiyet dairesi, bütün evsaf-ı kemaliye ve esmâ-i sübhaniyenin biricik merciidir.
Bu itibarla da onda hem bir azamet ve celâl-i daim, hem de bir lütuf ve cemal-i lâyezâlînin mevcudiyetinden söz edilebilir ki, bütün tecelliler, bütün cilveler hep o hususî menbadan nebean etmektedir: Evet taayyün mertebesindeki bir nebean, inkişaf çerçevesindeki bir feyezan, tafsil dairesindeki bir tecelli gibi her şey ulûhiyet arşından kaynayıp gelmektedir.

İzzet, azamet ve fevkalâde ululuk zuhuru sayılan celâlî tecelli, “hüviyet-i mutlaka” unvanıyla da yâd edilmektedir.
Zat-ı Ulûhiyet’in hassa-i lâzimesi kabul edilen böyle bir azamet ve ululuğu hatırlatma sadedinde, ism-i Zât olan “Allah” kelime-i mübarekesine hep “lâfza-i celâl” ve Hazreti Zât-ı Ulûhiyete de “Zülcelâl” denegelmiştir.
Farklı bir yaklaşımla, Cenâb-ı Hakk’ın herkese ve her şeye, o şeyin istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, aynı zamanda seviye ve ihtiyaçları nisbetinde lütuf, ihsan ve ikramla taltifine cemalî tecelli dendiği gibi, O’nun esmâ ve sıfatlarının aşkın ve ihata edilmez şekilde gâlibane, kâhirane, hâkimane zuhurlarına da celâlî tecelli denmiştir.

Hazreti Zât-ı Mutlak -ki buna “vahdet-i mutlaka-i sırfe” de diyorlar- ehadiyet dairesinin cilveleri sayılan celâl öncelikli tecellilerin de kaynağıdır.
Bu dairede, bütün esmâ, sıfât, niseb ve itibarlar, Zât hesabına min vechin tebeî olarak mütalâa edilirler.
Böyle bir mütalâa ile hak mefhumu o muhit hususiyetiyle bütün mülâhaza ufuklarını tutar, derken umum duyabilenlere tevhid-i Hak ayân olur; olur da böyle bir nokta karşısında insan kendini, idrak ve ihsaslarını aşkın kâhir bir tecelli hayreti içinde bulur..
ve -Allahu a’lem- işte bu tecelli celâl esintili bir tecellidir.
Buna karşılık, Hazreti “Rahmanurrahim”in, duyulup, anlaşılıp kavranabilen lütuf, ihsan, inayet ve riayet şeklindeki teveccüh ve iltifatlarına gelince bunlar, cemal televvünlü tecellilerdir.
Arz u semanın, şuur, his, idrak ve irade sahibi varlıkları, bu celâlî tecelliler karşısında hayret, dehşet ve kalaklarını “ اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً ” -kendimize kıyas ederek söylüyorum- kelimeleriyle seslendirirler.
Cemalî meltemler muvacehesindeki behcet ve sürurlarını da “ والْحَمْدُ للهِ كَثِيراً ” inşirah bahş sözleriyle dile getirirler.
Bunlardan birincisinde, hissedip fakat kavrayamama, duyup fakat ihata edememe, dolayısıyla da sürekli dehşet yaşamaya karşılık, ikincisinde duyma, anlama, zevk etme ve değişik değerlendirmelerin yanında bu ihsas ve imtisasları, diğer daireye ait esrarı yorumlamada da bir kıstas olarak kullanabilme söz konusudur.

Muhakkikîne göre celâl; Cenâb-ı Hakk’ın, kâhir, gâlib ve muhit bir izzet ve azamet sıfatı olması itibarıyla -ehadiyet ve vâhidiyet konularındaki farklı mütalâa mahfuz- bir ehadiyet tecellisi gibi görülmektedir.
Vâhidiyet ise, Zât-ı Ulûhiyet’in, esmâ ve sıfât tecellilerinin bir unvanı olduğu gibi, aynı zamanda bunların bir mahall-i tezahürü mesabesindedir.

Celâl, kalblerde mehafet, mehabet, tazim, mezahir ve merâyâsındaki âsârıyla da hayret ve dehşet uyarır.
Bununla beraber bu tecelli ve tezahür, netice ve akıbetleri itibarıyla, fevkalâde yumuşak, sıcak, inşirah verici ayrı bir derinliği de haizdir.
Görüp hissedebilenlerce bazen ehadiyette vâhidiyete ait âsâr müşahede edildiği gibi, celâl ufkunda da çok defa -biraz da müşahidin durum ve seviyesine göre- cemal meltemleri duyulup yaşanır.
Bunu; “Celâlin zirvesi cemal, cemalin kemali de min vechin celâldir.” şeklinde de ifade edebiliriz.

Aslında biz “cemalullah” dediğimizde, hep sıfât-ı ulyâ ve esmâ-i hüsnanın merâyâ, mecâlî ve mezahirdeki durumlarını düşünürüz.
Zira, Zât, şuûn ve sıfât dairesinde bir mütalâada bulunmaya hem gücümüz yetmez hem de bir memnuiyet söz konusudur.
Biz, âsâra bakar, ef’âli değerlendirir; esmâyı mütalâaya alır, sıfât-ı sübhaniye mülâhazalarına dalarız.
Tabir-i diğerle biz, maverâ-i tabiata ait esrar, cemal, âhenk ve mânâları, tabiat meşherinde, varlık kitabında, kâinat kamusunda mütalâa etmeye çalışır ve satır aralarında ruhlarımıza duyurulmak istenen mesajlarla -tabiî onları iyi anlayıp, iyi değerlendirmek şartıyla- iktifa ederiz.
Eşya ve hâdiseler iyi okunup yerinde yorumlandığı takdirde, kimbilir belki de bazılarımızın çok önem atfettiği bir kısım bilgi nazariyeleriyle uğraşmaya da hiç gerek kalmaz.

Varlığın zâhir ve bâtınındaki bütün güzellikler, kemaller, behcetler, cazibeler, ihtişamlar, âhenkler, Hakk’ın cilve-i cemalinin çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesidir.
Biz, hemen her zaman çevremizde; varlığın çehresinde, insanların simalarında, mahiyet-i insaniyenin derinliklerinde, canlı-cansız hemen her şey arasındaki yardımlaşma ve dayanışmada, hatta muânaka ve muâşakalarda; dahası yüksek seciyelerde, üstün karakterlerde, ahlâkî tavırlarda, iyilik duygularında, fazilet hissi ve îsar mülâhazalarında, bütün varlık arasındaki aşk u şevklerde, cazibe ve incizablarda göz kamaştıran bir âhenk ve güzellik, bir mükemmeliyet ve fevkalâdelik müşahede eder, âdeta kendimizden geçeriz; geçer de bunların kaynaklarına ulaşma gayretiyle şahlanır ve inanç ufkumuzun yol verdiği, kalbî ve ruhî hayatımızın da müsaade ettiği ölçüde hep o kutsî menbaa doğru yürürüz -seyr u süluk-i ruhani bu istikametteki yürüyüşlerden sadece biridir- yürür ve istidatlarımızın el verdiği nisbette, her şeyin gidip rahmaniyet, rahimiyet, rezzakiyet, hallâkiyet ve bunların yanında lütuf, ihsan ve kerem..
gibi sıfatlara dayandığını anlar, bu mübarek sıfatların saha-i inkişafı sayılan isimlerde evsaf-ı sübhaniyedeki “kenz-i mahfî”nin aksettiği merâyâ ve mecâlîyi temâşâ etme imkânını yakalar ve kendimizi sonsuz, sınırsız, serhaddi olmayan iç içe bir güzellikler meşherinin ortasında buluruz.

Böyle bakanlar için, ehadiyetin tezahürleri vâhidiyetin tecellileri şeklini alır.
Celâl ayn-ı cemal olur.
Evet ism-i Rab, mebde’den müntehaya her şeyin var edilip kemale yönlendirilmesinde, çamurdan balçıktan en mükemmel âyine-i câmia ve mazhar-ı tam varlıklar inşa etmede hep cemalle tüllendiği gibi, ism-i Kahhar suver ve rüsumu mahvederek; ism-i Cebbar, nazarlarımızda fizikî güçlerin mevhum kuvvetlerini dağıtarak bize sürekli celâl ufkunda cemalin bağ ve bahçelerinden demet demet güller ve salkım salkım meyveler sunarlar.
Ta taayyün-ü evvelden başlayıp sıfât ve esmâ yoluyla âsâra akseden bu güzellikler ve mükemmellikler, erbab-ı basiret için her zaman mütalâa edilebilen bir kitap, temâşâsına doyulmayan bir meşher, içine girip gezen insanların görme arzularını gıcıklayan bir saray gibi görülüp değerlendirilmiş ve onlarda yürüyüp saray sahibine ulaşma arzularını coşturmuştur.
Bu sayede dünyadaki tabiî geliş-gidişler anlam kazanmış; gelişler, vazife ve sorumluluk altına girme şeklinde yorumlanmış ve ömür boyu hep O’na doğru yürünmüş, gidişler de bir terhis, bir vuslat açılımı ve bir şeb-i arus telâkki edilmiştir.

İşte bu anlayıştaki bir hakikat eri, dünyada olsa da hep O’nunla beraberdir.
Her hamle ve her hareketi O’na yürüme istikametindedir.
Ömür boyu hep kesret içindedir ama, hedefi vahdettir: Öyle ki sırtında taşıdığı ağır cismaniyet yüküne rağmen, kalbî ve ruhî hayat ufuklarında sürekli O’na doğru kanat çırpmaktadır..

Evet o nerede bulunursa bulunsun oturur-kalkar “Allahu Ehad, Allahu Samed” der; kalbini sağlamca O’na bağlar, ihtiyaçlarını sadece O’na açar.
Ehadiyet’in esrarını vâhidiyetin envarıyla çözer.
Celâlî tecellilerin sert gibi görünen esintileri karşısında cemalî yorumların meltemleriyle serinler.
Hayretlerini tekbir ve tesbihlerle, mazhariyetlerini de hamd ü senalarla seslendirir..
ve Hazreti Ehad ü Samed’i bilmeme cehaletinden uzak durmaya çalışır; çalışır ve dilinde:

“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir’ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arş’ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb Hakk’ı ihtiyar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)

sözleri muhtemel haybetlerini “ticaret-i lentebûr”a, gaybetlerini de huzur-u dâimîye çevirir, ehadiyet ve vâhidiyet semalarına doğru sürekli pervaz eder durur.

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (1)

İlk, birinci ve kadim demek olan “Evvel” bidayeti olmayan, her şeyden akdem ve bütün varlığın mebdei ve mübdii; son, en son ve nihayeti bulunmayan anlamındaki “Âhir” ise, bütün eşyanın fena ve zeval bulmasına karşılık “كُلُّ شَئٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ– O’nun zatı müstesna her şey yok olacaktır” (Kasas, 28/88) ve “كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ.
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَالاِكْرَامِ – Arz üzerinde bulunan herkes fena bulacak ancak, senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.” (Rahman, 55/26-27) ayetlerinin ifadesi çerçevesinde her şeyin gidip kendisine dayandığı bekâ ve sermediyetin biricik Sultanı demektir.
Ez-Zâhiru’l-Bâtın, varlığı mahlukatın varlığından daha açık ve her nesne kendini, kendi cirmi kadar göstermesine mukabil, bütün hususiyetleriyle O’nu ruhlara ve gönüllere duyurması ölçüsünde bir Zâhir; izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemez ve “masiva” ölçüsünde kavranamaz bir Bâtın’dır.

Evvel-âhir, Kur’an’a göre, leyl-nehâr, cennet-nâr, mü’minîn-küffâr..
gibi mütekâbil esmâ ve mesânîdendir.
Zat-ı Ulûhiyet mülâhazaya alınıp “Evvel” dediğimizde; her şeyden ve herkesten müstağni, sabıkı bulunmayan, kıdem tahtının Sultanı ve kendi kendine varolan “Vâcibu’l-Vücûd” kastedilir.

“كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَئٌ – O evvellerden evvel vardı ve beraberinde de hiçbir şey mevcut değildi.” gerçeği, böyle bir evveliyet ve kıdemi ifade etmektedir.
Bazıları bu hadise “وَهُوَ الآنَ عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ – O şu anda da olduğu gibi bulunmaktadır.” ilavesini yapmaktadırlar ki, eğer bu sözle, “O’nun varlığı kendinden ve vâcip, eşyanın vücudu ise O’nunla kâim.” demek istiyorlarsa bunda bir mahzur olmasa gerek; yok, var olan sadece O, varlık ve hâdiseler bütünüyle vehim ve hayalden ibaret olduğunu iddia ediyorlarsa, “hakâiku’l-eşyâi sâbitetün” gerçeğine zıt böyle bir çarpıklığı kabul etmemiz mümkün değildir.

O, kendinden başka her şeyden (mâsivâ) mukaddem bir “Evvel”; her şeyin encam ve nihayetine hâkim, varı yok yoku da var eden bir “Âhir”; vücudu varlığın her satır, her kelimesinde netlerden daha net, apaçık okunan bir Zâhir; her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde kâinat ve hâdiselerin biricik mercii bir Bâtın; ama hem evveliyeti hem âhiriyeti, hem zâhiriyeti hem de bâtıniyeti birbirinden ayrı olmayan bir Evvel u Âhir ve bir Zâhir u Bâtın’dır.
O, evveliyetiyle ezeliyetin ve âhiriyetiyle lâyezâliyetin biricik Sultanıdır.
O’nun evveliyetindeki takdirleri, âhiriyette yine O’nun ilmî plânlarına göre zuhur eder, derken her şey bir inkişaf sürecine girer.

O, kadîm, ezelî bir Evvel; dâim ve sermedî bir Âhir’dir; hiçbir şey yokken O vardı; sürekli varlık-yokluk arası gel-gitler yaşayan bütün eşya fenâ ve zevalle silinip gittikten sonra da O bâki kalacaktır.
Her şey O’ndan gelmekte ve gidip yine O’na dayanmaktadır; O ise gelmekten-gitmekten münezzeh, herkes ve her şeyin biricik penâhıdır.

“O’nun varlığı evvelden evvel,
Bu mânânın adı nezdinde ezel.
Yok nihayeti, olmaz O’na hitâm,
Halkeden O’dur, O’nunladır devâm.
Tekmil varlık nezdindeki bir nurdan,
“Ol” dedi, oldu bir ışık billûrdan.”

O, ilk halk ve ibdâ ihsanlarıyla Evvel, kullarına merhamet, mağfiret ve hazırladığı ebedî saadet saraylarıyla da Âhir’dir.
Hidayetiyle Evvel, bu ilk mevhibeye lütfedeceği keremleriyle de Âhir’dir.
İbtidasız bir Kadîm u Evvel, intihasız bir Bâki u Âhir’dir.
Kıdem ve ezeliyetiyle mebdei olmayan bir Evvel, ebediyet ve sermediyetiyle de sonu tasavvur edilmeyen bir Âhir’dir.
Vâcibu’l-Vücûd, Vâhidu’l-Ehad olmasıyla evvellerden Evvel, fenâ ve ademden münezzehiyetiyle de âhirlerden Âhir’dir.

Böyle bir tespit ve kabulün sonucu olarak ism-i Evvel tecellisine mazhar bir vicdan, geçmişin derinliklerine dalınca: “Acaba hakkımda kaderin hükmü ne merkezdedir?” diye düşünür ve endişeyle kıvranır; ism-i Zâhir mazhariyetini düşünüp Cenâb-ı Hakk’ın iman, İslâm ve ihsan gibi lütuflarını mülâhazaya alınca da, davranışlarının nimetlere şükürle mukabeleden ibaret olduğunu görür ve ümitle oturup kalkmaya başlar.
Kezâ, ism-i Bâtın tecellisi ile muhat bir gönül, kapalı ve müphem binlerce hâdise karşısında sürekli dehşet ve hayret yaşar; ism-i Âhir menfezlerinden ruhuna sızan rahmet esintileriyle de telâşlardan, endişelerden kurtulur ve kendini olabildiğine tatlı, sonsuza yönlendirici bir heybet ufkunda bulur.

İsm-i Evvel itibarıyla, görülen-görülmeyen bütün âlemlerin bir evveli, ism-i Âhir itibarıyla da bir âhiri vardır.
Biz evveliyeti düşününce hayretler yaşar, âhiriyeti mülâhazaya alınca da dehşetle ürpeririz.
Bilfarz Muhbir-i Sâdık’ın eşrât-ı sâat, kıyamet, Cennet, Cehennem..
gibi âhiriyetle alâkalı beyanları olmasaydı, evveliyeti sessizlik murakabesine bağladığımız/bağlayacağımız gibi âhiriyet hakkında da hiçbir şey söyleyemeyecektik…

O, hem Evvel ve Bâtın, hem Âhir ve Zâhir’dir.
Ezelden ebede, ilim plânında, taayyün hususiyetinde, ruh seviyesinde ve cisim keyfiyetinde her şey O’na ait, O’na râci; halk, hudûs, imkân, emir, kudret ve tedbir açısından da O’nun tasarrufundadır.
Evvel O’dur, evveliyeti de, hüviyet-i Hakk’a nazırdır ve her şey tecelli itibarıyla O’ndandır.

“Bir nokta içre bunca şuûn Hudâ’dandır,
Bir hardal içre bunca nücûm Hudâ’dandır.
Hakikî vücud Zâhir u Bâtın Hak’tandır,
Hiç kimse bilemez hem ibtidâ nedir…” (İsmail Hakkı)

Âhir O’dur; seyr u sülûk-i ruhanîde ve urûc-i umumîde her şey O’na dönmekte ve O’na dayanmaktadır.
Zâhir O’dur; varlık kitabı, eşya meşheri, kâinat sarayı bütün işaret, alâmet, âyet ve şahitleriyle O’nu haykırmaktadır.
Bâtın O’dur; melekûtî bütün mertebelerin müntehâsı O’na bakmaktadır.
O’nun ötesi yoktur; bu konuda “öte” diye bir şey de yoktur ve işte bu nokta öteden beri “قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى ” hakikatıyla işaretlenegelmiştir.

Ne var ki O, görüp bildiğimiz hüviyette bir Zâhir olmadığı gibi bir Bâtın-ı Sırf da değildir.
Aksine O, his, müşahede, tasavvur ve tahayyül edilemez, münezzeh bir Zâhir olmanın yanında müteâl bir Bâtın’dır.
O’na “Zâhir” dediğimiz aynı anda “Bâtın” da demezsek, zat, sıfât ve esmasına ait bütün hususiyetleri eşyâ ve hâdiselere verme zorunda kalırız.
Aksine, “Bâtın” derken de, varlığının delâil ve şevâhidini görmezlikten gelirsek, dolayısıyla ruh-i küllî mülâhazasına sapmış oluruz.
O, hem eşya ve onunla istidlâl açısından, hem de isimlerinin, sıfatlarının, tezahür alanı zaviyesinden kâinat kitabının çehresinde okunan bir Zâhir ve zâhirî duyularla ihsas ve imtisası kâbil olmayan münezzeh ve müteâl bir Bâtın’dır.
Âsârında parıldayıp duran izzet ve azametin göz kamaştıran ihtişamıyla bir Zâhir, nâkâbil-i idrak hakikat ve hüviyetiyle bâtınlar ötesi bir Bâtın’dır.
Varlığın bağrında görüp müşahede ettiğimiz ibdâ, inşa, ve ihsanıyla bir Zâhir, ifnâ ve imâtesiyle de bir Bâtın’dır.
Lütf u ihsanlarının her taraftaki sağanaklarıyla bir Zâhir, perdesiz, hicapsız ulaşılmazlığı ve görüşülmezliğiyle de bir Bâtın’dır.
Hâsılı, O hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem de Bâtın’dır.

Bazen bu isimler, tecelli alanları itibarıyla, birleşik noktaları bulununcaya kadar farklılık arz edebilirler.
Hazreti Musa ve Hızır vak’ası buna iyi bir örnek sayılabilir.
Bu iki zattan biri, vazife ve misyonu icabı birkaç kadem diğerinin önünde, diğeri de temsil ettiği hizmet açısından birkaç arşın berikinin ilerisindedir.
Bu iki ufuk insanın muvakkat arkadaşlıkları sayesinde, esrarlı ilahî icraatın perde arkası müphemiyetleri giderilince medâr-ı nizâ konuların hemen bütününde mutâbakat sağlanmış; yolculuk devam etmese de zâhir ve bâtının mutlak mânâda, birbirine zıt olmadığı ortaya çıkmıştır.

Bu konuda şöyle bir yaklaşım da söz konusu olabilir: İsm-i Zâhir ufkunda, her iş ve her faaliyet bir plân çerçevesinde halktan Hakk’a doğru cereyan etmektedir.
Böyle bir alanın rehberi için yapılması gerekli olan şey, insanları, insanî melekelerini inkişaf ettirerek alıp Hakk’a götürmektir.
İsm-i Bâtın itibarıyla ise, Cenâb-ı Hakk’ın öldürme, helâk etme icraatında olduğu gibi, esbab ve istihkaktan kat-ı nazar, mukarrer ve mukadder olan şeylerin icra edilmesi söz konusudur.
Bu zaviyeden, Hazreti Musa zâhirî yörüngesi ve bâtınî ufkuyla insanları ukbâ ve rıza-i ilâhîye hazırlamaya memur bir büyük; Hızır ise, tekvînî ve teşriî emirler karşısındaki durumu itibarıyla, fakat o emirleri söz konusu etmeden tıpkı “melekü’l-mevt” gibi farklı bir buudda her şeyi icrâya memur bâtın eksenli ayrı bir büyüktür.
Bunlardan biri, tebliğ ve temsil rehberi, diğeri de olup bitenlerin takipçisi gibidir ve kat’iyen birbirlerine zıt değil, mütemmimdirler.

“Zâhir u Bâtın birdir bil ey kardeş;
Evvel-Âhir dahi birbirine eş.”

İsm-i Zâhir’in de, ism-i Bâtın’ın da birinci derecede inkişaf alanları Kitap ve Sünnet; mahall-i tezahürleri ve tatbik sahaları ise bütün derinlikleriyle din ve diyanettir.
Tekvînî emirler açısından bir baştan bir başa bütün kâinatlar ism-i Zâhir’in dili, tercümanı, ziyası ve mahall-i in’ikası; ism-i Bâtın’ın da resm-i nuranisi, ruhu ve mânâsıdır.

“Bir kitabullah-ı a’zamdır serâser kâinât,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (Meçhul)

Teşriî emirler zaviyesinden ism-i Zâhir’in kıvamı imam ve sultan iledir; ism-i Bâtın’ın kıvamı ise hakikat âleminin emiri kutup iledir.
Yani sultan-ı zâhir, ism-i Zâhir’in, sultan-ı bâtın da ism-i Bâtın’ın memerri, meclâsı ve minvechin temsilcisi mahiyetindedir.
Zâhir, bâtının bir tezahürü, bâtın da Zâhirin iç ucu ve öteler buududur.
Bâtın olan “kenz-i mahfî” tecelli yoluyla zuhur etmeseydi, o mukaddes kaynak bilinemez, her taraftaki bu göz kamaştırıcı güzellikler temâşâ edilemez ve ism-i Bâtın ufkundaki mânâlar da okunamazdı.
Bâtın kenzi, zâhirle soluklandı ve zâhir bâtına müzeyyen bir zarf hâline geldi; “لَيْسَ فِي اْلإمْكَانِ أَبْدَعَ مِمَّا كَانَ ” mazmunuyla ifade edilen derin, ziyadar ve ihtişamlı bir zarf.

Her şey bu kadar net ve bu kadar vâzıh olduğu halde; öteden beri en mâkul ve başka türlü tevillere de kapalı olan meseleleri dahi çarpıtmaya çalışan sapık ideolojiler, zâhiri bâtından ayırarak ve bâtına da garip mânâlar yükleyerek Şer’-î Şerif’le telifi imkânsız, diyanetin ruhuna muhalif ve akl-ı selime de ters pek çok yanlış yorumlar ortaya atmış ve İslâm düşüncesini bulandırmaya çalışmışlardır.
Kaynak itibarıyla bu sapık düşünce ve çarpık yorumlar, büyük ölçüde Yunan felsefesi, Hint düşüncesi, Hermetizm inancı, Sabiîn akidesi..
gibi eski mirasın güçlü cereyanlarından kaynaklanmıştı.
Bilerek veya bilmeyerek pek çoğumuz itibarıyla biz Müslümanlar, hem kalbî, hem de ruhî hayatımız itibarıyla bu çarpık ve dahîl düşüncelerin tesirinde kalarak itikadımız açısından bugüne kadar bir hayli inhiraf yaşadık…

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (2)

Müslümanların içinde bazıları Kur’an ve Sünnet’in açık emirlerine ve selef-i sâlihînin saf, temiz, dupduru içtihat ve istinbatlarına “zâhirîlik” deyip her şeyi hafife aldı ve değişik fantastik mülâhazalarla kabul edilemez tevil yollarına saparak muhkemâta bile farklı mânâlar yüklemeye kalkıştılar.
Bunlar namaza, “Hakk’a ulaşmanın avamca yolu” diyerek “vâsılûn u bâtınûn (!)” için gereksiz olduğu iddiasında bulundu; zekatı benzer bâtıl bir yoruma bağladı; haccı avamca cem’ gayreti saydı; orucu boş eziyet gördü; muharremâta karşı tavır almayı aptallık kabul etti ve dolaylı yoldan herkese, ibâhiyecilik ve bohemlik aşılamaya çalıştılar.

Bütün bir tarih boyu bu kabil düşünce ve telâkkiler Câmi’lik, Ethemîlik, Haydarîlik, Babaîlik, Şemsîlik, Karmatîlik, İsmailîlik gibi cereyan ve ocaklarda üretildi; sonra da belli usullerle tekye, zaviye ve medreseler kullanılarak saf İslâm düşüncesi bulandırılmaya çalışıldı ve çalışılıyor.
Bunlar, Kur’an ve hadisleri hevâ ve heveslerine göre yorumluyor, nasları, sembolik ifadeler kabul ederek rüya tâbirlerinde olduğu gibi onlara farklı mânâlar yüklüyorlardı.
İbn Sebe ile başlayan bu fitne hareketleri, Ehvazlı Meymun’la ayrı bir derinliğe ulaştı; Berkâî ile korkunç bir yangın şeklini aldı; Hasan b.
Sabbah’la İslâm’ı temelden sarsacak bir gâile haline geldi ve derken bir hamle daha yaparak getirip her şeyi insilâha bağladı.

Onlara göre, Kur’an ve Sünnet’in zâhiri ve herkes tarafından anlaşılan mânâsı kat’iyen muteber değildir; muteber olan zâhir ötesi ve zâhir üstü bâtındır.
O batınî mânâları da ancak bu işin zirvesindeki seçkinler bilir.
Ve yine onlara göre, Allah bir tanedir, taaddüde vesile olacakları için O’na sıfat isnadı doğru değildir – تَعَالَى اللهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوّاً كَبِيراً -.
Meselâ -yüz bin defa hâşâ- Allah kudret sahibi olduğu için değil, başkalarına kudret verdiği için -ne demekse- kadirdir.
Ve O’nun diğer sıfatlarını da bu çerçevede yorumlamak icap etmektedir.

Kadim filozoflardan tevârüs ettikleri diğer çarpıklıklar gibi “ukûl-i aşere” telâkkisi bunların önemli bilgi kaynaklarından birini teşkil etmektedir: yani Allah önce bir “akl-ı evvel” yaratmış; sonra bilvâsıta bir nefs-i evvel..
nefis aklın kemâlini isteyince harekete ihtiyaç hissetmiş ve bu hareketten eflâk-i semâviye meydana gelmiş..
feleklerin hareketinden soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk, bunlardan da “mevâlid-i selâse” hasıl olmuş..
sonra gayri irâdî böyle bir feyezânla insana kadar bütün varlık şeceresi vücut bulmuş – نَعُوذُ بِاللهِ تَعَالَى مِنْ هَذِهِ التَّأْويلاَتِ الْفَاسِدَةِ – ve derken her şey bugünkü halini almış…

Varlığı bütünüyle bir akl-ı evvele bağlama ve peygamber yerine de “insan-ı kâmil” unvanıyla birini ikame etme, hemen bütün sapık sistemlerde karşılaşılan bir husus.Allah ve peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) sözlerini bâtınî mânâlara bağlama, her ifadede yorumu öne çıkarma ve “te’vil” deyip durma batınî diyalektiğin önemli unsurlarındandır.
Hurûfîlerin yaptıkları gibi, harflere Şer’-i Şerif ve akl-ı selimle telifi imkânsız mânâlar yükleme, iğlak ve iphamda keramet arama da diyeceğimiz daha ne paradokslar..
ve bütün bunları, din adına, hüsn-ü niyetle yapıyor gibi görünme, hatta günümüzdeki bazı gizli cemiyetlerin yaptıklarına benzer şekilde bir kısım anlaşılmaz merasimlerle yapılan şeyleri daha bir büyülü gösterme türünden şeyler, din-diyanet bilmeyen cahil yığınları baştan çıkarmak için yetip artmıştır.

Bunların, ibadet ü taatı farklı yorumlamaları, mâsiyet ve lâahlâkîliği âdeta teşvik etmeleri zamanla insanları bütün bütün serazat ve kural kabul etmez hâle getirmiş; sonuçta da her şey gidip anarşiye incirar etmiştir/etmektedir.
Ne var ki, bunlar ruhları âheste âheste ifsat ettiklerinden, dinin ruhundan habersiz kimseler farkına varmadan bu mel’un ağın içine düşmüş ve bir daha da kurtulamamışlardır.
İşte o mel’un vetireden bazı ipuçları:

1) Teferrüs: Muhatabın bir şeyi anlayıp anlamaması açısından iyi belirlenmesi.

2) Te’nis: Alıştıra alıştıra ve rehabilite ede ede hedefin veya kurbanın ruhuna girilmesi.

3) Teşkik: Namzedi din hakkında şüpheye düşürme, itikadını sarsma veya onların Allah yerine değişik ritüellere yönlendirilmesi.

4) Ta’lik: Namzedi kabul etmenin belli yeminlere bağlanması.

5) Râbıt: Sırlarını fâş etmeme ahd ü peymanında bulunulması.

6) Tedlis: Namzedin, anlattıkları şeylerin ilhama bağlı olduğuna inandırılması.

7) Hal’: Bâtını tam kavrama kıvamına gelmiş olanların, zâhirden bütün bütün koparılması.

8) İnsilâh: Namzedin dinî emir ve yasaklardan tamamen uzaklaştırılarak hürriyet-i mutlakaya (!) ulaştırılması..
evet onlar hep bu gibi yâvelerle insanları iğfal etmişlerdir.
Ve iğfal edilenler de bir daha kurtulamamışlardır.

Oysaki, zâhir de hak, bâtın da hak.
Her ikisinin Hazreti Zat-ı Vahid’de müşterek mütalâası ise haklar ötesi haktır.
Zâhir, varlığın hiçbir hâl ve hiçbir durumunun O’na kapalı olmaması demektir; bâtın ise, insanların bugününe de, yarınına da muttali bulunması, muttali bulunup iyilere iyilik sürprizleri, affetmeyeceği fenalar için de “ فَأَتيهُمُ اللهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا– Allah hiç beklemedikleri şekilde onları bastırdı.” (Haşr, 59/2) fehvasınca sû-i akıbetler takdir buyurması mânâsına gelmektedir.

Din ve Şer’-i Şerif rivayet ve dirayet kaynaklarıyla zâhir ve bâtının müşterek unvanı mesabesindedir.
Şeriat-ı Garrâ, insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi; onların duygu, düşünce, hâl ve tavırlarını disipline etmesiyle de zâhirî tezahürlerin mahall-i temsil ve inkişafından ibarettir.
Ayrıca Şer’-i Şerif hem ilm-i zâhir hem de ilm-i bâtın buudludur: Ef’al-i mükellefîn diyeceğimiz taharet, namaz, oruç, hac, zekat, cihad..
gibi ibadetler; alış veriş, zenaat, şerikât..
türünden muameleler; hudut ve ta’zir nevinden cezalar onun zâhirî olanına..
tasdik, iman, yakîn, sıdk, ihlas, mârifet, muhabbet, teslim, tevekkül, tefvîz, rıza, zikir, tevbe, inâbe, evbe, haşyet, heybet, havf, sabır, kanaat, kurb, aşk, vecd, istiğrak, hayâ, ta’zim, iclâl..
gibi makam ve hâl ile alâkalı hususlar da bâtınî olanına nâzırdır..
ve bunlar arasında asla bir zıddıyet de söz konusu değildir.
Bir zıddıyetin mevcudiyeti şöyle dursun, zâhir ve bâtının inkişaf ve tezahürleri sayacağımız bu hususlar bir hakikatin değişik yüzlerinden ibarettir.
Ve birbirinin mükemmili ve mütemmimi mahiyetindedir.

Mutasavvifînin, “نَفْيُ الْوُجُودِ, بَذْلُ الْمَجْهُودِ, اَلْقَنَاعَةُ بِالْمَوْجُودِ, اَلْوَفَاءُ بِالْعُهُودِ نِسْيَانٌ مَا سِوَى اللهِ في مُشَاهَدَةِ الْمَعْبُودِ ” sözleriyle ifade ettikleri; insanın nefis ve enaniyet cihetiyle kendini nefyetmesi, hedefe kilitlenip o yolda bütün gücünü kullanması, Hakk’ın takdirleri karşısında kanaatkâr olması, sözünde durup vaadini yerine getirmesi, Hazreti Cemâl-i Lâyezâl’i müşâhede iştiyakıyla “min vechin” mâsivallahı nisyana gömmesi… gibi hususlar kat’iyen Kur’an ve Sünnet naslarına muğayir değildirler; aksine bunları benimseme, hayatı kalb ve ruh seviyesinde yaşamanın yoludur, asılları da Kitap ve Sünnet-i Rasulullah’a dayanmaktadır.

Elhasıl, din ve diyanet esas, Şer’-i Şerif bu yolun değişmez programı; fizik ötesi mülâhazalar, kezâ ruhânî haz ve zevkler ise âmilin ve sâlikin hulûsuna talepsiz terettüp eden ikram ve ihsanlardır.
Birbirinden farklı görünen bu iki husus, kaynakları itibarıyla birlik ifade ettiği gibi neticesi itibarıyla da yine bire müncerdir ki, meseleye bu mülâhaza ile bakınca, her şey yerli yerine oturur, zihin ikilemden kurtulur, evvel ayn-ı âhir olur, zâhir de gider bâtına bağlanır.

Hak yolcusu için ilk duyulup hissedilen sıfât-ı sübhâniye ve esmâ-i ilâhiye ile alâkalı bâtın mücerret bir bâtındır ki; buna izâfî bâtın da denir.
Bunun ötesinde vicdanda inkişaf edip müntehînin iç dünyasını saran âlem-i zâta ait bir bâtın vardır ki, o da “ebtanu’l-bevâtın” diye anılagelmiştir.
Bu itibarla da, bâtın ufkuna ulaşan bir hayli kimse olmasına karşılık, esrâr-ı ulûhiyete vâkıf insan sayısı oldukça azdır.

İsterseniz bir hayli muğlak ve müphem bu konuyu Bediüzzaman’ın o câmi’ yaklaşımıyla noktalayalım: Her şeyin iç kısmına ve perde arkasına melekût, dış yüzüne ve perde önü keyfiyetine de mülk denir.
Burada, insan ile kalb arasındaki münasebeti örnek olarak zikredebiliriz: Mülk itibarıyla insan zarf, kalb ise mazruftur.
Melekût cihetinde ise bunun aksi söz konusudur.
Bu durum, makro plânda aynıyla, arş ve kâinat için de geçerlidir.
Şöyle ki, arş Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin bir tecellî halitası mahiyetindedir.
Böyle bir tecellî zaviyesinden arş mülk, kevn melekût; ism-i Bâtın açısından ise arş melekût, kevn mülk olur.
Farklı bir ifadeyle, arşa ism-i Zâhir açısından bakılınca zarf, kâinatlar da mazruf halini alır; ism-i Bâtın itibarıyla mülâhazaya alınınca da o mazruf, kevn de zarf gibi mütalâa edilir.
Bunun gibi ism-i Evvel itibarıyla “وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ ” mazmunuyla müfâd her şeyin evveli ve bidayeti işaretlenmekte, ism-i Âhir zaviyesinden de, “سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمنِ ” beyanına bağlı olarak her şeyin nihayeti vurgulanmaktadır..
ve bu derinliğiyle de arş-ı a’zam, bilhassa bu dört ism-i şerifin meclâsı, mazharı, aynası olması açısından varlık, kâinat ve bütün şuunu kaplamaktadır.

اَللّهُمَّ رَبَّ السَّموَاتِ السَّبْعِ وَرَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَئٍ مُنْزِلَ التَّورَاةِ وَالاِنْجيلِ وَالْقُرَانِ فَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوى لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ شَئٍ أَنْتَ أخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ أَنْتَ اْلأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَئٌ وَأَنْتَ اْلاَخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَئٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَئٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَئٌ اِغْفِرْلَنَا كُلَّ شَئٍ حَتى لاَ تَسْأَلَنَا عَنْ شَئٍ انَّكَ عَلَى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ وَبِالاِجَابَةِ جَديرٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ والِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Vahdet ve Kesret (1)

Vahdet ve kesret sözcükleri de tıpkı “Evvel”-“Âhir”, “Zâhir”-“Bâtın” isimleri gibi lügavî mânâları itibarıyla birbirinin mukabili, hakikatleri açısından “zıdd-ı mülâyim” çerçevesinde hep birbirini hatırlatan ve beraber anılan kelimelerdendir.

Birlik, yalnızlık, teklik diyeceğimiz vahdet; hak yolcusunun, her şeyi Allah’a bağlayarak bütün eşyâ ve hâdiseleri O’ndan bilmesi, O’na vermesi; her nesne, her hâl ve her harekette O’nun ilim, kudret, irade ve sair sıfât-ı sübhâniyesinin parıltılarını müşâhede etmesi, topyekün ef’âl âleminin arkasında esmâ-i hüsnâ tecellilerini görüp sezmesi; sözün özü, hep O’nu bilip, O’nu duyup, O’na yönelip, O’nun maiyyet-i mâneviyesine ermesi ve sonra da yalnız O’nu istemesi, O’nun rızasına kilitlenmesi ve her zaman O’nun emir ve isteklerine bağlı kalması demektir ki; bunlar, gerçek bir müminin, Hak karşısında düşünce, inanç, tavır ve davranışlarının da icmâlî ifadesidir.

Hazreti Zât’a bakan yönüyle vahdet; O’nun tek, yektâ olması; şerik ve nazîr, vezir, muîn ve yardımcısının olmaması; herkes ve her şey, her halinde O’na muhtaç olduğu halde, O’nun herkesten ve her şeyden müstağnî bulunması mânâsına Âlim-i Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Hâkim-i Mutlak, Müdebbir-i Mutlak, bütün evsâf-ı kemâliyenin Mevsûf-u Mukaddes’i, esmâ-i hüsnânın Müsemmâ-i Akdes’i ve bütün kesret âlemindeki tebeddül, tegayyür, elvân, eşkâl ve ahvâlin de biricik mercii ve mutasarrıfı demektir.

Buna karşılık kesret ise, üzerinde muhit bir ilim, kâhir bir kudret ve hâkim bir iradenin mührü, sikkesi, tuğrası bulunan bütün bir varlık ve hâdiseler mânâsına geldiği gibi, hak yolcusunun, kendi iman ve mârifet ufkuna göre tekvinî emirleri doğru okuyup doğru değerlendirerek, her biri O’nun cemâl ve kemâline birer mücellâ ayna olan topyekün eşyâ ve onların kasda, iradeye bağlı hususî hallerinin çehrelerinde Hazreti Mütecellî’nin okunduğu/okunacağı bütün bir kâinat kitabıdır.

Biz Müslümanlar, vahdet ve vahdâniye yolu ya da kesret ve kesretiye mesleği denince, konuyu yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız hususlar çerçevesinde anlarız.
Kadimden beri mişkât-ı nübüvvetin vesâyetinde seyahat eden bütün hak yolcuları da aynı şekilde anlamışlardır.
Bu itibarla da, onların, her şeyi Hak’tan bilmeleri, O’na bağlamaları, O’nunla görüp duymaları kat’iyen bir kısım felsefecilerin mütalâalarıyla karıştırılmamalıdır.
Bazı filozoflar, bizim, Allah’ı birleme diyeceğimiz vahdâniye mesleğini monoteizm ve her şeyin O’ndan gelmiş olması ve O’na bağlı bulunmasının ifadesi sayılan vahdet telâkkisini de monizm, dahası kesretiye mülâhazasını da plüralizm şeklinde yorumlamışlardır ki, bunlar bizim bu kelimelere yüklediğimiz mânâlardan çok farklı şeylerdir ve bizden de bizim sofilerimizin düşüncelerinden de fersah fersah uzaktır.

İslâm; Kitap, Sünnet gibi temel kaynakları; kelâm, fıkıh, tasavvuf gibi bu kaynaklardan beslenen değişik kollarıyla bütün varlığın; ilmî ve kaderî planlarla bir Kudret-i Kâhire tarafından yaratıldığını, O’nun kayyûmiyetiyle varlığını sürdürdüğünü; bu âleme bir bir gelenlerin bir bir gidişi, gidenleri yeni gelenlerin takip edişi hep o biricik Yaratıcı’nın idare ve tedbiriyle olduğunu; bir başka âlemde ebediyete mazhar olacakların da yine O’nun kayyûmiyetiyle olacağını kabul eder ve aksi mülâhazaları bütünüyle sapıklık sayar.
Zevkî ve halî bir meslek olan “vahdet-i vücud” erbabının vücud mülâhazaları -bu konu başka bir münasebetle tafsîlen izah edilmişti- müstesna, usûlü’d-dinin büyük üstadları, tasavvufun dev imamları, kâinatı da içindekileri de Allah’ın yarattığına ve yaratılan her şeyi ayrı ayrı hususiyetleriyle yine O’nun devam ettirdiğine inanırlar.
Aksine, “Yaratılanlar Yaratan’ın özündendir, bütün kâinat Yaratan’ın özünde vardı; yaratılma bu özün dışa vurması şeklinde oldu..
oluş bir zuhur ve feyezândan başka bir şey değildir…” gibi mülâhazalar, ilâhî sıfâtların hakikatlerini, esmâ-i ilâhiyenin hususiyetlerini ve faaliyet-i rabbâniyenin de keyfiyetini bilemeyen panteistlerin mütalâalarıdır; kökleri de tâ Herakleitos ve Parmenides ve daha sonraki dönem itibarıyla da Eflatun ve Plotinus’a, daha açık ifadesiyle “ukûl-ü aşere” ve tezâhür felsefesine dayanmaktadır.

Bir kısım mutasavvifenin, tecelli ile mütecellîyi, zıllî ile aslîyi, Kayyûm ile O’nunla kâim olanı birbirine iltibas etmelerinden ya da “dîk-ı elfâz”a iktiran eden hâl ve zevklerini, başkalarının benzer mülâhazaları ifadede kullandıkları kelimelerle seslendirmelerinden panteizm gibi anlaşılan beyanlarının, bu kabil felsefî mülâhazalarla hiç mi hiç münasebeti yoktur: İkincilerin vücud mülâhazaları, onların, Hazreti Zât’a gönülden teveccühleri, ciddi konsantrasyonları, her zaman O’na tahsîs-i nazarda bulunmaları sonucunda -bir hâl ve istiğrak ifadesi olarak- bütün varlığın mütelâşî olup gitmesi mânâsında bir vücudîlik; birincilerinki ise, nazarî olarak, kâinat ve içindeki her şeyi, tek bir varlığın farklı tezâhürleri, gayriirâdî feyezânları ve bütün eşyânın O olduğu şeklinde bir panteizm mülâhazasıdır ve böyle bir mütalâanın Kitap ve Sünnet’le telifi de imkânsızdır.
Evet ikinciler, daha ziyade hâl ve zevklerine tercüman olma yolunda, bir mânâda kısmen müteşâbihâta düşmelerine mukabil; birinciler, idrak ufkumuzu aşan konularda varlık ve varlığın perde arkasıyla alâkalı nazariyeler üretmektedirler.
Bu itibarla da biz, birincilere; kendilerini beğenmiş, bencil ve müteâl hakikatlere akıl erdiremeyen ya da ancak vahyin aydınlatan tayfları altında görülüp sezilebilecek gerçeklere, minnacık akıl feneriyle bakmaya çalışan mübtedîler; ikincilere de, hayatlarını hep mahviyet ve tevazu yörüngesinde sürdüren, Hakk’a gönülden yönelmiş ve O’nun vücud ve diğer sıfât-ı sübhâniyesinin ziyası karşısında başka şey görmeyen, mevcudiyet ve sonraki bütün hususiyetlerini O’ndan bilen ve her zaman bütün varlığa da bu zaviyeden bakan müntehîler diyoruz; bazen zevk ve hallerine yenik düşen, iştibah ve iltibasa açık müntehîler.
Eğer bunların hissiyatlarının haritasını ortaya koymak mümkün olsaydı, o haritada, varlığın Allah’la münasebetinin, Hâlık-mahluk, Kayyûm ve O’nunla kâim olan münasebeti olduğu anlaşılacak ve âlem-i “sahv”deki hallerinin dilinden, Kitap, Sünnet ve usûlü’d-din âlimlerinin söylediklerine benzer şeyler duyulacaktı.

Bir diğer ifadeyle kesret; kaderî kalıplara göre, farklı mâhiyet aynalarında ilâhî esmâ ve sıfâtların değişik tecellileri demektir.
Yani bu âlemde her şey, Hazreti Vâhid ü Ehad’in vahdet tecellilerine bağlı olarak yaratılmıştır ve bir baştan bir başa topyekün varlık, trilyonlarca aynalar olarak, aralarındaki birlik, beraberlik, uyum, âhenk, yardımlaşma, dayanışma… gibi hususiyetleri ve farklı ses, farklı nağme, farklı secâlarıyla, hep aynı mânâ ve mazmûnu ifade etmektedir.
Bütün eşyâ ve hâdiseler bu şekildeki konumlarıyla O’nun vâhidiyet ve ehadiyetini ilan ettikleri gibi, mekânî olan bu şeylerin yanında zaman dahi: “ أَنَا الدَّهْرُ– Zaman, Benim ayine-i izâfîmdir.” mefhûmunca dehr, dihâr ve dihûr unvanlarıyla mütemadî kesret aynalarında yine O Vâhid ü Ehad’i haykırmaktadır.

Bu itibarla da hemen her mertebede hak yolcuları, eşyâ üzerinde nazarlarını sürekli bu mülâhazalar çerçevesinde gezdirir ve maddî-mânevî, cismanî-ruhânî her şeyin çehresinde vahdet temâşâlarıyla Bir’i görür, Bir’i duyar, birlik’le alâkalı renk, desen ve şiveyle ürperir; her nesne ve her hâdisede O’nun ilim, irade ve kudretinin âsârını müşâhede edip kendinden geçer; geçer de:

“Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..”

diye mırıldanır ve her an yeni bir vuslat rampasında duruyor gibi, ebediyet televvünlü bir temâşâya start verileceği heyecanıyla kendini O’nu müşâhede kapısının önünde sanır.

Evet, Allah birdir.
O’nun birbirinden farklı değişik sıfat ve isimlerini ayrı ayrı hususiyetleriyle aksettiren aynalar ise pek çoktur.
Her yerde ve her zaman “vahdet-i asliye”nin yanında bir “kesret-i tebeiye” de mevcuttur..
ve inanmış bir gönül erinin nazarında müşâhede edilen bütün kesret âlemleri, değişik yorum ve değerlendirmeler ile her zaman gidip vahdete dayandığı gibi, böyle temiz bir ruh nazarında kesrete ait bütün ses ve görüntüler de bir zemzeme-i vahdet’e dönüşerek hep O’nu söylemekte, O’na bakmakta, O’ndan mesajlar sunmakta ve sürekli O’nu soluklamaktadır.

Aklın zahirî nazarında bu kevn ü fesattaki mecâlî ve mezâhirin taaddüdü bir kısım kesret kılıklı farklılıklar ortaya koysa da, bu kat’iyen menba ve mercideki vahdete münâfî değildir.
Her şey, her haliyle O’nunla irtibatlı ve O’nun kasd u iradesine bağlı çalkalanmakta; gelmekte-gitmekte ve O’na dönmektedir.
Bu itibarla da kesretten, kenz-i mahfî-i vahdetin halk ve icad çerçevesinde bir inkişaf tecellisi diye de söz edebiliriz.

Tabiî bütün bu mülâhazalar, yakın bulunup uzak duranlar için değil, konumuna göre duruşunu ayarlayabilmiş yakın durup yakından görenler içindir.
Bir meczup, böyle bir mülâhaza ile alâkalı şunları söyler:

“Ol sana senden yakındır, sen sakın olma O’na ırak,
Kesreti kov, vahdeti bul, kalbdeki irfanla bak!”

Evet, kalb ve ruhun hayat seviyesine erip otağını ruhânîlerin uçuştuğu zirvelere kurabilen, lâzaman ve lâmekân, lâleyl ve lânehâr hak erleri için kesret de vahdet de problem olmaktan çıkar ve birer “ma’kûlü’l-mânâ” haline gelirler.

Bu her zaman hep böyledir; bir taraftan, insanlığın idrak ufkunu tabiat-i beşeriye zulmeti kuşatsa da, bir başka zaviyeden her şeyi ve herkesi nur-u hakikat ve ziya-i vahdetin ihata ettiği duyulur ve hissedilir.
İnsan, cismanî tabiat atmosferinin üstüne yükselebildiği ve nazarını öteleştirdiği takdirde, vahdet dünyasının aydınlıklarıyla tanışır; idrak, ihsas ve müşâhedelerinde kendini el değmemiş, göz görmemiş sürprizler sağanağı içinde bulur.
Ne var ki, böyle bir mevhibe sağanağı mazhariyetine eren hak yolcusu, eğer diyanetin ruhundaki ahengi koruyamaz ve bağlı bulunması gerekli olan usûlü’d-din prensiplerinden uzak düşerse, iç içe kazançlar kuşağında kaybetme ihtimali de söz konusudur.
Zâhir-bâtın, aynı hakikatin göz ardı edilmeye tahammülü olmayan birer buudu olduğu gibi, bu isimlerin tecelli alanı sayılan kesret ve vahdet ahkâmında muvazeneye riayet de fevkalâde önemlidir.

Onun için seyr-i ruhanîde sırf bâtınî hüviyet ve onun inkişafı sayılan müşâhede ve mükâşefeleri nazara alanlar, tevhîd-i hakikîyi, “ لاَ مَوجُودَ إِلاَّ هُو– O’ndan başka hakikî bir mevcud yok.” şeklinde duymuş ve ifade etmişler; sadece zâhirî hüviyete bakıp ona değer verenler ise çok defa naturalizme saplanmış ve şirkte boğulmuşlar; zâhir ve bâtını beraber kabul etmenin yanında, hâl ve zevk televvünü ile az da olsa bâtını bir-iki kadem öne çıkaranlar ise -hakka daha yakın olmaları müsellem- tevhîd-i kâmili meşhûdâtlarına bağladıklarından “ لاَ مَشْهُودَ إِلاَّ هُو– Meşhûd olan sadece O’dur.” diyerek, gaybe imandaki ıtlakın enginliğine rağmen, imanî mülâhazalarını kayıt altına almışlardır.
Mütalâa ve değerlendirmelerini tamamıyla esmâ ve sıfât-ı sübhâniye ile irtibatlandırıp varlık ve hâdiselere bu zaviyeden bakanlar ise, tevhid telâkkilerini ıtlakın enginliğiyle ele alıp zâhirî tevhidleriyle “fark”a mürâât, bâtınî tevhidleriyle de “cem’ maa’l-fark”a işaret sadedinde “ لاَ مَعْبُودَ إِلاَّ الله – O’ndan başka mâbud, maksûd ve matlûb yoktur.” hakikatiyle gürlemiş, Kur’ân ve Sünnet’le ortaya konan hakikî ve iltibaslara kapalı bir tevhidi ilân etmişlerdir.
Zannediyorum, işte böyle bir telâkki sayesinde, hem tevhîd-i Zât hem de tevhîd-i sıfâtın vurgulanması yanında zâhir ve bâtın arasındaki muvazene de korunmuş olacaktır.

Aslında tevhîd-i bâtın bir çekirdek ise, tevhîd-i zâhir de bir ağaç ve meyve mahiyetindedir.
Ne var ki, ilkinin büyük ölçüde vicdan mekanizmasıyla duyulup hissedilmesine karşılık, ikincisi daha çok, kesret âlemini mütalâada bulunmak, mütalâa edilen şeyleri yorumlayıp değerlendirmek suretiyle zâhir ve bâtın hâsselerle anlaşılıp zevk edilmektedir.
Ayrıca böyle bir bakış farklılığının beraberinde getirdiği bir mukabele farklılığından da söz edilebilir.
Şöyle ki, Hazreti Ehad ü Samed’i, kesretle münasebetimiz ve zâhir duyu organlarımızın idrak ve ihsas ufku açısından ve böyle bir mülâhazaya vurguda bulunma zaviyesinden andığımız zaman -hacda, bayramlarda olduğu gibi- cehrî olarak anarız; vicdanî sezi ve sır zirvesi açısından yâd ettiğimizde de kalbin dili, sırrın soluklarıyla yâd ederiz.

Evet, kendi kendimizi murakabe ve muhasebe atmosferinde, halvethânelerdeki hususî zikir ve yakarışlarımızda kalb, sır ve hafî ufkuna bağlı kalmaya çalışır; bayram, cuma ve hususiyle de hacda, şeâiri ilânın esas olması mülâhazasıyla gürül gürül O’nu haykırır, hem kendi hesabımıza hem de bütün varlık ve varlık ötesi, arzdan semaya, semadan arza gelip giden şuur sahiplerine bir şeyler söylemeye çalışırız; çalışır, mezâhir ve mecâlîye fazla takılıp kalmadan, kesretin o boğucu atmosferini delik-deşik ederek her zaman vahdete müteveccih olduğumuzu gösteririz.
Böyle bir tavır, mebde ile beraber müntehâya da riayet etmenin ifadesi ve zâhirî imtisas ve ihsaslarımızın yanında batınî duyuşlarımızın da dilini kullanmak demektir.

Bunu biraz daha açabiliriz: Her şeyin ilmî vücudu itibarıyla mânevî bir suret ve mâhiyeti -suret ve mâhiyet tabiriyle yine kelime yetmezliğine takıldığımızı itiraf etmeliyim- vardır.
Böyle bir suret ve mahiyet, kaderî plan çerçevesinde, akdes feyiz televvünlerine bağlı, feyz-i mukaddesle önce -bu da bizim gibi zamanla mukayyet olanlara ait bir husus- ruhânî mahiyetler seviyesine getirilir; sonra cismâniyet urbası giydirilir ve her varlık, topyekün eşyâyı kuşatan bir ilmî program çerçevesinde, kendi mânâ ve muhtevasına göre belli hüviyete bürünerek başka bir mazhar ve meclâ durumuna yükselir.
Kaba bir benzetme yapacak olursak; her varlık, ilmî vücud mertebesinde, kelime ve cümleleri meydana getiren harflerin özü ve ruhu gibidir.
Bunlar, kelime mertebesine yükseldiklerinde belli mânâlara delalet ettiği gibi, mevcudat da farklı taayyünlerle farklı şekiller alır.
Bunların misalî levhalardaki siluetleri, âyetlere; belli numara, belli drop ve belli kalıplar çerçevesindeki şekilleri, resimleri de, çerçevesi belirlenmiş müstakil sûrelere benzetilebilir.

Temelde her şey, bâtını itibarıyla, çoklarımızın idrak ufkunu aşkın bulunsa da, nuranî, şeffaf ve vahdet edalı olduğu açıktır.
Zâhirî televvünleri açısından ise büyük ölçüde esbab alaşımlı ve kesret edalıdır.
Bu, biraz da aynaların kabiliyet ve hususiyetleriyle alâkalıdır: Evet, tıpkı Kur’ân sûrelerinin âyetlerden, âyetlerin kelimelerden, kelimelerin harflerden, harflerin de nokta ve belli hatlardan meydana gelmesi gibi, canlı-cansız bütün varlık da misalî levhalardan, misalî levhalar kelimât-ı ruhâniyeden, bunlar da -tabir caizse- hurûf-u ilmiye tecellisinden ezelî program çerçevesinde, kudret ve iradenin taallukuyla meydana gelmiş cümleler, paragraflar, risaleler ve kitaplardır.
Bunun böyle olduğunu duyup zevk eden arifler, her zaman kesret arkasında vahdeti, ehadiyet cilveleri verâsında da vâhidiyeti temâşâ etmiş ve cemâlin rasathânelerinden ihataları aşkın celâlî tecellilerin mehâfet ve mehâbetini duymuş ve tazimle iki büklüm olmuşlardır.
Başta namaz olmak üzere bütün ibadetler, bu seviyeye açık ruhlara, yerine getirecekleri sorumlulukları gösterme, tarif etme ve hatırlatma açısından fevkalâde önemlidir.

Varlık ve onun önüne-arkasına, ehadiyetin yaklaştıran menşûrundan, cemâlin aydınlatan meş’aleleriyle bakamayanlar, maddî ve cismanî âleme ait esbab ve vesâit perdelerine takılmış ve binlerce-yüz binlerce ışık kaynağına rağmen ışığa hasret gitmişlerdir.
Kur’ân okurken ses ve nağmelerin ötesine geçemeyenler, onu yorumlama adına mantık ve felsefe dedikodularıyla ömürlerini tükettikleri gibi, kâinat kitabını doğru okuyamayan, okuduklarını yanlış anlayan, yanlış anlayıp esbaba takılanlar da, sürekli okudukları halde hiç mi hiç okumanın ötesini görememiş, vahyin aydınlatıcı ışıklarından mahrum yaşamış ve kesret deryasının amansız dalgalarıyla sağa-sola sürüklenmiş; sonra da bir türlü vahdet sahiline ulaşamamışlardır.

Vahdet ve Kesret (2)

Hazreti Adem’in hilafet pâyesiyle şereflendirilmesinin arkasında, onun esmâ-i ilâhiyeye vukufu ve o isimlerin müsemmâları da diyebileceğimiz eşyâyı iyi okuması, derken esmâdan Müsemmâ-i Akdes’e yönelmesi ve her şeyin mâhiyetini, hakikatini kavraması olsa gerek.

O, kendisine talim edilen isimleri müsemmâlarıyla, müsemmâları da kendilerine ait hususiyetleriyle okumuş, değerlendirmiş ve her şeyin çehresinde vahdet gerçeğini temâşâ ederek kesret dağdağasından kurtulmuş ve bütün perdeleri aşıp gönlündeki kenz-i mahfînin ihsas ve ışığıyla Hazreti Zât’a yürümüştü.
Başka bir yaklaşımla o, şeriat-ı fıtriye de diyeceğimiz tekvinî emirlerin suret-i cereyan ve televvünlerinin çehresinde ulûhiyete ait esrârı, hem de kusursuz olarak okumuş ve “ حَقَائِقُ اْلأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ ” hakikatini duyduğu aynı anda, Hazreti İlim ve Vücud’un tesirlerini de ilan ederek, melekûtun dilrubâ kametleri meleklere “ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيم -Münezzeh ve mukaddessin ya Rab! Biz, Senin bize bildirdiğinden başkasını bilemeyiz; her şeyi hakkıyla bilen Sen, hikmetle yaratan da Sensin…” dedirtmişti ki bu, Hakk’ın mükerrem ibadından daha mükerremlerin de bulunabileceğinin ilanı ve insanoğlunun hilafetine de ciddi bir vurgu demekti.

Herkes kesrette vahdeti görüp duyamayabilir; zâhirde bâtını temâşâ gibi çoklukta Bir’i bilip, Bir’i duymak imkân-ı aklîyle mümkün olsa da her babayiğidin kârı değildir.
İlk insan ilk peygamber Adem nebi, aynı zamanda kesrete açık ve fakat müntehâ-i vahdete çağıran ilk mürşitti.
O, kesretin tahminleri aşan boğuculuğu, dağıtıcılığı, cazibesi karşısında başı dönmeden, bakışı bulanmadan, hemen her zaman vahidiyetin celâlî tecellileri içinde ehadiyetin cemâlî cilvelerini görmüş, hissetmiş ve her nesnede, hususiyle de canlılarda ilâhî isimlerin tecellilerini müşâhede ile, bu iç içe celevât ve füyuzât arasında, kendi hakkındaki -tabiî insanoğlu adına- hususî bir teveccühün unvanı sayacağımız cemâlî esintileri de duymuş; kalbinin kapılarını ardına kadar Zât-ı Akdes’e açarak O’ndan gelen ışıklar sayesinde gönlünün gözleriyle her varlığın çehresindeki vahdet sikkesini okumuş ve her şeyin en önemli derinliğinin O’na baktığını görüp anlamış, sonra da birer birer her varlık ve toptan bütün eşyâdaki değişimlerin-dönüşümlerin hep o Kudreti Sonsuz’un tezgahından çıktığını, “ayne’l-yakîn” müşâhede etmiş ve derin bir iz’ânla ne rubûbiyetinde ne de ulûhiyetinde O’nun eşi-menendi, muîni ve veziri bulunmadığını ilan ederek mâhiyet ve donanımının hakkını yerine getirip meleklerin önüne geçmişti; geçmiş ve kapıyı da her müstaiddin geçeceği şekilde aralık bırakmıştı.

Evet, bu yol, günümüzün vahdet yolcuları için de aynıyla söz konusudur; gözlerini her zaman tefekkürle açıp-kapayan, sîneleri sürekli şefkatle çarpan, âcizliğini O’nun kudretine ulaşma dinamiği, fakirliğini de yine O’nun servet ve gınasına ermenin vesilesi sayan basiretli ruhlar, tıpkı Hazreti Âdem gibi vahdeti kesret aynalarında temâşâ edebilir; her simada O’nun ziyâ-i vücudundan parıltılarla O’nun varlığını hisseder ve celâlî tecellilerin göz açtırmıyor gibi görünen sağanakları karşısında dahi ehadiyet televvünlü cemâlî cilvelerin üfül üfül esintileriyle serinler ve “bî kem u keyf” yudum yudum O’nunla bulunuyor olmanın hazlarını yudumlayabilirler.

Vakıa, bazen böyle bir noktaya ulaşanların yer yer iltibasa düştükleri ve hallerini ifadede kullandıkları kelimeleri iyi seçemedikleri, ya da, onların gönül dünyasında sürekli “sübuhât-i vech” esintileri esip durduğu için “hulûl”e ve “ittihad”a çekilebilecek sözler ettikleri görülegelmiştir; ama bunun her zaman böyle olmadığı da bir gerçektir.
Ve hele, seyr-i ruhanîsini Hazreti Ruh-u Seyyidi’l- Enâm’ın mişkât-ı nübüvveti altında sürdürenler için bu durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştır ve olamaz da…

Aslında bu makam, hak yolcularının gönlünde ” لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ – Deyin bakalım bugün mülk kiminmiş.” hitabına, Hazreti Vâcibü’l-Vücûd’un “ للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ – Kudret-i kahire sahibi Allah’ındır.” hakikatinin tecellilerinden muhit bir ziya ya da bir aks-i sadanın görülüp duyulduğu makam olduğundan; yani, asıl olan vahdet-i zâtiyenin, ârızî olan kesret-i fer’iyeyi bütünüyle kuşatıp her şeye bir vahdet rengi verdiğinden -tabiî böyle bir mesele avam için asla söz konusu değildir- hâle mağlup ve istiğrak eksenli yaşayan bu kimseler, iltibasa açık o kabil beyanlarında mazur görülebilirler.
Buna, sâlikin belli bir kurb mertebesine erince, müşâhede ufku itibarıyla her yanda ayan-beyan esmânın tüllenmesi, insanî latîfelerin her an Müsemmâ-i Akdes’i duyması, bütün ihsas ufuklarında sıfat televvünlerinin kalben görülüp sezilmesi ve latîfe-i rabbâniyenin, Hazreti Mevsûf-u Mukaddes’i mülâhazaya alma heyecanıyla çarpması makamı da diyebiliriz ki; bu ölçüdeki ihsas ve imtisaslarla kuşatılmış bir gönül eri, tecelli-i vahdetle her şeyin silinip-süpürülüp götürüldüğünü ve dört bir yanda hep O’nun bayrağının dalgalandığını duyup zevk eder ki, böyle birinin sahv halindekiler gibi düşünmesi de bir mânâda kendiyle çelişki olur.

Bazıları, ruhun bu seviyede irtifa ve inkişâfına, kalbin kendi derinlikleriyle bedeni kuşatması, bazıları da ruh-u insanın nefha-i ilâhî olmasına bağlı, özündeki güce ulaşması demişlerdir ki; kendini aşmış ve kendi rekorunu kırmış bu seviyedeki bir hak erinin nazarında artık ne arz u sema farklılığı ne de öteler ve burası ayrılığı kalır.
Böyle biri beden ve cismâniyetiyle arzda bulunsa da, latîfe-i rabbâniye ve sırrıyla semalar ötesinde; heykeliyle, şekliyle aramızda görünse de ruhuyla hep a’lâ-yı illiyyîndedir.

Evet, o, bütün bütün kalbî ve ruhî hayat ufkuna kilitlendiğinden, artık her zaman vâhidiyet tecellileri içinde ehadiyet cilveleriyle yaşar ve bâtınî hislerinin menfezlerinden sürekli cilve-i vahdeti temâşâ eder; eder de, gayrı Vâhid ü Ehad’den başka hiçbir şey duymaz ve hiçbir şey hissetmez.
Önce de ifade edildiği gibi, böyle bir ufku ihraz edince, bazen Muhît’in vüs’at ve ihtişamı, muhâtın da hakâreti, muzmahil ve mütelâşî olması karşısında, mazur görülecek bir iltibasa düşerek: “O’ndan başka bir şey görmüyorum.” veya “Sizin gördükleriniz bütünüyle vehm u hayalden ibarettir.” diyebilir.

Aslında, bir nesnenin var veya yok farz edilmesi, biraz da, o objenin bâtınî duygularla hissedilme şekline bağlıdır.
Varlık ve hâdiselerin yorumlanması bütün bütün öteleşmiş bâtınî duyguların imbiklerinde değerlendirilince, zâhirin tesir alanı da daraldıkça daralır; hatta, hak yolcusunun, objeleri tamamen bâtına göre değerlendirmesi ölçüsünde sır ve hafî atlası itibarıyla zâhir onun gözünde bütünüyle silinir gider ve her yanda bâtının bayrağı dalgalanmaya başlar.
Artık böyle birinin nazarına yer yer kesret resimleri ilişse de bunlar, hiss-i mârifetin bağrında gelişmiş ve latîfe-i rabbâniyenin halî ve zevkî bir buudu haline gelmiş hiss-i vahdete söz dinletemezler.
Dinletemedikleri içindir ki varlığı böyle bir ufuktan temâşâ eden bir hâl eri, zaman zaman, “ أَنَا الْعَبْدُ وَأَنْتَ الْحَقُّ” diyeceğine, iç ihsaslarının tesirinde أَنَا الْحَقُّ ; سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ demesi gerektiği bir yerde de “ سُبْحَانَ مَا أَعْظَمَ شَأْنِي” şeklinde iltibaslı ve muhkemât-ı şeriat nazarında hatarlı beyanlarda bulunabilir.

Usûlü’d-din açısından, diyanetin ruhu ve kul olmanın lâzımı sayılan tevazu ve mahviyete münâfî olması bir yana, aklın zâhir nazarında istiklâl iddiası hissini uyaran bu türlü mülâhazalar, ubudiyetin ruhuna tamamen zıttır ve peygamberlerin talim buyurdukları tevhid telâkkisine de münâfîdir.
Hele bir kısım mübtedîlerin, bu kabil sözleri söylemeleri veya bu sözlere dayanarak hulûl ve ittihaddan dem vurmaları bütün bütün İslâm’ın ruhuna aykırı, bedâhet-i akla münâfî ve Kur’ân muhkemâtına da muhalif bir dalâlettir.

Sünnet yolunun yolcuları, her zaman kesret içinde vahdeti müşahede etmiş, Hazreti Zât’ı, kendi sıfât ve esmâ-i hüsnâsı zaviyesinden, mâsivâyı da kendi keyfiyet ve hususiyetleriyle ele almış; Hazreti Hakk’ın müteâl bir varlık olduğunu, izâfî hakikatlerin de O’nun var etmesiyle var olduklarını, kayyûmiyetiyle de devam ettiklerini düşünmüş; her türlü tasavvurda, taakkulde, inançta iltibaslardan uzak durdukları gibi ifadelerinde de ulûhiyet hakikatıyla telifi imkânsız beyanlarda bulunmamışlardır.
Evet onlar, ” لَوْلاَ اْلإِعْتِبَارَاتُ لَبَطَلَتِ الْحَقَائِقُ – Eğer izafiyât olmasaydı pek çok nisbî hakikat mâruz-u butlan olurdu.” fehvasınca, her zaman hakâik-ı eşyânın -Hakk’ın ziyâ-i vücudunun gölgesinin gölgesi olsa da- varlığını vurgulamış ve bunun da asla vahdete münâfî olmadığını düşünmüşlerdir.

Hâsılı, gözlerimizle, gönüllerimizle görüp duyduğumuz bütün eşyâ, O’nun kudret ve iradesiyle meydana gelmiş âdetâ bir meşher; küre-i arz canlı-cansız aksesuarıyla, ilim, irade ve kudret tezgahından çıkmış, olabildiğine mükemmel bir dizaynla müşâhidlerin temâşalarına arz edilmiş geniş ve muhteşem bir saray, insanoğlu da bütün bunları tanıyıp değerlendirmeye memur bir vazifelidir.
Her yanda görülen bir kesret televvünü; her nesne ve her hareketin özünde duyulup hissedilense bir vahdet ruhudur.
Hüşyar gönüller bunu hep böyle bildi Hakk’a yürüdü; ifrat ve tefrite düşenlerse takılıp yollarda kaldı.

اَللّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى عِقْدِ النَّبِيِّينَ وَقَائِدِ الرَّكْبِ الْمُرْسَلِينَ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبينَ الطَّاهِرِينَ أَجْمَعِينَ

Ruh ve Ötesi (1)

Kalbin Zümrüt Tepeleri ama, önce, Şehristânî’nin ‘Milel ve Nihal’i, Gazâlî’nin ‘Tehâfütü’l-Felâsife’si, Mustafa Sabri Bey’in ‘Mevkıfu’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem’i, Günaltay’ın ‘Felsefe-i Ûlâ’sı, Ali Arslan Bey’in ‘El-Ba’s ve’l-Hulûd’u çerçevesinde, tasavvuftaki ruh telakkisine giriş niteliğinde, aklın gri yamaçlarında küçük bir gezintinin yararlı olacağını düşündüm.
Şayet konuya ve konunun arkasındaki hakâike saygısızlıkta bulundu veya bâtılı tasvirle saf ve temiz düşüncelerde bulantı hasıl etti isem Rabbim’den afv u mağfiret dilerim…

İnsan vücudunda, hayat, hareket, idrak, his, şuur ve her türlü gelişmenin gayr-i maddî temel unsuru sayılan ruh -vahye, Kur’an’a, vahiy meleğine de aynı ismin verilmesi mahfuz- kutsal kitaplardan filozoflara, en ibtidâî toplumlardan en mütemeddin milletlere kadar hemen herkesin alaka duyduğu bir mevzu ve hakkında söylenen sözler mücelletlere sığmayacak ölçüde geniş bir konudur.
İhtimal, bu biraz da, ilk insan ve ilk peygambere/peygamberlere bildirilen ruhun hakikati ve ‘mahiyet-i nefsi’l-emriye’siyle alakalı icmâlî emirlerle yetinmeyip tafsîle girmekten ve değişik çağların ilim, marifet ufku zaviyesinden ileri sürülmüş yorumlardan, ya da aslında, bir hareket, hayat, idrak ve his esası olan ruh cevherinin hakikatini, onun fonksiyon ve faaliyetleriyle karıştırıp hepsini müşterek mütalaa etmekten kaynaklanmıştır/kaynaklanmaktadır.
Ne var ki, ruhun anlatılmasıyla alakalı düşünce ve ifadeler nasıl olursa olsun, onun, hayat, hareket, his, şuur ve idrakin biricik kaynağı olduğunda şüphe yoktur..
ve bu konuda din, felsefe ve tasavvuf düşüncesi adeta ittifak halindedir.

Evet, insanoğlu var olduğu günden beri, hep böyle bir cevherin mevcudiyetini düşünmüş, hatta rüya vesaire gibi şeylerle onu kısmen hissetmiş ve bir adım daha atarak onun hakikatini anlamaya çalışmıştır.
Ne var ki insanoğlu bu tecessüs, tefahhus ve araştırmalarında, pek çok yanları itibariyle, aklın idrak alanı dışındaki böyle bir konuda semavî fermanlardaki icmalle iktifa etmeyip tafsîle ve indî yorumlara girdiğinden, bazen ‘akıl’, bazen ‘ruh’, bazen ‘nefs-i nâtıka’, bazen de ‘ene’ dediği bu cevher-i mücerredi taktığı isimlerin çağrıştıdığı değişik mülahazalarla ele almış ve konuyu adeta içinden çıkılmaz bir ucube haline getirmiştir.

Allah, hayat sıfatı ufkundan görülen-görülmeyen bütün canlılara umumî bir ruh bahşettiği gibi, Hazreti Adem’e de -ve tabii daha sonra onun evlatlarına da- emir aleminden şuurlu bir ruh nefhetmiştir..
ve konunun Kur’an ve Sahih Sünnet’teki icmâli sadece bundan ibarettir.
İşte böyle bir icmâl, zamanla değişik din ve kültürlere bağlı mütefekkir ve filozofların ve tabii bazı sofî ve mutasavvifînin biraz ruhun ‘hakikat-i nefsi’l-emriye’si, biraz da onun fonksiyon ve bedenle münasebeti açısından, te’vil, tefsir ve tafsiliyle mücelletlere sığmayacak bir bilgi ve nazariyeler havzı oluşturmuştur.

Bizim burada esas üzerinde durmak istediğimiz konu, tasavvufçuların ruhtan, kalbî ve ruhî hayattan ne anladıkları hususu olmasına rağmen, onun, birbirinden farklı çerçevelerde değişik din, değişik millet ve değişik felsefî sistemlerce, nasıl anlaşılıp nasıl kabul edildiğini gösterme bakımından biraz eskilere gidip, kuşbakışıyla dahi olsa onunla alakalı ortaya atılmış mülahazalara bir göz atmanın aydınlatıcı olacağını ve biraz daha geniş bir mukayese imkanı vereceğini düşündük.

Öyle ise şimdi gelin, Yüce Yaratıcı’nın ruh hakkındaki -ısrarla vurguladığımız- icmâlî bilgilendirmesinin, en ibtidâî kavimlerden filozoflara, materyalistlerden spiritüalistlere, rasyonalistlerden sofîlere, tefsircilerden kelamcılara kadar değişik kesimlerce nasıl yorumlandığına hep beraber bir göz atalım:

İnsanlığın upuzun geçmişine baktığımızda, tarihin hemen her döneminde, değişik toplumlar arasında, avamca veya ilmî olarak, ama mutlak surette ruh ve onun menşeiyle alakalı bir hayli şeyle karşılaşırız.
En karanlık çağlarda dahi -tabii biraz farklı çizgilerde- insanoğlu, açık-kapalı ruh hakkında bir şeyler düşünmüş, bir şeyler söylemiş; onun mebdei ve akıbeti arasında gelip gitmiş; nereden geldiğini, niye geldiğini, nereye gideceğini sürekli kendine sorup durmuş; yer yer peygamberlerin vesayeti sayesinde doğru düşünmüş; ama çok defa yanılmış; bu dünyaya geliş-gidiş ve bir süre ikamet eyleyiş arasında irtibat kuramama tökezlemeleri yaşamış; kendi yorumlarının yanlışlıklarına takılarak sık sık tenakuzlara düşmüş; ancak hemen her zaman hayatın arkasında ve bu fizikî dünyanın ötesinde muharrik, müdrik, şuurlu metafizik bir gücün bulunduğuna inanmış ve onun hakkında yanlış-doğru veya doğruya yakın kitaplar dolusu şeyler söylemiştir.

Kimileri bu fizikötesi gücü, nefis, hevâ, can, rüzgar kelimeleriyle, Sanskritçe konuşanlar ‘Atman’, Yunanlar ‘Psyche’, Latinler ‘Animus’, Fransızlar ‘Esprit’, Gotlar ‘Saivala’, Farslar ‘Revân’… gibi ayrı ayrı sözcüklerle ifade etseler de hemen hepsinin maksadı, beden ve ceset arkasındaki hayat, his ve hareketin kaynağı o zîşuur kanun-u emrî olmuştur.

İnsanlarda, madde ve cesetten başka ikinci bir varlığın bulunduğu düşüncesi hemen bütün ibtidâî toplumlarda çok yaygın olmakla beraber, bu cevherin nasıl olduğu hususundaki mülahazalar birbirinden oldukça farklıdır.
Ne var ki, bu mülahazalardan hangisi derin bir tetkike tabi tutulsa, hemen hepsinde ruhun, maddeden mücerret bir varlık veya esir gibi yarı cisim bir nesne şeklinde algılanmış olduğu görülecektir.

Bunların yanında ayrıca, ruhların akıbetleriyle alakalı kanaat ve düşünceler de büyük ölçüde birbirine yakın mülahazalar etrafında dönüp durmuştur.
Çoğunluğun kanaatine göre, ruhlar dünyadan göçtükten sonra başka bir alemde hallerine uygun bir yaşama çizgisinde hayatlarını sürdürecek ve dünyevî hayatlarına bağlı bir yaşama biçimine ereceklerdir: Hürmete şâyan müstakim ruhlar hürmet görecek, fenalıklarla kirlenmiş nefisler de fena muameleye maruz kalacaklardır.

Görüldüğü gibi çok ibtidâî insanlar dahi oldukça erken bir dönemde, ‘mahiyet-i insaniye’de bir ikiliğin bulunduğunu sezmiş, bizim ruh dediğimiz cevheri şöyle-böyle duymuş, ama idrak ufuklarını aşkın tafsilata girince meseleyi karıştırmış ve iltibasa düşmüşlerdir ki; yanlışıyla-doğrusuyla ‘dinler tarihinin’ animizmle alakalı bölümlerinde bu kabil iltibaslardan doğmuş bir hayli hurafe görmek mümkündür.
Hiç şüphesiz bu hurafelerden biri de tenasüh akidesidir.
Ruhun müstakil bir cevher olmasına inanan insanoğlu, benliğindeki ebediyet arzusunu tatmin adına ‘ruhların devri daimi’ diyeceğimiz akideye sığınmış ve vicdanında hissettiği ebediyyen yok olup gitme ızdırabını bununla ta’dile çalışmıştır.

Bu akideye göre -Tereddütler kitabında kısmen temas edilmişti- cesetler ruhların kalıpları gibidirler.
Ruhlar adeta bir umumî devr-i daim içinde bu kalıplara girerek onlarda bir dinamo vazifesi görür, onlara hayat ifaza eder, şevk u zevk duyularını harekete geçirir; o kalıp çöküp dağılınca da başka bir kalıba, daha sonra bir başka kalıba… girip çıkmaya devam ederler.
Eğer girdikleri kalıp insana ait ise, hiss u zevkin yanında onda, idrak, şuur ve irade sistemlerine de hükmeder ve farklı durumlar sergilerler.

Tylor; animizmle alakalı mülahazalarını serdettiği yerde, tenasühün menşeini çok eskilere götürür ve bir hayli renkli örnekler verir.
Dinler tarihi, tenasühün menşeinin eski Mısır halkının ‘Hermes’ine dayandığını ve filozof Pisagor (Pythagoras) vasıtasıyla kadim Yunan’a götürüldüğünü söyler.
Tarihçi Herodot (Herodotos) ise, Pisagor’dan evvel tenasühün Yunanlılarca bilindiğinden söz eder.

Gün gelir bu düşünce bir fantezi olarak bazı semavî din mensuplarınca da benimsenir.
Hatta Eski Ahit’teki Niobe’nin mermere, Hz.Lut’un eşi ‘Edithe’nin de tuzdan bir heykele dönüşmesi -arada nasıl bir münasebet olduğunu anlamış değilim- tenasühe birer mesnet gibi gösterilir.

Tenasüh düşüncesinin ilk telaffuz edildiği yerlerden biri de hiç şüphesiz Ganj ve Sind havzalarıdır.
Dahası Vedalar’daki bir kısım münacat ve yakarışlarda onun küllenmiş bir kısım izleriyle karşılaşmak mümkündür.
Vaiseshika, öldükten sonra fena ruhların aşağı bir hayat mertebesinde sürüm sürüm olacaklarından söz eder.
Vedanza, marifet-i mukaddeseye erinceye kadar bütün ruhların farklı seviyedeki cesetlerde zelil, perişan ve ızdırap içinde kıvranıp duracakları kehanetinde bulunur ki, bütün bunlar tenasühe kail olanlarca birer referans olarak değerlendirilmiştir/değerlendirilmektedir.

Buraya kadar bir özet mahiyetinde arz edilen bu bilgiler ve benzeri diğer mütalaalara dayanarak Charles Fourier, bir tenasüh mütenebbisi gibi akla-hayale gelmedik gaybî haberlerle konuyu süsler, bezer ve ilimle telifi imkansız bir sürü kehanette bulunur.
Onun bu kehanetleri -maalesef- bir kısım din mensuplarınca da benimsenir, dinî naslarla desteklenmeye çalışılır ve açık-kapalı konunun propagandası yapılır.

Gulat-ı Şia ve Hurûfîler istisna edilecek olursa, tenasüh yalanından en az müteessir olanlar Müslümanlardır; zira eğer tenasüh akidesi ebediyet arzusuyla yanıp tutuşan insanoğlunun bu arzusuna bir cevap ve yok olup gitme endişesine karşı da bir çare olarak, hikmet, adalet, ceza ve mükafat mülahazalarıyla ortaya atılmış bir felsefe ise -ki pek çok kimse bunun böyle olduğuna inanmaktadır- İslam, ebed için yaratılan ve ebede namzet olan insanoğluna, muvakkat bir ayrılığı müteakip, umumî bir ‘Ba’su ba’de’l-mevt’le ebediyet vadetmekte ve onun yok olmakla alakalı bütün endişelerini gidermektedir.
Evet İslam, müntesiplerine, dünyanın binlerce sene mesudane hayatı, içinde bir saat ikamete mukabil gelmeyen bir cennet saadeti, hatta o cennet saadetinin de bin kat üstünde Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme ve ebedi hoşnutluğuna erme gibi mutluluklar vadederek onların gözlerini ve gönüllerini doyurmuş ve başka hayalî arayışlara hiç mi hiç ihtiyaç bırakmamıştır.

İran’ın Mazdekiye (Mazdeizm)’den, Hindistan’ın Brahmanizm’inden mülhem Gulat-ı Şia ve Hurûfîlerin benimsediği hulul ve ittihad edalı tenasüh düşüncelerine gelince, bu, hem Sünnî imamlar hem de Şiî alimler tarafından şiddetle reddedilmiş ve bir ilhad sayılmıştır.
Sofîlerden bazılarının tenasüh akidesini işmam eden sözleri ise -Bedrettin’in hezeyanları müstesna- bunlar, ya hal ve istiğrak ehlinin mazhariyetlerini ifadede kelime yetmezliğine takılmalarından kaynaklanmış ya da bizim, onların o türlü beyanlarındaki maksatlarını yanlış değerlendirmelerimizden doğmuştur/doğmaktadır.
Aslında başta Şeyh-i Ekber olmak üzere ‘Vahdet-i Vücud’a kail olduğu bilinen hemen bütün sofîlerin tenasüh gibi algılanan sözleri tamamen ‘bürûz’ mülahazasına bağlı söylenmiş ifade türlerindendir.
Daha önce de geçtiği gibi tenasüh, ruhların tâbi bulundukları cesetler fena bulduktan sonra, ya daha aşağı bir canlı mertebesinde veya daha yukarı bir hayat seviyesinde herhangi bir cenine hulul etmesi şeklinde yorumlanmasına karşılık; bürûz, kamil ruhların müstaid ve pak gönüllere feyizler ifazasıyla onları kendi ufuklarına yükseltmeleri ve onların mir’ât-ı ruhlarına kendi ilhamlarını aksettirmeleri, ya da seyr-u süluk-i ruhânîyesini önemli bir aslın yörüngesinde devam ettiren tâbiin bazen metbu şeklinde görülüp o zannedilmesinden kaynaklanan bir iştibahtır.
Bazı ahvalde ciddi iltibaslara da sebebiyet verebilen böyle bir durum, semavî dinlerin hemen hepsinde çokça görülmüş -bir kısım hüsn-ü zan kurbanları ve haddini bilmez benciller müstesna- bazı kimselerin mesihiyet ve mehdiyet iddiaları da işte böyle bir iltibastan kaynaklanmıştır/kaynaklanmaktadır.

Ayrıca Şeyh-i Ekber, ruhların beden değiştirmesini, rüyalarda olduğu gibi misâlî bedenlerle temessül etme şeklinde -ki ehlullahtan ebdallar arasında yaygınca cârî bir keyfiyettir- anlamaktadır.
O, farklı ifadelerle bu hususu sık sık tekrar eder.

Aslında, bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu tenasüh değildi; biz ruhun akıbetiyle alakalı bir mülahaza sevkiyle istidradi olarak böyle bir mevzuya girdik.
Daha önce de işaret edildiği gibi, geçmişte bu hususa hafif temas edilmişti; gerekirse daha sonra özel bir çalışma konusu da olabilir.
Aslında biz burada hem Müslümanların, hem Hıristiyanlar’ın, hem Yahudiler’in hem de Hindistan, Mısır ve kadim Yunan gibi semavî dinlere bağlı olmayan toplumların -telakki farklılıkları mahfuz- ittifakla üzerinde durdukları cesetten ayrı bir cevherin mevcudiyetinden söz ediyorduk.

Öyle ise şimdi gelin, kadimden bu yana, ruh hakkında kim ne demiş, onun mahiyet-i nefs’il-emriyesi ve fonksiyonları hakkında neler söylemiş, onunla alakalı yazıp çizen mütefekkirler neler düşünmüş, neler konuşmuş… özet olarak bunları ele alıp bu farklı düşünce ve dimağların ruhtan ne anladıklarını görmeye çalışalım:

İlk mütefekkir ve filozofların varlık ve eşya hakkındaki malumatları gibi, ruh konusundaki bilgileri de gayet basitti.
Onlara göre küre-i arz düz bir satıh, sema onun üzerinde kapalı bir kubbe, güneş, ay, yıldızlar cirimleri ölçüsünde bu kubbede birer lamba veya beşer kaderinin sayfa, satır ve kelimelerinden ibaretti.
Bütün kainatlar ve eşya toprak, su, hava ve ateş unsurlarından meydana gelmişti.
İşte böyle bir telakkiye göre, ruh da bunlardan biraz daha latif bir cisim veya cevher olmalıydı.

İyonya

İyonya filozoflarından Tales (Thales), ruhu cesede hayat veren su gibi sıvı bir nesne zannediyordu.
Aynı mektebin diğer bir üstadı sayılan Anaximandros onu su, hava, ateş gibi maddelerin dışında muayyen ve namütenahi bir cevher telakki ediyordu.
Onun talebesi Anaximenes, letafetinin cazibesine kapılarak ruhu havaya bağlıyordu.
Aynı zincirin halkalarından sayılan Heraklit (Herakleitos)’e gelince o, seleflerinden farklı düşünerek ruhun cesetten ayrı bir varlık olduğunu söylüyor, ama yine de eskilerin tesirinde kalarak, ona ‘ateş gibi bir şey’ diyordu.

Bu itibarla İyonyalı bütün hakîmleri bir manada, madde ile hayatın esasını, özünü, mebdeini, menşeini kabil-i tefrik görmeyen ‘Hilozoist’lerden sayabiliriz.
Eğer İyonya filozoflarından ise -ki bazı felsefî tarihçiler öyle diyorlar- bütün geçen bu isimler arasında Anaxagoras’tır ki, ilk defa ruhun -o buna akl-ı küllî de diyordu- müstakil bir varlık olduğunu ileri sürdü ve maddeyle kuvvet, ruh ile ceset ikiliği üzerinde durarak, mebde’de amâyı harekete geçirip nizama koyan haricî bir kuvvetten açık olarak söz etti.
Ne var ki, bu cesur dehanın düşünceleri de tafsil ve te’vilin gadrine uğrayarak, ruha latif bir cisim demekle noktalanıyordu.

İlk İyonya filozoflarının, madde alaşımlı oldukça garip ruh mülahazalarına, en ciddi darbeyi, İtalya Croton’dan, eşyanın kendisini değil de zihnî suret (ide)lerini esas alan Pisagor vurmuştur.
Önce Pisagor, sonra da takipçileri, bizim havâssiye diyeceğimiz ‘Sensualisme’ mektebini ciddi olarak sarsmış -buna yıkmış da denebilir- onun yerine, icmâl itibariyle bizim ruh telakkimize yakın görünen İftikâriye, yani İdealizm mezhebini ikame etmiştir.
Pisagor ve onun arkasından da Empedokle (Ampedocles)in ortaya atıp müdafaa ettikleri idealizm, daha sonraları İslam dünyasında suret-i zihniye, misal ve mesel kelimeleriyle ele alınmış, üzerinde titizlikle durulmuş, gerektiğinde bu felsefenin tenkidine gidilmiş ve hususiyle bu cereyanda sağlam bir meâd hakikati söz konusu olmadığı için, sistemin tenasühe açık görünüşü, bir de ruh-u cüz’înin, ruh-u umumînin tecellisi olduğu iddiası oldukça ciddi tenkitlere tabi tutulmuş ve mütekellimîni bir hayli meşgul etmiştir.

Pisagor, her zaman düşünce çizgisini korumuş kararlı bir düşünce insanı olmasına karşılık, Empedokle bazen naturalizme, bazen hisbanîliğe (şüphecilik), bazen de mistisizme saparak, hiçbir zaman ruh hakkındaki mütalaalarında net bir tavır ortaya koyamamıştır.
Dahası gün gelmiş halkın şahsına karşı gösterdiği aşırı teveccühü hazmedemeyerek ‘A dostlar, ben bir insan değil bir mabudum’ deme cüretinde bulunmuş, hem idealizmle alakalı mülahazalarında hem de diğer mütalaalarında bütün bütün itibar kaybına uğramıştır.

Bu arada ruhla ilgili dikkatleri çeken daha başka cereyanlar da olmuştur.
Bunlardan sadece Elea medresesinin panteizmini, Zenon’un ruhun ölümsüzlüğü felsefesini ve bunların tam aksine bütün metafizik mülahazalara kapalı bulunan Demokrit (Demokritos)’in atomizm düşüncesini sadece hatırlatıp geçelim.

Sokrat

İyonya ve İtalya felsefelerinin bu uzun serencamesinden sonra, ruh konusu Sokrat (Socrates)’la yeni bir safhaya girer.
Sokrat, ruhu cismaniyet ve maddenin dar çerçevesinden çıkararak onu kendi genişliğine göre daha farklı bir tahlile tabi tutar.
Günaltay’ın naklettiğine göre, Sokrat’ın birinci derecede talebesi sayılan Eflatun (Plato) ‘Phaidon’ kitabında, üstadının ruhla alakalı görüşlerini şöyle açıklar: ‘Allah, her şeyi kuşatan bir hikmet kaynağı ve bütün kainatın ruhu ve aklıdır.
İnsanın cesedi bir kısım maddî unsurlardan meydana geldiği gibi, ruhu da bu umumî ruhun bir cüz’î tecellîsidir.
Allah nasıl görünmeden bütün kainatları idare ediyor, ruh da insan bedeninde işte bu şekilde tasarrufta bulunmaktadır.
Bir gün gelir, beden bütünüyle çözülüp gider ama, ruh hep baki kalır.’ Bu mülahazalar kelimesi kelimesine Sokrat’ın düşünceleri midir; yoksa içinde Eflatun’un yorumları da var mıdır, orasını Allah bilir..!

Eflatun

Felsefe tarihinde, ruh-akıl-nefis ünvanlarıyla, cismaniyet ve madde ötesi bir kısım latif varlıklardan net olarak ilk söz eden ruhiye (spiritüalizm) medresesinin önemli isimlerinden Anaxagoras olmakla beraber, bu mesleği daha da geliştirip bütün dünyaya duyuran Sokrat’la onun meşhur talebesi Eflatun olmuştur.
Daha çok Eflatun’un kaleme aldığı, Sokrat ve Eflatun felsefesi pek çok değişik dile tercüme edildiği gibi, çok erken bir dönemde Arapça’ya da çevrilmiş ve İslam alimlerinin mütalaalarına arzedilmiştir; arzedilmiş ve İslam hükemasını ciddi meşgul etmiştir.
Bu itibarla da, bilhassa ruhu alakadar eden konularda, biraz Şehristânî, biraz da Günaltay’ın tespitlerine dayanarak Eflatun’un düşünceleri -ki bu düşünceler hem Anaxagoras’ın, hem Pisagor’un ve hem de Sokrat’ın mütalaalarının inkişafından ibarettir- üzerinde durmak, hiç olmazsa kuşbakışı bir göz atmak istiyoruz.

Eflatun, insanda şehevânî, gadabî iki farklı nefis yanında -siz bunlara duyular diyebilirsiniz- ‘nefs-i nâtıka’ diye üçüncü bir nefisten de bahseder.
O, nefs-i şehevânîyi cismânî arzu, istek ve iştihaların; nefs-i gadabîyi de her türlü öfke, şiddet, hiddet gibi tavır ve davranışların kaynağı kabul eder.
Nefs-i nâtıkayı ise, idrak etme, duyma, taakkulde bulunmanın temel cevheri sayar.
Eflatun’a göre, ruh da dediğimiz nefs-i nâtıka, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk tarafından var edilip bir kalıba konmuş, görünmeyen ve belki bir şekli olmayan, asla parçalanmayan ve cisimler gibi çözülüp dağılmayan bizzat müteharrik bir cevherdir.
Aynı zamanda o, ilahîdir, dolayısıyla da ölüp yok olmaz.
Bedenden evvel var edildiği için de, bedenden sonra da varlığını devam ettirir.
Yine Eflatun’a göre, akıl ve zeka ruhun birer derinliği, ruh da bütün sistematiğiyle cesedin hareket kaynağıdır.
Keza, Şehristânî’nin ifadelerine göre Eflatun, alemi de ikiye ayırır: 1- Ruhânî ve suretlerden ibaret olan misal, mesel -ideler alemi de diyebiliriz- alemi.
2- Mahsusat diyeceğimiz şu duyulup sezilen cisimler, nesneler ve şahıslar alemi.
Ona göre, insanoğlu bu aleme gelmeden evvel alem-i misalde hakikatlerin müşahedesiyle şereflendirilmiş bir talihliydi.
O, bir gün bu yüksek ve latif alemden cismâniyetin dar dünyasına inince, kendine has derinliklerden de uzaklaşarak gidip cismâniyetin karanlıklarına gömüldü.

Eflatun’un, nefs-i nâtıka hakkındaki mülahazalarını da şöyle hulasa etmek mümkündür:

1- Ruh, ölümsüz manevî bir idrak ve tefekkür unsurudur; sürekli düşünür, kavrar ve değerlendirir.
2- Ruh, bizzat muharriktir ve cesetten evvel varedilmiştir.
3- Ruh, bütün fazilet ve hayırların temel esası ve kaynağıdır.
Onun en büyük düşmanı da fesad-ı ahlaktır.
Fesad-ı ahlak ruhu manen öldürür.

Daha sonraları ortaya çıkan Neoplatonizm felsefesi tamamen Eflatun’un işte bu düşüncelerine dayanacaktı..
yeri geldiğinde dar bir çerçevede onun da ne olup ne olmadığı üzerinde durulabilir.

Aristo

Hiç şüphesiz Eflatun’dan sonra felsefe tarihinin en önemli simalarından biri de Aristo (Aristotales)’dur.
Aristo tesis ettiği, istikraya dayanan Meşşâiye mektebiyle asırlarca yaşadı ve hâlâ da bir ölçüde yaşamaktadır.
Aristo, hocasının aksine, istikra yoluyla cüz’iyattan külliyata, külliyattan da umumiyata terakki şeklinde bir metotla üstadından çok farklı bir yol takip ediyordu.
Bu yol, büyük ölçüde aklın kurallarını öne çıkarma esasına dayanıyordu.
Aristo, kendi geliştirdiği bu yeni metoduyla uzun ömürlü olmasını temin yanında, Mihanikiye ve Helezonizm düşüncesine de şiddetli darbeler indiriyordu.
Aristo’ya göre hayat ruha dayanıyordu.
Hayat bir hareket ise, ruh onun muharrikiydi.
Ruh beden ve cesetten olmadığı gibi tamamen onlardan müstakil de değildi.
Ceset, adeta ruhun enstrümanı gibi bir şeydi ve hayatın inkişafı da ona bağlıydı.

Aristo da, üstadı gibi ruhu bir kaç kategoride ele alıyordu ancak, ona göre ruh, bedenle beraber yaratılmıştı; bedenin çözülüp dağılmasından sonra da aslına rücu edecekti.
O, ruhun bedende bir kemal vetiresi yaşadığını, kemale erince de Hz. Zat’a müşabehet peyda edeceğini ve daha sonra ruhanî lezzetlerle müstağrak yaşayacağını iddia ediyordu.
Aristo, bu kabil düşünceleriyle uzun asırlar boyu, hem İslam alimlerini hem de Hıristiyan düşünürlerini ciddi meşgul etti ve uğraştırdı.
Ne var ki, bu gün artık o da sadece meraklıların tetebbuuna emanet bir tarihten ibarettir.

Aristo’dan sonra, ne onun muasırı sayılan Epikür (Epikuros) ne de Zenon, ruh hakkında kayda değer bir şey söyleyemediler.
Epikür, Demokrit’in çizgisinde ihsasâta (sensations) bağlı kalarak hep dar düşündü.
Zenon ise, kurduğu Revâkiye (Stoacı Panteizm) medresesinde, her şeye biraz şüphe bulaştırarak eskilerin düşüncelerini tekrar etmekle ömür tüketti.
Dahası o, ‘araştırmacıların ve ilim adamlarının vazifesi eşya ve hadiseleri tetebbudan ibarettir; onlar, bu çerçeve içinde kalmalı ve eşyayı okuyarak mutlak hakikate ulaşacakları hayaline kapılmamalıdırlar’ diyerek bir manada araştırmanın önüne de set çekmiş oluyordu.

Filon

Ruh konusunda, İskenderiye mektebinin repertuarı da oldukça zengin sayılır.
Bu mektepte ilk dönem itibariyle, Meşşâiye ve Revâkiye tesirinde düşünürler yetişirken, daha sonraları Yahudiler’in tesirinde eski çizgisinden uzaklaşarak yeniden Eflatunculuğa yöneldi ve bu felsefe Yahudiler’in Eflatun’u sayılan Filon (Philon) vasıtasıyla, biraz da değiştirilerek Musevîliğin ruh, hayat anlayışlarıyla telif edilmeye çalışıldı.

Filon felsefesi iki temel esasa dayanır: ‘Allah’ ve ‘madde’.
Allah, ilk ziyadır ve ona bağlı akıllar, ruhlar, nefisler hep onun ile aydınlanmaktadır..
ve yine ona göre, eşyanın misalleri, zihnî suretleri Hz.Zat’ta mündemiçtir.
Bizim duyu organlarımızla duyup hissettiğimiz her şey, işte o zihnî suret modellerine göre yaratılmıştır.
Alemin Allah’tan zuhur ettiğini ve ‘İbnullah’ olduğunu, Hz. İsa’dan tam otuz sene evvel söyleyen de yine bu zattır.
O bu zuhur mülahazasını şöyle anlatır:

İnsan ruhu, ilahî cevherden çıkmıştır ve dolayısıyla da ebedîdir.
Ne var ki bu ruh ikidir veya iki buudlu bir bütündür.
Bu buudlardan biri fikrî, diğeri ise hissîdir.
Bu iki ayrı cepheden hangisi galebe çalarsa diğeri ona nisbeten zayıflar; zira her iki taraf da aynı mevcudiyete sahiptir.

Filon, İşrakiye de dediğimiz (İlluminisme) Neoplatonizm düşüncesinin öncüsü; bu felsefenin ilk mimarı ve müessisi ise, İslami eserlerde Flutin diye geçen Plotin’dir.
Plotin, Eflatun felsefesini esas alarak bir Eklektizm mezhebi tesis etmek istemiş; ama bu işte çok da başarılı olamayarak sonuçta gidip mistisizme saplanmıştır.
Plotin’e göre, uluhiyet hakikatinde üç uknum (zat, rükün) mevcuttur:

1- Sıfatsız zat manasına ehadiyet-i sırfe,
2-Her türlü yoruma açık şekliyle akıl,
3- Ve ruh-u küllî.

Bunlardan birincisi, tam müstağni-i ale’l-ıtlak bir vücut veya cevher, diğerleri ise bundan zuhur etmiş varlıklardır.
Yani, Zat-ı Ehad’den ilk evvela bir akıl, bundan da muharrik bir cevher ve kuvvet kaynağı olan ruh-u küllî meydana gelmiştir ve onun sudur dediği de işte budur.
Varlık ve var olma hakikatini bu şekilde ele alan Plotin, felsefesinin gayesini de, ruh-u küllîden bir parça sayılan insan ruhunun terakki edip onunla bütünleşmesi şeklinde ortaya koyar ki, bunu, İslam tasavvufundaki ‘Fena fillah’a benzetenler de olmuştur.
Ona göre, böyle bir mazhariyetin yolu da, ruhun ibadet ve vecd ü istiğrakla Allah’a teveccüh etmesidir.
Bu şekilde Allah’a yönelen ruh öylesine ruhanî zevklere müstağrak olur ki, artık ne ızdırap bilir ne de elem..
keza, böyle bir insan namütenahileştiğinden fevkâni ve aşkın bir tefekküre ulaşır; tefekkür sayesinde aşka erer ve aşkın ötesinde de visal zevkiyle kendini bile hissetmeyecek şekilde mest u müdam hale gelir.

Plotin’e göre, ruh ebedîdir ama, bu ebediyet müstakil bir ebediyet olmayıp ruhun Hz.Zat’da eriyip kaybolması ebediyetidir.
Eflatun çizgisinde bir ruh felsefesi vaz’eden Plotin, böylece sonuçta işin içine biraz da Aristoculuk ilave ederek onun, ruhun aslına rücuu düşüncesini kullanmış gibi görünür.

Görüldüğü gibi Hindistan’tan Mısır’a, oradan da Yunan’a kadar pekçok yerde ve daha sonraları bütün dünyada ruhla alakalı düşüncelerini ortaya koyan -bir kısım materyalist mülhitler ve hakları olmayan tafsille yanlış yorumlara girenler istisna edilecek olursa- hemen bütün filozoflar, aşağı-yukarı aynı neticeye vararak ‘Allah’ ve ‘ruh’ demişler ve her zaman metafizik mülahazalara açık durmuşlardır.
Hem Hıristiyan aziz ve filozofları hem de İslam mütefekkirleri bazen kadim düşünürlerin, bazen mahallî kültürlerin ve ilmî gelişmelerin tesirinde şöyle-böyle bir kısım inhiraflar yaşasalar da, hep ruh demiş ve ruhun akıbetiyle alakalı bazı mülahazalar serdetmişlerdir.

Ruh ve Ötesi (2)

Günümüze Doğru

Son asırlara gelince, eski felsefenin bütün esasları yeniden gözden geçirilerek sorgulandı.
Hür düşüncenin kısmen de olsa önü açıldı.
Hatta dinî metinler bile tenkide tâbi tutulmaya başlandı; hakikat aşkı, ilim ve araştırma iştiyakı beşerin idrak ufkunu daha bir açtı ve genişletti…

Bu arada yeni ilmî metodlar geliştirildi ve skolastik düşünce yerini daha farklı mülâhazalara bıraktı; ama ruh meselesi her zaman ağırlığını korudu.
Hatta Rönesans sonrasında bile o, pek çok mütefekkir ve ilim adamının en önemli meşguliyet alanlarından biri olarak devam etti.
Başta Gherardo da Gremona, Campanella, Bacon, Hobbes, Descartes (Dekart) Moleschott, Malebranche, J.
Stuart Mill, Spinoza, Locke, Leibniz, David Hume, Thomas Reid, Hamilton, Voltaire, Auguste Comte, Luis Büchner, Hegel, Bergson… gibi mütefekkir ve filozoflara kadar bir hayli insan ruh muammasıyla uğraşıp durdu..
Kimileri eski materyalistler gibi bizzat ruh diye bir mevcudun bulunmadığını, bizim ruh kabul ettiğimiz şeyin, belli organların, aktivitelerini icra etmelerine yine bizim yakıştırdığımız bir unvan olduğunu ileri sürmüş; kimileri, ruhun biricik hakikat olduğunu ve bu hakikatin dışındaki şeylerin ise, onun bir kısım tezahürlerinden ibaret bulunduğunu iddia etmiş; kimileri ruhu da madde gibi bir hakikat görmüş; kimileri ona bedenden ayrı müstakil bir mahiyet ve cevher nazarıyla bakmış..
herkes farklı bir şeyler mırıldanmış; ama pek az materyalist müstesna hemen hepsi de ruh demiş ve bu ilahî sır, daha doğrusu rabbanî icmâl hakkında mücelletler dolusu mütalâalar serdetmişlerdir.

Materyalistler, öteden beri her şeyi maddeye irca ederek, insanı, kemik, kas, dimağ ve sinir sisteminden ibaret cismanî bir heykel görmüş ve onun his, idrak, şuur… gibi bütün aktivitelerini büyük ölçüde dimağa bağlamışlardır.
Bunlardan Tutil (Tuttile), dimağ sayesinde, cansızlar seviyesinden canlılar mertebesine yükseldiğimizi iddia etmiş; Carl Foht dimağ ile fikir arasındaki münasebeti, karaciğer ile safra kesesi arasındaki irtibatın aynı görmüş; Moleschott, tefekkürü maddenin hareketinin sonucu kabul etmiş; Büchner, ışık, esîrî dalgalanmaların bir şekli ve kasların kasılması da adale liflerinin bir kısım özel hareketlerinden ibaret olduğu gibi, tefekkür ve diğer aklî faaliyetlerin de tabiatın genel ahenk ve hareketlerinin sinir sistemi üzerindeki tesirinden başka bir şey olmadığını ileri sürmüş ve her şeyi maddeye ve organizmaya bağlamış, ruhu da, ruhun fonksiyonlarını da inkâr etmiştir.

Dün ve bugün bütün materyalistler bu iddialarını ya dimağın esrarengiz faaliyetlerine sığınarak; ya transformizm, darvinizm gibi nazariyelere dayanarak; ya da “evolusyon”, “mutasyon” diyerek ispat ettiklerini/edeceklerini sanmışlardır.
Kalbin Zümrüt Tepeleri bu türlü şeylerin yeri olmadığı için benim veya bir başkasının daha farklı bir bantta, bu büyük iddialara (!) ve onların mesnetlerine elbette diyeceğimiz bazı şeyler olacaktır.

Öteden beri, idealizm taraftarları, maddiye mezhebinin aksine bir yol takip etmiş ve ruha da, bedene de daha farklı bakmışlardır.
Materyalistlere göre, maddenin biricik esas ve gerçek olmasına karşılık; idealistler, “Yegâne hakikat fikirdir” iddiasında bulunmuşlardır.
Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” derken, bu mülâhazayı ortaya koyuyor ve bizim “iftikâriye” diyeceğimiz felsefî sistemin en önemli esasını ifade ediyordu.

Aslında, idealizmin dayandığı esaslar ciddî bir tetkike tâbi tutuluverse, bunların çok da sağlam olmadıkları görülecektir.
İdealizmin dayandığı temel hususlardan birini kısaca Berkeley şöyle ifade eder: Düşünen nefisten başka hakiki hiçbir şey yoktur.
Eşyanın hakikati nefisler tarafından düşünülmüş olmakla kâimdir.
Tıpkı lamba bulunmayan karanlık bir odadaki eşyanın varlığı bilinmediği gibi.
Fikir olmayınca da varlığın durumu aynıdır ve onların mevcudiyetinden kat’iyen bahsedilemez.
Buna, varlık ve hâdiseleri, şuurun kendinden ibaret kabul etme de denilebilir.

İdealistlerce ileri sürülen bir diğer esası da şöyle özetlemek mümkündür: “Görüyor ve hissediyoruz” dediğimiz nesneler, zihnî suretlerden başka bir şey değildir.
Eğer çevremizde bir âlem varsa o sadece bir şuur âlemidir.” Görüldüğü gibi, materyalistlerin, her şeyi dimağa bağlayıp ruhu ve onun fonksiyonlarını inkâr etmelerine karşılık; idealistler, varlık ve bütün şuûnu fikirlere, idelere irca ederek dolaylı yoldan onlar da “nefs-i nâtıka”ya hakk-ı hayat, hakk-ı vücud tanımama gibi, farklı bir yolla da olsa aynı sonuca varmaktalar.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, birbirine zıt bu iki mezhep arasındaki teâruz, netice açısından ruh adına çok ciddî bir farklılık ifade etmemektedir.

Bergson

Bergson felsefesi, indeterminizme dayanmaktadır.
Determinizme göre, eşyanın herhangi bir durumu, ondan evvelki hâlin zaruri bir sonucudur.
Böyle bir mülâhazayı, “Kâinatta aynı şeyler hep aynı sonuçları netice vermektedir” şeklinde de ifade edebiliriz.
Bergson, bu yaklaşıma karşı çıkarak, hiçbir zaman aynı şeylerin meydana gelmeyeceğini ve dolayısıyla da zaruri bir gerekliliğin söz konusu olmayacağını ileri sürer.
Bergson ruh mevzuundaki mütalâalarında idealizm taraftarlarından Berkeley’e yakın durur ve ihsaslarımızın hakiki illetinin maddî bir şey olamayacağını ve hakiki sebebin nefis olduğunu söyler.
Ona göre, var olmak idrak ediyor olmak demektir.
Dolayısıyla, müdrik olmayan mevcud da sayılmaz.
Yine ona göre, idrak eden ruhtur; ruh her zaman aktif ve müessirdir.
İdrak olunan da düşüncedir.
Bu itibarla da, hakiki var olan sadece ruh ve fikirdir.
Bir yerde Bergson da, iftikâriye taraftarları gibi varlık ve eşyayı hayalî suret ve imajlardan ibaret görür.
Maddecilerin, zihnî suretleri, dimağın hareketlerine bağlı ve ondan sonra oluşuyor gibi görmelerine mukabil Bergson, zihnî suretleri dimağın hareketlerinden evvel tasavvur ederek dimağa ait olan faaliyetleri, hakiki müessir ve muharrik olan zihnî suretlerin birer eseri gibi tasavvur eder.

Vücudiye

Vücudiye mesleğine mensup olanların ruh telâkkileri diğerlerinden tamamen farklıdır.
Bu meslek taraftarlarınca -kendi aralarındaki bir kısım farklı mülâhazalar müstesna- ruhla beden aynı şeydir..
ve her ikisi de müteâl bir tecelliyattan ibarettir.
Bu cereyanın önemli simalarından biri sayılan Spinoza’ya göre, Zât-ı Ulûhiyet’le âlem – تَعَالَى اللهُ عَمَّا يَقُولُونَ – aynı şeydir.
Bizzat mevcut ve kendi kendine kâim olandan başka hiçbir hakikat yoktur.
Hakikî vücud nâmütenâhîdir ve onun nâmütenâhî sıfatları ve kevnî suretleri veya akisleri vardır..
ve mevcudatın esası da işte bundan ibarettir.
Ruh da, ceset de Zât-ı Mutlak’ta birleşen birer şe’ndir.

Spinoza’nın bu mülâhazaları, ifadelerdeki küçük farklılıklarla, kendilerini “vahdet-i vücud”çu kabul ettiğimiz bazı sofîlerin vecd ü istiğrak halinde söyledikleri şeylere çok benzemektedir.
Burada iki ayrı hususa dikkatlerinizi bilhassa rica etmekte fayda mülâhaza ediyorum: 1) Vahdet-i vücud mülâhazasını bir meslek, bir felsefe olarak benimseme ayrı şey, Vacib-ul Vücuda hasr-ı nazar ederek O’nun hesabına varlık ve eşyayı görmeme, duymama, hissetmeme ayrı şeydir ki, böyle bir mülâhaza netice itibarıyla gider vahdet-i meşhûda dayanır; diğerleri ise vahdet-i mevcudu (monizm) işmam eder.
Monizmde, hususiyle de Hegel monizminde, metafizik tamamen dışlanmış ve cismâniyetle ruhî tecelliyat aynı şey kabul edilmiştir.
Hegel’e göre -hâşâ- “Allah haricî âlemin içinde mündemiçtir.
Ruhumuz, ruh-u umumînin bir parçası ve maddemiz de onun ayrılmaz bir yanıdır.
Madde-kuvvet, aynı cevherin görünen şeklinden başka bir şey değildir.” Neticede o da, az bir farkla, tıpkı materyalistler gibi maddeyi öne çıkararak, ruhun fonksiyonlarını ona bağlı ve onun içinde mütalâa etmektedir.

Ruhiye Mezhebi

Ruhiye mezhebi diyeceğimiz spiritüalizm ise, insanda hem beden hem de ruhun mevcudiyetini kabul eder ve bütün fizyolojik faaliyetleri bedene bağlarken, nefisle alâkalı fonksiyonları da ruhun daire-i tasarrufunda görür.
Spiritüalistlere göre, fikrin dayandığı esas da yine “ruh” dediğimiz bu cevherdir..
bizim “ene” dediğimiz bu cevher bedenden ayrı ve müstakildir.
Spiritüalistler, diğer bütün felsefî ekollere nisbeten ruh konusunda daha açık ve daha nettirler.
Eflatun ruhtan, ruhun bekasından tenasühe açık bir üslupla bahsetmiş; Aristo onu, insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli husus olarak görmüş; çağların değişik ilim ufku ve ona dayalı ortaya konan yorum farklılıkları mahfuz, Descartes, Berkeley, Leibniz “misal” de deseler, “monadoloji” de deseler, mevzuyu getirip “düşünce”ye de bağlasalar, büyük ölçüde hemen hepsi de konuyla alâkalı aynı şeyleri söylemişlerdir: O da, insanda cesetten başka düşünen, dileyen, idrak eden mücerred bir cevherin mevcudiyetidir ve bu cevher de ruhtur.

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren sürekli değişip durduğu halde, benlik olarak değişmeyişin bir esası olmalıydı ve vardı da; işte bu esas ruhtu.
Malebranche, bu mülâhazalara şöyle bir ayrıntı ilavesinde bulunur: Her zaman, ruhla bedenin mütekabil, birbirlerine karşı tesirleri söz konusudur.
Allah’ın vaz’edip ortaya koyduğu kanunlar çerçevesinde ruhun irade izhar etmesiyle bedende birtakım hareketler, bedenin huzur ve hareketleriyle de ruhta bazı intibalar hasıl olmaktadır.
Her iki hâdisenin hakiki illeti de ilâhî iradedir -Bu mülâhaza Eş’arîlerin irade anlayışından iktibas edilmiş gibi görünüyor-.
Bedenin ruh üzerinde, ruhun da beden üzerinde var gibi görülen tesirleri âdiyat çerçevesindedir -ki biz buna, sebeplerin izzet ve azamete perde olması nazarıyla bakıyoruz-.
Her şeyde, her şe’nde illet-i hakikî, ilahî iradedir ve müessir-i hakikî de Allah’tır.
Her şey, her şe’n, her nesne ezelde Allah’ın takdir buyurmuş olduğu bir nizam çerçevesinde cereyan etmektedir ki, bu sayede ruh ve beden faaliyetlerinde de tam bir ahenk müşahede edilmektedir.

Buraya kadar, ruh konusunu felsefecilerin ve değişik dünyalardan farklı düşünürlerin mülâhazaları çizgisinde icmâlen mütalâa etmeye çalıştık; çalıştık ve gördük ki, birkaç düşünür ve birkaç filozof müstesna hemen bütün bir düşünce dünyası, madde ve mahsûsâtın arkasında kimisi akıl, kimisi ruh, kimisi de nefis unvanıyla metafizik bir güçten bahsetmekte ve insanlardaki his, hareket, şuur ve idrak gibi hususları da bu basit cevhere bağlamakta, bu itibarla icmâli tafsil etmenin, mülâhazaları nakilde ayniyeti koruyamamanın hâsıl edebileceği çarpıklıklar istisna edilecek olursa, ruh cevherinin de ulûhiyet hakikati gibi açık-kapalı herkesin kabul ettiği bir gerçek olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi gelin bir de İslâm dünyasının ve İslâm ulemâsının düşüncelerini görmeye çalışalım.

Ruhun diğer enbiyâ-yı izâma hangi icmâlî çerçevede tebliğ buyurulduğunu tam bilemiyoruz; ama Kur’ân’ın bu konudaki beyanı açık ve üslûbu da nettir.
O, “ وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي – Sana ruhtan soruyorlar.
De ki, ruh Rabbimin emrindendir.” (İsra, 17/85) diyerek, mahiyet-i nefsü’l-emriyesi itibarıyla ruhun zîşuur bir kanun-u emrî olduğunu hatırlatır ve o konuda daha fazla bir şey de söylemez.
Selef buna sadık kalarak ruhun zatıyla alâkalı herhangi bir tafsil ve yoruma girmemişlerdir.
Aslında, batılı düşünürlerden Claude Bernard, Raymond, Spencer, Hamilton gibi mütefekkirler de bu mülâhazaya yakın mütalâalarda bulunmuşlardır.

Selefin yolu ve tavrı emin ve hatarsız olmakla beraber -ki onların Kur’ân müteşâbihâtı karşısında da tavırları aynıdır- sonraları felsefî eserlerin tercüme edilip İslâm toplumu içinde yayılmasıyla İslâmî kaynaklarda müteahhirîn unvanıyla anılan diğer bir cereyanın temsilcileri muhkemâta bağlılık içinde hem ruhun mahiyet-i nefsü’l-emriyesi hem de fonksiyonlarıyla alâkalı bir kısım tevil ve tefsirlere girerek konu üzerinde ciddî ciddî durmuş ve eski mirasın tesiriyle meydana gelmiş bulunan muhtemel yanlış anlamaları önlemeye çalışmışlardır.
Evet, o güne kadar herkesi meşgul eden ruhun mahiyeti, kadîm veya hâdis olması, keza onun cesedin fenâ bulmasından sonraki durumu, nihayet saadet ve şekavet-i uhreviyesi ulemâ sınıfını da bir hayli meşgul etmiştir.

Bunlar arasında, çok az da olsa, Demokrit’in atomizm felsefesine sıcak bakanlar olduğu gibi kadîm hilozoistler gibi düşünenler de olmuştur.
Keza bunlardan bazıları konuya günümüzün fizyolojistleri gibi bakıyor; bazıları ruh-u hayvanî, ruh-u tabiî, ruh-u insanî şeklindeki düşünceleriyle Aristo’nun takipçileri gibi davranıyorlar.
Kimi mütekellimîn onu insanın hususî heykelinin bir özelliği sayıyor; hekimlik yanı ağır basan diğer bir kesim ise, Galen (Calinus) gibi düşünerek onu, kan-safra-balgam-sevda gibi unsurların dengede olmasının tezahürü görüyor; kimileri ona, zeytinyağının zeytin tanesinde ve gülyağının gülde bulunması nev’inden bedenle münasebet içinde olan “lâtif bir varlık” diyor; kimileri de teşbih u temsilden kaçınarak sadece bir “cevher-i müdrik u hassas” demekle iktifa ediyorlar.

Mütekellimîn ve mutasavvıfînin büyük çoğunluğu ruhu, insan mahiyetinin hakikati mücerred bir cevher olarak görmüş, cesedin değerini de ruha bağlılığı içinde mütalâa etmiş ve ölümle bedenin çözülüp dağılmasına karşılık onun baki kalacağını ve berzahta haşr u neşr intizarında bulunacağını, sonra da bir “ba’sü ba’de’l-mevt”le ebedî saadet veya şekavete yürüyeceğini ısrarla vurgulamış; böylece hem materyalistlerden, hem spiritüalistlerden, hem monistlerden ve hem de tenasühçülerden ayrılmış oluyorlardı.

Ayrıca, İslâm ulemâsı -Eflatuncu düşüncenin tesirinde farklı görüş belirten az bir kısmı müstesna- ruhun sonradan yaratıldığına kâildir.
Ancak, âlimler arasında onun bedenden evvel mi yoksa anne karnında cenine hayatın nefh edilmesi anında mı var edildiği hususunda ihtilaf vâki olmuştur.
Tabiî böyle bir ihtilafta haşrin ruhanî veya cismanî ya da hem ruhanî hem de cismanî olabileceği mevzuu da söz konusuydu.
Ne var ki, bütün ulemâ, hükemâ ve mutasavvıfîn fürûâta ait bir kısım meselelerde farklı görüşler serdetseler de, ruhun hakikati, fonksiyonu ve Allah’ın kayyûmiyeti ile bekası konusunda ittifak içinde idiler.

Evet, Kindî, Fârâbî, İbn-i Sina, İbn-i Bâcce, İbn-i Rüşd, Nasîruddin et-Tûsî gibi filozof ve mütefekkirler; Râgıb Isfahânî, Sadru’ş-Şirâzî, Ebû Zeyd Debbûsî, İmamu’l-Harameyn, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbn-i Kayyim, Sadeddin Taftazânî, Celaleddin Devvânî ve İmam Şa’rânî gibi farklı derinlikleri olan muhakkikler..
ayrı ayrı meslek ve meşreplerine rağmen ruhun insanın özü ve hakikati olduğu konusunda icma ediyorlardı…

Şimdi gelin hem bu filozoflardan hem de mütefekkir ve muhakkik ulemâdan çok meşhur olmuş birkaç simanın ruh konusundaki mütalâalarına kısaca bir göz atalım; ondan sonra da sofîlerin ruhtan ne anladıklarını, onlara göre ruhun hayat mertebesini ve ruh cevherinin en önemli mekanizması olan vicdan sistemini görmeye çalışalım.

Ruh ve Ötesi (3)

Ruh konusunda İbn-i Sina:

Kendinden sonra gelen hemen bütün fikir adamları ve mutasavvıfîn üzerinde büyük tesirleri görülen İbn-i Sina, üstün dehası, fevkalade azmi ve engin ilim aşkıyla kadim filozofları iyi okuyup doğru anlamasının yanında, Kindî ve Fârâbî gibi felsefecilerin fikirlerine de vâkıf bir isimdir.
O, eserlerinde İyonya, İtalya ve Elea filozoflarından alıntılar yaptığı gibi, kendi sistemiyle uyuşan konularda Kindî ve Fârâbî’den de nakillerde bulunur.
Bu itibarla onun düşünceleri üzerinde durduğumuz aynı anda, Kindî ve Fârâbî’yi de görmüş ve mütalâa etmiş oluruz.

İbn-i Sina’ya göre, hayat; his, hareket ve ruhun eseridir.
Şuur ve idrakle alâkalı bütün aktiviteler tamamen ruh ve hayata dayanmaktadır.
Ne var ki, hayat tecellisinin arızasız devamı için cismânî sistem ve beden mekanizmasının da kusursuz çalışır olması şarttır.
Kezâ İbn-i Sina, sisteminde nebâtiye, hayvâniye ve insâniye adlarıyla yâd edilen üç tür nefis kabul eder.
Ayrıca, nebâtâtın hususî mânâda bekasına hâdim “kuvve-i gâziye” ve “kuvve-i nâmiye” diye iki kuvveden ve nev’in bekasına bakan “kuvve-i müvellide” gibi ayrı bir kuvveden daha söz eder.
Bunların yanında nefs-i hayvanîde de muharrike ve müdrike diye iki kuvvenin bulunduğunu söyler; bunlardan kuvve-i muharrikeyi kendi içinde kuvve-i bâise, kuvve-i fâile adlarıyla ikiye ayırır; daha sonra da fonksiyonları itibarıyla kuvve-i bâiseyi kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye namlarıyla iki kategoride mütalâa eder.
Sonra kuvve-i fâileyi de kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiyenin tesirinde bedendeki bir kısım organların farklı yönlerdeki hareketlerinin muharriki olarak görür.

Ayrıca İbn-i Sina, beş adet zahirî duyu organının yanında hiss-i müşterek -ki o buna Aristo’nun “fantazya”sından bozma “bantasya” der-, vâhime, hayal, zâkire ve mütehayyile gibi batınî hâsselerden de bahiste bulunur ve uzun uzun bunların vazife ve faaliyetleri üzerinde durur.

İbn-i Sina’nın “ilmü’n-nefs”le alâkalı mütalâasının en önemli kısmını akıl ve kuvve-i akliye teşkil eder.
Ona göre, nefs-i insaniye cisim olmadığı gibi cisimle de kâim değildir.
O, zatında maddeden mücerred ama faaliyetlerinde maddeye mukârin bir cevher-i lâtiftir.
O bir tanedir ama pek çok kuvveye sahiptir.
Onun bedenle münasebetlerinde bütün bu kuvveler birer vasıta ve birer perde mahiyetindedir.
Yine ona göre, bu kuvvelerden başka, insanoğlunun önemli derinliklerinden sayılan “kuvve-i âlime” ve “kuvve-i âmile” diye iki kuvvesi daha vardır ki, bu kuvvelerden ikincisi kendi altında bulunan ve bir mânâda emrine musahhar olan âlemlerle münasebet içinde bulunur ve onları inkıyat altına alır; birincisi ise, kendi üstündeki avâlim-i ulviye ile münasebete geçer, insaniyetine gâye teşkil eden hususları gerçekleştirmeye çalışır.
Bir yerde İbn-i Sina, kuvve-i âmile’yi insanın cüz’î hareketlerinin esası ve mebdei; kuvve-i âlime’yi de onun aklı ve müdrikesi gibi kabul eder.

İbn-i Sina aklı, taakkul etme istidat ve kabiliyeti, bedihiyyat ve zaruriyyatı idrak etme hâli, nazarî şeylerde istintacda bulunma mertebesi ve bazı hususî donanımlı kimselerde de fevkalâde idrak ve taakkul seviyesi gibi bölümlere ayırır.
O bu son mertebedeki aklı da “Ruhü’l-Kudüs”le münasebete geçmeye müstaid ve bir kuvve-i kudsiyeyi haiz kabul eder.
Ona göre, bu mertebenin zirvesini nübüvvet tutar; sonra da dava-yı nübüvvetin varisleri gelir.
Bu mütalâalarıyla İbn-i Sina, hem nübüvveti hem de nebinin ulvî âlemlerle münasebete geçmesi gibi hususiyetleri ve onun gayba ıttılaını kabul ederek Fârâbî’den ayrılır; Fârâbî nebilerin gayba muttali olabileceklerini kabul etmez.

İbn-i Sina, vahye temas ettiği bir yerde “Ârifler ârifi olan nebiler, kalblerini tasfiye sayesinde “akl-ı faal”le münasebetleri kuvvet kazanır ve farklı bir kuvve-i kudsiye elde ederler.
Böyle bir kuvve-i kudsiye vesâyetinde fizik ötesi âlemlere muttali olurlar.
İşte böylelerine vasıtalı-vasıtasız berk-i hâtif gibi bilgiler yağar.
Bu yağan bilgiler, mânâ ve ifade tarzı birlikte sunulmuşsa, o “vahy-i sarih”tir; yok, onun ruhuna akan malumatın şekillendirilip ifade edilmesi onun tasarrufuna bırakılmışsa bu da bir “vahy-i gayr-i sarih”tir.” der.
Bunlarla da kalmaz o, bu seviyedeki bir nefsin, varlık ve eşya üzerindeki müessiriyeti esasına bağlayarak mucize ve kerametleri de hem kabul eder, hem de onları ispat sadedinde bir hayli delil îradında bulunur.
Konuyu اَللهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ… âyetiyle delillendirir ki, daha sonra başta Gazzâlî olmak üzere Allâme Hamdi Yazır’a kadar pek çok kimse bu bereketli kaynakla alâkalı oldukça ilginç yorumlar ortaya koymuşlardır.

İbn-i Sina nefs-i nâtıkanın ruhiyetini ısrarla vurgular ve bu konuda bir hayli de delil serdeder.
Ezcümle;

1- Nefs-i nâtıka herhangi bir vasıta ve sebebe muhtaç olmaksızın kendi mevcudiyetinin farkındadır.
Öyle ki o, hiçbir zaman ve hiçbir durumda kendi varlığı mevzuunda şüphe yaşamaz; şüphe yaşamaz ve o uyku halinde, sarhoş olduğu zamanlarda veya vecd u istiğrak durumlarında bile hep kendi varlığının şuurundadır.
Hatta o, gözlerinin hiçbir şey görmediği, kulaklarının hiçbir şey işitmediği, hiçbir nesne ile temasının bulunmadığı, tecerrüd edip mutlak bir boşlukta kaldığı hâllerde dahi yine kendinin farkındadır ve ne olduğunu müdriktir.
İşte, hemen herkesin kendi özünde bulunup kendisinin kendi olduğunu idrak eden böyle bir cevher duyulan, görülen, temas edilen beden ve cisim olmadığı gibi, o beden ve cismin bir parçası sayılan dimağ ve sinir sistemi de olamaz.
İnsan mahiyetindeki bu muharrik, hassas ve müdrik güç esbab çerçevesinde ruhtur, nefs-i nâtıkadır.
Bu ruh öyle bir cevherdir ki, tıpkı bir ağacın, yerin altında ve üstünde, kökleriyle, dallarıyla sağa-sola dal budak salıp ulaşabildiği her yerle münasebete geçtiği gibi, o da insanın bütün âzâ ve cevârihi üzerinde böyle bir tesire sahiptir.
İbn-i Sina’nın bu konuda serdettiği delilleri “en-Necât” ve “el-İşâre” kitaplarında görmek mümkündür.

2- İbn-i Sina’ya göre ruh dediğimiz nefs-i insaniye bedenle beraber var edilmiştir.
Ne var ki o, bedenin ölmesiyle fena bulmaz; beden dağılıp çözüldükten sonra da başka bir âlemde mevcudiyetini devam ettirir.
Beden ruhun kullandığı bir sistem ve bir mekanizmadır; sistem ve mekanizma mîâdı dolunca yok edilir; ama, ruhiyeti müsellem “nefs-i insanî” farklı bir âlemde, ayrı bir hayatla yaşamasını sonsuza kadar sürdürür.

3- Ruhun bedenle münasebeti ve onun üzerindeki tasarrufu, ona hulûl etme ve onunla bütünleşme (ittihad) şeklinde değildir.
Bu münasebet, temas ederek veya etmeyerek, bir idare ve tedbir münasebetidir.
Ruhun mevcudiyeti bedene bağlı olmadığı için onun inkırazıyla da münkariz olmaz.
Esasen ruh, bir kısım cüz-i fertlerden meydana gelmiş bir mürekkep değildir; o inkısam ve tecezzisi kâbil olmayan basit bir cevherdir.
Binaenaleyh, bedenin ölümüyle ondan ayrılan ruh -Eflatun bu noktaya kadar aynı düşünür ama o daha sonra ruhun bekasını tenasüh devr-i daimine bağlar- ya tavsifi kâbil olmayacak şekilde bir zevk u haz zemzemesi içinde yaşar; ya da, gittiği yerde tariflere sığmayacak ölçüde elem ve ızdıraplarla kıvranır durur.
Bunlardan birincisi, iman edip amel-i salih işleyen, ikincisi de küfür ve dalâletle hayatını israf edendir.
Bu mütalâalarıyla da İbn-i Sina, haşr u neşri kabul ettiğini açık-seçik olarak ortaya koyar.
Gerçi, İmam Gazzâlî, İbn-i Sina’nın “ba’sü ba’de’l-mevt”i kabul etmediğini ileri sürerek ona ciddi tenkitler yöneltir ama, aslında İbn-i Sina’nın haşirle alâkalı problemi onun aklen ispat edilemezliği ile alâkalıdır ki, böyle düşünenlerin sayısı da az değildir.

Ruh ve İmam Gazzâlî:

Pek çok alanda olduğu gibi ruh konusunda da İmam Gazzâlî, hem kadim filozofların düşüncelerini hem Kindî, Fârâbî, İbn-i Sina gibi seviyeli düşünürlerin felsefelerini, hem de eski felsefenin yeni çırakları sayılan Mu’tezilenin fikirlerini temelden sarsmış ve Eş’arî mektebi çizgisinde Ehl-i Sünnete yepyeni bir tetebbu sahası açmıştır.
Onun “Kitab-u Tesviyeti’r-Ruh”, “Kitabü’l-Maznûn”, “Kimya-yı Saâdet”, “Usûl-ü Erbaîn” ve “Tehafütü’l-Felâsife” gibi telifatı, eski-yeni onun çarpık saydığı bütün düşüncelere karşı mücadelesinin sesi-soluğu, “İhya-u Ulûmi’d-Din” eseri ise Ehl-i Sünnet anlayışını, yaşadığı çağın üslûbuyla yeniden bir kere daha hatırlatmanın nefesleri gibidir.
Bu son eserinde İmam, nazariyattan daha çok ibadet ü tâat, ihlâs ve münkerattan içtinabı işler; tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalb üzerinde yoğunlaşır.

İmam Gazzâlî’nin, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz eserlerinde “İlmu’r-Ruh” unvanıyla psikoloji oldukça önemli bir yer işgal eder.
O, “ سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي اْلآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ – Biz ileride onlara hem âfâk hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz de, Kur’ân’ın (veya onun anlatmak istediği şeylerin) hakkın ta kendisi olduğu anlaşılacak.” âyeti ve “وَفِي اْلأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَفِي أَنْفُسِهِمْ أَفَلاَ تُبْصِرُونَ – Yakîne açık ruhlar için yeryüzünde nice deliller vardır; nefislerinizde ve kendi özlerinizde de.
(Bu açık hakikati) hâlâ görmeyecek misiniz!” ilahî fermanı..
ve aynı istikamette Efendimiz’den şerefsudur olmuş hadislere dayanarak ısrarla nefis üzerinde durur ve tetkikatını da büyük ölçüde bu istikamette yürütür.

İmam, ruh konusunda Sünnî ulemanın önemli bir müdafii durumundadır.
O, sık sık mahiyet-i insaniyede bedenden ayrı bir ruh bulunduğunu hatırlatır ve bu konuda sürekli tahşidatta bulunur.
Bazen nefs-i nâtıka, bazen ruh, bazen nefis, bazen de kalb der ve yerinde bunlar arasındaki nüanslara da işaret eder; ama, hemen her zaman bu kelimelerle hep aynı konu etrafında döner durur ki, o da hakikat-i insaniyedir.

İmam Gazzâlî’yi tam tanımayanlar ruh-beden ikiliği üzerinde durduğu yerlere bakarak onu spiritüalistler gibi düşünüyor sanabilirler.
Bedenin zatî kıymetinin bulunmadığı hatırlatmalarına ve nazarları “hakikat-i insaniye”ye çevirme istikametindeki mülâhazalarına bakanlar da onu vücûdiye mesleğine kail gibi görürler.
Oysaki Hazreti İmam ne spiritüalisttir ne de panteisttir; o, ruhu, bedenden ayrı fakat onu kontrol eden bir cevher kabul eder.
Bu mülâhazalarını ortaya koyarken de bir taraftan kemal-i hassasiyetiyle ruhun cisim ve cevher olmadığını, diğer taraftan da onun bedenle münasebetinin hulûl ve tahayyüz şeklinde değil de, idare etme ve müessir olma tarzında olduğunu ısrarla vurgular.
O, “Kitabü’l-Maznûni’s-Sağîr”de, “Ruh bedene dahil olmadığı gibi bütün bütün ondan kopuk da değildir.” der.
Zira, ittisal ve infisal dediğimiz şeyler cisim ve mütehayyiz olan nesnelere ait hususiyetlerdendir.
Ruh ise ne cisimdir ne de mütehayyiz.
Ruhun bedene tesiri ve onun üzerindeki müessiriyetine gelince, zihinlerde, hususiyle de avamın düşüncelerinde, Allah’ın eşya ve hâdiseleri idaresine ve onlar üzerindeki tesirine benzetme gibi bir iltibasa sebebiyet vermemek için bu bir sırr-ı ilâhîdir deyip geçiverir.
İmam, ruhun zaman ve mekana ihtiyacı olmaması konusunda da aynı hassasiyeti göstererek her zaman tenzih ağırlıklı bir üslûp kullanır.

Gazzâlî’ye göre ruh hâdistir (sonradan olmuş).
Ancak bu hudûs, bir nâmütenâhî menbadan beden kılıfına bir tecelli feyezânı gibidir.
Allah, bazen Hz.Adem’de olduğu gibi balçık gibi bir şeyi tesviye ederek bu heykeli, ruhu kabule müstaid hâle getirir, bazen de bir nutfeyi.
Aynı zamanda bu feyezân, menbaından bir cüz’ün ayrılması şeklinde ayrılmış da değildir.
“وَللهِ الْمَثَلُ اْلأَعْلَى ” O, aynalardaki temessülat mahiyetindedir.
Aslında, İmam’ın verdiği bu misallerde kullanılan malzeme tamamen cismâniyete ait olduğundan maksadı tam ifade ettiği söylenemez.
Her şeyden evvel ruh, âlem-i emirdendir ve cismâniyet mikyasları ile izah edilmesi de imkânsız gibidir.

İmam Gazzâlî beden fena bulduktan sonra ruhun bekası üzerinde de durur ve “وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أَمْوَاتاً بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ – Allah yolunda öldürülenleri öldü sanmayın.
Bilakis onlar berhayat ve Rabbileri nezdinde merzukturlar.” gibi âyetler ve kabir ötesi hayattan haber veren hadislerle istidlâlde bulunarak ısrarla berzah hayatını hatırlatır ve muhalif mülâhazaları redde çalışır.
“Ba’sü ba’de’l-mevt” konusunda da İmam, “İnsan, bedeniyle değil, ruhuyla insandır.” diyerek öbür âlemdeki varoluşa da bir “halk-ı cedid” nazarıyla bakar.

Ruh ve Fahreddin Râzî

Fahreddin Râzî ruh konusunda bütün Sünnî ulema gibi düşünür.
Ne var ki, tafsile girdiği yerlerde bir hayli farklı şeyler söylediği de bir gerçektir.
İmam Râzî’nin, tıpkı İmamü’l-Haremeyn ve İmam Nevevî gibi ruhun gül suyu ve gül yağının gülde mevcudiyeti mahiyetinde lâtif bir semavî cisim olduğu kanaatini taşıdığı sanılsa da; o, ruha cisim demeden her zaman kaçınmış ve ruhun nuranî bir cevher-i lâtîf olduğunu söylemiştir.
O, “Meâlimu Usûli’d-Din” ve “Mefâtîhu’l-Gayb”de, hakikat-i insaniyenin cesetten ibaret olduğunu iddia edenlere karşı, tıpkı İmam Gazzâlî gibi, insanın hakikatinin ruhtan ibaret olduğu istikametinde pek çok delil îrad ederek, hem materyalistlere hem spiritüalistlere ve hem de üslûbunu bulamamış bir kısım mütekellimîne ciddî tenkitler yöneltir.
Râzî’nin konuyla alâkalı îrad ettiği delilleri şöyle hulâsa etmek mümkündür:

1- Beden daima değişip durduğu hâlde benlik hiçbir zaman değişmemektedir.
Evet beden, bir kışla gibi sürekli dolup-boşaldığı, ondan ayrılıp giden parça ve parçacıkların yerini yeni gelenlerin aldığı ve bu kışlada her zaman bir tebeddül ve tagayyür yaşandığı hâlde insan, dünüyle-bugünüyle kendini kendi olarak idrak etmektedir.
Bu da, insan hakikatinin bedenin ötesinde bir cevher olduğunu göstermektedir.

2- İnsan, bir şeye tam konsantre olup, bütün bütün bedenden gafil olduğu anlarda bile -bu yaklaşım İbn-i Sina ve Gazzâlî’ye aittir- kendi benliğinden asla gafil değildir ki, buna “malumun gayr-i maluma mugâyereti” denir.
Bu bedihî bir gerçektir, dolayısıyla da hakikat-i insaniyenin temel unsuru beden değil, ruhtur.

3- İnsan ilim ve mârifet sahibi bir varlıktır.
İlim ve mârifetin bedenle kaim olduğunu iddia ise kat’iyen doğru değildir.
Öyleyse hakikat-i insaniye beden üstü ve beden ötesi bir cevherdir.

4- Âyet ve hadisler de, mahiyet-i insaniyenin özünün ruh olduğunu gösterirler.
Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “ يَا أَيُّهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي اِلى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّة – Ey itminana ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak dön Rabbine..!” buyurarak insan benliğinin, şu görüp hissettiğimiz cesetten ibaret olmadığını hatırlatır.
Zira, ” اِرْجِعِي ” hitabı, ölüm hâlindeki nefs-i mutmainneye müteveccihtir.
Demek, cesedin fena bulup gitmesinden sonra mahiyet-i insaniyede ilâhî hitaba ehil olacak bedenden başka bir şey var ki, ona “Rabbine dön!” deniliyor.

5- Keza, Furkan-ı Mübîn ” وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً حَتَّى اِذا جَاءَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرَّطُونَ ثُمَّ رُدّوا اِلى اللهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقُّ – Allah, kulları üstünde tek hâkimdir.
O, sizin üzerinize Hafaza meleklerini gönderir (onlar sizi korurlar) ve birinize ölüm gelip çattığında da (bu işle) alâkalı elçilerimiz, işlerini aksatmadan ve bir kusur etmeden onun ruhunu alıverirler.
Sonra da o ruhlar, götürülüp hak mevlâları olan Allah’a teslim edilirler.” demektedir ki, bu da, cesedin ölümünden sonra mahiyet-i insaniye ile alâkalı götürülüp Allah’a teslim edilecek bedenden başka bir cevherin bulunduğunu göstermektedir.

Bundan başka İmam Râzî, selefleri gibi, şehit olanların ölmeyip Allah indinde merzuk bulunduklarını… ifade eden ilâhî beyan; Âl-i Firavun hakkında şerefnüzul olan “Onlar sabah-akşam ateşe arz edilirler.” mealindeki âyet ve “Enbiyâ-yı izam ölmezler, bir diyardan başka bir diyara intikal ederler..” keza “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennnem çukurlarından bir çukurdur.” mânâsındaki hadislerle hem ruhun mevcudiyetine hem de berzah hayatına istidlâlde bulunur ve bu âlemi, ahiret yolunda bir intizar salonu gibi gösterir.

Bütün İslâm uleması gibi, ruhu ve ruhun bir mahiyet-i mücerrededen ibaret bulunduğunu ısrarla vurgulayan Râzî yine umum İslâm büyüklerinin reddettikleri tenasüh akidesine de şiddetle karşı çıkar.
Dahası bu konuda kendi gibi düşünen İbn-i Sina’nın ortaya koyduğu delilleri yetersiz bularak bir hayli yeni delil îrad eder.

Fahreddin Râzî’nin haşr-i cismânî mevzuundaki düşünceleri de, İslâm ulemasının çoğunluğunun kabul ettiği istikamettedir.
“Mefâtîhu’l-Gayb”den arz edeceğimiz şu özet bilgi, onun bu konudaki düşüncelerinin ne kadar net olduğunu göstermektedir:

Cenâb-ı Hak, insanları, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edecek bir akıl ve hayra-şerre esas teşkil edecek bir iktidarla donatmıştır.
Allah, adl ve hikmetinin iktizası olarak bu şekilde yarattığı insanları ilhada, inkâra, dalâlet ve cehalete düşmekten tahzir etmiş; enbiyâ, evliyâ ve sair kimselere eza ve cefada bulunmaktan sakındırmış ve her zaman onları salih amel ve yüce ahlâka teşvikte bulunmuştur.
Böyle bir sakındırma ve teşvik ise ancak hayırlı ve güzel işleri mükâfatlandırma vaadi, şer ve çirkin davranışları da cezalandırma tehdidi ile semeradâr olur.
Oysaki, bu âlemde hayırlar, güzellikler gereken mükâfatı görmediği gibi şerler, çirkinlikler de büyük ölçüde cezasız kalmaktadır.
Demek, hem ceza hem de mükâfat için başka bir âlem var ve her şey oraya bırakılıyor.
İşte o âlem Ahiret âlemidir.

Nefis ve hevâ, insanları sürekli cismânî arzu ve lezzetlere sürüklemektedir.
Bu itibarla da insanın aklı ile nefsi arasında bitmeyen bir kavga yaşanmaktadır.
Böyle bir kavgada aklın desteklenmesine ihtiyaç vardır.
Böyle bir destek de ancak, mükâfat ve ceza adına Cenâb-ı Hakk’ın vaad ve tehditleri ile olabilir.
Bu vaad ve tehditler burada gerçekleşmediğine göre demek başka bir âleme bırakılıyor ki, biz o âleme “Ahiret” diyoruz.

İnsanın aklı, Hakîm olan Allah’ın hikmeti, iyilik edenler ile fenalıkta bulunanlar arasında bir fark olmasını iktiza eder.
Hâlbuki, bu dünyada çok defa böyle bir farkın bulunduğunu göremiyoruz; umumiyet itibarıyla nice fena kimseler var ki, izzet ve refah içinde sefâ sürüyor ve nice fazilet abidesi şahıslar da var ki mihnet ve sefalet içinde kıvranıp duruyor.
Âdil ve Hakîm olan Allah’ın hikmet ve adaleti iktiza eder ki, iyiye mükâfat, kötüye de cezanın verileceği bir başka diyar bulunsun; işte o diyar öteki âlemdedir.

Zulmedenlerden mazlumun, gadredenlerden de mağdurun hakkını alıp ihkak-ı hak etmek ilâhî hikmet ve adaletin gereğidir.
Oysaki, pek çok zalim zulmüyle, pek çok gaddar da gadriyle, ceza görmeden bu dünyadan göçüp gidiyorlar; demek herkesin, mutlaka ettiğini bulacağı başka bir dünya var.
İşte o diyar Kur’ân’ın sıkça ihtar ettiği öteki âlemdir.

Eğer ahiret hayatı olmazsa saadet açısından insanlar hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşmüş olurlar.
Zira hayvanlar, bugünleri ve yarınları itibarıyla tefekkür, tedebbür ve teemmüle sahip olmadıklarından, onlar için herhangi bir keder ve tasa da söz konusu değildir.
Onlar sadece içinde bulundukları dakika ve saniyelere bağlı bir sıkıntı yaşarlar.
Ne geçmişin hüznünü duyar ne de geleceğin endişeleri ile dağidâr olurlar.
Bulurlarsa yer-içer, yatarlar; bulamazlarsa ya aramaya devam eder ya da buldukları ile yetinirler.
İnsana gelince o, çok defa geçmişin hüzün ve elemlerini, geleceğin korku ve endişeleri ile iç içe duyar..
ve hele, iman ve teslimiyeti de sağlam değilse, sürekli tahammülfersâ ızdıraplarla kıvranır durur.
Öyle ise, his, şuur ve idrakle serfiraz kılınarak oldukça farklı bir donanımla dünyaya gönderilen insanoğlunun sürekli mesut olabileceği başka bir âlem olmalıdır.
Yoksa, her biri birer imtiyaz vesilesi olan akıl, fikir, şuur..
gibi hâsseler, onun için birer azap unsuru haline gelerek her zaman onu inciteceklerdir.

Râzî, bu konuda, daha başka deliller de getirerek hem mahiyet-i insaniyeye göre onun kendine mahsus akıbeti üzerinde durur, hem insanoğlunun ebediyet arzusuna Kur’ânî çizgide cevaplar verir ve bu arada hayır ve şerrin, mükâfat ve mücazatın tenasüh hezeyanına bağlanmasını da şiddetle reddeder.
Ona göre, haşr-i cismânî kat’îdir ve hayallerimizde ruhları başka maceralara sürüklemenin de âlemi yoktur.
Allah her şeyi, bidayette yarattığı gibi, yeniden ihya da edebilir; aklın nazarında bu ikinci yaratılış -Kur’ân’da buyurulduğu gibi- daha ehvendir.
Aslında Allah, yoğu var etmeye muktedirdir..
ve bu hususta Kudreti Sonsuz, o kadar ciddî tahşidatta bulunmuştur ki, aksine ihtimal vermek, O’na acz isnadında bulunmak demektir.
Aynı zamanda, O’nun haşri halketmemesi, vaad ü tehditlerini gerçekleştirememek suretiyle sözünden dönmesi mânâsına gelir ki, Allah bütün bunlardan münezzehtir.

Mutasavvıfînin Ruh hakkındaki Mütalâaları

Mutasavvıfîn, felsefecilerin ve bir kısım kelâmcıların ruhla alâkalı mülâhazalarını havanda su dövme kabilinden görür, onların abesle iştigal ettiklerini düşünürler.
Ne var ki, bunların da büyük bir kısmının ruh mülâhazalarında “vahdet-i vücud” emare ve işaretleri görülür.

Mustafa Sabri Bey, Sadeddin Taftazânî’den naklen, tasavvufçuları, vücud hakkındaki görüşleri itibarıyla iki sınıf halinde mütalâa eder ki, bu aynı zamanda onların farklı ruh telâkkilerinde de belirleyici bir husustur.

Şimdi bu sınıfları yukarıdaki kaynaktan kısmen özetleyerek, kendi üslûbumuz çerçevesinde arz etmeye çalışalım ki, bu, ileride takdim etmeyi düşündüğümüz, sofîlerin ruh telâkkilerinin daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olacaktır.

Taftazânî’ye göre tasavvufçular vücud mevzuunda iki zümreye ayrılırlar: sofîye ve mutasavvıfîn.
Sofîye, mütalâalarını ” حَقَائِقُ اْلأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ” esasına bağlı götürürler.
Onlara göre, “mevcud” gibi “vücud”da da kesret söz konusudur.
Ne var ki, seyr u sülûk-i ruhanî esnasında bazı sâlikîn, “vâsılûn ilâllah” veya “fenâfillâh, bekabillâh” unvanlarıyla yâd edilen Hakk’ın ziyâ-i vücudu karşısında zevken ve hâlen müzmahil olup da, Hak’ta fâni olma ufkuna ulaşınca; dört bir yandan tevhid dalgalarıyla kuşatılırlar; derken zâtları Zâtullah’ta, sıfatları da ziyâ-yı sıfâtillah karşısında tamamen belirsizleşir ve zevkî, hâlî olarak Hak’tan başka hiçbir şey duyup hissetmez hâle gelirler.
İşte, erbâb-ı tasavvufun “fenâ fi’t-tevhid” dedikleri böyle bir seviyeye ulaşan sâlik-i kâmil, hâlini ifade sadedinde bazen “Öyle bilmezdim kendimi/O ben miyim ya ben O mu?!” şeklinde iltibasa açık beyanlarda bulunur; bazen de kullandıkları ifadeler açısından bizim düşüncelerimiz iltibas üretir.
Aslında, dava-yı nübüvvetin varislerinde böyle bir durum hiçbir zaman söz konusu değildir; olsa da onlar, âlem-i sahveye döndüklerinde bu kabîl sözlerini şeriat filtresinden geçirerek hemen düzeltiverirler.

Mutasavvıfîne gelince bunlar, vahdet-i vücudu bir felsefe olarak benimsemişlerdir; ona inanır ve açıktan açığa onu müdafaa ederler.
Bunlara göre vücud birdir.
Aslında böyle bir mülâhaza temelde, Mustafa Sabri Bey’in de dediği gibi, “Vücud sıfatı Zât’ın aynıdır.” düşüncesine dayanmaktadır.
O da Vücud-u Mutlak olan Zât-ı Bârî’den ibarettir.
Böyle bir felsefeye inananların bazılarına göre âlemde müşahede edilen kesret tamamen bir hayal ve serap; bazılarına göre ise birer taayyünattan ibarettir.

Bu itibarla da, hâl ehli sofîlerin vahdet-i vücud telâkkilerini bir duyma, bir zevk etme ve hâle mağlûp olmaya bağlasak da, mutasavıfînin nazarî ve felsefî vahdet-i vücud telâkkileri için aynı şeyleri düşünmek mümkün değildir.
Muhakkıkîn Hallac’ı, İbn-i Fârıd’ı, Sühreverdî’yi, Celaleddin-i Devvânî’yi hatta bir mânâda Muhyiddin İbn-i Arabî ve Molla Câmî’yi bu kategoride mütalâa edegelmişlerdir.
Bazıları, “A’yân-ı sâbite vücud râyihasını duymamıştır ve duymayacaktır da.” diyen Bedreddin’i de aynı sınıf içinde mütalâa etmişlerse de, “Vâridât”ı göz önüne alınınca onun bu çerçevede mülâhazaya alınmasının doğru olmadığı anlaşılacaktır.

Mutasavvıfînin, vücud mevzuundaki felsefelerini, daha önce kısmen arz etmiştim.
Bu konu daha geniş bir çerçevede yeniden ele alınabilir.
Bizim, burada icmâlen ifade etmeye çalıştığımız husus, onların “Vücud Zât’ın aynıdır.” deyip, sonra da bütün mevcudâtı bir mezâhir ve mecâlî kabul etme düşüncelerinden kaynaklanan ruh felsefeleridir.
Evet mutasavvıfînin ruh hakkındaki mütalâalarıyla, vücud mevzuundaki düşünceleri hemâhenktir; onlara göre bütün varlık gibi ruh da belli merâyâ ve mecâlîye akseden bir tecelli ve şe’nden ibarettir.
Şahsiyet-i insaniye, nefsü’l-emirde bizzat hakiki bir mevcud olmadığı gibi, ruh da müstakil bir varlık değildir; aksine o, Zât-ı Bârî veya Ruh-u Küllî’nin bir şe’ni ve cilvesidir.
Ehl-i ilim ve hususiyle de felsefecilerin “ruh-u nebatî”, “ruh-u hayvanî”, “ruh-u insanî” ve “nefs-i nâtıka”..
gibi tabirleri belli şe’n ve taayyünlere göre insanlar tarafından verilmiş isimlerdir.
Yoksa bunlar hakikatte mevcud olan nesneler değillerdir.
Ancak, Muhyiddin İbn Arabî’nin, öbür âlem açısından konuyla alâkalı mülâhazaları biraz farklıdır.
Ona göre; Cenâb-ı Hak ölümle, bu varoluş ve neş’eti tamamen yıkmamakta, aksine daha farklı bir resim ortaya koymaktadır.
Evet Allah, ölümle insanı kendi nezdine aldığı vakit, onun ruh ve hakikati için bu bedenden başka bir mürekkeb vaz’eder ki, bu yeni heykel, ölen kimsenin intikal ettiği/edeceği makam cinsinden ve o yere uygun olur.
Yani insan, berzahta hem kendi hâline hem de oraya muvafık bir suret, mahşerde oraya göre bir şekil, Cennet’te onun ufkuna göre bir keyfiyet ve Cehennem’de de onun hususiyetine uygun bir mahiyet alır.
Gerçi bu ifadeler oldukça muğlak sayılır.
Ama yine de İbn-i Arabî farklılığını aksettirir mahiyettedir.

Ruh hakkında tasavvufçulardan bazıları sofîyenin düşüncelerini, bazıları da mutasavvıfînin felsefesini benimsemişlerdir.
Bu arada kelâmcılar gibi düşünenlerin sayıları da az değildir.
Gerçi onların içinde de, hem felsefeciler gibi konuşanlar hem vahdet-i vücutçularla aynı çizgide hareket edenler hem de selef-i salihîn gibi her şeyi icmâle bağlayıp tafsîle kapalı duranlar vardır; ama, büyük çoğunluk Kitap ve Sünnet mesnetli muhakkıkîne daha yakın durmaktadır.

Baştan buraya kadar, bir kısım felsefecilerin, çok derince ve kapsamlı olmasa da bazı mütekellimînin ve bu arada -Taftazânî’nin tabiriyle- birkaç mutasavvıfînin ruh hakkındaki mülâhazalarını arz etmeye çalıştım ve artık sözü yakaza ve temkin erbabının ruh ile alâkalı mütalâalarıyla noktalama zamanının geldiğini zannediyorum.
Ancak sabrınızı suiistimal etmiş gibi olsam da, içinizden bazılarının, çağın en salâhiyetli dimağlarından biri sayılan Bediüzzaman’ın konuyla alâkalı mülâhazalarını merak ediyor olmasına binaen sadece bir-iki paragraf çerçevesinde ve küçük bir özet mahiyetinde onun düşüncelerini de arz etmeden geçemeyeceğim.

Bediüzzaman, değişik risalelerinde hem umum varlık karşısında hayatın önemi üzerinde durur hem Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde ruh için denmesi gerekli olanları der, hem ruh hakikatini melekler ve rûhânîlerle aynı çizgide ele alır ve hem de ruhun akıbetini “ba’sü ba’de’l-mevt” gerçeğine bağlayarak Sünnî telâkkiyi son bir kere de o, gürül gürül haykırır.
Bediüzzaman, ebed için yaratılan, ebed isteyen ve ebedî saadete müştak bulunan insanoğlunun bu türlü arzu, istek ve beklentilerini karşılamayı, ne damlanın deryaya dönme tesellileri gibi nazarî mülâhazalara, ne o zahmetli tenasüh yolculuklarına, ne de reenkarnasyon devr-i daimlerine bağlar; o, rûhânî ve cismânî ebedî saadet muştularıyla sinelere inşirahlar üfler ve beklenti içindeki bütün ruhlara bir kere daha Kur’ân ve Sünnet matlaından ebedî saadetin doğuşunu gösterir.

Hayat hâdisesi, Bediüzzaman’ın her zaman ısrarla üzerinde durduğu bir konudur.
Ona göre, umum kâinattaki hayatın arkasında Cenâb-ı Hakk’ın Hayy ve Muhyî isimleri olduğu gibi, bir nefha-i ilâhî olan insan ruhu da yine aynı menbadan fışkırmıştır.
İsterseniz şimdi gelin bir özet çerçevesinde, konuyla alâkalı onu dinleyelim:

“Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, en büyük neticesi, en parlak nuru, en lâtîf mâyesi, kâinatın süzülmüş bir hulâsası ve onun en mükemmel meyvesi; en yüksek kemâli; en güzel cemâli; en parlak ziyneti; ayrıca varlığın sırr-ı vahdeti, rabıta-i ittihadı, kemalâtının menşei; hem sanat ve mahiyetçe en harika bir zîruhu, hem en küçük bir mahlûğu kâinat hükmüne getiren mucizekâr bir hakikati; hem güya bütün kâinatın küçük bir zîhayatta aksettirilmesine vesile oluyor gibi koca kâinatın bir nevi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcudatla münasebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mucize-i kudreti; hem onunla en küçük bir cüz’ü en büyük bir küll kadar büyüten ve bir ferdi, küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve rububiyeti cihetinde kâinatı tecezzî, iştirak ve inkısam kabul etmez bir küll, bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde, harika bir sanat-ı ilâhiye; hem kâinat içinde Zât-ı Hayy u Kayyum’un vücub-u vücuduna, ehadiyet ve vâhidiyetine şehadet eden burhanların en kat’îsi ve en mükemmeli; hem masnuat-ı ilâhiye içinde en hafîsi, en zâhiri; en kıymettarı, en ucuzu; en nezihi, en parlağı ve en mânidar bir sanat-ı rabbaniyedir.” der ve sonra, hayatın, iman gerçeğinin altı rüknüne baktığını izah eder; eder ve iman esaslarıyla hayat arasındaki o sırlı münasebeti açar..
ve nihayet getirir neticeyi Allah’a kulluğa bağlar.

Bediüzzaman, hayatın hâlis, sâfi bir cevheri ve onun müstakil zâtı dediği ruh hakkında da şunları söyler: “Ruh bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir nâmûs-u zîşuurdur.
Sabit ve daim olan fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden sıfat-ı iradeden gelmiştir.
Kader ona bir vücud-u hissî giydirmiş ve bir seyyale-i lâtîfeyi de o cevhere sadef yapmıştır.
Mevcud ruh ve mâkul kanun kardeştir.
İkisi de âlem-i emirden gelmiş ve daimîdirler.
Şayet nev’lerdeki kanunlara Kudret-i Ezelîye bir vücud-u haricî giydirseydi, onlar da birer ruh olurlardı.
Eğer ruh şuurunu başından indirseydi o da lâyemut bir kanun olurdu.”

Bediüzzaman ruh ve hayatı iç içe mütalâa ettiği bir başka risalede şu tespitlerde bulunur: “Vücudun kemâli hayat iledir.
Hayat vücudun nurudur; şuur hayatın ziyasıdır..
hayat her şeyin başıdır ve esasıdır.
Nasıl ki ziya ecsâmın görünmesine sebeptir ve bir kavle göre renklerin sebeb-i vücududur.
Öyle de, hayat dahi mevcudatın keşşafıdır ve onun keyfiyatının tahakkukuna bir sebeptir.
Hayat kesret tabakasında bir çeşit tecelli-i vahdettir..
ve kesrette ehadiyetin bir ayinesidir.
Bak, hayatsız bir cisim büyük bir dağ da olsa yetimdir, gariptir, yalnızdır.
Münasebeti yalnız oturduğu mekan ve ona karışan şeyler iledir.
Kâinatta başka ne varsa, o dağa nisbetle madumdur.
Şimdi gel, küçük bir cisim olan bal arısına bak; o hayata mazhar olduğu için kâinatla öyle bir münasebete geçer ve hususiyle zeminin çiçekleri ve nebatlarıyla öyle bir ticaret eder ki, diyebilir: Şu arz benim bahçem ve ticarethanemdir.” gibi ifadeleriyle farklı yerlerde farklı üslûplarla hep hayatın ehemmiyetini hatırlatır.

O, fizik ve metafizik mülâhazalarını da, bir yerde: “Şu madde ve şehadet âlemi, âlem-i melekût ve ervah üzerinde serpilmiş bir perde gibidir.” der.
Başka bir yerde ise şunları söyler: “Bittecrübe madde asıl değil ki vücud ona münhasır olsun, belki madde bir mânâ ile kaimdir; işte o mânâ hayattır, ruhtur.
Hem bilmüşahede madde mahdum değil ki her şey ona ircâ edilsin, bilakis o hâdimdir ve bir hakikatin tekmiline hizmet etmektedir; o hakikat ise hayattır ve o hakikatin esası da ruhtur.
Hem bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin; tam aksine o mahkumdur ve bir esasın hükmüne bakmaktadır.
İşte o esas da hayattır, ruhtur, şuurdur.” Ayrı bir risalesinde de Bediüzzaman, aynı çizgide melâike ve rûhânîlerin vücudlarıyla alâkalı aklî, naklî bir hayli delil serdettikten sonra şu mütalâada bulunur:

“Madem ehl-i hikmet, ehl-i diyanet ve ashâb-ı akl u nakil mânen ittifak edip; mevcudat şu âlem-i şehadete münhasır değildir, demişler.
Hem madem şu zahirî âlem-i şehadet camid ve tekevvün-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhla tezyin edilmiş; elbette vücud ona münhasır olmayacaktır; belki onun daha çok tabakatının bulunması iktiza edecektir ki, âlem-i şehadet onlara nisbeten sırf münakkaş bir perdeden ibaret kalacaktır.”

Bediüzzaman melâike ve rûhânîlerin vücutları üzerinde de ısrarla durur.
Ve her fırsatta ısrarla ruhun bekasını vurgular.
“Haşir Risalesi” ve “Yirmi Dokuzuncu Sözün İkinci Maksadı”nı bu hususa ayırır, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin vesayetinde aklî ve naklî delillerle, vicdanlarda kanaat-i kat’iye hasıl edecek şekilde haşr-i cismânîyi isbata çalışır.
Sonra, öldükten sonra dirilmenin ahlâkî buudlarının önemini vurgular ve okuyucularına Sünnî düşünce çizgisinde hayat, ruh, beka-yı ruh, mükâfat ve mücazat konularında oldukça önemli ipuçları verir.

Ruh ve Ötesi (4)

Sofiye ve Ruh

Sofiye, ruhu, ilâhî hayatın bir tecellisi, bir zılli ve hakikatine Cenâb-ı Hakk’ın kimseyi tam muttali kılmadığı bir cevher olarak tarif etmiştir ki, hükema ona “nefs-i nâtıka”, sofiler de “ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي -Kendi ruhumdan ona üfledim.” âyetine dayanarak “ruh-u menfûh” demişlerdir.
Onlara göre, insanın insanlığı bu ruha bağlı olduğu gibi, onun kemalâtı da bu ruh ve onun önemli bir esası olan kalbin ayak ve kanatlarıyla gerçekleşmektedir.
Evet bu ruh, insanın Hakk’a yürüyüp yükselmesinde bir vesile ve Allah’ın insanla münasebetinde de önemli bir vasıtadır.
Öyle ki insan ancak, bu ruh-u menfûhla metafizik düzlüklere açılabilir, onunla Hak’la münasebetini duyar ve onunla kalb, sır ufuklarından, cismâniyete kapalı ne müşahede edilmezleri müşahede eder..

Ceset, bu ruhun matıyyesi ve biniti, cismânî kalb lâtife-i rabbaniyenin ve batınî havâs da sırrın.
İnsan, bildiklerini bu ruhla bilir; idrak ettiklerini/edeceklerini bununla idrak eder ve kendini de onunla duyar, onunla kavrar.
Uyku ve baygınlık hâli gibi durumlarda o, minvechin bedenden irtibatını keser ve kendi ufkunda serbest dolaşmaya başlar; ölüm vuku bulunca da tamamen cesetten ayrılır ve öbür âlemdeki “halk-ı cedid” anına kadar bir berzah vetiresi yaşar; yaşar ve kat’iyen yokluğa maruz kalmaz.

Ruhun esası melekûtîdir.
“ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ -Arz üzerinde bulunan herkes fanidir.” âyeti mucebince fenâsı da itibarî ve ihtimal ki bir “gaşy”den ibarettir.
İnsan öbür âleme, ruha bağlı hayatıyla girer; berzahı o hayatıyla geçer, mizana onunla yürür.
Berzah sonrası oldukça uzun, inişli ve çıkışlı seyahatte de ceset ruha tâbi olur.
Ötedeki cismânî ve ruhanî bütün zevkler, lezzetler, burada ruhun hayat seviyesine göre ömür sürdürmeye; bütün elemler, kederler de hayvanî hayat mertebesinde kalmaya bağlıdır.
İnsan, inkişaf etmiş ruh-u menfûhun vesayetinde Cennet’e girer; nuranîleşmiş beden de bu mazhariyeti onunla paylaşır.
Böyle bir mazhariyet keramet ve mucize çizgisinde, “mustafeyne’l-ahyâr”a dünyada da müyesser olabilir; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın miracı böyle bir mazhariyetin en parlak örneğidir.

Ruh, bedende konaklamaz; ama yine de onun adresi bedendir.
Onun bir mekân ve hayyize ihtiyacı yoktur ama bu, onun letafetine Hakk’ın teveccühündendir.
Aksine, onun mekândan müstağni olması, Zât-ı ulûhiyete müşabeheti akla getiren zaman ve mekândan münezzehiyet mânâsında değildir.
Beden, ruhun onun üzerinde faaliyetlerini icra etmesi için bir sistem ve onunla duygularını seslendirmesi için de bir enstrüman mahiyetindedir.
Ne bedenin bir parçası ve ona bitişik, ne de onun eczasından bir cüzdür.
Kökleri âlem-i emirde, dal ve yaprakları adresinin ufkunda bir münasebet-i meçhule ile hep o konuşur, o düşünür, o sever, o acır ve yüzü Hakk’a müteveccihse sürekli iyi şeyler üretir ve Cennet’e doğru yürür.
Şayet o, bedene bend edilmiş ve ağzına fermuar vurulmuşsa, o zaman söz de, düşünce de ayağa düşmüş gibi hayvaniyet ve cismâniyetin kuruntuları ve hırıltıları hâline gelir.

Ruh, melâike türünden lâtif bir varlıktır ve onun, başta vicdan mekanizması olmak üzere cismânî ve ruhanî bütün duyu organları ve letâif-i insaniye üzerinde de sebeplerin perdedarlığı ölçüsünde her şeye hâkimiyeti söz konusudur.
Materyalistlerin ve fizyolojistlerin her şeyi ona bina etmek istedikleri dimağ, maddî organizma ile ruh arasında bir santral merkezi; ruha bağlı letâifin müktesebâtına bir hazine ve depo; duyu organlarının birbiriyle irtibat mahalli; akıl ve nefs-i insaniyenin cihanları istiâb edecek geniş bir kütüphanesi; his, hareket ve idrak aktiviteleri adına iç içe şalterler sistemi; ilâhî varidâtın tefrik, temyiz, tahlil ve terkip laboratuvarı olması gibi çok hayatî fonksiyonlarıyla ruhun dinamik bir elamanıdır.

Sofilerin büyük bir kısmına göre, âlem-i emirden de olsa, ruh mahluktur; ancak mahlukatın en lâtifi, en sâfisi, en nuranîsi; en kesif şeylere bile nüfuz edebilecek mahiyette bir mir’ât-ı esmâ u sıfâttır ve her zaman safvet ve şeffafiyetiyle de Hazreti Zât’a işaret etmektedir.
Görebilme, duyabilme donanımına sahip olanlar, görülüp duyulma şanından olan her şeyi onun ufkundan ya lâtîfe-i rabbâniye ya da sır vasıtasıyla ama mutlaka onunla irtibatlı olarak görür, duyar ve hissederler.
Ehl-i hakaik, müşahede ve keşfiyât zirvelerine ruhun kanatlarıyla yükselir.
Baştaki gözler, ancak eşyanın zâhirini görür ve temâşâ eder; ruh ise, kalb menfezleriyle her şeyin melekûtunu, sır aralığından da esmâ ve sıfâtın verasını müşahedeyle şereflendirilir.
Ahirette her mümine müyesser olacak böyle bir mazhariyetin -kâmil mânâda- biricik kahramanı da “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي ” diyen Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır.

Ruh, âlem-i emirden bir nefes-i menfûh olmakla beraber, iktiran ettiği şahsa göre bir taayyün gösterir ve nuranî kılıfıyla özel bir şekil alarak görüleceği merâyâda o insanın dublesi gibi görünür.
O şahsın ölüp fenâ bulmasıyla iktiranı firaka dönüşse de Hakk’ın kayyumiyetiyle ölümsüzlüğün remzi olarak hep bir yeni visali beklemeye durur.

Hayat dediğimiz şey, genel mânâda, “Hay” ve “Muhyî” isimlerinin umumî bir tecellisi, insanlar açısından da ruh-u menfûhun belli mezâhirde tezahüründen ve tezahür içinde değişik televvünlerle ortaya koyduğu aktivitelerden ibarettir.
Ruh, insana taalluku itibarıyla hâdistir ve hudûsu da her an yenileniyor gibi, her saati, her dakikası, her saniyesi..
ve her âşiresiyle Hazreti Hayy u Kayyum’un hayat-ı sermediyesinden esip gelen nefahâtla devam etmektedir.
Hayatın arkasındaki bu sırrı görmeyenler, ruhu ya canlının fizyolojisine ya dimağına bağlamış, ya da onun arkasındaki istinat ve istimdat noktalarından gafletle, onu kadim ve ezelî görerek binefsihi bekasına hükmetmişlerdir.
Oysaki o, perde dahi olsa, ne esbaba isnat edilecek kadar değersiz ne de kendine “kıdem” isnat edilecek kadar küstahtır.
O, Hakk’ın var etmesiyle var olmuştur, O’nun kayyumiyetiyle de devam etmektedir ki ” أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ رُوحِي (başka bir rivayette ” نُورِي -Allah’ın ilk yarattığı benim ruhumdur (veya nurumdur).” beyan-ı nebevîsi de bunu işaretlemektedir.

İnsan denen bu en şerefli varlık, âlem-i halka bakan cesedi ve nefsi, âlem-i emre nâzır ruhu, âlem-i melekûta açık kalbi ve âlem-i ceberûta müteveccih sırrıyla -bu son buudları itibarıyla potansiyel olarak öyledir- eşi-menendi olmayan bir nüsha-yı kübrâdır.
Ne var ki, bu ölçüdeki yüksek donanımına rağmen onda hem ahyar evsâfı diyeceğimiz “sıfât-ı ruhaniye” hem de eşrâr hususiyetleri kabul ettiğimiz “sıfât-ı nefsâniye” vardır -Böyle bir taksim ruhu ve nefsi birbirinden ayrı mütalâa edenlerce söz konusudur-.
Ruhanî sıfâtların da, nefsanî evsâfın da tesiri ve yönlendirmesi, haricî ef’âl itibarıyladır.
İtikat, niyet, azim, disiplin, kararlılık ve tabiî her şeyden evvel Hakk’a teveccüh veya O’ndan i’raz etme birer tohum gibidirler ki, esbab açısından hayır da, şer de onlara bağlı olarak gelişir; genişler ve böylece insan, ya “âlâ-yı illiyyîn”e yükselir, ya da “esfel-i safilîn”e yuvarlanır.

Nefis ve ruhu ayrı ayrı cevherler kabul edenler, nefsi, insanın derununda fena huy ve fena sıfatların merkezi, ruhu da ahlâk-ı hamîde ve insanî değerlerin kaynağı görmüş, akla ruhun lisanı, basirete de onun tercümanı nazarıyla bakmışlardır.
Bu yaklaşıma göre, akıl, nefisle değil, ruhla irtibatlıdır.
Bu görüşü benimseyenlerce ruh, ilim, irfan, firaset, ilham, yakîn ve vicdan mekanizmasıyla mahiyet-i insaniyenin özü, esası ve hakikatidir.
Sağlam ve arızasız bir bedende ruh, gözde basar, lisanda zevk, kulakta duyma, ağızda tatma, burunda koklamanın -esbab plânında- biricik merciidir.

Ruhun bedenle şuuru aşkın bir aşk u alâka irtibatı da vardır; ama bu onun, her biri esmâ-yı ilâhiyenin ayrı bir tecellisi sayılan cismâniyete ait ahval ve hususiyetleri beden vasıtasıyla duyup zevk etmesi ve “hakka’l-yakîn” çerçevesinde maddenin mahiyetine nüfuz edebilmesi itibarıyladır.
Tabiî bunların hiçbiri, ruhu ve nefsi aynı mânâda kullananlar için söz konusu değildir.
Onlar ruhu nefis, nefsi de ruh kabul eder..
ve “ruh-u nebatî”, “ruh-u hayvanî”, “ruh-u insanî” dedikleri gibi, “nefs-i hayvanî”, “nefs-i insanî” de demiş; sonra da bu nefsi -Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde geçtiği üzere- “nefs-i emmâre”, “nefs-i levvâme”, “nefs-i mülhime”, “nefs-i mutmainne”… şeklinde taksim etmiş ve itminan mertebesini de bir doruk saymışlardır.
Erbab-ı hakikatin çoğunluğuna göre bu seviyeye yükselen bir nefis artık, mezmum işlerden bütün bütün uzaklaşır ve şer’an memduh amellerle bütünleşir; derken bir adım daha atarak hatırâtını dahi kontrol altına alır ki, işte böyle bir ufka ulaşan hak erinin üzerinde ruhanîlik âsârı nümayan olmaya başlar; ardından da ona “ilm-i gayb” kapıları aralanır ve zamanla böyle bir nefis mahz-ı ruh hâlini alır.
İsterseniz buna, nefsin ruh kisvesine bürünmesi ve nefsanîliğin ruhanîlik hâline gelmesi de diyebilirsiniz.
Bunu biraz daha açabiliriz:

Tasavvuf erbabınca, ruhun kendi ufkunda güçlendirilmesi sayesinde, nefiste de istikamet temayülleri başlar.
Böyle bir başlangıç iyi değerlendirilerek nefis tezkiye tezgahından geçirilir, beden de ibadetle tasaffi ederse bunlar ruhun vesayetinde Hakk’a müteveccih olmanın bütün hazlarından istifade edebilirler.
Bu konuya şöyle bakmak da mümkündür: Nefs-i hayvanînin bedene hükmedecek ölçüde güç ve iktidarı, fonksiyonel olarak ruhun ölümünü, aksine hayatın kalbe bağlı yaşanması ve ruhun kuvvetlenmesi de nefsin ölümünü; hiç olmazsa onun teslimiyetini ya da tesirsiz kalmasını, hatta üstün bazı kimselerde meleklik rengine bürünmesini netice verir.
Güzel görme, güzel düşünme, müstakim itikat, sürekli ibadet ü tâat, her zaman tazarru ve niyaz, her vakit istiğfar nefsanî levsiyattan arınmanın, ruhu besleyip güçlendirmenin ve nefsi teslime mecbur etmenin en emin yoludur ve ihlasla bu yolda yürüyenlerin yolda kaldıkları da hiç görülmemiştir; yolda kalmak bir yana, bu yolda sık sık konumunu gözden geçirip, abd-Mâbud münasebeti çerçevesinde duruşunu ayarlayanlar hep “âlâ-yı illiyyîn”e yürümüşlerdir ki bunlara “ervah-ı nuraniye” ashabı denmiştir.
Aksine, karanlık gören, karanlık düşünen, ömürlerini malihulyalarla geçiren, itikatta bir türlü istikamete ulaşamayan, ibadet ü tâata karşı alâkasız kalan, dua ve niyazlarla hayır temayüllerini güçlendiremeyen, istiğfarlarla şer eğilimlerinin önünü alamayanlara; alamayıp “esfel-i safilîn”e sürüklenenlere de “ecsâm-ı zumlaniye” denmiştir.

Evet, her zaman nefsanî arzuların frenlenmesi; gönlün mârifet, muhabbet ve aşk u şevkle şahlanması ve diyanetin hayata hayat olması ölçüsünde ruh, âdeta bir ahiret üveyki ve bir melek hâline gelir.
Aksine, hayatın beden ve cismânî arzulara bağlı yaşanması nisbetinde de ruh zaafa uğrar, kalb renk atar, his-şuur kirlenir ve sır da sesini duyuramaz olur.
Sözün özü; hemen her zaman nefsanîliğin güç ve hakimiyeti, ruhanîliğin felç olmasını; ruhun kıvamını koruması da, nefsin teslimiyet ve tezkiyesini netice vermiştir/vermektedir.
Ehlullah bu hususu ifade sadedinde: “Tenperver olanlar canperver olamaz; canperverler de tenperver olarak kalamaz.” demişlerdir; demiş ve sürekli çevrelerine, ruhu keşfetmenin sırlarını fısıldamışlardır.

Aslında, ruhun vesayetinde olmayan tezkiye görmemiş bir nefis, cismânîliğe meyyal ve sürekli bedenî hazlar peşindedir.
İtminana erip ruh ufkuna ulaşacağı ana kadar da o, az-çok hep böyle bir karakter sergiler.
Aksine, Hak inayetine erip rıza mertebesine ulaşınca onun da sesi-soluğu tıpkı ruhun nefesleri gibi sımsıcak bir hâl alır.
Mahiyet-i insaniye böyle bir hâl alınca, mütecessis, münekkit ve araştırmacı olan akıl, şer’î delillerin tahlilcisi ufkuna yükselir, kalbin rengine bürünür ve lâtîfe-i rabbaniye rasathanesinden fizik ötesi âlemleri temâşâya başlar; kalb ceberûta ait esrarı avlamak üzere pusuya yatar ve sır da Hazret-i Zât iştiyakıyla soluklanmaya durur.

Kalb ve sır, ruhun sonsuza bakan iki gözü mesabesindedir.
Lâtîfe-i rabbaniye yol boyu âlem-i ceberût hülyalarıyla, sır ise âlem-i lahût iştiyakıyla bir nabız gibi atar; murat hasıl olunca da, her biri kendi ufkunun hayret ve dehşetiyle medhuş hâle gelir.
Sırdan kalbe akan ve kalb reseptörlerinde melekûtî bir renge boyanan ilâhî varidat, kalb lisanıyla ruha intikal edince, tecelli alanında melek şivesiyle tınlamaya başlar; bu husus, sır ve kalb derinlikleriyle ruhlara benzetebileceğimiz melâike-i kiramın, ilâhî esrarı enbiya-yı izama intikal ettirmeleri konusuna, biraz dar ve sığ da olsa, yine de zihne takrib edici bir misal sayılabilir.
Zaten bir yerde vahye de, “ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ -Emir âleminden ruhu (vahyi) kullarından dilediğine indirir.” fehvasınca ruh denmiyor mu.! Evet ruh, cesette hayatın özü ve esası olduğu gibi, vahiy dahi mânevî ve ruhanî hayatın en önemli esası, en ciddî vesilesi ve sebepler üstü sebebidir.
Ruh, vasıtalı-vasıtasız bir nefha-i ilâhiye, vahiy dahi kelâm sıfatından gelen ayrı bir nefha-i sübhaniyedir.
Bu ilâhî sırra hıyanet bilmeyen sırrın emin emanetçileri de hakikî veya izafî insan-ı kâmillerdir.
Bu konuda hakikî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) alıp ümmetine nefhettiği ruh-u mutlak esas; izafî insan-ı kâmillerin mevhibe ve varidatları ise, o Zât’ın vaz’ettiği kriterlerle test edilmek şartıyla, ümmete birer vesile-i rahmet ve vüs’attir.

Bu iki ruh da, insan için çok önemlidir.
İnsanın cisim ve bedeninin teneffüs ve inkişafı ruh-u menfûhla olduğu gibi, bütün dünya ve kevn ü mekânların teneffüs ve hayatı da insan-ı kâmilin nefhettiği ruh ile kaimdir.
Dünyanın evveli, mânevî ve cismânî ruh tecellisinden mahrum -okuyup yorumlayacak ve gözlere ışık saçıp her şeyi aydınlatacak kâmil insan ve onun nefahâtının olmaması mânâsına- bulunduğundan karanlık sayılırdı.
Ortası, ruhun, Ruh-u A’zamın ve Ruh-u Kuds’ün saçtığı ziyâ sayesinde nurefşan bir hâl aldı; şayet bir gün bu ziyâ çekilir gider de her taraf yeniden karanlığa yenik düşer; eşyâ ve hâdiseler de rastlantılara bağlanarak izah edilmeye kalkışılırsa, işte o zaman insanoğluna yeni bir âlemin yolu görünür.
Yani tıpkı yerküredeki gece-gündüz münavebesi gibi, mânevî çehresi kararan bu dünya da, yerini ötelerin pürnur gündüzlerine bırakır.
İsterseniz burada bir kez daha sözü Bediüzzaman’a bırakalım:

“Evet, nasıl ki hayat, kâinattan süzülmüş bir hulâsadır; şuur, his dahi hayattan süzülmüş hayatın bir hulâsasıdır; ruh dahi, hayatın hâlis, sâfi bir cevheri, sabit ve müstakil zâtıdır; öyle de, maddî-mânevî hayat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi kâinatın his, şuur ve aklından süzülmüş en sâfi bir hulâsadır.
Belki maddî-mânevî hayat-ı Muhammediye (aleyhi salavâtullâhi ve selâmuhu), âsârının şehadetiyle hayat-ı kâinatın hayatı; risalet-i Muhammediye de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) şuur-u kâinatın şuur ve nurudur.

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediye’nin (aleyhissalâtü ve ekmelüttahiyyat) nuru çıkıp gitse kâinat vefat edecek.
Eğer Kur’ân gitse kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek..
belki de şuursuz kalan başını bir seyyareye çarparak kıyameti koparacak.”

İslâm, Nebi ve Kur’ân küllî birer ruh mâhiyetinde, bütün varlığı kuşatan, onun şuuru, hayatı ve nuru mesabesinde olduğu gibi, ruh-u menfûh da potansiyel olarak mahiyet-i insaniyede aynı şeyleri ifade etmektedir.
Ancak onun, cismâniyet âleminde kendini arızasız ifade edebilmesi için bir sisteme, bir mekanizmaya ihtiyacı vardır.
Hayat-ı umumî ve âlem-i emirden gelen küllî kanunlar için her seviyedeki lâtif ve kesîf bütün ecsâm; muayyeniyetleri itibarıyla topyekün canlılar, özel donanımıyla insanoğlu, hususî mazhariyetleri ve müstesnâ mahiyetleri ile de insan-ı kâmiller kendilerine has çerçevelerde ruhun metâlii sayılırlar.

Ayrıca, insan ufku itibarıyla da ruhun birkaç vilâdeti söz konusudur: 1.Onun taayyün-ü evveldeki vilâdeti ki, bu, hakikat-i Ahmediye’ye bakar.
Bu mülâhaza, ruhun cesetten evvel yaratılmış olduğunu kabul edenlere göredir.
2.” وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي – Ona kendi ruhumdan nefhettim.” fehvasınca ruhun âdemiyetteki vilâdeti.
3.Mevcut ruhun, cismâniyet ve hayvaniyet üstü mânevî vilâdeti ki; buna, kalb ve sır ufkunda onun yeniden neş’eti de denilebilir.
Bu vilâdet aynı zamanda insanoğlunun fiilen hilâfet payesini ihraz etmesinin de değişik bir unvanıdır.
Hilâfet payesinin mazhar-ı tâmmı insan-ı kâmildir..
ve insan-ı kâmilin beden ve cesedi dahi -ruhun gerisinde dursa da- ruhaniyet televvünlüdür.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın keramet mebde’li miraç hâdisesinde, cesed-i mübareklerinin -O’na ruhlarımız feda olsun- ruhlarının yedeğinde seyahat-i semaviyesinin buna bir misal teşkil ettiğini daha önce hatırlatmıştık.
İsterseniz siz ona ruhun emriyetinin cismin halkiyetine galebesi de diyebilirsiniz.
Böyle bir cisim, pek çok ahvâl-i âdiyesinde dahi mücellâ bir ayna gibi ” إذَا رُؤيَ ذِكْرُ اللهِ -Göründüğünde Allah anılır.” mazmununca hep O’na nâzırdır, O’nun evsâf-ı celâliye ve kemâliyesini aksettirir, O’nu hatırlatır, O’nu duyurur ve O’nu hissettirir.

Evet bir insan-ı kâmil, konumunda ve konumuna göre duruşunda sürekli farklılık sergiler.
O kendine has farklılığıyla doğar, zâhirî ve bâtınî hâsseleriyle bu farklılığın hakkını eda etmeye çalışır, farklılığının şuurunda olarak yaşar..
ve yaşadığı gibi de ötelere yürür.
Hatta onun cesedi dahi bu farklılıktan nasibini alır.
Enbiyâ-yı izamın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm) cesetlerini toprağın yemeyeceği buna bir misal sayılabilir..

Taayyünde “Ikdü’n-Nübüvvet”in (aleyhissalâtü vesselâm) ruhu, ervahın ilki ve ruhu’l-ervah şerefiyle müşerref, haricî vücut itibarıyla zuhûru ise peygamberlik manzumesinin kafiyesi, varlık ağacının semeresi, nübüvvet semasının kutup yıldızı ve risalet ufkunun da “kavl-i fasl”ı olması itibarıyla beklenti iştiyak ve heyecanıyla tebcil-i tehirine bağlanmıştır.

Evet O, semere olduğu gibi çekirdektir de; ilk işaret olduğu gibi son alâmettir ve besmele ile mermuz bulunmasının yanında sırr-ı fatihadır.
O’na, geriden gelen öncü de diyebilirsiniz; zaten kendileri de ” نَحْنُ اْلاَخِرُونَ السَّابِقُونَ -Biz ipi göğüsleyen arkadaki öncüleriz.” demiyor mu.! Her nebinin ümmeti kendi peygamberinin arkasından yürüyeceğine göre, Hazreti Ruh-u Azam’a iktida edenlerin nerede durdukları/duracakları bizim için en büyük bir bişaret olsa gerek..
evet O, Ruh-u Azam’dır ve ümmeti de en bahtiyar ümmettir.

Tasavvuf terminolojisinde geçen “Ruh-u Azam” tabirini, hakikat-i Ahmediye (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) olarak yorumlayanların sayısı hiç de az değildir.
Aslında O zat, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin mücellâ bir aynası olması itibarıyla, âlem-i mülkün de, melekûtun da en dırahşan çehresi ve en dilruba kametidir.
Onun neşrettiği nurlar sayesinde bütün eşya ve hâdiseler doğru-dürüst okunan bir kitap hâline gelmiş; insanlık nereden gelip nereye gittiğini açık-seçik öğrenmiş; ebediyete meftun insan ruhu onun sonsuz saadet vaatleriyle yepyeni bir vilâdet yaşamış ve derken bütün cismâniyetin karanlıklarından kurtulmuştur.

Ruh-u Azam’a, bütün kâinatları kuşatan hayat tecellisi diyenler olduğu gibi, vahidiyet tecelli dalga boylu celâlî celevat veya “ تَنَزَّلُ الْمَلاَئِكَةُ وَالرُّوحُ – Ceste ceste melekler ve ruh iner.” âyetine dayanarak, mübarek bir gün ve gecede, müminlere vesile-i inşirah olmak üzere inen “Ruh-u Azam-ı Küllî” şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Ayrıca O’na mebde ve müntehanın mazhar-ı tâmmı, “akl-ı evvel”, “nefs-i külliye” diyenler de az değildir.
İşin aslına bakılacak olursa, menba-ı feyz-i enbiyâ ve mürselîn kabul edilen, künhü nâkâbil-i idrak Ruhu’l-Kuds gibi Ruh-u Azam-ı Küllî de bizim için bir mevcud-u meçhul mahiyetindedir.

Aslında, her insanın ruhu bir mânâda melekûta açıktır ve ona bakmaktadır ki, erbabı bu zaviyeden bir bakış, duyuş ve sezişe “feth-i karîb” demişler; sıfât-ı sübhaniye ve âlem-i ceberûta nâzır kalbin ihsas ve imtisaslarına “feth-i mübîn” unvanı vermişler; âlem-i lâhûta müteveccih bulunan sırrın müşahedelerini de “feth-i mutlak” paye-i mübecceli ile yâd edegelmişlerdir.

İnsan Cennete de ebediyete de, Cennette rü’yet ve rıdvana da bu lâtîfeleriyle namzettir.
Ötedeki bütün mazhariyetler, ruh, kalb ve sırra baktığı için beden ve cismâniyet itibarıyla kavrayamayacağımız lütuf ve ihsanların “ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ وَلاَ اُذُنٌ سَمِعَتْ وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ -Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurlarını aşkın şeyler hazırladım.” medlulünce birer sürpriz şeklinde sunulacağına işaret edilmiştir.
Evet, ötedeki eltâf-ı sübhaniyenin, idrak ufku sınırlı bulunan akl-ı meâş ile kavranamayacağı açıktır.
Hele, dünyada mârifet, muhabbet ve aşk u şevk adına “ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ -Daha yok mu?” diyenlere “ وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ -Nezdimizde daha fazlası vardır.” ferman eden Zât “ لِلَّذينَ أَحسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادةٌ -İhsan şuuruyla ihsanda bulunan ve güzellere peyrev olanlara bir de fazlası var.” menba-ı vaadinden kim bilir ne sürprizler ne sürprizler lütfedecektir.! Aslında “ مَن كَانَ ِللهِ كَانَ اللهُ لَهُ -Kim Allah içinse Allah da onun içindir.” mazmununca, tafaddul dalga boylu ilâhî mukavelenin muktezası da bunun böyle olmasını düşündürmektedir.

Mevzuu hulâsa edecek olursak; kâinattaki hayat her şeydir ve Hazreti Hayy u Kayyum’a bakmaktadır.
Cenâb-ı Hakk’ın hayatı, hayat-ı zâtiye ve hayat-ı sermediyenin ta kendisidir.
Evet O’nun hayatı, başka bir ruhla değil, kendi kendiyle kaimdir.
Mahlukattaki ruh ise, sebeb-i hayat bir cevherdir.
Melekler cism-i lâtif olmaları itibarıyla müteayyin birer ruh ile kâimdirler.
Letafetlerinden onların hayatları da ruhları gibidir.
Bu açıdan da bazıları, onların fenâ bulmasını cisimlerin fenâ bulması şeklinde değil de, bir gaşy ve bayılma türünden olacağına hükmetmişlerdir.
Böyle düşünenler, bir mânâda ruhları da aynı şekilde mütalâa etmiş, onların fena bulmalarını da gaşy ile yorumlamışlardır.
Onlara göre ruhlar, âlem-i emirden zîşuur ve basit birer kanun-u emrîdirler.
Dolayısıyla onlar, belli parçacıklardan meydana gelmiş mürekkepler gibi çözülüp dağılmadan, münkariz ve mütelâşî olmadan masûndurlar, ama “ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّموَاتِ وَمَنْ فِي اْلأَرْضِ -Sûra üflenince göklerde ve arzdakiler ölür ve yerle bir olurlar.” medlulünce, onların da o dehşetengiz ahval içinde gaşy hâliyle dahi olsa, bir ölüm köprüsünden geçecekleri mukadderdir.

Sofilere göre, ruh dediğimiz hakikat, birbiriyle mütelâsık ve fakat farklı çerçeveleriyle, tıpkı bir külliyenin üç ayrı fakültesi gibi, ayrı ayrı mevhibelerin meclâsı üç farklı buudu bulunan bir vâhiddir:

Birincisi; ruh-u zât diyeceğimiz rahmânî ilk tecellidir ki, esbab açısından canlıyı meydana getiren unsurların özel durumları ve belli konumlarıyla kaim görünen ruhtur.

İkincisi; ruh-u menfûh da dediğimiz akıl, ilim, irade, lâtîfe-i rabbaniye, his ve şuurla serfiraz “nefs-i nâtıka”dır ki, insanın yaratılmasından evvel veya anne karnında belli bir safhadan sonra cenine nefhedilen zîşuur kanun-u emrîdir ve hadisin ifadesiyle, bu ruh embriyolojik vetire esnasında melek vasıtasıyla yavruya üflenir.
Bu ruh Hz.Adem’e “ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي – O heykel-i evvele kendi ruhumdan nefhettim.” fehvasınca, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından, Hz. Meryem’e ise Cibril vasıtasıyla üflenmiştir.
İşte bu kabil bütün nüfûs-u menfûhaya “ervâh-ı cüz’iye” denir.
Yani ruh, cemalî ve ehadî tecelli ile, fertlerin mazhar oldukları/olacakları ilk mevhibelere bağlı, onların hususiyet, karakter ve kabiliyetlerine göre bir atâ ve sübhanî birer ifâzadır.

Bu ervâh-ı cüz’iyeyi, güneşin, farklı donanım ve farklı hususiyetleri hâiz mahiyetlere, farklı ifâzaları gibi düşünebiliriz; evet, canlı-cansız her nesnenin, onca farklı hususiyetlerine rağmen, zâhirî keyfiyet ve mazhariyetlerini -esbab plânında- güneşten aldıkları kabul edilecek olursa, işte böyle bir durumdaki merâyâ ve mecâlînin kesreti, mütecellînin vahdetine muarız sayılmaz; sayılmaz zira bu, güneşte küll hâlinde bulunan hususiyetlerin, değişik aynalarda tafsilî bir görüntüye ulaşıp taayyün etmiş cüz’iyat şeklinde kendini göstermesi demektir.
Konuyu -tam vazıh olmasa da- böyle bir misale bağlayarak diyebiliriz ki, yeryüzünde, hatta diğer gezegenlerdeki ziyâ, hararet ve sair hususiyetler, güneşin aks-i nuru ve bir mânâda gölgesi olduğu gibi ervâh-ı cüz’iye de ilmî bir program çerçevesinde, zâtî ve sübutî evsâf-ı celâliye ve cemâliye sahibi bir Zât’ın hayat sıfatının bir aksi, Hay ve Muhyî isimlerinin de birer cilvesi ve gölgesi mahiyetindedir.

Bu itibarladır ki, ariflerden hâl ve istiğrak erbabı bazı kimseler, vücud-u zıllîye bakarken dahi -biraz da vecd u istiğrak sevkiyle- hep vücud-u aslîyi mülâhazaya aldıklarından veya sübühât-ı vechin ziyası ile medhuş bulunduklarından O’ndan başka bir şeyi görmediklerini, duymadıklarını ifade etmiş; hatta bunlardan ehl-i cezbe bir kısım kimseler daha da ileri giderek, cüz’iyattaki tecelliyi, insanın aynadaki cansız sureti şeklinde görmüş ve bütün varlığa hayal nazarıyla bakmışlardır.

Aslında bu bir iltibastır; hâl, zevk kaynaklı ve istiğrak televvünlü bir iltibas..
dolayısıyla onların bu şekildeki mülâhazaları panteistlerin nazarî ve felsefî mülâhazalarına karıştırılmamalıdır.
Bu iki üslûp arasında zahiren bir benzerlik söz konusu olsa da ehlullah meseleye her zaman bir tecelli şeklinde bakmış; diğerleri ise konuyu hulûl ve ittihada bağlamışlardır.

Üçüncüsü; eskilerin ruh-u hayvanî dedikleri biyolojik ruhtur ki, ruh-u menfûh veya nefs-i nâtıkanın matiyyesi, ceset ile insanî ruh arasında bir iltisak unsurudur; buna ruhun izzet, letafet ve nezahetinin ism-i Zâhir’e bakan bir perdesi de diyebiliriz.
Nefha-i ilâhî olan ruha gelince o bir cevher-i mücerred olduğu gibi aynı zamanda mahlûkiyet çerçevesinde de bir mânâda münezzehtir.
İnsanların, saadet ve şekavet arası gel-gitleri tamamen ruh-u hayvanî perdesine bağlı cereyan etmektedir.
Öyle ki, eğer ruh-u menfûh müstakillen dinlenilebilse, ondan hep saadet nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır.
Ruh-u insanînin hâkim olduğu kimselerde, ruh-u hayvanînin âlâm ve ızdırapları, ruh-u menfûh için birer terakki ve tekamül vesilesidir.
Aksine, ruh-u menfûh itibarıyla güçlü bulunmayanlar, tabir-i diğerle vicdanlarıyla diri olamayanlar Allah’la münasebetleri açısından ölü sayılır ve çektikleriyle kalırlar.
Ruhun en önemli mekanizması vicdandır; vicdan ise Hak temâşâsına açık bir rasathanedir.

Vicdan (1)

İnsanın özü, kendini duyuş ve bilişi de diyebileceğimiz vicdan; insan ruhunun, iyiyi kötüden tefrik edebilen irade, kalbin ayrı bir derinliğinin unvanı sayılan lâtîfe-i rabbâniye (fuâd), şuur vâridatıyla zihin ve ihsas televvünlü his halîtasından oluşan bir mekanizmadır; insanın, hem kendini hem de bütün varlığı, varlığın Allah’la münasebetini duyan, sezen, yorumlayan ve rükünlerinin canlılığı ölçüsünde imana, mârifete, muhabbete, aşk u iştiyaka menfezler oluşturan melekûtî bir mekanizma.
Farklı metafizik derinlikleri haiz olan bu sistemde her zaman bilkuvve (potansiyel olarak), iradenin sesini-soluğunu, “latîfe-i rabbâniye”nin sezi ve müşahedelerini, zihnin şuur menbalı bilgi ve müktesebâtını, hissin ihtisas dalga boylu sübjektif mevhibelerini ve ihsas televvünlü mârifet çağlayanlarını duyup sezmek mümkündür.

Vicdan, aynı zamanda kendi acz u fakr ve ihtiyaçlarının farkında olması ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyması açısından da Zât-ı Ulûhiyet’e iman, teslim ve tevekkül ile sığınıp mârifet, muhabbet, aşk u şevkle mukabelede bulunma konumunda zîşuur bir müşahid ve yorumcudur.
İlim ve mârifet adına bütün eşya ve hâdiselerin o talâkatli hitap ve beyanlarını görüp, duyup taakkul, tefekkür, tezekkür, tahattur, tahlil ve terkibe tâbi tutması yanında, kendi iç dinamik ve rükünleriyle, sessiz fakat olabildiğine derin, herkes tarafından rahatça sezilemeyen ama bir hayli engin öyle aşkın bir ifade gücüne sahiptir ki, onu iyi dinleyip değerlendirebilen biri bazen artık başka hiçbir şeye ihtiyaç hissetmeyebilir.

Hemen belirtmeliyim ki, böyle bir mülâhaza ile biz, ne rasyonel düşünceyi tamamen gereksiz görme, ne pozitif telâkkileri hafife alma ne de telâhuk-u efkâra bağlı müktesebâtı reddetme düşüncesindeyiz.
Aksine biz bu mülâhaza ile, kıymet-i harbiyesi ölçüsünde aklın semerelerini, tecrübenin ürünlerini, müşahede ve zâhirî ihsasların neticelerini değerlendirmeye almanın yanında, yaşanarak duyulan ve sezgi yoluyla kendini hissettiren ve bir bakıma da aracısız hâsıl olan ayrı bir bilgi ve mârifet kaynağının var olduğunu vurgulamak istiyoruz.

İşte bu kaynak, hakikati keşif ve tespitte herhangi bir vasıtaya ihtiyaç duymadan, yaşayıp duyarak çok defa insanı doğru bilgi ve mârifete ulaştıran vicdandır.
Böyle bir bilgi ve mârifet her zaman objektif görülmese de, kalbî ve rûhî hayat ufkuna açık olanlar için en az esbâb-ı ilimle elde edilen müktesebât kadar önem arz ettiği söylenebilir.
Bu arada hemen ifade etmeliyim ki, bu çerçevede vicdanı, ilim ve mârifet kaynağı kabul edenlerin sayısı hiç de az değildir.

Bu mülâhazayı paylaşanlara göre, vicdan yolu bir mânâda, bizlere hakikatin harita ve şemasını sunma yerine doğrudan doğruya bizi onunla buluşturup tanıştırdığından daha ehemmiyetli ve daha sağlamdır.
Eşya ve hâdiseleri müşahede, mütalâa, tevil, tefsir, tahlil, terkip bize hakikatı uzaktan temaşâ ve onun etrafında dolaşma imkanını verse de, onunla yüz yüze gelmemizi ve onu “hakikat-i nefsü’l-emriye”sine uygun bir iç müşahede ile tanımamızı sağlayamaz.
Oysa ki vicdan, onu vasıtasız olarak bizzat duyar, değerlendirir ve bir hükme bağlar.
Bu itibarla da insan birinci şıkta, değişik obje ve nesneleri ilim ufku, âfâkî müşahede ve özel bakış açısına göre yorumlama durumunda kalır; dolayısıyla da elde ettiği malûmat, ulaştığı hakikat izafîlikten öte bir şey ifade etmez.
İkinci şıkta ise, her şeyi vicdanın enginliğiyle “hakikat-i nefsü’l-emriye”sine uygun kavrar ve ona göre bir hükme varır.
Bu sayede o, her şeye esas kabul edilen maddeyi aşar; lâmekânî bir hâl alır ve iç dünyasının safvet ve vüs’ati ölçüsünde salt hakikatle rahatlıkla tanışabilir.

Bediüzzaman, değişik eserlerinde farklı bir vicdan resmi ortaya koyar ve ona önemli misyonlar yükler: Ona göre vicdan, tekvînî ve fıtrî kanunlar türünden zîşuur bir fıtrat ve sistemdir.
Çekirdeklerdeki neşv ü nema kanunu, sperm ve yumurtadaki tekvinî esaslar, bazı sıvılardaki donup genişleme tabiatı… gibi ilâhî meşietten gelen irade yörüngeli, lâtîfe-i rabbâniye ufuklu, zihin/şuur derinlikli, ihsas ve ihtisas buudlu bir fıtrat-ı zîşuur; erkânının canlılığı ölçüsünde de, ilim ve mârifet adına mutlaka doğru gören, doğru değerlendiren, doğru konuşan önemli bir lisandır.
Öyle ki bazen akıl; nazar, tefekkür ve tedebbürde gaflet edip ihmal gösterse de o, kendi tabiat ve rükünlerinin diliyle her zaman Allah’ı ilân eder; O’nu görüp sezdiğinin ihtisaslarıyla soluklanır; O’nu duyar, O’nu düşünür ve özündeki istinat ve istimdat hâllerinin lisanıyla, tıpkı günebakan çiçekler gibi hem kendi hayat ve revnakdarlığı adına hem de Yaratıcısını ilân hesabına sürekli O’nu takip eder ve basiret gözünü asla O’ndan ayırmaz.
Hads (vasıtasız sezgi) her zaman onu teyakkuza çağırır; hadsin bir üstü diyeceğimiz ilham devamlı onun ufkunu aydınlatır; yoğunlaşmış mârifet sayılan arzu hep O’nu gösterir; alev alev kendini hissettiren iştiyak ve magmalar gibi sürekli köpürüp duran ilâhî aşk mütemadiyen onu, Hazreti Mârûf’u rasat ufkuna davet eder ve avans türü televvünlerle ona beden ve cismaniyet üstü hayatın en büyülü yanlarını fısıldar.

Şimdi, isterseniz, bu sırlı mekanizma ve fıtrat-ı muazzamanın rükünleri sayılan lâtîfe-i rabbâniye, irade, zihin -buna bütün buudlarını birden nazara alarak şuur da diyebiliriz- ve his..
gibi lâtîfelere kuş bakışı bir göz atalım.

Aslında bu rükünlerden her birinin bir zâhir bir de bâtın yanı, bir mülk bir de melekût çehresi, bir fizik bir de metafizik derinliği vardır.
Lâtîfe-i rabbâniyenin, zâhir yönü, mülk ciheti, fizikî yanı sayılan, bizim sîne dediğimiz “sadır” onun, bâtınî ve melekûtî derinliklerine, ceberûtî televvünlerine bir mahfaza ve mânânın maddedeki resmi mahiyetindedir.
Bu mahfaza içinde kalb; gönül dünyasının dışa bakan ve içi rasat etme konumunda bulunan değişik tecellî dalga boyundaki feyizlere bir “beyt-i lâhût”, “fuâd” da diyeceğimiz lâtîfe-i rabbâniye ise, bilkuvve (potansiyel olarak) ilâhî isim ve sıfatların mücellâ bir aynası, âlem-i ceberûtun -inkişafı ölçüsünde- bir müşahid-i hâssı, iman nuru ve iz’an ziyasının mahall-i tecellîsi, kamer-i irfanın matla’ı, keşf ü ilhamın âhizesi ve ilâhî varidâtın da mahzeni ve nâkilesidir.
Böyle bir konum ve misyonu itibarıyla onun “şağaf” dediğimiz derinliği, her zaman iştiyak ateşiyle alev alev yanan, âdeta bir fırın ve ocak gibidir ki, çevresinde sürekli aşk u vuslat çatırtıları duyulur.
“Sır” ise, o ihata edilmez fevkânîliğiyle her zaman lâtîfe-i rabbâniyenin omuzlarında, ona dayalı, daire-i ulûhiyete müteveccih lâhûtî bir dürbün veya mücellâ bir aynadır ki, her zaman nüzûl unvanıyla bir kasr-ı tecellî kabul edilegelmiştir; mâsivâ kirlerinden pak olduğu sürece her dem misafiri bulunan bir kasr-ı tecellî..
evet, böyle bir tecellînin vukû ve temadîsi için şuur, idrak ve ihsas ufkunun cismaniyete ait isten-pastan pak olması şarttır.
Nâbî merhum ne hoş söyler:

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan,
Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicab et!”

Aynı mülâhaza ve mütalâayı, zamanın âlem-i melekûta daha açık bir faslı sayılan gecelere bağlayarak İbrahim Hakkı Hazretleri ise, sesini yükseltip temcid veriyor gibi:

“Dil “beyt-i Hudâ”dır ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyleye Rahman gecelerde…”

der ve gönüllere teyakkuz çekerek onları gece koylarında halvete çağırır.

“Hafâ” ve “ahfâ” lâtîfeleri ise, mahiyet farklılıklarıyla beraber, hakikati nâkabil-i idrak bir ufka müteveccih, teveccühlerinde mütelâşî, üstler üstü sır yumağı birer menba-ı hayret, kalak ve heymandırlar..
ve müstakil tahlil isterler.
Tecellî-i hâs mânâsında nüzûlün ilk şereflendirdiği mecâlî, hafâ ve ahfâ şahikaları; ikinci derecedeki mir’ât, sır ufku; üçüncü mevhibe aynası ise lâtîfe-i rabbâniye otağıdır.

Latîfe-i rabbâniye, gözde gözbebeği, beyinde görme merkezi, hânede kabul salonu, çekirdekte öz, lâmbada fitil ve Arz’da Kâbe mahiyetindedir.
İman, nurunu o lâtîfe ufkundan neşreder..
huşû, takva, muhabbet, rıza, yakîn, tevekkül, temkin, teyakkuz, havf u reca… gibi mârifet yolunun esasları hep onun yamaçlarında boy atar, gelişir.
O, öyle bir sırr-ı ehadiyettir ki, ışığı iradenin el açışı, hissin sezişi ve şuurun ona karşı duruş ve teveccühünden akıp gelmektedir.
Bu teveccüh kesildiğinde ziya görünmez olur, ışık söner ve lâtîfe de lâtîfe-i rabbâniye olmadan çıkar.
Bu lâtîfe-i rabbâniye, hikmet-i vücudu sayılan teveccühünü iman, iz’an, amel-i salih ve mârifetle devam ettirebildiği takdirde her zaman semavî bir çerağ gibi par par yanar ve Hazreti Sıfât’ın bir rasat sistemi veya râsıdı haline gelir.
O, bütün şuur, ihsas ve idraklerimizin önemli bir temyiz elemanı, mârifetin madeni, ruhun da can ocağı ve ışık kaynağıdır.
Ona, bu mânâda lâmekânî de diyebiliriz; bu lâmekânî lâtîfe, ilim ve mârifetin mihenk merkezi, ihsas ve idraklerimizin en hayatî mahzeni, küfür ve dalâletle öldürülmediği veya cankeş edilmediği sürece de her zaman Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve tecellî otağıdır.

İnsan, bu lâtîfe gözleri ile (basiret) her şeyi olduğu gibi dupduru görür; doğru yorumlar ve yorumlarından da yanıltmayan sonuçlar çıkarır.
Onun vesayetinde insan mükâşefe ve müşahede ufuklarına açılır, onunla sır ufkunun tabanını deler, hafâ ve ahfâ şahikalarını tahayyül etmeye başlar.
Aksine bu lâtîfe, günah ve masiyetlerle kirlenir, küfür ve dalâletlere açık hale gelirse, o zaman da “ بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ – Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)” mazmununca, bütün ufukları kararır; temyiz kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı beyaz görmeye başlar; başlar ve ” خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ” fehvasınca Allah da ona mühür basar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtrî safvetini elde etmesi çok zor olur.
Hatta bazen bütün bütün imkânsızlaşır.
Böyle bir mühürlenme ve damgalanmanın kesbi insandan, halk’ı da Allah’tandır.
Bu hususu, insanın gaflet ve bir kısım fenalıklara alışması sonucu bir deformasyon şeklinde de yorumlayabiliriz.
İman, amel-i salih işlene işlene insan tabiatının bir derinliği haline gelip sübut mührüyle şereflendirildiği gibi, her biri küfrün ayrı bir kapısı sayılan günahlar da tevbe, inabe ve evbe ile giderilmediği takdirde, insanın üst üste ve iç içe kaymalar yaşaması kaçınılmaz olur.
Bu itibarla, böyle bir “hatm”de kat’iyen cebir söz konusu değildir; zira arzu, intihab, ihtiyar insana, mükellefe; böyle bir temayüle halk’la cevap vermek de -isterse vermeyebilir- Cenâb-ı Hakk’a aittir.
Bu tür bir sebeple onun sonucu arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre tam bir münasebet görünmese de şart-ı âdi plânında münasebet vardır diyebiliriz.

Latîfe-i rabbâniye kendi çapında bir ayna, levh-i mahfuz da kendi azametine göre ayrı bir ayna.
Levh-i mahfuz, onda tecellî eden şeylerle mahiyetinde değişikliğe uğramaz; hep lâyetebeddel bir kitap olarak devam eder.
Lâtîfe-i rabbâniye ise, farklı arızalarla her zaman renk, şekil ve desen değiştirebilir ve bunun farkında olan ruhlar kim bilir günde kaç defa “ رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا – Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma…” der ve o en ulu dergâha müracaat üstüne müracaatta bulunurlar.

Konumuna göre sağlam bir duruşta olduğu sürece bu lâtîfe, sıfât-ı sübhâniye ufkunun iyi bir mütalâacısı, ilâhî teveccühlerin mücellâ bir aynası, mârifet, muhabbet, aşk u şevk ve cezb ü incizabın da en önemli muharrikidir.
İnsan onun gözleriyle öteleri temâşâ edebilir, onun kulaklarıyla çoklara müyesser olmayan harfsiz-kelimesiz hutbeler dinleyebilir ve onunla en kutsal tecellîlerin mihmandarı olabilir..
elverir ki fıtrat-ı asliyesini koruyup onu iman, mârifet ve muhabbetle tezyîn edebilsin.
İsterseniz şimdilik bu lâtife-i rabbâniye konusunu Hanîfî’nin şu hoş sözleriyle noktalayıp iradeye geçelim:

“Aşk için sâf eyle gel sûfi derûn-u kalbi kim,
Zeyneder kâşânesin elbette mihmân isteyen.”

Vicdan (2)

Usûlüddin Açısından İrade:

Lügat mânâsı itibarıyla dileme, isteme, ihtiyâr etme, mütesâvi iki şeyden birini tercihte bulunma anlamlarına gelen bu kelime etrafında önemli dört ayrı cereyan oluşmuştur:

1) İradeyi bütün bütün yok sayarak, insanları da tıpkı cansızlar gibi şuursuz, iradesiz ve muhtâr değil de muztar kabul edenlerin görüşü diyeceğimiz “cebr-i mutlak” cereyanı;

2) İnsanlarda nisbî bir kudret ve irade farzetmekle beraber, bu sıfatların kat’iyen müessir olmadığını, sadece herhangi bir işe temayül gösterildiğinde bir kudret ve istitâat (istitâat maa’l-fiil) hâsıl olduğunu iddia edenlerin mütalâası sayılan “cebr-i mutavassıt” akımı;

3) İnsanı, mutlak mânâda kendi iradesi ve kendi ihtiyârıyla hareket ediyor gören ve “kul fiilinin hâlıkıdır” diyen, dolayısıyla da ef’âl-i beşeriyenin Allah tarafından kullara havale edilmiş olduğunu söyleyen “mutlak tefviz” hareketi;

4) Cebr-i mutlaka da, tefviz-i mutlaka da “hayır” deyip; insanın kâsib -ki “لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيهَا مَااكْتَسَبَتْ– Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da onun aleyhinedir.” bunu açık-seçik ifade eder- Cenâb-ı Hakk’ın da Hâlık olduğunu söyleyen Matürîdî medresesi.

Evet, insanda cüz-i ihtiyârî unvanıyla, bir kesb, bir meyil veya o meyilde bir tasarruf söz konusudur ki, Cenâb-ı Hak, yaratacağı şeyleri, şart-ı âdi plânında -O, buna da mecbur değildir- hep böyle bir kesb, meyil veya ondaki tasarrufa göre yaratmaktadır diyen, tefviz-i mutavassıt erbabı kabul edilen Matürîdîler..

Matürîdîler’e göre, maddî-mânevî bütün mahiyetimiz gibi, kudret ve iradelerimiz de mahlûktur.
Ancak iki türlü kudret olduğu gibi iki nevi de irade vardır:

1) İrade-i külliye
2) İrade-i cüz’iye

İrade-i külliye bilkuvve (potansiyel) bir dileme, isteme ve seçme kabiliyetidir ki, bizimle beraber yaratılmış -şahıstan şahısa küçük bir kısım farklılıklar mahfuz- hiçbir hareket ve aktivitenin söz konusu olmadığı durumlarda bile, mahiyetimizde hep mündemiç ve vicdan mekanizmasının da harekete hazır bir rükn-ü sâmiti sayılır.
Böyle bilkuvve bir iradenin hususî ve muayyen bir işe sarfedilmesine gelince ona “irade-i cüz’iye” denir ki, biz, böyle belli bir iş, belli bir hareket istikametinde ortaya konan isteme, dileme, tercihte bulunmaya “cüz’î irade” dediğimiz gibi onu “kasıt”, “azim”, “ihtiyâr” sözcükleriyle ifade ettiğimiz de olur.

Herhangi bir iş ve eserin meydana gelmesinde esas kabul edilen “illet-i tâmme” ise, insanın, şu veya bu istikamette ortaya koyduğu azm u kastın yanında, ilâhî kudret ve meşîetin taallukuna bir unvan olagelmiştir.
Ona irade-i külliye veya irade-i cüz’iye demek doğru değildir.
O, künhü nâkabil-i idrak bir irade ve kudret-i asliyedir ki, küllî irade mahlûkiyetiyle, cüz’î irade de itibarî vücuduyla o kudretin sadece birer tecellisinden ibarettir.

Dünden bugüne bazı kimseler, irade-i cüz’iyelerini, o nâmütenâhi kudret ve irade gibi müessir tasavvur ettiklerinden kendilerini her şeye kadir ve her istediklerini yapabilecek ölçüde muhtâr sanarak şirke kapı araladı ve bir hayli insanın da dalâlete sürüklenmesine sebebiyet verdiler.
Oysaki, bugüne kadar nice devâsâ kâmetler, nice kabına sığmayan cebbarlar, nice firavunlar, nice nemrutlar bir bir geldikleri gibi bir bir gittiler; arkalarında, tarihin küflü sayfalarına emanet kirli birkaç satır ve hafızalarda da mülevves birer hatıra bırakarak geldikleri gibi gittiler.
Buna mukabil tarih nice cılız gibi görülen ses ve soluklara şahit olmuştur ki, bunlar iradelerini Allah’ın özel lütuflarıyla derinleştirip güçlendirmeleri sayesinde, her zaman sînelerimizde birer yâd-ı cemil olarak yaşamakta ve hâlâ bugünkü hülyalarımıza, yarınki rüyalarımıza can olup kan olup akmaktadırlar.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur; var olmanın da, özel bir mahiyete mazhar bulunmanın da sırlı anahtarı, evvel ve âhir hep o Kudreti Sonsuz’un elinde olmuştur ve olacaktır.
O Nâmütenahi Kudret bazılarının zannettiği gibi kâinatları yaratıp sonra da belli kanun ve nizamlara emanet eden bir kudret-i âtıla değil; O, ilklerden ilk, parça-bütün her şeyi yaratan evvellerden evvel bir ezelî ve canlı-cansız her nesneyi kendi kayyûmiyetiyle devam ettiren/devam ettirecek olan, âhirlerden âhir bir “ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ – Dilediği her şeyi yapıp yaratan” ebedîdir.
Bu müstakim düşünceyi kavrayamayanlar, biraz da her şeyi varlığın dış yüzü itibarıyla ve tekvinî emirlerdeki şartlı determinizmaya göre değerlendirdiklerinden, acz u ihtiyaç psikolojisiyle itidali koruyamayıp yer yer cebre düştükleri gibi, şartların elverdiği, istek ve dileklerinin karşılık bulduğu, dolayısıyla da bütün bütün küstahlaştıkları dönemlerde de mutlak tefvize saplanarak “ben ben” demeye başlamışlardır.
Oysaki insanoğlu, beden ile ruhun, kalb ile aklın, kabiliyet ile inayetin, esbaba riayetle “Müsebbibu’l-esbab”a itikadın, irade ile mecburiyetin birleşik noktasında bütün yaratılmışlardan farklı bir câmiiyeti haiz, bir fâil-i münfail, bir muhtâr-ı muztar, bir sahib-i akl u kalb, bir merhamete muhtaç ve merhamet edilen, bir teveccühte bulunduğunda tenevvür eden, çok buudlu garip bir varlıktır ve hiçbir vasfı ve hususiyeti itibarıyla da mutlak ve müteâl değildir.
Bu itibarla ıztırara saplananlar, farkına varsınlar varmasınlar, Allah’a zulüm ve cevr isnad etmiş olurlar.
Hep ihtiyârdan dem vuranlar da sonuçta insanı ilâhlaştırmış sayılırlar.
“Sırat-ı Müstakim” erbabı ise ne mutlak cebr iddiasında bulunmuş ne de bilâkayd u şart mutlak ihtiyârdan dem vurmuşlardır; aksine onlar, insanoğlunun acz u fakrını, ihtiyaç ve ıztırarını Kudreti Sonsuz’un bir şahid-i sadıkı görmüş, arzu ve iradelerini de Allah meşîetinin rahmet televvünlü bir ihsanı bilmişlerdir.
Evet onlar, kendi darlıkları içinde mücessem birer ıztırar ve ihtiyaç timsali, Hakk’ın engin rahmeti sayesinde de birer mukayyed muhtârdırlar.
Bütün inayet ve lütufların Allah’tan olduğuna inanır, vesilelik plânında bunlara mazhariyeti de ihtiyaç, arzu, istek ve temayüllerine bağlayarak sebeple sonuç arasında bir münasebet bulunsun-bulunmasın esbaba riayette kusur etmemeye çalışır ve tercihlerine göre muamele göreceklerini de asla hatırlarından çıkarmazlar.

Evet işte biz her zaman bu çizgiyi korumaya çalışır ve “ef’âl-i ihtiyâriye” dediğimiz şeyleri, irade-i cüz’iye açısından kendimize nisbet ederek “yedik, içtik, uyuduk, oturduk, kalktık..” demede beis görmeyiz ve bu tür işlerin en yakın sebebi olmamız itibarıyla da bu kabil ifadeleri mahzursuz sayarız.
Bununla beraber, bu fiilerin hakikî sebebi biz olmadığımıza, bizim de diğer sebeplerin de birer perde bulunduğuna yürekten inanır ve “Madde âtıl, sebepler şuursuz, bizler tâlib u kâsib, Allah ise biricik Hâlık’tır.” deriz.
Aksine, irade-i cüz’iyelerini her şey sayanlar ve taleplerini de bilâkayd u şart var olmanın mutlak sebebi görenler, her zaman itikadî bir inhiraf içinde bulunmalarının yanında çok defa, isteyip talep ettikleri şeylerin gerçekleşmediğini gördüklerinde akidelerinin aksine gidip kopkoyu bir cebre gömülmüş ve ye’se yuvarlanmışlardır.
Vâkıa, Cenâb-ı Hakk’ın “Cebbar” ve “Kahhar” ism-i şerifleri, her zaman istediğini râm etmeyi, dilediğine dilediğini yaptırmayı hatırlatmaktadır; ama, böyle bir mülâhazadan O’nun, kulların cüz’î irade ve ihtiyârlarını nazar-ı itibara almadığı mânâsı kat’iyen çıkarılamaz; O, Cebbar u Kahhar olduğu gibi “Rahman u Rahim” ve “Adil u Hakîm”dir de.

İrade denince hâl ehli ondan, sıdk, ihlâs, vefa, Hak rızası ve i’lâ-yı din… gibi hususlarla alâkalı temayül, niyet, azim ve kararlılığı anlamış ve onu hemen her zaman uhrevî değer hükümlerine bağlı mütalâa edegelmişlerdir.
İradeden dem vurup sürekli eğri-büğrü yaşama; yaptığı, yapacağı şeyleri bir karşılığa bağlama; hak etsin-etmesin ömrünü beklenti içinde geçirme; duygu, düşünce ve projelerini riya ile, süm’a ile kirletme, hatta şirkle karartma, iradeye karşı en büyük saygısızlık ve Sahib-i iradeye karşı da bir küstahlık sayılmıştır.

Ariflerin mebde-i hareketlerinde burhana bağlı yürümeleri, her hâllerinde beyanı takip etmeleri ve irfana ulaşma cehdini göstermeleri iradenin ilk hamleleri sayılır.
Temayüllerini inkıtasız bu istikamette devam ettirebilene “mürid” denir.
Böyle bir gayretin devam ve temadisi neticesinde halis vicdanlara nazar-ı Hak ayan olur; ve bu kez de mürid murada inkılâb eder.
Yani bu ölçüde Hakk’ı arayanı gök ehli aramaya durur ve o kimse de artık Hakk’ın matmah-ı nazarı olur.

İrade, bir temayül, bir cehd, bir gayret, bir azim ve kararlılık olduğu gibi, sonunda şereflendirileceği cezb u incizabla da Hakk’a vuslatın en önemli vesilelerinden biridir.
Cenâb-ı Hakk’ın iradeye yüklediği değer sayesinde insan, azm ü cehdi ve sabr u ikdamıyla dünyada uhrevîler gibi yaşar; maddî-mânevî hazlarını terk ederek kalben tam bir târik-i masivâ hâline gelerek âdeta aşkınlığa ulaşır.
İnsan, bir kere dileğini tam ve yerinde tutmaya dursun -aslında o, bunu hakkıyla başarabilir- Hak da murad buyurursa, ruh ilk adımda sıyrılır gafletten ve ulaşır “tebah” ufkuna; serer seccadesini tevbe, inabe, evbe zeminine; durur takva ve vera’ soluklamaya, sıdk u ihlâsla nefes alıp vermeye; muhasebe ve murakabeyle mırıldanmaya ve derken yürür tevekkül, teslim ve tefviz zirvelerine…

Bu mânâda, ehl-i irade ehl-i tefviz demektir.
Mürid iradesini evvelâ mürşidin iradesinde ifna eder, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iradesiyle bir “ba’sü ba’del mevt”e ulaşır..
ve tam o ufkun şualarıyla ayrı bir fenâ-yı mukayyed zevkiyle “gaşy” içindeyken, ilâhî irade ve meşîetin şiddet-i zuhuruyla hâlî ve zevkî bir fenâ-yı mutlak içinde kendini bulur.
Buna “fenâ fi’l-irade” diyeceksek, bundan sonra kendini bir farklılık içinde duyuşuna da “bekâ bi’l-irade” diyebiliriz.
Böyle bir salikin nazarında kelâmcıların “hakâik-i mümkine” dedikleri her şey adem rengine bürünür ve müşahede ufkunda “Hakikatü’l-Hakâik”ten başka bir şey kalmaz.
“Allah’ım, kendi istek ve dileklerimden teberrîde bulunarak Senin irade, meşîet ve rızanı talep ediyorum!” sözleri her zaman bu ufkun tâliplerinin vird-i zebanı olagelmiştir.

İradeyle alâkalı bu mazhariyetler, cehd ü gayrete, sadakat ve ihlâsa Allah’ın birer lütfudur..
ve zannediyorum yolun başındakilerin bunları duyması da imkânsızdır.
İrade hak yolcusunun ilk soluğu ve Hazreti Murad’a götüren yolun da ilk menzilidir.
Sâlik bu menzilde ilm u burhan arası gider gelir; ikinci kademde burhan u irfan temâşâsıyla gözüne, gönlüne ziya saçılır; üçüncü adımda kalbin, sıfât-ı sübhaniye ufkunu müşahedesiyle ürpertiler yaşar; bir hamle daha yapabilirse sır dürbününü ulûhiyet ufkuna tevcih eder ve donanımının müsaadesi ölçüsünde hayret ve kalaklar yaşamaya durur.

Bazıları da sâlikin iradesini azm u gayreti açısından şöyle bir cehd ü himmet vetiresi içinde mütalâa etmişlerdir: İlk defa kalb iradî olarak sadakat ve ihlâsla Hazreti Matlub’a teveccüh eder; derken cezb u incizabla, iradenin maruz kaldığı/kalacağı usürler yerlerini yüsürlere bırakır.
Mevsimi gelip de, yakınlık meltemleri ruhu okşamaya başlayınca, onun bütün benliğini dayanılmaz bir aşk u iştiyak hissi kuşatır; kuşatır da temayüller mukavemetsûz birer düşkünlüğe dönüşür..
ve artık sâlik, her nefes alışverişinde “Ciğerim kebab oldu/Derdime derman yok mu?” der inler.
Dahası iradesinin hakkını tam eda etmiş böyle bir babayiğit an olur, aşkı da unutur ve âdeta hep bir gaşy yaşamaya başlar.
Öyle ki Leylâ’nın yanında iken dahi Leylâ rüyaları görür ve Leylâ hasretiyle sızlanır.
Aslına bakılırsa, tatmayan bilmez..
duymayan anlamaz..
tadanlar söylemez..
söyleseler de çok kimse inanmaz.

Zihin:

Zihin, anlama, bilme, belleme melekesi ve şuur aktivitesinin bir havzı, bir kütüphanesi ve âdeta bâtınî bir laboratuvardır.
Şuuraltı-şuurüstü müktesebât zihin disketine akar, hafızaya dökülür, işlenir, sonra da tedayi kodlarına bağlanarak dışa vurmaya hazır bir hâl alır ve aktif beklemeye geçer.

Zihin konusunda şuur en önemli bir elemandır.
O başka şeyleri duyup değerlendirdiği gibi kendisinin de farkındadır; aynı zamanda basit ihtisaslarının yanında, mürekkep ve oldukça komplike ihsaslara da açık bir donanımı haizdir.
Şuuru, insanî duyguların, ihsasların ve ihtisasların merkezi şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Ayrıca onu, kendi muhtevasının (zihnî müktesebât) farkında olması ve akılla irtibatlı bulunması itibarıyla, zâhir-bâtın bütün his âlemine açık bir lâtife olarak yorumlayanlar da az değildir.

İslâm ulemasının bir kısmı şuuru, zühûlün zıddı görerek, henüz his hâlinde bulunup akıl ve hafızaya tamamen malolmamış, idrakin ilk basamağı, zâhiri bilme ile bir şeyin ilk duyulma mertebesi ve zihnin de ilk tecellisi diye yorumlamışlardır.
Buna göre biz şuura, ruhun mânâya ilk ulaşma köprüsü de diyebiliriz.
Bunu şöyle bir vetireyle açmak mümkündür: Ruh, bir şeyin “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne muttali olmuş ise, o bir “tasavvur”, ilk tesir ve teessür faslı geçtikten sonra, müracaat edildiğinde o bilgiler değerlendirilebilecek şekilde korunmaya alınmışsa o bir “hıfz” ve daha sonra bu müktesebât değerlendirilmek üzere ele alınabiliyorsa o da bir “tezekkür” ve “tahattur” olarak yad edilegelmiştir.

Şuur, bir mânâda bilmenin ilk ve en zayıf mertebesidir.
Zihinde tam istikrar sağlayacağı âna kadar da onun tam değerlendirilmesi söz konusu değildir.
O, ağaca nisbeten bir çekirdek, canlıya nisbeten bir sperm keyfiyetinde, zayıf mahiyetli, fakat istikrara açık, vicdan içinde önemli bir rükün ve dayanaktır.
Şuur bir yanıyla, zahirî hâsselerle haricî ihsaslara dayanır ve zihni bu yolla besler.
Buna karşılık bir de, nefsin kendinin şuurunda olması hususu vardır ki buna da hiss-i bâtın derler ve zihinleşen vicdanın rüknü de işte onun bu yanıdır.
Tam zihinleşip hafızada karar kılmış böyle bir şuura, tezekkür, tahattur, tedebbür ve tefekkür taalluk eder ki, bu artık basit ve ibtidaî kabul ettiğimiz tek buudlu şuur değil, tahlil ü terkibe müsait değişik eb’âdı haiz tam bir şuurdur.
Terkib ü tahlile giren böyle bir şuur, hafızada birer zihnî surete bürünür ve aklın kullanmasına müsait hâle gelir ki, asıl ilim de işte bu merhaleyi müteakip ortaya çıkar.
Akıl, her zaman şuurun çakmasıyla devreye girer ve zihne akan bilgilerin taakkul ve tedebbürüyle ruhî duruma göre kuvve-i müfekkireyi tetikler; böylece tasavvur, taakkul, tefekkür sistemleri bir bir harekete geçer ve şuurdan zihin laboratuvarlarına, bu laboratuvarlardaki tahlil ve terkip imbiklerine yerleşik bilgiler akmaya başlar; derken lâtife-i rabbaniyenin rengine, iradenin desenine göre yeni yeni komprimeler ortaya çıkar.

Zihin, her zaman şuur kanallarıyla beslenir; elde ettiği bilgileri arşivler veya disketler, değişik kuvvelerin değerlendirmesine hazır hâle getirir; ne var ki şuurun da kendine göre önemli bir bilgi kaynağı vardır; işte bu kaynak da histir.

His:

Kendi dışındaki nesneleri duyma ve sezme hâli diyeceğimiz his, hiss-i zâhir ve hiss-i bâtın olmak üzere ikiye ayrılır:

1) Kuvve-i bâsıra (görme duyusu), kuvve-i lâmise (dokunma duyusu), kuvve-i sâmia (işitme duyusu), kuvve-i şâmme (koklama duyusu), kuvve-i zâika (tatma duyusu) gibi zahirî kuvvelerin yanında, hayaliye, iradiye, musavvire, mutasarrife, müdrike, müfekkire, vâhime, zâkire..
gibi bir kısım bâtınî lâtifeler de vardır ki, bunların hemen hepsi vicdanın diğer rükünleriyle koordinasyon içindedirler ve her lâtife kendini alâkadar eden hususlara kendi boyasını çalar, -hayatiyetini devam ettiriyorsa- onları kendi ufkuna yönlendirir ve yaratılış gayelerine göre bir hedefe bağlar.

Zâhirî duyu organları veya bâtınî lâtifelerle duyulup zevkedilen şeylerin sebeplerine şayet haricî bir kıymet atfedilebiliyorsa bu bir ihsastır ve objektif olarak şuurun ilmî kıymeti de işte onun bu yönü itibarıyladır.
Aksine, bilinmedik bir sâikle (hiss-i sâika) ihtiyârsız herhangi bir cihete yöneliyor veya sebepleri sezilmedik bir şevk duygusuyla (hiss-i şâika) keyiflenip neşeleniyorsak, bu da bir ihsas-ı bâtın veya daha doğru ifadesiyle bir ihtisastır; sübjektiftir ve kıymet-i ilmiyesi de ona göredir.

Evet, hissin temelinde, sevindirici bir hâdisenin zuhuru, bedenin soğukta üşüyüp titremesi, sıcakta terlemesi, karanlıkta bir ışığın çakması, gelip kulaklarımıza bir sesin çarpması… gibi büyük-küçük herhangi bir sebep varsa o bir ihsastır ve herkesçe anlaşılıp kavranan asıl şuur da işte budur.

Ne var ki, böyle bir şuurla ancak mahsûs olan nesneler duyulup, görülüp kavranabilse de, mâverâ-yı tabiat, fizikötesi bütün gayb âlemleri böyle bir ihsas dairesinin dışında kalır ve ayrı bir ihsas isterler.
Hazreti Musa’nın mahsûsât ufku itibarıyla “أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ – Görün bana bakayım Sana!” talebine “لَنْ تَرَانِي – Aslâ göremezsin.” şeklinde cevap verilmesine mukabil, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın -Miraç’ta böyle bir rü’yeti kabul edenlerce- mir’ât-ı ruhuna göre onun müşahedeyle şereflendirilmesi, fenâ-yı hissiyat ufku sayılan “Kabe kavseyni ev ednâ” mertebesini ihrazı veya ruhu gibi beden-i misalîlerinin de ötelere ait hususiyetiyle mücellâ bir ayna olması itibarıyladır ki, bir hak dostu:

‘Yâ Rasulâllah yüzün oldu Senin mir’ât-ı Hak,
Zâhir oldu suretinde sırr-ı pâk-i Zât-ı Hak;
Mushaf-ı esrar-ı Mevlâ’dır vücudun serteser;
Sûretin sûresi içre var durur âyât-ı Hak.”

diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır.

Hâsılı, zâhir-bâtın her hissin bir ihsas bir de ihtisas yanı vardır.
Hissin, ilmî ve objektif olması onun ihsas yanı itibarıyladır.
Aksine ihtisas yönü ise sübjektiftir; şahıstan şahsa, hâlden hâle her zaman bir farklılık arz edebilir.

Sofiler, his konusunda şöyle bir tasnif üzerinde duragelmişlerdir:

1) Mübtedilerin âlem-i mülk ve melekûtla münasebetleri hissiyat iledir; onlar daha ötesini asla idrak edemezler.

2) Mutavassıt bir sınıf sayılan havassın hem mülkle hem de melekûtla alâkaları melekât-ı ruhiye ve akliye iledir..
ve bunlar her zaman ufuk ötesini de müşahedeye namzet sayılırlar.

3) Ömürlerini kalb ve ruhun zirvelerinde sürdüren haslar üstü haslara gelince, bunların Hak’la irtibatları özel bir mevhibe ve teveccüh eseri olarak lâtife-i rabbaniye ve sır rasathanesiyledir.
Hiss-i zâhirin hicab teşkil ettiği kimseler “لَنْ تَرَانِي” ile mahcub u mukayyettirler; hiss-i bâtınıyla kanatlanmış ervah-ı neyyire ashabı ise “سَتَرَوْنَ” bişaretiyle mübeşşerdirler.

Şimdi isterseniz bu önemli konuyu da yine Bediüzzaman’ın veciz bir mütalâasıyla hulâsa edip noktalayalım:

İyiyi kötüden ayırt edip iyilikten lezzet ve inşirah duyan, kötülüklerden de muzdarip ve mükedder olan vicdan dediğimiz fıtrat-ı zîşuurun, lâtife-i rabbaniye, irade, zihin ve his gibi dört ana unsuru vardır ki, bunlar aynı zamanda ruhun da hâsseleri sayılırlar.
Değişik vazife ve fonksiyonlarının yanında bunlardan her birerlerinin bir de gâyetü’l-gâyâtı vardır: İradenin ibadetullah, zihnin mârifetullah, hissin muhabbetullah, lâtife-i rabbaniyenin de müşahedetullahtır..
ve takva denilen ibadet-i kâmile de işte bu dört hususu tazammun etmektedir ki, Şer’-i Şerif bunları hem tenmiye, hem tehzib hem de gâyetü’l-gâyâta sevketmektedir.

اَللّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ.
اَللّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِّ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مِفْتَاحِ الْكَوْنِ وَاْلأَكْوَانِ وَتَرْجُمَانِ الْقُرْآنِ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ

Akıl

Anlama, idrak etme, us mânâlarına gelen akıl; ıstılah olarak, zahirî hâsselerle idrak edilemeyen şeyleri kavrayıp değerlendirebilen ilâhî bir nurdur.
Akla, maddeden mücerret, ama faaliyetlerinde madde ile müşterek ve bitişik hareket eden bir cevher ve “ben” ile işaretlenen “nefs-i nâtıka” diyenler de olmuştur.
Ayrıca onun, insan bedeninde ruha bağlı bir lâtîfe ve nefs-i nâtıkanın önemli bir buudu olduğunu iddia edenlerin yanında, ona, insan derununda, belli ölçüde de olsa, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran ilâhî bir cevher nazarıyla bakanların sayısı da az değildir.
Bu son tevcihe göre akıl, nefs-i nâtıkadan başka bir lâtîfe telâkkî edilmektedir.

Başka bir yaklaşıma göre akıl, nefis, zihin aynı şeyler olmakla beraber, fonksiyonları itibarıyla ayrı ayrı unvanlarla yâd edilen çok yönlü bir vahiddir.
Ona, mücerret ve nuranî bir cevher olması açısından akıl, ortaya koyduğu aktiviteler itibarıyla nefis ve ihsasları zaviyesinden de zihin denmiştir.
Bütün bunlar birer nazariye olmaları açısından önemsiz görünseler de, aklın, insandaki kuvvelerin en hayatîlerinden biri olduğunda şüphe yoktur.
İyiyi-kötüyü birbirinden tefrikte, güzeli-çirkini dış yüzleri itibarıyla temyizde mutlak hâkim olmasa da, sadık bir şahit olduğu bedîhîdir.
Evet yerinde o, yararlı ve zararlıyı birbirinden ayırt edebildiği gibi maslahat ve mefsedetler hakkında çok şey söyleyebilir; kezâ, zarurî ve nazarî bilgilerin farklılığını sezebildiği gibi nefs-i emmârenin tesirinde kalmadığı sürece, kalb ve ruhun vesayetinde sahibini tefekkür, tedebbür ve tezekküre sevk ederek onda meâlîye iştiyak arzularını şahlandırabilir.
Ehlullah böyle bir akla, “akl-ı meâd”, “akl-ı ukbâ” diyegelmişlerdir ki, bunun karşısında da bütün bütün meâlîye kapalı olan “akl-ı meâş”, “akl-ı dünya”, “akl-ı mecaz” vardır.

Ayrıca akıl, idrak ufku itibarıyla da farklı unvanlarla yâd edilmektedir:

1- Söylenen sözleri anlayan, belli ölçüde hayrı-şerri tefrik, kârı-zararı temyiz edebilen akla “fıtrî akıl” demişlerdir ki, bu akıl ruhun lisanı, basar ve sem’in tercümanı, ilâhî tekliflerin de muhatabıdır.

2- Kendini idrak eden, ilâhî emir ve yasaklardaki espriyi kavrayan, bugünü-yarını ve bunların birbirleri ile olan irtibat ve münasebetlerini değerlendiren, dünyevî-uhrevî maslahatlarını idrak eden akla “akl-ı hüccet” diyegelmişlerdir ki; fıtrî akıl ruhun basit bir nuru olmasına mukabil, bu seviyedeki akıl ruhun inkişaf etmiş bir ziyasıdır.
Birincisi herkeste mevcuttur; ikincisi ise sadece i’mâl-i fikredip tefekküre, tezekküre açık duran kimselerde bulunur.

3- Tekvînî emirleri okuyan, teşriî disiplinleri kavrayan; okuduklarını sürekli terkip ve tahlile tâbi tutarak ilim yolunda yürüyen, hakiki ilim ve mârifet hedefli akla da “aklü’t-tecribe” demeyi uygun bulmuşlardır.
Bazen böyle bir akla ilim, hilm, nühâ ve hicâ dedikleri de olmuştur ki, bunların hemen hepsi bu seviyedeki bir aklın, farklı fonksiyonları itibarıyla aldığı isimler olsa gerek…

Hangi mertebede olursa olsun akıl, ilâhî ilmin bir nuru ve ziyası bulunması açısından hem kendini hem de bütün eşya ve hâdiseleri -sınırlı da olsa- idrak edecek mahiyette bir cevher-i muazzezdir.
Hatta nazarı, kalb ve ruhun temâşâ ufkuna açık bir akıl, böyle yüksek bir maiyyete terettüp eden mevhibelerden istifade ederek onlarla aynı vâridâtı paylaşabilir.
Akl-ı meâş, akl-ı dünya dediğimiz kalbî ve ruhî hayattan habersiz, kendi kendine kalmış gayr-i münevver akla gelince, o hemen her zaman, kapkaranlıklardan karanlık ufkuyla bir bahtsızlık örneği, “esfel-i sâfilîn”le de iç içe ve yüz yüzedir.

Evet, cismaniyet, heva ve hevesin tesirlerinden sıyrılarak belli ölçüde de olsa aşkınlaşan akıl, kalbin birkaç adım gerisinde, fakat onun refiki ve kendi ufku ölçüsünde lâtîfe-i rabbaniye mevhibelerinin de mazharıdır.
İşte böyle bir refakat sayesinde akıl, arz ve semayı aşar, esrar-ı kâinatı temâşâya koşar ve gider tâ “Mele-i A’lâ” sakinlerinin soluklarını duyabileceği noktalara ulaşır.
Akl-ı meâşın sadece zâhire takılıp kalmasına karşılık, akl-ı ukbâ ve akl-ı meâd, bütün hâsselerin ihsas alanlarıyla alâkalı daha farklı ihtisas enginliklerinde dolaşır, varlığın bâtınına açılarak sebepleri hallaç eder; sürekli illetten ma’lûle, ma’lûlden de illete gelir-gider, hikmet ve maslahatların şifresini çözerek yaratılış gayesini okumaya çalışır.
Öyle ki hemen her gün âdeta hem bütün kâinat ve hâdiseleri hem de kendini daha değişik şekilde yeniden keşfeder ve sürekli dirilişler yaşar.

Böyle nuranîleşen bir akıl, kalb ve ruhun ötelere açık menfezlerinden fizik ötesi âlemleri mütalâa ettiği sürece, mütemadiyen onun ufkunda tecellileri tecelliler, inkişafları da inkişaflar takip eder..
ve böylece davranışlarıyla ufku arasında bir salih daire (doğurgan döngü) oluşur: Onun Hakk’a teveccühleri yeni yeni feyizlere kapılar aralar ve döner bu feyizler de onda teveccüh azmini şahlandırır; derken Nâmütenâhî’ye yönelik bu kârlı alış-veriş ve muamele sürer gider.

Aslında, yaratılış itibarıyla akıl, hep Yaratan’a açıktır, sürekli O’nu arar; heva ve hevese yenik düşmemişse mütemadiyen ışığı kovalar ve dünyevîliği aşabildiği andan itibaren de bir mârifet mahzenine dönüşerek O’nun aşk u iştiyakıyla sabahlar-akşamlar ve kalbin süt emdiği aynı memeden süt emmeye başlar.
Ruh, varoluş gayesi itibarıyla melekûta müteveccih ceberût hulyalı; lâtîfe-i rabbaniye, ceberûta nâzır sır mefkûreli; sır ise, her zaman şiddet-i zuhûr ve azametle mest ü mahmûrdur.
Kalb refakatindeki akla gelince o, belli ölçüde bu payeleri tahayyül, hatta tasavvur eden fark ufkunun bir şahidi gibidir.

İslâm hükemâsı açısından akıl; özü itibarıyla ruhla irtibatlı, kalb ufkuna açık, dimağ yoluyla nurunu neşreden öyle bir lâtîfedir ki, insanoğlu hislerle algılanamayan şeyleri onunla avlar ve onunla kavrar.
Sebeple sonuç, müessirle eser arasındaki münasebeti onun sayesinde idrak eder; bir sesten o sesi çıkaranın ne ve kim olduğunu, bir kokudan onun arkasında hangi çiçeğin bulunduğunu, bir izden oradan ne tür bir şeyin geçtiğini, bir sistemden o sistemin kurucusunu, bir nizamdan o nizamın nâzımını aklıyla bulur ve değerlendirir.
Aynı zamanda akıl böyle zâhirî hâsselerin ihsas alanları çerçevesindeki şeyleri kavrayan bir lâtîfe olduğu gibi, hiçbir duyu organının vesâtetine ihtiyaç hissetmeden kendi kendine değişik düşünce ve mülâhazalar da üretebilen ruhun önemli bir elemanıdır.
Bakar-okur; tahlil ve terkipte bulunur; böler-parçalar, derler-toparlar; parçadan bütüne yürür, bütünden parçalara iner; hiç olmazsa potansiyel olarak her zaman bunları yapmaya hazır bulunur.
Onun cüz’îden cüz’îye, fertten yine ferde intikaline temsil veya kıyas denir.
Cüz’îden küllîye, fertten bir nev’e, neviden bir cinse intikaline istikrâ (tek tek olanlardan genel hükümler çıkarma, tümevarım) denir ki, ilimlerdeki umumi kaidelerin büyük çoğunluğu bu yol ile tespit edilegelmiştir.
Onun küllîden cüz’îye, herhangi bir cinsten onun içindeki nev’e veya bir neviden o nev’e dahil herhangi bir ferde intikal ve ulaşmasına ise istintâc (tümdengelim, istidlâlde bulunma) denir ki, bu da hem tekvinî emirlerde hem de teşriî esaslarda sonuç elde etme ve bir hükme varma adına önemli bir yoldur.

İlim dünyasında ehemmiyeti müsellem illiyet (kozalite) kanununun iyi kavranması sayesinde, yukarıda sözü edilen yollarla akıl, Allah’ın âyetlerinden, O’nun varlığına, birliğine ve rahmetinin enginliğine dünya kadar deliller, şahitler çıkarabileceği gibi, konumu, sorumluluğu ve âkıbeti hakkında da bir kısım ipuçları elde edebilir.
Ancak aklın, bu metotlarla bir netice elde etmesinin önemli iki yolu vardır: Bunlardan birincisinde akıl tedrîcî hareket eder, biraz âheste davranır ve işi zamana yayarak götürür ki, buna tefekkür, tedebbür, tezekkür yolu diyebiliriz.
İkincisinde ise, zamanı aşar, müddete ihtiyaç duymaz ve bir hamlede, bir nefhada matlûba, maksuda ve neticeye ulaşır ki, buna hads (sezgi-intuition) diyegelmişlerdir.
Hadsin, mümarese ve tecrübeler sonucu elde edilenine kesbî, insanî istidatların seri inkişaf etmesi veya bir ilâhî mevhibe ile ulaşılanına da “kuvve-i kudsiye” mahsulü denir ki, herkes potansiyel olarak böyle bir vâridâta açık yaratılmıştır.
Böyle bir vâridât ve ilham sağanağının merkez noktasını enbiyâ-yı izâm tutar; onların arkalarında da müstakim akıl, selim kalb ve nezih ruhlar yerlerini alırlar.

Ne var ki akıl, her hükmünde isabet edemediği, hatta yer yer hatalara düştüğü gibi; mantık ve muhakeme adına ortaya koyduğu tespit ve kaziyelerin de hakiki fâili ve mûcidi değildir; o, Cenâb-ı Hakk’ın, icraatına sadece perde olarak kullandığı bir alet, bir enstrüman, verileni kabul eden bir kâbil, Hak hitabını anlamaya müsait yaratılmış bir mânevî sistem ve bir vasıtadır.
Bu alet ve bu vasıta, konumunu kavrayabildiği takdirde hep Mevlâ’ya müteveccih durur ve O’ndan başkasına da asla teslim olmaz.
Sürekli O’nunla muamele içinde bulunur; varlığa bakarken onu herkesten farklı görür ve düzgün okur.
Duyup hissettiklerini, görüp öğrendiklerini mârifete çevirip kalbe emanet eder ve oturur kalkar mârifet ve muhabbet soluklar.

Mârifet, akıl için hem bir ihtiyaç hem de tabiatına uygun bir beslenme kaynağıdır.
Bu kaynağa ulaşan akıl, vücudun en ibtidâî mertebesinden, onun zirvelerinden önemli bir şahika sayılan kendi durduğu noktaya kadar bütün mertebeleri tekrar tekrar mütalâa eder; duyup hissedebildiği mazhariyetleriyle gerilir ve sürekli Allah’a şükranla gürler.
Elinde olmayarak heva ve heves, lüks ve fantastik düşünceler, ufkunu bulandırdığında da, hemen Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (Aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’ın vesayetine sığınır ve böylece kalbin bir iki adım gerisinde de olsa, onun refiki olma payesini korumaya çalışır ve gözünü onun fizik ötesi temâşâ ufkundan hiçbir zaman ayırmaz.

Sofîlere göre akıl, insanın en kıymetli lâtîfelerinden biri olduğu gibi aynı zamanda onun felaketine de sebebiyet verecek meş’ûm bir alettir; evet, bir yönüyle o, insanı hayvaniyet ve cismaniyetin üstünde önemli bir noktaya yükseltir; ona kalb ve ruhun ihtisasları adına kendi diliyle ötelere ait pek çok müteâl şeyler mırıldanır ve en aşkın şeylere hem âhizelik hem de nâkılelik yapar; yapar ve yaptığı hizmetin değeriyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) ruh ufkunun bütün mevhibelerinden istifade eder.
Bu itibarla da o, paha biçilmez bir kıymete yükselir ve âdeta ruh olur, kalb olur ve sır ufkuna âşina hâle gelir.
Böyle bir aklın karşılığı ahmaklıktır ve Allah nazarında O’na muhatap olamayacak kadar da önemsizdir.
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde Efendimiz’in: “Kim akılsız ahmak ise o bizim düşmanımız ve yol kesen eşkıyamızdır.” şeklindeki bir sözünü nakilden sonra şu ilavede bulunur: “Akıllı insan bizim canımızdır.
Ondan gelen serin meltem bize reyhân ve fesleğen kokusu getirir.
Akıl kızıp bana sövse de, ben rıza gösterir ona ses çıkarmam… Aksine ahmak gelip ağzıma helva koysa, ben onun helvasından ateşlenip hastalanırım.” der.
Başka bir münasebetle ise o: “Akıl, nuranî ve iyiliğe talip bir hakikat arayıcısıdır.” buyurur..
ve ayrıca, imanla tenevvür etmiş bir akıl için de şu övgüde bulunur: “İmanlı akıl, adil bir zabıta memuru gibidir; o, gönül şehrinin hem hâkimi, hem de muhafızıdır.” İman, adalet ve istikametle düzene girmiş bir akıl için böyle düşünen âşıklar sultanı Mevlânâ, Allah’a müteveccih olmayan aklı da ahmaklığa eş tutar ve “Eğer aklın hak yolunda sana ayak bağı oluyorsa, o akıl değil bir yılan ve akreptir.” der.
Aynı mülâhazalara kendi üslûbuyla iştirak eden Fuzûlî ise:

‘Ben akıldan isterim delâlet
Aklım bana gösterir dalâlet.”

diyerek bu müfsit akla göndermede bulunur.

Yine Mesnevî’de Mevlânâ, idlâl eden böyle bir akıl için, biraz daha ağır bir üslûpla şunları söyler: “İfsat eden bu aklı sat, elden çıkar, hayret ve hayranlığı satın al.
Böyle akıl bir zan ve vehim kaynağıdır.
Hayranlık ise farklı bir bakış ve görüştür.
Aklı Hazreti Muhammed’e (Aleyhi’s-salâtü ve’t-teslîmât) kurban et.
Sonra da “حَسْبِيَ الله ُ – Allah bana yeter.” de.” ifadesinde bulunur ve aklın hem zehir hem de panzehir olduğunu hatırlatır.

Bazı mutasavvıfînin, Herakleitos ve Anaxagoras’ın, aklın özü, mahiyeti ve fonksiyonlarıyla alâkalı düşüncelerine benzer mütalâalar ileri sürmelerine karşılık, diğer bir kısım sofîler ise onu, Zât-ı Baht’ın, bilinme mertebesine tenezzülü şeklinde anlamışlardır.
Bunlara göre, ulûhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamağında, esmâ ve sıfât-ı sübhânîye, tecellî alanları itibarıyla henüz tafsil edilmemişlerdir.
İşte böyle bir ilk zuhûra “taayyün-ü evvel” mertebesi dendiği gibi, “tecellî-i evvel”, “kabiliyet-i evvel”, “makam-ı ev ednâ”, “berzah-ı kübrâ”, “ruh-u a’zam”, “zıll-i evvel”, “hakikat-i Muhammediye” de denmiştir.
Böyle düşünenlere göre Allah, “hüviyet-i mutlaka” veya “lâ taayyün” âleminden Zât’ının muktezası olarak sıfât-ı sübhâniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kâinat ağacının esası olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiştir.
Bazıları bu taayyüne “akl-ı küll”, “kelâm-ı evvel”, “nur-u evvel” de demişlerdir.
Bunu böyle kabul edenler nazarında, bütün varlık ve hâdiseler bu mertebenin zuhûr ve inkişafından ibaret câmî bir aynadır.

Seyyid Şerif gibi bazı mutasavvıfîn ise, akl-ı evvel; hakikat-i Muhammediye, hakikat-i esmâ-i sübhâniyedir ve kâinat hakikatinin de özü, esası ve çekirdeği mesabesindedir, derler.
Ona cevheriyeti itibarıyla “nefs-i vâhide” ve nuranîyeti açısından “akl-ı evvel” diyenler de olmuştur.
Nesîmî bu mülâhazaları kısaca şöyle ifade eder:

“Cûş kıldı akl-ı küll geldi vücûda kâinat,
Kâf-nûn emrinden oldu bu cihan yekpâre mest.”

Bazıları akl-ı evveli, maddeden mücerret, gayr-i mahsûs, levh u kalem unvanıyla da yâd etmişlerdir ki, hilkat vetiresinde ilklerin ilki olması itibarıyla Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bir kalem; peşi peşine taayyünler silsilesinin esası olması açısından da nuranî bir levh hakikatidir.
Ayrıca, bu tespitlerin hemen hepsi Efendimiz’e ait bir beyana dayandırılmakla takviye edilmek istenmiştir: Evet, aklın evveliyetiyle alâkalı O’nun: “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ الْعَقْلُ – Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” sözlerini; kalemin ilk olmasını dillendiren, “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ الْقَلَمُ – Allah’ın en önce yarattığı, kalemdir.” beyanlarını; ilk nur, O’nun nuru olmasını gösteren, “ أَوَّلُ مَا خَلَقَ الله ُ نُورِي – Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” sözlerini de bu düşüncelerine birer esas olarak göstermişlerdir.

Bunlardan başka az da olsa akl-ı evvele “beyzâ” diyenler de olmuştur.
Bu isim onun gaybî olan ilmî vücud mertebesinden taayyün-ü evvel zirvesinde zuhûruna bakması açısından uygun düştüğü gibi, eşya ve hâdiselerin, onun neşrettiği nur sayesinde okunan bir kitap, temâşâ edilen iç içe meşherler hâline gelmesi itibarıyla da ona beyzâ demek gayet muvafık olsa gerek.
Aslında okunmayan bir kitap, temâşâ edilmeyen bir meşher, keşfedilip ortaya çıkarılmayan hazineler bir mânâda mâdûm mesabesindedirler ve yok sayılırlar.
Taayyün-ü evvelle ilk zuhûr ve ilk ziyâ ona bağlandığı gibi, bir sürü taayyünden sonra her şeyin, mükemmel bir nizam şeklinde haricî vücutla şereflendirilerek kâinat, eşyâ ve insan unvanıyla ortaya çıkması da yine onun bakıp görmesine, temâşâ edip değerlendirmesine emanet edilmiştir.

عَلَيْهِ صَلَوَاتُ اللهِ وَسَلاَمُهُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَمِلْءَ اْلأَرْضِ وَعَلَى الِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Nefis (1)

Nefis, zatında maddeden mücerred, ama iş ve icraatında her zaman maddeye mukarin bir cevherdir ki, herhangi bir şeyin özü, esası, kendi demektir.
Onu; ruh, kalb, ceset, hevâ, heves ve şeytanın insana nüfuz sistemi; hatta zaman zaman akıl yerinde de kullananlar olmuştur.
Şeriat örfünde nefis; şehvet, gazap, öfke, kin, nefret, hiddet… gibi hâl ve kuvvelerin esası, merkezi, beden ve cismâniyet edalı kabil-i tahavvül ve terakki bir mekanizmadır.

Nefsin, insan bedeni ile ruhu arasında, o alanla alâkalı, tecrübe ile duyulup hissedilen mütemadî bir irtibatı söz konusudur.
İnsanın zahirî ihsaslar muhassalası ve batınî ihtisaslarla mâverâ-i tabiata (fizik ötesi) ıttılaı, hep bu irtibat sayesinde gerçekleşir.
Yine bu irtibat sayesinde ruhta meydana gelen herhangi bir hâl, bir zevk, bir mevhibe, bir vârid beden üzerinde bir iz bırakır ve onda infiâle sebebiyet verecek bir tesir icra eder.
Böylece ruhtaki her teessür beden üzerinde bir çeşit kendini hissettirdiği gibi, bedende hasıl olan herhangi bir hâl ve infiâlin de mutlaka ruh ufkunda bir tesiri görülür.

Mesela, bazen insanda bulantı hasıl eden bir nesnenin düşünülmesi onda istifrağ hissi hasıl eder.
Hatta bazen insana sıkıntı veren ve ruha dokunan bir kısım hâdiselerin onun bedeninde -psikosomatik rahatsızlıklar gibi- rahatsızlıklara sebebiyet verdiği de olur..
tatlının zikredilmesiyle zâika sisteminin onu tatmış gibi olması, acının anlatılmasıyla kuvve-i zâikanın tepki göstermesi hep böyle bir tesir ve teessüre verilebilir..
bunun gibi, bedende meydana gelen değişik durumların da her zaman ruhta bir kısım akisleri duyulur ve âdeta bu iki sistem arasında sürekli bir teâtî yaşanır.

Fena tasavvurlar, sevimsiz tavırlar, olumsuz davranışlar, “tabiri caizse” ruhta bazı takallüsler meydana getirdiği gibi, nezih mülâhazalar, Hak hoşnutluğunu hedefleyen planlar, projeler, kalb ve lisanın “Allah Allah” diye gürlemesi de ruhta inşirah ve inbisatlar hasıl eder/etmektedir.
Çok defa biz farkına varmasak da bu hâl nuraniyete inkılap ederek “latîfe-i rabbâniye” yolu ile bütün ruh ufkunu sarar; sırrı tenbih edip harekete geçirir ve insanın metafizik derinliklerinde değişik şekilde yankılanmaya başlar.
Bunun gibi beden de ne zaman, ibadet ü taatle Hakk’a inkıyadını ifade eder, yaratılışının gayesine (mâ hulika leh) uygun yaşar, imanını diyanetle derinleştirir ve ibadetini ihsan şuuruyla taçlandırırsa, bu defa da ruhta âdeta bir şölen havası hissedilmeye başlar.
Ümit ve reca o insanda Hakk’a iştiyak duygularını kamçılar; mehâfet ve haşyet mülâhazalarına kapı aralayan davranışlar da onun ruhunda saygı, temkin ve teyakkuz hissi uyarır.
Böylece, denizlerin tebahhur edip buluta yürümesi, bulutların yağmurlaşıp arzın başına boşalması, sonra da çağlayıp ummanlara akması..
gibi bedenden ruha, ruhtan da bedene sürekli böyle bir dolup boşalma söz konusu olur.

Bu şekilde karşılıklı bir tesir ve teessür sayesinde cismâniyetin galebesi sonucu insanın başaşağı “esfel-i sâfilîn”e sukutu mukadder olduğu gibi; iman, İslâm ve ihsan yörüngesinde hareket etmesi sayesinde de -bi iznillah- insanî tamamiyete ve “alâ-yı illiyyîn”e yükselmesi söz konusudur.
Seyr ü süluk dediğimiz şey de işte böyle bir teâtî ve alış verişle Hakk’a vuslatın ayrı bir unvanı ve insan-ı kâmil olmaya yürümenin de önemli bir yoludur.

Bütün bu alış verişler, mütemâdî teâtîler, yürüyüşler ve varışlar, hep bu nefs-i insanî biniti, sefinesi ve peyki vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
Bu hakir görünümlü merkubun pusulası iman, rotası İslâm, kaptanı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) ve bu uzun yolda durmadan yol almanın dinamiği de zikr ü fikirdir.
Ne var ki, bu binit, bu sefine ve bu peykin belli maksatlar için mahiyetine yerleştirilmiş bulunan zahirî bir kısım muzır hususiyetler de vardır ki, şayet nefis umumi bir tezkiye ile tadil edilmemiş/ edilememişse, ruh-beden veya beden-ruh arası inip çıkan, çıkıp inen mânâların, mazmunların, ilimlerin, mârifetlerin, zikirlerin, fikirlerin ulaşacakları noktaya ulaşmaları esnasında bir kısım türbülanslara maruz kalmaları, hatta ciddi alaboralar yaşamaları kaçınılmazdır.

Aslında bunları da kendi kendine meydana gelen hâdiseler şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Bu kabil olumsuzluklar bazen, insanların günah, gaflet ve temkinsizliklerinden kaynaklanır; bazen muvakkat kabz girdapları gelip pusulaya, dümene dokunur; bazen cismânî neş’e ve inşirah anaforlarıyla rota kaymalarına maruz kalınır; bazen de böyle bir seyahat adabına uymayan hataları görememeden veya sevaplarla fahirlenme ve küstahlaşmadan meydana gelir.
Eğer insanlar, bu hususları ruhu öldüren/öldürecek olan birer virüs gibi görür ve onlardan uzak durabilirlerse; ezkaza bulaştıklarında da hemen tevbe, inâbe, evbe kurnaları altına koşarak ciddi bir arınma gayreti gösterirlerse, “فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ– Allah onların seyyielerini haseneye tebdil eder.” ve şer kabiliyetlerini hayır istidatlarına çevirerek onlara yeniden dirilme fırsatı verir.

Nefis, kibir, gurur, bencillik, haset, haksızlık, düşmanlık..
gibi ruhun kolunu-kanadını kıran/kıracak olan şeytanî hususiyetlerine rağmen özünde ruh refâkatine yükselecek seviyede kıymet ifade eden önemli bir potansiyeli de hâizdir.
Eğer konumunun, Hakk’ı tanıyıp anlamaya bir vasıta olduğunu kavrar, iddiayı bırakır, duaya yönelir ve mahiyetindeki potansiyel fenalık hislerinden ötürü Rabbine sığınır, Hakk’a vuslat yolunda kalb ve ruhun arkasında durursa, o da refikleriyle beraber “alâ-yı illiyyîn”e yürüyebilir.

Aslında nefis, insanda metafizik gerilim adına da çok önemli bir unsur sayılır.
Âdeta o, potansiyel insanın hakiki insanlığa yükselmesi adına bir zemberek gibidir.
Uğraştırır insanı ve fırsat vermez onun uyumasına.
Biler sürekli insandaki mücadele azmini ve beynini kullananlara beyin fırtınaları yaşatır.
Nihayet mahiyet-i insaniye, yaratılışıyla hedeflenen kıvama erince o da kalb melikinin memlukü haline gelir ve ona her zaman “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” der gibi bir tavır alır.
İsterseniz siz buna; “وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا– Her bir nefse ve onu düzenleyene; ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınma yolunu ilham edene yemin olsun ki: nefsini maddî ve mânevî kirlerden arındıran felaha erer.” fehvâsınca, tezkiye imbiklerinden geçmiş ve fücuru aşarak takvaya ulaşmış “müzekkâ nefis” de diyebilirsiniz.
Ne derseniz deyiniz artık bu haliyle o, ruhun bir dublesi haline gelmiştir..
ve hep kaçar şerden, yürür hayra..
tiksinti duyar seyyieden, koşar haseneye..
ve bir an gelir ki, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere tevdî ederek ömrünü ruh mihmandarlığında geçirmeye başlar.

Sofilerin, seyr ü sülukta, zevken duyup yaşadıkları bu konuyu biz, nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i marziyye, nefs-i mülheme, nefs-i zekiyye veya sâfiye unvanlarıyla daha önce arz etmeye çalışmıştık.
Nefis bu kademelerden birer birer geçip yukarıya doğru yükseldikçe, mahiyet-i insaniye üzerindeki cismâniyete ait zulmetler de arka arkaya yırtılır.
Herkesin derecesine göre dört bir yanda ruhanîliğe ait şualar parıldamaya başlar ve sâlik kendini melekûtî ufuklarda sanır.

Bu mertebelerden her birinin kendine göre bir vâridi, bir mevhibesi, bir zevki, bir ufku, bir şîvesi, bir ihsası ve bir de ihtisası vardır.
Bunlar bazen mürşidin işaretleriyle, bazen de kendini bilen, ruhunu dinleyen yüksek murakabe ve muhasebe insanlarına özel bir teveccühle ihsas edilir veya açıktan açığa bildirilir.

Aslında, nefis nefistir; ama iyi bir tezkiye sayesinde hevâsına muhalefeti ve Rabbine muvafakatı sağlanabilirse insanî ufukta, ışığı güneşten, tıpkı bir dolunay gibi o da pırıl pırıl bir ziya kaynağı haline getirilebilir.
Aksine, eğer tezkiye görmezse er-geç ufkunu hevâ ve hevesin sisi-dumanı sarar, derken cismanî düşüncelerin tesirinde yamuk-yumuk hale gelir ve varlığın perde arkasını sezemeyecek kadar da körelirse, kat’iyen ruha refâkatini devam ettiremez ve münkerâta açık tabiatının gereği insan mahiyetinde âdeta bir fenalık girdabına dönüşür.
Sonra da insanoğlunun zayıf yanları sayılan bir kısım boşlukları kullanarak bir anda pek çok cepheden hücumla -hafizanallah- bir hamlede onu yere serebilir.
İstiğfar ve dua ona karşı birer önemli sütre; seyr ü sülukta esas kabul edilen disiplinler ilâhî sıyanete fiilî birer çağrı ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyeti de onun için en emin bir sığınaktır.
Beşerî ihtiyaçları gereklilik miktarına bağlamak, meşru dairedeki zevk, lezzet ve keyiflerle onun sesini kesmek, gayrimeşru arzu, istek ve iştihalarının ürperten akıbetleriyle sürekli ona tenbihte bulunmak da onu zapturapt altına almanın bir başka yolu olsa gerek…

Nefis (2)

İşin aslına bakılacak olursa, nefsin de insan mahiyetindeki diğer elemanlardan hemen hiçbir farkı yoktur.
İnsan, ilk yaratılışıyla kendisine tevdî edilen bu elemanları, Yaratan’ın belirlediği çerçevede ve yaratılışın gayeleri istikametinde kullandığı takdirde o vedîayı değerler üstü değere yükseltmiş olur.
Mesela, göz, görülebilen şeylere karşı bir pencere mahiyetinde; kulak, belli dalga boyundaki sesleri beyin merkezine ulaştırmada bir âhize ve nâkile; ağız, bütün sistemiyle değişik tatlar üzerinde bir müfettiş ve duyguları, düşünceleri ifade adına da bir tercümandır.

Gözler bakılacak nesnelere bakmaları gerektiği gibi bakar; kulaklar, fena seslere-soluklara kapanır, iyiye-güzele nâkilelik yapar; ağız, teftiş vazifesini şuurluca sürdürerek insanda tefekkür ve teşekkür duygularını tetikler, sonra bir beyan vasıtası olarak yaratılış gayesine uygun hareket ederse bunların her biri birer birer, sonra da hepsi birden insanı insanî kemâlâta yükselten bir kanat haline gelirler.
Aksine göz, dinin levsiyat saydığı şeylerle meşgul olur ve kendini kirlenmeye salar; kulak, Allah’ın sevmediği şeylere âhizelik yaparak bir habâis santrali gibi işler; ağız, teftiş vazifesini unutarak kendi zevklerine bağlı yaşar ve ölçüsüz-tartısız konuşursa kalbin kolu-kanadı kırılır ve ruhun da gözlerine kezzap dökülmüş gibi olur.

Nefsin de bunlardan pek farkı yoktur; o da, yukarıda işaret edilen çerçevede tezkiye edilerek insan bünyesinde şeytana santrallik yapmadan kurtarıldığı takdirde, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”si itibarıyla yerlerde sürüm sürüm sürünen bir sürüngen iken âdeta sırlı bir metamorfoz görmüş gibi birdenbire başlarımız üstünde pervaz eden bir güvercine dönüşüverir.
Ve adına Cenâb-ı Hakk’ın: “ وَلاَ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ – Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse andolsun.” iltifatkâr sözleriyle taltif edilir.
İki adım daha atınca “ يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً – Ey itminana ermiş nefis, sen Rabb’inden Rabb’in de senden razı olarak dön Rabb-i Kerimine.” teveccüh esintileriyle okşanır ve ruhun gidip yaslandığı aynı kanepeye yaslanır.

Böylece “ اِنَّ النَّفْسَ َلأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ – Şüphesiz nefis her zaman fenalıkları ister ve kötü şeyleri emreder.” beyanlarıyla ortaya konan yılandan-çıyandan daha muzır bu katı tabiatlı cevher, günahlarının farkına varıp istiğfara koşması; hatalarını görüp onlardan tiksinmesi; küfürden, nifaktan, fısk u fücurdan uzak durmaya çalışması ve en iyi hallerinde bile mazhariyetlerinin istidrac olabileceği endişesiyle tir tir titremesi; hatta bir hamle daha yapıp kendini tezkiyeyi, tezkiyesizliğe bağlaması sayesinde olduğu yerden fersah fersah yukarılara yükselmiş ve o ölçüde de semavîlere yaklaşmış olur.
Felsefecilerin “nefs-i nâtıka”, Kur’ân’ın da “nefs-i mutmainne” dediği bu nefis, artık ruh ve kalb ufkuna açık, melek edalı öyle bir arzlıdır ki, ulaştığı bu nokta itibarıyla, o âna kadar hoşlanmadığı, ağır bulduğu tekâlif-i diniyeden zevk almaya başlar.
O güne değin acı gördüğü şeyler birdenbire tatlılaşır; onun bu haline muhâzî olarak latîfe-i rabbâniye ve sırrın üzerindeki nefsanîliğe ait toz-duman da tamamen silinir gider; varlık ve hâdiseler daha bir başka edaya bürünür.
Her nesneden aldığı O’na çağrıyla yer yer haşyetler yaşar, zaman zaman da sevinçle coşar ve kendini ruhanîler arasında sanır.

Bir an gelir ki, artık akıl orada bütün bütün kalbe yaklaşır; ma’kulât latîfe-i rabbâniye mevhibelerinin rengine bürünür.
Uğranılan her menzilde mehâfet ve mehâbet esintileri duyulur; yer yer haya hissiyle iki büklüm yola devam edilir; zaman zaman da lütuf sağanaklarıyla inşirahlar yaşanır.
Kalbin “Allah Allah” solukları onun “Ya Gaffâr, Ya Settâr” nefeslerine karışır..
sesler hep O’nu söyler, nefesler hep O’nunla inler ve bir yandan fuâd ufkundan ona sinyaller iner, onu verâlara uyarır; diğer yandan vâridlerin inkıtaı endişesi ve beklenmedik haylûletler korkusu beyninin içinde yıldırımlar gibi gürler; gürler de ürperir O’na sığınır ve sevinir her şeyi O’ndan bilir.

Artık onun şevki, tam bir kalb iştiyakı, hüznü de bir evvâb hüznüdür.
Geçmişini tiksintiyle seyrederken “Henüz her şey bitmedi, aydınlık bir gelecek var.” der âtiye koşar ve arkada bıraktığı boşlukları da önündeki fırsatlarla telafi edebileceği ümidiyle şahlanır.
Geçmiş hayatındaki boşlukları âh u efgân nağmeleri ve zikr u fikr neşideleriyle doldurmaya çalışır.
Âlem yeyip-içip-yatarken o: “Ben bunları geçmişte yaşamıştım.” der, yapması gerekli olan şeyler arkasında koşar.

Gayrı o, hep Rabb’in huzurundadır ve O’nun huzurundaki her kıyamı bir tazim faslı, her rükûu bir hicab hâli, her secdesi bir mahviyet tavrı ve her celsesi de bir murakabe vakfesidir.
Titrer durur yol boyu ve kalbe refâkatin hakkını eda etmeye çalışır.
Ürperir O’nu düşünürken, rahmetini tezekkürle soluklanır, çevresini bir arayış ve bir buluşa yürüyüş mülâhazasıyla süzer ve gözlerini sürekli vuslat iştiyakıyla açar-kapar.
Sık sık kulluğa yaraşmayan nakîselerini hatırlar ve onları kendisi ile Rabbisi arasında birer uçurum gibi görür ve döner “ لاَ تَكِلْنِي اِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ – Göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni benimle baş başa bırakma.” diye mırıldanır.

Şeytandan uzaklaşmıştır ama, yine de onun nüfuz menfezlerine karşı kapı üstüne kapı yerleştirir ve kapıları açılmaz sürgüler ve anahtarsız kilitlerle kapalı tutmaya çalışır.
Şeytanı her hatırlayışında kendini haramiler vadisinde hissediyor gibi olur; istiâzeden istiâzeye koşar ve “ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ – Ey Rab, şeytanların vesvese ve dürtülerinden Sana sığınırım, onların bana mülâzemet ve huzurlarından da.” sözleriyle soluklanır ve günde bilmem kaç kere bu mülâhaza ile gider O’nun kapısına dayanır.

Güvenmez asla kendine, emeğine, ameline; beğenmez yaptıklarını, yapacaklarını; debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi ayaklarının altına alır ettiklerini de edeceklerini de.
En hayırlı işlerinde bile riyaya, süm’aya, alkış ve takdir beklentisine girdiği/giriyor olduğu endişesiyle sarsılır, rüzgârlarla salınıp sarsılan ağaçlar gibi.
Yol boyu hep bu mülâhazalarla yürür tâ son noktaya kadar; yürür de, sağda-solda bir sürü derbederin ve dökülüp yollarda zayi olanların “ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي – Ah keşke sağlığımda şu hayat için bir hazırlıkta bulunabilseydim.” deyip inlemelerine karşılık o “يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي – Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir halis kullarım arasına.” iltifat ve teveccühleriyle istikbal edilir.
Bilinmedik uhrevî bişaretlerle şereflendirilir ve kalb ufkundan ne mevhibelere ne mevhibelere mazhar olur.

O, dünyada, “riyâzet” demiş; az yemiş, az içmiş, az uyumuş, kendinden geçmiş; yürümüş itminan ve rıza ufkuna doğru.
Aczini, fakrını ve O’na olan ihtiyacını duyarak kendini böyle bir yürümeye mecbur bilmiş; mevsimi gelince de O’nun servet ve gınasına ulaşmış özel inayet ve ihsan faslından.
Duymuş en duyulmazları, görmüş en görülmezleri; çamurdan, balçıktan “eşref-i mahluk”un yaratıldığını, maddenin ruhla atbaşı hâle geldiğini; nefs-i emmâreden bir nefs-i mutmainne çıktığını görmüş ve talihinin gülen yüzünü temâşâ zevki içinde yürümüş mekân içinde lâ-mekâna, cisim içinde câna, onca gaybûbetten sonra ayâna.

Nefse böyle bakmış erbab-ı hakikat, onu böyle görmüş ashab-ı hikmet.
Zaten Malikü’l-mülk öyle dilemişse, artık orada bütün sebepler lâl kesilir.
O, “yok”a varlık külahı giydirmişse, “hiç”in her şey olmasını niye yadırgayalım ki! O isterse damlayı derya yapar; isterse zerreyi güneşe döndürür ve yokta bin türlü varlık cilvesi gösterir; gösterir ve hiç olmayacaklara da sultanlıklar bahşeder.

اَللَّهُمَّ اِنِّي اَسْأَلُكَ نَفْساً بِكَ مُطْمَئِنَّةً، تُؤْمِنُ بِلِقَاءِكَ وَتَرْضَى بِقَضَاءِكَ وَتَقْنَعُ بِعَطَاءِكَ وَصَلِِّ وَسَلِّمْ عَلَى اَكْمَلِ الرُّوحِ وَأَتَمِّهِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ حَبِيبِكَ وَالِهِ وَاَصْحَابِهِ الْمَحْبُوبِينَ عِنْدَكَ

Keramet (1)

Bu bölümde Zümrüt Tepelerin konusu sadece keramet olacaktı; ancak onunla mucize arasında, cereyan ve zuhur keyfiyeti açısından ciddi bir paralellik bulunduğundan, kuşbakışı da olsa evvela ‘mucize’ deyip sonra esas konuya geçmeyi düşündük.

Âciz bırakmak, acze düşürmek mânâlarına gelen ‘i’câz’ sözcüğünden türetilmiş ‘mucize’ nübüvveti tasdik, dini teyid ve mü’min kalblerde itminan hasıl etmeye matuf, peygamberin eliyle Allah’ın yarattığı harikulâde hâl, olağanüstü söz ve tavır demektir; bu hâl ve tavrın nübüvvet davasına iktiran etmesi de onun en önemli şartıdır.
Kur’ân-ı Kerim, Sünnet-i Sahîha ve kütüb-ü sâlife, enbiyâ-i izâma ait pek çok mucizeden bahseder ve onlara inanıp inanmamanın akıbeti ile alâkalı bir hayli de örnek sergiler.
Ben şimdilik o hususa temas etmemeyi düşünüyorum.

Keramete gelince o, ihsan, lütuf, cömertlik mânâlarına gelen ‘kerem’ kelimesinden türetilmiştir ve Allah’ın halk etmesiyle hak dostlarından sadır olan fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir.
Biraz daha açalım: Peygamberlik davasına mukarin fevkalâde hâllere şeriat lisanında ‘mucize’; hak bir dine mensup ve ‘tezkiye-i nefis’, ‘tasfiye-i kalb’e muvaffak olmuş bir veliden sudur eden olağanüstü hâle/hâllere ‘keramet’, iman ve amel-i salihe iktiran etmeyen böyle harika bir hâl, söz ve tavra da ‘istidraç’ denilegelmiştir ki, bu son husus bazen herhangi bir dine mensup olmayan fasık ve facir kimselerin eliyle de ortaya konabilir ve bu onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihandır.

Diğer bir ifade ile keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından da sevilen veli kullara, mucizenin gölgesinde bahşedilmiş ekstra bir ikram ve peygambere ittibaa Cenab-ı Hakk’ın özel teveccühünden ibaret bir harikadır.
Ehlullah, böyle bir harikayı, tıpkı mucizeler gibi mânevî ve kevnî keramet diye iki bölümde ele almışlardır:

1) Mânevî keramet ki, ehlullaha göre kâmil iman, salih amel, sağlam mârifet, yürekten muhabbet ve Hakk’a tam merbûtiyetten ibaret bir hâldir ve keramet dendiğinde hak dostlarının büyük çoğunluğunun üzerinde durduğu da işte bu tür bir ikram-ı ilâhîdir.
İlimdeki bereketi, irşattaki müessiriyeti, Hakk’ı sevip sevdirmedeki gayreti, ruh-u revân-ı Muhammedî’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâya) dört bir yanda şehbal açması istikametinde ortaya konan azm ü ikdam ve performansı da bu kabil ikramlar içinde zikretmek mümkündür.

2) Kevnî kerametlere gelince onlar; az bir yiyeceği çoğaltma, hiçbir şey yiyip içmeden günlerce aç durabilme, çok kısa bir zamanda oldukça uzun mesafeleri kat etme; havada uçma, batmadan suda yürüme; uzaktan bazı cisimleri hareket ettirme ve benzeri şeylerdir ki, bunların hiçbiri hak dostlarınca birer meziyet kabul edilmemiş; hele asla arkalarına düşülmemiş ve kendi kendine talepsiz gelenlerin de elden geldiğince gizli tutulmasına çalışılmış; hatta Hak kapısının sadık bendeleri çok defa böyle bir harikanın istidrac da olabileceği endişesiyle tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmiş ve hâlis tevhid adına ‘ahd ü peyman’ yenilemesinde bulunmuşlardır.
Dahası, bunlardan bazıları, kevnî kerametleri çocukları eğlendiren oyunlara benzetmiş ve onlara iltifat etmeyi asla düşünmemişlerdir.
Ahmed Rufâî Hazretleri bu tür harikaların, kadınların aybaşı hâllerini gizledikleri gibi gizlenmesi lâzım geldiğini söylemiş ve daha çok Sünnet yolunu nazara vermiş; benzer bazı büyükler ise, daha da ileri giderek, havada uçmayı, batmadan suda yürümeyi birer hayvanî tavır olarak görmüş ve asıl kerametin kesintisiz Allah’ın rızasına müteveccih bulunmada olduğunu ifade ederek bunun dışındaki bütün fevkalâdeliklerden irâdî olarak uzak durmaya çalışmışlardır; çalışmış ve ‘Allah’ım, sırrımı Zâtına aşina kıl ve beni sırlarının aşinası kılarak imtihan etme’ demiş, adeta, iman, mârifet ve muhabbetin dışındaki bilumum harikulâde hâllere ve hatta zevk-i ruhânî gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir.

Gerçi kerameti de, bir teveccüh ve bir ikram-ı ilâhî olarak görüp hamd ü senâ vesilesi yapmak mümkündür; ama, müzekkâ olmayan nefisler için böyle bir şeyin fahre, gurura bâdî olması da her zaman ihtimal dahilindedir.
Bu itibarla da, şayet Allah’a yakın durmanın bir semeresi sayılan böyle bir ikram ve ihsan bazı ahvalde Hak’tan uzak düşmeye sebebiyet veriyorsa, O’nun yakınlığı hatırına mânevî hazlar dahil, O’ndan gayrı her şeyden kalben uzak bulunmaya çalışmak, daha az hatarlı olsa gerek.

Mucize ise öyle değildir, her şeyden evvel o, peygamberlik davasında nebînin doğruluğunu tasdik, hasımları ilzam ve dostları da teyide matuf olduğundan risaletin ruhuyla alâkalıdır ve sahib-i risaletin onu iş’âr ve izhar etmesi lâzımdır.
Zira nübüvvet davası dinin temel esası, diyanetin de en önemli dayanağıdır.
Mucize ise, işte bu esası iş’âr ve bu dayanağı tenbih etmek için ortaya konmuştur ve dolayısıyla da ilzam edici bir mahiyeti hâizdir.
Ayrıca mucizenin; mü’minleri teyid ve takviye etmesi, böyle bir harikanın müşâhedesi İslâm’ı seçecek fıtratlar için bir delil, bir işaret olması, münkirlerin de bahanelerini ellerinden alması ve onların seslerini kesmesi gibi daha başka faydaları vardır; bu itibarla da kerametin aksine onun izharı zaruridir.

Bugüne kadar, mucizenin mânâ, muhteva ve türleriyle alâkalı bir hayli ‘Delâil’ yazılagelmiştir -On Dokuzuncu Mektup’u da bu tür Delâil’den saymak mümkündür- ve bunların hemen çoğu da mevsuktur.
(Efendimiz’le alâkalı mucizeleri merak edenler onlara müracaat edebilir.) Biz şimdilik burada Mevlânâ Şiblî’nin Asr-ı Saadet serisinden -tercümesi Ömer Rıza Bey’e ait- Efendimiz’in ruhânî hayatıyla alâkalı bir bölümü özetleyerek arz etmenin yeterli olacağını düşünüyoruz.
Şiblî şöyle diyor:

‘Maddî âlemin muttarid hâdiselerinden sayılan gündüzleri gecelerin, baharları da kışların takip etmesi, baharda yazda çiçeklerin açılması, ağaçların meyve vermesi; semada yıldızların ahenkli ve bir hesaba bağlı hareket etmesi gibi kanunlar ve disiplinler olduğu misillü, ruhaniyat âlemlerinin de kendilerine göre bir kısım kanunları ve kuralları vardır; evet, güneş, ay, yıldızlar ve yerküre üzerindeki hâdiseler, onlarla alâkalı vaz’edilmiş kanunlar çerçevesinde hep bir ıttırad arz ettikleri gibi hidayet-dalâlet, rahmet-azap, risalet ve ona müteallik hususlar da ilâhî bir kısım kurallara mukarin olarak cereyan ederler: Peygamberler Allah tarafından seçilir ve O’nun tayin buyurduğu zamanlarda gönderilirler.
İnsanlar onları ya kabul eder veya tekzibde bulunurlar.
İnananlar kurtulur, inanmayanlar da haybet ve hüsrana uğrarlar.
Böyle bir mücahede esnasında Allah, bizim idrak ve anlayışımızın çok çok üstünde, seçip gönderdiği o üstün insanların elleriyle bir kısım harikalar yaratır/yaratmıştı…

Ne var ki biz, baharda çiçeklerin nasıl var olduklarını, nasıl açtıklarını; ağaçların nasıl bizim ihtiyacımız olan meyveleri verdiklerini; yıldızların neden belli yörüngelerde hareket ettiklerini; ağaçların niye tohuma dayandığını, tohumların nasıl meydana geldiğini ve aldığımız gıdalarla bünyelerimiz arasındaki sırlı alış verişi tam bilemediğimiz gibi, peygamberlerin de neden peygamber olarak seçildiklerini, neden değişik zaman dilimlerinde gönderildiklerini, işin ‘hakikat-i nefsü’l-emriye’sine uygun olarak anlayamayız; biz ancak, belli zamanlarda, belli kavimlere peygamberlik vazifesiyle belli kimselerin seçilip gönderildiğini ve onların bir kısım inkılaplar gerçekleştirdiklerini..
ve ısrarla iman, islâm gibi esaslar üzerinde durduklarını bilebiliriz.

Haddizatında peygamberlerin peygamber olarak zuhurları dahi birer mucizedir; evet, onların her hâlleri ve tavırları nübüvvetlerine sessiz birer şahit gibidir.
Gözleri açık olanlar çok defa başka herhangi bir hususiyete ihtiyaç hissetmeden onları hemen anlayabilmiş; sağır olmayanlar mesajlarından onları tanıyabilmiş ve akıllarını kullananlar da mutlaka onları tasdik edegelmişlerdir.
Hemen her devirde bu ölçüde duyan, gören ve idrak edenlerin yanında, bir hayli de düşük seviyeli kimseler olmuştur.
İşte Allah, idrak ufukları böyle olanları da mahrum etmemek için peygamberlerin elleriyle onları irşad ve münkirleri de ilzam ve ifham edici bir kısım harikalar yaratıp ortaya koymuştur.
Zaten mucizeler de daha çok bu gibi hususlara ve bu tür insanlara karşı izhar ediliyordu.
Yoksa, sîret, ahlâk ve karakterleri itibarıyla peygamberleri tanıma bahtiyarlığına ermiş olanlar arasından hiç de mucize talebinde bulunan çıkmamıştı.
Hazreti Musa karşısında Harun ve Yuşa gibi müstesna fıtratlar; Hz. İsa çevresindeki bir kısım havârîler ve Efendimiz’in ashabından ‘sabikûn-u evvelûn’ hiçbir zaman mucize isteğinde bulunmamış; onları sadece sıdkları, güvenilirlikleri, tebliğ hassasiyetleri, mâsumiyetleri, yanıltmayan fetânetleri, halkla muamelelerindeki istikametleri, başkaları için yaşama cehdleriyle tanımış ve tasdik etmişlerdi.
Evet, bunların mucize istekleri olmamıştı; istemedikleri hâlde zuhur eden harikulâde hâlleri de Cenab-ı Hakk’ın bir teveccühü sayarak daha bir şahlanmış ve artan bir güvenle yürümüşlerdi yollarına.

Nemrudlar, Firavunlar, Ebû Cehiller ise sürekli mucize isteyip durmuş; ama, nârın ‘berd ü selâm’a dönüşmesi, üzerlerine tufanların gelmesi; her tarafı çekirge, kurbağa, haşerenin sarması; suların kan gölüne dönmesi ve ayın parçalanması… gibi mucizeleri gördüklerinde de ‘sihir’ deyip yine temerrütlerine devam etmişlerdi.
Şüphesiz bu mucizeler sayesinde, Hazreti Musa karşısındaki sihirbazlardan, Hazreti Mesîh’e yakın duran havârîlerden ve Peygamberimiz’i görme şerefine eren bahtiyarlardan bir hayli iman eden de olmuştu; ama, inkârcılar da inkârlarında kararlıydılar.
Ne var ki, bu türlü olağanüstü ilâhî icraat sayesinde imanı daha bir güçlenen, yakîn seviyesi yükselen ve itminanları artan insan sayısı az değildi.’

Şiblî mucizelere, onlarca sayfa ayırarak çok ciddi tahşidatta bulunduktan sonra, konuyla alâkalı değişik çevrelerden gelen itirazlara da cevaplar verir ve düşüncelerini -üslup bize ait- şöyle hulâsa eder:

1) Mucize, peygamberlik sıfatlarını hâiz, nübüvvet seciyesiyle serfiraz mümtaz bir insan vasıtasıyla yaratılan ve meydana geldiği şartlar itibarıyla esbâb ve ileli idrak edilemeyen harikulâde bir hâdisedir.

2) Bu gibi vak’alar olağanüstü olsalar da imkansız değillerdir; meydana geliş keyfiyetiyle ender görülseler de Kudret-i Nâmütenâhî tarafından yer yer izhar buyurulmuş ahvaldendirler.

3) Gerçi bu tür hâdiseler, bildiğimiz tekvînî emirler gibi bir ıttırad arz etmezler; ama, o ıttırad biraz da bizim bakış ve değerlendirmelerimizle alâkalıdır.
Aslında, kâinatta halk, ibdâ’, inşâ, ihyâ, imâte adına vuku bulan her şey birer mucizedir; ancak, enbiyânın eliyle ortaya konan harikaların cereyan çizgisi farklıdır.

4) Ayrıca iman, her zaman haricî bir tesirât ile vücuda gelmez; görme başka, ihata etme başka; bunları insafla değerlendirmek ise tamamen başkadır.
İnanmaya gelince o, önyargısız bakıp değerlendirebilen insanların vicdanlarında ilâhî meşîetle parıldama hususiyetini hâiz bir ruh ve bir mânâdır.
Sırf zâhirî sebeplerle onu iş’âle de kimsenin gücü yetmez.

5) Kalbde böyle bir ruh ve mânânın meydana gelmesi, biraz da gaybe imana açık olmaya bağlıdır.
Mütekebbir mütemerritler, zalim münkirler, çarpık yorumcular ve batıl taklitler ağında emekleyip duranlar ekstra bir inâyet olmazsa asla inanamazlar.

6) Bir vicdan gaybe açık duruyor ve inanmaya da hazırsa, artık o, mucizeye de inanır, onunla verilmek istenen mesaja da. 


[1] Asr-ı Saadet, 3, Peygamberimizin Ruhânî Hayatı

Keramet (2)

Konuyla alâkalı Hamdi Yazır’ın mütalâası da arz edilmeye değer mahiyettedir.
Allâme Hamdi Yazır tefsirinde, mucizeyi kabul etmeyen düşünür ve filozoflara karşı oldukça ciddî bir müdafaa serdettikten sonra özetle şu tespitte bulunur: “Bizim bilgilerimizin en sağlam esası sayılan “illiyet ıttırad”ları (sebep-sonuç çerçevesinde hâdiselerin bidüziye cereyanı) hakkındaki malumatımız ne tam ne de mutlaktır.
Aksine, bizim bu konuyla alâkalı bütün bilgilerimiz cüz’î ve nisbîdir.
Bu itibarla da, bilmediğimiz bir kısım illet ve âdât-ı ilâhiyeye ait kuvveleri inkâra hakkımız olmamakla beraber, bunları birer küllî esas kabul ederek “Falan şey asla olmaz.” demeye ve Mutlak Kudret’e acz isnat etmeye de hakkımız yoktur.
Aslında ruhu bir tarafa bırakalım, bir ışığın parlamasıyla sönmesi arasındaki sürat bile bize, ne kadar seri bir şekilde yaratılıp yok olmaların cereyan ettiğini göstermektedir.
Ne var ki, kalbleri kaskatı hale gelmiş olanlar bütün bu mümkin şeyleri görmez de dar kafalarının almadığı ve takılıp kaldıkları her noktada hemen ümitsizliğe düşüp boğuluverirler.
Hele bunlardan bir sınıf vardır ki onlar, arzu ve isteklerine ters gelen hak da olsa, hakikat de olsa kat’iyen kabule yanaşmaz da onunla mücadelede bulunmak için her haksızlığı irtikap edebilirler.
İşte bunlar birer firavundur ve onların bu hâline de firavunluk denir.” (1)

Bugüne kadar insanlık bir sürü firavuna şahit olmuştur; kendini ilâh sananlardan madde ötesi her şeyi inkâr edenlere, insanları halâyık gibi kullananlardan onları hayvan şeklinde görenlere, düşünce ve söz hürriyetine yasak koyanlardan, din ve diyaneti hafife alanlara, kevnî ve mânevî harikaları görmezlikten gelenlerden Kudret-i Nâmütenâhî’ye karşı küfre sapanlara kadar bir sürü firavun.
Böyleleri, iddialarının hiçbir mantığı olmasa da, kaba kuvvetle şuursuz kitlelere ve eğitimsiz yığınlara pek çok isteklerini her zaman kabul ettirebilmişlerdir.
Bunlar, yapmayı düşündükleri şeyler hakkında muhakemeye asla lüzum hissetmemiş; sürekli kuvvete başvurmuş, kuvveti hakkın önünde görmüş ve düşlerini hep kelle alarak gerçekleştirmeyi düşünmüşlerdir.
Bunlar öyle asi ruhlardır ki; ne Allah tanır ne de peygamber bilirler; ne risalet kabul eder ne de mucizeye saygı duyarlar.
Aslında bunlar, hem bütün varlığa karşı hem de varlığın arkasındaki Kudreti Sonsuz’a karşı birer saygısızlık örneği ve birer hilkat garîbesidirler; ama, kimseye düşünme fırsatı vermedikleri için mahiyetlerini tahlil imkânı da bulunmamaktadır.
Böylelerinden bir şey olabileceği mülâhazasıyla zamanı israf edip onlarla meşgul olmaya değmez; insanları ısırmamaları için sadece tahrik etmemek ve tepki almamak yeter zannediyorum.
Mucize de, keramet de önyargısız insanlara Hakk’ın birer lütuf tecellîsi ve fıtrî meyilleri harekete geçirme ameliyesidir.
Tabiat deformasyonuna uğramış kimselere onların bini bile hiçbir şey ifade etmez.

Mucize de keramet de birer harikulâde hâl ve hâdise olmaları itibarıyla birbirine benzeseler de temelde farklı mazhariyetlerdir: Mucizât, enbiyanın sıdkına delâlet eden fevkalâde bir hâl olup, görüp iman edenlerin kurtuluş vesilesi olmasına; mağrurların, mütekebbirlerin ve temerrüt gösterenlerin de helâketlerine sebebiyet vermesine mukabil; keramât, nübüvveti sabit bir peygambere ittibaa, Cenâb-ı Hakk’ın bir teveccüh ve iltifatıdır.

Mucize, nübüvvet davasını isbat, münkirleri de ilzam u ifham için izhar edilir; keramet ise, herhangi bir zaruret bulunmadığı sürece bir sırr-ı ilâhî olarak ketmedilir/ketmedilmelidir.

Mucize, dava-yı nübüvvete delil olduğu gibi, gönülleri ilâhî mesaja uyarma hedefli fevkalâdeden öyle bir lütuftur ki, onu gören veya emin bir kanaldan işiten hemen herkesi bağlar; keramet ise, sadece ona mazhar olan şahsa râci bir teveccühtür ve bağlayıcılığı da söz konusu değildir.

Nebi, bir mucize izhar ederken, Allah’ın onun eliyle ortaya koyduğu o harikulâde hâl, tavır ve söze rahatlıkla “Bu bir mucizedir.” diyebilir, hatta onu izhar mecburiyetindedir; ama bir veli, seviyesi ne olursa olsun, kendinden sadır olan bu kabil olağanüstü hâllerin keramet olduğunu iddia edemez.
Böylesi bir iddia ve hüküm bir yana, çok defa uhrevî semerâtı dünyada harcıyor olma endişesiyle veya o hâlin bir istidraç olabileceği korkusuyla tir tir titrer.

Mucize sahibi, mucizesiyle misyonunu seslendirir, onu Hak namına değerlendirir ve o harikulâde hâli, şer’-i şerîf adına söyleyeceği teşrîî esaslara birer basamak yapar; ehlullaha gelince onlar, bütün mevhibe ve varsa vâridlerini tâbi bulundukları peygamberin mucizelerinin bir izdüşümü şeklinde görür ve ona bağlarlar.

Mucize, dinin hayatî bir rüknü olan nebinin nübüvvetini, mesajının da hakkaniyetini işaretler; keramet, ikram ve değişik mânevî keşifler ise, nübüvveti müsellem o nebiye ittibaın semeresi olarak değerlendirilir.

Mucizede, onu gösteren zatın sadık, emin, masum, kusurdan müberrâ, sahib-i fetânet, vahiyle müşerref ve o harika hâlinin de nübüvvet davasına mukarin olması esasının bulunmasına mukabil, keramet ehli için son vasıf asla söz konusu olmadığı gibi böyle birinin diğer hususları da bitemamihâ hâiz olması şartı söz konusu değildir.

Daha önce de kısmen işaret edildiği gibi, nebi, Allah’ın yaratmasıyla harikulâde şeyler izhar eder ve bütün bunların birer mucize olduğundan gayet emindir; veli ise, kerameti kasda iktiran etsin etmesin, kendisinden sadır olan olağanüstü hâlleri kuşkuyla karşılar; zira, özel bir irşat ve i’lâm söz konusu değilse, bunların birer ibtilâ ve imtihan olmaları ihtimal dahilindedir ve böyle bir imtihanın da kaybedileceğinden her zaman korkulmalıdır.

Vâkıa, bir kısım hak dostları bazen bir zaruret veya ihtiyaca binâen, bazen de din ve diyanet adına veya hâle mağlup olarak, Allah’ın murad buyurduğu ve yarattığı çerçevede bir kısım harikulâde şeyler izhar edebilirler; ancak veliler, böyle bir mazhariyeti bağlı bulundukları nebiye intisaplarına bir mükâfat olarak değerlendirmelidirler ve kat’iyen onu şahsi bir krediye çevirmemelidirler.
Keramet, ister bir hak dostunun kasd ve iradesine iktiran eden bir harika olsun, ister onun hiçbir dahli olmadan sürpriz bir ihsan ve ikram şeklinde tecellî etsin, zuhur keyfiyeti itibarıyla büyük ölçüde mucizeye benzer: Meselâ, aç kaldığında yiyecek bir şeyler ikram edilmesi; susadığında kendisine fevkalâdeden su verilmesi; muharebe anında olağanüstü hâller izhar etmesi; yol alma konusunda “tayy-i mekân”a mazhar olması; birkaç dakika içinde çok işler görebilecek şekilde “bast-ı zaman” yaşaması; yeni ölmüş cenazelere, muvakkaten dahi olsa Allah’ın izniyle hayat üflemesi; batmadan bir ırmak veya denizde yürümesi; Süleyman Aleyhisselâm misali havada uçar gibi seyahat etmesi… türünden mucizelere benzer kerametler her zaman söz konusu olagelmiştir.

Peygamberlerin, bu türden ve daha başka yollarla gerçekleşmiş mucizelerini Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha açık seçik söylüyor.
(Bir başka münasebetle Efendimiz’in mazhar bulunduğu kevnî mucizeler üzerinde müstakillen durulabilir.) Evliyâ-i Kiram’ın harika hâl, tavır, söz ve -biiznillâh- tasarruflarını da tabakat kitapları, hilyeler ve menkıbe risaleleri ifade ediyor.
Biz burada konuyla alâkalı sadece bir-iki küçük misal serdetmekle yetineceğiz:

1) Hz.Mesih’in ölüleri ihya etmesi türünden, ehlullahtan Ebû Ubeyd el-Büsrî, Şeyh Ehdel ve Şah-ı Geylânî… gibi mümtaz zatların da kerametleri olduğundan bahsedilir: Ebû Ubeyd, cihad esnasında ölen atı için Allah’a yalvarır ve Cenâb-ı Hak da onun atını yeniden diriltir.
Şeyh Ehdel, ölmüş kedisine seslenince Allah’ın izniyle kedi doğrulur ve şeyhin yanına gelir.
Abdulkadir Geylânî, pişmiş ve yenmiş tavuğun kemiklerine “kum biiznillâh” deyince, tavuk toparlanır, ayağa kalkar… Bunlar sadece bir iki misal..
menkıbe kitaplarında daha nice şeyler anlatılır…

2) Cansız cenazelerle konuşma mevzuunda, Ebû Saidi’l-Harraz ve Şah-ı Geylânî Hazretlerine ait menkıbelerden söz edilir…

3) Bunlardan başka suyun yarılıp hak dostlarına geçit vermesi; kendilerine öldürücü zehir içirildiği hâlde ölmemeleri; bir yerden bir yere giderken yolların dürülmesi; vahşi hayvanların gelip onlara inkıyat etmesi; dualarının anında kabul görmesi; haram yiyip içmelerine fırsat verilmemesi; çok uzak yerlerde cereyan eden hâdiseleri -Allah’ın izniyle- müşahede etmeleri ve düşmanların fenalıklarından korunmaları… gibi enbiyâ-i izâmın mucizelerinin gölgesinde cereyan etmiş ve eden bir hayli harika hâdise vardır ki, bunların hepsi kerametin hak olduğunu ve bir kısım hak dostlarının bu kabil ikramlarla şereflendirildiğini gösterir/göstermektedir.

Aslında, peygamberlikle serfiraz kılınacağı âna kadar Efendimiz’den sâdır olan fevkalâde hâller ve şöyle-böyle O’nunla münasebeti bulunan olağanüstü olaylar da “irhâsât” unvanıyla bu kabilden birer keramet mânâsı taşımaktadır.
Ne var ki, veliler eliyle ortaya konan ve yüksek birer pâye nişânesi sayılan bütün o kerametler, ikramlar, ihsanlar ve ekstra lütuflar, nübüvvet pâyesinin gerçek vâridât ve mevhibelerine nisbeten birer “mebâdi” mahiyetindedirler ve tamamen tâbi bulundukları nebinin harikalara açık atmosferinden takattur etmiş birer damla sayılırlar.
Bu itibarla da hak dostları, bu kabil teveccühleri hiçbir zaman kendilerini ifade etme yolunda kullanmayı düşünmez; bu tür mülâhazalar arkasına düşmez; Allah’la olan kulluk münasebetlerini, bunları kendi hesaplarına değerlendirmekle soldurmaz; talepsiz, kendi kendine gelen ikramları elden geldiğince ketmetmeye çalışır; hatta bir imtihan ve ibtilâ olabilecekleri endişesiyle hemen Rabbileriyle münasebetlerini gözden geçirmeye durur; O’na “tahsîs-i nazar” ameliyesini bir kere daha yeniler ve “rıza” der inlerler ki, bence Allah’ın sadık kullarına yaraşan da işte budur.

Hak kapısının sadık bendeleri, günde birkaç defa O’na acz ü fakr tezkeresiyle yönelir; O’nun kapıkulları olma sevinciyle kendilerinden geçer; O’nun yolunda bulunma şükrüyle oturur kalkar ve her zaman maiyyet ümidiyle coşar; sonuçta da, tam bir vuslat yaşama iştiyakından başka her şeye karşı -bu; keşif, keramet, ruhânî zevk ve daha değişik mevhibeler de olabilir- âdeta kapanırlar.
Kendilerini hiç ender hiç görür, herkesi nefislerinden kat kat faziletli bilir; hayatlarının her faslında tam bir tevazu ve mahviyet örneği sergiler; Hakk’a karşı hep hâlisâne bir duruş içinde bulunur, halka karşı ciddî bir îsar ruhuyla sürekli şefkatle soluklanır, onların mutlulukları adına rahatlıkla kendi saadetlerini feda edebilir, hatta şahsî füyuzât hislerinden dahi bütün bütün vazgeçerek hayatlarının her saat, her dakika, her saniye, her salisesinde… sadece ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu dilerler.

Ulaşabildikleri ölçüde -imkânı varsa- bütün gönülleri imanla donatmak; her yerde, dinin hayata hayat olmasını temine çalışmak; bilumum karanlıkta kalmış ruhları aydınlatmak; içinde bulundukları toplumun sıkıntılarını gidermek; kendi namus ve şereflerini koruma hususunda gösterdikleri hassasiyeti aynıyla başkaları için de göstermek; ellerini Allah’a her açışlarında kendileri hakkında olduğu kadar, hatta daha da fazla, umum Müslümanlar hakkında hayır dileğinde bulunmak; sabah-akşam: ، اَللّهُمَّ اغْفِرْ ِلأُمَّةِ مُحَمَّدٍ * اَللّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ dualarıyla ümmet-i Muhammed’e merhamet ve mağfiret dilemek; kendilerine kötülük yapanları dahi affedecek kadar civanmertçe davranmak; herkese kucak açmak ve onlara gönlünün sıcaklığını duyurmak; bütün bunları yaparken de en küçük teferruatına kadar dinin âdâbını korumak; diyanet adına da O’nun izini sürüyormuşçasına adım adım Peygamber’i takip etmek; Kur’ân’ın resmettiği o yüce ahlâkı kusursuz temsile çalışmak; kin, nefret, haset, suizan ve düşmanlık… gibi hayvanî huylardan uzak durmaya kararlı olmak bu babayiğitlerin en önemli vasıflarıdır ve her biri birer keramet olan bu hususlar kevnî harikaların kat kat üstünde kıymetleri hâizdirler.

Evet, en büyük keramet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır. 

Nazar ve Teveccüh

Bakma, göz atma, mülâhazaya alma, iltifat etme diyeceğimiz “nazar” kelimesiyle; yönelme, yakınlık duyma, iltifatta bulunma, sevme veya sevgi emâreleri izhar etme… mânâlarına gelen “teveccüh” sözcüğü bir anlamda aynı şeyleri ifade ediyor gibi olsalar da, pek çok farklı yanları bulunduğu açık, birleştikleri noktalar da az değil.

Ayrıca bu kelimeler, Zât-ı Ulûhiyet’e nisbet edilince farklı, yaratıklara isnat ettiğimizde ise daha farklıdırlar.
Veya biz, böyle bir nisbet ve isnatla onlara bu farklı mânâları yükleriz: Cenâb-ı Hakk’ın nazar ve teveccühü, umumî bir feyiz ve bu celâlî bakış içinde rahmet edâlı belli eşya ve eşhâsa hususî bir mevhibe şeklinde tahakkuk eder; yaratıklarınki ise, bir kâbile, bir merâyâ ve mecâlî olabilme mâhiyetinde gerçekleşir.

Allah her şeyi var eder, var ettiklerinin bazılarını hususî donanımla şereflendirir; sonra da onların istidatlarına göre teveccühte bulunup -tahsis Kendine ait- belli özellikleri itibarıyla onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar.
Evet O, umumî himâye, sıyânet, rahmet, şefkat ve inâyet… gibi celâlî ve vâhidî nazarıyla her şeyi görüp gözetmenin yanında, bazı kimselere özel iltifatı, kendine yaraşır şekildeki muhabbeti, fevkalâdeden merhamet ve şefkati gibi… cemâlî ve ehadî teveccühlerde de bulunur.
O, bütün varlık ve hâdiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda -ki O her zaman böyle bakmaktadır- değişik cins, tür, fert ve fertçiklere de, konum, kabiliyet ve istidatlarına göre nazar eder; hâl, kâl ve ıztırar diliyle isteyip diledikleri her şeye cevap verir ve -hikmetine bağlı istisnalar mahfuz- hiçbir varlığı da mahrum bırakmaz…

Nebînin nazar ve teveccühü ise, bütün o harikulâde istidadı ve o fevkalâde kabiliyetiyle Hakk’a yönelme, zâhir ve bâtın havassıyla O’nun marziyyatının peşinde olma, hatta tamamen O’nun hoşnutluğuna kilitlenme; teşrîî ve tekvinî emirleri düzgün okuyup doğru yorumlama, Allah haklarını her şeyin üstünde tutma, ilâhî mesajların ışığı altında ümmetini dünyayı imar etmenin yanında ebedî saadete ehil hâle getirme, getirip öteye hazırlama, sıradan insanlara hakiki insan olma ufkunu gösterme, Cennet yolunda arkasındakilere rehberlik yapma… gibi icmâlî hususlardan ibarettir.

Daha önce de işaret edildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat, eşya ve içindekilere (mâsivâ) nazarı, cemâl, celâl, kemâl edalı ve tenzih televvünlüdür ki, buna “nazar-ı âmm” ve bu nazardan meydana gelen feyze de “feyz-i umumî” denilir.
Aynı zamanda böyle bir nazar ve muhit bakışa “vâhidiyet tecellîsi” de diyebiliriz.
O’nun imkân âlemlerine teveccühü ise, daha ziyade rahmet, hikmet, inâyet, şefkat edâlı ve adalet şivelidir.
Her şeyi merhametle görüp gözetme, hikmetle yerli yerine koyma, şefkatle kayırıp sıyânet etme ve adaletle her hak sahibinin hakkını koruyup bütün varlığı kuşatacak şekilde bir denge vaz’etme… gibi küllî ve celâlî teveccühlerinin yanında yine kendi meşîet tezgahından çıkmış farklı donanımlı, farklı zevât ve özel mâhiyetlere, hususiyle her bir ferdi başlı başına birer nev’ konumunda bulunan insanlara ve onlar içinde de enbiyâ, asfiyâ ve evliyâ… gibi belli mazhariyet sahiplerine has bir teveccühü, farklı bir iltifatı, daha engin bir rahmeti ve fevkalâdeden bir inâyeti vardır ki, buna da “ehadiyet tecellîsi” denegelmiştir.

Hazreti Feyyâz-ı Mutlak, kuluna böyle bir teveccühte bulununca, onun mecazî mâhiyeti sayılan vücud-u cismânîsi âdeta silinir gider ve onun yerini bir vücud-u câvidânî alır ki, bu sayede tâlib veya sâlik bir hamlede ve bir nefhada hemen muhlasîn ufkuna yükselebilir.
Bu şekilde ekstra bir mazhariyet, ilimle, hatta “ilmü’l-yakîn”le elde edilmesi muhtemel makam ve pâyelerden çok farklıdır.
Böyle bir nazara ehlullah, “tecellî-i ilim” demişlerdir ki, “ilm-i ledün” dalga boylu böyle bir teveccüh sayesinde birdenbire her şeyin mâhiyeti değişir; insan âdeta melek oluverir, cisim ruh keyfiyetini alır, ateş “berd ü selâm”a dönüşür, tuzlu deryalar kevser ırmakları haline gelir, zehir de panzehire inkılâb eder.

Böyle bir nazarla taltif edilen sâlik veya tâlib, bâtınî duygularının inkişafıyla bir kalb ve ruh kahramanı olma ufkuna ulaşır; Arz’da bulunduğu aynı anda semâvîlik soluklar ve Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâya dönüşür.
Bu mazhariyeti ifade sadedinde bir hak dostu:

“Nur-u Hak akseylese pür-nûr olur dil hânesi,
Saf cevher sureten bulur bu ten kâşânesi”

der.

Ne var ki, böyle bir mazhariyetin temâdîsi de esmâ ve sıfât âlemine, ihtiram ve intizar içinde mütemâdî nazara, daire-i ulûhiyete karşı da ubûdiyet, ubûdet çerçevesinde tam teveccühe vâbestedir.
Mârifet ufkunda muhabbet duymuş, aşk u şevk zirvesinde rûhânî zevk yudumlamış kimseler için Hak kapısında, Hakk’a teveccühte bir yorgunluk ve usanma söz konusu olmasa da, bu ölçüde mârifetten nasip alamamış mübtedîlerde bazen gevşemeler olabilir.
Bu itibarla da, Hak rızası ve O’nun muhabbetine talip olanlar, ne olursa olsun o kapının önünde her zaman iki büklüm bulunmalı ve asla melâlet ve ülfete girmemelidirler.
Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühlerinin temâdîsi de buna bağlıdır.
” إِنَّ اللهَ لاَ يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا – Siz yorgunluğa düşüp melâlet yaşamadıkça Allah teveccühlerini kesmez.” fehvasınca, insan hiçbir zaman gözünü O’nun kapısından, kapısının aralığından ayırmamalıdır; ayırmamalıdır ki seviyesine göre nazar ve teveccüh esintilerinden mahrum kalmasın; ikbâli, ikbâl mukabelesi görsün; nazar ve niyazı da, teveccüh atiyyelerine dâî olsun…

Evet, O’na teveccühte kusur eden, nazar-ı merhamet ve şefkatten mahrum kalır; ubûdiyetle O’na yaklaşma azminde olmayan da ma’ruz-u hizlân olur.
“ مَنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ شِبْراً تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعاً – Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” mazmunu da bunu ifade eder.

Aslında, ilâhî vâridât da ancak, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh, teveccühte devam ve O’nun da bu mütemâdî yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşebilir.
Aksine kalb, mâsivâdan (O’ndan gayrı her şey) arındırılmadıktan sonra ilâhî nazarda da -rahmetinin vüs’ati ve gazabına sebkati araya girmezse- temâdî söz konusu olmayabilir.
Her şeyden evvel, daimî teveccüh ve sürekli murakabe her maksada ulaşmada ve her engeli aşmada en önemli bir dinamiktir.
Sâlik ve tâlib, zâhirî sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken teveccüh ve murakabede de kusur etmemelidir ki, vefa, sadâkat ve sebata esip gelen meltemlerden mahrum kalmasın.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmânî nazar ve teveccühünün bazen umumî, bazen de hususî olduğunu daha önce hatırlatmıştık.
Ne var ki O, her şeyde esbâbı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebî, bazen bir velî ve bazen bir üstadı perde yapabilir; yapar, hediye ve behiyyelerini onların eliyle bu kabil muhtaç ve muntazırlara sunar.
Böyle bir muamele O’nun tarafından nebîye, velîye ve üstada bir taltif işaretlemesi sayılmasının yanında, bazen de sâil ve tâlib için bir imtihan vesilesi olabilir.
Ancak bütün bu verip almalarda nazar ve teveccüh Hakk’a olmalıdır.
Bu arada şayet zâhirî esbâbın eli öpülecekse, o da yine sırf bir vasıta olma mülâhazasıyla öpülmelidir.
Aslında işin arkasından gaflet edilmeden o el her zaman öpülmelidir; zira ona ihtiram, onun eliyle bize ulaşan mârifet, mevhibe, nazar ve teveccühe, dolayısıyla da bütün nimetlerin, inâyetlerin, riâyetlerin kaynağına bir ihtiramdır.

Türkçemizde, “Müridden hizmet, mürşidden nefes”, “Dede himmet, oğul gayret”, “Teveccüh et, teveccüh bul”… türünden söylenmiş çok güzel sözler vardır ki, bunların hemen hepsi aynı mülâhazaya râcidirler.
Zâhirî esbâb kendi çerçevesinde, Hazreti “Müsebbibü’l-Esbâb”da kendi müessiriyetinde kabul edildikten sonra, ne nebîye, ne meleğe, ne de herhangi bir hak dostuna saygı nazarı ve ihtiram teveccühünün zararı olmasa gerek; zarar esbâba tesir-i hakikî vermede, halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte ve terzîk gibi ilâhî ef’âli canlı-cansız sebeplere taksimdedir.

Bizim tevhid telâkkimize göre, makro âlemden normo âleme, ondan da mikro âleme kadar meydana gelen bütün değişim ve dönüşümler O’nun teveccühünden, bütün görülüp gözetilmeler de O’nun her şeye nazarındandır.
Her zaman şahit olduğumuz bu muttasıl ve muhît tecellî ve bu tecellî ile varlığın mâhiyetinde görüp temâşâ ettiğimiz mütemâdî tebeddül, tegayyür, elvân u eşkâl bütünüyle O’nun teveccühünün âsârıdır.
Eşya ve hâdiselere bu şekilde nazar ve teveccüh bir “hüdâ”, mülâhazalarımızın onların zatlarına bağlı kalması ise bir “hevâ”dır.
Gözü Hakk’ın eserlerinde, gönlü onların ötesindeki -tabiî herkesin ilim ve yakînine göre- ef’âl, esmâ, sıfât ve hatta Zât mülâhazasında olan basîretli bir sâlik, oturur kalkar “ اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الرِّضَا بَعْدَ الْقَضَا وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ – Allah’ım, Senden kazâna rıza, ölüm ötesinde rahat bir hayat ve cemâlini temâşâ lezzeti istiyorum.” sözlerini mırıldanır ve bu vuslat yolunun her sabah ve her akşamını âdeta bir vuslat demine çevirir.

Aslında, böyleleri neye nazar ederlerse etsinler, bakıp gördükleri nesneleri cismâniyet darlıkları içinde değil, “hakikat-i nefsü’l-emriye”lerine göre müşâhede ederler.
Aksine, Hakk’a teveccühü yamuk-yumuk, eşyaya bakışları da maddiyâtları itibarıyla olan vech bilmez yüzsüzler hiçbir şeyi doğru göremez ve doğru değerlendiremez; zira, Hak nezdinde yüzü olmayanda -basîret mânâsında- göz de olmaz; gözü olmayanlar nazar bilmez, nazar bilmeyenlere de nazar edilmez.
Her şeye, hususiyle de insan mâhiyetine ve insan sîmasına basîretle bakabilenlerdir ki, bu aynalarda her zaman ilâhî isimleri temâşâ eder, Müsemmâ-yı Akdes mârifetine dalar; latîfe-i rabbâniyenin gözüyle sıfât-ı sübhâniyeyi müşahedeye koşar, çok defa dehşetlere kapılır, sırrın temâşâ ufkundan öteleri, ötelerin de ötelerini seyir iştiyakıyla şahlanır ve sürekli kalak ve heyman arası gel-gitler yaşarlar.

Bütün peygamberlerin, hususiyle de Sultan-ı Enbiyâ (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz’in O’na nazar ve teveccühünde iki durum söz konusudur: Nebî (aleyhi efdalü’s-salevâti ve ekmelü’t-tahiyyât), misyonu ve o aşkın mârifet ufku itibarıyla O’na bütün kevn ü mekânların Rabbi olarak bakar, bütün varlık ve hâdiseleri bu engin mülâhazaya bağlı olarak değerlendirir; kâinat kitabının okuyup anlayan bir mütalâacısı, bir baştan bir başa bu âlem sarayının serrehberi, eşya ve hâdiseler meşherinin/meşherlerinin bülendâvâz bir dellâlı, kulluk hakikatinin en hâlis temsilcisi, ebedî saadet yolunun yanıltmayan rehnümâsı… olma gibi küllî ve umumî nazarının yanında, Efendimiz’in kendi hususiyetinden kaynaklanan özel istekleri, kimsede görünmeyen farklı arzu ve talepleri de vardır ki, buna da O’nun, -Hazreti Vâhid ü Ehad’in nazar ve teveccühüne mukabele-i kâmile ve müvâcehe-i tâmmesi mahfuz- cüz’î ve hususî, fakat ekstra istimdatları nazarıyla bakabiliriz.

Ayrıca, O’nun bu tür Hakk’a nazar ve teveccühleriyle beraber bütün cin ve inse, hatta bütün varlığa karşı, aldığını tevzi etme, muamele gördüğü gibi muamelede bulunma mânâsına küllî ve umumî bir rahmet, şefkat, inâyet ve riâyet teveccühleri de vardır ki, bazen -Allah’ın izniyle- kömürü elmasa, taşı-toprağı altına ve taştan daha katı yürekleri de balmumuna çevirebilir.
Hatta, kibir, zulüm, bakış zaviyesindeki inhiraf ve atalarını taklitle körelmiş vicdanları birkaç dakikalık huzur insibağıyla sahâbî ufkuna yükseltebilir ve böyle bir kutlu buluşmaya kadar yerlerde sürüm sürüm sürünen canlı cenazeleri ruhlarında serî bir metamorfoz geçirmişçesine kâmil insanlar semasının üveykleri hâline getirebilir.

Ulemâ-i amilîn ü muhlasîn ve evliyâ-ı kamilînin de, Hakk’ın halifeleri ve O’nun da vârisleri olmaları itibarıyla, Hakk’a bakışları tam, teveccühleri muhlisâne ve ihatalı, arkalarındakilere nazarları da -biavnillâh- müessirdir.
Bunlar, gönüllere nüfuz etme, ruhları yönlendirme ve Hakk’ın müsaadesiyle bazı tabiatları değiştirip dönüştürme mevzuunda icraât-ı sübhâniyenin birer perdedarı mesabesindedirler ki, tasavvufta “nazar” dendiğinde de işte böyle bir teveccüh anlaşılmaktadır.

Onlar bakarken yukarı âlemlere de, aşağı âlemlere de gözleriyle değil basîretleriyle bakarlar.
Göz ancak, şu cevher u araz, şu elvân u eşkâl âlemini görebilir.
Basîret ise, mülkle beraber melekûta, mâverâ-i tabiata ve hakikate nazırdır.
Zira o, melekûtun ilk rasathanesi sayılan “lâtîfe-i rabbâniye” gibi zâhir ve bâtının iltisak noktası ve Cenâb-ı Hakk’ın da nazargâhı sayılan fuâdın görmesidir.
İnsan kendi nihâî ufkunu ancak o rasathaneden temâşâ edebilir; ilâhî feyiz sağanakları boşalınca oraya boşalır; Hazret-i Müşâhid-i Ezelî’nin insanlarla olan muamelesi de oranın mâmur veya harâbe olmasına göre cereyan eder.
Bu itibarla, her zaman insanın nazarı O’nda, gönlü de O’na tam müteveccih ve mütemâdî bir bekleyiş içinde olmalıdır ki, hep lâl ü güher yağsın o beyt-i Huda’ya ötelerden.

Enbiyâ ve hakikî evliyânın bakışları, teveccühleri böyledir; onlar ilâhî feyizlerin ümmet ve müntesiplerine sirâyetleri adına da birer nuranî vasıta mesâbesindedirler.
Sadece nazar değil, el tutmak, sohbetinde bulunmak, onun atmosferini paylaşmak birer sirâyet vesilesidir.
Bütün tasavvuf yollarında nazara önem verilmekle beraber, Mevlevî ve Melâmîlerde onun daha özel bir yeri vardır.
Bunlar arasında, nazarı seyrin bir rüknü görenler de olmuştur ki, onlara göre tâlib veya sâlik, üstad ya da mürşidin bir nazarıyla -biiznillâh- cezb u incizab ufkuna yükselir ve çok uzun seyr ü sülûklara vâbeste rûhânî mesafeleri birden kat’eder ki buna “nazar-ı hâkanî” derler.

Sofîler arasında nazarı, mürîd, tâlib veya sâlikin ayağını basacağı yere kilitleyip (nazar ber kadem) kendisini dağınıklığa götürecek ağyâra karşı bütün bütün kapanma şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Bence bu, biraz da “nazar-kadem” ufkuna ulaşmış müntehîlere has bir durumdur.
Umumun Cenâb-ı Hakk’a nazar ve teveccühü ise, herkesin istidat ve kabiliyeti ölçüsünde, esmâ ve sıfât ufku itibarıyla O’nun tasarruf ve icraâtını kavramaya çalışma, aczini, fakrını idrak etme, nisbeten de her zaman vicdanında duyup hissettiği bir istinat ve istimdat noktası arama hissiyle O’na dayanma, O’ndan medet isteme, böyle bir bakış ve teveccühe lütfedilen mevhibeleri şükranla karşılama, şevk ile “mezîd” avlama şeklinde gerçekleşmektedir ki, böyle bir nazar herkese açık olmanın yanında âlâyiş ve gösterişten uzak bulunması itibarıyla da daha emin görülmektedir.

Sübuhât-ı Vech

Cenâb-ı Hakk’ın, ârifân kalbinden bütün mâsivâullahı (Allah’tan gayri her şeyi) silip-süpürüp setretme sadedinde -bîkem u keyf- o müteâl varlığını onların o temizlerden temiz gönüllerine duyurma murad-ı sübhânîsine bağlı tecelli eden ve bütün beşerî ihsaslar, ihtisaslar ufkunu kuşatan Zâtî bir nur ve ziya tufanıdır sübuhât-ı vech.
“Vech” kelimesiyle Zât-ı Bârî’nin kastedilmesi açısından ona, esmâ ve sıfât-ı sübhâniye nurlarını da ihata eden “envâr-ı Zât” diyenler de olmuştur ki, böyle perdesiz, hâilsiz ve min vechin hicabsız bu Zâtî nurlar karşısında, ârifin iç ihtisasları ufkunda “ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ – O’nun Zât’ı müstesna her şey hâlik ve mütelâşîdir.” (Kasas, 28/88) hakikati zuhur eder gibi olur da bütün mâsivâ, hatta esmâ dahi tamamen silinir gider ve ârif-i billâh, böyle bir şuaât karşısında kendini hayret ve hayret üstü değişik ahvâl içinde bulur.

Sofiyeye göre, bütün eşyâ ve hâdiseler (hakâik-ı eşyâ) esmâ-i ilâhiyenin tecellilerinden ibarettir.
Varlığın esası sayılan esmâ-i ilâhiyenin yanında bir de Zât-ı Ulûhiyet’i tenzîhe delâlet eden isimler vardır ki, bunlar, Hazreti Zât’ın icraâtına karşı birer hicab mahiyetindedirler.
Sofîlerin: “Zât-ı Ulûhiyet’i müşahedeye mâni yetmiş veya yedi yüz perde vardır; eğer bu izzet ve azamet perdeleri bir an açılıverse, envâr-ı Zât’ın tecellisiyle her şey silinir gider; ortada ne arz kalır ne semâ, ne isim ne de O’ndan başka bir müsemmâ.” sözleri min vechin bu hakikati ifade eder ki, bu da ehadiyet-i Zât tecelli edince -bazıları buna vâhidiyet tecellisi demişler- mümkinâtın da, onların taayyünlerinin de bütün bütün gaybûbeti demektir.

İşte böyle zevkî ve hâlî olarak, envâr-ı Zât’ın tecellisine mazhar olan ârifler, çok defa bütün kevn ü mekânların ziya-ı Hak’la kuşatılması ihtisaslarını -bunda mizaç ve meşreplerin tesirini de unutmamak icap eder- ya “ لاَ مَوْجُودَ إِلاَّ هُوَ” veya “ لاَ مَشْهُودَ إِلاَّ هُوَ ” sözleriyle seslendirmiş ve mâsivâullah’ın bir zıll-i zâil olduğuna hükmetmişlerdir.

Aslında, bütün varlık O’nun ziya-ı vücudundan, bütün şuûn u harekât O’nun esmâ-i sübhâniyesinden, umum keyfiyât ve hususiyetler de O’nun ilim, irade ve kudret… gibi sıfât-ı sübhâniyesindendir.
Herkesin anlayacağı bir dille ifade edecek olursak; bütün varlık ve hâdiseler, arkalarındaki sıfât-ı ilâhiye ve Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerinden ibarettir.
Her ârif-i billâh, -yerinde arz etmeyi düşünürüm- seviye ve donanımına göre Esmâ-i Hüsnâ’nın çehresinde Müsemmâ-i Akdes’i okur; sıfât-ı sübhâniye vesâyetinde O’nu Zât’ına uygun tanımaya çalışır; hâl ü zevk ufku itibarıyla envâr-ı Zât’ı müşahede zevkine ulaşmışsa o muhît ziya ile kuşatılır; hayretten dehşete, dehşetten kalaka, kalaktan heymâna yürür/yürütülür de nefsi dahil artık ağyâr adına hiçbir şeyi duymaz ve hissetmez olur.
Hatta duyup hissetme elinde olsa da kat’iyen böyle bir arzu ve teşebbüste bulunmaz.
Onun gözleri hep sırrının ufkunda ve latîfe-i rabbâniye’nin dur dediği yerdedir.
Bu iradî midir, gayr-i iradî mi; yoksa bir semere-i cezb ve lütf-u incizab mıdır; “ مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ – Tatmayan bilmez”, bilenler de söylemez.
Zâten akl u fikrin sükût edip birkaç adım geriye çekildiği böyle bir noktada dilin söyleyeceği fazla bir şey de olamaz.
Aslında eğer haddini biliyorsa, kalbin arkasına geçer ve sükût murakabesine dalar.

Bu makam, cemal ve kemâl-i mutlak sahibi Zât’ın izzet ve azametiyle kendini ifade ve işhad makamı olduğundan ya bütün bütün diller lâl kesilir veya mazmunlar, mefhumlar ilâhî heybet ve ululuğun tesiriyle kalıp değiştirerek remizlere, işaretlere ve îmâlara dönüşürler.
Bazen bu îmâ ve işaretler beraberlerinde bir kısım iltibaslar da getirirler ki, çok defa bunlar avam halk için birer fitne ve ibtilâ vesilesi olagelmişlerdir.
Ne var ki, Zât-ı Baht’ın şiddet-i zuhur, azamet ve ihatasından dolayı his ve idrak dünyamızda varlığın silinip gitmesi başka, eşyâ ve hâdiselerin bütün bütün yok olması daha başkadır.

Bazı muhakkıkîn, ârifin ihsas ufku itibarıyla kâinât ve içindekilerin duyulup hissedilmediği veya tamamen nazardan silinip gittiği böyle bir hâli, bir nesnenin fenâ bulup gaybûbet etmesi ve aslıyla-faslıyla mütelâşî olması mânâlarına gelen “ıstılâm” sözcüğüyle seslendirmişlerdir ki, konuyla alâkalı genel mülâhazalara uygun düştüğü söylenebilir.
Biraz daha açacak olursak, ârif-i billâh, cemal ufkunda kemâlin, kemâl şahikasında da cemalin tecellileriyle hayret üstü hayret ve dehşet üstü dehşetle mest olduğu bazı ahvâlde, bir inâyet-i hâssa ile -ki buna “hucub-u inâyet” demişlerdir- ferâiz-i diniyesini yerine getireceği süre zarfında ubûdiyet mülâhazasıyla kendine gelir; seviyesini aksettiren bir derinlikte vazifesini eda eder; sonra da yeniden hususî ihtisaslarına bağlı o ıstılâm hâliyle envâr-ı Zât’ın tecelli ufkuna yönelir ve orada bir kere daha erir gider.

Hucub-u inâyet, Hazret-i Zât’ın izzetine, azametine, her şeyi muhît bulunmasına ve hiçbir nesneye taayyün hakkı vermemesine mukabil; tıpkı, kudret ve iradenin, aklın zâhirî nazarında hasîs işlere taalluku uygun düşmediğinden sebeplerin birer perde olarak vaz’edilmesi gibi, müntehî bir sâlikin iç ihtisasları yanında, din ü diyaneti adına bazen esmâ ve sıfât ufkuna döndürülerek ihsaslarının diliyle ona, ubûdiyet veya ubûdetin hiçbir zaman zimmetten düşmediğini-düşmeyeceğini hatırlatmak için, celâlin kuşatan tecellileri içinde bir cemal ve ehadiyet teveccühüdür.
Aynı zamanda böyle bir teveccüh, mümkine mümkince bir soluk aldırma ve cem’ içinde onun ruhuna fark’ı da duyurma mânâsına gelmektedir.
Böylece ârif, bir yandan sübuhât-ı vech’in kâhir şuaâtı karşısında sekr, mahv, fenâ ve ıstılâm’la nefsi dahil her şeye karşı tamamen kapanıp, Mezkûr-u Mutlak alâkasıyla zikri, Mâbûd-u Mutlak münasebetiyle ibadeti, Vücûd-u Mutlak ziyasıyla zıllî vücudu hissedemeyerek hâlî bir vuslat yaşarken, diğer yandan da hucub-u inâyet ile yer yer kendini ubûdet çağlayanlarına salar, ” إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ“le soluklanır ve hep kul olduğunun şuuruyla oturur kalkar.

Seyahatlerini mişkât-i nübüvvetin ziyasına bağlayamayan/bağlayamamış olan bir kısım hak yolcuları bazen bu gibi ahvâlde ittihad ve imtizaç mânâlarına gelebilecek sözler söylemiş olabilirler.
Bunların temel akideleri sünnet çerçevesinde ve usûlüddin prensiplerine de uygun ise, biz onları hâle mağlup olmuş kabul eder ve haklarında hüsn-ü zanda bulunuruz.
Yok, bazı mutasavvıfînin yaptığı gibi böyle bir anlayışı akîde olarak kabulleniyor ya da o mülâhazaya bağlı felsefe yapıyorlar ise, bunların da hayatta bulunanlarına Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ)’nın yolunu göstermeye çalışır; ölüp gitmiş bulunanları da Allah’a havale ederiz.

Bence, hucub-u inâyet’in ifade ettiği/edeceği mânâlardan biri de işte budur; kısmen dahi olsa, onunla, biraz da temâdîden kaynaklanan iltibaslar önlenmiş olur; sâlik, yer yer kendi kendine: “O Rab, ben ise abdim, O Hâlık, ben ise mahlûkum, O Kâdir, ben bir âciz, o Ganî, ben de bir muhtac u fakirim..
varlığım O’nun ziya-i vücudundan, hayatım O’nun hayat tecellisinden, benim ve başkalarının devam-ı vücudları da O’nun kayyûmiyetindendir.” der ve fark’ı vurgular.
Sekr, mahv ve ıstılâm hâllerinde bazen böyle bir temyiz kaybolsa da her zaman “sahv” hâlinde o hep bunları mırıldanır.

Aslında seyr u sülûk-i rûhânîlerini “usûlüddin” çerçevesine bağlı sürdürenler, sübuhât-ı vech ziyasıyla her şeyi min vechin mahcûb görseler de, konumları icabı bir hayret, hatta heymân yaşayabirler; ama, sükûtlarıyla olsun temkinde kusur etmemeye gayret gösterir; farkına vardıklarında da iltibasa açık ifadelerini tashih eder ve başkalarının değişik vartalara düşmelerine meydan vermemeye çalışırlar.

Hazret-i Mevlânâ bir rubâîsinde:

دَرْ بَاغِ هَزَار شَاهَدْ مَهْ رو بُود،
كُولهْا وُ بَنَفْشَهايِ مُشكِين بُو بود،
وَ آنْ آبِ ذَرّه ذَرّه كِه أَنْدَر جُو بود
آنْ جُملَه بَهَانَه بُود، اُو خُود اُو بُود

– Bağda binlerce ayyüzlü güzel var; güller var, misk kokulu menekşeler var, dereler içinde coşkun coşkun akıp giden sular var.
Bütün bunların hepsi zatında birer bahane; âlemde yalnız O, yalnız O var.” iltibasa açık gibi görünen -aslında öyle olmadığı da söylenebilir- ifadelerini bir başka rubâîsinde, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde şöyle seslendirir:

آنى كِه وُجُودُ و عَدَمَت اُوسْت هَمَه،
سَرْمَايَي شَادِي وُ غَامَت اُوسْت هَمَه،
تُو دِيده نَدَارِي كِه بَدُو دَرْ نَكْرِي
وَرْنَي زِسَرَتْ تَا قَدَمَتْ اُوسْت هَمَه

– Ey insan sen öyle bir yaratıksın ki, varlığın da yokluğun da hep O’dur.
Sevincin de gamın da sermayesi hep O’dur.
Ama sende görecek göz yok ki, bakıp da O’nu, O’nun yaratma gücünü ve ortaya koyduğu eserleri göresin.
Senin varlığında O’nun sanatı, O’nun kudreti müşahede edilmektedir.” der, bütün iltibas ve sû-i tevil kapılarını kapar.

Sübuhât-ı vech karşısında duyulup hissedilen mahv u fenâ veya ıstılâm’ın, yerinde şâyân-ı takdir bir kısım sonuçları olduğu gibi mahzurlu ve hatarlı neticelerinin olması da çok defa kaçınılmazdır: Bu seviyedeki ârif-i billâhın, tamamen Allah’a müteveccih bulunduğundan -şer’î muvazeneyi koruma şartıyla- bütün mâsivâyı tâlî, hatta tâlînin de tâlîsi görmesi, her şeyi Hak tecellilerinden ibaret sayıp zâhir u bâtınıyla O’nun ziya ve nurlarının bütün varlığı kuşattığını duyması takdire şâyân görülebilir.
Şuursuzca sekr ve mahv u fenâ hissiyle nâsezâ, nâbecâ sözler söylemesi, şathiyyât ve hezliyât türünden lâkırdılar etmesi ise memnu, tehlikeli ve idlâl edicidir.
Bu itibarla, şer’î ölçüleri şuuraltı müktesebât hâline getirememiş kimselerde mahv u fenâ veya sekr bazen sebeb-i haybet ve hüsran olabilir.

Sâlik, hemen her menzilde Allah’a karşı derin bir alâka duyma, O’na muhabbet ve aşk u şevkle yönelmenin yanında her zaman temkin peşinde olmalı; insan, kâinât ve bütün eşyâyı O’ndan bilmeli; Kadîm olanla muhdesi (sonradan olmuş) birbirine karıştırmamalı; âbid-Mâbûd vahdeti, Hâlık-mahlûk ayniyeti mülâhazalarını, sevip perestiş ettiği Zât’a karşı saygısızlık ve kendi hesabına da bir sapıklık saymalı, hep temkinle oturup kalkmaya çalışmalı ve sürekli mehâfet ve mehâbet soluklamalıdır.

Bazı ârifîn, sübuhât-ı vech veya envâr-ı Zât’ın tecelli ufkunu ve böyle bir tecelliye mazhariyet neticesinde kalbde hâsıl olan ıstılâm hâlini seyr u sülûk-i rûhânîde zirveler üstü zirve kabul etmişlerdir.
Tavârık, bevâdî, tavâli’, levâmi’, levâih… gibi tecelliler ise -bunların hepsi aynı mânâya gelir- sâlikin durumu açısından mebde’den müntehâya doğru yükseldikçe değişen, aynı mânâdaki teşvik sürprizlerinin unvanlarıdır; daha çok da tefekkür, tezekkür, tedebbür yolcularına âfâkî ve enfüsî deliller yoluyla ifâza edilen lem’alardır ve yoldakilere de birer teşvik primi mahiyetindedirler.
Bunlarla yol doğru görülür, yürüme iştiyakı artar, hedef sezilir; ama, Hazreti Matlûb, Hazreti Maksûd vicdanen tam bilinemez.
Bu bilinme kemmiyet, keyfiyet ölçüsünde bir bilinme değildir; zira Zât-ı Bârî nâkâbil-i idraktir ve tariflere girmeme mânâsında da müteâldir.
Bir hak dostu:

“Tarife gelir mi hiç Mevlâ
Tarife gitmemektir evlâ.”

der ki, Sünnî düşüncede esas olan işte budur.

Sübuhât-ı vech veya envâr-ı Zât’ın zuhûru ise, yukarıdaki cemalî tecellilerden çok farklı öyle bir ziya tufanıdır ki, böyle bir mazhariyetle kuşatılan ârif-i billâh, nefsi dahil mâsivâ adına hiçbir şeyi göremez olur; hatta ehadiyet-i Zât’ın muhît ve mütemâdî şuaâtı karşısında esmâ ve sıfâtın envârını dahi hissedemez hâle gelir.
Dahası bunlardan bazı müstağrak ruhlar ilim mertebesindeki temyiz ve taayyünü bile duymaz olurlar da ezelle alâkalı “ كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ – Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” Peygamber beyanına, lâyezâli de katma mülâhazasıyla, “ اَلآنَ كَمَا كَانَ” ilavesinde bulunarak hâllerinin ifadesi bütün bütün hakâik-i eşyayı göremez hâle gelirler ve Câmî gibi her şeye “hayâl” deyiverirler.

Ne var ki, bu hâl bazılarında temâdî eder de bunlar mahv u sekr ve ıstılâm hâllerini hakikat; bizim idrak ufkumuza giren şeyleri de tasavvurlarımızın ve tahayyüllerimizin ürünü olarak görürler.
Bunların bazılarında da “berkî tecelli” denen türden muvakkat envâr-ı Zât tufanı yaşandıktan sonra yeniden âlem-i fark’a dönmeler olur; olur da onlar, içinde bulundukları iç ihtisaslar atmosferinden sıyrılır ve zahirî ihsaslar dünyasına avdet ederler.
Böyleleri sübuhât-ı vechin kuşatan şuaları karşısında tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ruh-u şeriatla her zaman temkin soluklar ve teyakkuz içinde bulunmaya çalışırlar.
Bunun aksine, tabiatları mizan-ı şeriatla bütünleşememiş ve şuuraltları da diyanetin kontrolünde olmayanlar ise Zât-ı Bârî’yi de idrak alanları içinde mütalâa etme vartasına düşüverirler.
Böyle bir durumda da had aşılmış, mutlak takyid edilmiş, muhît de muhît olduğu aynı anda muhât kabul edilmiş olur.

Oysaki, Sahib-i şeriat bizim düşünce alanımızı ef’âl, âsâr ve esmâ âlemiyle sınırlandırarak, bizleri “Zât-ı Baht” hakkında düşünmekten menetmiştir.

İster Zât-ı Hakk’ın envâr-ı muhîtası, ister berkî tecelli; bunlar, kalbî ve ruhî hayat kahramanlarına, Cenâb-ı Hakk’ın özel birer teveccühü ve rûhâniyet-i Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’nın (Aleyhissalâtü vesselâmu mil’e’l-ardı ve mil’e’s-semâvât) vesâyeti altında varlık ve hâdiselerin perde arkasına muttali olanlara, muttali olup havâss-ı zâhire ve bâtıneleri ile bütün fâniyât ü zâilâttan sarf-ı nazar edenlere vücud, kıdem, bekâ, vahdâniyet ve muhâlefetün li’l-havâdis Sultanına, tabir-i diğerle “Kâbe-i Rubûbiyet”e bir yönelme çağrısıdır.

Böyle bir mazhariyet, şart-ı âdî planında ârifin teveccühüne bir iltifat mukabelesi olabileceği gibi, O’nun fazlî bir surette bazı müstaid ruhlara özel bir nazarı da sayılabilir.
Bir başka yaklaşımla böyle bir teveccüh, fıtrat-ı asliyesini koruyup inkişaf ettirme cehdi içinde bulunanlara bir Zât-ı Baht iştiyakı uyarma tecellisi ve ârife de bir mârifet armağanıdır.

Aslında tâlib, sâlik veya ârif, ne zaman bu noktaya ulaşma azm ü kararı içinde bulunmuşsa, Hazreti Vehhâb da onu, değişik sürprizlerle ödüllendirmiş, ödüllendirip tehzîbe muvaffak kılarak arındırmış; iç ve dışını hürmet ve huşûuyla süsleyerek haremgâh-ı sübhâniyesine kabule hazırlamış; hıllet sırlarını ruhuna duyurarak, yönelmesi gerekli olan mutlak mihrabı göstermiş; kalbî uzlet duygusuyla onun ruhunda tevhid-i kıble hissini bilemiş; tebeddülle de onu kalbî ve ruhî hayat ufkuna yükseltmiş; böylece sürekli vuslat gölgelerinde dolaştırarak letâifine hakikî vuslat neşvesini duyurup üns billâh’a namzet hâle getirmiş; sonra da, sırrına sırr-ı Zât’ını ihsas ederek gönlünü “Hazîratü’l-Kuds” mülâhazalarıyla taçlandırıp sübuhât-ı vechiyle de bütün vuslat rüyalarını gerçekleştirmiştir.
Bu suretle o, her şeyden elini eteğini çekerek bütün benliğiyle Hakk’a yönelmiş, Zât-ı Bârî de nur-u vechiyle ona gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ekstra teveccühlerde bulunmuştur.

Bu mülâhazayı Şems-i Sivasî ne hoş ifade eder:

“Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan,
Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan.”

Vâridât ve Mevhibe

Bağış, ihsan, hak vergisi ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına gelen mevhibe; kalbe gelen, içe doğan ve insanın gönlüne tulû eden vârid -biz bunu daha ziyade çoğul olarak “vâridât” şeklinde kullanırız- tasavvufçulara göre, yoldakilere Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü, bir iltifatı, bir atiyyesi ve bazı ahvâlde hususi bir tenvir ve irşadıdır ki, buna, hak yolcularının her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmeleri için zaman zaman onların iç dünyalarında tecellî eden “envâr-ı sıfât” veya “envâr-ı esmâ” demek de mümkündür.

Başta peygamberân-ı izâm, sonra bütün evliyâ, asfiyâ hatta bir kısım küçük veliler dahi yerinde bu kabîl vâridâta mazhar olabilirler.
Ne var ki, enbiyâ-i izâma vârid olan bu tür vâridâtın, ilham olsun, vahy-i gayr-i metlüv olsun, Allah’tan geldiği kat’îdir; nefis ve şeytanın karışması, karıştırması da asla söz konusu değildir; bu itibarla da, bağlayıcıdır ve hüccettir.
Nebilerin dışındakilere gelince onlar, böyle bir teminatı hâiz olmadıklarından ilham, mevhibe ve vâridâtlarının muteber sayılması, Kitap ve Sünnet mizanlarıyla tartılıp test edilmelerine bağlanmıştır.
Ayrıca, bu kabîl mevhibe ve vâridlerin ilzam edici ve bağlayıcı bir yanı da yoktur.

Lügat itibarıyla mevhibe ve vâridât arasında, yukarıda da işaret edildiği gibi açık bir fark bulunmasına rağmen, sofiye bunları çok defa aynı anlamda kullanmış ve her ikisiyle de, içe doğan ve kalbe gelen ilham esintilerini kastetmişlerdir.
Gerçi, bazen bu kelimelerle insan derûnunda beliren sevinç-hüzün, inşirah-inkisar ve kabz u bast hislerinin kastedildiği de olmuştur; ama, çoğunluğun görüşü, onların yukarıdaki yorumlar çerçevesinde, teemmülsüz ve insan iradesine iktiran etmeyen ilâhî esintiler anlamına geldiği istikametindedir.
Evet, mevhibe de, vâridât da, göz ve kulakların tavassutu söz konusu olmadan, Hakk’ın mükerrem kullarının kalbine atılan öyle bir ilâhî armağan ve Hak teveccühüdür ki, hiçbir zaman onu akıl, mantık ve muhakeme ile kavramak mümkün değildir.

Böyle bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçer; bazen de ciddi bir im’an-ı nazar ve kararlı bir konsantrasyonu takip eder; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusudur.
Ancak bir kudsî hadiste, şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek

“ مَنْ تَقَرَّبَ إلَيَّ شِبْراً تَقَرَّبْتُ إلَيْهِ ذِرَاعاً – Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulmaktadır ki, bu da Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır.
“Müridden gayret, mürşidden nefes.” sözü farklı bir dairede buna iyi bir örnek; “Virdin inkıtaı, vâridin kesilmesine sebeptir.” beyanı ise Hak’la münasebetlerimizde kulak ardı edemeyeceğimiz ciddi bir tenbihtir.
Evet, yağmur duası rahmetin gelmesine vesile olduğu gibi vird ü zikir de bârân-ı vâridâtın en önemli sebeplerinden sayılmıştır; evet, “Çocuk ağlamazsa meme vermezler.” kabîlinden, insan da âh u enîn etmezse gök kapıları ona açılmaz.
İnsanların Hakk’a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O’na karşı saygılarının gereği ve amelde muhlis olmanın da iktizasıdır.
Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhibe ve vâridlerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerek…

Allah’tan gelen bütün mevhibe ve vâridler hep ekstra lütuf dalga boyludur; ama, “Herkesin istidadına vâbestedir âsar-ı feyzi/Ebr-i nisandan sadef dürdâne, ef’î semm kapar.” (Anonim) fehvâsınca Kelâm sıfat-ı sübhâniyesinden gelen vâridler de, ister mütemâdî esintiler şeklinde olsun, ister tecellî-i berkî suretinde, şahısların donanım farklılığına, ihlâs ve samimiyet derinliklerine göre değişik şekilde zuhur ederler.

Vâridât ve mevhibe bazen hiç beklenmedik bir anda ansızın kalbe geliverir.
İfade edeceğini ifade eder ve sonra da zâil olur.
Bazen de sâlikin, üzerinde durduğu, sürekli meşgul olduğu herhangi bir hususla alâkalı, değişik sinyal ve emareler eşliğinde belirir.
İster öyle-ister böyle, Şer’-i şerife muvafık her vârid, bir mâide-i semâviye, bir ilâhî armağan, bir irşaddır ve mutlaka temkinle değerlendirilmeli ve hafife de alınmamalıdır.

Aslında, Allah, kullarını iyi-kötü, güzel-çirkin, tatlı-acı, sevinç-keder, inkıbaz-inşirah… gibi konularda önceden bir kısım vâridlerle haberdar eder, belli bir üslupla onları teyakkuza çağırır; konum ve sorumluluklarına göre onlara bazen şahısları adına, bazen de çevreleri hesabına sinyaller verir, gönüllerini uyarır; kazasına karşı atâsına sığınma yollarını gösterir ve anlayanları atâsıyla mükâfatlandırarak onların şükran hislerini şahlandırır; dahası bazen böylelerine ferdî ve içtimaî problemlerinin çözümüyle alâkalı alternatif formüller ilham ederek içinde bulundukları sıkıntılardan sıyrılma yollarını gösterir, basiretli kullarını “cebr-i lütfî” selâmet sahillerine sevk eder.
Bazen de mükerrem ibadına bu kabîl sürpriz vâridâtıyla huzurunu duyurur ve her zaman onları görüp gözettiği ihsasında bulunur.

Ne var ki, bazen, yoldakilerin gönlüne bu tür ilham esintilerinin yanında değişik şeytanî ve nefsânî vâridlerin (ilkaât-ı şeytaniye) zuhur ettiği de olur ki, henüz akı-karayı birbirinden tefrik edemeyen veya sapı-samanı birbirine karıştıran mübtedîler için bu durum çok tehlikelidir.
Böyleleri çok defa plâstize bir kısım şeytanî nefesleri rahmânî soluklar sanabilirler.

Hakiki insan olmayı harikulâdeliklerde gören, herkesten farklı ve fâik görünme gibi lüksleri bulunan çocuk-meşrep kimseler ekseriya bu kabîl şeylere açık olduklarından, hatta bazıları itibarıyla hırslı bir beklenti içinde bulunduklarından, şeytan, böylelerine bir-iki doğruya yakın ilkaâtı birer yem olarak kullanmak suretiyle, yüzlerce bâtılı hak gösterebilir ve ömür boyu böylelerini değişik yalanları arkasından koşturabilir.
Bu konuda aldanmamanın biricik yolu, Sâhib-i risâletin vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan, keramet ve zevk-i rûhânî dahi olsa Hakk’a kullukta fevkalâde beklentilere girmemekten geçer.

Bazıları, ilâhî vârid ve melekî mevhibeleri, -vahyin bidâyetinde Efendimiz’de görüldüğü gibi- beraberinde bir üşüme ve titreme hâlinin hâsıl olacağı ve onu da rûhânî bir haz ve itminanın takip edeceği; aksine şeytanî vâridlerin de, her zaman bir şaşkınlık, bir telaş ve bir aşağılık hissiyle sonuçlanacağı şeklinde, bunları bir kısım emarelere bağlamış iseler de, bunun her zaman böyle cereyan edeceğini söylemek çok zordur.
Bu itibarla da bize, Allah’la münasebetlerimizi hiçbir zaman bu kabîl mazhariyetlere bağlamamak, kulluğumuza mukabil O’na karşı alacaklılar gibi davranmamak, aksine derin bir ubûdiyet şuuruyla hemen her zaman verecekliler gibi hareket etmek; hayatımızı Kitap-Sünnet çerçevesinde sürdürmeyi O’nun bize en büyük mevhibe ve vâridi saymak ve fevkalâdeden zuhûrât yerine, Hak rızasını esas almak düşer.

Aslında, esmâ ve sıfât-ı sübhâniyeden esip gelen her vârid, bizde vefa ve samimiyet duygusunu pekiştirmeye mâtuf özel bir iltifat, bir teveccüh ve bir tenbih mânâsınadır.
Böyle bir iltifat ve teveccühle hak yolcusu bütün bütün O’na yönelir, sadece O’nu diler ve O’nun hoşnutluğunu arar ki, bir mânâda ilâhî mevhibe ve vâridlerin yaptığı da/yapacağı da işte budur: Her vârid, beklenmedik bir anda sürprizler yaparak kalbe vürûd eder.
Fâniyât u zâilâta karşı âdeta ism-i Kahhâr tecellîsi gösterir; bütün mâsivâullahı siler, süpürür, götürür.
Bu esnada ruh bazen sekr yaşasa da, çok defa kendini bir inşirah ve itminan içinde hisseder.
Kulluk arzusuyla daha bir şahlanır; derken bu türden vâridât çağlayanlarıyla ubûdiyet tavırları arasında salih daireler oluşur ve hak yolcusu mevhibe sağanaklarıyla âdeta sırılsıklam hâle gelir.

Vâridâtın bu türden vürûdu yanında bir de “envâr-ı sıfât” tecellîsi şeklinde zuhûru vardır ki, yer yer sâlikin kalbiyle beraber kalıbını da nurlandırır ve bu münevver yolcuyu beşerî darlıklardan çıkararak melekî enginliklere ulaştırır; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” kenziyle onu, aczi içinde bir muktedir, fakrına rağmen de bir ganî kılarak Hakk’ı gösteren bir mir’ât-ı mücellâ hâline getirir.
Böyle bir vâridâtı başka vâridler takip eder; Allah onun ilim ve idrak ufkunu genişleterek ibadet ü taat azmini biler..
masiyetlere karşı sarsılmaz bir mukavemet bahşeder..
belâ ve musibetlerin hem mahiyet hem de akıbetlerini göstererek dayanma gücünü artırır..
ruhundaki aceleciliğine karşı, her neticenin bir vakt-i merhûnu olduğunu ilhamla da iradesi üzerinde yoğunlaşmasını sağlar..
ve bütün fâniyât u zâilâtın gerçek mahiyetlerini irâe etmek suretiyle gönlünü tamamen bâkiyât u sâlihâta yönlendirir.
İşte böyle bir sâlik, Hakk’ın cemalini müşahede arzusunda dahi olsa, buraya gelirken O’nun emir ve iradesiyle geldiği gibi, buradan giderken de, burada ikamet ettiği sürece de “bilâkaydüşart” O’na teslim olur; hüküm ve kazasını rıza ile karşılar ve hayatının hemen her saniyesini, her salisesini içine doğan o envâr-ı sıfâtla hep pürnur yaşar: Aydınlanmış aklıyla âlem-i mülk ve âlem-i şehâdeti doğru okur, doğru yorumlar ve sürekli O’na yürür; tasaffî etmiş kalbiyle âlem-i melekûtu temâşâ eder, rûhânîlerle atbaşı hâline gelir; sır ufkuyla bütün eşyânın verâsına yönelir, esrâr-ı ulûhiyeti avlamaya çalışır ve meleklerin “hay-hû”yunu duyar gibi olur.

Böyle bir “münevverü’l-kalb ve’l-akl”, Allah’la münasebetlerindeki tamamiyetin yanında, karşısına çıkan değişik problemleri de -biiznillâh- rahatlıkla çözer; atmosferine girenlerin ruhlarına kolaylıkla nüfuz eder ve her zaman çevresindekilerin gönüllerini mârifet ve muhabbetle coşturabilir…

İşte bu kabîl bir envâr-ı sıfât ve şuûn sayesindedir ki, o atmosferin üveykleri sayılan âriflerin kalbi birer mârifet çağlayanına dönüşür; muhiblerin ruhlarından feyiz ve bereket fışkırır, muhakkikîn-i hükemâ, esrâr-ı ilâhiyenin tercümanı hâline gelir; hüşyar gönüllere mükâşefe, müşâhede ufukları açılır ve esmâ-i ilâhiyenin arkasındaki hakâik ayan-beyan ortaya çıkar.

Bazıları, bu envâr-ı vârideyi, ziyâ-i nübüvvetin müstaid ruhlarda tulûu ve şurûku gibi görmüş; bütün mevhibeleri o menba-ı nur’a müteveccih bulunmaya bağlamış, ellerinden geldiğince hep ona karşı teveccüh-ü tam içinde bulunmuş ve herhangi bir haylûlete meydan vermemeye çalışmışlardır.
Onların semâ-i risâletin Güneşi’ne karşı, bizim gibi düz insanların da o Şems’e nisbeten kamer mesabesindeki evliyâ ve asfiyâya karşı hassas, açık, saygılı ve önyargısız bulunmamız gerekir ki, o envâr-ı vârideye mazhar olabilelim.

Büyük ölçüde nübüvvet vâridâtı sayılan bu envârdan daha güçlü, daha nâfiz bir nur yoktur.
Hâtem-i divan-ı nübüvvetin ziyâsına gelince o, bütün envâr-ı nübüvvetin biricik kaynağı ve hepsinin önünde, hepsinden de akdemdir.
O, Hak nazarında ve misyonu itibarıyla bir dürr-ü yektâ olduğu gibi, kemâlâtıyla da bir ferd-i ferîddir.
Zatıyla hilkat ağacının nüvesi O, misyonuyla varlığın ille-i gâiyesi O, Allah nezdindeki yeriyle makam-ı mahbûbiyetin sahibi O ve hullet/hıllet mertebesinin sultanı da O’dur.
O’dur cemâliyle karanlıkları yırtan biricik ziyâ..
O’dur kemâliyle “kab-ı kavseyni ev ednâ” ufkunun üveyki.
O’nun irşadıyla gözler açılmış ve ak-kara birbirinden seçilmiş; O’nun mesajlarıyla varlığın perde arkası sırları ayan olmuş; O’nun bişâretleriyle insanlığın hafakanları dinmiş ve gönülleri oturaklaşmıştır.

Biz, hepimiz Hakk’ı kendine has münezzehiyeti ve mübecceliyetiyle O’nun sayesinde tanıdık; O’nun sayesinde Yaratan’ı sevmeyi ve dostluğuna koşmayı öğrendik.
Biz ne hakiki muhabbeti bilir, ne de gerçek hulleti anlardık; O’nun neşrettiği nurlar sayesindedir ki, sevip sevilmenin, dost olup dostça davranmanın ne demek olduğunu anladık…

Hullet

Hullet, içten samimi bir dostluk; hıllet ise, bir musâdaka ve kardeşliktir.
Hullet’i, bir şeyin eczâsı içine nüfuz ederek onun mâhiyetini değiştirme, içten ve dıştan onu kuşatarak başkalaştırıp ikinci bir tabiata ulaştırma şeklinde de yorumlamışlardır.
Her zaman itminan ufuklu yaşayan Hazreti İbrahim, ruhundaki hullet özüne Cenâb-ı Hak’tan fevkalâde tecellîler sayesinde, değişik istihâleler geçirerek duyguları, düşünceleri, himmeti, gayreti, sözü ve sohbetiyle kemâlâtının ufkuna erişmiş ve zamanla da farklı bir tabiatın sesi-soluğu hâline gelmiştir.
Öyle ki, artık o oturup kalkıp her yerde Hakk’ı ilan etmekte, Hak da ona “Halîlim” demektedir.

Hullet’in insan kalbindeki bu tür nüfuz ve tesirine mukabil, muhabbet ise, “latîfe-i rabbâniye”nin gözbebeği de sayılan “süveydaü’l-kalb” veya “habbetü’l-kalb”i bütün bütün kuşatıp ona kendi boyasını çalması, onu kendi şîvesiyle konuşturmasıdır ki; muhabbetle harekete geçmiş ve aşkla inleyen böyle bir kalbde mâsivâ (O’ndan başka her şey) adına hiçbir şey kalmaz; bütün başka alâka ve irtibatlar bir bir silinir gider ve sadece O duyulur, O hissedilir, O düşünülür ve O söylenir.

Öz ve icmal itibarıyla hullet, Hazreti İbrahim’in mâhiyetine emanet edilmiş bir cevherdir.
Bu ona, Hak’la münasebeti açısından önceden bahşedilmiş ilk mevhibe ve ruhundaki meknî sadâkate rahmanî bir utûfettir..
ve böyle bir utûfet kendinden sonra gelenlere muktedâ-bih olmanın da âdeta bir remzidir.
Ancak, umumî mânâdaki bu engin hullet münasebeti -O’nun varidâtı ve mevâhibi mahfuz- Hazreti Muhibb u Mahbub’da (sav) aşk ve muhabbet şeklinde tecellî etmiştir ki, bu da, aşkın bir mârifet ve gönülden bir ülfet ve ünsiyet sahibine hususî bir teveccüh demektir.

Hullet, saf bir sadâkat ve sadâkatte bir tat, bir şîvedir.
Muhabbet ise, bir aşk u iştiyak ve bir ihtiraktır.
Onun için hullette şevk u şükür birkaç adım önde; hüzün ise, şöyle-böyle bir iki kadem daha geridedir.
Yani, hullet erbabında şevk u şükür galip olmasına karşılık, muhabbet ehlinde her zaman zikr u fikir ve hüzn-ü dâim söz konusudur.
Ne latîf tecellîdir ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) her zamanki hâli de böyle ümit ve recâ televvünlü, niyaz ve tazarru eksenli bir hüzn-ü dâimdi.

Allah Resûlü, hullet’i aşk u iştiyaka inkılâp etmiş bir mahbub u muhibdi ve böyle bir pâyeye mazhariyetinin de farkındaydı.
“Bî kem u keyf” sevildiğini biliyor ve “bî hadd ü hisab” sürekli sevgiyle soluklanıyordu.
Ne bir mansıp ne de vuslat talebi..
Mâbud’unu bildiği için ibadet ediyor, imanını mârifetle derinleştiriyor, daha engin bilmeler adına hep “hel min mezîd” kulvarlarında koşuyor ve mârifetinin çağlayanlara dönüşmesi ölçüsünde de garazsız, ivazsız, hâlisâne bir muhabbetle, hem de vuslat hesaplarına girmeden, ciddi bir ubûdiyet temkiniyle O’nu can u gönülden seviyordu.
Cenâb-ı Hakk’ı bu çerçevede ve O’nun ululuğuna yakışır şekilde sevmek, O’na âşık olmak ve o uğurda her zaman iştiyakla soluklanmak, o en güçlü iradeye Allah’ın fevkalâdeden bir teveccühü, pâyeler üstü bir pâyesiydi ve bu sâyede O, bu yüce mansıbın biricik kahramanıydı.
Hullet’e kendi samimiyetinin boyasını çalan ve insan özündeki o derin dostluğu aşk u şevkle taçlandıran da yine O olmuştu (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû mil’el-ardı ve mil’es-semâvât).

Hullet’in yüce bir mazhariyet olduğunda şüphe yoktur; Hakk’ın sadık bendelerine ılgıt ılgıt esip gelen bütün ülfetler, ünsiyetler, sekîneler, itminanlar hullet örgüsünden birer nakış, ilâhî aşk u iştiyaktan da birer kıvılcımdır.
Dahası bütün bunlara terettüp eden rûhânî zevkler de, o mansıba teveccühün küllî-cüz’î bir tezahürü ve gönül yamaçlarının da bir esintisidir.
Muhabbet ise, o örgünün temel atkısı, o kıvılcımın yatağı ve kaynağı sayılan kordur.
Gerçi, ef’âl-i ilâhiye ağrazla mâlûl değildir; ama, yine de “Hilkat-i kâinatın en parlak mânevî hikmeti muhabbettir.” diyebiliriz: Evet, îcâd silsilesi, Yaratan’ın kendi sanatlarını görme istek ve muhabbetiyle harekete geçmiş, sonuçta da o zincirleme gelişmeler Hazreti Muhibb u Mahbub’u netice vermiştir.

Hullet, özündeki ülfet ve ünsiyet unsurlarıyla, büyük-küçük bütün varlık mâbeyninde rûhânî bir imtizaç vesilesi ve îtilaf vasıtası mesabesindedir.
Bu itibarla, hullet kahramanı sayılan Hazreti Halîl, kendinden sonra gelenlere bu hususiyetiyle hem bir örnek, hem muktedâ-bih, hem de gönülleri belli noktada toplayabilen câmi bir zattır.
Kur’ân-ı Kerim onun bu özelliğini: “ اِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماً – Seni insanlara serkâr ve imam yapacağım.” (Bakara sûresi, 2/124) iltifatkâr ifadeleriyle ortaya kor.
Evet o, dinin özünde ve ruhunda bütün haleflerine imamdır.
Ondaki o öz ve ruhun tafsil ve inkişafı ise, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel ü ekrem, hakikî insan-ı kâmil Hazreti Habibullah’la gerçekleşmiştir.

Hazreti Halîl, hayat-ı seniyyelerinin de şehadetiyle, nazar ufkunun doyma bilmeyen bir itminan tâlibidir.
Hazreti Muhibb u Mahbub ise, “ فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ – Son derece kuvvetli o Hükümdar’ın, hak ve dürüstlük otağında yerlerini alırlar.” (Kamer sûresi, 54/55) fehvâsınca, hulf ü hilâfa kapalı ve zeval ihtimali bulunmayan bir sadâkat otağının kadem sultanıdır.
O, kademi nazarına ulaşmış öyle bir müşâhid-i nuranîdir ki, sadece tasavvurları, tahayyülleri ve nazar-ı temâşâlarıyla değil, künhü nâkabil-i idrak ve ” مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ” mazmununca gözlerin görmediği/göremeyeceği, kulakların işitmediği/işitemeyeceği ve nazar ufkunu aşkın öyle şâhikalarda pervaz etmiştir de, ne evvel gelenler ermiştir o devlete, ne de melekûtun üveykleri erişmiştir bu rif’ate…

Nazar-ı vusûl, bi’l-asâle Hazreti Halîl’in mazhariyeti; kadem-i vusûl ise, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdalu’t-tahiyyât ve ekmelü’t-teslîmât) pâyesidir.
Ne var ki, sahib-i kadem, sahib-i nazar’ın ufkunda “ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ – Sen de onlara, yürüdükleri bu yolda iktida et.” (En’âm sûresi, 6/90) mefhumunca, min vechin ona/onlara uyar.
Tıpkı sultanın, raiyyetinden birinin hanesinde, “ صَاحِبُ الدَّارِ أَوْلَى بِاْلإِمَامَةِ – Ev sahibinin imam olması daha uygundur.” deyip tenezzülen onun iş’âr ve işaretleriyle hareket etmesi gibi…

Bir diğer mânâda halîl, dostunun esrar atmosferine giren ve onun muhabbetini kalbinin bütün derinliklerinde hisseden tam bir enîs ve vefalı bir elîf demektir.
Hiç kuşkusuz bu ölçüde bir vefa ve sadâkate çok az insan muvaffak olmuştur.
Şüphesiz bunların başında da, taayyündeki hususiyeti ve durduğu noktada başında bulunduğu kaynak itibarıyla Hazreti İbrahim gelir.
Halîlü’r-Rahmân, hullet unvan-ı celîlini, işte o fevkalâde sadâkati, ” وَاِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى – Ve o çok vefalı İbrahim.” (Necm sûresi, 53/37) ile müseccel vefası, emre itaatteki inceliği kavrama hassasiyeti, her platformda gürül gürül hakka daveti ve tevhidi haykırması, kalbinin yanında aklını, mantığını, muhakemesini bu çağrının emrine vermesi, başına gelen onca devâhîyi tevekkül, teslimiyet ve tefvîz üstü bir ruh hâletiyle karşılaması; evet o, mütemerritlerden mütemerrit muhatapları karşısında hakkı ilan ederken, bütün kalbiyle onların umum zâhir ve bâtın hislerine seslenmesi; gülerek nâr-ı Nemrud’a yürümesi; tenezzühe çıkıyor gibi yurdundan-yuvasından ayrılıp yâd ellere düşmesi; Rabbi emrettiği için sevgili eşini insiz-cinsiz bir vadiye bırakması, bırakıp arkasına dahi bakmadan çekip gitmesi; hilm ü silm âbidesi semere-i fuâdını ve aydınlık bir gelecek adına Hakk’ın muradı o hususî evladını “ فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ – Baba oğul Allah’ın emrine teslim olup da İbrahim onu, şakağı üzerine yere yıktığında…” (Sâffât sûresi, 37/103) âyetinin sarahatiyle Hakk’ın emrine teslimiyet ve inkıyâdı; varını yoğunu kimseyi tefrik etmeden herkese infakı; hâsılı, ilâhî ahlâkla tam tahalluk edip, geçmiş bütün enbiyânın medâr-ı fahrı olabilecek bir ufka ulaşması, “وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي اْلآخِرِينَ – Gelecek nesiller arasında hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ sûresi, 26/84) mazmununca Müslümanlar nezdinde hep bir yâd-ı cemîl olarak anılması ve arkadan gelenler arasında da dualarla yâd edilmesi bakımından hullet’in en parlak simasıdır.
Aslında o, seçkinlerden bir seçkin hüviyetiyle seleflerinin bir semere-i nuraniyesi ve haleflerinin de -hususiyle de Sultanu’r-Rusül’ün- münevver bir çekirdeği olması açısından farklı bir konumu hâizdi ve ona göre de mükemmel bir duruşu vardı.
Rabbi ona: “Can u gönülden Hakk’a teslim ol (veya özünü Allah’a teslim et).” deyince o da hemen “Ben Rabbü’l-âlemîn’e teslim oldum.” deyivermişti.
(Bakara sûresi, 2/131) Bu peygamberâne teslimiyet ve inkıyâd onda bir öz ve ruh, İnsanlığın İftihar Tablosu’nda bir şecere-i mübareke, ümmet-i Muhammed’e de bir maiyyet semeresi ve mâidesiydi.
Bu son hususu Kur’ân şöyle işaretler: “ فَاِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ ِللهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ – Eğer (müşrikler İslâm konusunda) seninle tartışmaya girerlerse de ki: Ben bütün benliğimle Allah’a teslim oldum.
Bana tabi olanlar da tam teslim olup inkıyad ettiler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/20)

Hullet’in ana unsurları, herhangi bir kurbet kahramanının zâhir ve bâtın letâif ve havâssına nüfuz edince, onu eşyâ ve hâdiseler hakkında parça parça görüp düşünmekten kurtarır; ihsasları, ihtisasları, iç mülâhazaları, mantıkî yorum ve değerlendirmeleriyle tevhid ufkuna ulaştırır; aklı, zihni, hissi, şuuru, kalbi ve sırrıyla -zaviye farklılığı mahfuz- her şeyi birden müşâhede zirvesine yükseltir ve ona havâss-ı zâhir ve bâtının icmâî tarassutlarıyla çok buutlu, çok renkli ama tevhid şîveli, tevhid desenli neler ve neler temâşâ ettirir.

Hullet mesleğinde yol alan her ârif, varlığa Hazreti İbrahim ufkundan bakar; onun vilâyet yörüngesinde seyahat eder.
İşin özündeki hullet ruhunu inkişaf ettirebildiği ölçüde o da o âna kadar parça parça gibi görülen umum varlığı bir bütün olarak duyar, damlaları derya şeklinde müşâhede eder; her şeyi âli bir manzaradan mahrûtî temâşâya alıyormuşçasına iç içe intizamlı ve birbiriyle sımsıkı irtibatlı olarak her şeyin aynı mânâyı seslendirdiğini, aynı hakikate göndermede bulunduğunu, nizam, intizam ve ahenk diliyle bütün bir kâinatın “Allahu Ehad” dediğini duyar ve bu küllî ve icmâî şehadetle kendinden geçer.

Böyle bir ârifin, bakış ve duyuşlarında sıfât-ı sübhâniye tecellîleri nümâyan ve nazarı da rahmânîdir; o, herkese ve her şeye karşı sımsıcaktır.
Her nesneyi âdeta kendinden bir parça bilir, onu şefkatle okşar, herkesi bağrına basar, bir kardeş gibi koklar; âlemin niyet, düşünce, kanaat ve yorumlarıyla alâkalı mülâhazalarını, gizli-açık her şeyi bilen “Allâmü’l-guyûb”a bırakır ve bir Mevlânâ edasıyla herkese “gel gel” eder; münasebetsiz bir muameleye maruz kalınca da “eyvallah!” der, ellerini göğsüne bağlar.
Zira o, rahmetin vüs’atiyle münasip diyeceğimiz hullet ufkunda seyahat eden sadık bir Hak halifesi, eli bütün varlığın üzerinde bir sıfât-ı sübhâniye aynası, muamelelerinde ilâhî esmânın şuurlu bir meclâsı ve letâifinin farklı menfezlerinden, iki gözün bir görmesi gibi, her şeyi farklı derinlikleriyle tek gören nazarı câmi bir mutarassıddır.

Hullet vilâyeti, vilâyetlerin zirvesidir.
Gerçi Allah’a yakın olmanın bir sınırı yoktur, zira O sınırsızdır.
Ne var ki, her ferdin tabiat ve donanımı icabı bir “arş-ı kemâlât”ı vardır ve bu, o sâlik ya da ârif için mecburi bir serhad oluşturur.
Bu itibarla, hullet vilâyetinde hak yolcusu, yedinci kat semâya ulaşsa yine de onun bir sınırı var demektir.
Meğer ki, Cenâb-ı Mennân’ın, Rabbü’l-âlemîn unvanıyla, Sahib-i Fazilet, Sahib-i Vesile ve Sahib-i Makam-ı Mahmud’a özel teşrifatı nev’inden ekstra bir lütfu olsun, olmuştur da..
ve O, mekânı lâmekân olacağı, mübarek cismi cân olacağı, bütün pinhanların da ayân olacağı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, orada ne arz u semâ vardır, ne de oraya bir melek ve rûhânî uğramıştır.

Cenâb-ı Hak her nebîyi farklı bir hususiyetle mümtaz kılmış ve bu imtiyazla nazara vermiştir: Hazreti Adem bir safiyy, Nuh Nebî ise bir neciyy, Hazreti İbrahim hulletle mümtaz bir halîl, Hazreti Musa apaçık bir kelîm, Hazreti İsa ise ruh ile serfiraz bir rûhullahtır.
Bu yüce evsâf yanında Efendimiz’e takdir buyurulan pâye ise “Habîbullah” unvan-ı celîli olmuştur.
Miraçta Allah Resûlü, her nebîyi, makamının remzi bir semâda Allah’la münasebet içinde bulur ve Hazreti Musa’yı altıncı kat semâda, Hazreti İbrahim’i yedinci tabakada ziyaret eder.
Kendisi ise yürür sonların sonuna; ulaşır rûhânîler burcuna ve melekten merhaba görür..
“kab-ı kavseyni ev ednâ” iklimine erer..
“bî huruf u lafz u savt” özel bir vahiyle şereflendirilir..
inkişaf etmiş letâifinin mercekleriyle görünmezleri temâşâ eder, duyulmazları duyar, bilinmezleri bilir ve “Cennetü’l-Me’vâ”yı aşarak “Sidretü’l-Müntehâ”ya ulaşır; ulaşır ve bütün yükselmelere de, kurbetlere de son noktayı koyar.

Ne var ki O, yürüdüğü bu yolu kendi vilâyetinin gölgesinde, arkasından gidenlere hep açık tutar; maiyyete terettüp eden lütuflardan herkesin istifade etmesi için de -kaynağı Hak’tan- her zaman cömert davranır.

Ondandır bugün vilâyet plânında duyulup hissedilen hulletler ve o hulletin bir izdüşümüdür mü’minler arasındaki musâdaka (karşılıklı sadâkat teâtisi), ihâ, ülfet tavrı ve ünsiyet muamelesi şeklinde tezahür eden hılletler ve Kur’ân hizmetkârlarına ilâhî bir mevhibe saydığımız İbrahimî üslûp.
Bediüzzaman, hulletten doğan böyle bir musâdaka ve kardeşliği çok gerekli görür ve millet-i hanîfiyeden olmanın bir hususiyeti sayar: “Mesleğimiz halîliye olduğu için meşrebimiz hıllettir.
Hıllet ise, en yakın dost, en fedâkâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmayı iktiza eder.
Bu hılletin üssü’l-esası samimi ihlâstır.
Samimi ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder ve derin bir çukura düşer.” Ona göre bu düşüş, iflâh etmeyen bir zeyğ ve zımnî bir dalâlettir.

Bölüm Başlıkları

Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (1)
Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)
Vâsıl (1)
Vâsıl (2)
Huşû ve Hürmet
Sır ufku ve ötesi
Hak, hakikat ve ötesi
Allah ve Ulûhiyet Hakikati
Fizik ötesi âlemler
Levh-i Mahfuz ve Berisi
Taayyünât ve Berisi
Sıfât-ı Sübhaniye
Esmâ-i Hüsnâ
Bir uzun seyahati noktalarken
Ârif
Kayyûmiyyet
Kanaat
Tebettül
Huzur
Hazîretü’l-Kuds
Feth-i Karîb, Feth-i Mübîn ve Feth-i Mutlak
Hakikat-i Ahmediye
Hakikat-i Muhammediye
Taayyün-ü Sânî, A’yân-ı Sâniye
Himmet
Sır, Hafâ ve Ahfâ

Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (1)

Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlukatın solukları sayısınca.
İlâhî isimlere mazhariyet, yolcuların lütfî donanımları, onlara özel teveccühler, hizmet-i lâhikaya önceden iltifatlar, bu yolda çizgi belirleyici önemli esaslar..
hedefin Hak rızası olduğunda şüphe yok..
en büyük vesile O’nu bilip tanımak ve irşad unvanıyla başkalarına da duyurup tanıtmak.
İstidatların değişik olmasından, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü yol-yöntem ve sistem var; muhkemât testli yol-yöntem ve sistem.
Bu sistemleri kullanarak bu yollarda seyahat edenlerin hemen hepsi O’na yürüyor.
Seferler bazen farklı noktalarda başlıyor; ama, misafirlik aynı şekilde gelişiyor ve yolculuk da gidip aynı atmosferin bir bucağında son buluyor.

Her yolcunun serhaddi, onun arş-ı kemalâtıyla mukayyet.
Bütün yolcuların hareket noktaları tıpkı meydan, rıhtım, liman ve rampalar türünden birbirinden farklı olduğu gibi, aşılan menzil, ulaşılan alan, yakalanan ufuk, geçirilen ahvâl ve ikamet edilen makam hep aynı arsada gerçekleşse de, her biri ayrı bir ufukta rengârenk ve Cennet yamaçları gibi de değişik desenlerle bezeli..
bu iç içe, üst üste, yan yana, inişli-çıkışlı, geniş-dar, dümdüz-engebeli yollarda değişik yürüyüş tarzları ve farklı yürüme üslûpları var.
İbtidâlar-intihâlar sayılmayacak kadar çok; ama öz itibarıyla da aralarında herhangi bir münâfât yok.
Bir yolcuya göre müntehâ sayılan bir nokta bir diğerine göre mücerret talebe bağlı mebde gibi bir şey.
Yollarda, yürüdüğünü zanneden, çok koşmuş ama hiç mesafe alamamış yorgun yolzedeler de var.
Tabiî bunların yanında, uzay-zaman üstü ufuklarda dolaşan, ötelere azmetmiş seyyahların sayısı da az değil.

Aslında, eller sımsıkı “hablü’l-metin”de (kopmayan ipte), gözler ve gönüller de Kitap ve Sünnet’in muhkemâtında olduktan sonra, yollar hep Hakk’a uzanmakta ve yolcular da birer hak yolcusu.
Konuma göre duruş ve yollarda farklı üslûplarla yürüyüş, dinin ruhundaki vüs’at ve yüsürden, içtihada açık alanların genişlik ve müsamahaya mübtenî olmasından, farklı isimlerin değişik tecellîlerinden ve istidatların tenevvüünden kaynaklanmaktadır.
Ne olursa olsun, yolcuların hepsi O’na yürümektedir ve “hak yolcusu” tabiri de yollardaki bu seyyahların umumî unvanıdır.
Fakir, bazen nüansları gözettiğim oldu/oluyor.
Bazen de bunları nazar-ı itibara almayarak O’na yürüyen herkese hak yolcusu demede beis görmedim/görmüyorum.

Her Hakk’a yürüyene, inancının enginliği, islâmî anlayışının rasâneti, ihsan şuurunun derinliği, düşünce ufkunun zenginliği, vicdanının vüs’ati, zâhir-bâtın bütün havâssının kusursuz vazife görmesi, melekât-ı akliye ve ruhiyesini tam değerlendirebilmesi, seyr-i ruhanîsinde yükselebilme kapasitesine sahip olması, yürümeye “âlem-i halk”tan başlaması veya seyahatini “âlem-i emr”e bağlı götürmesi, safveti, samimiyeti, ihlâsı, azmi, kararlılığı ve Hakk’a karşı vefası itibarıyla birer ayrı isim verip her yolculuk türünü o unvanla yad etmek yerine –ki ben şahsen bunun pratik bir faydası olmadığı kanaatindeyim– mübtedî ve müntehînin izâfîliği mahfuz pek çok farklı kulvarlarda seyahat eden bu yolcuları tâlib, mürîd, sâlik, vâsıl başlıkları altında hulâsa etmenin daha uygun olacağını düşünüyorum.
Ayrıca, hak yolcusunu bu birbirinden ayrı ama mutlaka birbiriyle irtibatlı unvanlarla arz ederken, tâlib için söz konusu olmasa da mârifet ufukları itibarıyla –derece farklılıkları mahfuz– mürîd, sâlik ve vâsıl unvanları yerine bazen “ârif” kelimesini kullandığımız da oldu/olacaktır.

Şimdi isterseniz, her biri değişik hususiyetleri aksettiren hak yolcusu ile alâkalı bu unvanları birer birer hecelemeye çalışalım:

Tâlib: İsteyen, arzu eden, bilgi, mârifet veya başka herhangi bir şeyi elde etmeye çalışana denir ki, daha çok ilim, mârifet ve hakikat… gibi hususların mebâdîlerini öğrenmeye müteveccih ve bu çerçevede gayret içinde bulunan, takip ettiği şeyleri elde edebileceği azmiyle oturup kalkan mübtedî hak yolcusu demektir.
İşin başlangıcında bulunması itibarıyla, bu seviyedeki bir mübtedî yolcu bazılarınca küçük görülebilir; aslında mesele hiç de öyle değildir; zira sonraki bütün oluşumlar ve mazhariyetler, tâlibdeki böyle bir talebe bağlı meydana gelmekte ve o çekirdeğe bağlı filizlenip inkişaf etmektedir.
Hz.Cüneyd, talebin çok önemli olduğunu ifade sadedinde مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ “Talep eden, talebinde ciddî olan istediğini elde eder.”[1] buyurur ki, bu söz zamanla halk arasında umumî bir düstur hâlini almıştır.

Sofîler, tâlib kelimesini, tasavvuf mesleğine intisap eden, bir mürşidden el alan ve bir üstadın rehberliğine giren mânâsında kullanmışlardır ki, hak yolcularına mahsus dört özel unvanın ilkidir.
Ne var ki, bazen tâlib, iradesinin hakkını verince birdenbire değişip mürîde inkılâp eder; sonra yürür sâlik ufkuna ulaşır ve Hakk’ın inayetiyle yükselir vuslat rüyaları görmeye başlar.
Bazen de o, talebin dar ufkunda sıkışır kalır ve sürekli yol yorgunluğu yaşamasına rağmen asla mesafe alamadığı da olur.
Zaten her önüne gelen de hemen tâlib olarak kabul edilmez ya; her şeyin bir âdâb ve erkânı olduğu gibi tâlib kabul edilebilmenin de kendine göre yolu-yöntemi vardır.
Her namzet, hareketleri, genel tavırları, karakterinin böyle bir yolculuğa müsait olup olmayışı itibarıyla bir kâmil mürşid ve üstad tarafından usûlünce test edilir.
Müsait görülürse, “Tut üstadın elinden, yürü Hakk’a!” denir.
Böyle bir tevcihten sonra o artık bir tâlib ve aynı zamanda bir mürîd namzedidir.
Yürür mürşidin rehberliğinde gönlüne açılan dünyalara..
ve pervaz eder istidadına yol veren şâhikalarda.
Ne var ki, her şey hemen bununla da bitmez; tutunduğu ele –vasıtalık mülâhazasıyla– sımsıkı sarılması, girdiği yolda kararlı yürümesi, mesleğine can u gönülden bağlanması ve elindeki Hakk’ın esmâsını temâşâ edeceği o aynayı kırmaması; kırmaması ve bir nîm-nigâh ile hep O’na bakması gerekir.
Muhammed Ali Hilmi Dede, tâlibe ait mülâhazalarını yukarıdaki çerçeveye yakın şöyle ifade eder:

Tâlib olan tutar mürşid elini,
Hakk’a verir ol dem can u dilini;
Tığ-ı bend ile bağlar mürîd belini;
Mürşidin bendini tutmak sezâdır.

Evet, tâlib, tâlib-i feyz-i Hudâ ise her zaman durması gerekli olan yerde durmalı, âşık-ı nur-i Hudâ da sürekli O’na müteveccih bulunmalıdır ki, onun talebi gerçek talep olsun ve Hazreti Murad’dan da teveccühler görsün.
Hazreti Maksud u Murad yolunda iradesinin hakkını eda etmeye azmetmiş mürîde düşen de işte böyle bir duruş ve böyle bir teveccühtür.

Mürîd: Dileyen ve irade eden mânâlarıyla karşılığını vermeye çalıştığımız bir kelime..
sofilerce o, el tutan, birine intisap eden, mânevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir mürşid-i kâmil ve üstada teslim olup inkıyat eden hak yolcusunun unvanıdır ki –Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde temas edilmişti[2]– henüz sülûk yoluna girmemiş/girememiş dervişler hakkında kullanılan bir tabirdir..
ve bu unvan altında ulaşılan mertebelerin ilki de “fenâ fişşeyh” mertebesidir.

Muhyiddin İbn Arabî, mürîdi, kendi hesabına bakma, görme ve dilemeden tecerrüd etmiş, Allah’a müteveccih sâlik şeklinde tarif eder ki, bunlar erbâbı arasında bilinenden çok farklı şeylerdir.
Ona göre hakikî mürîd, iradesini Allah’tan bilir; arzu ve temayüllerini de O’nun meşîetinin aksi sayar; başka bütün dilemeleri ve istemeleri ise tamamen izafî görür.
Bu görüş ve duyuş şayet bir hâl ve zevk meselesi ise, ona kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur; öyle değilse, burada “Usûlüddin” ulemâsının söyleyeceği bazı şeyler olabilir… Hz. Muhyiddin gibi düşünen zatlar, ulûm ve maarif konusunda “irade” deyip bir bakıma her şeyi insanî meyelâna bağlasalar da, ilâhî meşîetin söz konusu olduğu yerde hemen her zaman târik-i iradeyi tebcil ederler.
Aslında bu kabîl şeylerdeki mütebâyin beyanlar biraz da zevk u şuhûd kaynaklıdır ve şahıstan şahısa, mizaçtan mizaca, hâlden hâle bir kısım farklılıklar arz edebilirler…

Mürîd, kime intisap ederse etsin asıl muradı, herkesin de maksudu ve matlubu olan Allah’tır.
Ancak her mürîdin aynı olmadığı ve seyahatini farklı bir yörüngede sürdürdüğü de bir gerçektir: Mürîd vardır ki –buna “mutlak mürîd” derler– hiçbir hususta üstad ve mürşidine itiraz etmez, muhalefet sayılacak tavırlarda bulunmaz ve onun her dediğini hemen kabul eder, söylediği sözlere başka kapılarda delil aramaz.
Mürîd de vardır ki, bu ölçüde hassas davranmasa da zâhir u bâtınıyla üstadının emrine tâbi olur ve artık farklı yol ve yöntem arama lüzumu hissetmez.
Böyle birine de “mecâzen mürîd” demişlerdir.
–Ona da mürîd denilecekse– bir mürîd de vardır ki, mürşidine zâhiren muvafakat içinde görünse de, onun gıyabında ve iç mülâhazalarında sürekli ona karşı muhalefet soluklar, farklı hareket etmede beis görmez ve hemen her zaman gelgitler yaşar.
Sofiye böyleleri için de, dönek mânâsına “mürted” kelimesini yakıştırmışlardır.

Mürîdde aranan en önemli vasıflar sıdk, emanet, istikamet… gibi mukarrabînde bulunan sıfatlardır.
Bir mürîd için doğru olma, doğru düşünme ve arz u semaca her zaman emniyetle yâd edilme, açık-kapalı her hâliyle çevresine güven telkin etme; bunların yanında iradesinin hakkını yerine getirip tam bir azim ve azimet insanı olma… gibi hususiyetler de onun önemli vasıflarından sayılagelmiştir.

Mürîd, henüz mebdede bir hak yolcusu olsa da, bir sülûk eri hassasiyetiyle her zaman şer’î kıstaslara saygılı, mârufa riayetkâr olmalı ve münkerden de olabildiğine uzak durmalıdır.
Ezkaza bir münkeri irtikâp ya da bir mârufu terk ettiğinde de, Allah’ın sevmediği bir fiil ve bir davranışın isini-pasını üzerinde fazla taşımama, günah ve hatalara hakk-ı hayat tanımama mülâhazasıyla hemen bir tevbe, inâbe ve evbe kurnasının altına koşmalı; bir an evvel, kalb ve ruhunda yaralar açan o virüs ve o lekelerden mutlaka arınmalıdır.

Ayrıca, Hak yolunda olan ve her an O’nun rızasını arayan böyle bir yolcu, elinden geldiğince gönlünü o biricik Matlub’a bağlamalı; kesben olmasa da kalben mal-menâl düşüncesini, makam-mansıp sevdasını; hatta rahat etme arzusunu, mâsivâ muhabbet ve alâkasını gönlünden söküp atmalı; dahası, olma ile olmamayı, belli şeylere mazhariyetle onlardan mahrumiyeti, kazanma ile kaybetmeyi, gelenle gelmeyeni, kalanla gideni, kabulle reddi bir bilmeli ve ruh dünyasında bütün bu zıtları müsavî tutmaya çalışmalıdır.

Müntehâsı, harfiyen Rabbin iradesine uyup O’nun muradında erimek olan mürîdlik, mebdede de muallim ve üstada tam tebaiyetten geçer.
Mürîdin, şer’-i şerif dairesinde yapılan tekliflere, “Bu niçin böyle?” demeden itaat etmesi, tavsiye edilen şeyleri hemen yerine getirmesi, üzerine aldığı evrâd ü ezkârı asla aksatmaması devamlılığa terettüp eden teveccüh ve iltifatlar açısından fevkalâde önemlidir..
ve aslında bunlar, Kitap ve Sünnet’e ittiba etme mevzuunda birer bileme, hazırlama ve onun hassasiyetini artırma ameliyeleri mesabesindedir.
Üstadına veya mürşidine bağlılıkta iradesinin hakkını milimi milimine yerine getiren bir hak yolcusunun, Hakk’ın emir ve yasakları karşısında da ne denli duyarlı olacağı açıktır; elverir ki, aynayı güneşin yerine koymasın, vesile ve vasıtayı da gaye gibi görmesin…

Mürîdin, Allah karşısındaki tavrı, kendine ve diğer insanlara bakışı ve değerlendirmesi; ilâhî mevhibe, vâridât ve nimetler hakkındaki yorum, tevil ve takdirleri de fevkalâde önemlidir.
Her şeyden evvel, o kendini herkesin dûnunda görmeli, böyle bir tespiti dayanaksız bırakmamak için de, nefsi hakkında tevsi-i tahkikat üzere tevsi-i tahkikat yapıyor gibi yanlışlarını derinlemesine gözden geçirmeli; gözüne ilişen kusur, hata ve günahlarını, gönlünde yeni işlenmiş gibi hep dipdiri ve canlı duymaya çalışmalı; her an, her saat, her gün kendisiyle meşgul olmalı ve başkalarının yakasından mutlaka elini çekmelidir.
Varsa kendinde, gözüne, kulağına ilişen bir kısım meziyetleri, –müzekkâ olmadığından– onları da istidraç olabileceği mülâhazasıyla titreyerek karşılamalı; en büyük hizmetlerinden en içten ibadetlerine, en tahammülfersâ çilelerinden en zahmetli seyr u sülûk denemelerine kadar hiçbir hareket ve faaliyetinde ne kendinde bir şey görmeli ne de fevkalâdeden beklentilere girmelidir.
Başından aşağıya sağanak sağanak boşalan –şayet boşalıyorsa– lütufları, “Değildir bu bana lâyık bu eltâf / Bana bu lütf ile ihsan nedendir.” (M.
Lütfî) deyip her türlü mazhariyeti, ibtilâ olabileceği endişesiyle karşılamalı, liyakat düşüncelerini silip süpürüp kafasından atmalı; olmuş veya kendi kendine gelmiş şeyleri, nankörlük sayılmadığı durumlarda bir daha hatırlamayacak şekilde nisyana gömmeli, Hakk’a karşı küfran-ı nimette bulunmuş olma endişesini de bir kelâm-ı nefsîyle “tahdis-i nimet”e emanet edip işin içinden sıyrılıvermelidir.
Aksine, böyle davranılmadığı takdirde çok defa kazanma yolu gider bir haybet çukuruna dayanır; mevhibe gibi görünen şeyler de birer hizlân sebebi oluverir.

Aslında, kalbi ve kafası mevhibe ve vâridât beklentisinde, hisleri fevkalâde zuhurlar peşinde olan bir mürîdin Cenâb-ı Hak’la sağlam bir münasebet içinde olması da düşünülemez.
Nasıl düşünülür ki, o, bir “beyt-i Hudâ” olan gönlünü Hak’tan gayrı her şeyden temizleyip iç âleminde hep O’nunla meşgul olacağına, vazife ve sorumluluklarının dışında kendini aşan şeylerle vaktini israf etmekte ve sürekli, istek-talep inhirafları yaşamaktadır.

Mürîdin, Kur’ân’ın yeterliliğine, Sünnet’in Peygamber sesi-soluğu olduğuna itimat ve güveni sağlam olmalı; bu kaynakları bizzat kullanabilecek seviyede olmasa bile, onlara derin bir saygı içinde sımsıkı merbut bulunmalı, onlar vasıtasıyla aradığı her şeye ulaşabileceği inancını hep korumalı; hayatını Kur’ân’la içli-dışlı geçirmenin bir mazhariyet olduğunu düşünmeli ve bütün benliğiyle her zaman O’na yakın, maddî-mânevî, kalbî-ruhî yararı olmayan bilgi görünümlü dedikodulardan ve fantastik şeylerden de uzak durmalıdır.

Bir rehber vesâyetinde Hakk’a yönelmiş her irade eri ve aynı zamanda bir disiplin kahramanı sayılan her hak yolcusu, şahsî hayatından Rabbiyle münasebetlerine kadar her hususta dikkatli yaşamalı, kalbiyle davranışları arasında herhangi bir çelişkiye meydan vermemeli, her zaman temkinli davranmalı; az yemeli, az içmeli, az uyumalı, az konuşmalı; yiyip içmesini, uyuyup istirahat etmesini, konuşup başkalarına bir şeyler anlatmasını zaruret ve ihtiyaçlarla sınırlı tutmalı ve daha fazlasını israf sayarak her zaman durması gerekli olan yerde mutlaka durmalıdır.
Evet, hakikî mürîd, nefsiyle muamelelerinde her zaman kararlı bir muhalefet sergiler; nefsine muhalefeti Allah’a kurbiyet vesilesi, onun arkasından sürüklenip gitmeyi de bir haybet ve hüsran sebebi sayar.
Zaten hevâ ve hevesiyle barışık yaşayan birisi hakkında mürîd tabirini de mecaza hamletmişlerdir.
Zira, murad ve maksuduna yönelmiş birinin, dönüp yeniden Hudâ’nın yerine hevâyı ikame etmesi, onun, yürüdüğü bu yoldan geriye dönmesi mânâsına gelir ki, bu da erbabınca riddet demektir.
Mürîd teveccüh ettiği kapıda, yürüdüğü yolda hep sabit-kadem olmalı ve derin bir sadâkat ruhu sergilemelidir.
Yoksa, daha işin başında iradesi adına yenik düşmüş birinin ne sadâkat ne emanet ne de istikametinden bahsedilemeyeceği gibi, o kapıda iğreti duran bu tür bir riddet namzedinin, ne ef’âl-i ilâhîyi tam ve doğru okuması ne esmâ-i rabbâniyeden bir şey anlaması ne de sıfât-ı sübhaniyeyi duyup kavraması söz konusu değildir.
Onun her düşüncesi zann ü tahmin, her tavır ve davranışı da mürîdliği gibi yamuk-yumuktur.

Başta mürîd olmak üzere, hemen her seviyedeki hak yolcusu için şu hususlar da fevkalâde önemlidir:

Hak yolcusunun, “nefy-i vücud” esasına bağlılık çerçevesinde kendisini sıfırlaması, yürüdüğü yolda Allah’ın ilk mevhibelerini, santimini zayi etmeden veriliş gayeleri istikametinde kullanması, dünya adına hırslara girmeden mevcuda kanaat edip her zaman Allah’a güven içinde bulunması; hizmetlere mükâfat ve beklentilerin söz konusu olduğu yerlerde, nefsini bütün bütün unutup birileri tarafından görülür ve hatırlanırım endişesiyle bulunduğu yerden dahi birkaç adım geriye çekilmesi, çekilip gerilerin gerisinde durması; sa’yine terettüp eden iyiliklere kendi dışında bir kısım sebepler, saikler bulmaya çalışması; bazı olumsuz sonuç ve hezimetlerin ise, şöyle-böyle mutlaka altına girip “Bunlara ben sebebiyet vermiş olabilirim.” diyerek sorumluluğu üzerine alması ve kat’iyen atf-ı cürüm vartasına düşmemesi… evet bütün bunlar çok önemli esaslardır.

Bunlar kadar ehemmiyetli olan diğer bir kısım hususlar da şunlardır:

1. Hak yolcusu için her seviyede takva bir zâd-ı ahirettir.
Sülûka niyet eden irade eri, “Uzun ve meşakkatli seferlerde mutlaka azık edinin ve bilin ki azığın en hayırlısı haramlardan korunma, mârufları yerine getirme mânâsına takvadır.” (Bakara sûresi, 2/197) fehvâsınca her zaman ne yapıp yapıp takva serasına sığınmalıdır.

2. Yolcu, amellerini hem Hakk’ın hem Cenâb-ı Risaletpenâhîleri’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) hem de ervâh-ı tayyibenin müşâhedesine arz ediyormuşçasına, yapıp ortaya koyduğu şeylerin kalbin sesi-soluğu olmasına fevkalâde dikkat etmelidir.

3. وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقينَ “Behemehal sadıklarla beraber olun.” (Tevbe sûresi, 9/119) mantukunca dost ve yârânı sadâkat ve emanet erbabından seçmelidir ki, bu herkes için yol emniyeti adına fevkalâde önemli bir esastır.
Allah’a yakın duranlara yakın olma; kendini beğenmiş, her hâli kibir, gurur, bencillik ve iddia olan kimselerden –toplum içinde cepheler oluşturmama kaydıyla– uzak durma; uzak durup onların kirli atmosferlerine girmeme de “sedd-i zerâi” açısından ayrı bir önem arz etmektedir.

4. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat ve bütün insanlara gücü yettiğince merhamette bulunmak İslâmiyet’in gereğidir ve bunların hepsi de bu yolun âdâbındandır.

5. Hak yolcusu, Allah karşısında her zaman temiz bulunmaya çalışmalı, kendisine temiz olarak bahşedilen fıtratını kirletmeden korumalı, ezkaza bir kısım sürçmelere maruz kalırsa, yerinde bütün gönlüyle Rabbine teveccüh edip içini O’na dökerek, yerinde nefsini sorgulayıp kusurlarının hacaletiyle iki büklüm yaşayarak ve günde en az birkaç kez istiğfarla gürleyerek ruhundaki fenalık temayüllerinin kökünü kesmeli ve sürekli tetikte, teyakkuzda olmalıdır.

6. Riya, süm’a ve sun’î davranışlar hak yolcusunun her zaman uzak durması gereken öldürücü virüslerden sayılmıştır.
Bir kalb, riyaya, süm’aya ve yapmacık davranışlara karşı mesafeli duramıyor, hatta onlardan hoşlanıyorsa, o kalbin balansı bozuk demektir.
Böyle bir kalble tecellî avlanamaz ve o sine kat’iyen tecellî otağı olamaz.

7. Kalb, “bir beyt-i Hudâ”dır.
Sahibi hatırına her şeyden temiz tutulmalıdır ki, insan, en hayatî yanını karartmasın ve böyle bir ziya kaynağına rağmen kendisine husuf-küsuf yaşatmasın.

İşte bu çerçevede, oldukça farklı, sorumlulukları çok, vâridâtı ebediyetleri peylemeye yetecek mahiyette, apaydın, fakat etrafı şerareli böyle birinin bir üstad, bir mürşid refakatinde seyahat etmesi, hem yol emniyeti bakımından hem de hedeften şaşmama açısından çok önemlidir.
Ne var ki, konumu itibarıyla bir ayna, bir rehber vazifesi görecek olan üstad ve mürşid, hiçbir zaman bir merci, bir asıl gibi de görülmemelidir.
Onun müteal bir varlık gibi algılanması, Peygamber makamına oturtularak bütün mevhibe ve vâridâtın kaynağı gösterilmesi ciddî bir inhiraf olduğu gibi, her şeyin asıl kaynağından gelen esintilere de set çekmesi kaçınılmazdır.
Bununla beraber, üstad ve mürşide de ilâhî teveccühlerin birer perdesi, birer aynası olmaları itibarıyla saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır; zira rahmet ilinden esip gelen meltemler bizimle, onların atmosferinde buluşmakta, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalarla bizlerin ruhuna aksettirilmekte ve onlar bizim için izzet ve azamete birer perdedarlık vazifesi görmektedirler.
Onlar, çevrelerindeki kimselere, yerinde ziya, yerinde hava, yerinde su ve yerinde de toprak vazifesi görerek teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar.
Bu itibarla onların da doğru görülüp doğru okunması çok önemlidir.
İsterseniz konuyu Enverî’nin bir dörtlüğüyle noktalayalım:

Rü’yet-i dîdâr-ı Hak’tan “len terânî” remzini,
Çeşm-i zârım aşkıyla “Tûr” olmayınca bilmedim.
Kisve-i Âl-i Abâ Enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrur olmayınca bilmedim.

Bazıları mübtedîye mürîd, müntehîye de murad demişler; demiş ve birincisini bir çile ve meşakkat eri görmüş; ikincisini de, ilâhî cezb ü incizap mazharı bir inayet kahramanı şeklinde mütalâa etmişlerdir.
Bana göre, mübtedînin mübtedîliği mürîdliğe bakan yanı itibarıyla, müntehîliği de sâlike uzanan ufku ve vuslatı hecelemesi açısındandır.

اَللّٰهُمَّ ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ﴾ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلِكَ الْعَظيمِ وَانْشُرْ عَلَيْنَا مِنْ رَحْمَتِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحيمُ.

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ وَعَلَى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبينَ الطَّاهِرينَ.

[1] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/318.Yakın ifadeler için Bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.
[2] Bkz.: M.F.
Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 1/201.

Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)

Sâlik: Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya çalışan hak yolcusu demektir ki, kendi içinde iki ana bölüm hâlinde mütalâa edilegelmiştir:

1. Seyr u sülûk yolunun gereklerini yerine getirmeden, yani uzlet yaşamadan, halvet görmeden, çile ile tanışmadan, sırf cezb-i rahmânî ile bir hamlede, bir nefhada bütün hâl ve makamları aşıp kendi kemalât arşına ulaşan cezbedilmiş (meczûp) veya (müncezip) sâlik.

2. Usûl ve âdâbı dairesinde istidadının gereği “âfâkî” veya “enfüsî” seyr u sülûk-i ruhanîyle Hakk’a vuslat yolunda bulunan sâlik-i mücahid.

Bunlardan başka, evvelâ meczûbken cezbenin kesilmesi, seyr u sülûke geçmeden yeniden bir incizabın zuhuru, sülûku müteakip cezb ü incizabın yeniden meydana gelmesi gibi… hususlar da erbabınca üzerinde durulan konular arasında.
Ne var ki, fakir, onları bu işin pratik kahramanlarına havale edip şimdilik sırf “seyr-i enfüsî” ve “seyr-i âfâkî” ile Hakk’a yürüyen sâlikten bahsetmek istiyorum.

Sâlikte ilk adım niyetle başlar.
Niyet her işin başı, seyr u sülûkun ise hem başı hem de temel taşıdır; onsuz amel ruhsuz, o olmadan Hakk’a yürümekse imkânsızdır.
Hâlis bir niyet, Hak inayetine bağlanarak güçlendirilir, azim ve kararlılıkla da bilenirse –Allah’ın izniyle– bu sayede sâlik her şeyi başarabilir, her engeli aşabilir ve takvimi belli değilse de bir gün –hangi seviyede olursa olsun– istidadının elverdiği arş-ı kemalâta ulaşabilir.
Ne var ki, “menzili çok, geçidi yok, derin sular”ın ve derin derelerin bulunduğu, zorluk ve kolaylığın yan yana yaşandığı, şehrahlarla patikaların iç içe uzayıp gittiği bir yolda mutlaka bir kâmil mürşide ve bir üstada ihtiyacın olduğu da açıktır.
Bu itibarla da, şayet üstad üstadlık taslayan bir mütesanni’, mürşid de haddini bilmez bir nâkıssa, vay o sâlikin hâline.! Ne hoş söyler Niyazi-i Mısrî:

Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…

Seyr u sülûk, sâlikin tâlibken kısmen duyduğu, mürîd ufkunda televvünleriyle tanıştığı iman ve islâm hakikatlerini, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”lerine uygun bir kere de keşfen ve zevken tadıp duymanın, idrak edip anlamanın kalb ufku itibarıyla ayrı bir yoludur.
Sözü edilip de, çok defa ne olduğu bilinmeyen huzur dediğimiz iksir de kâse kâse işte bu yolda içilir.
Huşû, sâlikin istidadına göre hakikî mânâsıyla o yolda yaşanır..
ve yaşanan şeylerin insan tabiatının birer derinliği hâline gelmesi, tabir-i diğerle imanın nazarî bir ufka bedel amelî bir matla’dan o farklı doğuşu da ancak kalb ve ruh atmosferinde yapılan böyle bir seyahatle gerçekleşebilir.
Böyle bir yolda ısrarlı yürüme sayesinde yükselen, ahlâkıyla bir kıvam insanı hâline gelen sâlik, hareket eksenini ruhanîlere ait çizgiye bağlayarak ufuk ötesi temâşâlara ulaşır, çoğu nazariyâttan ibaret olan ilmî müktesebâtını maârif-i ilâhiye kıymetine yükseltir; yükseltir ve zâhir u bâtınıyla pürnûr olur gider, duruşuna lâyık bir makama otağını kurar.

Bazen böyle münevver bir ruh ve dopdolu bir ârife –üzerinde durulacağını ifade edip geçelim– farklı bir kısım ahvâl, etvâr ve ötelere ait elvânın zuhur ettiği de olur; bazen de ona ruhanî zevk ve müşâhede yolları açılır.
Bu arada mütemekkin olmayan sâliklerden bunlara takılıp yollarda kalanların sayısı da az değildir; ancak müteyakkız hak yolcularıdır ki, bunları Hak inayetiyle aşar ve takılıp yollarda kalmazlar, kalmamalıdırlar da.
Zira bu tür şeyler, ne ubûdiyetin gayesi ne de seyr u sülûkun hedefidirler.
Bunları maksud bilen Maksud’u bilemez, bunları gaye gören yol yorgunluğundan başka bir şey elde edemez.
Onun içindir ki, gerçek mârifet erleri, bu tür şeylerden rüyalarında bile uzak durmaya çalışmış, kendi kendine gelen mevhibelerin istidraç olabileceği endişesini yaşamış; vicdanlarının “vâridât” dediği teveccühleri de “tahdis-i nimet” mülâhazasıyla soluklamış ve daha fazla bir kıymet atfetmeyi de asla düşünmemişlerdir.
Bence bu yolda esas olan da işte budur; evet, eğer bunlar Rahmânî birer ikram ve Cenâb-ı Hak tarafından sâlikin aşk u şevkini şahlandırma adına avans nev’inden birer teveccüh ise –ki o hususta da kat’î bir şey söylememiz mümkün değildir– hak yolcusu yeni bir nimet sağanağıyla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek, şevk u şükürle gerilmeli, ibadetini ubûdete çevirmeli, normal hayatını gecelerinin derinliğiyle derinleştirmeli, oturuşunu-kalkışını daha bir kullukla bezemeli; ama kat’iyen fahre, şöhret hissine, fâikiyet mülâhazasına girmemeli; rahmet ilinden dalga dalga esip gelen, gelip ruhunu saran o tecellîleri, bencillik, gurur, riya, süm’a isiyle-pasıyla karartmamalı; bütün o teveccühleri, iltifatları, kendi aczi, fakrı, ihtiyacı ekseninde değerlendirerek, hakkı olmayan bir şeyi temellük yerine, onun kaynağı üzerinde durmalı, bir ibtilâ olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınmalı ve ubûdiyetine teşvik için bir atiyye nev’inden verilmiş olma mülâhazasıyla da kulluk çıtasını biraz daha yükselterek, daha derince, daha şuurluca ve ihsan televvünlü bir ubûdiyete kilitlenmelidir; hem de nimet-i sâbıkaya “bidâat-i müzcât” ölçüsünde küçük bir şükürle mukabelede bulunuyor olma ezikliğiyle ubûdiyete kilitlenmelidir…

Aslında, sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini murâkabe ve muhasebe imbiklerinden geçiren bir hak yolcusundan beklenen de işte budur.
Durduğu yerin farkında olan böyle biri, bir taraftan

مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ[1]، مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ[2]،
مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ>

deyip O’nu hakkıyla bilemediğini, gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilan ederken; diğer taraftan da, bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, günah, irtikâp ettiği mâsiyet, mesâvî ve Allah’ın hoşnut olmadığı/olamayacağı davranışlardan ötürü her zaman boynu buruk, ruhunda içini kanatan bir burukluk, yüzünde kahreden bir hicap, gönlünde mütemadi bir ürperti, kabirdeki suallere muhatap olma telaşı gibi bir ruh hâleti içinde ve amellerin muvazenesi esnasında terazi kefelerinin kıpırdanışıyla başını döndüren, bakışlarını bulandıran bir heyecan ve endişe ile, her lahza, içinden kopup gelen o derinlerden derin mehâfet ve mehâbet hissiyle döner döner ve gider O’na sığınır; her sığınışında cismanî arzuları ve nefsanî istekleri itibarıyla bir kere daha ölür ve ardından da O’na intisap mülâhazalarıyla sûr sesi almış gibi yeniden dirilir; dirilir, kalb ve ruh ufkunda yepyeni bir dünya kurmaya çalışır; her zaman O’nu düşüneceği, O’nu söyleyeceği, O’na yöneleceği, O’nunla hasbihâl edeceği öteler adına nuranî, şeffaf ve mâverâdan sürekli diriltici nefesler alan bir dünya.
Bu dünyada, sâlik ve üstad diz dize, canlar Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın otağında ve otağ, Hakk’a kurbet kuşağında..
varların yok olduğu, yokların bir vücud-u cavidânîyle yeniden varlığa erdiği bir makamdır burası.
Burada saatler her zaman gün ortasını gösterir..
doğu-batı iç içe girer, gece-gündüz karışır birbirine..
fizik ve fizikî mülâhazalar delik deşik olur.
Mekânın yerini lâmekân alır, zamanın ufkunu da lâzaman kaplar..
artık, her şeyin Allah’tan gelip yine Allah’a döndüğü hissi duyulmaya başlar.
Bir kor düşer sinelere ve vuslatın gölgesi sezilir gibi olur başlar üstünde.
Zevkî, hâlî ve kısmen de şuhûdî bir neşve ile dudaklar O’ndan gelecekleri mırıldanmaya durur, mırıldanılan şeyler gider ta ümit ufkuna vurur.
Gönül her şeyi aşmış gibi اَللّٰهُمَّ لَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ[3] diyerek bütün güzelliklerin kaynağı O’nun cemal-i bâ kemâlini temâşâ lezzeti ve vuslat şevkiyle inler; sönmeyen bir aşk, dinmeyen bir iştiyakla أَعْلَى الدَّرَجَاتِ وَأَقْصَى الْغَايَاتِ dediği iftar vaktini beklemeye koyulur..
ve kim bilir, iç dünyasında “kelâm-ı nefsî” mahremiyetiyle her gün kaç kez, kendini iftar sofrasının başında tahayyül eder; üst üste teveccühler yudumlar ve
Ey sâki, doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,
Mâmur eyle bu harabı lütf-u izhardır bu dem.
(M.Lütfî)
der, iştiyakını seslendirir.
Sonra da “Âh vakti merhun!” diye mırıldanarak birkaç adım geriye çekilir.
Bugün her yanda bir sürü sâlik var; hedefi Allah hak yolcuları ise, ya sır yolunda yürüyorlar ya da bir kaht yaşanıyor o iklimde..
her tavrı, her sözü, her hâli Hak muradı olanlara gelince, –Allah eksikliklerini göstermesin– bunlar, azlardan da az; ihtimal onların da ağızlarında fermuar var.
Öyle de olsa, bunlardır Mele-i A’lâ sakinlerinin matmah-ı nazarı; bunlardır göklerdekilerin medâr-ı iftiharı; bunlardır muhtemel felaketlere karşı ehl-i imanın sedd-i rasîni ve وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ “Halkı dürüst ve başkalarını da ıslah etmeye çalışan memleketleri Rabbin asla helâk etmez.”[4] mazmununca helâkı mukadder karyelerin de teminat vesilesi.
İster cezb öncelikli, ister sülûk mebde’li, ister acz ü fakr eksenli olsun, sâlik her zaman sâliktir ve onun gözü hep Hak kapısında; seyri, Peygamber vesâyetinde; duruşu da ârifânedir.
Rabbiyle münasebetlerinde hesabı çok sağlam; hareket ve davranışları da ihsan şuuruna bağlıdır.
O, her hâliyle âdeta bir vuslat sath-ı mâilinde bulunuyormuş gibi iştiyak ve mehâfeti iç içe duyar ve emelden endişeye sürekli gelgitler yaşar.
Yerinde kendini “ayne’l-yakîn” ufkunda hisseder; mârifetinin enginliği ölçüsünde sezilmezleri sezer, erilmezlere erer, “bî kem u keyf” en aşkın şeyleri temâşâ eder; yerinde daha derin müşâhedelerle tam müstağrak hâle gelir; oturur kalkar اَلْمَعْرُوفُ هُوَ اللهُ[5], اَلْمَقْصُودُ هُوَ اللهُ[6], اَلْمَعْبُودُ هُوَ اللهُ[7] nurefşan kelimeleriyle soluklanır..
ve hep O’nu anar, O’na tahsis-i nazar eder ve tahsis-i ubûdiyette bulunur.
Hakanî, böyle bir sâliki iki mısraa sıkıştırarak şöyle ifade eder:
Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh

Sâlik, seyr-i ruhanîsi süresince, beklemese de farklı sürprizlerle karşılaşabilir; hâlden hâle intikal eder, öteden sesler duyar, ruhanîlerden iltifat görür.
Aslında, onun işi âdeta hep seyahattir; O’ndan yine O’na sülûk eder, kendinden O’na seferde bulunur.
Bir ism-i ilâhîyi arkasına alır, öbürüne yürür; birinin atmosferinde pervaz ederken başka birinin cilveleriyle farklı güzellikleri müşâhede etmeye durur.

Bazen sâlik, cezb u incizab kanatlarıyla O’ndan başlayıp yine O’na yürüdüğü gibi, bazen de maiyyet ufkundan kendi mahiyetinin derinliklerine seyahat eder.
O bu kabîl tedelli veya terakkiler esnasında hep “seyr fillâh maallah” türünden seferler gerçekleştirdiği gibi, âmâl-i sâliha, tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalb ile de zühd eksenli ve terakki edalı seyahatlerde bulunur.
Ne var ki, bazı sâlikler her zaman O’nunladırlar; O’ndan başlarlar ve yine kendi arş-ı kemalâtlarına O’nun maiyyetinde ulaşırlar.
Bazıları, gönülleri her zaman O’na müteveccihtir; O’nun kendilerine yakınlardan daha yakın olduğunu duyarlar; ama, mahiyetleri itibarıyla kendilerini bir çeşit uzaklığın ağında hisseder ve sürekli bu uzaklığı aşma gayretinde bulunurlar.
Bazıları da O’na yakındırlar, yakınlıklarının da farkındadırlar.
Bunlar da kurb mazhariyetini korumak için ölesiye bir mücahede sergilerler.
Hangi yolla olursa olsun, sülûklerini maiyyete bağlamış bulunan hak yolcularının, Allah, her zaman gören gözleri, işiten kulakları, zâhir-bâtın bütün kuvvelerinin de kuvvet, ihsas ve ihtisas kaynağıdır.
Böyle bir sâlik, Allah’a teveccühünü devam ettirdiği, kalben mâsivâdan alâkasını kesmeye muvaffak olduğu ve dahası bu mazhariyeti tabiatının bir yanı, bir derinliği hâline getirebildiği takdirde, mahiyetindeki maddî ve cismanî şeyler –tesirleri itibarıyla– ruhaniyatın istilâ ve hâkimiyeti karşısında birer birer veya bir kuvve-i kudsiye ile hepsi birden erir gider de sâlik-i müntehî, cisim, cevher, araz üstü büyülü bir hâl alır.
Öyle ki, artık onun mahiyeti –tabiî iç ihtisasları itibarıyla– âdeta ne su ne toprak ne hava ne de başka bir maddiyatla alâkası yokmuş gibi mücerret bir cevher karakteri arz etmeye başlar.
Böyle biri, arzda bulunduğu aynı anda göklerdedir, bugünü yaşarken hep yarınlarda dolaşmaktadır; cismaniyeti ve bedeniyle bir uzaklığın zebûnu görünmesine rağmen, ruhuyla sürekli kurbet soluklamaktadır; vücud-u fânîsiyle mekânın dar bir alanına mıhlanmış gibi durduğu hâlde vücud-u cavidânîyle, bilmem kaç konağın şeref misafiri, kaç muhtacın Hızır’ı, kaç garîkin de İlyas’ıdır.

Sâlik, bu kıvamı koruduğu sürece, ilâhî teveccüh sağanakları da artarak devam eder; derken farklılaşan o ulvî mahiyeti onun tabiatı hâline gelir.
İşte böyle bir hak yolcusu, izafî de olsa sahib-i makam sayılır.
Gördüğü şeylerin hepsi doğru kabul edilir.
Duyup hissettiklerini her zaman aynı renk, aynı desende duyar, hisseder.
Beyanlarında vâridât nümâyân olmaya başlar ve sözleri de herkese tesir eden birer lâl ü gühere dönüşür.
Zira o, artık “kurb-u sâbit”le şereflendirilmiş bir tali’lidir; Hakk’ın bildirmesiyle bilir, gördürmesiyle görür, duyurmasıyla duyar, konuşturmasıyla konuşur ve her şeyi O’ndan akıp gelen “ledünnî maârif”le değerlendirir.

İster seyr u sülûk, cezb u incizab eksenli O’ndan O’na olsun, ister tedelli yoluyla O’ndan sâlikin özüne olsun, ister O’nun kurbunu duymasına rağmen kendi bu’dunu aşmaya mâtuf bulunsun ve isterse kendinde var olduğuna inandığı kurbunu koruma cehdi şeklinde tecellî etsin, sâlik bu suretlerin hemen hepsinde ilâhî bir cezb insiyakıyla seyahatini mesafeler üstü bir yörüngede sürdürür; hâle ait hususiyetleri ya görür ya da görmez; ama bir hamlede varır otağını makamın en mutena yerine kurar.
Cehd ü gayret kahramanlarına gelince, onların sülûkları terakki edalı ve hâl televvünlüdür.
Koşup katettikleri mesafeler, katlandıkları meşakkatler, ceste ceste erdikleri mârifetlerle tıpkı bir merdiven tırmanıyor gibi yürürler kendi kemalâtlarının arşına.
Neticede bunlar için de hakikî veya izafî bir vuslat gerçekleşebilir; gerçekleşir ama böylelerini, inayet edalı öncekilerin mazhariyetleriyle mukayese etmek mümkün değildir.

Hulâsa, sülûkun mebdei, hakikat-i İslâmiyet’in duyulması; nihayeti ise en âlî mertebesiyle makam-ı ihsanın tecellîsidir.
İz’an bir iman ufku; islâm Hakk’a teslimiyet remzi; ihsan, O’nu görüyor gibi kullukta bulunma ve O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Hakk’a teveccühün unvanıdır.
Vuslat ise, bütün bunları aşkın, lâzamanî ve lâmekânî bir duyuş ve hissedişin adıdır.

اَللّٰهُمَّ ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ﴾ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلِكَ الْعَظيمِ وَانْشُرْ عَلَيْنَا مِنْ رَحْمَتِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.

[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.
[2] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.
[3] Bkz.: Nesâî, sehv 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/264, 5/191.
[4] Hûd sûresi, 11/117.
[5] “Hakikî Mârûf Allah’tır.”
[6] “Hakikî Maksûd Allah’tır.”
[7] “Hakikî Mâbûd Allah’tır.”

Vâsıl (1)

Erişen, ulaşan, kavuşan mânâlarına gelen vâsıl; tasavvuf erbâbınca, beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp, kendine ait uzaklıkları aşarak herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetini zevken ve keşfen duyma mânâsına O’na ulaşan müntehî demektir.

İç içe insanı kuşatan cismânî hicapları aşma ve gidip o maiyyet ufkuna ulaşma, bazen fevkalâde bir himmetle, bazen Hak’tan özel bir teveccühle, bazen hususî bir mârifetle, bazen usulünce seyr u sülûk-i rûhânî yolunda ciddî mücahedelerle, bazen acz u fakr, şevk u şükür tarikiyle, bazen de esbâb üstü harikulâdeden bir cezb u incizapla gerçekleşir ki, bunların hemen hepsi de ilâhî inayetin değişik tecellî dalga boyundaki televvünlerinden ibarettir.
O’nun iltifat ve teveccühü olmazsa, mürîd ya da sâlik ne beden ve cismâniyet perdelerinden sıyrılabilir ne de kendi uzaklığını aşarak o ufka ulaşabilir… Herkese yakınlardan yakın olan O, uğrunda mücahedede bulunan vuslat namzetlerini kendine yaklaştıran da yine O’dur.
O yaklaştırmazsa kimse vuslat denen neşveyi duyamaz ve kimse o maiyyeti kat’iyen zevk edemez.

“O tecellî eyleyince her işi âsân eder
Halk eder esbâbını, bir lâhzada ihsan eder.” (Anonim)

Avâm, böyle bir vuslatın -belki de gölgesini- ancak imanla öbür âleme giderek duyabilir; buna rağmen bazen, fevkalâde bir inayete mazhariyeti sayesinde ötelere ve daha ötelere cezbedilip hususî bir iltifat da görebilir.

Hakk’ın mükerrem ibâdı haslara gelince, onlar daha dünyadayken kendi uzaklıklarını aşar, kalb ve ruhun temâşâ ufkundan -bu da herkesin Hak katındaki seviyesine göre gerçekleşir- ” وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ -Biz ona şah damarından daha yakınız.” hakikatini, iman, iz’ân ve mârifetlerinin vüs’ati ölçüsünde duyuyor ve görüyor gibi olur ve iç ihtisaslarıyla “maiyyet” soluklamaya başlarlar.

Bunların bir kadem daha önünde bulunan özel mevhibe ve teveccüh kahramanları ise çok defa “latîfe-i rabbâniye” ufkundan ve sırrın sırlı menfezlerinden “bî kem u keyf” ve “bilâzaman”, “bilâmekân” zevken öyle şeyler müşâhede ederler ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir başkası tarafından tasavvur edilebilmiştir.
Bunlara ” لَوْ كُشِفَ الْغِطَاءُ مَا ازْدَدْتُ يَقِيناً -Aradaki perdeler kalksa yakînim ziyadeleşmez.” kahramanları diyebiliriz.

Bunlar, seyr u sülûkla o mertebe-i kusvâya ulaşmışlarsa, seyirleri “seyr fillâh” şâhikasında, peykler gibi döner dururlar envâr u esrâr-ı Hak etrafında..
ve daha bir derinleşirler her hamlede, her sıçrayışta..
evet, vuslat gerçekleşse de sonu gelmez Sonsuz’a seyahatin.
Onlar her zaman “ilme’l-yakîn”ler üstü temâşâ peşindedirler; “ayne’l-yakîn”ler ötesi mükâşefeden mükâşefeye koşarlar ve “hakka’l-yakîn”e aralanan kapılardan ruh dünyalarına akseden tecellîlerle her an ayrı bir sermestî yaşarlar.

Böyle bir şâhika, her hakikat eri için, öteleri ve ötelere ait esrârı görme, bilme, duyma ve zevk etmenin yanında, canlı-cansız her nesnenin, latîf-kesîf her varlığın “mâhiyet-i nefsü’l-emriyesi”ni, Yaratıcı’yla münasebetini, O’ndan geldiğini, O’na dayandığını, O’nunla kaim bulunduğunu ve neticede O’na döndüğünü/döneceğini gayet net ve vâzıh olarak görüp müşahede etme zirvesidir.
Bu zirveden varlığı temâşâ edebilenler neyin ziyâ neyin nur, neyin hasret neyin huzur, neyin fânî kimin bâkî, neyin zâil kimin dâim bulunduğunu, herhangi bir iltibasa girmeyecek şekilde açık olarak görür ve nazarî bilgilerini de zevkî, keşfî ve şuhûdî mârifetle teyit etmiş olurlar.

Bu zirve aynı zamanda, enbiyâ, asfiyâ ve evliyânın da öteler ötesini temâşâ ve tarassut ufku olması açısından, vuslat erleri için öyle mehâbet televvünlü meserret-bahş bir mahall-i ihtisastır ki, dünyada ona denk başka bir mazhariyet göstermek çok zor, hatta bir mânâda imkânsızdır.
Pâye yüksek, vâridât rengârenk, bulunulan şâhika dünya ve ukbânın birden temâşâ edildiği bir yerdir; ama, bütün bu teveccühlerle serfiraz vuslat kahramanı her şeye rağmen mazhariyetleri mevzuunda fevkalâde ketûm ve bir mahviyet insanıdır; ser verir sır vermez..
ve kendi gözünden bile kıskanır Allah’la arasındaki münasebeti ve esrârı.
Mademki ululuk ve azamet esbâbın perdedar olmasını iktizâ ediyor; öyleyse, mütemadî bir vâsıl da, hiçbir zaman vuslat gibi bir mazhariyete terettüp eden mevhibeleri kasdî ve iradî izhar etmemelidir.
Öyle ki, ötelerle münasebetlerini zirvelerde sürdürürken dahi, sık sık dönüp geçtiği yolun mebdeine ve yükseldiği merdivenin ilk basamağına bakmalı; ” مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ -Seni hakkıyla bilemedik.” mülâhazalarıyla soluklanmalı; ” مَا عَبَدْناَكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ -Sana bihakkın ibadet edemedik.” sözleriyle kulluk adına aczini itiraf etmeli ve “Lâyık olmadığım halde bana bu teveccüh ve iltifat nedendir?” deyip her şeyin bir “atâ” olduğunu -şayet düşünme kabiliyeti varsa- düşünmelidir.

Aslında, esmâ ve sıfât ötesi envâr u esrârdan gayri bir şey görmeyen hakikî ârif, eğer vâkıf olduğu esrâr-ı ulûhiyeti söylemeye kalkışsa; kendi medhûş olduğu gibi işitenlerin ruhlarına da dehşet ve hayret salar.
Bu itibarla o, aşk u iştiyakını bir namus bilip sinesine gömdüğü gibi, ötelere ait esrârı da kendini aşamamış nâmahremlere kat’iyen fâş etmez; etmeye de mezun değildir.
Eğer mezun olsa kim bilir neler söyler ve ne dehşetâmiz hakikatlerden bahisler açar.

Gerçi aramızda, esrârdan dem vuran bir hayli insan var; ama zannediyorum, böyleleri farkına varmadan rüyalarını naklediyorlar..
evet, her vuslattan dem vuran vâsıl olmadığı gibi, her sâlik de ârif değildir.
Hakikî ârif, esmâ ve sıfât âlemini gayet net gören, duyan, hisseden ve duyup hissettiklerini doğru okuyup iltibassız yorumlayan ilâhî inayetle müeyyet bir mârifet kahramanıdır.
Bu kahramanın âlem-i kevn u şehadetten süzülen mânâlara vukuf ve ıttılaına “mârifet-i hak”, öteler ve ötelerin de ötesine ait envâr ve esrârı müşâhedelerine de “mârifet-i hakikat” denir.
Bu seviyedeki bir irfan erine Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak, “bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin” sırr-ı sübhânîsini duyurur; hususî teveccühleriyle onu şâd ve hurrem kılar.
Akıl bunu tam kavramasa da, vicdan sistemi, donanımına emanet böyle bir iltifatı dehşet dalgaları içinde hisseder.
Lisan sükût cânibine kayar ve ruh da sessizlik murâkabesine dalar.

“Mârifet-i ef’âl” her sâlikin mazhar olabileceği bir mevhibe; “mârifet-i sıfât ve şuûn” özel donanımlı haslara mahsus semâvî bir atiyye; “mârifet-i hakikat” ise, meleklik yanlarını inkişaf ettirme bahtiyarlığına ermiş haslar üstü haslara Hazreti Zât’ın bir teveccüh armağanıdır.
Anlamayan anlamasın, kabul etmeyen de etmesin, ârifler o esrâr ve envârı her zaman can gözleriyle müşahede eder ve çok defa bir sermestî yaşarlar; evet:

“Ârifin can gözlerinde nûr-i irfan var olur,
Ârife avn-i Hudâ sırr-ı meârif yâr olur.” (M.
Lütfi)

Daha önce “Mârifet” unvanıyla ele aldığımız bir fasılda icmâlen de geçtiği gibi, irfan bir burak, ârif onun süvarisi, mârifet de sermayesidir.
Binaenaleyh, bu çerçevede ârif-i billâh olmayan, kendi uzaklığını aşamaz, vuslat denen o fevkalâdeliğe de ulaşamaz.
Ona ulaşan bir mârifet eri de, bir daha geriye dönüp ağyâra yâr olmayı düşünmez; nasıl düşünür ki, -Yunus diliyle- o artık ballar balını bulmuş ve cân ü ten sevdasından da kurtulmuş biridir.
Gayrı o, tecellî-i Zât ufkunda bulunma demek olan bir “feth-i mübîn” belki de bir “feth-i mutlak”a vâsıldır.
Bu yüksek mazhariyetle şereflendirilmiş bazı vâsıllar, tıpkı “sübühât-ı vech”e memerr olmuş bir talihli gibi yer yer sıfât-ı sübhâniye ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerini dahi duyamayacak şekilde mağmur ve müstağrak yaşarlar da kendileri dahil O’ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmezler.

Aslında, bizim vuslat deyip geçtiğimiz bu fevkalâde mazhariyette o kadar çok mertebe ve o kadar çok duyma, hissetme seviyesi söz konusudur ki, aynı yörüngede sefer ve seyahatte bulunan hak erlerinden hemen hiçbiri diğerinin vusûl keyfiyetine tam muttali olamaz.
Evliyânın birbirinin mertebelerini bilmeleri Allah’ın bildirmesine bağlı olduğu gibi, vuslat erlerinin vusûl keyfiyetlerinin nasıl olduğuna ıttıla da ilâhî ilhama vâbestedir.
O bildirmezse, kimse kimsenin ne olduğunu, nerede durduğunu kat’iyen bilemez; mürşid ve üstadın vusûl esrârını sâlik ve tilmiz bilemez; kâmil bir tilmiz ve ârif bir sâlikin vuslat keyfiyetini de üstad ve şeyhi keşfedemez.
Her şeyi Yaratan bilir, başkaları da ancak O’nun bildirdiği kadarına muttali olur.

Bu itibarla, bazen sahabe-i kiram arasında olduğu gibi, pek çok kâmil insan, en azından kemâle namzet bulunan hak yolcuları, ârif-i billâh olsalar, varıp irfan ummanlarına dalsalar, gidip Hakk’a ulaşsalar dahi, “üns billâh” yaşayan hak erlerinin ufkuna ve bulundukları zirveye muttali olamadıklarından/olmalarına izin verilmediğinden, asfiyâ hatta peygamber vârisi de olsalar, diğerlerini kabul etmeyebilir; kabul etmeden de öte gıybet, tahkîr ve tezyîfe gidebilirler.
Böyle bir durum bilhassa Hak yolunda yürüyenler için bazen kaybettiren tehlikeli bir iptilâ ve imtihana da dönüşür.
Böyleleri, dillerini tutup kalblerini de ahlâk-ı zemîmeden arındırabildikleri takdirde vilâyet semâsının üveykleri olmaya namzet iken, ya meşreplerinin muhabbetinden, ya mesleklerini her nasılsa adâvete bina ettiklerinden ya da Cenâb-ı Hakk’ın başkaları hakkındaki takdirlerini hazmedemeyip kıskançlığa düştüklerinden, belki de mekr-i ilâhîye maruz kaldıklarından, kazanma kuşağında sürekli haybetler ve hüsranlar yaşar ve hak dostlarına tavır almakla farkına varmadan ehl-i küfür ve ehl-i ilhâdı sevindirirler.
Kendilerini büyük ve ehliyetli, karşı tarafı da küçük ve değersiz görmek de böylelerine kaybettiren ayrı bir husustur.
Allah’a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır ve hâlisane O’na yürüyen herkesin de belli ölçüde vuslat yaşaması ve “üns billâh” soluklaması ihtimal dahilindedir.
Bu yolda, çalım, iddia değil; tevazu, mahviyet ve hacâlet esastır.
Bilinemez, ne pejmürde görünümlü kimseler gidip Hakk’a ulaşmışlardır da, en alımlı-çalımlı ve müşârun bi’l-benân kimseler dökülüp yollarda kalmışlardır…

Bu istitrâdî hususu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin mübarek bir sözüyle noktalamak yerinde olur zannediyorum:

“Hakkı gel sırrını eyleme zâhir,
Olayım der isen bu yolda mâhir;
Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var.” 

Vâsıl (2)

Mürîdin Hakk’ı murad etmesi, sâlikin usulünce seyr u sülûkta bulunması, vâsılın da kendi uzaklığını aşması; evet, bunların her birinin arızasız gerçekleşmesi, sonra da bu ilâhî teveccüh ve iltifatların temâdîsi, evvelen ve bizzat Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle -Allah, inâyetinin eksikliğini göstermesin- sâniyen ve bilaraz esbâb olarak mürîd veya sâlikin himmetiyledir.
Himmet, vâsılın önemli bir azığı, zâdı-zahîresi; üns de böyle bir şâhika erine bir maiyyet teveccühüdür.

Himmet, kula nisbetle, çalışma, gayret gösterme, azmetme, mübarek bir işe hâlis niyetle yönelme ve sorumluluğun heyecanını bütün benliğinde duyma, hissetme; Allah’a nisbet edildiğinde de, ortaya konan bu faaliyetlere Hakk’ın mukabelesi mânâsına gelir.

Hak yolcuları için himmet önemli bir dinamiktir.
Çok defa onunla aşılır, aşılmaz gibi görülen zirveler..
ve bir yönüyle onunla belirlenir sülûktaki seviyeler, vuslattaki zevkler, hâller.
Ne var ki, hep farklı farklıdır himmet erleri: Her zaman müteyakkız, zâhir ve bâtın hâsseleriyle bir arayış içinde ve gözü gök kapılarında, sürekli vuslat rüyaları gören bir himmet erinin bulunduğu yerdeki duruşu başka; iradesinin hakkını edâ edip bütün hareketlerini yaratılış gayesine bağlayıp sürekli Hak kapısında el pençe divan duran birinin teveccühü başka; bütün himmet gücünü, ömrünün her gün, her saat, her dakika, her saniye ve her sâlisesinde O’nun rızasını kazanmaya hasrederek, her türlü ahvâl ve makamât mülâhazalarından tecerrüd edip yalnız O’nu düşünen, O’nu mırıldanan, O’nu en yüksek bir yakîn ile bilme yolunda sürekli O’nun kapısına müteveccih bulunan, içini yalnız O’na açan, kendi arzu ve isteklerini bütün bütün unutarak yalnız O’nu isteyen ve O’nun maiyyet-i münezzehe ve mukaddesesinde geçen bir ân-ı seyyâleyi her türlü mazhariyete tercih edebilen bir vâsılın kemerbeste-i ubûdiyet içinde tavrı daha başkadır…

Aslında, maddî-mânevî bütün alâkalardan sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Zât-ı Hakk’a teveccüh etmek ve O’nda erimek O’nun hakkı, bizim de boyun borcumuzdur.
Zaten insan ancak tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahiptir.
Bu itibarla da o, latîfe-i rabbâniyesini yerli yerinde kullanmalı, O’na münhasır kılmalı, gönül kapılarını tamamen ağyâr düşüncesine kapamalı ve Hazreti Matlûb u Mahbûb’a lika iştiyakıyla, kendi dahil, hiçbir şeyi görmeyecek şekilde O’na tahsîs-i nazar etmelidir.
“Kişinin kıymeti, himmeti ölçüsündedir.” derler.
Eğer bu böyle ise -ki öyle olduğunda şüphe yok- sülûkunu ârızasız vuslat ufkuna ulaştırmış bir vâsıl, aynı zamanda tam bir himmet kahramanı demektir.

Lücce sahibi bu kahramanlığı şöyle seslendirir:

گَرْ عُرُوجُ نَفْسْ خَواهِي باَلِ هِمَّتْ بَرْ كُشاَ
گَانْچِه دَرْ پَرْوَازْ دَارَدْ اِعْتِباَر اَوَّلْ پَرَسْتْ

– Eğer nefsinin yükselmesini istiyorsan himmet kanadını aç; zira uçmada birinci derecede itibar, kanadadır.” Evet, şimdiye kadar himmet kanatlarını açık tutanlar -Allah’ın izniyle- ne yollarda kalmış ne de kurda-kuşa yem olmuşlardır.

Himmeti, cismâniyet itibarıyla dünya ve mâfîhâ sevdasından; ruh açısından mânevî zevk ve hazlardan; kalb zaviyesinden de Cennet ve onun bütün lezâizinden teberrî ederek, umum hâsseleriyle Hazreti “Mâbûd-u bi’l-hak” ve “Maksûd-u bi’l-istihkak”a teveccüh etme şeklinde anlayanlar da olmuştur ki, zannediyorum, böyleleri bu yorumlarıyla biraz da ” وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً – Rabbinin ism-i şerifini zikreyle ve (fâniyât u zâilâttan sıyrılarak) bütün benliğinle O’na yönel.” (Müzzemmil sûresi, 73/8) âyetinin özel mânâsına dayanarak Hakk’a mahrem olanlara has bir kurbet tavrının ifadesi ve farklı bir vuslat çağrısı sayılan “tebettül”ü hatırlatıyorlardı.
Efendimiz, böyle bir kurbet tavrının biricik kahramanı ve böyle bir vuslat çağrısının da en nâmdar namzediydi.
O, Hakk’a karşı uzaklığını aşmış yakınlardan daha yakındı; yine de, fevkalâde bir himmet ve gayretle o istikamette insanüstü bir cehd içindeydi ve hep O’na müteveccihti.
Ama, “daha, daha” demeden de geri kalmıyordu; kalamazdı da; zira O bütün sâliklerin rehberi, rehnümâsı ve bütün vâsılların da pîşuvâsıydı.
Bu itibarla, O, herkese Hakk’a kurbet yolunu gösterecek, sonra onlara maiyyet ve üns âdâbını öğretecekti; gösterdi ve öğretti de.
O yol himmet istiyordu, o ufuk da ağyâr düşüncesinden tecerrüd.
Ne hoş söyler Minhâc sahibi:

دَرْ حَرَمِ حَرِيمِ دُوسْتْ نَگَرْدِي مَحْرَمْ
تاَ زِاَنْدِيشَهِء اَغْياَرْ مُجَرَّدْ نَشَوِي

– Ağyâr düşüncesinden bütün bütün tecerrüd etmedikçe Dost hareminin harîmine mahrem olamazsın.” Evet, sultana ait atlas elbiseleri giyebilmek için kendi partal urbalarını kaldırıp bir kenara atmak bir edeptir.
İnsan mâhiyetinin en önemli derinliği olan gönül, Hak teveccühlerinin tecelligâhı mânâsına bir “beyt-i Hudâ”dır.
Onu ağyâra ait rüsûmdan pâk eylemeyince Sultan oraya maiyyet teveccühünde bulunmaz; O böyle bir teveccüh ve iltifatta bulunmayınca da vuslat olmaz.
Hakk’ın, kendi yakınlığını duyurma teveccühüyle şereflendirdiği her müntehî, kabiliyet ve mir’ât-ı ruhuna göre bir vuslat yaşar.
Bazılarının vuslatı ünsle taçlandırılır ve “vâsıl”, bulunduğu mârifet ufku itibarıyla artık bir “enîs” sayılır.
Lügat itibarıyla, görüşülen, yakın durulan ve candan dost mânâlarına gelen bu kelime, sofîlerden bazılarınca; kalben, ruhen, hissen Hak beraberliğini duymak suretiyle her şeyin gözden-gönülden silinip gitmesi, mülâhazalarda sadece ve sadece Zât-ı Hakk’ın kalması ve iç ihsaslarla yalnız O’nun hissedilmesi şeklinde yorumlanmıştır ki; bu da “bî kem u keyf” ve “lâzamânî, lâmekânî”, halî, zevkî ve belki de şuhûdî bir maiyyettir.

Bazı vuslat erleri mazhar oldukları böyle bir “üns” iltifatını mütemadiyen O’nu zikretmekle seslendirirler ki, böyle bir mazhariyete “üns bizikrillâh” denir.
Tamamen mâsivâdan tevahhuş ve tecerrüd ederek mânevî letâifin ihsas ve ihtisaslarıyla sürekli Hazreti Zât’a teveccühte bulunup, bir saniye, bir sâlise, bir âşire dahi ağyâr mülâhazasına girmeden sürekli huzur soluklamaya da “üns billâh” diyegelmişlerdir ki, kudsî hadis olarak rivayet edilen mübarek, fakat müteşâbih bir sözde “Ben, Beni zikredenin celîsi, Benimle ünse erenin de enîsiyim.” buyurulur.
Hazreti Davud’un muhatap alındığı başka bir ifadede ise şu mülâhazaya yer verilir: “Yâ Davud, Bana müştak ve enîs ol; ağyâra karşı da tevahhuşta bulun.” Herhalde, üns bâbındaki bu tevahhuş mülâhazalarını, varlık ve içindekilere kendi zatlarından ötürü alâka duymama şeklinde anlamak icap eder.
Zira, her şey O’nun esmâ ve sıfâtına dayanmaktadır; bundan ötürü de, ârifler âsârda esmâyı görmüş, nisbî de olsa onlara alâka duymuş, Müsemmâ-yı Akdes’e yönelmiş, zamanla bütün nisbetlerden sıyrılarak “üns bizikrillâh” veya “üns billâh” soluklamaya başlamışlardır.

İmam Gazzâlî, “üns billâh”ın herkese müyesser olmayan yüksek bir pâye olduğunu hatırlatır ve şöyle bir söz nakleder:

اَلْأُُنْسُ بِاللهِ لاَ يَحْوِيهِ بَطاَّلُ
وَلَيْسَ يُدْرِكُهُ بِالحَوْلِ مُحْتَالُ
وَاْلآنِسُونَ رِجَالٌ كُلُّهُمْ نُجُبُ
وَكُلُّهُمْ صَفْوَةٌ ِللهِ عُمَّالُ

– Üns billâhı her babayiğit kavrayamaz, şu çare-bu çare deyip bütün imkânlarını kullananlar dahi onu idrak edemez.
Üns erleri hepsi de necâbetli yiğitler, hepsi de Hak nezdinde hâlis amel sahibi seçkinlerdir.” Evet enîsler, gökler ötesi âlemlerin gözü sürmeli gözdeleri ve Allah’a yakın bulunanların da en talihlileridir; kendi uzaklıklarını aşmış, O’nun herkese ve her şeye karşı olan yakınlığını duymuş, vâsıl unvanıyla mahremlere has iltifatlar görmüş, ünsiyete kilitli talihliler.

Ölçülere sığmayan işte bu tür bir üns hâlinde her zaman değişik dalga boyunda tecellîler duyulur: Evet, bazen vâsılın letâifini bir kısım celâlî tecellîler okşar geçer; bu esnada onun bütün benliğini bir mehâfet ve mehâbet hissi kuşatır; bazen onu dört bir yandan cemâlî cilveler sarar; bu defa da o kendini daha derin üns esintileri içinde bulur.
Birinci durum itibarıyla vâsıl, hep ağaçlar gibi titrer ve hazan yemiş yapraklar gibi sararır; ikinci tür tecellî sağanakları karşısında ise, “Buldum ballar balını, varsın her şeyim yağma olsun.” mülâhazalarıyla soluklanır..
ve o, her an duyup zevk ettiği yeni teveccüh ve iltifatlar atmosferinde kendi varlığı dahil her şeyi ağyâr sayar ve her şeyden uzak durmaya çalışır.
Halk içinde de olsa hiçbir hicâba takılmaz; duyması, görmesi, sözü, sohbeti hep O’nunla alâkalıdır.
Öyle ki, fâniyât u zâilâtın tahayyülünden bile kaçar; gözleri O’nun ziyasından başka her şeye kapalıdır; O’ndan bahsetmeyen sözleri mâlâyanî ve lâkırdı sayar; hatta O’nu hatırlatmayan, hissettirmeyen ve O’na karşı mevcut aşk u alâkayı coşturmayan her hâl, her ifade ve her davranışı tepkiyle karşılar; dahası, O’nunla alâkalı olmayan söz ve davranışları duyup gördükçe içi kanar gibi olur.

Temkin edâlı irfan erleri, vuslatta da, ünste de her zaman hürmet içinde bulunur; haşyet, mehâfet ve huşu ile oturur kalkarlar..
onların her hâllerinde bir edep ve hayâ nümâyândır.
Yer yer cemâlî tecellîlerin iltifatkâr, recâ edâlı ve şefkat buudlu cilveleriyle naza ve şathiyyâta temayül gösterme ihtimali söz konusu olsa da, her zaman teyakkuz içinde ve temkinli davrandıklarından hemen haşyetle titrer; ciddî bir huşû ile “saygı” der inler; hürmetle eğilir ve konumlarına uyan tavra girerler.

Bütün bunlar, hâle ait bir kısım hususiyetlerdir; görmeyen anlamaz; tatmayan bilmez; bilenler bildiklerinin ne kadarını söylerler, o da bilinmez.
Bal tadılınca bilinir, gül koklanınca anlaşılır; ahvâl-i ruhâniye de içinde bulunulunca.
Bir hak dostu, duymayanlara karşı duyduklarını şöyle ifade eder:

Andelîb-i zâr isen gülzâre gel,
Verd-i terden al meşâmâ taze bû.

اَللّهُمَّ إنِّي أَسْأَلُكَ إِيمَاناً يُبَاشِرُ قَلْبِي وَيَقِيناً صَادِقاً حَتَّى أَعْلَمَ أَنَّهُ لَنْ يُصِيبَنِي إِلاَّ مَا كَتَبْتَهُ لِي
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Huşû ve Hürmet

İnsanın nefis ve enâniyet cihetiyle bütün bütün yok olması ve kendi uzaklığını aşarak gidip “vuslat” ve “üns billâh”a ulaşması önemli bir mazhariyet ve başarıdır; ancak her muvaffakiyet ve başarı gibi bunun da insan letâifi üzerinde bir kısım menfi tesirlerinin olabileceği göz ardı edilmemelidir; zira bu ufuk, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, her türlü tasavvur ve tahayyülleri aşkın en derin mânâların, fizik ötesi esrârın başları döndüren emâre ve işaretlerinin tamamen ayân olduğu ufuktur.
Böyle bir zirveye ulaşan artık ne o güne kadar görüp duyduğu, bilip işittiği nesneleri, hâdiseleri birbirinden ayırt edebilir ne de bu konuda sağlam bir muhâkeme yürütebilir.
Dolayısıyla da, böyle birinin her zaman bazı iltibaslara girmesi söz konusu olduğu/olacağı gibi, hakikat-i hâle uymayan bazı beyanlarda bulunması da kaçınılmazdır.
Her adımda Cenâb-ı Hakk’ın inayetine sığınıp selâmeti Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetinde yürümeye bağlamış olanlar bu konuda istisna teşkil etseler de, bu hep böyle olmuştur; böyle olmuştur zira, görülme, duyulma, bilinme ve yâd edilme hakkı olan Sultanlar Sultanı kurbet, vuslat ve ünsüyle kendini tam hissettirdiğinde hürmet, hudû’ ve huşû gibi şeylerle donanımı ve şuuraltı müktesebâtı tam olmayan hiç kimsede kendini ifade etmeye, kendi olarak görünmeye mecal kalmaz.
Evet, böyle bir zirveye ulaşan müntehî, arş-ı kemâlâtının irtifaı ölçüsünde sürekli bir sermestî yaşadığından, her zaman olmasa da, gayr-i iradî ihtisaslarının güdümünde hareket eder; bilmez sağını-solunu ve önünü-arkasını…

İşte pek çok garip ahvâlin kapı araladığı böyle olağanüstü bir durumda tabiatları sekir ve istiğraka açık kimi ruhlar, edep, hürmet ve huşû gibi şuuraltı müktesebât serhaddini aşıp, “سُبْحَانِي مَا أَعْظَمَ شَاْنِي” diyebilmiş; kimileri, Hakk’ın envâr-ı vücudu ile her şeyin muzmahil olup gitmesini, sadece hâl ve zevk mizanlarıyla değerlendirerek Cenâb-ı Hakk’a karşı edep ve saygıyla asla telif edemeyeceğimiz “Ene’l-Hak” türünden sözlerde bulunabilmiş; kimileri, hâl ve zevkini ifadenin yanında temkin ve saygının da sesi-soluğu kabul edeceğimiz:

مَكَانَمْ لاَ مَكَانْ بَاشَدْ نِشَانَمْ بِي نِشَانْ بَاشَدْ
نَه تَنْ بَاشَدْ نَه جَانْ بَاشَدْ كِه مَنْ أَزْ جَانْ جَانَانَمْ
دُو دِيدَه چُونْ پِـيرُونْ كَرْدَمْ دُو عَالَمْرَا يَكِي دِيدَمْ
يَكِي دَانَمْ، يَكِي گُويَمْ، يَكِي جُويَمْ، يَكِي خَوانَمْ

– Mekânım lâmekân, nişanım da bînişan oldu; zira ben Cânan iklimindeyim; iki gözümü de kaldırıp attım, iki âlemi bir görmeye başladım.
Artık sadece Bir’i biliyor, Bir’i söylüyor, Bir’i arıyor ve (her şeyde) Bir’i okuyorum.” (Mevlâna) gibi sözlerle nefes alıp vermiş; kimileri, cezbin büyüsü, huzurun haşmeti, belki de tecellinin dehşetiyle: “Bana Hak’tan nida geldi, gel ey âşık ki, mahremsin/ Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefa gördüm/Mekânım lâmekân oldu, bu cismim cümle cân oldu/Nazar-ı Hak ayân oldu; özüm mest-i lika gördüm.” (Nesîmî) misüllü beyanlarıyla sermest-i câm-ı aşk bir tavır sergilemiş; kimileri de:

“Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı
Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı;
Çünkü hubbullah erişti çekti beni kendine
Açtı gönlüm gözünü artık humarım kalmadı.” (Ahmedî)

diyerek daha müteyakkızâne bir üslupla “fenâ fillâh” ve “beka billâh”a işaretlerde bulunmuş ve şuuraltı donanımına göre ayrı bir hâl sergilemiştir…

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri ve emsâli asfiyâ, seyahatlerini her zaman mişkât-i nübüvvetin ziyası altında gerçekleştirdiklerinden temkinle oturup kalkmış, huşûyla soluk alıp vermiş, hudû’yla gözlerini açıp kapamış ve nâehillerin fitneye düşmesine sebebiyet vermemişlerdir.
Şiblî ve aynı mizacı paylaşan Hak dostları, meşrep ve tabiatlarının gereği ihsaslarını açıklamış, ağyâra sır, belki de koz vermiş; ama hürmet ve saygıda da asla kusur etmemişlerdir.
Hallac, Sühreverdî ve İbnü’l-Fârıd çizgisindeki kalb erleri ise aşk u iştiyaklarında samimi, cezb u incizâba mazhariyetleriyle seviyeli olsalar da, sürekli sekr ve istiğraklarından ötürü temkinli davranamamış, başkaları için fitne olabilecek sözler söylemiş ve kendileri öyle düşünmeseler de lâubalîlere mesnet teşkil etmişlerdir.
Peygamber yolunun hakikî mirasçılarına gelince, onlar, her zaman temkin yörüngeli yürümüş, ledünnî müşâhede ve iç ihsaslarını Sünnet mizanlarıyla test etmiş; Kur’ân mantığına ters gibi görünen bütün keşfiyatlarını Şer’-i şerif esaslarına göre yorumlayıp ortaya koymuş ve ellerinden geldiğince düz yığınları iltibasa düşürmemeye fevkalâde gayret göstermişlerdir.
Bunlar Hakk’a yakın durmaya önem verdikleri kadar Zât-ı Ulûhiyet’le münasebetlerinde de olabildiğine saygılı olmaya çalışmış ve hep edep, hürmet, huşû içinde bulunmuşlardır.
Tamamen bir kalb ameli olan huşû ve haşyet, zamanla onların düşünce, söz ve tavırlarına da aksederek, Hak karşısında da halk karşısında da onları numune-i imtisâl birer temkin ve temsil kahramanı hâline getirmiştir.

Onların kalbleri, Cenâb-ı Hakk’ın azamet, celâl ve ceberûtu ile kendilerinin acz u fakr, ihtiyaç ve küçüklüklerinin müşterek mülâhazaya alınması sayesinde hep saygı ve tâzimle atmaktadır; hâl ve beyanları da bu telâkkiye tam bir tercüman gibidir.
Onlar yolun başında da sonunda da her zaman edepli davranmış, saygıyla oturup-kalkmış, haşyet soluklamış; meleklerle atbaşı hâle geldiklerinde bile her zaman mahviyet ve tevazu mırıldanmışlardır..
evet, bu yolun yolcuları umumi mânâda hep böyle düşünmüş ve böyle davranmışlardır; ama yine de, kendi aralarında mârifet ufukları itibarıyla bir hayli farklılıklar söz konusudur: Bunlar arasında Allah’ı hatırladıkça kendine çeki-düzen verip haşyetle iki büklüm olanlar bulunduğu gibi; her tavır ve davranışında O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla temkin ve teyakkuz soluklayanlar ve ömrünü derin bir ihsan şuuruyla hep O’nu görüyormuşçasına tir tir titreyerek geçirenler de vardır.

Hangi seviyede olursa olsun, huşû ve hudû’ sâlikin her hâlinde, seyr u sülûk-i ruhânî yolunun her menzilinde ve yakînin her mertebesinde olmazsa olmaz temel düşünce ve temel tavır olmalıdır.
Şunu da hemen arz etmeliyim ki, hâşi’ olmak hâşi’ görünmekten farklıdır ve bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
Allah’ın, kullarından her zaman istediği, derin bir mahviyet ve acz u iftikarla kendilerini nefy ve O’nu isbat azm u cehdidir.
Yoksa, kalbinde olandan daha fazla saygılı görünmek ve bir kısım huşû tavırları sergilemek düpedüz riya ve O’na karşı da hürmetsizliktir.
Eğer huşû Hakk’a kul olmanın gereği ise -ki öyledir- o, hakikate yürüme konusunda yolcunun kolu-kanadı, serası-zırhı, emniyet kemeri ve “urvetü’l- vüska”sıdır.
Böyle bir kol ve kanatla Hakk’a yürüyen, başını seraya sokup o zırhı ilâhî hıfz u inayetin vesilesi olarak iyi kullanan, o kemeri hep yanında bulunduran ve o sağlam kulp ve halkaya sımsıkı sarılan -biiznillâh- her zaman yürür, ama kat’iyen kaymalar yaşamaz; temkinli davranır ve Hak yolunda Hakk’a saygısızlıkta bulunmaz..
gidip vuslat ve üns billâh ufkuna ulaştığında da hep, tabiatının önemli bir derinliği hâline getirdiği bu şuuraltı müktesebâtın tesir alanı içinde kalır.
Zira, o bilmiştir bilmesi lâzım gelen şeyi, bildiği gibi hakikat ilminin mârifet kahramanları.
Zaten “إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ – Allah saygısını tam olarak ancak O’nu tam bilenler duyar.” (Fâtır sûresi, 35/28) fehvâsınca, Allah’a karşı gerekli hürmet ve tâzimi de ancak O’nu sıfât-ı sübhaniyesi ve esmâ-ı hüsnâsıyla tanımaya muvaffak olmuş ihsan ufkunda seyahat edenler bilebilir..
tabiî bilmeleri de herkesin kendi mârifet ufku seviyesine ve yakîn mertebesine göre farklı farklıdır.

Evet, kulun, Allah hakkında bilgi ve mârifeti ne nispette ise, tâzim, temkin ve edebi de o seviyede olur.
Âlimlerin en âlimi, âriflerin en ârifi: “إِنّيِ لَأَخْشَاكُمْ لِلّٰهِ وَأَتْقَاكُمْ لَـهُ – Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı en fazla saygılı olanınız benim.” beyanlarıyla bu hususu hatırlatıyor olmalıdırlar..! Aslında bunun böyle olduğunu yukarıdaki âyetin fezlekesinde görmek mümkündür.
Bu âyetin sonunda, “إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ – Allah hem Azizdir hem de Gafûrdur.” ferman edilerek, sadece Gafûr olmanın bazı mizaçlarda mutlak emniyet, nazlanma, hatta gururlanma gibi düşünce ve tavırlara sebebiyet verme ihtimaline binâen, “Gafûr” olmanın yanında yegane galip, her şeyin hakkından gelebilen kudret-i kahire sahibi, mağlup olma ihtimali bulunmayan ve hâkimiyet tahtının biricik sultanı demek olan “Azîz” ism-i şerifinin zikredilmesi, tergîble beraber terhîb, havfla beraber recâ gibi insan ruhunda haşyet, saygı ve tâzim duygularını harekete geçirmek içindir.
Ne seviyede olursa olsun, bence, hak yolcusunun yapması gerekli olan da işte budur.
Kur’ân, “وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ – Gaybda dahi Hazreti Rahmân’a derin bir saygı besler.” buyurur ki, henüz O’nun huzuruna varıp perdesiz, hâilsiz müşâhede ile şereflendirilmeden önce bile hep Hakk’ın celâl ve azametini mülâhazaya alır, ürperir ve kat’iyen “Nasıl olsa O bir Rahmân” deyip kendini salmaz; O’nu Gafûr u Rahîm olarak düşündüğü aynı anda “Ben Gafûr u Rahîmim ama azabım da can yakıcıdır.” beyanıyla irkilir ve hemen her zaman hudû’ ve huşû duygusuyla soluklanır.

Böyle bir duygu henüz yolun başlangıcında bulunanlar için bir emniyet atkısı olduğu gibi, otağını vuslat ufkuna kurmuş üns billâh kahramanları için de lâubalîlik ve değişik türden şathiyyâta karşı güçlü bir tenbih ve sinyal dinamosudur.
Mübtedîler, ancak bu duygu eşliğinde en tehlikeli yolları hiçbir şeye takılmadan, en az zahmetle katedebilir.
Müntehîler de ulaştıkları zirvede konumlarının ve mazhariyetlerinin hakkını eda ederek vuslatı firkate, ünsü de yeni bir vahşete çevirme durumuna düşmekten kurtulurlar.

Kim olursa olsun, bir kimse, ruhuna hudû’ ve huşû hissini duyurabildiği ölçüde ne başkalarının kasâvetli korkularıyla sarsılır ne de herhangi bir endişe ile şuna-buna serfurû etme zorunda kalır.
Zaten Cenâb-ı Hak da, evvelen ve bizzat Kendisini sevmemizi emrettiği gibi, korku hissimizi de Zât’ına karşı havf u haşyete çevirmemizi istemektedir.
“فََلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ – Onlardan korkmayın, sadece Benden korkun.” ferman-ı sübhânîsi bu konuda gayet açık ve nettir.

Lücce sahibi, kendi üslûbuyla bu hususa farklı bir ses katma sadedinde:

بَاشْ دَرْدِينْ أَزْ تَرْس زِقَهْرِ حَقْ كِه ياَ
كَرْدَه مُحْكَمْ دَرْ زَمِينْ عَرْعَرْ زِبِيمِ صَرْصَرَاسْتْ

– Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbitkadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der ki, bu da oldukça lâtiftir.
Kimileri hiçbir şey bilmez ve yürüdüğü yolun kendini nereye götürdüğünün farkında da değildir; yer-içer, yan gelir kulağı üzerine yatar; sonra da yaşadığı çizgide bir ölüm çukuruna -bu onun kanaatine göre bir üslûp- yuvarlanır gider.
Kimileri ilmi de, ameli de, âkıbeti de buğulu bir cam arkasından temâşâ ediyor gibi sisli-dumanlı görür; mebde ve müntehâ hakkında ne mârifeti vardır ne de havf u haşyeti; mevsimi gelince o da, düşe-kalka hayatına benzer şekilde, sürüklenir yıkık-dökük inanç ve ameliyle kendine göre acıklı âkıbetine.
Kimileri ilm u amelle yürür kendi sonuna doğru; mârifetle oturur-kalkar.
Yer yer muhabbetle soluklandığı olur; ama hudû’ ve huşû bilemediğinden, amelini de ihlâs-ı etemle bezeyemediğinden akı-karayı birbirine karıştırır ve çok defa kazanma kuşağında haybetler yaşayarak göçer gider bu dünyadan.
Kimileri tam tekmildir ilim, mârifet ve muhabbet adına.
İhlâsla yürür yürüdüğü yolda; ne var ki, bunların da bazılarının, havf u haşyet, hudû’ ve huşû donanımları yeterli olmadığından bir kısım mazhariyetlerle başları dönebilir; bir şekilde durdukları yerin hakkını verip konumlarını korusalar da söz ve tavırlarından dökülen lâubalîlik, şathiyyât ve kulluk keyfiyetine münâfî değişik iddialar gibi ubûdiyetin esası olan mahviyet, tevazu ve hacâletle telifi imkânsız beyanlarda bulunarak gayri ciddi ruhlara malzeme ürettikleri de bir gerçektir.

Bu itibarla bütün mü’minler, hususiyle de Hakk’a adanmış ruhlar her durumda ve her kademede mehâfet ve mehâbet mülâhazalarını kontrol etmeli, huşû ve hudû’ adına şuuraltı müktesebâtlarını gözden geçirmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar..
Mizanü’l-İrfan sahibi sâde bir üslupla bu konuda çok hoş şeyler söyler:

Korku öğret nefsine ey salikâ
Ol korkuyla gele nefsine bükâ;
Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,
Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.
Lâubali olmasın nefs-i denî
Sevk eder serbestliğe her dem seni.
Ehl-i iman lâubali söylemez
Terk-i teklife cesaret eylemez.
Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,
Kalbde olsun her an irfan rûnüma.

Aslında hudû’ u huşû ve bu duyguların insan ruhunda hâsıl ettiği mehâfet ve mehâbet hissi herkes için fevkalâde önemli; hakikî imanın en ehemmiyetli semeresi ve ilâhî teveccühlerle insana lütfedilen yakînin de en kıymettar neticesidir.
Böyle bir semereyi derebilen ve bu neticeleri elde eden bir hakikat eri artık her şeye mâlik sayılır; zira o, her şeyin zimamı elinde bulunan Zât’a sıdkıyla teveccüh ettiğinden O’nun bütün ihsanlarına da namzet demektir.
Peygamber Efendimiz (sav) kudsî hadis diye rivayet edilen hoş bir sözle şunları ifade buyururlar: “Cenâb-ı Hak kuluna: ‘Sen gönlünün huşûunu ve gözünün yaşını Bana armağan et, sonra hâcetin ne ise onu Benden iste ki, Ben de icabet edeyim; zira Ben yakınım ve her duada bulunana icâbet ederim.’ ferman etmektedir.”

اَللّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ بِهِ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَ مِنْهُ نَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ وَنَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَآجِلِهِ وَنَسْأَلُكَ الْجَنَّةَ وَمَا قَرَّبَ إِلَيْهَا مِنْ قَوْلٍ وَعَمَلٍ وَنَعُوذُ بِكَ مِنَ النَّارِ وَمَا قَرَّبَ إِلَيْهَا مِنْ قَوْلٍ وَعَمَلٍ آمِينَ وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Sır ufku ve ötesi

Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım.
Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor.
Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür’et..
kendi kendime ne ‘sükût’ diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim.
Her zaman acz u fakrımı Hakk’ın inayetine bir çağrı saydım, cür’etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak ‘Bismillâh’, ‘minallah’, ‘ilâllah’ dedim ve Hakk’ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm.

Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum.

Ben baştan beri bu yazı silsilesine esas teşkil eden mevzuların anlatılması gerektiğine inandım; bazen içten bir iştiyakla, bazen de ürpererek kalemimle beraber ağladım, o döktüğü mürekkeple nefes alıp verdi, ben de gözyaşlarımla soluklandım.
Kalbimi Yaratan bilir; sırrıma muttali olan da sadece O’dur; O’dur hafî ve ahfâ hakikatlerinin ne demek olduğunu bilen, dilediklerine bildiren ve okuyup işittiklerini söyleyenleri de inayetiyle görüp gözeten!..

Gizli şey demek olan sır -daha önce geçmişti- sofiyece, kalbe bağlı vedîa-i rabbâniye bir latîfedir; bedende ruh ne ise kalbde de sır odur.
Gizli, kapaklı ve saklı mânâlarına gelen ‘hafî’ sırra göre daha ötelere nâzır kalbin engin bir buudu ve hakikatleri temâşâya ayrı bir rasathane; en gizli ve daha da kapalı, hatta düşünülemeyen, ihata edilemeyen anlamındaki ‘ahfâ’ ise öteler ötesine açık bir mevhibeler penceresidir.

Bazı hak dostlarına göre ruh, Cenâb-ı Hak’la bir alâka ve muhabbet unsuru, kalb, bir mârifet mahzeni, sır O’nun inayetiyle bir müşahede sistemi, hafî ise esrar-ı ulûhiyet atlası, ahfâ da ‘kenz-i mahfî’nin esrarlı bir anahtarı kabul edilmiştir.
Ne var ki, ilâhî inayet olmayınca bunların hakikatine muttali olmak da mümkün değildir.
Bir zâtın ifade ettiği gibi, ‘Her mü’min potansiyel olarak sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla sıfât, Zât, esrar-ı ulûhiyet ve kenz-i mahfîye açıktır ama, Hak tecellî etmeyince beşerî iradenin bu güçleri harekete geçirmesi de imkânsızdır.’ İnsanlar, O’nun gördürmesiyle görseler, duyurmasıyla duysalar, hissettirmesiyle hissetseler de, kendi kendilerine bu hususlardan hiçbirini elde etmeleri söz konusu değildir; dolayısıyla da onlar ne sıfât, ne şuûn ne de Zât hakkında ciddî hiçbir şey söyleyemezler.
Cenâb-ı Hak ise, onları da, onların ruhlarını da, kalblerini de, sırlarını da, hafîlerini de, ahfâlarını da, cüziyyat ve külliyât adına her şeyi bildiği gibi bilir.
Ne var ki, bazı bildiklerini başkalarına da bildirir, bazılarını da nezd-i ulûhiyetinde isti’sâr buyurur.
O’nun olmuş-olacak her şeyi bildiğinde ümmet ittifak etmiştir; nasıl olmasın ki, Kur’ân: ‘ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ – Allah onların kalblerindekini bildi/bilir.’ (Fetih sûresi, 18) ‘ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ – Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ (Bakara sûresi, 30), ‘ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ – Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.’ (Bakara sûresi, 33), ‘ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنْفُسِكُمْ -Biliniz ki Allah sizin derûnunuzda olan her şeyi bilir.’ (Bakara sûresi, 235), ‘ أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَأَنَّ اللهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ – Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.’ (Tevbe sûresi, 78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, âfâkın derinliklerinde ve derûnun daha derûnunda olan her şeyi bildiğini âvaz âvaz ilan etmektedir.
O’nun bildirmesi olmazsa, insanlar, sırlar ötesi bir yana kendilerini bile doğru dürüst bilemezler.

İnsanoğlu yaratıldığı günden beri, ister âfâk ister enfüs her şeyi O’nun hususî tevcih ve inayeti sayesinde doğru okuyabilmiş ve doğru yorumlayabilmiştir.
O’nun tenvir ve irşadlarına karşı alâkasız kaldığı dönemlerde de hep bocalayıp durmuş ve tereddütten tereddüde sürüklenmiştir.
Hele Zât, sıfât ve esmâ mevzuunda bir kelime bile söyleyememiş, ağzını açıp bir şeyler mırıldandığında da hep hezeyan mırıldanmıştır.

Cenâb-ı Hak, her zaman Zât, sıfât ve esmâsını, hususî donanımla şereflendirdiği ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ diyeceğimiz seçkin kulları vâsıtasıyla bizlere bildirmiş; bizler de onların talimleri çerçevelerine sadık kalarak bu müteâl konuları anlamaya çalışmış ve bu sayede tereddüt ve teşettütlere düşmeden kurtulmuşuzdur.
Aksine, enbiyâ, evliyâ ve asfiyâ gibi insanların irşad ve tenbihlerine kulak tıkadığımız zamanlarda da ne hakikati kavrayabilmiş ne de daha ötesi ile alâkalı konular arasında muvazeneyi koruyabilmişizdir.
Zaten, Hakk’ı ancak yine O’nun kendisi bilir; başkalarının bildikleri ise O’nun bildirdiği kadarıyladır.
Bu mânâyı teyiden bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: ‘Ben Rabbimi yine Rabbimle bildim.’ (İbn Esir/Camiu’l-Usul) buyururlar ki, künh-ü Bârî’nin nâkabil-i idrak olmasını ifade etmenin yanında en sağlam bilgi kaynağının ne olduğunu göstermesi açısından olabildiğine önemli ve bu konuda gerçek söz sahibini gösterme adına da fevkalâde mânidardır.

Sadede dönecek olursak, sır -daha önce de işaret edildiği gibi- hakikat ve ötesini temâşâ ve mütalâa adına bir ilk rasat noktası ki, derecesine göre her mü’min, kalbinin bu derinliğinden halka ve Hakk’a ait esrarı, yine O’nun tevfikiyle ve O’nun vaz’ettiği emare, işaret ve delâilin çehresinde okur, değerlendirir ve irfan ufku ölçüsünde ancak yorumlayabilir.

Hafî, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed’in insana müstesna bir vedîasıdır.

Ahfâ ise, Cenâb-ı Hakk’ın ibâd-ı mükerremine fevkalâdeden inayeti olarak, kenz-i mahfîye açık kalbin en önemli buudu ve bir latîfe-i rahmâniyedir.

Sır erbabı, kendi ufuklarına akıp gelen varidâtı, hafî seçkinleri kendi kemalât arşiyelerine sunulan mevhibeleri, ahfâ kahramanları da kendi atmosferlerine boşalan ilham sağanaklarını alır, değerlendirir, açılmasına me’zûn bulunduklarını ehil olanlara açar, diğerlerini ise bir namus hassasiyetiyle korur; korur da kat’iyen nâehillere sır vermezler.
Enbiyâ ve evliyâ-i muhakkikînin durumu işte budur.
Ve onlar Hak muradının gözü sürmeli, sözleri furkan tercümanlarıdırlar.
İsm-i Zâhir’in ahkâmını ism-i Bâtın’ın esrarına karıştıranlara gelince, bunlar da her ne kadar birer kurbet kahramanı iseler de, hakaiki yorumlamada müşahede ve mükâşefelerine itimat edip, duyup hissettikleri, zevk edip anladıklarıyla yetinerek muhassala-i müşahedelerini Sünnet mizanlarıyla teste tâbi tutmadıklarından/tutamadıklarından iltibasa girmiş, iltibaslara sebebiyet vermiş, dahası ifşasına me’zûn olmadıkları esrar-ı ilâhiyeyi -sehv u sekirlerinden dolayı- fâş ederek baş yarmış, göz çıkarmış; dolayısıyla da bazen ser verme mecburiyetinde kalmış, bazen şiddetli te’dip görmüş, bazen de ma’şerî vicdanda mahkûmiyete düçar olmuşlardır.

Bazen Cenâb-ı Hak, esmâ, sıfât ve Zâtına ait esrarı ifşâ ve hafî olanı da izhar buyurmuştur ama, yine de azamet ve izzetinin muktezası olarak bunları dahi belli sebeplere bağlamış ve perdeli olarak sunmuştur.
Bu itibarla, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, her müşahede ve mükâşefelerini izhar etmemek, edip kaba yığınları fitneye sürüklememektir.
Sükûtta selâmet vardır; ilâhî esrarı ketmetmekte de Hakk’a saygı.
Bir müntehî ve vâsıl için ân olur bütün esmâ ve sıfât, şuâ-ı Zât ile münhasif olur ki, bu ufuk bir mânâda ‘ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ – O’nun Zât’ı hariç her şey hâliktir.’ (Kasas sûresi, 88) ufkudur.
Burada her şey gibi kulun emaneten sahip bulunduğu vücud-u kevnîsi de inhisafa uğrar ve görünmez olur; olur da bu fenâ atlasını bir baştan bir başa vücud-u Bâkî’nin ziyası sarar ki, işte böyle bir durumda orada sadece Zâtî tecellîlerin cilveleri duyulur ve buna şahsî zevk ve hâl bakımından, Hakk’ın hafîyi izhar etmesi denegelmiştir.

Hafî ufkuna ait mezâhir, benlikten tecerrüde bağlanmıştır.
Bu itibarla da mecazî varlıktan vazgeçememiş mübtedîler, asla vücud-u hakikînin tecellîleriyle cilvesâz olamazlar.
Kendini kendine malik görenler de hafî ufkuna ulaşamadıkları gibi esrar-ı rubûbiyeti temâşâ zirvesine de yetişemezler ve hele ‘kenz-i mahfî’nin râyihasını bile kat’iyen duyamazlar.
Kenz-i mahfî esrarı ahfâ ufkuna nâzırdır.
Burası sırlar ötesi sır âlemi ve asaleten Hz.Akrabu’l-Mukarrabîn’e, bittebaiye de o kapının diğer bendelerine has bir ufuktur.
Sırrı zevk etmeyen ve hafînin kâsesinden bir şeyler yudumlamayan, bu şahikaya da asla ulaşamaz.

Daha doğrusu, lâfza takılı kalanlar mânâyı bulamadıkları gibi, sürekli ‘mânâ’ deyip duranlar da asla özle tanışamaz ve kat’iyen hakikate ulaşamazlar, farz-ı muhal hakikate ulaşsalar da, hiçbir zaman Hakikatü’l-hakaiki duyamazlar.

Hakikatü’l-hakaik her şeyin biricik mercii, esası ve mesnedidir.
O’nu duyup zevk edenler her şeyi de kavramış olurlar; O’nu bulamayanlarsa hep yol yorgunluğu yaşar ve ömürlerini bâd-i hevâ geçirirler.
Kenz-i mahfî, kenz-i sırr-ı vahdet ve gayb-ı mutlakın diğer bir unvanıdır ki, onu ne düz insanlar ne de kalb ve sır erbabı, dahası hafînin hasları dahi kavrayamazlar… Her şey o müteâl ufukta başlar ve dal-budak salarak gelir bize ulaşır.
Her şeyin gidip kendisine dayandığı bir esas olması itibarıyla o ufuk bir mebde’, semere-i kâinat olan insana da bir müntehâ ve neticedir.
-Buna bir tecellî-i nüzûl da diyebiliriz.- Ruhî ve kalbî sistemler harekete geçirilerek, bizim ufkumuzdan öteler ötesine seyahatte ise, bulunduğumuz basamak bir mebde’, ahfâ da bir müntehâdır ki, buna da urûc demek mümkündür.

Ehlullah arasında: ‘Anne karnı âlem-i ilme bakar.’ sözü oldukça yaygındır.
Bunu, ilmî vücudların belli taayyünlerle vücud-u hâricîye çıkıp, vücud-u Bârî’ye ayna olmaları şeklinde yorumlayabiliriz; şöyle ki evvelâ her şey zaman ve mekân üstü kenz-i mahfîde meknuzdur.
İlmî vücudlar âleminde ilk tecellî, her şeyin belli taayyünlerle zuhûru şeklinde belirir; sonra ruhânî mevcudiyetle şereflendirilir; daha sonra lâtif ve kesif cismaniyet urbasıyla pâyelendirilir ki işte bunlar kabaca, varoluşun önemli üç basamağıdır.
Yukarıdan aşağıya böyle bir nüzûl-u lütfî söz konusu olduğu gibi, aşağıdan yukarıya da, ruh kalb veya kalb ruh; kalb sır, sır hafî, hafî ahfâ gibi seyr-i ruhânî şeklinde bir terakkî -urûc da diyebiliriz- bahis mevzudur.

Ahfâ ufku daha çok Muhammedî meşrep olanlara mahsus müstesnâ bir kuşaktır.
Bu meşrepte olmayanların o zirveye ulaşmaları zor, hatta imkânsızdır.
Onlar ulaşsalar ulaşsalar sırra veya hafîye ulaşabilirler; oraya kadardır onların yolculuğu ve orasıdır onların arş-ı kemalâtları.
Aynı zamanda bu basamaklardan her biri de bir peygamberin seyr-i ruhânî çizgisi ve onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesinin izdüşümü keyfiyetindedir.
Bu ufukta seyahat edenler veya temâşâ mazhariyeti yaşayanlar o ibâd-ı mükerreme ait bazı hususiyetlerin de mümessili gibidirler ki, bu sırrı kavrayamayan bazı nâdân müntesiplerin aslı fer’e, metbûu tâbie karıştırarak bir kısım iddialarda bulunmaları bile söz konusu olmuştur.
Oysaki nerede güneş, nerede kamerdeki nûr ve kabarcıklardaki güneşçikler!..
Tasavvuf erbabınca, bu kademelerin aslî ve metbû temsilcileri sırasıyla, Hz.Âdem, Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa (aleyhimüsselâm) gibi enbiyâ-i izâmdır.
Yine onlarca ahfâ ufkunun biricik Sultanı da Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet (aleyhi ekmelüttehâyâ)dır.
Enbiyâ-i izâmda mebde’den müntehâya terakki, ânî ve def’î bir cezb-i ilâhî iledir.
Diğerlerinde -bazen onlarda da bilasale olmasa da cezb u incizab söz konusu olabilir- bittebaiyedir.
Mü’minler, seyr u sülûk-i ruhânî disiplinleriyle, ruhtan kalbe, kalbden sırra, sırdan hafîye, hafîden ahfâya, her mertebede farklı bir temâşâ ile mârifet yudumlaya yudumlaya yürür; yer yer ruhânî zevklerin en engin ve en nefisleriyle banyo yapa yapa serinler; ef’âlin esrarıyla ayrı bir sermestî yaşar, esmâ ufkunda daha değişik tecellîler müşahede eder; sıfât-ı sübhânî atmosferinde üst üste sürprizlerle karşılaşır, esrar-ı ulûhiyetle tamamen değişir ve farklılaşır, neticede gider kendi arş-ı kemalâtına ulaşır…

Âlem-i emir yoluyla gerçekleştirilen bu kemalât bir mânâda, âlem-i halkla elde edilecek mevhibe ve pâyelere de bir mukaddime mahiyetindedir.
Bunlardan birincisi vilâyet yolu, ikincisi de nübüvvet helezonu kabul edilegelmiştir.
Aslında böyle bir mütalâadan vilâyetin nübüvvete hâdim ve basamak olduğunu da anlamak mümkündür: Veli sürekli bulmak, bulduğunda derinleşmek için yürür veya yükselir; nebi ise bulduğuyla başkalarını da buluşturmak için âlem-i emir ve âlem-i halkın birleşik noktasında durur, kesretten vahdete yollar vurur ve maddeden ruh dantelâları meydana getirir ki, büyük ölçüde onun davası, âlem-i emrin bütün hususiyetlerini ihtiva etse de tamamen âlem-i halka münhasırdır.
Âlem-i emirden iman esasları mahfuz, İslâm’ın emir ve yasakları, Cennet nimetleri, Cehennem azabı, rü’yet süruru, yakınlarla münasebet lezzeti gibi hususların bütünü, enbiyânın temel mesajlarının özüdür ve hepsi de âlem-i halkla alâkalı konulardır.

Ef’âl-i mükellefîn, umum mesâlih ve mefâsid, âlem-i halka ait esaslardır ve bunların bütünü de peygamberlik ufkunun semereleri ve serâlarıdırlar.
Vilâyet yolunun zâdı, zahîresi sayılan evrâd ü ezkâr, muhasebe ve tefekkür ise usûl sayılan meselelere destek mâhiyetindedir.
Birincilerde kusur eden, ikincilerin feyzinden de mahrum kalır; öncekileri tam tekmil yerine getirenler ise, sonrakilerde bazı kusurları olsa da, kanaatimce bu kusurlar kalıcı olmazlar/olamazlar.
Farzlarla hâsıl olan kurb-u nübüvvet asıl, nevâfille ulaşılan kurb-u vilâyet tâbidir; aslın sağlam kavrandığı yerde çok defa fer’ de ona tâbi olur..

اَللّٰهُمَّ أَحْيِنَا بِالْفَرَائِضِ وَمَتِّعْنَا بِهَا وَزَيِّنَّا بِالنَّوَافِلِ وَقَرِّبْنَا إِلَيْكَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَرَثَةِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ

Hak, hakikat ve ötesi

Lügat itibarıyla doğru, gerçek, sabit mânâlarına gelen hak kelimesi, söz ve akîdede vâkıa mutabık demektir ki karşılığı bâtıldır.
Ayrıca, görülüp işitildiğinde hemen anlaşılır olana da hak denir.
Mutlak zikredildiğinde ‘ -Onlar (o gün) gerçekten Allah’ın Hakk-ı Mübîn olduğunu bilirler.’ mazmununca onunla Zât-ı Hak anlaşılagelmiştir.
Aslında ehlullah da ‘hak’ sözcüğüyle her zaman Zât-ı Hakk’ı kastetmişlerdir.

Aynı kökten gelen hakikat ise, bir şeyin aslı, esası, sarîhi, müntehâsı ve mecaz olmayanı demektir; sofiye ıstılahında, seyr u sülûk-i rûhânîde hak yolcuları için dört mertebe ve dört dereceden biridir ki, bunlar da şeriat, tarîkat, hakikat ve mârifet gibi mertebelerden ibarettir.

Şeriat, din gerçeğinin herkes tarafından anlaşılan, yaşanan, umumun mükellef bulunduğu esasların bütünü; tarîkat, bir kısım özel yol ve sistemlerle şeriatın kalb ve ruh derinliklerini duyup zevketme yöntemi; hakikat, esrâr-ı esmâ ve hafâyâ-yı sıfât-ı sübhaniyeyi belli cehd ü gayretlerle keşf ve müşahede mazhariyeti; mârifet, şuûn-u zâtiye ve esrâr-ı ulûhiyet… gibi nâkabil-i idrak hususları farklı mertebelerde duyma, bilme, talep etme donanımı, zâdı, zahîresi ve mevhibesidir.

Ayrı bir tevcihe göre, mârifet, icmalî ilim ve ‘iman-ı billâh’a bahşedilen özel bir hediye ve behiyye, tarîkat bu ufka ulaşmada bir yol ve yöntem, şeriat ve hakikatse ulaşılması icap eden bir hedef ve gayedir.
Gerçi bir kul için biricik gaye Allah’ın rızasıdır ama, O’nun rızasına giden yol da şeriat ve hakikatten geçmektedir..
ve bunlar bir hakikatin iki ayrı derinliği mesabesindedir:

Şeriat, sırr-ı ubûdiyete sadık kalmak ve emre itaat esprisine bağlı yaşamak; hakikat, Hakk’ın rubûbiyetini gönül rızasıyla karşılamak ve oturup kalkıp ‘ – Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.’ ahd ü peymânında bulunmaktan ibarettir.
Hakikat ufkuna bağlanmayan şer’î nizam çok defa semeresiz, şeriata mukayyet olmayan hakikat de neticesizdir.

Diğer bir yaklaşımla, şeriat, Cenâb-ı Hakk’ın ibâdına bir teklifler mecmuası; hakikat ise, onda esrâr-ı ulûhiyetin görülüp okunmasıdır.
Ebû Ali Dakkak Hazretleri’nin de ifade ettikleri gibi ‘ – Biz yalnız Sana ibadet ederiz.’ hudud-u şeriata riayeti ve ‘ – (Her hususta) yardımı da sadece Senden isteriz.’ ise ufk-u hakikate işareti tazammun etmektedir.
Hâsılı:

“İç içedir şeriat ve hakikat,
Bu ufka ileten yoldur tarîkat;
Yollarda yolcuya azık mârifet,
Ötesi sadakat, ihlas ve gayret..” (Livâî)

Bir diğer yaklaşımla şeriat, iman-ı kâmil, amel-i salih; hakikat ise, bi’l-mukabele bu iman ve aksiyon erlerinin Cenâb-ı Hak tarafından görülüp gözetilmeleri, onların da küllî bir şuurla buna karşılık vermeleridir.
İman ve amel olmadan ilâhî riâyet ve kilâet beklentisi bir kuruntu, O’nun teveccühüne güven olmadan şer’-i şerifin ağır tekâlifine katlanmaksa çok zordur.
Bazıları, ‘hakikatsiz şeriatı ikame pek güç, şeriatsız hakikat de imkânsızdır.’ deyip çıkmışlardır işin içinden.

Farklı bir ifade ile şeriat, ferdî, ailevî, içtimaî bütün sorumlulukların hâlis bir niyetle yerine getirilmesi; hakikat ise, her şeyi ve herkesi yaratan, yarattıklarını varlığın herhangi bir basamağıyla şereflendiren; hidayet ve dalâleti elinde tutan; istediğini aziz istediğini zelil kılan; dilediğine muvaffakiyet lütfedip dilediğini hızlâna uğratan; kimilerini hâkimiyetle payelendirip kimilerine mahkûmiyet takdir eden; hayır-şer, iman-küfür, zarar-nef’, başarı-hüsran her şeyi o geniş kader ve kaza plânıyla ortaya koyan ‘ – Olmasını dilediği hemen olur, olmamasını dilediği de olmaz.’ hakikatinin biricik Sahibi’ni görüyor gibi davranmak ve her zaman görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkmaktan ibaret görülmüştür.
Şöyle bir tevcih de söz konusu: Şeriat, peygamberân-ı izâm efendilerimiz tarafından tâlim ve teklif buyurulan esasların bütünü; hakikat ise, bu tekâlif ve talimâtı mükâşefe ve müşâhede yoluyla da duyup zevketme mazhariyetidir.
Bu itibarladır ki bir kısım muhakkikler, ubûdiyetin şeriat buuduna, evâmir ve nevâhîye riâyet mülâhazasıyla bakmış, onun hakikat derinliğini de yakîn, şuhûd, zevk ve keşf mevhibeleriyle değerlendirmişlerdir.

Hakâik, hakikatin cem’idir ve erbabınca dört mertebe içinde mütalâa edilegelmiştir.
Birincisi, Zât-ı Mukaddes’e râci hakâiktir ki, bu türlü hakâikin tâlibi bir hak yolcusu, düşünce ve beyanlarında Sahib-i şeriatın vaz’ettiği ölçülere sadık kalmalı, mârifet ve zevk ufku itibarıyla en erişilmez zirvelerde pervaz ederken dahi şahsî yorum ve tefsirlerden uzak durmalıdır.
İkincisi, sıfât-ı sübhaniyeye râci hakâiktir ki, böyle bir ufka nâzır bir sâlik, Hazreti Esmâ’nın ifade ettiği mâlûmiyet ve sıfât-ı kudsiyenin belirlediği çerçeveye bağlı kalarak, daha ötesine ve ötenin de ötesine ait mârifet hususunu herhangi bir beklentiye girmeden O’nun özel teveccühlerine bırakmalıdır.
Üçüncüsü, ef’âl-i ilâhiyeye ait hakâiktir ki, âfâk ve enfüste ilâhî isim ve sıfatların tasarruf alanı sayılan bu imkân âleminde her şeyi Cenâb-ı Hakk’a nisbet etmek ve O’na bağlamak şartıyla, tefekkür ve tedebbür adına gidilebildiği yere kadar gidilmeli, hatta mümkünse varlık ve eşyâ her gün birkaç kez hallaç edilmelidir.

Dördüncüsü, mef’ûlâta râci hakâiktir ki, âlem-i kevn ü fesadda bütün kemmiyetlerin, keyfiyetlerin cereyan meydanı; cisimlerin, cevherlerin terkip ve tahlil mahalli; ittisal, infisal, çözülme ve dağılmaların da gerçekleştiği alan işte bu hakâik alanıdır ki böyle bir alanda fikrî seyahat basar ve basîret beraberliğinde sürdürülebilirse, insan ilim ve mârifete ulaşır; aksine fiil ve infiallere basîretle bakılmaz ve esbab dairesi de aşılamazsa natüralizme düşme kaçınılmaz olur.
Evet doğru bakıp doğru okuyanlar için, Hoca Tahsin’in ifadesiyle:

Kitab-ı âlemin yaprakları, envâ-ı nâma’dûd,
Hurûf ile kelimâtı dahi efrâd-ı nâmahdûd;
Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte,
Mücessem lâfz-ı mânidardır âlemde her mevcud.

olsa da, bakış zaviyesini yakalayamamışlar için yanlış görme, yanlış okuma ve yanlış yorumlama her zaman ihtimal dahilindedir.

Hakikatü’l-Hakâik, bütün hakikatleri câmi olan ehadiyet mertebesini (bazılarına göre vâhidiyet mertebesi) ifadede kullanılan bir tabirdir ki, bazıları buna ‘Hazretü’l-cem’, ‘Hazretü’l-vücûd’ ve ‘Gaybu’l-guyûb’ da demişlerdir.
Bu yüce hakikati ‘min haysü hüve’ müteayyin görmek ve izafî hakikatler gibi düşünmek ya da tasavvur etmek câiz değildir.
Hakk’ın Zât’ı için bîperde zuhur söz konusu olmadığı gibi, Hakikatü’l-Hakâik’ten de min haysü hüve -min haysü ente değil- söz edilemez.
Bu bâbdaki mâlûmiyet ve muayyeniyet esmâ ve sıfât-ı sübhaniye itibarıyladır..
evet, Cenâb-ı Hak bütün ıtlâkattan münezzeh ve müberradır; zira her ıtlak aynı zamanda bir takyîd ve tahdîd demektir; bu türlü kayıtlar ise bize ait avârızdandır.
Hakk’ı, Hak makamında, halkı da halk zemininde görmek dinî bir esastır.
Bunun aksine bir mütalâa ise apaçık bir halt ve karıştırmadır.
Kullara düşen vazife, Hakk’a karşı tam bir teveccüh içinde bulunarak şer’-i şerîf rehberliğinde ve mârifet azığıyla her zaman O ihata edilmeze yürüme ve kendi uzaklıklarını aşma gayreti içinde olmaktır.
Konuyla alâkalı bir hak dostu şunları söyler:

“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü,
Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-ı vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir’at-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü;
Kimi Kâbe, kimi Arş’ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb-u Hakk’ı ihtiyar eyle yürü;
Bu sülûk erbâbının yoktur nihayet seyrine,
Kande ersen mâverasına güzâr eyle yürü.” (İsmail Hakkı)

Nâmütenâhîye seferde seyr u seyahatin sonu yoktur; bir ömür boyu duyup sezmeler, hem burada hem de ötede farklı derinliklerde sürüp gidecektir.
Böyle bir seyahate kilitlenmiş sâlik, vuslata erip maiyyetle şereflendirildikten sonra dahî, zâviye farklılığıyla müşahededen müşahedeye koşacak, ihtimal her gün bilmem kaç defa temâşâ zevkiyle kendinden geçecektir…

Allah ve Ulûhiyet Hakikati

Lafz-ı Celâl ve İsm-i Âzam da denen “Allah” kelime-i mübarekesi, kendini bize “Esmâ-i Hüsnâ”sıyla bildiren ve sıfât-ı sübhaniyesiyle zihin, mantık ve muhâkemelerimize bir çerçeve vaz’eden, bütün esmânın Müsemmâ-i Akdesi ve bütün evsâf-ı kemaliyenin Mevsûf-u Münezzehi, ulûhiyet tahtının biricik mâliki ve rubûbiyet arşının sahib-i bîmisali Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın adıdır.
Seyyid Şerif’in de ifade ettiği gibi, “Allah” lafz-ı mübareği “min haysü hüve” Zât-ı İlâhiyenin ism-i hâssıdır ve usûlüddin ulemâsınca o bir ism-i Zât’tır.
Aynı zamanda “İsm-i Celâl” ve “İsm-i Âzam” diye de bilinen bu mübarek kelime hususî mânâda “İsm-i Âzam” olarak da zikredilmektedir.

Zât-ı Ulûhiyet’e ait bütün isimler birer esmâ-i sıfât, “Allah” lafzı ise bir ism-i Zât’tır ve bütün ilâhî isimleri ya bililtizam veya bittazammun ihtiva etmektedir.
Şöyle ki, bir insan, “Lâ ilâhe ille’l-Kuddûs..
ille’r-Rahîm..
ille’l-Azîz… ilâ âhir.” gibi cümlelerle imanını ilan etse, bu cümleler esmâ-i hüsnâsıyla mâlum, sıfât-ı sübhaniyesiyle mâruf ve muhât o Zât’ı tam ifade edemediğinden maksat hâsıl olmaz.
Zira böyle diyen biri, farkına varsın varmasın, daire-i ulûhiyet ve rubûbiyeti “Kuddûs”, “Rahîm” ve “Azîz” isimlerinin tecellî alanlarına inhisar ettirerek muhîti muhât hâline getirmiş ve bir mânâda daire-i ulûhiyeti tahdit etmiş olur.

Allah ism-i şerifinin müfâdı bulunan Zât-ı Ecell ü A’lâ, insan, kâinat ve eşya hakikatinin biricik mesnedi, biricik mebdei, yegâne illeti, varlığı kendinden bir Vacibü’l-Vücud’dur.
Âfâkî ve enfüsî bütün mütalâalar bunun böyle olduğunu gösterir.
Kâinatta hiçbir varlık, hiçbir nesne yoktur ki, onda “Allah” ism-i celîlinin Müsemmâ-i Akdes’ine pek çok işaret ve emareler bulunmasın.
“Allah ism-i şerifi, hem teker teker her varlığın çehresinde hem de bütün kâinatın simasında mahkûktur.” dense yeridir.
Ne var ki bu hakikat, insanın maddî ve mânevî simasında her nesnede olduğundan daha net ve daha okunaklıdır.
Zira Hz. Ali’nin de ifade buyurdukları gibi, insan küçük bir cisim değil, o bütün âlemlerin özünü ihtiva eden bir nüsha-i kübrâdır ve kâinatların Hakk’ı ilanına denk bir şehadetin de bülendâvâz şahididir.[1] O, her hâliyle Hazreti Mübdi’i gösterir; her şeyiyle O’na dayandığını haykırır; zâhir ve bâtınıyla hep O’nu ilan eder.

Bu itibarla, ister insan ister kâinat, varlığın Zât-ı Hakk’a dayandırılmaması tamamen gayr-i mâkul, bedâhet-i hisse aykırı ve ilimler hesabına da bir tali’sizliktir; evet Zât-ı Hakk’a dayandırılmayan varlık mesnetsiz, O’nunla irtibatlandırılmayan ilimler bir mânâda evham ve hayâlât, O’nun mârifetine ulaştırmayan tetkikler, tahliller neticesiz birer meşgale ve insan vicdanında, dolaylı yoldan dahi olsa, O’na karşı alâka ve muhabbet uyarmayan müzakereler, muhavereler de faydasız güft ü gûdur.

Aslında, bütün varlık ve eşya binlerce dillerle bize hep O’nu anlatmakta, insan vicdanı kendine has o ledünnî duyuş, seziş ve yönelişleriyle her zaman O’nu hatırlatmaktadır: Biz ne zaman maddî ihsas ve mânevî ihtisaslarımızla şu meşher-i âleme, şu varlık kitabına ve enfüsî derinliklerimize yönelsek, hep O’ndan bir şeyler dinler ve her hâlimizde O’nunla kâim olduğumuzu duyarız.
Allah, yarattığı her şeyle kendini ifade eden ve bin bir dille vicdanlara varlığını duyuran, böylece zamandan, mekândan münezzeh olduğu hâlde her yerde hâzır ve nâzır bulunduğunu hatırlatan bir Mâlum-u Müteâl ve bir Mevcud-u Bîmisal’dir.
Zâhir-bâtın bütün âlemler, O’nun ulûhiyet ve rubûbiyetini haykırmakta ve mâbudiyetinin Zât’ından geldiğini ifade etmektedir..
evet Allah, Allah olduğu için “Mâbud-u bi’l-hak” ve “Maksud-u bi’l-istihkak”tır.
Bu itibarla da, hamd ü senâ, tekbir u tâzim, takdis ü tesbih gibi her hâliyle kulluk bizim boynumuzun borcu, O’nun da hakkıdır.

İnsanların kendi elleriyle yapıp taptıkları mâbudlara gelince, onlar kat’iyen öyle değillerdir ve olamazlar da; hiçbir sun’înin o şeyin hakikîsi yerine kâim olamadığı gibi… İnsanoğlu dünden bugüne, “Ay, güneş, yıldızlar, denizler, ırmaklar…” dedi, bir sürü sun’î ve sahte mâbud arkasından koştu durdu; yüzlerce-binlerce fâni, zâil ve âciz yaratığa perestiş etti.
Arkalarından koşup onlara arz-ı ubûdiyet ettiğinde kendi ruhuna, kendi mahiyetine saygısızlıkta bulundu; Mâbud-u Mutlak’ı bulup O’na yöneldiğinde de pesbayağı bir varlık olmaktan kurtuldu ve Allah’ın kendine lütfettiği değerler çerçevesinde kendi oldu.

Evet, Allah’tan gayrı tapılan ve perestiş edilen hiçbir şeyin varlığı kendinden olmadığı için, onların gelmesiyle gitmesi bir olmuş; bir sapkın düşüncenin hayal ürünü olarak ortaya çıkmış, bir selim mantık ve muhâkeme ile de yerle bir edilmiştir/edilmişlerdir.
Bir bir gelen bâtıl telakkiler bir bir yıkılmış, gelenler geldikleri gibi gidip mahkûm-u nisyan olmuş ve söz her zaman gelip gitme arızalarından münezzeh ve müberrâ olan Zât-ı Akdes’e kalmıştır.
Bu bâtıl ilâhlardan bazıları muvakkaten çoğunluğun efkârına hükmedip onu kirletseler de, vicdanların tabiî zenginliği ve derinliği sayılan mârifet-i Sâni ruhu ve Mâbud-u Hakikî telakkisi bütün o evhâm ve hayâlât mahsulü şeyleri kapı dışarı etmiş, sonra da o esmâ-i hüsnâ ve evsâf-ı âliye sahibi Zât-ı Ecell ü A’lâ’ya bir kere daha açılmıştır; açılmıştır, zira O’ndan başka vicdana destek olacak bir güç kaynağı ve onu iğna edecek bir servet menbaı yoktur.
Bu büyük ihtiyacı karşılayamayan mâbud görünümündeki hiçbir nesne ubûdiyete lâyık değildir ve mâbud da olamaz; esmâ-i hüsnânın Müsemmâ-i Akdes’i ve evsâf-ı sübhaniyenin Mevsuf-u Mukaddesi’ne has mâbudiyet şöyle dursun, onun mâdûnu denecek şekilde çok gerilerde bir mutavassıt ve şefaatçi olmaları bile kat’iyen söz konusu değildir.

Ne ulûhiyet ne de rubûbiyet asla şerik kabul etmez; “Mâbud-u bi’l-hak” bir tanedir; bizim müşâhede ettiğimiz değişik şe’n, hâl ve keyfiyyât ise, o Müsemmâ-i Akdes’in muhtelif isim ve sıfatlarının farklı tecellîlerinin televvününden ibarettir.
Hakikat-i Hak, her türlü keyfiyet ve kemmiyet ifade eden hususlardan müberrâ olduğu gibi cevher ve araz da değildir; cismaniyete ait avârız ve nekâisten de münezzehtir.
İbrahim Hakkı Hazretleri, akaid-i hakka-i islâmiyeyi nazmen ifade ettiği manzumesinde bu hususu ne hoş seslendirir:

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.
Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.
Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde ne yerlerde, ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah.

Evet o, ne bir cisim ne cevherdir, ne tecezzi ve inkısamı söz konusu olan bir küll ve küllî ne bunlara ait bir cüz ve cüz’î ne de yarattıklarını hatırlatan bir şekil, suret ve mahiyettedir; O, bütün bunların hepsinden berî öyle bir Evvel ü Âhir ve bir Zâhir u Bâtın’dır ki, zuhurunda bâtınlardan daha bâtın, istitârında da zâhirlerden daha zâhirdir.
İş ve icraatında bizzat temas ve mübâşeret söz konusu olmadığı gibi makasıd-ı sübhaniyesini ifade buyururken de âzâ ve cevârihten münezzehtir.

Biz O’nu, Rahmân, Rahîm, Ehad, Samed, Ferd, Hayy, Kayyûm, Kadîm, Kâdir, Âlim, Semî’, Basîr, Azîz, Cebbar, Cemîl, Celîl, Kebîr, Cevâd, Raûf, Mütekebbir, İlâh, Seyyid, Mâlik, Rab, Hakîm, Mütekellim, Hâlık, Rezzak… gibi yüzlerce isimleriyle; hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, izz, hikmet, kibriyâ, ceberût, kıdem, bekâ, kelâm, meşîet ve emsali onlarca sıfatlarıyla tanımaya çalışırız.
Bütün bunlarla beraber yine de, O’nu tam bildiğimizi, bileceğimizi iddia edemeyiz; edemeyiz de مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey Mâruf, Seni hakkıyla bilemedik.”[2] sözleriyle nefes alır verir ve اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ “O’nu idrak edememe idraktir.”[3] mülâhazasına sığınırız.
Allah, idrak edilemez, zira O, ihata edilemeyecek ölçüde her şeyi muhîttir.
Bu itibarla da, O’nun tam ihata edileceğini iddia etmek, muhîtin muhît olduğu aynı anda muhât olabileceğini düşünme demektir ki, bu da açıkça bir tenakuzdur.
Kaldı ki, O’nu bilmede bizim ışık kaynaklarımız sayılan bütün müştakk isimler de ne teker teker ne de hepsi birden hakikat-i Hakk’ın künh-ü ehadiyetine ulaştırmada yeterli değil, aksine kâsırdırlar.
Mantıklar, muhâkemeler, esmâ-i hüsnânın gölgesinde ancak yine O’nun dileyip murad ettiği kadar Zât-ı Sübhanî hakkında bilgi ve mârifet sahibi olabilirler..
evet, O’nun hakkında bizim bildiğimiz ve bileceğimiz her şey işte bundan ibarettir.
Alman şair-i şehîri ne hoş söyler:

“O’nun hakkında ne söylersek söyleyelim, künh-ü Bârî nâkabil-i idraktir.
İnsanın Zât-ı Hak’la alâkalı ancak müphem bir ihtisası ve tahminî bir fikri olabilir.
Evet biz hem kendi ruhumuzda hem de tabiatta Allah’ın varlığını hep sezip duruyoruz; öyleyse, O’nun künhünü bilip bilmememiz ne ifade eder ki..! Aslında biz Allah’ı yüzlerce isim ve bîpâyan sıfatlarla yâd etsek de yine de ifadelerimiz hakikatin pek çok dûnunda kalacaktır.
Mademki, ulûhiyet dediğimiz Vücud-u Âzam yalnız insanda değil, büyük-küçük âlemin bütün şuûnunda ve tabiatın zengin ve mukayyet sinesinde değişik tecellîlerle kendini ifade etmektedir.
Böyle bir Zât hakkında tavsîf-i beşer ne ölçüde yeterli olabilir ki…” der ve O’na karşı saygılı, kendimiz adına da temkinli olmayı yeğleriz.

Böyle bir mülâhazadan ötürü olmalıdır ki, hem kibâr-ı mütekellimîn hem de pek çok sofî, O’nu ıtlakındaki derinlik ve ihatasındaki enginlik itibarıyla “Hû” zamiriyle anmayı bir mânâda tercih etmiş ve mülâhazalarını onun kuşatıcılığına bağlamışlardır.
Evet, “Hû” Zât-ı Hakk’ı, bütün celâlî tecellîleri, umum cemalî celevâtı, topyekün esmâ-i hüsnâsı ve bilcümle sıfât-ı sübhaniyesiyle ifade edecek genişlikte sırlı bir kelimedir.
Onun bu ihata ve vüs’atinden dolayı olmalıdır ki, mercii mülâhazaya alınması şartıyla, bu zamiri İsm-i Âzam addedenler de olmuştur.
Herhâlde ona makam-ı tevhidi tam ifadede İsm-i Âzam demek daha uygun olur.

Zât-ı Ulûhiyet’e, ehadiyeti itibarıyla bakılınca, esmâ ve sıfâttan kat-ı alâka ile ondan Zât-ı Baht kastedilir.
Vahidiyet açısından nazar edildiğinde ise, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniye de duyulur, sezilir.
Burada vicdanın, O’nu bütün âsârı, ef’âli, esmâsı ve sıfatlarıyla da mülâhazaya aldığı olur ki, bu da daire-i rubûbiyetin duyulup sezilmesi demektir.

Hakikî hakaik-i vücud mertebesine daire-i ulûhiyet denmesi, Zât-ı Baht itibarıyla Cenâb-ı Vacibü’l-Vücud’u ifade etmesi açısındandır ki, Allah ism-i âzamı da işte bu mertebenin ism-i hâssıdır.
Bu mânâda ulûhiyet, âsârı itibarıyla meşhûd, ahkâmı açısından da bilinen fakat ihata edilemeyen, müteâl bir hakikatin unvanıdır.
Bizim ulûhiyetle alâkalı bilip idrak ettiklerimiz sadece onun bazı vasıflarından ibarettir.
Bu kadarı da, o daire hakkında mârifet-i tâmme adına yeterli değildir.
Zira bizim bilemediğimiz ona dair daha nice evsâf-ı âliye vardır ki, “Tam kavradım, ihata ettim.” diyebilmek için kendi hususiyetleriyle bütün o sıfatların da bilinmesi zarurîdir.
Onu da insanların bilmesi mümkün değildir.

Bir diğer zaviyeden ulûhiyet, tecellî vüs’ati itibarıyla, her hak sahibine mukadder hakkını verme hususiyetiyle daire-i ehadiyet ve vahidiyete ait tecellî alanlarının ahkâmını da câmi’dir.
Küllî-cüz’î bütün ihsanlar, lütuflar o daireden akıp geldikleri gibi o lütuflara karşılık ubûdiyetler, şükranlar da o daireye müteveccihtir.

Ayrıca, ehadiyet ve vahidiyetin Hazreti Zât’a bakan şöyle bir yanı da vardır: Ehadiyet, meclâsı itibarıyla ezeliyet-i Zâtiyeyi ifade eden كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ “Ezelde Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu.”[4] sözleriyle seslendirilegelmiş; vahidiyet ise daha ziyade lâyezâliyete bakan كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “O’nun Zât’ı müstesna her şey hâliktir; hüküm O’nundur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”[5] ferman-ı ilâhîsi çerçevesinde yorumlanmıştır.
Bu mütalâaya göre, ehadiyet mertebesi Zât-ı Baht’a baktığından dolayı esmâ ve sıfât mülâhazalarına da açık olan vahidiyetin önünde kabul edilmiştir.
Ulûhiyete gelince O, ehadiyete de vahidiyete de mukaddemdir; zira onda imkân âlemlerinin genişliğinde müteâl bir ihkak-ı hak hususiyeti söz konusudur ki, bütün esmâ-i ilâhiyenin ve sıfât-ı sübhaniyenin zuhur ufku sayılan “Rahmâniyet” mertebesi de onun bir meclâ-ı inkişafı görülmüştür.
Bu mertebenin ism-i hâssı, Cenâb-ı Hakk’ın, ehadiyet, vahidiyet, samediyet, kudsiyet, azamet… gibi esmâ-i Zâtiyesi ve hayat, ilim, sem’, basar, kudret, irade… türünden de evsâf-ı nefsiyesinin râci oldukları “Rahmân” ism-i şerifidir.

Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i Zât, evsâf-ı sübhaniye ve icraat-ı hakîmanesini câmi’ mertebeye, me’lûhiyeti iktiza etmesi açısından ulûhiyet, “Rab” gibi bir ism-i sıfata bakıp merbûbiyeti nazara veren bir mertebeye de rubûbiyet dairesi denmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’in bu her iki mertebe hakkındaki nassları kat’îdir.
Onun emrettiği tevhid içinde hem “tevhid-i ulûhiyet” hem de “tevhid-i rubûbiyet” vardır.
Meselâ, İhlâs sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından tevhid-i ulûhiyeti takrir eder.
Kâfirûn sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından tevhid-i ubûdiyeti takrir eylemektedir.
Fatiha sûresi, değişik âyetleriyle hem “tevhid-i rubûbiyet” hem de “tevhid-i ulûhiyet” ve “ubûdiyeti” takrir buyurur.

Esasen Kur’ân-ı Mübîn bu mülâhazayla tetkike tâbi tutulduğunda, hemen her sûresinde bu iki tür tevhidin takrir edildiği görülür.
Bu cümleden olarak Cenâb-ı Hakk’ın esmâ, sıfât ve ef’âlinden bahseden âyetler “tevhid-i ilmî-i haberî”, diğer adıyla “tevhid-i ulûhiyeti”; şerîk ve nazîri olmayan Allah’a ibadete delâlet edenler de “tevhid-i iradî-i talebî”, nam-ı diğerle “tevhid-i rubûbiyeti” gösterirler.
Tevhid-i ulûhiyet, Peygamberimiz’in haber verdiği her şeyi tasdik ve iz’an; tevhid-i rubûbiyet, emrolunan şeyleri kemal-i hassasiyetle yerine getirme, nehyolunan şeylerden de uzak durma mânâlarına da hamledilmiştir.

Bütün bunlar o Mevcud-u Müteâl’le alâkalı bir kısım kırıntılardır ve hangi mânâda olursa olsun, O’nu ifade etmek ve hakikat-i Hakk’a tercüman olmak için kat’iyen yeterli değillerdir.
Bugüne kadar binler-milyonlar Zât-ı Hakk’ı beyan ve ilhamlarına dayanarak O’nu tavsif ve tarif etmeye çalışmışlardır –sa’yleri meşkûr olsun–.
Defaatle gönül heyecanı, gözyaşı, kalem mürekkebi O’nu anlatmada el ele vermiştir; ama, yine de her şey ötelere ve ötelerin de ötesine emanet edilerek temkin yoluna gidilmiştir.
Kim bilir belki de bu hususta:

Tarife gelir mi hiç Mevlâ
Tarife gitmemektir evlâ.

deyip O’nun hususî takrirleriyle yetinmek daha uygun olacaktır.

Aslında bütün bu bilmelerin, tariflerin, tavsiflerin neticesi Hakk’a kulluk ve O’na karşı duyulacak aşk u alâka ise –ki bunun böyle olduğunda şüphe yok– biz zâhir ve bâtın duygularımızla bu hususa yönelmeli ve onu gerçekleştirmeliyiz.
O, ubûdiyet ve aşk u alâka ile kendisine yönelenleri hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmamış ve kapısına teveccüh edenleri de armağansız bırakmamıştır.

Ubûdiyet bellidir; “Allah sevgisi” dediğimiz hususun da, biri O’nu sevmek, diğeri de O’nun tarafından sevilmek olmak üzere iki mânâsı vardır.
Kur’ân-ı Kerim, bu iki hususa temas sadedinde يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ “O onları, onlar da O’nu severler.”[6] der, hem Zât-ı Ulûhiyetin hem de kulların seven olduklarını ifadenin yanında sevildiklerini de hatırlatır.
Elbette ki böyle bir sevgi bizim kendi aramızda olan aşk u muhabbetten çok farklı bir şeydir.
O’nun kullarına sevgisi rıza televvünlü bir teveccüh ve akıbetleri itibarıyla bir taltif; mü’minlerin O’na karşı aşk u iştiyakları ise, bütün güzelliklerin, kemallerin, iltifatların, ihsanların… biricik sahibi olması açısındandır.

Esasen sevmek de aşk da O’nun ayrı bir mevhibesi ve ayrı bir armağanıdır.
Bundan dolayıdır ki bir Hak dostu, emsâline tercüman olarak: “Ben Allah’ı bildiğimi, sevdiğimi, hep O’nu talep edip rızasına koştuğumu sanıyordum.
Neden sonra, O’nun beni anmasının, sevmesinin, dilemesinin, o mevzudaki benim istek, talep ve yâd edilmemin önünde olduğunu gördüm.” der.

Hz.Cüneyd ise bu mülâhazaya şöyle bir ses katar: “Ben Allah’ı yine Allah’la bildim; mâsivânın (Allah’tan gayrı her şey) mahiyetini de O’nunla tanıdım.” veya “Resûlünün mesajlarıyla öğrendim.” Evet, O, değişik tecellî dalga boyundaki vahy ü ilhamlarıyla Zât’ını nasıl tavsif etmişse işte öyle bir Mevsuf-u Müteâl ve ne çeşit esmâ ile isimlendirmişse öyle de bir Müsemmâ-i Akdes’tir.
Ne Zât’ı diğer zevâta benzer ne de sıfatları başka sıfatlara; O, öyle bir Evvel’dir ki, yoktur daha evveli; öyle bir Âhir’dir ki, duyurur vicdanlara hep lâyezâli…

Hak dostları, O’na ait esrara, âfâk ve enfüs âlemlerindeki tecellî-i ef’âlden tecellî-i esmâya, ondan tecellî-i sıfâta, ondan da tecellî-i Zât’a yürümüş; elde ettikleri mazhariyet ve gördükleri teveccühler sayesinde gaybî seyr ü seyahatlerini minvechin şuhûdla taçlandırmış; yer yer tecellî-i Zât aşk u iştiyakıyla çırpınıp durmuş; yol boyu kâh hâl-i pür-melâllerine âh edip inlemiş, kâh vuslat ve üns esintileriyle şâd ü hürrem olmuş, hep Allah ism-i şerifiyle nefes alıp vermişlerdir.
Hakk’a karşı hicap hissiyle, nefislerini sorgulayarak O’nun eşiğine yüz sürüp “hiç” olduklarını haykırarak ve bu yolda ölüp ölüp dirilerek nefes alıp vermişlerdir.
Bir mest-i temâşâ bu hususları ne hoş seslendirir:

Muhabbet âleminde kendi kendimden hicap ettim,
Açıldım cism u cân u kalbime bir bir itap ettim;
Tarîk-i aşkda bünyâd-ı hestîyi türâb ettim,
Nigâra mülk-i cismim kenz-i aşkınçün harap ettim.”

Hz.Mevlâna: بَرْ عَاشِقَانْ فَرِيضَه بُوَدْ جُسْتُ وجُويِ دُوسْتْ… matlaıyla Divan-ı Kebir’indeki bir şiirinde aşkullah ve muhabbetullah ile alâkalı şunları söyler:

“Âşıklara, O Dost’u araştırmak farzdır.
Onların, coşkun bir sel gibi yüzlerini, başlarını yerlere sürerek, taşlara çarparak Dost’un deresine varıncaya kadar koşmaları gerekir.
Aslında, dileyen de O’dur, isteyen de O.
Biz, bazen akan bir su gibi Dost’un deresine doğru çağlar gideriz.
Bazen durgun su gibi O’nun testisinde hapsolur kalırız.
Bazen de ateş üstündeki toprak güveç gibi kaynar dururuz.”

O’nu bilenlere sular gibi çağlamak ve gece-gündüz ağlamak düşer; öyle çağlayıp böyle ağlayanlar bir de çevrelerini doğru dürüst okuyabilseler, bugün olmasa da yarın mutlaka O’ndan dolu dolu mârifet ve muhabbet armağanlarıyla mükâfatlandırılarak var olmanın gerçek gayesini elde etmiş olacaklardır.

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْئَلُكَ الرِّضَى بَعْدَ الْقَضَا وَبَرْدَ الْعَيْشِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَلَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ مِنْ غَيْرِ ضَرَّاءَ مُضِرَّةٍ وَلَا فِتْنَةٍ مُضِلَّةٍ.
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.

[1] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 5/366.
[2] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.
[3] Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/252; es-Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/103.
[4] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 1, tevhid 22; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/11.
[5] Kasas sûresi, 28/88.
[6] Mâide sûresi, 5/54.

Fizik ötesi âlemler

Arş

Lügat itibarıyla, çardak, taht, binanın tavanı veya bir şeyin ufku mânâlarına gelen arş; bütün gökleri ve yerleri kaplayan, bütün burçları kuşatan, maddî-mânevî umum kâinatlarla alâkalı ilâhî emir, irade ve meşîet-i sübhaniyenin ilk tecellî ve zuhur mahalli ulvî bir âlemin unvanıdır.
Bu yüce âleme “Arş” dendiği gibi onun tersi sayılan ve altı kabul edilen yere de “ferş” denegelmiştir.
“Arş’a çıkılır, ferşe inilir.” sözleriyle, bunu daha bir netleştirmiş ve Arş u ferşi iki kutup şeklinde göstermişlerdir; devriyelerden birine arşiye ve diğerine de ferşiye denmesi de bu mülâhazaya bağlıdır.

Arş’ı, kinâî olarak, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin ilk tecellî ufku şeklinde yorumlamanın daha uygun olacağını söylemeden edemeyeceğim; zira böyle bir yaklaşımda Allah’ın hayyiz ve mekân mülâhazalarından münezzehiyeti de ifade edilmiş olmaktadır.
“Arş’a istivâ” sözü bir hakikat-i mübhemedir; yoksa, Hakk’ın ne Arş’ta oturması ne de kurulması söz konusudur.

Eski astronomi Arş’a, bütün eflâkı kuşatan, dokuzuncu, en büyük ve muhît felek nazarıyla bakıyordu.
Aynı zamanda ona “felek-i âzam” ve “felek-i atlas” da diyordu.
Böyle bir yaklaşım o günkü astronomik telakkilere göre doğru sayılabilirdi.
Şimdilerde ise, astronomlar farklı şeyler söylüyorlar.
Kur’ân-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha ve müfessirîn hazerâtının mütalâalarına gelince, bence asıl üzerinde durulması gereken de bu olmalı.

Arş, Âlemlerin Rabbi itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ın tekvînî ve teşrîî emirlerinin mahall-i tecellîsi, kudret ve azametinin matla-ı münevveri; fevkânîliği mutlak, esrarı Allah’a emanet sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i fiiliyenin câmi bir aynası ve canlı-cansız bütün varlığın şekillendirildiği –tabir caizse– bir tezgâhıdır.
Böyle olunca da gözü madde, cisim ve fizikî varlıklardan başka bir şey görmeyenlerin onu anlaması mümkün değildir.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir diğer konu da Arş’a istivâ meselesidir.
Eski-yeni pek çok yorumcu bu mevzuda bir hayli farklı düşünceler serdetmiş ve nefes tüketmişlerdir.

Evvelâ, اِسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ[1] sözünde onun üzerine yükselme, fevkânî bir durum izhar etme… gibi hususlara işaret yanında, hâkimiyetini duyurma, kudret ve azametini gösterme türünden mânâlar da söz konusu olabilir.
Zira Arş, bütün zamanları, mekânları, cihetleri kuşatan bir varlık olması itibarıyla orada bunların hiçbiri yoktur ki, hayyizden ve mütehayyizden de söz edilebilsin.

Sâniyen, Allah madde, cisim, cevher, araz ve mütehayyiz olmadığından, O’nun istivâsında da bizim oturma ve kurulmamıza benzer şeyler söz konusu değildir.
Nasıl olur ki O, Kur’ân-ı Kerim’in de ifade buyurduğu gibi, bütün arz ve semavâtı yed-i kudretinde tutmanın yanında insana da şah damarından daha yakın bir kudret-i kâhire ve bir Rahmân u Rahîm’dir.

Sâlisen, bizim gibi âciz kimseler hakkında dahi “Hâkim oldu, tahtına oturdu veya kuruldu.” dediğimizde, “Ahkâm ve emirlerini herkese kabul ettirdi, iradesini dört bir yana duyurdu ve saltanatına baş eğdirdi.” şeklinde bir şeyler anlarız.
Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasında ise bu tür yaklaşımlar O’nun mukaddes ve münezzeh olmasının vacip neticesidir.

Aslında selef-i salihîn ta baştan itibaren, İbrahim Hakkı Hazretleri dilinden ifade edecek olursak, O’nu şöyle tavsif etmişlerdir:

“Ne cism ü ne arazdır ne mütehayyiz ne cevher,
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden dahî elvân ü eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.

………………………………..
Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde
Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.”

Bu tür yaklaşım ümmetin büyük çoğunluğunun kabul ettiği bir yaklaşımdır ve Ehl-i Sünnet akidesi de bu telakkiye göre örgülenmiştir.
İlkler, bu tür konular üzerinde münakaşaya girmemiş; hatta bu kabîl müteşabihatla alâkalı sorulara dahi cevap vermeden kaçınmışlardır.
Öyle ki, İmam Malik Hazretleri’ne istivâ ile alâkalı soru soran birine, Hazret bir miktar teemmülden sonra ona dönmüş ve “İstivânın ne olduğu belli, keyfiyetini idrak etmek mümkün değil, onu olduğu gibi kabul vacip, bu tür bir soru da bid’attır.”[2] diyerek kestirip atmıştır.

Ne var ki, daha sonraları, Müslümanlar arasında, pek çoğu itibarıyla yabancı menşe’li düşünce akımları zuhur edince, o dönemdeki ulemâ (müteahhirîn) bazılarının “istivâ” sözcüğünden çıkardıkları, tecsim, hayyiz ve mütehayyiz… gibi bâtıl yorumlara karşı bu kelimeyi Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun tevil ederek saf yığınları sapık düşüncelerden sıyanet etmeye çalışmışlardır; çalışmış ve özet olarak şu yorumlar üzerinde durmuşlardır:

1.İstivâ sözcüğü, hâkimiyet ve mülkiyetin tamamiyeti, nizamın da ekmeliyetinden kinaye bir tabirdir.
Kur’ân-ı Kerim’de, istivânın geçtiği hemen her yerde böyle bir hâkimiyet ve tedbire vurguda bulunulması da bunu göstermektedir.

2.İstivâ sözüyle tekvînî emirlerin arka planındaki âdât-ı ilâhiye hatırlatılarak eşyanın ilk yaratılışta olduğu şekilde perdesiz, hâilsiz bırakılmadığına, esbap ve ilelin, izzet ve azamete perde yapıldığına telmihte bulunulmuştur.

3.Yine bu kelimeyle, mebde’de bütün eşya O’nun ilim, kudret ve iradesiyle var edildiği gibi, daha sonra da her şeyin Arş’ta mütecellî O’nun hâkimiyet ve kayyûmiyetiyle devam ettiği/edeceği ihtar edilmiştir.

4.Bu kelimenin üzerinde isti’lâ mânâsıyla, Allah hâkimiyetinin, beşerî idare ve tedbirlerle kıyas edilemeyecek ölçüdeki ihatası hatırlatılmıştır.

5.Yine bu kelime ile, bizim fevkalâde bu’dumuz ve O’nun manzar-ı a’lâdan her şeyi ve herkesi gören-bilen ve onlara kendi nefislerinden daha yakın olan kurb-u mutlakı ifade edilmiş gibidir.

Bunlar ve benzeri tevillerle ulemâ-i kirâm, ehl-i İslâm’ı tecsim, hayyiz, mütehayyiz ve ittihad gibi dalâlet mülâhazalarına yuvarlanmaktan sıyanet etmeye çalışmış ve bize fikir istikametimiz adına her zaman başvurabileceğimiz önemli argümanlar hazırlamışlardır.
Onların bu samimî sa’y ve gayretlerini şükranla karşılamanın yanında firak-ı dâllenin sapık fikirleri söz konusu olmadığı durumlarda, fakir, bu tür konuların hakikatini Hazreti “Allâmü’l-Guyûb”a havale ederek İmam Malik gibi davranmanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

Müfessirîn-i izâmdan bazıları, Kürsî ile Arş’ın aynı şey olduklarını söylemiş ve her ikisinin de evsâf-ı sübhaniye ve hâkimiyet-i ilâhiyenin mahall-i tecellîsinden başka bir şey olmadıklarını vurgulamışlardır.
Ancak pek çok muhakkikînin beyanlarının yanında İbn Kesîr’in “el-Bidâye ve’n-Nihâye”de zikrettiği hadis ve eserler bu iki mahall-i tecellînin birbirinden farklı şeyler olduğunu göstermektedir.[3] Evet, konuyla alâkalı Efendimiz’den şerefsudûr olmuş ehâdîs ve âsâr, Arş’ın Kürsî’den başka olduğunu ve ondan milyon defa büyük bulunduğunu ifade etmektedir.
Öyle ki, Kürsî kâinatlardan ne nisbette büyük gösterilmişse, Arş’ın da Kürsî’den o kadar geniş ve kuşatıcı olduğu ifade buyrulmuştur.
Onun bu vüs’atini ortaya koyma sadedinde, arz, sema, Cennet, Cehennem, Sidretü’l-Müntehâ, Beytü’l-Mâmur… gibi bütün ulvî âlemler Arş’ın ihatası altında gösterilmiştir.

Bununla beraber, Arş’ın bu genişlik ve kıymeti, kendine ait vüs’at ve ihtişamında değil de, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve hâkimiyetinin birinci derecede mahall-i tecellîsi olmasında aranmalıdır.
Evet, onu bu âlem ve ötelerde kıymetler üstü kıymete ulaştıran bu mahalliyet ve mir’âtiyettir; bu itibarla da onun eşi-benzeri yoktur.

Arş, evsâf-ı kemaliye ve esmâ-i fiiliyenin mahall-i tecellîsi olması açısından izafî bir sınırsızlığı haizdir.
Bir mânâda her varlık onda başlar ve onda sona erer..
onda zaman, mekân ve cihet de söz konusu değildir; çünkü onun bütün bunları aşkın bir fevkânîliği vardır..
ve o bu keyfiyetiyle dünyayı da kaplar ukbâyı da.

Biz, bütün bunları tam idrak edemesek de, Kur’ân ve Sünnet-i Sahihanın haber verdiği çerçevede onun mevcudiyet ve fonksiyonlarına inanır; hakikatini kavrayamayacağımız itirafında bulunur ve mahiyet-i nefsü’l-emriyesini Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a havale ederiz.
Onu düşündüğümüzde sıfât-ı sübhaniyenin ilk meclâsını ve esmâ-i fiiliyenin en nuranî aynasını hatırlar; onun ötelerde ehl-i imanın başına saldığı/salacağı ukbâ gölgeleriyle doyar gibi oluruz.

Arş, Kürsî her şeyin üstünde ve zamanları, mekânları aşan birer mahiyeti haizdirler; ne var ki onların bu hususiyetleri lâzamânî ve lâmekânî olan Ezel ve Ebed Sultanı’ndandır, dolayısıyla da izafîdir.

Her biri bir bilmece gibi görünen bu muğlak ve muamma konuları kavramada akıl zorlansa, ilimler acz itirafında bulunsalar da, her zaman O’na müteveccih “latîfe-i rabbaniye” ne eder eder kendi ufkundan bir kısım hakikatlere ulaşarak itminana vesile olabilecek pek çok şey bulabilir; ifade darlıkları yaşasa da gönlünün dilinden değişik şeyler dinleyebilir..
kavradıklarını hamd ü senâlarla seslendirir, dahasına arzusunu ortaya koyar, kavrayamadığı hususlar karşısında da اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ[4] der ve kendi arş-ı kemalâtına, ihata serhaddine saygılı kalmasını bilir.

Aslında mü’min, bildiği şeylerin yanında pek çok bilmediklerinin de olabileceğini baştan kabullenen bir insaf insanıdır.
O, kalbinin cihanları kuşatacak bir vüs’atte olduğuna inansa da, bu latîfenin en önemli bir derinliğinin de kendi idrak sınırlarını ve boşluklarını bilmekten geçtiğinin farkındadır; sürekli acz ü fakr soluklar ve gözünü asla Allâmü’l-Guyûb’dan ayırmaz.

Arş’la alâkalı, Bediüzzaman Hazretleri’nin de enteresan mülâhazaları vardır; konuya son noktayı koymadan özet olarak ondan da söz etmek istiyorum.
Bediüzzaman Hazretleri Arş’la alâkalı şu mütalâayı serdediyor[5]:

Arş, Zâhir-Bâtın, Evvel-Âhir isimlerinin halitasından ibarettir.
Halitanın bir buudunu teşkil eden ism-i Zâhir itibarıyla Arş mülk, kâinatsa melekût olur.
İsm-i Bâtın açısından Arş melekût, kevn ü mekânlar ise mülk olur.
Yani Arş’a ism-i Zâhir itibarıyla bakılsa kendi zarf, kevn mazruf; ism-i Bâtın zaviyesinden nazar edildiğinde de o mazruf, kâinatlar da zarf olur.
Keza, ism-i Evvel itibarıyla ona bakıldığında وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَۤاءِ[6] âyetinin ifade ettiği âlemin bidayetini işaretler; ism-i Âhir itibarıyla da سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمَانِ[7] hadisinin imada bulunduğu nihayete vurguda bulunur.
Bu itibarladır ki, Arş’a, bu dört isimden aldığı hisse-i tecellî ile bütün varlık ve kâinatların sağını-solunu, altını-üstünü, içini-dışını kuşatan bir halita nazarıyla bakabiliriz.

Bediüzzaman “Arş-ı Âzam” ve “Arş-ı A’lâ” ile alâkalı bu mülâhazalarının yanında bir de şöyle bir Arş telakkisinden söz eder[8]:

Cenâb-ı Hak, mahlukat-ı arziyeyi rubûbiyeti noktasında bir arş yapmıştır –buna Arş-ı Âzam’ın izdüşümü de denebilir– bu umumî atlasın önemli bir unsuru olan havayı emir ve iradesine bir nevi arş; nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş; suyu ihsan ve rahmetine farklı bir arş; toprağı da hıfz ve ihsanına ayrı bir arş yapmış ve bunlardan üçünü mahlukat-ı arziye üstünde gezdirmektedir.
Eğer Kâbe, ötelerden bir şeyin izdüşümü veya aynası, insan ayrı bir şeyin mir’ât-ı mücellâsı, fizik âlemleri de metafizik âlemlerin bağı-bahçesi ve serası ise, dünyamızdaki hava, su, nur ve toprak unsurlarının da ulvî âlemlere ait bir şeyin aynası, ziyası ve izdüşümü olması gayet normaldir.

Sofîlerin Arş hakkındaki mütalâaları biraz farklıdır; onlar, müfessir ve kelâmcıların mülâhazalarını reddetmemekle beraber, ona, “akl-ı küll, nefs-i külliye, âyât-ı tekvîniye” gibi ad ve unvanların yanında وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَۤاءِ[9] âyetinden hareketle “Arşü’l-hayat”, “Arşü’l-meşîet”; bütün zerrat, bütün mürekkebât, arz u sema ve eflâkı ihata etmesi açısından “Arş-ı Rahmânî”; Levh-i Mahfuz hakikatinin bir aynası olması zaviyesinden de “Arş-ı Âzam” deyivermişlerdir.
Mü’minin kalbine de arş demişler ise, onu bir “beyt-i Hudâ” gördüklerinden dolayı demişlerdir.
Sofîler arasında böyle bir yaklaşım çok yaygındır; İbrahim Hakkı Hazretleri:

“Dil beyt-i Hudâ’dır ânı pak eyle sivâdan,
Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.”

derken, bir başka Hak dostu onunla alâkalı şunları söyler:

“Kalb-i mü’min arş-ı Rahmân’dır
Onu yıkmak vebaldir, tuğyandır.”

Kürsî

Oturulacak özel yer, taht, kaide mânâlarına gelen ve Arş-ı Âzam’ın altında “mevzi-i kademeyn” konumunda, kâinatı muhit bir âlem-i mânevînin unvanı bulunan Kürsî, müfessirîn-i kirâma göre, Cenâb-ı Hakk’ın hükümlerinin tecellî ve icra alanı olup Arş’ın bir alt tabakası kabul edilmiştir.
Arz u semadaki her nesne ve herkes, ecrâm-ı ulviye ve onların kendilerine lâyık sekenesi Kürsî’nin ihata dairesi içindedir.
Bu itibarla insan, varlık ve bütün âlemler bu Kürsî’de mütecellî ahkâm ve evâmirle sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Ahkâm, her şeye hâkim Kürsî’nin Sahibi’ne ait; emirler O’ndan; görüp gözetme de O’nun şe’n-i rubûbiyetinin muktezasıdır.
Bütün harekât ve şuûn O’ndandır ve O, bütün bunlardan haberdardır; usûlünden-fürûundan, küllîsinden-cüz’îsinden, nefîsinden-hasîsinden, gizlisinden-açığından… bilir göklerdekileri ve gökler ötesindekileri, bildiği aynı anda gönüllerde oluşan his ve heyecanları, kafalardaki düşünceleri ve damarlardaki deverânı..
O, var ettiği her şeyi görür-gözetir, evirir-çevirir, değiştirir-başka kalıplara ifrağ eder de, Kur’ân’ın ifadesiyle, ne yorulur ne de uyuklar; Arş’ı sıfât-ı sübhaniyesine bir taht-ı perdedar yapar, Kürsî’yi de icraat-ı rubûbiyetine bir makarr.
Yaratır yarattıklarını, devam ettirir hayatı-memâtı; görür ve gösterir Kürsî’den Hayy u Kayyûm olduğunu…

İlk müfessirlerden günümüzün tefsircilerine kadar İslâm ulemâsı, teferruattaki farklılık mahfuz, Kürsî hakkında şu mütalâalarda bulunmuşlardır:

Kürsî, arzî semanın fevkinde ve fakat Arş’ın altında bütün kâinatı kuşatan, “mevzi-i kademeyn” olarak yâd edilen bir pâyitaht zamanıdır.
Onun yapı unsurları, maddî âlemin temel taşlarından farklı; ne atom ne elektron, ne anti-atom ve anti-elektron, hatta ne de iyon, Allah’ın bilebileceği fizikötesi bir mevcut..
o bir cisimdir ama, bildiğimiz cisimlerden değil; bir mahiyet sahibidir fakat, idrak ufkumuzu aşkın bir keyfiyeti haizdir..
cisim, cevher, araz olmadığını da söyleyebiliriz; ancak Zât-ı Ulûhiyet’in selbî sıfatları kabul ettiğimiz bu evsâfı, en aşkın varlıklar için dahi kullanmayı düşünmeyiz/düşünemeyiz ve bunu bu şekliyle itikadî bir konu gibi görürüz.

Kürsî, hem varlığı kuşatan hem de kevn ü mekânlarla müşterek mütalâa edilen, tefsircilerin ifadesiyle, hem muhît hem de muhât –Bediüzzaman’ın Arş mevzuundaki zâhir-bâtın mütalâaları hatırlansın– bir mahiyet-i muallâya sahiptir.
O tahtın sahibine gelince, O’nun için ne zaman ne mekân ne de cihet söz konusudur:

“Ne göklerde ne yerlerde,
Ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir
Ki hiç olmaz mekânullah.” (İbrahim Hakkı)

Arş O’nun arşı, Kürsî O’nun kürsîsidir ama O Müteâl Varlık’ın bunlarla münasebeti oturma, kurulma, yerleşme, tahayyüz etme ve ihtiyaç duyma şeklinde değildir.
O, bildiğimiz varlık türlerinden değildir.
Vücudu hakikî bir vücud ve kendindendir; ulemâ-i İslâm’ın ifadâtıyla, “Vacibü’l-Vücud”dur; zıddı, niddi ve misli yoktur.
Kürsî ise bir mânâda O’nun emirlerinin tecellî ve tenfiz mahallidir ve bizim için arka planları kavranamayan nâkabil-i idrak hakikatlerden bir hakikat ve hayret duygularımızı tetikleyen bir muallâ duraktır.
Şimdiye kadar onunla alâkalı pek çok şey ifade edilmiş ise de, bu yorumların hiçbirinin onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesini aksettirdiği söylenemez.
Söylenenler yanlış değildir ve idlâl ifade etmemektedir.
Ama murad-ı ilâhî açısından, o hakikat-i uzmâya “delâlet-i bi’l-mutabaka” ile delâlet ettiği de iddia edilemez.

Kürsî’ye, şu madde âleminde varlığa ait bütün hususiyet ve ahvâlin tecellî ve zuhur mahalli de demişlerdir ki, bilcümle ulvî âlemler ve onların bağrında gerçekleşen oluşumlar, tebeddüller, tagayyürler, teşekküller, televvünler orada mütecellî emir ve ahkâma bağlı bir vetire içinde cereyan etmektedir: Zerreler, kaderî bir programla o Kürsî’den akseden emir ve irade ile döner dururlar; yıldızlar, sistemler orada mütecellî ahkâma göre âhenk içinde varlıklarını sürdürürler; melekler, ruhanîler gözleri orada evâmir-i tekvîniye ve teşrîiyeyi yerine getirirler; hâsılı, mikro âlemden makro âleme varlık oradan sâdır olan emirlerle yürür, orayla irtibat sayesinde âhengini korur ve kendine göz ucuyla baksa da bütün benliğiyle oraya müteveccihen yaşar.

Eski astronomi ve Batlamyus mülâhazaları çerçevesinde Kürsî’yi yorumlayanlar onu sekizinci sema tabakasında “sâbit âlemler ufku”, Arş’ı da dokuzuncu semada “felek atlası” şeklinde yorumlamışlardır.
Bu onların ilmî ufukları itibarıyla kendi anladıkları..
Nebiler Sultanı’nın beyanına göre Arş da Kürsî de onlara bağlı hakikatler de bizim kıstaslarımız açısından ihata edilecek türden değildir..
ve şu şekilde-bu şekilde onlara birer keyfiyet belirlemek de bizi aşar.
İnsanlığın İftihar Tablosu, Kürsî’nin mahiyet-i nefsü’l-emriyesinin azametini ifade sadedinde: “Bütün kâinatlar Kürsî’ye nisbeten çöle atılmış bir halka mesabesindedir.”[10] buyurur.
Bu bir ihata, muhteva, fonksiyon, meclâ ve mir’âtiyet, tabiî bilâtemekkün ve bilâtahayyüz bir taht-ı rabbanî olması itibarıyladır; bu açıdan da Arş’ın altında ondan daha muallâ ve azametli bir şey yok demektir.

Vâkıa, bazı fuhûl-ü ulemâ Kürsî’yi kendi azameti ve Arş’ı da o baş döndüren ihtişamıyla kabul etmenin yanında birincisini mekânî, ikincisini de zamanî görmüşlerdir.
Bu, zaman ve mekânın birer hakikat-i sâbiteye nisbeti mânâsında bir yaklaşımsa kimsenin buna diyeceği bir şey olamaz ve böyle bir yorum Arş u Kürsî’nin zaman ve mekân üstü birer hakikat olmalarına da mâni değildir.
Ayrıca böyle bir ifade ile onların zaman ve mekân üstü olmalarındaki izafîlik kastediliyorsa ona da bir şey denemez; zira mutlak zaman ve mekândan münezzehiyet Zât-ı Ulûhiyet’in selbî sıfatlarındandır ve başka bir şeyin O’nunla o hâsse-i lâzimeyi paylaşması asla söz konusu değildir.

Hâsılı, Kürsî, ilâhî saltanat ve hâkimiyetin bir mahall-i tezahürü, ilm-i muhît-i rabbanînin bir meclâsı, mazhar-ı hâssı ve zihinlerimizde o sonsuz kudret, irade ve ilmi ihsas etmenin kaynağı mânevî ve nuranî bir taht-ı Rahmân u Rahîm’dir.

Yüksek bir nisbeti ifade etme adına Kâbe-i Muazzama’ya “Beytullah” dendiği gibi nisbetlerinin ulviyeti, ihtiva ettikleri mânâların vüs’ati ve fonksiyonlarının enginliğiyle, Arş’a “Arşu’r-Rahmân”, Kürsî’ye de “Kürsî-i Rabbânî” denmiştir.
Ne denirse densin, maksat, o ulvî nisbetle ulûhiyetin azametini ifade, büyük-küçük kâinatların O’nun taht-ı tasarrufunda bulunduğunu da ifhamdır.
Meseleye böyle yaklaşmayıp da gereksiz teferruata girdiğimiz takdirde haddimizi aşmış ve mahiyetlerini tam kavrayamadığımız hakikatlere saygısızlıkta bulunmuş oluruz.

Evet, kâinatları kaplayan bir Kürsî vardır..
ve bu Kürsî tasavvurlar üstü müteâl bir taht-ı Rahmân u Rahîm’dir.
Bütün eşya ve şuûn orada tecellî eden ilâhî emir, irade, kudret ve meşîetle varlığa ermekte ve mevcudiyetlerini sürdürmektedirler.
Ancak biz kat’iyen o Kürsî’nin hakikatini bilemediğimiz gibi arka planındaki esrar-ı ulûhiyete de akıl erdirmemiz mümkün değildir.
Sofîler Kürsî’yi kudret-i ilâhiyenin zuhur ufku, emir ve nehy-i rabbanînin ifâza mahalli ve esmâ-i fiiliyenin de ilk matlaı görmüşlerdir..
görmüş ve acz ü fakr mülâhazasıyla o kudrete yönelmeyi yenilmezliğin sırrı saymış, emr u nehy mevzuundaki duyarlılığı Sahib-i Kürsî’ye vefanın gereği bilmiş ve bütün varlığı da esmâ-i ilâhiyenin tezahürü, mahall-i tecellîsi ve armonisi şeklinde duymuş ve zevk etmişlerdir.

Sidretü’l-Müntehâ

Sidr, lügat itibarıyla Arabistan kirazı demektir.
Ayrıca bu kelime, hayret ve göz kamaştırma mânâlarına da gelmektedir.
“Sidretü’l-Müntehâ” ise sınır, serhat ve imkân âleminin hududu gibi görülmektedir.
Onu, fânilerin ulaşabilecekleri en son nokta diye yorumlayanlar da olmuştur.
Müfessirîn-i kirâm değişik ehâdîs ve âsârı değerlendirerek Sidretü’l-Müntehâ’yı, yedinci semanın üstünde, Arş’a yemînen mücavir, altından müttakilere vaad edilen Cennet ırmaklarının fışkırdığı bir şecere-i mübareke şeklinde resmederler.
Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) onun ihata alanını anlatırken “Gölgesinde bir süvari yetmiş sene at koştursa, yine de o gölgeyi katedemez; onun yaprağı bir milletin bütününü kaplayabilir.”[11] buyururlar ki, bu ifade kesretten kinayedir.
Daha büyük rakamlarla ifade ettiğinizde de mübalâğada bulunmuş sayılmazsınız.
Zira Sidre, bütün hilkat âleminin âlem-i emir ufkunda bir serhaddi mesabesindedir.
Orada imkân âlemi sona erer..
her yana ser çekmiş varlığın dalı, yaprağı, sürgünü gider oraya dayanır..
ruhanîlikte derinleşen rabbanîlerin, melekût-u eşyaya nüfuz edebilen müterakkî gönüllerin nazarları ancak oraya varabilir; nazar-kadem vahdetine ulaşmış kümmelîn gider oranın eşiğine takılır ve orada herkes hayretle soluklanmaya durur.
Zira daha ötesi gayb âlemleri alanına girer ki ona da Allah’tan başka kimse muttali değildir.

Kelimenin özündeki diğer mânâ itibarıyla Sidretü’l-Müntehâ, öyle bir hayret ve dehşet ufku, öyle bir kalak ve heyman zirvesidir ki, “Ne mekân vardır anda, ne arz u sema..
ve akl u fikr etmez bu hâli fehm-i hâl.” (Süleyman Çelebi).
İnsanlık, var olduğu günden itibaren ne mânâ kahramanları yetiştirmiştir ama, Hz.Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman olan Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan (aleyhi ekmelüttehâyâ) başka kimse o ufka yükselememiş ve kimse o zirveye ulaşamamıştır.
Hâlen ve zevken ulaşanlar ise, başları dönmüş ve bakışları bulanmış olarak hayret ve heyman içinde kalakalmışlardır.
O idi ki “Gözü kaymadı, asla şaşmadı/şaşırmadı ve haddini aşmadı.
Orada Rabbinin en büyük burhanlarını müşâhede etti.”[12] Bu makam Sidretü’l-Müntehâ idi ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle bu ufuk, vücub-imkân arası kudsî ufuktu.[13] Bu zirvenin ilk ve son seyyahı, yüzü suyu hürmetine kâinatların var edildiği Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet idi..
ve O’nun bu konuda selefi olmadığı gibi halefi de olmayacaktı.
Konuyla alâkalı ne hoş söyler Süleyman Çelebi:

“Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse nail olmadı bu rif’ate.”

Bizim için, ne onun ledünnî derinliklerini ne görüp duyduklarını ne de zevk edip yaşadıklarını tasavvur etmek mümkün değildir.
Biz, duyduklarımızı olduğu gibi korur ve asfiyânın yorumları içinde onları anlamaya çalışırız.

Bazı sofîlere göre, Sidretü’l-Müntehâ, Cenâb-ı Hakk’ın, ibâd-ı mükerremîninin zâhir, bâtın, ruh, nefis, akıl, vehim ve mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine, sırasıyla, ism-i Zâhir, ism-i Bâtın, ism-i has, sıfat-ı Rab, ism-i Rahmân, ism-i Hak’la teveccüh ufku ve evsâf-ı sübhaniyesiyle bir tecellî zirvesidir ki, bütün müktesep beşerî bilgiler, mârifetler, ihsaslar, ihtisaslar ne kadar derin ve yüksek de olsa nihayet gider oraya dayanır ve daha ötesine de geçemez.
O ufkun ötesine geçildiğinden söz etmeler tamamen konunun hâlî, misalî ve zevkî yanıyla alâkalıdır ve bizim idrak ufkumuzu aşan müteâl konulardandır.

Beyt-i Mâmur

Mâmur ev veya mabet demek olan Beyt-i Mâmur, semanın üstünde, hadisin ifadesiyle, her gün yetmiş bin meleğin –bu, kesretten kinaye, yetmiş milyon da olabilir– ziyaret veya tavaf ettiği, bir kere tavaf edene bir daha sıranın gelmediği/gelmeyeceği,[14] ibadetle mâmur, göklerde Kâbe’nin aynı ve bir çeşit onun hizasında nuranî bir hazîredir.
Aslında Beyt-i Mâmur’un da ve tabir yerinde ise yeryüzünde onun izdüşümü sayılan Beytullah’ın da birer mâmur hazîre olarak yâd edilmeleri, her iki mukaddes evi de, hemen her gün, her saat, her dakika tavaf eden melek, ruhanî ve ins ü cinnin onlara gösterdikleri içten ihtiram ve ziyaretlerinden dolayıdır.

Beyt-i Mâmur, Kur’ân’da üzerine yemin edilen kutsal mekânlardan biridir[15]; arzın göbeği ve beled-i emînin gözbebeği Beytullah da onun arzdaki aksi olarak diğeridir.
Biri göktekiler metâfı, diğeri arzdakilere bir mahall-i tavaf..
göklerde “Beyt-i Mâmur” deyip dönenlerin aynı zamanda Kâbe’nin pervaneleri olmadığı söylenemez; arzdaki semavîlerin Beyt-i Mâmur’a tâzimlerini iletmedikleri de iddia edilemez.
Nazargâh-ı ilâhî olan bu iki beytin tavafında da tâif ve ziyaretçinin Hakk’a özel bir teveccühü ve teveccühüne iltifat alması söz konusudur.
Bu mukaddes mekânlara yolu düşenler Hakk’a misafir olmuş sayılırlar.
Böyle bir bahtiyarlığa ermiş olanlar da kendilerini âdeta bir diriliş çağlayanına salmış olurlar; olur ve ebedî hizlân diyeceğimiz küfür ve dalâlet gibi mutlak bir haybetten –inşâallah– kurtuluverirler.
Evet, Beyt-i Mâmur’a eren ve imandan kaynaklanan bir cehde bağlı Beytullah’ı gören, dalâlet ölümüyle ölmez ebedâ.

En sağlam kaynaklar Beyt-i Mâmur’un göklerin üstünde olduğunu kaydederler.
Sahabeden bazıları ve müfessirîn-i kirâmdan bir kısmı ise onun, Hz.Nuh (alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm) dönemine kadar Kâbe’nin bulunduğu yerde ya da mânevî bir bağla Beytullah’la iltisak içinde bulunduğunu, o devrin insanlarının ona gereken saygıyı göstermemeleri ve tufan hâdisesinin zuhuruyla, Allah tarafından, semada Kâbe’ye muhâzî bir yere kaldırıldığını söylerler ki gayba ait böyle bir şey karşısında bize, “İşin hakikatini Allah bilir.” demekten başka bir şey düşmez.

Seleften bazılarının, Kâbe’yi ayn-ı Beyt-i Mâmur görmeleri bir anlamda kabul edilse de, –Allahu a’lem– bu, izdüşümle aslın birbirine iltibasından kaynaklanmaktadır ve Kur’ân’ın ilk ve ikinci kez indiği yerleri bir görmeye dayanmaktadır.

Çok az bir kesim, Kur’ân-ı Kerim’in “Levh-i Mahfuz”dan dünya semasına indirildiği ilk durağın “Beytü’l-İzzet” olduğunu söylerler ki, burası da ilâhî beyanın haricî vücud nokta-i nazarından ilk tecellî alanı olması itibarıyla metâf-ı kudsiyândan sayıldığından, ikisinin ayniyetine gidilmiş ve Beyt-i Mâmur’a, Beytü’l-İzzet denmiş.

Sofîlerden bazıları, Beyt-i Mâmur’u, “bekâ billâh maallah” kahramanlarının kalbi diye yorumlamış ve Arş u Kürsî’de olduğu gibi izafî olanı ya da izdüşümü hakikî ve aslî gibi mütalâa etmişlerdir.
Aslında Sidretü’l-Müntehâ’nın Beyt-i Mâmur’la, Beyt-i Mâmur’un Kâbe ile ve kademe kademe hepsinin mü’min kalbi ile bir alâkası vardır ve bir mânâda kalb hem bir Arş hem bir Sidre hem bir Beyt-i Mâmur hem de Beytullah’tır.
Elverir ki o kalb “kalp” olmayıp “kalb” olsun…

اَللّٰـهُمَّ يَا مُنَوِّرَ الْقُلُوبِ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِأَنْوَارِ مَعْرِفَتِكَ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْعَارِفِينَ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلِصِينَ الْوَاصِلِينَ.

[1] “Arşı üzerine hükümran oldu.” (Furkan sûresi, 25/59)
[2] el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 2/165; el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 7/219-220.
[3] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 1/8-17.
[4] “O’nu nâkabil-i idrak kabul etmek şeklindeki acz, tam idraktir.” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/252; es-Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/103)
[5] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.95 (Hubâb).
[6] “Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hûd sûresi, 11/7)
[7] Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 2/338; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît 8/144.
[8] Bediüzzaman, Mektubat s.336 (Yirmi Dördüncü Mektup, İkinci Makam, Beşinci İşaret).
[9] “Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hûd sûresi, 11/7)
[10] İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77; Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel, es-Sünne 1/247, 304.
[11] el-Bezzâr, el-Müsned 127/10; et-Taberî, Câmiu’l-beyân 15/10, 27/54.
[12] Necm sûresi, 53/17-18.
[13] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.617 (Otuz Birinci Söz, İkinci Esas, İkinci Temsil).
[14] Buhârî, bed’ü’l-halk 6, menâkıbü’l-ensâr 42; Müslim, îmân 259, 264.
[15] Bkz.: Tûr sûresi, 52/4.

Levh-i Mahfuz ve Berisi

Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim.
“Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir.
Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir.
Bu mânevî âlem, Burûc sûre-i celilesinde de ifade edildiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’in “Beyt-i Ma’mûr”dan önce taayyün buyurulduğu levha demektir ki; bu, aynı zamanda bu dünya ve ondaki mevcudatın, ukbâ ve ötesindekilerin de bütün vasıflarıyla içinde bulundukları mânevî bir defter-i muhîttir.

Orada eksik bırakılan hiçbir şey yoktur.[1]O levhada bir bir her şey kayıt altına alınmıştır.[2]O, olmuş, olacak her şeye ait bilginin mündemiç bulunduğu bir kütüktür.[3]O, her varlığın maruz kaldığı, kalacağı bütün hâdiseleri ve sonuçları muhtevi bulunan bir defter-i kebirdir.[4]

Evet, Levh-i Mahfuz, bildiğimiz, bilemediğimiz, bütün kâinatların, bu kâinatlar içindeki eşyâ ve hâdiselerin mukayyet bulunduğu ana kitaptır.
Fizikî ve metafizikî dünyalarla alâkalı her nesne, haricî vücut açısından ortaya çıkmadan evvel, Levh-i Mahfuz’da bir taayyün görmüş, belirlenmiş ve mevsimi gelince de, oradaki programa uygunluk içinde ortaya çıkmış/konulmuştur.
Her varlığın bu şekilde önceden takdir ve tesbit edilip sonra da ona göre infaz edilmesi cebrîliğe açık gibi görülse de hiç de öyle değildir; zira “İlim mâlûma tâbidir.” fehvasınca, Allah, olacağı da olmuş gibi bildiğinden, insanların “ef’âl-i ihtiyariye”leriyle alâkalı takdirlerini şart-ı âdî plânında onların temâyül ve tercihlerine bağlamıştır.

Bazı âlimler, Levh-i Mahfuz’u “Kitap”, “Kitab-ı Mübîn”, “İmam-ı Mübîn”, “Kitab-ı Meknûn”, “Ümmü’l-Kitap”… gibi unvanlarla da yâd ederler ki, bu tabirlerin hepsi de Kur’ân ve Sünnet-i sahîhadan alınmadır, bunlara kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur.
Ancak, bu yaklaşımın Levh-i Mahfuz hakikatini aksettirdiği de söylenemez.
Bildiğimiz bir şey varsa şudur ki; o, diğer ulvî âlemler gibi mâhiyeti tam ihata edilemeyen ilm-i ilâhînin tecellî alanı diyeceğimiz bir yüce ve nuranî mir’âtın unvanıdır.
Levh-i Mahfuz’a, içinde teferruatına kadar her şeyin yazılı bulunduğu künhü nâkabil-i idrak bir âlem diyenler olduğu gibi, onu felekler üstü “Nefs-i Küllî”nin bir unvanı kabul edenler de az değildir.
Ne var ki, böyle hassas bir konuda meseleyi Kur’ân ve sahih Sünnet çizgisi dışına taşıyarak bir kısım fikirler serdetmek de uygun olmasa gerek…

Aslında, her mevzuda olduğu gibi bu konuda da, gaybın lisan-ı belîği olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan (aleyhi ekmelüttehâyâ) tavzih edici bir beyana ulaşılacağı âna kadar sükût hem bir esas hem de Allah’a karşı saygı ve edebin ifadesidir.
İnsan bu hususlarla alâkalı bildiklerini seslendirirken temkinli olmalı ve “Allahu a’lem” demeyi ihmal etmemeli; bilmediği/bilemeyeceği konularda da ya bir bilene işarette bulunmalı veya “bilmiyorum” deyip işin içinden sıyrılmalıdır…

Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, ” يَمْحُوا اللهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ- Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.”[5] âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler ki, burada o hususa temas etmek de yararlı olacaktır:

Evet, Allah, gerek tekvînî emirlerde, gerek teşriî disiplinlerde, “hikmet-i bâliğa”sı gereğince dilediği şeyleri siler, değiştirir, farklı kalıplara ifrağ eder; hem sistemler arasında hem de arz üzerinde bir kısım tebdil ve tağyirlerde bulunur; içtimaî coğrafyada değişiklikler yapar; bazı milletleri yerle bir eder, onların yerlerine başkalarını getirir; istediğini aziz, istediğini zelil kılar; istediğini güldürür, istediğini ağlatır ve o kuvvet-i kâhiresiyle bütün kâinatları, umum yeryüzünü cemalî ve celâlî tecellîleriyle Levh-i Mahv u İsbat’ın mecâlîsi olarak müşahitlerin müşahedesine arz eder.
O, tekvînî emirlerdeki bu tür tasarrufu gibi, teşriî ahkâm-ı sübhânîyesinde de, dünkü bazı hükümleri kaldırır (nesh), onların yerine yenilerini ikame buyurur; suhuf-u Âdem’in yerine Hazreti Nuh’a inen sayfalarla mesajlarını âleme duyurur.
Gün gelir murad-ı sübhânîsini Hazreti İbrahim’e gönderdiği vahiyle dillendirir.
Eski sayfalardan aldığını alır, onu yeni ilâvelerle değiştirir, bir kitap hâline getirir ve Hazreti Musa’ya sunar.
Daha sonra onda da Zebur’la ayrı bir derinlik ortaya koyar ve Hazreti Davud’un sesiyle makasıdını bir kere daha cihana ilân eder.
İncil’le, büyük ölçüde Tevrat’ta bulunmayan, tamamen ledünnî bir farklılığı seslendirir ve Hazreti Mesih’in lisanıyla o büyük değişikliğin mümessili Hazreti Ahmed’i müjdeler; müjdeler ve O’nunla o güne kadar cereyan eden tebeddülleri, tagayyürleri sona erdireceği işaretini verir; mevsimi gelince de: “Ben bugün sizin dininizi kemale erdirdim.
Size olan nimetimi tamamladım.
Sizin için din olarak da İslâm’dan hoşnut oldum.”(6) beyan-ı sübhânîsiyle o güzeller güzeli Zât’ı muştuların en anlamlısıyla sevindirir.

Değişe değişe, yenilene yenilene hâlihazırdaki tamamiyet ve mükemmeliyete erişmiştir teşriî emirler mecmuası olan din ve diyanet; asırlar ve asırlar boyu devam edegelen tebeddül ve tagayyürlerle günümüzdeki şekle ve desene ulaştığı gibi tekvînî esaslar ve ekosistem.
Bütün bunlar ne şekilde ve hangi esbabın perdedarlığı çerçevesinde cereyan ederse etsin, her nesnenin ve her hâdisenin çehresinde bir mahv ve isbatın nümâyan olduğu açıktır.
Öyle ki, varlık ve hâdiseler haricî vücutla tanıştığı andan itibaren sürekli bir mahv ve isbat devr-i dâimi içinde olmuşlardır: Varoluşları ölümler, bir bir gelmeleri peşi peşine gitmeler, rengârenk tüllenmeleri sararıp solmalar; şâd u hurrem olmaları âh u efgan etmeler ve yazılıp çizilmeleri de silip değiştirmeler takip etmiş; kanunlar ve kurallar izafî gerçeklikleriyle devam edip dursalar da, zamanın arkasındaki hakikat de diyeceğimiz “mahv u isbat” hiç mi hiç durmamıştır.

Evet, ne yeryüzü, ne de tabiattaki canlı-cansız hiçbir nesne, hiçbir kimse bu umumî gel-gitten, bu mütemâdî ifnâ ve isbattan vâreste kalamamıştır.
Dünkü masmavi renkler bugün sapsarı kesilmiş, dünkü türlerin yerine bugün daha farklı nevi’ler gelip oturmuş, dünkü hâkim milletlerin yerini bugün başka milletler almış, dünkü kültürlerin yerinde bugün başkaları boy atıp gelişmiş, dünkü diyanetler bugün farklı bir dinî hayatla yer değiştirmiştir.
Ferdî, içtimaî, iktisadî ve kültürel hayattaki değişim ve dönüşümleri, farklılaşıp başkalaşmaları da aynı şekilde mütalâa edebiliriz.

Hatta bizlerin, şahsî hayatımız itibarıyla bazen canlı-kanlı, bazen hareketsiz ve durgun, bazen kararlı ve azimli, bazen mütereddit ve gel-gitlere açık, bazen kirli ve ruh sefaleti içinde, bazen de tevbe ve nedametle Hak kapısında; yerinde imanla dünyalara meydan okuyacak ölçüde dipdiri, yerinde her hâdise karşısında tir tir titreyecek kadar dermansız bulunduğumuz zamanlar hiç de az değildir.
Az değildir cihanlara sığmadığımız dakikalar ve damlada boğulduğumuz meş’um anlar, Hak yolunda küheylanlar gibi koştuğumuz günler ve yorgun, bitkin yığılıp kaldığımız haftalar, aylar..
her hâlimiz Levh-i Kaza ve Kader’den farklı şeyleri canlandırmakta, her tavrımız mahv u isbattan çok değişik kareler ihtiva etmektedir.

İşte bütün bu farklılaşmalar, dönüşmeler ve değişmeler, “İmam-ı Mübîn” de dediğimiz/diyeceğimiz “Levh-i Mahfuz” hakikatinin istinsahından ibaret sayılan, tebeddül ve tagayyür edalı, hemen her zaman ayrı renk ve desenlerle tüllenen Levh-i Mahv u İsbat’tan başka bir şey değildir.

Diğer bir yaklaşımla, “Ümmü’l-Kitap” veya “İmam-ı Mübîn” de diyeceğimiz “Levh-i Mahfuz” her şeyin ilmî mebdei, temeli, esası, hendesesi; asla değişmeyen ama bütün değişip dönüşmelere birden bakan; evveli-âhiri aynı anda gören, illeti mâlûlle, sebebi müsebbeple beraber kuşatan lâyetebeddel ve lâyetegayyer bir ana kitap, nezd-i ulûhiyetçe bir ta’yîn-i has, bütün taayyünlerin onun satırlarında yer aldığı bir defter-i kebîr ve mânevî bir tibyândır; şeriat-ı fıtriyenin dünü-bugünü, kavâid-i şer’iyenin geçmişi-geleceği, her nesne ve her hâdisenin ilk şekli ve son durumu (min haysü hüve hüve) bu levhada münderiç ve mündemiç bulunmaktadır.
İşte “Levh-i Mahfuz” böyle bir levhadır ve onun keyfiyet ve mâhiyeti konusunda bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleyemeyiz de…

Burada Üstad Bediüzzaman’ın mevzu ile alâkalı mülâhazalarını arz etmeden geçemeyeceğim.
Üstad’ın aykırı değil farklı şöyle bir mütalâası var.
Özetleyecek olursak o: Kur’ân-ı Kerim’de tekerrür eden ‘İmam-ı Mübîn’ ve ‘Kitab-ı Mübîn’ hakkında önceki tefsircilerin ‘ikisi de aynı şeydir’ veya ‘birbirinden farklıdır’ şeklindeki yorumlarına ve bir mânâda her ikisinin de ilm-i ilâhînin ayrı bir unvanı olduğu ifadelerine yer verdikten sonra, meâlen şu mütalâaları serdeder: ‘İmam-ı Mübîn’ ilim ve emr-i ilâhînin farklı bir unvanıdır ve âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakar.
Yani, şimdiki zamandan daha çok geçmişe ve geleceğe nazar eder.
Farklı bir ifadeyle, her nesne ve her hâdisenin haricî vücudundan daha fazla, onun aslına, nesline, köküne ve tohumuna bakan ilâhî takdirin ilk ve en muhtevalı defteridir.
O, ilim ve emr-i ilâhînin, varlık ve hâdiselere bakan ayrı bir unvanı olması açısından, topyekün eşyânın mebde’leri (mebâdî), kökleri, asılları ve bütün bunlardaki plân ve programlar, onda fevkalâde bir intizam, bir ahenk ve sanatkârane bir mükemmeliyetle ortaya konduğundan ona, insan, kâinat ve bunlara ait şuunâtın var olma öncesi kütüğü nazarıyla da bakabiliriz.
Bu muhtevalı kütük ve bu câmi defter bütün eşyâ ve hâdiseleri, onların neticelerini, onlardan meydana gelecek tohumları, yeni nesilleri, ileride bunlara bağlı oluşacak daha başka mevcutların programlarını ve fihristlerini de tazammun ettiğinden ona en uygun isim, ‘ilim ve emr-i ilâhînin mânevî mecmuası’ olsa gerek…

Hâsılı, İmam-ı Mübîn, geçmiş, gelecek ve âlem-i gaybın dört bir yanına dal-budak salmış hilkat ağacının bir programı, bir plânı ve bir fihristi mâhiyetindedir.
Bu yönüyle de ona ilâhî takdirlerin en câmi ve muhît bir mecmuası diyebilirsiniz.
Bu âlemde her şey ve her hâdise bu mecmuadaki plân ve programa göre var edilir.
Zerrelerden sistemlere kadar bütün varlık o plân çerçevesinde bir yol izler, bir hedefe doğru yürür ve hikmetnümâ çok önemli neticelere ulaşır.

‘Kitab-ı Mübîn’e gelince o, gaybî âlemlerden daha ziyade şehadet âlemine nâzırdır; mazi ve müstakbelden daha çok hâzır zamana bakmaktadır.
Dolayısıyla da o, ilim ve emir âlemi değil de, kudret, irade ve meşîet-i ilâhiyenin bir unvanı, bir defteri ve bir kitabıdır.
‘İmam-ı Mübîn’e kader defteri denmesine mukabil, ‘Kitab-ı Mübîn’e kudret defteri demek daha uygun düşmektedir.
O, her şeyin vücudu, mâhiyeti ve sıfatları itibarıyla, o kudret-i kâmilenin düsturları ve o irade-i nâfizenin kanunlarıyla nizamı, ahengi ve sanattaki mükemmeliyeti göstermektedir.
O kitabın muhteva ve fonksiyonu çerçevesinde değişik nesneler ve hâdiseler ikinci bir taayyünden geçerek belirlenir.
Haricî vücutları itibarıyla her şey muayyen bir miktar ve ölçüye bağlanır ve nev-i şahsına mahsus bir mâhiyet alır.
Her nesne hususî keyfiyetine ve özel sûretine göre yontulur, kesilir, biçilir, şekillendirilir ve bir zarf, bir kalıp hâline getirilerek âdeta o şeye giydirilir.
Evet, ‘Levh-i Mahv u İsbat’, sabit ve dâim olan ‘Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın şu mümkinât âleminde tebeddül eden bir defteri ve üzerinde yazıp bozmaların cereyan ettiği bir levhasıdır ki, hakikat-i zaman da işte budur.
Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, sürekli akıp duran, zaman dediğimiz nehr-i azimin hakikati de Levh-i Mahv u İsbat’taki bu kudret kitabının sahife ve mürekkebinden ibarettir.

Tasavvuf erbabınca, Levh-i Mahfuz, varlık dairesinin merkez noktası, mebdei, çıkış ufku ve ‘Kalem-i A’lâ’dan sonra var edilen ‘Nefs-i Nâtıka-ı Külliye’… gibi hususların unvanı olarak yâd edilegelmiştir.
Kevn ü mekânların ilim ufkunda, yine ilmin belirlemesiyle mânevî satırlara döküldüğü ilk taayyün merkezi..
‘akl-ı küllî’ karşısında, Hazreti Âdem’e nisbeten Havva menzilinde mütecellî ve münbais bir nur-u ilâhî..
ve her şeyi kuşatan öyle muhît bir ziya ki, kâinatlar kudrete müstenid bu ziyanın tekvînî birer zıll-i medîdi, şeriatlar kelâm sıfatından münbais birer nur-u müşrıkı, şeriat-ı Ahmediye (aleyhi ekmelüttehâyâ) da bir feyz-i mütemâdisidir… şeklindeki yaklaşımlar ise onun farklı derinlikleriyle alâkalı bazı mutasavvıfînin mütalâası..

Ona, vâhidiyet-i ilâhiyeye ve tenzih-i sübhânîye nâzır olması itibarıyla ‘Levh-i Nur’, Zât-ı ulûhiyetin evsâf-ı kemaliyesine ilk ayna olması ve esrâr-ı ilâhiyeyi aksettirmesi açısından ‘Levhu’l-Hüda’, ilâhî evâmir ve nevâhînin esası, mebdei bulunması bakımından ‘Levhu’l-Hüküm’, kalb ve ruhlara bakan, onlara feyizler, bereketler ifaza eden menbaiyeti cihetiyle ‘Levhu’l-Hikmet’ demişlerdir ki, bunlardan her biri değişik bir sırr-ı rububiyetin inkişafına nâzırdır.
Her şeyin oraya bağlı olması itibarıyla tevhid hakikati tebellür eder.
Evsâf-ı kemaliyenin şurûk ve feyezânı oradan başlar ve maddî-mânevî bütün âlemleri kuşatır.
Gönüller oradan gelen nurlarla dirilir ve oranın birer aynası hâline gelir.
Ötelere ait bu tayflar sayesinde ruhlarda intibah hâsıl olur ve insan ubûdiyet mülâhazalarına yönelir ki, işte bu son nokta açısından da ona, ‘Levh-i Ubûdiyet’ demiş ve ilâhî maksatların gelip onda düğümlendiğine dikkatleri çekmişlerdir.
İzzet-i tevhid, ubûdiyet-i hâlisa, hakikat-i teslim, tevekkül-ü tâmm, hiss-i rıza, mehâfet ve mehâbet mülâhazaları bu ufkun semereleridir..
ve bunların hepsi de bu derinlikten nebeân eden mâ-i zülâller kabul edilegelmiştir.

Bir kısım mutasavvıfînce Levh-i Mahfuz’a yüklenen bu mânâların, Kur’ân ve Sünnet-i sahîha kaynaklı olduğu söylenemez.
Ancak, melekât-ı akliye ve vüs’at-i kalbiyeleriyle O’na tam teveccüh etmiş vicdanların özel bir kısım iltifatlarla serfiraz kılındıklarına da kimse bir şey diyemez.
Şimdiye kadar binlerce insan, O’na teveccüh-ü tâmm ve hasr-ı nazarda bulunmaları sayesinde O’nun elinden ne lütuflar görmüş ve ne semavî mâidelerle şereflendirilmişlerdir! Dinin ruhuna aykırı olmama kaydıyla bu kabîl yorum ve mülâhazaların da onlara armağan edilmiş özel hedâyâ ve behâyâdan olduğunu kabul etmekte bir mahzur olmasa gerek…

Bazıları Levh-i Mahfuz hakikatinin bir inkişafı gibi görülen bu levhaları ‘Elvâh-ı Museviye’ veya ‘On Emir’ şeklinde de yorumlamışlardır ki, böyle bir yaklaşım ‘İmam-ı Mübîn’ hakikat-i külliyesinin cüz’iyâtından biri olması itibarıyla bir mânâda mâkuldür ve kabul edilebilir; aksine, geniş bir hakikati tek bir kavme inhisar ettirmekle konu daraltılmış olur.
Zira Levh-i Mahfuz gerçeği ezelden ebede bütün zamanları, mekânları kuşatan ve her şeye kendi rengini, desenini aksettiren bir hakikat-i nefsü’l-emriyenin unvan-ı mübeccelidir.
Ve bu itibarla da her türlü kayıt onun ıtlakına zıttır.

[1] En’âm sûresi, 6/59
[2] Yâsîn sûresi, 36/12
[3] Kaf sûresi, 50/4
[4] Hadîd sûresi, 57/22
[5] Ra’d sûresi, 13/39
[6] Mâide sûresi, 5/3

Taayyünât ve Berisi

Meydana gelme, belli olma, belirlenme mânâlarına gelen taayyün, mutasavvıfînce Zât-ı Hak’ta var olan ve Hazreti Vücud, Hayat ve İlim’de “bi gayri keyf” tafsile ulaşan, birbiriyle irtibatlı değişik mertebelerde farklı mahiyetlerin farklı tecellî dalga boyunda –buna dîk-ı elfâz diyebilirsiniz– zuhurundan ibarettir.
Mertebe-i vücubda “Tecellî-i Evvel”, “Feyz-i Akdes”, “Nefes-i Rahmânî” ve mertebe-i imkânda “Akl-ı Evvel”, “Kalem-i A’lâ”, “İlk Nur” ve “Hakikat-i Muhammediye” bu taayyünün ayrı birer unvanı.

Kitap ve Sünnet’te taayyüne delâlet eden sarih bir nass olmasa da, İlm-i İlâhî, Levh-i Mahfuz-u Hakikat, İmam-ı Mübîn… gibi yüce âlemlerle alâkalı beyanların, bil-işâre veya bil-iltizam ve bit-tazammun taayyün mertebelerine de baktıkları söylenebilir.
Muhyiddin İbn Arabî, Sühreverdî, Osmanlı müelliflerinden İsmail Hakkı Bursevî ve sermest-i câm-ı aşk olan Molla Câmi… gibi bazı mutasavvıfîn; bizim duyu organlarımızla algıladığımız nesneleri, misalî suretlerin tezahür ve temessülleri –misal âlemleriyle alâkalı konulara müracaat edilebilir–; misalî resimleri, ruhanî cevherlerin aynaları –ruhla ilgili bahislere bakılabilir–; ruhanî cevherleri, ilmî taayyünlerin tafsili; ilmî taayyünleri, âyân-ı sâbitenin akisleri –bu konu da dar bir çerçevede geçmişti–; âyân-ı sâbiteyi, esmâ-i ilâhiyenin tecellîleri –üzerinde durulabilir–; esmâ-i ilâhiyeyi, sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri ve sıfât-ı sübhaniyeyi de Zât-ı Baht’ın kavl-i şârihi görmüşlerdir.
İmam Rabbânî ve muakkiblerinin konuyla alâkalı mütalâaları oldukça farklıdır ve üzerinde durulmaya değer…

Bu tür zuhurât veya belirleme faslına girmeyen “hakaik-i mümkine” diyeceğimiz nesneler ve mahiyet-i mücerredeler bu tebeyyün mertebesinde değiller demektir.
Bunlar, ilmî vücutları ve konumlarının dilleri veya “Levh-i Mahfuz-u Hakikat”te kendilerine ayrılan yerleri açısından –bu yerler kendilerine bahşedilen kabiliyet ve istidat lisanlarıyla esmâ-i ilâhiyeye müteveccihtirler– sıfât-ı sübhaniyeden gelen mesajlarla ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîleriyle vücut bulan farklı mertebelerdeki taayyünlere, bu taayyünlerden âyân-ı sâbiteye, ondan da kudret ve irade tezgâhından geçmek suretiyle haricî vücuda yürür ve âyinedarlıklarını devam ettirirler.

Esmâ-i ilâhiyeye müteveccih bütün yüzler, “min verâi hicab” Müsemmâ-i Akdes’e nâzırdır.
Bu konuda “Bârî” ism-i şerifi ilk şefaatçi veya irade-i sübhaniyenin birinci muhatabı mesabesindedir.
Bu ism-i mübarekin tecellî-i iradesi “Kâdir” ism-i azizine bağlıdır.
Onun gözü de “Mürîd” ism-i celili üzerindedir.
Bu ism-i azim ise mutlak mânâda “Alîm” ism-i muhitine nâzırdır.
Evet, ilmî vücudlar itibarıyla bilumum taayyün mertebelerindeki her şey, ilim sıfatının tecellî alanı sayılan o kuşatıcı atlasta mücerred birer resim, birer mânâ ve birer öz mahiyetindedir.
Bu atlasta bulunan her nesne kademe kademe farklı taayyünlerden geçerek, maddî-mânevî kendi arş-ı kemâlâtlarına yükselirler.

Böylece ilm-i ilâhî ihatasında “bî kem u keyf” ve “bi gayri darbin min misalin” hakaik-i mücerrede –demek caizse– izafî hakikatlerine ve icmalî ilk taayyünlerine bağlı Hazreti Rabbülâlemîn’in emir ve meşîeti istikametinde ve fevkalâde bir tedbirle yürürler baş döndüren bir tafsile..
Mürîd, Hazreti Zât’a ait irade sıfatı, tedbir de O’na aittir.
Mufassıl, Rabbülâlemîn’e ait sıfat-ı sübhaniyedir.
Tafsil ve inkişaf da O’nun şe’n-i rubûbiyetinden kaynaklanmaktadır.
O, يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Allah meşîet buyurduğunu yapar ve dilediği gibi hükmeder.” hakikatinin biricik sahibidir.
يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ “O hep bir tedbir çerçevesinde işlerini düzenleyip âyetlerini açıklar.”[1] fehvâsınca, takdir de tedbir de tafsil de tamamen O’na aittir.

O, Zâtı itibarıyla “Ehad”, sıfatları açısından da “Vâhid”dir.
Bütün kesret âlemlerinin arka planında, berideki dizaynda, o birbirinden farklı umum taayyün mertebelerinde O’nun “Ehadiyet” ve “Vahidiyet”inin cilveleri nümâyândır.
“Ehadiyet-i Zâtiye”, “Cem’ü’l-cem” ve “Hakikatü’l-Hakaik” da diyebileceğimiz “Ehadiyet-i İlâhiye”ye bütün esmâ ve sıfâtın râci olduğu –tabir yerinde ise– mertebedir ve zevken o mertebeye uyanmış bir ârif O’ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmez.
“Makam-ı cem” de denen vahidiyet mertebesine gelince, o, kesret tecellîlerine açılan lâhûtî bir kapı ve icmallerin tafsile yürüdüğü bir sır ufkudur.
Bu mertebelerden birincisine taayyünât adına bir fihrist, bir çekirdek nazarıyla bakılacak olursa, ikincisini bir kitap, bir şecere ve inkişaf eden bütün bir âlemin/âlemlerin kaynağı şeklinde yorumlamak –inşâallah– mahzursuzdur.

Bazıları taayyün-ü evveli, Hazreti Zât’ın Kendi zâtına tecellîsi şeklinde anlamış ve herhangi bir na’t, tavsif ve resme mesâğın olmadığı bu taayyüne “Hazreti Ehadiyet” demişlerdir.
Bu yaklaşım, Zât-ı Hak’la beraber herhangi bir şeyin bulunmaması mânâsına gelmektedir ki, كَانَ اللهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ “Allah vardı ve beraberinde hiçbir nesne yoktu.”[2] şeklinde şerefsudûr olan beyan-ı nebevî de “Zât-ı Baht”ı işaretleyen bu hakikati ifade etmektedir.
Aslında, vücud-u Hak’tan başka hiçbir mevcudun söz konusu edilemediği bu mertebede taayyün keyfiyetiyle alâkalı bir şey söylemek de çok zor olsa gerek…

Zât-ı Baht’ın veya Ehadiyet-i Zâtiye’nin “min haysü’t-tecellî” Hazreti Ehadiyet’ten –bi gayri keyf– tenezzül ile Hazreti Vahidiyet ufkunda tulûu aynı zamanda taayyünlerin de hecelenmeye başlandığı bir zirvedir.
Ufkumuzu aşan o aşkın “taayyün-ü vücudî” ve “taayyün-ü ilmî”yi ancak bu mertebeden sonra “min gayri keyfin, min gayri idrakin ve min gayri darbin min misalin” mahiyet-i müpheme bir icmal ve bir program şeklinde düşleyebiliriz; daha doğrusu düşleyebilenler düşleyebilirler.
Tecellî veya taayyün-ü sânî de denen bu mertebede ruh, âyân-ı sâbite ve misalî vücutlar, dayandıkları esmâ-i ilâhiye vesayetinde Levh-i Mahfuz-u Hakikat’teki plan ve projeler çerçevesinde “kudret ve irade” tezgâhından geçerek “tekvîn”de nefeslenirler.

Diğer bir zaviyeden ilk taayyün sayılan “Akl-ı Evvel”e bağlı “Kalem-i A’lâ” tekvînî emirlerin nakış ve kitabet vesilesi, mahiyet levhalarına resmedilen şeriat-ı fıtriye kelime, cümle ve paragrafları onun inkişaf, inbisat ve tafsilinden ibarettir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla, “Şu kâinata büyük bir kitap nazarıyla bakılacak olursa, Peygamberimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) nuru, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir; eğer o âlemleri bir ağaç kabul edecek olursak O’nun nuru, kâinatların hem çekirdeği hem de semeresi konumundadır.
Şayet bütün varlık büyük bir canlı farz edilecek olursa, O’nun nuru, bilumum varlığın ruhu demektir.”[3] Bu itibarla da O, hem icmalde hem de tafsilde her şeydir.

Taayyün-ü Zât konusunda, arızî emirlerin Hazreti Zât’a nisbet edilmesi mahzuruna binaen böyle bir taayyüne ciddî şekilde karşı çıkılmıştır.
Zira, umûr-u arıziye-i hâriciyenin Zât-ı Kadim’e nisbeti caiz değildir.
Her şey O’nun vücud, hayat ve ilminin canlı birer tecellîsidir ama, ne aynadaki resimler ne de mecâlîdeki irtisamlar kat’iyen O değildir.

Taayyünât-ı kevniyeye gelince, onların mevcudiyet ve bekâları me’haz ve senetlerine dayanarak emsallerin birbirini takip etmesi şeklinde gerçekleşmektedir.
Bunu, bir hattı hareket-i mütemâdisiyle bir satıh gibi görmeye benzetebiliriz.

Bazıları da ilmî taayyünde mertebe-i ulûhiyet esrarını, aklî taayyünde de rumûz-u kevniyeyi görmüşlerdir.
Ve taayyün-ü ulûhiyetin mebdeinde rahmeti görmüş; âlemin yaratılışının rahmete dayandığını ısrarla seslendirmişlerdir.
Bunlara göre yaratılışta rahmet esastır; her şey ondan gelip yine ona dönmektedir.
Dalâlet, gazap, küfür ve küfran gibi şeyler arızîdir ve irade kaymalarına bağlı birer inhiraftırlar.

İlmî taayyünlerle ruhî, misalî, berzahî ve haricî vücut açısından belirlenip ortaya konmasıyla varlık pek çok farklı taayyün seviyelerinde ortaya çıktı/çıkarıldı ve bir çekirdek kocaman bir ağaca/ağaçlara dönüştü.
Minvechin ilk taayyün insan hakikatiyle meydana geldi; Hz.Âdem ve nesli, siyah-beyaz yanlarıyla bu vetirenin en önemli halkasını teşkil ettiler.
Sonra gelip öne geçen Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) ve O’na tebaiyetle ümmet-i icabetiyse, suretlerin en mükemmeli ve taayyünâtın gayeye en yakını olma imtiyazıyla serfiraz kılındılar.
Zira O, hakaik-i ilâhiyenin en câmi aynası, evvel ü âhir ve zâhir u bâtının da merkez noktasını teşkil ediyordu.

Bu mülâhazaları daha anlaşılır bir üslûpla şöyle ifade etmek de mümkündür; taayyün, ilâhî ve kevnî olmak üzere farklı çerçevelerde mütalâa edilegelmiştir.
İlâhî taayyünün bidayeti ilim sıfatı; nihayeti de, değişik mertebe ve basamaklarda nâmütenâhî kelimât-ı sübhaniyedir.
Kevnî taayyünün evveli ruh-u Muhammedî (aleyhi ekmelüttehâyâ), sonu ise enbiyâ ve mürselîn fasıllarıyla bütün insanlık şeceresi ve varlık bağistanıdır.
İlâhî taayyünü, “Kenz-i Mahfî” şeklinde yorumlayanlar, ona bâtınlar bâtını diyerek, konuyu لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ[4] ferman-ı celîline ve اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ “O’nu nâkabil-i idrak kabul etmek şeklindeki acz tam idraktir.”[5] temel disiplinine bağlı görmüşlerdir.

Ruh-u Muhammedî (aleyhissalevâtü vetteslîmât) maddeden mücerret nuranî bir cevher ve sâfî bir ziya olup Hâlik-ı Zîşan’ı idrak eden “akl-ı küll”dür ki, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ الْعَقْلُ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.”[6] beyanı onun bu derinliğini işaretlemektedir ve bazılarınca buna “Ruh-u Âzam” da denmektedir.
Zira bir mânâda ilk defa mevcut âlemler itibarıyla “Zât-ı Baht”ın hayat-ı sermediyesi o mir’âtta minvechin tafsile ulaşmıştır..
ve aynı zamanda O, لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ “Sebeb-i hilkat-i âlem sayılan, icmalde vücudî, tafsilde ilmî mahiyet-i mâneviyen olmasaydı kevn ü mekânları yaratmazdım.”[7] fehvâsınca varlığın ille-i gâiyesi mesabesindedir.
Cenâb-ı Hak irade-i zâtiye-i sübhaniyesiyle “Kenz-i Mahfî”nin birinci açılımına ait sırlı anahtarını, muhabbet-i rabbaniyesinin merkez noktasını o Zât’a bahşetmiştir.
Böylece Hz.Kudsî’nin de dediği gibi:

Küntü kenzen’den[8] vücud eyledi eşya lâ cerem,
Bâd-ı hubbuyla temevvüc etti çün derya-i aşk..

O’nunla duyulup bilindi, bilinebildiği kadar esrar-ı lâhût, O’nunla fasl u inkişafına şahit olundu esrar-ı rubûbiyetin.
Cenâb-ı Hak, Kendi Zâtını yine Kendi bilip Kendi gördüğü ve zâtında zâtını müşâhede ettiği gibi, ayrıca Efendimiz ve arkasındakilerle yâd edilme imtiyazıyla serfiraz kıldığı bir mir’ât-ı mücellâ ile de, O’na ve O’ndan herkese bir tafsil iltifat ve tecellîsinde bulundu.
Ne hoş söyler Süleyman Çelebi:

Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını,

Avdet edip davet et kullarımı
Ta gelüben göreler didârımı.

O, hem bir çekirdek ve nüve mahiyetindeki ilk taayyünüyle hem de bir tuba-i Cennet gibi müntehâdaki inkişaf ve inbisatıyla –Bediüzzaman ifadesiyle– bu kâinat kitabının kâtibinin kaleminde mürekkep olma taayyünü,[9] semeredar bir şecere-i mübarekeye dönüşme temayüzü ve başları döndüren muhteşem bağ ve bahçelere esas teşkil etme gibi hususiyetleriyle varlık şiirinin temel mazmunu, vücud dantelâsının merkez nakşı, nübüvvet ve risalet nazmının da umum o silsilenin ruh ve mânâsını aksettiren kafiyesidir.
O’nda vahy-i semavî, göklerin ve yerlerin en câmi sesi; Miraç sürprizi, berilerin ötesinde, ötelerin berisinde, O’nun muhteşem konum ve mazhariyetlerine lâhût bahçesinin el değmemiş bir hediyesi ve kimseye müyesser olmamış bir Cevâd ü Kerîm armağanıdır.
O, vahyin sonsuz edalı tayflarıyla, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşkın müteâl esrarı duyup hissettiği gibi, o kutlu semavî yolculuğuyla da mebde’den müntehâya bütün varlığı temâşânın yanında Zât, sıfât ve esmâ-i ilâhiye esrarı adına da neler ve neler duydu..!

O’nun duyması ayrı bir derinlik, başkalarına duyurması ayrı bir kadirşinaslık, müstaid fıtratları kemalle buluşturması da özel bir pâye idi.
Kemal ehli gerçek kemalâtı O’nunla tanıdı ve aşılmaz gibi görülen zirveler O’nun sayesinde aşıldı.
Bir yerde Hz.Hüdâyî:

Kemali zümre-i kümmel Senin nurunla bulmuştur,
Vücudun mir’ât-ı tâmm-ı Hudâdır yâ Resûlallah.

der ki, bu O’nun esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyeye bir mazhar-ı tâmm olması mânâsına gelmektedir ve O bu mazhariyetiyle de bînazîrdir.

İmam Rabbânî Hazretleri’ne göre “taayyün-ü evvel”, taayyün-ü vücudîdir; sıfâtî ve esmâî bütün taayyünât bu ilk taayyüne tâbidir.
Bir farklı mülâhaza zaviyesinden ise Hazreti Zât ve sıfatlar hepsi bir mertebede gibidirler; bu açıdan “Sıfatlar O’ndan gayrıdır.” diyerek kestirip atmak kat’iyen doğru değildir.
Zira sıfatlar, Hazreti Zât’ta, O’na has, O’nun lâzım-ı gayr-i müfârıkı diyeceğimiz şekilde O’nun kemalinin tafsili mahiyetinde iseler de, bunlar, mâsivâda görüp bildiğimiz icmal ve tafsilden çok farklı bir hususiyet ifade etmektedirler.
Bu itibarla da ne icmale ne de tafsile bizim bildiğimiz türden icmal ve tafsil demek ve öyle kabullenmek uygun olmasa gerek..
işin doğrusu aklın ve idrakin “pes” ettiği böyle bir noktada Sahib-i Şeriat’ın temkin edalı beyanlarına sığınmak en isabetli bir yaklaşımdır.

Aslında, Hakk’ın ezelî ve kadîm ilmi belli taayyünler çerçevesinde mümkin, mümteni pek çok malumâta taalluk ettiğinden ruhî, misalî, berzahî ve maddî milyarlar ve milyarlar –bu tabir kesret mülâhazasına bakıyor– suretler meydana gelmektedir.
Zât-ı Akdes ve sıfât-ı sübhaniyenin bir mertebede bulunması açısından o noktada herhangi bir tebeddül ve tagayyür söz konusu değildir.
Farklı hâl ve farklı keyfiyetler mecâlî ve merâyâya bahşedilen hususiyetlerden kaynaklanmaktadır.

Hz.İmam’ın, taayyün mertebelerinin mebdei itibarıyla da bir farklı mütalâası var; ona göre, Hz.Halil’in taayyün mebdei bir mânâda taayyün-ü evveldir ve bu taayyünün evveliyeti “taayyün-ü vücudî” olması itibarıyladır.
Bu taayyünün merkez noktasında ise Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhissalâtü vesselâm) taayyün mebdei bulunmaktadır.
Bu mülâhazaya göre meseleyi açacak olursak; Hakikat-i Muhammediye bir hakikat-i câmiadır ve âdeta ilk taayyünün ukde-i hayatiyesi mesabesindedir..
ve hem enbiyâ-i izâm ve rusül-ü fihâm efendilerimizin hem de Hakk’ın mükerrem ibâdı melâike-i kirâmın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) hakikatleri, o merkez-i muhit ve nakş-ı rabbânînin zılâli mahiyetindedir.
“Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.”[10] beyan-ı nebevîsi bu yüce hakikati işaretlediği gibi, “Allah beni Kendi nurundan, mü’minleri de benim nurumdan yarattı.”[11] tahdis-i nimet televvünlü ifade-i mübareke de aynı hususa imada bulunmaktadır.

Ayrıca o nur-u âzam, Hakk’a vuslatta en emin bir vesile ve rehber, diğerleri de bu rehber yörüngesinde birer izdüşüm ve zıll-i medîddir.
Evet, minvechin Hakikat-i Ahmediye ve lâyezâl itibarıyla da Hakikat-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâmü mil’el-ardi vessemâ) قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى[12] ile mermuz vücub-imkân arası bir noktayı tutmuş müteâl bir hakikattir ve O’nun taayyünü de şu âlem-i imkânın vücuduna vesile, muhabbet edalı ilmî bir taayyündür; ilmî bir taayyün ve bütün muhtelif mertebelerde zuhurât ve taayyünâtın da mebdei mesabesindedir.

Muhyiddin İbn Arabî ve o meslekte yürüyenler, Hakikat-i Muhammediye’den ibaret kabul ettikleri taayyün-ü evveli, ilim ufkuna bağlı sıfât-ı sübhaniyenin icmalinden ibaret saymışlardır.
Selefleri ve halefleri ile İmam Rabbânî yörüngesinde varlık ve mâverâ-i kâinatı temâşâ edenler ise, taayyün-ü evvele taayyün-ü vücudî nazarıyla bakmış ve onun merkez noktasını da Hakikat-i Muhammediye’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) tuttuğunu söylemişlerdir.
Bu itibarla da onlar, “Hazreti Zât’ın hubb-u zâtı ve taayyün-ü vücud düşünülmeden varlığı düşünmek mümkün değildir.” demişlerdir.
O bir asıldır; o merkez etrafındaki farklı taayyünlerle alâkalı değişik daireler o nur-u âzam karşısında birer zıll mesabesindedirler.
Bütün ruhî, misalî, cevherî, arazî ve cesedî taayyünler, ziyasını O’ndan alan birer misbah konumundadırlar.
Bûsîrî ne hoş söyler:

وَكُلُّ اٰيٍ أَتَى الرُّسُلُ الْكِرَامُ بِهَ
فَـإِنَّمَا اتَّــصَلَتْ مِـنْ نُـورِهِ بِــهِــمِ
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَ
يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

“Nebilerin getirdiği bütün mucizeler ancak O’nun nurundan onlara ulaşmış harikalardı.
Zira, O bir fazilet güneşiydi; diğer enbiyâ-i izâm ise (güneş batınca) karanlıkta nurlarını izhar eden yıldızlar gibiydiler.”[13]

O’ydu gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut..
O’ydu yokluğun bağrında ilk kızaran gül..
O’ydu şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül..
O’ydu muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve O’ydu “amâ” üzerindeki ince tül.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ هُوَ أَوَّلُ الْأَنْبِيَاءِ خَلَقْتَهُ مِنْ نُورِكَ وَاٰخِرُ الْأَبْرَارِ وَالْمُقَرَّبِينَ خَلَقْتَهُ مِنْ فَيْضِكَ الْمُؤَيَّدُ بِالْمُعْجِزَاتِ وَالْمُخْتَارُ بِالرِّسَالَةِ
وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الَّذِينَ بَيَّنُوا مَا جَاءَ بِهِ وَأَظْهَرُوا بُرْهَانَهُ وَأَعْلَنُوا تِبْيَانَهُ.

[1] Ra’d sûresi, 13/2.
[2] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 1, tevhid 22; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/11.
[3] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.105 (Habbe).
[4] “Gözler O’na erişemez.” (En’âm sûresi, 6/103)
[5] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/252; es-Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce 1/103.
[6] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/83, 3/4; ed-Deylemî, el-Müsned 1/13.
[7] Aliyyülkârî, el-Masnû’ s.150; el-Esrâru’l-merfûa s.295; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/214.
[8] el-Cürcânî, et-Ta‘rîfât s.218; es-Suyûtî, ed-Düreru’l-müntesira s.15.
[9] Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.105 (Habbe).
[10] Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.
[11] el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/311; el-Leknevî, el-Âsâru’l-merfûa s.42.
[12] “Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı.” (Necm sûresi, 53/9)
[13] el-Bûsîrî, Dîvânü’l-Bûsîrî s.242.

Sıfât-ı Sübhaniye

Lügat itibarıyla, hâl, unvan, vasıf, keyfiyet ve nitelik mânâlarına gelen sıfat, “usûlüddin”ce Cenâb-ı Hakk’ı vasfeden, nitelendiren ve bir anlamda “Zât-ı Baht”ın hicabı sayılan bir kısım müteâl ve mübeccel –ulviyeti Mevsuf-u Mukaddes’e ait– kavramlar demektir.
Sıfât çerçevesinde zikredilen bu mübarek kelimelerin bazıları isim, bazıları masdar, bazıları zarf, bazıları da Arapça’daki sıfatlar şeklinde kullanılmıştır.

Sırf zihnî bir mülâhaza olarak sıfât-ı sübhaniyenin bir berisi bir de ötesi vardır: Maddî-mânevî bütün âlemlerdeki fiiller ilâhî isimlerin tecellîsi, isimler sıfatlara dayalı ve onların berisinde, sıfatlar da şe’n-i ilâhîye müstenid bildiğimiz –belki de sadece ehl-i keşif ve şuhûdun bildiği– âlemlerin ötesinde..
ve tabiî her şey –bu tabir Zât-ı Ulûhiyet için de kullanılagelmiş– gidip o Zât-ı Baht’a dayanmakta ve O’ndan istimdat etmektedir.
Hakikat-i hâl bizim için hep meçhul olsa da, söz ve kelime açısından isim ve sıfat arasında şöyle ince bir fark da söz konusudur: Cenâb-ı Kibriyâ’nın vasfıyla alâkalı, Hayy, Kayyûm, Semî’, Basîr, Alîm… gibi sıfat kalıbındaki kelimeler isim; bunun dışında Zât-ı İlâhiye’ye nisbet edilen elfâz ise “sıfâtullah” veya “sıfât-ı ilâhiye” unvanıyla yâd edegeldiğimiz sıfatlardır.

Cenâb-ı Hakk’a ait evsâf-ı âliye içinde acz, naks ve kusur ihtiva eden hiçbir sıfat yoktur.
Bundan dolayı da sıfât-ı sübhaniyenin hepsine “sıfât-ı kemaliye” denegelmiştir.
Bu itibarla, Allah’a (celle celâluhu) inanma demek, şanına lâyık kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Kibriyâ’ya inanma demektir.

Zât’ı gibi Cenâb-ı Hakk’ın sıfât-ı sübhaniyesi de ezelî ve ebedîdir.
Onlar için ne bir başlangıç ne de bir son söz konusudur.
İns, cin ve diğer varlıkların evsâfı, sıfât-ı sübhaniyenin bir aksi, bir gölgesi mahiyetinde olsa da bunların hem evveli vardır hem de âhiri ve devamları da, her biri hayy ve nuranî olan o evsâf-ı rabbaniyeye bağlıdır.
İns, cin, melek ve ruhanîlerin ne hayatları O’nun hayatına ne ilimleri O’nun ilmine ne de iradeleri O’nun iradesine benzer.
O’nun Zât’ında da sıfatlarında da eşi, benzeri, misli, zıddı ve niddi yoktur.
O, her şeyi kuşatan muhît ilmiyle, olmuş-olmamış bütün varlık ve hâdiseleri ihata ettiği gibi, kudret ve iradesiyle de, görünen-görünmeyen umum eşya ve şuûnun biricik sahibidir.

Bizim “Zât-ı Ulûhiyet” hakkında dediğimiz, diyeceğimiz her şey, ef’âli, esmâsı ve bir mânâda sıfatları itibarıyladır.
“Zât-ı Bârî”ye gelince, O bizim için nâkabil-i idraktir; dolayısıyla da O’nun hakkında fikir yürütmemiz memnû ve mahzurlu sayılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim, bizim düşünce ufkumuzu aşan böyle bir konuda bize idrak serhaddimizi gösterir ve “Gözler O’nu ihata edemez, O ise basar ve basîret her şeyi kuşatır/kuşatandır.”[1] fermanıyla, muhîtin, muhît olduğu aynı anda muhât olamayacağını hatırlatır.

Zât-ı Bârî, bizim idrak ufkumuz itibarıyla, isimleriyle malum ve sıfatlarıyla da her şeyi muhîttir..
ve bu ufuk beşerî düşüncenin son serhaddidir.
Bunun ötesinde ve ötelerin de ötesinde olan diğer bilgilere gelince onlar, bir seviyenin insanları için sezmelere, duymalara bağlı bilgilerden, zevkî, hâlî mârifetlerden ve bir mânâda şuhûdî ihsaslardan ibarettir.
Bu bilgi ve mârifetleri Hakk’ın (celle celâluhu) sadâkate, azm ü cezm ü kasde bir iltifat ve bir teveccühü sayabilirsiniz..
dahası, kaza ve kader meselelerinin hakikati de –Miraçta Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (aleyhi ekmelüttehâyâ) inkişaf ettiği gibi– bu seviyedeki göz ve kulak erbabına inkişaf eder ki, o da farklı bir görme demektir.

Aslında bu fizik âlemdeki görmeler, duymalar, hissetmeler, esbap perdedarlığı iledir ve bu fonksiyonların en aşağı mertebesidir ki, bu mertebede de âlât ü edevâtı veren O olduğu gibi, bu uzuv veya hâsselerin fonksiyonları sayılan hususları yaratan da O’dur; O’dur gözü ve kulağı yarattığı gibi görmeyi ve işitmeyi de yaratan.
Bu itibarla da, insan bünyesindeki bütün uzuvlar ve duyu organları, kudret ve irade-i rabbâniye’ye sadece birer perdedirler; ne var ki, sebep konumundaki durumları açısından fâiliyet de onlara nispet edilmektedir.
Onlar müessir değil, sebeptirler; her şeyde müessir-i hakikî Allah’tır.
Konuşma kabiliyeti olmayan bir câmid veya hayvanın, emr-i ilâhî ile konuşması onun sıfatı olamayacağı gibi, insanların ef’âli ve bu ef’âle lütfedilen semereler de onlara ait değil, “Hâlik-ı küll-i şey”e ait bir “icraat-ı rabbâniye”dir.
Biraz daha açabiliriz, meselâ; Cenâb-ı Hak önce, ins ü cinde ilim sıfatını yaratmış; sonra onun malumât-ı hariciye diyeceğimiz farklı nesnelerle münasebetine zemin hazırlamış, sonra onu kendi ihata alanına yönlendirmiş; daha sonra da malumun onda inkişafını hâsıl etmiştir.
İşitme ve görmeyi de buna kıyas ederek diyebiliriz ki, Zât-ı Vahid ü Ehad, önce görme ve işitme uzuvlarını yaratmanın yanında, onların beyin ve diğer sistemlerle münasebetlerini tesis etmiş; sonra da görme, işitme ve kavrama gibi hususları, bu konularla alâkalı mekanizmalara emanet edivermiştir.
Bundan dolayı da biz, “Hakikî alîm ve kadîr O, hakikî semî ve basîr de O’dur.” diyor ve her şeyi bilen, her şeye güç yetiren, her varlığı gören, her sesi işitenin de O olduğunu ikrar ediyoruz; “Yok Zât-ı Hak’tan başka varlığı kendinden bir mevcut.! Yok dünya ve ukbâda O’ndan gayrı bir sahip, bir mâlik ve hakikî bir mâbud!” diyoruz.

Aslında Zât-ı Baht’ın dışında her şey bir mânâda gayr ve sivâdır.
Hatta zevk, hâl ve şuhud erbabına göre buna sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i hüsnâ da dahildir.
Mütekellimînin, “Sıfatlar ne aynıdır ne gayrıdır.” mütalâaları farklı bir mülâhazaya binaendir; yerinde kısa da olsa üzerinde durma vaadiyle geçiyorum.

“Hayat”, evsâf-ı sübhaniye içinde sıfatların en câmiidir.
“Vücud”, hayat için zarurî bir ilktir.
“İlim”, bu sıfatların akabinde gelir..
ve buudlarıyla da ihata alanı en geniş olanıdır.
Bu sıfat, Efendimiz’in (aleyhi ekmelüssalavâtu vetteslîmât) taayyün mebdei olması itibarıyla ayrı bir önemi haizdir.
Diğer sıfât-ı ilâhiye ise, öteki “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın[2] külliyet planında taayyün mebde’leridirler.

Her sıfatın, taalluk açısından bir hayli de cüz’iyâtı vardır.
Bu cüz’iyât dahi değişik hayat mertebelerindeki varlıkların taayyün mertebeleri sayılırlar.
Külliyet bir mânâda asliyet, cüz’iyet de zılliyet demektir.
Taayyün mebdei küllî olanlar, bulundukları yörüngede asıl, cüz’î olanlar da onların izdüşümü mesabesindedir ve öncekilerin kademi altında sayılırlar.
Zıllî bir mânâda asla ait hususiyetleri aksettirebilir ama o, kat’iyen asıl değildir.
Müşâhededeki ihatasızlık, tâbilerdeki aşırı hüsnüzan ve im’ân-ı nazar bazen cüz’înin küllîye karıştırılmasına sebebiyet verebilir ve hâdiselere şer’î mizanlarla bakmayanlar aldanabilirler; aldanır da Mesih yörüngesindeki bir zılli asıl zannedebilirler.
Kasdî, iradî ve planlı iddiaların yanında bu türlü bir ihatasızlık ve iltibasla kendini bir şey sananların sayısı da –hafizanallahü ve iyyâküm– az değildir.

Bazıları, zıll ve asıl mülâhazalarını, falan, Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve vesellem) kademi altında, falan Hz.Musa’nın (alâ nebiyyina ve aleyhisselâm) kademi altında, filan da Hz.İsa’nın (alâ seyyidina ve aleyhitteslîmât) kademi altında şeklinde seslendirmişlerdir ki, bu, yukarıdaki ifadenin farklı bir versiyonu sayılır.
Zıll olanlar, değişik terakki yol ve yöntemleri, kalbî ve ruhî hayatta seyahatleri sayesinde aslın yörüngesine olan hususî teveccühlerden de istifade edebilirler.
Derken zevkî, hâlî, şuhûdî cüz’iyât bir mânâda külliyât hâlini alabilir.
Bazen bu türlü durumlarda, tebaiyetle bazı mazhariyetlere eren sâlikler, aslın tavassutu esas olmakla beraber, kendi ziya-i vücudlarının tesirinde aslın yer ve konumunu ihata edemediklerinden ona fâikiyet iddiasında bulunabilirler.
Bu tür ahvalde kendi zevk ve ihsaslarımız değil Sahib-i Şeriat’ın vaz’ettiği düsturlar esas alınmalıdır; yoksa iltibaslar kaçınılmaz olur.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları hem her şeyin mebdei hem de Zât-ı İlâhî’nin lâzımı olması itibarıyla, eşi, benzeri ve misli olmamada Hazreti Zât’a ait hususiyetleri haizdirler.
Ne var ki, o Zât-ı Ecell ü A’lâ bütün isimlerin, sıfatların, şe’nlerin ve itibarların da ötesindedir.
Evet, O, zuhur, bürûz, tecellî veya müşâhede, mükâşefe, taakkul, tasavvur ve her türlü tahayyülâtın da ötesindedir.

İbn Arabî ekolüne mensup olanlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını Zât’ının aynı görmüş ve bunu tevhidin gereği saymışlardır.
Dahası, sıfatları da kendi içlerinde birbirinin aynı kabul etmiş; meselâ, “Kudret” ve “İlim” sıfatlarını Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının aynı gördükleri gibi, bunların birbirinden de farklı olmadıklarını söylemişlerdir.
Onlara göre isimler, sıfatlar ve şe’nlerde icmalî birer zuhur, birer belirlenme söz konusudur ki, buna “taayyün-ü evvel” ve “ehadiyet” mertebesi; her şeyin tafsilen husul ve zuhuruna da “taayyün-ü sânî” ve “vahidiyet” mertebesi demişlerdir.
Böyle bir telakkinin neticesi olarak, mümkinâtın hakikatini de “âyân-ı sâbite” şeklinde görmüşlerdir ki, bu da bütün şu fizik âleminin vücud-u haricîsi bulunmayıp, müşâhede ettiğimiz her nesnenin aynalara akseden resimlerden farklı olmadığı, hatta Câmî’nin ifadesiyle, müşâhede ettiğimiz her şeyin hayalden ibaret bulunduğu mânâsına gelir.
Onlara göre, “kesret” dediğimiz âlem de işte bu hayalî levhaların mecmuudur ki, böyle bir âlemin ilk basamağını “taayyün-ü ruhî”, ikinci kademesini “taayyün-ü misalî” ve üçüncü mertebesini de “taayyün-ü cesedî” teşkil etmektedir.

Zât, sıfât ve varlık konusunu “usûlüddin” esaslarına göre ele alan ve yorumlayan Sünnî mutasavvıfîn Zât-ı Baht’ın yanında, zihnî bir ayrılıktan ibaret bulunsa da, bir kısım sıfât-ı sübhaniye üzerinde ısrarla durur ve sıfât-ı sübhaniyeyi Zât-ı Hakk’ın nuranî hicapları gibi görürler.
Bunların nazarında bütün varlık ve eşya ilâhî isimlerin aynaları, tecelligâhı ve sıfât-ı kudsiyenin de zuhur alanıdır.
Topyekün mevcudat o Mukaddes Zât’ın vücuduna; hemen her mertebedeki hayat O Hayy u Muhyî’nin hayatına; bütün bilmeler ve mârifetler O Alîm ü Allâm’ın ilmine; bütün güçler, kuvvetler O Kadîr u Muktedir’in kudretine; her türlü sözler, beyanlar O Mütekellim-i Ezelî’nin kelâmına ve her çeşit tecellî dalga boyundaki görmeler, işitmeler O Semî’ u Basîr’in sem’ine, basarına pırıl pırıl birer ayna, birer mahall-i zuhurdurlar.
Zihnî de olsa, Zât-sıfât ayrılığı mülâhazasıyla diyorlar ki, bütün kâinat ve içindekiler O Zât-ı Mukaddes’in değil, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin merâyâsı, mecâlîsi ve mezâhiridirler.
Mevcudat, hayy olan “vücud” sıfatının zılli, aksi ve bir şuaı; insanların ilimleri, mârifetleri, “ilim” sıfatının bir yansıması ve değişik merâyâda tele’lüü; canlı-cansız umum varlıkta müşâhede edilen bütün güçler, kuvvetler de “kudret” sıfatının bir in’ikâsıdır..
diğer ilâhî sıfatlar da taalluk alanları itibarıyla aynı şekilde yorumlanabilir.

Ancak, Hazreti Zât’ta bu sıfatların aslî ve zatî olduğu, mevcudat-ı mümkinede ise sadece bunların zıllinin bulunduğu da hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.
Daha önce de işaret edildiği gibi, asıl başka, zıll başka ve gayr daha başkadır.
Bu itibarladır ki, mütekellimîn, mümkinâttaki bu sıfatlara “arazî” demeyi daha uygun bulmuşlardır.
Zira bunların vücud ve kıyamı o ilâhî sıfatların kıyamıyladır.
Gerçi araz ve cevher konuları, umumiyet itibarıyla, hep fizik âlemi içinde mütalâa edilegelmişlerdir ama mutasavvıfîn böyle bir yaklaşımda da mahzur görmemişlerdir.
Dahası bunlardan bazıları bir adım daha ileri giderek “Bütün cevahir ve a’râz, topyekün evsaf ve hususiyetler O Zât’ın kayyûmiyetiyle kâimdir.” demişlerdir.
Ancak böyle bir mülâhazadan hareketle konuyu “Her şey O’dur.” demeye getirenler varsa, o husustaki Sünnî yaklaşım bellidir ve bizim de birincilerin görüşüne “evet” dememiz mümkün değildir.

Usûlüddin ulemâsınca, sıfatlar Zât üzerine zaid kabul edilmişlerdir.
Sünnî mutasavvifînin nokta-i nazarları da bu merkezdedir.
Varlık ve eşya kat’iyen O değildir.
Cevher-araz, sıfat-hususiyet her şey O’ndandır ve O’nun kayyûmiyetiyle kâim ve daimdir.
Ne var ki, ne her şeyin O’ndan olmasında ne de O’nunla daim ve kâim bulunmasında bir “hâlliyet” ve “mahalliyet” söz konusu değildir.
Mutasavvifîn, âlemi, bütün eşya, şuûn ve ahvâliyle ilâhî tecellîlerin gölgeleri, bütün ef’âli sıfât-ı sübhaniyenin zılâli, sıfatları da şuûnat-ı Zâtiyenin tezahürleri görmüşlerdir..
ve işte bundan dolayıdır ki, kâinatta/kâinatlardaki her şey O’na kendilerinden daha yakındır..
ve bu yakınlık onların kendinden değil, O’nun sıfât-ı sübhaniyesinin zılâli olmalarındandır.

Canlı-cansız her varlık hayat, ilim, sem’ u basar… ilâ âhir gibi sıfât-ı sübhaniyenin belli merâyâda tezahüründen ibarettir.
İlâhî sıfatlar ve esmâ-i hüsnâ Hazreti Zât’ın nuranî ve hayattar hicaplarıdırlar ve O’nun Zât’ının kemaline de birer işarettirler.
O, bu sıfatlara muhtaç değildir; sıfât-ı sübhaniye O’nun Zât’ının lâzımıdır; O “vücud”la değil Mukaddes Zâtıyla mevcut olduğu gibi, hayat sıfatıyla değil Zâtıyla diridir.
Diğer ilâhî sıfatlar da aynı mülâhaza ile ele alınabilir; O ilim sıfatıyla değil Zâtıyla Alîm, kelâm sıfatıyla değil Zâtıyla Mütekellim, irade sıfatıyla değil Zâtıyla Mürîd’dir..
ve hakeza… Zâtî ve sübutî sıfatlar için söz konusu olan bütün bu hususlar, sübûtî sıfatlardan sayılan “tekvîn”e râci diğer fiilî sıfatlar için de geçerlidir.
Bunları daha sonra icmalî de olsa –inşâallah– ele alacağız.

Sıfât-ı ilâhiyeye, O’nun kemalâtının perdeleri, envâr-ı meknûnesinin hicapları ve zılliyet planında tenezzül dalga boylu eşya ve hâdiselerle münasebet noktaları nazarıyla bakmak da mümkündür.
İzzet ve azamet tekvînî emirlerde zâhirî esbabı perdedar olarak kullandığı gibi, “bi gayr-i keyfin” sıfât-ı sübhaniyeyi de Zât’ına perde kılmıştır.
Hazreti Zât’ın her şeye o ihata edilmez/edilemez, perdesiz, hâilsiz mübaşereti bunun böyle olmasını iktiza ettiği gibi, “sübühât-ı vech” şuaâtına karşı da bu tür bir hicap O’nun hikmetinin muktezasıdır.
Ne var ki, sıfât-ı ilâhiye, Zât-ı Baht’a hicap ve nikap makamında bulunsalar da, Zâtî kemalin zuhuru da yine bu sıfatlar vasıtasıyla ortaya çıkmaktadır.
Bu itibarla da bu hicaba, ehadiyet tecellîsi çerçevesinde O’nu göstermeye matuf bir hicap nazarıyla bakılabilir.

Hâsılı, sıfât-ı sübhaniye ne aynıdır ne de gayrı; onlar Zât-ı İlâhî’ye hem bir hicap hem bir ayna, Zât-ı Akdes de onlara göre nâkabil-i idrak bir Asıllar Aslı..
ne O’nun Zât’ı başka zatlarla mukayese edilebilir ne de sıfatları başka sıfatlarla.
O, Kendi Zâtıyla kâim, başkaları ise O’nun kayyûmiyetiyle kâimdir.
O’nun sıfatları kadîm, ezelî, hayy ve asla ait mukaddesiyetle serfirazdırlar.
Mahlukatın evsafı ise, zatları itibarıyla câmid, hükümleri açısından da itibarîdirler; bunların ne hakikî mevcudiyetleri ne hayatları ne de ilimleri söz konusudur.
Ne var ki, bütün bu farklılıkları tefrik ve temyiz de huzurî bir ilme vâbeste olduğundan işin hakikatini idrak herkesin kârı değildir.

Usûlüddin Açısından Sıfât-ı Sübhaniye

Şimdi isterseniz konuya bir de mütekellimîn-i kirâm açısından göz atalım:

Mütekellimîn-i kirâm açısından sıfât-ı sübhaniyenin, ifade ve üslûp farklılığı mahfuz, yukarıdaki esaslar çerçevesinde olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında sofiye “akâid-i hakka-i islâmiye” konusunda “usûlüddin” ulemâsının görüşlerini esas almış ve elden geldiğince kendi müşâhedelerini onların mütalâaları istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır.

Mütekellimîne göre sıfât-ı sübhaniye, zâtî, tenzihî, sübûtî, fiilî ve haberî bölümleri içinde ele alınıp incelenmişlerdir.
İlmihallerde bizim görüp bildiğimiz sıfatlar: Sıfât-ı zâtiye, sıfât-ı sübûtiye, sıfât-ı fiiliye olmak üzere üç bölümde ele alınıyordu.
İşin esası yine o tasnife râci olmakla beraber, bizim bildiğimiz bir icmaldi, bu ise kısmen bir tafsil…

1.Tenzihî Sıfatlar

Bunlara “selbî sıfatlar” da denir; Zât-ı İlâhî’nin acz, fakr, zaaf, ihtiyaç, yeme-içme, doğma-doğurma… gibi Cenâb-ı Zât hakkında eksiklik ve kusur sayılan evsaftan münezzeh ve müberra olmasını gösteren ifadelerdir ki, bir kısmını İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle sıralar:

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.
Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, ‘İhlâs’ içinde zikreder Allah.
Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde ne yerlerde, ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah
Hudâ vardır velî, varlığına yok evvel ü âhir;
Yine ol varlığıdır kendinden, gayrı değil vallah.
Bu âlem yoğ iken ol var idi, ferd ü tek ü tenhâ;
Değildir kimseye muhtaç O, hep muhtaç gayrullah.
Âna hâdis hulûl etmez ve bir şey vacib olmaz kim;
Her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah.

Ulemâ, Zât-ı İlâhî’ye yaraşmayan daha bir hayli selbî sıfattan bahseder ama aslında mevzu onların söz konusu ettiği şeylerle de sınırlı değildir; zira âyât-ı muhkemât ve Sünnet-i Sahîha çerçevesinde tanıyıp bildiğimiz ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatlerine karşı öteden beri pek çok yakışıksız şeyler söylendiği gibi şimdi de söylenmektedir ve gelecekte de söylenecektir; buna karşılık da mü’minler tarafından Zât-ı Ulûhiyet tenzih ve takdis edilecektir ve edilmektedir.

2.Zâtî Sıfatlar

Vücud, vahdaniyet, kıdem, bekâ, muhalefetün lilhavâdis ve kıyam binefsihî gibi altı sıfattan ibarettir.
Bunlar, Allah’a mahsus sıfatlardır ve başka birisi hakkında kullanılmaları da caiz değildir.
Aynı zamanda bu sıfatların zıtları Zât-ı Hak için düşünülmediğinden bir mânâda bunlar da tenzihî sıfatlardan addedilmişlerdir.

1.Vücud

Bulunma ve var olma mânâlarına gelen vücud, Cenâb-ı Hakk’a nisbeti itibarıyla Allah’ın zâtî ve nefsî bir sıfatı olup Zât-ı Hakk’ın varlığının kendinden olduğunu ifade eder.
Bir kısım mütekellimîn ve mutasavvıfînin, “Vücud, Zât’ın aynıdır.” deyip buna tevhidî bazı mânâlar yüklemeleri bir tarafa muhakkikîn onu, ezelden ebede bir vücud-u daimînin unvanı olarak görmüş, fizikî ve metafizikî dünyaların temel mercii kabul etmişlerdir: Evet, bütün mevcudat, bir mânâda o zâtî vücudun ziyasının gölgesi olduğu gibi; imkân, hudûs, ihtirâ’, fıtrat, gaye, nizam, inayet, hikmet ve rahmet televvünleriyle de o Vücud-u Ezelî’nin delil ve şahididir.
O, öyle bir “Vacibü’l-Vücud”dur ki, âfâkî ve enfüsî bütün deliller, şahitler, emareler ve işaretler vücudları ve hususî mahiyetleriyle O’nun varlık ve birliğini gösterdikleri gibi, ruhumuzun derinliklerinde her zaman nümâyân olan duyuşlarımız, sezişlerimiz ve vicdanlarımızdaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdatlar birer birer ve hepsi birden o Vücud-u Bâkî’yi göstermektedirler.
Evet, kalbî ve ruhî hayata açık bütün vicdanlar her zaman varlıklarının özünden fışkıran bir batınî duyuş ve sezişle zâhirî ihsas ve idraklerin çok çok üstünde ve akıl, fikir alanlarını aşkın bir derinlikle hep O’nu haykırmaktadırlar.

2.Vahdaniyet

Birlik ve teklik mânâlarına gelen bu kelime Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ında, sıfatlarında, tek, yektâ, eşi-benzeri ve zıddı-niddi olmama anlamında zâtî bir sıfattır.
Bu sıfat eşi-benzeri, misli ve menendi olmama mânâları itibarıyla da tenzihî ve selbî sıfatlardan addedilmiştir.

Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad’e ait böyle bir birlik ve teklik riyazî anlamda değil de, Zât’ında, sıfatlarında, ef’âlinde eşi benzeri olmama mânâsında bir tekliktir.
O, Zât’ında tek ve yektâ bulunduğu gibi ulûhiyetinde de misli ve şerîki yoktur; Mâbud-u Mutlak, Maksud-u Mutlak, Mahbûb-u Mutlak ve Matlub-u Mutlak yalnız O’dur.
Kur’ân-ı Mübin, “De ki: O Allah’tır; hakikî ilâh (ve Mâbud-u Mutlak) O’dur.
Allah (herkesin ve her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, ihtiyaçtan müstağni bir) Samed’dir.
O, doğurmadı ve doğurulmadı.
O’na bir küfüv ve denk de olmadı.”[3] diyerek O’nun mutlak tekliğini ve Müstağni-i Ale’l-Itlak olduğunu ifade etmektedir.

Kur’ân ve Sünnet’te O’nun varlığının hatırlatıldığı her yerde vahdaniyetine de işarette bulunulur; vahdaniyetinin ifade edildiği yerlerde de “Vacibü’l-Vücud” olduğu vurgulanır.
İsterseniz konuyu, ifadelerde az bir tasarrufla, hayatını O’nun vücudunu ve vahdaniyetini anlatmaya vakfetmiş Üstad Bediüzzaman’dan dinleyelim:

“Arkadaş, her bir mevcut üstünde O Sâni-i Ehad ü Samed’in bir sikkesi ve hâtemi bulunmakta ve o şeyin Zât-ı Ehad ü Samed’in mülkü ve sanatı olduğunu ilan etmektedir.
Sen, gayr-i mütenâhî olan o ehadiyet sikkelerinden ve samediyet hâtemlerinden bahar mevsiminde sahife-i arza darbedilen sikkeye bakabilsen, şu zikredilecek fıkraların cümlelerinin güneş gibi O’na delâlet ve şehadetlerini göreceksin.
Şöyle ki, şu sahife-i arzda her zaman pek garip ve hakîmâne bir icat müşâhede ediliyor.
Şimdi gir şu fıkraların içine ve gör o hakîmâne icadı.

1.Yeryüzündeki o icat fiili pek büyük ve geniş bir sehâvet-i mutlakadan geliyor..

2.Bir sühûlet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan geldiği görülüyor..

3.Her şey mutlak bir intizam içinde olabildiğine bir süratle var ediliyor..

4.Bütün varlık, gayet mevzun ve mizanlı olmanın yanında fevkalâde bir süratle yaratılıyor..

5.Olabildiğine güzel ve mükemmel var edilmeleriyle beraber, fevkalâde bir bolluk ve ucuzluk içinde ve herkese yetişecek şekilde ihsan ediliyor..

6.Karışıklığa sebebiyet verecek onca esbaba rağmen, her şey fevkalâde bir temyiz ve tefrik içinde varlığa eriyor..

7.Her nesnenin taalluk noktaları sonsuz denecek kadar çok olduğu hâlde, her varlık fevkalâde bir nizam, bir intizam ve bir âhenk içinde meydana geliyor.”

İşte bütün bunlar, o Zât-ı Vacibü’l-Vücud’un hem varlığına hem de birliğine öyle şahitlerdir ki, binler delil kuvvetindeki bu şahitleri görmemek körlükten öte bir körlük ve inattan öte bir temerrüttür.”[4]

3.Kıdem

Eski ve zamanca uzun geçmişi olan anlamındaki kıdem, Allah’ın zâtî sıfatlarından biridir ve başlangıcı olmama ve sâbık bir illete dayanmama mânâlarına gelmektedir.
Bu yönüyle o, “Evvel” ism-i şerifiyle bir iltisak içinde, ezeliyetin bir unvan-ı mübecceli, “Mukaddim” ism-i celîlinin de esası sayılmaktadır.

Zât-ı Ulûhiyet’in kıdemi mevzuunda Sünnî, Şiî ve Mutezile ulemâsı arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir.
Bütün âlimler, kıdemi, Zât-ı İlâhî’nin vasıflarından biri saymış ve onu, Cenâb-ı Kibriyâ’nın ilel-i sâbıka ve esbaptan müstağni bulunması mânâsına yorumlayarak Hazreti Mevsuf-u Mukaddes’i nazara alıp وَأَوَّلٌ قَدِيمٌ بِلَا ابْتِدَاءٍ[5] demişlerdir.

Aslında kıdem sıfatı ve Kadîm ism-i mübecceli Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetini ifade etmektedir.
Allah’ın varlığının başlangıcı olmadığını, vücud-u Bârî üzerinden –bu tabir de kelime yetersizliğinden– asla yokluk geçmediğini ve O’nsuzluk yaşanmadığını belirtmektedir.
İşte bu, Zât-ı Hakk’ın kıdemi demektir ki, bunun karşılığı hudûstur (sonradan olma) ve Allah (celle celâluhu) hudûstan münezzeh ve müberradır.

4.Bekâ

Devam ve sebat içinde bulunma, kesintiye uğramama, fenâya maruz kalmama mânâlarına gelen bekâ, zâtî sıfatlardandır ve kıdemle ism-i Evvel’in münasebetine benzer şekilde, bu sıfat-ı sübhaniyenin de “Âhir” ism-i celîliyle alâkası söz konusudur.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha’da, sarahaten ve işareten bekâ sıfatına temas edildiği gibi, onun bir başka ifadesi olan Âhir ism-i celîliyle, bazen tek başına bazen de Evvel ismiyle zikredilmesi de az değildir.
Evet, Kur’ân her şeyin fenâ bulup O’nun bâkî kaldığını ifade etmenin yanında, sık sık “Evvel O, Âhir O” diyerek kıdem ve bekâya göndermelerde bulunmaktadır.
Bu arada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir dualarında, “Allahım, Sen öncesi olmayan bir Evvel’sin ve sonu bulunmayan bir Âhir’sin.”[6] buyurarak kıdem ve bekâ sıfat-ı sübhaniyelerini hatırlatmaktadır.
Bekâ ile kıdem mânâ olarak da birbiriyle yakından irtibatlıdırlar.
Eskiden beri ulemânın, cerhedilmez mantıkî bir ifade olarak “Kıdemi sâbit olanın ademi mümtenidir.” sözleri böyle bir irtibat ve münasebete dayanmaktadır.
Ayrıca, muhakkikîn-i ulemânın, ezeliyet-i ilâhiyenin yanında hemen ebediyetten bahsetmeleri de bu iki zâtî sıfatın iç içe olmalarını göstermesi açısından fevkalâde önemlidir.

Ulemâ, bekâ sıfat-ı sübhaniyesini bazen “lâyezâl”, bazen “lâyemût”, bazen de “lâyefnâ” sözcükleriyle de ifade edegelmişlerdir ki esas itibarıyla hemen hepsi de aynı mânâya gelmektedir.

Burada bekâ sıfat-ı celîlesini, Cenâb-ı Hakk’ın, hayat, ilim, kudret… gibi “sıfât-ı meânî”sinden addedip “Allah Kendi Zât’ına münasip bir bekâ ile sermedîdir.” diyenler olduğu gibi, onu “vücud” gibi Zât’tan ayrı düşünülemeyecek bir sıfat-ı nefsiye şeklinde mütalâa edenler de olmuştur.
Bazı kimseler ise, onu bütün bütün selbî sıfatlar içinde saymış ve “bekâ” sıfatından “Allah fenâ bulmaktan münezzehtir.” mânâsını çıkarmışlardır.

Bekâ ile alâkalı diğer bir husus da ebedî âlemde yaratıkların da bekâya mazhar olması konusudur..
evet, Allah bâkîdir, öbür âlemde bir kısım varlıklar da bekâya mazhar olacaklardır.
Ancak, Cenâb-ı Hakk’a ait bekâ kendinden, Zât’ının lâzımı, vücud-u sermedîsinin ifadesi; başkaları için söz konusu olan bekâ ise, O’nun ibkâ etmesiyle bir bekâ ve izafî bir sermediyettir.
İnsan, cin, ruhanî ve melek… gibi varlıkların bekâsı için bahis mevzuu olan bu husus Cennet ve Cehennem için de aynıyla söz konusudur.

5.Muhalefeten lilhavâdis

Hâdis olan şeylere muhalif, zıt ve aykırı olma mânâlarına gelen muhalefetün lilhavâdis, Allah-u Ecell ü A’lâ’nın yarattıklarına muhalif olması, Zât’ıyla, sıfatlarıyla onlara benzememesi demektir ki, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarının zıtlarının Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhal olması açısından bu da tenzihî sıfatlar arasında mütalâa edilegelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’te aynıyla olmasa da, misli, dengi ve şerîkinin bulunmadığını gösteren nasslar muhalefetün lilhavâdis hakikatine de işaret etmektedir.

Bir kısım dalâlet fırkalarının Allah’ı yaratıklara benzetme sapkınlığına düşmelerine karşılık, Mutezile ve Cehmiye gibi bazıları da tenzihte aşırılığa giderek birbirine zıt ve düşman grupların oluşmasına sebebiyet vermişlerdir.
Ehl-i Sünnet ulemâsı ise, orta yolun sesi soluğu diyebileceğimiz muhalefetün lilhavâdis kavl-i faslıyla ifrata, tefrite “Dur” demiş; Yaratan’la yaratılan arasındaki önemli bir farkı hatırlatmış ve ne Allah’ın Zât’ının başka zatlara ne de sıfatlarının başka sıfatlara benzemediğini/benzemeyeceğini ortaya koymuş, كُلُّ مَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللهُ تَعَالَى غَيْرُ ذٰلِكَ “Aklına ne gelirse Cenâb-ı Hak ondan başkadır.”[7] demişlerdir.

6.Kıyam binefsihî

Kendi kendine ayakta durmak, istiklâl sahibi olmak, varlığında, varlığının devamında kimseye muhtaç bulunmamak demek olan kıyam binefsihî, Allah’ın bizatihi kâim bulunduğunu, varlığı ve varlığının devamı adına kimseye muhtaç olmadığını, O’ndan başka her şeyin ve herkesin (mâsivâ) vücud ve bekâsını O’nunla devam ettirdiğini ifade eden zâtî bir sıfat ve bu mülâhazaların zıddının O’nun hakkında düşünülmesinin muhal olması açısından da tenzihî sıfatlardandır.
Bu sıfat-ı sübhaniye de Kur’ân-ı Kerim’de aynıyla mevcut değildir ama, kayyûmiyet-i ilâhiye ile alâkalı bütün âyetler aynı zamanda kıyam binefsihî hakikatini de hatırlatırlar.

Mütekellimîn, Cenâb-ı Hakk’ın, cevher-araz, zaman-mekân, madde-mânâ açısından hiçbir şeye muhtaç olmadığını tasrih etmiş ve icraat-ı sübhaniyesinde görülüp müşâhede edilen esbap ve ilele de izzet ve azametinin hicap ve perdeleri nazarıyla bakmışlardır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İzzet ve azamet ister ki, esbap perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında”[8], ta ki kudretin bir kısım umur-u hasiseyle mübaşereti görülmesin.

3.Sübûtî Sıfatlar

Varlığı zarurî ve kemal ifade eden sıfât-ı sübhaniyeye “sübûtî sıfatlar” denegelmiştir.
Allah hayat sahibidir..
O her şeyi bilmektedir..
ve gücü her şeye yeten bir sahib-i kudret-i kâhire..
istediğini istediği şekilde belirleyen bir sahib-i iradedir… gibi müsbet ifadelerle Zât-ı Hakk’ı tanıma açısından nurefşan birer muarrif ve müşir diyeceğimiz bu çerçevedeki sıfatlara sübûtî sıfatlar denmiştir.
Zâtî sıfatlar gibi, bunların da zıtlarını Zât-ı Bârî hakkında düşünmek caiz değildir ve bunların hepsi ezelî ve ebedîdir; ne varlıklarının evveli ne de âhiri söz konusudur.
Zira onlar, kemal-i mutlak sahibi Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın lâzımı evsâf-ı kudsiyedendir.

Akaid kitaplarında tespit edildiği şekliyle bu sıfatların “hayat”, “ilim”, “kudret”, “irade” gibi masdar kalıplarıyla bilinenlerinin yanında, aynı evsâfı müfid sıfat sigalarıyla zikredilenleri de vardır.
Bu sıfât-ı sübhaniye, min vechin ins, cin, ruhanî ve melek için de söz konusudur ama bunlar Zât-ı Ulûhiyet’e nisbet edildiğinde O’nun Kendinden, mutlak, ezelî ve ebedî..
yaratıklara isnad edildiğinde ise, Hak sıfatlarının yansıması, mukayyet, mahdut ve sınırlıdırlar.

Bu sıfatların hemen hepsi de –tekvîn hususundaki farklı mülâhazalar mahfuz– kadîm, bâkî, bütün varlığı muhît, Zât-ı Ulûhiyet’in perde-i izzeti ve hicab-ı azameti, Zât-ı Akdes’le kâim ve zihnî mânâda ayniyeti söz konusu olmayan evsâf-ı celâliye ve cemaliyedir.
Bunlar hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sekiz sıfat-ı izzetten ibarettir.

1.Hayat

Diri ve hayy demek olan sübûtî sıfatlardan “hayat”, ezelî, ebedî bir sıfat-ı sübhaniye ve umum canlılar âleminin de biricik hayat ufku ve –esası Mevsûf-u Mukaddes– hayat kaynağıdır: Yerde-gökte, karada-denizde, fizik âleminde-metafizik dünyalarda her şeyi var eden ve yaşatan yalnız O’dur.
Burada her varlık O’nunla hayata mazhar olmuştur ve öbür âlemde de yine O’nunla ikinci bir hayata erecektir.

Bu hayat-ı sermediye sayesinde her canlı, uzak-yakın çevresini hissetmekte, onlarla münasebete geçmekte ve bir cüz’î iken âdeta bir küllî hâlini almaktadır.
O her şeye böyle bir enginlik ifâza etmekte, her varlık da, bu intisap vasıtasıyla farklı bir vüs’ate ulaşmaktadır.
Hayat sıfat-ı sübhaniyesi –Mevsûf-u Münezzeh’e hicap– bütün canlılar âleminde tecellî ve in’ikaslarla kendini gösterirken, Mevsûf-u Mukaddes’ten ayrılma, parçalanma, bölünme… gibi avârıza da maruz kalmaz; O bunların hepsinden münezzeh ve müberradır.

Hayat sıfatının diğer sübûtî sıfatlara bir rüçhaniyet veya sebkati söz konusudur; zira kudret, irade ve ilim… gibi sıfatlar kat’iyen hayatsız tasavvur edilemezler; evet hayatı düşünmeden bunları mülâhazaya almak mümkün değildir.
Kitab-ı Mübîn pek çok yerde bu hayat-ı sermediyeye dikkati çeker ve bize وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ hakikatini hatırlatır.
Ruh, bu hayatın umumî bir tecellîsi, canlılık da onun aksidir.
Allah, kelâmında Hayy ve Muhyî ism-i şeriflerini hayatın arka planı olarak nazara verir ve Hz.Âdem’de bir türlü, Hz.Mesih’te başka bir türlü, diğer bütün canlılarda daha başka bir türlü hep bu hayat-ı sermediyeye dikkatleri çeker ve hayat adesesiyle Hakk’ın temâşâ edilmesini ister.
İmanla bakan herkes, hayatın çehresinde “Öldüren O, dirilten O ve ötelerde her şeyi farklı bir kalıpla yeniden hayata mazhar edecek de O’dur.! O’dur çürümüş, toza toprağa karışmış kemikleri ecza-i asliyesiyle farklı bir surette yeniden hayata döndürecek olan!” hakikatini okur.

2.İlim

Bilgi, bilim ve bilmek mânâlarına gelen ilim de Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî sıfatlarındandır.
Vacibe, mümkine ve mümtenie taalluk etmesi itibarıyla sübûtî sıfatlardan ihata alanı en geniş olan “ilim” hakikati mümkinâtın da mebdeidir.
Kur’ân-ı Mübin, ilmin ihata alanını hatırlatma sadedinde, “Hiç kimsenin bilmediği/bilemeyeceği gayb âleminin anahtarları O’nun nezd-i ulûhiyetindedir.
O karada-denizde meydana gelen her şeyi bilir..
O’nun bilgisinin dışında bir yaprak bile kıpırdamaz..
yerin bağrında ve koyu karanlıklar içinde bir daneciğin düşmesinden bile O haberdardır.
Hâsılı, yaş-kuru ne varsa hepsi O’nun nezdindeki bir Kitab-ı Mübîn’de mahfuzdur.”[9] şeklinde ferman eder ve “Göklerde-yerde ne varsa hepsini Allah’ın bildiğini görmüyor musun? (Bilin ki) kendi aralarında fısıldaşan üç kişinin dördüncüsü O, beş kişinin altıncısı da yine O’dur.
Bu sayı ister az, ister çok olsun, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar O hep onlarla beraberdir..
ve kıyamet gününde yaptıklarını bir bir onlara bildirecektir.
Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.”[10] gibi beyanlarıyla bu şümul ve ihatayı gözler önüne serer; takdir ve tebcil hislerimizi harekete geçirmenin yanında aynı zamanda bizleri temkin ve teyakkuza çağırır.

Diğer sıfât-ı sübhaniye gibi Allah’ın ilim sıfatı da, melek, ins, cin ve ruhanîlerin ilmine benzemez.
O’nun ilmi her şeyi muhîttir ve hiçbir şey bu daire-i muhîta haricinde değildir..
ve aynı zamanda bu sıfat-ı kudsiye için azalma-çoğalma, gelişme-kemale erme ve öğrenerek elde edilme söz konusu değildir.
Cenâb-ı Hak bu ilm-i zâtîsiyle Kendini bildiği gibi, olmuş ve olacak, hatta olması mümteni bulunan şeyleri de bilir.
Elbette ki, “mümkinü’l-vücud” dediğimiz olacak şeyler O öyle bildiğinden dolayı değil, “İlim maluma tâbidir.” fehvâsınca, olacakları meydana gelecekleri şekilde bilir.
Diğer bir ifade ile; ilmin vücudu, hariçte malumun vücudunu gerektirmez.
Hariçte bir şeyin vücudu, kudret ve iradeye bakmakta ve bu sübûtî sıfatlara istinat etmektedir.

İlm-i ilâhînin taalluk alanının genişliğine delâlet eden bir diğer husus da dört bir yanda müşâhede ettiğimiz güzellik, nizam, intizam, âhenk, hikmet ve umumî maslahatlar gibi şeylerdir.
Bu hususlar ilmî takdir ve planların ürünleri ve o Alîm ü Hakîm’in de hak söyleyen şahitleridirler; O’ndan gelmişlerdir ve âvâz âvâz O’nu ilân etmektedirler.

Allah’ın ilmi hem ezele hem de lâyezâle bakar.
Ne var ki, O’nun her şeyi ezelde biliyor olması, bilinenlerin de ezeliyetini gerektirmez.
İlim başkadır taayyün başka, berzahî ve misalî vücud ondan da başka; fizikî vücud ise bütün bütün başkadır.
Allah, bu safhaların bütünü itibarıyla büyük-küçük, cüz’î-küllî, maddî-mânevî her şeyi bilmektedir ve her şeye hükmetmektedir.

3.Sem’

İşitme ve duyma mânâsına gelen “sem’” de Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî sıfatlarındandır.
O bu müteâl sem’iyledir ki, gizli-açık, nefsî ve lafzî, fısıltı ve gürül gürül sesleri aynı şekilde dinler, duyar ve cevap vermek murad ettiklerini de cevapsız bırakmaz.
O’na göre içten inilti ve sızlanışlarla, etrafta yankılanan âh u efgân arasında fark yoktur.
Keza O’nun milyonlarca sesi birden dinleyip değerlendirmesi, diğer binlercesini işitip cevap vermesine mâni değildir.
Milyar ve milyarlarca varlık hangi ağızla konuşursa konuşsun, karıştırmadan hepsini işitir ve hikmeti iktiza ederse hepsini de cevaplandırır.

Kur’ân-ı Kerim ve sahih Sünnet değişik münasebetlerle Allah’ın Semî’ ve Basîr olduğunu vurgular ama, bu duymanın ve görmenin keyfiyetiyle alâkalı herhangi bir tasrihte bulunmaz ve diğer sıfât-ı sübhaniyede olduğu gibi konuyu Allah’a havale eder.
Evet, künh-ü Bârî nâkabil-i idrak olduğu gibi O’nun ilmi, sem’ u basarı da, bilme, duyma ve işitme açısından bizim için hep nâkabil-i idrak kalacaktır.
Biz, gözlerimizle görür, kulaklarımızla işitir ve ağzımızla konuşuruz.
Allah’ın görmesi, işitmesi ve konuşması için bu tür uzuvlara ihtiyaç yoktur..
ve O bu kabîl tecsim ve teşbih edalı her şeyden münezzeh ve müberradır.

4.Basar

Görme, müşâhede etme ve sezme demek olan “basar” da Zât-ı İlâhî’nin sübûtî sıfatlarındandır.
Allah bu sıfat-ı sübhaniyesiyle büyük-küçük, aziz-hasis, cismanî-ruhanî, arzî-semavî her şeyi görür, gözeteceklerini gözetir ve hiçbir şey O’ndan gizli kalamaz.
O, aydınlık-karanlık semanın derinliklerini, arz katmanlarının en kapalı noktalarını, mikrobu-mikrop altı varlıkları, latîf canlıları ve onların en latîf yanlarını aynı şekilde görür ve gizli-açık her şeye muttali olur.

Bu sıfat-ı kudsiye Kur’ân’da aynıyla geçmese de, “Basîr” şeklinde bazen tek başına bazen de “Semî’” ism-i şerifi gibi bir isimle beraber pek çok yerde zikredilmektedir.
Ayrıca, diğer ilâhî sıfatlarda olduğu gibi “basar” sıfatının ifade edildiği yerlerde de bu sıfatın isbat edilmesinin yanında, tenzih esasına da imada bulunulmuş; bulunulmuş ve teşbihe girmeme kadar ta’tile düşmemenin de önemi hatırlatılmıştır.

İnsanda görme ve işitme hâdiselerinin oluşması pek çok esbap ve şeraite bağlanmıştır.
Zât-ı İlâhî’de ise ne fizyolojik ve psikolojik esbap ne de başka bir şey söz konusudur.
O, belli sıfatların perdedarlığıyla zâtî olarak görür, zâtî olarak duyar ve zâtî olarak bilir.
Zâtî olarak görse, duysa ve bilse de ilim ayrı, sem’ ayrı, basar da ayrıdır; bunların hepsini ilim sıfat-ı sübhaniyesine irca ederek diğer mukaddes sıfatları görmezlikten gelmek apaçık bir dalâlettir.
Bazı mutasavvıfînin bu mülâhazayı destekliyor gibi görünen beyanları o meslekte hâlî ve zevkî bir keyfiyetin ifadesi olarak “vahdet-i vücud” anlayışından kaynaklanmaktadır.
Aslında bu konuda hakem “Kitab-ı Mübîn”dir ve her şey onun dediğinden ibarettir; Allah, ilmiyle Alîm, sem’ u basarıyla da Semî’ ve Basîrdir..
hepsi bu kadar.!

5.İrade

Dilemek, murad etmek, mümkin bir hususa karşı eğilim göstermek demek olan irade; Cenâb-ı Hakk’ın, herhangi bir şeyin yaratılmasında zaman, mekân, keyfiyet ve daha değişik özellikleri –esası Mevsuf-u Mukaddes– belirleyen sübûtî sıfatlarındandır.
Bu sıfat açısından denebilir ki, Allah, herhangi bir nesneyi veya fiili ne zaman, nerede, hangi keyfiyette dilerse o nesne ve o fiil o şekilde meydana gelir.
Yarattığı her şeyde bir veya pek çok hikmeti vardır; ama, ne hikmetler ne de maslahatlar cebren O’na bir şey işletemezler.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de dediği gibi:

O’na bir kimse cebr ile bir iş işletemez asla
Ne kim Kendi murad ede, vücuda ol gelir billâh.

İrade sıfatının yerinde bazen, aynı mânâya gelen “meşîet” kelimesinin kullanıldığı da olmuştur; Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) sabah-akşam dualarında: مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Allah neyi dilerse o olur, olmasını dilemediği de olmaz.”[11] diyerek meşîet kelimesinin mazi ve muzari kiplerini kullanmıştır.
Kelime değişikliğinin ifade ettiği farklılığı teferruat sayarak geçiyorum.

Mümkin olan herhangi bir şeyin olup olmaması, olacaksa onun zaman, mekân ve keyfiyetinin belirlenmesi zâhiren irade sıfatıyla gerçekleşmektedir.
Kur’ân-ı Mübin, “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’a aittir; O neyi dilerse onu yaratır; dilediğine kız evlât ve dilediğine de erkek evlât verir.”[12], “Allah, bir kavmi cezalandırmak isteyince artık onu geriye çevirecek hiçbir kuvvet yoktur.”[13], “De ki: Allah size bir felaket murad ederse artık buna karşı sizi korumak kimin haddine! Ve aksine eğer, O size rahmet dilerse, gayri bunu kim engelleyebilir ki?”[14], “Allah, bir şeyi dilediğinde o hususta emri sadece ‘Ol!’ deyivermektir; ‘Ol!’ dediği şey hemen oluverir.”[15], “De ki: Eğer Allah sizin hakkınızda bir zarar veya fayda murad ederse, bu konuda kim neye malik olabilir ki?”[16], “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen her şeye kadîrsin.”[17]… gibi pek çok âyât-ı beyyinâtıyla irade sıfatına vurguda bulunur ve onun o genişlerden geniş alanını hatırlatır.

Allah’ın bir tekvînî emirlerle alâkalı kevnî meşîeti bir de teşriî hususlarla alâkalı teşriî iradesi vardır.
Bu hususu, irade-i sübhaniyenin her iki alana farklı taalluku şeklinde anlamak daha uygundur.
Tekvînî irade veya meşîet, bütün varlık ve eşyanın belli zaman, belli mekân ve belli keyfiyette yaratılmalarında belirleyici bir sıfat-ı sübhaniyedir.
Daha önce de geçtiği gibi, Cenâb-ı Hak, istediği zaman, dilediği yerde ve murad buyurduğu şekilde bir şeye “Ol!” deyiverince o da hemen oluverir; olmasını istemediği de, isteyeceği ana kadar ademde kalır.
Kur’ân-ı Kerim’de çokça tekerrür eden كُنْ فَيَكُونُ[18] âdeta bir hakikatin şifresi gibidir.

Şer’î emirlerde ise, sınır ve çerçevesi mahdut olsa da her zaman insan iradesi söz konusudur.
Allah, imanı, islâmı, ihsanı emreder ve insana hakikî insan olma ufkunu gösterir, kul da o istikamette eğilim ve isteklerini ortaya koyarsa gerisi O’na kalmıştır; dilerse o şeyleri yaratır ve kulunu o ufkun insanı hâline getirir ve dilerse hikmetini başka şekilde izhar buyurur.

Tekvînî irade, insan idrakini aşkın değişik mânâ ve maslahatlarla, bazen hayrın yanında şer gibi görünen şeyleri, tâatin yanında –mesuliyeti, sebebiyet verene ait– şerleri, faydalı olanla beraber zararlı bulunanı da dilemesine karşılık, teşriî iradede hep hayır, tâat, güzellik ve hüsn-ü âkıbet söz konusudur.
İnsandaki irade de, meyelân veya meyelândaki tasarruf unvanıyla, Zât-ı İlâhî’ye ait irade sıfatının bir gölgesi, bir aksi ve Allah tarafından insana bahşedilmiş potansiyel bir tercih yeteneğidir.
Mâturîdî telakkisine göre “küllî irade” işte bu yetenektir; “cüz’î irade” ise, herhangi bir hâdiseyi gerçekleştirme istikametinde ortaya konan meyil ve azimdir.
Eş’arîlere gelince, onlar, Allah’ın iradesine “küllî”, kulun meyelânına da “cüz’î” demeyi tercih etmişlerdir.
Şimdilik fürûat sayılan bu konuyu da geçiyorum.

6.Kudret

Güç, tâkat, iktidar demek olan kudret, Allah’ın her şeye gücünün yetmesi mânâsına sübûtî bir sıfattır.
Zât-ı Ulûhiyet hakkında kudretin zıddı sayılan âcizlik ve yetersizlik gibi hususların düşünülmesi dalâlettir.
O’nun kudretinin yetmediği/yetmeyeceği hiçbir şey yoktur.
Serâdan Süreyyâ’ya her şey o kudret-i kâhire ile meydana gelmiştir/gelmektedir.
Arz-sema o kudretle meydana gelmiş, büyük-küçük her nesne onunla varlığa ermiş ve onunla hâlden hâle geçmekte, başkalaşmakta, mükemmelleşmekte ve bitip tükenme bilmeyen bir serüven yaşamaktadır.
“Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’a aittir..
ve Allah her şeye kadîrdir.”[19], “Kıyametin meydana gelmesi bir göz açıp kapama süresinde veya daha kısa bir anda gerçekleşiverecektir; şüphesiz Allah her şeye kadîrdir.”[20], “Allah hakkın ta kendisidir; ölüleri diriltecek de işte O’dur ve O her şeye kadîr olandır.”[21], “Allah öldükten sonra dirilmeyi gerçekleştirecektir; zira O her şeye kadîrdir.”[22], “Mülk elinde olan Allah mukaddes ve müteâldir ve O her şeye kadîrdir.”[23], “Ne göklerde ne de yerde Allah’ı âciz bırakacak ve icraatını engelleyecek hiçbir kudret yoktur.
O Alîmdir ve her şeye gücü yeten bir kadîrdir.”[24]… gibi yüzlerce âyet O’nun nâmütenâhî kudretini hatırlatmakta ve bizi O Kaviyy ü Metîn, O Kâdir u Muktedir’e teveccühe çağırmaktadır.

Sünnî mezhepler arasında kudretin taalluk keyfiyetiyle alâkalı bir kısım küçük, farklı mülâhazalar söz konusu olsa da, bütün Ehl-i Sünnet ulemâsı onun ezelî, kadîm, sübûtî sıfatlardan biri olduğunda ittifak içindedirler.

7.Kelâm

Konuşma, söyleme, bir şey anlatma anlamındaki “kelâm” da Allah’ın kemal ifade eden sübûtî sıfatlarındandır.
Bütün teşriî emirler, vahiy ve peygamber ilhamı türünden değişik tecellî dalga boyundaki bilumum emir ve istekler keyfiyetler üstü keyfiyetiyle hep o kelâm sıfatından gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, “İşte şu peygamberler..
Biz onların kimini kiminden üstün kıldık.
Allah onlardan bazılarıyla konuştu; bazısını da derece derece yükseltti.”[25], “Allah bir insanla sadece vahiy yoluyla konuşur veya ona perde arkasından hitap eder ya da ona izni çerçevesinde dilediklerini vahiyde bulunacak bir melek gönderir.”[26], “Sana anlatmadığımız daha nice elçiler gönderdik..
ve Allah Hz.Musa’ya hitap edip onunla konuştu.”[27]… gibi pek çok âyetiyle kelâm sıfatını sarâhaten, işareten ve zımnen nazara vermenin yanında; “Kuluna istediği şeyi vahyetti ha vahyetti.”[28], “Hz.Nuh’a ve ondan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik..
keza İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun ahfadına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahiyde bulunduk..
Davud’a da Zebur’u verdik.”[29], “Sana Arapça bir Kur’ân vahyettik ki ümmü’l-kurâ olan Mekke ve etrafını inzar edip uyarasın.”[30]… gibi beyanlarıyla da vahiy şeklinde tecellî eden kelâm-ı ilâhînin bütün enbiyâ-i izâm için aynı olduğu hakikatini hatırlatmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim, o kelâm-ı ilâhînin, çağ, nebi ve ümmet çizgisinde bir tecellî ve tezahürüdür.
Her ümmete o kelâm-ı rabbânînin bir tezahürü olmuştur; bu tecellînin arkasındaki sıfat ezelî olduğu gibi mesaj da ezelîdir ve mahluk değildir.
Ehl-i Sünnet ulemâsınca bu ezeliyet “kelâm-ı nefsî” itibarıyladır; bizim kıraatlerimizdeki harf ve kelimeleriyle, kitaplardaki yazılarıyla değil.
Böylesi kelâma, “kelâm-ı lafzî” denmiş ve mahluk sayılmıştır.

Kelâm sıfatından gelmiş ve bugüne kadar geldiği gibi kalmış bir kitap varsa o da Kur’ân-ı Kerim’dir.
O, indiği günden itibaren Allah’ın sıyanet ve hıfzı, vefalı müntesiplerinin de samimî gayretleri sayesinde tek harfi değişmeden hep olduğu gibi kalmıştır.
Muhteva zenginliği, her çağda yeni nâzil olmuş gibi kendini yepyeni hissettirmesi, kalbî, ruhî, hissî, fikrî ve iktisadî, idarî, siyasî bütün problemleri çözmedeki gücü ve gınası onun vazgeçilmezliğinin ayrı bir teminatı olmuştur.
Bundan dolayı da “Kelâmullah” dendiğinde bir mânâda sadece o hatırlanmıştır.

8.Tekvîn

Var etmek, varlığa erdirmek, yok olanı yeniden inşa ve ihya etmek demek olan tekvîn, Cenâb-ı Hakk’ın sübûtî-meânî sıfatlarından olarak, Mâturîdîlerce bu sekiz sıfattan biri kabul edilmiştir.
İzafî değil, hakikîdir.

Allah her şeyin yaratıcısıdır; tekvîn sıfat-ı sübhaniyesi de bu yaratmanın arkasındaki sıfat-ı kudsiyedir.
خَالِقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ unvanıyla Kendini tanıtan yüce Yaratıcı, yarattığı/yaratacağı her şeyi, her nesneyi o muhît ilmi, bu şeylerin nerede, ne zaman ve nasıl olacaklarını belirlemeye bakan küllî ve şâmil iradesi ve murad buyurduğu her şeye yeten kâhir kudretiyle hazırlar ve tekvîn perdedarlığına bağlar..
ve tekvîn görünür her şeyin bu son perdesinde.
Gerçi topyekün kâinat ve içindekiler, canlı-cansız değişik buudlardaki farklı mahiyet, farklı desen ve farklı stildeki her nesne O’nun yaratması, O’nun icadı ve O’nun ihdâsıyladır.
Ancak bu icraat-ı ilâhiyeye sıfât-ı sübhaniye bir hicap ve tekvîn de kudret ve iradeye ayrı bir nikaptır.
Mümkinâtta her şey, geniş bir ilmî plan ve programla ortaya konur, irade tercihe bakar, kudret o makdûrun olabilirliğini işaretler, tekvîn de kendi mânevî tezgâhında o makdûru inşa eder, işler, münasip şekilde örgüler ve Şahid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûduna sunar.

Tekvîn, Mâturîdîler nazarında müstakil, ezelî, hakikî sübûtî sıfatlardandır.
Eş’arîler bu konuda biraz farklı düşünürler; onlara göre bu sıfat hakikî değil izafî ve itibarîdir.
Zira, bir makdûr, kudret ve irade ile var ediliyorsa, artık tekvîne ne gerek var? Onların bu farklı mütalâaları, tekvîne bağlı diğer fiilî sıfatlar için de geçerlidir.
Eş’arîler onlara da sonradan olmuş (hâdis) nazarıyla bakar ve her şeyi kudret ve irade ile açıklarlar..
işin doğrusunu Allah bilir.

4.Fiilî Sıfatlar

Fiilî sıfatlara gelince, bunlar icmalen altı tanedir ve ilk ilmihal bilgilerimize göre de şöyle sıralanırlar: Halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk.

1.Halk

Yaratma, yaratılma, var etme, var edilme, bir şeyden daha başka bir şey meydana getirme mânâlarına gelen halk, Allah’ın her şeyi asıl unsurları ve sonraki inşâsıyla yoktan var etmesi demektir ki, bu tarif çerçevesinde onun Allah’tan başkasına nisbeti caiz değildir.

Kur’ân-ı Kerim’de değişik kalıplarla ifade edilen halk hâdisesi; uydurma, iftira ve çamura şekil verme gibi mânâlara gelen yerlerin dışında hep Cenâb-ı Hakk’a isnad edilmiştir.
Aslında “halk” kökünden gelen “Hâlık” ve “Hallâk” sıfatları da Allah’tan başkası için hiçbir zaman kullanılmamıştır.

Halk sıfat-ı kudsiyesini, ibdâ, inşâ ve bu sıfatların mercii kabul edilen tekvîn sıfat-ı celîlesinden ayıran şöyle bir husus söz konusudur: Halk, herhangi bir şeyi temel unsurları ve yapı taşlarıyla var edip ortaya koyma; ibdâ, daha önce örneği sebkat etmemiş ve eşi, menendi, benzeri bulunmayacak bir tarzda yaratma; inşâ, parçaları daha evvel var edilmiş şeyleri düzüp koşma; tekvîn de, genel bir münasebet çerçevesinde, bütün fiilî sıfatlara kendi boyasını çalma şeklinde bir var etmedir.

İslâm akaidine göre cüz-küll, büyük-küçük, arz-sema, canlı-cansız, ruhanî-cismanî her şey ve bunların değişik ahvâl ve ef’âlini yaratan sadece Allah’tır.
Kur’ân-ı Kerim:

“O’dur ki, yeryüzünde her şeyi sizin için yarattı.”[31]

“Hamdolsun gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a.”[32]

“Rabbiniz O Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı zamanda yarattı.”[33]

“Onlar görüp düşünmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini de yaratmaya muktedirdir.”[34]

“İnsanı bir parça sudan yaratıp soy ve evlilik irtibatından oluşan bir sülâle hâline getiren de O’dur.”[35]

“Münezzeh ve mukaddestir O Allah ki yerin bitirdiği her şeyi, insanların kendilerini ve bilmedikleri daha nice şeyleri O çift çift yaratmıştır.”[36]

“Şu gerçeği o kâfirler görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan, yaratırken de yorulmayan Allah, yeniden ölüleri diriltmeye de muktedirdir.”[37]

“Allah öyle yüce bir Rabb’dir ki, sizi yarattı, rızıklandırdı; sonra O sizi öldürecek ve bir süre sonra da yeniden diriltecektir.”[38]

“Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Allah’tır.!”[39]… gibi pek çok beyanat-ı neyyiresiyle halkın da, inşâın da, ibdâın da O’na ait olduğunu ihtar eder ve bizi hakikî tevhide çağırır.

2.İbdâ

Eşi, benzeri olmayacak şekilde yaratma demek olan ibdâ, Cenâb-ı Hâlık’ın yaratıklarını zaman ve mekân üstü fevkalâde bir mükemmeliyet içinde ve benzeri gösterilemeyecek şekilde yaratması demektir.
Bu kelimenin yerinde bazen –aralarındaki nüans mahfuz– ihdâs, ihtira, îcad ve sun’ kelimeleri de kullanılagelmiştir ki, hepsi de tekvîn yörüngesinde icraat-ı ilâhiyenin farklı unvanları kabul edilmektedir.
Kitab-ı Mübin, “O, gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır.
O bir şeyi yaratmak isteyince ona sadece ‘Ol!’ deyiverir ve o şey de hemen oluverir.”[40], “Gökleri ve arzı emsali sebkat etmemiş şekilde yaratan O’dur.”[41]… bu tür âyetleriyle O’nun yaratmadaki ibdâını anlatır ve bizi sanatının güzelliklerini temâşâya davet eder.

3.İnşâ

Cüz’iyat ve temel unsurları bir araya getirerek ondan yeni şeyler icat etme mânâsındaki inşâ, madde-i asliyesi daha önce var edilmiş bulunan nesneleri bir araya getirerek farklı farklı şeyler ortaya koyma mânâsında bir fiilî sıfattır.
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, “Asmalı-asmasız bağ ve bahçeleri, onlardaki çeşit çeşit hurma ve ekinleri, renk ve şekil bakımından birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve narı icat edip size sunan O’dur.”[42], “O Allah’tır ki, sizde işitme ve görme sistemini, düşünüp hissedesiniz diye de kalblerinizi var etti.”[43], “Sizi bir tek nefisten yaratıp sonra da hem daim kalacağınız bir ‘müstakarr’ hem de emaneten duracağınız bir ‘müstevda’’ lütfeden O’dur.”[44], “De ki: Onları ilk defa yaratan da işte yeniden ihyâ edecek de O’dur.”[45]… gibi onlarca âyât-ı beyyinâtıyla hep bu hakikat-i uzmâyı hatırlatmaktadır.

4-5.İhyâ ve İmâte

Hayat bahşetme, hayata mazhar kılma ve diriltme de diyeceğimiz ihyâ; canlının canını alma, hayatını söndürme, öldürme ve yok etme diyebileceğimiz imâte de Cenâb-ı Muhyî ve Mümît’in fiilî sıfatlarındandır.
Bu iki sıfat, Kur’ân-ı Kerim’de değişik fiil kipleriyle hem ayrı ayrı hem de beraber zikredilirler.
Kur’ân-ı Mübin, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişiminde, insanlar hesabına denizlerde gemilerin sağa sola seyahatlerinde ve Allah’ın gökten indirip onunla ölü zemini ihyâ ettiği yağmurda, akledenler için O’nun varlığına ve birliğine nice deliller vardır!”[46]; “Allah’tır ki, gökten yağmuru indirip onunla ölmüş zemine hayat verir, işte bunda da hakikate kulak verenler için bir delil vardır.”[47]; “Onlara bir âyet de işte bu ölmüş arz, ona hayatı Biz verip diriltiyoruz.”[48]… türünden âyetlerle ihyâ fiilini ifadenin yanında, “O’dur öldüren ve O’dur dirilten.”[49]; “Ey münkirler! Ne cüretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz ki, sizler ölü iken size hayatı veren O olmuştur.
(Miâdınız dolunca) sizi öldürecek ve vakt-i merhûnu gelince de yeniden sizi ihyâ edecektir.”[50]; “O gün onlar: Rabbimiz derler, Sen bizi iki defa öldürdün ve iki defa da hayat verip dirilttin; biz günahlarımızı
itiraf ediyoruz.”[51]; “İbrahim (ona) dedi ki: Benim Rabbim hayatı verip ihyâ eden, sonra da öldürendir.”[52]; “Şüphesiz hayatı veren de Biziz, onu geri alıp öldüren de.”[53]; “Hayatı verip ihyâ eden de, alıp öldüren de Allah’tır.
O bütün yaptıklarınızı görüp bilmektedir.”[54]… gibi onlarca ilâhî beyanla da ihyâ ve imâte hakikatini aynı âyet içinde nazara vermektedir.

6.Terzîk

Rızık vermek, beslemek, yedirip içirmek anlamındaki terzîk de fiilî sıfatlardandır.
Yiyip içecek nesnelerden, bütün maddî-mânevî muhtaç olduğumuz şeylere kadar hemen hepsi rızık kategorisine dahil, Rezzâk ism-i şerifine bakmakta ve terzîk sıfat-ı mübeccelesine râci’dir.
Kur’ân-ı Muciz, “Ey iman edenler! Size ihsan ettiğimiz rızkın temiz ve helâl olanından yiyiniz.”[55]; “Müttakiler gaybî âlemlere inanır, namazlarını tam tekmil eda eder ve kendilerine ihsan ettiğimiz rızıktan da infakta bulunurlar.”[56]; “Biz senden rızık istemiyoruz; aksine sana rızık veren Biziz Biz.”[57]; “De ki: Kimdir o gökten ve yerden size rızık lütfeden?”[58]; “Rızkınızı Allah nezdinde arayınız; yalnız O’na ibadet ediniz ve O’na şükürde bulununuz.”[59]; “Allah kullarından dilediğine bol bol rızık verir ve istediğinin de nasibini keser.”[60]… gibi onlarca âyetiyle O’nun Rezzâk-ı âlem olduğunu hatırlatır ve terzîk sıfat-ı celîlesine vurguda bulunur.

Bu tür fiilî sıfât-ı sübhaniyenin yanında, tanzim etmek, güzelleştirmek, sevindirmek, nimetlendirmek, muzaffer kılmak, mağlup etmek… gibi pek çok tekvîn yörüngeli fiilî sıfattan bahsetmek de mümkündür.
Ne var ki, konumuz sıfât-ı sübhaniye hakkında icmalî bir bilgi verme esasına göre ele alındığı için “Niyetin serhaddini aşmayalım.” diyor ve bu bahsi de noktalıyoruz.
Her şeyin doğrusunu Allah bilir…

اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَمَحَبَّتَكَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ مَخْلُوقَاتِكَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.

[1] En’âm sûresi, 6/103.
[2] Bkz.: Sâd sûresi, 38/47.
[3] İhlâs sûresi, 112/1-4.
[4] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.74 (Katre’nin Zeyli).
[5] “Varlığının başlangıcı olmayan bir Evvel ü Kadîmdir.” (İbn Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye 1/113)
[6] Müslim, zikir 61; Tirmizî, daavât 19; Ebû Dâvûd, edeb 98.
[7] Bkz.: Aliyyülkârî, er-Raddü ale’l-kâilîn bi vahdeti’l-vücûd 1/16, 90; Mirkâtü’l-mefâtîh 4/82.
[8] Bediüzzaman, Sözler s.552 (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat), s.574 (Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat), s.759 (Lemeât).
[9] En’âm sûresi, 6/59.
[10] Mücâdele sûresi, 58/7.
[11] Ebû Dâvûd, sünnet 6, edeb 101; Ahmed İbn Hanbel, el-Vera’ 1/198.
[12] Şûrâ sûresi, 42/49.
[13] Ra’d sûresi, 13/11.
[14] Ahzâb sûresi, 33/17.
[15] Yâsîn sûresi, 36/82.
[16] Fetih sûresi, 48/11.
[17] Âl-i İmrân sûresi, 3/26.
[18] Bkz.: Bakara sûresi, 2/117; Âl-i İmrân sûresi, 3/47, 59; En’âm sûresi, 6/73; …
[19] Âl-i İmrân sûresi, 3/189.
[20] Nahl sûresi, 16/77.
[21] Hac sûresi, 22/6.
[22] Ankebût sûresi, 29/20.
[23] Mülk sûresi, 67/1.
[24] Fâtır sûresi, 35/44.
[25] Bakara sûresi, 2/253.
[26] Şûrâ sûresi, 42/51.
[27] Nisâ sûresi, 4/164.
[28] Necm sûresi, 53/10.
[29] Nisâ sûresi, 4/163.
[30] Şûrâ sûresi, 42/7.
[31] Bakara sûresi, 2/29.
[32] En’âm sûresi, 6/1.
[33] A’râf sûresi, 7/54; Yûnus sûresi, 10/3.
[34] İsrâ sûresi, 17/99.
[35] Furkan sûresi, 25/54.
[36] Yâsîn sûresi, 36/36.
[37] Ahkaf sûresi, 46/33.
[38] Rûm sûresi, 30/40.
[39] Sâffât sûresi, 37/96.
[40] Bakara sûresi, 2/117.
[41] En’âm sûresi, 6/101.
[42] En’âm sûresi, 6/141.
[43] Mü’minûn sûresi, 23/78.
[44] En’âm sûresi, 6/98.
[45] Yâsîn sûresi, 36/79.
[46] Bakara sûresi, 2/164.
[47] Nahl sûresi, 16/65.
[48] Yâsîn sûresi, 36/33.
[49] Necm sûresi, 53/44.
[50] Bakara sûresi, 2/28.
[51] Mü’min sûresi, 40/11.
[52] Bakara sûresi, 2/258.
[53] Hicr sûresi, 15/23.
[54] Âl-i İmrân sûresi, 3/156.
[55] Bakara sûresi, 2/172.
[56] Bakara sûresi, 2/3.
[57] Tâhâ sûresi, 20/132.
[58] Yûnus sûresi, 10/31.
[59] Ankebût sûresi, 29/17.
[60] Ankebût sûresi, 29/62.

Esmâ-i Hüsnâ

Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimleri diyeceğimiz “esmâ-i hüsnâ”, ta devr-i risaletpenâhiden itibaren, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemaliyesine uygun şekilde bilme ve tanıma adına yanıltmayan bir kaynak olmuş; onları doğru okuyup anlayanları inhiraflardan korumuş ve bu korunmuşlara ulûhiyet hakikatinin “hadd-i tâmm”ı ölçüsünde bilgi ifaza etmişlerdir.
Mârifet yolculuğuna çıkan herkes, esmâ-i hüsnânın aydınlık çehrelerinde ve onların tecellî alanlarında imanda derinleşmeye yürümüş; mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî avlamış; O’nu “mahiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun bilme hesabına bu isimleri birer sırlı anahtar gibi zâhir ve bâtın hâsselerinin eline vermiş ve onların araladığı kapılardan sızan ziya-i hakikatle O’nu görme, bilme ve duyma ufkuna yönelmiştir.

Esmâ-i hüsnâ, minelkadîm herkes için her zaman başvurulan bir “menhelü’l-azbi’l-mevrûd” olsa da, onların sistemli şekilde ele alınmaları ve şerhleriyle, izahlarıyla eserlere konu olmaları daha sonraki devirlerde gerçekleşmiş ve bu süreç günümüze kadar devam edegelmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın, bu güzel ve en güzel isimleriyle alâkalı, mücmel-mufassal, manzum-mensur o kadar çok eser yazılmıştır ki, bunların bütününü ne tespit etmek ne de sayıp dökmek mümkündür.
Bizim burada ta’dat etmeyi düşündüklerimizse, deryadan bir damla mesabesindedir.

Bu cümleden olarak, Ebû İshak ez-Zeccac’ın “Tefsiru’l-Esmâi’l-Hüsnâ”sını, el-Halîmî’nin “el-Minhac fî Şuabi’l-İman”ını, Abdülkahir el-Bağdadî’nin “el-Esmâ ve’s-Sıfât”ını, Gazzâlî’nin “el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerh-i Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin “el-Emedü’l-Aksâ”sını, Fahreddin Râzî’nin “Levâmiü’l-Beyyinât”ını, Kurtubî’nin “el-Kitabu’l-Esnâ fî Şerh-i Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını; Hâmid Ahmed Tahir, Eymen Abdürrezzak ve Yusuf Ali’nin İbn Kayyim el-Cevziyye, İmam Kurtubî, Allâme es-Sa’dî, İbn Kesîr ve Beyhakî’den derledikleri “el-Câmi’ li Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını, Muhyiddin İbn Arabî’nin “Keşfü’l-Ma’nâ an Sirr-i Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını, Abdülkadir Geylânî’nin manzum “Esmâullahi’l-Hüsnâ”sını, Ahmed b.
Ahmed Zerrûk’un “el-Maksadü’l-Esmâ fî Şerh-i Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını, Ebû’l-Kasım el-Kuşeyrî’nin “Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ”sını, Muhammed İbrahim Efendi’nin Türkçe “Şerhü Esmâi’l-Hüsnâ”sını, önemli farklı yaklaşım ve fâikiyetiyle Suat Yıldırım Hoca’nın “Kur’an’da Ulûhiyet” kitabını, takdir ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasına mazhariyetleri dileğiyle sayabiliriz.

Esmâ-i hüsnâ, en güzel ve en âlî isimler mânâsına Zât-ı Ulûhiyet’in esmâ-i sübhaniyesi demektir.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da ilâhî isimler hep bu unvan-ı mübeccelle yâd edilegelmiştir.
Yerinde görüleceği üzere bu mukaddes isimlerden “Allah” lafzı ism-i Zât, diğerleri ise birer ism-i sıfattırlar.
Lafz-ı celâle olan Allah ism-i şerifi değişik delâlet çeşitleriyle bütün ilâhî isimleri câmi Hazreti Zât’ın unvan-ı mübeccelidir ve onun ifade ettiği mânâyı başka bir kelime ile ifade etmek de mümkün değildir.

Esmâ-i hüsnâdan, Kuddûs, Selâm, Ehad, Vâhid… gibi bazı isimler –ileride açılabilir– selbî sıfatlar mahiyetinde Zât-ı Hakk’ın kudsiyet ve nezahetini; Hayy, Alîm, Semî’, Basîr, Mürîd, Kadîr, Mütekellim… türünden esmâ-i mübeccele O’nun sübûtî sıfatlarının açılımını; Hâlık, Mübdi’, Muhyî, Mümît, Rezzâk, Vehhâb, Gaffâr, Settâr, Bârî’, Musavvir… nev’inden esmâ-i münezzehe ise tekvîn sıfatının değişik dalga boyundaki tecellîlerini işaretlemektedirler.

Zât-ı Ulûhiyet’e ait hangi hakikati aksettirirlerse ettirsinler ve hangi sıfatın açılımı mahiyetinde olurlarsa olsunlar, bütün esmâ-i ilâhiye, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir kudsiyet, bir münezzehiyet ve bir tamamiyetin ifadesidirler; her anılışlarında, muhteva, mânâ ve nuraniyetleriyle, inanılacak hakâikin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve saygıyla çarpan sinelere vesile-i teveccüh olurlar.
Öyle ki, vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, gözden-gönülden isi-pası siler, cismaniyete ait perdeleri yırtar ve ruhlara ta öteleri ve ötelerin de ötesini gösterir; birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; insan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalblerde itminan hâsıl olur.
Dahası, “Bilginin değeri bilinenin kıymetiyle ölçülür.” disiplinine binaen, Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı bu mübarek isimleri bilen ve onlarda belli bir derinliğe eren insan, gök ehlince kıymetler üstü kıymetlere ulaşır ve huzur namzetleri arasına girer.
Huzura namzet olma O’nu doğru bilip tanımaya vâbeste ise, O Zât-ı Ecell ü A’lâ celâlî ve cemalî evsâfıyla ancak bu isimlerin ziyadar atmosferinde doğru olarak bilinebilir.
Biz, bildiğimiz varlıkları, fizikî darlıkları çerçevesinde ihsaslarımızın sınırlılığına göre bilebilir, değerlendirir ve ona göre bir hükme varırız.
Cenâb-ı Hak, o müteâl varlığıyla ancak esmâ-i hüsnâsının bütününün birden bildirdiği münezzeh, mukaddes ve “bî kem u keyf” bir mahiyetle bilinebilir.
Böyle bir yaklaşım aynı zamanda, O’nun sırf bir zihnî varlık olmayıp, aksine varlığı kendinden bir “Vacibü’l-Vücud” olduğunu da gösterir ki, bütün Müslümanların itikatları da bu merkezdedir.

Bir kısım mutasavvıfîn ve mütekellimîn, esmâ-i ilâhiyeyi, kâinat, eşya ve insan hakikatinin esası görmüş; hatta, hakikî “hakaik-i eşya” ilâhî isimlerden ibarettir, diyerek esmâ-i hüsnâya oldukça farklı bir yorum getirmişlerdir.
Bunlara göre bütün varlık ve içindekiler birer mecâlî ve memerrden ibaret oldukları gibi, insan ve diğer varlıkların iradî ve gayri iradî davranışları da –şart-ı âdi planında kasd u azmin yer ve mevcudiyeti mahfuz– ilâhî isimlerin farklı tecellîlerinden ibarettir.
Öyle ki onlara göre cismaniyet bir madde yığını, isimlerse birer ruh mesabesindedir.
Onlar O’nun esmâsı, bütün varlık da bu esmânın değişik tecellîler çerçevesinde tecellî alanı ve mezâhiridir.
Bu tecellî ve tezahürlerin tayin ve teşhisine ve hele bu mübarek esmânın birer hicap ve birer nikap bulundukları Zât-ı Ecell ü A’lâ mülâhazasına gelince, işte orada bize, derin bir temkin hissiyle tevakkufa geçip, Ehl-i Sünnet ulemâsının dediği gibi, “Aklına ne gelirse Allah onun gayrıdır.” veya İmam Rabbânî yaklaşımıyla, “O senin aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin… ötesindedir.” demek ve derince bir hayret mülâhazasına dalmak düşer.
Bu konuda, his, heva veya “akl-ı meâş”tan –bu tabir İmam Gazzâlî’ye aittir– gelen bir kısım dürtüler kalb ve ruh atmosferimizi bozup bulandırsalar da biz, “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (Ziya Paşa) der ve hep kendi düşünce atlasımızın sınırları içinde kalmaya çalışırız.

Esasen Cenâb-ı Hak, bize kendini esmâ-i hüsnâsıyla tavsif edip tanıtmasaydı, bizler sırf ef’âl âlemine bakarak o isimlerin hakikatlerine kat’iyen ulaşamaz ve Müsemmâ-i Akdes’i de tanıyamazdık.
O, bu isimlerle, Zâtını, zâtî şe’nlerini, evsâf-ı sübhaniyesini bildirip tanıttırması sayesindedir ki, ama eksik ama kusurlu, bugün bilebildiğimiz hakikatlere muttali olabildik.
Şimdi biz, bu isimlerin O’nun Zâtının unvanları olduğuna itikat ediyor; onlarla ulûhiyet hakikatini hecelemeye çalışıyor, O’nun herkese açık kapısının önünde isteklerimizi seslendiriyor ve O’nun muradını esas kabul etme şartıyla taleplerimize mutlaka cevap verileceği mülâhazasıyla gözlerimizi açıp kapayıp hep o isimleri temâşâ ediyoruz.
İnanıyoruz değişik dert ve problemlerimizin, değişik sıkıntı ve gailelerimizin, her biri farklı bir iksir tesirindeki bu esmâyı şefaatçi yaparak O’na yönelme sayesinde aşılacağına ve birkaç asırlık huzursuzluklardan sıyrılacağımıza.

Esmâ-i hüsnâ Cenâb-ı Hak nezdinde ne mânâya geliyor ve Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) onları nasıl yorumluyor ve nasıl algılıyorsa, biz de onları öyle kabul ediyor ve aksi mütalâa ve mülâhazaları da birer sapma sayıyoruz.
Nasıl saymayız ki, Kur’ân-ı Kerim, isimleri inkâr etmeyi veya inkâr edalı bir tevile sapmayı ya da Allah’a nisbette gözetilen muhtevalarıyla başkalarına nisbet etmeyi ilhad addetmektedir.[1] Evet, Kitab-ı Mübin, “Allah, Kendinden başka mâbud-u bilhak ve maksûd-u bilistihkak olmayan zattır ve en güzel isimler de O’nundur.”[2] diyerek getirip, insan, varlık, kâinat ve bütün şuûnu o esmâ-i hüsnâya bağlamaktadır.
Aslında, her mükellef için Cenâb-ı Hakk’ı eksiksiz bilip tanımada, O’na yalvarıp yakarmada ilâhî isimlere başvurma çok önemli bir husus ve Hâlık-mahluk münasebetini aksettirme açısından da en belirleyici bir unsurdur: O’nun isimleriyle başlanılır her hayırlı işe..
onların vesayetinde sürdürülür her hizmet.
Onlara başvurulmadan yapılan işlerin akim kalacağına inanılır.
Hususiyle “Allah” ve “Rahmân” isimlerinin önemi hatırlatılarak onların nezd-i ulûhiyetteki yerlerine vurguda bulunulur[3] ve bunların dua ve niyazda ilk kelime, ilk kapı olduklarına dikkat çekilir.
Bir kısım felsefecilerle, onların tesirinde bazı kelâmcılar, sıfatlar konusunda farklı görüşlerde bulundukları gibi esmâ-i hüsnâ mevzuunda da değişik düşünceler serdetseler de Ehl-i Sünnet ulemâsı dikkat, tedbir, temkin ve her şeyin gerçek bilgisini Allah’a havale etmenin yanında, bazen, isimler Müsemmâ’nın aynı, bazen gayrı; bazen de sıfât-ı sübhaniyede olduğu gibi, yürekleri titreye titreye “ne aynı ne de gayrı” diyerek edeb ifade eden bir üslûpla işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

Bazı mutasavvıfîn de, bizim bildiğimiz ve ta’dat ettiğimiz “esmâ-i hüsnâ”, isimlerin isimleridir, hakikat-i esmâ ise bunların ötesindedir; Yunus’un ifadesiyle, “Süleyman var Süleyman’dan içeru”… der gibi bir üslûpla ilâhî isimlere yaklaşmış, cismanî kalbin hakikî kalble, bedenin ruhla münasebetine benzer şekilde, bildiğimiz esmâ ile varlığın perde arkasındaki ilâhî isimler arasında da aynı mülâhazayı seslendirmiş ve bunların ancak zevk-i huzurî ile duyulup hissedilebileceğine vurguda bulunmuşlardır.

İster öyle ister böyle, Cenâb-ı Hakk’ın “Kitab-ı Mübin”inde en güzel isimler diye bize talim buyurduğu esmâ-i hüsnâ, O’nunla bir çeşit kalbî ve ruhî münasebete geçme, kendi uzaklığımızı aşarak her zaman belli nispette vicdanlarımızda duyduğumuz O’nun yakınlığına ulaşma adına bizim için sırlı birer anahtar ve seslendirildiğinde cevap alan birer sihirli kelimedir.
Bu anahtarlara sahip bulunan ve bu nuranî kelimeleri vird-i zeban eden, bunlarla dünyalara tâlip olsa talebi cevapsız kalmaz; öteleri peylese eli boş geriye dönmez.

Esmâ-i hüsnâyı kendi derinlikleriyle duyma ve bilme, kul için bir ilâhî mevhibe, onun ruhunu iğna edecek ledünnî bir haz, zâhir ve bâtın hâsseler için de O’nu görme, O’nu bilme, O’nu duyma ve O’nun tarafından görüldüğünün, bilindiğinin şuurunda olma mârifetidir ki, bu ufku idrak edenler “billâh” der işler, “bismillâh” der başlar, her işini O’na bağlar ve Bediüzzaman ifadesiyle “lillâh”, “livechillâh”, “lieclillâh” rızası dairesinde harekât ve sekenâtlarıyla ömürlerinin saniyelerini seneler hükmüne getirebilirler.
Kul O’nun kulu, esmâ O’nun isimleri, bu isimlerle çağrılan O, yönelinen kapı da O’nun kapısı olduktan sonra niye olmasın ki!.

* * *

Bir kısım ulemâ, esmâ-i ilâhiye tevkîfîdir; Sahib-i Şeriat’tan şerefsudur olmayan isimler esmâ-i hüsnâdan sayılmaz, hele herhangi bir obje veya hâdisenin arkasında o obje ve o hâdiseye münasip birer isim belirleyip onları da ilâhî esmâdan saymak kat’iyen doğru değildir, demişlerdir.
Ancak, Kur’ân-ı Kerim’de farklı isimlere esas teşkil edecek bir hayli fiilin bulunduğu da bir gerçektir.
Ayrıca, Cenâb-ı Hak her ismini bize bildirmiş de değildir.
Efendimiz’in:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي عَبْدُكَ وَابْنُ عَبْدِكَ وَابْنُ أَمَتِكَ…4
duasında işaret buyurdukları gibi, Allah’ın ismi olarak zikredilen esmâ-i hüsnâsının yanında, Kur’ân veya herhangi bir kitapla indirdiği, özel mahiyette bazı kullarına bildirdiği veya nezd-i ulûhiyetinde başkalarından ketmettiği isimleri de vardır.
Ne var ki, O bunları bildirmezse kimse de bilemez.
Biz ancak Sahib-i Şeriat’ın Kur’ân’la ve Sünnet’le bildirdiği esmâyı bilebiliriz.
Hadiste Ebû Hüreyre’den rivayet edilen, –farklı kitaplardaki farklı rivayetler mahfuz[5]– doksan dokuz esmâ-i ilâhiyedir.[6] Vâkıa, esmâ-i hüsnâ hadisini az bir farkla Selman-ı Fârisî[7], Abdullah b.Abbas[8], Abdullah b.Ömer[9] ve Hz.Ali[10] de nakletmektedirler ama, hadis kriterleri açısından bu rivayetler zayıf bulunduğundan itibar görmemiş ve iştihar etmemişlerdir.
Burada doksan dokuzun kesretten kinaye olduğunu söyleyenleri hatırlatmada da yarar var.

Esmâ-i hüsnâ tevkîfîdir diyenler, Kitap ve Sünnet-i Sahiha’da rivayet edilenlerin dışındaki herhangi bir ismi Cenâb-ı Hakk’a nisbet etmeyi uygun bulmamışlardır.
Böyle bir tesmiyeyi uygun bulmamanın yanında, esmâ-i hüsnâdan addedilen isimlerden, müstakillen zikredildiklerinde Kur’ânî Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına uygun düşmeyen veya edebe münafi görünen esmâ ile de O’nun anılmasını tasvip etmemişlerdir.
Bu cümleden olarak, “Züntikam”, “Dârr”, “Cebbâr”, “Kâbız”… gibi isimleri müstakillen zikretme yerine “Azîzün Züntikam”, “Dârr u Nâfi’”, “Kâbız u Bâsıt” demeyi tercih etmişlerdir.
Kudretin umûr-u hasiseye mübaşeretine karşı esbabın vaz’edilmesi esprisiyle diyebiliriz ki, Zât-ı Ulûhiyet mülâhazalarında mü’minler her zaman edeb dairesi içinde hareket etmeli, saygılı olmalı ve hep hürmet hissiyle oturup kalkmalıdırlar.
Allah, her şeyi yaratandır ama, onlar bu konuyu tâmime bağlamalı ve müstakillen “Hâlıku’l-hınzîr”, “Hâlıku’l-kıred”… gibi ifadelerle üslûp bozukluğuna düşmemelidirler.
Vâkıa, böyle bir tenzihte de aşırılığa girerek Mutezile gibi, “Allah habâisi, çirkin şeyler ve kabîh işleri yaratmaz.” deme ifratına da düşülmemelidir.
Zira, hayrı da şerri de yaratan O’dur; çirkinliklere gelince onlar sebebiyet verenlere aittir ve onlara nisbet edilir.
Böyle bir yaklaşım, sıfât-ı mâneviyeyi gözetmenin yanında, ilâhî şe’n, evsâf ve esmâ-i ilâhiyenin ahkâmına da riayet etmenin gereğidir: Bir kere Allah, hem azamet ve izzet sahibi hem Rahmânu’r-Rahîm, hem Kâhir hem Hakîm, hem Şedîdü’l-ikab hem Sabûr, hem Celîl hem Cemîl, hem Âdil hem de Halîm’dir.
O’nun hakkındaki mülâhazalar hep bu tür nuût-u ilâhiye ve esmâ-i sübhaniyeden hâsıl olan umumî mânâ ve mazmun çerçevesinde değerlendirilmelidir.

O’nun isimleri, diğer varlıklara verildiğinde bu müsemmânın hususiyetine göre anlaşılan mânâ, mikyas ve çerçevesiyle değil, o müteâl Zât’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti esasına göre ele alınarak yorumlanmalı ve tenzih esprisine bağlı kalınmalıdır: Meselâ, muhâdaa, keyd, mekr, istihza, hizy ve emsali kelimeler mutlaka ulûhiyet hakikatine ve şe’n-i rubûbiyete uygun birer tevil ve üslûpla ifade edilmelidir.
Zira, isimlere saygı ve onlarda tenzih ve takdis üslûbuna riayet, Müsemmâ-i Akdes’e tazim ve O’na hürmetin ifadesidir.
Hatta bazılarına göre sadece esmâ-i ilâhiye değil, onların tecellî alanı, merâyâ ve mecâlîsi olan ef’âl-i ilâhiye ve mahlukat-ı rabbaniye dahi –Cenâb-ı Hak kendini onlarla bildirmesi itibarıyla O’na delâlet, şehadet ve işaretleri açısından– ayıp, kusur ve eksiklik gibi mülâhazalardan mukaddes ve müberra addedilmişlerdir.
Onlar bu mülâhazalarıyla, ef’âl-i ilâhiyeyi takdir, esmâ-i hüsnâyı tenzih ve Zât-ı Akdes’i tazim gibi önemli bir hususa işaret etmek istemişlerdir; evet her şey, kendi varlık ufku itibarıyla ve mahlûkiyet mertebesi açısından:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ إِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشيرُ11
fehvâsınca, farklı beyan, farklı şive ve farklı ifadelerle hep O’nu dillendirmektedir.
İnsan bir kere varlığa vicdan mekanizmasıyla bakabilse ve azıcık hâdiselerin diline kulak verse, canlı-cansız her şeyde –Hoca Tahsin’in de Türkçe bir manzumesinde ifade ettiği gibi–:
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَ مِنَ الْمَلَإِ الْأَعْلٰى إِلَيْكَ رَسَائِلُ12
sözlerinin nümâyân olduğunu görecektir.

Nasıl olmasın ki, bir mânâda O’nun Zât’ı o sutûr-u kâinatla ilan edilmekte; O’nun ilmi, hayatı, kudreti ve iradesi onlarla seslendirilmekte; esmâ-i sübhaniyesinin değişik tecellî dalga boyundaki farklılıkları onlarla ortaya çıkmakta ve her şey onlardaki nizam, intizam, âhenk ve sanatın ince nakışlarıyla bize iç içe şölenler yaşatmaktadır.

Bir kere daha hatırlatmakta yarar görüyorum: esmâ-i hüsnâ adına en sıhhatli rivayet Ebû Hüreyre’nin rivayeti olsa da, ulemânın büyük çoğunluğuna göre ilâhî isimler bu hadis-i şerifte rivayet edilenlere münhasır değildir.
Aksine hem Kitab-ı Mübin’de hem de Sünnet-i Sahîha’da sarâhaten ve zımnen zikredilen daha bir hayli esmâ-i ilâhiyenin mevcudiyeti söz konusudur.
İhtimal doksan dokuz esmâ-i mübareke, dua, tazarru, niyaz ve hususî teveccühler itibarıyla özel bir önem arz etmektedir.
Yoksa, yukarıda da işaret edildiği gibi doksan dokuz esmânın yanında, hususî bazı şahıslara bildirilen ve hiç kimseye açılmayan değişik isimler de vardır.
Hatta, Kur’ân’da fiil ve sıfat şeklinde bulunanlarla bazı hadis kitaplarında 100, 125, 133, 155, 167, 305, 313, 552, dahası bazı Ehl-i Beyt kaynaklarına göre 1000 olduğuna dair rivayetlerin bulunduğu da söz konusudur.

Bazı kültürlerde, Cenâb-ı Hak, Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına ters düşmeyen, Kadîm, Ezelî, Ebedî, Sermedî, Dâim, Vacibü’l-Vücud, Sâni’, Mukallibu’l-kulûb, Musarrifu’l-kulûb… gibi ad ve unvanlarla da anılmaktadır.
Bizdeki Tanrı’yı ve İranlıların Hudâ’sını da aynı çerçevede mütalâa edebiliriz.
Ancak bunca esmâ arasında, ta’dat edilince Cennet’e girme vaadi Ebû Hüreyre hadisiyle irtibatlı olarak rivayet edilmiş gibidir..
işin doğrusunu Allah bilir; tabiî ta’datla kastedilen hususu da..
hadis şârihleri; bu hususu, bunları belleyip vird-i zeban etme, Zât-ı Ulûhiyet hakikati mülâhazasında bu isimlerin bütününün birden nazara verdiği mazmun ve mefhuma saygılı olma, onları okuyanların okudukları isimlerde ilâhî ahlâkı görüp onunla ahlâklanması; bunların arka planındaki esrar-ı esmâyı duymaya çalışma, bu mübarek isimleri duyarak ve hissederek tekrar ede ede iç dünyalarını aydınlatma şeklinde anlamışlardır.

Bütün esmâ-i hüsnânın mukaddesiyeti müsellem, ancak bunlardan Allah, Rahmân, Rezzâk, Kuddûs, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkram, Ekber, A’lâ, Hâlık, Allâmü’l-Guyûb… gibi isimlerin Allah’tan başkası hakkında kullanılması tecviz edilmemiştir.
Kullanılacaksa bu esmâ-i mübarekenin önüne “abd” gibi bir kelime ilave edilerek kullanılması uygun görülmüştür.
İlâhî isimlerin bu şekilde anlaşılması, yorumlanması ve ulûhiyete ait hakâikin bu çerçevede mütalâa edilmesi, İslâm ümmetine ve Kur’ân cemaatine mahsus bir imtiyazdır.
Yaratan’la yaratılan arasındaki farklılığı arızasız ve kusursuz olarak aksettirmesi açısından böyle bir yaklaşım Zât-ı Ulûhiyet’in hakkı, Mâbud-u Mutlak olmasının lâzımı, bizim de vazifemizdir.

Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî, sübûtî, selbî ve haberî sıfatları da bu hakikati vurgulamakta ve bizi doğru bir Zât-ı Hak mülâhazasına çağırmaktadır.
Bu itibarla, herhâlde bize de, bir kısım sıfatları açısından O’na Alîm, Hayy, Kadîr, Semî’, Basîr, Mürîd, Mütekellim demenin yanında, O’nun ulûhiyetine yaraşmayan acz, fakr, kusur, madde, cisim ve enerji türünden yakıştırmalardan, sapıkça lükslerden de uzak durmak; O’nun İbrahim Hakkı ifadesiyle, yemez içmez, zaman ve mekâna muhtaç olmaz bir Zât-ı Ecell ü A’lâ olduğuna itikat etmek düşer.

Bunlardan başka ehl-i hakikat, ilâhî isimleri, esmâ-i Zât, esmâ-i sıfât ve esmâ-i ef’âl olarak farklı bir tasnife tâbi tutup esmâ-i Zât cetvelinde: Allah, Rab, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Alî, Zâhir, Bâtın, Kebîr, Celîl, Mecîd, Hak, Metîn, Vâcid, Mâcid, Samed, Evvel, Âhir, Müteâlî, Ganî, Nur, Vâris, Zü’l-Celâl ve Rakîb gibi esmâ-i mukaddeseyi..
tecellî alanları itibarıyla, hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelâm gibi evsâf-ı sübhaniyeye dayanan esmâ-i sıfât çerçevesinde, Hayy, Şekûr, Kahhâr, Kâhir, Muktedir, Kavî, Kâdir, Rahmân, Rahîm, Kerîm, Gaffâr, Gafûr, Vedûd, Raûf, Halîm, Berr, Sabûr, Alîm, Habîr, Muhsî, Hakîm, Şehîd, Semî’, Basîr gibi esmâ-i mübarekeyi..
esmâ-i ef’âl unvanıyla da, Mübdi’, Vekîl, Bâis, Mücîb, Vâsi’, Hasîb, Muğîs, Hâfız, Hâlık, Bârî, Musavvir, Rezzâk, Vehhâb, Fettâh, Kâbız, Bâsıt, Hâfıd, Râfi’, Muizz, Müzill, Hakem, Adl, Latîf, Muîd, Muhyî, Mümît, Velî, Tevvâb, Müntakim, Muksit, Câmi’, Muğnî, Mâni’, Dârr, Nâfi’, Hâdî, Bedî’, Reşîd gibi esmâ-i mübecceleyi zikretmiş..
sonra, bütün isimlerin imamı olarak da Hayy, Alîm, Mürîd, Mütekellim, Kâdir, Cevâd, Muksit isimlerini işaretlemiş; Esmâ-i Celâliye başlığı altında, Kebîr, Azîz, Azîm, Celîl, Mâcid, Mümît, Dârr, Müntakim isimlerini hatırlatmış; esmâ-i cemaliye unvanıyla da, Rahîm, Selâm, Muhyî, Mü’min, Latîf, Rezzâk, Hallâk, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Karîb gibi isimleri kaydetmiş ve bütün esmâ-i hüsnâyı, hakaik-i eşyanın, O’nun ilim, irade ve hikmetiyle âlem-i gaybdan âlem-i şehadete çıkmalarının vesilesi görmüş ve bu mübarek ve nuranî isimlerin, Müsemmâ-i Akdes’in hicabı ve nikabı olduğunu vurgulamışlardır.
Her şeyin doğrusunu O bilir; bize de O’nun bildirdiklerine itikat etmek düşer.
Bugüne kadar yapılan onca esmâ-i hüsnâ şerhinden sonra, yeni bir şerh teşebbüsünü şimdilik faydasız gibi görüyor ve

اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.

diyerek konuyu noktalamak istiyorum.

Yukarıda değişik kategoriler içinde ve bazıları mütedâhil olarak zikredilen esmâ-i hüsnâyı aşağıdaki cetvelde mânâlarıyla beraber bir kere daha hatırlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:

Zât-ı İlâhiyeye Delalet Eden İsimler

Allah: Vacibü’l-Vücud, O’nun zâtî ismi.
Rab: Terbiye edip yetiştiren, sahip olan.
Melik: Her şeyin mâliki.
Kuddûs: Kusurdan münezzeh olan.
Selâm: Selâmet veren.
Mü’min: Güven veren/vaadeden.
Müheymin: Görüp gözeten.
Azîz: Yegâne galip.
Cebbâr: İradesini, azametini gösteren.
Mütekebbir: Büyüklüğünü izhar buyuran.
Alî: En yüce.
Zâhir: Varlığı ayândan ayân.
Bâtın: Zât’ı, hakikatiyle ihata edilmeyen.
Kebîr: Ululardan ulu olan.
Celîl: Azametiyle başdöndüren.
Mecîd: Çok şanlı.
Hak: Bizzat var olan.
Metîn: Her şeye güç yetiren.
Vâcid: Dilediği her şeyi bulan.
Mâcid: Şanlı, namlı.
Samed: Herkesin muhtaç olduğu bir müstağni.
Evvel: Varlığının başlangıcı olmayan.
Âhir: Varlığının sonu olmayan.
Müteâlî: Zâtî ulviyet sahibi..
Ganî: Her şeyden müstağni.
Nur: Işık kaynağı olan.
Vâris: Her şeyin nihâî tek sahibi olan.
Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm: Celâl ve ikram sahibi.
Rakîb: Gözleyip, kontrol eden.
Bâkî: Fenâ bulmayan.
Hamîd: Övgüye layık olan.
Vâhid: Her şeyiyle bölünmez bir tek.

Evsâf-ı Sübhaniyeye Dayanan İsimler

Hayy: Ebedî hayat sahibi olan.
Şekûr: İyiliklere karşılık veren.
Kahhâr: Kahrolacakları kahreden.
Kâhir: Kahredici.
Muktedir: Her şeye güç yetiren.
Kavî: Her şeye gücü yeten.
Kâdir: Her şeye gücü yeten.
Rahmân: Engin rahmet sahibi.
Rahîm: Rahmeti bol.
Kerîm: İyilik ve ikramda bulunan.
Gaffâr: Günahları yarlıgayan.
Gafûr: Her günahı yarlıgayan.
Vedûd: Seven ve sevilen.
Raûf: Çok şefkatli.
Halîm: Hilm ile muamele eden.
Berr: İyilik eden.
Sabûr: Çok sabırlı.
Alîm: Her şeyi bilen.
Habîr: Her şeyden haberdar.
Muhsî: Her şeyi teferruatıyla ta’dat edip bilen.
Hakîm: Her şeyi yerli yerinde vaz’eden.
Şehîd: Her şeyi ra’ye’l-ayn bilen.
Semî’: Her şeyi işiten.
Basîr: Her şeyi gören.
Afüvv: Günahları affeden.

Ef’âl-i İlâhiyeye Delâlet Eden İsimler

Mübdi’: İlk yaratan.
Vekîl: Güvenilip dayanılan.
Bâis: Ölümden sonra dirilten.
Mücîb: Dualara icabet eden.
Vâsi’: İlm ü rahmetiyle her şeyi kuşatan.
Hasîb: Her şeye yeten.
Muğîs: Ekstradan yardımda bulunan.
Hafîz: Koruyup kollayan.
Hâlık: Her şeyi temelden yaratan.
Bârî: Örneği kendine ait Yaratıcı.
Musavvir: Şekil ve suret veren.
Rezzâk: Gıdaları yaratıp lütfeden.
Vehhâb: Bol bol hibede bulunan.
Fettâh: Hayır kapılarını açan.
Kâbız: Kabzeden, can alan.
Bâsıt: Genişletilecekleri genişleten.
Hâfıd: İstediğini alçaltan.
Râfi’: Yücelten, yükselten.
Muizz: Aziz kılan.
Müzill: Zelil kılan.
Hakem: Her şeyi hall ü fasl eden.
Adl: Mutlak âdil.
Latîf: En ince noktalara kadar ihtiyaçları gören gözeten.
Muîd: Hayattan sonra ölümü, ölümden sonra da hayatı geri veren.
Muhyî: Hayatı veren.
Mümît: Ölümü yaratan.
Velî: Dost ve yardımcı.
Tevvâb: Tevbeye sevk eden ve tevbeleri kabul buyuran.
Müntakim: Suçluları tecziye eden.
Muksit: Adaletle hükmeden.
Câmi’: Herkesi toplayıp biraraya getiren.
Muğnî: Zenginlik bahşeden.
Mâni’: İstemediği şeyleri vermeyen.
Dârr: Zararları yaratan.
Nâfi’: Faideli şeyler veren.
Hâdî: Hidayete erdiren.
Bedî’: Eşi, benzeri olmayan şeyler yaratan.
Reşîd: Doğru noktaya ulaştıran.
Kayyûm: Kendi kendine kâim olan.
Mâlikü’l-Mülk: Mülkün tek sahibi.
Muahhir: Geriye bırakan.
Mukaddim: Öne alan, öne çıkaran.
Mukît: Gıda veren, bakıp koruyan.
Vâlî: Kâinatları idare eden.

İsimlerin Esasları

Hayy: Ebedî hayat sahibi olan.
Alîm: Her şeyi bilen.
Mürîd: İrade eden, dileyen.
Mütekellim: Konuşan.
Kâdir: Her şeye gücü yeten.
Cevâd: İhsanda bulunan, cömertlik yapan.
Muksit: Adaletle hükmeden.

Esmâ-i Celâliye

Kebîr: Ululardan ulu olan.
Azîz: Yegâne galip.
Azîm: En büyük ve ulu.
Celîl: Azametli tecellî sahibi.
Mâcid: Şanlı, namlı.
Mümît: Ölümü yaratan.
Dârr: Zararları yaratan.
Müntakim: Suçluları tecziye eden.

Esmâ-i Cemaliye

Rahîm: Rahmeti bol.
Selâm: Selâmet veren.
Muhyî: Hayatı veren.
Mü’min: Güven veren/vaadeden.
Latîf: En ince noktalara kadar ihtiyaçları gören, gözeten.
Rezzâk: Gıdaları yaratıp lütfeden.
Hallâk: Her şeyi yaratan.
Evvel: Varlığının başlangıcı olmayan.
Âhir: Varlığının sonu olmayan.
Zâhir: Varlığı ayândan ayân.
Bâtın: Zât’ı, hakikatiyle ihata edilmeyen.
Karîb: Yakın.

[1] Bkz.: A’râf sûresi, 7/180.
[2] Tâhâ sûresi, 20/8.
[3] Bkz.: İsrâ sûresi, 17/110.
[4] “Allahım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum.” (Bkz.: Muvatta, cenâiz 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/452)
[5] Bkz.: İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/214; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 3/614.
[6] Buhârî, şurût 18, daavât 68, tevhid 12; Müslim, zikir 5.
[7] İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/214-215.
[8] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 9/133; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/214-215, 227.
[9] İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/214-215, 227; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 3/614-615.
[10] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/380; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 9/409.
[11] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 12/169; ez-Zerkeşî, el-Burhân 2/160.
[12] İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356.

Bir uzun seyahati noktalarken

İnsan, güzergâhı melekût âlemi, gözü ceberût ufkunda, hedefinde lâhût zirveleri, mülk diyarının üveyki, engin donanımlı, ekstra iltifatlara açık müstesna bir varlıktır.
O, ruhlar âleminden ayrılarak gelir, melekût âleminin kesîf bir aynası sayılan, maddiyat, cismaniyat ve şehadet âlemi de diyeceğimiz bu mihnet ve nimet yurduna misafir olur; olur ve bir mânâda basîreti, hep kalb ufku itibarıyla ışığın asıl kaynağı kabul edilen âlem-i ceberûta müteveccih yaşar.
Yer yer esmâ ve sıfât ufkundan ceberût zirvelerine bakarken âlem-i lâhutu heceler durur; “kâb-ı kavseyn” hülyalarıyla yatar-kalkar; halâ-melâ rüyalarıyla farklı temâşâ zevklerine erer ve yürür soluk soluğa kendi “arş-ı kemâlât”ına, takdîr planına bağlı, istidat serhaddine doğru.
İradesi Hak iradesine râm, hareketleri makro meşîet programına ayarlı, Yaratan’ın emirlerine itaatteki inceliğin farkında, her zaman Sahib-i Şeriat’ın rehberliği altında, basarı, basîreti nebiler, sıddıklar, salihler şehrahında yürür mâverâ-i atlasa; mârifet avlar güzergâhında uğradığı herkesten ve her nesneden; yol boyu “Hû” sesiyle ürperir ve şahlanır küheylanlar gibi Mâbud’unu, Maksud’unu, Mahbub’unu anarak…

Şer’-i şerif, her zaman yanıltmaz bir rehber; ilâhî rahmetin değişik tecellî dalga boyları sayılan te’vil telattuflu üslûplar, farklı mizaçlara, meşreplere, mezâklara birer özel utûfe ve onları farklı enginliklere taşıyan ötelere ait hususî esintiler; hakikat aşkı, ruhlarında hiç bitmeyen birer enerji kaynağı ve her yanda görülüp duyulan sesler-sözler, her çeşitten nağmeler, nâmeler ve nakış nakış güzellikler, birer mârifet mesajı, birer hakikat sesi-soluğu boşalır onun letâif vadilerine ve bu iç içe mevhibeler sayesinde duyulur aynı hakikatin farklı derinliklerinin ifadesi olan şeriat, tarikat, hakikat ve mârifetin –bunların temel esasları mahfuz– birbiriyle tenasüp içinde birer buudu olduğu.

Bu ufuktan bakanlar için, değişik ahvâl, evsâf ve ef’âlin ihtilâfından ibaret olan hakaik ve şevâhid-i esmâ ayân olur..
her menzilde şevâhid-i Hak duyulur..
letâifin ihsaslarında bir enginlik görülür..
varlığın arka planı sayılan “âyân-ı sâbite” sezilmeye başlar..
herkesin istidadına göre esmâ-i ilâhiyenin dayandığı sıfât-ı sübhaniye belli çerçevede tebarüz eder..
ve hüviyet-i mutlaka ufkundan kalb yamaçlarına muttasıl şebnemler yağmaya başlar..
derken “latîfe-i rabbaniye”, vahdet-i zâtiye mülâhazasıyla benlik fânûsundan sıyrılır ve bir sermestî yaşamaya durur.
Şayet böyle bir müntehînin istidat serhaddi gidip de “insan-ı kâmil” ufkuna dayanıyorsa, mücmelde mufassalın şuhûdu, mufassalda da mücmelin ihtisası zevk edilmeye başlar ki, herkesin donanım ve kabiliyeti çerçevesinde her yanı, lütfedilecek olan farklı tecellî dalga boyunda değişik duyuş ve seziş esintileri kaplar ve kalb yamaçlarını farklı mevhibe sağanakları sarar.
Böyle bir atmosferde her türlü iltibasa kapalı olmanın yolu, râh-ı Muhammed’den (sallallâhu aleyhi vesellem) geçmekle beraber, sineler sayısınca farklı zevk ediş şekillerinin ve mahlukatın solukları adedince yöntem ve sistemlerin bulunduğu/bulunacağı da bir gerçek…

Bu yol ve yöntemlerledir ki, Hak yolcuları kalb ve ruh ufkunda “seyr ilallah” unvanıyla kendi uzaklıklarını aşarak O’nun yakınlığını duymaya koşar; “seyr fillâh” mülâhazasıyla kendilerini aradan çıkarır ve her şeyi O’na bağlı götürmeye çalışır; “seyr maallah” mazhariyetiyle O’nun maiyyetini kendi aşkınlığıyla zevk etmeye yönelir ve “seyr anillâh” zirvesinde de duyulanı duyurma, erilene erdirme, bilineni bildirme iştiyakıyla coşar; kesrete vahdet boyası çalar, o Ayanlardan Ayan’ı herkese beyan etmeye koşar ve oturur kalkar sürekli O’nu dillendirirler ki, bence hakikî insan olmadan gaye de bu olsa gerek…

Bu ufuk etrafında dolaşıp duran bir ruh her nefes alışverişinde “Allah” der ve “Hû” ile soluklanır; soluklanır ve hayatının her saniye ve salisesinde İsmail Hakkı gibi sürekli:

Menba-ı ayni’l-hayat, cism ü cândır zikr-i Hû,
Çeşm-i feyzi’l-cinân-ı câvidandır zikr-i Hû.
On sekiz bin âleme ‘Hû’dur tecellî eyleyen,
Can gözü açık herkese armağandır zikr-i Hû.
Cevher-i esrar, mânâ-i maden-i ‘Hû’dan çıkar,
Ârif-i billâh olan bilir ne şândır zikr-i Hû.
Nakd-i ömrün rûz u şeb ‘Hû’ zikrine sarf eyle kim,
Devlet-i kâmil, yârân-ı cihândır zikr-i Hû.
……………………………
Âfitâb-ı zikr-i Hak’tır dilleri pürnûr eden
Hakkıyâ her zerreye vird-i zebandır zikr-i Hû.

der, “Hû” ile nefes alır verir.

İşte böyle bir tevhid eridir ki, “arınma” der, sürekli tevbe-inâbe-evbe kurnaları arasında dolaşır durur; duyuş, seziş ve zevk ediş hâliyle nezahet-i tabîiyesini dengeli tutmaya çalışır..
mütemadiyen mehâfet ve mehâbet duygularıyla soluklanır.. وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ[1] der, hep zühd ve kanaat zirvelerini kollar..
ömrünü takva, vera’ seralarında geçirmeye fevkalâde gayret gösterir..
tevekkül, teslim ve tefvîzi biricik güç kaynağı sayar..
mevhum hataları adına her gün kim bilir kaç defa kendi kendiyle yüzleşir ve kaç defa ilâhî lütuflar sağanağıyla bir kere daha kendine gelir, Hak ihsanlarını şükranla selâmlar; imtihan ve ibtilâlar karşısında hükm-ü kazaya cân ile inkıyadını yeniler..
talebe iktiran etmeyen nimetlerin mekr ve istidraç olabileceği endişesiyle tir tir titrer..
ve asla zevk u şevk ve ruhanî haz… gibi “cevz ü mevz” arkasında koşmaz..
heyecanlarını ve soluklarını ötelere ve daha ötelere bağlamış gibi her zaman nezahet-i fikriye ve beyaniye içinde bulunur..
ölse de doğruluktan ayrılmaz..
edebi, hayâyı “libâs-ı takva” bilir ve melekler gibi afîf yaşama peşinde olur..
samimiyet ve ihlâsı, yaptığı ve yapacağı her işin ruhu bilir, onları olmazsa olmaz kabul eder..
cömertliği ve civanmertliği, insan olmanın gereği sayar ve îsar ruhuyla oturur kalkar..
fenalıkları hep iyiliklerle savmaya çalışır, bunu yaparken de hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz..
her günkü farklı murâkabe ve muhasebeleriyle kalbî ve ruhî hayatına yeni yeni derinlikler kazandırır..
aczini, fakrını “Ganiyy-i Mutlak” ve “Kudreti Sonsuz”a ulaşmaya yanıltmaz bir vesile bilir, mevhibe ve vâridlerini de her zaman istihkakı olmayan atıyyeler gibi görür ve şükranla gürler.

Ahlâk-ı âliye-i ilâhiyeyi temsil etme ve Kur’ân ruhunu seslendirme, rızaya kilitlenmiş bu engin ruhların tabiî hâlleri.
Her davranışlarını ihsan ölçüleriyle tartıp değerlendirme, değişmez tabiatları; bu tür bir donanıma mazhariyetleri de daha sonra iradelerinin hakkını verecek olmalarına önceden bahşedilmiş bir ilâhî armağandır.
Onlar öyle yürekten birer diyanet insanıdırlar ki, oturuşlarında, kalkışlarında, insanlarla muamelelerinde ve varlığı yorumlamalarında hep din ruhu ve semavîlik nümâyândır; evet, dinî hayat onların değişmez karakterleri, Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) dünya ve ukbâ rehberleri, mârifet-i ilâhiye zâd ü zahîreleri, hakikat aşkı da arzu ve emellerinin gerçek rengidir.
Beden ve cismaniyetleri tertemiz olduğu gibi iç dünyaları da en nezih duygularla bezelidir.
Kalbleri her zaman hakikatlere, Hakikatler Hakikati’ne açık ve âdeta pırıl pırıl bir ayna, ruh ve sır dünyaları da ötelere, ötelerin de ötesine müteveccih birer teleskop mahiyetindedir.
Görülecek her şeyi görüp avlamaya çalışırlar ve değişik ses hevenklerinden duyulmadık orijinal besteler meydana getirirler.

Zengin, vâridâtlı ve çok şeye yetecek bir enginlikleri vardır ama, fevkalâde mütevazidirler ve kibr ü gururla sürekli bir savaş içindedirler.
Allah’ın sevmediği şeylere karşı öyle kararlı bir duruşları vardır ki, yedi dünya bir araya gelse, ihtimal en küçük bir münkere bile “Evet” demezler.
Basar ve basîretleriyle daima ufuk ötesini temâşâ eder ve ömürlerini, hep bir namazda geçiriyor gibi olabildiğine temkinli sürdürürler; sürekli aşk u iştiyak soluklar ve canlarını Cânân’a kurban etmeye hazır bulunurlar; değer verdikleri her şeyi taşa çalıp tıpkı musallâdaki meyyit gibi O’na teslim olur, kendi cenazeleri üzerine tekbirlerle gürler ve Hakikî Büyük’ün büyüklüğünü ilan ederler.
Ne hoş söyler Hâfız:

مَنْ اَزْ آنْ دَمْ كِه وُضُو سَاخْتَمْ اَزْ چَشْمَه يِ عَشْقْ
چَارْ تَكْبِيرْ زَدَمْ يَكْسَرَه بَرْ هَرْچِه كِه هَسْتْ
“Ben aşk çeşmesinden abdest aldığımda her neyim varsa onların üzerine (cenaze tekbirleri gibi) dört tekbir alıverdim.”

Sofîler bu mülâhazayı farklı bir üslûpla şöyle ifade edegelmişlerdir: “Aşk u muhabbet çeşmesinden abdest alıp, sonra dünya, ukbâ bütün varlığı ve kendini ölüp gitmiş kabul ederek her şeyin üzerine cenaze namazı kılıyor gibi dört tekbir almayan biri, hakikî kıbleye yönelmiş sayılmaz.” Evet, varlık kendi zatına bakan yanları itibarıyla terk edilmedikten sonra Hakk’a teveccüh tam olmaz ve olamaz.

Teveccüh, takdir, istihsan, muhabbet, içten aşk u alâka, hullet hisleriyle dolmadıktan ve zâhir-bâtın ağyâr mülâhazasından bütün bütün sıyrılarak Hak rızasından başka her türlü beklentiye kapanma diyeceğimiz “teteyyüm”le tam arınmadıktan sonra hususî teveccüh ufkuna ulaşılamaz.
Her şeyden evvel bilmek lâzımdır ki, teveccüh etmeyene teveccüh edilmez.
Takdir ve istihsan hislerinden mahrum olanlar çok yaşasalar da yaşamış sayılmazlar..
muhabbetten nasipsiz sineler bakılıp görülmeye değmeyen harabelerden farksızdır..
Dost’la aşk u alâka ancak O’na karşı duyulan muhabbet zemininde çimlenir..
hullet pâyesi, kalbini Dost’a tahsis etmiş sinelere bahşedilen özel bir lütuftur..
ilâhî vâridât ve mevhibeler de Hak rızasına kilitlenmiş ruhlara ara sıra sunulan sürprizlerdendir.

Zât-ı Ulûhiyet’in insanlara nazar, teveccüh ve merhameti, kendi nâmütenâhîliğine göredir.
Buna karşılık insanların nazar ve teveccühleri ise kendi darlıkları ölçüsündedir.
Bu darlığı o genişliğe göre açma, kulun ihlâs, sadakat, vefa ve samimiyetine bağlıdır.
Bazen de ilâhî inayet, riayet ve kilâet, rahmetin vüs’atine göre tecellî eder de, o sayede teveccüh ve nazar, damlaları deryaya, zerreleri de güneşlere dönüştürür.
Bu itibarla da yönelmenin keyfiyeti ne olursa olsun O haybet yaşatmaz kapısına teveccüh edenlere..
emirleri istikametinde iz sürenleri, yolların amansızlığına bırakmaz..
mârifet yolcularını maiyyetinden mahrum etmez.
Hatta bazen ihlâs ve samimiyetle ortaya konmuş bir damla azm ü gayreti, Cennetleri peyleyebilecek bir kıymete ulaştırır..
bir zerre imanı, irfanı vesile-i necat sayar ve kapıkullarına sultanlıklar bahşeder.

Şimdiye kadar O’na doğru müstakim yürüyenlerden yol mağduru olan hiç görülmemiştir.
O’nu gönlünden ananlardan hizlâna uğrayan olmamıştır.
Samimî olarak, “sefer”, “seyahat”, “sülûk”, “vusûl” deyip yollara düşenlerden de ebedî hüsran yaşayana rastlanmamıştır: Kimi iradesinin hakkını eda etme adına küçük bir temayülle O’nu her zaman kalbinin derinliklerinde duymuş..
kimi ileriki günlerde ortaya koyacağı bir hayır azmine lütfedilen, sultanlara taç giydirecek pâyelere yükselmiş..
kimi teşriî emirleri yerine getirmede gösterdiği hassasiyetle gidip hullet tahtına oturmuş..
kimi firaset, kiyaset, zekâ ve mantığının hakkını vererek sıçrayıp bir hamlede mârifet ufkuna yükselmiş..
kimi iffet, ismet ve hayâ seralarında ömrünü geçirme sayesinde hiçbir muhalif rüzgâra maruz kalmadan yürüyüp “zıllullah”a ulaşmış..
kimi “on adım” demiş ve onları doğru atma azm ü gayretiyle azimet kahramanlığına yükselmiş..
kimi bu uzun ve ince yolu “yedi menzil”le yorumlayarak yol yorgunlarına telattuf dalga boylu bir teveccühle gidip iltifat ufkuna ulaşmış..
kimi bütün mülâhazalarını اَلْفَقْرُ فَخْرِي[2] hakikatine bağlayarak birer reşha mahiyetine bürünüp onu gözbebeğinde duymaya çalışmak suretiyle maiyyet rüyalarıyla oturup kalkmış..
kimi acz ü fakr, şevk ü şükür disiplinleriyle hareket ederek tefekkür düzlüklerinde şefkat türküleriyle O’na hep içini döküp durmuş ve emarelerin aydınlık ikliminde sürekli “Hû” demiş durmuş..
kimi de kalbî ve ruhî hayat ufkunda “ahlâk-ı âliye-i Ahmediye”yi (aleyhissalâtü vesselâm) milimi milimine uygulayarak soluk soluğa O’nun arkasında olmuş ve O’nun sofrasının vâridâtıyla beslenmiş..
hâsılı hemen herkes, ilâhî rahmetin enginliğine emare ve farklı mizaçlara, mezaklara, meşreplere Hak teveccühünün ayrı bir tecellîsi olarak, değişik yol ve yöntemlerle –teferruatta birbirine mütebayin olsa da– hep O’na yürümüş, uzaklığını aşmaya çalışmış ve mârifeti ölçüsünde O’nu dilemiştir.

Kimileri yapacaklarını yapıp, yaşayacaklarını yaşayıp en güzel örnekler sergileyerek her zaman ölesiye bir cehd ü gayret içinde bulunmuş ve yaptıklarını âlemin firasetine emanet etmişler; kimileri de kalemle inleyip mürekkeple içlerini dökerek hâle beyan kisvesini giydirmiş ve arkadan gelenlere iz sürme imkânı hazırlamışlardır.
Bunların her ikisi de birer realitedir; ikisine de ihtiyaç vardır ve her ikisine de saygı o mânâ kahramanlarının hakkı bizim de vazifemizdir.

Bizler, Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde bugüne kadar duyulmuş, yaşanmış, söylenmiş ve desen desen kitap sahifelerine işlenmiş o zevk ve hâl dantelâlarının, o vecd ü heyecan çağlayanlarının ve o söz ve mânâ cevherlerinin mahdut bir kısmını, çok defa onların cereyan atmosferinden bir hayli aşağılara indirerek –buna onların gerçek seviyelerine kıyma da denebilir– kendimize benzettik.
Bazen de onları kendi ufuklarında uzaktan uzağa süzerek kalbî ve ruhî reseptörlerin algılama çerçevelerine göre değerlendirmeye çalıştık ve her zaman işin hakikatini her şeyi en iyi bilen “Allâmü’l-Guyûb”a havale ettik.
Söylenenler birer hâl ve zevkti; hakikatleri müşâhede ve ihsaslara emanetti; onları aynıyla duymayan, gerçek derinlikleriyle bilemezdi.
Zira söz ve satırlardakiler sadırlardan aksedenlerin sadece birer gölgesiydi; evet, asıl başka zıll başkadır.
Hâl başka, zevk başka ve bunları ifade ise daha başkadır: Hayâ, çizgi çizgi insanın bütün davranışlarında tüllenir durur da, biz onu ancak uzaktan bir kısım izlerle takip edebiliriz.
İhlâs, amelin ruhu ve bazı Hak dostlarının ifadesiyle, taat kuşunun kanadıdır ama o kanadı bazı erbâb-ı firaset sezse de hakikatini sadece ve sadece Allah bilir.
Zevk, şevk ve itminanın, iman, islâm ve ihsan ufkunun meyveleri olduğunu herkes bilse de onlarda ne türlü derinlikler bulunduğunu ancak cismaniyetini aşmış erbâb-ı riyazet anlar.
Bulduğunda sevinmemek, yitirdiğinde tasalanmamak, medhedildiğinde üzerine almamak, hatta bundan rahatsızlık duymak, zemmedildiğinde de gocunmamak; günahlardan, yılandan-çıyandan uzak durulduğu gibi uzak durmak, ibadet ü tâati Hakk’a vuslat neşvesiyle yerine getirmek bir ubûdiyet ve ubûdettir ama bunu da ekmeliyet ve etemmiyet tâlibi olmayanlar anlamaz ki!.

Havf u haşyet, hudû u rehbet belli bir yakîn mertebesini ihraz edenlerin ve Allah’ı hakkıyla bilenlerin hâlidir.
Bilgi ve mârifet özürlüler bunlardan çok fazla bir şey anlamasalar da, yakîn kahramanları onların ne demek olduğunu bilir; her an bunlardan biriyle veya birkaçıyla değişik râşeler yaşar ve tavırlarıyla huzurda bulunuyor olmanın hakkını eda ederler.
Her şeyi Hakk’a bağlama, O’na güvenip O’na dayanma, bu da yine kâmil imana Allah’ın özel bir utûfetidir.
Hakk’ın takdirlerini kemal-i teslimiyet ve rıza ile karşılamayan/karşılayamayan ve sa’y ü gayretini ilâhî meşîete birer çağrı mesabesinde görmeyen/göremeyen, sürekli kaderi taşlar durur, hep şunu-bunu suçlar da bir türlü kendiyle yüzleşmeye yanaşmaz.
İçini iman, mârifet ve muhabbet peteği hâline getirememiş biri, sevgiyi bilmez, onun için gözyaşının ne mânâya geldiğini de anlayamaz; bütün bir ömür boyu his ve heyecan yorgunu olarak yaşar da bir kerecik olsun tenha koylarda içini Allah’a dökme ve âh edip ağlamadaki ledünnî zevki duyamaz.
Gerçi bazen böylesi ham ruhların da ağladığı olur ama bu da oyuncağı elinden alınmış çocukların hırıltılarına benzer bir ağlamadır.
Ağlama, ruh safvetinin, gönül rikkatinin sesi-soluğu ve aşkın iniltileridir.
O seslerle letâif harekete geçer, gönül yamaçları yeşerir, insanın his dünyasında baharlar çağlamaya başlar.
Ne hoş söyler Hz.Mevlâna:

“Bulutlar ağlamazsa çimenler gülmez..
çocuk ağlamazsa süt cûşa gelmez..
ve bilmelisin ki dâyeler dâyesi ağıt olmayınca süt vermez.”

Bu mülâhazayı teyit sadedinde Hak dostları, “Bugün ağlamayanlar, yarın ‘âh u vâh’ etmeden kurtulamazlar.” demişlerdir ki, bu da, “Allahım, ağlamayan gözden Sana sığınırım.”[3] beyanı çizgisinde îrad edilmiş güzel bir söz sayılır.

Ne var ki, inanmayan birinde hakikî irfandan söz edilemez; irfansız bir sinede ilâhî heyecan olmaz; böyle bir heyecandan mahrum ruhlarda da aşk u iştiyak, mehâfet ve mehâbet gözyaşları bulunmaz.
Mehâfet ve mehâbet duygusunun arkasındaki en önemli sâik, Allah’a karşı saygılı olup, O’nun himayesine sığınma da diyeceğimiz “takva”dır.
Biraz açacak olursak; takva, teşriî emirlerde O’nu dinleyip O’na itaat etmek ve nazarî imanını ibadet ve ubûdiyetle derinleştirmekten; tekvînî evâmir âleminde de dolaşıp her şeyde, her hâdisede O’nu bilmeye, O’nu duymaya, O’nu okumaya, sürekli yakînini artırma peşinde bulunmaya, her zaman farklı bir kurbet yoluyla O’na yürümeye ve hayatını O’nun maiyyetiyle daha derince hissetmeye çalışmaktan ibarettir.

Takva, bütün buudlarıyla Hak sevgisi ve Hak rızasına uzanan emin bir şehrah ve Zât-ı Ulûhiyet nezdinde de gerçek insan olmanın en birinci esasıdır.
Evet, o, bir mânâda kurbet yolunun başı, vuslat ufkunun bileti ve senedi, ötelerin zâd ü zahîresi, âb-ı hayatı, Cehennem’den kurtulup Cennet’e yürümenin de beratıdır.
Onu elde eden ve derinleştirerek hayatının bir buudu hâline getiren, öteleri peyleyebilecek en kıymetli hazineye mâlik olmuş sayılır.
Takva iniltileriyle çalınan her kapı bugün olmasa da yarın mutlaka açılır ve takva hissi ile çarpan sinelerin yollarına öteden nurlar saçılır.
Düşünün ki, Allah, Kur’ân-ı Mübîn’inde doğru yola (hidayet) ermeyi ona bağlamış ve öbür âlemdeki kurtuluşu da onun yedeğine vermiştir.
Bir Hak dostu bu hususu şöyle seslendirir:

Hak Teâlâ eder takva ehlidir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet, içtiği kevser olur.

Biz takvayı, Hak nezdindeki yeri ve vaad ettikleriyle kavradığımızı söyleyemeyiz, söyleyemedik de; ihtimal onu semavî ufkundan çekip indirdik ve kendi idrak seviyemize göre belli ifade ve belli tariflerin darlığıyla sunduk..
ve kim bilir takva gibi daha nice hakikatleri kendi idrak darlığımıza bağlayarak semavî hakâiki sönük birer arzî mazmun hâline getirdik… eğer takva –bazılarının dediği gibi– ruhu kirletecek her şeyden uzak durma, Hak rızası söz konusu olmayan konularda dudak açmama, kelâm-ı nefsî ile dahi olsa Hak muradına muhalif tasavvur ve tahayyüllere dalmama, sürekli O’nun hoşnutluğunu arama ve hayatını yalnız O’nu görüp, O’nu duyup O’nun maiyyetine erme mülâhazasıyla yaşama, dahası kendini bütün bütün aradan çıkararak her zaman “Hû” deyip O’nunla nefes alıp vermeden ibaret ise, –buna “âzamî takva” demek de mümkündür– ki öyledir, O’nu kâmet-i kıymetine göre ifade etme, bizi de bizim idrak ufkumuzu da aşar.
O’nu bu seviyede duyup yaşayanlar:

“Dîdemin envârı ‘Hû’dur, aklımın fermanı Hû,
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
………………………
Savmı Hû’dur, îdi Hû’dur, zühd ile takvası Hû.
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermanı Hû.”
(Abdiyâ)

der, dolaşır ve âdeta bildiğimiz buudlar ötesi derinliklerde yaşarlar.
Bize gelince, ihtimal biz onları ancak kendi idrak ufkumuza indirerek ve kendi ruh atlasımızda bir yere koyarak hecelemeye çalışırız.

Hele, her zaman O’nun murâkabesiyle oturup kalkmak, hayatı sürekli O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlı yaşamak, daima akla, gözlere ve hâsselere kapalı hakâiki avlama peşinde bulunmak… gibi ihsan ve ihsan ötesi bir kısım ahvâl var ki, bizim gibiler o konularda ya susar işin erbabını dinler veya konuşur sadece tahminlerini seslendirirler.

Bu ufka erenler, başkalarına kapalı pek çok hakâiki müşâhede eder, gayb hazinelerinden çevrelerine ne cevherler ne cevherler saçar ve basîretlerine armağan edilen vâridâtlarla arkalarındakilerine gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ne enfes şeyler sunarlar.
Böyle bir vecd ü istiğrak eri, köpürüp dışa vuran duygularını şöyle seslendirir:

“Yine arz eyledi dilber yüzün kasr-ı celâlîden,
Yine nâlende şeydâyım şarâb-ı lâyezâlîden;
Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten
Gerû câna nida geldi nida-i zütteâlîden.”
(Yazıcızâde)

Biz bu rengârenk atlasta, bazen erbabından görüp duyduklarımızı, bazen bir kısım kitap ve risalelere emanet açık-kapalı beyanlarda mütalâa ettiklerimizi, bazen bir kısım ortamlar itibarıyla artık ahvâl-i âdiye hâline gelmiş hâdiselerin çehresinde okuduklarımızı; bazen de yaşanmış, söylenmiş, menkıbelere mevzu hâline gelmiş yolu-yöntemi, yoldakilerden akseden uhrevîlikleri resmetmeye ve bu nuranî yolcuların yol erkânı ve zâdı-zahîresi adına bir şeyler söylemeye çalıştık…

Her konuda söylenen sözlerin, duyulan ve sezilen hakikatlerin Kitap ve Sünnet çerçevesinde yorumlandıklarını söylemek büyük bir iddia olur; ancak, her mülâhaza ve yaklaşımın temel kaynaklara göre tevilinde fevkalâde hassas davranıldığını da söylemeden edemeyeceğim.
Buna çok defa, mesavî-i efkârım saydığım o siyah satırlar üzerine akıttığım gözyaşları şahittir.
Nice defa, hakaik-i âliye ile alâkalı bir konuda onun “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne uygun düşmediği mülâhazasıyla tir tir titremiş ve bu işten vazgeçmeye karar vermişimdir.
Zevk ve hâle mağlup kimselerin müteşabih beyanlarına mâkul ve şer’î birer mahmil bulma mevzuunda, dinin Hak nezdindeki yerini ve hâl ehlinin de bu işin canlı temsilcileri olmaları gerçeğini görüp-gözetmede zorlandığımı itiraf etmeliyim.
Hakikatin ve Hakikatler Hakikati’nin müteâl mevkiine ve Hak dostlarının yer ve konumlarına saygılı olmaya çalışırken, yine de, her şeyin nezd-i ulûhiyetteki mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun düşmemiş olabileceği endişesiyle sürekli ürpertiler yaşadım.

Yazıp çizdiklerimin hepsinin doğru olduğunu iddia edemem.
Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
Eğer yazılıp yapılanlar hakikatin ifadesi ise ve Hak rızası istikametinde gerçekleşmişse bütün bunlar O’ndandır; şayet, sevap mülâhazasıyla dahi olsa, yapılan şeylerde hataya
düşülmüşse ve rıza-i ilâhî gözetilmemişse o da bendendir. كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ[4] cibillî mazeret ve sütresiyle Rabbim’e teveccüh ediyor ve benden evvelkilere açtığı tevbe ve inâbe kapısını bana da açmasını diliyorum.

[1] ed-Deylemî, el-Müsned 5/339.
[2] İbn Hacer, Telhîsu’l-habîr 3/109; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene 1/408, 762.
[3] Bkz.: İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.
[4] “Her âdemoğlu hata yapar.
Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18)

Ârif

Ârif; bilen, tanıyan, anladığını doğru ve derince anlayan, görüp hissettiklerini uzun boylu düşünmeye ihtiyaç duymadan hemen kavrayabilen, değişik ağyâr mülâhazaları karşısında fikir kaymalarına düşmeyecek kadar da sâbit-kadem olan hak eri demektir ki; bilineceği olduğu gibi bilme, varlık, insan ve hâdiseleri “mahiyet-i nefsü’l-emriye”lerine uygun anlama, eşyanın perde arkasına muttali olma, hatta bunların ötesinde keşif ve ilhamlarıyla esrâr-ı rubûbiyet ve esrâr-ı ulûhiyeti en yüksek ufuktan görme ve duyma..
dahası ilm-i tevhide hakkıyla vâkıf olma mânâlarına gelen “irfan” sözcüğü; beceri, hüner ve eskilerin “mârifet-i akliye”, sofilerin de tefekkür, tedebbür, tezekkür ve keşf ü ilham yoluyla keşfedilip hakikatine ulaşılacağını vurguladıkları, şeriat, tarikat, hakikat güzergâhının “muhabbetullah”, “aşkullah” ve “şevk ilâ likaillâh” ufku sayılan “mârifet” kelimesi de aynı kökten gelmektedir.

Kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde seyahat eden mârifet erbâbınca ârif, kendine ilâhî ve rabbânî sırların kapı araladığı –bu bir ilk basamaktır– seçkinlerden bir seçkin, başkalarının duyup sezemedikleri esrâra âşina bir latîfe-i rabbâniye eri, ilm-i ledünne açık, derinlerden derin bir aşk u iştiyak kahramanı ve can gözleriyle sık sık eşya ve hâdiseler ötesini temâşâ eden Hak katının gözü sürmeli bir enîs ü celîsidir.
Bir yanıyla bu mülâhazayı ifade sadedinde, Alvar İmamı Hazretleri’nin, “Ârifin can gözlerinde nûr-u irfan var olur / Ârife avn-ı Hudâ, sırr-ı meârif yâr olur.” sözlerini kaydetmeden geçemeyeceğim.

Bir diğer yaklaşımla ârif; Yaradan’ı, O’nun isim ve sıfatları çerçevesinde doğru bilip doğru yorumlayan, varlığın arka planındaki hikmetlere vâkıf bulunan; her zaman eserden müessire, fiilden fâile intikal etmesini bilen; tâbir-i diğerle, nefsini ve onun mâhiyetini doğru okuyup doğru yorumlayan ve مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ1 fehvasınca, böyle bir yorumlamayı, O’nu bilip O’nu tanımaya çevirebilen ve bütün bunlarla vicdan mekanizmasını işletmeye muvaffak olan bir irfan âbidesidir.

Hakikî ârif, ilim mertebesi ve ilim ufku sayılan zihnî zılliyetleri aşarak zâhirî duyu organlarıyla kavranamayan hakaik-i gaybiyeye vâkıf, eşya ve şuûnu aşabilmiş öyle bir mâverâ-yı tabiat (fizik ötesi âlemler) kahramanıdır ki, onun nazarında her ses O’ndan bir nağme ve her nesne de O’ndan bir nâme mesâbesindedir.
Âlim, meşgul olduğu hususlara dalıp daha ötesini görememesine karşılık; ârif, zılliyet kaydından sıyrılmış, cevher u arazda, enfüs ü âfâkta –bî kem u keyf– verâların verâsını temâşâ ede ede gaybın gaybına ermiş bir bahtiyardır.
Böyle bir bahtiyar, ne ferahı ferah bilir ne de azabı azap olarak duyar; sürekli sübühât-ı vech şuâıyla gözlerini açar-kapar..
durup dinlenmeden hep O’nu duyar, O’nu anar ve “Allah” der soluklanır.
Her aynada –istidadına göre– O’nun cemâlini müşahede eden, her hâdisede O’nun kudret-i kahiresiyle ra’şeler yaşayan ve kalbinin ritimlerindeki “Hû” sesiyle bir kere daha teyakkuza geçen böyle bir müntehî, Câmî’nin ifadesiyle, hep Bir’i ister, Bir’i çağırır, Bir’i talep eder, Bir’i müşâhedeye alır, Bir’in bilgisiyle oturur kalkar ve hep “Bir” der inler.

Âlim-i mü’min, sâhib-i hâl; ârif-i billâh ise, sâhib-i makamdır.
Hâl, değişmeye maruz; makamsa, Hak inâyetiyle hep sâbittir.
Ârifin hâli, teveccühün teveccühle derinleşip damla iken derya, zerre iken güneş olması şeklinde de değerlendirilebilir..
evet ârif, o kadar mârifetle meşbu’dur ki, ne dünya umûrunun hâciyât ve zarûriyâtı, ne de uhrevî âlemlerin câzibedâr güzellikleri kat’iyen onu meşgul etmez / edemez ve hele asla ona husûf ve küsûf yaşatamaz.
Evet o, o kadar Hak’ta fâni olmuştur ki, farkına varsın varmasın görenler onu “huluk-u a’zam”ın bir timsali gibi görür ve onu her gördüklerinde de Hakk’ı hatırlarlar.
Zira o, baktığı her varlığa kendi ufkundan bakar..
herkesi o ufkun sıcaklığıyla kucaklar ve muhtemel kinleri, nefretleri, düşmanlıkları, sımsıcak bir muhabbete çevirir.

Bir diğer zâviyeden ârif, Cenâb-ı Hakk’ın ef’âl, esmâ ve sıfât ufku ötesinde şuâât-ı Zât ile mest ü mahmûr öyle bir hayret ve heymân eridir ki, dünden bugüne kalb ve ruh erbâbının ona hep “ârif-i billâh” demeleri boşuna değildir.
Zîrâ onun, duygu, düşünce, iş ve hareketlerinde gözleri her zaman basîretinin emrinde; latîfe-i rabbâniyesi ve sırrı, ötelere müteveccih, dünya ve mâfîhâdan (dünya ve içindekiler) da âdetâ habersizdir.
Fuzûlî merhum, bu hususu tavzih sadedinde ne hoş söyler: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!” Evet sanki o, halkın içinde ve onlarla beraber olduğu aynı anda, ruhu öteler ötesine müteveccih أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ2 rahmânî teveccühünün mazharı olarak öyle vicdânî bir enginliğe ermiştir ki, her nesneye ruh ve sır ufkundan bakmakta, her bakışta rabbânî ayrı bir derinliğe ulaşmakta ve damlasını derya, zerresini de güneş hâline getirme seyr-i ruhânîsi içindedir.
Bu hâliyle o, şahsiyet-i fâniyesiyle hiç ender hiç olma köprüsünden geçerek her şey olma bahtiyarlığına ermiş bir “fenâ fillâh” ve “beka billâh” kahramanıdır.

Âlim, ufku itibarıyla ilâhî; ârif-i billâh ise rabbânîdir.
İlim, âlimin ufku ve hâli olmasına mukâbil; irfan, ârifin mâverâlara açık melekûtî yanının bir derinliği sayılmıştır.
Aslında o, ilimlere, fenlere bakar mı bakmaz mı bilemeyiz ama baktığında her nesneye arka planları itibarıyla bakar.
İlm-i zâhir erbâbı ise, eşya ve hâdiselerin neye bakıp neyi gösterdiklerini okumadan daha ziyade, bir kısım naturalistlerin yaptıkları gibi sadece kalıplarla meşgul olur da, onların özünü ve gâyesini göremezler; göremez de مَنِ ازْدَادَ عِلْمًا وَلَمْ يَزْدَدْ زُهْدًا لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللّٰهِ إِلَّا بُعْدًا3 mazmununca âlâ-yı illiyyîn yolunda esfel-i sâfilîne sukut ederler.

Nazârî planda ilim, mebâdîden sayılır ve irfan, onun amelî bir semeresidir.
Ârife gelince o, icmâlî ilmini ameliyle derinleştire derinleştire, ibadetini ubûdiyet-i hâliseye, ubûdiyetini de ubûdet-i mahzâya çevirebilmiş öyle bir aksiyon insanıdır ki, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ4 fermân-ı sübhanîsince, Allah’ı dosdoğru tanıyıp bilmeye çalışır ve bu bilgiyi derin bir kulluk şuuruyla tabiatına mâlederek, daha doğrusu tabiatının en önemli bir derinliği hâline getirerek hilkatin gâyesi ve fıtratın neticesi istikametinde ölesiye gayretler sergiler.
Böyle mütemâdî gayretlerle o, sürekli kendini yeniler..
Hak’tan başka her şeye bütün bütün kapanarak her an ayrı bir neşve ile O’na yönelir..
ne Celâl’in cefâsına takılır, ne Cemâl’in vefâsıyla küstahlığa girer; her zaman, “Kulluğum başımda billûrdan bir taç / Kullukla erilmez pâyeye erdim.! / Kapında bu benden hep Sana muhtaç / Aç kapını, tut elimden ben geldim!”5 der..
ve acı-tatlı O’nun her muamelesini kendine sunulmuş bir armağan gibi karşılar..
karşılar ve ârifin gönlünün gam-gîn olmasının gerekli olduğunu mırıldanır ve hep rızâ soluklanır.
Söyleyen ne hoş söylemiştir: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

Mutlak zikredildiğinde ârif sözcüğünden bunlar anlaşılmaktadır ama farklı irfan seviyelerinin bulunduğu da bir gerçektir.
Evet, her mârifet erinin temâşâ ufku ve ihsas/ihtisas enginliği farklı farklıdır.
Bunlar arasında otağını kadem-nazar ufkunun birleşik noktasına kurmuş öyle rabbânîler vardır ki, bir ân-ı seyyâle müşâhede ve mükâşefe inkıtâını ciddî bir kopukluk sayarak, Seyyidinâ Hazreti Âdem edasıyla dakika fevt etmeden doğrulur, bir kere daha ebedî mihrâbına yönelir ve رَبَّناَ ظَلَمْنَٓا أَنْفُسَنَا…6 evbesiyle arınarak en içten teveccühlerle esmâ ve sıfât ötesi şuâât-ı vech cilâsıyla cilâlanır ve kendi vehmî renk ve desenini ayaklarının altına alıp haremgâh-ı ilâhîye mahrem olduklarını ortaya korlar.
Bunlar arasında öyleleri de vardır ki, seyrek de olsa tasavvurlarını ağyâr mülâhazasıyla kirleterek yer yer kendilerine husûf ve küsûf yaşatır, zaman zaman ufuklarını karartır ve farklı buudlarda gurbetlere mâruz kalırlar.
Bu arada öyle mübtedîler de vardır ki, mütemâdî gel-gitleriyle gündüzü geceyi iç içe yaşar ve gurbetle inler, kurbetlerle de kıvam soluklarlar.

İnsanlığını müdrik insan, âlî himmet olmalı, imanını sâlihâtla derinleştirmeli; amelinde ihsân ufkunun üveyki olmaya çalışmalı; mârifet yolculuğunda “hel min mezîd” eri olarak irfanını muhabbet ve aşk u iştiyakla taçlandırmaya gayret etmelidir ki, bu hâl, mukarrabînin ve akrabu’l-mukarrabînin hâlidir.

اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا زِدْنَا إِيمَانًا وَمَعْرِفَةً وَمَحَبَّةً وَعِشْقًا وَاشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ وَاسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا وَلَا تَرُدَّنَا خَائِبِينَ.


1“Nefsini bilen Rabbini bilir.” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343)
2“Biz, senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirâh sûresi, 94/1)
3“Kimin ilmi arttıkça zühdü de artmazsa, o ancak Allah’tan uzaklığına uzaklık katmış olur.” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/59; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/304)
4“Ben cinleri ve insanları başka değil, (Beni bilip) Bana kullukta bulunsunlar diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56)
5M.
F.
Gülen, Kırık Mızrap s.301 (Ben Geldim).
6“Rabbimiz nefsimize zulmettik…” (A’râf sûresi, 7/23)

Kayyûmiyyet

“Kayyûm” ism-i şerîfi, fey’ûl kipinde mübâlağa ifade eden bir kelimedir..
ve Cenâb-ı Hakk’ın ismi olması itibarıyla da kendi zâtında zâtıyla kaim, başka her şey ve nesne için de mukavvim (bütün eşya ve hâdiselerin mâbihi’l-vücud ve’l-kıyâmı)’dır; onlar, O’nunla kaim ve O’nunla dâimdirler.
Bu mübarek isim, “Esmâ-i Hüsnâ”dan olması itibarıyla, o açıdan üzerinde durulduğu/durulacağı gibi, tasavvufî terminoloji zâviyesinden de farklı yorumlarla tahlile tâbi tutulmuş bir kelime-i kudsiyedir.

Bu ismi, avam-havâs herkesin anlayabileceği bir dil ile ifade edecek olursak: O, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kaim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır.
Kayyûmiyet ise, “-iyet” eki ile bu ism-i celîlden türetilmiş bir yapma masdar ve hakikat itibarıyla da sırf o Zât-ı Ecell ü A’lâ’ya mahsustur.
Zirâ kıvamı kendinden ve bizzat olması ve bu açıdan gayra muhtaç bulunmaması itibarıyla da Zât-ı Hak’tan başkası için düşünülemeyeceği bedîhî ve açıktır.
Bu da Hak’tan gayrı kayyûm-u mutlak bulunmadığı, bulunamayacağı mânâsına gelmektedir.

Evet, bütün mukayyed kıyamlar ve kıvamlar O’nun kayyûmiyetinden birer zıll, birer reşha, birer çizgi ve birer akisten ibarettir.
Bu mülâhaza, filcümle bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniye için söz konusu olmakla beraber, bilhassa kayyûmiyet-i ilâhiyenin her şeyde bir izi, bir işareti, bir şuâı bulunduğunu göstermesi zâviyesinden onda daha bârizdir.
Aslında Hak, her nesnede ve her şeyde –bî kem u keyf– kemâlâtının bâzı şuâlarını kendi görüp bildiği gibi bizlere de hissettirmek ve duyurmak istemektedir.
Evet, O’nun, melekûtî âlemlere, kendi derinlikleri çerçevesinde; mülkî, fizikî dünyalara da, ayna olmaları ölçüsünde bir kısım celâlî ve cemâlî tecellîleri vardır.
Bu tecellîlerden bazıları ancak erbâbınca duyulup hissedilebilir şekilde meknî ve mukayyed türden farklı farklı tecellîlerdir; bu itibarla da hepsini duyup hissetmek her ferde müyesser değildir.
Ne hoş söyler o nâzım-ı meçhûl: “Er odur ki koku alabile / Yoksa âlem nesîm ile doludur.” Böyle kokuyu alabilen ruh ve gönül kahramanları, gördükleri her nesnede Hakk’ın kayyûmiyeti ve kendi zılliyetlerinin şuuruyla hep mest ü mahmur yaşarlar; zirâ, bunlar görmüşlerdir ebedî ve bâkî olanı, her şeyi zât-ı kayyûmiyetiyle ayakta tutanı, zerreden küreye her nesnenin harekât ve sekenâtını planlayıp sevk ve idare edeni, bütün kâinatların, hâkimiyet-i mutlakasına mukayyed ve münkad bulunanı; nihayet her şeyin O’nda başlayıp O’nda bittiği Zât’ı…

Aslında kelimenin bir mübalağa sîgasıyla ifade edilmesinden, O’nun mutlak müstağnî ve her varlığın O’na muhtaç ve O’nun emir ve iradesine münkad bulunduğu da açık ve zâhirdir.
Her şeyden evvel Kur’ân-ı Kerim bu mülâhazayı ifade sadedinde وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ1 buyurmaktadır ki, bu da açıktan açığa bütün baş ve yüzlerin O’nun kayyûmiyeti karşısında iki büklüm olup O’nun hâkimiyet-i mutlakasını hâlen ve fiilen ifade etmelerinin apaçık beyanıdır.

Kayyûmiyet-i ilâhiyenin bu müteâl husûsiyetindendir ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) günlük hayat-ı seniyyelerinin hemen her faslında “Hayy u Kayyûm” kelimelerini sürekli tekrarlar..
her işini o kelimelerin müfâdına bağlar..
namazlarını müteakip أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الَّذِي لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ2 buyurur..
yatarken-kalkarken bir şekilde “Hayy u Kayyûm” isimlerini tekrar eder..
uyumak istediğinde “Âyetü’l-Kürsî” içindeki “Hayy u Kayyûm” kelimeleriyle hissiyât-ı sâfiyelerini seslendirir..
ve teheccüd namazını edâ ettikten sonra اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ… şeklindeki o uzun dua ve teveccühleri içinde de yine يَا قَيُّومَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ… diyerek3 hep Hakk’ın kayyûmiyetiyle soluklanırdı.

Bir kısım sofilerce ehadiyet-i zâtiye –bu bir tevcihe göre– esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin zılliyetini gerektirir; vâhidiyet ise –burada da farklı bir tevcih söz konusu– esmâ-yı sübhaniyenin zuhûruyla âlemin fenâsını işaretler; rubûbiyet-i Hakk’a gelince o, ef’âl ve âsârın bekasına bakar; ulûhiyet-i sübhaniye ise âlemin fâni olduğuna imada bulunur; kayyûmiyet-i zâtiyeye gelince o, her zaman âbid ve Mâbud münasebetine, fâil ve fiil hususiyetine, kaim ve mutekavvim alâkasına nâzırdır..
evet Hak, kendi zâtıyla kaim olduğu gibi, yaratıkların da hem vücud hem de bizzât ve bi’l-kuvve ubûdiyetlerinin de kayyûmu ve mukavvimidir.
Bu son hususu daha farklı bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz: Ehadiyet tecellîsi bahis mevzuu olduğunda artık ne isim ne de sıfat duyulup hissedilebilir; vâhidiyet hakikati söz konusu olduğunda ise, onun şuâât-ı Vechiyle her şey rengiyle, deseniyle görünmez hâle gelir; rubûbiyet tecellîsi bahis konusu olduğunda, halk gerçeği de kendini gösterir ve her nesne, her şey hâl diliyle حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ4 hakikatini mırıldanır; ulûhiyet tecellîsi âfâk ve enfüsü sarınca, her yan Hak şuââtıyla parlamaya başlar ve halk sadece sûretten ibaret kalır; kayyûmiyetin o muhît tecellîsi duyulup hissedildiğinde ise, kayyûm ve mukavvimin zıllinde ve ism-i Zâhir’in gölgesinde her ses O’ndan bir nağme ve her nesne O’ndan bir nâme şeklinde kendini gösterir.

Bu itibarladır ki, müntehî bir vâsıl, kayyûmiyet-i münezzeheden başka hiçbir şey duyup hissetmez –bazılarına göre müşâhede etmez– ve hep O’nu heceler durur.
Oturur-kalkar لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ hakikatiyle soluklanır; varlık ve hâdiselerle değil, O’nunla varlığı okuyarak eşya ve şuûnu değerlendirir; O’nunla her nesnenin gerçek yüzünü ve her hâdisenin arka planını görmeye çalışır; daha doğrusu göreceklerini O’nunla görür; duyduklarını/duyacaklarını O’nunla duyar; tuttuğunu O’nunla tutar; varacağı noktaya O’nunla varır ve bulunması gerekli olan yere de ancak O’nunla ulaşır…

Hâsılı; vâsıl, eşya ve hâdiselerle O’nu bilmenin çok çok ötesinde شَهِدَ اللّٰهُ أَنَّهُ لَٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ…5 deyip O’na yine O’nun şehadetiyle bakar/bakmaya çalışır; böylece delillerin darlığından sıyrılarak, iç müşâhedelerini Mevcûd-u Mutlak ve Medlûl-ü Mutlak’a bağlayarak, en geniş dairede hatta daireler üstü dairesizlikte o yücelerden yüce kayyûmiyet ihsas ve ihtisaslarına ulaşır.
Burada, Bediüzzaman Hazretleri’nin Otuzuncu Lem’a’daki kayyûmiyet mülâhazalarından da bir-iki cümlecikle söz etmeden geçemeyeceğim.
O, bu risalede bir kısım esmâ-i ilâhiyeyi farklı bir zâviyeden ele aldığı gibi, kayyûmiyet hakikati üzerinde de durur ve oldukça farklı şeyler söyleme sadedinde şu önemli hususlara dikkatleri çeker:

Bu kâinâtın Hâlık-ı Zü’l-Celâli kayyûm ve bizâtihî kaimdir.
Bütün eşya her an varlık ve bekasıyla O’na muhtaç ve O’nunla dâimdir.
Bir dakikacık olsun o kayyûmiyet kesilse, her şey bir anda zîr u zeber olur.
O’nun kayyûmiyeti, zerrelerden kürelere, en küçük nesnelerden en büyük cirimlere, tek bir varlıktan bütün kâinâtlara kadar her şeyi fevkalâde bir nizam içinde devam ettiren; konumlarına ve keyfiyetlerine göre bunların levazım ve ihtiyaçlarını karşılayan; bütün sevk ve insiyakları birden gören; bütün sesleri birden işiten bir kayyûmiyet-i mutlakadır.
Öyle ki, o kayyûmiyet-i muhîta eşya ve hâdiselerden bir dakika teveccühünü kesse, o sonsuz fezâ-yı ıtlakta milyonlarca/milyarlarca sistem ve küreler arasında meydana gelmesi mukadder musâdemeler ile kâinatlar tozduman olup gidecektir.6

Bunun gibi dünya ve bütün diğer varlıklarda her şey; kafile kafile arkasından gelip geçmekte; saniye, dakika, saat, gün, günler ve senelere bağlı bu seyr ü sefer fevkalâde bir nizam ve âhenk içinde ve âdeta harika bir şekilde gerçekleşmektedir ki; en küçük bir başıboşluk, bütün bu nizamların, intizamların altüst olmasına yetecektir.
Oysaki her şeyde, her zaman fevkalâde bir âhenk müşâhede edilmektedir; bu ise bir kayyûmiyet-i mutlakayı işaretlemektedir.

Bunlar gibi, canlıların bedenlerindeki hücreler, birbiriyle sımsıkı münasebet içindeki moleküller, bunları teşkil eden atomlar ve dahası… tıpkı semâdaki sistemler gibi olabildiğine mükemmel bir âhenk içinde, belli gayeler istikametinde, pek çok hikmet ve maslahatı ihtiva eder şekilde cereyan ve hareket etmektedirler ki, bütün bu faaliyetlerin hemen hepsi yine o kayyûmiyet-i ilâhiyeyi göstermektedir.

O koca deryadan bir-iki damla ile arz etmeye çalıştığımız bu önemli hususları kendi engin kaynağından mütalâada bulunma tavsiyesiyle bu konuyu da burada noktalamak istiyorum.

اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اٰمِينَ.


1“Bütün yüzler, (hayatın ve hakimiyetin tam mânasıyla sahibi olan) Hayy-u Kayyum’a baş eğmiştir.” (Tâhâ sûresi, 20/111)
2Tirmizî, daavât 117; Ebû Dâvûd, vitr 26.
3Bkz.: Buhârî, teheccüd 1; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 199.
4“Kâinatın varlığı kesindir.” (Ömer en-Nesefî, el-Akâid s.1)
5“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahit bizzat Allah’tır…” (Âl-i İmrân sûresi, 3/18)
6Bediüzzaman, Lem’alar s.427 (Otuzuncu Lem’a, Altıncı Nükte, İkinci Şua).

Kanaat

Elindekine râzı olup daha fazlasına göz dikmeme, mâlik olduğu şeye rıza göstermeyi tükenmez bir hazine bilip “biraz daha, biraz daha” demeden, verileni gönül hoşnutluğuyla karşılayarak, hırs ve açgözlülükten uzak durma gayreti içinde bulunma, hususiyle de başkalarının nâil oldukları nimetlere imrenmeme mânâlarına gelen kanaat; hem hadisçilerin, hem fukahanın, hem ahlakçıların, hem de sofîlerin üzerinde ısrarla durdukları fevkalâde önemli bir konudur.

Aslında, birbirinden farklı gibi görünen değişik alanlarla alâkalı mülâhazalar şu türden bir birleşik noktaya ircâ edilerek özetlenebilir: Şöyle ki; bu farklı sistemlerin hemen hepsinde “kanaat” kelimesinden anlaşılan husus hemen aynı gibidir.

Mâlâyâniyâtı terk etmek..
gönlün Cenâb-ı Hak’la alâkasına mâni olacak her şeyden uzak durmak..
beden ve cismâniyetimize bakan yanı itibarıyla dünya ile münasebetlerimizde dikkatli olmak ve kesben olmasa da kalben dünya ve mâfîhâ ile aramızdaki mesafeyi korumak..
Hakk’ın takdirine rıza gösterip mazhariyet ne olursa olsun her şeyi câna safâ bilip şükranla gürlemek..
kendini az yeyip az içmek ve az uyumaya alıştırarak hayatını rabbânîlik mülâhazalarına bağlı sürdürmek..
tenperverlik, makam-mansıp duygusu ve ikbal hırsı gibi hususlara karşı sürekli kapalı kalmaya çalışmak..
her zaman îsâr ruhuyla hareket ederek başkalarını yaşatmayı, şahsî yaşamanın önünde tutmak..
dünyevî muvaffakiyet ve mazhariyetlere “tahdîs-i nîmet”e vesile olmaları ötesinde hiç mi hiç değer vermemek..
elde ettiği imkanlarla asla şımarmayıp, kaybettiği şeylerden ötürü de tasalanmamak..
imkanları ölçüsünde eldeki mevcutla hep mefkud avlama peşinde olmak..
bütün nefsânî istek ve arzularını “sanki yedim”, “sanki giydim”, “sanki yaşadım”… mülâhazalarıyla savmaya, daha doğrusu kontrol altına almaya çalışmak… gibi konular, farklı farklı ad ve unvanlarla da olsa kanaat adına hemen bütün ekollerce üzerinde durulagelen hususlardandır.

Hak erlerinden bazıları kanaati, dünya işlerinde yeterli ölçüde gayret göstermenin yanında, arzu ve isteklerini sürekli tesvîfe bağlayıp “Adam, bugün olmasa da yarın olur” deme, âhiret işleri ve Hak rızasında ise acele edip hırs gösterme, din ve diyanet mevzuunda onu, bitip tükenme bilmeyen bir cehd ü gayretle sürekli kalbî, fikrî, ruhî ve hissî heyecan şeklinde yorumlamışlardır ki; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) اَلْقَناَعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنَى1 beyanlarıyla ifadelendirdiği, kanaatin bitip tükenme bilmeyen bir hazine..
اِرْضَ بِمَا قَسَمَ اللّٰهُ تَكُنْ أَغْنَى النَّاسِ2 fermanlarıyla ortaya koyduğu kısmete rıza esprisi çerçevesinde bir gönül zenginliği..
ve عَزَّ مَنْ قَنِعَ وَذَلَّ مَنْ طَمِعَ3 hikmet edâlı ifadesiyle de kanaatin insanca yaşama konusunda biricik yol olduğunu vurgulaması da yukarıdaki mülâhazaların esasını teşkil etmektedir.

Bazı hak dostları ise kanaati; belâ ve musibetlere, ibadet ü tâate karşı sabır nev’inden farklı bir sabır türü olarak ele almış ve hayvânî, cismânî, nefsânî arzulara karşı iradenin hakkını verip, devrilmeme, eğilmeme, hep dik durma şeklinde yorumlamışlardır ki; bu anlayışa göre kanaatin; meşrû dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifâ edip, haramlara karşı hemen her zaman kapalı kalma şeklinde olanına “iffet”; başa çıkılmaz ve aşılmaz gibi görülen dâhiyeleri aşma istikametinde sergilenen performansa “şecaat”; şiddet, hiddet ve öfkesini bastırma konusundaki azim ve kararlılığa “hilm”; iç içe değişik sıkıntılarla kuşatılıp muzaaf ızdırarlar yaşadığı demlerde dahi paniğe kapılmadan dimdik durabilmeye “irade gücü ve vicdan enginliği”; yeme, içme ve sâir levâzımât-ı beşeriye konularında fuzûliyattan kaçınıp hep itidal içinde bulunmaya da “zühd” demişlerdir.

Ayrıca kanaat, kanaatkârlığa kilitli insan açısından da şöyle bir taksime tâbi tutulmuştur:

1.Allah’ın verdiği nimetlere râzı olup, başkalarının farklı mazhariyetlerine göz dikmeme ki, bu bir avam kanaatidir.

2.Zikr u fikri her şey sayarak, insanı Allah’a ulaştıran yollarda yürümeyi en büyük mazhariyet kabul edip onunla yetinme ki, bu da bir havas kanaatidir.

3.Vicdanının derinliklerinde her zaman rü’yet ü rıdvânı duyup böyle bir duyguyla oturup kalkma; her zaman حَسْبِيَ اللّٰهُ4 mülâhazasıyla yaşama ve hep حَسْبُنَا اللّٰهُ5 soluklama ki, bu da haslar hası kanaatidir.

Derecesine göre böyleleri sürekli maiyyet peşindedirler ve Hak’tan başka her şeye karşı o kadar kapalıdırlar ki, karşılarına Cennetler, hûriler, gılmanlar dahi çıksa, Yûnus diliyle “Bana Seni gerek Seni” der hep o ebedî mihraplarına yönelirler; yönelir ve her zaman en derin aşk u heyecan hisleriyle inlerler.
Bâzı işârî tefsirciler, فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةً6 âyetinin müfâdını, لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقًا حَسَنًا7 fermanının özündeki bişâreti ve إِنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ…8 beyan-ı sübhanîsindeki işareti kanaatle yorumlamış ve onu kalbî, ruhî hayat açısından insanın mü’mince bir yörüngeyi bulmasının en önemli bir vesilesi saymışlardır.

Burada hukemâ-yı islâmiye diyeceğimiz Müslüman hakîmlerin düşüncelerine işaret etmede de yarar var: Onlara göre Allah, beş hususu diğer beş şeyle irtibatlandırmış ve âdeta sebep-sonuç münasebeti içinde birini diğerinin vesilesi kılmıştır.
Ezcümle: Aziz olarak yaşamayı (izzet), ibadet ü tâate; zillet ve perişaniyeti, nefis ve hevâ güdümünde ömür sürmeye; heybet ve mehâbeti, seherî olma ve geceleri ihyâ etmeye; hikmeti, az yeyip az içme ve az uyumaya; müstağnî ve onurlu yaşamayı da kanaate bağlamıştır.
Bu esaslara binaen, Hakk’a kul olanın, kula kul olması; nefsini kontrol altına alanın, zillet yaşaması; gecelerde hep Hakk’a müteveccih bulunanın, halk nezdinde hor ve hakir görülmesi; yeme, içme ve uyuma gibi hususlarda disiplinli yaşayan birinin, irfan ve hikmetten mahrum kalması; kanaatkâr olanın da Hak’tan başkasına yönelmesi..
yönelip tese’ül ve tekeffüflerle halka yüz suyu dökmesi çok görülmemiştir.
Böyleleri, hemen her zaman acz u fakr, şevk u şükür kanatlarıyla şahlanmış ve hep Hakk’a müteveccih yaşamışlardır.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ وَمِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ الْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اٰمِينَ.


1et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/84; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/72.
2el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/351; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 33/177.
3İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî ğarîbi’l-hadîs 4/114.
4“Allah bana yeter.” (Tevbe sûresi, 9/129)
5“Allah bize yeter.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/173)
6“Elbette ona güzel bir hayat yaşatacağız.” (Nahl sûresi, 16/97)
7“Allah pek güzel bir tarzda nimetlerine mazhar edecektir.” (Hac sûresi, 22/58)
8“Ey Peygamberin şerefli hane halkı, ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor…” (Ahzâb sûresi, 33/33)

Tebettül

Kesilmek, kesip ayırmak, ayrı tutma gayreti içinde bulunmak ve kendini her şeyden çekerek –biraz da sofî ifadesiyle– “hazîretü’l-kuds” veya “haremgâh-ı ilâhî”ye yönelmek mânâlarına gelir “tebettül”.
Tebettül önce şekilde, surette, özde, mânâda Hakk’a itaatle başlar, çimlenir; kalbi mâsivâ (Allah’tan başka her şey) mülâhazalarından uzak tutmakla gelişir ve herkesin istidadına göre, gönlün bir “beyt-i Hudâ” hâline gelip ruhta maiyet duygusunun kendini tam hissettirmesiyle de bir mânâda semeresini vermiş ve arş-ı kemâlâtına ermiş olur.

Tebettüle, mebde’de iradenin hakkını vererek Hakk’a hasr-ı nazar ve hasr-ı himmette bulunup bütün mâsivâdan kat-ı alâka yoluyla O’nu tam bilme, bulma, hatta bilmeler ötesi bulmaya kilitlenme de denmiştir ki; Hazreti Meryem’e “Betûl”1 unvanı bundan dolayı verilmiştir.
Zaten o muallâ validemiz, tebettülle tebtîle ermişlerin başında gelenlerden biri olarak kabul edilir.

Bir diğer tevcihle; tebettül, Hak’tan gayrı her şeyden alâkayı kesip O’na hasr-ı nazar etmek ise, tebtîl, iradenin hakkını vererek, dinî yol ve yöntemlerle sürekli bir gayret içinde ve her zaman O’na yönelme heyecanıyla oturup kalkmak ve mütemâdî gayretlerle teveccühünü yenileyerek inâyet tecellî dalga boyundaki tebtîl hülyâlarıyla yaşamaktır.
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا2 beyanıyla, üç kelime içinde ortaya koyduğu bu yüce hakikat sayesinde, tabiat ve donanımı tebtîl-i kâmile açık Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) herkesi Hakk’a tevcîh ve tebtîle çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği/yükleneceği günlerin arefesinde melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır…

Hele bu fermanın وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ “Rabbinin yüce ismini zikret!”3 beyanını müteakip gelmesi, daha işin başında tebtîl ve tebettül yolunun en önemli bir esasını hatırlatmaktadır ki bu da, yola koyulmadan evvel yol azığının hatırlatılması türünden bir şey demektir.
Binaenaleyh sofîye, tebtîle ulaşmanın daha ziyade tezkîr, tezekkür ve zikir yoluyla gerçekleştirilebileceği kanaatini taşımışlardır.
Vâkıa, kavlî, fiilî ve hâlî zikr u fikr Hakk’a ulaştıran hemen bütün sistemlerin en birinci esasıdır; ama çok defa o ufka acz ü fakr, şevk u şükür yolunda yürüyerek, tefekkür ve tedebbürle kanatlanarak, şefkatle herkesi ve her şeyi kucaklayarak, peygamberâne bir iffet ü ismet, bir sadâkat ü fetânet ve bir tebliğ aşk u şevkiyle ulaşanların sayısı da az değildir..
evet bunlar da o derinlerden derin vefa hisleri ve dupduru teveccühleri sayesinde tebettüllerini Hak tebtîliyle taçlandırmış ve belki de meleklerle at başı hâle gelmişlerdir.

Bir kısım mutasavvıfîn tebettülü, dünya ve mâfîhâ diyebileceğimiz her şeyden kalben yüz çevirerek bütünüyle Allah’a yönelme ve ruhu dünyevî kirlerden arındırarak tecrîd yörüngesinde Hakk’a yürüme şeklinde yorumlamışlardır ki, Fuzûlî bu hususu şöyle seslendirir:

“Meslek-i tecriddir ferâgat evi,
Terk-i mâl eyle, hânümândan geç.”

Aslında, hakikî tebettül erleri her zaman, sadece dünyevî mal-menâl değil, uhrevî arzu ve isteklerinde de disiplinli yaşamış ve rıza hedefli bir yörünge takip etmişlerdir.
Öyle ki onlar, öteler ve öteler ötesi engin mülâhazalara daldıklarında ne Cennet ve hûri gılmanı düşünmüş, ne evvelen ve bizzat Cehennem endişesine kapılmış ne de ibadet ü taatle dünya ve ukbâya ait bazı şeyleri pazarlamaya kalkışmışlardır ki, sofîlere göre bunlardan birinciler “tâcirân”, ikinciler “bendegân”, üçüncüler “sâdıkân”, Hakk’a hasr-ı nazar edip onun berisinde her şeye kapanan dördüncüler de “âşıkân”dır ve gerçek tebettül kahramanları da işte bunlardır.

Tebettül yolculuğu, zaruret dışı cismânî ve bedenî zevk u lezzetleri terk ederek ciddî bir azim ve irade ile maâlîye müteveccih olmakla başlar.
Huzûzât-ı nefsâniyeye karşı tavır almak, nefs-i emmâreyi gemleyip daha baştan onun muhtemel arzularının önünde “sedd-i zerâyî” nev’inden setler oluşturmak ve bu konuda mütemâdî bir teyakkuz içinde bulunmak bu yolculuğun başlangıcıyla alâkalı önemli hususlardan sayılmıştır.
Mehâfet, mehâbet ve recâ hisleriyle sürekli Hakk’ı hecelemek; hayatın saniye, dakika ve saatlerini O’na müteveccih bulunmakla derinleştirmek, derinleştirip birleri bin etmek; iman-ı kâmil, teslim-i hakikî, tevekkül-ü tâmm ve tefvîz-i etemm güzergâhından geçerek “Hasbî!” deyip O’nunla yetinmek; “üns billâh” rüyalarıyla hülyalarını süslemek; zevkî ve hâlî isneyniyeti aşarak bütün bütün bahr-i tevhîde gark olmak; dahası, maddiyat itibarıyla bir “mahv”, bir “tams” ve “mahk” yaşamaktır ki, işte bu son keyfiyet üstü keyfiyet de tebettülün zirvesi sayılmıştır.
Kümmelîne mahsus böyle bir tebettülle melekûtî şâhikalara yükselen “fenâ fillâh” eri, gayrı, esbâbın bir perdeden ibaret olduğunu görür; hicaplardan sıyrılmış olmanın enginliğine ulaşır; esbab dairesinde yapma mecburiyetinde olduğu hususları azimet ufkundan ruhsatlar zeminine inme telâkkî eder; eder ve bir mânâda onlara riayeti, Sahibinin hatırına ruhsata vesile sayar, sayar da mâl-menâl, evlad ü ıyâl, makam u imkân… gibi değişik hususları bir anlamda içtihad hatası türünden değerlendirir, değerlendirir zira o artık bir mest ü mahmûrdur.
Ayrıca, elinden geldiğince ism-i Zâhir’in mezâhiri sayılan a’râz u cevâhirden, ism-i Bâtın’ın mecâlîsi kabul edilen ötelere ait şeylerden de alâkasını keserek her türlü bedel ve beklentiye karşı kapalı kalma insiyakı içinde bulunur.
İşte bu ölçüdeki bir sır kahramanı –ona hafâ eri de diyebiliriz– değil maddî makam-mansıp, şan ü şeref ve şöhret ü ikbal hissi, mânevî makamları, keşf ü kerametleri ve zevk-i ruhanileri dahi çok rahatlıkla elinin tersiyle iter ve:

“Bulduğumu Sende buldum,
Bâtıl şeylerden kurtuldum;
Gelip kapında kul oldum;
Rabbim Sana döndüm yüzüm!”

der, bütün mâsivâyı ayağının altına alır; kalbiyle, kalıbıyla hakikî tevhid eksenine yönelerek Hakk’ın azametine yakışır bir tebettül tavrı sergiler ve çevresine:

“Gel sen de tebettül kıl, ten mahbesinden kurtul
Nefs ü hevâyı bırak, yalnız Allah’a kul ol”

diyerek hep tebtîl soluklar.

Burada, bir kısım mutasavvıfînce tebettül güzergâhıyla alâkalı görülen “tebeddül” kelimesinin ihtiva ettiği hususlara da işaret etmenin yararlı olacağını düşünüyorum:

Değişme, başkalaşma, daha farklı hüviyetlere bürünerek kemâle yürüme; duygu, düşünce, ihsas ve ihtisas açısından farklılaşma mânâlarına gelen tebeddül, bazı sofîlerce, iradî olarak tefekkür, tedebbür ve tezekkürle ya da ekstra bir kısım mevâhib ve mevâridle hayvaniyetten çıkma, cismaniyet tesirini aşma, kalb ve ruh yörüngesinde seyahat cehd ü gayretiyle melekûtî bir değişim ve dönüşüm şeklinde yorumlanmıştır.

İmanın hâlisâne amellerle insan tabiatının önemli bir derinliği hâline gelmesi, ihsan şuuruyla duygu ve düşüncelerin daha farklı bir derinliğe ulaşması, derken böyle birinin dopdolu bir his ve heyecanla sürekli “daha, daha” deyip hep öteleri kollaması, kollayıp kurb-u ferâizden kurb-u nevâfile koşması..
gönlünün derinliklerinde “Onun işiten kulağı ve gören gözü olurum.”4 recâsı, sırrının enginliklerinde “Attığında onu sen atmadın, Allah attı.”5 teveccühünün heyecanı, yer yer müteşekkir ve mütebessim, zaman zaman da “tahdis-i nimet” mülâhazasıyla iki büklüm olan böyle bir tebeddül kahramanı, iç içe değişimlerle tekâmülden tekâmüle sıçrıyor gibi sürekli bir terakkî vetiresi yaşar ve hep vuslat arzusuyla çırpınır durur.
O hâliyle bu mütebeddil, insanlardan bir insan olmanın yanında a’râz u cevâhiri aştığı, mâsivâdan geçtiği bu nuranî yolculukta âdeta bir semavîdir ve melekût âlemlerinin gözü sürmeli dilrubâlarındandır.

İşin doğrusunu Cenâb-ı Hak bilir ve O sevdiklerini er geç bazen tebettüllerle bazen de tebeddüllerle gözlerin görmekten âciz olduğu, kulakların duymadığı, beşer tasavvurlarını aşan mazhariyetlere ulaştırır.6

اَللّٰهُمَّ الْإِيمَانَ الْكَامِلَ وَالتَّوْحِيدَ الْخَالِصَ وَالْاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ وَالتَّبَتُّلَ الْفَائِقَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.


1 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/202, 461, 5/291; et-Tayâlisî, el-Müsned s.46; Abd b.
Humeyd, el-Müsned s.193.
2 “(Fâniyât u zâilâttan sıyrılarak) bütün benliğinle O’na yönel.” (Müzzemmil sûresi, 73/8)
3 Müzzemmil sûresi, 73/8.
4 Bkz.: Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256.
5 Enfâl sûresi, 8/17.
6 Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhîd 35; Müslim, cennet 2-4.

Huzur

İç rahatlığı, ruhta tatmin duygusu, hâlden memnuniyet hissi ve gönül dünyasında inşirahlar yaşama mânâlarına gelen huzur, maddî olduğunun yanında hatta ötesinde mânevî bir derinliği, dünyevî olmasının yanında uhrevî ve ilâhî enginliği de olan kapsamlı bir kelimedir.
Onun mecâzen, bazı önemli kimselerin makamı veya bu tür şahısların maiyetleri mânâsına gelme gibi bir anlamı da vardır ki o bizim konumuzun dışında kalır.

Maddî ve dünyevî huzur, herkesin aradığı ve çokların peşinde olduğu huzurdur ki, bir ihtiyac-ı mübrem ve herkes arkasından koştuğu hâlde iman ve mârifet dairesi dışında elde edeni az, devam ettireni ondan da az; adı var kendi yok, müsemmâsız bir isim gibidir.
Onu, iman, iz’ân ve mârifet dairesi dışında arayanlardan biri –belki de bu sözlerle o, başkalarının hissiyatına tercüman oluyordu– ne hoş söyler:

“Âsûde olayım dersen, gelme cihâna
Meydana düşen kurtulamaz seng-i kazâdan.”

(Ziya Paşa)

Sofîlere göre huzur, haremgâh-ı ilâhîye duhûl ve maiyet yaşamaya bağlı ekstra bir lütf-u rabbânîdir ve Cenâb-ı Hakk’ın rabbânilere özel bir armağanıdır.
Bu mânâda o, öteden beri vücud veya sübühât-ı vechin dört bir yanı kuşatıp kapladığı ve hak erinin mest ü sermest olduğu tasavvurlar üstü bir mazhariyetin unvanı olagelmiştir.
Böyle bir mazhariyetle serfiraz hak yolcusu bazen, “Varsın İlâhî, yine varsın yine varsın, / Aklımda, hayalimde, hissimde hep varsın!” (Cenap Şehabettin) diyerek öyle bir metafizik gerilime geçer ki, gayri zevkî ve hâlî olarak, gözü hiçbir şey görmez, kulağı artık yabancı sesleri duymaz hâle gelir de huzur ihsasları içinde sürekli ihsan şuuruyla gözlerini açar-kapar, kalb kulaklarıyla mâverâ-yı tabiattan nağmeler dinler ve halktan gaybûbeti ölçüsünde letâif-i bâtınesiyle kendini hep O’nun huzurunda hisseder; tavır, davranış ve sözleriyle gayr-i iradî sürekli huzur soluklar, huzurdan dem vurur ve gören herkeste de huzur hissi uyarır.
Gerçi bazen, makam ve müstekarrın berisinde bulunan bir kısım rabbânîlerin, madde, beden ve cismaniyet tesirinde kalarak her zaman o seviyeler üstü seviyeyi koruyamayarak kesinti ve inkıtalar yaşadıkları da olur ama, bu bir hüsûf ve küsûf hâdisesi gibi geldiği gibi gider ve bütün ufuklar fecir üstüne fecir yeniden aydınlanır, derken bir kez daha kalb yamaçlarında huzur meltemleri esmeye başlar.

Bazı sofîler huzuru, latîfe-i rabbâniye ve sırrın, o Hâzır ve Nâzır-ı Mutlak’a teveccüh-ü tâmmı şeklinde görmüş –farklı derecelerde olması mahfuz– hak erinin bütün bütün gaybûbeti şeklinde yorumlamışlardır ki, bu bir mânâda “fenâ fillâh”, “beka billâh” hakikatlerinin farklı yorumu gibidir.
Öyle veya böyle, âsâr-ı feyz nisbetinde huzur ufkunda da farklı derece ve mertebelerin bulunduğu/bulunacağı açıktır.
Bu mertebelerin zirve ve müntehâsının “makam” unvanıyla yâd edilmesine mukabil, onun berisinde gerçekleşenlerse birer hâl ve müstevda’dan ibaret sayılmışlardır.
Makam kahramanı, her şeyde ve her nesnede O’nun huzurunun şuâlarıyla kendi dâhil hiçbir şeyi görmez olur da ihsasları itibarıyla âdeta kendini “lâmekânî” ve “lâzamânî” bir varlık gibi duyar ve o zâviyeden ihsaslarını sergiler, seslendirir ve bir mânâda sürekli vücûdiye mülâhazalarıyla soluklanır.
Söyledikleri şayet ihtisaslarının sesi-soluğu ise –inşaallah öyledir– bir “fenâ fillâh” eri bu duyuşlarını şöyle dillendirir:

“Mekânım lâmekân oldu,
Bu cismim cümle cân oldu,
Huzûr-u Hak ayân oldu,
Özüm mest-i lika gördüm.”

Böyle bir ufka uzanan o sırlı güzergâhta her iştiyak eri ve huzur yolcusu, menzilden menzile koşar..
her menzilde kalb ve sır temâşâgâhlarında ism-i Zâhir’in farklı tecellîlerini duyar..
bir üst kademe sayılan ism-i Bâtın atmosferinde benliğin sırlarını anlar ve onları aşar..
daha sonraki bir durakta “ismullah”ın celâlî ve cemâlî tecellîleriyle irkilir, ra’şeler yaşar..
ve müteâkip bir merhalede, rahmâniyet tecellîsinin esintileriyle akıl, kalb ve ruh vahdeti içinde tevhid soluklamaya durur..
derken birkaç adım daha ilerleyince, hüviyet mertebesinin farklı bir inkişafını ve belli bir çerçevede mârifet-i Zât hakikatini duyar..
daha sonrası ise min vechin “ehadiyet-i ilâhiye”nin söz konusu edildiği ufk-u müteâldir.
Ona nâkabil-i idrak ve nâkabil-i ihâta “Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd” veya “Zât-ı Baht” âlemi de demişlerdir ki; basîret üstü basîret taşıyan huzur erleri, zaman, mekân üstü ve “bî kem ü keyf” müteâl olan o âlemde evvel ü âhiri birden duyar, zâhir u bâtını birden hisseder ve gerçek huzurun ne olduğunu tam görür, yaşar ve kendilerini âdeta görmez ve duymaz olurlar.
Bu makamla alâkalı ne hoş söyler Sinan Paşa:

“Sen ol Zâhir’sin ki kimse ne olduğun bilmez
Ve ol Bâtın’sın ki kimseden gizlenmez…”

Evet, O, zâhirde şiddet-i zuhurundan gizli, bâtında ise لَيْسَ دُونَهُ شَيْءٌ hakikatinin1 sahibi Alîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak, Mürîd-i Mutlak ve her şey, her nesne için olmazsa olmaz biricik merci ve illet-i ûlâdır..
içleneceği içleyen ve dışlanacakları da dışlayan her huzur eri, ihsas ve ihtisaslarını değişik şekilde ifade etse de, besteler ve nağmeler aynıdır.
Zira onların mir’ât-ı ruhlarına akseden, tecelli-i Zât envârı ve sübühât-ı vech şuâlarıdır.
Vâkıa, aynaların ve kabiliyetlerin istidat ve istiâblarına göre bazen duyuş, seziş ve seslendirişler farklı farklı olabilir; hatta bazı fıtratlar bu durumda iltibaslara da düşebilir; burada esas olan temkin, teyakkuz ve “usûlüddîn” prensiplerine bağlılıktır.
Bize düşen ise, onlara ait bir kısım farklı iltibaslara mâkul bir mahmil bularak, böyleleri hakkında suizan kapılarını kapalı tutmak olmalıdır.

Bazı mutasavvıfîn, huzur mertebelerini; iman, islâm, ihsan ve mârifet esasları üzerine bina ederek konuya “ilme’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” ve “hakka’l-yakîn” esasları zâviyesinden bakmış; üç kademeli bir huzur yorumuyla mevzuu “tecelli-i esmâ” itibarıyla mârifet-i Zât, “tecelli-i sıfât” açısından mârifet-i Zât ve “tecelli-i Zât” ile mârifet-i Zât mülahazasına bağlayıp sonuçta zevkî ve hâlî olarak min vechin esmâ ve sıfâtla ittisaf şeklinde ele almış ve huzur mertebelerini de bu güzergâh çerçevesinde yorumlamışlardır.

Huzuru, hak erinin, kendi hesabına gaybûbet yaşaması ve Hakk’ın özel teveccühleriyle “maiyet” ufkuna ermesi şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
İnsanın gaybûbeti, çevresinde olup bitenleri görmemesi, duymaması, dahası maiyet ihsaslarının derinlik ve temâdîsi nisbetinde kendini bile hissetmeyecek hâle gelmesi, iç ve dış dünyasıyla hâlî ve zevkî istiğraklar içinde bulunması ve sonunda Sultân-ı hakikatin, onun benliği dâhil her şeyi silip süpürüp götürmesi ve kendini tam duyurup hissettirmesidir ki, buna, görülmesi gerekeni görüp, görülmeye değmeyenlerden kat’-ı alâka etme de diyebiliriz.
Ne var ki, bu anlayışta olanların da farklı farklı huzur mertebelerinden söz edegeldikleri bir gerçektir.
Bu mertebelerin bazıları huzur güzergâhıyla alâkalı, bazıları da makam ve müstekarla..
güzergâhı, şerâit ve erkânına riâyet ederek aşabilen müntehî, sonuçta kendini zâtî tecellîler deryasına salar..
min vechin O’nda yok olur..
sonra da bir ikinci hayat adına “ba’s ü ba’de’l-mevt” köprüsünden geçerek kendi vücud-u câvidânîsinin ufkuna ulaşır ve huzur-u dâimîye erer.

“Gönül iman ve mârifetle mutmain olur
Ve işte bu yolun sonunda duyulur huzur.”

اَللّٰهُمَّ الْإِيمَانَ الْكَامِلَ وَالْإِخْلاَصَ الْأَتَمَّ وَالْيَقِينَ التَّامَّ وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ وَالْعِشْقَ وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقاَئِكَ وَالْحُضُورَ الْأَتَمَّ الدَّائِمَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ اٰم۪ينَ.


1“‘Mâsivâ’ ölçüsünde kavranamaz bir ‘Bâtın’dır.” (Bkz.: Müslim, zikir 61; Tirmizî, daavât 19, 67; Ebû Dâvûd, edeb 97)

Hazîretü’l-Kuds

Hazîre, etrafı duvar ve surlarla çevrili yer mânâsınadır ve çok defa hazîre denince de işte böyle bir çeper içinde bulunan cami, tekye, zaviye ve türbeler kastedilmiştir.
“el-Kuds” kelimesi, mukaddes, muallâ, mübarek, duruluk ve arınmışlık anlamına gelmekte ve hazîre kelimesine lügavî mânâların ötesinde çok derin anlamlar kazandırmaktadır.

Tasavvuf ıstılahında Hazîretü’l-Kuds; metafizik ve metafizik ötesi, Cennet ve Cennet ötesi mânâlarına gelen, tasavvurları aşkın gayr-i muhât bir âlemin unvanı sayılmış ve idraki de ilâhî mevâride ve mevâhibe emanet edilmiştir.
Bu itibarla da onu sırf lügavî mânâ darlığında bir hazîre görmek ya da Cennet’e inhisar ettirmek Hazîretü’l-Kuds mazmununa aykırı bir yaklaşım olduğu gibi, değişik esmâ, sıfât ve sıfatlar ötesi âlemlere delâletteki münezzehiyet, mübecceliyet ve mukaddesiyet işaretlerini de görmezlikten gelme demektir.

Öyle ise “Hazîretü’l-Kuds” dendiğinde bu terkipten biz ne anlamalıyız ve ne anlaşılmaktadır? Her şeyden evvel Hazîretü’l-Kuds; sınırsız, her şeyi kuşatan ama kuşatılmayan, maddî ve fizikî kurallarla ifade edilemediği gibi, mânevî ve metafizikî mülâhazalarla da anlatılamayan, bütün ulvî âlemlerin kendisine müteveccih bulunduğu, tabiat, mâverâ-yı tabiat ve bunların önüne sonuna, zâhir u bâtınına, varoluşlarına, fenâ bulup âlem-i gayba rücû edişlerine nâzır, muhît; aslî ve fer’î tecellîleriyle, zâtî ve vasfî hususiyetleriyle her şeyin ötesinde mukaddes lâmekânî ve lâzamânî bir hakikatin unvanı ve rahmetin insan sırrına armağanıdır.

Bir kısım sofîlere göre, Zât-ı Ulûhiyet mülâhazalarının ilk mirsâd-ı tefekkür noktasını, ef’âl ve âsâr âlemleri arkasındaki mâlûmiyetin sadık emâreleri sayılan esmâ-yı ilâhiye; bu ameliye-yi fikriye ve ihsâsiyenin ikinci kademesini, düşünce ve hislerimizi kuşatan ve Zât-ı Baht’la alâkalı hareket-i akliye, hareket-i fikriye ve tasavvurlarımızın sınırlarını belirleyen, daha doğrusu, Zât-ı Vacibü’l-Vücud’la alâkalı mütalâalarımızı, mülâhazalarımızı, hatta hislerimizi ve ihsaslarımızı, idrak ötesi memnû alana girmeme adına tahdit eden, çerçeve içine alarak sınırlandıran ve bize idrakimizin serhaddini gösteren –bu yaklaşım “Zât-ı Hak sıfatlarıyla muhâttır” hakikatini tavzihe mâtuftur– sıfât-ı sübhaniye; bunların verâsını ise, evsâf-ı ilâhiyenin dahi dayandığı “şuûnât-ı rabbâniye” ve “itibarât-ı kudsiye” teşkil etmekte ve daha doğrusu bunlar birer mezâhir ve mecâlî vazifesi görmektedirler.

Bütün varlığı ve varlık ötesini ihâta eden bu mütenevvi tecellî ve zuhurların idrak ötesi mercii “âlem-i gayb-ı hüviyet” denegelen “tenzîh ve lâ taayyün” âlemi; “âlem-i gayb-ı mutlak” dediğimiz “Zât-ı Baht” âlemi; “âlem-i ıtlak” sözüyle ifade ettiğimiz “lâhût” âlemi; “daire-yi rubûbiyet” beyanıyla ortaya konan “ceberût” âlemi; “Hazreti Vücûd” sözleriyle anlatılmak istenen “Ehadiyet-i Zâtiye” ve “Hakîkatü’l-Hakâik” âlemleri; “Hazreti Evvel” diye kabul edilen “Zât-ı Hak” âlemi; “Hazreti Ehadiyet-i Mutlaka” diyegeldiğimiz “Ulûhiyet” âlemi..
nihayet birleşik noktaları itibarıyla “sakfu’l-Cennet”1 hakikatinin arkasındaki Evvel ü Âhir, Zâhir u Bâtın isimlerinin mecâlî ve mezâhirlerinin sır ve hafâ latîfelerine hissettirdiği –bî kem u keyf–لَيْسَ قَبْلَهُ شَيْءٌ وَلَيْسَ بَعْدَهُ شَيْءٌ وَلَيْسَ فَوْقَهُ شَيْءٌ وَلَيْسَ دُونَهُ شَيْءٌ.2 hakikatleriyle ortaya konan hakaik-i uzmânın müfâdı olduğu âlem/âlemler, ihsaslarımıza ve ihtisaslarımıza sürekli Hazîretü’l-Kuds hakikatini fısıldamaktadır.

Eâzım-ı sofiye indinde, Hakîkatü’l-Hakaik’ın farklı tecellî, tezâhür ve lemeâtı sayılan birer küçük işarette bulunup geçtiğimiz bütün o ulvî âlemler kendilerine has mânâlarıyla duyulup sezildikleri ölçüde ve hakikat eri konsantrasyon derinliğine göre istiğraklara girebildiğinde bazen bütün esmâ ve sıfât dahi min vechin duyulup hissedilmez olur da latîfe-i rabbâniye, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ…3 itirafıyla soluklanmaya durur; sır, Bana bu lutfile ihsan nedendir?” (Gedâî)  أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ ادَمَ وَلاَ فَخْرَ “Ben insanoğlunun efendisiyim bunda fahr yok.” (1) sözü bu gerçeği câmi bir kristaldir. اَللهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فَوَاتِحَ الْخَيْرِ وَخَوَاتِمَهُ وَجَوَامِعَهُ وَأَوَّلَهُ وَاخِرَهُ وَظَاهِرَهُ وَبَاطِنَهُ وَالدَّرَجَاتِ الْعُلَى مِنَ الْجَنَّةِ.. وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ الْمُشَفَّعِ وَعَلى الِهِ وَصَحْبهِ ذوِي الْقَدْرِ الْوَفِيِّ. مَا أَدْرَكْنَاكَ حَقَّ الْإِدْرَاكِ يَا مَعْلُومُ…4 serâsına sığınır; ruh, hafâ ufkuyla hayretten kalaka, kalaktan heymâna yürür; yürür de ahsen-i takvîme mazhariyetini inkişaf ettirmiş böyle bir hak erine melekler, “Yürü, top senin, çevkân senindir…” derler ve bir adım geriye çekilirler.

Kalb ve ruh kahramanlarına göre böyle bir ufka ulaşmanın yolu, mebde’de, kalbi mâsivâ kirlerinden temiz tutmaya; sonra bu temizliği devam ettirmekle ilâhî insibağa mazhar olmaya; duyulup hissedilen ötelere ait esintileri gönül gözüyle, Kur’ân mantığıyla tahlil etmeye; eşya ve hâdiselere, eşya ve hâdiselerin arka planına latîfe-i rabbâniye, sır ve hafâ şahikalarından bakmaya, bakıp değerlendirmeye vâbestedir.
Bu konuyla alâkalı ne hoş söyler o nâzım-ı mümtaz:

“Pâk eyle gönül çeşmesini ta dolunca!
Dik tut gözünü, gönlün sana göz olunca!
Efkârı kov, dil testisini ol çeşmeye tuttur!
Ol âb-ı safâbahşla ol testi dolunca…
……………..
Ey lâmekânî seni pek çok aradım çok,
Sînemde mukîm olduğun tâ duyulunca”

Bu mülâhazalar çerçevesinde, teşbih ve tecsîme girilmeden, hayyiz ve mekân dalâletlerine sapılmadan, ihsaslarımızı كُلُّ مَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللّٰهُ تَعَالَى وَرَاءَ وَرَاءَ وَرَاءَ… ذٰلِكَ5 hakikatine bağlayarak, ihsaslarımızı, ihtisaslarımızı, tasavvurlarımızı, muhâkemelerimizi selbî sıfatlar yörüngesinde ele alıp, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin:

“Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,
Muhakkak Ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah.”

sözleriyle ortaya koyduğu hakikatlere göre iç dünyamızda duyduğumuz, duyacağımız his ve zevklerimizi değerlendirmeli, test etmeli, varsa sünûhât ve mevâhib-i rabbâniye, onları da bu çerçevede yorumlamalıyız.

Burada, konuyla alâkalı, mevzuu tavzih adına şu hususların ifadesi de yararlı olacaktır: Bütün kevn ü mekânları muhît, tabiat ve mâverâ-yı tabiat âlemlerini kuşatan, bütün ilâhî tecelliyât ve tezâhürâtın mahall-i ifâzası bulunan ve Kur’ân’da اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى6 fermân-ı sübhanîsiyle işaretlenen melekûtî Arş hakikati; onun –bî kem u keyf– berisinde sıfât-ı fiiliyenin mahall-i tecellîsi ve emr u nehy hakikatlerinin mahall-i zuhûru, Arş’a nisbeten daha dar alanlı ve “Hazreti Kürsî” unvanıyla yâd edilen bir diğer yüce âlem; latîfe-i rabbâniye ve sır kahramanlarının “el-berzahu’l-kübrâ” dedikleri, merâtib-i esmâ-yı ilâhiyenin müntehâsı, a’mâl ve ulûmun son serhaddi “Sidretü’l-müntehâ”… gibi âlemlerin her biri, izâfî ve zıllî birer Hazîretü’l-Kuds mâhiyetindedir.
Evet, Hakk’a nisbetleri açısından idrakinden âciz bulunduğumuz bütün bu ulvî âlemler –bî kem u keyf– o münezzeh, mukaddes ve mâneviyat üstü mânevî âlemi işaretlemektedir.

Müntehîler, ilimleri, mârifetleri, muhabbetleri ve aşk u iştiyaklarıyla hep o âleme müteveccihtirler ve her zaman değişik tecellî dalga boyunda o âlem ve âlemlerden gelecek vâridâta muntazırdırlar; onunla vardırlar, onunla bahtiyardırlar.

اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ أَشْرَفِ الْخَلْقِ أَجْمَعِينَ الْمَبْعُوثِ لِكَشْفِ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ أَصْحَابِ الْفَوْزِ وَالنَّجَاةِ.


1.Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 2/338; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît 8/144.
2.“O Ezel ve Ebed Sultanı, kendinden başka her şeyden mukaddem bir ‘Evvel’, sonu bulunmayan ve her şeyin encam ve nihayetine de hâkim bir ‘Âhir’; vücudu her şeyin üstünde ayân, varlığın her satır, her kelimesinde apaçık okunan bir ‘Zâhir’ ve her şeyin ötesinde, kâinat ve hâdiselerin biricik mercii, izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemez ve ‘mâsivâ’ ölçüsünde kavranamaz bir ‘Bâtın’dır.” (Bkz.: Müslim, zikir 61; Tirmizî, daavât 19, 67; Ebû Dâvûd, edeb 97)
3.“Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf!” (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202)
4.“Seni hakkıyla idrak edemedik ey Ma’lûm!”
5.“O, senin aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin… ötesindedir.” (Bkz.: Aliyyülkârî, er-Raddü ale’l-kâilîn bi vahdeti’l-vücûd 1/16)
6.“O’dur Rahmân, rubûbiyet arşına istivâ eden, kâinata hükümran.” (Tâhâ sûresi, 20/5)

Feth-i Karîb, Feth-i Mübîn ve Feth-i Mutlak

Feth; açma, açılma ve küşâd etme mânâlarının yanında, ülke fethetme, fâtihlere ve fethedilen ülke halkına yeni ufuklar açma anlamına da gelmektedir.
Fâtih, başta İstanbul olmak üzere değişik yerleri fethettiği için kendisine bu unvan-ı âlî verilmiştir.
Bütün bunların ötesinde onun en önemli fethi, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla kendi iç dünyasını fethedip Allah ile derin bir münasebet içinde bulunmasında aranmalıdır.
Kendisi bu münasebeti ne hoş ifade eder:

“Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,
Lütf-u Hak’tandır hemen ümmîd-i feth u nusretim.”

Ehl-i tahkik indinde feth, Fettâh ism-i şerifine bağlı değişik buudlarda farklı açılımların gerçekleşmesi şeklinde yorumlanmıştır ki çekirdekteki ukde-i hayatiyenin açılıp inkişaf etmesiyle rüşeyme yürümesinden, döl yatağında yumurtanın harika bir vetîre takip etmesine; şu koskocaman kozmozun mini bir nüveden meydana gelmesinden, bütün kevn ü mekânların onca fetk u retkından1 sonra uhrevî âlemlerin baş döndüren o muhteşem saraylarına dönüşmesine, dönüşüp iç içe farklılıklar arz etmesine kadar bütün şuûn, o feth-i ilâhînin birer tecellî ve tezâhüründen ibarettir.

“Karîb” kelimesi yakın mânâsına, “mübîn” sözcüğü açık anlamına gelmektedir.
“Mutlak” lafzı ise kayıt altına girmeme hakikatine delâlet etmektedir.
Ne var ki bu kelimeler, sofiyece sözlük anlamlarının dışında çok daha farklı mânâlar ihtiva etmektedirler; etmekte ve feth-i ilâhînin enfüs âleminde belli tezâhürlerini işaretlemekte, yolun hakkını verenler için de ilâhî tecellîler sağanağına îmâda bulunmaktadırlar.

Feth-i ilâhîye gelince o, ahsen-i takvîme mazhariyetinin hakkını edâ etmiş hak erine Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü ve bir fazl-ı husûsîsidir.
Bu sayede sâlikin kalbinde ve ruhunda öyle bir nur, öyle engin bir mârifet hâsıl olur ki, böyle bir mazhariyet ne iç içe çilelerle ne de başka bir yöntemle kat’iyen elde edilemez.
Feth-i ilâhîye mazhar böyle bir hak yolcusu, upuzun erbaînlerle ulaşılabilen “fenâ fillâh” ve “beka billâh maallah” merâtib-i mübarekesine bir hamlede urûca muvaffak olur; olur ve âdeta binlerce kilometrelik bir mesafeyi bir anda katediyor gibi, bir ân-ı seyyâle vücûd-u envere mazhariyeti sayesinde sâniye-i vâhidede nefisten kalbe, kalbden ruha ve ruhtan gayb-ı mutlaka yürür, yürür ve âdeta mukarrabîn meleklerle atbaşı hâle gelir.

İlâhî fazl olan böyle bir mazhariyete; gayret, himmet, mârifet ve aşk u muhabbet… gibi hususlar birer sebep teşkil etseler de, burada esas olan, ilâhî teveccüh ve takdirdir.
ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “Bu, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna ekstra ve sürpriz bir ihsanıdır, böyle bir ihsanı da O, kullarından dilediğine lütfeder.”2 İşte böyle bir feth-i ilâhî, herhangi bir kimsenin vesâyetine girmeden ve nakil tarîkiyle şundan-bundan hiçbir şey almadan, hitabete, kitâbete başvurulmadan Hakk’a açık ve musaffâ latîfe-i rabbâniyeye bilâ vasıta akan bir feyz-i rabbânî ve bir lütf-u sübhanîdir.
Böyle bir fütûhât, enbiyâ-ı izâm efendilerimizde her zaman nübüvvet televvünlü, evliyâ-i fihâm hazerâtında da vilâyet dalga boylu tecellî şeklinde olagelmiştir.
Bu mazhariyet ve feth-i ilâhî ile onlar, kendi iç dünyalarındaki fetihlerin yanında, mucize ve keramet şeklinde Hakk’ın yaratmasıyla meydana gelen harikalarla da pek çok müstait fıtratın fethe mazhariyetine vesile olmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm, “feth-i karîb”, “feth-i mübîn” der, onları mutlak bırakır ve yorumunu da temel disiplinlere bağlılık çerçevesinde muhakkıkînin idrakine emanet eder.
Bazılarına göre نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ “Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir fetih…”3 fermanındaki fütûhât, kalblerin inkişafından bütün insanlığın irşad ve tenvîrine kadar çok geniş alanlı bir hakikatin ifadesi; إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.”4 beyan-ı sübhanîsiyle ifade edilen feth-i mübîn, iç derinlik ve enginliği işaretleyen daha büyük bir inayetin remzi; إِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ “Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve zaferi geldiği zaman…”5 âyetiyle ifade edilen hakikat ise feth-i mutlakı gösteren, o Sevgililer Sevgilisi’ne asliyet planında, ümmetine de zılliyet planında Hazreti Rahmân u Rahîm’in büyüklerden büyük bir ihsan ve teveccühünün îmâsıdır.

Sofîler bu fetihleri daha farklı açılımlarıyla ele almışlardır.
Ezcümle, feth-i karîbi, melekût ve melekût ötesine açılma şeklinde yorumlamışlardır ki, bu yüce pâyeye mazhar hak yolcusu, bir bir bütün esbap perdelerini aşar ve min vechin O’na ulaşır, ulaşır da kendi sa’y, gayret ve ef’âlini, damlanın deryada kaybolması gibi ilâhî ef’âl içinde muzmahil görür ve وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ6 hakikatiyle soluklanmaya durur.
Kezâ sofîler, feth-i mübîni de feth-i ceberûtun değişik bir unvanı saymış ve bu pâyeyi ihrâz eden hak yolcusunun sıfatlarının, evsâf-ı ilâhiye karşısında görünmez, bilinmez ve duyulmaz hâle gelmesi şeklinde yorumlamışlardır ki, kurb-u nevâfil kahramanlarıyla alâkalı ifade buyurulan: “Ben onların gören gözleri, işiten kulakları, tutan elleri… olurum”7 yüce hakikati bu pâyeyi işaretliyor gibidir.
Bütün bunların ötesinde bir de feth-i mutlak vardır ki, şâhikalar üstü şâhika sayılan bu pâye, sır ufkunda feth-i lâhûtî-i Zât’tır ve bizim için nâkabil-i idraktir.

Bütün bunlardan anlaşılan diğer bir husus da şudur: Esmâ ve ef’âl-i ilâhiye sıfât-ı sübhaniyeye, onlar da Zât-ı Zîşân’a perde oldukları gibi, bir mânâda kalb ruha, ruh da sırra hicap mâhiyetindedir.
Bütün bu hicapların bir bir aralanması, hatta tamamen kaldırılması sayesindedir ki, her şey işte o zaman (min haysü hüve hüve) duyulup görülür ve gayb iken ayân olur.

İsmail Hakkı Bursevî gibi bazı mutasavvıfîne göre, bu fetihlerin hemen hepsi, sâlikin kalbî, ruhî ve sırrî hayatı itibarıyladır.
Feth-i karîb ufkunda zuhûr eden bütün nurlar, sırlar, sıfatlar âleminden; feth-i mübînde tebellür eden envâr ve esrâr, isimler âleminden; feth-i mutlaktaki ihsaslara çarpan şuâlar ise âlem-i Zât’tandır.
Bu tevcîhe göre –burada bazıları sıfât yerinde esmâ, esmâ yerinde de sıfât tabirini kullanmışlardır– ruhanî miraçta evvelâ sıfât nurları, sonra esmâ-yı ilâhiye envârı, bunların nihayetinde de Zât-ı Hak şuâları duyulur ve hissedilir.
Aslında bu sırlı hususu, şöyle açıklamak da mümkündür: Feth-i karîb ufkunda seyahat eden sâlik, ilâhî mârifetin ziya tayflarını latîfe-i rabbâniye mertebesi itibarıyla duyar; o ufkun atlas iklimini ruh zirvesinden temâşâ eder; bî kem u keyf Rahmânî hakâiki ise, sır ve daha ötesi şâhikalardan tarassut etme bahtiyarlığına erer.
Denebilir ki, bu güzergâhta sâlike ilk armağan, onun kalb ufkuna otağını kurmasına; ikincisi, ruh zirvesini ihrâz edip mârifet-i kâmileye ermesine; üçüncüsü ve en büyüğü ise, Hakikatler Hakikati mertebesine yönelmesine bahşedilen teveccühlerden ibarettir.
Bu açıdan da, hakikat ehlinin kemâlâtına hakikî ve diğerlerininkine de izafî nazarıyla bakılagelmiştir.

Bu farklı mertebelerle alâkalı diğer bir mülâhaza da şöyledir: İlk basamak, şeriat ve diyânetle insan tabiatının ıslah edilmesi; ikinci basamak, seyr u sülûk-i ruhâniyle nefsin tezkiyeye tâbi tutulması; üçüncü basamak, ruh ve kalbin tasfiyesiyle sır ufkuna ulaşılmasından ibarettir ki, bu sayede his ve şehvet, yerlerini iffet ve istikamete; heva ve heves, hidayete; cehalet ve gaflet de hakikat-i ulyâya bırakarak hak erine hakîkî insan olma yolunu açarlar.

Burada, feth-i karîble ve daha sonra feth-i mübîn ve feth-i mutlakla alâkalı İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin mülâhazalarını arz etmeden de geçemeyeceğim.
O, feth-i karîble alâkalı nazmen şunları söyler:

“Hangi dil ki buldu Hak’tan nusret-i feth-i karîb,
Gitti zillet, geldi âhir izzet-i feth-i karîb.
Yıkmayınca şol hisar-ı nefsi darb-ı zikr ile,
Hâsıl olmaz ehl-i cehde kudret-i feth-i karîb.”

Hazrete göre feth-i karîb, latîfe-i rabbâniye ile Hakk’a yönelerek, ef’âl ve âsârını, ilâhî ef’âl ve âsârın birer gölgesi görerek yol başı tevhîd tasavvurları yaşamaktır.
Feth-i mübîn ise, ruh ufkundan nefis sırlarını Hakk’ın sıfât tecellîleri karşısında duyup hissetmez hâle gelerek nefse ait bütün perdeleri aşıp, sıfatların ihâta alanı sayılan ceberût zirvesine ulaşmaktan ibarettir.
Buna, nefsin esfel-i sâfilînden sıyrılarak önce kalb menziline, sonra da ruh semâlarında tayerânı da diyebiliriz.
Bu itibarladır ki, nefis, makamının kemâli kalb zirvesi ve ruh şâhikası mertebelerinden geçerek, tabir-i diğerle, levvâme, mutmainne, râdıye mertebe ve tabakalarını aşarak kendi arş-ı kemâlâtına otağını kurması ve ruh ufkuna açık durması sayesinde zirve yapar ve sır şâhikalarını hecelemeye durur.
Böyle bir terakkînin devamıyla da ruha ait envâr u esrâr bütün bütün kalbi istilâ edince feth-i mutlak semasına yol görünmüş olur..
ve yine Hazretin ifadesiyle işte o zaman:

“Nefs-i emmâre hisârı serteser vîrân olur
Kalb-i uşşâka olursa yâver feth-i mübîn”

Evet, bu ufku ihrâz ettikten sonradır ki sâlik, vicdan mekanizmasıyla bütün nefsânî, hevâî, hissî zincirleri kırarak kulluğu tam bir ihsan şuuruyla taçlandırır ve gerçek hürriyeti soluklamaya başlar.

Feth-i mutlak, sâlikin, kendine ait göründüğü halde zâtî olmayan her şeyi Zât-ı Hak’ta ifnâ edip bütün bütün lâhûtî hakaika açılması demektir.
Böyle bir feth, istidatların tefâvütü mahfuz, vahdet kapısının aralanması ve min vechin şuhûd-u Zât ve nur-u Ehadiyetin –ihtisaslara emanet– zevkî ve hâlî tebellüründen ibaret görülmüştür.
İşte ilâhî nusret ve fethe erme makamı da bu makamdır.
Bu pâye ile alâkalı da Hazret nazmen şunları söyler:

“Nusret-i hakkı bulanlar buldu feth-i mutlakı,
Cümleden fâni olanlar buldu feth-i mutlakı.
Bu fenâ meydanı içre dâima serbâz olup
Ölmeden evvel ölenler buldu feth-i mutlakı.”

Böyle yüksek bir pâyenin kahramanları, gözlerini açar-kapar hep O’nu hecelerler..
âdeta O’ndan başka hiçbir şey görmez, gördüklerine de hayal der geçerler ki, bu yüce pâyeyi dillendiren bir âşık-ı sâdık da hislerini şöyle seslendirir:

خَيَالُكَ فِي عَيْنِي وَذِكْرُكَ فِي فَمِيوَحُبُّكَ فِي قَلْبِي فَأَيْنَ تَغِيبُ

“Gözümde hep Senin hayalin, ağzımda hep Senin yâdın; kalbimde hep Senin muhabbetin, Sen nerede benden gayb olacaksın ki!..”

اَللّٰهُمَّ الْفَتْحَ الْقَرِيبَ وَالْفَتْحَ الْمُبِينَ وَقُرْبَكَ وَمَعِيَّتَكَ وَمَحَبَّتَكَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ الْخَلْقِ مُحَمَّدٍ
سَيِّدِ الْأَنَامِ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


1.Fetk; şak etme, ayırma, yarma ve yarılma mânâlarına gelmektedir.
Retk ise; yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek ve bitiştirmek demektir.
Bu iki kelime ile, kevn ü mekânın yaratılışı ve bir nizama bağlı kalışı ile alâkalı olarak Enbiyâ sûresi, 21/30’da nazara verilen hakikate işaret edilmektedir.
2.Hadîd sûresi, 57/21.
3.Saf sûresi, 61/13.
4.Fetih sûresi, 48/1.
5.Nasr sûresi, 110/1.
6.“Sizi de sizin fiillerinizi de Allah yarattı.” (Sâffât sûresi, 37/96)
7.Bkz.: Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256.

Hakikat-i Ahmediye

Hakikat, hak kökünden türetilmiş bir lafızdır ve zatında var olan, ayrıca gerçek, doğru ve sabit mânâlarına da gelen..
bütün bunların yanında insanların koruyup kollaması, saygı duyup ihtiramda bulunması ve güvenip itimat etmesi gerekli görülen hususlar için de kullanılan bir kelimedir.

Tasavvuf ıstılahında bu kelime, hak yolcusunu Allah’a ulaştıran dört makam veya dört mertebenin üçüncüsüdür ki, şeriat, tarikat ve mârifet gibi diğer basamaklarıyla o, “fenâ fillâh” ve “beka billâh”a uzanan güzergâhın en önemli kademelerinden biri sayılmıştır.
Ahmediye kelime-i mübarekesi ise, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ) nisbeti ifade eden ve bir anlamda Ahmedîlik –biz, yanlış mânâlara kapı aralayan bu kelimeyi kullanmıyoruz– demek olan bir kiptir.

Sofîler Hakikat-i Ahmediye’yi –bazılarına göre Hakikat-i Muhammediye– akl-ı evvel, dürre-i beyzâ, akl-ı küll, nüve-i kâinât ve taayyün-ü evvel sözleriyle de dillendirmişlerdir ki, bunların hepsinden maksûd, sebeb-i hilkat-i kâinat olan Efendimiz’in mâhiyet-i mâneviye ve mâhiyet-i kaderiyesidir.
“Kader O’nu seçti, rahmet yoluna su serpti / O Zât hem bir çekirdek hem de meyve idi…” (likailih)

Bazı sofîlere göre, akl-ı evvel diye ifade edilen hakikatle, evvelen ve bizzat Hazreti Ruh-u Kâinat Ahmed aleyhi ekmelütteslîmât; sâniyen ve bilaraz sâir enbiyâ-i izâm ve rusül-i fihâm hazerâtı kastedilmektedir.
Bunun yanında sofiyyûn, akl-ı evsat, akl-ı âhir, akl-ı meâş, akl-ı meâd, akl-ı dünyâ, akl-ı ukbâ ve akl-ı kuds… gibi daha bir kısım akıllardan da bahsederler ki, bunlar da bir mânâda akl-ı evvelin inkişaf ve açılımlarından ibaret sayılmıştır.
Bu akıllardan bazıları eflâkte izzet ve azamete perdedarlık vazifesi görmekte; bazıları eşya ve hâdiselere nezaretle muvazzaf; bazıları esbab planında canlılardaki insiyak ve ihsaslara nezaretçi; bazıları da insan irade, ilham ve mevâridinin alkışçısı akıllardır.
Burada felsefecilerin “ukûl-u aşere” nazariyelerine benzeyen bir ifade söz konusu olsa da mutasavvıfîn, farklı tecellî dalga boyundaki teveccühlere hep böyle bakmış ve onları ulvîsi, a’lâsı ve mutavassıtı itibarıyla böyle isimlendirmişlerdir.
Bu cümleden olarak bir kısım sofîler Cebrâil (aleyhisselâm)’a min vechin “akl-ı âşir” ve min vechin “akl-ı küll”; aşk u iştiyak temsilcisi bazı (müheyyeme) “ukûl-u mücerrede”, zâhir ilimlerle iştigal eden ulemânın tezekkür, tefekkür, tedebbür insiyaklarına “akl-ı nazarî”, ehl-i keşf ve ehl-i hâlin taakkul, ihsas, ihtisas keyfiyet ve kabiliyetine “akl-ı kuds”, mebde ü meâdı birden duyan yüksek istidatlara “akl-ı kâmil”, iradenin hakkını verebilen üstün kabiliyet ve idraklere “akl-ı mükteseb” diye gelmişlerdir.
Bu hususlar, ehl-i keşf ve ilhamın müşahedelerine dayanan hakaik-i nisbiye ise, diğerleri, içinde çokça yanılma payları da bulunan bir kısım felsefî faraziyelerdir.

Hakikat-i Ahmediye’nin (aleyhisselâm) önemli bir unvanı olan “akl-ı evvel”e, Efendimiz أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.”1 beyanıyla imada bulunur; bulunur ve varlık ağacının o nur ve o çekirdekten meydana geldiğini işaretler.
أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْقَلَمُ “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.”2 diyerek de kâinat kitabını yazan kalem ve daha doğrusu o kalemin mürekkebi olduğunu hatırlatır ki, bunların hemen hepsinin o nur ve ziya-i Hakk’ın bir inkişaf ve inbisatından ibaret olduğu açıktır.

Ayrıca O’na akl-ı evvel denmesi, mesajının mâkuliyetini, temsilinin mâkuliyetini, üslûbunun mâkuliyetini ve akla kapı açıp onun müşahede, mükâşefe ve işhâdına farklı bir değer vereceğini de hatırlatma sayılabilir.
Bundan başka, o, hâricî vücudu nokta-i nazarından sadece ve sadece Hazreti Allâmü’l-Guyûb’un mâlumu olması itibarıyla da Ruh-u A’zam unvanıyla anılmıştır.
Kütüb-ü sâlifede “sâhibü’s-seyf ve’l-kalem”3 evsâfıyla yâd edilmesi, O’nun kasemle ifade edilen kalem unvân-ı âlîsini almasına, melek evsâfıyla ittisaf etmesi de “Ruh-u Seyyidi’l-Enâm” pâyesiyle anılmasına vesile olmuştur..
evet, mâhiyet ve donanımı itibarıyla O, melekûtî yanı önde öyle bir vücûd-u necm-i nûrânî kahramanı idi ki, bu mazhariyeti açısından O’na melek demek bile az gelirdi.
Beşer suretinde –tenezzül yanı Hakk’ın takdiriyle O’na ait– Kur’ân mesajıyla bize gönderilmesi O’nun vazife ve misyonu itibarıyla idi.
O simâ-yı mümtaz ve ruh-u mübeccel, bu sorumluluğunu Hakikat-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) unvân-ı âlîsiyle ekmeliyet ve etemmiyet zirvesinde eda ettikten sonra da اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ الْأَعْلَى4 diyerek vücûd-u câvidânîsiyle ruhanî ve uhrevî seyahatini “beka billâh maallah” şâhikalarında sürdürmek üzere Rûh-u Enver’inin ufkuna yürüdü.
Evet O, varlık, eşya ve insanlık âlemi adına ilâhî ilk tecellîydi; mesajı ve hükmüyle de hakikate son noktayı koyan bir söz kesendi.
Nizâmî ne hoş söyler: “Kâinat şiiri O’nun adına tanzim edildi, hükmü de bir kafiye gibi sonunda geldi.” Bu hususu ifade sadedinde bir hoş söz de İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri söyler:

“Eyledi Hak akl-ı evvelden cihana ibtidâ,
Buldu Âdemle binâ-yı âlem âhir intihâ.”

İbtidâda, sebeb-i hilkat-i âlemin nâm-ı celîli Ahmed’dir ve mânâsındaki ziyade ile, O’nun dünyaları bir hamd ü senâ zikirhanesine çevireceğini işaretlemenin yanında, ötelerde bundan daha derin bulunan “livâü’l-hamd” temsilciliğinin biricik mümessili olacağının da remzi gibidir.
O, şu haricî vücud âlemini şereflendireceği âna kadar Ahmed (aleyhi ekmelüttehâyâ) unvanıyla yâd edildiğinden dolayıdır ki, Seyyidinâ Hazreti Mesih: وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ أَحْمَدُ “Benden sonra gelecek ismi Ahmed bir nebiyi müjdelemek üzere geldim.”5 ferman-ı ilâhîdeki tebşîrinde Muhammed ism-i şerifine bedel O’nu Ahmed ism-i celîliyle yâd etmiştir.

Bu yaklaşımların yanında, Hakikat-i Ahmediye’yi “taayyün-ü evvel”in farklı bir unvanı kabul edenlerin sayısı da az değildir.
Taayyün, bir nesnenin ilim âleminde veya gayb-ı mutlakta başkalarından ayrıştırılarak müteayyin ve mütemeyyiz olmasından ibarettir.
Hakikat-i Ahmediye, böyle bir taayyünle sâbıklar sâbıkı ve kendinden sonraki bütün ilmî taayyünlerin de esası ve hakikatidir.
Bu yüce taayyünden sonra bir “taayyün-ü sânî” ve bir “taayyün-ü sâlis”ten de söz edilir ki, sofîler, ikinci taayyüne âlem-i ervâh ve üçüncü taayyüne de âlem-i şehadet demişlerdir.
Bu itibarla da taayyün-ü Ahmedî veya Muhammedî mutlak kabul edilmiştir, zira O, Hakikatü’l-Hakâik’i tam aksettiren bir mir’ât-ı mücellâdır..
ve şairin dediği gibi “O mir’ât-ı mücellâda Allah görünür dâim.” Evet, Hakikat-i Ahmediye bütün varlığın en eltafı, en eşrefi ve en ekmelidir.
O’nun nuru, ins ü cin ve ruhanîlerin basîret ziyası ve sâlim düşüncenin de biricik mâyesidir.
O nur ve ziya sayesinde erbab-ı basîret göreceğini doğru görmüş, okuyacağını doğru okumuş ve evc-i kemâlât-ı insâniyeye çıkmıştır.
O nur ve ziyaya kapalı yaşayanlarsa nefsâniyet ve cismâniyetin gayyalarına yuvarlanmış, iç içe zulmetler yaşamış ve hiç olmayacak şekilde heder olup gitmişlerdir.

Hakikat-i Ahmediye unvanıyla yâd edilen o taayyün-ü evvel âbidesi, yaşadığımız şu âlemin kapılarını لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ6 fehvâsınca açan sırlı ve şûlefeşân bir anahtar; risâleti, mesajı ve ubûdiyetiyle de ötelerdeki sürmeli kapıların fettâhı Muhammed unvanlı şeref-i nev’-i insan ve bir fasîh beyandır.
(Aleyhi ve alâ âlihî ve ashâbihî elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâm)

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ ظَوَاهِرَنَا وَبَوَاطِنَنَا بِأَنْوَارِكَ وَأَنْوَارِ سَيِّدِنَا أَحْمَدَ عَلَيْهِ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ.


1.Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.
2.Tirmizî, kader 17, tefsîru sûre (68) 1; Ebû Dâvûd, sünnet 16.
3.Bkz.: Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/235.
4.“Allahım, yüce dostluğuna.” (Buhârî, meğâzî 84, daavât 29, rikak 41; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 87)
5.Saf sûresi, 61/6.
6.“Sebeb-i hilkat-i âlem sayılan, icmalde vücudî, tafsilde ilmî mahiyet-i mâneviyen olmasaydı kevn ü mekânları yaratmazdım.” (Aliyyülkârî, el-Masnû’ s.150; el-Esrâru’l-merfûa s.295; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/214)

Hakikat-i Muhammediye

Hakikat-i Ahmediye terkibindeki aynı mülâhazalar –Ahmed, Muhammed ism-i şeriflerindeki farklılık mahfuz– burada da söz konusudur.
Terkibin ifade ettiği mazmuna gelince, orada ciddî farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir.
Bir kere Hakikat-i Ahmediye’de (aleyhi ekmelüttehâyâ) mebdee işaret asıl, müntehâya îmâ tâli; Hakikat-i Muhammediye’de (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ise, mebde itibarıyla o Nur-u Hak bir hakikat-i meknûze ve müntehâ açısından da bir şecere-i meymûne-i mübarekedir..
evet, ilk taayyünde O, bir çekirdek ve deryaları bağrında barındıran damla görünümlü bir umman, kâinatlar kitabını yazmaya yetecek bir kalem-i a’lâ mürekkebi ve bütün basiretlere ziya kaynağı bir nur-u a’zamdır.

Bu itibarladır ki, değişik hakikatleri mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun olarak görme, bilme ve değerlendirme adına Hakikat-i Muhammediye’nin doğru bilinip anlaşılması çok önemli kabul edilegelmiştir.
Zira O, bütün hakâikin –bazıları itibarıyla hakikî, bazıları açısından da izafî olarak– keşşâfı, nûrânî ibresi, kıblenümâ gibi bir hakikatnümâsı ve ehadiyet hakikatinin yanıltmayan ziyasıdır.

Ehlullah, hakikati üç nevi olarak ele almış ve o çerçevede tahlil edegelmişlerdir: Bunlardan birincisi, hakikat-i mutlaka-yı fa’âle-i vâhidedir ki, bu bizâtihî Vücûd-u Vâcib demektir.
Ona aynı zamanda Zât-ı Baht, Hazreti Vücud da diyebiliriz.
İkincisi, hakikat-i mukayyede-i sâfiledir ki, o da feyiz ve tecellî yoluyla âlem-i vâhidiyet ü ehadiyetten gelen füyûzâtla vücûd-u âriye ihraz etmiş bulunan, gördüğümüz-göremediğimiz bütün âlem/âlemler hakikatidir.
Üçüncüsü ise, o öyle bir levha-yı câmiadır ki, mutlak ile mukayyedin hem tecellî hem de zuhûrunun birleşik noktası olma gibi hususiyetiyle fiil ü infiâl arasını, tesir ile teessür münasebetini iç içe aksettiren bir hakikat-i ulyâdır.
Bu yüce hakikatin muhtelif mir’âtlara aksi, ruh ve vicdanda duyulup hissedilmesi, bir yönüyle mutlak diğer yönüyle de mukayyettir..
ve âdeta bu hakikatin deseninde, hem mülk âlemine ait hem melekût eb’âdıyla alâkalı hem de eb’âda sığmayan, fizik ve melekût ötesi buudlara bakan bir kısım çizgi ve emarelerin bulunduğu söz konusu gibidir.
Herhalde işârî anlamda “Ben onların gören gözleri, işiten kulakları, tutan elleri… olurum.”1 beyanı, bu ıtlak içindeki takyîdi aksettirmektedir.

Hakikat-i Muhammediye; kendi ufku itibarıyla hakikî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü tahiyyat) Efendimiz; akl-ı küll, nur-u evvel ve kalem-i evvel olmaları açısından da bütün enbiya u mürselîn, evliyâ u asfiya u mukarrabîn hazerâtının serkârıdır.
Hakikat-i ilâhiye, –min gayri keyfin ve idrâkin– bütün nurların, ziyaların biricik mercii, bütün kevn ü mekânların ve daha ötelerin nuru; Hakikat-i Muhammediye ise ışığını ondan alan nuranî bir ma’kes, hususî bir meclâ ve samedânî bir âyine-i şulefeşândır.

Her şeyden evvel O, mebde’de taayyün-ü evvelin bînazîr bir ferd-i ferîdi, hilkatin mâye-i aslîsi ve kalem-i a’lânın da bir lisân-ı fasîhidir.
Bu itibarladır ki, bazı ehlullah O’na “zât maa’t-taayyün” nazarıyla bakmışlardır, yani Zât-ı Bârî, bütün hakâiki o câmi ve nurefşân aynada göstererek O’nu lâtaayyüne bî kem u keyf ve nâkabil-i idrak bir mir’ât edinmiştir.
Süleyman Çelebi bu hakikati dar bir çerçevede şöyle ifade eder:

“Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını”

İşte bu mülâhazalar muvâcehesindendir ki O’na, esmâ-yı ilâhiyenin nokta-yı mihrâkiyesi, sıfât-ı sübhaniyenin “kavl-i şârihi” nazarıyla bakılmış; ism-i a’zam ve her ismin tecellî-i a’zamının cilve-i etemmi denmiştir.
Biz buna, Zât-ı Hak onu kemâlâtına ayna kılıp, sonra o Zât-ı Bînazir’in mâhiyet-i maddiye, mâhiyet-i mâneviye ve mâneviye ötesi mâneviyesiyle bî kem u keyf Hakikatü’l-Hakâik’i göstermek istemiştir diyebiliriz.
O’nun bu engin hususiyetlerinden ötürüdür ki O’na, “nuru’z-Zât”, “âyine-i Hak” ve bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniye hazinelerinin keşşâfı unvanı verilmiştir.
Vücûd-u mânevî ve ruhanîleri itibarıyla Hazreti Ahmed (aleyhissalâtü vesselâmu mil’e’l-ard vessemâvât) ve vücûd-u hâricîleri açısından da Muhammed (aleyhi ekmelüssalâtü vetteslimât) unvân-ı zîşânıyla müşâr, –Bediüzzaman ifadesiyle– o ferîd-i kevn ü mekân2 ve bihakkın hâtem-i dîvan-ı nübüvvet3 olan Zât’ın mahlûkat beyninde asla şebîhi, misli, meseli yoktur; olamaz da, zira O, rûhânî taayyünüyle akl-ı evvel olarak “ebû külli şey”, Hazreti Âdem ise “ebu’l-beşer” unvanıyla yâd edilmiştir.
اَلْوَلَدُ سِرُّ أَبِيهِ4 fehvâsınca, benî Âdem fizyolojik, anatomik ve psikolojik olarak Hazreti Âdem Nebi’nin hususiyetlerini taşıyıp aksettirdiği gibi; Ruh-u Seyyidi’l-Enâm olan Hazreti Ahmed ü Mahmûd u Muhammed Mustafa (aleyhi milyon milyon essalâtü vesselâm) da, bütün kâinatlar çapındaki ziyası, nuru, vicdan vüs’ati, sonra da bilme ve değerlendirme ufkuyla kıblenümâ gibi bir hakikatnümâ ve yanıltmayan bir pîşuvâdır.
Evet, zâhir u bâtında esmâ ve sıfât-ı sübhaniyeyi mâhiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun en net şekilde duyan, duyuran O’dur..
O’dur bâtın dediğimiz hakikatin en doğru tercümanı ve O’dur zâhir denen sırr-ı a’zamın nuranî miftahı.
Aslında, nübüvvet, risalet ve vilâyet gibi ikinci, üçüncü mertebelerdeki bütün taayyünat o mübarek çekirdekten neş’et etmiş birer semeredir.
Bu itibarla da Efendimiz bütün vücud âlemlerinin aslı ve esası mesabesindedir..
evet O, akl-ı evvel mertebesinde Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) unvanıyla bil-kuvve ve bil-istidat bir nebi; nefs-i külliye faslında bittaayyün mele-i a’lâda imam-ı mutlak ve mukaddemlerin mukaddemidir.
İmam Bûsîrî o fezâil âbidesi adına, deryadan bir damla mahiyetinde şunları söyler:

وَكُلُّ اٰيٍ أَتَى الرُّسُلُ الْكِرَامُ بِهَافَإِنَّمَا اتَّصَلَتْ مِنْ نُورِهِ بِهِمِ
فَمَبْلَغُ الْعِلْمِ فِيهِ أَنَّهُ بَشَرٌوَأَنَّهُ خَيْرُ خَلْقِ اللّٰهِ كُلِّهِمِ

“Bütün peygamberlerin getirip neşrettikleri ziyâ, o Zât-ı Zîşân’ın nurunun onlara ittisali sebebiyledir.
O’nun hakkında ilmin diyeceği son söz: O bir beşerdir, ama bütün halkın mümtâzı bir hayru’l-beşerdir.”5

Bu hususta bir hoş söz de sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî söyler:

اگر نامِ محمد را نَياوردي شَفيع آنْ دَم نَه آدم يافتي توبه، نه نوح اَزْ غرق
﴿نَجَّيْنَا﴾6، نه ايوب از بلا راحت، نه يوسف حُرمت و حَشمت، نه عيسى را مسيح آمد، نه موسى را يَد بَيضا.
دُو چَشم نَرگسينش را که
﴿مَا زَاغَ الْبَصَرُ﴾7.خَوانَند دُو زُلف عَنْبَرينش را که ﴿وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشٰى﴾8.

“Eğer Hazreti Muhammed’in adını şefaatçi yapmasaydı ne Âdem tevbe edebilirdi, ne Nuh gark olmadan kurtulurdu; ne Eyyûb belâdan rahat bulurdu, ne Yusuf hürmet ü haşmete ererdi; ne İsa’ya Mesih denilirdi, ne de Musa’ya yed-i beyzâ verilirdi.
O’nun iki nergiz gözünde biz (her zaman) مَا زَاغَ الْبَصَرُ okuruz.
O’nun anber kokulu iki zülfü ki وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشٰى hakikatinin remzi olmuştur.”

O şeref-i nev’-i insan, bütün bu mazhariyetleri hâiz konumunu ifade sadedinde:

كُنْتُ نَبِيًّا وَاٰدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ “Âdem nebi su ile balçık arasında iken ben peygamberdim.”9 buyurur ki, mahz-ı hakikattir..
hatta nüve-yi kevn ü mekân olması itibarıyla o bundan daha kıdemlidir.
Böyle bir kıdemi İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bir ilâhisiyle ne hoş seslendirir:

“Nûr-u Hak’tır yâ Resûlallah vücûdun serteser,
Suretâ gerçi görünen suret-i nev’-i beşer.
Etmeseydin bostân-ı âleme Sen vaz’-ı kadem,
Müntehâ kaddin hakkıyçün bitmez idi bir şecer.
…………
Âb-ı rahmetle yudu Mevlâ Senin toprağın,
Eyledi cism-i hamîrin mâye-i küll-i hüner”

İmam Rabbânî Hazretleri’nin de bu konuda diyecekleri vardır.
Hakikat-i Muhammediye ve Hakikat-i Ahmediye’ye (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) temas sadedinde Hazret şunları söyler:10 Efendimiz, Allah tarafından iki isimle isimlendirilmiştir.
Bunların ikisi de Kur’ân beyânına dayanmaktadır.
Bir âyette Allah (celle celâluhu) مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammed (aleyhisselâm) Allah’ın resûl-i zîşânıdır.”11; diğer bir ayette de, وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ أَحْمَدُ “Benden sonra ismi Ahmed bir resûlü de müjdelemek için gönderildim.”12 buyurur ki, bu da o mâye ve nüvenin evvellerden evvel olduğu hususiyetini işaretler.
Ayrıca bu isimlerden her biri, o Zât-ı Zîşân’a ait ayrı bir vilâyete nâzırdır.
Vilâyet-i Muhammediye mahbûbiyetten neş’et etmiştir ama aynı zamanda O’nun özünde muhibbiyet hakikati de mündemiçtir.
Vilâyet-i Ahmediye’ye gelince o, makam itibarıyla mahbûbiyete bakmaktadır.
Bu itibarla da denebilir ki, birinci durumdaki o yüce mazhariyet/mazhariyetler, O’nun ileride, ekstra eltâf-ı ilâhiye yanında iradesinin hakkını da vermesine bir iltifât-ı fevkalâde ve bir ilâhî avans mâhiyetindedir.
İkinci hususta ise o iltifat daha ziyade Cenab-ı Hakk’ın fazlî bir surette O’na teveccüh-ü hâssıdır ve ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “Bu, Allah’ın ekstra ve fevkalâdeden bir fazl u ihsânıdır ve Hak onu dilediğine verir.”13 beyân-ı sübhanisiyle burada sözün bittiği vurgulanır ve bütün tevil ü tefsir yolları kapatılır.

Burada meseleyi daha fazla ileriye götürmeden, bize mâverâ-i tabiatımızın teşne bulunduğu soluklarla Hakikat-i Ahmediye ve Muhammediye’yi (aleyhi ekmelüttehâyâ) dillendiren Şeyh Gâlib’in o enfes mısralarıyla son noktayı koymak istiyorum:

“Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim,
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim,
Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim,
Menşûr-u “le’amrük”le14 müeyyedsin Efendim;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,
Hak’tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda,
Gülbang-ı kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ’da,
Esmâ-i şerîfen anılır arz u semâda;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin / müebbedsin Efendim.”

اَللّٰهُمَّ عِنَايَتَكَ وَرِعَايَتَكَ وَحِفْظَكَ وَشَفَاعَةَ نَبِيِّكَ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ،
وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.


1.Bkz.: Buhârî, rikak 38; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256.
2.Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.76 (Onuncu Söz, Beşinci Hakikat), s.254 (On Dokuzuncu Söz, On Üçüncü Reşha).
3.Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.16 (Reşhalar); Barla Lâhikası 309 (248.Mektup).
4.es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.706; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s.378; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/451.
5.el-Bûsîrî, Dîvân s.242.
6.“(Onu, ailesini ve yanındaki müminleri o müthiş felâketten) kurtardık.” (Sâffât sûresi, 37/76)
7.“Gözü kaymadı.” (Necm sûresi, 53/17)
8.“Karanlığı ile ortalığı bürüdüğü zaman gece hakkı için!” (Leyl sûresi, 92/1)
9.es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.522; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s.271; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/173.
10.Bkz.: İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 2/130-132 (96.Mektup).
11.Fetih sûresi, 48/29.
12.Saf sûresi, 61/6.
13.Mâide sûresi, 5/54; Hadîd sûresi, 57/21; Cum’a sûresi, 62/4.
14.Hicr sûresi, 15/72.

Taayyün-ü Sânî, A’yân-ı Sâniye

Taayyün; sözlük itibarıyla, meydana çıkma, belirme, belirginleşme, âşikâr olma; bir diğer ifade ile itibar kazanma, parmakla gösterilme mânâlarına gelmektedir.
Tasavvuf ıstılahında ise –icmâlî bir bakışla– her şeyi muhît olan ilm-i ilâhî çerçevesinde, izn-i rabbânî ile ufku böyle bir mazhariyete açık erbâb-ı basirete bi’l-imkân münkeşif olan hakaik-i eşya ve ilmî plan dairesindeki sâbit hakikatlerin taayyün ve tebellür etmesinden ibaret görülmüştür.

Sofîlere göre, Hakikatü’l-Hakâik, Vücûd-u Vâcib, Zât-ı Baht, âlem-i tenzîh, âlem-i gayb-ı hüviyyet ve âlem-i gayb-ı mutlak unvanlarıyla da anılan, “lâ taayyün” hakikatidir ve künhü nâkabil-i idrak, sözün beyânın bittiği âlem-i tenzîhtir.
Tezâhür-ü rubûbiyet olarak Hak mâlûmiyetinin emârâtı olan esmâ-yı ilâhiye ve onun hakkındaki mülâhazalarımızı, mütalaalarımızı disipline edip belli bir çerçeve içine alan sıfât-ı sübhaniye ve şuûnât-ı rabbâniyenin tecellî-i a’zamına “taayyün-ü evvel” denmiştir ki sofîler buna “Hakikat-i Ahmediye” ve min vechin “Hakikat-i Muhammediye” de diyegelmişlerdir.
Bu taayyün, Hakikat-i Ahmediye kabul edildiği takdirde, Hakikat-i Muhammediye bütün hakâiki câmi ve Kenz-i Mahfî’nin mir’ât-ı mücellâsı bir hakikat-i nefsü’l-emriyenin unvânı demek olur ki bu da, o mübarek çekirdeğin ulu bir ağaca dönüşmesi ve o Kalem-i A’lâdan dökülen mürekkebin de şu kitab-ı kebîr-i kâinatın sebeb-i vücudu olduğunu işaretlemektedir.

Taayyün-ü sânî’ye –ona ayn-ı sâniye de denir– gelince o, bütün esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin farklı mecâlî ve mezâhirde, tecellî-i vâhidiyet ve tecellî-i ehadiyet dalga boyunda, umum şuûn-u rabbâniye ve itibârât-ı sübhaniyenin unvanı kabul edilegelmiştir.
Evet, değişik varlıkların hâricî vücud açısından ortaya çıkmadan evvel ilm-i ilâhîdeki taayyünlerine a’yân-ı sâbite veya âlem-i ceberût dendiği gibi, her şey ve her nesnenin kendilerine bahşedilen istidat ve kabiliyetlerine göre farklı aynalar halinde esmâ-i ilâhiyeye müstenid onu duyurup hissettirmelerine ve tecellî-i ehadiyet –bazılarına göre tecellî-i vâhidiyet– çerçevesinde levh-i mahv u isbata aksedişlerine de a’yân-ı sâniye denmiştir.
Bu arada, a’yân-ı sâniyeyi hilkat merâtibi veya katmanları açısından âlem-i ervâh gibi fizik ötesi varlıklarla yorumlayanlar da olmuştur.

Bir kısım sofiye ise şuûn ve itibârât-ı zâtiyedeki ilk ilmî belirlemelere a’yân-ı sâbite, her şeyin “min haysü hüve hüve” inkişaf ve tebellür etmesine de a’yân-ı sâniye –müfredine de ayn-ı sâniye– demişler; demiş ve bunlara, taayyünleri itibarıyla a’yân ismini vermiş, ilm-i ilâhîdeki sübutları açısından da sâbite ekini ilave etmişlerdir.
Bazı mütekellimînce, bunların hâriçte zuhûr ve adem-i zuhurlarına bakılmadan hepsine birden “hakaiku’l-eşya” denmiştir ki, bu ifade “usûlüddîn” ulemâsınca da önemli bir esasın unvânı olmuştur.
Bütün bu ayn’lara, zılliyet planında da, vücûda mazhariyetlerinden sonra da a’yân-ı sâbite dendiği de ayrı bir konu…

Daha farklı bir yaklaşım ve teville a’yân-ı sâniye, esmâ-i ilâhiye hakikatinin suretlerinden ibaret görülmüş ve hakaik-i eşya dediğimiz şey de o esmâ-i sübhaniyenin birer tezâhürü kabul edilmiştir.
Burada tavzîhe ihtiyaç duyulan husus şudur: A’yân-ı sâniyenin kıdemi Hazreti Zât’a nisbetle olduğu gibi, esmâ-i ilâhiyenin tezâhürü olan hakaik-i eşya da zaman açısından bir teahhurla değil de, teahhur bizzat itibarıyladır.
Şöyle ki, feyz-i akdesle meydana gelen ilk tecellîdeki taayyünâtı sadece Allah bilir.
Feyz-i mukaddesle vücûda gelen ikinci tecellînin tezâhürü olan a’yân-ı sâniye ise min vechin ulü’l-elbâba açık bir mezâhir ve mecâlî mahiyetindedir.
Bazı kimseler ise buna istidat, kabiliyet ve potansiyel donanımları feyz-i akdesten, her şeyin ikinci taayyün ve inkişafları da feyz-i mukaddes tecellîlerinden demişlerdir.

Bir kısım mutasavvıfîn de, taayyün-ü sânî’ye, a’yân-ı a’yân-ı sâbite demiş, ikinci mertebeyi bu unvan ile yorumlayıp değerlendirmiş ve a’yân-ı sâbitenin ilim mertebesinden daha belirgin bir taayyünle zuhur ve inkişafını bu unvanla yâd etmişlerdir.
A’yân-ı sâbite ve a’yân-ı sâniyenin daha farklı isimlerle yâd edildiği de görülmüştür.
Mesela; bazıları a’yân-ı sâbiteye “suver-i ilmiye”, “mâhiyât-ı basîta”, “şuûnât-ı zâtiye”, “hurûf-u âliye” ve “ilm-i gayb-ı mutlak” dedikleri gibi, a’yân-ı sâniyeye de “suver-i hâriciye”, “tezâhür-ü esmâ-i ilâhiye”, “mezâhir-i şuûnât” diyegelmişlerdir.

Buraya kadar arz ettiğimiz hususları şöyle ifade etmek de mümkündür: Cenâb-ı Bârî’nin tayin, takdir ve tecellîlerinde belli safhalar söz konusudur.
Birinci safha itibarıyla Hazreti Alîm ü Allâm’ın o muhît ilminde bütün eşya ve mâverâ-i eşyâ –dîk-ı elfâz mülahazasına verin– mücmel bir şekilde ve bir küll halinde mevcut idi.
Bu biraz da her şey ve her nesneyi hâricî vücud nokta-i nazarından duyup değerlendirenler için söz konusudur.
İşte bu ilk safhaya “şuûnât-ı sâbite”, “itibârâtı sâbite”; bâdemâ ilk belirleme faslına da taayyün-ü evvel denmiştir.
İkinci safhada –bu da yine bize göre– her şey sâbit aynlar hâlindedir ama, bunların arasında bir temyîz ve tafsîl de söz konusudur.
Bu merhalede mâhiyetler, husûsî donanımlar daha belirgin şekilde ortaya çıktığından bu fasıldaki zuhûrâta, tecelliyâta da taayyün-ü sânî veya a’yân-ı sâniye denmiştir.
Üçüncü safhada eşya artık vücûd-u hâricîleriyle de vardır ki buna da taayyün-ü hâricî demeyi tercih etmişlerdir.

İşte bu son safhadadır ki, her şey ilmî bir program çerçevesinde, halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk hakikatini haykırmakta ve sıfât-ı sübhaniyeye tercümanlıklarını seslendirmektedir.
Burada meseleye vahdet-i vücud nazariyesi açısından yaklaşanlar, “Hâriçte mevcûd olan eşya ve hâdiselerin kendileri olarak mevcûdiyetlerinden söz etmek mümkün değildir” derler.
Aslında, zevkî, hâlî ve duyuş keyfiyeti açısından böyle bir mülâhazayı kabul etmekte mahzur olmasa da, nazarî ve felsefî vahdet-i vücud (panteizm) düşüncesini kadîmden bu yana Sünnî ulemâ reddetmiş ve konuyu yukarıdaki mütalâalar çerçevesinde vücûd-u aslî ve vücûd-u zıllî şeklinde değerlendirmişlerdir ki, onların حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ1 düsturları da bu hakikatin unvanı olagelmiştir.

Vâkıa, yukarıda da geçtiği gibi, bazıları Hakk’ın Hak için zuhûruna feyz-i akdes, O’nun hâricî vücud açısından tecellîsine –vücûdiye telakkisine göre zuhûruna– da feyz-i mukaddes demiş ve bu tabirlere de oldukça farklı mânâlar yüklemişlerdir.
Bu telakkiye göre feyz-i akdes açısından a’yân sâbit olduğu gibi, feyz-i mukaddesin taalluk alanı olan hâricî vücud itibarıyla da mevcut ve sâbittir.
Böyle bir mülâhaza ise, öteden beri Cebriye ve Kaderiye fırkaları açısından değişik münakaşalara sebebiyet verecek şekilde yorumlanmış ve çok olumsuz iftiraklara müeddî olmuştur.
Ne var ki, bu sâbit aynlara kaderin ilim nev’inden olduğu zâviyesinden bakınca münakaşaya mahal olmadığı görülecektir.
Evet, Bediüzzaman’ın da dediği gibi: “Kader ilim nev’indendir, ilim ise mâlûmâta tâbidir.
Yani herhangi bir şey nasıl meydana gelecek, kader ona öyle taalluk eder.
Tâbir-i diğerle, ilmin düsturları, malum olanı hâricî vücud nokta-yı nazarından idare etmek için değildir; zira malumun zâtı ve vücûd-u hâricîsi kudrete istinad etmekte ve iradeye bakmaktadır.”2 Bu inceliği göremeyenler a’yân-ı sâbitede bir cebir mülahazası var olduğunu düşünerek gereksiz yere münakaşalara girmişlerdir.

Burada taayyünatla alâkalı İmam Rabbânî Hazretleri’nin mütalâalarını da icmâlen arz etmeden geçemeyeceğim.
Hazret, taayyünü, “lâ taayyün”, “ilmî taayyün” ve “vücûdî taayyün” şeklinde ele alarak şunları söyler: Lâ taayyün, Zât-ı Akdes’in vasf-ı mümeyyizi; taayyün-ü evvel Hakikat-i Ahmediye; taayyün-ü sânî’ye gelince o da risâlet ve mesajıyla Hakikat-i Muhammediye (aleyhi ekmelüssalât)’dir.
Hakikat-i Muhammediye, sebeb-i hilkat-i kâinat olmanın berisinde, misyon ve fonksiyon açısından ise onun ötesindedir.

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin mevzu ile alâkalı mütalâası ise şöyledir: İki tür taayyün vardır: İlâhi taayyün ve kevnî taayyün.
İlâhî taayyün, evvelâ hüviyet-i zâtiye, sonra da kelâm-ı sübhanîye nâzırdır.
Kevnî taayyün ise, evvelâ Hakikat-i Muhammediye’ye (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), sonra da hilkat-i Âdem ve benî Âdem’e bakar.
Bu mertebeler aynı zamanda Zât, sıfât, sonra da arkasındaki âsâr ve ef’âl ile esmâ-i ilâhiyeye nâzırdır.

Her şeyi doğru olarak ancak Allah bilir.
Bizim bildiklerimiz ise idrak, ihsas ve O’nun ihsanı ölçüsündedir.

﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَۤا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۘ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ﴾،
سُبْحَانَكَ لَا فَهْمَ لَنَا إِلَّا مَا فَهَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْجَوَادُ الْكَرِيمُ،
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَۤا إِنْ نَسِينَۤا أَوْ أَخْطَأْنَا﴾
وَلَا تُعَذِّبْنَا بِغَفْلَتِنَا وَذُهُولِنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الْكَرِيمُ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى أَشْرَفِ خَلْقِكَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


1.“Kâinatın varlığı kesindir.” (Ömer en-Nesefî, el-Akâid s.1)
2.Bediüzzaman, Sözler s.507 (Yirmi Altıncı Söz, İkinci Mebhas).

Himmet

Gayret etme, çalışıp çabalama ve yüksek iradeli olma mânâlarına gelir himmet.
Bu mânâdaki himmet için, Bâkî merhum: “Bir mesele-yi meşhurdur dağlar dayanmaz himmete / Himmet-i merdân ile âsân olur her müşkil iş.” der.
Aynı mazmunu değişik şekilde ifade eden bir Arapça sözde de şöyle denir: هِمَّةُ الرِّجَالِ تَقْلَعُ الْجِبَالَ “Gayret ve irade erlerinin himmeti, dağları yerinden söker.”1

Tasavvufî düşüncede ise, daha çok hak eri, aydınlık sima büyük kimselerin teveccüh ve mânevî desteklerine himmet denmiştir.
Yunus Emre böyle bir himmeti şu sözleriyle ne hoş ifade eder: “Erenlerin himmetini ben bana yoldaş eyleyem/Her nereye varır isem cümle işim hoş eyleyem.”

İster lügavî mânâsı itibarıyla, ister ehlullahın yorumları açısından himmet, bir insanın kendi kemâlât-ı kalbiye ve ruhiyesi adına iradesinin hakkını verip Hak emaneti potansiyel derinliklerini, O’nun emirleri çerçevesinde ve rızası istikametinde inkişaf ettirme gayreti içinde bulunma, bunu yapmanın yanında başkalarının da kalbî ve ruhî hayat seviyesine ulaşmaları adına sürekli azm ü ikdâm içinde olma şeklinde yorumlanmıştır.

İlk dönem sofîleri, imanda yakîn derinliğine, Hakk’a tahsis-i nazarda ihlâs-ı etemme, Allah’la münasebette sadâkate, diyanette istikamete önem verdikleri gibi, ehl-i himmetin himmetine de değerler üstü değer vermiş ve onu da önemli bir vesile-i insibağ saymışlardır.
Hatta bazıları daha da ileri giderek, mânevî mücâhede ve gayretlerinin çok çok üstünde Hak erlerinin teveccüh, insibağ ve himmetlerini nazara vermiş, maiyyet-i ilâhiyeye erme konusunda bu hususun fevkalâde ehemmiyetli olduğu üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Himmeti; samimi niyet, güçlü irade, mütemâdî gayret ve sürekli çıtayı yükselterek yürüme, dahası “hel min mezîd” deyip zirveleri kollama şeklinde de yorumlamış ve dikkatleri ciddî konsantrasyonlara, gönülden im’ân-ı nazara tevcih etmek istemişlerdir ki, her biri başlı başına birer değer ifade eden bu hususların vesilelikteki payları oldukça büyüktür.

Bu arada bir kısım mutasavvıfîn, himmeti daha ziyade, –biiznillâh– mürşidin teveccühü, tasarrufu ve Hak inayetinin bir aynası olarak kendi kalb ve ruhunda tebellür eden ilâhî mevârid ü mevâhibi samimî sinelere ifâza etmesi anlamında yorumlamış ve tatbikatta da bu hususa olduğundan fazla önem vermişlerdir.

Muhyiddin İbn Arabî, himmeti; insanın kalben dileyip temenni ettiği şeye ciddiyetle yönelmesi ve onu ölesiye bir arzu ile dilemesi, hattâ ondan başka bütün istek ve dileklere karşı tamamen kapanarak sadece ve sadece onun üzerinde yoğunlaşması şeklinde yorumlayarak böyle ciddî bir gayrete “iradî himmet” veya “cem himmeti” demiştir.
İşte dağları yerinden söken, ırmakların akış istikametini değiştiren ve gökler ötesi âlemlerde takdirlerle karşılanan, karşılanıp alkışlanan himmet de bu himmettir..
ve bu himmet her zaman yüksek uçan ârif-i billâhı mâsivâya takılmama adına sıyanete de vesile bir sera mahiyetindedir.

Cîlî (rahmetullahi aleyh) “Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetine şu tür bir cehd, bu tür bir gayretle değil, ancak yüksek bir himmetle ulaşılabilir..
ve eğer ‘fenâ fillâh-beka billâh maallah’ pâyesi ihraz edilecekse, o da yine bu keyfiyetteki bir himmetle elde edilebilir.” der.

Himmeti öne çıkaran sofîlere göre; peygamberlerde asliyet planında, Hak dostlarında da zılliyet çerçevesinde, kalbler ve ruhlar üzerinde müessir olarak onları Hakk’a tevcihte muvaffak sihirli bir güç varsa o da himmettir.
Himmetle, açılmaz gibi görünen kapılar birdenbire açılıverir; hiç umulmadık şekilde en paslı kilitlerin pası çözülür ve her yanda fevkalâdeden inayet esintileri duyulmaya başlar.
Aslında, هَمَّ kökünden gelen bu kelime, aynı zamanda Allah yolunda ve tabiî O’nun rızası istikametinde, O’nun ikamesini istediği hususların ikamesini dert edinme, oturup kalkıp hep o dertle soluklanma, onunla gülme, onunla ağlama, sürekli o humma ile ocaklar gibi yanma, yanarken de gam izhar etmeme; yüce mefkûre ve gaye-i hayalleri adına ızdırabı seçip rahatı itme… gibi yüksek ruhların özelliklerini işaretlemektedir ki, Allah nezdinde meleklerle atbaşı olan ve kendi türlerinin medâr-ı şerefi sayılan kimseler de işte bunlardır; bunlardır bayağı şeylerden bütün bütün uzaklaşarak nezd-i Hak’ta değerler hanesine oturanlar; bunlardır meâlîye müştak uzun soluklu yüce himmetler.
Takılıp yollarda kalan, düz yolda bile tereddüt ve şaşkınlık yaşayan mutavassıt himmetler ve yiyip içip kulağının üzerine yatan mefkûresiz dûnhimmetler karşısında gerçek himmet kahramanı bu insanların, dünyada olmasa da ötede enbiyâ ve sıddîkînle aynı atmosferi paylaşacakları kat’îdir.
Zîrâ bir cehd ü gayretin kıymeti, netice ve semeresinden daha ziyade himmet yüceliğiyle mebsûten mütenasiptir.
Zaten, “Himmet yüceliği imandandır; bir insanın kıymeti, himmeti nispetindedir.” buyurularak ehl-i himmete sürekli mukarrabîn ufku gösterilmiş ve vücûd-u enver mülâhazasıyla saniyelere senelerin sıkıştırılması salıklanmıştır.
Lücce sahibi bu mülâhazayı ifade sadedinde şunları söyler:

گَرْ عُرُوجُ نَفْسْ خَواهِي بَالِ هِمَّتْ بَرْ گُشَا
گانْچِه دَرْ پَرْوَازْ دَارَدْ اِعْتِبَار اَوَّلْ پَرَسْتْ

“Eğer nefsinin yükselmesini istiyorsan himmet kanadını aç; zîrâ uçmada ilk itibar ve değer kanadadır.”

Abdülkadir Geylânî Hazretleri ise, himmeti daha farklı bir açılımla ele alır ve şöyle der: “Himmet, nefis itibarıyla dünya sevdasından, ruh açısından ukbâ mülâhazalarından, kalb cihetiyle de bütün mâsivâdan kat’-ı alâkanın unvanıdır.”

Başka bir Hak dostu ise konuyu şu sözlerle noktalar:

وَدَعْ زَهَرَاتِ دُنْيَاكَ اللَّوَاتِيتَرَاهَا لَا مَحَالَةَ ذَاهِبَاتٍ

“Sen de behemehal gidici olduğunu gördüğün şu dünyanın süsünü, zînetini terk ediver!..”

اَللّٰهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
وَأَرِنَا حَقِيقَةَ الدُّنْيَا كَمَا أَرَيْتَهَا عِبَادَكَ الْمُقَرَّبِينَ
وَأَهِّلْنَا لِرُؤْيَتِكَ وَرِضْوَانِكَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ.


1.el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/444.

Sır, Hafâ ve Ahfâ

Sır; bilinmeyen, duyulmayan, gizli olan, anlama ve açıklamada aklın âciz bulunduğu şey ve insanda bir latîfe; hafâ, sırra göre daha kapalı, daha gizli ve melekât-ı akliye ile idrak edilemeyen insan ruhunda bir ihsas sistemi; ahfâ ise, bunlardan daha mahfî ve bilinip duyulmayacak şekilde meknî, mestûr ve ancak müterakkî ruhlarda bulunan ihtisas mekanizması diyebileceğimiz bir hakikat-i mevcude-i meçhuledir.

Sır, bir mânâ itibarıyla, herkesçe bilinip sezilemeyen, Hakk’ın, hak yolcusunun gizli tuttuğu ve kimsenin de muttali olamadığı bir hakikat-i mekniyenin unvanıdır.
Bu mânâdaki sırrı şöyle değerlendirmişlerdir: Sır, kulun, Rabbi ile arasındaki ibadet, ubûdiyet ve ubûdet alâkası, Rabbin de ona karşı fevkalâdeden muamelesinin unvanıdır.
Herkesin O’nunla alâka ve irtibatına göre, kulluk tavrı da, Hakk’ın muamelesi de farklı farklıdır..
ve aşağıdakiler, bir üsttekilerin Hak’la münasebetini ve Hakk’ın da onlarla muamelesini bilemezler.
Ezcümle, avam halk, erbâb-ı basîret dediğimiz havâssın Hak’la irtibat ve alâkasını, Hakk’ın da onlarla muamelesini bilemedikleri gibi, havâss da, ehass-ı havâssın Hakk’a teveccüh ve tahsis-i nazarlarını, Hakk’ın da onlarla değişik mevârid ve mevâhib muamelesini bilemez; ehass-ı havâss da, Hakk’ın mükerrem ibâdı “muhlasîn”1 ve “Mustafeyne’l-Ahyâr”2 dediğimiz mukarrabîn ve Akrabü’l-mukarrabîn’in esmâ ve sıfât ötesi Hazreti Zât’la olan irtibat derinliklerini ve O’nun da bu seçkinlere özel teveccüh ve ekstra muamelesini bilemezler; bilseler, Alvar İmamı’nın ifadesiyle “Araya kılıç girer”; nâsezâ, nâbecâ sözler söylenir ve istenmedik olumsuzluklar meydana gelir.

Bir diğer mânâda sır, kul ile Allah arasındaki gizliliğe denir ki, bu da, gerçek hakikat erinin kendi derinliklerini kendi hesabına görmemesinin yanında, onu fevkalâde bir titizlikle başkalarına karşı da ketmetmesi mânâsına gelir ki, bu hususa tenbih sadedinde صُدُورُ الْأَحْرَارِ قُبُورُ الْأَسْرَارِ “Allah’a kullukla gerçek hürriyet ufkunu ihraz etmişlerin sineleri, sırların kabirleri mahiyetindedir.”3 denmiştir.
Bu konuyu teyid makamında Hazreti Akrabü’l-mukarrabîn’e nisbet edilen أَحَبُّ الْعِبَادِ إِلَى اللّٰهِ الْأَتْقِيَاءُ الْأَخْفِيَاءُ “Allah’ın en sevimli kulları, kendini gizlemesini bilen gerçek müttakîlerdir.”4 şeklinde mübarek bir söz vardır ki, bu da bilhassa şu hususları işaretlemektedir: Evvelâ, riyâ, süm’a, teveccüh-ü nâs beklentisi… gibi Allah’ın sevmediği şeylerden kaçınma hasbîliği ile, iç zenginliğini, mârifet enginliğini dışarı vurmama; sâniyen, amellerini ihlâs yörüngesinde götürüp, her işinde sadece ve sadece Hak rızasını gözetme; sâlisen, kalb temizliğine, ruh safvetine, olması gerekenin çok çok ötesinde ihtimam göstererek, bâtınını zâhirinin önünde götürme; râbian, ahlâk-ı ilâhî ile ittisâf ederek gönül dünyasını her zaman O’na açık tutma; hâmisen, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi mevzuunda doyma bilmeyen bir aşk u iştiyakla sürekli gayret içinde bulunma..
evet, işte bunlardır derinliklerini gizleyen o mahbûbîn-i ilâhî olan etkıyâ u ahfiyânın en önemli vasıfları…

Bir kısım sofîlerce sır, ilâhî hakikatleri esmâ ve sıfât yoluyla müşahede eden ve bir anlamda Hakikatü’l-Hakaik’a açılan insandaki mânevî melekelerin ilkidir.
Sır ufkunda ayağını sağlam bir zemine basan, diğer melekeler adına da ciddî bir adım atmış sayılır.
Bu kademe ile alâkalı Osman Şems ne hoş söyler:

“O’nu bildim ki sırrımdan silinmez,
Görünür zâtı amma ki bilinmez.”

Kendi ufkundan müşahedeye açık olması ve zılliyet çerçevesinde ötelere nâzır bulunması itibarıyla bu latîfe, her şeyde O’nun esmâsının cilvelerini görme, gördüğü her isimde Müsemmâ-yı Akdes mülâhazalarına menfez aralama ve kanatlarını gererek kendi arş-ı kemâlâtının ötesindeki semâvîliklere açılma cehd ü gayretiyle, hafâ ve ahfânın berisinde ama bütün letâif-i insaniyenin ötesinde önemli bir kıymeti hâizdir.

Hafâ, daha önce de geçtiği gibi, sır dâhil insandaki mânevî letâifin fevkinde öyle yüksek bir temâşâ hâssesidir ki, bu ufkun kahramanı çok defa imkân âleminin serhadlerinde dolaşır; tasavvurları aşkın şeylere şahit olur; esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin mâverâsına ıttıla mazhariyetlerine erer ve felekleri aşar, melekten merhaba görür.
Bu ufuk biz gibi bendegânın idrak ve ihatasını aşkın bir bilinmezler ufkudur.
Lefkoşalı Galip bu hakikati şöyle seslendirir:

“Mekân u kâinâtta daima mahsûs olur eb’âd,
Vücud-u mâsivânın hârici sırr u hafâdır hep.”

Aslında hafâ, kendi ufku açısından ruh ile Hazreti İlâhiye beyninde –bî kem u keyf– öyle bir latîfedir ki, o, insan-ı kâmilde bir mehbit-ı esrar-ı rubûbiyet aynası ve görülmezleri gösteren bir dürbündür.
Hafânın ihâtalı bu hususiyetine nispeten sır, sadece neş’e-i ûlâya nâzır bir temâşâ aleti ise, ona mukabil hafâ, neş’e-i uhrâya bakan bir teleskoptur.
Bu itibarla da, onu mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duyup sezme herhalde ancak melekûtî olanlara müyesser olabilecek bir mazhariyettir.
Bazılarına göre onun kendine has enginliğiyle görülüp duyulması, ölümden evvel ölmüş hakikat kurbanlarına armağan edilen ekstra bir sırr-ı ilâhîdir.

Ahfâ, insan ruhunda öyle aşkın mânevî bir latîfedir ki, müntehî bir zat onunla görülmezleri görür, duyulmazları duyar; نُورٌ أَنَّى أَرَاهُ5 hakikatinin yanında رَأَيْتُ نُورًا6 ihtisaslarıyla soluklanır; siperleri, sütreleri zorlar, لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ7 hakikati karşısında saygı duruşuna geçer, “nâkabil-i idrak” demeye durur; sürekli esmâ ve sıfât verâsında iştiyak u temkîn gel-gitleri yaşar ve letâif-i mâneviyeye, bayramı öteler ötesinde bir arefe şöleni sunar.
Duyduklarını duyurmaya çalışır, erdiklerine erdirme hissiyle çırpınır durur; rü’yet ü rıdvan rüyalarıyla sürekli istiğrak edalı bir neşve yaşar ve bilir ki eğer bir gün verâlar ve verâlar ötesi verâlara varılacaksa, o da ancak insan-ı kâmilin özel bir derinliği olan ahfâ latîfe-i mâneviyesinin eb’âdı aşmaya müsait kanatlarıyla gerçekleşebilir.

Aslında, hakikî insan-ı kâmile çok defa öteler ötesinden gelen bir tecellî-i berkî ve zâtî, her zaman ahfâ ufkundan ona çok farklı ima ve işaretlerde bulunmaktadır ki, bu da onu her an daha derin tarassutlara, tecessüslere ve tefahhuslara sevk eder; sevk eder de ona mütemâdi bir vuslat ümidi ve neşvesi yaşatır.

Böyle bir berkî ve zâtî tecellîye mazhar olan, kalb, ruh, sır ve hafâ değil, ahfâdır ama, onun da diğer latîfeler gibi bu âleme ait ve öteye namzet bir kısım çizgilerinin bulunduğu açıktır.
Evet, o da, bir mânâda tıpkı ruh gibi, ama onun kat kat fevkinde âlem-i emre ait bir latîfe-i rabbâniyedir.
Diğer mânevî latîfeler gibi onun mahiyetini bilmememiz bizim idrakimizle alâkalı bir eksikliktir ama akrabü’l-mukarrabîn her zaman ona dair bir şeyler söyleyebilirler.
Ziya Paşa:

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”

der ki, insan idrakinin hakaik-i mücerredeyi kavrayamayacağını ifade adına oldukça önemlidir.

Bütün bunlardan sonra; sır, hafâ ve ahfâ gibi latîfeleri, Müceddidiye tarikatının müessisi İmam Rabbânî Hazretleri farklı bir yaklaşımla ve “letâif-i hamse” unvanıyla ele alarak şöyle değerlendirir: İyi bilinmeli ki, “anâsır-ı erbaa”, “mevâlîd-i selâse” âlem-i halkın temel unsurları olduğu gibi, mânevî âleme ait kalb, ruh, sır, hafâ, ahfâ unvanlarıyla yâd edilen mânevî latîfeler de, emir âleminin temel unsurları mahiyetindedir.
İnsanın kendi özünü keşfetmesi yolunda “seyr u sülûk-i ruhânî” unvanıyla yâd edilen sistem çerçevesinde hak eri, kalbden başlayarak ruh, sır, hafâ ve ahfâ menzil veya safhalarından geçip zevkî ve hâlî olarak Hakikatü’l-Hakaik’a ulaşır ve kendi kemâlât arşiyesine göre, biz ümmîlere kapalı nice esrâr ve envârı temâşâ eder.
İlk basamağı kalb, zirve konağı ahfâ olan bu yolculuk aynı zamanda, izâfî ve nisbî de olsa insan-ı kâmil olma yolculuğudur.
Ayrıca, letâif-i hamse güzergâhında cereyan eden böyle bir seferin bir de ism-i Zâhir ve ism-i Bâtın iltisakları vardır ki, o da konunun farklı bir deseni mahiyetindedir.
Evvelen ve bizzat âlem-i mülke, sâniyen ve bilaraz âlem-i melekûta bakan kalb, ruh ve bunların bir kadem üstündeki sırrın ism-i Zâhir’le irtibatına mukabil; hafâ, ahfâ ve bunlarla kalb ve ruh arasında berzahî bir hüviyet arz ediyor gibi bulunan sır da minvechin ism-i Bâtın cilvesini taşımakta ve mübtedîler için mahfî bulunmaktadır.
Değişik bir ifade ile öncekiler sonrakilerin zâhiri, sonrakiler de öncekilerin bâtını mesabesindedir.

Bir mânâda bu latîfeler şöyle de sıralanabilir: İlk mertebeyi, onca önem ve ehemmiyetine binaen اَلْقَلْبُ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَانِ يُقَلِّبُهُ كَيْفَ يَشَاءُ8 mazmununca değişme karakterinde olan kalb; ikinci mertebeyi, meâlîye müştak ruh ihraz eder ki, kanatlanıp arş-ı kemâlâtına pervâz etmesi, –hakikî bir mürşid yedinde– belli miktarda zikr u fikre bağlanmıştır.
Ondan sonra, mâverâ-yı esmâ ve sıfâtın hakâikini duyup değerlendirmeye namzet sır gelir ki, o da yine belli çerçevede bir kısım evrâd u ezkârla hafâ latîfesi ufkuna ulaşmaya vesilelik vazifesini görür.
Sonra böyle bir hak erinde bir kısım envâr ve esrâr belirir ki, onun için de mürşid-i kâmil tilmîzini ahfâ latîfe-i mâneviyesiyle alâkalı bir kısım evrâd u ezkârla o mümtaz pâyeye ehil hâle getirir.
Böyle letâif-i hamse adına müntehâya eren bir müntehîye bu tür müspet kademelerin yanında icmalen letâif-i nefs diyebileceğimiz nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i marzıyye ve nefs-i sâfiye veya zâkiye hakikatleri talim edilir.

Her şeyin doğrusunu Allah bilir; bizim bildiklerimizin çoğu zann u tahminden ibarettir.
Zannın bazısının da ism olduğunda şüphe yoktur.

﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَۤا إِنْ نَسِينَۤا أَوْ أَخْطَأْنَا﴾ وَلَا تُعَذِّبْنَا بِذُنُوبِنَا
﴿وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَۤا أَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ﴾.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ
وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.


1.Bkz.: Yûsuf sûresi, 12/24; Sâffât sûresi, 37/40, 74.
2.Bkz.: Sâd sûresi, 38/47.
3.Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 9/377; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 2/179.
4.el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/252; el-Beyhakî, ez-Zühd s.112.
5.Müslim, îmân 291; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/147; el-Bezzâr, el-Müsned 9/346.
6.Müslim, îmân 291; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/254.
7.En’âm sûresi, 6/103.
8.“Kalb de, Hazret-i Rahmân’ın parmakları arasındadır; Cenâb-ı Hak hâlden hâle çevirir ve ona istediği şekli verir.” (Müslim, kader 17; İbn Mâce, mukaddime 13, duâ 2)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...