Beyan
Bölüm Başlıkları
Takdim
Beyan
Edebiyatın Gücü
Dil ve Düşünce
Güzel ve Güzellik
Güzellikten Aşka
Dar Bir Açıdan Şiir
Dar bir çerçevede kadın
Kalp ve Ruh Ufku
Tarihi Tekerrürler Devr-i Daimi Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni
Vilâdetin Çağrıştırdıkları
Mübarek Bir Coğrafyanın Gurbet Yılları
Bence Tam Ağlama Mevsimi
Dünyada Huzurun Bendi Yıkıldı
O Günler Ne Günlerdi
Bir Aynadır Bütün Varlık
Kararan dünyaya rağmen apak bir ay
Mevlânâ Celâleddîn er-Rûmî
Takdim
Böyle derin ve buudları geniş, söz hünerlerinin elmas ve altın yaldızlar gibi
parladığı, gözleri kamaştıran, kalbi ebed ufuklarında mest eden bir esere takdim
yazmak, benim nâçiz kalemime düşmemeliydi.
Ne beyan kabiliyetim ne de edebî ufkum böyle bir yazıyı yazmaya müstait
değildir; fakat böyle güzide bir kitaba nakise getirecek sözlerimin yanında
içtenliğimi affıma vesile yapmak isterim.
Benim için bu paye bir lütuftur…
Elinizdeki bu kitap, bir defa okunup geçilecek bir eser değil; satır satır
incelenecek, kelime kelime tetkik edilecek kadar değerli.
İlhamları mayalayacak ve ruhu sonsuzluğa kanatlandıracak kadar ile’l-merkez
çekim gücüne sahip.
Güzellikler ülkesinden deste deste güller derleyip getiren, söz denizlerinde
ufkumuzu genişleten ve içimizde, kâinat kitabını yeniden okuma şevki tutuşturan
bu eserin sayfaları arasında gezerken kendimi cennet bahçesinde dolaşıyor gibi
hissettim…
İlk cümleden son cümleye kadar birbirine bağlı, altın, elmas, zebercet, yakut
taşlarından örülmüş bir kolye gibi… Bu edebî mücevherler, bir an önce dizildiği
aşk ve sevda zinciriyle birlikte bütün zarafeti ve ışıltısıyla, asrın boynuna
geçirilmeli, insanlara bilhassa edebiyat severlere hediye edilmelidir… Zira hem
üslûp hem de muhteva itibarıyla bu kitaptaki yazılar, bir taraftan kalemlere
ilham şuleleri sunar, gönüllere yazma aşkı, okuma sevdası aşılarken bir taraftan
da anlatımda rota, beyanda pusula, duygu ve düşünceleri ifade etmede yol
gösterici bir rehber mahiyeti taşıyor.
Neden mi? Zira uzun süredir Anadolu sathında dil bir kaos yaşıyor.
Anlatım, ifade tarzı rotasız gemiler gibi bir o yana bir bu yana gidiyor.
Velhasıl beyan ufkumuz karanlık ve kesif bir atmosferle sarılı… Bilhassa eli
kalem tutanlar neyi, nasıl anlatacakları hususunda bir sönmez ışık arıyorlar.
Beyanın böyle nereye gideceğini, neyi nasıl anlatacağını, hangi hedefe
yürüyeceğini şaşırdığı bir dönemde bir deniz feneri gibi ufkumuzda beliren bu
kitabın değerini, fikir ve düşünce işçileri, beyan gemisinin tayfaları daha iyi
bilirler.
Bu da nazardan ırak tutulmamalıdır..
“Kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası beyan,
Yaratıcıyla-yaratılan arasındaki sırlı münasebeti keşfedip ortaya koyan da yine
beyandır.” diye sözüne başlayan müellif, varlığın ilk çekirdek döneminden,
kıyamete kadarki serüveninde beyanın önemini kelime ve cümlelerle panorama
şeklinde gözlerimiz önünde tablolaştırmış.
Bu konuda şu söz ne kadar manidar ve ufuk açıcıdır bir bakın:
“Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de beyandır.
En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi
seslendiren, seslendirip eşyanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini ifade
etme imkânını veren beyan..
düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar beyan, geniş bir
merkezî hareketin, çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi beyan, halife unvanıyla
varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı beyan, kalemi
beyan, kılıcı beyan ve saltanatının temel kaideleri de beyandır.
Beyanın bayrağının dalgalandığı yerlerde en güçlü ordular bozguna uğrar ve
dağılır; onun gürlediği meydanlarda top güllelerinin sesi arı vızıltısına
dönüşür.
Beyan sancağının çekildiği burçların arkasında sadece onun davulunun, kösünün
sesi duyulur; onun mehterinin gürlediği bucaklarda sultanların yürekleri
ağızlarına gelir, İskenderlerin, Napolyonların çaresiz kalıp geriye döndükleri
nice aşılmaz surlar vardır ki, Beyan Sultanı’nın beyan kılıcıyla paramparça
edilmiş ve beyanın inkıyat, itaat meşk eden kalemine selâm durulmuştur.”
Evet bebeklik dönemi.
Hem kâinatın hem bizim… İlk duyduğumuz ninni veya ilâhi.
Ve yıllar sonra ölüm… Ya da varlığın ilk duyduğu ses, ‘Kün’ ile gözlerini açışı…
Çağlar sonra kıyamet… Bakınız bu var oluş ve yıkılışı beyan ile nasıl
irtibatlandırmış muhterem müellif:
“Biz hepimiz dünyaya gözümüzü beyanla açtık, beyan ninnileriyle büyüdük, bir
noktaya yöneldikse beyanın sihriyle yöneldik.
Bundan sonra da yaşarsak, yine beyanla soluklanarak yaşayacak, ölürsek bilgi ve
beyan mahrumiyetinin kuraklığında can vereceğiz.”
Beyan, derken yazar bir taraftan teoriği tarif ediyor; bir taraftan da pratiğin
en güzide misallerini sunuyor, en güzide neşidelerini terennüm ediyor.
Ruh-efza nağmelerini kulağımıza fısıldıyor.
İşte şu cümleler buna ne güzel örnektir:
“Beyanın yankılandığı yamaçlarda binlerce kumru murâkabeye dalar, yeni
gülşenlerin hülyalarıyla yaşar..
beyan mızrabı bilgi telleri üzerine kalkıp indikçe eşya semâa kalkar, hâdiseler
ilâhî bir raksın “hayhuy”uyla inler..
beyanın aks-i sadâsıyla inleyen çöllerde bir değil, binlerce mecnun dolaşır..
onun nağmelerinin duyulduğu koylarda bülbüller dillerini tutar, yuvalarına
çekilir..
onun haykırışlarının ulaştığı vahşi ormanlarda tilkiler hileye “elveda” eder,
aslanlar kuyruklarını kısar, inlerine sığınırlar.”
Ardından çocukluk döneminden bir misalle bizlere ‘Bu işin ilk mayası o dönemde
atılır.’ der gibi şu altın cümleleri sunuyor: “Bazen insan, güçlü bir beyan
esintisi karşısında, âdeta balonlara binmiş, uçurtmaların dolaştığı noktalarda
dolaşıyor gibi, kendini bulunduğu atmosferin sonsuza açık iklimlerinde uçuşan
kuşlar kadar hür ve rahat hisseder.”
Sonra bu gönül yolculuğumuzda sıra “Edebiyatın Gücü” yazısına geliyor.
Onun kapısını çalıyor ve içine giriyoruz.
Bizi tebessüm eden çiçekler karşılıyor, cümle kapısından, revaktan geçiyor,
çiçeklerin arasından reftare yürürken şu iç açıcı gül demetine takılıp
kalıyoruz, onu koklamadan edemiyoruz: “Nazım ve nesir yoluyla hâle ve duruma
göre söylenen ya da yazılan zarif, ölçülü, âhenkli, dil kurallarına uygun sözler
veya bu çerçevedeki sözlerden bahseden ilim diyebileceğimiz edebiyat; aslında
terbiye, nezaket, zarafet ve haddeden geçme, kıvama erme mânâlarına
hamledeceğimiz “edeb” kökünden gelmektedir.
Ama, daha çok da, insanın hayat tarzı, yaşama üslûbu, sîretiyle alâkalı ve onun
kalbî, ruhî hayatının inkişaf ettirilmesine vesile bir amel diye
yorumlanagelmiştir.
Bu mânâdaki edebin tahlil edileceği yerse, ya ahlâk kitapları ya da tasavvuf
risaleleridir.
Örfî mânâdaki edebiyatın, bu anlamdaki edeble doğrudan doğruya değil de,
dolayısıyla bir münasebeti vardır.”
Bugünün edebiyatına vurulan neşteri de görmenizde yarar var:
“Edebî olarak ele alınıp işlenen konunun bir din, bir düşünce, bir felsefe ya da
bir doktrin olması fark etmez; edebiyat, insanlığın tarih boyu elde ettiği bilgi
birikimini nesilden nesile aktarabilmenin, dünü bütün derinlik ve
zenginlikleriyle şimdilerde de duyup hissedebilmenin, mazi ve hâli realitenin
iki buudu, geleceği de onun izafî derinliği şeklinde zevk edebilmenin en önemli
yollarındandır.”
Ardından yazma ve söz söyleme adına nasıl bir rota çiziyor bakınız:
“Edebiyat, sadece insanlar arasında yazı yazma ve söz söyleme sanatlarıyla laf
ebeliği yapmak, beğenilen sözler üretmek mesleği değildir; o, belâgat ve fesahat
buudlarıyla, söz söyleme sanatını sevimli hâle getirerek, gündelik dili en
temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle beslemenin, süslemenin,
zenginleştirmenin suyu-havası, incisi-mercanı ve kullandıkça, harcadıkça çoğalan
hazinesidir.”
Peşi sıra ham ve olgunlaşmamış sözlerin olgunluk ufkuna ermeden beyan dalında
tebessüm edemeyeceğini şöyle özetliyor müellif:
“Evet bir edebiyatçı, her yerde gündelik duygularla kendini ifade eden sokaktaki
adamdan çok farklı düşünür, farklı değerlendirir, farklı yorumlarda bulunur ve
her zaman seviye peşinde koşup, gelecek nesillere, severek tevârüs edip saygı
duyacakları bir miras bırakmaya çalışır.
İşte bu yönüyle de o, her zaman bir üstad, diğerleri birer çırak; o bir mimar,
ötekiler de birer işçidir.”
Ya dil… En büyük derdimiz dil ve anlatım.
Düşündüğümüzü, hissettiğimizi doğru ve güzel bir şekilde sunma eksikliği… Bu
nasıl düzelecek, eksiklik nasıl tamamlanacak, bu gedik nasıl tamir edilecek?
İşte söz ustası, bir milletin bütün vâridâtının taşıyıcısı olan dilin önemine
işaret ediyor ve ‘dil’i, geçmişi geleceğe taşıyacak biricik köprü olarak tarif
ediyor.
İfade evimize saray olma ufkunu, tefekkürümüze köşk olma payesini sunuyor… Şu
sözlerden bu gayret ve ceht ne güzel anlaşılıyor değil mi:
“Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri
günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi geleceğe intikal ettirmede de
önemli bir köprü vazifesi görmektedir.
Bir millet, atalarından tevârüs ettiği ve şimdilerde de yeni terkip, yeni biçim,
yeni şekillere sokarak değerlendirdiği topyekün zihnî, fikrî, ilmî müktesebat ve
zenginliklerini, ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille
ebedîleştirebilir.
Zira bir millet, ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde
düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.”
Kısırlaşan dilin bu handikabı nasıl aşacağı ve bu engeli aşmada bu işin ehline
ne kadar büyük görev düştüğü her türlü izahtan varestedir.
Müellif bu konuda bizlere şu önemli öğüdü veriyor:
“Eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle ya da
mevcut lügatlerdeki sözcüklerle yetinecek olursak, okullar, sanayî müesseseleri,
ticaret fuarları, teknoloji hangarları… gibi modern hayatın zarurî gördüğü pek
çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu
da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere
karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme
demektir.”
Dilin ve düşüncenin kökümüze bağlılıkla düzeleceğini, özümüzle irtibatımız
nispetinde güçleneceğini beyan eden müellif, şu ufuk açıcı söz ile dil ve
düşüncede hâlimizi tekrar gözden geçirmemizi salık veriyor:
“Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve
esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuşkan ve düşünce
bakımından da en dinamik toplumlar olagelmişlerdir.”
Canlı kalmak ve hayat solumak… Ayakta kalmak ve mefkuremizi cihanşümul bir
atlasta nakış nakış dokumak, sınırsız bir ufukta tayf tayf yayabilmek… İşte bir
fert için, bir millet için en önemli konu bu.
Bu konu yüreğimizdeki eser verme ve güzel konuşup güzel yazma ve insanlığa tatlı
ve efsunkâr söz ve beyan meyvelerini takdim etme hissimizi kamçılıyor ve
ruhumuzu bilinmez bir yönden gelen şevk ateşiyle harekete geçiriyor..
Müellif bu hissimize tercüman olur mahiyette “Yaşamak için yenilenmek, meyve
verebilmek için de her zaman canlı kalmak” şartını bir daha bize fısıldayıp
nazarlarımızı ‘Güzel ve Güzellik’ ufkuna çeviriyor. “Güzel ve
Güzellik” yazısında da yine dil ve anlatım oturmuş tahta.
Yine onun terennümü, ışıklı, güzel yüzü tebessüm ediyor.
“Bazen güzel bir şiir, zengin bir nesir, ince bir motif, lâtif bir tezhip, gürül
gürül bir kahramanlık destanı, iyi dramatize edilmiş bir hikâye, beşerî
heyecanlarımızı haykıran bir mûsıkî nağmesi bizi o kadar coşturur ve
heyecanlandırır ki, görüp duyduğumuz ses hevenkleri ve değişik objeler tıpkı bir
meltem gibi dört bir yandan ruhumuzu sarar, bizi büyüler, güzelliklerin sihirli
âlemine çeker ve bize ötelerden güftesiz-bestesiz ne nağmeler, ne nağmeler
duyurur.”
Güzel ve güzellik, edebiyatın en birinci vesilesi.
Anlatımda kalemi şahlandıran, duyguları coşturan, ümidi kamçılayan bu sihirli
ufuk ve rengârenk iklim ve büyülü atmosfer değil midir? Yazar, bu ufka bakın ne
tatlı, ılımlı, meltem gibi yumuşak cümlelerle çekiyor bizi:
“Bütün güzelliklerin her zaman duygularımızda solmadan taptaze kalmaları, zevk
ve lezzetlerimizin acılaşmadan devam etmesi; evet, çiçeklerdeki renklerin,
nağmelerdeki büyülerin, sanatkâr ellerin ortaya koyduğu sihirli eserlerdeki
revnakın hep canlı kalması, onların gerçek kaynaklarının görülüp sezilmesine
bağlıdır ki; o kaynağı bu ölçü içinde sezip bilenlerin, varlıkla alâkalı
duydukları bütün zevkler, lezzetler, heyecanlar ve takdirler aslî olmadan çıkar,
tebeî bir hâl alır ve artık bütün eşya ve hâdiselerdeki değişik tezahürler,
kendilerinden dolayı değil de, sahiplerinden ötürü görülüp sevilme konumuna
yükselirler.”
Güzel, güzeldir de ya gölgesi… Gölgeyi silmek, onu görmezlikten gelmek, aslı
için de bir bakıma kadir bilmezlik sayılmaz mı? Güzelin gölgesi de güzel.
Ne müthiş bir buluş ve ifade ediş tarzı bu… “Asıl-gölge, esas-tâbî fark
edilebildikten sonra, küll hâlinde veya parça parça varlığa karşı hissettiğimiz
alâka da mahzursuz sayılır.
Bu açıdan da, hem gölgeye hem de tâbî olana güzel nazarıyla bakabiliriz.
Zira, güzellere tâbî olanlar da güzeldir ve her güzellik, onu duyan âşıkları,
sevgiliye ulaşma arzusuyla coşturan bir nâme, bir mesaj, bir fısıltı, bir sinyal
ve bir çağrıdır.”
“Bütün güzellikler, bizi bizden alıp aşkınlığa yükseltmek, maddenin dar
mahbesinden kurtararak, kaynağın enginliğine ulaştırmak için vardır.”
Tabiatta her nokta bir çiçek, bunun yanında gönlün her noktası da petektir..
Düşünce arı gibi o nektar ve tiryakları alır ve gönül peteğine doldurur.
Bu aşkın gönüllerde, çevreye bakmasını bilen yüreklerde böyledir.
Varlığı çakırkeyf seyreden ve ondaki incelikleri, esrarlı çizgileri göremeyen,
özüne nüfuz edemeyen kişiler için her şey boş ve her varlık ufuksuz bir yolun
derbeder yolcusudur.
Biz, bu sözden, sazdan, içli ve özlü niyazdan; Hak ve hakikat için yükselen
güzide avazdan anlamayan kişileri bir kenara bırakıyor ve tabiat konçertosundaki
mûsıkînin derinlemesine sırrını anlayıp keşfeden gözü ve kulağı olan, kalbi ve
ruhu hüşyar yüce insanların ve onların terennümlerine dönüyoruz..
“Evet o, doğan Ay’dan, batan Güneş’ten, göz kırpan yıldızlardan, rengârenk
tabiat meşherlerinden, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen
yağmurdan ve melekler gibi süzülüp göklere yürüyen buhardan aldığı mesajlarla,
hemen her adımda, vuslat koyuna gireceği heyecanını duyar; duyar ve göz-gönül
birliğine ulaşmış bir sevdalının duygularıyla, ‘Her yerden herkes, Senin
güzelliğini temâşâ için koşup geliyorlar ve o eşsiz Cemalinle naz naz üstüne
cilvelerle salınıyorlar.
Aşağıdan, yukarıdan her varlık, dellâllar gibi âvâz âvâz Seni haykırıyor ve
Senin nakış nakış güzelliklerinin akisleri olarak keyiflenip oynuyorlar.’
(Bediüzzaman) der.”
Güzellik edebiyatı şahlandıran güç.
Bir bakıma edebiyatın ruhuna ateş salan kuvvet ve kudreti özünde taşır.
Fakat edebiyatın engin ufuklara kanatlanması için sadece güzellik yeterli midir?
Elbette yeterli değildir… İşte müellif bu atlama tahtasından ruhu nasıl
sıçratıyor bakın.
O deryaya dalmanın, derinlere inmenin ve nice ümit ve sevda incisi toplamanın,
nice sevgi mercanı elde etmenin tek yolu bu kutsî sıçrayış ve o ufka kanatlanma.
O denizde yol almayı, o yıldızlı mehtapta kanat çırpmayı da ancak özünde güzele
yürüme azmi ve gayreti olan, güzele ermek için kıvılcımları göklere yükselen aşk
ateşini kalbinde tutuşturan kişiler başaracaktır.
Bu konuda şu tarif nasıl sırlı, iç içe sema yivleriyle dokunmuş bir bakın:
“Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, arzı da semayı da,
doğuyu da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur
ki, tecellîsi nur, içi buğu buğu huzur ve çevresi de, sevgili kokusuyla buhur
buhurdur.”
“Aşk, mekânda mekânsızlığın, zamanda zamansızlığın en doğru şahididir.
O, gökler ötesinden insanın kalbine salınmış ateşten bir zincir, bu zincirle
bend olmuş kimseler de, aşkın azat kabul etmez bendeleridir.”
İşte böyle sürüp gidiyor serüven… Söz serüveni, beyan güzelliği, aşk ve ümit
yolculuğu… İşte böyle sürüyor ve ruhlarımızı gaşy ediyor.
“Dar Bir Açıdan Şiir” deyip sürüp gidiyor
“Dar Bir Çerçevede Kadın” deyip devam ediyor…
“Kalb ve Ruh Ufku” diyor ve kıvrım kıvrım ebedî izleri takip ederek ufuklar
aşıyor..
“Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni” diyor ve bizi
cedlerimizin ferasetli çehreleriyle, aydınlık nasiyeleriyle, ümit ve aşk oyalı
endamlarıyla ve insanı huzur ve saadet iklimine çeken meltemden yumuşak
soluklarıyla tanıştırıyor…
Sonra, “Mübarek Bir Coğrafyanın Gurbet Yılları” ile gurbeti iliklerimize kadar
yaşatıyor ve bu gurbetten sılaya göçte ve gerçek dost ve dostlar ile buluşmada
bize gerekli kural ve kaideleri sunuyor, bir bir öğütlüyor.. “Bence Tam Ağlama
Mevsimi”nde ise gözyaşı mevsimini hatırlatıyor ve mânevi buharlar gibi göklere
yükselen his ve duygularımızın çiy noktasına gelip nasıl yere yağmur gibi
döküleceğini fısıldıyor.
Ağlamanın rüknünü ve içli beste gibi yürekten olması gerektiğini salık veriyor.
“Dünyada Huzurun Bendi Yıkıldı” yazısının ilk bakışta bir elem ve ızdırap, acı
ve keder dokulu olduğu zannedilir; ama içine girince cennet reyhanları, ümit
ulakları ve sevda çerağlarıyla karşılaşır insan… Evet eğrileri söylerken bile
yazar saçlarımızı okşar ve içimize şefkat meltemleri gönderir, ruhumuzu eritici
soluklarıyla mest eder..
“O Günler Ne Günlerdi” ile bir hasret yurduna çeker bizi ve gönül muhasebemizi
yaptırır, eski ile bağımızı yeniler ve çemenzarı tatmış bülbülleri yine o
dallara, o bağlara, güllere sümbüllere davet eder.
Gurbet yaşayan şaşkın gönüllere geçmişte kalan güzel günleri hatırlatarak (o
günlerin izdüşümünü örgülemek için bile olsa) bir daha hamle yapmaları için
gayret verir.
Evet,
‘ Bu yol uzaktır,
Menzili çoktur,
Geçidi yoktur,
Derin sular var.’
diyen Yunus gibi bizi bir daha kendi özümüze, verilmiş sözümüze ve geçmişteki
şevk ve aşk ibrişimleriyle nakışlı ve oyalı gündüzümüze çeker ve orada sarsar,
kendimize getirir; Nesibe gibi yaralarımızı sardıktan sonra “Haydi” der ve
sırtımıza dest-i teşviki vurur…
“Bir Aynadır Bütün Varlık”a uğradığımız zaman, esenlik dolu bir iklime
giriveririz… Her yan ve yönde gördüğümüz dost yüzüdür… Ezelî, ebedî dost ve enis
ile karşılaşırız… Onun kudret izlerini, isim ve sıfat çizgilerini ve renklerini
tek tek görür, müşahede eder ve mest ü sermest olarak yolculuğumuza devam
ederiz…
Bu serüven biter mi… Asla bitmez ve bitmeyecek.
Bu beyan çağlayanı sonsuza dek sürecek…
Bizler o çağlayanın serinliğini ve yüreği coşturan akışını, ebedî ve ezelî
bestesini ömrümüz oldukça duyup hissedeceğiz…
Biliyor ve inanıyorum ki bu gül bahçesinde, bu sümbül yaylasında, bu zambak
ülkesinde, karanfil diyarında bütün duygularınız doyacak, güzellik adına bütün
hisleriniz alacağını alacak ve kalbiniz iliklerine kadar söz güzelliğine ve
beyan bengisuyuna kanacak…
Beyan
Varlığın plânını Rahmeti Sonsuz’un ilmi, mimarisini de beyanı resmetmiştir.
Yaratılışla beyan, “âyân-ı sâbite”nin mahremlerden mahrem harîminde ikiz olarak
belirmiş, sonra da haricî vücuda yürümüşlerdir.
Hazreti Rahmân, insanı yaratırken, onun özünü, iç enginliklerini, varlığı,
varlığın perde arkasını ifade edebilme kabiliyetini de ona yükleyerek, öylece
haricî vücud buuduna çıkarmıştır.
Bu itibarla da denebilir ki; kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin
ilk damlası beyan, Yaratıcıyla-yaratılan arasındaki sırlı münasebeti keşfedip
ortaya koyan da yine beyandır.
Yeryüzünün tozundan-toprağından, suyundan-çamurundan yoğrulup şekillendirilen
insan, ilim sermayesi ve beyan aktivitesiyle arzın halifesi ve şu dünya
mescidinde, cin ve insin hatibi olma pâyesine yükseltilmiştir.
İnsan beyanla Allah’a (celle celâluhu) muhatap olmuş ve beyan vasıtasıyla O’na
hitap edebilmiştir.
İnsanoğlu konuşmaya başlayınca, durgun ve sessiz gibi görünen eşyanın da dilinin
bağı çözülmüş ve her biri “Mele-i Â’lâ”dan birer satır, birer paragraf olan
bütün varlık ve hâdiseler, talâkatli birer hatip gibi her şeyin perde
arkasındaki hakikatin konuşan dili, hikmet yüklü beyanı ve fasih lisanı
olmuştur.
Bize göre beyanın olmadığı kabul edilen dönemde, varlık suskun, hâdiseler suskun
ve her şey de âdeta durgundur.
Her varlık nasıl konuşur, konuşurken nasıl kendini ifade eder? Bunlar, herkesçe
bilinmesi zor konular..
bu konuda bilinen bir şey varsa, o da, mahiyetine yüklenen beyan kabiliyeti ile
insanın, bütün eşya ve şuunâtı istediği gibi seslendirip yorumlayabilecek
kabiliyette yaratılmış olmasıdır.
Doğrusu, izafî değerler dünyasında beyan bizim canımızdır.
Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de beyandır.
En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi
seslendiren, seslendirip eşyanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini ifade
etme imkânını veren beyan..
düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar beyan, geniş bir
merkezî hareketin, çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi beyan, halife unvanıyla
varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı beyan, kalemi
beyan, kılıcı beyan ve saltanatının temel kaideleri de beyandır.
Beyanın bayrağının dalgalandığı yerlerde en güçlü ordular bozguna uğrar ve
dağılır; onun gürlediği meydanlarda top güllelerinin sesi arı vızıltısına
dönüşür.
Beyan sancağının çekildiği burçların arkasında sadece onun davulunun, kösünün
sesi duyulur; onun mehterinin gürlediği bucaklarda sultanların yürekleri
ağızlarına gelir, İskenderlerin, Napolyonların çaresiz kalıp geriye döndükleri
nice aşılmaz surlar vardır ki, Beyan Sultanı’nın beyan kılıcıyla paramparça
edilmiş ve beyanın inkıyat, itaat meşk eden kalemine selâm durulmuştur.
Kur’ân-ı Kerim surları aşan, en muannit ve ön yargılı gönüllerde dahi yankılanan
böyle bir beyan örneğidir.
Onun ele aldığı meseleleri sunuşunda öyle baş döndüren bir büyü vardır ki duyup
da tesirinde kalmamak mümkün değildir.
Kur’ân’ın beyan tarzı semavî-gayri semavî hiçbir ifadeye benzemez.
Onda kalblere nüfuz eden karşı konulmaz öyle bir güç vardır ki, dilin inceliğini
bilmeyenler dahi o beyan zemzemesi karşısında büyüleniverirler.
Kur’ân, değişik problemlere çözüm sunarken öyle güçlü bir üslûpla sunar ki, ona
karşı ön yargısı olmayan herkesi büyüler; en azından derin düşüncelere sevk
edecek şekilde tesir altına alır ve er-geç mutlaka onu dize getirir.
Bu beyan âbidesinin cümle, paragraf ve makta’larında engin bir mânâ genişliği,
rânâ bir üslûp inceliği, ruhlara işleyen canlı bir mûsıkî ve ritim mevcuttur.
Mazmun, mefhum ve mevzulara göre seçilmiş kelimeler müzikal letâfetleriyle,
dinleyen herkesi kendi sihirli ufkuna yükseltir ve onun idrakine ne sürprizler
ne sürprizler sunar.
Onun, herhangi bir konuyu ifade sadedinde kullandığı malzemenin yerine başka
şeyler koymaya kalksanız maksat havada kalır, beyanın çehresi kararır ve o canlı
üslûp âdeta ruhsuzlaşır.
Kur’ân’ın öyle yüksek bir beyan gücü vardır ki, bir kere konuşmaya, ne yapar
yapar, o birbirinden farklı hâdiseleri cereyan ettikleri zaman ve zeminleriyle
birer canlı resim gibi gözler önüne serer ve dinleyenlerde hayret, hayranlık ve
ürperti hâsıl eder.
Bütün bunları yaparken de ne büyüleyici güzelliğinden, ne gönüllere nüfuz eden
derinliğinden ne de ifadeler arası uyumdan asla taviz vermez; ortaya koyduğu her
şeyi fevkalâde bir vuzuhla vaz’eder ve kat’iyen herhangi bir teşevvüşe sebebiyet
vermez.
Onun muhatabı ne sadece akıl, ne kalb ne de ruhtur.
O, insanı maddî-mânevî bütün letâifiyle ele alır; az konuşur, öz konuşur ve
insanın içine-dışına birden seslenir; seslenir ve muhataplarında umum kâinat,
bütün eşya ve topyekün insanlıkla alâkalı bir duygu, düşünce ve muhakeme birliği
oluşturur.
O en sihirli beyanlardan daha tesirli, en ince üslûplardan daha rakîk, en
müstesna ifadelerden daha müteâldir.
Bugüne kadar ne hiss-i rekabetle ona karşı çıkanlar ne de onu taklit şevkiyle
ortaya atılan söz sultanları hiçbir zaman onun beyanına denk bir beyan ortaya
koyamamışlardır.
İşte o devâsâ Arap şairleri, işte Şems-i Tebrizî’nin, “Gerçi ben şekerden daha
tatlı şiir yazarım ama seviyeli söz söylemede ancak onun müridi olabilirim.”
dediği Feridüddin Attar’lar, işte âvâzı çıktığı kadar “Ben Kur’ân’ın boynu
tasmalı kölesiyim.” diyen Mevlâna’lar..
işte Bediüzzaman’ın “sermest-i câm-ı aşk” diye yâd ettiği Câmi’ler ve onların
asırlara meydan okuyan güzide eserleri; hiçbiri o beyan sultanı Kur’ân’ın ifade
ufkuna ulaşamamıştır.
İleride tafsilâtına eğilme vaadiyle, Kur’ân’ın ifade tarzı adına bu kadarcık
işaretle yetinip, yeniden ondan ve onun gölgesinde gelişen nazım ve nesirlerden
mülhem beyanın, sınırlı idraklerimize akseden gölgelerine dönelim:
Biz hepimiz dünyaya gözümüzü beyanla açtık, beyan ninnileriyle büyüdük, bir
noktaya yöneldikse beyanın sihriyle yöneldik.
Bundan sonra da yaşarsak, yine beyanla soluklanarak yaşayacak, ölürsek bilgi ve
beyan mahrumiyetinin kuraklığında can vereceğiz.
Beyan, canlı cenazelere Hızır solukları, ebedî yaşamak isteyenlere de bir âb-ı
hayattır..
onu usta bir neyzen gibi ölüler ülkesine üfleyebilenler, nice bin seneden beri
sürüm sürüm yaşayan cankeşlere, üst üste “ba’sü ba’de’l-mevt”ler vaad edecek ve
o “Âd” görmüş mezarlar üzerinde birer sûr tesiri icra edeceklerdir.
Hemen her şeyiyle eskiyen ve pörsüyen, bu gelenlerin gittiği, konanların
göçtüğü, “malı, mülkü, safâsı fâni hülya” misafirhanede hep taze kalabilen ve
her zaman renklerini koruyan bir güzeller güzeli varsa, o da beyandır.
Beyanın yankılandığı yamaçlarda binlerce kumru murâkabeye dalar, yeni
gülşenlerin hülyalarıyla yaşar..
beyan mızrabı bilgi telleri üzerine kalkıp indikçe eşya semâa kalkar, hâdiseler
ilâhî bir raksın “hayhuy”uyla inler..
beyanın aks-i sadâsıyla inleyen çöllerde bir değil, binlerce mecnun dolaşır..
onun nağmelerinin duyulduğu koylarda bülbüller dillerini tutar, yuvalarına
çekilir..
onun haykırışlarının ulaştığı vahşi ormanlarda tilkiler hileye “elveda” eder,
aslanlar kuyruklarını kısar, inlerine sığınırlar.
Kâinat kitabı ve “şeriat-ı fıtriye”nin ruhu, muhtevası, rengi, deseni beyan;
Allah yolu olan İslâm gerçeğinin mührü, kılıcı ve kalemi de beyandır.
Altının kıymetini sarraflar, cevherinkini cevher-fürûşân olanlar, beyanın
değerini de söz sarrafları bilir.
Altınlar, inciler, dünya ehlince izafî birer kıymet ifade ederler ve bunların
ifade ettiği nisbî değerler de şu üç-beş adımlık dar âlemde başlar ve yine onda
biter.
Beyan ise ins-cin arasında, yerlerin, göklerin değişik tabakalarında âdeta
sikkeyi basan bir sultan, emirler veren bir kumandan ve her zaman destanlara
konu olan bir kahramandır.
Bugüne kadar hiç kimse, beyanın ulaştığı baş döndürücü zirvelere ulaşamamış ve
hiçbir muharip, ondan daha güçlü bir silaha sahip olamamıştır.
Bizim dünyamızda her peygamber bir söz sultanı, her edib de o sultanların
başımıza saldıkları ışığın birer gölgesidir.
Öncekiler birer asıl, sonrakiler ise birer tâbi; öncekiler birer mimar,
sonrakiler de birer işçidir.
Bunların hemen hepsi de, el ele, omuz omuza her zaman beyandan mâmureler meydana
getirmiş, söz ibrişiminden dantelâlar örgülemiş ve kelime cevherlerinden ne
eşsiz gerdanlıklar tanzim etmişlerdir.!
Beyan mimarlarının ilhamları şahlandığı zaman, kalbler, gökten gelen yağmurlarla
kabarıp köpüren altın çayırlara döner; kupkuru çöller, onların sağanağıyla birer
çemenzâr kesilir..
hele bir de beyan, kıvamına gelip de bir ırmak, bir çağlayan ve dalgalarla
köpürüp sahillere akan umman hâlini alınca, artık söz mukavemet edilmez öyle bir
sultanlığa erer ki, onun o ruhanî zemzemesi karşısında bütün münasebetsiz
sesler-soluklar kesilir; bütün söz şeklindeki mırıltılar yerlerini sükuta terk
eder ve muhtevasız konuşmalar da uzlete çekiliverir.
Böyle kıvamında bir beyan sofrasına oturma bahtiyarlığına ermiş herhangi bir
insan, gönlünü ona açabildiği ölçüde, kendini bir mûsıkî çağlayanına salmış gibi
onu olduğundan da fazla derinleştiren bir ruh hâliyle dinler, bütün benliğiyle
onun içinde erir ve âdeta, gassalin elindeki meyyit gibi tamamen ona teslim
olur.
İyi bir beyanın hemen herkes üzerinde, tabiî onların istidat ve kabiliyetleri
ölçüsünde, mutlaka tesiri olur.
Bazen insan, güçlü bir beyan esintisi karşısında, âdeta balonlara binmiş,
uçurtmaların dolaştığı noktalarda dolaşıyor gibi, kendini bulunduğu atmosferin
sonsuza açık iklimlerinde uçuşan kuşlar kadar hür ve rahat hisseder.
Böyle bir câzibe merkezinin yüksek çekiciliğine kapılıp, hep o “ilel-merkez” güç
etrafında dönüp durduğu esnada, kabil olsa da dönüp bir ruhunu dinlese, kim
bilir ne etkileyici romantik mülâhazalarla iç içe olduğunu ve ne alternatif zevk
açılımları yaşadığını duyacak, belki de hayranlıkla kendinden geçecektir.
Böyle bir tali’li, bu kabîl ses ve söz kevserlerini her yudumlayışında yeniden
bir kere daha dirilerek kendini keşfeder..
kulaklarında yankılanan kelimelerin, cümlelerin ruhuna akışıyla, her an ayrı bir
farklılığa erdiğini duyar ve hayatın beyan buudundaki televvünlerinin ne kadar
aşkın olduğunu hissederek, tekrar tekrar hayretlerle irkilir.
Hele bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fışkıran bir beyan, zannediyorum
dinleyenleri bir anda o güçlü büyüsüyle kucaklar, tesirini ruhlarına üfler ve
gönüllerine kendi boyasını çalar; onlar da, kendilerini onun o sımsıcak sinesine
salarak, tamamen ona teslim olurlar; teslim olur ve o yumuşatan atmosferde kendi
dünyalarının bütün inceliklerini duyar ve sahip oldukları zenginliklerin baş
döndürücü güzellikleriyle kendilerinden geçerler.
Bazen, beyanın çağıltıları içinde insan, Cennet Kevserlerini andıran din-iman
nağmelerini, fenâ, bekâ melodilerini dinler; her şeyin sonsuzdan gelip yine
sonsuza aktığı mülâhazasıyla, iman ve ümit ufkunun tül tül renkleri içinde her
an ayrı bir temâşâ zevkine erer.
Bazen de beyanın bir kısım çıkış noktalarından geçmişimize açılır; maziyi bütün
ihtişamıyla duymaya çalışır; yer yer onu bir mûsıkî gibi dinler, semâa kalkar,
hatta kanatlanır gibi olur ve kalbî, ruhî hayatımız itibarıyla zaman üstü bir
hâl alarak, kendimizi dünkü gerçeklerle yarınki hülyaların iltisak noktasında
bağdaş kurmuş oturuyor bulur ve zamanın üç buudunu birden seyrediyor gibi
oluruz.
Bu temâşâ içinde yıkık bir rüya hâline gelmiş olan bütün o muhteşem geçmiş, bir
sihirli restorasyonla eski hâlini alır; iman ve ümitlerimizde duyduğumuz gelecek
de bir çocuk neşvesi içinde koşar bize gelir; gönüllerimize girerek hasret
giderir ve yeniden bir kere daha bizim olur.
Öyle ki, bu derûnî duygularla kendimizi değişik çağrışımların akıntısına salar
ve hülyalarımızda sonsuz bir güce, aşkın bir cereyana ulaştırdığımız böyle bir
çağlayan içinde hâlden hâle, histen hisse, fikirden fikre geçer ve tıpkı
rüyalarımızda olduğu gibi her şeyi biraz da niyet ve gönüllerimize göre
şekillendirir, istediğimiz kalıplar içine sokar, istediğimiz gibi yönlendirir;
arzu ettiğimiz gibi oturur-kalkar; kanatlanır uçar; iner yerde ayaklarımız
üzerinde yürür; mağriplerde tulû, maşrıklarda gurûb temâşâ eder; bir iken bin
olur, zerre iken her şey hâline geliriz…
Temelleri mânâ köklerimizle irtibatlı hülyalarımızı besleyen, büyüten, onlara
ninni söyleyen, yükseltip onları göklerde seyahat ettiren, hatta onlara
nâmütenâhînin menfezlerini gösteren ufuklu, seviyeli, kıvamında bir beyan;
duygularımıza miraç yaptırıyor gibi yer yer bizi semanın derinliklerine götürür,
bizlere mekân üstü âlemlerde tahtlar kurar ve gönüllerimizde, endişeli bir
sessizlik içinde bulunan ebediyet arzularımıza cevaplar verir; duygularımızı
ifadesi imkânsız hissî zenginliklere ulaştırır; ruhlarımızı cismaniyet eb’âdına
sığmayan derinliklerde dolaştırır ve bize varlığın güftesiz bestelerinden ne
mûsıkîler, ne mûsıkîler dinletir.!
Atalarımızın gönüllerinden süzülüp gelen, onlardan tevârüs ettiğimiz değerlerin
en kıymetlilerinden biri sayılan beyan; yalnız mânâların vuzûhu, kelimelerin
sesi ve belli maksatların ifadesi değildir; o, aynı zamanda düşüncelerimizin
dili, hislerimizin mûsıkîsi, kalblerimizin heyecanı, Allah’a muhatap olmanın
tercümanı, ümitlerimizin de geleceğe uçurduğu altın kanatlı üveykidir.
Bütün bu gayeleri ihtiva eden seviyeli ve hedefli bir beyan; gökler kadar derin,
arz ölçüsünde canlı, ipekler gibi yumuşak, anne kucağı kadar sıcak
diyebileceğimiz o kendi şivesiyle feverana başladığı zaman, mantıkların
uyanışını, ruhların şahlanışını, kelimelerin sihrini ve konuşmanın ezelî
macerasını söyleyen bir büyü tesiri icra eder; eder ve bize, dinimizin
ululuğunu, milletimizin zenginliğini, fertlerimizin ismet ve iffetini,
fatihlerimizin cehd ü gayretini, millî üslûbumuzu ve millî şivemizi söyler.
Gönüllerimizden kopup gelen ve onların derinliklerindeki muhtevayı seslendiren
iyi bir beyan; bize her zaman ruhun soluklarını, kalbin hafakanlarını, konuşma
maharetinin renk ve edasını duyurur ve renginliğinin, zenginliğinin ve hedefinin
kudsiyeti ölçüsünde de semavî seslerin yankıları gibi gönüllerimizde mâkes
bulur; bulur ve bize ilk geldiği kaynaktan hep çeşniler sunar.
Yağmur, Ekim-Aralık 1998, Sayı 1
Edebiyatın Gücü
Nazım ve nesir yoluyla hâle ve duruma göre söylenen ya da yazılan zarif, ölçülü,
âhenkli, dil kurallarına uygun sözler veya bu çerçevedeki sözlerden bahseden
ilim diyebileceğimiz edebiyat; aslında terbiye, nezaket, zarafet ve haddeden
geçme, kıvama erme mânâlarına hamledeceğimiz “edeb” kökünden gelmektedir.
Ama, daha çok da, insanın hayat tarzı, yaşama üslûbu, sîretiyle alâkalı ve onun
kalbî, ruhî hayatının inkişaf ettirilmesine vesile bir amel diye
yorumlanagelmiştir.
Bu mânâdaki edebin tahlil edileceği yerse, ya ahlâk kitapları ya da tasavvuf
risaleleridir.
Örfî mânâdaki edebiyatın, bu anlamdaki edeble doğrudan doğruya değil de,
dolayısıyla bir münasebeti vardır.
Biz burada o münasebeti sükut geçerek, edebiyat sözcüğünden anladığımız mânâya
kapı aralama ölçüsünde küçük bir menfez açmak istiyoruz.
Boyumuzu aşkın böyle bir konuda ifade edeceklerimize değil de, niyetlerimize
bakılmalıdır.
İtiraf etmeliyim ki, bizim gibi dar ufuklu insanlar, kendi sahalarında bile bir
şeyi tam ve doğru düşünemedikleri gibi, doğru düşünebildiklerini de tastamam
seslendirebilmeleri oldukça zordur.
Bence böyle bir mülâhazayı tâmim etmek de mümkündür.
İmam Şafiî, “el-Ümm” kitabını, kendisi ve daha başkaları defaatle tetkik ve
tashih ettikten sonra, yine rahatsızlık duyabileceği bazı hususlarla
karşılaşınca, ellerini kaldırıp Allah’a yönelir ve O’nun nurefşân beyan
mecmualarının dışında hiçbir kitap ve kitabetin kusursuz olamayacağını itiraf
eder.
Evet, O’nun kelâmına dayanmayan ve O’nun nurunun ziyasıyla aydınlanmayan en
nâdide yazı âbidelerinin, en şahane sanat eserlerinin, en beliğ beyanların, en
göz kamaştırıcı tasavvurların ihtiva ettikleri dilrubâ keyfiyetler dahi tamamen
izafîdirler ve O’na ait güzelliklerin birer yansıması, birer aks-i sadâsı
olmaları itibarıyla herhangi bir kıymeti haiz olsalar da, kat’iyen, zatî ve
kendilerinden bir değer ifade ettikleri söylenemez.
Ne var ki, bunun böyle olması, hiçbir zaman bizim şevkimizi kırmamalı ve çalışma
azmimizi de felç etmemelidir; etmemelidir ve biz, her şeye rağmen hep düşünmeli,
söylemeli, plânlamalı, plânladıklarımızı gerçekleştirmeye çalışmalı ve bütün
bunları yaparken de bazen yanlışlıklar yapabileceğimizi, çok defa hata ve
kusurlara girebileceğimizi kat’iyen hatırdan çıkarmamalıyız.
Evet, insan olarak elbette ki, bazı yanlışlıklarımız olacak; bunları
anladığımızda hemen tashihe gidecek, eksiklerimizi telafi etmeye çalışacak ve
usûl-i fıkıhtaki ifadesiyle sürekli “eşbeh”i[1] takip edeceğiz; edecek ve
tespitlerimiz isabetli olsa da olmasa da, Hak katında beşerî idrak ve içtihada
açık sahanın hakkını vermeye çalışacağız…
İşte bu perişan mütalâaya da bu mülâhaza ile bakılmalıdır.
Yoksa nerede edebiyat nerede biz..! Daha önce “Beyan” başlığı altında, sözün,
insanoğlu ile doğduğunu, insanoğlu ile geliştiğini ve onun çok önemli bir
derinliğini teşkil ettiğini ifade etmeye çalışmıştım… Evet beyan, tarih boyu,
düşünce imbiklerinden geçe geçe, söz sarraflarının elinde işlene işlene mukadder
kemaline erdi ve bir gün geldi bugün edebiyat dediğimiz şey oluştu.
Bu itibarla da denebilir ki, edebiyatın bugünü dünden daha parlak olduğu gibi,
yarını da bugünden daha parlak olacaktır veya parlak olmalıdır.
Evet, bir münasebetle Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, insanlık
sonunda bütün bütün ilme yönelecek; yönelecek ve gücünü büyük ölçüde ilimden
alacak; ihtimal o zaman söz ve ferman tamamen ilmin eline geçecek… İşte ilmin bu
ölçüde gelişme gösterdiği bir dönemdedir ki, fesahat ve belâgat da zirveleşerek
kıymetler üstü kıymete ulaşacaktır.
Muhtemel, böyle bir dönemde insanlar, düşüncelerini birbirlerine kabul ettirmek
için daha çok dil silahını kullanacak, ifade zenginliğiyle onların gönüllerine
girmeye çalışacak ve edebiyatın sihriyle ruhları fethedeceklerdir.
Hazreti Âdem’de icmalen tecellî eden ilim ve beyan hakikati, Kur’ân vesayetinde
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la tafsile ulaşmış, beklenen meyvesini vermiş ve
hükmünü tam icra etmiştir.
Şimdi eğer dünya, daha bir süre devam edecekse, önümüzdeki yıllarda ilmin, nihâî
hızına ulaşmasına karşılık, dil de, en güçlü hatipleri ve en zengin hutbeleriyle
hemen her mahfilde ona tercüman olma seviyesine yükselecektir.
Evet her zaman, ihtiyaç ve zaruretlerin bağrında beslene beslene gelişen beyan,
aynı ortamda son bir kez daha sultanlığını ilan ederek, sözünü herkese ve her
şeye dinlettirip, bir kere daha gücünü ortaya koyacaktır.
İsterseniz siz buna, inkişaf etmiş Kur’ân Çağı’nın yeniden yaşanması da
diyebilirsiniz..
hakikat aşkıyla ilim aşkının, anlama sevdasıyla anlatma tutkusunun, insanî
değerlerle onları takdirin iç içe yaşandığı bir Kur’ân Çağı.
Bu arada şu hususun vurgulanmasında da yarar görüyoruz; geleceğin düşünce
mimarları, dil üstadları, ne yapıp yapıp bizim perişaniyet ve yetersizliğimize
emanet edilmiş bulunan beyana sahip çıkmalı, onun dilindeki bağları çözmeli ve
kendi düşünce dünyamız hesabına mutlaka ona, kendini ifade edebilme imkânı
hazırlamalıdırlar.
Yoksa, daha uzun süre bülbül nağmeleri beklediğimiz yerlerde hep saksağan sesi
dinleyecek ve gül yolunda dikenlerin iz’âcından bir türlü kurtulamayacağımız
açıktır.
İnsandaki beyan gücü ve ifade zevki bugüne kadar hep edebiyat atmosferi ve edebî
düşünce vesayetinde gelişmiş, kıvama ermiş ve oturaklaşmıştır.
Ancak, edebî düşünce veya edebiyat derken bundan ne anladığımız, ne anlamamız
lâzım geldiği de oldukça önemlidir.
İnsanoğlu, dünden bugüne, duygu, düşünce ve gönül vâridâtını sözlü ya da yazılı
edebiyatın yanında, sinema, tiyatro ve sembolik resimlerle de ifade
edegelmiştir.
Konu, söz ve yazının dışına taşınca tabiî olarak, kelimelerin, cümlelerin
yerlerini de jestler, mimikler, sesler ve daha başka enstrümanlar almıştır;
almıştır ama, bunlar hiçbir zaman söz ve yazının yerini dolduramamışlardır; zira
bir milletin, kendi edebiyatını kendine has çerçevesiyle inkişafa açık bir
zeminde korumasının, koruyup her zaman onu millet fertlerinin başvuracağı bir
kaynak hâline getirmesinin, sonra da imkânlar elverdiği ölçüde bu kaynağı
yaygınlaştırarak bütün bir toplumun millî üslûbu, müşterek sermayesi; gelecek
nesillerin de beyan mezraası, söz âbidelerinin meşheri olarak, mâşerî vicdanın
emanetçiliğinde, millî hafızanın bekçiliğinde kendi orijiniyle devam
ettirmesinin en selâmetli yolu yazı ile tescil ve tesbit olsa gerek…
Bu bakımdan, edebiyat derken, biz onu her zaman yazılı ya da sözlü kelimelerin,
cümlelerin sihirli dünyasında aramış ve onunla tanışıp hâlleşmeyi de hep
kitapların, mecmuaların sahifeleri arasında gerçekleştirmişizdir.
Anlatılmak istenen herhangi bir konuda ister belli bir üslûp takip edilsin,
ister edilmesin; ister ortaya konan eser bir sanat kaygısıyla ele alınmış olsun,
ister sade bir üslûpla ifade edilsin; ister hedef kitle olarak dar bir kesim
düşünülsün; ister büyük kalabalıklara hitap edilsin, edebiyat denilince akla
gelen yazılı edebiyattır.
Edebî olarak ele alınıp işlenen konunun bir din, bir düşünce, bir felsefe ya da
bir doktrin olması fark etmez; edebiyat, insanlığın tarih boyu elde ettiği bilgi
birikimini nesilden nesile aktarabilmenin, dünü bütün derinlik ve
zenginlikleriyle şimdilerde de duyup hissedebilmenin, mazi ve hâli realitenin
iki buudu, geleceği de onun izafî derinliği şeklinde zevk edebilmenin en önemli
yollarındandır.
Ne var ki her millet, evvelâ kendi millî ve dinî kaynaklarını esas alıp, sık sık
onlara müracaat etmeli; kendi millî hafızasının özünü, usaresini öne çıkararak
onu bir temel unsur kabul etmeli, hatta bunları, edebî duygularını ve sanat
telakkilerini resmetmede bir kanaviçe gibi kullanmalıdır ki, kendi edebiyatının
ruhunu tahrip etmesin ve kendi duygularını, düşüncelerini, ilhamlarını
seslendirmede yabancı enstrümanlara ihtiyaç duymasın.
O, böyle yapıp kendi kültür değerlerini birer atkı olarak kullandıktan sonra,
çağının yorumlarını da yanına alarak genişlemesinde, derinleşmesinde ve
evrenselliğe yürümesinde herhangi bir sakınca olmasa gerek.
Aslında, millî hafıza, millî kültür esas alınıp, bize ait kaynaklar da net
olarak ortaya konmak suretiyle kayma noktaları önlendikten sonra, evrensel
değerlere karşı lakayt kalmak; genişi daraltmak, büyümeyi durdurmak, canlıyı
cankeş etmek, imrendirme ve özendirme konumundan imrenme ve özenme derekesine
yuvarlanmak demektir ki, bugün üçüncü dünya ülkelerinin durumu, bunun en canlı
örnekleriyle dolup taşmaktadır.
Bu ülkelerde bazen törelere takılarak, bazen yöre anlayışlarının tesirinde
kalarak, bazen de yabancılaşma endişesine karşı duyulan -bu biraz tabiî de
olabilir- tepkiden ötürü edebiyat adına hep bir tevakkuf yaşanmış; açılma
hareketleri büyük ölçüde durmuş, genişleme tefritlere, tepkilere feda edilmiş;
hatta zenginleşme gayretleri fantastik bulunarak, çok önemli bir kısım vâridât
kaynakları kurutulmuştur.
Dahası, bazı zamanlarda, edebiyat alanı daha da daraltılarak, bir bölge, bir
yöre ve bir lehçeye incirar ettirilmek suretiyle hem gelişmeye açık dallar
kesilmiş, hem de edebiyat alanı tımar edilip işlenmediğinden dolayı kök
kurutulmuştur ki, böylece millî olanın gelişmesi engellenmiş ve taşra
köşelerinden herhangi birinin anlayışı ihya edilerek dünyada saygın bir dil
hâline gelme yerine, küçük bir coğrafyanın sesi-soluğu olarak kalınmıştır ki
buna, kendimizi unutulmaya salma da diyebiliriz.
Aslında, durgunlaşan, yaşama aktivitesini kaybeder; gelişmeye açık olmayan da
kurur..
olduğu gibi kalan zamanla devrilir..
meyve vermeyen de ölür.
Bu mülâhazalar, sadece edebiyatla alâkalı da değildir; bu husus dinden
düşünceye, sanattan felsefeye kadar hemen her mevzuda söz konusudur.
Kaldı ki edebiyat, sadece insanlar arasında yazı yazma ve söz söyleme
sanatlarıyla laf ebeliği yapmak, beğenilen sözler üretmek mesleği de değildir;
o, belâgat ve fesahat buudlarıyla, söz söyleme sanatını sevimli hâle getirerek,
gündelik dili en temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle beslemenin,
süslemenin, zenginleştirmenin suyu-havası, incisi-mercanı ve kullandıkça,
harcadıkça çoğalan hazinesidir.
Edebî mülâhazalar ile düşüncelerini işleyen bir nâzım ya da nâsir, kelime
zenginliği, ifade mûsıkîsi ve üslûp asaletiyle her zaman bir gaye, bir mazmun
etrafında canlı-cansız söz ve sözcükleri harekete geçirerek, bunlardan bir beyan
âbidesi kurmayı hedefler.
Böyle bir hedefe yürürken de, seçip yerli yerine yerleştirdiği her kelime ve
cümleyi, umumî maksadın âdeta notaya göre seslendirilmiş birer nağmesi gibi, ses
verecek şekilde yerleştirir.
Bu sesler, bu nağmeler bir yandan ille-i gâiyeleri olan mazmuna tercüman
olurken, diğer yandan da yazarın düşünce tarzını, genel temayüllerini ve ruh
hâlini aksettiren birer fon müziğine dönüşür.
Evet, iyi bir söz üstadının ortaya koyduğu lirik bir nazımda, kelimelerin onun
heyecanıyla inler gibi olduğunu duyarız.
Destan duygularıyla köpürmüş edib bir sineden fışkıran kelime, cümle ya da
mısralar, kulaklarımızda mehter sesi gibi yankılanır.
Üstadça ortaya konmuş bir dramada bütün söz ve sözcükler, ruhlarımızın
derinliklerinde dramatik bir hâdisenin sesi-soluğu gibi tınlar..
evet bir edebiyatçı, her yerde gündelik duygularla kendini ifade eden sokaktaki
adamdan çok farklı düşünür, farklı değerlendirir, farklı yorumlarda bulunur ve
her zaman seviye peşinde koşup, gelecek nesillere, severek tevârüs edip saygı
duyacakları bir miras bırakmaya çalışır.
İşte bu yönüyle de o, her zaman bir üstad, diğerleri birer çırak; o bir mimar,
ötekiler de birer işçidir.
Aslında, gündelik dilin de edebî dil gibi kendine göre bir güzelliği, rahatlığı,
hoş bir albenisi ve saf zevke açık bir tabiîliği vardır.
Ne var ki, edebî dildeki şiiriyet, mûsıkî, âhenk, iç içe mânâlar armonisi ihtiva
etme gibi özellikleri ve her zaman mevzuun bütünüyle, cümle ve kelimeler
arasındaki münasebetin gözetilmesi gibi mümarese, zevk ve bedîiyât istidadından
kaynaklanan öyle bir fâikiyeti vardır ki, o istidatta olmayanların bunları
duyması, zevk etmesi şöyle dursun, bazen anlamaları bile çok zordur.
Bununla beraber, edebî üslûbu, bir üst sınıfın ya da aristokrat bir kesimin dili
saymak da doğru değildir.
Aksine onu, iç zenginliğiyle, değişik îmâ ve işaretleriyle,
“müstetbeâtü’t-terâkîb” diyeceğimiz umum hey’et ve terkibin ifade ettiği tâli
derecedeki mânâlarıyla olmasa bile, şöyle-böyle her seviyedeki insan mutlaka
anlayabilmeli; anlayıp, belli ölçüde de olsa o kaynaktan beslenebilmelidir.
Bu suretle, onlar da zamanla duygularını, düşüncelerini daha rahat ifade
edebilme konumuna yükselir ve konuştuğu lisanın hareket alanını genişleterek,
dilde daha yüksek bir manevra kabiliyetine ulaşabilirler.
Tabiî bu arada, onlar da lisan adına bildikleri şeyleri daha bir pekiştirerek,
anlayabildikleri ölçüde usûlüne uygun ilavelerde bulunarak dillerini
zenginleştirir ve düşünce ufuklarına yeni yeni derinlikler kazandırmış olurlar.
Ne seviyede olursa olsun, bugün hemen hepimizin konuştuğu dil, nesiller boyu
sessiz sessiz hafızalarımıza yerleşen, ruhlarımızca benimsenen usta şair ve
nâsirlerin ortak gayretlerinin ürünüdür.
Kim bilir bugüne kadar, bu söz üstadları, hem de bir kuyumcu hassasiyetiyle,
kelime cevherlerinden ne beyan takıları, ne söz gerdanlıkları hazırlayıp bize
armağan ettiler de, belli ölçüde de olsa biz şimdilerde hep o zenginlikle
kendimizi ifade edip duruyoruz.
Herkes, onların ortaya koyduğu bu söz âbidelerini ve bu âbidelerin ruhundaki
estetik derinliği anlamasa da, biz hepimiz onları hep sevmiş, takdir etmiş,
beğenmiş ve “Daha yok mu?” diye sürekli beklenti içinde bulunmuşuzdur.
Zaten işin bu kadarını duyup hissetmek için de, ne edibin sanat endişesini, ne
inşâ gücünü, ne fikir sancısını ne de eserini plânlamadaki başarısını, “Cevahir
kadrini bilen bir cevher-fürûşân” gibi bilmeye gerek yoktur.
Evet, söz sultanları diyebileceğimiz edebiyatçılara, kitleler, her zaman güven
duymuş, onların gayretlerini alkışlamış, mesailerini takdir etmiş ve çok defa bu
takdirlerini de, onları taklitle ifade edegelmişlerdir.
Öyleyse ediblere düşen de odur ki, bütün söz söyleme yeteneklerini, sanat
kabiliyetlerini her zaman hakkın, iyinin, güzelin emrine vererek, çırakları
sayılan kitlelerin ruhlarını bâtıl tasvirlerle yaralamasınlar, onların saf
düşüncelerini mülevves hayallerle kirletmesinler ve nefsanîlikleri resmederek
onları cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirmesinler.
Çağın büyük mütefekkiri; ediblerin edebli olmaları lâzım geldiğini, Kur’ân’ın
teklif ettiği edeb çizgisinde davranmaları gerektiğini vurgular ve kaynağı
itibarıyla da bizim insanî yanımızın en önemli bir derinliği sayılan beyana
karşı saygılı olmamızı tavsiye eder.
Ayrıca ilmî üslûpta, aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeyecek şekilde
sağlam bir mantık örgüsü, sistemli bir düşünce ve muhkem bir ifade; hitâbî
üslûpta delil ve burhanların öne çıkarılması, konunun çok defa heyecan eksenli
götürülmesi, yer yer tekrarlara gidilmesi, gerektiğinde mevzuun müteradif
lafızlarla beslenerek beyanın renklendirilmesi ve zaman zaman da iltifatlarda
dolaşılarak söze canlılık kazandırılması gibi..
hususların birer esas sayılmasına karşılık, edebî üslûpta; ifadelerin canlılığı,
dil kurallarına tam uygunluk, eda güzelliği, hayal zenginliği; ifrata girmeme
şartıyla teşbihlere, temsillere, mecazlara, istiarelere, kinayelere yer
verilmesi..
ve sözün fıtrîliğini bozmama kaydıyla cinas, tevriye, tıbâk, secâ, mukabele
gibi..
bedîiyât unsurlarından yararlanılması da istihsan edilegelmiştir.
Ancak her şeyde olduğu gibi bunlarda da ifrat, sözün tabiîliğini bozup beyan
kevserini bulandıracağından, çok defa selim zevk sahipleri tarafından
yadırganacaktır.
Evet, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi; “Lafız -mânânın tabiatı müsaade
ettiği ölçüde- süslenmeli..
şekil, muhtevaya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı..
üslûbun parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da
asla ihmal edilmemelidir..
hayal, geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat de hiçbir zaman
incitilmemelidir.”
Yağmur, Ocak-Mart 1999, Sayı 2
[1] İçtihadî meselelerin Şarî’ nezdinde muayyen bir hükmü olmadığını iddia
edenlerden bazılarının “Eğer bir hüküm olsaydı şu şekilde olurdu.” dedikleri
nefsü’l-emirdeki hak demektir.
Dil ve Düşünce
Dil, kültürün temel dinamiklerindendir.
Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin gücüyle doğru orantılıdır.
Bir toplum, dilde, düşüncede ne kadar zengin ise, o kadar güçlü sayılır.
Bir fert, kendi dilini ne kadar iyi kullanıyor ve başkalarıyla ne kadar rahat
diyalog kurabiliyorsa, o ölçüde kendi olarak kalmasını teminat altına almış
demektir.
Aslında dil, insanın varlık ve hâdiselere bakışını, eşyanın hem bütün olarak,
hem de parçalar hâlinde ihsasını teminde de en önemli bir unsurdur.
Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, dilin, kültür hayatımızda belirleyici bir
rol oynadığı açıktır.
Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri
günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi geleceğe intikal ettirmede de
önemli bir köprü vazifesi görmektedir.
Bir millet, atalarından tevârüs ettiği ve şimdilerde de yeni terkip, yeni biçim,
yeni şekillere sokarak değerlendirdiği topyekün zihnî, fikrî, ilmî müktesebat ve
zenginliklerini, ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille
ebedîleştirebilir.
Zira bir millet, ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde
düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.
Her toplum, eğrisiyle-doğrusuyla bugün konuşup düşündüklerini, mihenge vurulmak,
test edilmek ve korunmaya alınmak üzere yarınki nesillere intikal ettirir ki,
onca birikim ve müktesebat zayi olmasın; geçmiştekilerin ilim ve fikirlerinden
istifade edilebilsin; bugünkü doğruların yanında dünkü yanlışlar, bugünkü
yanlışların yanında dünkü doğrular görülüp değerlendirilsin ve gereksiz yere
aynı yol birkaç kere yürünmesin, aynı tecrübeler tekrar edilmesin, aynı eğriler
ve doğrular sık sık yaşanmasın.
Dil ve düşünce ile alâkalı bu mülâhazamız, her millet için söz konusudur; evet
her dil, gelişmişliği ve inkişafı ölçüsünde bağlı bulunduğu düşüncenin lisanı,
bu düşünce de, o dilin bir enstrümanıdır.
Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün
zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor; dolayısıyla da o dili kullananlar
bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil, düşüncenin
desteğinden mahrum; onu kullananlar da, dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar.
Evet, eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle ya
da mevcut lügatlerdeki sözcüklerle yetinecek olursak, okullar, sanayi
müesseseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları… gibi modern hayatın zarurî
gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde
kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir
kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler
karşısında elenip gitme demektir.
Evet dün, mutlaka bütün vâridâtıyla bugünlere taşınıp değerlendirilmeli; evde,
sokakta, kahvehanede, bizim dünyamızla alâkalı bütün duyup işittiklerimiz
korunmaya alınmalı; geçmişten bize intikal eden topyekün tarihî ve millî
dinamiklerimiz mutlaka millî mefkûremizin ana atkıları olarak kullanılmalı; ama
yarınlara açılma, yaşıyor olduğumuz ve yaşayacağımız çağları kucaklama da
kat’iyen ihmal edilmemelidir.
Aslında dün, mazideki çerçevesiyle artık geçmişte kalmıştır.
Ev, sokak ve aile çevremizden elde edeceğimiz müktesebat, tam donanımlı olarak
geleceğe koşma gibi bir çetin maratonda yeterli sayılamaz… Evet bunlar, günlük
yaşamımız adına kâfi görülebilir, ama topyekün bir hayatı kucaklama hesabına
asla.!
Diliyle, düşüncesiyle kendi çağını yaşayamayan gariplerin akıbeti bugüne kadar
hep hüsran olagelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır.
Ayrıca, dil ve düşünce kadar bunların yaygınlaştırılması da çok önemlidir.
Düşünmeyen ve konuşmayan toplumlar adına hep başkaları konuşur ve düşünür.
Düşünmeden konuşan yığınlar arasında mantık dilin tutsağı sayılır.
Düşündüklerini ifade edemeyen bahtsızlar ise, kendi aczlerinin esiridirler.
Böylelerinin başkalarına yararlı olmaları ise asla mümkün değildir.
Ne var ki, her zaman rahat düşünebilen ve düşündüklerini ifade edebilen kimseler
de yok sayılmaz; ama ben şahsen, bunların sayılarının çok fazla olduğu
kanaatinde değilim; hatta olanların da kendilerine göre bir hayli problemlerinin
olduğu söylenebilir.
Bir kere, elit görünümlü bazı kimseler, içinde yaşadıkları toplumdan tamamen
kopuk olduklarından, çoğunluk hiçbir zaman onlara güvenmediğinden, hatta onların
çoğu düşüncelerini fantezi, çoğu beyanlarını da alafranga bulduğundan onlara ait
her şeyi bir iç tepkiyle karşılamaktadır.
Diğer yandan da bu aydınlar, herhangi bir yabancı kafasıyla düşünüp, kendi
dilleriyle yazmaya çalıştıklarından; evde, sokakta, kahvehanede ise halkın
üslûbuyla konuşma mecburiyetini hissettiklerinden, her zaman birkaç âlemi birden
yaşamakta ve âdeta çok dünyalı bir görünüm sergilemektedirler ki, kalblerini bir
türlü milletin kalbine ayarlayamadıklarından, içinde bulundukları toplumun söz
ve beyan desenini tam ortaya koyamamakta ve sürekli çelişkiler yaşamaktadırlar.
Doğrusu, kendi düşünce dünyalarında tenakuzlardan kurtulamamış böylelerinin,
çevrelerine yararlı olamayacaklarında şüphe yoktur.
Aslında, dilimizin dil olması, kendi esprisine uygun şekilde büyük çoğunluğun,
herhangi bir ifade sıkıntısına düşmeden onunla kendini anlatmasına bağlıdır.
Maksadı değişik imalara, işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir
üslûbuyla anlatmaya çalışmakla beyan pazarında alış veriş yapılamayacağı
açıktır.
Aslında dil de, diğer ilimler gibi zatî değeri olan bir fenomendir.
Hatta onlardan da önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir.
Evet millet, kendi dilini asla ilim dışı görmemeli ve kendi lisanını hem de
hususî bir ihtimamla bilimler kategorisi içinde mütalâa ederek ilme dönüştürmeli
ve kitlelerin zevkle, merakla yönelecekleri bir konu hâline getirmelidir ki; bu
da ancak, dile ait sözcüklerin derlenip toparlanmasına, dokümanların
değerlendirilmesine ve dilin kendi esprisine uygun iştikak yollarının gözden
geçirilmesine, iştikak usûllerinin belirlenmesine ve o dile ait kelimelerle
ifade edilebilecek mazmunlarda, asırlardan beri konuşula konuşula nüanslarıyla
tam netleşmiş kelimelerin, idyumların terviç edilmesine bağlıdır ki, bu
hususların hemen hepsine saygılı olmak, o milletin kendine ve kendi kültürüne
saygılı olması demektir; saygılı olması demektir, zira o millet biz isek, bu
sayede binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, fevkalâde
zengin, olabildiğine yumuşak, olabildiğine sıcak, severek konuşulan ve sevilerek
dinlenen; dahası, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi-soluğu olmasını bilen ve
nesilden nesile zevkle aktarılan bir dil hâline gelecektir.
Böyle bir husus pratikte zor görülse de, tecrübe ve ısrarlı uygulamalarla, pek
çok konu gibi, onun da, bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum.
Evet, bu şekildeki bir beklenti, nazarî plânda ve salt mantık açısından her
zaman mümkün görülse de, uygulamada bir kısım zorlukların olacağı açıktır.
Zira bir şeyin mantıkî olması başka, değişip gelişme, farklılaşıp olgunlaşma
mantığına bağlı olması daha başkadır.
Eğer bir konu, sürekli gelişen, değişen hâdiselerle alâkalı ise, gelişme mantığı
mutlak mantığın önüne geçirilerek ona daha bir serbestî verilmeli ve manevra
alanı geniş tutulmalıdır.
Aksine, her biri birer canlı vak’a olan dil ve düşünce “olguları” duraklaşır,
taşlaşır ve zamanla bütün bütün hayatiyetini kaybeder.
Oysaki dilin, millî düşünce ve tasavvurların oluşumunda, bu düşünce ve
tasavvurların mantıkî yapısında, fikrî çatısında çok hayatî tesirleri söz
konusudur.
Evet dilin, tarihsellik üstünde bir aşkınlıkta ve her türlü müsbet gelişmenin
gereklerini olumlu şekilde cevap verecek kıvamda olması çok mühimdir.
Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve
esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuşkan ve düşünce
bakımından da en dinamik toplumlar olagelmiştir; zaten bundan başka olmaları da
düşünülemezdi.
İnsanoğlunun varlık ve hâdiselere bakışı, bu bakışı yerinde değerlendirip birer
bilgi kaynağı hâline getirmesi, eşya ve bilim arasında gelip-gidip sürekli bir
şeyler üretmesi..
gibi zihnî ve fikrî aktiviteler, dil ve düşünce münasebetleri dediğimiz
hususların esasını teşkil eder.
Bu münasebetlerin iyi kavranıp, iyi değerlendirilmesi, milletlerin ilim ve
düşünce hayatları adına çok önemlidir.
Bu, bizim milletimiz için de her zaman en ehemmiyetli konulardan biri
olagelmiştir.
Bir kere, milletimiz adına gelecekteki beklentilerimizin gerçekleşmesi, büyük
ölçüde bu aktiviteleri en iyi şekilde değerlendirmeye bağlıdır.
Yakın bir gelecekte, yepyeni esaslara dayalı ve aynı zamanda dünyaya da açık,
engin bir düşünce çağının başlatılmasında önemli bir adım sayılan bu çizgideki
her faaliyet, bizi birkaç adım daha devletler muvazenesindeki yerimize
yaklaştıracaktır.
Elverir ki biz, bir yandan dil ve düşünce arasındaki münasebetleri koruyup
kollarken, diğer yandan da bugünü, dün ve yarın hesabına kusursuz bir şekilde
değerlendirelim; ne, “Her eski eskimiştir.” mülâhazasıyla atalım, ne de bütün
bütün geçmişe yönelerek her yeniye karşı kapılarımızı kapatalım.
Aksine, her zaman geçmişi en içten duygularla kucaklarken, yarınları da
gelişmelere ve değişmelere açık bir mantıkla selâmlayalım; selâmlayıp, millî
kültürümüzün dil ve düşünce gibi en önemli unsurlarını, âlî bir hatıra olan
maziyle, yükselmesine baş koyduğumuz geleceği birbiriyle çatıştırmayalım ve
birbirine feda etmeyelim.
Evet, bir taraftan yeni çalışmalarla, millî ruh köklerimizi tespit ederek onlara
dayanmaya, hatta onları aşmaya uğraşırken, diğer taraftan da, yaşamak için
yenilenmek, meyve verebilmek için de her zaman canlı kalmak mefkûresiyle,
gönüllerimiz, ruh ve mânâ köklerimizde, gözlerimiz, geleceğin ard arda ufukları
ötesinde, yaşamayı ve inkişaf etmeyi “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir düstur kabul
ederek, hiç bitmeyen bir açılma iştiyakıyla yaşamalıyız ki, hayatlarımızı
onların yaşamasına bağladığımız gelecek nesilleri de yaşatabilelim.
Aslında, yaşamayı gerçek derinlikleriyle duyanlar da kendilerini, başkalarını
yaşatmaya adamış bu hasbî ruhlar olsa gerek…
Yağmur, Nisan-Haziran 1999, Sayı 3
Güzel ve Güzellik
Gözümüzü, gönlümüzü okşayan, ruhlarımızda heyecan ve takdir hisleri uyaran,
sonra gidip iç âlemimizde estetiğe dönüşen ve bize tarifi güç en tatlı, en
neşeli anlar yaşatan mefhum, mânâ, muhteva, manzara gibi şeyler ya da bunların
ihsas ve imtisas keyfiyetleridir güzellik.
Böyle bir yaklaşımla konunun çerçevesi biraz daraltılmış görülse de, bu da bir
yorumdur.
Eskiden beri, bedîiyât (estetik) unvanıyla değişik anlayış ve görüşler açısından
defaatle üzerinde durularak farklı tariflere tâbi tutulan güzelliği, bundan
sonra da, varlık, tabiat ve insanı, hatta tabiat ötesini, sonra bunların
birbirleriyle münasebetlerini; her birerlerinin mânâ, mefhum ve muhtevalarını;
bütününü birden veya her birerlerini teker teker duyup zevk etme, zevk edip
değerlendirme, değerlendirip gerçek çerçevelerine yerleştirme yolunda kim bilir
daha kaç defa yorumlayacak, seslendirecek ve tariflere tâbi tutacağız.
Onu şimdilik, geleceğin bedîiyât üstadlarına bırakarak, biz burada sadece, kendi
inanç, kendi duygu ve düşünce dünyamızda, güzelden, güzellikten ne anladığımıza
küçük bir-iki atıfta bulunmak istiyoruz.
Bizim düşünce dünyamızda, her güzel nesne veya obje Hak güzelliğinin bir aynası
ve bir aks-i sadâsıdır.
Öyle ki, gönüllerimizde takdir, sevgi, hayranlık ve heyecan uyaran her manzara,
her âhenk, her ses, her tenasüp, her motif O Güzeller Güzeli’nin bir tecellîsi
olması itibarıyla, duygularımız her zaman O’nun solmayan güzelliğinin
akisleriyle renklendiğinden, kendimizi hep güzellerle ve güzelliklerle iç içe
görür, fenâ ve zevalin kasıp kavuran fırtınaları karşısında dahi sürekli bahar
temâşâ ve duygularıyla yaşarız.
Ve yine böyle bir iç plân ve bakış zaviyesi sayesinde ölüm ve zevalleri yeniden
var olmanın yolu, sararıp solmaları daha taze renklere yürümenin köprüsü,
bozulan tenasüpleri de en baş döndürücü âhenklerin esası sayarız; sayar ve her
zaman kendimizi ebedî güzelliklerin gel-gitleri arasında hisseder; dolayısıyla
da ne hazanın ekşi yüzünü görür, ne yok olup gitmelerin karanlıklarına takılır,
ne de gidip geriye dönmemenin hasret ve hicranlarını duyarız.
Aksine, imanın zatî güzelliklerinin yanında, ümidin şahlandıran havasını
soluklar; değişik beklentilerin farklı dalga boyundaki televvünleriyle coşar;
kalbî ve ruhî beklentilerimize ulaşmanın biricik köprüsü diyerek salih amellere
koşar; her amelimizde ihlâs vesayetine ve ihsan murâkabesine sığınır;
davranışlarımızı bitevî güzel ahlâka bağlayarak Allah ve insanlarla
münasebetlerimizde her zaman içten, anlayışlı, şefkatli ve yapıcı olmaya çalışır
ve düşündüğümüz, hissettiğimiz, inandığımız, sonra da yerine getirdiğimiz bu
işlerin hemen hepsini, hayatımızın en olumlu yanları ve en güzel kareleri kabul
ederiz.
Bize göre iman, ufkumuzu aydınlatan bir ışık ve beklentilerimiz adına da bir
ümit kaynağıdır ve ancak onunla yokluk kaynaklı kaoslar aşılabilir ve onunla bir
ucu gönüllerde, diğer ucu da gidip ebedî Cennet saraylarına dayanan bir
mutluluğa ulaşılabilir.
İşte, bu güç ve enginliğiyle iman bizzat güzeldir.
İnsan, ancak onunla dağınıklıktan kurtulup tevhide ulaşabilir; Hakk’a yönelip
endişelerden sıyrılabilir ve dünya-ahiret saadetine erebilir.
Bunlar, hemen hepsi iç içe güzelliklerdir ve bu güzellikleri duyup zevk etmenin
sihirli anahtarı da imandır.
İmana ulaştıran yollardan olması itibarıyla, kâinat kitabının fasıl, bölüm ve
paragrafları ya da bu koskoca meşherin varlık, eşya ve hâdiseler unvanıyla
değişik tezahürleri, değişik enstrümanları; sonra bütün bunları değerlendirecek
insan mantığı, insan düşüncesi; tabiî, tekvînî bu hususların yanında, teşriî
açıdan, yine imanla irtibatlı olup ona dayanan, onun bağrında serpilip gelişen
bilumum salih ameller, ahlâkî davranışlar, ümitler, recâlar, ebedî var olma
beklentileri de, imana ulaşmanın, onda derinleşmenin, mârifete ermenin,
muhabbetle gerilmenin, ruhanî zevklerle kendinden geçmenin yolları ve semereleri
olarak güzeldirler.
Hatta temelinde iman, teslim ve tevekkül olması açısından, dış yüzleri
itibarıyla meşakkatli görülen bütün ibadetler, sık sık maruz kaldığımız belâ ve
musibetler; içine düşmeme cehdiyle dişimizi sıkıp sabrettiğimiz günahlar ve
mâsiyetler dahi -onlara karşı tavrımızı iyi belirleyebildiğimiz takdirde- birer
nisbî güzellik ifade etmektedirler.
Hakikî güzellik Hakk’a ait, kusursuz kemal de O’na “özgü” ve O’nun lâzımıdır.
Topyekün varlık, O’nun değişik tecellîlerinin birer farklı aynası, her nesne ve
her hâdisenin çehresinde temâşâ ettiğimiz mânâ, muhteva, parlaklık ve câzibe de
-aynaların kabiliyetine göre- O’nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve
varlığının zayıf bir ziyasıdır.
Her gece ışıktan söz ve beyanlarla hutbelerini dinlediğimiz yıldızlar, O’nun
öyle nurdan nâmeleridirler ki, sürekli bize göz kırpar ve O’na göndermelerde
bulunurlar.
Pırıl pırıl mevcudiyetleri, aralarında ışık alış verişi ve ışık oyunları, o
koskoca cesametlerine rağmen fevkalâde uyumları, âhenkleri ve o engin boşlukta
sergiledikleri farklı şekilleriyle her zaman bize bin bir zevki birden
yaşatırken, gözlerimize-gönüllerimize iç içe renk, desen, şive ve güzellikten ne
kevserler ne kevserler içirirler!
Mehtap, o semavî büyüleyiciliğiyle kendine ayrılan belli zaman dilimlerinde,
hemen her defasında, ufukta tıpkı bir gelin gibi belirir..
yasemenlikte reftare yürüyor gibi yumuşak yumuşak yürür..
bütün bir gece boyu nazlı nazlı hâlesine oturur ve ışıklarıyla hislerimize
oltalar salar..
çehresini tam gösterebildiği hemen her gece, sürekli hayranlarına gamzeler çakar
ve hassas ruhların yüreklerini ağızlarına getirir…
Güneş, fecirle başlayan beklentilerimize her saniye ayrı bir ışık huzmesi ve
morun, kırmızının, pembenin, değişik tonlarıyla cevaplar verir; verir ve
başlarımızı döndüren bir ihtişamla ortaya çıkar.
Yürüyüp gökyüzüne otağını kurunca da, gözlerimizi kamaştırır, topyekün eşyayı o
ışıktan, renkten kollarıyla kucaklar, kendine yönelenlerin başlarını okşar..
ve bütün bir gün boyu çevresindeki kürelerden, peyklerden, yeryüzündeki
denizlere, göllere, ırmaklara, ovalara, obalara; dağlara, ormanlara,
bahçelere-bağlara; güllere, çiçeklere ve insanlara kadar her şeye ve herkese
kadeh kadeh renk ve ziya içirir, sonra da tül tül renk armonileri içinde gidip
guruba kapanır.
Denizler, dalga dalga köpürür, yıldızlarla selâmlaşır, ayla hasbıhâle geçer,
gel-gitler yaşar, güneşten gelen ziya dalgalarını bir ninni gibi algılar ve
beşik gibi sallanırlar, yer yer kendi sınırlarını aşarak sahillerle koklaşır ve
mağrur kayalara çarpıp homurdanır, aşılmaz tepelerle müsademeler yaşayıp
köpürdüğü aynı zamanda, bağrında beslediği binlerce canlıyı bir anne gibi
kucaklar..
onlara yumuşak yumuşak ninniler söyler ve onların yaşama arzularını coştururlar.
Dağlar, o mehib edalarıyla her zaman ürperten bir görüntü sergiler ve
yüreklerimizi hoplatırlar.
Ufuktaki hâlleriyle her zaman bizde, göklere bir şeyler fısıldıyor hissini
uyarır, sonra döner bulutlarla evcilik oynarlar; durur havayı taraklar, yağmura
bağrını açar ve suları konuk ederler; bakarsın kalkar denizlere “dur” der,
toprağı kucaklar, arkadan da o gururlu görünümlerine rağmen toz-toprak olur,
ayaklara yüz sürer ve toprak tabakasına dayelik yaparlar.
Çaylar-ırmaklar menfezlerinden her zaman bir sevdayla fışkırır, mehâbetle çağlar
ve sinelerimizde vuslat duygularını uyararak deryalara koşarlar; gidip denizlere
ulaşınca da, bu son durağı bir rampa ve rıhtım gibi kullanarak döner yeniden
yukarılara doğru yürür ve derken atılmış pamuk gibi atmosferde beyaz, siyah, gri
renklere bürünerek koca koca kitleler hâlinde seyahat eder dururlar; bazen de
başlarımızın üzerinde kuşlar gibi kanat gerer ve gönüllerimize serinlikler
serperler.
Bazen de sağanak sağanak boşalır ovaya obaya; herkesin ve her şeyin ateşini
söndürürler…
Kuşlar, kuşçuklar, koyunlar, kuzular aramızdaki munis sesler, ormanlar ve
dağlardaki vahşi uğultular hemen hepsi bu iç içe armoniye ayrı bir ses ve
görüntü katar, ruhlarımıza tabiatın natürel nağmelerinin en nefislerini duyurur
ve farklı bir şive ile bizlere demet demet besteler sunarlar.
Evet semaların, her yana tebessümler yağdıran pırıl pırıl çehrelerinden, arzın
bin bir nakış, renk, desen ve işvesiyle gözlerimize gülen, gönüllerimize akan
füsunkâr simasına kadar her şey o kadar güzeldir ki, ötelere açık ruhlar,
gördükleri her nesnede âdeta ahiretin büyüleyen manzaralarından akisler müşâhede
ediyor gibi coşar, “Daha güzeli olmaz.” sözleriyle hayranlıklarını ifade eder ve
bu iç içe güzellikler karşısında hep âşıkane duygularla dolup boşalırlar.
İnsanın kendisi ise, bütün bu güzelliklerde âdeta son nokta gibidir; evet
heykeli-hendesesi, maddesi-mânâsı, fiziği-metafiziği, düşüncesi-aksiyonu,
aklı-imanı itibarıyla insan, -eskilerin ifadesiyle- tam bir nüsha-i kübrâdır.
Hz.
Ali’nin dediği gibi, “Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir ve onun
mahiyeti meleklerden de ulvîdir.” Zerrede güneşi göstermek, damlada deryayı
duyurmak, çamurdan, balçıktan yaratılmış bir varlığı meleklerin mihrabı hâline
getirmek hangi hikmete bağlanırsa bağlansın, insanın, ilâhî sırları çözmek üzere
bir şifre, bir anahtar olarak yaratıldığı açıktır.
İşte biz, imanımız sayesinde, serapa bir güzellikler galerisi olarak topyekün
varlık ve hâdiseleri böyle bir mülâhaza ile değerlendirir ve her nesnenin, her
hâdisenin gülen yüzünde, dünyayı daha bir farklı duyar ve daha farklı zevk
ederiz.
Hatta bazılarımız itibarıyla, bütün varlığı muhabbet çekirdeği etrafında
meczûbâne dönen elektronlar şeklinde algılar, feleği, meleği, yıldızları,
ayı-güneşi, yerküreyi, taşı-toprağı, otu-ağacı, hayvanı-insanı mest ü mahmur
görme hissiyle, kendimizi âdeta kâinat çapındaki bir “halka-i zikir” içinde,
hatta onun serzâkiri olarak temâşâ ederiz.
Evet, bu geniş dairede bir güzel sesten baş döndüren bir manzaraya kadar,
sinelerde takdir ve heyecan uyaran hemen her şey karşısında göz nurunu fikir
ziyasıyla birleştirebilmiş basiret erbabı, her nesne ve her hâdiseyi Yüce
Yaratıcı’ya imada bulunan bir rasat noktası gibi görebilir ve bu temâşâ
noktalarından mâverâîliğe açılarak hep “hüsn ü aşk” yamaçlarında dolaşabilir.
Zannediyorum, niyet ve nazarlarımızla, biz de, bu rasat noktalarının
pencerelerini biraz aralayabilsek, temâşâ edebildiğimiz her obje ve her hâdise
karşısında, duyacağımız değişik takdir ve hayranlıklarla gönüllerimiz hep aynı
heyecanı duyacak, anlama ve sezme ufkumuz değişerek ruhumuz farklılaşmanın
hazlarıyla kanatlanacak ve kendimizi semavîleşmiş gibi hissedeceğiz.
Aslında, bütün bunları duyup hissetmek çok da zor olmasa gerek.
Bazen, iyi dizayn edilmiş bir semtte, çevresindeki güzelliklerle iç içe bir
mâbed..
onun bir köşesinde, gönüllerimizi amudî olarak Hakk’a yükseltmenin remzi bir
minare..
ve çıkılabildiği kadar en üst şerefesine çıkıldıktan sonra, imanımızı,
irfanımızı, aşk ve heyecanımızı “Sen büyüksün” sözleriyle ötelere haykıran bir
lâhûtî ses..
mihrabındaki derin bir hâl ve inilti..
tekye ve zaviyenin herhangi bir köşesinden yükselen bir ney çığlığı, bir daire
ya da başka bir enstrüman feryadı, hayatı bir zevk zemzemesi içinde duyup
yaşamak için yeter ve artar zannediyorum.
Hatta, bazen güzel bir şiir, zengin bir nesir, ince bir motif, latîf bir tezhip,
gürül gürül bir kahramanlık destanı, iyi dramatize edilmiş bir hikâye, beşerî
heyecanlarımızı haykıran bir mûsıkî nağmesi bizi o kadar coşturur ve
heyecanlandırır ki, görüp duyduğumuz ses hevenkleri ve değişik objeler tıpkı bir
meltem gibi dört bir yandan ruhumuzu sarar, bizi büyüler, güzelliklerin sihirli
âlemine çeker ve bize ötelerden güftesiz-bestesiz ne nağmeler ne nağmeler
duyurur.
Ne var ki, bütün bu güzelliklerden duyup hissettiğimiz zevklerin, lezzetlerin,
heyecanların, takdirlerin kesilmeden devam etmesi ve bu ruhanî hazların da
yeniden elemlere dönüşmemesi, bizde bu hisleri uyaran unsurların hakikî
sahipleriyle irtibatlandırılmalarına bağlıdır.
Yoksa, hiç beklenmedik bir anda her şey biter ve bütün dünyamız yıkılır gider..
güneş batar, ay gurub eder..
yıldızlar zulmetlerin bağrına dökülür ve her yanı karanlıklar basar; basar da,
ruh iç içe kıyametler yaşamaya başlar.
Bu durumda bütün zevk ve lezzetlerin hasret ve hicrana yenik düşeceği açıktır.
Hasret ve hicranla yıkılmış ruhların, güzeli güzel görmeleri ve ondan heyecan
duymaları ise imkânsızdır.
Bütün güzelliklerin her zaman duygularımızda solmadan taptaze kalmaları, zevk ve
lezzetlerimizin acılaşmadan devam etmesi; evet, çiçeklerdeki renklerin,
nağmelerdeki büyülerin, sanatkâr ellerin ortaya koyduğu sihirli eserlerdeki
revnakın hep canlı kalması, onların gerçek kaynaklarının görülüp sezilmesine
bağlıdır ki; o kaynağı bu ölçü içinde sezip bilenlerin, varlıkla alâkalı
duydukları bütün zevkler, lezzetler, heyecanlar ve takdirler aslî olmadan çıkar,
tebeî bir hâl alır ve artık bütün eşya ve hâdiselerdeki değişik tezahürler,
kendilerinden dolayı değil de, sahiplerinden ötürü görülüp sevilme konumuna
yükselirler.
Evet, batıp giden şeyler, kalbin alâkasına değmedikleri gibi, sevilmezler de.
Bir şairimiz, bu duyguyu, Kur’ânî ufukla irtibatlandırarak şöyle ifade eder:
Âfitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler üfûl,
Ben muhibb-i Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.”
Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider;
Bu itibarla ben, fâni güzelleri değil, batmayan Ebedî Güzel’i severim.
Aynı mülâhazayı Mevlâna, şu sözleriyle dile getirir:
Allah’ım, Seni görüp, Seni tanıdıktan sonra, gözüm artık dünya güzellerini
görmez oldu.
Evet, maddî ve cismanî güzellikler, nazarları Güzeller Güzeli’ne yönlendirmek
için sadece birer vesiledirler.
Vesilelere takılıp kalmak ise, hedef körlüğüne düşmek, varılacak noktayı
unutmak, ömrü mecazî muhabbet ve alâkalarla tüketip, hakikate karşı kapalı
kalmak demektir.
Aslında böyle bir tıkanmanın yaşanmaması için Yüce Yaratıcı, bizi Kendisi’ne
götüren yolların sağına-soluna kendi güzelliğinden ışıklar, renkler, tenasüpler,
sesler, soluklar, nağmeler serpiştirmiştir ki, yoldakiler hem yol yorgunluğunu
duymasın, hem de asıl hedefi unutmasınlar.
Yol boyu göz ve gönüllerimize ilişen bütün bişaret televvünlü bu işaretler,
Huda’nın ışıklarla, renklerle şekillendirip gözlerimizin önüne serdiği O’nun
âyetleri ve apaçık şahitleridir, ama, bakış zaviyesini yakalayamamış ya da
inkâra kilitli ruhlar için bunlar birer fitne, birer iptilâ, âriye
güzellikleriyle birer mecazî mahbubdurlar ve maalesef vuslat vesilesi olarak
yaratılmışken, birer hasret ve hicran saikine dönüşmüşlerdir.
Oysaki, düşünebilenler için sevmenin de, aşkın da, iştiyakın da, kalbî alâka ve
irtibatın da esası, bizim güzellik diye değişik şekil ve suretlerde gördüğümüz
her şey, çok perdelerden geçmiş ve biraz da aynaların kabiliyetlerine göre
farklı mahiyetler almış Hakk’ın güzelliğinin gölgesinin gölgesidir.
Her güzelliğe karşı duyulan hayranlık hissi de, aslın büyüsünün gölgeye
aksetmesi gibi bir şeydir.
Asıl-gölge, esas-tâbi fark edilebildikten sonra, küll hâlinde veya parça parça
varlığa karşı hissettiğimiz alâka da mahzursuz sayılır.
Bu açıdan da, hem gölgeye hem de tâbi olana güzel nazarıyla bakabiliriz.
Zira, güzellere tâbi olanlar da güzeldir ve her güzellik, onu duyan âşıkları,
sevgiliye ulaşma arzusuyla coşturan bir nâme, bir mesaj, bir fısıltı, bir sinyal
ve bir çağrıdır.
Evet, bazen bir ses, bir renk, bir desen, bir şive gözlemcide müthiş bir özlem
ve iştiyak ateşi tutuşturur.
Ağyâr araya girmezse, bu ateş zamanla alev alev bir aşka dönüşür ve cayır cayır
onu yakmaya başlar; başlar ama, bir kor hâline gelmiş bu sermest ruh; “Yakan
Senin ateşin olduktan sonra ocaklar gibi yansam da gam izhar eylemeyeceğim;
elverir ki, vefa bâbında dolmasın gözlerim hicrandan ve cüdâ kalmayayım yâr
kapısında Cânân’dan.” der inler.
Bazen hemen hepimiz kalbimizin derinliklerinden fışkırıp bütün benliğimizi saran
ve ruhlar âlemindeki maceralardan iz, işaret ve ima taşıyan öyle derin duygular
anaforunda hissederiz ki kendimizi; her şey silinir gider gözümüzden ve
gönlümüzden, derken ufkumuzda sadece bir hüsn-ü mücerret (soyut güzellik) kalır
ve kulaklarımız aşk u vuslat gürültüleriyle dolup taşmaya başlar.
Güzellik ve aşkın iç içe girdiği böyle anlarda, ruh, o kendine mahsus görme,
duyma, hissetme, yaşama kabiliyetleriyle, gördüğü hemen her nesne ve her
hâdisede sadece aslı duyar, özü hisseder ve kendine ait sistemleriyle, bütün
görmeleri, bilmeleri, duymaları, değişik istihalelerden geçirerek hakikatlerine
ulaştırır..
ve Gazzâlî’nin ifadesiyle, “akl-ı meâd”ımıza, Mevlâna’nın deyimiyle de, “semavî
idrak”imize sunar.
Bu itibarladır ki, gördüğü zâhirî güzellikleri, ruh sistemiyle rafine etmeden
onlara dilbeste olan bir kısım natüralist veya materyalistler, mücerret
tecellîye takılıp kalmış, zevki de, heyecanı da daraltmış ve zaman-mekân üstü
olanları, zamana, mekâna sıkıştırarak kendi ufuklarını karartmışlardır.
Oysaki bütün güzellikler, bizi bizden alıp aşkınlığa yükseltmek, maddenin dar
mahbesinden kurtararak, kaynağın enginliğine ulaştırmak için vardır.
Her insan, şöyle veya böyle ortaya koyduğu bir eserde, hemen her zaman kendini,
kendi duygularını, iç zenginliğini, yorum kabiliyetini ve tefsir ufkunu sergiler
ki, bu, aynı zamanda hem varlığı ve tabiatı, hem de varlık ve tabiatın
mâverâsını bir iç sezi prizmasından geçirerek, yeni bir çerçevede temâşâ
edeceklerin müşâhedesine sunmak demektir.
Hakk’ın, Kendi eserlerini, ışıkla, renkle, mânâ ile, muhteva ile resmederek,
Kendi’ni tanıtıp sevdirmek, Kendi’ne ulaşmaya vesile yapmak için hazırlayıp
vicdanlarımızın önüne serdiği gibi, bizler de, O’nun izni dairesinde, varlığa
müdahalede bulunma, bediî zevkimize göre onu yeniden şekillendirme
sorumluluğuyla bu dünyaya gönderildiğimizden, ortaya koyacağımız eserlerimizle,
bir yandan kendi şuur, kendi idrak ve kendi hislerimizi ifade ederken, diğer
yandan da, varlık, eşya ve insanın yaratılmasıyla anlatılmak istenen ledünnî
gerçeklere tercüman olma durumundayız.
Bu konuda, kâinat da, hâdiseler de, meşk edilmek, kopyası alınmak için en iyi
örnekler sayılırlar.
Ancak, örnek ne kadar mükemmel olursa olsun, yine herkes duyup değerlendireceği
objeleri, kendi istidadı çerçevesinde resmedecek, seslendirecek ve
yorumlayacaktır.
Charles Lalo, estetikle alâkalı bir mülâhazasında: “Güneşin battığı sırada
gurubla meydana gelen o müthiş tablo, bir köylünün zihnine hiç de estetik
olmayan akşam yemeği düşüncesini getirir; bir fizikçinin aklına ise, ne güzel ne
de çirkin, sadece doğru ya da yanlış olması muhtemel bir işin analizi
düşüncesini uyarır.
Bu itibarla, güneşin batması, sadece güzelliği hisseden insanlar için güzeldir.”
der.
Evet, varlığın bağrına serpiştirilmiş güzellikleri de ancak, Hakk’ın
duyurmasıyla duyan, anlatmasıyla anlayan gönül erleri görür.
Zira onların; gören gözleri de, duyan kulakları da, hisseden vicdanları da her
zaman ötelerin renkleriyle tüllenir.
Bir mârifet eri, bu mazhariyeti şu üç-beş kelime ile ne hoş ifade eder:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin,
Sonra dönüp çeşm-i âşıktan temâşâ eyledin.
Göğsü her zaman aşk u iştiyakla inip kalkan, nabzı da sürekli vuslat arzusuyla
atan müştak bir sine, yürüdüğü yolun her menzilinde Sevgili’den değişik
işaretlerle karşılaşır.
Evet o, doğan Ay’dan, batan Güneş’ten, göz kırpan yıldızlardan, rengârenk tabiat
meşherlerinden, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen yağmurdan ve
melekler gibi süzülüp göklere yürüyen buhardan aldığı mesajlarla, hemen her
adımda, vuslat koyuna gireceği heyecanını duyar; duyar ve göz-gönül birliğine
ulaşmış bir sevdalının duygularıyla, “Her yerden herkes, Senin güzelliğini
temâşâ için koşup geliyorlar ve o eşsiz Cemalinle naz naz üstüne cilvelerle
salınıyorlar.
Aşağıdan, yukarıdan her varlık, dellâllar gibi âvâz âvâz Seni haykırıyor ve
Senin nakış nakış güzelliklerinin akisleri olarak keyiflenip oynuyorlar.”
(Bediüzzaman) der, eşya ve tabiata bakar ama, hep öteleri temâşâ eder.
İşte bu nokta, hem bir aşk, iştiyak, hem de bir alâka noktasıdır.
Ama, böyle derin bir mülâhaza, bu yazının hacmini aşacağı da açıktır.
Yağmur, Temmuz-Eylül 1999, Sayı 4
Güzellikten Aşka
Kâinatlar sayfa sayfa, satır satır, kelime kelime ve nakış nakış mânâlarla
bezeli muhteşem bir kitap, bir meşher, bir saray; her parçasıyla bütün eşya, her
çeşidiyle topyekün hâdiseler de “Daha güzeli olamaz.” mazmununu aksettirecek
çerçevedeki baş döndüren âhengi, büyüleyen nizamı, göz kamaştıran güzelliği ve
en iyi peyzajlardan geçmiş bağ ve bahçelerden daha mükemmel intizamı ve
zenginliği ile hassas ruhların başvurup değerlendirecekleri, değerlendirip en
engin ihsaslarla şiirleştirecekleri öyle engin ve rengin bir kaynaktır ki, ne
müracaat edenler bıkar-usanır, ne o kaynak biter-tükenir, ne de onunla alâkalı
sözler ve hikâyeler.
Doğrusu, “Rabbin, (her biri birer mânidar lafz-ı mücessem olan) kelimelerini
yazmak için eğer okyanuslar mürekkep olsaydı, hatta onlara bir misli daha
takviye gönderilseydi, denizler tükenirdi de, Rabbin kelimeleri yine
bitmezdi.”[1] Evet ne zaman, nazarlarımızı makro âlemden enfüsî
derinliklerimize, insanî değerler atlasımızdan kehkeşanlara çevirsek, değişik
ihsas yollarıyla gönüllerimize akan mânâlar, tıpkı birer mızrap gibi kalb
tellerine dokunur ve her dokunuşunda ruhlarımıza hakikat aşkından ne besteler,
ne besteler duyurur..! Duyurur ve bütün duygularımızı araştırma aşkına uyararak,
hislerimizi ilim iştiyakıyla kanatlandırır ve vicdanlarımızda günde birkaç defa,
imanın mârifete dönüştüğünü, mârifetin aşk u şevk ufkuna ulaştığını, fizikî
mülâhazaların gidip tamamen metafiziğe bağlandığını hissederiz; hissederiz de,
insan bütün bütün mâverâîleşip kendi potansiyel derinliklerine ulaştığını,
derken nice gizli şeylerin bir bir ayânlardan daha ayân hâle geldiğini daha bir
derince duyar ve “Hak’tan ayân bir nesne yok/Gözsüzlere pinhan imiş.” (Niyazî)
diyerek, varlık içindeki yerini ve konumunu işaretler; işaretler ve ilâhî
takdire bağlı mazhariyetlerini gürül gürül haykırmaya durur.
Bu ölçüde hakikat merakı ve hak iştiyakıyla şahlanan her ruh, bütün insanî
duygularını seferber ederek, her zaman içinde yüzüp durduğu Rahmeti Sonsuz’un o
engin lütuflarını daha bir kuşatıcı ve daha bir şeffaf duyup hissetmeye,
isimlerinin ışıktan menfezleriyle Zât’ını duyup tanımaya, kendi iç
enginliklerinde O’nun kanaviçesinden antika nakışları daha net ve daha renkli
görmeye, her lahza mazhar olduğu gizli-açık ihsanların cebr-i lütfî
yönlendirmesiyle bir köle-efendi münasebeti içinde hep O’nu anmaya, anmanın da
ötesinde hiçliği içinde Sultanlar Sultanı’nın engin lütufları sayesinde değerler
üstü değerlere ulaştığı şuuruyla kendini ifade etmeye, yani kendi küçüklüğü
çerçevesinde kalarak O’na nisbete bağlı izafî bir ululuğu haykırmaya;
âcizliğini, fakirliğini, erişilmez bir gücün, tükenmez bir servetin enstrümanı
gibi seslendirmeye ve başkalarının da aynı mülâhazaları paylaşıyor olduklarını
düşünüp anlamaya yönelir ve âdeta kendi derinliklerinin tecrübeli bir dalgıcı
hâline gelir.
Sonra da, kendi içinde derinleşip enginleşmesi ölçüsünde duyup hissettiği her
mânâyı, anlayıp değerlendirdiği her hakikati başkalarına da duyurmaya çalışır;
imanını Hakk’a kullukla seslendirir..
mârifetini tefekkür ve tecessüslerle besler..
derûnundaki alâka ve merakı her an daha da derinleştirerek iştiyaka dönüştürür..
mütalâa ve müşâhedelerinde sürekli hayret ve takdir ufuklarında dolaşır..
hayret ve takdirlerini kalbin kadirşinaslığıyla rafine ede ede duygu ve tefekkür
dünyasını bir aşk çağlayanına çevirir; çevirir de, artık oturur-kalkar yalnız
O’nu düşünür..
O’na vuslat hülyalarıyla dolaşır..
O’nu arar..
O’na ulaşmak için yine O’na teveccüh ufuklarını kollar..
her emareyi bir davet mesajı sayarak, döner yine O’na yalvarır..
hayatını bütünüyle O’nun huzurunda bulunmaya bağlar ve ağzını açıp bir şeyler
söylemek istediğinde yalnız O’nu söyler; söylemeyi de aşarak, âdeta hep O’nunla
söyleşir.
Hatta, bazen bütünüyle his olur, şuur olur, idrak olur ve her nesnenin gülen
yüzünde duygularına, göz görmemiş, kulak işitmemiş, insanî tasavvurları aşkın ne
ziyafetler, ne ziyafetler sunar..!
Aslında, Allah’ın, Zât’ına olan sevgisinin (muhabbet‑i Zâtî) tezahürüne bağlı
olarak yaratılan insan, ancak böyle davranmakla yaratılış esprisine uygun
hareket etmiş sayılır; yani Allah’ın, Zât’ına ve sıfatlarına karşı olan
muhabbeti, insanoğlunda O’na karşı aşk şeklinde tecellî edince, işte o zaman
insan, yaratılış gayesiyle buluşmuş olur; böylece her şey de gider, yerli yerine
oturur.
Aşk, bütün varlıklar arasında insanoğluna ait bir iç kimliktir.
O, bu kimlikle, çokluk içinde çokluğa takılmadan, güvenle hep öz kaynağına ve
merciine yürür..
her zaman gönlünde par par yanan aşkın ziyası sayesinde gözleri kaymadan,
bakışları bulanmadan, sürekli hedefini gözetler-durur.
Hatta o, sürekli ona kilitlenmiş gibidir; ne mânâların aşılmazlığı, ne de
mesafelerin amansızlığı, onda kat’iyen bir duraklama ve inhiraf meydana
getiremez.
Gerçi aşk yolu oldukça çileli ve ızdıraplıdır ama, insan bir kere de o yola
girdi mi, artık elemler birer birer lezzetlere dönüşür, rahmet, zahmetin önüne
geçer; zehir de şeker şerbete inkılâp eder; hele bir de, gönül gözleri tam
açılıp, bakıp gördüğü, temâşâ edip gönlüne nakşettiği her nesnede O’na ait
izler, işaretler, mesajlar, değişik tecellî dalga boyunda nurlar görmeye
başlayınca, artık onun nazarında izafî bütün ışıklar söner gider; güneşler
görünmez olur..
aylar husufa uğrar..
yıldızlar, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılıp, karanlıklara
gömülür.. “Arzın üstündeki her şey fenâ bulur gider; ancak azamet ve kerem
sahibi Rabbinin Zâtı bâki kalır.”[2] fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece
kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da, bu seviyeye ulaşmış bir
gönül, bedenin küçük bir mazrufu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün
zarfını kuşatır; hatta, istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek
bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O’nu duyar, O’nu hisseder..
beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması
türünden husufları bir ölüm ürperticiliğiyle karşılar ve müşâhedesini devam
ettirmek için, durmadan farklı lütuf rampaları arar.
Âşık, bazen his dünyasında aşk ve vuslatın birleşik noktasını öyle derinden
duyar ki, fizikî âleme ait her şey gözünden silinir gider ve bir uçtan bir uca
bütün varlığı O’na uzanan yollarda par par yanan ve ufuk ötesine işaret edip göz
kırpan çerağlar gibi duyar.
Bazen de, iştiyakının vuslat ümidine aşkınlığı karşısında, içine kor
düşmüşçesine ocaklar gibi yanar, yanar ama, “Yansam da ocaklar gibi, gam eylemem
izhar.” (M.
Lütfî) -Elverir ki, düşmesin sineme nâr-ı ağyâr.- diyerek, ümit ve şevk karışımı
bir ruh hâletiyle, hep iz sürmeye devam eder.
Aslında aşk, ne ise odur; o, ne tam bir nâr, ne de nurdur.
Nâr da, nur da, onun mızrabının dokunduğu tellerden yükselen birer nağme, birer
çığlık, birer sevinç, birer hafakandır.
Aşk, öyle paha biçilmez bir incidir ki, onun gerçek değerini bilenler de, ancak
yine onun pazarında elli defa cevahir peylemiş sarraflar olabilir; “Cevahir
kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.” (M.
Lütfî) Evet, aşkı, tatmayan bilemez..
bilenlerin çoğu da söylemez veya söyleyemez..
söyleseler de, onu âşık olmayanlar anlayamaz.
Kaderin âşığa belirlediği çerçevede, âşıkta sadece sevgiliye duyulan aşk u
iştiyakın helecanları vardır.
O atlasta her renk sevgiliden bir tenezzül işareti, her hat, her nokta bir
sonsuzluk remzi, her motif de bir vuslat çağrısıdır.
Âşık, kaderinin çehresine her temâşâ edişinde: “Allah’ım, gönlümü yarattığın ve
aşkı var ettiğin için Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
Yıllar ve yıllar boyu Mecnun gibi hep iz sürsem ve tecellî pususuna yatsam
-uzaklığım, konumum itibarıyla bana ait bir nakîse- işte böyle bir uzaklığı
derinden hissedip, hep vuslat diyerek vadi vadi dolaşsam..
varlığın çehresine saçtığın güzelliklerle yer yer tanışsam; canlı-cansız her
nesnede, “Bu da, O’nun ışığının gölgesi.” deyip, “Her şeyi tûtiya gibi
koklayarak yüzüme-gözüme sürsem.” der; her his ve her duygusuyla, ayrı ayrı
fakat tek ufuklu olarak O’nu benliğinin her parçasında duymak için çırpınır
durur.
Aslında, böyle davranmayınca da, o ak sevdanın hakkı verilemez ya..
” Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..” (Anonim)
Bu öldüren sevdanın hakkını verebilmek için âşık, sürekli gönül yamaçlarında
O’nu izler; O’na ait saydığı her ses, her renk, her görüntü arkasından koşar
durur; kâh sekerek, kâh emekleyerek, kâh uçarak; ama her menzilde gönül
kulaklarıyla O’ndan bir “hoşâmedî” alarak, mecnunların iz sürdüğü gibi,
gözlerini gönlünün emrine verir..
ve mesafelerin amansızlığına rağmen, en aşkın düşüncelerle ve bütün iç ve dış
duygularını yolda bulunma hislerine bağlayarak, ruh atlasındaki vuslata koşar.
O, bir ölçüde aşk u vuslatı beraber yaşadığından, her menzili ayrı bir vuslat
koyu gibi tasavvur eder ve bir gün bu kutlu yolculuğun biteceğinden korkarak tir
tir titrer.
“Ne aşk bitsin ne ümit, ne de vuslat arzusu..
eğer bir gün mukadder olan vuslat bütün bunları alıp götürecekse, o da olmasın.”
der.
Âşığa göre hoş olan, âşık olmak, aşk yolunda bulunmak, vuslat emare ve
işaretleriyle yaşamak ve bu duygu tufanını sonsuza kadar sürdürmektir.
Evet, cayır cayır aşkla yanmak, her vuslat avansıyla tutuşup alevlenmek;
alevlenirken de, “mükâfatı aşkın kendisi” deyip, sadece onunla yetinmek; işte
gerçek aşk! “Bak şu gedânın hâline/Bende olmuş zülfün teline/Parmağım aşkın
balına/ Bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî)
Zaten bu çerçevede olmayan aşka da aşk denmez ya.! O, sadece aşkın
dedikodusudur.
Aşk, aşk sözünün edildiği yerlerde aranmamalı.
O, alevin korla yer değiştirip durduğu yerlerde aranmalıdır.
Zira aşk, ya içten içe sahibini yakan gizli bir kor veya tahammül-fersâ bir
hâldir ki, gönüle düşünce, alevi her yanda hissedilir.
Bu öyle bir alevdir ki, fitili de, yine onun gizliliğine emanettir.
Sır urbalarını atıp âlüfteleşen söze sermaye, felsefeye malzeme olan aşk, aşk
değildir; o, aşkın ölgün bir resmidir.
Gazellere dökülen, bestelerin emrine giren ve onlara kul-köle olan aşka ait
mırıltılar, sadece onun birer aks-i sadâsı ve kitaplarda anlatılanlar da, birer
kaba tarifidir.
Onu gönül evinde gizli tutmasını bilenler: “Âşığım der isen, belâ-yı aşktan âh
eyleme/ Âh edip, âhından ağyârı âgâh eyleme!” (Meçhul) der; içlerindeki bu
fırtınayı kendilerinden bile gizlemeye çalışırlar; evet aşk, insan gönlünde ona
ait her şeyi yakıp kavuran “lâ mekânî” öyle bir ateştir ki, ona, bu hâliyle ne
semavî diyebiliriz, ne de arzî.
Semavî olan iştiyak bir Cennet sevdası ise, âşık, ona gönül bağlamayı Sevgiliye
vefasızlık sayar; arzî olana gelince, onun hiç mi hiç alâkası yoktur.
Tahtını cismaniyet üstüne kurmuş, bütün oyunları göze cilve mecazî aşk, liyakat
ve talep dengesi açısından aşk mesleğinde hilâbe (alış-verişte aldanma)
sayılmıştır.
Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, arzı da semayı da, doğuyu
da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur ki,
tecellîsi nur, içi buğu buğu huzur ve çevresi de, Sevgili kokusuyla buhur
buhurdur.
Evet, aşk ateşiyle tutuşmuş yanan bir gönül, sürekli bir buhurdanlık gibi tüter
ve âşığın iç dünyasının her yanına sevgilinin kokusunu duyurur; tabiî, sırdan
anlayan çevredeki sırdaşlara da.
O, yer yer kendi içinden: “Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost/Bülend
âvâz ile dersin, bakın deryada yangın var!” (Sûzî) der ve bu iç çığlıklarla
nefes almaya çalışır; zaman zaman da: “Ey sâkî, aşkın oduna yandıkça yandım, bir
su ver;/Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî) sözleriyle
âh u efgânını gönül tellerinde seslendirir.
Ve vuslat çağrılarıyla inler; inler ama, hiçbir zaman da canını aşka adamadan
geri kalmaz.
Zira, gerçek âşığın nazarında aşktan başka her şey bir abes, aşk çığlıklarının
dışındaki her feryat da mânâsız bir sestir.
Aşk, mekânda mekânsızlığın, zamanda zamansızlığın en doğru şahididir.
O, gökler ötesinden insanın kalbine salınmış ateşten bir zincir, bu zincirle
bend olmuş kimseler de, aşkın azat kabul etmez bendeleridir.
Yansalar da, o zincirle bend olmuş olarak yanarlar ve öleceklerinde de yine aşk
oltasında ölmeyi düşlerler.
Onlar, aşksız yaşamayı ömürden saymaz; aşksız geçen günleri de, heva ve heves
rüzgârlarıyla savrulan hazan yaprakları gibi görürler.
Aslında âşık öyle bir canla içli-dışlı olmuştur ki, gün gelir, baharlar hazana
teslim olur.
Renkler, siyahlara bürünür, ölüm türküleri söylemeye durur.
Gençlikler iki büklüm olup gider, yaşlıların peykelerine oturur..
bütün güzellikler, tıpkı duvarlardaki tablolar gibi matlaşarak, birer hatıra
çerçevesine dönüşür, ama o can, bütün canlara can katar..
hazanı alevden renklerle tutuşturur..
yaşlılığa karşı gençlik iksiri ve çürüyüp giden canlara da hayat olur.
Gerçek aşk, sadakat enginliğiyle derinliğini bulan aşktır.
Henüz sadakat ufkuna ulaşamamış bir aşk, içi her türlü zenginliklerle dolup
taşan bir mağazanın umumî muhtevasını iyi bir vitrinle sergilemeye benzetilecek
olursa, sadakatle oturaklaşmış bir aşka da, nâmütenâhî zenginliğine rağmen
vitrinleri kapalı bir hazine nazarıyla bakabiliriz.
Evet, sadakatle derinleşmemiş aşk, içindeki kaynamaları dışa taşan köpüklü bir
derya, sadakatle gerçek derinliğine ulaşmış aşk ise, içinde renklerin, seslerin
eriyip gittiği bir umman gibidir.
O ummanın derinliklerinde ne renge rastlanır, ne dalgalarla karşılaşılır, ne de
bir homurtu işitilir.
O, derinliği kadar sessiz, zenginliği kadar da renksiz -bu, bütün renkleri
birden ihtiva eden bir renksizliktir- ihtişamı ölçüsünde de gürültü ve şovdan
uzaktır.
Bu nokta, aynı zamanda “hüsn”ün eksiksiz aşka, aşkın da huy, tabiat ve
sorumluluk duygusuna dönüşmesi noktasıdır ki, bu noktada, bir taraftan,
varlıktaki iç içe âhenk, iç içe mânâ ve iç içe güzellikler his, şuur ve idrakin
hassas imbiklerinden geçe geçe, kalbin kadirşinas değerlendirmelerine bağlanarak
aşka, iştiyaka, cezbeye, incizaba mecralar hâline gelir; diğer taraftan da, bu
güçlü alâkalarla âşık gider, bütün benliği ile mâşuka bağlanır ve onun emrine
girer.
Hz.
Mevlâna, bu hissi ifade sadedinde:
” Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, kul oldum..
Kullar, hürriyete kavuşunca sevinir ve mesrur olur;
Ben, Sana kul olduğumdan dolayı şâd ve mesrurum.” der.
İmanını mârifetle bezeyemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz.
Mârifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında can çekişir
durur.
Aşk ve muhabbeti Sevgiliye ulaşma yolunda kulluğa bağlamayanlar da,
sadakatlerini ifade etmiş sayılmazlar.
Bu mülâhazalarımızı, aşkta zirve, ibadet ü taatte şahika büyük kadın, Rabia
Adeviye’nin sözleriyle noktalayıp, konuyu bağlayalım:
“‘Allah’ı sevdim’ diyorsun; sonra da, O’na isyan ediyorsun.
Yemin ederim ki, bu anlaşılması zor, tuhaf bir tavır.
Eğer sen gerçekten O’nu sevseydin, O’na itaat ederdin; zira seven, sevdiğine
kul-köle olur ve itaat eder.”
Yağmur, Ekim-Aralık 1999, Sayı 5
[1] Kehf sûresi, 18/109
[2] Rahmân sûresi, 55/26-27
Dar Bir Açıdan Şiir
Şiir gönül, his ve duyguların diliyle, insan gerçeği ve özünün; onun aşk,
heyecan, tasa, keder ve sevinçlerinin; varlık ve ötesini duyuş, seziş ve
değerlendirmelerinin açık-kapalı, doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla sesi,
sözü ve ifadesidir.
Değişik bir zaviyeden ona, gönlün, eşya ve hâdiseleri kendince duyması; hissin,
kendince yorumlaması; insan ve kâinatın, perde önü, perde arkası itibarıyla
vicdan vasıtasıyla hususî değerlendirilmesi; şuur ve idrakin de, kendi gerçek
fonksiyonlarına rağmen, bu duyuş, seziş ve değerlendirmeleri, bazen şöyle-böyle
vâkı’a uygunluk içinde, bazen de hayal ve tasavvurların yedeğinde yorumlayıp
seslendirmesi de diyebiliriz.
Herkesin vicdan ufku, gönül enginliği, his zenginliği farklı farklı olduğundan;
duygu, düşünce derinliği, varlık ve hâdiselere bakış zaviyesi, duyup
hissettiklerini yorumlaması, üslûbu, sözü ve nağmelerinin de farklı farklı
olacağı tabiîdir.
Evet, eğer bazı kimseler varlığın perde arkasından habersiz, bazıları vicdanın
dilini anlamıyor, bazıları akılları gözlerine inmiş de maddeden başka bir şey
göremiyor, bazıları da kendi iç âlemlerinin cahili ise, öylelerinin,
anlamlı-anlamsız pek çok ses ve sözünün olacağı açıktır.
Zira, bu gruplardan herhangi birine dahil olan bir fert, kendi iç âlemindeki
ihsaslarını söyleyecek, vicdanında oluşup tasavvur ve tahayyüllerine yayılan,
sonra hususî şekilde gelip onun duygularına vuran -bu hususta değişik inanç,
kanaat ve kültürlerin tesiri büyüktür- iç resim ve tasarılarını dile
getirecektir ki, bu da, tek bir nesne, tek bir mânâ, tek bir mazmunun pek çok
şekillerde resimlendirilmesi demektir.
Evet, eğer bir şair, bile bile kendi inanç, kanaat, düşünce ve bakış zaviyesine
ters fanteziler peşinde koşmuyorsa o, bir şey yazmak, bir şey söylemek için
ağzını her açtığında kendi iç dünyasını ortaya koyar ve kendi duygularını, kendi
düşüncelerini, kendi inançlarını, kendi kanaatlerini söyler.
Aslında, diğer bütün sanat dalları adına da aynı şeyleri ifade etmek mümkündür.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, şiirin esası ‘kelâm-ı nefsî’ye dayanır ve kendi
sesiyle terennüm edildiği yerde o, tamamen insanın gönlü ve duygularıdır; bundan
dolayı, onun dışarıya vuruşu da farklı farklıdır.
Bu dışarıya vuruş bazen, dizi dizi sözler, bazen birkaç damla hikmet, bazen
köpüren bir sevinç veya simsiyah bir keder, bazen bir demet aşk u şevk, bazen
doludizgin bir hamaset, bazen buruksu bir gurbet, bazen pürneşe bir vuslat,
bazen de bunların birkaçını birden aksettiren çok renkli beyanlarla olabilir.
Ne olursa olsun şiirde esas; mazmun, mânâ ve mefhumların önce insanın iç
derinliklerinde buğu buğu buharlaşıp ‘çiy’ noktasına ulaşması, sonra da dupduru
yağmur damlacıkları gibi sözcükler hâlinde sayfaların bağrına dökülmesidir.
Aksine, insanın gönlünde doğup bulutlar gibi yükselerek semavîleşmeyen mazmun ve
mefhumlardan meydana getirilmiş nazımlar şiir değil, yapmacık sözlerdir ve her
biri birer iç ‘çelişki’ ifadesidir.
Evet, vicdanın sesi olarak insanın ruhunda şekillenmeyen sesler, sözler, çok
süslü ve sanatlı da olsalar, hatta zâhirî derinlikleriyle başları da
döndürseler, yine kof sayılırlar.
Mükemmel bir şiirin mükemmeliyeti, dile-dudağa hatta dimağa bağlı yanlarıyla
değil; gönlün sesi, vicdanın nağmeleri ve şairin inanç, kanaat, düşünce ufku ve
yorumlarının akisleri olması itibarıyladır.
İyi bir şair, sözlerini dil ufku itibarıyla değil, iç duyuş, seziş, aşk, heyecan
ve yorumlamalar olarak ortaya koyar..
evet o, açık-kapalı kendi iç derinliklerine tercüman olabildiği ölçüde samimî,
duygu ve düşüncelerini ifadede de tenakuzdan (çelişki) uzak ve riyasızdır.
Her tasavvur ve tahayyülünü vicdanî tecessüs ve tefahhuslarına bağlayan böyle
biri, duygu, düşünce ve sezilerini seslendirmede -bazen kısmî farklılaşmalar söz
konusu olsa da- üslûbunda her zaman bir temâdî içindedir; tizinde de pesinde de
hemen her zaman aynı makamın kurallarına göre hareket eder ve bir mânâda hep
aynı notaya bağımlı kalır.
Aslında şiir, vicdanın takdir, tesvid ve tebyizlerinden çıkan bir sözdür, dil
değil; ama o, dil için önemli bir neşv ü nema zemini teşkil eder.
Bazen ifade açısından müphem, muğlak bir hâl aldığı da olabilir; ne var ki o,
söz olarak hemen her zaman açıklardan açıktır ve muhteva zenginliğiyle de zaman
üstüdür.
Şiir; insan, kâinat ve Yaratıcı’dan bir kelâm, bir tasavvuf, bir felsefe gibi
bahsetmez; o, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, mânâları, mazmunları berzahî levhalar
ve motifler şeklinde resimlendirir.
Tabirini de değişik takdirlerin yorumlamalarındaki genişliğe bırakır.
Bir şairin herhangi bir nesne hakkındaki tasavvur, tahayyül ve yorumları,
başkalarının aynı varlık hakkındaki mütalâalarına uysun-uymasın, referans
çerçevesi onun kendi ihsaslarıdır ve o, duygularını hep böyle bir ‘algılama’ya
bağlı olarak diline ve kalemine fısıldar.
Bir şair için söz konusu olan bu iç ihsas, değerlendirme ve ifade, şiirin
tahlilcisi ve yorumcusu için de bahis mevzuudur.
Sözlerin enginlik ve esnekliği yorumcunun düşünce, kanaat, kültür farklılığına
bağlı esneticiliğiyle farklı bir sese ve söze dönüşebilir; dönüşmüştür de.
Pek çok insan ve düşüncenin, birbirine zıt belli çevrelerce, farklı yorumlarla
birer kudsî me’haz gibi değerlendirilmesi bunun açık örneklerindendir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, yazdığı bir şiirde şair kendini, kendi iç
dünyasını ifade ettiği gibi, bir mânâda, yorumcu ve tahlilcinin de önemli bir
referansı, yine kendi düşüncesi, kendi kanaatleri ve kendi kültürüdür.
Bu, herkes için her zaman böyle olmasa da, çoğunlukla böyle olduğunda şüphe
yoktur.
Aslında bunun böyle olmasının da yadırganmaması lâzımdır; yadırganması bir yana,
eğer sözün iffeti, ismeti, şerefi, gönlün sesi soluğu olmasıyla mebsuten
mütenasip (doğru orantılı) ise -ki öyledir- böyle olması makbul ve yararlı bile
görülebilir.
Zira şiir; gönül, his ve duyguların diliyle insanın kendini, varlığı, varlık
ötesini ve ihsaslarını anlatmasının bir diğer unvanıdır..
ve bu, aynı zamanda hakikî şiirin önemli bir yanını ifade eder.
Onun en az bunun kadar ehemmiyetli diğer yanına gelince, o da; gönül ve
duygulardan kopup gelen bu seslerin, insanı, aşk ve güzellik konularında nefsanî
ve cismanî gayyalara çekmemesi; hakikatleri ifade adına bâtılı tasvir ederek
zihinleri kirletmemesi; fantezilere girerek ya da hep garip şeyleri takip ederek
ve ele aldığı konuları abartarak, okuyucu, dinleyici avlamaya kalkışmaması;
düşündürücü görünme mülâhazasıyla her mevzuda sun’î iğlâk ve iphamlarla konuları
anlaşılmaz hâle getirmemesi… gibi hususlardır.
İyi bir şiirde söz, güzellikte tecrit endamlı; aşk da bütün güzelliklerin temel
kaynağına duyulan iştiyak esintili olmalı; ayrıca, varlığın yorumlanmasında da,
her nesneyi harika bir sanat eseri olarak görüp, gerçek sahibine bağlayıcı bir
üslûp takip edilmelidir ki; bunları, şiirin iffet, ismet ve hususiyetinin ana
unsurları kabul edebiliriz.
Dille münasebeti yalan, mübalâğa, bâtılı tasvir; hayalle alâkası, fısk,
müstehcenlik tasviri ve şehevî hisleri şahlandıran resimler; şuur ve idrakle
irtibatı da çarpık ideolojilere zangoçluk yapmak olan bir şiir, şiir değildir.
Şiir adına böyle kirli bir üslûpla ortaya konan söz dizileri, ister hakikatin
sırf deneme ve gözleme yoluyla elde edilebileceğine inanan felsefî akımla
(pozitivizm) şöyle-böyle irtibatlandırılsın; ister, her şeyin akılla izah edilip
kavranabileceğini düşünen felsefî sisteme (rasyonalizm) bağlansın; ister, her
şeyi hayal ve hassasiyette gören sanat telakkisine (romantizm) dayandırılsın;
ister, bütün mülâhazaları koyu bir tabiatperestlik anlayışı (natüralizm) üzerine
temellendirsin; ister, aklın zâhirî nazarında eksik-gedik her şeyi olduğu gibi
tasvir etmeyi esas alan cereyan (realizm) üzerine oturtulsun; ister,
gerçeküstücülük (sürrealizm) gibi telakkilerle merak-âver bir yol izlensin;
ister, fikir dışında objektif hiçbir şey olmadığını ileri süren sanat akımının
(idealizm) sesi-soluğu olma yolu takip edilsin; ister, tabiat şekillerini olduğu
gibi tasvir yerine, her şeyde hendesî yaklaşımı esas alan düşünce (kübizm)
eksenine bağlı kalınsın ve isterse daha başka cereyanlar çizgisinde veya onların
yakınındaki farklı mülâhazaların güdümünde kalınsın, gerçek şiir, insan
duygularının ihsası; gönüllerin kendilerine mahsus sesi; insan-kâinat-Allah
arasındaki münasebetin -açık, kapalı- güftesi, bestesi, mûsıkîsi; seradan
Süreyya’ya ihata edebildiğimiz hakikatlerin, onları ayrı ayrı işaretleyen birer
gölgesi; eşyanın duygularımıza, düşüncelerimize akseden izdüşümünün sözcük
çerçeveli bir fotoğrafı; aşklarımızın, heyecanlarımızın değişik tellerden kalbî
birer nağmesi; iman, ümit, azim, güzellik, aşk, vuslat ve iştiyaklarımızın da
bir güldestesidir.
Bu mülâhazalar, referansları sağlam olan şiire ait hususiyetlerdir ve herhangi
bir abartı da söz konusu değildir.
Kur’ân, gerçek kaynağını bulup ona bağlanamamış bir şairi, dolayısıyla da böyle
bir şairin şiirini, “Şairlere gelince, onların arkasına sadece sapkınlar ve
çapkınlar takılırlar.
Görmez misin, onların değişik vadilerde -hakikî şiirin esasları üzerine
temellendirilememiş; yukarıda işaret edip geçtiğimiz farklı cereyanların
zâhirine takılıp kalma kastedilmiş olabilir.
O dönemde bu cereyanların henüz ortaya çıkmamış olması çok da önemli
değildir- onların şaşkın şaşkın dolaşıp durduklarını ve yapmadıkları şeyleri
söyleyegeldiklerini”[1] ifade eder ve kendi referans çerçevesine oturmamış bu
kabîl kopuk şiirde nefsanî duyguların, hevâ ve heveslerin şahlandırıldığını,
şahlandırılabileceğini vurgular ve ardından da; “Ancak iman edip iyi amel
işleyenler ve her vesileyi değerlendirip Allah’ı çokça anan
(şairleri)”[2] müstesna tutarak, kendi referans çerçevesinde söz söyleyen şiir
üstadlarını âdeta takdirlerle, tebcillerle dile getirir.
Evet, işte bu mânâda şiir, söz cevherlerinden tanzim edilmiş öyle bir beyan
atlası ve kalbin en hassas telleriyle seslendirilmiş öyle sihirli bir bestedir
ki; o beyana sahip olan biri kendini herkese dinletebilir ve o beste ile de
herkesi teshir edebilir.
Bu ölçüdeki bir şiir, tonunu tam bulup da yankılandığı zaman, en muhteşem
beyanlar ona el-pençe divan durur ve saygı murâkabesine girerler.
Aşk lügatinde en birinci makam şiire aittir.
Şiirin kanatlarıyla, herkes tarafından duyulma ufkuna yükselen sözler, bütün
hudutları aşarak her bucakta uçabilir; her milletle konuşabilir ve her gönüle
bir gül uzatabilirler.
Bugüne kadar nice parlak dimağlardan fışkırıp taşan beyan çağlayanları olmuştur
ki, zamanla renk atmış, matlaşmış birer silik tabloya, ya da sığlaşan birer
akıntıya dönüşerek, seyircisi ve talibi olmayan ülfet mağdurları hâline
gelmişlerdir.
Kendi öz ve esasları üzerine oturmuş sağlam bir şiire gelince o; her zaman
tazeliğini, canlılığını korumuş ve söz sultanlığını hep sürdürmüştür.
Hele bir de bu şiir, ruh ve mânâ âlemlerine açıksa, işte bu kabîl sözler, kim
bilir belki de yükselerek gidip, ruhanîlerin vird-i zebanı olmuştur…
Bazen, en iyi şiirler bile kendiliklerinden güzelliklerini tam
gösteremeyebilirler; bu, o beyan âbideleri için bir tali’sizlik demektir.
Ama uzun zaman böyle bir tali’sizliğin sürüp gitmesi de kat’iyen söz konusu
değildir; zira bugün olmasa da yarın bir kısım söz sarrafları onları mutlaka
duyacak, tanıyacak ve değerlerini ortaya çıkaracaktır.
Evet, günümüzde olduğu gibi şiirin bazen, kitlelerin alâka göstermediği değersiz
bir meta durumuna düştüğü çok olmuştur; ne var ki, bu alâkasızlık hiçbir zaman
uzun sürmemiş; cevahir kadrini bilen söz üstadlarınca hemen kendi özüyle yeniden
taçlandırılıp beyan saltanatının tahtına oturtularak, onlara biat izharıyla
âdeta bir tazim kazası yapılmıştır.
Aslında şiir, hemen her zaman, toplumların duygu, düşünce, millî kimlik ve
kültürleri adına sürekli başvurageldikleri arşivleri olmuş ve tarihî değişik
dönemleri birbirine bağlamada bir “hayt-ı vuslat” vazifesi görmüştür.
Bir dönemde geçmişinden kopanlar, onda yeniden kendilerini bulmuş, kendilerini
duymuş, kendilerini yaşamış ve onunla tarihlerini bir bütünlük içinde
görebilmişlerdir.
Şiir, bazen en beliğ hutbelerden daha beliğ bir beyan hâlini alır ve en keskin
kılıçlardan daha keskin bir silah gibi ürpertici olur ki; tam nağmesini bulup
gönlün heyecanlarına tercüman olabilmiş böyle bir şiir ne zaman sesini
yükseltse, söz kıyafetindeki bütün perişan ve savruk kelime yığınları saklanacak
kuytu yer aramaya başlar, hicap sessizliğine gömülür; böyle bir şiir kılıcı ne
zaman kınından sıyrılsa, otağlarını boşluğa kurmuş bütün sahte söz sultanları
halvete çekilir ve inkisar murâkabesi yaşarlar.
Muhtevalı, mânâlı ve güçlü şiiri, Söz Sultanı ve İnsanlığın İftihar Tablosu da
her zaman başvurulacak bir hikmet kaynağı olarak görür ve gösterir; görür ve
gösterir de, içinde mâlâyâni söz ve lakırdıya cevaz verilmeyen
“Cennetü’l-Firdevs”in izdüşümü diyebileceğimiz mescidinde, şiir irâd etmesi için
Hassan b.
Sâbit’e kürsü kurdurur; sonra da “Allah’ım, onu Mukaddes Ruh’la teyit
eyle!” der, ona duada bulunur.
Siz buna, kaba ilhad düşüncesine karşı şiirin elmas kılıcıyla mücadelenin
tesirini vurgulama da diyebilirsiniz.
Şiir kendi rengini koruduğu sürece, ondan daha taze, daha canlı ve hiç
ihtiyarlamayan bir güzel göstermek mümkün değildir.
Gerçi, şiirin özel bir rengi yoktur ama; onun her renkten bazı çizgiler taşıdığı
da bir gerçektir.
Harfler, kelimeler şiir mektebinde birer talebe, şiir kışlasında birer asker
hâlini alınca, sözün ulaşamadığı irfan ufku ve beyan leşkerinin fethetmediği
hiçbir kale kalmaz.
Aslında varlık, bir baştan bir başa tekvînî emirler çerçevesinde âdeta iç içe
bir şiir gibi nazmedilmiştir.
Kendi dinamikleriyle sağlam bir ses ve söz hâline gelmiş şiire gelince o da, bu
manzumenin kelâm cihetiyle pek çok telden seslendirilmesi demektir.
Bu itibarla da şairleri, varlık, varlık ötesi mânâ ve muhtevanın bülbülleri
sayabiliriz.
Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şiir O’na yaraşmaz.”[3] fermanı
gereğince, hissin, duyguların, ihsasların değil, saf ilâhî hakikatlerin
aksettiricisi ve tercümanıdır.
Evet, O şair olmadığı gibi, Kur’ân da şiir değildir; ancak o Beyan Sultanı,
bütün söz erlerinin en güçlü üstadı; Kur’ân da, “mülhemûn” olan şairlerin en
rengin, en zengin kaynaklarındandır.
Nebiler, insan-kâinat-Allah’la alâkalı münasebetlerin özünü herkesin
anlayabileceği bir dille ifade eder ve Cenâb-ı Hakk’a kullukta insanlara
rehberlikte bulunurlar; dünya ve ahiret saadeti adına bir rehberlik.
Şairler ise, kendi şuur, kendi idrak, kendi ufuk, kendi mizaç ve meşreplerine
göre, gönül, his ve duyguların diliyle bu gerçekleri ya da onlara bağlı diğer
tâlî hususları yeni bir üslûpla açar, yorumlar ve seslendirirler.
Hakikî şiir, ilham ağaçlarının dallarında Cennet çiçekleri gibi gelişen öyle bir
meyvedir ki; o meyveyi derecek olanın niyet ve düşüncelerine göre, derilenlerin
yerlerinde benzerleri oluşur.
Derken, hep bir farklılaşma ve temâdî içinde bu büyü sürer gider.
Öyle ki, şiir ağacına uzanan eller her defasında ondan bir şeyler koparır;
koparır ama, koparılanlar hep misliyet çerçevesinde kalır..
evet, ne duyulup hissedilenlerde, ne de yeni tomurcuklarda ayniyet kat’iyen söz
konusu değildir.
Zira ona, gerçek rengini, tadını, şivesini duygular, düşünceler, niyetler, bakış
zaviyeleri ve kültürler kazandırır.
Evet şiir, şuur ve idrak potalarında kaynatılan bir düşünce ve dil
enstrümanlarıyla seslendirilen bir nağmedir ama, ona gerçek derinliğini
kazandıran ve hakikî rengini veren, şairin inanç, kanaat, kültür ve düşünce
ufkudur.
Potasında kaynaya kaynaya tam kıvama gelmiş bir söz; inanç, kanaat ve kültürle
de kanatlanmışsa, artık o aşkınlaşmış ve ruhanîlerin muhaverelerindeki derinliğe
ulaşarak bir hikmet çağlayanı hâline gelmiştir ki, uğradığı her yerde bir büyü
tesiri icra eder.
İfade edeceği nükteyi yakalayıp da sesini yükselttiğinde, sözden anlayanların
ruhlarında sûr sesi gibi yankılanır.
Gayesiz, ruhsuz, nesepsiz silik sözlerin bir zift gibi ufkumuzu kararttığı
günümüzde, hakikî şiire ne kadar susadığımız açıktır; ama ben, o susuzluğu bile
resmetmekten âciz olduğumu itiraf etmeliyim.
Zaten böyle bir makaleciğin istiab haddi de o kadarını kaldırmaz/kaldıramaz.
Yağmur, Ocak-Mart 2000, Sayı 6
[1] Şuarâ sûresi, 26/224-226
[2] Şuarâ sûresi, 26/227
[3] Yâsin sûresi, 36/69
Dar bir çerçevede kadın
İç donanımı itibarıyla kadın bir şefkat âbidesidir; şefkati de yaratılış ve
tabiatından kaynaklanmaktadır.
Bu nezih tabiat, yanlış müdahalelerle kirletilmemişse, hep şefkat düşünür,
şefkat söyler; şefkatle oturur-kalkar; bir ömür boyu çevresindekileri şefkatle
süzer ve herkese kadeh kadeh şefkat içirir.
Herkesi şefkatle kucaklayıp herkese şefkat içirdiği aynı anda, inceliğinin ve
içtenliğinin gereği olarak da sürekli ızdırapla yutkunur durur.
Bir tül gibi titrer etrafındaki herkesin üzerine, anne-babasına, kardeşlerine,
arkadaşlarına ve bütün yakınlarına; tabiî mevsimi gelince eşine, evlâtlarına.
Paylaşırken onlarla zevki, lezzeti, neş’eyi, güller gibi açar ve çevresine
gülücükler yağdırır.
Görünce de onlarda tasayı, kederi, yapraklar gibi sararır-solar ve hüzünle
inler.
Her zaman güzel şeyler görmek, güzellerle içli dışlı olmak ister; ne var ki,
bazen umduklarını bulur, bazen de bulamaz.
Bazen, çevresinde rüzgâr hep zorlu eser ve sarsar onun dil bağladığı her şeyi,
işte o zaman inler dolaşır dolaştığı her yerde.
Hafakanlarla köpürür durur ve içten içe gözyaşlarıyla soluklanır.
Bazen de, ufkunda tüllenen güzelliklerle tıpkı çocuklar gibi sevinir ve herkese
kâse kâse neş’eler sunar.
Ruh ufku itibarıyla eşini bulmuş ve çocuklarıyla susuzluğunu giderebilmiş bir
kadının, Cennet hurilerinden ve böyle birinin çevresinde örgülenmiş yuvanın da
Firdevs’ten farkı yoktur.
Her hâlde böyle bir Cennetliğin gölgesinde şefkat yudumlaya yudumlaya yetişen
çocukların da ruhanîlerden farkı olmayacaktır; evet böyle bir yuvada neş’et etme
bahtiyarlığına ermiş bir fert, başı Firdevslere ermiş gibi ötelerin neş’esiyle
yaşar ve çevresine tebessümler yağdırır durur.
Böyle bir yuvada, tenler ve cesetler ayrı ayrı görünse de, herkese ve her şeye
hükmeden can bir tanedir.
Her zaman kadından fışkırıp bütün bir yuvayı saran bu can, mânen bir büyü, bir
ruh gibi her zaman herkesin üzerinde kendini hissettirir ve âdeta onları bir
yerlere yönlendirir.
Kalb ufkunu karartmamış ve ruhunun önü açık mübarek bir kadın, aile sistemi
içinde tıpkı bir Kutup Yıldızı gibidir; hep yerinde durur, kendi etrafında
döner; sistemin diğer üyeleri ise, varlıklarını her zaman onun çevresinde
şekillendirir ve ona bağlılık içinde hedeflerine yürürler; evet, herkesin yuva
ile münasebeti muvakkat, sınırlı ve izafîdir.
Kadın ise, başka bir işi olsun olmasın, içinde şefkat, merhamet, sevgi macununun
kaynayıp durduğu mutfağıyla sürekli evinin orta yerinde dimdik ayakta durmakta
ve duygularımıza neler ve neler pişirip sunmaktadır..!
Duygu ve düşünce dünyasıyla sonsuza tam yönelmiş bir kadın, hiçbir mürşid ve
hiçbir muallimin duyuramayacağı şeyleri duyurur ruhlarımıza ve gönüllerimizi,
zamanın solduramayacağı, kimsenin silemeyeceği en enfes mânâların en nefis
hatlarıyla süsler; derken şuuraltı donanımımızla bizi daha sonraki hayatımızda,
dünyaları peyleyebileceğimiz ne potansiyel zenginliklere ulaştırır! Biz hemen
her zaman böyle yetkin “insan-ı kâmile” bir kadının huzurunda, ruhlarımıza
ötelerin merhamet, şefkat ve şiirinin döküldüğünü duyar gibi olur ve içimizin
derinliklerinde hep uhrevîleşmenin neşvesiyle nefes alır-veririz.
Bize göre kadın, hususiyle de analık buuduyla, semalar kadar derin ve gönlünde
göklerin yıldızları kadar duyguların, düşüncelerin köpürüp durduğu bir his ve
merhamet yumağıdır.
O her zaman, acı-tatlı tali’iyle uyumlu, sevinçleriyle-kederleriyle barışık,
neş’eyle-tasayla iç içe, kine-nefrete kapalı, her hâliyle ihya ve imar peşinde
ve yeryüzünde ilâhî hilâfetin en saf mayası, insanî inceliğin de âdeta bir özü
ve usaresidir.
Bilhassa, inancı ve sonsuzluk düşüncesiyle gönül kapılarını ebediyetlere
aralamış bahtiyar bir kadın; madde ve mânânın, cisim ve ruhun birleşik âlemi
diyebileceğimiz sihirli bir noktada, tasavvurlar üstü öylesine parlak bir konuma
mâliktir ki, bunun ötesinde ona vereceğimiz en yüksek pâyeler ve makamlar dahi
onun güneşler gibi parıldayan gerçek değerleri yanında -yeri, konumu ve
mazhariyetleri adına mübalâğalara girilerek hakikî hâline gölge düşürüldüğü
için- sönük birer mum mesabesinde kalırlar.
Bizim düşünce dünyamız ve değerler atlasımızda kadın, hilkat hâdisesinin en
önemli rengi, insanlık âleminin en bereketli ve sihirli rüknü, evlerimizde
Cennet güzelliklerinin kusursuz bir izdüşümü, varlık ve bekâmızın da en sağlam
teminatıdır.
O yaratılmadan önce Âdem Nebi yalnız, eko-sistem ruhsuz, mutasavvar insanoğlu
inkıraza teslim, yuva ağaç kovuğundan farksız bir in ve insan da kendi ömür
fanusunun mahpusuydu.
Onunla ikinci bir kutup oluştu ve kutuplar birbirine bağlandı.
Varlık yeni ve farklı bir sesle, bir görüntüyle şenlendi, yaratılış tamamlanma
vetiresine girdi ve yalnız insan da bir nev’e dönüşerek, kâinatın en ehemmiyetli
bir unsuru hâline geldi; geldi ve eşine değerler üstü değer kazandırdı.
Gerçi kadın, fizyoloji ve psikoloji açısından farklı bir tabiata sahip ve ayrı
özellikleri haizdir; ama bu, erkeğin kadından üstün ya da kadının erkekten aşağı
olması mânâsına gelmez.
Kadını-erkeği havadaki azot ve oksijen şeklinde düşünecek olursak, her ikisi de
hususî yerleri, konumları itibarıyla fevkalâde önemlidirler ve aynı ölçüde
birbirlerine muhtaçtırlar.
Havadaki unsurları birbiriyle mukayese ederek: “Azot daha kıymetlidir.” ya da
“Oksijen daha faydalıdır.” mülâhazası ne ölçüde abes ise, kadın-erkek arasında
bu türlü mukayeselere girmek de o ölçüde bir münasebetsizliktir.
Evet, kadın-erkek, yaratılış ve dünyadaki misyonları açısından birbirlerinden
farksızdırlar ve bir vâhidin birbirine muhtaç iki ayrı yüzü gibidirler.
Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç;
Eczâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.
(Anonim)
Ama acaba kadın, dünyanın her yerinde ve her zaman bu ölçüdeki değerleriyle
tanınabildi mi? Hiç zannetmiyorum; işte Muhterem Ş.
Can’dan küçük alıntılarla bir kısım örnekler: Dünyanın bir bölümünde o, hiçbir
zaman evlenme, miras ve diğer insanî hakların en küçüğüne dahi sahip olamadı.
Herhangi bir hakka sahip olmak bir yana o, kasırgadan, ölümden, yılandan,
zehirden daha zararlı bir yaratıktı.
(Vedalar’daki onun fotoğrafından gördüklerimiz bunlar…) Bir başka zaviyeden aynı
bölgede o, hislerine tâbi bir mahluk gibi görülüyor, kendisine bakılıp
görülmemesi lâzım geldiği vurgulanıyor, bakıp görme mecburiyetinde kalınınca da
kendisiyle konuşulmaması, konuşulunca da uzakta durulması esas alınıyordu.
(Ki Buda ile Amenda arasında geçen konuşmadan süzüp çıkardığımız resimde bunlar
apaçık…)
Bir başka coğrafyada, erkek ailenin mutlak hâkimi, kızlarsa evlerde hizmetçi
konumunda birer zavallı; hatta bazen babaları tarafından satılan birer esir
gibidirler.
Aslında onlar böyle bir muameleye müstahak idiler; zira kadın Âdem’i aldatmış ve
onu kötülüğe sevk etmişti.
Bu açıdan da o mutlak mel’un sayılmalıydı.
(Bazı İsrail kaynakları itibarıyla kadın hakkında biçilen hüküm de bu
çerçevede…)
Diğer bir dünyada ise, o insan sayılmıyor, kendisine isim verilmiyor; 1, 2, 3
diye hitap ediliyor, hatta bazen domuz gibi görülüyordu.
(Bu mide bulandıran tablo da Eski Çin’den…)
Daha başka bir âlemde ise o, çocuk yapan bir makine ve orta malı değersiz bir
meta idi.
(Yunan ve Roma’ya ait bu yaklaşımda edebimize takılıp dışarıda kalan daha başka
mülâhazalar da var…) Şu sözler de, işte bu kültürün devâsâ düşünürlerine ait:
“Kadın, Cehennem’in kapısıdır ve o bir maldır.” (Eflatun’un düşüncesi diye
kayıtlı…) “Kadın yaratılış itibarıyla yarım kalmış bir erkektir.” (Bu da
Aristo’ya ait.) “Kadın, erkekler büyük işler başarmasın diye yaratılmıştır.
O yaratılmasaydı, erkekler tanrılaşabilirlerdi.” (Çiçero) Kadını aşağılayıcı
benzer yaklaşımlar daha sonra da devam etmiştir.
Sekizinci Henry dönemine kadar (1509-1547) kadın, Cennet’te ilk günahın
işlenmesine sebebiyet verdiği için İncil’e el süremezdi.
İşte bu atmosferde şu kabîl mülâhazalar çok yaygındı: “Kadın -hâşâ- bir hilkat
hatasıdır.” (“Yitirilmiş Cennet” yazarı Milton) Bir azizin ağzından dökülen şu
sözlerse fevkalâde ürperticidir: “Eğer kadınlar ahirette cinsî duygularıyla
dirilecek olurlarsa, korkarım orada da erkekleri baştan çıkarırlar.” (Dilerim
bu, Saint Augustine’e bir isnad olsun.)
Modern çağlarda da kadını karalama hep aynı çizgide devam etmiştir: Nietzsche;
“Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma!” diyerek, âdeta bir
dünyanın düşüncesine tercüman oluyordu.
Leon Tolstoy, evlilikle alâkalı hatıra defterinde; “Evlendiğim için çok
mutluyum.
Yuva saadeti bir güneş gibi ruhumu aydınlatıyor.” diyordu ki, bunlar yerinde ve
doğru sözlerdi.
Ama bir süre sonra yazdığı bir romanında roman kahramanını: “A, sakın evlenme;
eşin ortaya iyi bir eser koymanı engeller.
Alâkalarını baskı altına alır ve seni aşağı ve sıradan bir varlık hâline
getirir.
O bayağı bir varlık olduğu için kocasının ruhunu da bayağılaştırıp alçaltmak
ister.” şeklinde konuşturarak, kadınlar hakkında gerçekten ne düşündüğünü açıkça
ortaya koymuştu.
İslâm’ın ilk zuhur ettiği Arap Yarımadası’nda Cahiliye dönemi itibarıyla durum
aynıydı; kadının dünyaya gelişi de, büyümesi ve büyütülmesi de ve daha sonra
evlenmesi de tamamen birer trajediydi.
Kız çocukları bir taraftan ailenin sırtında birer yük kabul edilir, diğer yandan
da mevcudiyetleri birer ar vesilesi sayılarak, bazı bölgeler itibarıyla diri
diri toprağa verilirlerdi.
Topyekün insanlığa ebedî var olmanın mesajlarıyla gelen İslâm, (Bu konu
etrafındaki konuşmaların bir kitap hâline getirilebileceği vaadiyle şimdilik bu
mevzuu icmalî bağlıyoruz.) toplum tarafından, kadının gasp edilmiş haklarını da
istirdat ederek onu açıkça sıyanet altına alan ve bu hususta sağlam kurallar
vaz’eden ilk dindir.
Kur’ân; “Erkeklerin kadınlar üzerinde bazı hakları olduğu gibi, kadınların da
erkekler üzerinde hakları vardır.”[1] fermanıyla, herhangi bir yoruma meydan
bırakmayacak şekilde bu gerçeği vurgular ve kadını yaratılış plânındaki konumuna
yükseltir.
Veda Hutbesi’nde İnsanlığın İftihar Tablosu: “Size, kadınların hukukunu
gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı öğütlerim, kadınlar size Allah’ın
emanetidirler.” buyurur.
Kadının, hemen bütün dünyada bir meta gibi alınıp-satıldığı o meş’um dönemde,
onları saygı duyulacak bir konuma yükseltmek, kadınlık âlemi için önemli bir
tarihî hâdisedir.
Kur’ân ve Sünnet’te, kadının konumu ve hakları o kadar net ve açık vurgulanır
ki, onun İslâm’la esaretten kurtulduğunu söylersek, mübalâğada bulunmuş olmayız.
Zaten, bütün bir insaf dünyası da, kadın konusunda böyle düşünmektedir.
İslâm dünyasındaki yazarların pek çoğunun tanıyıp başvurduğu G.
Demombyne: “Kur’ân, kadın hakları konusunda şimdiki Avrupa kanunlarının
getirdiği esaslardan daha müsait esaslar getirmiştir.” der.
Tanınmış bir diğer araştırmacı olan Stanley Lane-Poole ise: “İslâmiyet’in kadın
hakları konusunda yaptığı değişiklikleri hiçbir kanun vâzıı yapamamıştır.”
diyerek, önemli bir itirafta bulunur.
L.
E.
Obbald da aynı mülâhazaları paylaşma sadedinde: “Kadınları esaretten kurtarıp,
onlara mahrum edildikleri hakları iade ancak İslâmiyet’le
gerçekleştirilebilmiştir.” der ki, bir kadirşinaslık ifadesidir.
Evet, Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yarattı.
Âdem Havva’sız, Havva da Âdem’siz olamazdı.
Bu ilk çift, hem Yaratıcı adına hem de varlık hesabına âyinedarlık ve
tercümanlık gibi önemli bir vazife ile vazifelendirilmişlerdi..
iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil
ediyorlardı.
Zamanla, kaba anlayış ve hoyrat düşünce bu birliği bozdu.
Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozuldu.
Aslında, İbn Fârıd’ın da dediği gibi, kadının güzelliği de erkeğin güzelliği de,
Güzeller Güzeli Yaratıcı’nın cemalinden birer parıltıydı.
Bu iki hilkat harikasının, birbirlerini kendi konumlarında kabul edip el ele ve
omuz omuza bulunmaları, onları olduklarının ötesinde ayrı bir güzelliğe
ulaştırıyordu.
Yaratılış plânıyla belirlenmiş bulunan çerçevenin dışındaki farklı yorumlar ve
takdirler ise, onları çirkinleştiriyor, hoyratlaştırıyor..
ve bilhassa güzellik ve endamın en anlamlı yanı, “hiss-i mücerret” olması
itibarıyla, Hak cemalinin çok buudlu bir aynası sayılan kadın, beşerî tabiatının
kesif renkleriyle kendi kendini matlaştırıyor ve her şeyi cismaniyete bağlayarak
o önemli âyinedarlık vazifesini daraltıyor ve âdeta bir fitne vesilesi hâline
getiriyordu ki, ona fitne denmesi de bu özel tavrı itibarıyla olsa gerek.
Evet, kadın kendi derinliklerinin şuurunda olup ve kendi tabiatının sınırları
içinde kaldığı sürece, varlığın özündeki güzellikleri aksettiren öyle mücellâ
bir ayna hâline gelecektir ki, meşru çerçevede ona, doğru bakıp doğru
düşünebilenler bir hamlede cismaniyetlerinin karanlıklarından kurtulur, Hakk’ın
güzelliklerini temâşâ ufkuna yükselir ve gönüllerine:
Afitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler üfûl,
Ben muhibb-i lâ yezâlim “lâ uhibbü-l âfilîn.[2]
dedirtirler.
[1] Bakara sûresi, 2/228
[2] “Güzel yüzlerin güzellik güneşi sonunda batar gider.
/ Ben fâni güzelleri değil, batmayan ve sonu olmayan güzeli severim.”
Yağmur, Nisan-Haziran 2000, Cilt 1, Sayı 7
Kalp ve Ruh Ufku
Kalb dendiğinde ilk akla gelen, göğsün sol yanında, sol memenin altında, hem
sinir hem kas esaslarını câmi; karıncıkları, kulakçıkları bulunan ve insan
uzuvları arasında kendi kendine hareket etme özelliği taşıyan; atar ve
toplardamarların kökü, merkez noktası; solunum ve akciğer hareketleriyle de ilgi
ve paralelliği olan ve yürek de dediğimiz çam kozalağı şeklindeki malum organdır
ama, biz burada, cismanî bu kalbden daha ziyade gönül de diyeceğimiz, vicdanın
dört temel unsurundan biri sayılan, bütün duygu, düşünce, şuur, sezgi, idrak ve
mânevî âlemimizin merkezi, “ruhanî ve ilâhî latîfe” olarak bilinen kalb üzerinde
durmak istiyoruz ki, bizce insan hakikatinin özü, esası da işte bu kalbdir.
Gönül sözcüğüyle de ifade ettiğimiz bu latîfe, insanî kemalâta uzanan bir
merdiven, cismaniyet âleminde ötelerin bir izdüşümü, insan bünyesinde ruhanî
âlemlere açık en geniş kapı, benliğimizin şekillenmesinde biricik laboratuvar ve
hayrın da, şerrin de en önemli bir test merkezidir.
Bizim ruhla münasebetlerimiz, aklımızı olumlu istikamette harekete geçirmemiz,
beşerî temayüllerimizi kritik etmemiz hep bu merkeze bağlı cereyan eder.
İşte bu kalbdir ki, zamanla ruhumuzun gözü-kulağı hâline gelir; gelir de,
nokta-i istinat ve nokta-i istimdat buudlarıyla sezgimiz onun bakışı, aklımız
kritikçisi, iradelerimiz de sevk ve idarecisi olur.
Bu ruhanî kalbin beslenme kaynağı iman, onun itminana ulaşma yolu da her zaman
Allah’ı anmaktır; evet “Kalbler, ancak Allah’ı anma ve yâd etmekle
oturaklaşır.”[1] huzura erer..
ve bu sayede ruhtaki bütün acılar diner..
stresler, hafakanlar aşılır..
ve his dünyamızda da sürekli itminan meltemleri esmeye başlar; başlar, zira, her
şey Allah’la başlamıştır.
O öyle bir ‘Mebde-i Evvel’dir ki, zincirleme sürüp gidiyor gibi görünen bütün
sebepler döner-dolaşır, nihayet O’nda sona erer.
Bütün arzu, istek ve beklenti mülâhazaları gider O’nda noktalanır.
O, evveli olmayan ikincisiz bir ilk, âhiri olmayan bir merci, bir müntehâ ve bir
sondur.
Ne dış dünya ve âfâkî âlemde ne de iç âlem ve vicdan mekanizmasında O’nun
ötesinden söz edilemez; O, ötelerin ötelerin ötelerin… ötesidir ve daha ötesi de
yoktur.
O, tam hissedilerek anılınca, insanî düşünce en son ufka ulaşmış; akıl, mantık
hayret ufkuna ermiş ve ruh, fânilerin varabileceği son serhadde varmış olur.
Bütün ümitlerin gerçekleşebileceği, bütün dünyevî endişelerin birer vehimden
ibaret kaldığı, sebeplerin bir bir devrilip her şeyin tevhîdî boyaya boyandığı
serhadde.
Bu noktaya kadar, insanoğlunun yöneldiği bütün nimetler-minnetler,
sevinçler-inşirahlar, bulmalar-tatmin olmalar hep daha mükemmeli elde etme
mülâhazasıyla cereyan ederken, iş gelip bu noktaya dayanınca her şey birdenbire
bitiverir; evet O’na ulaşınca bütün arzular, istekler sona erer, bütün yol
heyecanları hemen sönüverir ve duygular, düşünceler de ‘çiy noktası’na ulaşmış
nem gibi rahmete inkılâp ediverir; ediverir de, esbab dairesi içindeki bütün
yükselme talepleri bitiverir, merci arama ihtiyacı kafalardan silinir gider..
ve insan, âdeta, yürüdüğü o upuzun yolu bitirmişçesine bir neşve duymaya başlar.
Ne var ki, bundan sonra da, herhangi bir kemmiyet ve keyfiyet ölçüsüne sığmayan
değişik tecellî dalga boyundaki bu huzur esintileri, sürekli bir vuslat ve aşk u
şevk iç içeliğiyle hep sürer gider.
İnsan mahiyetindeki bu ruhanî kalbin, bedenî kalble, tıpkı cisim ve ruhun
birbiriyle münasebetine benzer sırlı bir münasebeti vardır; ama, şimdiye kadar
bu iki münasebetin keyfiyeti ile alâkalı net herhangi bir şey söylemek mümkün
olmamıştır.
Biz, prensip açısından bugüne kadar söylenebilmiş sözlerin hemen hepsinin bir
mahmili olabileceğine açık durmakla beraber, şu anda bu kabîl bir teferruata
girmeyi de gereksiz buluyor ve geçiyoruz.
Ruhî hayat ve ruhanîliğin ruhla alâkası açık ve bedihîdir.
-Esas yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri olan bu iki epistemolojik konuyu,
teferruatıyla orada tahlil etmek gerekecek.- Kur’ân‑ı Kerim: “Ruh, Rabbimin
emrindendir.”[2] der.
Bu ifade tarzı, ruh gerçeğinin, Rabbin bilebileceği bir şey olduğunu ve
Allah’tan başka hiç kimsenin onun hakikatini bilemeyeceğini vurgulama bakımından
fevkalâde mânidardır.
Evet, ruh, haricî vücudu bulunan bir kanun ve şuurlu bir namustur; sabit ve
daimî fıtrat kanunları gibi emir âleminden ve irade sıfatından gelmiş bir kanun
ve namus.
Hem ruh hem de kâinatta cârî diğer bütün kanunlar emir âleminden gelmiş aynı
şeylerdir ve kaynakları, devamlılıkları itibarıyla da ikisinin hakikati aynı
sayılır. “Eğer nevilerdeki (tür) kanunlara Kudret‑i Ezeliye haricî ve mahsûs
(duyu organlarıyla hissedilebilen) bir vücud giydirseydi, onlar da ruh
olurlardı..
ve eğer ruhu şuurdan tecrit etseydi, o da değişik nevilerdeki kanunlar gibi bir
kanun olurdu.” (Hakikat Çekirdekleri) Kur’ân’ın bir-iki kelime ile işaret edip
geçtiği ruh hakikatinin bu veciz izahı, onun özü, esası ve iç yüzü ile alâkalı
bütün metafizik tartışmaları kökünden kesip atacak mahiyettedir.
Aslında, Allah’ın hemen her işi, herhangi bir sebep, şart, malzeme ve materyale
ihtiyaç hissedilmeden, sırf bir “ol” deyivermekle oluverir.
O’nun böyle tekvînî bir emri, herhangi bir şeyin haricî vücud açısından meydana
gelmesi için yeterlidir.
Tabir-i diğerle, ilâhî irade ve meşîetin diliyle, bir nesnenin herhangi bir
keyfiyette vücud bulmasını dilemek o objenin var olması için kâfidir.
Bu türlü var olmaların devam ve temâdîsi aklın zâhirî nazarında “ef’âl-i âdiye”
gibi değerlendirilse de, bu kabîl bütün hâdiselerin harika olduğu açıktır ve
gerçek Emir Sahibi’ne bağlanmadan izah edilmeleri de imkânsızdır.
Bazen biz, ruh dediğimizde, en kâmil ruh mânâsına gelen Cenâb-ı Hakk’ın nefhası
“Ruh-u A’zam”ını düşünürüz; düşünürüz zira, Allah’tan gelmiş, Allah’a en yakın
ve lâhut âlemine ait esrarı haiz olan işte bu ruhtur ve insanın Allah’a halife
olması da onun böyle bir ruh taşımasına bağlıdır.
İnsan bünyesindeki bu ruh; madde, cisim, cevher olmayan âlemden cismaniyet
âlemine bir armağan; hem de metafizik mülâhazaların bir dili, bir tercümanı
gibidir.
Bir kere ruh dediğimiz bu cevher, hem ilim hem de vücud âleminden bir
tecellîdir; onun şuurlu bir kanun-u emrî olması, Zât’la irtibatı, nuraniyet ve
şeffafiyeti de ilme tam bir mazhar olması itibarıyladır.
Eğer insan ilâhî sırlara açılmak istiyorsa -ki potansiyel olarak buna herkes
müsait olarak yaratılmıştır- böyle bir açılım da ancak kalb ve ruhla mümkün
olabilecektir.
Evet, ulûhiyet hakikatine dair sırlar ancak gönül ufkundan, ruh gözüyle temâşâ
edilebileceği gibi, akıl, mantık, muhakeme ve sebepler üstü Hakk’a yakınlık da,
sadece ve sadece ruhun ayağı ve kalbin kurallarıyla gerçekleşebilecektir.
Ruh bir müşahit, gönül onun özel temâşâgâhı; ruh Hakk’a yaklaşma yolunda bir
atlet, gönül onun en hayatî dinamosu; ruh bir seyyah, gönül onu hedefe ulaştıran
bir rehber; hatta canın Cânân’la keyfiyetler ve kemmiyetler üstü müşterek bir
halvethânesidir.
Bu itibarla da, eğer insan sonsuza yönelecekse önce gönül kapısına yönelmeli,
oturup-kalkıp sürekli gönül hikâyeleri söylemeli, gönül insanlarıyla içli-dışlı
olmalı ve ruhuna gönlünün kanatlarından tüyler takmalıdır ki, fizikî dünyanın
çekim ve sürtünme gibi engellerine takılıp yollarda kalmasın.
Sonsuzluk yolunda gönül, insanın kolu-kanadı ve enerjisini ötelerden alan bir
dinamosudur.
Gönlün gücünü yanına alan ve onun rehberliğinde gök yolculuğuna açılan kimseler,
kat’iyen bir başka vasıtaya ihtiyaç hissetmezler; hissetmez ve seyahatlerini hep
ruhanîlerle at başı götürürler.
Yorulmadan Arş semtine koşan işte bu ruhlar, büyük ölçüde ten kaygılarından
sıyrılmış gönül şehsuvarlarıdırlar.
Onların kanat çırptıkları aynı noktalarda, sürekli melek kanatlarının sesleri
duyulur.
Üzerinde Yaratan’ın mührü bulunan gönül, ruhanî âlemlerle cismanî âlemlerin
birleşik noktasında yaratılmış, berzahî vücuduyla insanlar arasında âdeta
“insan-ı kâmil” konumundadır.
Dünya-ukbâ, mülk-melekût, fizik-metafizik âlemleri ortasında bir berzah
mahiyetindeki kalbin/gönlün, çok geniş bir irtibat alanı vardır.
Bu genişliği ile o, mazruf olduğu aynı anda zarf durumunda ve muhâtken de
(kuşatılmış) muhît (kuşatan) konumundadır.
O bedende yaşarken, onun hakikî hayat kaynağı; cismaniyete tâbi görünürken,
sonsuzluk yolunda onun imamıdır.
Ruhun aydınlıklara açık olması, kalbin ziyasından, suretinin imrendiriciliği de
onun ledünnî câzibesindendir.
İnsan mahiyetinde, suret de, can da kalb cevherinin terkisine bağlanmış birer
arazdan ibarettir.
Aslında suretin de, canın da haiz bulundukları kıymet tamamen kalbden
kaynaklanır.
Akıl, en kalıcı eserlerini hep kalb atmosferinde öregelmiştir ki; kalbin
ilhamları dört bir yandan dimağı kuşatınca, mantık ve muhakemeye bağlı bütün
yalancı mumlar söner, sadece ve sadece yağı, fitili öteden, o gönül çerağı par
par yanmasını sürdürür.
Havası-suyu her zaman sonsuzdan gelen gönül pınarında, sürekli bembeyaz “âb-ı
hayat”lar çağlar.
Ziyası, rengi ötelerden kalb fânusu etrafında, her zaman kelebekler gibi
ruhanîler pervane döner.
Böyle bir âb-ı hayat çeşmesine ulaşabilenler, Hızır’la aynı yeşilliğe seccade
sermiş sayılırlar; bu fânusu gözbebeklerinin içine alanlar da, bir daha o ışık
kaynağından ayrılmayı düşünmezler.
Gönlün yüzündeki peçenin sıyrılıp kalb gözünün sonsuza uyanması tamamen zamana
ve zaman içinde de aktif sabra bağlıdır.
Zamanı değerlendirip bu sabrı gösterenlerin gönül gözleri, bugün olmasa da yarın
mutlaka açılacağından ve bunların lisanlarının zamanla bir beyan çağlayanı
hâline geleceğinden şüphe edilmemelidir.
Evet gün gelip de bunların kalbleri ulaştıkları ufkun nurlarıyla aydınlanıp
dillerinin de bağı çözülünce, çevrelerine başları döndüren ne sihirli besteler
ne sihirli besteler sunarlar..!
Gönül ilâhî sırlara açık öyle bir ufuktur ki, o ufkun iki adım ötesinde hemen
her zaman meleklerin “hayhuy”u ve ruhanîlerin kanat sesleri duyulur.
Böyle bir sır burcuna erenler için “Sidre” ile “Kâbe” iç içe bir vâhid hâline
gelir..
“Ravza” “Firdevs”e örtü olur..
“Evvel” “Âhir”in rengini alır..
“Zâhir” “Bâtın”ın boyasına boyanır..
hisler dehşete düşer..
ruh hayretler yaşar..
beyan bir adım geriye çekilir..
gönül can diliyle konuşmaya durur..
ve her şey sonsuzun büyüsü ile büyülenir.
Gönül erlerinin konuşmaları harfsiz ve kelimesizdir; onlar hep ruhlarıyla
söyleşirler..
Mevlâna’nın da dediği gibi birbirlerine dilsiz-dudaksız laf ederler..
güller gibi çehrelerine akseden kalblerinin renginden birbirlerine tebessümler
yağdırır dururlar.
Bütün bütün gönül rengine boyanmış bu ruhlar arasında “sen”, “ben” düşüncesi
tamamen eriyip gitmiş ve ortada sadece “O’na” bağlı izafî bir “biz” kalmıştır.
Bu itibarla da onlar kat’iyen birbirleriyle çekişmez..
biri birinin ışığını söndürmeye çalışmaz ve “benim mumum”, “benim meş’alem”
demezler.
Aslında ışık ışıkla vuruşmaz, nur ziya ile zıtlaşmaz, bahar yeşil ile savaşmaz,
derya damlayı kurutmaz; şavk şavka güç kazandırır, ziya nura şuleler gönderir,
bahar çimenlerle sarmaş dolaş yaşar, derya damlaya ölümsüzlük yolunu açar..
her şey ama her şey, bize “biz” olma neşîdeleri mırıldanır.
Evet insan, şahsî benliğine bağlı kaldığı sürece, bir zerre, bir damla, hatta
bir hiç olmadan kurtulamaz.
Aksine benlik fânusunu taşa çalarak gönlünün enginliğinde başkalarıyla birleşip
kaynaştığı ve kendi dar dünyasının dışında ayrı bir hey’ete ulaştığında ise,
hemen bir güneş, bir umman ve bir kâinat hâlini alır.
Birbiriyle birleşen yağmur damlalarının çağlayanlara dönüşmesi gibi onlar da
âdeta bir ırmak hâline gelerek sonsuzlaşma yoluna girer ve değerler üstü
değerlere yükselirler.
Böyle bir birliğe ulaşamadıkları takdirde ise, sadece dünyevî ve maddî değerlere
bağlı kalırlar ki bunların kıymeti de kabir kapısına kadardır.
Gün gelip ölünce, her şey biter; onlar da hazan yemiş yapraklar gibi savrulur
giderler.
Gönül bahçesinin gülleri, çiçekleri ise her zaman taptaze kalır ve kat’iyen
sararıp solma bilmez.
İşte size, her şeyi dünyevîliğe bağlamış bir ruhun ızdıraplarını mırıldanan
nefis bir çift söz:
“Kimi vicdana dokundu, kimi cism u câna,
Zevk nâmıyla ne yaptımsa peşîmân oldum.”
(N.
Kemal)
Bir de, etrafa gülücükler yağdıran ve tamamen gönlün sesi şu sözlere bakın:
“Bu dünyada bütün çiçekler solar
Ve bütün kuşların ötüşleri de devamsızdır;
Ben ebedî sürecek yazları düşlüyorum.
Bu dünyada çok kimse, aşklarının,
Dostluklarının zevâline ağlar;
Ben ebedlere kadar sürecek sevgilileri düşünüyorum.”
(Sully Prudhomme’nin Dünya adlı şiirinden)
Gelin şimdi de her şeyi engin bir temâşâ zevkine bağlayan şu münacât gibi
sözlere kulak verelim:
“Fâniyim, fâni olanı istemem,
Âcizim âciz olanı istemem
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim gayr istemem!
İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim,
Hiç ender hiçim, fakat umum mevcudatı beraber isterim.”
(Bediüzzaman)
İstenmeyen şeyler, iki adım ötede bizi bırakıp gidecek şeylerdir.
İstenen ise, her zaman gönül ufkunda temâşâ edilen Cânân’dır.
Kalb zirvelerine yükselip can gözüyle O’nu temâşâ edenler, her şeyi bulmuş ve
kurtulmuş sayılırlar.
Böyle bir rasat noktasından habersiz yaşayanlar ise, ebediyen hasret ve hicran
içinde inler dururlar.
Böyle bir şâhikaya yükselmenin yolu ise, biyolojik hayat çeperinden sıyrılarak
kalb ve ruhun hayat mertebelerine yönelmeye bağlıdır.
Bu yolun en hızlı ve amudî (dikey) yükselme vasıtaları ise iman, tevhid ve
mârifetullah hakikatlerine karşı sürekli açık durmaktır.
Yağmur, Temmuz-Eylül 2000, Sayı 8
[1] Ra’d sûresi, 13/28
[2] İsrâ sûresi, 17/85
Tarihi Tekerrürler Devr-i Daimi Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni
İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana, gündüzlerin yanında geceler, ışığın
yanında da karanlıklar hiç eksik olmadı.
Yerküre üzerinde nur ve zulmetin münavebesi gibi her zaman aydınlıkları kapkara
günler takip etti ve ferah-fezâ devirler gidip buhranlı yıllarla noktalandı.
Zaman zaman hemen her bucak ilhad ve nifak zulmetleriyle sarıldı.
Yollar bütün bütün ışıksız kaldı.
İnsanlık karanlığa yenik düştü.
Her tarafı bir kısım başıboş ve düşüncelerinin önü-arkası olmayan kimseler tuttu
ve dünya onların meş’um uğultularıyla inlemeye başladı.
Zaman zaman mâşerî vicdan bunların çıkardığı gürültülerle nefesini tuttu ve
sessizlik murâkabesine daldı.
Derken söz, baştan ayağa düştü.
Ferman kapı kullarının eline geçti.
Yığınlar demagojinin oyuncağı oldu.
İstendiğinde bütün kitleler uyutuldu, istendiğinde ayağa kaldırıldı.
Olmayacak kimseler yıldız ilan edildi ve tabiî pek çok istidadın da yıldızı
söndürüldü.
Şarlatanlık ve diyalektik, mantık ve muhakemenin önünü kesti.
Kirli düşünceler nezih fikirlerin yerini aldı.
Toplumun şefkat ve merhamet beklediği müesseseler kine, nefrete kilitlenmiş kaba
ruhların eline geçti.
Bunlar vasıtasıyla insanlar arasına sürekli iftirak tohumları saçıldı ve herkes
birbirinin kurdu hâline getirildi.
Diyanetin ruhunda kapanması çok zor yarıklar açıldı..
kriterler alt-üst oldu ve âdeta her şey yer değiştirdi; şerbet kâselerinin
yerini zehir kadehleri, bal-kaymak tabaklarının yerini levsiyat çanakları,
ışığın yerini de gelip zulmetler aldı.
Bu kâbuslu ve meş’um dönemlerde efkâr o denli bulandı ki, artık insanlar en
temiz ve nezih şeylere dahi irkilmeden el uzatamıyor, hiçbir şeye ve hiçbir
kimseye güven duyamıyor; duyamıyor ve herkes birbirini vahşilerle aynı çizgide
mütalâa ediyordu.
Varsa şayet bir kısım din, diyanet ve vicdan erbabı onlar da horlanıyor, hakir
görülüyor ve dillerine kilit vuruluyordu.
Karanlığın kulları esirip duruyor; ışığa teşne gönüller ise, gözleri hep
harikulâdeden lütuflar ufkunda inayet eli bekliyor, sürpriz olarak doğacak bir
güneş rüyalarıyla oturup kalkıyor ve merhametle tüllenecek günlerin hülyalarıyla
yaşıyordu.
Bazen bu mülâhazalara, bazen de daha başka saiklere bağlı yer yer dudaklarda bir
tebessüm belirdiği de oluyordu; ama, arkadan üst üste esen tasa fırtınaları
hemen her şeyi alıp götürüyor ve birkaç dakikalık muvakkat sevinç yerini aylar
ve yıllar sürecek yeni bir kederler faslına bırakıyordu.
Tarihî tekerrürler devr-i dâimi esprisine bağlı olarak günümüzde de aynı
şeylerden söz etmek mümkündür.
Bakıyorsun pırıl pırıl güneşli ufukları birden bire duman bürüyor; derken göz
gözü görmez oluyor, her yanı ürperten bir kasvet sarıyor; neşeyle tüten günler
bütünüyle sararıyor, düşünceler kararıyor, iradeler çatırdıyor, ümitler bir bir
devriliyor; bazen güneş bir daha doğmayacak, gündüz de gelmeyecek gibi oluyor ve
mihrabını bulamamış ruhlar iç içe yeislerle ve üst üste inkisarlarla sarsılıyor…
Bize gelince, biz bugüne kadar olduğumuz gibi şu levsiyatla köpürüp duran son
hercümercin de çok yakın bir gelecekte musallaya yatırılacağından emin bulunuyor
ve kaderin milletimizin yürüdüğü yollara su serpeceği mübarek günlerin çok uzak
olmadığını düşünüyoruz.
Aslında, bir hayli zamandan beri hemen herkes, her bucakta gönül hikâyeleri
mırıldanmaya başladı bile.
Şurada-burada temiz ruhlar, bir zamanlar yitirdikleri cennetlerini bulma yolunda
soluk soluğa.
Yüzler-binler hemen her zaman bu çerçevedeki mülâhazalarla oturup kalkıyor;
oturup kalkıyor yaratılışın gayesini, fıtratın hikmetlerini düşünüyor.
Gerçi kalbî ve ruhî hayatımız itibarıyla oldukça tozlu-dumanlı bir dönemden
geçiyoruz; dahası zaman zaman poyraz biraz serince esiyor ve her yanda hazan
uğultuları duyuluyor.
Hatta ümidin, sevincin köpürdüğü yerleri bile vakit vakit bir tasa ve yeis
kaplıyor.
Ne var ki artık hepimiz, gamın da, tasanın da tutunamayacağını çok iyi
biliyoruz.
Hele bir de bu ölçüde olsun, ufuklar aydınlanıp ak-kara birbirinden ayrılsın,
gayri yol boyu çekilen sıkıntılar hemen hafifleyiverecek.
Mesafeler cehd u gayrete güleryüz göstermeye başlayacak.
Tepeler dümdüz ve düzlükler de pürüzsüz hâle gelecek; derken mefkûre ile
yolculuk iç içe giriverecek ve gaye ufkunun göz kamaştırıcılığı karşısında
meşakkatin zerresi dahi hissedilmeyecek…
Şimdilerde az dahi olsa, eller gönül ipine uzanmış gibi ve her yanda ruhun
solukları duyuluyor.
Akıl kalble omuz omuza.
Düşünce, o baş döndüren enginlikleriyle ilhamla sarmaş-dolaş.
Mantık vahyin önünde bir çömez gibi iki büklüm.
İlim dine dellâllık yapıyor; bilgi mârifetin dümen suyunda; laboratuvar mâbede
çırak yetiştiriyor; iradeler, imanın sunduğu âb-ı hayatla dipdiri ve çelik gibi;
gözler basiretin dolaştığı aynı ufuklarda dolaşıyor ve her yanda fiziğe rağmen
metafizik baharlar tülleniyor.
Öyle anlaşılıyor ki artık, kar-buz ne kadar şiddetli de olsa ruhlarda
tutuşturulmuş bulunan sonsuzun harareti karşısında çok fazla tutunamayacak ve
fırtınalar ne kadar sertçe de esse, beşerî fıtratların tabiî temayüller fanusu
içinde parıldayan meş’aleleri, -Hak müsaade etmezse- asla söndüremeyecektir.
Gerçi, pek çoğumuz itibarıyla hâlâ bazen kan kırmızı bir renge bürünerek değişik
endişelerle tir tir titrediğimiz, bazen de şiddetli rüzgârlar karşısında telaşa
kapıldığımız da oluyor; ama, buna mukabil, filizinden dışarı fırlayan güller
gibi her tarafa sımsıcak gülücükler saldığımız ve daldan dala sıçrayan bülbüller
gibi bahar türküleriyle coştuğumuz da bir gerçek.
Gönüllerimizde ümitlerin, emellerin harekete geçtiği, önümüzde Hızır çeşmesinin
çağlayanlarının duyulduğu ve tepemizde “yed-i beyzâ”nın[1] dolaştığı apaçık.
Bu mülâhazalara oldukça erken uyanmış ruhlar kendi gönüllerinin serhaddine
dayanmış gibi oldukça emin ve uzaktan uzağa olsa da, Cennet kokularını
hissetmenin heyecanıyla pürneşeler…
Evet, bugün olup-biten hâdiseleri, kalb ve ruh rasathanelerinden temâşâ
edebilenler âdeta bir nevruz sevinci yaşıyormuşçasına gönüllerinde sürekli bir
toy-düğün neşvesi, yüzlerinde nevbahar çisentisi, ufuklarında farklı bir edayla
pırıl pırıl güneş ve ayaklarının dibinde de her tonuyla yemyeşil bir zemin.
Himmet ve gayret çağlayanları, ilâhî lütuflar mecrasında ve ummana doğru gürül
gürül çağıldamakta, hem de hiçbir engebeye takılmadan; karşılarına çıkan
mâniaların bazılarının üstünden aşarak, bazılarını da kenarından-köşesinden
dolaşarak arkalarında bıraktıkları en güzel hendesî çizgilerle kaderî
programların kendilerine yüklediği misyonu bütün teferruatıyla temsile
çalışmaktalar.
Onlar yürüyor, yollar onlara selâm duruyor.
Yürüdükleri her yerde aşılmaz gibi görülen engeller onların karşısında secdeye
kapanıp dümdüz kesiliyor; kesiliyor ve âdeta bu kutluların ayaklarına yüz
sürüyor.
Aslında bu durum kıvamındaki ruhların her zamanki hâli: Bunlar sürekli bir
buhurdanlık gibi tüter ve çevrelerine kokular saçarlar.
Bir “öd” ağacı gibi yanar, iniltileriyle herkese yanmadaki zevki duyururlar.
Yerinde aslanlar gibi kükrer, karakterlerinin gereğini sergilerler; yerinde
bülbüller gibi şakır, ruhlara neş’e ve inşirah salarlar.
Onların alınlarına, aziz ve mütevazi olma damgası iç içe vurulmuştur; ne
ezilmenin zilletini bilirler ne de ezme ceberrutu gösterirler.
Hele bunların Rabbileri karşısında tevazu kanatlarını yerlere kadar indirip bir
mahviyet sergilemeleri vardır ki, doğrusu görmeye değer.
Hâsılı bunlar, aslan tavrıyla güvercin töresini iç içe yaşamaya muvaffak olmuş
öyle yiğitlerdir ki, onları iç derinlikleriyle tanıma bahtiyarlığına erenler bir
daha da onlardan ayrılmak istemezler.
Ne kadar arzu ederdim, böyle bir inceliğe açık olarak Rabbimin karşısında hemen
her zaman vücudumun, tıpkı salınan ağaçlar gibi tir tir titremesini ve iki
elimin birden O’nun kapısının tokmağında bulunmasını! Ne kadar arzu ederdim,
gezip dolaştığım her yerde ve gördüğüm her yanlış karşısında kendi alnımın
karasıyla meşgul olup başkalarının durumunu görmezlikten gelmeyi!.
Ne kadar arzu ederdim, kalbimin her çarpışında, nabzımın her vuruşunda kendi
eksik ve gediklerimi duymayı!.
Çok arzu ederdim hayatımın terazisine konacak değerlerin, iç murâkabelerimden
süzülen vicdanî hesaplarımın ürünü olmasını.! Çok arzu ederdim kazanç kefesinin
her zaman dopdolu bulunmasını ve kazandıklarımın bütünüyle O’ndan bilinmesini!.
Hep dilemişimdir, rahatı, rehaveti bütün bütün unutarak kalbî huzurumu zahmete
bağlamayı ve meşakkatle serinlemeyi..
en küçük hata ve yanlış davranışlarımdan ötürü her zaman Eyyûb gibi inlemeyi,
Davud gibi ağlamayı.! Ömrüm elverdiği sürece insanlığın huzuru ve itminanı için
kendimi unutup her zaman onları düşünmeyi..
sevgide hemen herkese karşı sımsıcak ve herkesi kucaklayacak bir derinliğe sahip
bulunmayı, öfkede, kinde, nefrette ise unutkan olmayı..!
Şimdi gelin, en içten duygularla kendimizi insanlığı tenvire adayarak, her zaman
mumlar gibi cızır cızır yanıp eriyelim ve kendimize rağmen uzak-yakın çevremizi
aydınlatmaya çalışalım..
her yerde hakkın dili-tercümanı olarak samimî bir adanmışlık ruhuyla gezip hep
O’nu soluklayalım ve O’nu anlatalım.
Gelin Hak’la münasebetlerimizde o kadar saygılı ve O’na itimatta o denli içten
olalım ki, gökte melekler imrensin bu hâlimize ve benliğimizden taşan mânâlar
karşısında ruhanîler birkaç adım geriye çekilme lüzumunu hissetsinler.
Gelin her zaman, o gönülden ahların yükseldiği gecelerin seher rengine
bürünerek, yaratılıştaki yerimiz itibarıyla kendimiz gibi davranalım ve kendimiz
gibi olalım.
Gelin rahata bir nokta koyarak zahmeti ihtiyar edip ölesiye öyle bir koşalım ki,
kuşlar kanatlarını kısıp bizi temâşâya koyulsun ve hakkı, hakikati öylesine
yürekten haykıralım ki, vahşiler paniğe kapılıp inlerine sığınsınlar.
Gelin, aslanlığımız tuttuğunda, insanlar arasında korku salma yerine
iradelerimizdeki zincirleri kırmaya çalışalım; ateş olduğumuz zaman da yangın
çıkarma yerine mumların fitilleriyle buluşarak çevremize ışıklar saçalım;
sellere dönüştüğümüzde de hayat olup bağlara, bahçelere akalım, rüzgârlar gibi
estiğimizde de tohumları sırtımıza alıp telkih mırıldanalım; havadaki nem
parçacıklarını bir araya getirerek bulutlara, rahmete dönüşme âdâbını öğretelim…
Aslında, Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiklerine bizim de yürekten saygı duymamız
icap eder.
Allah’ın insanlara karşı muamelesi de, bakışı da çok farklıdır.
O, yerinde insanı bir mihrap gibi herkesin önüne kor ve Kendine tazimde ona bir
kıblenüma vazifesi gördürür.
Yerinde onun ruhuna varlığın esrarını fısıldar ve onu hususî bir hilâfetle
şereflendirir.
İmanla, irfanla ufkunu açarak ona maiyyetinin büyüsünü duyurur.
Ötede onun için ebedî saadetler hazırlar ve kalbinde de cennetlere menfezler
açarak bu dünya zindanını ona Firdevslerin bekleme salonu hâline getirir.
Burada her işini basirete bağlı götürenleri orada kendi güzelliklerini temâşâ
ile onurlandırır.
Ve bu tek buudlu yaşamaya binlerce derinlik kazandırır.
Onların sihirli dünyalarında denizleri gül bitiren cennet yamaçlarına, köpürüp
duran cehennemleri de âb‑ı hayat kaynaklarına çevirerek onlara akıl almaz
harikalardan her gün yeni yeni dünyalar yaratır.
Dünyada kör, sağır ve ölüler gibi yaşayanların ötede bunları duyup hissetmesi
zor olsa gerek.
Bugün ağlanacak hâline kahkahalar atıp gafilce davrananların yarın sürekli
ağlayacaklarından korkulur.
Öyle ise gelin, şimdilerde göz ve basiretlerimizin hakkını vererek hep uyanık
bulunalım ki, yarın istirahat ve uyku derdimiz olmasın.
Bugün gözyaşlarını ceyhun edelim ki, yarın faydasız “âh u vâh” etme hicranı
yaşamayalım.
Gelin, her zaman varacağımız ufka kilitli kalalım ki, yürüdüğümüz yolun sağında
ve solundaki câzibedar şeylerle başımız dönmesin, bakışlarımız bulanmasın.
Bu dünyayı bir ticaret pazarı, bir kazanma mahalli kabul edip hayatımızı ona
göre düzenleyemez ve aksine her şeyi cismanî arzulara bağlı götürürsek, bir gün
semer vurup sırtımıza binerler ise hiç şaşırmayalım.
Aslında ufuksuz, emelsiz, başı göklerde ve burnu havada kimselere yapılacak
muamele de her hâlde böyle olacaktır.
İnsanın değeri, Allah’a intisabı ve O’nunla münasebetlerini içten devam
ettirmesiyle mebsuten mütenasiptir.
O’ndan kopuk ve cismanî arzularla kirlenmiş insan şeklindeki bir bedeni,
altınla, gümüşle, atlasla bezeseler dahi kıymeti yine çamur yine çamur yine
çamurdur…
Öyleyse gel ten kaygısından, cismaniyet derdinden sıyrıl; bütün benliğinle O’na
yönel ve ilk mevhibelerinin değerler üstü değerlere ulaşması için gözünü O’ndan
asla ayırma.! Bil ki, O’nun teveccühü ile damla derya, zerre güneş olur ve acz u
fakr da müthiş birer kuvvet kaynağı hâline gelir.
Aksine, sadece kendi güç ve kuvvetine dayanırsan tek kıvılcımla dolu tankları
ısıtmaya kalkışmak gibi bir yola sapmış ve âlemi kendine güldürmüş olursun.
Servet ve iktidarın sınırlarını bil; ona göre plânlar, projeler üret.! Bu önemli
hususu görmezlikten gelerek hakikatleri hayaller üzerine bina etmeye
kalkışırsan, sonunda yaptığın şeyler başına yıkılır da, altında kalıp ezilen de
imanınla, ümidinle yine sen olursun.
Sık sık iç murâkabe ve muhasebelerle kendini tartıp değerlendir, imkân ve
istidatlarına göre duruşunu iyi belirle, özündeki mevhibelerle ortaya
koyduğun/koyacağın sa’y ve gayret arasındaki münasebete dikkat et; dikkat et ki
sana ne “vefasız bir nimet hamalı” desinler, ne de seni başkasının ihsanlarıyla
küstahlaşmış bir şımarık saysınlar.
Hakk’ın inayetlerine güvenebildiğin kadar güven; amma iradenin hakkını yerine
getirmede de asla kusur etme; etme ve tali’ rüzgârlarıyla bir yere geleceğini
bekleme; bugün rüzgârlarla havalanıp yüksek bir noktaya yerleşenlerin yarın daha
şiddetli bir fırtına ile içinden çıkamayacakları çukurlara
sürüklenebileceklerini düşün ve realitelere uygun yaşamaya bak..!
Diyaneti Allah’a yakınlığın yolu bil ve bütün samimiyetinle dinin eteklerine
sarıl.
Başını imanın o eminlerden emin sığınağına sok; Yaratan’a teslim olmaya çalış!
O’na tevekkülde asla kusur etme ve O’nunla muameleni derin bir edep dairesi
içinde sürdürerek gösterişsiz ve gürültüsüz bir mü’min olmaya bak! Dolu
gönüller, dopdolu cevher kutuları gibi dışarıya ses sızdırmazlar.
Doymamış ruhlardır ki, içinde bir-iki yalancı inci bulunan çocuk kumbaraları
gibi sürekli kulak zarı çatlatırlar.
Sen, her an bilmem kaç defa kalbine nazar edildiğini düşün, gönlünü her zaman
pak tut ve sadece o ebedî mihrabına yönel! Bugüne kadar o kıbleye yönelenlerden
kaybeden, başka kapılardan vefa arayanlardan da kazanan hiç olmamıştır.
Aksine o kapıya yönelenler hep diri kalıp ebediyete mazhar olmuş ve O’nun
eşiğine baş koyduklarından dolayı da başkalarına kul olma zilletinden
kurtulmuşlardır.
O’nu bulup, O’na yönelip O’nun huzurunda iç dökmek bir tesbih ve tazim; susmak
ise bir murâkabe ve tefekkürdür.
O’nun maiyyetine erenler, çölde yaşasalar da hep âb-ı hayat etrafında dönüp
durmuş; her işini O’na bağlayanlar -dikenler onlardan uzaktır ama- diken
ektiklerinde bile gül dermişlerdir.
Yolları -olmaz ya- gidip Cehennem’e dayandığında dahi bunlar berd ü selâm
yaşamışlardır.
İşte onların vird-i zebanı:
Hakk’a kul olanlar kula kul olmaz,
Kulluğa erenler yollarda kalmaz..
Ruhlarında vuslat, ruhlarında haz,
Âlem aldansa da onlar aldanmaz.
Kim bilir, belki başka bir gün bu konu üzerinde durma fırsatı da doğar.
Yağmur, Ekim-Aralık 2000, Sayı 9
[1] Hz.
Musa’nın mucize izhar eden eline denir.
Vilâdetin Çağrıştırdıkları
Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları
gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı
semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup
muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en
doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük
araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere
bağlayan O’dur.
O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç
eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan;
insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş
anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru
hâline getiren…
Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık.
Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı
nurlar sayesinde duyup hissettik.
Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan
öğrendik.
O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve
Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde
duyup anlayabildik.
O yeryüzüne ayak basmadan önce -ayağı başlarımızın tâcı- her tarafta ziya-zulmet
iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz
semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar
mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru
bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi.
O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir
bir yıkıldı..
zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı..
ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti.
O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat,
muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü..
bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı..
eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a
çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…
İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık,
düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü.
Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı.
Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili
bilemiyordu.
O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü
yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı.
Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi..
ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin
ufku göründü.
O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol
arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının
en mergûb metâıydı.
Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine
ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor..
hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor..
hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim..
dişli olmak âdeta bir imtiyaz..
sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor..
hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli..
birbirini yemek mârifet..
kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş..
hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu
rüyası..
ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve
günümüzdekinden de beter..
ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve
dinî duygular..
vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe..
ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur..
hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi..
düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte
boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb
enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış
küfleri temizledi..
ufuklardaki isi-pası sildi..
gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı..
şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı..
gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri
müşâhede etme zevkini duyurdu..
aklın nabzını kalbin ritmine bağladı..
sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.
O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler
aldı..
O geldi, zulmün sesi kesildi..
mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi..
O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın
dilindeki zincirleri çözdü.
Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz
edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem
semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz.
Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı
sonsuz televvünlü ziyadandır.
Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu
nurdandır, imandandır.
O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede
meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına
dönüşüverdi.
Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü.
Tali’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca
önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı..
kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı..
çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu..
ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik
vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları
duyulmaya başladı.
Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla
cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz
gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi.
Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı.
Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı.
Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda
bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu.
Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi.
Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve
ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu.
Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında
bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk..
maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık..
kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya
saldık..
herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş
içinde olduğumuz yerde kalakaldık.
Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar,
düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç.
Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor
artık.
Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde.
Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor.
Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor.
Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde.
Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim.
İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor..
ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…
Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü.
Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik
haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle
dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz.
Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü
bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar
nasıl dirilebilir ki..!
Biz hepimiz, bir tali’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı
seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük.
Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği
sergileyerek hep sustuk..
ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar,
saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler.
Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize
de suskunluk düştü.
Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi..
yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi..
ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi..
biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla
ürperdik.
Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları
duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu.
Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni
kırmış olmamız ihtimalidir -ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi-..
ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp
paramparça olacağız..
ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir
daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.
Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol.
Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur.
Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını
duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster.
Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla
dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.
Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların
boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden
sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur.
Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme
enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.
Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık.
Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle
oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın
derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün
bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.
Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi,
Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin
için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz
Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize
acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp
ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma.
Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana
sunacağımız armağan “Bi bidâatin müzcâtin – Kayda değmez bir
sermaye”[1] ölçüsünde bile değil.
Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp
arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında
bırakıp gittiler.
Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız.
Bağban Sen isen -öyle olduğunda şüphemiz yok- bağ niye sahipsiz kalsın.
-Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.- Merkezi tutmak Senin
hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…
Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana
saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha
acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı
kesmedin.
Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua
yalvardın.
Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve
bedduaya “âmin” de demedin.
Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her
sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın.
Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği
olduğunda şüphemiz yok.
Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep
izindeyiz.
Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla
nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Dünya Senin dünyan -müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim- bu dünya ışığa
hasret gidiyor.
Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını
veremesek de hep yollardayız.
Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ
ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup
gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…
Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden
hemen hepimizi mest etti.
Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun..
Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun/Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa
nûrsun.” (Itrî).
Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden
nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.
Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan
serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır,
bir feryâd-ı mutâddır…
Yağmur, Nisan-Haziran 2001, Sayı 11
[1] Yusuf sûresi, 12/88
Mübarek Bir Coğrafyanın Gurbet Yılları
Tuhaf bir dönemden geçiyoruz; ışık karanlıkla iç içe, gece gündüzle at başı; bir
yanda yığın yığın ölüme sürüklenenler, diğer yanda İsrafil sûru almış gibi
dirilenler; bir tarafta bahar meltemleri üfül üfül, öbür yanda her şeyi kırıp
geçiren fırtınalar..
bir bakıyorsun güllerin, çiçeklerin arasında boy boy dikenler ve her yanda
bülbül nağmelerine inat saksağan çığlıkları; bir de bakıyorsun, her tarafta
kızaran güller ve güller üzerinde şakıyan bülbüller.
İlhad hezeyanları iman soluklarıyla yan yana, inkâr ulumaları ikrar âvâzeleriyle
iç içe.
Yer yer gelip kulaklara çarpan söz şeklindeki hırıltılarla ürperiyor; zaman
zaman da gönüllerde ninniler gibi duyulan altın seslerle dinleniyoruz.
Evet, dört bir yanda diken tohumları saçanların haddi hesabı yok; herkese
ötelerin turfanda meyveleriyle ziyafet çekenlerin sayısı da onlardan az değil.
Zannediyorum bunca zıt şey, şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar birbirine yakın
olmamıştı.
Yıllar var ki bizler, Atlantis’in’in yetim çocukları gibi gönüllerimiz hep o
yitik ülkenin hasretiyle inim inim ve gözlerimiz üst üste gurûblarla kararan o
meş’um ufuklarda sabahladık, akşamladık.
Bazen sarsıldık, bazen de kaybettiğimiz değerlerin, tıpkı askerden dönenler gibi
dönüp geleceği ümidiyle canlandık ve coştuk.
Şu anda da, bazen tüllenen güzellikler ümitlerimize bir şeyler fısıldıyor;
arkadan bir tipi-boran esip geliyor ve berdülacûz gibi her tarafı kasıp
kavuruyor.
Bazen yapılanlar yıkılıyor; yıkılmayanlar da üst üste sarsıntılar yaşıyor..
ve hep böyle tali’sizce devrilenlerin yerini yiğitçe koşanlar alıyor.
Bizler, olup biten bütün bu şeyleri, Allah’ın ekstra lütuflarına ve özel
teveccühlerine bağlayarak yer yer seviniyor, zaman zaman da değişik
olumsuzluklar karşısında buruklaşıyor ve inkisarlarla kıvranıyoruz; inkisarlarla
kıvranıyoruz, pişip olgunlaştığını sandığımız çiğleri ve çiğlikleri gördükçe ve
inkâra, ilhada kilitlenmiş ruhların kabalık ve bağnazlıklarını, dostların
vefasızlığını, yakın durup uzak görünenlerin tuhaf tavırlarını, sürekli yüzüp
gezen hercâî gönüllerin kararsızlığını düşündükçe.
Nasıl olmuştu da, geçmişi o kadar sağlam, mânâ kökleri o kadar mükemmel bir
millet, içlere burkuntu şu eğri büğrü düşünce ve eğri büğrü hâliyle böyle bir
çelişkiler toplumu hâline gelebilmişti! Nasıl olmuştu da anlayamamıştık ruhumuzu
Mefisto’ya sattığımızı ve gönlümüzü tenimize kurban ettiğimizi! Hatta ruhumuzun
ağzına gem vurup cismaniyetimizi şahlandırdığımızı; Allah’a başkaldırıp alnımıza
isyan damgası yediğimizi..!
Maalesef millî karakterimizle telifi imkânsız bir aymazlık içine girmiştik ve
göremiyorduk olup bitenleri; göremiyorduk da milletçe her gün biraz daha
kaddimiz bükülüyor, biraz daha kamburlaşıyor, üst üste kırılmalar yaşıyor, yer
yer yıkılıp enkazlaşıyor ve peşi peşine bu kırılıp yıkılmalarla millî ruhumuzun
rengi, deseni değişiyor, derken ufkumuz daralıyor, çehrelerimiz kararıyor,
düşüncelerimiz yamuk-yumuk hâle geliyor ve sözlerimiz tamamen hezeyana
dönüşüyordu; dönüşüyordu ama, biz farkında değildik bu ürperten değişimin.
Gün geldi, bu iç içe fezâyi ve fecâyi ile millî konumumuza yakışır duruşumuz
bütün bütün bozuldu; birlik, beraberlik ruhunda kırılmalar başladı..
toplumu teşkil eden fertler, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi şuraya-buraya
saçıldı..
bunu, sağda-solda sun’î gruplaşmalar takip etti..
gruplar arasında kinler, nefretler körüklendi ve herkes birbirinin kurdu hâline
geldi.
Zamanla toplum bütünüyle çirkinleşti ve o dırahşan çehrelerin yerini simsiyah
simalar aldı..
her yanda kapkara sesler yükselmeye başladı..
ardından da kitleler birbirini yemeye, sistem de hepsini birden ezip öğütmeye
koyuldu.
Artık her yanda duyulan ya zalimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u
efgânıydı.
Bütün bunlar oldu, oluyor ve bundan sonra da olacağa benzer.
Böyle bir durumun çok acı ve üzücü olduğunda şüphe yok; ancak, bundan daha acısı
da, bu üzücü ve ezici duruma çare bulma yolunda beklediğimiz, o sineleri
heyecanla dopdolu büyük muzdarip ve çilekeşlerin ağızlarına fermuar
vurulmasıydı.
Mevcut manzaradan şikâyete hakkımızın olmadığı muhakkak; ne var ki olup
bitenleri görmezlikten gelmenin de, Müslümanlıkla, milliyetperverlikle telifi
imkânsız.
Ama ne acıdır ki, kökü çok eskilere dayanan çarpık bir anlayışla biz, dini,
diyaneti tamamen kendimize benzettik..
milliyet ruhunu da hevâ ve heveslerimize feda ettik..
aklın sahasına giren şeyleri akla, aklı da kalb ve ruhun yedeğinde meâlîye
tevcih edip gönüllerimizi mârifetle mamur kılacağımıza; basiret, irade, şuur,
his, idrak ve latîfe-i Rabbâniye… gibi iç ve dış duyularımıza sırtımızı dönerek
maddî-mânevî her iki âlemi de kararttık.
Gayri her gün, ayrı bir şaşkınlık içinde farklı bir yöne yöneliyor; her gün
değişik bir kısım fantezilere takılıyor ve dur-durak bilmeden mihraptan mihraba
koşuyoruz.
Konuşup bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda da, nefeslerimizi tutup
suskunlaştığımızda da sürekli hatalar yapıyor ve sürekli yeni arızalara
sebebiyet veriyoruz; sebebiyet veriyor ve muttasıl aynı hataları tekrar edip
duruyoruz.
Derlenip toparlanamıyor, bir türlü hedefe kilitlenemiyor ve sağlam bir tevhîd-i
kıble mülâhazasıyla “Yâ Hak” deyip gönülden O’na yönelemiyoruz.
Düştüğümüzün farkında değiliz, hiç olamadık da; doğrulma yönündeki azmimiz ise
süreksiz.
Düşüncelerimiz yamuk-yumuk; iradelerimizde çatırtılar duyuluyor; kararlarımız
tutarsız ve ruhlarımızı öldüren o yabancılaşmadan bir türlü kurtulamıyoruz.
Bazen inanç ve millî mefkûremize ters patikalarda yürüyor; bazen kendi düşünce
istikametimize zıt cereyanlara kapılıyor ve bilmediğimiz meçhullere
sürükleniyor; bazen de arkalarından koştuğumuz kimselerin ihanetine uğruyor ve
arkadan hançerleniyoruz.
Yıllar var, bu garip maceralar âdeta kaderimiz oldu: Hep susuz vadilerde su
deyip koştuk; hep kupkuru kuyulara kovalar saldık; bazen yabanî kamışlarda şeker
aradık; bazen de diken ekip pıtrak biçmekte ömür tükettik.
Dünyaları iğnâ edecek kadar zengin bir kültür mirasımız bulunmasına rağmen, bir
türlü dilencilikten ve başkalarına serfüru etmekten kurtulamadık.
Baştan başa birer gül bahçesi olan tarihî yamaçlarımız yerine, gidip gidip
başkalarının dikenliklerine takıldık.
Kendi bahçelerimizdeki onca bülbül nağmelerine rağmen saksağan sesi dinleye
dinleye bir hâl olduk.
Hususiyle son yıllarda millî tabiat ve millî karakterimiz itibarıyla bir hayli
deformasyona maruz kalmış olmalıyız ki, artık kendimiz olmadan utanıyor, bize
ait birkaç bin senelik değerlerimize sırt çeviriyor ve mânâ köklerimizi, tarihî
dinamiklerimizi -hepimiz öyle düşünmesek de- inkâr ediyoruz.
Eskimeyen o muhteşem eski mirasımızı âvâz âvâz dört bir yanda ilan edip, kendi
derinliklerimizi herkese duyuracağımıza, bir kısım mütegalliplerin,
kulaklarımızı tırmalayan hırıltılarını dinliyor ve bir mânâda iç bulantılar
yaşıyoruz.
Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz
günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara
emanet.
Her yerde yağmacılar arpalık peşinde..
yeryüzü nimetleri nankörlerin kontrolünde..
hak düşüncesi, insaf ve adalet mülâhazaları, ara sıra, canı yanmışlarca
seslendirilen imdat çığlığı gibi bir şey..
silinip gitmiş, yüreklerden merhamet ve şefkat hissi..
körelmiş vefa, sadakat ve güven duygusu, unutulmuş gibi şeref, itibar ve
haysiyet tutkusu.
Evet asırlar var ki biz, en hayatî millî değerlerimizi unuttuk ve yüzlerce
seneden beri geliştirdiğimiz kültür mirasımızdan bütün bütün yüz çevirdik.
Dahası dünyanın dört bir yanından derleyip millî ve dinî değerlerimizin yerine
ikame etmeye çalıştığımız o bize ait olmayan yabancı telakkilerle genç
nesillerin zihinlerini bulandırdık.
Artık, pek çoğu itibarıyla avareleştirdiğimiz bu nesiller, kendi değerlerine
sövüyor, millî ruh ve millî düşünceyi tahkir ediyor, eski mirasa ait her şeyi
yıkmaya çalışıyor ve bölük-pörçük olmuş farklı kulvarlarda hep “hiç”lere
koşuyor.
Bütün bunlara karşılık, olup bitenleri doğru görüp, doğru düşünüp, doğru
yorumlayanların sayısı da az değil; ne var ki pek çoğu itibarıyla bunlar da,
ağızlarına fermuar vurulmuş gibi yutkunup duruyor ve hep bir sessizlik
murâkabesi yaşıyorlar.
Bazen seslerini yükseltip birkaç adım atsalar da, küçük bir tazyik ve önemsiz
bir tehdit karşısında, önce durdukları yerin dahi gerisine çekilerek sürpriz
mazhariyetler beklemeye koyuluyorlar.
Bu hâlleriyle onlar da, ya tevekkülü tevâküle karıştırıyor ve kendi kendileriyle
iç çelişkiler yaşıyorlar, ya da durmaları gereken yerde duramadıklarından ve
konumlarının hakkını veremediklerinden, Allah’la olan münasebetlerini
kirletiyor, millet düşmanlarını da cesaretlendirmiş oluyorlar.
İradelerinin hakkını verip kendileri olacaklarına, iradesizliklerine kurban
gidiyor ve başkalarının gelip üzerlerinde hâkimiyet kurmalarına hep açık
duruyorlar.
Evet, seneler var, sağlam bir geçmişi olan bu millet, sürekli kalb ve kafa
ayrılığıyla kıvranıp duruyor; ne kâinat ve hâdiseler adına mâkul bir yorum
ortaya koyabiliyor ne de sosyal olayları doğru okuyabiliyor.
Aval aval bakıyor çevresine ve sürükleniyor değişik rüzgârlarla şuraya-buraya.
Doğrusunu söylemek gerekirse kendimize gelip akıl, göz ve gönül ufkundan bütün
varlığı, bütün şuûnu ve kendimizi yeniden dosdoğru okuyacağımız, yepyeni bir
tahlil ve terkiple (analiz ve sentez) bir kere daha kendimizi ifade edeceğimiz
âna kadar bu dağınıklık sürüp gideceğe benzer.
Keşke bu mâkus kaderimizi değiştirebilseydik! Keşke Allah’ın bize bir lütfu olan
konumumuza göre sağlam bir duruşa geçerek mazhariyetlerimizin hakkını eda
edebilseydik! Ne acıdır ki eda edemedik; hatta şu anda da sadece olup biten
hâdiseler karşısında ciddî bir şeyler yapamama acziyle yer yer kıvranıyor; zaman
zaman da elem ve kederlerimizi sinelerimize gömerek kâh yutkunuyor, kâh
gözyaşlarıyla boşalıyor; ama her zaman içimizi kanatan bir hicran yaşıyoruz..
böyle bir durumda da ne Cenâb-ı Hakk’a karşı ne de milletimize karşı
sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi söylememiz mümkün değil…
Keşke bu ölçüde olsun bütün bir millet olarak vefa düşüncelerimizi
koruyabilseydik! Hiç olmazsa oturup içimizi Allah’a dökerek ağlayabilseydik!
Yapamadık ve kendimize ait düşüncelerimizi tam koruyamadık..
bütün benliğimizle Hakk’a yönelip içimizi O’na açamadık..
yıllar var hep duygusuz yaşadık..
duygusuz oturup kalktık.
Oysaki, milletçe durduğumuz yer itibarıyla bizim de âleme söyleyeceğimiz bir
kısım gönül hikâyelerimiz olmalıydı! Geleceğin dünyasında, bizim düşünce
ibrişimlerimizden de bir kısım atkılar bulunmalıydı! Bizler dünyada yalnızlığın,
yetersizliğin gurbetini yaşamamalıydık; gamımızı, kederimizi paylaşacak bir
kısım kimseler bulup onlarla el ele tutuşarak yürümeliydik kendimiz olmaya
doğru…
Vakit henüz geç sayılmaz; önümüzde dünya kadar fırsatlar var..
Hakk’a adanmış ruhların sayısı ise hiç de az değil.
Zannediyorum, geriye sadece aşk u şevkle dizginleri gerip Allah’a dayanmak,
O’nun kapısının tokmağına dokunup içimizi dökerek gözyaşlarıyla “Biz geldik.”
diyebilmek kalıyor.
Şimdi gelin, bunca zamandır ağlanacak hâlimize gülmelerimize bedel biraz da
gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımızla kendimizi ifade etmeye çalışalım.
Yağmur, Temmuz-Eylül 2002, Sayı 16
Bence Tam Ağlama Mevsimi
“Zihnî dehr elinden her zaman ağlar
Vardım bahçesine bâğubân ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı.” (Zihnî)
Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat… gibi duyguların coşup
bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları.
Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok
da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na
yâr olanları.
Diğer ağlamalar, insanın cismanî ve ruhanî tabiatının halitasından fışkırır
gelir; cibillîdir, yaygındır, için sesi değildir, dolayısıyla da sıradan
sayılırlar.
Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara
gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul
vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir
titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır.
Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur..
ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep
etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir.
Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu
sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder.
Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.
Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir..
her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur..
bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları
gibi okur, koklar, gözlerine sürer..
bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır..
bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka
ile nefes alır-verir.
Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller
Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve
O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u
muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışanların hâlidir.
Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da
gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; bu da bir ağlamadır ama,
ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre
değerlendirilir: Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya
da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme/Âh edip ağyârı âhından âgâh
eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine
gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve
sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar.
Bunların ağlamaları da susmaları da derin ve mânâlıdır.
Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa,
gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler;
dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu
da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle
getirmek demektir.
Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram;
yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir ruhî maraz, fevt ettiği şeyler
karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaş olduğu gibi gözyaşları adına da bir
israftır.
Hazreti Yakub’un Yusuf ve Bünyamin’e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim
bilir belki de, bu Yüce Nebi’nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit
görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı.
Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabîl ağlamaların da mahzuru
olmasa gerek.
Buna karşılık Yusuf’un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası
yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf
onlara: “Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi
affetsin.”[1] diyecekti.
Onlar da “Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ – Yemin olsun ki Allah seni bize
üstün kılmıştır.”[2] ile ona mukabelede bulunacaklardı.
Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir.
İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine gözleri çöller gibi kupkuru
kimselerin içlerinde de hayat yoktur.
Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı
durdu.
Nuh Peygamber’in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı.
İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı.
Bu itibarla da O’na bir hüzün ve ağlama Peygamberi demek yanlış olmasa gerek.
O bir gün, “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; şayet
mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Azîz Sensin, Hakîm Sensin.”[3] mealindeki
âyetle “Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim
benim izimce yürürse o bendendir.
Kim de isyan ederse Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.”[4] mânâsına gelen âyetleri tekrar
edip sabaha kadar ağladı.
Cibril, Allah’ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah’a ulaştırınca da Cenâb‑ı
Hak: “Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim.” bişaretiyle O’nun gönlüne su
serpip bu feryad u figânı durdurdu.[5]
O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı.
Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve
sızlardı.
Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder.
O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir.
Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini
yükseltirler.
Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma
da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur.
Âşığı gözyaşlarından ötürü ta’n edenler kendi hamlıklarını mırıldanmış
sayılırlar.
Hasretle yanan sinelerden bir şey anlamayanlar da ötede hasret ve hicran içinde
sabahlar-akşamlarlar.
Kur’ân sık sık ciğeri kebap, gözleri giryan insanlara dikkat çeker ve her zaman
onların örnek alınmasını salıklar:
O, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da
günahların kahrediciliği karşısında ağlayan gözleri takdirlerle yâd etme
sadedinde: “O rabbânîler, kitaplarında geleceği vaad edilen Peygamber’i
(Kur’ân’ın soluklarıyla) dinlediklerinde ağlayarak çeneleri üzere yere kapanır
ve içlerinde her an artıp duran bir huşû yaşarlar.”[6] der ve Allah yolunda
dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir.
Allah, Meryem sûresinde değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir
bir tebcil, takdir ve tahsin ettikten sonra: “Bunların hemen hepsi, kendilerine
Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.”[7] diyerek konuyu
âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar.
Önceki din ve başka kitaplarla ilk tembihini almış olan, müteakiben Son
Peygamber’den son mesajı dinlerken hâlden hâle giren eski mü’min, yeni mûkinleri
tebcil sadedinde de Kitab-ı Mübin: “Onlar, Peygamber’e inen Kur’ân’ı
dinlediklerinde ondan anlayıp zevk ettikleri haktan ötürü sen onların gözlerinin
yaşlarla dolup taştığını görürsün.”[8] şeklinde ferman ederek, gözyaşlarının
nezd-i ulûhiyetteki önemini ihtar eder.
Keza Kur’ân, Allah yolunda mücahede için, gerekli imkâna sahip olamadıklarından
ve bu konuda kendilerine bir el uzatılamadığından dolayı “Habibim! Sen onlara:
Size binek olarak verecek bir şey bulamıyorum, dediğinde, (düşmanla savaşa
iştirak edemediklerinden ötürü evlerine) gözleri yaşlarla dolu olarak
döndüler.”[9] fermanıyla daha başka gözyaşı kahramanlarını nazara verir ve
semanın takdirleriyle o kırık kalbleri teselli eder.
Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatmanın yanında, hayatı oyun
ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkındaki ikaz ve tembih
de yine Kur’ân’a ait.
Kur’ân “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok
ağlasınlar.”[10] irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir göndermede daha bulunur.
Kur’ân onlarca âyetle ve farklı üslûplarla hep aynı gerçeği hatırlatır ve bize,
konumumuza göre bir duruş belirlememizi salıklar.
Kur’ân’ın bu ısrarlı tembihleri karşısında onun aydınlık ruh mübarek Mübelliği
de hayat-ı seniyyelerini hep bu çizgide sürdürür:
O, arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hâkim olana! Müjdeler olsun
(misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana.! Müjdeler olsun
hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”[11] diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç
yolunu gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi
bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”[12] gibi ifadeleriyle de arkadaşlarının
nazarlarını fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.
Onlara, hep âh u vâh edip ağlamayı salıklar ve riya ile kirlenmemiş, haşyetle
dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine
dikkatlerini/dikkatlerimizi çeker: “İki göz vardır ki ötede onlara ateş
dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut
boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire.”[13] diyerek irşadda bulunurdu.
Bu mazmunu farklı bir üslûpla vurguladığı bir başka münasebetle “Memeden çıkan
sütün dönüp memeye girmesi nasıl mümkün değildir; (âdet-i ilâhî açısından) öyle
de, haşyetullahla ağlayıp inleyenin de Cehennem’e girmesi asla söz konusu
olamaz.”[14] der ve gözyaşlarının nezd-i ilâhîdeki kıymetine vurguda bulunur.
Hele bir de bu ağlayıp sızlama, halka kapalı Hakk’a açık yerlerde
gerçekleştiriliyorsa..
doğrusu böyle bir şeyi değerlendirecek bir kıstas bilmediğimi itiraf etmeliyim…
O her yerde ve her zaman bu kabîl şeyleri hatırlatıyordu ve hatırlattığı
şeylerin de gerisinde değil, her zaman önünde olurdu; evet O namaz kılarken, iç
ağlamalarından ötürü, sinesinde âdeta değirmen taşlarının çıkardığı ses gibi bir
ses duyulurdu.[15]
İbn Mesud’a, kendisine bir miktar Kur’ân okumasını emretmişti, o da Nisâ
sûresinden bir kısım âyetler okuyup da nihayet “Her ümmetten bir şahit
(peygamber), Seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman bakalım nasıl
olacak!”[16] mealindeki fermana geldiğinde eliyle işaret edip kesmesini söyledi.
İbn Mesud diyor ki, “Dönüp baktığımda gözleri şakır şakır yaş döküyordu.”[17]
O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu;
hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen de ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna
dönüveriyordu. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da
ağlayacağınıza) gülüyorsunuz.”[18] mealindeki âyetleri onlara hatırlatınca,
hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu.
Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye
başladı.
Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate gelen ashab bütünüyle kendilerini
ağlamaya salıverdiler.[19] Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet
bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine
hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen
de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet
arşına yönelirlerdi.
Aslında, Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi de büyük ölçüde iç
sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır; bağlanmıştır zira gönül
heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey
göstermek mümkün değildir.
Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur
gider.
Hüşyar gönüller, gelip vicdanlarına çarpan bu tür kabul esintileriyle âdeta berd
ü selâm yaşar ve serinlerler.
Hayatlarını Allah için hep âh u vâhla geçirenler, gök ehlince sadakat ve aşk
bülbülleri sayılırlar.
Onlar şakıdıklarında bütün ruhanîler seslerini keser ve onları dinlemeye
koyulurlar.
Ağlama eğer bu şekilde, gözler yoluyla gönlün köpüren çağlayanları ise, insan
onu ebediyete bağlayıp fevkalâde bir gizlilik içinde Ebedler Sultanı’na sunmalı;
riya ve süm’a ile kirletilerek Cehennem söndüren o çağlayan bir kezzaba
döndürülmemelidir.
Işığını kaybetmiş ve her yanıyla toz-duman bir dünyada yaşıyoruz; hepimiz birer
ağlama bülbülü edasıyla başlarımızı mum gibi önümüze eğip bin bir isyan ve
günahlarımızı düşünerek öyle bir çığlık koparmalıyız ki, bütün gök ehli
ellerinde nurdan çerağlar bu ağlama şölenine koşup gelsin.
Ateşin bacayı sardığı şu günler, tam gözyaşlarıyla boşalma zamanı olduğunu
düşünüyorum.
Gözyaşları her türlü şeytanî oyunun büyüsünü bozacak sihirli bir iksirse -ki
öyledir- gezip durduğumuz, oturup kalktığımız her yerde kaba sevinçlerle tepinme
yerine gözyaşlarıyla serinlemeye çalışmalı ve hep ağlamalarla âh u efgânları
dindirme yolunda koşmalıyız.
Hak dostlarına göre gözyaşları, İsa Nebi’nin nefesi gibi, cansız cesetlere can
olma sırrını taşımakta ve âb-ı hayat gibi, ulaştığı her yerde hayatla
çağlamaktadır.
Halka kapalı Hakk’a açık gece koylarını ağlamalarıyla derinleştirenler ve
çığlıklarıyla ruhlarına feryat mûsıkîsi dinletenler bugün olmasa da yarın
mutlaka dirilirler ve gezdikleri her yerde hayat soluklar dururlar.
Seccadeler kuruyalı yıllar oldu; seneler var kulaklarımız gönül çığlıklarına
hasret..
çöller gibi kupkuru atmosferimiz..
hicranla yanan sinelerin nasıl yandığını hissetmiyor gibiyiz..
çehrelerimiz âdeta birer buz parçası, bakışlarımız da bütün bütün anlamsız..
sinelerimizde kıvrandıran acıdan iz yok..
simalarımızsa asla inandırıcı değil.
Bu gafletle geleceğe yürümemiz, yürüyüp varlığımızı sürdürmemiz çok zor olsa
gerek…
Gözlerimizin yaşı dindiği günden beri, göklerin bereket pınarları da bir mânâda
kurudu.
Artık yağmıyor ilham yağmurları; bitmiyor güller, lâleler; gökten gelen ışıklar
aksak ve vakit vakit esen yeller de perişan..
sema sakinleri âh u efgâna susamış..
bulutlaşacak rahmet durmuş gözyaşlarından imdat bekliyor..
Zihnî deyişiyle: “Gül ile sümbülü sanki hâr almış/Süleyman tahtını siyah mâr
almış/Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış/Gama tebdil olmuş ülfetin çağı…” Kim
bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar.
İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca,
melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak ve gözyaşlarımızın
önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı,
densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşîdeleriyle coşacak ve şefkatle
üzerimize boşalacaklar..!
İhtimal bazen bizler, mevlid meclislerinde -şerefi mevlide ait- gül sularını
yüzlerimize-gözlerimize sürdüğümüz gibi, gök ehli de, hicranla yanan sinelerin
soluklanmaları sayılan gözyaşlarını yüzlerine-gözlerine sürüyor ve bunu
kendilerine sunulmuş en değerli bir armağan sayıyorlardır…
Günahlarımız, hatalarımız dağlar cesametinde; nedametlerimiz, nedamet
gözyaşlarımız riya ve süm’a edalı; gönüllerimizde ızdıraptan eser yok; ağlayıp
sızlamalarımız büyük ölçüde dünyevî ve mâsiyet televvünlü.
Bu vaziyette bizim başka şeye değil, birkaç asırlık kirlerimizi arındıracak
pişmanlık gözyaşlarına ihtiyacımız var.
İhtimal ancak onlarla tevbe kapısına ulaşabilir ve onlarla ziyan olmuş ömrümüzü
yeniden inşa edebiliriz.
Âdem Nebi gözünde büyütüp Everest tepesi hâline getirdiği sürçmelerini
gözyaşlarıyla eritip yerle bir etti; çıtır çıtır yanıp da etrafa kokular saçan
öd ağacı gibi o da, içten içe yanıp çevresine saldığı nedamet iniltileriyle
ruhanîlerin, meleklerin metâfı olma ufkuna yükseldi.
Gün gelip çile bitince de, doğan her gün artık onun affına ferman renkleriyle
tülleniyordu.
Bunca günah, bunca mâsiyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de
hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek,
Hak tecellîlerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup
hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor.
Vefasızlığımıza, bir türlü samimî olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli
zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize,
mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi
davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak
olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…
Evet biz, bize bahşedilen yerimizi koruyamadık, durduğumuz yerde kararlı, şuurlu
ve ihlâs derinlikli duramadık.
El elden çözüldü, yâr elden gitti, gülleri hazan vurdu, bülbüller âha düştü.
Çeşmeler kesildi çaylar kurudu; âdeta her yanda dikenler salınıyor ve her
tarafta saksağan sesi.
Gönüllerimizin diliyle bir şeyler söylemeli, hasret ve heyecanlarımız üzerine
gözyaşı iksirleri saçarak bu kurumuşluğa bir son vermeliyiz.
Yaratan bize vücud, hayat, his, şuur, idrak… gibi nimetler lütfederek, bizi
donanımımıza göre yaşama ufkuna yönlendirdi.
Bizse her şeyi hevâ ve hevesimize kurban ederek, konduğumuz yerin çok gerisine,
gerilerin de gerisine çekilerek insanca yaşamayı kirlettik ve kirlendik.
Hiç olmazsa, bundan sonra olsun ömrümüzü kalbimizin çizgisinde yaşama azmi
göstermeli değil miyiz..!
Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad ü figân
türküleri söyleyelim.! Nefsanî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek
hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım.! Dert söyleyip dert dinleyelim ve
dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım..!
Ömrümüzün işe yarar günleri büyük ölçüde boşuna gitti.
Artık ufukta bu hayat gündüzünün gecesinden emareler var.
Bundan böyle bize kalkıp o uzun gece için, sönmeyen bir çerağ tutuşturmak
düşüyor.
Bundan sonra olsun, kendimize gelmeli, dağınıklıklardan sıyrılmalı, özümüze
dönmeli ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşlarıyla soluklamalıyız..
ve bilmeliyiz ki, Hak katında toprağın bağrına, gözyaşlarından daha aziz hiçbir
şey damlamamıştır.
Bugün toprağa dökülen o damlalar, çok yakın bir gelecekte her tarafı İrem
bağlarına çevirecektir.
Gel, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve
güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden çevremize yepyeni ziyafetler
tertip edelim…
Yağmur, Ekim-Aralık 2002, Sayı 17
[1] Yusuf sûresi, 12/92
[2] Yusuf sûresi, 12/91
[3] Mâide sûresi, 5/118
[4] İbrahim sûresi, 14/36
[5] Müslim, İman 346
[6] İsrâ sûresi, 17/107-109
[7] Meryem sûresi, 19/58
[8] Mâide sûresi, 5/83
[9] Tevbe sûresi, 9/92
[10] Tevbe sûresi, 9/82
[11] Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhib 4/116
[12] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Fezâil 134
[13] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
[14] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 8; Nesâî, Cihad 8
[15] Ebu Davud, Salât 157; Nesâî, Sehiv 18
[16] Nisâ sûresi, 4/41
[17] Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 33; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 247
[18] Necm sûresi, 53/59-60
[19] Beyhakî, Şuabü’l-İman 1/489
Dünyada Huzurun Bendi Yıkıldı
Bugün bütün bir millet olarak hemen hepimiz sürekli telaş ve endişe ile oturup
kalkıyor; hafakandan hafakana sürükleniyor; teşebbüslerimizde panikler yaşıyor
ve iki adım ötede bilmem ne tür ürperten sürprizlerle karşılaşacağımız
korkusuyla tir tir titriyoruz.
Hiçbir düşünce üretemiyoruz; gelecek adına ciddî hiçbir plânımız yok.
Yürüdüğümüz yollarda uyur-gezerler gibi tuhaf bir hâlimiz var.
Karşımıza çıkan beklenmedik hâdiselerle alâkalı tavırlarımız birer kaba tepkiden
ibaret.
Başlangıcı yıllar ve yıllar öncesine dayanan millet düşmanlarının o korkunç
tahrip stratejilerine mukabil, yaptığımız veya yapıyor göründüğümüz işler ise,
ayakta kalabilme mücadelesi türünden şeyler.
Bari, böyle bir mücadeleyi kendi kurallarına göre gerçekleştirebilseydik; ben
söylemesem bile, ihtimal gelecek nesiller ona da “Ne gezer!” deyip geçecekler.
Düşünün ki milletimizi bir ömür boyu meşgul edecek işlerin kararları çok defa
başkalarınca alınıyor.
Tamamen bizim dışımızda alınmış bu kararları delebilme veya startı başkalarınca
verilmiş hareketlerden nasıl yararlanırız ya da onların aleyhimizde olmamasını
nasıl sağlayabiliriz heyecanıyla hâlden hâle giriyor, sürekli tabyadan tabyaya
koşuyor; bugün yaptıklarımızı ertesi gün bozuyor ve ardı-arkası kesilmeyen
yaz-bozlarla ömür tüketiyoruz..
ve tabiî, gözleri üzerimizde saf yığınlara da sürekli şaşkınlık yaşatıyoruz.
Biz, mütemadiyen güven kaybediyoruz, onlar da irtifa.
Arz câzibesinin kat katı bir cehalet, muhakemesizlik ve gaflet çekimiyle hep
tepetaklak gibiyiz.
Başı tutanların çoğu vurdumduymaz; başsız kitleler bilmem hangi dönemde
yitirdikleri başlarının peşinde, salim düşünceler baskı ve saygısızlık
bombardımanı altında; vazifesi toplumu eğitmek, aydınlatmak ve onu yüksek insanî
hedeflere yönlendirmek olan -büyük çoğunluğu itibarıyla- basın-yayın
müesseseleri (medya), reyting hatırına tam bir ibahiyecilik içinde; her şeye
açık, sürekli kapkaranlık şeylerle homurdanıyor; homurdanıyor ve âlemin iffet,
namus ve onuruyla oynuyor; her gün yeni yeni teşe’üm yaygaraları yapıyor; bâtılı
tasvir ve teşhirle saf duygu, saf düşüncelerde bohemlik arzularını
şahlandırıyor.
Hele, bunlar arasında fitne ve fesada programlanmış gibi sürekli levsiyat
neşreden öyleleri var ki, çok seyredilebilme veya okunabilme adına ar-namus,
şeref-haysiyet dümdüz gidiyor ve insanı insanlığından utandıracak şeyler
yapıyor.
Toplum her gün, kıyamet alâmetleri gölgesinde sabahlıyor, akşamlıyor ve âdeta
bir sûr sesi bekleme heyecanı içinde..
huzur ve sükûnumuz bütün bütün hayal oldu..
bugüne kadar en birinci tahassungâhımız olan millî ruh ve millî düşüncemiz
yamuk-yumuk..
ümitlerimiz şimdiye kadar hiçbir dönemde olmadığı ölçüde delik-deşik..
iradelerimizde üst üste kırılmalar; azimlerimiz de bütün bütün meflûç..
ve toplumca sürekli hafakan solukluyoruz.
Özümüzden o kadar uzaklaştık ki, ihtimal bir köşe başında kendi ruhumuzla
karşılaşsak onu bile tanımayacak gibiyiz.
Tarihin hiçbir döneminde kendi değerlerimize karşı bu kadar yabancılaşmadık.
Hiçbir zaman ruhumuzu bu ölçüde aç-susuz ve havasız bırakmamıştık.
Şimdilerde, değişik telden her yanda bir hayli patırtı-kütürtü var; ama bunlar
arasında duyamıyoruz bizi biz yapan ruhumuzun sesini; ne olduğumuzu, nerede
durduğumuzu, neye namzet bulunduğumuzu göremeyecek kadar hayret, dehşet daha
doğrusu şaşkınlık içindeyiz.
Zannediyorum, kendi inanç ve düşünce kurnalarımız altında zihin ve ruh
kirlerinden arınacağımız âna kadar da bu öldürücü kaostan kurtulmamız mümkün
olmayacak…
Her yanda kulaklarımızı sağır edercesine tiz perdeden yabancı gürültüler;
yabancılaşmaya imrendiren şov türü hâdiseler; gelip gelip sinelerimize oturan ve
çaresizliklerimize dayanarak köpürüp ruhlarımızda âh u vâha dönüşen çeşit çeşit
fezâyi ve fecâyi karşısında üst üste sarsıntılar yaşıyor, acılarla kıvranıyor,
bir şeyler yapamama ruh hâleti ile sürekli yutkunup duruyor ve her gün biraz
daha ruhumuzun aşındığını hissediyoruz.
Gerçi yer yer bir kısım ümit edalı sesler duyduğumuz ve istikbal vaad eden
gelişmeler müşâhede ettiğimiz de olmuyor değil, ama, olabildiğine zayıf,
fevkalâde cılız ve mevcudiyeti uzun bir geleceğe emanet bu seslerin ezanlaşması
ve bu oluşumların kendi iç dünyamızla bir inkişaf sürecine girmesi için, hizmete
adanmış çok sağlam yürekli babayiğitlere, kararlı yüksek iradelere, çatlayıncaya
kadar koşmadan dûr olmayan küheylân edalı zinde ruhlara ve aktif sabırlı basiret
insanlarına ihtiyaç var.
Bence işte bütün bu evsafı haiz gönül erleri sayesinde ancak, yıllardan beri
içimize sine sine duygularımızı, düşüncelerimizi kirleten ve bizi biz olmaktan
çıkaran o meş’um olumsuzluklardan sıyrılıp, milletçe İslâm’la ruhlarımızın bir
derinliği hâline gelmiş bulunan kendi tabiatımızı, kendi seciyemizi, kendi
safvetimizi yeniden elde etmemiz mümkün olabilecektir.
Toplum olarak bir zamanlar biz, dünyanın en saf, en duru, en temiz ve en
centilmen milletlerinden biriydik; hatta bazı dönemler itibarıyla en
birincisiydik.
Toplumun hemen her kesiminde, temeli imana dayalı, devamı Hakk’a adanmışlığa
bağlı ciddî bir hakikat aşkı, bir araştırma sevdası, bir ilim iştiyakı, bir
adalet ahlâkı, bir şefkat ve merhamet hissi soluklanırdı.
Fert ve cemiyet hemen her zaman, tefekkür ve tedebbürle oturur kalkar; herkesi
ve her şeyi şefkatle kucaklar ve Hakk’a halife olmanın gereği, yeryüzündeki
muvazene ile alâkalı kendini bir numaralı sorumlu kabul ederdi.
Yerinde âdeta yağmurlar gibi, hiçbir yeri tefrik etmeden her yana sağanak
sağanak boşalır; yerinde ırmaklar gibi çağlar ve hayat olur akar; gün gelir
deryalar gibi köpürür her tarafa mehâfet ve mehâbet salar; bir an da olurdu ki,
güller ve çiçekler gibi bin bir renk ve râyiha ile tüllenir, görüp temâşâ
edenlere âdeta iç içe şölenler yaşatırdı..
evet, onun her zaman ayrı tat, ayrı şive, ayrı lezzette daima değişip yenileşen,
yenileşirken de özünün bütün hususiyetlerini koruyan ve bütün vicdanlarda
semavîlik hissi uyaran bir letafet ve bir zarafeti vardı.
Dünyanın dört bir yanında yaşanan hercümerç, şurada-burada yükselen bir kısım
hoyrat gürültüler, onun ikliminden yükselen huzur ve itminan-ı dâim ile ritim
değiştirir, hız keser ve âdeta bizim ses ve soluklarımız arasında kaybolur
giderdi.
Evet, hayatın her zaman bir mûsıkî gibi duyulduğu bu dünyada, kulakları
tırmalayan en sevimsiz şerâreler bile duyulmaz olur ve derecesine göre her yanı
âdeta cebrî bir sükut, semavî bir itminan ve engin bir huzur havası kaplardı;
kaplardı da bu tali’li ülkenin insanları çok defa, bir iki adım hayallerinin
gerisine çekilerek derin bir uhrevî sükûna dalar, imanlarının, ümitlerinin o
masmavi ikliminde geçmiş-gelecek bütün zamanları birden yaşar ve kendi
kendilerine gıpta ederek çevrelerine tebessümler yağdırırlardı.
Yer yer muhalif esen rüzgârlarla bu gümüşten atmosferin delindiği, bu masmavi
tabiatın renk attığı, çevrenin şöyle-böyle sarardığı da olurdu, ama, umumî
havanın her zaman semavîliğe açık olması sayesinde, en şiddetli rüzgârlar bile
hemen meltemlere dönüşür, renkler bahara boyanır ve her şey yeniden bir
ledünnîliğe bürünürdü.
Evet, bu dünyada, ne mütemâdî gaflet ve ondan kaynaklanan laubalîlik ne de
sürekli sızı ve çığlık duyulurdu.
Dış saiklere bağlı ara sıra huzur ve sükûnumuzu yırtıp geçen bir kısım
münasebetsiz hâdiseler cereyan etse de, devam etmez; başladığı gibi biter ve
neticede gelir her şey bir kere daha yerli yerine otururdu; oturur ve millî,
içtimaî atmosferimiz yeniden o esâtîrî hâlini alır, cennetlere ve cennetliklere
açık sihirli bir uhrevî renge bürünürdü.
Öyle ki, henüz göremediğimiz bütün gaybî âlemler, müşâhede ettiğimiz varlık ve
hâdiselerin önüne çıkıyor gibi olur ve ruhlarımıza ne bilinmedik şeyler
fısıldardı.
Derken, zamanla bu büyülü vâridât iç dünyamızın bir derinliği hâline gelir ve
bizi kendi şivesiyle konuşturmaya başlardı.
Bu derûnî hisler, tekerrür ettikçe zamanla ruhlarımıza, karakterlerimize uygun
yeni bir bakış ufku kazandırır ve bize ruhanîliğin kapılarını aralardı.
Öyle ki bazen bulunduğumuz mekânı semaların arz üzerine sarkmış bir yanı,
kendimizi de o sihirli dünyanın sakinleri sanırdık.
Bu iç içe zenginliklerimizin, ruh ve gönüllerden taşıp duran mevhibe
hazinelerimizin sırlı anahtarı imanımız ve onun her zaman canlı kalabilmesinin
sırrı da amel-i salih ve ihlâsımızdı.
İnanan hemen herkes, gönlünde bu lâhûtî vâridâtın estirdiği inşirahı duyar ve
göklerdekilerle aynı mehâbet televvünlü haz ve lezzeti yaşardı.
İman, Kur’ân ve İslâm’ın bu ölçüde duyulup yaşanmasından hâsıl olan bir aydınlık
tufanı, hemen her zaman bütün bu muhalif rüzgârların gücünü kıran bir büyü ile
dalgalanır; mânevî bir menşurdan başlarımıza boşalan ilâhî bir ziya gibi her
yanımızı sarar ve bütün ruh sistemimizin bakış, duyuş, seziş ve
değerlendirmelerine tesir ederdi.
Ruhun katmanlarına açık durabildiğimiz bu kabîl durumlarda, bir meşher gibi
temâşâ ettiğimiz dünyayı, bir kitap gibi okuduğumuz kâinat ve hâdiseleri, aynı
mazhariyetlerle serfiraz bütün insanları ve emrimize musahhar kılınmış bütün
canlı-cansız varlıkları birer dostumuz, birer yol arkadaşımız gibi duyar ve
bütün bunlardan içimize akan derin bir lezzetle kendimizi cennetlerin
koridorlarında sanırdık.
Bu mazhariyetlerle, içimiz her türlü gıll u gıştan azade yürüdüğümüz yolda,
beklenmedik bir anda etrafımızı bir kısım gulyabanîler sardı.
Bunlar kalblerimize kezzap içirip ufuklarımıza sis püskürttüler; gözlerimize mil
vurup, bizi temâşâ ettiğimiz meşher ve okuduğumuz kitaptan ettiler.
Güneşimizi çaldı, mehtabımızın çehresini kararttı, yıldızlarımızın bağını
kopararak hepsini boşluğa saldı ve her şeyin simasına zift saçıp aydınlık
dünyamızı kapkaranlık hâle getirdiler.
Bu dönemde, nefsimiz ruhun tahtına oturtuldu..
kalbimiz şeytana ipotek edildi..
Hudâ’nın yerinde hevâ âbideleri dikildi..
ar-namus ayaklar altında kaldı..
hayâ, ismet iffetsizliğe yenik düştü..
saygısızlık en mergub metâ hâline geldi..
her yan levsiyat ve çirkinlik panayırına dönüştü..
edep, nezahet eskilerin bir kısım değersiz metrûkâtı gibi gösterilmeye
çalışıldı..
vefa, sadakat, hamiyet önce ruhlara unutturuldu; sonra da sözlüklerden silindi…
Hâsılı, bütün o eski bağlar-bahçeler bozuldu..
güller-çiçekler yasa düştü..
her taraf yeniden çölleşmeye başladı..
sümbüller yerinde dikenler boy atıp gelişti..
bülbüller sustu, saksağanlara gün doğdu..
yılan-çıyan serbest dolaşımın bütün avantajlarından istifade ederken,
güvercinlere kafes yolu göründü.
İşte her şeyin dibe vurduğu bu dönemde idi ki, hamiyetli bir kısım sineler
hafakanla atmaya duruyor; müteheyyiç fıtratlar daha bir heyecanla
oturup-kalkmaya başlıyor; ızdırap insanlarının ızdırapları bir kere daha çatlama
kertesine ulaşıyor; ulaşıyor da, bu hâl hemen herkeste kendi olmaya doğru bir
seyahat arzusu uyarıyordu.
Bu da bir-iki asırdan beri devam eden boşluk ve bu boşluktaki tökezlemelerin
sona ermesi emareleri demekti.
Şimdilerde, pek çok ruhta heyecan ve gönüllerde arayış; her vadide bir sürü
düşünen dimağ ve düşünen dimağlarda beyin fırtınası..
her tarafta âdeta bir vilâdet şöleni yaşanıyordu.
Ve artık o korkunç sukut ve asırlarca süren ürpertici sükuttan sonra, milletçe
bizim de dünyaya bir şeyler söylememiz zamanı gelmiş olmalıydı; zira söyleyecek
çok şeyimiz vardı ve tam söyleme mevsimiydi.
Evet, arkada bıraktığımız şu birkaç asırlık düşüş, hamiyetli ruhlarda öyle bir
aşk u şevk uyarmıştı ki, hâlihazırdaki durumumuz bundan kat kat kötü olsaydı
dahi, zannediyorum doğrulup kendimize gelmemize yetecek dersi almıştık ve bu
aynı zamanda bizim için iyi bir muharrik de sayılırdı.
Sanki yıllar ve yıllar süren bir durgunluk ve yorgunluk dönemi yerini hareket
aşkına bırakıyor ve bugüne kadar devam edegelen değişik dalga boyundaki olumsuz
tecellîler, ardı arkası kesilmeyen handikaplar âdeta kendimizi yeniden
keşfetmemiz için bizi biliyor gibiydi.
Öyle ki artık bugünden daha çok, uzak-yakın yarınlardan söz ediyor ve geleceğin
hülyalarıyla yaşıyorduk.
Bugüne kadar bazılarının hep olmayı tahayyül edip de olamadıkları şeyler, bize
sadık birer şafak emaresi rengiyle olabilirliğin mesajlarını veriyor ve bizi
yeni bir sabaha uyarıyordu.
Belki henüz güneş doğmamıştı ama, ufukların fecir mırıldandığı da açıktı.
Dünü kaybetmiştik; önümüzde yarın vardı.
Şimdi tam bir metafizik gerilimle “gelecek” deyip zamanın döl yatağındaki yeni
armağanını beklemeliydik.
Bence dünü değerlendirmesini bilemeyenler, şayet fevt ettikleri şeylerin
ızdırabıyla kendilerine gelebilmiş ve yarınlara hazırlanmış iseler, çok fazla
şey kaybetmiş sayılmazlar.
Durup bekleyeceğiz; bakalım gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar!
Yağmur, Ocak-Mart 2003, Sayı 18
O Günler Ne Günlerdi
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli geceydi;
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!
………………
Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Bizleri bırakma böyle mazlum.
(M.
Âkif)
Bir zamanlar içimizde Sen vardın, varlığın sayesinde her şey büyülü ve her şey
çok güzeldi.
Belki bazen bir kısım kopuklukların yaşandığı ve davranışların sevimsizleştiği,
tavırların kabalaştığı, ses ve solukların hırıltıya dönüştüğü de olurdu; ama,
hemen arkasından Senin dünyandan gelen ışık ve esintilerle bütün bu
olumsuzluklar silinir gider, yeniden düşünce ve his atlasımızda sadece Sen ve
Senin o rengârenk atmosferin tüllenmeye başlardı.
Ufukların kararması, ruhları hafakanların sarması, Senin bütün gönüllerde
doğuvermene bir çağrı gibiydi: Ne zaman bunalıma düşsek, gölgen tıpkı bir
dolunay gibi gönlümüzün tepelerinde beliriverir ve bütün kasvetleri
siler-süpürür, götürürdü.
Ne vakit biraz sıkışsak veya kendimize takılsak, içinde bulunduğumuz o muzlim
hâl, ışığına bir çağrıymış gibi, birdenbire dört bir yanda Senin o hususî
dünyanın sıcaklığı, yatıştırıcılığı duyulmaya başlar ve sonsuzdan gelen nurlar
sarardı her yanımızı..
esen rüzgârlar Senin kokunu sürünür gezer..
ikliminin vâridâtı şelaleler gibi başımızdan aşağı boşalır ve biz ötelerden
gelen nurlarla banyo yapmışçasına serinlerdik.
Hemen her zaman böyle kısa bir kopukluktan sonra, kendi kendimize: “Eyvah, meğer
ne kadar O’nsuz kalmışız.” der ve gönüllerimizde Seni bir kere daha taptaze
bulmuş olurduk.
Her sürçme, her inhiraf, her bulantıdan sonra âdeta Rahmeti Sonsuz, Seni bir kez
daha bize iade ederdi de duyardık bütün benliğimizle sesini-soluğunu,
ışığını-kokunu ve mesajının büyüleyen şivesini; duyar ve sihirli bir balona
binmiş gibi bir hamlede yer çekiminden kurtulur, ruhlarımızda sonsuza doğru bir
hareket havası hissederdik.
Böyle bir havanın sihriyle bize ait kirlenmiş atmosferden sıyrılıverir ve âdeta
semavîleşirdik.
Öyle ki, ruhumuzu ne zaman yoklasak, Senin o ışıktan dünyandan sızıp gelen ve
gönlümüzün derinliklerine akan bir ziya, bir ümit, bir inşirah hisseder ve
kendimizi Senin o sımsıcak huzurunda sanırdık.
Çünkü, içimizde her zaman Sen vardın ve varlığınla her şey çok güzeldi.
Sen bizim için hem geçmiş hem gelecek hem de hâldin; zaman üstü ve büyüleyen
öyle bir duruşun vardı ki, nurunla her vakit içimizde gibiydin..
kendi ışık çağında durur, günümüzü kucaklar, ileriye işaretlerde bulunur ve
bütün zamanlara kendini dinletirdin.
Sinelerimiz otağındı; gönüllerimizde yaşar, bizi kendin gibi yaşatır,
annelerimizin kucaklarından daha sıcak o mübarek atmosferinde bizlere yumuşak
yumuşak ninniler söylüyormuşçasına hafakanlarımızı dağıtır ve rahatlatırdın
hepimizi.
Çok defa mânevî huzurunun câzibesine kendimizi salar ve ışığınla taçlandırdığın
çağlarda dolaşır, bir zamanlar milletçe ortaya koymuş olduğumuz tarihî
güzellikleri temâşâ eder; yitirdiğimiz ya da terk ettiğimiz değerleri yeniden
bulmuş gibi olur, çocuklar gibi sevinir; derken Senden fışkırıp gelen o nazlı ve
hülyalı günler, hafızalarımızda bir kez daha çiçekler misillü açar; açar ve
milletçe Nur Çağı’nın memelerinden süt emiyor gibi olurduk; olurduk da o
küflenmiş, kirlenmiş dünyalarımız yeniden pırıl pırıl bir hâl alır; kırılmış,
yırtılmış, şirazeden çıkmış hülyalarımızın parçaları bir araya gelir ve Seninle
nuranîleşen zamanlar, yaşadığımız günlerin, saatlerin, dakikaların içine akar ve
bize gerçek hayatın rengini, desenini, şivesini fısıldardı.
Bizimle aynı memeden süt emmeyenler ne yudumlarlarsa yudumlasınlar, biz hemen
her zaman hiç kimsenin duyup tatmadığı hazlarla soluklanır, gözlerimizi açıp
kapar ve cennetlerdeymişçesine düşündüğümüz, arzu ettiğimiz, istediğimiz ve
elimizi uzattığımız hemen her şeye ulaşır ve âdeta hep rüyalar âleminde
dolaşırdık..
neden olmasın ki, içimizde Sen vardın; zaman, mekân ve bunlara bağlı her şey de
bize yârdı.
Ne zaman gönüllerimizde Seninle münasebete geçsek, birden âdî ahvâl ve
düşüncelerimizin üstünde Senin âhenkli, hülyalı ve aydınlık dünyan tüllenmeye
başlar, his ve heyecanlarımızı şahlandıran o esrarlı hayat sergüzeştin bizi,
olduğumuz yerden, Sana vâsıl olacağımız şehraha ulaştırır; o yolla ta Hak
kapısının önüne götürür, bize mekân üstü teşrifat salonlarında Firdevs
koltukları gibi minderler serer ve gönüllerimize hülyalara denk güzellikler
sunardı.
Seninle bulunduğumuz o sırlı zamanlarda, düşünülmesi imkânsız daha neleri
hatırlar, ne zevk ve haz fasılları yaşar ve kim bilir her gün kaç kez “Meğer
hayat buymuş.” diyerek var olma neş’e ve sevinciyle soluklanırdık.
O zamanlar gölgen üzerimizde, biz de varlık ve yokluğun farkında idik! Senin o
masmavi ikliminden süzülüp gelen ruh ve mânâ, bizim özümüz ve canımızdı; bizler
onunla yaşar, onunla oturur kalkar, onunla her engeli aşar ve onunla ulaşmak
istediğimiz zirvelere ulaşır, sonra yürürdük duraksamadan hedeflerin en
kutsalına; Hak rızasına ve ona vesile kabul ettiğimiz nâmını yedi cihana
duyurmaya..
ipekler gibi yumuşak nefes ve soluklarla zaman zaman hep kuşlar gibi yükseklerde
uçarak, meltem olup her şeyi, herkesi okşayarak, zaman zaman da bulutların
bağrında yağmurlaşarak; sonra da dört bir yana sağanak sağanak boşalarak her
lahza hayatla çağlardık.
“İşte hayat budur.” deyip gönlümüzce yaşadığımız o aydınlık gün ve aydınlık
saatlerde güneşimiz Seninle doğar, Seninle batar; gündüzler çehren gibi pırıl
pırıl gelir geçer, geceler siyah zülüflerinden bize türküler söyler ve
nabızlarımız her zaman kalbinin ritimlerine uygun atardı.
Dimağlarımız Seni düşünmekle dinlenir, hafakanlarımız gölgene sığınmakla diner
ve böylece hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını ve varlığın bitmeyen zevkli
maceralarını hep Seninle duyardık.
Senin göklere bağlı hayat sergüzeştinde okurduk imanın yenilmez gücünü,
Müslümanlığın kahramanlık olduğunu, doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva
ettiğini, iffet ve ismetin meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu hâline
geldiğini…
Sendin gökler ötesi sırları, verâlardan akıp gelen ışıkları, dünya-ukbâ
arasındaki münasebetleri; insanların emellerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve
bütün bu hususlardaki beklentilere vaad edilen ebediyetleri söyleyen.
Mesajların gelip kulaklarımıza çarparken Seni aramızda hissediyor, beynimizin
duyma merkezlerinde sesini duyar gibi oluyor, basiretlerimizle o ışıktan
hayatının nuranî karelerini temâşâ ediyor ve bütün bir varlığı kendine has
muhtevasıyla Sende görüp Sende okuyorduk.
Senin terbiyen, Senin üslûbun ve Senin sisteminle yetişmiş olan nesiller yıllar
ve yıllar boyu, Senden duydukları, Senden dinledikleri, Senden aldıkları o
mesajların en renkli, en cazip, en derin ve en çarpıcılarıyla hep ra’şelerle
ürperip heyecandan heyecana girdi; Seninle alâkaları ölçüsünde imanları iz’an
ufkuna erişti, muhabbetleri çağlayanlara dönüştü ve en engin bir aşk u şevk
tufanıyla gidip ta ruhanîlere ulaştılar.
Asırlar ve asırlar boyu ard arda gelen nesillerin, Seni bu ölçüde duyup
sevmeleri, varlığını ve varlığının gayesi sayılan mesajını bu çerçevede
hissetmeleri için kim bilir ne kadar cehdler, ne kadar gayretler sarf
etmişlerdi.! Ne beyin fırtınaları yaşanmış ve ne zahmetlere katlanmışlardı.!
Ama, mevsimi gelince bunların hepsi semere vermişti..
ve artık her işte, her gönülde Sen vardın ve Seninle geçen her dakika, her
saniye âdeta bir eşref saatti.
Sürekli başımızdan aşağıya dökülen ışıkların ruhlarımıza akıyor ve benliğimize
neler ve neler duyuruyordu! Sen, arkandakilere mutluluklar vaad ediyor, onların
ebedî saadet isteklerini cevaplıyordun; onlar da, daha aydınlık günlerin ileride
olduğu/olacağı mülâhazasıyla her an daha da şahlanıyor ve Senin arkanda bulunma
sevinciyle âdeta yeni bir Asr-ı Saadet yaşıyorlardı.
Biz insanlar, ta yaratılırken, âciz, fakir, ihtiyaç içinde ve bir sürü
beklentinin çocukları olarak yaratılmıştık: Gönül huzuru bekliyor,
dünyevî-uhrevî saadet hülyalarıyla yatıp kalkıyor, ebediyet ve ebedî mutluluk
rüyaları görüyor ve hep boyumuzu aşkın şeylerin peşinden koşuyorduk; Seninle ve
Senin ışıktan mesajlarınla beklentilerimizin üstünde ihsanlara nail olduk; Sen
gelmeden ölüler gibiydik, risaletinle sûr sesi almış gibi dirilip doğrulduk.
Dün Sen içimizdeydin ve günlerimiz gündü; o aydınlık günler tamamen yok olmasa
da, bugün büyük ölçüde renk attı ve soldu.
Hüznümüz Yakub’un hüznüne denk, ümitlerimiz de onunki kadar; hepimiz, çok yakın
bir gelecekte yeniden ufkumuzda tulû edeceğin o aydınlık günlerin hülyalarıyla
yaşıyor, bize vaad edilen avdetinin heyecanıyla sabahlıyor ve akşamlıyoruz.
Vilâdetin her sene bize bunları çağrıştırıyor, biz de kâse kâse ümitten iksirler
içmiş gibi oluyor ve Seni bu çağın insanlarına bahşeden Rahmeti Sonsuz’a nasıl
şükredeceğimizi bilemiyoruz…
Yakın geçmişte Senden kopup ayrılanların çoğu zayi olup gitti.
Gidenler kendilerine yazıklar etti.
Hepimizin belli ölçüde bir kopukluk yaşadığı muhakkaktı; ne var ki, herkesin
Senden uzaklaşması farklı farklıydı ve kaybetmeler de o çerçevede cereyan
ediyordu.
Şimdilerde geç de olsa, böyle bir ayrılıktan pişmanlık duyduğumuzu ifade ediyor
ve Senin anne kucaklarından daha sıcak bağrına dönmek istiyoruz.
Yüzümüz yok, hicap içindeyiz; Hak katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz
tam.
Keşke ne seviyede olursa olsun Senden hiç kopmasaydık; kopmasaydık da, Senden,
Senin dünyandan akıp gelen ışıklardan ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan hiç
mahrum kalmasaydık; Seni o inandırıcı çehrenle içlerimizde hep taptaze ve
dipdiri duyabilseydik..! Heyhât! Farkına vararak veya varmayarak bir kere koptuk
Senden..
uzaklaştık kendimizden.
Değişik kurtuluş yolları, yöntemleri peşinde koşup durduğumuz şu anda, keşke bir
de yitirdiğimiz şeyleri düşünebilseydik.! Ne gezer; bir kere daha Hârût ve
Mârût’un oyununa gelmiş ve bir kere daha Mefisto’ya yenik düşmüştük.
Oysaki bizim, Senin gölgenin üzerimizde olduğu ve şeytanlara meydan okuduğumuz
günlerimiz, haftalarımız, aylarımız, yıllarımız vardı.
Çevre hazanla inlerken günler de geceler de bizde hep bahardı.
Yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi çaldılar ve bizi birer zamanzede hâline
getirdiler.
Şimdilerde oturmuş “Karanlığın son serhaddi, fecrin en sadık emaresidir.” diyor
ve bu zifiri karanlıkların yırtılacağı eşref saatleri bekliyoruz.
Yağmur, Nisan-Haziran 2003, Sayı 19
Bir Aynadır Bütün Varlık
Bu kâinatta her şey Hakk’ı gösteren bir ayna, O’nu söyleyen talâkatlı bir dil ve
O’nu mırıldanan bir nağmedir.
İnsan, eşya ve bütün varlık sesleriyle-sükutlarıyla,
hareketleriyle-duruşlarıyla, mevcudiyetleriyle-semereleriyle hep O’nu
dillendirir, O’na şehadet ederler.
O’nu söylerler eda ve endamlarıyla, O’na imada bulunurlar mânâ ve muhtevalarıyla
ve O’nun varlığının ziyasından birer gölge gibidirler örgü, desen ve
şiveleriyle… Görmeyenler varsın görmesin; gözlerini basiretleriyle buluşturup
görmenin hakkını verebilenler, her nesnede O’na ait neler ve neler müşâhede
eder, O’nun değişik tecellîlerinden ne sesler ve sözler dinlerler..
eğer gönüller O’na açık, gözler de perdesizse -bu herkeste aynı seviyede
olmayabilir- ne zaman varlık kitabına bakıp onu dikkatlice okumaya koyulsak, ne
zaman küre-i arz meşherini gezip onu temâşâya dalsak, ondaki her şeyi olduğundan
daha fazla hülyalı bulur ve âdeta büyüleniriz.
Varlık ve hâdiselere Yaratan hesabına bakmayanlar/bakamayanlar duyamazlar ondaki
bu sihri, bu mânâyı ve bu muhtevayı..
göremezler ondaki güzelliği, âhengi, edayı, endamı ve bütün bunların arkasındaki
kastı, iradeyi, hikmeti..
duyamazlar bunlardan ruhlara akıp gelen ziyayı, mârifeti, muhabbeti, aşk u
iştiyakı…
Oysaki, her zaman garip bir füsunla tüllenmektedir bütün eşya; bir çiçek tarlası
gibi salınıp durmaktadır tabiat..
şefkatle başımıza boşalıyormuşçasına yumuşakça inmektedir ışık hüzmeleri..
her an ayrı bir letâfetle her yanımızı okşamaktadır meltemler..
ve bin râyiha ile esmektedir rüzgârlar.
Evet, bakış zaviyesini ayarlayabilmiş birinin nazarında, canlı-cansız her şey
edası, endamıyla O’nu gösterir; bize gülerken O’na işarette bulunur; çizgi çizgi
O’na ait mânâlardan resimler sergiler; bize, temâşâsına doyulmayan ufuklar açar
ve ruhlarımıza en enfes seslerden ne korolar ne korolar dinletir.
Bütün varlık bir aşk u vuslat yaşıyor gibi canlanır gözlerimizde, dem tutarız
aynı âhenge yer yer, bir sermestî yaşarız ufkumuzun enginliğince; yaşar ve O’nu
anarız her nefes alış-verişimizde.
Müşâhedelerimiz netleştikçe, ufkumuzda tüllenen renkleri, çevremizde yankılanan
sesleri daha bir farklı duyar, daha bir farklı hisseder; her şeyin dilini
anlıyormuşçasına, her hareketi çok daha farklı mânâlandırır ve her sesi daha
değişik yorumlarız: Sağımızda-solumuzda salınan otlardan, ağaçlardan üstümüzde
uçuşan kuşlara, ayaklarımızın dibinde koşturmaca bir hayat yaşayan mini mini
canlılardan çevreye mehâbet salarak gerinen dev cüsseli ve mehâfet edalı
varlıklara; bütün bir eşya arenasından hilkat şeceresinin eli-ayağı,
gözü-kulağı, dili-dudağı mesabesindeki insanoğluna kadar herkesten, her şeyden
ve her nesneden şifreli-şifresiz değişik mesajlar alır, kendimizce bunları
okumaya, çözmeye çalışır, çözebildikçe daha derin konsantrasyonlara girer, daha
bir öze doğru açılır, daha bir şahlanır -bunları başarabilenlere ne mutlu!- ve
gider ta her şeyin arka yüzüne (mâverâ-i tabiat) odaklanırız/odaklanabiliriz.
Artık böyle birine, muhtevalı bir kitap gibi görünür şu kâinat ve içindekiler;
bir meşher hâlini alır şu sihirli dünya sarayı; zevkli bir ukbâ yolculuğuna
dönüşür sergüzeşt-i hayat ve o, yaşadığının farkına varır okuyup duyduklarıyla;
derken kalb ve ruh ufkunda yüzer gibi olur bütün bir ömür boyu.
Varlık ve varlığın perde arkası vicdana açıldıkça, onun içindeki mârifet ve
muhabbet de daha derin bir aşk u alâkaya inkılâp eder.
Artık her şeyde hep O’nu duyar, O’nu hisseder ve her şeyi, her nesneyi O’nunla
irtibatlandırır.
Hayat onun nazarında olduğundan daha güzel bir hâl alır; her şey eda ve lisan
değiştirerek daha sihirli bir kimliğe bürünür ve bütün zâhirî mülâhazaların
üstüne yükselen ruh, o âna kadar mahfazası açılmamış ne mahrem bilinmezlere ne
mahrem bilinmezlere uyanır.
Evet, beden ve cismaniyet serhaddini aşabildiğimiz takdirde, bütün varlığı buud
değiştirmiş gibi görür de kendimizi âdeta bir sürprizler âlemi içinde
hissederiz; hisseder ve farklı yorumlarız her hâdiseyi; her saniye teneffüs
ettiğimiz havayı; her zaman “Hû” deyip çağıldayan ırmakları; rüzgârlarla tatlı
tatlı salınan, salınırken de bize en ince nağmelerden demet demet mûsıkîler
sunan otları, ağaçları; her gece bize ayrı bir şarkı söyleyen yıldızları;
tulûları, gurûbları ile ince hesaplara bağlanmış ve bize her gün, her gece ayrı
bir şölen yaşatan ayları, güneşleri..
dahası, imanın gönüllere verdiği genişlik ölçüsünde, bizden biri veya
varlığımızın bir parçası gibi duyarız duyduğumuz her şeyi.
Duyar da, bin bir güzellikle tüllenen şu muhteşem varlığı her temâşâ edişimizde
kendimizi aşk u şevk çağlayanlarına salar ve sihirli bir zaman içinde
yüzüyormuşçasına hep o Sevgililer Sevgilisi’nin vuslatına yürüyor gibi oluruz.
Yürürken de O’nun yollara dizdiği emarelerden ışıklar alır, canlı-cansız
karşılaştığımız her şeyle Mecnunca hasbıhâl eder, işaret ve işaretçileri
gönülden selâmlar, yolculuk zahmetlerini yol rahmetine çevirmeye çalışır,
seyahatimize emanet saat, dakika ve saniyeleri, niyet ve rabbânî mülâhazalarla
ebedleri peylemeye yetebilecek derinliğe ulaştırır ve bu fâni hayatı ötelerin
koridoru hâline getirebiliriz.
Aslında bu dünyanın gönüllerde hayret ve hayranlık hâsıl eden bütün
güzellikleri, ancak bizim niyet ve nazarlarımızla, Sevgili’nin de bakışlarıyla
açılır, inkişaf eder, sonsuzlaşır ve gün gelir hiç sönmeden ruh ufkumuzda
rengârenk tüllenmeye ve par par yanmaya başlar..
evet biz, hemen her zaman tadıp duyduğumuz hayatın meyvelerindeki hakikî tadı,
lezzeti, Sevdiğimizin teveccühlerinden alırız.
Çevremizdeki varlıkların bizimle münasebetlerini, bize karşı o sıcaklardan sıcak
beraberliklerini ve o upuzun yol arkadaşlıklarını biricik Sevgili’yle
münasebetlerini duyup hissetme sayesinde anlarız.
Daha sonra da, O’na karşı sevgi, alâka ve yakınlığımızın sıcaklığını
koruyabildiğimiz ölçüde, her şeyle ve herkesle bu içten irtibat sürer gider.
Çünkü bütün aşklar, alâkalar, irtibatlar O’nadır; O ise muhabbet tahtının tek
hükümdarıdır.
Her şey değişik eda ve üslûpla O’nu söyler, uğrayanlara O’ndan bir şeyler
mırıldanır ve kulaklarımıza O’nun sevgisini fısıldar.
Biz de yol boyu karşılaştığımız her şeyi ve herkesi O’ndan ötürü severiz.
Eğer bu yollarda gözlerimizi hep açık tutmaya çalışıyorsak bu O’ndan bir şeyler
görmemiz, eğer kulaklarımız sürekli ses avı peşindeyse bu da O’ndan bir şeyler
duymamız içindir.
Aslında bu, O’nun hakkı, bizim de boynumuzun borcudur; evet, eğer bir söz gidip
O’na dayanıyorsa, o değerini bulmuş sayılır; değişik düşünceler O’na kapı
aralayabiliyorsa, işte, o zaman bir kıymet ifade ederler; her hamle ve aksiyon
da O’na ulaşma plânına bağlı sürdürülebiliyorsa, hedef istikametinde yol
alınıyor demektir.
Zaten bizler bu dünyaya, başka bir âleme hazırlanmak için gönderilmiş
bulunuyoruz; dine davete gelince o da, böyle bir âleme çağrının ifadesi
mesabesindedir.
Bunun böyle olduğuna inananlar, duyguları, düşünceleri, niyetleri ve bütün
faaliyetleriyle hep o çağrıya icabet ettiklerinin, icabet etmeleri gerektiğinin
ve ötelerdeki iltifatlara, teveccühlere ehil hâle gelmek için bu imtihan
yurdunda ve bu gamhâne-i mihnette bulunduklarının farkındadırlar; farkındadırlar
ve gözlerinde her zaman Hak varlığının ziyası, gönüllerinde O’na inanmanın sihri
ve hülyalarında hiç dinmeyen bir vuslat arzusuyla yürürler dur-durak bilmeden
sürekli O’na doğru..
iman, İslâm ve ihsanla beslene beslene, mârifetle yoğrula yoğrula, aşk u şevkle
incele incele..
her zaman pürsaadet, daima hayret ve hayranlık içinde, yol boyu O’na ait
neşîdeler dinleye dinleye, rastladıkları herkese ve her şeye O’nu sorar ve
yürürler o Mevcud u Meçhul’e, o Gayb u Şehadet Sultanı’na, hem de hedefe
kilitlenmiş gibi…
Yol ne kadar devam eder, menzile ne zaman varılır, vuslat ne zaman gerçekleşir
demeden daha fazla bir teveccüh beklentisi, bir şefkat ihtiyacı, bir sadakat
mülâhazası, her zaman hâlisâne davranma azmi ve daha engin bir temâşâ
iştiyakıyla istemezler bitmesini bu mârifet yolculuğunun.
Yürüdükçe daha iyi görürler tali’lerinin gülen çehresini, hayatlarının öteki
yüzünü, imanın esrarlı dünyasını; görür ve her şeyden daha farklı mesajlar alır;
her adımda yeni bir ses, yeni bir muştuyla üveyikler gibi şahlanır; miraç
yapıyormuşçasına hep yükselir; bilemedikleri eb’âda ulaşır, tanımadıkları
âlemlerde dolaşır; herkese ve her şeye selâm verir; onlara demet demet
memnuniyet tebessümleri yağdırır ve ilerlerler tabiatlarının son serhaddine
doğru..
gülü-çiçeği koklayarak; karşılaştıkları her şeyle, herkesle söyleşerek;
ışıkla-gölgeyle hasbıhâl ederek; her sesten, her sözden, her şiveden, her
görüntüden O’na ait bir şeyler dinleyerek…
Zaman gelir, artık hep O’nunla olur ve kurtulurlar kendilerinden.
Değişir bakışları-görüşleri; dikeni gül görür, zehiri de bal..
ve yırtık pırtık mihnet urbaları içinde ne dilrubâ kametlerle tanışırlar..
ve kim bilir değişik güzelliklerle her gün kaç defa başları döner, kaç defa
ilâhî sürprizlerle yürekleri hoplar; ne sır haremgâhlarına uğrar ve nâmahremlere
kapalı ne iltifat ve teveccühler görürler..
değişik aynalarda O’nun cemalinin farklı cilvelerini her görüp temâşâ
ettiklerinde âdeta kalblerinin kanı çekilir, nabızlarının ritmi değişir de
onların tiktaklarında sadece O’nu duyar gibi olurlar.
Aslında duyulmak O’nun hakkı, duymak veya duymaya çalışmak da bizim hem
vazifemiz hem de mazhariyetimizdir.
İşte böyle bir vazifenin ciddiyeti ve bu tür bir mazhariyetin zevk u şevki
hatırınadır ki, yürünen yollar ne kadar sarp ve meşakkatli de olsa böyle bir
yolculuk, yolcular için Firdevs bahçelerinde tenezzüh gibi bir şey olur ve
sağa-sola serpiştirilen O’na ait işaret ve emareler sayesinde, amansız gibi
görünen mesafeleri katetme de bir zevk u şevk seyahatine inkılâp eder; aşılmaz
gibi görünen uçurumlar veya engebeler vuslatın şahlandıran heyecanıyla bir
hamlede geçilir ve duyulmaz yol yorgunluğundan, yürüme meşakkatinden hiçbir
eser; duyulmaz da uzayıp gitsin isterler yürünen bu yollar sonsuza kadar.
Sevgili’ye ulaşıp O’nu görmeye kilitlenmiş bu ruhlar, cismaniyete ait
küçüklüklerden ve dünyevî darlıklardan sıyrılarak hayatlarını hep iman ve
mârifetin engin ve rengin atlasında, O’nun teveccühleriyle beslene beslene
sürdürdüklerinin farkındadırlar.
Her temâşâ ettikleri nesneyi O’nun bir nâmesi ve bir mührü gibi öper öper
başlarına korlar ve hep ruhanî haz ve lezzetlerin serhadlerinde dolaşırlar.
Her ulaştıkları mârifet ve muhabbet zirvesini ulaşılacak son şâhika sanır;
“Allahu Ekber”lerle tazimlerini seslendirir, “Elhamdülillâh” senâlarıyla
minnetlerini dile getirirler; ama, iki adım daha atınca, yeni bir sürpriz
sağanağıyla karşılaşır ve kendilerini farklı bir mârifet ve ruhanî zevkler
zemzemesi içinde bulurlar.
Her ulaştıkları menzilde o Güzeller Güzeli’ni daha değişik tecellîleriyle duyar,
bir kere daha aşk u şevkle gürler ve yürürler daha ötelerdeki ayrı bir menzile.
Yürüdükleri yolda güzellikleri güzellikler takip eder; ama, ne O’nun cemalinin
cilveleri biter ne de ruhlarda onları temâşâ zevki.
Görüp duyanlar için aşk u iştiyak da bu yolda, deryayı işaretleyen damla damla
vuslat da bu yoldadır.
Katrede deryayı görenler, zerrede kehkeşanları müşâhede edenler kim bilir
ötelerden daha nelere şahit olur ve ne duyulmadık sesler dinlerler.
Zira, “Bir aynadır bu âlem, her şey Hak ile kaim.” (Anonim) ve bakıp bunları
okumaktır yaratılıştan gaye, insan olmadaki hikmet…
Yağmur, Temmuz-Eylül 2003, Sayı 20
Kararan dünyaya rağmen apak bir ay
Dünyada iç içe buhranlar yaşanıyor.
İnsanlık huzursuz ve hep hafakanla oturup kalkıyor.
Yarınlar hakkında kimsenin olumlu bir düşüncesi yok.
Hâdiseler boz bulanık, herkes feveran içinde, emeller de simsiyah.
Zalim zulmüyle dünyanın çehresini karartıyor, mazlum acz içinde yeisle
kıvranıyor; imdada koşacaklardan henüz haber yok; “medet” diye bağıranların da
ne istedikleri belli değil.
Bir sürü kanlı el ve kirli yüz, bir sürü de insanlara karşı merhametsiz ve
Hak’tan utanmaz yüzsüz..
ve daha bir sürü mesâvi… Biz bunları mırıldanıp duralım; Ramazan bir kez daha
ufukta sessiz bir dolunay gibi belirme yolunda.
Ziyası şimdiden ufkumuzu aydınlatıyor gibi ve muvakkaten dahi olsa içlerimizde
bir inşirah var.
İnsanlar duygularıyla, düşünceleriyle ne kadar kirlenirlerse kirlensinler, hemen
her Ramazan o büyülü ziyasıyla ne yapar yapar mutlaka onlara bir yudum ışık
sunar; arındırır sinelerini isten-pastan..
istidatları ölçüsünde nurlandırır çok kimseyi ve kendine benzetir.
Siler ufuklarımızdan sisi-dumanı.
Akar gönüllerimize o uhrevî tat ve neşvesiyle.
Maytaplar gibi ışık olur dökülür başımızdan aşağı; dindirir hafakanlarımızı,
yumuşatır o haşin ve hırçın düşüncelerimizi.
O hemen her gelişinde, gökten inen bir sekîne gibi, o semavî renk; câzibesi,
şivesiyle iner aramıza ve duyurur büyüsünü ruhlarımıza.
Biz onu, o bir aylık misafirliği ile her gelişinde o kadar tılsımlı buluruz ki,
geldiği gibi hep taptaze kalır aramızda ve giderken de bir hasret ve hicran
bırakır içimize..
bekleriz bir sene boyu yeniden dönüp geleceği günleri.
Vâkıa, orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, teravihiyle ona karşı her zaman bir
alışkanlık, bir ülfet de söz konusudur; bu itibarla da, bir mânâda gelişine çok
hayret edilmez, gidişinde de şaşkınlık yaşanmaz.
Ancak, onun sadece vicdanlar tarafından duyulup sezilebilen öyle bir semavî yanı
vardır ki, nefislerimizi arındıran, gönüllerimize safvet çalan, hislerimizi
bileyen ve her gelişinde bize yepyeni bir şive ile çok farklı şeyler anlatan bu
yönü ile işte o, hiçbir zaman solmaz, renk atmaz, matlaşmaz ve mihmandarlarını
bıktırmaz; aksine hemen her zaman bir bahar edasıyla gelir tüllenir, sonra da
içimizde bir hazan duygusu bırakır öyle çeker gider.
Evet o, hemen her sene, göklerin bir sırrı ve büyüsü olarak gelip başımıza
boşalırken, önceki gelişlerinden çok farklı bir derinlikle kendini hissettirir.
Biz de her defasında onu daha farklı, daha füsunlu bulur ve aşk ölçüsünde
severiz.
Aslında o gelirken, aylarla günlerle oynaya oynaya, mevsimden mevsime atlaya
atlaya hep bir farklılık sergileyerek gelir; gelir ve gönüllerimizde mevsimlerin
havası, rengi ve deseni ile tüllenir.
Bazen, o semavî sıcaklığını karın-kışın bağrına boşaltır; bazen yaz günlerinin
hararetiyle bütünleşerek bize iradelerimizin hakkını vermeyi hatırlatır ve bir
mânâda azmimizi biler, basiretlerimize kalbî ve ruhî hayat ufkunu gösterir;
bazen şebnemler gibi bahar çiçekleri üzerine konar ve bize diriliş şiirleri
söyler; bazen de hazanın kasvetini semavî neşvesiyle delerek bizi dünyevîliğin
darlıklarından uhrevîliğin ferah-fezâ iklimlerine alır götürür.
Biz, ayın-güneşin tulû ve gurûbu gibi, müneccim hesabıyla onun da ne zaman
geleceğini biliriz; ne var ki o, her gelişinde ve gelip misafir oluşunda bize
bir sürü sürpriz yaşatır: Hayatımızı bir baştan bir başa değiştirir;
yememize-içmemize, yatıp kalkmamıza müdahale eder, kabiliyetlerimiz ölçüsünde
bizi ruhanîlere benzetir ve edip eylediği bütün bu işlerle gönüllerimizde gökler
ötesinin vefasını seslendirir.
Hemen her sene Ramazan’ın gelmesiyle, âdeta gökler yere inmiş gibi olur;
sokaklardaki ışıklar, şerefeleri çepeçevre saran lambalar, minareler arasındaki
mahyalar, şurada-burada parlayıp sönen maytaplar bize yer yer semanın
yıldızlarını, meteorlarını hatırlattıkları gibi; olabildiğine incelen, incelip
bütün bütün saflaşan ve melekler gibi masumlaşan mü’minlerin camilerdeki o derin
hâlleri, gece hayatları, imsak ve iftarları da gönüllerimizde ruhanîlerle
beraber bulunduğumuz hissini uyarır.
Öyle ki, kalb ve ruh ufkuna açık olan bir mü’min, her sahurda ayrı bir şölen
yaşar, her iftarda ayrı bir heyecanla köpürür, her teravihi ayrı bir ruhanî
zevkle eda eder ve çok defa görüp duyduklarıyla kendini âdeta bir rüya âleminde
sanır.
Her zaman gufranla tüllenen bu mübarek ay, atmosferinde yaşayanlara bunları vaad
ettiği gibi, dinle, diyanetle şöyle-böyle münasebeti olan hemen herkesin
üzerinde farklı tesirler icra eder.
O kendine has büyüsüyle mü’min gönüllerin hudutlarını değiştirir, onların
tabiatlarına kendi boyasını çalar, yürekten inananlara açık-kapalı ötelerin
esrarını hissettirir ve insanlara cismaniyetlerinin üstünde farklı varlıklar
olma yollarını açar.
Onun gelişiyle, insanî hisler sürekli mâverâîlik mırıldanır.
Öteler duygusu en enfes kokular gibi hemen her tarafa siner.
Bir ay boyu, bu kutlu zaman bize, hiç duymadığımız en derin sükûtî şiirlerini
inşad eder ve iman, ibadet -bunlar bu sükûtî şiirin temel unsurlarıdır- el ele
vererek basiretlerimize ilimlerin alanını aşkın ve temâşâsına doyum olmayan ne
büyülü ufuklar açar.
Güneşin hemen her zaman değişik dalga boyundaki şuaları topyekün eşya ile bir
çeşit münasebet içinde bulunduğu gibi, Ramazan ayında da gökler ötesi âlemler,
arzla, arzlılarla ve hususiyle de mü’min gönüllerle her an farklı tesirler
ortaya koyar; melekûtî âlemler, güneşin ziyasının kat kat üstünde her tarafa bir
ruh, bir mânâ, bir füsun neşreder; Hakk’a açık gönüllere kendi derinliklerini
duyurur ve kendi ledünnîliklerini aşılar.
Bu sayede âdeta, dünya-ukbâ yan yana gelir; birinden diğerine ibadet ü taat,
ondan da berikine hayır ve bereket akar durur.
Bu durum insanda öyle derin hülyalar ve hisler uyarır ki, dünyada hiçbir şey o
kadar güzel ve o kadar büyülü olamaz.
Bazen mâbetlerdeki sesler kandillerden boşalan ışıklara karışarak başlarımızdan
aşağıya boşalırken hemen hepimizde gönüllerimizi hoplatan, gözlerimizi
kamaştıran öyle bir hâl hâsıl olur ki, içinde bulunduğumuz bu tılsımlı
atmosferden asla ayrılmak istemeyiz.
Ayrılsak da gönlümüz hep orada olup bitenlerle çarpar.
Biz Ramazan’da her günü bir bayram neşvesi içinde duyar, ev-iş-mâbet arası
gel-gitlerimizde hep onun sıcaklığını hisseder, uhrevîliklere açılma hülyalarına
dalar; yer yer mâbede koşar, Rabbimize karşı uzaklığımızı aşmaya gayret
gösterir, dua ve niyazla hayır temayüllerimizi güçlendirir, tevbe ve istiğfarla
da mânevî kirlerden arınmaya çalışırız; gece-gündüz Hak karşısında her
duruşumuzu ayrı bir tasfiye faslı olarak değerlendirir ve âdeta yaşamanın
rengini değiştiririz.
Böylece hayatımız bilinmez bir bilmece olmaktan çıkar; teneffüs edilen, duyulan
ve bir haz olup içimize akan, tadına doyamayacağımız bir güzelliğe dönüşür.
Hele, ezan ve temcitlerin o gürül gürül sesi, camilerin büyüleyen mânevî havası,
kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesin iştirak ettiği teravihlerin hususî şivesi
Ramazan’ı “sehl-i mümteni” öyle bir nefâsete ulaştırır ki, onu tam duyup
yaşayanlar, yeryüzünde bulundukları hâlde gök sakinleri ile aynı safı
paylaşıyormuşçasına çok farklı mülâhazalara dalar ve kendilerinden geçerler.
Ramazan’da bazen mâbetleri -bu biraz da şahısların derûnîliğine bağlıdır- öyle
derin bir uhrevîlik sarar ki, insan orada minarelerden yükselen sesleri Bilâl’in
dudaklarından dökülüyor gibi dinler; imamı tam bir nâib ve halife pâyesiyle
mümtaz görür; sağındaki-solundaki insanları da Peygamber görmüş kutlular gibi
tahayyül eder, iliklerine kadar heyecan duyar; duyar gözyaşlarıyla boşalır ve
kendini Cennet’in bir adım berisinde gibi sanır.
Gerçi ben, şimdilerde böyle bir heyecan ve bu ölçüdeki engin mülâhazalardan uzak
bulunuyorum.
Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mâbet yok, muhit oldukça soğuk,
uhrevîlik yanları itibarıyla da insanlar bir hayli donuk.
Burada minarelerin o büyülü sesini asla duyamazsınız; namazgâhlar ve mâbetler
bizdeki gibi renkli ve canlı değil; dahası âdeta insanlar birbirinden kopuk.
Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda da olsam, o bizim her zaman
uhrevîlikle tüllenen camilerimizi, onları lebâleb dolduran Hakk’ın sadık
kullarını, onlardaki haşyet, saygı ve mehâbeti düşünerek bu bir damla Ramazan’ın
bizcesiyle teselli olmaya çalışıyorum.
Duyuyor gibiyim dış revaklara kadar taşan cemaatin o dupduru soluklarını;
tervîha fasıllarındaki salât u selâmları, bunları mırıldanan seslerdeki içtenlik
ve samimiyeti.
Bazen, yaşadığım o eski günlerden hayal hâneme yerleşmiş resimler yeniden
bütünüyle canlanıyor; bu esnada ben de, gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor;
kendimi ya bir şadırvan başında, ya melekler gibi saf bağlamış o pırıl pırıl
insanlar arasında, ya bir kürsüde, ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve
paylaşmaya çalışıyorum orada olup bitenleri; çalışıyor ve bazen mâbetten, bazen
de minarelerden yükselen o saf ve dupduru seslerden, sözlerden, oradaki değişik
görüntülerden ve büyüleyen manzaralardan payımı almak için âdeta aynı heyecanı
yaşıyorum.
Sağ kaldığım sürece de, mânevî letâfet ve nefâseti tasavvurları aşkın o günleri,
o geceleri her zaman düşünecek; hayali cihan değer o “eyyâmullah”ın his, heyecan
ve aşk u şevkiyle, şu anda bulunduğum yer itibarıyla bir hayli karanlık ve
oldukça sessiz, kimsesiz şu hasret ve hicran demlerini ya da gurbet dakikalarını
aydınlatmaya çalışacak ve hangi mânâda olursa olsun mütemadiyen heyecanla
köpürüp durmuş o nurlu zaman diliminin bir gün mutlaka dönüp geleceğini hep
bekleyeceğim…
Yağmur, Ekim-Aralık 2003, Sayı 21
Mevlânâ Celâleddîn er-Rûmî
Sesi-soluğu, vâridâtı, aşk u heyecanı ve insanlığa vaad ettikleriyle çağları
aşan öyle yüce kametler vardır ki, üzerlerinden asırlar ve asırlar geçse de
onlar hep taze ve canlıdırlar.
Zaman onları eskitemez, hâdiseler onlara renk attıramaz ve muhalif rüzgârlar
onları asla solduramaz.
Onlar, yüzlerce-binlerce yıl önce yaşamış olsalar da, her zaman terütaze ve
yepyenidirler; yepyenidirler düşünceleri, tespitleri, beyanları, ruhlara
sundukları mesajları ve değişik içtimaî problemler karşısında ortaya koydukları
alternatif çözüm ve reçeteleriyle…
Mevlâna Celâleddin er-Rûmî Hazretleri de işte bu aşkınlardan biri.
Üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen o, bugün bile bizi duyuyor, dinliyor,
hislerimizi paylaşıyor ve problemlerimize çareler sunuyor gibi bir aşkınlığın
sesi-soluğu durumunda.
O, geçmişte yaşamış biri; ama yedi asır sonra dahi hâlâ içimizde dipdiri.
Ziyasını Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dan (aleyhi ekmelüttehâyâ) alan ve onu
günümüze kadar değişik dalga boyundaki tayflar hâlinde her yana yayan bir nur
adam..
evliyâ, asfiyâ çerçevesinde seçilmişlerden bir seçilmiş ve aşk u muhabbet
kahramanları arasında sözleri mîr-i livâ bir kutlu..
ölü ruhlara hayat üfleyen bir İsrafil suru..
nefesi, çoraklaşmış gönüllerin âb-ı hayatı, yoldakilerin nuru ve tam bir
Peygamber vârisi.
Hazreti Mevlâna, hep Allah’a koşmuş ve başkalarını da koşturmuş bir hak eri; her
zaman aşk u şevk ile coşmuş ve çevresine sevgi meşk ederek onları da coşturmuş
dengeli bir cezbe insanı..
mârifeti, muhabbeti ve aşk u şevki yanında aynı zamanda tam bir mehâfet ve
mehâbet kahramanı..
herkesi Hakk’a ve o kutlu sona çağıran bülend-âvâz bir münadi..
rızası, Hak rızasının eseri ve aşk u iştiyakı da Hak teveccühünün tezahürü bir
üstad-ı câmi idi.
Evet o, çağına seslendiği aynı anda o Muhammedî ses ve nefesini asırlar ötesine
de duyurabilmiş; kendi çağının tali’lilerini tenbih etmenin yanında günümüzün
insanlarını da uyarmasını bilmiş büyülü bir nefesti.
Allah onu önemli bir hizmette istihdam ediyordu ve bu önemli misyonuna göre de,
içi ve dışı itibarıyla fevkalâde bir donanımla şereflendirmişti: Kalbi envâr-ı
ilâhiye ile pürnur, özü hikmet cevherleriyle ışıktan bir fağfur, sırrı esrar-ı
lâhutla mâmur, basireti de ziya-yı hâssla münevver idi.
Bu ufkuyla Hazreti Rûmî, kendi çağında irşad dairesinin merkez noktasında âdeta
bir Kutup Yıldızı, feyiz kaynağı olan hakikat-i Ahmediye’nin ziyası sayesinde
binlercenin-yüz binlercenin şem’ine pervane oldukları bir vilâyet çerağı, insanî
kemalâta yürüyenlerin yanıltmaz pişdârı, Kur’ân hakikatlerinin müdakkik bir
müfessiri, Hz.
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi vesellem) aşk u şevkinin coşkun bir tercümanı ve
herkese Allah’ı sevdirmenin de büyülü bir lisanıydı.
Onun atmosferine girenler sonsuz huzura erer, onun ufkundan Kur’ân’a bakanlar
Asr-ı Saadet’i görmüş gibi birdenbire başkalaşır, etrafındaki gürûh-u encüme Hak
âyâtını tefsir ederken bütün sineler aydınlanır, o “Allah” derken âdeta gökler
deliniverir de semanın esrarı arza boşalıyor gibi olurdu.
O, Cenâb-ı Hakk’ı delice seviyordu ve ufkunda hiç dinmeyen bir inilti vardı
gece-gündüz.
Halvette-celvette, her zaman ayrı ayrı muhabbet ve aşk u iştiyak fasılları
yaşıyordu.
Bazen bütün bütün mâsivâdan tecerrüt edip kendini gönlündeki aşk u vuslatın
gel-gitlerine salınca tamamen bir ateş topuna dönüyordu.
İçten içe ocaklar gibi yanıyor, ama asla gam izhar etmiyordu.
Yanmayı aşkın gereği görüyor, âh u vâh etmemeyi de vefa töresi sayıyordu.
Ona göre, “seviyorum” diyenler cayır cayır yanmalı ve bunu da maiyyet ve
kurbetin bedeli saymalıydılar.
Az yemeli, az içmeli, az uyumalı, konuşacakları zaman da sadece O’ndan söz
açmalı ve hep “hayret” yaşamalıydılar.
O, “Sevenin nasıl uyuduğuna şaşılır; evet, sevene uyumak haramdır.” derdi.
Bir keresinde, (Cenâb-ı Hakk’ın, Hazreti Davud’a hitaben:) “Ey Davud! Kendini
uykuya salıp beni düşünmeyen, sonra da aşk iddiasında bulunan yalan söylemiş
olur.” sözünü naklettikten sonra “Karanlık basınca âşıklar delirir-delirmeli.”
demiş ve hep dediği gibi davranmıştı.
İşte Divan-ı Kebîr‘de onun magmalar gibi köpürüp duran his ve heyecan ummanından
sadece birkaç damla:
“Elsiz-ayaksız kalmış zavallı gönlümde O’nun aşkına direnecek güç kalmadığı için
mecnun gibiyim.
Her gün, her gece beni bağlayan aşk zincirinin ucunu geveleyip duruyorum.
Sevgilinin hayali gelip belirince kanlar içinde kalıyorum.
Ben kendimde olmadığım için O’nu gönül kanıyla boyarım diye korkuyorum.
Aslında Sen, her zaman aşk ateşiyle yanıp yakılan bu âşığın gecelerini
perilerden sormalısın; herkes gidip uyudu; gönlünü O’na kaptırmış olan ben ise
uyku nedir bilmiyorum.
Bütün gece gözlerim göklerde yıldız saymakta.
O’nun aşkı uykumu öyle bir alıp götürdü ki, bir daha geri geleceğini
sanmıyorum…”
Eğer O’nun aşk u heyecanı ve vecd ü hafakanlarının özü sayılan şiir divanlarının
ruhu sıkılacak olsa, ondan hep böyle aşk u iştiyak ağlamaları, vuslat ve ümit
nağmeleri dökülecektir.
Mevlâna bir ömür boyu sevmiş, sevildiği inancıyla oturup kalkmış, hep O’na karşı
olan aşk u alâkasını dillendirmiştir.
O, bu engin aşk u alâkasını her seslendirişinde de O’na yalnız yürümemiştir;
kendini dinleme bahtiyarlığına ermiş çevresini de alıp beraber götürmüştür.
Evet o, kendisine sunulan semavî ziyafet sofralarından, o ışık hâlesi içinde
bulunanlara da kâse kâse vâridât sunmayı âdeta bir vefa borcu bilmiştir.
İşte ona ait bir semavî yolculuk sergüzeştinden etrafa akseden birkaç müteşabih
nağme:
“Aşk burakı aklımı da gönlümü de aldı götürdü.
Nereye götürdüğünü bana sorma.
Aklımı da gönlümü de alıp ötelere götürdü.
Yürüyüp öyle bir revaka ulaştım ki, orada ne ay var ne de gün; öyle bir dünyaya
eriştim ki, orada dünya da dünya olmaktan çıkmış…” Bu seyahat, mirac-ı
Ahmediye’nin gölgesinde öyle bir urûc ve bir semavî yolculuktur ki, Süleyman
Çelebi ifadesiyle, “Ne mekân var ânda ne arz u sema.” denebilir.
Görüp duydukları, bakıp temâşâ ettikleri gözlerin görmediği, kulakların
işitmediği, akl u fikrin kavrayamadığı özel iltifat tecellîleriydi ve bunlar
herkese de müyesser değildi.
O, gitti, gördü, tattı ve bir fâninin bilebileceği çerçevede bilinebilecek her
şeyi bildi.
Görmeyenler bilemez, tatmayanlar duyamaz; duyanlar da çok kez sır vermez, sır
verseler de onu herkes ihata edemez.
Gâlib’in ifadesiyle:
” Bir şu’lesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumanın.”
Mevlâna’nın bütün bir varlığa karşı duyduğu muhabbet, alâka ve insanlarla
münasebetlerindeki sıcaklık, ondaki o derinlerden derin ilâhî aşkın bir
izdüşümüydü.
Fıtratı sermest-i câm-ı aşk olan Hazreti Pir her şeyi sevmiş, topyekün varlığı
muhabbetle kucaklamış, her nesne ile bir çeşit diyaloga geçmişti ki; bütün
bunlar, onun Allah’a karşı o derin aşk u alâkasının yansımasından başka bir şey
değildi.
Bu perişan ve bulanık anlatımın onu ifade etmekten uzak olduğunun farkındayım.
Bu da benim onunla bir münasebet arayışıma verilmeli.
Yoksa nerede damla, nerede deryayı tavsif; nerede zerre, nerede güneşi ifade.!?
Varsın öyle olsun; birkaç cümle ile de olsa, ışığının şu fâni dünyaya düşmesi
itibarıyla, yeniden bir kere daha “Celâleddin er-Rûmî” demek istiyorum:
Hazret, Asya kıtasında iç içe içtimaî, siyasî ve askerî bunalımların yaşandığı
1207 yılında Belh bölgesinde hayata gözlerini açtı.
Babası, Şeyh Muhammed Bahâüddin es-Sıddîkî ki, Hazreti Ebû Bekir’in onuncu
derecede torunuydu.
Merhum Tâhiru’l-Mevlevî’ye göre, valide-i mükerremeleri de Efendimiz’in soyundan
ayrı bir şecere-i mübarekenin meyvesiydi.
Baba, bulunduğu bölgede “Sultanü’l-Ulemâ” unvanıyla yâd edilen bir Peygamber
vârisi ve bir hakikat eriydi.
Pek çok hak dostu gibi o da doğup büyüdüğü yerde hazmedilememiş, hatta
hırpalanmış ve bir mânâda göçe zorlanmıştı.
Bu itibarla da, maskat-ı re’si olan Harzemlilerin ülkesinden ayrılmış; upuzun
bir müsaferet ve ikamet fasılları yaşamış: Hicaz’a uğramış, bir miktar Şam’da
ikamet etmiş, bir hayli sulehânın yanında, Muhyiddin İbn Arabî gibi mümtaz
şahsiyetlerle görüşmüş; görüşmüş ve feyiz alıp feyiz vermiş.
Onunla beraber dünyevî yaşı itibarıyla henüz altı-yedi yaşına yeni basmış
bulunan büyük ruhlu küçük Mevlâna da zatına has o derin tecessüs ve tefahhus
hisleriyle gördüklerini gayet net fotoğraflamış, çevresini iyi okumuş, bilhassa
Hazreti Muhyiddin’in esrarlı dünyasına -tabiî yaşının müsaadesi ölçüsünde- nüfuz
ederek onun sohbetiyle ayrı bir insibağ yaşamış; ondan iltifat görmüş ve
teveccühlerine mazhar olmuş..
böylece oldukça sıkıntılı fakat değişik mevhibe ve vâridlere açık hedefi meçhul
bu bereketli hicrette Hazreti İbrahim, Hazreti Musa ve Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm (aleyhim salavâtullahi ve selâmuhu mil’elarzi ve mil’essema) gibi
hep bereket bulmuş, hep lütuf görmüş ve kazâya rıza sayesinde adı konmamış
ihsanlara mazhar olmuştur.
Yollar bu kutlu aileyi alıp Erzincan’a götürmüş, kader onları Karaman’a çekmiş.
Bir miktar “Halâveye” medresesinde talebelik..
bir süre Şam-Halep medreselerinde ulûm-i İslâmiye tahsili..
ve tekmîl-i nüsahtan sonra yeni ana ocağı sayılan Konya’ya avdet..
bir süre sonra Hoca Şemseddin Semerkandî’nin semere-i mübarekesi Gevher Hatun’la
izdivaç..
ardından da muhterem peder Sultanü’l-Ulemâ’nın Allah’a yürümesi..
ve Seyyid Burhaneddin Tirmizî’nin nezaretinde uzun bir seyr u sülûk-i ruhanî..
derken birkaç sene sonra Rüknüddin Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya gelen Şems-i
Tebrizî ile buluşma ve yeni bir derinliğe açılma..
ve sonunda bütün dünyada kendi enginliğiyle tanınan Koca Mevlâna.
Aslında bunlar, meâliye açık üstün istidat bir nâdire-i fıtratın hayatını
tarassut adına ortaya koymaya çalıştığımız birkaç küçük menfez ve uhrevîliğe
kilitli Muhammedî ruhun önemli temsilcilerinden birinin hayat-ı seniyyelerinden
sadece üç-beş kare..!
Mevlâna mı Şems’in ufkunu açtı, Şems mi Mevlâna’yı alıp ötelere götürdü ve kim
kimi hakikatü’l-hakâyık’a, aşk u şevk zirvesine, Hazreti Matlub u Mahbub’a
yönlendirdi?..
gibi soru ve münakaşalarla o pak ve müstesna insanların sergüzeşt-i hayatlarıyla
alâkalı mülâhazaları bulandırmak istemem vesselâm..
ve zaten bu tür konular bizim gibi düz insanları da çok çok aşar; ama kim bilir,
belki de şöyle demek daha uygun olur: Bir dönemde iki müstait ve donanımlı ruh
bir araya gelmiş, iki derya gibi birbirine boşalmış; ferden ferdâ zor
ulaşılabilecek zirvelere, iştirak-ı mevâhib ve vâridâtla birdenbire ulaşıvermiş;
mârifet, muhabbet ve aşk u şevk şâhikalarına otağlarını kurmuş, kendi çağlarını
aydınlattıkları gibi günümüze kadar da bütün asırlara o
“menhelü’l-azbi’l-mevrûd”dan aldıkları feyizleri ifâza ederek birer “yâd-ı
cemil” olarak zikredilegelmişlerdir.
Şunu da hemen belirtmeliyim ki, Hazreti Mevlâna, başta peder-i muhteremleri
Sultanü’l-Ulemâ olmak üzere, pek çok feyiz kaynağından istifade etmiş,
seleflerinin büyük çoğunluğunu geride bırakmış ve ummanlar gibi köpüren aşk u
şevkiyle her zaman Allah’a yakın durmanın yanında hep insanların içinde olmuş ve
kendini asla onların üstünde görmemiş; hayat-ı seniyyelerinde bizzat, ötelere
yürüdükten sonra da eserleriyle Hazreti Sultanü’l-Enbiyâ’nın ruhanî hayatlarının
vesâyetinde bir “kutbü’l-irşad” vazifesi görmüş; çok geniş alanlı, geniş zamanlı
tesiri olan ender simalardan biridir.
Hazreti Pir’in, sofîler arasında bilinen şekliyle müridliği, dervişliği,
postnişinliği ve şeyhliği söz konusu değildir.
O, temel unsurları Kitap, Sünnet ve selef-i salihin olan irşadla alâkalı şahsî
içtihatlarıyla, tecdit televvünlü yeni bir yöntem geliştirmiş; farklı bir ses ve
solukla hem çağının insanlarını, hem de daha sonrakileri yepyeni bir mâide-i
semaviyede buluşturmuştur.
O, Allah’la münasebetlerinde bir aşk u iştiyak insanıdır; Allah’tan ötürü
kendisine teveccüh edenler karşısında da bir muhabbetullah sâkisidir; evet eğer
onun, Divan-ı eş’âr’ının ruhu sıkılıp sağılacak olsa gökteki sıkışmış
bulutlardan rahmet boşaldığı gibi ondan da muhabbetullah ve muhabbet-i
Resûlullah sağanakları boşalacaktır.
Onun ruhundan fışkıran ve Hüsamettin Çelebi vasıtasıyla kitaplaştırılan en câmi
ve büyük ölçüde de didaktik eseri “Mesnevî”, bu yüksek aşk u muhabbet tufanının
tenezzül dalga boyunda ve bizim de özünü duyabileceğimiz bir şaheser; “Divan-ı
Kebîr” ise, Hazret’in kametine göre bir aşk u iştiyak tufanı mesabesindedir.
Mesnevî‘de duygular, düşünceler muhakemelerimizi ezip geçmeyecek şekilde,
idraklerimizi aşmayan âli bir üslûpla işlenmiştir. Divan-ı Kebîr‘e gelince, onda
her şey magmaların feveranı mahiyetindedir ve herkesin yudumlayacağı türden de
değildir.
Dikkatle bakıldığında, bu kitab-ı celîlü’l-kadr’de fevkalâde bir derinlikle
“fenâfillâh-bekâbillâh-maallah” mülâhazalarına bağlı dışa vuran olabildiğine
engin mâverâî bir heyecan feveranı müşâhede edilmektedir.
Onun Divan‘ındaki bu feveranı görebilenler kendilerini yanardağları hatırlatan
bir aşk u vecd tufanı içinde bulurlar ve dehşetle ürperirler.
Hazret’in herkese açık olmayan bu tür eş’ârında, aklın hudutlarının aşıldığı,
insanî normların üstüne çıkıldığı, melekûtî keyfiyâtın mülkî elvân ve eşkâli
gölgelediği görülür.
Hazreti Mevlâna, medreseden tekyeye, tekyeden çilehanelere bütün feyiz
kaynaklarından beslene beslene olgunlaşmış..
Hakk’a vâsıl olmuş..
kendi sistemi içinde semavîleşmiş ve vilâyet semasında bir Kutup Yıldızı gibi
âdeta kendi etrafında dönen bir mâh-ı mücellâdır.
Evet o, bulunması gerekli olan yere ulaşmış ve durması icap eden yerde de
durmayı başarmış bir babayiğittir.
Gördüklerini iyi okumuş, duyduklarını yerinde değerlendirmiş; Hakk’a
teveccühünde asla kusur etmemiş ve ötelerden esip gelen vâridlerin, mevhibelerin
bir zerresini dahi zayi etmemiştir; zayi etmemiş ve pek çok selefi gibi bu ilâhî
atiyyeleri şiir diliyle seslendirmiş, baş döndüren söz hevenkleriyle ortaya
koymuştur.
O, bu zebercedden büyülü kelimelerle hem kendi aşk u heyecan hummasını
dillendirmiş, hem de şiirin köşe-bucak müphemleri içinde, yârâna açık, ağyâra
kapalı müteşâbihâtını ifade etme üstadlığını ortaya koymuştur.
Onun, ister herkese açık sözleri, ister müteşâbihâtı -bunlar arasında çok az
dahi olsa başkaları tarafından o inci dizileri içine karıştırılmış kalp sözler
de bulunabilir- kendi ufkunun sesi-soluğudur, başka divitle, kalemle tanışıklığı
olmamıştır; onlar, herkesi tesir altına alacak kadar da sıcak mı sıcak ve
tamamen onun gönlünün nağmeleridir.
Hazreti Mevlâna, tabiatı itibarıyla olabildiğine ince, fevkalâde narin, bir
anneden daha şefkatli; sözün özü kendi asrında Muhammedî Ruh’un (aleyhi
ekmelüttehâyâ) izdüşümü bir müstesna varlıktı.
Onun bu hususiyetlerini Mesnevî‘sinde, Divan-ı Kebîr‘inde, başkalarına
yazdıkları mektuplarında, ailevî münasebetlerinde, dostlarına karşı özel
davranışlarında görüp şahit olanlar, tam bir Peygamber vârisiyle karşılaşmanın
heyecanıyla ürperir, kendi kendilerine “Zâlike fazlu’llâhi yü’tîhi men
yeşâ’” diye mırıldanır ve hayranlıkla iki büklüm olurlardı.
O, hayatında çok hoyrat muamelelere maruz kalmış, çok incitilmiş; ama hiçbir
zaman kaba davranmamış ve kimseyi rencide etmemişti.
Hakk’a ait mevhibeleri haykırırken her zaman gürül gürül ve fütursuzdu; ancak,
sair ahvâli itibarıyla hep mütevazi, mahviyet içinde, yüzü yerde ve herkesi
şefkatle kucaklamaya hazır bulunurdu.
Bencillik, iddia, çalım ve huşunet… gibi mesâvi-i ahlâktan sayılan kötü huylar
hiçbir zaman onun atmosferinde ikamete fırsat bulamamışlardı.
Fitilini ondan tutuşturduğu arkadaşı diyeceğimiz Hazreti Şems-i Tebrizî’yi
üstadı gibi görür ve saygılı davranır..
müridi ve halifesi Salâhaddin Zerkûb’a “Şeyhim, efendim, sultanım…” diye hitap
eder..
Hüsamettin Çelebi’yi tazimle anar ve aile efradına karşı da âdeta Ehl-i Beyt
muamelesinde bulunurdu.
Meclisi, Peygamber meclisi gibi herkese açıktı ve en uzaktakilere bile öyle
yakın dururdu ki, can alıcı hasım ruhlar dahi ellerinde olmayarak kendilerini
birden onun şefkatli kucağına salıverirlerdi.
Bir kere de o atmosfere girdiler mi artık bir daha ayrılmayı düşünmezlerdi.
Hazreti Pir, ötelerle toptan alış verişi olan birisiydi; ama, insanlara karşı
muamelesinde bu koca farklılığı hissettirmeyecek kadar hep muhlis ve mütevazi
idi: İnsanlar içinde insanlardan bir insan olarak yaşar; onlarla oturur-kalkar,
onlarla yer-içer; Allah’la arasındaki esrarı elinden geldiğince sır bilmezlerden
saklamaya çalışır ve inandıklarını yaşayan bir mürşid olarak her zaman gönüllere
nüfuz etme yollarını araştırır; “Sohbet-i Cânân” der, sürekli nazarları O’na
çevirir; “aşk” der, “iştiyak” der, “cezbe” der, “incizab” der, ruhunda köpürüp
duran his ve heyecanı başkalarına da duyurmaya gayret eder ve iklimine uğrayan
herkese hakikî insan olma ufkunu gösterirdi.
Dünyada, dünya malında asla gözü yoktu; hiç olmamıştı da.
Bulduğunda, kifâf-ı nefs edeceği miktarın dışındakini yedirir-içirir,
başkalarına infak eder; bulamadığında da, “Çok şükür, bugün evimiz Peygamber
evine dönmüş.” der, yerinde sabır pistiyle göklere açılır, yerinde de şükürle
mâverâîliklerde pervaz ederdi.
Sadaka, zekât kabul etmez; insanlara verecekli olma durumuna düşmemek için
müzâyakaya maruz kalır, aç durur, fakirane yaşar; ama, sızlanıp ağyârı âhından
âgâh etmez ve irşad hizmetini de hediye ve behiyyelerle kirletmezdi.
Mevlâna Celâleddin er-Rûmî Hazretleri, zühdü, takvası, iffeti, ismeti, halktan
istiğnası ve bütün bütün ötelere müteveccih yaşamasının yanında mârifeti,
muhabbeti, aşk u iştiyakıyla da ömür boyu irtifa kaybetmeden yaşayan vilâyet
semasının üveyiklerinden biriydi.
O, Allah’ı aşk üstü bir aşkla sevdiği gibi, O’nun tarafından sevildiğine de
inancı tamdı.
Bu, ne kaybettiren bir emniyet hissi, ne de mehâfet ve mehâbetten mahrumiyetti;
bu, bir iman ve ihtisab ufkuydu; Hazret de işte bunu tahdis-i nimet sadedinde
ihsas ediyordu.
Buna, Sultan’ın mevhibelerine dellâllık etme de diyebiliriz.
Onun iç dünyasında, her zaman farklı debi ve değişik dalga boyunda aşk
çağlayanları birbirini takip eder, teveccüh ve vefası ilâhî cezb u incizapla
mükâfatlandırılır; böylece ona, kurb üstü kurb yolları açılır ve o, çok defa
kâse kâse yudumladığı câm-ı aşkla sermest-i câm-ı aşk olarak yaşardı.
Sadece O’nu görme, O’nu bilme, O’nu duyma, O’nu söyleme, her iş ve sözünü O’na
bağlama mevzuunda o kadar samimî idi ki; bir an gözü ağyâra kaysa, oturur bir
yığın gözyaşı döker; her zaman maiyyetin ferah-fezâ iklimlerinde yaşamaya can
atar, hem muhib hem mahbub olma iştiyakıyla çırpınır durur ve dakikalarını âşık
u mâşuk olma sermestisiyle geçirirdi.
Ondan evvel de bu zaviyeden ruhanî zevkleri duyan, yaşayan bir hayli âşık ve
muhib gelip geçmişti; ama, duyup hissettiklerini seslendirmesi -hususiyle
de Divan-ı Kebîr‘deki üslûba emanet- her mülâhazasını cesurca ortaya koyması
açısından onun başkalarına karşı bir fâikiyetinin bulunduğu da açıktı.
Vâkıa, daha sonraki dönemlerden Devr‑i Risaletpenâhî’nin koçyiğitlerine kadar
umumî fazilette Hazret’e üstünlüğü müsellem bir hayli devâsâ insan da gelip
geçmişti; ama, Hazreti Pir’in fâikiyeti “Hususî fazilette mercûhun râcihe
tereccühü” mânâsınaydı.
İşte bu açıdan onu, bu vadinin biricik gözdesi ve dilrubâsı sayabiliriz.
O, bu hususta çok güzeldir, güzellere peyrevdir ve aşk yoluyla insanları
Güzeller Güzeli’ne ulaştırmada da güzîde bir rehnümâdır.
Bir insan için, Cenâb-ı Hakk’ı gönülden sevmek ve her zaman O’nu derin bir aşk u
iştiyakla yâd etmek yüce bir pâyedir.
Bundan daha yüksek bir mansıp varsa o da, insandaki bütün bu aşkların,
iştiyakların, cezb ü incizapların O’nun teveccüh ve iltifatından
kaynaklandığının şuurunda olmaktır.
Hazreti Mevlâna, her nefes alış verişinde sürekli O’nu soluklanıyordu; bu hâlini
de yine O’nun nazar ve hususî teveccühüne bağlıyordu.
Ufku bu noktaya ulaşmayanlar bunu anlamayabilirler.
Ne var ki, “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi/ Ebr-i Nisandan ef’î
semm, sadef dürdane kapar.” fehvasınca, donanım ve istidatların, elfâzın meâniye
kalıp olduğu gibi, ilâhî mevhibe ve vâridlere şart-ı âdi plânında bir dâi
olduğunda da şüphe yoktu.
Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ın münezzehiyeti ve mukaddesiyeti açısından, O’na karşı
aşkı uygun bulmamış ve insan-ı kâmilin mâşukiyetini de anlamsız görmüşlerdir.
Pek çok hak dostu gibi Hazreti Mevlâna da, beşerî aşk u alâkaların çok çok
üstünde, Zât-ı Ulûhiyet’in münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır bir aşk u
iştiyakın olabileceğini cesurca ifade etmiş ve arkadan gelenlere de yoruma açık
böyle bir aşk-ı ilâhî müteşâbihi miras bırakmıştır.
Sonradan gelen bazı sofî ve mollalar, böyle bir müteşâbihle beraber, yer yer o
dergâhta icra edilen müziği, ney’i ve değişik enstrümanları da sürekli
sorgulamışlar; semâzenlerin hareketlerini yargılamışlar ve infaz üstüne infazlar
gerçekleştirmişlerdir; ama, Hazret’in, kendi yorumlarının doğruluğu konusunda
hiçbir şüphesi olmamıştır.
Olsaydı, hepsini kırar, döker ve bu kabîl şeylerin bütününden vazgeçerdi..
mutlaka vazgeçerdi.
Aslında onun, dinin ruhuna yürekten bağlı bulunması ve Muhammedî edebin
(sallallâhu aleyhi vesellem) arızasız bir temsilcisi olması da, başkalarına
fazla bir şey söyleme fırsatı vermez zannediyorum.
Kılı kırk yararcasına dinin özüne saygısı ve Sünnet-i Seniyye’nin canlı bir
tefsiri olması, bugüne kadar büyük çoğunluğun onu kabulü için yetip artmıştır.
O, tam bir samimiyet ve ihlâs insanıydı; Şer-i şerife muhalif düşmemek kaydıyla
hep gönlünden gelenleri yaşıyor ve onları seslendiriyordu.
Dini, hayata hayat kılarken de, başkalarına yaşama yollarını gösterirken de,
ney’e üflerken de, semâa kalkıp pervane dönerken de, her zaman aşk u iştiyakla
ciğeri kebap ve her zaman âh u eninle sızlayan bir nây ve bir dolaptı.
Anlamazdı muzdarip olmayanlar onu; duyamazdı nâdânlar onun duyduklarını.
O, “Firaktan pâre pâre olmuş bir sine isterim ki, ona iştiyak ve dertlerimi şerh
edeyim.” diyor derd-mend yârân beklentilerini seslendiriyordu.
Yağmur, Ocak-Mart 2004, Sayı 22
Not: Bu yazı, Şefik Can Bey’in “Mevlâna, Hayatı, Şahsiyeti ve Fikirleri” adlı
eserinin İngilizce baskısı için “Takdim” olarak yazılmıştır.
*****
Şükran Lillah B.Yılmaz
Ya Rab! Bizleri yoktan yarattın. Akıl, kalb, ruh gibi mükemmel azalarla donattın. Sen yaratmadan önce yoktuk. Akıl yoktu, kalb yoktu, beden yoktu, ruh yoktu. Gerçi yokluğun ne olduğunu idrakten de yoksunuz fakat olmamak kadar büyük bir nasipsizlik var mıdır! Biz yokuz, ana yok, baba yok, evlat yok, eş yok, dost yok, hasılı hayat yok! Böyle bir ihtimali düşününce dahi ürpermemek elde değil.
Biz kadrini idrakten aciz, Sen nimette sonsuzsun. Hem de saymaya dahi gücümüzün yetmeyeceği kadar nimet. Sağa, sola, yer altına, yer üstüne.. ne yöne dönsek lütuf, nereye baksak nimet. Sıra sıra, paket paket, vagon vagon yağmur gibi mütemadiyen. Evet, yağmur da ne büyük nimet! Bahşedilen nimetlerin çokluğunun yazılmasından rakamlar aciz. Şükür Sana, hamd Sana, minnet Sana, senâ Sana, bütün övgüler Sana olsun!
Sen’i bilmek, bilmelerin en yücesi, bizlere verdiğin en büyük lütuf. Bu sınırlı akıllarımızla, Sen’i hakkıyla tanımamız, hakkıyla bilmemiz ne mümkün! Şu küçücük bedenimizi dahi bir kâinat kadar muazzam yaratmış olduğunu gördükçe, Sen’in büyüklüğüne, Sen’in kudretine hayran kalmamak elde mi! Sen’i bilelim diye verdiğin hasletlerimiz için sonsuz minnettarlık içinde, yine bizlere bahşettiğin iman nuruyla tefekkür ederek, Sen’i bilme ve Sen’i hakkıyla tanımaya çalışmamızı lütfeden de yine Sen’sin! Nasıl ki bir nefes vermezsen yaşayamayacağımız gibi, ömrümüz boyunca yine Sen’i tanımamıza olan inayetin nispetinde Sen’i idrak ediyoruz. Akıl, düşünce ve hayallerimizin dahi yetmediği zâtına ancak tek söyleyebileceğimiz; “Sen’i hakkıyla bilemedik ve bilemeyiz de!”olacak, çünkü idrakimizin fevkindedir. Varlığını bilmekle sonsuz hamd ediyor ve sonsuz şükürlerimizi sunuyoruz.
Bizleri “ahsen-i takvîm” üzere, ruh ve beden olarak en mükemmel şekilde yarattın. İçinde sadece “Sen” olan bir kalb, Sen’i anınca yaşaran bir çift göz, kelâmını duyunca huzur bulan bir ruh, bizlerin dünya hayatında sahip olacağımız en büyük hazinelerimiz olacaktır. Değerini tam idrak edemeyeceğimiz bunlar gibi daha nice nimetlerin, bizlere “hakkâ’l-yakîn”gösteriyor ki Sen varlığı kat’î olansın; varlığını bize duyurduğun için Sana şükürler olsun!
Dünyanın bütün ağaçları kollarını açmış semaya. Şükredip, “Âmin!”diyorlar yapılan her duaya. Yaz demeden kış demeden devamlı ayakta. İnsanlara davetleri var kökleri gibi sağlam olan bir imana. Bütün bitkileri bizim için yarattın, nebâtat adedince şükürler olsun!
Dünyanın bütün hayvanları kendi dilinden zikrediyor, dalmışlar Esmâü’l-Hüsnâ’ya. Başları önlerine eğik, Zât-ı Kibriyâ’ya. Bilmiyoruz hangi İsm-i Celil'i haykırıyorlar minnetle, kudreti sonsuz Hüdâ’ya. Bütün hayvanları bizim için yarattın, hayvanat adedince şükürler olsun!
Gözle görülemeyen nice zerreler ve uzaklığından dolayı görülmesi imkânsız sayısız seyyareler yarattın. Denizlerin ve çöllerin sayılamayacak kadar kumları, dünyanın yer altı ve yer üstündeki mikro-makro bileşenleri, gökyüzündeki devasa yıldızların-galaksilerin büyüklükleri, onların olağanüstü sayıdaki miktarları, hepsinin de ayrı ayrı hikmetleri, Sen’in azametine ne güzel burhân oluyorlar. Ay, güneş, yıldızlar ayrı ayrı göz kırpıyor, gönüllerde iman çiçekleri açtırıyor ve sonsuz âlemin yoluna köprüler kuruyorlar. Kudretini düşündükçe kalplerimiz daha bir heyecanla atıyor. Bütün bu saydıklarımız ve mahiyetini dahi bilmediğimiz 18 bin âlemdeki yarattıklarının sayısınca Sana şükürler olsun!
Hâiz olduğumuz akıl ve bilgi muvacehesinde bin şükürle ancak şunları söyleyebiliriz; Aldığımız her nefes için: Her nefeste bütün vücudumuz nasibini alıyor, beynimiz, aklımız ancak onunla çalışmaya başlıyor, her nefis bir nefese muhtaç, bütün nefisler bir olan Hû’ya muhtaç. Tattığımız her lezzet için: Nimetlerin değerini anlıyor, ahirette gerçeklerinin de lezzetlerini tatmak için bizlerde büyük bir iştiyak oluşuyor. Gördüğümüz her şey için: Yarattıklarının her biri kendi lisanıyla bize Sen’i anlatıyor. Duyduğumuz her şey için: Kâinattaki hiçbir ses hiçbir soluk bizi rahatsız etmiyor ve bizlere inşirah verip hayatı sevdiriyor. Bize verdiğin hasletler ve yine bize bahşettiğin hayret-engiz sanat ve mucizeler için Sana şükürler olsun!
Yine şükürler olsun ki; Her gün verdiğin yaşama sevinci için: Hayatımız ancak güzel görebilme ve hayatı anlayarak yaşayabilme yeteneğimiz ile güzellik buluyor. İman nasip ettiğin için: Sadece dünya değil ahiret hayatımızın da kurtulması biletini bize veriyorsun. Dininle müşerref kıldığın için: Kul olarak muhatap olunmamız dahi lütuflarının en büyüğü. Son Peygamberine tâbi kıldığın için: Sen’in habîbini önder kabul etmek ne büyük mükâfatlandırma. Hayırlı insanlarla karşılaştırdığın için: İnsan hayatı gerçek dostlarla güzelleşiyor, onlarla anlam kazanıyor. İnsanlara hayırlı olmaya çalıştır bizleri Rabbimiz! Bizi Sana sevdirecek her küçük amelimiz, bizler için dünyalara değer. Bizi kendimize beğendirme, ayağımızı kaydırma, acziyetimizi idrak ettir, bâtıldan sakındır, iyi kul olma yolunda kolaylıklar lütfeyle, anlık bir gafletle ahiretimizi berbat edecek cereyanlara kapılmaktan muhafaza buyur, bizi bize bırakma. Bin esmânla Sana şükürler olsun!
Nice tehlikeyi bizlerden uzak tutup nice çukurlardan koruduğun için, nice kereler hayatımızı bağışlayıp bir iyi niyetimize bin karşılık verdiğin için, şu fâni dünyada ne kadar âciz ne kadar fakir ne kadar da biçare olduğumuzun idraki yanında, bize sevdirmiş olduğun; şefkatle üzerlerine titrediğimiz evlatlarımızı şerirlerin ve şeytanın şerrinden koru, onları maddî-manevî hayırlarla donat ve onları sâlih kullarından eyle! Anne ve babalarımıza sağlık ve afiyet lütfeyle, onların hayır dualarını almayı bizlere nasib ü müyesser eyle! Ailelerimize, güzel ahlâklı eşlerimize, hakiki dostlarımıza iki cihan saadeti nasip eyle, kardeşliklerimizi muhkem kıl!
Hâlleri yüreklerimizi dağlayan, selametleri için dua dua yalvardığımız mazlumlar, mağdurlar, mehcurlar, mevkûflar, mescûnlar, muhtefîler, fârr’lar, muhacirler ve “ensar” olma gayreti içinde koşturup duran kardeşlerimiz için.. hepsi için senden diliyor ve dileniyoruz, inayet eyle Ya Rabbi! Kardeşlerimizi hıfz u sıyânetine al, onları zâlimlerin ve münafıkların şerrinden muhafaza buyur! Sen’in himayene tereddütsüz inanıyor ve ancak bu suretle teselli buluyor ve itminan solukluyoruz.
Ya Rabbi, son nefeste canlarımızı iman üzere kabzeyle, bizleri mümin olarak haşreyle, hesap günü de o hâl üzere muamele buyur! Dualarımızı en hayırlısı ile kabul eyle! Vereceğin her türlü ihsan ve hayra muhtaçlar olarak sonsuz şükür, sonsuz hamd, sonsuz minnet, sonsuz senâlarımızla bütün övgülerimiz sadece Sanadır Ya Rabbi! (Celle Celâluh)!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder