Yitirilmiş Cennete Doğru
Aldatan Dünya
Millet eğer varolmak istiyorsa, kendi azmine, kendi iradesine, kendi
samimiyetine ve kendi fedakârlığına güvenmelidir. Başkalarına güvenip dayanarak
başkalarından merhamet dilenerek, hasım bir dünyaya itimât ederek bir yere
varılamayacağı artık ortadadır. Hatta, bu vaziyette bir yere varmak şöyle
dursun, bulunduğumuz durumu muhafaza etmemiz bile oldukça zordur. Ve hele
karşımızda, muvaffakiyetlerimizden rahatsız ve felâketlerimizi arzulayan düşman
bir dünya bulunuyorsa…
Evet, karşımızda böyle bir dünya vardır ve bu dünya, asırlardan beri medeniyet
dersi vermek iddiasıyla bizleri hep cehâlet ve barbarlıkla karalamış ve bir
lahza olsun özündeki haçlı düşüncesinden kurtulamamış, kurtulma cehdini
gösterememiş ve kurtulmak istememiştir.
Bugün dünyanın dörtbir yanında, firavunların zulüm ve istibdâdını, neronların
hunharlık ve şekâvetini unutturacak bunca işgaller, katliamlar, yağmalar ve
çeşit çeşit haksızlıkların sürüp gitmesine karşılık, İslâm düşmanlığında
birleşen bu dünya insanları, olup biten şeyleri bir ölüm sessizliği içinde
seyretmekte ve ihtimâl ki bir tiyatro sahnesinde görülüp duyulan şeylerden
müteessir oldukları kadar müteessir olmamaktadırlar.
Hindu-kuş dağlarından Filipinlere, oradan da Balkanlara kadar koskoca bir
dünyada, talihsiz masumların gözyaşları, ümitsizlik içinde çırpınan yüreklerin
iniltisi, binler yüzbinler zavallı çocuk, genç ve beli bükülmüş mecâlsiz
ihtiyarların, insan bozması bir kısım cellâtların elinde kesilip biçilmesi, her
biri birer sanat hârikası olan medrese ve ma’bedlerin acımasızca yerle bir
edilmesi gibi, birbirinden büyük bu kadar dev hâdise karşısında, medeniyetin
beşiği ve kürsüsü olma iddiasında bulunan bu zalim dünyada, “artık yeter..!”
diye haykıran kaç insan gösterebilirsiniz? Kaç insan gösterebilirsiniz ki,
zulme, haksızlığa isyan ederek, riyâkârca dahi olsa, eski efendilerine karşı
centilmence davranmıştır? İsyan etmek bir yana, yıllar var ki bu insafsız dünya,
gazete, mecmua, televizyon ve radyosuyla sürekli olarak mazlumları tahkîr ve
zâlimleri alkışlayan nâralarla inleyip durmuştur.
Bizler, kendi inanç, kanaat ve anlayışımıza göre, insanoğlunun bu kadar
levsiyâta gömüleceğine, bu denli bayağılaşacağına ihtimâl vermesek bile, cihanın
dörtbir yanında temsil edilen haince plânlar, seylaplar halinde akıtılan kanlar
ve her biri birer mezar haline getiril şehirler, kasabalar tablo tablo eşi ve
benzeri görülmedik bir vahşeti sergilemektedir.
Ah benim zavallı ve talihsiz insanım! Sen hep hüsn-ü kuruntularının, dost ve
düşmanını tefrik edememenin kurbanı oldun! Her fırsatta merhametine sığındığın
şu dünya, ne senin inilti ve ızdırapların, ne de imansız ve amansız zulümlerle
ölüp ölüp dirilmelerin karşısında, kat’iyyen üzüntü ve teessür duymamıştır.
Aksine, seylaplar halinde akıtılan kanları, yıkılan han umanları, birbirine
düşürülen insanları ve sefalet içinde kıvranan yığınları kendi çıkarları
istikametinde istismar etmiş ve hiçbir zaman samimi olmamıştır. Olmamıştır,
çünkü ölen de öldüren de, çocukları yetim, kadınları dul kalan da hep
Müslümanlardı. Ve bunların Müslümanlığı, her türlü medenice muameleden mahrum
bırakılmaları için kâfi bir sebepti. Evet onun nazarında, bu mazlumlar dünyası
sadece bir kısım muvâzaalarda kullanılmalı ve başkaca bir değer de
atfedilmemeliydi. Ne onun varlık ve bekâ mücadelesi, ne de hak ve hürriyet
kavgası kat’iyyen nazar-ı itibara alınmamalı ve desteklenmemeliydi. O, umumi
hayat mücadelesinde ayıklanıp gidecekse gitmeli, şayet kalacaksa cânkeş olup
işlerine yaramalı, canlı olup bütün bütün işlerini zorlaştırmamalıydı…
Ah uğursuz dünya; ah zâlim düşünce, ah aldatan şeytan! Bilmem ki ettiklerine hiç
pişmanlık duyduğun oldu mu?..
Ne var ki; sen pişmanlık duysan da duymasan da, bunların hiçbirinin cezasız
kalmayacağı, Allah’ın değişmeyen âdetine göre, mutlaka iğneden ipliğe her şeyin
hesabının verileceği bir gün gelecek ve sen ma’şeri vicdan karşısında hacaletten
iki büklüm olup inleyeceksin!
Keşke sen, henüz o gün gelmeden insanlığını idrak ederek yaptıklarından
vazgeçebilseydin! Keşke bizler de, hasımlarımızın bu kadar kin ve nefretleri
karşısında uyanıp kendimize gelebilseydik; kusurlarımızı görüp bizi perişan eden
faktörleri en derin, en gizli noktalarına kadar tahlîl ve değerlendirmeye tâbi
tutabilseydik! Acı dahi olsa, hakikatları haykırıp yanlış ve küflü kanaatleri
esastan düzeltebilseydik! Garaz ve inadı bir tarafa bırakarak, bu millet ve onun
duygu ve düşünce dünyasına hizmet etme etrafında birleşebilseydik..!
Sızıntı, Haziran 1987, Cilt 9, Sayı 101
Bekledikleri ve Bulduklarıyla Millet
Yıllar var ki bu millet, başka şey değil, kaybettiği aşkını, imânını yeniden
kendisine iade edecek, düşüncesini sistemleştirip iradesini yönlendirecek ve
millî düşüncenin yağmalandığı günden beri bir tarafta unutulmaya terk edilmiş
koskoca târihî mirası ve kültür hazinelerini değerlendirecek rehber zekâlar
bekliyor. Bizlerse ona, sadece, cismânî zevkler, maddî refah ve rahata giden
yolları gösteriyoruz…
Millet, dünden bugüne hep ümit ve inkisarların ‘gel-git’leri arasında yaşadı,
yer yer ümitle neşelenip coştu ve zaman zaman yeisle burkuntulara düşüp iki
büklüm oldu. kim bilir bugüne kadar kaç defa ufkunda parlayan yalancı herhangi
bir ışığı şafak zannederek şahlanıp heyecanla yollara döküldü.. kaç defa
yanıldığını görerek sarsıldı ve kaç defa yeni arayış ve bekleyişlere dalarak
daha başka kapıları zorlamaya başladı..!
Bunca arayış ve bunca bekleyişle bâri bir yere varabilseydi. Ne gezer.. o
durmadan arıyor ve fakat aradığını bir türlü bulamıyor.. hatta yer yer
aradığıyla bulduğu şeyler arasındaki zıtlıklardan hezeyanlara giriyor; netice
itibariyle de kendine rağmen, yaşama şartlarının ağırlaşmasına, toplumda bir
kısım zararlı kabuk değişikliklerine sebebiyet veriyor ve her şeyi bütün bütün
içinden çıkılmaz hâle getiriyordu.
Aslında o yıllarca evvel ruhunu yitirmişti ve aradığı da oydu. Aradığını bulup
yeni bir ‘ba’sü ba’del-mevt’e ulaşacağı güne kadar da, bu ümit, bu inkisar, bu
hezeyan ve bu melankoli sürüp gidecekti…
Tabii bu arada, inanç ve ümit kadrosunun kendinden beklenenleri yerine
getirmediği ve getiremediği de üzerinde durulmaya değer ayrı bir husustu. Ne
acıdır ki, handikapları handikapların takip ettiği bu dönemde, o da,
mükellefiyetleriyle yaptıklarının farklılığı arasında eriyip gitmiş, cazibe ve
güvenilirliğini bütün bütün yitirmiş durumdaydı.
Mükellefiyetleri ona, asırlardan beri rahne rahne üstüne sağlam yanı kalmamış
millet kalesini yeniden ihya edip eski ihtişamına ulaştırma yollarını
gösteriyor, her gün birkaç defa sinesini Hakk’ın nefesleriyle doldurup İsrâfil
gibi gerilerek bütün kurak ve çorak çöllere diriltici soluklar salmasını
emrediyordu… O ise, yaptığı ve yapacağı hizmetlerden ya Hakk-ı temettü arıyor
veya bir pes-himmet olarak, mescid tamiri için sağda solda mendil açıp inâyet
dilenenlerin durumuna düşüyordu. Hizmet ve himmetin en küçüğü dahi mübecceldir
ama, büyük himmetlere ihtiyaç hissedildiği bir yerde mini gayretler gerçek
hizmete ihanettir.
Bu itibarladır ki, onun da, bekledikleriyle, beklediklerini elde etme uğrunda
ortaya koyduğu cehd ve gayretler arasında ciddî münasebetsizlikler ve
tutarsızlıklar vardı.Evet, acaba bu inanç kadrosu, milletin kendi özünü idrak
edip ruhunda dirilmesini, gözünü açıp ilk cetleri gibi, eşya ve hadiseleri
yepyeni bir anlayışla ele alıp değerlendirmesini ve birkaç asırlık tarihî
tıkanıklığa bir kısım mecrâlar bularak akıcılık kazandırılmasını beklerken, bu
uğurda kendi mükellefiyetlerini yerine getirebilmiş miydi? Çözüm bekleyen bunca
problem karşısında muvakkaten olsun şahsi haz ve zevklerini unutabilmiş miydi?
Milletin asırlık dertlerini temsil makamında bulunma iddialarına karşılık,
haftada birkaç defa, bu dertleri vicdanında duyup inleyebilmiş miydi? Milletine
karşı aşk derecesine varan derin bir alâka ve bağlılıktan dem vururken, senede
bir iki defa olsun evinin yolunu unutabilmiş miydi? Her fırsatta iddialı
avukatlara has bir eda ile maznun ve dinleyicilere kendini anlatmağa çalıştığı
kadar, evet bu kadar olsun, peygamberlerle temsil edilen bir yüksek davada, bir
ruh ve gönül insanı olarak tıpkı rabbaniler gibi ‘girdim reh-i sevdâya,
mecnûnum! Bana ar-namus lâzım değil’ diyebilmiş miydi..?
Ne acıdır ki millet, rehberlerinden beklediği bu şeylerin çok azını ya bulmuş ya
bulamamıştı, buna karşılık, onlara olan güven ve itimat duygusunu yitirmiş ve
yıllardan beri değerli bir hazine gibi ruhunda muhafaza ettiği safvet ve
samimiyetini de büyük ölçüde kaybetmişti.
Vazife ve sorumluluklarını gerektiği gibi hissedemeyen rehberler, çok defa
şahsiyetlerini ön plâna alarak, verdikleri hizmete heves hendesesinin dışına
çıkamadılar ve keyfî, indî ve hissî davranışlardan bir türlü kurtulamadılar.
Arzularını fikir sanarak kitleleri, heveslerinin bağrında gelişen çoğu yanlış
şeylere davet edip onları şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklediler. Hak ve hakikatın
münhasıran kendi ellerinde olduğu zehabına kapılarak, başkalarını ve başka
yolları batıl görüp ilhâd ehlinin öteden beri bizlere isnad ettiği bağnazlığı en
utandırıcı şekliyle kendi aralarında yaşadı, yaşattı ve Hakk’ın hatırını
görmemezlikten geldiler.
Böyle bir durum ise, hayatı, rehberlerini taklitten ibaret sayan halk
kitlelerini bütün bütün şaşırttı ve onları bir hezeyan topluluğu haline getirdi.
Zaten, yıllardan beri, frenk fantaziyelerine aldanarak kendini batı yamaçlarında
yabancılaşmaya salmış; başka dünyalarda kendine ruh ve kimlik arayan; tarih ve
kültürüne yabancı düşüncelerin gölgesinde yaklaşan; kendi değerlerini yabancı
kriterlerle değerlendirmeye alışmış bulunan; sözü özü, şeytanın uzattığı
merdivenle cennetlere ulaşmayı ‘düşleyen’ ve bu uğurda koskoca bir târihî
mücadelenin paha biçilmez kültür değerlerini, hem de mâzi ve millete rağmen,
kumara veren şu dimağları mağlata kazanı, davranışları yapmacık, bütün işleri
lafazanlık nifâk şebekesi; şimdiye kadar yüz defa bu masum yığınları sarsmış ve
zihinlerini allak bullak etmişti. Arkadan, izâhı imkânsız bu dost cefâsı ise,
onlara hem en sindirici ve söndürücü, hem de en utandırıcı bir darbe oluyordu.
Dost vefasız olunca fenâdır; cefâ eden dostun ise hiç bir kitapta yeri yoktur.
Sızıntı, Haziran 1987, Cilt 9, Sayı 101
Bir Devre Daha Kapanırken
Upuzun bir kuraklaşma ve çölleşmeden sonra tatlı tatlı bahar rüzgarlarının esip
yamaçlarımızın yeşermeye başladığı, yıllardan beri kanlı bir kâbus gibi üstümüze
çöken zulmetlerin bir bir dağılıp gitmeye yüz tuttuğu ve artık peşi peşine şafak
emarelerinin göz kırpıp geçtiği şu günlerde, şimdiye dek ehemmiyet verip
yaptıklarımızla, önemsemeyip kulakardı ettiğimiz şeyler açısından durumumuzun
tetkikinde yarar olacağı kanaatindeyiz.
Evet, bugüne kadar aşılan engebelerle, aşılması gerekli olan mâniaları;
halledilmiş problemlerle, çözüm bekleyen müşkülleri; tedavi ve mualeceye cevap
veren hastalıklarla çaresiz görünen dertleri.. bütün gayretleri ve bütün
himmetleri; bilumum sebepleri ve top yekûn neticeleri inceden inceye gözden
geçirerek ruh ve irade gücümüzün, inanç ve azmimizin, iç derinliği ve Kudret-i
Sonsuz’la münasebetimizin derecesini anlamaya çalışmalıyız; çalışmalıyız ki,
böyle bir iç dinamizmle daha neler yapılabileceğini açık seçik müşahede ederek
ileriye dönük kararlarımızda daha isabetli olabilelim.
Yoksa, sahip olduğumuz inanç gücü, bilgi-düşünce derinliği, azim ve irade
kuvvetiyle, sorumluluk ve mükellefiyetlerimiz arasında gerekli dengenin mevcut
olup olmadığı, yani ‘tenâsüb-ü illiyet’ prensibine göre, yapılacak işlerle, o
işlere yetecek enerjiye sahip bulunup bulunmadığımız bilinmezse, muvaffakiyet
beklediğimiz noktalarda çok defa hezimete uğrar ve beklenmedik inkisarlardan
belimizi doğrultamayız. Böyle bir duruma düşünce de ekseriyet itibariyle,
kaderin tenkit edilmesi, ‘atf-ı cürm’lerle şahısların karalanması, hizmet
elemanlarının birbirini yıpratması gibi musibeti ikileştiren hususlar eksik
olmaz.
Yapılacak işlerle, ona yetecek enerjide denge prensibi, değişmeyen ilâhi bir
kanundur ve bu kanunun istisnası yoktur. Ara sıra fevkalâdeden zuhur eden
inayetler, Hakk’ın fevkalâdeden lütufları cümlesindendir ve kat’iyen
mükelleflerin davranışlarına esas değillerdir. Sebepler dairesi içinde ve
irademizin ‘söz konusu’ olduğu yerde, iradeye sırt çevirip sebepleri kulak ardı
etmek apaçık bir cebrilik; varlığı ve bekâsı çok ince hesaplara bağlı bir kısım
önemli işleri avâmî projelerle ele almak ise düpedüz bir divaneliktir.
Bilhassa günümüzde çok önemsiz meselelerde dahi, çok dakik fizibilite
hesaplarına duyulan ihtiyaç ve gösterilen ihtimam düşünülünce, dünyanın en
önemli meselelerinden daha önemli olan ve tarih boyunca peygamberlerle temsil
edilen âlemşümûl bir davanın rastlantılarla, amatörce gayretlerle
yürütülemeyeceği hemen anlaşılacaktır.
Böyle bir dava, bilgili, kültürlü, yaşadığı devri idrâk etmiş, ruh dünyası
sonsuzdan gelen ışıklarla pırıl pırıl, güç ve kuvvetini Yaratıcının iradesiyle
bütünleşmede arayan, kafa ve kalp izdivâcına muvaffak olmuş nesillerle temsil
edildiği ölçüde ümit verici ve istikbâl vadedici olacaktır. Aksine, binbir
zahmetle ve birer birer elde edilen şeyler, toptan yıkılıp gidecek; yıkılıp
giderken de arkadakilerin inanç ve ümitlerini de beraber götürecektir.
Bugün dünyamızda, oldukça çaplı sayılabilecek bir varoluş kavgasının verildiği;
bir ölçüde cehaletin kısmen yenildiği; yararlı bir kısım düşünce sistemlerinin
geliştirildiği ve bu sistemlerin azimli, kararlı takipçilerinin bulunduğu, eğer
bizim dünyamız için de geçerliyse, bir rönesansa temel teşkîl edebilecek ilmî
materyal, düşünce birikimi, kültür ve sanat faaliyetlerinin ümit verici ve
sevindirici bir noktaya ulaşmış olduğu; bugüne kadar durmadan
alternatifsizliğiyle övünen küfür ve ilhadın fikir plânında bütün bütün iflas
ettiği; mukallit ve gezginci ruhların, düşünce dilenciliğinden vazgeçip kendi
dünyalarına seyahata karar verdikleri birer gerçektir ve bu millete hizmeti
vazife bilenlerin başarı hanelerine kaydedilmesi gerekli olan önemli
hadiselerdendir.
Ne var ki bütün bunlar, dünyalardan daha ağır bir ulu düşünceyi tahakkuk
ettirmede, yapılması gerekli olan şeylerin sadece bir kısmını teşkil etmektedir.
Gerçek güç ve tersyüz edilmez kuvvete gelince o, fikir urbasına bürünmüş her
türlü heva ve hevesten sıyrılarak hak düşüncesiyle bütünleşmekte; her yeni
teşebbüste şahsî arzu ve isteklerimizi bir tarafa iterek Hakk’ın hoşnutluğunu
esas almakta; bilumum yetersiz ve tutarsız davranışlarımızın çehresinde Kudret-i
Sonsuz’un başdöndürücü irade ve iktidârını müşahede edip, nefsânîlik, kendi
kendimizi putlaştırma, Hakk’ın icraatında kendimize bir pay ayırma gibi
şirklerden uzaklaşarak ‘mülk senin, sikkeyi basan sensin; hüküm de sana aittir!’
gibi yüksek idrâk ve nezîh bir anlayışta aranmalıdır.
Sızıntı, Eylül 1987, Cilt 9, Sayı 104
Düşünce Helezonunda İnsan
İnsan düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. O, nasıl düşünüyorsa,
istidâdı ölçüsünde, öyle olmaya namzettir. İnsan, belli bir düşünceye göre, eşya
ve hâdiselere bakışı devam ettiği sürece, karakter ve ruh yapısı itibariyle,
yavaş yavaş giderek o düşünce çizgisinde bir hüviyet kazanır.
Aslında; düşünce, niyet ve fevkalâde iştiyak, insanın özünde, çekirdekler
halinde bulunan istidatların inkişâf edip gelişmesinde; toprak, hava, yağmur ve
güneşin yeryüzündeki tesiri gibi bir tesir icra ederler. Sebepler dairesinde,
toprağın bağrında gelişen tohumlar için; toprak, hava, su ve bunları meydana
getiren ‘elementlerin’ tesiri neyse, insanın güzel ahlâk ve karakterinin
gelişmesinde de, düşünce ve niyet aynı şeydir.
Otlar, ağaçlar tohumlardan; kuşlar, kuşçuklar da yumurtalardan çıktıkları gibi,
yüksek ruh ve kusursuz karakterler de, güzel düşünce ve temiz niyetlerden
meydana gelirler.
Düşünce bir tohum, davranışlarımız onun tomurcukları, sevinç ve kederlerimiz de
meyveleridir. ‘Güzel gören güzel düşünür;’ güzel düşünen, rûhunda iyi şeylerin
tohumlarını inkişaf ettirir ve sînesinde kurduğu cennetlerde yaşar gider.
Herkesten ve her şeyden şikayet eden, etrafına, rûhunda kurduğu karanlık
dünyaların, ziftli menfezlerinden bakan karanlık ruhlar ise, hiçbir zaman iyiyi
göremez, güzel düşünemez ve hayatlarından lezzet alamazlar. Cennete girseler
bile, orada da cehennem türküleri söyler, zebânilerle dertleşir ve aydınlık
bilmeyen ruhlarında hep, (veyl) hayatı yaşarlar.
Oysa ki, insan, yaratıcının halifesi olarak bütün varlığa hükmetme ve her şeyin
efendisi olma mevkiinde yaratılmıştır. Böyle üstün bir vazife ile dünyaya
gönderilen insan, bu yüksek pâyenin gerektirdiği bütün vasıfları da, birer nüve
hâlinde beraberinde getirmiştir. Onun, yüksek bir karakter kazanarak ikinci bir
varlığa ermesi, sonra da (kendi olarak) kalabilmesi, sistemli düşünmesine,
sürekli çalışmasına ve ara vermeden, kalbî ve ruhî hayatında derinleşmesine
bağlıdır. Tabii, fenâ ve çirkin bir karakter kazanması da, fenâ ve çirkin
düşüncelerine…
İnsan kendine verilen irâde gücü, iyi ahlâk ve karakterine vesile olabilecek ilk
mevhibeleriyle, özünü ele alıp, Yaratan’ın emirleri istikâmetinde, kendini
yeniden kurmazsa, (kendi olarak) kalması bir yana, bozulup gitmesi kaçınılmaz
olacaktır. O, ya kendi düşünce ve niyet tezgahında yapıp ortaya koyacağı
vasıtalarla, kendine huzur, saadet ve her iki hayat için gerekli olan şeyleri
hazırlar; yahut, aynı düşünce tezgahında imâl edeceği silâhlarla, hem kendini
hem de içinde yaşadığı toplumu mahveder.
İyi düşünce ve iyi niyetlerle insan ruhunda kurulan cennetler, zamanla bütün
dünyayı sarar, her tarafı ve her gönlü irem bağlarına çevirir. Fenâ düşünce ve
fenâ niyetler ise, cennette dahi insanlara, yudum yudum kan ve irin içirirler.
Evet, canavarlık da meleklik de, önce insan ruhunda bir nüve olarak belirir;
egzersizlerle kuvvetli kanaatler hâline gelir; sonra da, önüne geçilmez bir
seylâp gibi karşısına çıkan bütün engelleri aşar ve hedefine ulaşır…
Yükselip semâlar ötesine ulaşmak da, en yukarılardan yıkılıp, başaşağı bataklığa
gömülmek de, bir imtihan gizliliği içinde insana tevdî edilmiştir. Kader-denk
pozisyonunu değerlendiren her ferd, sonsuz irâdeden göreceği destekle, yükselip
erilmezlere erebilmesine mukâbil; bu hamle ve bu destekten mahrum bahtsızlar hep
dizlerini dövüp acı âkibetlerine ağlayacaklardır.
İnsan irâdesinin, sınırları itibâriyle her zaman münakaşası yapılsa bile;
insanın, Yüce Yaratıcı’ya muhatap olması; O’nun tarafından bir kısım
mükellefiyet ve mesûliyetlerin yüklenmesi; duygu ve düşüncelerini ‘zabt-u rabt’
altına alarak, ruhunu kamçılayıp kalbini coşturması ve kendini yeniden
şekillendirip biçime koyması, iradesiyle irademizi destekleyen, kuvvetiyle
aczimize medet veren, servetiyle bizleri zenginleştiren Yaratıcı’nın, bizlere en
büyük armağanı olduğunun kat’iyyen münakaşası yapılamaz!…
Evet, insan iktidarsız; ama, Yaratıcı’nın kuvvetiyle son derece güçlü..
imkânları dar; fakat, O’nun hazineleriyle fevkalâde zengin.. idrakı sınırlı;
O’nun aydınlatıcı emirleriyle alabildiğine ihatalı.. ömrü kısa; niyet ve
düşüncesindeki sonsuzlukla ebedlere namzet.. her hayrın anahtarını ruhunda
taşıyan tabii her şerrinkini de- bir hazinedardır.
Bu itibarladır ki, o en yalnız ve zayıf zamanlarında dahi, kendini idâre etme ve
kendine sahip çıkma gücünü asla kaybetmez; içinde bulunduğu şartları düşünerek,
varlığı ve bekâsıyla alâkalı kanunları araştırarak, iradesini bir anahtar gibi
kullanır. Bu anahtarla açtığı yollarda, ilerleye ilerleye nefsin girdaplarını
keşfeder ve onları aşmaya muvaffak olur. Ruhunu tahlil ede ede, benliğin
sırlarını kavrar. Ve bu suretle de onda, iyilik, güzellik, fazilet düşüncesi
inkişâf etmeye başlar. Altın ve elmas, belli bir ameliye görmekle taştan
topraktan ayrıldığı gibi, elmas ve altın ruhlar da ancak, bu kabil gayret ve
himmetlerle gün yüzüne çıkıp özleriyle zuhur etme imkânını bulurlar.
Bütün bir hayat boyu, insan olmayı düşünüp plânlayanlar ve her zaman ruh ve
özlerini araştıranlar, bir gün, mutlaka insan olacak ve ruhlarıyla
bütünleşeceklerdir. ‘Arayan bulur. Israrla kapı çalana, kapılar behemehal
açılır.’ İlâhî bir kânundur. Bu kânuna göre, insanın insanlık semâsına
çıkabilmesi için, temiz niyet, sistemli düşünce, sarsılmayan bir azim ve sürekli
gayrete ihtiyacı vardır. Bu hususlarda insanoğluna ilk yardım, o daha dünyaya
gelmeden önce yapılmış, daha sonraki desteklerin de sözü verilmiştir. Artık ona,
hemen her dönemeci itibariyle çeşitli lütûflara mazhar olacağı bu sırlı hayat
yolculuğunda, sadece, döne döne yükselmek kalıyor…
Sızıntı, Aralık 1984, Cilt 6, Sayı 71
Erozyonlar ve Millet Ruhu
Yıllar yılı ihmale uğramış bu ülke, en büyük şehirlerden en küçük kasabalara, en
küçük kasabalardan da en ücra köylere kadar mutlaka imar edilmeli; asırların
birikimi ictimâî dertlerimiz, bir daha, bugüne kadar bir türlü kurtulmayı
başaramadığımız aynı fasid daireler içine girilmeyecek şekilde, günümüzün
inanmış, tecrübeli, mahir dimağlarınca dikkatle gözden geçirilmeli; gelişen
dünya şartları da nazar-ı itibara alınarak, şimdilerde küçük olsa bile, büyümeğe
namzet, zayıf olsa bile güçlenme yolunda ve çağıyla hesaplaşmaya hazır; soylu,
istikrarlı bir dünya kurma yolları behemehal araştırılmalıdır.
Yakın tarihe kadar, mevcudiyetimizi kemiren, varlığımızı temelinden sarsan, sık
sık bize korkulu günler, korkulu anlar yaşatan, milletçe perişaniyetimizin
gerçek sebepleri, içtimâî rahatsızlıklarımızın arkasındaki ana meseleler,
kat’iyyen bilinememiş, üzerine gidilememiş ve halledilememişti…
İçinde yaşadığımız dünyayı idrak edememenin, hatta onu çok gerilerden takip
etmenin, bilgisizliğin, görgüsüzlüğün ve zaman zaman hasımlarımızın oyununa
gelmenin ve bu mevzuda önemli birer sebep ve saik olduğu söylense bile, bizce,
dert ve sıkıntılarımızın gerçek kaynağı, düşünce hayatımızda fikir
dilenciliğinden kurtulamamada; bize ve tarihimize rağmen, plân ve projelerimize,
el-âlemden mîmar aramada; varlık ve bekamızın esasını teşkil eden cevherlerin,
en amansız erozyonlarla akıp gitmesine seyirci kalmada ve her türlü
yabancılaşmaya karşı açık olmada aranmalıdır.
Fevkalâdeden bir inayet olmazsa, son, şu bir iki asırdan beri milletimizi
kıvrandıran bu iç içe dertler, kitleler aydınlatılacağı, tarih şuurundan
hareketle, çağın şartlarına göre düşünce hayatımıza yeni buudlar
kazandırılacağı, içtimâî bünyemizde durmadan mecra değiştirip akan ve uğradığı
her yeri tahrip edip geçen bunca yabancı ve yanlış cereyanlar bertaraf edileceği
âna kadar da onulmayacağa ve bu yara kanayıp gideceğe benzer. Şayet sıkıntı,
gereken hassasiyetle ele alınmazsa maâzallah yapılan bunca şey, gösterilen bunca
gayret, bir gece, üç-beş sergerdanın çıkaracağı yangınla kül olup savrulacaktır.
Evet, bütün rûh u canımızla, ülkenin, en münbit ovaları, en bereketli yaylaları
ve en feyizli ırmaklarıyla cennetlere çevrilmesini istiyor ve diliyoruz. Modern
teknikle ziraata, yeni buudlar kazandırılmalı; yıllardan beri emekleyip duran
sanayii inkişaf ettirilip, gelişmiş ülkelerle rekabet edecek seviyeye
ulaştırılmalı; el değmemiş yeraltı, yerüstü zenginliklerimiz değerlendirilerek,
insanımızın istifadesine sunulmalı; hudut kapılarından dünyanın dörtbir yanına
ihracat konvoyları akıp gitmeli; ne pahasına olursa olsun, Türk parası dünya
borsalarında, bu şanlı milletin şerefine uygun, o mûtena yerini almalı ve
yıllardan beri sözü edilegelen “milletin güçlendirilmesi” ve “halkın refah
seviyesinin yükseltilmesi” gibi vaatler bir an evvel mutlaka
gerçekleştirilmelidir. Ancak, bütün bunlar yapılırken de, millet ruhu kulakardı
edilmemeli; nesillerin kalb ve kafalarını hedef alan bilumum talim ve terbiye
müesseselerinin yabancılık hırıldamalarına meydan verilmemelidir. Batının ilim
ve irfanı, sanat ve tekniği alınıp değerlendirilmeli; ama, millî ruh ve millî
düşünce çiğnenmemeli, târihî seciyemiz yıpratılmamalı ve bunca yıllık ahlâk ve
fazilet anlayışımız bin yıllık düşmanlarımızın levsiyatıyla becayiş
edilmemelidir.
Zaten, yıllardan beri, kitlelerin cismânî zevklerini okşayan, onları hisleriyle
vurup yaralayan ve sâri bir hastalık halinde her şehire, her köye, her eve girip
yerleşen batı humması, şimdiye kadar endişe edilenlerin çok üstünde ahlâk ve
fazilet anlayışımızı delik deşik etti, toplumu âdeta kurt sürüleri haline
getirdi.
Şimdi, bu eski mikrop yuvalarının dezenfekte edilip temizlenmeye çalışıldığı,
fikir ve vicdanların millî ruh iksiriyle yıkanıp, arındırılıp özüne
ulaştırılması düşünüldüğü ve yıllar yılı kemikleşmiş bir kısım dertlerimizin
sezilip tedavi yollarının araştırıldığı şu günlerde olsun, hâlâ, meselelerimize
dışta çözüm arayacak, ısmarlama plân ve projelerle kendi dünyamızı inşa edecek,
bu ülke ve onun gerçeklerini görmemezlikten gelerek, yakın geçmişteki küflü
zihniyet ve eskimiş düşünceleri hamlelerimizde esas kabul edeceksek, yeni yeni
yol-iz bulup çıkmağa çalıştığımız o eski târihî çukurlara, bir kere daha
yuvarlanıp gitmemiz mukadder demektir.
Bile bile böyle bir felâket uçurumuna yuvarlanıp gitmeye, ister körlük densin,
ister cinnet, tarihe karşı en büyük bir hıyanet ve millete karşı da affedilmeyen
bir ihanet olduğunda da şüphe yoktur.
Onun içindir ki, millete bir kısım yüksek hedefler gösterilirken, evvela târihî
hatalar düzeltilmeli; yanlış kanaatler milletin sinesinden sökülüp atılmalı; her
türlü sahteler, sahtelikler, sahte dost ve sahte dünyalar kitlelere
anlatılmalı.. sonra da onlara kendi düşünce ve inanç dünyalarına seyahat
imkânları hazırlanmalıdır ki; bir çukurdan çıkarken diğerine düşmesinler. Zira,
nesepsiz düşünce, gayri millî plân ve projelerle, artık hiç bir yere
varılamayacağı herkesin malumudur.
Sızıntı, Mart 1988, Cilt 10, Sayı 110
Fütüvvet Ruhu
Fütüvvet derken; tepeden tırnağa, alabildiğine genç, dinç, gözüpek ve inançla
gerilmiş yiğitleri hatırlarız: Aliler, Hamzalar, Alparslanlar, Fatihler ve
Ulubatlı Hasanlar gibi yiğitleri… Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl
anlaşılırsa anlaşılsın, o, has mânâsıyla, Allah’tan başka ilâh tanımamanın; dînî
duygu, dînî düşünce ve dînî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; batıl
inanç, batıl anlayış ve batıl davranışlara karşı baş kaldırmanın; her yerde ve
her zaman Hakk’la sımsıkı irtibatta bulunup hep O’nu haykırmanın ünvanı
olagelmiştir.
İradesiyle şahlanıp nefsanî arzularını gemleyebilen, her gün birkaç defa kendi
kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül
dünyasında dirilerek gerçekten varolduğunu gösterebilen ve ruhunu en ulvî
hislerle coşturup fizik ötesi âlemlerde gezdiren fütüvvet ruhunun temsilcisi bu
yüksek ruhlar, içinde yaşadıkları toplumun kılcallarında cereyan eden en temiz
kan gibidirler. Bu hayat üsaresine sahip toplumlar bahtiyar sayılır, bunu
kaybedenlerse, damarları kesilip kan kaybeden bir insan gibi yavaş yavaş
hayatiyetini yitirir ve ölür giderler.
Fütüvvet ruhu, bir toplumun varlık ve bekasının en sağlam teminatıdır. Bu ruhu
temsil eden yiğitlerse, onun yüksek burçlarında dalgalanan bayraklar, serhat
boylarında uyumayan gözler ve her türlü düşmanca ses ve soluklara karşı hassas
kulaklar gibidirler. Görür, duyar, gerilime geçer ve gerekirse tereddüt etmeden
kendilerini en korkunç ölüm girdapları içine atabilirler.
Bunların dimağlarında, ızdırap dalgaları birbirini kovalamakta, ruhlarında ümit
ve hüzün esintileri arka arkaya esip durmakta, saatlerin akrep ve yelkovanlarına
bağlı olmayan zamanüstü yaşayışları, bu esintilere göre bölünüp parçalanmakta ve
nihayet, gönül mızraplarında duyulan her türlü sevinç-keder nağmeleri de yine
hep bu esintilerle çevrelerinde yankılanmaktadır.
Evet bunlar, ufuklarında beliren her şafağı, temcidler gibi en yüksek yerlerden,
en gür sadâlarla ilân eder ve etrafı velveleye verirler; cephelerindeki bir
gedik ve tâli bayraklarının hüzünle dalgalanışı karşısında ise iki büklüm olur
inlerler.
Bunları ne süper devletlerin güç ve kuvveti, ne de hasım dünyaların teknik
üstünlüğü kat’iyyen korkutup sindiremez. Onları endişelere sevk edip ızdırapla
kıvrandıran yegâne şey, kendi cephelerinin sarsılması, kendi tabyelerindeki
handikaplar ve kendi mevzilerindeki menfi ve hesapsız davranışlardır. Cephe
sağlam, tabye mazbut ve yürekler de toplu çarptıktan sonra, her şeyin üstesinden
gelip her zorluğu yeneceklerine inanırlar.
Mukaddes düşünceler uğruna en korkunç ateşler içine atılmaya, en amansız
belâları göğüslemeye, en ifrit düşmanlarla hesaplaşmaya hazır bu yiğitler, ne
pahasına olursa olsun başlattıkları işi sona erdirme ve milletlerine karşı
verdikleri sözü yerine getirme kararındadırlar. Bu çetinlerden çetin yolda
yürürken de, ne halkın alâkasına aldırış eder, ne de her köşe başında yollarını
kesip onları tehdit eden tehlikelerden çekinirler. Alkışları duymaz; tenkitlere
kulak asmaz ve bir ömür boyu durup dinlenme bilmeden, tıpkı küheylanlar gibi hep
yüksek hedeflerine doğru koşarlar.
Nefislerine karşı fevkalâde disiplinli ve sertlerden sert, arkadaşlarının eksik
ve kusurları karşısında ise alabildiğine müsamahakârdırlar. Kimseyi tenkit
etmez.. tenkitleri umursamaz.. yaptıkları şeyleri sessiz ve gösterişsiz yapar..
dostu, düşmanı tahrik edip kıskançlığa sevketmeme hususunda alabildiğine titiz
davranırlar.
İçinde bulundukları toplumu aydınlatıp insanlığa yükseltme uğrunda, onlarla
bütünleşir, onlarla içli dışlı olur; onların keder ve sevinçlerini paylaşır ve
ruhlarının ilhamlarını onların sinelerine boşaltmak için durmadan yollar
araştırır ve ızdıraplarla kıvranırlar.
Hâsılı; dün, bugün ve yarınki destanlarımızın kahramanları bu yiğitler,
verdikleri mücâdelenin şuuru içinde ve fevkalade sabırlı, Hızır’la arkadaş olup
(âb-ı hayat) arama idraki içinde ve alabildiğine azimli, dünyanın her türlü
zinet ve debdebesi karşısında da yol yön değiştirmeyecek kadar inançlı ve
iradelidirler.
Sızıntı, Temmuz 1986, Cilt 8, Sayı 90
Gel (1)
Gel ey millet ruhu ve fatihlik düşüncesi! Yıllar geçiyor ki bizler, başı açık ve
yalınayak hayallerimizle hep yollardayız ve seni bekliyoruz..! Bir upuzun
aydınlığın öncüleri sayacağımız şafak emarelerinin, peşi peşine tüllendiği şu
günlerde, rüyalarımızda ağardığın aynı noktadan çıkıvererek ışığa muhtaç
dünyalarımıza nurlar saç!
Hazanının şiddetli ve amansızca estiği yörelerde sabrın solukları kesilmiş
olabilir; ne var ki bizler, her gün biraz daha ümitli, biraz daha canlı
“emarelerin şafağında” ve şafakları zorlayan sebeplerin bağrında bir ulu
dirilişin gerçekleştiğini görüyor gibi oluyor ve kendimizden geçiyoruz. Gel, bu
umûmî “ba’s-ü ba’de-l mevt”in son türküsünü sen söyle ve bu uzun ızdırap bezmini
de sen kapa!
Fazilete arka çevrilip rezaletin peylendiği, sevaba hacir konup günah
toptancılığının yapıldığı, iffete kezzap dökülüp haysiyetin dağa kaldırıldığı,
tarihin mıncıklanıp geçmişe salyalar atıldığı o uğursuz dönemler artık çok
gerilerde kaldı. her gün güneş doğarken, bir yeni şevkle şahlanıp istikbale
koşanları daha fazla bekletme! Atını ışık arayanların dünyasına doğru mahmuzla
ve gel artık!
Eşyanın çehresine ziya çalıp gözlerimizden perdeyi kaldıran, kâinatların özü o
saflardan saf ruh aşkına gel! Hakk katının makbul erleri Enbiyâ, Evliyâ aşkına
gel! Göklerde ve yerde kutsîlik soluklayan ruhlar aşkına gel! Âl-i Âbâ aşkına,
Şâh-ı merdân aşkına gel! Şehitler aşkına ve dörtbir yanda ta’zim gören şehitler
efendisi Hamza aşkına gel!
Yıllardır yollara dökülmüş seni gözleyen yaşlı gözler ve sabahlara kadar uyku
nedir bilmeyip kıvranan dertli sineler aşkına ne olur gel! Anaların ızdırapla
çarpan yüreklerine, perişan ve derbeder nesillerin ayyûka çıkan feryatlarına,
çığlık atıp inleyen çocukların heyecan ve hafakanlarına merhamet et de gel..!
Akın karadan ayrıldığı, ışığın karanlık ordusunu târumâr ettiği, cehaletin ilmin
önünde bozguna uğradığı ve sabânın güzel kokular sürünüp herkese ve her şeye
bahar muştuları fısıldayıp dolaştığı şu mübarek günlerde ger dizginini gel
gayri!
Karlar eriyip buzlar çoktan çözülmeye durdu; goncalar kemer kuşanıp senin
uğrunda yollara döküldü ve çiçekler sana ait türkülerle semâa kalkıp bir yüce
bayram adına çevrelerine davet gamzeleri çakmaya başladılar. Yaprakların
hışırtısından, ırmakların çağıltılarına, göklerin ışıkla sarmaş dolaş
gürültüsünden, ormanların heybetli uğultularına kadar hemen her şeyde bu yeni
dirilişin nağmeleri duyulup seziliyor. Bak! Bayırlar, rengârenk güzellikleriyle
milletimin tâliine tebessüm ediyor, bağ ve bahçeler etrafa saldıkları diriltici
râyihâlarla gönülleri coşturuyor ve ruhlara bahar muştuları sunuyor. Ve artık,
aylar güneşler bir başka türlü doğuyor, bir başka türlü batıyor.
Ey asırlardan beri hasretle yolunu gözlediğimiz ruh! Eğer sen bir şafaksan gel
gayrı bunca emare yeter! Eğer kıyametsen, bilmem ki başka hangi alâmeti
beklersin?!
Gül açıp bülbül öteli hayli zaman oldu;
Her yanda ağaran hayâlin ruhuma doldu;
Bekletme! Bu mevsim artık mevsim-i bahar.. Gel!
Gel şeytanın kâsesini kır; iblisler dünyasına bir velvele sal! Nemrut’a rahatı
haram edip Firavun hân u mânını harâp eyle! Işıktan kaçanları nûrunla boğ;
yarasalara aydınlıkta yaşama âdâbını öğret! Gel, bize sonsuzluk şarâbını sun ve
derbeder gönüllerimizi ölümsüzlük aşkıyla coştur! Coştur ve asırlardan beri
hicranla yanan sinelerimize “âb-ı hayat” ulaştır!
Sızıntı, Ağustos 1986, Cilt 8, Sayı 91
Gel (2)
Bir yeni varoluşun tan yeri ağarırken, temcid verir gibi hep haykırıp inliyoruz:
Gel ey varoluşumuzun mâyesi, ümitlerimizin rûhu! Gel ey birkaç asırdan beri
nesillerin beklediği feleğin karnındaki mübarek yolcu! Gel ey millet ve tarih
şuuru! Gölgen başımıza düştüğü günden bu yana, bu dünyada, hem şevkle gerilip
coşanlar hem de salacağın tufandan uykusu kaçanlar var. Henüz ışığının tam zuhur
etmediği şu günlerde, gölgenle yanıp kül olanları gördükçe, yolunu gözleyen
gariplerin sana olan iştiyakları daha da artmakta ve buğu buğu gönül gözlerini
saran visâl arzusuyla yürekleri bir başka atmaktadır. Gel, visâle koşan
gönüllerimizi şâd eyle! Gel, arslanların yüreklerine korku salan o müthiş
nâralarınla haykır! Haykır ki, vatansız ve mazisiz ruhlar kahrolup gitsin; her
tarafa zehir çalıp geçen yılanlar, akrepler deliklerine girip saklansın ve
asırlardan beri kötü duygu ve kötü tutkuların meşcereliği haline getirilmek
istenen şu mübarek topraklar, sadece, ilmin, inancın, ahlâk ve faziletin
fideliği olsun!
Bu ülkede huzur ve nizam yeryüzünde adalet ve emniyet, gölgen gibi seni her
yerede takip eden ve kıvrılıp açılmalarıyla sana selâm duran şerefimizin remzi
forsunun dalgalanmalarında, (o forsu dalgalandıran var olsun!) cihan sulhu ve
devletler muvâzenesi senin o sultanlara taç giydiren kutlulardan kutlu silâhının
namlusundadır.
Senin reyine müracaat edilmeden devletler plânındaki her karar bir aktörlük ve
bu kararın verildiği yerlerin de tiyatrodan farkı yoktur. Senden âdâp ve erkân
öğrenmeden milletlerine baş olmuş bütün başlar, o toplumlar için bir talihsizlik
eseri, bu talihsizliğe uğramış olan yığınlar da gaflet ve dalâletin esîridirler.
Gel, Süleyman Nebi (as) gibi, rüzgarlarla kanatlanan tahtına bin; ilhadla
çehresi kararmış dünyalar üzerine şimşekten kamçılarını sal; inkârla gözü
bağlanıp diline kilit vurulan ilmin dilindeki kilitleri çöz; dünden bugüne hep
karanlık şeyler fısıldayıp duranlara aydınlık bestelerinden bir şeyler fısılda;
akrebin kuyruğunu kırıp yılanların ağzına panzehir akıt ve çirkef olan
toprakları ruhunda taşıdığın ıtırlarla yıka, cennet yamaçlarına çevir.
Gel, öyle sihirli oyunlar oyna, öyle sanatlar yap ki, bütün sihirbazların
kolları kanatları kırılsın ve senin hârikaların karşısında bütün hüner sahipleri
apışıp kalsın! Gel, çöllere düşmüş “âb-ı hayat” arayanlara öyle bir şerbet içir
ki, suyu hızır çeşmesinden, şekeri de gökler ötesinden getirilmiş olsun..!
Dörtbir yandan sofrana koşanlara semâdan sofralar indir ve her yanda karanlıkta
kalmış ruhları aydınlatacak meş’aleler yak! Başka çerağlara ihtiyaç bırakmayacak
kadar parlak meş’aleler.
Gel, hep ışınlarıyla başımızı okşayan güneş gibi üstümüzde dolaş ve ruhlarımızı
aydınlat! Yağmur yüklü bulutlar gibi hep bizi kolla, hasretle yanan sînelerimize
sular serp! Senin kehkeşanlara denk ruh ikliminde kol gezen güneşler dünyayı da
aydınlatmaya yeter ukbâyı da.
Sıyrıl kabuğundan ve ışıklandır karanlığa boğulmuş dünyaları! Bağrındaki bütün
su menbalarını sal bağ ve bahçelerimize; her tarafta kevserden çeşmeler akıt!
Kendin de, bu çeşme ve pınarlara hazinedarlık yapan yüce dağlar gibi mehâbetle
yerinde kal! Okyanuslar gibi metlerle kanatlan ve öyle köpür öyle dalgalan ki;
karşı durulmaz o dalgaların her yeri alsın, o güçlü kollarınla sarmadığın bir
kara parçası kalmasın!
Evet, dünyalar yaşadıkça, geceler gündüzleri kovalayıp duracak, ölümler de
dirilişleri takip edecektir. Gel, eşya ve hadiseler üstü ayrı bir buudda öyle
bir dünya kur ki, zamanın dişleri, onu aşındırmasın ve onun temelini öyle sağlam
esaslara bağla ki, hiçbir hâdise ile sarsılmasın ve hiçbir uğursuz el onunla
oynayamasın!
Gel, gönüllerimizde hazırladığımız tahtına otur! Duygu ve düşünce dünyalarımıza
durmadan emirler yağdır! Bizleri kapı- kulu olmaya kabul et ve cesetlerimizde
can olduğunu göster!
Sızıntı, Eylül 1986, Cilt 8, Sayı 92
Genç Adam
Genç adam! Dön bir kere de kalbinin ve ruhunun soluklarına kulak ver! Geril ve
nefsinle hesaplaşmaya hazır ol! İçinde ağaran inanç şafağıyla doğrul ve ucu
vicdanında belirip Hakk’a doğru uzanan ışıktan yollarda yürümeye koyul! Bu altın
yol zaman ve mekânın hem içinden hem de dışından geçer. Sen, ruhunu saran mânâ
ve önündeki kutsî hedefin ışıl ışıl parıldadığını ancak bu yolda görecek;
görecek sonra da bu sonsuz ve çarpıcı hakikatın sihirli güzelliğine kapılıp
gideceksin!
Önce, kendini keşfetmekle işe başlayacağın bu yoldaki her hamlende, sanki
unuttuğun bir kısım gerçekleri ilk defa hatırlıyor gibi olacak, iç dünyanda
buudlaştıkça buudlaşacak, baştan başa renkler, ışıklar içinde derin ve engin bir
huzur kuşağına ereceksin!
İçinde ışıldayan inanç meşalesinin aydınlığında, zaman ve mekânın her köşesine,
ötelerden gelen nurların dalga dalga yayıldığını görecek; inancın ışıktan, güçlü
kolları arasında o kadar yükseleceksin ki; süpernovaları, pulsarları ve
karadelikleri mekânın bağrında açılıp kapanan güller, tomurcuklar gibi görecek
ve seveceksin…
Zaman zaman ruhunun ölümsüz bir ışık gibi maddenin cidarlarını yırtarak zaman ve
mekânın dışına kaydığını vicdanında seyredecek ve kâinattaki her şeyin ezelî bir
kaynaktan aksedip geldiğini görerek coşacaksın. Nihayet, her parlak şey üzerinde
göz kırpıp geçen bütün şuaların, Sonsuz’dan gelen şavklar olduğunu sezecek,
benliğini saran buğu buğu mânâlarla kendinden geçeceksin..! Ne var ki, her
vâridat bir kısım zahmetle elde edilmekte, her nimet bir külfet mukabili
verilmekte, maddî-manevî her muvaffakiyet de bir düzine mahrumiyetlere bağlı
bulunmaktadır. Zahmetsiz vâridat, külfetsiz nimet olamayacağı gibi, bir kısım
mahrumiyetlere katlanmadan da hiçbir muvaffakiyet elde edilemeyecektir.
Böylesine çetin ve aynı zamanda zevkli bir yolda yürümek isteyen herkes, önce
varacağı hedefi belirleyip yapacağı şeyleri disiplin altına almalı; sonra da,
bir daha geriye dönmeme niyet, inanç, azim ve kararlılığıyla yola koyulmalıdır
ki, takılıp yokuşlarda kalmasın; şaşırıp yön değiştirmesin ve bir kısım
sıkıntılar karşısında yılgınlığa düşmesin…
Hedefi belirlenmemiş bir yolda yürümek, hem boş hem de tehlikelidir. Zirâ, böyle
bir yolla, aslâ neticeye varılamayacağından, sonunda ümidin felce uğraması,
inanç ve azmin de bütün bütün yitirilmesi ihtimâli bahis mevzuudur.
Herhangi bir eseri okurken, önce rahat anlayabileceğimiz kolay kısımlarından
başlayıp aheste aheste ilerlediğimiz gibi, aşma mecburiyetinde olduğumuz
tepeleri aşarken de, onları parçalayarak, mesafelere bölerek geçmeye
çalışmalıyız ki, aşılmaz gibi görünen yollarda ümitsizliğe düşüp yürümeden
vazgeçmeyelim…
Asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş ferdî ve içtimâî bünyenin, bir
hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanla
hesaplaşır hâle getirilmesine imkân yoktur. Ne var ki, ona ait parçaları birer
birer ihyâ ederek (bütün)e eski fonksiyonunu kazandırmak da pekâlâ her zaman
mümkün olabilir. Bunun gibi.. yapacağımız her şeyi aheste aheste ve kendi tabii
seyri içinde ele alacak olursak, bu bizlerde bir şeyler yaptığımız inancını
uyaracak ve azmimizi kamçılayacaktır. Derken, bir gün önümüzdeki korkunç
mesafeleri aşıp, yolun sonuna vardığımızı hayret ve hayranlıkla müşahede edecek,
lütuflarını üzerimizde hissettiğimiz Zât karşısında şükranla iki büklüm
olacağız.
Havâilik ve ankâ-gönüllülük ile hiçbir iş başarılamaz! Çeşitli zorluklarla
pençeleşip onları birer birer yenerek, irâdelerinin çehrelerinde Hakk’ın
inayetini ispat eden talihliler, bir gün kendilerini zirvede bulacak ve
ektikleri tohumların yediveren başaklar gibi salındığını gördükçe, dönüp dönüp
aydınlık geleceklerine tebessüm edeceklerdir.
Sızıntı, Nisan 1985, Cilt 7, Sayı 75
Gençlik Ruhu
Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla
ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi
pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar.
Delikanlılık çağında ve mektep sıralarında iken hemen her genç, millete hizmet
aşkı ve vatan sevgisi gibi duygularla sık sık gerilir; toplumun yaralarını
sarmaktan, bu ülke ve bu ülke insanını yükseltmekten dem vurur; hissizliğe ve
hareketsizliğe ateşler püskürür durur…
Ne var ki, böyle yüksek duygularla şahlanan bu gençlerin pek çoğu, bir makam
kapıp bir memuriyete geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş
sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde de bir çölleşme baş
gösterir. Daha sonra ise, tamamen cismanî ve bedenî hayatın tesirinde kalan
böyle bir genç, o güne kadar gönülden bağlı bulunup toz kondurmadığı yüksek
ideallerinden uzaklaşa uzaklaşa tamamen sefil duyguların, pes menfaatlerin
zebunu hâline gelir. Bir kere de o acayip ve öldürücü turnikeye girdi mi, gayri
semavî bir inayet olmazsa, geriye dönmesi bütün bütün imkânsızlaşır ve bir
zamanlar ateş püskürüp durduğu şeylerin azâd kabul etmez kölesi olur çıkar. O
kadar esirleşir ki; vazife ve mesuliyetleriyle alâkalı bir kısım hususlarda,
vicdanının ihtarlarından dahi rahatsız olmaya başlar.
Bundan böyle o, bütün düşünce kabiliyetlerini elde ettiği mevkii muhafaza ve
âmirlerinin teveccühünü kazanma gibi çok defa insan ruhunu alçaltan pes şeylerde
kullanır ve bütün bütün sefilleşir. Bir de elde ettiği makam itibarıyla yükselme
istidadı gösteriyorsa, artık başka şeyleri görüp gözetmesi imkânsızlaşır ve
biricik totemi olan makamını kaybetmemek için, her türlü zillete katlanır.
İcabında vicdanına ters, imanına muhalif işlere girer; fayda umduğu herkes
karşısında iki büklüm olur; dün ak dediğine bugün kara demeye başlar; bir gün
önce göklere çıkardığı kimseleri, ertesi gün rahatlıkla yerin dibine
batırabilir.
Ve hele, onun başkalarına, başkalarının da ona riyâ ve tabasbusları, zaten
yaralanmış ruhunu ve hırpalanmış iradesini öylesine sarsar ve darbeler ki;
bundan böyle onun hayır ve fazilet adına bir şey yapması mümkün değildir. Ne
acıdır ki o, dumura uğrayan hissiyatı, körelen zekâsı, bağlanan basiretine
rağmen, hâlâ kendini en iyi düşünen, en isabetli kararlar veren, en faydalı
işler yapan biri gibi görme marazî ruh haleti içindedir!
Bu duruma düşmüş herhangi bir kimseye hatalarını hatırlatmak ya da ikazda
bulunmak oldukça zordur. Böyle hodbin ruhlar, hata ve yanlışlarını gösteren
hemen herkese karşı gizli bir kin ve nefret duyduklarından ve en büyük
yanlışlarına dahi sevap urbaları giydirerek kendilerini haklı görmeye
alıştıklarından kimseden nasihat almak istemezler.
Evet, her insanda bir kısım zaaflar vardır ve bu zaafların belli iklim, belli
atmosfer, belli şartlar altında hortlayıp ortaya çıkması da bir bakıma tabiîdir.
Ancak, daha önceden bazı şeyler yaparak, ruhun bu zaaflar girdabında boğulup
gitmesini önlemek de her zaman mümkündür.
Öyle zannediyorum ki, her gençte, sağlam bir inanç düşüncesi, yüksek bir
diğergamlık hissi, sönmez bir millet ve vatan sevgisi uyarılabildiği..
sabah-akşam mukaddes mefkûremiz etrafında ahd ü peymanlarla bir araya
gelinebildiği.. serâzât gönüllerin hayattan kâm alma arzularına karşı
tahşidatlar yapılıp, izzet ve şeref gibi değerler üzerinde durulduğu ve mukaddes
düşüncelerimiz açısından ülke ve millete hizmet sayılmayan her iş ve meşgalenin
bir abes ve bu türlü abeslerle meşgul olmanın da, zaman nimetine karşı
affedilmez bir nankörlük olduğu kanaati onların kafa ve gönüllerine
yerleştirildiği ölçüde gençler, kalbî, ruhî dağınıklığa düşmeyecek ve özlerini
koruyacaklardır.
Aksine, makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tamah duygusu gibi
insanın iç dünyasını karartan hastalıklarla, her gün ümit semamızdaki
yıldızların kayıp kayıp gittiğini görecek ve iç burkuntularıyla iki büklüm
olacağız.
Sızıntı, Haziran 1986, Cilt 8, Sayı 89
Hayret kuşağı
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dörtbir yanda olup
bitenleri seyrediyorum. Fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkâzı
altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar
saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…
Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini
ve ardarda sarsıntıların arkasında bir yeni vâroluşa doğru yol alındığını…
Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya
başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.
Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damladığını tarih şuurunun
horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşebaşını
tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip edip
baykuşları harâbelerle sevindirdiğini, akla-hayâle gelmedik yalan, tezvir ve
tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce
istikâmetini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dörtbir yanında
Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca
fâcia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin ‘İrticâ’ yaygaralarıyla
engellenmeye çalışıldığını.. diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir
türlü ayılıp kendine gelmeyenleri, sefahet ve eğlencelerde ömür tüketenleri,
olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak
için bukalemun gibi yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle
didişip duranları, vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları
zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu
kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sînemde
inilti, gözlerimde kan seyrediyorum.
Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dînî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle
folklor haline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını,
cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde
ve iki büklüm seyrediyorum.
Neron’ların gayz ve tuğyânını, rûhânilerin sessiz infiâlini, ezenlerin hay
huyunu, ezilenlerin ‘âh u efgân’ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî bir
cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.
Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedâya azmetmiş
tâlihlileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri;
sonra da ‘Uhud’a varmadan ters-yüz olup geriye dönenleri, daha deneme
imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin
derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve
şaşkınlıkla seyrediyorum.
İnsan ruhunun yüceliğini ondaki ‘ebediyet’ fikri ve ebedî güzellikler arzusunu,
sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında ‘pes’ edişini, üç
adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek
cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırabla seyrediyorum.
Rahmet-i Sonsuz’un, câhile-görgüsüze, zâlime-gaddara, mülhide-mütecâvize mehil
üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hadiselerin çehresinde; zulüm ve
tecavüzleriyle ‘gayretullah’ sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman
verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında ‘inanç ve ürpertilerle
seyrediyorum.’
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo
tablo seyrediyorum.
Sızıntı, Mayıs 1987, Cilt 9, Sayı 100
Hazanla Gidip Baharla Gelenler
Son asırlarda, içeride ve dışarıda, millet ve ülkemiz hakkında, ne düşünülen ne
de söylenilen şeyler hiç de iç açıcı olmamıştır. Bu düşünce ve söylentilere göre
devlet eski güç ve aktivitesini kaybetmiş, toplum bütün bütün fonksiyonunu
yitirmiş; kitlelerin çehrelerinde fevkalâde bir durgunluk, dalgınlık ve
bitkinlik.. en canlı dakikaları sadece geçmişi sayıklama zamanlarında, en
çalımlı halleri ona destanlar dizdikleri anlarda.. yaşadıkları asırla
hesaplaşırken mâzîyi imdâda çağırmakla iktifâ etmekte ve tahkir edildiklerinde
eski devirlerin ihtişâmına sığınmakta.. alabildiğine güçsüz, alabildiğine
iktidarsız ve ayakta durabilmek için sarmaşıklar gibi hep dıştan destek arama
peşinde.. hâsılı, hangi taraftan bakılırsa bakılsın; eskilerde, gücün, kuvvetin,
canlılığın, nizam ve ahengin yurdu olan bu ülke, harap elleri, kimsesiz
hânumanları, yıkılmış yolları, çökmüş köprüleri ve dize gelmiş insanlarıyla
yürekler acısıydı…
Bir ölçüde düşünüp söylenenlerin hepsi doğruydu. O kıskıvrak bir cendere içine
alınmıştı ve bir taraftan, tıpkı toprağın bağrında çürüyen kökler gibi zeminin
tâ derinliklerine kadar inen öldürücü sızıntılar onu çürütürken, diğer yandan
esip savuran hazân rüzgarları onda ne dal ne de yaprak bırakmamışlardı. Sonra da
dört bir yandan ona hücum eden çeşit çeşit hastalıklar, alttan üstten sarsılmış
bu enkaz üzerine gelip taht kurmuşlardı. Bu durum bir taraftan bir bitiş, bir
tükeniş, bir inkirâz görünürken, diğer yandan binbir gürültü, tarraka ve etrâfı
velveleye vermesiyle de âdeta bir bâ’sü ba’del-mevt’in başlangıcıydı.
Evet, milletçe, bu yorgunluk ve durgunluğu, bu çürüme ve kokuşmaları hemen her
yerde ve hissedilir şekilde, tatlı bir canlılık, yeni bir yeşerip çimlenme ve
gönüllerimize ümit kıvılcımları salan bir başka bahar takip ediyordu. Her yerde
gülün, çiçeğin tomurcuklaştığı; kuşların, böceklerin birer hatip gibi minberleri
tutup hutbe ve münâcaatlarını îrâda başladıkları; selvilerin ‘hû hû!’ deyip
salınmaya durdukları; zeminin bir baştan bir başa rengârenk ve pırıl pırıl bir
haliçeye büründüğü; pembe, beyaz, erguvan ve kırmızıdan fistanlar giyip yeni bir
bayrama, yeni bir şehrâyine hazırlandığı… Hâsılı her şeyin kendi çevresine
diriliş solukları salıp bir taze bahar müjdelediği ve bu taze baharın geçmiş
hazan mevsimiyle aynı noktada buluştuğu, birinin alıp götürdüklerini öbürü
aynıyla getirip yerlerine koyduğu yumuşak, tatlı, canlı fideleriyle, öteki
âlemin bağ ve bahçelerinde hazırlanmış gibi taptaze bir bahar…
Bunun böyle olduğuna inanan günümüzün nesilleri, mâzi kadar derin, inançlar
kadar güçlü bir muhteşem tarihî mirasın böyle birkaç sadme ile yıkılıp yok
olmayacağını; dalları kesilse bile, kökünün bütün bütün kurutulamayacağını,
bugün darbelense dahi yarın toparlanıp kendine geleceğini zaten biliyor ve
yürekten inanıyorlardı.
Aslında, insanımızın tabiatının bir parçası haline gelen ve tıpkı su sesi,
bülbül sesi, mehtap görüntüsü kadar onun ruhuyla, gönlüyle bütünleşmiş bulunan,
bunca örfü, âdeti, târihî varidâtı ve yüzlerce senelik kültür birikimi böyle
rahatlıkla bir tarafa itilemez ve ona karşı lakayt kalınamazdı…
Bir zamanlar, Hakk düşüncesi ve Yüce Yaratıcı’yı her şeye tercih etme
felsefesiyle, melekleri imrendiren muhteşem medeniyetleri kurmuş; en tatlı
mûsikilerden daha tatlı ve cennet esintileri gibi ruhları sarıp sevindiren bu
medeniyetler sayesinde, sabah-akşam hep tâlihine tebessüm etmiş; ebediyete
meftun ruhuyla uhrevîliklere yönelmiş, onları sevmiş ve arzulamış; saraylarını,
köşklerini cennet kasırlarının minyatürleri mahiyetinde düzenlemiş ve âdeta
öteleri çekip burada yaşamış.. düşüncede dürüstlerden dürüst, inancında melekler
kadar sâfi, yaşayışında saadet asrının şivesini kullanan bu millet, bir daha
dirilmemek üzere nasıl ölebilirdi ki..?
Bugün artık bu duygu ve bu düşüncelerle kaynayıp bütünleşen, manevî hazlarıyla,
sevgiyle süslü yumuşaklardan yumuşak kalpleriyle, kendilerini erişilmez bir
güzellikler armonisi içinde bulan ve nazarları emniyet telkin edici bir
tatlılığa ulaşmış bulunan.. binbir sıkıntı ve zahmetlerden geçe geçe pişip
olgunlaşan; yıllarca zamanın ters akışını imanla, ümitle, sabırla göğüsleyerek
zamana karşı mücadele etmesini öğrenen; defalarca rüyalardan aldıkları
ürpertilerle tir tir titreyerek teyakkuza geçen ve yine defalarca rüya ve
hülyalardan aldıkları sevindirici mesajlarla ufuklarında şafak aramaya koyulan…
kim bilir, ne kadar emek deyip, terbiye deyip terleyen, ne kadar dikkat deyip,
tedbir deyip kıvranan.. bilmem kaç defa dökülüp yolda kalmışlarda, yeniden
doğrulup yürüme arzusu uyandırmak için yüzsuyu ve gözyaşı döküp ağlayan; kaç
defa hazırlamaya çalıştığı, hazırladığı veya hazırladığını sandığı ham ruhların,
henüz dâva düşüncesinin koridorunda dolaşıp durduklarını görerek burkuntuyla iki
büklüm olan yığın yığın muzdaripler vardır ve bunlar ters yüz edilemeyecek kadar
Hakk’la irtibat içindedirler. Onlar bulundukları hemen her yerde, donanma
gecelerinde gözlerimizi kamaştıran havâî fişekler gibi çevrelerine ışıklar
yağdırır ve binbir sihirli oyunlarla bizleri aydınlık iklimlerine çekmeye
çalışırlar. Hülyâlarımız ve rüyâlarımız gibi şefkatli, yumuşak, huzur verici ve
pırıl pırıl iklimlerine…
Sızıntı, Ekim 1987, Cilt 9, Sayı 105
Hesaplaşma
Tarih bir düzine tekerrürlerden ibaret gibidir. Hâdiseler o kadar birbirine
yakın ve benzer cereyan etmektedir ki, insan yanılıp da, hep aynı çizgide, aynı
şeylerin cereyan ettiği hükmünü verebilir.
Buna rağmen, düşünenlerin sayısı ne kadar az, düşünceler ne kadar kısır ve
gönüller, hakikatlere karşı ne kadar yabancı.!
Kim bilir, kaç defa girdaplara kapılıp gayyalara gittik ve kaç defa fevvarelere
binip zirvelere ulaştık. Kaç defa gündüzümüz kaos, gecemiz Cehennem oldu ve kaç
defa İrem Bağlarına benzeyen “ sâdâbâd”larla dilşâd[1] olduk.
“Hüner bir ibret almaktır, hüner irfana ermektir.” Ama biz, ibret alamadık ve
irfana eremedik. Hâla bir kısım kakavanlardan nasihat dinliyor ve yüzde yüz
zararımıza paradokslara giriyoruz. Doğrusu, şimdiye kadar bize elli bin defa
yabancılık aşılayan ruhumuzun hasımlarına karşı, tekrar edip durduğumuz “
flört”lerden bir şey elde edemediğimiz gibi, öteden beri öcü gibi gösterilen
kendi dünyamıza karşı da insaf edip yabancılaşmadan bir türlü vazgeçemedik.
Ne olurdu, bir kere de, şu milletin nabzına elimizi koyup, kendi kendimizi
dinleyebilseydik. Heyhât! Hep milletimize düşmanlık besleyenlerden kurtarıcı
mesajlar bekledik ve hep yabancı tespitlere göre, onun hakkında hükümler
sıralayıp durduk.!
Yabancılaşma, bizde idbar[2] dönemiyle başlamış bir hastalıktır. Başladığı
günden itibaren de “rekor” seviyede bir hızla gelişmiş, artmış ve
yaygınlaşmıştır. Bir inayet eli imdada yetişmezse, önümüzdeki yıllarda bu hızla;
nereye varacağımızı şimdiden söylemek kehanet sayılmamalıdır.
Yabancılaşma, milletlerin kaynayıp birbirine karışması ve birbiriyle içli dışlı
olmasıyla başlar. Düşünce ve kültür alış verişiyle derinleşir ve kök salar. Bu
itibarla da o, hem galiplerden mağluplara, hem de mağluplardan galiplere geçme
istidadında olan bir hastalıktır. Vâkıa, bir ölçüde onun mağluplara ait bir ruh
haleti olduğu iddia edilebilir; ama, mutlak böyle olduğunu söylemek de aceleden
verilmiş bir karar olur. Bence, bu mevzuda en kayda değer şey, yabancılaşma
vasat ve zemini hazırlandığında, millî ve içtimaî bünyenin uyarılamaması ve
umumî bir alarma geçirilememesi hususudur.
Toplumlar, yabancılaşmayı sezecek ve içlerine sızma istidadında olan zararlılara
karşı parola soracak kadar basiretli oldukları devirlerde, kendilerini korumuş
ve müesseselerinin tahribine meydan vermemişlerdir. Bu sezme ve basireti
gösteremedikleri devirlerde ise, kendilerine ait öz ve mânâyı tahribe uğratmış
ve sonra da tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.
Roma’nın zulüm ve baskısına karşı, Hristiyanlığa sarılan kitleler, daha sonra
bilerek veya bilmeyerek, Roma hayatından pek çok yeni anlayış alarak dinlerine
kattılar ve böylece, belki de yüce bir dinin özünü ifsat ettiler. Bu alma ve
aktarma işi, daha sonra da devam edip durdu ve zavallılar bundan bir türlü
kurtulamadı.
Bir taraftan, o günün mazlum, mağdur köleleri, zulüm ve istibdattan,
Hristiyanlığın himayesine sığınırken, diğer yandan, hasımlarına ait her şeyi
kullanma, bir acemilik ve bir oyuna gelme, belki de ikbal hırsına kapılma gibi
şeylerle -her ne olursa olsun!- kısa zamanda çeşitli mutasyonlarla özlerine
yabancı birer hüviyet aldılar ve bir daha da kendilerine dönemediler.
Tarih tekerrür edip duruyor: Bugün de Batıya karşı, aynı hâlet-i ruhiye içinde,
bir yığın millet göstermek kabildir. Bu milletler ister Batının teknik
üstünlüğünü, refah seviyesini elde edip, onun gibi müreffeh yaşama peşinde
olsunlar, isterse milletlerine hizmetin ancak böyle olacağına inansınlar,
özlerinden ayrılma ve kendi kendilerini tahrip etme yolundadırlar.
Karşı dünya, dünden bugüne, üstünlüğünü korumaktan başka bir şey düşünmedi ve bu
uğurda her yolu meşru, her vesileyi mubah saydı. Bugün de aynı gayret içindedir.
Arada tek fark var, o da; dünkü kölelere bedel, bugün köleleştirilmek istenen
milletlerin oluşu ve dünkü kölelerin başkaldırmasına karşılık, onun yerinde
bugün başkaldıran milletlerin bulunuşudur.
Evet eskiden; yeri, yurdu, kökü ve geçmişi olan bütün toplumlar, şimdi bu zıt
dünyanın karşısına dikilme hazırlığı içindedirler.
Yakın tarihe kadar insanımız bu zıt dünyaların meydana getirdiği kandan
seylaplar[3] karşısında bile, ona hep hüsnü zan etmiş ve iyimserlikten
ayrılmamıştır. Ama üst üste cihan harpleri ve müteakip felaketler, bu karşı
dünyanın “şuuraltı” kin ve nefretlerini ortaya çıkarmış ve insanımızın gözünü
açmıştır. Artık ayan beyan herkes görüyor ki, bu dünya husumet ve düşmanlıktan
başka bir şey bilmemektedir. Zayıf olduğu devirlerde politikasıyla, kuvvetli
olduğu devirlerde de, felsefesinin temel rüknü olan: “ Hak kuvvettedir.”
düsturundan hareketle, hep zulüm ve gadir cephesinde bulunmuş; hep ezmiş ve
inletmiştir.
Dinler, onu terbiye edememiş; mürşidler, azgın ruhunu uslandıramamış ve gönlüne
bir yudum samimiyet iksiri içirememişlerdir.
Yerinde o, Hristiyanlığa bir kurtarıcı simit gibi sarılmış ve yerinde, onun da
yetmediğini ilan ederek başka mahbup arkasına düşmüştür. Mesihiyyete karşı
Rönesansı böyle bir ruh hâletiyle çıkardı ve Alpler’in zirvesine yerleştirdi.
Salîb’i bayraklaştırıp yeryüzünü işgale koyulduğu zaman ne kadar samimiyetsizse,
yeni putuna karşı da o kadar sûrî ve ihlassızdır. O, ne bin bir tehâlükle[4],
Anadolu’yu “çertaraf” [5] Haçlılara çiğnettiği devirde, ne de dinî duyguları
zincire vurup kiliseye hapsettiği devirde, asla samimî olmamıştır.
Onun Hristiyanlığa sımsıkı sarılması, yeni bir inanç, yeni bir nizam ve yeni bir
“ dünya-ukbâ” anlayışına karşı hışmının gereğiydi. Bu yeni inanç ve sistemle
mücadelede, Hristiyanlığın da yetmediğini anlayınca, Rönesansla hembezm oldu. Bu
onun “antik” devirleri imdada çağırması, ric’atı ve irtidadı idi. Yani,
yıkılırken başka bir enkaza dayanması, ölülerden medet umması ve mezarlara
müracaat etmesiydi…
Zavallı Batı, bu hâliyle, kendini kurtaracağını sanıyordu! Aslında yaptığı iş,
bir libas değişikliğinden başka bir şey değildi. Eski elbisesinin yerine, başına
geçirdiği âriye[6] bir urba ile, ebedî varlığa ereceğini umuyordu. Heyhât! O,
umduklarından hiçbirini elde edemedi. Aksine, bile bile gidip gericilik
bataklığına “aborde”[7] oldu. Evet, bir gayz ve kin uğruna, göz göre göre, hem
kendini hem de başkalarını mahvetti!
Haçlı seferleriyle, görme ve tanıma imkânını bulduğu yeni din ve yeni dünyanın
insanı, onu o kadar ürkütmüştü ki; mutlaka bu dünyanın hakkından gelmek
istiyordu. Zira, yeni nizamın ruhundaki müsamaha ve hoşgörünün, onu, bir gün
alıp Batı kapılarına kadar getireceğini ve hâkim kılacağını düşünüyor ve
düşündükçe de çileden çıkıyordu.
İşte o, böylesine fikrî hercümerç içinde, kendi değerlerini ve mesnetlerini
yeniden “kritiğe” tâbi tuttu. Ve yeni bir mâşuku aramaya koyuldu. Az sonra da
kendini etnografik müzelerde buldu. Ve o gün bu gün, bir daha da, gönlünü
kaptırdığı o kadîm müstehâselerden[8] kurtulamadı.
Ah, bu ne öldürücü bir karardı! Keşke alçakgönüllü ve faziletli olabilse ve
ayağının dibine kadar getirilen bu yeni hayat iksirinden içebilseydi, dünyanın
veçhesi bambaşka olacaktı! Ama o, bağnazca davrandı ve kendisine ölümsüzlük
müjdesi getiren bu şefkatli eli kırdı.
Aslında bu kavga ve mücadele, hiçbir zaman samimî ve hasbî olmamış katı bir
dünyanın, özü ihlas ve fıtrîlik olan yeni bir dünyaya karşı huysuzlaşmasının
gereği idi. Bütün bir tarih boyu da devam edecekti. Kuvvetli olduğu zaman
alabildiğine azgınlaşan; zayıf olduğu devrelerde de bütün bütün müraileşen ve
ruhu yapmacıklarla dolu bir dünya, ebedî nuru temsil eden bir nizamla kat’iyen
uzlaşamadı. Ve işte tarihin, hûnîn[9] sayfaları; buna bin misal meydanda…!
Nihayet içtimaî çalkantılar, onu kendine getirecek buudlara ulaştı ama, bu defa
da yıllar yılı aman vermeden ezdiği halaskârını, kendi kapısında iki büklüm
buldu. Asırlarca kendisini kıvrandıran humma, şimdi de kıskıvrak bu yeni dünyayı
yakalamıştı. “Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü ibtilalar,
türlü illetler.” Artık, yıkılana payanda ile koşacak, yatağa düşene zemzem
taşıyacak kalmamıştı…
Bu durumdaki bir dünyanın, başkalarına Hızır olması asla düşünülemezdi. Hele
teknik üstünlük ve maddî refah seviyesi kıstas olur ve bu da yardıma muhtaç
olanların elinde bulunursa…
Ne var ki, bu çekimserlik de bir işe yaramayacaktır. Zira, bir taraftan onun,
yüzlerce yıldan beri içinde taşıdığı hınç açığa çıkarken, diğer taraftan da,
öteden beri istismar edilegelen yeni dünyada bazı kıpırdanışlar belirmeye
başlamıştır.
Şimdi iliklerine kadar korku içinde tir tir titreyen bu gadir dünyası, biraz
daha huysuz, biraz daha tedirgin ve biraz daha gerilim içindedir. Belki de
patlayacak hâle gelen bu dünya, önümüzdeki yıllarda, yeni bir çılgınlık ve yeni
bir maceraya atılacaktır…!
Keşke, bir kin ve nefret kumkuması hâlinde, asırlardan beri kaynayıp duran bu
fitne ocağı, en son “şuuraltı”na kadar her şeyini ortaya dökmüş olabilseydi.
Belki o zaman, intibaha gelmemiz biraz daha hızlanacak ve erken kurtuluşa
erecektik. Ve bu efsanevî ruhun tebahı[10] Batıyı da kurtaracaktı.
Kim bilir, belki de yine öyle olur.
“Gün doğmadan meşîme-i şebden[11] neler doğar.”
[1] Dilşâd: Sevinçli, kalbi hoş olmuş.
[2] İdbar: Gerileme.
[3] Seylap: Sel.
[4] Tehâlük: İstekle atılma, can atma.
[5] Çertaraf: Dört bir yan, taraf.
[6] Âriye: Ödünç, iğreti.
[7] Aborde: Kıyıya sığınma, batma.
[8] Müstehâse: Fosil.
[9] Hûnîn: Kana bulanmış.
[10] Tebah: Uyarma, kendine gelme.
[11] Meşime-i Şeb: Gecenin döl yatağı.
Sızıntı, Şubat 1981, Cilt 3, Sayı 25
İlmin Putlaştırılması
Günümüzde modern ilim ve teknolojik gelişmeler, insanoğlunun gözlerini öylesine
kamaştırdı ki, artık o, iki adım ötesini görememekte, ilim ve teknolojinin
dışında hiçbir şeye tam güvenememekte, güvenmek bir yana; mevcut teknik
imkânlarla her müşkülünü yenip, her problemini çözebileceğine inanacak kadar
çarpık kanâatler taşımaktadır. Böyle bir aşırılığın, insan-oğluna neye
mâlolacağını kestirmek zor olmasa bile, bu mevzuda verilecek herhangi bir hüküm
için zamanın tefsirini beklemeyi daha faydalı bulmaktayız. Yalnız şu kadarını
söyleyelim ki; her şeyde ifrat ve aşırılık zararlı olduğu gibi, ilmin bir “put”
haline getirilerek bütün değerlerin ona götürülüp bağlanması da, hem insanlık
adına hem de ilimler adına fevkalâde tehlikeli ve zararlıdır.
Evet ilmin, sâlim düşünce-tecrübe-vicdan üçlüsüyle ele alındığı zaman yararlı
olduğunda, cemiyetin hayat seviyesini yükselterek ona, bugünü ve yarını
itibariyle huzur, mutluluk vadettiğinde şüphe yoktur. Ne var ki o, tek başına
kaldığında, sapma ve saptırmalara vesile olacağı da kat’iyyen gözardı
edilmemelidir.
Evet, zihinler sonsuzluk düşüncesinden mahrum bırakıldığı, ruh teknolojinin
esiri haline getirildiği, kalbî hayat bütün bütün ihmale uğradığı bir yerde
ilimden de ilmin yararlı olacağından da bahsedilemez. Aksine, böyle bir iklimde
ilim, vahşetlerin buutlaşıp devam etmesine, boğuşmaların kıran kırana sürüp
gitmesine, aldatma ve istismarların “dev” birer afet halini almasına yardımcı
olacak ve “hak” karşısında “kuvvet”e omuz verip yan çıkacaktır.
Doğrusu şu ki; ilim, insanın maddî-manevî mutluluğunu hedef alıp, onun
bedenî-ruhî problemlerini çözmeye çalıştığı ve insanı gönül-zihin birliğine
ulaştırabildiği ölçüde faydalı ise de, bunları yapmadığı veya yapamadığı
zamanlarda faydasız, hatta bir ölçüde zararlıdır ve ondan insanlık yararına
birşeyler beklemek de abestir.
Bugünün bütün bütün maddîleşen insanı, ilim ve tekniğe sadece şahsî hazları,
maddî refah ve rahatı itibariyle alâka duymaktadır. Böyle bir anlayış ise onu,
her gün biraz daha ahlâkî çöküntü, ruhî bunalım ve düşüncede sığlaşmaya
götürmektedir. İşte bu insan tipidir ki, büyük bir kısmı itibariyle gerçeği
araştırmaya ve o yolda tefekküre yanaşmamakta, hatta bunları sevmemektedir.
Şüphesiz bunda, topluma avam kültürünün hakim olmasının, ilim adamlarındaki
beleşçilik düşüncesinin ve hasbî ruh kıtlığının tesiri çok büyük olmuştur. Ne
var ki, ruh insanı, ilhâm insanı, gönül insanı yetiştirememenin tesiri bundan
daha büyüktür. Ortalığı, herşeyi maddede arayan aklı gözüne inmiş karakuraların
sardığı bir dönemde, gerçeğin ilminden, ilimde derinleşip buutlaşmaktan
bahsetmek mümkün değildir. Aksine, böyle bir atmosferde muhakeme ve tefekkür her
gün biraz daha kısırlaşacak, insanlar biraz daha aptallaşacak ve dünyanın her
yanı makinaların komutlarıyla iş yapan insanlarla dolup taşacaktır.
Onun içindir ki, yarınları yeniden inşa etmeyi plânlayanlar, öncelikle ilmin ne
olup ne olmadığını, ondan neler beklenebileceğini, onun hedef ve gayelerini çok
iyi belirleme mecburiyetindedirler. Yoksa aksaklıklar sürüp gidecek ve ilim de
kendinden beklenenleri kat’iyyen veremeyecektir.
Öyle zannediyorum ki, bugün talim ve terbiye müesseselerimizden en yüksek devlet
kademelerine kadar görüp müşahede ettiğimiz kusurların büyük bir bölümü de, işte
bu kimliği tespit edilememiş ilim anlayışından kaynaklanmaktadır. Kanâatim o ki,
her şeyi vak’aların dış yüzünde araştıran talim ve terbiye müesseseleri, hikmet
ruhundan uzak kaldıkları ve bu müesseselere ilim taassubu, dar kafalılık
hükmettiği sürece, nesiller sathileşmeye devam edecek, tefekkür hayatımız daha
da sığlaşacak; yeni buluş ve tespitler insanlığın kurtuluşu adına bir kısım
sihirli reçeteler takdim etseler bile, dünya çapındaki bu umumî yozlaşmanın önü
alınamayacaktır.
Bir yerde, eğer ilmî keşif ve tespitler, insanoğlunun maddî-manevî mutluluğunu
hedef almıyor ve insanlık ruhunun emrinde şekillenmiyorlarsa, ilim gayesinden
saptırılmış, teknoloji insanlık aleyhinde işlemeye başlamış ve insanoğlu rağmına
her şey altüst olmuş demektir.
İnsanoğlu, kulakardı edilebilecek kadar ehemmiyetsiz bir varlık değildir. O,
varlık adına sözü edilen her şeyin merkez noktasını tutmakta, önünde ve üstünde
başkalarına yer vermeyen, Yaratıcı’nın gözdesi müstesna bir yaratıktır.
Kâinatları var eden Zât, onu, varlığın özü, hülasası ve gayesi olarak
yaratmıştır. Böyle bir mevkide yaratılan insanın gayesi de, Yaratıcısını arayıp
bulmak, varlığına gaybî ve uhrevî derinlikler kazandırmaktır.
Bu noktada ilme düşen vazife ise, insanın gözünden perdeyi kaldırıp ona gerçeği
göstermek ve onu yeni tefekkür ufuklarına doğru seyahata hazırlamak olacaktır.
Bu sayede, ilmin bütün buluş ve tespitleri, insanoğlunun ruhunda, ötelere doğru
uzayıp giden birer merdiven haline gelecek ve her gün ayrı bir iman şuuru, ayrı
bir ibadet aşkıyla şahlanan talihli ruhlar, bu merdivenle, cismaniyetin
dehlizlerinden kurtulacak, zaman üstü hüviyetlere ulaşarak bütün zaman ve
mekânların üstünde Sonsuz’la hemdem olacaklardır.
Artık bundan böyle, bunlar için, ne kendilerini aşağıya çekmek isteyen tabiatın
zararlı yanları karşısında yenilmek, ne de bedene ait sis ve dumanlar içinde
şaşırıp kalmak bahis mevzuu değildir. Çevrelerini saran bütün is ve pastan
arınmış bu üstün kametler, kim bilir günde kaç defa gökler ötesi varlıklarla
tanışıklığa giriyor, kaç defa meleklerle at başı sonsuzluk istikametinde
yarışlara katılıyor ve kaç defa, hakikatin hararetiyle bir mum gibi eriyip o
bilinmez okyanuslarla bütünleşiyorlardır..?
Sızıntı, Ocak 1987, Cilt 8, Sayı 96
Izdırapla bütünleşen ruhlar
Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu
buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar-batar; haftalar, aylar birbirini
takip eder; mevsimler peşi peşine geçer gider de, onlar idealize ettikleri
düşünceleri istikametinde bir başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan
mevsimi yaşarlar, hazan türküleri dinlerler; ama ne hâllerinden şikâyet eder ne
de kimseden dert yanarlar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda
her cefaya katlanır, fakat asla usanmazlar.
İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle coşmuş bu
aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar
bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik
şeylerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit
tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez.
Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp
imkânsızlıkları imkânların takip edeceği inancıyla hep azimli ve kararlıdırlar.
Bu itibarladır ki onlar, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde
dahi bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek
hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.
Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine
hassastırlar. Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde
yaşadıkları toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran
bir fert, istikameti bozulan bir aile ya da cemiyeti ayakta tutan umdelerden
birinin hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır…
Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir. Toplumun her kesimine ait dert ve
sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer gibi hisseder ve iki büklüm
olurlar. Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk
zonk zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen,
onlar yine yapayalnızdırlar.
Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider.
Ne var ki bunu da sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?” (Sabit)
İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur.
Alâkadarlığı nisbetinde de yer yer sevinç, zaman zaman da ızdırap duyar. Bu
ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve
senesini, hattâ senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi
bilip, dünya ve ukbasını feda edenler de vardır. Öyleleri vardır ki, saçları
adedince başları bulunsa, davası uğrunda her gün birini isteseler, tereddüt
etmeden verir; verir de minnet bile eylemez… İnsanlığın İftihar Tablosu, bu
hususta o kadar hızlı ve o denli ileri idi ki, Yüce Yaratıcı, hem senâ hem de
tâdil makamında O’na şöyle diyordu: “Demek bu söze inanmıyorlar diye onların
peşine düşüp kendini helâk edeceksin!” (Kehf sûresi, 18/6)
Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce, bütün hayatları boyunca
hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla
doğrulmuşlardır. Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle mepsuten
mütenasip (doğru orantılı) olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her
türlü kötülüklerden arınarak birer semavî bilinmez hâline gelmişlerdir. Evet,
Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan
arındıran, ulvîleştiren ikinci bir şey daha yok gibidir. “Günahlar içinde öyle
günahlar vardır ki; namaz, oruç gibi ibadetler değil de, geçim yolundaki sıkıntı
ve maişet derdi onlara kefaret olur.”[1] Ya içinde yaşadığımız toplumu kurtarma
gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar..!
Bugün bizim, şuna-buna değil; “Milletimin maddî-mânevî mutluluğu için
Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyenlere.. şahsî menfaat ve
bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve millet yolunda fânî olanlara.. toplumun
ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara.. elinde ilim
meşalesi, her yerde bir çerağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele
edenlere.. üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına
koşanlara.. maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe
düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere.. yaşama arzusunu unutarak
yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var..!
[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/38; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/335.
Sızıntı, Şubat 1985, Cilt 7, Sayı 73
Izdıraplı Nesiller ve Ufuktaki Işık
Yıllardır buhurdanlık gibi tütüp duran sînelerimizde birer inilti,
dudaklarımızda birer çığlık hâline gelen senin ızdırap ve acılarınla, yine senin
imdâdına koşmak istedik. Çevremizde sis ve duman, önümüzde ardarda mânialar;
hissiyatımız sarsık, ruhlarımız yaralı; yer yer aksak karıncalar gibi sekerek,
zaman zaman yanıp kül oluncaya kadar ateşin etrâfında pervaz eden kelebekler
gibi uçarak senin gurbet ve senin yalnızlığın için çırpınıp durduk.
Ne kadar kalbinin feryatlarına kulak verebildik, ne kadar sinelerimizdeki
çığlıkları ruhuna duyurabildik bilemeyiz, ama; hakîkat olan bir şey varsa o da,
seni tam anlayamamanın ızdırâbı, kendi hazlarımızı unutup sana yâr-ı vefâdar
olamamanın hüzün ve azâbı gündüzlerimizi gece, gecelerimizi de karanlık karanlık
üstüne kabir hayatına çevirdi.
Etrafımızı görüp sezdiğimizden bu yana gözlerimizde Mecnun’un hicran ve hasreti,
gönüllerimizde Yakub’un hüzün ve derdi, dillerimizde Kerbelâ türküleri kendimizi
bu dertliler yolunda bulduk ve o gün-bu gün ızdırap içinde kaynaya kaynaya bir
hâl olduk. Senin ızdırâbın, benim ızdırâbım, insanımızın ızdırâbı ve topyekün
bizim dünyâ, bizim âlemimizin ızdırâbı… Doğrusu bu hâle getirilmiş bir dünyada
sana ve bana başkası da yaraşmazdı ya!
Sen ve ben, mâzisi kartallar gibi hep zirvelerde geçmiş şanlı bir milletin,
cihâna medeniyet muallimliği yapmış muhteşem bir devletin, hasım ve hâin bir
dünyanın hiç dinme bilmeyen kin ve nefretleriyle, tarihten silinip gideceği
korku ve endişesini vicdanlarımızda duyup kaç defa içimiz burkuldu, kaç defa bu
muhteşem millet gemisi, asırlardan beri yolunu kesen ölüm girdaplarından
herhangi birine takılıp gideceği telâşıyla iki büklüm olduk…
Dünyanın dört bir yanına ışıkla beraber ürpertiler de salan ve koca yeryüzünü
hükümranlığına kâfi bulmayan dev bir milletin, birdenbire sarsılıp altüst olacak
hâle gelmesi; bir zamanlar kendinden korkup tir tir titreyen devletler
karşısında aynı zilletle boyun büküp temennâ durması ve yüksek kalelerin yüksek
burçlarında bayraklaşan, çelik yürek ve çelik irâdelerin, eski kapıkulları
önünde ric’at ric’at üstüne geriye çekilip durması karşısında, yapacak başka bir
şey de olamazdı sanırım.
Ah, nerede o zafer sancaklarını yüksek burçlara dikip göklere selâm duran polat
ruhlar! Nerede o eşya ve hâdiselere sözlerini dinletip engin zevk ve zekâlarıyla
çevrelerini cennetlere çevirenler! Nerede yeryüzünün vârisleri olma şuuruyla,
dünyalarına kazandırdıkları bambaşka renk ve ışık tayfları arasında ötelerle
içli-dışlı olup binbir râyiha içinde yaşama zevkini idrâk edenler! Nerede o
çalışmayla mutluluk, mücâdeleyle haz arasında kurdukları köprülerle milletlerini
rüyalarda gezdirenler!?
İnançsızlığın, ahlâksızlığın, vatansızlığın ve milliyetsizliğin birer sârî illet
gibi dünyayı sardığı, iftirâk, bağnazlık ve Hakka hürmetsizliğin ruhları esir
ettiği bir dönemde, sizin aydınlık dünyalarınızı hatırlamamak mümkün mü? Hele
bir zamanlar, aynı hastalıklarla yurtlarından, yuvalarından edilen ve bugün
boyunlarında tasmalar, ayaklarında zincirler, kulaklarında zâlimlerin hayhuyu ve
tepelerinde müstebitlerin yumrukları sağa-sola itilip kakılan vatansız ve
bayraksız yığınları düşündükçe hasretle yanmamak, ürpermemek kâbil mi?
Evet, bir baştan bir başa dünyamızın dört bir yanında hârap iller, yıkılmış
hânumanlar, mezar taşlarına rahmet okutturan cansız cesetler, hasımlarının akla
hayale gelmedik hokkabazlığı karşısında apışıp kalmış irfansız ruhlar, simsiyah
bir atmosfer içerisinde yaşayan derbeder, perişan ve câhil kitleler, o tertemiz
ikliminizden gelecek ışık ve diriltici soluklara su kadar, hava kadar
muhtaçtırlar. Ve ancak bu sayede dirilip kendilerini bulacaklardır. Evet, bu
sâyede mutlaka bir gün uyanıp kendilerine geleceklerine, silkinip ufuklarını
saran kanlı kâbuslardan sıyrılacaklarına inanç ve ümidimiz tamdır. Ve hele,
şafakların şafakları kovaladığı, millet içinde millete hizmet düşüncesinin
yeniden canlandığı, menfaat düşüncesi, makam sevgisi ve şöhret hissi gibi insanı
alçaltan kötü duygu ve tutkuların yerlerini, hasbîlik ve diğergâmlık gibi yüksek
hislerin almaya başladığı, zevk düşkünlüğü ve istikbal endişesiyle sarsık
ruhlara bedel, hemen her yerde yiğitlik ve civanmertlik soluklayan kimselerin
hissedildiği şu günlerde, daha da inançlı ve ümitliyiz. Hatta bu çaplı ve
çalımlı hamlelerin, geleceğin içtimâî coğrafyasında meydana getireceği silinmez
izleri bugünden seziyor ve görüyor gibiyiz.
Ne var ki, o mutlu yarınların gelmesi için yine de, maddî-mânevî hiçbir şey
beklemeden, dünyevî-uhrevî hiç bir sevdâya kapılmadan (Yol bu, devran bu!) deyip
sarsılmadan hak bildikleri yolda yürüyen kara sevdâlılara ihtiyaç olacağı da
hatırdan bir lahza çıkarılmamalıdır.
Sızıntı, Ocak 1986, Cilt 7, Sayı 84
Kaos ve İnanç
Bugüne kadar yeryüzünde, hemen her devirde, değişik çap ve buutlarda kargaşalar
meydana gelmiş, kargaşaları kargaşalar takip etmiş, dağlar cesâmetinde
çalkantılar olmuş; insanlık defaatle sarsılıp defaatle ümitsizlik ve hayal
kırıklığına uğramış.. bu vahşetzâra geldiğine elli defa pişmanlık duymuş ve
inlemiştir. -Bilmem ki gelmemesi elinde miydi..!- Sonra da çalkantılar dinmiş,
her yanda peşipeşine baharlar sökün etmeye başlamış ve acı günler bütünüyle
unutulup onların yerlerini sevinç ve neş’e günleri almıştır.
Çağımızın insanı bu kargaşa ve çalkantıların en amansızlarına, en vahşî
olanlarına, en seri yayılanlarına şahit oldu. Zannederim, yeryüzü bugüne kadar
hiçbir devirde bu kadar cinnete şahit olmamıştır. Bernard Shaw’un da dediği
gibi, ‘eğer diğer gezegenlerde bizim gibi canlılar varsa, dünyamızı mutlaka bir
tımarhâne şeklinde görüyorlardır.’ Evet, günümüzün insanı, emsâli görülmedik
bunalımlar içindedir ve bu hâliyle de o, daha çok delilere benzemektedir. Tabii
dünyamız da deliler diyarına…
Bu yüzyıla kadar insanlık, yeryüzündeki hâdiseleri hep mevzii olarak tanıdı. Bu
îtibarla da, sağda-solda cereyan eden harpler-darpler onu ne fazla ilgilendirdi
ne de endişelendirdi. Oysa ki bugün, mesâfe ve sınırlar o kadar daralmıştır ki,
dünyanın en ücra köşesinde cereyan eden herhangi bir hâdise, hemen her yerde
derinden derine kendisini hissettirmekte, dolayısıyla da ruhlarda ya huzursuzluk
ve endişe veya emniyet ve sevinç meydana getirmektedir.
Ne var ki bizler, bütün iyilikseverlerin samimi gayretlerine rağmen, hep
huzursuzluk ve endişe veren hâdiselere şahit olduk. Kalp ve kafa bütünlüğünü
temsil edecek olan yeryüzünün gerçek sahipleri gelip insanlığın kaderine
hükmedecekleri güne kadar da, bütün bu huzursuzluk ve endişeler devam edeceğe
benzer. Bundan dolayı da, dünya üzerinde olup biten her şeyin insanlık yararına
ve onun maddî-manevî saadeti adına değerlendirilip, şekillendirilebilmesi için,
bundan sonraki nesillerin de bir hayli uğraşması icap edecektir.
Bütün bunlara bakarak, insanlığın yeniden kendini idrak edip özüyle
bütünleşmesini ütopik, hatta bütün bütün imkânsız görenler çıkabilir. Ne var ki,
bizler bunu, en ümitsiz dönemlerde dahi hep mümkün görmüş ve beklemişizdir. Ve
hele, kargaşa ve huzursuzluğun ma’şerî vicdanda meydana getirdiği araştırma
hissi, duyarlılık ve şuurlanma sayesinde, daha da inancımız kuvvetlendi ve
pekişti. Öyle inanıyoruz ki, çok yakın bir gelecekte bütün insanlık, tarihî
yanılmaların kurbanı olan bir kısım yüksek değerleri mutlaka arayıp bulacak ve
onlara sahip çıkacaktır. Kaldı ki o, kendini böyle bir araştırmaya sevk edecek,
özündeki aslî cevheri hiçbir zaman unutmadı ve unutma niyetinde değildir.
Tarihin çeşitli devirlerinde ve bugün, her çeşit altüst olmalara, en köklü
değişmelere rağmen, değişmeyen; değişmek şöyle dursun her yeni hâdiseyle
ağırlığını daha da hissettiren Allah inancı, daima insanlığın en birinci
meselesi ve solmayan, eskimeyen en diri düşüncesi olmuştur. İnsanoğlunu başka
yanlara çekmek isteyen akımlar, onu inanç cevherinden uzaklaştırmak isteyen
faktörler ne kadar güçlü olursa olsun, onun nazarında inanç vakası her zaman
ruznâmenin birinci maddesini teşkil edecek ve bu husus zamanla daha da ehemmiyet
kazanacaktır.
Hıristiyanlık dünyasında her geçen gün kiliselere rağbetin biraz daha artması,
belli bir aralıktan sonra İslâm dünyasında câmilerin yeniden dolup taşması,
üzerinde durup düşünülmesi icap eden çok önemli hususlardandır. Bugüne kadar,
yüzlerce imparatorlukla beraber yüzlerce tâcdâr yıkılıp gitmiş; Sezar’lar,
İskender’ler, Napolyon’lar unutulup hâfızalardan silinmişlerdir; ama insanların
sînelerindeki iman cevheri, tâzeliğinden hiçbir şey kaybetmeden çağları aşarak,
günümüze kadar sürüp gelmiştir.
Bugün bir kısım kimselerce, inanç gücünün zayıf ve inanan insanların da sığ
olduğu iddia edilse bile, az bir araştırma ve küçük bir gayretle, bunun bir
aldanma ve aldatma olduğu hemen anlaşılacaktır. Bir kere, bütün resmî
istatistikler, her geçen gün, inanan insanların sayısının daha da arttığını
göstermektedir. Bilhassa Müslümanlar arasındaki kemmî ve keyfî derinleşme ve
çoğalma, daha şimdiden bir kısım inançsız kimseleri telaşlandırmaya başlamıştır.
Pekin’den Moskova’ya, oradan da bir kısım Balkan ülkelerine kadar, inanan
kimselere yapılan baskıların altında bu endişenin tohumları yatmaktadır. Ne var
ki, yapılan şeyler boş ve gösterilen gayretler de beyhûdedir. Zira;
‘Hakk tecelli eyleyince her işi âsân eder;
Halkeder esbâbını bir lahzada ihsân eder.’
İnanç, beşer fıtratının gereği ve onun tabiatının en önemli bir parçası ise -ki;
öyledir- bir gün mutlaka ilhad ve inkârın gayrı tabii bütün kuvvetlerini bozguna
uğratacaktır. Nasıl olmasın ki, iman sinelerde Hakk’ın yaktığı bir meşaledir ve
onu teyit eden de yine Hak’tır.
Takdîr-i Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem’a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez..!
Bundan milyonlarca yıl önce de, her şey kudret ve irâde meşcereliğinde âdeta bir
kaostu: Bir yanda dev kaynamalar, hiddetle etrafa lav yağdıran yanardağlar;
diğer yanda da nârinlerden nârin minik bir protoplazma, küçücük bir sürüngen ve
cılız bir bitki.. hiç beklenmedik bir anda birdenbire maratonu, kimsenin değer
vermediği bu zayıflardan zayıf varlıklar kazanmış ve ‘Natürel seleksiyona’
rağmen, bunlar, yeryüzünün kaderine hâkim olmuşlardı.
Bu ilk ürpertici fizîkî hâdiseler karşısında, her şey insanın eşyâ ve hâdiselere
hükmetmesiyle noktalandığı gibi, tarihin çeşitli devirlerinde, binbir kargaşa ve
anarşinin alıp yürümesine karşılık da yine her kavganın insânî ruhun zaferiyle
sonuçlandığını görmekteyiz.
Evet, yıllarca Avrupa’nın altını üstüne getiren çeşitli kaynaşmalar, bilhassa
Fransa ve Amerika ihtilâlleri gibi nice insanın canına kıymakla neticelenen en
hunharca hareketlerle dahi bir kısım güzel neticeler elde edilmiştir. İnsanlığın
mutluluğu adına meydana gelen bu sürpriz neticeleri, o günün insanları
göremezdi. Göremediklerinden dolayı da yaşadıkları çağa ‘tefessüh etmiş yıllar’
nazarıyla bakmışlardı. Ama bizler bugün, o fırtınalı çağların arkasındaki güzel
neticeleri görüyor ve onların yanıldıklarına hükmediyoruz.
Günümüzün insanlarının da, inanç ve cesaretlerini yitirmedikleri takdirde, bir
baştan bir başa bütün dünyayı saran kargaşa ve huzursuzluğu yenecekleri ümidini
beslemekteyiz. Aslında dünden bugüne hep, en bunalımlı dönemleri, en huzurlu
dönemler tâkip etmiş, kaoslar nizamları doğurmuş ve aydınlıklar zulmet zulmet
üstüne karanlıkları kovalamıştır. Toplumlar, tam kimliksiz ve kaba bir kitle
hissini verdiği aynı anda, üstün vasıflı, çelik irâdeli, düşüncesi aydın birisi
çıkmış ve onlara insanlığa giden yolları göstermiştir. İlk plânda belki onunla
alay edilmiş, düşüncelerine karşı çıkılmıştır ama, neticede koca kitleler onun
mayasıyla mayalanmış, onunla bütünleşmiş ve onun sayesinde apayrı bir varlığa
ulaşmışlardır…
İşte bu kuşağın en kutsileri nebîler ve onların takipçileri..! İşte Copernic ve
Galile, işte Edison ve Einsteinler..! Hemen hepsi de ‘redd ü inkârın’ en akıl
almazına mâruz kalmışlardır, ama, zamanın tefsiriyle, bütün hasımlarına rağmen
bir hamlede sıçrayıp zirveleri tutmuşlardır.
Dünya kuruldu kurulalı bu, hiç değişmeden hep böyle cereyan etmiştir ve bugün
için de aynı şeyler bahis mevzuudur. Elverir ki, günümüzün insanı da inanç ve
düşüncede kendini yenilemesini bilsin, gelip geçen hadiseler karşısında ümidini
yitirmesin, maddî-manevî, içtimâî-iktisâdî krizlere gereğinden fazla ehemmiyet
vermesin ve önünü kesen dev vak’alardan ürküp paniğe kapılmasın..!
Sızıntı, Aralık 1986, Cilt 8, Sayı 95
Lütuflar Ufkunda İnsan
Hayatın her lahzası yeni yeni hazineler elde edebilmek için bir kısım
fırsatlardan ibarettir. Bu fırsatları değerlendirerek aydınlıkta yaşamak veya
onları fevt ederek karanlıkta kalmak insanoğlunu şereflendirme noktasında ona
bırakılmıştır.
En başta hayatın kendisi de, insanoğluna bahşedilen büyük nimetlerden biridir.
Hayata gelmek veya gelmemek, insanî hüviyete varlığa ermek veya ermemek elimizde
değildir ama; onu değerlendirmek ve bu sihirli nimetlerle iki âlemin mutluluğunu
elde etmek iradelerimize bağışlanmış ilâhî bir armağandır.
Hayat ve hayatla alâkalı diğer fakülteleri, Yaratıcı’nın kanun ve prensipleri
çerçevesinde fethetmek, onları tanımak ve sahip çıkmak, bizler için yüce birer
vazifedir. İnsan bütün meleke ve istidatlarıyla yontulmamış bir mermere benzer.
Heykeltraş, hayâlindeki plâna göre mermeri kesip, biçip şekillendirdiği gibi,
insanoğlu da kendi ruhunun heykeltraşı olarak eline verilen programa göre, ona
ikinci bir varlık kazandırıp, vicdanındaki sırrı onun simâsına nakşedebilir.
Elverir ki o, kâinat kitabına denk ve yüce hakikatin şuurlu bir aynası olan,
vicdânının derinliklerindeki sırlı yazıları okuyabilsin ve yüksek bir himmetle,
hep, en iyiyi, en güzeli takipten geri kalmasın: Kısa ve geçici muvaffakiyetler
yerine yüksek ideâlleri tahakkuk ettirmeye gayret göstersin; küçük hedefler
yerine, büyük maksatlar arkasında koşsun; basit düşüncelere kapılacağına,
şakaklarını zonklatacak derin fikirlerle meşgul olsun; gelişigüzel şeyleri
mütâlâa edeceğine, bu dünyayı ve öteleri hazırlayacak, ruhunu olgunlaştıracak
ciddî eserler okusun…
Yüksek mefkûrelere gönül verememiş; kendini ulvî gayelere göre ayarlayamamış;
basit düşüncelerin karanlık ve zıtlarla dolu atmosferinden çıkamamış; görüp
duyduğu, okuyup düşündüğü şeylerle yeniliklere ulaşamamış ve insanlara karşı
içindeki iştiyak ve sevgi ateşini körükleyip coşturamamış ham ruhlar, hayatta
olsalar dahi yaşamış sayılmazlar.
İnsanoğlu, Yüce Yaratıcı’nın halifesi olarak büyük işler başarmak ve değerli
eserler ortaya koymak için dünyaya gönderilmiştir. O, bu mükellefiyetin şuurunda
ise, eşya ve hâdiselerin içine girecek, onlara müdahale edecek, her gün başka
terkip ve başka tahlillerle, yeni yeni sanat eserleri ortaya koyacak.. bütün
bunları yaparken de her lahza, irâdesinin simasında Hakk’ın sonsuz irade ve
kuvvetini sezecek ve şükranla iki büklüm olacaktır.
Bu yüce vazifeleri görebilmesi için gerekli olan şeyler ise, ona çok önceden
verilmiştir. İnsanlığa yükselmek için irade ve heyecan; kâinat ve içindekileri
tanıyıp sevmek için merak ve güzellik aşkı; dürüstlük ve adâlet için vicdan;
varlığa alâka duymak için kalb; bu lütûfları yerinde kullanma ve belli bir
ölçüde, iyiyi kötüden ayırdedebilmek için akıl; nihayet, bütün bu işleri
yanılmadan, arızasız görebilmek için de vahyin aydınlatıcı tayflarıyla pırıl
pırıl bir atmosfer…
Maddî-mânevî bu kadar lütûflarla şereflendirilerek dünyaya gönderilen insan,
mahlûkat içinde eşi menendi olmayan bir varlıktır. Ne var ki o, Yaratıcı’nın bu
armağanlarını değerlendiremediği zaman, O’nun halifesi olmak şöyle dursun,
aşağıların aşağısına yuvarlanıp sefillerden bir sefil haline gelecektir.
Bu zâviyeden, hayatın birinci faslı bir lütuf ve ihsan, ikinci safhası ise,
irâde, plân ve Hakk’ın emirleri karşısında hassasiyetle üzerinde durulup
işlenecek bir harman mesabesindedir. Evet, önceden bize verilenleri, irâde şuur
ve mükellefiyetlerimizle değerlendirerek, hayatımızı zenginleştirmemiz, fazilet
ve Hakk’ın hoşnutluğuyla ona ölümsüzlük kazandırmamız, zamanın bereketli ve
canlı akışı içinde onu yeni buudlara ulaştırmamız her zaman mümkündür.
Her türlü muvaffakiyet, o yolda gerekli olan prensipleri iyiden iyiye bilip ona
göre hareket eden, devrinin şartlarını idrâkla hesaplı davranan ve çalışmalarını
ara vermeden sürdüren talihliler için bahis mevzûu olsa bile, görgüsüz,
bilgisiz, aceleci, hele hele kendi devrini yaşamayan kimselerin onu elde
etmelerine imkân yoktur.
Her günü, yeni bir bahar sayarak durmadan çevreye tohum saçanlar, ve her fecri,
feyizli, bereketli bir hazîne kapısı bilerek Hakk’ın ilk ihsanlarını
değerlendirip o kapıyı açmaya çalışanlar, hayatlarını yediveren bir başak haline
getirir ve ruhlarıyla ölümsüzlüğe ererler.
Sızıntı, Kasım 1984, Cilt 6, Sayı 70
Medeniyet veya Mefhum Kargaşası
Eskilerce medeniyet; köy, kasaba, şehir nerede olursa olsun, insanî duygu ve
düşünce etrafında toplanmış ruhların, insan olmalarını idrâk şuuruyla bir arada
yaşamaları şeklinde tarif edilirdi. Mâhiyet itibariyle medenileşmeye müsait
olarak yaratılan insanoğlu, varlığa erdiği günden bu yana, bir ölçüde hep medenî
olabilmiş ise de, onun gerçek mânâda medenileşmesi, duygu, düşünce, his ve irâde
gücüyle kendini gösterdiği anlara rastlar. Vâkıa onu, sanayideki baş döndürücü
muvaffakiyetleri, teknik ve teknolojik sahalardaki yenilikleri; trenleri,
transatlantikleri, tayyâre ve feza gemileri; büyük şehir, geniş cadde ve yüksek
binaları; barajları, dev platformları, rafinerileri ve nükleer santralleriyle
medenî görmek isteyenler de olacaktır, ama; bu hususlar, insanın insânî duygu ve
düşüncesiyle bütünleştiği ölçüde, onun müreffeh yaşamasına birer vâsıta olsalar
bile kat’iyen medeniyet esasları sayılamazlar.
Eskilerce medeniyet; köy, kasaba, şehir nerede olursa olsun, insanî duygu ve
düşünce etrafında toplanmış ruhların, insan olmalarını idrâk şuuruyla bir arada
yaşamaları şeklinde tarif edilirdi. Mâhiyet itibariyle medenileşmeye müsait
olarak yaratılan insanoğlu, varlığa erdiği günden bu yana, bir ölçüde hep medenî
olabilmiş ise de, onun gerçek mânâda medenileşmesi, duygu, düşünce, his ve irâde
gücüyle kendini gösterdiği anlara rastlar. Vâkıa onu, sanayideki baş döndürücü
muvaffakiyetleri, teknik ve teknolojik sahalardaki yenilikleri; trenleri,
transatlantikleri, tayyâre ve feza gemileri; büyük şehir, geniş cadde ve yüksek
binaları; barajları, dev platformları, rafinerileri ve nükleer santralleriyle
medenî görmek isteyenler de olacaktır, ama; bu hususlar, insanın insânî duygu ve
düşüncesiyle bütünleştiği ölçüde, onun müreffeh yaşamasına birer vâsıta olsalar
bile kat’iyen medeniyet esasları sayılamazlar.
Evet, geniş imkân ve modern vâsıtalarla hayatın çehresi değişebilir, yaşama
modernize edilmiş sayılabilir; ancak, bütün bunlarla insanın medenîleştiği
söylenemez. Medeniyet, insan istidât ve kabiliyetlerinin gelişmesine müsâit bir
iklim ve atmosfer; medenî insan da, o vasatta, duygu ve düşüncesi itibâriyle
inkişâf edip gelişen ve geliştirdiği yüksek duygularıyla toplumun emrine giren
insandır.
Bu itibarladır ki, o ruhî ve zihnî bir vak’a olarak; zenginlik, lüks, saray ve
apartman gibi cismânî refah unsurlarında; istihsâl ve istihlak gibi bedenî duygu
gayyâlarında aranmamalı, belki, görüş tarzı, düşünce sistemi gibi zihnî
vakalarda aranmalıdır.
Dünden bugüne bir kısım kimseler, medeniyeti, refaha hizmet eden vasıtaların
bolluk ve modernleştirilmesinde aramış ve medenileşme adına kitlelere hep bu
noktayı göstermişlerdir. Zâyi edilen bunca zaman ve arkada bırakılan koskoca bir
‘ömr-ü heder’den sonra olsun o, ruhta, ruhun tekâmülünde ve insanın kendini
yenilemesinde aranmalı değil miydi? Sözün özü, medeniyet alınıp başa geçirilecek
bir urba olmadığını idrâkla zaman-şartlar-insan üçlüsü içinde ele alınıp aheste
aheste, şartlar kollanarak ve insanın gelişmesi için gerekli olan zaman hesaba
katılarak, aklî ve mantıkî bir çizgide ideâlize edilmeli ve yığınlar
aldatılmamalıydı..!
Medeniyet başka, modernleşme başkadır. Birincisinde insan; görüşleri, düşünce
tarzı, insanî yanlarıyla; ikincisinde ise, bedenî hazları, yaşama vâsıta ve
imkânlarıyla değişip yenilenmektedir.
Ne var ki, mefhum kargaşasıyla yanıltılmış nesiller; isim ve mefhumları yanlış
kullana kullana, önce ifâde ve düşünce tarzında yanıltılmış, sonra da çarpık ve
bozuk düşüncelerin zihinlere yerleşmesiyle din, dil, millî felsefe, ahlâk ve
kültürde saptırılmış ve dejenere edilmişlerdir. Teknik imkân ve modern
vâsıtalara sahip olan bir kısım milletler, daha doğrusu her millet içinde yarı
‘aydın’! çevreler, kendilerini medenî ve karşı tarafı da bedevî görerek
medeniyet ve kültür adına tarihin affedemeyeceği en büyük günahı işlemişlerdir…
Aslında medeniyet ayrı, hayat standartlarının yükseltilmesi veya modernize
edilmesi ayrı şeyler olduğu gibi, tahsilli olmakla ‘aydın’ olmak da birbirinden
tamamen farklı şeylerdir. Ciddî bir tahsil görmediği halde aydınlıkta yaşayan
çok münevverler bulunabileceği gibi, bedeviyeti sırtından atamamış dar görüşlü,
dar düşünceli okumuşların sayısı da az değildir.
Mefhum kargaşası, bazen çok uzun süre nesilleri aldatabilir. Yıllarca akların
kara, karaların ak kabul edildiği; zulmün, başına adalet tacını giydiği,
adaletin zulme ünvan olduğu; zift ruhların aydınlık havarisi kesildiği, gerçek
münevverin kapı kapı kovulduğu; ve bu yengeççe yürümenin farkına varılamadığı
ülke sayısı oldukça çoktur.
Bir toplumun aydınlığa kavuşup; düşünce, tasavvur, kanaat ve ifadede kargaşadan
kurtulabilmesi, hakiki mânâsıyla münevver bir kadroya sahip olmasına bağlıdır.
Münevverlik, tahsilli olmakla karıştırılmamalıdır. Bir cemiyette, çeşitli ilim
dallarında ihtisas yapmış insanlar, sanat ve maharet erbabı bulunabilir; ne var
ki, o cemiyetin aydınlığa çıkması; fizik, kimya, matematik, hendese tahsili
görmüş insanlardan daha çok, yaşadığı devri idrak içinde, kalp ve ruhun hayat
ufkuna ulaşmış, irâde ve zihniyle varlığa ermiş gerçek münevver ve güçlü
irâdelerle kâbildir. Ötelerden gelen esintilerle, ruhlarına mayaladıkları
hakikatleri hallaç edip gönüllerinde hiç sönmez birer ışık kaynağı meydana
getiren, sonra da durmadan çevrelerine mesajlar göndererek yepyeni bir topluma
giden yolları açan ve aydınlatan, millî kültüre yeni buutlar kazandıran gerçek
münevver ve güçlü irâdelerle…
Medeniyet ve toplum bunların eseri; bunlar da doğru düşünce, doğru inanç ve
millî kültürün eseridirler.
Her yeni medeniyet, yepyeni bir aşk, yepyeni bir îman hamlesiyle ortaya çıkar.
Bu aşk ve îmanın olmadığı yerde medeniyetten de eser yoktur. Bir de bu îman ve
heyecanın bulunmadığı bir toplumda, istidâtların gelişmesine engel despotça
müdâhaleler varsa, böyle bir iklimde, çeşitli ilim dalları sâyesinde semâlar
aşılsa bile, medeniyetin varolduğu ufka ulaşılamaz ve orada medeniyetten söz
edilemez. Hatta böyle bir vasatta, her nasılsa ortaya konmuş bir kısım medeniyet
ürünleri dahi er-geç bozulup gitmeye ve çürüyüp yok olmaya mahkumdurlar.
Evet, bir cemiyette yığınlar inançsız, aşksız, mesuliyetsiz; kim olduklarını,
nerede ve niçin yaşadıklarını bilmiyorlar ise; o cemiyet, bir baştan bir başa
bütün müesseseleriyle değişse, hayat standartları fevkalâde yükseltilse, herkes
giyiminde kuşamında değişip modernleşse de, medenileştiği söylenemez. Zirâ,
defaatla ifâde edildiği gibi, medeniyet, zihnî ve ruhî bir vak’adır;
ilim-teknik, giyim-kuşam, mobilya-lüks eşya, araba ve villâlar ile kat’iyen
alâkası yoktur.
Eğer medeniyetin bunlarla alâkası olsaydı; o zaman bir insanı birkaç ayda, bir
toplumu da birkaç senede medenileştirmemiz kâbil olacaktı. Heyhat!.. Bunca
modernizasyondan sonra irfan hayatımız adına bir adım ilerleyemeyişimiz,
taklitle medeniyet olamayacağının en açık ve en acı delîli olmuştur.
Ne gariptir ki, bir kısım ‘geri kalmış ülkeler’ entelijansıyası, bütün bu
(olmazları) (olur) gibi göstererek geniş halk kitlelerini aldatmış ve bir kısım
modernizasyon hareketlerini medeniyet hamlesi gibi göstermeye çalışmışlardır.
Aslında, günümüzde müstemlekeci düşünce artıklarınca medenileşme hamlesi olarak
gösterilen bütün bu oldu bittiler, çok önceleri batılı dostlarımız (!)
tarafından, bizim için medeniyete giden yolları tıkamak ve gerçek medeniyet
esaslarını, işlemez hâle getirmek maksadıyla ortaya atılmış; din, dil, düşünce
tarzı darbelenerek, bunların yerine nesepsiz bir zihniyet ve anlayış ikâme
edilmek istenmişti. Onların bu mevzuda, bizzat muvaffak olup olmadıklarının
münakaşası bir yana, dışlaşan içtekiler, onların arzu edip de yapamadıkları her
şeyi -hem de millî reaksiyonlara sebebiyet vermeyecek şekilde- o kadar mükemmel
yaptılar ki, yüz haçlı ordusuyla bu mükemmeliyette yapılamazdı!..
Ne var ki, son birkaç sene içinde, milletin millî ruh etrafında kümelenmesi ve
kendi medeniyetini tesis istikâmetinde son bir-iki asrın en çaplı ve çalımlı
hareketini ortaya koyması, batı ile beraber bizdeki müstağriplerin de plân ve
düşüncelerini alt-üst etmiştir. Bundan öte, omuzunda geleceği bayraklaştıracak
nesillere, güçlü bir inanç, bitmeyen bir azim, tersyüz edilmeyen bir irâdeyle bu
işi devam ettirip kendi medeniyetlerini korumak kalıyor.
Sızıntı, Ağustos 1985, Cilt 7, Sayı 79
Millî Düşüncenin Gurbet Yılları
Bugüne gelinceye kadar millî mefkûre ve târihî değerlerin bu kadar garip
kaldığını hatırlamak mümkün değildir. Müntesiplerinin cehalet ve iradesizliği,
hasımlarının azim ve cüreti karşısında gurbetlerin en acısına marûz bırakılan
koskoca bir târihî da’va, kim bilir daha ne kadar zaman bu yalnızlığını
yaşayacak..?
Yıllar yılı cehalet ve aczini aşamayan bu dünya ve onun uyur-gezer insanları,
fevkalâde azimli, fevkalâde mütecaviz ve alabildiğine şer bir dünya karşısında,
defaatla nakavt edilmiş olmasına rağmen, büyük bir kısmı itibariyle, bir kerecik
olsun gerilime geçemedi, kendini yenileyip kendi asrı ile hesaplaşamadı ve
çağını hep gerilerden takip edip durdu. Ara sıra toparlanıp kendine gelmeye
çalıştığı görüldü ise de, bir düzine karanlık ruh, karanlık düşünce ve karanlık
beyanların ‘irtica, çağdışı’ yaygaraları karşısında sindi ve fermuarını başına
çekerek yeniden derin uykulara daldı.
Evet, işte bir tarafta, örfüne, an’anesine, mukaddes değerlerine bağlı, fakat
büyük ölçüde okumayan, düşünmeyen, şayet bir problemi olursa ona harikalar
kuşağında çözüm bekleyen ve sürekli olarak hasımlarının oyun ve gözbağcılığına
gelen saflardan saf bu sadedil insanlar, diğer tarafta yabancılaşmayı
‘çağdaşlık’ ve ‘medeniyet’ sayan mukaddes değerlerini tezyiften geri kalmayan,
bir çırpıda bütün geçmişini inkâr edebilen ve kendi dünyasına aid hiçbir şeyi
bilmeyen, hatta bilmediğini de bilmeyen.. dînî duygu ve dînî düşünceye karşı
fevkalâde mütecaviz; garpçılığı sırf bir taklit, kendi dünyasından nefreti bir
aşağılık duygusu.. hâsılı;
Şark’a bakmaz, garbı bilmez görgüden yok vâyesi, [1]
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi
kimliksiz bir yığın…
Birincilerin, arzu edildiği ölçüde faydalı oldukları iddia edilmese bile, hüsn-ü
niyetli ve zararsız olduklarında şüphe yoktur. Ya ikinciler öyle mi? Bunlar
tamamen, hasım dünyanın söz ve fikirleriyle oturur kalkar, onların kin ve
nefretlerine tercüman olur, onların düşüncelerine şerhler, hâşiyeler yapmaya
çalışır ve eski şerhçileri, haşiyecileri tenkit ettikleri aynı noktada, batıl
hezeyanların yorum ve izahlarıyla çürüyüp giderler.
Bunlardır ki kitap, gazete, mecmua, panel ve açık oturum gibi şeylerle efkâr-ı
âmme yapmasını, meşruları gayr-ı meşrû, gayr-ı meşrûları da meşrû göstermesini
çok iyi bilirler. İsterlerse, hiç yoktan sun’i kıyametler kopararak cemiyyeti
tedirgin ve yığınları da birbirine düşürebilirler. Ve yine bunlar, din ve dince
mukaddes sayılan şeyleri tahripten bir lahza geri kalmaz; yerinde mâzi ve tarihi
karalayarak, nesilleri özlerinden uzaklaştırır, yerinde ilericilik adına ülke ve
insanımıza bütün bütün zararlı her şeye vize vererek, yığınları yabancı
düşüncelerle şaşkına çevirir, yerinde de bütün ahlâkî prensipleri hiçe sayıp
kitleleri zabt u rabt altına alan tarih kadar eski bütün beşerî disiplinleri
yerle bir eder ve anarşiye davetiyeler çıkarırlar. Bunlar ve bunların elinde
kimliksizleşen bilgisiz nesiller, zamanla birbirinin kurdu hâline gelir ve ülke
bir baştan bir başa kanlı bir arenaya döner.
Tabii bu arada, geçmişine saygılı, yarınını kavrama peşinde ve çağıyla
hesaplaşmaya hazırlanan aydınlık ruhları beşinci kol, ‘mürteci’ gibi yaftalarla
karalayıp toplum dışı bırakmayı, ürkütüp kaçırmayı ve onlarda, sahip çıktıkları
cihan paha değerlere taraftar olmanın ayıp olduğu hissini uyararak, koskoca bir
târihi mirası hâmîsiz, müdâfisiz bırakmayı da ihmâl etmezler.
Her gün, her hafta, dünyanın kaç yerinde ve bilmem hangi mel’anet yuvalarında
üretilen binbir yalan, tezvir, iftira ve isnatlarla vatan evladının, birbirine
karşı kin ve nefretlerini bileyerek, onları hep hınçlı ve gerilim içinde tutmaya
çalışırlar.
Bütün bunları, ilhâd cephesinin tahripçi olmasında, onun profesyonel
şirretliklerinde, oyunlarını hasım dünyanın plân, düşünce ve imkânlarından
istifâde ederek çok iyi oynamasında aramak uygun görülse bile, yıllar yılı
bilgisiz ve görgüsüz kalmaya mahkûm edilmiş, her fırsatta sindirilmiş, değişik
oyunlara getirilerek hep safdışı bırakılmış ve bir türlü kalp-kafa bütünlüğüne
erme imkânını elde edememiş vatanperver kesimin, gerektiği kadar tarih şuuruna
ve mesûliyet duygusuna sahip bulunamamasında aramak daha muvafık olacaktır.
Ah şanlı talihsiz, muhteşem bahtsız ülkem! Bir zamanlar ‘Hürriyet, müsâvaat,
adâlet’ teranesini dilinden düşürmeyenlerin elinde hırpalanıp durdun. Bir başka
zaman yabancılarla elele, omuz omuza milleti bölüp ülkeyi sağa sola peşkeş çeken
karbonarilerin maceralarıyla.. bir diğer zaman da hasım dünyanın bütün nefret ve
tiksintilerine rağmen, ille de onunla zifafa koşan kimliksiz bir gürûhun hevâ ve
hevesleriyle..!
Sen ne zaman duygu ve düşüncede dirilerek dostlarını sevinç ve gıptaya,
düşmanlarını da infial ve öfkeye sevk edeceksin? Ne zaman o muhteşem yerini
alarak târihî fonksiyonlarını kusursuz yerine getireceksin..?
Sızıntı, Nisan 1987, Cilt 9, Sayı 99
[1] Vâye: Nasip, kısmet
Millî Ruh Düşüncesi
Bir millet, dünüyle içli-dışlı olduğu, hassâsiyetle özünü koruduğu sürece,
yarınlarını teminat altına almış ve varlığını en sağlam temeller üzerine
oturtmuş sayılır. Geçmişini görmemezlikten gelip dününü bütün bütün unuttuğu,
ruh kökünden uzaklaşıp özüne yabancılaştığı sürece de, her esen rüzgârla yer
değiştiren çer-çöp gibi savrulup durur ve kat’iyyen istikbâl vâdedici olamaz.
Evet bir millet, istikbâlinin emânetçileri olan genç kuşaklara, müspet ilimleri
tâlim ediyor gibi, iniş ve çıkışları, tırmanış ve düşüşleriyle bütün bir
geçmişlerini de öğretebiliyor; zirvelerde dolaştıkları devirleri
destanlaştırarak onların aşk ve heyecanlarını kamçılayıp onlarda yeni yeni
kahramanlık duygu ve düşüncelerini geliştirebiliyor; hasımlarından gördükleri
ihânet, gadir ve maddî-mânevî her türlü tahrîbatı yine onların metafizik
gerilimleri hesabına kullanabiliyorsa, geleceği adına müspetlerden müspet en
mükemmel işi yapmış, en büyük hamlede bulunmuş ve kendi düşünce kuşağına
yükseltebildiği her millet ferdine de ölümsüzlük iksirini aşılamış olur.
Milletçe, yepyeni bir ‘Ba’sü ba’de’l-mevt’ çırpınışı içinde bulunduğumuz şu
günlerde, genç nesillere, mefkûrevî geleceğimizin yanında şanlı geçmişimiz;
günümüzü idrâk kutbunda inanç, düşünce, örf ve âdetlerimiz; modern ilimlerle
beraber milli kültürümüz de belletilmelidir ki; o, yaşadığı gün ve içinde
bulunduğu şartların gereği olarak yapıp ortaya koyma mecbûriyetini duyduğu her
yeni terkip, yeni desen ve yeni motifleriyle özüne ve kendi dünyasına karşı
yabancılaşmasın, yapıp ortaya koyacağı her yeni eserini millî ruh kanaviçesine
göre işleyebilsin ve kendi ruh dünyasından uzaklaşmasın…
Bu itibârladır ki, millet çapında meydana getirilmek istenen her hamle ve
harekette, ‘tarih şuuru’ raylarına bağlılığa fevkalâde önem verilmeli ve millî
kültür perspektife alınmadan herhangi bir değişikliğe gidilmemelidir. Canlılar
âleminde, tür değiştirmeye ma’tuf sun’î mutasyonlar, pek çoğu itibâriyle ölümle
sonuçlandığı gibi, milletlerin hayatlarındaki özden uzaklaştırıcı değişiklikler
de hep o milletlerin ölümleriyle neticelenmiştir.
Bunun içindir ki, millet hayatında yapmayı plânladığımız inkılâplar, ne kadar
yararlı da olsa, bu uğurda millî ruh kâtiyyen fedâ edilmemeli; aksine, millet
modernize edildikçe o daha da hassasiyetle korunmalıdır. Bilhassa binbir
paradoksun kol gezdiği günümüzde, tâ beşikten başlayarak; anneler, yavrularına,
millî rûhu terennüm eden ninniler söylemeli; nineler masallarını ve masal
kahramanlarını şanlı geçmişimizin destanlarında aramalı ; irfan yuvalarımız her
vesileyle, şu muhteşem fakat tâlîsiz, şevketli fakat gadre uğramış milletimizin
alabildiğine parlak ve fevvâreler gibi bulutlar arasında kendine yer aradığı
dönemleri en heyecanlandırıcı üslûplarla dile getirmeli; edebi-yatımız millî ruh
ve millî düşünceyi hayatın her ünitesinde, o üniteye has renk ve çizgileriyle
bir dantele gibi işlemeli ve bize ait meselelerin en küçüğünü dahi irfan
semâmızda bir gökkuşağı haline getirerek nesillerin nazarına arz etmeli;
romanlarımız, piyeslerimiz bizim hissiyâtımıza tercüman olmalı, bizim
türkülerimizi söylemeli; yediğimiz gıda, içtiğimiz su, teneffüs ettiğimiz hava,
kokladığımız çiçekler bütünüyle bu ülkeye ait olmalı ve ne sûretle olursa olsun,
özümüzde değişikliğe sebebiyet verecek hiçbir şeyin millî bünyemize sızmasına
fırsat verilmemelidir. Vaizler kürsülerde, hatipler minberlerde, konferansçılar
geniş halk kitleleri karşısında bu millet gibi düşünmeli, bu millet gibi
heyecanlanmalı, bu millet gibi konuşmalı, bu millet gibi sevinmeli ve bu millet
gibi tasalanmalıdırlar. Yoksa, bir tarafta hırsla gerilmiş bütün hasımlarımız,
açıktan açığa bize ait her hayrı, her güzel teşebbüsü sinsi sinsi engelleyip,
diğer taraftan da, yapacakları en küçük yardımları dahi, millî ruhu ipotek
etmeye bağlarken, milletin geleceği adına bir şey yapmamız mümkün olmayacaktır.
Böyle olunca da bize, ruhumuzla bütünleşip kendimiz olma, kendimiz gibi düşünme,
kendi ellerimizle işleyip kendi ayaklarımızla yürümeden başka çare kalmıyor.
Aslında, düne kadar, din, vatan, millet ve namusumuzun amansız düşmanı olarak
tanıyıp bildiğimiz şu, düşüncelerinde kindâr, davranışlarında sahtekâr, eli yüzü
kanlı mürâî çehrelerin ‘ilelebed’ bize yardım edeceklerine ihtimal vermek ve
hele bu işi devam ettireceklerini düşünmek aldanmışlıktan başka bir şey
değildir.
Evet, asırlardan beri sönme bilmeyen mel’un ihtirasların, ölmeyen kinlerin,
bilhassa son günlerde yurdumuzun dört bir yanında ne hâin emeller peşinde
olduklarını görüp öğrendikten sonra, bize bizden başkasından yarar gelmeyeceğine
inanarak millî ruh kuşağında bütünleşmeli ve kendi dirilişimizi kendimiz
hazırlamalıyız.
Kim bilir belki de, bugüne kadar bin defa, hırs ve menfaati bayraklaştırarak
üzerimize at sürmüş, şu her türlü insânî duygu ve faziletten mahrum kin ve
nefret dünyası da bunu beklemektedir!?
Sızıntı, Aralık 1985, Cilt 7, Sayı 83
Mücadele Ruhu
Her türlü muvaffâkiyetin ilk şartı îman ve mücadele gücüdür. Gönlünü inançla
donatıp, dimağını yüksek düşüncelerin meşcereliği hâline getiren kimseler,
hayatın her dönemecinde ayrı bir huzur, ayrı bir hazza ererek kendilerini âdeta
cennet bahçelerinde hissederler. Bu îman ve mücâdele gücünden mahrum gönüller
ise, en küçük zorluklar karşısında sarsılıp ümitsizliğe düşmeye, cesaretlerini
yitirip devre dışı kalmaya mahkûmdurlar.
Hayat bir bakıma, baştanbaşa çalışma, gayret ve mücâdele demektir. Çalışmak için
güce, gayret için ümide ve kavga için de maddî-manevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç
vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin ve zikzaklı
labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge
gibi hep başkalarını takip eder dururlar. Her iki halde de zelîl, derbeder ve
tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saâdet elde edip onunla aydınlığa ermiş
görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefâlet içindedirler.
Böyleleri saray ve mâlikânelere, deste deste para ve külçe külçe altınlara sahip
olsalar dahi yine sefil, yine dilencidirler. Altın ve gümüş, özüyle bütünleşmiş
yüksek ruhlar için iyi birer hizmetkâr ise de, kendini idrak edememiş
talihsizler için çok kötü ve zararlı birer efendi sayılırlar.
İnsanlar, ekseriyet îtibariyle, kolay ve rahatlıkla elde edilebilen zevklerin
kucağına atılmakla, gayret ve samîmiyet isteyen, meşakkat ve zorluklarla
kazanılan büyük ve sürekli nimetlerden kendilerini mahrum etmektedirler. Bu
öldürücü düşünce ile, gününü gün etmek isteyen nice kimseler vardır ki,
hayatlarını hep iniş aşağı yaşamak ister; bir kerecik olsun herhangi bir
zorlukla karşılaşmayı kat’iyen arzu etmezler. İnanç ve idealden mahrum, hasbilik
ve diğergamlık bilmeyen bu karanlık ve fersiz ruhlar, çalışmayı sevmez,
sıkıntıya gelmez, zamanı değerlendirmesini bilmez ‘menn-ü selvâ’ bekler gibi
gözleri hep hârikalar kuşağında.. ümitleri sığ, irâdeleri mefluçtur. Yüreksiz,
günübirlikçi ve menfaatlerine düşkün olduklarından, bütün bir hayat boyu
başkalarının dümen suyuna göre hareket eder ve onların dublesi olarak yaşarlar.
Bu îtibarla da durmadan yer değiştirir, kalıptan kalıba girerler.
Ne var ki, bu hercaîlikle öz ve benliklerini koruyup kendileri olarak
kalamayacakları gibi, mevcûd saâdet ve mutluluklarını da koruyamayacaklardır.
Kendi içinden beslenemeyen bir göl gibi, yavaş yavaş çekilecek, kuruyacak ve yok
olacaklardır.
Aslında, özü koruma istikâmetinde gösterilen her gayret, hem yüksek bir zevk,
hem de gelecek mutluluğun teminatı olması îtibariyle mukaddes bir hamledir.
Ancak, bu zevki idrâk edebilmek için de yine, ruh köküne bağlılığa, mâzî
esintili ilhamlara, inanç ve fazilete ihtiyaç vardır. Düşünce dünyasını bu
esaslar üzerine oturtamamış kimselerin, bu yüksek zevki duymalarına imkân
yoktur.
Bizce, günümüzde mühimlerden mühim bir mesele varsa o da; her düşünceye yahşi
çeken ideâlsiz nesillere; inanç, fazilet, sabır, çalışma aşkı, mâzi hayranlığı
ve geleceği hallaç etme iştiyâkı aşılayarak onları yeniden inşâ etmektir. Bu
düşünce platformunda gösterilen her gayret, hem bugünü hem de yarınları âbâd
edecek ve gelecek nesiller arasında bir ‘yâd-ı cemîl’ olarak kalıp gidecektir.
Tarlaya tohum saçmadan topraktan bir şeyler beklemek abes olduğu gibi; genç
kuşakların insanlığa yükseltilmesi istikâmetinde, bazı fedâkârlıklara
katlanmadan gidip hedefe ulaşmaya da imkân yoktur. İnsan, almadan önce vermesini
bilmelidir ki, alma mevsiminde de kat kat alabilsin…
Bir bahçıvan, şâyet bahçesine değer veriyorsa, toprağının en küçük parçasını
dahi ihmal etmeden onu işler, hallaç eder; meyveli ağaçlardan bitkilere,
onlardan da güller, çiçekler ve süs ağaçlarına kadar bir sürü şey diker. Sonra
da onları, su ile, gübre ile besler.. yer yer çapa yapıp yabanî otları koparır
ve toprağın hava, güneş ve değişik boydaki esintilerle temasını temin eder ki;
bütün bunlar, bahçe sevgisiyle pratiğin bütünleşmesi mânâsına gelir.
Şimdi acaba sizler de, bu bahçıvan gibi, hayatınız ve nesillerin hayatına
müdâhale edip onu çeşitli erozyonlardan koruyabiliyor musunuz? Her taraftan
hücum eden zararlılara karşı göğsünüzü siper yapıp onu müdâfaa edebiliyor
musunuz? Ve bu uğurdaki gayretlerinizde fevkalâde bir inanç ve azimle iradenizin
hakkını verebiliyor musunuz?
Evet, isteseniz sizler de, hayatınızı yeni baştan inşâ edip, ona değişik buutlar
kazandırarak başkalaşabilir; eşya ve hadiselere bir başka zâviyeden bakıp bir
başka şekilde müdâhale edebilir.. daha irâdeli, daha derli toplu olabilirsiniz.
Olabilirsiniz ama; bütün bu (olma)ların bir tek yolu vardır, o da; Hakk’ın
lütuflarını irâdenizin çehresinde tecellî ettirebilmektir.
Evet, içinde yaşadığınız dünyayı kendi şartlarıyla idrâk edebiliyor, ümit ve
irâde balansını Kudret-i Sonsuz’a göre ayarlayıp rûhunuzdaki dinamizmle
varolduğunuzu gösterebiliyorsanız, vız gelir size her şey.. seller, fırtınalar,
zelzeleler… Böyle bir durumda sizi ne kılıçlar yaralayabilir, ne top gülleleri
sarsabilir, ne de ateşler yakabilir… Mevsimler peşi peşine gelir geçer; renkler
ve şekiller değişir; bahar ve yazları, sonbaharlar, kışlar tâkip eder durur;
sizler, inanç, ümit ve mücâdele ruhunun oluşturduğu zebercetten ikliminizle hep
pırıl pırıl ve yepyeni kalırsınız.
Sızıntı, Mayıs 1985, Cilt 7, Sayı 76
Mukaddes göç
Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda;
insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kutsiler için de hususî
mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir
mefhûmdur.
Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve
olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış
gariplerden garip insan fertleri; diğer yanda, elindeki meşâleyle çağlara ışık
saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri
hep medeniyetin şâhikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla
kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında
ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, karadeliklerin çehrelerinde,
cennetlere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın
hükmettiği aynı noktalarda, ümit meşcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve
yüksek kâmetler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip
dururlar. İnançları, düşünceleri, davaları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir
göç…
Bir hakikatin değişik rükûn ve yönlerinden ibâret olan; îman, göç ve cihad
üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne
denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı
uğrunda vereceği mücâdeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre
durup dinlenmeden devam ettirme.. işte kutsilerin sabah-akşam başvura geldikleri
üç musluklu hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve
karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır; yollar sarpa sarıp
çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da
mal-menâl, yurt-yuva, evlât ü iyâle bakmadan ‘bir başka diyâr!’ deyip yeniden
yolculuğa çıkacaklardır.
Dava ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar
parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukâbelede bulunup
zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi
toplumunda yeni bir îman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya
mücâdelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün
ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka
meşcerelikler araştıracaktır.
Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin, fevkalâde dikkatli,
tedbirli ve yenilmişlik adına ne varsa hepsini daha baştan aşması şarttır.
Yoksa, ümit edildiği mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir
dikkatsizlik, az bir yanlışlık, şartların ağırlaştırılmasına, atmosferin de
bütün bütün yaşanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir… Bir heyetin bütün
fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde bulunmaları çok zor,
hatta imkânsız olduğundan, bu türlü durumlarda aydınlatma ve irşâdın ayrı bir
iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarûridir; başka şekilde hareket ve
direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.
Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor karşılanıp, aleyhinde
kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları
çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış
ve destek olmuştur.
Bu itibarla, her kutsinin kaderinde değişmez şu çizgiler, âdeta bir fasl-ı
müşterektir: Önce îman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara
karşı mücâdele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda,
yurt-yuva her şeyi fedâ ederek, başka âşinâ gönüller aramak üzere yeniden
yollara dökülmek…
Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhâle çok önemlidir. Birinci
merhâle, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve
benliğini aşarak Hakk’ın azât kabul etmez kölesi olma merhâlesidir. Bu
merhâledeki cihad, bütün buutlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye
müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla
da cihatların en büyüğü ‘Cihad-ı Ekber’dir. İkinci merhâle ise, her gönülde bir
kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga
boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber
hicret de gelip kapıya dayanır.
Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten
bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli
olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve
bozulmuşluktan kendini yenilemeye, binbir günahın boğucu atmosferinden ruh ve
kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret
mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce,
ikinci hicretin, fonksiyonunu tam edâ edebilmesi de, birinci merhâledeki
hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna,
dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişâma, özünden özüne hicrette başarılı
olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil
edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil
edemezler.
Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semâsının ayları, güneşleri sayılan Hz.
İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musâ, Hz. İsâ gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı;
sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, insanlığın iftihar tablosu, zaman ve
mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyâmete kadar arkadan
gelenlere açık bıraktı…
Hakk yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kutsidir ki, mal ve
canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda fedâ eden
kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha
değişik sıfat ve ünvanlarla değil de ‘muhacir’ unvanıyla yâd edilmesi ne kadar
mânidârdır! Hatta bu kutsiler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebî’nin
doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz
vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi.. her biri ayrı bir pırlanta olan bunca
hadise içinde, tarih başlangıcı olarak hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle
durulmaya değer önemli bir mevzuudur.
Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her ferd, hayatının her
lahzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında
hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini
duyacaktır. Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı
nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes
göçle tahakkuk edebilecektir. Zirâ, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik
dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı
yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni
muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, başdöndürücü fedâkârlıklarıyla
devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler
olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde
tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.
Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi göç eden
fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu
medeniyetten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde, göçebe
hakimiyeti demektir. Kendini rahata, rehâvete kaptırmamış, her an her şeyden
ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları, önceden yaşamaya
alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla
mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
İşte ilk kutsiler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte birkaç aşiretten cihan
imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu
insanlar, rahatı zahmette, diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakîr
görmede, ebed-müddet varolmayı şartlara göre kendilerini yenilemede gördü ve
ters-yüz edilmez birer güç haline geldiler.
Keşke, günümüzün nesillerini; rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve
nefsânilikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap
çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideâl insanlar haline getirebilseydik. Belki o
zaman, milletçe, küçük hesapların, hasîs zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir
kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön
değiştirmeyecektik…
Sızıntı, Ekim 1985, Cilt 7, Sayı 81
Mutlu Nesiller
‘Gözlerimi yummuş ümit meşcereliğimde çimlenen yarınki nesilleri seyrediyorum!’
Yarınların iyilik ve güzellik dünyasında her şeyi cennet ehlinin temiz simaları
gibi imrendirici, onların derin bakışları kadar ifadeli ve tenlerinin kokuları
kadar bayıltıcı buluyor, dörtbir yandan taşıp gelen bu binbir râyiha ile taş
gibi kalplerin dahi yumuşayıp eridiğini hissediyoruz.
Evet, geleceğin zihni aydın, ruhu aydın insanının elinde bütün varlık bir gül
goncası gibi açıldıkça açılacak ve bu aydınlık iklimin talihli insanları,
kâinatları keşfetme yolunda, yüksek himmetli fatihler gibi zaferden zafere
koşacak, nihayet bütün eşyanın insana musahhar olduğu sırrını kavrayarak, önünde
sıra sıra dizilmiş zafer tâklarının altından geçip duygu ve düşünce sancağını
Hakk’ın hoşnutluğu burcuna dikerek, kendini idrak içinde iki büklüm olacaktır.
Yani acizliğindeki gücü, fakirliğindeki servet ve zenginliği görerek şükür ve
şevkle kanatlanıp fethedilecek başka dünyalar arayacak ve gözleri öbür âleme
uyanacağı âna kadar da rüyalar gibi tatlı bu şirin dünyasına yeni yeni buutlar
kazandırmak için çırpınıp duracaktır.
O günlere yetişebilirsek, bizim gibi dili bağlı, gönlü buruk, hisleri meflûç,
çeşitli mahrumiyetler içinde duygu ve düşünce dünyasını geliştirme fırsatını
bulamamış olanlar dahi neşeyle coşup, dâhiyane sözler etmeye başlayacak ve bir
zamanlar sinelerinde saklı bulunan emellerin, hasret ve ümit arası gelip-giden
gizli duyguların, bahtına küskün kapalı düşüncelerin ortaya çıktığını görerek
inanç ve ümitlerinde yaşattıkları o sihirli dünyaları bir kere daha bütün
ihtişamıyla yaşayacaklardır.
Evet, iç âlemlerimizde uyuklayan hisler şevkle gerilip şahlandığı ve ayn-ı
lezzet olan hayatın sabahleyin uyanan kelebekler gibi çiçekler arasında
kona-kalka saadetine yeni buutlar aradığı gibi her yanda çeşit çeşit lezzetlerin
tütüp durduğu bu kuşakta, kendi his ve şuur dünyalarına açılmış ruhlar, daha
ledünnî güzellikleri, hayallere karşı daha göz kamaştırıcı ihtişamları arayışa
koyulur; inançla ışıldayan gönül düzlüklerinde küme küme yıldızların
dizildiğini, öbek öbek cennet tepeleri gibi yamaçların sağa-sola serpildiğini
görür ve peşi peşine gelip iç âlemlerini saran bu renkli düşünceler sayesinde
zevk dünyalarını söndürmek isteyen monotonlukları parçalar ve hep yepyeni
iklimlerde şevki tarab içinde yaşarlar.
Bu noktaya ulaşmış bir ruh, bütün bütün varlık kadehini taşa çalarak gönlüne
açılan menfezlerden hakikatin çehresini müşahedeye dalar ve hilkatin
sınırlarından sıyrılarak bütün zamanların, mekânların, buutların dışına kaymak
arzusuyla kendine yeni bir yuva aramaya çalışır. Her sıçrayışla biraz daha
ışıklarla sarılır, her aydınlanışta varlığının esas kaynağını biraz daha
hissetmeye başlar ve ‘ben’ dediği şeyi bütün bütün unutur. Artık kulaklarına
çarpan her seste gözlerinin içine akan her renkte, ezelden bir tohum halinde
ruhuna saçılan aşkın, bir humma gibi her yanını sardığını duyar ve önüne
geçilmez bir visâl arzusuyla yanar-tutuşur. Bundan sonra onun için ne renklerin
ağlayışı, ne aydınlıkların kayışı, ne de somurtkan inkırazlar asla bahis mevzuu
değildir. Onun kulaklarında her ses bir ümit nağmesi gibi çınlar, özündeki her
kıpırdanış bir ölümsüzlük ritmiyle atar; lâhûtîlik bütün sırlarını onun önüne
yayar; gayri bundan öte kendisini, kalbinde ve kafasında bulunan yabancı her
şeyi yakıp kül eden aşkın kolları arasında bulur ve varlığının gayesini anlar.
Evet, öyle ümit ediyorum ki, yarınki nesiller, her gün, her gece, her saat, her
saniye bu güzel hayattan böyle binbir zevk alarak, sinelerinde büyük deryaların
büyük dalgaları gibi, birbirini takip eden vuslat ve aşk dalgalarına kendilerini
salıverip, her biri küçük birer dalgayken derya olacak ve bütün bir ömür boyu
damla damla aşk ve vuslat yudumlayan bu tâlihliler, bir gün en büyük aşkta, en
büyük vuslata ererek, gölgelerin aldatmasından ve kesretin dağdağalarından bütün
bütün kurtulacaklardır.
Sızıntı, Ocak 1988, Cilt 9, Sayı 108
Mutlu Yarınlar
‘Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me’yus olan ruhunu vicdanını bağlar.’ M.A.
Gözlerimi yummuş, Ümit meşcereliğimde çimlenen yarınlarda geziyorum. Varlığın
dörtbir yanında duyulup görülen güzelliklerin, evlerimizden çarşı-pazara, mektep
ve ma’bede, kışla ve meclise; oradan da yeniden evlerimize, hatta yatak
odalarımıza, salon ve mutfaklarımıza gelip aktığını, bir buğu, bir ışık halinde
her yanımızı sardığını, ışığın renklerle omuz omuza verip, bir gökkuşağı teşkil
ettiğini görüyor, bu semâvî tâkın altından geçmek için durmadan koşuyor ve onu
bütün bir ömür boyu gönlümüzde, gözlerimizde yaşatıyoruz.
Ufkumuzda durup bize hep göz kırpan, bizi hep arkasından koşturan ve dünya
büyükleri için kurulan tâkların bir solukta geçilip gidilmesine bedel, kanat
gerip hep başımızın üstünde duran bu semâvî gökkuşağına doğru koşarken,
ömürlerimizin varlıkla kaynaşıp bütünleştiğini duyuyor, yarıp içinden geçtiğimiz
eşyanın, sağ ve solumuzda bize selâm durup, sonra da akıp geriye doğru gittiğini
ve onların yerlerini yenilerinin aldığını hayret ve hayranlıkla seyrediyor;
bütün bir güzergâh boyu, bu temenna, bu saygı ve bu el sallamalar karşısında
zevke uyanan bahtımızın tebessümleriyle kendimizden geçiyoruz.
Her tarafta öbek öbek ağaçların nazlı salınmaları, pırıl pırıl ve yemyeşil
tepelerin vakûr duruşları, koyun, kuzu, keçi ve sığır gibi canlıların masum
bakış ve meleyişleri, bir yamaç ve bir vadideki köy ve köycüklerin gelin
endamıyla bizleri karşılamaları bu armoniye ayrı bir renk kattığını zevkle
müşahede ediyor, ‘bir bu kadar zevke bir ömür kâfi değil…’ diye mırıldanıyoruz…
Varlığın sinesinden kopup gelen bu ses, bu renk, bu ışık ve bu canlılık his
dünyamızda bir aks-i seda bırakmasının yanında, bir sel, bir dalga gibi akıp
giden pek çok hülya ve hatırların kaneviçesinden çıkmış bir şiiri de dinler gibi
oluruz. Bazan biraz sisli-dumanlı, biraz rüzgârlı ve dalgalı olsa bile, ekseriya
rûhânî zevkleri coşturan bütün bir tabiat kitabını.. gökleri; ayı, güneşi ve
yıldızlarıyla, zemini; bağı-bahçesi, ovası-obası, ırmakları ve ormanlarıyla
yudum yudum hayalimize içirir ve dörtbir yandan benliğimizi saran tarif edilmez
bir haz esintisine kapılır gideriz.
Her mevsim, ayrı bir ölüm uykusundan uyanıyor gibi, gözlerimizi açıp, bazen genç
tenli, çarpıcı endâmlı, mor, mavi, pembe, yeşil renklerle yüz yüze gelir, bazen
de başak ve meyve rayihalarıyla esen tatlı yaz rüzgârlarıyla selâmlaşır, renk ve
kokuların tepeden tırnağa iliklerimize sindiğini duyarız.
Gönüllere güzellik duygusunu aşılayıp geçen bu sermedî manzaralar sayesinde
ruhlarında hazandan başka bir şey esmeyen ve hep iç dünyalarında kurdukları
fenanın, kötünün rüyalarıyla kahrolup giden bir kısım bedbinlerde bile, ebetlere
kadar devam edeceklermiş gibi bir ferahlık çağlamaya başlar.. ya inançlı
ruhlarımızda..!
Zaman, masmavi dakikalar içinde akıp giderken, ruhlarımıza hayatın musikisini
duyurmak için tıpkı mızraplar gibi inip kalkar; yaprak hışırtıları, ırmak
çağıltıları, kuş cıvıltıları ve çocuk çığlıklarıyla her yana neşe olup yağan
renkli sabahların ışıkla açılıp kapanan gözler gibi tesirli, sevgiyle çarpan
yürekler gibi heyecanlı grupların; insanları sırlı ve sihirli zaman tünellerinde
dolaştıran, tabiatın en romantik vâdilerinde gezdiren, gecelerin değişik
perdeden birer nağme olup ‘tın, tın!’ tınladığını duyarız gönül dünyalarımızda.
Bu inanç ve ümit ufkunda müşahede ettiğimiz her manzara, duyduğumuz her ses,
karanlığa kapanmış ruhlarımızda, içiçe girmiş perdeleri, üst üste asılmış
peçeleri kaldırır gibi, ötelerin kendine mahsus alabildiğine aydınlık,
alabildiğine, yumuşak, vicdanlar kadar duru, rûhî hazlar kadar zevkli, sükûnet
tüten ayları, günleri, saatleri, dakikaları olmayan vadilerinde gezdirir
bizleri…
Gönüllerde esen bu tatlı sessizlik, sanki daha evvel ruhlarımızda sezip
duyduğumuz ve bir tentene arkasından hep seyredegeldiğimiz, yarı ‘gayb’ yarı
‘hâzır’ büyüleyici hülyâ âlemlerinin içine çeker bütün duygu ve düşüncelerimizi.
Artık bütünüyle ruhun bir temaşâ zevkine erdiği bu noktada diller susar, gözler
kapanır, kulaklar duyduklarını duymaz olur. Ve her şey kalbin diliyle konuşmaya
başlar. Duygular, düşünceler, sevinç buğuları halinde insanın her yanını sarar;
inanca, ümide, iyilik ve güzellikle uyanan ruh, bu baş döndürücü ve göz
kamaştırıcı meşherler karşısında kendini cennet bahçelerinde tenezzühe çıkmış
gibi hisseder ve mest olur.
Sızıntı, Aralık 1987, Cilt 9, Sayı 107
Ne dendi ve neredeyiz?
Bir bahar gibi başlar her şey; güzel tasavvurlar, tatlı düşünceler ve zümrütten
hayâllerle… Her güzel başlangıç, neticeye ermenin ilk şartı ve ilk sebebi olması
itibariyle de zevkli ve ümit vericidir. Ancak nice güzel başlangıçlar vardır ki
‘Baharı görmeden hazâna’ erer ve geride kırağı vurmuş bir sürü yıkık rüya
bırakır.
Başlatılan her hayırlı iş, her hayırlı teşebbüs, kadirşinâs mirasçılar ve
birleri binlere ulaştırma sevdâlısı nesiller sayesinde, varlığa erer ve
süreklilik kazanır. Ve şâyet o iş ve teşebbüs, serpilip bağrında gelişebileceği
bu ideâl kadroyu ve bu kara sevdâlıları bulamazsa sam yeli vurmuş gibi kurur ve
yerle bir olur…
Ümit her şeyden önce bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı
nispetindedir. Bu itibarladır ki, sağlam inanç mahsulü çok şeyler, bazılarınca
hârika zannedilmektedir. Aslında, ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe
girince, beşerî normlar aşılır. Ve o inançlı kalp harikalar kuşağına ulaşmış
olur. Bu seviyede gönül hayatına sahip olamayanlar ise bunu fevkalâdeden
sayarlar. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık
onun ruh dünyasında ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
Fert, ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve gelişme seyrine girer. Bu
itibarla da, ümidini yitirmiş bir fert var sayılamayacağı gibi ümitten mahrum
bir toplum da felç olmuş demektir.
Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir.
Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudret-i Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla
her şeye yetebilecek bir güç ve kuvveti elde eder. Bu sayede, zerre güneş, damla
derya, parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir. Ümitle uzun yollar
aşılır, ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene
erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Ne
yiğitçe ve çalımla yola çıkanlar vardır ki, iman ve ümit zaafından ötürü, yarı
yolda kalmışlardır. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir
sel, onların azim ve iradelerini de beraber alıp götürmüştür. Hele kendilerine
ümitle bağlanıp sonra da onlarla beraber yeis bataklığına düşüp boğulanların
hâli bütün bütün yürekler acısıdır.
Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur.
Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne
erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden
bahsedilemez. Ruh, çile ile kemâle erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile
görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.
Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz
elde edilen şeyler, mirasdan gelen mal gibidir; gelişi emeksiz, gidişi de
üzüntüsüz olur. Evet, ancak binbir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası
uğrunda canlar feda edilir. Bir millet ve bir medeniyet, büyük muzdarip ve
çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş ise, sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına
ümit vericidir. Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı
çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zâyi olmaya namzet ve
talihsizdir.
Sabır, yücelme ve fazilete ermenin mühim bir esası ve iradenin zaferidir. O
olmadan, ne ruhu inkişaf ettirmeden, ne de yücelip benliğin sırlarına ermeden
bahsedilemez. Sabırla insan, toprağa, ete, kemiğe bağlılıktan kurtulur ve onunla
yüce âlemlere ermeğe namzet bir kutlu olur. Sabır, öteler ötesi saltanatlara
ulaşmak için dar bir geçit, aşılmaz bir zirve ise, gönlünü o âlemlere kaptırmış
hakikat eri de, geçilmez ve aşılmaz gibi görünen geçitlere ve şahikalara meydan
okuyan bir Heraklit’tir. En sarp yokuşları dümdüz ve ovaları da pürüzsüz gören
bir Heraklit…
Bütün yükseltici şeyleri, ara vermeden sürekli olarak yaşama, alçaltıcı şeylere
karşı devamlı teyakkuz ve direnme, nihayet, beklenmedik anda ve beklenmedik
şekilde, insanı ırgalayan ve örseleyen umum belâlara karşı yılgınlık göstermeden
dayanma; evet işte acılardan acı ve neticesi itibariyle de zülâllerden zülâl
sabır budur!
Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek
nâdirattan ve hatta, imkânsızdır. Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda, aynı
şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler,
kıskançlıklar ise, onu bir lahza iflâh etmez öldürür. Evet o, sevginin,
mürüvvetin bağlarında boy atar gelişir, düşmanlık ikliminde ise, bir anda söner
gider.
Vefa, fertlerin birbirleriyle kaynaşıp, bütünleşmesini temin eder. Vefa
sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır.
Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu
aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki, o
toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim
etmiş olsun.
Rica ederim; söyleyin! Emin misiniz size düşen her şeyi yaptığınızdan; hareket
ve faâliyetlerinizi hep doğru yolda sürdürdüğünüzden; irade gücü ve iç
mukavemetinizden; bayraklaştırdığınız da’va ve düşünceyi tam temsil
ettiğinizden?.. Yaptığınız her işin yerinde olduğunu; düşüncelerinizin, kin,
nefret, garaz gibi kötü huylarla zedelenmediğini; plân ve projenizin hata kabul
etmez bir buudda tanzim edildiğini iddia edebilir misiniz..? Aman Allah’ım! Bu
ne büyük bir çılgınlık, ne affedilmez bir kabahat olur..! Aslında hep
başkalarının eksik ve gedikleriyle meşgul olanlar, kendi hata ve kusurlarını
görmeyecek kadar kör, gönüllerini coşturup ruhlarına istikamet veremeyecek kadar
da iradesiz ve mefluç kimselerdir. Böyleleri her söz ve davranışlarıyla,
durmadan başkalarını gayyalara yuvarlarken, firavunlaşmış egolarına göklerde
bile taht bulamazlar. Nefsâniliğine (pes) demiş ve kendi içinde mağlup bu
derbeder ruhlar, düşünce ve iradelerini delik-deşik eden bu türlü zaaflardan
kurtulacakları âna kadar da, doğruyu göremeyecek, doğru karar veremeyecek ve
hele kat’iyen bellerini doğrultamayacaklardır.
Sızıntı, Ekim 1986, Cilt 8, Sayı 93
Öze Dönmek
Öze dönmek, şahsın kendi karakter, kendi kültür ve kendi ruh köküne dönmesi
demektir. Bu da ancak, fert ve toplumun kendi düşünce ve iradesiyle varolması,
kendi ayakları üzerinde yürümesi, kendi elleriyle işlemesi, kendi temel kültür
malzemesiyle beslenip gelişmesi, millî şahsiyetini hırpalayacak taklitlerden
sakınması; örf-âdet ve millî hususiyetler gibi asırlardan beri kaynaya kaynaya
benliğimizle bütünleşmiş şeylerin, fevkalâde hassâsiyetle korunup kollanmasıyla
mümkün olabilecektir.
Öze dönme, ırkî bir tavır, kan bağıyla hareket etme, yada dış dünyaya karşı
bütün bütün fermuarını çekip kendi modeli içinde sıkışıp kalma mânâsında
anlaşılmamalıdır. O ne zamanın dişleri arasında aşınıp giden ve maddî-manevî hiç
bir değer ifade etmeyen şeylere gönül kaptırmışlık, ne de temelde bize ait
olmadığı halde sonradan içimize sokulmuş yabancı değerlere, bâtıl inançlara ruhî
ve zihnî tekâmülümüzü engelleyen eskimiş şeylere bağlılıktır. Öze dönme, dünü
bugünle, bugünü de yarınla bir arada görme ve asırların birikimi kültür
menşuruyla, ayıklanacakları çıkarıp atma, geride kalanlara da sımsıkı sahip
çıkma demektir.
Bu mânâda öze dönüş, milletçe varlık ve bekâmızın önemli bir şartı olduğu gibi,
yabancı değerlerin hücumundan kurtulma ve zaman zaman millî ruh şâhikalarını bir
duman gibi saran yabancı düşünce ve asimilasyonlardan da zarar görmemenin tek
yoludur. Öze dönme hamlesinde muvaffak olan toplumlar, aynı zamanda,
yitirdikleri tabiatlarını da kazanmaya, kendileri gibi düşünmeye, kendileri gibi
konuşup kendileri gibi soluklamaya muvaffak olurlar.
Ne acıdır ki, yıllar yılı bu ülkede, kendinden kaçan bir kısım müstağripler, hep
başkalarının nefeslerini solukladı, hep sun’î teneffüsle yaşadı; bir kere olsun
kendileri olarak tabii teneffüste bulunamadı ve tabiilikteki derin zevki
duyamadılar. Dolayısıyla da, halkla kendileri arasında ortak ideâller köprüsü
kurulamadı; bu ideallere varış yolları belirlenemedi; yığınların donmuş,
hareketsiz ruhlarına onları canlandıracak îman, şuur ve heyecan aşılanamadı.
Böylece aydın(!) bir tarafta, halk yığınları diğer tarafta, herkes kendi anlayış
ve düşüncesi veya kendi hezeyan ve isyanlarıyla çürüyüp gitti. Bunun neticesi
olarak da, kalp, ruh, his ve düşünce dünyamızda kendimizi koruyup
kollayamadığımız gibi, kendilerini taklit çizgisinde bulunduğumuz milletlerden
de hiç mi hiç yararlanamadık.
Evet belki, benliğimizin sınırlarını belirleyebilmek, özümüze ait hususiyetleri
eksiksiz ortaya koyabilmek için belli bir ölçüde, başkalarını bilmeye de ihtiyaç
vardı ama; keşke bunu paradokslara girmeden ve özümüzü hırpalatmadan
yapabilseydik.
Kaybettiğimiz din, dil, tarih şuurunun, bir ölçüde hasımlarımızın dinî düşünce,
felsefe ve tarihlerini bilmekle alâkalı olduğunu kabul ediyoruz; ama, rica
ederim; bilip değerlendirmenin, şuursuzca taklitlerle ne münâsebeti var..?
Bizde öteden beri alafranga bir zümre, herhangi bir kritiğe tâbi tutmadan her
şeyiyle batıyı taklit ederken, diğer tarafta ayrı bir grup, hep onu suçlamayı
deneyip durmuştur. Aslında her iki zümre de peşin hükümlülük içindeydi ve hata
ediyordu. Batı, ne öyle taklit edilmeli ne de böyle yerin dibine batırılmalıydı.
O alınacak yanlarıyla alınmalı, atılacak taraflarıyla da atılmalıydı. Gel gör
ki; batı, ne taklit edilebildi, ne de eracifine karşı sınırlar çizilip kapıların
kapalı tutulması gerektiği noktada hassasiyet gösterilebildi.
Bugüne kadar kayıtsız şartsız batıya hayranlık duyanlar olsun, onu hakikî
mânâsıyla taklit edebilselerdi, kim bilir belki de belli bir seviyede batılı
olabilirlerdi..! Ama, ne onlar, ne biz, ne de bağlı bulunduğumuz şu garipler
dünyası basitlerden basit bu meseleyi hiçbir zaman kavrayamadık, bundan dolayı
da hasımlarımız tarafından tekrar tekrar nakavt edildik.
Hiç olmazsa şu anda olsun, milletin kendine dönmesini hazırlama mevkiinde
bulunanlar, onun, havadan, sudan daha çok ihtiyaç duyduğu dinini, dilini
destekleyip tarih şuuruyla gönlünü âbâd edebilselerdi!
Kendi usûl ve prensiplerine göre öğretilip hayata mal edilmeyen ilim,
aydınlatıcı, yol gösterici olamayacağı gibi aynı tâlihsizliğe uğramış din ve
dinî kültür de kendinden bekleneni asla veremeyecektir. Dinin, fonksiyonunu tam
edâ edebilmesi, düşünce ile arasındaki mânilerin ortadan kaldırılmasına ve
pratiğe giden yollardaki tıkanıklıkların açılmasına ihtiyaç vardır. Bu
yapılmadığı takdirde, zihin ruhla bütünleşemeyecek, kalp ve kafa arasında
diyalog kurulamayacak, dolayısıyla da din fonksiyonunu tam olarak eda
edemeyecek, bir kısım zavallılar da bunu dinin yetersizliğine verecektir.
Dil de, târihî tekâmülü içindeki ağırlığıyla ele alınıp güçlendirilmeli ve dünya
dilleri arasında iştiyakla yazılıp okunan bir lisan haline getirilmelidir. Dil,
insanın şahsiyetini temsil eden önemli unsurlardan biridir. Ondaki kusur ve
eksiklik, kültür hayatını felce uğratır ve bir ölçüde toplumu da bedevîleştirir.
Bir milletin dili, o milletin kültürüne bekçilik yapacak kadar gelişmiş ve güçlü
değilse, o milletin başka kültürlerin işgâline uğraması ve zamanla da bütün
özünü yitirmesi kaçınılmaz olur. Diyelim ki, insanımıza ilim-irfan dağıtma
mevkiinde bulunanların büyük bir kısmı, İngilizce’ye âşinâ olduklarından daha
çok dağarcıklarında, o dilde yazılmış eserlerden süzülüp gelen düşünceler
bulunacaktır. Bu da onları, İngiliz ve Amerikalılar gibi duyuş, düşünüş ve
anlayışa sevk edecek; dolayısıyla da halkla münevver arasında aşılması imkânsız
uçurumlar meydana gelecek ve zavallı yığınlar (eski-yeni) derken şaşırıp ortada
kalacaklardır.
Tarih şuuru, geçmişle geleceği bağlayan bir köprü mesâbesindedir. Bu köprüyü
kurup koruyamayan milletlerin, öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarını
kestirmek oldukça zordur.
Bugüne kadar tarih şuurunu koruyamayan hiçbir milletin pâyidar olduğunu
duymadığımız gibi, başkalarına ait levsiyyatı tekrar tekrar besteleyip duran
müstağriplerin payidar olacaklarına da ihtimâl veremiyoruz.
Onun içindir ki topyekün millet; bir kıta sahanlığı prensibiyle millî ruh ve
sahillerini; semâlarını kimseye ihlal ettirmeme düşüncesiyle millî mefkûre
atmosferini içimize sızma istidâdında olan her türlü yabancı anlayışa parola
sorma idrâk ve basiretiyle de, millî kültür haremini koruyup kollamalı ve
şartlar ne olursa olsun, göz ve gönüllerimiz mutlaka kendi ülkemiz üzerinde
bulunmalı; bütün bunlarla beraber, bugünün nesilleri, hem ‘dün’ hem de ‘yarın’
olmasını bilmeli ve bu anlayışla geleceği, mâzi kaneviçesine göre bir dantela
zerâfet ve inceliği içinde işlemelidir ki, bugüne kadar milletçe maruz
kaldığımız içtimâî erozyonlara bir daha düşülmesin; kaybedilen şeyleri telâfiye
çalışırken, yeni kayıplara sebebiyet verilecek fâsit dairelere girilmesin ve
varolma kavgasının verildiği aynı noktada, çeşitli dejenerasyonlarla ölüme
dâvetiye çıkarılmış olmasın…!
Sızıntı, Eylül 1985, Cilt 7, Sayı 80
Paradoksların Cenderesinde
Günümüzün hayat felsefesi, topyekün nesilleri, fıtrat kanunlarıyla karşı karşıya
getirdi ve onlarla çarpıştırdı. Bugünün insanı, düşünceden tasavvura,
tasavvurdan davranışlarına kadar, tabiiliğin karşısında ve yapmacıklarla iç içe…
O, hiç düşünmeden hemen hayatın her kesiminde, fıtratı ve fıtrîliği hoyratça
baltaladı ve kendini sunilik akımlarına kaptırıp gitti. Düşünüp plânlamasında,
düşüncelerini sisteme koymasında; yiyip içme ve yatıp kalkmasında, ferdî ve
içtimâî bütün davranışlarında; talim ve terbiye gibi rûhu insanlığa yükseltme
hamlelerinde ve bu husustaki sistem ve metodunda; içtimâî ve iktisâdî
problemlerini halletmesinde ve dünya ile alâkalı bütün iç ve dış politikasında
hep kendinden kaçtı ve haricî kriterlerin tesirinde kaldı.
Takdir toplamak için düşündü; alkışlanmak için iş yaptı; gösteriş için evini
bürosunu tefriş etti; görenek ve tiryakilikler uğrunda boyunu aşkın masraflara
girdi ve imkânları elversin, vermesin kendini fantazilere kaptırarak gidip
gırtlağına kadar lükse gömüldü. Eldeki imkânlar, sınırlılığını korurken;
ihtiyaçlar, altından kalkılmaz buutlara ulaştı. Ve tabii bu uğurda haysiyet ve
şeref hırpalandı; izzet ve onur rencide oldu. Daha sonra ise, meşrû, gayr-i
meşrû ayırt etmeden her yolla kazanç teminine tevessül edildi… Kazanılan şeyler
karşılığında, her biri cihan değer ve dağlar cesametinde pek çok şey
kaybedilmesine rağmen, çeşitli paradokslarla aşına aşına, özünü yitirmiş
günümüzün nesilleri, bunu bir türlü göremedi veya her nedense, görmek
istemedi..!
Fantazi ve lüks hayat düşüncesi, insanın kendini beğendirme arzusu, bir kısım
görenekler ve aşağılık duygusundan kaynaklanmaktadır. Oysa ki; milletleri
mutluluk içinde yaşatan, lüks ve fantaziden ziyâde; ruh yüceliği, iyi ahlâk ve
fazilettir. Debdebe ve fantazilere kendini kaptırmışlık ise, bütün ahlâk ve
fazilete zıttır. Kabul edelim ki; lüks, zenginliğe alâmet ve bir kesim için de
kazanca sebep olmaktadır. Ama, rica ederim; hiçbir müspet neticesi olmayan bu
işlerden ne elde edilecektir? Böyle, her yolla, servet arzusu karşısında
insanlık ve fazilet ne olacaktır? Ahlâk ve mürüvvetin yerini para ile
doldurabilecek miyiz? Evet, para ile her şey satın alınabilir; ama ahlâk ve
fazilet asla..!
Dünyevî zinet, lüks ve debdebe gibi küçük ve mânâsız arzularla alçalmış ruhların
büyük ve mukaddes düşüncelere yükselmeleri, yüce mefkûreler uğrunda kavga
vermeye hazırlanmaları tamamen imkânsızdır. Gayret etseler bile, kırılmış
cesaretleri ve felç olmuş iradeleriyle kat’iyyen bunu başaramayacaklardır.
Böyleleri, hep budalaca pöhpöhlere alıştıklarından, çevrenin mürâice takdir ve
alkışları, onlar için mükâfatın en değerlisi olacaktır.
Böyle bir toplum içinde varlığa erme felâket ve bahtsızlığına uğramış bir fert,
içinde yetiştiği topluma uyma ve onun mânâsız bir kısım kaide ve prensiplerine
riâyet etme yolunda, pek çok iyi ve güzel şeyleri feda edecektir. Aman Allah’ım!
Meğer insanlar, ne budalaca düşüncelerle, ne büyük şeyleri kaybediyor ve nelere
katlanabiliyorlarmış..!
Aşırı lüks ve zinetperestlik, insanlardan fazilet ve güzel ahlâkı alıp götürdüğü
gibi gerçek sanat anlayışı ve zevk-i selimi de bütün bütün öldürdü. Ve artık
günümüzde, güzellik telâkkisi öylesine bayağılaştı ki; bu anlayışla, ne dâhiyane
düşünceleri inkişâf ettirip geliştirme, ne de sanata yeni buutlar kazandırma
kat’iyen mümkün olmayacaktır. Hatta aramızda bir kısım fevkalâde istidatlar
bulunsa bile, bunlar, zevk ve sanat anlayışından mahrum muasırları tarafından
takdir edilmeyecekleri düşüncesiyle, çocuksu eserlerle kendilerini küçültecek,
müşteri ve alkışçıların seviyesine inecek ve hiçbir zaman inkişâf etme fırsatını
bulamayacaklardır.
Evet, böyle bir atmosfer içinde, ne güzellik aşkı, ne gönülde ilhamların
coşması, ne de sanatkârlık ruhu kat’iyen gelişemez. Böyle bir anlayış içinde,
sanat perişan, sanatkâr bir satıcı, sanatseverler de muhtevadan habersiz, dış
yaldız ve kabartmalara hayran bir sürü çocuklardır.
Dış tesir ve baskılarla ruhta köleleşmiş bugünkü nesiller, dönüp kendi özlerini
bulacakları, fıtrat kanunlarına dehâlet edecekleri, varlıklarının toprak ve
tohumlarına sahip çıkacakları güne kadar da, bu eziklik ve bu perişaniyet devam
edeceğe benzer. Günümüzün, zevksizlik ve derbederliğini görüp düşündükçe, eski
devirleri hasretle yâd etmemek elden gelmiyor. Kudret elinin hazırladığı
incelerden ince programa göre ve kutsilerin eliyle, tekrar tekrar tabiat
kazanında karıştırılıp hallaç edilen pırıl pırıl o fıtrî hayat, rengârenk
güzellikleri ve kanaviçe zerafetiyle, uzaklaştığımız kendi yamaç ve kendi
kıyılarımız gibi artık çok gerilerde kaldı…
Sızıntı, Ocak 1985, Cilt 6, Sayı 72
Pişmanlıklar Kuşağı
Arkada bıraktığı günlere bakıp da pişmanlık duymayacak az insan vardır. İyiler,
neden daha mükemmel olmadıklarını düşünerek; kötüler de, işledikleri
fenâlıkların yüz kızartıcı çirkinliklerini görerek hasret ve inkisar içinde iki
büklüm olup inleyeceklerdir.
Genç kuşakları ihmâl edip nefsâniliğin karanlık lâbirentlerinde yapayalnız
bırakanlar, onların her gün biraz daha azmanlaşmalarına seyirci kalanlar..
kitleleri millî kültür ve millî düşünceden mahrum bırakanlar, çekip onları
şehevânilik bataklığında çürütenler.. fenalara ve fenalıklara yahşî çekip gününü
gün etmek isteyenler, ülkenin dörtbir yanına kozmopolitlik tohumlarını saçarak
millî şuur ve millî mefkûreyi öldürenler.. özünden ve ruh kökünden uzaklaşmayı
ma’rifet ve medeniyet sananlar, ilim yuvalarını bu cehennem zakkumunun
meşcereliği1 haline getirenler.. yıllarca can alıcı hasımlarımızı dost bilip
onlara dostluk türküleri söyleyenler, göz göre göre bütün değer hükümlerimizi
yerle bir edip halihazırdaki şu hazîn manzarayı hazırlayanlar.. cismânî ve
bedenî hazlarını, her şeyin önüne geçirip çılgınlık ve hezeyana girenler,
bunların hâline imrenip, kelebeklerin kendilerini ateşlere attıkları gibi, gidip
gidip levsiyyâta gömülenler.. medeniyet deyip, yenilik deyip çeşit çeşit yabancı
düşünceye pey-çekenler, olup biten bunca şey karşısında, bir kerecik olsun,
irkilmeyen ve ürpermeyenler.. en alttakiler onların da altındakiler, en
üsttekiler onların da üstündekiler, bir gün mutlaka, ettiklerine nâdim olup
ağlayacaklardır!.. Ne var ki, o günkü ah u enîn ve çığlıklar hiçbir işe
yaramayacaktır.
Çeşit çeşit nedâmet düşüncelerinin bir sis gibi ortalığı sardığı o gün; keşke,
“düşünce dünyamla bir çığlık olup her yanı sarsaydım; sarsaydım da bütün ölü
gönüllere rûhumun ilhamlarını duyurabilseydim” deyip dövünen ve pişmanlıklar
içinde kıvranan çaplı ve çalımlı yüksek himmetlerin nedâmetleri duyulacağı gibi;
bütün bir hayat boyu, kayda değer hiçbir iş yapamamış, hiçbir fedakârlığa
katlanamamış ve koskoca ömür sermâyesini zâyi etmiş kimselerin de pişmanlıklarla
inleyip şaşkın şaşkın sağa sola tosladıkları görülecektir.
İhmâllerin birer dev felaket halinde çevreyi sardığı, ekilen cehennem
tohumlarının başak bağladığı, dörtbir tarafın kararıp gözlerin döndüğü ve
yürekler acısı bu hazîn manzaranın herkesi dağidar edip dize getirdiği o gün,
(keşke) diyecekler; keşke, bugünleri dünden görebilsek ve bu felâketleri
hazırlayan karanlık ruh ve karanlık çehreleri vaktinde sezebilseydik;
sezebilseydik de, bugünkü çâresizliklere ve bu âh u efgâna düşmeseydik..!
Keşke, aldatıcı ruh ve mürüvvet bilmeyen bir kısım simalarla aramızda, aşılmaz
dağlar bulunsaydı da hicrânı bir dert, dostluğu bin hasret, vefasız bir gürûh
arkasına düşüp ömrümüzü zâyi etmeseydik..! Keşke, sağduyulu, sağ düşünceli
aydınlık yolun muhasebe insanları arasında yerimizi alabilseydik de
hesapsızlığın bağrında gelişen bugünkü anaforlara kapılıp gitmeseydik..! Keşke
ilimlerle dimağlarımızı, inanç hakikatlarıyla da gönüllerimizi aydınlatarak Yüce
Yaratıcı ve O’nun şaşmaz şanlı elçisi Ufuk İnsan’ın akyoluna bağlılığımızı
koruyabilseydik de ruhlarımızı saran şu binbir hezeyân, gönüllerimizi dolduran
şu içiçe gurbet ve yalnızlıkları görüp hissetmeseydik..!
Keşke, ibret dolu sayfalarıyla maziyi yâda getirip, onun aldatmayan ve
aydınlatıcı derslerinden alacağımız feyizlerle, geçmişimize yaraşır bir parlak
gelecek hazırlamaya muvaffak olabilseydik..!
Evet, bugünkü her pişmanlık; dünkü ihmâl, dünkü gaflet ve dünkü umursamazlığın
acı birer meyvesi olarak karşımıza çıktı. Yarınlar da, acı-tatlı her türlü
semeresiyle bugünün bağrında gelişip hazırlanmaktadır. Bu itibarladır ki, çok
yakın bir gelecekte, milletçe ya (keşke keşke)lerle kadere taşlar yağdırıp
geçmişi hasretle anacağız, yahut, onu ve kahramanlarını hayırla yâd edip
talihimize tebessüm edeceğiz…
Sızıntı, Haziran 1985, Cilt 7, Sayı 77
Sağlam Geçmiş Güçlü Yarın
Şanlı geçmişimizi kendine has zevkleriyle her duyuş ve her yudumlayışımızda,
peşi peşine ihtişamlarla başımızın döndüğünü hisseder, bu hisle gerilir, onunla
bir başka hazlara uyanır ve o şanlı, namlı devirleri bütün tazeliğiyle yeni
baştan yaşıyor gibi oluruz.
Maziye dair her söz, her düşünce, her hâtıra öyle sırlı bir menşûrdur ki,
geçmişten esip gelen, ruhlarımızı okşayıp geçen her ses ve her izle gözlerimizin
önünde bambaşka dünyaların tüllendiğini duyar gibi olur ve kendimizi cetlerin o
velveleli hayat armonileri içinde buluruz. Buluruz da, dünü bugünle, bugünü de
yarınla içiçe tahayyül eder ve bu uçsuz-bucaksız hazlarla sonsuzluk kadar
derinleşiriz.
Vâkıa, yer yer geçmişten hazan rüzgârlarının esip geldiği, hayallerimizi bir
kısım hüzünlerin sardığı da olur; ama sürekli olmayan bu sis ve duman, tıpkı
bahar bulutları gibi çarçabuk silinip gider, yerlerini göklerin ve zeminin
çehrelerinde dalgalanıp duran daha çarpıcı güzelliklere ve daha derin zevklere
bırakırlar. Aslında, gerçek zevk de, bu iniş ve çıkışların, bu med ve cezirlerin
birleştiği noktada çağlayıp duran zevktir.
Bu itibarla geçmişin hülyâ ve hâtıralarıyla gelen hüzün ve kederler, hayatın
bütün buudlarını duyup hissetmek, her lahza varolmanın ayrı bir derinliğine
ermek yolunda çok zevkli bir ‘dâus-sıla’dır ve bizler için yaşanmış ve yaşanacak
olan binbir hazzın beliğ bir lisanı olduğunda da şüphe yoktur. Bu lisan, her
şeyi cismaniyetin karanlık labirentlerinde ele alan bahtsızlar için, matemle
dolmuş ağlayanların dili olarak kabul edilse bile, hakikata uyanmış gönüller
nazarında o, geçmişin başdöndürücü zenginliklerine, hülyalarla bezenmiş en
tatlı, en imrendirici güzelliklerine menfezler açıp, hasret ve hicranla yanan
sinelerimize, olmuşun çehresinde olacağın mesajlarını fısıldayan talâkatlı bir
beyandır.
Evet, geçmişten kopup gelen levent nâraları, nal sesleri ve at kişnemeleri,
bizlere ayrı bir inşirah ve teselli esintileriyle gelir ve hayat yolunda
karşımıza çıkan engelleri aşabilmemiz için kollarımız, kanatlarımız olurlar. Bu
sayede en acı anların yanında en tatlı saatlarla, en karanlık dakikaların
ardından en aydınlık günlerle yeni yeni ümitlere, sevinçlere erer; ışıktan ışığa
koşar, ilerisi için beslediğimiz hülyaları, emelleri, rüyaları yakalamağa
çalışırız.
Kendini, geçmişin bu tatlı, bu zevkli hayal akıntılarına salıverenler için
hayat, içimine doyum olmayan kevserler gibi gönülleri yararak hislerin en derin
noktalarına ulaşır ve girdiği sinelerde eski günleri yeşerten birer tohum haline
gelir. Sonra da, bunların iç dünyalarında en büyüleyici renkleri, en bayıltıcı
kokuları ve en imrendirici desen ve nakışlarıyla yepyeni baharlar belirir.
Yarınki mutluluklara uyanmış kalplere aşkın, ümidin bilmem kaç zevkini birden
tattıran baharlar…
Evet, insan, hayatın binbir tecellisi içinde, geçmiş, gelecek ve ikisinin birden
onun ruhuna boşalttıkları duygu ve şuurla, varlığa daha bir başka bakabilir,
vak’aları daha değişik tahlil edebilir ve her an ayrı bir zaman parçasını tartan
hassas bir terazi gibi, bütün zamanları birden tartarcasına daha isabetli hüküm
ve neticeler elde edebilir.
Bu kuşakta o, dünden bugüne ortaya konan en parlak tabloların bir takım uhrevî
kıymetlere ulaştıklarını görür, fiziğin dudağında metafiziğe ait nağmeleri
dinler, sonra da iç içe bu seziş ve anlayışlarla her türlü takdirin üstünde
ledünnî bir hayatın zevkleriyle beslenerek, kendini sonsuz denizlere salıp,
onların maviliklerinde yüzer gibi; semaların derinliklerine dalıp yeni bir yurt
arama yolunda uçar gibi; aya, güneşe, yıldızlara bakarak sonsuzluğa yelken açar
gibi olur.
Eski-yeni, dün ve yarın arasındaki bu râbıtaları bulamamış, şuraya buraya konup
kalkan, köksüz ve geçmişten nasipsizlere gelince, bu dalgın bakışlarla ne bir
terkip ve tahlil yapabilir, ne de bir yere varabilirler.
Sızıntı, Şubat 1988, Cilt 10, Sayı 109
Sevgi
Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en
büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur.
Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da
bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim
kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken
‘sevgi’ der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur. Evet
onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol
alamazlar. Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık
labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve
varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.
Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle
gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür. Daha
sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu
hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru
yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla
kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler
sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına
taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle
raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar
sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kainattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir
senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin
aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.
Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk
edilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun ‘Leylâ!’ der inler.
Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!
Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve
kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük
kahramanlardır. İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en
büyük kahramanlar… Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazân onların
çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi
tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu
dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu
çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan ‘ebed-müddet’ yaşama hakkını
almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini
solduramaz ve kadehlerini deviremez.
Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı
için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun
için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük
âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her
kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar,
bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde
muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.
İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi
yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz!
Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir
kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele
kalmaz.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki
sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!
Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi
dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî
ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî
duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm
oluyoruz.
Sızıntı, Mart 1987, Cilt 9, Sayı 98
Söğüt’ün Bağrındaki Diriliş
Dünya kuruldu kurulalı gündüzler geceleri, ışık da karanlığı adım adım takip
etmekte; yok olmaları varolmalar, ölmeleri de dirilmeler kovalayıp durmaktadır.
Toprağın sinesinde kendini çürümeye salmış bir tohum, sümbül hayatını netice
vermekte; kayaların bağrını döl yatağı edinmiş minik çam çekirdeği, şartların
müsamahasızlığına rağmen salkım salkım boy atıp gelişmekte ve tıpkı hasmını
yenmiş bir gladyatör havası içinde, dalların diliyle gerilip varlığını
haykırmaktadır. Nice dev çağlayanlar vardır ki, menbaları küçük birer sızıntı,
nice bitip tükenme bilmeyen ışık kaynakları vardır ki, esasları birer zerreden
ibarettir. Tomurcuk dudaklarını açıp varlığını haykıracağı, güller, çiçekler
yüzümüze gamze çakacakları güne kadar onların varlıklarından haberdar bile
olamayız. Oysaki onlar, İsrafil’in Sûr’unu çoktan duymuş ve belli bir tempo ile
dirilişe geçmişlerdir bile…
Cihanı üst üste karanlıkların sardığı bir dönemde, âdetâ kehkeşanlardan
yıldızlar derip, bununla her gün ayrı bir donanma gecesi teşkil ederek kendi
ülke ve kendi insanına hep başka başka bayram şenlikleri yaşatanlar, üstûreleşen
koca bir tarihin ilk rüyalarını cılız bir söğüt ağacının dalları altında
görmüşlerdi.
Mütevazi bir toprak parçası üzerinde, oldukça basit bir hayat yaşayan bir avuç
insanın, hayallere sığmayan bir müthiş patlamayla, denizlerin dev dalgaları gibi
birdenbire belirip ortaya çıkmaları, hangi sebeplerle izah edilirse edilsin,
kat’iyen inandırıcı olamayacaktır.
Acaba, yağmur yüklü bulutlar gibi ellerinde ışıktan kamçılarla, kıyametler
kopararak dörtbir yanı tutan bu heyecanlı sîneler, akıllara durgunluk veren bu
hareket ve bu hızı nereden alıyorlardı? En sağlam manevralarla kitlelere
hükmedip, onları arkalarından sürükleyerek, cihan çapında meydana getirmeyi
başardıkları bir büyük diriliş ve bir büyük inkılâpla, hadiselerin akışını,
tarihin çehresini değiştiren onlardaki bu müthiş güç nereden kaynaklanıyordu?
Dostların vefa bilmediği, düşmanların cefadan yılmadığı handikapların
handikapları takip ettiği çalkantılı bir devrede, her türlü imkânsızlığı aşarak
kemmiyetin bütün müesseselerine galebe çalmaları, yâni “bir sineğin bir kartalı
sallayıp yere vurması” nasıl mümkün olmuştu? Rica ederim, olup biten bunca şeye
(ganimet) tutkusu, şöhret hissi, kavga hırsı, cihanı istilâ etme arzusu dememiz
mümkün müdür?
Hayır hayır! Bu âteşîn ruhları harekete geçiren, bu çelik iradeleri dünyanın
hâkimi kılan sır, ne bunlarda ne de bunlar gibi şeylerde kat’iyen aranmamalıdır.
Bence bu sır onların sağlam inançlarında, tarih şuurlarında ve mukaddes
ideâllerinde aranmalıdır.
Uzun yıllar, sağda-solda bitkin, yorgun ve tutarsız bir hayat yaşadıktan sonra,
onu, yepyeni bir güç, taptaze bir kuvvet ve apaydın bir millet olarak cihanın
karşısına çıkaran bu inanç ve bu ideâl, onun için âdetâ ölümsüzlük kevseri
olmuştu.
Baharda, erimeye başlayan karın-buzun zayıf noktalarını kollayıp da, oralara
diriliş mesajları sunan toprağın, kendini bir mübarek çimlenmeye terk etmesi
gibi.. birkaç yüz çadırdan ibaret bu kutlu aşiret de, ona baştan başa bağrını
açan yeryüzü meşcereliğinde tıpkı kar çiçekleri gibi her yanı sardı ve dünyanın
üç kıtasında cihangirâne bir devlet kurmaya muvaffak oldu.
Artık söz onun devran onundu; atını en karanlık noktalarına kadar sürecek; her
uğradığı yere gönlünün ilhamlarını boşaltacak; mazlum ve mağdurların âhını
dindirerek, sivri süngüsü ve keskin kılıcıyla bütün zalim ve müstebitleri zapt ü
rapt altına alacak ve dünya devletleri seviyesinde cihan sulh ve muvâzenesinin
en gür sesi haline gelecekti.. ve geldi de… Tarihin tespit ettiği en utandırıcı
zulümlerden en iğrenç tecâvüzlere, en kanlı ihtilâllerden en ümit kırıcı
çalkantılara kadar, binbir gâilenin kol gezdiği, hezeyan ve çılgınlıklara alkış
tutulduğu, yangınların şehrâyin sayılıp vahşetlere yahşî çekildiği alabildiğine
karanlık bir çağı, ense kökünden yakalayıp derdest ederek zamanın bağrından
söküp attı.
Evet o, bütün bunları yaptı. Ve, yüksek inanç sistemi, rûhundaki fazilet aşkı,
herkesi hayran bırakan güzel seciyye, üstün ahlâk, disiplin rûhu, itaat şuuru ve
hayatı hakir görme gibi eşsiz meziyetleri sayesinde, dünyanın üç kıtasında
yaşayan insanların hemen ekserisinin gönüllerini fethederek arkasına almasını
bildi. Böylece, bir kutsinin uğurlu elleriyle temelleri atılan bu yüksek
mefkûrevî devlet, arkadan gelen hayırlı mîrasçılarla da devam ettirilince, bir
cihan hâdisesi haline geldi. Sonra da parlaklık ve ihtişamından hiç bir şey
kaybetmeyerek bir ölçüde bu günlere kadar gelip ulaştı. O, Sezar’ların,
Napolyon’ların saltanatlarından daha parlak, daha şa’şaalı ve daha uzun ömürlü
olmuştu; olmalıydı da.. zira bir yanda altın-gümüş, şan-şeref üzerine kurulmuş
bir saltanat, diğer yanda, ahlâk, fazilet, inanç üzerine kurulmuş ve insanî
ağırlıklı bir hükümrânlık..! Şöhret ve servet, hiç bir zaman inanç ve yüksek
ideâllere bağlılık kadar insanlık üzerinde tesirli olamamıştır ve olamazdı da.
Geçmişteki Fransa, İngiltere Cumhuriyet ve hükümetleri gibi, bugünkü süper
güçler de dış yüzlerindeki ihtişâma rağmen, hiçbir zaman gerçek nizam ve âhengi
idrâk edememiş, çürük sistemlere dayalı istikbâl vaadetmeyen kuvvetlerdir.
İskender ve Napolyon’un kandan seylâplarla kurup çevirdikleri imparatorluk
değirmenleri, arkada bir sürü inilti, bir sürü lânet bırakarak kurucularıyla
beraber yıkılıp gitmesine karşılık, söğüt çevresindeki saf tohumlar üzerinde
kanatlanan papatyalar, hâlâ salınıp durmaktadır.
Bir gökkuşağı gibi daima onların düşünce ufkunu tutan ve bir bayrak gibi hep
başlarının üzerinde dalgalanıp duran bu yüksek inanç ve “devlet-i ebed müddet”
idealinin, onlar üzerinde tesiri o kadar büyük olmuştu ki, daha o ilk kıpırdanış
dönemlerinde, altı-yedi yüz senelik muhteşem bir milletin düşünce hareketinin,
teşkilât ve idaresinin plân ve programlarının mevcut olduğu hemen sezilebilir.
Bir de bu yüksek ideal; sağlam bir dînî duygu, dupduru bir heyecan, her işte
sıkı bir disiplin, fevkalâde yiğitlik ve civanmertlik; herkesi memnun edecek
ölçüde bir idare, iyi işleyen bir adliye, cesaret ve hak ölçüsüyle gürül gürül
bir askeri teşkilâtla da bütünleşince çarçabuk dünyanın efendisi oluvermişlerdi.
Aslında bu, tarih felsefesine göre tabii bir netice idi. Zira, bir tarafta; kin,
nefret ve türlü türlü ihtiraslarla, durmadan bir cadı kazanı gibi kaynayan,
çevrede çapulculuk yaparak zayıfları ezen millet şeklindeki yığınlar, beri
tarafta, insanlık ve mürüvvet adına mazlumların imdâdına koşan, dünyayı yeni
baştan hak ölçüsüne göre plânlayan, câmileri, çeşmeleri, sebilleri,
hastahaneleri, vakıf ve imâretleriyle yüzlerce insânî müesseseyi gergef gibi
işleyen incelerden ince ayrı bir dünya… Bu dünya, insanlık çapında, hayata yeni
bir mânâ, yeni bir tefsîr getirme düşüncesiyle ortaya çıktı ve yeryüzünü saran
bütün şirretliklere rağmen, kendine has bu yüksek hayat felsefesini insanlığa
kabul ettirmesini bildi.
Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istilâ ve
ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı?!
Keşke, bu mübârek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç
değişmeseydi! Keşke, onun yiğitliği, sâdeliği ve mertliği bugüne kadar dipdiri
kalabilseydi! Keşke o, muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı
kubbeleri altında, baygın ve mahmûr dolaşan hasım dünyanın, talihsiz
insanlarının durumuna düşmeseydi..!
Ah, o zevke dalıp özden uzaklaşmalar, fîruze ve zebercet yaldızlı tavanlar
altında çalım satmalar, zümrüt gibi bağ ve bahçelerde, lâle ve zambaklar
arasında mest ü mahmûr rahata ve rehâvete teslim olmalar..!
Eyvah ki, bütün bunların hepsi oldu!!! Ne çıkar..! Söğüt’ün gök rengi
tomurcuklarının dudaklarında yeni bir günün muştusu var..!
Sızıntı, Şubat 1986, Cilt 8, Sayı 85
Yabancılaşma
İnsan bir şeye kendini kaptırdığı ölçüde, yavaş yavaş o şeyin tesirine girer ve
onda fâni olur. Asırlar var ki insanımız, kâh makine, kâh teknik ve teknoloji,
kâh bütün eşya ve hadiselerin tesirinde, özünden uzaklaşa uzaklaşa kendi
dünyasına karşı bütün bütün yabancılaştı. Günümüzde makine, insan düşüncesini
öylesine baskı altına aldı ki, zavallı insanoğlu, onun çark ve dişlileri
arasında sıkışıp kalarak; aşk, heyecan, insanî duygu ve düşünce, irâde ve vicdân
gibi özüne ait bütün cevherleri birer birer yitirdi.
Bugünün modern insanı, duygu ve düşünceleri ile somun ve cıvata yivleri arasında
ezilip gitmiştir. Onun bir fabrikadaki vazifesi, iki vida atlayıp üçüncüsünü
veya üç vida atlayıp dördüncüsünü sıkıştırmaksa o, bu küçük işle öylesine
bütünleşmiş, makine çarklarıyla o denli içli-dışlı olmuştur ki, bu hâliyle dönüp
insanca düşünmesi, insanca konuşması, insan gibi hissedip insanca davranması
âdeta imkânsızlaşmıştır.
Düşünmeyi öne alan mantıkçılar, insana: ‘Düşünen hayvan’; konuşmayı ehemmiyetli
görenler de ona: ‘Konuşan hayvan’ demişlerdi; eğer bugünün insanına bir ad
vermek icap etseydi, zannediyorum en uygunu ‘vida sıkıştıran hayvan’ olacaktı.
Bunun mânâsı ise, kâinatlar kadar değer taşıyan yüce varlık insanın, bir cıvata
ve somun kadar küçülüp ehemmiyetsizleşmesinden başka bir şey değildi. Bu
itibarla da ona, tek buutlu insan veya değeri düşmüş insan demek daha uygun
olacaktır.
Günümüze kadar gelen bir inanışa göre; bir kısım kimseler, kötü ruhların
tesirine girerek özlerini kaybettikleri, benliklerinden uzaklaştıkları ve
onların kuklaları haline geldikleri kabul edilmektedir ki; batının teknik ve
teknolojik üstünlüğü karşısında başı dönen, bakışı bulanan ve medeniyet adına
gidip gırtlağına kadar onun erâcifine gömülen; özünü, şahsiyetini, benliğini
yitirmiş günümüzün ruh hastası-müstağripleri için aynı şeyleri düşünebiliriz.
Böyleleri, kat’iyen kendileri olarak duyamaz, kendileri olarak düşünemez ve
kendileri olarak zevk alamazlar. Bu itibarla da, bütün bir tarih boyunca birikip
gelişen örfler, âdetler, dînî duygu ve düşünceler, sanat ve edebiyat gibi hayâtî
unsurlar onlara ters gelmeye başlar. Oysa ki, bütün zevk ve elemler, keyf ve
kederler; hatta hayata ait bütün iniş ve çıkışlar yukarıda arz edilen hususların
halitasından ibaret bir menşurdan geçirilip değerlendirildiği ölçüde duyulur,
kavranır ve yaşanır. Aksine, bütün bir hayat ve ona ait şenler, rol icâbı,
onları temsil eden bir insan üzerinde tesir icra ettiği kadar dahi duyulup
hissedilmez.
Seneler var ki batı toplumu; kendi düşünce tarzını, hayat felsefesini, duyuş ve
zevk alışlarını bizim insanımıza empoze ede ede, onu öylesine sersemleştirdi ki;
artık o, kendi gibi düşünemez, kendi gibi inanamaz ve kendi gibi okuyup yazamaz
oldu. Yirmi devletten derleyip toparladığı kültür kırıntılarıyla, meydana
getirmeyi plânladığı mel’unlardan-mel’un bir anlayış içinde, hareketsizliği bir
ızdırap, hamle ve aksiyonu ise bin hasret oldu..! O bu hâliyle, batının kültür
ve medeniyetine sahip olduğunu ve olacağını hayâl ededursun; karşı dünya,
asırlardan beri kurup durduğu emellerini tahakkuk ettirmeden başka bir şey
düşünmüyordu: O her şeyiyle değişmeliydi; inancı, düşüncesi, kültürü, hayat
felsefesi, istihsâl ve istihlâkı, giyim-kuşamı ve evinin döşemesine kadar her
şeyiyle.. bir de bunlar (toplumu modernize etme ve medenileştirme) gibi
aldatmacalarla ele alınınca, özden uzaklaşma ve yabancılaşma fevkalâde bir hızla
ve çok kısa zamanda her tarafı sardı.
İsterseniz bu durumu, Sartre’ın ‘Yeryüzünün Lânetleri’ kitabının önsözünde
beraberce gözden geçirelim: ‘Amsterdam, Paris, Londra gibi ülkelere, birkaç
aylığına, bir kısım Asyalı ve Avrupalı gençleri getirip gezdirecek;
giyim-kuşamlarını değiştirecek; biraz lisan biraz da batı kültürü verdikten
sonra kendi hars ve manevî değerlerinden uzaklaştırarak yeniden ülkelerine
göndereceğiz. Artık bizim borazanlarımız haline gelen bu gençler, gittikleri
ülkelerde bizim düşündüğümüz gibi düşünecek ve bizim söylediklerimizi
haykıracaklardır…’ Şecaat arz eden kıptînin sirkatini dinlemeye ne hâcet! Bu
ülke insanının batı taklit ve takipçisi olduğu, üzerinde münâkaşa yapılmayacak
kadar gün gibi meydanda… Nesillere dini, kültürü, tarihi unutturularak
köksüzlüğe öylesine revaç verildi ki; genç kuşaklar, kendi kültürünü bilmez,
ama; onu aşağılamada fevkalâde mahirdir.. dininden bütün bütün habersizdir, ama;
onu yerden yere vurmada müsamahasız ve peşin hükümlüdür.. edebiyattan anlamaz,
nesir ve nazım hususiyetlerine aklı ermez, ama; geçmişi karalamada alabildiğine
merhametsiz ve cüretkârdır… Rica ederim, böyle tiplerin, toplumun kaderine hakim
olduğunu düşündükçe ürpermemek mümkün müdür?. Böylelerinin el üstünde tutulduğu
bir cemiyette, gençlerin serserileştiğine ve anarşinin boy atıp geliştiğine
değil, bütün bunlara rağmen, hâlâ bu vatan ve bu milleti seven bu kadar insanın
bulunduğuna şaşılmalıdır..! Kaderin tatlı cilvesine bak ki, milletçe bu kadar
erozyonlara uğradıktan sonra, toprak hâlâ kuvve-i imbatiyesini korumakta ve
millet ağacı yeni sürgünlerle geleceği selâmlamakta..!
Evet, ‘her şeyin yitirildiği’ düşüncesinin hakim olduğu ve milletçe tamamen
tarihten silinip gitmemizin beklendiği bir dönemde, toparlanıp kendimize
gelmemiz ve asırlardan beri devam edegelen kemikleşmiş yanlışlıkları sezmemiz;
millî ruhun şahlanıp kendi özüyle bütünleşmeye geçmesi hem şaşılacak, hem de
takdir ve şükranla yâd edilecek bir keyfiyettir.
Ne var ki, taklitçilik daha bir süre devam edecek; millî ruh bir müddet daha
derbeder olacak ve millet bir miktar daha acı çekecektir. Ama, bütün bunlar
kat’iyen uzun sürmeyecek; yerlerini milletçe özlenen şeylere bırakarak silinip
gideceklerdir. Elverir ki millete bahar ve diriliş vadedenler, sözlerinde
dursun; bu çetin yolda ümitsizlik ve yılgınlığa düşmesinler..!
Sızıntı, Temmuz 1985, Cilt 7, Sayı 78
Yararlı ruhlar veya vicdan topluluğu
İnsanoğlu var edilip bu âleme gönderilirken, iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı ve
zararlının nüvelerini de beraberinde getirmiş ve bunlardan bir bölümüne
mahiyetinde çimlenip gelişme hakkını vermiştir. O günden bugüne de insan
mahiyetinde, geceler gündüzlerle iç içe; kömür, elmasla yan yana; aydınlık,
karanlığın arkasında; kin ve nefret, sevgiyle yaka paça; hürriyet, esarete karşı
bitmeyen bir kavga içinde; şekilcilik, ihlâs ve aşka pusular kurmakta; hakikat,
bâtılla hesaplaşıp durmaktadır. Dünya durduğu sürece de hem bu zıtlıkların
çarpışması, hem de onları temsil edenlerin hesaplaşması devam edip gideceğe
benzer.
Evet bir tarafta, egonun karanlık labirentlerinde yol bilmez, iz bilmez şaşkın
ruhlar; diğer yanda, her an sonsuzla yüz yüze ve bitmeyen bir yolculuğa karar
vermiş, daha doğrusu iç dünyasında miraca azmetmiş aydınlık gönüller…
Birincilerin kaosla başlayıp kaosla biten kâbuslu dünyalarına karşılık;
ikincilerin her dakikaları, ötelere inancın aydınlık ikliminde ve ucu gelip
sinelerine dayanan Cennet’lerin yalılarında geçmektedir.
Birincilerin, kötü görme, kötü düşünme ve hayattan zevk alamama ızdırabıyla kolu
kanadı kırık esirler hâlinde kıvrım kıvrım kıvranmalarına mukabil, ikinciler
güzel görüp güzel düşünmenin pırıl pırıl ikliminde, her an bir başka dünyaya
doğru seyahat etmekte ve bir başka mutluluğu paylaşmaktadırlar.
Öncekiler, kendi iç dünyalarında karanlık ve karamsar oldukları gibi, cemiyete
yararlı olma liyakatini de kaybetmişlerdir. İçinde yaşadıkları millet ne
onlardan, ne de onların kabiliyetlerinden asla istifade edemez. Hatta böyleleri,
cemiyete yararlı olmaya zorlansalar bile, ihtimal ki, hep benlikleriyle
engellenecek, hep ihtiraslara takılıp kalacak, asla kendilerini aşamayacak ve
kendilerinden bekleneni yerine getiremeyeceklerdir.
Böyle muhteris gönüllerde mürüvvet ve insanlık arama beyhude; sevgi ve anlayışa
rastlamak ise tamamen imkânsızdır. Bunlar zahiren başkalarını seviyor görünseler
de, az bir dikkatle, samimî olmadıkları hemen anlaşılacaktır.
Her türlü açıklık ve açık yüreklilikten mahrum bu karanlık ruhları, anlayıp
öğrenmek de bir hayli zor, hatta bir bakıma imkânsız gibidir. İnsanca
davrandıkları aynı anda zalim ve mütecaviz; zulüm ve saldırganlıkları içinde de
fevkalâde yumuşaktırlar. Güçlü ve kuvvetli olduklarında alabildiğine gaddar;
korktukları veya desteksiz kaldıkları zamanlarda ise şahısların ayaklarını
öpecek kadar aşağılık ve miskindirler. En küçük bir çıkar uğruna dünyaları ateşe
vermekten çekinmez, en hasis bir menfaat karşısında binler ve yüz binlerin
hukukunu çiğner geçerler.
Varlıklarını dünyanın direk ve kaidesi sayan bu bencil ruhlar, bütün bir hayat
boyu hep ihtirasların mahbesinde yaşar, bir kerecik olsun eşya ve hâdiseleri
olduğu gibi görmeye muvaffak olamaz veya görmek istemezler. Kör, sağır ve
kalbsizdirler; duyup işittikleri bir aldanmışlık, görüp sezdikleri hayal ve
rüya, değer hükümleri de sarhoşça hezeyanlardan ibarettir…
Doğrusu bunlar, özleri itibarıyla fevkalade kabiliyetsiz ve liyakatsiz; içinde
yaşadıkları cemiyet itibarıyla da son derece yararsız kimselerdir. Şahsî haz ve
zevkleri açısından dünyanın tam göbeğinde ve hayatla iç içedirler; ama,
başkalarına faydalı olma, cemiyetin çıkarlarını kollama, ona gelecek zararları
göğüsleme ve çevrelerine yararlı olma noktasında onları arasanız dahi
bulamazsınız…
İkincilere gelince; bunlar, varlığa ermenin sırrını kavramış, kendi iç
dünyalarında fütuhat fütuhat üstüne derinleşmeye azmetmiş, herkesle ve her şeyle
bir çeşit sevgi ve duygu birliği kurmaya yönelmiş özünde istidat ve liyakatli,
başkaları için de hem lüzumlu hem de çok yararlı kimselerdir. Yükselip
benliklerinin zirvesine diktikleri irade sancağının gölgesinde, hep fazilet
kavgası verir, hep hasbilik ve diğergâmlık takip ederler. Düşünce ateşiyle
kavrulan ruhları, saflaşan dimağları, nebiler ışığının birer gölgesi gibi, daha
önce onların uğradıkları her yerde meleklerle akrabalığa ulaşır, onlarla
bütünleşir ve onların arasında gezerler.
Hak katında sâf sâf dizilmiş bahtiyar toplulukların merkez noktasının, hem
ilerisini hem de gerisini peygamberler tutar. Onların arkasında da bu kudsîlerin
bayrağı dalgalanır. –O bayrağı dalgalandırana ruhlar feda olsun!– Nebilerin emir
ve direktiflerini bunlar temsil ederler. Böylece merkezi tutanlar hayat şiirini
besteler; arkadakiler de, onu en tatlı melodilerle seslendirmeye çalışırlar.
Merkezdekiler, çevrelerine iyinin, güzelin, mâkulün mesajlarını sunar ve her
tarafta hakikatin meşalesini yakarlar; arkadakiler de, sonsuza kadar hep onun
etrafında döner dururlar. Merkezdekiler, “sûr”u dudağında şaha kalkmış İsrafil
gibi çevrelerine ruh ve diriliş üflerler; arkadakiler de, bu ruha ceset
giydirerek onu hayatın her ünitesinde en canlı heykeller hâlinde temsil etmeye
çalışırlar.
Bu kutluların seslerinin ulaşmadığı yerlerde ses adına duyulan şeyler birer
hırıltı, söylenen sözler de delilerin hezeyanından farksızdır. Bu yüksek
kametleri görme bahtiyarlığına erememiş körler ve onların gönüllere huzur veren
soluklarını duyamamış sağırlar, bütün bir hayat boyu bülbülün nağmelerini
saksağan sesine karıştırır dururlar da bunun farkına bile varamazlar.
Bu kutlular, ta baştan, en yüksek hakikat karşısında iki büklüm olup yere yüz
sürdüklerinden hep O’nu bilir ve O’nun eşiğine baş koyarlar. O’nun kapısında
eğilenlerin başları ayaklarına selâm durur ve onların ayakları hep başlarının
ulaştığı noktalarda dolaşır; dolaşır da secdede bir araya gelen ayak-baş
halkası, onları miraçla noktalanan arşiye ve ferşiyelerde[1] gezdirir. Hele bir
de ilham küheylanları şahlanırsa, bir solukta gökler ötesine ulaşır, Cennet’lere
uğrar, meleklerle atbaşı hâle gelir ve O idrak edilmez etrafında hayret ve
hayranlıkla uçuşup durmaya başlarlar.
Kim bilir günde kaç defa, güneşi top, bir başka yıldızı da çevkân yaparak gök
ehline sihirli oyunlar gösterirler! Kaç defa, niyazla vuslata erer, Yâr ile
hemdem olur, nazla geriye dönerler. Kaç defa, aşkın “hayhuy” perdeleriyle
şahlanır, ruhlarında hakikî varlığa ermenin zevkini duyar ve kendilerinden
geçerler..!
Soluklarında “Hak”, düşünceleri hakikat, dillerinde ölümsüzlük muştusu,
önlerinde sonsuz saadet… Dünyayı mâmur etmeye azmetmişlerdir; ama, hayattan kâm
almayı akıllarının köşesinden bile geçirmezler. Alabildiğine hasbî ve
yürektendirler; yapıp çattıkları şeyler karşılığında herhangi bir mükâfat
istemedikleri gibi kahramanlıklarının destanlaştırılmasını da arzu etmezler.
Ne acıdır ki, bütün bir ömür boyu hayır ve fazilet adına kadehler gibi dolup
boşalan bu yüksek ruhlar, dünden bugüne bir kısım aldanmış kişiler tarafından
hep horlanıp hakir görülmüş; hep yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edilerek
cemiyet dışı bırakılmaya çalışılmışlardır.
Yar yüreğim yâr
Gör ki neler vâr
Bu halk içinde
Bize güler vâr.
Bu yol uzaktır
Menzili çoktur
Geçidi yokdur
Derin sular vâr. (Yunus)
Ruhlar aydın, vicdanlar hür, sineler de imanlı olduktan sonra varsın olsun ne
çıkar!
[1] Arşiye ve ferşiye: Halktan Hakk’a yükseliş ve seyrini tamamlayarak dönüp
halka geliş.
Sızıntı, Aralık 1986, Cilt 8, Sayı 95
Yokluklar Arenası
Mazhar olduğumuz nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en sağlam
bir esas, en güçlü bir vesîledir. Sıkıntı ve mahrumiyetler, izâfî değerler ifade
ettikleri için, en müreffeh bir hayat seviyesinde bile, her zaman bir kısım
mahrumiyetlerden bahsetmek mümkündür. Tabii bunların yapıcı bir düşünce ile ele
alınmasında da mahzur yoktur. Ancak, bütün bütün Hakk’ın lütuflarını
görmemezlikten gelerek hep mahrumiyetler üzerinde durmanın, hep olup-biten
şeylerin fena yönlerini araştırmanın hiçbir yararı olmadığı da muhakkaktır.
Sıra sıra yokluklar arasından geçerek, yığın yığın mahrumiyet ve sıkıntıların
ekşi, abûs çehrelerini görerek; bilmem kaç ölüm koridorundan sıyrılıp ‘tenezzüh
ve seyir’ diyebileceğimiz bu rahat ve huzur dolu günlere gelip ulaştık.
Daha ‘dün’ denecek kadar çok yakın bir geçmişte, hayrın, hayır düşüncesinin
susturulmak istendiğini, şerrin ve çeşit çeşit şirretliklerin çığlık çığlık
etrafı velveleye verdiğini görüyor; elimiz bağlı, kolumuz bağlı, dilimiz bağlı
ve düşüncelerimiz esir sadece seyrediyorduk. Bir evde, bir bahçede dost ve
sevdiklerimizle bir araya gelerek düşünce alış-verişinde bulunamıyor, duyuş ve
hissedişlerimizle yapayalnız bırakılıyorduk. Zira, en nezih düşüncelerden
kaynaklanan ve en temiz hislerle ifade edilen şeylerden bile kuşku duyup
korkanlar vardı ve bunlar milletin kaderine hâkimdi…
Rica ederim; o zamanlar bin seneyi aşkın bir zamandan beri milletin sinesinde
kök salmış millî kültür ve tarih şuurundan, o göz kamaştırıcı muhteşem geçmiş ve
onun getirdiklerinden; gazâdan cihattan; gâzilik ve şehitlikten söz etme imkânı
var mıydı? her biri başlıbaşına bir destana mevzû olacak, güneşi batmayan o
şanlı günlerden, onun birer rüya, birer hülya değerindeki hâtıralarından; varlık
ve dirliğinizin bereketli kaynaklarından; ırmaklarından, çeşmelerinden,
çağlayanlarından bahis açmaya imkân var mıydı? Şanlı tarihimizin füsunkâr
güzelliklerini, onun ayrı ayrı yanlarından taşıp gelen musiki gibi tatlı
sesleri; zaferleri, zafer duygularını, hezimetleri, nefis muhasebelerini
derleyip, toparlayıp bir aynaya aksettirir gibi, millî-ruh menşûrundan geçirerek
ma’şerî vicdana aksettiren gazeteleriniz, mecmualarınız, kitaplarınız,
broşürleriniz, seminerleriniz, konferanslarınız ve bir mânâda televizyonlarınız,
radyolarınız var mıydı?
Duyguda, düşüncede birbirinden koparılmış ülke insanının birbirine hasret giden
fertlerini; yan yana ve birarada fakat ‘daüssıla’ ile kıvranan ailelerini;
yokun, yokluğun, hatta gölgelerin kavgalarının verildiği arenaları gördükçe
lime-lime olup inleyen, yüreklerinizi duyup dinleyen ve ‘aks-i sada’ nev’inden
olsun cevap veren var mıydı?
Bütün bu kıtlıklar döneminde yitirilen değerlerimiz, tezyif edilen tarihimiz,
yıkılan yuvamız, perişan olan insanımız karşısında ızdırap çekip sızlayan, ona
masmavi günler hazırlama yolunda düşünce çilesiyle kıvranan ve onun
sıkıntılarını paylaşan kaç insan gösterilebilirdi?
O günlerde tarih ve din düşmanlarının, gökleri keşf ve arzın tabakalarını hallaç
etme plânı, dev teleskoplarla semayı arayıp taramaları ve bu yolla ortaya
koydukları yeni tespitleri, tahminlere dayalı iddiaları, -eğer o günlerde
bulunsaydı- feza gemileri, ışıkla yarışan mekikleri ve ancak rüyalarda
görülebilen ileri feza teknolojileriyle, geçmişe ait her şeyin hakkından
geleceklerini, bütün değer abidelerini yerle bir edeceklerini; insanların bakış
ve düşünce tarzlarını temelinden değiştirip varları yok, yokları da var
edeceklerini; varlık, hayat ve ölüm gibi öteden beri insanoğlunun en mühim
meseleleri sayılan mefhumlara anlaşılır ve yararlı izahlar getireceklerini;
hatta en onulmaz dertlere derman bulacaklarını, ölümü öldürüp kabir kapısını
kapayacaklarını; bütün metafizik oyunları (!) bozup varlığı, onun tek ve gerçek
esası olan (!) maddeye ve maddeci düşünceye teslim edeceklerini avâz-avâz
bağırıp herkesi susturmalarına ve insanı insanlığından utandıran
şarlatanlıklarına karşı, kim bir söz söyleyebilmiş ve kim ‘Yeter bu yalanlar
artık!’ diyebilmişti?
Tertemiz îmanî düşüncelerimiz, ondan kaynaklanan cesaret ve fedâkarlıklarımız,
millet ve ülke yararına durulardan duru niyetlerimiz, aksiyon ve
kabiliyetlerimizle kendi kendimizi ifade etmeye imkân veriliyor muydu? Ve yine o
günlerde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar olarak biraraya gelip
uhrevî hislerle derinleşmenin, yenilenmenin ve dünyamızın kaderi hakkında
müzakerelerde bulunmanın, fikir beyan etmenin imkânı var mıydı?
Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara,
adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna
girmeye karar verseydik de giremezdik. Zirâ, bütün köprüler yıkılmış, yollar da
perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber ne de bir ışık yoktu. Tûr
dağının sağında solunda sâmirilerin pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu
Cehil’lerin gayz u tuğyânı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de
bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’lar, neyin avcılığını
yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri, Ömer’ler, uyku mahmurluklarını henüz
üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir
yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.
Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana
ile ilân edilen ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘vatandaşlık’ gibi hemen herkese
serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu.
Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda
bir kısım civanmertlik ve fedâkarlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.
Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız, kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince,
ümitlerimiz delik-deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâlihin pençesinde
hissediyor, hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde
bizi derleyip toparlayıp, imanın, aşkın, heyecânın potasında birleştirecek bir
el de yoktu.
Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde
edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var, ama, bunlar destan seviyesindeki o
eski yoklukların yanında deryada katre kalır.
Bence, bugün üzerinde durulması gerekli olan en önemli yokluk, Hakk’ın
nimetlerine karşı şükür ve şuur yokluğu, o nimetleri değerlendirip daha büyük
lütuflara sıçrama yokluğu, bütün güçleri ve kuvvetleri Hakk’la münasebette
görüp, her şeyi O’ndan bilme yokluğu.. evet, yok olan bunlardır ve Hakk
erlerinin omuz omuza verip takviye etmeleri gerekli olan esaslar, kaideler de
bunlardır.
Keşke, her şeyi tenkit yerine, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele
ederek, o nimeti arttırma yollarını araştırabilseydik! Ve keşke, şahısların,
hiziplerin himmet ve kuvvetleri yerine, Hakk’ın kesilmez ve aldatmaz
inayetlerine itimat edebilseydik..!
Sızıntı, Kasım 1987, Cilt 9, Sayı 106
Zirvedeki Işığın Gölgesinde
İpekten kanaviçeleşmiş satırlarıyla önümüze serilmiş ve her sayfası ayrı bir
güzellik meşheri olan şu tabiat kitabını, acaba doya doya ve şuurla mütalâa
edebiliyor muyuz? Güneşin kolları arasında, her mevsim ayrı bir güzellik ve
görkemle nazarımıza arz edilen bu pırıl pırıl ve muhteşem kitap, her zaman
başvurulacak ve dikkatle tetkik edilecek bir huzur ve enerji kaynağıdır.
Zirvedeki ışığın gölgesinde ve sinelerimizde tutuşturduğumuz çırağla, bu kitabı
iyi okuyup içimizi aydınlatabiliyor, ruhumuzla varlığa erip, inançla
kanatlanabiliyorsak, bedbinlik ve karamsarlığa düşmeyecek; kendimizi hiçbir
zaman yalnız hissetmeyecek ve her lahza, duyacağımız ayrı bir zevk ayrı bir
lezzetle, gönüllerimiz mutluluklarla dolup taşacak ve dudaklarımız saadet
türküleri mırıldanacaktır.
Durgun sular yosun tutar.. işlemeyen uzuvlar kireç bağlar.. çağlayanlar hep
tertemiz ve pırıl pırıldırlar. Bütün bir hayat boyu durup dinlenmeden mekiğini,
kalbi ve kafası arasında hareket ettirenler, bir gün ruhlarını çok güzel
şeylerle çimlendirdiklerine şâhit olacak ve talihlerine tebessüm edeceklerdir.
Zira, ancak sürülen topraklar tohuma döl yatağı olabilir ve bakılan bağ ve
bahçeler meyve verir.
Bağ ve bahçelerimizi saran ısırganlar, ihmâllerimizin ifadesi olduğu gibi,
ruhlarımızı saran şirretlikler de bizim gaflet ve umursamazlığımızın
ürünleridirler. Aktif ve uyanık ruhlar, güzel duygu ve düşüncelerle,
gönüllerinde kurdukları cennetler sâyesinde, eşyâ ve hadiselere bir başka bakar,
varlıkla bir başka türlü kaynaşır ve bütünleşirler. Her varlık, Kudret kalemiyle
yazılmış bir kelime veya cümle olduğuna göre, niye kaynaşıp bütünleşmeyecekler
ki..!
Her canlının bir gelişme ve değişip güzelleşme yeri olan bu dünyada, eşyaya ruh
gözüyle bakılabilse, her tarafta Kudret Mucizelerinin parıldadığı görülecektir:
Ağaçlar; damarlarında hayat suyunun akıp durduğu muhteşem, sevimli birer canlı;
dal ve yapraklar, kollarını açmış yalvaran birer âbid; toprak her lahza ayrı bir
diriliş heyecanıyla fıkırdayıp duran harikalar meşheri.. ve her tarafta, hava
ile, su ile, güneş ile bütünleşen yemyeşil yapraklar ve onlardan fışkıran
hayat.. derken, her şeyin, renkler, çiçekler ve tatlı meyvelere doğru sel gibi
akması…
Evet, insan, ruhuyla gözleri arasındaki perdeyi kaldırıp idrâkine mâni
tıkanıklıkları açabilse, renkler, kokular ve baş döndürücü desenleriyle her
yanımızı saran tabiat kitabının güzellikleri, onun rûhuna aksedecek ve onu
nefsânilik zindanlarından kurtararak cennet koridorlarında dolaştıracaktır.
Böyleleri, gözlerinin gördüğü, fikirlerinin ulaşabildiği her yeri, en lezzetli
meyveler, en çarpıcı manzara ve levhalarla donatılmış bulacak; kalb, ruh, göz ve
kulaklarıyla da bu manzara ve levhâlardan istifade edip kendilerinden
geçeceklerdir.
Bizlerde, zevk alma ve istifade etme duygularını vareden Kudret, çevremizi de
cennet bahçelerine çevirmiştir. Bu münâsebeti kavramanın insan gönlünde meydana
getireceği vâridât ne muhteşem ve her hâdiseyle gönüllerimizi aydınlığa boğan
Gizli Zât ne mübeccel ve ne lütûfkârdır..!
Her biri ayrı bir güzellik kuşağında tecelli eden bunca oluş, dünden bugüne hep
olup durdu ama; ne dün bugün, ne de bugün yarındır. her gün, ayrı bir aydınlık
ve ayrı nimetlerle gelmekte; gelenler ışıktan parmaklarla O’na işaret edip
geçmektedirler. Bütün bu gelip geçmelerde, her şey gibi insanoğlu da değişip
başkalaşmakta ve ayrı bir ruh, ayrı bir karakter kazanmaktadır. Yerinde durup
kaldığını ve başkalaşmadığını sananlar ise, içte ve dıştaki bu kadar değişmeleri
sezemeyen kör ve sağır ruhlardır. Duygu ve düşünceleriyle kendilerini tabiatın
güzellikleri içinde hisseden talihliler ise, bu gürül gürül ırmağın içine
dalacak, onunla kaynaşıp bütünleşecek ve soluk soluğa varıp ummana
ulaşacaklardır.
Katre iken derya, zerre iken güneş ve hiçliği içinde her şey olan bu
babayiğitler, hiçbir zaman yalnız kalmayacak, kendini garip hissetmeyecek;
kalbinin bütün kapılarını Yaratıcısına açıp O’nunla münasebete geçecek, O’na
dert yanıp O’nunla hasbihâl edecek; en gizli arzularını, en derin acılarını, en
içten dileklerini O’na açacak ve O’na sığınacak.. dilini kullanmasa bile, duygu
ve düşünceleriyle dertlerini O’na fısıldayacaktır. İçinde O’nunla dertleştikçe,
daha başka içlere, içler ötesi içlere kanat çırpıp yükselecek, nihayet, gözlerin
görmediği ve göremeyeceği, kulakların işitmediği ve işitemeyeceği ve kalblerin
kavrayamadığı ve kavrayamayacağı göz kamaştırıcı iklimlere ulaşacaktır.
Kendini keşfedebilmiş böyle bir Hakk erinin iç dünyası, yıldızlarla yaldızlı,
semâ kadar parlak ve derin, mekânlar kadar geniş, cennetler kadar da iç açıcı ve
rengârenktir. Gökyüzündeki kandiller gibi, onun sinesinde de meş’aleler
ışıldamaktadır. Bu meş’aleler sayesinde o, bütün eşyâ ve hadiseleri aydınlanmış
olarak görür ve her türlü tıkanıklıklardan kurtulur.
Her hakikat önce, kendine has soyluluk ve yücelikle bir kıvılcım gibi insanın
gönlünde belirir; sonra da bir aydınlık tufanı olarak her yanı sarar. Bu pırıl
pırıl iklimde kitleler, sonsuza giden yolları bulur, mesafelerin sırrını kavrar,
şaşkınlık ve tedirginlikten kurtulurlar.
Ruh dünyalarında aydınlığa ermiş, varlıkla bütünleşmiş bahtiyar nesillerin, eşya
ve hâdiselere yeni bir bakış kazandıracak olan bu ilâhî ışığı, dünyanın dörtbir
bucağına götürmeleri dileğiyle!
Sızıntı, Mart 1985, Cilt 7, Sayı 74
Zirvedeki Ruhlar
Düşünceleri duru, seciyeleri temiz, vücudları dinç, gözleri keskin, bakışları
berrâk; yürekleri topyekûn insanlığa karşı insanî hislerle dolup boşalan, kendi
millet ve çevrelerine karşı da sevgi, merhamet ve hoşgörüyle çarpan zirvedeki
ruhlar, dünden bugüne tarihi hadiselere yön vermiş, tarihin yükünü ense kökünde
taşımış bir düzine kutsilerdir ki, zaman, onlar ve onların sundukları mesajlarla
itibârilikten çıkarak değer kazanır, mekân ve mekânın bağrındaki karadelikler
onların aydınlık düşünceleri sayesinde cennet koridorları haline gelir.
Tek bir düşünce, tek bir anlayış, tek bir ma’bûda inanç etrafında kenetlenerek,
varlık ve birliklerinin şuurunda olmaları, onların en önde gelen
vasıflarındandır ve bu vasıfla hep zirvelerde dolaşır; şereften şerefe, zaferden
zafere koşarlar.
Heyecanlanıp, harekete geçmelerini gerektiren herhangi bir sebep olmadığı veya
kendi iç dünyaları ile meşgûl bulundukları dakikalarda, yüzleri yerde, fevkalâde
sakin, uyumlu ve melek oldukları hissini uyandıracak kadar yumuşaktırlar. Vazife
başında ve düşünceleri hesabına harekete geçtikleri zamanlarda ise, birdenbire
çelikleşir, sertlerden daha sert hale gelirler.
Normal ve tabii halleri içinde, ruhlarındaki şecaat ve yiğitliği sezmek oldukça
zordur; yumuşaklardan daha yumuşak, incelerden daha ince ve nâzik davranırlar;
iş başa düşüp de hizmete çağırıldıklarında ise, birdenbire değişir bambaşka bir
hal alırlar. Ve hele rehberlerini bulup yollarının da doğruluğuna inanıyorlarsa;
işte o zaman, her biri birer ateşpâre kesilerek cihanın dört bir yanını
velveleye verirler. Rehber ‘Dur!’ diyeceği âna kadar da durup dinlenme bilmez;
stepler aşar, kandan irinden deryalara dalar ve süvarisini bulmuş bir küheylan
gibi çatlayıncaya kadar koşarlar.
Şefkatli, azimkâr ve onlarla aynı duyguları, aynı düşünceleri paylaşan bir
idârecinin elinde, pas bilmez, kırılmaz birer polat gibidirler; silâhı kadar ona
yakın ve son soluklarına kadar da onunla beraberdirler. Zimamdarlarına böyle
yürekten bağlı olan bu yiğitler, ondan hüsn-ü niyet ve hamiyet gördükleri sürece
de bir lahza vefâ ve fedakârlıktan geri kalmazlar.
Yurt ve milletleri için gündüzleri soluk soluğa ve geceleri de uyku ve istirahat
nedir bilmezler; bütün bir hayat boyu çırpınır durur, hem Hakk’ı hem de halkı
hoşnut etmeye çalışırlar.
Herhangi bir sebeple düzenleri bozulup kuvvetleri dağılsa, şevklerini söndürüp
ümitlerini kıracak hâdiseler peşi-peşine birbirini tâkip etse, semâlarındaki
bütün yıldızlar birer birer dökülüp çevrelerinde karanlıklar kol gezse, zerre
kadar sarsılmaz; derhal Yaradan’larına döner, inançla kanatlanır ve muhteşem
geçmişleriyle bütünleşerek yepyeni bir şevkle, yeniden dirilir ve yeniden
yollara koyulurlar.
Ma’budlarıyla başbaşa kaldıklarında her biri incelerden ince birer kalb ve
vicdan insanı olan bu yiğitler, er meydanlarında tamamen ayrı bir hâl, ayrı bir
hüviyet alırlar; Cahiz’in de ifade ettiği gibi, ‘Onlardan kaçan kurtulamaz, uçan
uçmaya fırsat bulamaz!’ Onların dolaştıkları yerlerde tepeler dümdüz, düzlükler
de pürüzsüz olur. Hücuma uğramadıkça kimseye hücum etmeyi düşünmez; hücum edince
de hasımlarına aman vermezler. Arkasına düştükleri şeyi elde edinceye kadar
durma dinlenme bilmez, uyku ve istirahata iltifat etmezler…
Nefretten nefret eder, kötülükleri iyilikle savmaya çalışır; hasımlarına karşı
dahi âdiliğe tenezzül etmez, hep mertçe davranırlar. Mağlup edip dize
getirdikleri kimseleri, hiçbir şey olmamış gibi karşılar ve onlara
centilmenlikten zevk duyarlar.
Her işlerinde akıllı ve basiretlidirler.. zekâ ve ferasetleriyle en halledilmez
gibi görünen meseleleri dahi halleder, bedbinlik ve karamsarlık içinde çırpınıp
duran sîneleri ümit ve azimle şahlandırırlar. Ne var ki, dehâya denk bu üstün
fıtratlar, o muhteşem zekâ ve kâbiliyetlerini hep millet yararına kullanırlar;
kullanırlar da, başkalarına zararlı olmadan fersah fersah uzak bulunurlar.
Ülke ve milletlerini derin bir aşkla sever, bu uğurda maddî mânevî her türlü
füyûzât hislerinden fedakârlıkta bulunur ve bu yolda ölmeyi hayatlarının gâyesi
bilirler. Milletlerinin başına gelen bir felâket, onları tâ canevinden vurur;
vurur da, onlara dünya zevk ve lezzeti adına her şeyi unutturur. Bu felâketi
atlatacakları güne kadar da, evlerinde obalarında diriliş ninnileri söyleyerek
gelecek nesillerde mücadele azim ve ruhunu geliştirip, onlara, esaret altında
zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmeyi öğreterek; dün ve bugün kaybettikleri
şeyleri onlarda kazanmaya çalışırlar.
Onların ruhlarına, inandıkları düşünce istikâmetinde millete hizmet aşkı o kadar
hâkimdir ki; mektepte, kışlada, tarlada saban arkasında, dükkânda alışverişte,
memuriyet masası başında, namazgâhta, seccade üzerinde mecliste, meclis
kürsüsünde ve bakanlık koltuğunda hep onu mırıldanır, onunla oturur, onunla
kalkarlar.
İçtimâî yanları ve ma’şeri irâdeleriyle fevkalâde kuvvetlidirler. Millî her
meseleyi, şahsî ve ailevî her türlü menfaatin üzerinde tutar ve bu uğurda
cansiperâne mücâdele verirler.
Her türlü güç ve kuvvete, her çeşit hıyânet ve ihanete karşı, en metin, en
sağlam kaleleri de o durulardan duru saf inançları ve o inançtan kaynaklanan
yüksek heyecanlarıdır. Bu sağlam sığınakları sâyesinde, en aşılmaz görünen
şahikaları aşar, en dev engelleri yener, en onulmaz dertlerin üstesinden
gelebilirler.
Onların meclislerinde gece ve kıştan söz edilmez; en karanlık durumlarda dahi,
onların düşünce dünyalarında, cihanları aydınlatacak ışık kaynakları, karı-buzu
yerle bir edecek hararet ve enerji menbaları feveran edip durmaktadır. Onların
bu cennet iklimlerinin dışında, yığınlar, ümitsizlik içinde boğulurken, onlar
inanç mekiklerini bir başka ümit haliçesinde hareket ettirerek gözlere ve
gönüllere ayrı ayrı güzellikler sunar ve ayrı ayrı diriliş yollarını
gösterirler.
Sızıntı, Kasım 1985, Cilt 7, Sayı 82
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder