Kırık Testi 20. Işık Karanlık Devri Daimi. M.F. Gülen.
IŞIK KARANLIK DEVRİ DAİMİ KIRIK TESTİ 20
1. Takdim Yerine :5m 15s
2. Bize Yapılanlar ve Bizim Yapmamız Gerekenler :16m 19s
3. Habil ile Kabil Bize Ne Diyor? :10m 51s
4. İslam Fıkhının Tenkihine Dair Birkaç Söz :15m 36s
5. Günah ve Tevbe 14 JAN 2024 PauseIn queue 12m 3s
6. Allah Resulüne Salat ü Selam :11m 59s
7. Din Kolaylık Üzerine Müessestir :12m 57s
8. Dinin Afeti Üç Zümre :13m 25s
9. Sistem Körlüğü :8m 15s
10. Dine Dokunan Musibet :13m 24s
11. Mahalle Baskısı mı? :10m 17s
12. Maiyyet-i Canan :10m 54s
13. Öndekilerin Sorumluluğu ve Meşveret :9m 59s
14. Nimeti Hakiki Sahibine Verme :11m 40s
15. Tebliğde Üslup Problemi :12m 11s
16. Kardeşlik Ruhunun Tesisi :16m 46s
17. Dünya Sevgisi :10m 19s
18. Dirilişin Esasları :11m 10s
19. Yaşatma İdealinin Temsilcileri :8m 55s
20. Ne Kadar Halimsin Ey Rabbimiz! :10m 42s
21. Maiyyet ve Kurbet Ufku :10m 1s
22. Sahabenin Tebliğ Aşkı :8m 35s
23. Günümüz Firavunları :11m 23s
24. Enaniyetten Sıyrılma :10m 34s
25. Kibir Marazı :8m 44s
26. Mağduriyetler ve Mazlumiyetler Üzerine Kısa Bir Değerlendirme :9m 55s
27. Sabırla Gelen Sevaplar :10m 24s
28. Tevakkuf ve Sathilik :13m 44s
29. Müminin Tatil Anlayışı :7m 52s
30. Kenetlenme :11m 8s
31. Zaaflara Yenik Düşmeme :7m 52s
32. Kulun Allaha En Yakın Olduğu An :10m 16s
33. Yitik Cennetimiz: Kulluk Şuuru :8m 20s
34. Din Muameledir :10m 6s
35. Cebri Hicret ve Cihat :16m 14s
36. Tarih Şuuru ve Geleceğin İnşası :11m 25s
37. Vazifeye Devam :9m 27s
38. Ebu Zer el-Gıfari :13m 47s
39. Kendini İfade Etme Zaafı :11m 34s
40. Sarp Yokuşlar ve Rıza Ufku :11m 17s
41. Üns Billah :11m 23s
42. Herkes Karakterinin Gereğini Sergiler :10m 28s
43. Muhasebe ve İstiğfar :10m 7s
44. Sevk-i İlahi :22m 26s
45. Regaip Gecesi :10m 18s
46. Murad-ı İlahi Esastır : 5m 52s
Takdim Yerine M. Fethullah Gülen Hocaefendi bütün bir hayatını eğitime, insan
yetiştirmeye, ilim ve fikre adamış bir düşünce ve aksiyon insanıdır. Sohbet ve
vaazlarıyla, konferans ve röportajlarıyla, makale ve kitaplarıyla fikirlerini
geniş kitlelere ulaştırmış ve dünya çapında etkili olan geniş tabanlı bir eğitim
hareketinin öncülüğünü yapmıştır. Onun yaptığı sadece ortaya koyduğu teorilerle
dile getirdiği fikirlerden
…
BİZE YAPILANLAR VE BİZİM
YAPMAMIZ GEREKENLER Günümüzde yaşanan mezalim karşısında birçoğumuz aynı
duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor,
elemle ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam: Maruz kaldığımız
belaları ve musibetleri sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz takdirde bu
dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar âhirette bizim için önemli birer
kazanç vesilesi hâline gelecektir.
…
HÂBİL İLE KÂBİL
BİZE NE DİYOR? Soru: Hazreti Âdem’in oğulları Hâbil ile Kâbil arasında geçen
olayda müminlere verilmek istenen mesajlar nelerdir? Cevap: Sorunun cevabına
geçmeden önce genel bir prensibe temas etmek istiyorum. Kur’ân-ı Kerim’de
anlatılan her bir olayın mutlaka bizi alâkadar eden bir yönü vardır. Bunların
günümüze bakan yanlarını bulmak ve onlardan dersler çıkarmak gerekir.
…
İSLAM FIKHININ TENKİHİNE DAİR BİRKAÇ SÖZ Soru: Son üç dört
asırdan beri fıkıhta yaşanan durgunluğun aşılabilmesi adına bu alanda ne tür
çalışmalar yapılmasını tavsiye edersiniz? Cevap: Öncelikle konuyla ilgili bir
hususun hatırlatılmasında fayda var: Fıkıh ilmi, Kur’ân’ın ve İslam düşüncesinin
bir mucizesidir. İslam hukukçuları ciddi bir emek mahsulü olarak ortaya
koydukları hükümlerle hayatı bütün detaylarıyla
…
GÜNAH
VE TEVBE Şeytanın ilahî huzurdan kovulmasının sebebi sadece hazımsızlığı, kibri
ve isyanı değildir. Bunun yanında mazeret ve bahane öne sürmesi, diyalektiğe
başvurarak günahını meşru göstermeye kalkmasıdır. Oysa olması gereken, emre
itaatteki inceliği kavramış sağlam karakterli zatların tavrıdır. Onlar sürçüp
düştükten hemen sonra doğrulmuş, ayağa kalkmış, yeniden yönelmeleri gerekli olan
kapıya yönelmiş ve af talebinde
ALLAH RESÛLÜ’NE SALÂT Ü SELAM Soru:
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik vesilelerle bizleri
kendisine salât ü selam getirmeye teşvik etmesini nasıl anlamalı ve O’nun bu
emrini nasıl yerine getirmeliyiz? Cevap: Soruda da ifade edildiği gibi Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birçok hadisinde kendisine salât ü selam
getirilmesini teşvik etmiştir. Mesela bir yerde
…
DİN
KOLAYLIK ÜZERİNE MÜESSESTİR Soru: Dinimizin yüsr (kolaylık) üzere tesis edildiği
ifade edilmesine rağmen mevcut tabloya baktığımızda hakiki Müslümanlığı
yaşamanın kolay olmadığı görülüyor. Çelişki gibi görünen bu durum nasıl
anlaşılmalıdır? Cevap: Öncelikle konunun doğru anlaşılması için kolaylık ve
zorluğun izafî birer kavram olduğunun altını çizmek gerekir. Yani bu mesele
şahısların anlayış ve algılarına göre değişebilir.
…
DİNİN ÂFETİ ÜÇ ZÜMRE Soru: آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ:
فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ “Dinin âfeti üçtür:
Günahkâr fakih, zalim idareci ve cahil müçtehit.”46 hadisinde geçen üç zümreyi
din için bir felaket sebebi kılan ortak özellikler nelerdir? Cevap: İbn
Abbas’tan rivayet edilen bu söz, hadis kriterleri açısından tenkit edilse de
mânâ olarak önemli bir hakikati
…
SİSTEM KÖRLÜĞÜ Belli
bir sistem ve düzenin içinde vazife yapan kimselerde zamanla sistem körlüğü
oluşmaktadır. Buna bir yönüyle kanıksama veya ülfet ve ünsiyete yenik düşme de
diyebiliriz. Yapılan işlerin sürekli aynı formatlarla, rutin bir şekilde tekrar
etmesi sebebiyle monoton hâle gelmesi kaçınılmazdır. Bu rutin karşısında belirli
periyotlarla sistem gözden geçirilerek yenilenmeye tâbi tutulmaz, eksik ve
…
DİNE DOKUNAN MUSİBET İmtihan dünyasında yaşayan insan,
imtihanın gereği olarak musibetlere maruz kalır. Bu musibetlerin bir kısmı
dünyaya bakar, bir kısmı ise dine. Dünyaya bakanı, insanın maddî ve dünyevî
hayatını ilgilendirir, dine bakanı ise manevî ve dinî hayatını. Asıl korkulması
gereken musibetler ise dine dokunanlardır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي
…
MAHALLE BASKISI MI? Soru: Bazı çevreler tarafından,
Müslümanların imkân ve fırsat buldukları takdirde baskıya ve şiddete
başvuracakları veya en azından dinlerini yaşarken diğerleri üzerinde “mahalle
baskısı” oluşturacakları yönünde bazı endişe ve eleştiriler dile getiriliyor. Bu
korkunun kaynağı nedir, bu eleştirilerde haklılık payı var mıdır? Cevap: Kur’ân,
Allah Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade buyurmuştur.58 Bunu
…
MAİYYET-İ CÂNÂN Soru: Zaman zaman sohbetlerde
üzerinde durulan “maiyyet-i cânân” tabiriyle ne kastedilmektedir? Cevap:
Maiyyet, beraberlik demektir. Cânân ile kastettiğimiz zat ise Allah Teâlâ’dır.
Dolayısıyla “maiyyet-i cânân”, canımızın cânânı olan Rabbimiz’in maiyyetine
erme, O’nunla beraber bulunma, O’nun bizimle olan beraberliğini içimizde
hissetme, O’nunla ünsiyet etme ve bunu iliklerimize kadar hissetmedir. Sorunun
cevabına geçmeden önce bir
…
ÖNDEKİLERİN SORUMLULUĞU VE
MEŞVERET Bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz zengin bir kültürümüz, güçlü
değerlerimiz ve çok sağlam referans kaynaklarımız var. Hâl ve hareketlerimizi,
söz ve beyanlarımızı ölçüp tartabileceğimiz kurallarımız, kaidelerimiz var.
Hayatımıza mânâ katan, hayatımıza yön veren disiplinlerimiz, esaslarımız var.
Biz, tarihte güçlü devletler kurmuş, din-i mübîn-i İslam’a önemli hizmetler
yapmış, ciddi birikimi olan bir kültür
…
NİMETİ HAKİKİ
SAHİBİNE VERME Bugüne kadar Cenab-ı Hakk’ın bu hizmete çok büyük lütufları oldu.
Allah (celle celaluhu), işin başlangıcında hayal dahi edemeyeceğimiz açılımlar,
aklımızın köşesinden bile geçmeyen güzellikler nasip etti. Ehl-i dünya bu tür
şeyleri ifade etmek için “mucize” kelimesini kullanır. Biz, dinî ölçülere
muhalif düşmeme adına buna “Hizmet’in kerameti” diyebileceğimiz gibi, daha
iddiasız ve
…
TEBLİĞDE ÜSLUP PROBLEMİ Her mümin donanım
ve kabiliyeti, imkân ve konumu ölçüsünde dinini anlatmakla yükümlüdür. Ancak
Kur’ân ve Sünnet’i sathî olarak bilmek, dini doğru anlatma adına tek başına
yeterli olmuyor. Bu önemli misyonu eda etme adına yapılması gerekenler
noktasında başta çok iyi bir plan ve projenin olması, neyin nasıl yapılacağının
çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Ne
…
KARDEŞLİK RUHUNUN
TESİSİ Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu
ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir? Cevap:
Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı
olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını bir amaç
doğrultusunda yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi
gerekir.
…
DÜNYA SEVGİSİ İnsanda sınırsız bir dünya
sevgisi vardır. O, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır, sonu gelmez arzu ve
heveslerin peşinden koşar. Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde
insanın bu hâlini şöyle anlatır: لَا يَزَالُ قَلْبُ الْكَبِيرِ شَابًّا فِي
اثْنَتَيْنِ فِي حُبِّ الدُّنْيَا وَطُولِ الْأَمَلِ “İnsan
…
DİRİLİŞİN ESASLARI “Diriliş” kelimesi, ilk akla gelen
mânâsıyla, ölümden sonra yeniden hayata kavuşmaktır. Dolayısıyla da daha ziyade
canlı varlıklarla ilgili bir kavramdır. Bunun yanında kelime, yer yer mecazî
anlamıyla da karşımıza çıkar. Bir düşüncenin, bir kurumun dirilişi gibi.
Kelimenin gerçek ve mecazî anlamının ortak paydası, canlılığını kaybetmiş,
hayatî fonksiyonlarını eda edemez hâle gelmiş, bitme noktasına
…
YAŞATMA İDEALİNİN TEMSİLCİLERİ Kendinden ziyade
başkalarının mutluluğunu düşünme, başkalarının mutlu olması için kendi
mutluluğundan fedakârlıkta bulunma, başkalarına hayat kaynağı olmak için yaşama,
gerektiğinde başkaları yaşasın diye kendi hayatından vazgeçme de diyeceğimiz
“yaşatma ideali”, insan için en yüce gaye-i hayaldir. İnsanlığın en yüce
kâmetleri olan peygamberler de onların izinden giden büyük zatlar da kendilerini
düşünmemiş, kendileri
…
NE KADAR HALİMSİN EY RABBİMİZ!
Günümüzde zihinler ve düşünceler olabildiğine kirli. Gücü ele geçirenler,
muhalif gördükleri, düşman belledikleri insanlar hakkında komplo üstüne komplo
kuruyorlar. Zulmettikçe ediyor, ezdikçe eziyorlar. Kirli düşünceler, dillere ve
sözlere aksediyor. Öyle yalanlar söylüyor, hasım gördükleri insanlara öyle
iftiralar atıp öyle küfür ve hakaretler savuruyorlar ki, bunlara bir isim vermek
icap ederse
…
MAİYYET VE KURBET UFKU Soru: İman ve
Kur’ân hizmetine gönül veren insanların ter ü taze kalabilmesi ve başkaları
üzerinde müessir olabilmesi için لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ “Benim Allah ile hususi
bir vaktim vardır.” ufkunu yakalaması gerektiği ifade ediliyor. Bunu biraz açar
mısınız? Cevap: Soruda zikredilen ve hadis olarak rivayet edilen bu kutlu sözün
tam metni
…
SAHABENİN TEBLİĞ AŞKI Bir insanın,
başkalarına talim ve tebliğ ettiği mesajın hakikatine, lüzumuna, önemine ve
vaadettiklerine önce kendisinin inanması ve onu bütün gönlüyle kabul etmesi, o
mesajı başkalarına ulaştırma adına söylediği sözlerin tesiri ve hüsnükabulle
karşılanması adına çok önemlidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
tebliğ ve temsil ettiği, sahabe-i kiramın da O’ndan alıp kendi hayatlarına
…
GÜNÜMÜZÜN FİRAVUNLARI Soru: Firavun ve Nemrut gibi
tiranların anlatıldığı âyet-i kerimelerin günümüz yöneticilerine verdiği
mesajlar nelerdir? Halkına değer vermeyen, başına buyruk liderlerin Firavunlara
ait vasıfları taşıdığı söylenebilir mi? Cevap: Siyaset sahasında günümüzün en
büyük problemlerinden biri, siyasilerin ağızlarından çıkan sözlerle ortaya
koydukları icraatların birbirinden çok farklı olmasıdır. Dünyanın pek çok
ülkesinde liderler halklarına büyük vaatlerde
…
ENANİYETTEN SIYRILMA Bediüzzaman Hazretleri, bu çağın, bir
enaniyet çağı olduğunu söyler. Müslümanlara, bir buz kütlesi hükmünde olan
enaniyetlerini, şahs-ı manevînin havuzunun içinde eritmelerini salık verir.103
Kutuplardaki buzulların erimesi ekolojik denge açısından zararlı olsa da
enaniyet buzlarının erimesi, yeryüzü ahengi ve toplum huzuru açısından çok
faydalıdır. Zira günümüzde ailede, içtimaî hayatta, insanî ilişkilerde yaşanan
çatışmaların, huzursuzluk
…
KİBİR MARAZI Kibir, şeytanı
doğru yoldan saptırdığı ve şirazeden çıkardığı gibi, bugün de şeytanın avene ve
çıraklarını yoldan çıkarmaya devam ediyor. Şöyle de denebilir: Şeytan, kendisini
Allah’tan uzaklaştıran bu çirkin sıfatı, kendi çıraklarını yoldan çıkarmak için
kullanıyor. Onlara kendilerini büyük gösteriyor, onlar da büyüklük psikozlarına
giriyorlar. İş burada da kalmıyor. Bunlar, büyüklüklerinin başkaları tarafından
da
…
MAĞDURİYET VE MAZLUMİYETLER ÜZERİNE KISA BİR
DEĞERLENDİRME Soru: İslam dünyasının pek çok yerinde mazlumiyet ve mağduriyetler
yaşanıyor. Bütün bunlar bize ne ifade ediyor, mevcut tablo karşısında yapılması
gerekenler nelerdir? Cevap: Günümüzde İslam dünyasının farklı yerlerinde farklı
seviyelerde de olsa mazlumiyet ve mağduriyetlerin, tagallüp ve tasallutların,
tahakküm ve mahkûmiyetlerin yaşandığı muhakkak. Bu yeni değil, belki son
…
SABIRLA GELEN SEVAPLAR Bir müminin sevap kazanmasının çok
çeşitli vesileleri vardır: Salih ameller, ibadet ü taatler, zorluk ve sıkıntılar
karşısında sabredip dayanma… Bu sebeple mümin, arzu etmediği, canını sıkan bir
kısım bela ve musibetlere maruz kaldığında, bu kanallar vasıtasıyla sevap
havuzuna nasıl yeni sevaplar akıtabileceğini düşünmeli ve yine bu kanallar
vesilesiyle Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaya
…
TEVAKKUF VE SATHÎLİK Osmanlı’nın son döneminde yetişen
önemli mütefekkirlerden Filibeli Ahmet Hilmi, Müslümanların terakkisinin
(ilerlemesinin) önünde iki büyük engel görür: Bunlardan biri tevakkufperestlik,
diğeri de malumat-ı sathiye (yüzeysel bilgiler) ile kanaat etme. Kanaat-i
âcizânemce, İslam dünyasının geri kalmışlığını sadece iki sebebe inhisar
ettirmek (indirgemek) meseleyi daraltmak olur. Bununla birlikte bu iki husus,
günümüzde de oldukça
…
MÜMİNİN TATİL ANLAYIŞI Günümüzde
insanlar, senenin belirli vakitlerini tatil yaparak geçiriyorlar. Bu vesileyle
yapageldikleri işlerine ara vermek, yorgunluklarını atmak, dinlenmek ve eğlenmek
istiyorlar. Özellikle yaz ayları geldiğinde çoğu insan evinden, iş yerinden
uzaklaşarak tatil mekânlarına gidiyor. Bazıları bunu meşru dairede yapsa da
bazıları gaflete dalıyor, günahlara giriyor. Tatil yapma adına gidilen mekânlar,
yapılan aktiviteler insanları
…
KENETLENME Bediüzzaman
Hazretleri eserlerinde, iman ve Kur’ân hizmetine gönül verenlerin birbirleri ile
olan ilişkilerinin “tefânî sırrına” dayanması üzerinde ısrarla durur. O,
tefânîyi, birbirinde fâni olmak; kendi nefsanî hislerini unutup kardeşlerinin
meziyet ve güzellikleriyle fikren yaşamak şeklinde tarif eder.115 Biraz daha
açacak olursak tefânî, birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varma,
kardeşlerimizin mazhar olduğu muvaffakiyetlere sevinme, yeri geldiğinde
…
ZAAFLARA YENİK DÜŞMEME İnsan mahiyetinde irade, his, şuur,
latife-i rabbaniye, sır, hafî, ahfâ gibi insanın manevî yönünü ilgilendiren
önemli mekanizmalar vardır. Bununla birlikte şeytanın nüfuz edebileceği, nefse
ait olumsuz bir kısım duygular, mekanizmalar da bulunmaktadır. Bunlara insanın
zaafları da denebilir. Bediüzzaman Hazretleri, “Hücumat-ı Sitte Risalesi”nde bu
zaafların önde gelenlerini ele almış ve bizleri bu konuda
…
KULUN ALLAH’A EN YAKIN OLDUĞU AN Soru: Fetih Sûresi’nde yer
alan, س۪يمَاهُمْ ف۪ى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ “Onların alâmeti,
yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.”122 âyet-i kerimesinin müminlere
verdiği mesajlar nelerdir? Cevap: Hadislerde de buna benzer bazı ifadelere
rastlarız. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada bazı amellerin
âhirette nasıl karşımıza çıkacağını haber verir. Bir hadislerinde bütün
…
YİTİK CENNETİMİZ: KULLUK ŞUURU Bugünün müminlerinin en
büyük problemlerinden biri; tekrar edip durdukları güzel düşünceleri, güzel
sözleri bir türlü tabiatlarına mâl edememeleri, amellerinde ihlas ve ihsan
ufkunu yakalayamamalarıdır. Bir türlü taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana
erişemiyoruz. Dolayısıyla da Allah’la derin bir münasebete geçemiyor, bir
peygamber âşığı olamıyor, dinin emirlerine gönülden teslim olamıyoruz. Allah’ı
andığımızda tüylerimiz
…
DİN MUAMELEDİR Kur’ân-ı Kerim,
onlarca âyetinde iman ve salih ameli birlikte zikreder. Bu âyetlerde, imanın
hemen ardından söz amele gelir. Demek ki tek başına nazarî Müslümanlık yeterli
değildir. Amelî Müslümanlığa ihtiyaç vardır. Yani mümin, sıkı bir şekilde iman
esaslarına bağlı kalan ama orada kalmayan, sağlam imanının yanı sıra daima güzel
şeyler yapan, söyleyen, güzel bir
…
CEBRÎ HİCRET VE
CİHAT İhtiyarî Hicret Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyet-i kerimede hicret üzerinde
durur; hicreti emreder, hicret eden müminleri metheder. Zira İslam davasının
etraf-ı âlemde neşvünema bulması adına hicretin çok önemli bir fonksiyonu
vardır. Hicret edenler, gittikleri yerlerde farklı insanlarla münasebete
geçebilir, önemli açılımlara vesile olabilirler. Nitekim Kur’ân’ın konuyla
ilgili emirlerini çok iyi anlayan
…
TARİH ŞUURU VE
GELECEĞİN İNŞASI Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme
getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir? Cevap: Geçmişsiz bir
gelecek inşa edilemez. Zira bir millet için geçmiş bir kök, temel gibidir.
Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir, onun üzerinde dal budak salabilir.
Bu yüzden Ziya Gökalp’in; “Harabîsin, harabatî değilsin / Gözün mazidedir,
…
VAZİFEYE DEVAM Allah Teâlâ bizimle olduktan sonra her şey
bizimle beraberdir. O yüzden dualarımızda sürekli “Allah’ım beni Sensiz
bırakma!” diye yalvarmalı ve bunu vird-i zebân etmeliyiz. Onsuzluk Cehennem’den
daha acıdır. O’nsuz bir insanın huzur ve itminan içinde yaşaması mümkün
değildir. Böyle biri hayatını hafakanlar içinde geçirir, streslerle boğuşur.
Buna mukabil Allah’a inanan kimse zindanlarda da
…
EBÛ
ZER EL-GIFÂRÎ Soru: Hazreti Osman’ın Ebû Zer el-Gıfârî’yi Rebeze denen yere
gönderip orada zorunlu ikamete tâbi tutması olayını nasıl anlamalı ve bundan ne
tür dersler çıkarmalıyız? Cevap: Ebû Zer künyesiyle meşhur olan bu şanlı
sahabinin asıl adı Cündeb b. Cünâde’dir. Gıfar kabilesine mensuptur. Peygamber
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini ve davetini duyunca
Mekke’ye
…
KENDİNİ İFADE ETME ZAAFI Soru: Sohbetlerde
sık sık üzerinde durulan “kendini ifade etme” konusunu biraz açabilir misiniz?
Cevap: Öncelikle, kendini ifade etmeyle neyi kastettiğimizi belirleyelim.
Kendini ifade etme derken, insanın kendini göstermesini, öne çıkarmasını, sözü
döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil, hâl ve tavırlarıyla
da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu
…
SARP YOKUŞLAR VE RIZA UFKU Dünya dârü’l-imtihandır,
yani imtihan diyarıdır. Bu yüzden insan, yaşadığı sürece her an imtihanda
olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Ayrıca herkesin imtihanı farklı farklıdır.
Diğer yandan dünya dârü’l-hizmettir, yani çalışma, çabalama yeridir;
dârü’l-ücret yani mükafat ve ücret yeri değildir. Hazreti Bediüzzaman’ın
ifadesiyle: “Bu dünya dârü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i
sâlihanın (güzel işlerin)
…
ÜNS BİLLAH Soru: Üns billah
ne demektir ve ona nasıl ulaşılır? ‘Üns’ kelimesi Arapçadır. Türkçede daha çok
aynı kökten gelen ünsiyet kelimesini aynı mânâya gelecek şekilde kullanırız.
Birine ünsiyet etme; ona alışma, onu kendine yakın hissetme ve onunla arkadaşlık
kurma gibi anlamlara gelir. Üns kökünden elde edilen enis kelimesi ise yakın
dost mânâsındadır. ‘Celis’ kelimesi
…
HERKES
KARAKTERİNİN GEREĞİNİ SERGİLER İnsanın karakterinin rengi, zor zamanlarda daha
net ortaya çıkar. Rahat zamanlarda yaşayan insanların eline diline sahip olması,
istikametini koruması kolaydır. Asıl, belalar ve musibetler gelmeye başladığında
denge ve istikameti korumak zorlaşır. Maruz kalınan sıkıntının şiddetine göre
farklı inhiraflar yaşanabilir. Mesela inanılan değerler sorgulanabilir, Zât-ı
Ulûhiyet hakkında yakışıksız düşüncelere girilebilir. Böyle bir
MUHASEBE VE İSTİĞFAR İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s) bir hadis-i
şeriflerinde şöyle buyururlar: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ
رَعِيَّتِهِ “Her birerleriniz râîsiniz (çoban) ve hepiniz elinizin
altındakinden sorumlusunuz.”165 Bu hadise göre herkesin sorumlu olduğu bir alan
vardır ve herkes mesuliyetinin hesabını verecektir. Mesela bir köyün, kasabanın,
vilayetin veya ülkenin başında bulunan kimse bulunduğu yerde hakkı ve
…
SEVK-İ İLAHÎ Soru: Büyük oluşumlar ve başarılar
değerlendirilirken genellikle onların arkasında yer alan aktörlerin kabiliyet ve
ferasetleri itibara alınıyor, ilahî inayet ise göz ardı ediliyor. İnsan
iradesiyle Allah’ın inayet ve yardımı arasındaki denge nasıl kurulmalı, bu
konuda mümince yaklaşım nasıl olmalıdır? Cevap: Kur’ân ve Sünnet’te en fazla
üzerinde durulan konulardan biri denge ve itidaldir. Yani
…
REGAİP GECESİ Soru: Bediüzzaman Hazretleri Regaip
Gecesi’nin, Zât-ı Ahmediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) manevî terakkisinin
başlangıcının, Miraç Gecesi’nin ise zirveye ulaşmasının unvanı olduğunu
söylüyor. Onun bu sözlerinden hareketle Regaip Gecesi’nin önemiyle ilgili neler
söylenebilir? Cevap: Muhtemelen Hz. Pîr manevî müşahede ve mükâşefesine (kalb
gözüyle keşfettiği şeylere) dayanarak bu tespitleri yapmıştır. Mevcut
kaynaklardan hareketle bu sözün
…
MURAD-I İLAHÎ ESASTIR
Allah’a güvenen, sa’ye sarılan, hikmete râm olan kimseler işin sonunda mutlaka
zaferyâb olurlar. Bugün olmasa yarın, burada olmasa ötede… Ne var ki insanoğlu
aceleci bir fıtrata sahip olduğu için arzu ettiği güzelliklerin hemen
gerçekleşmesini, vaadedilen nimetlerin hemen gelmesini arzu eder. Bu olmayınca
da çoğu zaman ümitsizliğe kapılır. Kişi, imanı da kuvvetli değilse
…
Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler Abd İbn Humeyd,
Ebû Muhammed Muhammed b. Fütûh b. Abdullah el-Mayurkî el-Ezdî (v. 249 h.);
el-Müsned,
Tahkik: Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Mahmud Muhammed Halil
es-Saîdî], Mektebetü’s-sünne, Kahire, 1408/1988. el-Aclûnî, İsmâîl b. Muhammed
(1087-1162 h.); Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs, I-II, Müessesetü’r-risâle,
Beyrut, 1405. Ahmed İbn Hanbel, Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed eş-Şeybanî
(164-241 h.);
…
Takdim yerine
Fethullah Gülen Hoca Efendi bütün bir hayatını eğitime, insan yetiştirmeye ilim
ve fikre adamış bir düşünce ve aksiyon insanıdır.
sohbet ve vaazlarıyla, konferans ve röportajlarıyla, makale ve kitaplarıyla
fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmış ve dünya çapında etkili olan geniş
tabanlı bir eğitim hareketinin öncülüğünü yapmıştır.
Onun yaptığı sadece ortaya koyduğu teorilerle dile getirdiği fikirlerden ibaret
kalmamış, heyecan ve gözyaşlarıyla, samimiyet ve temsiliyle kalplere de
hükmetmiş ve yüz binlerce insanın gönlünde taht kurmuştur.
Muhterem müellifin yazılı ve sözlü eserlerine bakılacak olursa tarihten
felsefeye, tasavvuftan edebiyata, ahlaktan eğitime, sosyal problemlerden insan
psikolojisine, Kur'an yorumundan güncel meselelere kadar çok geniş bir dairede
fikir ve görüşlerini okuyucularıyla paylaştığı görülür.
Sürekli okuyan, düşünen ve üreten entelektüel bir zihne sahip olan hoca efendi
çağının problemlerine kayıtsız kalmamış ve onların çözümü adına reçeteler
sunmuştur.
Bununla birlikte eserlerine geniş bir perspektiften bakılacak olursa onun yazı
ve konuşmalarının özellikle şu iki alana yoğunlaştığı görülür.
Her ferdin Allah'a karşı yerine getirmesi gereken kulluk vazifesi ve zamana ve
şartlara göre eda edilmesi gereken ilay-i kelimetullah davası.
Biraz daha açacak olursak muhterem müellif birçok eserinde bizlere rabbimizi
tanıtmış, zat-ı uluhiyete karşı ortaya koymamız gereken saygı ve edebi
öğretmiş, ona yakınlaşma yollarını göstermiş, iman ve yakin üzerinde durmuş ve
manevi terakki adına yapılması gerekenleri talim etmiştir.
Ardından da gönülden inandığımız Rabbimizi ve sahip olduğumuz değerlerimizi
başkalarına anlatmanın nasıl hayati bir vazife olduğu ve bu vazife eda
edilirken devrin şartlarına göre nasıl bir usul ve üslup takip edilmesi
gerektiği üzerinde durmuştur.
Muhterem müellif Kırık Testi serisinin 20.
kitabı olarak neşredilen bu eserde de yoğun olarak bu iki konu üzerinde
durmaktadır.
Maiye-i canan kulun Allah'a en yakın olduğu an nimeti hakiki sahibine verme üns
billah günah ve tövbe mayiyet ve kurbet ufku kibir marazı yitik cennetimiz
kulluk şuuru.
Enaniyetten sıyrılma din muameledir.
Muhasebe ve istiğfar, kendini ifade etme zaafı gibi makaleler Allah karşısında
sergilenmesi gereken doğru kulluk tavrını bizlere talim eder.
Bize yapılanlar ve bizim yapmamız gerekenler, tebliğde üslup problemi,
dirilişin esasları, yaşatma idealinin temsilcileri, sahabenin tebliği aşkı,
cebri hicret ve cihat, tarih şuuru ve geleceğin inşası, sistem körlüğü,
vazifeye devam, dine dokunan musibet, öndekilerin sorumluluğu ve meşveret gibi
yazılarsa ilah-i kelimetullah davasının önemi ve metodu üzerinde durur.
Elinizde tuttuğunuz eser bu konuların yanı sıra Habil Kabil kıssasından
alınması gereken dersleri nazara vermiş.
Günümüz dünyasında fıkıh alanında yapılması gereken çalışmalar üzerinde durmuş.
Ümmeti Muhammed olarak Allah Resulüne karşı yerine getirmemiz gereken
vazifelere vurgu yapmış.
dinde kolaylığın esas olmasının ne anlama geldiğini izah etmiş.
Müslümanların başkaları üzerinde mahalle baskısı oluşturacaklarına yönelik
eleştirilerin yersiz ve gereksiz olduğunu açıklamış, din kardeşliğinin
gereklerini ele almış, Müslümanları dünya sevgisine karşı ikaz etmiş, günümüzde
yaşanan zulüm ve baskılar karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiği
konusunda rehberlik yapmıştır.
İmtihanların imtihanları takip ettiği bu fitne ve fesat çağında hem ufuk açıcı
fikir ve görüşleriyle hem de güven verici temsiliyle bizlere Müslümanca duruşun
nasıl olması gerektiğini ders veren muhterem hocamıza gönül dolusu
teşekkürlerimizi arz ediyor ve Cenabı Hak'tan kendisine sağlık, sıhhat ve
afiyet içinde geçireceği uzun ömürler ihsan etmesini diliyoruz.
Süreyya yayınları Kırık Testi 20.
Işık Karanlık Devri Daimi.
Muhammed Fethullah Gülen.
Takdim yerine.
Fethullah Gülen Hoca Efendi bütün bir hayatını eğitime, insan yetiştirmeye ilim
ve fikre adamış bir düşünce ve aksiyon insanıdır.
sohbet ve vaazlarıyla, konferans ve röportajlarıyla, makale ve kitaplarıyla
fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmış ve dünya çapında etkili olan geniş
tabanlı bir eğitim hareketinin öncülüğünü yapmıştır.
Onun yaptığı sadece ortaya koyduğu teorilerle dile getirdiği fikirlerden ibaret
kalmamış.
Heyecan ve gözyaşlarıyla, samimiyet ve temsiliyle kalplere de hükmetmiş ve yüz
binlerce insanın gönlünde taht kurmuştur.
Muhterem müellifin yazılı ve sözlü eserlerine bakılacak olursa tarihten
felsefeye, tasavvuftan edebiyata, ahlaktan eğitime, sosyal problemlerden insan
psikolojisine, Kur'an yorumundan güncel meselelere kadar çok geniş bir dairede
fikir ve görüşlerini okuyucularıyla paylaştığı görülür.
Sürekli okuyan, düşünen ve üreten entelektüel bir zihne sahip olan hoca efendi
çağının problemlerine kayıtsız kalmamış ve onların çözümü adına reçeteler
sunmuştur.
Bununla birlikte eserlerine geniş bir perspektiften bakılacak olursa onun yazı
ve konuşmalarının özellikle şu iki alana yoğunlaştığı görülür.
Her ferdin Allah'a karşı yerine getirmesi gereken kulluk vazifesi ve zamana ve
şartlara göre eda edilmesi gereken ilahi-i kelimetullah davası.
Biraz daha açacak olursak muhterem müellif birçok eserinde bizlere rabbimizi
tanıtmış, zat-ı uluhiyete karşı ortaya koymamız gereken saygı ve edebi
öğretmiş.
Ona yakınlaşma yollarını göstermiş.
iman ve yakin üzerinde durmuş ve manevi terakki adına yapılması gerekenleri
talim etmiştir.
Ardından da gönülden inandığımız Rabbimizi ve sahip olduğumuz değerlerimizi
başkalarına anlatmanın nasıl hayati bir vazife olduğu ve bu vazife eda
edilirken devrin şartlarına göre nasıl bir usul ve üslup takip edilmesi
gerektiği üzerinde durmuştur.
Muhterem müellif, Kırık Testi serisinin 20.
kitabı olarak neşredilen bu eserde de yoğun olarak bu iki konu üzerinde
durmaktadır.
Maiye-i canan kulun Allah'a en yakın olduğu an, nimeti hakiki sahibine verme,
üns billah, günah ve tövbe, mayiyet ve kurbet ufku, kibir marazı, yitik
cennetimiz kulluk şuuru, enaniyetten sıyrılma.
Din muameledir.
Muhasebe ve istiğfar, kendini ifade etme zaafı gibi makaleler Allah karşısında
sergilenmesi gereken doğru kulluk tavrını bizlere talim eder.
Bize yapılanlar ve bizim yapmamız gerekenler, tebliğde üslup problemi,
dirilişin esasları, yaşatma idealinin temsilcileri, sahabenin tebliği aşkı,
cebri hicret ve cihat, tarih şuuru ve geleceğin inşası, sistem körlüğü,
vazifeye devam, dine dokunan musibet, öndekilerin sorumluluğu ve meşveret gibi
yazılarsa il-i kelimetullah davasının önemi ve metodu üzerinde durur.
Elinizde tuttuğunuz eser bu konuların yanı sıra Habil Kabil kıssasından
alınması gereken dersleri nazara vermiş, günümüz dünyasında fıkıh alanında
yapılması gereken çalışmalar üzerinde durmuş.
Ümme-i Muhammed olarak Allah Resulüne karşı yerine getirmemiz gereken vazifelere
vurgu yapmış.
Dinde kolaylığın esas olması, bize yapılanlar ve bizim yapmamız gerekenler.
Günümüzde yaşanan mezalim karşısında birçoğumuz aynı duyguları yaşıyor, aynı
düşüncelerle oturup kalkıyoruz.
Uykularımız kaçıyor, elemle ve ızdırapla inliyoruz.
Fakat şuna inancımız tam.
Maruz kaldığımız belaları ve musibetleri sabır ve rızayile karşılayabildiğimiz
takdirde bu dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar ahirette bizim için
önemli birer kazanç vesilesi haline gelecektir.
İmam Gazzali'nin ifadesiyle mezalimi işleyenler açısından mühlikat insanı
helake sürükleyen şeyler sayılan kötülükler mazlum taraf adına münciyat insanın
kurtuluşuna vesile şeyler olacaktır.
Çekenler ve çektirenler tarih boyunca hiç eksik olmamıştır.
Çektirenler burada ya da ötede mutlaka kaybetmeye mahkumdur.
çekenlerse yürüdükleri yol doğruysa eninde sonunda muhakkak kazanan taraf
olacaktır.
Hadiselerin sıcaklığı içinde ya da dünya hayatının zahiri hükümlerine göre
nasıl görünürse görünsün her zaman için zalim kaybeden taraftır.
Öte yandan özellikle yüksek idealler uğruna mücadele veren, hak ve hakikat
adına dimdik duran ve bundan ötürü türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz
kalan kimselerin yaşadığı mazlumiyet, mağduriyet ve mahkumiyetler onlar için
birer kazanç vesilesidir.
Kur'an-ı Kerim'de geçen peygamber kıssalarına baktığımızda aynı hadiselerin
hemen hemen her devirde tekrar ettiğini görürüz.
Zira adet-i ilahiye öteden beri hep böyle ola gelelmiştir.
Allah'ın en seçkin kulları peygamberler türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalmışlardır.
Yüz bin defa haşa onlara bazen sefih, bazen kahin, bazen sihirbaz denmiştir.
Kimi vatanından sürülmüş, kimi taşlanmış, kimi ateşe atılmış, kimi testere ile
ikiye biçilmiştir.
zamana, şartlara ve konjonktüre göre senaryolar ve figürlar değişse de yapılan
kötülükler ve kötülüğün felsefesi hiç değişmemiştir.
Sadece peygamberler değil, onların sadık temsilcileri de aynı akıbete maruz
kalmışlardır.
Kur'an'da anlatılan ashab-ı uhdud buna misal gösterilebilir.
Uhd hendek demektir.
Dinlerinden dönmeleri istenen Ashab-ı Uhdud, buna karşı çıkıp direndikleri için
içi ateş dolu hendekleri atılmış ve bundan dolayı onlara bu ad verilmiştir.
En can yakıcı, yürek dağlayıcı zulümler sahabe-i kiram'a yapılmıştır.
Günümüzde de değişen bir şey yoktur.
Sadece farklı dönemlere göre zulmün keyfiyeti değişmiştir.
Zalim hep zalimliğini yapmış, mazluma da çekmek düşmüştür.
Kim bilir geleceğin tiranları Allah yolunda dimdik duran ve nam-ı celili-i
ilahinin bir bayrak halinde şehbal açması istikametinde her türlü zorluğu göğüsleyen
adanmışlara daha neleri reva görecekler? Kur'an'da özellikle şu iki ayette iman
edenlerin yaşamaları muhtemel türlü imtihanlara dikkat çekilmiştir.
İnsanlar zannediyorlar mı ki iman ettik demeleriyle yetinilecek ve imtihana
tabi tutulmayacaklar? Hiç şüpheleri olmasın biz onlardan öncekileri imtihanlara
tabi tuttuğumuz gibi onları da sınıayacağız da Allah iman iddiasında sadık
olanlarla sözü haline uymayanları birbirinden muhakkak ayıracaktır.
Yoksa siz daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan
cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle
zorluklara duğu çaçar oldular.
Öyle şiddetle sarsıldılar ki peygamberle yanındaki müminler Allah'ın vadettiği
yardım ne zaman yetişecek diyecek duruma geldiler.
İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır.
İmtihanlar karşısında duruşumuz.
Ayetlerin açık manasına göre Allah müminleri ağır imtihanlara tabi tutmak
suretiyle elmas ve kömürü birbirinden ayırıyor.
Kimin zayıf, kimin güçlü karakterli, kimin Allah'la irtibatının sımsıkı, kimin
de gevşek olduğunu ortaya çıkarıyor.
Her devirde böyle bir ayrışma olmuştur.
Dökülenler dökülmüş, elenenler elenmiştir.
Ama bazıları da dimdik durmuş, insan olmanın da mümin olmanın da hakkını
vermiştir.
Yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna inanmışsanız yapmanız gereken de budur.
İmtihanlar ve çileler aynı zamanda insanı kuvvetlendirir.
İnsanın mahiyetine derç edilen kuvelerin, istidatların ortaya çıkmasına zemin
hazırlar.
Rahatlık durumunda tek düze basit düşünmeye yatkın insanoğlu zorluk zamanında o
zorlukları aşmak için alternatif yollar araştırmaya, bunun için kendini
zorlamaya, beynini zonklatmaya mecburdur.
Bu da onun meknuz, gizli istidatlarının mahiyetine yerleştirilmiş potansiyelin
inkişaf etmesini, kabiliyetlerinin gelişmesini sağlar.
Hep söylediğimiz gibi dertli insan çoğu zaman dahilerin dahi aklının köşesinden
geçmeyen orijinal fikirler bulur.
Zira o oturup kalkarken, yerken, içerken her halinde ve her zaman içinde
bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını, mevcut durumu nasıl değiştirip
dönüştüreceğini düşünür, zihni bir lahza bu düşüncelerden uzak kalmaz.
Neticede de Allah ona bir çıkış yolu gösterir.
Yukarıda da vurguladığımız gibi özetle dert, sıkıntı, ızdırap bir yönüyle
insani potansiyelin inkişaf edip insanın insan-ı kamil ufkuna ulaşması için çok
önemli bir vesiledir.
İmtihanlar Allah yolunda yürüyenler için değişmez bir realite olduğuna göre
yaşanan can sıkıcı hadiseler karşısında bize düşen dağınıklığa düşmemek,
yapılan hakaretlere aldırmamak, zulümlerden ve baskılardan yılmamak ve her şeye
rağmen doğru bilinen yolda yürümeye devam etmektir.
bunlara takılıp kalır ve sürekli bunlarla meşgul olursanız enerjinizi boş yere
tüketir, kuvvetinizi dağıtırsanız da asıl mükellefiyetlerinizi yerine getirecek
enerjiniz kalmaz.
Vazife ve sorumluluklarınızı ihmal etmiş olursunuz.
Bizler aciz varlıklarız.
Gücümüz sınırlı.
Bu sebeple sahip olduğumuz potansiyeli en önemli işlere tahsis etmeli,
zihnimizi onlar üzerine yoğunlaştırmalıyız.
Mevcut şartlarda gaye-i hayalimiz ve yüce mefkuremiz için ne yapabileceğimizi
düşünmeli.
Buna göre sağlam plan ve projeler üretmeli, stratejiler geliştirmeli ve o
istikamette yürümeliyiz.
Bu demek değildir ki yapılan zulümleri görmezden gelelim ve bunlar karşısında
hiçbir şey yapmayalım.
bilakis hukukun bize tanıdığı hakları sonuna kadar kullanır.
Haklarımızı müdafaa adına ne yapılması gerekiyorsa yaparız.
Konuyu işin uzmanları ele alır ve kendi alanları ile ilgili ortaya konması
gerekli performansı ortaya koyarlar.
Fakat bunun ötesinde herkesin gerekli gereksiz her meseleyile ilgilenmesi,
bağışlayın her havlayana bir taş atması gibi hususlar bizi dağınıklığa sevk
eder.
Nöronlarımız bu kadar yükü taşıyamaz.
Netice itibariyla yapacağımız güzel işlerde de üst üste fiyaskolar yaşarız.
Ne zaman ne yapılması gerektiğini tayin edebilmek çok önemlidir.
Mümin akıllı insandır.
Attığı her adımın nasıl geri döneceğini çok iyi hesap eder.
Boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmayı zaman israfı sayar.
Aleyhine dönecek, zararı faydasından çok olacak işler yapmaz.
Ağzından çıkan her sözle, yaptığı her hareketle sahip olduğu yüce mefkuresine
hizmet etmeye çalışır.
Allah yolunda yaptığı hiçbir hizmeti küçük görmez.
Bununla ne olacak ki demez.
Çünkü o bilir ki sonuçları yaratan ve amelleri semeredar, verimli, bereketli
kılan Allah'tır.
Allah diledikten sonra birileri bin yapar, damlaları deryaya dönüştürür.
Yola devam.
Bizim en önemli vasfımız ve dinamiğimiz adanmışlık mülahazasıdır.
Yani yaşatma mülahazasıyla yaşama duygusunu görmezlikten gelmedir.
Biz yaşatmak için yaşarız.
Başkalarına maddi manevi el uzatmayı asli vazifemiz biliriz.
Bir taraftan geçmişten tevarüs ettiğimiz değerler manzumesini muhtaç sinelere
duyurmayı, diğer yandan da dünyanın değişik yerlerinde perişan olmuş, ihmal
edilmiş veya mağduriyet yaşayan insanların imdatlarına koşmayı en mühim vazife
biliriz.
Ayrıca cehaletle, iftirakla ve fakirlikle dünya genelinde mücadele etmenin
önemine inanıyoruz.
İnsanlık çapında yaşanan çatışma ve kavgaların önüne geçebilme adına barış
adacıkları inşa etmeye, dalga kıranlar oluşturmaya çalışıyoruz.
İnsanlığın her zamankinden daha çok diyaloğa, barışa, sevgiye muhtaç olduğunu
düşünüyor ve bunu gerçekleştirebilme adına farklı vesileler arıyoruz.
Bütün bunları hem dinimizin bir emri olarak görüyor hem de insaniyetin bir
gereği addediyoruz.
Yürüdüğümüz bu yolun doğruluğundan şüphemiz olmadığına göre hiçbir zulüm, baskı
ve işkence karşısında zerre kadar kendimizi salmamalı, gevşememeli,
istikametimizi bozmamalı, inhiraf yaşamamalı, duruşumuzu değiştirmemeli ve ne
pahasına olursa olsun yolumuza devam etmeliyiz.
Siz doğru bildiğiniz bu yolda yürürken birileri yolunuzu kesebilir, önünüze
engeller çıkarabilir.
Çağlayan ırmaklar gibi mutlaka bu engelleri aşmayı, kendinize yeni yollar
bulmayı bilmelisiniz.
Irmakların önünü ne taşlar, ne kayalar, ne de başka engeller kesebilir.
Onlar önlerine çıkan engellerin kiminin üstünden, kiminin altından, kiminin
kenarından geçer.
Bazen o engeli de önüne katar, götürür.
Olmadı kendine yeni yollar bulur ve bir şekilde denizlere kavuşurlar.
Siz de önünüze çıkan engellerin sağından solundan, üstünden altından kendinize
bir geçit bulmalı ve yolunuza devam etmelisiniz.
Yollar bütün görünmez hale gelecek olursa kendinizi röantiye alır, olduğu yerde
hareket eder ve Cenabı Hakk'ın sizin için takdir ettiği inayetini beklemeye
koyulursunuz.
Ama hiçbir şekilde paniklemez, korkuya kapılmaz, vazgeçmez ve gerisin geriye
dönmezsiniz.
İşte bu metafizik geriliminizi koruyabilirseniz hiçbir fesat şebekesi ve nifak
düşüncesinin sizin önünüzü almaya asla gücü yetmeyecektir.
Zira şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları engellemeye hiç kimsenin gücü
yetmemiştir.
Hz.Musa'yı engellemek isteyenlerin hakkından kızıldeniz gelmiştir.
Hz. Nuh'u engellemek isteyenler tufanda boğulmuştur.
Hz.Adem'den bu yana bu tür hadiseler hep olmuştur.
Bundan sonra da olmaya devam edecektir.
Allah kendi yolunda yürüyenleri, yürüdükleri yolda sebat edenleri hiçbir zaman
yalnız bırakmamıştır.
Tiranların acı akıbeti.
Öteden beri toplumlara hakim olan tiranların yapıp ettiği şeyler birbirleriyle
benzerlik arz etmektedir.
evrensel insani değerlere ve adalet düşüncesine uygun olup olmadığına
bakmaksızın keyiflerince çıkardıkları kanunlarla muhalif ve düşman ilan
ettikleri kesimleri en ağır insan hakları ihlallerine maruz bırakmışlardır.
Kendilerine yüce ve kutsi payeler biçen bu sefil ruhlar halkı esir etmek ve
herkesi vesayet altına almak için her yolu denemişlerdir.
Kendileri gibi düşünmeyenlerin boyunlarına tasma takmak, ayaklarına zincir
vurmak ve seslerini kısmak için ne kötülükler ne kötülükler irtikap etmişlerdir.
Fakat neticede yapıp ettikleri şeyler kendi ayaklarına dolanmış ve onlar
inkisar üstüne inkisar yaşamışlardır.
Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hale
düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle
görürüz.
Gücü ele geçirdiklerinde yapmadık zulüm bırakmayan tiranları gün gelmiş
uydurdukları yalan ve iftiralar, yaptıkları zulümler birer seylap gibi önüne
katarak sürükleyip götürmüştür.
Onlar hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet
içinde ölüp gitmişlerdir.
Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir, ne
güvendikleri adamları, ne de kurdukları saltanatları.
Çağın firavunlarının, nemrutlarının maruz kalacağı akıbet de bundan farklı
olmayacaktır.
Çünkü Allah imhal eder, mühlet verir ama asla ihmal etmez.
Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.
Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir kara basan gibi çökmüş bulunan zalimlerin
akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim.
Dilerim İttihatçıların koskocaman bir devlet-i aliyeyi hislerine mağlup olarak
bir maceraya kurban ettikleri gibi bunlar da şurada burada savaşa girmek veya
millet fertlerini birbirine kırdırmak suretiyle ülkeye birinci cihan harbi gibi
bir felaket yaşatmasınlar.
İttihatçılar bir zamanlar dünyanın dümeninde oturmuş ve son haliyle bile
devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olan koca bir devleti
bitirdiler.
Allah'tan dileğimiz o ki bunlar da halihazırda problemler sarmalı içinde
bulunan ülkemizi ayrı bir maceraya kurban etmesinler.
Yoksa bu millet bir daha kolay kolay belini doğrultamaz.
Rabbi rahimimiz bu aklı ermezlere böyle bir fırsat vermesin.
Habil ile Kabil bize ne diyor?
Soru: Hz.Adem'in oğulları Habil Kabil arasında geçen olayda müminlere
verilmek istenen mesajlar nelerdir?
Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce genel bir prensibe temas etmek
istiyorum.
Kur'an-ı Kerim'de anlatılan her bir olayın mutlaka bizi alakadar eden bir yönü
vardır.
Bunların günümüze bakan yanlarını bulmak ve onlardan dersler çıkarmak gerekir.
Kur'an geçmişte yaşanan vakalardan sadece tarihi bilgi vermek için bahsetmez.
onlar üzerinden bazı hakikatleri anlatır.
Ayetlere sathi bir nazarla bakıldığında bu hakikatler hemen anlaşılmayabilir.
Bizimle münasebeti tam görülemeyebilir.
Fakat Kur'an tekrar ve tekrar okunur.
Her bir ayete Kur'an burada mutlaka bana bir şey diyordur mantığıyla yaklaşılır
ve meseleler konu bütünlüğü içerisinde derince ele alınırsa işte o zaman ondan
hakkıyla istifade etmek mümkün olur.
Bu açıdan bir Müslümanın her bir ayeti kendine hitap ediyor gibi okuması, o
ayetin kendisiyle münasebeti üzerine kafa yorması gerekir.
İşte Hz.Adem'in oğullarının kıssasına da bu gözle bakmalı ve kendi hesabımıza
ondan bir şeyler çıkarmalıyız.
Bilindiği üzere Habil Kabil arasında bir anlaşmazlık çıkıyor.
Kabil Allah'ın takdirine razı olmuyor.
Bunun üzerine kimin haklı kimin haksız olduğunu test etme adına Cenabı Hakk'ın
o dönem insanına özel bir muamelesi olan bir uygulamaya başvuruyorlar.
Buna göre gökten inen bir ateş haklı olan kimsenin kurbanını alıyor,
diğerininkine ise dokunmuyor.
Böylece kimin haklı, kimin haksız olduğu ortaya çıkıyor.
Bu meyanda Habil Kabil Allah'a birer kurban takdim ediyorlar ve gökten inen
ateş Habil'in kurbanını alıyor.
Fakat hırs ve haset Kabil'in gözünü öyle bürüyor ki bizzat Cenabı Hak
tarafından haksızlığı tescil edilmesine rağmen neticeyi kabullenmiyor.
arkasından da Kur'an'da anlatılan günahı işliyor, kardeşini katlediyor.
Sonrasında da bir karganın talimiyle onun cesedini toprağa gömüyor.
Peygamber hanesinde büyümüş bir insanın Allah'ın kendisi hakkındaki takdirine
razı olmaması, semavi hükmü kabul etmemesi, kasten cinayet işlemesi, üstelik
arkasından suç deliğinini ortadan kaldırması öyle katmerli bir suçtur ki bütün
bu günahlar adım adım onu karanlık bir alemden içeri sokmuş, belli bir noktadan
sonra da küfre düşürmüş olabilir.
Zira Kur'an'ın ifadelerinden Kabil'in ebediyen kaybettiği anlaşılıyor.
Kur'an-ı Kerim, "Onlara Adem'in oğulları" kıssasının hakikatini
anlat.
Buyurarak Habil Kabil arasında geçen bu olayı nakleder.
Ancak Kur'an ve sünnet-i sahiha isimleri zikretmez.
Bu isimler eski ahitten alınmıştır.
Buna göre iyi olan evladın ismi Habil, şeytanın yoldan çıkardığı diğer evladın
ismi ise Kabilir.
İsimleri her ne olursa olsun bunların her ikisi de sağanak sağanak vahyin
yağdığı bir evde neşet etmiş, peygamber terbiyesiyle büyümüştü.
Bu sebeple muhtemelen Habil gibi Kabil de iman etmişti.
Fakat Kur'an'ın beyanına göre o şeytana uymuş ve kardeşini öldürmüştür.
Kabil, Ademoğulları içinde ilk kez cinayet işleyen, dolayısıyla da bu kötü yolu
insanlığa ilk kez açan kimsedir.
Bu yönüyle de günahı katmerlidir ve bu günah onu küfre götürmüş olabilir.
Zira Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla her günah içinde küfre giden bir yol vardır.
Günaha doğru atılmış her bir adım aynı zamanda küfre doğru da atılmıştır.
Kabil'in kaybetmesine sebebiyet veren günah haset ve çekememezliktir.
O Cenabı Hakk'ın kardeşinin nasibine verdiği şeyi kıskanmış, ilahi takdiri
kabullenmemiştir.
Kur'an'ın farklı ayetlerinde açıkça beyan ettiği üzere Allah herkesi farklı
yaratmış, herkese farklı ihsanlarda bulunmuş, herkesi farklı istidatlarla ve
kabiliyetlerle donatmış, bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır.
Kur'an peygamberlerin bile kiminin kimine üstün kılındığını beyan eder.
İnsan belirli bir alanda ileriye gitmiş olsa da başka bir alanda diğerlerinden
geride kalabilir.
Bu hususta başkalarına raci üstün olan kimse başka bir hususta mercuh geri
olabilir.
Cenabı Hak bilemediğimiz bir kısım sebep ve hikmetlere binaen kimilerine fazla
ihsanda bulunmuş, onları hikmetle donatmış, onların ufuklarını açmış olabilir.
Onlar da Cenabı Hakk'ın bu mevhibelerini tam yerli yerinde kullanarak
büyüklüklerine büyüklük katmış olabilirler.
Allah insanlara başka başka ihsanlarda bulunabilir.
Birine vermediği nimeti bir diğerine verebilir.
Bunlar birer imtihandır.
Bir hususta daha fazla nimete sahip olmanın imtihanı, sorumluluğu daha
fazladır.
O bu sorumluluğunun gereğini yerine getirdiği zaman imtihanı kazanmış olur.
Diğerinin sorumluluğu da kendi payına düşen nimet ölçüsündedir.
Mümine düşen vazife Cenabı Hakk'ın bütün bu tasarruflarını saygıyla karşılamak.
Elindekilere kanaat etmek ve taksimatta kendi payına düşen sorumluluğun
gereklerini ifa etmektir.
Ne var ki pek çok insan kendinden üstün olanları kolay kolay hazmedemez.
Onda olacağına bende olsaydı der.
Bu yüzden de hiç farkına varmadan kalbini öldürür, iyiliklerini tüketir, günah
yüklerine sırtlanır.
Zira hasedin ve kıskançlığın hem kalbi öldürme hem de yapılan iyilikleri
bitirme gibi bir özelliği vardır.
Hatta insan bir süre sonra içindeki çekememezlik ve haset ateşini söndürmeye
çalışmadığı, bu hislerini gemlemediği takdirde bunları fiiliyata döker ve günah
işlemeye yönelir.
Bunlar da onu perişan duruma düşürür.
bitirir.
Tıpkı Kabilirdiği gibi.
Öyleyse insana düşen Allah'ın takdirini rıza göstermek, içindeki haset ve
kıskançlık duygusunu akıl ve iradesiyle tadil etmektir.
Habiluş bahsi geçen kıssada dikkat çeken hususlardan bir diğeri de Kabil'in
öldürme teşebbüsü karşısında Habil'in takındığı tavırdır.
Kur'an onun bu tavrını şu sözlerle anlatır.
Yemin ederim ki sen beni öldürmek için el kaldırsan da ben seni öldürmek için
el kaldırmayacağım.
Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Habil'in bu sözleri
bizlere mümkün olduğu sürece mukabele-i bil mismil aynen karşılık verme kaide-i
zalimanesine göre hareket etmemeyi öğüt veriyor.
Bu demek değildir ki yeri geldiğinde meşru müdafaa hakkını kullanmayalım.
Bilakis insan dinini, nefsini, ırzını, malını korumakla mükelleftir.
Meşru müdafaa adına yapılan fiiller günah ve suç sayılmaz.
Hatta insan korunması gereken bu temel değerleri korurken ölürse şehit sayılır.
Bütün bunlarla birlikte korumamız gereken şeyleri korumada zaafa düşmeden elden
geldiğince olumsuzluklara nazarı müsamaha ile bakabilmek.
Her zamanki tabirle söyleyecek olursak, "Dövene elsiz, sövene dilsiz,
gönül koyana gönülsüz kalabilmek, insani münasebetleri geliştirebilme ve
toplumsal ve evrensel barışı tesis edebilme açısından çok önemlidir.
Birileri bize diş gösterse de ne yapalım? Allah bize ısırmak için diş vermemiş
ki ısıralım, parçalamak için pençe vermemiş ki parçalayalım diyerek herkese
hususiyle de ehli imana karşı hep yumuşak davranmayı tercih edebilmek.
bir civanmertliğin ifadesidir ve bizim değişmez karakterimiz olmalıdır.
Günümüzde çok küçük meseleler bile siyasi mülahazalarla veya daha farklı
hesaplarla büyütülüyor.
İnsanlar itibar elde etme, belli yerlere gelme, kredi toplama gibi maksatlarla
olmayacak meseleleri abartarak, şişirerek çok hayati gibi gösteriyor ve onların
etrafında kavgalar koparıyor.
Bu sebeple mülayemet yolunun seçilmesi, kötülüklere kötülükle mukabelede
bulunulması toplumda sulh ve barışın tesis edilmesi adına çok önemlidir.
Keşke Kur'an'ın bu dersinden siyasiler de bir şeyler anlasa ve üsluplarını bir
kere daha gözden geçirselerdi.
Keşke bu kadar fevri davranmasalar, ihtilafları körüklemeseler, barış
köprülerini yıkmasalardı.
Sevgide ve öfkede denge.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanın sevgisinde de
kızgınlığında da ölçülü olmasını, aşırılığa kaçmamasını tavsiye buyurur.
Çünkü sevilen kişi bir gün düşman haline gelebilir.
Kızılan kimse de bir gün dost olabilir.
Bu da sonrasında çok ciddi pişmanlık sebebi olabilir.
Birilerini göklere çıkarırsanız bıraktığınız zaman yere düşer ve parçalanırlar.
Aynı şekilde birilerine öfkelendiğinizde öfkenizi frenlemesini bilmelisiniz.
Zira bugün düşman gördüğünüz insanlar yarın dostunuz olabilir ve siz de
geçmişte yaptıklarınızdan ötürü çok utanabilirsiniz.
Pişmanlık içinde kıvranabilirsiniz.
Bu sebeple sadece bugüne göre hareket etmemeliyiz.
Neticede üslubumuzda, muamelelerimizde dengeli ve ölçülü olmak zorundayız.
Bugünün yarını var demeliyiz.
Zira hiçbirimiz yarınların bize ne getireceğini bilemiyoruz.
Belki de bugün kızdığımız insanlarla yarın müşterek bazı şeyler yapmak
durumunda kalacağız.
Belki bugün kavgalı olduklarımızla yarın aynı cephede omuz omuza, diz dize
geleceğiz ve kafalarımızı, gücümüzü birleştirmeden önümüze çıkan zorlukları
aşamayacağımız kritik bir anda ortak bir düşmana karşı birlikte mücadele
vereceğiz.
İnsan bütün bunların hepsini hesap ederek adım atmalı.
yarın keşkelerle hayıflanacağı işler yapmamalı.
Efendimizin sözüne kulak verip her işinde dengeli olmalı.
İşte bir fazilet timsali olarak nazarımıza arz edilen Habil'in yaptığı budur.
Keşke fikirleriyle, yazılarıyla başkalarına yön veren insanlar yürüdükleri
yolun yarınlarını hesaba katarak daha temkinli davransalar.
İslam fıkhının tenkihine dair birkaç söz.
Soru: Son 34 asırdan beri fıkıhta yaşanan durgunluğun aşılabilmesi adına
bu alanda ne tür çalışmalar yapılmasını tavsiye edersiniz?
Cevap: Öncelikle konuyla ilgili bir hususun hatırlatılmasında fayda var.
Fıkıh ilmi Kur'an'ın ve İslam düşüncesinin bir mucizesidir.
İslam hukukçuları ciddi bir emek mahsulü olarak ortaya koydukları hükümlerle
hayatı bütün detaylarıyla disipline etmiş, hayatın hiçbir yerinde boşluk
bırakmamışlardır.
ibadetlerden alışveriş ahkamına, mirastan nafakaya, evlilikten boşanmaya, ceza
hukukundan borçlar hukukuna kadar her konuda görüş beyan etmiş, çözüm sunmuş ve
bunları sistematik hale getirmişlerdir.
Hukuk ilminde ihtisas sahibi olan birçok doğulu ve batılı araştırmacı da İslam
fıkhı ile ilgili takdirlerini dile getirmiştir.
Tarihe bakıldığında da ne Roma'da, ne Babil'de, ne İyonya'da, ne de dünyanın
başka bir yerinde teşekkül etmiş böyle mükemmel ve mütekamil bir hukuk sistemi
göstermek mümkün değildir.
Fıkıh mirasımızın zenginliği hususiyle Hanefi fıkıh bir hukuk sistemi olarak
çok zengin ve engin bir yapıya sahiptir.
Bunda Hanefi mezhebinin kuruluş dönemi itibarıyla bir devlet bünyesinde inkişaf
etmiş olmasının önemi büyüktür.
Zira bilindiği üzere Hanefilik devletten bağımsız sivil bir hareket olarak
ortaya çıkmış.
Daha sonra Abbasi devletinin resmi mezhebi kabul edilmiştir.
Hatta İmam Ebu Hanife'nin önde gelen talebesi İmam Ebu Yusuf da kadıl kudatlık,
şeyhül islam başkadılık yapmıştır.
Bu açıdan Hanefi hukukçuları devlet yönetiminden sosyal hayatta karşılaşılan en
küçük meselelere kadar birçok konuda Kur'an ve sünnetten hareketle fıkhi
çözümler üretebilmişlerdir.
Hanefi fakihleri yaşadıkları dönemde ortaya çıkan hukuki olaylara çözümler
üretmekle yetinmemiş, ortaya çıkması muhtemel bir kısım hadiseler hakkında da
beyin fırtınaları yapmış, içtihatlar ortaya koymuşlardır.
Düşünceli bu insanlar bir konuyla alakalı belki 50 tür ihtimali birden nazar
itibarı almış, şöyle olursa ne olur, böyle olursa ne olur diyerek fikir
yürütmüş, kendilerinden sonrakilere zengin bir fikir mirası bırakmışlardır.
farklı meselelerle ilgili o kadar fazla içtihat ve istinbatta bulunmuşlardır ki
günümüzde konunun uzmanlarının bile onların ortaya koyduğu fıkhi mirası kolay
kolay ihata etmesi mümkün değildir.
Onların bu cehd ve gayretlerine hayran olmamak elde değil.
Uzun yıllardır gerek tek başıma gerekse arkadaşlarla birlikte ders halkasında onlardan
bize intikal eden fıkıh mirasını mütalaa ediyorum ve her geçen gün onlara
duyduğum hayranlık artıyor.
Ne var ki bu mirasın yeterince kıymetini bilemedik ve onu da kaldırıp bir
kenara attık.
Fıkh'ın tenkihi.
Fıkıh kitapları hem konuyla ilgili çok geniş bir literatüre hem de modern hukuk
sistematiğinden farklı olarak kendine mahsus bir yapıya sahip olduğu için
ilahiyat alanında eğitim görmeyen insanların onlardan istifade etmesi veya
belirli bir fıkhi konuyla ilgili bütüncül bir bilgiye sahip olması bir hayli
zordur.
Hatta bırakalım sıradan insanları ve ilahiyatçı olmayanları, İslam
hukukçularının bile çoğu zaman farklı fıkıh kitaplarına dağılmış meselelerin
içinden çıkabilmeleri kolay değildir.
Dolayısıyla gerek hukukçuların gerekse diğer branşlarda eğitim gören insanların
istediğini bulabilmesi ve bunlardan istifade edebilmesi için fıkıh kitaplarının
yeni bir tanzim ve tertibe tabi tutularak daha sistematik hale getirilmesi önem
arz etmektedir.
İsterseniz buna fıkhın tenkihi de diyebilirsiniz.
Fıkıh kitaplarına müracaat ve onlardan istifade kolaylaştırıldığı takdirde bu
alanda çalışma yapan araştırmacılar gerek ferdi, gerek ailevi, gerek içtimai,
gerek iktisadi, gerekse idari ve siyasi hayatımız adına ihtiyaç duyacakları
meselelerin hükümlerine çok daha rahat ulaşabileceklerdir.
Fıkıh kitaplarında değişik dönemlerde yetişmiş farklı fakih ve müçtehitler
tarafından telif edilmiş olmaları hasebiyle bir mesele ile ilgili farklı
hükümlere rastlamak mümkündür.
Hatta aynı usule bağlı olarak telif edilmiş fıkıh kitaplarında bile farklı
mütalaalar serd edilmiştir.
Bu da işin uzmanı olmayan kişilerin istifadesini zorlaştırmakta ve ihtiyaç
hasıl olduğunda ister ibadetate, ister muamelata isterse ukubata, cezalara
ilişkin meselelerin bulunup alınmasında bir kısım açmazlar yaşanmasına yol
açmaktadır.
fıkhın tenkih edilmesi ve daha sistematik bir yapıya kavuşturulmasıyla söz
konusu problemlerin önüne geçilmiş ve fıkhi meselelere daha kolay ulaşım imkanı
sağlanmış olacaktır.
Hanefi mezhebi temelinde meseleyi değerlendirecek olursak böyle bir tenkih
faaliyeti yapılacağı zaman Fetavai-i Alemgiriye, Bedai Sanayi ve İbn Nüceymin
nevadir gibi daha sistematik kitaplar merkeze alınabilir.
Reddil Muhtar, Elmuhitül Burhani, Elmebsut, Fethül Kadir gibi hacimli kitaplar
taranarak bunlardan istifade edilebilir.
Belki bunların yanında 500 tane daha farklı fıkıh kitabı müşterek mütalaa
edilerek daha geniş bir bakış açısı yakalanabilir.
Meseler daha zengince ele alınabilir ve orta yolun bulunması sağlanabilir.
et çalışması.
Kur'an'ın tefsir edilmesi mevzuunda ifade ettiğimiz gibi fıkhın tenkih edilmesi
ve yeni bir tedvine tabi tutulması da ehliyetli bir heyete emanet edilmelidir.
Böylece muhtemel itirazların, ihtilafların ve kafa karışıklıklarının da önüne
geçilmiş olacaktır.
Bu heyet farklı fıkıh kitaplarını müzakere etmek suretiyle onlara dağılmış
meseleleri bir araya toplayacak, onları yeni bir bakış açısıyla farklı
fasıllara ayıracak ve daha sistemli hale getirecektir.
Günümüzün ilerleyen bilgisayar teknolojisi de bu tür çalışmaları kolaylaştıracaktır.
Böyle bir heyet teşekkül ettikten ve bu heyet fıkhın tanzim ve tenkihi adına
gerekli çalışmaları yaptıktan sonra ikinci bir adım olarak ortaya çıkan yeni
hukuki meselelerin çözüme kavuşturulması, ihtiyaç duyulan mevzulara açıklık
getirilmesi için de adımlar atılabilir.
Karşılaşılan problemlerin çözümü adına öncelikle mevcut içtihatlar taranır ve
onlar içinden çözüm bulunmaya çalışılır.
farklı mezhep görüşleri içerisinden şartlar ve konjonktür dikkate alınarak
zamanın ruhuna daha uygun olan içtihatların tercih edilmesinde bir mahzur
yoktur.
Nitekim selef uleması da bu yolu takip etmiştir.
Aynı şekilde mecelle hazırlanırken Hanefi mezhebi esas alınmasına rağmen günün
şartlarına göre yer yer müftabi kendisiyle fetva verilen olmayan görüşler kabul
edilmiş.
Hatta birkaç yerde farklı mezheplerin içtihatları da alınmıştır.
Eğer mevcut birikim bu konuda yeterli olmazsa kıyas, maslahat-ı mürsele,
istihsan, seddi-ı zerai, örf gibi usul-i fıkhın ortaya koyduğu deliller,
istidlal metotları, fıkhi kaide ve prensipler değerlendirilerek yeni içtihat ve
fetvalar ortaya konulabilir.
Bunlar yapılırken mutlaka zamanımızın şartlarının dikkate alınması hatta bundan
20-30 sene sonrasının gelişmelerinin de hesaba katılması gerekir.
Bu konuda umumun maslahatını gözetme önemli olduğu gibi Kur'an ve sünnet
naslarına, dinin temel disiplinlerine aykırı hareket etmeme de önemlidir.
muamelat alanında yaşanan boşluk.
Husiyle muamelat alanında bu tür çalışmaların yapılmasına şiddetle ihtiyaç
vardır.
Çünkü ibadetü taatle ilgili meseleler hem daha sabittir hem de bugüne kadar
yeterince işlenmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen ve Mehmet Zihni Efendi gibi alimler ve daha sonraki ilim
adamları yazdıkları ilmi hallerle konuyla ilgili hükümlere insanımızın
ulaşımını kolaylaştırmışlardır.
Öte yandan muamelat mevzuları ise buna göre daha dağınık ve değişkendir.
Dağınık olan meselelerin bir araya getirilmesi değişen veya yeni ortaya çıkan
hukuki meselelerin zamanın yorumuna göre yeniden ele alınması gerekir.
Mesela günümüzde teknik ve teknolojinin de gelişmesiyle birlikte yeni muamele
çeşitleri ortaya çıkmış.
Ticari işlemlerde değişiklikler olmuş.
Farklı milletlerden ve dinlerden insanlarla uluslararası ortaklıklar kurulmaya
başlanmıştır.
Bütün bunlarda fıkıh alanında birçok yeni durum ortaya çıkarmıştır.
Bunlar gibi vzuha kavuşturulması gereken pek çok mesele vardır.
Maalesef soruda da ifade edildiği gibi asırlardan beridir fıkıh alanında bir
durağanlık yaşanmaktadır.
ini yeterince önemsemediğimizden bir yere kadar getirilen fıkıh mirasımızı koruyamamış,
geliştirememiş ve devam ettirememişiz.
Bu açıdan onun işin uzmanları tarafından mutlaka inkişaf ettirilmesi
gerekmektedir.
Yapılması gereken iş ulemanın bıraktıkları açık uçlardan hareket ederek
zamanımızda oluşan boşlukları doldurmaya çalışmaktır.
Günümüzde farklı şahıs ve kurumlar tarafından bu alanda yapılan çalışmaları
takdir etmekle beraber bunların yeterli olmadığını ve daha ileriye taşınması
gerektiğini ifade etmek gerekir.
Aslında bu ihtiyacın farkına varan bazı kişiler daha önce de konuyla ilgili bir
kısım takdire şayan çalışmalar yapmışlardır.
Mesela Feteva-i Hindiye.
Hanefi mezhebindeki muhtelif görüşleri bir araya toplama, bunları sistematik
bir yapıya kavuşturma ve müftabih görüşleri öne çıkarma maksadıyla telif
edilmiş enfes bir eserdir.
Aynı şekilde Ömer Nasuhi Bilmen, hukuk-u islamiye ve ıstıhat-ı fıkhiye kamusu
adında 8 ciltlik güzel bir çalışma yapmıştır.
Bu konuda farklı şahıs ve kurumlar tarafından çıkarılan çalışmaları da takdir
etmek lazımdır.
Mecelle ve onun sistemi esas alınarak telif edilen eserler de bu alanda
yapılacak çalışmalar için fikir verici olacaktır.
Bunlardan da istifade edilerek günümüzde mesele daha ileriye götürülmelidir.
Mezheplerin önemi ihtiyaca binaen farklı mezheplerin içtihatlarından faydalanma
veya bunlardan hareketle yeni görüşler ortaya koyma her zaman mümkün olsa da
mezhepleri silip geçme, sürekli ruhsatların peşinde koşma ve telfike yönelme
yani belli bir usul gözetmeden farklı mezheplere ait görüşleri işine geldiği
gibi birleştirme doğru değildir.
Zahidül Kevseri mezhep tanımama, dinsizliğe götüren bir köprüdür demek
suretiyle bu tehlikeye dikkat çekmiştir.
Maalesef fıkıh alanında mümaresesi olan ehli ilimden birçok kişi bile ortaya
koyacağı görüşlerde mezhep sistematiğini göz önünde bulundurmamış ve hatta yer
yer bütünüyle mezhep düşüncesinin dışına çıkmıştır.
Onların mezhepleri küçük görmeleri ve mezhep görüşlerini kaldırıp bir kenara
atmaları kabul edilebilir bir tavır değildir.
Zira selef uleması asrı saadete bize göre çok yakın bir dönemde yaşamış.
O mübarek kaynağı daha iyi ve yakından idrak etmiş.
Bunun neticesinde öyle derin konulara dalmış ve nasları öyle didik didik
etmişlerdir ki azıcık insafı olan bir insanın onların bu olağanüstü
gayretlerini takdir etmemesi düşünülemez.
Kur'an-ı Kerim de bize Rabbimiz bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi
bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma duasını
öğretmek suretiyle onları hayırla yad etmemizi tavsiye etmiştir.
Yukarıda da vurguladığımız gibi fıkıhla iştigal eden ulemanın işine geldiği,
aklına estiği gibi hareket ederek herhangi bir usul gözetmeden farklı mezhep
görüşlerini almaları ve bir mezhepten diğerine sıçrayıp durmaları insanların
kafasını karıştıracak ve hatta dine olan güvenlerini zedeleyecektir.
Herkes bu konuda şahsi inisiyatifiyle hareket edecek.
hep kolaylıklar arkasında koşacak ve bir ondan bir diğerinden alarak fetva
verecek olursa dini mübini İslam yamalı bohça haline gelir.
Üstelik böyle bir hareket tarzı ibadetü taat konusunda kaçamak hareket etme
duygusunu öne çıkaracak ve bu sefer de Müslümanlar bir Şafii mezhebinden, bir
Hanefi mezhebinden, bir başka mezhepten almak suretiyle işine geleni yapmaya
başlayacaktır.
Bu da Sanskritçe gibi bir din ortaya çıkaracak.
dinde lavbaliliğe yol açacak ve dini-i mübini İslam'ın ruhunu örseleyecektir.
Kolaylaştırma dinde önemli bir prensiptir.
Fakat bunun da Kur'an'ın ve sünnetin ruhuna uygun olarak yapılması gerekir.
Ayrıca özellikle ibadetlerde, helal ve haramlarda ihtiyatı esas almanın,
ihtilaflı alanların dışına çıkmanın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın esas olduğu
da unutulmamalıdır.
Bediüzzaman Hazretleri de hususiyle kendini dini mübini İslam'ı ila etmeye
adamış insanlara azimet ufkunu göstermiştir.
Evet. hayatın tıkanan noktalarını açma, zorluk ve meşakkatleri izale etme adına
farklı içtihatlar üzerinden duruma uygun görüşleri tercih etme her zaman için
söz konusu olabilir.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem, "Ümmetimin ihtilafında rahmet
vardır." hadisi de bir açıdan bunu gerektirir.
Fakat bunun yanında heva ve heveslerinin güdümünde yaşamaya alışmış insanlara
sürekli ruhsatları göstermenin onları daha da lavalileştireceği bir gerçektir.
İçtihat ve fetvalarda bu dengenin çok iyi gözetilmesine ihtiyaç var.
Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki din hakkında konuşan, yazan, fikir beyan
eden insanlar mümkün mertebe yeni ihtilaf kapıları açmamaya, toplumda çatışma
ve kutuplaşmaları körüklememeye çok dikkat etmelidir.
Bunun içinde bir zaruret bulunmadıkça bugüne kadar ulemanın üzerinde icma
ettikleri meselelerin dışına çıkmamalı, marjinal yaklaşımlar ortaya koymak
suretiyle maşeri vicdanın kabul etmeyeceği bir tavır sergilememelidirler.
Günah ve tövbe.
Şeytanın ilahi huzurdan kovulmasının sebebi sadece hazımsızlığı, kibri ve
isyanı değildir.
Bunun yanında mazeret ve bahane öne sürmesi diyalektiğe başvurarak günahını
meşru göstermeye kalkmasıdır.
Oysa olması gereken emre itaatteki inceliği kavramış sağlam karakterli zatların
tavrıdır.
Onlar sürçüp düştükten hemen sonra doğrulmuş, ayağa kalkmış, yeniden
yönelmeleri gerekli olan kapıya yönelmiş ve af talebinde bulunmuşlardır.
Kur'an bizlere örnek olması açısından zelleye maruz kalmış peygamberlerin bu
duruşunu zikreder.
Şeytanın aklı hayale gelmedik hile ve desiseleri neticesinde muvakkat bir
nisyan yaşayan ve cennetteki yasak meyveye yaklaşan Hz.Adem ve Haz.
Havva Allah'a şöyle yalvarmışlardır.
Rabbimiz biz kendimize yazık ettik.
Şayet bizi bağışlayıp merhametine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana
uğrayanlardan oluruz.
Henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce attığı bir tokatla yanlışlıkla bir
adamı öldüren Hz.Musa hemen Allah'a yönelmiş ve şöyle demiştir: "Ya Rab,
ben zulmettim kendime.
Affeyle beni." Kendisine izin verilmeden kavmini terk eden Yunus bin
Mettağ da Kur'an'ın ifadesiyle balığın karnına düşmüş ve karanlıklar içinde
rabbine şöyle nida etmiştir.
"Ya Rab, sensin biricik ilah ve mabudu mutlak.
Senden başka yoktur kuluna bir penah.
Bütün noksanlıklardan münezzeh bir sübhansın sen.
Doğrusu ben kendime zulmettim.
Affını ümit ediyorum." Hastalıklar içinde kıvranan Hz.Eyyub'un şu
sözlerinin de diğer peygamberlerin yakarışlarından bir farkı yoktur.
Ya Rab, bu dertler bana tahammül fersa şekilde dokundu.
Sen merhametlilerin en merhametlisisin.
Hz. Nuh oğlu için yaptığı bir duanın yerinde olmadığını anlayınca hemen şu sözleriyle
Allah'a niyaz ve teveccühte bulunmuştu.
Ya Rab, hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi senden istemekten sana
sığınırım.
Eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehli hüsrandan olurum.
İnsanların en kamili olan peygamberlerin düştükleri hatalar sonrasında raine
karşı tavırları böyle olmuştur.
Hakiki müminin duruşu da bu olmalıdır.
Kur'an-ı Kerim müttakilerin özelliklerini sayarken şöyle buyurur.
O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine
zulmettiklerinde peşinden hemen Allah'ı anar günahlarının affedilmesini
dilerler.
Zaten günahları Allah'tan başka kim affeder ki? Bir de onlar işledikleri
günahlarda bile bile ısrar etmez.
O günahları sürdürmezler.
Bu ayet-i kerime hakiki müminin günah karşısındaki duruşunu net bir şekilde
ortaya koyar.
Evet. İnsan hata edebilir.
Kaygan bir zeminde sendeleyebilir, kapaklanabilir.
Hatası tekerrür de edebilir.
Fakat ona düşen vazife her defasında yeniden ayağa kalkmak, pişmanlık ve
mahcubiyet duymak, tövbeler tövbesi ya Rabbi demek ve o günahı bir daha
işlememeye azmı cezmü kast eylemektir.
Günahlar fasit dairesi.
Keşke insan bir kere sürçüp düştükten sonra bir daha aynı hataya düşmese.
Bir kere sürçme bütün sürçmelere götüren kapıları kapasa ve öyle güçlü bir
bariyer oluştursa ki insan iradi olarak ona toslasa bile ötesine geçemese,
kendi yolunun dışına çıkamasa.
Ne var ki insan tabiatı iyi ve güzel şeylerin yanında çirkin ve kötü şeylere de
açıktır.
Farklı bir tabirle insanın donanımında elmasın yanında kömür de vardır.
Ortamın müsait oluşuna göre bunlardan biri inkişaf ederek diğerini gölgede
bırakabilir.
Burada önemli olan bir an önce tövbe ve istiğfarla hatanın canına okumak,
muvakkat sürçmeleri devam ettirmemek ve hatalar fasit dairesine girmemektir.
Küçük inhiraflar ve kaymalar önemsenmez ve telafi edilmezse arkasından daha
büyükleri gelir.
Buzlu zeminde dikkatsizce yürüyen bir insanın hafif kaymalar yaşamasına rağmen
tedbirini almazsa bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yere kapaklanması işten
bile değildir.
Şunu unutmamak gerekir ki niceleri kebair denilen büyük günahlardan ziyade
küçük zannedilen günahlar yüzünden helak olmuştur.
Zira önemsenmeyen ve istiğfarla temizlenmeyen küçük günahlar bir süre sonra
büyür ve insanı batırır.
Bu yüzden hiçbir günah hafife alınmamalıdır.
İnsan küçük kusurları karşısında bile Allah karşısında bu kirlerle dolaşmak
ayıp oluyor diyerek tövbe kurnalarına koşmalıdır.
Yaptığımız bir hatayı tövbeyle hemen temizlemediğimizde o ikinci bir hatanın
vücut bulmasına sebep olur.
zamanla tabiatımız hataya açık hale gelir.
Oysa ki yapılması gereken hatalar kapıyı azıcık araladığında hemen kapının
arkasına bir sürgü vurmaktır.
Eğer hala devam ediyorsa sürgüleri ikiye üçe çıkarmak beyhude yorulma kapılar
sürmelidir diyebilmek ve hayatımızda hiçbir hataya uzun ömür biçmemektir.
Şeytanın ve nefsin oyunları bitmez.
Onların o kadar çok taarruz yolları vardır ki hiç farkına varmadan bizi tepe
taklak yere serebilirler.
İçimizde fenalıklara açık ne kadar duygu varsa hepsini ateşleyebilir, başımızı
döndürüp işimizi bitirebilirler.
Bu açıdan tövbede samimi olmak, nefis ve şeytanın dürtülerine karşı kararlı
durmak çok önemlidir.
Kur'an birçok yerde günahları bağışlayanın ancak Allah olduğunu belirtmek
suretiyle müminlere yönelecekleri kapıyı gösterir.
Allah'tan başka günahları bağışlayacak kimse olmadığını vurgulayarak müminlere
sürçüp düştükten sonra ne yapmaları gerektiğini ders verir.
Evet. İnsanlar genellikle hata ettiklerinde, günaha bulaştıklarında mazeret
sunar, nefislerini temize çıkarmaya çalışırlar.
Buysa hatayı ikileştirir.
Kişi yaptığı amelin yanlış olduğuna inanıyorsa başkalarına mazeret sunmak
yerine hemen rabbine dönmeli.
Tövbe, istiğfar, evbe ve inabede bulunmalıdır.
Falana filana özür beyan etmenin, hatasını hafif göstermeye çalışmanın ve
başkalarının onu mazur görmesinin ona hiçbir faydası yoktur.
Önemli olan onun Allah katındaki yeri ve konumudur.
İnsan ne yaparsa yapsın, hangi günah deryalarına dalarsa dalsın, gafur,
günahları bağışlayan ve rahim, merhametli olan rabbinin kapısının tokmağına
dokunabilmelidir.
Bunu yaptığı anda ruhunda vicdanında onun sesini duyacaktır.
Rabbim dediğinde vicdanında lebbeykum nidasını hissedecektir.
O duyuşun ne manaya geldiğini de ahirette anlayacaktır.
Böyle bir duyuş ve hissediş uhrevi nimetler adına onun için çok şey ifade
edecektir.
İnsan Allah hakkında hüsnü zanda bulunmalı.
Tövbe ve istiğfardan sonra rabbim beni geri çevirmemiş.
Duama icabet buyurmuş tövbe ve istiğfarımı kabul buyurmuştur demelidir.
Nitekim Hz.Zekeriya da duasında, "Ya Rabbi, sana yaptığım dualarda hiç
bahtsız olmadım.
Dualarım hiç karşılıksız kalmadı." diyor.
Benzer ifadeleri Hz.İbrahim de kullanıyor.
Günahlar karşısında muhasebe ve teyakkuz.
Mümin Allah tarafından affedileceği ümidi içinde yaşasa da işlediği günahlardan
ötürü kendini asla affetmemelidir.
Günahını her hatırladığında Allah'a karşı böyle bir münasebetsizliği nasıl
yaptım? Bir mümine böyle bir günah yaraşır mıydı? demeli ve her bir günahı
karşısında derin bir pişmanlık ve ızdırap duymalıdır.
Kişinin Allah beni affetse bile ben kendimi affedemiyorum diyebilmesi vicdan
duruluğunu gösterir.
Bir başkasının durumu söz konusu olduğundaya onu ümitsizliğe sevk edecek
mülahazalardan uzak durmalı, kimsenin kuvv-i maneviyesini kırmamalıyız.
Bununla beraber tekrar vurgulamak gerekirse kul en küçük bir sürçmede bile
nefsiyle hesaplaşmasını bilmelidir.
Böyle bir tavır kulluğun gerektirdiği sadakat ve samimiyetin ifadesidir.
Allah Teala bir taraftan kullarını günaha karşı uyarıyor.
Günahları bütün çirkinliğiyle gözler önüne sererek onları ondan tiksindiriyor.
Diğer yandan da her şeye rağmen mukteza-i beşeriyet insanlığın gereği olarak bu
bataklığın içine düşmüş olanlara oradan çıkabilmeleri için tabiri caizse
taktikler veriyor, arınma yollarını gösteriyor.
Mesela bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor.
Gündüzün iki tarafında gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl.
Zira böyle güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir.
Bu düşünen ve ibret alanlara bir nasihattir.
Günümüzde hiç olmadığı kadar inhiraf noktaları var.
Günahlara karşı teyakkuz içinde yaşamayan biri hiç farkına varmadan gırtlağına
kadar kire batabilir.
Bu durumda bize düşen vazife Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in
tavsiyelerine uyarak şüpheli şeylere karşı bile dikkatli olmaktır.
Zira sınırda dolaşan bir insan her an yasak alana geçebilir.
Bir mayına basıp helaki olabilir.
Öyle bir yere adım atar ki bir süre sonra kendini Lut gölünün dibinde bulur.
Unutulmamalıdır ki merkezdeki küçük bir inhiraf biraz ileride kocaman bir açı
meydana getirir.
Öyle ki kişi nereden ayrıldığını dahi göremeyecek hale gelir.
Bu noktada insanın durduğu yerle yer arasındaki mesafe doğuyla batı arasındaki
mesafe kadar açılır.
Çok kaygan zeminde durduğumuz ve her an düşme tehlikesiyile karşı karşıya
olduğumuz halde çoğumuz dönüp kendimize bakmıyor ve sürekli başkalarını
suçluyoruz.
Oysa ki başkalarının kusurlarıyla meşgul olan kendi inhiraflarını göremez.
Herkeste leke arayan biri kendisi pislik içine batsa bile bunu hissedemez.
Öyle insanlara rastladım ki onlara göre herkes günahkar.
Ağzını açtığında şikayet etmedik kimse bırakmıyor.
Böyleleri biraz hissiyatlarını hesaba katıp idare ettiğinizde sizinle yürürler.
Fakat bunların azıcık üzerlerine giderseniz kaymaları mukadderdir.
Bu kimseler egolarının altında kalıp ezilmiş bencil tiplerdir.
Bize düşen vazife kendimize dikkat etmenin yanı sıra her an kayma ihtimali olan
bu tür kimselerin de ellerinden tutmak ve düşmelerine meydan vermemektir.
Zira iman ve şefkat bunu gerektirir.
Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin ve göz açıp kapayıncaya kadar bizi
nefsimizle başa bırakmasın.
Allah Resulüne salatü selam.
Soru: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in değişik
vesilelerle bizleri kendisine salatü selam getirmeye teşvik etmesini nasıl
anlamalı ve onun bu emrini nasıl yerine getirmeliyiz?
Cevap: Soruda da ifade edildiği gibi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve
sellem birçok hadisinde kendisine salatü selam getirilmesini teşvik etmiştir.
Mesela bir yerde şöyle buyurur.
Kıyamet günü insanların bana en yakın olanı, bana en çok salatü selam
getirenidir.
Başka bir hadis-i şeriflerinde yanında kendi adı anıldığı halde salatü selam
getirmeyen kimseleri cimri olarak niteler.
Bazı hadislerinde ise kendisine nasıl salavat getirileceğini talim eder.
Mesela ezan bittikten sonra ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın sahibi
Hz.Muhammed Aleyhisselatu Vesselam'ın cennette makamını yükselt ve ona fazilet
ver.
Onu kendisine vad ettiğin makam-ı mahmuda yüce makama ulaştır şeklinde dua eden
kimsenin şefaatine nail olacağını bildirir.
Salavattaki efendimize vadedilen yüce makam İsra suresinde zikri geçen
makamdır.
Allah Resulü bu makamın şefaat makamı olduğunu da ifade buyururlar.
Yani efendimiz bununla ötelerde ümmetine ve tüm insanlığa el uzatabilme
imkanlarını istiyor.
Dolayısıyla yine burada da kendini değil ümmetini ve bütün beşeriyeti
düşünmekte, onların saadeti adına bir talepte bulunmaktadır.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gibi hadislerle bizlere
ahirette onunla bulunabilme, onun mazhar olduğu lütuflara mazhar olabilmenin
yollarını da gösteriyor.
Bu efendimizin ümmetine düşkünlüğünü gösterir.
Kur'an insanlığın iftihar tablosunun ümmetine nedenli tutkun olduğunu ifade
sadedinde şöyle der.
Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki herhangi bir zahmete uğramanız
ona çok ağır gelir.
Size çok düşkündür.
Kalbi sizin için tirtir titrer.
O müminlere karşı pek şefkatli, pek merhametlidir.
Aslında nebi-i ekrem'e salatü selam getirme bizzat Allah tarafından emredilir.
Ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Muhakkak ki Allah ve melekleri peygambere salat ederler.
Ey iman edenler! Siz de ona salatü selam edin.
Bilindiği üzere salat Allah'a nispet edilince rahmet, meleklere nispet edilince
istiğfar, müminlere nispet edilince de dua anlamına gelir.
Dolayısıyla bu beyan-ı sübhani aynı zamanda efendimizin kadri kıymetini ortaya
koyuyor.
Zira Allah'ın ona salat etmesi, ona rahmet ve mağfiret ettiğini ilan etmesi,
onun için güvenlik ve esenlik vadetmesi demektir.
Allah celle celalüu peygamber efendimizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını
bağışladığını bildiriyor.
Bu ne büyük bir lütfu ilahidir.
O Allah'ın izni ve inayeti ile yaptığı her şeyi en güzel şekilde yapmıştır.
Buna rağmen sürekli Allah'a karşı hakkıyla kulluk yapamadığını, onu tanıyıp
bilemediğini, ona karşı şükür vazifesini yerine getiremediğini söylemiştir.
Her gün 70 veya 100 defa Allah'a istiğfar etmiştir.
İşte o böyle bir marifet kahramanıdır.
Şükür kahramanıdır.
İstiğfar kahramanıdır.
Hamdü sena kahramanıdır.
O Allah'tan rahmetin gelmesi adına yapılacak her şeyi yaptığı ve Cenabı Hak da
onun gelecekte ortaya koyacağı performansı bildiği için onu en büyük lütuflarla
serfiras kılmıştır.
Kıyamete kadar gelecek tüm müminlerin insanlığın iftihar tablosuna salatü selam
getirmeleri yani onun için dua ve istiğfar etmeleri onun makam ve mertebesini
yükselttikçe yükseltmiş ve ezeli ilmiyle bunu bilen Allah celle celalüu onun
için hata ve günaha giden bütün yolları daha baştan kesmiştir.
Geçmişte günah adına ona hiçbir şey yaptırmadığı gibi ömrünün sonuna kadar da
yaptırmamıştır.
Efendimizin böyle yüce bir payeyi elde etmesinde kendi hassasiyet ve samimiyeti
başlıca etken olsa da ümmetinin sürekli onun için dua etmesinin de rolü
büyüktür.
Allah kıyamete kadar gelecek bütün müminlerin onun hakkında yapacakları duaları
çok iyi bildiği için günahın en küçüğüne bile meydan vermemiş, onun hayaline
bile girmesine müsaade etmemiştir.
Salatü selam'ın katlanarak geriye dönüşü
efendiler efendisine aleyhi ekmelütehaya salatü selam getirmek hem ona duyulan
sevginin, bağlılığın ve vefanın bir gereğidir.
hem de bizim onun tarafından sevilmemize ve manevi yönden terakki etmemize bir
vesiledir.
Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine getirilen salatü
selamlara mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur.
Bu Allah ahlakıdır.
Cenabı Hak beni anın ki ben de sizi anayım.
buyurur.
Aynen bunun gibi Allah Resulü de hiçbir zaman kendisine gösterilen alakayı,
yapılan duaları karşılıksız bırakmayacaktır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem tarafından sevilmek, kıyamet günü onun
şefaatine nail olmak ve cennette onun komşuları arasında yer almak istiyorsak
onu delice sevmeliyiz.
Zira bizim ona duyacağımız sevgi ve bağlılık onun tarafından sevilmenin önemli
bir vesilesidir.
Diğer bir deyişle bizim onu anlamamız, onun tarafından anılmamız adına bir
davetiyedir.
Hatta Allah'ın sevdiği ve tüm yaratılmışlardan üstün kıldığı birine karşı vefa
göstermek Allah tarafından da sevilmeye bir çağrıdır.
Hepsinden öte Allah Resulünü sevmek mümin olmanın bir gereğidir.
Nitekim hadis-i şerifte, "Onu canından çok sevmeyen insanın hakiki manada
iman etmiş olmayacağı ifade edilmiştir.
Kim bilir bütün bunların ötesinde ona getirilen salatu selamların bize dönüşü
nasıl olacaktır.
Belki de onlar düşeceğimiz bir yerde bize uzatılmış bir urgan olarak karşımıza
çıkacak ve bizi düşmekten koruyacaktır."
Veya bizim adımıza nezd-i uluhiyette tavassut ve tevessülde bulunacaktır,
aracılık edecektir.
En sıkıntılı ve en muhtaç olduğumuz bir anda ruhaniyetle temessül edecek ve
bize elini uzatacaktır.
Efendimiz bu mevzuda tahşidat üstüne tahşidat yapmışsa bunun sebebi uykudakileri
uyandırmak, gaflettekilerin gafletini dağıtmak ve böylece neticede faydalarına
olacak bir yola onları sevk ve teşvik etmektir.
Kısacası bir salatü selamla da olsa nebi-i ekrem efendimize sevgi ve alakamızı
ortaya koymamız katlanarak bize geriye dönecek.
Bizim için bir yükselme ve terakki vesilesi olacaktır.
Evet, yukarıda da vurguladığımız gibi salatü selam aynı zamanda efendimize
duyulan sevgi ve bağlılığın bir ifadesidir.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle seven insan sevdiğine benzemek ister.
Asıl önemli olan da onun hayat tarzına muvafık hareket etmek, onun sünnet-i
seniyesine tabi olmaktır.
Hayatınızı onun sünnetine göre şekillendirirseniz, oturup kalkmadan yemek
yemeye, yatmadan su içmeye kadar gündelik yaptığınız işler bile ibadet hükmünü
alır.
İşte bu sebepledir ki selef-i salihin salatü selam'a ayrı bir ehemmiyet vermiş.
Ona dair birçok kitap yazmış.
Yazılan salatu selamları evrat olarak okumuştur.
Mesela Cezuli birçok meşhur salavatı derleyerek Delailül Hayrat adı altında
ülkemizde de meşhur olan bir dua kitabı oluşturmuştur.
Aynı şekilde cami bir salavat olan Delailün Nur Bediüzzaman Hazretlerinin
evradu ezkarı arasında yerini almıştır.
Kulubu Dariya'da da çok güzel salatü selamlar vardır.
Salatü selam evrad ve ezkar için adeta bir rampa vazifesi görür.
Onları kanatlandırıp Allah'a uçurur.
Sünnet endeksli bir hayat.
Salatü selam yukarıda da zikrettiğimiz gibi efendimize duyulan kalbi bağlılığın
ve onun yolunda olmanın bir göstergesidir.
Dolayısıyla sadece salatü selam getirmekle kalmamalı.
Bunun yanında bütün hayatımızı onun sünnetine göre yaşamaya gayret etmeliyiz.
Sahabe-i kiram Allah Resulünün ağzından çıkan hiçbir sözü yere düşürmemiş, onun
emirlerini kemal hassasiyetle yerine getirmiştir.
Onun söz ve fiilleri, emir ve tavsiyeleri, kitaplar ve onları hayatına tatbik
eden ümmeti Muhammed aracılığıyla bize intikal etmiştir.
Bizim de bir Müslüman olarak konuya aynı hassasiyetle yaklaşmamız gerekir.
Efendimizin sünnet-i seniyesi bizim hayat sistemimiz olmalıdır.
Ne kadar akıllı olursak olalım, hayatımızı ne kadar iyi planlarsak planlayalım,
ona ittiba etmediğimiz takdirde tüm hayatımızda mutlaka bir eksik, gedik,
boşluk kalacaktır.
Ancak planlarımızı efendimizin tavır, davranış, düşünce ve tavsiyelerine
muvafık yaptığımız takdirde işlerimiz mütekamil hale gelecektir.
Allah celle celalüu nasıl ki nebi-i ekrem efendimizi ali bir konuma koymuş,
adeta bir santral mahiyetine getirerek her şeyi ona bağlamışsa bizim de hep ona
bağlı kalmamız, Allah'a giden yolda önümüzü aydınlatacak ışığımızı ondan
almamız, onun bize bir emanet olarak bıraktığı hususların hiçbirinden katiyen
taviz vermememiz gerekir.
İnsanlık ilim, fikir ve felsefede büyük gelişmeler katedebilir, çok önemli
sistemler kurabilir.
Ferdi, ailevi ve içtimai hayata dair çok güzel disiplinler teklif edebilir.
Psikolog ve pedagoglar eğitim adına yeni keşiflere açılabilir.
Müspet ilimler insanlığa önemli hayır ve güzellikler vadedebilir.
Fakat bunların hepsi bir açıdan izafi güzelliklerdir.
Onun bize vadettiği ve mütekamil bir sistem şeklinde sunduğu hayat tarzı
bunlara feda edilmemeli ve asla arzu ve heveslere kurban gitmemelidir.
Maalesef beşer tarihinde pek çok kez Allah tarafından konulan ve onun elçileri
tarafından da tebliğ ve temsil edilen ilahi hakikatler, ahlaki değerler ve
insani güzellikler farklı fikir, felsefe ve ideolojilere feda edilmiştir.
İnsanlar belli bir dönemde bunları en mükemmel sistem olarak görmüş ve onu
ikame etme adına mevcut değerlere savaş açmışlardır.
Müslümanlığın da belli ölçüde bunlardan etkilendiği, renk ve desen attığı
zamanlar olmuştur.
Fakat her şeye rağmen bize düşen vazife, insanlığın iftihar tablosunun bize
talim ettiği hayat tarzını imkanlar el verdiği ölçüde yaşamaya çalışmaktır.
İnsanlığın huzuru ve saadeti ve ahiret adına alması gerekli olan keyfiyeti ancak
buna bağlıdır.
Bu sayede cennete ehli hale gelebiliriz.
Netice itibariyle salatu selam bir taraftan bizi efendimize bağlayıp ona olan
sevgimizi ifade etmeye ve onun tarafından sevilmeye, diğer taraftan efendimizin
şefaatini kazanmaya vesile olur.
Ayrıca salatü selam sünnetin yaşanmasında önemli bir teşvik unsurudur.
Din kolaylık üzerine müessestir.
Soru: Dinimizin yüsr, kolaylık üzere tesis edildiği ifade edilmesine
rağmen mevcut tabloya baktığımızda hakiki Müslümanlığı yaşamanın kolay olmadığı
görülüyor.
Çelişki gibi görünen bu durum nasıl anlaşılmalıdır?
Cevap: Öncelikle konunun doğru anlaşılması için kolaylık ve zorluğun izafi
birer kavram olduğunun altını çizmek gerekir.
Yani bu mesele şahısların anlayış ve algılarına göre değişebilir.
Bazı kimseler alıştıkları hayat tarzının etkisiyle yerine getirilmesi hiç de
zor olmayan bir kısım dini mükellefiyetleri zor bulabilirler.
Tahkiki imana ulaşmış, kulluk şuuruna ermiş samimi müminlerse zor gibi görünen
nice ameli hiç zorlanmadan yerine getirirler.
Kur'an-ı Kerim pek çok ayetiyle dinin kolay olduğunu, Allah'ın kullarının
sırtına kaldıramayacakları yükler yüklemeyeceğini ifade buyurur.
Ez cümle şu ayetler hatırlanabilir.
Allah celle celalüu kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.
Allah'ın gönderdiği dinde altından kalkamayacağınız ölçüde size zor gelecek
hiçbir şey yoktur." Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de şu
sözleriyle tebliğ ettiği dinin iki temel özelliğine dikkat çekmiştir.
Allah beni hanifiye-i semha ile gönderdi.
Burada geçen hanifiye lafzıyla kastedilen İslam'ın her tür şirk ve küfür
şaibesinden uzak olması ve tevhidi esas almasıdır.
Semha lafzı ise İslam'ın genişlik, kolaylık ve müsamaha üzerine tesis edilmiş
bir din olması anlamına gelir.
Başka bir rivayette şöyledir: "Allah'ın sevip razı olduğu din hanifiye-i
semha üzere olandır." Buna benzer diğer bir hadiste ise nebi-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur.
"Din kolaylıktır.
Kim onu zorlaştırırsa altında kalır, ezilir." Allah ve resulü bu
ifadeleriyle özü itibariyla kolaylık üzerine bina edilmiş olan dinin
zorlaştırılarak yaşanmaz hale getirilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.
Din teklif ettiği hükümler cihetiyle altından kalkılmaz değildir.
Yani her ne kadar müminlere bir kısım yükler yüklese de bunlar taşınabilecek
yüklerdir.
Bir insan, "Ben günde 500 rekat namaz kılacağım.
Ömür boyu oruç tutacağım, içtimai hayata hiç karışmayacağım.
Bir evin tokmağına dokunmayacağım.
Evladu iyalle hiç meşgul olmayacağım." derse bu insanın tabiatıyla
savaşması, hayatı tersine götürmeye çalışması demektir.
Fıtratla savaşan birinin başarılı olması isa mümkün değildir.
Fıtratın rüzgarını arkasına almayan, dinen mükellef olduğu temel disiplinleri
de yerine getiremez.
Kullarının tekvini emirler içindeki yerine neyi götürüp neyi götüremeyeceğini
en iyi bilen Allah buna göre mükellefiyetlerle onları mesul tutmuştur.
Yememe, uyumama, evlenmeme, meşru dünya zevklerini bütün terk etme ve tüm
hayatını mabette geçirme gibi şeyler insani fıtrat ve tabiata terstir ve
dolayısıyla uzun süre sürdürülmesi mümkün değildir.
Kur'an bu açıdan Hristiyanların ruhbaniyet uygulamasını şu şekilde eleştirir.
Nuh ve İbrahim'i birer peygamber olarak gönderdik ve onların zürriyetlerine
peygamberlik ve kitap verdik.
Onların bir kısmı hidayet üzere yaşasalar da pek çoğu yoldan saptılar.
Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik.
Özellikle Meryem'in oğlu İsa'yı gönderdik.
Kendisine İncili' verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet
yerleştirdik.
Kendi ortaya çıkardıkları ruhbanlığı ise biz kendilerine farz kılmadık.
Allah'ın rızasına nail olma düşüncesiyle kendileri icat ettiler.
Ne var ki ona gereği gibi de riayet etmediler.
Onların iman edenlerine mükafatlarını verdik.
Buna mukabil çokları da Allah'ın kendileri için çizmiş olduğu doğru yoldan saptılar."
Hristiyanlar kendilerine emredilmediği halde ruhbanlığa talip olmuş ama onun da
altından kalkamamışlardır.
Nebi-i Ekrem Efendimiz Allah'a daha çok kulluk yapma adına bütün geceyi
ibadetle geçirme, her gün oruç tutma, ailelerinden uzak durma gibi kararlar
alan sahabeden bazılarını bundan men etmiştir.
Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanınızım.
Böyleyken bazı günler oruç tutarım.
Bazı günler tutmam.
Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur, istirahat ederim.
Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır.
Her kim benim bu yolumdan gitmez, sünnetime uymaz da ondan yüz çevirirse benden
değildir." sözleriyle onlara fıtrat ve kolaylık yolunu göstermiştir.
İslam'ın fıtrat, kolaylık ve müsamaha üzerine bina edilmesi ve onda güç
yetirilemeyecek ağır mükellefiyetlerin bulunmaması hiç şüphesiz Cenabı Hakk'ın
ümmeti Muhammed'e büyük bir lütfu ve rahmetidir.
Nimet külfet dengesi.
Hz.Bediüzzaman kulluğu ve ubudiyeti elde etmeyi düşündüğümüz nimetleri
kazanmanın yolu değil.
Önceden mazhar olduğumuz nimetlerin bedeli olarak değerlendirmemizin doğru
olacağını ifade ediyor.
Evet, biz Allah'a çok şey borçluyuz.
Buna bağlı olarak üzerimize bir sürü vazife ve sorumluluk tereddüp ediyor.
Dolayısıyla Rabbimize karşı ne kadar ibadet yaparsak yapalım onun hakkını eda
etmiş olmayız.
Allah bizleri yoklukta bırakmayıp varlık alemine çıkarmış.
Arkasından bizlere hayat lütfetmiş.
bununla kalmayıp akıl ve şuur sahibi insan kılmış.
İnsan olmanın da üstünde bizleri imanla şereflendirmiş.
Bunların her biri öncekine göre farklı bir kıymet arz eden çok büyük
nimetlerdir.
Cenabı Hak bütün bunların yanında bize sayılamayacak daha nice nimet
lütfetmiştir.
Bütün bu nimetler kendi cinsinden şükür ister.
İnsanın kendisini iç içe lütuflarla kuşatan yüce yaratıcıya karşı kulluk
mükellefiyeti vardır.
Öncelikle bu hususun aklen, mantıken kabul edilmesi gerekir.
Dünyevi birtakım mazhariyetlere ulaşan İmam Ebu Hanife, İmam Gazzali veya Haz
Bediüzzaman'a talebe olma bahtiyarlığına eren biri böyle bir mazhariyetin
gerektirdiği bir kısım sorumluluklarının ve mükellefiyetlerinin olduğunu bilir.
Peki her türlü mazetin ötesinde Allah'ın kulu olan, Resulullah'ın arkasında saf
tutan müminler ne büyük bir mesuliyet ve yükümlülük altında olduklarının
farkında mıdırlar? Mükellefiyet ve külfet aynı kökten gelen Arapça iki
kelimedir.
Her mükellefiyet az ya da çok bir külfet içerir.
Yani mükellefiyeti olan kişi bazı zorlukların üstesinden gelmek zorundadır.
Ne var ki dini mükellefiyetlerin içinde barındırdığı zorluklar beşerin gücünü
aşan şeyler değildir.
Teklif-i mala yutak, kişiyi takatini aşkın bir şeyle yükümlü tutma, içermeme
dinin temel karakteridir.
Dünyadaki her işin kendine göre büyük ya da küçük zorlukları vardır.
Dini yükümlülükler de buna dahildir.
Bununla birlikte İslam bütün hükümleriyle yaşanabilir bir dindir.
İşte dinde kolaylığın asıl olmasından kastedilen öncelikli mana budur.
Biraz daha açacak olursak dini emirlerin yaşanmasının belli ölçüde bir külfeti
ve zorluğu vardır.
Mesela Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem günahlara kefaret olup insanın
derecesini yükselten amellerden biri olarak zor durumlarda bile abdestini tas
tamam almayı sayar.
Cennetin nefsin hoşuna gitmeyecek bir kısım zorluk ve meşakkatlerle çevrili
olduğunu yani cennete girmenin bunların üstesinden gelmeye bağlı bulunduğunu
bildiren hadis-i şerif de aynı manaya işaret eder.
Namaz, oruç, zekat, hac ve kurban gibi ibadetlerin her birinin de kendine göre
bir zorluğu vardır.
Fakat bunların hiçbiri kaldırılamayacak, götürülemeyecek ve üstesinden
gelinemeyecek düzeyde değildir.
Öte yandan dinin emir ve yasaklarına sadece kulun meşakkat çekip çekmemesi
açısından da bakılmamalıdır.
Bunların maddi manevi dünyevi uhrevi pek çok fayda ve hikmet içerdiği
unutulmamalıdır.
Mesela Allah'ı zikretmek ve ibadet-i taat insanın içinde öyle bir itminan hasıl
eder ve onda öyle bir ruh inşirahı meydana getirir ki bunun yeri başka bir
şeyle doldurulamaz.
Nitekim Kur'an da kalplerin ancak Allah'ı zikretmekle oturaklaşacağını ve
itminana ereceğini ifade buyurur.
İbadetlerin her birinin ferdi, içtimai ve iktisadi hayatımıza bakan yönleri
itibarıyla daha birçok faydaları olduğu da muhakkaktır.
Bunların hepsinin ötesinde insanın ebedi cennet nimetlerine kavuşması, Allah'ın
rıza ve rıdvanını elde etmesi bu mükellefiyetleri yerine getirmesine bağlıdır.
İbadetler ve dinin emrettiği muamelata dair hükümler içerdiği bütün maslahat ve
hikmetlerle birlikte düşünülecek olursa bunların zorluk olarak görülmesi mümkün
değildir.
İşte dinin hanifiye-i semha olmasının bir manası da budur.
Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.
Din kolaylık üzerine bina edildiği ve insana hem dünya hem de ahiret hayatı
adına çok büyük hayırlar vadettiği halde maalesef bazıları onu yaşanmaz gibi
görebiliyor.
Çağımız insanı manevi hayatı itibarıyla çok yaralı.
Hz.Pir'in ifade ettiği gibi asırlardan beri rehedar olan harabeye dönen bir
kaleyle karşı karşıya bulunuyoruz.
İmanın temel esasları sarsıntıya maruz kalmış.
Zat-ı uluhiyet mevzuunda tuhaf tuhaf düşünceler ortalıkta geziyor.
Allah Resulünün izinden gidilmiyor, sünnetine uyulmuyor.
Anne babaya karşı fevkalade bir saygısızlık var.
Yuvalarımız dağılıyor, akrabalık bağlarımız zayıflıyor.
Sosyal münasebetlerimiz bozuluyor.
Allah'a karşı asıl yerine getirilmesi gereken vazife ve mükellefiyetler yerine
getirilmeyince onun berisindeki sorumluluklar hayli hayli ihmal ediliyor.
Sanki alabora olan ve içindeki her şey sağa sola dağılan bir gemide
bulunuyoruz.
Dini hükümlerin kadri kıymetinin bilinmesi ve işin zorluğuna bakmaksızın
hassasiyetle yerine getirilmesi için her tarafı harap olmuş bu kalenin tamir
edilmesine, parçaları sağa sola dağılmış geminin yeniden derlenip
toparlanmasına ihtiyaç var.
Farklı bir ifadeyle toplumun çok ciddi bir rehabilitasyona tabi tutulması ve
irşat edilmesi gerekiyor.
Bunun için de bir araya gelişlerimizde sözü hep sohbet-i canana getirmeli.
Sürekli iman, marifetullah, muhabbetullah, aşk-u şevk üzerinde durmalıyız.
Bir taraftan mükemmel bir temsil ortaya koyarken diğer yandan da her fırsatı
değerlendirerek insanlara Rabbimizi, efendimizi ve dinimizin güzelliklerini
anlatmalıyız.
İslam'ı anlatırken kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin
esprisine bağlı kalmalı ve dinin objektif hükümleri üzerinde durmalıyız.
Hususiyle pek çoğu itibarıyla Medine döneminde nazil olan beş vakit namazı
kılma, Ramazan orucunu tutma, malın belli bir kısmını zekat olarak verme ve
haramlardan kaçınma gibi açık ve muayyen hükümleri öne çıkarmalıyız.
Bununla birlikte dinin bu objektif hükümlerinin yanında birtakım süjektif
mükellefiyetlerin olduğunu da unutmamalıyız.
Allah dostları sınırlı ve çerçevesi belli olan hükümleri yerine getirmenin yanı
sıra işin çok daha zoruna da talip olmuşlardır.
Onların bir kısmı Mekke'de nazil olan mutlak emirleri esas alarak bütün
ömürlerini ibadet-i taatle geçirmişlerdir.
Bu da insanın marifet ufkuyla ve ihsan şuuruyile alakalı bir meseledir.
Fakat günümüzde kendisini böyle bir sorumluluk altında hisseden ve buna göre
hareket eden insan sayısı bir hayli azdır.
Dinin afeti üç zümre.
Soru: Dinin afeti üçtür.
Günahkar, fakih, zalim, idareci ve cahil müçtehit." Hadisinde geçen üç
zümreyi din için bir felaket sebebi kılan ortak özellikler nelerdir?
Cevap: İbn Abbas'tan rivayet edilen bu söz hadis kriterleri açısından
tenkit edilse de mana olarak önemli bir hakikati ifade ettiğinde şüphe yoktur.
Burada bahsedilen bu üç zümreyi sırasıyla daha yakından tanımaya çalışalım.
Günahkar fakih.
Bunlardan birincisi facir fakihtir.
Facir umursamadan günah işleyen kimse demektir.
Öyle bir kişi düşünün ki kitap ve sünnetle meşgul oluyor.
Bu iki kutsi kaynaktan hüküm çıkarıyor.
Fakat yaşantısı itibariyla fıskı fücur içerisinde.
Sırat-ı müstakimde yürüyemiyor, çizgisini koruyamıyor.
Dinin haram kıldığı bazı fiilleri işliyor, günaha giriyor.
Mesela kazancında helal haram sınırlarını gözetmiyor.
Eline ve diline hakim olmuyor.
Heva ve hevesinin, arzu ve tutkularının arkasından koşuyor.
Demek ki ilminin kendisine faydası yok.
Kur'an-ı Kerim bu tür kişileri sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de dualarında fayda vermeyen ilimden
Allah'a sığınmıştır.
Yine Allah Resulü şöyle buyurur.
İlminin artmasına muvazi olarak dünyaya karşı müstaniliği artmayan kimsenin
ancak Allah'a olan uzaklığı artar.
Başka değil.
Böyle bir kişinin işlediği günahlar sadece şahsıyla sınırlı kalmaz.
Zira insanlar onun gözünün içine bakmakta, sözüne kulak vermekte, yaptıklarını
örnek almaktadır.
Dini sorularına cevaplar veren, müşküllerini halleden bir alimin pıskı hücur
içinde yuvarlanıyor olması çoklarının kuvv-i maneviyesini de sarsar.
Kur'an ve sünneti bilen, sürekli dini meselelerle meşgul olan biri yoldan
çıktığında çoklarını da arkasından sürükler.
Hele böyle bir kişi fetvalarında da hüda yerine hevaya tabi oluyorsa iş iyice
çığırından çıkar.
Böyle biri kalkar, "Yolsuzluk hırsızlık değildir." derse çokları,
"O halde bize hırsızlık yolu açıldı diye düşünebilir." Alim kisvesine
bürünen bir kişi kalkar da rüşvete farklı kılıflar bulursa, halkın rüşvete
karşı duyarlılığı kaybolur da bütün işler rüşvet yörüngesinde cereyan etmeye
başlar.
Bu itibarladır ki görüş ve içtihatlarıyla topluma yön verip yol gösteren din
alimlerinin mesuliyeti çok büyüktür.
Çokları onlara bakarak yol ve yönlerini tayin ederler.
Onların inhirafı kendileriyle sınırlı kalmaz.
Çevrelerine de sirayet eder.
Onların sükutu sıradan bir insanın sükutu gibi değildir.
Bu kişiler söz veya fiilleriyle çizgi kayması yaşadıklarında toplumu da
inhirafa sevk etmiş olurlar.
Bu sebepledir ki onların yanlışlarının toplum üzerindeki negatif etkisi yer yer
şeytanın vesvese ve ivalarından, baştan çıkarmalarından bile daha çaplı ve
büyük olabilir.
Çünkü şeytan soldan gelir ve insana kötülükleri telkin eder.
Kişi heva ve hevesine tabi olmazsa şeytanın oyunlarından salim kalabilir.
Ne var ki dini kisveye bürünmüş, ağzından ayet ve hadis düşürmeyen kimselerin
etkisi böyle değildir.
İnsanlar onların sözlerine kulak verirler.
Onların küçük bir inhiraf ve tavizi bile halk üzerinde büyük tesirler meydana
getirir.
Mesela söz amel birlikteliği olmayan, dinin emirleri noktasında gevşek davranan
bir alim insanların dine olan güvenlerini zedeler.
Dini siyasi hedeflerine alet eden, din istismarı yapan bir din adamının dine
verdiği zarar normal bir kişinin verdiği zarar gibi olmaz.
İşte bütün bunları göz önüne alacak olursak hadis-i şerifte dinin afeti olarak
niçin ilk başta facir fakihin zikredildiğini daha iyi anlarız.
Muhtemelen bunlar öte tarafta ifal ve idlal ettikleri, yoldan çıkardıkları
insanların önünde yürüyecek ve hep hacet, utanç yaşayacaklardır.
Zalim idareciler.
Hadiste zikredilen ikinci grup zalim idarecilerdir.
İdareci kelimesiyle bir müessesenin başındakinden bir devletin başındaki insana
kadar geniş bir çerçeveyi kastediyoruz.
Tabii ki mevzumuzla ilgili öncelikli olarak akla gelmesi gereken kişiler devlet
başkanı ve sair devlet erkanıdır.
Adil idarecilerin Allah katındaki derece ve makamı ne kadar yüksekse bulunduğu
makamı insanlara cevrü cefa etmede kullanan zalim yöneticilerin de Allah
katındaki yeri ve konumu o kadar aşağıdır.
Malum olduğu üzere arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insan sayılırken ilk
olarak adil yönetici zikredilir.
Ağzına bir arpa kadar haram koymayan, yarım kelimeyle olsun yalana tenezzül
etmeyen, bir dirham dahi olsa kimsenin hakkını yemeyen, yedirtmeyen, kimsenin
haysiyet ve şerefiyle oynamayan idareciler ahirette enbiya-i izamın arkasında
yerlerini alacaklardır.
Bunun tam aksine tebasına zulmeden yöneticiler hadisin ifadesiyle toplumlar ve
fertler açısından bir musibettir.
Bir devletin idaresinden sorumlu serkarlar halka cevrediyor, insanların canını
yakıyor, onlara haksızlık ediyorlarsa o toplum musibet zede afet zededir.
Hele hele gözünü iktidar hırsı bürüdüğünden dolayı kendisi için tehdit gördüğü
bütün muhalifleri bertaraf etme adına şeytanı utandıracak tuzaklar kurup
hileler yapmak, onlar hakkında haksız yere tanu teşnide bulunmak, kötülemek,
farklı iftira ve suçlamalarla onları cezalandırmak, türlü türlü yolsuzluklarla
tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek gibi şeni fena davranışlar öyle büyük birer
musibettir ki böyle bir musibete doğuç olmuş bir toplumun belini doğrultması
artık çok zordur.
Haklarına girdiği insanlarla birer birer helalleşmedikçe bu tür zalim
yöneticilerin cennete girmesi mümkün değildir.
İsterse İstanbul'u fethetmeye denk 50 tane amel işlesinler.
Zulmü bırakmadıkça ve zulmettikleri insanların rızalarını almadıkça Allah'ın
azabından ve gazabından yakalarını kurtaramazlar.
Ahirette arşın gölgesinde gölgelenme gibi fevkalade bir paye kazanma imkanını
elde etmiş, zirvelerde dolaşma fırsatı yakalamış bir insanın halkına yaptığı
cevrü cefa ile esfel-i safiliğine yuvarlanması ne büyük bir bahtsızlıktır.
Günahkar fakihle zalim idarecinin peş peşe zikredilmesi de ayrıca manidardır.
Zira fakihleri doğru yoldan sapan bir ülkenin idarecileri de zulüm yolunu
tutacaktır.
Fakihler saray fetvacılığına soyunduklarında görüşleri ve fetvalarıyla
yöneticileri de şaşırtacak ve saptıracaklardır.
Dini nasları suistimal ederek idarecilerin eline öyle kozlar, öyle doneler
vereceklerdir ki pek çok şenaat ve denaat dini kılıf altında işlenecektir.
Sırtlarını din adamlarına dayan zalim yöneticiler zulümlerini bile dini bir
motivasyonla yapacak çeşit çeşit haramlar irtikap ederken bile kendilerini
haklı görmekten ve göstermekten geri durmayacaklardır.
Cahil müçtehitler.
Hadis-i şerifte son zikredilen grup cahil müçtehitlerdir.
Bunlar Kur'an'ı ve sünneti derinlemesine anlamayan, bu iki kaynağa mahruti
olarak bakamayan, siyer felsefesini bilmeyen fakat buna rağmen içtihada soyunan
kişilerdir.
Çağımızda maalesef bunların da sayısı bir hayli fazla.
Ortalık müçtehitten geçilmiyor.
Üstelik bunların bir kısmı Ebu Hanife'yi, İmam Malik'i, İmam Şafii'yi Ahmed bin
Hanbel'i beğenmeyecek kadar da kendilerine güvenen tipler.
Gel gör ki dikkatle baktığınızda bunların pek çoğunun ciddi bir Kur'an ve
sünnet bilgisinden mahrum olduklarını görürsünüz.
Halbuki Kur'an ve sünnet dinin üzerine temellendirildiği asli kaynaklardır.
Kur'an'ı gözünün önüne açılmış bir harita ölçüsünde bilmeyen, Kur'an'ı bize
izah edip temsiliyle hayata taşıma keyfiyetini gösteren, sünneti ihatalı
şekilde tanımayan birinin içtihat iddiası kabul edilemez.
Bu demek değildir ki günümüzde içtihat ehliyetine haiz alimler yetişmez.
İçtihat ehliyet işidir.
Bu ehliyeti elde eden kimse elbette müçtehit olabilir.
Fakat bunun o kadar kolay bir iş olmadığını unutmamak gerekir.
Ebu Hanife, İmam Malik, Süfyanü Sevri gibi zatlar bu işe ömürlerini vermiş,
sabahtan akşama ilimle meşgul olmuş ve sürekli dini meseleleri müzakere
etmişlerdir.
İşte içtihat ancak onlar gibi asli ve feri kaynaklarıyla dini çok iyi bilen
ulemanın altından kalkabileceği ciddi bir iş, ağır bir sorumluluktur.
Cahil ve sığ insanların işi değildir.
Çünkü bunlar din adına hüküm verecek, Allah adına konuşacaklardır.
Dolayısıyla yapacakları hatalar hem dünya hem ahiret hayatı adına telafi
edilemez sonuçlar doğurur.
Bu yönüyle bir toplumda gerçek müçtehitlerin yerini müçtehit taslaklarının
alması dine zarar veren en büyük felaketlerden biridir.
Ulema su
Hadiste geçen facir, fakih ve cahil müçtehitler için ulema su tabiri de
kullanılabilir.
Bunlar kötülükten sıyrılamamış, kötülüklerle içli dışlı olan alimlerdir.
Esasında ilmiyle amil olmayan bir kişiye gerçek anlamda alim denilemeyeceğini
de burada ifade etmek gerekir.
Kur'an'ın ifadesiyle alim, haşet duygusuyla iki büklüm olan, yanlış yapma
korkusuyla tir tir titreyen, kalbinde sürekli bir ürperti duyan insandır.
Bir kişi ilimde hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, bildiğiyle amel etmiyor,
öğrendiklerini dini ve diyaneti adına pratiğe dökmüyorsa bu bilgiler onun için
kalp, vicdan ve dimağ yorgunluğundan başka bir şey değildir.
Böyle biri insanlar nazarında alim bilinse de din nazarında cahil olmaktan
kurtulamaz.
Kur'an-ı Kerim efendimizin şahsında Rabbi zidni ilme, Rabbim ilmimi artır.
Duasını talim ve tavsiye etmek suretiyle bizleri ilme, ilmimizin artması için
de her gün yeni bir şeyler öğrenmeye yönlendirir.
Başka bir ayet-i kerime Allah'tan en çok haşet duyan kimselerin alimler
olduğunu haber verir.
Peygamber efendimiz alimleri peygamberlerin varisleri olarak tarif eder.
Bunların dışında Kur'an ve sünnette ilmin önemine, alimin büyüklüğüne atıf
yapan pek çok nas vardır.
Çünkü alimler kutup yıldızı gibi insanlara yol gösterirler.
İnsanlar onlara bakarak hangi yolun cennete ulaştıran koridor olduğunu
öğrenirler.
Ne var ki alimler söz ve fiilleriyle kötülük yolunu tuttukları takdirde
kendileriyle birlikte kitleleri de esfel-i safilin yoluna sokarlar.
Gözlerinin içine bakan, sözlerine kulak veren, tavır ve davranışlarına örnek
alan çok sayıda insan olması hasebiyle alimin yapacağı hata, her kötülük büyük
bir vebali beraberinde getirir.
Bu vebal kişinin temsil ettiği konuma göre değişir.
Bir cami imamının inhirafıyla bir müftününki bir olmadığı gibi bir müftünün
inhirafıyla koca Diyanet teşkilatının başında bulunan zatın inhirafı da aynı
olamaz.
Bu manada herkesin vebali kendi tesir alanının genişliği ölçüsündedir.
Hasılı kelam ilim hayır ve iyilik yolunda kullanıldığı takdirde nasıl insanı
ala-ı illiyyine yükselten bir merdivene dönüşüyorsa, kötülük yolunda
kullanıldığında da aynı ölçüde onun için bir sükut sebebi haline gelir.
Alime düşen vazife Cenabı Hakk'ın kendisine ihsan buyurduğu ilmi ve irfanı hep
iyilik yolunda değerlendirmektir.
Böyle bir kişi her meselede meşru bir yol takip etmeli.
Meşru dairede dolaşmalı, sahip olduğu bilgileri amel-i salihle yoğurmalıdır.
Cenab-ı Hakk'ın kendisine lütfettiği ilmi suistimal eden kişi, ahirette kendi
vebal ve günahları ile birlikte saptırdığı ve aldattığı insanların da
günahlarını sırtına yüklenerek huzuru ilahiye gelir.
Cenabı Hak böyle bir akıbetten hepimizi muhafaza buyursun.
Sistem körlüğü.
Belli bir sistem ve düzenin içinde vazife yapan kimselerde zamanla sistem
körlüğü oluşmaktadır.
Buna bir yönüyle kanıksama veya ülfet ve ünsiyete yenik düşme de
diyebiliriz.
Yapılan işlerin sürekli aynı formatlarla rutin bir şekilde tekrar etmesi
sebebiyle monoton hale gelmesi kaçınılmazdır.
Bu rutin karşısında belirli periyotlarla sistem gözden geçirilerek yenilenmeye
tabi tutulmaz.
eksik ve gedikleri tamire çalışılmazsa zamanla bir körlük hasıl olur.
Bu da yeni arayışların önüne geçer ve insanları duygu ve düşünce açısından
köreltir.
Gerekli tedbirler alınamadığı ve yenilenme vesileleri bulunamadığı takdirde
gerekrevi gerekse dünyevi olsun işleyen bütün sistemler insanlarda körlük
oluşturabilir.
Her şeyin formalitelere hapsolması, sürekli aynı kalıp ve şablonlar içinde iş
yapılması insanlara duygu ve düşünce felci yaşatabilir.
Bu da zamanla işleyen çarkların bozulmasına yol açabilir.
Sistem körlüğü önlenmediği takdirde kurulan muhteşem sistemler, devletler,
yapılar zamanla zayıflayıp çökebilir.
Sağlam ve saat gibi ahenkli işleyen bir sistemin kurulması elbette verimlilik
adına çok önemlidir.
Fakat sürekli bir yenilenme felsefesi geliştirilemezse bu zamanla yeni bir şey
ortaya konulmasının ve daha mükemmele yürünmesinin önünde bir engel teşkil eder.
Her şeyin yerli yerinde olduğunu gören insanlar arayış içinde olmazlar.
Kendi önlerine kendi elleriyle aşılmaz duvarlar örmüş olurlar.
Çevrelerindeki eksik ve kusurları fark edemezler.
Zamanı ayak uyduramazlar.
Bu da zamanla içinde bulundukları yapının köhneleşmesini netice verir.
Devlet düzeninden sosyal hayata, teknolojik dünyadan sosyal yardım
kuruluşlarına kadar büyük küçük bir düzenin hakim olduğu her yerde, alanda
sistem körlüğü yaşanabilir.
Bu tür sistemler kurulduktan sonra anil merkez gücün ve mevcut imkanların
meydana getirdiği hareket ve hızla bir yere kadar giderler.
İnsanlar sistemin kendi kendine işlediğini düşünüp çok fazla kuvve-i
mütefekkirelerini, düşünme güçlerini zorlamaz, kurulu düzenin rahatını
çıkarmaya bakarlarsa bu gidiş çok uzun sürmez.
Bir süre sonra arızalar baş gösterir ve yıkım kaçınılmaz olur.
Kurulu bir müessese veya sistemde iş gören insanların ne zaman ne yapacakları
az çok bellidir.
Onlar kolay kolay teamüllerin ve alışkanlıkların dışına çıkamazlar.
Sürekli aynı işlerin tekrar edilmesi de bir süre sonra hem bıkkınlığa sebep
olur hem de körlük oluşturur.
Ayrıca böyle bir ortamda insanların kabiliyet ve donanımlarından yeterince
istifade edilemez.
Bundan kurtulmak için sesin, soluğun, hareket tarzının, üslubun yenilenmesi gerekir.
Bir yerde ciddi bir boşluk oluşturmadan insanların zaman yer değiştirmesi, yeni
yerlere gitmeleri, yeni vazifeler almaları sistem körlüğünü önleyebilir.
Onlar gittikleri yerlere tecrübelerini götürecekleri gibi onların yerine
gelenler de yeni bir rüzgar meydana getirebilir.
Eskilerin hiç girmediği ya da başarılı olamadığı alanlarda başarı
sağlayabilirler.
Yeter ki sistem yeni gelenlerin kabiliyetlerini ortaya koymalarına fırsat
versin ve onların kabiliyetlerini de köreltmesin.
İnsanlar kendi irade ve tercihleriyle bunu gerçekleştiremezlerse Allah bazen
cibri lütfiler insanın irade ve ihtiyarı olmadan Cenabı Hakk'ın ona ihsan
buyurduğu ve çoğu zaman zahiri yüzü itibariyle sevimsiz görülen lütuflarla
onları böyle bir körlük yaşamaktan kurtarır.
İnsanların kurdukları sistemleri altüst ederek onları öyle bir cendere içine
alır ki bir kere daha her şeyi gözden geçirme, kendi değerlerine ve ruh
dünyalarına uygun olarak yeni şeyler ortaya koyma lüzumu duyarlar.
İçinde yaşadıkları sihirli dünyadan çıkmaları onların gözünü açar.
Değiştirilmesi ve yenilenmesi gereken meseleleri daha iyi görürler.
Dolayısıyla da formatlarla oynar.
Tam bir tecdit ruhuyla yeni sistemler kurarlar.
Bir düzen içerisinde çalışan insanlar zamanın şartlarını ayak uydurabiliyor,
sistemlerini revize ederek kendilerini yenileyebiliyorlarsa uzun süre
hayatiyetlerini devam ettirebilirler.
Tekke ve zaviyelerin uzun asırlar boyunca ayakta kalabilmelerinin sebebi budur.
Onlar farklılık ve yeniliklerle sürekli insanlar üzerinde etkili olmayı, heyecan
uyarmayı bilmiş ve kanıksamaya karşı adeta savaş ilan etmişlerdi.
Bunun gibi ülfet ve ünsiyet perdesini dağıtacak vesileler bulabilen, bir
taraftan özünü muhafaza ederken diğer yandan sürekli yenilik peşinde olan bir
yapı hayatiyetini uzun süre devam ettirir.
Ne var ki bu sanıldığı kadar kolay değildir.
Çünkü sistemin ahenkli bir şekilde işliyor zannedilmesi, bazen o sistemi
yeniden gözden geçirme, ona gerektiğinde müdahale etme, değişmesi gereken
yerlerini değiştirme, partallaşmış taraflarını yenileme düşüncesini öldürür.
Mantık ve muhayi atıl bırakır.
Sistemde dünya kadar mantıksızlık olsa da görülmez.
Her şey ezbere gider.
Belli şeyler tekrar edilir, durur.
Bu yüzden ezber bozacak insanların bulunması çok önemlidir.
Ezberciliğin kapanından sıyrılabilmiş, her şeyi bir kere daha, bir kere daha
gözden geçirebilen insanlara ihtiyaç vardır.
Mesela devlet idarelerinde, siyasi sistemlerde, parti teşkilatlarında vesaire
çoğu iş ezbere dayalı gider.
Bu işleri idare edenlerin çoğu hafıza hamalıdır.
Bu yüzden ekseriyetle partiler ve devlet adamları kolay kolay dünya siyaseti
adına yeni şeyler üretemez, istikbal vadeden diplomasiler geliştiremez ve sivil
inisiyatifleri idare edemezler.
Zira ezberlerin bozulmasına, muhkemata bağlı kalmak şartıyla sürekli yeni arayışlara
ve yenilik peşinde olunmasına ihtiyaç vardır.
Aslında hazır, sağlam, tutarlı bir sistemin varlığı çok önemlidir.
Olması gereken onun çok iyi değerlendirilmesi sürekli tahlil ve terkiplerle,
analiz ve sentezlerle yeni şeylerin üretilmesidir.
İnsan çok iyi bildiği konularda bile acaba demeyi, en doğru bildiği hususları
bile sorgulamayı ihmal etmemeli.
Yerinde yer çekimi gibi kadimden bu yana kabul edilen tabiat kanunlarını bile
yeniden gözden geçirebilmeli.
Zira beşerin tespitlerinde her zaman eksikler ve hatalar bulunabilir.
bunları kesin doğru olarak kabul eder ve zihni birer sabiti haline getirirsek
kendi elimizi, kolumuzu kendi kendimize bağlamış, zihnimizi felç etmiş ve
yeniliklere açılmanın önemli bir unsuru olan hür düşüncenin önüne secç çekmiş
oluruz.
İnsan muhkem vaki hükümlerinin dışında hiçbir şeyin hür düşüncenin önünde engel
oluşturmasına müsaade etmemeli ve her zaman yeni fikirlere, yeni buluşlara,
yeni gelişmelere açık yaşamalıdır.
Burada şu hususları da hatırlatma lüzumu duyuyorum.
Değişim ve yenilenme fıtri ve tabii bir şekilde gerçekleşmelidir.
Bu konuda ihtiyaçlar belirleyici olmalıdır.
Nelerin değişip nelerin yerinde bırakılacağı çok iyi tespit edilmelidir.
İlle de yeni bir şeyler yapacağım diye tekellüflere, lüks ve fantezilere
girilmemelidir.
İspat-ı nefs adına başkalarının yaptıkları güzel şeyler tahrip edilmemeli,
aykırılıklara gidilmemelidir.
Alternatif projeler geliştirmeden mevcut yıkılmamalı.
sırf baş kaldırma sah ile hiç gereği yokken işleyen sistemlere karşı
konulmamalıdır.
Aksi takdirde sistem körlüğüne düşmeyelim derken daha büyük çarpıklıklara,
kargaşalara yol açılmış olur.
Dine dokunan musibet.
İmtihan dünyasında yaşayan insan imtihanın gereği olarak musibetlere maruz
kalır.
Bu musibetlerin bir kısmı dünyaya bakar bir kısmı isa dine.
Dünyaya bakanı insanın maddi ve dünyevi hayatını ilgilendirir.
Dine bakanı isa manevi ve dini hayatına.
Asıl korkulması gereken musibetlerse dine dokunanlardır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Dinimize dokunacak
musibete duğuçar bırakma bizi ya Rab." diye dua etmiş ve aynı zamanda bize
de Allah'a sığınmamız gereken asıl musibeti göstermiştir.
Bediüzzaman Hazretleri de "Asıl musibet ve muzır musibet dine gelen
musibettir.
Musibet-i diniyeden her vakit dergah-ı ilahiye iltica edip feryat etmek
gerektir." sözleriyle aynı hususa dikkatimizi çeker.
Dünyevi musibetler.
Dünyevi musibetlerin bir kısmı insanın ferdi, bir kısmı ailevi hayatını, bir
kısmı ise bütün bir toplumu etkiler.
Mesela insanın işlerinin bozulması veya hastalıklara maruz kalması ferdi birer
musibettir.
Aile fertleri arasında yaşanan huzursuzluk ve geçimsizlikler ailevi birer
musibettir.
Deprem, sel, fırtına, kıtlık, kuraklık, salgın hastalık gibi can ve mal
kayıplarına yol açan arzi ve semavi afetlerse toplumsal birer musibettir.
Bunlar bir kısım dünyevi sıkıntı ve mahrumiyetlere yol açsa da sabır ve rıza
ile karşılandığı takdirde insanın günahlarına kefaret olur.
Onun manevi derecesini artırır.
Arzi ve semavi musibetlerin yanında bir de beşer eliyle gelen dünyevi musibetler
vardır.
Bugüne kadar insanlık kaç defa savaşların içine çekilmiş, kaç defa tiranların
zulüm ve baskıları altında inim inim inlemiş türlü ezalar, cefalar görmüştür.
Günümüz dünyasının genel ahvaline bakacak olursanız, nice topluluğun ve
milletin ağır insan hakları ihlallerine maruz kaldığını görebilirsiniz.
Bazen kendi içlerinden çıkan zalimlerin hırs ve tutkuları, bazen de
uluslararası aktörlerin oynadığı türlü türlü oyunlar nicelerine dünyayı dar
etmektedir.
Asırlarca devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş ve alem-i
İslam'ı muhtemel bir kısım tehlikelerden koruma adına karakol vazifesi görmüş
bir milletin bugün perişan ve derbeder bir vaziyete düşmesinden daha büyük bir
musibet mi olur? İsterseniz buna da musibet-i milliye veya musibet-i vataniye
diyebilirsiniz.
Elbette bir ferdin maruz kaldığı küçük bir musibetten bütün bir milletin maruz
kaldığı büyük musibetlere kadar her durum kendi çapında önem arz eder.
Genellikle insanlar kendi maruz kaldıkları musibetlerden etkilenseler de engin
gönüller geniş dairede meydana gelen musibetlerin acısını aynıyla kendi
vicdanlarında duyarlar.
Dini musibetler çeşidi, derinliği ve çapı ne kadar büyük olursa olsun dünyevi
musibetler uhrevi olanların yanında çok küçük kalır.
Yukarıda da ifade edildiği gibi insanın asıl korkması ve kaçınması gereken
musibet uhrevi hayatını etkileyecek ve onu ebedi hüsrana uğratacak olan
musibettir.
Peki nedir bunlar? İman esasları hakkında şüphelerin ağında bocalama, haramlara
açık yaşama, ibadet-ü taate gereken hassasiyeti göstermeme, Allah'la
münasebetin zayıf olması gibi musibetler insanın duğuçar olabileceği fevkalade
büyük afetlerdir.
Nesillerin zat-ı uluhiyeti layıkıyla tanımamaları ve ondan kopuk yaşamaları
karşısında dünyevi musibetlerin ne ehemmiyeti olur ki? İnsanların Kur'an'dan ve
sünnetten uzaklaşarak farklı inanç sistemlerini ve bizim düşünce dünyamıza uzak
ideolojileri benimsediği, ebedi hayatını kaybettirecek akımlara kapılıp gittiği
bir yerde kısacık dünya hayatına mal olan maddi musibetler çok küçük kalacaktır.
Çok önemli simaların bile evrim teorisine mümaşatta bulunma adına Kur'an ve
sünnet naslarını çarpıtması, heva ve heveslerine uyarak veya modern akımlara
kapılarak dini hükümlerle oynaması, kendi değerlerinden şüphe etmesi ve
komplekse kapılarak dinin izzetini koruyamaması dini ve uhrevi hayatımıza
musallat olmuş büyük felaketlerdir.
işin daha da korkuncu, dine arız olan bu tür musibet ve felaketlerin
yaygınlaşması ve şöyle veya böyle tüm Müslümanları etkisi altına almasıdır.
Mesela yuva sağlam esaslar üzerine kurulmaz.
Mabet fonksiyonunu kaybeder.
Mektebe bütünüyle pozitivist ve materyalist telakkiler hakim olur.
Sokak alabildiğine kirlenir ve buralarda yetişen insanlar da ya bütünüyle
dinden uzaklaşırlar ya da onu şekle kurban ederler.
Allah korkusu kalplerden silinir gider ve insanlar ahiret yokmuş gibi yaşamaya
başlarlar.
Deizm, ateizm, agnostisizm gibi akımlar genç kuşaklar arasında yayılır.
İnsanlar dinci, irticacı ve yobaz gibi yaftalarla Allah'tan, peygamberden
uzaklaştırılırlar.
Bunların hepsi dine gelen birer musibet olarak görülebilir.
Dine arız olan bu musibetler bir kısım dünyevi musibetleri de netice verir.
Zira böyle bir durumda kapkaçlar, haramilikler, hırsızlıklar, yolsuzluklar,
arsızlıklar toplumun tüm katmanlarına yayılır.
Muslukların başını tutan insanlar milletin malını hortumlar ve toplumun
sırtından geçinir.
İnsanların canlarını, ırzlarını ve mallarını korumakla görevli olan
idarecilerin bizzat kendileri bunlar için bir tehdit olur.
İnsanlar ideolojileri uğruna birbirleriyle yaka paça olurlar.
Toplum içten içe tefessüh etmeye ve çürümeye başlar.
Din ve Diyaneti ağzına alanlar hemen irtica damgası yer, gericilikle suçlanır.
Türlü türlü baskı ve zulümlere maruz kalırlar.
Dine musallat olan musibet ve felaketlerin en büyüklerinden biri yine Hz.pirin
ifadesiyle kurdun gövdenin içine girmesidir.
İşte o zaman toplumun bünyesi buna dayanamaz.
Çünkü kanını emen, damarlarını kesen düşmanını dost zanneder.
Bu münafıklar ve iki yüzlüler sizin kisvenize bürünür.
Sizden biri gibi görünür.
Zaman zaman sizin gibi yazar çizer.
Fakat bir taraftan da aslında altınızı oyar.
Hipnozla halkı uyuturlar.
algı operasyonlarıyla zihinleri istedikleri istikamete yönlendirirler.
Sözleri ve yazılarıyla halkın fikirlerini etkiler.
Akı kara, karayı da ak gösterirler.
Habis emellerine ulaşabilmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek oyunları ve
hileleri kullanır.
Bunlarla toplum içinde sürekli gerilim hasıl eder ve çatışmaları körüklerler.
İşlerine gelmediği için nice zulüm ve haksızlık karşısında sessiz kalırlar.
Fakat beri tarafta istedikleri algıyı oluşturabilmek için en küçük meseleler
karşısında kıyamet koparır, Nuh tufanı yaşanıyor gibi feryat ederler.
Hz.Eyyup Aleyhisselam bedenine musallat olan hastalıklar karşısında, "Ya
Rabbi, zarar bana dokundu ve sen erhamur rahiminsin." diyor.
Hz.Yunus Aleyhisselam balığın karnına düşünce şöyle niyaz ediyor.
Senden başka hiçbir ilah yoktur.
Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin.
Doğrusu ben kendi kendime zulmettim.
Affını bekliyorum." Hz.Eyyup ve Hz.Yunus'un maruz kaldığı sıkıntıların
ikisi de bir yönüyle musibet-i dünyeviyedir.
Zira onların dünyevi hayatlarını tehdit etmiştir.
Eğer musibet-i dünyeviye karşısında bu ölçüde tazarru ve niyazda bulunmak icap
ediyorsa musibet-i diniye karşısında gece gündüz Allah'a yalvarıp yakarmamız,
başımızı yere koyarak içimiz yırtılırcasına Cenabı Hak'a tazarru ve niyazda
bulunmamız gerekir.
Dine gelen musibetlerin sadece ferdi dehalarla, diplomasiyle, ferasetle, sevk
ve idare ile halledilmesi çok zordur.
Bu konuda Cenabı Hak'a sığınılması ve kulluk adına liyakatin ortaya konulması
gerekir.
Müslümanların Cenabı Hak'la münasebetleri zayıfsa onlar nebi-i ekrem
efendimizin yolunda değillerse Allah onları karşı tarafın güç ve kuvvetiyle
değil kendi güçsüzlükleriyle mağlup eder.
Karşılarındaki düşman bir sinek dahi olsa hezimete uğrayabilirler.
Ama Allah'la münasebetleri kavi ise Allah kendisiyle birlikte olanları
düşmanlarına yem etmez.
Musibet-i diniye karşısında duyarlılık.
Neylersiniz ki dine gelen musibetler noktasında yeterli duyarlılığa sahip
değiliz.
Bunun nasıl Allah belası bir dert olduğunu bilemiyoruz.
İslam'ın dertleriyle dertlenemiyor ve bunların ızdırabını içimizde duyamıyoruz.
Bu konuda ciddi tahşidata ve rehabiliteye ihtiyacımız var.
Neyin önemli, neyin önemsiz olduğu noktasında insanların çok iyi yetiştirilmesi
gerekiyor.
İmanın öneminin bir kere daha ruhlara duyurulmasına, imansızlığın insana
kaybettireceği şeylerin çok iyi anlatılmasına ihtiyaç var.
Oturup kalktığımız yerlerde sürekli bu konuların müzakere edilmesi gerekiyor.
Cennet ve cehennemin hafife alınacak yerler olmadığını, Allah'tan kopuk
yaşamanın hayatı nasıl zindana çevireceğini, Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in yolundan ayrılmanın bizi nasıl dalalete sürükleyeceğini insanlara çok
iyi anlatmalıyız.
Maalesef Müslümanlar son birkaç asırdır din ve diyanetleri adına üst üste
musibet ve felaketlere maruz kalsalar da bunun farkında değiller.
Çok lavbali ve gafil bir toplum haline geldik.
Millete nasihat edenler de çok farklı değil.
Onlar da gaflet içindeler.
İmanın kadru kıymeti bilinmiyor.
Alem-i İslam'ın maruz kaldığı felaketlerin farkında değiliz.
Başkalarının imanını dertlenmediğimiz gibi kendi imanımız adına da endişe
taşımıyoruz.
Ben bugüne kadar başını yere koymuş Allah'ım bahtına düştüm.
Sana kurban olayım.
50 defa canımı al ama ne olur imanımızın zerresini zayi etme diyen bir insanla
karşılaşmadım.
Dine isabet eden musibetler karşısında bir müminde görmeyi arzu ettiğim
heyecanı göremiyorum.
Kaçımız miraç yapıyor gibi namaz kılıyor? Kaçımız tenha zamanlarını tefekkürle
derinleştiriyor, kaçımızın bakışlarında, dinleyişlerinde, sözlerinde ulvi
manalar nümay.
Bundan anlıyorum ki biz dini meseleleri çok fazla önemsemiyoruz.
Bağlı gibi göründüğümüz değerlere tam anlamıyla inanmamışız.
Halbuki sahabeden kaç kişi münafık olabileceği endişesini taşıyor, selef
ulemasından niceleri imansız ölmekten korkuyordu.
Biz aktüel meseleler içinde boğulur, zihin kirliliği yaşar ve vaktimizi
dedikodu ve gevezelikle zayi edersek, hiç farkına varmadan kendi
meselelerimizin, özümüze ait değerlerin yabancısı haline geliriz.
Dine isabet eden musibetleri göremez, bu konudaki hassasiyetimizi kaybederiz.
Bırakalım başkalarının imanını kurtarmayı, alem-i İslam'ın dertleriyle
dertlenmeyi, kendi uhrevi hayatımızı ve ebedi saadetimizi bile düşünemeyiz.
Bu yüzden kuvvetli bir şekilde silkinip kendimize gelme, kendimiz olma
mecburiyetindeyiz.
En azından meslekleri itibarıyla zeminini imanın teşkil ettiği bir yolda
yürüyen insanlar bu konularda daha hassas olmalı.
Hep iman arayışında olan bizler aradığımızın onda birini bile bulamamışsak
başkalarına da anlatacak çok fazla bir şeyimiz yok demektir.
Eğer tahsil ettiğimiz ilim okuduğumuz kitaplar kalpte bir heyecan oluşturmuyor
ve bizi imani hakikatlere ulaştırmıyorsa onların da bir faydası yok demektir.
bizlere bencillik aşılayan, egomuzu büyüten, sağda solda gevezelik yapma
hissizi coşturan, bizi demagoji yapmaya ve bilgiçlik taslamaya sevk eden ilim
düşüncesi de kitaplar da yerin dibine batsın.
Gençliklerinde davalarına sıkı sıkıya bağlı olan insanların bazılarında bile
belli bir yaştan sonra çözülme ve çöküntüler başlıyor.
Vazife ve sorumluluk şuuruyla yaşayan maddi ve manevi beklentilerden azade
kalan insanları Allah muvaffak kılıyor.
Fakat yaş ve kıdemle birlikte işin ruhundan ve özünden uzaklaşmalar başlıyor.
Renk ve desende aşınmalar oluyor.
Aşınmış insanlarla da bir yere varılamıyor.
Bütün bunları söylerken sizi ümitsizliğe sevk etmek de istemiyorum ama
kendimizi yeniden gözden geçirmemizin gerekliliği gaflet etmememiz gereken çok
önemli bir husustur.
Mahalle baskısı mı?
Soru: Bazı çevreler tarafından Müslümanların imkan ve fırsat buldukları
takdirde baskıya ve şiddete başvuracakları veya en azından dinlerini yaşarken
diğerleri üzerinde mahalle baskısı oluşturacakları yönünde bazı endişe ve
eleştiriler dile getiriliyor.
Bu korkunun kaynağı nedir? Bu eleştirilerde haklılık payı var mıdır?
Cevap: Kur'an Allah Resulünün alemlere rahmet olarak gönderildiğini
ifade buyurmuştur.
Bunu yaşantısıyla tasdik eden Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de hayat-ı
seniyeleri boyunca herkese şefkatle, merhametle, mülayemetle muamele etmiştir.
Onun şefkatinin enginliğini katılmak durumunda kaldığı savaşlarda bile görmek
mümkündür.
Resulullah hayatının hiçbir döneminde kimseye karşı hınç duymamış, kimseden
intikam almayı düşünmemiş, kendisine yapmadık eziyet ve işkence bırakmayan
Mekke müşriklerini bile affedebilmiştir.
Ümmetine de hep af, sulh ve müsamaha yolunu göstermiştir.
Öte yandan Kur'an dinde zorlama yoktur." buyurarak baskı ve zorlamanın her
çeşidini yasaklamıştır.
Efendimize ve onun şahsında inananlara hitaben, "Sen onlara karşı zor
kullanacak ve baskı kuracak değilsin.
Sen onlara zorla bir şey yaptıracak değilsin" gibi ayetlerle dinde
zorlamanın yasak olduğunu vurgulamıştır.
Bütün bunlara rağmen birileri Müslümanlardan korkuyor, onların kendileri
üzerinde baskı kuracaklarını düşünüyorsa, ya Müslümanlar İslam'ı yanlış anlıyor
ve yanlış temsil ediyorlardır.
Ya bu korkularını dile getirenler İslam'ı ve Müslümanları yanlış tanıyorlardır
ya da başka maksatları vardır.
Aksine bugüne kadar baskı ve zorlamaya başvuranlar genellikle küfür ve ilhadın
temsilcileri olmuştur.
farklı yol ve yöntemlerle kendi fikir ve sistemlerini başkalarına dayatarak,
kendileri gibi olmayanlar üzerinde mahalle baskısı kurarak ve onlara çeşitli mahrumiyetler
yaşatarak insanları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır.
İşte bu gibi kimseler Müslümanları da kendileri gibi zannettikleri için zaman
bu tür korku ve endişelerini dile getirmektedirler.
Müslümanlığı mahiyetine uygun olarak anlayamamış.
dinin ruhunu kavrayamış, efendimizin hayat-ı seniyelerini doğru okuyamamış,
Siyer'in felsefesine nüfuz edememiş ve İslam'ı zamanın şartlarına göre
yorumlayamamış bir kısım Müslümanların dini bir şiddet ve baskı aracına
dönüştürmeleri ihtimalini göz ardı etmiyorum.
Ki ne yazıktır bugün bunun örneklerini esefle müşahede ediyoruz.
Fakat unutmamak gerekir ki bu tür radikal ve marjinal gruplar her dinin, her
sistemin, her ideolojinin içinde yer alabilir.
İnsanoğlunun istismar edemeyeceği değer yoktur.
Dolayısıyla dini yanlış anlayan ve yanlış yorumlayanlara bakarak Müslümanlık ve
Müslümanlar hakkında hükme varmak çok yanlış olur.
Farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların İslam
hakkında endişe ve korku duymalarının diğer bir sebebi de yukarıda değindiğimiz
üzere İslam ve Müslümanlar hakkındaki bilgi eksiklikleridir.
Maalesef bazıları kendi mahallelerinin dışına çıkmadıkları ve toplumun farklı
kesimleriyle diyalog halinde olmadıkları için öteki olarak gördükleri
insanlardan korkuyor ve onlara karşı düşmanlık besliyorlar.
Zira insan bilmediğinin düşmanıdır.
Nitekim bir zamanlar Türkiye'de bunu itiraf eden ve "Biz kendi
mahallemizin dışına çıkmadık." diyen insanlar oldu.
Onlar hiçbir zaman toplumu farklı renk, desen ve çizgileriyle tanıyamadılar.
Kendi kendilerini toplumdan tecrit ettiler.
İnananlarla birlikte olmayı, onların köyüne, kasabasına gelmeyi bir tenezzül
gibi gördüler.
Dolayısıyla da hiçbir zaman onların dünyasına giremediler.
Müslümanlar hakkında yapılan bu tür suçlamaların diğer bir sebebi de küfrün
imana karşı tavrıdır.
Hz.Adem'den bu yana Faus Mefisto oyunu devam ediyor.
Tarihi hadiselere bakıldığında iman küfür mücadelesinin sayısız örneğine
rastlanır.
Günümüzde de Müslümanlar hakkında asılsız korku ve endişelerini dile
getirenlerin birçoğu aslında bir manada inançsızlıklarının gereğini yerine
getiriyor denebilir.
Onu değiştirmeye de bizim gücümüz yetmez.
Mutlak olarak düşündüğümüzde inananların kendi dinlerini yaşamalarının
başkaları üzerinde mahalle baskısı kuracağını iddia etmenin makul bir yönü
yoktur.
Meseleye böyle bir mantıkla yaklaşıldığı takdirde toplumdaki bütün farklılıklar
için benzer bir iddia dile getirilebilir.
Mesela başını örtenlerin açıklar üzerinde baskı kuracağı şeklindeki bir iddia
ne kadar makul ve tutarlıysa bunun aksi bir iddia da o kadar makul ve
tutarlıdır.
Bu işin sonu bütün insanların tek tipleştirilmesine kadar gider.
Bu insan fıtratına terstir ve insanın iradesine ve özgürlüğüne indirilmiş büyük
bir darbedir.
Bu tür iddiaların akli ve mantıki bir temeli yoktur ve bunlar ayrıca sağlam bir
muhakenin ürünü değildir.
Müslümanların dinlerinin emrettiği şeyleri yapmalarının kendileri üzerinde
baskı oluşturacağını ileri sürenler farkına varmadan kendi zayıflık ve
acziyetlerini itiraf etmiş oluyorlar.
Demek ki kendilerine güvenemiyor, kendi yaşantılarından emin olamıyor,
kendileriyle barışık bir hayat yaşayamıyorlar ki birilerinin ibadet etmesi veya
dini ritüelleri yerine getirmesi onları rahatsız ediyor.
Kendilerinden şüphe etmeseler bile dayatmalarla halka kabul ettirmeye
çalıştıkları değerlerden şüpheleri var demektir.
Çünkü kendi değerlerinden, inandığı esaslardan şüphesi olmayan biri kimsenin
yaşantısına bakarak kendini baskı altında hissetmez.
Yüzmeyi iyi bilen birinin büyük okyanuslara bile dalmaktan endişe etmemesine
mukabil yüzme bilmeyenin dereye girmekten korkması misali.
Hakiki bir mümin kabul ettiği, inandığı ve hayat görüşü haline getirdiği
değerlerden o kadar emindir ki başka din mensuplarıyla bir arada yaşamaktan,
onlarla diyaloğa girmekten ve onların tesiri altında kalmaktan korkmaz.
Bu sebeple ne onların dinlerini yaşamalarına mani olmaya çalışır ne de
inandıkları doğruları başkalarına anlatmalarına.
Eğer bu konuda bir endişe taşıyorsa onun kendi dininden şüphesi var demektir.
İman onun içinde henüz oturaklaşmamıştır.
Boşlukta yaşayan böyle bir kimse bugün olmasa bile yarın başka bir yöne
dönebilir.
Kendisiyle kendi değerleriyle barışık yaşamayan insanlardır ki başkalarının
tesiri altında kalmaktan korkarlar.
Kendilerinden korkmasalar bile dünya görüşlerini dayattıkları kitlelerin
etkilenmesinden korkarlar.
Bu yüzden de farklı baskı ve zorlamalarla öteki gördükleri insanların
inandıklarını yaşamalarına ve anlatmalarına engel olmaya çalışırlar.
Oysa ki din, vicdan ve düşünce özgürlüğü en temel insan haklarından biridir ve
günümüz dünyası da bunu böyle kabul etmektedir.
Bir düşüncenin doğruluğuna, makuliyetine ve insanlık için faydalı olduğuna
inanan bir kişinin bunu başkalarına anlatması ve başkalarının da bu değerleri
benimsemesini arzu etmesi kadar tabii bir şey olamaz.
Bu ister iktisadi, ister siyasi, ister kültürel, ister ahlaki, isterse de
inançla alakalı olsun.
Bir şeyin hakkaniyetine inanıyorsanız onu herkesin öyle kabul etmesini
istersiniz.
İnsanlar da kendilerine arz edilen bir düşüncenin ya da bir değerler sisteminin
daha isabetli ve daha hakkaniyetli olduğuna inanır ve onu istikbal vadedici
bulurlarsa özgür iradeleriyle bir tercihte bulunur ve orada yerlerini alırlar.
Ben insanlığı saadet sahiline götürecek geminin kaptanının Hz.Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sellem olduğuna inanıyorsam herkesin o gemiye binmesini
arzu ederim.
Nitekim insanlığın saadetini düşünüyorsam etmeliyim de.
Bu benim hem Müslümanlığımın hem de insanlığımın tabii bir tezahürüdür.
Meseleye böyle bakan bir insan başkalarını düşünüyor.
Onların dertleriyle dertleniyor.
Onların da salah ve felaha ulaşmasını istiyor demektir.
Meseleye böyle bakmıyorsam ya kendi değerlerimden şüphe ediyorum ya da
kendimden başkasını düşünmüyorum demektir.
Burada asıl problem insanın inandığı değerleri baskı, dayatma ve zorlama
yoluyla başkalarına kabul ettirmeye çalışmasıdır.
Asıl üzerinde durulması ve tartışılması gereken konu da bu olmalıdır.
Yoksa başkalarının düşüncelerine, inançlarına, tercihlerine, haklarına ve
özgürlüklerine saygılı olduktan sonra bir insanın onların da kendisi gibi
olmasını istemesinde bir mahzur yoktur.
İnandığı hak ve hakikatleri bazen usul ve üslubuna riayet ederek başkalarına
anlatır.
Bazen de hal ve tavırlarıyla örnek olur.
Onun yaşayışı, ahlakı, insani tavırları inandırıcı olur ve başkaları üzerinde
tesir icra ederse kimsenin bu konuda bir şey demeye hakkı yoktur.
Zira herkes kendisine cazip gelen fikirleri benimsemekte ve örnek aldığı
şahısların arkasından gitmekte hürdür.
Hasılı bir görüşe sahip olma, onu hayata taşıma ve başkalarıyla da paylaşma
herkesin hakkıdır.
Problem kendi görüşünü her ne şekilde olursa olsun başkalarına dayatmaktadır.
İnsanlar düşünce ve davranış hürriyetine sahip olduktan sonra bir toplum
içerisinde farklı dünya görüşlerine sahip olanların bulunması o toplum için bir
zenginliktir.
Maiyet i Canan
Soru: Zaman zaman sohbetlerde üzerinde durulan mayiyet-i canan tabiriyle
ne kastedilmektedir?
Cevap: Mahiyet beraberlik demektir.
Cananla kastettiğimiz zatsa Allah Teala'dır.
Dolayısıyla mayye-i canan, canımızın cananı olan rabbimizin mahiyyetine erme,
onunla beraber bulunma, onun bizimle olan beraberliğini içimizde hissetme,
onunla ünsiyet etme ve bunu iliklerimize kadar hissetmedir.
Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum.
Allah ile alakalı konularda düşünürken, konuşurken, yazarken zat-ı bariyi kendi
dar kalıplarımız üzerinden değerlendirmemeli.
Onu ve onunla alakalı hususları kendi beşiri kıstaslarımızda ölçüp tartamalı ve
buna azami derecede hassasiyet göstermeliyiz.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bizi Cenabı Hakk'ın zatını düşünmekten
men etmiştir.
Bizim yapabileceğimiz Allah'ın isim ve sıfatları ve onun yaratmış olduğu
eserler hakkında tefekkür etmektir.
Zat-ı bari hakkında düşünmek bizim boyumuzu çok aşkın bir meseledir.
Zira aklımız onu idrak etmekten acizdir.
Dolayısıyla böyle bir yola girdiğimizde doğru düşünemez farkında olmadan Allah
muhafaza tecsim ve teçide girebiliriz.
Yani Allah'a beşeri cismani bir kısım özellikler yakıştırmış oluruz.
Maiyet-i ilahiye hakkında yapacağımız değerlendirmelerde de bu hususu gözden
uzak tutmamalı, her tür iddiadan kaçınmalı ve meseleyi kestirip atmamalıyız.
Dünyada mahiyet insanın bedeni yönüne ait uzaklıkları aşarak kendisini kuşatan
cismani perdelerden sıyrılarak Cenabı Hak'a vasıl olması, onu zevken ve keşfen
duyması manasına gelen mahiyet bizim dualarımızda sürekli ondan istediğimiz bir
makamdır.
Maiyet ikliminde üns soluklayan bir gönül hep onu ister, onu düşünür, onu
duyar, onunla işler, onunla başlar.
sadece onun hoşnutluğu etrafında döner durur.
Evet, mayiyet-i cananın kul üzerinde ayrı bir insiba vardır.
Maneviyat büyüklerinden bir zatın huzuruna girip onunla aynı atmosfer
paylaşıldığında bile bir insiba hasıl olur.
Yani insanın duyguları, düşünceleri, hareketleri o zatın huzurunda bulunmaktan
etkilenir.
O zatın aydınlık iklimine bir kez girmek bile kişinin renk ve deseninde
değişikliklere sebep olabilir.
Sahabenin büyüklüğünü biraz da burada aramak gerekir.
Çünkü onlar mayiyet-i resulle müşerref olmuş, onun boyasıyla boyanmışlardı.
Mahiyet-i ilahiyeye mazhar olan bir kimsenin nasıl bir keyfiyet kazanacağını
varın siz düşünün.
Biz sürekli dualarımızda mayiyet talebinde bulunsak da böyle yüce bir makama
ulaşmak elbette kolay değildir.
Dünyada mayiyete ancak iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah'la
ulaşılabilir.
Yani siz Cenabı Hak'a çok iyi inanır, inancınızı marifete çevirir, marifetinizi
muhabbetle taçlandırır ve ciddi bir aşku iştiyakla hep ona ulaşmayı, onunla
birlikte olmayı arzularsanız o da sizi mahiyetine alır.
Bazen böyle bir mazhariyeti marifetinizin enginliği ölçüsünde içinizde
duyabilirsiniz.
Hayatını ciddi bir arayış ve araştırma içerisinde yaşayan insanlar Cenabı Hak'a
tam yöneldikleri zamanlarda bazen rükuda, bazen secdede, bazen gecenin asude
dakikalarında bunu hissedebilirler.
Mesela bu mahiyeti ondan gelen bir esinti şeklinde duyabilirler.
Bu esintiyle bambaşka bir keyfiyete erebilirler.
Şayet onu secdede duymuşlarsa keşke bu secde hiç bitmese diyebilir ve ölünceye
kadar o secdenin uzayıp gitmesini dileyebilirler.
Ahirette mayiyet.
Maiyet-i cananın ahirette nasıl tezahür edeceğini tam olarak bilemiyoruz.
Çünkü orada her şey değişime uğrayacak.
Renk ve şekil farklılaşacak.
Belki arazlar ve cevherler birbirinin yerini alacaktır.
Her şeyin mahiyet ve hakikatinin değişip dönüşeceği bir alemde yaşanan mayiyet
de bizim hayal ve tasavvurlarımızı aşkın olacaktır.
Hz.Pir cennetin binlerce sene mesudane hayatının bir dakika rühiyet-i cemale
Allah'ı görmeye mukabil gelmeyeceğini ifade ediyor.
Şunu unutmamak gerekir ki ahiretle kıyaslandığında dünyada yaşanan her şey
mecazi kalır.
Kur'an'ın ifadesiyle dünya sadece oyun ve eğlenceden ibarettir.
Dünya hayatı adeta bir uyku gibidir.
Ölümse bu uykudan uyanmadır.
Asıl hayat öbür alemde yaşanacaktır.
Dolayısıyla asıl mahiyete erme de orada söz konusu olacaktır.
Orada hayatın, tüm güzelliklerin, tecelli ve tezahürlerin kaynağını görecek,
duyacak ve hissedeceksiniz.
Burada yapacağınız ibadetlere, adanmışlığınıza, marifet ufkunuza, aşku
şevkinize ve onunla alakanızın derinliğine göre ahirette çok farklı
mazhariyetlere erersiniz.
Buradaki her söz ve davranışınız orada çok farklı sürprizler şeklinde karşınıza
çıkar.
Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre Cenabı Hak cuma günleri günün oradaki
mahiyetini bilemiyoruz.
Cemal-i bakemali ile tecelli edecek ve müminlere kendisini gösterecektir.
İnananlar orada zat-ı uluhiyeti nasıl gerçekleşeceğini bilemeyeceğimiz bir
şekilde müşahede edeceklerdir.
Sahib-i şeriatın beyanına göre hem de ayın 14'ünde ufukta dolunayı gördükleri
gibi perdesiz olarak onu görecekler ve birinin görmesi bir başkasına mani
olmayacaktır.
Tabii bunların hepsi meseleyi zihnimizde somutlaştırma, anlamlandırma adına
kullanılmış ifadelerdir.
Yoksa oradaki görmenin keyfiyeti ve hakikatini bilemiyoruz.
bildiğimiz bir şey varsa o da herkesin orada nail olacağı tecellilerle mest ve
sermest olup kendinden geçeceği ve her şahsın müşahedesinin kendi marifet
ufkunun derinliğine göre farklılık arz edeceğidir.
İslam akidesini beyitlerle anlatan Bedül Emali adlı manzum eserde de denildiği
gibi Cenabı Hakk'ın cemalini gören müminler o cemal-i bakemal karşısında bütün
cennet nimetlerini unuturlar.
Yani o esnada ne cennetteki köşk ve villalarını hatırlar, ne birbirinden
lezzetli cennet meyvelerini, ne de huri ve gılmanları.
O esnada bunların hiçbirini gözleri görmez.
Görüldüğü üzere mahiyet-i ilahiyenin hem dünyaya hem de ahirete bakan yönleri
vardır.
Ona nail olan kimsenin burada ve ötede hissedip duyacağı çok sayıda ve farklı
farklı lütuf, mevhibe ve varidat söz konusudur.
Bizler öncelikle dünyada mahiyete ulaşmaya çalışmalı ve Cenabı Hak'tan bunu
istemeliyiz.
Çünkü insan burada neye erer, neyi görür, neyi elde ederse ahirette karşısına
çıkacak olan nimetler de buna göre olacaktır.
Tabii ki oranın enginlik ve derinliklerine göre.
Mesela burada rüiyete inanmayan, onu içine tam sindiremeyen, onun iklimine
giremeyen ve onu duyamayan biri ötede böyle bir mazhariyetten mahrum kalır.
İman ve ihlasınızdan evrad-u ezkarınıza, ibadet-ü taatinizden aşk-u
iştiyakınıza kadar burada neye sahipseniz öbür tarafta onunla
karşılaşacaksınız.
Allah buradaki her bir ceht ve gayretinizi, tahmin ve tasavvurları aşan bir
şekilde orada mükafatlandıracaktır.
Doğrusu insan için kendi emeğinden başkası yoktur.
Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır." ayetinin ifade
ettiği manada bu olsa gerektir.
Sohbet-i canan.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi mahiyet-i canan önemli bir nimet ve
mazhariyettir.
Ve bu mazhariyete ulaşmanın en önemli vesilelerinden biri sohbet-i canandanır.
Bunun için delice Allah'ı sevmeli, sürekli onu düşünmeli ve her yerde sözü
evirip çevirip ona getirmelisiniz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gibi dualarınızda sürekli "Allah'ım
bahdına düştüm.Beni muhabbetinle serfiraz kıl.
Senden senin sevgini, seni sevenlerin muhabbetini ve senin sevgine ulaştıracak
amellere beni muvaffak kılmanı istiyorum" demelisiniz.
Eğer siz sözü eviriyor, çeviriyor ve sürekli Allah'a, Resulullah'a,
kelamullah'a bağlıyor, bunlardan bahsetmeyen sözü lakırdı görüyor, onlardan
bahsedilmeyen bir araya gelmeleri abesle iştigal sayıyorsanız Allah da size
mahiyetini lütfedecektir.
Sohbet-i canan bazen doğrudan Allah'tan bahisler açmakla olur.
Bazen de sözü ona ulaştıracak vesilelere bağlayarak.
Mesela Kur'an'ın enginliklerine öyle açılırsınız ki o sizi bir marifet ummanına
daldırır.
Onun engiklerine açılır, ayetleri arasında dolaşır ve böylece matlup ve
maksudunuza nail olursunuz.
Bazen insanlığın iftihar tablosunun arkasına takılır ve onun vesayetinde hakiki
mahbubunuza ulaşırsınız.
Bazen kainat kitabının kelimeleri ve satırları arasında dolaşma, onun
ayetlerini tefekkür ve tedebbür etme sizin marifetullah'tan nasibinizi
ziyadeleştirir.
Bazen sohbet-i canan adına ondan bahseden eserlerin müzakeresiyle meşgul
olursunuz.
Netice itibarıyla bunların hepsi sizi mayiyet-i canana taşır.
Hasılı insan kalbini, kafasını, ruhunu, zihnini, vicdanını kısaca Allah'ın
kendisine bahşettiği bütün iç ve dış duyuları ona ait mülahazalarla doyurmadan
mayiyet-i canana eremez.
Bu sebeple kişi farklı vesileleri kullanarak sürekli mahiyet-i canan peşinde
olmalı.
Her fırsatı değerlendirerek onu bilme, onu duyma, onunla birlikte olmaya gayret
göstermelidir.
Cenab-ı Hakk'ın kendisine bahşettiği bütün latife ve hasseleriyle mayiyet
soluklamalıdır.
Her türlü dünyevi meşguliyetten sıyrılarak ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle
ona yönelmek ve mahiyetine ulaşmaya çalışmak onun hakkı, bizim de vazifemiz ve
borcumuzdur.
Öndekilerin sorumluluğu ve meşveret.
Bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz zengin bir kültürümüz, güçlü değerlerimiz ve
çok sağlam referans kaynaklarımız var.
Hal ve hareketlerimizi, söz ve beyanlarımızı ölçüp tartabileceğimiz
kurallarımız, kaidelerimiz var.
Hayatımıza mana katan, hayatımıza yön veren disiplinlerimiz, esaslarımız var.
Biz tarihte güçlü devletler kurmuş, dini-i mübini İslam'a önemli hizmetler
yapmış, ciddi birikimi olan bir kültür ve medeniyetin çocuklarıyız.
Sahip olduğumuz bütün bu dinamikleri yerinde kullanabilirsek Allah'ın izniyle
yolumuzu ve yönümüzü tayin etmede şaşkınlık yaşamayız.
Dinin yorumu ve siyer felsefesi.
Günümüzde bambaşka bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız.
Her ne kadar elimizde evrensel değerlerimiz olsa da bunları günümüze göre
yorumlamak zorundayız.
Dün takip edilen çizgiyle bugünkü çizgiyi çok iyi tespit etmeli.
Bu iki hat arasındaki farklılığı nazarı itibarı almalı ve bu çizgi farklılığına
göre meseleleri bir kere daha değerlendirmeliyiz.
Dinimizin yeniden yorumlanması ve günümüzün anlayışına uygun olarak sunulması
açısından derinlikli bir siyer felsefesinin yapılmasını çok önemli buluyorum.
Asrı saadette efendimizin rehberliğinde cereyan eden hayatın temel felsefesinin
çok iyi anlaşılarak günümüz şartlarına göre adapte edilmesi gerekiyor.
Asri saadetin kelimesi kelimesine, milimi milimine aynısıyla günümüze
aktarılması ve uygulanmaya çalışılması dinin ruhuna uygun düşmeyebilir.
Yapılması gereken şey o dönemde yaşanan hadiselerin arka planlarıyla birlikte
doğru kavranması, onlardan gerekli olan kuralların ve disiplinlerin
çıkarılması, sonra da günümüze tatbik edilmesidir.
Bunu yapabildiğimiz takdirde kötülüklerle mücadele, irşat ve tebliğ, hoşgörü ve
diyalog gibi ihtiyaç duyulan birçok konuda dinin ruhuna uygun hareket tarzı,
usul ve metot geliştirebiliriz.
Evet. Sahip olduğumuz disiplinlerin zaman ve konjonktür hesaba katılarak yoruma
tabi tutulması, bugünün şartlarına uyarlanması çok önemlidir.
Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığını unutmamalıyız.
Kur'an ve sünnete külli ve mahruti bir nazarla bakılamadığı ve dinin ruhuna
vakıf olunamadığı takdirde yanılmalar olabilir.
Sevabın küçüğü gibi hata ve yanılmanın da küçüğü hafife alınmamalıdır.
Küçük hatalar önemsenmediği takdirde bazen sadece fertleri değil bütün bir
toplumu batırabilecek büyük yanlışlar ortaya çıkabilir.
Neyin küçük ve büyük olduğunu biraz da ortaya çıkardığı neticelerle ölçmek
gerekir.
Bazen merkezdeki küçük bir çıkıntı muhit hattında kocaman bir açı meydana
getirir.
Siz insanları ilgilendiren bir meselede çok küçük bir hata yaparsınız.
Mesela meşveret kararına uymayarak şahsi içtihadınızla veya hissiyatınızla
hareket eder ve okçular tepesini terk edersiniz.
Fakat bunun neticesi çok ağır olur.
Bu yüzden her zaman tekrar ettiğimiz üzere bu tür çalışmaların heyetin mütalaa
ve müzakeresine havale edilmesi en salim yoldur.
Zira müdavele-i efkarla fikir alışverişiyle hakikat ortaya çıkar.
Mesela şahsi inisiyatiflere bırakılırsa orada hata ihmali de çok olur.
Konumun hakkı
Rehber ve lider konumundaki insanlara çok iş düşmektedir.
Onların görüşleri, yorumları, temsilleri, tavır ve davranışları çok önemlidir.
Çünkü arkadan gelenler onları takip eder.
Onlar doğru yürürlerse onlara iktida edenler, tabi olanlar da istikametlerini
muhafaza ederler.
Onlar zikzak çizer, bir kısım yanlışlar yaparlarsa onların yanlışları arkadan
gelenlere de yansır.
Daha ötesinde onların yapmış oldukları hatalar veya olumsuz yorumlamaya açık
davranışlar tabana indikçe daha da büyür.
Böyle olunca önde bulunan kimselerin her şeyi hesap ederek konuşması, hareket
etmesi gerekir.
Ta ki Niyazi-i Mısri'nin dediği gibi arkalarındaki yolunu sarpa uğratmasın.
Doğru istikamette yürüyen, insanları doğru hedeflere götüren kamil birer mürşit
olsunlar.
Maalesef mevkii sahibi bazı kimseler durdukları yerin hakkını veremedikleri,
buna göre düşünemedikleri, konumlarının gerektirdiği tavır ve davranışları
ortaya koyamadıkları için toplum çapında kırılma ve çatlamalar meydana geliyor.
Baştakilerin düşünce kaymaları, sürçü lisanları, hesapsız sözleri veya maksadı
aşan beyanları tabana yayıldığı zaman çok daha ağır sonuçlar doğuruyor.
10 kiloluk bir yük 2 metreden düştüğünde 40 kiloya ulaşır.
Bunun gibi insanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kişilerin
münasebetsiz bir sözü veya tavrı ayağa düştüğünde bu cemiyeti oluşturan fertler
arasında ciddi kin ve nefretlere sebep olabilir.
Bu açıdan her nerede olursa olsun önde bulunan kimseler hal ve tavırlarına çok
çok dikkat etmelidir.
Özellikle önder ve lider durumundaki kimseler öyle bir hayat yaşamalıdırlar ki
daha sonra geriye dönüp baktıklarında kendileri ve milletleri adına telafisi
gayri kabil uktelerle karşılaşmasınlar ve keşke böyle değil de şöyle yapsaydım
demesinler.
Olmuş bitmiş şeyler hakkında sızlanmanın kimseye bir faydası yoktur.
Önemli olan halihazırda yaşadığımız hayatı dikkatli ve temkinli yaşamamız.
Şimdiden sözlerimizi, tavırlarımızı, hareketlerimizi ileride tasih etme ihtiyacı
hissettirmeyecek şekilde ayarlamaya çalışmamızdır.
Meşveretin önemi
Hatalardan korunmanın, yapılan işlerin istikamet üzere gitmesinin çözümü
meşverettir.
Evet, her zaman tekrar ettiğimiz gibi bir bile sor, iki bilgi bir bilgiden
hayırlıdır.
Özellikle de idare konumunda olan kimseler önlerine çıkan bir durum karşısında
tenezzül edip başkalarının fikirlerine başvurmalıdırlar.
Söz konusu mevzu her neyse onun hakkında bilgi ve tecrübe sahibi kimselerden
müteşekkil meşveret heyetleri oluşturmalı ve onlara danışmadan herhangi bir
karar vermemelidirler.
İstişare yoluyla en makul ve mantıki olanı bulmaya çalışmalıdırlar.
Husiyle amme hakkını ilgilendiren meseleler şahsi inisiyatiflere bırakılamaz.
Aksi takdirde yapılacak bir yanlışla umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur.
İslam fıkh amme hakkı hakkın belli bir sahibi olmaması açısından Allah hakkı
olarak değerlendirilir ki meselenin ağırlığını anlatması açısından bu çok
önemlidir.
Maalesef bazen belirli makam ve konumları tutan insanlar burayı en iyi ben bilirim
diyor.
Kendi fikrine göre hareket ediyor ve neticede falsolar yapıyorlar.
Bilmiyorlar ki meselelere daha geniş perspektifle bakan kendisinden daha akıllı
birileri olabilir.
En azından heyetin vereceği kararlar tek bir kişinin kararlarına göre doğruya çok
daha yakın, yanlıştan çok daha uzak olacaktır.
Zira bir insan ne kadar akıllı olursa olsun her zaman bakış zaviyesini
ayarlayamaz da mefsedetleri maslahat zannedebilir.
veya onun maslahat gördüğü şeyler maslahat-ı merdude, dince reddedilen
maslahat, maslahat görümündeki mefsedet olabilir.
Enaniyet, tembellik, inat, korku, çıkar gibi faktörler de insanı makuliyetten
uzaklaştırabilir.
Bu sebeple bu konumları ihraz edenlere düşen vazife kendi aklına güvenmek
yerine başkalarının fikirlerine müracaat etmek ve kararlarını istişareyle
almaktır.
Şirkten uzaklaşmak istiyorsanız biz demesini bilmelisiniz.
Kur'an bize bunu öğretiyor.
Günde 40 defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha suresinde sadece sana kulluk
yapar, sadece senden yardım isteriz diyoruz.
Tekil değil çoğul ifade kullanıyoruz.
Zira insan ancak gerçek uhuveti temin ve tesis ettiği, büyük ve ağır yükleri
başkalarıyla paylaştığı, arkadaşlarının hasenatını kendi hasenat havuzuna
akıttığı takdirde Allah'ın muvaffak kılmasını umabilir.
Ulvi makam ve mansıpları tutan insanların ahireti kazanmaları kendilerine
rağmen yaşamalarına bağlıdır.
Aksine nefisleri, bedenleri, kendi mantıkları, kendi hesapları uğruna
yaşarlarsa kaybederler.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem arşın gölgesinde gölgelenecek yedi
zümreyi sayarken ilk sırada adil yöneticiyi zikreder.
Çünkü idarede olan, kuvveti temsil eden, bütün milletin imkanlarını elinde
tutan, nimetlerin önünden nehir gibi aktığı bir insanın adaletten,
istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten, insanlıktan ayrılmaması çok zor bir
imtihandır.
Bu imtihanı başarma ancak onun kendisine rağmen yaşamasına bağlıdır.
İşte bu imtihandan geçer notu aldığı, bu zoru başardığı anda o ahirette Cenabı
Hakk'ın özel lütuflarına mazhar olacaktır.
Onun konumunun hakkını vermesinin ve adaleti temin etmesinin temel yolu kendi
fikirlerini, kararlarını, tercihlerini meşveret filtresinden meşveret
kalibrasyonu da diyebilirsiniz geçirmesidir.
Zira gerçek sesi, gerçek tonu, gerçek sinyali bulmak meselelerin meşveretle
kalibre edilmesine bağlıdır.
Nimeti hakiki sahibine verme.
Bugüne kadar Cenabı Hakk'ın bu hizmete çok büyük lütufları oldu.
Allah celle celalüu, işin başlangıcında hayal dahi edemeyeceğimiz açılımlar,
aklımızın köşesinden bile geçmeyen güzellikler nasip etti.
Ehli dünya bu tür şeyleri ifade etmek için mucize kelimesini kullanır.
Biz dini ölçülere muhalif düşmeme adına buna hizmetin kerameti diyebileceğimiz
gibi daha iddiasız ve selametli bir kavram olan ikram-ı ilahi tabirini
kullanmayı da tercih edebiliriz.
Adına ne dersek diyelim bunların sıradan işler olmadığı muhakkak.
Mazhar olduğumuz bunca nimeti bizim daracık karihalarımızla minnacık ceht ve
gayretlerimizle izah etmek mümkün değil.
Allah hizmet insanlarına mevcut konjonktürü çok iyi değerlendirme imkanı verdi.
Hiç ummadıkları şahısları onların yardımına koşturdu.
Halihazırda dönen bu kocaman çarkın plan ve projesinin birine bile vakıf
değildik.
Silsile şeklinde cereyan eden bütün gelişmeler adeta bir makrop planın
parçaları gibi gelişti.
İşin başlangıcında yapılan hizmetler belki karınca yürüyüşü hızındaydı.
Fakat öyle bir gün geldi ki küheylan gibi koşmaya başladık.
O günlerden bugünlere kendi kiyasetimiz, dirayetimiz ve ferasetimizle gelmedik.
Bunu falan filanın konuşmasıyla, yazmasıyla, idare kabiliyetiyle vesaire izah
etmek mümkün değil.
Bizleri böyle bir yola sevk eden, bizlere bir makro plan içinde sorumluluklar
yükleyen ve bizleri birer figür olarak kullanan Allah'tı.
Öyle ekstradan lütuflara mazhar olduk.
Başımızı aşkın öyle nimetlere nail olduk ki bunları sahiplenmek mümkün değil.
Birinin bütün bunları kendi güç ve kuvvetiyle yaptığını iddia etmesi Everes
tepesini devirdim demesi kadar büyük ve abes bir iddia olur.
Yapılan hizmetlere kenarından köşesinden az sahip çıkan bir insanın kalkıp
büyük iddialarda bulunması Allah'a karşı saygısızlıktır.
Bugüne kadar yapılan hizmetleri değerlendirirken çok dikkatli, çok hakkaniyetli
olmalıyız.
Verdikleri vereceklerinin teminatıdır.
Cenabı Hak bundan sonra neler nasip edecek bilemiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey var.
Bugüne kadar verdikleri bundan sonra vereceklerinin en büyük teminatıdır.
Allah'a güvenimizin ve itimadımızın gereği olarak onun küçük kıpırdanışları
bile karşılıksız bırakmayacağına inanıyor ve geleceğe hep ümitle bakıyoruz.
Yeter ki biz sözümüzden caymayalım.
Vefadan ve sadakatten ayrılmayalım.
İhlas ve samimiyetimizi kaybetmeyelim.
Yaş ve kıdemin altında kalmayalım.
Makam ve mansıba takılmayalım.
Dahası bunca lütuf ve nimeti kendimizden bilerek kesintiye uğratmayalım.
Sadece hizmeti düşünelim.
Yaptığımız hizmetlerin bize nasıl geri döneceğini düşünmeden iyilik yapıp
denize atalım.
Nasıl olsa Hak Teala yapılan her şeye vakıf ve nigehban değil mi?
Şayet o teyit ve yardımını hasbiliğe, mahviyete, tevazuya, insanın kendisini
sıradan biri olarak görmesine bağlamışsa bize düşen vazife de bu kıvamı elde
etmek ve korumaktır.
Biz bu kıvamımızı koruyabilirsek kim bilir belki de bundan sonra dünya çapında
öyle büyük inkişaflar yaşanır.
Cenabı Hak mevsimi gelince fedakar ruhlara öyle işler yaptırır ki ortaya çıkan
güzellikler karşısında Fetih suresinin sonunda da ifade edildiği üzere ayrı bir
şaşkınlık ve hayret daha yaşarız.
Ektiğimiz tohumlar öyle ruşimler oluşturur, öyle başağa yürür, öyle güçlü dal
budak salar, öyle semereler verir ki tohumu toprağa saçan bile böyle bir tablo
karşısında kendinden geçer, hayretten hayrete girer.
Kalbindeki inanma istidadını kaybetmiş, insanlık adına faydalı olan bütün güzel
faaliyetlere karşı içinde cibilli düşmanlık hisleri taşıyan nankör ve
zalimlerse böyle bir manzara karşısında gayzlarından çatlayacak hale gelir.
Bütün çabalarına rağmen meydana gelen güzelliklerin önünü alamadıkları için
hafakanlar geçirirler.
Bizler geleceğin dünyasında herkese kucak açmak, insanlar arasında diyalog
köprüleri kurmak, paylaşma duygusunu her yere hakim kılmak, bir sulh ve hoşgörü
atmosferi tesis etmek istiyoruz.
İstiyoruz ama şunu da unutmuyoruz.
Bunlar güçlü ordularla, büyük organizasyonlarla başarılacak işler değildir.
Bunları gerçekleştirecek olan Allah'tır.
Öte yandan hepimiz sıradan insanlarız.
Hiçbir iddiamız yok.
En büyük kredimiz Allah'a karşı aczimiz, fakrımızın farkında olmamız.
Bizler inanıyoruz ki Allah bazen büyüklüğünü gösterme adına çok küçük şeylerden
çok büyük neticeler çıkarır.
Bunun tabii hadiselerde olduğu gibi sosyal hayatta da sayısız örnekleri vardır.
Koskocaman kainatları küçücük partiküllerden yaratan, zayıf ve yumuşak köklere
sert kayaları parçalatan Allah bazen küçük bir insanın yaptığı işi dünyaya mal
eder.
Aynen öyle de bir bakarsınız bizim minnacık gayret ve himmetlerimizden baş
döndürücü güzellikler meydana getirmiş.
Kendini nazara verme marazı.
Bir kere daha hatırlatalım ki bütün bunlar Cenabı Hakk'ın sevkiyle olan
şeylerdir.
Dolayısıyla bunları münim-i hakikiden gelen nimetler olarak görmeli.
Nail olunan bu nimetleri birer ikram-ı ilahi olarak değerlendirmeli ve meseleye
sevk-i ilahi nazarıyla bakmalıyız.
Bizi tevhitten uzaklaştıracak, Allah'tan koparacak tüm mülahazaları elimizin
tersiyle itmeliyiz.
Aksi takdirde farkına vararak veya varmayarak kendimizi nazara verir.
Ortaya çıkan güzellikleri kendi karihamıza, kendi kabiliyetimize, kendi
başarılarımıza bağlarız.
Bazen tavırlarımızla, bazen sözlerimizle, bazen mimiklerimizle kendimizi ifade
eder, her şeyin merkezine kendimizi oturturuz.
Yaptığımız işlerden bir iki misal vermek için sürekli fırsat kollar ve olup
biten şeylerin bize atfedilmesini sağlamaya çalışırız.
Diyelim ki inkişaf etmiş hizmetlerden bahsediliyor.
Söz kendi alanımızla ilgili işlere geldiğinde hemen orada öksürür.
Boğazımızı temizler ve bir şekilde dikkatleri üzerimize çekmeye çalışırız.
Hatta bazen kendimizi nazara verme adına daha ustaca yollara başvururuz.
Nazarları meşgul olduğumuz sahaya çeker ve şunlar şunlar yapılıyor deriz.
Nasıl olsa orada bulunanlar da bu işlerin kimin tarafından yapıldığından
haberdardır.
Dolayısıyla takdir ve iltifatların yöneleceği yer bellidir.
Bu da şeytanın ayrı bir oyunudur.
Şeytan ve nefsin bu tür oyunlarına gelmek nimetlerin kesilmesine sebep olur.
Kendini ifade etme, önde gözükme, takdir ve iltifat arzusu insan tabiatında
mevcut zaaflardır.
Nefis her güzel şeyden kendine pay çıkarmak ister.
Hak ve hakikat ifade edilsin ama ben de unutulmayayım der.
Bir mecmuada iki satırlık yazı yazarak, bir gazetede bir köşe tutarak, bir
televizyonda 3 beş
kelimelik de olsa bir konuşma fırsatı bularak bir şekilde kendini ifade etmek
ister.
Şeytan da nefsin kendi hesabına değerlendirdiği bu işleri hayre matufmuş gibi
gösterir.
Ona, "Ben de bazı şeyler biliyorum.
Bunları neden anlatmayayım ki? Anlatıp neden insanlara faydalı olmayayım ki?
Öyleyse bana da bir imkan ve fırsat tanınmalı, ortam hazırlanmalı, yol
verilmeli değil mi? dedirtir.
Özellikle insanlarda kıdemle birlikte kendini ifade etme marazı da ortaya
çıkar.
Buna bir çeşit yaşlılık hastalığı da diyebilirsiniz ve bu kurtulması çok zor
bir hastalıktır.
Bundan uzaklaşmak için sürekli iradenin hakkını vermek gerekir.
İnsan kendi çıkarıyla alakalı içinde beliren ne kadar mülahaza varsa bunların
hepsine karşı ciddi bir isyan düşüncesiyile karşı koymalıdır.
Nefsinin ben dedim, ben yaptım, ben başardım şeklindeki hırıltılarına karşı
kendini hayır demeye alıştırmalıdır.
Bütün benlerin başına bir balyoz indirmeli ve her şeyi Allah'a vermelidir.
Dolaylı yollarla ima ve işaretlerle bile olsa kendisine ait başarıları gündeme
getiren ne kadar laf-ı güzaf varsa şu veya bu şekilde bunların hepsinin
hakkından gelmesini bilmelidir.
Nefisle mücadele.
Bir insan tezkiye-i nefs edememiş, nefsini manevi kirlerden arındıramamış,
hakiki tevhide ulaşamamış ve gerçekten Allah'a teslim olmamışsa kendisiyle
ilgili mülahazaların nefsin ve şeytanın telkinleri olabileceğini göz ardı
etmemelidir.
Dolayısıyla da hayvaniyetten çıkacağı, cismaniyeti bırakacağı ana kadar olup
biten her şeye sevk-i ilahi deyip nefsinin hırıltılarını iradesiyle bastırmaya
çalışmalıdır.
Biz inanıyoruz ki bütün güzellikler Allah'tandır.
Piyanonun tuşlarına dokunan biz olsak da piyanoya ses çıkarma kabiliyetini,
bize de hareket kabiliyetini veren, bizi oraya yönlendiren ve sesi çıkaran Hz.
Müsebbibül Esbaptır.
Ne var ki bir kişinin işin başında bütün bunları anlaması, hissetmesi, duyması
kolay olmayabilir.
Bu itibarla insanın böyle bir şuura ulaşacağı ana kadar iradesini zorlaması ve
her meseleyi Allah'a bağlaması çok önemlidir.
Temrin yapa yapa her meseleyi Allah'la irtibatlandırmayı bir alışkanlık, bir
tabiat haline getirirse bırakın kendisinin yapmasından, bir başkasının
meseleleri ona bağlamasından bile tiksinti duyacaktır.
Bütün bunları aşabilme, nefsin bu tür oyun ve hilelerinin üstesinden gelebilme
ise marifetullah'a, Allah'la münasebetteki derinliğe bağlıdır.
Zira böyle bir derinliğe ulaşan insan, fiiller aleminde cereyan eden bütün
işleri esma-i ilahiyenin tezahürlerinden ibaret görecektir.
Bu konuda daha da ileri giden biri, "Bütün bunlar sıfat-ı sübhaniyenin
tecellilerinden ibaret." diyecektir.
Bunun bir sonraki adamı isa sıfat ve esmanın da hafızadan silinip gitmesi ve
maddi dünyada cereyan eden her şeyin itibarat ve şehni rububiyetin gereği
olarak görülmesidir.
Ne var ki böyle bir ufka ulaşmak hiç de kolay değildir.
Ciddi bir mücahede ve mücadele ister.
İşte insan böyle bir ufka ulaşıncaya bu konuda gerçek tevhit ve ihlası
kazanıncaya kadar kendini biraz zorlamalı belki kendi iradesine tereddüp eden
şeyleri bile görmezden gelmelidir.
Mazhar olunan nimetlere dışarıda bir fail aramak suretiyle nimetin kaynağına
onu kurutacak civa akıtmamalıdır.
Bilakis onları gerçek sahibinden bilmeli.
Şükür ve hamd ile Allah'a yönelmelidir.
Ta ki nimetler kesintiye uğramadan devam edip gitsin.
Tıpkı zemzem kuyusu gibi çektikçe altından su fışkırıp dursun.
Milyonlarca insan ondan su içse ihtiyacını görse de kaynağı kurumasın.
Nasıl kurur ki? Onun membağı, hazineleri la tenfed olan, hiç tükenmeyen
Allah'ın elindedir.
Tebliğde üslup problemi.
Her mümin donanım ve kabiliyeti, imkan ve konumu ölçüsünde dinini anlatmakla
yükümlüdür.
Ancak Kur'an ve sünneti sathi olarak bilmek dini doğru anlatma adına tek başına
yeterli olmuyor.
Bu önemli misyonu eda etme adına yapılması gerekenler noktasında başta çok iyi
bir plan ve projenin olması neyin nasıl yapılacağının çok iyi belirlenmesi gerekiyor.
Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının birçoğu tebliğ ve irşatta doğru bir usul
takip edemediğinden insanları kendilerinden uzaklaştırıyor hatta dinden
nefret ettiriyorlar.
Halbuki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müjdeleyin, nefret ettirmeyin,
kolaylaştırın, zorlaştırmayın.
buyuruyor.
Dinin meselelerini zor göstermemek, insanların nazarında onları yaşanmaz bir
şey gibi lanse etmemek, kimseyi ürkütmemek ve dinden kaçırmamak gerekir.
Dini mübini İslam yüsr yani kolaylık üzere vaz edilmiştir.
Fıtratları ve karakterleri gözetmeden dini şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse
onun ruhuna aykırı bir iş yapmış olur.
Kolaylık üzerine bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini
zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek, bilakis onun yaşanabilir olduğunu
göstermek ve sevdirmek Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in
emridir.
Halis mümin insanları neyin kaçırıp neyin çekeceğini çok iyi hesaplamalı ve her
zaman şefkat ve mülayemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.
Dinden Soğutanlar.
Maalesef günümüzde niceleri kabalık ve sertlikleriyle insanlarla dinin arasına
giriyor.
Nerede ne söyleyeceklerini bilemediklerinden, kime karşı nasıl davranılması
gerektiğini doğru tayin edemediklerinden insanlarda dini değerlere karşı
antipati uyandırıyor.
Müslümanların Allah Resulünün takip ettiği usulü yeterince takip etmemeleri,
meseleleri makul ve yumuşak bir üslupla sunmamaları şimdiye kadar bize çok
pahalıya mal oldu.
Pek çok kimse bu yüzden dinden soğudu, mabetten uzaklaştı.
Meselerimizi balyozla kafalarına vuruyor gibi kabalıkla ve hşununle arz
ettiğimizden ötürü bizden ürktüler, kaçtılar.
Yanlış usul ve üslubumuzla insanların ümitlerini kırdık.
Hatalarını yüzlerine vurarak, onlara liyakatsiz olduklarını söyleyerek, dini
onlara zor göstererek Allah'la kullarının arasına girdik.
Çok basit hatalarımız yüzünden ağır faturalar ödemek zorunda kaldık.
Şu tür ifadeleri hepimiz duymuşuzdur.
Bir kere bayram namazına gittim, gitmez olaydım." veya nicelerinin imam
yüzünden camiden uzaklaştığına şahit olmuşuzdur.
Nice vaiz sözleriyle insanları kaçırmıştır.
Demek ki baltayı taşa vuruyoruz.
Kim bilir insanları dinden soğutan ne olumsuz şeyler konuşuyoruz.
Siz ömründe bir kere camiye gelmiş insana bütün sene hiç camiye gelme.
Cumaları bile kılma.
Sonra da kalk bir bayram namazıyla Allah'ın seni affedeceğini bekle.
Daha çok beklersin derseniz o da şu halde ben beyhude gelmişim düşüncesine
kapılır ve bir daha gelmez.
Oysa ki bir irşat erine düşen vazife söz ve tavırlarıyla böyle birine destek
olmak, onun elinden tutmak, bir kere geldikten sonra bir daha camiden ayağını
kesmesine fırsat vermemektir.
Bize gelmiş, kapımıza dayanmış bu kimseler belki bizi bir merdiven, bir asansör
gibi kullanıp hakikate yükseleceklerdi.
Söz, beyan, tavır, davranış, hal ve temsilimizi bir yönüyle rehber yaparak
ulaşmaları gerekli olan yere ulaşacaklardı.
Ama gördükleri, duydukları şeylerle, tavır ve davranışlarımızla onları ürkütüp
korkutarak dinden uzaklaştırdık, nefret ettirdik.
Oysa ki bize düşen vazife tebşirdi, müjdelemekti, tenfir, nefret ettirmek
değil.
Özellikle yolun başındaki bir kimseye meseleyi kolay ve yaşanabilir
göstermezseniz onu ürkütür, kaçırırsınız.
Elden geldiğince meseleyi şahıslara göre izah edip zorlaştırmamak,
yaşanabilirlik esprisi içinde götürmek gerekir.
İnsanlara en güzel hakikatleri bile anlatacak, onları cennete götüren
roketlere, peyklere, uçaklara bile bindirecek olsanız yine de bu işi makuliyet
ve yumuşaklık içinde yapmalısınız.
Yoksa sizden kaçarlar ve neticede dinden uzaklaşmış olurlar.
Dolayısıyla daalete düşer, gayyalara yuvarlanırlar.
Nasıl olduysa sertlik ve huşunet kültürümüzün bir parçası olmuş.
Kur'an kurslarında, mektep ve medreselerde şiddet ve dayak yer etmiş.
Eli sopalı hoca figürü normal hale gelmiş.
Yanında uzunca bir sopa olmazsa sanki hocalığı eksik kalacak zannedilmiş.
Fakat yediği dayaktan ötürü camiden kaçan, Kur'an'dan soğuyan, dinle arasına
mesafe koyan insanların sayısı hiç de az değildir.
Şahsen ben tabiatım itibarıyla şiddet ve hiddetten çok rahatsız olur, böyle bir
muamele ile karşılaşacak olsam, o gün dersime çalışmazdım.
Aslında çoğu insan böyledir.
Kimse ekşi surat görmeyi, hakarete uğramayı, şiddete maruz kalmayı istemez.
Bu tür sertlikler insanı kaçırır.
Fakat ne acıdır ki sopa cennetten çıkmıştır.
Diyerek bir de dayağı kutsallaştırmışız.
Ne işi var sopanın cennette?
Sopa cennetin semtine bile uğramamıştır.
Cennette sevgi vardır, kucaklama vardır, af ve merhamet vardır.
Allah cennette insanların içlerindeki her tür gıllışı, kin ve nefreti, tasa ve
hüznü silip atacaktır.
Dolayısıyla bütün bunlar toplumun yanlış telak, usul üslup hatalarıdır.
Allah'la kullarının arasına girmedir.
Neylersiniz ki bu yanlışların düzeltilmesi kolay değil.
Dini sevdirmede nebevi yöntem.
Irşat ve tebliğ dinde çok önemli bir esastır.
Peygamber mesleğidir.
Bu yüzden tüm müminlerin bu konuda ellerinden geleni yapmaları gerekir.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki tebliğ ve irşadı emreden din olduğu gibi onun
nasıl yapılacağını bize talim eden de odur.
Kur'an'ın altın hakikatleri efendimizin nurfşan beyanları varken onları bir
kenara bırakarak biz kendi heva ve heveslerimize göre stratejiler
geliştiremeyiz.
Allah Resulünün yol ve yöntemine aykırı hareket ettiğimiz takdirde farkına
varmadan insanları ondan uzaklaştırırız.
Niyetimiz her ne olursa olsun üslubumuz bozuk, usulümüz yanlış olduğu sürece
maksadımızın aksiyle tokat yeriz.
Bu mevzuda takip edilmesi gereken Hz.Ruhu Seyyidül Enam'ın yoludur.
Nitekim o aleyhisselam hiç kimseyi küstürmeden, ürkütmeden, mükellefiyetleri 23
seneye yayarak teker teker herkesi rehabilite ederek belki işin en ağrını bile
bir gün seve seve candan yürekten yapabilecek hale getirdi.
O terbiyeyle Ebubekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Aşere-i Mübeşereler,
Sahabe-i Kiramlar hatta o insanların arkasında yerlerini alan tabiin-i
fihamlar, tebe-i tabiinler yetiştirdi.
Onlar öyle nebevi ahlakla ahlaklandılar ki dinin en küçük meselesinden bile
taviz vermez hale geldiler.
Küfür sıfatlarına karşı sağlam tavır içinde dimdik durdular.
Yeryüzünden Allah'ı inkarı silip bütün gönüllerin Allah'la buluşması için ellerinden
gelen her şeyi yaptılar ve neticede nicelerini hakla ve hakikatle
tanıştırdılar.
Dolayısıyla tebliğ ve irşat alanında yaşanan problemin çözümü ancak Muhammedi
yolla olur.
Esasında Kur'an ve sünnette irşat adına kullanabileceğimiz o kadar çok malzeme
ve argüman var ki önemli olan bunlardan hangisinin kime hitaben kullanılacağını
doğru tespit edebilmektir.
Günümüzde bazı Müslümanlar bunu bilemediklerinden ve mevcut argümanları yerinde
kullanmadıklarından dolayı dini değerlere karşı nefret duyulmasına sebep
oluyorlar.
Halbuki dinin her bir meselesinin imrendirici ve özendirici bir üslupla arz
edilmesi çok önemlidir.
Din her yönüyle mütekamil bir hüvviyete sahiptir.
Onda hiçbir eksik ve kusur söz konusu değildir.
Burada bize düşen vazife tebliğ ve irşat adına en uygun üslubu yakalamak, söz
ve tavırlarımızla insanlara dinin güzelliklerini gösterebilmek, tabiri caizse
dine karşı onların içtihasını kabartabilmektir.
Hastalık yok, hasta var.
Dinin güzellikleri anlatılırken şahısların fıtratları nazarı itibarı alınarak
herkes için en uygun üslup seçilmeli ve kişiye ve duruma göre farklı argümanlar
kullanılmalıdır.
Aksi halde dine çağırmayile dinden kaçırma öyle birbirine karışır sonsuz nura
koşması beklenenler ondan o denli uzaklaşır ki onları bir daha bu yoldan
çevirmek mümkün olmayabilir.
Bu itibarla usulün başı olan la ilahe illallah muhammedur resulullah hakikati
anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki istenmeyen neticeler
hasıl olmasın.
Doktorların enfes bir sözü vardır.
Hastalık yok, hasta vardır.
Bu hastalığı kabul etmeme demek değildir.
Fakat her hastanın hastalığı farklıdır.
Bu yüzden herhangi bir hastalık ele alınırken mutlaka hastanın durumunun göz
önünde bulundurulması ve buna göre tedaviye girişilmesi gerekir.
Tebliğ ve irşatta üslup meselesi de bundan farklı değildir.
Muhataplardan her birinin genel karakteri ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla
çok iyi okunması ve onlara muamele ederken bunların mutlaka göz önünde
bulundurulması gerekir.
Birinde işe yarayan bir usul bir başkasında yarayacağının garantisi yoktur.
Biri için faydalı olan bir metot, bir başkasında tepkiye sebep olabilir.
Tebliğ ve irşatta asıl olan marufu iyilikleri, iyilik düşüncesini bütün
güzelliğiyle vicdanlara duyurmak ve münkere, kötülüklere, kötülük düşüncesine karşı
da insanlarda tiksinti hasıl etmektir.
Farklı bir tabirle insanları eğriliklerden, eğri büyhrü yollarda yürümekten
kurtarmaktır.
Sizin söz ve tavırlarınız onların eğriliklerini düzeltmiyor.
Bilakis onlarda yeni eğrilikler hasıl ediyorsa siz dine hizmet etmiyorsunuz,
zarar veriyorsunuz demektir.
Söz gelimi birine sizin bir şey anlatmanız onda tepkiye sebep olacaksa onu bir
başkasıyla muhatap etmelisiniz.
Bu yüzden Hz.Pir bir başkasını anlattırmak hoşunuza gitsin diyor.
Sözlerimizle, tavır ve davranışlarımızla kimseyi küstürmeye, kaçırmaya hakkımız
yok.
Doğru olmak ve doğruyu bilmek çok önemli.
Fakat doğrunun da doğru şekilde ifade edilmesi hatta belki bazen söylenmemesi
vakti merhununun beklenmesi gerekebilir.
Yine Hazreti Pir'in dediği gibi insanın her söylediği doğru olmalıdır.
Fakat her doğruyu söylemek de doğru değildir.
Maalesef çokları bu tür olumsuzlukların kurbanı oluyor.
Eskiden bir hoca diğer bir hocayla karşılaştığında kaç kişinin katilisin diye
sorarmış.
Yani senin yüzünden kaç insan bu ilim ve irfan yuvasından uzaklaştı, kendi
hayatına kastetti ve mahvolup gitti dermiş.
Bizim vazifemiz Allah'la insan arasındaki engelleri bertaraf ederek o müthiş
buluşmayı sağlamaktır.
Vazifemiz buyken eğer üsluptaki hatalarımız, hiddet ve şiddetimiz, iş bilmezliğimiz
yüzünden Allah'ın kullarını Allah'tan kaçırırsak hesabımız ağır olur.
Üslubumuz insanları dine celbedici, cezbedici olmalı.
Hak ve hakikatin bizim yarım yamalak üslubumuza, nadanlığa, küstahlığa, sertlik
ve kabalığa tahammülü yoktur.
Kardeşlik ruhunun tesisi.
Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu
ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?
Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması
faydalı olacaktır.
İnsanın bir gaye-i hayalinin olması ve hayatını bir amaç doğrultusunda yaşaması
çok önemlidir.
Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir.
Allah'ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan nasıl
bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını baştan
çok iyi kavramalıdır.
Hatta meseleyi sadece bir akli kabule bağlamakla da yetinmemeli.
Kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına
özen göstermelidir.
bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket
etmelidir.
Ortak paydalar.
Bir davaya omuz veren insanlar yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini
doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el ve gönül birliğini sağlayabilmişlerse
sahip oldukları pek çok faslı müşterek ortak payda var demektir.
Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok faslı müştereke sahipse ve bunun da
ne kadar çok farkındalarsa onların uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur.
Bu sebeptledir ki Bediüzzaman Hazretleri uhuvet risalesinde müminler arasındaki
ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır.
Bu üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur.
Faslı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, doğru
anlatılmasına ve hazmedilmesinin sağlanmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık
ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir.
Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mal edilmesi
gerekir.
Üstat Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor.
"Her ikinizin halıkınız bir, malikiniz bir, mabudunuz bir, razıkınız bir,
bir bir bine kadar bir bir.
Hem peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir, bir, yüe kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir."
Burada kullanılan 10, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen miktar değil
keyfiyettir.
Hz.Pir bunlarla ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor.
Keyfi bir şeyin önemini kemmi bir ifadeyle dile getiriyor.
Her şeyi yaratan Allah'ın birliği hakikati nübüvvet hakikatinden önce geldiği
gibi elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile
birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.
Sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir.
Her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalp dünyasına mal
edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur.
İnsanız her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktaları var.
Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak,
bizi rahatsız edecektir.
Fakat bahsini ettiğimiz faslı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada
tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki bunları nazar itibarı alan biri
iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri
görmezden gelebilir, tolere edebilir.
Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü çatışma
vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir.
Böyle biri, "Madem o da benim gibi Allah" diyor, peygamber diyor,
aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı
başımda yaşıyor, benimle aynı şeyleri sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne
diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim diyerek şahsi mizacı itibariyla
hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.
İradenin hakkını verme.
Ne yaparsak yapalım bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de
bilincinde olmalıyız.
Bunun başlıca iki sebebi vardır.
Birincisi irşat, tebliğ, hayırhlık, terbiye herkeste aynı etkiyi
göstermeyebilir.
Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, rehabilite etmek, onlar arasında
insani duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin mutlaka
nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır.
Vazu, nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi
göstermeyecektir.
İkincisi de Cenabı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka
özellikler lütfetmiştir.
Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.
Bununla birlikte biz bize düşeni yapmalı ve insanları insani olmayan, insana
yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz.
Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının
hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız.
Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalp ve ruhun hayat
derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.
Allah murat buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı.
Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga
da etmezdi.
Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı.
Oysa ki cennete girmek şart-ı adi planında Allah'ın iradeye bir lütfudur.
İman etme, İslamiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi
Allah'ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir.
Allah insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır.
Hatta insan iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır.
Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri
yalnızca Cenabı Hakk'ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette
yaratılmıştır.
İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana
düşen vazife başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına
iradesinin hakkını vermektir.
Asıl mesele bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hırgür çıkarmadan yapabilmektir.
Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize
ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir.
Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir.
Onların hal ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir.
Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız
olabiliriz.
Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için
irade gibi çok önemli bir silah vermiştir.
Onu yerinde kullanmasını bilirsek bu tür negatif duygu ve düşüncelerin
tesirinde kalmaz tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz.
Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve
güzel görmeye başlarız.
Bakış zaviyesi
Dikkat edilecek olursa, insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük
çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür.
Bu durum belki çoğu zaman bizim subjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur
ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir.
Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem
haline gelebilir.
Böyle bir kişi mutlaka herkesin eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını
bulur.
Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketlerinden, kiminin iş yapma
tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.
Bediüzzaman'ın çok enfes bir sözü vardır.
"Güzel gören güzel düşünür.
Güzel düşünen hayatından lezzet alır."
Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep
çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem haline getiren bir insan da
hayatı kendi adına acılaştırır.
Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için
gördüğü, duyduğu şeylerden rahatsız olur.
Dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder.
Sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hale
getirir.
İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa bir süre sonra olumsuz
şeylerin körü haline gelir.
Farklı mizaçlar, meşrepler, mezhepler onu rahatsız etmez olur.
Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki iradenin hakkını vermeye insanın kendini
biraz zorlamasına bağlıdır.
Cennet yolunun zorluklarına katlanma.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde cennetin mekarihle yani
nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor.
Demek ki cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız.
Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma
gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi beraber yol yürüdüğümüz arkadaşlara
gerektiğinde tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da cennet
yolunun zorluklarındandır.
Bu zorlukların üstesinden gelme imanda derinleşmeye ve İslam ahlakı ile
ahlaklanmaya bağlıdır.
Cahiliyede birbirini yiyen, boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş
olmuştur.
Bunun sebebi onların Kur'ani ve İslami ahlakla ahlaklanmalarıdır.
Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı.
Mesela Hz.Ebubekirle Hz.Ömer çok farklı tabiatlara sahipti.
Hz. Ebu Zerr'in mizacı Hz.Osman'ın mizacına uymazdı.
Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı
bir kardeşlik kurmuşlardı.
Efendimizin beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı
kenetlenmişlerdi.
Yer yer aralarında tatsız bazı hadiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya
bağlamasını bilmişlerdi.
Zira o toplumun üyeleri vahiy çok iyi hazmettiği için birer irade kahramanı
haline gelmişti.
Biz de imanı, İslam'ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline
getirebilirsek tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular
yavaş yavaş röşlanacaktır.
O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını
anlayacağız.
Allah'ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini
kavrayacağız.
Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif
kıstaslarımızı değil dinin kıstaslarını ölçü alacağız.
Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık
yaratılmıştır.
Onun nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır.
İnsanın hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağına, hiç günah işlemeyeceğine
dair bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz.
İnsandan her şey beklenir.
Zira o ala-ı illiyin, bir yaratılmış çıkabileceği en yüksek mertebe ile esfel-i
safiliğin, bir yaratılmış düşebileceği en kötü, en aşağılık durum arasında çok
geniş bir alanda gezinen bir varlıktır.
En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna
göre kurmak lazımdır.
Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki veya hangimiz yaptığımız hata
ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden
uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim alemden beklediğimiz
alemin de bizden beklediğidir.
Asıl önemli olan da insanlarla sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata
ve kusurlara rağmen uzlaşıp anlaşmayı bilmek, geçinmenin bir yolunu bulmak.
ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat
vermemektir.
Kardeşlik ruhu.
özellikle Allah'ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden
yolda insanları ona çağırma gibi ulvi bir hedefe kilitlenmiş adanmışların
beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakar ve affedici
olmaları gerekir.
Buna böyle inananlar küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem
haline getirmezler.
Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler.
Hak yolunun bazı zorlukları ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara
katlanırlar.
Allah'ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik
olduğunu bildiklerinden vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler.
Çevirip Allah'tan gelen inayetin önünü kesmezler.
Şimdiye kadar aramızda ensar ve muhacirinin arasında teessüs ettiği ölçüde
güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez.
Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz
apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor.
Bu kadarcı kardeşliğe bile Cenabı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede
bulunuyorsa kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan
bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenabı Hak ne lütuflarda bulunacak.
Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları
tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha
büyük çapta yapılması adına kullanacağız.
istenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi hususi
olarak ve ısrarla uhuvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive
edilmesine bağlıdır.
Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan
bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet
felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf
etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz.
Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli,
organizasyonlar kurmalıyız.
Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu Allah'la, peygamberle, dinle, imanla
alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı.
Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki bazen sistemin işleyişi adına
görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız.
Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve falan yerde beş okul açma
imkanı vermişlerdi.
Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşü versek demeliyiz.
Maalesef biz önceliklerin sırasını bozduk.
Tali meseleleri asıl zannettik.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki biz öne çıkarılması gereken meseleleri geri
plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem haline
getirirsek çatışma ve kavgalardan kurtulamaz.
Sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz.
Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bunlar vardır.
Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler
düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir.
Bizim için en önemli mesele kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan
beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak
Allah'ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit kadem
olmamızdır.
Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak sohbet-i canandır.
Dünya sevgisi.
İnsanda sınırsız bir dünya sevgisi vardır.
O hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır.
Sonu gelmez arzu ve heveslerin peşinde koşar.
Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
insanın bu halini şöyle anlatır.
"İnsan yaşlansa bile kalbindeki şu iki duygu hep genç ve dinç kalır.
Dünya sevgisi ve tuli emel.
Hırs tamahkarlık."
Dünya sevgisi ve tuli emel birbirini destekleyen ve besleyen hususlardır.
Dünyayı seven insan hiç ölmeyecekmiş gibi beklentilere girer.
Hep orada kalacakmış gibi yaşar.
Tuli emelin başlangıcında da tevehümü ebediyet, ebediyet vehmi kuruntusu
vardır.
Yani insanın hiç ölmeyecekmiş gibi hissetmesi.
Malum olduğu üzere Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsediyor ve
onun cismaniyetimize bakan ve gafletimizi tetikleyen yüzünden kaçınmamız
gerektiğini ifade ediyor.
bizi burada ebedi kalacakmış gibi dünyevi beklentiler arkasında koşturan,
oyalayan ve Allah'tan alıkoyan da dünyanın nefsimize bakan işte bu yüzüdür.
Hz.Pir başka bir yerde de dünyayı şöyle tanımlıyor.
Şu dünya çok gaddardır, mekkardır.
Bir lezzet verse bin elem takar, çektirir.
Bir üzüm yedirse 100 tokat vurur.
Ne yazık ki günümüz insanı ahirette elde edilecek şeyleri bu fani dünyada
arıyor, elde etmeye çalışıyor.
Dünyayı ahirete tercih edenler.
Dünyanın geçici zevk ve lezzetleri çoklarını aldatıyor.
Husiyile günümüzde bunun çok daha ileri seviyede olduğunu söyleyebiliriz.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Onlar ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler.
Allah'ın yolundan alıkoyar ve onu eğri büyrü göstermek isterler.
İşte bunlar doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.
Esasında bu ayetin birinci derecede muhatabı Allah'ı tanımayan, ahirete
inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret gören inkarcılardır.
Bununla birlikte Müslümanların da bu ayetten alacakları önemli dersler vardır.
Ayetin devamında iki husus üzerinde daha duruluyor.
Birincisi insanları Allah yolundan alıkoyma, diğeri de hak yolu
eğri büyrü göstermeye çalışma.
Demek ki bile bile dünya hayatını tercih eden insan farkına varmasa da ciddi
bir yara alıyor veya manevi dünyasını tahrip edebilecek bir virüs kapıyor.
Böyle bir yara alan veya virüs kapan kimse zamanla dine ve inananlara karşı
tavır almaya başlıyor.
Yine Hz.Pirin ifadelerine başvuracak olursak, her günah içinde küfre giden bir
yol vardır.
Kalbe giren her bir günah kalpte ve ruhta yaralar açıyor.
Bu açıdan işin başında güzergahın çok iyi belirlenmesi, dünya ahiret dengesinin
çok iyi kurulması gerekiyor.
Dünyayı asıl hedef ve gerçek sevgili haline getiren ve dine mesafeli duran bir
insan zamanla öyle bir fasit daireye girer ki kendisi dine mesafeli durduğu
gibi başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya başlar.
ister iradi ister gayriiradi olarak insanların doğru inanca doğru düşünceye
ulaşmasına mani olur.
İkinci olarak da böyle biri dinin ortaya koyduğu dost doğru yolu eğri büyürü
göstermeye çalışır.
Din aleyhinde konuşur.
Dinin getirdiği değerleri tenkit eder ve insanları dinden saptırmaya çalışır.
Böylece en başta girdiği yanlış yol onu daha büyük yanlışların içine çeker.
Azıcık hayalinizi yoklasanız, toplumun içinde gezinseniz, yaşadığınız
tecrübeleri gözden geçirseniz, günümüzde bu tür şeylerin ne kadar çok yaşandığını
görürsünüz.
Niceleri yuvarlandığı böyle bir gayyada bocalayıp durmaktadır.
Esasında dünya hayatı bilerek tercih edilecek bir yer değildir.
Çünkü akıbeti bellidir.
İnsan istese de burada kalamaz.
önünde kabre giden bir yolculuk vardır.
Hz.Pir tuli emel ve tevehüm-ü ebediyet yüzünden dört elle dünyaya sarılan varsa
da yoksa da dünya diyen kimselerin nasıl bir yanılgı içinde olduklarını şöyle
anlatır.
"Eyvah aldandık.
Şu dünya hayatını sabit zannettik.
O yüzden bütün bütün ziyan ettik.
Evet. Şu hayat yolculuğu bir uykudur.
Bir ruya gibi geçti.
şu temelsiz ömürde bir rüzgar gibi uçar gider."
Bugün dünya tüm cazibedar güzellikleriyle insanın önüne açıldığından çokları
ona aldanıyorlar.
Burada ebedi kalacakmış gibi bir hayat sürüyorlar.
Rahat, tenperverlik, yuvaperestlik, yaşama arzusu gibi şeyler insanları dinleri
uğruna göstermeleri gereken mücadele azminden uzaklaştırıyor.
Niceleri dünyaperestlik belası yüzünden ahiretlerini mahvediyor, kaybediyor.
Sadece dünya üzerinde yoğunlaştıklarından, ona teksifi-i nazar ettiklerinden
başka bir şey düşünemiyor, başka bir şeyi göremiyorlar.
Görseler de dünya onlara daha cazip göründüğü için tercihlerini bu istikamette
kullanıyorlar.
Bu durumdaki insanlar bu bakış açılarıyla ahiretlerini kaybettikleri gibi bu
dünyalarını da daraltıyor, zindana çeviriyorlar.
Aradıkları huzur ve rahatı burada da bulamıyorlar.
Bazen dünyaperest insanların haline hayret ediyorum.
Kabir bizden öncekilerin sedefleşmiş kemikleriyle gözlerinin önünde durduğu,
içinde yılanların, çıyanların cirit attığı böyle bir enkaza kendilerinin de
gireceklerini bildikleri halde nasıl oluyor da dünyanın lezzetlerine bu kadar
kendilerini kaptırıyorlar? Muhtemelen dünyevi zevklerin verdiği sarhoşluktan ya
da bir çeşit hipnoz hali yaşadıklarından işin hakikatini yeterince idrak
edemiyorlar.
Yoksa kabirle, ölümle son bulacak kısacık bir hayata yaşama denmez.
Yaşanan böyle bir hayat cennet bile olsa yine de insanı mutlu etmeye yetmez.
Cenneti cennet yapan onun sonsuzluğudur.
Allah'la irtibatıdır.
İnkarcılar bu konuda bütün aldanıyorlar.
Onların yanı sıra bir kısım müminlerin de dünya karşısında başları dönüyor.
Hatta kendilerini ulvi bir davaya adamış insanlar arasında bile bir yere kadar
dünyevilik ve sekülerlik hakim hale gelebiliyor.
Bir bakıyorsunuz en mütedeyyin insanlar bile plan ve programlarını dünyaya göre
yapmaya başlıyorlar.
Rahat ve tenperverlik onları esir alabiliyor.
Hırs ve tamahlarına yenik düşebiliyorlar.
Dolayısıyla inkarcıların içinde yaşayan bu virüs inananlara da bulaşıyor ve
manevi yönden onları da hasta ediyor.
Bütün yanlış davranışların arkasında bunun olduğu söylenebilir.
Tuli emelden uzaklaşma yolları.
Dünya sevgisi, dünyaya karşı hırs ve tamah gösterme gibi manevi hastalıkların
şerlerinden korunmanın en önemli yolu Cenabı Hak'la münasebetin güçlü
tutulmasıdır.
İnsan yaşlandıkça yaşıyla doğru orantılı olarak ona yakınlığı artmazsa kazanma
kuşağında kaybedebilir.
Eskiden tekke ve zaviyelerde eskiden diyorum çünkü günümüzde onlar da
fonksiyonunu kendilerinden beklenen seviyede eda edemiyor.
Bu tür virüslere açık tabiatlar terbiye ediliyor ve insanlar nefsin terbiye
edilmesi ve kalbin saflaşıp tertemiz hale gelmesi sayesinde bu tür
rahatsızlıklardan kurtulma imkanı buluyorlardı.
Maalesef günümüzde bu imkan da kalmadı.
Çokları hayatlarını dünya peşinde koşarak nefis hesabına yaşayarak zayi
ediyorlar.
Dünya hayatını ahirete tercih etme moda oldu.
Herkes harıl harıl dünyanın peşinden koşuyor.
Dünyalık aparabilme, koparabilme derdinde.
Dikkat etmezsek biz de dünyaya yönelik duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesiri
altında kalabiliriz.
Ahirete ait nimetleri burada tüketebiliriz.
Dünyanın göz kamaştırıcı cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği ve
onları kendi ağına düşürdüğü böyle bir dönemde kararlı durabilmek çok
önemlidir.
Fakat bu hiç de kolay değildir.
Kayıp düşmelerin çok olduğu bir yerde ayakları yere sağlam basıyor görünen
kimselerin bile çok dikkatli olması gerekir.
Bu konuda ciddi bir cehdü gayret göstermeye ve iradenin hakkını vermeye ihtiyaç
var.
Kalbimizi dini-i mübini İslam'da sabit kadem eylemesi adına Allah'a çok dua
etmeliyiz.
Hülasa, insanlar yaşlansalar da içte bulunan dünya sevgisi ve dünyada ebedi
yaşama arzusu genç kalmaya devam ediyor, belki daha da artıyor.
Bu yüzden bu tür zararlı duyguları baskı altına alma ve terbiye etme konusunda
çok ciddi gayret göstermek gerekiyor.
Bunun yolu da insandaki makam hırsı, dünya tamahı ve yaşama arzusu gibi
duygular arttıkça dünyanın faniliğini düşünüp kendini sorgulamaktan, Allah'a ve
ahirete iştiyak duymaktan, ibadet sevgisiyle yaşamaktan ve Allah yolunda hizmet
etme duygu ve düşünceleriyle yatıp kalkmaktan geçer.
Ancak bu sayedir ki insan ömrünün sonuna kadar istikametini koruyabilir.
Sürekli içimizi kontrol etmez, kendimizi muhasebeye çekmez ve Allah yolunda
faydalı işler yapmak için kendimizi zorlamazsak, hadiste bahsedilen manevi
hastalıkların varlığından haberdar olamaz ve bunların bizi nasıl baş aşağı
getireceğini bilemeyiz.
Allah Teala hepimizi kötü akıbetten muhafaza etsin.
Dirilişin esasları.
Diriliş kelimesi ilk akla gelen manasıyla ölümden sonra yeniden hayata
kavuşmaktır.
Dolayısıyla da daha ziyade canlı varlıklarla ilgili bir kavramdır.
Bunun yanında kelime yer mecazi anlamıyla da karşımıza çıkar.
bir düşüncenin, bir kurumun dirilişi gibi.
Kelimenin gerçek ve mecazi anlamının ortak paydası canlılığını kaybetmiş,
hayati fonksiyonlarını eda edemez hale gelmiş, bitme noktasına varmış herhangi
bir şeyin yeniden eski halini kazanması, canlanması, yeni bir hareket ve atılım
içerisine girmesidir.
İşte bu manada biz de ikiü asırdır perişan hale gelmiş Müslümanların yeniden
belini doğrultmasını ifade sadedinde diriliş kelimesini kullanıyoruz.
İşin doğrusu insanın ahirette ayaklarının üzerinde doğrulması ve hakiki
anlamıyla bir diriliş yaşaması da buradaki durumuna bağlıdır.
Burada böyle bir manevi diriliş yaşamayanın öbür taraftaki dirilişine diriliş
denmez.
İdama mahkum edilmiş mücrimlerin elleri bağlı bir şekilde dar ağacına
götürülmesi gibi dünyada işlediği cürümlerin cezasını görmek üzere boynuna
vurulan zincirlerle cehenneme götürülen bir insanın yeniden kabrinden
kalkmasının onun için ifade ettiği şey nedir?
İşte bu yönüyle diriliş burada başlar.
Burada ruhların abidesini ikame etmek suretiyle mecazi bir dirilişe mazhar
olanlar onu hakikatiyle ahirette yaşayacaklardır.
Allah bizi öyle bir basubadel mevte dirilişe mazhar kılsın ve öbür tarafta da
gerçek dirilişin neşvesini yaşayacağımız bir hayata uyandırsın.
Hz. Piri mugan, şems-i taban.
"Cismaniyetten çık, hayvaniyeti bırak, kalp ve ruhun dereceyi hayatına
yüksel " şeklindeki sözleriyle dünyadaki bu dirilişin yolunu gösteriyor.
Çokları bu dünyada nefsi arzularının peşinde cismaniyet yörüngeli bir hayat
yaşıyor.
Yeme, içme, yatma, gezip eğlenme gibi duygularla oturup kalkıyor.
Yani pek çoğunun gözü dünyada.
Adeta insan ölümsüzmüş gibi dünyadan kam almak istiyor.
Elde ettikleriyle yetinmiyor ve sürekli daha diyor.
Gözünü bolluk ve nimet içinde yaşayan kimselere dikiyor ve ben niçin bu
güzelliklerden mahrum kalayım ki diyor.
Lüks ve şatafat içinde bir hayat yaşamayı arzuluyor.
Bunun adı dünyaperestliktir.
Ondan kurtulamayanın bir dirilişe mazhar olması mümkün değildir.
İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri bizlere kalp ve ruh ufkunda bir
hayat yaşamanın yolunu gösteriyor.
Kalp ve ruh ufkuna yükselen insan orada çok farklı ve geniş bir dünyayile
karşılaşacaktır.
Allah'ın kendisiyle yaptığı anlaşmayı hatırlayacak, kalu bela sırrını
anlayacaktır.
Başkaları böyle bir ahdü misak'tan haberlerinin olmadığını söyleye dursunlar.
O Cenabı Hakk'ın elestü birabbikum.
Ben sizin rabbiniz değil miyim?" sorusunu da kendisinin buna verdiği bela
evet rabbimizsin cevabını da vicdanında duyacaktır.
Hadiselere daha geniş bir perspektifle bakacak.
Onları daha bütüncül bir nazarla değerlendirecek.
Tığını sebep sonuç arasında oynatmak suretiyle çok farklı gergefler ölecek ve
böylece o ayrı bir enginliğe ulaşacak.
insanca bir hayat yaşamanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissedecektir.
Bütün bunları vicdanında derinlemesine duymayan, yürüdüğü güzergahın adap
erkanını riayet etmeyenlerin dünyada bir diriliş yaşamaları söz konusu
değildir.
Hz.Pir böyleleri için şu ifadeleri kullanıyor.
"Ey mezar-ı müteharrik, hareket eden mezar, bedbahtlar, gelen neslin
kapısında durmayınız.
Mezar sizi bekliyor.Çekiliniz.Ta ki hakikat-i İslamiye'yi hakkıyla kainat
üzerinde temevçaz edecek, dalgalandıracak olan nesli cedid gelsin."
Ayrıca o " ümitvar olunuz şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada
İslam'ın sadası olacaktır." sözleriyle de gelecekte bir dirilişin
yaşanacağını müjdeliyor.
Burada başkalarını görmezden gelme, kınama, hafife alma yoktur.
Zira Bediüzzaman başka bütün sedalar kesileceğini, İslam'ın sesinin bütün
sesleri boğacağını söylemiyor.
Bilakis en yüksek ve gür sesin İslam'ın sesi olacağını ifade ediyor.
Demek ki daha başka sesler de duyulmaya devam edecek.
Ama İslam'ın sesi onlar içinde fark edilecek, öne çıkacak, yükselecektir.
İnsanlar başlarını kaldırıp ona baktıklarında şimdiye kadar şurada burada
beyhude dolaşmışız.
Meğer aradığımız ses ve soluk buradaymış." diyecek, ruh ve vicdanlarının
aradığı ses ve soluğu bulacaklardır.
Böyle bir dirilişin yaşanabilmesi için inananlar kalıplardan ve şekillerden
sıyrılarak ruh ve manaya yönelmeli.
Teşrii ve tekvini emirler üzerinde yapacakları detaylı araştırmalarla
inandıkları esaslarda yakin ufkuna ulaşmalıdırlar.
Üstat Necip Fazıl'ın ifadesiyle "eşya ve hadiseleri hallaç pamuğu gibi
atarak analiz ve sentezler yaparak yeni yeni mana hüzmeleri bal petekleri elde
etmelidirler."
Marifet yolculuklarını doyma bilmeyen bir iştahla sürdürmeli.
Sürekli imanlarını derinleştirmeli ve ihsan ufkunu ihraz etmeye
çalışmalıdırlar.
Yani Allah'ı görüyor veya onun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşayıp
hayatlarını buna göre tanzim etmelidirler.
Aksi takdirde eğrilirken, büğürülürken sıyrılmaları, müstakimce hareket
etmeleri çok zordur.
Maalesef günümüzde böyle bir iman, ihlas, yakin ve ihsan ufku
yakalanamadığından çokları dünyanın cazibesine kapılıp gidiyor.
Villalarda, yatlarda keyif sürme, parmakla gösterilen biri haline gelme, makam
ve koltuklara bağlı yaşama gibi Allah belası gailer sarmalı içinde bir ömür
geçiriyorlar.
Allah'ı görüyor gibi yaşayan, en azından onun tarafından görülüyor olma
mülahazasıyla hareket eden bir insanın gözünden bütün görme ve görülmeler
silinir gider.
Böyle biri Allah için başlar, Allah için işler, Allah için verir, Allah için
alır.
Hasılı bütün tavır ve davranışlarında onun rızasını gözetir.
Duygu ve düşünce dünyası itibarıyla ihsan şuuruna ulaşan bir insanın
amellerinde de ihlas ve rıza-ı ilahi olur.
İhlasa eren ve rıza hedefinde yürüyen biri hayatının her saniyesini
nurlandırmış, pırıl pırıl hale getirmiştir.
Tekrar başa dönecek olursak işin başı iman-ı billah'tır.
Yani Allah'ın varlığına ve birliğine iman etmektir.
Fakat iman sathi olarak kalmamalıdır.
İnsan imanını o kadar güçlendirmelidir ki matematiksel kesinliğin üstünde bir
kabulle aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah'ın varlığını kabul etmelidir.
Allah'a ve diğer iman esaslarına en küçük bir şüpheye bile meydan vermeden
inanmalıdır.
Buna imanda izana ulaşma yani onu bütünüyle içe sindirme de diyebiliriz.
Kur'an imandan bahsettiği çoğu yerde hemen arkasından salih amele vurgu yapar.
Salih ameli adeta imanın bir gereği gibi arz eder.
Dolayısıyla samimi bir mümin Allah'a sağlam inanmanın yanında her tür şirk,
riya ve ucuptan salim, Allah'ın rızasından başka hiçbir mülahazanın içine
girmediği saf, katışıksız, arızasız, kusursuz ameller ortaya koymalıdır.
Yani tüm ibadet taatini ihlas yörüngesinde götürmelidir.
Süreklilik arz eden böyle bir iman ve ibadet hayatı muhabbetullah'ı beraberinde
getirecektir.
Hayatlarını iman ve ibadet derinlikli yaşayan müminler Allah'ı deli gibi
seveceklerdir.
Buysa iştiyak-ı likaullah'ı Allah'a kavuşma aşk ve iştiyakını netice
verecektir.
Bizim hedefimiz talip olmamız gereken şey de işte bu zirvedir.
Onu elde etme adına ne kadar dua dua Allah'a yalvarsak değer.
Kişinin kıymeti talebinin kıymeti ölçüsündedir.
Cenabı Hakk'ın rıza ve rıdvanını talep eden biri kıymetler üstü bir kıymete
ulaşır.
Fakat insan zirveye talip olurken kendisini oraya ulaştıracak yolları ve
köprüleri göz ardı etmemeli.
Öncelikle tek bunları kat etmeye, geçmeye çalışmalıdır.
Maalesef dinin ruhu öldürüldü.
Aşkımız, heyecanımız çalındı.
Biz bizden uzaklaştırıldık.
Din mevcut sistemlerin, siyasi iradelerin vesayetine sokuldu ve 3 beş kuruşluk dünya menfaatine kurban
edildi.
Geriye sadece şekil Müslümanlığı kaldı.
Şekil Müslümanlığı ile teselli olduk.
Kaldı ki şekli olarak dahi olsa ibadetlerimiz ne seviyede o bile tartışılır.
Başka bir iş çıktığında acaba ibadetlerimizi feda ediyor, onlardan taviz veriyor
muyuz?
Önemli bir kısım işler yapıyoruz bahanesi vehmiyle acaba evrad-u ezkarı terk
ediyor muyuz?
Rabbimizi deli gibi sevmeyince onu başkalarına nasıl sevdireceğiz?
Biz onun yolunda olmazsak başkalarının nasıl onun yoluna çağıracağız?
Hiç dünyamızda bir diriliş yaşamayınca insanlık aleminde nasıl bir dirilişe
vesile olacağız?
Maalesef bütün bunlar bizim yitiğimiz.
Belki elaleme Müslümanlık adına bir şeyler dayatıyoruz ama kendimiz de aslında
bu konuda yayız.
Acaba sevilmesini arzu ettiğimiz zatı burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde
seviyor muyuz?
Ferhat'ın şirine olan sevgisinden ötürü dağları deliği söylenir.
Acaba biz mahbubumuza ulaşma adına ne yapıyoruz? Neleri göze alabiliyoruz?
Ayetül Kübra'da anlatıldığı gibi marifet peteğimizi doldurma aşku iştiyakıyla
kainat kitabını hallac edebiliyor muyuz?
Elde ettiğimizle yetinmeyip sürekli helm mezid daha yok mu diyebiliyor muyuz?
Yani onu yürekten sevebilme ve ona hakkıyla kul olabilme adına nasıl bir azim
ve ceht ortaya koyuyoruz?
İşte öncelikle bu soruların cevabını kendimize vermemiz gerekir.
Böyle bir azmimiz ve kararlılığımız, cehd ve gayretimiz yoksa taklitte kalırız.
Mızraklı ilmi hal Müslümanlığından öteye geçemeyiz.
Durumu bu olanların da yeni bir diriliş ortaya koymaları mümkün değildir.
Yaşatma idealinin temsilcileri.
Kendinden ziyade başkalarının mutluluğunu düşünme, başkalarının mutlu olması
için kendi mutluluğundan fedakarlıkta bulunma, başkalarına hayat kaynağı olmak
için yaşama, gerektiğinde başkaları yaşasın diye kendi hayatından vazgeçmede
diyeceğimiz yaşatma ideali insan için en yüce gaye-i hayaldir.
İnsanlığın en yüce kametleri olan peygamberler de onların izinden giden büyük
zatlar da kendilerini düşünmemiş.
kendileri için yaşamamışlardır.
Onların yegane arzusu insanların bedeni arzulardan sıyrılarak kalbi ve ruhi
hayat derecesine yükselmeleri ve Allah'ın razı olacağı bir hal
kazanmalarıdır.
Onlar hayatları boyunca başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak için
çırpınıp durmuşlardır.
Bunu yaparken de kendi hayatlarını karanlıkta geçirmeyi göze almışlardır.
Ellerinde ki mumlarıyla sönmüş tüm mumları tutuşturmak için karanlıktan
karanlığa koşmuşlardır.
İnsanlığa yeni bir ses ve soluk olabilme adına sürekli ızdırap yudumlamış, çile
üstüne çile çekmiş, hayatlarını bir çile yumağı içinde geçirmişlerdir.
Bütün bunlara rağmen hallerinden şikayet etmemiş, gam izhar eylememişlerdir.
Hatta kendilerine zulmedenlere haklarını helal edip onları affedecek kadar da
civan merttirler.
İşte bu baba yiğitlerdir ki kendilerinden sonra gelen nesillere birer yağdı
cemil bırakmışlardır.
Gerçi onların böyle bir beklenti ve talepleri de olmamıştır.
Çünkü yaptıkları bütün fedakarlıkları, iyilikleri Allah için yapmışlardır.
Yapmış olduğum tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir ücret istemiyorum.
Benim mükafatımı verecek olan yalnız alemlerin rabbidir sözü onların virdi
zebanı olmuştur.
Hayatlarını bu civan mertlikle yaşamış ve öyle de ahirete göç etmişlerdir.
Onlar yaptıkları hizmetlerde de kendi adlarının geçmesini istememişlerdir.
Asrın dertlisi Bediüzzaman mezarının bilinmesini bile kendine çok görmüştür.
Derin ihlas anlayışının muktezası olan bu isteği Allah katında kabule karin
olmuş olacak ki naşı kabrinden çıkarılarak bir meçhule götürülüp gömülmüştür.
Fakat Allah onların isimlerini bir yadı cemil olarak yaşatmıştır.
Onların yadını zihinlerden silmeye, adlarını unutturmaya kimsenin gücü
yetmemiştir.
Bunlar yaşadıkları zaman dilimi içinde yaşantılarıyla, dini güzel
temsilleriyle, sözleriyle, fikirleriyle, eserleriyle zihinlerde öyle bir iz
bırakmışlardır ki asırlar sonra gelen insanlar bile onları hayırla, duayla yad
etmiştir, etmektedir.
Niceleri onların ufkunda seyahat etmeye devam etmiş, onların çizdiği çizgide
dolaşıp durmuş ve onların etrafında halelenmiştir.
Allah o büyükleri hakkıyla tanıyabilmeyi, onların ufkunu paylaşabilmeyi bizlere
de nasip etsin ve bizleri onların şefaatine nail eylesin.
Peygamberlerin sadık takipçilerinden ve bize en yakın büyüklerden Bediüzzaman
Hazretlerini düşünecek olursak, "O, milletimin imanını selamette görürsem,
cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım." diyecek ölçüde himmeti
milleti olmuş bir insandır.
Fakat buna rağmen döneminin zalim ve zorbaları hayatı ona zindan etmişlerdir.
Ne var ki tüm çabalarına rağmen onu zihinlerden silememiş, onun davasını
bitirememişlerdir.
Ortaya koyduğu asar-ı bergüzidesi eşsiz kıymetli eserleri insanların yolunu
aydınlatmaya devam etmektedir ve edecektir.
Etrafında yer alan talebeleri de onun açtığı yoldan yürümüş ve dünyaya ait her
şeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir.
Baş koydukları dava uğruna tüm zorlukları ve mahrumiyetleri göze almışlardır.
Ne mahkemelerde yargılanma, ne sürgün edilme, ne de zindanlara atılma onları
baş koydukları davadan geri çevirebilmiştir.
Onlar Bediüzzaman'la birlikte bulunmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış
ve vefat edeceği ana kadar onu hiç yalnız bırakmamışlardır.
Onların bu vefa ve sadakatleri, fedakarlık ve adanmışlıkları sayesinde
nicelerinin imanı kurtulmuş ve hakikatlere karşı gözleri açılmıştır.
İnsanlığın sulh ve selameti adına tüm zorlukları göğüsleyen bu baba yiğitlerin dünyevi
hiçbir beklentileri de olmamıştır.
Zübeyir Gündüzp'in, Tahiri Mutlu'nun, Hulusi Efendinin ve daha birçoklarının
hayatları basit bir evde, köhne bir odada geçmiştir.
Onlar arkalarında dikili bir taş bırakmayı düşünmemişlerdir.
İsteselerdi onlar da kendileri için dünyalık biriktirebilir, maelek peşinde
koşabilirlerdi.
Fakat onların hiçbirinin dünyaya ait bir beklentisi olmamış, gözlerine Allah
yoluna hizmetten başka bir hayal girmemişti.
Müspet düşünceyi esas alan bu adanmışların insanları hazmedememe gibi haset ve
kıskançlık saiki ile başkalarının hizmetlerine mani olma gibi vartaları da
olmamıştır.
Çünkü onlar başkalarının yaptığı hayırlı işleri yıkmak için menfi propaganda
yapan firavun bozmalarını değil ciddi bir isar düşüncesiyile hareket eden
yaşatma aşkıyla coşup yaşamayı unutan peygamberleri sahabe efendilerimizi,
üstatlarını örnek alıyor, onların izinden gidiyorlardı.
Hem de her tür çileğe katlanmayı göze alarak sahabe-i kiram efendilerimizin
arkalarında yerlerini aldıklarını ümit ettiğimiz bu baba yiğitler izafi anlamda
insan-ı kamil abideleriydi.
Biz onları böyle gördük, böyle inandık.
Böyle inandığımızdan ötürü de ölünceye kadar onları hayırla yad etmeye devam
edeceğiz.
Allah bizi hüsnü zannımızda yanıltmasın.
Gerek Bediüzzaman Hazretleri ve etrafında halelenen talebeleri gerekse onlardan
önce yaşamış büyük zatlar hayatları boyunca başkalarına hayat üflemeye
çalışsalar da kendileri hiç rahat yüzü görmemişlerdir.
Ömürleri çileyle geçmiştir.
Zira yüksek mefkuresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, hakarete maruz kalmamış,
sürgün yaşamamış, zindanla tanışmamış kimselerin insanlığa hizmet adına
yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktur.
Bir insan ruh ve kalp dünyasını ikame etme yolunda preslenir, çile çeker,
sıkıntı yaşar.
Fakat bütün bunlara rağmen duruşunu değiştirmezse işte o zaman o insanın
samimiyeti tescillenmiş olur.
Hangi peygamber vardır ki çileğe maruz kalmamış, yerinden yurdundan
edilmemiştir?
Testereyle biçilen Hz. Zekeriya, hunharca şehit edilen Hz.Yahya, ateşlere
atılan Hz.İbrahim, yerinden yurdundan sürgün edilen Hz.Musa, yıllarını kuyu
dibinde, köle pazarlarında ve zindanda geçiren Hz.Yusuf kavminin türlü türlü
hakaretlerine katlanmak zorunda kalan Hz.Nuh ve daha başkaları.
Peygamberlerin yolu hak ve hakikati ikame etmenin bedeli buysa, samimiyet ve
hakkaniyet testi bunu gerektiriyorsa bize de başımıza gelenlere sabretmek ve
dayanmak düşer.
Konjonktürü değerlendirerek her türlü gayrimeşru yolu kullanarak milletin
başına musallat olan ve sonrasında da onun kanını emmeye, can damarlarını
koparmaya başlayan parazitlerin millete vaadedeceği hiçbir şey yoktur.
Onların tek bildikleri kendi saltanatlarını tesis etmek ve korumaktır.
Kendi hesapları, çıkarları ve gelecekleri peşinde koşan bu parazitler milleti
sömürerek ayakta kalırlar.
Allah bir yere kadar onlara fırsat verebilir.
Fakat bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler.
Peygamber yoluna baş koyan adanmışların yağdı cemil olmasına mukabil bunlar da
birer yad-ı kabih çirkin bir hatıra olarak anılırlar.
Her anılışlarında da beddualar, lanetler beraberinde gelir.
Ne kadar halimsin ey Rabbimiz.
Günümüzde zihinler ve düşünceler olabildiğine kirli.
Gücü ele geçirenler muhalif gördükleri, düşman belledikleri insanlar hakkında
komplo üstüne komplo kuruyorlar.
Zulmettikçe ediyor, ezdikçe eziyorlar.
Kirli düşünceler dillere ve sözlere aksediyor.
Öyle yalanlar söylüyor.
Hasım gördükleri insanlara öyle iftiralar atıp öyle küfür ve hakaretler
savuruyorlar ki bunlara bir isim vermek icap ederse yalan iftira hakaret
müçtehidi denebilir.
Zira öyle farklı farklı iftira, hakaret ve küfürler üretiyorlar ki muhtemelen
oturup kalkıp bunları düşünüyor, zihinlerini sürekli bu istikamette
kullanıyorlar.
Lisanları da bunlara tercüman oluyor.
Ne dini hükümler, ne ahlaki değerler, ne ahiret endişesi, ne de temsil
ettikleri konum ve payeler onları bu tür çirkin fiilleri işlemekten alıkoyuyor.
Dine muhalif tavır ve davranışlarıyla hangi dalalet vadilerinde gezdiklerini
aldırış etmiyorlar.
Devleti temsil eden insanlar sıradan bir insanın bile söylemekten haya edeceği
kaba ve çirkin sözleri büyük kalabalıkların önünde hem de hiç utanıp sıkılmadan
söyleyebiliyorlar.
Bu tür yakışıksız tavır ve davranışlarıyla kimi örnek aldıkları da belli değil.
Zira en ağır ve olumsuz şartlarda yaşamak zorunda bırakılan enbiya-i izam,
ulema-i fiham, evliya-i kiram efendilerimizin nezih dillerinden bu tür sözlerin
binde biri bile sadır olmamıştır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in kavminden çekmediği sıkıntı
kalmamıştır.
Ona en ağır hakaretler edilmiş, o anca kötülüklere maruz bırakılmıştır.
Buna rağmen kimse hakkında kötü söz söylememiş, kimseye hakaret etmemiş,
kimseyi alaya almamıştır.
Ölçümüz onun ortaya koyduğu ölçülerse bunlara uymayan şeylere ölçüsüzlük ve
dengesizlik denir.
Günümüzde zihni, kalbi ve dili kirli o kadar çok dengesiz insan var ki bunların
ne zaman ne yapacakları, kime ne diyecekleri belli olmuyor.
Hal ve tavırlarda ölçü ve muazene kaybolunca türlü türlü kötülükler irtikap
ediliyor.
Husiyle güç ve kuvveti elinde bulunduranlar kendileri gibi düşünmeyen
kesimlerin hakkından gelmek için komplo üstüne komplo kuruyor, tuzak ardına
tuzak hazırlıyorlar.
Öyle zulümler ediyor, öyle hak ihlallerine giriyorlar ki insan bunları görünce
Hz.Ebubekir gibi rabbena ne kadar halimsin ya Rabbi demekten kendini alamıyor.
Zira yapılıp edilen şeyler affedilecek gibi değil.
Zalimleri Allah'a havale etme.
Zalim zulmünü yapa dursun bunun karşısında mazluma, özellikle de İslam'ın
değerlerini iyi özümsemiş civan mertlere yakışan Allah'a sığınıp şöyle niyaz
etmektir.
Allah'ım zalimleri ıslah buyur.
Onlara mülayemet nasip eyle.
Hakikati göster.
Onları insanca yaşamaya muvaffak kıl.
Kaymış kalplerine istikamet ihsan eyle.
Bizi de onları da affu mağfiret buyur.
Islahı kabil olmayanların da sen hakkından gel.
Saldırmaktan, ezmekten zevk alan mütecavizleri sana havale ediyoruz.
Zira biz ne dersek diyelim bu konuda nihai hükmü verecek olan Allah'tır.
Kurulan tuzak ve kompl çıkaracak belki de komplocuların başlarına dolayacak
olan O'dur.
Allah zalime mehil üstüne mehil verir.
Fakat bir kere de yakaladı mı artık onun iflahını keser.
Allah'ın onlar hakkındaki hükmünün gelmesi, zalimlerin cezalandırılması ile
ilgili icraat-ı ilahiyenin başlaması artık sözün bittiği yerdir.
O varsa gamu kedere ne hacet.
Esasında dert ve ızdırap çeken sadece bizler değiliz.
Şimdiye kadar başta enbiya-i izam efendilerimiz olmak üzere niceleri benzer
şeyleri yaşamıştır.
İnsanlığın iftihar tablosu Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yapılmadık kötülük
kalmamıştır.
Başlara tac olan meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el pençe divan
durdukları çok yüksek bir izzet ve onura sahip o yüce kamete öyle eza ve
cefalarda bulunmuşlar ki Hz.Ebubekir bunları yapan zalim ve mütecavizlerin
nasıl olup da cezalandırılmadığını düşünüp yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ma
ehlemeke ya rabbena demiştir.
Demek ki o yapılıp edilenlere bir izah bulmakta zorlanıyordu.
Bize ebedi kurtuluşu göstermek, dünyamızı aydınlatmak, hakikatlere karşı
gözümüzü kulağımızı açmak, ihsas ve ihtisaslarımızı güçlendirmek için
gönderilen bir peygambere nasıl olur da bunlar yapılır? diyordu.
Onca cevrü cefaya karşı ma ehlemeke ya rabbena sözüyle soluklanıyordu.
Evet, vaziyet ne olursa olsun biz kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz.
Zalimleri Allah'a havale etmeli, işi ona bırakmalı ve onun hikmetine rağm
olmalıyız.
Ne kin ve intikam duygularıyla kalp ve ruh dünyamızı kirletmeliyiz ne de
yakışıksız sözlerle dilimizi.
Ne kadar sıkıntı ve zorluk yaşarsak yaşayalım mülayemetten ayrılmamalı,
başkalarını tebessüm sadakasından mahrum bırakmamalıyız.
Tokadiizade çekip, "Gülsem de içimden ağlarım ben. Sızlar yüreğim yüzüm
gülerken." der.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem mübarek sinelerinde
değirmen taşları dönerken ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranırken dahi tebessüm
bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmemişti.
İradesinin hakkını vermiş, içinde kaynayıp duran ızdırapları bastırmasını
bilmiş ve bunları muhataplarına aksettirmemişti.
Onun ızdırabı neye karşıydı? Neydi onun gece uykularını kaçıran, gündüz
hafakanlarını kabartan derdi.
Evet, Ona asıl ızdırap yaşatan şey insanlığın önü alınamayan bir sele
yakalanmış gibi başını alıp cehenneme doğru sürüklenmesiydi.
Cennete giden yolları ıskalamasıydı.
İyilik ve güzelliklere kapalı, kötülük ve çirkinliklere açık durmasıydı.
O insanların akıllarını başlarına almaları için adeta ölüp ölüp diriliyordu.
Fakat buna rağmen her zaman mütebessimdi.
Çevresine tebessümler yağdırmak suretiyle gözlere sürur, gönüllere inşirah
veriyordu.
Muzdarip ruhlar.
Günümüzde insanı ızdıraba gark edecek o kadar çok sebep var ki üstat Necip
Fazıl'ın ifadesiyle toplumun künde künde üstüne devrilmesi karşısında nasıl
ızdırap duymayacaksınız?
Etrafta kızıl kıyametler koparken beri tarafta çoklarının hiçbir şey yokmuş
gibi hala keyif zevk ve lezzetlerine bakmaları karşısında nasıl sancı
çekmeyeceksiniz?
Himmeti milleti olan nice büyük zat ruhunun derinliklerinde böyle bir ızdırap
yaşamıştır.
Bu peygamberane bir ızdıraptır.
Buna kutsal ızdırap veya kutsal hafakan da diyebilirsiniz.
Zira insanlığın genel ahvali karşısında duyulan böyle bir iç sıkıntısının
dakikaları hatta saniyeleri ibadetle geçirilen bir güne tekabül edebilir.
İnsanlığın elinden tutma, gözlerindeki perdeyi sıyırıp onlara gerçekleri
gösterme, kulaklarını açıp hak ve hakikati duymalarını temin etme uğruna
çırpınıp durma ve ızdırapla iki büklüm olma Allah katında öyle değerlidir ki
Süfyan bin Uneyne' Allah bazen muzdarip bir vicdanın sızlamasıyla bütün bir
ümmeti bağışlar der.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri başkalarının derdiyle dertlenen
bu muzdarip ruhlardır.
Toplum çapında üst üste yaşanan yıkımları, devrilmeleri görebilen ve bunların
ızdırabını ruhunun derinliklerinde duyabilen, bundan ötürü uykuları kaçan, gece
kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşan ne olacak bu milletin hali? Bu hezeyan ne
zaman sona erecek? Şu parçalanma ve ayrışmalar ne zaman bitecek?" diyen ve
bunları derken de kaderden şikayet etmeyen muzdarip ruhlar.
Evet, bir taraftan toplum çapında yaşanan iç içe kırılmaları görüp bunun
derdini, sancısını çekmeli.
Diğer yandan da rıza ufkundan ayrılmamalı.
Kaderi tenkit edecek tavır ve davranışlara girmemeli.
Her zaman Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, peygamber olarak
Hz.Muhammed'den razı olduk demeli.
Allah'ın takdirine saygı göstermeli.
Şunun iyi bilinmesi gerekir ki arzu edilen güzelliklerin hasıl olmasında
murad-ı ilahi esastır.
Allah icraat-ı sühaniyesini bizim keyfimize göre yürütmez.
Adet-i sübhaniyesinin gereğini yapar.
Evet, her hadise murad-ı ilahiye bağlı olarak vukua gelir.
Burada kullar olarak şart-ı adi planında bize düşense esbap planında elimizden
gelen her şeyi yaptıktan sonra uğursuz ağızlara ilahi bir fermuar vurulması,
zulüm ve gadirlerin sona ermesi adına inleme, kıvranma, sızlanma ve dua dua
Allah'a yalvarmadır.
Allah celle celalüu yüce beyanında dara düşmüşün, ızdırar haline duçar olmuşun
duasına icabet edeceğini buyurur.
Allah yapılan dualar kabul ufkuna ulaştığında hiç beklenmedik nice sürpriz
lütuflarda bulunur.
Samimi müminlerin namını yeryüzünde bir hoş seda kılar.
Hülasa, "Nerede ve ne yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanlığın dertleriyle
dertli yüce ruhlara düşen bir taraftan bütün himmet ve gayretlerini insanlığın
yaşadığı problemleri tamir ve ıslah etmeye hasretmek, diğer yandan da ızdırapla
Cenabı Hak'a iç dökmek, insanlığın içinde bocaladığı iç içe olumsuzlukları
vicdanlarında duyarak mütemadiyen Allah'ım çare sensin sensizliğe mahkum etme
deyip inlemektir.
Maiyet ve kurbet ufku.
Soru: İman ve Kur'an hizmetine gönül veren insanların terü taze
kalabilmesi ve başkaları üzerinde müessir olabilmesi için benim Allah ile
hususi bir vaktim vardır.
Ufkunu yakalaması gerektiği ifade ediliyor. Bunu biraz açar mısınız?
Cevap: Soruda zikredilen ve hadis olarak rivayet edilen bu kutlu sözün
tam metni şu şekildedir.
Benim Allah ile öyle bir anım vardır ki bu esnada bana ne mukarreb Allah'a
yakın bir melek ne de bir nebi-i mürsel ulaşabilir.
Bazı kaynaklarda bu söz, "Benim öyle bir vaktim vardır ki o vakitte
Allah'tan gayri hiç kimse bana refakat edemez." şeklinde de rivayet
edilir.
Bu sözle tasavvuf ehli arasında hadis olarak meşhur olsa da sahih hadis
kitaplarında böyle bir rivayete rastlanmaz.
Bununla birlikte Tirmizi'nin şemaili başta olmak üzere bazı hadis kitaplarında
yer alan şu rivayetin aynı manayı desteklediği ifade edilmiştir.
Allah Resulü evine gittiğinde zamanını üçe ayırırdı.
Üçte birini Allah'a, üçte birini ailesine, üçte birini de kendine tahsis
ederdi.
Bu söz genellikle tasavvuf ehli tarafından seyrü süluk-i ruhani, Allah'a
yaklaşmak için yapılan kalbi seyahat açısından ele alınmış ve hakkında farklı
mütalaalar ortaya konulmuştur.
Bazıları bunu hayret makamı olarak görmüştür.
Bunu dehşet, kalak ve heyman gibi kavramlarla da ifade edebilirsiniz.
Bazıları da meseleyi sekr, mahv açısından ele almıştır.
Farklı bir açıdan bu ifadenin esma dairesinin tam kavrandığı veya onun da
aşılarak sıfat dairesine sıçrandığı hatta esma ve sıfatın da silinip gittiği ve
zat-ı baht mülahazasıyla oturup kalkıldığı bir makama işaret ettiği de
söylenebilir.
Yani bu Allah'la bir mahiyet noktasıdır.
Kim bilir böyle sürprizler kuşağında açılmış bir talihli ne tür varidat ve
mevhibeler sağanağına mazhar olur.
Böyle bir pay herkese müyesser olmayabilir.
Belki bu akrabül mukarrebinin veya ona yakın olan kimselerin ulaşacağı bir hal
veya makamdır.
Fakat herkes derecesine göre bir kurbet atmosferine girebilir ve kendi arşı-ı
kemalatına doğru yol alabilir.
İnsan için önemli olan böyle bir mayiyet ve kurbet ufkunu yakalama azmü cehdine
sahip olmasıdır.
Buna ulaşma adına hangi yolun takip edildiğinin de çok bir önemi yoktur.
Herkes böyle bir noktayı yakalamak için farklı yollara süluk edebilir, farklı
vasıtalar kullanabilir.
Mesela Bediüzzaman Hazretleri acz, fakr, şevk ve şükür yoluna dikkat
çekmiş.
Bazı yerlerde tefekkür ve şefkati de bunlara ilave etmiştir.
Amel yani bilginin pratiğe dökülmesi, ilim amel birliğinin kurulması, Allah'a
kurbiyet ufkunun yakalanması adına üzerinde önemle durulması gerekli bir
husustur.
İnsan elde ettiği hakikat bilgisini sadece nazaride bırakmamalı, çok iyi
hazmetmeli ve amele çevirmelidir.
O bildiği şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanır.
İmanında tahkike ulaşır ve bilip inandığı hakikatleri de pratiğe dökerse Cenabı
Hakk'ın teveccüh ve lütuflarına mazhar olur.
Amel imanı da besler.
Namaz, oruç, evrad-u ezkar gibi ibadetler mahiyetini tam kestiremeyeceğimiz
şekilde içimizde çok derin bir imana inkılap eder.
Hazmedilmeyen, benimsenmeyen, tabiata mal edilmeyen ve uygulanmayan şeylerin
yalnızca nazeri olarak bilinmesi insanı Allah'a yaklaştırmaz.
Amelin fayda vermesinin şartı da devamlılığıdır.
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi hak yolcuları farklı farklı yollarla Allah'a
kurbet ufkunu kazanmaya çalışmış.
Bunun için cehdü gayret sarf etmiş.
Pek çokları bunu hayatlarının en büyük gayesi bilmiş ve ona göre yaşamıştır.
Bütün bu yollar limaileyhi vaktün ile ifade edilen hakikate ulaşma adına önemli
birer vesiledir.
Meseleye bu zaviyeden bakınca mahiyet-i ilahiyeye ulaşma hakikatinin çok geniş
olduğu görülebilir.
Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre farklı bir zaviyeden ona ulaşabilir.
Onun varidatını duyup zevk edebilir.
Her kurbet namzedi kendi ruh ve kalp aynasının genişliği ölçüsünde onu idrak
edebilir.
İman ve marifetullah'taki derinliği ibadetü taatindeki ciddiyeti ölçüsünde
mesafe katedebilir.
Yeter ki bu istikamette bir cehdü gayret ortaya koysun.
İnanan her ruh bu ufku yakalamaya çalışmalı.
Özellikle de önemli bir misyon yüklenen insanlar.
Onlar Cibril hadisinde ifadesini bulan iman, İslam ve ihsan hakikatlerini
zirvede temsil etmenin peşinde olmalıdırlar.
Çünkü imanı tamam olmayan bir insanın yapacağı iman hizmetinden bir şey
beklenemez.
İslam'ı düşe kalka götüren biri başkaları üzerinde müessir olamaz.
İhsan şuuruna ulaşamamış birinin din adına deyip ettikleri gürültüden ve
dedikodudan öteye geçemez.
yalanın, aldatmanın, riyanın ve gösterişin sesi soluğu olabilir.
Böyleleri söz ve amel ikiliğinden kurtulamayacaklarından başkaları nazarında
inandırıcı olamaz, çevrelerine güven vadedemezler.
Bir insanın duygu ve düşüncelerinde, tavır ve davranışlarında hakiki anlamda
doğruluğu temsil etmesi ihsan şuuruna ulaşmasına bağlıdır.
İhsan ise Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tariflerine göre
insanın Allah'ı görüyor gibi en azından onun tarafından görülüyor olma
mülahazasına bağlı olarak yaşamasıdır.
Bunun da kendi içinde sonsuz dereceleri vardır.
Bir dava insanı en azından Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla
hareket etmeli.
Her an gözetimi altında bulunduğunu hissetmelidir ki yalandan, riyadan,
gösterişten kurtulabilsin.
Zira böyle bir şuur, böyle bir ihsas insanın tavır ve davranışlarına hemen
akseder.
Onu laubali ve dengesiz tavırlardan, hata ve günahlardan uzak tutar.
onun gevşemesine, kendini salmasına, dünyaya dalmasına mani olur.
Oturma, kalkma, yatma, yeme, içme gibi bütün fiillerine tesir eder.
Bütün karar ve tercihlerinde onu yönlendirir.
Kişi hele bir de bir üst mertebeye çıkarak Allah'ı görüyor gibi olma ufkuna
ulaşırsa,
kesret bütün bütün gözünden silinir gider ve adeta baktığı her şey de Allah'ı
müşahede etmeye başlar.
Mevlana caminin ifadesiyle yalnız biri ister, yalnız biri çağırır, yalnız biri
talep eder, yalnız biri görür, yalnız biri bilir, yalnız biri söyler.
Onun dışında başka şeylerle meşgul olmayı abes sayar.
Böyle bir şuur ve idrake sahip olamayan birinin tahkiki imana ulaşması, ihlas-ı
taammı elde etmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla da o taklitten ve şekil Müslümanlığından kurtulamaz, riya ve
gösterişten sıyrılamaz.
Böyle birinin dini tebliğ hamleleri de çoğunlukla fiyaskoyla sonuçlanır.
Zira o bugün söylediklerini yarın yaptıklarıyla yalanlar.
Sözlerinde ve tavırlarında istikamet ve kararlılık olmaz.
Bu yüzden de inandırıcılığını kaybeder.
Muvakkaten kitleler üzerinde tesirli olsa ve onları arkalarından sürüklese de
say ve gayretlerinin semeresi kalıcı olmaz.
Kısa süreliğine parlasa da hızla söner gider.
İnsanın parlaklığını devam ettirmesi nur kaynağına teveccühünün devamına
bağlıdır.
Güneşle arasına perdeler giren kabarcıkların karanlığa bürünmesi gibi Allah'tan
kopanlar da ışıltılarını kaybederler.
Hasılı-ı kelam, özellikle dava-i nübüvveti temsil etme gibi bir derdi ve gaye-i
hayali olan kimselerin başarıya ulaşmalarının öncelikli şartı Allah'la
irtibatlarının güçlü olmasıdır.
Cenabı Hak her zaman rahmetiyle liyakat ve istidatlarımızın çok çok üstünde
beklenmedik lütuflarda bulunabilir.
Bir nefer olmaya liyakatimiz olmadığı halde generallik bahşedebilir.
Biz bunları onun rahmetinden bekleriz.
Zira o lütuf ve kerem sahibidir.
Bununla birlikte o dünyayı hikmet diyarı olarak yaratmıştır ve çoğu
zaman bizimle ilgili icraatlarını şart-ı adi planında bizim iradelerimize
paralel olarak götürür.
Dolayısıyla bizim neye ne kadar meyil gösterdiğimiz, neyi ne kadar talep
ettiğimiz, talep ettiğimiz şeyleri elde etme adına ne kadar cehdü gayret ortaya
koyduğumuz, bu gayretlerimizde ne kadar ısrarlı ve kararlı durduğumuz çok
önemlidir.
Allah'ın makbul kulları arasında yerimizi almak ve başkaları üzerinde müessir
olmak istiyorsak lima Allahu vaktün ufkuna talip olmalıyız.
Tüm dünya ve mafi dünya ve dünyanın içindeki her şeyi arkada bırakıp yalnızca
Rabbimizle beraber olduğumuz vakitlerimiz olmalı ve böyle bir mayiyet ve
kurbiyeti elde etme adına bir ömür boyu çırpınıp durmalıyız.
Sahabenin tebliğ aşkı.
Bir insanın başkalarına talim ve tebliğ ettiği mesajın hakikatine, lüzumuna,
önemine ve vaadettiklerine önce kendisinin inanması ve onu bütün gönlüyle kabul
etmesi o mesajı başkalarına ulaştırma adına söylediği sözlerin tesiri ve hüsnü
kabulle karşılanması adına çok önemlidir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tebliğ ve temsil ettiği, sahabe-i
kiramın da ondan alıp kendi hayatlarına hayat kıldıktan sonra başkalarına da
ulaştırdığı o yüce hakikatlerin kısa zamanda gönüllerde makes bulmasının önemli
sebeplerinden biri budur.
Onlar temsil ve tebliğ ettikleri dine bugünden sonra yarının geleceğine veya
gurub eden güneşin ertesi gün tekrar doğacağına inanmanın daha ötesinde bir
katiyetle inanıyorlardı.
Sahabe efendilerimiz Allah ve resulünün kendilerine vadettiği şeylerden zerre
kadar şüphe duymuyorlardı.
Allah'ın meleklerin kıyametin ahiret aleminin varlığına iki kere ikinin 4
etmesine inandıklarından daha fazla inanıyorlardı.
İmanın da inkarın da ahirette muhakkak bir karşılığı vardır.
İnsanlığın iftihar tablosunun insanlığa sunduğu mesaja gönülden inanan insanlar
cennet nimetleriyle ve ebedi saadetle müjdelenmişlerdir.
Onlar Cenabı Hakk'ın cemalini müşahede etmeye namzettirler.
Onun ben sizden razıyım buyuracağı bir ufka doğru gitmektedirler.
Bu halleriyle onların bu dünyadaki yolculukları bir yönüyle melekuti bir aleme
doğru yapılan bir seyahattir.
Buna karşılık inkar yolunu tutanların akıbeti ise esfel-i safiliğine sükut,
ebedi hüsran ve ebedi azaba duğuçar olmaktır.
İman ve küfrün ahiretteki bu yansımalarına kati olarak inanan sahabe
efendilerimizin insanlığı hayır yollarına sevk etme istikametinde delice bir
iştiyakları vardı.
Onlar bu tebliğ heyecanını rehber-i ekmelleri sallallahu aleyhi ve sellem'den
almışlardı.
Zira Kur'an-ı Kerim'de Rabbi onu şöyle teselli ve tadil etmektedir.
"Bu Allah beyanına inanmadıklarından dolayı senden yüz çevirenlerin
arkasından neredeyse kendini helak edeceksin."
Evet, en başta efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sonra da derecesine göre
onun sadık takipçileri, insanların alayı illiyyini kemalata yükselmeleri,
cennetle serfiraz olmaları, uhrevi nimetleri rıza ve rıdvanla taçlandırmaları
için neredeyse kendilerini yiyip bitiriyorlardı.
Maalesef biz bu tebliğ heyecanını, aşku iştiyakını kaybettik.
İnsanlığa hak ve hakikati duyurma istikametinde delice bir aşku-u iştiyak
duyamıyor, küfür bataklığına saplananlar karşısında gamu kederden kendimizden
geçemiyoruz.
Hatta niceleri, "Ne diye herkese Allah'ı anlatacağız diye ölüp ölüp
diriliyorsunuz.
Allah'ın cehennemi de var" şeklinde düşünebiliyor.
Bunu diyenler herhalde cehennemin ne demek olduğunu bilmiyorlar.
imanda kaybeden birinin gerçekte neyi kaybettiğinden habersizler.
Ebediyetin, ebedi hüsranın nasıl bir şey olduğunu idrak edemiyorlar.
Zira kamil bir imana, sağlam bir vicdana ve selim bir akla sahip olan bir
insanın küfür girdapları ve o girdaplara yakalanmış, çırpınıp duran insanlık
karşısında duyarsız kalması söz konusu olamaz.
İşte sahabeyi farklı kılan onların bu konudaki yüksek idrak ve duyarlılıklarıydı.
Onlar bir gözleriyle cennete bakıyor ve oranın feda edilecek gibi bir yer
olmadığını görüyor.
Diğer gözleriyle de cehenneme bakıyor ve Allah hiç kimseyi buraya düşürmesin
diyerek herkese el uzatmaya çalışıyorlardı.
Hayatta bir gaye-i hayalleri, bir idealleri vardı ve adeta sırf onun
için yaşıyorlardı.
Buna yaşatma ideali diyebilirsiniz.
Onlar kendileri için değil başkaları için yaşıyorlardı.
Yaşatmak için yaşıyorlardı.
Başkaları yaşasın diye her türlü fedakarlığı göze alıyor, gerektiğinde bu
uğurda ölümü dahi gülerek karşılıyorlardı.
Onlara göre böyle bir ideal uğruna yaşanmayan bir hayatın anlamı yoktu.
Böyle bir mefkur eden yoksun yaşayanlar onların gözünde hareket eden mezarlar
gibiydi.
Allah celle celalüu insanlığın iftihar tablosunu risalet vazifesiyle
gönderirken ilahi mesajı canı gönülden kabul edip etraf-ı alemde neşredecek
donanımda insanları da adeta onunla göndermişti.
Hz.Hatice'nin, Hz. Ebubekir'in, Hz.Ömer'in, Hz.Osman'ın, Hz.Ali'nin ve diğer
ilklerin duruşlarını başka türlü izah etmek zordur.
Daha ortada vahiy adına birkaç ayetin olduğu bir dönemde onlar hiç tereddüt
etmeden efendimizin kendilerine sunduğu mesajı kabul ediyor ve onu başkalarına
duyurma heyecanıyla çırpınıp duruyorlardı.
Allah Resulü ilk vahyi aldıktan ve durumunu Hz.Hatice'ye anlattıktan sonra
Hz.Hatice'nin efendimizi teselli adına söylediği sözler gerçekten muhteşem bir
idrakin sesi soluğudur.
Hz.Ebubekir'in ilahi mesajı duyar duymaz hiç tereddüt etmeden iman etmesi ve
ölesiye meseleye sahip çıkması basite alınacak bir olay değildir.
Diğer ilklerin tavrı da onlardan farklı olmamıştır.
Onların her biri efendimizin arkasında yerini aldıktan sonra baş döndürücü
şekilde dikey bir yükselişe geçmiştir.
Evet. Allah dünyanın rengini, şeklini ve desenini değiştirecek mesajını insanı
kamille gönderirken adeta ona yardımcı olacak ashabını da bu işe hazırlamış
ve programlamıştı.
Onların bu derin imanları, tam teslimiyet ve tevekkülleri, muhatapları üzerinde
ayrı bir tesir bırakmıştır.
Cahiliyeden yeni çıkmış sahabenin çok kısa bir sürede insanlığa yön verecek irfan
erleri, kalp ve ruh insanları haline gelmelerinde Efendimiz Sallallahu
Aleyhi ve Sellem'in sohbetinin insibaının, sohbetiyle boyanmalarının ayrı bir
tesiri olmuştur.
Onunla aynı mekanı paylaşan, onun atmosferini soluyan, tavırlarına,
davranışlarına, mimiklerine, bakışına, duruşuna şahit olan insanlar bunda yalan
yok diyorlardı.
Bütün hal ve hareketleri muhataplarına güven ve itminan veriyordu.
Duygu ve düşünce fırçasını çaldığı kimseler çok kısa bir zamanda semavileşiyorlardı.
atmosferine giren birinin etkilenmemesi mümkün değildi.
Yeter ki onun sunacağı mesajlara karşı ön yargıları bulunmasın.
Onun öyle bir çekim gücü vardı ki o güne kadar zift ve kir içinde yaşayan
insanlar birdenbire bundan sıyrılıveriyor, cennet kevserleriyle yıkanmış gibi
arınıp paklanıyor ve meleklerle at başı yürüyecek bir kıvama ulaşıyorlardı.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında yerini
alan, aksine ihtimal vermeyecek şekilde onun mesajını kabullenen ve bu mesajı
başkalarına duyurmayı en büyük gaye-i hayalleri haline getiren sahabe
efendilerimiz o kutlu mesajın sunumunda da oldukça hassas ve dikkatliydi.
başta sağlam ve itiraz götürmez bir temsil ortaya koymuş.
Sonrasında da yumuşak ve makul bir üslupla insanlara ruh dünyalarını
aksettirmişlerdi.
Günümüzde belki en çok muhtaç olduğumuz şey işte bu sahabe ufkudur.
Biz de inandığımız değerlere o ölçüde inanır ve onları muhtaç sinelere
duyurabilme sancısıyla yaşarsak Hz.Pir gibi zindanları bile medrese-i Yusufiye
haline getirebiliriz.
Allah'ın bize lütfettiği zamanın saniyesini zayi etmeden gönüllere girmeye
çalışır.
Dünyanın her bucağına atabildiğimiz kadar iman ve sevgi tohumları atarız.
Günümüz firavunları.
Soru: Firavun ve Nemrut gibi tiranların anlatıldığı ayet-i kerimelerin
günümüz yöneticilerine verdiği mesajlar nelerdir?
Halkına değer vermeyen, başına buyruk liderlerin firavunlara ait vasıfları
taşıdığı söylenebilir mi?
Cevap: Siyaset sahasında günümüzün en büyük problemlerinden biri
siyasilerin ağızlarından çıkan sözlerle ortaya koydukları icraatların
birbirinden çok farklı olmasıdır.
Dünyanın pek çok ülkesinde liderler halklarına büyük vaatlerde bulunuyor,
demokrasiyi, ifade hürriyetini, eşitliği dillerinden düşürmüyorlar.
Fakat ne yazık ki pek çoğunun fiilleri ağızlarından çıkanı yalanlıyor.
Bir liderin demokrat, cumhuriyetçi, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olup
olmadığını sadece sözlerinde aramak çoğu zaman yanıltıcı olur.
Ne kadar samimi ve doğru sözlü olduklarını anlamak için uygulamalarına bakmak
gerekir.
Acaba onların idarede oldukları ülkelerde, toplumlarda insanlar istedikleri
gibi düşünüp düşüncelerini özgürce ifade edebiliyorlar mı? İnandıkları
değerleri herhangi bir baskı ve kısıtlamayla karşılaşmadan diledikleri gibi
yaşayabiliyorlar mı? Bunu sorgulamak gerekir.
Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde temel hak ve özgürlüklerin önemi üzerinde
durulmakta ve bunların savunuculuğu yapılmaktadır.
Hürriyet gerçekten önemlidir.
İnsan her mevzuda hür olmalıdır.
Kimseye zarar vermedikten, başkalarının alanına saygılı olduktan ve diğer
insanların hürriyet sınırını ihlal etmedikten sonra istediği gibi
düşünebilmeli.
düşündüklerini istediği gibi konuşabilmeli, hayatını istediği gibi
yaşayabilmelidir.
Özgürlük sözde kalmamalı, zaman ve zemine bağlı olarak farklı şekillerde
hayatın içine de akmalıdır.
Hak ve özgürlük söylemlerinin en üst seviyede kabul gördüğü günümüz dünyasında
pek çok gelişmiş ülkenin dahi henüz istenilen seviyeyi yakalayamadığını
söylemek mümkündür.
Birçok liderin demokratik görünüm altında tiranlık yaptığına şahit
olunmaktadır.
Bu insanlar hemen her vesileyle hürriyetten bahsetseler de aslında hürriyeti
sadece kendilerine has görmektedirler.
Başkalarına mahrumiyetleri, mahkumiyetleri reva görüyorlar.
Belki de tiranlığın en tehlikeli olanı demokrasi zırhı altına gizlenen bu türlü
bir tiranlıktır.
Tiranlığı belli dönemlerle, belli ülkelerle sınırlandırmak doğru olmaz.
O neredeyse insanlık var olduğu günden bu yana vardır ve şekil ve kalıp
değiştirerek de olsa hep var olmaya devam edecektir.
Maalesef günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde kendi kendine kararlar alıp
hükümler veren, hiçbir hukuk sisteminin reva görmeyeceği şekilde başkalarını
ezen, insanlığa ait değerleri yakıp yıkan yığınla tiran var.
Ama pek çok insan bunların tiranlığının farkında değil.
Zira genel olarak tiran ve firavunları hep geçmişte ve demokrasinin hiç
telaffuz edilmediği zaman ve zeminlerde ararız.
Kime tiran ve diktatör deneyeceğine dair herkesçe hüsnü kabul gören net ve
bağlayıcı kriterlerin olmayışı da modern firavunların önünü açıyor ve işte
bundan dolayı şeytanın güdümünde hareket eden bu insan bozmaları insanlığın
başına bela olmaya devam ediyor.
Soruda da ifade edildiği üzere Kur'an'da muhtelif ayet-i kerimelerde Firavun ve
ismi açık olarak zikredilmese de Nemrut gibi müstebit ve zorbalar üzerinde
durulur.
Onların peygamberleri yalanlama ve inkarlarına, temerrüt ve inatlarına,
halklarına karşı uyguladıkları baskılara, yaptıkları çeşit çeşit zulümlere yer
verilir.
Bu ayetler okunduğunda onların inanç özgürlüğü karşısındaki vicdansız
tutumları, halka kendi isteklerini dayatmaları ve bunda inatları çok net
görülmektedir.
Çoğu zaman geçmişte yaşamış firavunları, nemrutları, değişik türden tiranları
gözümüzde büyütürüz de kendi devrimizin tiranları bize sanki daha az zalimmiş
gibi gelir.
Dolayısıyla onlara duyduğumuz öfkeyi bugünkülere duymayız.
Hatta öfke duymak şöyle dursun.
Bazıları açısından o tiranları sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek, zemzemle
yıkanmış kutsal bir varlık olarak kabul etmek adiyattan olur.
Keşke Kur'an'da portresi çizilen tiranlarla günümüzün tiranlarının detaylı bir
karşılaştırması yapılabilse ve bunlar söz ve icatları ile mukayese
edilebilselerdi.
Muhtemelen geçmişte yaşamış tiranların bugünün tiranlarına göre bazı yönleriyle
çok daha demokrat oldukları görülecekti.
Evet, Kur'an-ı Kerim birçok ayet-i kerimede Hz.Nuh, Hz.Salih, Hz.Hud, Hz.Şuayb,
Hz.Musa gibi peygamberlerin kıssalarını anlatır ve bu kıssalarda peygamberlerle
toplumun kaderine hakim olan oligarşik azınlık arasında geçen konuşmalara yer
verir.
Bu diyaloglarda dikkat çeken şöyle bir husus vardır.
O tiranların pek çoğu her ne kadar peygamberlerle alay etseler, onlara farklı
tehditler yöneltseler, ağır itham ve hakaretlerde bulunsalar da onlarla
diyaloğa girmekten, onlara da söz hakkı vermekten kaçınmamışlar.
Peygamberler kendi fikirlerini ortaya koyduklarında, kavimlerini dine, imana,
Allah'a çağırdıklarında hemen onların üzerlerine çullanıp tepelerine binmemiş,
derdest edip onları hapse atmamışlar.
Şöyle böyle onlara kendilerini ifade etme imkanı vermişler.
Birçok ayette peygamberlerin kavimlerine yönelik ikaz ve nasihatlerine, onların
da buna mukabil cevaplarına yer verilmiştir.
İsterseniz günümüzde emretme, kanun koyma, kanunları uygulama mevkiini ihraz
etmiş ve toplumlar üzerinde vesayet kurmuş tiranların karşısına çıkın ve
kendinizi ifade etmeye çalışın. Size ne kadar o imkanı tanıyacaklar?
Gözlemleyin.
Böylece günümüzdekilerle geçmiştekileri kıyaslama imkanı elde etmiş olursunuz.
Kanaatimce geçmişin tiranlarının yapıp ettikleri günümüzde dünyanın pek çok
yerinde ortaya konan mezalim karşısında çok yumuşak kalır.
Hz.Musa Aleyhisselam'la Firavun arasında geçen diyaloglar oldukça dikkat
çekicidir.
Mesela Hz.Musa kendini ilah gören Firavunun karşısına çıkarak ona şöyle der:
"Size rabbinizden çok açık bir delille, bir burhanla geldim.
Bırak İsrailoğullarını alıp buralardan gideyim." Böyle bir talep
karşısında Firavun ve çevresindeki oligarşik azınlık kavimlerine döner ve
onların görüşünü sorarlar.
Onlar da şehrin farklı yerlerinden usta sihirbazların toplanmasını ve
Hz.Musa'ya meydan okunmasını tavsiye ederler.
Kendi akıllarınca Hz.Musa'nın gösterdiği mucizelerin bir sihirden ibaret
olduğunu göstereceklerdir.
Firavun, "Şimdi sen insanların gelmesine müsait, uygun bir yerde sana da
bize de uyacak bir buluşma vakti tayin et." sözleriyle bir müsabaka,
münazara teklif ederek meydan okur.
Dikkate şayan şekilde zaman ve zemin tespitini de Hz. Musa'ya bırakır ve onun
halkın huzurunda sihirbazlarla yapacağı böyle bir müsabakaya fırsat tanır.
Üstelik Hz. Musa onların yüzüne yazık size Allah hakkında yalan uydurmayın.
Yoksa o size öyle bir azap gönderir ki kökünüzü keser.
Allah hakkında yalan uyduran muhakkak perişan olur." diyecek bir hürriyete
sahiptir.
Günümüz tiranlarının bu ölçüde diyaloğa açık oldukları kendi saltanatlarına
zarar verme ihtimali olan şahıs ve olaylar karşısında bu kadar müsamahalı
davranabilecekleri söylenebilir mi? Buyurun onlardan birinin huzuruna çıkın ve
insani ve evrensel değerler adına fikirlerinizi dile getirmeye çalışın.
İnsanlık adına sahip olduğunuz mesajları rahatlıkla sunabilecek misiniz,
sunamayacak mısınız?
Evet,Tiranları sadece geçmiş devirlerde aramamalı.
Kendi içimizdeki nefis mekanizmasından, kibrinin ve menfaatlerinin kölesi
olduğundan dolayı başkalarını kendine kul köle etme sevdasında olanlara kadar
birçok tiran adayı her zaman ve zeminde bulunabilir.
Kur'an ve hadis ölçülerine göre titizlikle tetkikler yaptığınızda bu büyük
tehlikeyi fark edeceksiniz.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e her tür eza ve cefayı reva
gören Kureyş müşriklerinin bile günümüzün tiranlarından daha demokrat oldukları
söylenebilir.
Zira onlar insanlığın iftihar tablosu mesajını yaymaya başladıktan sonra uzun
süre diyalog yollarını araştırmış, onu davasından vazgeçirme adına farklı
tekliflerle gelmiş, farklı alternatifleri değerlendirmişlerdir.
Efendimizin getirdiği mesaj, "O günün şirk düşüncelerine kökten bir darbe
indirmesine, o devrin müşrik dünyasında radikal bir değişimin yolunu açmasına
rağmen onlar hemen saldırıya geçmemiş, önce diyalogla meseleyi halletmeye
çalışmışlardır.
Kaç defa Ebu Talip'in ayağına giderek farklı teklifler sunmuşlardır.
Ben günümüzün tiranlarının karşı geldikleri fikirlere, oluşumlara, değişimlere,
Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, o gün için müşrik olan Ebu Süfyan kadar bile müsamahalı
davranacaklarını düşünmüyorum.
Bu tür radikal değişimlerin sözünü etmek bile bugünün tiranlarını çıldırtmaya yeter.
Günümüz tiranlarının hışmına uğramak için karşılarına çıkıp onlara bir şey
demenize, bir şey yapmanıza bile çok defa gerek olmayabilir.
Sizi potansiyel olarak muhalif veya düşman görüyorlarsa size karşı hemen ilanı
harb ediyor ve bir şekilde hakkınızdan gelme yollarını arıyorlar.
Her ne kadar cezaların ihtimallere değil gerçekleşmiş olaylara bina edilmesi ve
kanunda suç olarak belirlenmemiş fiillerin cezalandırılamayacağı çok önemli
birer hukuk kuralı olsa da bu kurallar tiranları hiçbir zaman bağlamıyor ve
onların dünya görüşlerine sahip olmamak cezalandırılma adına yetiyor.
Halbuki insanlar düşüncelerine göre cezalandırılmaya kalkılırsa yeryüzünde ceza
almadık insan kalmaz.
Gücü eline geçiren herkes kendi safında yer almayan herkese saldırır.
Bugünün mazlum ve mağdurları kendilerine yapılan haksız muamelelerin aynısını
karşı cepheye tattırmak için fırsat kollar.
Dolayısıyla dünyada hercümerçlerin ardı arkası kesilmez.
Bu yüzden hak hukuk tanımayan bu zihniyetteki tiranlar öteden beri insanlığın
başına hep bela ola gelmiştir.
İşte bu sebepledir ki insanlık bütün tiranlarla mücadele etmelidir.
Hem açıktan zorbalık yapan diktatörlerle hem tiranlığını evrensel insani
değerlerle kamufle eden münafık tiplerle hem de tiranlığın bile haysiyetini
koruyamayacak kadar alçalan tiran bozmalarıyla.
Zira daha huzurlu, daha müreffeh ve daha özgür bir dünya ancak yeryüzünden
istibdat ve zorbalığın kökünün kazmasıyla olacaktır.
Enaniyetten sıyrılma.
Bediüzzaman Hazretleri bu çağın bir enaniyet çağı olduğunu söyler.
Müslümanlara bir buz kütlesi hükmünde olan enaniyetlerini şahs-ı manevinin
havuzunun içinde eritmelerini salık verir.
Kutuplardaki buzulların erimesi ekolojik denge açısından zararlı olsa da
enaniyet buzlarının erimesi yeryüzü ahengi ve toplum huzuru açısından çok
faydalıdır.
Zira günümüzde ailede, içtimai hayatta, insani ilişkilerde yaşanan
çatışmaların, huzursuzluk ve kavgaların en önemli sebeplerinden biri
buzullaşarak genleşmiş, şişmiş egolardır.
Egoyu buz metaforuyla izah eden Hz.Pir, enaniyetin eritilmesini sadece bir
hedef olarak göstermekle kalmaz.
Eserlerinde bunun nasıl gerçekleşeceği noktasında da bizlere rehberlik yapar.
Mesela bir yerde 30 seneden beri iki tahutla mücadelem vardır.
Biri insandadır, diğeri alemdedir.
Biri enedir, diğeri tabiattır.
Cenabı Hak'a hamd ve şükürler olsun ki Kur'an'ın feyzi ile mezkur mücadelem her
iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi demek
suretiyle hem sorunun kaynağını hem de çözüm yerini gösterir.
Hz.Pirin bu konuda deyip ettikleri sadece nazari bilgilerle sınırlı değildir.
Bilakis o yaşantısıyla, tavır ve davranışlarıyla da bizlere gerçek kulluğun,
tevazu ve mahviyetin yolunu gösterir.
Zira nesillerin imanını kurtarma ve onlara gerçek kulluğa giden yolu gösterme
noktasında ölümsüz eserler kaleme almış fakat bunlardan kendisine bir pay
çıkarmamıştır.
onun nefsine hitaben söylediği şu sözleri başka izaha ihtiyaç bırakmayacak
niteliktedir.
Hem deme ki ben bu güzelliklere mazharım.
Güzele mazhar olansa güzelleşir.
Zira güzellik temessül etmediğinden, mahiyetin özü haline gelmediğinden ona
mazhar değil memer onun uğrağı olursun.
Hem demek ki halk içinde ben intihap edildim, seçildim.
Bu meyveler benimle gösteriliyor demek bir meziyetim var.
Hayır haşa.Belki herkesten evvel sana verildi.
Çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan, elem
çektiğinden en evvel senin eline verildi.
Onun eserlerinin birçok yerinde nefsiyle bu tür yüzleşme ve hesaplaşmalarına
rastlamak mümkündür.
Mesela başka bir yerde nefsine hitaben şöyle der: "Sen ey riyakar nefsim,
dine hizmet ettim diye gururlanma.
Muhakkak ki Allah bu dini facir bir adamla da teyyit ve takviye eder sırrınca
müzekka olmadığın için belki sen kendini o reculü facir, günahkar adam
bilmelisin.
Bediüzzaman ölçüsünde nefsiyle yaka paça olan, nefsini terbiye ve tadil etme
gayreti içinde olan çok az insan vardır.
Yer yer Cenabı Hakk'ın bir kısım ikram ve ihsanlarını da zikretmesinden
hareketle onu tanımayan bir kısım kimseler onun övündüğünü zannetmişlerdir.
Halbuki yukarıda zikrettiğimiz örneklerde de görüleceği üzere o adeta nefsini
görmeyen, kendini hiç hesaba katmayan tüm güzellik ve lütufları sahibine verme
noktasında zirve tam bir tevhit eridir.
Sürekli nefsini sorgulamış, hiçbir meziyeti kendinden bilmemiştir.
ikramları zikrederken maksadı kendisini nazara vermek değildir.
Bilakis ağır baskılar altında yaşayan çevresindeki bir avuç insanı manevi
açıdan teyyit ve takviye etmektir.
Gerçekte pek çok ahlaki ve insani problemin temelinde Allah'tan uzaklaşma, onun
karşısında alınması gereken tavrı alamama vardır.
Zira Allah'ı tanımayan, onun büyüklük ve azametini bilmeyenler kendilerinde bir
büyüklük vehmedip gurur ve kibre kapılırlar.
İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde baştan sona hep iman-ı
billah, marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmuş isim ve sıfatlarıyla
Allah'ı kullarına tanıtmaya çalışmıştır.
Evet, zat-ı uluhiyet hakkında derin bir iman şuuruna ulaşan kimse kalp ve ruhun
hayat derecesine çıkacak ve enaniyetten sıyrılacaktır.
Aslında kulluğun özü insanın Allah karşısındaki konum ve durumunu doğru tespit
edebilmesi, acz ve fakrını hissedebilmesi onun her şey olmasına mukabil
kendisinin hiç olduğunun farkına varabilmesidir.
Bazıları bunu yanlış anlayıp bir kompleks olarak görebilirler.
Halbuki falan filanın karşısındaki durumumuzdan bahsetmiyoruz.
Gökleri ve yeri tesbih taneleri gibi evirip çeviren kudreti ve iradesi sınırsız
yaratıcı karşısındaki durumumuzu belirlemeye çalışıyoruz.
Sonsuz karşısında sıfır olduğumuzu, sahip olduğumuz bütün güzelliklerin ondan geldiğini
vurguluyoruz.
Enaniyetin dar ve boğcu atmosferinden kurtulmak istiyorsak meclislerimizi hep
sohbeti cananla nurlandırmalı, kendimizi unutarak her şeyi ona bağlı
götürmeliyiz.
Gözümüz gönlümüz yalnızca onda olmalı.
Onunla ilgisi olmayan meseleler bize ne kadar büyük görünürse görünsün tali
meselelerdir.
Esasen tali meselelerin bir kıymet ifade etmesi de yine onunla irtibatlı
götürülmesine bağlıdır.
Maalesef bazen bir araya geliyor.
Bazı meseleleri saatlerce müzakere ediyoruz.
Fakat uluhiyet hakikatleri konuşulmayınca, sohbeti canan olmayınca işin içine
enaniyetler, dediğim dedik tavırlar giriyor, gerginlikler yaşanıyor.
İşin bereketi kaçıyor ve arzu edilen neticeler alınamıyor.
Meclislerinizi Kur'an'la, zikrullah'la, ibadetü taatle, tefekkürle, duayla,
kitap okumakla değerlendirir ve derinleştirirseniz Cenabı Hak da sizin
azminize, cehdinize, kararlılığınıza, gayretinize farklı derinlikler lütfeder.
Niyet ettiğiniz, gaye-i hayal haline getirdiğiniz meseleleri tahakkuk ettirmeye
sizi muvaffak kılar.
Başkaları hakkında suizanda bulunmak, bulunup günaha girmek istemem.
Fakat şu kadarını demeliyim ki bir araya gelmelerimizin, müzakerelerimizin,
istişarelerimizin ne ölçüde bu çizgide devam ettiğine dair ciddi endişelerim
var.
Düşünce dantelamızı hep sohbeti canan etrafında örgüleyemiyoruz gibi geliyor.
Enaniyetten sıyrılamayışımızın, meseleleri kendimize bağlı götürmemizin, şahsi
ve keyfi mülahazalara takılmamızın altında da bu var.
Böyle olunca da yaptığımız işlerin bereketini göremiyoruz.
Hal böyleyken benlikten, egoizmden kurtulma, tevazu ve mahviyeti fıtratımızın
bir yanı haline getirme adına ciddi bir gayret ortaya koyduğumuz da söylenemez.
Belki çokları sahip olduğu enaniyetin farkında bile değil.
Farkında olmayınca da bundan rahatsızlık duymuyor.
Evet, kaç insan vardır ki her gün ellerini Cenabı Hak'a kaldırsın.
Allah'ım bahtına düştüm.
Ne olur beni şu benlik denilen canavarın pençesinden kurtar diyerek yana yakıla
dua etsin.
Esasında tek ve zaviyelerin en büyük fonksiyonlarından biri buydu.
İnsanlar oralarda riyazetle, çileyle, erbainlerle, seyrü süluk-i ruhani ile
daha başka mücahede yollarıyla Allah'la aralarında kalın bir duvar oluşturan
benliklerinden sıyrılmaya ve böylece Allah'a yaklaşmaya çalışıyorlardı.
İnsan kendinden vazgeçmeyince Allah'ı bulamaz.
Kendine takılan, kendi dünyasını yaşayan, sürekli kendisiyle oturup kalkan, hep
kendisiyle meşgul olan biri mayiyet-i ilahiye ulaşamaz.
Eğer Cenabı Hakk'ı gönlümüzde bulmak, bütün gönlümüzle ona teveccüh etmek
istiyorsak onunla aramıza giren bütün engellerden sıyrılmamız gerekir.
Bunların başında da egomuz, benliğimiz gelir.
Husüle enaniyetin bir put haline geldiği, herkesin taparcasına ona bağlandığı
bir çağda kurbiyet ve mayiyet gibi talebimiz varsa öncelikle enaniyetten
sıyrılma adına ciddi bir cehd ve gayret ortaya koymamız gerekiyor.
Maalesef bu meseleleri kendi önemi ve ağırlığı içerisinde ele almadığımızdan
manevi açıdan katedilmesi gereken mesafelerin hep berisinde kalıyoruz.
üzerinde yeterince düşünmediğimiz bütün söz ve amellerimizi derince muhasebe ve
mürakbe süzgeçlerinden geçirmediğimiz için en samimi görünen niyetlerin, en
ihlaslı yaptığımızı zannettiğimiz ibadetlerin büyük fedakarlık olarak
gördüğümüz hizmetlerin içine bile benlik ve enaniyetin nasıl sinsice girdiğini
göremiyoruz.
Sürekli ve derinlikli bir mücadele olmadan nefsin oyunlarından salim kalınamaz,
ihlas yakalanamaz.
Önemli olan bütün amelleri halisane yapabilmektir.
Yapılan amellerin Allah katında değerler üstü değerlere ulaşması buna bağlıdır.
Bunun dışında kalan her şey mümin için abesle iştigaldir.
Asıl olan onun hoşnutluğudur.
Onun rızasıdır.
Onun sevgisine mazhariyettir.
İnsan hayatı boyunca hep bunlara talip olmalı bunları istemeli, bunların
arkasında koşmalıdır.
Eğer bütün arzu ve isteklerimizi bu noktaya yoğunlaştırabilir ve bunu
başarabilirsek enaniyetimiz de tuz buz olacak, eriyip gidecektir.
Arz etmeye çalıştığım bu hususları sürekli birbirimize hatırlatmalı, her yerde
dile getirmeli ve bu noktada birbirimizi rehabilite etmeliyiz.
Muhavere ve müzakerelerimiz az zemininden dışarıya kaydığı zaman kimseyi kırıp
incitmeden onları hemen gerçek zeminine çekmeliyiz.
Nimetlerin akıp geldiği kaynağı hiçbir zaman unutmamalıyız.
Enaniyetlerimizden sıyrılarak her şeyi ondan bilir, bütün meselelerimizi ona
bağlı götürür ve halisane bir kulluk tavrı ortaya koyabilirsek Allah
küçüklüğümüze ve hiçliğimize bakmadan bugüne kadar lütfettiklerinin çok daha
ötesinde nimetlerle bizi serfiraz kılacaktır.
Zira çok küçük şeylere büyük vazifeler gördürmek onun şindendir.
Kibir marazı.
Kibir şeytanı doğru yoldan saptırdığı ve şirazeden çıkardığı gibi bugün de
şeytanın aveni ve çıraklarını yoldan çıkarmaya devam ediyor.
Şöyle de denebilir.
Şeytan kendisini Allah'tan uzaklaştıran bu çirkin sıfatı kendi çıraklarını
yoldan çıkarmak için kullanıyor.
Onlara kendilerini büyük gösteriyor.
Onlar da büyüklük psikozlarına giriyorlar.
İş burada da kalmıyor.
Bunlar büyüklüklerinin başkaları tarafından da kabul edilmesini arzuluyorlar.
Herkesten alkış ve takdir beklentisine giriyorlar.
Sürekli sen seslerini duymak, övülmek, pohpohlanmak istiyorlar.
Şüphe yok ki bu bir iç marazdır.
Kalp hastalığıdır.
Böyle bir hastalığa yakalanmış, bünyesine böyle bir virüs girmiş birinin iman
dairesinde sabit kadem kalabilmesi kolay değildir.
Zira kibir dine girmenin önündeki en önemli engellerden biri olduğu gibi dinde
sabit kadem kalabilmenin önünde de aşılmaz bir duvardır.
Kendini büyük gören kibir abideleri bazen başını alır nifak vadilerinde
dolaşır, bazen de tepe taklak küfür gayyasına yuvarlanırlar.
Evet, kibir hastalığına yakalanan kimseler şekil ve kalıp itibarıyla Müslüman
görünebilir, Müslümanların yaptıklarını yapabilir, namaz kılıp oruç
tutabilirler.
Fakat çoğunlukla bunların Allah'la münasebetleri ya çok zayıftır ya da hiç
yoktur.
Çünkü bunlar mahiyetlerinden habersiz birer gafil, rablerini hakkıyla
tanıyamayan birer cahil, rableriyle aralarındaki münasebeti doğru tayin
edemeyen birer aldanmıştır.
Ucb, fahr, gurur, kibir gibi vasıfların her biri İmam Gazzali'nin
yaklaşımıyla ifade edecek olursak mühlikattandır.
Yani insanı helaket ve felakete sürükleyen birer virüstür.
Bu tür virüslere yakalanan ve yenik düşen bir insanın camiye gelmesi, namaz
kılması, oruç tutması onu kötü akıbetten kurtaramayabilir.
Zira bu tür hastalıkların varlığı daha başka hastalıklar içinde birer çağrı ve
davetiyedir.
Kendilerinde büyüklük vehmeden başkalarına tepeden bakmayı alışkanlık haline
getiren kibir budalaları marazdan maraza intikal eder.
Bir marazlar fasit dairesi içinde dolaşır dururlar.
Bir kere böyle bir deryaya, daha doğrusu gayyaya yelken açtıktan sonra artık
bir daha geriye dönemez.
Kibirlerinin kendilerini sürüklediği fikri bedeni günahlardan
sıyrılamazlar.Hafizen Allah.
Gerçek Müslümanlık.
Tevazu, mahviyet ve hacet yukarıda da ifade ettiğim gibi Müslümanlığın çok
önemli esaslarıdır.
Husiyle iman ve Kur'an davasına gönül vermiş adanmışların Allah karşısındaki
konumlarını bilmeleri, acziyet ve fakirliklerinin farkına varmaları ve sürekli
kendilerini sıfırlayabilmeleri çok önemlidir.
Onların sürekli yüzü yerde olmalı.
Onlar Allah'a karşı her tür iddiadan uzak durmalı, mahlukata karşı da tevazu
kanatlarını açabildikleri kadar açmalıdırlar.
Öyle ki aynanın karşısına geçip kendilerine baktıklarında veya iç yapıları
itibariyla vicdanlarında kendilerini temaşa ettiklerinde olduğum kadarına da
binlerce hamdü sena olsun.
Bu kadarı da olmayabilirdi.
Fakat işin doğrusu gerçek insanlığın da ideal Müslümanlığın da çok uzağında
duruyorum.
Müslümanlık nerede? Ben nerede? Allah beni nereye koymuş ama ben nerelerde
dolaşıyorum diye bilmelidirler.
Bunu suni olarak dile getirmeden bahsetmiyorum.
İçten ve samimi duyguları kastediyorum.
Aslında bir müminin günde beş defa Allah karşısında el pençe divan durması, bel
kırıp boyun bükmesi, yüzünü yerlere sürmesi tevazu ve mahviyetin birer
sembolüdür.
İnsan bunlar vasıtasıyla Allah karşısındaki konumunu hatırlar.
Gurur ve kibrin kendisine yakışmadığını anlar.
Çünkü büyüklük Allah'a mahsustur.
Azamet ve kibriya Allah'ın sıfatlarıdır.
Kutsi bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi bu konuda kim bu sıfatlara
sahiplik iddiasıyla ortaya çıkar yani Allah'a mahsus olana sahip çıkarsa tepe
taklak cehenneme atılır.
Zira Allah karşısında kibirlenen bir insan bir yönüyle kendini ona ortak
görüyor demektir.
İşte namaz kılarken önemli olan namazın bize hatırlattığı bütün bu manaları
vicdanda duyabilmek, içimizin sesi ve fıtratımızın bir yanı haline
getirebilmektir.
Tevazu ve mahviyeti fıtratının bir derinliği haline getiremeyen, kendi konumunu
doğru belirleyemez, muhasebe ve mürakbe endeksli bir hayat yaşayamaz.
Dolayısıyla hata ve kusurlarını göremez.
Göremeyince de sürekli dışarıda suçlu arar.
Kendini yerden yere vurmayan kişi başkalarına musallat olur.
Onları yerden yere vurmaya başlar.
Böyle biri enaniyet girdabı içinde çırpınıp durur.
Kusurlarını ve kabahatlerini örtmek için türlü türlü yollara başvurur.
Gerektiğinde suni gündemler oluşturur.
Gerektiğinde atf-ı cürümlerle yeni suçlular bulur ve efkar-ı ammeyi, toplumun
fikirlerini onlarla meşgul eder.
Kendi fenalıkları konuşulmasın diye dikkatleri başka noktalara çeker yapıp edip
irtikap ettiği hata ve günahların içinden sıyrılmasını bilir.
Münafık müşrikten daha tehlikelidir.
Bazı kimselerde kibirle birlikte nifak marazı bulunur.
Bunlar zaten birbirini besleyip büyüten şeylerdir.
İşte en tehlikelisi de camiye geldiği, Müslümanlardan biri gibi göründüğü halde
gerçekte dine, diyanete düşmanlık yapan insanlardır.
Çünkü bunları gerçek yüzleriyle tanıyabilmek çok zordur.
Aynı safta omuz omuza durduğunuz, birlikte secdeye gittiğiniz, beraber Kabe'yi
tavaf ettiğiniz bir insan hakkında suizan etmezsiniz.
Dolayısıyla kolaylıkla aldanırsınız.
Mekke'de Allah Resulünün karşısına dikilen Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler ibn
Ebi Muayitler vardı.
Fakat Medine'de bütün bunları unutturacak öyle birisi vardı ki o belki
hepsinden daha tehlikeliydi.
Münafıkların başı Abdullah bin Übey bin Selül.
O da diğer sahabe ile birlikte camiye geliyordu.
Müslümanlar ne diyorsa o da aynısını diyordu.
Dudaklarından dökülen kelimelerin kalbinin sesi soluğu olup olmadığını nasıl
anlayacaksınız?
Peygamber fetaneti lazımdı ki bu gibileri gerçek yüzleriyle tanıyabilsin.
Çünkü bunlar kendilerini çok iyi kamufle ediyorlardı.
Gerçekte şeytan oldukları halde kendilerini melek gibi gösteriyorlardı.
Bu yüzden sahabeden bile niceleri onlara inanıyordu.
Müminlerin aleyhine takındıkları tavırlardan ötürü biri münafıkların üzerine
yürüdüğünde mümin bir kardeşimize nasıl bunu yaparsınız diyerek onları
koruyorlardı.
Maalesef çağımızda da hem kibir hem de nifak başını almış gidiyor.
Hz.Pir bu çağa süfyaniyet çağı diyor.
Onun da değişik merhaleleri vardır.
Bunun ne zaman biteceğini kestirmek de mümkün değildir.
Hakiki müminler gözlerini açacakları, hakkı batıldan tefrik edecekleri ana
kadar süfyaniyetin değişik fasılları yaşanmaya devam edecektir.
Nifak şebekesi saf Müslümanları arkalarına alıp istediği yere sürükleyecek ve
onlara istediklerini yaptıracaktır.
Tabii bu arada nice nesil heder olup gidecektir.
İşte bu sebepledir ki en çok ihtiyacını duyduğumuz insan tevazu ve
mahviyetle hak karşısında iki büklüm duran ve kendini yerden yere vurandır.
Kalben inanmış samimi bir mümin yüzüne karşı övgü makamında söylenen
maşallahlara barek Allahlara prim vermez.
Övülmeyi sövülme gibi görür.
ortaya koyduğu başarılar yüzüne karşı söylenince mahcup olur.
Bunların asıl sahibinin Allah olduğunu bilir.
İnsanlığa hizmet edecek, nifak ve süfyaniyetle mücadele edecek olanlar da işte
bu tevazu kahramanlarıdır.
Mağduriyetler ve mazlumiyetler üzerine kısa bir değerlendirme.
Soru: İslam dünyasının pek çok yerinde mazlumiyet ve mağduriyetler
yaşanıyor.
Bütün bunlar bize ne ifade ediyor? Mevcut tablo karşısında yapılması gerekenler
nelerdir?
Cevap: Günümüzde İslam dünyasının farklı yerlerinde, farklı seviyelerde
de olsa mazlumiyet ve mağduriyetlerin, tagallüp ve tasallutların, tahakküm ve
mahkumiyetlerin yaşandığı muhakkak.
Bu yeni değil belki son ikiü asırdır devam edegelen bir problem.
Husiyle son bir asrı aşkın zamandır İslam dünyasının dört bir yandan işgal
altında olduğu söylenebilir.
Belki sömürgecilik adı altında başlayan açık işgaller bitti.
Fakat bunları örtük işgaller takip etti ki bunlar öncekilerden daha
tehlikeliydi.
İşgalci güçler Müslümanları kendi hallerine bırakmadılar.
işgal ettikleri ülkelerde okullar açarak farklı türden projeler yürüterek kendi
düşüncelerinin temsilcisi olabilecek kimseler yetiştirdiler.
Bunları o ülkelerin aydınları olarak öne çıkardılar.
yönetimde, ekonomide, bürokraside, medyada vesaire en hayati konumlara onları
yerleştirdiler.
Kritik vazifeleri, stratejik makamları onlara teslim ettiler.
Kısacası koca bir İslam coğrafyasında yer alan bütün devletlerin başına
bildikleri, güvendikleri insanları getirdiler ve ülkelerin kaderine onlar
hükmettiler.
Burada bir parantez açmak istiyorum.
İslam dünyası tabiri ile ilgili mülahazalarımı farklı vesilelerle daha önce arz
etmiştim.
Bana göre günümüzde İslam dünyası diye bir dünya yok.
Müslümanların genel ahvaline bakınca organize olmuş, bir gaye-i hayale
kilitlenmiş, derli toplu bir görüntü arz eden, güzel projelere imza atan,
yaptığı şeyler, yapacağı şeylerin referansı olan, ufku açık, idealist
insanlardan oluşan topluluklar göremiyoruz.
İslam coğrafyasının insanları sanki derbederliğe ve perişanlığa, mazlumiyet ve
mağduriyetlere razıymış gibi bir hal içerisinde maruz kalınan mazlumiyet ve
mağduriyetleri dahi lehimize olacak şekilde değerlendiremiyoruz.
Dolayısıyla böyle bir dünyayı İslam'a izafe ederek İslam dünyası demenin
İslam'a karşı saygısızlık olacağından endişe ediyorum.
Yaşanan bunca acının ve duyulan iniltilerin bir uyanışa vesile olması ümit
edilirdi.
Yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin heyecanları uyandırması, iradeleri
bilemesi, kendi değerlerimize dönme düşüncesini tetiklemesi, doğru yolu bulma
noktasında bizim için bir ibre vazifesi görmesi beklenirdi.
Bu olsaydı her şeye rağmen kazançlı çıktığımız dahi söylenebilirdi.
Zira bugün biri verip yarın onu kazanan kimse kaybetmiş sayılmaz.
Bazen yaşanan belalar ve musibetler hal diliyle bizlere emeklediğiniz yeter.
Kendinize gelin ve doğrulun artık der.
Halk arasında yaygın olan şekliyle ifade edecek olursak bazen bir musibet bin
nasihatten iyidir.
Yani musibetlerin verdiği mesajı doğru okuyup durumdan vazife çıkarabilen bir
insan kaybetmiş sayılmaz.
Yaşadığımız bu acı tecrübelerden yola çıkarak bundan sonra elde etmemiz gerekli
olan şeyleri doğru tespit ve teşhis edebilmeliyiz.
Şimdiye kadar çalmadık kapı, arkasından koşmadık Mehlik Sultan bırakmadık.
Gel gör ki her seferinde elimiz boş geri döndük.
Aradığımız şeylerin hiçbirini bulamadık.
Sürekli başkalarının metotlarıyla, pusulalarıyla hedefe ulaşmaya çalıştığımız
için hep yolumuz sarpa sardı.
Aslında bütün bunlar hal deliyle bize başka vadilerde dolaştığınız yeter artık.
Oralarda aradığınızı bulamadınız.
Yeniden kendi dininize, kendi kültür kaynaklarınıza dönün.
Aradığınızı orada bulacaksınız." diyordu.
Kısacası bugüne kadar yaşadığımız kayıplar kendi değerlerimizden uzaklaşmaktan
oldu.
Bunu telafi etmenin öncelikli yolu da yeniden öz değerlerimize dönmek
olacaktır.
Öte yandan yaşanan sıkıntı ve bunalımları kendi derinliğiyle görebilirsek bu
bizde ızdırar hali dara düşme oluşturacaktır.
Dara düşen ve bunun farkında olan insan o durumdan kurtulmak için çırpınmaya
başlar.
Hele iman sahibi ise hiçbir durumda olmadığı ölçüde rabbine yakarışa geçer.
İşte bu ızdırar haliyle Allah'a yönelebilir, bütün gönlümüzle ona teveccüh
edebilirsek yine kazanma kuşağına girmiş oluruz.
Yeniden mabudu bilhak ve maksudu bil istihkaka dönmek suretiyle mabetsiz ve
mabutsuz dolaşmaktan kurtulmuş oluruz.
Sebeplerin külliyen sükut ettiği, kendimizi bütünüyle çaresiz hissettiğimiz
demlerde daha bir gönülden çaresizler çaresine yönelir.
İçimizi ona şerh eder ve yardımı da yalnız ondan bekleriz.
Mağduriyet ve mazlumiyetler bizde bu gibi düşünceleri tetiklemiş ve bizi bu
yönde harekete geçirmiş olsaydı bugüne kadar onları kendi lehimize olmak üzere
değerlendirmiş olurduk.
Fakat ne yazık ki ezilmeler, baskılar, zulümler Müslümanlarda yer yer şiddet ve
radikalizmi tetikledi.
Bizdeki ezilme hissini suistimal etmek isteyen bazı çevrelerde buna destek
verdi.
Dolayısıyla dinde caiz olup olmadığına bakmadan, bunlarla doğru hedefe ulaşıp
ulaşılamayacağı hesap edilmeden bir kısım terör örgütleri, canlı bombalar
ortaya çıktı.
Halbuki bütün bunlar var olan mazlumiyet ve mağduriyetlerin hem de artarak
devam etmesinden başka bir işe yaramadı, yaramazdı da.
Çünkü yanlış yol ve yöntemlerle doğru hedeflere varılamayacağı aşikardır.
Bu itibarladır ki içinde bulunduğumuz krizden çıkma, yaşadığımız kimlik
problemini aşma, yeniden derlenip toparlanma adına nasıl bir yol ve strateji
izlenmesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.
Bu konuda doğru mücadele yöntemi tespit edilemez.
Müslümanların güç ve enerjisi doğru istikamete yönlendirilemezse atılan adımlar
maksadın aksiyle netice verebilir.
Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin önümüze açtığı yol fevkalade önemlidir.
O iman mevzunu merkeze almış, müspet harekete vurgu yapmış, maddi kılıcın
kınına girdiğini vurgulamış ve medenilere galebenin ancak ikna ile olacağı
üzerinde durmuştur.
Evet, bu konuda yapılması gereken öncelikli şey teker teker fertlerin iman
mevzuunda tam donanımlı hale getirilmesidir.
Allah'a gönülden inanıp bağlanan insanlar imanlarının telkin ettiği esaslara
göre hareket edeceklerdir.
Onların her biri birer emniyet insanı haline gelecek ve çevrelerine güven
vadedecektir.
Onlar kimsenin piyonu olmayacak, kendi duygu ve düşüncelerine, ters fikirlere
prim vermeyecek, başkalarının emellerine hizmet etmeyeceklerdir.
Basiretli hareket edecek ve kimsenin oyununa gelmeyeceklerdir.
Düşmanlığa kilitlenmiş çevrelerle mücadele edeceklerse bu mücadeleyi de yine
dinin belirlediği çerçevede sürdüreceklerdir.
Ne ölmeyi ne de öldürmeyi düşünecek.
bilakis yaşatmaya, yaşatmak için yaşamaya kilitleneceklerdir.
Dinimizde yaşamak ve yaşatmak esastır.
Ölmenin bizatihi kendisi marifet değildir.
Savaşta bile ölmek için ölünmez.
Bilakis asıl olan dinin, canın, malın, ırzın, aklın korunmasıdır.
İslam kalesinin ayakta tutulmasıdır.
Ancak bunları koruma yolunda ölüm karşımıza çıktığında da gözümüzü budaktan
sakınmayız.
İşte o durumda ölmek bir değer ifade eder.
Dünyanın bir yerinde umumi bir diriliş olacaksa bin canımız olsa hepsini
vermeye amadeyiz.
Gerçek mümin bir kişinin cennete girmesi için 50 defa ölüme razı olan insandır.
Fakat doğrudan ölümü hedefleme de bazen işin kolayına kaçma olabilir.
Asl olan yaşatma düşüncesiyle her gün ölüp ölüp dirilmektir.
İnsan Allah'ın kendisine bahşettiği imkanları da hayatı da öyle rantablı
değerlendirmelidir ki onlara gerçek kıymetini kazandırabilsin.
Onları ucuza satmasın.
Onunla üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı olan gaye-i hayali
gerçekleştirsin.
İmanda kemale ulaşmayan, din adına yeterli donanıma sahip olmayan, bir gaye-i
hayale kilitlenmeyen, içinde yaşadığı dünyayı tanımayan, adab-ı erkan bilmeyen,
mukavemet gücü zayıf, hazırcı ve bomboş insanlarla kaybettiğimiz itibarımızı
geri kazanmamız mümkün değildir.
İşte bu sebepledir ki içinde bulunduğumuz mazlumiyet ve mağduriyetler devam
edip gidiyor ve onları kendi lehimize de değerlendiremiyoruz.
Şurada burada yapılan müspet manada işler olsa da gereken ölçüde bir aksiyon
alamadığımız ortadır.
İçinde bulunduğumuz içler acısı durumu iyiye çevirmenin yolu sağlam iman ve
müstakim düşüncenin yanı sıra azimli, kararlı, sürekli ve itidalli aksiyondur.
Sabırla gelen sevaplar.
Bir müminin sevap kazanmasının çok çeşitli vesileleri vardır.
Salih ameller, ibadetü taatler, zorluk ve sıkıntılar karşısında sabredip
dayanma.
Bu sebeple mümin arzu etmediği canını sıkan bir kısım bela ve musibetlere maruz
kaldığında bu kanallar vasıtasıyla sevap havuzuna nasıl yeni sevaplar
akıtabileceğini düşünmeli ve yine bu kanallar vesilesiyle Cenabı Hakk'ın
hoşnutluğunu kazanmaya çalışmalıdır.
Ziya Paşa, "Her akile bir dert bu alemde mukarrer.
Rahat yaşamış var mı güruhu ukaladan?" der.
İnsanlık tarihinde dertsiz yaşamış kimse olmamıştır.
Az çok küçük büyük herkesin kendine göre bir derdi olmuştur.
Efendimizin ifadesiyle belanın en çetinine, en zorlusunaysa enbiya-i izam maruz
kalmıştır.
Sonra da derecesine göre onlara en yakın Allah'ın makbul kulları.
İnsan bazen rahat ve bolluk içinde yaşar, bazen de sıkıntı ve meşakkatlere
maruz kalır.
Bazen dümdüz yollarda rahatça yürür, bazen de sarp yokuşları tırmanmak zorunda
kalır.
Önüne çıkan kandan irinden deryaları geçmesi gerekir.
Bazen güven içinde yolculuğunu devam ettirir.
Bazen de düşmanları tarafından onun yolları kesilir.
Hayat böyle bir yoldur.
Bütün bunların farkında olarak yola koyulmak gerekir.
Bize düşen vazife yol boyu karşımıza çıkacak meşakkatleri sabırla karşılamak ve
zorlukları aldırmadan yürüyüşümüzü devam ettirmektir.
İnsan yolculuğu esnasında kendisine şok tesiri yapacak bir kısım sürpriz
hadiselerle karşılaşabilir.
Bunlar karşısında ne sarsılmalı ne de paniklemeli.
Hele hele asla kaderi tenkit etmemeli.
Zira insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem felaketin ilk
anında gösterilen sabra sabır diyor.
Demek ki Allah katında makbul olan sabır yaşanan hadise henüz sıcakken, hisler
feverandayken henüz hadisenin sebep ve hikmetleri bütünüyle anlaşılmadığı ilk
anda gösterilen sabırdır.
İşin zorluğu da aslen buradadır.
Yoksa insan başa gelen hadiseleri yorumladıktan, onların kazanımlarını gözden
geçirip değerlendirdikten sonra nefsini sabra ikna edebilir.
Neticede bu da bir sabırdır.
Fakat hadisenin ilk şokunun yaşandığı esnada gösterilen sabır gibi olamaz.
İşte efendimizin tarif ettiği böyle bir sabır insana en büyük ibadetlerden bile
daha fazla sevap kazandırabilir.
Rampadan fırlatılan bir füze gibi bir hamlede bir nefhada onu ala-ı illiyini-i
kemalata çıkarabilir.
Kişi bir anda kendini meleklerle aynı safta bulabilir.
Bela ve musibetlere karşı sabır, insanı hızlı bir şekilde evci kemalat-ı
insaniye, insanlığın en üst noktasına, seviyesine çıkarma yolunda çok önemli
bir rol üstlenebilir.
Dertlilerin iniltisi nezdi-i uluhiyette Allah katında en samimi dualardan, en
içten tazarru ve niyazlardan daha makbuldür.
Alvar imamının şu dörtlüğü bunu anlatır.
Dertten büyük derman mı var? Bir sebebi güfran mı var? Dert gibi bir kıymet mi
var? Dertlileri sever Rahman.
O halde bize düşen vazife maruz kaldığımız musibetler karşısında tazarru ve
niyazla Allah'a yönelmektir.
İster ferdi, ister ailevi, isterse içtimai hayatımızla alakalı olsun, gelip
bize toslayan her felaketi Allah'a daha çok yaklaşma adına bir fırsat olarak
görmeliyiz.
Her neye maruz kalırsak kalalım başımıza gelen her musibeti Allah'ın kullarını
kendisine yönelmeye sevk etmek için gönderdiği değişik dalga boyunda bir
iltifat saymalıyız.
Allah bunlarla bizi hakiki tevhide ulaştırmayı murat buyuruyordur.
Bizi geceleri değerlendirmeye, huzurunda gözyaşı dökmeye sevk ediyordur.
Bizim iniltilerle kendisine teveccühümüzü görmek, dua ve niyazlarla zat-ı
uluhiyetine yakarışlarımızı duymak istiyordur.
Bu sebeple yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bela ve musibetler karşısında
şikayet etmek yerine bunları Allah'a yaklaşma adına bir fırsata çevirmek
gerekir.
Bunun tersini de düşünebiliriz.
Dünya adına elde ettiğimiz bazı kazanımlar bize tatlı ve şirin görünebilir.
Mesela insanların takdir ve alkışını üzerimize çekebiliriz.
Kitle psikolojisini değerlendirerek yığınları arkamızdan sürükleyebiliriz.
güç ve iktidar sahibi olabiliriz.
Siyasi ve ekonomik gücü elimizde tutabiliriz.
Kendi saltanatımızı kurabiliriz.
Fakat şunu iyi bilmeliyiz ki bütün bunların Allah nezdinde bir arpa kadar
kıymeti harbiyesi yoktur.
Hatta bunlar şeytani birer oyun ve tuzak bile olabilir.
Sahip olduğunuz imkan ve fırsatları kendi ruhunuzun abidesini ikame etme
istikametinde kullanmıyorsanız havanda su dövüyorsunuz demektir.
Gaye-i hayalinize hizmet etmeyen her şey boştur.
Sizin için bir aldanmışlıktır.
Neydi bizim gaye-i hayalimiz? Bir lah hatırımızdan çıkarmamamız gereken
hayatımızın ideali neydi? İlah-i kelimetullah değil miydi? Allah'ı ve resulünü
insanlara sevdirmek değil miydi bizi yollara döken, gündüz sayü gayretlerimizi,
geceleri iniltilerimizi şekillendiren Allah ile insanlar arasındaki engelleri yıkarak,
perdeleri kaldırarak bütün kalplerin onunla buluşmasını sağlamak değil miydi?
Evet. Dünyevi saltanatların Allah katında arpa kadar değeri yoktur.
Fakat biri tarafta ilah-i kelimetullah yolunda yapılan küçücük hizmetlerin bile
nezdi-i uluhiyette dağlar cesametinde kıymeti vardır.
Yolunuz buysa böyle yüksek bir mevkureye kilitlendiyseniz ve bu uğurda bir
cehdü gayret ortaya koyuyorsanız eğri büyrü yollara, patikalara sapmazsınız.
Şeytanın hile ve desiselerine aldanmazsınız.
Kendinize, ego ve benliğinize, arzu ve tutkularınıza takılmazsanız, yüce
duygulara ve mefkurelere bağlı yaşarsanız ölümünüz de buna göre olur.
Kur'an'ın farklı ayetlerinde ifade edildiği üzere melekler size teşrifatçılık
yapar, selam dururlar.
Dünyadaki alkış ve debdebeyi mi tercih edersiniz yoksa meleklerin bin bir
ihtişamla sizi karşılamasını mı? Sizi karanlık bir kabre götüren yolda mı
yürümek istersiniz yoksa ferah feza iklimlere açılan bir yolda mı? Şeytanın
peşine takılmak mı istersiniz yoksa Hazreti Resuli Zişan'ın arkasından mı
gitmek istersiniz? İnsan daha baştan tercihini doğru yapmalı, yürüyeceği yolu
doğru seçmelidir.
Bir kere yolunu seçtikten sonra da hiçbir şeyden endişe etmeye, korkmaya gerek
yoktur.
Şunu iyi bilmeli ki düşmanlığa kilitlenmiş kimseler Allah yolunda yürüyen
insanlardan rahatsızlık duyacak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için
ellerinden geleni yapacaklardır.
Onlara her türlü eza ve cefayı reva göreceklerdir.
Bugüne kadar niceleri zalimlerden çekmiştir.
Meşhur ifadesiyle söyleyecek olursak her Musa'nın bir firavunu olmuştur.
Allah Resulünün karşısına ne Firavunlar ne Nemrutlar çıkmıştır.
Raşit halifeler ve onlardan sonra gelen sahabe-i kiram Yezitlerle, Haccaclarla
mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Daha sonraki büyük mücedditlerin ızdırar halinde yaptıkları tazarru ve
niyazlarına baktığınız zaman onların da hep aynı kaderi paylaştıklarını,
zorlukları yaşadıklarını görürsünüz.
Esbap dairesinin hakkını vermek onun tekvini emirlerine saygının gereğidir.
Ancak peygamber yolunun yolcularının bugün de yarın da benzer mağduriyet ve
mazlumiyetler yaşamaları mukadderdir.
Bütün bunlar karşısında bize düşen elimizden gelen her türlü gayreti ortaya
koyduktan sonra dişimizi sıkıp sabretmesini bilmektir.
İbrahim Tennuri'nin ifadeleriyle, "Gelse celalinden cefa yahut cemalinden
vefa, ikisi de cana sefa.
Lütfu da hoş, kahrı da hoş diyebilmektir.
Zira kim sabreder, dişini sıkar, katlanırsa Allah'ın izniyle zaferab olur.
Bir güzel sözde ifade edildiği gibi sabır kurtuluşa ermenin, umulan şeylere
nail olmanın sırlı anahtarıdır.
Bu anahtarı elde eden insan Allah'ın izniyle nice kapıları açmaya muvaffak
olur.
Hülasa her köşe başında bir gulyabani pusu kurup bizi bekleyebilir.
Başımızdan sağanak halinde belalar yağabilir.
Ölümlü dünyada ne geçici ve fani şeylere gönül kaptırmalı ne de maruz kalınan
bela ve musibetler karşısında panikleyip gerisin geriye dönmeli.
Bilakis dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında da maruz kalınan sıkıntı ve
zorluklar karşısında da sabretmesini bilmeli ve ruhumuzun abidesini ikame etme
istikametinde koşmaya devam etmeliyiz.
Varsın fakru zaruret içerisinde hayatımızı sürdürelim.
Varsın bir dikili taşımız olmadan dünyadan göçüp gidelim.
varsın hayatımız bin bir zorluk içinde geçsin.
Önemli olan ahirete alacaklı ve kazançlı olarak gidebilmektir.
Tevakkuf ve sathilik.
Osmanlı'nın son döneminde yetişen önemli mütefekkirlerden Filibeli Ahmet Hilmi
Müslümanların terakkisinin ilerlemesinin önünde iki büyük engel görür.
Bunlardan biri tevakkufperestlik, diğeri de malumat-ı sahiye, yüzeysel
bilgilerle kanaat etme.
Kanaat-i acizanemce İslam dünyasının geri kalmışlığını sadece iki sebebe
inhisar ettirmek, indirgemek, meseleyi daraltmak olur.
Bununla birlikte bu iki husus günümüzde de oldukça önemlidir.
tevakkufperestliği kısaca bulunduğu duruma kanaat etme ve ilerlemek için
herhangi bir çaba harcamama şeklinde anlayabiliriz.
Bediüzzaman Hazretleri de bu hususa temas etmiş ve mevcuda kanaat etmenin duun
himmetlik, gayret yoksunluğu, himmetini düşük tutma olduğunu belirtmiştir.
Bir millet ekonomi, kültür ve medeniyette, ilim ve araştırma hayatında bir
tevakkuf yani duraklama dönemine girmişse kendisini çürümeye salmış demektir.
Zira tevakkuf tembellik ve ataletin bir neticesidir.
Yerinde sayan bir toplumda ilerleme, gelişme yoktur.
Böyle bir toplumun zamanla içten içe çürümesi ve yozlaşması kaçınılmazdır.
Teevakkuf yaşayan toplumlar yaşadığı çağa ayak uyduramazlar.
Zaman itibarıyla çağlarını idrak etseler de zihniyet olarak hep çağdaşlarının
gerisinden gelirler.
Yaşadıkları çağı kavrayamayanlar da zamana hükmedemez.
zihniyet olarak eski çağlarda yaşadıklarından ötürü kendi zamanlarının
insanları için bir mana ifade etmezler.
Devrin gereklerine göre kendilerini yenileyemediklerinden eskimiş güncellikten
uzak argümanları kullanmaya devam ederler.
Onlar bu şekilde bir yere varacaklarını zannetseler de gerçekte büyük bir
yanılgı içindedirler.
Filibeli'nin dile getirdiği diğer problem derinliğin zıddı olan satthiliktir.
Satihi bilgilerle yetinme, derin okuma ve araştırmalar yapmama da günümüz
müslümanlarının problemlerindendir.
Maalesef hali pürelimiz budur.
Hadiselere satihi bakanların, okumalarını satihi yapanların, sathi düşüncelerle
yetinenlerin de büyük düşünceler, çok boyutlu projeler ortaya koyması mümkün
değildir.
Bugüne kadar kainata sathi bir nazarla bakanlar her zerrede esma ve sıfatıyla
mütecelli olan Allah'ı bulamamışlardır.
İslam'ı sahti bir nazarla anlamaya çalışanlar onunla ilgili yanlış hükümlere
varmışlardır.
İnsanlığın iftihar tablosu Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sathi bakanlar onu
kamet-i balasıyla tanıyamamışlardır.
Kur'an-ı mucizül beyana sathi bakanlar ondaki cevherleri keşfedememiş.
Hatta onu bir kısım usturelerden, efsanelerden ibaret görmüşlerdir.
Evet, satihi bakışın insanı ulaştıracağı hiçbir yer yoktur.
Günümüzde bilginin yaygınlaşması ve kolay ulaşılabilir olmasıyla satiliğin daha
da arttığını görüyoruz.
Çoklarının bilgi kaynağı gazete manşetlerinden, sosyal medyadan ibaret.
İnsanlar ihtiyaç duydukları bilgileri buralarda arıyor, her şeyi buralardan
öğrenmeye çalışıyorlar.
Ne var ki bu tür kaynaklardan derinlikli ve güvenilir bilgi elde etmek çok
zordur.
Dahası bu kaynaklarda müthiş bir bilgi kirliliği var.
Yazılan yazılarla, yapılan haberlerle, çekilen videolarla insanlar sıklıkla
manipüle ediliyor ve bazen aldatılıyorlar.
magazinle güncel kısır tartışmalarla meşgul ediliyorlar.
Öyle senaryolar hazırlanıyor, öyle filmler çekiliyor, öyle çekici haberler
yapılıyor ki kalabalıklar bunların peşinden sürüklenip gidiyor ve kendi
dünyalarından uzaklaşıyor.
İçinde yaşadıkları dünyanın problemleriyle yüzleşemiyor ve nihayet bunlara dair
işe yarar çözümler bulamıyorlar.
Zamanın tefsirini arkamıza alma.
Satilikten kurtulamadığımız için ne kainat kitabını derinlemesini
anlayabiliyoruz ne de Kur'an'ı.
Oysa bu iki kitap İslam'ın ilk asırlarında didik didik edilmiş, onlardan nice
hakikatlere ulaşılmıştır.
Hicri ilk 5 asırda yazılan eserlere bakılacak olursa ilmi ve fikri hayatın
nasıl canlı olduğu apaçık görülür.
O dönemlerde nice alimler yetişmiş, nice ölümsüz eserler kaleme alınmıştır.
Maalesef daha sonra bu canlılık ve derinlik zamanla yok olmuş, onun yerini
taklit ve sathilik almıştır.
Ne yazık ki batıda yaşanan aydınlanma bizim son dönem medreselerimize
girememiştir.
Oralarda asırlarca önce yazılan eserler tekrar edilip durdu.
Bu eserlerin üzerine yeni bilgiler ilave edilemedi.
Onlarla yeni açılımlara, buluşlara kapılar aralanamadı.
Gerçi bu eserlerin her biri bir şah eserdi.
Fakat onları kaleme alanlar birer allame olsalar da eserlerini kendi çağlarının
ilim ve kültür hayatının tesirinde yazmışlardı.
Halbuki onlardan sonra insanlık aleminde çok büyük değişimler, inkılaplar
yaşandı.
Bu değişimlerin yakın takibe alınması ve şartlara göre yenilenme hamlelerinin
yapılması gerekiyordu.
Ne var ki sonraki dönemlerde büyük bir durağanlık yaşandı.
Batıda meydana gelen değişim ve ilerlemeler takip edilemedi.
Varlık alemi ve olaylar Kur'an ve sünnetin ışığı altında ve ulaşılan yeni
bilgiler eşliğinde derin bir şekilde analiz edilemedi.
Günümüzde bütün bu realiteleri görmezden gelir ve asırlarca önce yazılan
eserleri aşamazsak tevakkuftan da sathilikten de kurtulamayız.
İmam Gazzali, Fahretdin Errazi, Kadı Beydavi, İmam Teftezani, İmam Cürcani gibi
alimlerin her biri birer kamet-i balaadır.
Ortaya koydukları eserler de baş döndürücüdür.
Onlardan alacağımız çok şey vardır.
Ne var ki onların fikirlerini Kur'an ve sünnet nası gibi göremeyiz.
Sahabe efendilerimizin anlayışıyla eş tutamayız.
Kayıtsız şartsız onlara teslim olamayız.
eserlerinde zikrettikleri dinin sabit ve değişmez hükümlerini bir tarafa
bırakacak olursak onların da yaşadıkları dönemin tesirinde bir kısım
değerlendirmeler ortaya koyduklarını göz ardı edemeyiz.
Zamanın tefsirini arkamıza almadan sadece geçmişte yazılmış eserlerle mazide
dile getirilmiş düşünce ve yorumlarla bugünün problemlerini çözemeyiz.
Maziyi çok iyi anlamalı.
Onlardan hakkıyla istifade etmeli ama kendimizi onlarla sınırlandırmamalıyız.
Ne var ki bütün bunlar sathi nazarların anlayacağı şeyler değildir.
Zaman ne kadar değişirse değişsin, insanlık ilim ve fende ne kadar ilerlerse
ilerlesin, onlar bir türlü taklitten kurtulamadıklarından ele aldıkları
meseleleri sadece eskiye bağlı olarak götürürler.
İşte bu zihniyet ve anlayış yüzündendir ki geri kalmışlık bizim kaderimiz
olmaya devam ediyor.
Osmanlı'nın son döneminde Filibeli Ahmet Hilmi gibi birçok muhakkik alim ve
fikir adamı yetişmiştir.
Bunlar arasında Ahmet Naim, Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, İsmail Fenni, Ferit
Kam'ı sayabiliriz.
Ve tabii ki Bediüzzaman.
Bunlar durağanlığa da, sathiliğe de taklitçiliğe de isyan etmiş.
Müslümanların gözünü açmaya, ufkunu genişletmeye çalışmışlardır.
Hatta farklı düşünce yapılarına sahip olan Beşir Fuat, Celal Nuru gibi kişiler
de ciddi bir yenilenme gayreti içine girmişlerdir.
Bunlar devirleri itibariyle düşünen, farklı derinliklere açılan insanlardır.
Osmanlı devlet adamları idari ve askeri alanda müthiş bir başarı ve aksiyon
ortaya koymuş olsalar da aynı canlılık ve aktivite ilmi ve fikri sahada
maalesef zuhur etmemiştir.
Özellikle belli bir dönemden sonra ilim hayatında ciddi bir durgunluk
yaşanmıştır.
İslam'ın ilk asırlarında gördüğümüz o ölesiye ilim, hakikat, araştırma aşkı
Osmanlı'nın son dönemlerinde tamamen ortadan kalkmıştır.
Fakat devlet-i aliye bütün bunlara rağmen son döneminde geçmişten gelen
müktesebatın da tesiriyle adeta kucağındaki bütün cevherleri etrafa saçmış ve
çok önemli meyveler vermiştir.
İşte yukarıda isimlerini zikrettiğimiz isimler bu dönemin meyvelerindendir.
Onlar gaflet perdelerini yırtma, fikir ve ilim çizgisinde duranlığa son verme,
taklitten tahkike geçme adına ciddi bir gayret ortaya koymuş.
İnsanlarda yeni bir heyecan uyandırmaya çalışmışlardır.
Bununla birlikte ilim ve fikir hayatında toplu bir uyanış, diriliş mümkün
olmamıştır ve bu durum günümüze kadar devam edegelmektedir.
Köklü ve kalıcı çözümler.
Toplumsal bir hastalık olarak okumayı, araştırmayı sevmeme bu uyanışın
gecikmesindeki en büyük etkendir denebilir.
Ayrıca okuduklarımızı ne kadar anladığımız da ayrı bir tartışma konusudur.
Kaç kişi yazılanları eleştirerek okuyor, sorgulamalar yapıyor, kritik ediyor,
kıyaslamalara gidiyor, elde ettiği bilgileri analiz ve sentez yapabiliyor.
Bundan da kötüsü okumamak, öğrenmemek, anlamamak, derinleşmemek bizi rahatsız
da etmiyor.
Yüzeysel ve kulaktan dolma bilgilerle yetiniyor, hayatı o sığlıkta yaşamaya
çalışıyoruz.
Başta da ifade ettiğim gibi bu sorunu tetikleyen ve günümüzde herkesi esir alan
medya ve dijital iletişim ağlarının rolünü unutmamak gerekir.
Sıradan insanlar için böyle bir sığlık bir yere kadar normal karşılanabilir.
Ama ilimle iştigal eden insanlar da zaman içinde maalesef bu sığlıktan
kurtulamadılar.
Mesela niye sosyoloji alanında çalışan bir insan o mevzuda bilinmesi gerekli
olan her şeyi bilmiyor? Niye ekonomide uzmanlık yapan biri bu alanda kendini
çok iyi yetiştirmiyor? Niye hadis, fıkıh, kelam gibi İslami ilimlerde ihtisaslaşan
ilim adamları insanlığın önüne yeni ufuklar açmıyor? Topluma yön verecek gerçek
entelektüeller yetişmediği için ciddi bir terakki de gerçekleşmiyor.
Bu durum toplumu bir sürü gibi idare etmek isteyen zorba idarecilerin de işine
geliyor.
Zira onlar insanların eğitimli, aydın olmalarını istemiyorlar.
Çünkü cahil insanları gütmenin daha kolay olduğunu düşünüyorlar.
Toplumun her dediklerini onaylayan, onların istediği gibi düşünen, koydukları
sınırları aşmayı akıllarının ucundan geçirmeyen fertlerden oluşmasını
istiyorlar.
Elit ve eğitimli insanların muhalefet, itiraz ve eleştirilerinden korkuyorlar.
Hak bildiği yolda yürüyen, hakikati müdafaa eden, zulüm ve haksızlıklara baş
kaldıran kimselerin varlığı onları tedirgin ediyor.
Çünkü böyle bir seviyeye gelen toplumu arzu ettikleri istikamette sevk ve idare
edememekten endişe ediyorlar.
Evet, Müslümanların bugünkü geri kalmışlığında müstebit idarelerin de önemli
bir rolünün olduğu unutulmamalıdır.
Her şeye rağmen bize düşen vazife cehaletin, taassubun, taklidin, sığlığın,
tevakkufun her çeşidine karşı savaş ilan etmek ve bunları ortadan kaldırma
adına sahip olduğumuz tüm imkanları sonuna kadar değerlendirmektir.
İnsanlarda okumaya, araştırmaya, düşünmeye karşı yeni bir aşku şevk uyandırma
adına elimizden gelenin en iyisini yapmak gerekir.
Şunu unutmamalıyız ki içinde yaşadığımız coğrafyanın geçici müdahalelere,
pansuman çözümlere değil kalıcı imar ve ıslah faaliyetlerine ihtiyacı var.
İnsanlara oksijen tüpleriyle nefes aldırdığımızda bir yere kadar belki
ferahlama sağlarız.
Fakat bu geçici ve kısa vadeli çözümdür.
istenilen tedaviyi uygulamadıktan sonra arkasından tekrar kronik problemler
nüks eder.
Hasılı içinde yaşadığımız karanlık, sıkıcı ve boğucu atmosferin kalıcı olarak
dağıtılmasına ihtiyaç var.
İşte günümüzde bunu gerçekleştirebilen insanlar insanlığa kalıcı hayırlar
sağlamış olacak, arkalarında birer yağdı cemil bırakacaklardır.
Bu da çağın çok iyi tanınmasına, yaka paça olduğumuz problemlerin çok iyi
teşhis edilmesine, arkasından da bunların izalesi adına çok sağlam plan ve
projelerin yapılmasına ve ardından ciddi bir aksiyon ortaya konmasına bağlıdır.
öyle sağlam blokajlar oluşturmalı ve üzerine öyle sağlam binalar yapmalıyız ki
ne fırtınaların ne de tsunamilerin onları yıkmaya gücü yetsin.
Müminin tatil anlayışı.
Günümüzde insanlar senenin belirli vakitlerini tatil yaparak geçiriyorlar.
Bu vesileyle yapageldikleri işlerine ara vermek, yorgunluklarını atmak,
dinlenmek ve eğlenmek istiyorlar.
Özellikle yaz ayları geldiğinde çoğu insan evinden iş yerinden uzaklaşarak
tatil mekanlarına gidiyor.
Bazıları bunu meşru dairede yapsa da bazıları gaflete dalıyor, günahlara
giriyor.
Tatil yapma adına gidilen mekanlar, yapılan aktiviteler insanları Allah'tan
uzaklaştırabiliyor.
Kimileri tatillerini, ruhlarını dinlendirme, yeniden şarj olma adına
değerlendirirken kimilerinin yaptıkları tatiller onları daha da yoruyor.
Tatille atalet kelimeleri aynı kökten gelir.
Bu yönüyle tatil kendini atalete, tembelliğe salma demektir.
Gerçi biz bugün bu kelimeyi biraz daha hususi anlamda kullanıyoruz.
Peki bir Müslüman açısından tatilin ifade ettiği anlam ne olmalı? Bir Müslüman
bu zaman dilimini nasıl geçirmelidir? Mümin her zaman hareket halindedir.
Bir işi bitirince hemen farklı bir işe koyulur.
O hep çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma metoduyla hareket eder.
Nitekim Kur'an'da yer alan şu ayet-i kerime, Müslümanın hayatında tembellik ve
ataletin, durma ve duraksamanın olmaması gerektiğini ifade eder.
Bir işi bitirince hemen başka işe giriş.
Onunla uğraş.
Hep rabbine yönel, ona yaklaş.
Dolayısıyla mümin iş değiştirerek, bir halden başka bir hale geçerek dinlenir.
Hangi dünyevi işle meşgul olursa olsun Allah'ı unutmaz, ondan uzaklaşmaz.
Dünyevi işlerden bunaldığı zaman namazla, duayla, evrad-u ezkarla nefes alır,
rahatlar.
Evet. İnsan fıtratı itibarıyla sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkılır, bunalır.
Yaptığı işe karşı bıkkınlık oluştuğunda farklı bir işe geçerek, farklı bir
meşguliyet bularak hasıl olan bu bıkkınlığı giderir.
Mesela zihni ve fikri bir çalışmadan yorulduğunda fiziki bir aktivite yaparak
zihnini dinlendirir veya beden gücüyle yaptığı bir işten yorulduğu zaman bu
sefer kalp ve ruhunu harekete geçirecek bir şeye yönelir.
Böylece hem maddi manevi bünyesinden beklenen her türlü fonksiyonu eda etmiş
hem de yaptığı her işi gına gelmeden aşkla, şevkle, neşeyle yapmış olur.
İşte müminin tatili, dinlenmesi, istirahati budur.
O sürekli bir işten başka bir işe sıçrar.
Onun hayatında atalete yer yoktur.
Bu hayatı farklı yanlarıyla yaşamak, bir işteki yorgunluğu başka bir işte atmak
demektir.
Sahibi şeriatın bu emrindeki sır ve temel espri iyi kavranıp fiiliyata
geçirildiğinde hayat çok daha verimli ve bereketli değerlendirilmiş olur.
İnsan yaptığı işlerden yorulabilir.
Sürekli mesaide aynı işleri yapmaktan bıkabilir.
Dolayısıyla da dinlenmeye, rahatlamaya, tatil yapmaya ihtiyaç duyabilir.
Fakat bir Müslüman bunu yaparken dahi vaktini tembel geçirmez veya ehli
dünyanın yaptığı gibi kendini ölçüsüzce eğlenceye salmaz.
Onun dinlenmesi değişik türden birtım faydalı meşkalelerle uğraşmasına engel
olmaz.
Bu yönüyle o istirahat ederken bile bir aksiyon içindedir denebilir.
Mesela kişinin arkadaşlarıyla düzenleyeceği bir okuma kampının zihni, kalbi ve
ruhi faydalarının yanında rahatlatıcı, dinlendirici yönü de vardır.
Özellikle böyle bir kampı eğer imkan varsa kırların temiz havasını teneffüs
edecekleri, dünyevi meşkalelerden uzak kalacakları, ruhlarını dinlendirecekleri
asude bir mekanda yapmaları onların hem tatil ihtiyacını ziyadesiyle giderecek
hem de manen beslenmelerine vesile olacaktır.
Şartlar elveriyorsa bu tür programlar ailelerle birlikte yapılabilir.
Çocukların da ona iştiraki sağlanabilir.
Evinden, işinden, okulundan, sürekli aynı şeyleri yapmaktan bunlar farklı bir
atmosferde farklı aktiviteler yaparak rahatlayabilirler.
Burada dinlendirici, eğlendirici faaliyetlerin yanında mesela Kur'an
bilmeyenlere Kur'an okuması öğretilebilir.
Birlikte kitap müzakereleri yapılabilir.
Birlikte evrad-u ezkar okunabilir veya faydalı görülen daha farklı programlar
düzenlenebilir.
Zira meşkalelerin bir hayli arttığı, çalışma şartlarının zorlaştığı günümüz
dünyasında insanlar çoğu zaman okumaya, ibadet taate, manevi beslenmeye
yeterince vakit ayıramıyorlar.
Tatil zamanları bunun için bir fırsata çevrilebilir.
Çalışma günlerinde kaçırılan işler o zaman yapılabilir.
Yapılacak farklı aktivitelerle hem dinlenmiş hem de vaktimizi değerlendirmiş
oluruz.
Ayrıca bu tür programlar bizi gündelik hayatın boğucu, sıkıcı atmosferinden
uzaklaştıracak, ülfet ve ünsiyetten kurtaracaktır.
Böylece hayatımızı daha renkli, canlı, verimli geçirme imkanı elde etmiş
olacağız.
İnsan tek başına da kitap okuyabilir, dua edebilir, evrad-u ezkarla meşgul
olabilir.
Fakat hangi mekanda olursa olsun insanlar güzel niyetlerle ve maksatlarla bir
araya geldiklerinde hep birlikte Allah'tan efendimizden bahsettiklerinde
kendilerine mahsus bir dünya kuracak, farklı bir atmosfer meydana getirecek bir
sinerji oluşturacaklardır.
Bu atmosferi teneffüs etmek de insanın kalp, ruh ve his dünyası üzerinde apayrı
bir tesir meydana getirecektir.
Siz böyle bir atmosferde farklı dünyalara açılacak, farklı duygularla coşacak,
adeta kendinizi cennet koridorlarında dolaşıyor gibi hissedeceksiniz.
Oradan hem zihniniz ve bedeniniz dinlenmiş hem de manevi açıdan şarj olmuş
olarak çıkacaksınız.
Aldığınız enerjiyle bir süre daha canlılığınızı muhafaza edebileceksiniz.
Evet. Tekrar vurgulamak gerekirse, "Müminin hayatında ataletin,
tembelliğin yeri yoktur, olmamalıdır.
İslam'ın ilk asırlarında Müslümanları zirvelere taşıyan dinamikler sayü
gayrettir, çalışkanlıktır.
Bitmek bilmeyen bir aksiyondur.
Bizi mahveden şey ise rahat düşkünlüğüdür, yaşama zevkidir, istirahate
çekilmedir.
İslam dünyası ne zaman ki say ve gayreti bırakarak kendini salmaya başladı,
uykuya çekildi, işte o zaman bir kısım mütegallip, zorba ve müstebitin,
despotun oyuncağı oldu.
Dileyen dilediği gibi tatil yapabilir.
Buna göre sistem geliştirebilir.
Sırf güzel bir tatil yapabilmek, tatilde gezip eğlenmek için çalışıp
kazanabilir.
Bu herkesin kendi bileceği şeydir.
Bir mümin başkaları bir şey yapıyor diye yapmaz.
Onun hayatının kendine özgün dinamikleri vardır.
O iş zamanında da tatil zamanında da kendini rahat ve rehavete salmamalıdır.
Husiyle yaşatmak için yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş adanmışlar
kültür miraslarının temel kaynaklarının kendilerine çizdiği enginlikte
yaşamalı, hayatlarında atalete, tembelliğe yer vermeyecek şekilde bir çalışma
azmi ortaya koymalı.
İnsan olmalarının gereği olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduklarında da
tatillerini, istirahatlerini, kendi çizgilerini koruyarak
gerçekleştirmelidirler.
Zaaflara yenik düşmeme.
İnsan mahiyetinde irade, his, şuur, latife-i rabbaniye, sır, hafi, ahva gibi
insanın manevi yönünü ilgilendiren önemli mekanizmalar vardır.
Bununla birlikte şeytanın nüfuz edebileceği nefse ait olumsuz bir kısım
duygular, mekanizmalar da bulunmaktadır.
Bunlara insanın zaafları da denebilir.
Bediüzzaman Hazretleri Hücumat-ı Sitte risalesinde bu zaafların önde
gelenlerini ele almış ve bizleri bu konuda uyarmıştır.
Bunlar makam tutkusu, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet, rahat ve rehavet
arzusudur.
İnsanın zaafları elbette bunlarla sınırlı değildir.
Bu konuda daha birçok özellik üzerinde durulabilir.
Nefse ait bu eğilimler ve zaaflar kişilere göre de farklılık gösterebilir.
Yani herkesin imtihanı ayrı olabilir.
Mesela bazıları makam tutkusuna kapılır ve o makamda kalabilmek o makamın
gücünden istifade edebilmek için pek çok günah irtikap eder.
Bazılarınınsa makam mansıp sahibi olma gibi bir derdi, hedefi yoktur.
Bu tarz insanlar kendilerine müdürlük, genel müdürlük, milletvekilliği veya
bakanlık gibi mevkililer teklif edilse bile dönüp bakmazlar.
Ancak onların da paraya, servete karşı zaafı olabilir.
Onu elde etme adına meşru gayrimeşru her yolu kullanabilirler.
Helal haram demeden ceplerini, kasalarını doldurabilir, başkalarının hakkına
girebilirler.
Servet karşısında dize gelebilir, en yüce değerlerinden bile tavizler
verebilirler.
Bazılarını da ne makam tutkusu ne de para dize getirebilir.
Fakat onlar da cismani ve şehevi arzularına takılır, benliklerindeki
hayvaniyete yenik düşerler.
Bugüne kadar niceleri bunların kurbanı olmuş.
Nice aileler bu yüzden dağılmış, nice toplumlar içten içe çürüyüp gitmiştir.
Günümüzde de çokları şehvetine yenik düşebiliyor ve bu yüzden başkalarının
istismarına açık hale gelebiliyor.
İnsi ve cinni şeytanlar bu silahı kullanmak suretiyle nice kamet-i balayı
zincire vurup onlara istediklerini yaptırıyorlar.
Böyle bir fenalık işlediklerinde bu durumun ortaya çıkmaması için değişik
tavizler vermek zorunda kalıyor ve bu yüzden zulüm ve haksızlıklar karşısında
seslerini çıkaramaz hale geliyorlar.
Onların bu durumlarından istifade eden ve böylece ellerini kollarını zincire
vuran kimselerse istedikleri melanet oyunlarını rahatlıkla sahneliyorlar.
Öyle kimseler de vardır ki bu sayılan zaafların hiçbiri yoktur onlarda.
Ne dünya malına bel bağlarlar, ne makam arkasında koşarlar, ne de bohemliye
özenirler.
Fakat bunların zaafları da korkudur.
Küçük bir tehdit karşısında bile mukavemet gösteremez ve hemen dize
gelebilirler.
Bir faili meçule kurban gitme veya sahip oldukları imkanları kaybetme
korkusuyla kendilerine dayatılan her şeyi yapabilirler.
Kötü niyetli kimseler parayla, makamla, şehvetle elini kolunu bağlayamadıkları
bu tipleri korkuyla etkisiz hale getirir.
Hatta ellerine ayaklarına pranga vurarak onları halayık gibi kullanabilirler.
Bunların yanında tamah, aç gözlülük ve doyma bilmeme de insan için önemli zaaf
noktalarından biridir.
Niceleri bu zaafları sebebiyle batmıştır.
Bu duygunun kaynağı tevehüm-ü ebediyet ve tuli emeldir.
Yani hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama arzusu ve bu arzu sebebiyle aşırı şekilde
dünyaya bağlanma.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem insanın tamahkarlığını
ifade sadedinde şöyle buyuruyor.
İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister.
Onun gözünü topraktan başka bir şey doyuramaz.
İnsan için imtihan unsuru olan zaaflardan bir diğeri de şöhretperestliktir.
Parmakla gösterilir olma, takdir edilme, bir yağdı cemil bırakma arzusu da
nicelerinin ayağını kaydırmıştır.
Bu duygu bazılarında o kadar güçlüdür ki sadece hayattayken değil, ölüp
gittikten sonra bile şöhretlerinin devam etmesini isterler.
Cenazelerine kalabalık kitlelerin katılmasını, kubbeli, süslü mezarlar içinde
yatmayı arzular mezar taşlarına yazılan yazılarla ilgilenirler.
Ölüp giden bir insan için bunlar ne işe yarar bilmiyorum.
Münker Nekir böyle şeylere bakmaz.
Evet. Nam ve şöhret sahibi olma isteği bugüne kadar çoklarını dize getirmiş,
onlara ne mesaviler ne mesaviler işletmiştir.
Bu tür zaafların kurbanı olan kimseler insaniyetlerinin hakkını verememiş,
hayvaniyetlerine yenik düşmüşlerdir.
İnsani vasıflar açısından eksiktirler, mefluçturlar, felçlidirler.
Bu tür zaaflar bir güve gibi onların insanlığını yer bitirir ve medeni
cesaretleriyle kendilerini ifade etmekten, hak ve hakikati haykırmaktan
alıkoyar.
Dolayısıyla onlar zulüm ve haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan kesilir.
Bundan dolayı ışığı söndürülmüş, gündüzü gece, baharı kış haline getirilmiş şu
talihsiz dünyada eli kolu bağlanarak bir felçli gibi yaşamaya mahkum edilmiş
pek çok zavallı vardır.
Bu talihsiz dünyanın mazlumiyet, mağduriyet, mahkumiyet yeri haline gelmesinin
bir sebebi de budur.
Bunun arkasındaysa yine bizim zaaflarımız, boşluklarımız, hata ve kusurlarımız
vardır.
Esasen insan fıtratı bu tür duygulara açık olarak yaratılmış ve insanın
mahiyetine bunlar derç edilmiştir.
Bunların zaaf haline gelmesi yönünü yanlış tarafa çevirmekten kaynaklanır.
Kişi hidayet kaynağı olan dinin temel disiplinlerine sımsıkı sarılır.
Takva ile Allah'ın himayesine girer haramlardan kaçınma ve farzları yerine
getirme noktasında hassas davranırsa her şey yerli yerine oturur ve o bu tür
zaaflardan ve onların vereceği zararlardan korunur.
İmanı ve takvası günahlara karşı bir kalkan vazifesi görür.
Hatta bu zaaflara karşı verdiği mücadele sebebiyle ibadet sevabı kazanır.
Evet, bize düşen vazife yukarıda sayılan sayılmayan imtihan unsurları
karşısında sürekli uyanık olmaktır.
Bunun için şeytanın hile ve desiselerine, dürtü ve vesveselerine karşı sık sık
surları gözden geçirmeli.
Sürekli restorasyon yapmalı, gedik ve çatlakları kapamalı.
Onun girebileceği hiçbir menfez, açık kapı bırakmamalıyız.
İnsi ve cinni şeytanların içimize nüfuz etmesine, kalp ve ruh dünyamıza
sızmasına, nefs-i emmareyi harekete geçirmesine meydan vermemeliyiz.
Nefsin arzu ve isteklerine karşı iradenin hakkını vermeli, her tür günah
karşısında yiğitçe durmasını bilmeliyiz.
Maddi imkanların, makam mansıbın, şan-u şöhretin, cismaniyet ve şehvetin
vesaire kulu kölesi olmamalıyız.
Geçici dünyevi nimetlere gönlümüzü kaptırmamalı, gözümüzü Allah'ın ebedi
ihsanlarına dikmeliyiz.
Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerin keyfe kafi olduğunu bilmeli, asla harama
adım atmamalıyız.
İşte bu duruş insanı hayvaniyet derekelerine düşmekten korur ve onun insani
kemalat semalarında pervaz etmesini, uçmasını, dolaşmasını sağlar.
İnsanı kamil ufkuna giden yolun erkanı budur.
Kulun Allah'a en yakın olduğu an.
Soru: Fetih suresinde yer alan onların alameti yüzlerindeki secde izi
secde aydınlığıdır.
Ayet-i kerimesinin müminlere verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Hadislerde de buna benzer bazı ifadelere rastlarız.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada bazı amellerin ahirette nasıl
karşımıza çıkacağını haber verir.
Bir hadislerinde bütün ümmetlerin bir araya toplandığı mahşer günü kendi
ümmetini nurlanmış parlamış olan abdest uzuvlarından tanıyacağını beyan
buyurur.
Bu dünyada alınan abdest ahirette çok farklı bir keyfiyette tezahür edecektir.
Günde birkaç defa aldıkları abdest sebebiyle ümmeti Muhammed'in uzuvları
güzelleşecek, göz alıcı bir keyfiyete ulaşacaktır.
Demek ki abdest ümmeti Muhammed için bir alameet-i farika olacak.
Onları diğer ümmetlerden ayıracak, nuraniyet kespetmelerine vesile olacaktır.
Fakat bizler yine de tam olarak işin hakikat ve keyfiyetini bilemiyoruz.
Onu ahirette göreceğiz.
Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı dikkat çekicidir.
Ona göre bu dünyada şükür hisleriyle ve meşru dairede yenilen meyvelerin
neticesi yine cennete layık tarzda lezzetli yiyecekler ve meyveler olacaktır.
Burada bir meyve yedikten sonra söylenen elhamdülillah kelimesi orada cennet
meyvesi olarak takdim edilecektir.
Yani burada bir meyve yenir ama orada mahiyeti bizce meçhul elhamdülillah
yenir.
Bu durumda önemli olan o nimet içinde ilahi nimetleri ve rahmani iltifatı görüp
manevi bir şükür duygusu yaşamaktır.
Evet. Dünyada yaptığımız her amel, her fiil ahirette kendine mahsus özellikleri
ile şekil alıp karşımıza çıkacaktır.
Burada çektiğimiz sıkıntılar ötede ferahfeza bir hayat yaşamamıza vesile
olacaktır.
İşlediğimiz salih amellerin bazıları cennet köşkü olarak, bazıları ırmağı
olarak verilecektir.
Üstelik cennetteki köşkler, villalar, ırmaklar, meyveler dünyadakilerle
kıyaslanamayacak kadar farklı ve güzel olacaktır.
Bu açıdan cennet meyvelerinden yendiğinde, ırmaklarından içildiğinde alınacak
lezzetin tarifi mümkün değildir.
Şunu da ifade etmek gerekir ki cennetteki bizle dünyadaki biz aynı
olmayacaktır.
Orada karşılaşacağımız nimetler de dünyadakilerden farklı bir mahiyette
olacaktır.
Yani icmali olarak dünyadaki amellerin kendilerine mahsus uhrevi temessülleri
olacağını söylesek de ahiret alemine ait detayları bilemiyoruz.
Dolayısıyla bu konuda kesin hükümlere varmamız doğru olmaz.
İhtiyatlı olan yol bunları Allah'ın ilmine havale etmektir.
Buradan hareketle soruda geçen ayet-i kerimeye bakacak olursak en başta şunu
söyleyebiliriz.
Allah Teala'nın huzurunda secde eden alınlar, secdeye giden yüzler ahiret
aleminde farklı bir keyfiyet kazanacak, belki parıl parıl parlayacaktır.
Bu gökçek yüzlüleri gören kimseler onların hallerine imrenecektir.
Nitekim ayet-i kerimelerde "O gün bazı yüzler ağacak, o gün bir kısım
yüzler ışıl ışıldır" buyurulmuş ve o cennetlikler tebşir edilmiştir.
Bazı müfessirler onların alameti yüzlerindeki secde izi secde aydınlığıdır.
Ayetinin anlamını bu dünya açısından ele almış, secde eden yüzlerin bu dünyada
da tanınıp bilineceğini ifade etmişlerdir.
Gerçekten namaz kılan müminlerin simalarında imrendiren bir aydınlık, bir
parlaklık olabilir.
Yaptıkları secdeler bilemeyeceğimiz şekilde yüzlerini aksedebilir.
Rabbül aleminin karşısında el pençe divan durup namaz kılan kimseler başkaları
üzerinde farklı bir tesir oluşturabilir.
Dolayısıyla onların çehrelerine bakan Allah'ı hatırlayabilir.
Esasen bir insanın yüzü onun gerçek karakteriyle tanınması adına çok önemli
ipuçları verir.
Siretin surete yansıması da bu açıdan ele alınabilir.
Hakikaten bir insanın ahlaklı, dürüst ya da güvenilmez olup olmadığını yüzünden
okumak mümkündür.
Nitekim bu sebeple ilmül kıyafe adında bir ilim dalı oluşmuştur.
Bu ilimle meşgul olan kimseler insanın fizyolojik ve anatomik yapısından
hareketle onun karakterine dair bir kısım manalar çıkarmaya çalışmış ve
özellikle yüzle alakalı önemli tespitlerde bulunmuşlardır.
Gerçi sübjektif olmalarından dolayı bu tespitler mutlak doğruymuş gibi ele
alınıp insanlara tatbik edilmemelidir.
Fakat ehli kalp tarafından yapılan bu minvaldeki tespitler tamamen görmezlikten
de gelinemez.
Onların yüz hakkındaki bazı mülahazaları gerçekten üzerinde durulmaya değer.
Zira insanın en önemli ve kıymetli uzvu olan yüz insanın aynası ve bir bakıma
vitrini gibidir.
Orada rahmaniyet, rahmaniyet içinde rahimiyet tecelli eder.
İnsanda tecelli eden ahseni takvimi en güzel aksettiren de yine insanın
simasıdır.
Yüz adeta insanın mahiyetini aksettirir.
Fakat bizler henüz onun manasını hakkıyla keşfetmiş sayılmayız.
Bazıları ayet-i kerimeyi zahiri ve lafzi anlamıyla ele alarak burada çok secde
etmekten ötürü alnında iz oluşan kimselerin methedildiğini zannetmişlerdir.
Ayetin müjdesine nail olabilmek için de alınlarında secde izi oluşması
gerektiğini düşünmüş ve bunu sağlama adına uzun süre sert zeminlerde secde
etmeyi tercih etmişlerdir.
Çok namaz kılan secde edenlerin alnında gayri iradi olarak iz oluşabilir.
Fakat alında iz oluşturmak için suni ve teküflü yollara girmek doğru değildir.
İnsan bu konuda kendini zorlamamalı, bir iz arayışı içinde olmamalıdır.
Alında oluşacak böyle bir iz insanı gurur ve kibre de düşürebilir.
Nefis çok ayyardır, çok aldatıcıdır.
Baştan çıkarıcıdır.
Secde izini de caka ve gösteriş mevzuu yapabilir.
Bununla başkalarına çok namaz kılıyor olduğunu hissettirmeye çalışabilir.
Daha sonra aleyhimize olabilecek bir duruma karşı daha baştan tedbir almak en
güzelidir.
Bu konuda nefse malzeme ve koz vermemek gerekir.
Yoksa Allah muhafaza bir an boşluğumuzdan yararlanıp bizi bununla vurabilir.
Gurur, ucb, fahr, kendini ifade etme, üstün görünme gibi iç problemleri ve
türlü türlü zaafları olan ve bu sebeple her an devrilmeye meyyal bulunan
insanoğlunun bu gibi konularda çok dikkatli, çok ihtiyatlı hareket etmesi
gerekir.
Bu açıdan bir taraftan çok namaz kılmalı, çok secde etmeliyiz, diğer yandan
gerekirse biraz yumuşak yerlerde secde ederek alında secde izinin çıkmasına
engel olmalıyız.
Asıl marifet insanın çok ibadet etmesi ama bunu belli etmemesidir.
Bu durum bütün ibadetler için geçerlidir.
Mümin çok oruç tutmalı ama bunu göstermeye çalışmamalı, çok tasaddukta
bulunmalı ama bunu kimseye hissettirmemeli.
Çok namaz kılmalı ama bu rabbi ile arasında kalmalıdır.
Hatta mümkünse bunları gizlemelidir.
İnsanın yaptığı ibadetleri göstermeye çalışması, bunu da büyük bir şey olarak
takdim etmesi Allah'a karşı saygısızlıktır.
Zira biz ona ne kadar çok ibadet edersek edelim kulluğun hakkını verdiğimizi
iddia edemeyiz.
O zaman neyi gözümüzde çok görüyor, başkalarına çok gösteriyoruz ki?
Ayrıca yaptığımız ibadetleri Allah'ın görmesini ve bilmesini yeterli bulmuyor
muyuz ki başkalarına da gösteriyor duyuruyoruz.
Ayette zikredilen secde izi meselesine de bu açıdan bakmakta fayda vardır.
Burada asıl vurgulanan husus secde ede ede alında siyahımsı veya kahverengi bir
rengin belirmesi veya bir nasın oluşması değildir.
Allah kıldığımız namazları, ettiğimiz secdeleri gördükten ve bildikten sonra
alnımızda iz oluşsa ne olur?
Oluşmasa ne olur? Madem o bizim her halimize nigehban, niye onun bilmesiyle,
görmesiyle iktifa etmiyoruz?
Başkalarının bilmesine, görmesine ihtiyaç duyma Allah'ın görüp bilmesini
yeterli bulmama demektir.
Oysa ki Kur'an-ı Kerim birçok ayet-i kerimede hesap görücü olarak Allah yeter,
şahit olarak Allah yeter, bilen olarak Allah yeter, vekil olarak Allah yeter
buyuruyor.
Bir taraftan Allah'ın her şeye yettiğine inanacağız.
beri tarafta bir kısım emarelerle, izlerle, çizgilerle, tavır ve davranışlarla,
öksürmelerle vesaire kendimizi ifade edecek, kendimize anlatacağız.
Bu büyük bir çelişki değil midir?
Esasında ayet-i kerimeden anlaşılması gereken öncelikli mana secdenin Allah
katında ifade ettiği değerdir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kulun Cenabı Hak'a en yakın olduğu
anın secde anı olduğunu beyan eder ve orada Allah'a çokça dua edilmesini
tavsiye buyurur.
Zira secde sayesinde insan mahiyetinde mevcut bulunan kibir ve büyüklenmeye
karşı çıkmaktadır.
Böylece asıl büyüğün Allah olduğunu kavramış, onun karşısında kendi küçüklüğünü
kabul ve ilan etmiş olur.
İnsan Allah karşısında yere kapandığı, ayaklarını bastığı yere başını koyduğu,
tevazu ve mahviyetini gösterdiği ölçüde değerler üstü değer kazanır.
Secde ile insan ulular ulusu sonsuz karşısında sıfır olduğunu ifade eder ve
nefsini terbiye eder.
Secde ona acziyetini ve Allah karşısındaki konumunu hatırlatır.
Yitik cennetimiz kulluk şuuru.
Bugünün müminlerinin en büyük problemlerinden biri tekrar edip durdukları güzel
düşünceleri, güzel sözleri bir türlü tabiatlarına mal edememeleri, amellerinde ihlas
ve ihsan ufkunu yakalayamamalarıdır.
Bir türlü taklidi imandan sıyrılıp tahkiki imana erişemiyoruz.
Dolayısıyla da Allah'la derin bir münasebete geçemiyor, bir peygamber
aşığı olamıyor, dinin emirlerine gönülden teslim olamıyoruz.
Allah'ı andığımızda tüylerimiz ürpermiyor, gözlerimiz yaşarmıyor.
Çoğu zaman bir annenin yolunu gözlediği ciğer paresine duyduğu özlem ölçüsünde
bir duygu yoğunluğu yaşamıyoruz.
İnsan işin başında Allah'la böyle derin bir münasebet kuramayabilir.
Bu denli şuur sahibi olamayabilir.
Ama en azından böyle bir duyuşa, böyle bir sezişe talip olmalıdır.
Hedeflerini çok iyi belirlemeli.
Talepte dağınıklığa düşmemelidir.
Talepte dağınıklığa düşen ve tevhid-i kıble yapamayanlar katiyen ona
ulaşamazlar.
"Keşke şekerin çayın içinde eriyip gitmesi gibi biz de enaniyetlerimizi
büyük bir havuzun içinde eritip yok edebilseydik." tasavvuftaki ifadesiyle
eneden benden sıyrılarak nahnü biz limanında aram eyleyebilseydik.
Arkasından nahnüyü de aşarak hüve o ufkuna yükselebilseydik ve böylece benlik
ve enaniyet itibarıyla bütün bütün yok olabilseydik.
İşte o zaman çok farklı bir ufka ulaşırdık.
Tüm varlığı bir yar vefadar, vefalı bir dost olarak görür ve Niyazi-i Mısri
gibi şöyle derdik:
"Ben sanırdım alem içre bana hiç yar kalmadı.
Ben beni terk eyledim bildim ki ağyar kalmadı."
Çok iyi bilinmelidir ki nefis ve enemiz hakikate perde olduğu yani ben ben
demeye devam ettiğimiz sürece Allah'a kavuşamayız.
Bir hak eri bu durumu ne güzel anlatır.
"Sen tecelli eylemezsin perdeden ben var iken.
Şartı izhar-ı vücudundur adim olmak bana."
Bu açıdan dualarımızda Rabbimize hep şöyle yalvarmalıyız.
Senin sen olarak tecelli etmen benim ben olarak yokluğuma bağlıdır.
Beni bana mahkum etmek suretiyle beni sensizliğe mahkum etme Allah'ım.
Her şeye kamet-i kıymeti kadar değer vermeliyiz.
Beşer olmanın gereği olarak yaptığımız birtakım şeyler vardır.
Allah'ın bize lütfettiği nimetlerden meşru dairede istifade ederiz.
Bunu yaparken nefsimizin, ailemizin ve sosyal çevremizin haklarına
riayet etmeye çalışmalıyız.
Bunların sınırlarını da zaruretlerle, ihtiyaçlarla çizmeliyiz.
Allah'ı tanıma, bilme, sevme ve ona kullukta bulunmaysa sınır
koymamalıyız.
Bu hususta mülahazalarımız hep zirvede olmalıdır.
Sürekli helmin mezid daha yok mu diyerek zirveleri kollamalıyız.
Rabbimizi tanıma konusunda öyle istekli olmalıyız ki ellerimizi kaldırıp
sürekli Allah'ım ne olur tıpkı mübarek kulların enbiya-i izama duyurduğun gibi
zat-ı bahtına, uluhiyet ve rububiyetine, şuunat ve itibaratına, esma-i
sübhaniye ve sıfat-ı kutsiyene müteallik ne varsa bana da duyur demeliyiz.
Bunu yaparken aynı zamanda Allah'tan hiçliğimizi onun karşısında sıfır
olduğumuzu bize duyurmasını da talep etmeliyiz ki ucb ve fahre
düşmeyelim.
Bir taraftan ala-i illiyine kemalata en yüksek derecelere talip olmalı.
Diğer yandan Allah'ın inayeti olmadan ayakta duramayacağımızın
bilinciyle hareket etmeliyiz.
Kullukta ne kadar derinleşirsek derinleşelim kulluğun hakkını
veremediğimizi, veremeyeceğimizi idrak etmeli.
İbadetle en içli dışlı olduğumuz anlarda bile içimizden gele gele tüm
kalbimizle inanarak sana hakkıyla ibadet edemedim ey mabut demeli.
Her tür iddiadan uzak durmalı.
Büyük payeler arayışına girmemeli.
Ona kulluğu en yüce paye görmeliyiz.
İnsanlar içinde bir insan olma düşüncesine sımsıkı bağlı kalmalı.
Velilik, gavslık, kutupluk ve mehdilik gibi makamların peşinden koşmamalıyız.
Şunu bilmeliyiz ki asıl marifet bir yandan ubudiyet semalarında
pervaz ederken diğer yandan tevazu, mahviyet ve hacet içinde hayatı
sürdürebilmektir.
Bu tavır insan açısından bir çelişki olmadığı gibi aşağılık kompleksi de
değildir.
Bilakis mukteza-i hale mutabık şartların gereğine uygun davranmanın tabii bir
sonucudur.
Rabbül alemin karşısında takınılması gereken kulluk tavrı budur.
Ama aynı duyguya, insanlar karşısında hususiyle müstebit, zorba ve
mütekebbirler karşısında kapılırsanız işte o zaman bunun adı aşağılık
kompleksi olur.
Bununla kendinizi alçaltmış olursunuz.
Allah Teala karşısında göstereceğiniz tevazu ve mahviyet sizi
yükselttikçe yükseltir.
Sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki Allah'ın mükerrem kulları olan melekleri
bile geride bırakırsınız.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem kulluğuyla miraca
yükselmiş.
Allah karşısındaki tevazu ile meleklerin önüne geçmiş, Cebrail'i de Mikail'i de
geride bırakmıştır.
Öyle ki bir hadislerinde tahdis-i nimet olarak bu iki büyük meleği gökteki iki
veziri olarak zikretmiştir.
Fakat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şefaat hadisinde olduğu gibi
Allah nezdindeki konum ve mevkiini zikrettiği yerlerde la fahra övünmek için
değil demeyi ihmal etmemiştir.
Her zaman bunu kelam-ı lafzi ile açıktan söylemese de onun sinesi her zaman la
fahra mülahazasıyla çarpmıştır.
Bu konuda Cenabı Hak nezdinde kıymetleri büyük olan zatların mukarrebinin,
Allah'a en yakın hak dostlarının tavırları da bizim için örnek teşkil eder.
Allah'ı tanıma ve bilme noktasında onların gözleri hep zirvelerde olmuş.
Bu yolda nefisleriyle çetin bir hesaplaşmaya girmişlerdir.
Sahip oldukları her şeyi Allah'tan bilmiş, muvaffakiyetlerinde kendilerine pay
çıkarmamış, kimseye karşı üstünlük mülahazasına girmemişlerdir.
Kur'an'ın ifadesiyle başlangıcı itibariyle hakir bir damla sudan yaratılan ve
akıbeti itibariyla da çürümüş kemiklere dönüşecek insan neyin iddiasındadır ki?
Sahip olduğumuz her şey ondan gelmiyor mu? Ona ne ölçüde kulluk edersek edelim,
ne kadar yükseklere çıkarsak çıkalım bu katiyen vazifemizi yerine getirdiğimiz
anlamına gelmez.
Sahip olduğumuz nimetlere gerektiği ölçüde şükretmeye de onu hakkıyla tanımaya
da ona hakkıyla kullukta bulunmaya da gücümüz yetmez.
İşte gerçek kulluğa ulaşmanın yolu da zaten bu acziyetimizin farkına
varabilmekten geçer.
Bunun farkına vardığımız an kulluğumuzu da taçlandırmış oluruz.
Pek çoğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur.
Onu mutlaka bulmaya çalışmalıyız.
Bir kere daha marifetle, muhabbetullah'la, iştiyak-ı ilahi ile kanatlanmalı.
Hep yükseldikçe yükselmeli.
Bunların dışındaki her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz.
Kalplerimizin Allah'la ve Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'le irtibatı
güçlü değilse ağzımızdan dökülen bütün sözler birer iddiadan ibaret kalır.
Her şey olabiliriz ama kendimizi hiçbir şey görmeliyiz.
Esasen şu anda pusulasız bir şekilde yolculuk yapan, ne yaptıklarının farkında
olmayan, yarı canlı bir topluluk haline gelen Müslümanların yeniden dirilişi de
buna bağlıdır.
Din muameledir.
Kur'an-ı Kerim onlarca ayetinde iman ve salih ameli birlikte zikreder.
Bu ayetlerde imanın hemen ardından söz amele gelir.
Demek ki tek başına nazari Müslümanlık yeterli değildir.
Ameli Müslümanlığa ihtiyaç vardır.
Yani mümin sıkı bir şekilde iman esaslarına bağlı kalan ama orada kalmayan,
sağlam imanının yanı sıra daima güzel şeyler yapan, söyleyen, güzel bir çizgi
takip eden insandır.
Her meselede olduğu gibi bu konuda da rehberimiz öncelikle insanlığın iftihar tablosu
sallallahu aleyhi ve sellem ardından da başta hulefa-i raşidin olmak üzere onun
güzide ashabıdır.
Nebi-i ekrem buna şu şekilde dikkat çeker.
Benim yolumu ve doğru yolda olan raşit halifelerin benden sonra gelecek ve
aynen benim yolumu, rüşt yolunu takip edecek kimselerin yolunu yol edinin.
Bu yolu azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in amel konusunda nazarlarımızı sünnet-i
seniyesinden sonra raşit halifelere çevirmesi ve onların yoluna sımsıkı
tutunmamızı emretmesi çok önemlidir.
Çünkü onların yolu gerçekte peygamber yoludur.
Kur'an'ın doğru anlaşılması, dinin müstakim bir çizgide yaşanması, nazari
Müslümanlığın ameli Müslümanlığa çevrilmesi yani dinin hayat haline getirilmesi
o yoldan sapmamaya bağlıdır.
Taklit yoluyla öğrendiğimiz Müslümanlığı ameli Müslümanlığa çevirmek, İslam'ı
derinliğiyle yaşamak istiyorsak o yolu takip etmeliyiz.
Sahabe-i Kiram'ın en çok öne çıkan özelliklerinden biri söyledikleri sözlerin
belki 10-20 katını pratikte de yaşıyor olmalarıydı.
İşin edebiyatını yapmakla iktifa eden günümüz Müslümanları onların ortaya
koydukları bu Müslümanlık modeline her zamankinden daha çok muhtaçtır.
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere öncelikli hedefimiz anne babamızdan ve
çevremizden edindiğimiz nazari Müslümanlığı ameli Müslümanlığa çevirebilmek,
içinde yetiştiğimiz kültür ortamından bize intikal eden taklidi imandan
sıyrılıp tahkiki imana geçmek olmalıdır.
İman amel irtibatı.
İman ve amel arasında çok güçlü bir irtibat vardır.
Sağlam bir iman ameli gerektirdiği ve ortaya çıkardığı gibi amel de imanı
besler ve güçlendirir.
Allah'a, kitaplara, nebilere gönülden inanan bir insan onların ortaya koyduğu
emir ve yasaklara riayet eder.
Bu da onun imanını güçlendirir, taklitten tahkike çıkarır ki bir mümin açısından
bu çok önemli bir hedeftir.
Zira taklidi imanın kabirde, berzah hayatında, mahşerde, sıratta ne kadar işe
yarayacağını bilemiyoruz.
Yine de başkaları hakkında düşünürken Cenabı Hakk'ın rahmetinin enginliğine
güvenerek taklidi imanla da cennete girilebileceğini varsayabiliriz.
Fakat kendimiz için bunu yeterli görmemeli, imanımızı amelle desteklemeli,
böyle yaparak onu tabiatımıza mal etmeli ve tahkike ulaştırmalıyız.
Mümin Allah'a inanan, ona güvenen insan demektir.
Aynı zamanda o emniyet ve güvenin de temsilcisidir.
Fakat önemli olan isimler ve düz anlamları değil, bizim onların altını ne kadar
doldurabildiğimizdir.
Gerçekten imanı tabiatımızın bir parçası haline getirebildik mi? Hakikaten
yeryüzünde emniyet ve güvenin, istikamet ve adaletin temsilcileri olabildik mi?
Aslında büyük iddialara, lafazanlıklara gerek yok.
Bizim kim olduğumuzu, Allah'a ne kadar inandığımızı, onunla nasıl bir
irtibatımızın olduğunu ortaya koyacak şey amellerimizdir.
Bütün hareket ve davranışlarımız, hatta reflekslerimiz ve iç dürtülerimiz hayır
ve iyilik etrafında dönüyorsa işte o zaman inanıyoruz demektir.
Salih amel sadece ibadet midir?
Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim birçok ayet-i kerimede namaz, zekat, oruç, hac
gibi ibadetler üzerinde durur.
İyi bir Müslüman olabilme yolunda bu ibadetlerin çok önemli bir yeri vardır.
Fakat amel-i salihi sadece ibadetlerden ibaret görmek doğru değildir.
Onun alanı çok daha geniştir.
Müminin ferdi, ailevi, ticari, içtimai, siyasi bütün davranışlarını kapsar.
Dolayısıyla mümin bütün davranışlarında helal haram sınırlarına, dinin koyduğu
ölçülere, ahlaki prensiplere dikkat etmek zorundadır.
Dinin açıkça yasakladığı davranışlardan fersah fersah uzak durmalı, şüpheli
alanlara da yaklaşmamaya çalışmalıdır.
Söz gelimi onun rüşvet alması söz konusu olamayacağı gibi o rüşvet ihtimali
bulunan davranışlardan dahi kaçınmalıdır.
Bütün işlerini adalet ve hakkaniyet esasına göre yürütmeli, kimsenin zerre
kadar hakkına girmemelidir.
Müslümanların amellerine dair hükümleri ihtiva eden fıkıh kitapları temel olarak
amelleri ikiye ayırır.
İbadat, ibadetler ve muamelat.
Muamelat ibadetler dışında kalan her tür fiili içine alır.
Husüle insanlar arası muameleler, münasebetler buraya girer.
Evet. Ulemanın dediği gibi, "Din muameledir.
Gerçek mümin muameleleriyle, haram helal hassasiyetiyle belli olur.
Ağızlardan dökülen sözlerin gerçek hayatta karşılığı yoksa, fikirler pratikle
desteklenmiyor, teoride kalıyorsa bunların bir kıymeti yoktur." Birileri
kalkıp sahabe olmaktan bahsedebilir.
Huleyfa-i raşidinin yolunu takip ettiğini öne sürebilir.
Kendisini dinleyenlere büyük vaatlerde de bulunabilir.
Ama acaba onun tavır ve davranışları sözleriyle paralellik arz ediyor mu?
Muamelelerinde milimi milimine hassas davranıyor mu?
Helal haram konusunda yeterince dikkatli mi?
Öyleyse sözlerine kulak vermeye değer.
Ama değilse o bir yalancı, bir sahtekardan başka bir şey değildir.
Maalesef günümüzde bu tür örneklerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki hayalinizi
birazcık etraf-ı alemde dolaştıracak, ferasetinizle iz sürecek olursanız çevrenizde
yığınla misalini bulabilirsiniz.
Aşık ruhsati yaşadığımız bu tabloyu çok güzel resmediyor.
Bir vakti erdi ki bizim günümüz yiğit belli değil, mert belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor.
Deva belli değil, dert belli değil.
Ben bu şiiri biraz değiştirerek şöyle diyorum.
Bir vakti erdi ki bizim günümüz mümin belli değil, münafık belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor.
Yar belli değil.
ayar belli değil.
Maalesef ahval-i alemin çok girift olduğu bir dönemde yaşıyoruz.
Öyle yalanlar söyleniyor, ayak oyunları oynanıyor, iftiralar atılıyor ki nice
saf mümin bunlara inanıyor.
Ama elbet bir gün Allah hükmünü verecek, kimin ne olduğunu ortaya çıkaracaktır.
Bize düşen
kim ne yaparsa yapsın samimi müminlere düşen vazife nazari imanlarını ameli
imana çevirmek İslam'ın hem ibadetlerle hem de muamelatla alakalı konularda
kendilerine çizdiği çizgiyi korumak ve her durumda karakterlerinin gereğini
ortaya koymaktır.
Bir taraftan iffet ve ismetlerine toz konduracak her tür tavır ve davranıştan
uzak durmalı, diğer yandan da insanlarla olan münasebetlerinde kılık yarar
derecede adaletli, hakkaniyetli, ölçülü, nazik ve insani olmalı.
Hatta bu yüce seciyelerini insanlarla sınırlı da tutmamalı, bütün varlığı
şefkatle kucaklamalıdırlar.
Bir insanın imandan nasibi mahlukata duyduğu şefkati ölçüsündedir.
Bu yüzden gerçek mümin vaktinden önce bir ağacın yaprağını koparmayı, yürürken
yerdeki karıncalara dikkat etmemeyi dahi bir çeşit cinayet sayar.
İşte bu kıvam korunabildiği takdirde insanlık müminlere bağrını açacak, onları
benimseyecek, onlara sahip çıkacaktır.
Bırakın şefkat ve merhamet mahrumları gay, kin ve nefretleri içinde debelene
dursunlar.
Tahkiki imana ermiş, imanlarını amelle taçlandırmış hakiki müminler, dinin
emirlerini yerine getirme, mahlukata şefkatle yaklaşma, insanlarla olan
münasebetlerinde şerin, hakkın, hukukun çizgisini koruma gibi konularda ne
kadar hassas hareket ederlerse etsinler, ne kadar güzel ameller ortaya
koyarlarsa koysunlar, kendilerini geriye çekmeyi hatta gizlemeyi de bilirler.
Onlar başarılarıyla öne çıkma, takdir edilme peşinde değildirler.
Allah'a yürekten inanan, onun her şeyi bilmesini, görmesini yeterli bulur.
Onların ehemmiyet verip endişe duydukları tek şey işledikleri amellerin
Allah'ın rızasına uygun olup olmadığıdır.
Çünkü onlar o yapılan şeylerden razı olduktan, bunlara bir değer atfettikten
sonra başkaları bilse ne olur, bilmese ne olur? Değer atfetse ne olur,
atfetmese ne olur mülahazasıyla yaşarlar.
Cebri hicret ve cihat.
İhtiyari hicret.
Kur'an-ı Kerim pek çok ayet-i kerimede hicret üzerinde durur.
Hicreti emreder.
Hicret eden müminleri meth eder.
Zira İslam davasının etraf-ı alemde neşema bulması adına hicretin çok önemli
bir fonksiyonu vardır.
Hicret edenler gittikleri yerlerde farklı insanlarla münasebete geçebilir, önemli
açılımlara vesile olabilirler.
Nitekim Kur'an'ın konuyla ilgili emirlerini çok iyi anlayan sahabe-i kiram
atın, katırın, devenin sırtında uzak diyarlara göç etmiş ve gittikleri yerlerde
mübarek dinlerini, değerli kültürlerini, dini düşüncelerini bayraklaştırmak
için adeta yarış yapmıştır.
Onlardan sonra nice hak dostları, nice mürşitler çadırlarını bineklerinin
üzerine yüklemiş, farklı diyarları gezmiş ve gittikleri yerlerde irşat
vazifelerini eda etmişlerdir.
Aylarca süren meşakkatli yolculuklar, yolculukta karşılaşacakları tehlikeler,
onları ruhlarının ilhamlarını, yüce değerlerini başkalarına ulaştırmaktan
alıkoymamıştır.
Onların bu cehd ve gayretleri sayesindedir ki, Müslümanlık kısa bir zaman
dilimi içinde geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.
Hem sahabe-i kiram hem de onların yolundan giden hak dostları hiç durmamış, hep
hareket halinde olmuşlar.
Çünkü biliyorlardı ki tıpkı merkezç kuvvetiyle düşmekten kurtulan nesneler gibi
düşmeyip ayakta kalmaları hareket etmelerine bağlıydı.
Durdukları zaman düşer, dökülürlerdi.
Döküldüklerinde ise ayaklar altında kalır, ezilirlerdi.
Tıpkı günümüzde İslam dünyasının hali pürmelali gibi dökülmemek için hareket
etmek gerekir.
Günümüzün kara sevdalıları da aynı duygu ve düşüncelerle dünyanın farklı
ülkelerine açıldılar.
Gittikleri yerlere kendi değerlerini, kültürlerini götürdükleri gibi oralardan
da alacaklarını aldılar.
kültürlerini daha bir zenginleştirdiler.
Çok önemli oluşumlara, açılımlara vesile oldular.
Gittikleri ülkelerde hüsnü kabullerle karşılandılar.
Farklı farklı anlayıştan insanlarla görüşüp kaynaştılar.
Dostluk köprüleri kurdular.
Bütün bunlara ihtiyari hicret diyebiliriz.
Maalesef hizmet erlerinin dünyanın dört bir yanına açılmasını, yaptıkları
faaliyet ve projelerin alkış ve takdirle karşılanmasını çekemeyen hasutlar
oldu.
Arapçada mübalağa manası ifade eden bu kelimeyi özellikle kullanıyorum.
Çünkü onlara hasit, hasetçi demek hafif kalır.
İşte bu hasutlar ki böyle bir açılımı kösteklemek için ellerinden gelen her
şeyi yaptılar.
Hala da yapıyorlar.
Hizmet gönüllülerinin kendi kültürel değerlerini, dillerini öğretmeleri, içinde
yaşadıkları toplumlarla kaynaşmaları, başarılı bir entegrasyon sergilemeleri
onları rahatsız etti.
Dünya kadar paralar dökerek, yalan ve iftiralar atarak, sahip oldukları bütün
kozları kullanarak yapılan güzel işleri engellemeye çalıştılar.
Olmadık itham ve iftiralarla hizmet gönüllülerini karaladılar.
Onlara akla hayale gelmedik zulüm ve işkenceler ettiler.
Dini değerlerin bayraklaştırılması, milli mefkurenin intişarı şeytandan ve onun
çağdaş takipçilerinden başka kimi niye rahatsız eder ki? Bu has zalimlerin
yapıp ettiklerine bakınca lisan-ı halleriyle hizmet erlerine sanki şöyle
diyorlar: "Siz niye burslarınızla talebeye sahip çıktınız? Dünya çapında
kurban organizasyonları yaparak niçin çok farklı açılımlara vesile oldunuz?
Dünyanın dört bir bucağında açtığınız eğitim müesseseleriyle neden cehalete
karşı savaş açtınız? Neden Türkçe olimpiyatları yaparak bütün ülkenin ilgisini
üzerinize çektiniz? Neden? Neden? Kısaca neden bizim yapmadığımız şeyleri
yaparak bizdeki haset duygusunu tetiklediniz ve bizleri hainliğe sevk ettiniz?
Ne güzel gül gibi geçinip gidiyorduk.
Oysa ki sizin yaptığınız şeyler bizim yaptıklarımızı gölgede bıraktı ve biz
onların altında ezildik.
Bu yüzden bunu bir onur meselesi yaptık.
Bize yaptığınız bu kötülüğün karşılığı olarak da size aman vermeyecek.
Cadı avıyla hepinizi tek ezeceğiz.
Evet, duyguları, düşünceleri bu oldu ve neticede burs vermeyi, kurban
toplamayı, muhtaçlara yardım eli uzatmayı suç sayarak büyük bir cadı avı
başlattılar.
Yüzlerce binlerce hizmet müessesesini kapattılar.
Hizmetle şöyle böyle alakası olan insanları mercek altına aldılar, fişlediler.
Sonrasında da yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Ülke insanına en büyük hizmetleri yapmış olan bu müesseselerin kapısına kilit
vurdular.
Binlerce masum insanı hapislere doldurdular.
Temel vatandaşlık haklarından mahrum bıraktılar.
Onların itibarlarıyla oynadılar.
Allah da hizmet insanlarına cebri hicret yolunu açtı ve onları bir tohum
gibi dünyanın dört bir yanına dağıttı.
Cebri hicret.
Allah yolunda yapılan hayırlı faaliyetleri engellemeye çalışanların yaptıkları
şeylerin büyük bir zulüm ve fesat olduğunda şüphe yok.
Fakat meselenin bir de kadere bakan yönü var.
Burada kendimizi muhasebeye çekerek şöyle diyebiliriz.
İhtimal ki bizler ihtiyari hicreti iyi değerlendiremedik veya açılımın
tam hakkını veremedik ki Allah bir kere de zalimlerin eliyle bizleri hicret
etmeye mecbur bıraktı ve adeta şöyle dedi: "Ben sizi kendi ülkenizde bir
kısım zalimleri başınıza musallat etmek suretiyle cebri olarak hicrete
zorlayacağım." Evet, öncekine ihtiyari hicret dememize mukabil buna
da cebri hicret diyebiliriz.
Allah celle celalüu cebri hicretle size öyle bir yol açtı, sizi bir tohum gibi
dünyanın dört bir yanına öyle bir saçtı ki inşallah bu tohumlar yakın bir
gelecekte meyve verecektir.
Yurt dışına açılan öğretmenler, esnaflar, farklı meslek gruplarına mensup
adanmış gönüller Allah'ın izni ve inayetiyle kısa zamanda gittikleri yerlere
entegre olacak.
Bir kısmı oralarda yatırımlar yapacak.
Yapılan hizmetlerin finansörlüğünü üstlenecek.
Diğer bir kısmı ise yeni hizmet alanları açacak.
Hizmetlerini dünyanın her yanına taşıyacaktır.
Bundan hiç şüpheniz olmasın.
Bu konuda vaad-i ilahi vardır.
Cenabı Hak farklı ayet-i kerimelerde hicrete tereddüp edecek dünyevi uhrevi
mükafatlar üzerinde durmuş, müminleri hicrete sevk ve teşvik etmiştir.
Mesela bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer genişlik ve bolluk
bulur.
Ayet adeta bizlere şöyle diyor: "Hicret ederseniz gittiğiniz yerlerde ne
imkanlar, ne imkanlar bulursunuz.
Nice genişliklere, nice bol imkanlara kavuşursunuz."
Demek ki Cenabı Hak semavi tohumları bütün bir yeryüzü sathına saçmak ve
böylece onların başağa yürümesini, ağaç haline gelmesini, meyve vermesini
sağlamak için dünyaya saçılıp göç eden insanları gittikleri yerlerde başı boş
bırakmayacak, onları hiç ummadıkları yerlerden rızıklandıracak, ilahi
ikramlarıyla sevindirecektir.
Rabbimiz bizleri cebri olarak afak-ı aleme dağıtmışsa bundan bir muradı vardır.
Bize düşen bunun hikmetlerini anlamaya çalışmak ve hicretimizin hakkını
vermektir.
Açacağımız farklı müesseselerle, yapacağımız faaliyet ve aktivitelerle yeni
insanlara ulaşmak, onların sinesine ruhumuzun ilhamlarını boşaltmaktır.
Gittiğimiz yerlerde ruh ve mana bayrağımızı dalgalandırmaktır.
Ruh-u revan-ı Muhammedi'nin oralarda şehbal açmasını sağlamaktır.
Bir dünya toplumu haline gelmektir.
Bir yönüyle dünyevileşmektir.
Bu dünyaya düşkünlük anlamında bir dünyevileşme değil.
Dünyayı tanıma, dünyada insanlığın kaderi ile ilgili söz söyleyebilme manasında
bir dünyevileşmedir.
Ayet-i kerimenin devamında şöyle buyuruluyor.
Kim evinden Allah'a ve resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip
kendini yakalarsa o da mükafatı hak etmiştir ve mükafatını verme Allah'a
aittir.
Allah gafurdur, rahimdir.
Affı, merhameti ve ihsanı boldur.
Cenab-ı Hak günümüzde de örneklerini gördüğümüz üzere yurdundan yuvasından
hicret niyetiyle çıkıp da hedefledikleri yere varamadan yolda vefat edenlerin niyet
ve hedeflerine göre mükafatını vereceğini vaadediyor.
Muhacirleri bekleyen mükafatların beyan edildiği diğer bir ayet-i kerime de
şöyle der: "Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri
elbette dünyada güzel bir yere yerleştirir, onlara karşılaşacakları güzellikler
hazırlarız.
Ahiret mükafatı isa daha büyüktür." Ah bir bilseler.
Ayet-i kerime maruz kaldıkları baskı, zulüm ve işkencelerden ötürü kendi
ülkelerinde yaşama imkanları kalmayan, bu sebeple çözümü hicrette bulan
müminlerin durumunu anlatıyor ve onları bekleyen dünyevi uhrevi nimetleri
müjdeliyor.
Cenabı Hak onlara gittikleri ülkelerde hiç ummayacakları nimetler ve ihsanlar
lütfedecektir.
Onların ahirette elde edecekleri mükafatsa dünyevi mükafatlarının çok çok
üstünde tahayyüllere sığmayacak ölçüde olacaktır.
Hicret ve cihat.
Bir diğer ayet-i kerimede ise hicretten sonra cihat etme ve sabretme üzerinde
durulur.
Şüphesiz ki rabbin mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıklarından dolayı
hicret eden, sonra da mücahede edip sabredenlere mağfiret ve merhametiyle
muamelede bulunacaktır. O gafurdur, rahimdir.
Hem bu hem de yukarıda geçen ayette fitneye, belaya, zulme uğradıktan sonra
yurtlarını terk eden baba yiğitler üzerinde duruluyor.
Başkaları onların gidişine ne isim takarsa taksın, ister kaçtı desin ister
başka bir şey, Kur'an buna hicret diyor ve hicret edenleri bekleyen mükafatlar
üzerinde duruyor.
Bu ayet-i kerimede dikkat çeken diğer bir nokta hicretten hemen sonra cihadın
gelmesidir.
Hicret ettiler, sonra cihat ettiler buyuruluyor.
Hicret ve cihat kelimeleri arasında sonra manasına gelen sümme edatı geliyor.
Yani onlar hicret ettikten sonra gittikleri yerde öncelikle kendilerine sağlam
bir zemin oluşturdular.
Böyle bir zemin oluşturma adına gerekenleri yaptılar.
Arkasından da ilahi-i kelimetullah adına bir mücahedeye başladılar.
Yani kendilerini kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmeye başladılar.
Cihada getirdiğimiz tanımla ifade edecek olursak Allah ile insanlar arasındaki
engelleri bertaraf ederek gönüllerin onunla buluşmasını sağlama adına
stratejiler geliştirdiler.
Ayette cihattan sonra sabır üzerinde duruluyor.
Zira yapılan bu iş azim ve kararlılık isteyen zor bir iştir.
İnsan bu yolda pek çok zorluklarla, mihnet ve meşakkatlerle karşılaşabilir.
Bütün bunların üstesinden ancak sabırla gelinebilir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hicrete asıl değer kazandıracak şeyin niyet
olduğunu ifade eder.
Ameller başka değil ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti neyiyse karşılık
olarak onu bulur.
Dolayısıyla kimin hicreti Allah ve resulünün rızasını kazanma
istikametinde ise onun hicreti Allah ve resulüne olmuş demektir.
Yine kim nail olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadına ulaşma uğruna
hicret etmişse onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.
Demek hicreti kıymetler üstü kıymetlere ulaştıracak olan şey insanın niyetidir,
hedefidir, mülahaza derinliğidir.
Ayetin beyanına göre hicret adeta cihatla birlikte tamama eriyor.
İşte sahabenin hicreti böyledir.
Evet, tazyik gördüğü, fitneye maruz kaldığı, Kırkaramiler tarafından malına
mülküne el konulduğu için ülkesini terk eden Daussila baskısına göğüs gererek
başka diyarlarda yaşamak zorunda kalan bir insan çektiği bütün bu sıkıntıların
sevabını alacağı gibi gittiği yerde ulvi değerlerini güzel temsil ederek
karşılaştığı insanları ruhunun ilhamlarıyla tanıştırarak Allah'ın ahseni
takvime mazhar olarak yarattığı kullarını gerçek insanlığa yükseltmeye
çalışarak ayrı bir kazanım daha elde edebilir.
Büyük kazanımları olan böyle bir yola giren kimse ne baskılardan şikayet
etmeli, ne uğradığı zulümlerden, ne de kendisine duyulan haset ve
çekememezlikten.
Bizim her zaman virdi zebanımız şu olmalı.
Allah'ım bizi sırat-ı müstakimden ayırma.
Orada sabit kadem eyle.
Dinimize, diyanetimize, yüce mefkuremize hizmet etmeye bizi muvaffak eyle.
İster ihtiyari isterse cebri olsun bizlere hicret nasip etmişsen oralarda en
verimli şekilde hizmet edebilmeyi lütfeyle.
Hicrette süreklilik.
İnsanların uzun süre bir yerde kalması, birbirleriyle yüzgöz olmaları bir süre
sonra bir kısım rahatsızlıkları beraberinde getirebilir.
Kişiler manevi beslenmelerini devam ettirseler ve sürekli şarj olsalar da
uhuvveti zedeleyen bir kısım arızalar ortaya çıkabilir.
Birbirimizin bazı yönlerine takılabiliriz.
Birbirimizle uğraşmaya başlayabiliriz.
İçten içe bir kısım fitneler kaynayabilir.
Bunlar olmasa bile ülfet ve ünsiyetin kurbanı olabiliriz.
Renk atabiliriz.
Canlılık ve dinamizmimizi kaybedebiliriz.
Yaptığımız hizmetler artık bizi tatmin etmez hale gelebilir veya sizi dinleyen
insanlarda sesinize, sözünüze karşı bir bıkkınlık hasıl olabilir.
Bu sebeple hicretin, hareketin, açılımın hiç durmaması gerekir.
Hizmet erleri sürekli dünyanın farklı yerlerine açılmalı, yeni insanlarla
tanışmalı, yeni hizmet alanları keşfetmelidir.
bir hız kesme olursa veya arzu edildiği seviyede bir inkişaf yaşanmazsa,
açılmalarda duraklama olursa insanlar bir süre sonra birbirleriyle uğraşmaya,
birbirlerine düşmeye başlayabilirler.
En müstesna insanlar arasında bile çok küçük meselelerin güftü guuyuyu yapılabilir.
Tarihte bunun birçok örneğini görmek mümkündür.
Bu tür olumsuzluklardan kurtulmak, kavga ve çatışmalardan azade kalmak
istiyorsanız bunun yegane çaresi harekete ara vermek, Allah için hicret
etmektir.
Hicretten sonra da gidilen yerlerde Cenabı Hakk'ın rızasını kazanma
istikametinde soluk soluğa koşmaktır.
Bizler mesleğimiz itibarıyla kendimizi hiçbir yerde yerinden sökülmez bir kaya
gibi görmemeli.
bir yerde daimi kalacak şekilde kendimize yer hazırlamamalıyız.
Hep seyyar olmalı, hep hareket halinde bulunmalı.
Allah yolunun yolcuları olarak yolculuktan duğur olmamalı ve her zaman yolun
hakkını verme hususunda azim ve kararlılık içinde olmalıyız.
etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar sürekli onların borazanlığını yapacak,
sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında isterler.
Konumları elveriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler.
Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz
edilmiyorsa bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.
Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir.
Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalade
rahatsız olurlar.
Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakarlık yapıp onları övseler de arkadan
onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar.
Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve
kusurlarıyla meşgul olurlar.
Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün.
Bütün bunlar insana kaybettiren, insanı helaket ve felakete sürükleyen
tavırlardır.
Bu tür kimselerde mesavi ahlak, ahlaki kötülük adına ne arasanız
bulabilirsiniz.
Kendini sıfırlama ve teminatla ruh irade terbiyesi.
İnsanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi
Allah'tandır.
İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı
maharetlere de sahip olsa bütün bunlar Allah Teala'nın ihsan ettiği
kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah'ın insanın önünü açması
neticesinde elde edilen şeylerdir.
Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, değerlendirebildiği
sorgudan muaf değildir.
Evet. Üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah'tan gelen mevhibeleri
onu unutarak kendine mal etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle
hak gaspıdır.
Bu durumda insana düşen vazife rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve
kabiliyetleri kendini değil Allah'ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır.
Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep zat-ı uluhiyete ait manalar
dökülmelidir.
Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır.
Onu dinleyenlerin Allah'la münasebetleri güçlenmeli, aşku iştiyakları artmalı,
heyecanları tetiklenmelidir.
Her konuşması adeta bir münacaat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.
İnsanın kendini ifade etme zafından kurtulması genel anlamda ahlak-ı aliye-i
islamiyeyi daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mal etmesine sık sık
tekrar ettiğimiz ifade ile kendini sıfırlamasına bağlıdır.
Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir.
İnsan tevazu ve mahviyeti tabiatına mal edemese bile bu konuda kendini
zorlamalıdır.
Kendini ifade etme iradi bir tavır olduğu gibi bunu engelleme de yine iradeye
bağlıdır.
İradi olan şeyler yine iradeyile önlenebilir.
Teminat, alıştırmalar yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir
parçası haline gelir.
Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.
Allah'a inanan bir mümin kendini ifade sayılabilecek her tavrı bir daha
hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır.
Esasında tasavvuf geleneğinin asıl gayesinin de bu olduğu söylenebilir.
Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu.
Çilelerle, riyazetlerle, seyri süluk-i ruhanilerle hedeflenen şey insanların
benlik ve enaniyet kokan tavırlarından sıyrılarak güzel ahlakla bezenmeleriydi.
Marifetullah'ın delillerini takip etmek suretiyle Allah'ı çok iyi tanımaları,
bunun neticesinde de muhabbetullah'a açılmalarıydı.
Bu sayede her şeyin ondan olduğunun farkına varmaları onun büyüklüğünü, onun
karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.
Hastalığın megaloman hali.
Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler
ciddi bir tezkiyeye tabi tutulamadığı, kalpler tasfiye edilemediği için
enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor.
Çokları kendini ifade etme, kendinden mahisler açma adına fırsat kolluyor.
Hatta bazılarında bu tabiat haline gelmiş durumda.
Nefislerini ağzına gem, sırtına eğer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu
itaatkar bir binek haline getiremeyen kimseler sürekli onun sözcülüğünü
yapıyor.
Nefisler serbest bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket
edebiliyor.
Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.
Hele bir de insanın neşet ettiği ortam buna açıksa yani o ortamda insanlar
kendilerini kahramanlar yaratan bir ırkın fertleri olarak görüyor, sürekli
mensup oldukları millete hamasi destanlar düzüyor ve başkalarına da tepeden
bakıyorlarsa böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet ediyor
demektir.
İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar.
Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe,
bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün
görmelerine yol açabiliyor, egolarını şişirebiliyor.
Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar.
Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki topyekun bir devletin, bir
heyetin, bir camianın fertleri megaloman haline gelebiliyor.
Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da
varamıyor.
İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması
aslında nefiste bir illete, hastalığa işaret eder.
Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir.
Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsi hastalıklara müpteladır.
Bedeni hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur.
Daha uzun zaman ve büyük gayret ister.
Bunları tedavi etme adına psikologlara danışılması gerektiği gibi insan
fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kamillere de başvurulmalıdır.
Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah'ın
nuruyla bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki
sun iyilikleri, tekellüfleri, riya ve sümaları fark edebilirler.
Aslında her insan içinde riya, süa, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi
duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır.
Bu duygulara kaynaklık eden hisler esasında hayra da şerre de açıktır.
İnsandan istenen içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak,
oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her
şeyi hayra kanalize etmektir.
iradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tabi tutarak kendini
sıfırlayan kişi Nesimi ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raksedebilir.
Sarp yokuşlar ve rıza ufku.
Dünya darül imtihandır.
Yani imtihan diyarıdır.
Bu yüzden insan yaşadığı sürece her an imtihanda olduğunu hatırdan
çıkarmamalıdır.
Ayrıca herkesin imtihanı farklı farklıdır.
Diğer yandan dünya darül hizmettir.
Yani çalışma, çabalama yeridir.
Darül ücret yani mükafat ve ücret yeri değildir.
Hz. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Bu dünya darül hizmettir.
Ücret almak yeri değildir.
Amal-i salihanın, güzel işlerin ücretleri, meyveleri, nurları berzahta
ahirettedir.
O baki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek ahireti dünyaya
tabi etmek demektir.
Esasında bizler varlık sahnesine çıkmakla, insan olarak yaratılmakla, imanla
şereflendirilmekle Hz. Ruhu seyyidül Enama ümmet olmakla, Kur'an'la tanışmakla,
Kur'an hadisesiyle, merceğiyle kainata bakabilmekle şükründen aciz olduğumuz
ücret ve mükafatımızı önceden almışız.
Cenabı Hak verdiği bunca paha biçilmez nimetlerin üstüne vazife ve
sorumluluklarını yerine getirmek suretiyle dünya imtihanını kazanan kullarını
akla hayale gelmedik güzelliklerle donatmış, sonsuz cennet nimetleriyle
müjdelemiştir.
İmtihan, hizmet ve beklentisizlik.
Bu noktada Kur'an hizmetinde olanlar için şu hususlar çok önem arz etmektedir.
İmtihan gerçeğinin farkında olma ve imtihanı başarıyla geçmeye çalışma,
Allah'ın emirlerini yerine getirmek için hizmet ve gayret etme, bunlar
mukabilinde dünyevi bir ücret ve mükafat beklentisine girmeme, beklenmediği
halde ikram-ı ilahi olarak gelen nimetlerdense meşru dairede rabbimizin
belirlediği çerçevede istifade etme.
İşte kulluk, imtihan, hizmet ve beklentisizlik.
Kulluğu özetleyen üç kelime.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem kendisine tabi olanlar
için bu konuda en güzel örnektir.
O dünyayı darül hizmet olarak görmüş, dinin emirlerini yaşama ve tebliğ etme
noktasında canını dişine takmış.
Fakat ortaya koyduğu derin kulluk ve risalet vazifesini yerine getirme
karşılığında Allah'ın rıza ve rıdvanı dışında hiçbir beklentiye girmemiştir.
Sıkıntıya düştüğü dönemlerde de imtihanını en güzel şekilde vermiş ve adeta her
hal ve davranışıyla ehli imana siz de imtihanlara hazır olun ve benim
imtihanlar karşısındaki duruşumdan kendinize dersler çıkarın mesajını
vermiştir.
Meseleye bu açıdan da bakabiliriz.
Kainat yüzü suyu hürmetine yaratılan, Habibullah unvanıyla serfiraz kılınan ve
hakiki insan-ı kamil olan insanlığın iftihar tablosu hayat-ı seniyelerinde
sürekli preslenmiş, baskı, şiddet ve iftiralara maruz kalmışsa onun sadık
takipçileri olma yolundaki insanların da benzer belalara ve fitnelere maruz
kalacaklarını hesaba katmaları gerekir.
Yürekten Allah'a inanıyorsanız imtihanlarınız eksik olmayacaktır.
İmanınızın derecesi Allah'la münasebetinizin derinliği, efendimize inkiyadınız
ve din davasına bağlılığınız ölçüsünde farklı farklı imtihanlara tabi
tutulacaksınız.
Bununla birlikte şu da unutulmamalıdır.
Dünya darül hizmet olarak görülüp bunun gerekleri yerine getirilir ve uğranan
imtihanlar karşısında dimdik durulabilirse bugün olmasa da yarın elbette hak
batıla galebe çalacaktır.
Zira bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın.
Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.
Yürekten Allah'a inanan insanlar üstünlük potansiyeline sahiptirler.
Bu potansiyelleri bugün olmasa da yarın mutlaka ortaya çıkacaktır.
Bu hadiste ifade edildiği gibi insanların en çok sıkıntıya doğu çağır olanları
başta peygamberler olmak üzere Allah'ın sevdiği kullarıdır.
Niçin insanlığın yüz akı olanlar sıkıntıların en büyüklerine maruz kalıyorlar?
Kur'an'da bir iki yerde ifade edildiği üzere böylelikle iyi kötüden ayrılır.
Has ile ham ayrışır.
Başa gelen sıkıntıların insanın haslaşmasında, dünyayla bağlarının zayıflayıp
nazarının ukbaya dönmesinde, rabbine yaklaşmasında büyük rolü vardır.
Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya
küsmeli.
Ta ihlasla, ciddiyetle hizmet-i Kur'aniyede bulunsun.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in çektiği sıkıntılar dağların
tepesine binseydi dağlar toz duman olurdu.
Zira o belanın her çeşidine maruz kalmış, en ağır hakaretlere muhatap olmuş,
alaya alınmış, boykota uğramış, tehdit edilmiş, türlü türlü zulümler görmüş,
göçe zorlanmış, Bedirler, Uhudlar, hendekler yaşamış ve onun hakkında
suikastler planlanmış, malına mülküne el konulmuştu.
İlahi hakikatlere sırt çevirmiş, dünya hırsından gözü dönmüş zalimler onu ve
inananları yok etme adına her yola başvurmuşlardı.
Fakat o bunlar karşısında hiç sarsılmadı, pes etmedi, ümitsizlik yaşamadı, yol
ve yön değiştirmedi.
Duruşuyla, sabrıyla, metanetiyle belalar ve musibetler karşısında nasıl
durulması gerektiğini bizlere de öğretti.
Belalar karşısında mümince duruş.
Peygamber yolunun yolcularına düşen vazife de maruz kaldıkları sıkıntılar
karşısında kıble değiştirmemek, duruşlarını bozmamaktır.
İmtihanlar ne kadar ağır olursa olsun kaderi tenkit etmemeli, Allah'ı insanlara
şikayet ediyor gibi tavırlara girmemeli.
Allah'ın hakkımızda takdir buyurduğu kaza ve kadere karşı razı olmama şeklinde
mukabelede bulunmamalı.
Bunları konuşma bir yana böyle şeyler rüyamıza bile misafir olmamalı.
İnsanız yaşadığımız zorluklar karşısında sarsılabiliriz.
Muhatap olduğumuz hakaretleri, yalan ve iftiraları hazmetmekte zorlanabiliriz.
Fakat bunları da imtihanın bir parçası olarak görür ve bunlar oluyor diye asla
Allah'a isyan sayılabilecek hal ve hareketlere girmeyiz.
Oğlunun vefatı karşısında gözyaşı döken insanlığın iftihar tablosu ne demişti?
Kalp hüzünlenir, göz yaşarır ama dilimizden rabbimizin razı olmayacağı hiçbir
şey dökülmez.
Kur'an İzzet ve celalime kasem ederim ki onların söyledikleri sözlerden ötürü
sinenin daraldığını çok iyi biliyoruz.
ifadeleriyle Allah Resulünün yaşadığı zorluklardan ötürü duyduğu üzüntü ve
tasaya işaret ettikten sonra ona şöyle emreder.
Ama sen rabbini hamd ile tenzih et ve secde edenlerden ol.
Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da rabbine ibadet et.
Allah Teala kafir ve müşriklerin deyip ettikleri şeyler karşısında Peygamber
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in duyduğu derin ızdırabı dile
getirdikten sonra ona kendisini tesbih takdis etmesini ve son nefese kadar
kullukta sebat etmesini emrediyor.
Yaşadığımız dünya darı imtihan olduğuna göre herkes belli ölçüde sıkıntı ve
çile çekecektir.
Efendimizin az önce hatırlattığımız ifadeleriyle belanın en çetinine, zorlusuna
da enbiya-i izam maruz kalmıştır.
Öldürülen, testereyle biçilen, çarmaha gerilen, işkence edilen, taşlanan nice
peygamber olmuştur ve yeryüzünde Allah'ın bahşettiği hayat hakkı onlara çok
görülmüştür.
Hadiste dile getirilen sümmel emsel fel emsel ifadesinden anlaşıldığına göre
peygamberlerden sonra onlara yakınlık derecesine göre Allah'ın salih kulları
imtihana tabi tutulmuştur.
Bu sebepten olsa gerek Hz.Ebubekir şeytanın avaneleri tarafından hedef
gösterilmiş Hz.Ömer hınçlı bir köle tarafından namaz kılarken Hz.Osman şeytanın
dürtüsüyle hareket eden bir kısım gafiller tarafından hunharca şehit edilmiş.
Hz.Ali bir münafığın hedefi olmuştur.
Sonra Hz.Hasan efendimiz zehirlenmiş.
Hz.Hüseyin efendimiz yakınlarıyla birlikte Kerbela'da Yezid'in ordusu
tarafından kılıçtan geçirilmiştir.
Yine bu büyüklüktendir ki rüyalarına bile haram girmemiş iffet abideleri Hz.
Meryem ve Hz.Ayşe validelerimiz imtihanların en ağrına maruz kalmışlardır.
Onların yolundan yürüyorsanız siz de ince eleklerden geçirileceksiniz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ifadeleriyle dine bağlılığınızdaki
kuvvet ölçüsünde imtihanlara maruz kalacaksınız.
Elmas ve kömür birbirinden ayrılacak.
Bir insan dininden, diyanetinden, imanından, hak ve hakikati savunmasından
ötürü dünyada bir tokat bile yememişse buna şükretmeli ama durumundan da endişe
etmeli.
Benden önce bu yoldan gidenler türlü musibetlere maruz kalmışken niye şeytanlar
ve onların avaneleri benimle meşgul olmuyor acaba ben seleflerim gibi değil
miyim diye kendini sorgulamalıdır.
Dünyada hep emniyet içinde yaşayanlar ahiret emniyetlerini burada kullanıyor
olmaktan korkmalıdır.
Cenabı Hak kutsi bir hadiste iki güveni ve korkuyu birden vermeyeceğini beyan
buyuruyor.
Demek ki bir insanın hem dünyada hem de ahirette tam güven içinde rahat bir eli
yağda bir eli balda bir hayat yaşaması mümkün değildir.
Kur'an'ın "Sizler güzellik namına yaptığınız ne varsa dünya hayatında
yiyip tükettiniz" ayeti de aynı hususa dikkat çeker.
Başta da ifade edildiği gibi dünya imtihan ve hizmet yeridir.
Ücret ve mükafatsa ahirettedir.
İnsan Allah'ın emirlerine, yasaklarına kayıtsız kalarak lüks ve şatafat içinde
keyif çatarak mazhar olduğu nimetleri dünyada bitirmemelidir.
Dünyayı ahirete göre programlamalı, ahirete birikmiş hesaplarla gitmemelidir.
Maruz kaldığı ağır imtihanları kulluk yolunun ve haslaşmanın gereği olarak
görmeli, bunları sabır ve rıza ile karşılamak suretiyle ahiret sermayesine
çevirmelidir.
Hiçbir inanmış gönül iftiraya maruz kaldığı, zulme uğradığı için kimseye
darılmamalı, gönül koyduğu davaya sırt çevirmemeli, kazanma kuşağında kayıplar
yaşamamalıdır.
Ne zaman bu tür şeylere maruz kalsa Rab olarak Allah'tan, nebi olarak Hz.
Muhammed'den, din olarak da İslam'dan razıyım." deyip yoluna devam
etmelidir.
Üns billah.
Soru: Üns billah ne demektir ve ona nasıl ulaşılır? Üns kelimesi
Arapçadır.
Türkçede daha çok aynı kökten gelen ünsiyet kelimesini aynı manaya gelecek
şekilde kullanırız.
Birine ünsiyet etme, ona alışma, onu kendine yakın hissetme ve onunla
arkadaşlık kurma gibi anlamlara gelir.
Üns kökünden elde edilen enis kelimesi ise yakın dost manasındadır.
Celis kelimesi ise aynı ortamda bulunmayı, dostluğu, yoldaş olmayı ifade eder.
Bundan olsa gerek aralarında samimiyet oluşan birbirlerinin yarı vefadarı olan
insanların halini ifade etmek için enisü celis samimi dost tabiri kullanılır.
Üns kelimesi tasavvuf literatüründe daha özel bir mana ifade eder.
İnsanın maddeten olmasa da kalben, ruhen, hissen ve belki de aklen masivadan,
Allah'tan başka her şeyden uzaklaşarak, dünyevi bağlardan sıyrılarak bütün
kalbiyle, varlığıyla Allah'a teveccüh etmesi, ona yaklaşması, onun sevgisiyle
dop dolu olması, sadece ona güvenip dayanması, onunla huzur ve sükunete ermesi
gibi anlamlara gelir.
Cenab-ı Hakk'ın mahlukata benzerlikten mukaddesiyet, münezzehiyet ve
mübecceliyeti mahfuz.
Böyle bir kişi bir manada zat-ı uluhiyetin en iyisi olurken zat-ı uluhiyet de
onun en iyisi olur.
Bu yüzden sözcük daha ziyade üns billah şeklinde kullanılır.
Üç buğutlu mekanın ötesi üns billah'a erenlerin Cenabı Hak'la farklı ve derin
bir münasebeti olur.
Böyle bir münasebet insanın duygu ve düşüncelerine, beyanına, tavırlarına, hal
ve hareketlerine tesir eder.
Onun gözünde dünyanın dünyanın fani yüzüne bakan cihetiyle bir önemi kalmaz.
Ne yuva, ne evlad-ı ıyal, ne de dünya serveti onu Allah'tan koparabilir.
Bu mazhariyete eren biri çok farklı bir ufkun insanı olmuş demektir.
Derecesine göre üç buğutlu mekanın ötesine geçerek bu üstü alemlerde seyran
edebilir.
Ne var ki böyle bir makamı kazanmak kolay değildir.
Bu ciddi bir cehdü gayrete bağlıdır.
Öncelikle bir müminin üns billah ufkunda seyahat etme gibi bir hedefinin olması
gerekir.
Bu konumu elde edebilme adına o iradesinin hakkını vermeli, sürekli kendini
zorlamalı, duygu ve düşüncelerini gözden geçirmelidir.
Her ne olursa olsun laubaliliğe prim vermemeli ve olabildiğince bu işe
kilitlenmelidir.
Duygularıyla, düşünceleriyle, latife-i rabbaniyesiyle, sırrıyla, hafisiyle,
ahfasıyla Cenabı Hak'a teveccüh etmeli.
Her daim ona yaklaşma yolları aramalıdır.
Bunları yapana kapalı kapılar açılır ve kendini biü keyf, kemiyetsiz ve
keyfiyetsiz, tarif ve tavsifi mümkün olmayan tarzda Cenabı Hak'la beraber
bulunuyor gibi hissedebilir.
Allah'a inanan bütün müminler üns billaha namzet olsalar da böyle bir konumu
ihraz etme sağlam bir imana, engin bir marifete, derin bir kulluğa bağlıdır.
müstevda ve müstekar üns billah'a mazhar olmak öncelikli olarak dünyanın gerçek
mahiyetini kavramaya ve dünya sevgisini kalpten çıkarıp atmaya bağlıdır.
Kur'an-ı Kerim dünyanın gerçek yüzünü farklı yönleriyle anlatır.
Onun bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu, zevklerinin, menfaatlerinin kısa
ve gelip geçici olduğunu bildirir.
İki yerde müstevda ve müstekar kelimeleri kullanılarak başka manaların yanında
dünya ve ahirete de işaret edilir.
Dünya insan için bir müstevdadır.
Yani onun emaneten durduğu geçici bir yerdir.
Onun gideceği ve asıl karar kılacağı yer yani müstekarrıysa ahirettir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendisinin dünya ile alakasını
anlatırken uzun bir yolculuğa çıkan, kısa bir süre bir ağacın altında gölgelenen
sonra yoluna devam eden kimsenin misalini verir.
Kur'an'da ve sünnette dünyanın geçici bir yer olduğu, onu daimi bir mekan görüp
ona takılıp kalmak suretiyle aldanmamamız gerektiği ısrarla beyan edilse de
çokları dünyayı daimi gibi görüyor, sımsıkı ona bağlanıyor ve bu yüzden asıl
bağlanılması gereken şeyleri terk ediyor.
Ahirete giden, bu yolda yürüyen insanlar buranın yalnızca bir yol ya da yolda
uğranılan bir uğrak yeri olduğunu unutup dünyanın bağlarına, bahçelerine,
yeşilliklerine, güzelliklerine takılıp kaldıklarından gidecekleri asıl yeri
unutuyorlar.
Kalpler dünya sevgisiyle dolunca hakiki sevgiye yer kalmıyor.
Nihayet geçici dünya meta ünsiyet edenler üns billaha mazhar olamıyor.
Dünyevileşmenin sari bulaşıcı bir hastalık gibi her tarafa yayıldığı günümüz
dünyasında her ortamı bir sohbet-i canan meclisi haline getirmek insanların
ilgi ve dikkatlerini bir kere daha uluhiyet ve rububiyet hakikatlerine çekmek
ayrı bir önem arz ediyor.
Bu işe öyle hasrı himmet etmeliyiz, odaklanmalıyız ki ne kadar önemli olursa
olsun onun dışındaki şeyleri unutmalıyız.
Hatta ilah-i kelimetullah adına bir kısım meseleleri görüşmek için bir araya
geldiğimiz ortamlarda bile öyle bir sohbeti canana dalmalıyız ki tam kapıdan
çıkacağımız esnada birileri bize niçin toplandığımızı hatırlatmalı.
Bizim asıl derdimiz, meselemiz, hedefimiz bu olmalıdır.
Ne kadar büyük işlerle meşgul olursak olalım, yaptığımız her şeyi Allah'a
bağlamalı, dantelamızı ona göre örgüleli, Nakş'ın merkezine onu
yerleştirmeliyiz.
Ülkeler fethetme, cihana hükmetme, insanları sevk idare etme gibi şeyler bizim
asıl meselelerimiz olan bu işlerin yanında çok küçük kalır.
Evet. Madem dünya bizim için bir müstevdadır, geçici bir yerdir.
Biz de tavrımızı ona göre ayarlamalıyız.
Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında başımız dönmemeli, bakışımız
bulanmamalı.
Ebedi burada kalacakmış gibi dünyaya gönül vermemeliyiz.
Zira dünya ve mafian geçmeyen üns billah hakikatine ulaşamaz.
Burada Fuzuli'nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz.
Hikmet-i dünyaü mafiha bilen arif değil.
Arif oldur bilmeye dünyaü mafiha nedir? Dünya ve içindekilerin hikmetini bilen
kimse arif değildir.
Arif o kimsedir ki bilmez dünya ve içindekiler nedir.
Üns billaha'a ulaşma vesilemiz olarak ibadetlerimiz.
Allah'a kulluğumuzun ifadesi olan ibadetler üns billah'a ulaşabilmenin önemli
bir vesilesidir.
Mesela insan namazla bu ufku yakalayabilir.
Allah'a yaklaşabilir.
Ona tabiri caizse en üsü celis olabilir.
Zira namaz müminin miracıdır.
Fakat huşu ve hududan yoksun olarak gaflet içinde eda edilen, şekle ve
alışmışlığa kurban giden, rükünleri derince duyulmayan bir namazın bunu
kazandırması zordur.
Allah rahmetinin enginliğiyle bu namaza da değer atfeder.
Onu da zayi etmez.
Fakat böyle bir namazla üns billah ufkuna seyahat edilemeyeceği açıktır.
Orucun da Rabbimizle münasebete geçme mevzuunda ayrı bir yeri vardır.
İnsan evrad-u ezkarla ayrı bir yere otağını kurabilir.
Yeter ki zikirlerini duyarak, hissederek, farkında olarak yapsın.
Söylediği her kelime kalbinin sesi, duygularının tercümanı olsun.
kimin huzurunda durduğunun, kime yalvarıp yakardığının, ağzından çıkan
kelimelerin kime yükseldiğinin şuurunda olsun.
Bunların hiçbirini mülahazaya almayan, sadece ezberlerini tekrar eden bir
kimsenin ünsle alakası olamaz.
yaptığı ibadetle evrat ve ezkarla kulluk vazifesini yerine getirmiş, cennete
ehil hale gelmiş de olabilir.
Bunlar Allah'ın bileceği şeylerdir.
İnsan ilah-i kelimetullah vazife-i mübeccelesini, yüce vazifesini hakkıyla ifa
etmesi sayesinde kalbinden dünyaya ait her şeyi söküp atabilir.
Bu açıdan tamamıyla zat-ı uluhiyetin nam-ı celilini duyurmaya kilitlenen bir
insana üns billaha giden kapılar ardına kadar açılır.
Burada antr parantez şunu ifade etmek gerekir.
Üns billah meselesi izafiyet içinde ele alınmalı.
Onun da kendi içinde kademeleri, dereceleri olduğu unutulmamalıdır.
Özellikle dini temsil ve tebliğ etmenin olabildiğine zorlaştığı dönemlerde bu
işe omuz veren insanlar, sofilerin uzun yıllar seyri süluk-i ruhani sayesinde
elde edebildikleri mertebe ve makamları kısa bir zamanda elde edebilirler.
Hadisin ifadesiyle, "Nasıl ki sınır boyunda bir saat nöbet tutan kimse bir
sene ibadet yapmış gibi sevap elde ediyor, şehit niyetinin hulusuna,
samimiyetine göre belki de bir dakikalık sürede evliya ve asfiyanın önüne
geçiyorsa şartların olabildiğine ağırlaştığı dönemlerde Allah davasına sahip
çıkan insanlarda amudi dikey olarak birdenbire yükselebilir, terakki
basamaklarını çok hızlı bir şekilde çıkabilirler.
Ünsmillah gibi büyük bir mazariyete ermek isteyen şekilciliğe savaş açmalı,
ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalıdır.
Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bizlere bu ufku hedef olarak gösterir.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur'an'dan herhangi bir şey okusan,
sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız siz o işe dalıp gittiğinizde
mutlaka biz her yaptığınızı görürüz.
Allah her halimize nigahban, her sözümüzü işitiyor.
Bu sözlerin ne kadar tavır ve davranışlarımızı aksettiğini, bizde nasıl bir
tesir meydana getirdiğini görüyor.
Dilimizden dökülen zikirlerin kalbimizle ne kadar alakası olduğunu biliyor.
Bu sebepledir ki bir mümin riyaya, sümaya, suri ve şekli davranışlara baş
kaldırmalı, ilanı harb etmelidir.
bilmelidir ki insana nispeten cansız bir heykelin durumu neyse hakiki ibadete
nispeten ruhsuz ibadetlerin durumu da odur.
Bu açıdan bir müminin Allah'a yönelttiği her söz onun kalbinin derinliklerinden
kopup gelmelidir.
Öyle ki kişinin ibadetü taat esnasında adeta kalbi çatlayacak hale gelmelidir.
Bununla birlikte hal bilmez, yol bilmez insanlara sır vermeme adına da kalbini
baskı altına almalıdır.
Üns billaha giden yol.
Herkes karakterinin gereğini sergiler.
İnsanın karakterinin rengi zor zamanlarda daha net ortaya çıkar.
Rahat zamanlarda yaşayan insanların eline diline sahip olması, istikametini
koruması kolaydır.
Asıl belalar ve musibetler gelmeye başladığında denge ve istikameti korumak
zorlaşır.
Maruz kalınan sıkıntının şiddetine göre farklı inhiraflar yaşanabilir.
Mesela inanılan değerler sorgulanabilir.
Zat-ı uluhiyet hakkında yakışıksız düşüncelere girilebilir.
Böyle bir durumda hem musibetlere sabretmek suretiyle elde edilecek sevaplardan
mahrum kalınır hem de yaşanan inhirafın derecesine göre farklı günahlara
girilebilir.
Bu kazanma kuşağında yaşanan zarardır.
Zira belalara karşı gösterilen sabır ibadet gibidir.
Kişiye normal zamanlarda elde edemeyeceği büyük sevaplar yüksek dereceler
kazandırır.
Ne var ki insanın maruz kaldığı olumsuzluklar karşısında dişini sıkıp
sabretmesi hiç de kolay değildir.
Bu ciddi bir ceht ve mücadele gerektirir.
Beşeriz.
Başkalarının tavır ve davranışlarına takılabiliriz.
Başımıza gelen bela ve musibetlerde nefsimizi ve kaderi unutup her şeyi
insanların hatalarından bilebiliriz.
Yaşananlar karşısında huzurumuz kaçar.
Fikri dağınıklık yaşar.
Izdırapla iki büklüm olabiliriz.
Hatta yer yer hayalimize, kalbimize, zihnimize, inancımızla bağdaşmayacak
olumsuz bir kısım duygu ve düşünceler hücum edebilir.
Böyle durumlarda ciddi bir metanet ve inançla hemen irademizi ortaya koymalı ve
bu olumsuzluklardan en kısa zamanda sıyrılmaya çalışmalıyız.
Nöronlarımıza hakim olmalı, sürekli düşüncelerimizi kontrol altında tutmalı ve
Allah'ın hoşnu dolmayacağı hiçbir şeyi orada misafir etmemeliyiz.
İnanç sistemimizle telif edilemeyecek fikirlerin değil duygu ve
düşüncelerimize, rüyalarımıza dahi girmesine meydan vermemeliyiz.
Başkalarının insanlık dışı tavır ve davranışları bizi benzer düşünce ve
hareketlere sevk ediyorsa irademiz de imanımız da zayıf demektir.
Elalemin yaşadığı inhiraflar bizim de benzeri savrulmalar yaşamamıza sebep oluyorsa
yaşadığımız tazyik ve tezyifler bizim de kalbimizi ve ağzımızı bozuyorsa
ayağımızı sağlam bir zemine basamamış, yürüdüğümüz yolda sabit kadem olamamışız
demektir.
Dolayısıyla ey bizim kerim Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra
kalplerimizi saptırma hakikati her zaman virdi zebanımız olmalıdır.
Şunu unutmamak gerekir ki herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Varsın başkaları kendilerine göre yazsın, çizsin, konuşsun, hareket etsin.
İsterlerse yalanın en katmerlisini söylesin.
İftira ve karalamanın her türüne başvursun.
ağza alınmayacak hakaretler etsin.
Zulümlerine zulüm eklesin.
Onların bu ahlaksız ve günahkar tutumları iman ve Kur'an hizmetine gönül vermiş
adanmışları benzer davranışlara asla sevk etmemelidir.
Birilerinin yüz bin defa yalan söylemesi sizin tek bir defa yalan söylemenizi
meşru kılmaz.
Başkalarının kafir sıfatı taşıması, çeşitli cürümleri işlemesi size bunları
mübah kılmaz.
Haram her zaman haramdır.
Bütün dünyanın balıklamasına bir haramın içine dalması sizin için haramı zerre
miktar helal yapmaz.
İsterse başkaları deveyi hamile götürsün, siz haramın damlasına bulaştığınız
zaman çok şey kaybetmiş olursunuz.
Evet. Kur'an küllün yelu alâ şakileti buyuruyor.
Yani herkes kendi mizacına göre hareket eder.
Karakterinin gereğini ortaya koyar.
Ayetin devamında da şöyle buyuruluyor.
Kimin doğru yol tuttuğunu, hidayet üzere olduğunu en iyi bilen rabbinizdir.
Madem her şeyi bilen ve işlediğimiz fiillerin mükafat veya cezasını verecek
olan Allah'tır.
O halde tavır ve davranışlarımızı buna göre ayarlamak zorundayız.
Herkes yaptığının karşılığını görecektir.
Birileri zulüm yolunu tutmuş gidiyorsa ahirette karşılaşacakları cezanın bir
mukaddimesi olarak dünyadayken de müstahaklarını bulacaklardır.
Bugün masum insanlara hain terörist diyenler belki de bir gün aynı iftiralara
kendileri maruz kalacaktır.
Çünkü Allah adildir.
Allah'ın adaletine, onun varlığına inandığım kadar inanıyorum.
Zalimlerin ibretlik sonu.
Bugün şahit olduğumuz zulüm tablolarını hazırlayanların, insanları birbirine
musallat edenlerin, kendi istikballerini başkalarının kan ve gözyaşıyla inşa
etmeye çalışanların derbeder olduklarını, kaderin şiddetli tokatlarına maruz
kaldıklarını, zirü zeber olduklarını pek yakında göreceksiniz.
Hatta onların bu perişan vaziyetleri karşısında ızdırap duyacak ve keşke
zamanında bunca kötülüğü yapmasalardı, şeytanın oyuncağı haline gelmeselerdi de
kaybedenlerden olmasalardı diyeceksiniz.
Size bunca kötülüğü yapanların, çeşit çeşit zulümleri reva görenlerin fırtınaya
maruz kalmış ağaçlar gibi peşi peşine devrildiklerini, hazana maruz yapraklar
gibi savrulup gittiklerini, saltanatlarının başlarına yıkıldığını gördüğünüz
zaman nasıl yazık oldu demeyeceksiniz ki? Onların yüzünden kandırılan,
sokaklara dökülen ve heder olup giden gençliğe nasıl acımayacaksınız ki?
Yaşanan bu karanlık dönemde o kadar çok zulmettiler, akla hayale gelmedik öyle
kötülükler yaptılar ki hayırla yad edilecek hiçbir şey bırakmadılar.
Sonrasında dönüp yardım dileyecekleri bütün kapıları kendilerine kapattılar.
Keşke içimizde en azından kendilerine bir fatiha okuma duygusu bıraksalardı.
Keşke köprüleri bütün yıkmasalardı.
Yaşadıkları sürece işleri güçleri birilerine zift püskürtmek olan insanlar
devrilip gittikten sonra Efendimiz sallallah aleyhi ve sellem'in ölülerinizi
kötü yanlarıyla yad etmeyin hadisiyle amel etmekte zorlanacaksınız.
Onların isimlerini duyduğunuzda insanlığın gereği olarak bir kere daha
çektiğiniz acıları hatırlayacak ve duygularınız kabaracak.
Belki o zaman iradenizin hakkını verecek ve dinin temel disiplinlerine aykırı
hareket etmeme adına içinizdeki olumsuz duyguları kontrol edeceksiniz.
Bir kere daha ya sabır diyecek, iç reaksiyonlarınızı dengeleyecek, arkalarından
lanet okumayacak, kötü söz sarf etmeyeceksiniz.
Çünkü bizim genel karakterimiz böyle olmayı gerektirir.
Herkes karakterinin gereğini ortaya koyacaksa zalimler devrilip gidecekleri ana
kadar zulümlerine devam edecek.
Fasıklar fıskı fücurlarını bırakmayacak.
Münafıklar nifaktan vazgeçmeyecek demektir.
İsimler, şahıslar değişse de bu durum devam edecektir.
Buna göre imana ve Kur'an'a gönül vermiş müminlere de mümince davranmak, imana
yakışır hal ve vaziyetlerini devam ettirmek düşer.
Bizler her türlü zorluğa rağmen kendi karakterimizin gereğini yerine getirmeli,
ahlaki duruşumuzdan taviz vermemeliyiz.
Allah'a tevekkül, teslimiyet, tefviz, her işini Allah'a bırakma ve onun yaptığı
her şeyi gönül hoşluğuyla karşılama ve sikamız, güvenme sayesinde yaşadığımız
badire ve gaileri aşmaya çalışmalıyız.
Yapılan denaet ve şenaetler bizi de benzeri davranışlar sergilemeye sevk
etmemeli.
Fırsat ele geçerse intikamımızı alırız düşüncesi rüyalarımıza dahi girmemeli.
Aklımızın köşesinden dahi geçmemeli.
İçimizde hiçbir şekilde kin ve nefretin vücut bulmasına meydan vermemeliyiz.
Çünkü biz her şeye rağmen nezahet-i ruhiye, fikriye ve hissiyemizi korumak
mecburiyetindeyiz.
Şunu iyi bilmeliyiz ki dini mefkurelerini bayraklaştırmaktan, yüksek gaye-i
hayallerini realize etmekten başka hedefi olmayan insanlara çelme takan, elense
çeken, onları kündeye getirmek isteyen birileri hep olmuştur ve olacaktır.
Buna maruz kalan hizmet insanları bir taraftan profesyonel güreşçiler gibi
kendilerine karşı yapılacak oyunları savma adına stratejiler geliştirecek.
Diğer yandan da yılmadan hizmetlerini devam ettirmeye çalışacaklardır.
Sağdan soldan, önden arkadan gelen toslamalara takılır kalırlarsa kaybederler.
Onlar asırlardır rahnedar olan harap olmuş bir kaleyi tamir ve ıslah adına
gayret ederken birilerinin engellemeleriyle, saldırılarıyla karşılaşabilirler.
Yapılan saldırıların büyüklüğüne göre yer bünyede yıkıntılar ve çöküntüler
oluşabilir.
Samimi müminlerin genç nesillere sahip çıkma adına himmetleriyle, alın teriyle,
gözyaşıyla, bin bir emekle kurdukları müesseseler gaspedilebilir.
Bütün bunlar karşısında bizler öyle bir imana, ümide, azim ve kararlılığa sahip
olmalıyız ki bir kayba karşılık 10 tane kazanç elde etmeye bakmalıyız.
Yeni yeni alternatif yollar bularak yolumuza devam etmeliyiz.
Bir kişiyi bizden koparıp aldıklarında 10 kişinin etrafımızda halkalanmasını
sağlamalıyız.
Zalimler hınçla, öfkeyle üzerimize geldikçe bizde temkin ve heyecan daha da
artmalı.
Hizmetlerimize daha fazla zaman ayırmalı, hızımızı daha da artırmalıyız.
Bir gün gelecek Cenabı Hak böyle bir azme, kararlılığa, adanmışlık ruhuna
eltaf-ı sübhaniyesi ile teveccüh buyuracaktır.
Tenasübü illliyet, sebep sonuç ilişkisi prensibiyle izah edilemeyecek şekilde
bizim iradelerimizi ortaya koyarak yaptığımız işlerin çok ötesinde ilahi lütuf
ve nimetlerle karşılaşacağız.
Muhasebe ve istiğfar.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyururlar: "Her birerleriniz raisiniz, çobansınız ve hepiniz
elinizin altındakilerden sorumlusunuz.
Bu hadise göre herkesin sorumlu olduğu bir alan vardır ve herkes mesuliyetinin
hesabını verecektir.
Mesela bir köyün, kasabanın, vilayetin veya ülkenin başında bulunan kimse
bulunduğu yerde hakkı ve adaleti tesis etmekle, nizam ve ahengi sağlamakla,
raiyetini görüp gözetmekle sorumludur.
Dolayısıyla bu tür kimselerin mesul oldukları yerde meydana gelen her türlü
olumsuzluk karşısında kendilerini sorgulamaları gerekir.
Böyle bir tavır basiretin, hakkaniyetin ve Allah korkusunun bir ifadesidir.
Onların kendi muhasebelerini yapmadan dışarıda suçlu aramaları ise nankörlük ve
körlüklerinin göstergesidir.
Husüle insanlığa diriltici bir ruh üflemeyi hayatlarının gayesi bilen
adanmışların kuraklığı dahi kendi günahlarına bağlayacak ölçüde derin bir
muhasebe insanı olan Hz.Ömer hassasiyetiyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Cenabı Hak'tan dilerim önemli hizmetler yapmaya muvaffak olmuş dava adamları
içinde bu ufka seviyeye ulaşmış insanlar yetişmiş olsun.
İnsanlığa abı hayata giden yolu böyleleri gösterecek ve yeni bir dirilişe
vesile olacaktır.
Meydana gelen bütün olumsuzlukları kendinizden bilecek ölçüde bir muhasebe
insanıysanız ve Allah'la çok sıkı bir irtibatınız varsa şunu çok iyi
bilmelisiniz ki Cenabı Hak zaman sizi bir kısım şefkat tokatlarına maruz
bıraksa bile bunlar gelip geçici olacak.
Karanlık gecelerin arkasından mutlaka güneş ufkunuzu aydınlatacaktır.
Gün doğmadan meşime-i şeben, gecenin rahminden neler doğar bilemeyiz.
Bizim için asıl üzerinde durulması gereken mesele kendi muhasebemizi yapmaktır.
Biz düzgün insanlardık.
İstikamet içinde yürüyorduk.
İnsanlığa faydalı hizmetler yapıyorduk.
Niye başımıza bu sıkıntılar geldi şeklindeki düşünceler bizi yanlış bir yola
sevk edebilir.
Bu konuda mümince mülahaza şu olmalıdır.
İhtimal ki bir kısım eğriliklerimiz vardı.
Belki Allah'a tam teveccüh edemiyorduk.
Belki gerektiği gibi inanamıyorduk.
Belki amel-i salihte kusur ediyorduk.
Belki bize emanet edilen konumun hakkını tam veremiyorduk.
Belki Cenabı Hakk'ın ihsan ettiği imkanları gerektiği ölçüde
değerlendiremiyorduk.
Bunları düşünerek her fırsatta kendimizle yüzleşmeli, tövbe ve istiğfarla
Cenabı Hak'a yönelmeliyiz.
Bu tavır Allah katında pak ve temiz kalmanın en önemli yoludur.
Bugüne kadar pak kalanların yolu da bu olmuştur.
Daimi bir muhasebe ve mürakabe duygusuyla kendinizi sürekli kontrole tabi
tutmaz, hesaba çekmezseniz önünüzdeki terakki yolları tıkanır.
Allah'la münasebete geçemez.
Mahiyetin kokusunu alamaz.
Aşku iştiyak nedir bilemezsiniz.
Günah insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'den fersah fersah
uzaktır.
Allah geçmişte ona günahın hayalini bile yaşatmamış.
Geleceğe ait günaha giden bütün kapıları da kapamıştı.
Buna rağmen o Allah'a günde 70 defa istiğfar ediyordu.
Kurban olayım sana neye istiğfar ediyordun? Kıtmir günahın senin hayaline dahi
gelip çarpacağına ihtimal vermiyorum.
Allah Resulünün böyle davrandığı bir noktada siz de kendinize böyle bakarsanız
Allah Teala'nın size bakışı o zaviyeden olur.
Her zaman bir arınma, temizlenme, pirüp pak olma mülahazası içinde yaşarsanız
Cenabı Hak sizi muhafaza buyurur.
Üzerinize günahın tozunu dahi kondurmaz.
Kim Allah içinse Allah da onun içindir.
Yani kim kendini Allah'a adamışsa Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor,
hep Allah'ı düşünüp onunla ilgili mülahazaları heceliyor ve daima bunlarla
geceliyorsa, Allah da katiyen onu yalnız bırakmaz.
İnayet ve riayetini onun üzerinden eksik etmez.
Bu sebepledir ki dualarımızda Allahümme kün ve tekün aleyna diyoruz.
Yani Allah'ım bizim lehimize tecellilerini gönder ve bize teveccühte bulun.
Aleyhimize olma.
Bir mümine düşen vazif hayatının her karesinde Allah'la münasebet açısından
nerede durduğunu bilmek ve hayatını bir muhasebe insanı olarak geçirmektir.
Nitekim hesabınızı burada görürseniz ahirete hesabı görülmüş olarak gidersiniz.
Elinize özel bir pasaport verilir.
Hesap sorulmadan geç denilir ve siz de berzahı aşar, mahşeri geçer, sırattan
uçar, cennete girer ve rüyetü rıdvana kavuşursunuz.
Bunun içindir ki Hz.Faruk-ı Azam, "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi
hesaba çekiniz." der.
Hayatınızı hesaplı yaşar.
Sürekli nefsinizle yaka paça olur.
Vaktinizi hep tefekkür, tezekkür ve tedebbürle geçirirseniz bugün olmazsa
yarın, yarın olmazsa öbür gün Cenabı Hakk'ın rızasına nail olursunuz.
Kendi muhasebenizi yapmazsanız başkalarının hesabıyla meşgul olursunuz.
Daha doğrusu şeytan sizi başkalarıyla meşgul eder.
Dolayısıyla bir türlü ulaşmanız gerekli olan yere varamazsınız.
Manevi dünyanız adına darmadağınık bir hayat yaşamasanız da başkalarının eğri
bührü oluşlarıyla uğraştığınızdan dolayı bir türlü derlenip toparlanamazsınız.
İnsan sürekli kalbinin ritmini kontrol etmeli, hayatının ince hesabını tutmalıdır.
Aksi takdirde o kısa sürede sığlaşır.
Sığlaştıkça da başkalarının kusuruna takılır kalır.
Sürekli onların kusurlarını sayıp dökmekle meşgul olur da bu arada kendini
unutur.
Kendini unutansa farkına varmadan dünya kadar kusurun içine girer.
Dünyayile meşgul olurken ukbayı unutur.
bugünle meşgul olurken yarınsız hale gelir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayet-i kerimede müminlere muhasebe ve istiğfar ufku
gösterilir.
Mesela Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından her akşam yatmadan önce
okunması tavsiye edilen Bakara suresinin son ayetinde şöyle buyurulur.
Ya Rabbena eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı
bizi sorumlu tutma.
Ya Rabbena, bizden öncekilere yüklediğin gibi sırtımıza ağır yükler yükleme.
Ya Rabbena takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.
Affet bizi lütfen bağışla kusurlarımızı.
Merhamet buyur bize.
Sensin mevlamız, yardımcımız.
Kafir topluluklara karşı sen yardım eyle bize.
Ali İmran suresinde de adanmışların önemli bir özelliği olarak muhasebe ve
istiğfarları gösterilir.
Onların düşmanları karşısında nasıl mukavemet gösterdikleri anlatılır.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber kendisini Allah'a adamış
birçok rabaniler savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar.
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Ardından da şöyle buyurulur.
Onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu.
Ey bizim kerim Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet.
Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle.
Ayetin sonunda Allah'tan nusret ve yardım talebi dile getirilir.
Ama bunun öncesinde ribbiler Allah'a kulluk edenler kendileriyle yüzleşiyor,
hata ve günahlarından dolayı istiğfar ediyor ve arınıyorlar.
Allah Teala kendisine sığınanların taleplerini hiç karşılıksız bırakır mı? Bir
sonraki ayet-i kerimede onların bu taleplerine Cenabı Hakk'ın nasıl cevap
verdiği şöyle ifade buyuruluyor.
Allah da onlara hem dünya mükafatını hem ahiret mükafatlarının en güzelini
verdi.
Çünkü Allah ihsan ehlini sever.
Allah celle celalüu böylelerini lütfundan, kereminden, fazlından, ihsanından
mahrum bırakmıyor.
Onları hem dünyada ulaşmak istedikleri maksutlarına ulaştırıyor hem de onlara
en güzel ahiret nimetlerini ihsan ediyor.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın lütuflarına nail olmanın öncelikli
şartlarından biri arınma, tövbe ve istiğfardır.
Bu açıdan inanmış bir insanda arınma konusunda ciddi bir azim ve kararlılık,
cehd ve gayret olmalıdır.
Bu hedefe ulaşmak için insanın kendisiyle meşgul olması, kendini ciddi bir
muhasebe ve mürakbeye tabi tutması gerekir.
İnsan bilmelidir ki şikayet edeceği bir durum varsa şikayetin ilk muhatabı
kendi nefsi olmalıdır.
Ne kadar temiz bir hayat yaşarsa yaşasın, kişinin böyle bir muhasebe duygusuyla
Allah'a yönelmesinde fayda vardır.
Zira bu Allah'a bağlılığını, kulluktaki samimiyetini gösterir.
Ayrıca böyle bir tavır onu başkalarına atfı-ı cürümde bulunmaktan, başkalarının
suçlarına takılıp kalmaktan, sürekli dışarıda suçlu aramaktan da korur.
Bu şuurdaki insan kendi kırık ve çatlaklarını hızlı bir şekilde tamir ve tedavi
etme imkanı bulur.
Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi dünya ve ahiret saadetine ancak bu
kimseler kavuşacaklardır.
Muhasebe ve istiğfar.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyururlar.
Her birerleriniz raisiniz, çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden
sorumlusunuz.
Bu hadise göre sorumlu olduğu bir alan vardır ve herkes mesuliyetinin hesabını
verecektir.
Mesela bir köyün, kasabanın, vilayetin veya ülkenin başında bulunan kimse
bulunduğu yerde hakkı ve adaleti tesis etmekle, nizam ve ahengi sağlamakla,
raiyetini görüp gözetmekle sorumludur.
Dolayısıyla bu tür kimselerin mesul oldukları yerde meydana gelen her türlü
olumsuzluk karşısında kendilerini sorgulamaları gerekir.
Böyle bir tavır basiretin, hakkaniyetin ve Allah korkusunun bir ifadesidir.
Onların kendi muhasebelerini yapmadan dışarıda suçlu aramaları ise nankörlük ve
körlüklerinin göstergesidir.
Husüle insanlığa diriltici bir ruh üflemeyi hayatlarının gayesi bilen
adanmışların kuraklığı dahi kendi günahlarına bağlayacak ölçüde derin bir
muhasebe insanı olan Hz.Ömer hassasiyetiyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Cenabı Hak'tan dilerim önemli hizmetler yapmaya muvaffak olmuş dava adamları
içinde bu ufka seviyeye ulaşmış insanlar yetişmiş olsun.
İnsanlığa, abı hayata giden yolu böyleleri gösterecek ve yeni bir dirilişe
vesile olacaktır.
Meydana gelen bütün olumsuzlukları kendinizden bilecek ölçüde bir muhasebe
insanıysanız ve Allah'la çok sıkı bir irtibatınız varsa şunu çok iyi
bilmelisiniz ki Cenabı Hak zaman sizi bir kısım şefkat tokatlarına maruz
bıraksa bile bunlar gelip geçici olacak.
Karanlık gecelerin arkasından mutlaka güneş ufkunuzu aydınlatacaktır.
Gün doğmadan meşime-i şeben, gecenin rahminden neler doğar bilemeyiz.
Bizim için asıl üzerinde durulması gereken mesele kendi muhasebemizi yapmaktır.
Biz düzgün insanlardık.
İstikamet içinde yürüyorduk.
İnsanlığa faydalı hizmetler yapıyorduk.
Niye başımıza bu sıkıntılar geldi şeklindeki düşünceler bizi yanlış bir yola
sevk edebilir.
Bu konuda mümince mülahaza şu olmalıdır.
İhtimal ki bir kısım eğriliklerimiz vardı.
Belki Allah'a tam teveccüh edemiyorduk.
Belki gerektiği gibi inanamıyorduk.
Belki amel-i salihte kusur ediyorduk.
Belki bize emanet edilen konumun hakkını tam veremiyorduk.
Belki Cenabı Hakk'ın ihsan ettiği imkanları gerektiği ölçüde
değerlendiremiyorduk.
Bunları düşünerek her fırsatta kendimizle yüzleşmeli, tövbe ve istiğfarla
Cenabı Hak'a yönelmeliyiz.
Bu tavır Allah katında pak ve temiz kalmanın en önemli yoludur.
Bugüne kadar pak kalanların yolu da bu olmuştur.
Daimi bir muhasebe ve murakabe duygusuyla kendinizi sürekli kontrole tabi
tutmaz, hesaba çekmezseniz önünüzdeki terakki yolları tıkanır.
Allah'la münasebete geçemez, mahiyetin kokusunu alamaz.
Aşku iştiyak nedir bilemezsiniz.
Günah insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'den fersah fersah
uzaktır.
Allah geçmişte ona günahın hayalini bile yaşatmamış, geleceğe ait günaha giden
bütün kapıları da kapamıştı.
Buna rağmen o Allah'a günde 70 defa istiğfar ediyordu.
Kurban olayım sana neye istiğfar ediyordun kıtmir? Günahın senin hayaline dahi
gelip çarpacağına ihtimal vermiyorum.
Allah Resulünün böyle davrandığı bir noktada siz de kendinize böyle bakarsanız
Allah Teala'nın size bakışı o zaviyeden olur.
Her zaman bir arınma, temizlenme, pirüp pak olma mülahazası içinde yaşarsanız
Cenabı Hak sizi muhafaza buyurur.
Üzerinize günahın tozunu dahi kondurmaz.
Kim Allah içinse Allah da onun içindir.
Yani kim kendini Allah'a adamışsa Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor,
hep Allah'ı düşünüp onunla ilgili mülahazaları heceliyor ve daima bunlarla
geceliyorsa, Allah da katiyen onu yalnız bırakmaz.
İnayet ve riayetini onun üzerinden eksik etmez.
Bu sebepledir ki dualarımızda Allahümme kün ve tekün aleyna diyoruz.
Yani Allah'ım bizim lehimize tecellilerini gönder ve bize teveccühte bulun.
Aleyhimize olma.
Bir mümine düşen vazife hayatının her karesinde Allah'la münasebet açısından
nerede durduğunu bilmek ve hayatını bir muhasebe insanı olarak geçirmektir.
Nitekim hesabınızı burada görürseniz ahirete hesabı görülmüş olarak gidersiniz.
Elinize özel bir pasaport verilir.
Hesap sorulmadan geç denilir ve siz de berzahı aşar, mahşeri geçer, sırattan
uçar, cennete girer ve rüyet rıdvana kavuşursunuz.
Bunun içindir ki Hz.Faruk-ı Azam, "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi
hesaba çekiniz." der.
Hayatınızı hesaplı yaşar.
Sürekli nefsinizle yaka paça olur.
Vaktinizi hep tefekkür, tezekkür ve tedebbürle geçirirseniz bugün olmazsa
yarın, yarın olmazsa öbür gün Cenabı Hakk'ın rızasına nail olursunuz.
Kendi muhasebenizi yapmazsanız başkalarının hesabıyla meşgul olursunuz.
Daha doğrusu şeytan sizi başkalarıyla meşgul eder.
Dolayısıyla bir türlü ulaşmanız gerekli olan yere varamazsınız.
Manevi dünyanız adına darmadağınık bir hayat yaşamasanız da başkalarının eğri
bührü oluşlarıyla uğraştığınızdan dolayı bir türlü derlenip toparlanamazsınız.
İnsan sürekli kalbinin ritmini kontrol etmeli, hayatının ince hesabını
tutmalıdır.
Aksi takdirde o kısa sürede sığlaşır.
Sığlaştıkça da başkalarının kusuruna takılır kalır.
Sürekli onların kusurlarını sayıp dökmekle meşgul olur da bu arada kendini
unutur.
Kendini unutansa farkına varmadan dünya kadar kusurun içine girer.
Dünyayile meşgul olurken ukbayı unutur.
bugünle meşgul olurken yarınsız hale gelir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayet-i kerimede müminlere muhasebe ve istiğfar ufku
gösterilir.
Mesela efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından her akşam yatmadan önce
okunması tavsiye edilen Bakara suresinin son ayetinde şöyle buyurulur.
Ya Rabbena eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı
bizi sorumlu tutma.
Ya Rabbena, bizden öncekilere yüklediğin gibi sırtımıza ağır yükler yükleme.
Ya Rabbena takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.
Affet bizi lütfen bağışla kusurlarımızı.
Merhamet buyur bize.
Sensin mevlamız, yardımcımız.
Kafir topluluklara karşı sen yardım eyle bize.
Ali İmran suresinde de adanmışların önemli bir özelliği olarak muhasebe ve
istiğfarları gösterilir.
Onların düşmanları karşısında nasıl mukavemet gösterdikleri anlatılır.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber kendisini Allah'a adamış
birçok Rabbaniler savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar.
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Ardından da şöyle buyurulur.
Onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu.
Ey bizim kerim Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet.
Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle.
Ayetin sonunda Allah'tan nusret ve yardım talebi dile getirilir.
Ama bunun öncesinde Ribbiler Allah'a kulluk edenler kendileriyle yüzleşiyor,
hata ve günahlarından dolayı istiğfar ediyor ve arınıyorlar.
Allah Teala kendisine sığınanların taleplerini hiç karşılıksız bırakır mı? Bir
sonraki ayet-i kerimede onların bu taleplerine Cenabı Hakk'ın nasıl cevap
verdiği şöyle ifade buyuruluyor.
Allah da onlara hem dünya mükafatını hem ahiret mükafatlarının en güzelini
verdi.
Çünkü Allah ihsan ehlini sever.
Allah celle celalüu böylelerini lütfundan, kereminden, fazlından, ihsanından
mahrum bırakmıyor.
Onları hem dünyada ulaşmak istedikleri maksutlarına ulaştırıyor hem de onlara
en güzel ahiret nimetlerini ihsan ediyor.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın lütuflarına nail olmanın öncelikli
şartlarından biri arınma, tövbe ve istiğfardır.
Bu açıdan inanmış bir insanda arınma konusunda ciddi bir azim ve kararlılık,
ceht ve gayret olmalıdır.
Bu hedefe ulaşmak için insanın kendisiyle meşgul olması, kendini ciddi bir
muhasebe ve mürakye tabi tutması gerekir.
İnsan bilmelidir ki şikayet edeceği bir durum varsa şikayetin ilk muhatabı
kendi nefsi olmalıdır.
Ne kadar temiz bir hayat yaşarsa yaşasın, kişinin böyle bir muhasebe duygusuyla
Allah'a yönelmesinde fayda vardır.
Zira bu Allah'a bağlılığını, kulluktaki samimiyetini gösterir.
Ayrıca böyle bir tavır onu başkalarına atfı cürümde bulunmaktan, başkalarının
suçlarına takılıp kalmaktan, sürekli dışarıda suçlu aramaktan da korur.
Bu şuurdaki insan kendi kırık ve çatlaklarını hızlı bir şekilde tamir ve tedavi
etme imkanı bulur.
Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi dünya ve ahiret saadetine ancak bu
kimseler kavuşacaklardır.
Sevk-i ilahi
Soru: Büyük oluşumlar ve başarılar değerlendirilirken genellikle onların
arkasında yer alan aktörlerin kabiliyet ve ferasetleri itibarı alınıyor, ilahi
inayet ise göz ardı ediliyor.
İnsan iradesi ile Allah'ın inayet ve yardımı arasındaki denge nasıl kurulmalı?
Bu konuda mümince yaklaşım nasıl olmalıdır?
Cevap: Kur'an ve sünnette en fazla üzerinde durulan konulardan biri
denge ve itidaldir.
Yani ifrat ve tefritten uzak, sırat-ı müstakim üzere olmak, böyle bir düşünce
sistemi kurup buna göre bir hayat yaşayabilmektir.
Rahman sure-i celilesinin başında üç defa mizan zikredilir ve onun bozulmaması
emredilir.
Mizan, ölçü, denge demektir.
Cenabı Hak bütün varlığı müthiş bir denge içinde yaratmış.
kainattaki hassas ölçüler takdir etmiştir.
İnsanın da düşünce dünyasında, kalp ve ruh hayatında, rabbiyle
münasebetlerinde, insani ilişkilerinde, tavır ve davranışlarında itidali
koruması ve varlık nizamına uygun hareket etmesi çok önemlidir.
Mizanın aşıldığı her şeyde dengesizlikler, bozukluklar, çatlaklar ve kırıklar
ortaya çıkar.
Mizanın kıstası ise Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i sahiha düstur ve kaideleridir.
Cüzi ve külli irade.
Baştaki soruya tekrar dönecek olursak orada bahsedilen hususta da bu hassas
dengeyi gözetmek gerekir.
İradi fiillerimizi ve kainatta cereyan eden hadiseleri değerlendirirken dikkate
almamız gereken ince kıstaslar vardır.
Hakeza başta kelam uleması olmak üzere bütün İslam alimleri Kur'an ve sünnete
uygun dengeli yaklaşımı bulabilme adına ciddi gayret sarf etmişlerdir.
İnsanın mutlak olarak kendi fiillerinin kaynağı gören Mutezile mezhebiyle cüzi
iradeyi yok sayan ve insanı rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprağa benzeten
Cebriye mezhebi bu konuda ifrat ve tefriti temsil ederken Ehl Sünnet uleması
ikisi arasında dengeli bir yol takip etmiştir.
Eşarilik ise ilk çıkış noktası itibarıyla bir yönüyle Muteziliye karşı bir
reaksiyonu temsil ettiğinden tam dengeyi koruyamamış olabilir.
Bu sebeple İmam Eşari'nin irade konusundaki yaklaşımı bazılarınca cebri
mütevassıt olarak isimlendirilmiş ve ciddi eleştirilere konu olmuştur.
Fakat farklı zamanlarda da arz ettiğim gibi onun bu konudaki yaklaşımının tam
anlaşılabildiği kanaatinde değilim.
Acaba o insan iradesini izah ederken kullandığı istitaat-ı maalfiil tabiriyle
neyi kastediyordu? Onun bu yaklaşımının bir çeşit cebir olarak
değerlendirilmesini de ifratkar bir yaklaşım olarak görüyorum.
Gerek İmam Eşari'nin gerekse onun fikirlerini ele alıp değerlendiren İmam
Cüveyni, İmam Gazzali ve İz bin Abdüsselam gibi alimlerin titizlikle seçip
kullandıkları kelime ve kavramlarla neyi kastettiklerini bazen nüanslarıyla
kavrayamadığımızdan onlar hakkında olumsuz hükümler verebiliyoruz.
Ne yazık ki Eşariye düşüncesinin eksik veya hatalı bir yorum olarak şöyle böyle
cebirle ilişkilendirilmesi ve bu şekliyle medreselerimize ve ilim yuvalarımıza
hakim olması bize çok şey kaybettirmiştir.
Mavünü Nehir'de neşet eden İmam Maturidi Hazretleri ise fikri tartışma ve
sürtüşmelerin nispeten dışında kaldığı için muhtemelen daha salim düşünme
imkanı bulmuş ve bu gibi konulara daha dengeli yaklaşmıştır.
Bu yüzden Maturidi akidesinin İslam aleminde yeniden ihya edilmesini çok önemli
görüyorum.
Bu iki sünni itikadi mezhep arasındaki detaya ait ihtilafları bir kenara
bırakacak olursak özetle şu sonuca varabiliriz.
Cenabı Hak şart-ı adi planında insan iradesine değer veriyor.
Bu yönüyle ona zat-ı uluhiyetin teveccüh ve meşiyetinin bir gölgesi nazarıyla
bakılabilir.
İradenin mahiyeti her ne olursa olsun neticede insanın dilemesi bir manada
Cenabı Hakk'ın iradesinin tecellisine vesile oluyorsa asla hafife alınamaz.
Sanki siz iradenizle bir nokta koyuyorsunuz.
Allah da o noktayı bir kitaba çeviriyor.
Bizdeki irade mahiyeti itibarıyla ne kadar küçük ve basit olursa olsun hem
davranışlarımızın ona bağlanması hem de ilahi iradenin teveccühüne vesile
olması yönüyle çok önemlidir.
Allah'ın insana bahşetmiş olduğu bu kabiliyet aynı zamanda ona verdiği değerin
bir ifadesidir.
O celle celalüu her şeye kadirdir.
Her şeyin dizginleri onun yedi kudretindedir.
Bu yönüyle o insan iradesini hiç hesaba katmayabilirdi.
Ama adet-i sübhaniyesi bu şekilde cereyan etmiyor.
Her ne kadar onun fiilleri, icriatları, lütufları insan iradesiyle kayıtlı
değilse de o adet-i ilahiyesi gereği bize vereceği lütufların pek çoğunu bizim
irademiz paralelinde gönderiyor.
Biz bir şeyi niyet ediyoruz.
Sonra onu yapmaya azmediyoruz.
O da hikmeti iktiza ederse onu yaratıyor.
Bu sebeple iradenin yerini çok iyi belirlemeli.
Önce onun hakkını vermeli.
Arkasından da Allah'ın lütuflarını beklemeliyiz.
Allah'ın değer verdiği bir şeyi görmezlikten gelemeyiz.
İnsanın dilediği şeylerin meydana gelmesi Cenabı Hakk'ın dilemesine bağlı
olduğu için geleceğe dair yapacağımız işleri ya da bir şeyin gerçekleşmesini
beklediğimizi ifade ederken inşallah Allah dilerse demek yani o dilemeden hiçbir
şeyin olmayacağını ikrar etmek çok önemlidir.
Nitekim Keyf suresinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ve onun şahsında
bütün müminlere hitaben şöyle buyurulur.
Hiçbir konuda Allah'ın dilemesine bağlamaksızın ben yarın mutlaka şöyle
yapacağım deme.
Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı zikret ve umarım ki Rabbim beni daha isabetli
davranışa muvaffak kılar.
de bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere insan her işini mutlaka meşiyet-i
ilahiye bağlamalıdır.
Yapacağı her şeyin Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu unutmamalıdır.
Kişi kendi plan, proje ve stratejilerinin ötesinde meşiyet-i ilahiyeyi dikkate
almıyor, projelerinin tahakkuk etmesi için onun esas olduğunu hesaba
katmıyorsa, olan her şeyin arkasında ilahi iradeyi görmüyorsa, hiç farkına
varmadığı bir gizli şirke müptela demektir.
İnsan işin başında yapılması gerekenleri yerine getirme konusunda kusur
etmemelidir.
Plan ve projeleri sağlam yapmalı.
Allah'ın ona verdiği irade gücünü sonuna kadar kullanmalı.
hedeflediği şeye ulaşma adına ne gerekiyorsa titizlikle yerine getirmelidir.
Kendisine düşeni yaptıktan sonraysa Allah'a tevekkül etmeli, onun iradesinin
tecelli etmesini, onun inayetini beklemelidir.
Onun izni ve inayeti olmaksızın hiçbir şey meydana gelemez.
Esbap bizim nazarımıza ne kadar güçlü görünürse görünsün, neticeyi yaratanın
Allah olduğunu bir lahza hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Tenasübü illiyet sebep sonuç ilişkisi ve hizmet hareketi.
Elde edilen başarılara tenasübü illiyet açısından bakılacak olursa insanın cehd
ve gayretleriyle ortaya çıkan neticeler arasındaki münasebetin ne kadar zayıf
olduğu görülecektir.
Allah Teala çok zaman damla mahiyetindeki gayretlerimizi denizlere çeviriyor.
Küçük çırpınışlarımızdan fırtınalar hasıl ediyor.
suya attığımız küçük bir taşın ortaya çıkardığı halkaları kocaman dalgalara
dönüştürüyor.
Cüzi irade ile ortaya koyduğumuz meyilleri kudret ve iradesi ile
şekillendiriyor.
Kendi açımızdan hedeflerimizi cehd ve gayretlerimizle tahakkuk ettirmek bir
yana çoğu zaman bunun nasıl olduğuna aklımız bile ermiyor.
İşin sonunda geriye dönüp baktığımızda bütün azametiyle Cenabı Hakk'ın icraat-ı
sübhaniyesini müşahede ediyoruz.
Zira ciddi bir marifetullah'a sahip olmadan bu konularda müstakim ve dengeli
düşünceyi yakalayabilmek bir hayli zordur.
Çokları sebeplere tesiri hakiki verdikleri için farkına varmadan şirke giriyor.
Bu açıdan ileriki yıllarda hizmet hareketini değerlendiren sosyal tarihçilerin
veya tarih felsefecilerinin de yapılan işleri şahıslara bağlamak suretiyle
şirke girmesinden endişe ediyorum.
Bu ortaya konulan başarıları görmeme, sahnedeki aktörleri takdir etmeme demek
değildir.
Aksine bu şahısları güzellik kaynağı olarak görmek veya göstermek yerine
Allah'ın lütuflarının kendilerini aksettiği birer ayna olarak görebilmek ve
onlara buna göre değer vermektir.
Allah yolunda hizmet için müesseseler açılmış, büyük organizasyonlara imza
atılmış, insanlığa hayır olacak projeler ortaya konmuş olabilir.
Yapılan herhangi bir işte, ortaya konan herhangi bir başarıda biz meseleye
sevk-i ilahi açısından bakar ve onu Allah'ın belli şahısları, belli istikamette
istihdam etmesi olarak değerlendiririz.
Ortaya çıkan güzellikleri falan filanın karihasına vermez, birilerinin cehd ve
gayretlerine bağlamayız.
İnsanlara güç ve kabiliyetlerinin üstünde işler, kametü kıymetlerini aşkın sıfatlar
izafe etmeyiz.
Cenabı Hak nezdi-ı uluhiyetteki kadru kıymetine rağmen Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem'e dahi gerçek şu ki sen istediğini hidayete erdiremezsin.
Dilediğini hidayete erdirecek olan Allah'tır.
Buyuruyorsa bize bu konularda konuşurken çok dikkatli olmak düşer.
Söz buraya gelmişken bir hatıramı paylaşmak istiyorum.
Üç üniversite hocası beni ziyarete gelmişlerdi.
İçlerinden biri hizmet gönüllülerinin dünyanın farklı ülkelerinde yapmış
oldukları güzel işlerden bahsederek bunların nasıl olduğunu sordu.
Asıl demek istediği şey şuydu.
Nasıl oluyor da sınırlı imkanlara sahip sıradan insanlar pek çok devletin
başaramayacağı bu kadar büyük işleri başarıyorlar.
O yapılan hizmetlerin arkasında görünen şahıslarla ortaya çıkan neticeler
arasında doğrudan bir bağ kurmakta zorlanıyor ve yaşadığı şaşkınlığı ifade
ediyordu.
Kim bilir işin arkasında görünmeyen farklı beyinler, gizli eller, süper güçler
olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Ben sorusuna tek kelimeyle sevki-i ilahi cevabını verdim.
Fakat tatmin olmuşa, merakı dinmişe benzemiyordu.
Hatta belki de şaşkınlığı biraz daha artmıştı.
Çünkü farklı bir düşünce dünyasına sahipti.
Belki sevk-i ilahi terkibinin ne anlam ifade ettiğini, bununla neyi
kastettiğimizi de tam olarak bilmiyordu.
Biz sevki-i ilahi ifadesinden Allah'ın bizleri bir yola yönlendirmesini, onun
tevcihiyle girdiğimiz yolda ilerlerken başımızdan aşağıya sağanak sağanak
lütuflar yağdırması hakikatini anlıyoruz.
Meseleye bu zaviyeden ve derince bakamazsanız itikadi açıdan bir kısım inhiraflara
düşmeniz kaçınılmazdır.
Şahıslara kendi güçlerinin üzerinde güç isnat eder.
Semaya doğru dal budak salmış kocaman bir çınar ağacının mevcudiyetini küçücük
bir tohuma bağlar.
Allah'ın meşiyet, inayet ve lütuflarını görmezden gelirsiniz.
Sözün özü insanlığın iftihar tablosunun sabah akşam okunmasını tavsiye ettiği
şu duaların da gizlidir.
Allah'ı her türlü eksikten, kusurdan tenzih eder, ona hamdederim.
Her türlü güç onundur, onunla gelir.
Onun olmasını dilediği olur, olmamasını dilediği de olmaz.
Bilirim ki Allah her şeye kadirdir ve ilmi her şeyi ihata etmiştir.
Regip gecesi.
Soru: Bediüzzaman hazretleri Regaip gecesinin Zat-ı Ahmediye'nin
sallallahu aleyhi ve sellem manevi terakkisinin başlangıcının Miraç gecesininse
zirveye ulaşmasının unvanı olduğunu söylüyor.
Onun bu sözlerinden hareketle Regaip Gecesinin önemi ile ilgili neler
söylenebilir?
Cevap: Muhtemelen Hz.Pir manevi müşahede ve mükaşefesine, kalp gözüyle
keşfettiği şeylere dayanarak bu tespitleri yapmıştır.
Mevcut kaynaklardan hareketle bu sözün temel esprisini kavramakta
zorlanabiliriz.
Bazı kaynaklarda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bu gecede
anne karnına düştüğü ifade edilir.
Ne var ki efendimizin dünyaya teşrif ettiği gün nazar itibarı alındığında böyle
bir tespitin doğru olmadığı anlaşılır.
Bu tarihi yanlışın farkına varan bazı ulemalar Hz.Amine efendimize hamil
olduğuna bu gecede muttali olmuş, farkına varmış olabileceğini söylemişlerdir.
Fakat elimizde bunu tasdik edecek sahih bir rivayet yoktur.
Bununla birlikte Hz.Bediüzzaman'ın yaklaşımından hareketle konuyla ilgili
olarak şöyle söylenebilir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gecede Cenabı Hakk'ı
dileyerek ona doğru seyahatine başlamış, peygamberliğe hazırlanmış ve miraca
uygun bir donanım kazanma yoluna girmiş olabilir.
Efendimizin manevi ve ruhi hayatı itibarıyla terakkisi de bir manada onun
ikinci doğumu ve mebde-i hayatı olarak görülebilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra Allah'ın işaret ve
tenbihleri ile sahip olduğu potansiyel donanımı çok iyi değerlendirmiş ve
kullukta öyle mertebelere ulaşmıştır ki ubudiyetinin semeresi olarak miraçla
mükafatlandırılmıştır.
Gerçi nübüvvetten önce veya İslam'ın başlangıcında ne regaip ne beraat ne de
Kadir gecesi vardı.
Bunlar dini hükümlerin teessüsünden sonra belirlenmiştir.
Fakat bazı önemli olaylar bu gecelere denk gelmiş olabilir.
Mübarek gün ve gecelerin faziletleri.
Üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarının faziletine dair kaynaklarda
farklı rivayetler vardır.
Bu ayların her birinde de eşref gün ve geceler vardır.
Recep-i Şerif'in ilk cuması Regaip Kandili, 27.gecesi ise Miraç kandilidir.
Şaban-ı Şerif'in ortasında beraat kandili vardır.
Ramazan-ı Şerif'in sonunda da Kadir Gecesi bulunur.
Bunların yanı sıra Rebiülevvel ayının 12.gecesi mevlit kandilidir.
Viladet-i nebeviye'nin vuku bulup insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi
ve sellem'in dünyayı şereflendirdiği bu geceyi Müslümanlar uzun asırlardır
mevlitlerle, salatü selamlarla daha farklı program ve etkinliklerle kutluya
gelmişlerdir.
Gerçi Mevlit Kandili insanların Cenabı Hak'a teveccüh edip çokça istiğfar ve
dua ettikleri, ibadetü taatle geçirdikleri bir gece olarak bilinmez.
Fakat o sonsuz nurun dünyamızı şereflendirdiği bu gece Müslümanların bayramı
kabul edilebilir.
Tekrar Bediüzzaman'ın sözüne dönecek olursak, o Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in bu gecelerde elde ettiği mazhariyetleri ifade etmek suretiyle aynı
zamanda bu gecelerin kıymetine vurgu yapmıştır.
Demek ki diğer mübarek gün ve geceler gibi Regaip gecesinin de sair gecelere
nispeten zaman itibarıyla ayrı bir önemi vardır.
Cenabı Hakk'ın bazı hususi zamanlarda ayrı bir teveccühü olur.
Başka zamanlarda verdiği mükafatın 10, 100 belki 1000 katını bu zamanlarda
verir.
Bir yönüyle bu kutlu zaman dilimleri yapılan ibadetleri nemalandırır,
bereketlendirir.
Herkes kendi istidadına göre bu kutlu zaman dilimlerinden istifade eder.
Evet, üç aylar hususiyle Ramazan ve bunların yanı sıra regaip, miraç, beraat ve
Kadir geceleri yapılan ibadetü taatlere ayrı bir derinlik kazandırır.
Zira zarfın, kılıfın yümü ve bereketi mazrufa içindekine de yansır.
Bunların faziletini şöyle bir misalle izah edebiliriz.
Toprak çok vefalıdır, bereketlidir.
Bağrına atılan tohumlar 7 belki 70 başak verir.
Allah için yapılan ibadetler de böyledir.
Kur'an her bir iyiliğe 10 sevap verileceğini vaat buyurur.
Fakat bir de öyle bir toprak düşünün ki adeta cennet toprağıdır.
Bağrına ne atarsanız atın hemen başağa yürür meyve verir.
Her bir tohumdan da belki binlerce başak çıkar.
İşte mübarek gün ve gecelerde yapılan amelleri buna benzetebiliriz.
Madem ki bu mübarek gün ve gecelerde Cenabı Hakk'ın kullarına fevkalade eden
bir teveccühü oluyor ve yapılan ibadetlerin sevabı birden bine çıkıyor, Müslümanlara
düşen vazife bu kutlu zaman dilimlerini en verimli şekilde değerlendirerek o
fırsatlar kuşağında heybelerini doldurmaktır.
Özellikle uykudan fedakarlık yaparak gecenin ihya edilmesi çok önemlidir.
Kutlu zaman dilimlerinin değerlendirilmesi, mübarek gün ve gecelerin
faziletleri ile ilgili eser yazan bazı zatlar, Regaip gecesi ile ilgili hususi
bazı namazlardan bahsetseler de sahih hadislerde bu geceye mahsus özel bir
ibadet söz konusu değildir.
Fakat amellerin hora geçtiği ve ahirette katlanarak geriye döneceği bu gecede
olabildiği kadar namaz kılınmalı, dua dua Allah'a yalvarılmalıdır.
Bu geceler duaların umumiyet kespetmesi adına büyük bir fırsattır.
Müminler bu geceleri fırsat bilerek hep birlikte ellerini Rabbül alemine
kaldırır, başlarını secdeye koyar, gözyaşlarıyla yana yakıla dua ederlerse
Allah da yapılan dualara icabet buyurur.
Özellikle ümmeti Muhammed'in bir süreden beri maruz kaldığı felaketlerin
bertaraf edilmesi adına Allah'a yalvarıp yakarmak çok önemlidir.
Bazı kimseler kendileri için hususi taleplerde bulunabilirler.
Mesela Allah'tan sıcak bir yuva, hayırlı bir evlat veya dünya mameleki
isteyebilirler.
Kimileri, "Allah'ım, bana bir tane keçi nasip eyle.
Her gün onun sütünü sağayım, iki tane de tavuk ver.
Onların da yumurtasını alayım." diyebilir.
Bunlar aleyhine konuşulmaz.
Herkes kendi himmetine göre istekte bulunur denir ve geçilir.
Bazıları da cehenneme düşmemek, cennet nimetlerine kavuşmak, efendimizin
şefaatine nail olmak ister.
Bunlar da kulak ardı edilecek talepler değildir.
Ama bazıları da vardır ki dünya malı adına hiçbir şeye sahip olmasalar belki
yamalı urbalar içinde yaşasalar da dualarında sürekli "Allah'ım ne olur
ümmeti Muhammed'e hayırlar ihsan eyle.
Allah'ım ne olur ümmeti Muhammed'i içine düştüğü bu sefalet ve zelillikten
halas eyle.
Namı celili-i ilahiyi her yerde dalgalandır der inler.
Kimileri kendileri için dua etmeyi bile israf-ı kelam sayar.
Onların bütün istekleri hep ümmeti Muhammed dini-i mübini İslam adınadır.
Bu bir ufuk meselesidir.
Bu konuda kimseyi tanu teşniye etmeye, ayıplayıp eleştirmeye hakkımız yoktur.
Hayatı kendine bağlı götüren, cismaniyetten sıyrılamayan, bir darlığın mahkumu
olan insanların bağlandıkları şeyler de buna göre olur.
Allah onların da dualarını kabul edebilir.
Onları da cennetine koyabilir.
Öte yandan bütün insanlığı kucaklayacak engin bir vicdana ve ali bir himmete
sahip olan kimselerin talep ve istekleri de buna göre olacaktır.
Bence duada bile enginliklere açılma söz konusuyken bir darlığa mahkum olmamak
gerekir.
Kabe ve Arafat gibi bazı mekanlarda yapılan dualar daha makbuldür.
Aynı şekilde hususi bazı zaman dilimlerinde yapılan dualarda zarfın kıymetinden
kabul referansı alır.
Buna mekan ve zamana ait kıymetin onların içinde yapılan amellere aksedişi de
denebilir.
Tabir caizse padişahın farklı münasebetlerle halkına ulufeler dağıtması gibi
Cenabı Hak'ta belirli zaman aralıklarında ellerini kaldıran insanlara
liyakatlerine bakmaksızın ihsanlarda bulunur.
Yeter ki biz Allah'ın ihsan-ı ikramlarına gönülden inanarak, güvenerek
isteyelim.
Kalben ona bağlanalım ve beklediğimizi ondan bekleyelim.
Zat-ı uluhiyete karşı tereddüt ve şüphe ifade eden düşünce, mülahaza ve
sözlerle ona teveccüh etmek anlamsızdır.
Verirse verir, vermezse vermez gibi lavbali ve saygısızca tavırlarla dua
edilmez.
Bu tür dualar Allah muhafaza ötede insanın suratına çarpılır.
Tabii ki verip vermemesi onun bileceği iştir.
Ancak kula düşen rabbinden istediklerini ısrarlı bir tavırla ve o hususta tek
merceğinin o olduğuna inanarak istemektir.
Mübarek gecelerde gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak özel programlar da
yapılabilir.
Eller hep birden Allah'a kaldırılabilir.
Allah için bir araya gelen insanlar farklı bir atmosfer oluştururlar.
O atmosfere giren insanların kalpleri yumuşar.
Daha sonra insanlar evlerine çekildiklerinde yumuşamış kalpleriyle Allah'a
yönelir, yüreklerinin sesini dillendirirler.
Zira toplu programların kendine has bir tadı ve rengi olsa da bunlar insanın
tek başına rabbiyle başa kalmasının verdiği huzuru veremez.
Bazen genel atmosfer ve başkalarının varlığı insanın içini rahatça Allah'a
dökmesine mani olur.
Bu yüzden hiç kimsenin olmadığı bir yerde insanın vefalı bir yürekle bir iki
saat Allah'a içini dökmesi çok önemlidir.
Murad-ı ilahi esastır.
Allah'a güvenen, saya sarılan, hikmete rağ kimseler işin sonunda mutlaka
zaferyab olurlar.
Bugün olmasa yarın, burada olmasa ötede.
Ne var ki insanoğlu aceleci bir fıtrata sahip olduğu için arzu ettiği
güzelliklerin hemen gerçekleşmesini, vadedilen nimetlerin hemen gelmesini arzu
eder.
Bu olmayınca da çoğu zaman ümitsizliğe kapılır.
Kişi imanı da kuvvetli değilse kendi muradını ilahi muradın önüne geçirerek
Allah'ın hoşnut olmayacağı duygu ve düşüncelere girer.
Gönlümüz ister ki Cenabı Hakk'ın eltaf-ı sübhaniyesi ve teveccühat-ı ilahiyesi
Allah'ın lütuf ve teveccühleri müminlerin başlarından aşağıya her daim sağanak
sağanak boşalıp dursun.
İlahi yardım her zaman onlarla birlikte olsun.
Cenabı Hak onları hiç boş ve yalnız bırakmasın.
Bu tür düşünceler bir mümin olarak insanın Allah'a güvenmesinin, yardım ve inayeti
ondan beklemesinin bir neticesidir ve bunda hiçbir mahzur yoktur.
Yeter ki her işte murad-ı ilahiyi esas alalım.
Onu her zaman kendi arzu ve isteklerimizin önünde ve üstünde tutalım.
Her işimizde murad-ı sübhaniyi esas almak, Rab olarak Allah'tan, din olarak
İslam'dan, nebi olarak Hz. Muhammed'den razı ve hoşnuduz hakikatine saygının
bir ifadesidir.
Ne kadar arzu ederiz ki birkaç asırdan beri ağlayan müminlerin yüzü gülsün.
Onlar da sabikun-ı evvelin kendilerinden önce gelenler gibi rahmet-i ilahiyeden
istifade etsinler.
Yaşadıkları perişaniyet son bulsun.
Yeniden derlenip toparlansınlar.
Asliyet olmasa bile en azından zülliyet planında raşit halifeler dönemi bir
kere daha yaşansın.
Yeryüzünde hak, adalet, hürriyet bir kere daha hakim olsun.
Bunları birer gaye-i hayal görür.
Bir taraftan bunları tahakkuk ettirme adına koşturur durur diğer yandan da dua
dua Allah'a yalvarırız.
Ne var ki oldukça masum, haklı ve yerinde görünen bu tür taleplerimizin içinde
bile nefsin karıştığı şeyler olabilir.
Cenabı Hakk'ın teveccühü sağanak sağanak Müslümanların başından aşağıya yağsın
derken bile nefsimize hisse çıkarıyor olabiliriz.
Allah için yaptığımızı düşündüğümüz amellerin içinde dahi nefis ve şeytanın bir
dürtüsü bulunabilir.
Onların hile ve tuzaklarından emin değiliz.
Nasıl olabiliriz ki? Koca Yusuf nebi bile nefsimi temize çıkarmıyorum.
Şüphesiz ki nefis kötülüğü emredicidir." demiş, nefse itimat
edilemeyeceğini söylemiştir.
Bu yüzden nefisten emin olmamak gerekir.
Nefsinden emin olan kendi emniyetini yitirmiş olur.
Bu demek değildir ki ümmet-i Muhammed ve insanlık adına kendi muradımızı ortaya
koymayalım.
Elbette bir mümin ikiü asırdan beri sineleri ızdırab içinde kıvranıp duran
Müslümanların bugüne kadar maruz kaldıkları sıkıntılardan sıyrılmalarını arzu
eder.
İster ki mağdur, mazlum ve mehcurların dünyasında da şafaklar sökün etsin,
güneşler doğsun.
Bu konuda Allah'a yalvarıp yakarır.
Allah'ın rahmetinin genişliğine, fazlının enginliğine güvenerek istediğini
ondan ister.
Bu isteklerinin bir gün kabul olacağına, kışın ardından bir bahar geleceğine
gönülden inanır.
Fakat Allah'ın muradının esas olduğunu da unutmaz.
Onun tecelli ve tasarruflarına saygıda kusur etmez.
Özellikle kendilerini iman ve Kur'an davasına adamış kimselerin murad-ı ilahiyi
esas almaları ve bu istikamette bir ömür geçirmeleri gerekir.
Allah'ın muradını öğrenebileceğimiz yegane kaynaksa vahy-i ilahidir.
Yani en başta Kur'an-ı Kerim, sonra da Sünnet-i Seniyed'dir.
Onlar için bu ilahi mesajı anlamaktan, yaşamaktan ve başkalarına ulaştırmaktan
daha önemli bir vazife yoktur.
Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi onlar dünyaya fena yüzüne bakan
cihetiyle sinek kanadı kadar ehemmiyet vermezler.
Cenabı Hakk'ın rızası, rıdvanı, rüyeti ve vaadettiği ebedi saadet karşısında
dünyanın ne kıymeti olabilir ki? Bu sebeple onlar dualarında sürekli Allah'ım
sana mülaki olmaya, kavuşmaya, habibine mülaki olmaya, sevdiklerine mülaki
olmaya gönüllerimizi aşku iştiyakla doldur, itminana ulaştır der inler.
Kanaatimce kendi ruh abidelerini yeryüzünde bir kere daha ikame etmeyi azmetmiş
insanların bundan başka bir derdi olmamalıdır.
Bununla birlikte dünyaya perestiş eden insanlar gerçek niyetinizi neyin
arkasında koştuğunuzu bilemediklerinden sizin de kendileri gibi dünyalık
arkasından koştuğunuzu zannedebilirler.
Acaba bunların yönetimde gözleri mi var? Bunlar şanu şöhret peşinde mi koşuyor?
saraylarda rahat bir yaşam mı arzuluyorlar vesaire diyebilirler.
Onların bu tür yanlış değerlendirmelerini cehaletlerine verin ve mazur görün
onları.
Hatta Allah'tan onlar için de hidayet temennisinde bulunun.
Hidayete kabiliyeti olmayanları da ona havale edin.
Meşgul olmayın onlarla.
Önemli olan ilah-i kelimetullah davasına sahip çıkan insanların en küçük bir
zikzak çizmeden kendi güzergahlarında yürümeye, her işlerinde murad-ı ilahiyi
esas almaya devam etmeleridir.
Belki bir gün bütün istidat ve kabiliyetleri körelmemiş insanlar bir dönem
sağda solda yalpalasalar, patikalarda yürüseler, dere tepelerde düşe kalka
emekleseler de bir gün dönüp gelir ve Hz.Ruhu seyyidül Enam'ın güzergahında
yürümeye başlarlar.
Tarih şuuru ve geleceğin inşası.
Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme
getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?
Cevap: Geçmişsiz bir gelecek inşa
edilemez.
Zira bir millet için geçmiş bir kök temel gibidir.
Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir.
Onun üzerinde dal budak salabilir.
Bu yüzden Ziya Gökalp'in harabisin harabati değilsin.
Gözün madidedir at değilsin.
Şeklindeki sözlerine Yahya Kemal ne harabi ne harabatiyim kökü mazide olan
atiyim veciz ifadeleriyle cevap verir.
Yahya Kemal'in cevabı manidardır.
Çünkü sağlıklı bir gelecek inşa etmek isteyen nesillerin mutlaka kökleriyle
irtibatlarını korumaları gerekir.
Bizi biz yapan sahip olduğumuz değerlerimizdir.
Ruh ve mana köklerimizdir.
Bunları bir blokaj olarak kullandığımız, sırtımızı bunlara dayadığımız
dönemlerde gökdelenler gibi yükselmiş, devletler muvazenesinde denge unsuru
olmuş, aleme sözümüzü dinletmişiz.
İrlanda adalarından Fransa'ya, oradan Hint Okyanusuna kadar yeryüzünde bir
huzur döneminin yaşanmasına vesile olmuşuz.
Üzerinde bir abide gibi yükseldiğimiz çok sağlam köklerimiz, kendisiyle iftihar
edeceğimiz bir mazimiz var.
Bunu görmezden gelemeyiz.
Evet, Geçmişi inkar ederek, geçmişe sırt çevirerek bir gelecek inşa edemeyiz.
Çünkü bizim değerler mecmamızın nüveleri geçmiştedir.
O nüveleri bizim gönüllerimize saçan da Enbiya-i İzam Aleyhimüsselam ve
Enbiya-i İzam'ın sultanı insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve
sellem'dir.
Onlardan sonra İsa raşit halifeler, sahabe-i kiram, tabiin-i fiham,
müçtehidin-i izam, müceddidin-i kiram, bütün bu büyük zatlar bir yönüyle bizim
köklerimiz sayılır.
Onları görmezden gelme bizi köksüzlükle karşı karşıya getirir.
Onlardan koptuğumuz zaman köksüz ağaçlara veya rüzgarın önünde savrulup duran
dalından kopmuş yapraklara döneriz.
Şiddetli bir rüzgara maruz kaldığımızda ne zaman, nerede devrileceğimiz veya
nereye savrulup gideceğimiz belli olmaz.
En şiddetli fırtınalar karşısında bile yerimizde sabit kadem olmak, sonra da
etrafa diriliş esintileri sunmak istiyorsak o sağlam köklere sıkıca
tutunmalıyız.
Köklerinden uzaklaşmış ve mazisini kaybetmiş toplumlar istikrarlı ve kararlı
şekilde yollarına devam edemezler.
Sabit bir zemine yaslanmadıkları için bugün birinin yarın öbürünün ardından
giderler.
Bu tür toplumlar tıpkı yerini yönünü belirleyememiş fertler gibi
kararsızdırlar.
Günün şartlarına ve konjonktürüne göre halden hale girer.
Bugün doğru dediklerine yarın yanlış derler.
Bir gün bir felsefenin veya ideolojinin savunuculuğunu yaparlar.
Öbür gün bir başkasının bugün şu dünya görüşünü benimserler.
Yarın öbürünü.
Çünkü zamanı bir dantela gibi üzerinde örebilecekleri sabit atkılardan, temel
disiplinlerden yoksundurlar.
Bir milli ruh dantelası örülecekse bu ancak sabit bir kısım disiplinler
üzerinde olabilir.
Yeniden ruhumuzun heykelini ikame etmek istiyorsak bunu ancak ruh ve mana
köklerimiz üzerinde bizi biz yapan değerlerimiz etrafında yapabiliriz.
Bizim kültür mirasımızın temel kaynakları en başta edille-i şeriye-i asliye
kitap, sünnet, icma, kıyas ardından da yine selef-i salihinin safiyane ve
samimane içtihatların kaynaklarından olan istihsan, istishap, mesalih-i
mürsele, seddi-i zerahi gibi edille-i şerriye-i feriye, kelam, tasavvuf gibi
disiplinlere dayanır.
Elbette bizim geçmişimizi, kültürümüzü, değerlerimizi oluşturan başka
zenginliklerimiz de vardır.
Aklın ürünü olan, vicdanın enginliğiyle keşfedilen, tecrübelerle ortaya
çıkarılan, bilimin imkanlarıyla elde edilen kazanımlar geçmiş ümmetlerden,
atalarımızdan bize miras kalan geleneklerimiz, örflerimiz, adetlerimiz
bulunmaktadır.
Bütün bunlar bir yandan zamana göre yorumlanmış diğer yandan da temel
prensipler diyebileceğimiz ümmüat ve muhkematın filtresinden geçirilmiştir.
Kur'an ve sünnete aykırı olan zamanın ruhuna uymayanlar elenmiştir.
Ruh ve mana köklerimiz derken, mazi şuurundan bahsederken, geçmişle irtibatın
korunmasını tavsiye ederken, işte bütün bunları ve bunlar üzerinde şekillenen
bir kültür ve medeniyetin temel değerlerinin korunmasını, günümüzü ve
geleceğimizi kurarken bunları bir temel ve zemin olarak kullanmayı
kastediyoruz.
İşte bu anlamda tarih şuuruna sahip aynı zamanda yaşadıkları çağ da idrak eden
fertler ve toplumlar gelecek vaadederler.
Onlar yerin derinliklerine kök salan ve semalara doğru dal budak veren ihtişamlı
ağaçlar gibidirler.
Kökleri sağlam olduğu için ne fırtınalardan etkilenirler ne de tsunamilerden.
En şiddetli kasırgalar bile onları yerlerinden söküp atamaz.
Aradan geçen asırlar kökü sağlam böyle bir ağaca zarar veremez.
Zamanın değişmesi, asırların başkalaşması onu kurutamaz.
O Kur'an'da zikredilen şecere-i tayyibe, güzel ağaç misali dönemin şartlarına,
konjonktürün gereklerine, zamanın yorumuna ve insanlığın ihtiyaçlarına göre her
mevsim farklı farklı meyve verir.
Mazilerinden kopan kişi ve toplumlara gelince onlar köksüz ağaçlar gibidirler.
Yerlerinde sabit kadem duramazlar.
Bugünlerini zayi ettikleri gibi geleceklerini de karartırlar.
Her şeyi bugüne göre yaşarlar.
Onlara bir yönüyle atisiz insanlar gözüyle bakılabilir.
Çünkü sağlam bir geçmişe bina edilmeyen hamlelerin geleceği de olmaz.
Baştaki soruda, "Nesillere tarih şuuru verelim" derken geçmişte
yaşanan kavgaların tekrar hortlatılmamasına dikkat çekiliyor ki bu son derece
önemlidir.
Kendimizi ister haklı ister haksız görelim.
Geçmişte yaşanan olumsuzluklar günümüze taşınmamalı.
taşınıp yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır.
Farklı sebep ve saiklerle geçmişte büyük savaşlar patlak vermiş, büyük içtimai
hadiseler yaşanmış ve bunlar ağır trajedilere yol açmıştır.
Yer yer kitle psikolojisi harekete geçirilmiş, yer kin ve nefretler
hortlatılmış, yer farklılıklar kavga sebebi yapılmış ve neticede nice
çatışmalar ve bu çatışmaların sonucunda da nice mağduriyetler, mazlumiyetler,
mahkumiyetler ortaya çıkmıştır.
Bugün bize düşen bunları deşmek, yeniden günyüzüne çıkarmak suretiyle yeni
düşmanlıklar oluşturmamaktır.
Geçmişte yaşanan olumsuz hadiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemeliyiz.
Bir dönemde birileri sizin canınızı, ırzınızı, malınızı tehdit etmiş, yerinizi
yurdunuzu işgal etmiş, sizi arkadan vurmuş olabilir.
Bunları dillendirmek suretiyle atalarının yapmış olduğu bir kısım hatalardan
ötürü bugünün insanlarını suçlamanın kimseye bir faydası yoktur.
Aksine bu tür ithamlar, atf-ı cürümler insanlardaki kin ve nefret duygularını
tetikleyecek, onları husumete sevk edecektir.
Kinlerin, gayzların, düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak ne kadar
husus varsa bunların tamamını tarihin bağrına gömmeli ve üzerine de kocaman
kocaman kayalar koymalıyız.
Tarihte yaşanmış bazı olayları unutup hazmetmek elbette kolay değildir.
Bir kısım talihsiz hadiseleri düşündüğümüzde tabii olarak içimiz sızlar,
yüreğimiz burkulur.
Bazı kötülükleri, ihanetleri, işgalleri sorgulamaktan kendimizi alamayız.
İster istemez bunların faillerine karşı öfke duyar.
Neden şunları yaptılar? Neden bunları yaptılar? Deriz.
Fakat bunların dedikodusuyla meşgul olup alemi tahrik etmek ve yeni düşman
cepheler oluşturmak yerine yaşananlardan ders alıp aynı şeylerin tekrar
etmemesi adına bugünün dünyasında bize düşen şeyleri yapmalıyız.
Tarih şuuruna sahip olmakla tarihte yaşanan hadiseleri yeni kavga vesilelerine
dönüştürmek birbirine karıştırılmamalıdır.
Derlenip toparlanabilmemiz, yeniden ruh ve mana köklerimizin üzerinde
doğrulabilmemiz adına tarih şuuruna sahip olmamız çok önemlidir.
Öte yandan hal ve tavırlarımızla, söz ve düşüncelerimizle güzergah emniyetini
de tehlikeye atamayız.
Yürüdüğümüz yollarda karşılaşacağımız insanları birer canavar haline getirmek
ve üzerimize saldırtmak hiç akıllıca olmayacaktır.
Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insanlığa bir
şey kazandırdığı görülmemiştir.
Bizler geleceğin dünyasında kavga değil huzur istiyor ve bu istikamette hareket
ediyoruz.
Bunun için herkesle iyi geçinmek zorundayız.
Yeni hasımlar oluşturma bir yana bir şekilde bize husumeti olan insanları bile
dost haline getirmenin yollarını aramalıyız.
Bağrımız herkese açık olmalı.
Öyle engin bir vicdana sahip olmalıyız ki oraya giren kimse ayakta kalacağı
endişesine kapılmamalı.
İnsanlarda bu hissi uyandırma adına ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız.
Korkunç silahlarla insanlığın farklı canavarlıklar sergilediği bir dönemde bir
barış dünyası kurulamaz.
sevgi, hoşgörü, kardeşlik, sulh gibi değerler tesis edilemezse insanlık içinde
yaşadığı şu güzelim küreği arzı kendi başına yıkabilir.
Kendi kıyametini kendi eliyle koparabilir.
Cenabı Hak bütün bunları gerçekleştirmeyi bize nasip eder mi, etmez mi
bilemiyoruz.
Esasen bu bizim vazifemiz de değil.
Biz yaşadığımız sürece konumumuzun hakkını vermekle, sırtlandığımız emanetin sadık
bir emanetçisi olmakla mükellefiz.
Bu emaneti götürebildiğimiz yere kadar götürür.
Sonra da arkadan gelecek nesillere teslim ederiz.
Bugüne kadar herkes nasıl kendi ufkunun enginliği ölçüsünde hayır adına ortaya
bir şeyler koymuşsa biz de aynısını yaparız.
İnsanlığı huzura götüren yollardaki engelleri bertaraf etmeye, bela ve
musibetleri minimize etmeye çalışırız.
Elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra da Rabbimize tevekkül eder.
Onun inayetine sığınır.
Görelim mevla ne eyler, ne eylerse güzel eyler." diyerek Mevla-i Müteal'in
icraat-ı sübhaniyesini seyre dururuz.
Vazifeye devam.
Allah Teala bizimle olduktan sonra her şey bizimle beraberdir.
O yüzden dualarımızda sürekli Allah'ım beni sensiz bırakma diye yalvarmalı ve
bunu virdi zeban etmeliyiz.
Onsuzluk cehennemden daha acıdır.
Onsuz bir insanın huzur ve itminan içinde yaşaması mümkün değildir.
Böyle biri hayatını hafakanlar içinde geçirir, streslerle boğuşur.
Buna mukabil Allah'a inanan kimse zindanlarda da olsa cennet bağlarında ve
bahçelerinde geziniyor gibi huzur içindedir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim bizlere kalplerin ancak Allah'ı zikretmekle itminanı
ereceğini, huzura kavuşacağını haber verir.
Zat-ı uluhiyetin söz konusu olduğu yerde onun dışındaki her şey tali, ikincil
kalır.
Hatta tali demek bile onlara karşı bir önem atfetme anlamına gelir.
Bu sebeple bunlara talihinin taliinin talisi diyebiliriz.
Evet, Dünya ve ona ait işler Allah'ın rızasının yanında gerilerin gerisinde
kalır.
Dolayısıyla dünya için tuli emele, büyük beklentilere girmeye, hırs göstermeye,
tamah etmeye değmez.
Asıl marifet müstani bir hayat yaşayabilmek, Allah'ın rızasını elde edebilmek,
ondan razı olmak ve ihsan ettiği şeylere kanaat edebilmektir.
Dünya baş döndürücü güzelliğiyle, debdebesiyle ve ihtişamıyla karşımıza çıksa
ve biz ona sahip olma imkanı elde etsek bile önce bunda Allah'ın rızasının olup
olmadığına bakmalıyız.
Allah'ın rızası yoksa rahatlıkla onu elimizin tersiyle itebilmeli, kaldırıp bir
kenara atabilmeliyiz.
Ancak biz toplum olarak zaman içinde bu ulvi mülahazaları yitirdik.
Raşit halifeler kendi ruhlarının ufkuna kanat açıp yükseldikten sonra Allah'la
münasebet adına kazanımlarımızı ve maneviyattaki derinliğimizi kaybetme
sürecine girdik.
Düşünce dünyamızın ışıkları yavaş yavaş kısıldı.
Bazen saltanat ve debdebe başımızı döndürdü.
Özellikle hicri 5.
asırdan sonra dünyaya karşı tavır alıp Allah'a yönelmede ciddi bir durağanlık
yaşamaya başladık.
Belli dönemlerde geçici bir hareketlilik oldu.
Ufkumuz aydınlandı fakat arkasından tekrar karanlık çöktü.
Derken bugünlere kadar geldik.
Özellikle bir iki asır öncesinden başlayarak günümüze gelinceye kadar
şiddetlenen bir şekilde bir ifritten çağ yaşadık.
Bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık.
Dolayısıyla da bir süre sonra değerler yetimi haline geldik.
Daha da kötüsü yitirdiğimiz bu değerleri tekrar elde etme konusunda bizi sonuca
götürecek ciddi bir cehd ve gayret de ortaya koyamadık.
Günümüzde Müslüman görünen, camiye gelen, namaz kılan nice kimseler vardır ki
dünyayı asıl hedef haline getiriyor, dünyaya çakılı bir hayat yaşıyorlar.
Hatta ahiret Allah rızası adanmışlık diyen insanları yer eleştiriyor ve siz
gönlünüzü çok ötelerdeki şeylere bağlamışsınız.
Bu dünyadaki yaşayışı kulak ardı etmişsiniz diyorlar.
Yani bir yönüyle şeytanın sözcülüğünü yapıyor, nefsin hırıltılarını dile
getiriyor, inançsızlar gibi konuşuyorlar.
Bu çok ciddi savrulmaya rağmen kaybedilen değerlerin yeniden kazanılması
imkansız değildir.
Ancak bunun için sağlam bir silkinme gerekmektedir.
Bu yolda azmederseniz, etrafa diriliş esintileri sunarsanız Allah bugüne kadar
kaybettiğiniz değerleri yeniden ihya eder.
Bizim asıl vazifemiz de bu olmalıdır.
Hiçbir şey bizi yürüdüğümüz bu yoldan alıkoymamalıdır.
Zalimlerin muvakkat tasallutları, geçici baskıları ve zulümleri karşısında
paniğe kapılmaya gerek yoktur.
Hangi devirde zalimler uzun boylu payar olmuştur ki bugün bize musallat olanlar
payar olsunlar.
Allah'ın inayetiyle onlar da bir gün hazana maruz yapraklar gibi savrulup
gidecekler.
Allah'a dayanıyor, güveniyor ve ona karşı ahdü peymanınızı her an
yeniliyorsanız yenilmezsiniz.
Kimse sizin sırtınızı yere getiremez.
Falanın filanın yapıp ettiği şeylere ve söylediği sözlere takılır, düşünme
kabiliyetimizi ve enerjimizi bunlara harcarsak yeni bir ihya adına alternatif
yollar oluşturamaz, yol alamayız.
Kim ne yaparsa yapsın biz kendi işimize bakmalıyız.
Malayani şeylerle meşgul olup zamanımızı israf etmemeliyiz.
Cenabı Hakk'ın bize bahşettiği imkanları rantabl kullanmaya çalışmalıyız.
Yaşananlardan ders alarak hayır adına samimi duygularla ortaya konan farklı
düşünceleri yerinde değerlendirerek ceht, gayret ve aktivitelerimizi ikiye üçe
katlamalıyız.
Biri 10, 10u 100, 100'ü 1000 yapmanın yollarını aramalıyız.
Bizim için bir insanın gönlüne girebilmek, ruhumuzun ilhamlarını onun gönlüne
boşaltabilmek dünyadaki en değerli iştir.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem gariplere müjdeler olsun
dedikten sonra onların özelliklerini şöyle ifade ediyor.
Onlar ki elin alemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün
bozulmaları tamir ve ıslah eden kimselerdir.
Evet, Onlar kalpleri, ruhları, duygu ve düşünceleri ıslah eder, düzeltirler.
Bu işi yaparken de kimin ne dediğine aldarış etmezler.
Birisi tükürük atmış, diğeri diş göstermiş, öbürü ısırmış.
Takılmazlar bunlara.
Bilakis bunları yürüdükleri yolun hususiyetlerinden sayarlar.
Biz karşılaştığımız olumsuzluklar karşısında frene basar, duraklar, hız
kesersek uğruna baş koyduğumuz mefkuremizi gerçekleştiremeyiz.
Saldıran, iftira atan, hakaret eden insanların ne dediğiyle gereğinden fazla
meşgul olursak dünya kadar zaman israfına girmiş oluruz.
Oysa ki yapacak çok işimiz var.
İsraf edecek bir saniyemiz bile yok.
Hal böyleyken vaktimizi şurada burada zayi etmek yeme içmedeki israftan çok
daha büyük günahtır.
Dinimiz, imanımız, irfanımız, aşku-ı iştiyakımız adına bize bir şey ifade
etmeyen malayaniyat karşısında saatlerimiz eriyip gitmemeli.
Allah'ın bize bahşettiği nöronlarımızın her birini pozitif şeylerde
çalıştırmalı, gaye-i hayalimiz istikametinde kullanmalıyız.
Tekrar başa dönecek olursak bizim asıl meselemiz bellidir.
Allah'ı tanıma, sevme, sonra da onu bütün aleme tanıtma ve sevdirme.
Farklı bir tabirle insanların ufkunu, gözünü açma, onların kalpleri ile Allah
arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah'la buluşmasını
sağlamadır.
Dünyada bundan daha önemli bir iş yoktur.
Bir insanın bizim elimizle hidayete kavuşması, gözünün hakka ve hakikate
açılması ve kalbinin Allah'a imanla çarpması bizim için üzerine güneşin doğup
battığı her şeyden daha değerlidir.
Bir gönlü fethetmek İstanbul'un fethinden daha büyüktür.
İşimizin, hedefimizin bu olduğuna inanıyorsak bütün zihni melekelerimizi bu
istikamette kullanmalıyız.
Bunun yanında talihi ikinci planda kalacak meselelerle meşgul olmamalı.
Vaktimizi bunlara harcamamalıyız.
Zira büyük işler varken küçük şeylerle meşgul olmak küçük insanların işidir.
Uğruna baş koyduğumuz davanın, zaman ve emek harcadığımız işlerin rıza-i
ilahiye muvafık ve insanlık adına yararlı olduğunu düşünüyorsak, sağdan soldan
gelen toslamalar karşısında yol ve yön değiştirmeden yerimizde sabit kadem
kalabilmeliyiz.
Yaptığınız işlerin Allah'ın rızasına uygun olup olmadığına dair en küçük bir
tereddüdünüz varsa kafa kafaya verin.
Ortak akla müracaat edin ve yürüdüğünüz yolu bir kere daha gözden geçirin.
İşin içinde bir hata olup olmadığını kontrol edin.
ortaya koyduğunuz projelerin, açtığınız müesseselerin, icra ettiğiniz
aktivitelerin dinin muhkematına uygun olup olmadığını, insanlığın ihtiyaçlarına
cevap verip vermeyeceğini bir kere daha gözden geçirin.
Hatta size haksızca saldıran insanların dillerine doladıkları hususları bile
ele alın.
Bütün bunları 10 kere test ettikten, gözden geçirdikten sonra yürüdüğünüz yolun
doğru olduğuna, sizi yolunuzdan döndürmek isteyen kimselerin yaptıkları şeylerin
zulüm ve haksızlık olduğuna, yaptığınız hizmetlerin de insanlık adına büyük
hayırlar vadettiğine inanıyorsanız işte o zaman size düşen vazife duruşunuzu
korumak, yerinizde sapa sağlam durmak, yaptığınız hizmetleri katlayarak devam
ettirmektir.
Bu noktada duruşunuzu sağlamlaştırma gayreti içindeyken yine boş
durmamalısınız.
Valdanmış ve aldatılmış insanlara kendinizi doğru ifade etmeyi, yaptığınız
işlerin mahiyetini anlatmayı ve ifsat edilen zihinleri yeniden ıslah etmeyi de
ihmal etmemelisiniz.
Ebu Zer elgıfari.
Soru: Hz.Osman'ın Ebu Zer elgıfari'yi Rebeze denen yere gönderip orada
zorunlu ikamete tabi tutması olayını nasıl anlamalı ve bundan ne tür dersler
çıkarmalıyız?
Cevap: Ebu Zer künyesi ile meşhur olan bu
şanlı sahabinin asıl adı Cündep bin Cünadeedir.
Gıfar kabilesine mensuptur.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in risaletini ve davetini
duyunca Mekke'ye gelerek iman etmiştir.
Mekke'de ilk iman eden 4 be kişiden biri olduğuna dair rivayetler vardır.
Kabe'nin yanında iman ettiğini ilan etmesi üzerine müşrikler tarafından
dövülür.
Hz.Abbas'ın araya girmesiyle öldürülmekten kurtulur.
Ancak ertesi gün tekrar aynı yere gidip imanını ilan eder ve başına yine aynı
şey gelir.
Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onu İslam'ı anlatması için
tekrar kabilesi Gıfara'a gönderir ve ona haber gelmedikçe tekrar Mekke'ye
dönmemesini söyler.
Ebuer öğrendiklerini kabilesini anlatır.
Anlattıklarını harfiyen yaşar ve bu sayede kabile halkının yarısı Müslüman
olur.
Uhud veya Hendek Savaşı'ndan sonra Medine'ye gelerek Ashab-ı Suffe'ye dahil
olur ve Allah Resulünün ruhunun ufkuna yürüyeceği ana kadar da oradan ayrılmaz.
Efendimizin firaseti ve hadiselerin yorumu.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Zerr'in yalnız yaşayıp yalnız vefat
edeceğini bir mucize olarak Tebük seferi esnasında haber vermiştir.
Zira Tebük seferi esnasında devesi zayıf olduğu için Ebu Zer ordudan geri
kalır.
Devesinden ümidini kesince eşyalarını sırtlanır ve yaya olarak yoluna devam
eder.
Nihayet bir konak yerinde istirahate çekilen orduya yetişir.
Uzaktan gelmekte olan kimsenin Ebu Zer olduğunu öğrenen Allah Resulü şöyle
buyurur.
Allah Ebu Zerre're merhamet etsin.
O yalnız yürür.
tek başına ölür ve tek başına haşr olur.
Ebu Zerr'in ileride başına gelecekler efendimize vahiy yoluyla bildirilmiş
olabilir veya efendimiz gördüğü bu manzarayı hadiselerin dilini okuma
kabiliyeti ve ferasetiyle yorumlamış da olabilir.
Bu tür yorumlamaya Kur'an'ın ifadesiyle tevil-i ehadis denir.
Bazıları tevil-i ehadisi sadece rüya yorumu olarak anlar.
Oysa ki onun alanı çok daha geniştir.
Günlük hayatımızda cereyan eden hadiselerden çeşitli manalar çıkarmak da
tevil-i ehadisin bir çeşididir.
Meydana gelen olaylar aslında misal alemine ait sembollerin gözle göreceğimiz
şekilde vücut kazanmasıyla ortaya çıkar.
Dolayısıyla tevil-i ehadis misal alemiyile şehadet alemi yani metafizik alemle
fiziki alem arasındaki bu münasebetin sezilmesine, misali sembollerin
anlamlarının bilinmesine bağlıdır.
Bu manaları anlayıp yorumlamaksa herkesin yapabileceği bir iş değildir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tevil hadisten yola çıkarak ortaya
koyduğu pek çok yorum vardır.
O çevresinde olup biten hadiseleri çok iyi okumuş ve bunlardan çeşitli manalar
çıkarmıştır.
Hatta bazı sahabilerin isimlerini değiştirmesine bile bu açıdan bakılabilir.
Netice itibariyla burada nebi-i ekrem aleyhi efdalü salavat ve ekmelü tahiyyat
Ebu Zer Hazretlerinin ordudan geri kalmasından, onun hal ve tavırlarından yola
çıkarak istikbalde zuhur edecek bir durumu mucizevi bir beyanla bildirmiş
olabilir.
Ebu Zerr'in Zühd anlayışı.
Kur'an sabikun-u evvelun olarak isimlendirdiği sahabe-i kiram'a farklı bir
konum vermiştir.
Dolayısıyla sahabe-i kiram hakkında konuşurken onların başından geçenleri
değerlendirirken mutlaka onların bu yüksek konumlarını göz önünde
bulundurmalıyız.
Bunun yanı sıra Hz.Ebu Zer şahsi yaşantısıyla, zühdüyle ve dini hassasiyetiyle
önde gelen sahabilerden biridir.
Öyle ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde Ebu Zer
yeryüzünde İsa bin Meryem'in zühdüyle yürür buyurmuştur.
Ebu Zer Hazretleri dünyaya ve dünya malına asla önem vermemiştir.
Ona göre bir insan sadece iki maksat için dünyalık peşinde koşabilir.
Ailesine helal rızık temin etmek.
Ahiret hesabına Allah yolunda infakta bulunmak.
Dolayısıyla ihtiyaç fazlası olarak biriktirilen para ve malları Kenz dünya
hırsı ile biriktirilen stoklanan mal servet olarak görmüş ve servet sahiplerini
bu hususta ikaz etmiştir.
O kimseden sözünü esirgemeyen, doğru bildiği hakikatleri her yerde haykıran bir
karaktere sahiptir.
Özellikle Şam'da kaldığı dönemde Müslümanların servet sahibi olmalarından,
rahat ve rehavet içinde yaşamalarından ciddi rahatsızlık duymuş ve bu
rahatsızlığını her yerde dile getirmeye başlamıştır.
Onun bu sözleri bazı kimseler tarafından memnuniyetle karşılansa da büyük bir
kesimi de rahatsız etmiştir.
Dönemin Şam valisi Muaviye de Ebu Zerr'in bu eleştirilerinden nasibini
almıştır.
Ebu Zer haksızlık yaptığı, yakınlarını kayırdığı ve lüks içinde yaşadığı
gerekçesiyle Hz.Muaviye'ye sert ikazlarda bulunmuştur.
Hatta bir seferinde dayanamayıp ona bir tokat dahi atmıştır.
Bu sert çıkışlarından sonra Muaviye de onu önce ileri gelen sahabilere şikayet
etmiş, netice alamayınca da durumu bir mektupla dönemin halifesi Hz.Osman'a
bildirmiştir.
Burada bir parantez açmakta fayda var.
Devlet adına yer yer sert kararlar verse de şahsına yöneltilen itiraz ve
sorgulamalar karşısında Muaviye'nin oldukça hoşgörülü davrandığı söylenebilir.
Bugün siz değil bir valiye onun kapıcısına bile böyle bir muamelede bulunsanız sizi
kapı dışarı ederler veya hakkınızdan gelirler.
Durumdan haberdar edilen Hz.Osman Ebu Zerr'in Medine'de kalmasını izler.
Fakat o burada da aynı eleştirilerini devam ettirir.
Herkesin kendisi gibi züht içinde bir hayat yaşamasını ister.
Temel ihtiyaçlarından arta kalan malları infak etmeleri gerektiğini söyler.
mal sahiplerine Kur'an'ın şu ayetini okur.
Altını gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya işte onları acı bir
azabın beklediğini müjdele.
Yığılan bu altın ve gümüş cehennem ateşinde kızdırılarak bunlarla onların
alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara işte sizin biriktirip
durduklarınız.
Haydi tadın bakalım biriktirdiğiniz o şeyleri." denilecektir.
Ebuer Hazretlerinin bu uyarıları toplum içinde ciddi rahatsızlığa ve sarsıntıya
yol açar.
Gelen şikayetler üzerine Hz.Osman Ebu Zerri' yanına bir miktar deve ve iki
hizmetçi de vererek Rebeze'ye gönderir ve onun burada yaşamasını ister.
Ayrıca kendisine yetecek kadar maaş bağlar.
ihtiyaçlarını karşılaması için Medine'ye gelip gitmesine de müsaade eder.
Bazı rivayetlerde Ebu Zerr'in kendi isteğiyle rebezeye gittiği de ifade edilir.
Ömrünün son iki yılını burada geçirir.
Bu süre zarfında yönetim aleyhtarları ona gelerek halifeye isyan teklifinde
bulunurlar.
Ancak o bu tür teklifleri şiddetle reddettiği gibi onlara da halifeye bağlı
kalmalarını tavsiye eder.
Hayatını büyük bir hassasiyet içinde yaşayan, dünya malına önem vermeyen ve
aynı zamanda son derece hakperest olan Ebu Zer gerektiğinde emre itaat etmesini
de bilir.
Bu yüzden vefat edeceği ana kadar rebezede kalır.
Efendimizin haber verdiği gibi yalnız yaşar, yalnız vefat eder ve yalnız
defnedilir.
Muhtemelen onun halifenin sözünün dışına çıkmamasında efendimizin kendisine
hitaben söylediği bu sözlerin de etkisi olmuştur.
Vefat ettiğinde yanında cenaze namazını kılacak ve defin işlemlerini
gerçekleştirecek kimse yoktur.
Hanımının oradan geçmekte olan bir kafileye haber vermesiyle onlar tarafından
cenaze namazı kılınmış ve rebezede bir yere defnedilmiştir.
Farklı derinliklere sahip olan Hz.Ebu Zer dinin emirlerine sımsıkı bağlı
kalmış, dini yaşantısıyla çıtayı çok yüksek tutmuş, dünyayı istihkar etmiş,
hayatını züht ve takva üzerine kurmuş ve ölene kadar da çizgisini korumuş.
Bu yüzden de Allah Resulünün övgüsüne mazhar olmuş şanlı bir sahabidir.
Ebu Zerr'in Züht anlayışı ve günümüz toplumu.
Ebu Zerr'in temsil ettiği züht, takva ve vera, Allah'tan korkup haramlardan,
günahtan, kötülüklerden sakınma, dini buyrukları titizlikle yerine getirme
anlayışını maalesef ki kaybettik.
Şahsen ben şimdiye kadar Ebu Zer ayarında bir Müslümanla karşılaşmadım.
Onun anladığı, hazmettiği, içine sindirdiği manada züht ve veraya kilitlenmiş
birini tanımadım.
Hayatını muhasibi İbrahim bin Etem, Fudayl bin Iyas çizgisinde götüren, malı
mülkü çok rahatlıkla elinin tersiyle itebilen birini bu gözler görmedi ne yazık
ki.
Züht ve vera insanın hem sinesinde hem de şahsi hayatında aranır.
Hakiki manada zahit olan kimse dünyalık namına kaybettiği şeylere üzülmediği
gibi kazandıklarına da sevinmez.
bütün hayatını da bu anlayış üzerine bina eder.
Bir kimse günde ikiüç defa yemek yiyorsa, kat elbiselere sahipse, rahat bir
evde yaşayıp rahat döşeklerde yatıyorsa, onun zühten bahsetmesi çok da gerçekçi
olmayabilir.
Bu sebeple bugün etrafta pek çok mütezahit, zahit geçinen olsa da gerçek manada
zahit göstermek çok zordur.
Meselenin diğer boyutuna gelince Hz.Ebu Zerr'in bütün bu faziletlerini kabul
etmekle beraber nebi-i Ekrem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ve
nübüvvetin birinci dereceden varisleri olan huleyfa-i raşidin efendilerimizin
yerleri ayrıdır.
Raşid halifeler sosyal hayatın realiteleri bu realitelerin de kendine göre bir
kısım problemleri olabileceğini çok iyi biliyor ve meseleyi dengede götürme
adına helal dairesini kendi genişliğiyle ele alıyorlardı.
Daraltmıyorlardı.
Azami züht ve takvayı esas tutmak ve kendi şahsi hayatlarını da buna göre
dizayn etmekle birlikte dinin mübah kıldığı çerçeve içinde kalmak şartıyla
insanların dünyadan istifadesinin ruhsatları değerlendirmelerinin de önüne
geçmiyorlardı.
Eğer işleri Ebu Zerr'in takva anlayışına ve onun zühd düşüncesine göre
götürmeye kalksalardı insanları üstesinden gelemeyecekleri bir dini yaşantıya
yükümlü tutmuş olurlardı.
Çünkü bu herkesin yürüyebileceği bir yol, altından kalkabileceği bir yük
değildir.
Dini mübini İslam insanlığa sonulurken onun objektif hükümleri öne
çıkarılmalıdır.
Bir insan kazandığı malların 40 bir zekatını, onda bir öşrünü ve kendisine
tereddüp eden daha başka mali sorumluluklarını yerine getiriyorsa artık onun
malına mülküne karışmaya kimsenin hakkı yoktur.
Nitekim Allah Resulü de birçok hadislerinde mümin olmanın Allah ve resulünün
zimmetine, himayet ve korumasına girmenin şartı olarak namaz, oruç, zekat, hac
gibi dinin objektif hükümlerini saymıştır.
Dinin temel emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah ve resulünün zimmetine
giren birinin hayatına müdahale edemezsiniz.
Üstelik Ebu Zerrinki gibi bir züht ve takva anlayışının herkese dikte edilmesi
maddi ve ekonomik güçten mahrumiyeti de beraberinde getirebilir.
Zira böyle bir anlayış pek çoklarına sayü gayretten alıkoyabilir.
Onların çalışma azmini kırabilir ve onları miskinliğe sevk edebilir.
Bazı kimseler şahsi hayatları itibariyla azami züht, takva diyebilir ve dünyayı
ellerinin tersiyle itebilirler.
kendileri için benimsedikleri bu hayat tarzını başkalarına da tavsiye
edebilirler, etmelidirler.
Fakat yaşadıkları bu zahidane hayatı başkalarına dayatmamalı, kendilerine
benzemeyen, kendileri gibi olmayan insanları tau teşnide bulunmamalıdırlar,
ayıplamamalıdırlar.
Esasında raşit halifeler de çok zahit yaşamıştı.
Hz.Ömer halkın yoksul tabakası ne yiyor, ne içiyorsa onları yiyip içiyordu.
Hayatını buna göre programlıyordu.
Ancak onlar kimsenin mal kazanmasına sınır koymuyor, kimseyi kendileri gibi
yaşamaya zorlamıyorlardı.
O dönemde büyük servete sahip çok sayıda insan vardı.
Bu değerlendirmeleri yaparken inşallah o büyük ruhu rencide edici bir ifade
kullanmamışımdır.
Kendi hassasiyetleri ve dini duruşu itibarıyla ona karşı çok derin bir saygım
vardır.
O şahsi hayatı adına ideal bir Müslüman, bir insan-ı kamildir.
Rabbim zühdün, takvanın, dünyayı istihkarın unutulduğu günümüzde neslimize de
içlerinden nice ebuerler çıkarmayı nasip etsin.
Nefsimizi, neslimizi azami züht, takva, ihlas ve daimi hizmet düşüncesiyle
serfiraz kılsın.
Kendini ifade etme zaafı.
Soru: Sohbetlerde sık sık üzerinde durulan kendini ifade etme konusunu
biraz açabilir misiniz?
Cevap: Öncelikle kendini ifade etme ile
neyi kastettiğimizi belirleyelim.
Kendini ifade etme derken insanın kendini göstermesini, öne çıkarmasını, sözü
döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil hal ve tavırlarıyla
da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu
bir ahlaki zaaf olarak görüyoruz.
Yoksa kendini ifade tabirinin kullanıldığı her durum ya da her kendini ifade
etme mahzurlu değildir.
Mesela insanın Allah Teala karşısında kendini ibadet ve ubudiyetle ifade etmesi
makbul bir tavırdır.
Şöyle ki iç ve dış donanımı itibarıyla her insan üzerinde sanatkarına ait çizgi
ve desenler taşıyan harikulade bir sanat eseridir.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle insana varlığın fihristi özü nazarıyla bakılabilir.
Dikkat edilirse insanın aklıyla, mantığıyla, ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle,
vicdanıyla, şuuruyla mükemmel bir yaratılışa sahip olduğu görülür.
Cenabı Allah onu adeta canlı ve şuurlu bir abide şeklinde ikame etmiştir.
İnsan duyan, hisseden ve duyup hissettiğinin de farkında olan bir varlıktır.
İşte bu muhteşem donanıma mazhar olan insanın sahip olduğu bütün bu güzellik ve
derinliklerin Allah'tan geldiğini bilmesi mahiyetine dercedh edilen bütün bu
ayrıcalıkları düşündükçe elhamdülillah deyip şükretmesi Allah'ın azamet ve
mehabeti karşısında sübhanallah Allahu ekber deyip gürlemesi ve ona karşı
ubudiyet tavrı içinde kendini ifade etmesi onun kulluğunun gereğidir.
Aslında böyle bir tavır insanın konumunun farkında olmasının sahip olduğu her
şeyi gerçek sahibine verebilmesinin bir sonucudur ve zat-ı rububiyetle
arasındaki münasebeti dile getirmesi anlamına gelir.
Nefsi hastalık.
Bizim mahzurlu telakki ettiğimiz ve her fırsatta kendimizi uzak tutmaya,
başkalarını da uyarmaya çalıştığımız kendini ifade etme zaafı zamanla sahip
olunan fazilet ve meziyetleri başkalarına göstermeye çalışmaya dönüşür.
Bunlarla övünen biri aslında o mazhariyetlerin asıl kaynağını unutarak bunları
kendine mal ediyor demektir.
Böyle birinin bilerek ya da bilmeyerek Cenabı Hak'a ait olanı gaspettiği
söylenebilir.
Kendilerinde büyüklük vehmeden takdir ve alkış peşinde koşan kimseler farklı
yollarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar.
Böyleleri kendilerini göstermek ve duyurmak için her yola başvurur, her
fırsatta kendilerinden bahisler açarlar.
Konuştuklarında da kalemi ellerine aldıklarında da bir şekilde kendilerini
anlatmak için girizgah arar ve bulurlar.
Doğrudan olmasa bile ima ve işaretlerle kendi meziyetlerine dikkat çekerler.
Bir resim yapacak olsalar mülahazaları şu olur.
Bir resim yapayım da millet nasıl resim yapılırmış görsün.
Bir yazı yazsalar aynı şekilde bu çok güzel oldu.
Mutlaka görülmeli, okunmalı, takdir edilmeli diye düşünürler.
Hatta yazıları hakkında olumsuz kritikte bulunanlara hoş bakmazlar.
Zat-ı uluhiyetin mübarek ve müteal ismini yazarken bile kendilerine bir hisse
çıkarmaya çalışırlar.
Kürsiye çıkıp Allah'ı anlatacak olsalar asıl dertleri onu ne kadar güzel
anlattıklarını cemaate göstermek olur.
Hatta bağırmaları, ellerini kürseye vurmaları bile kendilerini ifade etmek
içindir.
Hayat tarzlarıyla, bindikleri arabalarla, yaşadıkları evlerle, kullandıkları
eşyalarla da hep kendilerini ön plana çıkarmaya çalışırlar.
Bunları yaparken kibirlerine ve riyakarlıklarına kılıf bulmayı da ihmal
etmezler.
Bazen suni tevazu gösterir, bazen de bu iç hastalıklarını estağfirullahlarla
gizlemeye çalışırlar.
Bu ruh illetine maruz hastalar başkalarının hep kendilerinden bahsetmesini
isterler.
Kendilerini ifade etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar sürekli onların
borazanlığını yapacak, sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında
isterler.
Konumları elveriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler.
Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz
edilmiyorsa bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.
Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir.
Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalade
rahatsız olurlar.
Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakarlık yapıp onları övseler de arkadan
onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar.
Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve
kusurlarıyla meşgul olurlar.
Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün.
Bütün bunlar insana kaybettiren, insanı helaket ve felakete sürükleyen
tavırlardır.
Bu tür kimselerde mesavi ahlak, ahlaki kötülük adına ne arasanız
bulabilirsiniz.
Kendini sıfırlama ve teminatla ruh irade terbiyesi.
İnsanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi
Allah'tandır.
İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı
maharetlere de sahip olsa bütün bunlar Allah Teala'nın ihsan ettiği
kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah'ın insanın önünü açması
neticesinde elde edilen şeylerdir.
Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, değerlendirebildiği
sorgudan muaf değildir.
Evet, Üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah'tan gelen mevhibeleri
onu unutarak kendine mal etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle
hak gaspıdır.
Bu durumda insana düşen vazife rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve
kabiliyetleri kendini değil Allah'ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır.
Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep zat-ı uluhiyete ait manalar
dökülmelidir.
Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır.
Onu dinleyenlerin Allah'la münasebetleri güçlenmeli, aşku iştiyakları artmalı,
heyecanları tetiklenmelidir.
Her konuşması adeta bir münacaat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.
İnsanın kendini ifade etme zafından kurtulması genel anlamda ahlak-ı aliye-i
islamiyeyi daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mal etmesine sık sık
tekrar ettiğimiz ifade ile kendini sıfırlamasına bağlıdır.
Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir.
İnsan tevazu ve mahviyeti tabiatına mal edemese bile bu konuda kendini
zorlamalıdır.
Kendini ifade etme iradi bir tavır olduğu gibi bunu engelleme de yine iradeye
bağlıdır.
İradi olan şeyler yine iradeyile önlenebilir.
Teminat, alıştırmalar yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir
parçası haline gelir.
Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.
Allah'a inanan bir mümin kendini ifade sayılabilecek her tavrı bir daha
hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır.
Esasında tasavvuf geleneğinin asıl gayesinin de bu olduğu söylenebilir.
Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu.
Çilelerle, riyazetlerle, seyri süluk-i ruhanilerle hedeflenen şey insanların
benlik ve enaniyet kokan tavırlarından sıyrılarak güzel ahlakla bezenmeleriydi.
Marifetullah'ın delillerini takip etmek suretiyle Allah'ı çok iyi tanımaları,
bunun neticesinde de muhabbetullah'a açılmalarıydı.
Bu sayede her şeyin ondan olduğunun farkına varmaları onun büyüklüğünü, onun
karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.
Hastalığın megaloman hali.
Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler
ciddi bir tezkiyeye tabi tutulamadığı, kalpler tasfiye edilemediği için
enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor.
Çokları kendini ifade etme, kendinden mahisler açma adına fırsat kolluyor.
Hatta bazılarında bu tabiat haline gelmiş durumda.
Nefislerini ağzına gem, sırtına eğer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu
itaatkar bir binek haline getiremeyen kimseler sürekli onun sözcülüğünü
yapıyor.
Nefisler serbest bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket
edebiliyor.
Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.
Hele bir de insanın neşet ettiği ortam buna açıksa yani o ortamda insanlar
kendilerini kahramanlar yaratan bir ırkın fertleri olarak görüyor, sürekli mensup
oldukları millete hamasi destanlar düzüyor ve başkalarına da tepeden
bakıyorlarsa böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet ediyor
demektir.
İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar.
Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe,
bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün
görmelerine yol açabiliyor, egolarını şişirebiliyor.
Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar.
Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki topyekun bir devletin, bir
heyetin, bir camianın fertleri megaloman haline gelebiliyor.
Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da
varamıyor.
İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması
aslında nefiste bir illete, hastalığa işaret eder.
Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir.
Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsi hastalıklara müpteladır.
Bedeni hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur.
Daha uzun zaman ve büyük gayret ister.
Bunları tedavi etme adına psikologlara danışılması gerektiği gibi insan
fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kamillere de başvurulmalıdır.
Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah'ın
nuruyla bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki
sun iyilikleri, tekellüfleri, riya ve sümaları fark edebilirler.
Aslında her insan içinde riya, süa, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi
duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır.
Bu duygulara kaynaklık eden hisler esasında hayra da şerre de açıktır.
İnsandan istenen içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak,
oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her
şeyi hayra kanalize etmektir.
iradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tabi tutarak kendini
sıfırlayan kişi Nesimi ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raksedebilir.
Sarp yokuşlar ve rıza ufku.
Dünya darül imtihandır.
Yani imtihan diyarıdır.
Bu yüzden insan yaşadığı sürece her an imtihanda olduğunu hatırdan
çıkarmamalıdır.
Ayrıca herkesin imtihanı farklı farklıdır.
Diğer yandan dünya darül hizmettir.
Yani çalışma, çabalama yeridir.
Darül ücret yani mükafat ve ücret yeri değildir.
Hz.Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Bu dünya darül hizmettir.
Ücret almak yeri değildir.
Amal-i salihanın, güzel işlerin ücretleri, meyveleri, nurları berzahta
ahirettedir.
O baki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek ahireti dünyaya
tabi etmek demektir.
Esasında bizler varlık sahnesine çıkmakla, insan olarak yaratılmakla, imanla
şereflendirilmekle Hz.Ruhu seyyidül Enama ümmet olmakla, Kur'an'la tanışmakla,
Kur'an hadisesiyle, merceğiyle kainata bakabilmekle şükründen aciz olduğumuz
ücret ve mükafatımızı önceden almışız.
Cenabı Hak verdiği bunca paha biçilmez nimetlerin üstüne vazife ve
sorumluluklarını yerine getirmek suretiyle dünya imtihanını kazanan kullarını
akla hayale gelmedik güzelliklerle donatmış, sonsuz cennet nimetleriyle
müjdelemiştir.
İmtihan, hizmet ve beklentisizlik.
Bu noktada Kur'an hizmetinde olanlar için şu hususlar çok önem arz etmektedir.
İmtihan gerçeğinin farkında olma ve imtihanı başarıyla geçmeye çalışma,
Allah'ın emirlerini yerine getirmek için hizmet ve gayret etme, bunlar mukabilinde
dünyevi bir ücret ve mükafat beklentisine girmeme, beklenmediği halde ikram-ı
ilahi olarak gelen nimetlerdense meşru dairede rabbimizin belirlediği çerçevede
istifade etme.
İşte kulluk, imtihan, hizmet ve beklentisizlik.
Kulluğu özetleyen üç kelime.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem kendisine tabi olanlar
için bu konuda en güzel örnektir.
O dünyayı darül hizmet olarak görmüş, dinin emirlerini yaşama ve tebliğ etme
noktasında canını dişine takmış.
Fakat ortaya koyduğu derin kulluk ve risalet vazifesini yerine getirme
karşılığında Allah'ın rıza ve rıdvanı dışında hiçbir beklentiye girmemiştir.
Sıkıntıya düştüğü dönemlerde de imtihanını en güzel şekilde vermiş ve adeta her
hal ve davranışıyla ehli imana siz de imtihanlara hazır olun ve benim
imtihanlar karşısındaki duruşumdan kendinize dersler çıkarın mesajını
vermiştir.
Meseleye bu açıdan da bakabiliriz.
Kainat yüzü suyu hürmetine yaratılan, Habibullah unvanıyla serfiraz kılınan ve
hakiki insan-ı kamil olan insanlığın iftihar tablosu hayat-ı seniyelerinde
sürekli preslenmiş, baskı, şiddet ve iftiralara maruz kalmışsa onun sadık
takipçileri olma yolundaki insanların da benzer belalara ve fitnelere maruz
kalacaklarını hesaba katmaları gerekir.
Yürekten Allah'a inanıyorsanız imtihanlarınız eksik olmayacaktır.
İmanınızın derecesi Allah'la münasebetinizin derinliği, efendimize inkiyadınız
ve din davasına bağlılığınız ölçüsünde farklı farklı imtihanlara tabi
tutulacaksınız.
Bununla birlikte şu da unutulmamalıdır.
Dünya darül hizmet olarak görülüp bunun gerekleri yerine getirilir ve uğranan
imtihanlar karşısında dimdik durulabilirse bugün olmasa da yarın elbette hak
batıla galebe çalacaktır.
Zira bu konuda Allah'ın vaadi vardır.
Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın.
Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.
Yürekten Allah'a inanan insanlar üstünlük potansiyeline sahiptirler.
Bu potansiyelleri bugün olmasa da yarın mutlaka ortaya çıkacaktır.
Bu hadiste ifade edildiği gibi insanların en çok sıkıntıya doğu çağır olanları
başta peygamberler olmak üzere Allah'ın sevdiği kullarıdır.
Niçin insanlığın yüz akı olanlar sıkıntıların en büyüklerine maruz kalıyorlar?
Kur'an'da bir iki yerde ifade edildiği üzere böylelikle iyi kötüden ayrılır.
Has ile ham ayrışır.
Başa gelen sıkıntıların insanın haslaşmasında, dünyayla bağlarının zayıflayıp
nazarının ukbaya dönmesinde, rabbine yaklaşmasında büyük rolü vardır.
Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya
küsmeli.
Ta ihlasla, ciddiyetle hizmet-i Kur'aniyede bulunsun.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in çektiği sıkıntılar dağların
tepesine binseydi dağlar toz duman olurdu.
Zira o belanın her çeşidine maruz kalmış, en ağır hakaretlere muhatap olmuş,
alaya alınmış, boykota uğramış, tehdit edilmiş, türlü türlü zulümler görmüş,
göçe zorlanmış, Bedirler, Uhudlar, hendekler yaşamış ve onun hakkında
suikastler planlanmış, malına mülküne el konulmuştu.
İlahi hakikatlere sırt çevirmiş, dünya hırsından gözü dönmüş zalimler onu ve
inananları yok etme adına her yola başvurmuşlardı.
Fakat o bunlar karşısında hiç sarsılmadı, pes etmedi, ümitsizlik yaşamadı, yol
ve yön değiştirmedi.
Duruşuyla, sabrıyla, metanetiyle belalar ve musibetler karşısında nasıl
durulması gerektiğini bizlere de öğretti.
Belalar karşısında mümince duruş.
Peygamber yolunun yolcularına düşen vazife de maruz kaldıkları sıkıntılar
karşısında kıble değiştirmemek, duruşlarını bozmamaktır.
İmtihanlar ne kadar ağır olursa olsun kaderi tenkit etmemeli, Allah'ı insanlara
şikayet ediyor gibi tavırlara girmemeli.
Allah'ın hakkımızda takdir buyurduğu kaza ve kadere karşı razı olmama şeklinde
mukabelede bulunmamalı.
Bunları konuşma bir yana böyle şeyler rüyamıza bile misafir olmamalı.
İnsanız yaşadığımız zorluklar karşısında sarsılabiliriz.
Muhatap olduğumuz hakaretleri, yalan ve iftiraları hazmetmekte zorlanabiliriz.
Fakat bunları da imtihanın bir parçası olarak görür ve bunlar oluyor diye asla
Allah'a isyan sayılabilecek hal ve hareketlere girmeyiz.
Oğlunun vefatı karşısında gözyaşı döken insanlığın iftihar tablosu ne demişti?
Kalp hüzünlenir, göz yaşarır ama dilimizden rabbimizin razı olmayacağı hiçbir
şey dökülmez.
Kur'an İzzet ve celalime kasem ederim ki onların söyledikleri sözlerden ötürü
sinenin daraldığını çok iyi biliyoruz.
ifadeleriyle Allah Resulünün yaşadığı zorluklardan ötürü duyduğu üzüntü ve
tasaya işaret ettikten sonra ona şöyle emreder.
Ama sen rabbini hamd ile tenzih et ve secde edenlerden ol.
Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da rabbine ibadet et.
Allah Teala kafir ve müşriklerin deyip ettikleri şeyler karşısında Peygamber
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in duyduğu derin ızdırabı dile
getirdikten sonra ona kendisini tesbih takdis etmesini ve son nefese kadar
kullukta sebat etmesini emrediyor.
Yaşadığımız dünya darı imtihan olduğuna göre herkes belli ölçüde sıkıntı ve
çile çekecektir.
Efendimizin az önce hatırlattığımız ifadeleriyle belanın en çetinine, zorlusuna
da enbiya-i izam maruz kalmıştır.
Öldürülen, testereyle biçilen, çarmaha gerilen, işkence edilen, taşlanan nice
peygamber olmuştur ve yeryüzünde Allah'ın bahşettiği hayat hakkı onlara çok
görülmüştür.
Hadiste dile getirilen sümmel emsel fel emsel ifadesinden anlaşıldığına göre
peygamberlerden sonra onlara yakınlık derecesine göre Allah'ın salih kulları
imtihana tabi tutulmuştur.
Bu sebepten olsa gerek Hz.Ebubekir şeytanın avaneleri tarafından hedef
gösterilmiş Hz.Ömer hınçlı bir köle tarafından namaz kılarken Hz.Osman şeytanın
dürtüsüyle hareket eden bir kısım gafiller tarafından hunharca şehit edilmiş.
Hz.Ali bir münafığın hedefi olmuştur.
Sonra Hz.Hasan efendimiz zehirlenmiş.
Hz.Hüseyin efendimiz yakınlarıyla birlikte Kerbela'da Yezid'in ordusu
tarafından kılıçtan geçirilmiştir.
Yine bu büyüklüktendir ki rüyalarına bile haram girmemiş iffet abideleri
Hz.Meryem ve Hz.Ayşe validelerimiz imtihanların en ağrına maruz kalmışlardır.
Onların yolundan yürüyorsanız siz de ince eleklerden geçirileceksiniz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ifadeleriyle dine bağlılığınızdaki
kuvvet ölçüsünde imtihanlara maruz kalacaksınız.
Elmas ve kömür birbirinden ayrılacak.
Bir insan dininden, diyanetinden, imanından, hak ve hakikati savunmasından
ötürü dünyada bir tokat bile yememişse buna şükretmeli ama durumundan da endişe
etmeli.
Benden önce bu yoldan gidenler türlü musibetlere maruz kalmışken niye şeytanlar
ve onların avaneleri benimle meşgul olmuyor acaba ben seleflerim gibi değil
miyim diye kendini sorgulamalıdır.
Dünyada hep emniyet içinde yaşayanlar ahiret emniyetlerini burada kullanıyor
olmaktan korkmalıdır.
Cenabı Hak kutsi bir hadiste iki güveni ve korkuyu birden vermeyeceğini beyan
buyuruyor.
Demek ki bir insanın hem dünyada hem de ahirette tam güven içinde rahat bir eli
yağda bir eli balda bir hayat yaşaması mümkün değildir.
Kur'an'ın "Sizler güzellik namına yaptığınız ne varsa dünya hayatında
yiyip tükettiniz" ayeti de aynı hususa dikkat çeker.
Başta da ifade edildiği gibi dünya imtihan ve hizmet yeridir.
Ücret ve mükafatsa ahirettedir.
İnsan Allah'ın emirlerine, yasaklarına kayıtsız kalarak lüks ve şatafat içinde
keyif çatarak mazhar olduğu nimetleri dünyada bitirmemelidir.
Dünyayı ahirete göre programlamalı, ahirete birikmiş hesaplarla gitmemelidir.
Maruz kaldığı ağır imtihanları kulluk yolunun ve haslaşmanın gereği olarak
görmeli, bunları sabır ve rıza ile karşılamak suretiyle ahiret sermayesine
çevirmelidir.
Hiçbir inanmış gönül iftiraya maruz kaldığı, zulme uğradığı için kimseye
darılmamalı, gönül koyduğu davaya sırt çevirmemeli, kazanma kuşağında kayıplar
yaşamamalıdır.
Ne zaman bu tür şeylere maruz kalsa Rab olarak Allah'tan, nebi olarak
Hz.Muhammed'den, din olarak da İslam'dan razıyım." deyip yoluna devam
etmelidir.
Üns billah.
Soru: Üüns billah ne demektir ve ona nasıl ulaşılır?
Cevap: Üns kelimesi Arapçadır.Türkçede daha çok aynı kökten gelen
ünsiyet kelimesini aynı manaya gelecek şekilde kullanırız.
Birine ünsiyet etme, ona alışma, onu kendine yakın hissetme ve onunla
arkadaşlık kurma gibi anlamlara gelir.
Üns kökünden elde edilen enis kelimesi ise yakın dost manasındadır.
Celis kelimesi ise aynı ortamda bulunmayı, dostluğu, yoldaş olmayı ifade eder.
Bundan olsa gerek aralarında samimiyet oluşan birbirlerinin yarı vefadarı olan
insanların halini ifade etmek için enisü celis samimi dost tabiri kullanılır.
Üns kelimesi tasavvuf literatüründe daha özel bir mana ifade eder.
İnsanın maddeten olmasa da kalben, ruhen, hissen ve belki de aklen masivadan,
Allah'tan başka her şeyden uzaklaşarak, dünyevi bağlardan sıyrılarak bütün
kalbiyle, varlığıyla Allah'a teveccüh etmesi, ona yaklaşması, onun sevgisiyle
dop dolu olması, sadece ona güvenip dayanması, onunla huzur ve sükunete ermesi
gibi anlamlara gelir.
Cenab-ı Hakk'ın mahlukata benzerlikten mukaddesiyet, münezzehiyet ve
mübecceliyeti mahfuz.
Böyle bir kişi bir manada zat-ı uluhiyetin en iyisi olurken zat-ı uluhiyet de
onun en iyisi olur.
Bu yüzden sözcük daha ziyade üns billah şeklinde kullanılır.
Üç buğutlu mekanın ötesi üns billah'a erenlerin Cenabı Hak'la farklı ve derin
bir münasebeti olur.
Böyle bir münasebet insanın duygu ve düşüncelerine, beyanına, tavırlarına, hal
ve hareketlerine tesir eder.
Onun gözünde dünyanın dünyanın fani yüzüne bakan cihetiyle bir önemi kalmaz.
Ne yuva, ne evlad-ı ıyal, ne de dünya serveti onu Allah'tan koparabilir.
Bu mazhariyete eren biri çok farklı bir ufkun insanı olmuş demektir.
Derecesine göre üç buğutlu mekanın ötesine geçerek bu üstü alemlerde seyran
edebilir.
Ne var ki böyle bir makamı kazanmak kolay değildir.
Bu ciddi bir cehdü gayrete bağlıdır.
Öncelikle bir müminin üns billah ufkunda seyahat etme gibi bir hedefinin olması
gerekir.
Bu konumu elde edebilme adına o iradesinin hakkını vermeli, sürekli kendini
zorlamalı, duygu ve düşüncelerini gözden geçirmelidir.
Her ne olursa olsun laubaliliğe prim vermemeli ve olabildiğince bu işe
kilitlenmelidir.
Duygularıyla, düşünceleriyle, latife-i rabbaniyesiyle, sırrıyla, hafisiyle,
ahfasıyla Cenabı Hak'a teveccüh etmeli.
Her daim ona yaklaşma yolları aramalıdır.
Bunları yapana kapalı kapılar açılır ve kendini biü keyf, kemiyetsiz ve
keyfiyetsiz, tarif ve tavsifi mümkün olmayan tarzda Cenabı Hak'la beraber
bulunuyor gibi hissedebilir.
Allah'a inanan bütün müminler üns billaha namzet olsalar da böyle bir konumu
ihraz etme sağlam bir imana, engin bir marifete, derin bir kulluğa bağlıdır.
müstevda ve müstekar üns billah'a mazhar olmak öncelikli olarak dünyanın gerçek
mahiyetini kavramaya ve dünya sevgisini kalpten çıkarıp atmaya bağlıdır.
Kur'an-ı Kerim dünyanın gerçek yüzünü farklı yönleriyle anlatır.
Onun bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu, zevklerinin, menfaatlerinin kısa
ve gelip geçici olduğunu bildirir.
İki yerde müstevda ve müstekar kelimeleri kullanılarak başka manaların yanında
dünya ve ahirete de işaret edilir.
Dünya insan için bir müstevdadır.
Yani onun emaneten durduğu geçici bir yerdir.
Onun gideceği ve asıl karar kılacağı yer yani müstekarrıysa ahirettir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendisinin dünya ile alakasını
anlatırken uzun bir yolculuğa çıkan, kısa bir süre bir ağacın altında
gölgelenen sonra yoluna devam eden kimsenin misalini verir.
Kur'an'da ve sünnette dünyanın geçici bir yer olduğu, onu daimi bir mekan görüp
ona takılıp kalmak suretiyle aldanmamamız gerektiği ısrarla beyan edilse de
çokları dünyayı daimi gibi görüyor, sımsıkı ona bağlanıyor ve bu yüzden asıl
bağlanılması gereken şeyleri terk ediyor.
Ahirete giden, bu yolda yürüyen insanlar buranın yalnızca bir yol ya da yolda
uğranılan bir uğrak yeri olduğunu unutup dünyanın bağlarına, bahçelerine,
yeşilliklerine, güzelliklerine takılıp kaldıklarından gidecekleri asıl yeri
unutuyorlar.
Kalpler dünya sevgisiyle dolunca hakiki sevgiye yer kalmıyor.
Nihayet geçici dünya meta ünsiyet edenler üns billaha mazhar olamıyor.
Dünyevileşmenin sari bulaşıcı bir hastalık gibi her tarafa yayıldığı günümüz
dünyasında her ortamı bir sohbet-i canan meclisi haline getirmek insanların
ilgi ve dikkatlerini bir kere daha uluhiyet ve rububiyet hakikatlerine çekmek
ayrı bir önem arz ediyor.
Bu işe öyle hasrı himmet etmeliyiz, odaklanmalıyız ki ne kadar önemli olursa
olsun onun dışındaki şeyleri unutmalıyız.
Hatta ilah-i kelimetullah adına bir kısım meseleleri görüşmek için bir araya
geldiğimiz ortamlarda bile öyle bir sohbeti canana dalmalıyız ki tam kapıdan
çıkacağımız esnada birileri bize niçin toplandığımızı hatırlatmalı.
Bizim asıl derdimiz, meselemiz, hedefimiz bu olmalıdır.
Ne kadar büyük işlerle meşgul olursak olalım, yaptığımız her şeyi Allah'a
bağlamalı, dantelamızı ona göre örgüleli, Nakş'ın merkezine onu
yerleştirmeliyiz.
Ülkeler fethetme, cihana hükmetme, insanları sevk idare etme gibi şeyler bizim
asıl meselelerimiz olan bu işlerin yanında çok küçük kalır.
Evet, Madem dünya bizim için bir müstevdadır, geçici bir yerdir.
Biz de tavrımızı ona göre ayarlamalıyız.
Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında başımız dönmemeli, bakışımız
bulanmamalı.
Ebedi burada kalacakmış gibi dünyaya gönül vermemeliyiz.
Zira dünya ve mafian geçmeyen üns billah hakikatine ulaşamaz.
Burada Fuzuli'nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz.
Hikmet-i dünyaü mafiha bilen arif değil.
Arif oldur bilmeye dünyaü mafiha nedir?
Dünya ve içindekilerin hikmetini bilen kimse arif değildir.
Arif o kimsedir ki bilmez dünya ve içindekiler nedir.
Üns billaha'a ulaşma vesilemiz olarak ibadetlerimiz.
Allah'a kulluğumuzun ifadesi olan ibadetler üns billah'a ulaşabilmenin önemli
bir vesilesidir.
Mesela insan namazla bu ufku yakalayabilir.
Allah'a yaklaşabilir.
Ona tabiri caizse en üsü celis olabilir.
Zira namaz müminin miracıdır.
Fakat huşu ve hududan yoksun olarak gaflet içinde eda edilen, şekle ve
alışmışlığa kurban giden, rükünleri derince duyulmayan bir namazın bunu
kazandırması zordur.
Allah rahmetinin enginliğiyle bu namaza da değer atfeder.
Onu da zayi etmez.
Fakat böyle bir namazla üns billah ufkuna seyahat edilemeyeceği açıktır.
Orucun da Rabbimizle münasebete geçme mevzuunda ayrı bir yeri vardır.
İnsan evrad-u ezkarla ayrı bir yere otağını kurabilir.
Yeter ki zikirlerini duyarak, hissederek, farkında olarak yapsın.
Söylediği her kelime kalbinin sesi, duygularının tercümanı olsun.
kimin huzurunda durduğunun, kime yalvarıp yakardığının, ağzından çıkan
kelimelerin kime yükseldiğinin şuurunda olsun.
Bunların hiçbirini mülahazaya almayan, sadece ezberlerini tekrar eden bir
kimsenin ünsle alakası olamaz.
yaptığı ibadetle evrat ve ezkarla kulluk vazifesini yerine getirmiş, cennete
ehil hale gelmiş de olabilir.
Bunlar Allah'ın bileceği şeylerdir.
İnsan ilah-i kelimetullah vazife-i mübeccelesini, yüce vazifesini hakkıyla ifa
etmesi sayesinde kalbinden dünyaya ait her şeyi söküp atabilir.
Bu açıdan tamamıyla zat-ı uluhiyetin nam-ı celilini duyurmaya kilitlenen bir
insana üns billaha giden kapılar ardına kadar açılır.
Burada antr parantez şunu ifade etmek gerekir.
Üns billah meselesi izafiyet içinde ele alınmalı.
Onun da kendi içinde kademeleri, dereceleri olduğu unutulmamalıdır.
Özellikle dini temsil ve tebliğ etmenin olabildiğine zorlaştığı dönemlerde bu
işe omuz veren insanlar, sofilerin uzun yıllar seyri süluk-i ruhani sayesinde
elde edebildikleri mertebe ve makamları kısa bir zamanda elde edebilirler.
Hadisin ifadesiyle, "Nasıl ki sınır boyunda bir saat nöbet tutan kimse bir
sene ibadet yapmış gibi sevap elde ediyor, şehit niyetinin hulusuna,
samimiyetine göre belki de bir dakikalık sürede evliya ve asfiyanın önüne
geçiyorsa şartların olabildiğine ağırlaştığı dönemlerde Allah davasına sahip
çıkan insanlarda amudi dikey olarak birdenbire yükselebilir, terakki
basamaklarını çok hızlı bir şekilde çıkabilirler.
Ünsmillah gibi büyük bir mazariyete ermek isteyen şekilciliğe savaş açmalı,
ihlas ve ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalıdır.
Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bizlere bu ufku hedef olarak gösterir.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur'an'dan herhangi bir şey okusan,
sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız siz o işe dalıp gittiğinizde
mutlaka biz her yaptığınızı görürüz.
Allah her halimize nigahban, her sözümüzü işitiyor.
Bu sözlerin ne kadar tavır ve davranışlarımızı aksettiğini, bizde nasıl bir
tesir meydana getirdiğini görüyor.
Dilimizden dökülen zikirlerin kalbimizle ne kadar alakası olduğunu biliyor.
Bu sebepledir ki bir mümin riyaya, sümaya, suri ve şekli davranışlara baş
kaldırmalı, ilanı harb etmelidir.
bilmelidir ki insana nispeten cansız bir heykelin durumu neyse hakiki ibadete
nispeten ruhsuz ibadetlerin durumu da odur.
Bu açıdan bir müminin Allah'a yönelttiği her söz onun kalbinin derinliklerinden
kopup gelmelidir.
Öyle ki kişinin ibadetü taat esnasında adeta kalbi çatlayacak hale gelmelidir.
Bununla birlikte hal bilmez, yol bilmez insanlara sır vermeme adına da kalbini
baskı altına almalıdır.
Üns billaha giden yol.
Herkes karakterinin gereğini sergiler.
İnsanın karakterinin rengi zor zamanlarda daha net ortaya çıkar.
Rahat zamanlarda yaşayan insanların eline diline sahip olması, istikametini
koruması kolaydır.
Asıl belalar ve musibetler gelmeye başladığında denge ve istikameti korumak
zorlaşır.
Maruz kalınan sıkıntının şiddetine göre farklı inhiraflar yaşanabilir.
Mesela inanılan değerler sorgulanabilir.
Zat-ı uluhiyet hakkında yakışıksız düşüncelere girilebilir.
Böyle bir durumda hem musibetlere sabretmek suretiyle elde edilecek sevaplardan
mahrum kalınır hem de yaşanan inhirafın derecesine göre farklı günahlara
girilebilir.
Bu kazanma kuşağında yaşanan zarardır.
Zira belalara karşı gösterilen sabır ibadet gibidir.
Kişiye normal zamanlarda elde edemeyeceği büyük sevaplar yüksek dereceler
kazandırır.
Ne var ki insanın maruz kaldığı olumsuzluklar karşısında dişini sıkıp
sabretmesi hiç de kolay değildir.
Bu ciddi bir ceht ve mücadele gerektirir.
Beşeriz.
Başkalarının tavır ve davranışlarına takılabiliriz.
Başımıza gelen bela ve musibetlerde nefsimizi ve kaderi unutup her şeyi insanların
hatalarından bilebiliriz.
Yaşananlar karşısında huzurumuz kaçar.
Fikri dağınıklık yaşar.
Izdırapla iki büklüm olabiliriz.
Hatta yer yer hayalimize, kalbimize, zihnimize, inancımızla bağdaşmayacak
olumsuz bir kısım duygu ve düşünceler hücum edebilir.
Böyle durumlarda ciddi bir metanet ve inançla hemen irademizi ortaya koymalı ve
bu olumsuzluklardan en kısa zamanda sıyrılmaya çalışmalıyız.
Nöronlarımıza hakim olmalı, sürekli düşüncelerimizi kontrol altında tutmalı ve
Allah'ın hoşnu dolmayacağı hiçbir şeyi orada misafir etmemeliyiz.
İnanç sistemimizle telif edilemeyecek fikirlerin değil duygu ve
düşüncelerimize, rüyalarımıza dahi girmesine meydan vermemeliyiz.
Başkalarının insanlık dışı tavır ve davranışları bizi benzer düşünce ve
hareketlere sevk ediyorsa irademiz de imanımız da zayıf demektir.
Elalemin yaşadığı inhiraflar bizim de benzeri savrulmalar yaşamamıza sebep
oluyorsa yaşadığımız tazyik ve tezyifler bizim de kalbimizi ve ağzımızı
bozuyorsa ayağımızı sağlam bir zemine basamamış, yürüdüğümüz yolda sabit kadem
olamamışız demektir.
Dolayısıyla ey bizim kerim Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra
kalplerimizi saptırma hakikati her zaman virdi zebanımız olmalıdır.
Şunu unutmamak gerekir ki herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Varsın başkaları kendilerine göre yazsın, çizsin, konuşsun, hareket etsin.
İsterlerse yalanın en katmerlisini söylesin.
İftira ve karalamanın her türüne başvursun.
ağza alınmayacak hakaretler etsin.
Zulümlerine zulüm eklesin.
Onların bu ahlaksız ve günahkar tutumları iman ve Kur'an hizmetine gönül vermiş
adanmışları benzer davranışlara asla sevk etmemelidir.
Birilerinin yüz bin defa yalan söylemesi sizin tek bir defa yalan söylemenizi
meşru kılmaz.
Başkalarının kafir sıfatı taşıması, çeşitli cürümleri işlemesi size bunları
mübah kılmaz.
Haram her zaman haramdır.
Bütün dünyanın balıklamasına bir haramın içine dalması sizin için haramı zerre
miktar helal yapmaz.
İsterse başkaları deveyi hamile götürsün, siz haramın damlasına bulaştığınız
zaman çok şey kaybetmiş olursunuz.
Evet, Kur'an küllün yelu alâ şakileti buyuruyor.
Yani herkes kendi mizacına göre hareket eder.
Karakterinin gereğini ortaya koyar.
Ayetin devamında da şöyle buyuruluyor.
Kimin doğru yol tuttuğunu, hidayet üzere olduğunu en iyi bilen rabbinizdir.
Madem her şeyi bilen ve işlediğimiz fiillerin mükafat veya cezasını verecek
olan Allah'tır.
O halde tavır ve davranışlarımızı buna göre ayarlamak zorundayız.
Herkes yaptığının karşılığını görecektir.
Birileri zulüm yolunu tutmuş gidiyorsa ahirette karşılaşacakları cezanın bir
mukaddimesi olarak dünyadayken de müstahaklarını bulacaklardır.
Bugün masum insanlara hain terörist diyenler belki de bir gün aynı iftiralara
kendileri maruz kalacaktır.
Çünkü Allah adildir.
Allah'ın adaletine, onun varlığına inandığım kadar inanıyorum.
Zalimlerin ibretlik sonu.
Bugün şahit olduğumuz zulüm tablolarını hazırlayanların, insanları birbirine
musallat edenlerin, kendi istikballerini başkalarının kan ve gözyaşıyla inşa
etmeye çalışanların derbeder olduklarını, kaderin şiddetli tokatlarına maruz
kaldıklarını, zirü zeber olduklarını pek yakında göreceksiniz.
Hatta onların bu perişan vaziyetleri karşısında ızdırap duyacak ve keşke
zamanında bunca kötülüğü yapmasalardı, şeytanın oyuncağı haline gelmeselerdi de
kaybedenlerden olmasalardı diyeceksiniz.
Size bunca kötülüğü yapanların, çeşit çeşit zulümleri reva görenlerin fırtınaya
maruz kalmış ağaçlar gibi peşi peşine devrildiklerini, hazana maruz yapraklar
gibi savrulup gittiklerini, saltanatlarının başlarına yıkıldığını gördüğünüz
zaman nasıl yazık oldu demeyeceksiniz ki?
Onların yüzünden kandırılan, sokaklara dökülen ve heder olup giden gençliğe
nasıl acımayacaksınız ki?
Yaşanan bu karanlık dönemde o kadar çok zulmettiler, akla hayale gelmedik öyle
kötülükler yaptılar ki hayırla yad edilecek hiçbir şey bırakmadılar.
Sonrasında dönüp yardım dileyecekleri bütün kapıları kendilerine kapattılar.
Keşke içimizde en azından kendilerine bir fatiha okuma duygusu bıraksalardı.
Keşke köprüleri bütün yıkmasalardı.
Yaşadıkları sürece işleri güçleri birilerine zift püskürtmek olan insanlar
devrilip gittikten sonra Efendimiz sallallah aleyhi ve sellem'in ölülerinizi
kötü yanlarıyla yad etmeyin hadisiyle amel etmekte zorlanacaksınız.
Onların isimlerini duyduğunuzda insanlığın gereği olarak bir kere daha çektiğiniz
acıları hatırlayacak ve duygularınız kabaracak.
Belki o zaman iradenizin hakkını verecek ve dinin temel disiplinlerine aykırı
hareket etmeme adına içinizdeki olumsuz duyguları kontrol edeceksiniz.
Bir kere daha ya sabır diyecek, iç reaksiyonlarınızı dengeleyecek, arkalarından
lanet okumayacak, kötü söz sarf etmeyeceksiniz.
Çünkü bizim genel karakterimiz böyle olmayı gerektirir.
Herkes karakterinin gereğini ortaya koyacaksa zalimler devrilip gidecekleri ana
kadar zulümlerine devam edecek.
Fasıklar fıskı fücurlarını bırakmayacak.
Münafıklar nifaktan vazgeçmeyecek demektir.
İsimler, şahıslar değişse de bu durum devam edecektir.
Buna göre imana ve Kur'an'a gönül vermiş müminlere de mümince davranmak, imana
yakışır hal ve vaziyetlerini devam ettirmek düşer.
Bizler her türlü zorluğa rağmen kendi karakterimizin gereğini yerine getirmeli,
ahlaki duruşumuzdan taviz vermemeliyiz.
Allah'a tevekkül, teslimiyet, tefviz, her işini Allah'a bırakma ve onun yaptığı
her şeyi gönül hoşluğuyla karşılama ve sikamız, güvenme sayesinde yaşadığımız
badire ve gaileri aşmaya çalışmalıyız.
Yapılan denaet ve şenaetler bizi de benzeri davranışlar sergilemeye sevk
etmemeli.
Fırsat ele geçerse intikamımızı alırız düşüncesi rüyalarımıza dahi girmemeli.
Aklımızın köşesinden dahi geçmemeli.
İçimizde hiçbir şekilde kin ve nefretin vücut bulmasına meydan vermemeliyiz.
Çünkü biz her şeye rağmen nezahet-i ruhiye, fikriye ve hissiyemizi korumak
mecburiyetindeyiz.
Şunu iyi bilmeliyiz ki dini mefkurelerini bayraklaştırmaktan, yüksek gaye-i
hayallerini realize etmekten başka hedefi olmayan insanlara çelme takan, elense
çeken, onları kündeye getirmek isteyen birileri hep olmuştur ve olacaktır.
Buna maruz kalan hizmet insanları bir taraftan profesyonel güreşçiler gibi
kendilerine karşı yapılacak oyunları savma adına stratejiler geliştirecek.
Diğer yandan da yılmadan hizmetlerini devam ettirmeye çalışacaklardır.
Sağdan soldan, önden arkadan gelen toslamalara takılır kalırlarsa kaybederler.
Onlar asırlardır rahnedar olan harap olmuş bir kaleyi tamir ve ıslah adına
gayret ederken birilerinin engellemeleriyle, saldırılarıyla karşılaşabilirler.
Yapılan saldırıların büyüklüğüne göre yer bünyede yıkıntılar ve çöküntüler
oluşabilir.
Samimi müminlerin genç nesillere sahip çıkma adına himmetleriyle, alın teriyle,
gözyaşıyla, bin bir emekle kurdukları müesseseler gaspedilebilir.
Bütün bunlar karşısında bizler öyle bir imana, ümide, azim ve kararlılığa sahip
olmalıyız ki bir kayba karşılık 10 tane kazanç elde etmeye bakmalıyız.
Yeni yeni alternatif yollar bularak yolumuza devam etmeliyiz.
Bir kişiyi bizden koparıp aldıklarında 10 kişinin etrafımızda halkalanmasını
sağlamalıyız.
Zalimler hınçla, öfkeyle üzerimize geldikçe bizde temkin ve heyecan daha da
artmalı.
Hizmetlerimize daha fazla zaman ayırmalı, hızımızı daha da artırmalıyız.
Bir gün gelecek Cenabı Hak böyle bir azme, kararlılığa, adanmışlık ruhuna
eltaf-ı sübhaniyesi ile teveccüh buyuracaktır.
Tenasübü illliyet, sebep sonuç ilişkisi prensibiyle izah edilemeyecek şekilde
bizim iradelerimizi ortaya koyarak yaptığımız işlerin çok ötesinde ilahi lütuf
ve nimetlerle karşılaşacağız.
Muhasebe ve istiğfar.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyururlar:
"Her birerleriniz raisiniz, çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden
sorumlusunuz."
Bu hadise göre herkesin sorumlu olduğu bir alan vardır ve herkes mesuliyetinin
hesabını verecektir.
Mesela bir köyün, kasabanın, vilayetin veya ülkenin başında bulunan kimse
bulunduğu yerde hakkı ve adaleti tesis etmekle, nizam ve ahengi sağlamakla,
raiyetini görüp gözetmekle sorumludur.
Dolayısıyla bu tür kimselerin mesul oldukları yerde meydana gelen her türlü
olumsuzluk karşısında kendilerini sorgulamaları gerekir.
Böyle bir tavır basiretin, hakkaniyetin ve Allah korkusunun bir ifadesidir.
Onların kendi muhasebelerini yapmadan dışarıda suçlu aramaları ise nankörlük ve
körlüklerinin göstergesidir.
Husüle insanlığa diriltici bir ruh üflemeyi hayatlarının gayesi bilen
adanmışların kuraklığı dahi kendi günahlarına bağlayacak ölçüde derin bir
muhasebe insanı olan Hz.Ömer hassasiyetiyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Cenabı Hak'tan dilerim önemli hizmetler yapmaya muvaffak olmuş dava adamları
içinde bu ufka seviyeye ulaşmış insanlar yetişmiş olsun.
İnsanlığa abı hayata giden yolu böyleleri gösterecek ve yeni bir dirilişe
vesile olacaktır.
Meydana gelen bütün olumsuzlukları kendinizden bilecek ölçüde bir muhasebe
insanıysanız ve Allah'la çok sıkı bir irtibatınız varsa şunu çok iyi
bilmelisiniz ki Cenabı Hak zaman sizi bir kısım şefkat tokatlarına maruz
bıraksa bile bunlar gelip geçici olacak.
Karanlık gecelerin arkasından mutlaka güneş ufkunuzu aydınlatacaktır.
Gün doğmadan meşime-i şeben, gecenin rahminden neler doğar bilemeyiz.
Bizim için asıl üzerinde durulması gereken mesele kendi muhasebemizi yapmaktır.
Biz düzgün insanlardık.
İstikamet içinde yürüyorduk.
İnsanlığa faydalı hizmetler yapıyorduk.
Niye başımıza bu sıkıntılar geldi şeklindeki düşünceler bizi yanlış bir yola
sevk edebilir.
Bu konuda mümince mülahaza şu olmalıdır.
İhtimal ki bir kısım eğriliklerimiz vardı.
Belki Allah'a tam teveccüh edemiyorduk.
Belki gerektiği gibi inanamıyorduk.
Belki amel-i salihte kusur ediyorduk.
Belki bize emanet edilen konumun hakkını tam veremiyorduk.
Belki Cenabı Hakk'ın ihsan ettiği imkanları gerektiği ölçüde
değerlendiremiyorduk.
Bunları düşünerek her fırsatta kendimizle yüzleşmeli, tövbe ve istiğfarla
Cenabı Hak'a yönelmeliyiz.
Bu tavır Allah katında pak ve temiz kalmanın en önemli yoludur.
Bugüne kadar pak kalanların yolu da bu olmuştur.
Daimi bir muhasebe ve mürakabe duygusuyla kendinizi sürekli kontrole tabi
tutmaz, hesaba çekmezseniz önünüzdeki terakki yolları tıkanır.
Allah'la münasebete geçemez.
Mahiyetin kokusunu alamaz.
Aşku iştiyak nedir bilemezsiniz.
Günah insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'den fersah fersah
uzaktır.
Allah geçmişte ona günahın hayalini bile yaşatmamış.
Geleceğe ait günaha giden bütün kapıları da kapamıştı.
Buna rağmen o Allah'a günde 70 defa istiğfar ediyordu.
Kurban olayım sana neye istiğfar ediyordun?
Kıtmir günahın senin hayaline dahi gelip çarpacağına ihtimal vermiyorum.
Allah Resulünün böyle davrandığı bir noktada siz de kendinize böyle bakarsanız
Allah Teala'nın size bakışı o zaviyeden olur.
Her zaman bir arınma, temizlenme, pirüp pak olma mülahazası içinde yaşarsanız
Cenabı Hak sizi muhafaza buyurur.
Üzerinize günahın tozunu dahi kondurmaz.
Kim Allah içinse Allah da onun içindir.
Yani kim kendini Allah'a adamışsa Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor,
hep Allah'ı düşünüp onunla ilgili mülahazaları heceliyor ve daima bunlarla
geceliyorsa, Allah da katiyen onu yalnız bırakmaz.
İnayet ve riayetini onun üzerinden eksik etmez.
Bu sebepledir ki dualarımızda Allahümme kün ve tekün aleyna diyoruz.
Yani Allah'ım bizim lehimize tecellilerini gönder ve bize teveccühte bulun.
Aleyhimize olma.
Bir mümine düşen vazif hayatının her karesinde Allah'la münasebet açısından
nerede durduğunu bilmek ve hayatını bir muhasebe insanı olarak geçirmektir.
Nitekim hesabınızı burada görürseniz ahirete hesabı görülmüş olarak gidersiniz.
Elinize özel bir pasaport verilir.
Hesap sorulmadan geç denilir ve siz de berzahı aşar, mahşeri geçer, sırattan
uçar, cennete girer ve rüyetü rıdvana kavuşursunuz.
Bunun içindir ki Hz.Faruk-ı Azam, "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi
hesaba çekiniz." der.
Hayatınızı hesaplı yaşar.
Sürekli nefsinizle yaka paça olur.
Vaktinizi hep tefekkür, tezekkür ve tedebbürle geçirirseniz bugün
olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün Cenabı Hakk'ın rızasına nail olursunuz.
Kendi muhasebenizi yapmazsanız başkalarının hesabıyla meşgul
olursunuz.
Daha doğrusu şeytan sizi başkalarıyla meşgul eder.
Dolayısıyla bir türlü ulaşmanız gerekli olan yere varamazsınız.
Manevi dünyanız adına darmadağınık bir hayat yaşamasanız da başkalarının eğri
bührü oluşlarıyla uğraştığınızdan dolayı bir türlü derlenip toparlanamazsınız.
İnsan sürekli kalbinin ritmini kontrol etmeli, hayatının ince hesabını
tutmalıdır.
Aksi takdirde o kısa sürede sığlaşır.
Sığlaştıkça da başkalarının kusuruna takılır kalır.
Sürekli onların kusurlarını sayıp dökmekle meşgul olur da bu arada kendini
unutur.
Kendini unutansa farkına varmadan dünya kadar kusurun içine girer.
Dünyayile meşgul olurken ukbayı unutur.
Bugünle meşgul olurken yarınsız hale gelir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayet-i kerimede müminlere muhasebe ve istiğfar
ufku gösterilir.
Mesela Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından her akşam yatmadan önce
okunması tavsiye edilen Bakara suresinin son ayetinde şöyle buyurulur.
Ya Rabbena eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı
bizi sorumlu tutma.
Ya Rabbena, bizden öncekilere yüklediğin gibi sırtımıza ağır yükler yükleme.
Ya Rabbena takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.
Affet bizi lütfen bağışla kusurlarımızı.
Merhamet buyur bize.
Sensin mevlamız, yardımcımız.
Kafir topluluklara karşı sen yardım eyle bize.
Ali İmran suresinde de adanmışların önemli bir özelliği olarak muhasebe ve
istiğfarları gösterilir.
Onların düşmanları karşısında nasıl mukavemet gösterdikleri anlatılır.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber kendisini Allah'a adamış
birçok rabaniler savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar,
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Ardından da şöyle buyurulur.
Onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu.
Ey bizim kerim Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı
affet.
Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle.
Ayetin sonunda Allah'tan nusret ve yardım talebi dile getirilir.
Ama bunun öncesinde ribbiler Allah'a kulluk edenler kendileriyle yüzleşiyor,
hata ve günahlarından dolayı istiğfar ediyor ve arınıyorlar.
Allah Teala kendisine sığınanların taleplerini hiç karşılıksız bırakır mı?
Bir sonraki ayet-i kerimede onların bu taleplerine Cenabı Hakk'ın nasıl cevap
verdiği şöyle ifade buyuruluyor.
Allah da onlara hem dünya mükafatını hem ahiret mükafatlarının en güzelini
verdi.
Çünkü Allah ihsan ehlini sever.
Allah celle celalüu böylelerini lütfundan, kereminden, fazlından, ihsanından
mahrum bırakmıyor.
Onları hem dünyada ulaşmak istedikleri maksutlarına ulaştırıyor hem de onlara
en güzel ahiret nimetlerini ihsan ediyor.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın lütuflarına nail olmanın öncelikli
şartlarından biri arınma, tövbe ve istiğfardır.
Bu açıdan inanmış bir insanda arınma konusunda ciddi bir azim ve kararlılık,
cehd ve gayret olmalıdır.
Bu hedefe ulaşmak için insanın kendisiyle meşgul olması, kendini ciddi bir
muhasebe ve mürakbeye tabi tutması gerekir.
İnsan bilmelidir ki şikayet edeceği bir durum varsa şikayetin ilk muhatabı
kendi nefsi olmalıdır.
Ne kadar temiz bir hayat yaşarsa yaşasın, kişinin böyle bir muhasebe duygusuyla
Allah'a yönelmesinde fayda vardır.
Zira bu Allah'a bağlılığını, kulluktaki samimiyetini gösterir.
Ayrıca böyle bir tavır onu başkalarına atfı-ı cürümde bulunmaktan, başkalarının
suçlarına takılıp kalmaktan, sürekli dışarıda suçlu aramaktan da korur.
Bu şuurdaki insan kendi kırık ve çatlaklarını hızlı bir şekilde tamir ve tedavi
etme imkanı bulur.
Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi dünya ve ahiret saadetine ancak bu
kimseler kavuşacaklardır.
Muhasebe ve istiğfar.
İnsanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyururlar.
Her birerleriniz raisiniz, çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden
sorumlusunuz.
Bu hadise göre sorumlu olduğu bir alan vardır ve herkes mesuliyetinin hesabını
verecektir.
Mesela bir köyün, kasabanın, vilayetin veya ülkenin başında bulunan kimse
bulunduğu yerde hakkı ve adaleti tesis etmekle, nizam ve ahengi sağlamakla,
raiyetini görüp gözetmekle sorumludur.
Dolayısıyla bu tür kimselerin mesul oldukları yerde meydana gelen her türlü
olumsuzluk karşısında kendilerini sorgulamaları gerekir.
Böyle bir tavır basiretin, hakkaniyetin ve Allah korkusunun bir ifadesidir.
Onların kendi muhasebelerini yapmadan dışarıda suçlu aramaları ise nankörlük ve
körlüklerinin göstergesidir.
Hususiyle insanlığa diriltici bir ruh üflemeyi hayatlarının gayesi bilen
adanmışların kuraklığı dahi kendi günahlarına bağlayacak ölçüde derin bir
muhasebe insanı olan Hz.Ömer hassasiyetiyle hareket etmeleri çok önemlidir.
Cenabı Hak'tan dilerim önemli hizmetler yapmaya muvaffak olmuş dava adamları
içinde bu ufka seviyeye ulaşmış insanlar yetişmiş olsun.
İnsanlığa, abı hayata giden yolu böyleleri gösterecek ve yeni bir dirilişe
vesile olacaktır.
Meydana gelen bütün olumsuzlukları kendinizden bilecek ölçüde bir muhasebe
insanıysanız ve Allah'la çok sıkı bir irtibatınız varsa şunu çok iyi
bilmelisiniz ki Cenabı Hak zaman sizi bir kısım şefkat tokatlarına maruz
bıraksa bile bunlar gelip geçici olacak.
Karanlık gecelerin arkasından mutlaka güneş ufkunuzu aydınlatacaktır.
Gün doğmadan meşime-i şeben, gecenin rahminden neler doğar bilemeyiz.
Bizim için asıl üzerinde durulması gereken mesele kendi muhasebemizi yapmaktır.
Biz düzgün insanlardık.
İstikamet içinde yürüyorduk.
İnsanlığa faydalı hizmetler yapıyorduk.
Niye başımıza bu sıkıntılar geldi şeklindeki düşünceler bizi yanlış bir yola
sevk edebilir.
Bu konuda mümince mülahaza şu olmalıdır.
İhtimal ki bir kısım eğriliklerimiz vardı.
Belki Allah'a tam teveccüh edemiyorduk.
Belki gerektiği gibi inanamıyorduk.
Belki amel-i salihte kusur ediyorduk.
Belki bize emanet edilen konumun hakkını tam veremiyorduk.
Belki Cenabı Hakk'ın ihsan ettiği imkanları gerektiği ölçüde
değerlendiremiyorduk.
Bunları düşünerek her fırsatta kendimizle yüzleşmeli, tövbe ve istiğfarla
Cenabı Hak'a yönelmeliyiz.
Bu tavır Allah katında pak ve temiz kalmanın en önemli yoludur.
Bugüne kadar pak kalanların yolu da bu olmuştur.
Daimi bir muhasebe ve murakabe duygusuyla kendinizi sürekli kontrole tabi
tutmaz, hesaba çekmezseniz önünüzdeki terakki yolları tıkanır.
Allah'la münasebete geçemez, mahiyetin kokusunu alamaz.
Aşku iştiyak nedir bilemezsiniz.
Günah insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'den fersah fersah
uzaktır.
Allah geçmişte ona günahın hayalini bile yaşatmamış, geleceğe ait günaha giden
bütün kapıları da kapamıştı.
Buna rağmen o Allah'a günde 70 defa istiğfar ediyordu.
Kurban olayım sana neye istiğfar ediyordun kıtmir? Günahın senin hayaline dahi
gelip çarpacağına ihtimal vermiyorum.
Allah Resulünün böyle davrandığı bir noktada siz de kendinize böyle bakarsanız
Allah Teala'nın size bakışı o zaviyeden olur.
Her zaman bir arınma, temizlenme, pirüpak olma mülahazası içinde yaşarsanız
Cenabı Hak sizi muhafaza buyurur.
Üzerinize günahın tozunu dahi kondurmaz.
Kim Allah içinse Allah da onun içindir.
Yani kim kendini Allah'a adamışsa Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor,
hep Allah'ı düşünüp onunla ilgili mülahazaları heceliyor ve daima bunlarla
geceliyorsa, Allah da katiyen onu yalnız bırakmaz.
İnayet ve riayetini onun üzerinden eksik etmez.
Bu sebepledir ki dualarımızda Allahümme kün ve tekün aleyna diyoruz.
Yani Allah'ım bizim lehimize tecellilerini gönder ve bize teveccühte bulun,
aleyhimize olma.
Bir mümine düşen vazife hayatının her karesinde Allah'la münasebet açısından
nerede durduğunu bilmek ve hayatını bir muhasebe insanı olarak geçirmektir.
Nitekim hesabınızı burada görürseniz ahirete hesabı görülmüş olarak gidersiniz.
Elinize özel bir pasaport verilir.
Hesap sorulmadan geç denilir ve siz de berzahı aşar, mahşeri geçer, sırattan
uçar, cennete girer ve rüyet rıdvana kavuşursunuz.
Bunun içindir ki Hz.Faruk-ı Azam, "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi
hesaba çekiniz." der.
Hayatınızı hesaplı yaşar.
Sürekli nefsinizle yaka paça olur.
Vaktinizi hep tefekkür, tezekkür ve tedebbürle geçirirseniz bugün olmazsa
yarın, yarın olmazsa öbür gün Cenabı Hakk'ın rızasına nail olursunuz.
Kendi muhasebenizi yapmazsanız başkalarının hesabıyla meşgul olursunuz.
Daha doğrusu şeytan sizi başkalarıyla meşgul eder.
Dolayısıyla bir türlü ulaşmanız gerekli olan yere varamazsınız.
Manevi dünyanız adına darmadağınık bir hayat yaşamasanız da başkalarının eğri
bührü oluşlarıyla uğraştığınızdan dolayı bir türlü derlenip toparlanamazsınız.
İnsan sürekli kalbinin ritmini kontrol etmeli, hayatının ince hesabını
tutmalıdır.
Aksi takdirde o kısa sürede sığlaşır.
Sığlaştıkça da başkalarının kusuruna takılır kalır.
Sürekli onların kusurlarını sayıp dökmekle meşgul olur da bu arada kendini
unutur.
Kendini unutansa farkına varmadan dünya kadar kusurun içine girer.
Dünyayile meşgul olurken ukbayı unutur.
bugünle meşgul olurken yarınsız hale gelir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayet-i kerimede müminlere muhasebe ve istiğfar ufku
gösterilir.
Mesela efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından her akşam yatmadan önce
okunması tavsiye edilen Bakara suresinin son ayetinde şöyle buyurulur.
Ya Rabbena eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı
bizi sorumlu tutma.
Ya Rabbena, bizden öncekilere yüklediğin gibi sırtımıza ağır yükler yükleme.
Ya Rabbena takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.
Affet bizi lütfen bağışla kusurlarımızı.
Merhamet buyur bize.
Sensin mevlamız, yardımcımız.
Kafir topluluklara karşı sen yardım eyle bize.
Ali İmran suresinde de adanmışların önemli bir özelliği olarak muhasebe ve
istiğfarları gösterilir.
Onların düşmanları karşısında nasıl mukavemet gösterdikleri anlatılır.
Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber kendisini Allah'a adamış
birçok Rabbaniler savaştı.
Onlar Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar.
zayıflık göstermediler.
Düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
Ardından da şöyle buyurulur.
Onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu.
Ey bizim kerim Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet.
Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle.
Ayetin sonunda Allah'tan nusret ve yardım talebi dile getirilir.
Ama bunun öncesinde Ribbiler Allah'a kulluk edenler kendileriyle yüzleşiyor,
hata ve günahlarından dolayı istiğfar ediyor ve arınıyorlar.
Allah Teala kendisine sığınanların taleplerini hiç karşılıksız bırakır mı?
Bir sonraki ayet-i kerimede onların bu taleplerine Cenabı Hakk'ın nasıl cevap
verdiği şöyle ifade buyuruluyor.
Allah da onlara hem dünya mükafatını hem ahiret mükafatlarının en güzelini
verdi.
Çünkü Allah ihsan ehlini sever.
Allah celle celalüu böylelerini lütfundan, kereminden, fazlından, ihsanından
mahrum bırakmıyor.
Onları hem dünyada ulaşmak istedikleri maksutlarına ulaştırıyor hem de onlara
en güzel ahiret nimetlerini ihsan ediyor.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Allah'ın lütuflarına nail olmanın öncelikli
şartlarından biri arınma, tövbe ve istiğfardır.
Bu açıdan inanmış bir insanda arınma konusunda ciddi bir azim ve kararlılık, ceht
ve gayret olmalıdır.
Bu hedefe ulaşmak için insanın kendisiyle meşgul olması, kendini ciddi bir
muhasebe ve mürakye tabi tutması gerekir.
İnsan bilmelidir ki şikayet edeceği bir durum varsa şikayetin ilk muhatabı kendi
nefsi olmalıdır.
Ne kadar temiz bir hayat yaşarsa yaşasın, kişinin böyle bir muhasebe duygusuyla
Allah'a yönelmesinde fayda vardır.
Zira bu Allah'a bağlılığını, kulluktaki samimiyetini gösterir.
Ayrıca böyle bir tavır onu başkalarına atfı cürümde bulunmaktan, başkalarının
suçlarına takılıp kalmaktan, sürekli dışarıda suçlu aramaktan da korur.
Bu şuurdaki insan kendi kırık ve çatlaklarını hızlı bir şekilde tamir ve tedavi
etme imkanı bulur.
Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi dünya ve ahiret saadetine ancak bu
kimseler kavuşacaklardır.
Sevk-i ilahi
Soru: Büyük oluşumlar ve başarılar değerlendirilirken genellikle onların
arkasında yer alan aktörlerin kabiliyet ve ferasetleri itibarı alınıyor, ilahi
inayet ise göz ardı ediliyor.
İnsan iradesi ile Allah'ın inayet ve yardımı arasındaki denge nasıl kurulmalı?
Bu konuda mümince yaklaşım nasıl olmalıdır?
Cevap: Kur'an ve sünnette en fazla üzerinde durulan konulardan biri
denge ve itidaldir.
Yani ifrat ve tefritten uzak, sırat-ı müstakim üzere olmak, böyle bir düşünce
sistemi kurup buna göre bir hayat yaşayabilmektir.
Rahman sure-i celilesinin başında üç defa mizan zikredilir ve onun bozulmaması
emredilir.
Mizan, ölçü, denge demektir.
Cenabı Hak bütün varlığı müthiş bir denge içinde yaratmış.
kainattaki hassas ölçüler takdir etmiştir.
İnsanın da düşünce dünyasında, kalp ve ruh hayatında, rabbiyle
münasebetlerinde, insani ilişkilerinde, tavır ve davranışlarında itidali koruması
ve varlık nizamına uygun hareket etmesi çok önemlidir.
Mizanın aşıldığı her şeyde dengesizlikler, bozukluklar, çatlaklar ve kırıklar
ortaya çıkar.
Mizanın kıstası ise Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i sahiha düstur ve kaideleridir.
Cüzi ve külli irade.
Baştaki soruya tekrar dönecek olursak orada bahsedilen hususta da bu hassas
dengeyi gözetmek gerekir.
İradi fiillerimizi ve kainatta cereyan eden hadiseleri değerlendirirken dikkate
almamız gereken ince kıstaslar vardır.
Hakeza başta kelam uleması olmak üzere bütün İslam alimleri Kur'an ve sünnete
uygun dengeli yaklaşımı bulabilme adına ciddi gayret sarf etmişlerdir.
İnsanın mutlak olarak kendi fiillerinin kaynağı gören Mutezile mezhebiyle cüzi
iradeyi yok sayan ve insanı rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprağa benzeten
Cebriye mezhebi bu konuda ifrat ve tefriti temsil ederken Ehl Sünnet uleması
ikisi arasında dengeli bir yol takip etmiştir.
Eşarilik ise ilk çıkış noktası itibarıyla bir yönüyle Muteziliye karşı bir
reaksiyonu temsil ettiğinden tam dengeyi koruyamamış olabilir.
Bu sebeple İmam Eşari'nin irade konusundaki yaklaşımı bazılarınca cebri
mütevassıt olarak isimlendirilmiş ve ciddi eleştirilere konu olmuştur.
Fakat farklı zamanlarda da arz ettiğim gibi onun bu konudaki yaklaşımının tam
anlaşılabildiği kanaatinde değilim.
Acaba o insan iradesini izah ederken kullandığı istitaat-ı maalfiil tabiriyle
neyi kastediyordu?
Onun bu yaklaşımının bir çeşit cebir olarak değerlendirilmesini de ifratkar bir
yaklaşım olarak görüyorum.
Gerek İmam Eşari'nin gerekse onun fikirlerini ele alıp değerlendiren İmam
Cüveyni, İmam Gazzali ve İz bin Abdüsselam gibi alimlerin titizlikle seçip
kullandıkları kelime ve kavramlarla neyi kastettiklerini bazen nüanslarıyla
kavrayamadığımızdan onlar hakkında olumsuz hükümler verebiliyoruz.
Ne yazık ki Eşariye düşüncesinin eksik veya hatalı bir yorum olarak şöyle böyle
cebirle ilişkilendirilmesi ve bu şekliyle medreselerimize ve ilim yuvalarımıza
hakim olması bize çok şey kaybettirmiştir.
Mavünü Nehir'de neşet eden İmam Maturidi Hazretleri ise fikri tartışma ve
sürtüşmelerin nispeten dışında kaldığı için muhtemelen daha salim düşünme
imkanı bulmuş ve bu gibi konulara daha dengeli yaklaşmıştır.
Bu yüzden Maturidi akidesinin İslam aleminde yeniden ihya edilmesini çok önemli
görüyorum.
Bu iki sünni itikadi mezhep arasındaki detaya ait ihtilafları bir kenara
bırakacak olursak özetle şu sonuca varabiliriz.
Cenabı Hak şart-ı adi planında insan iradesine değer veriyor.
Bu yönüyle ona zat-ı uluhiyetin teveccüh ve meşiyetinin bir gölgesi nazarıyla bakılabilir.
İradenin mahiyeti her ne olursa olsun neticede insanın dilemesi bir manada
Cenabı Hakk'ın iradesinin tecellisine vesile oluyorsa asla hafife alınamaz.
Sanki siz iradenizle bir nokta koyuyorsunuz.
Allah da o noktayı bir kitaba çeviriyor.
Bizdeki irade mahiyeti itibarıyla ne kadar küçük ve basit olursa olsun hem
davranışlarımızın ona bağlanması hem de ilahi iradenin teveccühüne vesile
olması yönüyle çok önemlidir.
Allah'ın insana bahşetmiş olduğu bu kabiliyet aynı zamanda ona verdiği değerin
bir ifadesidir.
O celle celalüu her şeye kadirdir.
Her şeyin dizginleri onun yedi kudretindedir.
Bu yönüyle o insan iradesini hiç hesaba katmayabilirdi.
Ama adet-i sübhaniyesi bu şekilde cereyan etmiyor.
Her ne kadar onun fiilleri, icriatları, lütufları insan iradesiyle kayıtlı
değilse de o adet-i ilahiyesi gereği bize vereceği lütufların pek çoğunu bizim
irademiz paralelinde gönderiyor.
Biz bir şeyi niyet ediyoruz.
Sonra onu yapmaya azmediyoruz.
O da hikmeti iktiza ederse onu yaratıyor.
Bu sebeple iradenin yerini çok iyi belirlemeli.
Önce onun hakkını vermeli.
Arkasından da Allah'ın lütuflarını beklemeliyiz.
Allah'ın değer verdiği bir şeyi görmezlikten gelemeyiz.
İnsanın dilediği şeylerin meydana gelmesi Cenabı Hakk'ın dilemesine bağlı
olduğu için geleceğe dair yapacağımız işleri ya da bir şeyin gerçekleşmesini
beklediğimizi ifade ederken inşallah Allah dilerse demek yani o dilemeden
hiçbir şeyin olmayacağını ikrar etmek çok önemlidir.
Nitekim Keyf suresinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ve onun şahsında
bütün müminlere hitaben şöyle buyurulur.
Hiçbir konuda Allah'ın dilemesine bağlamaksızın ben yarın mutlaka şöyle
yapacağım deme.
Bunu unuttuğun takdirde Allah'ı zikret ve umarım ki Rabbim beni daha isabetli
davranışa muvaffak kılar.
de bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere insan her işini mutlaka meşiyet-i
ilahiye bağlamalıdır.
Yapacağı her şeyin Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu unutmamalıdır.
Kişi kendi plan, proje ve stratejilerinin ötesinde meşiyet-i ilahiyeyi dikkate
almıyor, projelerinin tahakkuk etmesi için onun esas olduğunu hesaba
katmıyorsa, olan her şeyin arkasında ilahi iradeyi görmüyorsa, hiç farkına
varmadığı bir gizli şirke müptela demektir.
İnsan işin başında yapılması gerekenleri yerine getirme konusunda kusur
etmemelidir.
Plan ve projeleri sağlam yapmalı.
Allah'ın ona verdiği irade gücünü sonuna kadar kullanmalı.
hedeflediği şeye ulaşma adına ne gerekiyorsa titizlikle yerine getirmelidir.
Kendisine düşeni yaptıktan sonraysa Allah'a tevekkül etmeli, onun iradesinin
tecelli etmesini, onun inayetini beklemelidir.
Onun izni ve inayeti olmaksızın hiçbir şey meydana gelemez.
Esbap bizim nazarımıza ne kadar güçlü görünürse görünsün, neticeyi yaratanın
Allah olduğunu bir lahza hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Tenasübü illiyet sebep sonuç ilişkisi ve hizmet hareketi.
Elde edilen başarılara tenasübü illiyet açısından bakılacak olursa insanın cehd
ve gayretleriyle ortaya çıkan neticeler arasındaki münasebetin ne kadar zayıf
olduğu görülecektir.
Allah Teala çok zaman damla mahiyetindeki gayretlerimizi denizlere çeviriyor.
Küçük çırpınışlarımızdan fırtınalar hasıl ediyor, suya attığımız küçük bir
taşın ortaya çıkardığı halkaları kocaman dalgalara dönüştürüyor.
Cüzi irade ile ortaya koyduğumuz meyilleri kudret ve iradesi ile
şekillendiriyor.
Kendi açımızdan hedeflerimizi cehd ve gayretlerimizle tahakkuk ettirmek bir
yana çoğu zaman bunun nasıl olduğuna aklımız bile ermiyor.
İşin sonunda geriye dönüp baktığımızda bütün azametiyle Cenabı Hakk'ın icraat-ı
sübhaniyesini müşahede ediyoruz.
Zira ciddi bir marifetullah'a sahip olmadan bu konularda müstakim ve dengeli
düşünceyi yakalayabilmek bir hayli zordur.
Çokları sebeplere tesiri hakiki verdikleri için farkına varmadan şirke giriyor.
Bu açıdan ileriki yıllarda hizmet hareketini değerlendiren sosyal tarihçilerin
veya tarih felsefecilerinin de yapılan işleri şahıslara bağlamak suretiyle
şirke girmesinden endişe ediyorum.
Bu ortaya konulan başarıları görmeme, sahnedeki aktörleri takdir etmeme demek
değildir.
Aksine bu şahısları güzellik kaynağı olarak görmek veya göstermek yerine
Allah'ın lütuflarının kendilerini aksettiği birer ayna olarak görebilmek ve
onlara buna göre değer vermektir.
Allah yolunda hizmet için müesseseler açılmış, büyük organizasyonlara imza
atılmış, insanlığa hayır olacak projeler ortaya konmuş olabilir.
Yapılan herhangi bir işte, ortaya konan herhangi bir başarıda biz meseleye sevk-i
ilahi açısından bakar ve onu Allah'ın belli şahısları, belli istikamette
istihdam etmesi olarak değerlendiririz.
Ortaya çıkan güzellikleri falan filanın karihasına vermez, birilerinin cehd ve
gayretlerine bağlamayız.
İnsanlara güç ve kabiliyetlerinin üstünde işler, kametü kıymetlerini aşkın
sıfatlar izafe etmeyiz.
Cenabı Hak nezdi-ı uluhiyetteki kadru kıymetine rağmen Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem'e dahi gerçek şu ki sen istediğini hidayete erdiremezsin.
Dilediğini hidayete erdirecek olan Allah'tır buyuruyorsa bize bu konularda
konuşurken çok dikkatli olmak düşer.
Söz buraya gelmişken bir hatıramı paylaşmak istiyorum.
Üç üniversite hocası beni ziyarete gelmişlerdi.
İçlerinden biri hizmet gönüllülerinin dünyanın farklı ülkelerinde yapmış
oldukları güzel işlerden bahsederek bunların nasıl olduğunu sordu.
Asıl demek istediği şey şuydu.
Nasıl oluyor da sınırlı imkanlara sahip sıradan insanlar pek çok devletin başaramayacağı
bu kadar büyük işleri başarıyorlar.
O yapılan hizmetlerin arkasında görünen şahıslarla ortaya çıkan neticeler
arasında doğrudan bir bağ kurmakta zorlanıyor ve yaşadığı şaşkınlığı ifade
ediyordu.
Kim bilir işin arkasında görünmeyen farklı beyinler, gizli eller, süper güçler
olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Ben sorusuna tek kelimeyle sevki-i ilahi cevabını verdim.
Fakat tatmin olmuşa, merakı dinmişe benzemiyordu.
Hatta belki de şaşkınlığı biraz daha artmıştı.
Çünkü farklı bir düşünce dünyasına sahipti.
Belki sevk-i ilahi terkibinin ne anlam ifade ettiğini, bununla neyi
kastettiğimizi de tam olarak bilmiyordu.
Biz sevki-i ilahi ifadesinden Allah'ın bizleri bir yola yönlendirmesini, onun
tevcihiyle girdiğimiz yolda ilerlerken başımızdan aşağıya sağanak sağanak
lütuflar yağdırması hakikatini anlıyoruz.
Meseleye bu zaviyeden ve derince bakamazsanız itikadi açıdan bir kısım
inhiraflara düşmeniz kaçınılmazdır.
Şahıslara kendi güçlerinin üzerinde güç isnat eder.
Semaya doğru dal budak salmış kocaman bir çınar ağacının mevcudiyetini küçücük
bir tohuma bağlar.
Allah'ın meşiyet, inayet ve lütuflarını görmezden gelirsiniz.
Sözün özü insanlığın iftihar tablosunun sabah akşam okunmasını tavsiye ettiği
şu duaların da gizlidir.
Allah'ı her türlü eksikten, kusurdan tenzih eder, ona hamdederim.
Her türlü güç onundur, onunla gelir.
Onun olmasını dilediği olur, olmamasını dilediği de olmaz.
Bilirim ki Allah her şeye kadirdir ve ilmi her şeyi ihata etmiştir.
Regip gecesi
Soru: Bediüzzaman hazretleri Regaip gecesinin Zat-ı Ahmediye'nin sallallahu
aleyhi ve sellem manevi terakkisinin başlangıcının Miraç gecesininse zirveye
ulaşmasının unvanı olduğunu söylüyor.
Onun bu sözlerinden hareketle Regaip Gecesinin önemi ile ilgili neler
söylenebilir?
Cevap: Muhtemelen Hz.Pir manevi müşahede ve mükaşefesine, kalp gözüyle
keşfettiği şeylere dayanarak bu tespitleri yapmıştır.
Mevcut kaynaklardan hareketle bu sözün temel esprisini kavramakta
zorlanabiliriz.
Bazı kaynaklarda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bu gecede
anne karnına düştüğü ifade edilir.
Ne var ki efendimizin dünyaya teşrif ettiği gün nazar itibarı alındığında böyle
bir tespitin doğru olmadığı anlaşılır.
Bu tarihi yanlışın farkına varan bazı ulemalar Hz.Amine efendimize hamil
olduğuna bu gecede muttali olmuş, farkına varmış olabileceğini söylemişlerdir.
Fakat elimizde bunu tasdik edecek sahih bir rivayet yoktur.
Bununla birlikte Hz.Bediüzzaman'ın yaklaşımından hareketle konuyla ilgili
olarak şöyle söylenebilir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gecede Cenabı Hakk'ı
dileyerek ona doğru seyahatine başlamış, peygamberliğe hazırlanmış ve miraca
uygun bir donanım kazanma yoluna girmiş olabilir.
Efendimizin manevi ve ruhi hayatı itibarıyla terakkisi de bir manada onun
ikinci doğumu ve mebde-i hayatı olarak görülebilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra Allah'ın işaret ve
tenbihleri ile sahip olduğu potansiyel donanımı çok iyi değerlendirmiş ve
kullukta öyle mertebelere ulaşmıştır ki ubudiyetinin semeresi olarak miraçla
mükafatlandırılmıştır.
Gerçi nübüvvetten önce veya İslam'ın başlangıcında ne regaip ne beraat ne de
Kadir gecesi vardı.
Bunlar dini hükümlerin teessüsünden sonra belirlenmiştir.
Fakat bazı önemli olaylar bu gecelere denk gelmiş olabilir.
Mübarek gün ve gecelerin faziletleri.
Üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarının faziletine dair
kaynaklarda farklı rivayetler vardır.
Bu ayların her birinde de eşref gün ve geceler vardır.
Recep-i Şerif'in ilk cuması Regaip Kandili, 27.gecesi ise Miraç kandilidir.
Şaban-ı Şerif'in ortasında beraat kandili vardır.
Ramazan-ı Şerif'in sonunda da Kadir Gecesi bulunur.
Bunların yanı sıra Rebiülevvel ayının 12.gecesi mevlit kandilidir.
Viladet-i nebeviye'nin vuku bulup insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve
sellem'in dünyayı şereflendirdiği bu geceyi Müslümanlar uzun asırlardır
mevlitlerle, salatü selamlarla daha farklı program ve etkinliklerle kutluya
gelmişlerdir.
Gerçi Mevlit Kandili insanların Cenabı Hak'a teveccüh edip çokça istiğfar ve
dua ettikleri, ibadetü taatle geçirdikleri bir gece olarak bilinmez.
Fakat o sonsuz nurun dünyamızı şereflendirdiği bu gece Müslümanların bayramı
kabul edilebilir.
Tekrar Bediüzzaman'ın sözüne dönecek olursak, o Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in bu gecelerde elde ettiği mazhariyetleri ifade etmek suretiyle aynı
zamanda bu gecelerin kıymetine vurgu yapmıştır.
Demek ki diğer mübarek gün ve geceler gibi Regaip gecesinin de sair gecelere
nispeten zaman itibarıyla ayrı bir önemi vardır.
Cenabı Hakk'ın bazı hususi zamanlarda ayrı bir teveccühü olur.
Başka zamanlarda verdiği mükafatın 10, 100 belki 1000 katını bu zamanlarda
verir.
Bir yönüyle bu kutlu zaman dilimleri yapılan ibadetleri nemalandırır,
bereketlendirir.
Herkes kendi istidadına göre bu kutlu zaman dilimlerinden istifade eder.
Evet, üç aylar hususiyle Ramazan ve bunların yanı sıra regaip, miraç, beraat ve
Kadir geceleri yapılan ibadetü taatlere ayrı bir derinlik kazandırır.
Zira zarfın, kılıfın yümü ve bereketi mazrufa içindekine de yansır.
Bunların faziletini şöyle bir misalle izah edebiliriz.
Toprak çok vefalıdır, bereketlidir.
Bağrına atılan tohumlar 7 belki 70 başak verir.
Allah için yapılan ibadetler de böyledir.
Kur'an her bir iyiliğe 10 sevap verileceğini vaat buyurur.
Fakat bir de öyle bir toprak düşünün ki adeta cennet toprağıdır.
Bağrına ne atarsanız atın hemen başağa yürür meyve verir.
Her bir tohumdan da belki binlerce başak çıkar.
İşte mübarek gün ve gecelerde yapılan amelleri buna benzetebiliriz.
Madem ki bu mübarek gün ve gecelerde Cenabı Hakk'ın kullarına fevkalade eden
bir teveccühü oluyor ve yapılan ibadetlerin sevabı birden bine çıkıyor,
Müslümanlara düşen vazife bu kutlu zaman dilimlerini en verimli şekilde
değerlendirerek o fırsatlar kuşağında heybelerini doldurmaktır.
Özellikle uykudan fedakarlık yaparak gecenin ihya edilmesi çok önemlidir.
Kutlu zaman dilimlerinin değerlendirilmesi.
Mübarek gün ve gecelerin faziletleri ile ilgili eser yazan bazı zatlar, Regaip
gecesi ile ilgili hususi bazı namazlardan bahsetseler de sahih hadislerde bu
geceye mahsus özel bir ibadet söz konusu değildir.
Fakat amellerin hora geçtiği ve ahirette katlanarak geriye döneceği bu gecede
olabildiği kadar namaz kılınmalı, dua dua Allah'a yalvarılmalıdır.
Bu geceler duaların umumiyet kespetmesi adına büyük bir fırsattır.
Müminler bu geceleri fırsat bilerek hep birlikte ellerini Rabbül alemine
kaldırır, başlarını secdeye koyar, gözyaşlarıyla yana yakıla dua ederlerse
Allah da yapılan dualara icabet buyurur.
Özellikle ümmeti Muhammed'in bir süreden beri maruz kaldığı felaketlerin
bertaraf edilmesi adına Allah'a yalvarıp yakarmak çok önemlidir.
Bazı kimseler kendileri için hususi taleplerde bulunabilirler.
Mesela Allah'tan sıcak bir yuva, hayırlı bir evlat veya dünya mameleki
isteyebilirler.
Kimileri, "Allah'ım, bana bir tane keçi nasip eyle.
Her gün onun sütünü sağayım, iki tane de tavuk ver.
Onların da yumurtasını alayım." diyebilir.
Bunlar aleyhine konuşulmaz.
Herkes kendi himmetine göre istekte bulunur denir ve geçilir.
Bazıları da cehenneme düşmemek, cennet nimetlerine kavuşmak, efendimizin
şefaatine nail olmak ister.
Bunlar da kulak ardı edilecek talepler değildir.
Ama bazıları da vardır ki dünya malı adına hiçbir şeye sahip olmasalar belki
yamalı urbalar içinde yaşasalar da dualarında sürekli "Allah'ım ne olur
ümmeti Muhammed'e hayırlar ihsan eyle.
Allah'ım ne olur ümmeti Muhammed'i içine düştüğü bu sefalet ve zelillikten
halas eyle.
Namı celili-i ilahiyi her yerde dalgalandır der inler.
Kimileri kendileri için dua etmeyi bile israf-ı kelam sayar.
Onların bütün istekleri hep ümmeti Muhammed dini-i mübini İslam adınadır.
Bu bir ufuk meselesidir.
Bu konuda kimseyi tanu teşniye etmeye, ayıplayıp eleştirmeye hakkımız yoktur.
Hayatı kendine bağlı götüren, cismaniyetten sıyrılamayan, bir darlığın mahkumu
olan insanların bağlandıkları şeyler de buna göre olur.
Allah onların da dualarını kabul edebilir.
Onları da cennetine koyabilir.
Öte yandan bütün insanlığı kucaklayacak engin bir vicdana ve ali bir himmete
sahip olan kimselerin talep ve istekleri de buna göre olacaktır.
Bence duada bile enginliklere açılma söz konusuyken bir darlığa mahkum olmamak
gerekir.
Kabe ve Arafat gibi bazı mekanlarda yapılan dualar daha makbuldür.
Aynı şekilde hususi bazı zaman dilimlerinde yapılan dualarda zarfın kıymetinden
kabul referansı alır.
Buna mekan ve zamana ait kıymetin onların içinde yapılan amellere aksedişi de
denebilir.
Tabir caizse padişahın farklı münasebetlerle halkına ulufeler dağıtması gibi
Cenabı Hak'ta belirli zaman aralıklarında ellerini kaldıran insanlara
liyakatlerine bakmaksızın ihsanlarda bulunur.
Yeter ki biz Allah'ın ihsan-ı ikramlarına gönülden inanarak, güvenerek
isteyelim.
Kalben ona bağlanalım ve beklediğimizi ondan bekleyelim.
Zat-ı uluhiyete karşı tereddüt ve şüphe ifade eden düşünce, mülahaza ve
sözlerle ona teveccüh etmek anlamsızdır.
Verirse verir, vermezse vermez gibi lavbali ve saygısızca tavırlarla dua
edilmez.
Bu tür dualar Allah muhafaza ötede insanın suratına çarpılır.
Tabii ki verip vermemesi onun bileceği iştir.
Ancak kula düşen rabbinden istediklerini ısrarlı bir tavırla ve o hususta tek
merceğinin o olduğuna inanarak istemektir.
Mübarek gecelerde gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak özel programlar da
yapılabilir.
Eller hep birden Allah'a kaldırılabilir.
Allah için bir araya gelen insanlar farklı bir atmosfer oluştururlar.
O atmosfere giren insanların kalpleri yumuşar.
Daha sonra insanlar evlerine çekildiklerinde yumuşamış kalpleriyle Allah'a
yönelir, yüreklerinin sesini dillendirirler.
Zira toplu programların kendine has bir tadı ve rengi olsa da bunlar insanın
tek başına rabbiyle başa kalmasının verdiği huzuru veremez.
Bazen genel atmosfer ve başkalarının varlığı insanın içini rahatça Allah'a
dökmesine mani olur.
Bu yüzden hiç kimsenin olmadığı bir yerde insanın vefalı bir yürekle bir iki
saat Allah'a içini dökmesi çok önemlidir.
Murad-ı ilahi esastır.
Allah'a güvenen, saya sarılan, hikmete rağ kimseler işin sonunda mutlaka
zaferyab olurlar.
Bugün olmasa yarın, burada olmasa ötede.
Ne var ki insanoğlu aceleci bir fıtrata sahip olduğu için arzu ettiği güzelliklerin
hemen gerçekleşmesini, vadedilen nimetlerin hemen gelmesini arzu eder.
Bu olmayınca da çoğu zaman ümitsizliğe kapılır.
Kişi imanı da kuvvetli değilse kendi muradını ilahi muradın önüne geçirerek
Allah'ın hoşnut olmayacağı duygu ve düşüncelere girer.
Gönlümüz ister ki Cenabı Hakk'ın eltaf-ı sübhaniyesi ve teveccühat-ı ilahiyesi
Allah'ın lütuf ve teveccühleri müminlerin başlarından aşağıya her daim sağanak
sağanak boşalıp dursun.
İlahi yardım her zaman onlarla birlikte olsun.
Cenabı Hak onları hiç boş ve yalnız bırakmasın.
Bu tür düşünceler bir mümin olarak insanın Allah'a güvenmesinin, yardım ve
inayeti ondan beklemesinin bir neticesidir ve bunda hiçbir mahzur yoktur.
Yeter ki her işte murad-ı ilahiyi esas alalım.
Onu her zaman kendi arzu ve isteklerimizin önünde ve üstünde tutalım.
Her işimizde murad-ı sübhaniyi esas almak, Rab olarak Allah'tan, din olarak
İslam'dan, nebi olarak Hz.Muhammed'den razı ve hoşnuduz hakikatine saygının bir
ifadesidir.
Ne kadar arzu ederiz ki birkaç asırdan beri ağlayan müminlerin yüzü gülsün.
Onlar da sabikun-ı evvelin kendilerinden önce gelenler gibi rahmet-i ilahiyeden
istifade etsinler.
Yaşadıkları perişaniyet son bulsun.
Yeniden derlenip toparlansınlar.
Asliyet olmasa bile en azından zülliyet planında raşit halifeler dönemi bir
kere daha yaşansın.
Yeryüzünde hak, adalet, hürriyet bir kere daha hakim olsun.
Bunları birer gaye-i hayal görür.
Bir taraftan bunları tahakkuk ettirme adına koşturur durur diğer yandan da dua
dua Allah'a yalvarırız.
Ne var ki oldukça masum, haklı ve yerinde görünen bu tür taleplerimizin içinde
bile nefsin karıştığı şeyler olabilir.
Cenabı Hakk'ın teveccühü sağanak sağanak Müslümanların başından aşağıya yağsın
derken bile nefsimize hisse çıkarıyor olabiliriz.
Allah için yaptığımızı düşündüğümüz amellerin içinde dahi nefis ve şeytanın bir
dürtüsü bulunabilir.
Onların hile ve tuzaklarından emin değiliz.
Nasıl olabiliriz ki? Koca Yusuf nebi bile nefsimi temize çıkarmıyorum.
Şüphesiz ki nefis kötülüğü emredicidir." demiş, nefse itimat
edilemeyeceğini söylemiştir.
Bu yüzden nefisten emin olmamak gerekir.
Nefsinden emin olan kendi emniyetini yitirmiş olur.
Bu demek değildir ki ümmet-i Muhammed ve insanlık adına kendi muradımızı ortaya
koymayalım.
Elbette bir mümin ikiü asırdan beri sineleri ızdırab içinde kıvranıp duran
Müslümanların bugüne kadar maruz kaldıkları sıkıntılardan sıyrılmalarını arzu
eder.
İster ki mağdur, mazlum ve mehcurların dünyasında da şafaklar sökün etsin,
güneşler doğsun.
Bu konuda Allah'a yalvarıp yakarır.
Allah'ın rahmetinin genişliğine, fazlının enginliğine güvenerek istediğini
ondan ister.
Bu isteklerinin bir gün kabul olacağına, kışın ardından bir bahar geleceğine
gönülden inanır.
Fakat Allah'ın muradının esas olduğunu da unutmaz.
Onun tecelli ve tasarruflarına saygıda kusur etmez.
Özellikle kendilerini iman ve Kur'an davasına adamış kimselerin murad-ı ilahiyi
esas almaları ve bu istikamette bir ömür geçirmeleri gerekir.
Allah'ın muradını öğrenebileceğimiz yegane kaynaksa vahy-i ilahidir.
Yani en başta Kur'an-ı Kerim, sonra da Sünnet-i Seniyed'dir.
Onlar için bu ilahi mesajı anlamaktan, yaşamaktan ve başkalarına ulaştırmaktan
daha önemli bir vazife yoktur.
Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi onlar dünyaya fena yüzüne bakan
cihetiyle sinek kanadı kadar ehemmiyet vermezler.
Cenabı Hakk'ın rızası, rıdvanı, rüyeti ve vaadettiği ebedi saadet karşısında
dünyanın ne kıymeti olabilir ki? Bu sebeple onlar dualarında sürekli Allah'ım
sana mülaki olmaya, kavuşmaya, habibine mülaki olmaya, sevdiklerine mülaki
olmaya gönüllerimizi aşku iştiyakla doldur, itminana ulaştır der inler.
Kanaatimce kendi ruh abidelerini yeryüzünde bir kere daha ikame etmeyi azmetmiş
insanların bundan başka bir derdi olmamalıdır.
Bununla birlikte dünyaya perestiş eden insanlar gerçek niyetinizi neyin
arkasında koştuğunuzu bilemediklerinden sizin de kendileri gibi dünyalık
arkasından koştuğunuzu zannedebilirler.
Acaba bunların yönetimde gözleri mi var? Bunlar şanu şöhret peşinde mi koşuyor?
saraylarda rahat bir yaşam mı arzuluyorlar vesaire diyebilirler.
Onların bu tür yanlış değerlendirmelerini cehaletlerine verin ve mazur görün
onları.
Hatta Allah'tan onlar için de hidayet temennisinde bulunun.
Hidayete kabiliyeti olmayanları da ona havale edin.
Meşgul olmayın onlarla.
Önemli olan ilah-i kelimetullah davasına sahip çıkan insanların en küçük bir
zikzak çizmeden kendi güzergahlarında yürümeye, her işlerinde murad-ı ilahiyi
esas almaya devam etmeleridir.
Belki bir gün bütün istidat ve kabiliyetleri körelmemiş insanlar bir dönem
sağda solda yalpalasalar, patikalarda yürüseler, dere tepelerde düşe kalka
emekleseler de bir gün dönüp gelir ve Hz.Ruhu seyyidül Enam'ın güzergahında
yürümeye başlarlar.
IŞIK KARANLIK
DEVRİ DAİMİ KIRIK TESTİ 20
1. Takdim Yerine :5m 15s
2. Bize Yapılanlar ve Bizim Yapmamız Gerekenler :16m 19s
3. Habil ile Kabil Bize Ne Diyor? :10m 51s
4. İslam Fıkhının Tenkihine Dair Birkaç Söz :15m 36s
5. Günah ve Tevbe 14 JAN 2024 PauseIn queue 12m 3s
6. Allah Resulüne Salat ü Selam :11m 59s
7. Din Kolaylık Üzerine Müessestir :12m 57s
8. Dinin Afeti Üç Zümre :13m 25s
9. Sistem Körlüğü :8m 15s
10. Dine Dokunan Musibet :13m 24s
11. Mahalle Baskısı mı? :10m 17s
12. Maiyyet-i Canan :10m 54s
13. Öndekilerin Sorumluluğu ve Meşveret :9m 59s
14. Nimeti Hakiki Sahibine Verme :11m 40s
15. Tebliğde Üslup Problemi :12m 11s
16. Kardeşlik Ruhunun Tesisi :16m 46s
17. Dünya Sevgisi :10m 19s
18. Dirilişin Esasları :11m 10s
19. Yaşatma İdealinin Temsilcileri :8m 55s
20. Ne Kadar Halimsin Ey Rabbimiz! :10m 42s
21. Maiyyet ve Kurbet Ufku :10m 1s
22. Sahabenin Tebliğ Aşkı :8m 35s
23. Günümüz Firavunları :11m 23s
24. Enaniyetten Sıyrılma :10m 34s
25. Kibir Marazı :8m 44s
26. Mağduriyetler ve Mazlumiyetler Üzerine Kısa Bir Değerlendirme :9m 55s
27. Sabırla Gelen Sevaplar :10m 24s
28. Tevakkuf ve Sathilik :13m 44s
29. Müminin Tatil Anlayışı :7m 52s
30. Kenetlenme :11m 8s
31. Zaaflara Yenik Düşmeme :7m 52s
32. Kulun Allaha En Yakın Olduğu An :10m 16s
33. Yitik Cennetimiz: Kulluk Şuuru :8m 20s
34. Din Muameledir :10m 6s
35. Cebri Hicret ve Cihat :16m 14s
36. Tarih Şuuru ve Geleceğin İnşası :11m 25s
37. Vazifeye Devam :9m 27s
38. Ebu Zer el-Gıfari :13m 47s
39. Kendini İfade Etme Zaafı :11m 34s
40. Sarp Yokuşlar ve Rıza Ufku :11m 17s
41. Üns Billah :11m 23s
42. Herkes Karakterinin Gereğini Sergiler :10m 28s
43. Muhasebe ve İstiğfar :10m 7s
44. Sevk-i İlahi :22m 26s
45. Regaip Gecesi :10m 18s
46. Murad-ı İlahi Esastır : 5m 52s
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder